 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
1 Ocak 2026 Perşembe
İki imtihan bir muhasebe
B.
Siyasilerin ihtiyaç duyduğu birtakım tartışmaları toplumun hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağı zararına olacağı muhakkaktır. Kendilerine siyaset yapabilecekleri bir zemin sağlamak amacıyla siyasiler bazen olmadık hassasiyetleri kaşırlar ve bunun üzerine giderler. Bir siyasiye bunu çok görmem; aksine zihnimde böyle bir ruhsatı duruşu itibarıyla kendisine tanırım. Buna mukabil her zaman gözetilmesi gereken bir hudut vardır ve bu hududun aşılması halinde herhangi bir toleransı hak etmeyecek bir noktaya savrulmuş demektir bir siyasetçi.
Malumunuz kişi her bulduğu vesileyle bir nefis ve vicdan muhasebesi yapmak mecburiyetindedir. Oldum orası benim için hiçbir anlam ifade etmeyen yılbaşını da bu vesilelerden birisi ittihaz ederek geride kalan bir yılı zihnimde tartıya oturtuyorum. Doğru mu yaptım yanlış mı yaptım bilmiyorum ama bir dizi kararlar aldım, bazı değişikliklere imza attım, bazı şeyleri terk ettim bazı şeyleri alışkanlık haline getirmeye çalıştım. Bu benim şahsen yaptığım muhasebe. Bir de umuma dönük bir muhasebe yapmak ve buna göre kâr zarar hesabını önüme koymak istedim. Gördüm ki bu muhasebe bir yıl öncesinden başlayamayacak kadar daha önceki yıllarla alakalı pek çok girift ilişkiye sahip. 7 Ekim'i milat kabul ederek bir muhasebe yaptığımda bir başka tablo, 6 Şubat'ı milat kabul ettiğimde ise bambaşka bir tablo çıkıyor karşıma.
Gazze'de kâffeten kaybedilmiş bir imtihan (elbette Filistin'in kahraman halkını istisna tutarak) deprem bölgesinde ise birtakım aksamalarla birlikte verilmiş başarılı bir imtihan görüyorum. "Restore edilmesi on yılı bulacaktır" diye öngörülen bölgedeki yıkımın en azından barınma ihtiyaçları göz önüne alındığında üç yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede üstesinden gelindiğini görüyorum. Anlamsız tenkitleri ciddiye alıp dinlemiyorum bile. Boşboğazı cehenneme atmışlar odun neden yaş demiş bilirsiniz.
Fakat büyüklerden öğrendiğim bir şey vardır, muhasebe yapılırken muhatabına mümkün mertebe anlayışlı kendine ise toleranssız davranmak gerekir. 455.000 konutu teslim etmenin mutluluğuyla geriye dönük mutmain olursak muhasebeyi eksik yapmışız demektir. Gazze'de kaybettiğimiz imtihana ve bu kaybın telafi cihetine bakmak gerekiyor. Bu imtihan şartlı ders imtihanı gibi bir şeydir; bunu geçmeden diğer imtihanlara girmeye hak kazanamıyoruz.
Şimdi sanki hepimiz siyasi figürlermişiz gibi, kendilerine siyasal hat oluşturmaya çalışırken saçma sapan tartışmalar yürüten siyasetçilerin tartışmalarına dahil olarak yapmamız gereken muhasebeden azat edilmiş olmuyoruz. Hakikaten bizi alakadar etmeyen şeyler, bizi alakadar eden asıl şeylere mâni olduğu demde alakadar olunmamayı hak eder. Yukarıda arz ettiğim gibi siyasilere mubah gördüğümüz gariplikleri ahaliye mubah görmemiz mümkün değildir.
Muhasebe yapmanın önemli bir şartını da kendinden gayrı insanların kusuruyla mukayese etmemek olarak anlatmıştı büyüklerimiz. Eğer yapmak istersek ve gerekli olduğuna inanırsak bir muhasebe bizlere kendimizden ve ahfadımızdan başka bir adres göstermiyor. Yılın son gününde bu yazıyı yazarken "bana ne ötekilerden" diyorum ve kendi muhasebem bu cümleyle başlıyor. Cemiyet olarak ise iki büyük imtihanı geride bıraktığımız üç yıla bakıyorum kazandığımız ve kaybettiğimiz imtihanları teraziye koyuyorum, iyi niyetli ancak çok kusurlu insanların hallerine benzer bir hal görüyorum bizde. Kusursuzluk talebimiz yok, agâh olmak talebimiz var. Kendimize geldiğimiz demde şöyle bir silkinip bir diye başlamak lazım.
5 Ocak 2026 Pazartesi
Değişen bir şey yok
B.
Kurallar ve teammüller üzerinde döndüğünü iddia ettikleri dünyanın sonunu yine bu iddianın sahipleri getirdi. Venezuela 'da yaşananlara şahsen üzülenler, hayret edenler, öfkelenenler oluyor ve bunların itirazlarını işitiyoruz. Artık bu kadarına da cesaret etmezlerdi diyebileceğimiz bir noktada mıyız diye şöyle bir dönüp bakıyorum; hayır şimdiye kadar yaşananlar yaşanması muhtemel şeylerin mübeşşiri gibiymiş karşımızda. Avrupa Birliği Maduro'nun meşruiyetini kaybettiğinden dem vuruyor. Nedir bu meşrutiyetin kaynağı diye sorduğunuzda açık açık söylemeseler de "bizim tensip ve tasvibimiz" der gibi davrandıklarını görüyoruz. Böyle bir dünyada "biz ve ötekiler" üzerinden okuma yapmak bir tercih değil zarurettir. Demokratik ölçüler, uluslararası normlar, beynelmilel hukuk gibi kavramların sizi gerçekten bu kurtlar sofrasında koruyacağını zannediyorsanız, bu saf dilin bedelini en ağır şekilde ödemeniz kaçınılmazdır. Şu an karşı karşıya olduğumuz tabloyu "Trump'ın düzeni değiştirmesi" şeklinde tevil edenler hiçbir şekilde doğru bir açıklama yapmıyorlar. Trump'ın yaptığı yegane şey, perdeyi şöyle bir kaldırıp sahnenin hakikatini herkesin gözüne sokmaktan ibarettir. Sanki ilk başkanlık döneminde bir başka figürmüş de ikinci başkanlık döneminde bu noktaya savrulmuş gibi Trump, sanki demokratlar cumhuriyetçilerden-cumhuriyetçiler demokratlardan farklı bir dünya görüşüne sahipmiş gibi, sanki metot farklılığı özde bir değişikliğe tekabül ediyormuş gibi gücü yetinin gücü yettiğine dilediğini yapabildiği bu ortamın nevzuhur olduğunu zannedenler kesinlikle yanılıyor. Evvela kapitalizmin ve batı emperyalizminin özüne içkin bir tutumdur bu. Bazen, hegemonyayı takip etmek için sizlere zehirli şekerler sunanlar yerine açık açık hakaret edenlere şükran duymak gerekir; vaziyetin asıl manzarasını bizlere gösterdikleri için. Bu sebeple Trump'a öfkelenenlere dönüyor ve ediyorum ki: Trump Trumplığını yapıyor. Siz gerçekten Amerikan rüyasını bütün dünya için ideal bir hedef mi sanıyordunuz? Eğer zannınız hala ise iflah olmazsınız demektir, sizlere ekstra bir açıklama yapmak boşa söz söylemektir. Bu sebeple Venezuela'yı bir dersi ibret olarak görüp, kendi vaziyetimizin farkına varmaktan başka bir mükellefiyetimiz yoktur. Bu düzenin zayıflara göstereceği en büyük merhamet, boynunu keseceği bıçağı bir parça daha bilemekten ibarettir. Fazla acı çekmeden caninizi alırlarsa bunu nimet bilmenizi talep ederler. Vesselam.
8 Ocak 2026 Perşembe
Anmak üzerinde Antakya
B.
Temel ihtiyaçlarını ölmeyecek kadar karşılama haline kût-u lâyemût yaşamak derler. Hayat karşımıza, eldekine kısmen de olsa razı gelecek kanaatkârları ve katiyen rıza göstermeyecek kadar talepkârı çıkarmıştır. Elbette büyüklerimizden öğrendiğimiz şeydir "şükür elhamdülillah" diyerek kanaat etmek; lakin o öğretişte tembelliğin adını kanaatkârlık koymak salık verilmemektedir. Binlerce yıllık medeniyet mirasını üstesinden gelmek zorunda kaldığı sayısız musibete rağmen günümüze kadar taşıyan Antakya ve Antakyalı, hayatta kalmakla iktifa edebilecek bir yapıya sahip değildir.
Daha evvel bir vesileyle arz etmiştim, bizim abide dediğimiz yapılara Batı dillerinde "Monument" derler; Latince "Monere" kökünden türemiştir ki, "anmak, yad etmek" anlamına gelir. Ahalisinin henüz çadırlarda ve konteynerlerde yaşadığı bir demde, Antakya bir yandan mesken inşa ederken diğer yandan abidelerini ayağa kaldırıyordu. Şükürler ederiz, Habibinneccar Camii'nde yeniden namaz kılmak nasip oldu; darısı Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin bir türlü yapamadığı ve bu sebeple Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından devralınan Ulu Cami'ye. Doğrusu Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Antakya'daki bu ihmalkarlığı müsamaha gösterilir cinsten değil; zira Ulu Cami'ye nispeten çok daha kompleks bir yapı olan Habibinneccar Camii'nin restorasyonu Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından çabucak bitirilmişken, daha sade bir yapı olan Ulu Cami'nin henüz bir taşı diğer taşının üstüne konmuş değil.
Yukarıda da arz ettiğim gibi ilginç bir seciyesi var bu şehrin; depremin üzerinden henüz bir buçuk yıl geçmemişken, 11 Haziran 2024'te şehirde açılan ilk kamu binası şehir kütüphanesi olmuş. 2000'li yılların başına kadar maalesef muzır filmlerin gösterildiği bir sinema olan tarihi meclis binasının restorasyonu tamamlanmış ve şehir tiyatroları tarafından arkasındaki konak ile birlikte devralınmış. Hatay'ın Türkiye'ye katılması hadisesinin hatırasını taşıyan bu yapı, böylelikle bu utançtan kurtulmuş. Çok kısa zamanda hizmete girecek ve sayısız sorunla boğuşan Antakya, temsillerin ve konserlerin sahnelendiği bir tiyatroya kavuşacak. Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman 2008 yılında "Antakya bir müzeler şehri olmayı en çok hak eden bir şehirdir" derken hem bir projeksiyon ortaya koymuş hem de Antakya'nın mevcut durumundan yana memnuniyetsizliği beyan etmişti. Hatay İl Kültür Müdürü Abdullah Dinç, bizzat Antakya'nın bir evladı olarak en önemli hedeflerinin Antakya'nın asırları aşan kültürel mirasını yarına taşımak olduğunu ifade ederken önümüzde daha çok uzun bir yol olduğunun altını çiziyor ve "Ne zaman Uzun Çarşı'nın, Ayakkabıcılar Çarşısı, Ahmediye Çarşısı, Sarraflar Çarşısı ayağa kalkar; o zaman vazifemizin önemli bir kısmını bitirdik diyebiliriz" şeklinde ilave ediyor. Bu uzun yol elbette kamu kurumlarının attığı adımlarla yürünebilir olmanın çok ötesindedir. Antakyalı, kendi gayreti ile de Antakya'yı ayağa kaldırmaya gayret ediyor. Kültür Bakanlığı, tarihi evlerin imar ve ihyası için proje ve hibe yardımı sağlıyor. Meskenler 5 milyon liraya kadar hibe desteği alabiliyorken, turizm işletme belgesi bulunan ticari işletmeler 12,5 milyon, dini yapılar ise 25 milyon liraya kadar hibe kullanabiliyor.
Bu noktada bir hususu bir kere daha nazarlarınıza vermek isterim: Bütün bu çabaların temel motivasyonu bir şekilde barınacak yer-yiyecek aş bulma kaygısından ibaret değildir; aksine zihni bizatihi monumental bir yapıya benzeyen Antakyalı, şehrini âtiye maziden daha parlak bir surette aktarmayı amaçlamaktadır. Bu ülküden hareketle Antakya, Ayakkabıcılar Çarşısı'nın Habibinneccar Camii ile kesiştiği noktada 1800 metrekarelik bir medeniyet kütüphanesine daha kavuşuyor, o esnada Emel Duman Hanım, enkazdan çıkardığı aletler ile "Hatay Sarısı İpeği" çalışmalarını sürdürüyor, süvari kahvesi kaynıyor, fırıncı Akif abinin "Külçe"si hamburgeri dövüyor. Grönlandlı, Grönland'ın sahibi olma hakkını nereden elde ettiğini Trump delisine aylardır anlatamazken; Antakyalı, Antakya'nın sahibi olmayı nasıl hak ettiğini her haliyle beyan ediyor
12 Ocak 2026 Pazartesi
Erdoğan'la olmuyorsa Bahçeli'ye baksınlar
B.
İlginç bir kafa karışıklığı var, ne olduğunu anlayan lütfen bana da anlatsın. PKK, İmralı, Apo derken Zafer Partisi ile aynı çizgiye gelmeyi tercih eden CHP, Suriye'de YPG vurulunca ilginç şekilde feveran etmeye başladı. Takıntılı ırkçılar ne yalan söyleyeyim en tutarlı şekilde davranan muhalif güruh an itibari ile. Türkiye Siyaseti, herhangi bir konuda fikir beyan etmenin tapu olmaktan çıktığı bir dönemi yaşıyor. Böyle bir dönemde tutarlı şekilde Suriye'de Nusayrileri ve PKK'yı desteklediğini söylemek bir siyasetçi için anlaşılmaz bir şey değildir; "bu zaviyeden görüyor, böyle olması gerektiğine inanıyor" deriz. Fakat CHP Siyasetindeki ilginç zig zag tabanına da anlamsız geliyor olacak ki, hangi konuda ne yorum yapacağını bilemeyen bir topluluk ile karşı karşıya kalıyoruz ister istemez. Defaatle vurguladığımız bir hakikat var; CHP konforlu bir partidir, pek çok bileşenden oluşur ve ihtiyaç anında bu bileşenlerden hangisi gerekliyse ön plana çıkarılır. Fakat bir de ne olduğunu, ne talep ettiklerini tam olarak anlayamadığımız bir taban var, rüzgâr nerede eserse oraya savruluyor. Sakın Ak Parti tabanı ile mukayese etmeye kalkmayın; Ak Parti tabanı memnuniyetsiz olduğu anda faturayı hemen kesebilen bir taban olduğunu çok kereler ispat etmiştir. Bir sabiteye inanır Ak Parti tabanı, bu AB'nin gerçekleşmesi için siyaseten gerekli olan şeylere, içlerine sinmese dahi, rıza gösterir yahut tepki verir. CHP tabanı böyle değil; parti hangi ellerde olsa dahi o vitrinden yansıyacak ışığı takip etme ihtiyacı hissediyor.
Aklı başında herkes Suriye'de neler yaşandığını farkında. İsrail yayılmacılığı Türkiye ile bir şekilde komşu olmasını sağlayacak şekilde bu şer devletinin çıkarlarını savunan vekâletçiler üzerinde ilerliyor. Suriye, toprak bütünlüğünü muhafaza ederek bu plana mani olmanın derdinde. Elbette Suriye'nin arkasında Türkiye var. Evvela Suriye'nin güvenliği Türkiye'nin güvenliği ile doğrudan ilişkilidir, bu sebeple var. İkinci olarak Suriye'nin istikrarını Türkiye'ye maddi ve manevi kazanımları olacağı için var. Üçüncü olarak ise, bu topraklar bağım bizler için ifade ettiği çok derin anlamlar var, Türkiye bunun için var.
İlk iki faktörü yokmuş farz edip, üçüncü faktörden yana herhangi bir nasibi olmadığı için burada YPG'yi, Nusayrileri destekleyenler sanmayın ki ne yaptıklarını bilmiyorlar, aksine İsrail'in orta ölçekli planlarına hizmet ettiklerini çok iyi biliyorlar. Şimdi biz, böyle bir ortamda CHP seçmenini, en temel iddiası olan vatanseverlik damarından Türkiye'nin tezlerini kabul etmeye sevk edemiyorsak bir hata var demektir. Oysa çok iyi biliyoruz ki, Erdoğan'la aralarındaki kan davasına benzer bir hissiyatla yaklaşmıyorlar Devlet Bahçeli'ye. Farklı bir öfke duyuyorlar MHP liderine karşı. İşte tam da bu noktada Türkiye'nin tezlerinin ne olduğunu anlamak için, sağa sola değil MHP liderine bakmalarını salık veririm. 20 küsur yıldır memleketin hayrına icraatlarının hiçbirini beğenemedikleri Erdoğan'a bakarak ulaşamayacakları bu noktaya bari Devlet Bahçeli'ye bakarak ulaşsınlar diye temenni ederim.
15 Ocak 2026 Perşembe
Asıl tartışmamız gereken
B.
