 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
1 Ocak 2026 Perşembe
İki imtihan bir muhasebe
B.
Siyasilerin ihtiyaç duyduğu birtakım tartışmaları toplumun hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağı zararına olacağı muhakkaktır. Kendilerine siyaset yapabilecekleri bir zemin sağlamak amacıyla siyasiler bazen olmadık hassasiyetleri kaşırlar ve bunun üzerine giderler. Bir siyasiye bunu çok görmem; aksine zihnimde böyle bir ruhsatı duruşu itibarıyla kendisine tanırım. Buna mukabil her zaman gözetilmesi gereken bir hudut vardır ve bu hududun aşılması halinde herhangi bir toleransı hak etmeyecek bir noktaya savrulmuş demektir bir siyasetçi.
Malumunuz kişi her bulduğu vesileyle bir nefis ve vicdan muhasebesi yapmak mecburiyetindedir. Oldum orası benim için hiçbir anlam ifade etmeyen yılbaşını da bu vesilelerden birisi ittihaz ederek geride kalan bir yılı zihnimde tartıya oturtuyorum. Doğru mu yaptım yanlış mı yaptım bilmiyorum ama bir dizi kararlar aldım, bazı değişikliklere imza attım, bazı şeyleri terk ettim bazı şeyleri alışkanlık haline getirmeye çalıştım. Bu benim şahsen yaptığım muhasebe. Bir de umuma dönük bir muhasebe yapmak ve buna göre kâr zarar hesabını önüme koymak istedim. Gördüm ki bu muhasebe bir yıl öncesinden başlayamayacak kadar daha önceki yıllarla alakalı pek çok girift ilişkiye sahip. 7 Ekim'i milat kabul ederek bir muhasebe yaptığımda bir başka tablo, 6 Şubat'ı milat kabul ettiğimde ise bambaşka bir tablo çıkıyor karşıma.
Gazze'de kâffeten kaybedilmiş bir imtihan (elbette Filistin'in kahraman halkını istisna tutarak) deprem bölgesinde ise birtakım aksamalarla birlikte verilmiş başarılı bir imtihan görüyorum. "Restore edilmesi on yılı bulacaktır" diye öngörülen bölgedeki yıkımın en azından barınma ihtiyaçları göz önüne alındığında üç yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede üstesinden gelindiğini görüyorum. Anlamsız tenkitleri ciddiye alıp dinlemiyorum bile. Boşboğazı cehenneme atmışlar odun neden yaş demiş bilirsiniz.
Fakat büyüklerden öğrendiğim bir şey vardır, muhasebe yapılırken muhatabına mümkün mertebe anlayışlı kendine ise toleranssız davranmak gerekir. 455.000 konutu teslim etmenin mutluluğuyla geriye dönük mutmain olursak muhasebeyi eksik yapmışız demektir. Gazze'de kaybettiğimiz imtihana ve bu kaybın telafi cihetine bakmak gerekiyor. Bu imtihan şartlı ders imtihanı gibi bir şeydir; bunu geçmeden diğer imtihanlara girmeye hak kazanamıyoruz.
Şimdi sanki hepimiz siyasi figürlermişiz gibi, kendilerine siyasal hat oluşturmaya çalışırken saçma sapan tartışmalar yürüten siyasetçilerin tartışmalarına dahil olarak yapmamız gereken muhasebeden azat edilmiş olmuyoruz. Hakikaten bizi alakadar etmeyen şeyler, bizi alakadar eden asıl şeylere mâni olduğu demde alakadar olunmamayı hak eder. Yukarıda arz ettiğim gibi siyasilere mubah gördüğümüz gariplikleri ahaliye mubah görmemiz mümkün değildir.
Muhasebe yapmanın önemli bir şartını da kendinden gayrı insanların kusuruyla mukayese etmemek olarak anlatmıştı büyüklerimiz. Eğer yapmak istersek ve gerekli olduğuna inanırsak bir muhasebe bizlere kendimizden ve ahfadımızdan başka bir adres göstermiyor. Yılın son gününde bu yazıyı yazarken "bana ne ötekilerden" diyorum ve kendi muhasebem bu cümleyle başlıyor. Cemiyet olarak ise iki büyük imtihanı geride bıraktığımız üç yıla bakıyorum kazandığımız ve kaybettiğimiz imtihanları teraziye koyuyorum, iyi niyetli ancak çok kusurlu insanların hallerine benzer bir hal görüyorum bizde. Kusursuzluk talebimiz yok, agâh olmak talebimiz var. Kendimize geldiğimiz demde şöyle bir silkinip bir diye başlamak lazım.
5 Ocak 2026 Pazartesi
Değişen bir şey yok
B.
Kurallar ve teammüller üzerinde döndüğünü iddia ettikleri dünyanın sonunu yine bu iddianın sahipleri getirdi. Venezuela 'da yaşananlara şahsen üzülenler, hayret edenler, öfkelenenler oluyor ve bunların itirazlarını işitiyoruz. Artık bu kadarına da cesaret etmezlerdi diyebileceğimiz bir noktada mıyız diye şöyle bir dönüp bakıyorum; hayır şimdiye kadar yaşananlar yaşanması muhtemel şeylerin mübeşşiri gibiymiş karşımızda. Avrupa Birliği Maduro'nun meşruiyetini kaybettiğinden dem vuruyor. Nedir bu meşrutiyetin kaynağı diye sorduğunuzda açık açık söylemeseler de "bizim tensip ve tasvibimiz" der gibi davrandıklarını görüyoruz. Böyle bir dünyada "biz ve ötekiler" üzerinden okuma yapmak bir tercih değil zarurettir. Demokratik ölçüler, uluslararası normlar, beynelmilel hukuk gibi kavramların sizi gerçekten bu kurtlar sofrasında koruyacağını zannediyorsanız, bu saf dilin bedelini en ağır şekilde ödemeniz kaçınılmazdır. Şu an karşı karşıya olduğumuz tabloyu "Trump'ın düzeni değiştirmesi" şeklinde tevil edenler hiçbir şekilde doğru bir açıklama yapmıyorlar. Trump'ın yaptığı yegane şey, perdeyi şöyle bir kaldırıp sahnenin hakikatini herkesin gözüne sokmaktan ibarettir. Sanki ilk başkanlık döneminde bir başka figürmüş de ikinci başkanlık döneminde bu noktaya savrulmuş gibi Trump, sanki demokratlar cumhuriyetçilerden-cumhuriyetçiler demokratlardan farklı bir dünya görüşüne sahipmiş gibi, sanki metot farklılığı özde bir değişikliğe tekabül ediyormuş gibi gücü yetinin gücü yettiğine dilediğini yapabildiği bu ortamın nevzuhur olduğunu zannedenler kesinlikle yanılıyor. Evvela kapitalizmin ve batı emperyalizminin özüne içkin bir tutumdur bu. Bazen, hegemonyayı takip etmek için sizlere zehirli şekerler sunanlar yerine açık açık hakaret edenlere şükran duymak gerekir; vaziyetin asıl manzarasını bizlere gösterdikleri için. Bu sebeple Trump'a öfkelenenlere dönüyor ve ediyorum ki: Trump Trumplığını yapıyor. Siz gerçekten Amerikan rüyasını bütün dünya için ideal bir hedef mi sanıyordunuz? Eğer zannınız hala ise iflah olmazsınız demektir, sizlere ekstra bir açıklama yapmak boşa söz söylemektir. Bu sebeple Venezuela'yı bir dersi ibret olarak görüp, kendi vaziyetimizin farkına varmaktan başka bir mükellefiyetimiz yoktur. Bu düzenin zayıflara göstereceği en büyük merhamet, boynunu keseceği bıçağı bir parça daha bilemekten ibarettir. Fazla acı çekmeden caninizi alırlarsa bunu nimet bilmenizi talep ederler. Vesselam.
