Bu akşam saat tam sekiz buçukta Cumhuriyet 100 yaşını tamamlayıp 101 yaşına basıyor...
Hepimize kutlu olsun!
Cumhuriyet’in kuruluşu ile ilgili olan ve birkaç sene önce yayınladığım belgelerden bazılarını 100. yıldönümü münasebeti ile, yayınlanmamış bazı evrak ile beraber bugün tekrar neşrediyorum.
Türkiye’de, Mustafa Kemal Paşa’nın 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’da bazı dostları ile yemek yediği sırada “Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz” dediği, misafirlerinin de bu fikre iştirak ettikleri ve Türkiye’de hemen ertesi günü yeni bir rejimin kurulduğu şeklinde yaygın bir kanı vardır.
Çankaya’da 28 Ekim 1923 akşamı yenen yemek ve yemekte bu konuşmaların yapıldığı doğrudur, zaten Mustafa Kemal de Nutuk’ta hadiseyi ayrıntıları ile anlatır. Ama, Cumhuriyet o akşam alınan kararın hemen ertesi gün uygulamaya konması ile değil, sessizce ve uzun müddet devam eden hukukî çalışmaların neticesinde ilân edilmiştir. Dolayısı ile “Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz” sözü, bu çalışmaların ertesi gün tamamlanıp Meclis’ten geçirileceği mânâsına gelir.
Türkiye’nin Cumhuriyet ile idare edilmesi düşüncesi, Mustafa Kemal’in zihninde seneler öncesinde de mevcuttur. Gençlik arkadaşları, sohbetlerinde sık sık “cumhuriyet” fikrinden bahsettiğini anlatmışlar, Millî Mücadele senelerinde Mazher Müfit Bey’e “Zaferden sonra devlet şeklinin Cumhuriyet olacağını” söyleyip yazdırmıştır ve Cumhuriyet’in ilân hazırlıkları da birkaç sene sonra, 1923 Temmuz’undan itibaren başlamıştır.
Cumhuriyet’in ilân için Anayasa’da yapılması gereken hazırlıklar 24 Temmuz 1923’te Lozan Andlaşması’nın imzalanmasından sonra yine Mustafa Kemal’in talimatı ile aralarında Ziya Gökalp’in de bulunduğu ilmî bir komisyonda ele alınmış ve Ankara İstasyonu’ndaki Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem binasının üst katında toplanan komisyon tamamladığı metni Mustafa Kemal’e vermişti...
Çankaya’daki Atatürk Müze Kütüphanesi’nde muhafaza edilen ve üzerinde Mustafa Kemal Paşa’nın notları ile imzasının bulunduğu bir başka taslak, Cumhuriyet’in ilânı konusunda Paşa’nın 28 Ekim 1923 akşamından önce nasıl çalıştığını açık şekilde gösterir...
O senelerde Mustafa Kemal Paşa’nın özel kalem müdürü, ardından da genel sekreteri olan Hasan Rıza Soyak, bu çalışmayı hatıralarında şöyle anlatır:
“...Yelek cebinden birkaç küçük kâğıt parçası çıkarıp bana uzattı. Bu kâğıtlar o zaman daima kullandığı bir not defterinden koparılmış yapraklardı.
‘Bunları müsvedde hâlinde tebyiz edeceksin (temize çekeceksin). Yazılar biraz karışıktır, dikkat et, okuyamadığın yahut anlayamadığın yer olursa beni buraya çağırır sorarsın. Bir sebk ü rapt noksanına (ifade tutarsızlığına) rastlarsan düzeltmeye mezunsun (izinlisin). Aynı zamanda şunu da söyleyeyim ki bunları şimdilik yalnız sen ve ben bileceğiz. Âmirlerine dahi bahsetmeye lüzum yoktur’ buyurdu, bana çalışmak için kendi masasını gösterdi, bahçeye çıktı.
O çıkıp gittikten sonra kâğıtları okumaya başladım. Daha ilk satırlarda büyük bir heyecana kapıldım. Bunlar o zaman mevcut olan 20 Ocak 1337 (1921) tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun (Anayasa’nın) bazı maddelerini tâdil mahiyetindeydi (değiştiriyordu). Evvelâ birinci maddeye ‘Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir’ cümlesi ilâve edilmişti...”.
Hasan Rıza Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın temize çekilmiş müsveddeleri aldıktan sonra metin üzerinde bir gün daha çalıştığını, son hâline getirdiği metni hukuk profesörü olan Adalet Bakanı Seyit Bey’e gönderdiğini ve Seyit Bey’in üzerinde birkaç küçük değişiklik yaptıktan sonra ertesi gün Paşa’ya iade ettiğini yazıyor.
Cumhuriyet’in ilân çalışmaları sonraki günlerde bir sır olmaktan çıkıp aleniyet kazanacak, rejimin Cumhuriyet olması için Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda, yani Anayasa’da yapılması gereken değişiklik hazırlıkları gazetelerde de yayınlanacak, İstanbul ve Ankara basını arasında günlerce devam eden şiddetli bir münakaşa bile çıkacak, hattâ Mustafa Kemal de Avusturya’nın önce gelen gazetelerinden Neue Freie Presse’de 2 Ekim 1923’te çıkan mülâkatında Cumhuriyet’ten bahsedecekti...
Cumhuriyet, Anayasa konusunda yapılan bütün bu hazırlıklardan sonra ilân edildi. Anayasa’nın altı maddesini değiştiren tasarı üzerinde günlerdir çalışmakta olan Büyük Millet Meclisi’nin “Kanun-ı Esâsî Encümeni”, yani “Anayasa Komisyonu”, 29 Ekim 1923 Pazartesi günü tasarıya son şeklini verip bir mazbata ile Genel Kurul’a gönderdi ve Türkiye, bu metnin o akşam saat sekiz buçukta kabulü ile Cumhuriyet oldu. Oylamanın ardından hemen reisicumhur seçimi yapıldı ve Mustafa Kemal Paşa Cumhuriyet’in ilânından 15 dakika sonra, akşam dokuza çeyrek kala Cumhuriyet’in ilk reisicumhuru seçildi.
Tasarıya son şeklini veren komisyonun başkanlığını Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu İzmir Milletvekili Yunus Nadi (Abalıoğlu) Bey yapıyor; üyeliklerde İleri Gazetesi’ni yayınlayan Gelibolu Milletvekili Celâl Nuri (İleri), Dersim Milletvekili Feridun Fikri (Düşünsel), Konya Milletvekili Refik (Koraltan), İzmit Milletvekili İbrahim Süreyya (Yiğit), Muş Milletvekili İlyas Sami Beyler ile Antalya Milletvekili Rasih Hoca (Kaplan) bulunuyordu.
Konya Milletvekili Refik Bey 1950 ile 1960 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yapacak ama 27 Mayıs darbesinin ardından Yassıada’da idama mahkûm edilecek, cezası müebbed hapse çevrilecek ve 1966’ya kadar cezaevinde kalacaktı!
BU BELGELER BAŞKA MEMLEKETTE OLSA...
Burada, Cumhuriyet’in ilânı ile alâkalı bazı belgelere yer veriyorum. Bu belgeler arasında Anayasa Komisyonu’nun 29 Ekim 1923’te Meclis’in Genel Kurulu’na gönderdiği iki sayfalık mazbata, Anayasanın yeni maddelerinin Meclis kâtipleri tarafından yazıldığı sayfa, yani Cumhuriyet’in ilânının resmî belgesi ile başka birkaç evrak yeralıyor...
Şimdi, bir hususa daha temas etmem gerekiyor:
Birçok memleket, kuruluşu ile ilgili orijinal belgelere sahip olduğu takdirde bunları baştâcı eder, müzelerde sergiler ve kasıla kasıla bütün dünyaya gösterir...
Meselâ, Birleşik Amerika’nın 1776’daki Bağımsızlık Bildirisi, 1789’daki Haklar Bildirisi ve ilk Anayasası, Washington’daki Ulusal Arşiv’de daimî teşhirdedir. İngilizler’in 1215 tarihli Magna Carta’sının orijinali kayıptır ama o asırlardan kalma dört nüshası da aynı şekilde değişik mekânlarda teşhir edilmektedir ve başka memleketlerdeki benzer belgeler de meraklıların ziyaretine açıktır.
Bizde ise, devletin değişik arşivlerinde Cumhuriyet’in ilânı ile ilgili daha çok sayıda belge mevcut olmasına rağmen bunların hemen tamamı raflarda günün birinde bulunup yayınlanacakları günü beklemektedirler!
Temennim, kuruluş belgelerinin Cumhuriyet’in ilânının üzerinden tam bir asır geçtikten sonra da olsa hatırlanması ve kalıcı bir sergi ile halkın ziyaretine açılmasıdır.
Türkiye’nin yönetim biçiminin Cumhuriyet olması için 29 Ekim 1923 günü Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu’nun Genel Kurul’a gönderdiği mazbatanın ilk sayfası. Gelibolu Milletvekili Celâl Nuri Bey’in kaleme aldığı mazbata “...mevadd-ı mezkûreyi (sözü edilen maddeleri) kanuniyet iktisab etmek üzere Hey’et-i Celîle’ye arz ve teklif ve derakap müzakeresini istirham ederiz” cümlesi ile bitiyor (TBMM Atatürk Arşivi, Kutu no: 1/760, Fihrist no: 01027757). Mazbatanın imzaların yeraldığ ikinci ve son sayfası (TBMM Atatürk Arşivi, Kutu no: 1/760, Fihrist no: 01027757-9). İşte, Cumhuriyet’in kuruluş belgesi: Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun, yani Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesi konusunda Millet Meclisi’nin 29 Ekim 1923’te kabul ettiği kanunun orijinali. İlk maddede “Hâkimiyet, bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir. Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti, Cumhuriyettir” deniyor (TBMM Atatürk Arşivi, Kutu no: 1/760, Fihrist no: 01027757-1). Mustafa Kemal Paşa’nın, Cumhuriyet’in ilânı ile ilgili kanunun Resmî Gazete’de yayınlanması için hükümete gönderdiği yazı (TBMM Atatürk Arşivi, Kutu no: 1/760, Fihrist no: 01027757-8). Cumhuriyet’in ilânından önce, İstanbul basınında çıkan haberlerden biri: Vatan Gazetesi, 23 Ekim 1923’te anayasa taslağının ilk şeklini yayınlamıştı. Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye’nin Cumhuriyet olmasının ardından 1924 Mart’ında hazırlanan ilk Cumhuriyet bütçesi ile belirlenen aylığını aldığına dair makbuz. Reisicumhur, 500 bin kuruşu maaş, 700 bin kuruşu da “fevkalâde tahsisat” olarak 1 milyon 200 bin kuruş alıyor ve kesintilerden sonra eline 1 milyon 172 bin 244 kuruş, yani 11 bin 722 lira 44 kuruş geçiyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01018211-26). Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı personelinin 1924 bütçesi ile belirlenen aylıklarının yeraldığı bordronun ilk sayfası. En başta “Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti Başkâtibi”, yani “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri” olan o günlerin meşhur edebiyatçısı Ercümend Ekrem Bey (Talu) var (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01018211-27)..Allah cümlemizi "hırs-ı pîrî"ye uğramış siyasetçiden muhafaza eylesin!Giriş: 14.08.2023 - 13:15
Güncelleme: 14.08.2023 - 13:15
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Allah cümlemizi "hırs-ı pîrî"ye uğramış siyasetçiden muhafaza eylesin!
Türkçe’de bir zamanlar hemen hergün kullanılan ama artık nerede ise unutulmuş hâle gelen “hırs-ı pîrî” diye hoş, güzel ve çok doğru bir söz vardı.
“Hırs-ı pîrî”nin ne mânâya geldiğini, bu ifadeyi şimdiye kadar hiç işitmeyenler için yazayım:
“İnsana yaşlılıkta musallat olan hırs” demektir...
“Hırs-ı pîrî” sadece erkeklere yahut yalnızca kadınlara mahsus değildir, yaşını başını almış herkes bu derde uğrayabilir ve bir defa geldi mi asla gitmez! Bu hırsa müptelâ olanlar dünyevî olan herşeye daha çok sarılırlar, kafaları artık menfaat temininden başka işe çalışmaz, sahip oldukları herşeyin çok daha fazlasını ister, ellerinde bulunan ile yetinmek hatırlarına bile gelmez ve evlerinde oturup torunları ile vakit geçirecekleri yerde makamlarında kalmak için etraflarındakiler ile didişip dururlar!
Hele, etraflarındakiler açıkça ve dürüstçe “Yahu, şimdiye kadar zaten birşey beceremedin; artık bırak da git” demekten her nedense çekinip de “değişim”, “meğişim” gibi birşeyler geveledikleri takdirde hırs-ı pîrîye müptelâ devletlû makamına daha sıkı sarılır ve mevkiini muhafaza için rakibi olan gevelemecilere yapmadığını bırakmaz!
Hırs-ı pîrî, “hırs-ı câh” denen “makam hırsı”nı da beraberinde getirir. “Hırs-ı câh”a uğrayanların “Artık yaşım kemâle erdi, bu işi lâyık olan bir başkasına devredeyim” diye düşünüp işgal ettikleri makamı ve mevkiyi gönül rızası ile bırakmaları asla mevzubahis olmaz. Yerlerinde kalabilmek için iyi, güzel ve doğru olan herşeye, yeniliğin her çeşidine karşı çıkarlar; zira etrafta olup biten ne varsa, hepsinin kendisini devirip bir tarafa atmak için yapıldığına, mevkiini bırakıp gittiği takdirde herşeyin perişan olacağına inanmakta ve her ânını etrafındakierle didişme ile geçirmektedirler.
Bunlarla beraber gelen ve “hırs-ı nukûd” denen bir başka dert de vardır ve kafası gitmiş olan yaşlıların bitmek bilmeyen para hırslarını ifadede kullanılır. “Hırs-ı nukûd” çeken geçkin yaştakiler dünyayı sadece maddî menfaat kaynağı olarak görür ve keselerini doldurabilmek için ellerinden geleni yaparlar.
“Hırs-ı nukûd”un nasıl birşey olduğunu gülerek öğrenmek isterseniz, Hüseyin Rahmi’nin “Kaynanam Nasıl Kudurdu”sunu okuyun... Romanın kahramanı Kuduruk Makbule’nin yaptıkları “hırs-ı nukûd”un mükemmel örneğidir.
“BUNAK”, “AHMAK”, “CENAZE”, VESAİRE
Ama, bütün bunların içerisinde asıl dert hırs-ı pîrîdir, henüz çok ileri yaşlara gelmemiş olanlarda da görülebilir ve o kişi hem kendisini, hem de etrafını perişan eder. En büyük belâ da politikacının yahut liderin hırs-ı pîrîye uğramasıdır, bu vaziyette olan memlekete olur!
Türkiye hırs-ı pîrîden çok çekmiştir ve tarihimizde dünya kadar örneği vardır!
Hırs-ı pîrîye müptelâ devletlûları ve memleketin canına nasıl okuduklarını merak edenler için de bir kitap tavsiye edeyim: Hayattan 1724’te ayrılan biyografi yazarı Osmanzâde Tâib Efendi’nin “Hadikatü’l-Vüzera”sını, yani “Vezirler Bahçesi”ni...
Kitapta halkın “Bunak”, “Ahmak”, “Koca gabi”, “Nâdân”, “Cenaze” yahut “Meyyit” yani “ölü” gibi isimler taktığı bunamış ama bulundukları makamlardan ayrılmamak için ellerinden gelen herşeyi yapmış devletlûların birhayli örneği vardır. Eser yeni harfler ile de defalarca basılmıştır, kolayca temin edebilir, bizi bir zamanlar kimlerin idare ettiğini öğrenir ve geçmişteki devletûların hırs-ı pîrîye uğramış günümüzün siyasetçilerine benzerliklerini hemen farkedebilirsiniz.
Yazının başlığındaki temennimi burada, nihayetinde de tekrar edeceğim: Allah cümlemizi hırs-ı pîrîye müptelâ siyasetçiden muhafaza eylesin!!
İstanbul'un tarih ve görüntü hafızası, çürüyüp gitmekten Ergün Bey'in sayesinde kurtuldu!
Giriş: 18.08.2023 - 13:45
Güncelleme: 18.08.2023 - 14:44
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı İstanbul'un tarih ve görüntü hafızası, çürüyüp gitmekten Ergün Bey'in sayesinde kurtuldu!
Başında Sadrazam Talât Paşa’nın bulunduğu İttihad ve Terakki Hükümeti, 31 Temmuz 1918’de “Muhâfaza-i Âsâr-ı Atîka Encümen-i Dâimîsi”, yani “Eski Eserleri Koruma Daimî Kurulu” isimli bir büro teşkil etmişti.
O devrin Millî Eğitim Bakanlığı’nın bünyesinde faaliyet gösteren ve sonradan sadece “Encümen” diye bahsedilen bu kuruluş İmparatorlukta ama ağırlıklı olarak İstanbul’da ve özellikle de Fatih semtindeki mevcut tarihî yapıları belirliyor, bilgiler topluyor ve mekânların fotoğraflarını çekerek geniş bir arşiv oluşturuyordu.
Seneler boyunca faaliyet gösteren “Encümen”, çok sonraki senelerde kurulan ve hâlen Kültür Bakanlığı’nın bünyesinde faaliyet gösteren Koruma Kurulları’nın temelini oluşturacaktı...
Encümenin topladığı bu gayet zengin fotoğraf ve bilgi arşivi birkaç kuruma dağıldı; bir bölümü Kültür Bakanlığı’nda, bir kısmı Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’nde bazı evrak da başka bir-iki müessesede muhafaza edildi ama sözkonusu arşiv şimdiye kadar maalesef biraraya getirilemedi.
Arşivin önemi, Türkiye’nin farklı yerlerinde ve bilhassa İstanbul’da bugün artık mevcut olmayan cami, türbe, tekke, okul, çeşme ve kamu binaları gibi yapılar ile ilgili her türlü kayıt ile görüntüyü bünyesinde barındırması idi. Birçok yapı imparatorluğun son senelerinden itibaren, özellikle de tek parti döneminde satılmış, ardından yıkılmış yahut yıktırılmış; bunu Demokrat Parti’nin “İstanbul’un İmarı” programının uygulanması sırasında yapılan aynı şekildeki tahribat takip etmiş ve yüzlerce, hattâ binlerce eser yokedilmişti.
Encümen Arşivi’nde işte artık mevcut olmayan bu yapıların bir kısmının da olsa kayıtları mevcuttu.
ÖNCÜLÜĞÜ FATİH BELEDİYESİ YAPTI
Arşivin toparlanması alanındaki ilk ve en önemli adımı geçen sene Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan attı. Kültür Bakanlığı ile bir protokol imzalayan Belediye, Encümen Arşivi’nin bakanlığın elinde bulunan 1128 dosyalık bölümünü bir sene içerisinde dijital hâle getirdi. Bir kısmının çürümesine ramak kalmış olan bu 1128 adet dosyanın 637’si sadece Fatih bölgesine aitti, sayfalarının 71 binden fazla olduğu tahmin edilen dosyalarda tarihî eserler hakkında bilgiler ile eserlerin fotoğrafları vardı ve bütün bu kayıtlar 13 terabayt yer işgal ediyordu.
Geçen gün Ergün Bey ile biraraya geldim ve Encümen Arşivi’nin dijitalleştirilmiş hâlini gördüm. Belediye’den arkadaşlar taramaları nasıl yaptıklarını anlatıp Encümen dosyalarından bazılarının görüntülerini duvardaki dev ekrana yansıttılar...
Şimdi mevcut olmayan tarihî eserlerin görüntüleri, İstanbul gibi muhteşem bir şehri nasıl yıkıp perişan ettiğimizin mükemmel birer delili mahiyetinde idi! Ve meselenin hem daha tuhaf, hem de acı olan tarafı, Encümen’in korunması için kayıt altına aldığı eserlerin neredeyse tamamına yakınının artık mevcut bulunmamaları, yani yıktırılmış olmaları idi!
İstanbul’un tarihi konusunda şimdiye kadar önemli yayınlar yapan ve mükemmel sergiler açan Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan, Encümen Arşivi’nin Kültür Bakanlığı’nda bulunan önemli kısmını dijitalleştirip yokolmaktan kurtarmakla şehrin kültürüne çok daha önemli bir hizmette bulunmuştur. Encümen Arşivi'nin diğer kurumlarda bulunan dosyalarını da mükerrer olup olmadıklarına bakmadan taratıp buna ilâveten şimdi mevcut olmayan eserlerden bazılarının fotoğraflarının yeralacağı bir de albüm yayınladığı takdirde yaptığı mükemmel hizmeti taçlandırmış olur.
Böylesine zengin bir arşivin Batı’nın herhangi bir şehrinde mevcut olması hâlinde o şehrin bu fotoğraf hazinesini nasıl tepe tepe kullanacağını ve bütün dünyaya nasıl bir tanıtım yapacağını tahayyül edin; sonra da artık mevcut olmayan birkaç mekânın aşağıda yayınladığım fotoğraflarına bakıp İstanbul’u böyle tarumar etmiş olmamızın sebeplerini düşünün!
Valiliğin alkol genelgesi Baro'ya göre "özel hayata müdahale" imiş! Ne alâka?
Giriş: 05.09.2023 - 13:59
Güncelleme: 05.09.2023 - 13:59
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Valiliğin alkol genelgesi Baro'ya göre "özel hayata müdahale" imiş! Ne alâka?
İstanbul Barosu, İstanbul Valisi Davut Gül’ün yayınladığı alkol genelgesinin iptali için dâvâ açtı...
Valilik, genelgesinde zaten mevcut bulunan 4250 sayılı “İpirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu”nun bazı maddeleri gereği 18 yaşından küçüklere alkol satılmasının ve içki ruhsatı olan mekânlar dışında gece saat 22 ile sabah 6 arasında alkol satışının yasak olduğunu söylüyor, serhoşluk sebebiyle halkın huzurunu bozacak şekilde hareket edilmemesini; park, piknik ve mesire alanları, sahil bandı ve plaj gibi alanlarda alkol satılmaması ve içilmemesi gerektiğini hatırlatıp emniyet, jandarma ve zabıta birimlerinin etkin şekilde denetim yaparak asayişi, huzuru ve güvenliğini bozacak olayların önüne geçmelerini istiyordu.
Gayet mâkul, milleti serhoşun şerrinden korumak maksadıyla yayınlanmış bir genelge...
İstanbul Barosu, işte bu genelgenin iptali için dâvâ açtı ve gerekçe olarak da genelge ile Anayasa’nın 20. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınmış olan özel hayatın gizliliğine müdahale edildiği iddiasında bulundu.
Ama, burada bir garabet var:
Türkiye’de evlerde kafayı çekmeye müdahale eden bir kanun ve yönetmelik yoktur, yani devlet kimsenin özel hayatına müdahale edip “İçme!”, “Zıkkımlanma!” yahut “Bilmemne etme!” demez; alkol sınırlamaları sadece kamuya açık mekânlarda, yani özel hayat alanının dışında uygulanırlar.
Dolayısı ile, İstanbul Barosu’nun kamusal mekânlar ile özel hayatı bir tutarak genelgeyi “özel hayatın gizliliğine müdahale” diye yorumlamasının ve iptalini bu gerekçeye dayanarak talep etmesinin hikmetini anlamaktan âciz kaldım!
Baro alkol meselesini bu şekilde değerlendirdiğine göre, içki satışı uygulamalarının şöyle olmasını istiyor demektir:
* Alkol satışında yaş sınırlaması getirilmemeli, 18 yaşından küçükler, hattâ kundaktaki bebekler bile içkiyi serbestçe satın alıp kafayı çekebilmelidirler!
* Mekânlarda “içki ruhsatı” uygulaması insan haklarına aykırıdır!
* İçki günün her saatinde ve her yerde serbestçe satılmalıdır!
* Serhoşluk, kafayı eşşek gibi çektikten sonra etrafa saldırıp halkın huzurunu bozmak anayasal haktır ve yasaklanamaz! Dolayısı ile parklarda, piknik ve mesire alanlarında, sahil bandlarında, plajlarda ve akla gelen yahut gelmeyen her yerde alkolün satılıp içilmesi serbest olmalıdır!
* Emniyet, jandarma ve zabıta birimleri denetim yapıp asayişi, huzuru ve güvenliği bozacak olayların önüne geçemezler, böyle yaparlarsa özel hayatın gizliliğini ihlâl etmiş olurlar!
* Bu maddelerin dışında kalan bütün uygulamalar hem özel hayatın gizliliğine müdahaledir, hem de Anayasa’ya ve insan haklarına aykırıdır!
ALKOLÜ DE REJİM MESELESİ HÂLİNE GETİRDİK YA!
Türkiye düşünce alanında garipliklerle ve birbirinden tuhaf davranışlarla doludur...
Meselâ, dünya üzerinde geçmişini bizim kadar aşağılayan, eski asırların bazı hükümdarları ile devlet büyüklerine bizde olduğu kadar hakaretler yağdıran ve mazisinden nefret eden başka bir memleket mevcut değildir! İftihar edilecek millî başarıları bile, meselâ Kadın Voleybol Millî Takımımızın Avrupa Şampiyonu olmasının ardından çıkan tartışmalarda olduğu gibi, gericilik-ilericilik ekseninde bir didişme mevzuu hâline getirmeden duramayız!
Bu saçmalıklara bir de alkol konusunu ilâve ettik ve içkiyi rejim meselesi hâline getirdik!
Hiç inkâr etmeyelim: Adam gibi içmeyi millet olarak bilmeyiz, bu işten nasibimizi alamamışızdır. Bir “içki kültürü” terânesi tutturmuş gideriz fakat içkinin “kültürünün” değil sadece “edebinin” mevcut olduğundan, bu edebin temelini nerede, hangi kadehte durulacağını bilmenin, yani adam gibi içip başkalarını rahatsız etmemenin teşkil ettiğinden bîhaberizdir ama alkolü lâikliğin teminatı ve nerede ise ölüm-kalım dâvâsı hâline getirmekte de üzerimize yoktur!
Bugün bir kesim alkol ile rejim arasında tuhaf bağlantılar kuruyor, “Alkol olmazsa sistem elden gider, laiklik de çöker” diye düşünüyor, üstelik buna ciddî şekilde inananlar çıkıyor ve neticede C2H6O, yani içkilerde kullanılan etanol, rejimin teminatı oluveriyor! Kamusal alanda içkiyi salına salına, sallana sallana, pervasızca yudumlamak “lâiklik” zannediliyor; meyhaneler “demokrasinin garantisi” ve “rejimin sigortası” hâlini alıyor ve etrafta “Bu iş Avrupa’da da, Amerika’da da böyle!” diye câhilce sözler uçuşuyor...
Bütün bunların üstüne alkolü bir sosyal statü vasıtası olarak görenler de çıkıyor ve mesele neticede “Lâik, demokrat, ilerici ve yurtsever isen içersin ama alkole yahut içkinin sereserpe her yerde içilmesine karşı isen yobaz, gerici, üstelik şeriatçısın demektir” hâlini alıyor.
Geçen gün genelgenin aleyhinde yayınlanan bir köşe yazısında “Meselenin içki tüketme özgürlüğüyle alâkalı olmadığını, topyekûn lâik cumhuriyetin kazanımlarına karşı bir saldırı yürütüldüğünü bir türlü idrak edemediler” deniyordu...
İşte, bize mahsus saçma sapan kamplaşmanın harika bir örneği...
Bu kamplaşma son birkaç günden buyana akıl ve idrak yangını hâlini almış, İstanbul Barosu da vilâyetin içki genelgesi için iptal dâvâsı açıp alkolün her yerde, her vakit serbestçe satılmasını istemekle yangının üzerine körükle gitmiştir!
Sanatın sofrası" değil, kenefi!
Giriş: 15.09.2023 - 14:29
Güncelleme: 15.09.2023 - 14:29
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı "Sanatın sofrası" değil, kenefi!
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Feshane’de açtığı “Ortadan Başlamak” sergisinin etrafında kopan fırtına malûm... Eleştiriler, protestolar, gösteriler ve nihayet geçenlerde başlayan soruşturma...
Burada, malûm sergide yeralan objeler hakkında yorum yapmayacak, sadece sergi kataloğunun “Türkçe” olduğu iddia edilen önsözünden bahsedeceğim...
“Ortadan Başlamak” başlıklı bu önsözün bazı cümlelerini, okuyucuya birkaç dakika boyunca çektireceğim azaptan dolayı peşinen binbir özür diledikten sonra aşağıda naklediyorum:
“Çizgisel yani noktasallığın dizgiselliği üzerine kurulu geometrilerden, uzamın değişken, görece, bükülen ve akışkan yorumuna geçiş mutlak ve doğru tanımlarını imkânsız kılıyor. İki nokta arasından artık tek doğru geçmiyor. Bir “doğru nokta” bulma çabasının, başlamak ve bitirmek için doğru yeri aramanın fraktal geometride karşılığı yok. Diğer yandan bu yaklaşım “bilme”nin karşında konumlanmıyor. Görelilik bütünlüğün yitimi anlamına gelmemeli. Aksine çoğulluğu ve farklılığı, parça ve bütünü özerk ve birarada tahayyül etmeyi mümkün kılabilmeli. Modernitenin kendinden menkul ve makbul öznesini, uygun zamanı ve mekânı verili kabul etmek artık ne siyasi ne de sanatsal perspektifte geçerliliğini koruyabilir. Görecelilik ve mutlaklık arasına sıkışmak, sınırlar ve sınırsızlık arasında bir yer aramak paradoksal ise yaşamda “görünmez ama elle tutulur, kanıksanmış ama şaşırtıcı, dünyevi ama aldatıcı” olanda bulduğumuz heyecan nedir? Heterodoks, çoğulcu bir “farklılıklar” kümesi nasıl bir arada, uyumlu ve hak temelli kurulur, işletilir? Birler nasıl bir arada yaşayacak? Bu soruların cevabını vermeye “şimdi ve buradan” dan, ortadan başlamak gerekiyor. Tarih Meleği’nin (Angelus Novus) yıpranmış ve savrulmuş gidişinden geriye doğru bakarken, gündelik olanda zuhur edene tutunmaktan başka şansımız var mı?”
KENTİN DÖL YATAĞI VE ANA RAHMİ...
Azâbınız maalesef bitmedi, “Önsöz” devam ediyor:
“Ortadan Başlamak: Ulusal geçmişin sabitliğini, modernitenin zincirlenmiş zamansallığını “tarih bitti” diye kestirip atmadan, varoluşsal hafifliği ile reddetmeden bugünden, bugünün şimdisiyle başlamak. Koparılıp atılanı, koptuğu yerden, yıkılanı yıkıldığı yerden bir arkeolog gibi şimdiden başlayarak bağlamak; “Toplumsalı Yeniden Toplamak” görevi bizi bekliyor.
Bu sergi ile “başladığımız yer” kadim bir kentin döl yatağı, kurucu ana rahmi. Huzursuz, kusurlu ama heyecan verici bir istisna mahali. Modernleşmenin motor gücü sanayileşmenin evrensel rol modeli bir strüktürün sahillerine dizilmiş “fabrika-mekanların” kalan son örneği. Kutsallık ve egemenliğin dikey mutlak krallığına karşı, görünmez hegamonyanın olabildiğince toprağa yakın, yayılmacı, çoğalabilir, kapsayıcı mekanlaşması.
...Ama burada, bugün bizim tarihe eklemlendiğimiz yerde, seri üretimin yaratıcılıkla gerilimli ilişkisinden bir başka fikir doğuyor. Makinenin ve sistemin işleyişinin içindeki bir parçanın, avara kasnağın temsil ettiği boş zaman; özgür emeğin ve serbest zamanının işlevine dair bir tartışma açıyor. Bugün şimdi, sanat adı altında bizi buluşturan “avara kasnak” aylaklığın, oyunbazlığın, yaratıcılığın, dışa çıkmanın, durup dışarıdan bakmanın, sınır ötesinin, özgür eleştirinin, korkmadan düşünmenin tüm çağrışımlarına açık bir dayanışmanın sembolü haline geliyor. Daha yaşanır, eşitlikçi, özgür bir zamanın vaadini taşıyan “Artİstanbul Feshane” Haliç ve sanatla buluşurken yeni bir dünyaya, şimdi ve burada bir geçit aralanıyor. Bu davet tüm gerilimlerin ve sonsuz arzuların tam ortasından, özgürce yeniden ve hep beraber başlama iradesini gösterenlerin. Sanatın sofrasına hoş geldiniz.”
Meramını tuhaf, tatsız-tuzsuz, kekremsi ve her kelimesi okuyucuyu küçük görüp onlara “Siz cahilsiniz, ben entelim! Aha işte, üslûbum bile bambaşka! Ama bu üslûbu siz cahiler nah anlarsınız!” diye haykırma çabasıyla seçilmiş noktasallı, dizgiselli, döl yataklı, rahimli, “avara kasnak”lı ve Paul Klee özentili bu takır-tukur kelimeler yığınının gerisindeki sergiyi varın, hayâl etmeye çalışın...
“Önsöz” olduğu iddia edilen bu yığın, “Sanatın sofrasına hoş geldiniz” cümlesi ile bitiyor...
Böyle bir uydurma dil ve üslûp ile sanatın “sofrasına” değil, sadece kenefine gidilir!
Londra'da geçen hafta mezata konan ama satışından son anda vazgeçilen tarihimizle ilgili belgeler çalıntı mı idi?
Giriş: 26.09.2023 - 13:20
Güncelleme: 26.09.2023 - 13:21
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Londra'da geçen hafta mezata konan ama satışından son anda vazgeçilen tarihimizle ilgili belgeler çalıntı mı idi?
Londra’daki meşhur müzayede şirketi Sotheby’nin geçen Perşembe günü internet üzerinden düzenlediği ve tarihimiz bakımından son derece önemli yüz kadar belgenin de satışa çıkartıldığı mezatta bir tuhaflık yaşandı; Sotheby her nedense belgeleri satmaktan son anda vazgeçti...
Sözünü ettiğim belgeler, Osmanlı Devleti’nin Avusturya ve Macaristan ile 21 Temmuz 1718’de imzaladığı meşhur Pasarofça Andlaşması ile ilgili orijinal yazışmalar idi...
Maddeleri ders kitaplarında da geniş şekilde yeralan Pasarofça Andlaşması’ndan kısaca bahsedeyim: 1715 ile 1718 seneleri arasında Osmanlı Devleti, Avusturya ve Venedik ile devam eden savaşın sonunda üç ülkenin delegeleri bugün Sırbistan’da olan ve bizim “Pasarofça” dediğimiz Pojarevats kasabasında biraraya gelmişler ve iki ay boyunca devam eden müzakerelerden sonra anlaşmayı imzalamışlardı. Osmanlı Devleti anlaşma gereği Belgrad ile Temeşvar’ın bir kısmını Avusturya’ya bırakmış ama Venedik'ten aldığı Mora ve Dalmaçya kıyılarını elinde tutmuş, yani Avusturya’ya toprak verirken Venedik karşısında kazançlı olmuştu...
Pasarofça Andlaşması, aslında Osmanlı Devleti’nin Orta Avrupa’dan çekilmesi ve artık Avrupa’nın güçlü devletlerinden biri olamaması demekti. Gerçi 1739’da Belgrad’ı geri alacak ama eski gücümüze bir türlü sahip olamayacaktık...
Üç sene devam eden savaşın ardından yapılan andlaşma zararımıza da olsa memlekette barış havasının teneffüsünü sağladı, 1718’den 1730’a kadar devam eden ve tarihlere “Lâle Devri” diye geçen dönem başladı...
Sotheby’de geçen hafta, işte bu andlaşma ve diplomatik temaslar ile ilgili yüz kadar orijinal belge mezata kondu. Satışa çıkartılan evrak arasında Pasarofça’daki Osmanlı delegasyonuna İstanbul’dan gönderilen yetki belgeleri ile talimatlar, Üçüncü Mustafa ile Birinci Mahmud’un sonraki senelerde Belgrad’ı konu alan fermanları ve Eflâk ile ilgili yazışmalar, Avusturyalı diplomatların yazışmaları ve Viyana’daki savaş konseyinden Avusturyalı komutanlara yollanan emirler vardı.
Müzayede, konunun Türkiye’deki meraklılarını heyecanlandırdı, hattâ başlangıç fiyatının 3 bin 200 sterlin gibi nisbeten düşük olması satın alma hevesini de arttırdı. Açık arttırmanın başlamasından hemen sonra, ilk peyi çok önemli bir Türk sanayici sürdü ve başkalarının da fiyatı arttırma ihtimaline karşı mezatı dikkatli şekilde takip etmeye başladı.
Satış, geçen 21 Eylül’le Türkiye saati ile üçte son bulacak ve Pasarofça belgeleri ile mezata konan bütün objeler o saate kadar en yüksek fiyatı verenin olacaktı...
Pasarofça evrakına en yüksek teklifi Türk sanayici vermişti ve belgelere sahip olacağından emindi ama Sotheby arttırmanın bitiş zamanından bir saat önce evlere şenlik bir iş edip Pasarofça evrakını mezattan çekti! Müzayede şirketi artırmaya katılanların satıştan niçin vazgeçildiğini sormaları üzerine de daha da evlere şenlik bir cevap verdi: Satış kataloğunda belgeler hakkında verdikleri bilgiler hatâlı idi, müşteriyi yanıltmamak için satıştan vazgeçmişlerdi!
İnananı!...
Sotheby’nin müzayedeye koyduğu bir objeyi son anda satıştan çekmesinin gerisinde böyle bir sebep olması imkânsız gibidir, zira satılacak objeleri konularına gayet hâkim olan uzmanlar kataloglarlar, yazdıkları defalarca kontrol edildikten sonra yayınlanır ve yapılan hatânın satıştan bir saat önce farkedilmesinin sözkonusu olması mümkün değildir.
Dolayısı ile ortada bambaşka bir sebep var: Ya belgeleri mezata koyanlar fiyatı az bulup son anda caydılar, ki böyle birşey de pek mümkün değildir, zira müzayede öncesinde satıcı ile bağlayıcı bir sözleşme imzalanır; yahut bu evrak bir yerlerden yürütülmüş ve son anda yapılan itiraz veya şikâyet neticesinde satıştan çekilmiştir!
Pasarofça Andlaşması ile ilgili evrakın bizdeki orijinali Topkapı Sarayı’nın arşivinde duruyor, bu evrakın başka arşivlerde ve kütüphanelerde de kopyaları var, yani bizden yürütülmemiş...
O halde nereden?
Dünyanın en namlı iki mezat kuruluşundan biri olan Sotheby’nin şaibeden arınmak için tarihimiz ile ilgili bu çok önemli belgeleri nereden temin ettiğini ve satıştan hemen önce nelerin döndüğünü açıklaması ahlâkî bir borçtur!
Murat Bardakçı
İsrail, kibir ve Gazze
Giriş: 09.10.2023 - 09:24
Güncelleme: 09.10.2023 - 09:24
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı İsrail, kibir ve Gazze
“...Meydana gelen olayların temelinde, İsrail’in kibri yatıyor! Aklımıza gelen herşeyi yapabileceğimize, bedel ödemeyip cezasız kalacağımıza inandık ve bu yolda hiç düşünmeden devam ettik. Şehrin sâkinlerini tutukladık, öldürdük, fena muamele ettik, yağmaladık ve soyduk. ...Masumları vuruyoruz, gözlerini oyuyoruz, suratlarını parçalıyoruz, sürgüne gönderiyoruz, topraklarına el koyuyoruz, yağmalıyoruz, yataklarından kaldırıp kaçırıyoruz, etnik temizlik yapıyoruz ve mantıksız kuşatmaya devam ediyoruz.
...İsrail, dün hiç görmediği bir manzara ile karşılaştı. Filistinli milisler şimdi şehirlerde devriye geziyor, kapılardan içeriye Gazze’den gelen bisikletliler giriyor.
Bu görüntülerin, kibrin örtüsünü yırtması lâzım..
Gazze’deki Filistinliler, özgürlükleri için gereken herşeyi ödemeye karar verdiler. Ama bir umut var mı? Hayır! İsrail dersini alacak mı? Ona da Hayır!
...İsrail, Gazze’yi 1948’den buyana bir an bile duraksamadan cezalandırdı. Ortada 75 senelik bir istismar var ve şimdi çok daha fenası gelecek. “Gazze’yi ezme” tehditleri, tek birşeyi ispat ediyor: Hiçbirşey öğrenmediğimizi! İsrail tekrar çok ağır bir bedel ödeyecek ama buna rağmen kibri devam edecek.
...Problem gerçi Binyamin Netanyahu ile başlamadı ve onun gidişiyle de bitmeyecek fakat son yaşananların sorumluluğu ona ait ve bunun bedelini de onun ödemesi gerekiyor.
İsrailli kurbanlar için acı gözyaşları dökmeliyiz ama Gazze’ye de ağlamalıyız. Nüfusunun çoğunluğunu mültecilerin teşkil etmesine İsrail’in sebep olduğu ve özgürlüğü şimdiye kadar tek birgün bile tatmamış olan Gazze’ye”.
Yukarıda bazı paragraflarını aktardığım yazı, İsrail’in önde gelen gazetecilerinden Gideon Levy’ye ait ve dün Haaretz Gazetesi’nde yayınlandı...
Üç günden buyana oluk gibi kanlar akmasına, yüzbinlerce kişinin gözyaşı dökmesine ve bütün dünyanın diken üstünde durmasına sebep olan Gazze’deki hadiselerin suçlusu, Levy’nin bu yazdıklarından daha güzel şekilde izah edilemezdi!
Yani, İsrail’in giderek artan kibri ve vurdumduymazlığı!
MESCİD-İ AKSA’DA ÂYİN YAPMIŞLAR!
Dün, Kudüs’te yaşayan Filistinli bir gazeteci tanıdığımı aradım. Şaşkın ama memnun ve hatâ mutlu idi, Hamas’ın operasyonları sayesinde “cenneti gördüklerini” söyleyip “Verdiğimiz vârolma savaşında hepimiz için yepyeni bir gün başladı” dedi.
Hamas’ın böyle ânî ve geniş bir operasyona mecbur kalmasının sebepleri arasında İsrail’in 1976’dan itibaren sahnelediği Müslümanlar’a ait dinî mekânları tahrip politikasının son zamanlarda şiddetlenmesinin, Müslümanlar’ın yaşadığı Doğu Kudüs’teki dükkânların bile zorla kapatılmasının ve baskının artık dayanılmaz hâle gelmesinin bulunduğunu anlattı. Mescid-i Aksa’da ibadetin kademeli olarak engellendiğini; Harem-i Şerif’te, yani Mescid-i Aksa ile Kubbetü’s-Sahra’da bile Müslümanlar’ın ibadetine izin verilmemeye başlandığını, cemaatin polis ve asker zoruyla Harem’den çıkartıldığını, bardağın da hahamlar ile yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’da 15 asırdan buyana görülmeyen bir işe kalkışıp mâbette geçen haftadan itibaren Yahudi âyinleri yapmaları üzerine taştığını söyledi.
Hamas’ın giriştiği operasyonların isminin “Aksa Tufanı” olmasının sebebi de, Mescid-i Aksa’da işte bu yaşananlar...
SERSERİ KOCA VE ÇARESİZ KADIN MİSÂLİ...
Tarihin belki de en büyük soykırımına uğramış bir millet geçmişte yaşadığı acıları kısa zamanda unutur ve kuvvetini topladığı andan itibaren zayıflara karşı Ali kıran başkesen misâli zorbalığa kalkışırsa, netice böyle olur!
Gece-gündüz kafayı çeken, evin nafakasını içtiği zıkkıma yatıran, karısını inim inim inleten, durup dururken ayağının altına alıp çiğneyen, dayaktan perişan eden serserinin de serserisi bir koca düşünün...
Bu kadar eziyet gören kadıncağız bir sabreder, iki sabreder ama zaman gelir de artık canına tak edince gözü hiçbir şeyi görmez olur, adam sızar sızmaz baltayı kapıp hayatını zindan eden herife bir güzel girişir...
Gazze’de de işte böyle oldu, yani Hamas artık “İllâllah” dedi ve baltayı kapıp zalime girişti!
Gazze'deki Kassam Tugayları'nın ismini taşıdığı İzzettin el Kassam, bizim ordumuzda tabur imamıydı!
Giriş: 14.10.2023 - 04:27
Güncelleme: 14.10.2023 - 04:27
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Gazze'deki Kassam Tugayları'nın ismini taşıdığı İzzettin el Kassam, bizim ordumuzda tabur imamıydı!
İsrail’i hedef alan ve sadece Ortadoğu’yu değil, bütün dünyayı karmakarışık eden malûm operasyonu düzenleyen Hamas’ın “Kassam Tugayları”, ismi son günlerde en fazla işitilen silâhlı örgütlerin artık en başında geliyor...
Gazze’yi konu alan hemen her haberde bahsi geçtiği için “Kassam Tugayları”nı işitmemiş olmanızın pek imkânı yoktur, mutlaka duymuşsunuzdur. Ama bazan kısa şekilde “Kassam Tugayları” denen, bazan da tam adı ile, yani “İzzettin Kassam Tugayları” diye bahsedilen bu silâhlı örgüte ismini veren İzzettin Kassam’ın kim olduğunu ve bizimle bağlantısını bilir misiniz?
Söyleyeyim: Bir Osmanlı vatandaşı idi; İtalya’nın 1911’de Libya’yı işgali üzerine Libya’ya gidip direnişçilerin yanında mücadele etmek istemiş, hattâ işgale karşı bir de marş bestelemiş, Birinci Dünya Savaşı senelerinde de Türk Ordusu’nda tabur imamlığı yapmıştı!
Tam adı ile Muhammed İzzeddin bin Abdülkadir bin Mustafâ el-Kassam 1882’de Suriye’de, Lâzkiye yakınlarında dünyaya geldi. Kadirî tarikatinin Lâzkiye taraflarındaki mürşidi olan babası medrese hocası ve şeriat mahkemesinin hâkimi idi. Kahire’deki Ezher Üniversitesi’nde okudu, memleketine döndükten sonra medreselerde müderrislik ile beraber camilerde de vâizlik yaptı, İtalyanlar’ın 1911’de Libya’ya saldırmaları üzerine siyasete girdi, daha doğrusu direnişçiliğe başladı ve 1935’te İngilizler tarafından katledilmesinin ardından da Filistin’in bağımsızlığının sembol isimlerinden biri hâline geldi.
250 MÜCAHİTLE BERABER İSKENDERUN’DA...
Libya’nın İtalyan işgaline uğraması üzerine önce protesto gösterileri düzenleyen Kassam, işgale karşı direnenler için yardım toplamaya başladı; gidip orada mücadele edecek bir gönüllü mücahitler grubu kurdu ve 250 kadar gönüllü ile birlikte Suriye’den İskenderun’a geçerek bir ay boyunca Libya’ya gitmenin, orada işgalcilere karşı savaşan ve aralarında Mustafa Kemal ile sonraki senelerin Enver Paşa’sı olan Enver Bey’e katılmanın yollarını aradı. Ama ulaşım imkânının bulunamaması ve ardından da Balkan Savaşı’nın çıkması ve Osmanlı Devleti’nin İtalya ile anlaşma yapmak zorunda kalıp Libya’dan çekilmesi üzerine mecburen memleketine döndü. 1914’te Dünya Savaşı çıkınca asker olabilmek için Türk makamlarına müracaat etti ve tabur imamı yapıldı...
Kassam, Libya işgali sırasında “Yâ Rahim, yâ Rahman / Unsur Mevlânâ es-Sultan / Vaksur a’dânâ el- İtalyan”, yani “Yâ Rahîm, yâ Rahman / Sen efendimiz olan Sultan’ı muzaffer kıl / Düşmanımız İtalyanlar’ı mağûp et” sözleri ile başlayan bir de marş bestelemişti. Marşın ikinci mısraında bahsi geçen “efendimiz olan Sultan”, Osmanlı hükümdarı Sultan Reşad idi...
Aynı zamanda etkili bir Kadirî şeyhi olan İzzettin Kassam, Şerif Hüseyin’in başlattığı Arap isyanı sırasında Osmanlı Devleti’ne ihanet etmeyip sadık kalan az sayıdaki Araplardan idi. Ortadoğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’den ayrılması üzerine yepyeni bir sayfa açtı ve hayatını Arap topraklarının İngiliz ve Fransız hâkimiyetinden kurtulmasına vakfetti...
Önce, Suriye’yi işgal eden Fransızlar ile mücadeleye başladı, idam talebi ile yargılanacağını öğrenince 1921’de Filistin’e geçti ve Hayfa’da İngiliz işgali ile mücadele için bir teşkilât kurdu. Halkı dışarıdan gelen Yahudiler’e toprak satmamaları halkı uyarmaya çalıştı ve bütün çabasını İngiliz işgali ile mücadele üzerine yoğunlaştırdı.
Kurduğu teşkilâtın eylemlere başlaması üzerine İngilizler 20 Kasım 1935’te Nablus ile Cenin yakınlarındaki milis karargâhını bastılar, İzzettin Kassam çıkan çatışmada can verdi ve cenazesi ertesi gün Hayfa yakınlarındaki Beled es-Şeyh’te defnedildi.
Kassam’ın can verdiği çatışma Filistin ayaklanmasının başlangıç noktası kabul edilir ve bazı milis guplarına onun isminin verilmesinin sebebi de, İzzettin Kassam’ın Filistin bağımsızlığının öncülerinden olmasıdır...
Gazze’de yaşanan son hadiseler sayesinde ismi bugünlerde yeniden gündeme gelen İzzettin Kassam’ın maceralı hayatı hakkında daha ayrıntılı birşeyler öğrenmek isterseniz, Mustafa Bilge’nin Diyanet’in yayınladığı İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı “İzzeddin Kassâm” maddesine bakın ve Londra’da çıkan “İslamic Quarterly” dergisinin 1979’daki ikinci sayısındaki “The Life and Thought of ‘Izz-Id-Din al-Qassam” başlıklı araştırmayı temin edin...
Balkanlar’da, Kafkasya’da ve özellikle de Ortadoğu’da bugün yaşanan bütün problemlerin gerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesinin tam ve düzgün biçimde bir türlü tamamlanamaması vardır ve İzzettin Kassam’ın isminin hâlâ gündemde bulunmasının sebebi de, imparatorluk mirasının gayrıâdil bir şekilde yağmalanmış olması yatmaktadır.
Gazze'deki ilk tünelleri, İngilizler'e karşı savaşan Mehmetçik açmıştır!
Giriş: 03.11.2023 - 09:22
Güncelleme: 03.11.2023 - 09:52
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Gazze'deki ilk tünelleri, İngilizler'e karşı savaşan Mehmetçik açmıştır!
Gazze’de büyük dram devam ederken, haber siteleri HAMAS milislerinin bir İsrail tankını imha görüntülerini verdiler: Bölgenin altında örümcek ağlarını andıran ve kilometreler boyu uzanan tünellerden çıkan milisler, birkaç yüz metre ilerlerinde duran bir İsrail tankını roketatarlar ile havaya uçuruyorlardı...
İsrail’in Gazze’de masum halkın da hedef olacağı bir kara operasyonu başlatmasının önündeki en büyük engellerden birini teşkil eden tünellerin ilk defa Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlerimiz tarafından ve İngiliz birlikleri ile mücadele maksadıyla açıldığını bilir misiniz?
Falih Rıfkı Atay, kaleme aldığı ve Ortadoğu’yu kaybedişimizin hazin hikâyesini en mükemmel şekilde nakleden eser olan “Zeytindağı”nın Gazze Muharebeleri’ni anlattığı bölümünde, üzerinde türbelerin bulunduğu bir tepeden bahseder ve askerimizin mezarların altına sekiz adet tünel açtığını, subayların top atışlarını bu tünellerden geçerek idare ettiklerini yazar. Sonra, İngiliz bombardımanının tünellerin ağzını kapatması üzerine Mehmetçik’in toprağı nasıl tırnakları ile kazdığını hikâye eder!
Zeytindağı’nda anlatılan ve Türk askerlerinin “Mantartepe” dedikleri yerde Şeyh Ali Mantar ile Gazze’nin bazı önde gelenlerinin mezarları vardır ve altında tünellerin yeraldığı arazi, şimdi hemen hergün İsrail bombalarının can üstüne can aldığı “Şucâiyye” mahallesidir!
HEPSİ ŞEHİD DÜŞTÜ!
Şimdi, Mantartepe ile altndaki tünellerin hikâyesini “Zeytindağı”ndan, Falih Rıfkı’nın nefis Türkçesi ile aynen naklediyorum:
“…Önümüzde, Gazze’nin bütün kısa dağlarına ve düşmanın cephesine hâkim, külâha benzer bir küçük tepe var. Bu tepede Şeyh Ali Mantar’ın çıplak türbesiyle iki ölü ağaç duruyor, Gazzeliler kıymetli adamlarını da Şeyh Ali Mantar’ın mukaddes toprağı etrafına gömmüşler.
Kısaca, ‘Mantartepe’ denen bu toprak çıkıntısı, Gazze Muharebeleri’nde unutulmaz bir isim bıraktı. Cephemizle karşı cephe arasında en elverişli tarassut yeri burası idi, Arap mezarlarının altında sekiz tünel deldik, cesur tarassut zabitleri bu tünellerden geçip top ateşlerini idare ediyorlar.
İkinci Gazze Taarruzu’nda İngilizler karadan ve denizden en ağır toplariyle üç gün Şeyh Ali Mantar’ın tepesini dövdüler. Korkunç bir gürültü ile toprağı karıştıran mermiler altında ufak tepenin irtifaı birkaç metre azalmış, ateş altında bir yanardağa benziyen tepe toz, toprak, sarı ve siyah dumanlar içinde boğulmuş idi. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve taş parçaları ve senelerden beri ılık mezarlarının içinde uyuyan ölülerin kemikleri bize kadar geldi.
Bir topçu zabitiyle bir telefoncu nefer, arasıra kopan bir telefon teliyle canlılara bağlıydı. Bazen yıkılan toprak tünel ağızlarını kapıyor, zabitle nefer nefeslerini boğan bu dar kanalın içinde menfezleri yeniden tırnaklariyle açıyordu. Bir tarassut mevkii büsbütün yıkıldığı zaman toprakların altında saatlerce el ve vücutla uğraşıp diğer mevkie geçmek lâzımdı. Onlar hiçbir gün bu cehenneme isyan etmediler. Dünyanın en büyük itidâliyle üç gün üç gece İkinci Gazze Harbi’nin batarya ateşlerini idare ettiler.
Mantartepe, İngilizler’e o kadar şüphe verdi, ki biz terkettikten sonra da üstündeki bir taşın hareketine karşı yüzlerce mermi attılar.
Şeyh Ali Mantar’ın tepesi altında sebat eden tarassut zabitleriyle neferler, Gazze günlerinin hakikaten en büyük kahramanıdırlar.
…Biliyor musun, bu kadar tazyik hangi kuvvet önüne toplandı?
32. Alay’ın 11. Bölüğü cephesine!
…Tarih böyle kahramanların isimlerini yazmaz fakat İkinci Gazze Muharebesi’nin son gününü görenler 11. Bölüğün ismini unutamazlar”.
PAŞALARA ÇOK ZAHMET OLACAK AMA...
İsrail bombalarının çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden hemen hergün canlar aldığı Şucaiyye’yi yahut bizdeki ismi ile Mantartepe’yi biz 1917 Kasım’ında 32 Alay’ın 11. Bölüğü’nün son neferinin de yıkılmasından sonra işte böyle kaybettik...
İsrail’in şimdi masum Gazzeliler’e yaşattıklarını gördükçe kahrolup lânetliyoruz fakat, meselenin bizi alâkadar eden bir başka önemli tarafı var:
Gazze’de yaşananlar haftalardır televizyonlarda ilk haber oluyor ve Filistin meselesini bilenler ile bilmeyenler hep birarada, geceleri saatler boyu ekranlarda Gazze’den bahsediyorlar...
Konuşmasına konuşuyorlar da, bundan 106 sene önce bir kan ve gözyaşı tufanı içerisinde terketmeye mecbur kaldığımız Gazze’de canlarını veren ve şimdi çoğunun mezarı bile kalmamış olan binlerce askerimizin bahsetmek kimsenin hatırına gelmiyor...
Basımızın hâli ve programlara beraberce çıktıkları uzmanlar arasında binbir afra-tafra ile başına geçtikleri haritadan Kudüs’ü bir bakışta bulamayıp arayıp duran allâmelerin bilgi seviyeleri zaten malûm...
Ama, hemen her programa artık emekli paşalar da katılıyor ve verdikleri askerî malûmat ile dinleyenleri irşâd buyuruyorlar...
Paşalarımız, İsrail’in şimdi can pazarına çevirdiği Gazze’de bir zamanlar onbinlerce Mehmetçik’in de can vermiş olduğunu millete hatırlatmayı düşünseler acaba çok büyük zahmete mi girmiş olurlar?
Yarın, Atatürk'ün en yakınının gizli kalmış hatıralarından bazı bölümleri yayınlayacağım!
Giriş: 09.11.2023 - 10:50
Güncelleme: 09.11.2023 - 10:50
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Yarın, Atatürk'ün en yakınının gizli kalmış hatıralarından bazı bölümleri yayınlayacağım!
Yarın 10 Kasım, yani Atatürk’ün vefatının tam 85. yıldönümü...
Bu yıldönümü münasebeti ile yarın, Atatürk’ün en yakını olan kişinin şimdiye kadar gizli kalmış hatıralarından çok önemli bazı bölümleri yayınlayacağım...
Uzun senelerden buyana bir arşivde kapağı açılmadan, merak edilip de tek bir sahifesi bile okunmayan ve neticede unutulmaya terkedilmiş vaziyette kalan bu hatıralarda Atatürk’ün hastalığının başlangıcı, ağırlaşması, vefatı ve vefatının ardından yaşananlar ayrıntılı şekilde anlatılıyor; Ankara’da Atatürk sonrasında meydana gelen bazı hadiselerden, özellikle de 10 Kasım’dan itibaren Atatürk’ün yakın çevresinde olup bitenlerden bahsediliyor.
Atatürk’ün en yakını olan kişinin yarın bazı bölümlerini yayınlayacağım hatıralarında anlattıklarını okuyunca hayretten hayrete düşeceğinize eminim...
Çok cahiliz, çoook!
Giriş: 11.05.2024 - 09:02
Güncelleme: 11.05.2024 - 09:02
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Çok cahiliz, çoook!
Marmara Üniversitesi geçen gün bir çalıştay düzenledi: “İlgasının 100. Yılında Hilâfet Çalıştayı”...
“Çalıştay”, Fransızca “atelier” yani “atölye” ile İngilizce “workshop”un Türkçe’de yeni kullanıma giren karşılığıdır. “Sempozyum” ve “seminer” gibi bilimsel bir toplantıdır, siyasî değil akademiktir. Çalıştaylara katılan uzmanlar konuyu çeşitli boyutları ile ve derinlemesine ele alırlar.