Büyük Konstantin Roma'yı bir arada tutacak bir ideal arayışına girdiği dönemde, kendisi de bir pagan olmasına rağmen Hıristiyanlığı bütün milletlerin üstünde bir kuşatıcılık olarak keşfetmiş ve bunu politik olarak kullanmayı amaçlamıştı. İmparatorun bu niyeti amaçladığı sonuca ulaşamadı. Fakat din motifi o devirden bu yana kozmopolit imparatorlukların bir arada tutulması için kullanılabilecek en temel vasıta olarak kabul gördü. İran İslam Cumhuriyeti, İran'ın bir cumhuriyet olarak önündeki yegâne alternatifti ve ne kadar işe yaradı hepimizin malumu. Safevilerden beri Şia'yı bir kimlik ve sınırları dışındaki Şiileri mobilize edebilecek bir aygıt olarak kullanan İran, Pehlevi hanedanı ile bir başka mecraya, Batılılaşmaya yelken açmıştı. Devrim sonrası tesis edilen baskıcı Cumhuriyet, Şia kartını İran'da ve sınırları ötesinde azami derecede oynamayı başardı. Türklerin, Kürtlerin, Arapların vesair azınlıkların milli hisleri ve talepleri büyük oranda, hâkim hale gelen Şii himayeti ile gölgelendi. Öte yandan bu rol, İran'a sınırları ötesindeki paramiliter güçleri kendi name hesabına harekete geçirebilme iktidarını sağlıyordu. Son günlerde İran'da meydana gelen sokak olayları, Pers vurgusunun yeniden yükseldiği ve devrik Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi'nin aktif aktör haline gelmeye çalıştığı bir sürece dönüştü. İran bu saatten sonra yeniden bir Şah tarafından idare edilecek meşruti bir monarşiye evrilir mi diye düşünenler ve bu senaryoyu ciddi ciddi tartışanlar var. Pers vurgusu ile İran'ı yeniden bir Şah'ın idaresi altında bir arada tutmanın mümkün olup olmadığını ise tartışan sayısı ne ilginçtir ki oldukça az. Evet, İran rejimi asla yıkılmayacak kadar sağlam bir rejim değildir. Aksine yolsuzluklar ve yapısal sebeplerle meydana gelmiş İran'a mahsus kast ayrılıkları halkın rejime karşı gönülden bir bağlılık geliştirmesini olanaksız kılmaktadır. Bununla birlikte İran ancak bu baskıcılık ve Şia'yı idealize ederek patchwork karakterli nüfusunu bir arada tutabilmektedir. Şu halde karşımızda çok ciddi bir soru vardır ve bu soru Türkiye'nin bundan sonraki doğu güvenliğini de doğu ile ilişkilerini de derinden etkileyecek mahiyette bir cevaba sahiptir: İran'da rejim değişirse, İran bir arada kalabilir mi? Azerbaycan başta olmak üzere milli hassasiyetlere sahip topluluklar, istiklal hareketlerine girişebilir mi? Sorduğumuz bu sorunun en muhtemel cevabı, olası bir rejim değişikliği sonrası İran'ın parçalanarak küçük ve bölge dengelerine daha az etki eden bir devlete evrileceği şeklindedir. Maalesef Türkiye'de bu meseleler ciddi analiz konuları olmanın dışında, magazin figürleri üzerinden yürütülen beşinci kol faaliyetlerinin konusu olarak görülmekte. Kamuoyu ilginç bir şekilde İran'ın parçalanması projeksiyonuna yönelik talepleri destekleyen medya figürlerinin söylemleri üzerinden hadiseyi analiz etmekte. Asırlık diskurumuz seküler-şeriatçı gerilimi şeklinde lanse edilmeye çalışılarak Türkiye kamuoyunda buna teşne toplum kesimlerinden destek bulmayı amaçlayan bu çabalar, İran'da yaşanması muhtemel dönüşümün asıl mahiyetini gölgeliyor. Biz olması gerekeni yapar, hadiseye Türkiye zaviyesinden yaklaşırız. Bölgede çok güçlü İran ne kadar istemediğimiz bir şeyse güçlü İsrail de istemediğimiz bir şeydir. İran halkına özgürlük getirecek bir dönüşümden dem vuranlar bölgedeki bütün gerilimlerin asıl hedefinin büyük ve güçlü İsrail'i meydana getirmek olduğunu görmüyor olamazlar. O halde bu heveskârlık nasıl izah edilebilir? Asıl bunu tartışalım.
19 Ocak 2026 Pazartesi
Cehalet
B.
Sadece yarım saatliğine gündemde ne olduğuna bakmak istedim, gönderilen bültenlere şöyle bir göz attım. Bir gazete, PKK'ya müzahir bir gazete de değil üstelik, Suriye ordusunun Rakka'ya girişini müjdeleyerek "Rakka düştü" şeklinde manşet atmış. Esra Erol ismindeki programcı çok yaygın atasözümüzü bilmediğinden olacak "Şeriat Orta Doğu'da" demiş. Yine bir çocuk cinayeti işlenmiş, avukatı failin serbest bırakılmasını talep etmiş...
Bizim İstanbul'un Fethi dediğimiz hadiseye Batılılar "Konstantinopolis'in Düşüşü" derler. Bu fark meseleye hangi zaviyeden baktığınızla alakalıdır; olayı bir kayıp olarak görüyorsanız düşmek dersiniz.
"Şeriatın kestiği parmak acımaz" demek, bir kabahat işlendiyse cezasına razı olunur demektir ve yediden yetmişe yaygın bir atasözüdür. 28 Şubat'ta kendisine hakaret etmenin meşru bir şey olduğu imajını yaygınlaştırdıkları Şeriat din demektir; bir başka şey demek değildir. Hepimizin hayatının kendine mahsus kurallarını belirleyen bir dinimiz var, bu kurallara uymak yahut uymamak konusunda muhayyersinizdir; ne yiyip ne içebileceğinize, nasıl giyinip nasıl selam vereceğiniz kadar pek çok gündelik alışkanlığınıza şekil veren bir şeydir. Bu kurallara uymuyorum demek hakkınız elbette vardır, hesaba öbür tarafa ait bir şeydir.
Orta Doğu birinci Dünya Savaşı'na kadar bize ait olan topraklara batılıların verdiği isimdir. Bizimle hiç alakası olmayan ve zihnen bizden bambaşka bir yer olduğu imajını yaygınlaştırmaya çalıştıkları bu bölgenin çok önemli bir kısmı bizim öz be öz toprağımızdır. Onların değerleri ile bizim değerlerimiz birbiriyle asla kesişmeyen değerler değildir.
Dikkat ederseniz ufak ufak, toplaya toplaya, tahsis ede ede gelmeye çalışıyoruz bu tarafa doğru. Çocuk cinayeti hakkında bir şey söyleyeceğiz fakat aynı arazdan kaynaklanan şeyler olduğunu fark edince bütün bu hataların, tahsis ettiğimiz şeyi tavsiye etmeden çocuk cinayetine gelemeyeceğimizi fark ediyoruz. Haza cehalet sebebiyle kendilerine küçük mafyacıklar ilan eden çocukların cehaletini haberleştiren, ekranlarda bunları tartışan kimselerin vaziyetinden bahsediyoruz.
Kesif bir cehalet bulutu şeş cihetimizi sarmış vaziyette. Böyle bir hengamede bizler detaylardan bahsediyor, bazı şeylerin nasıl ve neden olduğunu anlamaya gayret ediyoruz. Cehaletten bahsettiğimizde önümüze diplomalar konuluyor. "Tahsil cehaleti alır" dedikleri eskilerin, eskidenmiş. Bu da postmodern bir fenomen olsa gerek ki, günümüzde tahsil sadece bir şekil şartını karşılıyor. En temel trafik kurallarını bilmeyenlerin ehliyet alabildiği bir ortamda falanca kurumdan alınmış sertifikalar cehaletin ademine delil teşkil etmiyor. Maalesef
22 Ocak 2026 Perşembe
Şımarıklıktan isyana YPG
B.
İlginç bir şımarıklık, burnu büyüklük vardı karşımızda hatırlayacak olursanız bir yıl öncesine kadar. Batı'nın mutlak manada arkalarında olduğundan emin olan bir güruh sadece bölge ahalisiyle değil, tarihle, sosyolojiyle, coğrafya ile harp ederek bir şeyler olabileceğini düşünüyordu. Onların taşeronluğunu yaptıkları için Batılıların kendilerine çok büyük değer atfettiklerine inanıyorlardı. Biz o zaman da söylüyorduk; Afganistan'da havalanan Amerikan uçağının tekerine yapışan o işbirlikçileri hatırlarından çıkarmamalarını öneriyorduk. Huyudur, kullanır kullanır atar. Biz o zaman da Rojava devrimi diye bir şeyden bahsedenlere Amerikan gölgesinde yapılacak böyle bir devrimin devrim olup olmayacağını soruyorduk. Kendilerine giydirilen üniformalar, süreç boyunca muhatap alınmalar onlarda bir zanna sebebiyet verdi; Demirtaş "mal mal bakacaksınız" dedi, Türkiye siyasetinde aktif rol oynamaya çalışan figürler "sırtımızı onlara dayıyoruz" demekten geri durmadı. Aklı başında hiçbir ikazı ciddiye almadılar. Gün sonunda yine makus talihleri karşılarına çıktı. Kullananlar çıkarlarını gözettiler ve kullanılanlar şu anda İsrail'e, Amerika'ya vefa hissini hatırlatıyorlar. Kimle muhatap olduklarını, kimle iş tuttuklarını hiç bilmiyormuş gibi davrandılar. Gün sonunda gözü yaşlı bir şekilde isyan videoları çekip Kürtlere zulmedildiğinden bahsedenlere denk geliyorum, daha dün bölge insanına zulmederkenki şımarıklıklarını hatırlıyorum. Bundan üç-dört sene önce bölgeye en iyi bilenlerden biri olan Murat Özer tam olarak şöyle söylemişti: "Yarın bir gün dengeler değişecek ve YPG unsurları yerel aşiretlerle karşı karşıya kalmak durumunda olacak. Aşiretler gün parça pinçik eder". İşte Özer'in söylediği o tarihe geldik. Ellerinde binlerce TIR silah olduğu iddia edilen, 120.000 silahlı adamı olduğunu söyleyen bir yapı, aşiretler karşılarına dikilince birdenbire Batı'dan yardım dilenir hale geldi. Oysa hepimiz biliyoruz, düne kadar Suriye halkının arkasında Türkiye'den başka hiç kimse yoktu, Batı'ya ellerini açıp "ne olur bize merhamet edin" demediler. Aksine Suriye'nin asıl sahipleri, tarihin, sosyolojinin ve coğrafyanın gereklerini yerine getirerek Türkiye'ye güvendiler. Geldiğimiz nokta ortadadır. Hesabın onlar tarafından nereye kesildiğini ise hayretle takip ediyoruz. Sanki düne kadar bunları kullananlar ve işimiz bittikten sonra buruşturup atanlar bizmişiz gibi birdenbire faturayı önümüze koymaya, Türkiye'yi suçlamaya çalışıyorlar. Kabahatin Müslümanlarda ve Müslümanlıkta olduğunu, Allah'ın büyük suçlu olduğunu ve bunun gibi saçmalıkları dile getiriyorlar. Oysa karşılarındaki en tutarlı aktör Türkiye idi, Müslüman Suriye halkıydı. YPG'yi dün de reddeden bugün de reddeden Türkiye, pohpohlayıp bugün yüzüstü bırakan Amerika'dan ve İsrail'den nasıl oldu da daha suçlu oldu bunların gözünde anlayabilen beri gelsin. Mazlum Kürtlerden ve Kürtlere yapılan zulümlerden bahsediyor oluşlarına ise bakmayınız. Şımarıklıkları sebebiyle bölgede hesapsızca yaptıklarını, bölgenin insanından dinleyince mazlum Kürtlerin bunların elinden kurtarılması gerektiğine iman ediveriyorsunuz. Kürtleri bunların zulmünden kurtaracak olan tarihin, sosyolojinin ve coğrafyanın gereği olarak hukuku olan bu dönüşümdür.
26 Ocak 2026 Pazartesi
Motivasyonumuzu düşünürken
B.
Kürtleri YPG'nin zulmünden kurtarmaktan bahsederken ne kadar samimi isek, aynı samimiyeti Kürtlerin itibarını korumak noktasında da göstermekle mükellefiz. Elbette safımız Türkiye'nin safıdır, tezimiz Türkiye'nin tezleridir; aksi düşünülemez. Velakin karşımızda çok yönlü bir sorun olduğu gerçeğini ve bu sorunun sahada elde edilecek askeri başarılarla tamamen çözülemeyeceğini görmemiz gerekmektedir. Terörsüz Türkiye süreci her türlü sabotaja ve dahili-harici bedhahların kara propagandasına rağmen yürüyor. Bu süreçte bütün sorumluluk sanki bölgenin Kürt ahalisindeymiş gibi yapmanın sürece de bize de bir faydası yoktur. Sınırımızın ötesindeki Türkmen varlığını nasıl soydaşımız ve akrabamız görüyorsak, PKK-PYD-YPG zulmüne maruz kalan Kürtleri de aynı şekilde akrabamız görmek gibi bir mükellefiyetimiz var. Bu mükellefiyet omuzlarımıza tarih, coğrafya, sosyoloji ve dinimiz tarafından yüklenmiştir. Kimyasal Ali'nin elleriyle katledilen Kürt çocuklarını kendi çocuklarımız bilmedikten sonra Gazze'nin çocuklarına ağlıyor oluşumuz bir anlam taşımaz. O halde her harp halinde şirazesini yitiren toplumlar gibi henüz dahil olmadığımız bir harpte şirazemizi yitirmemeliyiz. Savunduğumuz tezler açık açıktır: Suriye'nin toprak bütünlüğü Türkiye'nin güvenliği açısından ülkemizin toprak bütünlüğü kadar önemlidir. Suriye'nin kuzeyinde ve ülkemizin güneyinde kurulması bir zamanlar hayal edilen teröristana engel olmak için savaşan Suriye Milli Ordusu'nun tez zamanda başarılı olmasını temenni ederiz. Tam olarak bu süreçte bizim dahili dengelerimizi bozmak için Mossad'tan aldığı emirlerle aşırılıklar sergileyenleri hepimiz görüyoruz. Kürt suretinde hakaretler eden, tehditler yağdıran, nefret saçan kimselere denk geldiğimiz gibi; aynı amaca hizmet eden Türk suretinde Kürt düşmanlığı yapan ve kamuoyunda Kürt nefreti pompalayanlara da denk geliyoruz. Agah olmak gerektir. Ve her agah kimse bir hakikati de hatırlamakla mükelleftir. YPG'nin bölgeden kovulmasını kendi milli güvenliğiz için istediğimiz kadar, bölgenin masum ve mazlum Kürtleri için de istemekteyiz, Arapları içinde istemekteyiz, Türkmenleri için de istemekteyiz; Keldanileri, Süryanileri, Yezidileri, Nusayrileri için de istemekteyiz. Tam olarak korumamız gereken ve önce kendimize, sonra çevremize ve nihayetinde dünyaya anlatmamız gereken motivasyonumuz budur. Bu motivasyonu kaybettiğimiz anda bizler de on yıldan uzun süredir bölgede kan akıtan savaş baronları gibi kendimizden başka hiç kimsenin varlığına tahammül göstermeyerek onları yok etmeye çalışan canavarlara dönüşürüz. Oysaki bu, ne seciyemizde ne geleneğimizde ne de vicdanımızda makas bulacak bir haldir. Öyleyse evvela yapılması gereken şeyi hatırlamalıyız ve motivasyonumuzun ne olduğunu düşünmeli, buna göre bir dil geliştirmeliyiz. Bunun haricinde yer alanlar, her ne sebeple olursa olsun, ülkemizin çıkarına da insanlığın icaplarına da uygun hareket etmemektedirler. Çok sevdiğim bazı dostlarımda son günlerde gördüğüm yalpalamalar sebebiyle bunları beyan etmek durumunda hissettim kendimi. Her şey ayan beyan her şey aşikardır. Hiç kimseyi hiçbir şeye ikna etmek gibi bir mükellefiyetimiz yoktur; zira gözsüzlere pinhan olan ulül ebsâr olanlara ayandır. O sebeple herkese azıcık şuur, azıcık izan, azıcık insaf dilerim.
29 Ocak 2026 Perşembe
Anonim semtlere cami inşa etmek hakkında
B.
Patchwork toplumların en gözle görülür özellikleri, bir şekilde bir araya gelmiş ve beraber yaşamak durumunda olan grupların kendi aralarındaki çıkar çatışmalarını çeşitli alanlarda ve suretlerde yürütüyor olmalarıdır. Türkiye hakiki bir patchwork toplumdur. Göçlerle bir araya gelmiş bir imparatorluk bakiyesi, tanışırken ilk sorulan sorunun "nerelisin" olduğu, büyük dedesinin kabri ile aynı yerde yaşamayanların yaşayanlara nispetle daha fazla olduğu ilginç bir ülkedir Türkiye. Gündelik hayatta karşılaştığımız pek çok düzensizliğin temelinde de bu özelliğimiz yatmaktadır. Bununla birlikte toplumun çeşitli katmanları ve kesimleri arasındaki çıkar kavgaları, hakimiyet mücadeleleri, alan kapma yarışları kendisini sürekli farklı suretlerde tezahür ettiriyor. Zülf-ü yare dokunmasın diye açık açık tartışmadığımız ancak bir türlü çözemediğimiz asırlık sorunumuz budur. Dindar-seküler gerilimi olarak sık sık karşımıza çıkarılan suni gündem, esasen kaynağını bu sosyolojik gerilimde bulmaktadır.