8 Ocak 2026 Perşembe
Anmak üzerinde Antakya
B.
Temel ihtiyaçlarını ölmeyecek kadar karşılama haline kût-u lâyemût yaşamak derler. Hayat karşımıza, eldekine kısmen de olsa razı gelecek kanaatkârları ve katiyen rıza göstermeyecek kadar talepkârı çıkarmıştır. Elbette büyüklerimizden öğrendiğimiz şeydir "şükür elhamdülillah" diyerek kanaat etmek; lakin o öğretişte tembelliğin adını kanaatkârlık koymak salık verilmemektedir. Binlerce yıllık medeniyet mirasını üstesinden gelmek zorunda kaldığı sayısız musibete rağmen günümüze kadar taşıyan Antakya ve Antakyalı, hayatta kalmakla iktifa edebilecek bir yapıya sahip değildir.
Daha evvel bir vesileyle arz etmiştim, bizim abide dediğimiz yapılara Batı dillerinde "Monument" derler; Latince "Monere" kökünden türemiştir ki, "anmak, yad etmek" anlamına gelir. Ahalisinin henüz çadırlarda ve konteynerlerde yaşadığı bir demde, Antakya bir yandan mesken inşa ederken diğer yandan abidelerini ayağa kaldırıyordu. Şükürler ederiz, Habibinneccar Camii'nde yeniden namaz kılmak nasip oldu; darısı Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin bir türlü yapamadığı ve bu sebeple Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından devralınan Ulu Cami'ye. Doğrusu Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Antakya'daki bu ihmalkarlığı müsamaha gösterilir cinsten değil; zira Ulu Cami'ye nispeten çok daha kompleks bir yapı olan Habibinneccar Camii'nin restorasyonu Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından çabucak bitirilmişken, daha sade bir yapı olan Ulu Cami'nin henüz bir taşı diğer taşının üstüne konmuş değil.
Yukarıda da arz ettiğim gibi ilginç bir seciyesi var bu şehrin; depremin üzerinden henüz bir buçuk yıl geçmemişken, 11 Haziran 2024'te şehirde açılan ilk kamu binası şehir kütüphanesi olmuş. 2000'li yılların başına kadar maalesef muzır filmlerin gösterildiği bir sinema olan tarihi meclis binasının restorasyonu tamamlanmış ve şehir tiyatroları tarafından arkasındaki konak ile birlikte devralınmış. Hatay'ın Türkiye'ye katılması hadisesinin hatırasını taşıyan bu yapı, böylelikle bu utançtan kurtulmuş. Çok kısa zamanda hizmete girecek ve sayısız sorunla boğuşan Antakya, temsillerin ve konserlerin sahnelendiği bir tiyatroya kavuşacak. Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman 2008 yılında "Antakya bir müzeler şehri olmayı en çok hak eden bir şehirdir" derken hem bir projeksiyon ortaya koymuş hem de Antakya'nın mevcut durumundan yana memnuniyetsizliği beyan etmişti. Hatay İl Kültür Müdürü Abdullah Dinç, bizzat Antakya'nın bir evladı olarak en önemli hedeflerinin Antakya'nın asırları aşan kültürel mirasını yarına taşımak olduğunu ifade ederken önümüzde daha çok uzun bir yol olduğunun altını çiziyor ve "Ne zaman Uzun Çarşı'nın, Ayakkabıcılar Çarşısı, Ahmediye Çarşısı, Sarraflar Çarşısı ayağa kalkar; o zaman vazifemizin önemli bir kısmını bitirdik diyebiliriz" şeklinde ilave ediyor. Bu uzun yol elbette kamu kurumlarının attığı adımlarla yürünebilir olmanın çok ötesindedir. Antakyalı, kendi gayreti ile de Antakya'yı ayağa kaldırmaya gayret ediyor. Kültür Bakanlığı, tarihi evlerin imar ve ihyası için proje ve hibe yardımı sağlıyor. Meskenler 5 milyon liraya kadar hibe desteği alabiliyorken, turizm işletme belgesi bulunan ticari işletmeler 12,5 milyon, dini yapılar ise 25 milyon liraya kadar hibe kullanabiliyor.
Bu noktada bir hususu bir kere daha nazarlarınıza vermek isterim: Bütün bu çabaların temel motivasyonu bir şekilde barınacak yer-yiyecek aş bulma kaygısından ibaret değildir; aksine zihni bizatihi monumental bir yapıya benzeyen Antakyalı, şehrini âtiye maziden daha parlak bir surette aktarmayı amaçlamaktadır. Bu ülküden hareketle Antakya, Ayakkabıcılar Çarşısı'nın Habibinneccar Camii ile kesiştiği noktada 1800 metrekarelik bir medeniyet kütüphanesine daha kavuşuyor, o esnada Emel Duman Hanım, enkazdan çıkardığı aletler ile "Hatay Sarısı İpeği" çalışmalarını sürdürüyor, süvari kahvesi kaynıyor, fırıncı Akif abinin "Külçe"si hamburgeri dövüyor. Grönlandlı, Grönland'ın sahibi olma hakkını nereden elde ettiğini Trump delisine aylardır anlatamazken; Antakyalı, Antakya'nın sahibi olmayı nasıl hak ettiğini her haliyle beyan ediyor
12 Ocak 2026 Pazartesi
Erdoğan'la olmuyorsa Bahçeli'ye baksınlar
B.
İlginç bir kafa karışıklığı var, ne olduğunu anlayan lütfen bana da anlatsın. PKK, İmralı, Apo derken Zafer Partisi ile aynı çizgiye gelmeyi tercih eden CHP, Suriye'de YPG vurulunca ilginç şekilde feveran etmeye başladı. Takıntılı ırkçılar ne yalan söyleyeyim en tutarlı şekilde davranan muhalif güruh an itibari ile. Türkiye Siyaseti, herhangi bir konuda fikir beyan etmenin tapu olmaktan çıktığı bir dönemi yaşıyor. Böyle bir dönemde tutarlı şekilde Suriye'de Nusayrileri ve PKK'yı desteklediğini söylemek bir siyasetçi için anlaşılmaz bir şey değildir; "bu zaviyeden görüyor, böyle olması gerektiğine inanıyor" deriz. Fakat CHP Siyasetindeki ilginç zig zag tabanına da anlamsız geliyor olacak ki, hangi konuda ne yorum yapacağını bilemeyen bir topluluk ile karşı karşıya kalıyoruz ister istemez. Defaatle vurguladığımız bir hakikat var; CHP konforlu bir partidir, pek çok bileşenden oluşur ve ihtiyaç anında bu bileşenlerden hangisi gerekliyse ön plana çıkarılır. Fakat bir de ne olduğunu, ne talep ettiklerini tam olarak anlayamadığımız bir taban var, rüzgâr nerede eserse oraya savruluyor. Sakın Ak Parti tabanı ile mukayese etmeye kalkmayın; Ak Parti tabanı memnuniyetsiz olduğu anda faturayı hemen kesebilen bir taban olduğunu çok kereler ispat etmiştir. Bir sabiteye inanır Ak Parti tabanı, bu AB'nin gerçekleşmesi için siyaseten gerekli olan şeylere, içlerine sinmese dahi, rıza gösterir yahut tepki verir. CHP tabanı böyle değil; parti hangi ellerde olsa dahi o vitrinden yansıyacak ışığı takip etme ihtiyacı hissediyor.
