 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
1 Ocak 2026 Perşembe
İki imtihan bir muhasebe
B.
Siyasilerin ihtiyaç duyduğu birtakım tartışmaları toplumun hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağı zararına olacağı muhakkaktır. Kendilerine siyaset yapabilecekleri bir zemin sağlamak amacıyla siyasiler bazen olmadık hassasiyetleri kaşırlar ve bunun üzerine giderler. Bir siyasiye bunu çok görmem; aksine zihnimde böyle bir ruhsatı duruşu itibarıyla kendisine tanırım. Buna mukabil her zaman gözetilmesi gereken bir hudut vardır ve bu hududun aşılması halinde herhangi bir toleransı hak etmeyecek bir noktaya savrulmuş demektir bir siyasetçi.
Malumunuz kişi her bulduğu vesileyle bir nefis ve vicdan muhasebesi yapmak mecburiyetindedir. Oldum orası benim için hiçbir anlam ifade etmeyen yılbaşını da bu vesilelerden birisi ittihaz ederek geride kalan bir yılı zihnimde tartıya oturtuyorum. Doğru mu yaptım yanlış mı yaptım bilmiyorum ama bir dizi kararlar aldım, bazı değişikliklere imza attım, bazı şeyleri terk ettim bazı şeyleri alışkanlık haline getirmeye çalıştım. Bu benim şahsen yaptığım muhasebe. Bir de umuma dönük bir muhasebe yapmak ve buna göre kâr zarar hesabını önüme koymak istedim. Gördüm ki bu muhasebe bir yıl öncesinden başlayamayacak kadar daha önceki yıllarla alakalı pek çok girift ilişkiye sahip. 7 Ekim'i milat kabul ederek bir muhasebe yaptığımda bir başka tablo, 6 Şubat'ı milat kabul ettiğimde ise bambaşka bir tablo çıkıyor karşıma.
Gazze'de kâffeten kaybedilmiş bir imtihan (elbette Filistin'in kahraman halkını istisna tutarak) deprem bölgesinde ise birtakım aksamalarla birlikte verilmiş başarılı bir imtihan görüyorum. "Restore edilmesi on yılı bulacaktır" diye öngörülen bölgedeki yıkımın en azından barınma ihtiyaçları göz önüne alındığında üç yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede üstesinden gelindiğini görüyorum. Anlamsız tenkitleri ciddiye alıp dinlemiyorum bile. Boşboğazı cehenneme atmışlar odun neden yaş demiş bilirsiniz.
Fakat büyüklerden öğrendiğim bir şey vardır, muhasebe yapılırken muhatabına mümkün mertebe anlayışlı kendine ise toleranssız davranmak gerekir. 455.000 konutu teslim etmenin mutluluğuyla geriye dönük mutmain olursak muhasebeyi eksik yapmışız demektir. Gazze'de kaybettiğimiz imtihana ve bu kaybın telafi cihetine bakmak gerekiyor. Bu imtihan şartlı ders imtihanı gibi bir şeydir; bunu geçmeden diğer imtihanlara girmeye hak kazanamıyoruz.
Şimdi sanki hepimiz siyasi figürlermişiz gibi, kendilerine siyasal hat oluşturmaya çalışırken saçma sapan tartışmalar yürüten siyasetçilerin tartışmalarına dahil olarak yapmamız gereken muhasebeden azat edilmiş olmuyoruz. Hakikaten bizi alakadar etmeyen şeyler, bizi alakadar eden asıl şeylere mâni olduğu demde alakadar olunmamayı hak eder. Yukarıda arz ettiğim gibi siyasilere mubah gördüğümüz gariplikleri ahaliye mubah görmemiz mümkün değildir.
Muhasebe yapmanın önemli bir şartını da kendinden gayrı insanların kusuruyla mukayese etmemek olarak anlatmıştı büyüklerimiz. Eğer yapmak istersek ve gerekli olduğuna inanırsak bir muhasebe bizlere kendimizden ve ahfadımızdan başka bir adres göstermiyor. Yılın son gününde bu yazıyı yazarken "bana ne ötekilerden" diyorum ve kendi muhasebem bu cümleyle başlıyor. Cemiyet olarak ise iki büyük imtihanı geride bıraktığımız üç yıla bakıyorum kazandığımız ve kaybettiğimiz imtihanları teraziye koyuyorum, iyi niyetli ancak çok kusurlu insanların hallerine benzer bir hal görüyorum bizde. Kusursuzluk talebimiz yok, agâh olmak talebimiz var. Kendimize geldiğimiz demde şöyle bir silkinip bir diye başlamak lazım.
5 Ocak 2026 Pazartesi
Değişen bir şey yok
B.
Kurallar ve teammüller üzerinde döndüğünü iddia ettikleri dünyanın sonunu yine bu iddianın sahipleri getirdi. Venezuela 'da yaşananlara şahsen üzülenler, hayret edenler, öfkelenenler oluyor ve bunların itirazlarını işitiyoruz. Artık bu kadarına da cesaret etmezlerdi diyebileceğimiz bir noktada mıyız diye şöyle bir dönüp bakıyorum; hayır şimdiye kadar yaşananlar yaşanması muhtemel şeylerin mübeşşiri gibiymiş karşımızda. Avrupa Birliği Maduro'nun meşruiyetini kaybettiğinden dem vuruyor. Nedir bu meşrutiyetin kaynağı diye sorduğunuzda açık açık söylemeseler de "bizim tensip ve tasvibimiz" der gibi davrandıklarını görüyoruz. Böyle bir dünyada "biz ve ötekiler" üzerinden okuma yapmak bir tercih değil zarurettir. Demokratik ölçüler, uluslararası normlar, beynelmilel hukuk gibi kavramların sizi gerçekten bu kurtlar sofrasında koruyacağını zannediyorsanız, bu saf dilin bedelini en ağır şekilde ödemeniz kaçınılmazdır. Şu an karşı karşıya olduğumuz tabloyu "Trump'ın düzeni değiştirmesi" şeklinde tevil edenler hiçbir şekilde doğru bir açıklama yapmıyorlar. Trump'ın yaptığı yegane şey, perdeyi şöyle bir kaldırıp sahnenin hakikatini herkesin gözüne sokmaktan ibarettir. Sanki ilk başkanlık döneminde bir başka figürmüş de ikinci başkanlık döneminde bu noktaya savrulmuş gibi Trump, sanki demokratlar cumhuriyetçilerden-cumhuriyetçiler demokratlardan farklı bir dünya görüşüne sahipmiş gibi, sanki metot farklılığı özde bir değişikliğe tekabül ediyormuş gibi gücü yetinin gücü yettiğine dilediğini yapabildiği bu ortamın nevzuhur olduğunu zannedenler kesinlikle yanılıyor. Evvela kapitalizmin ve batı emperyalizminin özüne içkin bir tutumdur bu. Bazen, hegemonyayı takip etmek için sizlere zehirli şekerler sunanlar yerine açık açık hakaret edenlere şükran duymak gerekir; vaziyetin asıl manzarasını bizlere gösterdikleri için. Bu sebeple Trump'a öfkelenenlere dönüyor ve ediyorum ki: Trump Trumplığını yapıyor. Siz gerçekten Amerikan rüyasını bütün dünya için ideal bir hedef mi sanıyordunuz? Eğer zannınız hala ise iflah olmazsınız demektir, sizlere ekstra bir açıklama yapmak boşa söz söylemektir. Bu sebeple Venezuela'yı bir dersi ibret olarak görüp, kendi vaziyetimizin farkına varmaktan başka bir mükellefiyetimiz yoktur. Bu düzenin zayıflara göstereceği en büyük merhamet, boynunu keseceği bıçağı bir parça daha bilemekten ibarettir. Fazla acı çekmeden caninizi alırlarsa bunu nimet bilmenizi talep ederler. Vesselam.
8 Ocak 2026 Perşembe
Anmak üzerinde Antakya
B.
Temel ihtiyaçlarını ölmeyecek kadar karşılama haline kût-u lâyemût yaşamak derler. Hayat karşımıza, eldekine kısmen de olsa razı gelecek kanaatkârları ve katiyen rıza göstermeyecek kadar talepkârı çıkarmıştır. Elbette büyüklerimizden öğrendiğimiz şeydir "şükür elhamdülillah" diyerek kanaat etmek; lakin o öğretişte tembelliğin adını kanaatkârlık koymak salık verilmemektedir. Binlerce yıllık medeniyet mirasını üstesinden gelmek zorunda kaldığı sayısız musibete rağmen günümüze kadar taşıyan Antakya ve Antakyalı, hayatta kalmakla iktifa edebilecek bir yapıya sahip değildir.
Daha evvel bir vesileyle arz etmiştim, bizim abide dediğimiz yapılara Batı dillerinde "Monument" derler; Latince "Monere" kökünden türemiştir ki, "anmak, yad etmek" anlamına gelir. Ahalisinin henüz çadırlarda ve konteynerlerde yaşadığı bir demde, Antakya bir yandan mesken inşa ederken diğer yandan abidelerini ayağa kaldırıyordu. Şükürler ederiz, Habibinneccar Camii'nde yeniden namaz kılmak nasip oldu; darısı Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin bir türlü yapamadığı ve bu sebeple Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından devralınan Ulu Cami'ye. Doğrusu Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Antakya'daki bu ihmalkarlığı müsamaha gösterilir cinsten değil; zira Ulu Cami'ye nispeten çok daha kompleks bir yapı olan Habibinneccar Camii'nin restorasyonu Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından çabucak bitirilmişken, daha sade bir yapı olan Ulu Cami'nin henüz bir taşı diğer taşının üstüne konmuş değil.
Yukarıda da arz ettiğim gibi ilginç bir seciyesi var bu şehrin; depremin üzerinden henüz bir buçuk yıl geçmemişken, 11 Haziran 2024'te şehirde açılan ilk kamu binası şehir kütüphanesi olmuş. 2000'li yılların başına kadar maalesef muzır filmlerin gösterildiği bir sinema olan tarihi meclis binasının restorasyonu tamamlanmış ve şehir tiyatroları tarafından arkasındaki konak ile birlikte devralınmış. Hatay'ın Türkiye'ye katılması hadisesinin hatırasını taşıyan bu yapı, böylelikle bu utançtan kurtulmuş. Çok kısa zamanda hizmete girecek ve sayısız sorunla boğuşan Antakya, temsillerin ve konserlerin sahnelendiği bir tiyatroya kavuşacak. Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman 2008 yılında "Antakya bir müzeler şehri olmayı en çok hak eden bir şehirdir" derken hem bir projeksiyon ortaya koymuş hem de Antakya'nın mevcut durumundan yana memnuniyetsizliği beyan etmişti. Hatay İl Kültür Müdürü Abdullah Dinç, bizzat Antakya'nın bir evladı olarak en önemli hedeflerinin Antakya'nın asırları aşan kültürel mirasını yarına taşımak olduğunu ifade ederken önümüzde daha çok uzun bir yol olduğunun altını çiziyor ve "Ne zaman Uzun Çarşı'nın, Ayakkabıcılar Çarşısı, Ahmediye Çarşısı, Sarraflar Çarşısı ayağa kalkar; o zaman vazifemizin önemli bir kısmını bitirdik diyebiliriz" şeklinde ilave ediyor. Bu uzun yol elbette kamu kurumlarının attığı adımlarla yürünebilir olmanın çok ötesindedir. Antakyalı, kendi gayreti ile de Antakya'yı ayağa kaldırmaya gayret ediyor. Kültür Bakanlığı, tarihi evlerin imar ve ihyası için proje ve hibe yardımı sağlıyor. Meskenler 5 milyon liraya kadar hibe desteği alabiliyorken, turizm işletme belgesi bulunan ticari işletmeler 12,5 milyon, dini yapılar ise 25 milyon liraya kadar hibe kullanabiliyor.
Bu noktada bir hususu bir kere daha nazarlarınıza vermek isterim: Bütün bu çabaların temel motivasyonu bir şekilde barınacak yer-yiyecek aş bulma kaygısından ibaret değildir; aksine zihni bizatihi monumental bir yapıya benzeyen Antakyalı, şehrini âtiye maziden daha parlak bir surette aktarmayı amaçlamaktadır. Bu ülküden hareketle Antakya, Ayakkabıcılar Çarşısı'nın Habibinneccar Camii ile kesiştiği noktada 1800 metrekarelik bir medeniyet kütüphanesine daha kavuşuyor, o esnada Emel Duman Hanım, enkazdan çıkardığı aletler ile "Hatay Sarısı İpeği" çalışmalarını sürdürüyor, süvari kahvesi kaynıyor, fırıncı Akif abinin "Külçe"si hamburgeri dövüyor. Grönlandlı, Grönland'ın sahibi olma hakkını nereden elde ettiğini Trump delisine aylardır anlatamazken; Antakyalı, Antakya'nın sahibi olmayı nasıl hak ettiğini her haliyle beyan ediyor
12 Ocak 2026 Pazartesi
Erdoğan'la olmuyorsa Bahçeli'ye baksınlar
B.
İlginç bir kafa karışıklığı var, ne olduğunu anlayan lütfen bana da anlatsın. PKK, İmralı, Apo derken Zafer Partisi ile aynı çizgiye gelmeyi tercih eden CHP, Suriye'de YPG vurulunca ilginç şekilde feveran etmeye başladı. Takıntılı ırkçılar ne yalan söyleyeyim en tutarlı şekilde davranan muhalif güruh an itibari ile. Türkiye Siyaseti, herhangi bir konuda fikir beyan etmenin tapu olmaktan çıktığı bir dönemi yaşıyor. Böyle bir dönemde tutarlı şekilde Suriye'de Nusayrileri ve PKK'yı desteklediğini söylemek bir siyasetçi için anlaşılmaz bir şey değildir; "bu zaviyeden görüyor, böyle olması gerektiğine inanıyor" deriz. Fakat CHP Siyasetindeki ilginç zig zag tabanına da anlamsız geliyor olacak ki, hangi konuda ne yorum yapacağını bilemeyen bir topluluk ile karşı karşıya kalıyoruz ister istemez. Defaatle vurguladığımız bir hakikat var; CHP konforlu bir partidir, pek çok bileşenden oluşur ve ihtiyaç anında bu bileşenlerden hangisi gerekliyse ön plana çıkarılır. Fakat bir de ne olduğunu, ne talep ettiklerini tam olarak anlayamadığımız bir taban var, rüzgâr nerede eserse oraya savruluyor. Sakın Ak Parti tabanı ile mukayese etmeye kalkmayın; Ak Parti tabanı memnuniyetsiz olduğu anda faturayı hemen kesebilen bir taban olduğunu çok kereler ispat etmiştir. Bir sabiteye inanır Ak Parti tabanı, bu AB'nin gerçekleşmesi için siyaseten gerekli olan şeylere, içlerine sinmese dahi, rıza gösterir yahut tepki verir. CHP tabanı böyle değil; parti hangi ellerde olsa dahi o vitrinden yansıyacak ışığı takip etme ihtiyacı hissediyor.
Aklı başında herkes Suriye'de neler yaşandığını farkında. İsrail yayılmacılığı Türkiye ile bir şekilde komşu olmasını sağlayacak şekilde bu şer devletinin çıkarlarını savunan vekâletçiler üzerinde ilerliyor. Suriye, toprak bütünlüğünü muhafaza ederek bu plana mani olmanın derdinde. Elbette Suriye'nin arkasında Türkiye var. Evvela Suriye'nin güvenliği Türkiye'nin güvenliği ile doğrudan ilişkilidir, bu sebeple var. İkinci olarak Suriye'nin istikrarını Türkiye'ye maddi ve manevi kazanımları olacağı için var. Üçüncü olarak ise, bu topraklar bağım bizler için ifade ettiği çok derin anlamlar var, Türkiye bunun için var.
İlk iki faktörü yokmuş farz edip, üçüncü faktörden yana herhangi bir nasibi olmadığı için burada YPG'yi, Nusayrileri destekleyenler sanmayın ki ne yaptıklarını bilmiyorlar, aksine İsrail'in orta ölçekli planlarına hizmet ettiklerini çok iyi biliyorlar. Şimdi biz, böyle bir ortamda CHP seçmenini, en temel iddiası olan vatanseverlik damarından Türkiye'nin tezlerini kabul etmeye sevk edemiyorsak bir hata var demektir. Oysa çok iyi biliyoruz ki, Erdoğan'la aralarındaki kan davasına benzer bir hissiyatla yaklaşmıyorlar Devlet Bahçeli'ye. Farklı bir öfke duyuyorlar MHP liderine karşı. İşte tam da bu noktada Türkiye'nin tezlerinin ne olduğunu anlamak için, sağa sola değil MHP liderine bakmalarını salık veririm. 20 küsur yıldır memleketin hayrına icraatlarının hiçbirini beğenemedikleri Erdoğan'a bakarak ulaşamayacakları bu noktaya bari Devlet Bahçeli'ye bakarak ulaşsınlar diye temenni ederim.
15 Ocak 2026 Perşembe
Asıl tartışmamız gereken
B.
Büyük Konstantin Roma'yı bir arada tutacak bir ideal arayışına girdiği dönemde, kendisi de bir pagan olmasına rağmen Hıristiyanlığı bütün milletlerin üstünde bir kuşatıcılık olarak keşfetmiş ve bunu politik olarak kullanmayı amaçlamıştı. İmparatorun bu niyeti amaçladığı sonuca ulaşamadı. Fakat din motifi o devirden bu yana kozmopolit imparatorlukların bir arada tutulması için kullanılabilecek en temel vasıta olarak kabul gördü. İran İslam Cumhuriyeti, İran'ın bir cumhuriyet olarak önündeki yegâne alternatifti ve ne kadar işe yaradı hepimizin malumu. Safevilerden beri Şia'yı bir kimlik ve sınırları dışındaki Şiileri mobilize edebilecek bir aygıt olarak kullanan İran, Pehlevi hanedanı ile bir başka mecraya, Batılılaşmaya yelken açmıştı. Devrim sonrası tesis edilen baskıcı Cumhuriyet, Şia kartını İran'da ve sınırları ötesinde azami derecede oynamayı başardı. Türklerin, Kürtlerin, Arapların vesair azınlıkların milli hisleri ve talepleri büyük oranda, hâkim hale gelen Şii himayeti ile gölgelendi. Öte yandan bu rol, İran'a sınırları ötesindeki paramiliter güçleri kendi name hesabına harekete geçirebilme iktidarını sağlıyordu. Son günlerde İran'da meydana gelen sokak olayları, Pers vurgusunun yeniden yükseldiği ve devrik Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi'nin aktif aktör haline gelmeye çalıştığı bir sürece dönüştü. İran bu saatten sonra yeniden bir Şah tarafından idare edilecek meşruti bir monarşiye evrilir mi diye düşünenler ve bu senaryoyu ciddi ciddi tartışanlar var. Pers vurgusu ile İran'ı yeniden bir Şah'ın idaresi altında bir arada tutmanın mümkün olup olmadığını ise tartışan sayısı ne ilginçtir ki oldukça az. Evet, İran rejimi asla yıkılmayacak kadar sağlam bir rejim değildir. Aksine yolsuzluklar ve yapısal sebeplerle meydana gelmiş İran'a mahsus kast ayrılıkları halkın rejime karşı gönülden bir bağlılık geliştirmesini olanaksız kılmaktadır. Bununla birlikte İran ancak bu baskıcılık ve Şia'yı idealize ederek patchwork karakterli nüfusunu bir arada tutabilmektedir. Şu halde karşımızda çok ciddi bir soru vardır ve bu soru Türkiye'nin bundan sonraki doğu güvenliğini de doğu ile ilişkilerini de derinden etkileyecek mahiyette bir cevaba sahiptir: İran'da rejim değişirse, İran bir arada kalabilir mi? Azerbaycan başta olmak üzere milli hassasiyetlere sahip topluluklar, istiklal hareketlerine girişebilir mi? Sorduğumuz bu sorunun en muhtemel cevabı, olası bir rejim değişikliği sonrası İran'ın parçalanarak küçük ve bölge dengelerine daha az etki eden bir devlete evrileceği şeklindedir. Maalesef Türkiye'de bu meseleler ciddi analiz konuları olmanın dışında, magazin figürleri üzerinden yürütülen beşinci kol faaliyetlerinin konusu olarak görülmekte. Kamuoyu ilginç bir şekilde İran'ın parçalanması projeksiyonuna yönelik talepleri destekleyen medya figürlerinin söylemleri üzerinden hadiseyi analiz etmekte. Asırlık diskurumuz seküler-şeriatçı gerilimi şeklinde lanse edilmeye çalışılarak Türkiye kamuoyunda buna teşne toplum kesimlerinden destek bulmayı amaçlayan bu çabalar, İran'da yaşanması muhtemel dönüşümün asıl mahiyetini gölgeliyor. Biz olması gerekeni yapar, hadiseye Türkiye zaviyesinden yaklaşırız. Bölgede çok güçlü İran ne kadar istemediğimiz bir şeyse güçlü İsrail de istemediğimiz bir şeydir. İran halkına özgürlük getirecek bir dönüşümden dem vuranlar bölgedeki bütün gerilimlerin asıl hedefinin büyük ve güçlü İsrail'i meydana getirmek olduğunu görmüyor olamazlar. O halde bu heveskârlık nasıl izah edilebilir? Asıl bunu tartışalım.
19 Ocak 2026 Pazartesi
Cehalet
B.
Sadece yarım saatliğine gündemde ne olduğuna bakmak istedim, gönderilen bültenlere şöyle bir göz attım. Bir gazete, PKK'ya müzahir bir gazete de değil üstelik, Suriye ordusunun Rakka'ya girişini müjdeleyerek "Rakka düştü" şeklinde manşet atmış. Esra Erol ismindeki programcı çok yaygın atasözümüzü bilmediğinden olacak "Şeriat Orta Doğu'da" demiş. Yine bir çocuk cinayeti işlenmiş, avukatı failin serbest bırakılmasını talep etmiş...
Bizim İstanbul'un Fethi dediğimiz hadiseye Batılılar "Konstantinopolis'in Düşüşü" derler. Bu fark meseleye hangi zaviyeden baktığınızla alakalıdır; olayı bir kayıp olarak görüyorsanız düşmek dersiniz.
"Şeriatın kestiği parmak acımaz" demek, bir kabahat işlendiyse cezasına razı olunur demektir ve yediden yetmişe yaygın bir atasözüdür. 28 Şubat'ta kendisine hakaret etmenin meşru bir şey olduğu imajını yaygınlaştırdıkları Şeriat din demektir; bir başka şey demek değildir. Hepimizin hayatının kendine mahsus kurallarını belirleyen bir dinimiz var, bu kurallara uymak yahut uymamak konusunda muhayyersinizdir; ne yiyip ne içebileceğinize, nasıl giyinip nasıl selam vereceğiniz kadar pek çok gündelik alışkanlığınıza şekil veren bir şeydir. Bu kurallara uymuyorum demek hakkınız elbette vardır, hesaba öbür tarafa ait bir şeydir.
Orta Doğu birinci Dünya Savaşı'na kadar bize ait olan topraklara batılıların verdiği isimdir. Bizimle hiç alakası olmayan ve zihnen bizden bambaşka bir yer olduğu imajını yaygınlaştırmaya çalıştıkları bu bölgenin çok önemli bir kısmı bizim öz be öz toprağımızdır. Onların değerleri ile bizim değerlerimiz birbiriyle asla kesişmeyen değerler değildir.
Dikkat ederseniz ufak ufak, toplaya toplaya, tahsis ede ede gelmeye çalışıyoruz bu tarafa doğru. Çocuk cinayeti hakkında bir şey söyleyeceğiz fakat aynı arazdan kaynaklanan şeyler olduğunu fark edince bütün bu hataların, tahsis ettiğimiz şeyi tavsiye etmeden çocuk cinayetine gelemeyeceğimizi fark ediyoruz. Haza cehalet sebebiyle kendilerine küçük mafyacıklar ilan eden çocukların cehaletini haberleştiren, ekranlarda bunları tartışan kimselerin vaziyetinden bahsediyoruz.
Kesif bir cehalet bulutu şeş cihetimizi sarmış vaziyette. Böyle bir hengamede bizler detaylardan bahsediyor, bazı şeylerin nasıl ve neden olduğunu anlamaya gayret ediyoruz. Cehaletten bahsettiğimizde önümüze diplomalar konuluyor. "Tahsil cehaleti alır" dedikleri eskilerin, eskidenmiş. Bu da postmodern bir fenomen olsa gerek ki, günümüzde tahsil sadece bir şekil şartını karşılıyor. En temel trafik kurallarını bilmeyenlerin ehliyet alabildiği bir ortamda falanca kurumdan alınmış sertifikalar cehaletin ademine delil teşkil etmiyor. Maalesef
22 Ocak 2026 Perşembe
Şımarıklıktan isyana YPG
B.
İlginç bir şımarıklık, burnu büyüklük vardı karşımızda hatırlayacak olursanız bir yıl öncesine kadar. Batı'nın mutlak manada arkalarında olduğundan emin olan bir güruh sadece bölge ahalisiyle değil, tarihle, sosyolojiyle, coğrafya ile harp ederek bir şeyler olabileceğini düşünüyordu. Onların taşeronluğunu yaptıkları için Batılıların kendilerine çok büyük değer atfettiklerine inanıyorlardı. Biz o zaman da söylüyorduk; Afganistan'da havalanan Amerikan uçağının tekerine yapışan o işbirlikçileri hatırlarından çıkarmamalarını öneriyorduk. Huyudur, kullanır kullanır atar. Biz o zaman da Rojava devrimi diye bir şeyden bahsedenlere Amerikan gölgesinde yapılacak böyle bir devrimin devrim olup olmayacağını soruyorduk. Kendilerine giydirilen üniformalar, süreç boyunca muhatap alınmalar onlarda bir zanna sebebiyet verdi; Demirtaş "mal mal bakacaksınız" dedi, Türkiye siyasetinde aktif rol oynamaya çalışan figürler "sırtımızı onlara dayıyoruz" demekten geri durmadı. Aklı başında hiçbir ikazı ciddiye almadılar. Gün sonunda yine makus talihleri karşılarına çıktı. Kullananlar çıkarlarını gözettiler ve kullanılanlar şu anda İsrail'e, Amerika'ya vefa hissini hatırlatıyorlar. Kimle muhatap olduklarını, kimle iş tuttuklarını hiç bilmiyormuş gibi davrandılar. Gün sonunda gözü yaşlı bir şekilde isyan videoları çekip Kürtlere zulmedildiğinden bahsedenlere denk geliyorum, daha dün bölge insanına zulmederkenki şımarıklıklarını hatırlıyorum. Bundan üç-dört sene önce bölgeye en iyi bilenlerden biri olan Murat Özer tam olarak şöyle söylemişti: "Yarın bir gün dengeler değişecek ve YPG unsurları yerel aşiretlerle karşı karşıya kalmak durumunda olacak. Aşiretler gün parça pinçik eder". İşte Özer'in söylediği o tarihe geldik. Ellerinde binlerce TIR silah olduğu iddia edilen, 120.000 silahlı adamı olduğunu söyleyen bir yapı, aşiretler karşılarına dikilince birdenbire Batı'dan yardım dilenir hale geldi. Oysa hepimiz biliyoruz, düne kadar Suriye halkının arkasında Türkiye'den başka hiç kimse yoktu, Batı'ya ellerini açıp "ne olur bize merhamet edin" demediler. Aksine Suriye'nin asıl sahipleri, tarihin, sosyolojinin ve coğrafyanın gereklerini yerine getirerek Türkiye'ye güvendiler. Geldiğimiz nokta ortadadır. Hesabın onlar tarafından nereye kesildiğini ise hayretle takip ediyoruz. Sanki düne kadar bunları kullananlar ve işimiz bittikten sonra buruşturup atanlar bizmişiz gibi birdenbire faturayı önümüze koymaya, Türkiye'yi suçlamaya çalışıyorlar. Kabahatin Müslümanlarda ve Müslümanlıkta olduğunu, Allah'ın büyük suçlu olduğunu ve bunun gibi saçmalıkları dile getiriyorlar. Oysa karşılarındaki en tutarlı aktör Türkiye idi, Müslüman Suriye halkıydı. YPG'yi dün de reddeden bugün de reddeden Türkiye, pohpohlayıp bugün yüzüstü bırakan Amerika'dan ve İsrail'den nasıl oldu da daha suçlu oldu bunların gözünde anlayabilen beri gelsin. Mazlum Kürtlerden ve Kürtlere yapılan zulümlerden bahsediyor oluşlarına ise bakmayınız. Şımarıklıkları sebebiyle bölgede hesapsızca yaptıklarını, bölgenin insanından dinleyince mazlum Kürtlerin bunların elinden kurtarılması gerektiğine iman ediveriyorsunuz. Kürtleri bunların zulmünden kurtaracak olan tarihin, sosyolojinin ve coğrafyanın gereği olarak hukuku olan bu dönüşümdür.
26 Ocak 2026 Pazartesi
Motivasyonumuzu düşünürken
B.
Kürtleri YPG'nin zulmünden kurtarmaktan bahsederken ne kadar samimi isek, aynı samimiyeti Kürtlerin itibarını korumak noktasında da göstermekle mükellefiz. Elbette safımız Türkiye'nin safıdır, tezimiz Türkiye'nin tezleridir; aksi düşünülemez. Velakin karşımızda çok yönlü bir sorun olduğu gerçeğini ve bu sorunun sahada elde edilecek askeri başarılarla tamamen çözülemeyeceğini görmemiz gerekmektedir. Terörsüz Türkiye süreci her türlü sabotaja ve dahili-harici bedhahların kara propagandasına rağmen yürüyor. Bu süreçte bütün sorumluluk sanki bölgenin Kürt ahalisindeymiş gibi yapmanın sürece de bize de bir faydası yoktur. Sınırımızın ötesindeki Türkmen varlığını nasıl soydaşımız ve akrabamız görüyorsak, PKK-PYD-YPG zulmüne maruz kalan Kürtleri de aynı şekilde akrabamız görmek gibi bir mükellefiyetimiz var. Bu mükellefiyet omuzlarımıza tarih, coğrafya, sosyoloji ve dinimiz tarafından yüklenmiştir. Kimyasal Ali'nin elleriyle katledilen Kürt çocuklarını kendi çocuklarımız bilmedikten sonra Gazze'nin çocuklarına ağlıyor oluşumuz bir anlam taşımaz. O halde her harp halinde şirazesini yitiren toplumlar gibi henüz dahil olmadığımız bir harpte şirazemizi yitirmemeliyiz. Savunduğumuz tezler açık açıktır: Suriye'nin toprak bütünlüğü Türkiye'nin güvenliği açısından ülkemizin toprak bütünlüğü kadar önemlidir. Suriye'nin kuzeyinde ve ülkemizin güneyinde kurulması bir zamanlar hayal edilen teröristana engel olmak için savaşan Suriye Milli Ordusu'nun tez zamanda başarılı olmasını temenni ederiz. Tam olarak bu süreçte bizim dahili dengelerimizi bozmak için Mossad'tan aldığı emirlerle aşırılıklar sergileyenleri hepimiz görüyoruz. Kürt suretinde hakaretler eden, tehditler yağdıran, nefret saçan kimselere denk geldiğimiz gibi; aynı amaca hizmet eden Türk suretinde Kürt düşmanlığı yapan ve kamuoyunda Kürt nefreti pompalayanlara da denk geliyoruz. Agah olmak gerektir. Ve her agah kimse bir hakikati de hatırlamakla mükelleftir. YPG'nin bölgeden kovulmasını kendi milli güvenliğiz için istediğimiz kadar, bölgenin masum ve mazlum Kürtleri için de istemekteyiz, Arapları içinde istemekteyiz, Türkmenleri için de istemekteyiz; Keldanileri, Süryanileri, Yezidileri, Nusayrileri için de istemekteyiz. Tam olarak korumamız gereken ve önce kendimize, sonra çevremize ve nihayetinde dünyaya anlatmamız gereken motivasyonumuz budur. Bu motivasyonu kaybettiğimiz anda bizler de on yıldan uzun süredir bölgede kan akıtan savaş baronları gibi kendimizden başka hiç kimsenin varlığına tahammül göstermeyerek onları yok etmeye çalışan canavarlara dönüşürüz. Oysaki bu, ne seciyemizde ne geleneğimizde ne de vicdanımızda makas bulacak bir haldir. Öyleyse evvela yapılması gereken şeyi hatırlamalıyız ve motivasyonumuzun ne olduğunu düşünmeli, buna göre bir dil geliştirmeliyiz. Bunun haricinde yer alanlar, her ne sebeple olursa olsun, ülkemizin çıkarına da insanlığın icaplarına da uygun hareket etmemektedirler. Çok sevdiğim bazı dostlarımda son günlerde gördüğüm yalpalamalar sebebiyle bunları beyan etmek durumunda hissettim kendimi. Her şey ayan beyan her şey aşikardır. Hiç kimseyi hiçbir şeye ikna etmek gibi bir mükellefiyetimiz yoktur; zira gözsüzlere pinhan olan ulül ebsâr olanlara ayandır. O sebeple herkese azıcık şuur, azıcık izan, azıcık insaf dilerim.
29 Ocak 2026 Perşembe
Anonim semtlere cami inşa etmek hakkında
B.
Patchwork toplumların en gözle görülür özellikleri, bir şekilde bir araya gelmiş ve beraber yaşamak durumunda olan grupların kendi aralarındaki çıkar çatışmalarını çeşitli alanlarda ve suretlerde yürütüyor olmalarıdır. Türkiye hakiki bir patchwork toplumdur. Göçlerle bir araya gelmiş bir imparatorluk bakiyesi, tanışırken ilk sorulan sorunun "nerelisin" olduğu, büyük dedesinin kabri ile aynı yerde yaşamayanların yaşayanlara nispetle daha fazla olduğu ilginç bir ülkedir Türkiye. Gündelik hayatta karşılaştığımız pek çok düzensizliğin temelinde de bu özelliğimiz yatmaktadır. Bununla birlikte toplumun çeşitli katmanları ve kesimleri arasındaki çıkar kavgaları, hakimiyet mücadeleleri, alan kapma yarışları kendisini sürekli farklı suretlerde tezahür ettiriyor. Zülf-ü yare dokunmasın diye açık açık tartışmadığımız ancak bir türlü çözemediğimiz asırlık sorunumuz budur. Dindar-seküler gerilimi olarak sık sık karşımıza çıkarılan suni gündem, esasen kaynağını bu sosyolojik gerilimde bulmaktadır.
Böyle bir ortamda özellikle büyükşehirlerde anonim mekanlar ve mahallere duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Hiç kimseye ait olmadığı varsayılan, her türlü marjinalliğin bir şekilde tolere edilebileceği semtler, kendisi de bizzat hiçbir yere ait olamayan toplum kesimleri tarafından yoğun şekilde talep ediliyor. Üstelik anonim mekanları talep etmekten mâdâ bir de köklü semtlerin anonimleştirilmesi talebi karşımıza çıkıyor. Bunun bir toplumsal ihtiyaç olup olmadığı elbette tartışılır lakin asırlık gelenekleri ve kurumları olan semtlere nevzuhur semtler muamelesi yapma temayülü doğal olarak toplumsal gerilimlere sebebiyet veriyor. Kendisini bir yere ait hissetmeyen kimse, kendisini bir yere ait hisseden ve o muhiti sahiplenen kimsenin hassasiyetlerini ve taleplerini anlayamıyor, klişeleşmiş itirazlarla hadiseyi çözebileceğini düşünüyor. Anonim semtlere ihtiyaç duyanların ise ilginç şımarıklıkları yadsınamaz bir gerçektir. Bu anonimliğin sadece marjinal eğilimlere yönelik olması gerektiğine yönelik ilginç bir tez geliştirmiş ve bunu canhıraş biçimde savunduklarını görüyoruz. Her isteyenin her istediğini yapabileceği iddia edilen muhitlerde aslında her isteyenin her istediğini yapabilme imkanına sahip olmaması gerektiğini savunuyorlar. Elbette hiyerarşik bir kitle, sistematik bir talepler bütünü yok karşımızda; sadece kendi yankı odalarında oluşturdukları bir homurtu ve ötekini ortadan kaldırabilmek yahut minimalize edebilmek sayesinde var olabileceğini zanneden ürkek bir hoşnutsuzluk var. Kadıköy'e yapılacak cami ile ilgili sürekli giden kavganın temelinde de bize göre bu vardır.
5 Şubat 2026 Perşembe
Bir kelbi bir kelbe musallat eder Allah
B.