Böyle bir ortamda özellikle büyükşehirlerde anonim mekanlar ve mahallere duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Hiç kimseye ait olmadığı varsayılan, her türlü marjinalliğin bir şekilde tolere edilebileceği semtler, kendisi de bizzat hiçbir yere ait olamayan toplum kesimleri tarafından yoğun şekilde talep ediliyor. Üstelik anonim mekanları talep etmekten mâdâ bir de köklü semtlerin anonimleştirilmesi talebi karşımıza çıkıyor. Bunun bir toplumsal ihtiyaç olup olmadığı elbette tartışılır lakin asırlık gelenekleri ve kurumları olan semtlere nevzuhur semtler muamelesi yapma temayülü doğal olarak toplumsal gerilimlere sebebiyet veriyor. Kendisini bir yere ait hissetmeyen kimse, kendisini bir yere ait hisseden ve o muhiti sahiplenen kimsenin hassasiyetlerini ve taleplerini anlayamıyor, klişeleşmiş itirazlarla hadiseyi çözebileceğini düşünüyor. Anonim semtlere ihtiyaç duyanların ise ilginç şımarıklıkları yadsınamaz bir gerçektir. Bu anonimliğin sadece marjinal eğilimlere yönelik olması gerektiğine yönelik ilginç bir tez geliştirmiş ve bunu canhıraş biçimde savunduklarını görüyoruz. Her isteyenin her istediğini yapabileceği iddia edilen muhitlerde aslında her isteyenin her istediğini yapabilme imkanına sahip olmaması gerektiğini savunuyorlar. Elbette hiyerarşik bir kitle, sistematik bir talepler bütünü yok karşımızda; sadece kendi yankı odalarında oluşturdukları bir homurtu ve ötekini ortadan kaldırabilmek yahut minimalize edebilmek sayesinde var olabileceğini zanneden ürkek bir hoşnutsuzluk var. Kadıköy'e yapılacak cami ile ilgili sürekli giden kavganın temelinde de bize göre bu vardır.
5 Şubat 2026 Perşembe
Bir kelbi bir kelbe musallat eder Allah
B.
Hiç ağzım açık falan kalmadı, hayret de etmedim. Epstein ifşaatlarını görmemize gerek yoktu bunların ne mal olduklarını bilmemiz için. Aslını-neslini bildiğimiz adamlardır; cemaziyelevvelleri malumumuzdur. Ben hayret edenlere hayret ediyorum doğrusu. Şimdi Allah aşkına, bebek eti değil de kuzu eti yeselerdi iyi adam mı olacaklardı? Şimdiye kadar kıydıkları bebeğin, masumun, mazlumun, bîçarenin haddi hesabı mı var? Yediklerini hayret etti millet. Kedi köpek yiyen kolayca canına kıyabildiğinin etini de yer. Neticede yamyamlık nevzuhur bir şey değildir. Haçlı ordusu Maarretunnûman'da ahalinin etini yemişti; kroniklerde yazıyor. Üstelik kendileri yazıyor. Böyledirler.
Birkaç gündür göndermemizi meşgul eden tablo, hukukçuların deyimi ile hayatın olağan akışına zıt bir tablo olması hasebiyle tüm dünyada infial yarattı. Bunu anlaşılmayacak bir şey yok. Açıkçası cismemizle ve canımızla nefret ettiğimiz bu insanların bu gibi rezilliklerini görmek de bizleri bir parça tatmin etti; hadi daha iddialı söyleyelim işimize geldi tamam. Velakin tam bu kertede cevaplamamız gereken mühim bir sual çıktı karşımıza. Hani sual etmiş ya zamanında "bayram değil seyran değil eniştem baldızını niye öptü?" diye; o cümleden bir sual heyula gibi dikiliyor karşımızda: Şimdi bu adamlar nadim olup imana geldiler de günah çıkarma kabilinden mi bu ifşaatları yapıyorlar yoksa bir başka sebeple mi bütün bu pislikleri okuyup duruyoruz? Haberin kaynağı bizzat bu münafıklar olduğu gibi inanmak da imkânsız hale geliyor. Elbette onlara karşı bakışımızı, dünyayı algılayışımızı, imanımızı te'kid eden malumatlar olduğu için olduğu gibi doğru olduğunu kabul edenlerimiz ve bunun üzerine yorumlar yapanlarımız çıktı aramızdan; lakin evvel düsturumuz bu adamlardan gelen herhangi bir malumata inanmamak, ha en olmadı darasını almak olmalıdır. Şimdi tekrar aynı soruyu soruyorum ve bir cevap arıyorum: Bu Epstein ifşaatları ne amaçla etrafa saçıldı, bizim önümüze kadar düştü? Trump'a karşı kullanılacak argüman olması ihtimalini öne sürenlerin cevaplamadığı bir soru var. Trump siyasetine ahlaki bir zemin üzerine inşa etmiş değil, taleplerini herhangi bir şekilde hak-hukuk-adalet temelinde delillendirmiyor; aksine reel politiğin en sert formunu tatbik ediyor, hakkın güçlü de olduğunu ve yitirilen gücün yeniden kazanılması gerektiğini vurguluyor. Açıkçası seçmen kitlesi de kendisine böyle bir motivasyonla bağlı. Züccaciyeye girmiş fil taklidi yapmaktan zerre kadar çekinmeyen, herhangi bir şekilde rezil olmaktan hicap duymayan bu adam böylesi rezilliklerin fâş olmasıyla köşeye sıkıştırılabilir mi Allah aşkına? Çok mümkün gözükmüyor. Öyleyse Vehbi'nin kerrakesini nerede aramalıyız? "Biliyorum, çözdüm" diyenlere de itibar edemiyorum maalesef. Böyle durumlarda bir süre beklemek ve gelişmeleri takip etmek gerektir. Sonrasında bir bakar ve "meğer asıl karın ağrısı buymuş" diyebiliriz. Büyüklerin sözünü hatırlayalım: Bir kelbi bir kelbe musallat eder Allah, la havle vela kuvvete illa billah...
9 Şubat 2026 Pazartesi
Bu dünyadan bir akıncı geçti
B.
"Bir zamanlar orta sınıf bir mühendis varmış, bahtı kendisine gülmüş, Cumhurbaşkanı'na damat olmuş, ülkenin bütün imkanları damada verilmiş, o da Karaköy'den temin edilebilecek basit malzemelerle basit dronelar yapmış; bu imkanlar damada değil babama verirse babam da yaparmış aynısını...". Bu saçma hikayeyi duymayanınız yoktur, hatta şimdi herhangi bir sosyal medya mecrasına Selçuk Bayraktar yazarsanız benzer şeylere denk gelirsiniz. Hikaye gerçekten böyle olduğu için değil, bulabildikleri saçmalık bu olduğu için bunu çiğniyorlar sakız gibi; yoksa domuz gibi biliyorlar kazın ayağının hiç de öyle olmadığını.
Merhum kurucusu Özdemir Bayraktar'ın anısına bir belgesel hazırlattı Baykar şirketi, Cumartesi günü lansmanı vardı, şimdiden YouTube'da 300.000'e yakın sayıda izlendi, daha da çok izlenir. Sevgili Cüneyt Polat ve ekibi çok gayret ettiler bu belgesel için ve neticesinde merhum Özdemir Bey'in hüviyetini biraz olsun anlatan bir hikaye çıktı ortaya: Özdemir Bayraktar/ Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti Belgeseli... Özdemir Bey'in hakiki hüviyetini tam olarak anlatacak bir iş yapmanın çok da mümkün olmadığı malumdur, işin o kısmı ancak ahirette mümkün olur. O, bütün imkanlar ayağına sunuldu denilen Baykar'ın ne gibi engelleri aşmak durumunda kaldığını, sürekli nasıl sabote edildiğini, bırakın beş kuruşluk faydayı, kendilerine sürekli köstek olunduğunu bu belgeseli bir kez olsun sıradan bir film izler gibi izleyen herkes görecektir. Dahası bir Özdemir Bayraktar'ın nasıl Özdemir Bayraktar olacağının şifrelerine dair birkaç ipucu bulmak da mümkündür. Vatani görevini kısa dönem yapmak durumunda olan oğluna "4,5 ay askerlik mi olurmuş? Bir saniyen boşa geçerse hakkımı helal etmem. Hiçbir şey bulamazsan taşları oradan al oraya taşı, boş durma bir iş yap" diyen annenin oğlu olarak hayata başlayınca vatana ve millete himmet etmek bir refleks haline geliyor. İTÜ'de asistan, henüz 28 yaşında Burtrak traktör fabrikasının genel müdür yardımcısı başarılı bir mühendisin hayat hikayesi gençlerimize Teknofest'ten daha fazla şey anlatıyor. Zira bu filmde görüyoruz ki Özdemir Bey merhum bizzat "Yürüyen Teknofest'in ta kendisiymiş. Teknofest O'nun hayali, vatan evlatlarına gösterdiği hedefmiş. Fedakârlık etmeden olunamayacağını, küçük çıkarlar için değil millete hizmet ve himmet etmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmaması gerektiğini ortaya koydu. Bıyığını bile kesmiş bıyığını! İzlerseniz göreceksiniz, az şey değildir o bıyığı kesme hadisesi, ehli bilir ne demek olduğunu. Öyle bütün imkanlar önüne açılmış da başarabilmiş de değildir üstelik başardıklarını. Evlatları, kardeşleri hatta Yasin ekibi haline getirdiği aile fertleri ile bir şeyleri başarmak için mücadele etmiş bir zata, vatan haini değilseniz eğer, ancak minnettar olabilirsiniz, şükran duyabilirsiniz. Elbette bu filmden pek çok kesit alınacak, sosyal medyada "kaz uçar da laz uçamaz mı?" gibi vurucu kısımlar sloganlaştırılacak, insanlar Özdemir Bey'in hizmetleri üzerinden bazı şeyleri tartışacak. Ancak filmde benim ilgimi özellikle çeken birkaç hususu oldu. Bunları beyan ederek bitirmek isterim: Ergenekon-Balyoz süreçlerinde herkesten daha uyanık ve neyin ne olduğunu anlamış bir zat Özdemir Bey; iş işten geçmeden tarafını doğru seçmiş. Belki de dünya görüşü yahut yaşam tarzı hiç örtüşmeyen kimselerle aynı ülkü uğruna çalışırken ahbap olmuş, onlara karşı vefasını her vesileyle ortaya koymuş. Bence en önemlisi ve ben başta olmak üzere pek çoğumuzun ders çıkarması gereken özelliği, hiçbir hal ve şartta hizmet etmekten vazgeçmemiş, gücenmemiş, kırılmamış olması. Filmin en güzel sahnesi ise Haluk Bey'in o binbaşı bozuntusuna "sensin şerefsiz" dediği andır bana kalırsa. Hepimizin ciğerini bir parça soğutan o sahne olmasaydı film sonunda her birimiz mahrum izleyiciler olarak yerimizden kalkacaktık. Bir dönemin mazlumlarını teselli hainlerine tokat bir sahne olmuş. Rahmetle, minnetle, gıpta ile yâd edelim Özdemir Bey'i. Rahmeten vâsiâ...
12 Şubat 2026 Perşembe
Yok size Meclis
B. 16 Nisan referandumu öncesinde parlamenter sistemin ne kadar yüce bir sistem olduğundan dem vuran Cumhuriyet Halk Partililer, Meclis'in etkisizleştirilmek istendiğinden bahisle muhalefetlerini sürdürmektelerdi. O günlerde bir sual yönelttim: CHP'lilerinin Meclis'ten anladığı gerçekten nedir? Meclis faaliyetlerinin bir şekilde akamete uğratıldığı, sonu gelmeyen komisyon çalışmaları ve sabote edilen oturumlarla iktidar tarafından hayata geçirilmesi amaçlanan yasama faaliyetlerinin engellenmesine yönelik çabalar hep hatırımızdaydı bu dönemde. Aktif-agresif muhalefet olduğu iddia edilen bu siyaset yapış tarzının neye tekabül ettiğini 2019 yerel seçimleri sonrası görmüş olduk. Hakikaten bir şeyler yapmak derdi olmayanların yapılması muhtemel şeylere mani olabilme çabalarına siyaset adını veriyor olmaları ilginç bir cilvedir. Sahiden son yıllarda hayata geçirilmiş olup da bir şekilde hayatımızı kolaylaştıran yahut daha az zor hale getiren hizmetlerin hangisi var ki bu siyasal akıl tarafından tasarlanma ve gerçekleştirilmesi sürecinde yoğun şekilde muhalefet edilmemiş olsun? İnanın şöyle bir düşündüm, benim hatırıma gelen herhangi bir hizmet olmadı. Öte yandan hepimizin hayatına dokunan bir hizmeti var mı diye düşündüm bu siyasal yapının. Onu da hatırlayamadım. Kent lokantaları yaptık diyerek hepimizin hayatına dokunduklarını düşünmediklerini umuyorum.
Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaşanan yemin töreni gerilimi bu cümleden olmak üzere son derece tipik bir CHP gerilimiydi. Yaptırmayız-ettirmeyiz, kanımızın son damlasına kadar direniriz tarzı bir muhalefet etmek bizlere faziletlerini anlattıkları parlamenter demokrasi ile ne kadar bağdaşır. Kararı sizler veriniz. Fakat şurası muhakkaktır ki bu gibi hudutları vandallığa varan şeyleri yapabilme imkanı arıyorsanız eğer icra makamındakilerin elini kolunu bağlayacak bir sisteme heves edersiniz ve bu Türkiye'nin bir süre önce terk ettiği o kadük ve bir türlü sağlıklı işletilmeyen parlamenter sistemin ta kendisidir. Siyasal kültürü gelişmiş ve konsensüs demokrasisinden yana nasip dar olmuş ülkelerin parlamenter uygulamalarla mukayese edilemeyecek bir şeydir bizdeki. Bir vaveyla, bir gürültü, bir toz ve bulut ortamında siyasal hayatının çok önemli bir kısmını iş takipçiliği ile geçirmiş kimselerin adrenalin ihtiyaçlarını karşıladıkları bir melabegahtı meclisimiz. Hâlâ o günlerden kalma heveslerin tatmin edildiği şenlikler tertip ediliyor Gazi Meclisimizde.
Genel başkanının çok değil bir iki gün önce "sövmek de siyaset yapmanın bir şeklidir" minvalinde şeyler söylediği bir partinin vekillerinin bu şekilde davranmasında şaşırtıcı bir şey olmadığını düşünen pek çok kişiyizdir muhtemelen. Bu imamın arkasına böyle cemaatin sıralanmış olması gayet tabiidir. Her biri genel başkanının siyasal kültürüne kendince katkı sağlamayı amaçlayan bu güruhun muhtemel izahı "kitlemiz neyse biz de onun temsilcisiyiz" şeklinde olabilir. Dahası bu yaptıkları ile gurur da duyabilirler. İşte tam olarak bu sebeple, bu siyasal kültürsüzlükleri bu siyasetin hudutları ile ilgili bilinçsizlikleri sebebiyle parlamenter sistem denilen o teoride işlemesi mümkün sistemi işleyemez hale getirenlerin varisleri bunlardır. Şimdi iktidar olduklarında parlamenter sistemi geri getireceklerini söylüyorlar ya, komşunun camını kırdığı için sapanı elinden alınan çocuğa fırça atar gibi bir tonda şöyle dememiz gerekiyor kendilerine; içinde nasıl davranacağınızı öğrenene kadar yok size parlamento! Meclis'in ne olduğunu ne işe yaradığını, içinde nasıl davranılması gerektiğini öğrenene kadar cezalısınız. Başkanlık sisteminin müptelası olduğumuzdan değil, bu siyasal aklın Meclis'le alıp veremedikleri olduğu için bunları söyler hale geldik. Bilmem daha nasıl anlatılır?
16 Şubat 2026 Pazartesi
Deli Muamelesi Yapınız Geçiniz
B.
Özellikle İstanbul gibi yağmalanan kamu arazileri üzerine inşa edilmiş bir şehirden ve bu şehrin ahalisinin sonradan görme kısmının son yıllarda keşfettiği Ege kıyılarını büyük bir hırsla yağmalıyor oluşundan hareketle konuşuyorsak, bir adım geriden başlamamız faydalı olacaktır. Mülkün sahibi bir sınıfa sahip olmadığımız ülkemizde açılan metrobüs kapısına tekme tokat saldıranlar, kamu mülküne saldırmayı adet edinmiş insanların ya evladı ya akrabasıdır. O meşrepte olmayanlar binemiyor zaten yoğun saatlerde metrobüse. Birkaç kuşaktır İstanbul'da yaşıyorsanız, ancak başınızı sokacak bir eve sahip değilseniz maalesef bunun sebeplerinden birisi de dedelerinizin kamu arazisini yağmalayacak kadar mücrim olmamış olmasıdır. İnsana kendisini kötü hissettiren bir hakikat ama hakikat. Bu yağmalayıp, sahibi belli olmayanın üzerinde ispatsız bir hak iddia etme eğiliminin neticesi kavgalar yaşıyoruz biteviye. Bunlara çok büyük anlamlar atfedip derinlemesine analizler yapmanın hiçbir alemi yoktur. Yağmacının torununun yağma hevesinin bir tezahürüdür sadece. Ruhunu yargılayacak olsanız basit hırsızlıktan yargılarsınız. Yüz kızartıcı suçtur, lakin bunların yüzü kızarmaz.
Son olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açılışı yapılacak bir dizi yapının resm-i küşâdı öncesi yine artık o tahammül edemediğimiz sloganı işittik: Boğaziçi bizimdir! Farkındaysanız son yıllarda karşımıza çıkan kavgaların çok önemli bir kısmı, oraların onun yahut onların olduğunu iddia edenler tarafından başlatılan kavgalardır. Arka planındaki motivasyondan, istihbarat servislerinden, renkli-kadife devrimlerden bahsetmiyorum; onlar ayrı şeylerdir. Ben meydandaki slogandan ve bu slogana bu kadar çabuk teşne oluştan bahsediyorum. Düne kadar oynayacağı iki misketinden başka dünyalığı olmayan çocuk birdenbire bir yerlerin ve bir şeylerin asıl sahibinin kendisi olduğunu beyan etmeye nasıl bu kadar heveskâr olabilir? Bu bir yerlerin asıl sahibinin kendisi olduğu iddiasını hangi ayrıcalılığa borçludur?