“Hilâfet Çalıştayı”na gidip konuşmaları dinlemedim, ama programı gözden geçirdim, bazı tebliğler ilgimi çekti, bunları daha sonra tebliğ sahiplerinden rica ederim diye düşündüm...
Ama bu bilimsel toplantıyı bilmemneresinden anlayanların toplantı hakkında basında ve sosyal medyada yaptıkları yorumları okuyup üstüne üstlük bir de protesto eylemi düzenlediklerini görünce, cehaletin memlekette artık akıl ve idrak sınırlarının ötesine geçtiğini farkedip ürperdim!
Çalıştayın isminde “Hilâfet” sözü vardı ya, hakaretler gırla gidiyordu, hâlâ da devam ediyor, hattâ CHP’nin Kadıköy teşkilâtına mensup hanımlar çalıştaya gidip protesto gösterisi yapmışlardı!
Önce, Hilâfet konusunda şimdiye kadar defalarca ifade ettiğim şahsî kanaatimi tekrar söyleyeyim:
Osmanlı Hilâfeti sadece kâğıt üzerinde vârolmuş ve hiçbir işe yaramamıştır! Öyle ki, Birinci Dünya Harbi’ne girişimizde zamanın padişahı Sultan Reşad’ın “Halife” olarak yayınladığı cihad fetvası bile beklenen neticeyi vermemiş, yani İslâm dünyası yanımızda yeralmamış, başta Şerif Hüseyin olmak üzere bazı Müslüman liderler karşı cihad ilân edip Müslümanlar’ı Halife’ye karşı savaşmaya teşvik etmişler ve teşviklerinde de muvaffak olmuşlardır. Koskoca Ortadoğu’nun elimizden çıkmasının başta gelen sebebi, hem İngiliz birlikleri ile, hem de onlarla işbirliği yapan silâhlı Müslüman Arap grupların karşısında mağlûp olmamızdır. İstanbul’un işgal eden yabancı birlikler arasında Fransızlar’ın Afrika’dan, İngilizler’in de Hindistan’dan getirdikleri Müslüman askerler de vardır ve milleti senelerce inim inim inletmişlerdir.
Hilâfetin yeniden tesisi de bugün boş bir hayalden ibarettir!
KLÂVYE DELİKANLILARI İŞBAŞINDA!
Hilâfetin kaldırılmasının ve ardından yaşanan siyasî gelişmelerin tarihî bakımdan ele alınacağı akademik bir toplantıyı “Hilâfet yanlısı ve Hilâfet’i geri getirmeye yönelik bir eylem” zannetmenin tek bir sebebi vardır: Cehalet! Hem de öyle basit değil, emsaliz, uçsuz-bucaksız bir cehalet!
Toplantının sosyal medyadaki afişinde, konuşmacıların ele alacakları konular yazılmıştı; meselâ akademisyenler “İngiltere’de 93 Harbi’yle başlayan Hilâfet tartışmaları”, “İkinci Abdülhamid döneminde Hilâfet meselesi”, “Hilâfetin kaldırılışının yurtdışında yansımaları”, “Hususî hayatı ve yakın çevresinden Son Halife Abdülmecid Efendi’nin portresine bakmak”, “Hilâfet’in ilgası Türkiye ile İngiltere arasında yapılan ‘muahede-i hafiye’ (gizli andlaşma) ile mi gerçekleşti?”, “Hilâfet Kongreleri ne işe yaradı, neyi miras bıraktı?”, “İran’daki rejim tartışmaları bağlamında Hilâfet’in ilgası” gibi bahisleri tartışacaklardı...
Fakat hiç okumadan ve düşünmeden klâvyenin başına geçip etrafa hakaretler yağdırmak gibi bir tembellik yapmak varken konu başlıklarına kim bakar, bunları kim okur ki?
Ve neticede cehaletten aldıkları güç ile, üstelik “ilga” kelimesini telâffuzdan bile âciz birileri kalkıp “lâik ve demokratik bir hukuk devletinde böyle bir toplantı yapılamayacağını” söylediler, toplantının “ihanet”, “anayasal suç” ve “millet düşmanlığı” olduğunu iddia ettiler, “Türk Devrimi’ni boğmak için yapıldığını” yazdılar, savcıları göreve davet ettiler, mikroskobik bir siyasî parti de suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.
Verip veriştirmede önceliği çalıştayın açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu alıyordu... Ekmeleddin Bey’in ne yobazlığı ve ne de hilâfetçiliği kalmıştı, hattâ hakaretler 2014’te İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday gösteren CHP’nin sâbık lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na kadar uzanıyordu.
Ekmeleddin Bey’in siyasi duruşu size ters gelebilir, ondan hoşlanmayabilirsiniz ama kişiliğini ve akademik tarafını gözardı edemezsiniz. İslâm Dünyası’nın en üst kuruluşu olan İslâm Konferansı Teşkilâtı’nın senelerce başında bulunan, birkaç lisanı mükemmel seviyede bilen, dünyayı gayet iyi tanıyan, ciltler dolusu eseri olan ciddî bir bilimadamıdır; Hilâfet meselesini en iyi bilenlerdendir, çalıştayın açılış konuşmasını ona yaptırmak mükemmel bir karardır ama Ekmeleddin Bey’i “hilâfetçi” olarak görmek ve göstermek abuk subuk bir iştir!
Meselenin çok önemli bir başka boyutu daha var: “Hilâfet kaldırılmıştır, dolayısı ile bu konuda toplantı yapmak lâikliğe aykırıdır” zihniyetinin “Türkiye artık bir Cumhuriyet’tir, dolayısı ile Osmanlı Devleti’nden bahsetmek, Osmanlı hakkında kitap çıkartmak ve üniversitelerde Osmanlı’yı konu alan sempozyum, seminer yahut çalıştay düzenlemek rejim karşıtı bir eylemdir” diye saçmalamaktan hiç farkı yoktur!
Dedim ya, çok cahiliz, çoook!
İşte, Samsun yolculuğunun ardındaki isme ait çok önemli bazı ses kayıtları...
Giriş: 19.05.2024 - 15:23
Güncelleme: 19.05.2024 - 15:39
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı İşte, Samsun yolculuğunun ardındaki isme ait çok önemli bazı ses kayıtları...
Biri kadın üçü çocuk 79 yolcu, altı adet at ve bir de otomobil ile 1919’un 16 Mayıs’ında öğleden sonra saat 16.30’da Galata Rıhtımı’ndan kalkan vapurun üç gün devam eden ve 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’da son bulan yolculuğu, Türk Tarihi’nde yepyeni bir sayfa açtı.
Bugün bu yolculuğun, yani Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışının 105. yıldönümü ve 19 Mayıs’ı konu alan tartışmalar aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ devam ediyor...
Bu konuda, birbirinin tamamen zıddı olan iki görüş var: Bir kesim, Samsun’a gitmeye Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat karar verdiğini, bindiği Bandırma Vapuru’nun kaptanının acemi, dümeninin bozuk, paraketesinin de kırık olduğunu ve pusulasının bile bulunmadığını iddia ediyor; diğer kesim ise Paşa’yı memleketi kurtarması için Sultan Vahideddin’in gönderdiğini, Bandırma Vapuru’nun köhne değil, aksine o dönemde elimizde bulunan en modern gemilerden biri olduğunu ve Mustafa Kemal’in yolculuk öncesinde İngilizler ile gizli temaslarda bulunduğunu söylüyorlar.
Bu konuda mevcut bütün önemli belgeleri biraraya getirerek yolculuğun kitabını da yazmış olan bir kişi olmak sıfatıyla kendi kanaatimi tekrar edeyim:
Samsun yolculuğu, Paşa’nın kendi başına ve gizlice verdiği bir kararın yahut Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal Paşa’ya “Git ve işgale son ver” şeklindeki talimatının değil, devlet tarafından ve ayrıntıları titizlikle yapılmış ciddî bir hazırlığın neticesidir.
Girdiği dünya harbinden ağır bir mağlûbiyete uğramış vaziyette çıkan altı asırlık devlet galiplerin kararını elini-kolunu bağlayarak beklemesi mümkün olmadığını ve yaşanan felâketin zararını en aza indirebilmek için birşeyler yapılması gerektiğini düşünmüş, işgale karşı yeni bir savaş açıkça telâffuz edilmese de çareler aranmış, plânlar ve projeler hazırlanmış, bu maksatla o devrin en parlak ve en başarılı kumandanlarına vazifeler verilmiş ve bütün bu çabalarden işe yarar neticeler alınması hayal edilmiştir.
19 Mayıs 1919’da tamamlanan Samsun yolculuğu işte böyle bir “devlet operasyonu”dur...
YARIM ASIR ÖNCESİNDEN BİR HATIRA...
Şimdi, bugünden yarım asır geriye, 1973’ün ilkbaharına gidelim...
Taksim’den Harbiye’ye uzanan caddenin Elmadağ tarafında uzunca boylu, şık giyimli, yetmişlerinin sonunda ama dinçliğini muhafaza eden yaşlı erkek, yanındaki delikanlıya aksanlı ama birçok kelimeleri artık unutulmuş olan bir İstanbul Türkçesi ile “Genç adam! Sizin Mustafa Kemalinizi Samsun’a ben göndermiştim… Benim verdiğim vize olmasaydı İstanbul’dan kat’iyyen ayrılamazdı!” dedi...
Delikanlı “Adamın kafası gidip gelmeye başlamış” diye düşündü… “Şimdiye kadar aklı başında konuşuyordu ama âniden tozutuverdi...”.
Derken, aradan çeyrek asır geçti… Artık orta yaşlarına gelmiş olan delikanlı, yazacağı bir kitap için lâzım olan belgeleri bulabilmek maksadıyla özel bir arşivde çalıştığı sırada rengi uçup gitmiş bir dosyada bazı evraka tesadüf etti, evrakı okuduğu anda öylece kalakaldı ve bir anda seneler öncesine gidip yaşlı adamın söylediklerini, “Sizin Mustafa Kemalinizi Samsun’a ben göndermiştim” demesini hatırladı...
Elindeki dosyada, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan yola çıkmasından bir gün önce İngiliz İşgal Kumandanlığı’nın verdiği “Samsun vizeleri” vardı!
“Sizin Mustafa Kemalinizi Samsun’a ben göndermiştim…” diyen yaşlı adam Mütareke sonrasının İstanbuluna heyulâ gibi çöken İngiliz işgal kuvvetlerinin “Yüzbaşı Bennett” yahut “İşkenceci Bennett” diye bilinen irtibat ve istihbarat subayı John Godolphin Bennett idi, yanındaki delikanlı da bendim!
İşgal senelerinin bu meşhur yüzbaşısını son senelerinde arada bir geldiği İstanbul’da bir “meşk”te, yani musiki üstadlarının evlerinde ayda iki defa Cuma geceleri yapılan ev fasıllarından birinde tanımış, birkaç gün boyunca da refakat etmiştim ve Samsun yolculuğu hakkında beni hayli şaşırtan sözleri o günlerde söylemişti…
Aradan seneler geçtikten sonra gördüğüm vizeler, Kâzım Karabekir Paşa’nın ailesi tarafından muhafaza edilen hususî arşivindeydi ve altlarında Yüzbaşı Bennett’in imzaları vardı!
Yani, Yüzbaşı Bennett doğru söylemişti!
Zira, Karadeniz o tarihte İngiliz donanmasının kontrolü altındaydı ve İstanbul’dan deniz yolu ile ayrılıp Boğazlar’dan geçmek, İngiliz vizesi olmadan mümkün değildi. Dolayısı ile şehri işgal altında tutan Müttefik kuvvetlerin Pasaport Kontrol Bürosu adına faaliyette bulunan İngiliz karargâhından istenen vizeler şimdi bazılarının iddia ettikleri gibi Mustafa Kemal Paşa ile İngiltere arasındaki bir anlaşmanın neticesi falan değil, fiilen işgal altında olan İstanbul’dan çıkabilmek için yerine getirilmesi gereken bir mecburiyetten ibaretti. Hattâ, Kâzım Karabekir de Erzurum’daki 15. Kolordu’nun başına geçmek üzere 12 Nisan 1919’da Gülcemal Vapuru ile İstanbul’dan Trabzon’a gitmek üzere yola çıkmadan önce kendisi ve maiyeti için İngilizler’den aynı şekilde vize alınmış, gemi Kızkulesi ile Selimiye arasında bulunduğu sırada İngilizler vize kontrolü yapmışlardı.
ÖNCE YEDEKSUBAYLIK, SONRA MİSTİSİZM...
Bennett ilginç, maceracı bir şahıstı.
İstanbul’un işgal senelerini anlatan bazı eserlerde bahsi “Yüzbaşı Bennett” yahut “İşkenceci Bennett” diye geçen John Godolphin Bennett, henüz yirmilerinde iken genç bir yedeksubay olarak Avrupa’daki cephelere gönderildi, sonra İstanbul’u işgal eden İngiliz birliklerine yüzbaşı rütbesi ile tayin edildi, önce irtibat, ardından da yine İstanbul’da istihbarat subaylığı yaptı.
Şehirde neler olup bittiğini izlemekte, yeni başlayan Kuvâ-yı Milliye hareketini takip etmekte, hattâ siyasî meselelere bile müdahalede bulunmaktaydı. İngiliz birliklerinin o zamanki adı Meclis-i Mebusan olan Osmanlı Parlamentosu’nu 1920 ilkbaharında basıp İttihadçı milletvekillerinden bazılarının Malta Adası’na sürülmesi operasyonunda da görev almıştı.
Savaştan sonra ordudan ayrıldı ve maceralarla dolu yepyeni bir hayata başladı. Önce, Osmanoğulları’nın miras ve petrol işlerine merak saldı. Türkiye artık cumhuriyet olmuş, hanedan sürgüne gönderilmiş ve Hazine-i Hassa’ya, yani saltanata ait mallar Maliye’ye devredilmişti. Bennett’e göre Türkiye’deki hanedan mallarından ümit yoktu ama eskiden İmparatorluk sınırları içerisinde olan memleketlerdeki, öncelikle de Yunanistan’daki yahut Irak veya Filistin’deki mallar kurtarılabilirdi! Bazı hanedan mensuplarından vekâletler alıp şirketler kurdu. Kendi memleketinden, yani İngiltere’den Musul petrollerindeki Sultan Hamid hissesini kurtarmaya, vaktiyle Hazine-i Hassa’ya ait olan Balkanlar’daki bazı madenleri geri alabilmeye uğraştı. Tapu kayıtlarında tahrifat yaptığı iddiasıyla Yunanistan’da tutuklanıp hapsedilince miras meselesi ile uğraşmaktan vazgeçti, kendine bambaşka bir meşgale buldu ve sufizme merak saldı.
Önce, Hint gurularının peşine takıldı. Bir ara Avrupalı sufilerin en meşhurlarından olan Pyotr Demianovich Ouspenskii’nin, sonra da George Ivanovich Gurdjieff’in müridi olup dünyayı dolaştı. Yaşlılık senelerinde, Oxford’un ilerisindeki Gloucestershire’daki Sherborne House’ı tekke benzeri mekân hâline getirdi, sufizm ile alâkalı kitaplar yazdı, etrafına kalabalık bir mürid grubu topladı ve Avrupa’da, özellikle de İngiltere’de modern sufi düşüncesinin önemli isimlerinden biri olarak tanındı.
Sherborne House’da bir çeşit şeyhlik ettiği sırada Türkiye’ye birkaç defa gelip İstanbul’daki tasavvufî çevrelerle temaslarda bulunan ve gelişlerinden birinde bizzat tanıma şansını bulduğum bu maceracı İngiliz, dünyadan 13 Aralık 1974’de, 77 yaşında iken ayrıldı.
Ben, Bennett’i gençlik senelerimde İstanbul’a bu gelişlerinden birinde tanıdım. O yıllarda hâlâ mevcut olan bir “ev faslı”nda musiki icra edildiği sırada kollarını göğsünde dervişâne şekilde çaprazlama birleştirip eserleri huşû içerisinde dinleyen yaşlı ve hayli zayıf bir bey dikkatimi çekmiş, üstadlardan birine kim olduğunu sormuş ve “İşkenceci Bennett denilen herif” cevabını almıştım! Bennett ile sonraki günlerde birkaç defa buluşup hayli değişmiş bulduğu İstanbul’da gideceği yerlere onunla beraber gitmiş, yani bir çeşit rehberliğini yapmıştım.
ÇOK ÖNEMLİ BİR MÜLÂKAT...
John Godolphin Bennett, İstanbul’u ziyaretlerinden birinde, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına Samsun’a gidebilmeleri için gereken vizeyi vermesinden 53 sene sonra, 2 Eylül 1972’de Üsküdar’da, Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nde gazeteci Nezih Uzel ve arkadaşlarına Türkçe olarak verdiği mülâkatta işgal senelerinden bahsederken ayrıntıları hatâsız şekilde nakledecek ve “Samsun’a gidecek olan heyet bir müfettişlik vazifesi için oldukça kalabalıktı, listede Osmanlı Genelkurmayı’nın önemli isimleri vardı, vizeleri vermeye çekindim ama bana ‘Padişah buna itimad eder’ denip vizeyi vermem emredildi, bunun üzerine imzalayıp verdim” diyecekti.
Burada, saatler boyunca devam eden bu mülâkatın şimdi bende bulunan tamamının kısa bazı bölümlerini, dört ayrı ses kaydı olarak yayınlıyorum...
Bennett, ilk ses kaydında Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yedeksubay olarak gönderildiği İstanbul’da bulunduğu görevleri anlatıyor.
Bir sonraki kayıtta İngiltere’nin Birinci Dünya Harbi’nin ardından bağımsız bir Kürt ve Ermeni Devleti kurulmasını desteklemediğini söylüyor, “Kürtler’e itimat etmiyorduk, aralarında birlik yoktu, hiçbir vakit bir reis bulamadık” diyor, Ermeniler’e de “inkılâpçı” olmaları sebebi ile destek vermediklerini hikâye ediyor.
Bennett, üçüncü kayıtta Yunanlılar’ın sadece kıyı bölgelerini işgal etmek için İzmir’e çıktıklarını ama işgali İngiltere’nin haberi olmadan genişlettiklerini, Yunan ilerleyişlerinden Osmanlı Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın vasıtası ile haberdar olduklarını anlatıyor ve İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden sonra Yüksek Komiser olarak tayin edilen Aristidis Steryadis’ten “şeytan” diye bahsediyor, hattâ Steryadis’in Yunan Başbakanı Venizelos’u bile kandırdığından sözediyor.
Yüzbaşı Bennett, son ses kaydında da, Mustafa Kemal ve beraberindeki askerî heyete Samsun vizesini verişinin ayrıntılarını naklediyor.
Sokak köpeklerini uyutmak yahut kısırlaştırmak yerine spirali neden düşünmüyoruz?
Giriş: 27.05.2024 - 08:58
Güncelleme: 27.05.2024 - 09:22
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Sokak köpeklerini uyutmak yahut kısırlaştırmak yerine spirali neden düşünmüyoruz?
Sokak köpeklerinin artık ciddî bir tehlike hâlini aldığını söylemeye lüzum yok...
Günlerden buyana bu iş için hazırlanan yasa tasarısını tartışıyoruz, tartışmanın temelini “öldürme”nin kibarcası olan “uyutma” teşkil ediyor, arada bir “Kısırlaştıralım” diyenler de çıkıyor ama bazı ülkelerdeki spiral uygulamasından bahis bile yok...
Kendisi, çocuğu yahut bir yakını köpek saldırısına uğramış olanlara “Yazıktır, köpekleri öldürmeyelim” gibisinden sözler etmek ne kadar boş ve lüzumsuz bir çaba ise, başka çareleri hiç düşünmeden kesin çözüm olarak katliamdan medet ummak da aynı şekilde bir düşünme tenbelliğidir!
Hayvan dostu bir millet olduğumuzu her vesile ile tekrar ederiz; hayvan vakıfları kurduğumuzu, camilerin dış cephelerine “kuş evleri” yaptırdığımızı, beygirler için tâââ 1587’de hafta tatili ilân etttiğimizi ballandıra ballandıra anlatırız. Meselâ, Mimar Sinan’ın Kayseri için hazırladığı vakfiyede “Ağırnas köyünde yaptırdığım çeşme ile çeşmenin etrafındaki geniş arazi hayvanların su içmesi ve dinlenmeleri içindir” demesi, Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’ın vakfiyesine “Hergün herkese iki defa birer tas buğday çorbasıyla ekmek dağıtılacak ve her at başına yem sadakası verilecektir” kaydını düşmesi, Ödemiş’te Mürselli Hacı İbrahim’in vakfiyesinde “Yeni Cami’de kalan leyleklerin yiyecekleri için yıllık yüz kuruş” ayırması ve Genç Osman’ın “Süslü Kız” isimli atı için Üsküdar’da mezar yaptırması bizim için iftihar konusudur.
BU İŞTE “ŞEAMET”, YANİ UĞURSUZLUK VARDIR!
Ama tarihin en zalim köpek katliamları da bizim eserimizdir!
Bugünlerde gerçi sık sık tekrar ediliyor ama bu katliamlardan kısaca bahsedeyim:
İstanbul köpekleri ilk toplu katliama 1827’de, İkinci Mahmud zamanında uğradılar. Hükümdar, şehirde ne kadar köpek varsa zehirlenmelerini buyurdu; emir birkaç gün boyunca tatbik edildi ama halktan tepkiler gelince vazgeçildi.
Aradan seneler geçti, 1910’a gelindiğinde “köpek meselesi”ni çözmeye bu defa İstanbul “Şehremini”, yani Belediye Başkanı Suphi Bey soyundu: Haziran başında 80 bin kadar köpeği çatanalara yükletip Hayırsızada’ya gönderdi. Hayırsızada kayalıktı, üzerinde dikili tek bir ağaç yoktu ve 80 bin köpeğin feryadı geceleri şehirden bile işitiliyordu. Sesler birkaç gün sonra kesildi, zira yaşayabilmek için birbirlerini yiyen köpeklerden hiçbiri artık hayatta değildi...
Suphi Bey’in gözünden kaçan köpekleri yoketmek de sonraki belediye başkanlarından birine, Operatör Cemil Paşa’ya düştü... Paşa seneler sonra yayınladığı “80 Yıllık Hatıralarım” isimli kitabında kendi yaptığı köpek kıyımını “Meşrutiyet’in ilânından sonra, İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı Marmara’daki Hayırsız Ada’ya gönderilmişti. Bununla beraber belediye başkanlığına tâyinim sırasında 30 bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim” diye övünerek anlatacaktı...
O devirde halk arasında iki işin “şeamet” yani uğursuzluk getirdiğine inanılırdı: Köpek öldürmenin ve padişahı tahtından indirmenin...
Halkın endişesi doğru çıktı, İkinci Mahmud’un sokak köpeklerini zehirletmesinden hemen sonra Navarin felâketi geldi, Avrupalılar donanmamızı cayır cayır yaktılar ve bunu büyük kıtlık takip etti! Suphi Bey ile Cemil Paşa’nın Hayırsızada’daki marifetlerini de başka facialar takip etti; Balkan Savaşı patladı, imparatorluğun anavatanı olan Balkanlar elimizden gitti ve ardından girdiğimiz Dünya Savaşı’nda da perişan olduk...
Üstelik, Hayırsızada rezaletinden hemen önce Sultan Abdülhamid de hal’ edilmiş, tahtından indirilmişti.
SPİRAL, 2014’TEN BUYANA MEVCUT
Yazının girişinde de bahsettim: Bazı ülkeler sokak köpeklerini öldürmek yahut kısırlaştırmak yerine üremelerini başka şekilde kontrol altına almayı tercih ediyor ve bunu dişi köpeklere spiral takarak hallediyorlar.
“Dogspiral”i, yani “köpek spirali”ni 2014’te Bosnalı iki veteriner, Tilen Klevisar ile Almir Karabegovic geliştirdiler. Dişi köpeklere uygulanan kısırlaştırma ameliyatının yaklaşık iki saat sürdüğünü, ameliyatın ardından özenli bakım gerektiğini ama spiralin ameliyata ihtiyaç kalmadan en fazla yirmi dakika içerisinde takılabildiğini ve artık ayrıca bakım gerekmediğini söylüyorlar.
Türkiye’deki sokak köpeklerinin sayıları hakkında elde kesin bir bilgi mevcut değil; sekiz ile on iki milyon arasında oldukları söyleniyor ve bu rakamlar doğru ise ciddî bir kısırlaştırma faaliyetinin hem bütçe, hem de zaman bakımından mümkün olmadığı ortada!
Ezelî âdetimiz olan ifrata yahut tefrite kapılıp “Sokaklarda tek bir köpek bırakmayalım, hepsini öldürelim” demeden önce köpeklerin üremesini azaltmayı ve bunun için de gündemimize hiç gelmeyen spiral konusunu düşünüp tartışmak zorundayız.
Zira aralarında azgınının, saldırganının ve hattâ katilinin de mevcut bulunmasına rağmen köpekler bizlere bir emanettir; tamamı suçlu değildir ve masum olanlarının kabahati, insanlarla birarada yaşamaya mecbur kalmış olmalarıdır!
Mourinho'ya 24 milyon euro verecek olan Fenerbahçe, 1932'de "Parasız kaldık" diyerek Atatürk'ten 500 lira almıştı!
Giriş: 11.06.2024 - 09:48
Güncelleme: 11.06.2024 - 10:35
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Mourinho'ya 24 milyon euro verecek olan Fenerbahçe, 1932'de "Parasız kaldık" diyerek Atatürk'ten 500 lira almıştı!
Jose Mourinho’yu hoca olarak getiren Fenerbahçe, Portekizli teknik direktöre iki yıllık mukavele karşılığında bonus ve diğer haklar da dahil olmak üzere 24 milyon euro ödeyecekmiş...
Bu 24 milyon euroyu işitince. “Neredeeeen nereye?” diye düşündüm...
Zira, bundan tam 92 sene önce, 5 Haziran 1932 gecesi Fenerbahçe’nin Kadıköy’deki ahşap binası yanmış; kulübün arşivi, bütün malzemeleri ile mobilyaları küle dönmüş ve o sırada beş parasız olan Fenerbahçe yeni bir bina inşa edebilmek için herkesten, öncelikle de zamanın Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’den maddî yardım talep etmişti!
Spor kulüplerinin devletten maddî istekleri, kuruluş senelerine kadar gider. Başta üç büyükler, yani Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş olmak üzere kulüpler özellikle de Cumhuriyet’in ilk senelerinde “Paramız yok, iş göremiyoruz” diyerek devletten devamlı şekilde maddî destek talep etmişler, devlet bunlara cüz’î meblâğlarda da olsa para vererek yahut arazi veya bina tahsis ederek yardım yapmıştır ve arşivlerimizde bu konularda dünya kadar belge vardır.
Şimdi, Mourinho’ya 24 milyon euro ödeyecek olan Fenerbahçe’nin 1932’de Atatürk’ten 500 lira almasının öyküsüne geleyim:
Bu konudaki belge, Reisicumhur Mustafa Kemal’in Fenerbahçe Spor Kulübü İdare Heyeti’ne hitaben o sırada Çankaya’daki “Kalem-i Mahsus”, yani Özel Kalem Müdürü olan Hasan Rıza Soyak’a yazdırdığı, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01014926-85 numarada bulunan ve birkaç sene önce yine bir vesile ile yayınladığım mektubun suretidir...
Hasan Rıza Soyak, 19 Haziran 1932’de yazdığı mektupta, Fenerbahçe’nin idarecilerini Mustafa Kemal’in bağışından haberdar ediyor ve şöyle diyor:
“Fenerbahçe Spor Kulübü İdare Heyeti’ne, Kadıköy,
Yeni kulüp binanızın inşasına yardım olmak üzere Reisicumhur Hazretleri’nin emirleriyle İş Bankasi’yle hey’et-i idare nâmına (500) beşyüz lira gönderilmiştir. Alındığının iş’ar buyurulmasını (bildirilmesini) rica ile hürmetlerimi takdim ederim efendim. H.R.”.
Devletin geçmişte Fenerbahçe’ye sağladığı başka maddî destekler de vardır, bunlardan birini daha nakledeyim:
Mustafa Kemal’in kulüp binasının inşası için 500 lira vermesinden üç hafta sonra, bu defa bir Bakanlar Kurulu Kararı ile, önceden on sene müddetle Fenerbahçe’ye kiralanmış olan Kadıköy’deki İttihadspor Sahası takdir edilecek ve on taksitte alınacak bedel üzerinden Fenerbahçe Kulübü’ne verildi. Kararname’nin altında Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’in, Başvekil İsmet Paşa’nın ve hükümet üyelerinin imzaları vardı.
Kulübe kararname ile on taksitte satılan saha Fenerbahçe’ye ait olan bugünkü Şükrü Saracoğlu Stadı’dır ve bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararı, Cumhuriyet Arşivleri’nde 30-18-1-2/30-52-1 numaradadır.
Sadece Fenerbahçe için değil, diğer büyük futbol kulüplerimiz için “Neredeeeen nereye?” demekte zannedersem hiç de haksız değilim!
Bin küsur senedir Müslüman olan millete kurban öğretme zevzekliği
Giriş: 17.06.2024 - 05:13
Güncelleme: 17.06.2024 - 05:13
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Bin küsur senedir Müslüman olan millete kurban öğretme zevzekliği
Bayramınız kutlu ve mübarek olsun...
Herhalde sizlerin de dikkatini çekmiştir: Ramazanlarda ve dinî bayramlarda gazeteler ile haber siteleri bir “diyetisyen” akınına uğrar ve bu zevât iftarda ve sahurda neler yenmesi yahut yenmemesi gerektiğini anlatırlar. Ramazan Bayramı geldiğinde “Fazla şeker almamaya özen gösterin” der, Kurban Bayramı’nda da millete etin saklanması ve hattâ pişirilmesi hakkında ahkâm keserler...
Bilmiyorduk, sâyelerinde öğrendik: Meğerse kurban etinin lezzetli olması için öncelikle doğru saklanması lâzımmış. Kesimden sonra birkaç saat bekletilmeli imiş, zira olgunlaşan et yumuşayıp ve elâstikîleşirmiş. Sonraki günlerde de işlenmeleri için kasaba götürülmeleri şartmış... Böyle yapıldığı takdirde et hem taze kalır, hem de sağlık bakımından güvenli olurmuş.
Kesimden sonra geniş kaplara konan etler mümkün olduğunca yayılmalı ama üstüste konmamalı imiş. Parçalanmalı ve güneş görmeyen yerlerde dinlendirilmeli imişler. Kıymalık, kızartmalık ve haşlamalık kısımlar ayrılmalı; başkalarına verilmeyecek olanlar üç ilâ beş gün buzdolabında tutulmalı, hemen yenmeyecek etler de eksi 18 derecede çalışan derin donduruculara yerleştirilmeli imiş. Kıyma yapılacak et buzdolabında iki gün bekletilebilir ve kıyma ile köfte yapılırmış!!
Şimdi gelelim, etin tencerede pişirilmesine:
Diyetisyenlerimiz, dinlendirilmiş etin yavaş ve kısık ateşte ama kendi suyu ile pişirilmesini, iç yağı yahut ve kuyruk yağı kullanılmamasını tavsiye ediyor; etin hazımsızlığa yahut şişkinliğe sebep olmaması için akşamları değil öğlenleri yenmesini söylüyor, Kurban Bayramı’nı bahane ederek et yemeyi abartmanın iyi olmadığını ve günde 100-150 gramın kâfi geleceğini anlatıyorlar. Etin yanında pilâvın, patatesin ve böreğin iyi gideceğini hatırlatıyor ve hayatî bir uyarıda bulunup “Eti mutlaka iyi çiğneyin” diyorlar...
Etin nasıl muhafaza edilmesi ve yenmesi gerektiğini öğreten bayramiyelik diyetisyenlerden Allah razı olsun! Bu tavsiyeleri vermemiş olsalardı hâlimiz nice olurdu?
ADAMLAR MİLLETİ YAMYAM ZANNEDİYOR!
Şaka bir tarafa, hazretler sanki etin ne şekilde muhafaza edileceğini ve nasıl yeneceğini bilmediğimizi sanıyor, genlerimizde yamyamlık olduğu için kurbanı keser kesmez etleri çiğ çiğ ısırdığımızı, güneşte bırakıp kokutmaya bayıldığımızı, pişirirken içine reçel falan koyduğumuzu ve bir oturuşta bir danayı götürdüğümüzü zannedip ahkâm üstüne ahkâm kesiyorlar!...
Ama akıl vermelerin daha tuhaf bir boyutu var: Diyetisyenlerin ve yeme-içme uzmanlarının yanısıra bunların ettikleri lâfları yayınlayan gazeteler ile haber sitelerinin Türkiye’nin İslâmiyet ile bundan on küsur asır önce değil, sadece birkaç sene önce tanıştığını zannedip sanki çiçeği burnunda ter ü tâze Müslüman imişiz gibi kurban dersi verme hevesine kapılmaları!
Ama kabahatin büyüğü bu haberleri yapan genç arkadaşlarda değil, Türkler’e kurbanın nasıl kesileceğini, etlerin nasıl muhafaza edileceğini ve üstüne üstlük etin pişirme şeklini anlatmaya kalkışanlara sayfalarında yer veren yazı işleri mensubunda, editörde, redaktörde, vesairede!
Genç muhabir neyin ne olduğunu düşünmüyor yahut düşünemiyor, gidip diyetisyenden veya bilmemne uzmanından bir-iki kelâm etmesini istiyor; bu vesile ile ismini duyurma imkânı bulan muhatabı bin küsur senedir kurban kesilen Türkiye’ye kurban dersi veriyor ve üstelik gevelediği herşey aynen yayınlanıyor!
Basınımızın ekseriyeti memleketin Müslüman olduğunu Ramazanlarda yahut dinî bayramlarda hatırlar ve dindarlaşır, âmennâ... Ama, Kurban Bayramı’nda “Etleri güneşte bırakmayın, buzdolabına koyun, birkaç gün sonra yiyecek iseniz derin dondurucuda muhafaza edin ve kıyma ile köfte yapıldığını da sakın unutmayın” gibisinden milleti alık yerine koyan saçmalamalar artık hakaret hâlini almıştır!
Binlik banknot ekonomiyi de, psikolojiyi de perişan eder!
Giriş: 24.06.2024 - 09:37
Güncelleme: 24.06.2024 - 09:37
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Binlik banknot ekonomiyi de, psikolojiyi de perişan eder!
İki yüz liralık banknotların ânında eridiğini söyleyip artık beş yüz yahut bin liralık yeni banknotlar basılmasını isteyenler var.
İleri sürdükleri gerekçeler başında ilk çıkartıldıkları senelerde yüz küsur euro eden iki yüzlük banknotların kıymetinin Türk parasının euro yahut dolar karşısında değer kaybetmesi yüzünden şimdi altı küsur euroya düştüğü gibi garip bir bahane geliyor.
Emisyondaki mahallî banknotu döviz ile değerlendirmek nasıl bir mantık ise...
Gelişmiş ülkeler nakit yerine kredi kartı kullanımını teşvik ederlerken ödemelerin nakit ile yapılması, üstelik piyasaya büyük kupür sürülmesi öncelikle ekonomilerin ezelî derdi olan kayıt dışı hareketleri arttırır ve sadece zarar verir.
Bu kadar da değil; büyük kupür ücretlilerin psikolojilerini de bozar...
Çalışıp didindiği haftanın yahut ayın sonunda eline üç-beş banknot sıkıştırılan işçinin hissiyâtını tasavvur edin: İlk sözü “Bu kadar uğraşmanın karşılığına bak!” olur.
Beşyüzlük veya binlik banknot basılması talepleri, bana uzun müddet kaldığım 1980’li senelerin Lübnan’ını hatırlattı...
İç savaş vardı, Filistinli gerillaları temizleme bahanesi ile güneyden giren İsrail tâââ Trablus’a kadar ilerlemişti, Bekaa ve Suriye sınırındaki bazı bölgeler Hafız Esed’in işgalindeydi, Lübnan’ı talan ediyorlardı, sadece ekonomi değil, herşey berbat vaziyette idi.
Biz gazeteciler genellikle Hamra’daki Mayflover Oteli’nde kalırdık, buranın bombalanmasından sonra da yine Hamra’daki Cavalier’i mesken tutmuştuk...
Otelin hesabını peşin değil, bir hafta kaldıktan sonra öderdik. 150 bin Lübnan lirası civarında bir meblâğ tutardı, yani 250-300 dolar...
Cavalier dolar kabul etmiyor, ödemenin Lübnan parası ile yapılmasını istiyordu. Hesap zamanı Hamra Caddesi’nin üzerindeki entarili ve şişman sarrafa gidip dolar bozdurmak zorundaydık. Ama, Lübnan Lirası’nın en büyük banknotu 250’lik idi, üstelik bozdurduğunuz doların karşılığında sadece 250’lik değil, ellilik, yüzlük, hattâ onluk banknotlar bile verir, 300 dolara torbalar dolusu para alıp resepsiyona götürürdük. Bitmek bilmeyen sayma işi hayli keyifli olur, “Ne de olsa parayı icad eden Fenikeliler’in torunlarıyız, paraya dokunmayı severiz” derler ve kahkahalar eksik kalmazdı.
O senelerin Beyrut’u macera filmi gibi idi, her an birşeyler olabilirdi ama ne bitmeyen çatışmalar, ne köşe başlarında bekleyen ve yapacakları iş belli olmayan gerillalar, ne de sokakta yürürken her an kaçırılma tehlikesi, insanı otel hesabı kadar uğraştırmazdı...
Böyle bir ortamda en yüksek banknotun 250 lira ile sınırlı tutulması boşuna değildi; daha büyük banknot basıp milletin psikolojisini bozmak istemiyorlardı! Tedavüle binlik banknot koyup da günlük kazancı iki-üç bin lira olan sıradan çalışanın eline iki veya üç kâğıt tutuşturmak yerine sekiz-on banknot vermek onlar için daha isabetli idi.
TÜRKİYE’YE YABANCI DEĞİL!
Aynı problemi aslında biz de yaşamıştık...
Enflasyonun yükselmeye başladığı gençlik senelerimde yüksek rakamlı kâğıt paralar basılır olmuş, bunu milyonluk banknotlar takip etmiş, gittikçe hafifleyen bozuk paraları da plâstik pul gibi görür olmuştuk.
Ve, ay başlarında maaş olarak elime sekiz-on banknot verildiğinde ben de kendi kendime “Bütün emeğimin karşılığına bak!” derdim...
Yukarıda da söyledim: Piyasaya yüksek değerde banknot sürmek kayıt dışı ekonomiyi daha da güçlendirip çalışanın psikolojisini bozmaktan başka bir işe yaramaz...
Dolayısı ile “Beş yüzlük yetmez, binlik banknot basılsın” yaygaralarını kopartanların, savaş ve işgal altında inleyen Lübnan’dan bile öğrenmeleri gereken çok şey vardır
İsrail'in iki gündür katliam yaptığı Şucaiyye'ye biz "Mantartepe" derdik ve Mantartepe yüzlerce Mehmetçiğe mezar olmuştu!
Giriş: 29.06.2024 - 16:00
Güncelleme: 29.06.2024 - 16:00
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı İsrail'in iki gündür katliam yaptığı Şucaiyye'ye biz "Mantartepe" derdik ve Mantartepe yüzlerce Mehmetçiğe mezar olmuştu!
İsrail askerî sözcüsü önceki gece Gazze’nin Şucaiyye, Cedide, Türkmen ve Tuffa mahallelerini hedef alan yeni bir operasyona girişileceğini duyurup halktan bölgeyi terketmelerini istedi; mahallelerin boşaltılmayacağını duyuran Kassam Tugayları da saldırgan İsrail birliklerine ağır kayıplar verdirdikerini açıkladı.
Arapçası “al-Turkman” olan “Türkmen Mahallesi”nin isminin nereden geldiğini yazmama pek lüzum yok!
Bundan otuz küsur sene önce Gazze’de defalarca gitmiş, bütün bu mahalleleri günlerce dolaşmış ve Türkmen’de Türkçe konuşan aileler ile tanışmıştım...
Bu aileler şimdi ne oldular, nereye gittiler, yaşıyorlar mı, Allah bilir...
İsrail, şimdi tekrar saldırdığı Şucaiyye’yi on sene önce, 2014 Temmuz’unda Hamas’ın kullandığı tünelleri yoketme gerekçesi ile roketler ile vurmuş, Hamas’ın yanısıra İslâmî Cihad’ın da İsrail birliklerine kayıplar verdirmesine rağmen Şucaiyye’de tam bir katliam yaşanmıştı.
Binyamin Netanyahu, askerlerinin vaktiyle beceremediği işi, on sene sonra tamamlamaya çalışıyor...
ŞUCAİYYE’Yİ FALİH RIFKI’DAN OKUYUN
İsmini şimdi haberlerden işittiğimiz Şucaiyye son dönem tarihimizde önemli bir yere sahiptir. O zamanki ismi “Mantartepe”dir ve Gazze’yi 1917’de İngilizler’e karşı savunan 32. Alay’ın 11. Bölük’ündeki yüzlerce Mehmetçik burada şehid olmuş ama mezarları bile İngiliz bombaları ile yokedilmiştir!
Türkçe’nin en usta yazarlarından Falih Rıfkı Atay, edebiyat ve üslûp şâheseri olan “Zeytindağı”nda, Şucaiyye yahut Mantartepe’de o zaman yaşananları, okuyanı daha ilk satırlardan itiberen etkileyen ifadelerle anlatır:
“…Önümüzde, Gazze’nin bütün kısa dağlarına ve düşmanın cephesine hâkim, külâha benzer bir küçük tepe var. Bu tepede Şeyh Ali Mantar’ın çıplak türbesiyle iki ölü ağaç duruyor, Gazzeliler kıymetli adamlarını da Şeyh Ali Mantar’ın mukaddes toprağı etrafına gömmüşler.
Kısaca, ‘Mantartepe’ denen bu toprak çıkıntısı, Gazze Muharebeleri’nde unutulmaz bir isim bıraktı. Cephemizle karşı cephe arasında en elverişli tarassut yeri burası idi, Arap mezarlarının altında sekiz tünel deldik, cesur tarassut zabitleri bu tünellerden geçip top ateşlerini idare ediyorlar.
İkinci Gazze Taarruzu’nda İngilizler karadan ve denizden en ağır toplariyle üç gün Şeyh Ali Mantar’ın tepesini dövdüler. Korkunç bir gürültü ile toprağı karıştıran mermiler altında ufak tepenin irtifaı birkaç metre azalmış, ateş altında bir yanardağa benziyen tepe toz, toprak, sarı ve siyah dumanlar içinde boğulmuş idi. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve taş parçaları ve senelerden beri ılık mezarlarının içinde uyuyan ölülerin kemikleri bize kadar geldi.
Bir topçu zabitiyle bir telefoncu nefer, arasıra kopan bir telefon teliyle canlılara bağlıydı. Bazen yıkılan toprak tünel ağızlarını kapıyor, zabitle nefer nefeslerini boğan bu dar kanalın içinde menfezleri yeniden tırnaklariyle açıyordu. Bir tarassut mevkii büsbütün yıkıldığı zaman toprakların altında saatlerce el ve vücutla uğraşıp diğer mevkie geçmek lâzımdı. Onlar hiçbir gün bu cehenneme isyan etmediler. Dünyanın en büyük itidâliyle üç gün üç gece İkinci Gazze Harbi’nin batarya ateşlerini idare ettiler.
Mantartepe, İngilizler’e o kadar şüphe verdi, ki biz terkettikten sonra da üstündeki bir taşın hareketine karşı yüzlerce mermi attılar.
Şeyh Ali Mantar’ın tepesi altında sebat eden tarassut zabitleriyle neferler, Gazze günlerinin hakikaten en büyük kahramanıdırlar.
…Biliyor musun, bu kadar tazyik hangi kuvvet önüne toplandı?
32. Alay’ın 11. Bölüğü cephesine!
…Tarih böyle kahramanların isimlerini yazmaz fakat İkinci Gazze Muharebesi’nin son gününü görenler 11. Bölüğün ismini unutamazlar”.
Biz, Şucaiyye’yi böyle savunmuştuk...
MEHMETÇİĞİ HATIRLAMAMIZ ŞARTTIR!
Şimdi ve hattâ şu anda İsrail ateşi altında bir ölüm-kalım mücadelesi veren “Şucâiyye”, yahut tam ismi ile “Hayye’l- Şucâiyye”, “Kahramanlar Mahallesi” demektir, Şucaiyye ismi bundan sekiz asır önce, Memlûkler zamanında buraya yerleştirilen göçebe Türkmen ve Kürt boylarının 13. yüzyıldaki Haçlı seferlerini kahramanca durdurmalarından sonra verilmiş, mücadelenin hatırası yüzyıllarca muhafaza edilmiş ve biz Şucâiyye’ye orada bulunan “Ali Mantar Türbesi”nin isminden hareketle “Mantartepe” demişizdir.
Bugün çoluk-çocuk, kadın-erkek denmeden dünya kadar masumun katledildiği Şucâiyye ile ilgiki haberleri dinlerken bîçare Filistinliler’in kaderine üzülmemiz ama aynı yerde bundan 107 sene önce toprağa düşen ve artık kemikleri bile kalmamış olan 32. Alay’ın 11. Bölük’ündeki yüzlerce Mehmetçik’i de hatırlamamız şarttır!
Ulemâ tarihimiz hakkında çok önemli bir yayın
Giriş: 06.07.2024 - 16:02
Güncelleme: 06.07.2024 - 16:02
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Ulemâ tarihimiz hakkında çok önemli bir yayın
Süleymaniye’de şimdi İstanbul Müftülüğü olan mekân, imparatorluk senelerinde “Meşihat Dairesi”, yani Şeyhülislâmlık makamı idi...
Bu arazinin Haliç’e bakan bölümündeki bazı binalar sonradan yıktırıldı ve o kısım “Botanik Enstitüsü” hâline getirildi! Hani gazetelerde arada bir “İstanbul Üniversitesi’ne ait ve üzerinde Botanik Enstitüsü’nün bulunduğu arazide lüks rezidanslar inşa edilecek” diye haberler çıkar ama sonradan yalanlanır ya, işte orası...
Meşihat Dairesi’nde Osmanlı ulemâsının özlük dosyaları da muhafaza edilirdi. “Şer’î siciller” denen ve ulemâ teşkilâtının tarihteki yeri hakkında son derece önem taşıyan bu dosyalar aynı zamanda profesyonel marangoz olan Sultan Abdülhamid’in yaptığı dolaplarda muhafaza edilirlerdi ama Cumhuriyet’in ilânından sonraki reddimiras döneminde artık önem arzetmeyen kâğıt yığınları olarak görüldüler ve binanın mahzenlerinde unutulmaya, hattâ çürümeye terkedildiler...
Dosyalar, 1969’da İstanbul Yüksek İslâm Entitüsü mezunu genç bir vâizin, sonradan birçok eser verecek olan Sadık Albayrak’ın dikkatini çekmiş ve bunları tasnif edebilmek maksadıyla büyük çaba gösterip kendini Şer’î sicillere tayin ettirmeye muvaffak olmuştu. 1978’de Diyanet’ten kovulmasına kadar binlerce dosyayı elden geçirip “Son Devir Osmanlı Ulemâsı” adını vererek yayına hazır beş ciltlik bir eser hâline getirdi, 1980’de bizzat yayınlamaya çalıştı, babasından kalan bir arsay satıp kâğıt aldı ama işin altından maddî bakımdan kalkamayıp üstelik siyasî sebeplerle de hapse düşünce yayın haklarını başkalarına devretti ve kitap sonraki senelerde birkaç baskı daha yaptı.
DOKUZ CİLTLİK YENİ YAYIN
Sadık Albayrak, eserini şimdi dokuz cilt olarak yeniden yayınladı. Bu yayında eski baskılara ilâve olarak kadılar ve nâibler, müftüler, medreseler ile müderrisler bahisleri de yeralıyor.
“Son Devir Osmanlı Ulemâsı”nı gözden geçirecek olanların, Albayrak’ın yeni baskı için yazdığı uzun önsözü ciddî biçimde okumaları gerekir. Sadık Bey, gençlik senelerinde Şer’î sicilleri ilk gördüğünde bunların perişan vaziyeti yüzünden uğradığı şaşkınlığı yaşadığı üzüntüyü anlatıyor, memurların kışın ısınmak için bazı defterlerin kapaklarını sobada yaktıklarını naklediyor ve dosyaları yayınlayabilmek için gösterdiği mücadeleyi hikâye ediyor. Memlekette doğru ve düzgün iş yapanlara mâni olunması gibi berbat bir âdetin neticesi olarak önüne çıkartılan engellerden bahsediyor ve Meşihat Arşivi’nin kendisinin yayınladığı biyografiler dışında kalan kısımlarının da yayınlanması gerektiğini söylüyor.
Sadık Albayrak’ın önsözünün son kısmındaki şu ifadeler hayli mühimdir:
“...Bugün İstanbul Müftülüğü’nün mahzenlerinde bulunan evrakın muhafaza altına alınmasından çok bunların yayınlanması önem taşımaktadır. Zira bugün yapılması gereken, bunu tamamlamaktır. İşlerlik kazanan Şer’î sicillerin daha aktif hâle gelmesi için ise, kurumun bir enstitü gibi çalışması ve daha çok uzmanın oraya tayin edilmesi gerekir. O kültür hazinesinin biran önce yeni nesle aktarılması elzemdir. Temennimiz odur ki, ilmiye sınıfının bibliyografyasını ortaya koyarak, Türk kültür rönesansının tamamlanmasına katkı sağlamış olalım...”.
Elli küsur senelik emeğin neticesi olan bu eser, azmin ve sebatın ilimde muvaffakiyet elde edebilmek için şart olduğunun mükemmel şekilde ispatıdır.
Meşihat arşivinin tamamının yayınlanması işinin din tarihçilerine ve ilâhiyatçılara düştüğünü söyleyeceğim ama kendi reklâmlarını yapabilme maksadıyla kanal kanal dolaşıp nerede ise yepyeni bir din icat eder hâle gelen zamane ulemâsında o liyakat nerdeee?
Murat Bardakçı
İran konusunda bilmediğimiz çok önemli iki husus: Bu ülkeyi bin senedir zaten Türkler yönetir ve "reform", hayallerdeki reform değildir!
Giriş: 10.07.2024 - 16:41
Güncelleme: 10.07.2024 - 16:41
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı İran konusunda bilmediğimiz çok önemli iki husus: Bu ülkeyi bin senedir zaten Türkler yönetir ve "reform", hayallerdeki reform değildir!
İran’da cumhurbaşkanlığı seçimlerini kalp cerrahı ve “reformist” Mesud Pezeşkiyan kazandı.
Pezeşkiyan seçimlerden önce “Evde çocuklarımla Farsça yerine Türkçe konuşuyorum. Annem de babam da Türk. Türklüğümle gurur duyuyorum” demişti ya, basınımızda “İran’ı bir Türk yönetecek”, “İran’a Türk damgası” yahut “Tahran’da reform yolda” teraneleri gırla gidiyor...
Oysa, İran’ın başına bir Türk’ün geçmesi ne ilk defa yaşanan bir hadisedir; ne de İslâm Cumhuriyeti’nde olması hayal edilen reform zannettiğimiz reformdur.
Önce, İran’ı bir Türk’ün idare edeceği iddiasını ele alayım:
Basınımızım gözardı ettiği ama büyük ihtimalle bilmediği bir husus var: İran’ı, 11. asırdan 1925’e, yani Rıza Şah’ın iktidara gelmesine kadar neredeyse bin sene boyunca İranlılar değil, Türkler idare ettiler! O bölgede devlet kurup hüküm süren Selçuklular, Safevîler, Avşarlar ve Kaçarlar tamamen Türk idiler. Farslar, yani asıl İranlılar memleketin başına ancak 1925’te, Pehlevî hanedanı ile geçebildiler, bu hakimiyet de sadece 49 sene devam edebildi ve 1979’daki İslam Devrimi’nin ardından gelen idarecilerin çoğu Türk idi!
Şu andaki dinî lider Ali Hamaney de baba tarafından Azerbaycan’ın Hamene şehrindendir, yani Âzerîdir ve mükemmel Türkçe konuşur!
İran böyle neredeyse on asır boyunca Türkler tarafından idare edildi ama bir Türk devleti olmadı, zira 25 asır öncesine dayanan devlet geleneği ve kültürel alandaki “Fars” hâkimiyeti “İran üst kimliği” hâline geldi, bu kimlik hanedanların Türk kimliğini bastırdı ve “İran kimliği” sadece Türkler’i değil, bölgedeki diğer bütün etnik unsurları etkisi altına aldı. İş bu kadarla da kalmadı, gayet zengin ama Arapça’ya nazaran çok daha kolay olan ve hem İran’da, hem de çevrede konuşulan birçok dili ve tabiî Türkçe’yi de hayli etkileyen Farsça’nın yanısıra 16. asırdan sonra gittikçe güçlenip resmî mezhep hâlini alan Şiilik, üst kimliğin en önemli unsuru oldu.
1979’da devrilen son Şah’ın dışişleri bakanlarından birinin “İran’a eski Yunanlılar, Romalılar, Türkler ve daha başka milletler geldiler, asırlarca hüküm sürdüler ve hepsi bizden birşeyler öğrenip gitti!” demesinin sebebi budur; İran, “üst kimlik” kavramının mükemmel bir örneğidir!
REFORM, ZANNETİĞİMİZ REFORM DEĞİLDİR!
Reform, bizde genellikle “Batılı hayat tarzı” diye anlaşılır ama İran’da rejim reformu, basınımızın hasretini çektiği reform değildir. Kadınların başlarını açmalarına izin verilmesi, alkolün kademeli de olsa serbest bırakılması, devletin İslamî kurallar çerçevesinde idaresinden vazgeçilmesi veya kuralların yumuşatılması yahut İran’ın Şah zamanındaki Avrupaî hâline dönmesi gibisinden hayaller, İran’da hiçbir şekilde sözkonusu olmaz!
İran’da “reform” öncelikle ekonomide düzelme mânasına gelir, yani petrol gelirinin halka daha iyi biçimde aktarılması, dolayısıyla da senelerden buyana çekilen ekonomik sıkıntının bir nebze olsun azaltılması demektir. Sosyal hayattaki reform, kadınların günlük hayatta daha fazla etkili olabilmeleri, meselâ kocanın ikinci bir kadın almaya karar verdiği takdirde ilk karısının iznine ihtiyaç duymasının sağlanmasıdır. Ve, bütün bunların ötesinde, “reform” bahsi geçtiğinde hemen bütün İranlılar’ın hayali, ülkelerinin artık bütün dünya ile didişmeyi bir yana bırakmasıdır.
Yeri gelmişken İran, Türklük ve Türkçe konusunda bir hatıramı anlatayım:
1980’lerde muhabir olarak İran’da bulunduğum günlerde zamanın Cumhurbaşkanı olan şimdinin dinî lideri Ali Hamaney ile mülâkat yapmak istiyor ama özel kaleminden bir türlü randevu alamıyordum...
Bir gün, Hamaney’in Lâle Oteli’nde bir toplantıya katılacağını öğrendim...
“Lale”, Tahran’ın meşhur “Hilton”u idi. İranlılar, devrimin hemen ardından yabancı otellerin isimlerini değiştirip Farsça yapmışlardı ve Hilton da Lâle olmuştu...
O senelerde şimdiki bezdirici güvenlik tedbirleri pek yoktu, basın kartınızı gösterip önemli kişilerin yanına kolayca gidebiliyordunuz. Ben de öyle yaptım, Lâle’ye gittim, Hamaney’in korumalarına İranlılar’ın verdiği basın kartımı gösterdim, Cumhurbaşkanı’nın yanına yaklaştım ve konuşmasını bitirmesinden sonra Farsça olarak “Ben gazeteciyim, sizden haftalardır randevu bekliyorum ama bir türlü gelmiyor...” dedim.
Hamaney beni her nedense yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya süzdü, Âzerî Türkçesi ile “Türkseeen?” yani “Türk müsün?” diye sordu. “Evet” cevabımdan sonra hatırladığım kadarı ile “Men şimdi Peykân Karhânesi’ne gidirem, yolda danışırıh”, yani “Peykân otomobil fabrikasına gidiyorum, yolda konuşuruz” dedi; beni otomobiline aldı ve haftalardır yapmaya uğraştığım mülâkatı arabasında yaptım.
Hangi dilde konuştuğumuzu merak edenler için söyleyeyim: İran Cumhurbaşkanı, bütün mülâkatı Türkçe vermişti!
Kıbrıs Harekâtı sırasında bize benzin vesaire veren Kaddafi yolladıklarının bedelini kuruşuna kadar istemiş ve almıştı!
Giriş: 22.07.2024 - 07:02
Güncelleme: 22.07.2024 - 07:02
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Kıbrıs Harekâtı sırasında bize benzin vesaire veren Kaddafi yolladıklarının bedelini kuruşuna kadar istemiş ve almıştı!
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50. yıldönümü münasebetiyle yavru vatanda Türkiye’nin en üst düzeyde temsil edildiği törenler düzenlendi; hem Kıbrıs’ta hem de Türkiye’de harekât hakkında ardarda konuşmalar yapıldı ve basında bir hayli yazı çıktı...
Söylenenlerde ve yazılanlarda harekât sırasında Türkiye’ye destek veren nerede ise tek ülke olan Libya ile Libya’nın o zamanki lideri Albay Muammer Kaddafi’den de bahsedildi ve Kaddafi yarım asır sonra şükran ile yâdedildi...
Ama harekât sırasındaki hükümetin, yani Bülent Ecevit kabinesinin çok daha önceleri konuştuğum bazı bakanları yardım meselesinin pek öyle söylendiği gibi olmadığını, Kaddafi’nin uçak yakıtı ve uçak lastiği gibi askerî malzemeleri Türkiye’ye bedava vermediğini anlatırlardı.
Meselâ, harekât sırasında Sanayi Bakanı olan ve 2001’de 104 yaşında vefat eden Cahit Kayra…
Önce, tanımayanlar için Cahit Bey’den kısaca bahsedeyim…
Rahmetli, Türkiye’nin gerçek ve önde gelen entellektüellerinden idi. 1917’de doğmuş, yani son iki padişah devrini yaşamış, Mülkiye’yi 1938’de bitirip Maliye Bakanlığı'na girmiş, zamanla Türkiye’nin en üst seviyedeki maliye bürokratlarından olmuş, CHP’den milletvekilliği ve Enerji Bakanlığı yapmış, uzun ve yorucu meslek hayatı sırasında hatırattan tercümeye, mizahtan tarihe ve daha başka alanlara uzanan cildler dolusu eser vermişti.
104 senelik ömrünü hayret verici çalışkanlığının sayesinde dolu dolu ve son ânına kadar yazarak, ortaya birşeyler koyarak geçirdi...
Cahid Bey, 1940’lı senelerin meşhur Varlık Vergisi’ni uygulayan maliyecilerin en uzun yaşayanı idi ve bu konu ile ilgili bir de kitap neşretmişti...