Aklı başında herkes Suriye'de neler yaşandığını farkında. İsrail yayılmacılığı Türkiye ile bir şekilde komşu olmasını sağlayacak şekilde bu şer devletinin çıkarlarını savunan vekâletçiler üzerinde ilerliyor. Suriye, toprak bütünlüğünü muhafaza ederek bu plana mani olmanın derdinde. Elbette Suriye'nin arkasında Türkiye var. Evvela Suriye'nin güvenliği Türkiye'nin güvenliği ile doğrudan ilişkilidir, bu sebeple var. İkinci olarak Suriye'nin istikrarını Türkiye'ye maddi ve manevi kazanımları olacağı için var. Üçüncü olarak ise, bu topraklar bağım bizler için ifade ettiği çok derin anlamlar var, Türkiye bunun için var.
İlk iki faktörü yokmuş farz edip, üçüncü faktörden yana herhangi bir nasibi olmadığı için burada YPG'yi, Nusayrileri destekleyenler sanmayın ki ne yaptıklarını bilmiyorlar, aksine İsrail'in orta ölçekli planlarına hizmet ettiklerini çok iyi biliyorlar. Şimdi biz, böyle bir ortamda CHP seçmenini, en temel iddiası olan vatanseverlik damarından Türkiye'nin tezlerini kabul etmeye sevk edemiyorsak bir hata var demektir. Oysa çok iyi biliyoruz ki, Erdoğan'la aralarındaki kan davasına benzer bir hissiyatla yaklaşmıyorlar Devlet Bahçeli'ye. Farklı bir öfke duyuyorlar MHP liderine karşı. İşte tam da bu noktada Türkiye'nin tezlerinin ne olduğunu anlamak için, sağa sola değil MHP liderine bakmalarını salık veririm. 20 küsur yıldır memleketin hayrına icraatlarının hiçbirini beğenemedikleri Erdoğan'a bakarak ulaşamayacakları bu noktaya bari Devlet Bahçeli'ye bakarak ulaşsınlar diye temenni ederim.
15 Ocak 2026 Perşembe
Asıl tartışmamız gereken
B.
Büyük Konstantin Roma'yı bir arada tutacak bir ideal arayışına girdiği dönemde, kendisi de bir pagan olmasına rağmen Hıristiyanlığı bütün milletlerin üstünde bir kuşatıcılık olarak keşfetmiş ve bunu politik olarak kullanmayı amaçlamıştı. İmparatorun bu niyeti amaçladığı sonuca ulaşamadı. Fakat din motifi o devirden bu yana kozmopolit imparatorlukların bir arada tutulması için kullanılabilecek en temel vasıta olarak kabul gördü. İran İslam Cumhuriyeti, İran'ın bir cumhuriyet olarak önündeki yegâne alternatifti ve ne kadar işe yaradı hepimizin malumu. Safevilerden beri Şia'yı bir kimlik ve sınırları dışındaki Şiileri mobilize edebilecek bir aygıt olarak kullanan İran, Pehlevi hanedanı ile bir başka mecraya, Batılılaşmaya yelken açmıştı. Devrim sonrası tesis edilen baskıcı Cumhuriyet, Şia kartını İran'da ve sınırları ötesinde azami derecede oynamayı başardı. Türklerin, Kürtlerin, Arapların vesair azınlıkların milli hisleri ve talepleri büyük oranda, hâkim hale gelen Şii himayeti ile gölgelendi. Öte yandan bu rol, İran'a sınırları ötesindeki paramiliter güçleri kendi name hesabına harekete geçirebilme iktidarını sağlıyordu. Son günlerde İran'da meydana gelen sokak olayları, Pers vurgusunun yeniden yükseldiği ve devrik Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi'nin aktif aktör haline gelmeye çalıştığı bir sürece dönüştü. İran bu saatten sonra yeniden bir Şah tarafından idare edilecek meşruti bir monarşiye evrilir mi diye düşünenler ve bu senaryoyu ciddi ciddi tartışanlar var. Pers vurgusu ile İran'ı yeniden bir Şah'ın idaresi altında bir arada tutmanın mümkün olup olmadığını ise tartışan sayısı ne ilginçtir ki oldukça az. Evet, İran rejimi asla yıkılmayacak kadar sağlam bir rejim değildir. Aksine yolsuzluklar ve yapısal sebeplerle meydana gelmiş İran'a mahsus kast ayrılıkları halkın rejime karşı gönülden bir bağlılık geliştirmesini olanaksız kılmaktadır. Bununla birlikte İran ancak bu baskıcılık ve Şia'yı idealize ederek patchwork karakterli nüfusunu bir arada tutabilmektedir. Şu halde karşımızda çok ciddi bir soru vardır ve bu soru Türkiye'nin bundan sonraki doğu güvenliğini de doğu ile ilişkilerini de derinden etkileyecek mahiyette bir cevaba sahiptir: İran'da rejim değişirse, İran bir arada kalabilir mi? Azerbaycan başta olmak üzere milli hassasiyetlere sahip topluluklar, istiklal hareketlerine girişebilir mi? Sorduğumuz bu sorunun en muhtemel cevabı, olası bir rejim değişikliği sonrası İran'ın parçalanarak küçük ve bölge dengelerine daha az etki eden bir devlete evrileceği şeklindedir. Maalesef Türkiye'de bu meseleler ciddi analiz konuları olmanın dışında, magazin figürleri üzerinden yürütülen beşinci kol faaliyetlerinin konusu olarak görülmekte. Kamuoyu ilginç bir şekilde İran'ın parçalanması projeksiyonuna yönelik talepleri destekleyen medya figürlerinin söylemleri üzerinden hadiseyi analiz etmekte. Asırlık diskurumuz seküler-şeriatçı gerilimi şeklinde lanse edilmeye çalışılarak Türkiye kamuoyunda buna teşne toplum kesimlerinden destek bulmayı amaçlayan bu çabalar, İran'da yaşanması muhtemel dönüşümün asıl mahiyetini gölgeliyor. Biz olması gerekeni yapar, hadiseye Türkiye zaviyesinden yaklaşırız. Bölgede çok güçlü İran ne kadar istemediğimiz bir şeyse güçlü İsrail de istemediğimiz bir şeydir. İran halkına özgürlük getirecek bir dönüşümden dem vuranlar bölgedeki bütün gerilimlerin asıl hedefinin büyük ve güçlü İsrail'i meydana getirmek olduğunu görmüyor olamazlar. O halde bu heveskârlık nasıl izah edilebilir? Asıl bunu tartışalım.
19 Ocak 2026 Pazartesi
Cehalet
B.
Sadece yarım saatliğine gündemde ne olduğuna bakmak istedim, gönderilen bültenlere şöyle bir göz attım. Bir gazete, PKK'ya müzahir bir gazete de değil üstelik, Suriye ordusunun Rakka'ya girişini müjdeleyerek "Rakka düştü" şeklinde manşet atmış. Esra Erol ismindeki programcı çok yaygın atasözümüzü bilmediğinden olacak "Şeriat Orta Doğu'da" demiş. Yine bir çocuk cinayeti işlenmiş, avukatı failin serbest bırakılmasını talep etmiş...
Bizim İstanbul'un Fethi dediğimiz hadiseye Batılılar "Konstantinopolis'in Düşüşü" derler. Bu fark meseleye hangi zaviyeden baktığınızla alakalıdır; olayı bir kayıp olarak görüyorsanız düşmek dersiniz.