Aristokratı olmayan ülkenin sanal aristokratları... Çözdüğü havuz problemi sayesinde o üniversitede olduğunu hepimizin bildiği çocuk birdenbire buranın asıl sahibi benim diyebiliyor. Hocaları da aynı şekilde asıl sahip olmaktan dem vuruyor. Bakınız bir kere daha tekrar edelim hiçbir yer bizim yahut onların değildir zira mülke yaklaşımımız böyle bir sloganı atmaya izin vermez. Bu sebeple saçma sapan bir söz sözden ibaret kalır, bir yerin asıl sahibi olduğu iddiası. Kadıköy bizimdir, Beyoğlu bizimdir, orası ve burası bizimdir... Neye borçlusun bu senin oluşunu? Vatandaşlık bağına borçlu olduğunu iddia edecek olursa biliyoruz ki bu ülkenin vatandaşlarından ziyade ecnebilerin tezlerini savunuyorlar territoryal kavgalarda. Ayasofya açılmasın kavgasında batılı tezleri savunacağım diye neticeleri bin pare olmuştu. Ne vatandaşlığı Allah aşkına? Hem Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığı ne zamandan beri böyle haklar tanır olmuş?
Asıl dertleri bellidir. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında muvakkaten görmüş oldukları üstünlük hülyalarının bir karşılığı olmadığı gerçeği ile karşılaştıkça söyleyecek sözleri de olmadığı için agresifleşiyorlar. Ardından koca koca hoca görünümlü adamlar kahvede pişpirik oynayan Ahmet Efendi gibi "memleketin geldiği hali görmüyor musun?" gibi suallerle haklı çıkmayı umuyorlar. "Ulan neydi ki ne hale gelmiş olsun" demiş geçenlerde birisi, çok seviyesizsin demiş karşılığında seninki. Meseleyi, tartışırken edilen bir ulana boğarak haklı çıkıyor kendince. Dedik ya, üstünlük hayallerinin de vehmî olduğu hepimizin malumudur. Gelin biz bunlarla, bunların saçmalıkları üzerine tartışmayı bir kenara bırakıp bu mülkün asıl sahibinin kim yahut ne olduğu ve hangi esas üzere tasarruf edilebileceği hakkında tartışalım. "Bu yer benim" diyen herkes hakiki sahip olsa binecek otobüs bulamazsınız. Deli muamelesi yapınız, geçiniz Allah aşkına.
19 Şubat 2026 Perşembe
Laik talepler ve şımarıklık
B.
Şeytanların bağlandığı mâh-ı mübarekte "size şeytan ne gerek?" der gibi azmayı adet edinmiş kullar mesaiye erken başladı. Yevm-i şek denilen Şaban'a mı Ramazan'a mı ait olduğundan tereddüt edilen günde birdenbire laikliği savunanları tutmuş. Listeyi aslında hepimiz gözümüz kapalı ezbere sayabiliriz. Sağdan say aynı isimler soldan say aynı isimler. Bağlanmak üzere teslim olmaya gitmeden son bir vazife mi verdi şeytan bilemiyoruz. Sanki böyle bir gündemimiz var bir aktüel tehditten bahsediliyor da bizimkiler seferberlik ilan etmiş deseniz böyle bir şey de yok. Nereden esti Allah aşkına? Muhtemelen Ramazan-ı Şerif'ten mülhem böyle bir çıkış yapma ihtiyacı hissettiler.
Hiyerarşik yapı üzerine kurumsal bir dini tatbikata sahip olmadığımız Türkiye'de gerçekten kendisini dini bir baskı altında hissettiğini beyan edenlerin dem vurdukları baskının ne olduğunu anlamakta daima zorlanmışımdır. Vakıf ve mülkleri büyük oranda ellerinden alınmış tarihsel kurumların sistem baskısı karşısında geliştirdikleri merdiven altı tatbikatlar toplumun seküler kesimlerini tehdit eder mahiyette midir diye şöylece bir bakalım. Evvela dini cemaatlerimiz başı kesik tavuk gibidir. Belli bir ajanda takip etmeden varlıklarını bir şekilde sürdürebilmeyi amaçlayan bu yapılar arasında elbette son yıllarda yaşanan nispi özgürlükten istifadeyle etki alanını genişletmeye çalışanlar çıkmıştır. Peki bu yapılar sosyal bir baskı kaynağına dönüşmüş müdür? Azıcık insaf sahibi herkes böyle bir şeyin hâlâ mümkün olmadığını görmektedir.
Laikliği savunduğunu iddia edenlerin karşısında göğüslerini siper ettikleri basıncın kaynağı nedir o halde? Evvela şahsen böyle bir basıncın varlığına inanmamakla birlikte, kendisini tehdit altında hissettiğini iddia eden bir kimsenin beyanını ciddiye alarak işe başlamak durumunda hissederim kendimi. Bu sebeple bu soruyu, her ne kadar bir oksimoron olduğuna inansam da, sorarak başlarım. Maalesef Türkiye'de kendisini laik olarak tanımlayanların kötü bir alışkanlığı ve yatkınlığı var. Kamusal alanda baskılanmayan, diledikleri gibi hakaret edemedikleri, dindarlarını keyiflerince aşağılayamadıkları dini kendileri açısından tehdit olarak görüyorlar. Kusura bakmayın ancak hiçbir dindar böylesi bir şımarıklığa eyvallah demek durumunda değildir. Altını çizerek kendilerinden şikayetçi oldukları hususları şöyle bir düşünün. Yaşadıkları ülkenin hakikatinin ve ülke insanının temel ihtiyaçlarının zerre kadar umurlarında olmadığını göreceksiniz. Ve ilginç bir şekilde periferideki ihtiyaçları karşılamanın demokrasinin bir gereği olduğunu öne sürenler, merkezin ihtiyaçlarının kendileri açısından tehdit olduğunu öne sürmektedir. Bu şımarıklık ve haddini bilmezlik sürdükçe bu kitleyle samimi bir müzakere ve muhatap olabilme olanağını yakalamamız mümkün değildir. Onlara da hak vermiyor değilim, çok değil 20 yıl öncesine kadar o kadar şımartıldılar ve sosyal tabakalaşmada hiç hak etmedikleri öyle pozisyonlara layık olduklarını zannettiler ki, şimdi kendilerini bu durumda göremeyince kendilerini tehdit altında hissediyorlar. Amerikan İç Savaşı'nı konu edinen bir filmde kölelerini kaybetmiş bir adamın "bu büyük bir haksızlık ve zulümdür" minvalinde serzenişini hatırlıyorum. Kendilerince benzer bir karın ağrısından bahsediyorlar. Sanırım bu bir kuşak sorunudur, bu alışkanlıklara sahip jenerasyonlar gittikten sonra daha başka tartışmalarımız olacağı muhakkaktır. Lakin zannederim en tahammül edilemez olanı bu kuşak ile gerilim yaşamaktır zira şımarıkla tartışmak bütün tatsızlıklara arasında en tahammül edilemez olandır.
.
Ahmet Hatipoğlu'ndan Celal Karatüre'ye bir düşmanlığın anatomisi
B.
Taş Mektep namıyla maruf Fatih İlkokulu'nda sınıf arkadaşlarım arasında çingeneler vardı. Hiçbir bariyeri olmayan normal bir arkadaşlığımız olduğu için ben onlara çingene demenin incitici bir şey olduğuna dair bir kanaate sahip olmamıştım. Zaten kendileri söylerdi oğlum "biz çingeneyiz" diye. Belki en nazif değil ama en nazik en hisli arkadaşlardı onlar. O gün bugündür büyük zaafım vardır çingenelere, çocuklukta en saf, tabii hallerini tanıdığım dostlara. "Roman Vatandaş" demez de çingene dersek hakaret kategorisine giriyormuş. Bunu iddia edenlerin zihninde girebilir; benim zihnimde girmiyor kusura bakmasınlar, onların sol teoriler icat edebilmek için ortaya koydukları hakaret-değil kategorilerine iştirak edemeyeceğim. Her dem neşeli, mübarek adamlar olarak tanıdım hala öyle tanırım.
Bu sevgili cemaatin bana en sevimli fertlerinden, dostum Hasan Pandır -ki kendisi Çorlulu Ali Paşa Külliyesi'nin kademhanelerine abilik yapar, sayesinde ümmet-i Muhammed tertemiz görür işini gücünü- Sarıgöl Gacolarındandır; ki bunlar tüm memlekette rastgelegileceğiniz Romanlar arasında belki de en ilginç dindarlık pratikleri olanlardır. Zilan Şeyhlerine bağlıdırlar ki, her sene mütemadiyen bunları ziyarete Batman'a giderler. "Asan abi bulamadınız mı İstanbul'da bir şeyh, eer yıl te Batman'a gidiyorsunuz?" demiştim de "yaş tahtaya basmayız abi, eem dünyada eem ahırette garanti veriyor burası" demişti. Kendilerine mahsus pratik, pragmatik bir dindarlıkları var. Bana uymaz ama ben benim o o. Ona çok yakışıyor, bana sakil kaçar.
Sanat pratikleri de böyledir malumunuz, henüz beşikte ellerine sazlarını aldıkları için amuda kalkıp keman çalmaları mümkündür. Hem de ne çalmak. Konservatuvarlarınızın önünde aciz kalacağı bir müzikal kabiliyetleri vardır. Fakat o da kendilerine benzer, başkalarının tarzına benzemez. Onlara yakışır, size bize yaraşmaz.
Cümle memleketin çok hoşuna gitmiş Celal Karatüre isimli abimizin klipleri. Kapı kapı dolaşıp ilahi okuyormuş. Şöyle bir dinledim, ne yalan söyleyeim bana hitap etmedi Celal abinin müziği. Ne bileyim, Zekai Dede'nin "İlahel Aleminsin Rabbi Âlâ"sından zevk alan kulağa pek hitap etmiyor. Fakat öyle güzel, mütebessim, nurani bir zat gib duruyor Celal Karatüre, cemalinin hatrına dinlerim he ne olsa.
Sosyal medyada her türlü şebekliği yaparak dikkat çekmeye çalışanları mübah görenler, dahası izleyici sayısını artırabilmek için irtikab etmedikleri kepazelik bırakmayanlar adamcağızın çektiği şu bir tanecik klibe tahammül edemediler. Evvela ben Celal Bey'in yerinde olsam "size mi soracağım lan?" derdim. Kendimce roman sanatı yapacaksam roman sanatı yapacağım, ilahi söyleyeceksem ilahi söyleyeceğim. Size mi beğendireceğim? Hem özden düşmanı olduğu bir şeyin formunu belirleme hakkını kendinde görme hadsizliği ancak bunlara mahsustur muhtemelen. Gerçi alışkınız, yapamazsınız, yaptırmayız dedikten sonra "madem yaptınız, adını şu koyamzsınız, bu koyacaksınız" demelerine. Hakikaten meselemiz tam olarak bu haddini bilmezlik ve şımarıklıktır. Özüne karşısın, onunla hiçbir işin olmamış olmayacak, elinden gelse külliyen ortadan kaldıracak bir zihnin var; tutmuş formunu eleştiriyorsun. Bu riyakarlık, bu mürayilik ancak bunlara yakışır.
Ahmet Hatipoğlu hocamız merhum TRT'deki ilk "dini musiki" yayını öncesi başına gelenleri anlatmıştı bir keresinde. Repertuarı almış eline müfettiş kılıklı birisi "Ey Allahım sen var iken"... "hmm efendim bu laikliği pek uymuyor burayı değiştirelim" demiş. "A Sultanım sen var iken" yapmışlar, "cumhuriyet ilan edildi efendim ne sultanı demiş?" sizinki "A cananım" diye okutmuş mecbur merhum hoca. Sanatsal olarak da son derece kaliteli bir müzik yapıyor merhum Hatipoğlu; ona ne eziyetler ettiğinizi biliyoruz, şekli bahane ederek asıl düşmanlığınızın neye olduğunu gizleyemiyorsunuz. İki güncük sosyal medyada moda olmasını sindiremediniz bu güzel abinin. Şekil diye form diye saçma sapan bahaneler uyduruyorsunuz; hadise bundan ibarettir.
.
Sadece bir gün
B.
Sahi, biz Ramazan'da Ramazan-ı Şerif'e ait şeyleri konuşmayı, mukabeleler okumayı ve sair fezailden şeylerle meşgul olmayı dert edinmemiş miydik? Laikliği savunanlar, Milli Eğitim Bakanlığı'nın genelgesi, Celal Karatüre'nin ilahileri derken yine işi gücü bıraktık, öfkesiyle var olanlara laf yetiştirir hale geldik.
GENAR Türkiye Raporu saha sonuçları diyor ki "Türkiye'de Ramazan-ı Şerif'e ve mukaddesata düşman, binde yedilik marjinal bir kesim var. Sesi çok çıktığı için %70 zannedildiği oluyor bu güruhun ancak binde yedilik marjinal bir azınlığa tekabül ediyorlar sadece. Buna rağmen bu kadar canhıraş biçimde dine ve mukaddesata karşı duruyor olmaları kendilerini hakikaten bu memleketin asıl unsuru zannediyor olmalarından kaynaklanıyor. Bir zamanlar birileri demişti "Biz asılız bizimle anlaşmadan katiyen bir şey yapamazlar" diye. İşte tam olarak buradan.
Bir vakitler bir ahbabım "Ne bitmez mağduriyetiniz varmış, 28 Şubatınız bir türlü bitmedi" demişti. Bir an kendisine hak verir gibi oldum sonra döndüm baktım ve hakikati gördüm "Başka bir hissiyata girmemize iki dakikacık müsaade mi ettiniz de biz mi direttik iki gözüm" demiştim. Hakikaten böyledir; bu tarifin hiç mübalağası falan yoktur.
Şimdi bir başka hissiyata sahip olup da kendimi kendi memleketimde, hiç kimseye hesabını vermeden bize ait bildiğimiz şeylerle meşgul etmek gibi bir talebim var. Bilmem çok büyük ve şımarık bir talep midir fakat hakikaten böyle bir talebim var. Benim açımdan en doğal ve en anlaşılır, hayatın doğal bir parçası olan şeylerin bunlar açısından nasıl da nefret edilesi şeylere dönüştüğünü anlamaya çabalayıp durmak istemiyorum. Keşke bir gün, sadece bir gün; şeytanları çözseler, bunları bağlasalar. Bir gün sadece bir gün bütün bu anormalliklerden azade normal bir vatanda yaşadığımızı hissetsek.
Bu da benim Ramazan niyazım olsun.
Bundan sonra daha dikkatli olmalı
B.
İsrail'in vaat edilmiş toprak iddiaları 3000 yıllık bir hikaye anlatıyor. Eski oryantal istik döneme ait bir hikaye bu. Bu hikayenin anlatılmasın ardından söz konusu bölgeye Asurlular geldi, Persler geldi, büyük İskender geldi, Roma geldi, Araplar geldi, Osmanlı geldi... "bir zamanlar buralar hep dutluktu" şeklinde anlatılan hikayelerin bir benzeridir aslında vaat edilmiş topraklar hikayesi; öyle bir hikâye ki Amerikan büyükelçisi dahi korkmadan çekinmeden ve utanmadan sakız gibi çiğneyebiliyor bu hikâyeyi.
Köyden indim şehre filmi genel olarak bir hikayeyi anlatır malumunuz. Bir zamanlar bir yere gömülmüş bir hazinenin üzerine yapılması muhtemel onlarca şey hazineye ulaşmaya mani oluyor. Hatta çok değil birkaç gün evvel gömülen bir hazinenin üstüne panayır kurulduğu oluyor da göbekleri çatlıyor gömüp altınları alana kadar. Vaad edilmiş olanı elde etmek için üzerine inşa edilmiş olanı yıkmak gerek.
Bir süredir Türkiye'ye yönelik tehditleri daha kesif işitilir hale geldi İsraillilerin. Michael Rubin on yıl sonraya tarih dahi verdi. Tehditte bulunan palavracılık konusunda Perslerden geri kalmayacak olan İsrailliler olunca ciddiye Alası gelmiyor insanın velakin teyakkuzda olmamız gereken bir şey var o da şudur: hakim olmaları gerektiğine inandıkları bölgelerin tapusu hâlâ bizim üzerimize. Dilediğiniz kadastrocuyu getirin bir başka netice çıkmayacaktır karşınıza. Kıyısından temizlemeye başlarsanız eğer bu bölgeleri tarihsel iddiası en güçlü olan İran'ı saf dışı bırakmak durumundasınızdır. Bu hedefe son derece hevesli bir İsrail görüyoruz. Hamaney'i öldürmek ile bunu yapmak arasında dağlar kadar fark olduğunu en az bizim kadar iyi biliyorlar. Fakat Körfez Savaşı'nın başladığı günden beri yaptığı en önemli şey Amerika ve İsrail'in; bölgenin kültürel hafızasını ve sahiplik iddiasındaki medeniyetlerini yıkmak, yaralamak, buralardan sürgün etmek. Suriye'de yaşanan savaşın anlamlı bir izahını yapabilen çıktı mı şimdiye kadar Allah aşkına? Irak petrolleri Lazkiye'den Akdeniz'e inecekmiş, Suriye üçe bölünecekmiş vs... Batılının Levant dediği kadim topraklarda tavuk beslemeye adam kalmadı. Bu toprakların binlerce yıllık sahipleri vatanlarını terk ettiler. Maksat bölgeyi İsrail için dutluk kıvamına getirmektir.
Şimdi son derece özgüvenle " Türkiye İran değildir; İsrail bize saldırmaya cesaret edemez" diyenlere tek bir soru soralım ve meseleyi bir başka vesileyle tartışmak üzere burada nihayete erdirelim: bölgenin tarihsel sahipleri Araplar güçlü bir devletle temsil edilmiyor, Fars'lar bir noktaya çekilmek isteniyor, Türkler Türkiye Cumhuriyeti olarak güçlü biçimde direniyor. İlk iki direnç ortadan kalktıktan sonra ne için saldırdığını dahi bilmeden İsrail'in çıkarı için sağa sola şuursuzca saldıran batılılara yanına alıp Türkiye'yi niye saldırmasın? Sanki ziyan kendisine mi geliyor? Riske edeceği, göze alamayacağı ne vardır?
.
Arzulanan netice
B.