İkinci Dünya Savaşı yıllarında dört bir tarafı kan ve ateş ile çevrilen Türkiye’nin beslemek zorunda kaldığı büyük orduyu ayakta tutabilmek için sadece Varlık Vergisi’ne değil, o senelerde çıkartılan ama üzerinde pek durulmayan aynı şekilde son derece önemli ama acılarla dolu bir başka vergiye, Toprak Mahsulleri Vergisi’ne de muhtaç olduğunu söylüyor, “Bu vergilerin konması şarttı. Halk büyük sıkıntılar yaşadı ama böyle yapmasaydık, Türkiye perişan vaziyette olurdu” diyordu.
Varlık Vergisi macerasının ardından Musul petrollerindeki yüzde onluk hissemizi alabilmemiz için Bağdat’ta 1950’lerin başında yapılan görüşmelere Türkiye adına ve tek başına o katılmış , Irak’ta 1958’deki ihtilâlde linç edilecek olan zamanın başbakanı Nuri Said Paşa ile sıkı bir pazarlık yürütmüştü.
ESKİ TÜRKÇE ZABITLAR...
Cahit Bey 1974’te Kıbrıs Harekâtı’nı yapan Bülent Ecevit’in başkanlığındaki koalisyonda Enerji Bakanı idi ve kabinede pek bilinmeyen bir başka vazifesi daha vardı: Hükümet toplantılarının zabıt kâtipliğini o yapıyordu....
Eski harfler ilk yazısı olduğu için notlarını bu yazı ile gayet serî şekilde alırdı ve hükümet toplantılarının zabıtlarını da aynı şekilde eski Türkçe tutmuştu...
Bakanlar Kurulu’ndaki görüşmeler ve özellikle de Kıbrıs Harekâtı ile ilgili bütün tartışmalar Cahit Bey’in çalışma odasındaki bir etajerde muhafaza ettiği zabıtlarda kayıtlı idi ve şimdi yakın dostlarından birinde bulunan bu belgeler yayınlandıkları takdirde harekâtın bütün bilinmeyenleri aydınlanacak, Kıbrıs çıkartması da üzerinden yarım asır geçtikten sonra eksiksiz şekilde yazılmış olacaktır
FATURALAR ANKARA’YA GELİYOR!
Rahmetli ile mümkün olduğunca biraraya gelir ve hem bilgisinden, hem de derin tecrübesinden istifade etmeye çalışırdım…
Kıbrıs Harekâtı sırasında ihtiyaç duyduğumuz petrol ürünlerini, özellikle de savaş uçakları için gereken benzini Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin göndermiş olduğu o günlerde de anlatılırdı...
Söylentinin aslını en iyi bilecek kişi, Cahit Bey idi ve hadisenin doğru olup olmadığını sorduğumda “Evet, doğru. İhtiyacımız olan herşeyi yolladı ama kara kaşımızın yahut gözümüzün hatırına vermedi, bir hafta sonra faturayı önümüze koydu, son kuruşuna kadar da aldı!” demiş ve ödeme sırasında yaşanan bazı hadiselerden bahsetmişti.
Kıbrıs Harekâtı’nda görev yapmış olanlardan hâlen hayatta bulunanlar şimdi hatıralarını anlatıyorlar; harekât hakkında ve özellikle de Kocatepe Muhribi’nin batışını konu alan araştırmalar yapılıyor ama Kaddafi’nin gönderdiği benzin vesaire konusunun ayrıntıları hâlâ karanlıkta...
Kıbrıs ve Yunanistan uzmanlarını Dışişleri Arşivi’ne gidip bu konudaki belgeleri incelemekten ne alıkoyuyor, bilmiyorum...
Sakalet defilesi!
Giriş: 01.08.2024 - 11:21
Güncelleme: 01.08.2024 - 11:23
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Sakalet defilesi!
1973’de çevrilen ve başrollerini Dustin Hoffman ile Steve McQueen’in oynadıkları “Papillon” yahut Türkçesi ile “Kelebek” filmini izlemiş, yahut izlememiş olsanız bile herhalde işitmişsinizdir...
Filim, Fransa’nın Güney Amerika’daki denizaşırı toprağı Fransız Guyanı’nın başkenti Cayenne’de, sahilin birkaç kilometre ilerisindeki hapishane hâline getirilmiş Şeytan Adası’nda geçer...
Mahkûmlar bir örnek giyinmektedirler. Hapishane elbisesi yamuk yumuktur, bir tarafı uzun, diğer tarafı kısadır; sırttaki, yakadaki, vesairedeki potlar saymakla bitmez. Öylesine baştan sağmadır ki, bu hapishane üniformasının yanında pijama bile smokin gibi kalır.
Paris Olimpiyatları’na katılan Türk takımına giydirilen çuvalımsı elbiseler, bana işte Kelebek filmindeki bu mahkûm üniformalarını ve biraz da Naziler’in toplama kamplarına kapattıkları Yahudiler’in üzerlerindekileri hatırlattı...
Hapishanede mahkûmların ve toplama kampındaki kurbanların giymeye mecbur bırakıldıkları üniformalarda düzgün dikiş nasıl hak getire ise, sporcuların üzerlerindeki elbiselerde de estetik öyle nanay idi! Bazı sporcular üzerlerine sanki ceket değil, cüppemsi birşey geçirmişlerdi; sırt ve bel oturmuyordu, kollar boruyu andırıyordu, ceketlerin bir eteği uzun ama diğeri düdük gibiydi...
Belli ki, değişik elbiseler değişik bedenlere göre dikilmiş ama prova falan yapılmamış, sporculara sadece “Alın bunu giyin!” denmiş ve neticede ortaya gayet sakil bir manzara çıkmıştı. Ortada dolaşanlar sanki olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil eden sporcular değil, kimsesizler yurdunda bakılan ve bayram sabahı sevabına ama baştan sağma giydirilmiş öksüz ve yetimler dolaşıyordu.
TAKLİTTE BİR NUMARAYIZ AMA...
Tekstil cenneti olan Türkiye’de böyle bir zevksizliğin yaşanması ve moda dünyasında esâmemizin okunmaması, birşeyleri beceremediğimizi açıkça göstermektedir. Dokumadan dikime uzanan zincirde bazı halkalar eksiktir, hattâ bir değil, birçok halka noksandır.
Malûm, taklitte üstümüze yok; dünyanın en meşhur markalarını birebir kopyalıyoruz, imal ettiğimiz sahte malları orijinallerinden ayırdetmek hayli zor, bu işi mükemmel şekilde beceriyoruz ama kopyecilik kanımıza işlediğinden olacak ortaya özgün eser koyamıyoruz ve hâlâ dünya çapında bir marka oluşturamadık!
Paris Olimpiyatları’na katılan takımımızı baştan aşağı saran giyim-kuşam sefaleti, bu alanda daha birkaç yüz fırın ekmek yememiz gerektiğini açıkça gösteriyor...
Ama bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan bu zevksizliğe sebep olanların ve özellikle de bu Daltonvârî elbiseleri diken Vakko’nun hakkını yemeyeyim:
Beceriksizlikleri önemli bir işe yaradı ve kamplaşmanın zirveye çıktığı, hemen her konuda bölünmüş olan Türk toplumunun bir anda kenetlenmesini sağladı. Baksanıza, olimpiyatlara katılan sporculara giydirilen garabeti beğenen yok gibi; bu zevksizliği gören muhafazakârı da, lâiki de, sağcısı da, solcusu da veryansın edip duruyor!
Başıboş köpeklerin itlâfı Atatürk zamanında da emredilmiş ama bir netice alınamamıştı!
Giriş: 14.08.2024 - 15:15
Güncelleme: 15.08.2024 - 09:05
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Başıboş köpeklerin itlâfı Atatürk zamanında da emredilmiş ama bir netice alınamamıştı!
Başıboş köpekler için çıkartılan ve resmî adı “Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” olan yasaya toplumun birçok kesiminden tepkiler gelmeye devam ediyor. Dün de bazıları meşhur olan ama çoğunun ismini ilk defa işittiğim 130 yazar ve edebiyatçı, kanunun iptali için Meclis’e çağrı yaptı.
Evinde dört ayaklı birkaç dostu ile beraber yaşayan benim ve benim gibi hayvanseverlerin bir yerde “köpek katliamı” mânâsına gelen bu kanunu hoş karşılaması asla mümkün değildir!
Fakat, ortada bir de hakikat var: Başta çocuklar olmak üzere birçok kişi başıboş köpeklerin saldırısına uğrayıp yaralandıkları ve hattâ hayatlarını kaybettikleri için artık mutlaka bir tedbir alınması gerekiyor. Bir yanda hayvan dostları, diğer yanda da çocukları yahut yakınları köpeklerin kurbanı olmuş felâketzedeler var; iki taraf da kendi açılarından haklı, hele kurbanları ailelerine karşı çıkmak hiç doğru bir hareket değil, zira ateş düştüğü yeri yakar!
O halde alınması gereken tedbir nasıl olmalı? Başıboş ve saldırgan hayvanlar yüzünden memleketteki köpeklerin tamamı mı katledilmeli, yoksa başka bir yol mu bulunmalı?
Gönül elbette başka bir çare bulunmasını ve masum hayvanların hayatlarına kastedilmemesini istiyor ama tam bir çözüme varmak hayli zor. Üstelik bu sıkıntı öyle son senelerde ortaya çıkmış değil; yüzyıllar öncesinden, tâââ Osmanlı asırlarından buyana devam eden ve halli son derece müşkil olan bir dert!
Bu derde son verebilmek için son birkaç asır içerisinde her türlü yol denenmiş, meselâ İstanbul’da ne kadar sokak köpeği varsa mavnalarla Hayırsızada’ya gönderilip orada bırakılmış, hayvanlar açlıktan birbirlerini yemişler ama yine de bir neticeye varılamamıştı.
GÖZDEN KAÇAN BİR GENELGE
Geçmişte sokak köpekleri meselesinin halli için alınan fakat bugünkü vaziyete bakıldığında işe yaramadığı anlaşılan, pek telâffuz edilmeyen ve dolayısı ile az bilinen bir başka karar daha var: Eski ismi “Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti” olan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın Resmî Gazete’de 13 Haziran 1932’de, yani Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı döneminde yayınladığı “Köpeklere karşı alınacak tedbirler hakkında” başlıklı “tamim”i, yani genelgesi...
Sonraki senelerde Başbakanlık makamına gelen Dr. Refik Saydam’ın Sağlık Bakanı olduğı sırada hazırlanan genelgede kuduz vak’alarının artması üzerine, köpeklere karşı genel bir mücadeleye girişilmesi gereği hakkında ilgililerin dikkatleri çekiliyor ve başıboş bütün köpeklerin “itlâf edilmeleri”, yani “öldürülmeleri” öngörülüyordu!
Ama, o günlerdeki köpek saldırıları ile şimdi meydana gelenler arasında önemli bir fark vardı: Bugün sıkıntının “başıboş” köpeklerden kaynaklanmasına rağmen genelgenin çıkartıldığı 1932’de halkı ısıran köpeklerin çoğu “sahipli” idiler!
Genelge oldukça sert idi. Daha ilk maddede “Sahipsiz bütün köpeklerin “itlâf edilecekleri”, yani “öldürülecekleri” söyleniyor, sahipli köpeklerin sokağa maskesiz çıkartılmaları yasaklanıyor, maskesi olmayan köpeklerin de itlâf edilecekleri duyuruluyordu.
Sağlık Bakanlığı’nın köpekler konusunda aldığı daha başka sert tedbirleri burada tek tek yazmıyorum, merak edenler aşağıda Resmî Gazete’deki görüntüsünü yayınladığım genelgeyi okuyup öğrenebilirler...
Bundan 92 sene önce, Atatürk döneminde çıkartılan köpeklerin itlâfı ile ilgili genelge bir işe yaramamış olmalı ki, işler bugün bu noktaya geldi!..
Velhâsıl, bu derdin devâsını bulabilmek çok, ama çok zordur ve tarih, sokak köpekleri meselesinin halli için ne yapılırsa yapılsın, nasıl bir çaba gösterilirse gösterilsin, maalesef bir çözüme varılamayacağını açıkça göstermektedir!
Hilâfet sevdalılarını uyarıyorum: İngiltere'de üç gün önce yayınlanan bu belge sahtedir, bundan size ekmek çıkmaz!
Giriş: 20.08.2024 - 09:32
Güncelleme: 20.08.2024 - 14:25
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Hilâfet sevdalılarını uyarıyorum: İngiltere'de üç gün önce yayınlanan bu belge sahtedir, bundan size ekmek çıkmaz!
Lee Israel, New York’ta yaşayan Amerikalı bir yahudi kadındı...
Yazarlığa soyunup bir-iki biyografi çıkartmış ama hem alkole aşırı düşkünlüğü hem de huysuzluğu sebebi ile sektörde tutunamamış ve yayıncılar onu artık muhatap almaz olmuşlardı.
Lee bunun üzerine başka işler yapmaya, daha doğrusu sahtekârlığa başladı: Meşhur edebiyatçıların yazılarını ve imzalarını taklit edip sahte mektuplar hazırlıyor ve bunları “efemera” meraklılarına, yani belge kolleksiyonerlerine satıyordu! Düzmece belgeleri kolleksiyon dükkânlarına başlangıçta 50 ile 100 dolar arasında verirken zamanla fiyatları artırdı; sahtekârlığının boyutunu daha da genişletti, tanınmış edebiyatçıların kütüphanelerde muhafaza edilen mektuplarının orijinallerini çalıp yerlerine kendi hazırladığı sahtelerini koymaya ve yürüttüğü orijinalleri pazarlamaya başladı. Ernest Hemingway, Dorothy Parker, Louise Brooks ve Noël Coward gibi isim sahibi Amerikan yazarlarına ait 400 kadar sahte yahut çalıntı mektubu piyasaya sürdü ama FBI kadının neler çevirdiğini farkedince Lee’yi sorguya çekip mahkemeye çıkarttılar. Sattığı belgelerin çoğunun sahteliğinin ortaya çıkmasına ve bununla ilgili haberlerin gazetelerde ve TV’lerde sık sık yer almasına rağmen dâvâlar sırasında bazı akademisyenler düzmece belgeleri kullanmaya devam ediyorlardı...
Suçunu kabul eden Lee, 1993 Haziran’ında altı ay ev hapsine ve beş yıl denetim altında tutulmaya mahkûm oldu. Kütüphanelere ve arşivlere girişleri yasaklandı, yayınevleri yazmak istediği biyografileri hiçbir şekilde basamayacaklarını söylediler, uydurduğu belgeleri kullanan yazarlar da rezil oldular!
Mahkûmiyetinin ardından ufak bir yayınevinde güç-belâ iş bulabilen Lee Israel, sahte belgeleri hazırlayıp pazarlamasının öyküsünü 2008’de “Can you ever forgive me?”, yani Türkçesi ile “Beni affedebilecek misin?” ismi ile yayınladığı kitabında fakat işine geldiği şekilde anlattı ve 2018’de kitabın aynı isimle filmi çekildi. Filmde Lee Israel rolünü Melissa McCarthy oynuyordu ama sahtekârlıklarını sinemada görebilmek Lee’ye nasip olamadı, zira filmden dört sene önce, 2014’te 75 yaşında iken hayata veda etmişti...
SAHTE BELGE BU DEFA HİNDİSTAN’DAN GELDİ!
Bugün burada Lee’nin sahtekârlıklarından bahsetmemin sebebi, 2018 yapımı “Beni affedebilecek misin?”i Disney’de önceki gece nihayet seyredebilmem ve çok tuhaftır ama hemen ertesi günü, yani dün de sahte bir belge ile karşılaşmam...
Londra’dan dijital olarak yayın yapan “Middle East Eye” sitesinde 17 Ağustos’ta Sultan Abdülâziz’in oğlu olan ve 3 Mart 1924’de Hilâfet’in kaldırılmasının hemen ardından ailesi ile beraber Türkiye’den sınırdışı edilip Fransa’nın Nice kentine yerleşen Son Halife Abdülmecid Efendi hakkında İmran Mulla isimli gazetecinin İngilizce bir yazısı vardı ve yazıda Arapça bir belge de yeralıyordu.
Belge, son Halife ve Hilâfet ile alâkalıydı...
Abdülmecid Efendi, tek kızı Dürrüşehvar Sultan’ı 14 Kasım 1931’de o devirde İngiliz yönetimi altında bulunan Hindistan’ın en büyük Müslüman devleti Haydarabad’ın “Nizam”ı, yani hükümdarı ve dünyanın yine o dönemde en zengin adamı olan Osman Han’ın oğlu Âzam Cah ile evlendirmiş ve Middle East Eye’da yayınlanan belgeye göre nikâhtan beş gün sonra, 19 Kasım’da da hilâfeti Osman Han’a devretmişti. İmzasını taşıyan belgenin son kısmında, “Bu iki ailenin birleşmesinin neticesinde dünyaya gelecek olan ilk erkek çocuk Haydarabad’ın hükümdarı ve hilâfet makamının sahibi olacaktır” diyordu...
Belgenin fizikî özellikleri hakkında burada ayrıntılı malûmat vermeme gerek yok, sadece şu kadarını söyleyeyim: Bu evrak bundan birkaç sene önce imal edilmiştir, yani sahtedir!
Bazı çevrelerde hâlâ tartışılan Hilâfet’in devamı konusunda önemli bir etki yapabilecek olan belgeyi ilk görüşümde metni biraz tuhaf buldum... “Sultan-Halife” unvanını 1944’teki vefatına kadar kullanan Abdülmecid Efendi’nin bu unvânı ölümünden senelerce önce dünürüne devretmesi ihtimali bana imkânsız göründü, üstelik metnin altında Abdülmecid’in kızına, damadına, yeğenine ve yeğeninin kocasına ait olan imzaların bu kişilerin gerçek imzaları ile bir alâkası yoktu.
Belgede aklımı kurcalayan daha başka tuhaflıkların bulunduğunu da farkedince, Haydarabad ile yakın teması olan bazı dostlarımdan bu evrakın nereden çıktığı ve neyin nesi olduğu hususunda yardımlarını rica ettim.
Müsaadelerini almadığım için isimlerini veremeyeceğim dostlarım, merak ettiğim cevapları sadece bir saat kadar sonra verdiler: Abdülmecid Efendi’ye ait olduğu iddia edilen “Hilâfet’i devir belgesi” hakkında Haydarabad ile görüşmüş, “Bu belge burada birkaç senedir dolaştırılıyor ama sahtedir” cevabını almış, sansasyon meraklısı bir gazeteci tarafından Photoshop ile imal edildiğini, hattâ gazetecinin ismini bile öğrenmişlerdi! Üstelik sözkonusu yazının Middle East Eye’da önceki gün yayınlanmasından hemen sonra, dün, Kanada’nın Toronto şehrindeki bir akademisyen de sosyal medyada “Bugün, kalpazanlar için bayram günü. Bu makalede bir hayli hatâ ve abartı var” diyor, yazarı kastederek “Genç İngiliz yanıltılmış” diye yazıyordu!
Böyle abartılı ama sahte iddialar konuya âşinâ olmayan safdillerin her zaman ilgilerini çeker ya, Middle Eat Eye’daki yazı da aynı tesiri yaptı ve Türkiye’deki bazı internet siteleri hemen Türkçesini yayınladılar! Ama oturup tercüme etmeye zahmet buyurmadan, Google Translate’i kullanarak! Dolayısı ile birbirlerinin aynı olan bu yayınların Türkçeleri berbattı ve Google tercümede zaten dünya kadar yanlış yapmıştı!
Bazı hilâfet meraklılarının ileriki günlerde bu düzmece evraka dayanarak “Hilâfet meğerse kalkmamış, son Halife onu falancaya devretmiş, şu anda da filâncanın elinde” terânelerini ileri süreceklerinden emin oluğum için, benzer iddiaları ortaya atacak olanları “Bu belge sahtedir!” diye peşinen uyarıyorum.
SAHTECİLİKTE ÇOK AMA ÇOK İLERİDEYİZ!
Sahte belgecilik tarihinin en fazla ses getiren örneklerinden biri Almanya’da çıkan Stern dergisinin 1983’te milyonlarca mark vererek satın aldığı, büyük bir tantana ile yayınlamaya başladığı ama tamamının düzmece olduğu ortaya çıkınca yayını hemen durdurup özür dilediği ve Alman basınında büyük bir skandala sebep olan “Hitler’in Günlükleri” rezaletidir...
Bu rezaletin bir benzeri bizde “Abdülhamid’in Hatıraları” olarak çok daha önce, tâââ 105 sene önce yaşanmış ama ne utanan olmuştu, ne sıkılan...
Sahte hatıraları 1919’da Süleyman Nazif yazıp yayınlamış, her yeni baskı öncesinde metne bir yığın ilâveler yapılmış, asıl rezalet 1974’te çıkmış, “Hatıraların orijinalinin Doğu Almanya’nın Leipzig şehrinde bulunup getirildiği” iddiası ile Tercüman Gazetesi’nin sahibi Kemal Ilıcak yeni bir yayına ikna edilmiş, sahte metin Tercüman’da günlerce yayınlanmış, üstelik gazetenin tirajı bir hayli artmış, yayının ardından da sahte hatıralar yepyeni bir kitap olarak basılmıştı ve hâlâ basılıyor!
Metni bir gazeteci uydurmuş, emekli bir deniz albayına eski harflerle alelâcele yazdırılan sahifeler de okuyucuya “Abdülhamid’in elyazısı” diye sunulmuştu!
Bu sahtekârlık hakkında daha fazla malûmat almak isteyenler, Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanlarından ve Türkiye’nin önemli tarihçilerinden olan Prof. Dr. Ali Birinci’nin 2005’te “Divan” dergisinde yayınladığı “Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri Meselesi” başlıklı uzun makalesini okuyabilirler...
Sahte belge işi ilim dünyasının başına musallat edilmiş büyük bir derttir! Türkiye ise belge uydurmakta Avrupa ile Amerika’dan maalesef işte böyle onlarca sene ileridedir ama sahtekârlıkların ortaya çıkmasının ardından yabancılar ile Türk akademisyenlerin davranışları farklıdır:
Batılı araştırmacılar bir belgenin yahut hatırâtın düzmece olduğunun anlaşılması üzerine bunları artık hiçbir şekilde kullanmazlar, daha önce gerçek olduklarını zannedenler de hatâları için özür dilerler. Bizde ise bunun tam tersi olur, belgenin sahteliği kesin şekilde öğrenilse bile akademisyenlerden bazıları “belge” denen o palavrayı tepe tepe kullanmaya devam ederler!
Abdülhamid’e atfedilen sahte hatıralarda da aynı iş yapıldı. Sağcı, solcu, muhafazakâr, lâik, Atatürkçü vesaire hemen her kesim Abdülhamid’e atfedilen düzmece metnin işlerine gelen kısımlarından alıntılar yaptılar, isimlerinin başında “Prof” unvanı bulunan koskoca bilim adamları bile bu sahtekârlığa hiç sıkılmadan âlet oldular ve bu uydurma metni “Abdülhamid, hatıralarında bu meseleyi şöyle anlatır...” diyerek hâlâ kullanıyorlar..
Öküzün altında buzağı aramayın! Harbokulu'ndaki gösteri, disiplinsiz bir eylemden ibarettir, o kadar!
Giriş: 07.09.2024 - 10:05
Güncelleme: 07.09.2024 - 10:05
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Öküzün altında buzağı aramayın! Harbokulu'ndaki gösteri, disiplinsiz bir eylemden ibarettir, o kadar!
Türkiye günlerden buyana kutuplaşmanın mükemmel bir örneğini yaşıyor ve yeni mezun teğmenlerin kılıçlı yeminlerini tartışıyor...
Tartışmalar beni hiç şaşırtmadı, zira şayet tartışılmasa ve her kafadan ayrı bir ses çıkmasa idi ortada bir tuhaflık var demekti.
Basında ve sosyal medyada “yemin” yahut “and” diye bahsedilen bu metin, ilk defa 1995’te okunan “mezuniyet andı” idi; 28 Şubat sürecinde tören yönergesine, yani mevzuata girmiş ve daha sonra çıkartılmıştı.
Bu andın okunduğu kılıçlı gösterinin sebebi de bellidir: 15 Temmuz sonrasında yeniden formatlanan askerî okullara kabul edilen öğrenciler bazı çevrelerde “cemaatçi-tarikatçi” diye yaftalandılar. En yüksek ses, başında bulundukları askerî kurumlara kendi komutanlık dönemlerinde cemaatin sızmasını engelleyememiş olan emekli subaylardan, paşalardan ve amirallerden geliyordu.
Askerî talebeyi baştan “cemaatçi, tarikatçi, aksubay” diye suçlayan bu kişiler, daha sonra sosyal medyada bir “Tarikatçi olmadığınızı gösterin” edebiyatına giriştiler.
Kılıçlı yemin, askerî öğrencileri hedef alan işte bu psikolojik baskıların neticesidir! Okula kabul edildikleri andan itibaren tarikatçilikle suçlanan ve “Şayet değilseniz olmadığınızı kanıtlayın” diye doldurulan üniformalı gençler, kendilerinden beklenen ispatı disiplini bir yana bırakıp kılıçların altında yemin ederek gösterdiler! Üstelik bu disiplinsiz harekette sürü psikolojisi de devreye girdi, Kara Harp Okulu’ndan diplomalarını alan bazı Senegalli, Libyalı, Moğol, Bosnalı öğrenciler kılıçlarını çekip Türk arkadaşları ile beraber “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atıp mevzuattan çıkartılan yemin ettiler!
Meselenin bir başka tuhaf tarafı daha var: Harbokulu öğrencilerini düne kadar “tarikatçi” olmakla suçlayanlar, kılıçlı yemin hadisesinden sonra, aynı öğrencileri şimdi “Atatürkçü teğmen” diye alkışlıyorlar ve seneler süren baskıların neticesinde bir disiplinsizlik meselesinden ibaret olan hadise başka mânâlar verilerek köpürtülüp farklı boyutlara taşınıyor..
ERHAN HOCA FAKTÖRÜ
Ve, bu olup bitenlerin ardından yine aynı çevreler hedefe bütün askerî okulların bağlı olduğu Millî Savunma Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu’yu yerleştiriyor ve bütün bu olup bitenlerin sorumluluğunu onun üzerine yıkmaya çalışıyorlar...
Dolayısı ile, “Tarihin Arka Odası”nı senelerce beraber yaptığımız Erhan’ın rektörlük dönemi hakkında birkaç söz etmek bana farz oldu:
Askerî okulların sızıntılarla delik deşik edilip çökmüş olan eğitim sistemi Prof. Afyoncu’nun rektörlüğü sırasında yenilendi! Asker ile sivilin birlikte çalışması sağlandı, askerî okul binaları elde tutuldu, eskimiş olanları yeniden inşa edildi. Daha önce askerî okulların dekanlıklarına yüksek lisansı bile olmayan kurmay albaylar veya generaller getirilirken, dekanlık görevi bu dönemde sivil profesörlere verildi. Askerî eğitim güçlendirildi, meselâ okullarda daha önce müfredattan her nedense çıkartılan istihbaratın, vesairenin öğretilmesine tekrar başlandı. Kurmaylık sistemi de yenilendi ve ileri memleketlerdeki gibi kademeli hâle getirildi.
Seveni, sevmeyeni, dostu, düşmanı, herkes bilsin: Askerî eğitimdeki bütün bu yenilikleri hayata geçiren Prof. Dr. Erhan Afyoncu görevine devam edecek!
.Hortlayan bir dert: İttihadçılık
Giriş: 16.09.2024 - 09:46
Güncelleme: 16.09.2024 - 09:46
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Hortlayan bir dert: İttihadçılık
Gündemin utanç verici bir cinayete, sekiz yaşındaki Narin’in hunharca katledilmesine kilitlendiği son günlerde bazı gençler arasında pek farketmediğimiz yeni bir kamplaşma, başını alıp giden bir çılgınlık yaşanıyor: İttihadçılık merakı, İttihad ve Terakki hayranlığı...
Sadece gençler değil, olgun yaştakiler de sosyal medyada gruplar kurup İttihadçılık ile bu partinin liderleri önemli isimleri olan Enver, Talât ve Cemal Paşalar’ı göklere çıkartıyorlar, hattâ piyasada üzerinde bu üç paşanın resimleri bulunan tişörtler bile satılıyor. “Paşam, emret ölelim”, “Zulme karşı mukavemet” yahut “İttihadçı ruhu” misâli sloganların bini artık bir para!
Modanın başlamasında aslında bir yerde ben ve seneler önce Tarihin Arka Odası’nda defalarca ağırlayıp “Son İttihadçı” diye şakalaştığımız rahmetli Erol Şadi Erdinç müştereken sorumluyuz... Erol Şadi’nin programda tatlı ve etkileyici konuşması arasında yaptığı espriler bile bugün İttihadçılık modasının yayılmasında etkili oluyor.
Meselâ, Erol ağabeyin sarfettiği “Zulme karşı mukavemet” sözü bugün İttihadçı sloganı zannediliyor ve “Zulme karşı mukavemet! Kahrolsun istibdat, yaşasın Hürriyet! Selâm olsun o yiğit kahramanlara! Enverler ölmez! Talâtlar ölmez! Cemaller ölmez! İttihadçılar ölmez!” teranesi tekrar edilip duruyor...
Ama, “Zulme karşı mukavemet” sözünün İttihad ve Terakki ile alâkası yoktur! 1789’daki Fransız İhtilâli sırasında Kurucu Meclis’in kabul ettiği İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin ikinci maddesinde geçer, Fransızcası “résistance à l’oppréssion”dur ve hâlen Fransız Anayasası’nın giriş kısmında da yeralır...
Üstelik, rahmetli Erol ağabey “zulme kaşı direniş” sözünü İttihadçılar için değil, 27 Mayıs öncesinde Adnan Menderes aleyhinde gösteri yapanlara ait bir hak olarak kullanmış ama İttihad ve Terakki meraklıları rahmetlinin konuşmasını nasıl bir hayranlıkla ve nereleri ile dinlemiş olacaklar ki, Menderes muhaliflerinin faaliyetlerini İttihadçı çabası zannetmişlerdir!
TEK HEDEF: ABDÜLHAMİD’İ DEVİRMEK!
Şimdi, İttihadçılığın temelini konuşalım:
Jöntürkler’in bir yerde devamı olan İttihad ve Terakki, Sultan Abdülhamid’in istibdadına son vermek maksadıyla başlamıştı. “Memleketi batmaktan kurtarmak” için çalıştıkları söylense bile, İttihadçılar, hareketin temelinde Abdülhamid’in işbaşından uzaklaştırılması çabasının bulunduğunu açıkça ifade ediyordu.
İstanbullu bir Rifaî şeyhinin yazdığı İttihad ve Terakki Marşı’nın terennümünü teşkil eden “Bir belâdan bin belâ icad eden hain yezid / Âdemiyyet, milk ü millet düşmanı Abdülhamid” sözleri, bu nefretin boyutunu mükemmelen gösterir.
Bugün, hayranlık listesinde ilk sırayı İttihad ve Terakki’nin en güçlü ismi olan Enver Paşa alıyor.
Burada, Enver Paşa’nın hatıralarında maksatları ve Abdülhamid hakkında yazdığı bazı cümleleri aynen naklediyorum:
“...Soba başında toplandığımız istirahat zamanlarında hükümetin aczinden, idâre-i mutlakanın (mutlakiyet idaresinin), hassaten (özellikle) Sultan Hamid’in fenalığından bahsederdik. Fakat bunlar söz olarak kalır, yalnız fikirde ufak bir intibah (uyanma) hâsıl ederdi...”.
“...Bu sırada, hakikaten, zalim idarenin tesirini bütün milletin anlamaya başlamış olduğunu hissettim ve bundan sonra idâre-i zâlime-i Hamidî’ye (Abdülhamid’in zalim idaresine) karşı zihnimde hâsıl olan intibah (uyanma), derece-i kemâle (olgunluk derecesine) gelmişti (olgunlaşmıştı). ‘Bu hâin herif istese bir anda her şeyi yapar; memleketi bahtiyar eder, etrafındaki alçakları dağıtır, hem memleket, millet bahtiyar olur, hem kendisi’ diyordum. Fakat ben bu adamın senelerden beri kan içmeğe alışmış olduğunu ve insanın itiyâdından (alışkanlığından) vazgeçemeyeceğini düşündükçe, şahsına karşı fevkalâde bir adâvet (düşmanlık) [hissediyor] ve herhalde bunun vücûdunun ortadan kalkmasının en selîm (kusursuz) bir çâre olacağını düşünüyordum...”.
TURANCILIK MASALI...
Zamâne İttihadçılarına göre Enver Paşa su katılmamış bir Turancı idi!
Enver Paşa’nın sürgündeki son senelerine ait bütün yazışmaları elinden geçmiş ve hepsini yayınlamış bir kişi olarak söylüyorum: Paşa hayalperestti, romantikti ama “Orta Asya’ya Turan’ı kurmak için gidiyorum” gibisinden bir söz etmemişti ve daha da önemlisi, Turancı falan değil, İslâmcıydı!
Hayali bir “Turan Devleti” değil, bir “intikam hareketi” başlatarak İngiltere’nin emperyalist gücüne son vermek ve Orta Asya’dan Hindistan’a, hattâ Türkiye’ye uzanacak bir “İslâm İmparatorluğu” teşkil etmekti. Bu imparatorluğu temelinde İslâm’ı ortak değer kabul eden bir federasyon düşüncesi bulunacaktı.
Enver Paşa, resmî yazışmalarında ve tamamı binlerce sayfa tutan özel mektuplarında Turan hayalinden bir defa olsun bahsetmez. Yazdıklarında “Turan “ sözü gerçi birkaç yerde geçer ama kasdettiği “Turan” mâlûm ideoloji değil, İran’ın 20. asrın başında bu isimle adlandırılan doğusu ve Orta Asya’daki Türk bölgeleridir. “Turan’a gidiyorum” demek “Turan İmparatorluğu kurmaya gidiyorum” değil, “Orta Asya’ya gidiyorum” demektir.
Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki mecburî sürgünü sırasında kaleme aldığı mektuplarında geçen şu ifadeler de, düşüncesinin “Turan” değil “İslâm Devleti” olduğunu açık şekilde aksettirmektedir:
“...İngilizler dişleri sökülmüş yılan gibi sürünürken İslâm kazanacak. ...İngilizler’e karşı açtığım İslâm ihtilâl bayrağının altında bütün Müslüman memleketleri toplayarak İngiliz aleyhinde çalışacaklarla, yani Bolşeviklerle birlikte mücadeleye devam fikrinden gittikçe hoşlanıyorum. İnşaallah bu da hem Müslümanlar’a hem memleketimize çare olacaktır. ...Muvaffak olursak Türkiye, İran, Afganistan birliği vücut bulmuş olur. Bu suretle kuvvetli bir İslâm kitlesi hem İngilizler’e büyük bir darbe vurur, hem de Avrupa’nın altolması için Bolşevikler’in serbest kalmasına vesile olur. İnşaallah bunun hayata geçtiğini görerek seviniriz. ...Böyle sürüne sürüne, toprak odalarda duman içinde, maddeten ve senden uzak mânen, yalnız İslâmları kurtarmak teşebbüsüyle yaşıyorum”.
Paşa’nın bütün hatâlarına rağmen, o günün şartlarından Turan hayâline dalmayacak derecede haberdar bulunduğundan emin olun!
BİR NE OLDUĞU MEÇHUL BİR DİN EKSİKTİ
Yeni moda İttihaçılarımız sadece Enver Paşa’yı değil, önde gelen diğer İttihadçıları da yere-göğe koyamıyor ve yücelttikleri isimlere Kafdağı’ndan kar bağışlıyorlar... Üstelik bazıları “Türk dini” yahut “Tengricilik” diye bir terâne tutturmuş gidiyorlar...
Neyin nesi olduğu bilinmeyen bu yeni din, Suriyeli sığınmacı sayısının artmasının körüklediği Arap düşmanlığının neticesinde bazı gençlerde İslâmiyet inancının yerini almaya başlayan garipliklerden biridir...
Ve, düşülen bir başka büyük hatâ Enver Paşa ile Mustafa Kemal’in mukayesesi...
Senelerdir yazıp söylüyorum ve sırası gelmişken yine tekrar edeceğim:
Elimden sadece Enver Paşa’nın değil, İttihad ve Terakki’nin önde gelen birçok liderinin evrakı da geçti...
Bu evrakı okumuş olmanın sağladığı ayrıcalığa dayanarak ifade edeyim: İstiklâl Harbi’nin başında Mustafa Kemal değil de Enver Paşa yahut İttihad ve Terakki’nin bir başka hayalperest mensubu bulunsa idi, perişan olmuştuk! Millî Mücadele hayal uğruna girişilen bir savaşa döner ve neticede Sevr’den de beter hâle gelirdik!
Dolayısı ile Yeni İttihadçı gençlerin, Enver Paşa’dan bahsederken kullandıkları “Sen hayal kur, biz ölelim Paşam” sloganı tuhaftan da öte bir saçmalıktır! Ölmek, hele boş hayaller uğruna can vermek hem bu kadar ucuz olmamalıdır, hem de geçmişte yine o hayaller uğruna Sarıkamış’ta, Gazze çöllerinde, Galiçya’da ve daha nice yerlerde yüzbinlerce gencin nasıl can verdiklerini hatırlamak gerekir!
Her zaman ve her vesile ile ortaya konan bazı gerçekleri tekrar edeceğim: İttihadçılar kötü niyetli insanlar değillerdi, yaptıkları herşeyin gerisinde memleketin iyiliği arzusu vardı; hırsızlık yahut yolsuzluk gibi şaibelerin altında kalmamışlardı ama tecrübesiz ve fazla atak idiler.
İmparatorluğun sonunu da işte bu tecrübesizlikleri getirdi! Abdülhamid’in 33 senede 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybetmesinin ardından İttihad ve Terakki 1909’dan sonraki on sene içerisinde imparatorluğun tamamını elinden çıkardı ve öyle ki payitaht, yani İstanbul bile işgale uğradı!
SENELER ÖNCE VERİLEN BİR DERS...
Bu kafada olanlara en güzel cevabı, rahmetli Alparslan Türkeş, seneler önce yaptığı bir konuşmada veriyor:
“İttihad ve Terakki Fırkası var yakın tarihimizde. Enver Paşalar var, Talât Paşalar var, Cemal Paşalar var. Birçokları bunları çok beğendiler. ...’Efendim çok dürüst adamlardı, doğru adamlardı, şöyle adamlardı. Bak, Enver Paşa gitti Türkistan’da şehid oldu. Ama koca Osmanlı Devleti’ni yıktıktan sonra neye yarar? 1908’de geldi İttihad ve Terakki, iktidar oldu. Onlar iktidar olduğu zaman Arnavutluk Osmanlı Devleti’ne bağlıydı. Osmanlı Devleti’nin sınırları Adriyatik Denizi’ndedir. Rumeli, bizim elimizdedir. Selânik, efendim Manastır, Niş, Kosova hepsi bizim idaremizdedir. Libya ve Çad bizdedir, yani sınırımızın bir ucu Afrika’nın ortasında, ekvator çizgisindedir. Arabistan, Yemen bizdedir. Yani, Osmanlı Devleti’nin bir ucu Hint Okyanusu’ndadır 1908’de. On sene sonra, 1918’de hepsi gitmiştir, Anadolu da işgale uğramıştır, Anadolu da tehlikededir. İşte İttihad ve Terakki, işte Enver Paşa, işte Talât Paşa, işte Cemal Paşa. ‘Efendim çok vatanseverdiler, çok dürüsttüler. Hırsız değillerdi, bilmemne değillerdi’. Ama, komitacıydılar. Komitacılıkla devlet adamlığı farklı şeylerdir. Bize akıllı, ileriyi gören devlet adamı lâzım. Milletini tanıyan, tarihini bilen kudretli devlet adamı lâzım”.
Türkeş’in konuşmasının tamamını internetten bulabilirsiniz...
Tarihimizin bu son derece önemli siyasî hareketi, yani İttihadçılık doğrularıyla da, yanlışları ile de bize aittir ama hatalarıyla yahut sevaplarıyla artık tarihe mâlolmuştur ve yeni İttihadçılık, başımıza gelen bütün felâketleri unutup yüz küsur sene önceki hatalarımızı tekrar etmekten başka birşey değildir!
Tarih boyunca hiç vârolmayan Lübnan'ı, Abdülhamid'in Washington Elçisi kurmuştu
Giriş: 05.10.2024 - 09:58
Güncelleme: 05.10.2024 - 10:25
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Tarih boyunca hiç vârolmayan Lübnan'ı, Abdülhamid'in Washington Elçisi kurmuştu
İsrail, Lübnan’a yine girdi. Yakıyor, yıkıyor, öldürüyor...
Mesleğe başladığımdan buyana geçen yarım asır içerisinde, özellikle 1982’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nü hedef alan büyük işgalden sonra Lübnan’a kaç defa girdiğini artık sayamıyorum bile.
Ama, bu son işgallerle önceki işgaller arasında önemli bir fark var: İran’ın mevcudiyeti... İsrail daha önce Lübnan’ı ne zaman işgal etse yahut güney taraflarındaki Hizbullah karargâhlarını bombalasa İran mutlaka kınar, Tahran’dan ânında verip veriştiren demeçler gelirdi ama İsrail’e fiilî olarak karşılık vermez, roket falan göndermezdi...
Aslında “Şimdi gönderiyor da ne oluyor?” diye sormak lâzım... Yollanan yüzlerce roketin ekseriyeti daha havada iken imha ediliyor; imhadan kurtulanlar hedefe değil, hedefin birkaç yüz metre ötesine isabet ediyor ve isabet edebilenler de öyle önemli bir etki yapamıyorlar... Öyle ki, insanın “Roket yerine ufak boyda tüp gazlar fırlatsalardı daha çok zarar verirlerdi” diyeceği geliyor!
MAZİSİ OLMAYAN BİR DEVLET KURULUYOR
Şimdi, Lübnan’ın geçmişinden bahsedeyim...
Seneler önce de yazmıştım: Ortadoğu’da asırlar boyunca “Lübnan” diye bir ülke, “Lübnanlı” diye bir millet yoktu ve bölge, Suriye’nin uzantısı kabul edilirdi. Ama tarih İstanbul’dan Washington’a, oradan Kahire’ye ve nihayet Şam’a uzanan ardarda cilveler yaptı ve Lübnan, bu cilvelerin neticesinde doğdu.
İşte, Lübnan’ın otaya çıkış öyküsü:
İkinci Abdülhamid’in iktidar yıllarında, hükümdardan sonra gelen en güçlü kişilerin başında, padişahın sırdaşı İzzet Holo Paşa gelirdi.
Tarihlere “Arap İzzet” diye geçen İzzet Holo Paşa, Şam’da 1852’de doğmuştu ve kanında Araplıktan Kürtlüğe, Çerkeslikten Türklüğe kadar imparatorluğunun hemen her unsurunun genleri vardı. Çok iyi tahsil gördü, 1890’lı senelerde Abdülhamid tarafından saraya alındı, zamanla hükümdarın en güvendiği adamı oldu. Padişahın dış dünya ile temasının sağlanması, memlekette olup bitenler hakkında haberdar edilmesi ve devlet birimleri arasında koordinasyon gibi işlerin yanısıra hükümdarın gizli yahut pek etik olmayan temaslarını da senelerce o yürüttü.
Derken, Türkiye’de meşrutiyet ilân edildi, arkasından 31 Mart olayı yaşandı ve Abdülhamid 1909’da tahtından indirilip sürgüne gönderildi. Sabık hükümdarın yakınlarının hayatları tehlike altındaydı ve İzzet Paşa da eski devrin birçok ileri geleninin yaptığını yapıp Türkiye’yi terketti. Önce Avrupa’ya gitti, oradan Mısır’a geçti, büyük bir servete sahip olduğu için hiç sıkıntı çekmedi, hep refah içerisinde yaşadı ve hayattan 1924’te, Kahire’de ayrıldı.
İzzet Paşa’nın değişik hanımlardan 17 çocuğu olmuş ama bunların dördü hayatta kalabilmişti. Paşa, son ânına kadar Türk vatandaşlığını muhafaza etmişti ama değişik memleketlerde yerleşen çocukları, imparatorluğun yıkılması üzerine bulundukları ülkelerin vatandaşlıklarını aldılar.
Paşa’nın büyük oğlu Mehmed Ali Bey, Suriye’de yaşıyordu ve oranın teb’asına geçti. 1867’de Şam’da doğmuş, Abdülhamid’n iktidar senelerinde bir ara Osmanlı İmparatorluğu’nun Washington Büyükelçiliği’ni yapmıştı. Ortadoğu’nun 1918’de elimizden çıkmasından hemen sonra Suriye’nin Maliye Bakanı oldu ve 1932’de de cumhurbaşkanı seçildi.
Mehmed Ali Bey’in başkanlığı sırasında, Suriye karmakarışıktı. İngiltere ile Fransa, Dünya Savaşı’ndan sonra kaybettiğimiz Ortadoğu’yu kendi aralarında taksim etmişler; petrol bölgesi Irak İngilizler’e, ticaret merkezi Suriye de Fransızlar’a düşmüştü. Suriye’yi asırlar önceki Haçlı Seferleri’nden itibaren kendisine ait kabul ettiği Fransa artık oraların efendisiydi ve hâkimiyetini uzun zaman devam ettirebilmek için sınırlarda bazı değişiklikler yapması gerekiyordu.
Bu değişiklik, o zamana kadar devlet olarak varolmayan Lübnan’ın müstakil bir hâle getirilmesiydi. Fransızlar, Suriyeliler’in kendi toprakları olarak gördükleri Lübnan için 1926’nın 23 Mayıs’ında bir anayasa hazırladılar. Lübnan, Fransız idaresinden sonra artık bağımsız bir devlet olacaktı.
Fransa’nın kararı, Suriye’yi karıştırdı. Eski Suriye Krallığı’nın ve Emevi İmparatorluğu’nun vârisi olduklarına inanan Arap entellektüeller kurulacak yeni devlete karşı çıkıyorlardı. Bu entellektüellerden Anton Saade’nin ortaya attığı ve bir hayli taraftar bulan “Büyük Suriye” hayali de Hatay’dan başlayıp Sina Yarımadası’na ve Süveyş Kanalı’na, Akabe Körfezi’nden Kıbrıs’a, oradan da Basra Körfezi’ne uzanıyordu.
Arap entellektüeller bu hayalin peşindeyken. Lübnan’ın Hristiyan halkı Fransa’nın yanında yeraldı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bize karşı Arap isyanını başlatan Şerif Hüseyin’in oğlu ve Suriye Kralı olan Faysal da Lübnan’ın ayrılmasına karşı çıkınca Fransızlar tarafından tahtından indirilip İngiltere’ye sürgüne gönderildi.
Tartışmalar ve mücadeleler senelerce devam etti; Arap İzzet Paşa’nın oğlu Mehmed Ali Bey, yahut oradaki ismiyle “Muhammed Ali Bey el- bed”, 1932’nin 11 Haziran’ında Suriye Cumhurbaşkanı oldu ve 1934’te Fransızlar ile bağımsızlık meselesini görüşmeye başladı. Söylentilere bakılırsa, Suriye’nin başına Lübnan’ın bağımsızlığını kabul etmesi şartıyla Fransızlar’ın desteği ile geçmişti...
LÜBNAN’IN KURULUŞU BİZİM İŞİMİZE YARADI
Anlaşma taslağı tamamen Fransa’nın çıkarlarına göre hazırlanmıştı, buna göre Lübnan ayrı bir devlet olacak, Suriye’nin bazı kısımları Fransız kontrolünde bulunacak, Hatay’a ve Cebel bölgesine de ayrı bir statü verilecekti.
Mehmed Ali Bey’in Lübnan’ın Suriye’den ayrılmasını kabul etmesi üzerine, Şam daha da karıştı anlaşmaya karşı çıkanlar “Ulusal Cephe” adını verdikleri bir muhalefet grubu kurdular. Cephe’nin halkı sokaklara döküp genel grevler ilân etmesi Suriye’deki manda idaresini sıkıntıya sokunca, Paris, Ulusal Cephe’yi muhatap kabul etmek zorunda kaldı. 1936 Eylül’ünde Paris’te varılan ve Suriye’ye kademeli bir bağımsızlık veren anlaşmayı Ulusal Cephe’nin lideri Haşim el-Attasi imzalayacak ama Fransızlar’ın Mehmed Ali Bey’den kopardıkları Lübnan, yine bu anlaşmaya göre bağımsız bir devlet olacaktı.
Paris Anlaşması’ndan sonra yaşananları da kısaca anlatayım: Mehmed Ali Bey’in görev süresi, anlaşmanın imzalanmasından üç ay sonra nihayete erdi ve Suriye Cumhurbaşkanlığı’na Haşim el-Attasi geldi. Sabık Cumhurbaşkanı Mehmed Ali Bey, Suriye’yi bırakıp Güney Fransa’nın Nice şehrine yerleşti, orada refah içerisinde yaşadı ve 1939’da Nice’de öldü. Suriyeliler, daha önceleri “Lübnan’ı satmakla” suçladıkları eski başkanlarının cenazesini Şam’a götürüp büyük bir devlet töreniyle defnettiler. Fransa’nın bütün bu anlaşmalara rağmen bölgeyi boşaltması seneler aldı ve son Fransız askeri, Suriye ile Lübnan’ı 1946’da terketti.
İşte, günlerden buyana İsrail bombalarının vurduğu Lübnan, Mehmed Ali Bey’in desteğiyle ama büyük kavgalar neticesinde, böyle kurulmuştu.
Mehmed Ali Bey, Suriye’den kopartılan topraklarda “Lübnan” isminde yeni bir devletin kurulmasına izin verdiği için bazı Suriyeliler tarafından bugün hâlâ hoş olmayan bir şekilde yâdediliyor...
Ama, onun Fransızlar’ın baskısıyla kabul ettiği Paris Anlaşması’nın Türkiye’nin ne kadar işine yaradığını da bizler pek bilmiyoruz: Abdülhamid’in sırdaşı Arap İzzet Paşa’nın oğlu Mehmed Ali Bey, Paris Anlaşması’nı kabul ederken eski vatanı Türkiye’ye farkında olmadan büyük bir hizmette bulunmuştu ve Hatay’ın topraklarımıza katılmasını bu anlaşmanın bazı maddelerini lehimize hukuki dayanak yaparak sağlamıştık.
1970’lerden buyana kan ve gözyaşı içerisinde olan Lübnan, bir cumhurbaşkanlığı uğruna işte böyle kuruldu...
Büyük devlet olmanın yolu kendi silâhını bizzat yapmaktan geçer ve kredi kartlarından alınacak 750 lira bu yolda sadece bir katredir!
Giriş: 14.10.2024 - 15:43
Güncelleme: 14.10.2024 - 15:44
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Büyük devlet olmanın yolu kendi silâhını bizzat yapmaktan geçer ve kredi kartlarından alınacak 750 lira bu yolda sadece bir katredir!
Limiti 100 bin liranın üzerinde olan kredi kartlarından her yıl kesilecek 750 liranın Savunma Sanayii Destekleme Fonu’na katılma payı olarak aktarılması için yasal hazırlık yapılıyor ve kıyamet kopuyor...
Açık söyleyeyim: Ben bu uygulamayı destekliyorum, zira savunma sanayiinde, yani silâh imâlâtına gidecek bu paralar bir ateş çemberinin tam kenarında yeralan, hattâ o ateşin kıvılcımları eteğini az da olsa tutuşturmuş olan Türkiye için ihtiyacının bir kısmını olsun karşılama vasıtalarından biridir.
Bir müddetten buyana “Güçlü Türkiye”deni “Büyük Türkiye”den sıkça bahseder olduk; “dünya gücü” olma yoluna girdiğimiz iddiasındayız ama önemli bir hususu telâffuz etmiyoruz yahut unutuyoruz: Kendi silâhını kendisi yapamayan bir ülke büyük yahut güçlü falan değil, küçük ve zayıftır! Güçlü ülke olmanın şartlarının başında kendi silâhını bizzat imal etmek ve başka memleketlere de satabilmek gelir.
Güllük-gülistanlık bir coğrafyada yaşamıyoruz; Lüksemburg, Norveç, Hollanda, Fransa gibi memleketlerle komşu değiliz; etrafımızda Suriye, Irak, İran, hattâ Yunanistan var. Güneydoğu’daki dertler hâla son bulmadı, Suriye’deki vaziyet malûm, sınırımıza sadece birkaç saat mesafede olan Lübnan’da yaşanan dram ortada ve bir-ikisi dışında neredeyse bütün komşularımız ile sıkıntılarımız mevcut.
Dolayısı ile caydırıcı olabilmek için silâhlanmada daha hayli mesafe almamız gerekiyor...
Bu alanda gerçi son senelerde önemli aşamalar kaydettik, özellikle insansız hava araçları imâlinde dünyanın sayılı üreticilerinden olduk ama savunma sadece bu silâhlardan ibaret değil. Sırada daha savaş uçağı, tank, top, tüfek, vesaire var, bütün bunların yapımına da başladık ama tamamını imal etmemiz zaman alacak ve teknolojinin yanısıra çok önemli birşey daha gerekiyor:
Para!
Kredi kartlarından her sene alınması düşünülen 750 lira katkı payı, işte bu eksiği bir nebze de olsa tamamlamaya yarayacaktır...
“TEKÂLİF-İ MİLLİYE”Yİ HATIRLAYIN!
Geçmişimizde aynı maksatla yapılmış bir başka uygulama vardır: 1921 Ağustos’unda yürürlüğe konan ve Millî Mücadele’nin kazanılmasında önemli rol oynayan on maddelik “Tekâlif-i Milliye Emirleri”, yani “Millî Vergiler”...
Türkiye’de gerçi sonraki senelerde belirli bir maksatla toplanan vergilerin paraya ihtiyaç duyulduğunda başka alanlara sarfedilmesinin örnekleri boldur ve en bilineni, 27 Mayıs darbesinin ardından halktan toplanan altın yüzüklerin “Alyansevleri” denen lojmanların inşasına gittiği iddiasıdır.
Bu iddiayı, 1999 depreminden sonra toplanan vergilerle başka harcamalar yapılması takip etmiştir...
Ama işin daha en başında muhalif birşeyler söyleyebilme hevesi ile kredi kartlarından Savunma Sanayii için kesilecek meblâğların makam aracına, saray olduğu iddia edilen mekânlara vesaireye gideceği iddiasında bulunmak en azından insafsızlıktan; Türkiye’nin kart başına alınacak 750 liraya muhtaç düştüğü ve bu paranın toplanamaması hâlinde memleketin perişan olacağı mânâsına gelen “Suriye’ye, Irak’a, Filistin’e benzeriz” demek ise gereksiz bir söz sarfından ibarettir!
Yukarıda söyledim, tekrar söyleyeyim: Büyük ülke olmanın yolu kendi silâhını yapabilmekten geçer, Türkiye dolayısı ile ihtiyaç duyduğu bütün silâhları artık bizzat imal etmek zorundadır, devletin bunu başarabilmek için daha fazla gelir elde etmesi şarttır ve limiti 100 bin liranın üzerinde olan kredi kartlarından her sene alınması düşünülen 750 lira da bu yolda sadece bir katredir!
.PKK'ya 30 seneden buyana istediği herşeyin birkaç katını verdik ama terör bitmiyor, zira maksat artık başka!
Giriş: 27.10.2024 - 08:27
Güncelleme: 27.10.2024 - 08:27
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı PKK'ya 30 seneden buyana istediği herşeyin birkaç katını verdik ama terör bitmiyor, zira maksat artık başka!
Abdullah Öcalan, memleketin gündemine uzun bir aradan sonra yine pimi çekilmiş bomba gibi düşüverdi ve ortalık birbirine girdi!
Öcalan ile ilk konuşan gazetecilerden biri, benim. 1990 Mart’ında, yani bundan neredeyse 35 sene önce, Hürriyet’te çalıştığım sırada, PKK’nın Beyrut’taki ofisi vasıtası ile gönderdiğim görüşme talebini kabul etmiş ve kısa bir müddet sonra “Mahsum Korkmaz Akademisi” ismini verdikleri Bekaa Vadisi’ndeki kamplarına gidip birkaç gün boyunca mülâkat yapmıştım.
Ama, zamanın başbakanı Turgut Özal gazetedeki ilk anonstan sonra küplere binince Hürriyet mülâkatın tamamını yayınlamamış, tamamına yakın kısmı makaslanmış ve sadece iki kısa haber haline getirip öyle kullanılmıştı.
Mülâkattaki sorularımın başında tabii ki PKK’nın Türkiye’den talepleri geliyordu ve Öcalan kendi ifadesi ile “TC”den neler istediklerini sıraladı. Taleplerinin başında Kürtlerin kendi siyasî partilerini kurabilmeleri, kendileri ile ilgili herşeyi serbestçe söyleyebilmeleri ve dillerini hiçbir yasak olmadan konuşabilmeleri geliyor, bunları ikinci plândaki talepleri takip ediyordu.
“Türkiye’den ayrılmayı, bağımsız bir devlet kurmayı istiyor musunuz?” diye sorduğumda verdiği cevap “Neden bağımsızlık isteyelim ki? Biz enayi miyiz? Batı’nın -yani Türkiye’nin batısının- zevkini bizler de sürelim” olmuştu.
Dikkat edecek olursanız, Abdullah Öcalan’ın taleplerinin tamamını Türkiye’nin sonraki senelerde yerine getirdiğini, hem de istediklerinin kat kat fazlasını verdiğini görürsünüz. Öcalan’ın hayâl ettiği siyasî parti bugün mevcut, “Biji Serok Apo” demek bile artık suç sayılmıyor ve bırakın Kürtler’in dillerini serbestçe konuşabilmelerini, devlet televizyonuna ait bir kanalda da sadece Kürtçe yayın yapılıyor!
AÇIKÇA KONUŞANI YOK!
Peki, başlangıçtaki bütün talepleri yerine getirildiği halde PKK terörü hâlâ niçin devam ediyor, daha doğrusu başka neler istiyorlar?
Bu soruyu PKK ile bağlantılı siyasî partilerin liderlerine, örgütün ve Kürt hareketinin diğer önde gelenlerine sorduğunuzda net bir cevap alamazsınız. Talepler konusunda kafalarının net olmadığı verdikleri demeçlerden de bellidir; demokratik haklar, vesaire gibi birşeyler söylerler ama tam olarak ne istedikleri konusunda açık bir ifadeleri yoktur.
Yoktur, zira bundan 30 küsur sene önceki PKK ile bugünkü örgüt arasında dağlar kadar fark vardır. Kuruluşunda yabancı ülkelerin desteği bulunan ve onlar sayesinde palazlanan örgüt bugün tamamen yabancı efendilerin kontrolü altındadır. 2012’den sonra ortaya PKK ile organik bağı artık açıkça bilinen bir de YPG çıkmıştır ve örgüt, Abdullah Öcalan’ın Bekaa Vadisi’nde bulunduğu senelerdeki örgüt değildir! Karşımızda üslendiği Suriye’den petrol ihraç eden, silâhlı grupları, hattâ dronları bile olan bir başka örgüt vardır ve Bekaa Vadisi’nin yerini de şimdi Kandil almıştır.