"Şeriatın kestiği parmak acımaz" demek, bir kabahat işlendiyse cezasına razı olunur demektir ve yediden yetmişe yaygın bir atasözüdür. 28 Şubat'ta kendisine hakaret etmenin meşru bir şey olduğu imajını yaygınlaştırdıkları Şeriat din demektir; bir başka şey demek değildir. Hepimizin hayatının kendine mahsus kurallarını belirleyen bir dinimiz var, bu kurallara uymak yahut uymamak konusunda muhayyersinizdir; ne yiyip ne içebileceğinize, nasıl giyinip nasıl selam vereceğiniz kadar pek çok gündelik alışkanlığınıza şekil veren bir şeydir. Bu kurallara uymuyorum demek hakkınız elbette vardır, hesaba öbür tarafa ait bir şeydir.
Orta Doğu birinci Dünya Savaşı'na kadar bize ait olan topraklara batılıların verdiği isimdir. Bizimle hiç alakası olmayan ve zihnen bizden bambaşka bir yer olduğu imajını yaygınlaştırmaya çalıştıkları bu bölgenin çok önemli bir kısmı bizim öz be öz toprağımızdır. Onların değerleri ile bizim değerlerimiz birbiriyle asla kesişmeyen değerler değildir.
Dikkat ederseniz ufak ufak, toplaya toplaya, tahsis ede ede gelmeye çalışıyoruz bu tarafa doğru. Çocuk cinayeti hakkında bir şey söyleyeceğiz fakat aynı arazdan kaynaklanan şeyler olduğunu fark edince bütün bu hataların, tahsis ettiğimiz şeyi tavsiye etmeden çocuk cinayetine gelemeyeceğimizi fark ediyoruz. Haza cehalet sebebiyle kendilerine küçük mafyacıklar ilan eden çocukların cehaletini haberleştiren, ekranlarda bunları tartışan kimselerin vaziyetinden bahsediyoruz.
Kesif bir cehalet bulutu şeş cihetimizi sarmış vaziyette. Böyle bir hengamede bizler detaylardan bahsediyor, bazı şeylerin nasıl ve neden olduğunu anlamaya gayret ediyoruz. Cehaletten bahsettiğimizde önümüze diplomalar konuluyor. "Tahsil cehaleti alır" dedikleri eskilerin, eskidenmiş. Bu da postmodern bir fenomen olsa gerek ki, günümüzde tahsil sadece bir şekil şartını karşılıyor. En temel trafik kurallarını bilmeyenlerin ehliyet alabildiği bir ortamda falanca kurumdan alınmış sertifikalar cehaletin ademine delil teşkil etmiyor. Maalesef
22 Ocak 2026 Perşembe
Şımarıklıktan isyana YPG
B.
İlginç bir şımarıklık, burnu büyüklük vardı karşımızda hatırlayacak olursanız bir yıl öncesine kadar. Batı'nın mutlak manada arkalarında olduğundan emin olan bir güruh sadece bölge ahalisiyle değil, tarihle, sosyolojiyle, coğrafya ile harp ederek bir şeyler olabileceğini düşünüyordu. Onların taşeronluğunu yaptıkları için Batılıların kendilerine çok büyük değer atfettiklerine inanıyorlardı. Biz o zaman da söylüyorduk; Afganistan'da havalanan Amerikan uçağının tekerine yapışan o işbirlikçileri hatırlarından çıkarmamalarını öneriyorduk. Huyudur, kullanır kullanır atar. Biz o zaman da Rojava devrimi diye bir şeyden bahsedenlere Amerikan gölgesinde yapılacak böyle bir devrimin devrim olup olmayacağını soruyorduk. Kendilerine giydirilen üniformalar, süreç boyunca muhatap alınmalar onlarda bir zanna sebebiyet verdi; Demirtaş "mal mal bakacaksınız" dedi, Türkiye siyasetinde aktif rol oynamaya çalışan figürler "sırtımızı onlara dayıyoruz" demekten geri durmadı. Aklı başında hiçbir ikazı ciddiye almadılar. Gün sonunda yine makus talihleri karşılarına çıktı. Kullananlar çıkarlarını gözettiler ve kullanılanlar şu anda İsrail'e, Amerika'ya vefa hissini hatırlatıyorlar. Kimle muhatap olduklarını, kimle iş tuttuklarını hiç bilmiyormuş gibi davrandılar. Gün sonunda gözü yaşlı bir şekilde isyan videoları çekip Kürtlere zulmedildiğinden bahsedenlere denk geliyorum, daha dün bölge insanına zulmederkenki şımarıklıklarını hatırlıyorum. Bundan üç-dört sene önce bölgeye en iyi bilenlerden biri olan Murat Özer tam olarak şöyle söylemişti: "Yarın bir gün dengeler değişecek ve YPG unsurları yerel aşiretlerle karşı karşıya kalmak durumunda olacak. Aşiretler gün parça pinçik eder". İşte Özer'in söylediği o tarihe geldik. Ellerinde binlerce TIR silah olduğu iddia edilen, 120.000 silahlı adamı olduğunu söyleyen bir yapı, aşiretler karşılarına dikilince birdenbire Batı'dan yardım dilenir hale geldi. Oysa hepimiz biliyoruz, düne kadar Suriye halkının arkasında Türkiye'den başka hiç kimse yoktu, Batı'ya ellerini açıp "ne olur bize merhamet edin" demediler. Aksine Suriye'nin asıl sahipleri, tarihin, sosyolojinin ve coğrafyanın gereklerini yerine getirerek Türkiye'ye güvendiler. Geldiğimiz nokta ortadadır. Hesabın onlar tarafından nereye kesildiğini ise hayretle takip ediyoruz. Sanki düne kadar bunları kullananlar ve işimiz bittikten sonra buruşturup atanlar bizmişiz gibi birdenbire faturayı önümüze koymaya, Türkiye'yi suçlamaya çalışıyorlar. Kabahatin Müslümanlarda ve Müslümanlıkta olduğunu, Allah'ın büyük suçlu olduğunu ve bunun gibi saçmalıkları dile getiriyorlar. Oysa karşılarındaki en tutarlı aktör Türkiye idi, Müslüman Suriye halkıydı. YPG'yi dün de reddeden bugün de reddeden Türkiye, pohpohlayıp bugün yüzüstü bırakan Amerika'dan ve İsrail'den nasıl oldu da daha suçlu oldu bunların gözünde anlayabilen beri gelsin. Mazlum Kürtlerden ve Kürtlere yapılan zulümlerden bahsediyor oluşlarına ise bakmayınız. Şımarıklıkları sebebiyle bölgede hesapsızca yaptıklarını, bölgenin insanından dinleyince mazlum Kürtlerin bunların elinden kurtarılması gerektiğine iman ediveriyorsunuz. Kürtleri bunların zulmünden kurtaracak olan tarihin, sosyolojinin ve coğrafyanın gereği olarak hukuku olan bu dönüşümdür.
26 Ocak 2026 Pazartesi
Motivasyonumuzu düşünürken
B.