Zannederim bir meseleyi tavzih etmeyi başaramadık. Biraz daha konuşmanın âlemi olduğunu da düşünmüyorum açıkçası. Yine de bir iki satır kelam edip en azından söylemiş olanlar safına geçmek isterim.
Ne İrancılıktan ne Şiilikten – Ehl-i sünnet olmaktan dem vurmadan, soğuk, buz gibi adeta İngiliz objektifliği ile yapılabilecek bir yorum var. Bu bölgede yıllardır sürüp giden Amerikan-İsrail menşeli savaşların bizde getirdiği bir reaksiyon var. İran'ın zafer kazanmasını istiyor değilseniz de Coni'nin domuz ayaklarının her istediğinde bu topraklara basmasından rahatsızız. Olmaz, olamaz bir şeydir bu. İrancı oluyor da değilim bunu söylerken, Türkiye'nin çıkarının önüne bir başka ülkenin çıkarını koyuyor da değilim. Açıkçası Amerika'nın, İsrail'in bu harbi kaybedip rezil perişan olmalarının ne kadar istiyorsam, İran'ın da zayıflayarak bu savaştan çıkmasını Türkiye'nin güvenliği açısından o kadar isterim. Şunun da farkındayım ki, Amerika ne kadar yayılmacı ise İran da o kadar yayılmacı bir ruha sahiptir. Yani birisi emperyalist ötekisi değil diyemem. Herkes kapasitesi kadar yayılmaya bakıyor. Amerika kendi askerleriyle, Batılı bayraklarla yayılmaya çalışırken İran vekaletçileri ile bölgede iş görüyor. Bunun da farkındayız. Fakat bir şeyi çok açık şekilde görmemiz gerekiyor ki Amerika'nın bu topraklarda bir Vietnam'a daha ihtiyacı var. Yoksa Irak'a girdiği gibi, Suriye'ye girdiği gibi, İran'a girdiği gibi Türkiye'ye de girmeyi arzu edeceğini hepimiz biliyoruz. Bırakıp kaçtığı Afganistan'da dahi başarılı olmadığını söyleyemeyiz Amerika'nın. Neticede bırakıp kaçmak için orayı bir süreliğine dahi olsa zapt etmek gerekir; kısmen yahut tamamen velakin zapt etmek gerekir. Şimdi eğer İran'da da başarılı olur ve üstün askeri teknolojisinden yola çıkarak yeni bir hegemonya oluşturmakta başarılı olursa Amerika, bunun faturasını herkesten daha ağır ödeyecek olan biz oluruz.
Sakın yanlış anlaşılmasın lütfen. Korkuyor, Türkiye'ye güvenmiyor değilim. Evvel Allah'a sonra ülkeme güvenirim. Velakin düşmanın, potansiyel düşmanın semirmemişi makbuldür. Kudurmamışından, şımarmamışından rica ediyoruz.
Meramımızı anlatabildiğimizi umarım. Amerika'nın kaybettiği, İran'ın ise güçlenemediği bir netice olsun. Bundan başkası bize zarar.
.
CHP laikliği bir kere daha mı tanımlıyor?
B.
Bu yoğun gündem arasında hak ettiği değeri veremediğimiz bir hadise yaşandı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde. CHP Muğla Milletvekili Süreyya Öneş Derici'nin mecliste yapmış olduğu konuşma, Tahran ve Tel Aviv bombalanıyorken; Hamaney öldürülmüş, Azerbaycan çatışmaya çekilmek isteniyorken bir parça dikkat çekmiş olsa da tam olarak te'vil edilemedi. Mezkûr konuşma, paradigmada bir sapma olması itibariyle daha fazla dikkat çekmeyi, daha çok tartışılmayı hak ediyordu.
Evvela Derici'nin tonuna dikkat çekmek gerekir. Nasıl da ciğerden, nasıl da höyküre höyküre. Alelade bir trafik kavgası zannedersiniz yolda görseniz. Fakat öyle değil, sebebini az sonra tamam edeceği konuşmanın içeriğinden anlıyorsunuz. Derici bilinçli miydi bilinçsiz miydi bilmiyorum lakin uzun süredir CHP'lilerinin de yapmaktan özenle kaçındığı bir şeyi yaptı; laiklikle dinsizliği, İslamofobiyi eşitledi. Eskiden böyleydi, gayet açıktan bir tonda din karşıtlığı yapabilecek bir dilleri vardı. Sonrasında bunun faturasına bizzat ödedikleri gerçeğiyle karşılaşınca öyle değilmiş gibi yapmaya karar verdiler. Aslında hakiki müslümanlar onlarmış da siyasal İslamcılar yüzünden gerilim yaşıyormuşuz gibi bir tutum takındılar. "Dinimizi elimizden aldınız" diye bağıranına bile denk geldik. Fakat Derici öfke dolu konuşmasında bir başka duruş sergiledi. Belki sinirden kendini kaybetti ve istemsizce açık sözlü oldu belki de gerçekten dürüst, mert bir duruş sergiledi. Hangisidir kestiremiyorum. Fakat uzun süredir öyle değilmiş gibi davranmak zorunda olduğumuz bir şeye aslında ne olduğunu gayet iyi biliyormuş gibi muamele etti. Laiklikten hakikaten ne anladıklarını beyan etmiş oldu Derici.
Dindar bir toplumda "ben İslamofobiğim, dininizin düşmanıyım" gibi daha direkt ifadelerin konforsuz olması sebebiyle kendisini laik olarak tanımlamak gereği hissedenler her zaman böyle değildi. Bir zamanlar, daha baskıcı olabilme lüksüne sahip oldukları demlerde şu anda söyleyemedikleri şeyleri söyleyebiliyorlardı açık açık. Kılıçdaroğlu döneminde bu konforu yitirmiş oldukları gerçeğini iliklerinde hissetmiş olacaklar ki, bir başka tutuma yönelmek mecburiyetinde hissettiler.
Helalleşme sürecini hatırlayacaksınızdır. "Bir zamanlar bir şeyler yaptık, sizleri kırdık. Fakat inanın artık pişmanız, bundan sonra böyle şeyler yapmayacağız." demişti Kılıçdaroğlu ve şürekası. Eren Erdem'in yoğun gayretleriyle gerçekleşen bu helalleşme projesi, bir zamanlar hatalar yapıldığı ön kabulü üzerine inşa edilmişti ya; Özgür Özel ondan da vazgeçti bir süredir. Hakikaten Cumhuriyet Halk Partisi'nin tarihinde mütedeyyinleri üzecek hiçbir şey olmadığına inanıyor ve bunu da açık açık beyan ediyor.
Masum bir farklılık gibi görünen fakat esasen Tanju Özcan'ın ihramı ardına gizlenerek bize diş bileyen büyük bir kin kümesidir bu. Kendini zapt etmeye mecbur hissetmediği anlarda nasıl bir ruh hali, nasıl bir dünya görüşü, nasıl bir yapıp etme kültürüyle sizi karşılayacaklarını buradan yola çıkarak tahmin edebilirsiniz. İşte beni bu noktada düşündüren asıl şey, Derici'nin kendini zapt etmeye mecbur hissetmeyişidir. Ki kendisi Özgür Özel'in parti Meclisi listesinin ilk sırasında yer alıyor. Alelade bir CHP'li değil.
Ben de farkındayım dünyada şu anda bambaşka şeylerin yaşandığının fakat 2026 yılının Ramazan ayında yaşanan bu sapmayı mutlaka tahlil etmemiz gerektiğine olan inancım beni bu notu düşmeye sevk etti. Zira sürekli dönüştük diyenlerin dönüşmeye devam ederken sık sık eski duraklarına da uğradıkları bir vetirede, mutlaka hakkında konuşulması gereken şeylerden birisi de budur. Hele bir de bu uğramak, öfke nöbeti suretinde, dişleri gıcır dayan bir samimiyete sahipse, Türkiye gibi bir ülkede, laiklik gibi bir meselede her vakit hatırda tutulması gereken bir şeydir.
.
Kulağa küpe
B.
Genel bir düsturum var, sizlere de arz etmek isterim. Bir şekilde yaptığımız iş mukabilinde meydana gelen reaksiyonları mümkün mertebe ciddiye almam. Hele sosyal medyadan geldiyse bu reaksiyonlar hiç ciddiye almam. Elbette tenkitlerin başımın üstünde yeri var lakin takdir hislerini de tekdir beyanlarını da basit bir teşekkürle savuşturmaya gayret ederim çünkü pek çoğunun gerçekliğine inanmam. Bugün sizi yere göre sığdıramayanlar sadece birkaç gün sonra en ağır hakaretlerde bulunabilir, bunu hak edecek ne yaptım dedirtecek sözleri sarf edebilir. O sebeple çok ciddiye almamak lazımdır bu mecralardan gelen takdiri de tekdiri de. Vefasız bir vasat vardır, bunu hemen hepiniz kabul edersiniz zannederim. Buna mukabil dua almanın çok önemli olduğuna da inanırım. Bu vazife sayesinde aldığımız duaların bir kısmının samimiyetini ve muhabbetini görmüş bir kimse olarak "şükür o dualara ki sayelerinde hâlâ tepetaklak olmadık" diyorum.
Sevâd-ı Âzam çok önemli kavramdır. Müslümanların çoğunluğunun bulunduğu yerde oluşan büyük gölge sebebiyle sevâd denmiştir diye öğrendik. Bu çoğunluğa tezat teşkil edecek bir duruş ortaya koymanın hayrını görene denk gelmedim ben. Bazen yaşadığınız hayat sizi öyle bir noktaya getirir ki "keşke şu şu işleri yapmasaydım da şu mübarek günlerde ağzı dualılardan dua almak nasip olsaydı" dersiniz. Onların duasını kaçırtacak işlerden uzak durmak lazım. Varsın size madalya takmasınlar -ki ben bu tarz garip haller içine girenlere madalya takıldığına da henüz şahit olmadım- ağzı dualı iki âmi zatın duasını alın.
Benim de kulağıma küpe olsun.
.
Mayın eşekleri plantajı
B.
Bilim kurgu filmlerinde rast geldiğini sahnelerden biridir; bir yerde dünyanın yahut uzayın bir yerlerinde bir koloni kurulmuş damızlık kadınlar bebekler doğuruyor, çeşitli aletler insanlar üretiyor, ta ki bunlar sistemin ihtiyaç duyduğu insan malzemesini oluştursun ve ihtiyaç anında kolayca telef olabilsinler.
6 Nisan 1917'de piyasaya sürülen mallar göstermiştir ki, dünyanın hakiki damızlık kadınları Amerikan anneleridir. O günden beri kurulması planlanan, kurulan, melanetleri sebebiyle başına beladan çıkarmayan İsrailoğlu'nun savaşları için eski dünyaya taşınıp, cepheye sürülüp, niye olduğunu bilmediği bir savaşta nasıl olduğunu bilmediği şekilde can vermektedir Amerikan askeri. Af buyrun, orada gebermeyenler, ülkelerine döndükten sonra girdikleri depresyondan çıkamayarak intihar ediyorlar zaten.
Salvador de Madariaga'nın iyi bir şeymiş gibi anlattığı şu sahneyi gözünüzün önüne getiriniz: göğsünün üzerinde birleşik Devletler (United States) kısaltması U.S. etiketi bulunan bir dünya anonim mayın eşeği. Us İngilizcede aynı zamanda "biz" demek. O askerin kim olduğu ile ilgilenen yok. Geberip gittikten sonra türküsünü söyleyecek, şiirini okuyacak kimse de yok. U.S'a dahil bir no name... Curzio Malaparte "batı medeniyetinde en az bulunan şey"in merhamet olduğunu söylemişti. İşte hakikaten böyle merhametsiz bir cemiyette yetişmiş bir savaş makinesinden bahsediyoruz. Bir damızlık kadının doğurduğu, nesiller boyu cahil bırakılan, gerektiğinde sürüler halinde kimsenin bilmediği cephelere gönderilen, yegâne fonksiyonu ölene kadar mümkün mertebe fazla öldürmek olan ruhsuz bir savaş makinesi.
Geçtiğimiz günlerde Amerika'yı hepimizden iyi tanıyan tecrübeli bir münevveri dinledik iftar sofrasında. Zülf-ü yare dokunur mu, Amerika'daki hayatını zora sokar mı bilemediğimden isminizi zikredemiyorum. Beyefendi şöyle buyurdular: "her şeyden evvel Trump'ın rasyonel şekilde anlaşılacak, izah edilecek tarafı olmayan, düpedüz bir deli olduğunu kabul ederek işe başlamamız gerektir. Normal adam muamelesi yapıp rasyonel açıklamalar bulmaya çabalarsanız yanlış çıkarımda bulunursunuz" ... ilk bakışta aşırı yorum gibi geliyor değil mi? "Koskoca Amerika'nın başına bir deliği getirirler mi ya hu?" diye sual ediyorsunuz. Esasen doğru cevap şudur: bu insan plantajının; damızlık kadınların mayın eşeği evlatlarının ülkesinin hak ettiği başkan tam olarak budur.
1783'te savaşın nihai olarak kaybeden İngilizler ülkeyi terk ettikten sonra bir daha sömürge olma, işgal edilme tehlikesi bir yana, komşuları tarafından saldırıya dahi uğramamış bir ülkedir Amerika. En olmadı iç savaş çıkarmış, komşularına tebelleş olmuştur. Şimdi bu hiçbir zaman özgürlüğü elinden alınma tehlikesini yaşamamış halkı tek bir sloganla aptallaştırmanın esbab-ı mucibesi bence yukarıda anlattığım cümledendir. Esaret nedir bilmeyen, önüne geleni esir etmeye niyetli adam "Freedom" (Hürriyet) diye titreye titreye hürerek gözyaşları döküyor ya, işte o aptallaştırma cümlesinin tam olarak kendisidir. Temel kaygısı olmayan bir şey için kendini parlayacak kadar adama ve U.S'ın bir parçası haline gelebilme çabasının yaratıcısıdır bu slogan. işte bu aptallaştırma ve gönüllü aptallaşma süreçleri yaşanmasaydı, onun bunun tetikçisi haline getirmek hiç de kolay olmazdı Arkansas'ın, Oklahoma'nın tarla çocuklarını.
Bir sahne, sık sık yaşanan bir sahne dikkatinizi çekmiştir. Amerikalılar savaştıkları yerleri, dünyanın en eski medeniyetinin kurulduğu yerleri haritada gösteremiyorlar. Bildiğiniz düpedüz cahil, bir süredir savaşta olduğu ülkenin yerine en azından vatan evlatları nerede cephededir diye arayıp sormamış. Sormasına da ihtiyaç yoktur zaten. mayın eşeğinin kültürlüsü makbul değildir, aksine bodoslama gideni makbuldür ki sahayı rastgele kontrol etsin.
İşte böyle bir şeydir. İnsan daha yakışmaz, bütün robotların ilk versiyonu bir millet. İsrail'in savaşları için ekilip İsrail'in çıkarı gereği biçilen bir plantaj. Kurusun gitsin dileriz.
.
Mantıklı iftira ve mantıksız iftira üzerine
B.
Patavatsız şehzadenin hikayesini bilirsiniz. Lalalar işi gücü bırakmış bunun kırdığı potları toparlamaya çalışıyor; bundan başka işi olmayan lala bile var. Gün sonunda kendisini adam etmekle görevli lalası öyle bir potla karşılaşıyor ki "Hünkarım artık ben ne yapayım?" diye boyun büküyor çaresiz. Şimdi dünden beri düşünüyorum, işi gücü bırakıp Lüksemburg'da marina olduğunu ispat etmeye çalışanlar Özgür Özel'in kırdığı foto toparlamaya mı çalışıyorlar yoksa varlığını ispat edemeyecekleri yatı marinanın varlığını ispat ederek ispat etme çabasına mı girmiş durumdalar?
Özgür Özel'in derin cehaleti ile ilk karşılaşışımız da değildir; bundan evvel müteaddit defalar benzer alametlere denk gelmişliğimiz vardır.
Özgür Özel bir iddia attı ortaya, Akın Gürlek'in Lüksemburg'da bir yatının olduğunu söyledi. Neden Hamburg değil de Lüksemburg dediğini hiçbirimiz anlamadık. Sanırım daha havalı geldi. Evet Hamburg'da da deniz yok ama liman var; fakat Lüksemburg'da yat sahibi olmayı anlamlandıracak hiçbir şey yok.
Sizinkiler işi gücü bıraktı, Lüksemburg'da marina var mı diye chatGPT'ye sorma yarışına girdi. Oysa hepimiz biliriz ki içinden nehir geçen ülkelerin her birinde orta ölçekli teknelerin park edebildiği limanlar bulunur. Öyle salakça bir tutum ki, Akın Gürlek'in yatı olup olmadığını ispat etmeyi bir kenara bıraktılar, denize 300 km mesafedeki Lüksemburg'da marina olup olmadığını ispat etme yarışına giriştiler.
Malumunuz bir süredir mankurtlaştı bu arkadaşların mühim kısmı, "hey @grok resimdeki kim?" diye sormadan babasını tanıyamayacak hale gelmiş kimseye mankurt demek hakaret sayılmaz. "Hey ChatGPT Lüksemburg'da marina var mı?" sorusuna "evet içinden nehir geçen her orta Avrupa ülkesi gibi Lüksemburg'da da marina var" cevabını "gördünüz mü Akın Gürlek'in Lüksemburg'da yatı var" şeklinde aktaran adama işin esasını anlatmanız mümkün değildir. Daha kötüsü herkesi kendi zeka seviyelerinde zannettikleri için bir şekilde yat sahibi olmayı başarmış bir insanın o yatı Lüksemburg'daki bir nehir barınağına bağlamayacağını da asla düşünmezler. "Akdeniz'de, Adriyatik'te, Ege'de o kadar cazip yat limanı varken yatını Lüksemburg'a bağlayacak kadar kafası çalışmayan bir adam mı yoksa canınıza okudu, bütün dengesini bozdu bir senedir Özgür Özel? Siz gerçekten bu kadar aciz bir parti misiniz?" diye sorulacak olsa verecek cevapları yoktur.
