 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
xxxxxxxx
Recim yoktur
00:0027/08/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Evlendikten sonra zina suçu işleyen kadınlara ve erkeklere, dört erkeğin fiil halinde açıkça görerek şahitlik etmeleri veya suçluların itirafları üzerine uygulanan recim (taşlayarak öldürme) cezası şeriatı uygulama adına mutlaka yerine getirilmesi gereken bir ceza değildir.
Önce “Kur''an Yolu” isimli tefsirimizde ne dedik ona bakalım:
“…Bize göre bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek -usule göre- mümkün olmamakla beraber getirdikleri recim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de yok değildir:
“a) Recim cezası İslâm''dan önce vardır ve uygulanmıştır, İslâm''ın getirdiği, başlattığı bir ceza değildir.
“b) Zina cezalarının daha hafif olanları Kur''ân-ı Kerîm''de yer aldığı halde recim cezasına Kur''an''da yer verilmemiştir. 25. âyette gelecek olan mümin câriyelerle ilgili “Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir” meâlindeki ifade, hür ve evli kadınların zina cezalarının da yüz sopa olduğuna işaret etmektedir. Çünkü yüz sopanın yarısı uygulanabilir, fakat recim (ölüm) cezasının yarısından söz edilemez.
“c) Hz. Peygamber, hayatında uygulanan birkaç recim cezasında hazır bulunmamış, infazı başkalarına havale etmiştir. Suçun ispatı bu vak''aların tamamında suçlunun itirafıyla hâsıl olmuş ve ceza, Müslüman suçluların ısrarla günahtan temizlenmeyi istemeleri üzerine infaz edilmiştir.
“d) “Zina ettim, beni cezalandırarak temizle” diye gelen Müslümanları Hz. Peygamber önce geri çevirmiş, söylediklerini duymamış gibi davranmış, ısrar etmeleri üzerine kurtarıcı telkinlerde bulunmuş, “Deli mi, içmiş mi, yaptığı zina olmadığı halde öyle mi sanıyor?” demiş, bütün bunlara rağmen ısrar ettikleri için cezalandırma yoluna gitmiştir (Müslim, “Hudûd”, 16, 22).
“e) Mâiz isimli sahâbî, infaz başlayınca can acısıyla kaçmaya başlamış; arkasından yetişen infazcılar onu öldürmüşlerdi. Dönünce durumu Hz. Peygamber''e anlatmışlar. O da “Keşke bıraksaydınız! Tövbe ediyor, Allah da onu kabul buyuruyordu” demiştir. Sahâbenin recmedilen Müslümanlar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında da, “O öyle tövbe etti ki bir ümmete paylaştırılsa her bir ferdine yeterdi” (Müslim, “Hudûd”, 22); başka bir rivayete göre, “O öyle bir tövbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştırılsa –bağışlanmaları için– yeterdi” buyurmuştur (Müslim, “Hudûd”, 24). İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi fıkıhçılar bu hadislere dayanarak tövbe eden, kendiliğinden gelip suçunu itiraf eden suçlulara cezayı uygulayıp uygulamama konusunda ülü''l-emrin serbest olduğu sonucuna varmışlardır (İ''lâmü''l-muvakkıîn, III, 79).
“f) Recim cezasını içeren hadiste Hz. Peygamber, “... Bekârlar için yüz sopa ve bir yıl da sürgün, evli veya evlilik geçirmiş kimseler için yüz sopa ve recim” ifadesini kullanmıştır (Müslim, “Hudûd”, 12). Müctehidler bu hadiste geçen cezaların ikisi hakkında farklı görüş, anlayış ve değerlendirme ortaya koymuşlardır: 1. Kadının başka bir yere sürülmesi, 2. Recim yanında bir de sopa cezasının uygulanması. Hadiste bu iki ceza da yer aldığı halde bunlar uygulanmaz diyen müctehidler olmuştur. Hatta Ebû Hanîfe''nin, “sürgün cezasının had (değişmez, kanunî ceza) değil, uygulaması yöneticilere bırakılmış ta''zir cezası nevinden olduğunu” söylediği nakledilmiştir (Ebû Bekir İbnü''l-Arabî, I, 358); yani Kur''an''da olan ceza had, sünnetin getirdiği ilâve ceza ise ta''zir olarak değerlendirilmiş olmaktadır.
“Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası –mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak– hadlerden değildir. İslâm''dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta''zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü''l-emir tarafından düşürülebilir.”
Şu halde şeriatı uygulama adına bugün recimi uygulayanlar, sebep olduğu sonuçlar bakımından İslam''a kötülük etmektedirler.
Bu konuda bir yazı daha kaleme alıp büyük bir alimin “recim yoktur” şeklindeki kanaatini nasıl ve niçin yirmi yıl açıklayamadığını nakledeceğim
M. Ebu Zehra “Recim yok” diyor
00:0029/08/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1972 yılında Libya''da bir İslam alimleri toplantısı yapılıyor. Toplantının konusu, ülkenin kanunlarını yabancı unsurlardan temizleme ve islâmîleştirme. Bu toplantıya katılanlar arasında Yusuf Kardavi, Muhammed Ebu Zehra, Ali el-Hafîf, Mustafa ez-Zerka, Subhî es-Salih, Huseyn Hâmid Hassab, Abdulaziz Âmir gibi tanınmış alimler var. Kardavî, bu toplantıda Ebu Zehra''nın çıkışını “Bir bombanın fitilini ateşledi” ifadesiyle veriyor ve –özetle- şöyle devam ediyor:
“O toplantının yıldızı tartışmasız olarak Üstad Muhammed Ebu Zehra idi. En çok o konuşuyor, her konuşanın ardından tenkitlerini ve görüşlerini ifade ediyordu. Bir ara ayağa kalktı ve şunları söyledi:
“Ben İslam Hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, “Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin” diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recimle alakalıdır. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi şeriatında vardı, Peygamberimiz ilk zamanlarda bunu kaldırmadı, sonra Nur suresi geldi, orada zinanın cezası –evli bekar, kadın erkek herkes için yüz sopa olarak- kondu ve recim kaldırıldı.
“Bu reyimi üç delile dayandırıyorum:
1. Allah Teala Nisa suresinde, hür olmayan insanların zinasının cezası, hür olanlara verilenin yarısı kadardır” buyuruyor. Recim bölünemez bir ceza olduğuna göre cezadan maksadın yüz sopa olduğu ortaya çıkıyor.
2. Buharî''nin naklettiği bir rivayette Abdullah b. Evfâ''ya, “Recim, Nur suresi gelmeden önce mi yoksa sonra mı uygulandı?” diye soruluyor, “Bilmiyorum” cevabını veriyor. Şu halde recim uygulamasının, yüz sopa uygulamasını getiren Nur suresinden önce olması ve bu sure gelince onun kaldırılmış bulunması kuvvetle muhtemeldir.
3. “Recim cezası ayet olarak Kur''an''da vardı, lafız olarak kaldırıldı, ama hükmü kaldırılmadı” şeklindeki rivayeti akıl ve mantık kabul etmez; hükmü kalacak olan bir ayetin lafzı niçin kaldırılsın?!
“Üstad sözlerini bitirince hazır olanların çoğu ona hücuma kalkıştılar ve fıkıh kitaplarında mevcut bilgiler ile karşılık verdiler, fakat üstad görüşünde ısrar etti.”
Oturum sona erince Yusuf Kardavi, Ebu Zehra''nın yanına geliyor ve bu konuda, onunkine yakın bir görüşünün olduğunu, “Recimin değişmez ceza (had) değil, uygulayıp uygulamamak yöneticilere bırakılmış “tazir” çeşidinde bir ceza” olduğu kanaatini taşıdığını ifade ediyor. Üstad Ebu Zehra bunu da kabul etmiyor ve şöyle diyor: “Yusuf, Allah''ın rahmet armağanı olan Muhammed Mustafa (s.a.)in, ölünceye kadar insanları taşladığını akıl kabul eder mi? Bu Yahudi şeriatına ait bir cezadır ve onların taş kalpli oluşlarına da uygun düşmektedir.
Sonuç:
İslam alimleri arasında recim cezasının değişmez bir ceza olmadığını veya Yahudi şeriatına ait olan bu cezayı İslam''ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam''dan korkutmaya yarayan bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.
Recim Yoktur" demiştim
00:007/11/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pezdevî''nin Usul''üne yazılan Keşfü''l-esrar isimli şerhten :
2/533 vd.
Meşhur haberde (hadiste) manevi bakımdan olmasa da şekil yönünden bir çeşit şüphe vardır. Çünkü bu da aslında haber-i vahidir, ikinci ve üçüncü nesillerde yalan üzerine birleşmeleri düşünülemeyecek kadar çok kişi tarafından rivayet edildiği için manevi bakımdan mütevatir gibi kabul edilmiştir. Bazı Şafiîlere göre bu da haber-i vahide katılır ve ancak zan ifade eder… Hanefilerden İsa b. Eban ve daha başka bazılarına göre meşhur hadis ile mutlak nesih caiz değildir, ama ona denk olan "Kur''an hükmüne ek yapmak" caizdir.
2/536
Haber-i vahid amelde delil olur, ama ilim ifade etmez. Bazılarına göre ise haber-i vahid ile amel caiz değildir.
2/545
Gazzali der ki: Haber-i vahidin ilim ifade etmediği kesin olarak bellidir…
3/42
Fukahanın çoğuna göre haber-i vahid ile had sabit olur (had denilen belli ve değişmez cezalara bu haberler delil teşkil eder). Ebu''l-Hasen el-Kerhi ve Şemsü''l-eimme''ye göre ise haber-i vahid had için delil olamaz. Haber-i vahide şüphe vardır ve hadler şüphe üzerine düşer, uygulanmaz.
2/534
Meşhur haber ile Kur''an nassına hüküm eklenebileceğinin örneği recimdir. Evli veya dul (muhsan) olan zâniye recim cezası uygulanacağı Peygamberimizin Mâiz''i ve daha başkalarını recmetmesi ve şu hadise dayanır: Dul ile dul zina ederse yüz sopa vurulur ve taş ile recmedilirler.
"Zina eden erkek ve kadına yüz sopa vurun" mealindeki ayet evli, dul ve bekar olanların tamamına aittir. Recim hadisiyle muhsan olanlar çıkarılıp onlara recim var denince mana ve hüküm bakımından nesih gerçekleşmiştir.
Buna tahsis denemez; çünkü tahsiste tahsis eden nas ile tahsis edilen nas aynı zamanda gelecek ve aynı güçte olacak; recim hadisleri ile sopa ayeti arasında bu şartlar gerçekleşmiş değildir. Recimi inkar edenler takfir edilemezler (onlara kafir oldunuz denmez", tadlil edilirler (dalalete düştünüz denir)
3/280
Şöyle de dendi: Dulun recim cezası haber-i vahidin ayeti tahsis etmesi ile oldu; çünkü haber-i vahid ayeti neshedemez ama tahsis eder.
Yahut (şöyle de denebilir): "Allah onlar için bir yol gösterinceye kadar…" mealindeki ayet mücmel (açıklamaya muhtaç) idi, sünnet recimi getirerek ayeti açıkladı, haber-i vahid (tahsis ve nesih yapamaz ise de) açıklama yapabilir.
3/263 vd.
Fukahanın çoğuna göre mütevatir hadis ile Kur''an nassı tahsis edilebilir (Kur''an ayetinin getirdiği hükmün kapsamı daraltılır, bazı kısımlar dışarıda bırakılır). İmam Şafii, ehl-i hadisin çoğunluğu ise mütevatir hadis ile de ayetin neshini caiz görmezler.
Kur''an''da "evli veya bekar olarak zina edenlere yüz sopa vardır, bunu nesheden bir başka ayet de yoktur. Şu halde muhsan olanların hem yüz sopa yiyeceği hem de recmedileceği hakkındaki hadis (haber-i vahid) bu ayeti neshetmiş oluyor diyenlere karşı Hz. Ömer kaynaklı bir rivayete dayanılarak "Hayır, bu hadis ayeti neshetmiş değildir, çünkü hadis haber-i vahidir (meşhur değildir), onunla bilittifak ayet neshedilemez. Ayeti bir başka ayet neshetmiştir, bu ayet "zina eden yaşlı kadın (şeyha) ile yaşlı erkeği (şeyh) taşlayın" mealindedir, ama bu ayet Kurân''da yoktur, lafzı (tilaveti) neshedilmiş, hükmü kalmıştır" şeklinde cevap verilir".
Evli olsun bekar olsun zina edenlerin evlerinde hapsedilmesini emreden ayet, yüz sopa ayeti ile neshedilmiş, sonra recim hadisi ile muhsan zaniler tahsis edilmiştir; çünkü haber-i vahid ile nesih değil ama tahsis caizdir" diyenler de olmuştur. (Buraya kadar naklettiğim ifadeler arasındaki çelişkilere, recimin neye dayandığı konusundaki tereddütlere dikkat çekmek isrerim. Ayrıca Hz. Ömer''den nakledilen "şeyh ile şeyha zina ettiklerinde…" söz de metin yönünden tenkit edilmiştir.)
.Serahsî Mebsut"ta diyor ki
00:0011/11/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
10/478
Zinanın cezası başlangıçta zina edenleri evlerinde hapsetmek, ayıplamak ve incitmek (eziyet etmek) idi. Sonra bu ceza şu hadisle neshedildi:
“Benden hükmü öğrenin (alın, benden alın; Allah onlar için vaad ettiği yolu gösterdi: Bekar ile bekar zina ettiğinde yüz sopa ve bir yıl sürgün, evli (veya dul) ile evli zina ettiğinde yüz sopa ve recim.”
Bu hüküm (hadis) Nur suresinden (yüz sopa ayetinden) önce idi. Sonra yüz sopa ayeti gelince önceki hüküm (hadis hükmü) neshedildi, evli olmayanların zinasına yüz sopa, evli olanlar için ise recim sabit kaldı. Yüz sopa cezasında alimlerin ittifakı vardır. Recim ise sünnet ile sabittir ve bunu Haricîler kabul etmezler; çünkü onlar, mütevatir olmayan sünneti kabul etmiyorlar.
Hadiste evlilerin zinası için yüz sopa ve recim deniyor, bize (Hanefilere) göre recimle birlikte yüz sopa cezası had olarak meşru değildir. Peygamberimiz''in uygulattığı recimlerde yüz sopa uygulanmamıştır. Maksat zinayı engelleyici bir ceza uygulamaktır, recim bunun için yeterlidir, bunun yanında yüz sopanın faydası yoktur, faydası olmayan bir şey de had olarak meşru olmaz…
10/493-95
Hadiste geçen “bekarın zinası için yüz sopa ve bir yıl sürgün” cezasının bir yıl sürgün kısmı da -biz Hanefilere göre- yüz sopa ile bileştirilmez (ikisi birden uygulanmaz). İmam Şafiî''ye göre ikisi birden uygulanır. Çünkü Hz. Peygamber, Ebu Bekir ve Ömer hem sopa hem de sürgünü birlikte uygulamışlardır.
Bize (Hanefilere) göre ayette geçen yüz sopa zina cezasının tamamıdır, eğer buna bir de sürgün eklenirse haber-i vahidle ayetin hükmüne ekleme yapılmış olur ve bu nesih demektir.
Ayrıca şöyle hadisler de vardır:
Peygamberimiz''e zina yaparken yakalanmış bir bekar getirilmişti, “Yüz sopa vurun” dedi, “Onun bedeni buna dayanmaz” dediler. “Üzerinde yüz taze sürgünü bulunan bir dal alın onunla bir kere vurun” buyurdu. “Sonra da sürün” demedi. Eğer sürgün cezası had olsaydı zor/eziyetli de olsa onu uygulardı.
İçki içen birisi sürgün edilince dinden döndü ve Bizans''a sığındı. Bunun üzerine Hz. Ömer “Vallahi bundan sonra hiçbir kimseyi sürgüne göndermem” dedi. Eğer sürgün had olsaydı böyle demezdi.
Sopa ve sürgün başlangıçta idi, sonra Nur suresi (yüz sopa cezası) gelince sürgün kaldırıldı (neshedildi).
Biz (Hanefiler) diyoruz ki, bir kimse için sürgün cezası sabit olsa bile o, (had değil) tazir yoluyla tevbe edinceye kadar hapse atılır.
Sürgün fayda zarar hesabına göre tazir olarak uygulanır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da “Hz. Peygamber, Ebu Bekir ve Ömer sopanın yanında sürgünü de uyguladılar” rivayetine rağmen Hanefîlerin “sürgün had değildir” demeleridir.