Kürtleri YPG'nin zulmünden kurtarmaktan bahsederken ne kadar samimi isek, aynı samimiyeti Kürtlerin itibarını korumak noktasında da göstermekle mükellefiz. Elbette safımız Türkiye'nin safıdır, tezimiz Türkiye'nin tezleridir; aksi düşünülemez. Velakin karşımızda çok yönlü bir sorun olduğu gerçeğini ve bu sorunun sahada elde edilecek askeri başarılarla tamamen çözülemeyeceğini görmemiz gerekmektedir. Terörsüz Türkiye süreci her türlü sabotaja ve dahili-harici bedhahların kara propagandasına rağmen yürüyor. Bu süreçte bütün sorumluluk sanki bölgenin Kürt ahalisindeymiş gibi yapmanın sürece de bize de bir faydası yoktur. Sınırımızın ötesindeki Türkmen varlığını nasıl soydaşımız ve akrabamız görüyorsak, PKK-PYD-YPG zulmüne maruz kalan Kürtleri de aynı şekilde akrabamız görmek gibi bir mükellefiyetimiz var. Bu mükellefiyet omuzlarımıza tarih, coğrafya, sosyoloji ve dinimiz tarafından yüklenmiştir. Kimyasal Ali'nin elleriyle katledilen Kürt çocuklarını kendi çocuklarımız bilmedikten sonra Gazze'nin çocuklarına ağlıyor oluşumuz bir anlam taşımaz. O halde her harp halinde şirazesini yitiren toplumlar gibi henüz dahil olmadığımız bir harpte şirazemizi yitirmemeliyiz. Savunduğumuz tezler açık açıktır: Suriye'nin toprak bütünlüğü Türkiye'nin güvenliği açısından ülkemizin toprak bütünlüğü kadar önemlidir. Suriye'nin kuzeyinde ve ülkemizin güneyinde kurulması bir zamanlar hayal edilen teröristana engel olmak için savaşan Suriye Milli Ordusu'nun tez zamanda başarılı olmasını temenni ederiz. Tam olarak bu süreçte bizim dahili dengelerimizi bozmak için Mossad'tan aldığı emirlerle aşırılıklar sergileyenleri hepimiz görüyoruz. Kürt suretinde hakaretler eden, tehditler yağdıran, nefret saçan kimselere denk geldiğimiz gibi; aynı amaca hizmet eden Türk suretinde Kürt düşmanlığı yapan ve kamuoyunda Kürt nefreti pompalayanlara da denk geliyoruz. Agah olmak gerektir. Ve her agah kimse bir hakikati de hatırlamakla mükelleftir. YPG'nin bölgeden kovulmasını kendi milli güvenliğiz için istediğimiz kadar, bölgenin masum ve mazlum Kürtleri için de istemekteyiz, Arapları içinde istemekteyiz, Türkmenleri için de istemekteyiz; Keldanileri, Süryanileri, Yezidileri, Nusayrileri için de istemekteyiz. Tam olarak korumamız gereken ve önce kendimize, sonra çevremize ve nihayetinde dünyaya anlatmamız gereken motivasyonumuz budur. Bu motivasyonu kaybettiğimiz anda bizler de on yıldan uzun süredir bölgede kan akıtan savaş baronları gibi kendimizden başka hiç kimsenin varlığına tahammül göstermeyerek onları yok etmeye çalışan canavarlara dönüşürüz. Oysaki bu, ne seciyemizde ne geleneğimizde ne de vicdanımızda makas bulacak bir haldir. Öyleyse evvela yapılması gereken şeyi hatırlamalıyız ve motivasyonumuzun ne olduğunu düşünmeli, buna göre bir dil geliştirmeliyiz. Bunun haricinde yer alanlar, her ne sebeple olursa olsun, ülkemizin çıkarına da insanlığın icaplarına da uygun hareket etmemektedirler. Çok sevdiğim bazı dostlarımda son günlerde gördüğüm yalpalamalar sebebiyle bunları beyan etmek durumunda hissettim kendimi. Her şey ayan beyan her şey aşikardır. Hiç kimseyi hiçbir şeye ikna etmek gibi bir mükellefiyetimiz yoktur; zira gözsüzlere pinhan olan ulül ebsâr olanlara ayandır. O sebeple herkese azıcık şuur, azıcık izan, azıcık insaf dilerim.
29 Ocak 2026 Perşembe
Anonim semtlere cami inşa etmek hakkında
B.
Patchwork toplumların en gözle görülür özellikleri, bir şekilde bir araya gelmiş ve beraber yaşamak durumunda olan grupların kendi aralarındaki çıkar çatışmalarını çeşitli alanlarda ve suretlerde yürütüyor olmalarıdır. Türkiye hakiki bir patchwork toplumdur. Göçlerle bir araya gelmiş bir imparatorluk bakiyesi, tanışırken ilk sorulan sorunun "nerelisin" olduğu, büyük dedesinin kabri ile aynı yerde yaşamayanların yaşayanlara nispetle daha fazla olduğu ilginç bir ülkedir Türkiye. Gündelik hayatta karşılaştığımız pek çok düzensizliğin temelinde de bu özelliğimiz yatmaktadır. Bununla birlikte toplumun çeşitli katmanları ve kesimleri arasındaki çıkar kavgaları, hakimiyet mücadeleleri, alan kapma yarışları kendisini sürekli farklı suretlerde tezahür ettiriyor. Zülf-ü yare dokunmasın diye açık açık tartışmadığımız ancak bir türlü çözemediğimiz asırlık sorunumuz budur. Dindar-seküler gerilimi olarak sık sık karşımıza çıkarılan suni gündem, esasen kaynağını bu sosyolojik gerilimde bulmaktadır.
Böyle bir ortamda özellikle büyükşehirlerde anonim mekanlar ve mahallere duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Hiç kimseye ait olmadığı varsayılan, her türlü marjinalliğin bir şekilde tolere edilebileceği semtler, kendisi de bizzat hiçbir yere ait olamayan toplum kesimleri tarafından yoğun şekilde talep ediliyor. Üstelik anonim mekanları talep etmekten mâdâ bir de köklü semtlerin anonimleştirilmesi talebi karşımıza çıkıyor. Bunun bir toplumsal ihtiyaç olup olmadığı elbette tartışılır lakin asırlık gelenekleri ve kurumları olan semtlere nevzuhur semtler muamelesi yapma temayülü doğal olarak toplumsal gerilimlere sebebiyet veriyor. Kendisini bir yere ait hissetmeyen kimse, kendisini bir yere ait hisseden ve o muhiti sahiplenen kimsenin hassasiyetlerini ve taleplerini anlayamıyor, klişeleşmiş itirazlarla hadiseyi çözebileceğini düşünüyor. Anonim semtlere ihtiyaç duyanların ise ilginç şımarıklıkları yadsınamaz bir gerçektir. Bu anonimliğin sadece marjinal eğilimlere yönelik olması gerektiğine yönelik ilginç bir tez geliştirmiş ve bunu canhıraş biçimde savunduklarını görüyoruz. Her isteyenin her istediğini yapabileceği iddia edilen muhitlerde aslında her isteyenin her istediğini yapabilme imkanına sahip olmaması gerektiğini savunuyorlar. Elbette hiyerarşik bir kitle, sistematik bir talepler bütünü yok karşımızda; sadece kendi yankı odalarında oluşturdukları bir homurtu ve ötekini ortadan kaldırabilmek yahut minimalize edebilmek sayesinde var olabileceğini zanneden ürkek bir hoşnutsuzluk var. Kadıköy'e yapılacak cami ile ilgili sürekli giden kavganın temelinde de bize göre bu vardır.
5 Şubat 2026 Perşembe
Bir kelbi bir kelbe musallat eder Allah
B.
Hiç ağzım açık falan kalmadı, hayret de etmedim. Epstein ifşaatlarını görmemize gerek yoktu bunların ne mal olduklarını bilmemiz için. Aslını-neslini bildiğimiz adamlardır; cemaziyelevvelleri malumumuzdur. Ben hayret edenlere hayret ediyorum doğrusu. Şimdi Allah aşkına, bebek eti değil de kuzu eti yeselerdi iyi adam mı olacaklardı? Şimdiye kadar kıydıkları bebeğin, masumun, mazlumun, bîçarenin haddi hesabı mı var? Yediklerini hayret etti millet. Kedi köpek yiyen kolayca canına kıyabildiğinin etini de yer. Neticede yamyamlık nevzuhur bir şey değildir. Haçlı ordusu Maarretunnûman'da ahalinin etini yemişti; kroniklerde yazıyor. Üstelik kendileri yazıyor. Böyledirler.