Bu noktada ise bir başka faza geçtiler. Özgül Özel'in saçmalamadığını ispat etmenin mutlaka doğru söylediğini ispat etmek anlamına geldiğine inanmamızı bekliyorlar. Yukarıda arz ettiğim gibi, herkesin kendi zeka seviyesinde görüyor bu arkadaşlar. Saçmalayarak da iftira edilebilir saçmamadan da iftira edilebilir. Saçmalamadı ispat edilen her insanın doğru söylediği var sayılmaz. Burada asıl ispat edilmesi gereken Akın Gürlek'in iddia edilen şeye sahip olup olmadığıdır. Yatın varlığı ile alakadar olamıyorlar; zira Özgür Özel yatı Lüksemburg'a demirledi. Şu anda en önemli işleri Özgür Özel 'in saçmalamadığını ispat etmek; Lüksemburg'un yat demirlenebilir bir yer olduğuna bizleri ikna etmek. İşte en basit mantık örgütünden bu kadar uzak bir kitle Türkiye'yi yönetmeye talip olabiliyor acı olan şey budur.
.
İsrail'in zayıflama şartı
B.
Öyle görünüyor ki İran İsrail'i beklenenden daha sert vurdu. Cümleyi ihtimal olarak kuruyorum zira başa çıkmamız mümkün olmayan bir dezenformasyon bulutuyla çepeçevreyiz. Böyle bir ortamda ve bilgiden yola çıkarak yorum yapmak namümkündür. Sahadan gelen bilgiler bilgiler kadar gelmeyen bilgiler, gelen bilgilerin sıhhati, sizi bilgilendirenlerin hangi motivasyonla bunu yaptıkları gibi faktörler hayati öneme sahiptir. Güvenilir bildiğimiz kaynakların bazıları bazen gösteriyor göstere bir yerlere hizmet etmekten çekinmiyor. Kesif bir sis tabakası var etrafımızda; el yordamıyla bir şeyleri bulmaya, anlamaya çalışıyoruz. İşte tam olarak böyle bir ortamda yorumu genel çerçeve üzerinden yapmak en sağlıklısıdır gibi geliyor bana.
İran'ın son büyük saldırı dalgası akabinde Türkiye ve dünya kamuoyunda İsrail'in zarar görmesi perspektifinden olumlu bir hava oluştu. Dünya artık İsrail karşıtı nefretini taşıyamaz durumda. Batı toplumlarında İsrail karşıtlığı II. Dünya Savaşı sonrası hiç görülmedik seviyelere ulaştı. Bir süre öncesine kadar İsrail'i kritize etmeye niyetlenen her kim varsa antisemitizm kartını oynayarak dünyanın en mücrim insanlarından ilan eden ve susturan sistem artık bu kontrol kabiliyetini yitirmiş durumda. Bir realite olarak antisemitizmin yükseldiğini de reddetmiyorum; fakat bu yükselişte İsrail terörünün hiçbir şekilde eleştirilemez oluşundaki payı görmek istemeyen batılı güçlerin payını hatırlamamız gerektiğini düşünüyorum. Tarihinde batıda yaşanan pogromların bir benzeri olmayan şarklı toplumlar sanki antisemitizmin merkeziymiş gibi anlatılıyor dünyaya. Yalandır, onlar da biliyorlar. Fakat toplumlarına söyleyecek birtakım yalanlara ihtiyaçları olduğu için en kolay ve kabul edilebilir, suç ortaklığı çıkarılabilecek hikâyeye yani antisemitizme sarılıyorlar. "bakın antisemitizm her yerde olan bir şey günahkar olan biz değiliz" demenin utanmazca bir yoludur bu. Dikkat ederseniz aynı merkezler Ermeni soykırımı propagandasını da en fazla yapan ve yaptıranlardır. Suçu kolektifleştirerek kendilerini masumlaştırma çabası... garip şey...
Böyle bir ortamda İsrail'in İran'dan aldığı darbelerin büyük neticeleri olmasını temenni eden Dünya halklarının antisemitik talepleri olduğunu intihar etmek riyakarlıktır. O çok ikna oldukları huzur içinde, barış içinde bir dünya var ya; İsrail olmazsa onun olabileceğini zannediyor bu insanlar, bu sebeple illa olacaksa başka bir İsrail olsun ama bu İsrail olmasın istiyorlar. Çünkü bu İsrail sadece çevresine değil tüm dünyaya kan ve gözyaşından başka bir şey getirmedi. Bu sebeple İsrail'in kaybetmesini istiyorlar.
Bu noktada bir hakikat unutuluyor. İsrail'i vurarak zayıflatmak çok da mümkün değildir. Örneğin rafinesi vurulduğunda yerine çok daha fazlasını ikame eden paryalar var. Parayla-pulla da zayıflatmak mümkün değildir. Öyle mel'un bir sistem kurulmuş ki, evladınıza aldığınız sütten İsrail'e para aktarıyor. Bu küresel kapitalist sistem İsrail'i paraya muhtaç bırakmaz, yerine daha fazlasını koyar. İsrail'i öldürerek de zayıflatmazsınız, binlerce yıllık bir kolektif hafıza var ve sürekli öldükleri halde kolektif olarak varlıklarını sürdürebilirdiklerini hatırlıyorlar. Fakat öyle bir şey zayıflatır ki İsrail'i, daha kuruluşundan önce hülyaları kurulan ve yegane amaç olan toprak hedeflerinden geriye gidişle bu sert gerçeklikle karşılaşabilir İsrail. İsrail'i ancak toprak kaybetmek zayıflatır. Yayılmacılığının durmasından, kardan zarar etmesinden bahsetmiyoruz; aksine var olan topraklarının ufacık bir kısmını yitirse dahi İsrail gerçekten zayıflamış olacak. İsrail kolektif hafızasının bir türlü atamadığı korku budur. Bu süreç sonunda böyle bir şey gerçekleşecek mi bilmiyorum fakat İsrail toprak elde etmeye çalışacak, bunu çok iyi biliyorum.
.
Her yanımız Trump
B.
Bilim dalları çeşitlendikçe ve geliştikçe insanoğlunun daha önceki asırlarda gereklilik olarak görmediği şeyleri gereklilik olarak görür hale geldiğine şahit oluruz. Antik devirlerden biri politik figürler tarihe şan ve şerefle mal olmak, yüzyıllar boyu anlatılan hikayelere konu olmak talebinde bulunmuşlardır. Fakat bu talep, hiçbir zaman 20. yüzyılda ulaştığı seviyede teveccüh görmemiştir. Bunun sebebi açıktır: Ho Chi Minh diye bir adamı tanıyorsak bugün Türkiye'nin en ücra köşesinde, Anadolu'nun köy kahvesindeki ihtiyarlar Pol Pot'un mezalimini hatırlıyorsa, "Carlos Menem diye bir adam vardı; Türk diyorlardı kendisine" deniyorsa yurdumuzun bir yerlerinde, dünya hakikaten küçülmüş demektir.
Böyle bir dünyada tarihe geçmek hevesiyle olur olmadık işler yapan nice diktatör yaşadı. Mao'nun kırmızı kitabını Hollandalı Sosyalistler bir parkta oturmuş hatim merasimindeymişçesine topluca okuyorsa hâlâ günümüzde, Mao bu hedefine ulaşmış demektir. Kaddafi de tarihe geçmek istemişti. İstediği surette olmasa da Kaddafi de tarihe geçti.
Şu sıralar bir başka anormalin tarihe geçme hevesiyle cebelleşiyoruz. Amerikan Başkanı Trump bir şekilde tarihe geçmek, adını unutulmazlar arasına yazdırmak hevesiyle garaipten de garip işler yapıyor. Sürekli kendisinden bahsedilmesini istiyor, her konuşmasında alakalı-alakasız demeden kendisini ön plana veriyor ve kendisinin bütün insanlık için ne kadar büyük bir nimet olduğuna hepimizi ikna etmeye çalışıyor. Doğrusu bazen eğlenerek izliyorum Trump'ı; fakat ekseriyetle tahammül edilemez buluyorum. Narsistik kişilik bozukluğu diyerek işin içinden çıkmak elbette mümkün. Fakat Trump'ın şahsının ötesinde bir gerçek var ki, bu Trump olmasa bir başka Trump'ın zuhur edeceği gerçeğidir. Her şeyin çok çabuk tüketildiği günümüz dünyasında hiçbir zaman olmadığı kadar geçici olduğunu hissediyor insanoğlu. Buna karşı direnmek için bir şekilde kendisini beyan ediyor, "ben de varım" diyor. Yani bu Trump'ın şahsının ötesinde yaşadığımız çağa mahsus semptomatik bir durum. Ahireti olmayan muhterisler kendilerini dünyada ibka etme hevesindeler. Ve bu heves herkese kendi ölçeğinde vücudunu ispat etmek gibi bir hedef sunuyor. Trump isen kendini tüm dünyaya mal etmeye çalışıyorsun; lokal bir sanatçıysan, o bölgede ebedileşmek istiyorsun. İktidarın ne kadarına izin veriyorsa o kadar kendini bilinir kılmak istiyorsun. Maalesef bu hastalık toplumumuzun her katmanına sari vaziyette. Büyük ölçekte Trump gibi kendini rezil etmekten endişe etmeyen acayip insanlar karşımıza çıkıyor, küçük ölçekte meşhur olmaktan başka tasası olmayan küçük heveskârlar... Velhasıl Trump bir tane değil. Sağımız solumuz, önümüz arkamız Trump...
.
Tanımlanmışlıktan Sonra
B.
Mistik müzik festivaline henüz fikir aşamasında iken hoş bakmamıştım. İki çekincem vardı. Bunlardan ilki bu tarz organizasyonların hiçbir zaman belli hudutlar içinde tutulamayacak; inancımızla, temel kabullerimizle ve festivalin düzenleyeceği mekanın mehabetiyle tevil edilemeyecek haller zuhur edebilir kaygısıydı. İkincisi ve bence daha fazla dikkat edilmesi gereken unsur ise, 1960'la başlayan ve hatta dönemin hippi rüzgârında da arkasına alan " gizemli bir doğu dini olarak İslam" propagandasının ömrünü uzatmaya hizmet faaliyet olması ihtimalidir. Batılı gençlerin okkültizm batına düşmeden mistik bir yol bulabileceklerine inanarak Asya dinlerine yönelmeleri altmışlı yılların ikinci yarısının bir modasıydı. Bu odanın etkisi 80'lere kadar sürdü. Batı toplumlarının içinde bulunan Müslüman cemaatler bu akımdan istifade etmeyi başardılar. Batılı hayat nizamı dışında, daha insani ve tatbik edilebilir bir hayat teklif eden mağribi şeyhleri bu dönemde oldukça cazip geldi batılı gençlere. Fakat gerek konunun ele alınış mecrasıyla gerekirse bu dönemde yürütülen propaganda ile İslamiyet sanki doğuya ait mistik tarafları güçlü bir fenomenmiş gibi tanıtıldı.
Şöyle kabaca bir dönüp baktığımızda karşı karşıya kaldığımız hakikat bize bir başka şeyi söylüyor oysa. Tüm unsurlarıyla Doğu Hristiyanlığı, Balkanların kuzeyine hatta Sibirya'ya kadar yayılan Ortodoks Hristiyanlık mistik bir din olarak adlandırılmayı İslamiyet'ten çok daha fazla hak ediyor. İslamiyet, ilk yıllarından bugüne kadar sergüzeşti kayda alınmış, gündelik hayatla ilgili son derece gerçekçi teklifler sunan ve politik olarak da bir teklifle insanları kendisine çağıran bir dindir. Dahası, doğu dinleri gibi yahut doğu kiliseleri gibi lokal bir inanç yoğunlaşmasının çok ötesinde cihanşümul bir dindir. Elbette batılı zihin İslamiyeti semitik din havzasında yaşanan fanatik bir aşırılaşma ve sapma olarak görmeye heveslidir. Buna mukabil Müslüman çevrelerde büyüyen her insan gibi bilmekteyiz ki İslamiyet, kendi dairesi için de terbiye olunanlara son derece itidalli ve hayatın içinde bir teklifle yaklaşır. Gerek şahsi tecrübemiz gerek bizden önceki nesillerin yaşam tecrübesi bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor. Adımız gibi iyi bildiğimiz hakikati bize unutturmak ister gibi miskin dervişlerden, gizem peşinde koşan müminlerden bahsediyor oluşları boşa değildir. Bu, ateşli silahlar kullanma konusundaki eksikliğimizi büyük mağlubiyetler ile ödediğimiz dönemlerden beri ikna edilmeye çalışıldığımız bir rolün tahkim edicisi ikincil bir roldür. Oysa bizim peşinde koştuğumuz şeye verdiğimiz isim "Hakikat"tir ve hakikat Kafdağı'nın ardında erişilemez bir şey değildir. Aynoroz keşişlerinden bahseder gibi İslam ulularından bahsetmek ve bu şahısların yerekesinde doğulu bir esrar aramak hevesi hiçbir şekilde iyi niyetli bir tanımlama çabasının neticesi olarak görülmemelidir. Batılı zihin her tanımladığına bir de rol biçer. Tanımlamasına müsaade ederseniz, rolünüze razı olmak durumunda kalırsınız. Ülkemizde yüzyıldır çeşitli şekillerde izlediğimiz Mehdi-Mesih piyeslerinin de temel motivasyonu bu tanımlanmışlıktan neşet eden dünya görüşüdür. Zihnimizde yürütmemiz ve kazanmak zorunda olduğumuz istiklal harbimizin kazanılması gereken ilk muharebesi işte bu "öteki" tarafından tanımlanmış halimizi reddetme muharebemizdir. Tanım yapmak ve sınıflandırmak hususunda gayet başarısız olduğumuzun farkında olarak ve herhangi bir hiyerarşik düzeni sahip olmayan bir dinin müntesibi olarak kendimizi yeniden tanımlamaktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim, ötekinin tanımını reddetmektir. Doğal hayat bundan sonra bizi de elbette bir mecraya sürükler; zira dini tatbikatımız aynı dinamiklerle hiç kesilmeden devam ede gelmiştir ve devam etmektedir.
.
Yalım'dan neden vazgeçtiler?
B.
Uşak Belediyesi'nde yaşanan skandal sonrası ilk birkaç gün Başkan Özkan Yalım'ı müdafaa sırasına giren birtakım şahısların son günlerde Özkan Yalım'ı son derece sert eleştirdikleri ve CHP'den ihraç edilmesi talebini dillendirdikleri sizlerin de dikkatini çekmiştir. "Birdenbire aydınlandılar da bu sebeple mi Yalım'a ateş püskürüyorlar?" diye soranlar oluyor. Hayır, elbette aydınlanmadılar ve Yalım'ı müdafaa etmek konusunda hâlâ bir tereddütleri yok. Fakat strateji icabı Yalım'ın yaptıklarını mahkûm etmek durumunda kalıyorlar. CHP'ye mücavir medya bir süre önce bir hakikatle karşılaştı ve ne yapacağına kısa sürede karar vermek durumunda kaldı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başındaki yegâne sorun Özkan Yalım sorunu olsaydı bambaşka bir refleksle karşılaşabilirdik. Buna karşın CHP tüm enerjisini İmamoğlu davasına sarf etmek gibi bir zaruret içinde buldu kendisini. Yalım davasının kendileri açısından taşınamaz bir yük olacağını görmeleri çok uzun sürmedi. 1956 yılından sonra ilk defa Uşak'ta belediyeyi kazanan CHP'nin bu sebeple cezalandırıldığını dahi söyleyenler birdenbire Yalım'ın partiden ihracını talep eder hale geldi. Öncelikle bu safra atma telaşının İmamoğlu'nun talebi olduğunu söyleyelim.
Silivri'de geçirdiği bir yılın ardından Ekrem İmamoğlu'nun en büyük kaygısı gündemden düşmek. Bu sebeple bir süredir mahkeme salonunda ortaya koyduğu tavır ve davranışları politik eylemler olarak değil, medyada yer edinebilme kaygısıyla yapılmış aşırılıklar olarak okumak gerekir. Elbette İmamoğlu'nun bu süreçte başına gelen en büyük bahtsızlık, mahkeme safahatinin İran-İsrail&ABD savaşına denk gelmesi oldu. Kamuoyunun ilgisi bu savaşa yönelmişken başlayan duruşmalar, İmamoğlu'nun umduğu etkiyi meydana getirmedi. İşte tam olarak bu sebeple gündemin ana maddesi haline gelmek talebiyle İmamoğlu mahkemede agresif çıkışlar ve tutarsız taleplerde bulundu. Mahkeme salonunda selamlama konuşması yapma talebi öyle görünüyor ki dünya hukuk literatürüne geçti. Bütün bu çabalara rağmen İmamoğlu bu süreçte Türkiye'nin ana gündem maddesi olmayı başaramadı.
İşte tam da bu ortamda Uşak Belediye Başkanı Yalım'ın sansasyonel şekilde görevinden uzaklaştırılması ve karıştığı usulsüzlükler İmamoğlu'ndan daha fazla konuşulmasına sebebiyet verdi. İşte İmamoğlu'nun asıl talebi olan sürekli kendisinin konu edilmesi stratejisine uymayan nokta tam olarak budur. Uşak meselesinin bir an evvel dürülüp bir kenara kaldırılacak bir beze çevrilmesi talep edilmektedir. Yoksa inanın Cumhuriyet Halk Partililer Özkan Yalım'ı savunma konusunda oldukça yaratıcı argümanlar üretebilecek ve bunu yapmaktan çekinmeyecek bir zihne sahip olduklarını İmamoğlu savunmalarında zaten ortaya koymuşlardı. Bütün hadise bundan ibarettir.