Bugünün PKK’sı Türkiye’den taleplerini açık ve net şekilde söylemeyen, zira derdi daha başka haklar elde etmek değil, bir yönetim ve hattâ devlet kurmak isteyen silâhlı bir harekettir.
Kandildekiler geçen gün apaçık ifade ettiler: Abdullah Öcalan onlar için sembolik bir isimdir ama lider kadrosunun içerisinde değildir ve gelecek, silâhların bırakılması yahut açılım gibi konularda da karar veremeyecektir!
Dolayısı ile Abdullah Öcalan’dan ondan istifade etme devri artık bitmiştir ve Öcalan’ın bir işe yarayabileceğine inanmak da boş bir hayalden ibarettir...
Kurumaya başlayan Bafa Gölü'nü bu hâle getirenler Bülent Ecevit ve 1970'lerin CHP'sidir!
Giriş: 08.11.2024 - 13:05
Güncelleme: 08.11.2024 - 13:05
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Kurumaya başlayan Bafa Gölü'nü bu hâle getirenler Bülent Ecevit ve 1970'lerin CHP'sidir!
Gündemde malûm kayyum tayinleri, Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan ile ilgili teklifi ve Amerikan seçimleri var! Köşe yazarları ile her mevzunun allâmesi olan kadrolu televizyon gevezeleri günlerdir bu üç mesele hakında birbirinden kıymetli kanaatlerini söylüyor, bundan sonra neler olacağı konusunda kehanetlerini sıralıyor ve tahminlerinde şimdi “astrolog” denen modern bakla falcılarına bile rahmet okutuyorlar.
Bu yüzden, günlerdir okuduğunuz yahut dinlediğiniz kayyum tayinlerine vesaireye temas etmek ve koro hâlindeki yorumlara gereksiz ilâvede bulunmak yerine başka konuları ele almak daha faydalı olacaktır...
Meselâ, Ege bölgesindeki cennet gibi bir yerin cehenneme çevrilip güzelim bir gölün kurutulması meselesi gibi...
Aydın taraflarında yeralan, vaktiyle etrafında yüzlerce çeşit bitki bulunan ve başta flamingolar olmak üzere cins cins kuşa evsahipliği eden Bafa Gölü’nden bahsediyorum...
Basında senelerden buyana aralıklarla yeralan ama son günlerde gittikçe yoğunlaşan haberlere göre, Bafa Gölü’nde kirlilik ve suda çekilme arttıkça arttı ve Meclis’in Dilekçe Komisyonu geçenlerde üç gün boyunca göl ve çevresini inceledi.
Komisyonun incelemesinden sonra yapılan açıklamada gölden pis kokuların yükseldiği, köpüklenmelerin başladığı, sineklerin sağlığı tehdit ettikleri ve bunlara tarım ilâçları ile hayvan atıklarının sebep olduğu söyleniyordu. Göle gitmesi gereken sular pamuk tarlalarına akıtılıyor, bölgedeki zeytinyağı fabrikalarının atıkları Büyük Menderes Nehri vasıtası ile göle karışıyor, çevredeki yerleşim yerlerinin çöp alanları olmadığı için de yağmur suları çöpleri Bafa’ya taşıyordu. Bütün bu ve daha başka sebepler ve üstüne üstlük yaşanan kuraklık sebebi ile göl ölmek üzere idi ve devletin tedbir alması gerekiyordu...
Ama, Bafa Gölü’nü bu hâle bizzat devlet getirmiş, “solculuk” adına çevrenin canına okumuştu...
GÖLÜ, KARARNAME İLE KURUTTULAR!
Yaşı altmışın üzerinde olanlar herhalde hatırlarlar: Türkiye’de 1978’de de bir “Bafa Gölü” tartışması vardı...
Göldeki dalyanlar birkaç aileye aitti, bu aileler ile köylüler arasında 1960’lardan itibaren zaman zaman hadiseler yaşanıyordu. Göl, o senelerin CHP’sine hâkim olan “solculuk, kamulaştırma demektir” zihniyetine kurban edilmiş, kamulaştırılması konusu uzun müddet tartışılmış, bu tartışmalar basında da yeralmış ve Bülent Ecevit’in 1978’de yaşanan meşhur “Güneş Motel” rezaletinin ardından kurduğu koalisyon hükümeti 16 Haziran’da Bafa Gölü’ne el koymuştu! Tarihe yokluklar ve kuyruklarla geçen o hükümetin Köyişleri ve Kooperatifler Bakanı Ali Topuz, kararın Resmî Gazete’de yayınlanmasından sonra bir basın toplantısı düzenleyip Bafa’nın “sömürünün ve halk yararına çalışmayan çarpık düzenin bir parçası olduğunu” söyleyecek; sonra, artık kamunun malı hâline gelen gölde “Demokratik halk kooperatifçiliğinin başlayacağını” müjdeleyecek ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Deniz Baykal da kamulaştırmayı her platformda müdafaa edecekti.
“Kamulaştırma” ve “kooperatifçilik” o zamanların CHP’sinin pek moda olan romantik solcu hayallerinden idi; bu moda uğruna bir hayli kooperatif kurulmuş ama zamanla hepsi gümbür gümbür batmıştı!
Gölün sahiplerinden rahmetli Halil Özbaş, Sultan Vahideddin’in torunu Hümeyra "Hanımsultan" ile evliydi ve Hümeyra Özbaş ile Bülent Ecevit arasında evlilikler yolu ile gelen ama üvey bir hısımlık vardı. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün hanımı Emel Korutürk de Hümeyra hanımsultan ile yine evlilikler yoluyla ve uzaktan hısım oluyordu...
Bana, rahmetli Hümeyra Hanım anlatmıştı: Kamulaştırma kararnamesinin hazırlanıp Çankaya Köşkü’ne gönderilmesinden hemen sonra “belki bir işe yarar” diyerek Emel Korutürk’ü aramış; “Aman hanımefendiciğim, Fahri Beyefendi kararnameyi imzaladığı takdirde göl vallahi kurur…” diye uyarmış ama Emel Korutürk “O mesele öyle değilmiş şekerim, Bafa Gölü’ne meğerse mafya hâkim olmuş! Bakanlar gelip anlattılar, Fahri Bey de biraz önce imzaladı” cevabını vermiş. Hanımsultan “Ayol, size ‘mafya’ diye tanıttıkları adam benim kocam! Halil’i tanımıyor musun? Mafya ile ne alâkası var?” demiş, bu defa Emel Hanım şaşırmış ama iş işten çoktan geçmişmiş!
SOSYALİZM SOSLU UCUZLUK
Ali Topuz, Bafa Gölü’ne el konmasından sonra gölün çevresinde artık kardeşliğin, barışın ve huzurun hâkim olacağını müjdelemişti ama Bafa’ya sadece kokuşmuşluk geldi! Tansu Çiller Hükümeti 8 Temmuz 1994’te Bafa’yı “Tabiat Parkı” ilân etti fakat ne çare!
Çevre felâketi, artık maddî zarar getiriyordu. Kanallarla ilgilenecek kimse kalmadığı için gölün su seviyesi düştü, tuz oranı arttı ve balıklar ölmeye başladılar. İhraç edilen ve köylülerin gelir kaynaklarından olan yılan balığının nesli tükendi, bir zamanlar ışığa tutulduğunda arka tarafı görünecek kadar kaliteli olan balık yumurtaları hayâl oldu, sahil balçığa döndü, kuşlar da mekânı terkettiler.
Kararnamede imzası olan bakanlardan bazıları ise ortalıkta senelerce “deneyimli siyasetçi” ve “demokrasi savunucusu” diye dolaştılar, bazıları yolsuzluk, vesaireden yıllarca hapis yattı, biri de şu anda bir gazete ile meşgul...
Romantik sosyalizm sosuna bulanmış ucuz bir ideoloji “politika” zannedilirse, netice işte böyle olur!
Atatürk'ün Amerikalı bir kadın gazeteciye verdiği, 89 sene önce sansür edilen ve unutulan mülâkatı
Giriş: 10.11.2024 - 11:07
Güncelleme: 10.11.2024 - 11:10
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Atatürk'ün Amerikalı bir kadın gazeteciye verdiği, 89 sene önce sansür edilen ve unutulan mülâkatı
Bugün, Atatürk’ün vefatının 86. yıldönümü. Bu münasebetle, onunla 1935’te yapılan ama sadece çok kısa bir bölümü yayınlanan ve tamamı aradan geçen 89 sene boyunca hiçbir yerde çıkmamış olan bir mülâkatı ve ayrıntıları bilinmeyen bu mülâkatın öyküsünü anlatacağım...
21 Haziran 1935’de, hemen bütün İstanbul gazetelerinin manşetlerinde, Reisicumhur Mustafa Kemal’in Amerikalı hanım gazeteci Gladys Baker’e verdiği ve birkaç gün önce yabancı basında çıkmış olan demeci vardı. Atatürk’ün söyledikleri, ertesi gün de Anadolu’da yayınlanan gazetelerde de yeralıyordu.
Haberlerin dikkat çeken tarafı, hepsinin virgüllerine kadar birbirlerinin aynı olmaları idi. Ankara, hazırladığı metni basına “aynen neşredilmeleri” talimatı ile dağıtmıştı!
Mustafa Kemal’in Amerikalı gazeteciye söylediği “Ben diktatör değilim. Kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim”, “Avrupa’da vaziyet çok fenadır, harp tehlikesi vardır” yahut “Türkiye’de Bolşeviklik olmayacaktır” gibi ifadelerinin üzerinde sonraki senelerde de bir hayli durulacak, özelikle de İstanbul ve Çanakkale Boğazları konusunda sözleri, Montreux Andlaşması’na giden yolu hazırlayıcısı olarak yorumlanacak ve gazetecinin “Mesut musunuz?” sorusuna verdiği “Evet, çünki mufaffak oldum” cevabı da mülâkatın en fazla hatırlanan kısmı olacaktı.
ÖNCE DANS, ARDINDAN MÜLÂKAT
Mülâkatı yapan gazeteci Gladys Baker, 35 yaşında idi. Dünyanın önde gelen liderleri ile yaptığı görüşmeler Avrupa’da ve Amerika’da çıkan gazetelerde yayınlanıyordu. Türkiye’ye sekreteri olduğunu söylediği Henderson Hay isminde bir hanım şair ile beraber, Washington’daki Türk Büyükelçiliği’nden aldığı bir tavsiye mektubu ile gelmişti. Çankaya’dan Atatürk ile mülâkat için randevu istemiş ve kaldığı Park Otel’e Mustafa Kemal’in bir gece dostları ile beraber gelip kendisi ile tanışması üzerine, randevuya gerek kalmamıştı. Gladys Baker ile arkadaşını o gece masasına davet eden Atatürk, hanım gazeteciyi ertesi gün Dolmabahçe Sarayı’nda kabul edip sorularını cevaplamış, yemekten sonra da gece boyunca dansetmişlerdi!
Görüşme İngilizce idi ve tercümanlığı Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Aderiman yapmıştı. O sırada Çankaya’da görevli olan sonraki senelerin Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Haldun Derin, hatıralarında Süreyya Anderiman’dan naklen görüşmeyi tatlı tatlı hikâye edecek, hattâ hanım gazetecinin “fazla gevşediğini” ve “gözlerini süzdüğünü” yazacaktı!
Baker, daha sonra zamanın başbakanı İsmet İnönü ile de mülâkat yaptı...
Mustafa Kemal, Gladys Baker ile Henderson Hay’i Türkiye’yi daha yakından tanımaları için sonraki günlerde askerî manevralara götürdü, hattâ Baker’e tüfekle ateş bile ettirdi! Tanıştırdığı kızkardeşi Makbule Hanım ile beraber Türkiye’nin değişik vilâyetlerine seyahate yolladı, Türkiye’den ayrıldığı sırada ipek halı, yüzük, bilezik, kravat iğnesi, işlemeli tas ile kitaplar hediye etti; kaldığı Park Otel’in ücreti ile telgraf masraflarını ve Bükreş’e kadar olan tren biletlerini de kendi hesabından ödedi!
Ama, Gladys Baker’ın bir talebi daha vardı: Gazetecilere pek konuşmayan Alman lider Adof Hitler ile de mülâkat yapmak istiyordu ve Mustafa Kemal’den Hitler’i ikna etmesi ricasında bulundu!
Arşiv belgeleri, Baker’in arzusunu yerine getirebilmek için Çankaya’nın özel kalemi ile Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği’nin ciddî şekilde uğraştıklarını ama Hitler’i görüşmeye ikna edemediklerini gösteriyor. Yine aynı belgelerden Baker’in Türkiye ile münasebetini senelerce devam ettirdiği; hem Atatürk, hem de daha sonraki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Çankaya’nın özel kalemi devamlı temas hâlinde bulunduğu görülüyor.
“FAZLA SAMİMİ” BULUNUP YAYINLANMADI!
Amerikalı hanım gazeteci Ankara ile bu derece yakınlaşmıştı, Atatürk ile yaptığı mülâkatın metni 100 sahifeden fazla idi ama yazıdaki üslûbu o senelere göre “fazla samimi” bulunduğundan olacak, mülâkatın tamamı hiçbir yerde yayınlanmadı! Yayınlanan kısım sadece iki-iki buçuk sahifelik bir bölüm idi...
Gladys Baker, mülâkata “Atatürk’ün Bir İnsan Olarak Portresi” başlığını koymuştu ve yazdığı metin “Atatürk ile görüştüm. Onunla Dolmabahçe’de, sultanların beyaz mermer sarayında akşam yemeği yedim. Onunla İstanbul’da Park Oteli’nin taraçasında, mavi şark gecesi sarararak şafak sökünceye ve yıldızlar Haliç’in üzerinde sönünceye kadar dansettim” cümleleri ile başlıyordu...
1951’de, aralarında Papa Pius, Mussolini ve Atatürk gibi önemli kişilerle yaptığı mülâkatlar ile değişik memleketlerde gördüklerini anlattığı “I Had To Know”, yani “Bilmem Gerekirdi” isimli bir kitap yayınlamış, kitabın “Mustafa Kemal’in Sarayında” başlıklı kısmında Dolmabahçe Sarayı’ndaki buluşmadan başka ayrıntılar da vermişti... Meselâ, Mustafa Kemal’in “Türk kadını, İslâm’ın gölgesinden güneşin aydınlığına adım attı” dediğini, başarılı olması için sadece annesinin yardım ettiğini söylediğini yazıyordu. Anlattığına göre Atatürk kendisine sarayın haremini göstermeyi teklif etmiş, beraberce hareme geçmişler ve mekânı bizzat Atatürk gezdirmişti!
Gladys Baker dört defa evlendi, hayatının son senelerinde kendini dine verdi ve 1957’de koyu bir Katolik olarak vefat etti.
Sözünü ettiğim mülâkatın tam metni ile Gladys Baker’ın diğer talepleri hakkındaki belgeleri ileride kitap olarak yayınlayacağım ve pek bilinmeyen bu hoş hikâyeyi şimdilik gayet kısa şekilde naklediyorum.
.Konserler için ödenen bu meblâğları, musiki tarihimizin en büyük üstadları hayatları boyunca alamamışlardır!
Giriş: 18.11.2024 - 09:29
Güncelleme: 18.11.2024 - 14:08
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Konserler için ödenen bu meblâğları, musiki tarihimizin en büyük üstadları hayatları boyunca alamamışlardır!
Belediyelerin konser harcamaları yüzünden kıyametler kopuyor... Milyonlarca doların har vurup harman savurulduğu söyleniyor, rakamlar havada uçuşuyor, soruşturmalar açılıyor, AK Parti’li ve CHP’li belediyelerin ödemeleri mukayese ediliyor.
Organizatörlere ve sanatçılara verildiği söylenen bu meblâğlarla kaç konser salonu inşa edilebilirdi, kimbilir...
Kültürel organizasyonlar, belediyelerin bir yerde görevleri gibidir; zira bu sayede konserlerden ve tiyatro misâli gösteri sanatlarından uzak kalanların etkinliklerden bedava yahut ucuz şekilde istifade etmeleri sağlanır ve özellikle de İstanbul Belediyesi geçmişte bu alanda çok önemli hizmetlerde bulunmuştur.
Bu hizmetlerin başında, bir zamanların “İcra Heyeti” gelir...
Atatürk döneminde, Türk Müziği eğitiminin yasaklandığı 1926 senesinden itibaren bu alandaki eğitim işini İstanbul Belediyesi üstlenmişti. Belediye’nin bünyesindeki Konservatuvar’da hem Türk hem Batı Müziği eğitimi veriliyordu, her iki bölümün mezunlarına diploma da alıyorlardı ama ortada bir garabet vardı: Türk Müziği bölümünün diplomaları geçersizdi!
Belediye Konservatuvarı, eğitimin yanısıra musiki icrasında da senelerce önemi bir vazifeyi yerine getirdi: Konservatuvarın Türk ve Batı Müziği toplulukları, onbeş günde bir, Pazar sabahları o senelerin seçkin mekânlarında halka kaliteli konserler verirlerdi. Bu uygulama 1970’lerin sonuna kadar devam etmiş ve gençlik senelerimde her Pazar sabahı İcra Heyeti’nin musikinin büyük ismi Münir Nureddin’in şefliğinde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda verdiği ve ertesi Pazar sabahı da genellikle Cemal Reşid’in idaresindeki konserleri yıllarca dinleme şansını elde edebilmiştim...
İstanbul Belediyesi’nin İcra Heyeti sonraki senelerde özellikle kadrosuzluk yüzünden elden-ayaktan kesildi ve tarihe mâloldu!
Bu konserler, özellikle de Münir Bey’in idaresinde verilenler ders gibi ve hakiki birer musiki ziyafeti idiler ama bu iş için şimdi olduğu gibi öyle milyonlarca dolar saçılmazdı.
RÜYALARINDA BİLE GÖREMEMİŞLERDİ...
Burada, İstanbul Belediyesi’nin kültür ve san’at faaliyetine dair iki belge yayınlıyorum...
İlk belge Belediye Encümeni Arşivi’nde bulunuyor ve İcra Heyeti Şefi olan Münir Nureddin Selçuk’un vazifesine 1967’de de devam edebilmesi için Encümen’in 27 Mart 1967’deki kararının sureti: Münir Bey’e 1960 lira aylık ücret veriliyor. Milyonlarca doların uçuştuğu günümüzün rakamları ile söylemek gerekirse; Belediye bir doların dokuz lira olduğu o senelerde Münir Bey’e 211 ve bugünün karşılığıyla 1994 dolar aylık veriyor!
Diğer belge ise bende... İstanbul Belediyesi ile udun gelmiş geçmiş en büyük üstâdı ve Hazreti Muhammed’in 37. göbekten torunu Şerif Muhidin Targan arasında 1949’da yapılmış olan sözleşme... İstanbul Konservatuvarı’nın İlmî Kurul Başkanlığı’na getirilen Şerif Muhiddin’e 600 lira aylık ödeniyor, yani Şerif doların o sırada 2 lira 80 kuruş olması hesabiyle her ay 214 ve bu meblâğın günümüzdeki karşılığıyla 2838 dolar alıyor!
Musikinin iki büyük isminden, Münir Nureddin Selçuk ile Şerif Muhidin Targan’dan bahsediyoruz ama bu isimlerin kaşe, yani ücret bakımından bugünün “büyük” sanatçılarının yanına yaklaşmaları imkânsız!
Belediye’nin müzisyenlere verdiği ücretler ile ilgili olarak başka örnekler de var...
İstanbul, dünyanın en seçkin müzisyenlerinin konser mekânıdır, birçok önemli isim gelir ve konser verirler...
Belediye’nin 2015 öncesinde davet ettiği dünya çapındaki müzisyenlere ödenen ücretlerden bazılarını yazayım:
Chick Corea’ya 60 bin, Paco de Lucía’ya 70 bin, Buena Vista Social Club’a yine 70 bin, Emerson Dörtlüsü’ne 80 bin dolar verilmişti. Cesária Évora’ya da 40 bin dolar ödenecekti, anlaşma yapılmıştı ama kadıncağız âniden öteki dünyaya gidiverdiği için İstanbul’a gelemedi!
Sarfedildiği iddia edilen böyle milyonlarca doları musiki tarihimizin en büyük üstadları bırakın kazanmalarını, rüyalarında bile görmemişlerdir!
Edebiyat allâmesi iki kardeşin yaptıkları sessiz bağışların ve ödüllendirilmelerinin öyküsü
Giriş: 23.11.2024 - 08:00
Güncelleme: 23.11.2024 - 08:15
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Edebiyat allâmesi iki kardeşin yaptıkları sessiz bağışların ve ödüllendirilmelerinin öyküsü
Türkiye’de herşeyin kötü ve berbat hâle geldiğini söyleyenlere bakmayın. Sık sık iyi, güzel ve gayet faydalı işler de yapılıyor ama bunların çoğu sessiz-sadasız olup bittikleri için pek duyulmuyorlar...
Böyle işlerden biri, çok önemli bir kültür hadisesi geçenlerde yaşandı: Klasik Türk Edebiyatı’nın günümüzdeki en kıdemli hocası Prof. Dr. Günay Kut, kendisi ile rahmetli allâme kocası Turgut Kut’a ait ve bir kısmı gayet nadir olan onbinlerce kitabı Rami Kütüphanesi’ne bağışladı.
Prof. Günay Kut, elinde bulunan elyazmaları ile İbrahim Müteferrika’nın bastığı kitaplardan meydana gelen kolleksiyonu daha önce Fatih’teki Ali Emirî, yani Millet Kütüphanesi’ne vermişti. Bu son bağışı münasebeti ile Rami Kütüphanesi’nde geçenlerde bir toplantı düzenlendi ve “Günay ve Turgut Kut İhtisas Kütüphanesi” araştırmacıların hizmetine açıldı.
Günay Hoca’yı üniversiteye yeni başladığım senelerde tanımıştım. 1970’li yıllar idi, ilk defa rahmetli Baki Hoca’nın, yani Abdülbaki Gölpınarlı’nın yanına geldiğinde görmüştüm. Sekiz sene boyunca ders verdiği Chicago Üniversitesi’nden memlekete henüz dönmüştü, aradan geçen o kadar sene boyunca münasebetimiz hiç kesilmedi ve Günay Hanım bu kadar uzun zaman boyunca hep elyazması kitap yığınlarının arasında koşuşturdu, hiç durmadan çalıştı ve etrafında da her dâim elli küsur kedi oldu.
Hoca, Chicago dönüşü Boğaziçi Üniversitesi’nde Türkoloji bölümünün kuruluşunda görev aldı, yıllarca bu bölümün başkanlığını yaptı, arada yine bol bol dolaştı, Oxford’da hocalık etti, Oxford’un en önemli şarkiyat merkezlerinden olan Bodleian’daki Türkçe elyazması eserlerin kataloğunu tek başına yayınladı, derken Kıbrıs’taki bir üniversiteye gitti, yeniden Boğaziçi’ne döndü ve emekliliğine kadar orada kaldı.
Daha önce de yazmıştım: Hoca, bütün bu koşuşturmaları arasında yetenekli, yeteneksiz, lâyık yahut lânet dünya kadar talebe yetiştirdi ama güvendiği bazı kişilerden harikulâde kazıklar da yediği de oldu fakat birşeyler soranları hiç geri çevirmedi, hep öğretmeye çalıştı. Böylelerinin akademik dertleri ile, uğraşıp seneler boyu malûmatının zekâtını dağıtıp duracağı yerde daha fazla yazsa idi, cildler dolusu kitap ile yüzlerce makaleden meydana gelen yayın listesinin hacmi kimbilir ne kadar artmış olurdu!
Hoca en son, Timur’un soyundan gelen ve Türk Sanatı’nın hemen her alanında çok önemli yeri bulunan Sultan Hüseyin Baykara’nın hem vezîri, hem de en yakın dostu Ali Şîr Nevâî’nin eserlerinin yeraldığı ve Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen 1604 sayfalık tezhipli ve minyatürlü nüshanın tıpkıbasımını yayınladı. Baş tarafında Günay Hoca’nın kaleme aldığı geniş önsözün bulunduğu kitabın hacmini ifade edebilmek için ağırlığını vermem kâfi gelecektir: 5 kilo 280 gram!
Prof. Günay Kut’un Rami Kütüphanesi’ne bağışladığı birbirinden nâdir kitaplar, bundan böyle ilim yolcularının yollarını aydınlatacak...
İKİ ALLÂME KIZKARDEŞ...
Siz, Günay Hoca’dan ziyade, ablasını bilirsiniz: Seneler önce iki defa Tarihin Arka Odası’na çıkan, eski Şark efsanelerinden, Sümerler’den, huruf-ı mukattaadan, İnanna’dan, Dumuzi’den bahsedip milleti şaşkın ve hayran bırakan Harvard hocası Prof. Gönül Tekin’i...
Gönül Hoca’yı programa çıkmaya ikna edebilmek için haftalarca dil dökmüştüm ve anlattıkları sadece beni değil seyirciyi de derinden etkilemişti ve üzerinden seneler geçmiş olmasına rağmen, her iki program internetten hâlâ izleniyor. Kur’an’ın sırlarından biri kabul edilen ve Gönül Tekin’in o konuda tam birşeyler söyleyeceği sırada “Aman hocam, sakın haaa!” deyip anlatmasına mâni olduğum “huruf-ı mukattaa” hakkında hâlâ her hafta mutlaka birkaç mail alıyorum.
Gönül Hoca’nın Türkiye’deki akademik hayatı çilelerle ve hayal kırıklıkları ile dolu geçti. İstanbul Üniversitesi’ni bitirdikten sonra asistan olarak girdiği üniversitelerdeki diğer akademisyenler, ilmî çalışmalarına haset edip burun kıvırdılar; hoca itildi, kakıldı, istifaya mecbur bırakıldı. Gidip tâââ California’da doktora yaptı, sonra geçmişte yaşadıklarını unutup memlekete döndü, tekrar asistan oldu ama aynı tarzda hareketlerle karşılaşınca Türkiye’yi temelli bıraktı ve yine Amerika’ya gidip Harvard Üniversitesi’nde hocalığa başladı.
Orada, Türkoloji ve linguistik sâhasında dünyanın önde gelen âlimlerinden olan rahmetli Prof. Şinasi Tekin ile evlendi, kocası ile beraber Harvard’da senelerce ders verip üniversitenin bünyesinde “Ottoman Studies Foundation”ı, yani “Osmanlı Araştırmaları Vakfı”nı kurdular. Vakıf, iki alanda faaliyet gösteriyordu: 1971’den itibaren “Journal of Turkic Studies” başlığı altında Türkoloji’nin birinci derecedeki kaynaklarını yayınladılar ve Cunda Adası’nda yine üniversitenin bünyesinde “Harvard Üniversitesi Osmanlıca Yaz Okulu”nu açtılar.
Yayın faaliyeti ve okul hâlâ devam ederken, Gönül Tekin yayınlarından elinde bulunan 35 bin 966 adet kitabı önceki yıl Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ne bağışladı...
CUMHURBAŞKANLIĞI ÖDÜLÜ VERİLECEK
Bu sene verilecek Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülleri’ne lâyık görülenler arasında Gönül ile Günay Hoca da bulunuyor ve ödül töreni önümüzdeki haftalarda yapılacak...
Her iki hocaya ödül verilmesi, Türk kültürünün akademik alanda daha da yaygınlaşması için yurtdışında senelerden buyana kendi başlarına çaba gösteren bu âlim hanımlar için geç de olsa gelen bir takdir olduğu kadar, Türkiye’de akademisyenlik yaptığı sırada bilgisine duyulan haset sebebi ile yurtdışına gitmeye mecbur bırakılan Prof. Gönül Tekin ile devletin bir yerde helâlleşmesi demektir.
Basının basın olduğu günlerde bu haberi böyle yazacak olsam, "Git ulan, şunu adam gibi toparla" deyip kafama atarlardı!
Giriş: 04.12.2024 - 09:41
Güncelleme: 04.12.2024 - 09:43
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Basının basın olduğu günlerde bu haberi böyle yazacak olsam, "Git ulan, şunu adam gibi toparla" deyip kafama atarlardı!
Sözcü Gazetesi “Nazım Hikmet’in Kuvâyı Milliye Destanı’nın okunmasını yasakladılar” başlığı ile bir haber yayınlamış, “Tarihin bu ayıbı affetmeyeceğini” söylemiş ve “Öleli 63 yıl oldu ama Nâzım Hikmet’e kinleri hâlâ bitmedi” diye yazmış...
Bu yayın üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dezenformasyon Mücadele Merkezi ayrı ayrı birer açıklama yapıp Nâzım’ın meşhur manzumesinin çizgi roman versiyonunun bulunduğunu, bu versiyonda cinsel içerikli tasvirlerin yeraldığını, gelen şikâyetler üzerine çizgi romanın bakanlığa bağlı kütüphanelerin genel erişim alanına konmasının uygun görülmediğini ve çocukların erişemeyecekleri bir yere kaldırıldığını ama kütüphanelerde yeralmaya devam ettiğini duyurdular.
Ahmet Hakan, dün hadiseyi ayrıntılı şekilde yazıyor, Sözcü’nün yayınını haklı olarak eleştirip “Koca gazete yalan mı yazacak diye düşündüğü için habere inandığını” söylüyor, “Kuvayi Milliye şiiri yasaklanır mı diye sinirlenip durduğunu” anlatıyor ve Bakanlık ile Dezenformasyon Merkezi’nin açıklamalarından bahsedip “Ancak çok geçmeden anladım ki... Koca gazete yalan yazabilirmiş” diyordu. Ahmet Hakan’a göre haberin bu şekilde verilmesi sadece yalan değil, “apaçık haksızlık ve vicdansızlık” idi!
Sözcü’nin haberini görmemiştim, olup biteni dün Ahmet Hakan’ın Hürriyet’teki yazısından öğrendim... Konu daha sonra internetteki haber siteleri ile sosyal medyaya aksetti ve daha birhayli şeyler yazıldı...
Ahmet Hakan’ın köşesini ve ardından da haber sitelerinin Hakan’dan yaptıkları alıntıları okudum ama haberin en önemli tarafını hiçbirinde göremedim: Kitabın “çocukların erişemeyecekleri bir yere kaldırılmasına” sebebiyet veren “cinsel içerikli resimler”in neyin nesi olduklarını ve bu çizimlerin Kuvâyı Milliye Destanı ile alâkasını...
Nazım Hikmet’in eserinin içerisinde cinsel içerikli çizimlerin de yeraldığı bir çizgi roman hâline getirildiğini ve bu yayının çocuklar için zararlı bulunduğunu okuyanların ilk merak edecekleri husus bu resimler idi fakat haberlerde resimlerden tek kelime ile olsun bahsedilmiyordu! Gazeteler ve haber siteleri çizimlerin üzerinde durmamış, kendileri gibi merak hissetmemiş bir yazarın makalesini tepe tepe kullanmakla yetinmişlerdi, o kadar!
YAZAR BOL AMA GAZETECİ YOK!
Bu hadise, Türkiye’de gerçek gazeteciliğin tamamen bittiğini, hattâ yere battığını mükemmelen göstermektedir! Kalemi eline alan kim varsa artık kanaat önderi, büyük yazar, uzman, sosyolog, bilmemneolog, üstad vesaire kesilmektedir ama birkaç kişinin haricinde gerçek ve ciddî gazeteci, mâfiiiiş!
Ben, Kuvâyı Milliye Destanı’nının son macerası hakkında yazılanları okurken tartışmaya sebep olan çizimleri merak ettim. Ama bu yazıyı yazdığım sırada gecenin geç vakti idi, kitabı gidip bir yerlerden bulmamın imkânı yoktu; internette Nuri Kurtcebe’nin, yani Destan’ı tâââ 2002’de çizgi roman hâline getiren ressamın bir mülâkatına rastladım, malûm resimlerin bir-ikisinin mülâkatta kullanıldığını farkedince de görüntülerini ekran alıntısı ile zaptetmeye çalıştım.
Kaydedebildiğim iki görüntüyü, olabildiği kadarı ile burada yayınlıyorum...
Tekrar söyleyeyim: Çizimlerin Nâzım’ın eseri ile alâkasının olup olmadığı yahut kütüphanelerin Kuvâyı Milliye Destanı’nı çocukların ulaşamayacakları yerlere kaldırmaları tartışılabilir konulardır fakat bunlar işin başka tarafıdır. Bir haberi yazarken olayın en önemli unsurunun atlanması ise daha vahim meseledir, asıl önemli olan budur ve gayet hoş bir mesleğin şimdi böyle yerlerde sürünür hale gelmesi de hayli elem vermektedir...
Emin olun, basının basın, gazetelerin de gazete oldukları günlerde bir haberi böyle sakat ve noksan, yani asıl önemli tarafını araştırmaya tenezzül bile etmeden yazıp haber merkezine götürecek olsam, şef yahut müdür “Git ulan, şunu adam gibi toparla” deyip kafama atardı!
Bu da bizim Süleyman Şah maceramız!
Giriş: 12.12.2024 - 10:07
Güncelleme: 12.12.2024 - 10:07
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Bu da bizim Süleyman Şah maceramız!
Suriye Millî Ordusu, PKK’yı elinde tuttuğu Suriye’nin kuzeybatısındaki yerlerden çıkartmak maksadıyla harekâta devam ediyor. Dün de, Karakozak taraflarını kurtarmak için operasyon başlattılar.
Aynı bölgede bundan dokuz sene önce biz de harekât yapmış ve Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’nin eteklerinden 1973’te Karakozak’a taşıdığımız mezarını, 2015’te oradan alıp Suriye sınırımıza yakın bir yere nakletmiştik...
TV’lere çıkan kerametleri ve bilgileri kendilerinden menkul bazı yorumcular Suriye Millî Ordusu’nun teröristlerden kurtarmaya çalıştığı Karakozak’ı Caber Kalesi ile karıştırdılar ve “Operasyon bitip de Karakozak PKK’dan temizleninde Süleyman Şah ilk mezarına geri dönecek” dediler.
Caber Kalesi ile Karakozak arasında yaklaşık 60 kilometre olduğundan bîhaber idiler!
Bu cehalet vesilesi ile şimdi Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Erhan Afyoncu ile beraber seneler önce yaşadığımız ama kimselere söylemediğimiz ve yazmadığımız bir hadiseyi anlatacağım:
2015 Şubat’ının ortaları idi ve Ahmet Davutoğlu başbakandı... Süleyman Şah’ın Karakozak’taki mezarının IŞİD’in bölgede ilerlemesi sebebi ile oradan alınıp Türkiye sınırına yakın bir yere nakledilmesinin düşünüldüğü konuşuluyordu. Habertürk’te Erhan ile beraber Tarihin Arka Odası’nı yapıyorduk; program gayet iyi izleniyordu ve hemen her seferinde Süleyman Şah’ın bahsi geçiyordu. Erhan ve ben nakle karşı çıkıyor, “Mezarın bulunduğu yer Türk toprağıdır, her hâlükârda bu toprağı korumamız şarttır” diyorduk.
O günlerde Ankara’dan önemli pozisyondaki bir bürokrat aradı. Bir meslekdaşıyla beraber İstanbul’a geleceklerini, çok önemli bir konuda benimle âcilen görüşmeleri gerektiğini söyledi ve görüşmede Erhan’ın da bulunmasını sağlamamı rica etti.
Bir veya iki gün sonrası için gazetede buluşmak üzere randevulaştık ve o gün ben, Erhan ve misafirler biraraya geldik...
Önemli makamdaki bürokrat söze “Sayın Başbakan tarafından gönderildik” diye başladı, sonra “Süleyman Şah Türbesi’ne tehditler gittikçe arttı. Orada yüz küsur örgüt var. Programınızda türbe konusuna sık sık temas edip nakle karşı çıkıyorsunuz ve kamuoyu söylediklerinizden etkileniyor. Ama terörist gruplar orayı işgal ederlerse ve türbedeki askerlerimizin başına da bir iş gelecek olursa zor durumda kalırız. Mecburiyetten dolayı mezarı artık sınırımıza yakın bir yere nakletmek zorundayız. Operasyon büyük gizlilik içerisinde olacak” dedi.
Mezarın nakline Erhan ile beraber aynı anda karşı çıktık. Erhan “Bu iş bu hâle mi geldi? Taşımaya mecbur muyuz? Saldırı olduğu takdirde müdahale edemiyor muyuz?” dedi; ben “Ne münasebet? Bizleri resmî bir yasakla sustursunlar bari” gibisinden sözler ettim ama sadece “Nakletmek zorundayız” diyorlardı...
Muhataplarımıza nihayet açıkça “Tamam, anlaşıldı! Peki, devlet bizden ne istiyor?” diye sordum. Aldığımız cevap “Nakle karşı çıktığınız takdirde operasyonda tek bir askerimizin burnu bile kanasa, vicdanî sorumluluk size ait olur. Allah göstermesin, daha fena ihtimallerden bahsetmek bile istemiyoruz. Başbakan bu konuda aleyhte yayın yapmamanızı rica ediyor, bizi de bu ricasını iletmekle görevlendirdi” oldu ve mezarın en geç bir-iki gün içerisinde nakledileceğini söyledi...
Önümüze konan bu ihtimaller, hele işin içine bir de “vicdanî sorumluluk” girince söz söylememiz ne mümkün? Çâresiz “Peki” dedik!
VİCDANÎ SORUMLULUK BASKISI
“Şah Fırat” adı verilen operasyon birkaç gün sonra, 22 Şubat gecesi yapıldı. 572 askerimiz F-16 uçaklarının havadan, M-60 A3 tipi tankların da karadan sağladıkları destekle Suriye’ye girdi, Süleyman Şah’ın ve son uykularını onunla beraber uyuyanların kemikleri ile türbedeki eşyaları ve oradaki askerlerimizi aldılar, teroristlerin eline geçip de Türkiye aleyhinde reklâm vasıtası olmaması için türbeyi patlayıcılarla havaya uçurdular ve kabirleri sınırımızın 200 metre ilerisindeki Suriye Eşmesi’ne naklettiler. Operasyonda bir de şehit verdik, Başçavuş Halit Avcı hayatını kaybetti.
Süleyman Şah’ın kemikleri böylelikle asırlar sonra üçüncü defa yollara düşüp sınırımıza daha yakın bir yere gelmiş oldu...
O hafta yaptığımız Tarihi Arka Odası’nda konuya mecburen temas etmedik ama seyirci durur mu? “Ne oldu? Süleyman Şah’tan niçin bahsetmiyorsunuz?” diyen yüzlerce mesaj geldi. Olanları anlatıp üstüne üstlük bir de “Vicdanî sorumluluk sebebi yorum yapamıyoruz” falan diyemezdik, sustuk ama ne ödlekliğimiz kaldı, ne de yalakalığımız!
Erhan, herşeyin olup bitmesinin ardından, mezarın naklinden birkaç gün önce bize gelenlerin hakikaten Başbakan Davutoğlu tarafından mı gönderildiklerini yoksa işin gerisinde işgüzar birkaç bürokratın mı bulunduğunu Ankara’da soruşturmuş ama kesin birşey öğrenememişti. Davutoğlu’nun başbakan olmadan önce, Dışişleri Bakanlığı sırasında Süleyman Şah’ın nakline karşı çıktığını fakat başbakanlığı sırasında kabul etmeye mecbur kaldığını söylemişlerdi, o kadar. Üstelik, nakilden birkaç hafta sonra Topkapı Sarayı’nda Ahmet Davutoğlu ile karşılaştığında “Süleyman Şah işini yanlış yaptınız, taşınmamalıydı” demiş, Davutoğlu da “Aynı fikirdeyim” cevabını vermişti!
Ama aynı Davutoğlu 22 Şubat 2015 gecesi yapılan nakli Genelkurmay Karargâhı’nda bizzat takip etmiş ve hemen o gece operasyon hakkında mecburen “Her türlü riski barındıran çatışma ortamında ...son derece başarılı olunduğu” gibisinden tweetler atmıştı, o da başka...
İşte, bizim Süleyman Şah maceramız...
Ertuğrul Özkök'ün bu yazdıklarına sakın inanmayın, zira baştan aşağı yanlıştır!
Giriş: 16.12.2024 - 10:25
Güncelleme: 16.12.2024 - 10:25
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Ertuğrul Özkök'ün bu yazdıklarına sakın inanmayın, zira baştan aşağı yanlıştır!
Ertuğrul Özkök’ün Suriye meselesinden bahseden “Kader, İsrail ile bizi komşu yaptı” başlıklı yazısının kısa bir bölümünü imlâsına, noktalama işareti fukaralığına ve bir-iki Türkçe hatasına hiç dokunmadan naklediyorum:
“Sorum şu:
Şefik el-Müeyyet el-Azm kimdir?
Veya Abdülhamid ez-Zehravi…
O kimdir mesela…
Rüştü eş-Şam…
Ömer el-Azzam…
Şükrü ey-Aseli…
Selim Anmad Abdul Hadi…
Ve Rafik Salloum…
Bu sonuncusu bir şairdir.
Yukarıdakilerden üçü eski Osmanlı Meclisi Mebusan’ın milletvekili.
Biri gazeteci…
Bunlar 6 Mayıs 1908 günü Şam’da Osmanlı Paşası Cemal Paşa’nın emriyle idam edilen 7 Arap milliyetçisinin adıdır”.
Yazı daha sonra Ertuğrul Özkök’ün Suriye hakkındaki yorumları ile devam ediyor...
Ama siz siz olun, Özkök’ün yazısının yukarıda alıntı yaptığım kısmına sakın inanmayın, zira bu cümlelerde dünya kadar yanlış vardır ve yazdıklarına itimad ettiğiniz takdirde son derece hatâlı bilgiler edinirsiniz!
Ertuğrul Özkök’ün yazısındaki yanlışları aşağıda sıralayacağım ama önce, sözünü ettiği idamların arka plânını anlatayım:
İNGİLİZ VE FRANSIZ DESTEKLİ ÖRGÜTLER
Arap dünyasında 20. yüzyılın ilk senelerinden itibaren bağımsızlık hareketleri güçlenmiş ve bu maksatla çok sayıda siyasî örgüt kurulmuştu...
Örgütlerin başında, sürgündeki bazı Suriyeliler’in 1912’de Kahire’de oluşturdukları ve Suriye’nin bağımsızlığı için mücadele veren “El lâ-Merkeziyye” yani “Ademimerkeziyet” cemiyeti geliyordu…
El lâ-Merkeziyye’nin daha sonra Şam’da “Cemiyetü’s-Suriyetü’t-Arabiyye” yani “Suriye Arap Cemiyeti” ismi ile bir şubesi kuruldu ve devrin önde gelen Arap aydınları buraya üye oldular. El lâ-Merkeziyye’nin iç çekişmeler yüzünden gücünü kaybetmesi üzerine de, Suriye Arap Cemiyeti ön plana çıktı.
İttihad ve Terakki Partisi’nin liderlerinden kabul edilen ve Suriye’yi Birinci Dünya Savaşı senelerinde hem vali, hem de Dördüncü Ordu Kumandanı olarak hükümdar gibi idare eden Cemal Paşa, Arap ayrılıkçı hareketlerini önceleri görmezden geldi. Ama, dünya savaşının ilânından sonra İngiltere ile Fransa’nın boşalttıkları konsolosluk binalarında yaptırdığı aramalarda Arap cemiyetleri ile yabancı diplomatlar arasında çok sayıda yazışma ortaya çıkınca sessiz kalamadı. Belgelerden, bağımsızlık için faaliyet gösteren örgütlerin başında Suriye Arap Cemiyeti’nin geldiği anlaşılıyordu ve cemiyetin isyan bildirileri de ele geçirilmişti. Bildirilerde Türk yönetiminin Araplar’a sadece “kan ve acı” getirdiği söylenmekte, Suriyeliler vergi vermeyip silâh satın alarak Türk askerlerine karşı mücadeleye davet edilmekteydi ve bu işleri yapanların arasında Arap dünyasının önde gelen entellektüelleri ile beraber Osmanlı Parlamentosu’nun bazı Arap üyeleri ve Arap gazeteciler de vardı.
Cemal Paşa, yabancı diplomatlarla temasta oldukları belirlenen Arap aydınlarından yakalatabildiklerini şimdi Lübnan’ın sınırları içerisinde bulunan Âliye kasabasında kurduğu bir askerî mahkemeye sevketti. Neticede 34 kişi idama mahkûm oldu ve ele geçirilemeyen 52 kişi hakkında da gıyabî idam cezası verildi.
Paşa, ayrılıkçıların gözünü korkutmak maksadıyla idamları iki parti hâlinde, iki farklı şehirde infaz ettirdi: 10’u Müslüman ve biri Hristiyan on bir mahkûm Beyrut’a götürüldü ve 20 Ağustos 1915’te burada asıldı; sekiz buçuk ay sonra, 6 Mayıs 1916’da da 17’si Müslüman ve dördü Hristiyan olan 21 kişinin bir kısmı yine Beyrut’ta, bazıları da Şam’ın Merce Meydanı’nda darağacına çıkartıldı. 34 mahkûmun ikisi kaçmıştı, neticede 32’si idam edilebildi ve hemen ardından da mahkûmların aileleri başta olmak üzere binlerce Arap, Anadolu’nun değişik yerlerine sürgüne gönderildi!
Arap, özellikle de Suriyeli entellektüeller arasında uzun seneler mevcut olan Türk nefretinin öncelikli sebebi Cemal Paşa’nın İstanbul’un uyarılarına kulak asmadan yaptırttığı bu idamlardır. Paşa, Araplar’ın gözünde “es-Seffah”, yani “kan dökücü”dür; 6 Mayıs da Suriye ile Lübnan’da “Şehidler Günü” ilân edilmiştir ve idamların yapıldığı Merce ile Burc Meydanları’nda inşa edilen anıtların önünde o gün törenler düzenlenmesi âdettendir....
Ertuğrul Özkök’ün sözünü ettiği ama bahsederken hadisenin tarihinden şahıslarına kadar dünya kadar yanlış yaptığı idamlar işte bunlardır...
YEDİ DEĞİL, 32 KİŞİ İDAM EDİLDİ!
Şimdi, Özkök’ün “Sakın inanmayın” dediğim yazısının girişindeki hatâları sıralayayım:
* İdam edilenler Ertuğrul Bey’in yazdığı gibi yedi değil, 32 kişidir!
* Bu idamlar, Ertuğrul Bey’in söylediğinin aksine 6 Mayıs 1908’de değil; iki parti hâlinde, ilki 20 Ağustos 1915’te, diğeri de 6 Mayıs 1916’da, yani Özkök’ün yazdığı tarihten yedi ve sekiz sonra yapılmıştır.
* Özkök, bahsettiği yedi isimden sadece üçünü doğru yazmıştır, geri kalan dört isim ise lime limedir: “Rüştü eş-Şam”ın doğrusu “Rüştü eş-Şem’a”dır; “Şükrü ey-Aseli”nin “Şükrü el-Aselî” olması gerekir, “Selim Anmad Abdul Hadi” adının aslı da “Selim Ahmed Abdülhadi”dir.
* Bitmediiii! İdam edilenler arasında “Ömer el-Azzam” isimli bir zât yoktur, sanki başkasından bahsediliyormuşcasına yazılan ismin doğrusu “Ömer el-Cezairî”dir.
* İdam listesindeki Osmanlı Meclis-i Mebusânı’nın üyeleri, yani milletvekilleri de Ertuğrul Bey’in iddia ettiği gibi üç değil, dört kişidir!
“ERRARE HUMANUM EST”, YANİ “BEŞER ŞAŞAR” AMA...
Basınımızın en büyük dertlerinden biri, kalem ve çene erbâbının kendi kültürüne âşina olmadan yazıp konuşmasıdır!
Dolayısıyla, Ertuğrul Özkök gibi Türk basınının hakikaten en entellektüel mensuplarından biri bile Suriye konusunda yazdığı makalenin sadece girişinde bu kadar hatâ yaparsa, TV’lerde her gece ellerindeki süpürge sopaları ile harita başında ahkâm kesen beşik ulemâsının devirdikleri çamların cesametini hayal etmeye çalışın!
Gözünüz saray görsün! Bu mekân 2 bin 300 dönüm arazi üzerinde ve tam 50 dönüm!
Giriş: 24.12.2024 - 09:17
Güncelleme: 24.12.2024 - 09:42
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Gözünüz saray görsün! Bu mekân 2 bin 300 dönüm arazi üzerinde ve tam 50 dönüm!
Mısır’da, başkent Kahire’nin 50 kilometre güneydoğusunda dokuz seneden buyana yeni bir başkent inşa ediliyor. “Yeni İdarî Başkent” denen bu dev projeye şimdilik 50 milyar dolar harcandı.
102 milyonluk Mısır’da başkent Kahire’nin nüfusunun yirmi beş milyonu geçmesi ve şehrin altyapısı ile trafiğinin bu fazlalığı artık kaldıramayacak hâle gelmesi üzerine çare olarak yeni bir başkent inşası düşünülmüştü ve bu işe 2015’te girişilmişti. Mısır’ın hem firavunlar, hem de Hristiyan ve Müslüman geçmişini birarada yansıtan inşaatların tamamlanmasının ardından çoğunluğunu devlet memurlarının teşkil edeceği en az altı milyon kişi yeni başkentteki lojmanlara nakledilecek.
Taşınma, şimdiden başladı bile...
Yeni başkent, 40 bin dönümlük bir alana yayılıyor. Afrika’nın en yüksek binasının da yeraldığı ve güvenliği için 6 binden fazla kameranın yerleştirildiği inşaat mekânlarında bakanlıklara ait devâsâ binaların yanısıra okullar, hastahaneler, kültür, bilim, finans ve iş merkezleri, camiler ve kiliseler de yapılıyor. Bu camilerin en büyüğü olan “Mescid-i Masr” ile bir katedralin inşaatı da öncelikle tamamlandı.
Mısır hükümeti, yeni başkentin yapım masraflarının devlet bütçesinden çıkmaması için ACUD adında bir şirket kurmuş, binaların maliyetinin bu şirkete ait olmasına, bütün binaların 49 yıllığına devlete kiralanmasına ve harcamaların kaynağının bu şekilde elde edilmesine karar vermişti.
İnşaatı biten ve devlete kiralanan bir başka bina da Cumhurbaşkanlığı Sarayı...
LÜKSOR’DAKİ TAPINAĞIN İLHAMI İLE...
Mısır’da, geçen hafta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı D-8 Zirvesi düzenlenmiş ve zirve yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılmıştı...
Sarayın resmî açılışını zirveden hemen önce Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yaptı ve Mısır enformasyon yetkilileri Sisi’nin saraya makam otomobili ile fakat kortejsiz olarak gidişini gösteren bir filmi basına dağıttılar.
Bu filmi aşağıda izleyebilirsiniz...
Yeni başkentteki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na ilhamı Lüksor’un Krallar Vadisi’nde bulunan Kraliçe Haçepsut’un mezarının girişindeki tapınağın verdiği ilk bakışta farkediliyor.
Sarayın ve inşaata ilham veren tapınağın fotoğraflarını da aşağıda veriyorum...
Mısır’ın yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı 2 bin 300 dönümlük bir arazi içerisinde 50 bin metrekare, yani 50 dönüm genişliğinde bir bina. Haçepsut tapınağına iki tarafında arslanların bulunduğu bir yoldan gidilmesi gibi; yeni saraya da benzer şekilde, Mısır’ın güneyinden getirilen bir dikilitaşın önünde uzanan ve iki yanına arslan heykellerinin yerleştirildiği bir yoldan ulaşılıyor.
Sarayın iç kısmının nasıl devâsâ ve muhteşem olduğunu yayınladığım filmden farkedebilirsiniz.
Cumhurbaşkanı Sisi bu inşaatlar ve özellikle de şaşaalı sarayı eleştirenlere cevap verirken “Evet, Başkanlık Sarayları inşa ediyorum ve etmeye de devam edeceğim. Bunlar bana değil Mısırlılar’a aittir” dedi ve binaların kalıcılığından bahsetti.
Türkiye’de yüz küsür seneden buyana inşa edilen ama hep “Bu kadar masrafa ne gerek var?” diye burun kıvrılan sarayların, köprülerin, yolların ve yapıldıkları dönemde büyük görünen fakat zamanla ihtiyacı karşılamaktan âciz kalan diğer mekânların şimdi nasıl birer millî ve tarihî hatıra haline geldiklerini ard niyeti bir tarafa bıraktığınız takdirde apaçık farkeder ve tamamının şahıslara değil, millete kaldığını görürsünüz...
Mısır’ın yeni başkentindeki saray ile ilgili haber filmini izledikten sonra Külliye’deki bazı arkadaşlarıma “Gözünüz saray görsün! Sadece 750 dönüm arazideki Külliye, Sisi’nin Mısır için inşa ettirdiği mekânın yanında gecekondu gibi kalıyor” diye takılıyorum...
Boş yere heveslenmeyin! Suriyeliler'in az bir kısmı dönecek ama çoğu burada kalacak!
Giriş: 29.12.2024 - 15:07
Güncelleme: 30.12.2024 - 08:51
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Boş yere heveslenmeyin! Suriyeliler'in az bir kısmı dönecek ama çoğu burada kalacak!
Suriye’nin başına altmış küsur seneden buyana musallat olan Baas belâsının birkaç gün içerisinde gümbür gümbür çökmesinin ardından Türkiye’deki sığınmacılardan birkaç bininin memleketlerine dönmesi üzerine birileri “En nihayet gidiyorlar!” diye mutluluğa garkoldu. Ne kadar sığınmacı varsa hepsinin döneceğini zannedip sanki elde kılıç gidip de Şam’ı fethetmişcesine zafer nâraları atıyorlar!
Eskilerin “hayâl-i muhâl”, yani “olmayacak, boş hayal” dedikleri, işte budur!
Sığınmacıların çok az bir kısmının haricindeki ekseriyetin memleketlerine dönmesi olmayacak bir iştir; dönmezler ve dönmeyecekler!
Neden dönsünler ki?
Gerçekçi olalım! Baas musibeti son bulmuş olsa bile ortada harap vaziyette, toparlanması seneler sürecek ve belki de tam olarak ayağa kalkamayacak bir Suriye bulunduğu müddetçe sığınmacıların döneceklerine inanmak boş bir temenni ve bomboş bir hayaldir.
“Gelen, kalır” diye senelerdir yazıp söylüyorum. Burada iş kurmuş ve çocukları burada doğmuş olanlar, özellikle de kendi memleketinin dilini bilmeyen ve Türkiye’ye alışan genç nesil geri gitmez! Almanya’daki milyonlarca Türk’ün, anadili artık Almanca olmuş yeni nesillerin Türkiye’ye bir-iki haftalığına turist olarak geldikten sonra Almanya’ya dönmeleri gibi, Suriyeliler de memleketlerine belki ziyarete gidecekler ama burada kalacaklardır!
Meselenin önemli boyutu ise hatırlara gelmiyor bile: Türkiye bir “göçmen ülkesi”, hattâ “mülteci cenneti”dir. Nüfusumuzun çok az bir kısmı bu toprakların eski sâkinleridir ama tamamına yakını asırlar öncesinden başlayarak Anadolu’ya göçetmiş yahut iltica etmiş olanların soyundan gelir; yani bu memleketin sâkinleri sonradan yurt edindiğimiz Anadolu’ya yüzyıllar boyu dalgalar halinde gelip yerleşmiş ve geldikleri topraklara dönmemiş olanların neslidir.
BURADA HEM MİSAFİR, HEM EVSAHİBİYİZ!
Bu “gelip de gitmeme” bahsine en başta Türkler dâhildir! Anadolu, on küsur asır önce Asya’dan batıya doğru başlattığımız yürüyüşün neticesinde “Türk vatanı” hâline geldi. Asya’daki tarihî topraklarımızda kalanlar sonraki asırlarda büyük medeniyetler kurdular ama bu taraflara gelenler dönmeyi hatırlarına bile getirmediler ve sonraki yüzyıllarda soydaşlarına, dindaşlarına ve başka milletlere gerektiği anda hemen kucak açtılar.
Geçmiş asırlardaki bir Avrupalı seyyahın dediği gibi, Anadolu’da herkes misafir ama aynı zamanda da evsahibidir!
Bütün bunlar yaşanırken “Geldiler, yerleştiler, olan oldu” deyip elimiz-kolumuz bağlı oturmamızın da mânâsı yok... Yapılması gereken “Gitsinler, dönsünler, defolsunlar!” nâraları atmak değil, kalacak olanları sisteme dahil etmenin ve mecburî beraberliğimizi huzurlu şekilde yaşayabilmemizin çarelerini ciddî şekilde düşünüp uygulamaktır!
Bir yandan asırlar önce “enkizisyon zulmünden kaçanlara kucak açmakla”, hattâ Birinci Dünya Savaşı senelerinde yüzbinlerce Beyaz Rus’a sığınacak liman vazifesi görmekle övünüyor ama diğer taraftan memleketlerinden ayrılmak zorunda kalmalarından bizim de rolümüzün bulunduğu insanları nefret unsuru ve siyasî malzeme hâline getiriyoruz...
Şu hâle bakın: Türkiye’den nefret eder hâle gelip kapağı yurt dışına atabilme derdine düşen ve bir yolunu bulup memleketi terkedebilmek için takla üstüne takla atanlar İngiliz lordu yahut Fransız senyörü havalarına bürünmüş, kurdukları “Defolsunlar!” korosunda “Gidecekler, gitmeyenleri de bir göndeririz” diye yaygara yapıyorlar!
Şam'daki mezarı durup dururken gündeme getirip Türkiye'yi germeye ne lüzum var?
Giriş: 06.01.2025 - 16:19
Güncelleme: 29.07.2025 - 10:17
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Şam'daki mezarı durup dururken gündeme getirip Türkiye'yi germeye ne lüzum var?
Bundan iki hafta önce, Sultan Vahideddin’in Şam’daki mezarı ile ilgili bir haber ortalıkta dolaşmaya başladı: Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı Burhan Köroğlu, “Ekiplerimizin ilk işi, Sultan Vahideddin’in mezarının bulunduğu külliyeyi restore etmek” demiş ve “Restorasyonda, Türkiye’nin desteğinin çok net bir şekilde görüleceğini” söyledi.
Düzgün şekilde haber yazmak artık bir tarafa bırakıldığı ve olup-bitenler baştan sağma kaleme alındığı için bu sözlerin durup dururken mi, yoksa bir vesile ile mi sarfedildiği anlaşılamadı. Ama, ortada bir vesile var gibi görünüyor; zira avlusunda Sultan Vahideddin’in ve bazı hanedan mensuplarının kabirlerinin bulunduğu Şam’daki Süleymaniye Külliyesi’nin restorasyon sorumlusu aynı günlerde projenin yarım kaldığını söylemiş “Bu iş için Esed rejimi ile 16 milyon dolara anlaşmıştık. Muhatabımız Vakıflar İdaresi idi ama iç savaş yüzünden ödeme yapmadılar ve çalışma durdu. Şimdi, geçici hükümet ile görüşeceğiz” demişti.