Birkaç gündür göndermemizi meşgul eden tablo, hukukçuların deyimi ile hayatın olağan akışına zıt bir tablo olması hasebiyle tüm dünyada infial yarattı. Bunu anlaşılmayacak bir şey yok. Açıkçası cismemizle ve canımızla nefret ettiğimiz bu insanların bu gibi rezilliklerini görmek de bizleri bir parça tatmin etti; hadi daha iddialı söyleyelim işimize geldi tamam. Velakin tam bu kertede cevaplamamız gereken mühim bir sual çıktı karşımıza. Hani sual etmiş ya zamanında "bayram değil seyran değil eniştem baldızını niye öptü?" diye; o cümleden bir sual heyula gibi dikiliyor karşımızda: Şimdi bu adamlar nadim olup imana geldiler de günah çıkarma kabilinden mi bu ifşaatları yapıyorlar yoksa bir başka sebeple mi bütün bu pislikleri okuyup duruyoruz? Haberin kaynağı bizzat bu münafıklar olduğu gibi inanmak da imkânsız hale geliyor. Elbette onlara karşı bakışımızı, dünyayı algılayışımızı, imanımızı te'kid eden malumatlar olduğu için olduğu gibi doğru olduğunu kabul edenlerimiz ve bunun üzerine yorumlar yapanlarımız çıktı aramızdan; lakin evvel düsturumuz bu adamlardan gelen herhangi bir malumata inanmamak, ha en olmadı darasını almak olmalıdır. Şimdi tekrar aynı soruyu soruyorum ve bir cevap arıyorum: Bu Epstein ifşaatları ne amaçla etrafa saçıldı, bizim önümüze kadar düştü? Trump'a karşı kullanılacak argüman olması ihtimalini öne sürenlerin cevaplamadığı bir soru var. Trump siyasetine ahlaki bir zemin üzerine inşa etmiş değil, taleplerini herhangi bir şekilde hak-hukuk-adalet temelinde delillendirmiyor; aksine reel politiğin en sert formunu tatbik ediyor, hakkın güçlü de olduğunu ve yitirilen gücün yeniden kazanılması gerektiğini vurguluyor. Açıkçası seçmen kitlesi de kendisine böyle bir motivasyonla bağlı. Züccaciyeye girmiş fil taklidi yapmaktan zerre kadar çekinmeyen, herhangi bir şekilde rezil olmaktan hicap duymayan bu adam böylesi rezilliklerin fâş olmasıyla köşeye sıkıştırılabilir mi Allah aşkına? Çok mümkün gözükmüyor. Öyleyse Vehbi'nin kerrakesini nerede aramalıyız? "Biliyorum, çözdüm" diyenlere de itibar edemiyorum maalesef. Böyle durumlarda bir süre beklemek ve gelişmeleri takip etmek gerektir. Sonrasında bir bakar ve "meğer asıl karın ağrısı buymuş" diyebiliriz. Büyüklerin sözünü hatırlayalım: Bir kelbi bir kelbe musallat eder Allah, la havle vela kuvvete illa billah...
9 Şubat 2026 Pazartesi
Bu dünyadan bir akıncı geçti
B.
"Bir zamanlar orta sınıf bir mühendis varmış, bahtı kendisine gülmüş, Cumhurbaşkanı'na damat olmuş, ülkenin bütün imkanları damada verilmiş, o da Karaköy'den temin edilebilecek basit malzemelerle basit dronelar yapmış; bu imkanlar damada değil babama verirse babam da yaparmış aynısını...". Bu saçma hikayeyi duymayanınız yoktur, hatta şimdi herhangi bir sosyal medya mecrasına Selçuk Bayraktar yazarsanız benzer şeylere denk gelirsiniz. Hikaye gerçekten böyle olduğu için değil, bulabildikleri saçmalık bu olduğu için bunu çiğniyorlar sakız gibi; yoksa domuz gibi biliyorlar kazın ayağının hiç de öyle olmadığını.
Merhum kurucusu Özdemir Bayraktar'ın anısına bir belgesel hazırlattı Baykar şirketi, Cumartesi günü lansmanı vardı, şimdiden YouTube'da 300.000'e yakın sayıda izlendi, daha da çok izlenir. Sevgili Cüneyt Polat ve ekibi çok gayret ettiler bu belgesel için ve neticesinde merhum Özdemir Bey'in hüviyetini biraz olsun anlatan bir hikaye çıktı ortaya: Özdemir Bayraktar/ Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti Belgeseli... Özdemir Bey'in hakiki hüviyetini tam olarak anlatacak bir iş yapmanın çok da mümkün olmadığı malumdur, işin o kısmı ancak ahirette mümkün olur. O, bütün imkanlar ayağına sunuldu denilen Baykar'ın ne gibi engelleri aşmak durumunda kaldığını, sürekli nasıl sabote edildiğini, bırakın beş kuruşluk faydayı, kendilerine sürekli köstek olunduğunu bu belgeseli bir kez olsun sıradan bir film izler gibi izleyen herkes görecektir. Dahası bir Özdemir Bayraktar'ın nasıl Özdemir Bayraktar olacağının şifrelerine dair birkaç ipucu bulmak da mümkündür. Vatani görevini kısa dönem yapmak durumunda olan oğluna "4,5 ay askerlik mi olurmuş? Bir saniyen boşa geçerse hakkımı helal etmem. Hiçbir şey bulamazsan taşları oradan al oraya taşı, boş durma bir iş yap" diyen annenin oğlu olarak hayata başlayınca vatana ve millete himmet etmek bir refleks haline geliyor. İTÜ'de asistan, henüz 28 yaşında Burtrak traktör fabrikasının genel müdür yardımcısı başarılı bir mühendisin hayat hikayesi gençlerimize Teknofest'ten daha fazla şey anlatıyor. Zira bu filmde görüyoruz ki Özdemir Bey merhum bizzat "Yürüyen Teknofest'in ta kendisiymiş. Teknofest O'nun hayali, vatan evlatlarına gösterdiği hedefmiş. Fedakârlık etmeden olunamayacağını, küçük çıkarlar için değil millete hizmet ve himmet etmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmaması gerektiğini ortaya koydu. Bıyığını bile kesmiş bıyığını! İzlerseniz göreceksiniz, az şey değildir o bıyığı kesme hadisesi, ehli bilir ne demek olduğunu. Öyle bütün imkanlar önüne açılmış da başarabilmiş de değildir üstelik başardıklarını. Evlatları, kardeşleri hatta Yasin ekibi haline getirdiği aile fertleri ile bir şeyleri başarmak için mücadele etmiş bir zata, vatan haini değilseniz eğer, ancak minnettar olabilirsiniz, şükran duyabilirsiniz. Elbette bu filmden pek çok kesit alınacak, sosyal medyada "kaz uçar da laz uçamaz mı?" gibi vurucu kısımlar sloganlaştırılacak, insanlar Özdemir Bey'in hizmetleri üzerinden bazı şeyleri tartışacak. Ancak filmde benim ilgimi özellikle çeken birkaç hususu oldu. Bunları beyan ederek bitirmek isterim: Ergenekon-Balyoz süreçlerinde herkesten daha uyanık ve neyin ne olduğunu anlamış bir zat Özdemir Bey; iş işten geçmeden tarafını doğru seçmiş. Belki de dünya görüşü yahut yaşam tarzı hiç örtüşmeyen kimselerle aynı ülkü uğruna çalışırken ahbap olmuş, onlara karşı vefasını her vesileyle ortaya koymuş. Bence en önemlisi ve ben başta olmak üzere pek çoğumuzun ders çıkarması gereken özelliği, hiçbir hal ve şartta hizmet etmekten vazgeçmemiş, gücenmemiş, kırılmamış olması. Filmin en güzel sahnesi ise Haluk Bey'in o binbaşı bozuntusuna "sensin şerefsiz" dediği andır bana kalırsa. Hepimizin ciğerini bir parça soğutan o sahne olmasaydı film sonunda her birimiz mahrum izleyiciler olarak yerimizden kalkacaktık. Bir dönemin mazlumlarını teselli hainlerine tokat bir sahne olmuş. Rahmetle, minnetle, gıpta ile yâd edelim Özdemir Bey'i. Rahmeten vâsiâ...