Hiç ağzım açık falan kalmadı, hayret de etmedim. Epstein ifşaatlarını görmemize gerek yoktu bunların ne mal olduklarını bilmemiz için. Aslını-neslini bildiğimiz adamlardır; cemaziyelevvelleri malumumuzdur. Ben hayret edenlere hayret ediyorum doğrusu. Şimdi Allah aşkına, bebek eti değil de kuzu eti yeselerdi iyi adam mı olacaklardı? Şimdiye kadar kıydıkları bebeğin, masumun, mazlumun, bîçarenin haddi hesabı mı var? Yediklerini hayret etti millet. Kedi köpek yiyen kolayca canına kıyabildiğinin etini de yer. Neticede yamyamlık nevzuhur bir şey değildir. Haçlı ordusu Maarretunnûman'da ahalinin etini yemişti; kroniklerde yazıyor. Üstelik kendileri yazıyor. Böyledirler.
Birkaç gündür göndermemizi meşgul eden tablo, hukukçuların deyimi ile hayatın olağan akışına zıt bir tablo olması hasebiyle tüm dünyada infial yarattı. Bunu anlaşılmayacak bir şey yok. Açıkçası cismemizle ve canımızla nefret ettiğimiz bu insanların bu gibi rezilliklerini görmek de bizleri bir parça tatmin etti; hadi daha iddialı söyleyelim işimize geldi tamam. Velakin tam bu kertede cevaplamamız gereken mühim bir sual çıktı karşımıza. Hani sual etmiş ya zamanında "bayram değil seyran değil eniştem baldızını niye öptü?" diye; o cümleden bir sual heyula gibi dikiliyor karşımızda: Şimdi bu adamlar nadim olup imana geldiler de günah çıkarma kabilinden mi bu ifşaatları yapıyorlar yoksa bir başka sebeple mi bütün bu pislikleri okuyup duruyoruz? Haberin kaynağı bizzat bu münafıklar olduğu gibi inanmak da imkânsız hale geliyor. Elbette onlara karşı bakışımızı, dünyayı algılayışımızı, imanımızı te'kid eden malumatlar olduğu için olduğu gibi doğru olduğunu kabul edenlerimiz ve bunun üzerine yorumlar yapanlarımız çıktı aramızdan; lakin evvel düsturumuz bu adamlardan gelen herhangi bir malumata inanmamak, ha en olmadı darasını almak olmalıdır. Şimdi tekrar aynı soruyu soruyorum ve bir cevap arıyorum: Bu Epstein ifşaatları ne amaçla etrafa saçıldı, bizim önümüze kadar düştü? Trump'a karşı kullanılacak argüman olması ihtimalini öne sürenlerin cevaplamadığı bir soru var. Trump siyasetine ahlaki bir zemin üzerine inşa etmiş değil, taleplerini herhangi bir şekilde hak-hukuk-adalet temelinde delillendirmiyor; aksine reel politiğin en sert formunu tatbik ediyor, hakkın güçlü de olduğunu ve yitirilen gücün yeniden kazanılması gerektiğini vurguluyor. Açıkçası seçmen kitlesi de kendisine böyle bir motivasyonla bağlı. Züccaciyeye girmiş fil taklidi yapmaktan zerre kadar çekinmeyen, herhangi bir şekilde rezil olmaktan hicap duymayan bu adam böylesi rezilliklerin fâş olmasıyla köşeye sıkıştırılabilir mi Allah aşkına? Çok mümkün gözükmüyor. Öyleyse Vehbi'nin kerrakesini nerede aramalıyız? "Biliyorum, çözdüm" diyenlere de itibar edemiyorum maalesef. Böyle durumlarda bir süre beklemek ve gelişmeleri takip etmek gerektir. Sonrasında bir bakar ve "meğer asıl karın ağrısı buymuş" diyebiliriz. Büyüklerin sözünü hatırlayalım: Bir kelbi bir kelbe musallat eder Allah, la havle vela kuvvete illa billah...
9 Şubat 2026 Pazartesi
Bu dünyadan bir akıncı geçti
B.
"Bir zamanlar orta sınıf bir mühendis varmış, bahtı kendisine gülmüş, Cumhurbaşkanı'na damat olmuş, ülkenin bütün imkanları damada verilmiş, o da Karaköy'den temin edilebilecek basit malzemelerle basit dronelar yapmış; bu imkanlar damada değil babama verirse babam da yaparmış aynısını...". Bu saçma hikayeyi duymayanınız yoktur, hatta şimdi herhangi bir sosyal medya mecrasına Selçuk Bayraktar yazarsanız benzer şeylere denk gelirsiniz. Hikaye gerçekten böyle olduğu için değil, bulabildikleri saçmalık bu olduğu için bunu çiğniyorlar sakız gibi; yoksa domuz gibi biliyorlar kazın ayağının hiç de öyle olmadığını.
Merhum kurucusu Özdemir Bayraktar'ın anısına bir belgesel hazırlattı Baykar şirketi, Cumartesi günü lansmanı vardı, şimdiden YouTube'da 300.000'e yakın sayıda izlendi, daha da çok izlenir. Sevgili Cüneyt Polat ve ekibi çok gayret ettiler bu belgesel için ve neticesinde merhum Özdemir Bey'in hüviyetini biraz olsun anlatan bir hikaye çıktı ortaya: Özdemir Bayraktar/ Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti Belgeseli... Özdemir Bey'in hakiki hüviyetini tam olarak anlatacak bir iş yapmanın çok da mümkün olmadığı malumdur, işin o kısmı ancak ahirette mümkün olur. O, bütün imkanlar ayağına sunuldu denilen Baykar'ın ne gibi engelleri aşmak durumunda kaldığını, sürekli nasıl sabote edildiğini, bırakın beş kuruşluk faydayı, kendilerine sürekli köstek olunduğunu bu belgeseli bir kez olsun sıradan bir film izler gibi izleyen herkes görecektir. Dahası bir Özdemir Bayraktar'ın nasıl Özdemir Bayraktar olacağının şifrelerine dair birkaç ipucu bulmak da mümkündür. Vatani görevini kısa dönem yapmak durumunda olan oğluna "4,5 ay askerlik mi olurmuş? Bir saniyen boşa geçerse hakkımı helal etmem. Hiçbir şey bulamazsan taşları oradan al oraya taşı, boş durma bir iş yap" diyen annenin oğlu olarak hayata başlayınca vatana ve millete himmet etmek bir refleks haline geliyor. İTÜ'de asistan, henüz 28 yaşında Burtrak traktör fabrikasının genel müdür yardımcısı başarılı bir mühendisin hayat hikayesi gençlerimize Teknofest'ten daha fazla şey anlatıyor. Zira bu filmde görüyoruz ki Özdemir Bey merhum bizzat "Yürüyen Teknofest'in ta kendisiymiş. Teknofest O'nun hayali, vatan evlatlarına gösterdiği hedefmiş. Fedakârlık etmeden olunamayacağını, küçük çıkarlar için değil millete hizmet ve himmet etmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmaması gerektiğini ortaya koydu. Bıyığını bile kesmiş bıyığını! İzlerseniz göreceksiniz, az şey değildir o bıyığı kesme hadisesi, ehli bilir ne demek olduğunu. Öyle bütün imkanlar önüne açılmış da başarabilmiş de değildir üstelik başardıklarını. Evlatları, kardeşleri hatta Yasin ekibi haline getirdiği aile fertleri ile bir şeyleri başarmak için mücadele etmiş bir zata, vatan haini değilseniz eğer, ancak minnettar olabilirsiniz, şükran duyabilirsiniz. Elbette bu filmden pek çok kesit alınacak, sosyal medyada "kaz uçar da laz uçamaz mı?" gibi vurucu kısımlar sloganlaştırılacak, insanlar Özdemir Bey'in hizmetleri üzerinden bazı şeyleri tartışacak. Ancak filmde benim ilgimi özellikle çeken birkaç hususu oldu. Bunları beyan ederek bitirmek isterim: Ergenekon-Balyoz süreçlerinde herkesten daha uyanık ve neyin ne olduğunu anlamış bir zat Özdemir Bey; iş işten geçmeden tarafını doğru seçmiş. Belki de dünya görüşü yahut yaşam tarzı hiç örtüşmeyen kimselerle aynı ülkü uğruna çalışırken ahbap olmuş, onlara karşı vefasını her vesileyle ortaya koymuş. Bence en önemlisi ve ben başta olmak üzere pek çoğumuzun ders çıkarması gereken özelliği, hiçbir hal ve şartta hizmet etmekten vazgeçmemiş, gücenmemiş, kırılmamış olması. Filmin en güzel sahnesi ise Haluk Bey'in o binbaşı bozuntusuna "sensin şerefsiz" dediği andır bana kalırsa. Hepimizin ciğerini bir parça soğutan o sahne olmasaydı film sonunda her birimiz mahrum izleyiciler olarak yerimizden kalkacaktık. Bir dönemin mazlumlarını teselli hainlerine tokat bir sahne olmuş. Rahmetle, minnetle, gıpta ile yâd edelim Özdemir Bey'i. Rahmeten vâsiâ...
12 Şubat 2026 Perşembe
Yok size Meclis
B. 16 Nisan referandumu öncesinde parlamenter sistemin ne kadar yüce bir sistem olduğundan dem vuran Cumhuriyet Halk Partililer, Meclis'in etkisizleştirilmek istendiğinden bahisle muhalefetlerini sürdürmektelerdi. O günlerde bir sual yönelttim: CHP'lilerinin Meclis'ten anladığı gerçekten nedir? Meclis faaliyetlerinin bir şekilde akamete uğratıldığı, sonu gelmeyen komisyon çalışmaları ve sabote edilen oturumlarla iktidar tarafından hayata geçirilmesi amaçlanan yasama faaliyetlerinin engellenmesine yönelik çabalar hep hatırımızdaydı bu dönemde. Aktif-agresif muhalefet olduğu iddia edilen bu siyaset yapış tarzının neye tekabül ettiğini 2019 yerel seçimleri sonrası görmüş olduk. Hakikaten bir şeyler yapmak derdi olmayanların yapılması muhtemel şeylere mani olabilme çabalarına siyaset adını veriyor olmaları ilginç bir cilvedir. Sahiden son yıllarda hayata geçirilmiş olup da bir şekilde hayatımızı kolaylaştıran yahut daha az zor hale getiren hizmetlerin hangisi var ki bu siyasal akıl tarafından tasarlanma ve gerçekleştirilmesi sürecinde yoğun şekilde muhalefet edilmemiş olsun? İnanın şöyle bir düşündüm, benim hatırıma gelen herhangi bir hizmet olmadı. Öte yandan hepimizin hayatına dokunan bir hizmeti var mı diye düşündüm bu siyasal yapının. Onu da hatırlayamadım. Kent lokantaları yaptık diyerek hepimizin hayatına dokunduklarını düşünmediklerini umuyorum.
Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaşanan yemin töreni gerilimi bu cümleden olmak üzere son derece tipik bir CHP gerilimiydi. Yaptırmayız-ettirmeyiz, kanımızın son damlasına kadar direniriz tarzı bir muhalefet etmek bizlere faziletlerini anlattıkları parlamenter demokrasi ile ne kadar bağdaşır. Kararı sizler veriniz. Fakat şurası muhakkaktır ki bu gibi hudutları vandallığa varan şeyleri yapabilme imkanı arıyorsanız eğer icra makamındakilerin elini kolunu bağlayacak bir sisteme heves edersiniz ve bu Türkiye'nin bir süre önce terk ettiği o kadük ve bir türlü sağlıklı işletilmeyen parlamenter sistemin ta kendisidir. Siyasal kültürü gelişmiş ve konsensüs demokrasisinden yana nasip dar olmuş ülkelerin parlamenter uygulamalarla mukayese edilemeyecek bir şeydir bizdeki. Bir vaveyla, bir gürültü, bir toz ve bulut ortamında siyasal hayatının çok önemli bir kısmını iş takipçiliği ile geçirmiş kimselerin adrenalin ihtiyaçlarını karşıladıkları bir melabegahtı meclisimiz. Hâlâ o günlerden kalma heveslerin tatmin edildiği şenlikler tertip ediliyor Gazi Meclisimizde.
Genel başkanının çok değil bir iki gün önce "sövmek de siyaset yapmanın bir şeklidir" minvalinde şeyler söylediği bir partinin vekillerinin bu şekilde davranmasında şaşırtıcı bir şey olmadığını düşünen pek çok kişiyizdir muhtemelen. Bu imamın arkasına böyle cemaatin sıralanmış olması gayet tabiidir. Her biri genel başkanının siyasal kültürüne kendince katkı sağlamayı amaçlayan bu güruhun muhtemel izahı "kitlemiz neyse biz de onun temsilcisiyiz" şeklinde olabilir. Dahası bu yaptıkları ile gurur da duyabilirler. İşte tam olarak bu sebeple, bu siyasal kültürsüzlükleri bu siyasetin hudutları ile ilgili bilinçsizlikleri sebebiyle parlamenter sistem denilen o teoride işlemesi mümkün sistemi işleyemez hale getirenlerin varisleri bunlardır. Şimdi iktidar olduklarında parlamenter sistemi geri getireceklerini söylüyorlar ya, komşunun camını kırdığı için sapanı elinden alınan çocuğa fırça atar gibi bir tonda şöyle dememiz gerekiyor kendilerine; içinde nasıl davranacağınızı öğrenene kadar yok size parlamento! Meclis'in ne olduğunu ne işe yaradığını, içinde nasıl davranılması gerektiğini öğrenene kadar cezalısınız. Başkanlık sisteminin müptelası olduğumuzdan değil, bu siyasal aklın Meclis'le alıp veremedikleri olduğu için bunları söyler hale geldik. Bilmem daha nasıl anlatılır?
16 Şubat 2026 Pazartesi
Deli Muamelesi Yapınız Geçiniz
B.
Özellikle İstanbul gibi yağmalanan kamu arazileri üzerine inşa edilmiş bir şehirden ve bu şehrin ahalisinin sonradan görme kısmının son yıllarda keşfettiği Ege kıyılarını büyük bir hırsla yağmalıyor oluşundan hareketle konuşuyorsak, bir adım geriden başlamamız faydalı olacaktır. Mülkün sahibi bir sınıfa sahip olmadığımız ülkemizde açılan metrobüs kapısına tekme tokat saldıranlar, kamu mülküne saldırmayı adet edinmiş insanların ya evladı ya akrabasıdır. O meşrepte olmayanlar binemiyor zaten yoğun saatlerde metrobüse. Birkaç kuşaktır İstanbul'da yaşıyorsanız, ancak başınızı sokacak bir eve sahip değilseniz maalesef bunun sebeplerinden birisi de dedelerinizin kamu arazisini yağmalayacak kadar mücrim olmamış olmasıdır. İnsana kendisini kötü hissettiren bir hakikat ama hakikat. Bu yağmalayıp, sahibi belli olmayanın üzerinde ispatsız bir hak iddia etme eğiliminin neticesi kavgalar yaşıyoruz biteviye. Bunlara çok büyük anlamlar atfedip derinlemesine analizler yapmanın hiçbir alemi yoktur. Yağmacının torununun yağma hevesinin bir tezahürüdür sadece. Ruhunu yargılayacak olsanız basit hırsızlıktan yargılarsınız. Yüz kızartıcı suçtur, lakin bunların yüzü kızarmaz.
Son olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açılışı yapılacak bir dizi yapının resm-i küşâdı öncesi yine artık o tahammül edemediğimiz sloganı işittik: Boğaziçi bizimdir! Farkındaysanız son yıllarda karşımıza çıkan kavgaların çok önemli bir kısmı, oraların onun yahut onların olduğunu iddia edenler tarafından başlatılan kavgalardır. Arka planındaki motivasyondan, istihbarat servislerinden, renkli-kadife devrimlerden bahsetmiyorum; onlar ayrı şeylerdir. Ben meydandaki slogandan ve bu slogana bu kadar çabuk teşne oluştan bahsediyorum. Düne kadar oynayacağı iki misketinden başka dünyalığı olmayan çocuk birdenbire bir yerlerin ve bir şeylerin asıl sahibinin kendisi olduğunu beyan etmeye nasıl bu kadar heveskâr olabilir? Bu bir yerlerin asıl sahibinin kendisi olduğu iddiasını hangi ayrıcalılığa borçludur?
Aristokratı olmayan ülkenin sanal aristokratları... Çözdüğü havuz problemi sayesinde o üniversitede olduğunu hepimizin bildiği çocuk birdenbire buranın asıl sahibi benim diyebiliyor. Hocaları da aynı şekilde asıl sahip olmaktan dem vuruyor. Bakınız bir kere daha tekrar edelim hiçbir yer bizim yahut onların değildir zira mülke yaklaşımımız böyle bir sloganı atmaya izin vermez. Bu sebeple saçma sapan bir söz sözden ibaret kalır, bir yerin asıl sahibi olduğu iddiası. Kadıköy bizimdir, Beyoğlu bizimdir, orası ve burası bizimdir... Neye borçlusun bu senin oluşunu? Vatandaşlık bağına borçlu olduğunu iddia edecek olursa biliyoruz ki bu ülkenin vatandaşlarından ziyade ecnebilerin tezlerini savunuyorlar territoryal kavgalarda. Ayasofya açılmasın kavgasında batılı tezleri savunacağım diye neticeleri bin pare olmuştu. Ne vatandaşlığı Allah aşkına? Hem Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığı ne zamandan beri böyle haklar tanır olmuş?
Asıl dertleri bellidir. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında muvakkaten görmüş oldukları üstünlük hülyalarının bir karşılığı olmadığı gerçeği ile karşılaştıkça söyleyecek sözleri de olmadığı için agresifleşiyorlar. Ardından koca koca hoca görünümlü adamlar kahvede pişpirik oynayan Ahmet Efendi gibi "memleketin geldiği hali görmüyor musun?" gibi suallerle haklı çıkmayı umuyorlar. "Ulan neydi ki ne hale gelmiş olsun" demiş geçenlerde birisi, çok seviyesizsin demiş karşılığında seninki. Meseleyi, tartışırken edilen bir ulana boğarak haklı çıkıyor kendince. Dedik ya, üstünlük hayallerinin de vehmî olduğu hepimizin malumudur. Gelin biz bunlarla, bunların saçmalıkları üzerine tartışmayı bir kenara bırakıp bu mülkün asıl sahibinin kim yahut ne olduğu ve hangi esas üzere tasarruf edilebileceği hakkında tartışalım. "Bu yer benim" diyen herkes hakiki sahip olsa binecek otobüs bulamazsınız. Deli muamelesi yapınız, geçiniz Allah aşkına.
19 Şubat 2026 Perşembe
Laik talepler ve şımarıklık
B.
Şeytanların bağlandığı mâh-ı mübarekte "size şeytan ne gerek?" der gibi azmayı adet edinmiş kullar mesaiye erken başladı. Yevm-i şek denilen Şaban'a mı Ramazan'a mı ait olduğundan tereddüt edilen günde birdenbire laikliği savunanları tutmuş. Listeyi aslında hepimiz gözümüz kapalı ezbere sayabiliriz. Sağdan say aynı isimler soldan say aynı isimler. Bağlanmak üzere teslim olmaya gitmeden son bir vazife mi verdi şeytan bilemiyoruz. Sanki böyle bir gündemimiz var bir aktüel tehditten bahsediliyor da bizimkiler seferberlik ilan etmiş deseniz böyle bir şey de yok. Nereden esti Allah aşkına? Muhtemelen Ramazan-ı Şerif'ten mülhem böyle bir çıkış yapma ihtiyacı hissettiler.
Hiyerarşik yapı üzerine kurumsal bir dini tatbikata sahip olmadığımız Türkiye'de gerçekten kendisini dini bir baskı altında hissettiğini beyan edenlerin dem vurdukları baskının ne olduğunu anlamakta daima zorlanmışımdır. Vakıf ve mülkleri büyük oranda ellerinden alınmış tarihsel kurumların sistem baskısı karşısında geliştirdikleri merdiven altı tatbikatlar toplumun seküler kesimlerini tehdit eder mahiyette midir diye şöylece bir bakalım. Evvela dini cemaatlerimiz başı kesik tavuk gibidir. Belli bir ajanda takip etmeden varlıklarını bir şekilde sürdürebilmeyi amaçlayan bu yapılar arasında elbette son yıllarda yaşanan nispi özgürlükten istifadeyle etki alanını genişletmeye çalışanlar çıkmıştır. Peki bu yapılar sosyal bir baskı kaynağına dönüşmüş müdür? Azıcık insaf sahibi herkes böyle bir şeyin hâlâ mümkün olmadığını görmektedir.
Laikliği savunduğunu iddia edenlerin karşısında göğüslerini siper ettikleri basıncın kaynağı nedir o halde? Evvela şahsen böyle bir basıncın varlığına inanmamakla birlikte, kendisini tehdit altında hissettiğini iddia eden bir kimsenin beyanını ciddiye alarak işe başlamak durumunda hissederim kendimi. Bu sebeple bu soruyu, her ne kadar bir oksimoron olduğuna inansam da, sorarak başlarım. Maalesef Türkiye'de kendisini laik olarak tanımlayanların kötü bir alışkanlığı ve yatkınlığı var. Kamusal alanda baskılanmayan, diledikleri gibi hakaret edemedikleri, dindarlarını keyiflerince aşağılayamadıkları dini kendileri açısından tehdit olarak görüyorlar. Kusura bakmayın ancak hiçbir dindar böylesi bir şımarıklığa eyvallah demek durumunda değildir. Altını çizerek kendilerinden şikayetçi oldukları hususları şöyle bir düşünün. Yaşadıkları ülkenin hakikatinin ve ülke insanının temel ihtiyaçlarının zerre kadar umurlarında olmadığını göreceksiniz. Ve ilginç bir şekilde periferideki ihtiyaçları karşılamanın demokrasinin bir gereği olduğunu öne sürenler, merkezin ihtiyaçlarının kendileri açısından tehdit olduğunu öne sürmektedir. Bu şımarıklık ve haddini bilmezlik sürdükçe bu kitleyle samimi bir müzakere ve muhatap olabilme olanağını yakalamamız mümkün değildir. Onlara da hak vermiyor değilim, çok değil 20 yıl öncesine kadar o kadar şımartıldılar ve sosyal tabakalaşmada hiç hak etmedikleri öyle pozisyonlara layık olduklarını zannettiler ki, şimdi kendilerini bu durumda göremeyince kendilerini tehdit altında hissediyorlar. Amerikan İç Savaşı'nı konu edinen bir filmde kölelerini kaybetmiş bir adamın "bu büyük bir haksızlık ve zulümdür" minvalinde serzenişini hatırlıyorum. Kendilerince benzer bir karın ağrısından bahsediyorlar. Sanırım bu bir kuşak sorunudur, bu alışkanlıklara sahip jenerasyonlar gittikten sonra daha başka tartışmalarımız olacağı muhakkaktır. Lakin zannederim en tahammül edilemez olanı bu kuşak ile gerilim yaşamaktır zira şımarıkla tartışmak bütün tatsızlıklara arasında en tahammül edilemez olandır.
.
Ahmet Hatipoğlu'ndan Celal Karatüre'ye bir düşmanlığın anatomisi
B.
Taş Mektep namıyla maruf Fatih İlkokulu'nda sınıf arkadaşlarım arasında çingeneler vardı. Hiçbir bariyeri olmayan normal bir arkadaşlığımız olduğu için ben onlara çingene demenin incitici bir şey olduğuna dair bir kanaate sahip olmamıştım. Zaten kendileri söylerdi oğlum "biz çingeneyiz" diye. Belki en nazif değil ama en nazik en hisli arkadaşlardı onlar. O gün bugündür büyük zaafım vardır çingenelere, çocuklukta en saf, tabii hallerini tanıdığım dostlara. "Roman Vatandaş" demez de çingene dersek hakaret kategorisine giriyormuş. Bunu iddia edenlerin zihninde girebilir; benim zihnimde girmiyor kusura bakmasınlar, onların sol teoriler icat edebilmek için ortaya koydukları hakaret-değil kategorilerine iştirak edemeyeceğim. Her dem neşeli, mübarek adamlar olarak tanıdım hala öyle tanırım.
Bu sevgili cemaatin bana en sevimli fertlerinden, dostum Hasan Pandır -ki kendisi Çorlulu Ali Paşa Külliyesi'nin kademhanelerine abilik yapar, sayesinde ümmet-i Muhammed tertemiz görür işini gücünü- Sarıgöl Gacolarındandır; ki bunlar tüm memlekette rastgelegileceğiniz Romanlar arasında belki de en ilginç dindarlık pratikleri olanlardır. Zilan Şeyhlerine bağlıdırlar ki, her sene mütemadiyen bunları ziyarete Batman'a giderler. "Asan abi bulamadınız mı İstanbul'da bir şeyh, eer yıl te Batman'a gidiyorsunuz?" demiştim de "yaş tahtaya basmayız abi, eem dünyada eem ahırette garanti veriyor burası" demişti. Kendilerine mahsus pratik, pragmatik bir dindarlıkları var. Bana uymaz ama ben benim o o. Ona çok yakışıyor, bana sakil kaçar.
Sanat pratikleri de böyledir malumunuz, henüz beşikte ellerine sazlarını aldıkları için amuda kalkıp keman çalmaları mümkündür. Hem de ne çalmak. Konservatuvarlarınızın önünde aciz kalacağı bir müzikal kabiliyetleri vardır. Fakat o da kendilerine benzer, başkalarının tarzına benzemez. Onlara yakışır, size bize yaraşmaz.
Cümle memleketin çok hoşuna gitmiş Celal Karatüre isimli abimizin klipleri. Kapı kapı dolaşıp ilahi okuyormuş. Şöyle bir dinledim, ne yalan söyleyeim bana hitap etmedi Celal abinin müziği. Ne bileyim, Zekai Dede'nin "İlahel Aleminsin Rabbi Âlâ"sından zevk alan kulağa pek hitap etmiyor. Fakat öyle güzel, mütebessim, nurani bir zat gib duruyor Celal Karatüre, cemalinin hatrına dinlerim he ne olsa.
Sosyal medyada her türlü şebekliği yaparak dikkat çekmeye çalışanları mübah görenler, dahası izleyici sayısını artırabilmek için irtikab etmedikleri kepazelik bırakmayanlar adamcağızın çektiği şu bir tanecik klibe tahammül edemediler. Evvela ben Celal Bey'in yerinde olsam "size mi soracağım lan?" derdim. Kendimce roman sanatı yapacaksam roman sanatı yapacağım, ilahi söyleyeceksem ilahi söyleyeceğim. Size mi beğendireceğim? Hem özden düşmanı olduğu bir şeyin formunu belirleme hakkını kendinde görme hadsizliği ancak bunlara mahsustur muhtemelen. Gerçi alışkınız, yapamazsınız, yaptırmayız dedikten sonra "madem yaptınız, adını şu koyamzsınız, bu koyacaksınız" demelerine. Hakikaten meselemiz tam olarak bu haddini bilmezlik ve şımarıklıktır. Özüne karşısın, onunla hiçbir işin olmamış olmayacak, elinden gelse külliyen ortadan kaldıracak bir zihnin var; tutmuş formunu eleştiriyorsun. Bu riyakarlık, bu mürayilik ancak bunlara yakışır.
Ahmet Hatipoğlu hocamız merhum TRT'deki ilk "dini musiki" yayını öncesi başına gelenleri anlatmıştı bir keresinde. Repertuarı almış eline müfettiş kılıklı birisi "Ey Allahım sen var iken"... "hmm efendim bu laikliği pek uymuyor burayı değiştirelim" demiş. "A Sultanım sen var iken" yapmışlar, "cumhuriyet ilan edildi efendim ne sultanı demiş?" sizinki "A cananım" diye okutmuş mecbur merhum hoca. Sanatsal olarak da son derece kaliteli bir müzik yapıyor merhum Hatipoğlu; ona ne eziyetler ettiğinizi biliyoruz, şekli bahane ederek asıl düşmanlığınızın neye olduğunu gizleyemiyorsunuz. İki güncük sosyal medyada moda olmasını sindiremediniz bu güzel abinin. Şekil diye form diye saçma sapan bahaneler uyduruyorsunuz; hadise bundan ibarettir.
.
Sadece bir gün
B.
Sahi, biz Ramazan'da Ramazan-ı Şerif'e ait şeyleri konuşmayı, mukabeleler okumayı ve sair fezailden şeylerle meşgul olmayı dert edinmemiş miydik? Laikliği savunanlar, Milli Eğitim Bakanlığı'nın genelgesi, Celal Karatüre'nin ilahileri derken yine işi gücü bıraktık, öfkesiyle var olanlara laf yetiştirir hale geldik.
GENAR Türkiye Raporu saha sonuçları diyor ki "Türkiye'de Ramazan-ı Şerif'e ve mukaddesata düşman, binde yedilik marjinal bir kesim var. Sesi çok çıktığı için %70 zannedildiği oluyor bu güruhun ancak binde yedilik marjinal bir azınlığa tekabül ediyorlar sadece. Buna rağmen bu kadar canhıraş biçimde dine ve mukaddesata karşı duruyor olmaları kendilerini hakikaten bu memleketin asıl unsuru zannediyor olmalarından kaynaklanıyor. Bir zamanlar birileri demişti "Biz asılız bizimle anlaşmadan katiyen bir şey yapamazlar" diye. İşte tam olarak buradan.
Bir vakitler bir ahbabım "Ne bitmez mağduriyetiniz varmış, 28 Şubatınız bir türlü bitmedi" demişti. Bir an kendisine hak verir gibi oldum sonra döndüm baktım ve hakikati gördüm "Başka bir hissiyata girmemize iki dakikacık müsaade mi ettiniz de biz mi direttik iki gözüm" demiştim. Hakikaten böyledir; bu tarifin hiç mübalağası falan yoktur.
Şimdi bir başka hissiyata sahip olup da kendimi kendi memleketimde, hiç kimseye hesabını vermeden bize ait bildiğimiz şeylerle meşgul etmek gibi bir talebim var. Bilmem çok büyük ve şımarık bir talep midir fakat hakikaten böyle bir talebim var. Benim açımdan en doğal ve en anlaşılır, hayatın doğal bir parçası olan şeylerin bunlar açısından nasıl da nefret edilesi şeylere dönüştüğünü anlamaya çabalayıp durmak istemiyorum. Keşke bir gün, sadece bir gün; şeytanları çözseler, bunları bağlasalar. Bir gün sadece bir gün bütün bu anormalliklerden azade normal bir vatanda yaşadığımızı hissetsek.
Bu da benim Ramazan niyazım olsun.
Bundan sonra daha dikkatli olmalı
B.
İsrail'in vaat edilmiş toprak iddiaları 3000 yıllık bir hikaye anlatıyor. Eski oryantal istik döneme ait bir hikaye bu. Bu hikayenin anlatılmasın ardından söz konusu bölgeye Asurlular geldi, Persler geldi, büyük İskender geldi, Roma geldi, Araplar geldi, Osmanlı geldi... "bir zamanlar buralar hep dutluktu" şeklinde anlatılan hikayelerin bir benzeridir aslında vaat edilmiş topraklar hikayesi; öyle bir hikâye ki Amerikan büyükelçisi dahi korkmadan çekinmeden ve utanmadan sakız gibi çiğneyebiliyor bu hikâyeyi.
Köyden indim şehre filmi genel olarak bir hikayeyi anlatır malumunuz. Bir zamanlar bir yere gömülmüş bir hazinenin üzerine yapılması muhtemel onlarca şey hazineye ulaşmaya mani oluyor. Hatta çok değil birkaç gün evvel gömülen bir hazinenin üstüne panayır kurulduğu oluyor da göbekleri çatlıyor gömüp altınları alana kadar. Vaad edilmiş olanı elde etmek için üzerine inşa edilmiş olanı yıkmak gerek.
Bir süredir Türkiye'ye yönelik tehditleri daha kesif işitilir hale geldi İsraillilerin. Michael Rubin on yıl sonraya tarih dahi verdi. Tehditte bulunan palavracılık konusunda Perslerden geri kalmayacak olan İsrailliler olunca ciddiye Alası gelmiyor insanın velakin teyakkuzda olmamız gereken bir şey var o da şudur: hakim olmaları gerektiğine inandıkları bölgelerin tapusu hâlâ bizim üzerimize. Dilediğiniz kadastrocuyu getirin bir başka netice çıkmayacaktır karşınıza. Kıyısından temizlemeye başlarsanız eğer bu bölgeleri tarihsel iddiası en güçlü olan İran'ı saf dışı bırakmak durumundasınızdır. Bu hedefe son derece hevesli bir İsrail görüyoruz. Hamaney'i öldürmek ile bunu yapmak arasında dağlar kadar fark olduğunu en az bizim kadar iyi biliyorlar. Fakat Körfez Savaşı'nın başladığı günden beri yaptığı en önemli şey Amerika ve İsrail'in; bölgenin kültürel hafızasını ve sahiplik iddiasındaki medeniyetlerini yıkmak, yaralamak, buralardan sürgün etmek. Suriye'de yaşanan savaşın anlamlı bir izahını yapabilen çıktı mı şimdiye kadar Allah aşkına? Irak petrolleri Lazkiye'den Akdeniz'e inecekmiş, Suriye üçe bölünecekmiş vs... Batılının Levant dediği kadim topraklarda tavuk beslemeye adam kalmadı. Bu toprakların binlerce yıllık sahipleri vatanlarını terk ettiler. Maksat bölgeyi İsrail için dutluk kıvamına getirmektir.
Şimdi son derece özgüvenle " Türkiye İran değildir; İsrail bize saldırmaya cesaret edemez" diyenlere tek bir soru soralım ve meseleyi bir başka vesileyle tartışmak üzere burada nihayete erdirelim: bölgenin tarihsel sahipleri Araplar güçlü bir devletle temsil edilmiyor, Fars'lar bir noktaya çekilmek isteniyor, Türkler Türkiye Cumhuriyeti olarak güçlü biçimde direniyor. İlk iki direnç ortadan kalktıktan sonra ne için saldırdığını dahi bilmeden İsrail'in çıkarı için sağa sola şuursuzca saldıran batılılara yanına alıp Türkiye'yi niye saldırmasın? Sanki ziyan kendisine mi geliyor? Riske edeceği, göze alamayacağı ne vardır?
.
Arzulanan netice
B.
Zannederim bir meseleyi tavzih etmeyi başaramadık. Biraz daha konuşmanın âlemi olduğunu da düşünmüyorum açıkçası. Yine de bir iki satır kelam edip en azından söylemiş olanlar safına geçmek isterim.
Ne İrancılıktan ne Şiilikten – Ehl-i sünnet olmaktan dem vurmadan, soğuk, buz gibi adeta İngiliz objektifliği ile yapılabilecek bir yorum var. Bu bölgede yıllardır sürüp giden Amerikan-İsrail menşeli savaşların bizde getirdiği bir reaksiyon var. İran'ın zafer kazanmasını istiyor değilseniz de Coni'nin domuz ayaklarının her istediğinde bu topraklara basmasından rahatsızız. Olmaz, olamaz bir şeydir bu. İrancı oluyor da değilim bunu söylerken, Türkiye'nin çıkarının önüne bir başka ülkenin çıkarını koyuyor da değilim. Açıkçası Amerika'nın, İsrail'in bu harbi kaybedip rezil perişan olmalarının ne kadar istiyorsam, İran'ın da zayıflayarak bu savaştan çıkmasını Türkiye'nin güvenliği açısından o kadar isterim. Şunun da farkındayım ki, Amerika ne kadar yayılmacı ise İran da o kadar yayılmacı bir ruha sahiptir. Yani birisi emperyalist ötekisi değil diyemem. Herkes kapasitesi kadar yayılmaya bakıyor. Amerika kendi askerleriyle, Batılı bayraklarla yayılmaya çalışırken İran vekaletçileri ile bölgede iş görüyor. Bunun da farkındayız. Fakat bir şeyi çok açık şekilde görmemiz gerekiyor ki Amerika'nın bu topraklarda bir Vietnam'a daha ihtiyacı var. Yoksa Irak'a girdiği gibi, Suriye'ye girdiği gibi, İran'a girdiği gibi Türkiye'ye de girmeyi arzu edeceğini hepimiz biliyoruz. Bırakıp kaçtığı Afganistan'da dahi başarılı olmadığını söyleyemeyiz Amerika'nın. Neticede bırakıp kaçmak için orayı bir süreliğine dahi olsa zapt etmek gerekir; kısmen yahut tamamen velakin zapt etmek gerekir. Şimdi eğer İran'da da başarılı olur ve üstün askeri teknolojisinden yola çıkarak yeni bir hegemonya oluşturmakta başarılı olursa Amerika, bunun faturasını herkesten daha ağır ödeyecek olan biz oluruz.