Şam’daki maslahatgüzarın sözleri, bana restorasyonu yapan şirketin Türkiye Büyükelçiliği ile muhtemelen yaptığı bir görüşmenin ardından söylenmiş gibi geliyor...
Ama her ne sebeple söylenmiş ise, şu an için gereksiz ifadelerdir ve Türkiye’nin zaten yüksek olan tansiyonunu daha da arttırmaktan başka bir işe yaramaz! Zira, Sultan Vahideddin memlekette yüz küsur seneden buyana bir tartışma mevzuudur ve açık söylemek gerekirse Vahideddin’i sevmeyip “hain” diye yaftalayanlar, onu “mazlum” ve “kahraman” kabul edenlerden fazladır!
Sultan Vahideddin sürgünde bulunduğu İtalya’nın Akdeniz sahilindeki San Remo kasabasında 1926’nın 16 Mayıs’ında vefat etmişti. Haftalar boyu cenazeyi kabul edecek bir İslam memleketi aranmış ve cenaze vefatının üzerinden epey zaman geçtikten sonra Beyrut üzerinden Suriye’ye götürülüp şimdi bazen “Süleymaniye”, bazen de “Selimiye” denen camiin avlusuna defnedilmişti.
Önce, Şam’daki hanedan mezarlığını neredeyse kırk yıl boyunca defalarca ziyaret etmiş bir kişi olarak söyleyeyim: Bu mekân sadece aile mensuplarına mahsus olması ve elli küsur seneden buyana defin yapılmaması sayesinde mevcut imparatorluk mezarlıklarının en bâkiridir, yani tahribata uğramamış tek kabristandır. Mezarların öyle büyük restorasyona ihtiyaçları da yoktur, sadece küçük bir-iki rötuş gerekmektedir.
ÜÇ GEREKÇEYE DAYANAN RED
Vefatının üzerinden 99 sene geçmesine rağmen hakkındaki tartışmaların bir türlü son bulmadığı Sultan Vahideddin’in “Hain mi, yoksa kahraman mı olduğu” sorusunun cevabı basittir: Her ikisi de değildir; çaresiz, talihsiz, ve sözünü sadece Bebek ile Aksaray arasında güç-belâ dinletebilen güçsüz bir hükümdardır, o kadar...
Bir devlet adamının tarihteki rolünün bu kadar sene sonra memleketi fikrî bakımdan iki kampa ayırmasının örneğine başka memleketlerde rastlayamazsınız ama bizde mümkündür!
Şam’daki maslahatgüzarın mezarların restorasyonu işini telâffuz etmesinin ardından, bazı işgüzarlar konuya hemen atladılar, “Vahideddin’in mezarının Türkiye’ye getirilmesi gerektiğini” söylediler ve sosyal medyada az da olsa kendileri gibi işgüzarların desteğini aldılar.
Sultan Vahideddin’in kabrinin İstanbul’a nakledilmesi konusu devlet katında ciddî şekilde ilk defa 1996’da tartışılmış, Nazım Hikmet’in Moskova’daki mezarı ile beraber getirilmesi gerektiği düşünülmüş, sonraki senelerde tekrar konuşulmuş ama Nazım’ın Rus eşi ile anlaşma sağlanamamış, son padişahın ailesi de “Nakil konusunda resmen bir talep olduğu takdirde izin vermeyeceklerini” duyurmuşlardı.
Hükümdarın şimdi hayatta olmayan birinci derece torunları mezarın İstanbul’a naklini her zaman istediklerini fakat nakle “şimdilik” karşı olduklarını söyleyip üç gerekçe göstermişlerdi: Vahideddin’in kabrinin bulunduğu Şam’ın hükümdarın iktidar senelerinde Osmanlı toprağı olmasını, yani son padişahın son uykusunu yabancı bir memlekette değil başında bulunduğu imparatorluğun sınırları içerisinde uyumasını; mezar naklinin Türkiye’de huzursuzluk yaratma ihtimalinin yüksek bulunmasını ve siyaset uğruna bir padişah ile bir şairin birbirlerine emsal gösterilmesinin doğru olmamasını...
Hattâ, Sultan Vahideddin’in büyük torunu Neslişah Osmanoğlu, bu üç gerekçenin ardından “Büyükbabamızın mezarı Şam’da, sürgünde vefat eden diğer aile mensuplarının da defnedildiği kabristanda bulunuyor ve orada yakın akrabalarını bir aile reisi olarak kucaklamış şekilde yatıyor. Bırakın, son uykusunu huzur içerisinde uyusun” demişti.
Bu gerekçeler değişmedi, bugün de devam ediyor. Dolayısı ile Türkiye’nin Suriye’de yapması gereken dünya kadar iş var iken önceliğin Sultan Vahideddin’in mezarına verileceği yolundaki açıklamalar, Türkiye’yi germekten başka bir işe yaramazlar!
Türk Müziği'nin en önemli isminin yazıp Fatih'in babası İkinci Murad'a ithaf ettiği elyazması, Londra'da 13 milyon 750 bin liraya satıldı
Giriş: 12.01.2025 - 08:02
Güncelleme: 12.01.2025 - 08:02
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Türk Müziği'nin en önemli isminin yazıp Fatih'in babası İkinci Murad'a ithaf ettiği elyazması, Londra'da 13 milyon 750 bin liraya satıldı
Geçtiğimiz 24 Ekim’de, Londra’daki Christies’nin düzenlediği mezatta Türk Müziği’nin 1435’te ölen çok önemli ismi Abdülkadir Meragî’nin elyazısı ile kaleme alıp Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’a ithaf ettiği “Makasıdü’l-Elhan” isimli kitabı, 252 bin sterline (10 milyon 900 bin lira) satıldı. Eser, alıcıya komisyon ve vergilerle beraber 317 bin 520 sterline (13 milyon 750 bin lira) mâloldu.
İşin tuhaf tarafı, bu satışın Makasıdü’l-Elhan’ın 40 sene ara ile ikinci satışı olması idi! Aynı eser 15 Nisan 1985’te yine Londra’da ama Sotheby’nin müzayedesinde sadece 11 bin sterline, yani son fiyatının yaklaşık otuzda birine satılmıştı!
Eseri yazan Abdülkadir Meragî’i bilmeyebilirsiniz, önce onun kim olduğunu yazayım:
Türk Müziği’nin en önemli bestecilerinden ve nazariyatçılarından idi, 1352’de İran Azerbaycanı’nın Meraga kasabasında doğmuş, delikanlılık senelerinden itibaren musikide, hatta ve dinî ilimlerde üstad olarak tanınmıştı. İlk önce Celâyir hükümdarlarının hizmetine giren Meragî daha sonra uzun seneler Timur ile oğlu Şahruh’un saraylarında başmüzisyen olarak bulundu, besteciliğinin yanısıra müzik teorisi ile ilgili eserler de kaleme aldı ve hayata 1435’de Herat’ta bir veba salgınında veda etti.
Londra’daki müzayedede 317 bin 520 sterline satılan Makasıdü’l-Elhan, 20. yüzyılın başında musiki âlimi Rauf Yekta Bey tarafından İstanbul’da bulunarak satın alınmış ve kitap Rauf Yekta’nın 1935’de vefatından sonra kütüphanesindeki çoğu tek nüsha olan diğer yazmalarla beraber vârislerine intikal etmişti.
Ama bu yazmalardan biri, Makasıdü’l-Elhan, Rauf Yekta’nın vefatından tam yarım asır sonra, 1985’te Londra’da müzayede ile satılmış ve elyazmasını Beşir Muhammed adındaki bir antikacı, ismi açıklanmayan bir kolleksiyoncu için almıştı
Hazreti Muhammed’in hayatını minyatürlerle anlatan “Siyer-i Nebî” isimli eserin bir sayfasının da yeraldığı müzayedede Makasıdü’l-Elhân’ın da arttırmaya konacağını haber alınca Londra’daki ahbaplarımdan mezatı takip etmeleri ricasında bulunmuş, satışın ayrıntılarını öğrendikten sonra, Sotheby’nin müzayedesini o zaman çalıştığım Milliyet Gazetesi’nde yazmıştım ve “Türkiye’den kaçırıldı, Londra’da satıldı” başlığı ile çıkan haberim, bu konu hakkında Türk basınında çıkan tek yazı olmuştu.
Kitabı, Beşir Muhammed adındaki antikacı, ismi açıklanmayan kolleksiyoncu bir müşterisi için satın almıştı...
Makasıdü’l-Elhan’ın otuz sene sonra kim tarafından satıldığını ve 317 bin 520 sterlin ödeyerek alan yeni sahibinin kim olduğunu da bilmiyoruz. Ama, eserin Türkiye’den gitmeden önceki senelerde mikrofilminin elde edilmiş olması ve mikrofilmin bir kopyasının da bende bulunması, Abdülkadir Meragî’nin elyazısı ile tek nüsha olan kitabının aslını artık bir daha göremeyecek olmamızın üzüntüsünü hafifletiyor...
İki ay önce yapılan satışı aradan bu kadar zaman geçtikten sonra yazmış olmamın sebebini merak edebilirsiniz, söyleyeyim:
Eserin ilk satışı hakkında yazdığım yazının kupürünü burada yayınlamak maksadıyla arayıp bulmam iki ayımı aldığı için...
Kenize Murad mı CIA ajanı? İnsanı güldürmeyin!
Giriş: 17.03.2025 - 09:24
Güncelleme: 17.03.2025 - 11:26
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Kenize Murad mı CIA ajanı? İnsanı güldürmeyin!
Birkaç günden buyana bazı gazetelerimizde ve internet sitelerinde Kenize Murad’ın seneler önce CIA için çalıştığına dair iddialar yeralıyor...
Önce, bilmeyenler için Kenize Murad’ın kim olduğunu yazayım:
Osmanlı hükümdarı Beşinci Murad’ın torunu Selma Hanımsultan ile Hindistan’da ufak bir devlet olan Kotwara’nın mihracesi Sacid Hüseyin’i kızı idi. 1939’da Paris’te doğmuş, iki yaşında iken annesini kaybetmiş, İkinci Dünya Savaşı senelerinde Hindistan ile temas edilemediği için ortada kalmış, Fransa’daki İsviçreli bir diplomat ve ailesi tarafından büyütülmüştü. Ailenin uzak bir memlekete tayini çıkınca Kenize’yi bir rahibeler okuluna vermişler, 18 yaşına kadar orada okumuş, sonraki senelerde geçinebilmek için çocuk bakıcılığı yapmış, caddelerde elbise satmış, geceleri operada program dağıtmış, Fransız Milli Kütüphanesi’ne arşivci olarak girmiş, Fransız Havayolları’nda hosteslik etmiş ve bu arada Sorbonne Üniversitesi’nde sosyoloji ve psikoloji tahsil etmişti...
Derken, gazeteci olmaya karar verdi ve Fransa’nın en etkili dergilerinden “Nouvel Observateur”e girdi. Arşiv memurluğundan başladı, birkaç sene sonra siyasî analizler yazmaya başladı, uzmanlık alanını Ortadoğu ile Hind yarımadası üzerine yoğunlaştırdı, yorumculuğunun yanısıra savaş muhabiri oldu; Bengladeş Savaşı’nı, İsrail’in Lübnan’ı işgalini, İran devrimini ve Filistin intifadasını takip etti.
1980’li senelerde Yunanistan’ın Kıbrıs’ta yayılmasının aleyhinde yazması başına yeni bir dert açtı: Yunan milislerin Kıbrıs Türkleri’ne karşı işledikleri zulümlerden bahsetmesi üzerine Yunan lobisi Nouvel Observateur’den Kenize Murad’ı kovmasını istedi, dergi talebi reddetti ama Kenize aynı zamanda Filistinliler’i de desteklediği için ortam gerildi ve Monte Carlo Radyosu’nun muhabiri olarak Kahire’ye yerleşti.
Mısır’da bir sene kaldıkta sonra yeniden Paris’e döndü ve kitap yazmaya karar verdi. İlk kitabı için önünde zaten bâkir bir konu vardı: Annesi Selma Hanımsultan’ın hazin hikâyesi...
“Ölmüş Bir Prenses Tarafından”, ismini taşıyan ilk romanı 1987 yazında yayınlandı. 34 dile çevrildi, sadece Fransa’da 1 milyon 200 bin sattı, Fransız tarihinin en çok satan kitapları listesinin ilk sırasına yerleşti ve bunu diğer eserleri takip etti...
Geçen hafta bazı gazetelerimiz internet medyamız, başarıyı işte böyle çileli bir ömür sürdükten sonra yakalayan Kenize Murad,’ın senelerce CIA için çalıştığını iddia ettiler. İddiaların kaynağı da Londra’da Pazar günleri yayınlanan ve oldukça etkili olan “Sunday Times” gazetesinde çıkan bir makale idi...
YARIM ASIR ÖNCEKİ CİNAYET
Sunday Times’ta gazetenin çok önemli bir Ortadoğu uzmanı ve yıldız muhabiri olan ve 1977’nin 7 Aralık’ında Kahire’de öldürülen David Holden cinayeti hakkında geçen 9 Mart’ta bir haber çıktı. Haberi yazan Emanuele Midolo yarım asır boyunca esrarını muhafaza eden Holden cinayetinin esrarını nihayet çözdüğünü söylüyor ve David Holden’in hem CIA, hem de o dönemin Sovyet Gizli Servisi KGB için çalıştığını yazıyordu.
Holden’ın haberinde Kenize Murad’ın da bahsi geçiyordu: Kenize Murad, David Holden’in biraraya geldiği son kişilerden biri idi ve haberde onunla ilgili bir de CIA belgesi yeralıyordu: 1979’da Devrim Muhafızları’nın Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin bastıkları sırada CIA mensuplarının kâğıt öğütücüsünden geçirerek parçaladıkları ve İranlılar’ın senelerce devam eden sabırlı çabalarının neticesinde biraraya getirdikleri binlerce belgeden biri, CIA’in 1973’te Kenize Murad’ı “UNPOLO/1” kod adıyla devşirdiğini ama Kenize’nin işi bir ay sonra reddettiğini iddia eden fakat isminin kayıtlardan her nedense 1979’da silindiğini gösteren bir yazışma...
Basınımız haberin üzerine atladı ve Kenize Murad’ın CIA ajanı olduğu yazıldı...
Sunday Times’ta yeralan belge basın için hakikaten ilgi çekici ve hattâ bulunmaz bir nimet idi; bir tarafta Amerikan İstihbarat Teşkilâtı, diğer tarafta da Osmanlı Hanedanı’nın mensubu olan tanınmış bir gazeteci vardı. Ama, bazı Türk gazeteciler haberin İngilizce orijinalini okuma zahmetine katlanmadıklarından yahut okuyamadıklarından olacak, Kenize Murad’ı Sunday Times’a dayanarak hemen CIA mensubu yapmışlardı fakat Sunday Times’ın haberinde böyle bir iddia geçmiyordu! Gazete, CIA’in Kenize Murad’a teklif götürdüğünü ve Kenize ‘nin teklifi kabul ettiğini ama bir ay sonra fikrini değiştirip “çalışamayacağını” bildirdiğini yazıyordu.
İnsaflı davranan ve doğruyu ifade eden sadece İhsan Yılmaz idi; “Kenize Murad’ın yazdıkları CIA’in teklifini korkup geri çevirdiğini doğrular nitelikte; yoksa bugün John le Carré, Ian Fleming, Graham Greene, Frederic Forsyth gibi casusluk tecrübelerine dayanarak yazdığı romanları okurduk” diyordu.
Sunday Times’taki haberi kaleme alan Emanuele Midolo yazdıklarının Türkiye’de böyle tersyüz edildiğini öğrenince, haberi veren Türk gazetelerine hemen ertesi günü bir açıklama gönderdi. Midolo öncelikle “İngiliz Basını: Kenize Murad CIA için çalıştı!” başlıklarının yanlış ve iftira niteliğinde olduğunu, üstelik Kenize Murad’ın güvenliğini tehlikeye atabileceğini ifade söylüyordu. Açıklamasında daha sonra “Biz, Kenize Murad’ın CIA için çalıştığını asla söylemedik. Belgeler CIA’in Kenize Murad’ı devşirmek istediğini, onun talebi kabul ettiğini ama bir ay sonra fikrini değiştirdiğini gösteriyor. Bu belgelerde CIA için çalıştığına dair hiçbir bilgi yoktur. Ayrıca, ‘The Times tarafından elde edilen belgeler, Kenize Murad’ın CIA ile ilişkilerinin 1979’a kadar devam ettiğini gösteriyor’ ifadesi de yanlıştır” diyor ve bir düzeltme yayımlanmasını tavsiye ediyordu.
Emanuele Midolo hafta sonuna doğru İstanbul’a gelerek Kenize Murad’la görüştü ve görüşme Sunday Times’ın dünkü nüshasında yayınladı. Kenize Murad, Midolo’ya kendisine 1973’te yapılan teklifi bütün ayrıntıları ile anlatıyor, o senelerde sol görüşlü olduğunu hatırlatarak “Çok aptalca bir şekilde CIA’in solcu bir gazeteciyi nasıl işe almaya çalıştığına dair bir makale yazmayı düşünmüştüm. Bu makale büyük etki yapacak ve meslekte iyi olmadığımı düşünen editörlerim kıymetimi anlayacaklardı ama CIA’yi kandırmanın nasıl tehlikeli bir oyun olduğunu ve benden intikam alabileceklerini farkedince teklifi reddettim” diyordu.
BU FOTOĞRAF NEYİN NESİ?
Burada, sözkonusu hikâyede gözüme çarpan bir başka husustan sözetmem gerekiyor:
Tartışmalar sırasında yayınlanan Kenize Murad ile ilgili CIA belgesinin üzerinde Kenize’nin gayet net bir fotoğrafı var...
İslâm Devrimi’nin ilk senelerinde, genç bir muhabir olarak Tahran’da idim. İranlılar, CIA’in kâğıt kıyma makinelerinden geçirdiği Amerikan Elçiliği’ne ait binlerce gizli belgeyi insanüstü bir gayret ile 1982’de yahut 1983’te biraraya getirmiş ve cildler dolusu bir seri hâlinde neşretmişlerdi...
Bu kitapların çoğunu, özellikle de iki cildlik Türkiye serisini satın alarak İstanbul’a getirmiş, Türkiye ile ilgili belgelerin bazılarını o senelerde çalıştığım Milliyet’te yazı dizisi yapmıştım...
Ama, hiçbir belgenin üzerinde sağlam kalmış bir fotoğraf yoktu...
Kenize Murad’dan bahseden belgede pırıl pırıl bir fotoğrafının mevcut olması, bu yüzden çok ama çok garibime gitti!
“DÜRÜSTLÜĞÜMÜ HİÇ KAYBETMEDİM”
Kenize, benim kırk küsur senelik arkadaşımdır. Gençliğinde neler çektiğini ve başarıya nasıl bir çalışmanın neticesinde ulaşabildiğini yakinen bilirim...
Ben ve daha birçok ortak dostum, hakkında bir hafta içerisinde yazılanları okuyunca Kenize’ye ısrarla “Üzülme, sadece sus ve hiçbir yere demeç falan verip işi köpürtme” dedik...
Ama sadece romancı değil, aslında çok iyi bir gazeteci olan Kenize sessiz kalamadı ve bir basın açıklaması kaleme aldı.
İngilizce olan açıklamasının Türkçesini burada yayınlıyorum:
“1973 yılında, saygın Fransız haftalık gazetesi ‘Le Nouvel Observateur’de Ortadoğu konularında uzmanlaşmış genç bir gazeteciydim.
Orada fazla solcu olarak görüldüm ve Amerikan görüşlerini asla yansıtmadığım için eleştirildim. Bu yüzden bir İngiliz gazeteci arkadaşım bir Amerikan diplomatıyla öğle yemeği yemeyi teklif ettiğinde, bunun iyi bir fırsat olduğunu hissettim.
Üçümüz biraraya gelip Ortadoğu hakkında konuştuk ve diplomat bir hafta sonra tekrar kahve içmek için bana buluşma teklif etti.
Ama beni üçüncü kez davet ettiğinde, her ne kadar CIA'in sol görüşlü bir gazeteciyi işe almaya çalışacağını hayal etmekte zorlanıyor olsam da, şüphelendim,
Gerçekten de öyle yaptı. Şaşkınlık içerisindeydim fakat biraz da eğlenmiştim ve ‘CIA sol görüşlü gazetecileri nasıl işe almaya çalışıyor?’ diye ne kadar harika bir makale yazacağımı düşünerek konuşmasına izin verdim.
Beni sadece bir acemi olarak gören gazetem, kıymetimi nihayet anlayacaktı!
Bu yüzden adamın konuşmasına izin verdim ve evet, onlar için çalışabileceğime inandım.
Ama plânımı eski bir gazeteci arkadaşıma açtığımda bana deli olduğumu, böyle birşey yazamayacağımı, CIA ile oynayamayacağımı, zira intikamlarının korkunç olacağını haykırdı. Korktum, enayilik ettiğimi anladım. Adamla yüzleşmeye bile cesaret edemedim. Bu yüzden ona yapabileceğimi sandığımı ama aslında yapamayacağımı, çünki bu işin tüm inançlarıma aykırı olduğunu ifade eden bir mektup gönderdim.
O tarihten sonra onlarla hiçbir temasım olmadı”.
Kenize, CIA’in kendisine teklifte bulunduğunu saklamıyor ama Amerikan istihbaratı için hiçbir zaman çalışmadığını söylüyor ve “Belki toy, tedbirsiz ve hırslı genç bir gazeteci idim fakat dürüstlüğümü asla kaybetmedim” diyor.
Tek adaylı önseçim ve seneler öncesinden tek adaylı, evlere şenlik birkaç seçim hatırası...
Giriş: 25.03.2025 - 11:34
Güncelleme: 25.03.2025 - 14:48
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Tek adaylı önseçim ve seneler öncesinden tek adaylı, evlere şenlik birkaç seçim hatırası...
1987 sonbaharı olmalı...
Hürriyet’in Mısır muhabiri idim ve Kahire’de yaşıyordum. Evim, Kahire’de yabancıların tercih ettikleri Zemalek semtindeki gökdelenimsi bir binanın 14. katında idi...
Sıcaklar hâlâ devam ettiği için pencereler açıktı ve birgün, sokaktaki bağırtılar tâ 14. kata, evin içine kadar geldi. Birileri avaz avaz haykırıyor, sonra da kahkaha atıyorlardı...
Merak ettim, aşağıya indim. Caddenin karşı tarafında, hergün ayaküstü taze mango suyu sıktırıp içtiğimiz ufak dükkânın yanındaki dar çıkmazın hemen girişinde bir kalabalık vardı. Dar sokağın başına bir masa, masanın üzerine de büyücek bir kutu koymuşlar, kutunun başında kahkahalarla birşeyler yapıyorlardı...
Birden hatırladım: Mısır’da o gün cumhurbaşkanlığı seçimi vardı! Seçim kararı birkaç gün önce açıklanmıştı ama biz yabancı gazeteciler alâka göstermemiştik. Zira sonuçlar zaten önceden belli idi; seçimler o senelerde hiçbir heyecan olmadan, sessiz-sadasız yapılıp biterdi, üstelik tek bir aday vardı: Zaten cumhurbaşkanı olan Hüsnü Mübarek!
Sandığın başındaki keyifli yaygaracıların arasında mahalle esnafından olan ve tanıştığımız birileri de vardı. Beni görünce “Ehleeeen, faddal!” dediler. Yani “Hoşgeldin, buyur!”.
Seçimlerin nasıl gittiğini sordum, şaka niyetine ama gayet ciddî bir ifade ile “Mükemmel” dediler; “Reis Mübarek’i yeniden seçiyoruz!”.
Bir başkası da “Allah O’nu korusun!” diye bağırdı...
Aradan nerede ise kırk seneye yakın zaman geçtiği için kim olduğunu tam olarak hatırlamıyorum ama tanıdığım esnaftan biri eline önce bir zarf, sonra da üzerinde tek aday Hüsnü Mübarek’in isminin yazılı olduğu oy pusulasını alıp “Sen de oy ver” diyerek bana uzattı!
“Mısırlı değilim, yabancıyım, oy veremem” falan dedim ama dinletebilmek ne mümkün? “Maaaliş”, yani “Boşver” haykırışları içerisinde pusula ile zarfı elime tutuşturup sandığı gösterdiler. Çaresiz, pusulayı zarfa koydum, tekrar “Ben Mısırlı değilim!” diyecek oldum ama o hay-huy arasında kimselere dinletemedim, zaten artık her kafadan “Haydi, Reis’i seç” çığlıkları yükseliyordu ve çaresiz, zarfı sandığa attım!
Öyle bir alkışlandım ki... Sonraki senelerde verdiğim konferansların yahut katıldığım konserlerin hiçbirinde orada aldığım alkışın bir eşini işitemediğime emin olun! İşte öyle takdir edilmiştim!
Seçimlerin neticesi mi? Tek aday olan Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, seçmenlerin yüzde 97’sinin oyu ve tabii benim de büyük desteğim ile yeniden seçildi ve 2011’de devrilmesine kadar nerede ise çeyrek asır boyunca o makamda kaldı!
AÇIK OY, GİZLİ TASNİF VE YÜZDE 99,99999!
Kahire’de Mübarek’e oy vermemden birkaç sene sonra idi... Irak Enformasyon Bakanlığı, Irak’ın tarihinde ilk defa yapılacak olan demokratik bir faaliyeti, Cumhurbaşkanlığı seçimini izlememiz için beni ve birkaç meslekdaşımı Bağdat’a davet etmişti.
Tabii ki, bu seçimde de tek bir aday vardı: Senelerden beri Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Saddam Hüseyin...
Gittik, birkaç sandığı dolaştık ve demokrasinin Ortadoğu'ya artık nasıl kök saldığını görüp memnuniyete garkolduk!
Bazı sandıkların başında “Saddam Marşı” çalan musiki toplulukları, bazılarında da zılgıt çeken kadınlar vardı ve yapılan sanki seçim değil, panayır eğlencesi idi! Üstelik herşey Ortadoğu’ya lâyık şekilde organize edilmişti; oyları şarkılar ve rakslar refakatinde herkese gösterdikten sonra sandığa atıyorlardı. Oy sayımı ise kapalı kapıların ardında yapılıyordu; yani “açık oy, gizli sayım” esası mevcuttu ama “Bu iş 1950’ye kadar bizde de böyle idi, Irak’ta da zamanla düzelir” dedik ve normal karşıladık!
Öğlene kadar böyle birkaç sandığı dolaştırdıktan sonra hepimizi helikoptere koyup Erbil’e götürdüler ve seçimlerin memleketin dört bir tarafında nasıl bayram havası içerisinde yapıldığını görmemizi sağladılar.
O senelerde Kerkük’te pek hoş olmayan birşeylerin yaşandığı kulağımıza geliyordu fakat Iraklılar bir türlü izin vermedikleri için gidebilmenin imkânı yoktu. “Hazır helikopter var, Kerkük de dönüş yolumuzun üzerinde; hiç olmazsa yarım saatliğine uğrasak...” diyecek oldum, arzumu yerine getirmeyi çok istediklerini ama kum fırtınası çıktığı için bunun mümkün olamayacağını söylediler. “Fırtına kuvvetli ise Bağdat’a nasıl döneceğiz?” diye sorduğumda da “Üzerinden uçacağız” cevabını aldım!
Bağdat’a ulaştığımızda hava kararmak üzere idi. Gizli sayım çabucak tamamlanmış, hattâ uzak vâhalardaki köylerin sonuçları bile gelmişti. Derken hava karardı ama Saddam Hüseyin’in oyların yüzde 99,999999’unu almış olduğu haberi gecemizi aydınlatıverdi!
CHP’nin tek aday ile düzenlediği “önseçim”, bana seneler önce şahit olduğum işte bu evlere şenlik seçimleri hatırlattı!
Eskiden İngiliz Elçisi'nin arabasını at yerine kendileri çekerlerdi; çok şükür artık çekmiyor, "Kurtar bizi İngiltere" diye feryâd ediyorlar!
Giriş: 29.03.2025 - 18:55
Güncelleme: 29.03.2025 - 22:36
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Eskiden İngiliz Elçisi'nin arabasını at yerine kendileri çekerlerdi; çok şükür artık çekmiyor, "Kurtar bizi İngiltere" diye feryâd ediyorlar!
Önce, İstanbul’da bundan tam 117 sene önce yaşanan utanç dolu bir hadiseyi anlatayım:
1899’da Hollanda’nın Güney Afrika’daki eski sömürgeleri olan ve daha sonra İngiliz hakimiyetine geçen Transvaal Cumhuriyeti ile Özgür Orange Devleti’nin “Boer” denen halkı İngiltere’ye başkaldırmış ve üç sene devam edecek olan bir savaş başlamıştı.
O senelerde Türkiye’de iktidarda bulunan İkinci Abdülhamid’in İngiliz baskısı altındaki Hollanda asıllı Boerler’i desteklemesi üzerine hükümdara zaten karşı olan Türk entellektüelleri İngiltere’nin tarafını tuttular. Londra’nın tam bir sömürgeci ruhuyla hareket ettiğinin ve Boerler’e karşı insanlık dışı baskılar uguladığının farkında değil idiler ve muhalif olmanın getirdiği körlüğün neticesinde “Abdülhamid hangi tarafı desteklerse diğer tarafı tutmamız gerekir” diye düşünüp İngiliz sömürgeciliğinin yanında yeralıyorlardı.
İngiltere, o dönemde dünyanın en büyük sömürgeci gücü olmasına rağmen, Abdülhamid karşıtı Türk entellektüellerin gözünde “dünyanın en demokratik ve insanî devleti” idi ve bu kanaat senelerce devam edecekti...
Derken 1908’e gelindi, Abdülhamid 30 sene önce askıya aldığı anayasayı 23 Temmuz 1908’de tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı ve Türkiye’de “İkinci Meşrutiyet” dönemi başladı!
İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi Louis du Pan Mallet, Meşrutiyet’in ilânından önceki günlerde Türkiye’de değildi ve şehre anayasanın yeniden yürürlüğe konduğu 23 Temmuz 1908’e geldi.
İşte o gün, utanç dolu bir hadise yaşandı...
Büyükelçi Mallet, Sirkeci İstasyonu’na tren ile gelmişti. Abdülhamid’in muhalifi ve İngiltere’nin dostu olan ne kadar Türk varsa istasyonda idi ve Mallet’yi alkışlarla, “Yaşa”, “Vârol” haykırışları ile karşıladılar.
Ama sevinç gösterileri kâfi gelmedi ve asıl rezalet bundan sonra başladı: Gençler, büyükelçinin bindiği sefarete ait arabanın atlarını çözüp kenara çektiler ve arabayı kendileri çekmeye başladılar; yani Abdülhamid’e muhalefetlerinin sevki ile İngiliz Büyükelçisi’nin güle-oynaya atı oldular!
Muhalifler, İngiltere’ye yaptıkları bu yalakalığı kâfi görmemiş olacaklar ki, ertesi gün heyet teşkil edip İngiliz Büyükelçiliği’ne gittiler; Büyükelçi Mallet’e “başarı temennilerini” sundular ve Büyükelçi’nin kupkuru bir teşekkürü ile mestolmuş vaziyette binadan ayrıldılar!
OLAYIN ŞAHİDİ ANLATIYOR...
Sirkeci İstasyonu’na büyükelçiyi karşılamaya gidenler arasında Türk Edebiyatı’nda çok önemli yeri olan “Servet-i Fünun” dergisinin yayıncısı Ahmed İhsan Bey de vardı. Ahmed İhsan Bey, seneler sonra, 1930’da yayınladığı “Matbuat Hatıralarım” isimli eserinde gençlerin arabaya at yerine kendilerini koşmalarını bugünün Türkçesi ile şöyle anlatacaktı:
“...Abdülhamid’in zalim idaresinden yanmış olan Türk aydınları, müstebit padişahın İngiltere’ye karşı güvensizliğini, İngiltere lehine “en doğru işaret” kabul etmişti.
Türk aydınları âdetâ derin bir görüş hatasına, renk körlüğüne uğramışlardı. Bu aldanışa ben de dâhildim, bütün yeni edebiyat ailesi de aynı kanaatte idi. Biz o zaman İngiltere’yi dünyanın en hürriyetperver, en insaniyetli idaresi sanıyorduk; zaten bu inanışın sevki ile 1908 inkılâbında aydınların ruhunda derin bir İngiliz muhabbeti vardı ve o kadar yüksekti ki, 1908 Temmuzunun 23’ünde İstanbul’da olmayan İngiliz Büyükelçisi Malet şehrimize döndüğü zaman Sirkeci İstasyonu’nu baştanbaşa doldurmuştuk. Büyükelçiyi candan ve gönülden alkışlıyorduk; nihayet coşkun gençler sefirin arabasını çeken atları söktüler, arabayı kendi kolları ile çektilerdi!
Bu hadiseyi yazmaktan maksadım, Meşrutiyet’in ilânına kadar Türk aydınlarının siyasî meylini ve inançlarını göstermek içindir. İngiliz muhabbeti yüzünden Boer Savaşı’nda hepimiz bilmeden zavallı Boerler’in aleyhine ve İngilizler’in lehine koşuşuyorduk.
...Bu abartılı hislerden istifade emeline düşen birkaç siyaset dellâlı bizimkilere baş olmuşlardı; İngiliz sefarethanesine bir heyetle gidip sefîre yürekten başarı dilekleri ifade edilecekti. Abdülhamid devrinde yabancı bir elçiliğe ve bir elçiye değil, yabancı ülke vatandaşı olan önemsiz bir adama bile müracaatın ne kadar tehlikeli olduğunu o zamanı yaşamış olanlar çok iyi anlarlar. Bu hareket müthiş bir tehlike ve bir delilik idi. Tevfik Fikret ile ikimiz bu fikirde idik. Fakat arkadaşlarımızın çoğu başka türlü düşünüyorlardı. ‘Bu gösteriden ne fayda çıkar? Böyle büyük tehlikeli hareket yerine memleketin hayrına başka bir iş görülsün’ diyenlerimiz vardı. Fakat anlatılamıyordu. Nihayet aramızdan İsmail Kemal Bey’in teşvikine kapılan arkadaşlarımızdan bir grup gidip bu gösteriyi yaptılar ve kuru teşekkürle döndüler!”.
ARTIK AĞLAYIP SIZLAMA DEVRİNDEYİZ!
Şimdi devir değişti, geçmişte dünyanın en güçlü devleti olan İngiltere’nin yerini Birleşik Amerika aldı ama İngiltere bağlılığı bazı çevrelerin şuuraltında hâlâ devam ediyor...
Meselâ ana muhalefet liderimiz, İmamoğlu meselesinde yorum yapmayan İngiliz Başbakanı Keir Starmer’e “kırgın olduğunu” söylüyor ve “Bu nasıl dostluk, bu nasıl kardeş parti, bu nasıl demokrasiyi birlikte savunmak? Demokrasinin beşiği İngiltere ve bizim kardeş partimiz İşçi Partisi buna nasıl sessiz kalabiliyor?” diye soruyor. Başka birileri de İngiliz dergilerine yazılar gönderip Türkiye’yi şikâyet ediyorlar...
Ama, yine de şükredelim: Türkiye’de artık koşum takımlarını sırtına alıp İngiliz elçisinin arabasını at gibi çekmeye kalkışanlar kalmadı, sadece “Ââââh İngiltere, vâââh İngiltere! Neredesin? Kurtar bizi!” diye ağlaşıp duranlar var!
ÖNEMLİ BİR NOT: 1908’de İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Sir Gerard Lowther idi ve Louis du Pan Mallet, bu göreve 1913’te gelmişti. Ahmed İhsan Bey, hatıralarının 1930’da yayınlanan ilk cildinin hadiseden bahsettiği 106. sahifesinde İngiliz Büyükelçisi olarak Mallet’in ismini veriyor ve Abdülhamid muhaliflerinin onun arabasını çektiklerini yazıyor. Bu durumda ya Ahmed İhsan Bey diplomatın ismini yanlış hatırlıyor veya düşük bir ihtimal de olsa, kendilerini atların yerine koyan muhalifler arabayı 1913’te çekmişler.
Yunan askerlerinin aleyhimizde slogan atmaları da bir şey mi? Adamların bize millî marşlarında ettikleri hakaretleri bir bilseniz!
Giriş: 15.04.2025 - 15:31
Güncelleme: 15.04.2025 - 15:31
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Yunan askerlerinin aleyhimizde slogan atmaları da bir şey mi? Adamların bize millî marşlarında ettikleri hakaretleri bir bilseniz!
Yunan Deniz Kuvvetleri Astsubay Okulu’nun bir grup öğrencisi önceki hafta Atina’da yaptıkları geçit töreni sırasında önce “Kıbrıs Yunandır” diye bağırmış, ardından da Türkiye’ye yönelik küfürlü sloganlar atmışlar; Türk Dışişleri Bakanlığı olayı protesto etmiş ve Yunanistan’dan bilgi istemişti.
Basınımızda önceki gün çıkan haberlerde Atina’da açılan idarî soruşturmanın tamamlandığı ve geçit resmi sırasında Türkiye’ye hakaret eden askerlerden bir kısmına 20 gün hapis, bazılarına da daha hafif cezalar verildiği söyleniyordu...
Açık söyleyeyim: “Yunanistan, Türkiye aleyhine slogan atan askerlerini hapse mahkûm etti” yolundaki haberlere hiç inanmadım! Zira, Yunan ordusunda bize hakaret hem sıradan ve günlük bir iş idi; hem de millî marşlarında bile Türkiye’ye kin kusan ve “Bağımsızlık mücadelemizde Türkler’i şöyle yendik, böyle perişan ettik, hiç unutamayacakları bir ders verdik” meâlinde sözlerin geçtiği bir memleketin kendi askerini bu sebeple cezalandırması bana pek akıl kârı gelmiyordu.
Meğerse haklı imişim; Yunanistan Türkiye aleyhinde, üstelik küfürlü slogan atan askerlerini “Komşusuna hakaret ettiği” için değil, “tören sırasında askerî disiplini bozdukları” gerekçesi ile cezalandırmış!
Bunun böyle olduğunu ve basınımızın üzerine balıklama atladığı haberi nasıl yanlış anladığını Yunan gazetelerinden, özellikle de Kıbrıs’ın Rum basınından öğrendik! Meselâ, Kıbrıs’ta yayınlanan “Diologos” gazetesi, “Komuta kademesinin habere hemen tepki gösterdiğini, askerî disiplin ile yasalara saygı kapsamında soruşturma açtığını” yazdı ve cezaların bu çerçevede verildiğini söyledi.
Hadisenin aslı budur, yani genç denizciler “Türkiye’ye hakaret ettiklerinden dolayı” değil, “törenin ve yürüyüş ile ilgili kuralların dışına çıktıkları için” cezalandırılmışlardır.
Yukarıda sözünü ettiğim “Yunan Millî Marşı” konusunu da anlatayım:
Marşın sözleri, Dionisos Solomos’un 1823’de “İmnos is tin Elefterian”, yani “Özgürlük İlâhisi” yahut “Özgürlük Marşı” başlığı ile yazdığı 158 dörtlükten ve toplamda 652 mısradan meydana gelen şiirdir. Bu şiir dünyanın en uzun millî marş güftesidir ve 1828’de Nikolaos Mantzaros tarafından bestelenmiş, 1864’de Yunanistan’ın, bir asır sonra, 1966’da da Kıbrıs’ın millî marşı olmuştur; uzunluğu sebebi ile de sadece ilk birkaç dörtlüğü okunmaktadır.
“Özgürlük İlâhisi”nin konusu 19. asırdaki Yunan isyanı ve isyanın neticesinde Osmanlı hâkimiyetinin son bulması, yani Yunanistan’ın bağımsız olmasıdır. Şair, yüzlerce mısra boyunca Ayasofya’nın yeniden kilise hâline getirilmesi hayallerinden İkinci Mahmud’un Patrik Grigorius’u idam ettirmesine ve 23 Eylül 1821’de Türk ordusunun Tripoliçe’de uğradığı büyük mağlûbiyete ve Tripoliçe sonrasında binlerce sivilin hayatını kaybetmesine varıncaya kadar tek taraflı bir tarih dersi verir.
Bazı mısralarda ise bizden pespaye ötesi bir üslûpla, “Ahlâksızlar ‘Allah’ haykırışları içerisinde darmadağın olmuşlardı; Hristiyanlar’ın dudaklarında ise ‘Ateş!’ çığlıkları vardı. Arslan yürekler düşmanı döverken ‘Ateş!’ sadâları her yanı sarmıştı ve ahlâksızlar ‘Allah’ çığlıkları atarak savaştan kaçıyorlardı” diye bahsedilir.
BUNLARLA DOST OLMAK MÜMKÜN MÜ?
Yunan Deniz Astsubay Okulu öğrencilerinin Atina’da önceki hafta yaptıkları geçit resminde aleyhimizde sarfettikleri sloganlar gazetelerde de, sosyal medyada da yeraldı ama kışlalardan birindeki askerlerin daha önce yine Türkiye’yi hedef alarak yağdırdıkları hakaretler ile ilgili haberler pek rağbet görmedi...
Askerlerin “Kıbrıs da, Makedonya da Yunandır” diye haykırdıktan sonra aleyhimizde en ağır hakaretleri sarfettikleri bu görüntüleri yayınlamaya hem hukuk, hem de terbiye kuralları müsaade etmiyor.
Bugün akıl, mantık ve idrak sahibi olan herkes, Türkiye’nin komşusu Yunanistan ile barış içerisinde ve dost olarak yaşamasını hayâl eder...
Ama barışseverlik, demokratlık, hümanizma, vesaire gibi entel-dantel hevesleri bir tarafa bırakıp öncelikle şu sorunun cevabını vermeye çalışalım:
Hakkımızda sadece kışlalarında değil, askerî törenlerinde de küfürler edip duran, üstelik millî marşında bile böylesine utanmazca ifadeler kullanan bir millet ile nasıl dost olacağız?
Jeologlar muharebesi
Giriş: 27.04.2025 - 07:44
Güncelleme: 27.04.2025 - 07:44
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Jeologlar muharebesi
İstanbul geçen gün fena, hem de çok fena sallandı; ardından da deprem hocaları birbirlerini sallamaya başladılar...
Memleketteki kamplaşma, üniversitelerimizin “Prof” unvanlı anlı-şanlı sismologlarına, jeologlarına, vesairelerine de sirayet etti ve hocalar şimdi birbirleri ile didişmekle meşguller. Profesörün biri “Büyük depreme az kaldı, başımıza gelecekleri ifadede kelimeler yetersiz kalıyor” deyip iç karartırken bir diğeri rahatlatıcı sözler ediyor ve “İstanbul’da bundan böyle büyük deprem olmayacak” diyor.
Deprem uzmanları ile konunun uzmanı olmadıkları halde olduklarını iddia edenler böyle akıllarına geldiği gibi konuştukça ve birinin “ak” dediğine öteki “kara” dedikçe olan millete oluyor, depresyon da arttıkça artıyor!
Jeologlar cephesinde 1999 felâketinden buyana yaşanan bazı gerçekleri açık şekilde söyleme zamanı artık gelmiştir:
Deprem hocaları 1999 depreminden sonra gözlerini sadece İstanbul’a dikip başka yerlere pek bakmadılar; önce “İstanbul depremi üç yıl içinde olacak” dediler, deprem bir türlü gelmeyince süreyi on, yirmi ve sonra da otuz seneye çektiler! Marmara’daki fayın tek seferde mi, yoksa iki veya üç aşamada mı kırılacağını tahmine çalıştılar ama bunda da bir türlü anlaşamadılar. Çok sayıda araştırma ve uluslararası makale de yayınladılar fakat bu yayınlar maalesef hiçbir işe yaramadı, 1999 felâketinin üzerinden geçen yirmi küsur sene boyunca depremler memleketin hep başka taraflarında, uzmanların bahsetmedikleri yerlerde oldu ve binlerce kişi hayatını kaybetti!
SEMA HANIM’IN ÖNEMLİ ESERİ
Jeoloji ile bir alâkam yok, öyle imiş gibi görünmek hevesinde falan hiç değilim ama arşivlerde de çalışan bir gazeteci olarak depremlerin teknik tarafı araştırılırken başka kaynakların ve özellikle de geçmişe ait deprem kayıtlarının incelenmesi gerektiğine inanırım.
Şimdi bir itirafta bulunayım:
İstanbul’un her 250 senede bir sallandığı ve bu uğursuz periyodun bin küsur seneden buyana hiç şaşmadığı iddiasını ortaya atıp savunanlardan biri ben idim! 1999 depreminin ardından deprem tarihine merak salmış, Osmanlı Arşivleri’ndeki bu konudaki evrakı elden geçirmeye başlamıştım. Birçok jeolog da benim gibi düşünüyor ve İstanbul depremlerinin 250 senelik bir periyod takip ettiğini söylüyordu. Şehri harap eden son üç büyük deprem 1296’da, 1509’da ve 1766’da meydana gelmişti; beklenen İstanbul depremi de 1766’daki zelzeleden iki buçuk asır sonra, şimdi içerisinde bulunduğumuz senelerde gelecekti...
Ama, son yıllarda daha çok belgeyi ve bu belgelere dayanılarak yapılmış önemli çalışmaları gördükçe kanaatim değişti. Zira, 250 senelik periyod üzerinde duran ben dahil herkes bir başka depremi, İstanbul’un altıda birini yıkan 1894 felâketini gözardı etmiştik!
İstanbul, 10 Temmuz 1894’te öğle vakti saat on ikiyi on dokuz geçe şiddetli bir deprem ile sarsılmıştı. Âfet gündüz vakti ve insanların dışarıda bulundukları sırada meydana geldiği için can kaybı fazla olmamış, şehirde sadece 161 kişi vefat etmişti ama İstanbul’daki evlerin altıda biri artık oturulamayacak vaziyette idi. İstanbul ile İzmit arasında 20 bin 959 adet sivil yapı hasar görmüştü, bunların 20 bin 300’ü İstanbul’da idi ve 10 bin 171’i ağır hasarlıydı.Yıkılan yahut ağır hasara uğrayan binaların 12 bin 762’si Fatih’te, 4 bin 926’sı da Cerrahpaşa’da bulunuyordu; deprem camilere 1766’daki âfetten daha fazla zarar vermişti ve 1766’da 173 camiin hasara uğramasına karşılık 1894’te hasar gören cami adedi 472 idi.
Ama, deprem uzmanları, şehri böyle harabeye çeviren zelzelenin merkezinin her nedense İstanbul değil İzmit olduğuna inanıyorlar. Arşiv kayıtları ise İstanbul’da 20 bin 959 adet binanın yıkılmasına karşılık o devrin İzmit Sancağı’nı teşkil eden İzmit, Adapazarı, Karamürsel, Geyve ve Kandıra’da sadece 600, Bursa’da ise 49 binanın ikinci derecede hasarlı olduğunu gösteriyor. Belgeler açıkça “1894 depremi İstanbul depremidir” diyor, fakat hocalar bunu kabul etmiyor ve İzmit’i harabeye çeviren asıl depremin 1719’da olduğunu her nedense görmüyorlar!
10 Temmuz 1894 felâketinin ayrıntıları hakkında bilgi edinmek için arşivlere gitmeye de gerek yok. Dr. Sema Küçükalioğlu Özkılıç’ın birkaç sene önce yayınladığı “1894 Depremi ve İstanbul” isimli eserini dikkatli şekilde okuyacak olursanız, İstanbul’un 1894’te nasıl büyük bir âfet yaşadığını görebilirsiniz.
PROF. ÜŞÜMEZSOY’A KULAK VERİN!
Daha önce yazmıştım, yeri gelmişken tekrar edeyim:
Jeologlarla tarihçiler birarada ciddî bir çalışma yaparak 1894’teki âfetin merkezinin İstanbul olduğunda uzlaştıkları takdirde mevcut şablon değişecek, 250 senelik periyodun son depremi olduğuna inanılan İstanbul zelzelesi 1766’da yaşandığına ve bir sonraki büyük deprem de 250 senenin tamamlanmasından 128 yıl önce, yani 1894’te meydana geldiğine göre, periyodun mevcut bulunmadığı ortaya çıkacak ve yapılacak değerlendirmeler daha doğru olacaktır.
Artık böyle düşünen sadece ben değilim, TV’de beraberce hazırladığımız “Tarihin Arka Odası”nda ve çeşitli yazılarında 250 senelik periyodu gündeme getiren Prof. Erhan Afyoncu da şimdi benimle aynı kanaatte.
Bugün, İstanbul’u bekleyen deprem konusunda bana göre en gerçekçi yorumları da 1999 felâketinin hemen ardından Düzce’de, bundan birkaç hafta önce de Silivri taraflarında deprem beklediğini söyleyen ve tahminleri doğru çıkan, ayrıca 1894 âfetini İstanbul depremi olarak gören Prof. Şener Üşümezsoy yapıyor!
Vatikan'ın asıl büyük sırrı: Kardinaller yeni Papa'ya testis kontrolü yapıyorlar mı?
Giriş: 05.05.2025 - 09:41
Güncelleme: 05.05.2025 - 09:41
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Vatikan'ın asıl büyük sırrı: Kardinaller yeni Papa'ya testis kontrolü yapıyorlar mı?
Papa Fransis iki hafta önce vefat etti ve Vatikan’da bir koşuşturmadır gidiyor...
Kardinaller yeni Papa’yı seçmek için iki gün sonra Sistin Şapeli’ne kapanıp bacadan beyaz duman görünene, yani yeni Papa’yı seçmelerine kadar belki de haftalar boyunca orada kalıp oylama yapacaklar; Fransis’in yerini alacak olan Papa’nın belirlenmesinden hemen ardından da bu yeni Papa altı delik bir koltuğa oturtulacak ve söylemesi ayıptır, testislerinin olup olmadığı kontrol edilecek!
Bu konuyu bundan 20 sene önce, o zamanki Papa İkinci John Paul’ün vefatından sonra da yazmıştım. Vatikan’ın toprağı bol olsun, İstanbul’daki temsilcisi Monsenyör Moroviç beni arayıp “Böyle birşey yoktur, sadece berbat bir iddiadan ibarettir” diyerek kıyametleri kopartmış ama muayeneyi gerektiren ve tarihî kaynaklarda da geçen hadiseler hakkında ise sadece “Onların hepsi yalan” demekle yetinmişti...
Şimdi, Papa seçiminden hemen sonra yapıldığı söylenen bu tatsız muayeneyi ve uygulamaya sebep olan hadise ile ilgili söylentileri tekrar yazıyorum...
Yeni seçilen Papa’nın hakikaten erkek olduğunun belirlenmesi için bir tarafının muayeneden geçirilmesinin sebebi, bundan 11 asır önce yaşanmış bir rezaletten, Papalığa bir kadının getirilmiş olmasından kaynaklanır!
Kardinaller 853’teki Papa seçiminde Joan adında bir kadını erkek zannederek “Sekizinci John” unvanıyla Papa yapmışlar ama Joan bir âyinin ortasında doğuruverince Vatikan allak bullak olmuş ve aynı hataya bir daha düşmemek için Papa’nın bir tarafını muayene âdeti getirilmişti!
PAPA’YI VE BEBEĞİNİ TAŞLADILAR
Önce, kadın Papa’nın macerasını anlatayım:
Joan, Almanya’da yaşayan bir İngiliz misyoner ailenin kızıydı. Yakınları, onun “Gilberta” yahut “Jutta” diye de çağırıyorlardı. 12 yaşına geldiğinde erkek elbiseleri giyiyor ve erkek çocuk gibi davranıyordu. Atina’da din ve felsefe öğrendikten sonra Roma’ya gitmiş, ne yaptıysa yapmış, 853’te ölen Dördüncü Leo’dan sonra kendisini Papa seçtirmeyi başarmış, “Sekizinci John” adını almış ve ve iki sene beş ay dört gün boyunca Papalık tahtında oturmuştu.
Kadın Papa’nın, gelişi gibi gidişi de garip oldu. Hizmetkârlarından biriyle, bir iddiaya göre de Roma’ya hakim olan imparatorun oğluyla ilişkisi vardı ve hamile kalmıştı. Hamileliğini aylarca gizlemeyi başardı ama doğum zamanı yaklaşıyordu ve 855 yılında Aziz Petrus Kilisesi’nin dışında kortej halinde yapılan bir âyin sırasında, sokakta doğuruverdi! Kardinaller hem Joan’ı hem de yeni doğmuş çocuğunu hemen oracıkta taşlayıp öldürdüler.
Joan’ın ismi daha sonra papalar listesinden de silindi. Ama, ondan 17 sene sonra aynı makama seçilen ve “John” adını almak isteyen bir başka Papa, “Dokuzuncu John” olduğu takdirde sekizincisinin adı listelerden çıkartıldığı ve dolayısıyla da “John”ların sıralamasında eksiklik görüleceği için Vatikan’ın yüzkarası sayılan kadın papanın adının başındaki sayıyı almak zorunda kaldı, “Sekizinci John” oldu ve böylelikle sıralamanın da namusu kurtarıldı!
Vatikan, Joan’ın unutulması için elinden geleni yaptı fakat bazı kilise mensuplarının hadiseyi tarihlere kaydetmelerine mâni olamadı.
Joan’ın macerasını, önce 11. asırda yaşayan Martinus Scotus adında bir rahip yazdı. Martinus’u 12. asır kilise tarihçisi Gemiorslu Siegebert takip etti, ondan bir yüzyıl sonra yaşamış olan tarihçi Martinus Polonus da “Cronikon Pontificum en Imperatum” yani “Papaların ve İmparatorların Tarihi” isimli eserinde hadiseyi ayrıntıları ile anlattı. Yapılan bu iş kitaplara ve filimlere de konu oldu ve Jeremy İrons’un Papa Dördüncü Alexander’ı canlandırdığı 2010’ların meşhur dizisi “Borgialar”da da birkaç dakika boyunca yer buldu.
DELİKLİ SANDALYEDE MUAYENE!
Yeni seçilen Papa’ya testis muayenesi Vatikan’da yaşanan işte bu kadın Papa hadisesinden sonra başladı. Papa, eski dönemlerde seçimden hemen sonra altında yuvarlak bir delik bulunan tahtırevana oturtulur, omuzlar üzerine alınan tahtırevanla Roma caddelerinde dolaştırılırken kardinallerden biri elini delikten yukarıya uzatır ve Papa’nın bir tarafını kontrol ederdi. 16. asırdan sonra yeni seçilen Papa’nın kortejle caddelerde dolaştırılmasından vazgeçilince, bu mâlum kontrol işi kilisede yapılır oldu. Tahtırevanın yerini “sedia stercoraria” denen ve oturma kısmında delik bulunan özel bir sandalye aldı ve muayene bu sandalyede yapıldı.
Ama, Papa Hazretleri’nin malûm organının bulunup bulunmadığı kontrolünü kimin yaptığı konusunda kaynaklarda ihtilâf var! Bazı kaynaklar bu işin en yaşlı kardinale düştüğünü söylerlerken bazıları da Sistin Şapeli’ne dışarıdan genç bir rahibin getirilip “Takımları yerinde mi, bir bak bakalım” dendiğini ve Papa’nın mübarek şeylerini bu gencin kontrol ettiğini yazıyorlar.
Takımların tam olduğunu el ile yaptığı kontrol neticesinde anlayan kardinalin yahut genç rahibin bunları bulur bulmaz başında bekleşen kardinallere müjdeyi hangi sözlerle verdiği meselesi de tartışmalı. İddialara göre Lâtince “Habet duos testiculos et bene pendentes” (İyi vaziyette sarkan iki şeysi var), “Duos habet et bene pendentes” (İyi sarkan iki şeysi mevcut) yahut “Testis habet et bene pendentes (Şeyleri var ve iyi sarkıyorlar) gibisinden sözler söylediği ve kardinallerin de hep bir ağızdan “Allah’a şükürler olsun” mânâsında “Deo Gratias” diye haykırdıkları kayıtlı.
Sistin Şapeli’ne kapanan kardinaller kardinaller gizlilik yemini ettikleri için bütün bu iddiaların aslını öğrenmek maalesef mümkün değil! Ama tarihinde Papalık makamına bir kadının geçirilmesi, üstelik o kadının sokakta yaptığı âyin sırasında doğuruvermesi gibi bir rezaletin geçtiği Vatikan gibi geleneklerine gayet bağlı bir kurumun yeni Papa’nın hakikaten erkek olup olmadığını kontrol maksadı ile böyle bir muayene yapması, mantığa hiç de ters gelmiyor!
Türk ve Mısır aristokrasilerini anlatan ama basınımızda pek ses getirmeyen üç kitap
Giriş: 12.05.2025 - 10:00
Güncelleme: 12.05.2025 - 10:00
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Türk ve Mısır aristokrasilerini anlatan ama basınımızda pek ses getirmeyen üç kitap
Bu köşede ilgimi çeken yeni kitaplardan arada bir bahsediyorum. Bugün basınımızda pek yer bulmayan ve biri yurtdışında yayınlanmış olan üç kitabı tanıtacağım.
Kitapların ortak tarafı, üçünün de aristokrasi ile alâkalı olmaları. Yurt dışında yayınlananı Londra’da faaliyet gösteren “Nomad Publishing”den, diğerleri Yapı Kredi Yayınları”ndan çıktı. İlk kitap Mısır Kralı Faruk hakkında, öteki kitapların konusu da iki Osmanlı şehzadesinin sürgün hayatları...
KRAL FARUK’UN BİLİNMEYEN ÖYKÜSÜ
* Melekper Toussoun: “EFFENDİNA. The Story of Young King Farouk of Egypt, 1920-1943” (EFENDİMİZ. Mısır’ın Genç Kralı Faruk’un 1920 ile 1943 Arasındaki Hikâyesi)”.
Mısırlılar kral, reis, âmir yahut servet sahibi olanlara veya önemli mevkilerde bulunanlara “Effendina”, yani “Efendimiz” diye hitap ederler.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelen Prenses Melekper Tosun, kitabında Mısır’ın bir zamanlar kralı, yani “en büyük efendisi” olan Faruk’un hayatının bir dönemini anlatıyor.
Gençlik senelerinde gazeteci olarak senelerce yaşadığım Mısır’ın özellikle yakın tarihine hayli düşkün olduğum için, Melekper Tosun’un merakla beklediğim kitabını yine büyük bir hevesle okudum ve bilmediğim birçok ilginç hadise ile karşılaştım.
Melekper Tosun, Mısır’ın siyasî tarihinden bahsettikten sonra kendi hayatını ve babasının mensup olduğu Kavalalı Hanedanı’nın Tosun kolu ile annesinin geldiği Kırım’ın büyük ailelerinden Şirinler’i yazıyor. Sonra, Kral Faruk’a geçiyor; kralın kişiliğini ve Kahire’deki kraliyet sarayında olup biten ama herkesin bilmediği bazı hadiseleri nakledip asıl konuya giriyor: Kral’ın geçirdiği bir trafik kazasından sonra hayatının ve huyunun değişmesi bahsine...