12 Şubat 2026 Perşembe
Yok size Meclis
B. 16 Nisan referandumu öncesinde parlamenter sistemin ne kadar yüce bir sistem olduğundan dem vuran Cumhuriyet Halk Partililer, Meclis'in etkisizleştirilmek istendiğinden bahisle muhalefetlerini sürdürmektelerdi. O günlerde bir sual yönelttim: CHP'lilerinin Meclis'ten anladığı gerçekten nedir? Meclis faaliyetlerinin bir şekilde akamete uğratıldığı, sonu gelmeyen komisyon çalışmaları ve sabote edilen oturumlarla iktidar tarafından hayata geçirilmesi amaçlanan yasama faaliyetlerinin engellenmesine yönelik çabalar hep hatırımızdaydı bu dönemde. Aktif-agresif muhalefet olduğu iddia edilen bu siyaset yapış tarzının neye tekabül ettiğini 2019 yerel seçimleri sonrası görmüş olduk. Hakikaten bir şeyler yapmak derdi olmayanların yapılması muhtemel şeylere mani olabilme çabalarına siyaset adını veriyor olmaları ilginç bir cilvedir. Sahiden son yıllarda hayata geçirilmiş olup da bir şekilde hayatımızı kolaylaştıran yahut daha az zor hale getiren hizmetlerin hangisi var ki bu siyasal akıl tarafından tasarlanma ve gerçekleştirilmesi sürecinde yoğun şekilde muhalefet edilmemiş olsun? İnanın şöyle bir düşündüm, benim hatırıma gelen herhangi bir hizmet olmadı. Öte yandan hepimizin hayatına dokunan bir hizmeti var mı diye düşündüm bu siyasal yapının. Onu da hatırlayamadım. Kent lokantaları yaptık diyerek hepimizin hayatına dokunduklarını düşünmediklerini umuyorum.
Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaşanan yemin töreni gerilimi bu cümleden olmak üzere son derece tipik bir CHP gerilimiydi. Yaptırmayız-ettirmeyiz, kanımızın son damlasına kadar direniriz tarzı bir muhalefet etmek bizlere faziletlerini anlattıkları parlamenter demokrasi ile ne kadar bağdaşır. Kararı sizler veriniz. Fakat şurası muhakkaktır ki bu gibi hudutları vandallığa varan şeyleri yapabilme imkanı arıyorsanız eğer icra makamındakilerin elini kolunu bağlayacak bir sisteme heves edersiniz ve bu Türkiye'nin bir süre önce terk ettiği o kadük ve bir türlü sağlıklı işletilmeyen parlamenter sistemin ta kendisidir. Siyasal kültürü gelişmiş ve konsensüs demokrasisinden yana nasip dar olmuş ülkelerin parlamenter uygulamalarla mukayese edilemeyecek bir şeydir bizdeki. Bir vaveyla, bir gürültü, bir toz ve bulut ortamında siyasal hayatının çok önemli bir kısmını iş takipçiliği ile geçirmiş kimselerin adrenalin ihtiyaçlarını karşıladıkları bir melabegahtı meclisimiz. Hâlâ o günlerden kalma heveslerin tatmin edildiği şenlikler tertip ediliyor Gazi Meclisimizde.
Genel başkanının çok değil bir iki gün önce "sövmek de siyaset yapmanın bir şeklidir" minvalinde şeyler söylediği bir partinin vekillerinin bu şekilde davranmasında şaşırtıcı bir şey olmadığını düşünen pek çok kişiyizdir muhtemelen. Bu imamın arkasına böyle cemaatin sıralanmış olması gayet tabiidir. Her biri genel başkanının siyasal kültürüne kendince katkı sağlamayı amaçlayan bu güruhun muhtemel izahı "kitlemiz neyse biz de onun temsilcisiyiz" şeklinde olabilir. Dahası bu yaptıkları ile gurur da duyabilirler. İşte tam olarak bu sebeple, bu siyasal kültürsüzlükleri bu siyasetin hudutları ile ilgili bilinçsizlikleri sebebiyle parlamenter sistem denilen o teoride işlemesi mümkün sistemi işleyemez hale getirenlerin varisleri bunlardır. Şimdi iktidar olduklarında parlamenter sistemi geri getireceklerini söylüyorlar ya, komşunun camını kırdığı için sapanı elinden alınan çocuğa fırça atar gibi bir tonda şöyle dememiz gerekiyor kendilerine; içinde nasıl davranacağınızı öğrenene kadar yok size parlamento! Meclis'in ne olduğunu ne işe yaradığını, içinde nasıl davranılması gerektiğini öğrenene kadar cezalısınız. Başkanlık sisteminin müptelası olduğumuzdan değil, bu siyasal aklın Meclis'le alıp veremedikleri olduğu için bunları söyler hale geldik. Bilmem daha nasıl anlatılır?
16 Şubat 2026 Pazartesi
Deli Muamelesi Yapınız Geçiniz
B.
Özellikle İstanbul gibi yağmalanan kamu arazileri üzerine inşa edilmiş bir şehirden ve bu şehrin ahalisinin sonradan görme kısmının son yıllarda keşfettiği Ege kıyılarını büyük bir hırsla yağmalıyor oluşundan hareketle konuşuyorsak, bir adım geriden başlamamız faydalı olacaktır. Mülkün sahibi bir sınıfa sahip olmadığımız ülkemizde açılan metrobüs kapısına tekme tokat saldıranlar, kamu mülküne saldırmayı adet edinmiş insanların ya evladı ya akrabasıdır. O meşrepte olmayanlar binemiyor zaten yoğun saatlerde metrobüse. Birkaç kuşaktır İstanbul'da yaşıyorsanız, ancak başınızı sokacak bir eve sahip değilseniz maalesef bunun sebeplerinden birisi de dedelerinizin kamu arazisini yağmalayacak kadar mücrim olmamış olmasıdır. İnsana kendisini kötü hissettiren bir hakikat ama hakikat. Bu yağmalayıp, sahibi belli olmayanın üzerinde ispatsız bir hak iddia etme eğiliminin neticesi kavgalar yaşıyoruz biteviye. Bunlara çok büyük anlamlar atfedip derinlemesine analizler yapmanın hiçbir alemi yoktur. Yağmacının torununun yağma hevesinin bir tezahürüdür sadece. Ruhunu yargılayacak olsanız basit hırsızlıktan yargılarsınız. Yüz kızartıcı suçtur, lakin bunların yüzü kızarmaz.