Sakın yanlış anlaşılmasın lütfen. Korkuyor, Türkiye'ye güvenmiyor değilim. Evvel Allah'a sonra ülkeme güvenirim. Velakin düşmanın, potansiyel düşmanın semirmemişi makbuldür. Kudurmamışından, şımarmamışından rica ediyoruz.
Meramımızı anlatabildiğimizi umarım. Amerika'nın kaybettiği, İran'ın ise güçlenemediği bir netice olsun. Bundan başkası bize zarar.
.
CHP laikliği bir kere daha mı tanımlıyor?
B.
Bu yoğun gündem arasında hak ettiği değeri veremediğimiz bir hadise yaşandı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde. CHP Muğla Milletvekili Süreyya Öneş Derici'nin mecliste yapmış olduğu konuşma, Tahran ve Tel Aviv bombalanıyorken; Hamaney öldürülmüş, Azerbaycan çatışmaya çekilmek isteniyorken bir parça dikkat çekmiş olsa da tam olarak te'vil edilemedi. Mezkûr konuşma, paradigmada bir sapma olması itibariyle daha fazla dikkat çekmeyi, daha çok tartışılmayı hak ediyordu.
Evvela Derici'nin tonuna dikkat çekmek gerekir. Nasıl da ciğerden, nasıl da höyküre höyküre. Alelade bir trafik kavgası zannedersiniz yolda görseniz. Fakat öyle değil, sebebini az sonra tamam edeceği konuşmanın içeriğinden anlıyorsunuz. Derici bilinçli miydi bilinçsiz miydi bilmiyorum lakin uzun süredir CHP'lilerinin de yapmaktan özenle kaçındığı bir şeyi yaptı; laiklikle dinsizliği, İslamofobiyi eşitledi. Eskiden böyleydi, gayet açıktan bir tonda din karşıtlığı yapabilecek bir dilleri vardı. Sonrasında bunun faturasına bizzat ödedikleri gerçeğiyle karşılaşınca öyle değilmiş gibi yapmaya karar verdiler. Aslında hakiki müslümanlar onlarmış da siyasal İslamcılar yüzünden gerilim yaşıyormuşuz gibi bir tutum takındılar. "Dinimizi elimizden aldınız" diye bağıranına bile denk geldik. Fakat Derici öfke dolu konuşmasında bir başka duruş sergiledi. Belki sinirden kendini kaybetti ve istemsizce açık sözlü oldu belki de gerçekten dürüst, mert bir duruş sergiledi. Hangisidir kestiremiyorum. Fakat uzun süredir öyle değilmiş gibi davranmak zorunda olduğumuz bir şeye aslında ne olduğunu gayet iyi biliyormuş gibi muamele etti. Laiklikten hakikaten ne anladıklarını beyan etmiş oldu Derici.
Dindar bir toplumda "ben İslamofobiğim, dininizin düşmanıyım" gibi daha direkt ifadelerin konforsuz olması sebebiyle kendisini laik olarak tanımlamak gereği hissedenler her zaman böyle değildi. Bir zamanlar, daha baskıcı olabilme lüksüne sahip oldukları demlerde şu anda söyleyemedikleri şeyleri söyleyebiliyorlardı açık açık. Kılıçdaroğlu döneminde bu konforu yitirmiş oldukları gerçeğini iliklerinde hissetmiş olacaklar ki, bir başka tutuma yönelmek mecburiyetinde hissettiler.
Helalleşme sürecini hatırlayacaksınızdır. "Bir zamanlar bir şeyler yaptık, sizleri kırdık. Fakat inanın artık pişmanız, bundan sonra böyle şeyler yapmayacağız." demişti Kılıçdaroğlu ve şürekası. Eren Erdem'in yoğun gayretleriyle gerçekleşen bu helalleşme projesi, bir zamanlar hatalar yapıldığı ön kabulü üzerine inşa edilmişti ya; Özgür Özel ondan da vazgeçti bir süredir. Hakikaten Cumhuriyet Halk Partisi'nin tarihinde mütedeyyinleri üzecek hiçbir şey olmadığına inanıyor ve bunu da açık açık beyan ediyor.
Masum bir farklılık gibi görünen fakat esasen Tanju Özcan'ın ihramı ardına gizlenerek bize diş bileyen büyük bir kin kümesidir bu. Kendini zapt etmeye mecbur hissetmediği anlarda nasıl bir ruh hali, nasıl bir dünya görüşü, nasıl bir yapıp etme kültürüyle sizi karşılayacaklarını buradan yola çıkarak tahmin edebilirsiniz. İşte beni bu noktada düşündüren asıl şey, Derici'nin kendini zapt etmeye mecbur hissetmeyişidir. Ki kendisi Özgür Özel'in parti Meclisi listesinin ilk sırasında yer alıyor. Alelade bir CHP'li değil.
Ben de farkındayım dünyada şu anda bambaşka şeylerin yaşandığının fakat 2026 yılının Ramazan ayında yaşanan bu sapmayı mutlaka tahlil etmemiz gerektiğine olan inancım beni bu notu düşmeye sevk etti. Zira sürekli dönüştük diyenlerin dönüşmeye devam ederken sık sık eski duraklarına da uğradıkları bir vetirede, mutlaka hakkında konuşulması gereken şeylerden birisi de budur. Hele bir de bu uğramak, öfke nöbeti suretinde, dişleri gıcır dayan bir samimiyete sahipse, Türkiye gibi bir ülkede, laiklik gibi bir meselede her vakit hatırda tutulması gereken bir şeydir.
.
Kulağa küpe
B.
Genel bir düsturum var, sizlere de arz etmek isterim. Bir şekilde yaptığımız iş mukabilinde meydana gelen reaksiyonları mümkün mertebe ciddiye almam. Hele sosyal medyadan geldiyse bu reaksiyonlar hiç ciddiye almam. Elbette tenkitlerin başımın üstünde yeri var lakin takdir hislerini de tekdir beyanlarını da basit bir teşekkürle savuşturmaya gayret ederim çünkü pek çoğunun gerçekliğine inanmam. Bugün sizi yere göre sığdıramayanlar sadece birkaç gün sonra en ağır hakaretlerde bulunabilir, bunu hak edecek ne yaptım dedirtecek sözleri sarf edebilir. O sebeple çok ciddiye almamak lazımdır bu mecralardan gelen takdiri de tekdiri de. Vefasız bir vasat vardır, bunu hemen hepiniz kabul edersiniz zannederim. Buna mukabil dua almanın çok önemli olduğuna da inanırım. Bu vazife sayesinde aldığımız duaların bir kısmının samimiyetini ve muhabbetini görmüş bir kimse olarak "şükür o dualara ki sayelerinde hâlâ tepetaklak olmadık" diyorum.
Sevâd-ı Âzam çok önemli kavramdır. Müslümanların çoğunluğunun bulunduğu yerde oluşan büyük gölge sebebiyle sevâd denmiştir diye öğrendik. Bu çoğunluğa tezat teşkil edecek bir duruş ortaya koymanın hayrını görene denk gelmedim ben. Bazen yaşadığınız hayat sizi öyle bir noktaya getirir ki "keşke şu şu işleri yapmasaydım da şu mübarek günlerde ağzı dualılardan dua almak nasip olsaydı" dersiniz. Onların duasını kaçırtacak işlerden uzak durmak lazım. Varsın size madalya takmasınlar -ki ben bu tarz garip haller içine girenlere madalya takıldığına da henüz şahit olmadım- ağzı dualı iki âmi zatın duasını alın.
Benim de kulağıma küpe olsun.
.
Mayın eşekleri plantajı
B.
Bilim kurgu filmlerinde rast geldiğini sahnelerden biridir; bir yerde dünyanın yahut uzayın bir yerlerinde bir koloni kurulmuş damızlık kadınlar bebekler doğuruyor, çeşitli aletler insanlar üretiyor, ta ki bunlar sistemin ihtiyaç duyduğu insan malzemesini oluştursun ve ihtiyaç anında kolayca telef olabilsinler.
6 Nisan 1917'de piyasaya sürülen mallar göstermiştir ki, dünyanın hakiki damızlık kadınları Amerikan anneleridir. O günden beri kurulması planlanan, kurulan, melanetleri sebebiyle başına beladan çıkarmayan İsrailoğlu'nun savaşları için eski dünyaya taşınıp, cepheye sürülüp, niye olduğunu bilmediği bir savaşta nasıl olduğunu bilmediği şekilde can vermektedir Amerikan askeri. Af buyrun, orada gebermeyenler, ülkelerine döndükten sonra girdikleri depresyondan çıkamayarak intihar ediyorlar zaten.
Salvador de Madariaga'nın iyi bir şeymiş gibi anlattığı şu sahneyi gözünüzün önüne getiriniz: göğsünün üzerinde birleşik Devletler (United States) kısaltması U.S. etiketi bulunan bir dünya anonim mayın eşeği. Us İngilizcede aynı zamanda "biz" demek. O askerin kim olduğu ile ilgilenen yok. Geberip gittikten sonra türküsünü söyleyecek, şiirini okuyacak kimse de yok. U.S'a dahil bir no name... Curzio Malaparte "batı medeniyetinde en az bulunan şey"in merhamet olduğunu söylemişti. İşte hakikaten böyle merhametsiz bir cemiyette yetişmiş bir savaş makinesinden bahsediyoruz. Bir damızlık kadının doğurduğu, nesiller boyu cahil bırakılan, gerektiğinde sürüler halinde kimsenin bilmediği cephelere gönderilen, yegâne fonksiyonu ölene kadar mümkün mertebe fazla öldürmek olan ruhsuz bir savaş makinesi.
Geçtiğimiz günlerde Amerika'yı hepimizden iyi tanıyan tecrübeli bir münevveri dinledik iftar sofrasında. Zülf-ü yare dokunur mu, Amerika'daki hayatını zora sokar mı bilemediğimden isminizi zikredemiyorum. Beyefendi şöyle buyurdular: "her şeyden evvel Trump'ın rasyonel şekilde anlaşılacak, izah edilecek tarafı olmayan, düpedüz bir deli olduğunu kabul ederek işe başlamamız gerektir. Normal adam muamelesi yapıp rasyonel açıklamalar bulmaya çabalarsanız yanlış çıkarımda bulunursunuz" ... ilk bakışta aşırı yorum gibi geliyor değil mi? "Koskoca Amerika'nın başına bir deliği getirirler mi ya hu?" diye sual ediyorsunuz. Esasen doğru cevap şudur: bu insan plantajının; damızlık kadınların mayın eşeği evlatlarının ülkesinin hak ettiği başkan tam olarak budur.
1783'te savaşın nihai olarak kaybeden İngilizler ülkeyi terk ettikten sonra bir daha sömürge olma, işgal edilme tehlikesi bir yana, komşuları tarafından saldırıya dahi uğramamış bir ülkedir Amerika. En olmadı iç savaş çıkarmış, komşularına tebelleş olmuştur. Şimdi bu hiçbir zaman özgürlüğü elinden alınma tehlikesini yaşamamış halkı tek bir sloganla aptallaştırmanın esbab-ı mucibesi bence yukarıda anlattığım cümledendir. Esaret nedir bilmeyen, önüne geleni esir etmeye niyetli adam "Freedom" (Hürriyet) diye titreye titreye hürerek gözyaşları döküyor ya, işte o aptallaştırma cümlesinin tam olarak kendisidir. Temel kaygısı olmayan bir şey için kendini parlayacak kadar adama ve U.S'ın bir parçası haline gelebilme çabasının yaratıcısıdır bu slogan. işte bu aptallaştırma ve gönüllü aptallaşma süreçleri yaşanmasaydı, onun bunun tetikçisi haline getirmek hiç de kolay olmazdı Arkansas'ın, Oklahoma'nın tarla çocuklarını.
Bir sahne, sık sık yaşanan bir sahne dikkatinizi çekmiştir. Amerikalılar savaştıkları yerleri, dünyanın en eski medeniyetinin kurulduğu yerleri haritada gösteremiyorlar. Bildiğiniz düpedüz cahil, bir süredir savaşta olduğu ülkenin yerine en azından vatan evlatları nerede cephededir diye arayıp sormamış. Sormasına da ihtiyaç yoktur zaten. mayın eşeğinin kültürlüsü makbul değildir, aksine bodoslama gideni makbuldür ki sahayı rastgele kontrol etsin.
İşte böyle bir şeydir. İnsan daha yakışmaz, bütün robotların ilk versiyonu bir millet. İsrail'in savaşları için ekilip İsrail'in çıkarı gereği biçilen bir plantaj. Kurusun gitsin dileriz.
.
Mantıklı iftira ve mantıksız iftira üzerine
B.
Patavatsız şehzadenin hikayesini bilirsiniz. Lalalar işi gücü bırakmış bunun kırdığı potları toparlamaya çalışıyor; bundan başka işi olmayan lala bile var. Gün sonunda kendisini adam etmekle görevli lalası öyle bir potla karşılaşıyor ki "Hünkarım artık ben ne yapayım?" diye boyun büküyor çaresiz. Şimdi dünden beri düşünüyorum, işi gücü bırakıp Lüksemburg'da marina olduğunu ispat etmeye çalışanlar Özgür Özel'in kırdığı foto toparlamaya mı çalışıyorlar yoksa varlığını ispat edemeyecekleri yatı marinanın varlığını ispat ederek ispat etme çabasına mı girmiş durumdalar?
Özgür Özel'in derin cehaleti ile ilk karşılaşışımız da değildir; bundan evvel müteaddit defalar benzer alametlere denk gelmişliğimiz vardır.
Özgür Özel bir iddia attı ortaya, Akın Gürlek'in Lüksemburg'da bir yatının olduğunu söyledi. Neden Hamburg değil de Lüksemburg dediğini hiçbirimiz anlamadık. Sanırım daha havalı geldi. Evet Hamburg'da da deniz yok ama liman var; fakat Lüksemburg'da yat sahibi olmayı anlamlandıracak hiçbir şey yok.
Sizinkiler işi gücü bıraktı, Lüksemburg'da marina var mı diye chatGPT'ye sorma yarışına girdi. Oysa hepimiz biliriz ki içinden nehir geçen ülkelerin her birinde orta ölçekli teknelerin park edebildiği limanlar bulunur. Öyle salakça bir tutum ki, Akın Gürlek'in yatı olup olmadığını ispat etmeyi bir kenara bıraktılar, denize 300 km mesafedeki Lüksemburg'da marina olup olmadığını ispat etme yarışına giriştiler.
Malumunuz bir süredir mankurtlaştı bu arkadaşların mühim kısmı, "hey @grok resimdeki kim?" diye sormadan babasını tanıyamayacak hale gelmiş kimseye mankurt demek hakaret sayılmaz. "Hey ChatGPT Lüksemburg'da marina var mı?" sorusuna "evet içinden nehir geçen her orta Avrupa ülkesi gibi Lüksemburg'da da marina var" cevabını "gördünüz mü Akın Gürlek'in Lüksemburg'da yatı var" şeklinde aktaran adama işin esasını anlatmanız mümkün değildir. Daha kötüsü herkesi kendi zeka seviyelerinde zannettikleri için bir şekilde yat sahibi olmayı başarmış bir insanın o yatı Lüksemburg'daki bir nehir barınağına bağlamayacağını da asla düşünmezler. "Akdeniz'de, Adriyatik'te, Ege'de o kadar cazip yat limanı varken yatını Lüksemburg'a bağlayacak kadar kafası çalışmayan bir adam mı yoksa canınıza okudu, bütün dengesini bozdu bir senedir Özgür Özel? Siz gerçekten bu kadar aciz bir parti misiniz?" diye sorulacak olsa verecek cevapları yoktur.
Bu noktada ise bir başka faza geçtiler. Özgül Özel'in saçmalamadığını ispat etmenin mutlaka doğru söylediğini ispat etmek anlamına geldiğine inanmamızı bekliyorlar. Yukarıda arz ettiğim gibi, herkesin kendi zeka seviyesinde görüyor bu arkadaşlar. Saçmalayarak da iftira edilebilir saçmamadan da iftira edilebilir. Saçmalamadı ispat edilen her insanın doğru söylediği var sayılmaz. Burada asıl ispat edilmesi gereken Akın Gürlek'in iddia edilen şeye sahip olup olmadığıdır. Yatın varlığı ile alakadar olamıyorlar; zira Özgür Özel yatı Lüksemburg'a demirledi. Şu anda en önemli işleri Özgür Özel 'in saçmalamadığını ispat etmek; Lüksemburg'un yat demirlenebilir bir yer olduğuna bizleri ikna etmek. İşte en basit mantık örgütünden bu kadar uzak bir kitle Türkiye'yi yönetmeye talip olabiliyor acı olan şey budur.
.
İsrail'in zayıflama şartı
B.
Öyle görünüyor ki İran İsrail'i beklenenden daha sert vurdu. Cümleyi ihtimal olarak kuruyorum zira başa çıkmamız mümkün olmayan bir dezenformasyon bulutuyla çepeçevreyiz. Böyle bir ortamda ve bilgiden yola çıkarak yorum yapmak namümkündür. Sahadan gelen bilgiler bilgiler kadar gelmeyen bilgiler, gelen bilgilerin sıhhati, sizi bilgilendirenlerin hangi motivasyonla bunu yaptıkları gibi faktörler hayati öneme sahiptir. Güvenilir bildiğimiz kaynakların bazıları bazen gösteriyor göstere bir yerlere hizmet etmekten çekinmiyor. Kesif bir sis tabakası var etrafımızda; el yordamıyla bir şeyleri bulmaya, anlamaya çalışıyoruz. İşte tam olarak böyle bir ortamda yorumu genel çerçeve üzerinden yapmak en sağlıklısıdır gibi geliyor bana.
İran'ın son büyük saldırı dalgası akabinde Türkiye ve dünya kamuoyunda İsrail'in zarar görmesi perspektifinden olumlu bir hava oluştu. Dünya artık İsrail karşıtı nefretini taşıyamaz durumda. Batı toplumlarında İsrail karşıtlığı II. Dünya Savaşı sonrası hiç görülmedik seviyelere ulaştı. Bir süre öncesine kadar İsrail'i kritize etmeye niyetlenen her kim varsa antisemitizm kartını oynayarak dünyanın en mücrim insanlarından ilan eden ve susturan sistem artık bu kontrol kabiliyetini yitirmiş durumda. Bir realite olarak antisemitizmin yükseldiğini de reddetmiyorum; fakat bu yükselişte İsrail terörünün hiçbir şekilde eleştirilemez oluşundaki payı görmek istemeyen batılı güçlerin payını hatırlamamız gerektiğini düşünüyorum. Tarihinde batıda yaşanan pogromların bir benzeri olmayan şarklı toplumlar sanki antisemitizmin merkeziymiş gibi anlatılıyor dünyaya. Yalandır, onlar da biliyorlar. Fakat toplumlarına söyleyecek birtakım yalanlara ihtiyaçları olduğu için en kolay ve kabul edilebilir, suç ortaklığı çıkarılabilecek hikâyeye yani antisemitizme sarılıyorlar. "bakın antisemitizm her yerde olan bir şey günahkar olan biz değiliz" demenin utanmazca bir yoludur bu. Dikkat ederseniz aynı merkezler Ermeni soykırımı propagandasını da en fazla yapan ve yaptıranlardır. Suçu kolektifleştirerek kendilerini masumlaştırma çabası... garip şey...
Böyle bir ortamda İsrail'in İran'dan aldığı darbelerin büyük neticeleri olmasını temenni eden Dünya halklarının antisemitik talepleri olduğunu intihar etmek riyakarlıktır. O çok ikna oldukları huzur içinde, barış içinde bir dünya var ya; İsrail olmazsa onun olabileceğini zannediyor bu insanlar, bu sebeple illa olacaksa başka bir İsrail olsun ama bu İsrail olmasın istiyorlar. Çünkü bu İsrail sadece çevresine değil tüm dünyaya kan ve gözyaşından başka bir şey getirmedi. Bu sebeple İsrail'in kaybetmesini istiyorlar.
Bu noktada bir hakikat unutuluyor. İsrail'i vurarak zayıflatmak çok da mümkün değildir. Örneğin rafinesi vurulduğunda yerine çok daha fazlasını ikame eden paryalar var. Parayla-pulla da zayıflatmak mümkün değildir. Öyle mel'un bir sistem kurulmuş ki, evladınıza aldığınız sütten İsrail'e para aktarıyor. Bu küresel kapitalist sistem İsrail'i paraya muhtaç bırakmaz, yerine daha fazlasını koyar. İsrail'i öldürerek de zayıflatmazsınız, binlerce yıllık bir kolektif hafıza var ve sürekli öldükleri halde kolektif olarak varlıklarını sürdürebilirdiklerini hatırlıyorlar. Fakat öyle bir şey zayıflatır ki İsrail'i, daha kuruluşundan önce hülyaları kurulan ve yegane amaç olan toprak hedeflerinden geriye gidişle bu sert gerçeklikle karşılaşabilir İsrail. İsrail'i ancak toprak kaybetmek zayıflatır. Yayılmacılığının durmasından, kardan zarar etmesinden bahsetmiyoruz; aksine var olan topraklarının ufacık bir kısmını yitirse dahi İsrail gerçekten zayıflamış olacak. İsrail kolektif hafızasının bir türlü atamadığı korku budur. Bu süreç sonunda böyle bir şey gerçekleşecek mi bilmiyorum fakat İsrail toprak elde etmeye çalışacak, bunu çok iyi biliyorum.
.
Her yanımız Trump
B.
Bilim dalları çeşitlendikçe ve geliştikçe insanoğlunun daha önceki asırlarda gereklilik olarak görmediği şeyleri gereklilik olarak görür hale geldiğine şahit oluruz. Antik devirlerden biri politik figürler tarihe şan ve şerefle mal olmak, yüzyıllar boyu anlatılan hikayelere konu olmak talebinde bulunmuşlardır. Fakat bu talep, hiçbir zaman 20. yüzyılda ulaştığı seviyede teveccüh görmemiştir. Bunun sebebi açıktır: Ho Chi Minh diye bir adamı tanıyorsak bugün Türkiye'nin en ücra köşesinde, Anadolu'nun köy kahvesindeki ihtiyarlar Pol Pot'un mezalimini hatırlıyorsa, "Carlos Menem diye bir adam vardı; Türk diyorlardı kendisine" deniyorsa yurdumuzun bir yerlerinde, dünya hakikaten küçülmüş demektir.
Böyle bir dünyada tarihe geçmek hevesiyle olur olmadık işler yapan nice diktatör yaşadı. Mao'nun kırmızı kitabını Hollandalı Sosyalistler bir parkta oturmuş hatim merasimindeymişçesine topluca okuyorsa hâlâ günümüzde, Mao bu hedefine ulaşmış demektir. Kaddafi de tarihe geçmek istemişti. İstediği surette olmasa da Kaddafi de tarihe geçti.
Şu sıralar bir başka anormalin tarihe geçme hevesiyle cebelleşiyoruz. Amerikan Başkanı Trump bir şekilde tarihe geçmek, adını unutulmazlar arasına yazdırmak hevesiyle garaipten de garip işler yapıyor. Sürekli kendisinden bahsedilmesini istiyor, her konuşmasında alakalı-alakasız demeden kendisini ön plana veriyor ve kendisinin bütün insanlık için ne kadar büyük bir nimet olduğuna hepimizi ikna etmeye çalışıyor. Doğrusu bazen eğlenerek izliyorum Trump'ı; fakat ekseriyetle tahammül edilemez buluyorum. Narsistik kişilik bozukluğu diyerek işin içinden çıkmak elbette mümkün. Fakat Trump'ın şahsının ötesinde bir gerçek var ki, bu Trump olmasa bir başka Trump'ın zuhur edeceği gerçeğidir. Her şeyin çok çabuk tüketildiği günümüz dünyasında hiçbir zaman olmadığı kadar geçici olduğunu hissediyor insanoğlu. Buna karşı direnmek için bir şekilde kendisini beyan ediyor, "ben de varım" diyor. Yani bu Trump'ın şahsının ötesinde yaşadığımız çağa mahsus semptomatik bir durum. Ahireti olmayan muhterisler kendilerini dünyada ibka etme hevesindeler. Ve bu heves herkese kendi ölçeğinde vücudunu ispat etmek gibi bir hedef sunuyor. Trump isen kendini tüm dünyaya mal etmeye çalışıyorsun; lokal bir sanatçıysan, o bölgede ebedileşmek istiyorsun. İktidarın ne kadarına izin veriyorsa o kadar kendini bilinir kılmak istiyorsun. Maalesef bu hastalık toplumumuzun her katmanına sari vaziyette. Büyük ölçekte Trump gibi kendini rezil etmekten endişe etmeyen acayip insanlar karşımıza çıkıyor, küçük ölçekte meşhur olmaktan başka tasası olmayan küçük heveskârlar... Velhasıl Trump bir tane değil. Sağımız solumuz, önümüz arkamız Trump...
.
Tanımlanmışlıktan Sonra
B.
Mistik müzik festivaline henüz fikir aşamasında iken hoş bakmamıştım. İki çekincem vardı. Bunlardan ilki bu tarz organizasyonların hiçbir zaman belli hudutlar içinde tutulamayacak; inancımızla, temel kabullerimizle ve festivalin düzenleyeceği mekanın mehabetiyle tevil edilemeyecek haller zuhur edebilir kaygısıydı. İkincisi ve bence daha fazla dikkat edilmesi gereken unsur ise, 1960'la başlayan ve hatta dönemin hippi rüzgârında da arkasına alan " gizemli bir doğu dini olarak İslam" propagandasının ömrünü uzatmaya hizmet faaliyet olması ihtimalidir. Batılı gençlerin okkültizm batına düşmeden mistik bir yol bulabileceklerine inanarak Asya dinlerine yönelmeleri altmışlı yılların ikinci yarısının bir modasıydı. Bu odanın etkisi 80'lere kadar sürdü. Batı toplumlarının içinde bulunan Müslüman cemaatler bu akımdan istifade etmeyi başardılar. Batılı hayat nizamı dışında, daha insani ve tatbik edilebilir bir hayat teklif eden mağribi şeyhleri bu dönemde oldukça cazip geldi batılı gençlere. Fakat gerek konunun ele alınış mecrasıyla gerekirse bu dönemde yürütülen propaganda ile İslamiyet sanki doğuya ait mistik tarafları güçlü bir fenomenmiş gibi tanıtıldı.
Şöyle kabaca bir dönüp baktığımızda karşı karşıya kaldığımız hakikat bize bir başka şeyi söylüyor oysa. Tüm unsurlarıyla Doğu Hristiyanlığı, Balkanların kuzeyine hatta Sibirya'ya kadar yayılan Ortodoks Hristiyanlık mistik bir din olarak adlandırılmayı İslamiyet'ten çok daha fazla hak ediyor. İslamiyet, ilk yıllarından bugüne kadar sergüzeşti kayda alınmış, gündelik hayatla ilgili son derece gerçekçi teklifler sunan ve politik olarak da bir teklifle insanları kendisine çağıran bir dindir. Dahası, doğu dinleri gibi yahut doğu kiliseleri gibi lokal bir inanç yoğunlaşmasının çok ötesinde cihanşümul bir dindir. Elbette batılı zihin İslamiyeti semitik din havzasında yaşanan fanatik bir aşırılaşma ve sapma olarak görmeye heveslidir. Buna mukabil Müslüman çevrelerde büyüyen her insan gibi bilmekteyiz ki İslamiyet, kendi dairesi için de terbiye olunanlara son derece itidalli ve hayatın içinde bir teklifle yaklaşır. Gerek şahsi tecrübemiz gerek bizden önceki nesillerin yaşam tecrübesi bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor. Adımız gibi iyi bildiğimiz hakikati bize unutturmak ister gibi miskin dervişlerden, gizem peşinde koşan müminlerden bahsediyor oluşları boşa değildir. Bu, ateşli silahlar kullanma konusundaki eksikliğimizi büyük mağlubiyetler ile ödediğimiz dönemlerden beri ikna edilmeye çalışıldığımız bir rolün tahkim edicisi ikincil bir roldür. Oysa bizim peşinde koştuğumuz şeye verdiğimiz isim "Hakikat"tir ve hakikat Kafdağı'nın ardında erişilemez bir şey değildir. Aynoroz keşişlerinden bahseder gibi İslam ulularından bahsetmek ve bu şahısların yerekesinde doğulu bir esrar aramak hevesi hiçbir şekilde iyi niyetli bir tanımlama çabasının neticesi olarak görülmemelidir. Batılı zihin her tanımladığına bir de rol biçer. Tanımlamasına müsaade ederseniz, rolünüze razı olmak durumunda kalırsınız. Ülkemizde yüzyıldır çeşitli şekillerde izlediğimiz Mehdi-Mesih piyeslerinin de temel motivasyonu bu tanımlanmışlıktan neşet eden dünya görüşüdür. Zihnimizde yürütmemiz ve kazanmak zorunda olduğumuz istiklal harbimizin kazanılması gereken ilk muharebesi işte bu "öteki" tarafından tanımlanmış halimizi reddetme muharebemizdir. Tanım yapmak ve sınıflandırmak hususunda gayet başarısız olduğumuzun farkında olarak ve herhangi bir hiyerarşik düzeni sahip olmayan bir dinin müntesibi olarak kendimizi yeniden tanımlamaktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim, ötekinin tanımını reddetmektir. Doğal hayat bundan sonra bizi de elbette bir mecraya sürükler; zira dini tatbikatımız aynı dinamiklerle hiç kesilmeden devam ede gelmiştir ve devam etmektedir.
.
Yalım'dan neden vazgeçtiler?
B.
Uşak Belediyesi'nde yaşanan skandal sonrası ilk birkaç gün Başkan Özkan Yalım'ı müdafaa sırasına giren birtakım şahısların son günlerde Özkan Yalım'ı son derece sert eleştirdikleri ve CHP'den ihraç edilmesi talebini dillendirdikleri sizlerin de dikkatini çekmiştir. "Birdenbire aydınlandılar da bu sebeple mi Yalım'a ateş püskürüyorlar?" diye soranlar oluyor. Hayır, elbette aydınlanmadılar ve Yalım'ı müdafaa etmek konusunda hâlâ bir tereddütleri yok. Fakat strateji icabı Yalım'ın yaptıklarını mahkûm etmek durumunda kalıyorlar. CHP'ye mücavir medya bir süre önce bir hakikatle karşılaştı ve ne yapacağına kısa sürede karar vermek durumunda kaldı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başındaki yegâne sorun Özkan Yalım sorunu olsaydı bambaşka bir refleksle karşılaşabilirdik. Buna karşın CHP tüm enerjisini İmamoğlu davasına sarf etmek gibi bir zaruret içinde buldu kendisini. Yalım davasının kendileri açısından taşınamaz bir yük olacağını görmeleri çok uzun sürmedi. 1956 yılından sonra ilk defa Uşak'ta belediyeyi kazanan CHP'nin bu sebeple cezalandırıldığını dahi söyleyenler birdenbire Yalım'ın partiden ihracını talep eder hale geldi. Öncelikle bu safra atma telaşının İmamoğlu'nun talebi olduğunu söyleyelim.
Silivri'de geçirdiği bir yılın ardından Ekrem İmamoğlu'nun en büyük kaygısı gündemden düşmek. Bu sebeple bir süredir mahkeme salonunda ortaya koyduğu tavır ve davranışları politik eylemler olarak değil, medyada yer edinebilme kaygısıyla yapılmış aşırılıklar olarak okumak gerekir. Elbette İmamoğlu'nun bu süreçte başına gelen en büyük bahtsızlık, mahkeme safahatinin İran-İsrail&ABD savaşına denk gelmesi oldu. Kamuoyunun ilgisi bu savaşa yönelmişken başlayan duruşmalar, İmamoğlu'nun umduğu etkiyi meydana getirmedi. İşte tam olarak bu sebeple gündemin ana maddesi haline gelmek talebiyle İmamoğlu mahkemede agresif çıkışlar ve tutarsız taleplerde bulundu. Mahkeme salonunda selamlama konuşması yapma talebi öyle görünüyor ki dünya hukuk literatürüne geçti. Bütün bu çabalara rağmen İmamoğlu bu süreçte Türkiye'nin ana gündem maddesi olmayı başaramadı.
İşte tam da bu ortamda Uşak Belediye Başkanı Yalım'ın sansasyonel şekilde görevinden uzaklaştırılması ve karıştığı usulsüzlükler İmamoğlu'ndan daha fazla konuşulmasına sebebiyet verdi. İşte İmamoğlu'nun asıl talebi olan sürekli kendisinin konu edilmesi stratejisine uymayan nokta tam olarak budur. Uşak meselesinin bir an evvel dürülüp bir kenara kaldırılacak bir beze çevrilmesi talep edilmektedir. Yoksa inanın Cumhuriyet Halk Partililer Özkan Yalım'ı savunma konusunda oldukça yaratıcı argümanlar üretebilecek ve bunu yapmaktan çekinmeyecek bir zihne sahip olduklarını İmamoğlu savunmalarında zaten ortaya koymuşlardı. Bütün hadise bundan ibarettir.
.
Başaşağı giderken
B.
20. yüzyılın hikayesi yazıldığında şarkta ve garpta müslümanların büyük bir hevesle katledildiği bir asır olarak bir alt başlıkta zikredilecektir. Yüzyıl yılbaşında Balkanlar'da yaşayan 8 milyon Müslüman'dan geriye ne kaldı hepimizin malumdur. Zorla göç ettirilenler bir yana katledilip de ismi zikredilmeyen milyonla insanımız var. Bu kötü alışkanlığı 21. Yüzyılda da devam ettirmek isteyenler hiçbir olmayan basit topluluklarla karşılaşmayı talep ediyorlar. İğdiş edilmiş rejimler ve devletler eliyle bu projeye karşı tepkisiz kalacak, mukavemet etmeyecek bir öteki tasarladılar. Buna mukabil düzensiz grupların direnişleri terör yaftası ile yaftalandı. Fakat düzensiz gruplar o kadar zayıftı ki düzenli güçler kendilerini durdurmak konusunda büyük bir zorluk yaşamadı.
"Düzenli güçler düzensiz güçleri ortadan kaldıramazlarsa düzensiz güçler düzenli güçleri mutlaka mağlup eder" kuralı tarihin her döneminde nispetle daha kat'i biçimde işlemeye başladı. Suriye Savaşı'nın neticesi hepimizin malumudur. Şu sıralar Hizbullah İsrail'in Güney Lübnan'a karşı giriştiği pervasızca savaşa karşı çeyin bir direniş ortaya koyuyor. Amerika gibi bir müttefike sahip olmasına rağmen İsrail bu mücadelede köşeye sıkışmış durumda. Bir örgüt olarak hizbullah hibrit bir karaktere sahiptir. Düzensiz örgütlerden biridir diyemiyoruz; zira Lübnan'da sisteme entegre bir parti hüviyetine de sahip, sokakta bir karşılığı var ve sadece şeyi Müslümanlardan değil Hristiyanlardan da aktif şekilde destek buluyor. Ermeni kökenli Julia Boutros konserlerinde Hizbullah'ın müteveffa lideri Hasan Nasrallah için ortaya konulan destek gösterileri hepimizin hatırındadır. Dolayısıyla Hizbullah'dan bahsederken düzensiz güçlerden bahisle başlayan bir cümleyi tekrar ediyor değiliz. Buna mukabil uluslararası sistemin bir parçası olarak da görülebilecek bir yapıdan bahsedemiyoruz. Buna mukabil literatüre artık beşinci nesil savaş olarak geçen yeni savaş konseptinde Hizbullah gibi yapılar İsrail gibi devletlere nispetle çok daha dinamik ve başarılı yapılar olacağa benziyor. Bunun en önemli sebebi Hizbullah kayıplarının İsrail kayıplarına nispetle çok daha düşük faturalı oluşu ve kazanılan her mevzi başarının zarardan kar olarak değerlendirilerek bir zafer havasına büründürülmesidir. İşte düzenli güçlerin düzensiz güçler karşısındaki en büyük zaafı tam olarak budur. Çok değil bundan on sene öncesine kadar asla yenilemez ve yıkılmaz bir güç olarak pazarlanan İsrail'in baş aşağı gidiş hikayesi tam olarak burada başlıyor. İsrail Lübnan'ın güneyini yoğun şekilde bombalarken, yaşanan sivil kayıplar bölge halkını kuzeye göç etmeye zorluyor. Bu elbette İsrail politikasının bir parçası zira Suriye'de yaşananlar gibi demografik bir dönüşüm ve nüfussuzlaştırma siyaseti İsrail stratejisinin önemli bir bölümünü kapsıyor. Buna rağmen İsrail ordusunun kuzey kuvvetleri Komutanı Rafi Milo Hizbullah'ın iddia edildiği gibi zayıf bir örgüt olmadığını aksine hâlâ son derece güçlü bir yapı olduğunu dile getirmek mecburiyetinde kalıyor. Bu başarısızlığı perdelemek için vahşetin dozunu artıran İsrail'in önümüzdeki süreçte daha açık başarısızlık hikayeleri anlatması yukarıda anlatılanlar sebebiyle kaçınılmazdır. Bu vesileyle bizler de bir gün "İsrail'in başaşağı gidiş hikayesinin başladığı güne şahitlik ettik" diye anlatabileceğiz.