Kral Faruk, 1943 Kasım’ında kendi kullandığı otomobil ile Kahire’nin Giza bölgesindeki bir gece klübüne giderken kaza yapmış ve başını sert şekilde direksiyona vurmuştu!
Bu kaza, o sırada 23 yaşında olan Kral’ın davranışlarını tamamen değiştirdi ve Faruk bambaşka bir kişiliğe büründü. Melekper Tosun, Faruk’un uğradığı değişikliğin kaza ânında başını vurmasından kaynaklanan “frontal lob bozukluğu” olduğunu anlatıyor, konuyu tıbbî bakımdan ele alıyor ve doktorlar ile uzmanların görüşlerini naklediyor.
Burada, bir husustan bahsetmem gerekiyor: Melekper Tosun’u tanıyan ve hazırladığı kitaptan haberdar olan bizler, bazı çevrelerde çok fazla ses getirebilecek olan bir başka konuyu yazıp yazmayacağının merakında idik...
Kitap çıkınca hayli şaşırdık; zira beklentilerin aksine yazmamıştı ve yazmaması bir tarafa, herhangi bir imada dahi bulunmuyordu ve bu bahsi büyük ihtimalle kitabının daha sonra yayınlamayı düşündüğü ikinci cildine bırakmıştı.
Meselenin ne olduğunu söylemeyeceğim, zira eserin sahibi şimdilik yazmayı düşünmediğine göre anlatmak hem yakışıksız olacaktır, hem de bana düşmez!
Ama şu kadarını söyleyeyim: Melekper Tosun’un son derece akıcı bir dil ile kaleme aldığı kitabını okuyanlar, Kral’ın geçirdiği kazanın ve uğradığı kişilik değişikliğinin sadece onu değil, ülkesini de etkilediğini ve bu etkinin Mısır’da 1952’de yaşanan Abdülnasır darbesine kadar uzandığını göreceklerdir.
MACARİSTAN’DA BİR SEFALET HİKÂYESİ
* Tarık Demirkan: “Budapeşte’de Bir Osmanlı Şehzadesi”.
Osmanoğlu ailesinin 1983 ile 1994 arasında “reisi”, yani en yaşlı şehzadesi olan Mehmed Orhan Osmanoğlu, aramızdaki büyük yaş farkına rağmen en yakın dostlarımdan idi. Fransa’nın Osmanlı Hanedanı’na sürgün başkentliği yapan Akdeniz sahilindeki Nice şehrinde seneler boyu beraber olmuştuk ve şehzadeyi 1992 Ağustos'unda bir haftalığına Türkiye’ye getirmiştim.
Bu seyahat, Şehzade Orhan Efendi’nin, Türkiye’den ailesi ile beraber sürgüne gönderilmesinden 68 sene sonra memleketine ilk gelişi idi ve Türkiye’de Osmanlı rüzgârlarının esmeye başlamasında, o günlerde çok ses getiren bu ziyaretin önemli rolü olmuştu!
Orhan Efendi bana Osmanlı ailesi hakkında çok şey anlatmıştı. Aramızdaki yakınlığa güvenerek naklettiği bu hadiselerin hiçbirini ne yazdım, ne söyledim ve ne de yayınlayacağım...
Ama, Orhan Efendi bir yere kadar anlatır, sonra susar, derinlere dalar ve sorulanlara artık cevap vermezdi. Sözünü ettiği ailevî hadiselerden bazıları arasındaki bağlantıları bu yüzden bir türlü kuramamıştım.
Bu bağlantılardan birkaçını, Tarık Demirkan’ın kitabında yazdıkları sayesinde ortaya çıkarabildim. Zira, “Budapeşte’deki Osmanlı Şehzadesi”, yani kitabın konusu olan kişi, Orhan Efendi’nin babası olan Şehzade Abdülkadir Efendi idi ve yazılanlar benim Orhan Efendi’den seneler önce işittiklerimi tamamlıyordu!
Demirkan, kitabında 1924 sürgününden sonra hanımları ve çocukları ile beraber Avrupa’ya giden, değişik memleketlerde kaldıktan sonra Macaristan’da yaşamaya karar veren Abdülkadir Efendi’nin karşılaştığı büyük sıkıntıları gün yüzü görmemiş hatıralara ve Macar gazetelerinde çıkan haberlere dayanarak anlatıyor. Kitapta şehzadenin hanımlarının birbirlerine girmeleri, Abdülkadir Efendi’nin maalesef üstüste yaptığı hatalar, kafelerde keman çalarak geçimini sağlamaya mecbur olması, parasızlığın getirdiği diğer dertler, Macaristan’dan Bulgaristan’a geçmek zorunda kalması ve nihayet 1944 Mart’ında Sofya’ya yapılan bir müttefik bombardımanında hayatını kaybetmesi, hüzünlü bir filmin sahneleri gibi ardarda yeralıyor.
Şehzadenin kitapta nakledilen sürgün hayatı sadece dramı değil, bir aksiyon filmini de andırır ve tarihe düşkün olanların yanısıra, sinema meraklılarının da alâkasını çekecek acı bir hikâyedir...
“MUHTEŞEM GATSBY” İLE BERABER GİBİ...
* Ertuğrul Osman: “Şehzadenin Yüzyılı. Sultan II. Abdülhamid’in Torunu Ertuğrul Osman Efendi’nin Hatıraları”.
Ertuğrul Osman Osmanoğlu veya yakınlarının hitap şekli olan “Osman Efendi”, tanıdığım en nazik beyefendilerdendi ve son derece entellektüel tam bir “senyör” idi!
Sultan Abdülhamid’in torunuydu, 1912’de İstanbul’da doğmuş, hayatı sürgünde geçmiş, sonraları New York’a yerleşmişti; başarılı bir işadamı idi, 1994’te Osmanoğlu ailesinin “reisi” olmuş ve Türkiye’ye yaşlılık senelerinde gelip gitmeye başlamıştı. Ama memleketten ayrıldığı 1924’ten itibaren 80 sene boyunca “vatansız” idi, Türkiye’ye “vatansızlara mahsus” vize alarak gelebiliyordu ve vatandaşlığa 80 sene sonra, 2004’te, başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile tekrar alınmıştı.
Şehzade Osman Efendi 2009 Eylül’ünde İstanbul’da vefat etti ve Sultanahmet Camii’nden kaldırılan cenazesine hükümet üyeleri de iştirak ettiler.
Osman Efendi, hatıralarını hanımı Zeynep Osman’ın ısrarı ile New York’ta toparlamaya başlamış ama yazmamış, teybe okumuştu. Doldurduğu bandlar sonraki senelerde yazıya geçirildi ve vefatından 15 yıl sonra kitap olarak yayınlandı.
Hatıraların sonunda, hanımı Zeynep Tarzi Osman’ın “Hayatımın en güzel hadisesi” başlığı ile kaleme aldığı gayet romantik bir final yeralıyor...
Osman Efendi’nin hatıralarını okurken 1930’ların ve 40’ların New York’una gidiyor ve şehzadenin çevresinde bulunanları görüp hayrete düşüyorsunuz! Sanat, edebiyat ve musiki tarihinin o devirdeki en meşhur isimleri önünüzde bir geçit resmi yapıyorlar, onların arasında kendinizi “Caz Çağı”na gitmiş ve Scott Fitzgerald’ın iki defa filmi çekilen meşhur romanı “Muhteşem Gatsby”nin figüranı olmuş gibi hissediyorsunuz.
Bahsettiğim bu üç kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra yaşanan şahsî tarihlerdir ve konuya merakı olanlara çok şeyler öğretecektir.
.Malazgirt'te Kürtler vardı!
Giriş: 18.05.2025 - 11:06
Güncelleme: 18.05.2025 - 11:06
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Malazgirt'te Kürtler vardı!
PKK’nın aldığı kendini fesih kararının ardından, Türkiye’de Lozan Andlaşması ve 1924 Anayasası gibi Cumhuriyet’in ilk senelerindeki gelişmeler gündeme geldi. Derken bundan asırlar öncesine gidildi ve Malazgirt Muharebesi’ne Kürt askerlerin de iştirak edip etmedikleri konusunda tartışmalar başladı.
Şimdi bilen yahut bilmeyen herkes birşeyler söylüyor, “Alparslan’ın ordusunda onbinlerce Kürt asker vardı” veya “Selçuklu ordusunda Kürt ne arar? Malazgirt hâlis bir Türk zaferidir!” diye ahkâm kesiyor!
Bu konunun basında ilk defa Habertürk TV’de, bundan yıllarca önce şimdi Millî Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan Prof. Erhan Afyoncu ile beraber yaptığımız Tarihin Arka Odası’nda tartışıldığını hatırlattıktan sonra meselenin aslını ve kaynağını söyleyeyim:
Malazgirt’te Bizans Ordusu’na karşı Alparslan ile beraber savaşan askerlerin arasında Kürtler’in de bulunduğu bilgisinin kaynağı, 13. asır tarihçilerinden olan ve “Sıbt İbnü’l-Cevzî” ismiyle tanınan Ebu’l-Muzaffer Yusuf’un Malazgirt zaferinden 180 sene sonra kaleme aldığı “Mir’atü’z-Zeman fi Tarihi’l-Âyan” isimli eseridir!
Tarihin Arka Odası’ndan konuyu bundan senelerce önce ele almamızın sebebi, İbnü’l-Cevzî’nin eserinin o günlerde yapılan ilk Türkçe yayını idi! Prof. Ali Sevim eserin Selçuklular bahsini Arapça’dan tercüme etmişti, kitap Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkmıştı ve programda Erhan, ben ve akademisyen bir konuğumuz konuyu derinlemesine tartışmıştık.
“Mir’atü’z-Zaman Fi Tarihi’l-Ayan”ın, Malazgirt Savaşı’na iştirak eden Kürt askerler hakkında verdiği bilgi aslında gayet kısadır ve yazılanlar sadece “...Az önce 10 bin Kürt de Sultan’a katılmıştı. Bununla beraber Sultan önce Tanrı’ya, ondan sonra da emrindeki dört bin kişilik hassa askerine güveniyordu” cümlesinden ibarettir! İbnü’l-Cevzî, kitabındaki bu ifadeleri Malazgirt Savaşı’nın yaşandığı dönemde hayatta olan ve 1088’de ölen Garsun-ni’me’ye ait “Uyûnü’t-Tevârih” isimli eserden aldığını söyler ama Garsun-ni’me’nin kitabı şimdi mevcut değildir!
KAMPLAŞMA, MALAZGİRT’E DE SIÇRADI!
Tartışmalar, işte sadece birkaç satırdan ibaret olan bu kayıttan kaynaklanıyor! Türkiye’de gittikçe artan kamplaşma yüzünü gösteriyor, Malazgirt meselesi çekişme konusu oluyor ve bir kesim Alparslan’ın safında savaşan Kürtler’in sayısının aslında 20 binden fazla olduğunu ve Alparslan’ın “Eğer 20 bin Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım’ dediğini iddia ediyor.
Ama, Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın böyle bir sözü yok! Yok, zira bir belediye başkanı tarafından bundan sadece birkaç sene önce uyduruldu!
Diğer kesim ise ortaçağ tarihçilerinin rakamları abarttığını, meselâ “Mir’atü’z-Zaman”ın Bizans ordusunun 400 bin kişi olduğunu söylediğini ama Ortaçağ’da böyle büyük bir ordudan bahsedilemeyeceğini, dolayısı ile 10 bin Kürd’ün Alparslan’ın safında savaşmasının da gerçek olmadığını, bu sayıya Kürtler’in yanısıra diğer Müslüman unsurların da dahil edilmesi gerektiğini ve Malazgirt’te savaşan Kürtler’in birkaç yüz, haydi bilemediniz en fazla bir-iki bin civarında olduğunu söylüyorlar.
İbnü’l-Cevzî’nin bundan nerede ise sekiz asır önce kaleme aldığı çok önemli eseri, işte böyle çekiştiriliyor! Bir taraf kısacık bir cümledeki ifadeyi ideolojik hâle getirmeye çalışıyor, diğer taraf ise aynı ifadeyi yok sayma peşinde!
Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in ordusuna karşı Alparslan ile beraber savaşan Kürtler’in tam adedini bilmemize imkân yoktur; gerçek olan husus ise, Alparslan’ın ordusunda Kürt askerlerin de mevcut olduğudur. Malazgirt haddizâtında bir “milletler mücadelesi” değil, “din savaşı”dır, Kürtler bu savaşa ganimet arzusu ile katılmış yahut başında Selçuklu Devleti’ne bağlı bir Kürt hanedanın bulunduğu Mervânî Emirliği tarafından gönderilmiş olabilirler ama “Malagirt’te Kürt yoktur” demek, tarihi ters-yüz etmekten ibarettir, o kadar!
Uçuk mealleri Diyanet denetlemeyecek de bu işi Sanayi Bakanlığı yahut Karayolları mı yapacak?
Giriş: 02.06.2025 - 14:10
Güncelleme: 02.06.2025 - 14:10
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Uçuk mealleri Diyanet denetlemeyecek de bu işi Sanayi Bakanlığı yahut Karayolları mı yapacak?
Diyanet İşleri Başkanlığı’na Kur’an-ı Kerim meâllerini inceleme ve sakıncalı bulduklarını mahkeme kanalı ile imha ettirme yetkisi veren kanun teklifi yasalaştı.
Yeni yasaya göre Din İşleri Yüksek Kurulu kişilerin ve kuruluşların talebi üzerine Kur’an meallerini re’sen inceleyecek veya incelettirecek, mealler İslâmiyet’in temel nitelikleri konusunda sakıncalı bulundukları takdirde Başkanlık mahkemeye müracaat ederek bunların basımlarının ve yayımlarının durdurulmasını talep edebilecek, mahkeme de toplatma, hattâ imha kararı verebilecek.
Kanun teklifinin geçen gün Plân ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilmesinin ardından kıyamet kopmaya başlamış, Diyanet’e verilen yetkiye karşı çıkmaların bini bir para olmuştu... Teklifin yasalaşması üzerine eleştirilerin dozu da arttı. Yetkinin sansür olduğu iddiasından enkizisyon benzetmesine varıncaya kadar çok şey söylendi ve söyleniyor...
Okuyuculardan bazılarının bu yazımı okuduktan sonra hakkımda neler neler diyeceklerini gayet iyi tahmin ederek açıkça söyleyeyim: Ben bu kanunu destekliyorum!
Zira, son senelerde din âlimi, hoca, şeyh ve hattâ kutup oldukları iddiası ile yeni, yepyeni bir güruh ortaya çıktı. Entari, cübbe, takke falan değil bildiğimiz modern elbiseler giyen ve bazıları profesör unvânı taşıyan bir güruh! Ekranlarda görünüp şöhret olmaya pek bir meraklı bu nev-zuhur ulemâya TV’lerde arz-ı endâm etmek kâfi gelmiyor, sosyal medyada da görünüyorlar ve hemen her gün dinî kurallar ile ilgili yorumlarını, öğütlerini, tefsirlerini, vesairelerini ardarda sıralayıp milletin hiç durmadan kafasını karıştırıyorlar.
Ortak hususiyetleri, on beş asırdan bu yana tatbik edilen İslamî kurallardan birçoğunun yanlış olduğunu, yani ulemânın yüzyıllar boyunca dini hatâlı yorumladığını ve söylediklerinin İslâmiyet ile alâkası olmadığını iddia etmek!
Üstelik iddiaları öyle teferruatla ilgili falan değil, bazıları dinin rüknlerini, nâslarını bile değiştirme hevesinde! Orucun Ramazan ayı boyunca değil, o ay içerisinde sadece birkaç gün tutulacağını söyleyeni mi; Kur’an’da kadınlar için örtünmenin farz olduğuna dair bir emrin bulunmadığını iddia edeni mi, falanca surenin ibadet için değil sadece ders alınması maksadıyla nâzil olduğu ve dolayısı ile dualarda okunmaması gerektiği kerâmetini savunanını mı, yoksa vakti zamanında her nasılsa şeyh postuna oturmuş bir zâtı nerede ise peygamber seviyesine çıkartmaya çalışanını mı ararsınız, hepsi var! Hattâ, aralarında bazı âyetlerin Allah kelâmı değil, Hazreti Muhammed'in sözleri olduğunu iddia eden profesörler bile mevcut!
Ortalıkta dolaşıp “Eskiler bu işi yanlış anlamışlar, meselenin aslı şöyledir, dolayısıyla artık ibadetinizi de böyle etmeniz lâzımdır” diyen ve milletin kafasını karmakarışık eden şöhret, reklâm ve maddiyat meraklılarının çıkarttıkları ve çıkartacakları Kur’an meallerinin ne menem şeyler olacağını varın tasavvur edin!
DİYANET, ELEŞTİRSENİZ DE GEREKLİDİR
Diyanet İşleri’nin faaliyetlerini doğru bulmak veya bulmamak, yorumlarını desteklemek yahut karşı çıkmak; mensuplarının sözlerini, hareketlerini beğenip beğenmemek herkesin hakkıdır. Hattâ teşkilâtın bütçesini, harcamalarını ve başındakileri eleştirmek de bu hakka dâhildir.
Ama Diyanet’in gerekliliği husûsu bambaşka bir şeydir! Menfaat, şöhret, vesaire maksadı ile kutupluk iddiasında bile bulunan ve verdikleri sözüm ona fetvâlar ile milleti şaşırtan bu kadar allâmenin ortaya çıktığı, hemen her gün yeni tarikatlerin yayılıp holdingleştiği ve daha da önemlisi dinin en büyük derdinin din adamları, özellikle de akademik unvanlı ilâhiyatçılar hâline geldiği bu devirde bunları gücü yettiğince kontrol edecek bir müessesenin mevcudiyeti şarttır!
Uçuk meallerin basımını ve dağıtımını engelleme görevini Diyanet yapmayacak da bu iş ile Devlet Malzeme Ofisi, Karayolları yahut Tersaneler Genel Müdürlüğü mü alâkadar olacak?
Fenerbahçe Kulübü bu çok önemli defteri neden yayınlamaz?
Giriş: 11.06.2025 - 09:30
Güncelleme: 11.06.2025 - 10:47
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Fenerbahçe Kulübü bu çok önemli defteri neden yayınlamaz?
Bu yazının sonunda bazılarında eski Türkçe, bazılarında da yabancı dilde kısa metinlerin yeraldığı bir defterin çeşitli sayfalarının görüntüleri yeralıyor.
Sayfalar, Fenerbahçe Kulübü’ne ait olan ve şu anda kulüp tarafından muhafaza edilen “hatıra defteri”ne ait. Önemli isimlerden tutun, kulübün sıradan üyelerine kadar çok sayıda kişi, 1914 ile 1951 arasında 73 sahife boyunca Fenerbahçe hakkındaki duygularını dile getirmiş ve imzalarını atmışlar...
Kulüplerinin tarihine meraklı olan Fenerbahçeliler bilirler: 6 Haziran 1932 gecesi Kuşdili’ndeki lokalde çıkan ve dört saat devam eden yangında Fenerbahçe’nin geçmişine ait ne varsa, o zamana kadar aldıkları kupalar da dahil olmak üzere herşey küle dönmüştü!
Lokalde bulunan defterin de alevlere kurban gittiği zannediliyordu ama bu çok önemli hatıra, yangından 12 sene sonra ve esrarengiz bir şekilde ortaya çıktı: Kim olduğu hiçbir zaman öğrenilemeyen bir kişi, 7 Nisan 1944’te defteri Fenerbahçe’nin eski futbolcularından, sonraki senelerin idarecilerinden ve o sırada Vatan Gazetesi’nin yazı işleri müdürlerinden olan Kemal Onan’ın gazetedeki masasına bırakıverdi; daha doğrusu Fenerliler arasında “Con Kemal” diye bilinen Kemal Onan, defteri masasının üzerinde buldu!
Con Kemal, defterin son sayfalarından birine “Kulübün uğradığı yangın felâketinde kaybolan bu çok kıymetli defter, meçhul bir şahıs tarafından Vatan Matbaası’na getirilmiş. Benim masamın üzerine 7. 4. 944 tarihinde bırakıldı” notunu düşüp imzalayacaktı.
Hatıra defterinde, önemli kişilerin Fenerbahçe hakkındaki duygularının, yani düşüncelerinin, temennilerinin ve imzalarının bulunduğunu söylemiştim...
Defterde elyazısı ve imzası yeralan en önemli kişi, Mustafa Kemal!
3 Mayıs 1918’de kulübü ziyaret eden Mustafa Kemal, “Fenerbahçe Kulübü’nün her tarafta mazhar-ı takdîr olmuş bulunan âsâr-ı mesâîsini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve erbâb-ı himmeti tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifenin îfâsı ancak bugün müyesser olabilmiştir. Takdîrat ve tebriklerimi buraya kayd ile mübâhîyim. Ordu Kumandanı M. Kemal. 3.5.1334”, yani “Fenerbahçe Kulübü’nün her tarafta takdir kazanmış olan mesaisinin eserlerini işitmiş; kulübü ziyaret ve buna himmeti dokunanları tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifenin yerine getirilmesi ancak bugün nasip olabildi. Takdirlerimi ve tebriklerimi buraya kaydetmekle iftihar ediyorum” diye yazıp imzalamıştı.
“Atatürk, Fenerbahçeli idi” söylentisinin kaynağı, Paşa’nın elyazısı ile olan altı satırlık işte bu ifadeleridir...
YAYINLANMAMASININ SEBEBİ VARMIŞ!
Bu defter bahsi nereden mi çıktı?
Kütüphanemde kâğıt yahut dijital olarak bulunan bazı belgeleri dün gece tasnif ederken, elime Fenerbahçe’ye ait bu hatıra defterinin seneler önce edindiğim fotokopisi geçti ve “Kulüp, böylesine önemli bir hatırayı neden yayınlamaz ki?” diye düşündüm...
Sonra, koyu Fenerli bir-iki dostumu arayıp “Şu defterin tıpkıbasımını yapsanıza!” dedim. “Bunu daha önce düşündük. Hem orijinali, hem de yeni yazıya ve Türkçe’ye çevirisi birarada basılacaktı. Biraz bekle, arkadaşlara sorup ne olduğunu öğrenelim” dediler.
Cevap, on-on beş dakika sonra geldi. Galatasaray mezunu fakat koyu Fenerli olan dostum Prof. Vahdettin Engin klübün arşivini düzenlemek için bir ekip teşkil etmiş; defterin eski harflerle olan kısımlarını yeni harflere, yabancı dil ile yazılmış olan bölümlerini de Türkçe’ye nakletmişler ama yayınlamak bir türlü kısmet olamamış; zira kulüpteki didişmeler yüzünden muhatap bulamıyorlarmış!
Başta Mustafa Kemal olmak üzere daha birçok önemli ismin elyazıları ile imzalarının yeraldığı bu defterin tıpkıbasımının yapıldığını bir düşünün: Farklı iki kalitede basılır; hayal bu ya, halk baskısı Fenerbahçe’nin kuruluş yılının ilhâmıyla 1907, lüks tıpkıbasımı da 19 bin 700 liradan satışa çıkartılır ve emin olun, kapış kapış gider! Bizim Prof. Erhan Afyoncu gibi fanatik Fenerliler, en az birer düzine alırlar!
Fenerbahçe bu işi yapmadığı takdirde defterin bendeki görüntülerini ciddî bir yayınevine sevâbına versem mi acaba?
Hayâle dalmayı bırakın beyler! İran'da rejim mejim değişmez!
Giriş: 19.06.2025 - 10:28
Güncelleme: 21.06.2025 - 11:35
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Hayâle dalmayı bırakın beyler! İran'da rejim mejim değişmez!
İslâm Devrimi’nin başlangıcında Tahran’da epey bulunmuş, devrimin önde gelen liderlerinden sokaktaki vatandaşa kadar hemen her sınıftan insanla temas etmiş, hattâ Ayetullah Humeynî’nin Camoran’daki evine bile gidebilmiştim...
İran’da o günlerdeki en yaygın slogan “Merk ber Amrika, merk ber İsrail”; yani “Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm” idi...
Sloganın ikinci kısmı kırk küsur sene sonra hayata geçti; İsrail İran’ı füzeleri ile vururken İran da İsrail’e peşpeşe roket, dolayısı ile “merk”, yani “ölüm” gönderiyor!
Tahran’daki muhabirlik senelerimde İranlı yetkililerin ve İran basınının Türkiye ile ilgili düşünceleri arasında sadece beni değil, bütün Türk arkadaşları en fazla hiddetlendireni, Türkiye’nin rejimi hakkındaki düşünceleri ile temennileri idi. Dillerinde “Türkiye sadece Amerika’nın istediğini yapar” terânesi vardı; diplomatik üslûbu bir tarafa bırakanlar da açıkça “Siz Amerikan uşağısınız” derler, hattâ bizim rejimin kâfir olduğunu ve yerini çok yakında İran’daki gibi İslâmî idarenin alacağını söylerlerdi.
Cevaben “Türkiye’nin rejiminden size ne?” dediğimizde de “Çok yakındır, görürsünüz!” derlerdi...
Gerçi bizim basın da boş durmaz, “Mollalar…” diye başlayıp İran yönetimi hakkında dünya kadar söz ederlerdi fakat şimdi tartıştığımız gibi rejimin değişmesi ihtimalini gündeme getirmek pek kimsenin aklına gelmezdi.
Ama, İran’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldığında bizim basını bir reform merakı alırdı. Reformu “batılı hayat tarzı” diye anlardık. Kadınların başlarını açmalarına izin verileceği, alkolün kademeli de olsa serbest bırakılacağı, devletin İslamî kurallarla idaresinden vazgeçilebileceği yahut kuralların zamanla yumuşatılarak kaldırılacağı ve nihayet İran’ın Şah zamanındaki Avrupa’yı taklit günlerine döneceği hayal edilirdi. İran’da reformun öncelikle ekonomide düzelme mânâsına geldiği, yani petrol gelirinin halka daha âdil dağıtılması, dolayısıyla ekonomik sıkıntıların bir nebze de olsa hafiflemesi demek olduğu bilinmezdi. Toplumsal reformun kadınların günlük hayatta daha fazla etkili olmaları mânâsına da geldiğinden haberdar değildik ve bütün bunların ötesinde, İranlılar’ın reform hayâlinin temelinde liderlerinin dünya ile didişmeye son vermelerinin bulunduğundan bîhaberdik.
Tahran yönetiminin ve basınının Türkiye’de rejimin değişmesi ruyalarının üzerinden uzun seneler geçti ve şimdi herşey tersine döndü. Sınırdaş olmayan iki ülkenin, yani İran ile İsrail’in savaşa tutuşmaları, daha doğrusu mahalle kavgası yapan çocukların birbirlerinin evlerini taşlamaları gibi karşılıklı roket fırlatmaya başlamaları üzerine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu çatışmaların İran’daki rejimi değiştirebileceğini söyledi, yani kehanette bulunmaya kalkışıp saçmaladı ve söylediklerine dışarıda da, bizde de bazı safdiller inandılar!
MEĞER NE ÇOK İRANOLOĞUMUZ VARMIŞ!
Meğerse mevcudiyetlerinden şimdiye kadar haberdar olmadığımız ne çok İranoloğumuz, yani İran uzmanımız varmış, maaşallah!
Pandemi günlerindeki enfeksiyon uzmanlarımız ve deprem ânında ortaya çıkan ama milleti bunalıma sokmaktan başka işe yaramayan jeologlarımız gibi Savaş başlar başlamaz onlar da ekranlara akın ettiler! Gerçi çoğu İran’ın davranışlarını belirleyen önemli kavramlardan, meselâ inançtan da öte bir hayat biçimi olan Şii doktrininin toplum ve yönetim üzerindeki etkisinden, “İranlılık” üst kimliğinin rolünden, Tahran’ın meşhur “Çarşı”sı kepenklerini indirmeden rejimde önemli bir değişiklik olmayacağından falan bahsetmeden sanki Amerika’daki bilmemne televizyonunda imişcesine İran rejiminin geleceğini sorgulamaya başladılar. Rejim değişikliği hususunda konuklarından daha bir hevesli olan moderatörler de şimdi ikide bir “Rejim yolcu mu?” diye sorup duruyorlar.
İran rejiminin geleceği hususundaki kanaatimi kısaca söyleyeyim: Hiçbir şey olmaz, İsrail’in roketleri rejimi mejimi değiştirmez! Hani, Gezi Olayları sırasında dışarıda “Türkiye’de iktidar gitti-gidiyor” diye ortaya çıkan ama hüsranla neticelenen beklentiler vardı ya, işte onlar gibi...
Her konuda ve tabii ki İran alanında da uzman olan beyefendiler, hanımefendiler ve moderatörler! Falcılıktan vazgeçin, rejimin geleceği meselesini bir tarafa bırakın, habere ve bilgiye ağırlık verin ama önce İran haritası üzerinde biraz çalışın! Zira ülkenin güneydoğusundaki Belûcistan’ı batı tarafındaki Irak sınırında aramakla, Şiraz’ı Tebriz’in yanıbaşında zannetmekle yahut Kerman ile Kermanşah’ı aynı yer sanmakla komik oluyorsunuz!
Talât Paşa'nın hanımının sesinden Berlin cinayeti
Giriş: 26.06.2025 - 16:25
Güncelleme: 26.06.2025 - 17:38
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Talât Paşa'nın hanımının sesinden Berlin cinayeti
Nihayet bunu da gördük: Meclis kürsüsünde imparatorluk devrinin Ermeniler tarafından katledilen sadrazamı Talât Paşa’ya hakaretler yağdırıldı! Derken, “Prof” unvanını taşıyan ve baştan aşağı nefretle dolu adamın biri, hiç sıkılmadan Ermeni teroristlere medhiye düzen Tevfik Fikret’e heveslendi ve gazetedeki köşesinde İttihad ve Terakki liderlerinin sürgünde suikaste uğramasından “Birkaç Ermeni genci bunları vurup Türkler’in de intikamını aldı” hezeyanını savurarak bahsetti.
Cahiller memleketlerinin tarihini hesaplaşma vasıtası olarak kullandıkları takdirde böyle şuursuzlukların yaşanması normaldir!
Bir hususu açıkça söyleyeyim: İttihadçılar’ın bütün mücadelesi devleti batıştan kurtarabilmek idi, başka bir niyetleri yoktu, herşeyi memleketin iyi olması arzusu ile yaptılar. Hırsızlık yahut yolsuzluk gibi şaibelerin altında kalmamışlardı ama hem tecrübesiz, hem de gereğinden fazla atak idiler ve iktidarları girdiğimiz dünya savaşında perişan olmamızla ve devletin batışı ile son buldu! Tahtından indirdikleri, şimdilerde “tek karış toprak vermediği” iddia edilen Abdülhamid 33 senede 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybetmişti ama İttihad ve Terakki on sene içerisinde imparatorluğun tamamını elden çıkardı!
1915 hadiseleri ise aslında hiç yaşanmaması gereken ama devletin mecbur bırakıldığı için verdiği bir kararın neticesi idi...
Birkaç zirzopun saçmalamalarına cevap yetiştirmek gereksiz bulduğum için siyasî hatâların ihanet demek olmadığını, dolayısı ile İttihadçılar’a “hain” yaftası yapıştırmanın cahilce bir işgüzarlıktan ibaret bulunduğunu söylemekle yetiniyor ve çok önemli bir ses kaydı yayınlıyorum: Sadrazam Talât Paşa’nın refikası Hayriye Talât Hanım’ın ses kaydını...
Hayriye Talât Hanım ile 1982 sonbaharında birkaç gün devam eden bir mülâkat yapmış ve anlattıklarını kaydetmiştim...
Aşağıda, tamamı çok uzun olan bu mülâkatın 14 dakikalık bölümü yeralıyor. Rahmetli Hayriye Talât Hanım, Paşa’sının katledildiği günü ve katili Sogomon Tehliryan’ın göstermelik duruşmasını hadiseler sırasında hissettiği heyecanların aynını tekrar yaşayarak anlatıyor.
Bu ses kaydını 21. asrın idrakleri mühürlenmiş çakma Tevfik Fikret’i kesilenlere ve şehid edilmiş devlet adamlarına hiç sıkılmadan hakaretler yağdıran güruha cevap vermek maksadıyla değil, sadece hoş bir hatıra olduğu için yayınlıyorum...
Ayşe Andelib Hanım da sağ olsa idi herhalde “Bunlara cevap vermek züldür cicim! Niçün uğraşooorsun?” derdi...
Dürüstlük, bir halt ettikten sonra o haltın arkasında hiç kıvırmadan durmayı gerektirir!
Giriş: 05.07.2025 - 12:54
Güncelleme: 05.07.2025 - 12:55
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Dürüstlük, bir halt ettikten sonra o haltın arkasında hiç kıvırmadan durmayı gerektirir!
Leman dergisi bir karikatür yayınladı, ortalık birbirine girince dergiden açıklama yaptılar, karikatürün Hazreti Muhammed yahut Hazreti Musa ile bir alâkası olmadığını söyleyip “Eserde, İsrail’in bombardımanlarında katledilen bir Müslüman’ın adı Muhammed olarak kurgulanmıştır. İslâm dünyasında 200 milyondan fazla kişinin adı Muhammed’dir. Eserde, Hz Muhammed’e hiçbir referans yoktur” dediler.
“Eser” diye Leonardo’nun, Rafael’in yahut Picasso’nun bir tablosundan falan değil, dergideki o ucuz karalamadan bahsediyorlar...
Şimdi tutuklu olan karikatürcü de suçlamayı reddedip çiziminin “karşılıklı ölen insanlarla ilgili, aslında barış dolu bir karikatür” olduğunu iddia etti, “Muhammed” ve “Musa” isimlerinin bu toplumların içerisinde popüler ve yaygın olduğunu, “Muhammed”i Müslümanlar’ı, “Musa”yı da Yahudiler’i temsil ettiği için kullandığını ve eğer peygamberlerden bahsedilecek olsa idi isimlerinin başında ‘Hz.’ ve sonunda da ‘S.A.V.’ gibi ibareler konulması gerektiğini söyledi ve bu isimlerle savaşlarda ölen sıradan insanları kastettiğini ileri sürdü.
İnananı!...
Leman’daki karikatürü akıl dışı bir saçmalık olarak olarak gördüğümü anlamışsınızdır...
Millet olarak dinî bahislerde hayli hassasız, itikadı bir yerde namus gibi görürüz ama entel-dantel ve slogan solcusu kesim Türkiye’nin Müslüman olduğundan haberdar bile değildir! Düşünce özgürlüğünün sınırsız olduğunu zannederek dinî hassasiyetleri tartışma ve hattâ alay konusu yapmaktan da maalesef çekinmezler, hassasiyetlerin kaşınması üzerine işte böyle tatsız gerilimler yaşanır ve iş “Asalım, keselim, öldürelim” histerisine kadar uzar, gider...
Zaten, meselenin başka bir tarafı daha var:
Bizde böyle halt edenler milleti çileden çıkarttıktan sonra “Biz onu kastetmemiştik...”, “Yanlış anlaşıldık...”, “Böyle anlaşılacağı hatırımıza bile gelmemişti” gibisinden mesnetsiz savunmalara ve ucuz kıvırmalara girişirler. “Evet, doğru anladınız, bunu kasdetmiştim, çünki böyle düşünüyorum” diye eyleminin yahut ettiği haltın arkasında dürüstçe duran yok gibidir!
SANKİ BAŞKA İSİM YOKMUŞ GİBİ...
Siz hiç sosyal medyadan hakaretler yağdırıp da iş adliyeye intikal ettiği takdirde ifade verirken “Bu kişiden hoşlanmıyorum, hakkında ne düşündümse açıkça söyledim” diyenini gördünüz mü? Ya hakaret niyeti yoktur, yahut eleştiri hakkını kullanmıştır, yazdıkları yenilir-yutulur ve suç teşkil eden şeyler değil ise de o yapmamıştır, “hesabı ele geçirilmiştir”!
Leman hadisesinde de öyle oldu! Millet aptal ya; “Bekir”, “Hasan”, “Hamid” gibi Müslüman ve “Moiz”, “Hayim”, “Elias” misâli daha birçok Yahudi ismi varken karikatürde “Muhammed” ile “Musa” isimleri kullanılacak, ama karikatürist “Bunlar yaygın isimlerdir, ben zaten peygamberleri kasdetmemiştim” deyecek ve buna inanılacak!
Terbiyesizliğin zirvesini yerleşmiş olan Fransız varakpâresi Charlie Hebdo bile bizimkiler gibi kıvırmamış, ettiği haltın arkasında durmuş, 12 mensubunun öldüğü baskının ardından geri adım atmamış, “Bilerek yaptık” demişti...
“Düşünce özgürlüğü” terânesi tutturup memlekette kutsal bilinen ne varsa hepsini komedi malzemesi gibi görenler, ettikleri haltın arkasında kıvırmadan durmak konusunda Charlie Hebdo kadar olamıyorlar...
Dedemin Kürt raporu
Giriş: 15.07.2025 - 17:46
Güncelleme: 15.07.2025 - 17:51
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Dedemin Kürt raporu
Çocukluğum tarihî hadiselerin, özellikle de Sultan Abdülhamid’in “istibdat devri” denen iktidar senelerinde ve tahtından indirilmesi sonrasında yaşananların hemen her gün konuşulduğu bir çevrede geçti.
Aile büyüklerim ve dost çevremizdekiler o hadiselerin ya tam içerisindeydiler, yahut ucundan veya kenarından dahil olmuşlardı. Dolayısı ile 1915 tehciri, Şeyh Said ayaklanması yahut Dersim isyanı gibisinden olayları tâââ ilkokul senelerimden itibaren defalarca dinlemiş ve öğrenmiştim.
Atatürk’ün valilerinden olan büyükbabam Cemal Bey, 1925’deki Şeyh Said ayaklanması sırasında Diyarbakır valisi idi...
Ayaklanmanın bütün safhalarını yaşamasına, hattâ Şeyh Said ile arkadaşlarının idamlarında da hazır bulunmasına ve hadiselerin bahsi geçtiğinde bazı olayları anlatmasına rağmen, eski devlet adamlarının âdetleri gereği olacak, önemli ayrıntıları hiç konuşmadı ve bütün herşeyi üstü kapalı şekilde ifade etmeye itina gösterdi. Şeyh Said ve 1938’deki Dersim isyanlarının merak ettiğim tarafları hakkındaki hiçbir soruma cevap alamadım, “Hiç olmazsa idamdan sonra cenazelerin nereye defnedildiğini söyleseniz...” diye birşeyler öğrenmek istediğimde de ya duymazlığa gelip cevap vermez, yahut okuduğu kitaba veya gazetesine daha fazla eğilirdi.
Cemal Bey, Şeyh Said isyanının ardından Diyarbakır’dan Elâzığ’a tayin edilmiş, tecrübesinden istifade etmek isteyen Ankara’nın talimatı ile 1926’da bir ara Dersim’e gidip bir rapor hazırlamış, huzursuzlukların başladığı Dersim’in Seyit Rıza başta olmak üzere önde gelen bazı aşiret liderlerini yine Ankara’nın olurunu alarak aileleri ile beraber Elâzığ’a naklederek toprak vermiş ve burada iskân ettirmişti.
Devlet, o senelerde daha başka idarecilere ve askerlere de Dersim konusunda raporlar hazırlatmıştı. Diğer raporlarda meselenin sadece güç kullanılarak çözülebileceği ve “tedip”ten, yani “cezalandırarak terbiye etmekten” başka yol bulunmadığı düşüncesi hâkimdi. Cemal Bey ise raporunda tek çözümün eğitim ve kalkınma faaliyetleri olduğunu yazıyor, baskı politikalarından o zamana kadar hiçbir netice alınamadığını hatırlatarak önceliğin kalkınmaya verilmesini teklif ediyor, hükümete karşı hissedilen güvensizliğin ortadan kaldırılması hâlinde isyanların da sona ereceğini söylüyordu.
RAPOR, ŞAHİNLERİ KIZDIRDI
Diyarbakır’daki Umumi Müfettişlik, Genelkurmay ve bazı hükümet mensupları, rapora tepki gösterdiler, Cemal Bey’in arası özellikle Umumî Müfettişlik ile gittikçe açıldı ve 1929’da Elazığ’dan Çorum Valiliğine tayin edildi. O tarihten Dersim harekâtının sona ermesine kadar Elazığ’da dört vali görev yapacak, Cemal Bey’in başlattığı iskân faaliyeti iptal edilecek, Dersimliler’e Elazığ’da verilen topraklar ellerinden alınacak ve çok sayıda aşiret mensubu yeniden Dersim’e gönderilecekti.
Sonrasını bilirsiniz... Dersim’de mâlûm tatsız hadiseler yaşandı, Seyit Rıza 1937 Kasım’ında idam edildi, Dersim’in ismi “Tunçeli” oldu ve harekâtın ardından başlayan düzenlemeler 1940’a kadar devam etti...
Atatürk’ün meşhur İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın yakın mesai arkadaşlarından olan Cemal Bey ise, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olmasından hemen sonra, 1939 Ocak’ında hazırlanan tasfiye listesindekiler ile beraber emekli edildi. Hattâ devlet, Seyit Rıza ile ailesinin Elazığ’a iskânı sırasında yapılan harcamaları bile ondan talep etti, emekli maaşına haciz kondu ve Cemal Bey maaşındaki haczi önceden tedbirli davranıp masraf makbuzlarının kopyalarını saklamış olması sayesinde kaldırtabildi.
Üniversite senelerimde büyükbabamla beraber otururduk. Kürt meselesinin bahsi ne zaman açılsa “Yanlış yaptık, silâh kullanmamamız lâzımdı. İşler bu hâle iki kişinin inadı yüzünden geldi. Ama bu dert bitmeyecek, ileride mutlaka yeniden patlayacak” derdi ve tahminleri doğru çıktı, 1981'deki vefatından birkaç sene sonra PKK ortalığı kavurmaya başladı.
TEŞEKKÜRE ASIL LÂYIK OLANLAR...
PKK'nın kendini feshettiği yolundaki açıklamalar ve Süleymaniye’deki sembolik silah yakma töreni, bana çocukluk ve gençlik senelerimin ayrılmaz ritüeli olan Kürt meselesi bahislerini hatırlattı...
Yüz küsur senelik terör derdinin sona erme ihtimali şimdi beni mutlu ediyor. Bu ihtimalin geçmişteki gibi sadece bir heves hâlinde, yani sözde kalmamasının temennisi içerisinde ve günlerden buyana ardarda sıralanan teşekkür listelerinde pek yeralmayan ve sadece Cumhurbaşkanı’nın bahsettiği bir ismin, daha doğrusu isimlerin hiçbir zaman unutulmaması ümidindeyim:
Şehitlerin, emeklerinin ve hatıralarının...
Muhabir
Giriş: 28.07.2025 - 14:13
Güncelleme: 28.07.2025 - 14:13
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Muhabir
Altan Öymen de gitti ve basında 1950’li senelerin bütün dağdağasını yaşayan ve hâlâ faal şekilde gazetecilik yapan pek başka kimse kalmadı…
Altan ağabey ile uzun müddet çalışmış olduğum için rahatça söyleyebilirim: Muhabirlikten yöneticiliğe, köşe yazarlığından televizyon programcılığına, dizi yazarlığından belgeselciliğe kadar basının hemen her alanında faaliyet gösterip başarılı olmuş “komple” bir gazeteci, ama hepsinden önce çok iyi bir muhabir idi.
Muhabirlik, gazeteciliğin zaten temelini teşkil eder ve bu meslekte başarılı olan yaşını başını almış bütün üstadlar, gençliklerinde muhabirlik yapmışlardır...
Hiç muhabirlik etmeden, hattâ bir gazetenin mutfağında bile çalışmadan, tepeden inme, cuppadak bir köşe kapabilir ve birşeyler çiziktirip derin kanaatleriniz ile halkı irşâd ettiğinizi zannedebilirsiniz ama yaptığınız iş gazetecilik falan değil, sadece lâf ebeliğidir! Aynı şekilde hiçbir haber tecrübeniz olmadığı halde her akşam bir veya birkaç televizyon kanalında görünüp olayları yorumlamaya kalkışmanız ve isminizin altına “gazeteci-yazar” gibisinden bir şeyler yazdırmanız da sizi gazeteci yapmaz; ekranın bülbülü yahut maydanozu olursunuz o kadar...
Zira haberi koklamadan, kovalamadan ve yazmadan, yani muhabirlikte iyice pişmeden gazeteci olunmaz!
BANKER KASTELLİ HATIRASI...
Altan ağabey hakkında vefatından sonra çok şey yazılıp söylendiği için, burada sadece muhabirliğinden bahsedip bir hatıramı anlatacağım...
1982 Eylülü’nün bir öğleden sonrası idi. Milliyet’in dış haberlerinde çalışıyordum. Cağaloğlu’ndaki binada gazetenin ertesi gün çıkacak dış haberler sayfasını vermiş, arkadaşlarla çene çalıyorduk.
Türkiye’nin gündeminde o günlerde Cevher Özden, yani Banker Kastelli vardı. Kastelli birkaç hafta önce İsviçre’ye kaçmış, oradan da Tunus’a geçmişti.
Odada Altan ağabey de bizimle beraberdi ama dikkat ettim, devamlı saatine bakıyordu. “Bir randevumuz mu var?” diye sordum, “Sıcaktan bunaldım, vakit de geçmiyor” cevabını verdi.
Biraz sonra “Ben dışarıda şöyle bir dolaşayım, haydi eyvallah, görüşürüz” deyip çıktı...
Gazetenin bir sonraki günkü manşetinde Tunus’tan iade edilen Banker Kastelli’nin polislerin arasındaki dönüş yolculuğunun hikâyesi ve Altan ağabeyin Kastelli ile yaptığı atlatma mülâkat vardı!
Meğerse iki gün önce Tunus’un Kastelli’yi Türkiye’ye iade kararını hangi uçakla geleceğine kadar öğrenip biletini almış, “Ben dışarıda şöyle bir dolaşayım, haydi eyvallah, görüşürüz” deyip bizim dış haberler odasından çıktıktan sonra doğruca havaalanına gidip Tunus’a gidecek uçağa binmiş, Kartaca Havaalanı’nda uçaktan inmemiş, Kastelli ve polisler ile beraber geri dönmüş, dönüş yolunda da o atlatma mülâkatı yapmıştı.
TÜRKİYE’NİN AYNASI GİBİ...
Sonraki senelerde yayınladığı ve 1940’lardan itibaren 1960’lara kadar geçen yılların siyasi hayatını anlattığı beş ciltlik seri, Türkiye’nin o döneminin mükemmel bir tarihi gibidir. Ama, hayatı boyunca değil bilgisayar, daktilo bile kullanmayıp sadece elle yazan, yazdıklarını beğenmediğinde kâğıdı buruşturup atan ve sandalyesinin altında mutlaka tepeleme bir buruşuk kâğıt yığını olan Altan ağabeyin bu beş cildi yazarken neler çektiğini hep merak ederim...
Altan Öymen’in siyasetçiliğini ve hadiselere ideolojik açıdan bakışını tartışabilirsiniz ama gazeteciliğine söz edemezsiniz, zira mükemmel bir gazeteci ve muhabir idi.
Meslek büyüğüme rahmet, yakınlarına sabır temenni ediyorum..
Telefon dolandırıcıları artık son teknolojileri kullanıyorlar!
Giriş: 02.08.2025 - 11:51
Güncelleme: 02.08.2025 - 11:51
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Telefon dolandırıcıları artık son teknolojileri kullanıyorlar!
Hani telefonda kendini polis yahut savcı gibi tanıtıp telsiz cızırtıları arasında “Teröristler hesaplarınıza girmişler, yakalayabilmemiz için bankalardaki bütün paranızı şu hesaba gönderin, operasyonun ardından iade edilecek” diyen sahtekârlar var ya, bunlar işlerini artık yeni teknolojilerden istifade ederek ve daha kestirme yollarla becermeye çalışıyorlar...
Geçen gün bir arkadaşımın hanımını arayıp konuşmaya aynı şekilde “Ben Komiser bilmem kim” diye başlayan sahtekâr, banka hesabının teröristlerin eline geçtiği palavrasından sonra “Telefonunuza şimdi bir link gönderiyoruz, hesabınızın güvenliği için sayfanın altındaki kodu hemen tıklayın” demiş. Arkadaşımın hanımı ekrana bakmış ve hesabının bulunduğu bankanın daha önce işlem yaptığı havale sayfasını görmüş! Herifin söylediklerini o ana kadar hipnotize olmuş gibi dinleyen hanım bir anda kendine gelmiş, muhatabının hırsız olduğunu farketmiş ve ağız dolusu bir güzel hakaretten sonra telefonu kapatmış.
Sonra, kocası ile beraber bankaya gitmişler, olayı anlatıp sahtekârın gönderdiği ve gerçek olan bağlantıyı gösterdiklerinde de “Maalesef bizim sistemimizi de kırdılar” cevabını almışlar!
Adamlar bankaların sistemlerine kadar girip bu sistemi dolandırmak istedikleri kişinin telefonuna yönlendirecek beceriye sahip olduklarına göre, işimiz artık hayli zor...
Teknolojiyi bu kadar mükemmel olmasa bile daha düşük seviyede kullanan bir başka hırsız, dün bana tesadüf etti...
Öğlen saatlerinde telefonum çaldı, arayan “Ben, İstanbul Bilişim Suçları Kayıp Evrak Büro Amirliği’nden Başkomiser Uğur Yücelen” dedi. İtimadımı kazanabilmek için olacak “İsmimi ve bundan sonra söyleyeceklerimi mutlaka bir yere yazın” deyip sicil numarasının 177450 olduğunu söyledi, üstüne üstlük telefonuma bu yazının sonunda gördüğünüz logoyu da gönderdi.
Taktikleri değişmiş olmalı ki itimad kazanma çabası bir türlü nihayet bulmuyordu; iddianameyi dolduracak kadar birşeyler uyduruyordu ve telefon kartlarını kopyalayan hayalî çete mensuplarının isimlerini bile yazdırdı: İsmail Parlak, Necip Yılmaz, Ayşe Ulusoy!
BEN PROF. DEĞİLİM Kİ DİNLEYEYİM!
Derken görüşmemizi kimsenin işitip işitmediğini birkaç defa sorduktan sonra anlatmaya başladı: Vaktiyle kullandığım iki telefon hattım varmış, teröristler hatlarımı kopyalamışlar ve kullanıyorlarmış, hesaplarıma da girmek üzere imişler!
Söylediği telefon numaralarından birini bilmiyordum ama ötekini hatırladım: Güzel, hatırda kalıcı bir numara olduğu için bundan yirmi sene kadar önce telefon işi yapan bir dostumdan satın almış ama görüşmeye açtırmamış ve bir ara kontrol ettiğimde de numaranın artık mevcut olmadığını görmüştüm.
Cesaretin ve çabanın büyüklüğüne bakın! Adamlar bundan seneler önce aldığım ama kullanmadığım telefonun numarasını tespit ediyor ve dolandırma vasıtası olarak kullanmaya hevesleniyorlar...
Herif “Bu çete, terör örgütlerine sizin telefonunuzla talimatlar gönderiyor” dediği anda artık sıkıldım, kendi kendime “Ben tıp veyahut hukuk profesörü değilim ki onlar gibi dolandırıcının yalanlarına inanayım da götürüp bütün paramı vereyim” dedim ve herifin ailesinin, ecdadının, özellikle de validesinin hatırını fasih ifadelerle sorduktan sonra telefonu suratına kapattım.
Gönderdiği ve üzerinde hem MİT, hem EGM yani Emniyet Genel Müdürlüğü kısaltmalarının ve beni aradığı telefon numarasının bulunduğu düzmece logoyu gerçek MİT ve EGM belki ilgilenir düşüncesi ile burada yayınlıyorum...
İlk uygulandığı günlerde “nüfus kayıtlarında devrim” olduğu söylenen ama bugün kargo teslim almaya yahut alışverişte kullanmaya yarayan TC kimlik numaraları ayağa düşürülürse, netice işte böyle olur. Serseriler, çamaşırınızın beden boyuna kadar herşeyinizi öğrenirler!
Ekümenik paranoya
Giriş: 13.08.2025 - 09:09
Güncelleme: 13.08.2025 - 09:09
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Ekümenik paranoya
Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack geçen gün Fener Patrikhanesi’ni ziyaret edip Patrik Bartholomeos ile görüştükten sonra Bartholomeos’tan “Ekümenik Patrik” diye bahsettiği için kıyametler kopuyor...
Muhafazakârı, lâiği yahut ulusalcısı hep bir ağızdan “Patrik ve patrikhane ekümenik değildir” diye haykırıyor; “Amerikan büyükelçisiLozan’a meydan okudu, devletin tapusu olan anlaşmayı çiğnedi” diyorlar.
Batılı devlet adamları, diplomatlar ve benzeri önemli konumda bulunanlar Patrik Bartholomeos’u ne zaman gelip de ziyaret etseler, ardından hep aynı tartışma yaşanır. Patrik ile görüştükten sonra iki kelime eden ziyaretçi, Bartholomeos’tan mutlaka “Ekümenik Patrik” diye bahseder ve bizdeki aynı çevre “ Lozan elden gidiyor” deyip kıyametleri kopartır.
Birleşik Amerika’nın eski başkanlarından Barack Obama’nın Patrik Bartholomeos ile 2009’daki buluşmasından sonra da böyle oldu, her devlet adamının yahut diplomatın Fener’i ziyareti sonrasında da böyle oluyor ve bundan böyle de hep olacak!
Bu tartışmanın, daha doğrusu kendi kendimizi yiyip bitirmemizin tek bir sebebi var: “Ekümenik” kavramının ne olduğunu bilmememiz, haberdar olmamamız ve bunun Türkiye’nin aleyhinde bir çaba olduğunu zannetmemiz…
YAHUDİLİK HARİÇ, BÜTÜN DİNLER EKÜMENİKTİR
Bundan on küsur sene önce yine böyle bir ekümenik tartışması sırasında yazmıştım, şimdi tekrar edeyim:
Aslı eski Yunanca’da dünyanın “meskûn” yani “insanların yaşadığı kısmı” mânâsına gelen “he oikoumene ge” olan, Latince’ye de “oecumenicus” şeklinde geçen “ekümenik” sözü, bizde eski deyimi ile “cihanşümûl”, yeni karşılığı ile de “evrensel” demektir ve siyasî değil, dinî bir kavramdır. Zaten sadece bir ırka, yani Yahudiler’e mahsus olan Musevîlik haricinde bütün dinler ve o dinlerin makamları ekümeniktir. Zira, dinler mü’minlerinin arasına bir grubu, bir kavmi yahut bir milleti değil, insanlığın tamamını katmaya çalışırlar ve neticede Yahudilik haricinde hepsi evrenseldir. Bu, Fener Patrikhanesi için de böyledir; üstelik bir dinî müessese olan Patrikhane, kuruluşundan buyana zaten ekümeniktir. Dolayısı ile asırlardır “Oikemenikon Patriarkhion” yani “Ekümenik Patrikhane” unvanını kullanan ve Ortodoks kiliselerinin “primus inter pares”, yani “eşitler arasında birinci” kabul ettikleri Fener’in ekümenik olup olmaması devleti yahut bizleri değil, sadece Ortodoks dünyasını alâkadar eder.
Ekümeniklik bahsini biraz da karikatürize ederek anlatmaya çalışayım:
Fener Patriği Bartholomeos günün birinde kalkıp “Müslümanlar, namazı yanlış kılıyorlar. Namaza secdeden başlamaları lâzım” gibisinden birşeyler söylese...
İlk tepkimiz, “Patrik Efendi keçileri mi kaçırdı? Ne saçmalıyor? Bizim namazımızdan ona ne?” olur...
Rum patriğinin İslâmiyet ile ilgili bir mesele hakkında ahkâm kesmeye kalkışması ile bizim “Fener Patrikhanesi ekümenik değildir” diye tutturmamız arasında saçmalama bakımından hiçbir fark yoktur.
ARTIK ÖĞRENİN: LOZAN’DA PATRİKHANE YOKTUR!
Meselenin bir de Lozan tarafı var...
Senelerdir yazıp söylüyorum, belki yüz bilmemkaçıncı defa olacak ama şimdi tekrar yazayım: Lozan Anlaşması’nda Patrikhane’den tek bir kelime ile de olsa bahsedilmez! Görüşmeler sırasında Patrikhane meselesi günlerce tartışılmıştır ama anlaşma metnine alınmamıştır. Üstelik, Fener Patrikhanesi’nin bir çeşit Vatikan olmasına imkân da yoktur, zira kilisenin devletleşmesi Ortodoks doktrinine terstir. Doğu Kilisesi tarih boyunca her zaman devletin altında yeralmış ve Patrik, Bizans zamanında bile daima İmparator’a tâbi olmuştur.
Ankara’nın, “ekümenik” unvanını Patrikhane’ye uluslararası statü kazandırma çabası olduğuna inandığı için reddettiği söyleniyor...
Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olarak kabul edilmemesi hakikaten bir devlet politikası ise, politikada bir tuhaflık vardır, hattâ temelinde kapkara bir cehalet yatmaktadır!
Bu da benim deprem tahminim!
Giriş: 25.08.2025 - 14:05
Güncelleme: 25.08.2025 - 14:05
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Bu da benim deprem tahminim!
Onbinlerce can alan deprem ve pandemi gibi felâketler, mevcudiyetleri şimdiye kadar az kişinin bildiği bazı meslekleri ve o mesleklerin mensuplarını popüler hâle getirdi.
Örnek mi? 1999’daki 17 Ağustos felâketinin ardından dünya kadar jeolog, sismolog, jeomorfolog, sedimantolog, bilmemneolog unvanlı üstad ile teşerrüf ettik. Ekranlarda durmadan konuştular, gazete sayfalarını sütunlar dolusu işgal buyurdular ve hiç durmadan felâket senaryolarından bahsettiler, “Çok yakında öyle bir deprem geliyor ki Marmara’yı dümdüz edecek, hepinizi öleceksiniz, cesediniz bile kalmayacak” dediler ve millet bunalıma girdi!
Derken, 2020’de pandemi belâsına uğradık, deprem uzmanlarının yerini enfeksiyon hocaları aldı. Bunlar da öncekilerin söylediklerini söyledi, yani başımıza daha büyük felâketlerin geleceğini anlatıp durdular.
Büyük ve önemli hadiseler ile felâketlerde uzmanların halkı bilgilendirmeleri ve ihtimallerden bahsedip alınması gereken tedbirleri anlatmaları yapılması gereken bir iştir ama her dâim konuşup konuyu “Başınıza taş yağacak!” misâli ucuzlaştırmamak şartıyla...