Buraya kadar yaptığım aktarmalar “recim cezasının meşhur hadise dayalı had olarak sabit olduğu” iddiasının tartışma dışı olmadığını ortaya koymaktadır.
Aşağıda nakledeceğim tarihi bilgi, Osmanlı''da recimin -en azından bazı dönemlerde- tazir çeşidinden bir ceza olarak kabul edildiğine delalet etmektedir.
D.E. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi sayın İsmail Acar''ın tespitine göre (Fak. Der. Sayı XIII-XIV, İzmir 2001, ss. 53-68 ) “Fatih''in “Kanun-ı Sultanî” adlı kanunnamesinin ilk maddesinde; zina eden evli bir erkeğin suçuna sadece para cezası verilmektedir. II. Beyazıt Kanunnamelerinde de ibare aynı şekildedir. Yavuz Sultan Selim''in (1512-1520) Kanunnamesi ile birlikte, zina cezasını düzenleyen kanunname metnine; “siyaset olunmadığı takdirce” ibaresi girmiştir. Kanunî''ye ait Kanun-ı Sultanî ''de ise bu ibare; “lakin ala vechi ''ş-Şer'' recm kılmalu olmasa” şeklini almıştır. Bu ibare bazı Kanunî''ye ait fermanlarda da yoktur... Hatta İslam hukukçularının takdir ettiği zina suçuna verilen recm cezasının ilk kanunname metinlerinde hiç zikrinin geçmemesi, kanunnamelerde ilgili cezaların onun yerine ikame edildiği fikrini savunanları desteklemektedir.
xxxxxxx
İhtiyaç kredisi
00:0028/01/2001, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yurt dışından gelen mektupların çoğunda şu ortak soru yer almaktadır:
"Yurt dışına geçici olarak çalışmak için gidenlerin önemli bir kısmı dönmemek üzere oraya yerleşmiş bulunuyorlar. Bu değişim bazı yeni ihtiyaçları da beraberinde getiriyor; önceleri Türkiye''de ev, dükkan vb. alanlar şimdi yeni yerleştikleri yerlerde bunları almak istiyorlar, eskiden başkalarının yanında çalışanlar şimdi kendi işlerini kurup başkalarını çalıştırmayı deniyorlar. Avrupa ülkelerinde devlet veya bankalar, vatandaşı iş, mesken, araba edinmeye, dolayısıyla bu sektörleri teşvik etmeye yönelik krediler veriyorlar, kredilerin faizini de vergi yoluyla devlet ödüyor. Buralarda yaşayan din kardeşlerimiz sık sık soruyorlar: Bu kredileri almak caiz midir?"
Biz, ister yurt içinde olsun ister yurt dışında teşvik kredilerinin alınmasının caiz olduğunu defalarca söyledik ve yazdık. Dayanağımız ise şudur: Teşvik kredisi reel faiz içermez, faiz adıyla alınan rakkam fazlalığı enflasyon oranının altındadır veya ona eşittir; bu durumda devlet (ve onun adına banka) değer bakımından verdiğini geri almaktadır, reel faiz yoktur. Müslümanlar teşvik kredilerini almalı ve ne maksatla veriliyorsa orada kullanmalıdırlar. Yurt dışında bankalar yine teşvik amaçlı, fakat az da olsa reel faiz içeren krediler vermektedirler. Oralarda yaşayan Müslümanlar bu kredilerden de şu şartlarla istifade edebilirler: 1. Krediyi mesken, binek gibi gerçek ihtiyaçlar için kullanmak ve bunları edinmek için kendi paraları bulunmamak. 2. Kredi ile orada yaptıkları iş sonucunda kendileri kazançlı çıkmak.
Yurt içinde faizci banka ile işlem yapmak, faiz alıp vermek, İslam''a göre caiz olmadığı için normal hallerde (zaruret bulunmadığında) bunlar yapılamaz. Burada zaruretten maksat, giderilmediği takdirde normal olmayan sıkıntılara sebep olan ihtiyaçtır. Mesela insan yeterli beslenmez, giyinemez, tedavi olamaz, oturacak bir mesken sağlayamaz.. ise zarurete düşmüş sayılır.
Yurt içinde (Türkiye''de) verilen mesken ve araç kredilerini almanın caiz olması şu şartlara bağlıdır:
1. Verilenin teşvik kredisi olması (faiz yoluyla paradan para kazanmaya değil, belli sektörleri teşvik etmeye ve vatandaşların asli ihtiyaçlarını sağlamayı kolaylaştırmaya yönelik bulunması, bu maksatla veriliyor olması).
2. Eğer reel faiz ihtiva ediyorsa alanın buna gerçek mânada muhtaç olması ve ihtiyacını başka bir kaynaktan aynı şartlarda karşılama imkanından mahrum bulunması. Bir insan kendisinin, ailesinin ihtiyacı sebebiyle veya işi bunsuz yürümediği için bir (veya daha fazla) arabaya, meskene, işyerine.. muhtaç olabilir. Bunları almak için yeterli parası yoktur, sermayeden ayırsa -yalnızca kârı azalacak değil- işi yürümez hale gelecektir, faizsiz olarak kredi alacağı bir kaynak yoktur, kiralama veya murâbaha (vâde farkıyla satın alma) yöntemleriyle almaya kalkışsa arada önemli bir fiat farkı bulunmaktadır... İşte bu gibi durumlarda -lüks olan arzusunu değil, mübrem, gerekli, olmazsa rahatsız edici, zarar verici olan- ihtiyacını gidermek için faizli kredi alabilir. Geçmiş zamanlarda da alimler bunu -bu şartlarda- caiz görmüşlerdir.
Şunu unutmamak gerekir ki: zaruretlerin, çaresizliklerin oluşması çoğu kere müslümanların ihmali, vurdumduymazlığı, duyarsızlığı, topluma karşı ödevlerini yerine getirmemesi gibi kusurlarına dayanmakta, bunlardan kaynaklanmaktadır. Başını açarak okumak veya çalışmak mecburiyetinde olan bir kadın, a) Müslümanlar gerekli iradeyi gösterip siyasete baskı yapsalardı ve başörtülü okuma ve çalışma hakkını alsalardı, b) Bunu alıncaya kadar mağdurlara başka yerlerde okul ve iş bulsalardı, c) İş buluncaya kadar kadının geçimini sağlayacak tedbirleri alsalardı, "başörtüsünü açma zarureti oluşmayacaktı." Keza müslümanlar, zekatlarını tam ödeselerdi, -bir gün bile olsa- kullanmadıkları paralarını, hem koruyan hem de ihtiyacı olanlara faizsiz olarak kullandıran güvenilir kurumlar oluştursalardı, faizli kredi kullanma zarureti meydana gelmezdi. Hasılı yalnızca namaz, oruç, tesbih müslümanları sorumluluktan kurtarmaz; ictimâî, ahlakî, hukukî daha nice sorumluluklarımız var ve bunlardan hesaba çekileceğiz
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Kader ve tedbir
00:0022/08/1999, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir mısrada "Tedbirini terketme takdir Hudâ''nındır" deniyor. Hz. Peygamber''i (s.a.) ziyarete gelen bir bedevî devesini başıboş bırakıyor, Peygamberimiz "Deveni ne yaptın?" diye sorunca "Allah''a güvendim (tevekkül ettim) ve bağlamadan bıraktım" cevabını veriyor. Bu cevabı beğenmeyen Allah Resulü "Deveni bağla sonra Allah''a tevekkül et" buyuruyor.
Şam''da veba salgını baş gösterdiğini haber alan Halife Ömer oraya girmekten vazgeçerek yolunu değiştirince yanında bulunanlardan bazıları "Allah''ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diyorlar. Halifenin bu itiraza verdiği cevap düşündürücü ve öğreticidir: "Evet Allah''ın kaderinden yine O''nun kaderine kaçıyorum."
Kur''an''a ve onu açıklayan hadislere bakıldığında şu gerçeklerin açık ve kesin bir dil ile ifade edildiği görülüyor: Allah ezelden ebede, olmuş olacak her şeyi bilir, O''nun iradesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz, kainatı yaratan, düzeni kuran ve koruyan O''dur, olup bitenlerin bir kısmı kulların istemelerine ve teşebbüslerine bağlıdır, bunların sorumluluğu da onlara aittir, diğer kısmı ise yalnızca Allah''ın iradesine bağlıdır, maddi ve manevi âlemde sebep-sonuç ilişkisi vardır, yaratan ve düzeni kuran Allah, olayları/sonuçları sebeplere (bu sonuçları doğuran diğer olay ve oluşlara) bağlamıştır, mucizeler dışında bu kanun/kural hep devrede olur. Allah''ın her şeyi bilmesi, murat etmesi (olmasını istemesi) ve yaratması sonucu olanların olmasından ibaret bulunan kader ve kaza, kullar tarafından olmadan önce bilinemez. Bu sebeple insanların, mechul olan kadere göre değil, sorumlu bulundukları sebep-sonuç kanununa göre hareket etmeleri, başka bir deyişle "Takdir Allah''tan, tedbir ise kuldandır" demeleri gerekir.
Son deprem olayına, yukarıda özetlenen bilgi ve inanç çerçevesinde baktığımızda şunlar söylenebilir: Depremi ve onun getirdiği zararları Allah önceden biliyordu, zamanı gelip sebepleri oluşunca olmasını murat etti ve olanlar oldu. Bizler ise o gece yataklarımıza yattığımızda olacakları bilmiyorduk; çünkü ne yazık ki bilim, henüz depremin nerede ne zaman olacağını bilme noktasına gelememişti. Şu halde Allah bize, o gece niçin tedbirli olup dışarıda, çadır vb. yerlerde yatmadığımızı sormayacaktır. Ancak şunları soracaktır:
Deprem kuşağında yaşadığınızı bile bile niçin depreme dayanıklı evler yapmadınız?
Böyle felaketler ortaya çıktığında zararı ve acıları en aza indirmek için alınabilecek tedbirler, yapılacak organizasyon ve yardımlar belli olduğu halde bunları niçin ihmal ettiniz?
Bu olayların maddi sebepleri yanında manevi/ahlaki sebepleri de vardır, ibret alıp kendinizi düzelterek manevi sebeplerin ortadan kalkmasını sağlama yoluna niçin girmediniz?
Kur''an-ı Kerim''de Allah''ın kullarını çeşitli korkular ve kayıplarla imtihan edeceği, her şeye rağmen Allah''a sığınan, "Biz Allah''a aidiz ve O''na döneceğiz" diyen, olanlarda hikmet arayan ve ibret bulan kullar övülmektedir.
Hepimiz için övülen kullardan olmayı temenni ederken geçmiş olsun diyor, ölenlere rahmet, kalanlara sabır ve metanet diliyorum.
.
Dinden Kazanmak Dine Kazanmak
00:0018/10/1999, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dini Allah rızasını kazanmak için kullanmak, O''nun hoşnut olacağı bir hayatı yaşayabilmek için dinden yararlanmak meşru ve caiz olmanın ötesinde dinin gönderiliş amacını teşkil etmektedir. Dini kullanarak (istismar ederek) kişinin veya gurubun kendilerine menfaat sağlaması ise çirkindir, haramdır ve dine ihanettir. İslam âlimleri bu konuda o kadar ince eleyip sık dokumuşlardır ki, hassasiyetlerine hayran olmamak mümkün değildir. Fıkıh kitaplarının günlük hayatımızda sıkça geçen helal haram konularına tahsis edilen bölümünde (kerâhiye, istihsan kitaplarında) şöyle bir ölçü ile karşılaşıyoruz: Bir kimsenin Allah''ın adını sıkça ve açıktan anmak gibi bir âdeti olsa bile dükkanına müşteri geldiğinde bunu yapması mekruhtur; çünkü Allah''ı, müşteriyi etkilemek için anmış olması şaibesi vardır. Böyle bir âdeti bulunmadığı halde müşteri içeri girince Allah''ı anması ise hiç caiz değildir. Dinden yemenin dince caiz görülmediğini gösteren ilgi çekici başka örnekler de vardır. İmamlık, müezzinlik, Kur''an ve zorunlu din bilgisi öğreticiliği gibi işler ibadet sayıldığı için bunlardan para (ücret) almak başlangıçta caiz görülmemiş, bu işleri yapanlar başka iş göremez hale gelip hazineden ihtiyaçlarının karşılanması uygulamasına da son verilince -vazifeler aksamasın diye, zarurete dayalı olarak- ücret almalarına cevaz verilmiştir. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere gerçek mânada din istismarı, dinden yemek İslam''da caiz değildir ve samimi bir mümin, imanı ve ahlakı gereği zaten bunu yapmaz. Ama günümüzde dinden kazanma ile dine kazanmanın birbirine karıştırıldığını, ikincisinin de istismar içine sokularak mahkum edildiğini görüyoruz.
İnsanları dine kazanmak, onlara dini sevdirmek, dini hayatlarını güçlendirmek için yapılacak faaliyetler, yanlış veya yasak olmak bir yana teşvik edilmiş; zekat, vakıf, karz-ı hasen (faizsiz ihtiyaç kredisi) gibi araçlarla kısmen kurumlaştırılmıştır. Zekatın sarf yerleri arasında bulunan "müellefetü''l-kulûb"dan maksat, müslüman olmadıkları halde gönülleri veya destekleri İslam adına kazanılmak istenen kimselerdir; bunlara bu amaçla zekat verilir ve bizim değerler sistemimize göre buna din istismarı denmez; denirse caiz, hatta duruma göre farz olan bir istismar olur. Müslümanlar, Allah rızası için vakıflar kurar, insanların, hatta hayvanların çeşitli ihtiyaçlarını karşılarlar. Bunu yaparken aynı zamanda müslümanların dini hayatlarını güçlendirmek, müslüman olmayanların İslam''ı sevmelerini ve ona dost olmalarını sağlamak gibi bir amaç güderlerse bu da istismar değildir; hatta bir mânada cihaddır.
Kendilerini müslüman olarak tanımlayan ve İslam''a hizmeti ön planda tutan bazı şahıs ve kuruluşlar, deprem bölgesinde, iyi kötü, sizden bizden ayırımı yapmadan halka hizmet vermeden tutun da eğitim öğretim, muhtaçlara yardım faaliyetlerine varıncaya kadar bir takım hizmetler yaparken, bundan şahıs ve -dar mânada- kurumlarına menfaat sağlamak isterlerse bu istismardır, insanlara Allah rızası için hizmet vermek ve bu arada kimilerinin gönlünü İslam için kazanmak isterlerse bu istismar değildir, ibadettir, hizmet şeklinde cihaddır.
Birileri çıkar da "biz de bunları biliyoruz, ama müslüman şahıs ve kurumların sevilmesini, güçlenmelerini, gönüllerin İslam adına kazanılmasını... istemiyoruz; çünkü bunu, ilerisi için kendi hayat tarzımız bakımından bir tehdit olarak algılıyoruz" derlerse onlara bir dua ile mukabele etmek gerekir: Allah size şifa versin!
Dinde reform talebi
00:007/11/1999, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinin, âlimler (müctehidler, müfessirler) tarafından ilâhî/kutsal metinler yorumlanarak ortaya konan talepleri ile toplumun ihtiyaçları arasında bir uyumsuzluk, bir çatışma meydana geldiğinde probleme çözüm üretecek olanlar yine âlimlerdir. İslam tarihinde, bu mânada çözüm üretme, ârızayı giderme, gerekli ıslahat tekliflerini oluşturma işine ve çabasına "ictihad" ve "tecdîd" denilmiştir. Lüğat mânası "olanca çabayı sarfetmek" olan ictihad yeniden yorumlamaktır; eskimiş, işe yaramaz olmuş veya başkalarına ait olduğu için müctehidi bağlamayan ictihadların yerine yenilerini koymaktır. İctihadda değişen dinin nasları değildir; ictihad yoluyla yeni veya değişik bir Kur''an, buna benzer bir sünnet üretilmez, üretilen ve değişen ictihadlardır, âlimlere ait anlayışlar, yorumlar, kıyaslar, değerlendirmeler ve fetvalardır. Lüğat mânası "yenilemek" olan tecdidin tarihte gerçekleşen biçimiyle tanımı, dinden sapmaları düzeltmek, ferdin ve toplumun hayatına yerleşen dine aykırı inanç, tutum ve davranışları (hurtafe ve bid''atları) ayıklamak, gerçek İslam''a göre toplumu ıslah etmektir. Tecdid hareketinin de amacı dini değiştirmek değil, ondan sapan, uzaklaşan toplumu değiştirmektir, eğitim yoluyla ıslah etmektir.