.
Başaşağı giderken
B.
20. yüzyılın hikayesi yazıldığında şarkta ve garpta müslümanların büyük bir hevesle katledildiği bir asır olarak bir alt başlıkta zikredilecektir. Yüzyıl yılbaşında Balkanlar'da yaşayan 8 milyon Müslüman'dan geriye ne kaldı hepimizin malumdur. Zorla göç ettirilenler bir yana katledilip de ismi zikredilmeyen milyonla insanımız var. Bu kötü alışkanlığı 21. Yüzyılda da devam ettirmek isteyenler hiçbir olmayan basit topluluklarla karşılaşmayı talep ediyorlar. İğdiş edilmiş rejimler ve devletler eliyle bu projeye karşı tepkisiz kalacak, mukavemet etmeyecek bir öteki tasarladılar. Buna mukabil düzensiz grupların direnişleri terör yaftası ile yaftalandı. Fakat düzensiz gruplar o kadar zayıftı ki düzenli güçler kendilerini durdurmak konusunda büyük bir zorluk yaşamadı.
"Düzenli güçler düzensiz güçleri ortadan kaldıramazlarsa düzensiz güçler düzenli güçleri mutlaka mağlup eder" kuralı tarihin her döneminde nispetle daha kat'i biçimde işlemeye başladı. Suriye Savaşı'nın neticesi hepimizin malumudur. Şu sıralar Hizbullah İsrail'in Güney Lübnan'a karşı giriştiği pervasızca savaşa karşı çeyin bir direniş ortaya koyuyor. Amerika gibi bir müttefike sahip olmasına rağmen İsrail bu mücadelede köşeye sıkışmış durumda. Bir örgüt olarak hizbullah hibrit bir karaktere sahiptir. Düzensiz örgütlerden biridir diyemiyoruz; zira Lübnan'da sisteme entegre bir parti hüviyetine de sahip, sokakta bir karşılığı var ve sadece şeyi Müslümanlardan değil Hristiyanlardan da aktif şekilde destek buluyor. Ermeni kökenli Julia Boutros konserlerinde Hizbullah'ın müteveffa lideri Hasan Nasrallah için ortaya konulan destek gösterileri hepimizin hatırındadır. Dolayısıyla Hizbullah'dan bahsederken düzensiz güçlerden bahisle başlayan bir cümleyi tekrar ediyor değiliz. Buna mukabil uluslararası sistemin bir parçası olarak da görülebilecek bir yapıdan bahsedemiyoruz. Buna mukabil literatüre artık beşinci nesil savaş olarak geçen yeni savaş konseptinde Hizbullah gibi yapılar İsrail gibi devletlere nispetle çok daha dinamik ve başarılı yapılar olacağa benziyor. Bunun en önemli sebebi Hizbullah kayıplarının İsrail kayıplarına nispetle çok daha düşük faturalı oluşu ve kazanılan her mevzi başarının zarardan kar olarak değerlendirilerek bir zafer havasına büründürülmesidir. İşte düzenli güçlerin düzensiz güçler karşısındaki en büyük zaafı tam olarak budur. Çok değil bundan on sene öncesine kadar asla yenilemez ve yıkılmaz bir güç olarak pazarlanan İsrail'in baş aşağı gidiş hikayesi tam olarak burada başlıyor. İsrail Lübnan'ın güneyini yoğun şekilde bombalarken, yaşanan sivil kayıplar bölge halkını kuzeye göç etmeye zorluyor. Bu elbette İsrail politikasının bir parçası zira Suriye'de yaşananlar gibi demografik bir dönüşüm ve nüfussuzlaştırma siyaseti İsrail stratejisinin önemli bir bölümünü kapsıyor. Buna rağmen İsrail ordusunun kuzey kuvvetleri Komutanı Rafi Milo Hizbullah'ın iddia edildiği gibi zayıf bir örgüt olmadığını aksine hâlâ son derece güçlü bir yapı olduğunu dile getirmek mecburiyetinde kalıyor. Bu başarısızlığı perdelemek için vahşetin dozunu artıran İsrail'in önümüzdeki süreçte daha açık başarısızlık hikayeleri anlatması yukarıda anlatılanlar sebebiyle kaçınılmazdır. Bu vesileyle bizler de bir gün "İsrail'in başaşağı gidiş hikayesinin başladığı güne şahitlik ettik" diye anlatabileceğiz.
.
Amerika ile İsrail'in yol ayrımı
B.
Bilmem siz bir şey anlayabildiniz mi ancak bu savaştan ben hiçbir şey anlayamadım. Ne savaş savaşa benzedi, ne ateşkes ateşkese, ne barış umutları gerçekten barış umuduna benziyor. Amerika'nın savaştan yana anlatabildiği en büyük hikaye öldürebildiği rejim yetkililerinin hikayeleri. Hasan Sabbah'ın topraklarında adeta Hasan Sabbahçılık oynadı Trump. Düşmanı olduğu devletin yetkililerini bir şekilde katletmeyi büyük başarı gördü. Savaştan ağır yara alarak çıkan İran'ın stratejisi ise işe yaradı. Savaşı büyütmemek adına Amerikan hedeflerine ciddi saldırılar tertip etmek yerine savaşı bölgede yayarak uluslararası toplumun baskısını artırmak ve savaşı sonlandırmak İran'ın stratejisiydi. Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ise bu stratejinin en kritik hamlesi oldu. İran'ın bu stratejisi mucibince Azerbaycan ve Türkiye'ye dahi füzeler-drone'lar düştü. Vardığımız noktada İran'ın stratejisinin işe yaradığı görülüyor. Rejimin varlığını sürdürebileceği bir statüko İran'ın reddetmeyeceği bir durum olacaktır.
Buna mukabil İsrail'in Amerika üzerindeki baskısı savaşın sürmesi yönünde. Daha önceleri bir vesileyle şu kanaatimi beyan etmiştim, yine tekrar etmek isterim: İsrail en azından Lübnan'dan yahut Suriye'den bir parça toprak almanın bu savaşın sonlanmasına razı gelmeyecektir. İşte bu noktada Amerika İsrail'den bağımsız bir savaş konseptine yönelerek İran ile savaşta müttefik, Lübnan ve Suriye ile savaşta ise ayrı bir strateji ortaya koyabilir. Bu vesileyle bir hakikat gün yüzüne çıkmış durumdadır ki, Amerikan başkanının uluslararası dengelere karşı hassasiyeti, Netanyahu'nun İsrail halkına karşı hassasiyetinden daha yüksektir. İşte Amerika ile İsrail'in yollarının ayrılacağı nokta tam olarak burası olacak. Amerika açısından fiyaskoyla sonuçlanan bu savaşın faturası en çok İsrail-Amerika ilişkilerine çıkacak.
.
Demirelsiz Cindoruk konuşulmaz
B.
Süleyman Demirel acaba tek bir hayat mı yaşamıştı diye düşünürüm zaman zaman. Sadettin Bilgiç'in karşısında Demirel, Ecevit'in karşısında Demirel, Kenan Evren'in karşısında, Turgut Özal'ın karşısında, Tansu Çiller'in karşısında Süleyman Demirel... kimin karşısındaysa ve kimin namına mücadele ediyorsa o hüviyette bir Demirel resmi çıkıyor karşımıza. Hatırımıza en çok 28 Şubat'ta cuntacıların yanında ve halkına karşı bir Demirel resmi geliyor; ahiri o şekilde olduğu için hafızamızda o şekilde tebellür ediyor. Oysa 28 Şubat'tan çok değil 1.02 sene önce Mehmet Ali bir anda verdiği mülakatta " ben hep milletin yanında yer aldım" demişti. Daha sonra en pasif döneminde Erdoğan'a karşı bir Demirel hatırlıyoruz. Göz kapakları artık düşmüş, erzel ömre adım atmış, fiziki olarak pek çok zorlukla mücadele eden, yarı asırlık yol arkadaşı Nazmiye Hanım'ı ebediyete uğurlamış bir Demirel'di bu. Ne hikmetse statükosunun yanında yer almayı tercih etti. Bu haliyle hatırlayıp kendisi hakkında son derece menfi konuşan bir dostuma "bir tek Demirel tanımadık ki biz; pek çok Demirel tanıdık ve bunların bazıları rahmetle yâd edilecek adamlardı" demiştim. Mutlak iyi iade etmeye niyetlenen bir dostum olursa kendisine yine benzer şeyleri söylerim. Bazı Demireller var ki hiç hayırla yâd edilesi değil. Allah hüsn-ü akıbet nasip etmiştir inşallah.
Hüsamettin Cindoruk öyle bir adamdı ki Demirel'den bahisle konuşulabilirdi ancak; öldü ve biz Cindoruğu konuşmaya Demirel ile başladık. Yassıada avukatlığı süreci, Adalet Partisi dönemleri, DYP genel Başkanlığı emanetçiliği, Demokrat Türkiye Partisi macerası, CHP'nin akıl hocalığı dönemi... bunların her birisi bir başka macera, bir başka vetiredir. Ancak bu dönemlerin tek bir ortak noktası vardır; yazsa da duruşmaları sonrası yolu Demirel'le kesiştikten sonra Cindoruk diye bir kimse var olmamıştır. Sanki hiçbir iradesi yokmuş da gassalin elindeki meyyit gibi, kuklacı hangi ipi kaldırırsa o organı hareket eder kukla gibi idi Demirel'e yoldaşlık ederken. Herhangi bir meselede şahsi fikri var mıydı bilmem; tanımak, tanışmak nasip olmuştu. O kuşağa dahil olup da Türk siyasetinde bir şekilde yer almış herkes gibi hürmete layık gördüm ve hürmette kusur etmemeye gayret ettim. Fakat şu kanaatim henüz genç bir adam iken de takarrür etmişti: merhum Cindoruk, Demirel'in elinde gassalin elindeki meyyit gibidir. Ezcümle rahmetli manen vefat edeli aslında elli seneden fazla olmuş; Demirel'in şahsında, ona yapışık şekilde imrar-ı hayat ediyordu. Vefat etti gitti Cindoruk, kendisinden yola çıkarak analizi yapılabiliyor mu diye şöyle bir bakarsanız hakikatle yüz yüze gelirsiniz. Demirel'le yolu kesiştikten sonra Cindoruk diye bir kimse müstakil olarak yaşamadı. Bugün tertip olunacak cenaze ancak bir şekil şartıdır. Allah rahmet eylesin kusurlarını affeylesin.
.
Bu çocuklar nasıl böyle oldular?
B.
"Korkacak, çekinecek bir şeyi kalmama" durumunu özgürlük olarak tanımlayan Baruch Spinoza, kişinin kendisini gerçekleştirebilme çabası ve sürecine Conatus adını vermişti. Conatus'un olmazsa olmaz bir hassasıdır korkmamak ve çekinmemek; ne ölümden ne Tanrı'dan ne de aşkın belirleyicilerden. Adeta bileşik kaplar teorisi gibi, biri arttığında biri azalan bir şema tarif eder bizlere Spinoza. Korku azaldıkça özgürlük artar, korku arttıkça özgürlük azalır.
Teknik yenilikleri yetik malımız bilip kendimize getireceğiz diye çıktığımız yolda medeniyetimizi ve değerler silsilemizi de Batılı normlarca belirlememiz gerektiğine ikna olduk olalı zihnimizdeki teşviş artarak çoğaldı. Hepimiz biliriz ki, değerler silsilemize ilk adımı "çekinmek"le, bir parçada korkmakla atarız. Hududu aşmaktan, haddimizi bilmemekten, belirlenen kurallara riayet etmemekten çekilmeyi tembihleyerek başlatırız hikayeyi. İttika diyerek başladığımız bu anlatı bir yerden sonra indikten süzülerek edep olarak tarif edilen noktaya varır. Elbette hata da ederiz, lakin hatamızı fark ettiğimiz anda bu yanlışlıktan dönmemekten de korkarız. Korkusuzluk ve hudutsuzluk da bizleri korkutur. Bu öyle boş bir tehdit olmanın ötesinde, Allah'tan ittika edince bizlere mutlaka bir çıkış yolu göstereceğine inanır, hesap edilmeyen rızıklarla merzuk olacağımızı vaat eden Allah'a itimat ederiz.
Temelini Batı değerlerinden alan modern ahlak, bilimsel pedagoji, gelişim psikolojisi gibi kurumlar ise bizlere tam tersini söyler. Spinoza gibi korkuyu yendikçe özgürleşeceğimize ikna etmeye çalışır bizleri bu kurumlar. Sanki mayıs tarlasında biten hüda-i nabit yabani otlarmışız gibi, sanki dünyaya ve hayata yönelik hiçbir kabulümüz yokmuş gibi bu söylenenleri büyük bir hevesle kabul ettiğimiz demde özgür bireyler yetiştireceğiz diye hudutsuz, çekincesiz, korkusuz gençler yetiştirir olduk. Değerlerimiz bir yana fizik kaideleri ile dahiar ve derhal de bulduk gençlerimizin bir kısmını. Ölmeyi bayılmak zannedenler, hakikaten korkulması gereken şeyleri tanımayanlar, bırakın mahlukata kendisine de merhamet etmeyenler bu hudutsuzluk ve ölçüsüzlüğün mahsulüdür.
Bir gün arayla Siverek ve Maraş'ta yaşanan hadiseler elbette uzmanlar tarafından detaylı şekilde analiz ediliyor. Takip edebildiğim kadarıyla bilgisayar oyunları, Telegram kanalları, diziler şimdiden esas suçlu ilan edildi. Yaşanan hadiseler de yukarıda zikredilen faktörlerin etkili amiller olduklarını hiçbir surette iddia etmem. Velakin bu kabulün ardından şu soruyu sorarım: Yukarıda zikredilenler tesir eden faktörlerdir. Bu faktörlerin kendisine tesir edeceği çocukların biraz olsun çekincesi, korkusu olsaydı; Allah'tan, kuldan, kendi istikballerinden, değer verdikleri şeylerden yana, ufak faktörler böyle etki eder miydi? Elbette benim de bir cevabım var, fakat bu soruyu ucu açık şekilde bırakarak üzerinde düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Silahı nereden bulmuş, kullanmayı nerede öğrenmiş vs. gibi hususlar bana oldukça teknik detaylar gibi görünüyor. Asıl teksif-i nazar etmemiz gereken şey bu aleti eline aldığında nasıl olup da bu kadar korkusuz olabildikleridir. Yanlış iliklenen ilk düğme sonrası son düğmeye kadar bütün hikaye yanlış bir örgüyle sürüp gittiği için olmasın.
.
Kristal kadeh ve çocuk
B.
Yaşlı bir keşişten dinlediğim bir hikayedir. Bir vakitler, Dünya henüz sanayi devrimi ile tanışmadan, eşya ve emval çeşitlenmeden çok önceleri bir vakitler, Tirol'de bir dağ köyünde, hayattaki tek yakını yetim torunu olan fakir bir çiftçi kadın yaşarmış. Alpler'in türlü nimetleri aynı zamanda şehir hayatından uzak olmak sebebiyle bazı yoklukları da beraberinde getiriyormuş. Böyle bir ortamda çiftçi teyze nereden eline geçirdiyse kristal bir kadehe sahip olmuş. Lüks ve zenginlik namına hayatında sahip olduğu yegâne şey bu kadehmiş. Günlerden bir yaz günü ikindi vakti küçük çocuk ninesinin ahırda olmasını fırsat bilerek kadehle oynamaya başlamış. Pencereden süzülen güneş ışınları kristal kadehe aksediyor, tavanda yüzlerce renk ve desenden oluşan bir gösteri sunuyormuş küçük çocuğa. Derken kadeh yavrunun elinden düşmüş, hezarpâre olmuş, her parçası bir yana savrulmuş. Küçük yavru ninesi geldiğinde ne söyleyeceğini bilemez durumda, kristal parçalarını toplamaya niyetlenmiş ki o sırada parçalardan birisi elini kesmiş. İki korku birleşmiş küçük yavrunun aleminde. Akan kanı gördükçe " ölecek miyim?" diye endişe ederken bir yandan diğer yandan "bu kadehi nasıl olacak da nineme hissettirmeden yok edeceğim?" diye düşünmeye başlamış. Tam o sırada kapı açılmış, yavru kristal parçalarının önüne kendisini siper ederek durmuş ve ninesinin görmesine mani olmaya çabalamış. Kapı açılır açılmaz ninesi çatık kaşlı bir edayla " sen benim kadehimi mi kırdın?" diye sual etmiş. Hayır demeye fırsat kalmadan çocuğun kesik elini ve yere damlayan kanları görmüş. Kadehi unutmuş yaşlı kadın çocuğun elindeki kesikle alakadar olmaya koşmuş. Meğer uzakta, çok uzakta ahırda ineklerle uğraşırken kendi evinin tavanına ve duvarlara yansıyan güneş ışınlarını görmüş de kadın kadehin kırıldığını henüz eve varmadan çok önce anlamış; zira kadehten akseden ışığın ne gibi şekilleri olduğunu herkesten iyi bilirmiş, çünkü nine de bazen saatlerce kadehten akseden ışık oyunlarını izlemekten büyük zevk alırmış. İşte bu tanımak ve bilmek sayesinde kadehin kırıldığını ahırdayken anlamış. Duvara ve tavanlara vuran ışık sağlam kadehten geliyor olamazmış. Zenginlik namına tek şeyi olan kadehi zayi olan kadın torununu bir temiz ıslatsın ıslatmasına da çocuğun elindeki kesik sopa yemesine mâni olmuş...