Son olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açılışı yapılacak bir dizi yapının resm-i küşâdı öncesi yine artık o tahammül edemediğimiz sloganı işittik: Boğaziçi bizimdir! Farkındaysanız son yıllarda karşımıza çıkan kavgaların çok önemli bir kısmı, oraların onun yahut onların olduğunu iddia edenler tarafından başlatılan kavgalardır. Arka planındaki motivasyondan, istihbarat servislerinden, renkli-kadife devrimlerden bahsetmiyorum; onlar ayrı şeylerdir. Ben meydandaki slogandan ve bu slogana bu kadar çabuk teşne oluştan bahsediyorum. Düne kadar oynayacağı iki misketinden başka dünyalığı olmayan çocuk birdenbire bir yerlerin ve bir şeylerin asıl sahibinin kendisi olduğunu beyan etmeye nasıl bu kadar heveskâr olabilir? Bu bir yerlerin asıl sahibinin kendisi olduğu iddiasını hangi ayrıcalılığa borçludur?
Aristokratı olmayan ülkenin sanal aristokratları... Çözdüğü havuz problemi sayesinde o üniversitede olduğunu hepimizin bildiği çocuk birdenbire buranın asıl sahibi benim diyebiliyor. Hocaları da aynı şekilde asıl sahip olmaktan dem vuruyor. Bakınız bir kere daha tekrar edelim hiçbir yer bizim yahut onların değildir zira mülke yaklaşımımız böyle bir sloganı atmaya izin vermez. Bu sebeple saçma sapan bir söz sözden ibaret kalır, bir yerin asıl sahibi olduğu iddiası. Kadıköy bizimdir, Beyoğlu bizimdir, orası ve burası bizimdir... Neye borçlusun bu senin oluşunu? Vatandaşlık bağına borçlu olduğunu iddia edecek olursa biliyoruz ki bu ülkenin vatandaşlarından ziyade ecnebilerin tezlerini savunuyorlar territoryal kavgalarda. Ayasofya açılmasın kavgasında batılı tezleri savunacağım diye neticeleri bin pare olmuştu. Ne vatandaşlığı Allah aşkına? Hem Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığı ne zamandan beri böyle haklar tanır olmuş?
Asıl dertleri bellidir. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında muvakkaten görmüş oldukları üstünlük hülyalarının bir karşılığı olmadığı gerçeği ile karşılaştıkça söyleyecek sözleri de olmadığı için agresifleşiyorlar. Ardından koca koca hoca görünümlü adamlar kahvede pişpirik oynayan Ahmet Efendi gibi "memleketin geldiği hali görmüyor musun?" gibi suallerle haklı çıkmayı umuyorlar. "Ulan neydi ki ne hale gelmiş olsun" demiş geçenlerde birisi, çok seviyesizsin demiş karşılığında seninki. Meseleyi, tartışırken edilen bir ulana boğarak haklı çıkıyor kendince. Dedik ya, üstünlük hayallerinin de vehmî olduğu hepimizin malumudur. Gelin biz bunlarla, bunların saçmalıkları üzerine tartışmayı bir kenara bırakıp bu mülkün asıl sahibinin kim yahut ne olduğu ve hangi esas üzere tasarruf edilebileceği hakkında tartışalım. "Bu yer benim" diyen herkes hakiki sahip olsa binecek otobüs bulamazsınız. Deli muamelesi yapınız, geçiniz Allah aşkına.
19 Şubat 2026 Perşembe
Laik talepler ve şımarıklık
B.
Şeytanların bağlandığı mâh-ı mübarekte "size şeytan ne gerek?" der gibi azmayı adet edinmiş kullar mesaiye erken başladı. Yevm-i şek denilen Şaban'a mı Ramazan'a mı ait olduğundan tereddüt edilen günde birdenbire laikliği savunanları tutmuş. Listeyi aslında hepimiz gözümüz kapalı ezbere sayabiliriz. Sağdan say aynı isimler soldan say aynı isimler. Bağlanmak üzere teslim olmaya gitmeden son bir vazife mi verdi şeytan bilemiyoruz. Sanki böyle bir gündemimiz var bir aktüel tehditten bahsediliyor da bizimkiler seferberlik ilan etmiş deseniz böyle bir şey de yok. Nereden esti Allah aşkına? Muhtemelen Ramazan-ı Şerif'ten mülhem böyle bir çıkış yapma ihtiyacı hissettiler.
Hiyerarşik yapı üzerine kurumsal bir dini tatbikata sahip olmadığımız Türkiye'de gerçekten kendisini dini bir baskı altında hissettiğini beyan edenlerin dem vurdukları baskının ne olduğunu anlamakta daima zorlanmışımdır. Vakıf ve mülkleri büyük oranda ellerinden alınmış tarihsel kurumların sistem baskısı karşısında geliştirdikleri merdiven altı tatbikatlar toplumun seküler kesimlerini tehdit eder mahiyette midir diye şöylece bir bakalım. Evvela dini cemaatlerimiz başı kesik tavuk gibidir. Belli bir ajanda takip etmeden varlıklarını bir şekilde sürdürebilmeyi amaçlayan bu yapılar arasında elbette son yıllarda yaşanan nispi özgürlükten istifadeyle etki alanını genişletmeye çalışanlar çıkmıştır. Peki bu yapılar sosyal bir baskı kaynağına dönüşmüş müdür? Azıcık insaf sahibi herkes böyle bir şeyin hâlâ mümkün olmadığını görmektedir.
Laikliği savunduğunu iddia edenlerin karşısında göğüslerini siper ettikleri basıncın kaynağı nedir o halde? Evvela şahsen böyle bir basıncın varlığına inanmamakla birlikte, kendisini tehdit altında hissettiğini iddia eden bir kimsenin beyanını ciddiye alarak işe başlamak durumunda hissederim kendimi. Bu sebeple bu soruyu, her ne kadar bir oksimoron olduğuna inansam da, sorarak başlarım. Maalesef Türkiye'de kendisini laik olarak tanımlayanların kötü bir alışkanlığı ve yatkınlığı var. Kamusal alanda baskılanmayan, diledikleri gibi hakaret edemedikleri, dindarlarını keyiflerince aşağılayamadıkları dini kendileri açısından tehdit olarak görüyorlar. Kusura bakmayın ancak hiçbir dindar böylesi bir şımarıklığa eyvallah demek durumunda değildir. Altını çizerek kendilerinden şikayetçi oldukları hususları şöyle bir düşünün. Yaşadıkları ülkenin hakikatinin ve ülke insanının temel ihtiyaçlarının zerre kadar umurlarında olmadığını göreceksiniz. Ve ilginç bir şekilde periferideki ihtiyaçları karşılamanın demokrasinin bir gereği olduğunu öne sürenler, merkezin ihtiyaçlarının kendileri açısından tehdit olduğunu öne sürmektedir. Bu şımarıklık ve haddini bilmezlik sürdükçe bu kitleyle samimi bir müzakere ve muhatap olabilme olanağını yakalamamız mümkün değildir. Onlara da hak vermiyor değilim, çok değil 20 yıl öncesine kadar o kadar şımartıldılar ve sosyal tabakalaşmada hiç hak etmedikleri öyle pozisyonlara layık olduklarını zannettiler ki, şimdi kendilerini bu durumda göremeyince kendilerini tehdit altında hissediyorlar. Amerikan İç Savaşı'nı konu edinen bir filmde kölelerini kaybetmiş bir adamın "bu büyük bir haksızlık ve zulümdür" minvalinde serzenişini hatırlıyorum. Kendilerince benzer bir karın ağrısından bahsediyorlar. Sanırım bu bir kuşak sorunudur, bu alışkanlıklara sahip jenerasyonlar gittikten sonra daha başka tartışmalarımız olacağı muhakkaktır. Lakin zannederim en tahammül edilemez olanı bu kuşak ile gerilim yaşamaktır zira şımarıkla tartışmak bütün tatsızlıklara arasında en tahammül edilemez olandır.
|
| Bugün 164 ziyaretçi (791 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|