XVI. asırda Luther tarafından daha ziyade Katolik Hristiyanlığına karşı yapılan reform (yeniden şekillendirme, düzeltme, ıslah etme) hareketinin sebepleri ve gerekçeleri İslam için sözkonusu değildir. İslam''da Allah tarafından vahyedilmiş ve bozulmamış bir kitap vardır ve bu kitap tektir, Allah ile kul arasında "ibadette, tövbede, bağışlamada..." bir aracı yoktur, diğer insanlardan farklı bir ruhban sınıfı, hata etmez, yanılmaz bir papa mevcut değildir, Katolik Kilisesi''ne benzer bir otoriteli teşkilat da yoktur. Kur''an birçok dile tercüme edilmiştir, onu asıl dilinden veya tercümesinden okumak ve yorumlamak belli bir sınıfın tekeline verilmemiştir; herkes gerekli bilgileri elde edebilir ve bilgisi olan da okur, anlar, yorumlar, uygular. Hristiyanlık''ta reform sayesinde elde edilmiş bulunan sonuçların önemli ve gerekli olanları İslam''da zaten var olduğu ve İslam farklı özellikler taşıdığı için bu dinin reforma ihtiyaç yoktur, ictihad ve tecdid, ihtiyacı karşılamak için yeterlidir.
İctihadı âlimler yapar. Devlet başkanı da Müslüman, ilmi ile âmil (dindar) bir âlim olursa ictihad yapabilir. Yapılan ictihad yalnızca sahibini bağlar. Başka müctehidleri bağlamaz. Yeterli bilgi sahibi olmayan müminler ise diledikleri bir âlimin (müctehidin) ictihadını (mezhebini) benimser, din bilgisini bu yoldan edinir ve dinlerini yaşarlar. Sivil kesimde (fetva alanında) İslamî devletin belli bir ictihadı dayatma, ona zorlama selahiyeti yoktur. Kamu alanında, devlet işlerinde ise farklı ictihadlar arasında seçim yapma, bunu kanunlaştırarak kamu hayatında kullanma selahiyeti ülü''l-emre (yöneticilere) verilmiştir.
Laik bir devlette, kendisi müctehid olmayan, danıştığı kimselerin de selahiyet ve niyetleri tartışmalı bulunan bir devlet başkanının, İslam dini için adını koymasa bile bir reform projesi üretme teşebbüsünü, yukarıda özetlediğim gerçekler ve sabit kurallar açısından değerlendirdiğim zaman garip, tutarsız ve çelişkili bulduğumu ifade etmeliyim. Laik devlet bir yana İslâmî bir devletin bile tek tip bir yorum paketini resmileştirip müminlere dayatma selahiyetinin bulunmadığı yukarıdaki açıklamalardan anlaşılmış olmalıdır. Kur''an''dan 230 âyeti değil, bir âyeti bile yürürlükten kaldırmak beşerin selahiyeti dışındadır. Bir âyetin yürürlüğünü bir süre askıya almak için ise ona inanan ve onu temel referans olarak kabul eden toplumun talep ve ihtiyacı üzerine, ehli tarafından usulünce yapılmış ictihada ihtiyaç vardır.
Laik devlet mevcut laiklik uygulama ve anlayışını değiştirmeye niyet eder de bunun yerine koyacağı din ve vicdan özgürlüğü ile İslam''ın taleplerini nasıl bağdaştıracağını bilmek isterse bunu ilim erbabına havale etmeli, alacağı raporları değerlendirmeli ve uygulamasını buna göre yapmalıdır. Böyle bir niyet mevcut değilse, proje filan denerek İslam kırpılıp mevcut laiklik anlayışına uydurulmak isteniyorsa olmayacak bir şeyle uğraşılıyor, abesle iştiğal ediliyor demektir.
Ya Batılılaşma yolunda ilerler, laikliği de onlar gibi anlar ve uygularsınız, yahut da milletin inanç ve değerleri ile uzlaşan bir din, düşünce, vicdan özgürlüğü modeli oluşturursunuz; bunların kırması olmaz.
Dinde reform talebi-II
00:0014/11/1999, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cumhurbaşkanı''nın yaptığı açıklamalar onun yeni bir şey talep etmediğini, cumhuriyet devrimi ile yapılan değişikliklerin aynen benimsenmesini, bunları değiştirme talep ve teşebbüsünden vazgeçilmesini istediğini açıkça ortaya koymuş bulunuyor. Cumhuriyetin belli bir anlaşılma ve uygulama biçimine itiraz hem soldan hem de sağdan gelmekte, ikinci/farklı bir cumhuriyet anlayışı teklif edilmekte idi. Cumhurbaşkanı bu itirazlar iuçinden İslamcılar''a ait olanı ele almakta ve onları, yetmiş altı yıldan beri sürüp gelen değişikliklerin, uygulamaların İslam''a aykırı olmadığına ikna etmeye çalışmaktadır. Sayın Demirel''in, ilahiyatçılara, hukukçulara ve başka ilim adamlarına danışarak oluşturduğu kanaatine göre cumhuriyet, demokrasi ve laiklik İslam ile çatışmamaktadır. Bu kanaatin delillerini kendisi şöyle açıklamaktadır: a) Cumhuriyet, muâmelat (siyaset, hukuk ve ekonomi alanlarıyla ilgili dini hükümler, kurallar) yerine Batı''ya ait hukuk kurallarını koymaktan ibarettir, bu yapılırken Meclis''te alimler vardır ve bunlar değiştirmeye itiraz etmemişlerdir. b) İslam''a inanan bir kimse mümindir, ehl-i kıbledir, ona kimse "sen kâfirsin, Müslüman değilsin" diyemez, muâmelâtı uygulamayan ülkeler dâru''l-harb olmaz. c) Türkiye''de İslam dininin inanç, ibadet ve güzel ahlakını yaşamak isteyenler, diğer ülkelerdeki Müslümanlar''dan daha serbest olarak yaşamaktadırlar. d) Muâmelâtı uygulamaya dönmek veya bunu istemek irticadır; irtica laikliğe aykırıdır, mümkün değildir, huzur ve birlik için bu talepten vazgeçmek şarttır.
Bize göre Cumhurbaşkanı''nın değerlendirmelerinde, teşhislerinde ve tedbir tekliflerinde önemli eksiklikler, yanlışlar ve tutarsızlıklar vardır:
a) Cumhuriyet devrimi yalnızca bir hukuk devriminden ibaret değildir. Hukuk değiştirmeyi bırakın, saltanatın ilgasına bile ciddi itirazlar olmuş, bu itirazlar, M. Kemal Paşa''nın "ihtimal bazı kafalar kesilecektir" cümlesiyle susturulmuştur (B. Lewis, 248). Başta hukuk devrimi olmak üzere diğer devrimler 1923''te kurulan İkinci Meclis''te gerçekleştirilmiştir, bu Meclis''in üyelerinin çoğu, daha önce kurulmuş bulunan Halk Fırkası''nın mensuplarıdır, alimler değildir. Buna rağmen cumhuriyet, 286 üyeli Meclis''te 158 müsbet oyla kabul edilmiştir (s. 261). Diğer devrimlerin önemli bir kısmı 1925-1929 yılları arasında devam eden takrîr-i sükun yönetimi ve istiklal mahkemelerinin gölgesi altında yapılmıştır. Bu tarihi gerçekler karşısında "kimsenin itiraz etmediğinden" değil "edemediğinden" söz edilebilir.
b) Muâmelâtı terketmek veya genel olarak amelsizlik üç şekilde olabilir: 1. İnanmadığı, bu hüküm ve kuralların Allah''tan, vahiy yoluyla geldiğini kabul etmediği için terketmek. 2. İnandığı halde eğitimsizlik, tembellik, ihmal, işine gelmemek gibi sebeplerle terketmek. 3. Ayet ve hadisleri başkalarından farklı yorumlayarak terketmek. Bunlardan birincisi kişiyi İslam''dan çıkarır. İkincisi günahkâr, fâsık, kusurlu kılar. Bu iki şekilde terk laikliğe uygundur, fakat İslam''a uygun değildir. Üçüncüsü, iyi yetişmiş ve iyi niyetli bir kimse tarafından yapılmış olursa onun ictihadıdır, meşrudur ve caizdir; ancak bu kimse de başkalarını kendi ictihadını benimsemeye zorlayamaz.
c) İmanı ve İslâmî güzel ahlakı sağlamak, yaşamak ve korumak din eğitimi ile olur; Türkiye''de din eğitimi parçalanmış ve baltalanmıştır. Eğitim ve öğretimin belli bir çağı vardır, 15 yaşından sonraya ertelenemez. Namaz ve oruç ibadetlerin başında gelir, Türkiye''de birçok çalışan istediği halde ya müsait zemin olmadığından veya mimlenme korkusundan namazını kılamamakta, orucunu tutamamaktadır. İslam''a göre Allah''ın emirlerini yerine getirmek, haramlardan kaçınmak ibadettir. Mesela başını örtmeyi gerekli, açmayı haram bilen bir bayan, açmadığı takdirde okumak veya çalışmaktan mahrum bırakılırsa burada inanç ve ibadet özgürlüğü vardır denemez. Bu ülkede sermaye bile yeşil ve beyaz diye renklere ayrılmış, İslâmî olan şaibeli kabul edilmiş, üvey evlat muamelesine tâbi tutulmuştur.
d) Muâmelâta dönmek irtica ise ve laikliğe aykırı ise laiklik de İslam''a aykırı olur, onunla bağdaşmaz; çünkü muâmelâtı İslam''dan ayırmak, böyle bir reform yapmak mümkün (meşru, caiz) değildir. Mesele böyle ele alınır ve dindar Müslümanlar''a "buna razı olun, sesinizi çıkarmayın" denirse gerginlik son bulmaz, problem çözülmüş olmaz, vicdan huzuru ve birlik sağlanamaz. Denenmesi gereken yol başkadır. Bu yol, günümüz demokrasilerine, insan hak ve özgürlüklerine uygun bulunan ve Batı''da uygulanan yoldur. Buna göre bir Müslüman''ın, bir Mûsevî''nin (ferdin ve grubun) kendi hayatında şeriatı uygulaması irtica ve laikliğe aykırı sayılmaz; başkalarının haklarına zarar vermediği ve kamu düzenini bozmadığı ölçüde ve sürece buna izin verilir, düzenlemeler de buna göre yapılır. Tek millet, tek devlet olmanın gereği bulunan ortak alan da ortak karar ile belirlenir.
Zekatla ilgili bazı meseleler
00:0020/02/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının giderek daha da yoksullaşmaları pahasına servetlerini artırmaya devam etmeleri vicdanlarını sızlatmıyorsa Allah onlardan bunun hesabını soracaktır.
Dünya Bankası Başkanı J. Wolfensohn bir konuşmasında, dünyada yaşayan altı milyar insanın yarısının yoksul olduğunu, günde 2 dolar ile yaşamaya çalıştıklarını, bunların yarısının da günlük gelirinin bir doların altında bulunduğunu ifade etmektedir. En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama hakkından maksat yarı aç yarı tok sürünmek değildir, tabîi ihtiyaçlarını gidererek yaşamaktır. Bugün dünya üzerinde yaşayan insanların inançları, dünya görüşleri ne olursa olsun bütün insanlar için böyle bir yaşama imkanını sağlamak ödevleri vardır; bu her şeyden önce bir insanlık ödevidir, ödevin ihmal edilmesi, umursanmaması, bu yüzden milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde yaşamaya mahkum olmaları, namus ve özgürlüklerinden feragat etmek mecburiyetinde kalmaları bir insanlık suçudur. Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının giderek daha da yoksullaşmaları pahasına servetlerini artırmaya devam etmeleri vicdanlarını sızlatmıyorsa Allah onlardan bunun hesabını soracaktır. "Ben O''na inanmıyorum ki..." diyenler de öte dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya başka yollardan cezalarını çekebileceklerini unutmasınlar.
İslam ilk günlerinden itibaren yoksulluk meselesi ile ilgilenmiş, mensuplarına, yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecburi, kimi ihtiyari birçok ödev vermiş, yol göstermiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka) mecburiyeti, komşu hakkı, devam eden hayırlar (sadaka-i câriye, bu çerçevede vakıf kurumu), zekat, fitre, kurban, yoksulluk maaşı (son kapı olarak devlet yardımı) bu yolların ve ödevlerin başlıcalarıdır. Bu konuda genel İslâmî ölçü şudur
(Zâriyât: 51/19; Me''âric: 70/25; Tevbe: 9/60; Haşr: 59/7).
Eğer belirlenmiş ölçüde zekat ödendiğinde yoksulluk derdine çare bulunuyor; yani temel ihtiyaçlar karşılanıyorsa zenginlerden, bu maksatla başka bir şey istenmez, ama zekat ödendiği halde ihtiyaç devam ediyorsa kırkta bir ile yetinilemez; çünkü farz olan yalnızca belli malın, belli şartlarda kırkta birini vermek değildir, yaşama hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli bulunan mali yardımın yapılmasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.) ve dört halifesinin yaşadığı çağda, normal bir ailenin yıllık geçim ihtiyacı göz önüne alınarak bir miktar (çeşitli mallardan birer miktar, nisâb) belirlenmiş, kişinin temel ihtiyaçlarına (havâic-i asliyyesine; çünkü bu miktar zekattan muaftır) ek olarak nisap denilen miktarda artıcı malı olursa bundan zekat vermesi gerektiği bildirilmiş, uygulama da buna göre olmuştur. Ancak bu ölçüleri; yani belli miktarlarda olup o güne göre değerleri birbirlerine eşit bulunan malları günümüzde değerlendirdiğimiz; paraya çevirdiğimiz veya birbiri ile değiştirmek istediğimiz zaman karşımıza bazı problemler çıkmaktadır. Mesela bugün kırk koyun, otuz sığır, 200 dirhem (640 gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr. altın), değer, satınalma ve mübadele gücü bakımından birbirine eşit değildir. Gümüşü ölçü olarak alsanız ödeme yükümlüsü, koyunu esas alsanız yoksullar sıkıntıya düşeceklerdir. Gümüşe göre 50-60 milyonu olan zengin sayılacak, zekat alamayacak, aksine ödeyecek, fitre verecek, kurban kesecek, yoksul akrabasına bakmaya mecbur olacaktır... Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için iki yola başvurmak, iki çözüm teklif etmek mümkündür:
1. Lafızdan, şekilden hareket edip belirlenmiş malların miktarı (nisap) değişemez diyenlere göre altın, gümüş, deve, sığır, koyun nisapları teker teker TL.ye çevirilir, toplanır ve tür sayısına bölünür, çıkan miktar TL. cinsinden nisap olarak kabul edilir. Bu malların aynına malik olanlar, diğer şartlar da bulunduğunda zaten her bir malın belli miktarını vereceklerdir, esas borçları budur. Para, ticaret malı vb.ne sahip olanlar ve yükümlü olup olmadıklarını öğrenmek isteyenler de yukarıdaki usule başvururlar.
2.Amaçtan ve temel ölçüden (ailenin bir yıllık geçim karşılığı olma ölçüsünden) hareket edebilenlere göre -ki bizce de bu ölçü kullanılabilir- yıllık ortalama geçim indeksleri esas alınabilir. Buna (indeks miktarına) ek olarak bu kadar parası, ticaret malı vb. olanlar malın kırkta birini zekat olarak öderler. Bir daha tekrar edelim ki, bu ölçüler, ödenen zekatın, yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılaması halinde geçerlidir. Bu miktar ödendiği halde yoksulluk/ihtiyaç devam ediyorsa, bundan belki tek başına bir zengin sorumlu tutulamaz (çünkü bir kişi bütün servetini dağıtsa bile problem çözülmeyecektir) ama bu zengin de dahil bütün toplum sorumlu olur.
Diğer problemleri bir başka yazıya bırakalım. .
.