.
Amerika ile İsrail'in yol ayrımı
B.
Bilmem siz bir şey anlayabildiniz mi ancak bu savaştan ben hiçbir şey anlayamadım. Ne savaş savaşa benzedi, ne ateşkes ateşkese, ne barış umutları gerçekten barış umuduna benziyor. Amerika'nın savaştan yana anlatabildiği en büyük hikaye öldürebildiği rejim yetkililerinin hikayeleri. Hasan Sabbah'ın topraklarında adeta Hasan Sabbahçılık oynadı Trump. Düşmanı olduğu devletin yetkililerini bir şekilde katletmeyi büyük başarı gördü. Savaştan ağır yara alarak çıkan İran'ın stratejisi ise işe yaradı. Savaşı büyütmemek adına Amerikan hedeflerine ciddi saldırılar tertip etmek yerine savaşı bölgede yayarak uluslararası toplumun baskısını artırmak ve savaşı sonlandırmak İran'ın stratejisiydi. Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ise bu stratejinin en kritik hamlesi oldu. İran'ın bu stratejisi mucibince Azerbaycan ve Türkiye'ye dahi füzeler-drone'lar düştü. Vardığımız noktada İran'ın stratejisinin işe yaradığı görülüyor. Rejimin varlığını sürdürebileceği bir statüko İran'ın reddetmeyeceği bir durum olacaktır.
Buna mukabil İsrail'in Amerika üzerindeki baskısı savaşın sürmesi yönünde. Daha önceleri bir vesileyle şu kanaatimi beyan etmiştim, yine tekrar etmek isterim: İsrail en azından Lübnan'dan yahut Suriye'den bir parça toprak almanın bu savaşın sonlanmasına razı gelmeyecektir. İşte bu noktada Amerika İsrail'den bağımsız bir savaş konseptine yönelerek İran ile savaşta müttefik, Lübnan ve Suriye ile savaşta ise ayrı bir strateji ortaya koyabilir. Bu vesileyle bir hakikat gün yüzüne çıkmış durumdadır ki, Amerikan başkanının uluslararası dengelere karşı hassasiyeti, Netanyahu'nun İsrail halkına karşı hassasiyetinden daha yüksektir. İşte Amerika ile İsrail'in yollarının ayrılacağı nokta tam olarak burası olacak. Amerika açısından fiyaskoyla sonuçlanan bu savaşın faturası en çok İsrail-Amerika ilişkilerine çıkacak.
.
Demirelsiz Cindoruk konuşulmaz
B.
Süleyman Demirel acaba tek bir hayat mı yaşamıştı diye düşünürüm zaman zaman. Sadettin Bilgiç'in karşısında Demirel, Ecevit'in karşısında Demirel, Kenan Evren'in karşısında, Turgut Özal'ın karşısında, Tansu Çiller'in karşısında Süleyman Demirel... kimin karşısındaysa ve kimin namına mücadele ediyorsa o hüviyette bir Demirel resmi çıkıyor karşımıza. Hatırımıza en çok 28 Şubat'ta cuntacıların yanında ve halkına karşı bir Demirel resmi geliyor; ahiri o şekilde olduğu için hafızamızda o şekilde tebellür ediyor. Oysa 28 Şubat'tan çok değil 1.02 sene önce Mehmet Ali bir anda verdiği mülakatta " ben hep milletin yanında yer aldım" demişti. Daha sonra en pasif döneminde Erdoğan'a karşı bir Demirel hatırlıyoruz. Göz kapakları artık düşmüş, erzel ömre adım atmış, fiziki olarak pek çok zorlukla mücadele eden, yarı asırlık yol arkadaşı Nazmiye Hanım'ı ebediyete uğurlamış bir Demirel'di bu. Ne hikmetse statükosunun yanında yer almayı tercih etti. Bu haliyle hatırlayıp kendisi hakkında son derece menfi konuşan bir dostuma "bir tek Demirel tanımadık ki biz; pek çok Demirel tanıdık ve bunların bazıları rahmetle yâd edilecek adamlardı" demiştim. Mutlak iyi iade etmeye niyetlenen bir dostum olursa kendisine yine benzer şeyleri söylerim. Bazı Demireller var ki hiç hayırla yâd edilesi değil. Allah hüsn-ü akıbet nasip etmiştir inşallah.
Hüsamettin Cindoruk öyle bir adamdı ki Demirel'den bahisle konuşulabilirdi ancak; öldü ve biz Cindoruğu konuşmaya Demirel ile başladık. Yassıada avukatlığı süreci, Adalet Partisi dönemleri, DYP genel Başkanlığı emanetçiliği, Demokrat Türkiye Partisi macerası, CHP'nin akıl hocalığı dönemi... bunların her birisi bir başka macera, bir başka vetiredir. Ancak bu dönemlerin tek bir ortak noktası vardır; yazsa da duruşmaları sonrası yolu Demirel'le kesiştikten sonra Cindoruk diye bir kimse var olmamıştır. Sanki hiçbir iradesi yokmuş da gassalin elindeki meyyit gibi, kuklacı hangi ipi kaldırırsa o organı hareket eder kukla gibi idi Demirel'e yoldaşlık ederken. Herhangi bir meselede şahsi fikri var mıydı bilmem; tanımak, tanışmak nasip olmuştu. O kuşağa dahil olup da Türk siyasetinde bir şekilde yer almış herkes gibi hürmete layık gördüm ve hürmette kusur etmemeye gayret ettim. Fakat şu kanaatim henüz genç bir adam iken de takarrür etmişti: merhum Cindoruk, Demirel'in elinde gassalin elindeki meyyit gibidir. Ezcümle rahmetli manen vefat edeli aslında elli seneden fazla olmuş; Demirel'in şahsında, ona yapışık şekilde imrar-ı hayat ediyordu. Vefat etti gitti Cindoruk, kendisinden yola çıkarak analizi yapılabiliyor mu diye şöyle bir bakarsanız hakikatle yüz yüze gelirsiniz. Demirel'le yolu kesiştikten sonra Cindoruk diye bir kimse müstakil olarak yaşamadı. Bugün tertip olunacak cenaze ancak bir şekil şartıdır. Allah rahmet eylesin kusurlarını affeylesin.
.
Bu çocuklar nasıl böyle oldular?
B.
"Korkacak, çekinecek bir şeyi kalmama" durumunu özgürlük olarak tanımlayan Baruch Spinoza, kişinin kendisini gerçekleştirebilme çabası ve sürecine Conatus adını vermişti. Conatus'un olmazsa olmaz bir hassasıdır korkmamak ve çekinmemek; ne ölümden ne Tanrı'dan ne de aşkın belirleyicilerden. Adeta bileşik kaplar teorisi gibi, biri arttığında biri azalan bir şema tarif eder bizlere Spinoza. Korku azaldıkça özgürlük artar, korku arttıkça özgürlük azalır.
Teknik yenilikleri yetik malımız bilip kendimize getireceğiz diye çıktığımız yolda medeniyetimizi ve değerler silsilemizi de Batılı normlarca belirlememiz gerektiğine ikna olduk olalı zihnimizdeki teşviş artarak çoğaldı. Hepimiz biliriz ki, değerler silsilemize ilk adımı "çekinmek"le, bir parçada korkmakla atarız. Hududu aşmaktan, haddimizi bilmemekten, belirlenen kurallara riayet etmemekten çekilmeyi tembihleyerek başlatırız hikayeyi. İttika diyerek başladığımız bu anlatı bir yerden sonra indikten süzülerek edep olarak tarif edilen noktaya varır. Elbette hata da ederiz, lakin hatamızı fark ettiğimiz anda bu yanlışlıktan dönmemekten de korkarız. Korkusuzluk ve hudutsuzluk da bizleri korkutur. Bu öyle boş bir tehdit olmanın ötesinde, Allah'tan ittika edince bizlere mutlaka bir çıkış yolu göstereceğine inanır, hesap edilmeyen rızıklarla merzuk olacağımızı vaat eden Allah'a itimat ederiz.
Temelini Batı değerlerinden alan modern ahlak, bilimsel pedagoji, gelişim psikolojisi gibi kurumlar ise bizlere tam tersini söyler. Spinoza gibi korkuyu yendikçe özgürleşeceğimize ikna etmeye çalışır bizleri bu kurumlar. Sanki mayıs tarlasında biten hüda-i nabit yabani otlarmışız gibi, sanki dünyaya ve hayata yönelik hiçbir kabulümüz yokmuş gibi bu söylenenleri büyük bir hevesle kabul ettiğimiz demde özgür bireyler yetiştireceğiz diye hudutsuz, çekincesiz, korkusuz gençler yetiştirir olduk. Değerlerimiz bir yana fizik kaideleri ile dahiar ve derhal de bulduk gençlerimizin bir kısmını. Ölmeyi bayılmak zannedenler, hakikaten korkulması gereken şeyleri tanımayanlar, bırakın mahlukata kendisine de merhamet etmeyenler bu hudutsuzluk ve ölçüsüzlüğün mahsulüdür.
Bir gün arayla Siverek ve Maraş'ta yaşanan hadiseler elbette uzmanlar tarafından detaylı şekilde analiz ediliyor. Takip edebildiğim kadarıyla bilgisayar oyunları, Telegram kanalları, diziler şimdiden esas suçlu ilan edildi. Yaşanan hadiseler de yukarıda zikredilen faktörlerin etkili amiller olduklarını hiçbir surette iddia etmem. Velakin bu kabulün ardından şu soruyu sorarım: Yukarıda zikredilenler tesir eden faktörlerdir. Bu faktörlerin kendisine tesir edeceği çocukların biraz olsun çekincesi, korkusu olsaydı; Allah'tan, kuldan, kendi istikballerinden, değer verdikleri şeylerden yana, ufak faktörler böyle etki eder miydi? Elbette benim de bir cevabım var, fakat bu soruyu ucu açık şekilde bırakarak üzerinde düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Silahı nereden bulmuş, kullanmayı nerede öğrenmiş vs. gibi hususlar bana oldukça teknik detaylar gibi görünüyor. Asıl teksif-i nazar etmemiz gereken şey bu aleti eline aldığında nasıl olup da bu kadar korkusuz olabildikleridir. Yanlış iliklenen ilk düğme sonrası son düğmeye kadar bütün hikaye yanlış bir örgüyle sürüp gittiği için olmasın.
.
Kristal kadeh ve çocuk
B.
Yaşlı bir keşişten dinlediğim bir hikayedir. Bir vakitler, Dünya henüz sanayi devrimi ile tanışmadan, eşya ve emval çeşitlenmeden çok önceleri bir vakitler, Tirol'de bir dağ köyünde, hayattaki tek yakını yetim torunu olan fakir bir çiftçi kadın yaşarmış. Alpler'in türlü nimetleri aynı zamanda şehir hayatından uzak olmak sebebiyle bazı yoklukları da beraberinde getiriyormuş. Böyle bir ortamda çiftçi teyze nereden eline geçirdiyse kristal bir kadehe sahip olmuş. Lüks ve zenginlik namına hayatında sahip olduğu yegâne şey bu kadehmiş. Günlerden bir yaz günü ikindi vakti küçük çocuk ninesinin ahırda olmasını fırsat bilerek kadehle oynamaya başlamış. Pencereden süzülen güneş ışınları kristal kadehe aksediyor, tavanda yüzlerce renk ve desenden oluşan bir gösteri sunuyormuş küçük çocuğa. Derken kadeh yavrunun elinden düşmüş, hezarpâre olmuş, her parçası bir yana savrulmuş. Küçük yavru ninesi geldiğinde ne söyleyeceğini bilemez durumda, kristal parçalarını toplamaya niyetlenmiş ki o sırada parçalardan birisi elini kesmiş. İki korku birleşmiş küçük yavrunun aleminde. Akan kanı gördükçe " ölecek miyim?" diye endişe ederken bir yandan diğer yandan "bu kadehi nasıl olacak da nineme hissettirmeden yok edeceğim?" diye düşünmeye başlamış. Tam o sırada kapı açılmış, yavru kristal parçalarının önüne kendisini siper ederek durmuş ve ninesinin görmesine mani olmaya çabalamış. Kapı açılır açılmaz ninesi çatık kaşlı bir edayla " sen benim kadehimi mi kırdın?" diye sual etmiş. Hayır demeye fırsat kalmadan çocuğun kesik elini ve yere damlayan kanları görmüş. Kadehi unutmuş yaşlı kadın çocuğun elindeki kesikle alakadar olmaya koşmuş. Meğer uzakta, çok uzakta ahırda ineklerle uğraşırken kendi evinin tavanına ve duvarlara yansıyan güneş ışınlarını görmüş de kadın kadehin kırıldığını henüz eve varmadan çok önce anlamış; zira kadehten akseden ışığın ne gibi şekilleri olduğunu herkesten iyi bilirmiş, çünkü nine de bazen saatlerce kadehten akseden ışık oyunlarını izlemekten büyük zevk alırmış. İşte bu tanımak ve bilmek sayesinde kadehin kırıldığını ahırdayken anlamış. Duvara ve tavanlara vuran ışık sağlam kadehten geliyor olamazmış. Zenginlik namına tek şeyi olan kadehi zayi olan kadın torununu bir temiz ıslatsın ıslatmasına da çocuğun elindeki kesik sopa yemesine mâni olmuş...
Hikayenin devamı da var fakat bendenizin yeri yok. O çok değer verdiği ve hayatta sahip olduğu yegane zenginlik olan kadehin aksinden sağlam mı kırık mı olduğunu anlayan bu nineden ibret almak gerekir. Yukarıda geçen kimine hikaye kimine hakikattir. Son günlerde zihnim çocuklar ve çocukların velisi olmak iddiasındaki ebeveynler ile meşgulken bu hikayeyi düşündüm sık sık. Ben de evlat sahibiyim bu sebeple Allah'ın beni imtihan etmesinden korkarak büyük konuşmaktan kendimi alıkoymaya gayret ediyorum. Fakat bir soru zihnimden bir türlü çıkmıyor. Tirol'ün dağ köyündeki teyze kadehin kırıldığını te nereden anlıyordu da bizim insanımız evladındaki başkalıkları nasıl olup da göremiyor? Bu soruya mukni bir cevap arıyor değilim. Tek talebim, yaşını başına almış, çoluğa çocuğa karışmış eşek kadar insanlara eli kesilmiş çocuklarının yaralarıyla bir şekilde alakadar olmaları gerektiğini hatırlatacak bir ortam. Bu ortamı meydana getirmek için hepimizin bir şekilde hizmet etmesi zaruridir. Bu vazifeyi ihmal ettikten sonra, bunun haricindeki her meşguliyetimiz kıymetsizdir. Benim hayattan anladığım da bundan ibarettir.
.
Meşruiyeti olmayan erk
B. Eski Türkiye diye kendisinden şikayet ettiğimiz ve değiştirilmesine yönelik iradeye her hal ve şartta destek verdiğimiz o köhne düzenden kalma alışkanlıklardan bizarız. Fakat bildiğimiz ve ona göre tedbir almak mecburiyetinde olduğumuz bir hakikat vardır. Eğilimler ve alışkanlıklar uçakla kesilir gibi değişemiyor. Mazi birtakım tortularını günümüze de devrediyor. Gülistan Doku hadisesi bizler için bir ders-i ibrettir. Öncelikle valinin, oğlunun ve hakkında iddia olan herkesin henüz zanlı olduğunu hesaba katarak söylüyorum. Eğer iddialar subut ederse, bu Türk Ceza Kanunu'nda bazı değişiklikler yapmayı zaruri kılacak kadar hayati bir meseledir.
Bürokrasi, kurumlaşmaya başladı 19. yüzyıldan beri devlet otoritesinin birtakım şahıslara, üstelik aristokrasiden gelmeyen, yani kendisine tanınan yetkileri doğuştan hak görmesi mümkün olmayan kimselere tevdi edilmek suretiyle kamu erkini tatbik eder. Devlet parasız yatılı okullarında okuyan ve hasbelkader devlet hizmetine suluk eden kimselerin böyle bir tutum içine girmesi her şey bir yana modern devletin suiistimali demektir.
Hadisenin bir de Doku hadisesinden bağımsız bir veçhesi var. Siyasal meşruiyeti ile iktidar alanı oluşturan tek bir kimse vardır Türkiye'de. Bu kimsenin kim olduğu hepimizin malumudur. Recep Tayyip Erdoğan, halkın kendisine daha az-daha çok verdiği destek ile üstelik partisinin de önünde bir oy oranıyla bir iktidar alanına sahiptir. Bunun gölgesinde, bir şekilde kendisine emanet edilmiş olan iktidar alanlarında küçük tirancıklar olmayı amaçlayanların hiçbir meşruiyeti yoktur. Bununla bürokrasiyi değil, siyaset kurumunu kastediyorum. Bu, elde edilen mikro iktidar alanlarında elden geldiğince başkalarının ensesinde boza pişirme kültürü eski Türkiye'de kalması gereken bir kültürdür. İşin bu yönünün elbette Gülistan Doku hadisesi ile bir alakası yok fakat vali hakkındaki iddialar hangi arızadan neşet ediyorsa, bu tutum da aynı arızadan neşet ediyor. Dolayısıyla asıl mücadele edilmesi gereken şey mikro iktidar alanlarındaki aşağılık kompleksi tatmini, çıkar çabası ve bu eğilimleri normalleştiren zihindir.
.
Dede'nin Namazı Hocanın Duası
B.
Sadettin Ökten hocamız, kendisinin doktora talebeleri Alkan Bektaş ve Oğuzhan Poyraz ile Bodrum Yalıkavak'tayız. Oğuzhan burada doğmuş, büyümüş olmak hasebiyle hocasını tenezzühe götürecek sakin bir mahal düşündü. Hazret, huzuru, sukûnu seviyor; öyle bir yer olsun arzu ediyor. Dodo Beach adı verilen halk plajına gitmeyi uygun gördü ev sahibimiz, bu mevsimde denize girilmeyeceğini tahmin ettiğimiz için sakin bir ortam olacağını umduk. Umduğumuzdan daha kalabalık bir ortamla karşılaştık. Sandalyelerimiz, kahvemiz elimizde, bir ağacın altına yerleştik. Hocamız talebelerinin sualleriyle şekillenen bir sohbette bulunuyorlar: "yeni bir eve taşınılacağında henüz eşyalar gelmeden ev temizlenir, evin içine un, şeker, tuz konulur; hazret-i Kur'andan aşırlar okunur ve dua edilir 'Ya Rabbi, huzur- bereket ihsan-ü inayet eyle' diye. Annemler öyle yapardı"...
Tam o esnada 20-30 metre mesafedeki bir araçtan çok yüksek sesli bir müzik başladı. Ankara havası... Hanımlardan oluşan bir grup kalkıp oynamaya başladı. Müzik sesinin mütecaviz oluşundan gayrı hiçbir taşkınlıkları yok, eğlenmeye gelmişler, kendi usullerince eğleniyorlar. Hocamız "e artık siz kalkın diyorlar bize" dediler. Kalkmadan evvel de öğle namazı girdiği için "hadi bir kıbleyi hesap edin, burada bir namaz kılmış olalım" buyurdular. Kim bilir en son ne zaman bir Müslüman orada namaz kılmıştır? Otun hakkı var, taşın hakkı var, toprağın hakkı var. Bir Müslüman onların üzerinde Allah'ı tevhid ederek namaza duruyor. Biraz daha sabredip Yalıkavak'taki camide kılmak da mümkündü, üstelik hocamız için çok daha konforlu olurdu. Öyle yapılmadı, dağa, taşa, börtü böceğe vazifelerine uygun refakatte bulunuldu. Kıbleyi hesap ettik hesap etmesine ama insan iftitah tekbirini duyamaz; öyle bir müzik. Hocamızın talebelerinden birisi gruba yanaşarak "ablacığım kusura bakmazsanız dede namaz kılacak. Bir beş dakikanızı rica edebilir miyiz?" şeklinde ricada bulundu. Hemen ikiletmeden müziği kapattılar. Namaz hakikaten 5 dakika içinde kılındı, hanımlara çok teşekkür edildi, Allah kabul etsin niyazları alındı ve yola koyulduk. Bizden sonra eğlenceye kaldıkları yerden devam ettiler mi bilmiyoruz.
"Eğer 'ben kılacağım' yahut 'hoca kılacak' deseydiniz belki bu kadar güzel netice elde edemezdik" buyurdu hocam " dedeler namaz kılar ve namaz dedelere yakışır bir şeydir. Demek ki onun da aleminde namaz kılan bir dede resmi var" ... öyle ya, boş günlerinde eğlenmeye gelmiş bir hanımlar topluluğu, kıyafetleri plajda eğlenmeye gelmiş hanımlara göre; pekâlâ "burası cami mi?" diyebilirlerdi. Demediler. Aksine kemal-i hürmetle, hiç ikiletmeden müziği dinlendirdiler. Hem de eğlenmek üzere geldikleri plajda eğlencelerinden feragat ederek...
Kalbinde iman nüvesi taşıyan milletimizin şahsi dindarlığını muhafaza için pek çok bahane bulduğunu düşünürüm. Nostaljik dini hazlar bu bahanelerin başında gelir. Hakikaten dedeler namaz kılarlar ve namaz kılan dedeler sevilir. O sevmekle, hürmet etmemeyi akıllarının ucundan bile geçirmedi o hanımlar. Hocamız da kendilerine dua etti... Bir dedenin, hocanın, zat-ı dervişâne-mürşidanelerinin dualarını aldılar. Esasen bütün hikaye bundan ibaretti. Belki de şartlarını bilseydik gitmeyi arzu etmeyeceğimiz o yere gitmemizin sebebi o hanımların o duayı almalarıydı. Yenişehirli Avni'nin bir beyitini okur hocam; bu beyit geldi hatırıma. Diyor ki hazret "Sanman taleb-i devlet-i câh etmeye geldik/Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik"... Zannederim biz de Dodo Beach'e bu hanımlar dua alsın diye gittik. Hiçbir anlam ihtiva etmeyen laik-dindar gerilimleriyle dolu bir ortamda herkesin rolünü olması gerektiği gibi oynamasının ne gibi neticeleri olacağının bir minik misalidir. Bu vesileyle arz etmiş olayım.
.
Saygı imtiyaz olamaz
B.
Siyasette hakim unsurun sair unsurlara uyguladığı baskı çeşitli suretlerde tezahür eder. Sebastian Hafner 1932 yılı şartları Almanya'sını tarif ederken diyor ki "Artan Nazi baskısı sebebiyle Sosyal Demokratlar en az Naziler kadar Alman olduklarını ispat etme yarışına girmişlerdi"... Çok geçmeyecek birkaç ay sonra Naziler zaten iktidara gelecekti... 1990'lar Türkiye'sinde Refah Partili siyasilerin sürekli bir meşruiyet tarayıcı içinde olmaları ve "aslında bu vatanın evlatlarıyız" demek için çeşitli ispat çabaları içinde olmalarını düşündükçe bana hazin gelir. Kime neyi ispat etmek yarışıydı bu diye düşünürüm sık sık. Sevgili Harun Korkmaz dostumuzun yayınlamış olduğu Üsküdarlı Hafız Ali Efendi röportajını dinlerken geldi aklıma bu bahis. Merhum efendi ile radyo mülakatı yapan Baki Süha Ediboğlu, merhum hocaya meşruiyet sağlamak için sürekli "modern fikirli, açık görüşlü" bir kimse olduğu vurgusunu yapmaktadır. Esasen, şeklen gayet kibar bir tarzı olan Ediboğlu, Ali Efendi'ye "Sinemaya gidiyor musunuz, tiyatroya gider misiniz?" gibi sualler tevcih ediyor, bir yandan da "bu sizin bildiğiniz hocalardan değil" demek ister gibi hazretin aslında modern bir kimse olduğunu vurguluyor. Bilemiyorum belki de kendisine bir zırh bulma ihtiyacı hissetti Ediboğlu; Yeraltı Camii imamını radyoya çıkarmak gibi bir riski göze almıştı zira.
Mine Kırıkkanat'ın alışılagelmiş haddini aşmalarından birisine şahit olduk geçtiğimiz günlerde. Kılıçdaroğlu'nu tezyif edeceğim diye bütün Alevileri takdir edecek bir cümle kurdu Kırıkkanat. Süreci takip etmişsinizdir, ardından özrün bini bir para. Alevi yurttaşlar haklı olarak tepki gösterdiler bu haddini bilmezlik karşısında. Durdum ve düşündüm bu hadise üzerine. Çok değil üç-dört yıl önce Zülfü Livaneli, Deniz Baykal'a hakaret etmek maksadıyla "tipik Sünni politikacı" demişti. Birileri bu adamları bir şekilde ikna etmişler. Bizim meşrebimizin çok geniş olduğuna muhtemelen, hakikaten de öyleymiş ki, Zülfü Livaneli'nin bu hadise sonrası herhangi bir tepki ile karşılaştığına şahit olmadık. "Ehlisünnet çoğunluğa hakaret edilebiliyorsa Alevilere de edilebilsin" diye saçma bir taleple durumu dengelemeyi düşünecek değiliz elbette. Hiç kimseye edilmesin! Fakat gözle görülen şu ki, 28 Şubat'la birlikte kendilerine Türkiye'nin asli unsuru, onların haricindekiler sonradan olma imiş gibi davranılan Alevi vatandaşlarımız bu imtiyazlarını bir şekilde sürdürüyorlar. Hürmetten başka bir tutumumuz olamaz. Buna mukabil hürmet görmenin bir imtiyaz olarak kodlanmasına karşıyız. Herkesin ve her aidiyetin görmesi gereken muamelenin adıdır hürmet. Öte yandan bu hürmet "başıma bir şey gelir" endişesiyle gösterilmemesi gereken, içten gelen bir refleks olarak ortaya konulması gereken bir şeydir. Bir kesimi muktedir kabul edip onlara çok benzediğini yahut büyük saygı duyduğunu ispat yarışına girenler bu cümleden değildir.
Türklerin İslamlaşmasını ve doğru dürüst Müslümanlaşmasını Araplaşma olarak okuyanlar, öyle görünüyorlar ki içlerinden gelen asıl hakarette bulunmaya çekiniyorlar. Kesinlikle Ahmet Taşağıl Hoca'yı kastediyor değilim bu cümleyle. Kırdığı pot da canlı yayında kırılabilecek bir pottur bana kalırsa. Ben de bir defasında Chicago'yu Pasifik kıyısına konumlandırmıştım canlı yayında. Tashih edersiniz olur biter. Fakat sistemde bir şekilde Osmanlı'nın Türkleri Araplaştırdığı söyleminin yayıldığı günlerde böyle bir potun kırılması asıl bahtsızca olan. Ege'nin Yörük köylerinden Yusufeli'nin yaylalarına kadar her şeyiyle Türk kalmış ve aynı zamanda İslamlaşmış bu milletin Araplaşmasından bahsetmek eğer cehalet sebebiyle değilse asıl incitilmek istenenin incitilmemesi sebebiyledir. Demek ki Erdoğan iktidarı Türkiye'de hakikaten bazı konularda dönüşüme önayak olmuş. En az bizler kadar Müslüman olduğunu ve dinimize hürmetsizlik etmek niyeti bulunmadığını söyleme ihtiyacı hissediyor aslında dinimize hakaret etmek isteyenler, dününü bilenler, bugünün bu gelişmesini takdir edecektir. Az şey değildir, çok şeydir.
.
Bayram ve seküler gün
B.
Die Presse gazetesinde Pazar günü yayınlanan bir yorum yazısının başlığı şu şekildeydi "Sadece 1 Mayıs yeterli değil! Az sayıda seküler tatil günümüz var". Yazının içeriği Avusturya'daki tatillerin yüzde seksen beşinin Hristiyan bayramları ve aziz günlerinden ibaret olduğunu, bu durumun ise toplumun yaşam alışkanlıklarını artık yansıtmadığını tartışıyor. Buna rağmen Avusturya Hristiyan bayramlarını idrak etmeye devam ediyor. Üstelik Hristiyanlığın özellikle Avusturya'da bir dini aidiyet olmaktan çıkıp kültürel bir aidiyet olmaya başlaması üzerinden çok uzun zaman geçmişken. Buna rağmen toplumun önemli bir kesimi kilise takviminde yer alan Hristiyan yortularının tatil olmasına karşı çıkmıyor. Şu halde durumu dengelemek için yapılabilecek tek bir şey var; bu da yeni seküler tatiller ve bayram günleri ilan ederek oranı kısmen de olsa dengelemeye çalışmak. Bu ise iş günü sayısını düşüreceği için Avusturya ekonomisine ve Avusturya insanının yaşam alışkanlıklarına derinden tesir edecek bir şeydir. Dolayısıyla göze alınabilecek bir riskten bahsetmiyoruz.
Özellikle yılbaşı ile haziran ayları arasında sürekli kutlanan bir takım yortular sebebiyle okullarda ders yapmak, çarşıya alışverişe çıkmak, normal düzende üretim yapmak imkânsızlaşıyor. Şu halde dayı ya Avusturya insanı inanmadığı dinin yortularına ve bayramlarına sahip çıkmayı tercih ediyor; zira göç politikaları sebebiyle bölgesel olarak çok fazla sayıda göçmene ev sahipliği yapan ülkenin kimliğini korumanın önemli bir şartı olarak görüyor.
Kurban bayramına yaklaştığımız şu günlerde hemen hepimiz yine geçtiğimiz yıllarda şahit olduğumuz anlamsız ve tahrik edici tartışmaları rast geleceğimizi tahmin ediyoruz. Kendi memleketimizde bin yıllık bayramımızı izah etmek ve masum göstermek gibi bir vazifemiz olduğunu zannediyor bazıları. " efendim aslında o kadar da kötü bir şey değil; sosyal dayanışmaya önemli faydaları olan bir şeydir kurban lütfen siz de anlayış gösterin" türü yaranmacı izahlar şimdiden hazırlanmış durumda. Üstelik bayram tatilleri, özellikle bu tartışmaları çıkaranlar tarafından gayet seküler amaçlarla kullanılır durumdayken bu tartışmaları yaşıyoruz. İstanbul İzmir otoyolu yine hınca hınç dolacak, aleminde bayram diye bir şey olmayanlar birkaç gün Ege'nin tadını çıkaracak. Buna da kimsenin itiraz edecek bir şeyi olamaz. Avusturya'daki tartışmaya benzer şekilde seküler tatil günleri talep etmenin de bir alemi yoktur zira dini bayramları seküler tatiller olarak kodlayan bir insanın ekstra seküler bir güne ihtiyacı yoktur. Şu halde milli kimliğimiz açısından son derece önemli olan bayramlarımızı elifi merteği bilmez şımarıkların tartışma konusu olmaktan çıkarmalı ve kendilerine diledikleri gibi seküler istifade olanaklarını hatırlatmakla iktifa etmeli. Ne dinimiz ne ahkâmı ne şeriati ne de gelenekleri bu agresif cehaletin dinmek bilmez tartışma hevesinin tatmin edileceği sahalar değildir, olmamalıdır. Bu sebeple şimdiden bayram hakkında ortaya konulacak mülahazaları yok saymanızı tavsiye ederim.
7 Mayıs 2026 Perşembe
Restorasyon fırsatı
B.
Amedspor'un Süper Lig'e çıkması, kim ne derse desin Türkiye için iyi bir şeydir. Elbette Türkiye için iyi bir şeydir diyerek hak etmeyen bir takımın Süper Lig'e çıkmasını temenni etmek olacak şey değil. Ankaragücü, Kenan Evren'in yukarıdan dayatması ile birinci lige çıkmasının imaj faturasını uzun yıllar ödedi, bahis açıldıkça ödemeye devam ediyor.
Süper Lig gerçek anlamıyla bir Doğu takımını hak ediyor; Doğu da Süper Lig'de bir şekilde temsil edilmeyi hak ediyor. Restorasyon dönemlerinde, bir zamanlar işlenmiş hataları yok saymak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya kalırsınız. Amedspor'un özellikle Bursaspor ile arasında geçenler, Deniz Naki hadisesi gibi hadiseler ve özellikle taraftar gruplarının geçmişte futboldan bağımsız tartışmaların odak noktasında olması pek çoklarının bu takıma şüpheyle bakmasını neticelendiriyor. Türkiye'yi sürekli İspanya ile mukayese ederek Bask bölgesi örneğini verenlerin bir kısmı Amedspor'a Athletik Bilbao muamelesi yapma eğiliminde. Bu büyük bir hatadır. Amedspor'a bir futbol takımı muamelesi yapmak ve bu takım vesilesiyle her yıl milyonlarca dolar maaş alan yıldız futbolcuları Diyarbakır taraftarına izletmek, bölge halkının hayatının normalleşmesine katkı sağlayacak bir şeydir. Elbette bizim lütfumuz ve ihsanımızla olacak şey değil. Karşılıklı görevler düşüyor bu süreçte herkese. Süper Lig'deki mücadelesine haddinden fazla politik anlamlar yüklenirse eğer Amedspor'un, Türkiye'nin İspanya olmadığı gerçeğiyle bir kere daha, üstelik acı şekilde yüzleşmek durumunda kalabiliriz. Hendek hadiseleri sonrası restore edilen ve yaşananların unutulması için had safhada gayret sarf edilen Diyarbakır'da esnaf mutlu, çocuklar mutlu, delikanlılar-genç kızlar mutluysa eğer ve Amedspor bu mutluluğa katkı sağlıyorsa, yapılması gereken en önemli şey bu takıma maddi-manevi destek olmaktır. Zira hepimiz biliyoruz ki Amedspor'un lige yükselmesi, başka herhangi bir şehrin takımının lige yükselmesinden çok daha önemli manalar ifade ediyor. Yaşanmış birtakım olumsuzlukların Amedspor'a bir restorasyon şansı vermeye mâni olmadığını da hepimiz biliyoruz. Meğerki, aynı hataları bir daha bile isteye işlemeyeler. Açıkçası ben bu defa umutluyum. Diyarbakır'ın Süper Lig'in zor deplasmanlarından birisi olmasını, futboldan bahisle başka gerilim alanlarının oluşturulmamasını ve bölge insanını temsil edecek bir takımın her zaman Süper Lig'de bulunmasını şahsen temenni ediyorum.
.11 Mayıs 2026 Pazartesi
Canlılar kıymetli eşyalar mıdır?
B.
Tokat'ın Almus ilçesinde adını şimdi hatırlayamadığım bir köyde yaşayan teyzemiz kendisinden pekmez koymak için Pet şişe isteyen oğluna "veremem evladım, benim başka şişem yok" demişti birkaç yıl evvel. Bahse konu şişe ise şu 1990'ların başında, altına mavi tabak takılan oval ipli şişeler vardı ya, işte o şişe. Nuh Nebi'nin gemisinde muhtemelen o şişelerden vardı. Hakikaten teyzenin başka şişesi yokmuş. Dilediğiniz kadar pekmez alabileceğiniz bir yerde bir tane pet şişe alamadığınızı düşünmek zannederim pek çoğunuza zor gelmiştir. Zira her birimiz gündelik hayatta plastik şişeyle suyu içip şişeyi çöpe atan, ıslak mendil ile elini yüzünü silip mendili çöpe atan, kâğıt tabak kullanıp tabağı çöpe atan bir gündelik hayat pratiğinde imrar-ı hayat ediyoruz. Elimizde değer verebileceğimiz çok az obje var. Eskiden olduğu gibi koleksiyonerlerin, asar-ı atika toplayanların mebzul olduğu günlerde de yaşamıyoruz. Zaten bir şekilde böyle şeyler toplayan insanlar eskisi kadar hayretini celbetmiyor hiç kimsenin.