Hikayenin devamı da var fakat bendenizin yeri yok. O çok değer verdiği ve hayatta sahip olduğu yegane zenginlik olan kadehin aksinden sağlam mı kırık mı olduğunu anlayan bu nineden ibret almak gerekir. Yukarıda geçen kimine hikaye kimine hakikattir. Son günlerde zihnim çocuklar ve çocukların velisi olmak iddiasındaki ebeveynler ile meşgulken bu hikayeyi düşündüm sık sık. Ben de evlat sahibiyim bu sebeple Allah'ın beni imtihan etmesinden korkarak büyük konuşmaktan kendimi alıkoymaya gayret ediyorum. Fakat bir soru zihnimden bir türlü çıkmıyor. Tirol'ün dağ köyündeki teyze kadehin kırıldığını te nereden anlıyordu da bizim insanımız evladındaki başkalıkları nasıl olup da göremiyor? Bu soruya mukni bir cevap arıyor değilim. Tek talebim, yaşını başına almış, çoluğa çocuğa karışmış eşek kadar insanlara eli kesilmiş çocuklarının yaralarıyla bir şekilde alakadar olmaları gerektiğini hatırlatacak bir ortam. Bu ortamı meydana getirmek için hepimizin bir şekilde hizmet etmesi zaruridir. Bu vazifeyi ihmal ettikten sonra, bunun haricindeki her meşguliyetimiz kıymetsizdir. Benim hayattan anladığım da bundan ibarettir.
.
Meşruiyeti olmayan erk
B. Eski Türkiye diye kendisinden şikayet ettiğimiz ve değiştirilmesine yönelik iradeye her hal ve şartta destek verdiğimiz o köhne düzenden kalma alışkanlıklardan bizarız. Fakat bildiğimiz ve ona göre tedbir almak mecburiyetinde olduğumuz bir hakikat vardır. Eğilimler ve alışkanlıklar uçakla kesilir gibi değişemiyor. Mazi birtakım tortularını günümüze de devrediyor. Gülistan Doku hadisesi bizler için bir ders-i ibrettir. Öncelikle valinin, oğlunun ve hakkında iddia olan herkesin henüz zanlı olduğunu hesaba katarak söylüyorum. Eğer iddialar subut ederse, bu Türk Ceza Kanunu'nda bazı değişiklikler yapmayı zaruri kılacak kadar hayati bir meseledir.
Bürokrasi, kurumlaşmaya başladı 19. yüzyıldan beri devlet otoritesinin birtakım şahıslara, üstelik aristokrasiden gelmeyen, yani kendisine tanınan yetkileri doğuştan hak görmesi mümkün olmayan kimselere tevdi edilmek suretiyle kamu erkini tatbik eder. Devlet parasız yatılı okullarında okuyan ve hasbelkader devlet hizmetine suluk eden kimselerin böyle bir tutum içine girmesi her şey bir yana modern devletin suiistimali demektir.
Hadisenin bir de Doku hadisesinden bağımsız bir veçhesi var. Siyasal meşruiyeti ile iktidar alanı oluşturan tek bir kimse vardır Türkiye'de. Bu kimsenin kim olduğu hepimizin malumudur. Recep Tayyip Erdoğan, halkın kendisine daha az-daha çok verdiği destek ile üstelik partisinin de önünde bir oy oranıyla bir iktidar alanına sahiptir. Bunun gölgesinde, bir şekilde kendisine emanet edilmiş olan iktidar alanlarında küçük tirancıklar olmayı amaçlayanların hiçbir meşruiyeti yoktur. Bununla bürokrasiyi değil, siyaset kurumunu kastediyorum. Bu, elde edilen mikro iktidar alanlarında elden geldiğince başkalarının ensesinde boza pişirme kültürü eski Türkiye'de kalması gereken bir kültürdür. İşin bu yönünün elbette Gülistan Doku hadisesi ile bir alakası yok fakat vali hakkındaki iddialar hangi arızadan neşet ediyorsa, bu tutum da aynı arızadan neşet ediyor. Dolayısıyla asıl mücadele edilmesi gereken şey mikro iktidar alanlarındaki aşağılık kompleksi tatmini, çıkar çabası ve bu eğilimleri normalleştiren zihindir.
.
Dede'nin Namazı Hocanın Duası
B.
Sadettin Ökten hocamız, kendisinin doktora talebeleri Alkan Bektaş ve Oğuzhan Poyraz ile Bodrum Yalıkavak'tayız. Oğuzhan burada doğmuş, büyümüş olmak hasebiyle hocasını tenezzühe götürecek sakin bir mahal düşündü. Hazret, huzuru, sukûnu seviyor; öyle bir yer olsun arzu ediyor. Dodo Beach adı verilen halk plajına gitmeyi uygun gördü ev sahibimiz, bu mevsimde denize girilmeyeceğini tahmin ettiğimiz için sakin bir ortam olacağını umduk. Umduğumuzdan daha kalabalık bir ortamla karşılaştık. Sandalyelerimiz, kahvemiz elimizde, bir ağacın altına yerleştik. Hocamız talebelerinin sualleriyle şekillenen bir sohbette bulunuyorlar: "yeni bir eve taşınılacağında henüz eşyalar gelmeden ev temizlenir, evin içine un, şeker, tuz konulur; hazret-i Kur'andan aşırlar okunur ve dua edilir 'Ya Rabbi, huzur- bereket ihsan-ü inayet eyle' diye. Annemler öyle yapardı"...
Tam o esnada 20-30 metre mesafedeki bir araçtan çok yüksek sesli bir müzik başladı. Ankara havası... Hanımlardan oluşan bir grup kalkıp oynamaya başladı. Müzik sesinin mütecaviz oluşundan gayrı hiçbir taşkınlıkları yok, eğlenmeye gelmişler, kendi usullerince eğleniyorlar. Hocamız "e artık siz kalkın diyorlar bize" dediler. Kalkmadan evvel de öğle namazı girdiği için "hadi bir kıbleyi hesap edin, burada bir namaz kılmış olalım" buyurdular. Kim bilir en son ne zaman bir Müslüman orada namaz kılmıştır? Otun hakkı var, taşın hakkı var, toprağın hakkı var. Bir Müslüman onların üzerinde Allah'ı tevhid ederek namaza duruyor. Biraz daha sabredip Yalıkavak'taki camide kılmak da mümkündü, üstelik hocamız için çok daha konforlu olurdu. Öyle yapılmadı, dağa, taşa, börtü böceğe vazifelerine uygun refakatte bulunuldu. Kıbleyi hesap ettik hesap etmesine ama insan iftitah tekbirini duyamaz; öyle bir müzik. Hocamızın talebelerinden birisi gruba yanaşarak "ablacığım kusura bakmazsanız dede namaz kılacak. Bir beş dakikanızı rica edebilir miyiz?" şeklinde ricada bulundu. Hemen ikiletmeden müziği kapattılar. Namaz hakikaten 5 dakika içinde kılındı, hanımlara çok teşekkür edildi, Allah kabul etsin niyazları alındı ve yola koyulduk. Bizden sonra eğlenceye kaldıkları yerden devam ettiler mi bilmiyoruz.
"Eğer 'ben kılacağım' yahut 'hoca kılacak' deseydiniz belki bu kadar güzel netice elde edemezdik" buyurdu hocam " dedeler namaz kılar ve namaz dedelere yakışır bir şeydir. Demek ki onun da aleminde namaz kılan bir dede resmi var" ... öyle ya, boş günlerinde eğlenmeye gelmiş bir hanımlar topluluğu, kıyafetleri plajda eğlenmeye gelmiş hanımlara göre; pekâlâ "burası cami mi?" diyebilirlerdi. Demediler. Aksine kemal-i hürmetle, hiç ikiletmeden müziği dinlendirdiler. Hem de eğlenmek üzere geldikleri plajda eğlencelerinden feragat ederek...
Kalbinde iman nüvesi taşıyan milletimizin şahsi dindarlığını muhafaza için pek çok bahane bulduğunu düşünürüm. Nostaljik dini hazlar bu bahanelerin başında gelir. Hakikaten dedeler namaz kılarlar ve namaz kılan dedeler sevilir. O sevmekle, hürmet etmemeyi akıllarının ucundan bile geçirmedi o hanımlar. Hocamız da kendilerine dua etti... Bir dedenin, hocanın, zat-ı dervişâne-mürşidanelerinin dualarını aldılar. Esasen bütün hikaye bundan ibaretti. Belki de şartlarını bilseydik gitmeyi arzu etmeyeceğimiz o yere gitmemizin sebebi o hanımların o duayı almalarıydı. Yenişehirli Avni'nin bir beyitini okur hocam; bu beyit geldi hatırıma. Diyor ki hazret "Sanman taleb-i devlet-i câh etmeye geldik/Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik"... Zannederim biz de Dodo Beach'e bu hanımlar dua alsın diye gittik. Hiçbir anlam ihtiva etmeyen laik-dindar gerilimleriyle dolu bir ortamda herkesin rolünü olması gerektiği gibi oynamasının ne gibi neticeleri olacağının bir minik misalidir. Bu vesileyle arz etmiş olayım.
.
Saygı imtiyaz olamaz
B.
Siyasette hakim unsurun sair unsurlara uyguladığı baskı çeşitli suretlerde tezahür eder. Sebastian Hafner 1932 yılı şartları Almanya'sını tarif ederken diyor ki "Artan Nazi baskısı sebebiyle Sosyal Demokratlar en az Naziler kadar Alman olduklarını ispat etme yarışına girmişlerdi"... Çok geçmeyecek birkaç ay sonra Naziler zaten iktidara gelecekti... 1990'lar Türkiye'sinde Refah Partili siyasilerin sürekli bir meşruiyet tarayıcı içinde olmaları ve "aslında bu vatanın evlatlarıyız" demek için çeşitli ispat çabaları içinde olmalarını düşündükçe bana hazin gelir. Kime neyi ispat etmek yarışıydı bu diye düşünürüm sık sık. Sevgili Harun Korkmaz dostumuzun yayınlamış olduğu Üsküdarlı Hafız Ali Efendi röportajını dinlerken geldi aklıma bu bahis. Merhum efendi ile radyo mülakatı yapan Baki Süha Ediboğlu, merhum hocaya meşruiyet sağlamak için sürekli "modern fikirli, açık görüşlü" bir kimse olduğu vurgusunu yapmaktadır. Esasen, şeklen gayet kibar bir tarzı olan Ediboğlu, Ali Efendi'ye "Sinemaya gidiyor musunuz, tiyatroya gider misiniz?" gibi sualler tevcih ediyor, bir yandan da "bu sizin bildiğiniz hocalardan değil" demek ister gibi hazretin aslında modern bir kimse olduğunu vurguluyor. Bilemiyorum belki de kendisine bir zırh bulma ihtiyacı hissetti Ediboğlu; Yeraltı Camii imamını radyoya çıkarmak gibi bir riski göze almıştı zira.
Mine Kırıkkanat'ın alışılagelmiş haddini aşmalarından birisine şahit olduk geçtiğimiz günlerde. Kılıçdaroğlu'nu tezyif edeceğim diye bütün Alevileri takdir edecek bir cümle kurdu Kırıkkanat. Süreci takip etmişsinizdir, ardından özrün bini bir para. Alevi yurttaşlar haklı olarak tepki gösterdiler bu haddini bilmezlik karşısında. Durdum ve düşündüm bu hadise üzerine. Çok değil üç-dört yıl önce Zülfü Livaneli, Deniz Baykal'a hakaret etmek maksadıyla "tipik Sünni politikacı" demişti. Birileri bu adamları bir şekilde ikna etmişler. Bizim meşrebimizin çok geniş olduğuna muhtemelen, hakikaten de öyleymiş ki, Zülfü Livaneli'nin bu hadise sonrası herhangi bir tepki ile karşılaştığına şahit olmadık. "Ehlisünnet çoğunluğa hakaret edilebiliyorsa Alevilere de edilebilsin" diye saçma bir taleple durumu dengelemeyi düşünecek değiliz elbette. Hiç kimseye edilmesin! Fakat gözle görülen şu ki, 28 Şubat'la birlikte kendilerine Türkiye'nin asli unsuru, onların haricindekiler sonradan olma imiş gibi davranılan Alevi vatandaşlarımız bu imtiyazlarını bir şekilde sürdürüyorlar. Hürmetten başka bir tutumumuz olamaz. Buna mukabil hürmet görmenin bir imtiyaz olarak kodlanmasına karşıyız. Herkesin ve her aidiyetin görmesi gereken muamelenin adıdır hürmet. Öte yandan bu hürmet "başıma bir şey gelir" endişesiyle gösterilmemesi gereken, içten gelen bir refleks olarak ortaya konulması gereken bir şeydir. Bir kesimi muktedir kabul edip onlara çok benzediğini yahut büyük saygı duyduğunu ispat yarışına girenler bu cümleden değildir.
Türklerin İslamlaşmasını ve doğru dürüst Müslümanlaşmasını Araplaşma olarak okuyanlar, öyle görünüyorlar ki içlerinden gelen asıl hakarette bulunmaya çekiniyorlar. Kesinlikle Ahmet Taşağıl Hoca'yı kastediyor değilim bu cümleyle. Kırdığı pot da canlı yayında kırılabilecek bir pottur bana kalırsa. Ben de bir defasında Chicago'yu Pasifik kıyısına konumlandırmıştım canlı yayında. Tashih edersiniz olur biter. Fakat sistemde bir şekilde Osmanlı'nın Türkleri Araplaştırdığı söyleminin yayıldığı günlerde böyle bir potun kırılması asıl bahtsızca olan. Ege'nin Yörük köylerinden Yusufeli'nin yaylalarına kadar her şeyiyle Türk kalmış ve aynı zamanda İslamlaşmış bu milletin Araplaşmasından bahsetmek eğer cehalet sebebiyle değilse asıl incitilmek istenenin incitilmemesi sebebiyledir. Demek ki Erdoğan iktidarı Türkiye'de hakikaten bazı konularda dönüşüme önayak olmuş. En az bizler kadar Müslüman olduğunu ve dinimize hürmetsizlik etmek niyeti bulunmadığını söyleme ihtiyacı hissediyor aslında dinimize hakaret etmek isteyenler, dününü bilenler, bugünün bu gelişmesini takdir edecektir. Az şey değildir, çok şeydir.
.
Bayram ve seküler gün
B.
Die Presse gazetesinde Pazar günü yayınlanan bir yorum yazısının başlığı şu şekildeydi "Sadece 1 Mayıs yeterli değil! Az sayıda seküler tatil günümüz var". Yazının içeriği Avusturya'daki tatillerin yüzde seksen beşinin Hristiyan bayramları ve aziz günlerinden ibaret olduğunu, bu durumun ise toplumun yaşam alışkanlıklarını artık yansıtmadığını tartışıyor. Buna rağmen Avusturya Hristiyan bayramlarını idrak etmeye devam ediyor. Üstelik Hristiyanlığın özellikle Avusturya'da bir dini aidiyet olmaktan çıkıp kültürel bir aidiyet olmaya başlaması üzerinden çok uzun zaman geçmişken. Buna rağmen toplumun önemli bir kesimi kilise takviminde yer alan Hristiyan yortularının tatil olmasına karşı çıkmıyor. Şu halde durumu dengelemek için yapılabilecek tek bir şey var; bu da yeni seküler tatiller ve bayram günleri ilan ederek oranı kısmen de olsa dengelemeye çalışmak. Bu ise iş günü sayısını düşüreceği için Avusturya ekonomisine ve Avusturya insanının yaşam alışkanlıklarına derinden tesir edecek bir şeydir. Dolayısıyla göze alınabilecek bir riskten bahsetmiyoruz.
Özellikle yılbaşı ile haziran ayları arasında sürekli kutlanan bir takım yortular sebebiyle okullarda ders yapmak, çarşıya alışverişe çıkmak, normal düzende üretim yapmak imkânsızlaşıyor. Şu halde dayı ya Avusturya insanı inanmadığı dinin yortularına ve bayramlarına sahip çıkmayı tercih ediyor; zira göç politikaları sebebiyle bölgesel olarak çok fazla sayıda göçmene ev sahipliği yapan ülkenin kimliğini korumanın önemli bir şartı olarak görüyor.
Kurban bayramına yaklaştığımız şu günlerde hemen hepimiz yine geçtiğimiz yıllarda şahit olduğumuz anlamsız ve tahrik edici tartışmaları rast geleceğimizi tahmin ediyoruz. Kendi memleketimizde bin yıllık bayramımızı izah etmek ve masum göstermek gibi bir vazifemiz olduğunu zannediyor bazıları. " efendim aslında o kadar da kötü bir şey değil; sosyal dayanışmaya önemli faydaları olan bir şeydir kurban lütfen siz de anlayış gösterin" türü yaranmacı izahlar şimdiden hazırlanmış durumda. Üstelik bayram tatilleri, özellikle bu tartışmaları çıkaranlar tarafından gayet seküler amaçlarla kullanılır durumdayken bu tartışmaları yaşıyoruz. İstanbul İzmir otoyolu yine hınca hınç dolacak, aleminde bayram diye bir şey olmayanlar birkaç gün Ege'nin tadını çıkaracak. Buna da kimsenin itiraz edecek bir şeyi olamaz. Avusturya'daki tartışmaya benzer şekilde seküler tatil günleri talep etmenin de bir alemi yoktur zira dini bayramları seküler tatiller olarak kodlayan bir insanın ekstra seküler bir güne ihtiyacı yoktur. Şu halde milli kimliğimiz açısından son derece önemli olan bayramlarımızı elifi merteği bilmez şımarıkların tartışma konusu olmaktan çıkarmalı ve kendilerine diledikleri gibi seküler istifade olanaklarını hatırlatmakla iktifa etmeli. Ne dinimiz ne ahkâmı ne şeriati ne de gelenekleri bu agresif cehaletin dinmek bilmez tartışma hevesinin tatmin edileceği sahalar değildir, olmamalıdır. Bu sebeple şimdiden bayram hakkında ortaya konulacak mülahazaları yok saymanızı tavsiye ederim.
.
|
| Bugün 370 ziyaretçi (2528 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|