Zekat ve kurban
00:0027/02/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir Müslüman''ın zekat vermekle yükümlü olabilmesi için ne kadar mala, servete (nisap) sahip olması gerekir? Geçen haftaki yazıda bunu, günümüzde anlaşılır, uygulanabilir ve amaca uygun bir formüle sokabilmek için iki yol ve ölçüden söz etmiştik: 1. Hadislerde ve fıkıh kitaplarında, belli mallar (deve, koyun, sığır, altın, gümüş...) için verilen miktarları (nisapları) teker teker kuruşlandırmak, yani bugünkü para ile karşılıklarını tesbit etmek, sonra bunların ortalamasını almak ve "Günümüzde nisap budur" demek. Bu durumda dinin hedeflediği zenginlik sınırını yaklaşık olarak tesbit etmek mümkündür. Çağdaş alimlerden Kardâvî "Altını esas alalım" diyor, buna göre nisap 500 milyon civarında olur. Gümüşü alalım diyenlere göre 55 milyon olur. Kırk koyunu 30 milyonla çarpsanız 1.2 milyar eder. Hem 55 milyon sahibini hem de milyar sahibini eşit derecede zengin saymak âdil değildir, İslam bunu hedeflemiş olamaz. 2. Bu nisaplar, tesbit edildiği zamanda birbirine eşit ve normal bir ailenin bir yıllık geçiminin karşılığı olduğu için, buradan hareket ederek günümüzde ailenin yıllık asgari geçim indeksini esas almak ve temel ihtiyaçları karşılayan malvarlığı dışında bu kadar zekatlık mala sahip olanların "nisaba malik olduklarını" söylemek. Her iki çözüme göre de "gümüşü esas alarak 50-60 milyonu olanın zengin olduğunu, zekat alamayacağını, aksine zekat vermesi gerektiğini" söylemek yanlıştır. İkinci formüle göre, asgarî aylık geçim indeksinin iki yüz milyon olduğunu varsayarak kaba bir hesap yapacak olursak yıllık geçim tutarı 2.4 milyar eder. Birinci hesap şeklinin de bu rakama yakın bir sonuç vereceğini sanıyorum. Her iki şekilde de dini metinlerin belirlediği zenginlik ölçüsünü (nisabı) değiştirmek söz konusu değildir; yapılan şey nisabın, günümüz ölçülerine göre tesbit ve ifade edilmesidir. Geçen yazıda söylediğimiz gibi bu hesaplar ve ölçüler, yoksulun ihtiyacının böylece karşılanır olması durumunda geçerlidir. İhtiyaç devam ediyorsa yükümlülük ölçüleri de değişir.
Zekat konusunda iki husus sıkça sorulmaktadır: 1. Kadınların örf ve âdete göre normal ölçülerde edinip kullandıkları altın ve gümüş zinetlerden, takılardan zekat verilecek midir? Hanefîler dışındaki üç mezhebin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadına göre zinet, kadının temel (aslî) ihtiyaçlarından sayılır ve zekata tâbi değildir; yani bunlardan zekat ödenmez. Ben de bu ictihada katılıyorum. 2. Bir temel ihtiyacı karşılamak (mesela ev almak, ameliyat olmak, ihtiyaç halinde araba, okumak için kitap, işinde kullanmak için makina, alet vb. almak) için biriktirilen para birçok Hanefî fıkıhçıya göre zekata tâbi değildir; ben de bu görüşü tercih ediyorum.
Kurban kesmekle yükümlü olmak için kişinin zengin olması gerekir. Bu zenginliğin ölçüsü de -detaylarda bazı farklılıklar bulunmakla beraber- zekat zenginliği gibidir. Gümüşten hareket ederek 50-60 milyonu olana kurban kestirmek yanlıştır. Kurban kesmenin vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi) olduğu hükmü ittifaklı değildir. Meselâ Hanefî mezhebinden Ebû Yûsüf''a (kendisinden rivayet edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfî''î''ye göre kurban kesmek sünnettir. Bazı güçlükler ortaya çıktığında da veya yoksulların etten daha fazla paraya, başka bir şeye ihtiyaçları bulunduğunda "sünnettir diyen" ictihad tercih edilmeli ve kurbanın bedeli, daha azı, daha çoğu uygun yerlere verilmelidir. Böylece deri kavgasından da kurtulma yolu bulunmuş olacaktır.
Kurban veya etlik hayvan keserken önce hayvanı bayıltmak, uyuşturmak, böylece acı duymasını asgariye indirmek, sonra boğazlamak caizdir; önemli olan kalp atışları durmadan ve bu mânada ölüm gerçekleşmeden hayvanı boğazlamaktır. Hadislerde, kesilecek hayvana eziyet edilmemesi emredilmiştir.
.Kurban
00:005/03/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Birçok müctehide göre Kurban Bayramı''nda kurban kesmek vacib değil, sünnet olduğu için Müslümanlar bu ictihadı da uygulayabilirler"
Kurban Bayramı yaklaşınca hayvanseverler ve etyemezler kurban kesmenin şiddetle ilgili yönünü öne çıkarıp bunu tartışıyorlar, kurban kesmek isteyen Müslümanlar bazı detayları merak ediyor ve bu arada kurban derilerini ve etlerini istedikleri yere verme haklarını kısıtlayanları konuşuyorlar. İslam âlemi Kurban Bayramı ve hac ibadetinin manevi atmosferi içinde dinî tefekkür ve heyecanın yüce ufuklarına kanat açıyor. Son iki yazıda kurban konusunu ele alışımızı işte bu ilgi ve heyecan yönlendiriyor.
Şiddet kayıtsız ve sınırsız olarak mahkum edilemez; bir milletin maddi ve manevi değerlerine göz diken ve saldıran düşmana karşı şiddetin adı cihaddır, meşru savaştır, bu savaşta ölenlere şehid, kalanlara gazi denir. Tartışılan şiddet içeriye ve dışarıya, kendi insanlarına veya başka insanlara yönelik "haksız, hukuksuz" şiddettir.
Av yaparak veya belli usuller ile öldürerek hayvanların etinden ve başka parçalarından yararlanmak insanlık kadar eskidir, bütün ilâhî dinlerde meşrudur ve ahlaka da aykırı değildir. Eğer insan dışındaki canlılar; gerektiği insanlar buna ihtiyaç duydukları halde öldürülmeyecekse ne tarımcılık yapılabilir hatta ne de -gözle görülmeyen canlılara basıp öldürme ihtimali bulunduğu için- kırda bayırda yürünebilir. Merhamet adına söylenebilecek şey, hayvanların gereksiz yere öldürülmemesi ve gerektiği için öldürülecek hayvana eziyet edilmemesidir.
"Birçok müctehide göre Kurban Bayramı''nda kurban kesmek vacib değil, sünnet olduğu için Müslümanlar bu ictihadı da uygulayabilirler" demiştik. Bu takdirde, bazı yıllarda, gerektiren sebepler bulunduğunda "sünnet olan kurban ibadetini" terkedip, başka sünnet ibadetler yapmak mümkündür; mesela kurban parası, bundan azı veya daha çoğu kadar bir meblağ veya mal yoksullara, muhtaçlara verilebilir; böylece "tasadduk" ibadeti yapılmış olur. Ancak bu, "sadakanın kurban yerine geçeceği" demek değildir; kurban ibadeti ancak belli hayvanları keserek yerine getirilebilir. "Bu sünnettir, bazan mesela başka bir mali ibadetin daha önemli ve öncelikli olması halinde terkedilebilir, terkedildiğinde günah olmaz" demek başkadır, sadaka, kurban bedelini para olarak dağıtmak kurban yerine geçer demek başkadır; birincisi doğrudur, ikincisi (sadaka, bedelini vermek kurban yerine geçer demek) yanlıştır.
Kurban kesmekle insandaki şiddet eğilimi arasında kurulan ilişkiler, kurban keserek şiddet arzusunu tatmin eden insanın başka canlılara ve insana yönelik şiddet eğiliminin azalacağı gibi düşünceler ilmî verilere dayanmamaktadır. Şiddeti azaltacak şey sevgidir, merhamettir, özellikle bütün yaratıkların sahibi ve yaratıcısı olan Allah sevgisidir, O''nun merhametinden yansımalara sahip olmaktır; bunlar da sağlıklı bir din ve ahlak eğitimi ile elde edilir.
Sâffât Sûresi''nde (102-110) Hz. İbrâhim''in, oğlu yerine kestiği kurban olayı güzel ve etkili bir üslup içinde özetlenmiştir. Buna göre Hz. İbrâhîm rüyasında, Allah için oğlunu kurban ettiğini görmüş, bunu teslimiyet sembolü olarak almak yerine zahiri ile alıp uygulamaya kalkışmış; onun ve oğlunun bu itaat, fedâkârlık ve teslimiyeti Allah tarafından kurban olarak kabul buyurulmuş ve bunun yerine bir koç kurban etmesine izin verilmiş, koç kurbanı, oğul (can) kurbanı yerine geçmiştir. Bu kurbanın gökten indirildiği, cennetten geldiği şeklindeki rivayetler âyetlerde ve sahih hadislerde yoktur.
Bir detay: "Altı ayını doldurmuş kuzular, bir yaşını doldurmuş koyunlar kadar iri ve gelişmiş olursa kurban edilmeleri caizdir" denilmiştir. Ancak aynı özellikteki sığır için fıkıhçıların çoğu bu cevazı vermemişlerdir. Halbuki günümüzdeki besleme teknik ve imkanları, iki yaşında olmadığı halde, otlakta beslenen iki yaşındaki sığırlar kadar iri ve etli sığır yetiştirmeyi mümkün kılmıştır. Dişlerine bakarak değil, gövde büyüklüklerini ve kilolarını esas alarak "otlakta büyümüş iki yaşındaki ortalama sığır" büyüklüğündeki danayı kurban olarak kesmek, fıkıhçıların koyun için verdikleri ölçülere kıyas edilince caiz olmalıdır. Bu konu ile ilgili olarak rivayet edilen hadisleri böyle yorumlamak da mümkündür; nitekim Atâ ve Evzâî gibi müctehidler böyle yorumlamışlardır
.Dedikoducu
00:0012/03/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
M. Şevket Eygi bir köşe yazısında hakkımda dedikodu yapmış; kimi zaman ima yoluyla kimi zaman açıkça ismimi vererek, bazan sözlü, bazan yazılı olarak bunu hep yapıyor. Onun yaptıkları bu son yazısında olduğu gibi bazan dedikoduyu da aşarak aslı faslı olmayan isnatlara, iftiralara ve abartmalara kadar varıyor. Aslında cevap vermesem de olur, ama yazılanlar tarihe vesika olarak kalıyor, "cevap vermedi, tekzip etmedi" denilerek gerçek kabul ediliyor.
Hazret şöyle buyurmuş:
"Karaman, kurban hakkındaki yazısında, isteyen Müslümanlar''ın kurban kesmek yerine, onun parasını sadaka olarak verebileceğine dair fetva ve ruhsat vermiş. Tabii ki, yanlış bir fetva ve ruhsattır bu."
"Hayrettin Bey Cemaleddin Efgani hayranıdır. Onu Müslümanlar''a büyük bir önder olarak gösterir... Efgani İranlı''dır, Şîî''dir, kendini Sünnî olarak tanıtmış ve yalan söylemiştir, farmasondur... Hem farmason, hem İslam önderi... Olacak şey mi bu?"
"Hayrettin Karaman''ın çok sevdiği Muhammed Abduh ve Reşid Riza şaibeli adamlardır."
"Karaman ömrünü telfik-i mezahib, mezhebleri birleştirme gayretine adamıştır."
Cevap:
1. Kurban ile ilgili olarak bu köşede iki yazımız çıktı. Birincisinde şöyle dedik: "Kurban kesmenin vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi) olduğu hükmü ittifaklı değildir. Meselâ Hanefî mezhebinden Ebû Yûsüf''a (kendisinden rivayet edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfî''î''ye göre kurban kesmek sünnettir. Bazı güçlükler ortaya çıktığında veya yoksulların etten daha fazla paraya, başka bir şeye ihtiyaçları bulunduğunda ''sünnettir diyen'' ictihad tercih edilmeli ve kurbanın bedeli, daha azı, daha çoğu uygun yerlere verilmelidir. Böylece deri kavgasından da kurtulma yolu bulunmuş olacaktır." Maksadımızı doğru anlamayanlar bulunduğu için ikinci yazıda daha açık yazdık: "Birçok müctehide göre Kurban Bayramı''nda kurban kesmek vacib değil, sünnet olduğu için Müslümanlar bu ictihadı da uygulayabilirler" demiştik. Bu takdirde, bazı yıllarda, gerektiren sebepler bulunduğunda "sünnet olan kurban ibadetini" terkedip, başka sünnet ibadetler yapmak mümkündür; mesela kurban parası, bundan azı veya daha çoğu kadar bir meblağ veya mal yoksullara, muhtaçlara verilebilir; böylece "tasadduk" ibadeti yapılmış olur. Ancak bu, "sadakanın kurban yerine geçeceği" demek değildir; kurban ibadeti ancak belli hayvanları keserek yerine getirilebilir. "Bu sünnettir, bazan mesela başka bir mali ibadetin daha önemli ve öncelikli olması halinde terkedilebilir, terkedildiğinde günah olmaz" demek başkadır, sadaka, kurban bedelini para olarak dağıtmak kurban yerine geçer demek başkadır; birincisi doğrudur, ikincisi (sadaka, bedelini vermek kurban yerine geçer demek) yanlıştır."
Bu yazıları okuduktan sonra birisi çıkar da "benim yanlış fetva ve ruhsat verdiğimden" söz ederse onun, cehaletten başka ârızaları var demektir. Çünkü bu yazdıklarım, Sünnî fıkıh kitaplarında yazılanlardır, onların güncelleştirilmesinden ibarettir.
2. Ben Cemaleddin Efgani hayranı olmadığım gibi düşmanı da değilim. Hem onun Şîî ve İranlı olduğu iddialarını, hem de karşı iddiaları ben de naklettim. Bütün Müslümanlar''ın önderi olduğunu söylemedim, bir grup İslamcı''nın önderi olduğunu ise bilmeyen yoktur. Masonluğa, onu bir savunma ve korunma aracı olarak kullanmak maksadıyla girdiği, locadan kovulduğu, bunun üzerine kendisinin loca da kurduğu sabittir, bunları da yazdım. Bugün Efgani''yi masonlar değil, sömürü ve sömürgeye karşı savaşanlar, bağımsız ve birleşmiş bir İslam topluluğu kurmak isteyenler önder olarak sahipleniyorlar. Bu vakıa da onun çizgisinin nasıl geliştiği, hangi yönünün geçici, hangisinin kalıcı olduğu hakkında bir fikir vermelidir.
3. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza''yı çok sevdiğim iddiası uydurmadır. İslam''a hizmet ettiklerine inandığım müminleri eşit olarak severim. Onlar hakkında insaflı değerlendirmeler yapmışımdır, yaparım. Bütün ârızalı yanlarına rağmen Ş. Eygi''yi de severim. "Arızam nedir?" diye soracak olursa, "Bir örneği hakkımda yazdıklarındır" cevabını veririm.
4. "Bütün ömrünü mezhepleri birleştirme gayretine adamıştır" cümlesi iftiradır. Ben İslam''ı öğrenmeye başlayalı elli yıl geçti. Bu elli yıl içinde yaklaşık on bin sayfa tutan yazılarım, kitaplarım basıldı. Bu yekün içinde "telfik-ı mezâhib" ile ilgili tercüme ve telif yazılar yüz sayfa tutmaz. Bu da yüzde bir eder. Demek ki, bu konu yazı ömrümün yüzde birine tekabül etmektedir. Ş. Eygi, geri kalan (9900) sayfada neler yazdığımı okursa ömrümü neye adadığımı anlar. Okumadan, anlamadan yazarsa, dedikodu yaparsa, kendisini okuyan ve ona inananlara yanlış bilgiler verirse bunların âhirette hesabının sorulacağını bilmeli ve bunu göze almalıdır.
Telfik konusunda yazdıklarımın özü ve özeti de şudur: Müslümanlar, ihtiyaç duyduklarında, başka Sünni mezheplerin ictihad ve fetvaları ile de amel edebilirler..
..
Bayram sohbeti
00:0019/03/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bize göre İslam''da, belli hayvanları keserek yerine getirilen bir kurban ibadeti vardır, ümmetin alimlerinin çoğuna göre sünnettir, bir kısmına göre de vaciptir.
Son yıllarda Kurban Bayramı öncesinde deri toplama hakkının kime ait olduğu, laik devletin bir ibadetin parçası sayılan deri bağışı konusuna el atmasının ilkeye aykırılığı, kurban kesenlerin et ve derilerini istedikleri yere vermelerini engellemenin din özgürlüğü ile çeliştiği gibi konular tartışılırdı. Bu yıl, aynı uygulama daha sert bir şekilde devam ettiği halde tartışılmadı, bunun yerine kurban ibadetinin hükmü (vacip mi, sünnet mi olduğu), İslam''da böyle bir ibadetin var olup olmadığı konuları tartışıldı. Bize göre İslam''da, belli hayvanları keserek yerine getirilen bir kurban ibadeti vardır, ümmetin alimlerinin çoğuna göre sünnettir, bir kısmına göre de vaciptir. Müslümanlar hangi ictihadı uygulamak isterlerse uygularlar. Kurban Bayramı''na gelince kurbanıyla, teşrık tekbirleriyle, namazıyla, ziyafet ve ziyaretleriyle bu bayram Müslümanlar''ın şiarları arasındadır, onlara mahsustur, bayrak gibi onların tanınmasını sağlar, fert ve topluluk olarak Müslüman olma şuurunu pekiştirir, Hz. Peygamber (s.a.) zamanından beri devam etmektedir ve yeryüzünde Müslümanlar yaşadığı sürece de bu sembol ibadet ve ilâhî neş''e devam edecektir.