Hayatındaki bütün eşyalar sıradan, vazgeçilebilir, ucuz şeyler olan bugünün insanı bir şekilde kendisinden kolay kolay vazgeçemeyeceği, onsuz yapamayacağı bir şeylere ihtiyaç duyuyor. İşte bu kimi zaman otomobil kimi zaman çocuk kimi zaman ise köpek oluyor. Bundan kırk-elli sene önce köstekli saatine rabt-ı kalp edenlerin yerini şimdi köpeğine, çocuğuna, arabasına kıymetli obje değeriyle rabt-ı kalp biten kimseler aldı. Unutulmasın ki çölde yaşayan bir bedevinin dahi dünyada birtakım şeylere kalbini bağlayarak var olmak gibi bir ihtiyacı vardır. Elbette ben de biliyorum evladın yahut köpeğin eşya olmadığını velakin maalesef günümüzün insanı bu kıymetli eşya ihtiyacını teskin edecek obje ilişkisini ancak bunlar üzerinden tesis edebiliyor. Bir zamanların namlı ustalarının yerine seri üretim fabrikasyon ve illaki ucuz mallar alınca hakikaten kıymetli bir gündelik hayat eşyası bulamaz hale gelen insanın refleksidir bu. Ve bir de hiçbir eşyanın biricikliğini kalmadığı bir vasatta olduğumuz gerçeği var. Beyefendinin o çok beğendiğiniz paltosunu nerede diktirdiğini sormak yerine şöyle bir aralayıp etiketine bakarak aynısını temin edebiliyorsunuz birkaç saat içinde. Hal böyle olunca o şeye değer vermeyi anlamsız görmeye başlıyorsunuz. Vereceğiniz değer en fazla maddi değer üzerinden, sizi ne kadar masrafa soktuğu ile ilgili bir paha kıymetidir. Değer vereceği bir eşyası olmayan insanın, isim verdiği eşyası da olmaz. Oysa malumunuzdur, eskiler eşyaya isim verme konusunda oldukça mahirdi. Yine büyüklerimizden dinlemişsinizdir, çok kıymetli eşyasını isteyenlere verilebilecek en aksi cevapları veren, o eşya bir şekilde zayi olunca etinden parça koparılmış gibi feryad eden eskilerin hikayelerini. İşte şimdi benzer ilişkiler ev-araba-çocuk-hayvan üzerinden kuruluyor. Bunlar, bir şekilde ya hakikaten biricik yahut çorap değiştirir gibi değiştiremeyeceğiniz ve hayatınızın merkezinde yer alan şeylerdir.
İsterük-istemezük gulgulesi arasında bir türlü fark edemediğimiz en önemli hakikat, kendisini köpek sever olarak niteleyenler açısından köpeğin tam olarak ne anlama geldiğidir. Elbette tutarlı istisnaları olmakla birlikte benim gözlemleyebildiğim kadarıyla köpek pekçokları için sahip olunan en kıymetli objedir. İşte tam olarak bu sebeple köpek ile çocuğu yer değiştirecek mukayeseler yapılabilmekte. Köpeğe gerçekten köpek çocuğa gerçekten çocuk olarak bakan bir kimsenin öyle bir mukayese yapabilmesi mümkün değildir yoksa. Hadiseye bir de zaviyeden bakmayı deneyelim, belki anlamda bir mecraya oturur. Ne dersiniz?
14 Mayıs 2026 Perşembe
Açık sorunun aşağı yukarı cevap ihtiyacı
B.
Alman sosyolog Norbert Elias, Marksizm'in burjuva yorumuyla işçi yorumu arasındaki farkı ortaya koyarken, burjuva Marksizm'inin ahlaki ve düşünsel bir sahada kalmasına karşın işçi Marksizm'inin eşitsizliği işçi lehine dönüştürecek bir pratikte ilerlediğini söyler. Elbette Alman burjuvası eşitsizliğin kendi aleyhine dönüşmesini arzu etmeyecek kadar çıkarcı, öbür yandan Marksizm'i füturistik bir dünya görüşü olarak benimseyecek kadar aydınlanmacı mahrumiyete duçar bir sınıf olarak Marksizm'i kendi ölçeğinde tartışmıştır. Türkiye'de ezilen sınıfların dönemsel istisnalar hariç genellikle sola teveccüh etmiyor oluşunun en önemli sebebini Elias'ın yaptığı bu analizdeki izaha benzer bir yerde bulabiliriz. Bu yazıyı yazarken kendisini solcu olarak tarif eden bir dostuma sordum aynı soruyu "acaba Türkiye'de alt sınıflar neden kurtuluşu solda aramazlar sence?" diye; "dinsiz damgası yememek için" dedi dostum. Elbette dinin önemli bir faktör olduğu inkâr edilemez. Velakin bu faktöre yaklaşımın hangi zaviyeden olacağına nispetle analizimiz yön değiştirebilir. Biz Elias'tan yola çıkarak hadiseyi anlamlandırmaya çalışalım; bu zaviyeden de varacağımız yer zaten din olacaktır.
1960'larda yükselen sol hareketlerin herhangi bir surette kitle hareketi olduğunu iddia etmek oldukça zordur. İşte tam olarak bu sebeple 68 gençlik hareketleri tarifi hem oldukça doğru hem de memnun eden bir tanımlama olarak genel kabul görmüştür. Buna karşın söz konusu hareketlerin toplumun özellikle alt kesimlerince benimsenen kitle hareketleri olarak zikredilmemesinin en önemli sebebi, Elias'ın burjuva Marksizm'i olarak tanımladığı cinsten üsttenci dünya görüşünden öte bir şeye evrilmemiş olmasıdır. Elbette eşitsizlik ve baskı üzerine bina edilmiş bir retoriğe denk gelmemiz mümkündür; buna karşın mütemadiyen sürüp giden bir bilinçli-bilinçsiz, aydın-cahil dikotomisi Türkiye'deki sol hareketlerin asıl motivasyonunun ne olduğunu ortaya koyar. Bu sebeple Türkiye'de sol, kendisi haricindeki toplum kesimlerini kucaklamaktan ziyade bunları aşağılamayı tercih eder. Gelinen nokta itibarıyla bunun hak edilmiş bir burnu büyüklük olup olmadığı ise bir başka tartışma konusudur. Asıl tartışılması ve anlaşılması gereken husus ezilenlerin değil, vehmi bir üstünlükle ezmeye çalışanların ideolojisine dönüşen Türk solunun dünya sol geleneği içinde neye tekabül ettiği sorusudur. Cevabı solumuz için acı olduğundan ve sol haricinde hiç kimsenin solu tartışmaya hevesi olmadığından cevaplanmaya bir türlü niyetlenilmemiş bir sorudur bu. Kesin cevap vermenin mümkün olmadığı bu soruya en azından aşağı yukarı bir cevap bulmak zannederim hepimiz için rahatlatıcı bir şey olur. Zihnim bugün bu konuyla meşguldü. Ben de bundan bahsedeyim istedim. Vesselam.
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Radikal siyasetin yükselmesi üzerine
B.
Almanya'nın yüksek traşlı gazetelerinden Bild am Sonntag gazetesinin kamuoyu araştırma şirketi Insa'ya haftalık olarak yaptırdığı kamuoyu araştırmasının sonuncusu ilginç sonuçlar ortaya koydu. Araştırmaya katılanların %84'ü Almanya hakkında büyük yahut çok büyük endişeler taşıdığını beyan etti. Alman kamuoyunun Başbakan Merz ve koalisyondan yana da büyük oranda umutsuz olduğu söz konusu kamuoyu araştırması sonuçlarına yansıdı. Buraya kadar zikredilen veriler siyasetin ve sosyolojinin dinamikleri ile izah edilebilir şeylerdir ve dönemsel olarak böyle radikal sonuçlarla karşılaşmak mümkündür. Bir dalgalanmadır, gelir ve geçer. Oranlar her zaman aynı şeyi söylemez. Buna mukabil %84'lük oranda katılımcının büyük yahut çok büyük endişelere sahip olması, Almanya gibi bir ülkede sıklıkla karşılaşılacak şey değildir.
Modern devletler tarihi bizlere bu tarz memnuniyetsizlik demlerinde kitlelerin ekseriyetle radikal tutumlar sergileyen siyasal hareketlere yöneldiği pek çok misali hatırlatır. Kitlelerin radikal siyasi yönelimlere teveccüh ettikleri dönemlerin hemen hepsinin ortak noktası ise ekonomik olarak aşılması güç engellerle karşılaşılan dönemler olmasıdır. Bu dönemlerde devletler genellikle uluslararası arenada söz sahibi olmaktan uzak konumdadır. 1848 devrimleri, III. Napolyon'un iktidara gelişi, İtalya'da faşizmin yükselişi, Almanya'da NSDAP iktidarının tesis edilişi... 1933 Almanyası hakkında sürekli Iskalanan bir hakikati bu vesileyle hatırlatmış olalım: Nazilerin alternatifi hiçbir şekilde bir merkez Partisi değildi 1933 yılında yapılan seçimlerde. Aksine Alman Komünist Partisi iktidarı kıl payı farklı kaçırmıştı. Alman toplumunun 1933 yılında radikal siyasete teveccühünü bir tek nazilerin aldığı oy ile izah etmeye kalkışmak eksik tahlil yapmak anlamına gelir. Toplum sahada ve solda radikal talepleri yükselterek merkez Siyaseti zayıflatan bir vaziyet içinde bulmuştu kendini. Haffner'in hatıratı bu dönemin psikolojisini ne güzel anlatır...
Yukarıda zikrettiğimiz kamuoyu araştırması da ortaya koyuyor ki Almanya'da merkez partilerinden oluşan koalisyondan yana hakim olan hoşnutsuzluk, kapanacak mı-kapanmayacak mı tartışmalarıyla gündemde olan AFD'nin oy oranının her geçen gün daha da artmasına sebebiyet vermiş. Özellikle doğu Almanya merkezli siyasal dinamizme sahip olan AFD Partisi, bir zamanlar Hristiyan demokratlara oy veren kitleler tarafından da Sosyalistlere oy veren kitleler tarafından da tercih edilebiliyor artık. Elbette Almanya'da özellikle Pandemi sonrası giderek pahalılaşan hayat ve yükselen enflasyon bu teveccühde önemli rol oynamaktadır. Buna mukabil asıl müessir amilin, Almanya'nın uluslararası arenada kaybettiği pozisyon olduğunu düşünmekteyim. Yeni uluslararası dengeler bir süre öncesine kadar dünyanın önde gelen aktörlerinden olan Almanya'yı fonksiyon bir devlet mesabesine indirdi. Devletler ellerindeki imkanlarla dönemsel olarak daha az yahut daha çok aktif olabilirler; bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Buna mukabil güçlü devletler daha az aktif oldukları dönemlerde daha çok aktif olabilmek için çaba sarf etme refleksleriyle ön plana çıkarlar. Almanya'nın şu anda karşı karşıya olduğu fonksiyonsuzluğun bir benzeri sıkıntı Fransa'nın da başındadır, ancak Fransa'nın Almanya'dan farkı Orta Doğu'da, Kafkaslar'da, Afrika'da, Asya'da bir şekilde daha aktif rol oynayabileceği alanlar oluşturma çabasıdır. Fransa yeni kurulan düzene bir şekilde ayak uydurmaya çabalarken başarılı yahut başarısız oluşu ile değil, mevcut atıl pozisyonunu reddediyor oluşu ile dikkat çekmektedir. Bundan birkaç yıl önce Fransa devletinin alman devletinden daha aktif ve daha başarılı dış politika yapıcısı olduğunu söyleyeceğim iddia edilseydi bu iddiada bulunana muhtemelen deli muamelesi yapardım. Şu an itibarıyla gördüğüm hakikat bizzat bana böyle söyletiyor. Hal böyle olunca Almanya'da toplum iki arızanın birleştiği bir aksta buluşuyor ve radikal talepler gözle görülür şekilde artıyor. Bu yükselişin durması Alman siyasetinin, Almanya'ya müstakil ve saygın bir pozisyon kazandırmasıyla mümkün olabilir.
21 Mayıs 2026 Perşembe
Asıl yozlaşma
B.
Bir erk tesis etmek yahut tesis edilmiş bir erkten yana olmak kimi zaman birtakım değerlerinizden feragat etmeniz zorunluluğunu size dayatır. Mümkün mertebe idealist olmak isteyen kimselerin birtakım sorumlulukları altına girmemek gibi bir fatura ödediklerini biliriz. Sorumluluk sahibi olmak ve bir şekilde tesis edilmiş olan nizami temsil etmek ise bu ideallerden dönem dönem az yahut çok feragat etmek anlamına gelir. İnsanlarla ilişkide en temel yükümlülüğünüz olan kendinizi beyan etme yükümlülüğünün dahi olmadığı bir mecradır sosyal medya. Burada konuşulan, talep olunan, eleştirilen meselelerin herhangi bir sorumluluk süzgecinden geçmediğini zannederim hepimiz biliyoruz. Bu mecrada sizden talep edilen şey bazen maksimum agresiflik oluyor, bazen evinizde dahi uymakta zorlandığınız kurallara riayet etmeniz bekleniyor. Muhtemelen bu eleştirilerde bulunanların bir kısmı da kendi hususi hayatlarında talep ettikleri kadar idealist yaşamıyorlar. O meşhur fıkra var ya hani oruç tutmadığı halde ramazan günü oruç yiyenleri döven Erzurumlu'nun fıkrası, aynı o fıkradaki adam gibi davranıyor kimileri.
Çok şükür öyle mecralarda gezindiğim, bakındığım yok uzun süredir, fakat eş-dost tavassutuyla buraların gündemleri ister istemez önümüze düşüyor. Açıkçası hak verdiklerim de oluyor bir türlü anlamlandırmadıklarım da. Fakat beni asıl üzen şey, büyük bir devlete sahibi olmak isteyen Almanların kendi kültürlerinden feragat etmekteki heveslerinin çağdaş bir benzerini bu mecrada görüyor olmam oluyor. Türkiye'de hakikaten çok çeşitli göçler neticesinde oluşmuş bir topluma sahibiz. Fakat bütün farklılıklarımıza rağmen bizi bir arada tutabilen bir ortak görgümüz, nüanslar hariç müşterek bir geleneğimiz var. Ayıplar, mubahlar, emirler, yasaklar aslında çok belli. Sanki böyle değilmiş de hiçbir müşterekliğimiz yokmuş gibi ayıp kabul ettiğimiz şeyleri doğal bir talepmişcesine talep eden kimselerle karşılaşıyoruz. Bunlar bu kültürü ve cesareti sosyal medyada buluyorlar. Çeşitli vesilelerle dejenerasyondan, yozlaşmadan, kirlilikten şikayet edenlerin talep ettiği şeylere bir bakacak olursak yaşanan asıl dejenerasyonu bu taleplerde görmek mümkün hale geliyor. Bize hiç uymayan, ailemizden görmediğimiz, büyüklerimizden işitmediğimiz, kitaplarımızda örneğine rast gelmediğimiz tutumlar ile karşılaşıyoruz ve işin kötüsü bu tavrı bizim de takınmamız biteviye talep olunuyor. Agah olmak, mutedil olmak zorundayız. Bu vesileyle biraderane arz etmiş olmak istedim. Son günlerde karşılaştığımız birtakım talepler ne bize ne de bizden olana yakışıyor. Şu veya bu hadise diyerek örnek vermemeyi tercih ediyorum ve sadece bize henüz küçük bir çocukken salık verilen değerleri hatırlatmak istiyorum. Hissesi olan umarım hissesini alır. Vesselam.
25 Mayıs 2026 Pazartesi
ÇIFIT ÇARŞISI
B.
Refleksiyon rahatlatıcıdır...
Düne kadar bütün öfkesini reflekte ederek Ak Parti'ye ve Erdoğan'a yöneltenler birdenbire asıl kavgalarını kime karşı yürüttüklerini hatırladılar. "Hain Kemal" diye slogan atarak yürüyen grubun önünde TOMA'ya tırmanan Özgür Özel, Boris Yeltsin gibi tarihe geçmeyi amaçlıyor mu bilmem fakat hepimizin gördüğü üzere öfkesini Kemal Kılıçdaroğlu'na yöneltmiş durumda. Güzel de bir slogan bulmuş "genel merkezde oturarak değil sokaklarda Parti'yi birinci parti yaptık" dedi birkaç kere Özel. İhaleyi bir şekilde Erdoğan'a ve iktidara yıkma çabaları dün itibariyle son buldu.
Kemalciler binaya girdi Özgürcüler yollara düştü... yapılan analizlere hiç boş yere kulak kabartmayın. Kavganın arka planında öyle ciddiye alınacak bir ideolojik, fikri ayrım yok. Bir taraf tezgahımızı bozma derken diğer taraf "size yedirtmeyiz" diyor. Hepsi bundan ibaret. Öndeki kalın tente kalktı, arkasındaki mezbelelik günyüzüne çıktı. İpten kazıktan kurtulmuş tipler, müteahhit ayakçıları, il binasına pisleyenler, işini yapmaya çalışan hatta muhtemelen kendisine oy veren CNN Türk muhabirine tokat atan Ali Mahir Başarırlar, tuttuğu ekmek yenmeyecek ne kadar adam varsa birbirine girdi Ankara'nın orta yerinde. Safdil CHP'liler de bu passe'in orta yerinde partisine sahip çıkmaya çalışırken ne yapacağını şaşırdı. Her şey bundan ibaret aslında. Eskilerin ÇIFIT ÇARŞISI dediği cinsten bir pazardı gördüklerimiz. Dürüst olalım, dün izlediklerimiz hiçbirimizin görmeyi arzu etmeyeceği, Türkiye'ye kaybettiren görüntülerdi. Kendi çıkar ve koltuk kavgaları uğruna tüm Türkiye'ye kaybettirdiler.
ÖZ BLASFEMİ
"Atatürk'ün kurduğu parti, Atatürk'ün koltuğu, Atatürk'ün mirası" diyerek eleştirmeyi dahi nameşru ilan ettikleri CHP'nin, kendi ilan ettikleri ne kadar kutsal mahalli varsa kendi elleriyle kirletmeyi tercih ettiler. Kafamıza kafamıza vurdukları kutsallarını kendi elleriyle berheva ettiler. Öz blasfemi kavramını icat etmekte CHP'ye nasip oldu. Gerçekten ilklerin partisi...
HORTUM
"Parti'yi hortumdan ve hortumculardan temizleyeceğim, arındırıcağım" derken Kılıçdaroğlu " hortumumuza dokunma" der gibi Mahmut Tanal'ın, ne yaptığı anlaşılmaz şekilde eline bir hortum alarak binanın tepesine çıkması Dünün en ikonik görüntüsüydü. Zannederim ne Tanal biliyordu ne yaptığını ne orada tanı'ı izleyenler anladı nereye varmak istediğini...
ALI MAHİR BAŞARIR
Garip hareketlerine, fevri tutumlarına, haddini bilmekle ilgili sıkıntılarına sık sık şahit olduk bu adamın ama doğrusunu söylemek gerekirse gözünü karartıp da CNN Türk muhabiri Murat Bekmezci'ye ortada hiçbir sebep yokken tokat atacağına hesap edemedik. Özel CHP'sinin ruhuna en iyi yansıtan figürdür Başarır...
PEKİ İMAMOĞLU?
Erdoğan karşısındaki büyük kahraman İmamoğlu portresi, Kılıçdaroğlu'na karşı kitleyi peşine takan Özgür Özel portresi karşısında birdenbire ne kadar da önemsizleşti bir anda, farkında mısınız? Milli Egemenlik Parkı'nda vatandaşların telefonunu alarak selfie çeken, gelin arabasına gidip mutluluk dileyen, kitleyi sokaklarda mobilize etmekten bahseden Özgür Özel... bizim tanıdığımız İmamoğlu bu görüntülere muhtemelen oldukça öfkelenmiştir...
1 Haziran 2026 Pazartesi
Kılıçdaroğlu'nun ihmal ettiği özür
B.
Tabloyu önümüze koyup şöyle bir hatırlayacak olursak: 15 Temmuz gecesi Bakırköy belediye başkanının evinde sabahlayan Kemal Kılıçdaroğlu'nun, MİT tırları davasından hükümlü Enis Berberoğlu'nun salıverilmesi için yaptığı adalet yürüyüşü... Fetö'cülerin umut beslediği bir adalet söylemi... Bu esnada örgüt mensubu olduğu tescillenen Kılıçdaroğlu'nun başdanışmanı Fatih Gürsul'un tutuklanması hadisesi... Fetö'nün siyasi ayağı araştırılsın propagandası... bütün hadiselerin üzerinden tam on yıl geçti. Şimdi vardığımız noktada her şey nasıl da tepetaklak oluverdi. Partilileri ile bayramlaşan Kılıçdaroğlu "Fetö'nün siyasi ayağı CHP'dedir" dedi. Tam olarak bu cümleyi kurmadıysa da hepimiz anladık neyi kastettiğini. Kurduğu cümlelerin satır aralarında zımnen dedik ki Kılıçdaroğlu " Erdoğan'dan makamını, Bahçeliden MHP'yi, Hz. Mevlana'dan 17 Aralığı çalmak isteyen FETÖ benden CHP'yi çaldı. Üstelik bununla da kalmadı, CHP içinde kurdukları nüfuzla çaldılar, çırptılar..."
Ben demedim Kılıçdaroğlu dedi. İnanmayan konuşmayı bir kere daha bu kulakla dinlesin. Bu son derece önemli bir oto kritiktir zira Kılıçdaroğlu dilediği özür ile kendisine yöneltilecek olan "peki bu adamları bu partiye kim doldurdu?" sorusunun önüne almıştır. Helalleşme, sağa açılma, CHP'ye Türkiye sosyolojisine uygun bir taban kazandırma çabaları bilerek yahut bilmeyerek Fetö'cülerin partiye sızmasıyla neticelenmiş. Böyle diyor Kılıçdaroğlu. Veba aşısını bulayım derken veba mikrobuna yakalanmak gibi bir illetten bahsediyor Kılıçdaroğlu. Bakın, bu defa biz hiç kimseye Fetö'cü demiyoruz, Kılıçdaroğlu ve yanındakiler diyor. Üstelik Özgür Özel'in Manisa'daki Fetö bağlantıları ile ilgili öyle iddialar ortaya atılıyor ki şimdiye kadar iş Fetö diyerek sulanmasın diye hiç dillendirmediğimiz şeyler bunlar. Parti içinde konuşuyorlar, sosyal medyada yazıyorlar.
Öte yandan Kılıçdaroğlu ve taraftarları sosyal medyadaki asılsız iftiralardan, itibarsızlaştırmaktan, utanmazca hakaretlerden, organize trollerden şikayet ediyor. Dr. Frankenstein'ın bizzat kendi ellerinden çıkan canavarından şikayet etmesine benzemiyor mu bu durum? Daha düne kadar aynı hiyerarşi altında, Erdoğan'a, ailesine, size-bana etmedik hakaret bırakmayanlardır bunlar. Bunların ürettiği argümanları kullanma konusunda herhangi bir tereddüt duymamıştı Kılıçdaroğlu. Man adasından, ayakkabı kutularına; Fetö'cüler ne dediyse sahip çıkmıştı. Elbette Kemal Kılıçdaroğlu bu Frankenstein'ı meydana getirmek için bizzat gayret sarf etmedi. Fakat 15 yıl önceki o meşhur Kanal A yayınının reklam arasında yapılan konuşmada gördük ki Kılıçdaroğlu "Erdoğan'ın oyunun düşmesi için ne kadar puştluk varsa" yapılmasına razıymış... Bu canavarların, bu trollerin organizatörü bizzat kendisi değildir mutlaka, fakat böyle bir yapılanmaya cevaz veren, o yolu açan bizzat kendisidir. İşte tam olarak bu sebeple, özür beyan eden bir kimsenin özrünü reddetmek şansımız olmadığının farkında olarak sayın Kılıçdaroğlu'na bir hatırlatmada bulunmak isterim: Muhterem Kemal Bey, estağfurullah, özrünüz bir nedamet alametidir kabul etmemek kimsenin haddine değildir, başımız üstüne. Lakin eksik özür dilediniz. Bugün size koru halinde hakaret eden trollerin bu hale gelmesin de, Ekrem İmamoğlu gibi bir muhterisin sadece CHP'nin değil Türk siyasetinin başına bela olmasında da, binlerce sayfalık yolsuzlukların yapılmasına zemin hazırlayacak ortamın oluşmasında da sizin payınız var. Kontrolünüzden çıkan o hakaret çetesi bizzat sizi hedef almış, size en ağır hakaretlerde bulunuyor. Lakin unutmayın düne kadar sizin namınıza bizlere hakaret ediyorlardı. Estağfurullah, bu sebeple özür talep ediyor değiliz, lakin en azından bir zamanlar benimsediğimiz metotların doğru olmadığını itiraf ediniz. Esas "arınma", niyet ve metodu tashih ederek başlar. Aynı niyet ve benzer metotları kullanmaya devam ederseniz, en fazla bir canavarı tasfiye edip diğer bir canavarı yaratmış olursunuz. Çernobil patlayınca, suçu batılı emperyalistlere atan Sovyet politikacılarından bir farkınız kalmaz.
4 Haziran 2026 Perşembe
Yeni parti mi CHP'de devam mı?
B.
Latince derslerinde öğretilen meşhur kalıp cümlelerden birisidir: Aut inveniam viam aut faciam (ya bir yol bulacağım ya bir yol yapacağım)... Kartacalı komutan Hannibal'e izafi edilen bu sözü söyleyince Özgür Özel yeni parti ihtimali olarak tefsir etti bu sözü dinleyenler. Elbette böyle bir ihtimal vardır ve küçük görülmeyecek kadar güçlü bir ihtimaldir, hatta an itibarıyla en olası ihtimal yeni partinin kurulmasıdır. O meşhur "kurultayda yolsuzluk yapan CHP'li, kurultayı mahkemeye taşıyan CHP'li, şikayetçiler CHP'li müstakiller CHP'li; Hadise'nin bizimle alakası yok" argümanına sığınıp karşı karşıya olduğumuz vaziyeti yorumlamamak gibi bir lüksümüz yoktur. Evet, Cumhuriyet Halk Partisi fiilen ikiye bölündüğü gibi resmen de ikiye bölünecektir. Bu bölünmenin onlarca sebebini aramaya ve bunları da izah etmeye hiç gerek yok. Tek bir sebep vardır ve o sebep Cumhuriyet Halk Partisi'nin en kısa zamanda ikiye bölünmesini zaruri hale getirmektedir: Ekrem İmamoğlu.
Süreç boyunca konuşulan önemli gündem maddelerinden birisi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin akl-ı selim ile üstesinden gelmesi mümkün olan zorlu sürecin, Ekrem İmamoğlu'nun talimatları sebebiyle Özgür Özel ve çevresi tarafından giderek sertleştirildiği yorumlarıdır. İmamoğlu'nun gerçekten Cumhuriyet Halk Partisi'nin çıkarını düşündüğü konusunda ise yorum yapanların hemen hepsi oldukça olumsuz yorumlar yapıyor. İmamoğlu'nun en büyük motivasyonunun mahkeme safahati esnasında arkasında duracak bir politik güç olduğu aşikar. İmamoğlu yargılanma sürecinde yalnızlaşması ihtimalini düşünmek dahi istemiyor. Özgür Özel de İmamoğlu'nun bu talebine oldukça uygun bir duruş ortaya koyuyor. Yapılacak mı-yapılmayacak mı tartışmaları arasında salı günü düzenlenen grup toplantısında konuşan Özel'in ilk mesajlarının İmamoğlu üzerinden verilmesi bu bakımdan şaşırtıcı değil. İmamoğlu, butlan kararı ile göreve gelen CHP yönetiminin önümüzdeki süreçte arkasında durmayacağını, aksine siyaseten yokluğa mahkum olması için elinden geleni yapacağını biliyor. İşte tam olarak bu sebeple CHP bölünür mü, bölünmez mi sorusu bir soru olmaktan çıkıyor; yeni parti ne zaman kurulacak, adı ne olacak, kimler bu partiye geçecek, kimler CHP'de kalacak gibi sorular asıl sorulması gereken sorular olarak karşımıza çıkıyor. Kurulacak partinin tabelasında hangi isim yazarsa yazsın asıl adının EKİM Partisi olacağı bu sebeple muhakkaktır. Türkiye siyasetine bir şeyler kazandıracak mı kazandırmayacak mı diye düşünmenin de âlemi yoktur; zira bu partinin en önemli fonksiyonu Ekrem İmamoğlu'nun siyasi ikbalini kurtarmaktır.
8 Haziran 2026 Pazartesi
Paradigma dönüşümüne üç örnek
B.
Aşırı sağcı VOX partisinin göçmenler ve göç politikaları üzerinden İspanya'nın sosyal yapısı hakkında radikal dönüşümler öneriyor olması Avrupa siyasetini takip edenler açısından hayret verici bir gelişme değildir. Buna mukabil hayret verici gelişme Papa Leo'nun İspanya ziyaretinde yaptığı konuşmada İspanyol sağına karşı sosyalist iktidarı destekler mahiyette konuşmasıdır. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra dünyanın Berlin Duvarı öncesi dünyadan başka bir dünya olacağını öngörenler çoğunluktaydı. Fakat zannederim politik hatlar ve değerler üzerinde o kadar radikal kırılmalarının yaşanacağını hiç kimse beklemiyordu.
Kilise, 1930'larda yükselen sol ideolojilere karşı açık yahut gizli aşırı sağ politikaları desteklemişti. Vatikan, 1965 yılında yayınladığı Gaudium et Spes beyannamesi ile açık açık Doğu Bloğu'na ve sosyalist rejimlere karşı pozisyon almakla kalmamış sosyalist ideolojiyi de hedef tahtasına oturtmuştu. Aradan geçen 61 yıl, bir Papa'nın, üstelik Amerikan pasaportuyla büyümüş bir Papa'nın, İspanya gibi Katolisizm'in kalesi mahiyetinde bir ülkede sosyalist bir idareyi desteklediği bir zemini doğurdu.
Alman siyasetinde var olmanın en temel şartının İsrail destekçiliği olduğunu bilmeyen yoktur. Buna mukabil İsrail destekçiliği konusunda diğer bütün partileri geride bırakan partinin aşırı sağcı AfD olması beklenmez. Geldiğimiz noktada, Alman siyasetinde İsrail'i destekleyen en önemli partinin Almanya'nın en aşırı sağcı partisi olması, İkinci Dünya Savaşı öncesi paradigmaların 180 derece tersine döndüğünün alametlerinden biridir.
Yılmaz Özdil YouTube'da yayınladığı en son programında İsmet İnönü'nün aslında ne kadar mütedeyyin bir kimse olduğunu, Bülent Ecevit'in dedesi Hacı Emin Paşa'nın Mekke Şeyhülislam olduğunu ve Diyanet İşleri Başkanlığı'na yaptığı teberruyu anlattı. Bir zamanların makbuller ve nâmakbuller skalasının nasıl değiştiğinin alametlerinden birisi de budur. Kendisinden yola çıkarak referans verilmeyecek şeyler referans verilir hale gelince yaşanan dönüşümün bize olan tesirini hisseder hale geliyoruz.
Bundan sonraki süreç sadece siyasal refleksler üzerinden değil sosyal talepler üzerinden de paradigmanın nasıl değiştiğini bizlere gösterecek. Bir sonraki yazımızda buna değinelim.
11 Haziran 2026 Perşembe
Siyaseten değil ahlaken
B.
Salı sabahı gazeteci dostumuz Hasan Basri Akdemir'i aradım ve grup toplantısı hakkında ne beklediğini sordum. "Nöbetçi grup başkan vekili Ali Mahir Başarır. Kendisi ile konuşma imkanım oldu; 'Kemal Kılıçdaroğlu'na asla kürsü falan vermem' dedi" şeklinde konuştu Akdemir. "Kemal Bey tarafı da 'ne olursa olsun şartları zorlayacağız, bunun için müzakere ediyoruz' diyor. Fakat Ali Mahir'in Kemal Bey'i kürsüye davet etmesini hiç mümkün görmüyorum."
Aklıma ilk gelen şey şu oldu: Çok değil muhtemelen bir ay sonra Ali Mahir Başarır'ı Cumhuriyet Halk Partisi'nden ihraç edilmiş bir kimse olarak göreceğiz. Hatta büyük ihtimalle bir başka partinin milletvekili olacak. Hal böyleyken Başarır, şu gün itibarıyla Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP grubunda konuşmasına mani oluyor. Hikaye aslında ne kadar karmaşık ve ironik.. Çok değil kısa süre sonra bir başka parti olarak karşımıza çıkacak olan bu yapının mevcut CHP markasını yanlarında götürme ihtimali yok, fakat CHP adına tasarruf edebildikleri her alanda son ana kadar tasarruf etmek gibi bir stratejileri var. Kendisinin rızası olmadığı için adını veremeyeceğim ve Kemal Bey'e yakın bir CHP'li siyasetçi bu durumu "İzmir'i işgal eden Yunan'ın son ana kadar şehrin imkanlarından tasarruf edip giderken ateşe vermeleri durumuna" benzetiyor.
Muhatabına gücü nispetince zarar vermeye çalışanların hamlelerini izliyoruz şimdi. Kemal Kılıçdaroğlu dokuz kişiyi disipline sevk etti. Bu dokuz kişi arasında Özgür Özel yahut Ekrem İmamoğlu yok. Bununla birlikte sorunlu oldukları konusunda kamuoyunu ikna etmenin hiç de zor olmadığı Ali Mahir Başarır gibi isimler var. Garip hareketleriyle kamuoyunda, hatta çoğu Cumhuriyet Halk Partisi seçmeninde antipati oluşturan Başarır, İBB soruşturmasında adı sık sık kıllı-kılçıklı bahislerde geçen Özgür Karabat, kendisine "trollerin babası" sıfatı verilen Burhanettin Bulut, kargo marifetiyle para alma-verme işlerinde adı geçen Veli Ağababa, İmamoğlu'nun kasası Gökhan Günaydın... "Hesap sormazsam namerdim" sözünün karşılığını böylece öğrenmiş olduk. Kılıçdaroğlu'nun bu sözü, disipline sevk edilen bu dokuz kişinin aslında ahlaki zaafları olduğu, Cumhuriyet Halk Partisi'ne yakışmayan figürler olduğu kabulünü kamuoyunda hâkim kılmayı amaçlıyor. Farklı ideolojilerde oldukları, Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı ayrı baş çektikleri, toplumda bir karşılıkları olmadığı için değil, Kemal Kılıçdaroğlu'nun ifadesiyle Cumhuriyet Halk Partisi'ni pavyon masalarına meze ettikleri, kurultay üzerinden haksız kazanç elde ettikleri, yolsuzlukla-hırsızlıkla isimleri yan yana anıldığı için bu isimler disiplin kuruluna verilmiş. Bu isimler şimdi Cumhuriyet Halk Partisi namına sokaktaki seyyar satıcıya selam verme selâhiyetine sahip değiller.
Şimdi artık kurulacak olan yeni parti her zaman olduğundan daha muhtemel. Bu isimler çok yakın zamanda bir başka partinin üyesi olacaklar. Yakın zamanda bir başka partinin üyesi olacak olanlar halen Cumhuriyet Halk Partisi'nin meclis grubunda hüküm sahibi. Hepimiz için yeni bir siyasi tecrübe, hepimiz için bir daha karşılaşılması mümkün olmayan bir temaşa. Artık bu kadarı da olmaz dediğimiz nice şeyler gördükten sonra göreceğimiz nice ilginç şeyler olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.
15 Haziran 2026 Pazartesi
Turistin müzesi, Barış Alper'in saçı
B.
Viyana Sanat Tarihi Müzesi'nin kapısında ihtiyar bir Alman ile ettiğim sohbet Avustralya-Türkiye Dünya Kupası maçını izlerken hatırıma geldi. Şimdi adını hatırlayamadım ve yaşı 80'e yaklaşan Alman turist şöyle demişti: "bir zamanlar ben de Kültür ve sanatla ilgili bir adam olarak büyük bir hevesle ve merakla müze gezerdim. Az önce yine bir müze gezdim fakat bu seyahat bu defa sadece turistik bir seyahatin olmazsa olmaz bir parçası olarak gerçekleştirdiğim bir seyahatti. Elbette Paris'e, Roma'ya, Viyana'ya gerçekleştirilen bir turistik seyahatin olmazsa olmaz parçası oradaki kültür mekanlarında bulunmaktır. Sırf bu turistik seyahatim eksik kalmasın diye bugün buradayım. Fakat inanın artık eski hevesim ve merakım yok. Bunun sebebini ise gayet iyi biliyorum. İçeride kültür-sanat meraklılarından ziyade kalabalık turist kafileleri geziniyor. Bir zamanlar hevesle gezdiğim müzelerin hiçbirisi artık saatlerce içinde kaybolmak isteyeceğim kültür sanat mekanları değil, aksine her biri turistik bir faaliyetin bir parçasından ibaret..."