Enfeksiyon uzmanları artık köşelerinde çekilmiş gibiler ama jeologlarımıza maşallah! Bazıları popüler olmayı fazla sevdiler; bıkmadan, yorulmadan, büyük bir azimle o kanal senin bu kanal benim ekran ekran dolaşıyor, demeç üstüne demeç veriyor ve hep aynı teraneyi tekrar ediyor, “Perişan olacaksınız, perişan!” deyip duruyorlar.
Ekranlarda henüz arz-ı endam etmeye başladıkları 1999 Ağustos’unda, Marmara Bölgesi’nin sadece üç sene ömrü kaldığını söylüyorlardı. Deprem gelecek ve herşeyi silip süpürecekti...
Üç sene geçip de deprem meprem olmayınca üstadlar tahmin sürelerini kademeli olarak arttırdılar. Önce “on seneniz kaldı” dediler, yine hiçbirşey olmadı ve yirmilere, otuzlara kadar uzandılar, şimdilerde de “Kırk sene içerisinde deprem var” diye müjde veriyorlar...
Tamam, deprem ülkesiyiz, tedbir almalıyız, zira her an biryerler sarsılabilir, üstelik depremin zamanını önceden bilmek de imkânsızdır ve “Uzmanlar hiç tutmayan tahminlerini artık bir tarafa bıraksalar” diyeceğim ama nerdeee?
Bazısı bir anda sekiz-on şehrin ismini veriyor, bahsettikleri bölgeler Türkiye’nin nerede ise yarısı, bunlardan birinin sallanacağı tutuyor ve üstaddan “İşte bildiiiim” diye bir sevinç çığlığı! Yahut “Falanca bölgenin altı faydalarla dolu, burası çok yakında bilmem kaç şiddetinde sallanacak” diyorlar, deprem hakikaten oluyor ama dedikleri yerde değil, oranın birkaç yüz kilometre ötesindeki bambaşka bir bölgede...
Açık söylemem gerekirse, Sönmez Hoca’dan başka nokta atışı yapan, yani tahmini doğru çıkan jeolog nerede ise yok!
HATA YAPMAK JEOLOGLARA MI MAHSUS?
Sındırgı günlerdir hiç durmadan sallanıyor ya, deprem hocalarına gün doğdu! Bol bol konuşuyorlar ve her zaman olduğu gibi hepsi farklı tellerden çalıyor...
Bu yazıyı yazdığım sırada haberlerde dört profesör ve Sındırgı konusunda da birbirinden tamamen farklı dört ayrı görüş vardı!
Bu görüş çeşitliliği bana ilham verdi, bir tahmin de ben uydurayım dedim ve uydurdum:
“Balıkesir’deki düşey atımlı çizgisel faylar baskısal oluşum süreci modelinde ve gerilim katsayısı doğrultusunda integral momentumunu yakaladıkları için megabit düzleminde titreşimsel başkalıklar ve düttürüsel zırvalıklar boyutuyla büyük İstanbul depreminin oluşumunu bindirme parametreleri çerçevesini öne çekmekte iseler de züttürük frekanstaki bazı fayların sürtünme katsayıları bu öne çekmeyi ötelemesine rağmen olasılık priyoritesini değiştirmiyor ve uzun süre değiştirmeyecek...”.
Sakın “Beğenmedim, böyle tahmin mi olur?” falan demeyin! Hiç tutmayan tahminler yapmak sadece jeologlara mı mahsus? Ben neden yapmayayım?
Özgür Bey'in Sinop konuşması, dünya siyasî mizah şâheseridir!
Giriş: 02.09.2025 - 09:55
Güncelleme: 02.09.2025 - 09:55
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Özgür Bey'in Sinop konuşması, dünya siyasî mizah şâheseridir!
Hani, Zaytung vesaire gibi gırgır ve asparagas haberler uydurup bunları ciddi üslûpla yazan ve bazı safdilleri de yazdığına inandıran internet siteleri var ya; Özgür Özel’in Sinop’ta dün yaptığı konuşma ile ilgili haberleri ilk okuduğumda işte o sitelerden biri tarafından uydurulduğunu düşündüm ve kendi kendime “Helâl olsun, iyi espri yapmışlar” dedim.
Haber, Roketsan’ın Sinop’ta yaptığı roket testleri ile ilgiliydi ve Özgür Bey’in, testler yüzünden balıkların ürküp yuvalarını terkettiklerini söylediği iddia ediliyordu.
Böyle bir haberin gerçek olduğuna inanabilir misiniz?
Ben de inanmadım ve hakikaten birileri şaka ediyor zannettim ama heyhaaaat, meğerse ortada mizah falan yokmuş, haber doğru imiş! CHP lideri Özgür Özel, “Sinop’un turist çekmeye ihtiyacı var. Siz yılın 182 günü, yani iki günden birinde ‘Balığa çıkmayın, füze testi yapacağız’ diyorsunuz. Turistlerin başının üstünden roketler geçiyor, füzeler geçiyor. Çıkmadıkları gün ayrı zarar. Ayrıca da o seslerden balıklar ürküyor, yuvalarını terk ediyorlar, yuva yapmıyorlar o bölgeye. Bu yüzden balıkçılığın randımanı düşüyor” demiş ve Roketsan’ın füzelerinin denendiği Sinop Test Merkezi’nin taşınmasını istemiş!
Hâle bakın! Türkiye son senelerde tüfeğinden uçağına, roketinden SİHA’sına kadar kendi silâhını bizzat kendisi imal etme yolunda sür’atle ilerliyor, bu alanda dünya çapında ses getiren ataklar yapıyor ama ana muhalefet partimizin lideri “roket denemeleri balıkları ürkütüyor” buyurmada!
Roket testlerinin Sinop turizmini olumsuz yönde hakikaten etkileyip etkilemediğini merak edip Karadeniz taraflarına turist gönderen bir arkadaşımla konuştum. “Sinop, turizm gelirindeki en yüksek payı şu anda roket denemelerini yapan firmaların personelinden elde ediyor. Deneme için gelen personel otellerde kalıp turist gibi para ödüyorlar” dedi ve testler sayesinde otellerin artık sadece bir-iki sezon değil, neredeyse sene boyunca dolu olduğunu anlattı.
BÜYÜK DEVLET, KENDİ SİLÂHINI KENDİ YAPAR!
Bir memleketin “büyük ülke” olabilmesi için, kendi silâhını kendisinin yapması şarttır! Silâhlanmada dışarıya muhtaç olan bir ülke istediği kadar “Ben büyüğüm, çok param var, benden büyüğü yok!” diye gerine gerine hava atıp dursa da aslında büyük falan değil, vasat bir ülkedir.
Silâh konusunda, geçmiş yıllarda maalesef böyle idik! 1970’li, hatta 80’li seneleri yaşamış olanlar bilirler: Amerika ne zaman yıllanıp kokonaya dönmüş bir savaş gemisi hibe etse, donanmamızın nasıl güçlendiği ve nasıl denizlerin hâkimi hâline geldiğimiz gibisinden nutuklar atılırdı ama söylenenlerin hepsi hayâlî idi. O tekne eskisini alabilmek için Washington’da bin dereden su getirmiş olduğumuzdan tabii ki bahsedilmezdi.
O senelerin gazeteleri, yine Amerika’nın hem bize, hem Yunanistan’a yapacağı daha başka silâh hibelerindeki “yediye on” oranına riayet edilip etmediği tartışmaları ve oranda Yunanistan lehine en ufak bir değişiklik yapılmış olması hâlinde “Bana ne, bana ne? Ben daha fazlasın istiyorum” diye kopardığımız talepkâr yaygaralar ile doludur.
Muhalefet etme hevesi ile kendinizi yapılan iyi veya kötü herşeye mutlaka karşı çıkmak zorunda hissederseniz, günün birinde siyasî demeç yerine “roketler balıkları ürkütüyor” gibisinden dünya siyasî mizah tarihinin zirvesini teşkil edecek işte böyle vecizeler sarfedersiniz!
Talât Paşa'nın hanımının sesinden Berlin cinayeti
Giriş: 26.06.2025 - 16:25
Güncelleme: 26.06.2025 - 17:38
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Talât Paşa'nın hanımının sesinden Berlin cinayeti
Nihayet bunu da gördük: Meclis kürsüsünde imparatorluk devrinin Ermeniler tarafından katledilen sadrazamı Talât Paşa’ya hakaretler yağdırıldı! Derken, “Prof” unvanını taşıyan ve baştan aşağı nefretle dolu adamın biri, hiç sıkılmadan Ermeni teroristlere medhiye düzen Tevfik Fikret’e heveslendi ve gazetedeki köşesinde İttihad ve Terakki liderlerinin sürgünde suikaste uğramasından “Birkaç Ermeni genci bunları vurup Türkler’in de intikamını aldı” hezeyanını savurarak bahsetti.
Cahiller memleketlerinin tarihini hesaplaşma vasıtası olarak kullandıkları takdirde böyle şuursuzlukların yaşanması normaldir!
Bir hususu açıkça söyleyeyim: İttihadçılar’ın bütün mücadelesi devleti batıştan kurtarabilmek idi, başka bir niyetleri yoktu, herşeyi memleketin iyi olması arzusu ile yaptılar. Hırsızlık yahut yolsuzluk gibi şaibelerin altında kalmamışlardı ama hem tecrübesiz, hem de gereğinden fazla atak idiler ve iktidarları girdiğimiz dünya savaşında perişan olmamızla ve devletin batışı ile son buldu! Tahtından indirdikleri, şimdilerde “tek karış toprak vermediği” iddia edilen Abdülhamid 33 senede 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybetmişti ama İttihad ve Terakki on sene içerisinde imparatorluğun tamamını elden çıkardı!
1915 hadiseleri ise aslında hiç yaşanmaması gereken ama devletin mecbur bırakıldığı için verdiği bir kararın neticesi idi...
Birkaç zirzopun saçmalamalarına cevap yetiştirmek gereksiz bulduğum için siyasî hatâların ihanet demek olmadığını, dolayısı ile İttihadçılar’a “hain” yaftası yapıştırmanın cahilce bir işgüzarlıktan ibaret bulunduğunu söylemekle yetiniyor ve çok önemli bir ses kaydı yayınlıyorum: Sadrazam Talât Paşa’nın refikası Hayriye Talât Hanım’ın ses kaydını...
Hayriye Talât Hanım ile 1982 sonbaharında birkaç gün devam eden bir mülâkat yapmış ve anlattıklarını kaydetmiştim...
Aşağıda, tamamı çok uzun olan bu mülâkatın 14 dakikalık bölümü yeralıyor. Rahmetli Hayriye Talât Hanım, Paşa’sının katledildiği günü ve katili Sogomon Tehliryan’ın göstermelik duruşmasını hadiseler sırasında hissettiği heyecanların aynını tekrar yaşayarak anlatıyor.
Bu ses kaydını 21. asrın idrakleri mühürlenmiş çakma Tevfik Fikret’i kesilenlere ve şehid edilmiş devlet adamlarına hiç sıkılmadan hakaretler yağdıran güruha cevap vermek maksadıyla değil, sadece hoş bir hatıra olduğu için yayınlıyorum...
Ayşe Andelib Hanım da sağ olsa idi herhalde “Bunlara cevap vermek züldür cicim! Niçün uğraşooorsun?” derdi...
Dürüstlük, bir halt ettikten sonra o haltın arkasında hiç kıvırmadan durmayı gerektirir!
Giriş: 05.07.2025 - 12:54
Güncelleme: 05.07.2025 - 12:55
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Dürüstlük, bir halt ettikten sonra o haltın arkasında hiç kıvırmadan durmayı gerektirir!
Leman dergisi bir karikatür yayınladı, ortalık birbirine girince dergiden açıklama yaptılar, karikatürün Hazreti Muhammed yahut Hazreti Musa ile bir alâkası olmadığını söyleyip “Eserde, İsrail’in bombardımanlarında katledilen bir Müslüman’ın adı Muhammed olarak kurgulanmıştır. İslâm dünyasında 200 milyondan fazla kişinin adı Muhammed’dir. Eserde, Hz Muhammed’e hiçbir referans yoktur” dediler.
“Eser” diye Leonardo’nun, Rafael’in yahut Picasso’nun bir tablosundan falan değil, dergideki o ucuz karalamadan bahsediyorlar...
Şimdi tutuklu olan karikatürcü de suçlamayı reddedip çiziminin “karşılıklı ölen insanlarla ilgili, aslında barış dolu bir karikatür” olduğunu iddia etti, “Muhammed” ve “Musa” isimlerinin bu toplumların içerisinde popüler ve yaygın olduğunu, “Muhammed”i Müslümanlar’ı, “Musa”yı da Yahudiler’i temsil ettiği için kullandığını ve eğer peygamberlerden bahsedilecek olsa idi isimlerinin başında ‘Hz.’ ve sonunda da ‘S.A.V.’ gibi ibareler konulması gerektiğini söyledi ve bu isimlerle savaşlarda ölen sıradan insanları kastettiğini ileri sürdü.
İnananı!...
Leman’daki karikatürü akıl dışı bir saçmalık olarak olarak gördüğümü anlamışsınızdır...
Millet olarak dinî bahislerde hayli hassasız, itikadı bir yerde namus gibi görürüz ama entel-dantel ve slogan solcusu kesim Türkiye’nin Müslüman olduğundan haberdar bile değildir! Düşünce özgürlüğünün sınırsız olduğunu zannederek dinî hassasiyetleri tartışma ve hattâ alay konusu yapmaktan da maalesef çekinmezler, hassasiyetlerin kaşınması üzerine işte böyle tatsız gerilimler yaşanır ve iş “Asalım, keselim, öldürelim” histerisine kadar uzar, gider...
Zaten, meselenin başka bir tarafı daha var:
Bizde böyle halt edenler milleti çileden çıkarttıktan sonra “Biz onu kastetmemiştik...”, “Yanlış anlaşıldık...”, “Böyle anlaşılacağı hatırımıza bile gelmemişti” gibisinden mesnetsiz savunmalara ve ucuz kıvırmalara girişirler. “Evet, doğru anladınız, bunu kasdetmiştim, çünki böyle düşünüyorum” diye eyleminin yahut ettiği haltın arkasında dürüstçe duran yok gibidir!
SANKİ BAŞKA İSİM YOKMUŞ GİBİ...
Siz hiç sosyal medyadan hakaretler yağdırıp da iş adliyeye intikal ettiği takdirde ifade verirken “Bu kişiden hoşlanmıyorum, hakkında ne düşündümse açıkça söyledim” diyenini gördünüz mü? Ya hakaret niyeti yoktur, yahut eleştiri hakkını kullanmıştır, yazdıkları yenilir-yutulur ve suç teşkil eden şeyler değil ise de o yapmamıştır, “hesabı ele geçirilmiştir”!
Leman hadisesinde de öyle oldu! Millet aptal ya; “Bekir”, “Hasan”, “Hamid” gibi Müslüman ve “Moiz”, “Hayim”, “Elias” misâli daha birçok Yahudi ismi varken karikatürde “Muhammed” ile “Musa” isimleri kullanılacak, ama karikatürist “Bunlar yaygın isimlerdir, ben zaten peygamberleri kasdetmemiştim” deyecek ve buna inanılacak!
Terbiyesizliğin zirvesini yerleşmiş olan Fransız varakpâresi Charlie Hebdo bile bizimkiler gibi kıvırmamış, ettiği haltın arkasında durmuş, 12 mensubunun öldüğü baskının ardından geri adım atmamış, “Bilerek yaptık” demişti...
“Düşünce özgürlüğü” terânesi tutturup memlekette kutsal bilinen ne varsa hepsini komedi malzemesi gibi görenler, ettikleri haltın arkasında kıvırmadan durmak konusunda Charlie Hebdo kadar olamıyorlar...
.
Dedemin Kürt raporu
Giriş: 15.07.2025 - 17:46
Güncelleme: 15.07.2025 - 17:51
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Dedemin Kürt raporu
Çocukluğum tarihî hadiselerin, özellikle de Sultan Abdülhamid’in “istibdat devri” denen iktidar senelerinde ve tahtından indirilmesi sonrasında yaşananların hemen her gün konuşulduğu bir çevrede geçti.
Aile büyüklerim ve dost çevremizdekiler o hadiselerin ya tam içerisindeydiler, yahut ucundan veya kenarından dahil olmuşlardı. Dolayısı ile 1915 tehciri, Şeyh Said ayaklanması yahut Dersim isyanı gibisinden olayları tâââ ilkokul senelerimden itibaren defalarca dinlemiş ve öğrenmiştim.
Atatürk’ün valilerinden olan büyükbabam Cemal Bey, 1925’deki Şeyh Said ayaklanması sırasında Diyarbakır valisi idi...
Ayaklanmanın bütün safhalarını yaşamasına, hattâ Şeyh Said ile arkadaşlarının idamlarında da hazır bulunmasına ve hadiselerin bahsi geçtiğinde bazı olayları anlatmasına rağmen, eski devlet adamlarının âdetleri gereği olacak, önemli ayrıntıları hiç konuşmadı ve bütün herşeyi üstü kapalı şekilde ifade etmeye itina gösterdi. Şeyh Said ve 1938’deki Dersim isyanlarının merak ettiğim tarafları hakkındaki hiçbir soruma cevap alamadım, “Hiç olmazsa idamdan sonra cenazelerin nereye defnedildiğini söyleseniz...” diye birşeyler öğrenmek istediğimde de ya duymazlığa gelip cevap vermez, yahut okuduğu kitaba veya gazetesine daha fazla eğilirdi.
Cemal Bey, Şeyh Said isyanının ardından Diyarbakır’dan Elâzığ’a tayin edilmiş, tecrübesinden istifade etmek isteyen Ankara’nın talimatı ile 1926’da bir ara Dersim’e gidip bir rapor hazırlamış, huzursuzlukların başladığı Dersim’in Seyit Rıza başta olmak üzere önde gelen bazı aşiret liderlerini yine Ankara’nın olurunu alarak aileleri ile beraber Elâzığ’a naklederek toprak vermiş ve burada iskân ettirmişti.
Devlet, o senelerde daha başka idarecilere ve askerlere de Dersim konusunda raporlar hazırlatmıştı. Diğer raporlarda meselenin sadece güç kullanılarak çözülebileceği ve “tedip”ten, yani “cezalandırarak terbiye etmekten” başka yol bulunmadığı düşüncesi hâkimdi. Cemal Bey ise raporunda tek çözümün eğitim ve kalkınma faaliyetleri olduğunu yazıyor, baskı politikalarından o zamana kadar hiçbir netice alınamadığını hatırlatarak önceliğin kalkınmaya verilmesini teklif ediyor, hükümete karşı hissedilen güvensizliğin ortadan kaldırılması hâlinde isyanların da sona ereceğini söylüyordu.
RAPOR, ŞAHİNLERİ KIZDIRDI
Diyarbakır’daki Umumi Müfettişlik, Genelkurmay ve bazı hükümet mensupları, rapora tepki gösterdiler, Cemal Bey’in arası özellikle Umumî Müfettişlik ile gittikçe açıldı ve 1929’da Elazığ’dan Çorum Valiliğine tayin edildi. O tarihten Dersim harekâtının sona ermesine kadar Elazığ’da dört vali görev yapacak, Cemal Bey’in başlattığı iskân faaliyeti iptal edilecek, Dersimliler’e Elazığ’da verilen topraklar ellerinden alınacak ve çok sayıda aşiret mensubu yeniden Dersim’e gönderilecekti.
Sonrasını bilirsiniz... Dersim’de mâlûm tatsız hadiseler yaşandı, Seyit Rıza 1937 Kasım’ında idam edildi, Dersim’in ismi “Tunçeli” oldu ve harekâtın ardından başlayan düzenlemeler 1940’a kadar devam etti...
Atatürk’ün meşhur İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın yakın mesai arkadaşlarından olan Cemal Bey ise, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olmasından hemen sonra, 1939 Ocak’ında hazırlanan tasfiye listesindekiler ile beraber emekli edildi. Hattâ devlet, Seyit Rıza ile ailesinin Elazığ’a iskânı sırasında yapılan harcamaları bile ondan talep etti, emekli maaşına haciz kondu ve Cemal Bey maaşındaki haczi önceden tedbirli davranıp masraf makbuzlarının kopyalarını saklamış olması sayesinde kaldırtabildi.
Üniversite senelerimde büyükbabamla beraber otururduk. Kürt meselesinin bahsi ne zaman açılsa “Yanlış yaptık, silâh kullanmamamız lâzımdı. İşler bu hâle iki kişinin inadı yüzünden geldi. Ama bu dert bitmeyecek, ileride mutlaka yeniden patlayacak” derdi ve tahminleri doğru çıktı, 1981'deki vefatından birkaç sene sonra PKK ortalığı kavurmaya başladı.
TEŞEKKÜRE ASIL LÂYIK OLANLAR...
PKK'nın kendini feshettiği yolundaki açıklamalar ve Süleymaniye’deki sembolik silah yakma töreni, bana çocukluk ve gençlik senelerimin ayrılmaz ritüeli olan Kürt meselesi bahislerini hatırlattı...
Yüz küsur senelik terör derdinin sona erme ihtimali şimdi beni mutlu ediyor. Bu ihtimalin geçmişteki gibi sadece bir heves hâlinde, yani sözde kalmamasının temennisi içerisinde ve günlerden buyana ardarda sıralanan teşekkür listelerinde pek yeralmayan ve sadece Cumhurbaşkanı’nın bahsettiği bir ismin, daha doğrusu isimlerin hiçbir zaman unutulmaması ümidindeyim:
Şehitlerin, emeklerinin ve hatıralarının...
Basın yine "Molla gidiyor!" havasına girdi ama İran'da rejim mejim değişmez!
Giriş: 11.01.2026 - 07:54
Güncelleme: 11.01.2026 - 07:54
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Basın yine "Molla gidiyor!" havasına girdi ama İran'da rejim mejim değişmez!
Dünya basınının âdetidir: Her sene en az bir defa, “İranlılar sokağa döküldüler... Molla rejimi bu defa yolcu...” gibisinden başlıklar verirler, bu haberler birkaç gün devam eder ama İran’da sokaklar sakinleşir ve herşey eskisi gibi devam eder, gider.
Avrupa ve Amerika basınında ve TV’lerde günlerdir yine bu haberleri okuyup seyrediyoruz.
Batı basını bu yola girer de Türk basını peşlerine takılmadan durur mu? Gazetelerimiz, TV’lerimizin haber bültenleri ve internetteki haber siteleri günlerdir “Molla gidiyor!...” yaygarası yapıp duruyorlar.
Yerli ve yabancı basının âdetidir: İran’da küçük çaplı, hatta siyasî olmayan bir karışıklık bile çıksa, birkaç kişi bambaşka bir sebepten, meselâ para yüzünden birbirine girse ve bu küçük çaplı didişmelerin görüntüleri de varsa âlâ ki ne âlâ! “Molla yolcuuu!..” manşetleri hazırdır.
İran’da son birkaç günden buyana hakikaten birşeyler oluyor ama sebep rejime muhalefet değil, çekilen maddî sıkıntılar ve ambargo yüzünden yaşanan açlık... Olup bitenler yukarıda sözünü ettiğim pek küçük çaplı hadiselerden sayılmazlar ama rejimi gönderebilecek boyutta da hiç değiller. Hele geçmişteki protestolar ile mukayese edildiklerinde, özellikle de Şah’ın gitmesi ile neticelenen 1979’daki başkaldırı ile karşılaştırıldıklarında öyle büyük gösteri bile sayılmazlar.
Bir sosyal hareketin rejime son verecek devrim halini alması için, kitleleri sürükleyecek bir liderin mevcudiyeti şarttır. İran’da 1953 olaylarının, 1963’ün 5 Haziran’ındaki “15 Hordad Ayaklanması”nın ve 1979’da gelen İslâm Devrimi’nin liderleri bellidir: Musaddık ile Humeynî...
ŞAH’IN HİÇBİR İŞE YARAMAYAN OĞLU...
Ama, İran’da bugün yaşanan ve “başkaldırı” olduğu söylenen olaylarda lider mevcut değildir. Ülkenin son Şah’ının oğlu olan ama kırk küsur senedir pek ortalarda gözükmeyen Rıza Pehlevi’nin liderlik karizması olmaması bir yana, yakınlarının söylediklerine bakılırsa kitleleri az da olsa sürükleme yeteneğine hiç sahip değildir. Son olayların ardından mal bulmuş magribî gibi ortaya çıkmış, dağınık gösterilerin rejime son verecek hareketler hâlini alması için elinden geleni yapmış ve tamamen Amerikan politikasının destekçisi olmuştur ama bütün bu çabaları boştur, zira İranlılardan destek görmemektedir.
Rıza Pehlevî’nin nafile çabaları bir yana, İran’da İslam Cumhuriyeti’nin yerine Şah rejiminin gelmesi bundan böyle zaten mümkün değildir. Zira, toplumun arzuları artık farklıdır ve halkın beklentileri 1970’li senelerdeki isteklerden çok farklıdır. Öncelik ekonomik sıkıntıların son bulması ve kısmen de olsa özgürlük talepleridir, rejimin değişmesi arzusu ise ikinci plâna geçmiştir.
Sık sık karışan ama hiçbir sonuç vermeyen sokak hareketlerinin yaşandığı İran bundan yedi sene önce de karışmış ve Amerikan Başkanı Donald Trump bütün İranlılar’ı rejime başkaldırmaya çağırmıştı ama netice ne oldu? Hiç!.. Trump’ın çağrısı rejime muhalif olan fakat aklı başında ve şuur sahibi İranlılar arasında ters tepti, kendi içlerinde hesaplaşmayı dış desteğe tercih ettiler ve sokak hareketleri söndü, gitti...
Seneler önce de yazmıştım: Mevcut rejimin geleceğinin ve değişme zamanının geldiğinin işareti, Tahran’ın “Bazar” denen Kapalıçarşı’sındaki dükkânların kepenklerini indirmeleridir. “Bazârî”ler, yani çarşı esnafı kepenklerini indirdiği an, yeni bir rejim gelmek üzere demektir ama Tahran Çarşısı’nda şu anda tek tük dükkân kapatılması sokak hareketlerine geniş çaplı destek mânâsına gelmez.
Günümüz İran’ı rejim değişikliğinin henüz çok uzağındadır ve hem iç, hem de dış basındaki “Mollalar gidiyoooor!..” haykırışları lâf-ı güzaftan ibarettir!
Murat Bardakçı
Özgür Özel, İstanbul'da 1908'e kadar vârolan ama sonraları unutulan "Ayyaşlar Bayramı"nı canlandırıp Bekrî Mustafa'nın ruhunu şâd eyledi!
Giriş: 17.12.2025 - 10:33
Güncelleme: 17.12.2025 - 10:33
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Özgür Özel, İstanbul'da 1908'e kadar vârolan ama sonraları unutulan "Ayyaşlar Bayramı"nı canlandırıp Bekrî Mustafa'nın ruhunu şâd eyledi!
Beş senelik bir gecikme ile ancak dün öğrenebildik: CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba bundan beş sene önce önemli bir iş yapmış, 2016’da vefat eden Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in mezarının başına gidip ellerindeki rakı ile dolu bardakları “Merhumun vasiyeti böyle idi” deyip mezarın üzerine boşaltmış ve bunu yaparken de farkında olmadan İstanbul folklörünün eski bir âdetini ihyâ etmişler!
“İstanbul âdeti” diye, bir grup alkolik ile esrarkeşin 1908’e kadar her Ramazan Bayramı’nın ilk günü kendilerine mahsus şekilde güya kutladıkları “Ayyaşlar Bayramı”nı kastediyorum...
“Ayyaşlar bayramı”, İstanbul’da İkinci Meşrutiyet’in ilânına, yani 1908’e kadar asırlar boyunca aksamadan devam etmiş garip bir gelenekti. Ramazan’da tepki görme korkusundan dolayı ağızlarına içki koyamayan alkolikler ile topaklarına el uzatamayan esrar müptelâları, bu zorunlu perhizlerine son verebilmek için gelmesini dört gözle bekledikleri bayramın ilk günü büyük bir coşku ile kendi aralarında bir kutlama yaparlardı. Ama bu kutlama öyle büyükleri ziyarete gitmek, el öpmek yahut hürmet arzetmek gibi değil, tuhaf bir ziyaret şeklinde olur; evliya mertebesine çıkarttıkları bir içkici ile bir esrar müptelâsının mezarları başında vur patlasın çal oynasın eğlenirlerdi.
İşte, en son bundan 117 sene önce kutlanan “Ayyaşlar Bayramı”nın ayrıntıları:
İstanbul halkı Ramazan Bayramı’nı kutlamaya başlarken şehrin en iflâh olmaz ayyaşları ile esrarkeşleri Edirnekapı tarafında buluşur, surlardan dışarıya sessizce süzülüp Otakçılar’a doğru ilerlemeye başlardı.
Otakçılar’a vardıklarında sayıları daha da artar, ellerinde “dem”leri yani içkileri olduğu halde sur kapısının hemen sağındaki salaş kahvede durur, yoldaşlarının tamamının gelmesini bekler ve beklerken şişeleri kafalarına dikerlerdi. Vakit ilerledikçe kalabalık daha da artar, yeni gelenler ile beraber Fethi Çelebi Caddesi’ne sapıp yolun sol tarafında kalan mezarlığa dalarlardı.
İstanbul’un tarih boyunca gördüğü en namlı içicisi ile esrarkeşinin kabirleri bu mezarlıkta idi ve kutlama mekânı da burasıydı: Bekrî Mustafa ile Urfalı Hacı Ahmed Ağa’nın mezarları...
Bekrî Mustafa’nın kim olduğu malûm... Dördüncü Murad zamanında yaşadığına inanılan, padişahın en yakınlarından biri olduğu söylenen, fıkralarıyla ve hikâyeleriyle efsaneleşmiş meşhur serhoşumuz... Urfalı Hacı Ahmed Ağa ise oldukça uzun bir hayat süren ve dünyadan 1801’de, 134 yaşında ayrılan İstanbul’un en namlı esrarkeşi!
Ayyaşlar, birbirine yakın olan bu iki mezarın başına hay-huy içerisinde giderler, ceplerdeki şişeler de birer ikişer çıkartılır ve salına-devrile yürüyen kafile asıl bayramlaşmayı mezarların başında yapardı.
“Bayramlaşma” öyle birbirleriyle kucaklaşma falan değil, tam serhoşlara ve esrarkeşlere lâyık biçimdeydi: Artık iyice keyiflenmiş olan serhoşlar ellerindeki şişeleri nefes almaksızın kafalarına diktikten sonra, şişelerin dibinde kalanları Özgür Özel ve arkadaşlarının yaptıkları gibi gülsuyu dökercesine mezarların üzerine serperler, böyle yaparak mezarları kutsadıklarına inanırlar ve sonra “bayram ikramı”na başlarlardı.
“İkram”, serhoşların mezarın başına ikişer ikişer gelip ceplerinden çıkarttıkları son şişelerini birbirlerinin ağzına dayayıp içmeleri demekti...
Sırada, serhoşlar ile esrarkeşlerin “pîr” kabul ettikleri Bekrî Mustafa ile Hacı Ahmed Ağa’nın mezarlarını süslenmesi vardı. Bayram yaz ayına tesadüf etmişse kabirleri gelinciklerle ve papatyalarla, ama bayram sert kış günlerine denk gelmişse defne ve taflan dallarıyla donatıp güya güzelleştirirlerdi.
Esrarkeşlerin bayramlaşmaları ise, serhoşlardan farklı idi. Hacı Ahmed Ağa’nın mezarının etrafına halka halinde oturur, kalınca sarılmış esrarlı bir sigaradan nefes çekip dururlardı. Dumanlı âyinlerini tamamladıktan sonra yürümeye başlarlar ve esrar çekmeye Kozlu Meydanı’ndaki kır kahvesinde devam ederlerdi. Resmî kıyafetli polisler kafayı bulan keşlerin arasına karışırlar ama esrarın resmen yasak olmasına rağmen müdahale etmez ve olup biteni sadece seyrederlerdi.
“Bayram merasimi”nin son bulduğu yer, Edirnekapı’daki surları girişi idi. Mezarlıktan buraya kadar neş’e içerisinde ve şarkılar söyleyerek gelen kafile kapıdan içeri girer girmez bir anda susar, sesleri işitilmez olur ve dağılırlardı.
Ayyaşlar bayramının kutlanması âdeti 1908’de ilân edilen İkinci Meşrutiyet’e kadar böyle devam etti ama hem şehrin, hem de hayat şartlarının değişmesi yüzünden bu tarihten sonra unutulup gitti ve bir daha yapılmaz oldu...
Bayramla ilgili bu bilgileri, Meşrutiyet öncesinde kutlamalara katılmış kişilerden birinin, İstanbul’un bir zamanlar en namlı ve en sert zaptiye âmirlerinden olan ve Beyazıt’ta nezarethane ve hapishane olarak kullanılan “Bekir Ağa Bölüğü”ne ismini veren Bekir Ağa’nın oğlu Ahmet Hamdi Tanyeli’nin uzun seneler önce yazdığı kısa bir makaleden naklettim.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile arkadaşlarının İstanbul folklörüne ait bu unutulmuş âdeti Kamer Genç’in mezarının başında bundan beş sene önce ihyâ etmiş olduklarını maalesef, ancak dün öğrenebildik...
Özgür Bey kabri rakı ile sulama âdetini yüz küsur sene sonra yeniden hayata geçirmekle sadece Bekrî Mustafa ile Urfalı Hacı Ahmed Ağa’nın değil, Ayyaşlar Bayramı’na katılmış olan İstanbul’un bütün serhoşlarının ve keşlerinin ruhlarını şâdetmiştir ve bu büyük sevabının mükâfatı da seçimlerde muhafazakâr kesimin oyları olacaktır!
Londra'da yarın, denizcilik tarihimizin en büyük bozgunu olan İnebahtı ile ilgili belgeler mezata çıkıyor!
Giriş: 09.12.2025 - 10:29
Güncelleme: 09.12.2025 - 10:29
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Londra'da yarın, denizcilik tarihimizin en büyük bozgunu olan İnebahtı ile ilgili belgeler mezata çıkıyor!
Denizcilik tarihimizin en büyük yenilgisine 7 Ekim 1571’de o devirde bize, bugün ise Yunanistan’a ait olan Korint Körfezi yakınlarındaki İnebahtı’da uğradık! Papa Beşinci Pius’un öncülüğünde kurulan Katolik Kutsal İttifak Filosu, yani Haçlı Donanması, birkaç saat içerisinde Türk donanmasına ait yüzlerce gemiyi batırdı, 140 parça Türk gemisini ele geçirdi, binlerce levendi esir aldı ve donanmanın kumandanı Müezzinzade Ali Paşa ile sağ cenaha kumanda eden Mehmet Paşa dahil olmak üzere 20 binden fazla askerimiz şehit oldu!
Tarih kitapları, dönemin sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa’nın bozgunun ardından “Bu devlet o derece kuvvetli ve kudretlidir ki, isterse bütün teknelerini gümüşten, iplerini ibrişimden, yelkenlerini de atlastan yapabilir” dediğini ve İstanbul’daki Venedik elçisine de “Biz Kıbrıs’ı alarak sizin kolunuzu kestik, siz ise İnebolu’da sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez ama kesilen sakal daha gür çıkar” diye bağırdığını yazarlar.
Sokollu dediğini yaptı ve altı ay içerisinde 134 gemi inşa ettirerek donanmayı eski gücüne kavuşturdu.
Batı dünyasının “Lepanto” dediği İnebahtı’daki bozgun, Hıristiyan dünyasına moral verdi! Avrupa, asırlardır korku salan ve “yenilmez” görülen Osmanlılar’ın da yenilebileceğine inandı ve birçok Hıristiyan ülkede muharebenin kazanıldığı 7 Ekim bayram ilân edilirken zaferin hatırasına tablolar ve heykeller yapıldı.
Derken aradan dört asır geçti ve Türkiye’ye gelen ilk Papa olan Altıncı Paul, 1967 Temmuz’undaki ziyaretinde İnebahtı bozgununda ele geçirilen, üzerinde Kelime-i Tevhid ile Fetih Suresi’nin ilk iki ayeti yazılı olan ve dört yüzyıl boyunca Vatikan’da muhafaza edilen Türk Donanması’nın zülfekarlı sancağını hediye olarak getirdi ve sancak Deniz Müzesi’ne kondu.
ALTI AY ÖNCESİNDEN HAZIRLANMIŞLAR!
Denizcilik tarihimizin en büyük bozgununu bu kadar hatırlattıktan sonra, şimdi asıl konuya geçiyorum:
Londra’daki meşhur müzayede salonu Christies’de yarın düzenlenecek olan müzayedede İspanyol Donanması’nın İnebahtı Savaşı’ndan önce yaptığı hazırlıklarla ilgili orijinal ve çok önemli belgeler açık arttırmaya çıkacak!
Üç sayfadan meydana gelen, herbiri 31’e 22 santim eb’adında olan, kenarlarında fare yenikleri bulunan ve İspanya Krallığı’nın İnebahtı Muharebesi öncesinde yaptığı askerî hazırlıkları gösteren İspanyolca belgeler 8 Nisan 1571’in, yani bozgundan altı ay öncesinin tarihini taşıyor. Belgelerde Kral İkinci Felipe’nin Haçlı Donanması’na verilecek asker ve malzemeler ile ilgili talimatı; İtalyan, Felemenk, Alman ve İspanyol askerlerin maaşları, savaş zamları, cerrahlara, boruculara, davulculara, yazıcılara ve arkebüzcülere yapılacak ödemeler ile amiralden ere kadar kimin kaç para alacağı konusunda listeler yeralıyor. Üçüncü sayfada da askerî alandaki tedbirlerden bahsediliyor.
İsmi açıklanmayan aristokrat bir İspanyol ailenin dört asır boyunca muhafaza ettiği belgeler mezatta 25 bin sterlin, yani 1 milyon 425 bin lira başlangıç fiyatı ile arttırmaya çıkacak...
Türkiye’de “tarih” dendiğinde sadece zaferler hatırlanıp şanlı günlerden söz edildiği ama ders alınması gereken mağlubiyetler hiç konuşulmadığı için, İnebahtı bozgunu ders kitaplarında kısaca yeralır.
Mohaç, Niğbolu ve Preveze gibi zaferler tarihimizin nasıl bir parçası ise, İnebahtı bozgunu da bizim tarihimizdir ve Londra’da mezata çıkacak olan belgeleri fiyat ne kadar yükselirse yükselsin satın alıp Papa Altıncı Paul’ün 1967’de hediye olarak getirdiği ve Deniz Müzesi’nde muhafaza ettiğimiz İnebahtı sancağının yanına koymamız gerekir.
Zira, bir milletin tarihinde zaferlerin yanısıra mağlubiyetler de vardır ve her millet ve her kumandan için mağlubiyet de mukadderdir!
Papa'nın gelişi, lâik ve muhafazakâr kesimdeki cahillerin saçmalama seviyelerini hayli yükseltti!
Giriş: 03.12.2025 - 11:07
Güncelleme: 03.12.2025 - 12:02
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Papa'nın gelişi, lâik ve muhafazakâr kesimdeki cahillerin saçmalama seviyelerini hayli yükseltti!
Türkiye’de geçen hafta dört gün boyunca bir “Papa rüzgârı” esti. Ankara’ya gelen Papa Ondördüncü Leo oradan İstanbul’a geçti, İznik’e uğrayıp âyin yaptı, tekrar İstanbul’a döndü ve pazar günü Türkiye ziyaretini tamamlayıp Lübnan’a gitti.
Papa, Vatikan ve Patrikhane konularını bilmeyen, bu işlerden anlamayan, sadece “Ben de varım” diyebilmek için saçma sapan yorumlar ile gündemi ve ortalığı karıştırmaya heveslenen kim varsa şimdi Papa’nın ziyareti hakkında konuşuyor, ortaya birşeyler atıp ahkâm kesiyor. Bu palavra müsabakasına şifre, kod, komplo, vesaire allâmeleri de iştirak edip zaten karışık olan bazı kafaları “ziyaretin gizli kodları” gibisinden abukluklarla daha da karıştırıyor ve Hazreti Ali’nin “Nehcü’l-Belâga”sında geçen “El mer’u aduvvu mâ cehil”, yani “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözünü doğrulamaya uğraşıyorlar.
İşin tuhaf tarafı, şimdiye kadar birbirinin tamamen zıddı olan iki kesim, lâiklerin ve muhafazakârların uçukları da Papa konusunda palavra atmada birbirleri ile yarışır hâle geldiler ve her iki kesim de birşeyler uydurup duruyor...
Mesela, lâik kesimin savurduğu “Atatürk zamanındaki Papa’nın da Türkiye’ye gelmek istediği ama Atatürk’ün ziyareti kabul etmediği” yalanının ardından muhafazakâr camiadan da aklıevvel birileri ortaya evlere şenlik bir palavra attı: Papa’nın Ankara’da Hazreti Muhammed’e mahsus bir ilâhi ile karşılandığını söylediler! Papa Leo, güya Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile beraber Külliye’deki Millet Kütüphanesi’nin Cihannuma Salonu’na girerken, salonda bulunan Medeniyetler Korosu Hazreti Muhammed’in hicret sırasında Medine’ye ulaştığı zaman karşılayıcıların okuduğu “Talâa’l-bedru aleynâ” ilâhisini icra etmiş! Bu ilâhinin Papa’nın gelişinde okunması, tam bir gaflet imiş!
Böyle saçma, tuhaf, garip ve evlere şenlik iddialara cevap vermek sadece vakit kaybıdır ama Papa’nın gelişi münasebetiyle Cumhurbaşkanlığı tarafından davet edilenler arasında olduğum ve Papa’nın Cihannüma Salonu’na gelişi ile orada yaptığı konuşmayı sadece birkaç metre mesafeden bizzat izleyip dinlediğim için söyleyeceğim:
Resmi karşılama töreni, Külliye’nin girişinde yapılır, Cumhurbaşkanı otomobilinden inen misafirine “Hoşgeldiniz” der, ülkelerin milli marşları dinlenir, sonra konuk devlet başkanı şeref kıtasını teftiş eder ve tören sona erer...
Papa geldiğinde de bu teamüle uyuldu, yani karşılama töreni külliyenin girişinde yapıldı ve cumhurbaşkanının makamındaki resmi görüşmeden sonra aşağıya, Cihannümâ Salonu’na inildi. Salonda karşılama töreni yapılmaması bir yana, Cumhurbaşkanı ile Papa içeriye girdikleri sırada Medeniyetler Korosu “Taleal bedru aleynâ”yı değil, bir başka dini eseri terennüm ediyordu ve dikkat ettim, koro Salât-ı Ümmiye’yi icra ederken Vatikan’ın Papa’dan sonraki en güçlü adamı Kardinal Parolin, parmaklarını dizine vurarak ritm tutuyordu!
MEDİNE’DE OKUNDUĞU TARTIŞMALIDIR
Tartışmalara sebep olan bu ilâhinin ilk defa 1972’de okunduğu pek bilinmez...
Eserin “Vedâ tepelerinden üzerimize dolunay doğdu ve Allah’a şükretmemiz artık vâcip oldu” şeklinde başlayan sözleri hayli eskidir. Güfte hakkındaki ilk bilgiyi, 842’de vefat eden Ubeydullah bin Muhammed bin Âişe verir ve “Resûlullah Medine’ye geldiğinde kadınlar, çocuklar ve genç kızlar ‘Vedâ tepelerinden üzerimize dolunay doğdu’ diyorlardı” diye yazar
Daha sonraki siyer âlimleri de rivayeti İbn Âişe’ye dayanarak naklederlerse de, nakil silsilesinde iki veya daha fazla kişinin eksik bulunmasına dikkat çekerek “mu’dal”, yani rivayet silsilesi eksik ve bu yüzden “zayıf” kabul ederler. Bazı âlimler de ilâhide geçen “Vedâ Tepeleri”nin Medine’de değil Şam tarafında olduğunu ve dolayısı ile ilâhi Hazreti Muhammed’e hitaben şayet okundu ise Hicret sırasında değil, Tebük Savaşı’ndan sonra okunmuş olabileceğini söylerler.
BİRBİRİNDEN FARKLI ÇOK BESTESİ VAR!
İlâhinin güftesinin, yani sözlerinin macerası böyle; şimdi de bestenin hikâyesini anlatayım...
“Talâa’l-bedru aleynâ”, İslâm dünyasının asırlar boyunca en fazla rağbet gören ve en çok okunan ilahilerinden biri oldu.
Ama bugün bilinen melodisi ile değil başka melodiler ile...
İslam musikisi repertuvarında, “Talâa’l-bedru aleynâ” nın eski devirlerde okunan ve birbirinden farklı olan çok sayıda bestesi vardır. Bu besteler arasında birbirine benzeyenler bulunduğu gibi hiç benzemeyenler de mevcuttur ve bugün meşhur olup bilinen beste, 1970’li yıllara aittir!
Yeni bestenin hikâyesi şöyle:
Akdeniz bölgesinin gelmiş geçmiş en büyük seslerinden olan Mısırlı hanım şarkıcı Ümmügülsüm, 1970’lerde yeni bir albüm çıkartacaktı. Albümün herbiri yarım saatlik iki eserden meydana gelmesi ve sözlerin konusunun da dinî olması kararlaştırılmıştı.
Sözleri daha önce birçok şarkının güftesini yazmış olan Mısırlı şair Salih Cevdet kaleme aldı; yine Mısırlı meşhur bir besteci, Riyad el Sunbati de besteledi...
“Hadise’r-Ruh” ve “El Sulasiyetu’l-Mukaddese”, yani “Ruhun sözleri” ve “Kutsal Üçleme” böyle ortaya çıktı...
Albüm 1972’de Kahire’deki bir konserde tanıtılıp piyasaya verildi; plâklar ve kasetler sadece Mısır’da değil, bütün Arap dünyasında satış rekorları kırdı. Özellikle de Riyad el-Sunbati’ni yeniden bestelediği “Talâa’l-bedru aleynâ” artık hemen herkesin dilinde idi.
Aradan birkaç sene geçti, Suriyeli rejisör Mustafa Akad, 1976’da meşhur “Çağrı” filmini çevirdi. İslam’ın ilk senelerini anlatan filmin başrolünde Anthony Quinn vardı, 12 parçadan oluşan müziğini dünyanın önde gelen film müziği bestecilerinden Maurice Jarre yapmış ve Londra’daki Kraliyet Filarmoni Orkestrası’na icra ettirmişti.
Jarre, filmin Hicret sahneleri için yeni bir besteye gerek görmemiş, Ümmü Gülsüm’ün 1972’de okuduğu “Talâa’l-bedru aleynâ”nın kaydını, yani Riyad el-Sumbati’nin bestesini kullanmıştı ve zaten bilinen eser, böylelikle daha da meşhur oldu.
Derken, aradan yine birkaç sene daha geçti ve ismi bir zamanlar “Cat Stevens”, sonraları da “Yusuf Islam” olan İngiliz pop müzisyeni, “Son Peygamberin Hayatı” adında bir albüm çıkarttı. Albümde “Talâa’l-bedru aleynâ”yı da okuyordu, eseri bilmeyen genç nesiller Ümmügülsüm’ün meşhur şarkısıyla Yusuf İslam’ın kaseti sayesinde tanıştılar ve albüm sadece Türkiye’de 300 binin üzerinde, İslam ülkelerinde de milyonlarca sattı!
İşte, isimlerinden bahsettirmek hevesiyle yanıp tutuşanların dillerine doladıkları ve hakkında palavra üstüne palavra attıkları “Talâa’l-bedru aleynâ” ilâhisinin öyküsü böyle...
Papa’nın Türkiye’ye gelişi, düşünce konusunda birbirinin tamamen zıddı olan lâik ve muhafazakâr kesimlere mensup bazı cahillerin saçmalama seviyelerini hayli yükseltmişe benziyor!
Şehid olan askerler için yas ilân edilmesi geleneğimizde yoktur!
Giriş: 14.11.2025 - 13:02
Güncelleme: 14.11.2025 - 13:10
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Şehid olan askerler için yas ilân edilmesi geleneğimizde yoktur!
Hava Kuvvetlerimize ait C-130 tipi askerî kargo uçağının Gürcistan üzerinde düşmesi ve uçaktaki 20 kahramanın hayatını kaybetmesi yürekleri dağladı...
Kazanın ardından bazı siyasîler, ulusal yas ilân edilmesini talep ettiler. CHP lideri Özgür Özel, dün şehidlerimize rahmet ve milletimize başsağlığı diledikten sonra, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan yetkisini kullanmasını ve üç günlük millî yas ilân etmesini istedi. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan ise kendi başına yas ilân etti ve şayet söylendiği gibi başta belediye binaları olmak üzere birçok mekândaki bayrakları yarıya indirtti ise bu konuda sadece Cumhurbaşkanı’na yetki veren 2893 sayılı “Türk Bayrağı Kanunu”nun 4. maddesine aykırı davranarak suç işledi.
Türkiye’de daha önce hangi olayların ardından yas ilân edildiğini bilirseniz, C-130 kazasından sonra yas ilânı isteyenlerin bu talebi hiç düşünmeden ve alelâcele gündeme getirdiklerini farkedersiniz...
Cumhuriyet tarihimizde şehadet ile neticelenen dünya kadar acı hadise vardır, bu hadiselerde nice canlılar gitmiş ama hiçbirinde yas ilân edilmemiştir! Zira, şehâdet dinî inançlar doğrultusunda ulaşılabilecek en yüksek makamdır ve bu makama yükselenlerin ardından matem tutulmaz. Ateş gerçi düştüğü yeri yakar, dolayısı ile giden canlar için üzülmek, gözyaşı dökmek ve hattâ perişan olmak gayet tabiî, insanî bir histir ama geleneğimizde askerî şehidler için matem mevcut değildir. Kur’an-ı Kerim “şehidlerin diri olduklarını” söyler, meselâ Bakara Suresi’nin 154. âyetinde “Allah yolunda öldürülenlere ‘Ölüler’ demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz” denmektedir. Şehidler daha başka ayetler ile hadislerde yüceltilir, şehid cenazelerinde sık sık işittiğimiz “şehid babası veya annesi olmakla iftihar etmenin” temelinde de bu inanç yatmaktadır ve işte bu yüzden askerlerin şehâdeti ile neticelenen hadiselerin ardından matem ilân edilmesi âdeti geleneğimizde yoktur.
Bu yazıyı yazmadan önce, Cumhuriyet tarihimiz boyunca ilân edilen matemlerin bir listesini çıkartmaya çalıştım: Devlet defalarca yas ilân etmişti, 2000’lerden itibaren yas sıklığında artış vardı ama askerlerimizin şehid düştüğü hadiselerin ardından hiçbir yas ilânı gelmemişti.
Cumhuriyet döneminde ilân edilen yaslar, daha doğrusu “millî matemler”, tespit edebildiğim kadarı şunlardan ibaret:
* 10 Kasım 1938: Atatürk’ün vefatı.
* 25 Aralık 1973: İsmet İnönü’nün vefatı.
* 3 Haziran 1989: Ayetullah Humeyni’nin vefatı.
* 17 Nisan 1993 Turgut Özal’ın vefatı.
* 11 Eylül 2001: New York’ta İkiz Kuleler saldırısı.
* 2 Nisan 2005: Papa İkinci Jean Paul’un vefatı.
* 13 Nisan 2010: Polonya’da Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin de hayatını kaybettiği uçak kazası.
* 11 Mart 2011: Japonya’da Tohoku depremi.
* 13 Ocak 2012: Rauf Denktaş’ın vefatı.
* 13 Mayıs 2014: Soma maden faciası.
* 8 Temmuz 2014: İsrail’in Gazze’de 1800’den fazla Filistinli’yi katletmesi.
* 17 Aralık 2014: Pakistan’ın Peşaver kentindeki okul saldırısı.
* 24 Ocak 2015: Suudi Kralı Abdullah bin Abdülaziz el Suud’un vefatı.
* 17 Haziran 2015: Süleyman Demirel’in vefatı.
* 10 Ekim 2015: Ankara Garı’nda yaşanan terör saldırısı.
* 28 Haziran 2016: İstanbul’da Atatürk Havalimanı saldırısı.
* 10 Aralık 2016: Dolmabahçe’deki polis noktasına saldırı.
* 24 Kasım 2017: Mısır’daki Sina Camii’ne saldırı.
* 15 Mayıs 2018: Filistinliler’in sınır protestolarında hayatlarını kaybetmeleri.
* 6 Şubat 2023: Kahramanmaraş depremi.
* 18 Ekim 2023: İsrail’in Gazze’de sivil hastahaneye saldırısı.
* 21 Mayıs 2024: İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında vefatı.
* 31 Temmuz 2024: Hamas’ın liderlerinden İsmail Haniye’nin katledilmesi.
* 22 Ocak 2025: Kartalkaya faciası.
Listeyi gözden geçirenler hemen fark edeceklerdir: Cumhuriyet tarihimiz boyunca çok sayıda askerimizin şehid düştüğü felâketlerin, meselâ 4 Nisan 1953’te Çanakkale’de batan ve 81 denizcimizin can verdiği Dumlupınar denizaltısı faciasının, 1 Şubat 1992’de Şırnak’ta meydana gelen ve 65 asker ile 30 vatandaşımızın şehid olduğu çığ felâketinden ve PKK’nın Bingöl’de 24 Mayıs 1993’te silâhsız 33 erimizi şehid etmesinden sonra da yas ilân edilmemiştir; yani askerî faciaların ardından matem yapmak âdetimiz değildir.
Türkiye’de aklına geleni hemen söyleyen değil; geçmişimizi ve geleneklerimizi bilen ve düşündükten sonra konuşan politikacılara ihtiyaç var.
Suriyeliler'i Harp Okulları'na almayalım da İsrail yahut Yunanistan mı yetiştirsin?
Giriş: 08.11.2025 - 10:48
Güncelleme: 08.11.2025 - 10:48
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Suriyeliler'i Harp Okulları'na almayalım da İsrail yahut Yunanistan mı yetiştirsin?
Millî Savunma Bakanlığı, Suriyeli 49 askerî öğrencinin Milli Savunma Üniversitesi bünyesindeki Harp Okulları’nda eğitim göreceklerini açıklayınca sosyal medyada kıyamet koptu. TSK’da Suriyeli subayların görev alacağından bir Suriyeli’nin ileride Genelkurmay Başkanı olacağına, Türk askerinin silâhlı kuvvetlerdeki etkinliğinin gittikçe azalacağından nüfusumuzun ekseriyetini yakında Suriyeliler’in teşkil edeceğine varıncaya kadar bir alay boş kehanet...
“Suriyeli öğrencileri Harp Okulları’na almayalım” demek ile “Sınır komşumuz Suriye’nin subay adaylarını başka ülkeler, meselâ İsrail veya Yunanistan yetiştirsin, onların harp okullarından o memleketlerin siyasi görüşleri doğrultusunda, yani Türkiye’ye düşman olarak çıksınlar, biz ise böyle bir ihtimale karşı duyarsız kalıp görmezden gelelim” diye düşünmek arasında hiç fark yoktur!
Suriyeli öğrenciler hakkında yaygara kopartanlar aslında farketmekte hayli geç kaldılar: Türkiye 90 seneden buyana Harp Okulları’na yabancı memleketlerden askeri öğrenci kabul ediyor. Uygulama 1935’te, yani Atatürk döneminde Afganistan’dan bir grup öğrencinin gelmesi ile başlamıştı ve öğrenci gönderen ülkelerin sayısı seneler geçtikçe fazlalaştı. Harp okullarındaki “misafir askerî personel” denen yabancı öğrenci oranı Türkiye’nin dünyadaki etkisinin artması ve Millî Savunma Üniversitesi’nin bu yoldaki faaliyetlerinin neticesinde şu anda Türk öğrenci sayısının yüzde onunu teşkil ediyor, 18 bin civarındaki Türk öğrenciye mukabil 1800 kadar yabancı öğrenci var. Öğrencileri kabul edilen yabancı ülke sayısı 15 Temmuz öncesinde 23 iken şu anda 45 ve bu ülkeler arasında Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, KKTC, Pakistan, Bosna-Hersek, Kosova, Libya, Güney Kore, Makedonya, Gürcistan, Ürdün, Burkina Fasso, Mali, Senegal, Somali, Moğolistan ve Suudi Arabistan bulunuyor. Bir zamanlar Fransız sömürgesi olan ama bugün Fransa ile problem yaşayan Afrika ülkeleri de artık bizi tercih ediyorlar.
Harp okullarımızda yabancı memleketlerden gelen öğrencilere eğitim verilmesi Türkiye’ye birçok fayda sağlar. O ülkelerin komuta kademesindeki harp okullarımızın mezunu ve mükemmel şekilde Türkçe konuşan genç subaylar Türk silâhları ile Türk Savunma Sanayii’ni yakından biliyorlar; yakın bir gelecekte kendi memleketlerinde askerî alanlarda, özellikle de silâh alımında söz sahibi olacaklar ve daha da önemlisi o ülkelerin ordularında Türkiye’yi bilen ve muhabbet hisseden subaylar bulunacaktır.
İMPARATORLUĞUN HÂKİM UNSURU OLMAK...
Türkiye önemli bir özelliğini gözardı ediyor: İmparatorluk vârisi olduğumuzu...İmparatorlukların dağılmasının ardından vaktiyle o imparatorluğun hâkimi olan devletin eski teb’ası ile alâkadar olması tarihî bir gelenektir. Yani, eski zamanların büyük imparatorlukları, geçmişte hâkimiyetleri altında bulundurup sonradan bağımsız vermek zorunda kaldıkları devletlerin dertleriyle her zaman uğraşırlar.
Meselâ, Afrika’da bir zamanlar hayli toprağı bulunan Fransa, eski sömürgelerinin meseleleri ile bugün de elinden geldiğince alâkadardır. Aynı göz-kulak olma âdeti İngilizler’de de vardır. Eski imparatorluk topraklarının parçası olan yeni ülkelerle “Commonwealth”, yani İngiliz Uluslar Topluluğu sayesinde her an zaten temas ve işbirliği içerisindedir ve Londra dolayısı ile küçük, özellikle de uzak kıt’alardaki fakir memleketlerin bugün de patronu gibidir.
Ve, geçmişte imparatorluk toprağı ama şimdi ayrı devlet olan ülkelere mensup kişiler, eski imparatorluk merkezinde önemli görevlere gelebilirler ve bu durum hiç de garip karşılanmaz. Meselâ, kısa bir müddet öncesine kadar İngiltere’nin başbakanlığını bir Hintli yapmıştır. Londra Belediye Başkanı ile İçişleri Bakanı şu anda Hint asıllıdır. Yine kısa bir müddet öncesine kadar İskoçya’da başbakanlığa aynı şekilde bir hintli gelmiştir.Benzer durum, şu anda “çokuluslu devlet” denen modern imparatorluklarda da geçerlidir ve Rus Merkez Bankası’nın aslen Tatar olan bir hanıma emanet edilmesi ve geçen gün Müslüman bir Hintli’nin New York Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanmış olması da bunun örneklerindendir.