Bu girişten sonra, köşe yazım bayramın son gününe rastladığı için, okuyucularımdan gelen mektuplar içinden, soru ihtiva edenleri seçerek kısa kısa cevaplar vermek istiyorum; bu cevapları da dostların ve okuyucuların bir bayram sohbeti veya hediyesi olarak kabul etmelerini diliyorum. Keşke zamanımız müsait olsa da her mektup yazana mektupla cevap verebilsek; onlar da takdir ederler ki, buna imkanlarımız elvermiyor.
1. Temel ihtiyaçlardan birini gidermek, mesela oturmak üzere bir mesken almak için para biriktiren bir kimsenin, biriken para nisap miktarını bulsa bile bundan dolayı zekat ödemesi gerekmez.
2. Kazaya kalmış namazı olanlar bunu ilk fırsatta kılarlar. Niyet "en önce veya en son geçirdiğim filan namazı kaza etmeye" şeklinde yapılır. Kaza namazları günde şu kadar, şu vakitlerde gibi bir kayda ve şarta bağlı değildir; borçlu imkanına göre borcunu öder; kimi gün şu kadar, kimi gün bu kadar kılar. Kazaya kalmış farz ve vacip namazları olanlar, günlük namazların sünnetlerini de kılabilirler, "Kazası olanların bu sünnetleri kılmaları caiz değildir" diyen ictihad Hanefî mezhebinin tercihi değildir.
3. Zekat mal olarak verilebileceği gibi malın hesapla paraya çevrilmesi suretiyle para olarak da ödenebilir. Altın veya gümüşle ödenmesi gerekmez. Zekat borcu hesaplandıktan sonra yükümlü, bunu derhal ödeyebilir (efdal olanı budur), yoksulların menfaati gerekli kılıyorsa veya borçlu darlık içinde ise yıl içine yayarak da öder, zekatın bilahare hesap ve mahsup edilmek üzere yılından önce ödenmesi de caizdir.
4. Paranın değerini koruması ve kâr getirmesi için helal yollar seçilmelidir. Güvenilir, kendini denetime açmış, işten anlayanların tezkiye ve tavsiye ettiği, helal yoldan para kazanmayı ilke edinmiş şirketlerin, holdinglerin hisse senetlerini almak uygundur. Özel finans kurumlarına da para yatırılabilir.
5. Gıybet, insanları arkalarından çekiştirmek, duydukları zaman üzülecekleri, söylenmesini istemedikleri sözleri gıyaplarında söylemek caiz değildir. Eğer bir kimse kendini iyi, dürüst, ehliyetli olarak gösteriyor, Müslümanlar''ı kandırıyor ve zarara sokuyorsa -sağlam delillerle bilinmek şartıyla- onun içyüzünü Müslümanlar''a anlatmak, ilgilileri uyarmak gereklidir; bu davranış, yasaklanmış olan gıybet değildir.
6. Rahmetli A. Davudoğlu Hoca''nın, başkalarının etkisinde kalarak, beni dinlemeden, yazdıklarımı okumadan hakkımda yazıp söylediklerine ben de o zamanlarda cevap vermiştim (Bak. İslamın Işığında Günün Meseleleri, II, 807 vd.)
7. Kabir sorgulaması, bunun sonucuna göre ödüllendirme veya cezalandırma olayına inanmak İslam''ın inanç esasları arasında yer almıştır. Bunların "ruha, cesede avdet eden ruha, maddi kabir içinde, ayrı bir âlem olan berzahta" olması gibi hususlar, nasıl ve nice sorularının cevabı tam olarak bilinemez. Bazı rivayetlerde geçen şekiller, keyfiyetler temsilî, sembolik anlatım örnekleridir. Kabirden itibaren başlayan âlem, her şeyi ile başka bir âlemdir, dünyada kullandığımız isimler ve kelimelerin karşılığı ile oradaki karşılıklar farklıdır, her şey görüldüğünde ve yaşandığında anlaşılacaktır.
8. Kurban kesildikten sonra kılınan iki rek''atlı şükür namazı ülkemize mahsus bir gelenektir, Hz. Peygamber''in (s.a.) böyle bir uygulaması nakledilmiş değildir.
Sohbetin devamını başka yazılara bırakırken geleneğimizde kabir ziyaretinin de bulunduğunu hatırlatmak isterim, ayrıca bütün müminlerin bayramlarını tebrik ederim.
Şeriat Düzeni -I
00:0026/03/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanlar, İslamî taleplerin ne kadarına imkan buluyorlarsa o kadarını gerçekleştirir ve yaşarlar; Allah kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz.
Bir köşe yazarı soruyor: "Şeriat İslam demektir'' önermesinin arkasına sığınıp, dünyadaki değişik şeriat uygulamalarına karşı sessiz kalmak bir şey ifade etmiyor. Suudi Arabistan''da, Pakistan''da, Malezya''da, Afganistan''da, İran''da ortaya konduğu biçimiyle ''şeriat'' uygulamaları karşısında İslamcılarımız ne düşünüyor? Onların tanımladığı düzende kadının yeri neresidir? Hayatını İslami kurallara göre yaşamak istemeyenlere bu toplumlarda reva görülen muamele karşısında ne düşünüyorlar? Hangi uygulamanın ''İslam''ın içinde'', hangisinin ''İslam''ın dışında'' olduğuna karar verecek merci kimdir, bu yetkiyi nereden alıyor? Soruları çoğaltmak mümkün ama gereksiz. Bu en temel konularda bile İslamcı çevrelerin ne düşündüklerini bilmiyoruz. Hatta bu konularda bu çevrelerde yapılmış bir genel değerlendirmeye bile rastlayamadık."
Bu soruların cevabını içeren Türkçe ve yabancı dillerde pekçok kitap, makale ve günlük yazı vardır. Bunlar görülmemiş olabilir ve sorular da iyi niyetle, öğrenmek için sorulmuştur düşüncesiyle bir de bu sütunda cevap verelim dedik:
1. Dünyadaki değişik şeriat uygulamalarına karşı sessiz kalınmıyor, çeşitli vesilelerle bunlar dinî ve ilmî yönlerden değerlendiriliyor. Yazarın da bilmesi gerekir ki, isimlerini sıraladığı ülkelerde şeriat uygulaması aynı değildir, aralarında önemli farklılıklar vardır. Suudî Arabistan, İran gibi ülkelerde halkın büyük çoğunluğu muhafazakâr Müslüman olduğu için oralarda genel ahlak telakkisi, kamu düzenini korumak için alınması gereken tedbirler farklı oluyor. Bu sebeple Müslüman olmayanlar ile Müslüman oldukları halde "hayatını İslâmî kurallara göre yaşamak istemeyenlerin" özgürlükleri kısıtlanıyor; başka bir deyişle onlar, kendi şartlarında şeriatı böyle yorumluyor ve uyguluyorlar. Sudan ve Malezya gibi ülkelerde başka dinden olan vatandaşların sayısı oldukça yüksek. Bu sebeple Sudan''da Türabi, temel referansı İslam olan, azınlıkların ve farklı inanç sahibi vatandaşların hak ve özgülüklerini mümkün olan en geniş sınırlara taşıyan bir "şeriat düzeni" kurmaya çalışıyor. Bu düzene dışarıdan bakıp değerlendirme yapanlar onu demokrasiye yakın buluyorlar. Malezya''da dini ve kültürel bakımdan çoğulcu bir yapı var, mesela Müslümanlar aile hukuku alanında şeriat mahkemelerine gidiyorlar, diğerleri de kendilerine tahsis edilmiş olan ve İslâmî olmayan mahkemelere başvuruyorlar. Adı anılan ülkelerin bir kısmında uygulanan düzen, geleneklere uysa bile kitaptaki (kâmil, şekli ve amacı birlikte içeren) şeriata uymuyor; zoraki yorumlarla şeriat, geleneksel düzene payanda kılınıyor. Mesela yöneticiyi halkın veya temsilcilerinin seçemediği, denetleyemediği, gerektiğinde değiştiremediği bir siyasi düzen şeriat değildir.
2. Hayatını İslâmî kurallara göre yaşamak istemeyen Müslümanlar''ın özellikle yasakları açıktan ihlal etmeleri bazı toplumlarda kamu düzenini bozar ve genel ahlaka aykırı karşılanır bu sebeple devlet bazı kısıtlamalar getirir.
3. Devletin şeriata göre yönetilmesinin, başka bir deyişle Müslümanlar''ın iktidar taleplerinin amacı İslam''ın fert ve topluluktan istediklerini gerçekleştirmektir. İslam''ın taleplerini gerçekleştirmeyi hayatlarının amacı bilen Müslümanlar bir ülkede iktidara gelme imkanı bulurlarsa bunu yaparlar. Bu takdirde azınlıkta ve muhalefette kalanlar bazı kısıtlamaları sinelerine çekerler. İktidar başkalarının (farklı düşünen, inanan ve yaşayanların) elinde olursa bu defa Müslümanlar, İslamî taleplerin ne kadarına imkan buluyorlarsa o kadarını gerçekleştirir ve yaşarlar; Allah kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz. Şu halde belli bir İslam anlayışına sahip olanlar ile ötekiler arasında devamlı bir iktidar mücadelesi, dolayısıyla gerilim ve çatışma vardır. Bunun ortadan kalkması, yerine barış, kardeşlik, hoşgörü, birlik ve beraberliğin gelmesi isteniyorsa gerilim ve çatışma sebeplerinin ortadan kaldırılması gerekir. Bunun da yolu -henüz taraflarca tartışılıyor olsa da- sosyal ve dinî gruplara, öz değerlere çürütmeye yol açmadan mümkün olan azami özgürlüğün verildiği; iktidarın farklılıkları ortadan kaldırmak, insanları zorla tektipleştirmek için kullanılmadığı bir sosyal ve siyasî modeldir.
Dostlar yazıların uzunluğundan şikayet ediyorlar, bu sebeple cevabın kalanını gelecek yazıya bırakıyoruz.
Şeriat Düzeni - II
00:002/04/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ictihada, yoruma ve zaruret ilkesine yer verdiği için hem tarihte hem de günümüzdeki uygulamalarda farklı şeriat anlayış ve uygulamalarına raslamak mümkündür.
(Bir köşe yazarının sorularına cevap veriyorduk)
Şeriat kelimesinin iki mânada kullanıldığını biliyoruz: 1. Bütünüyle din (İslam), 2. Dinin ibadet ve muâmelât (siyaset, hukuk, ekonomi, cemiyet düzeni). Şeriat düzeni, siyasal İslam, şeriatçılık... denildiği zaman daha ziyade ikinci mâna kastedilmektedir. Birey ve topluluk olarak hayatını şeriat kurallarına göre yaşamak isteyen Müslümanlar, teorik olarak ya bunu Müslümanlar''ın (İslâmî kuralların) hakim olmadığı bir siyâsî yapı/düzen içinde veya şeriatın hakim olduğu bir düzen içinde gerçekleştireceklerdir. Birincisinde evrensel ve vazgeçilemez ölçütlere, ilkelere ve zarurete dayalı sınırlamaların ötesine geçilmesi, ya taassup veya aşırı korku yüzünden din hürriyetinin kısıtlanması Müslümanlar için problem doğurmakta, taleplerini gereksiz yere engellemektedir. İkincisinde ise hayatını İslam''a göre yaşamak istemeyenlerin özgürlüklerinin aşırı, İslam''a göre zorunlu olamayan ölçütlerde kısıtlanması -bunlar için- önemli bir problem teşkil etmektedir. Her iki taraf da, bugün gelinen noktada zorunlu hale geldiği için kendini sınırlama, karşı tarafa mümkün olan azami ölçüde özgürlük verme yoluna gitmedikçe problem devam edecektir.
İslam''da kadın üzerinde çok konuşulmuş ve yazılmıştır. Kur''an''ın öngördüğü ve Hz. Peygamber''in (s.a.) uygulamaya koyduğu, örneklerini gösterdiği cemiyet düzeni çeşitli sebeplerle kesintiye ve kısıntıya uğramıştır. Bu arada kadın da, erkeklerin günaha girmesini önlemek maksadıyla fıkıhçılar, ahlakçılar ve eğitimciler tarafından -hizmetlerine ihtiyaç duyulmadıkça- dört duvar arasına sokulmuş, eğitim ve öğretimden mahrum kılınmış, sosyal hayata getirecekleri hizmet ve zenginlik engellenmiştir. Bazı İslam ülkelerinde bu tutum hâlâ devam ediyorsa sorumlusu şeriat değil, gelenektir.
"Neyin İslâmî, şeriata uygun, neyin İslam dışı ve şeriata aykırı olduğuna kim karar verecek?" diye sorulmuştu. Bu kararın, Müslüman bireyin veya topluluğun keyfine bırakılmadığı kesindir. Makamı, rütbesi, gücü ne olursa olsun her Müslüman, Allah ve Resûlü''nün talimatına, irşadına, hükmüne tâbidir. Bu talimatın bulunduğu yer, herkesin okuyup öğrenmesine açık bulunan Kur''an ve hadislerdir. Bu iki kaynağın doğru anlaşılması bir bilgi seviyesini ve fikir çabasını gerektirir. Bilen ve çaba gösteren bizzat sonuca varır, İslam''a uygun olanı olamayandan ayırır. Bilmeyen ise bir bilene sorar. Kâmil mânada "bir bilen" müctehid derecesindeki âlimdir, müftidir. Müslümanlar belli bir müctehide tâbi olmak mecburiyetinde değildir; ilmi ve ahlakı ile ehliyet kazanmış bulunan bütün âlimlere sorabilirler ve vicdanlarına/akıllarına yatan, ibadet ve işlerini hem kolay hem düzgün yürütmeye uygun bulunan fetvâlara göre amel ederler. Kimse kimseyi, bireye ait işlerde belli bir fetvâyı kabule zorlayamaz. Kişiler arasında ve toplumda uygulanacak kurallara gelince, Müslümanlar''ın seçtiği yöneticiler, mevcut ictihadlar içinden toplumun ihtiyaçlarına en uygun olanları seçerek "Bununla amel edilsin, bunlar uygulansın" derler veya bunları kanunlaştırırlar, uygulama buna göre olur. Cemiyet değiştikçe, ihtiyaçlar gerekli kıldıkça fetvâlar, kararlar ve kanunlar da değişir. İctihada, yoruma dayanan kural, fetvâ ve kanunların yenileri ile değişmesi tabiîdir. Nasların (âyet ve hadislerin) açık ve kesin ifadelerine dayanan hükümlere, kurallara gelince bunlar da zaruret bulunduğunda -geçici olarak, zaruret devam ettiği sürece- değişir.
İslam ictihada, yoruma ve zaruret ilkesine yer verdiği için hem tarihte hem de günümüzdeki uygulamalarda farklı şeriat anlayış ve uygulamalarına raslamak mümkündür.
Bugün birçok İslam ülkesinde "Şeriat ilan edildi" denildiği zaman çok kere kastedilen şey "İslam ceza hukuku"nun uygulanmaya konmuş olduğudur. Bu ülkelerin anayasalarında "Devletin dininin İslam olduğu" zaten yazılıdır ve hukukun diğer birçok alanında şeriat yürürlüktedir. İslam ceza hukukunu uygulamaya koyarak "şeriat ilan eden" ülkelerin çoğunda İslam''ın ahlakı, eğitimi, hukuki ve sosyal adâleti, dayanışması eksiktir. Bu eksiklikler giderilmeden şeriat ilanı siyâsîdir, usulsüzdür, bir mânada şeriata aykırıdır.
.
Cevaplar
00:009/04/2000, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hollanda''da cezaevlerinde ve hastanelerde hizmet veren bir imam kardeşimizin sorularına cevap vermeye çalışacağım:
1. Yurt dışına geçici olarak çalışmak için gidenlerin önemli bir kısmı dönmemek üzere oraya yerleşmiş bulunuyorlar. Bu değişim bazı yeni ihtiyaçları da beraberinde getiriyor; önceleri Türkiye''de ev, dükkan vb. alanlar şimdi yeni yerleştikleri yerlerde bunları almak istiyorlar, eskiden başkalarının yanında çalışanlar şimdi kendi işlerini kurup başkalarını çalıştırmayı deniyorlar. Avrupa ülkelerinde devlet veya bankalar, vatandaşı iş, mesken, araba edinmeye, dolayısıyla bu sektörleri teşvik etmeye yönelik krediler veriyorlar, kredilerin faizini de vergi yoluyla devlet ödüyor. Buralarda yaşayan din kardeşlerimiz sık sık soruyorlar: Bu kredileri almak caiz midir?