Dilerseniz buna, ihtiyar bir Alman'ın bir şeylerden şikâyet etmek için bulduğu anlamsız bahane diyebilirsiniz. Fakat bendeniz milli maçımızı izlemeye başladıktan bir süre sonra bu sözleri düşündüm ve aynı noktada olduğumu fark ettim. Usturayla kaşları çizilmiş futbolcuyu mu ararsınız, civciv sarısı mohikan tarzı olanı mı dilerseniz... Nuh'un gemisi gibi ne ararsanız var. Fakat ilginç olan tarafı işin, Avrupa'da büyüyen gençlerimizin; Hakan gibi, Orkun gibi, Ferdi gibi böyle şeylere hiç iltifat etmiyor oluşları. Buna karşın bizim büyüttüğümüz çocuklar ne hikmetse kafayı bu işlerle bozmuş. Avustralyalı çocuklara bakıyorum, hepsi işinde gücünde; saçı başı normal, doğal adamlar hepsi. Diğer milli takımların maçlarını da izledim. Afrikalıların o hepimize sempatik gelen süslü tavırları bir yana bizdekiler gibi metroseksüel futbolcular görmedim. Ozan Tufan'ın saçını düzeltirken milli takımımıza yedirdiği golü hepimiz dün gibi hatırlıyoruzdur.
Bu mesele sadece futbolun endüstriyel hale gelmesiyle yahut kapitalizmin futbolu ele geçirmesi ile izah edilemez. Yalnız bizim futbol iklimimizi mi buldu bu kapitalizm? Bir başka temel arızamız var hepimizin bildiği. Durumun neyle alakalı olduğunu hemen hepimiz biliyoruz. Dünyanın başka hiçbir yerinde karşılaşamayacağınız o sakil restoran şovlarını yemek yemenin bir parçası haline getiren anlayış neyse tam olarak onunla alakalı. On yaşındaki çocuğuna göbeğini kapatacak tişört bulmakta zorlanıyorsunuz ya işte tam olarak onunla alakalı. Kendisini ve kendisinden olan her şeyi teşhir etme meraklısı, Instagram toplumuna dönüşmemizle, teşhirciliği çok sevmiş olmamızla alakalı...
Futbolcumuzun da bu genel havanın tesirinde kalarak saçıyla başıyla oynamayı asli vazifesi zanneder hale geldiği demde, 192 cm boy ortalamasına sahip Avustralya defansı içinde kaybolan 165'lik Kerem'e durmadan orta yapan Barış Alper'in futbolunu değil ne idüğü belirsiz saçma sapan saçını konuşur hale geliyoruz. En büyük manevi hazzı, kendisini teşhir etmek olan fertlerden müteşekkil bir cemiyetin futbolcusunu atamadığı çalımlarıyla konuşacak değildik ya. Asıl motivasyonunu yitirmiş ve başka bir hedeflere hizmet eden bir zihin bize başka imkan sunmuyor.
18 Haziran 2026 Perşembe
Ba'del Harab-ı Basra
B.
Özgür Özel'in cumartesi günü Lüleburgaz mitinginde yaptığı konuşma bana Kılıçdaroğlu'nun konuşmalarını hatırlattı. Özgür Özel polisleri, doktorları, infaz koruma memurlarını, doktorları ve öğretmenleri alkışlattı. Çok değil üç sene önce bir başka durumla karşı karşıyaydık oysa. Kılıçdaroğlu "AKP'ye oy veren öğretmene ben öğretmen demem" diyordu, astsubaylara Erdoğan'ın paramiliter kuvveti muamelesi yapıyor, gece bekçilerini, imamları, doktorları çok sert eleştiriyordu. O zamanlar bir soru sormuştu bendeniz: Memurların ve bürokratların temsil ettikleri bu kurumlar bir araya gelince devlet ortaya çıkıyor; Kılıçdaroğlu'nun bu devletle bir alıp veremediği mi var ki bunları sıradan hain ilan ediyor?" şeklinde. Özgür Özel yukarıda zikrettiğim isimleri alkışlattı, ardından "inşallah kaybederler" diyen kitlesinin rağmına millî takımımıza tezahürat yaptırdı. Özel'in Lüleburgaz'da verdiği mesaj bence gayet açıktı: Ey devletimiz ve devletlilerimiz, sizin aradığınız vatana- millete bağlı CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu değil, benim!
Özgür Özel'in bu tutumu bendenize hiç de şaşırtıcı gelmedi; aksine bu tutumun alâmetlerini daha önce de gördüğümüzü hatırlattı. AKM çıkışında yumruk yediği günü hatırlıyoruz Özgür Özel'in. Yumruk hadisesi sonrası yaptığı konuşmada oldukça sorumlu bir tutum ortaya koymuş, hiç kimseyi suçlamamış; Kılıçdaroğlu'nun hatta Ekrem İmamoğlu'nun ortaya koyduğu keskin tavrın çok dışında bir duruş ortaya koymuştu. O dönemde yazdığın bir yazıda Özgür Özel'in Ekrem İmamoğlu vesayetinden kurtulması halinde Türkiye siyasetine yeni bir soluk getirecek, gerilimden değil ulusal çıkarlarımızdan beslenen bir siyasetçi olabileceğini söylemiştim. Aradan geçen zaman Özgür Özel'in bu fırsatı teptiği, her geçen gün daha fazla Ekrem İmamoğlu vesayetini mahkûm hale geldiği bir sürece dönüştü. Karşımızdaki tabloya dönüp şöyle bir bakıyorum ve Özgür Özel'in bu yaşananların faili mi yoksa kurbanı mı olduğu konusunda zihnimin karıştığı alametlerle karşılaşıyorum. Neticede vardığım nokta Özgür Özel'in bir politik mahkûm olduğu çıkarımı oluyor. Özel'in mahkûmiyeti, 19 Mart süreciyle daha da derinleşti. Silivri'ye giden her ne kadar Ekrem İmamoğlu olsa da politik mahkûmiyet Özgür Özel'e nasip oldu. Lüleburgaz konuşması bu sebeple ba'del harab-ı Basra bir çabadan fazlası olarak görünmedi gözüme. Keşke Özel bugüne kadar varan süreçte daha müstakil bir siyasetçi olmayı başarabilseydi.
22 Haziran 2026 Pazartesi
Atlayayım derken düşmek
B.
Pandemi yasakları kalktıktan hemen sonra Viyana'ya gelmek nasip olmuştu. Bir zamanlar fakir öğrenciler olarak gezdiğimiz sokaklarda şimdi cebinde ay sonunu getirecek kadar parası olan bir devlet memuru olarak dolaşan ben, her zaman kahve içtiğim Viyana'nın gelenekli kahvelerinde yine kahve içmeye azmetmiştim. Dikkatimi en evvela celbeden şey sipariş vermeden önce incelediğim menüde gördüğüm fiyatlar olmuştu. Bir zamanlar suyun bedava olduğu kafede suyu sipariş etmek zorunda kalmıştım; zira su servisi etmediklerini söylemişti garson. 330 ml Vöslauer marka suya 4,40€ ödedim. Kahvenin tadı o eski tat değildi. Garsona bir parça sitemkar bu durumun ne diye böyle olduğunu sordum, pandemi sonrası tedarik zinciri sorunlarından bahsetti, her zaman servis ettikleri çekirdeğin şu anda ellerinde bulunmadığını, bu sebeple bir başka çekirdek ile kahve yapmak durumunda kaldıklarını anlattı.
Latince bir söz vardır "Solus nobilis regi servire potest" (Bir krala ancak asiller hizmet eder). Ne yediğinizden, ne içtiğinizden bağımsız bir hakikati ifade eder bu söz. Evet, bir zamanlar içtiğimiz bu güzel kahveyi içmeyi başaramadık, belki suya da para verdik fakat servisimizi yapan garson bize her zaman hissettiğimiz bu şeyi hissettirdi. Yan masada ölçüsüzce davranan, yüksek sesle argo konuşan, evcil hayvanı sizi taciz eden hiç kimse yoktu. Hulasa görgüsüzlük yoktu. Garson geleneksel tavırlarını sürdürüyor ve size kıymetli hissettiriyordu.
Vatanımıza döndük, yine bir yerlerde kahve içmeye niyetlendik. Yukarıda Viyana kahveleri ile alakalı her ne zikrettiysem tam tersi ile karşılaştık. Çok güzel bir kahve, laubali bir garson, gürültülü ve tacizkar bir atmosfer, yüksek sesle argo konuşan müşteriler... Yediğimiz-içtiğimizin niteliğinden bağımsız olarak bize kendimizi hiç de iyi hissettirmeyen bir ortam. İşte bu tablo Türkiye'nin sınıf atlama hevesinin ve sergüzeştinin küçük bir misalidir. Haddini bilmemek ve ölçüsüzce, kibir göstererek davranmak; tabu deviren kıyafetler giyip, saçını başını garip şekillere koymak hep kolektif sınıf atlama motivasyonumuz sebebiyledir. Bu motivasyon her vesileyle farklı alametler suretinde karşımıza çıkıyor.
Bu hadisenin üzerinden dört yıl geçti, yine Viyana'da aynı kafede kahvemizi içtik, kahve düzelmiş, o eski iyi kahveyi zevkettik. Garson hala aynı, mekan hala huzurlu. Türkiye'de yine güzel kahve içiliyor; fakat o hazzı alabileceğiniz bir mekanın rast gelmek ne yazık ki mümkün olmuyor. Gücü parasına yetenler her şeyin en iyisine bir şekilde sahip oluyor fakat bu her şeyin en iyisine sahip olmak hali güzel bir hayatı neticelendirmiyor. "Gönülle kahve ister, ne kahvehane; gönül dost ister kahve bahane" diyenlerin torunları her şeyin en iyisine, en pahalısına talipken, hayatın en dostane olanına görgüsüzlükleri sebebiyle uzak duruyor. Sınıf atlama hevesinin bize ettiği tam olarak budur. Bundan daha hazin sınıf düşmek mi olur?
25 Haziran 2026 Perşembe
Top, Akın Gürlek'in önüne düşünce
B.
İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Adalet Bakanı Akın Gürlek'i göreve çağırması ile ilgili açıklamasını görenler zannederim böyle aşırı bir talebe anlam vermekte zorlanmıştır. Açıklamaları duyduktan sonra pek çok kimseye bu konudaki kanaatini sordum ve türlü cevaplar aldım. Devlet aygıtının bir sopa haline getirilmesi ve bir şekilde toplumda oluşan hayal kırıklığına karşı kullanılması talebini haklı gören hiç kimseye rast gelmedim. Bu çağrı her şeyden önce Akın Gürlek'e haksızlık anlamına geliyor. Muhalefetin, içeriği hakkında yorum yapamadığı dosyaları itibarsızlaştırmak için kullandığı bir söylemdir malum "AKP'nin yargı kolları ve Akın Gürlek" ifadesi. Buna karşın kamuoyunun önemli bir kesiminde hakim intiba bir şekilde işini doğru düzgün yapmaya çalışan bir hukuk adamı olduğu şeklinde Akın Gürlek'in. Öyle bir çağrıda bulundu ki Hacıosmanoğlu, en iyi niyetli kimselere dahi "herkesin ağzını kapat Sayın Gürlek, ta ki biz de doğru dürüst yapamadığımız işimiz yüzünden hiç kimse tarafından tenkit edilmeyelim" şeklinde anlaşıldı bu söz. Bir Adalet Bakanı'nı, başkanlık sistemini, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı dahi zan altında bırakacak bir talep bu. Erdoğan'ın şahsı dahi yıllardır acımasızca eleştiriliyor; kırmızı çizgilerine dokunulmadıktan sonra Erdoğan kendisini eleştirenleri mahkemeye dahi vermiyor oysa.
Ahlaksızlıktan, sınırların aşılmasından bahsediyor federasyon başkanı. Zannederim sosyal medyadan hepimiz bir şekilde bizarız. Bu mecranın zehirli dilinin hepimiz farkındayız. Buna mukabil milli takıma ve federasyona yönelik son derece tutarlı, mantıklı, haksız olsa dahi iyi niyetli eleştiriler olduğunu görüyoruz. Sosyal medya ile ilgili düzenlemeyi yıllardır aklı başında herkes talep ediyor. Buna karşın bu düzenlemeyi yapacak olan mecranın Adalet Bakanı olmadığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bu konuda yetkili olduğunu federasyon başkanımız bilmiyor mu? Bilmiyorsa başka bir sorun fakat biliyor da Sayın Akın Gürlek'i göreve davet ediyorsa bu çok daha büyük bir sorun. Yolsuzluklarla, usulsüzlüklerle mücadele ederken türlü iftiraya uğrayan hatta Lüksemburg'da yatı olduğu dahi iddia edilen Sayın Adalet Bakanı'na siz bir şekilde kolluk gücü muamelesi yapıyorsanız bu en hafif tabirle kırılmış bir pottur. Hem de öyle bir kolluk gücü ki, gücünü ve yetkilerini kamuoyunda yükselen haklı-haksız eleştirileri sindirmeye yönelik kullanacak. Bu tam da muhalefetin iddia ettiği ve bizim öyle olmadığına inandığımız şeyin talebidir. Bana ve benim gibi insanlara dahi izah etmekte başarılı olamayacağı bu talebi futbolla yatıp kalkan gençlere nasıl anlatacağını düşünüyor federasyon başkanı? Bu aşırı talepler ve göz korkutma çabaları en başta gölgesinde serinlediğiniz ulu çınara ve onun kavgasına zarar veriyor. Gereksiz, aşırı; radikaller hariç kimsenin tasvip etmeyeceği bir talep bu. Keşke danışmanları Sayın Hacıosmanoğlu'na bu durumu anlatmış olsalardı.
29 Haziran 2026 Pazartesi
Yazar Kitaptan Razı mı?
B.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin butlan davasıyla karışması ister istemez bu partiyi memleketin ana gündemi haline getirdi. Bu esnada pek çok CHP tarifi duyar olduk. CHP aslında şudur, CHP aslında budur... Ölmez zeytin ağacına benzetenler, İstiklal Savaşı'nı yapan ve cumhuriyeti kuran parti olduğunu iddia edenler, Türkiye'nin hiç değişmeyen hakikati olduğunu iddia edenler. Haktan gördüğü teveccühle uyum içinde olmayan bir Cumhuriyet Halk Partisi gündemimiz var. Böyle bir ortam içinde cumhurbaşkanı Erdoğan CHP içinde yaşananlarla ilgili neredeyse hiç konuşmadı dikkat ederseniz. Bir defa bir şey söyledi ve CHP'de Yaşananların CHP'nin kendi meselesi olduğuna değindi. Esas sen İmamoğlu medyasının iddia ettiğinin aksine cumhurbaşkanı Erdoğan CHP ile hiç de alakadar olmadığını beyan etti.
Böyle bir hengame içinde cumhurbaşkanı Erdoğan asıl tarif etmesi gereken şeyi tarif ederek AK PARTİ'ye nasıl bir anlam atfettiğine vurgu yaptı; dikkatinizi çekmiştir. "AK PARTİ bir Türkiye kitabıdır; bu kitapta herkese bir sayfa var" dedi Erdoğan. Kitabın sayfalarının değişebileceğini ancak kapağının bir kimlik tarifi olduğunu vurgulayan Erdoğan bununla neyi kastetti diye bir parça düşünmek gerekir. Mutlak müspet bir şeyden mi bahsetti yoksa kitap içindeki can sıkıcı sayfalara nazar etmeden kitabın kapağını referans almak gerektiğini mi ifade etmek istedi yorum size ait. Elbette herkesin bu kitapta bir sayfa var derken kitabın kapağına yaraşır sayfalar yazmak gerektiğini vurguladığını anlamak gerekir Erdoğan'ın. Zira unutmamak gerekir ki cumhurbaşkanı bu sözleri etmeden kısa bir süre önce etkileşim fetişi ile kendini sosyal medyaya malzeme eden belediye başkanlarına ve partililere ikazda bulundu. Demek kitabın müellifi her sayfasından razı değil, aksine yazar olarak faturası kendine kesilen sayfalardan şikayetçi. Bu mesajlardan yola çıkarak fotokritik yapmayı tercih edeceğine Erdoğan'ın sözlerini yine bir şekilde sloganlaştırarak daha tasa yazmayı tercih edecek ve siyasal sarhoşluk ile aynı acayiplikleri sürdürecek olanlar elbette olacaktır. Buna mukabil bu sözlerden çıkarılacak en önemli ders kitabın yazarının kitabın içeriğinden kamilen razı olmadığı gerçeğidir. Buna bakıp buna göre vaziyet almak bir tavır ve tutum belirlemek gerekir. Yazar kitabı eleştiriyor. Farkına varmak lazım.
2 Temmuz 2026 Perşembe
Geldik mi Hoca'nın sözüne?
B.
28 Haziran Pazar günü öğle namazını Edirne'de, Hasan Sezâi Gülşeni hazretlerinin dergahında cemaatle okumak nasip oldu. Edirne şartlarında kısmen kenarda kalmış, Bostan Pazarı'nda bulunan dergâh-ı şerif birkaç yıl öncesine kadar maruz bırakıldığı harap ve metruk vaziyetin aksine tertemiz; günümüzde cami olarak varlığını sürdürüyor. Dergâhın meydanı ve Hazret'in türbesi hizmet edenlerin eliyle yeniden insanı ferahlatan bir hale aldı. Her ziyaretimizde eskiyi hatırlayarak şükürler ediyoruz.
Üç Şerefeli Cami'de ve Eski Cami'de tahiyyatül mescit, Selimiye'de ise ikindi vaktini okumaya niyet ettik. Eski Cami'nin içinde iki rekatçık namaz kılarken karşılaştığımız manzara aynen şu şekildeydi. Yaşları sekiz ila on beş arasında değişen on kadar çocuk saklambaç, yakalamaca oynuyor, siz kıyamdayken arkanıza saklanıyor, bir şekilde camiden başka her yerdeymiş gibi hissettiriyor size. Selimiye Camii'nde ise huzur içinde iki rekat tahiyyatül mescit kılarak vakti beklemeniz mümkün değil. Turist kafileleri, elindeki telefonla anlamlı-anlamsız resimler çekip az sonra sosyal medyaya "Selimiye'de huzur" şeklinde paylaşım yapmaktan başka tasası olmayan insanlardan oluşuyor. Ne ara huzur bulabildiğini anlamak mümkün değil. Telaş içinde bir sağa bir sola resim çekmek üzere koşuşturan, garip hareketler yapan insanlar... Caminin iç avlusu ise daha ilginç bir vaziyette. Sokaklarda sürdürdükleri çıplaklık yarışına camide dahi olsa fasıla vermek istemeyen kadınlar, bu sultan camiinin iç avlusunu Florya Plajı'na çevirmiş. Buranın adabına uymaz böyle davranmayalım diyen kimseye bilmem bahtsızlığımdan mıdır, ancak bendeniz denk gelmedim.
Eski camide koşuşturan çocukların en büyüğüne-ki 15-16 yaşlarındadır- "sana üç soru sormak istiyorum" dedim, "adım adım bu soruları cevaplayalım olur mu?" Kabul etti ve şu üç soruyu sordum; burası nedir, burada ne yapılır, bu işi yapmak için ne gereklidir? "Cami/Namaz ve ibadet/ huzur ve sessizlik" cevaplarını aldıktan sonra başka sorum yok demiştim ki babası olduğunu zannettiğim bir adam geldi yanıma "bir sorun mu var?" diye sordu. "Rahatsızlığımı anlamış olacak ki böyle bir müdahalede bulunma ihtiyacı hissetti adam. Halbuki az evveline kadar çocuklarına müdahalede bulunsaydı bu soruların cevaplanmasına hiç ihtiyaç kalmayacaktı. "Yo hayır ben sadece soru soruyorum bu da cevap veriyor" dedim. Savunma sadedinde "bu çocukları camiye nasıl ısındıracağız?" diye sordu. Bu esnada sekiz yaşındaki kızın tam arkamızda elleri dizinde oturuyordu. Herkesin diline pelesenk olmuş bir bahane bu. Peki hürmet etmeyi nasıl öğreteceğiz? Bunu düşünüp tasa edene denk geldiniz mi hiç?
Selimiye'nin restorasyon sürecinde yaşanan tartışmalar esnasında çok kati bir cümle kurmuştu Sadettin Ökten hocamız. "Bu cami bir tarihi eser değil, bizim mabedimizdir. Tarihi hüviyeti olması gerçeği değiştirmez. Mabedimiz ise bizim harim-i ismetimizdir. Adamlar harim-i ismetimize el uzatıyorlar!" ne demek istediğini anlamakta acizsin, torunu yaşında tipler saygısızlığın binini bir para ettiler o süreçte. Şimdi Selimiye'nin restorasyonu tamamlandı ve cami ibadete açıldı. Ziyarete açıldı diyelim arzu ederseniz; zira millet bahçesinden farksız bir ambiyansa sahip. Her üç camide rast geldiğimiz bu acayipliklerin temelinde tam olarak Sadi hocamızın işaret ettiği şey yatıyor. Caminin tarihi eserden önce bir ibadethane olduğunu kabul etmeyenler, bu mekanlara turistik destinasyon gözüyle bakanlar bu hürmetsizliği yapıyor. Sultan Ahmet, Ayasofya, Süleymaniye camilerinde de durum benzer şekilde. Namaz kılanların tepesinde bağıra çağıra kafilesine bir şeyler anlatan turist rehberlerine hiç kimse çekidüzen vermiyor. Bu serkeşliğin, başıbozukluğun bir hududu olmalı. İllallah denilip de dur denilecek zamanı sabırla bekliyoruz.
6 Temmuz 2026 Pazartesi
Deniz Göktaş üzerinden iktidar mücadelesi
B.
Kendilerini dokunulmaz ve sorgulanamaz, ötekini sürekli dokunulur ve sorgulanır kılmak bir iktidar mücadelesidir. Siyasal iktidarı yıllar yılı sosyal ve kültürel iktidarlarına alet olacak bir kurum olarak görenler, devlet aygıtını çarıklıları hizada tutmak için kullananlar bu aygıtı kaybettikten sonra şirretlikleriyle sosyal ve kültürel iktidarlarını korumak istedi. Kendilerine yönelik her türlü sorgulamayı yaşam tarzına müdahale adıyla yaftalayan ve bir anda medeni insanlarda rastlayamayacağınız hal ve tavırlara bürünen bu garip kitle ilginç şekilde ötekini tahkir ve tezyif etmeyi, sistematik şekilde konu etmeyi bu iktidar mücadelesinin bir parçası olarak görüyor. Çok sesliliğe ve konuşma hürriyetine ne kadar açık olduklarını son olarak butlan sürecinde deneyimledik. Özgürlük diye inildeyenlerin içlerinde muhteris diktatörcükler yaşadığını hepimiz gördük. Şimdi ise senin kutsalın-benim kutsalım üzerinden kendilerinin asla sorgulanamaz bir iktidar alanına sahip olduklarını ispat etmeye çalışıyorlar.
Muro filmi gösterime girince "devrimcileri tiye alıyor" diyerek İstiklal Caddesi'ni birbirine katanlar, komedyen Gökhan Ünver'i verdiği tepki üzerinden değil vermediği tepki üzerinden mahkûm edip ekmeğiyle oynayanlar ilginç biçimde birdenbire demokrasi ve özgürlük havarisi kesildi birkaç gündür. İşte bu tam olarak bir iktidar savaşıdır. Türkan Saylan'ın 20 yıl evvel söylediği sözü gerçek zannedenler hala ülkenin gerçek ve yegâne muktedir sınıfının kendileri olduğunu, AK Parti iktidarının ise dönemsel bir sapma ve siyasal bir hatalı tercih olduğunu ispat etmek peşindeler. Bu kitle sorgulanır kutsal ile sorgulanamaz hassasiyetler mukayesesi yaparak ülkenin sosyal normlarını belirlemek hevesiyle sürekli bir dayatma içindedir. Neyin mizah olabileceğine, komedyenin ne söyleyeceğine, ne söylemesi gerektiğine, neyi ise aklının ucundan bile geçirmemesi gerektiğine bunlar karar veriyor. Elbette bunlar hangi ülkede yaşadıklarını bilmiyor değiller. Aksine hangi ülkede yaşadığını gayet iyi bildikleri için bilinçli ve organize şekilde böyle bir iktidar şovu yapmak ihtiyacı içine girmektedirler. Sayısal olarak azınlıkta olsalar dahi niteliksel olarak çoğunlukta olduklarını düşünmeleri sebebiyle bunun hak edilmiş bir iktidar olduğuna iman ediyorlar.
Elbette gelinen bu noktada AK Parti'nin ve muhafazakâr çevrelerin kabahati ve eksikleri olduğu açıktır. Siyasal mücadeleyi ve iktidarı yegâne ve hakiki iktidar zannederek sosyal ve kültürel iktidar mücadelesini ihmal etmek gelinen bu noktada muhafazakâr cenahın ve AK Parti siyasetinin ihmalkâr davrandığını bir kere daha ortaya koydu. Sokak ortasında taciz edilen başörtülü kadınların haberleri vaka-i adiyeden hale geldi. Asla dönüşmeyecek bir iktidar alanları olduğunu ve "öteki" kabul ettikleri bu toprakların gerçek sahiplerinin değerlerini sorgulama hakkını kendilerine tabi olarak verenin de bu iktidar olduğunu düşünmeleri sebebiyle kendi belirledikleri standart haricinde hiçbir şeyin konuşulmasına müsaade etmeyeceklerini zannediyorlar. Bu noktada siyasal iktidar duvarına çarpıyor oluşları ise ağırlarına gidiyor, bu durumu anlamlandıramıyorlar. Muhafazakârlar ise içini bir türlü dolduramadıkları "bunlarla kutuplaşacağız" sloganının arkasında dağınık şekilde hizalanıyorlar. Sanki ülkenin azınlığı ve muhalefet unsuru Türkiye muhafazakarıymış gibi... Asıl ele geçirilmesi gereken iktidar mühmel bırakılınca salt siyasal iktidar sizi muktedir kılmıyor. Oysa AK Parti'nin asıl geçmesi gereken eşik, sosyal ve kültürel iktidar alanlarını genişleterek 25 yıllık siyasal iktidar sürecinin bir tesadüf ve tarihsel sapma olmadığını ortaya koymaktır. Bu iktidar mücadelesi muhafazakârlar tarafından ihmal edilince anlamsız tartışmalar biteviye tekrar ediyor. Sürekli karşı karşıya olduğumuz tablonun yegâne izahı esasen budur.
9 Temmuz 2026 Perşembe
Yusuf Tekin'in Milli Mücadele çıkışı ve Kurtuluş Savaşı ısrarı üzerine
B.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in "Kurtuluş Savaşı" yerine "Milli Mücadele" kavramını teklif etmesi üzerine başlayan tartışmaların tarihsel, kavramsal, felsefi bir derinliği yok. Son yazımızda ifade etmeye çalıştığımız üzere Türkiye'de sürüp giden sosyal ve kültürel iktidar mücadelesinin bir parçası olarak kavramsal kutsallarının sorgulanmasından endişe edenler Milli Eğitim Bakanı'nın ne demek istediğini anlamaya gayret etmediler. Etmeyecekler de. Onlar için aslolan kendilerini var kıldıkları kavramların ve gölgesine sığındıkları heyulaların mümkün mertebe güçlü kalması. Tarihinin hiçbir döneminde sömürge olmamış olan Türk toplumunun ilginç bir sömürge refleksi olduğundan bahsetmiştim bir dönem. 19. Asır'da kurulan yabancı okulların -ki bu cümlede Harput'tan Tarsus'tan Filibe'ye kadar İmparatorluğun dört bir yanında binin üzerinde okul olduğunu hatırımızda tutalım- bu zihnî prangayı meydana getirme noktasında en etkili aktör olduğunu ifade etmeliyiz. Modernleşmecilerimizin kutsalları da bu zihni havzada şekillenmiştir.
Moskova kapılarına dayanan alman ordusunun püskürtülmesi ve Stalingrad kuşatması gibi ölüm kalım savaşların ardından bu varoluş mücadelesine Sovyetler "Büyük Vatanseverlik Savaşı" adını vermişti. Çin, topraklarını istila eden ve pek çok tecavüzde bulunan Japonya'ya karşı verdiği savaşa Kàngrì Zhànzhng (Japon saldırısına karşı direniş savaşı) adını verdi. Amerikalılar İngilizlere karşı verdikleri 1775-1783 Savaşını ise Revolution War (Devrim Savaşı) yahut The American War of Independence (Amerikan Bağımsızlık Savaşı) olarak adlandırır. Bir koloninin koloni olmaktan kurtulmak ve bağımsız bir devlet olmak yolunda verdiği bir savaştır ve bu savaşın bu hüviyeti ile bağımsızlık savaşı olarak adlandırılması hiç de anlamsız değildir. Peki, Kurtuluş Savaşı olarak adlandırdığımız savaşta tam olarak neyden kurtulduk? İşgalden ve istiladan mı? Kurtuluş Savaşı kavramını kutsallaştıranlara bakacak olursanız kurtulduğumuz şey saltanat ve ümmet olmaktır; bağımsızlığımız düşmandan ziyade sultandan yanadır. 93 Harbinde Rus ordularını Ayastefanos'ta görmüş, Birinci ve İkinci Balkan Savaşlarını vermiş, birinci savaşta Edirne'yi kaybedip ikinci savaşta geri almış bir toplumun Toprakları için verdiği bir milli mücadeleye Kurtuluş Savaşı dediğinizde hakikaten toprak kurtarmaktan mı yoksa politik bir kurtuluştan mı bahsettiğinizi dürüst olarak ortaya koymalısınız. Kıbrıs harbine Kurtuluş Savaşı demenin bir anlamı vardır. Milli mücadeleye ise kurtuluş Savaşı diyor oluşumuzun tarihimizin bir döneminde esir olduğumuz anlamına geldiği ise açıktır. Şimdi bu vurguda ısrar etmek üzere Milli Eğitim Bakanı'nı eleştirenlerin kendisinden kurtulduğumuz vurguladıkları esaretin ne olduğunu bir kez daha düşünelim. Burada muhafaza etmek istedikleri bağımsızlık fikri değil eski düzenli yeni düzen arasındaki farkı vurgulama hevesleridir. Milli mücadeleye milli mücadele adını vermek milli mücadelemizin değerini düşüren bir şey midir?
Türk aydınlanmacılarının Fransız aydınlanmalığının distribütörü olduğu gerçeğini hatırladıktan sonra asıl mücadelenin Alman'a karşı değil Ancient Regime'e karşı verildiğine olan inançlarını bir kez daha hatıra getirmeliyiz. Bu esnada sürekli CHP'nin kurtuluş Savaşı'nı veren parti olduğu vurgusunu da bir kenarda tutalım. Hiçbir tarihi, kavramsal, felsefi derinliği olmayan bu direniş hevesinin asıl motivasyonu uzun uzun tefekkür etmeden karşımıza çıkar. Zihnimizi küçülten kalıplara karşı söz söyleyen Milli Eğitim Bakanı'na neden karşı devrimci ilan ettiklerinin cevabı tam olarak bu tabloda gizlidir.
13 Temmuz 2026 Pazartesi
Öncelik ve mücadele
B.
Ali Haydar Fırat'ın radikal tahammülsüz programında yaptığı açıklamalar "devlet yok AHBAP var" sürecinin nihayet ile aynı zamana denk geldi. Aslında herkesin her şeyi bildiği bir durum fakat içeriden tahkikat neticesi bildirilince hadise başka bir boyut kazandı. İyi gazetecilik yaptı Enver Aysever ve Ali Haydar Fırat'ın haricinde Mustafa Balbay'ı da konuk aldı. Balbay tüm konuşmasının neticesinde özetle şunu söyledi: şu anda bir başka kavga yürütüyoruz; bunun haricindeki bütün meseleler ancak teferruattır.
CHP'ye muhalif medyanın bir şekilde kamuoyunun gözüne soktuğu her şeyin bu temerrüt duvarına çarptığını anlatmak için çok güzel bir formül sundu sayın Balbay. Mücadelenin muhatabının sadece Erdoğan olmadığını, Erdoğan'ın temsil ettiği devlete ve devlet kurumlarına karşı girilen itibarsızlaştırma propagandalarının da son derece doğal olduğu sonucunu çıkarabileceğiniz bir çerçeve çizdi CHP'li gazeteci. Yani şimdilik CHP'li gazeteci, zira albay milletvekilligi yaptı partinin bölünmesi gerektiğini açık açık ifade etti bunu da meşrutiyet zeminine bağladı. Bir başka meşrutiyet sorgulamasını yapan Ali Haydar Fırat ise "Cumhuriyet Halk Partisi kendi 15 Temmuz mücadelesini veriyor" diyerek CHP dışından güçlerin eline geçen CHP'ninna meşru yollar ve yöntemlerle ele geçirildiğinden şikayet etti.
Farkında mısınız, esasa tekaddüm eden usulden ne kadar çabuk vazgeçebiliyor insan bir mücadele bahanesi bulunca. "Erdoğan'ın ve AKPlilerin kibirinden çok sıkıldık" diyerek İmamoğlu'nun tevazuuna sığındıklarını iddia edecek kadar argüman yokluğu içinde olan bir kitleye bir kutlu mücadelenin işaretini sunmak, arada işlenecek her türlü günahı meşrulaştırıyor sizin anlayacağınız.
Gün sonunda büyük anlatıları çöktü. "CHP seçmeni bilinçlidir, eğitimlidir. Cumhuriyet Halk Partisi içinde parti içinde demokrasi vardır, öyle AKP'ye falan benzemez" diye övündükleri ne kadar şey varsa hepsinin koca bir balon olduğu ortaya çıktı. Ak Parti'ye ve Erdoğan'a karşı mücadele ediyoruz bahanesiyle gözlerini boyadıkları kitleye şimdi de her hukuksuzlukumuza göz yumun diyorlar zımnen. Şikayet edenlerse kendilerine yönelen öz enstrümanlarından şikayet ediyor. Eğer onlardan değilseniz, onlara meyletmek için herhangi bir vesile bulmanız ne kadar da zor, farkında mısınız?
Gün sonunda bu uğruna her türlü nabeca fiili işlemeyi meşru gördükleri mücadelenin tıkandığı bir noktaya varıyoruz. Kendilerinden olmayan herkese saldırdılar hatta devlete, devlet kurumlarına, devletin memurlarına saldırdılar. Mücadele içindelerdi, meşruydu bu saldırı kendilerince. Güneş gurub etti, gün nihayete erdi, akşam oldu perdeler çekildi. Vardığımız noktada nasıl bir manzara karşısındayız peki? Devlet burada AHBAP yok. Ahbabın hesabı yok, kitabı yok. Fakat dert değil. O mücadele içinde bir argüman olacaksa kısa süreliğine kullanıp sonrasında terk edebilecekleri basit bir ahbapmış sadece. Neticede Balbay formülü verdi: şimdilik önceliğimiz bir başka mücadele.
16 Temmuz 2026 Perşembe
Demedi demeyin
B.
Karşı karşıya kaldıkları tabloyu izah etmenin namümkün olduğunu görenlerin ağızbirliği ederek aynı argümana sığındığını görüyoruz. Esasen bir süre sessiz kalmak durumunda kaldılar. Siz buna şok diyebilirsiniz ben bir başka şey diyorum. En ufak meselesini dahi yapay zekaya soran beyaz yakalıların zihni tembelliğini bir benzerine duçar vaziyetteler. FETÖ'nün sosyal medya yapılanması bunları argüman bulma konusunda öyle bir konfora alıştırdı ki zihinlerini biraz olsun yormaya kalkışmıyorlar bile. Nasıl olsa kısa zamanda bir argüman bulur ve sosyal medyaya servis ederler...