İngiltere’nin eski Başbakanı Boris Johnson’ın soyunun bir başka imparatorluğa, yani Osmanlı imparatorluğuna dayandığını ve Johnson’ın türk gazeteci ve politikacı Ali Kemal’in torun çocuğu olduğunu da unutmayalım...
Türkiye’nin geçmişte imparatorluk olduğunu artık hatırlamadığımız, hattâ imparatorluğu her nedense kötü bir kavram olarak algılama garabetine düştüğümüz için benzer gelişmelerin bizde de yaşanması bir yana, düşünülmesi bile hoş karşılanmıyor; hattâ bazılarımız harp okullarımızda Suriyeli öğrencilerin eğitim görmesine bile tahammül gösteremiyorlar.
Komşularımızdaki, özellikle de Arap ülkelerindeki harp okullarının tamamı, Osmanlı döneminde İstanbul’daki harp okulundan mezun subaylar tarafından kurulmuştur!Türkiye, eski imparatorlukların hâkim unsurlarına mahsus bu “ağabeylik” görevini, ancak son birkaç senedir yerine getirmeye başladı. 1920’lerden buyana ihmal ettiğimiz, hattâ bir çeşit reddimiras ile yok saydığımız Libya, Suriye ve Gazze gibi bölgeleri nihayet hatırlayıp alâkadar olmaya başladık.
Bundan kırk sene kadar önce, Afrika’nın göbeğindeki Çad’ın o senelerde toprak evlerle barakalardan ibaret olan ve başkanlık sarayından başka iki katlı tek bir binanın bile bulunmadığı başkenti Njamena’ya muhabir olarak gitmiştim...
Libya ile Fransa orada birbirini yiyordu ve sebep Kaddafi’nin gözlerini Çad’ın kuzeyindeki Uzu Şeridi’ndeki gayet zengin uranyum yataklarına dikmesi idi.
Ama ortada “Çad ordusu” diye birşey yoktu, savaşanlar Libya ile Fransa idi... Çad’ın doğru dürüst bir ordusu zaten hiç vârolmamıştı, mevcut birkaç bölük de ardarda yapılan darbeler yüzünden dağılıp gitmişti ve Kaddafi’nin askerleri Uzu’yu işgale başlayınca Fransa lejyonerleri ile bombardıman uçaklarını, yani Miragelar’ı hemen Njamena’ya göndermişti…
Fransız lejyon subaylarından birine “Libya’da ne işiniz var? Uzu’daki bu kadar bol uranyum mu var?” diye sormuştum.
Adam “Uranyumu nereden çıkardınız mösyö?” cevabını vermişti... “Burası eskiden Fransa idi, Kaddafi işgale kalkınca eski toprağımıza yardıma geldik! Uranyum falan çok sonraki iş!”
Cumhuriyet'in ilânının 102. yıldönümünde bir akademik cehalet ve ilmî sefalet örneği
Giriş: 28.10.2025 - 08:17
Güncelleme: 28.10.2025 - 09:12
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Cumhuriyet'in ilânının 102. yıldönümünde bir akademik cehalet ve ilmî sefalet örneği
Rezaletten, Marmara Üniversitesi’nnin düzenlediği “Yaşasın Cumhuriyetimiz” isimli 29 Ekim paneline giden Mimar Sinan Üniversitesi’nden bir öğrencinin attığı tweet sayesinde haberdar oldum: Etkinlikte konuşan bir profesör ekrana yansıttığı görselde Osmanlı zamanında Türkler’in yönetimden nasıl uzak tutulduğunu aklınca maddeler hâlinde sıralamış, bir divan şairinin Türkler’den bahseden kıt’asına yer vermiş ve nihayet Sultan Vahideddin’e ait olduğu iddia edilen “Türkler dini, soyu, sopu, yurdu belirsiz karmakarışık bir cahiller sürüsüdür” sözünü kullanıp bu saçmalığın benim “Şambaba” isimli kitabımda yeraldığını yazmış!
Konu benimle alâkalı olmasa ve hâdisede ismim geçmese idi adamın cehaletine verip susar, hele Cumhuriyet’in ilânının 102. yıldönümünün arefesinde gündeme hiç getirmezdim. Ama tam dokuz seneden buyana “Bu iddianın aslı yoktur” diye defalarca yazıp söylememe rağmen iddianın gerçek imiş gibi hâlâ gündeme getirilmesi, üstelik bu işi şimdi de “Profesör” unvanlı bir kişinin etmesi üzerine tekrar yazmam farz oldu!
Şimdi tekrar edeyim: Benim “Şambaba” adında irmikten yahut undan yapılmış tatlıyı çağrıştıran bir kitabım yoktur; o kitabın doğru adı “Şahbaba”dır ve Şahbaba’da Sultan Vahideddin’in söylediği iddia edilen böyle bir edepsizliği ima eden tek bir kelime geçmez! Türk milletine hakaretten ibaret olan bu sözleri sahtekârın biri uydurup bana ve kitabıma atfederek internete koymuş, bu yalana tarihçilik oynayan emekli bir general ile tebliğciliğe soyunan bir ilâhiyatçı ve bazı safdiller inanmışlardı.
En nihayet, profesör unvânını hasbelkader aldığı belli olan garibin biri de bu internet palavrasını gerçek sandı ve hiç araştırmadan Marmara Üniversitesi’nin dün düzenlediği akademik toplantıya götürme cür’etini gösterdi!
VERİLEN KAYNAK DA YALAN!
Bana dayanılarak gösterilen kaynak, yani bu sözlerin Sultan Vahideddin’in el-Ahram Gazetesi’ne 16 Nisan 1923’te verdiği demeçte geçtiği iddiası da tam bir palavradır. Gerçi gazetenin o günkü nüshasında Sultan Vahideddin ile alâkalı bir yazı çıkmıştır ama bu yazı mülâkat değil, tahtsız hükümdarın Mekke’de yayınladığı bildirinin bir bölümünün naklinden ibarettir ve bu yazıda öyle soyumuza sopumuza lâf eden ibareler geçmez; zaten sözkonusu bildirinin konusu da siyasîdir!
Sahtekârlık bu kadarla da kalmıyor! Sultan Vahideddin’e ve kitabıma atfen internette yeralan yalanlarda Fransızca bir belge yaralıyor ve hükümdarın Türkler’e ettiği hakaretlerin bu belgede de yazılı olduğu yine utanmazca iddia ediliyor.
Utanmazca diyorum, zira belge Cidde’deki Fransız Konsolosluğu’ndan Fransız Dışişleri Bakanlığı’na padişahın bildirisi hakkında gönderilen bir rapordur ve raporda iddia edilen ifadelerin hiçbiri yoktur!
Tweetinde bu yalanları nakleden öğrenci, “Türk akademisi cidden rezil halde. Murat Bardakçı, Şambaba kitabı. Yazık, çok yazık. Dayanamadım, çıktım panelden” diye yazmış...
Gayet haklı! Cumhuriyet’in ilânının üzerinden 102 sene geçti ama bazı üniversite hocaları hâlâ “Osmanlı bizden değildi, başka bir milletti, Osmanlıca’nın Türkçe ile alâkası yoktu, padişahlar Türkçe bilmezlerdi, asırlarca iliğimizi-kemiğimizi sömürdüler ama çok şükür kurtulduk!” şeklindeki reddimiras propagandasından hâlâ medet ummakla, Cumhuriyet’i yüceltmenin Osmanlı’ya veryansın etmekten geçtiğini ispatlama çabası gibi bir saçmalıkla meşguller.
Cumhuriyet’in eğitim alanında Osmanlı dönemi ile mukayese edilemeyecek ölçüde büyük atılımlar yaptığını hiçbir şekilde inkâr edilemez ama meselenin başka bir tarafı daha var: Asla okumayan, incelemeyen, araştırmayan, sadece palavralar atan ve neticede akademik seviyeyi ayaklar altına alan böyle zevât Osmanlı zamanında üniversite hocalığı falan yapamaz; başka işlerle meşgul olur, hayatlarını sokakta limon, çorap, vesaire satarak kazanırlardı!
Suriye, neredeyse bir asırdan bu yana kutladığı Osmanlı düşmanlığı bayramını iptal etti!
Giriş: 20.10.2025 - 19:23
Güncelleme: 20.10.2025 - 19:30
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Suriye, neredeyse bir asırdan bu yana kutladığı Osmanlı düşmanlığı bayramını iptal etti!
6 Mayıs, Suriye’de 1920’lerden bu yana “Şehidler Günü” idi ve resmî tatildi. O gün Şam’ın Merce Meydanı’nda yapılan törenlerde 6 Mayıs 1906’da bu meydanda idam edilenlerin hatıraları yâdedilir ve Osmanlı Devleti’ne lânet okunurdu.
İdamlar, İttihad ve Terakki’nin liderlerinden olan ve o sırada Şam’da Dördüncü Ordu Kumandanı sıfatıyla bulunan Cemal Paşa’nın kurduğu askerî mahkemenin kararları idi. Türkiye’nin aleyhinde Fransızlar ile işbirliği yapmakla suçlanan ve Âliye Divanıharbi’nde yargılanıp idama mahkum edilen Arap entelijansiyasının önde gelenlerinden yedi kişi o gün Şam’ın Merce, on sekiz kişi de Beyrut’un Burc Meydanı’nda idam edilmişler ve idamlar Türk-Arap ilişkilerinde telâfisi çok zor olan bir soğukluk yaratmış; Araplar arasında Türk nefretine sebep olmuşlardı.
Neredeyse bir asırdan bu yana her 6 Mayıs’ta Merce Meydanı’nda toplanan devlet protokolü ve halk işte bu acı hatırayı anmak maksadıyla “Merc’i süsle” şarkısını okuyup Cemal Paşa’ya hakaretler yağdırır ve Osmanlı’ya demediklerini bırakmazlardı...
Suriye’de önceki hafta beklenmedik bir gelişme yaşandı: Cumhurbaşkanı Ahmet el-Şara, imzaladığı 188 sayılı kararname ile iki yeni bayramın ilânını duyurdu ve aralarında 6 Mayıs Şehitler Günü’nün de bulunduğu dört bayramı iptal etti. Bundan böyle 8 Aralık’ı Esad rejiminin devrilmesini anmak maksadıyla “Kurtuluş Günü”, iç savaşın başladığı 18 Mart da “Devrim Günü” olarak kutlanacak; Baas Partisi’nin iktidara gelişinin yıldönümü olan 8 Mart “Devrim Günü”, Arap ülkelerinin 1973’te İsrail ile giriştikleri Yom Kippur Savaşı’nın zafer olarak kutlandığı 6 Ekim’deki “Teşrin Savaşı Günü”, “6 Mayıs Şehidler Bayramı” ve “Öğretmenler Günü”, bundan böyle resmî bayramlar arasında yer almayacak.
Ahmed el-Şara’nın kararnamesi, Suriye ile Mısır’ın milliyetçi çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Suriye’deki muhalefet ile 6 Ekim Savaşı’nın ilk gününü hâlâ bayram olarak kutlayan Mısır’daki milliyetçi gruplar bu kararın “İsrail’e hoş görünmek maksadıyla” alındığı iddia ederlerken, diğer bazı Arap milliyetçiler de Osmanlı zamanındaki zulümlerin unutturulmaya çalışıldığını söylediler. Bu eleştiriler üzerine bir açıklama yapan Suriye’nin Eğitim Bakanı Nadi el Kadri ise değişiklikleri savundu ve Osmanlı idaresinin işgalci değil, “yeni bir dönemin başlangıcı” olduğunu söyledi.
DARISI DİĞER ÜLKELERİN BAŞINA
Suriye’nin Şehidler Günü’nü millî bayram olmaktan çıkarmasının gerisinde bize tarihî bir jest yapılması gibi bir düşünce bulunmuyor. El-Şara yönetiminin maksadı, Suriye’nin Baas dönemini, özellikle de Esed ailesini hatırlatan kavramları ortadan kaldırmak ve barış içerisinde bir geçmiş yaratma arzusu.
Sebep ve niyet her ne olursa olsun, temeli düşmanlığa dayalı bir hatıranın unutulmaya bırakılması bizim açımızdan iyi bir gelişmedir. Darısı, diğer Arap ülkelerindeki benzer kutlamaların ve ders kitaplarında yer alan Osmanlı-Türk düşmanı ifadelerin başına...
.Niyazi Bey
Giriş: 09.10.2025 - 20:18
Güncelleme: 09.10.2025 - 20:18
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Niyazi Bey
Dün akşam Niyazi Sayın’ın göçüp gittiğini öğrenince üzüldüm, hem de çok üzüldüm, bir dostun ardından yapılması gerekenleri yaptım ve sonra gayrıihtiyari şekilde “Başka kim kaldı?” diye düşündüm.
Ama, aklıma hiçkimse gelmedi! Durakta eski İstanbul’un kültürünü, âdetlerini, zerafetini ve hattâ hergeleliğini temsil eden tek bir kişinin bile kalmadığını farkedip ürperdim. Niyazi Bey son yolcu idi ve gitmişti!
Niyazi Sayın’ın kim olduğunu yazmak ve hakkında birşeyler söylemek bence gereksizdir. Bilenler zaten bilirler, bilmeyenler de merak ettikleri takdirde şimdilerin bilgi kaynağı olan internette bulup öğrenebilirler...
Dolayısı ile bana, vefat eden ve çok sevilen bir dostun hâtırasını yâdetmek düşüyor...
O NESİL GİTTİ, ARTIK YOK!
Okuyup yazmak, hiç durmadan öğrenmek yahut sular seler gibi lisanlar konuşmak bilgili olmak mânâsına gelmez. Bilgi ve özellikle de entellektüellik, çocuklukta ve gençlikte içerisinde bulunulan çevreden elde edilir. O çevre kültür ile içiçe, renkli ve çoşkulu ise size verdikleri ile beslenir, kitaplarda yazmayan bilgileri öğrenirsiniz; şayet yeteneğiniz de var ise entellektüel boyutunuz artar ve bir yerlere gelirsiniz!
Niyazi Bey böyle bir çevrede, Necmeddin Okyay, Mesud Cemil, Zeki Ârif, Üsküdarlı Ali Efendi, Halil Dikmen, Saka Ali Dede, Nafiz Efendi ve Eşref Ede gibi Osmanlı’nın son dönemini görüp bilenlerin arasında yetişmişti ve bu kişiler ile birarada olup birşeyler öğrenen yetenek sahibi bir gencin ilerleyen senelerde bir seviye elde edememesi ihtimal dışı idi.
Onun “son yolcu” olduğunu ve arkasında artık tek bir kişinin bile kalmadığını söylememin sebebi, işte bu: Böyle bir muhitin artık mevcut olmaması... Hakikaten yetenekli, hevesli ve gayretli olan bugünün gençleri istedikleri kadar okuyup birşeyler öğrenmeye çalışsınlar, çabaları bir yere kadardır; zira sahip oldukları bilgilerin üzerine şart olan cilâyı çekecek olanlar, yani imparatorluk dönemini görmüş nesil yahut Niyazi Bey’i yetiştiren Üsküdar sâkinleri artık yoktur! Cilâ çeken neslin sona ermesi bir tarafa, ortalık artık birşeyler öğrenme heveslilerinin edinmiş oldukları bilgiyi kazıyan ve kişiyi odun misâli ortada bırakanlar ile doludur!
EN ESKİ FENERLİ FUTBOLCU İDİ...
Niyazi Bey’in vefat haberinin duyulmasının ardından sosyal medyada yeralan mesajlarda emsali artık gelmeyecek olan neyzenliğinden ebruculuğuna, fotoğrafçılığından tesbihçiliğine kadar çeşit çeşit sıfatlar kullanıldı ve bütün bu alanlarda üstad olduğu söylendi...
Rahmetlinin özellikleri gerçi sadece bunlardan ibaret değildi, güzel olan herşeye meraklı idi ve bütün bunlardan zevk almayı da bilirdi ama yollanan mesajlarda hayatının bir dönemi göz ardı edilmişti: Futbolculuğu…
Bir sohbetimizde anlattığına göre, gençlik yıllarında bir sene boyunca Fenerbahçe’nin genç takımında oynamıştı ve yaşayan en eski Fenerli futbolcu kendisi idi...
Bu klübü niçin seçtiğini sorduğumda, “Futbol ayakkabısı verdikleri için Fenerli oldum” demişti. “Ayakkabı hem bulunmuyordu, hem de bulunsa bile çok pahalıydı ve almamız imkânsızdı. Fenerbahçe genç ve amatör takım oyuncularına ayakkabı dağıtırdı, futbol ayakkabısı aşkına Fener’li oldum, ertesi sene de askere gittim”.
Yıllardır yazıp söylüyorum: Türk Müziği, Münir Nurettin’in 1981 Nisan’ında vefatı ile zaten rahmet-i rahmana kavuşmuştu ve defni de dün gece Niyazi Sayın’ın göçüp gitmesiyle tamamlandı...
Her ikisinin, musikinin ve Niyazi Bey’in ruhlarına el-fatiha!
.Ruhban Okulu korkusu
Giriş: 02.10.2025 - 11:46
Güncelleme: 02.10.2025 - 13:54
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Ruhban Okulu korkusu
Gazetelerin Bâbıâlî’de olduğu eski medya günlerinde, genç muhabirlerin ellerinin altında her dâim hazır olan iki haber konusu vardı:
Topkapı Sarayı’nın Hazine Dairesi ve Patrikhane…
Doğru olsun veya olmasın, gazetelerin yazıişleri saraydaki mücevherlerin çalınma ihtimali veya çalınmasa bile değiştirilmesi konusundaki haberlere pek meraklı idi... Kaşıkçı Elması’na çalma hazırlığı içerisinde ve filimlere rahmet okutan bir çete hakkında uydurulmuş haberin bile ilk sahifede yeri her zaman hazırdı!
Ama asıl haber konusu, Patrikhane olurdu. Bazı gazeteler Patrik Grigorius’un 1821’de İkinci Mahmud’un emri ile idamından sonra Patrikhane’nin kapattığı ve o günden bu yana hiç açmadığı dış kapıyı dillerine dolar, her sene birkaç defa “Kin kapısı hâlâ kapalı!” gibisinden haberler verirlerdi.
1971’den sonra, dillere o sene faaliyetine son verilen Heybeliada’daki Ruhban Okulu dolandı. Bu konudaki haberlerin de her zaman alıcısı vardı, zira etrafta Patrikhane ve özellikle de Ruhban Okulu hakkında paranoyayı andıran bir endişe mevcuttu. Bu endişe daha sonra ekümeniklik bahsinin de ilâvesi ile daha da arttı ve Patrikhaneden yahut Ortodoks doktrininden zerre kadar haberdar olmayan gazeteciler, Patrikhane bahsinin nimetinden bol bol istifade ettiler.
İstifade hâlâ devam ediyor ki, gazetelerde son günlerde yine Patrikhane ile alâkalı haberler çıkıyor...
Haberler ve söylentiler, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta Beyaz Saray’daki temaslarından önce “Heybeliada okulu ile ilgili üzerimize ne düşerse biz onu yapmaya hazırız. Dönünce de Sayın Bartholomeos ile bu konuyu görüşme fırsatı bulacağım” demesi üzerine başladı. Erdoğan’ın Amerikan Başkanı Trump ile Heybeliada’daki Ruhban Okulu konusunu görüşüp görüşmediği hakkında resmî bir açıklama yapılmadı ama basınımız Ruhban Okulu’nun bahsini işittiği için, okulun açılması ihtimalinden duyduğı endişelerini hemen sayfalara aksettiriverdi!
Şimdi, Patrikhane ve Ruhban Okulu hakkında ortaya atılan iddiaların ne derece doğru olduklarına bakalım:
* Patrikhane’nin hukukî konumu ve işleyişi Lozan Andlaşması ile belirlenmiştir; yapılacak herhangi bir değişiklik, Lozan’ın delinmesi demektir.
* Yanlış! Lozan’da Patrikhane ile ilgili tek bir kelime bile yoktur.
* Heybeliada Ruhban Okulu, Ortodoks teolojisinin öğretildiği bir fakülte idi.
* Değildi! Öğrencilerin çoğu aynı binadaki Rum Lisesi’ni bitirdikten sonra Ruhban Okulu’nda teoloji eğitimi alırlardı ama Türkiye bu okulu fakülte olarak kabul etmez, liseden sonra en az bir senelik meslekî eğitim okulu seviyesinde görür ve bu husus mezunların diplomalarına da yazılırdı.
* Patrikhane, Ruhban Okulu’nu 1971’de kendisi kapattı.
* Hayır, biz kapattık! Anayasa Mahkemesi 1971 Ocak’ında Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun bazı maddelerini “özel üniversite kurulamayacağı” gerekçesiyle iptal edince, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, Ruhban Okulu’na 12 Ağustos 1971’de “Okulun hiçbir hukukî varlığının kalmadığını” bildiren bir yazı gönderdi, yani kapattı. Patrikhane’nin öğrenci sayısının azlığı sebebi ile lise kısmının resmen kapatılması yolundaki talebi ise Batı Trakya’da yaşayan Müslüman azınlığın aleyhine hareketlere sebebiyet verebileceği gerekçesi ile reddedildi!
* Patrikhane, Vatikan gibi bir devlet hâline gelebilmek için çeşitli yollar deniyor ve ilk sırada ekümenik olarak tanınma çabası var. Bunu başka adımlar takip edecek!
* Yanlış, hem de tamamen yanlış! Patrikhane zaten ekümeniktir. Türkçesi “evrensel” olan “ekümenik” sözü siyasî değil, dinî bir kavramdır; sadece bir ırka, yani Yahudiler’e mahsus olan Musevîlik haricinde bütün dinler ekümeniktir. Üstelik, Patrikhane’nin devlet hâline gelmesine de imkân yoktur; zira Ortodoks doktrinine göre patrik her zaman siyasî otoritenin altındadır. Asırlardır zaten “Ekümenik” unvanını kullanan ve Ortodoks kiliselerinin “primus inter pares”, yani “eşitler arasında birinci” kabul ettikleri Fener’in ekümenik olup olmaması Müslüman bir devleti değil, sadece Ortodoks dünyasını alâkadar eder ve Ortodoks âleminin dinî bakımdan lideri olan böyle bir kurumun bizde bulunması da Türkiye’nin menfaatinedir.
* Ruhban Okulu’nun açılması Türkiye’nin hakimiyet alanına müdahaledir ve zarar verir!
* Aksine, düzgün şekilde kullanılabildiği takdirde fayda getirir! Türkiye’de yaşayan Rum sayısı şu anda sadece bin kadardır ama Ruhban Okulu’ndan yetişecek din adamları, dört bir kıt’adaki Ortadokslara hizmet vereceklerdir. Dolayısı ile dünya Ortodokslarının ihtiyacı olan din adamlarının Türkiye’den yetişmesinin getireceği fayda, bir başka ülkede, meselâ Yunanistan’da yetişmelerinden çok daha fazladır.
“Patrikhane, Türkiye için tam bir fesat yuvasıdır, vesaire” diye düşünen beyefendiler ve hanımefendiler: Artık gazetelerin Bâbıâlî’de olduğu ve işlerin asılsız söylentiler ile yürütülebildiği 1960’lı yahut 70’li günlerde değiliz. Okuma ve öğrenme imkânları o senelere göre bir hayli arttı. Konu hakkında hiçbir şey bilmeden komplo teorileri uydurmak yerine biraz zahmet buyurup okuyun, paranoyanızdan sıyrılın, etrafa Patrikhane ve Ruhban Okulu ile ilgili yalan yanlış bilgiler saçmayı da artık bir tarafa bırakın!
Cumhuriyet'ten iki önceki devletimiz olan Anadolu Selçukluları'nın kültür mirası, ilk kez Külliye'de sergileniyor
Giriş: 20.09.2025 - 17:04
Güncelleme: 20.09.2025 - 17:04
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Cumhuriyet'ten iki önceki devletimiz olan Anadolu Selçukluları'nın kültür mirası, ilk kez Külliye'de sergileniyor
Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi bünyesindeki Millet Kütüphanesi’nde çok önemli bir sergi var: Anadolu Selçukluları Sergisi...
Prof. Dr. Hasan Doğan ile Sefer Turan’ın yöneticiliğinde uzman akademisyenlerin destekleri ile açılan serginin özelliği, Anadolu’da kurduğumuz bundan iki önceki Türk devleti, yani Selçuklular konusunda Türkiye’nin değişik müzeleri ile kütüphanelerinden getirilen çok sayıda orijinal objenin yeraldığı ilk ve en geniş düzenleme olması. Millet Kütüphanesi’nin salonlarında, aralarında Hazreti Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî’ye ait eşyaların da yeraldığı 257 adet obje yaralıyor; Ahlat’ın meşhur mezar taşlarından birinin replikası ile Hazreti Mevlânâ’ya ait Mesnevî’nin en eski nüshasının tıpkıbasımı dışında geri kalan 255 objenin tamamı orijinal.
1075’de Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın kurduğu ve 1318’e kadar devam eden Anadolu Selçuklu Devleti, Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’nun Türk yurdu hâline gelmesinde rol oynamış, Bizans ve Haçlılar ile mücadele etmiş, yerini Anadolu Beyliklerine bırakmış ve Beylikler’e de Osmanlılar hâkim olmuşlardı.
Anadolu Selçukluları 1243’te Moğollar ile giriştikleri Kösedağ Savaşı’nda mağlûp olmaları üzerine Moğol hakimiyetine girmiş ve 14. yüzyılın başlarında da tarih sahnesinden silinmişlerdi. Ancak ardlarında bıraktıkları hatıralar, Anadolu medeniyet tarihinin önemli bir kültür mirası olarak devam etti.
Sergide, bu kültür mirası sekiz bölüm hâlinde teşhir ediliyor. “Egemenlik Sembolleri” kısmında devletin kimliğini ve inanç sistemine gösteren karakteristik objeler, “Güç ve Hakimiyet” bölümünde de devlet yapılanmasının izleri yeralıyor. “Eğitim Hayatı” kısmında dönemin entelektüel konumunu yansıtan eşyalar, “Tasavvuf” bölümünde Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî’nin özel eşyaları ile önemli elyazması kitaplar, “Ticarî Hayat” kısmında o döneme ait ağırlık ölçüleri ile ticarî objeler bulunuyor. “Çinicilik”, “Takılar” ve “Mimarî” bölümlerinde de bu konular ile ilgili örnekler sergileniyor.
Millet Kütüphanesi’nde önemli bir sergi açıldığında, TV’den mekânda sergiyi konu alan bir Tarihin Arka Odası programı yapmayı âdet edinmiştik. Selçuklular sergisi hakkında da program yapmayı çok arzu etmeme rağmen, şimdi Milli Savunma Üniversitesi Rektörü olan program arkadaşım Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun yoğunluğu, hiç durmadan memleketin dört bir yanına koşuşturması buna imkân vermedi.
Yukarıda da söyledim: Anadolu Selçuklu Devleti, bu topraklarda Cumhuriyet’ten iki önce kurmuş olduğumuz devletimizdir ama üzerinde pek durulmadığı ve hakkındaki yayınlar sadece uzmanlara yönelik yapıldığı için tarihe meraklı olanlarımız bile bu devlet hakkında maalesef çok az bilgi sahibidirler...
Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde açılan sergi, bize gayet yakın olan, hattâ “kökümüz” sayılan bir devletin medeniyetini öğrenebilmeniz için mükemmel bir fırsattır. Dolayısıyla gidip sergiyi gezin ve bundan en az yedi asır önce yaşamış cedlerimizin bıraktıkları objeler arasında o günlerdeki Anadolu’nun havasını teneffüs etmeye çalışın...
Zulüm yönetmeliği
Giriş: 09.09.2025 - 14:37
Güncelleme: 09.09.2025 - 14:37
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Zulüm yönetmeliği
Resmî Gazete’de geçen 5 Eylül’de, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’nın hazırladığı “Yazma ve Nadir Basma Eserlerin Tespit ve Tescili Hakkında” başlıklı bir yönetmelik yayınlandı.
Yayınlandı ve memleketin gündemine hiç gereği yok iken nurtopu gibi yepyeni bir dert, bir didişme konusu, daha doğrusu kültürü baştan aşağı tahrip eden bir bomba bırakıldı! Yönetmeliğe göre devlet, şahısların elinde bulunan elyazması ve 1928’deki harf devriminden önce yayınlanmış baskı kitaplara tescil mecburiyeti getiriyor, daha da ileri giderek istediği esere el koyabileceğini açıkça söylemese bile hükme bağlıyor!
Maksat ilk maddede yazılıp “Bu yönetmeliğin amacı ve kapsamı; gerçek veya tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarında bulunan yazma ve nadir basma eserlerin tespit, tescil ve yazma eser kütüphanelerine alınması hakkında usul ve esasları belirlemektir” dendikten sonra tescilin kimler tarafından ve nasıl yapılacağı uzun uzun anlatılıyor ve nihayet on birinci maddede tehdit gibi bir yükümlülük getiriliyor, “Koleksiyonculuk yapan gerçek ve tüzel kişiler, yazma eserlerden oluşan koleksiyonlarını Daire Başkanlığı veya taşra teşkilâtına tescil ettirmek zorundadırlar” deniyor!
Ne güzel değil mi? Bakanlık sanki sinema sektöründen musikiye, telif haklarından dijital problemlere varıncaya kadar kültür alanındaki her meseleyi halletmiş, memleketin malûmat seviyesini zirveye çıkartmış, elindeki kütüphaneleri cennete çevirmiş ve sıra artık evimizdeki yahut sahaflardaki kitaplara gelmiş!
Şimdi, gençliğinden itibaren nadir kitap, elyazması eser ve evrak toplamış; bu evrakın çoğunu yazdığı kitaplarda yayınlamış, yaşı ilerleyince kitaplarının ileride dağılmaması için binlerce cildi bir kütüphaneye, kullandığı evrakı da Genelkurmay Arşivi ile devletin diğer arşivlerine vermiş, en nihayet çoğu elyazması notalardan oluşan zengin musiki arşivini de geçtiğimiz ay yine bir kütüphaneye bağışlamış, yani hayatının elli senesi kitaplar içerisinde geçmiş ve hanımı da aileden sahaf olan bir kişi sıfatıyla açıkça söyleyeyim:
Bu yönetmelik yanlış, yanlıştan da öte tehlikelidir. Kitaptan anlamayan birkaç bürokrat üzerlerine düşen vazifeleri yapmamış, Millet Kütüphanesi gibi cumhuriyet tarihimizde ilk defa bizzat bir kitap ve kültür merkezi inşa ettirip faaliyete geçiren Cumhurbaşkanı’nın çabalarına ve İstanbul’daki Rami Kütüphanesi’nin açılması için büyük gayret gösteren Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un gayretlerine gölge düşürerek elâlemin hayratına, yani kitaplarına hakları olmadan göz dikmiş ve kitap ile alâkadar olan herkesi tedirgin edip ürkütmüştür!
Devletin mezata çıkacak veya yurtdışına gidecek olan nadir kitapları kontrol etme hakkı tabii ki vardır, üstelik bu iş görevidir. Fakat bu hak ve görev bakanlık adına hareket eden ama kitaptan bîhaber olan birkaç bürokratın hiç gereği yokken evlerimizdeki kitaplara, yani mülkiyet hakkına tecavüze yeltenmelerine dönüştüğü takdirde, işin çehresi değişir.
BÖYLE BİR İŞ, DEVRİMLERDE BİLE YAPILMADI
Türkiye’de muhafazakar kesim, tek parti döneminde Kur’an okunmasına devletin hoş gözle bakmadığını, hattâ bazı yerlerde izin bile vermediğini yıllardan buyana söyler, Anadolu’da jandarma baskınından korkan halkın elyazması binlerce Kur’an’ı toprağa gömdüğünü yahut duvarlardaki oyuklara sakladığını anlatır ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1950 seçimlerini kaybetmesinin asıl sebebi olarak Arapça ezanın yasaklanmasını ve Kur’an konusundaki bu uygulamaları gösterir.
Kadere bakın! Kültür Bakanlığı’nın birkaç bürokratı 2015 Türkiyesinde inkılâp senelerinde bile hatırlara gelmemiş olan çok daha radikal ve devrimci bir karar alıyor, şahısların elinde bulunan elyazmaları ve harf inkılâbından önce yazılıp basılmış onbinlerce, hattâ yüzbinlerce kitap hakkında bildirim mecburiyeti getiriyor ve bunları tek tek kaydetmeye soyunuyor! Bu olmayacak duaya amin diyebilmek için de bana, size, kitap işi yapanlara ve bütün gerçek okur-yazarlara “Elinizde eski kitap cinsinden ne varsa buraya getirip bize bildirmeye mecbursunuz” diye emir buyuruyor!
TASNİF EDİLMEMİŞ YÜZBİNLERCE KİTAP VAR!
Bilenler bilirler ve büyük ihtimalle görmüşlerdir: Kültür Bakanlığı’na ait kütüphanelerin depolarında tasnif edilmeden bir tarafa atılmış, hattâ bazıları felâket denebilecek şekilde yıprandığı için okunmaz hâle gelmiş yüzbinlerce kitap vardır ve bakanlığın öncelikli vazifesi milletin şahsî kütüphanesine göz dikmek değil, sahip olduğu bu hazineyi ortaya çıkartıp muhafaza etmektir!
Kütüphanelerdeki eserlere sahip çıkılmaması yüzünden meydana gelen bazı tatsız hadiselerden, meselâ hem Türk, hem İslâm dünyasının Gutenberg’i olan İbrahim Müteferrika’nın yayınladığı güzelim eserlerin Bayezid Kütüphanesi’nden yakın zamanda âmiyâne tâbiri ile İndira Gandi edilmesinden ise şimdilik bahsetmeyeyim...
Devletin kütüphanelerindeki elyazmalarının tam bir kataloğu henüz çıkartılmadan ve depolardaki baskı kitapların tamamı tasnif edilmeden heves edilen böyle bir iş, yani milletin kitaplarına göz dikmek demek olan bu yönetmelik tek bir netice verir: Eski kitap işi merdiven altına iner ve dünya kadar nâdir elyazması yurtdışına gider!
Gelecekte sık sık görülecek olan “Filâncanın evinde el yazması kitap var” gibisinden ihbarları, yani kitabın darbe zamanlarına rahmet okutacak şekilde suç unsuru haline getirilmesi ihtimalini ise düşünmek bile istemiyorum.
Söylemesi acı olacak ama bu Karakuşî metnin kitap işinden zerre kadar haberdar olmayan otorite meraklısı birkaç bürokrat tarafından konunun taraflarına, yani kitap işi yapanlara, sahaflara, ciddî kütüphane sahiplerine ve önemli koleksiyonerlere danışma gereği hissedilmeden masa başında hazırlandığı bellidir.
Ben, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndaki ciddî bürokratların böyle bir tarihî lekenin üzerlerine yapışmasına izin vermeyip okuyanlara ve yazanlara karşı sadece zulüm olan bu yönetmeliğin tamamını iptal edeceği temennîsindeyim!
Nûr içinde yatsın, Türkçe’nin emsalsiz hazinesi Divanu Lügati’t-Türk’ü bulan, bunu ve topladığı diğer yüzlerce elyazmasını Fatih’teki Millet Kütüphanesi’ni kurup millete bırakan Ali Emîrî Efendi, çok şükür bu devirde yaşamamış! Yaşasa idi, tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak olan bu zulüm yönetmeliğinden ürker, “Ne olur ne olmaz, başıma bir iş gelmesin” deyip bırakın elyazmasını, tek bir baskı kitap bile almazdı ve neticede Divanu Lügati’t-Türk bugün elimizde olmazdı!
Özgür Bey'in Sinop konuşması, dünya siyasî mizah şâheseridir!
Giriş: 02.09.2025 - 09:55
Güncelleme: 02.09.2025 - 09:55
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Özgür Bey'in Sinop konuşması, dünya siyasî mizah şâheseridir!
Hani, Zaytung vesaire gibi gırgır ve asparagas haberler uydurup bunları ciddi üslûpla yazan ve bazı safdilleri de yazdığına inandıran internet siteleri var ya; Özgür Özel’in Sinop’ta dün yaptığı konuşma ile ilgili haberleri ilk okuduğumda işte o sitelerden biri tarafından uydurulduğunu düşündüm ve kendi kendime “Helâl olsun, iyi espri yapmışlar” dedim.
Haber, Roketsan’ın Sinop’ta yaptığı roket testleri ile ilgiliydi ve Özgür Bey’in, testler yüzünden balıkların ürküp yuvalarını terkettiklerini söylediği iddia ediliyordu.
Böyle bir haberin gerçek olduğuna inanabilir misiniz?
Ben de inanmadım ve hakikaten birileri şaka ediyor zannettim ama heyhaaaat, meğerse ortada mizah falan yokmuş, haber doğru imiş! CHP lideri Özgür Özel, “Sinop’un turist çekmeye ihtiyacı var. Siz yılın 182 günü, yani iki günden birinde ‘Balığa çıkmayın, füze testi yapacağız’ diyorsunuz. Turistlerin başının üstünden roketler geçiyor, füzeler geçiyor. Çıkmadıkları gün ayrı zarar. Ayrıca da o seslerden balıklar ürküyor, yuvalarını terk ediyorlar, yuva yapmıyorlar o bölgeye. Bu yüzden balıkçılığın randımanı düşüyor” demiş ve Roketsan’ın füzelerinin denendiği Sinop Test Merkezi’nin taşınmasını istemiş!
Hâle bakın! Türkiye son senelerde tüfeğinden uçağına, roketinden SİHA’sına kadar kendi silâhını bizzat kendisi imal etme yolunda sür’atle ilerliyor, bu alanda dünya çapında ses getiren ataklar yapıyor ama ana muhalefet partimizin lideri “roket denemeleri balıkları ürkütüyor” buyurmada!
Roket testlerinin Sinop turizmini olumsuz yönde hakikaten etkileyip etkilemediğini merak edip Karadeniz taraflarına turist gönderen bir arkadaşımla konuştum. “Sinop, turizm gelirindeki en yüksek payı şu anda roket denemelerini yapan firmaların personelinden elde ediyor. Deneme için gelen personel otellerde kalıp turist gibi para ödüyorlar” dedi ve testler sayesinde otellerin artık sadece bir-iki sezon değil, neredeyse sene boyunca dolu olduğunu anlattı.
BÜYÜK DEVLET, KENDİ SİLÂHINI KENDİ YAPAR!
Bir memleketin “büyük ülke” olabilmesi için, kendi silâhını kendisinin yapması şarttır! Silâhlanmada dışarıya muhtaç olan bir ülke istediği kadar “Ben büyüğüm, çok param var, benden büyüğü yok!” diye gerine gerine hava atıp dursa da aslında büyük falan değil, vasat bir ülkedir.
Silâh konusunda, geçmiş yıllarda maalesef böyle idik! 1970’li, hatta 80’li seneleri yaşamış olanlar bilirler: Amerika ne zaman yıllanıp kokonaya dönmüş bir savaş gemisi hibe etse, donanmamızın nasıl güçlendiği ve nasıl denizlerin hâkimi hâline geldiğimiz gibisinden nutuklar atılırdı ama söylenenlerin hepsi hayâlî idi. O tekne eskisini alabilmek için Washington’da bin dereden su getirmiş olduğumuzdan tabii ki bahsedilmezdi.
O senelerin gazeteleri, yine Amerika’nın hem bize, hem Yunanistan’a yapacağı daha başka silâh hibelerindeki “yediye on” oranına riayet edilip etmediği tartışmaları ve oranda Yunanistan lehine en ufak bir değişiklik yapılmış olması hâlinde “Bana ne, bana ne? Ben daha fazlasın istiyorum” diye kopardığımız talepkâr yaygaralar ile doludur.
Muhalefet etme hevesi ile kendinizi yapılan iyi veya kötü herşeye mutlaka karşı çıkmak zorunda hissederseniz, günün birinde siyasî demeç yerine “roketler balıkları ürkütüyor” gibisinden dünya siyasî mizah tarihinin zirvesini teşkil edecek işte böyle vecizeler sarfedersiniz!
Bu da benim deprem tahminim!
Giriş: 25.08.2025 - 14:05
Güncelleme: 25.08.2025 - 14:05
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Bu da benim deprem tahminim!
Onbinlerce can alan deprem ve pandemi gibi felâketler, mevcudiyetleri şimdiye kadar az kişinin bildiği bazı meslekleri ve o mesleklerin mensuplarını popüler hâle getirdi.
Örnek mi? 1999’daki 17 Ağustos felâketinin ardından dünya kadar jeolog, sismolog, jeomorfolog, sedimantolog, bilmemneolog unvanlı üstad ile teşerrüf ettik. Ekranlarda durmadan konuştular, gazete sayfalarını sütunlar dolusu işgal buyurdular ve hiç durmadan felâket senaryolarından bahsettiler, “Çok yakında öyle bir deprem geliyor ki Marmara’yı dümdüz edecek, hepinizi öleceksiniz, cesediniz bile kalmayacak” dediler ve millet bunalıma girdi!
Derken, 2020’de pandemi belâsına uğradık, deprem uzmanlarının yerini enfeksiyon hocaları aldı. Bunlar da öncekilerin söylediklerini söyledi, yani başımıza daha büyük felâketlerin geleceğini anlatıp durdular.
Büyük ve önemli hadiseler ile felâketlerde uzmanların halkı bilgilendirmeleri ve ihtimallerden bahsedip alınması gereken tedbirleri anlatmaları yapılması gereken bir iştir ama her dâim konuşup konuyu “Başınıza taş yağacak!” misâli ucuzlaştırmamak şartıyla...
Enfeksiyon uzmanları artık köşelerinde çekilmiş gibiler ama jeologlarımıza maşallah! Bazıları popüler olmayı fazla sevdiler; bıkmadan, yorulmadan, büyük bir azimle o kanal senin bu kanal benim ekran ekran dolaşıyor, demeç üstüne demeç veriyor ve hep aynı teraneyi tekrar ediyor, “Perişan olacaksınız, perişan!” deyip duruyorlar.
Ekranlarda henüz arz-ı endam etmeye başladıkları 1999 Ağustos’unda, Marmara Bölgesi’nin sadece üç sene ömrü kaldığını söylüyorlardı. Deprem gelecek ve herşeyi silip süpürecekti...
Üç sene geçip de deprem meprem olmayınca üstadlar tahmin sürelerini kademeli olarak arttırdılar. Önce “on seneniz kaldı” dediler, yine hiçbirşey olmadı ve yirmilere, otuzlara kadar uzandılar, şimdilerde de “Kırk sene içerisinde deprem var” diye müjde veriyorlar...
Tamam, deprem ülkesiyiz, tedbir almalıyız, zira her an biryerler sarsılabilir, üstelik depremin zamanını önceden bilmek de imkânsızdır ve “Uzmanlar hiç tutmayan tahminlerini artık bir tarafa bıraksalar” diyeceğim ama nerdeee?
Bazısı bir anda sekiz-on şehrin ismini veriyor, bahsettikleri bölgeler Türkiye’nin nerede ise yarısı, bunlardan birinin sallanacağı tutuyor ve üstaddan “İşte bildiiiim” diye bir sevinç çığlığı! Yahut “Falanca bölgenin altı faydalarla dolu, burası çok yakında bilmem kaç şiddetinde sallanacak” diyorlar, deprem hakikaten oluyor ama dedikleri yerde değil, oranın birkaç yüz kilometre ötesindeki bambaşka bir bölgede...
Açık söylemem gerekirse, Sönmez Hoca’dan başka nokta atışı yapan, yani tahmini doğru çıkan jeolog nerede ise yok!
HATA YAPMAK JEOLOGLARA MI MAHSUS?
Sındırgı günlerdir hiç durmadan sallanıyor ya, deprem hocalarına gün doğdu! Bol bol konuşuyorlar ve her zaman olduğu gibi hepsi farklı tellerden çalıyor...
Bu yazıyı yazdığım sırada haberlerde dört profesör ve Sındırgı konusunda da birbirinden tamamen farklı dört ayrı görüş vardı!
Bu görüş çeşitliliği bana ilham verdi, bir tahmin de ben uydurayım dedim ve uydurdum:
“Balıkesir’deki düşey atımlı çizgisel faylar baskısal oluşum süreci modelinde ve gerilim katsayısı doğrultusunda integral momentumunu yakaladıkları için megabit düzleminde titreşimsel başkalıklar ve düttürüsel zırvalıklar boyutuyla büyük İstanbul depreminin oluşumunu bindirme parametreleri çerçevesini öne çekmekte iseler de züttürük frekanstaki bazı fayların sürtünme katsayıları bu öne çekmeyi ötelemesine rağmen olasılık priyoritesini değiştirmiyor ve uzun süre değiştirmeyecek...”.
Sakın “Beğenmedim, böyle tahmin mi olur?” falan demeyin! Hiç tutmayan tahminler yapmak sadece jeologlara mı mahsus? Ben neden yapmayayım?
Ekümenik paranoya
Giriş: 13.08.2025 - 09:09
Güncelleme: 13.08.2025 - 09:09
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Ekümenik paranoya
Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack geçen gün Fener Patrikhanesi’ni ziyaret edip Patrik Bartholomeos ile görüştükten sonra Bartholomeos’tan “Ekümenik Patrik” diye bahsettiği için kıyametler kopuyor...
Muhafazakârı, lâiği yahut ulusalcısı hep bir ağızdan “Patrik ve patrikhane ekümenik değildir” diye haykırıyor; “Amerikan büyükelçisiLozan’a meydan okudu, devletin tapusu olan anlaşmayı çiğnedi” diyorlar.
Batılı devlet adamları, diplomatlar ve benzeri önemli konumda bulunanlar Patrik Bartholomeos’u ne zaman gelip de ziyaret etseler, ardından hep aynı tartışma yaşanır. Patrik ile görüştükten sonra iki kelime eden ziyaretçi, Bartholomeos’tan mutlaka “Ekümenik Patrik” diye bahseder ve bizdeki aynı çevre “ Lozan elden gidiyor” deyip kıyametleri kopartır.
Birleşik Amerika’nın eski başkanlarından Barack Obama’nın Patrik Bartholomeos ile 2009’daki buluşmasından sonra da böyle oldu, her devlet adamının yahut diplomatın Fener’i ziyareti sonrasında da böyle oluyor ve bundan böyle de hep olacak!
Bu tartışmanın, daha doğrusu kendi kendimizi yiyip bitirmemizin tek bir sebebi var: “Ekümenik” kavramının ne olduğunu bilmememiz, haberdar olmamamız ve bunun Türkiye’nin aleyhinde bir çaba olduğunu zannetmemiz…
YAHUDİLİK HARİÇ, BÜTÜN DİNLER EKÜMENİKTİR
Bundan on küsur sene önce yine böyle bir ekümenik tartışması sırasında yazmıştım, şimdi tekrar edeyim:
Aslı eski Yunanca’da dünyanın “meskûn” yani “insanların yaşadığı kısmı” mânâsına gelen “he oikoumene ge” olan, Latince’ye de “oecumenicus” şeklinde geçen “ekümenik” sözü, bizde eski deyimi ile “cihanşümûl”, yeni karşılığı ile de “evrensel” demektir ve siyasî değil, dinî bir kavramdır. Zaten sadece bir ırka, yani Yahudiler’e mahsus olan Musevîlik haricinde bütün dinler ve o dinlerin makamları ekümeniktir. Zira, dinler mü’minlerinin arasına bir grubu, bir kavmi yahut bir milleti değil, insanlığın tamamını katmaya çalışırlar ve neticede Yahudilik haricinde hepsi evrenseldir. Bu, Fener Patrikhanesi için de böyledir; üstelik bir dinî müessese olan Patrikhane, kuruluşundan buyana zaten ekümeniktir. Dolayısı ile asırlardır “Oikemenikon Patriarkhion” yani “Ekümenik Patrikhane” unvanını kullanan ve Ortodoks kiliselerinin “primus inter pares”, yani “eşitler arasında birinci” kabul ettikleri Fener’in ekümenik olup olmaması devleti yahut bizleri değil, sadece Ortodoks dünyasını alâkadar eder.
Ekümeniklik bahsini biraz da karikatürize ederek anlatmaya çalışayım:
Fener Patriği Bartholomeos günün birinde kalkıp “Müslümanlar, namazı yanlış kılıyorlar. Namaza secdeden başlamaları lâzım” gibisinden birşeyler söylese...
İlk tepkimiz, “Patrik Efendi keçileri mi kaçırdı? Ne saçmalıyor? Bizim namazımızdan ona ne?” olur...
Rum patriğinin İslâmiyet ile ilgili bir mesele hakkında ahkâm kesmeye kalkışması ile bizim “Fener Patrikhanesi ekümenik değildir” diye tutturmamız arasında saçmalama bakımından hiçbir fark yoktur.
ARTIK ÖĞRENİN: LOZAN’DA PATRİKHANE YOKTUR!
Meselenin bir de Lozan tarafı var...
Senelerdir yazıp söylüyorum, belki yüz bilmemkaçıncı defa olacak ama şimdi tekrar yazayım: Lozan Anlaşması’nda Patrikhane’den tek bir kelime ile de olsa bahsedilmez! Görüşmeler sırasında Patrikhane meselesi günlerce tartışılmıştır ama anlaşma metnine alınmamıştır. Üstelik, Fener Patrikhanesi’nin bir çeşit Vatikan olmasına imkân da yoktur, zira kilisenin devletleşmesi Ortodoks doktrinine terstir. Doğu Kilisesi tarih boyunca her zaman devletin altında yeralmış ve Patrik, Bizans zamanında bile daima İmparator’a tâbi olmuştur.
Ankara’nın, “ekümenik” unvanını Patrikhane’ye uluslararası statü kazandırma çabası olduğuna inandığı için reddettiği söyleniyor...
Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olarak kabul edilmemesi hakikaten bir devlet politikası ise, politikada bir tuhaflık vardır, hattâ temelinde kapkara bir cehalet yatmaktadır!
.
.
Bugün büyük zaferin yıldönümü münasebeti ile, Millî Mücadele’nin lideri ve başkumandanı Mustafa Kemal ile ilgili olan ama bilinmeyen, dolayısı ile şimdiye kadar incelenmeyen bir konuyu yazıyorum:
Mustafa Kemal’in meçhul nişanlısı Selma’yı...
Meçhul nişanlının mevcudiyetini İstanbul’da, Erenköyü’nde yaşayan Maide ismindeki yaşlı bir hanımın Atatürk’e 1935 Eylül’ünde gönderdiği ve şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde muhafaza edilen mektuptan öğrendim. Maide Hanım mektubunda Mustafa Kemal’in genç yaşta vefat eden nişanlısı Selma’nın dayısının karısı olduğunu, kocasının ardından oğlunun da dünyadan ayrıldığını, 15 yaşındaki torunu ile yapayalnız ve sefalet içerisinde kaldığını yazıyor ve Atatürk’ten “Selma’nın ruhunu da sevindirecek” bir yardım talep ediyor.
Maide Hanım, o senelerde gayet yaygın olan Güneş-Dil Teorisi modası ile kelimelerin ve resmî makamların isimleri ile memur unvanlarının da öztürkçeleştirildiği, meselâ Meclis’in “Kamutay”, Adalet, Millî Savunma ve Gümrük Bakanları’nın “Tüze”, “Sü” ve Tekit Bakanı”; Meclis İdare miri’nin “Kestör”, müsteşarın “yönetker”, valinin “ilbay”, memurun “işyar”, belediyenin de “uray” yapıldığı, “Cumhurbaşkanlığı”na da “Cumur Başkanlığı” denmesinin istendiği dönemde gönderdiği mektupta Atatürk’e “Türkiye Cumur Başkanı” diye hitap ediyor. Mektubu “Selma’nın dayısının refikası Maide” diye imzalıyor ve “Albay Halit köşkü, Erenköy (Sahrayıcedit)” adresini veriyor.
Gayet hazin bir üslûpla kaleme alınmış olan mektupta şöyle deniyor:
“BAHTIMIZ OLSAYDI, BAHTİYAR OLURDUK...”
“Büyük kurtarıcı Atatürk’e,
Türkiye Cumurbaşkanı,
Büyük memleket işleri içinde yüce huzurunuzu rahatsız ettiğimden dolayı affınızı dilerim. Çok sevgili nişanlınız Selma’nın dayısının refikası Maide’yim.
Bahtımız olsaydı sevgili kızımız sağ kalır ve biz de bugün büyük insanın yakını olmaktan bahtiyar olurduk.
Onu kaybettik, seni yine başımızda bulduk.
Sevgilin Selma’nın hatırasına sığınarak düşkün bir zamanımda yüce varlığınızdan ufacık bir yardım diliyorum.
Kocam gümrük memurlarından Hulusi Bey’i, oğlum Esat’ı birbirini müteakip üç sene evvel kaybettim. 15 yaşında Duygu isminde torunumla yersiz, kimsesiz, en korkunç bir sefalet hayatı içindeyim. Torunum orta mektebi bitirdi. Lisede okutmaya kocamdan kalan 15 lira maaşla okutmaya imkan yok.
Bütün Türk çocuklarının babası, Selma’nın şanlı nişanlısı büyük Atatürk’e sığınarak torunumun tahsilini ve benim de ihtiyar zamanımda sefaletten kurtarılmamı yüce varlığımızdan diliyorum. Uzatacağınız el bizi sefaletten koruyacak ve yalnız hatırası kalan kızımız Selma’nın da ruhunu sevindirecektir”.
TAM BİR BİYOGRAFİSİ HÂLÂ YAZILAMADI!
Mustafa Kemal ile onun Rumeli’deki askerî öğrencilik senelerinde nişanlanmış olması muhtemel görünen ama evlenemeden genç yaşında vefat eden Selma Hanım hakkında isminden başka birşey bilmiyorum; onunla ilgili olarak şimdilik bu mektup dışında başka bir bilgi veya belge mevcut değil... Mektubu alan Atatürk’ün, eski nişanlısının ailesine maddî yardım yapıp yapmadığından da haberdar değilim...
Bu bilinmezliğin sebebi ise, ciddî bir Atatürk biyografisinin maalesef hâlâ yazılmamış olması! Senelerden buyana tekrar edip duruyorum: Devletin kurucusu hakkında bir kesim mesnetsiz suçlamalara ve hattâ hakaretlere devam ettiği; diğer kesim de “Mavi gözlerin ilhamıııı”, “Devrimlerinin getirdiği çağdaşlaşma azmimiiii” yahut “İzindeyiiiiiz!” gibisinden kutsallaştırıcı şablonların dışına çıkamadığı müddetçe doyurucu bir Atatürk biyografisi ortaya konamayacak ve sadece Selma Hanım’ın değil, daha başka kişilerin de Mustafa Kemal’in hayatındaki rolleri öğrenilemeyecek...
Atatürk’ün nişanlısı Selma’nın yengesi Maide Hanım’ın Atatürk’e mektubu. Üzerinde tarih bulunmayan mektubun 1935 Eylül’ünde yazıldığı, arkasındaki evrak kaydından anlaşılıyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01016534-10 ve 11)..
Sultan Vahideddin’in, son Halife Abdülmecid Efendi’nin ve modern Mısır’ın kurucusu Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelen Prenses Fazile, tam ismi ile Prenses Sabiha Fazile İbrahim, bugün İstanbul’da vefat etti.
1941’de dünyaya gelen Prenses Fazile, 1957 sonbaharında henüz 16 yaşında iken Irak’ın 22 yaşındaki kralı İkinci Faysal ile 1957 Eylül’ünde nişanlanmış, aylarca yerli ve yabancı basının manşetlerinde yeralmıştı. Kral, maiyetiyle arada bir İstanbul’a geliyor, beraberce çekilen resimleri hem Türk hem de Avrupa gazeteleriyle dergilerinin birinci sayfalarından eksik olmuyordu.
Prenses, nişanın ardından ailesiyle beraber birkaç haftalığına Bağdat’a gitti, sonra Londra’daki okuluna döndü, nikâh gününü beklemeye başladı ve o sırada tam bir facia yaşandı ve bu facia, Fazile’nin kraliçe olarak Irak tahtına oturmasına mâni oldu: Genç kral, ailesi ve yakınları Bağdat’ta 1958’in 14 Temmuz’unda yaşanan kanlı ihtilâlde can verdiler.
Fazile artık dünyanın önde gelen dergilerinin ilk sayfalarında yeralıyor, basında ondan “mahzun prenses” diye bahsediliyor ve hemen yanıbaşında, annesi Prenses Hanzade’nin güzelliğine de dikkat çekiliyordu...
Prenses Fazile, Kral Faysal ile nişanlanmasının faciaya dönüşmesinden yedi sene sonra, 1965’te Türkiye’nin eski başbakanlarından Suat Hayri Ürgüplü’nün oğlu Hayri Ürgüplü ile evlendi ve iki oğlu dünyaya geldi. Yıllarca İstanbul’da ve Paris’te yaşadı, pandemi sırasında geldiği İstanbul’dan bir daha ayrılmadı ve bugün burada vefat etti.
Fazile İbrahim'in cenazesi önümüzdeki pazar günü Bebek Camii'nde öğle namazından sonra kaldırılarak Aşiyan Mezarlığı'nda defnedilecek.
Artık dostlarının ve sevenlerinin hatıralarında yaşayacak olan Prenses Fazile’ye rahmet diliyor, oğulları Ali Suat ve Selim Ürgüplü’ye taziyelerimi sunuyorum.
Prenses Fazile ile Kral Faysal’ın Bağdat Sarayı’ndan nişan hatırası: (Arka sıra soldan) Prenses Fazile’nin babası Prens Mehmed Ali İbrahim, prensesin kardeşi Prens Ahmet İbrahim, Kral’ın kuzeni ve ressam Fahrünnisa Zeyd’in oğlu Prens Raad, Irak Kral Naibi Prens Abdülillâh, (ön sıra) Prenses Fazile, Kral İkinci Faysal ve prensesin annesi Hanzade Sultan. Prenses Fazile ve kardeşi Prens Ahmet, çocukluk senelerinde anneleri Hanzade Sultan ile… 1960’ların başından bir İsviçre hatırası: (Soldan) Hanzade Sultan, Sultan Vahideddin’in kızı olan annesi Sabiha Sultan, Vahideddin’in diğer torunu Neslişah Sultan’ın kızı Prenses İkbal, Prenses Fazile ve Prens Ahmet. Rahmi Koç’un 4 Şubat 2011’de Sultan Vahideddin ile Halife Abdülmecid’in torunu ve Prenses Fazile’nin teyzesi Neslişah Sultan’ın 90 doğum günü için verdiği davetten: (Arka sıra, soldan) Neslişah Sultan’ın torunu Prens Davud Hilmi, gelini Prenses Mediha Hilmi, diğer torunu Prenses Sabiha Hilmi, oğlu Prens Abbas Hilmi, Prenses Fazile, Prenses Fazile’nin oğlu Ali Suat Ürgüplü ve Neslişah Sultan’ın kızı Prenses İkbal Moneim Saviç. Önde, Rahmi Koç ile Neşlişah Sultan..

