Biz, ister yurt içinde olsun ister yurt dışında, teşvik kredilerinin alınmasının caiz olduğunu defalarca söyledik ve yazdık. Dayanağımız ise şudur: Teşvik kredisi reel faiz içermez, faiz adıyla alınan rakam fazlalığı enflasyon oranının altındadır veya ona eşittir; bu durumda devlet (ve onun adına banka) değer bakımından verdiğini geri almaktadır, reel faiz yoktur. Müslümanlar teşvik kredilerini almalı ve ne maksatla veriliyorsa orada kullanmalıdır. Yurt dışında bankalar yine teşvik amaçlı, fakat az da olsa reel faiz içeren krediler vermektedirler. Oralarda yaşayan Müslümanlar bu kredilerden de şu şartlarla istifade edebilirler: 1. Krediyi mesken, binek gibi gerçek ihtiyaçlar için kullanmak ve bunları edinmek için kendi paraları bulunmamak. 2. Kredi ile orada yaptıkları iş sonucunda kendileri kazançlı çıkmak. Yurt içinde (Türkiye''de) verilen mesken ve araç kredilerini almanın caiz olması da bunların teşvik kredisi olması (faiz yoluyla paradan para kazanmaya değil, belli sektörleri teşvik etmeye ve vatandaşların asli ihtiyaçlarını sağlamayı kolaylaştırmaya yönelik, bu maksatla veriliyor olması), eğer reel faiz ihtiva ediyorsa alanın buna gerçek mânada muhtaç olması ve ihtiyacını başka bir kaynaktan aynı şartlarda karşılama imkanından mahrum bulunması şartına bağlıdır.
2. Doktorların "Bu hasta tıbben ölüdür, kalbini makinalar çalıştırmaktadır" dedikleri hastanın makinalarını durdurmak, çekmek, vücudu ile alakasını kesmek caizdir. Bu makinalar çekildiği halde kalbi çalışan bir hasta olursa onun kalbini durduracak bir müdahalede bulunmak caiz değildir. İnsan beyni ve kalbiyle bir bütündür, bu ikisi çalıştığı takdirde "insan olarak yaşayan bir varlık" sözkonusudur. Dışarıdan yapılacak tedavi müdahaleleri bu iki organın normal çalışmasını sağlamaya yönelik olmalıdır. Kalp durduktan sonra beyin çalışmaz. Beyin öldükten sonra -onun yeniden hayata dönmesi mümkün olmadığı halde- makina ile kalbi çalıştırmak ise, insanı mumyalayarak bedeninin çürümesini engellemeye benzer; bu bir insan hayatı değildir. Öte yandan bir insanın kalbi ve beyni ölmediği halde ölümcül bir hastalığı bulunduğu ve acıya dayanamadığı için öldürücü bir müdahalede bulunmak caiz değildir.
3. Bir Müslüman erkek evine girdiğinde eşini, yabancı bir erkekle çirkin vaziyette yakalarsa ne yapabilir?
İslam hukukunun yürürlükte olması halinde hakime başvurur, lânetleşme (mülâane) talep eder, taraflar "yalan söyleyene ...lâneti olsun" mealinde beşer kere yemin ederler, kadın itiraf ederse, yaptığının cezasını çeker, itiraf etmez ve yapmadım diye lânetli yemin ederse hakim evliliğe son verir. Zina etmekte olan bir kadını eş olarak almak ve onunla karı koca olmak caiz değildir, tövbe ve nefsini ıslah etmiş bir kadınla ise evlenmek, evli kalmak caizdir. Karısını zina halinde yakalayan koca onu, kendi başına cezalandıramaz.
4. Hapishanelerde, mahkumlara bilgi ve eğitim vermek maksadıyla Cuma namazı kıldırmakta bir sakınca yoktur. Cuma için okunan ezanı duyan Müslümanlar bir cemaat teşkil edebiliyorlarsa ve içlerinden biri de imam olabiliyorsa Cuma''yı kılarlar.
.Din ve büyü
00:004/06/2000, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
M.G. Kırıkkanat''ın bir köşe yazısında ileri sürdüğü görüşler, verdiği bilgiler önemli eksiklik ve yanlışlar içeriyor. İlgililere bir yardım, kendisine de bir eleştiri ve katkı olsun diye doğru bildiklerimi kaydetmeyi gerekli gördüm.
"Din, bir kültürdür. Zıp diye doğmaz, tümden yok olmaz. İçine sürekli yeni bir malzeme atılan çorba gibi, açıla koyulaşa, karışa örtüşe, tat ve biçim değiştirerek kaynamayı sürdürür insanların ortak belleğinde."
Sayın Kırıkkanat, bir kültür olarak tanımladığı dinin kaynağına temas etmiyor. Her nasılsa ortaya çıkmış bir din olgusunun insan belleğinde nasıl değişerek devam ettiğine işaret ediyor. Semâvî/ilâhî yani vahye dayanan dinleri "bir kültür" olarak tanımlamak yanlıştır. Bu dinlere inananlar, onun aslının, temel esaslarının vahiy yoluyla Allah tarafından bildirildiğine inanırlar; buna göre de o dinlerin aslı ilâhîdir, dolayısıyla beşerî değildir; beşerî olmadığı için de kültür çerçevesine sokulamaz. İlâhî dinlerin kültür tarafı, onu yaşayan grupların anlayış ve uygulamalarında sözkonusu olabilir. Beşerî (insanların uydurduğu) dinler birer kültür çeşidi olarak ele alınabilir. Bütün dinlere kültür diyen bir kimse, vahye inanmıyorsa, onu da büyü sayıyorsa bu kendini ilgilendirir, ancak değerlendirme yaparken milyarlarca müminin inancını da gözönüne almamak, bilimsel açıklama görüntüsü vererek bilimi alanının dışına çıkarmak bilimsel bir yöntem değildir. İslam inancına göre hak din, ortak bellekten değil, Allah''tan gelmiştir, daha önce belleklerde ve uygulamada mevcut olan birçok bâtıl inanca cephe almış, onlarla mücadele etmiş ve tevhid inancını yerleştirmiştir.
"Diğer dinlere geçenleri incelemedim, ama Müslüman olan Türkler arasında Şamanist inançların İslamiyet''e izdüşümü olağanüstü boyutlardadır. Türbelere ve ağaçlara çaput bağlamak, kimi taşları kutsal bellemek, nazar, büyü ve tılsımlı otlar, bunlardan birkaçı. Fakat Şamanist izlerin en önemlisi, ''bilinci kavramadığını kutsal kabul etmek''tir ki, Müslüman Türkler arasında, Arapça Kuran''ı anlamadan, kafayı sallaya sallaya okumayı tapınmanın bir parçası haline getirmiş olup, anlayarak okumayı ''bilinç kavrayacağı için kutsal olmaktan çıkacak'' endişesiyle reddetmektedir."
Bu paragrafta zikredilen bâtıl inançlar ve hurafeler yalnızca Türkler''e mahsus değildir, başka etnik ve kültürel gruplarda da vardır. İslam''ın sahih kaynakları bunları reddetmektedir, eğitim ve öğretimle meşgul olan Müslümanlar asırlar boyunca bu gibi inanç ve uygulamalara karşı çıkmışlar ve halkı uyarmaya çalışmışlardır. Tevhid (Allah''ın birliği, tekliği, eşsizliği) inancının temel ilkesi, Allah''tan başka hiçbir varlığın etkide bağımsız olmadığıdır. Allah neyi neye sebep kıldığını birçok alanda bildirmiştir; bilimin de işi sebep-sonuç ilişkisini keşfetmektedir. İlâhî/tabîî kanunlara göre sebep kılınanlardan başka sebep (gizemli, etkili güç) yoktur. Müslümanlar "bilincin kavrayamadığını" değil, dînî/ilâhî olanı, Allah-kul ilişkisinde ibadet veya bununla ilgili olanı kutsal sayarlar. Kur''an''ı anlayarak okumayı reddeden bir Müslüman yoktur, Kırıkkanat bunu da nereden çıkarıyor! Asırlardan beri Kur''an Türkçe''ye çevirilmiş, meali ve tefsiri okunarak anlaşılmıştır. Kur''an''ı asıl metninden okuyanlar -anlamadan okumanın değil- Allah kelamı olan metni okumanın bir ibadet olacağı inancıyla bunu okurlar. O metin müminleri, aynı zamanda anlayarak okumaya ve anladıkları üzerinde düşünmeye teşvik etmektedir.
"İslami fanatiklerin İranlı''sı ve Afgan''ı, Kur''an''ı Farsça öğreniyor. Pakistanlı, Farsça yazılmış Urduca. Kur''an, Arap kavimleri için zaten Arapça. Aralarında bir Türkler var, Kur''an''ı HİÇ anlamadan kutsayan... Önemli olan bu adamların, kendi kendilerine değil, başkaları tarafından örgütlenmeleri. Neden? Çünkü kültür olarak EZİKLER. Özgün kültürlerine ait olmayan, anlamadan benimsedikleri budalaca davaların peşinde, anlamadan okudukları dualarla, o duaları kendi dilinde okuyanlar daha iyi bilir diye, verilen emri kutsal ve cellatlığı kabul ediyorlar..."
Bu paragrafı düzeltmek, deveyi düzeltmekten zor. İranlı ve Afgan Farsça konuşur, ama Kur''an''ı Farsça öğrenmez (Kur''an''ın Farsça öğrenilmesi sözü anlamsızdır). Kur''an''ı onlar da Türkler gibi ''Arapça''sından okurlar, isteyenler de kendi dillerine (Farsça''ya) yapılan tercümeleri okuyarak anlamını öğrenirler. Bu bakımdan Türkler''den bir farkları yoktur. Sıradan bir Arap insanı -dili, bozuk/avam Arapçası olduğu için- Kur''an''ı anlayamaz, onun da fasih Arapça ile yazılmış tefsirleri okumaya ihtiyacı vardır. Yukarıda söylediğim gibi anlamadan veya anlayamadıkları için kutsama söz konusu değildir. İslam bu milletin özgün kültürünün temel unsuru olmuştur. Din adına cinayet işleyenleri buna sevkeden sebepler üzerinde bilimsel araştırmalar yapmadan "anlamadan kutsamaya" bağlamak aceleciliktir, bilim dışı verilmiş bir kararı onaylatmaya ve gereğini yaptırmaya yönelik bir manevradır. Şiddet yalnızca dinlerde değil, başka ideolojilerde ve sistemlerde, hatta demokrasilerde de vardır. Şiddetin kötüsü hukuk ve ahlak dışı olanıdır. "İslam''da da şiddet var" diyerek zihinleri bulandırmak yerine ortaya konan şiddet hareketlerinin İslam''da olup olmadığına, İslam''ın bunları onaylayıp onaylamadığına bakmak gerekmez mi?
Malum şahıs,bilinen iddialar(İftiralar)
00:0025/06/2000, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Malum şahıs (kısaca M.Ş. diyeceğiz) hem de mübarek Mevlid Kandili''nde yine asılsız iddia ve iftiralarına devam ediyor, kaç kere gerçek yönü açıklanmış, cevabı verilmiş suçlamalara devam ediyor; çünkü cevabı/açıklamayı okumuyor, okumadığını ve okumayacağını açıkça söylüyor ve yazıyor. Cevabı okumadığına göre maksadının düzeltmek, gerçeği ortaya çıkarmak değil, iftiranın iz yapmasını, yalanın gerçek gibi algılanmasını sağlamak olduğu anlaşılıyor. Bu yazıda birçok itham ve iftiradan yalnızca ikisini ele alacağız; maksadımız M.Ş.yi ikna değil, yanıltılan Müslümanlar''ı aydınlatmaktır.
M.Ş. şöyle diyor: "Başka bir ilahiyatçı, İslâm''da mutlaka tecdid ve ıslahat gerekiyor, bu da Cemalüddin Afganî''nin, Muhammed Abduh''un, Reşid Rıza''nın izinden ve peşinden giderek olur diye otuz senedir yeni bir çığır açmaya uğraşıyor."
Eğer bu ilahiyatçıdan maksat ben isem bu sözler yakıştırmadır, uydurmadır, gerçekle bir ilgisi yoktur. Yıllardır söylediğim şudur: İslam Allah''ın kulları için tamamladığı ve razı olduğu bir dindir; bu din değişmez, ıslaha ve tecdide ihtiyacı yoktur. Islah ve tecdid ihtiyacı, Müslümanlar''ın din anlayışları ve uygulamaları ile ilgilidir. Bunun "kimin izinden ve peşinden gidilerek" yapılacağına gelince, adı geçen şahıslar benim imam ve rehberlerim değildir, benim rehberim vahiy ve akıl (ilim), danışmanlarım gelmiş geçmiş İslam âlimleridir. Bu şahısların hayat, düşünce ve mücadelelerini yazmış olmam onları imam edinmek mânasına gelmez; ben Ebû Hanîfe, İmâm-ı Rabbânî, Şâh Veliyullah gibi birçok zatın daha hayat ve düşüncelerini yazdım. İnancımıza göre günahsız hatasız bir kul vardır, o da Sevgili Peygamberimiz''dir (s.a.) O''nun dışında kalan her âlim ve salih kişinin hataları, günahları olabilir, bir Müslüman ilim adamı şahısları değil, iman gereği bağlayıcı olan delilleri esas alır.
Din Tahripçileri isimli kitap da, M.Ş.''ın yazdıklarına benzer yanlışlar ve iftiralarla doludur. Ona da gerekli cevaplar tarafımızdan verilmiş ve neşredilmiştir.
Ve şöyle diyor: "İslâm dinine ve Şeriatine en büyük tehdit mezhepsizlik bid''atidir. Ünlü İslâm âlimi Profesör Said Ramazan el-Bûtî, bu konuda Müslümanlar''ı uyarmak için yazdığı kitabın ismini "İslâm Şeriatını Tehdit Eden En Tehlikeli Bid''at Mezhepsizliktir" koymuştur. Yine büyük âlim Düzceli Zâhid el-Kevserî''nin, Makalat''ında, "Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür" başlıklı bir bölüm bulunmaktadır.
İslâm uleması telfik-i mezahibe, yani mezheplerin hükümlerini karıştırarak uygulamaya izin ve ruhsat vermemişlerdir."
Yine defalarca düzelttiğimiz bu hatasında ısrar ediyor; çünkü düzeltmeleri okumuyor. M.Ş.''nin mezhepsizlik derken kastettiği mâna ile Pof. Bûtî''nin maksadı aynı değildir. Bûtî, o kitabı Elbânî''ye reddiye olarak kaleme almıştır. Elbânî''ye göre "herkesin ictihad etmesi farzdır, bir mezhebe veya mezheplere göre yaşamak; yani taklid haramdır." Bûtî haklı olarak bu görüşe "mezhepsizlik" demekte ve bunun yol açacağı sakıncaları dile getirmektedir. Bizim savunduğumuz ise şudur: Ehli olan ictihad eder, bilmeyenler bilenlere sorar ve aldıkları bilgiye, fetvaya göre amel ederler. Müslümanlar''ın tek bir fıkıh mezhebine bağlı kalmaları mecburiyeti yoktur, ihtiyaç duyduklarında, sıkıntıya düştüklerinde diğer fıkıh mezheplerinden de fetva alabilirler, bunlara göre de dinlerini yaşayabilirler. Bizim bu tesbitimize Prof. Bûtî yüzde yüz katılmaktadır, anlaşılan M.Ş., bizim yazılarımızı okumadığı gibi Bûtî''nin kitabını da asıl dilinden okumamıştır.
Telfik meselesi fıkıh usulü ilmi ile ilgili bir meseledir, M.Ş. gibi meraklı ve heveslilerin bu işlere aklı ermez. Merak edenler için söyleyelim: Telfik, "Bir meselede, aynı zamanda, birden fazla ictihadı (mezhebi) birleştirerek amel etmektir." Bunu, Hanefîler dahil, her mezhepten caiz görenler olduğu gibi görmeyenler de vardır. Geniş bilgi için bizim "Dört Risale" ve "İslam Hukukunda İctihad" isimli kitaplarımıza bakılabilir
Din bireysel midir?