Devlet kurumlarına güven o kadar düşmüş ki o sebeple böyle bir şey olmuş. "Kabahatli yine biz değiliz onlar" deme ihtiyacı hasıl olmuş. Athena Gökhan bile utanmadan sıyırıverdi kendini. Evet sizin peşinize takılanların devlet kurumlarına güveni düşmüş, peki bu düşüşte sizin hiç payınız yok muymuş? Ele geçiremediği yasal erki tukaka etmek namına sabah akşam bir kötülük tablosu çizen sanki bizlermişiz gibi "devlet kurumlarına hiç güven kalmamış" bahanesine sığınıyorlar. Esasen bunların prototipi Athena Gökhan'dır. Tatlı, sevimli, cazip görüntüsünün ardında kültürsüz bir heveskârlık yatar. Hal böyle olunca anasının gözü FETÖ'cüler parmaklarında oynatıyor bunları yıllardır. Siz emekleyerek gelmeye çalışırken FETÖ'cüler ikinci kere dönüyordu o yolları.
Erdoğan'ın kibrinden şikâyet edip İmamoğlu'nun tevazuuna sığınmaları hep bu cehalet ve safdillik sebebiyledir. Liyakatten bahsedip memleketin en mimli adamlarından birini en güvenilir ilan etmeleri de öyledir. Sevgiden bahsederken diğer yandan dillerinden nefret dökülmeyişi ise tezatlar bütününden oluşan hayatlarının tabii neticesidir. Ayaklarındaki tutarsızlık sebebiyle göklere çıkarmakta beis görmedikleri insanları tukaka etmekte de herhangi bir beis görmezler. Onun da bir hakikati yoktur yarın yine baş tacı etmeyeceklerinin bir garantisi olmadığı gibi.
Peki yarın bir gün bir başka Haluk Levent'in çıkarak bunları kandırmayacağının bir garantisi var mıdır? Elbette yoktur, zira hâlâ aynı nefret diliyle kendi paralel toplumlarını oluşturmakta, bu milletin kaffeten bir parçası olmayı tercih edeceklerini oluşturdukları getto içinde kendi üçkağıtçılarının tuzaklarına düşmeye teşne olmaktadırlar. Otokritik yapar gibi konuşuyor oluşlarına bakmayınız. İhaleyi ötekine yıkmaya çalışıyorlar sadece. Yaşam tarzı adına verdikleri gettolarının duvarları Varşova gettosundan daha korunaklı çünkü biteviye korkutuluyorlar. Ve içine sürüklendikleri bu korku iklimi kendilerini korkutanlar tarafından mütemadiyen suiistimal edilmelerini neticelendiriyor. George Orwell'ın sanal dünyası gibi dışarıda ne olduğunu bilemedikleri bu hayal dünyası içinde hâlâ kendilerine sunulacak argümanları beklemekte ve hayatın hakikatine, toplumun gerçeklerine, eşyanın tabiatına bigane kalmaya devam etmektedirler. Bu korku, bu kandırılmışlık iklimi içinde daha çok suiistimal edilirler. Neticesinde kabahatli yine siz olursunuz ama. Demedi demeyin.
20 Temmuz 2026 Pazartesi
Haluk Levent hadisesinin miladı 2023 seçimleridir
B.
Şaziye Kutlu isimli mağdurenin beyanları Haluk Levent'in karanlık ilişkilerinin ne kadar eskilere dayandığına bir misal oldu. Konuşulanlar henüz iddia safahatinde diyerek mesafeli yaklaşacağımız seviyeyi çoktan aşmış her şey. Birbiriyle ilişkisi olmayan o kadar fazla mağdur ve mağdure benzer hikayeler anlatıyor ki Haluk Levent'le ilgili, darasını aldıktan sonra dahi acabaya yer bırakmıyor. Bütün bu ortaya dökülüp saçılanlar gösteriyor ki hadise üç-beş yıllık bir hadise olmanın çok ötesinde. Buna mukabil Haluk Levent hadisesinin zirveye ulaştığı bir dönem var. Şimdi bizimle ne alakası var kardeşim diyen seküler çevrelerin Haluk Levent'i ve yoldaşı Oğuzhan Uğur'u kahraman ilan ettikleri süreci hepimiz gayet iyi hatırlıyoruz. Dokundurtmayız, sorgulatmayız diyerek kahraman ilan ettikleri Haluk Levent'in bir şekilde gemi azıya almasına çanak tutanlar hikâyeyi en doğru yerinden okumamıza da hizmet ediyorlar istemsizce.
Sosyalist gelenekten gelen çok kıymetli bir hocam "Taceddin, demokrasilerde kahraman olmaz, kahramana ihtiyaç duyulmaz ve kahraman aranmaz" dedi yaşananları yorumlarken. Fakat içine düştükleri acz sebebiyle yolda görseniz kendisinden şüphe edeceğiniz kimseleri biteviye kahraman ilan eden bir kitle var karşımızda. İmamoğlu siyasal kahramanları olurken, Haluk Levent sosyal kahramanları ilan ediliyordu. Adamı Hatay'a Büyükşehir belediye başkanı yapmaya kalkanlar dahi olmuş, sosyal politikalar bakanlığı teklif eden de... Peki bütün bunlar hangi süreçte olmuş? Bu fenomen şahikasına ne zaman ulaşmış? Nasıl olmuş da gemi azıya almış ve bireysel dolandırıcılık hikayelerini kamusal hale getirmeye cesaret etmiş?
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sadece birkaç ay önce asrın felaketini yaşayan Türkiye "hükümet enkazın altında kaldı" manşetlerini okumuştu o bin bir belanın arasında. "Bu defa kesin gidiyor Erdoğan, artık buradan kurtaramaz" diye naralar atılıyordu. O kadar ki Kemal Kılıçdaroğlu dahi cumhurbaşkanı adayı olmaya cesaret etmişti. Yaşananlar ve retorik hep cumhurbaşkanı seçimlerine yönelik bir kurgunun parçası haline getirilmişti. İşte Deniz Akkaya çıktı ve Nevşin Mengü ile olan bir muhavereden bahsetti: "Bunları şimdi konuşmayalım seçimlere zarar verir" demiş Mengü. Genel resme şöyle bir bakınca gayet mantıklı geliyor Mengü'nün böyle bir şey söylemesi. Ve yaratılan o kahramanlık hikayesinde, o iklimde "geliyoruz, çanlarına ot tıkacağız" diye bağıranların ortasında " nasıl olsa yeni bir Türkiye kurulacak ve bunların hesabını bizden sormak kimsenin aklına gelmeyecek. En olmadı konjonktür icabı örtbas edilecek" diyerek hiçbir zaman olmadığı kadar cesur oldular, hadlerini aştılar, en yapılmayacak şeyleri yapabilme cesaretini ortaya koydular. Al İmamoğlu'nu vur Haluk Levent'e... Bunun böyle olacağını Mustafa Balbay geçen hafta söyledi Enver Aysever'in programında. "Öyle büyük bir kavgamız var ki küçük detayları es geçelim azizim" dedi. Kendi yarattıkları kahramanlar ikliminde kahramanları tarafından bile bile kandırıldılar. 2023 yılında eğer Kemal Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı seçilseydi ne arınmadan ne de bu hadiselerden bahsedilecekti. Oğuzhan Uğur'un had bilmezliği de Haluk Levent'in cesareti de İmamoğlu'nun gözü karalığı da hep aynı beklentiden beslendi.
Şimdi geriye dönüp bir bakın ve kendinize şu soruyu sorun: gözü hiçbir şeyi görmeyecek kadar kinle dolmuş bir kitle ile aynı gemiye binseydiniz ve cumhurbaşkanlığı makamını Erdoğan'a değil de Kılıçdaroğlu'na teslim etseydiniz o vaad ettikleri yeni Türkiye nasıl bir Türkiye olurdu? İşte yeni kurulacak Türkiye dedikleri Türkiye'nin kodları burada gizli. Vaat ettikleri dönüşüm sahte kahramanların sazan avına çıkacakları bir Türkiye'yi öngörüyordu. İki adım geriye çıkıp resme genişçe bakınca bunu görmemek imkansızdır.
23 Temmuz 2026 Perşembe
Olup bitenleri anlamaya yardımcı bir rehber
B.
Türkiye'nin önde gelen siyasal tarihçilerinden Prof. Dr. Mehmet Öznur Alkan'ın Tarhan Erdem ile yaptığı söyleşilerden oluşan "Tarhan Erdem'le Türkiye ve demokrasi tarihimiz üzerine notlar" isimli kitap, 2025 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Kitap özellikle Cumhuriyet Halk Partisi tarihinin dinamiklerini anlamak ve anlamlandırmak isteyenler açısından oldukça önemli bir referans kaynağı olma hüviyetinde. Tarhan Erdem, İsmet İnönü'nün genel başkanlık yıllarından itibaren CHP içinde önemli görevler almış bir siyasetçi. Yeni kuşaklar merhum Erdem'i NTV'de katıldığı televizyon programları ve KONDA araştırma şirketinin sahibi olması vesilesiyle tanıyor.
Kitabın 130. sayfasıyla başlayan bir sergüzeşt var. İsmet İnönü'nün Cumhuriyet Halk Partisi çizgisini ortanın solu şeklinde tanımlaması ardından CHP'de yaşananlar ve Bülent Ecevit'in İsmet İnönü'ye karşı bayrak açışı ile ilgili Tarhan Erdem'in şahsi tanıklıkları ve çok ilginç tespitleri var. Her şeyden evvel Tarhan Erdem Türkiye'ye sunulan saf, mütevazı, ihtirassız Ecevit tablosunu kendi anlatılarıyla yıkıyor. Daha başka ve kendine mahsus ihtirasları olan bir Ecevit tablosu çıkıyor karşımıza. Her halükârda İsmet İnönü ile arasındaki rekabet Cumhuriyet Halk Partisi'nin mazisine ve bugününe çok derin etkiler etmiş bir kimse olarak Bülent Ecevit'in İnönü'ye karşı bayrak açmasını çok kesin bir şekilde mahkûm ediyor Tarhan Erdem. Hatta o kadar ki, çok kesin bir cümleyle şunu dahi söylüyor "Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Sekreteri Bülent Ecevit değil de Necdet Uğur olsaydı Türkiye bugünkünden çok daha farklı olurdu"...
Özgür Özel salı günü son kez CHP grubunda konuştu ve kuracakları yeni partinin ilanında bulundu. Herkesin beklediği ancak tarihini kestiremediği bir gelişmeydi bu. Şimdi CHP çevrelerinde herkes, oligarşinin CHP müdahalesinden ve hiç karşı karşıya kalınmamış olağanüstü bir dönemden bahsediyor. Oysa Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında yaşananların bir benzeri İsmet İnönü ile Bülent Ecevit arasında da yaşanmış. Gerçi Ecevit'in genel başkanlığa gelmesi on yıllık bir mücadelenin neticesidir ve bir gün öncesine kadar Kemal Kılıçdaroğlu'nun yanında yer alan Özgür Özel'in hikayesinden bir başka hikayedir; fakat CHP içi klik savaşlarının ve iktidar mücadelelerinin şifresini anlamak bakımından bu hikaye çok şey söyler.
CHP içi dinamikleri anlamak ve grupların kamplaşmamasının hangi saiklerle olabileceğini okumak bakımından Mehmet Öznur Alkan hocanın kitabı çok faydalı bir rehber niteliğinde. Bundan sonra olacaklarla ilgili yorum yapabilmek bakımından da oldukça faydalı ipuçları sunan bu kitabı sürece ilgi duyan herkese tavsiye ediyorum. Neticede CHP kuralları kendisine mahsus bir dünyadır ve biz faniler o dünyanın iç çekişmelerini anlamaktan çoğu zaman acizizdir.
27 Temmuz 2026 Pazartesi
CHP'deki bölünme 15 Temmuz'un artçı sarsıntısıdır
B.
Amerika'nın Türkiye'de gerçekleştirdiği 70 yıllık tahkimat 15 Temmuz'da elbette bir gecede çökecek değildi. Dahası, Türkiye bir gecede Amerika'nın dünyadaki hegemonya üstünlüğünü sona erdirecek de değildi. Amerika'yla karşı karşıya gelmenin, hatta o şanlı gecede Amerika'nın uşaklarını mağlup etmenin bir örneği 12. yüzyılda İtalya'da yaşanmıştı. Lombardia Birliği İmparator Friedrich Barbarossa'yı önce Alessandria önlerinde sonra da Legnano'da ağır biçimde bozguna uğratmıştı. Buna rağmen galipler imparatoru ve imparatorun imparatorluğunu sorgulayacak durumda olmadıkları için "seninle bir sorunumuz yok, bizi rahat bırak yeter" diyerek anlaşma yoluna gitmişlerdi. Türkiye'nin 15 Temmuz sonrası vaziyeti de aşağı yukarı böyleydi. Mağlup olan güç sahibi kendisini yenen ve vassalı olduğunu varsaydığı devleti elbette rahat bırakmaz; zira bu his geçmişte oldukça etkili biçimde yer etmiştir her iki tarafın zihninde.
15 Temmuz sonrası MHP'de ve AK Parti'de yaşanan bölünmeler partilerin Atlantikçi kanatlarının tasfiyesiydi. Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP ise bu süreçte bizzat Atlantikçi bir parti olarak Türkiye siyasetinde yer aldı. Kılıçdaroğlu'nun FETÖ'cü başdanışmanı Fatih Gürsul'un çizdiği istikamette adalet yürüyüşleri yapıldı, Suriye iç Savaşı'nda Türkiye'nin değil Amerika'nın tarafı desteklendi; Libya, doğu Akdeniz ve Karabağ'da Amerika'nın çıkarına uygun tezler savunuldu. Rusya-Ukrayna Savaşı'nda Ukrayna'nın yanında savaşa girmemizi savunan Meral Akşener'in İYİ Parti'si, Rus uçağını düşüren Davutoğlu'nun Gelecek Partisi, liberal tezleri ile Babacan'ın Deva Partisi ile altılı masa birliğini kurdu bu CHP. CHP içindeki ulusalcılar çok rahatsızdı, Kılıçdaroğlu'na karşı çok sert muhalefet ediyorlardı. Bu esnada CHP'nin ve CHP kitlesinin algısını ise FETÖ yönlendiriyordu. CHP, samimi seçmenlerinin kendisi üzerinden FETÖ'cülüğe ve FETÖ'cülerin hizmet ettiği küreselciliğe yatay geçiş yaptığı bir ara formüle dönmüştü. Ta ki kavga bir başka boyut kazanana kadar. Türkiye çok kötü köşeye sıkışmıştı ekonomi ve dış politikada. Zor oyunu bozdu ve Türkiye kavgayı bir başka boyuta taşıdı. Evvela sivil toplum adı altında Türkiye'de faaliyet gösteren küreselci çevreler nasibini aldı kavgadan, Osman Kavala tutuklandı. Bu esnada Ekrem İmamoğlu isimli bir figür Türkiye siyasetine paraşütle indirildi, İstanbul'a şehremini oldu, İngiliz büyükelçisi ile balıklar yenildi, CHP medyası sağlanan fonlar ile semir tilde ve Türkiye'nin gündemini asıl belirleyen yapı haline getirildi. Büyük dönüşümün son ayağı ise iptal edilen CHP kurultayıydı. Danışmanlarının yönlendirmesi marifetiyle kendi çizgilerine çektikleri Kılıçdaroğlu yerine bizzat kendi çizgilerinde olan İmamoğlu siyâsetini CHP'de iktidar kılmak önemli bir adımdı. Dönüşüm gerçekleşti ancak umulmayan şey oldu ve Amerika'da seçimi Trump kazandı. İmamoğlu'nun üstündeki zırh birden kalktı, CHP medyasına akıtılan fonlar son buldu, haber siteleri ekonomik gerekçelerle faaliyetlerine son verdi...
Yolsuzluk soruşturmalarına ve butlan kararına ulusalcılar başta olmak üzere önemli oranda CHPli'nin destek veriyor oluşunun sebebi tam olarak bu hikâyede anlatılan dönüşüm sebebiyledir. Oysa hepimiz biliriz ki, CHP'nin ulusalcı kanadı yıllardır Kılıçdaroğlu'nu en fazla eleştiren kesimdir. Şimdi CHP kendi İYİ Parti'sini, Deva Partisi'ni, Gelecek Partisi'ni doğurdu ve bu doğum arınma olarak adlandırıldı. Kaderin ilginç cilvesi, CHP'nin ulusalcıları bu doğumu selamladı ve Kılıçdaroğlu'nun yanında yer aldı. Şimdi Türkiye'de iki Siyasal hat var. Öyle fondaş medyanın iddia ettiği gibi saray Siyaseti ve muhalif siyasetten oluşmuyor bu yarılmanın iki hattı. İmamoğlu'nun vitrini Özgür Özel'e devrettiği küreselci siyaset ile lokal siyaset birbiriyle çatışıyor. Umarım devşirme CHP'lilerin elinden çektikleri geleneksel CHP'lilere bir ders olsun ve CHP yeniden FETÖ eliyle aynı oyunların bir parçası haline gelmesin.
.30 Temmuz 2026 Perşembe
İnanma özrünün saçmalığı üzerine
B.
Devlet yok Ahbap var diyenler şimdi tek tek çıkmış "kandırılmış hissediyorum, inanmıştım, özür dilerim" diyor. Oksimoron! Sanki inanmak ve itimat etmek üzerinden bir sorgulamaya girmişiz gibi bir günah çıkarma ile karşı karşıyayız. İçlerinden birisi diplomat kızı, diğeri Amerikalıların paket edip verdiği Apo'yu Türkiye'ye getirme kargoculuğunun ekmeğini yiyen bir asker emeklisinin oğlu olmakla maruf kimselere biz bir başka şeyi soruyoruz. Elbette insanlar inanılmaması gereken şeylere inanır. Adnan Oktar'ın mehdi olduğuna inanan vardır mesela, Almanya'da haftada üç gün posta dağıtarak 3000 euro kazanıldığına inanan safdiller vardır, zayıflama çayıyla ayda 10 kg verileceğine inanan biçareler vardır, hesaplarının PKK'nın eline geçtiğine ikna olup çantaya binlerce dolar koyarak dolandırıcıların eline vermek durumunda olduğuna inanan üniversite profesörleri bile vardır... İnanmak bir kabiliyettir ve bu kabiliyete yitirmemiş olmak son derece mühimdir. Sanki tarihte ilk defa birileri çıkmış da insanların iyi niyetlerini suiistimal etmiş, en zayıf anını kolladığı insanları tatlı diliyle ikna ederek dolandırmıştır. Olur böyle şeyler, insanidir ve biz hiç kimseye niye inandın deme hakkına sahip değilizdir.
Fakat unutulmaması gereken hakikat şudur: Kendi parasını kazanana kadar devletin ekmeğini yiyenler tarihimizin en büyük felaket anında devlete karşı açılmış bir savaşın devlet karşıtı tarafı olmuşlardır. Sanki hadise böyle değilmiş gibi, inançları sorgulanıyormuş gibi yaparak bir başka terbiyesizliği sürdürüyorlar. Devletle ve milletin önemli bir kesimi ile hiç girilmemesi gereken negatif bir ilişkiye girmemiş gibi yapıyorlar. Hele yukarıda iki kere vurguladığım gibi bunlar arasında en önemli sermayesi devletin emrinde çalışan şu ya da bu şekilde meşhur olmuş kimselerin çocukları varsa nasıl sorgulanması gereken şey tam olarak budur.
Demokrat Parti geleneğinden gelen hiçbir insan bir siyasetçiye karşı valiyi savunmak durumunda hissetmemiştir kendisini kısa süre öncesine kadar. Zira siyasetçi millete, vali devleti temsil eder ve devlet CHP'li değilseniz yanınızda değil karşınızda bir kurum olarak algılanmıştır yıllar yılı. En olmadı devletin askeri bürokrasisi ihtilal yapar ve sizin seçtiğiniz siyasetçiyi görevinden alırdı bir zamanlar. İhtilaller ve muhtıralar ile koltuğunu terk edenler hep Menderes çizgisinden gelen siyasetçiler oldu. Menderes oldu, Demirel oldu, Erbakan oldu. Fakat valiye karşı siyasetçiyi tutan bu kitle hiçbir zaman devletine düşman olmadı. İhtiyatlı bir duruşla tek parti döneminin memurlarına karşı da kendisini korudu, sonu gelmez müesses nizamın temsilcilerine karşı da. Fakat devletini hep sahiplendi ve devleti ne zaman ihtiyaç duysa gerekli fedakârlığı yaptı bu halk. Şimdi devlet aparatını yitirmiş olduğunu derinden hissedenler hem milletin bu kesimine hem de yitirdikleri devlete karşı hasmane bir tutum içinde yer alıyorsa burada sorgulanması gereken şey bu kimselerin ne kadar saçma inançlara sahip olduğu değil, dostluk etmesi gerekenlere karşı neden düşmanlık ettikleridir. Dünya tarihinin en bilinen inanç çeşitliliğinin yüzyıllarca hükümferma olduğu bu topraklarda "inandığım için özür dilerim" demek tabirimi mazur görün ama beceriksizliğin ardından en hafif tabirle tüy dikmektir. Bana ne senin inancından? Sen kime ve neye düşman olduğunu bir düşün hele. Bütün sorgulamanı buna göre yap ve eğer günah çıkarma kabinine girmek istiyorsan kırdığın potlardan dolayı değil işlediğin günahlardan dolayı günah çıkar. Bu kadar.
3 Ağustos 2026 Pazartesi
Davutoğlu ve Odyssesus: Grok'un hikmeti üzerine
B.
Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz hafta Gelecek Partisi'nin faaliyetlerine son verdiklerini duyurdu. Elbette bu duyuru, biz fanilerin yapacağı şekilde gerçekleşmedi. Dört sayfa, karınca duası gibi bir metin, Türkiye siyasetinde hiç ciddiye alınmamış bir partinin kapanış manifestosunu ortaya koyar surette Twitter'da yayınlandı. Altılı Masa toplantılarında hiç susmayıp 2.5 saat boyunca Molla Sadra'dan, Şebüsteri'den meseller anlatarak diğer beş genel başkana illallah dedirttiğini duymuştuk Davutoğlu'nun. Yine o çok önemli benliğini uzun uzun beyan etmesine bu sebeple şaşırmadık. Velakin Türkiye toplumu büyük bir dönüşüm yaşıyor. Kırklı yıllarda okuyacak kitap bulamayıp da yolda bulduğu gazete parçalarını okuyan dedelerin torunları şimdilerde, siyaseten ciddiye almadıkları bir figürün dört sayfalık metnini okuyacak kadar sabırlı değil. Bu sebeple Twitter'da "Hey Grok! Ne yazmış özetle" tweetinden geçilmiyor. Hey Grok özetle...
Hasan Ali Yücel klasiklerinden çıkan Homeros'un Odysseia'sı tam 504 sayfa. Allah aşkına kim alıp da okuyacak? Öyle kültürlü gözükmek için kütüphanenizde bulundurmanızın bir sakıncası yok fakat oku oku bitmez bir destan bu malumunuz. İyisi mi, sinemaya koşup son günlerin popüler filmini patlamış mısır eşliğinde izlemek ve destanın ana hatlarını öğrenerek antik Hellen dünyasını tamamen çözdüğünü sanmak kolaylığına başvurulsun. Gerçi film oldukça kafa karıştırıcı. Tatar gelini gibi bir Athena, Pasifik okyanusu gibi Adalar denizi, siyahi talipleri olan Penelope, Viking kırması Menthor... Yine de yapay zeka olmadan ortalama bir metni okuyamayacak olan günümüzün insanı için izlenebilir bir özet. Ne yalan söyleyelim, Davutoğlu metninden daha heyecanlı, daha çekici. En azından Türk dindarının bir dönemin iştihar etmiş figürlerinin benlik kaygılarına vabeste olduğu sonucu çıkmıyor filmden. Atalarının Truvalılar olduğunu iddia eden Romalıların hikayesine bir geçiş yapabilirsiniz bu hikâyeden yola çıkarak, yahut Truva'dan kaçan Paris tarafından kurulduğu iddia edilen Paris şehrini Haussmann'a kadar tefekkür edebilirsiniz. Milat'tan önce 13. yüzyılda yaşanan Truva Savaşı ilginizi çekerse eğer bu film vesilesiyle, Milat'tan önce beşinci yüzyılda yaşanan Pelepones savaşlarıyla ve Atina-Sparta gerilimiyle ilgilenebilir, siyaset biliminin temel kavramlarına geçiş yapabilirsiniz. Bu film merakınızı birkaç yöne doğru tahrik edebilir ancak yapay zeka ölçeğini geçecek derinlemesine okumalar yapabilmek için "hey Grok" yatkınlığınızla mücadele etmeniz gerekir. Eğer böyle yapmazsanız, elinize tutuşturulan metni okuyan ve ne olduğunu tam olarak bilmediği Dreyfus davasından bahseden Kılıçdaroğlu'na benzeyebilirsiniz. Bu ise oldukça riskli bir şeydir, neticesinde 2.5 saat Ahmet Davutoğlu mevizeleri dinlemek gibi bir bedel vardır. Şöyle bir düşününce, tezek böceğini can veren Allah, Grok isimli mahluku icat edecek vesileleri elbette bir hikmete mebni yaratmıştır. Grok olmasaydı eğer, kim kıymetli vaktini ayırıp merak edecekti Davutoğlu'nun ne söylediğini?
6 Ağustos 2026 Perşembe
Terörsüz Türkiye, siyaset ve bürokrasi
B.
Seçim dönemlerinde gecekondulara tapu verilen, sebebi hikmeti hiç kimsenin anlamak zorunda olmadığı aflara mazhar olunan yurdumuzda Terörsüz Türkiye sürecinin bütün sorumluluğunu siyaset kurumuna yüklemek gibi bir sorumsuzluğu hiç kimse göze alamazdı. Zira pek çok tarihi tecrübe bizlere göstermiştir ki siyasetçilerin alabilecekleri riskin bir hududu vardır. İnsani zaaflarla malul siyasetçilerin mahdut hamiyetleri üzerine yüklenebilecek sorumluluğun bir hududu vardır. Türkiye'nin âli menfaatlerinin ne kadar âli olduğunu düşününce siyasetle ilgili taleplerime yokmuş muamelesi yapışım bu sebepledir.
Siyaset ile bürokrasi arasındaki dengenin bürokrasi lehine evrildiği şu günleri düşünürken karşıma çıkan en anlamlandırıcı cevap, yukarıda anlattıklarımız muvacehesinde bu hayati süreci taşıma noktasında siyaset kurumunun istiap haddinin oldukça düşük olduğu gerçeğidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ağzından "siyasi hayata mal olsa dahi" cümlesini duymamız sebep olmuş bir gündemdir. Erdoğan'ın cesaretinin Türk siyasetinde çok sık örneği olmadığını hemen hepimiz
biliriz. Ekseriyeti böyle bir cesarete sahip olsaydı siyasetçiler bu hususta belirleyici rol oynamakta hiç zorlanmazlardı. Fakat hemen hepimiz biliyoruz ki Türkiye siyasetinde uzun süredir duçar olduğumuz siyasetsizlik krizi, inisiyatif alıp siyaset yapan siyasetçi sayısındaki kaygı verici azlıktan kaynaklanmaktadır. Doğrusu Devlet Bahçeli kadar açık sözlü siyasetçimiz de pek azdır. Terörsüz Türkiye süreci gibi hayati bir süreçte siyaset kurumu eğer belli figürler hariç oynaması gereken rolü oynamıyorsa bu bizzat siyasilerimizin muhasebesini yapması gereken bir husustur. Acı bahsi kısa kesmek gerek. Bu sebeple burada sonlandıralım.
0 Ağustos 2026 Pazartesi
Mekke Antlaşması'nın İran'la alakası
Mekke anlaşmasını İsrail'in çıkarına bir adım olarak görmek için kötü niyetten başka bir sebep göremiyorum. Türkiye'de artık gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş olan İran propagandası bir parçası olarak yapılan yorumlara şahit olduk. Oysa hepimiz biliyoruz ki Erdoğan sizler ile birlikte İran, Türkiye'nin hep yumuşak yüzünü gördü. Birleşmiş milletler güvenlik teşkilatına geçici üyeliği döneminde de İran'ın çıkarına adımlar attı Türkiye. Buna karşın İsrail ile ilişkilerimiz o devlet kuruldu kuralı hiç olmadığı kadar kötü seyretti hep. Bu duruma duygusallıkla izah etmek mümkün değildir.
Birinci Körfez Savaşı'ndan beri doğu ticareti büyük yara almış ve o yüzden milyarlarca dolar zarar etmiş olan Türkiye'nin bölgedeki taleplerini hatırlayalım. Iraklı imzalanan kalkınma yolu anlaşması, Suriye'nin yeniden imarı süreci ve Türkiye'nin doğusuna karşı ortaya koyduğu tutum temel talebimizi gayet açık şekilde beyan eder nitelikte esasen. Türkiye bölgede yeniden istikrar istiyor ve bölgeyi istikrarlı biçimde istikrarsızlaştıran aktörlere karşı kendince bir duruş ortaya koyuyor. Bölgeye yaklaşım anlamında İsrail ile İran arasında bu bakımdan herhangi bir fark yoktur. Her iki devlette sınırları ötesinde sistematik bir istikrarsızlaştırma politikası izliyor. Türkiye'nin bölgedeki çıkarı ise bu devletlerle çatışmada değil, çatışmasızlık ortamını tesis ederek 40 yıldır kendisine sürekli kaybettiren bölgeden kazanmaktadır. Bölgeyi istikrarsızlaştırma politikalarının bir parçası olarak doğusunda ve güney doğusunda Türkiye'nin terör belasını açanlar sadece Türkiye iyi değil Türkiye merkezli olarak bölgeyi istikrarsızlaştıryordu. Şimdi, terörsüz Türkiye sürecinin devam ettiği şu günlerde Mekke anlaşmasının imzalanması, İran'a karşı mezhep temelli bir paktın oluşması amacıyla değil bölgeyi istikrarsızlaştırma politikalarına karşı Türkiye'nin talebini ortaya koyuyor.
3 Ağustos 2026 Perşembe
Parti olup olmadığını göreceğiz
B.
"Sosyolojik bir gerçekliği yok, dolayısıyla bir tabanı da yok; ideolojisi zaten yok, Yeni Parti'nin sadece dinlememiz mi ve reaksiyondan aldığı bir rüzgâr var" demiştik, "Çok biliyorsun sen" demişlerdi. İşte yaşama faaliyetleri içindeki ilk imtihanını verdi Yeni Parti. Evet mi desek hayır mı desek, evet de desek hayır da desek... Neticenin nereye vardığı hepinizin malumu. Bağış paralarını haram edenler, geri isteyenler; "Sizin ideolojiniz bu muydu?" diyenler... Yoktu ki bir ideolojileri, bir fikirleri, bir duruşları. Öfkeleri ve panikleri vardı heybelerinde ve bu yük Yeni Parti'yi buraya kadar bu şekilde taşıyabildi. Adı bile bir şey söylemiyordu oysa. Yenilik deseniz onu da tarif edemiyordu. Torba yasa tartışmaları esnasında yaşanan bölünmüşlüğü demokrasi ile izah etmeye gayret edenler temelsizliği ve tabansızlığı açıklayamıyorlar. Başka başka fikirleri olduğunu zannedip peşinden koştuğunu iddia edenler ve yardım parasını geri isteyenler bir hakikati unutuyor: Özgür Özel sizlere bir fikir yahut bir duruş önermemişti ki partisini kurarken. Toplama bir siyasi hareketin toplama siyasi partisiydi. Yeni Parti kuruluş safhasında, şimdi de bir başka noktaya evrilmiş değildir. Demokratik çeşitlilikten falan da bahsetmeye kalkmasınlar. Butlan sürecinde CHP içindeki tartışmalarda ne kadar baskın bir linç kültürüne sahip olduklarını hep birlikte tecrübe ettik. Demokratik çeşitliliğe ve fikri zenginliği açık bir hareket değil Yeni Parti. Açık olduğu yegâne şey ise hem Musa'ya hem İsa'ya yaranabilme kültürü.
Butlan sürecinde haksızlığa uğradıklarını öne sürerek kendilerini siyaseten var eden Özgür Özel ve ekibi bu haksızlık retoriği ile seçime kadar ilerleyebilir mi? Bu sorunun cevabı zannederim hepimizin malumudur. İçeriği hakkında partililerin dahi hiçbir şey bilmediği parti programından yola çıkarak Yeni Parti'nin Türkiye hakkında ne gibi kanaatlere sahip olduğunu izah etmek mümkün değildir. Dolayısıyla önümüzdeki dönem daha büyük hayal kırıklıkları ve parti içi daha büyük tartışmalara gebedir. Daha bu ilk fikri yarılma. Siz bunun bir de çıkar çatışmalar kısmını görün hele. Yarın bir gün bir de çıkar çatışmalar ortaya çıkacak. İşte o gün göreceğiz yeni parti adıyla kurulan bu siyasi hareketin gerçekten bir parti olup olmadığını.
.7 Ağustos 2026 Pazartesi
Yamyamlardan sizi devlet korur
B.
Yol geçen hanı olduğuna inandıkları ülkemizde her isteyenin istediğini yapabildiği bir düzen olsun isteyenlerin sığınağı "özgürlük" talebi oluyor. Üçüncü defa alkollü araç sürerken yakalanan kadın polislere hakaret ediyor. Bir diğerini yine geçtiğimiz günlerde görmüşsünüzdür; Bursa'da içmiş şirket aracıyla İstanbul'a gidecek aklı sıra, polislere hesap soruyor "ben şimdi İstanbul'a nasıl gideceğim, şirket aracı bu?" diye. Ayık kafayla içmeden önce düşünmesi gereken şeyi sarhoş kafayla polise soruyor. Ve en acısı polise hesap soruyor!
Yolsuzluklar, hırsızlıklar, tacizler, tecavüzler almış başını gidiyor. Sivil toplumlarından siyasi örgütlerine kadar odak noktası olmuş yapılar "yalnız değildir!" diye slogan atarak sahip çıkıyor bunlara. Kontrolsüz şekilde büyüyen dini yapılar ekonomik rant merkezlerine, siyasi ve bürokratik çıkar merkezlerine dönüşüyor. Depremden ders çıkarmayı beceremeyenlere 15 Temmuz'dan nasıl ders çıkaramadıklarını sormak abes oluyor ancak bu soru bir türlü cevap bulamıyor. Toplanmayı, birlikte olmayı ifade etmesi gereken cemaatler toplumda bölünmenin vesilesi oluyor. "evet biz diyanetin camilerinde namaz kılmıyoruz; ancak bir sor niye kılmıyoruz? Bana bir tane ehlisünnet hoca göster arkasında namaz kılayım" diyor bu cemaatin yetkili bir mensubu. Nuh'un gemisi metaforuyla kurtulanın yalnızca onlar olacaklarına inanıyorlar. Süleymancılara mahsus bir tutum değil bu. FETÖ'cüler de kendilerinden başkasının kurtulacağına inanmıyordu. He bir de Bülent Ecevit ve Kenan Evren... onlar da kurtulacaklardı fetöcü olmayan müslümanların kurtulamadığı öbür alemde. Birisi Fetullah Gülen'in şefaatiyle, öbürü Sızıntı baş makalesinin tebşiratıyla kurtulacaktı... efendi hazretlerinden ders almayanların ehl-i sünnet olarak kalabilmelerinin çok zor olduğuna dair bir tehdit de işittim bir başka cemaatin mensubundan.
Ankara'da bir stadyumda küçücük bir çocuğun üzerindeki forma eşek kadar adamların gözüne batıyor, tribünde Japon lakaplı bir vandalın anormal hareketlerine şahit oluyor tüm memleket. İşin kötüsü bu vasıfsız vandala hak verenler de çıkıyor.
Haluk Levent'in depremzedelere ve Gazzeli çocuklara yollanan paralarla kumar oynadığı güzel yurdumuzun tufan gününden yaman manzarasına şöyle bir bakınca hep aynı ruh haliyle karşılaşıyoruz. Cemaatlerin takkeli abileriyle polise çemkiren alkollü kadının, tribün holiganlarıyla trafikte kaynak yapan terbiyesizlerin aynı dünya görüşüne sahip olduklarını görüyoruz. Kendisinden ve kendi çıkarına olandan başka bir cemiyetin varlığını kabul etmeyen, kendi çıkarına ve kendine mücavir olana karşı kayırmacı bir umursamazlıkla karşılaşıyoruz. İnsan olmak yetmiyor bunlar için şefkate layık olmaya, müslüman olmak yetmiyor, ehl-i sünnet olmak yetmiyor; bu ülkenin vatandaşı olmak, Türk evladı olmak, hemşehrisi olmak, futbolsever olmak vs yetmiyor... ondan ve onun çıkarına olandan olacaksın. Yoksa olmuyor. Nuh'un gemisinde yer kalmıyor sana. Yaban domuzuna bile yer oluyor ancak sana olmuyor. Bir 15 Temmuz gecesi hoyratça ateş açabiliyor üstüne. Ondan olmadığın için herhangi bir beis görmüyor. Evladınla tribünde güle eğlene maç izleyemiyorsun; zira insanlıktan nasibini almamış herif senin evladını kendi evladı gibi görüp merhamet etmiyor, yavrunun giydiği formadan tahrik oluyor.