00:009/07/2000, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün dünyada mevcut devletlerin yarısında bile kitabın kavlince bir demokrasi yoktur, olanlarda da -özü aynı olmakla beraber- farklı uygulama ve anlayışlar mevcuttur. Çağdaş demokrasilerin tarihi de oldukça yenidir. İslam''dan söz edilirken yaklaşık on beş asır tarihe ve coğrafyaya damgasını vurmuş bir ilâhî (vahyedilmiş kitabı bulunan) dinden bahsedildiği unutulmamalıdır. Günümüzde devletlerin bir kısmında benimsenmiş bulunan ve daha çözülmemiş birçok da problemi olan bir siyasi sistemi din yerine koyup, ilâhî bir dini ona göre yeniden biçimlendirmek, onun dar kalıpları içine sokmak en azından bir sapmadır. Doğru olan yaklaşım, dini kendi tarihi, esasları ve değerleri içinde demokrasiyi de kendi mahiyeti çerçevesinde tanımlamak, karşılaştırılacak tarafları varsa bunların karşılaştırmasını yapmaktır. Son iki yüz yılda insanlığın bir bölümü tarafından benimsendi ve kısmen uygulanıyor diye dinle demokrasiyi değiştirmek de, dini demokrasiye hapsetmek de yanlıştır. Demokrasi insan icadı bir sistemdir, insan gibi onun da dine ihtiyacı vardır, dinsiz demokrasi insanı mutlu edemez, insanın yaratılıştan gelen ihtiyaçlarını karşılayamaz.
"Din bireyseldir, onun devletle, siyasetle bir ilişkisi olamaz" diyenler, -İslam tarihi bakımından bu sözü tahlil ve tenkit edecek olursak- Hz. Peygamber ve dört halifesinin, Emevîler''in, Abbâsîler''in, Hindistan Mısır, Endülüs, Anadolu gibi yerlerde kurulan "İslam devletleri"nin dinle vaki ilişkisini nasıl değerlendirmiş (nereye koymuş) oluyorlar? Vakıalara gözlerini yumanlar onları göremezler; bu doğrudur, ama bakar körler görmedi diye gerçekler yok olur mu? Bu devletler ve topluluklar başkan seçiminden savaş ilanına, evlenmeden yiyecek ve içeceklere, ibadetlerden akitlere kadar bütün işlerini ve ilişkilerini dine uygun kılmaya çalışmadılar mı, Kur''an''ı, sünnet ve sireti temel kaynak edinmediler mi?
Tarihi bir yana bırakıp meseleye dinin temel kaynakları; Kur''an ve sünnet açısından bakalım. Bunlarda din-devlet, din-siyaset, din toplum- ilişkisine, bugün kullanılan terimlerle temas edilmemiş olabilir, ancak konuya mahiyet ve işlevler tarafından bakılınca, okuduğunu doğru anlayan bir kimse, İslam''ın temel kaynaklarına göre din bireyseldir diyebilir mi? Allah insan ferdine olduğu kadar topluluklara da sayısız ödevler vererek bunlardan sorumlu tutacağını ifade etmiyor mu? İtaat, emanet; amel, yönetme ve yargı manasında hüküm, egemenlik manasını da içeren mülk, dinin ve Müslümanlar''ın güçlü ve egemen olmaları hükmünü de ihtiva eden izzet ve i''lây-ı kelimetullah, toplumda dini ve ahlaki denetim manasında emir bi''l-marûf nehiy ani''l-münker gibi nice kavram ve bunlara bağlı yükümlülükler karşısında dinin bireysel olduğunu iddia edenler kör mü, gafil mi, cahil mi, başka bir şey mi? "Bunlar tarihe ait idi, çağdaş dünyada dinin, yeni ihtiyaçlara ve değerlere göre yeniden -bireysel olarak- kurgulanması gerekir" diyenler kendilerini tanrı veya onun vekili mi zannediyorlar?
"Din bireyseldir" diyerek işi bilenleri güldürecek yerde "Bugün Müslümanlar''ın hem din anlayışları hem de güçleri, İslam''ın gerekli ve uygun bulduğu bir devleti oluşturmaya ve işletmeye müsait değildir, bu şartlar içinde ferde düşen vazife, mümkün olan en geniş bir daire içinde birey ve cemaat olarak dinini yaşamaktır" denirse bunu, zaruret (başka çarenin bulunmaması) çerçevesinde anlamak mümkündür. Böyle bir anlayış ve uygulama meşru ve makul kabul edilse bile din yine "bireysel" değildir, en azından "cemaat çerçeveli"dir; yani insan bireyi dinin kendinden istediklerini hem Allah-birey ilişkisi, hem birey ile -aynı değerleri ve dünya görüşünü benimseme bakımından- yakından uzağa diğer insanlarla kuracağı ilişkiler, hem de insan eşya ilişkisi çerçevesinde yerine getirecektir.
Dinin kamu alanından uzak tutulduğu bir toplumda siyasete soyunanlar oyunu mevcut kurallara göre oynasınlar, herhangi bir amaçla dini, bu kurallara uydurmaya veya din ile bu kurallar arasında mevcut olmayan bir ayniyeti oluşturmaya kalkışmasınlar; bu kalkışma dine de siyasete de uygun değildir.
Yanlış tavır
00:007/01/2001, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazımızda "Başörtüsünün aleyhinde olanlar, sakala bıyığa dil uzatanlar, anadilinde namazı savunanlar, din eğitimine karşı çıkanlar, müslümanların helal kazanç peşinde olmalarını tenkit veya alay konusu edinenler, İslam''a ait bazı konuları kötü maksatlarla gündeme getirerek kafa karıştıranlar.. hep hariçten gazel okuyanlardır" demiştik. Hariçten gazel okuyanlar bunu yaparken dahildekilerin hocaları, ilahiyatçıları ne yapıyorlar? Bir kısmı bu "ahlakî, dinî ve hukukî" olmayan davranış karşısında yer alıyor, "hem din hem de hukuk açısından söylenenlerin ve istenenlerin meşru olmadığını, dindarın din hayatına kimsenin karışma hakkının bulunmadığını" ifade ediyorlar. Bizim "yanlış tavır" olarak nitelendirdiğimiz tavrı benimseyen ilahiyatçılar ise, kitapların ortasını değil, kenarını, kıyısını, satır aralarını okumaya, "bu zaten dinde yoktur" diyebilmek için delil aramaya koyuluyorlar. Eğer önceden yazılanlar arasında, muteber olmasa bile işlerine gelen bir ibare bulamazlarsa yeniden yorum yapmaya, ictihad etmeye (!) kalkışıyorlar. "Başörtüsü mü dediniz, o zaten Kur''an''da yok, var ise de mânası ve hükmü şöyle; sakal mı dediniz, o zaten bir kavim âdeti, kültür, hatta moda meselesi, din ile bir alakası yok; faiz mi dediniz, o bir ekonomi bilimi meselesi, bilim ne diyorsa odur, Kur''an''ın, Peygamber''in söyledikleri tarihe aittir, başka mahzurları sebebiyledir; Cuma namazı mı dediniz, elbette memurlar kılmaz, o namaz siyasidir, memur devletin kanun ve buyruklarına uymak mecburiyetindedir, devlet izin vermiyorsa memur Cuma namazı ile yükümlü olmaz..." diyorlar.
Bize göre bu tavır üç cihetten yanlıştır, yersizdir, tutarsızdır, dine ve hukuka aykırıdır:
1. Madem bu ibadetler ve uygulamalar dinde yoktu veya dinle ilgili değil idi, yüzyıllardır uygulana geldiği halde niçin daha önce seslerini çıkarmıyorlar da hariçten gazel okuyanlar ve haksız olarak din hayatına müdahale edenler harekete geçince onlara çanak tutuyor, söylediklerini ve yaptıklarını din adına savunmaya kalkıyorlar? Doğru olan tavır, birileri istesin istemesin dinin doğrularını ve dince yanlış olanları uygun zamanlarda, yerlerde ve şekillerde -din bunu istediği için, müslümanların buna ihtiyaçları bulunduğu için- açıklamaktır.
2. Bir şeyin dinde/dînî olup olmadığının ölçütü, İslam''a göre Kur''an, Sünnet ve muteber ictihadlardır. İnsan haklarına ve hukuka göre ise insanların inançları ve dini uygulamalarıdır. İslam''da geçerli olan ölçütlere göre dinde ve dînî olan bir uygulama, bazı ilahiyatçıların kafalarına uygun gelmiyorsa bu onların meselesidir, kendi anlayış ve ictihadlarını başkalarına dayatma hakları yoktur. Demokratik hukuk devletlerinde de dindarın inanç ve uygulamasına bakılır; dindar bir şeye inanıyorsa, bir şeyi inancı gereği yapıyorsa, bu inanç ve uygulama bir başka ölçek ve ölçüte göre değerlendirilemez, dindarın inanç ve uygulamasına müdahale edilemez, yeter ki dindar, başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlal etmesin!
3. Laik devlet anlayış ve uygulamalarında, bir din kuralına bütün vatandaşların mecbur kılınması laikliğe aykırıdır, mesela bir kanun çıkarılır ve "bütün bayanlar İslam''ın emri olduğu için başlarını örtecekler" veya "herkes Cuma namazı kılacak" denirse bu laikliğe aykırıdır. Ama inancı gereği başını örteni serbest bırakan, inancı gereği Cuma namazı kılmak isteyen devlet görevlisine bu imkanı veren hukuki düzenleme laikliğe aykırı değildir; artık inattan vazgeçip laikliği böyle anlama ve uygulamanın zamanı gelmiştir.
.İctihadın haysiyeti
00:004/02/2001, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
M.Ü. İlahiyat Fakültesi''ne başörtüsü yasağını uygulamak üzere dekan tayin edilen Z. Beyaz, geçenlerde çıktığı bir TV. Programında, düzeltilmesi bir kitaba konu olacak kadar yanlış şeyler söyledi; programın en faydalı tarafı kamu oyunun Beyaz''ı biraz daha yakından tanıması oldu. Beyaz esip gürlerken bir ara "Ben bu kitabı yazdım, Nur sûresindeki 30-31. surelerin tesettürle ilgili olmadığını isbat ettim, ondan sonra kimse bu âyetleri delil olarak kullanmıyor" dedi. Bu yazıya sebep olan da işte bu cümledir. Bu vesile ile yine baş örtüsü ile ilgili olup önemli bulduğum, kamu oyunun aydınlatılması gerektiğine inandığım birkaç hatasına daha işaret edeceğim.
Nur sûresinin 30-31. âyetleri doğrudan tesettürle (örtünme ile) ilgilidir. Bu âyetlerde örtünme ile ilgili dört kavram ve emir vardır: 1. Karşı cinse şehvetle bakmamak, (gaddu''l-basar), 2. Cinsel organı korumak; yani zina yapmamak (hıfzu''l-ferc), 3. Başörtüsünün (hımâr/humur) uçlarını geriye atıp göğsü ve gerdanı açık bırakmamak, başörtüsünü göğüs ve gerdanı da örtecek şekilde bağlamak, 4. Zîneti (cinsel cazibesi olan yerleri, avret yerlerini) yabancılara göstermemek (ibdâu''z-zîne). Bu kavramlar ve emrin bağlayıcılığı konusunda daha önce yaptığımız bir tartışma Yeni Şafak sayfalarında yayımlanacaktır, isteyenler oradan okuyabilirler. Kısaca söylemek gerekirse kılık kıyafet (moda) örf ve âdete bırakılmıştır, fakat tesettür (nerelerin örtüleceği) Kur''an''da, Sünnette ve icmâda açıklanmıştır. Fercin hıfzedilmesine, iffetin korunması değil de kilot giyilmesi mânası veren bir kimsenin ilmi de, beyanı da ciddiye alınamaz. İctihadın da bir haysiyeti vardır, bu kelime olur olmaz yerde kullanılamaz.
Kur''an bir yandan kölelik ve cariyeliğe son vermek üzere tedbirler alırken diğer yandan mevcut kölelerin durumlarını ıslah edecek tedbirler getirmiş; onlar hakkında hür kadınlardan farklı birçok hüküm sevketmiştir. Yani hür kadınla cariye arasında birçok yerde farklı hükümler vardır. Fıkıhçılar buradan hareket ederek örtünme bakımından da cariyenin farklı olduğunu ileri sürmüşlerdir; bununla beraber fark yoktur diyenler de vardır, farklı diyenlerin de tamamı şortlu resmi kabul etmezler, açılacak yerleri daha fazla sınırlarlar. Durum böyle iken "Kur''an''da örtünme olsaydı fıkıhçılar cariye hakkında bunları söylemezlerdi" demek peşin hükümle, bastırılan kararları meşrulaştırmak azmiyle yola çıkmanın perişan sonucudur. Kur''an''da olan hür kadınların örtünmesidir, olmayan ise cariyelerin farklı örtünecekleridir. Kur''an''da olanı delil kılmak yerine olmayanı kanıt olarak kullanmak, fıkıhçıların farklı statüde olduğunu düşünerek cariyelerin farklı örtünebilecekleri konusundaki ictihadlarını esas alarak Kur''an''ı buna ayarlamak, hür kadınları cariyelere -örtünme değil, açılma bakımından- kıyas etmek ancak kendilerine müctehid payesi veren bilgisizlerin yapacağı iştir. İlim adamlarına yakışan, uzmanlık alanlarında iddia sahibi olmaktır; Beyaz''ın uzmanlık alanı Tefsir midir, Fıkıh mıdır, Usul müdür; yoksa sosyoloji, tarih, iktisat mıdır? Ben bir fıkıh hocasıyım, Beyaz ve benzerlerine Fıkıh''tan mezuniyet notu bile vermem.
"Kızlarımıza din ruhsat veriyor, kolayca açıp girebilirler, günah varsa devletin boynuna olur, onların sorumluluğu yoktur" sözlerini bir insanın "rahatça" nasıl söyleyebileceğini bir türlü anlayamıyorum! Ruhsat zarurete dayanır, genel ve özel zaruretin belirlenmesi ve uygulanması kolay bir iş değildir. Zaruret haksız bir karar ve uygulamadan kaynaklanıyorsa bu haksızlığı ortadan kaldırmak için çaba göstermek, uygulamanın doğrudan muhatabı olan kızlardan ve kadınlardan başlayarak -Beyaz dahil- bütün ilgililere farzdır. Farazi olarak bir kimsenin kapatması gereken yerini açma zarureti gerçekleşse bile açması kolay değildir, insanda bir de edep vardır; kolay diyenler doktora gittiklerinde şuralarını buralarını rahatça açabiliyorlar mı?
Hocaların "Biz bu işin dînî yönüne girmeyelim, bunun içinden çıkamayız, hukuk yönünü uygulayalım" sözleri ya uydurulmuştur veya çarpıtılmıştır. Çünkü aynı programda Bekir Topaloğlu, hocaların yüzde doksan dokuzunun, başörtüsünün dînî hükmü konusunda Beyaz''dan farklı düşündüklerini açıkladı. Bu konuda içinden çıkılamayacak bir durum yok, dînin hükmü açık ve net: Müslüman kadının elleri, yüzü ve ayakları hariç vücudunu uygun giysilerle kapatması farz, açması haramdır. Bu konuda sünnî olan ve olmayan bütün mezheplerin ittifakı vardır. Örtünmeyen müslüman kadınlar dinden çıkmazlar ama içki içen, faiz yiyen müslümanlar gibi günah işlemiş olurlar. Asıl içinden çıkılamayacak yön hukuk yönüdür; çünkü okuyan ve çalışan kadınların -ister inanca, ister kişisel tercihe dayansın- kıyafetleri yüzünden okuma ve çalışma haklarını ellerinden alan bir düzenleme, anayasaya bile konsa hukuka aykırıdır; evrensel demokratik hukuk anlayış ve uygulamasına ters düşer. İşi, içinden çıkılmaz hale getiren şey, ülkemizdeki bağnazların dîne ve hukuka aykırı bir uygulamada inat ve ısrar etmeleridir.
Kusur hangisinde
00:0011/02/2001, Pazar
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Büyük İslam düşünürü İkbal, Doğu ve Batı düşüncesini, dinleri, ve İslam"ı, o derin tefekkür kabiliyeti ve büyük birikimi ile inceledikten sonra şu sonuca varıyor: "İslam"ın hiçbir kusuru yoktur, bütün kusur bizim Müslümanlığımızdadır!".