Bu bir toplumsal travmadır. Cevheri benzersiz kıymette insanımızı hayatının bir döneminde iğdiş eden sosyal kalıplara sokuyoruz. Daha iyi Müslüman, daha becerikli bir insan, daha yüksek gelir sahibi bir kimse olsun vb. diye ve o sosyal kalıplar o cevheri işleyip terakki ettireceğine en kıymetli taraflarını sömürerek posasını meydana salıveriyor. Cemiyete salınan çoğu zaman adeta bir cüruftan ibaret oluyor. Yağı alınmış sütten ayran yapıp satan bir fabrika gibi aynı. Bütün faydası bu insanların o yapıları olsun isteniyor, bu cemiyete en ufak fayda sağlaması istenmiyor. Çünkü kendinden olmayanla aynı toplumun ferdi olduğuna inanmıyor. Ondan sonra durup durup tartışıyoruz "bu devlet basıncı niye?" diye. Bu serkeşler yamyam olup birbirlerini yemesinler diye!
.20 Ağustos 2026 Perşembe
Niye hiç kimse şaşırmıyor?
B.
Kendisini tehdit altında hisseden ve takipçilerini sürekli teyakkuz halinde tutan her yapı merdiven altı faaliyetlere girer. Elbette sadece dini yapıları kastediyor değiliz; seküler yapılar da, siyasi partiler çatısı altında faaliyet gösterenler de, sivil toplum içinde yer alma iddiasında olanlar da bu cümledendir. Öte yandan tehdit altında olmak bir algıdır ve bu algının doğru olup olmadığı, sağlaması yapılabilecek bir şey değildir. Bazı yapılar bu septik ve evhamlı psikolojiyi bilerek yapı içinde yaygınlaştırırlar; ki bağlıları kendi iç mekanizmalarından dışarıya mümkün mertebe çıkmasınlar. Büyük istihbarat örgütlerinin kendilerini takip ettiklerini iddia edenler, 12 Eylül'ün kendilerine karşı yapıldığını öne sürenler, devletin en büyük hedefinin kendilerini ele geçirmek olduğunu söyleyip duranlar... Bireysel ölçekte paranoid kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilecek olan bu halin grup psikolojisindeki karşılığı kolektif paranoyadır. Bir topluluk şizofrenlerden oluşmasına dahi şizofrenik temayüller ortaya koyan bir yapıya dönüşebilir ve sağlıklı bireyleri de söz konusu olan bu grup ile ilgili faaliyetler olunca şizofrenik eğilimler ortaya koyabilir. İşte bundan dolayıdır ki böyle olduğunu değerlendirdiğiniz herhangi bir gruba üye olan kimselerin genel bir neşesizlik haline sahip olduklarını görürsünüz.
Türkiye gündemi bir haftadır, kendilerini dini yapılar olarak lanse eden grupların lider kadrosuna yönelik polis operasyonları haberleri ile meşgul. MASAK devreye giriyor bu kimselere karşı yapılan operasyonlarda, şirketlere kayyumları atanıyor, kasalar açılıyor, yurtiçi-yurtdışı para hareketliliklerinden bahsediliyor. Doğru mudur değil midir bilemeyeceğimiz iddialar kamuoyuna servis ediliyor. Gözaltına alınan kimseler terörle mücadelenin değil, tespit edilen usulsüzlükler sebebiyle MASAK'ın muhatabı oluyorlar. Fakat her ne kadar iddia safahatinde olsa da kamuoyunda konuşulanlara, hemen hiç kimse "hayır canım öyle şey yapar mı o adamlar?" diye itiraz etmiyor. Hatırlanacağı üzere Adnan Oktar'a yönelik operasyonları da MASAK gerçekleştirmişti. Büyük bir şaşkınlık oluşmamıştı toplumda. Zira merkeze uzak konumlanıp, kamu erkine bir şekilde mesafeli olan ve etrafındaki sis perdesi hiçbir zaman seyrelmeyen yapıların MASAK tarafından soruşturulacak faaliyetler altına imza atabilecekleri kabul görmüştü. Sermayesi ve muhatabı insan olan bu toplulukların kapalı örgütler kadar gizemli yanlarının bulunması çok ironik değil mi? İşte devletin kolluk güçlerinin yapmış olduğu bu operasyonların toplum tarafından herhangi bir reaksiyonla karşılanmamasının en önemli sebebi bu kestirilememek halidir.
Bunca yıldır takip ederim, örneğin Alparslan Kuytul hareketinin çıkış noktasına da maksadını da tam olarak anlayabilmiş değilim. Başta Alparslan Kuytul olmak üzere mensuplarının beyanlarını okuyor, dinliyorum ve bu beyanları genel resimde bir yere oturtmaya çalışıyorum. Yine anlayamıyorum, yine anlayamıyorum. İşin acısı anlayabilene de henüz denk gelmedim. Anlayamama sebebim benim cehaletim yahut safdilliğim değil yani; anlaşılabilecek bir şeyler yok ortalarda. Eminim kendi içlerinde anlamlandırdıkları bir şeyler vardır ki bu hareket bir şekilde varlığını sürdürebiliyor. Fakat efkâr-ı umumiye bir şeyler söyleyemiyor bu hareketle ilgili. Dolayısıyla kamuoyu birtakım iddialar etrafında şekillenen bir sürece tanıklık ediyor. Şeffaflık talep edilen yapılar kendilerini daha da gizemli hale getirdikçe ve anlaşılamaz oldukça FETÖ ve benzeri hareketlere benzetilerek kendilerine mesafeli yaklaşılması ve o hareketlerden yana korku duyulması kaçınılmaz hale geliyor. Süreç boyunca bütün yargı faaliyetlerini bir şekilde kamuoyuyla paylaşan devlet kurumları ise bu bilinirlik sayesinde Türkiye'nin en merkezî cemaatlerine dönüşüyor. Merkez kendine ait alanı geri kazanıyor yani. Ne yalan söyleyeyim bunda beni şaşırtan bir şey yok.
.24 Ağustos 2026 Pazartesi
İki dava ve gündem
B.
Balık yasağı sona erer, ligler başlar, Meclis açılır, adli tatil son bulur, okullar açılır, tatilciler evlerine dönerler ve bizim yeni yılımız başlar. Hakiki yılbaşıımız eylül ayındadır. Yeni hedefler, yeni planlar, yeni mücadeleler için de buluyorsanız kendinizi ister istemez yeni bir gündeminiz olur.
Gündemden hiç düşmemesi gereken iki dava olduğunu unutmayalım. Bunlardan ilki kendisine 'Ekrem İmamoğlu suç örgütü' adı verilen yapının yargılanma hadisesidir. Pek çok davanın kendisine bağlandığı ve bağlanacağı bir davadır bu. Bundan sonraki siyasal süreçlere etki edecek ve Türkiye'nin bundan sonra siyaset zeminini şekillendirmesinde önemli rol oynayacak bir davadır. İkincisi ise 'Haluk Levent suç örgütü' davasıdır. Nasıl Ekrem İmamoğlu davası bundan sonraki siyasal zeminimizi şekillendiriyorsa Haluk Levent hadisesi de gelecekte yaşayacağımız sosyal zemini şekillendirme anlamında çok önemli bir davadır. Kumarın ve yasa dışı bahsin ne kadar büyük zilletler olduğunu gözlerinin önüne sermesi bir yana, toplumun bir kesiminin iyilik yapma konusunda ne kadar acemi ve beceriksiz olduğunu da ortaya koyar bu dava. Sadece basit bir kandırma ve kandırılma hadisesi değildir. İmamoğlu davası da Haluk Levent davası da yaratılan kahramanların hiç de kamuoyuna lanse edildiği gibi figürler olmadığını ispat eden süreçlerdir. Birkaç haftalık ifşaatın ve yaşanan şokların ardından bir kenara bırakılma lüksü olmayan davalardır bu iki dava da.
İşte Yeni Parti'nin rüzgârı durulmaya başladı. Daha önce ifade ettiğimiz gibi bu da son bulacak ve kendi aralarında mücadeleleri başlayacak Yeni Partililerin. Gaziantep'te yaşanan hadise bunlardan sadece birisidir. İlçe başkanı milletvekilini bıçakladı, milletvekilinin durumu ağır. Daha çok çıkar çatışmasına şahit olacağız bu partide. CHP ise yönünü bir başka istikamete çevirmiş gözüküyor. İmamoğlu'nun arkasında duracak bir CHP olmayacak önümüzdeki süreçte. Her ne olursa olsun, arkasında kim durursa dursun İmamoğlu hadisesine basit bir yargılama hadisesi mesabesine indirmeden takip etmek durumundayız. Haluk Levent davasını da hakeza. Sistemdeki açıkları, toplumumuzun ihtiyaçlarını, atılması gereken adımları bu süreçlerden ders çıkararak tespit etmek durumundayız. Yeni gündemler bu iki davayı gündemimizden düşürmemeli.
.27 Ağustos 2026 Perşembe
Cami duvarının gösterdiği
B.
Ufukta bir son görülmeyince sondan sonrası ile ilgili hayal kurmak mümkün olmuyor. Bir sonunun gelmeyeceğini düşündüğünüz bir sürecin akabinde ne olacağını hayal etmezsiniz. Ne zaman ki sonun alametleri gözükür, bir nihayet bulacağına emin olursunuz sürüp giden şeyin, işte o gün o sondan sonra ne olacağına dair hayaller kurmaya başlarsınız.
Yıkılmayacak süper güç, yenilmeyecek düşman yoktur. İllüzyon genellikle süreç içinde bize kendimizi çaresiz ve çıkış yolu olmayan acizler olarak hissettiren illüzyondur. 50'lerin, 60'ların dünyasında asla yıkılmayacağına inanılan Sovyetler Birliği'nin bugün de ziyaret edilecek bir kabri bile yok. Ruslar hâlâ hayatta ve ayakta, Ukraynalılar hakeza; Türkistan ahalisi, Kafkas halkları, Çekler, Slovaklar, Macarlar, Lehler hepsi hayatta ama dedelerinin ve babalarının sırtında kırbaç şaklatan Sovyetler'den eser yok... Elbette o zamanlar Demirperde içinde yaşayan halkların hiçbirisi Sovyetler'den sonra ne olacağına dair bir hayale sahip değildi; zira Sovyetler sonunun olacağına ihtimal veren belki birkaç kişiydi. O kadar hazırlıksız yakalanıldı ki hayali kurulmayan bir gerçek yaşandı duvar yıkıldıktan sonra.
Yine öyle olacak. Arkasında Batı'nın dimdik durduğu İsrail'in sonu ile ilgili Filistinli çocuklardan başka hiç kimse hayal kurmuyordu belki yakın zamana kadar. Sadece bölgeyi değil kendisi ile uzak yakın alakası olmayan coğrafyaları da kana bulayan bu vahşi yapının sonunun alametleri gördükçe insanlar İsrail'den sonrasının hayalini kurmaya başladı. Aynı Sovyetler'de olduğu gibi; bu yılan çukuru, akrep yuvası günü gelecek kuruyacak. Peki sonra ne olacak? İsrail'den sonra yine Araplar olacak, Filistinliler olacak, Yahudiler olacak. Hıristiyanlar kiliselerinde özgürce ayinlerini yapacak, Müslüman çocukları korkusuzca dondurmalarını yalayacak, Yahudi yeşivaları eğitim vermeye devam edecek. Bu hayal sosislerin kurduğu sağlaması olmayan hayaller gibi bir hayal değildir. Aksine bu hayal, bölgenin kendi dinamiklerine terk edildiğinde nasıl bir hayata ortam sunduğunu yüzyıllar boyunca deneyimlemiş insanların tecrübelerinden yola çıkarak kurduğu bir hayaldir. Ne zaman bu topraklara ait olmayanlar bu topraklarda söz sahibi olduysa dirlik, düzen bozulmuş; bu toprakların evlatları ne zaman him etmeye başlamışsa ticaret yürümüş, çocuklar büyümüş, komşular birbirinden emin olmuştur.
Sonun alameti bizleri bunları konuşur kılıyor. Çünkü cami duvarına işemeyi adet edinen köpek haddini aşıp mihraba pisliyor. İllallah günleri yakındır.
31 Ağustos 2026 Pazartesi
AB'nin bir cazibesi kaldı mı?
B.
Avrupa Birliği bir süredir geleceğe ait bir kurum olmaktan ziyade geçmişe ait söylemlerin toplamı olarak faaliyet yürütüyor. Bugünün sorunlarına ve geleceğe yönelik çok az yorum görüyoruz Avrupa'nın karar mekanizmalarında. Gerçek sorunların konuşulmasından ziyade huzursuz ve memnuniyetsiz toplumu teskin edecek söylemler çıkıyor karşımıza. Son olarak Avusturya başbakanı Stocker'in hiç kimsenin anlam veremediği "en önemli sorunumuz İslamcılık" söylemi bu cümledenedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası hiç daralmadık şekilde daralan ekonomiye, uluslararası arenada İsrail'in suç ortaklığına, Rusya ile süren gerilimin aşılamaz bir noktaya ulaşmış olmasına bakmadan ülkenin en önemli problemini, Avrupa değerlerine uyumsuz göçmenler olarak öneriyor başbakan. Bu Avrupa birliği içindeki ülkelerin geldiği noktayı ortaya koyan sadece bir misaldir. Rusya ile ilişkilerin normalleşmesini savunanlar her geçen gün daha büyük destek topluyor, İsrail Avrupa toplumunda hiç eleştiremediği kadar eleştiriliyor, geleneksel siyaset Avrupa toplumu açısından bir umut olmaktan çıkıyor. Sistem Avrupa'da da savaş sonrası dönemde hiç olmadığı kadar merkezileşmiş durumda. Kıtanın geneline baktığımızda, bir zamanlar hepimizin şeceresini sayabileceği kadar iyi tanıdığı karizmatik politikacılardan bir eser kalmadığını görüyoruz. Böyle bir ortamda İzlanda Avrupa Birliği'ne giriş referandumuna açıkça hayır diyor. Birlik üyesi ülkelerin politikaları da birliğe olan güvenin her geçen gün düştüğünü ortaya koyar mahiyette.
Viktor Orban'ın Macaristan seçimlerini kaybetmesi, Avrupa Birliği'nin yeniden tazelenerek yükseldiği yorumlarına sebebiyet vermişti. Oysa Macaristan sokağını biraz olsun bilen herkes aynı yorumu yapmıştı: Orban'ın seçimleri kaybetmesi, AB'ye karşı negatif tutumu yahut NATO'ya açıkça karşı duruşu sebebiyle değil, Pandemi sonrası ekonomik şartların Macar halkını getirdiği durum sebebiyleydi. Avrupa Birliği ne Macaristan'a ne Slovakya'ya ne de benzer ülkelere bir zenginlik ve refah getirdi. Değişen tek şey kimlik ve imaj oldu. Avrupa'nın doğuş Avrupa'nın batısı için hiçbir zaman gerçekten Avrupa'nın bir parçası olarak görülmedi. Böyle bir ortamda İzlanda'nın birliğe hayır demesi hiç de şaşırtıcı değil.
İşte bu referandum sonuçlarından ve Avrupa Birliği'nin gelmiş olduğu mevcut durumdan hareketle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamayı değerlendirmeliyiz. Kaybeden biz değil Avrupa'dır, AB bizim için artık öncelik değildir" demişti Cumhurbaşkanı Erdoğan. Maziden müdevver imaj ile göz boyamaya çalışan Avrupa Birliği, Amerika'ya karşı büyük güç kaybetti, İngiltere'yi kaybetti, Rusya'nın birinci derece düşmanı oldu. Bu birliğin bizim için cazip herhangi bir tarafa kaldı mı? Bunu düşünelim.
3 Eylül 2026 Perşembe
Rus ruletinden sonra hocalık
B.
Tivitır'a "mahalle" denilmeye başlanıldı başlayalı her meselemizi bu mecrada çözebileceğimize dair bir kanaat oluştu efkar-ı umumiyemizde. "Kendimi ifade edecek başka bir mecra yok" demişti bir dostum bir keresinde dûçar olduğu tivitır bağımlılığını konuşurken. "E ifade etmeyiver sen de kendini" demiştim; emziğini zorla ağzına almaya çalışmışım gibi feveran etmişti. Şu sıralar tivitır mecraı reddiyelerin havada uçuştuğu bir mahalleye döndü. Mesail-i diniye hakaret soslu tivitler üzerinden tartışılıyor. Tartışanların bir kısmını tanıyorum, bir kısmının ismini duydum, bazıları ise henüz hiç duymadım ancak piyasaya girmek için nam yapmaya ihtiyaçları varmış gibi davranan genç mafyalara benziyorlar hal ve tavırlarıyla. Rus ruleti oynayalım, hayatta kalan haracı yesin. Evet bu benzetme tatsız, neşesiz, hatta oldukça sert gelebilir; ne yapalım ki hal ve tavır öyle.
Kibri iz'anının önüne geçmiş nam-ı nişan sahipleri, kerameti kendinden menkul hocalar, hakikaten iz'an ve insaf sahibi kimseler ve bu kalabalığı daha da büyüten yancılar... Allah aşkına, bu vaziyetin hiç de yakışık almadığını konuşabilmek için Bilal Bey'in devreye girmesi mi gerekiyordu? Tivitır bağımlılığını masumlaştırmak için hakikat mücadelesi verdiğini iddia edenlerin kamuya zarar veren bir hal içinde olduklarını söylemek için azıcık insaf yetmez miydi? Hocam denilenlerin benlik kavgalarını din suretinde yürüttüklerini görmek için insanın dinin ruhundan azıcık nasip dar olması yeter de artardı bile. Zarf ile mazruf arasındaki uyumu gözettiğiniz vakit bütün manzara berraklaşıyor aslında. Dindar cami çok önemli bir sıkıntısı çıkıyor karşımıza bu berraklaşan manzaraya baktıkça. Hocasından şairine kanaat önderi olarak bu kitleye pişüvalık etmeye çalışanların çok önemli bir kısmında narsistik kişilik bozuklukları vardır. Hakaret etmek bunlar açısından sıradan bir şeydir ve aşağılayarak kurdukları ilişki kendilerini takip edenlerle aralarındaki bir nevi tecdid-i biattır. O her aşağıladığında ve talibi onun tarafından her aşağılandığında bir ihsan mazhar olmuş gibi davranılmak zorundadır. Gözünüzün önüne gelen isimlere şöyle bir bakın; bu tutumda olan ne kadar çok kanaat önderimiz olduğunu göreceksiniz. Bu karakterdeki yahut karakterden hissesini almış kimselerin tivitır gibi mecralarda bize ait meseleleri müzakere ettiğini düşünün sonra. Düşünemiyorsanız eğer bu da normaldir; zira müzakereden bahsedebilmek çoğu zaman mümkün değildir, CV'ler, biyografiler havalarda uçuşur, hakaretin bini bir para olur. "Yakışmıyor, hiç şık durmuyor" diyebilmek için, hadi hiçbir malumatınız yoksa, azıcık izzet de yeter. Ben şahsen çok yoruldum ve sıkıldım bu sorunlu tiplerin bizlere rehberlik etme çabalarından. Siz yorulmadınız mı?
.7 Eylül 2026 Pazartesi
Şöyle bir bakınca
B.
Şöyle bir çıkıp herhangi bir şehrimize yukarıdan bakacak olursak hepimizin gözüne devam eden inşaatlar, demir filizleri, vinçler vs. çarpacaktır. Buna ekonomistler dinamizm ve potansiyel diyorlar. Ben ekonomist olmadığım için o zaviyeden değerlendirmek istemiyorum ve böyle yapmayacağım. Dikkat ederseniz bir natamamlık var, tamam olmayanı sürekli değiştirmek yahut geliştirmek tasasındayız. Bu bir alamettir. Biz halimizden ve bir şeylerden bir şekilde memnuniyetsiz insanlardan oluşan bir cemiyette yaşıyoruz. Memnun olmadığımız şeyin ne olduğunu düşünmek ve bulmak durumundayız. Politik memnuniyetsizlikler, dönemsel ekonomik zorluklar, takımımızın iyi gitmemesi vb. memnuniyetsizlik demin de arayıp bulduğumuz izahlar oluyor çoğu zaman. Bir başka şeyi düşünüp bir başka yere teksif-i nazar etmeliyiz. Değerlerimizle, görgümüzle, tarihimizle, emellerimizle ve potansiyelimizle uyumsuz bir hayatı yaşıyor olduğumuzu fark ettiğimiz halde bu memnuniyetsizlik daha anlamlı hale gelecek bizler için. Hep bir şeylerin eksik olduğuna dair hissimizin bir şeyleri tamam etmek yahut daha iyi etmek talebi olarak karşımıza çıkıyor oluşunun en önemli sebebi budur.
Birkaç ay önce bir büyüğümden dinlemiştim, değer ile biçim uyum içinde değilse eğer ve tasa edilen değer değil de biçim oluyorsa, hayata edilecek hiçbir müdahale sizi daha mutlu bir kimse kılamaz. Zira feragat ettiğiniz şey, esasen onunla var olduğunuz ve amacınız kıldığınız şeydir bu durumda. Şimdi bir şantiyeye nazır yüksekçe bir yerden etrafa bakarken telaş içinde sağa sola koşuşturan insanları gördükçe bu kıymetli nasihat'i bir kere daha düşündüm. Hakikaten gözlemlediğim insanların pek çoğunda bir şeyleri telafi etmeye çabalar gibi bir panik hali gördüm. İşte bu panik halinin hakiki bir iyileşmeye sebebiyet verememesinin sebebinin sebebi bizzat panik hali değildir. Aksine yaşadığımız hayattan yana da memnuniyetsizliği değerlerdeki sapma da değil biçimdeki savrulma da arayışımızdır. Büyüğümün tavsiyesine kulak verdim ve bu hali bir kere daha düşündüm. Memnun olmadığımız hayatın memnuniyetsizlik kaynağının değeri muhalif biçim olduğuna hükmettim. Bir Müslüman Türk'ün yaşamaması gereken bir şehri modern gelişme olarak bize teklif edenler bu memnuniyetsizliğimizin sorumlularının başında gelir. Şöyle bir baktım ve bunu söylemek istedim.
.10 Eylül 2026 Perşembe
Cumhuriyet azınlığın malı değildir
B.
26 Kasım 1934 tarihli ve 2590 sayılı "Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun" biz farkında olmasak da halen yürürlüktedir. Yani TRT yayınında Zeki Müren'e hitaben "Bodrum Paşası" diyen bir kimse de "hanımefendi" şeklinde hitap eden bir kimse de tecziyesi olmayan bir suç işlemektedir. Yıllarca yürürlükte kalıp da kimsenin fark etmediği şapka kanunu gibi bir şey sizin anlayacağınız. Böyle bir ortamda A Milli Bayan Voleybol Takımımıza "Filenin Sultanları" dedik. Gerçi bu lakabın konulduğu yıllarda Türkiye'de "dansın sultanları" modası vardı ve pek bir kimse yadırgamadan böyle bir iltifat uygun görüldü.
Takımımıza "sultanlar" sıfatını vermek bir tercih midir yoksa daha iyisini vermek mümkün olmadığı için dûçar oldukları bir zaruret midir kararı siz verin. Biteviye tukaka ettikleri Osmanlı'dan müdevver kavramlarda bulabiliyorlar ihtişamlı, zarif, asalete remiz kavramları ancak. Bunun sebebini bir oturup düşünelim ve kendimize cumhuriyetimizle ilgili birkaç soru soralım. Hamasetle işin içinden çıkamayacağımız bir paradoks ile karşı karşıya bulunduğumuz bir muhakkaktır. Baktılar olmuyor, kısa bir süre önce sultanlar demeyi bırakıp "Atatürk'ün kızları, cumhuriyetin kızları" gibi adlandırmalar içine girme ihtiyacı hissettiler. Kaptan Eda Erdem o kadar güzel konuşmuş ki, cumhuriyetin kızlarına en layık duruşu ortaya koymuş. Öyle diyorlar. Bir yandan bunları bunları söylerken öbür yandan millî takımımızı sadece kendilerini temsil eden bir takım olarak lanse etmeyi de ihmal etmiyorlar. Tabii, haliyle cumhuriyeti de... Cumhuriyet bir tek onların babasının malı olduğu için ve vatanseverlikle cumhuriyetçiliği de söylemsel olarak eşitledikleri için bir şekilde onlardan olmayan vatan hainleri retoriğini sürdürecek bir saçmalık neticelendiriyor bu durum. "Zaten kızların üstü başı, kıyafeti, genel duruşları, Ebrar'ın saçı, Vargas'ın cinsel tercihi sizin bu takımı sahiplenmenizi mümkün kılmıyor" diyerek milli gururdan yana nasiplenmemizi de bize çok görüyorlar ve bu konuda bizim adımıza karar verme hakkını da kendilerinde görüyorlar. Sorsan 20 yıldır Erdoğan ülkeyi kutuplaştırmış. Cemaziyelevvellerini bildiklerimizin bu saçmalıklarına artık şaşırmıyoruz ama bu saçmalıkları inanıp itibar edenlerin saf dilliğine şaşırmadan da edemiyoruz. Doğrusu altı kırmızı mumla aramadık bu sorunları, hiçbirinin müptelası da değiliz; canınızı sıkan şey öz be öz malımız olan şeyleri bize lüks görerek elden alma çabaları. Ay yıldızlı forma bizim, takım bizim, kızlar bizim, cumhuriyet bizim, vatan bizim, memleket bizim. Zihninin çapası 90'ların çamuruna saplanmış da hareket edemiyor gibi hâlâ paylaşmak mecburiyetinde olduğu şeyleri paylaşmayıp bizim elimizden öz malımıza almaya çalışmalarına artık bir şey söylememiz lazım. Söyleyelim o halde:
"Sizden başka hiç kimseyi ikna edemeyen hamasi nutuklarla yüceltilip yükseltilecek bir şey değildir cumhuriyet. Memleketin itibarî üç kuruşluk sloganlarınızdan ve kimsenin ciddiye almadığı 42 model faşist kimlik tanımlamalardan geçmiyor artık. İtibar güçle oluyor, saygı duymaya mecbur ettiğin kimse sana saygı duyuyor. Hem cumhuriyeti o kadar sevseydiniz, 100 yıl sonra dahi övgü sıfatlarını eski rejimde aramaz, cumhuriyetin övgüye medar meyvelerini ortaya koyardınız. Hem toplumun sadece küçük bir kesiminin sahip olabildiği bir cumhuriyet olabilir mi? "Biz daha eğitimliyiz, düşünüyoruz, sorguluyoruz" şeklinde dışa vurduğunuz mesnetsiz kibriniz sebebiyle ne Ekrem İmamoğlu düştü yakanızdan ne Haluk Levent. Mütemadiyen dolandırılıp duruyorsunuz. Sizin değil, bizim deyişimizin sebebini ise hepimiz biliyoruz. Müflis tüccar olduğunuz için saçma sapan sınıfsal üstünlüğü ve ekonomik imtiyazı ancak bu ayrım ile elde edebileceğinizi düşünüyorsunuz. Bize ait olanı değil, kendinize ait olanı bu piyese alet edin."
Dixi et salvavi animam meam... Söyledim ve ruhumu kurtardım.
.14 Eylül 2026 Pazartesi
Gazinodan Düğüne Makber
B.
Küçük bir gazino sahibi vardı, gazinosunu kapadı; iş yapmadığı, zarar ettiği için kapadı. Ne yalan söyleyelim öyle pek de bilinen sanatçılar sahne almamıştı gazinosunda. Essen alabilirdi ancak gazino sahibi kendisini cümle cihanın en büyük sesi zannediyordu ve sahnede mütemadiyen kendisi yer alıyordu. Haksız da sayılmazdı; zira bir zamanlar memleketin en ünlü gazinolarında ne hikmetse sahneye çıkarılmıştı, tanınan, bilinen bir kimseydi. Peçeteyle istek geldiğinde "sabile"yi okumuşluğu da vardı. Allah hayırlı, bereketli rızık versin gazinoyu kapatınca ne olacak diye merak etti herkes, yurtdışına çıkar zannedildiği, o burada kaldı. Bir kır düğünü tertip etmiş, evladı dünya evine giriyormuş, Allah mesut bahtiyar eylesin, göz aydınlığı evlatlar nasip etsin. Tabi gazinocun düğününe eski gazinoculardan gelenler olmuş; darbukacısından garsonuna düğünde boy göstermişler. Bir zamanların ünlü üvertürlerinden birisi de tutturmuş ben de şarkı söyleyeceğim diye. Meşhur Makberci üvertür. Söylenme denmez ya, almış eline mikrofonu başlamış makber okumaya, için için "şimdi bir meyan yaparım millet fenalık geçirir" diye de gururlanmış. "Kardeşim düğünde makber mi olur?" demiş katılanların bir kısmı "kasap havası çalsa da oynasak, neşeli şarkılar söylense de el çırpsak, gençlerin en mutlu gününü neşe içinde geçirsek; onlar gülse biz gülsek..." diye eklemişler. "Ne yapalım?" demiş davetlilerden birisi homurdananlara "adam sahnedeyken de makber okurdu, şimdi de makber okuyor. Başka şarkı bilmiyor ki..." fakat kızcağızın yüzü düşmüş, ortamda bir kafuru kokusu... kolonlar inliyor
"Kabri çiçekten bir türbe olmuş
Dönmüş o türbe bir haclegahe
Bir haclegahe döndü ise türben
Aç kolların aç, maşukanım ben..."
Tazelerin en mutlu günü 40 mevlidine dönmüş, dünyaya iştihası uyanamadan, evlad-u ıyal düşünemeden "dünya fanidir biz niye uğraşıyoruz bu düğün dernek işleriyle" diye düşünmeye başlamış gelinle damat. Kabahat ne Abdülhak Hamit'teymiş ne düğün sahibinde, asıl kabahatli yıllardır yalan yanlış makber okuyan şarkıcıyı elleri patlayana kadar alkışlayanlardaymış. Vaktinde birisi çıkıp da "başka iki türkü daha öğrensen de sen sahneye her çıktığında milletin damağına turşu tadı gelmese olmaz mı?" dememiş. Sizinkinin gönlünü edebilmek için Her makber okuduğunda avuçları patlayana kadar alkışlamışlar. Şimdi gördüğü her mikrofonu heves eden bu abimiz o kadar inanmış ki çok güzel makber okuduğuna, kabahat onda değil ona inandıranlarda. E buyurun size makber!
.17 Eylül 2026 Perşembe
Mebzuliyet belası ve anlamsızlık
B.
Bilginin sınırsız olduğu yerde anlam kaybolur; unutma kabiliyetlerini yitiren hipermnezikler düşünce üretemezler. Sonsuz olasılıklara sahip bir zenginlikten bir anlam çıkmayacağının hikayesini okumak isteyen herkese Borges'in "Babil Kütüphanesi" hikayesini öneririm. Sonsuz ihtimallerin zenginliği anlamsızlık gibi bir lanete dönüşmüştür bu kütüphanede. Buna mukabil, mebzuliyet belasına duçar olan insan, alternatifleri azaltarak bir anlam bulma çabasına girmektedir. İzlenen yolu basitleştirmek, hedefi belirlemek, çoklukta bir keramet aramamak, her ihtimale bir keramet izafe etmemek buradan çıkartılacak en önemli derstir.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın tarz-ı siyasetini -ki buna bir siyaset tarzı demek mümkünse eğer- anlamlı gösterecek tek bir işaret aradım birkaç zamandır, bulamadım. Her şeyden önce Mansur Yavaş'ın hangi partiye mensup olduğunu bilenimiz yok. Korkarım Mansur Yavaş da hangi partiye mensup olduğunu bizzat biliyor değil. Ülkücü, CHP'li fakat aynı zamanda Özgür Özel'e mücavir, İYİ Parti ve anahtar partiye yakın, Zafer Partisi ile dirsek temasında, Ak Parti'ye mesafe koymama çabasında... herkesle iyi, hiç kimseye karşı bir tutum ortaya koymama tasasında. Oysa siyaset dediğiniz kurum, ötekilere karşı bir pozisyon ortaya koyma kurumudur, onlardan olmama halini beyan etme sanatıdır. Sanki böyle değilmiş gibi işin tabiatı ve Mansur Yavaş daha dünkü çocukmuş gibi haftanın hangi günü hangi ibadethaneye gittiğini bilemediğimiz bir halde ortalarda herkese sıcak duruyor. Cuma camiye, şabat havraya, pazar kiliseye... fakat hepimiz biliriz ki, diğer dinlerin kafiri olmadan bir dinin mümini olunamaz. Yapıcı ortak değer pozisyonunu siyaseten tercih etmenin hiçbir mantıklı tarafı yoktur. Hele bu kavga, gürültü, toz-duman ortamında... CHP'li belediye başkanı sıfatıyla çıktığı otobüsün önünde binler hep bir ağızdan "hain Kemal" diye bağırıyordu. Ne orta yolu Allah aşkına? Gün sonunda Mansur Yavaş'ın pozisyonu ve pozisyonsuzluğu, hiçbir anlamı olmayan bir karmaşadan başka mana ifade etmemektedir. Muhalefetin çatı adayı olma hevesi Yavaş'ı bu gidişle çatısız bırakacak. Anlam arayan istikametini teke indirsin...
.21 Eylül 2026 Pazartesi
Marjinal sabotajlara karşı sorumluluk
B.
Amedspor iyi takım, iyi oynuyor; hiç beklenmedik skorlar elde ediyor. Süper Lig'de bir Diyarbakır temsilcisi olması Diyarbakır için de Türkiye için de güzel bir şey. Beşiktaş maçı öncesi şehirde yapılan sokak röportajları şehrin futbol takımına sahip çıktığını ve Amedspor'un Diyarbakır için çok şey ifade ettiğini ortaya koyuyor. Diyarbakır'a yaptığımız her ziyarette benzer bir heyecanı sahada tespit etme imkanımız olmuştu. Öte yandan yaşadığımız günlerin önemini kavramayan futbol seyircisinin ve bu futbol seyircisini yönlendirmeye çalışan çevrelerin bu durumu sabote etmeye yönelik faaliyetlerini de ister istemez gözlemliyoruz. Kocaelispor tribünlerinde yaşanan münferit bazı olaylar bir kenara bırakılacak olursa şimdiye kadar süreci iyi götürdüğümüzü söylemek gerekir. Buna mukabil Diyarbakır Sokağı'nda da Amedspor'a Atletik Bilbao yahut Barcelona benzetmesi ile gereğinden fazla önem atfeden kimseler olduğunu gözlemliyoruz. Bireysel algıların bu gibi hassas süreçler açısından çok belirleyici olmadığına inananlardanım; zira bireyler ne düşünürlerse düşünsünler kitlesel bir akıntıya dahil olduklarında oranın dinamiklerine göre yol almaya meyillidir. Özellikle Diyarbakır esnafının yaşanan huzur ve sükun ortamından oldukça memnun olduğunu ve Diyarbakırlı çocukların Amedspor'un başarısıyla mutlu olduklarını gözlemledikçe Amedspor tarafından ve Amedspor'a karşı gelişen bir takım çatlak seslerin hiçbir önemi olmadığına yönelik inancım daha da pekişiyor. Türkiye hak edilmediği kadar fazla yatırım yapılan futbol eliyle bazı şeyleri dönüştürüyor. Hakemlerden şikayet etmeyen yok, ancak hiç kimse herhangi bir sosyolojik kökene sahip olmak üzerinden haksızlığa uğramışlık eleştirisi yapmıyor. Futbol sahada oynanıyor, sosyal etkileri çarşı-pazarda hissediliyor. Amedspor'a en az Diyarbakırlılar kadar sahip çıkmamız, Türkiye'de yaşanan dönüşümü sabote etme heveslilerinin etki alanına bırakmamak gibi bir vazifemiz var olduğunu unutmamalıyız. Mesuliyet sahibi geniş kitlenin Amedspor'a sahip çıkması halinde çatlak sesler sürece zarar vermeyecek marjinallikler mesabesinde kalacaktır.
.
.
|
| Bugün 865 ziyaretçi (1120 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|