Her şeyi bildiğini zanneden bazı bilgisiz asker ve sivil şahıslar ile köşe yazarları ise söz birliği edercesine, konferanslarında ve yazılarında şunu söylüyorlar: "Moda tabir; aslında İslam"ın özünün iyi olduğu fakat Müslümanlar tarafından yanlış anlaşıldığıdır. Bu doğru değildir. Şiddet, terör, akla karşı çıkma İslam"ın bizzat ana kaynakları olan Kur"an ve Hadisler"dedir. Bunu bize en açık şekilde bizzat bu kaynaklardan örnekler vererek isbat etmek mümkündür. İlk örnek bir hadis; bu hadis, Türkler"in ne kadar kötü bir millet olduğundan bahsederek onlarla savaşana sevap vaat etmektedir. Bu nasıl bir peygamberdir? Zaten İslam"ın özünde bir Türk düşmanlığı vardır; diğer örnek bir âyet "O kavmin insanları çekik gözlüdür, elmacık kemikleri çıkıktır, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar." İşte Türkler hakkında Kur"an"ın söyledikleri budur. İşte bundan dolayı Araplar onbinlerce Türk"ü katletmiş, kellelerinden tepe yapmışlardır. Türkler"in İslam"ı kabulü zorbalık ve şiddetle olmuştur. Oysa Türkler temiz Şaman dinine mensup barışçı insanlardı. Bir de İslam hoşgörü dini diyorlar. Düpedüz yalan. İşte size bir âyet. Ne diyor? "Öldüreceksin" diyor. Böyle hoşgörü mü olur?...". "Bazı İslam ülkelerinde zina eden kadınlara dayak atılıyor; bu bir vahşettir..."
Bu satırları okuyanlar, bu sözlerin nerede, hangi konferansta ve hangi köşe yazılarında aynen söylendiğini ve yazıldığını hatırlayacaklardır. Bizim maksadımız yanlış düzeltmek olduğu için isimleri açıklamıyoruz.
Yanlışları düzeltmeye başlamadan önce bu kadar eksik bilgi ile yazma ve konuşma cesaretinin ancak cehaletten kaynaklanabileceğine işaret etmek gerekiyor.
İslam"ın ana kaynaklarında şiddet ve terör yoktur. Yüzlerce âyet aklı kullanmakla, tefekkür etmekle, düşünmekle ilgilidir. Kur"an kadar akla vurgu yapan bir kutsal kitap bulunamaz.
Türkler"in aleyhindeki hadisler sahih (Hz. Peygamber"e ait) değildir. Olsaydı bile İslam"dan öncesine ait olacak ve ancak kötülük yapanları kapsayacaktı. İslam"ın özünde de sözünde de Türk düşmanlığı yoktur, daha doğrusu bir etnik grubun diğerinden üstün veya aşağı tutulması söz konusu değildir. Kur"an"a göre bütün insanlar bir kökten gelirler, bu mânada kardeştirler, üstünlük güzel ahlaka, erdemli davranışlara ve hayırlı hizmetlere bağlıdır.
"O kavmin insanları..." şeklinde bir âyet yoktur.
Araplar eğer onbinlerce masum Türk"ü katlettilerse bu, Kur"an"a ve Sünnet"e göre büyük bir cinayettir. İslam"a göre haksız yere (meşru savaş veya idamlık suç söz konusu olmadıkça) bir kişiyi öldüren bütün insanları öldürmüş gibi olur, bu kadar büyük bir insanlık suçu işlemiş sayılır.
Tarih kitapları Türkler"in İslam ile müşerref olmalarını şiddete ve zorbalığa değil, sevmeye, beğenmeye ve hür irade ile benimsemeye dayandırıyorlar.
Kur"an ancak, din yüzünden insanlara savaş açan, inanç ve ibadet özgürlüğünü ortadan kaldıran, insanları yurt ve yuvalarından söküp atmaya kalkışan, devlete isyan ederek eşkıyalık yapan insanlara karşı savaşa (yani onları öldürmeye) izin verir. Bunun dışında kimse için "Öldürün" demez.
Zina eden erkeğe ve kadına, vücutlarında iz ve sakatlık bırakmayacak hafiflikte yüzer sopa vurulacağı Kur"an"da vardır. Bu cezanın hedefi İslam"a göre ağır bir suç olan ve aile hayatını tehdit eden zina suçunu engellemektir. Kur"an"ın nazil olduğu çağda böyle bir ceza asla ilkellik ve vahşet değildir. İslam ülkelerindeki yanlış uygulamaların da çoğu, İslam"ın değil Müslümanlar"ın kusurudur.
Konferanslarında veya köşelerinde bu kadar yanlışı söyleyenler ve yazanlar; tafargir, garazkâr, kötü niyetli, bilerek çarpıtan ve saptıran bazı kalemlerin ve kaynakların etkisinde kalıyorlar, doğru bilgiye ulaşmak için de hiçbir gayret göstermiyorlar; bunun bir manevi sorumluluğu yok mu? İnsanları yanlış bilgilendirmek ve yönlendirmek, samimi dindarları üzmek onların vicdanlarını sızlatmıyor mu?
Yazık, çok yazık!.
.İki mesele
00:003/06/2001, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yurt içinden ve dışından gelen mektuplarda iki konu çok sorulur oldu: Süt bankası ve kiralık rahim (anne).
Süt bankasından maksat, kadınlardan alınan sütlerin, ihtiyacı olan bebeklere verilmek üzere uygun ortamda korunması ve korunduğu ortamdır. Verilen bilgiye göre bu sütler ayrı ayrı verildiği gibi birbirine karıştırılarak da verilmekte, hangi kadının sütünün hangi çocuğa verildiği bilinmemektedir. Başka dinlerde ve topluluklarda "süt anneliği" ve bundan doğan evlenme engeli (süt anne ve bazı yakınları ile onu emenin evlenmesinin haram olması hükmü) bulunmadığı için böyle bir uygulamada sakınca görülmemiş, bebekler için en uygun gıda olan kadın sütünden yararlanmak tercih edilmiştir. İslam''da ise süt anneliği ve bundan doğan evlenme engeli vardır. Bu sebeple bebek, ilk iki yaşı içinde emdiği kadının "süt çocuğu" olur, o kadınla, onun usulü, fürûu ve bazı yan akrabası ile evlenemez. Eskiden emzikli kadınların fazla sütünü alıp uygun bir ortamda korumak ve gerektiğinde ihtiyacı olan bebeklere vermek mümkün değildi, bu yüzden geçmiş fıkıhçılar bu konu üzerinde durmadılar. Günümüzde süt bankası uygulaması başlayınca bazı fıkıhçılar, "sütler birbirine karıştığı ve kimin sütünü kimin emdiği bilinmediği, ayrıce süt kadının memesinden değil, biberon vb. bir şeyden verildiği için bu uygulama sonunda süt anneliği ilişkisi doğmaz" demişler.
Bize göre kimin olduğu bilinmeyen bir kadın sütünü bebeğe vermek için zaruret bulunması; yani verilmediği takdirde çocuk için hayati tehlikenin bulunması gerekir. Bu takdirde süt, zaruret sebebiyle verilmiştir, annenin kim olduğu da bilinmemektedir, insanlar bilmeden yaptıkları şeylerden sorumlu olmazlar. Zaruret hali dışında eğer kadın sütü alınacak ve bebeklere verilmek üzere bir yerde bekletilecekse bu sütün kime veya kimlere ait olduğu hem kabının üzerine hem de uygun bir yere kaydedilmelidir. Süt bir bebeğe verilirse bebeğin de kimlik kayıtları süt anneninkinin yanına kaydedilmeli, ayrıca ailesine bilgi verilmelidir. Bir bebek ayrı zamanlarda veya birbirini takiben birden fazla kadını emse bu kadınların hepsi bebeğin süt annesi olur. Buna göre sütleri karıştırılarak verilmiş kadınlar da verilen bebeğin süt annesi olurlar. Süt anneliğinin oluşmasında etkili/belirleyici olan, sütün bebeğe nereden ve nasıl verildiği değil, sütün bebeğin midesine girmesidir. Süt bankalarından yararlanmak isteyen Müslümanlar''ın bu konularda hassas davranmaları gerekir.
Birbiriyle evli ve normal yoldan çocuk sahibi olamayan bir çift için, erkeğin (kocanın) spermi, karısının yumurtası ve rahimi kullanılmak üzere yapılan tüp bebek uygulamasında sakınca yoktur. Birbiriyle evli olmayan kimselerin yumurta, sperm ve rahimlerini kullanarak tüp bebek uygulaması yapılamaz. Koca yerine bir başka erkeğin spermi, karısı yerine -nikahlısı olmayan- bir başka kadının yumurtası alınamaz veya böyle bir kadının rahimi kullanılamaz. Çünkü İslam''a göre meşru bir çocuk sahibi olmanın yolu, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla bir erkeğin önce evlenmeleri, sonra da bu evlilik içinde çocuk sahibi olmalarıdır. Çocuğun oluşumuna, erkeğin karısı veya kadının kocası olmayan birinin bir unsuru (spermi, yumurtası, rahimi) girerse çocuk bu evli çiftin meşru çocuğu olmaz.
Sperm ve yumurtanın yabancıya ait olamayacağı konusunda görüş birliği vardır. Bazı çağdaş fıkıhçılar, rahim konusunda farklı düşünmekte; tüpte oluşturulan embriyonun, erkek ile evli olmayan bir kadının rahimine yerleştirilmesinin ve böylece çocuk sahibi olmanın da caiz olduğunu, bu takdirde çocuğu doğuran kadının da -süt anne gibi- çocuğun annesi olacağını ileri sürmektedirler. Bize göre yabancı bir erkeğin spermini kadının rahimine koymak caiz değildir. Çift, bir başka kadının rahimini kullanarak çocuk sahibi olmakta ısrarlı iseler (yani kadının rahimi çocuk doğurmaya müsait değilse) bu takdirde yapılacak şey, rahimi kullanılacak kadının da erkek tarafından nikahlanmasıdır. Erkeğin spermi ile aşılanmış yumurtayı, aynı erkeğin ikinci eşinin rahimine yerleştirmekte bir sakınca olmasa gerektir. Doğacak çocuk, doğuranın kocasına ait olduğuna göre her iki kadın da onun (doğan çocuğun) biri öz, diğeri üvey annesi olur, üvey anne ile de evlenmek caiz olmadığı için süt anneliği gibi ayrı bir bağ aramak gerekmez. Müslümanlar''ın bulunduğu bir ülkede "baba ile evli olmayan kadının rahmini kullanmayı mümkün kılan" bir kanun çıkarılacak olursa bu kadınla babanın, ikinci eş olarak evlenmesine de izin verilmelidir. Aksi halde Müslümanlar''ın bu işi, yine "dini nikah veya imam nikahı" denilen özel akitle yapacakları bilinmelidir
Siyasal İslam
23:0025/08/2001, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam kelimesine "siyasal, liberal, köktenci, ılımlı" gibi kelimeleri, başkaları böyle yapıyor diye değil de bilerek ekleyenler, Müslümanlar'ın kafalarını karıştırmak, din özgürlüklerini kısıtlamak ve onları yönlendirmek istiyor olmalılar. İslam hakkında doğru ve yeterli bilgiye sahip olanlar, birden fazla İslam bulunmadığını, Allah'ın Hz. Muhammed'e vahyettiği ve onbeş asırdır yaşanan bir tek İslam'ın mevcut olduğunu, onun olmazsa olmaz kurallarının ve parçalarının eksiltilemeyeceğini, değiştirilemeyeceğini, değişime açık bulunan kurallarının değişmesi halinde de ortaya -adı da değişen- yeni bir İslam'ın çıkmayacağını bilirler. İslam'da değişmeye açık bulunan kurallar ancak ictihadla değişir. İctihad da birinci sınıf Müslüman alimler tarafından yapılabilir. İctihad, kendileri Müslüman olmayan veya Müslüman olup da dinin kurallarına göre yaşamaktan yan çizen (fasık) kimselerin arzuları yerine gelsin ve onların beğenecekleri, işlerine gelen, kendilerini rahatsız etmeyen bir İslam ortaya çıksın diye yapılmaz, ictihad alim için veya Müslüman halk için -onların dine göre yaşamalarını mümkün kılmak, problemlerini çözmek ve din hayatını kolaylaştırmak... için- yapılır.
İctihad yoluyla İslam'ın, siyasetle alâkasını kesmek ve sıfırlamak mümkün değildir; çünkü Müslümanlar, hayatlarının bütününde -hem özel hem kamusal hayatlarında- Allah'ın irade ve rızasına uygun yaşamak mecburiyetindedirler. Allah'ın irade ve rızasını, neyi istediği ve neden hoşnut kaldığını anlamanın yolu O'nun kitabına ve Peygamberi'nin (s.a.) açıklama ve uygulamalarına bakmaktır, yani vahyi referans olarak almaktır. Müslümanlar'ın, ülü'l-emr diye bilinen yöneticileri de vahyi temel kaynak olarak almaya din yönünden mecburdurlar. Klasik İslam siyaset bilimi kaynakları, vahyi kaale almayan, din kurallarına uymayan yöneticinin görevden alınmasının farz olduğunda ittifak etmişlerdir; tartışılan husus bunun ne zaman ve nasıl yapılacağı konusudur. Şu halde İslam'ın bir siyasal olanı, bir de böyle olmayanı, Müslüman'ın da bir köktencisi bir de daldan veya yapraktancısı yoktur.Müslüman bir siyasetçinin, İslam'a göre meşru ve makbul (kabul edilebilir) olan değişmesi, her işinde olduğu gibi siyaset işinde de Allah rızasına uygun faaliyet gösterme yolunda ilerlerken güç, imkan ve şartları göz önüne alarak gerekli stratejik ve taktik değişiklikleri yapmasından ibarettir. Allah kullarını, güçlerinin yetmediği veya faydası zararından çok olan şeyleri yapmakla yükümlü kılmamıştır. "Emir bilmaruf..." denilen dinî ve ahlakî denetim ve iyileştirme yükümlülüğünü örnek alırsak, yaptırım uygulayarak bu vazifeyi yapmak devlete veya görevli sivil kuruma (hisbe) aittir, dil ve gönül yoluyla yapmak ise -güç ve imkanlara göre- müminlere düşer. Eli ile düzeltemeyen dili ile, bunu da yapamayan gönül ilişkisi ve duygu yoluyla bir şeyler yapmaya çalışır. Keza ibadetlerle veya haram helal konularıyla ilgili bir yanlışı düzeltme teşebbüsü kişinin imanına zarar verecekse bundan vazgeçilir, imanını koruması tercih edilir. Her iki durumda da işin gereğine göre hareket eden mümine "değiştin" denemez, dinine de yeni bir isim verilemez.Farklı inanç ve hayat tarzlarını benimsemiş insanların bir arada yaşadığı bir toplumda Müslümanlar için en iyisi, kendi ahlak anlayışlarına aykırı davranışlara, kamuya açık alanlarda izin verilmemesidir. Günah ve ayıp olan davranışların -olacaksa- gizli, erdemli davranışların ise açık olmasıdır. En kötüsü, başkaları kendi inanç ve dünya görüşlerine uygun hayat tarzlarını serbestçe yaşarken ve bu yüzden hiçbir hak kaybına uğramazken Müslümanlar'ın inançlarına uygun yaşamalarına izin verilmemesi, eğer bunda ısrar ederlerse bazı haklardan mahrum bırakılmalarıdır. Ortası ise herkesin, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikleri sürece kendi inancına, dünya görüşüne ve ahlak anlayışına göre serbest yaşamasıdır. En iyiyi veya ortayı sağlamak ve kötüyü engellemek üzere, ülkenin siyasi rejimi, imkan ve şartları içinde siyaset yapmak, bunu yapanların İslam inanç, ahlak ve değerler sisteminden ayrılması ve bu mânada değişmesi demek değildir.
.
..İslam ve Kadın
00:003/09/2006, Pazar
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akademik titri de olan bir köşe yazarı, kadın hakkındaki şeriat hükümleri ve bunların günümüzde uygulanabilirliği konusunda şöyle diyor:
''Diyanet İşleri Başkanlığı, aile içi sorunları çözmek için danışmanlık hizmetleri veren bürolar kurunca aklıma şu soru takılmıştı: Bir erkek birden fazla eşle evlenmek isterse, kadına erkeğin yarısı kadar miras bırakmak isterse, serkeşlik eden karısına dayak atarsa, karısını tek başına evden dışarı bırakmazsa.. bu danışma merkezinde görev yapanlar ne diyecekti? Bunlar, şer''an erkeğin hakkı olan şeyler değil midir? Ama günümüz toplumunda uygulanması pek de mümkün olmayan kurallar.''
''Bunlar şer''an erkeğin hakkı değil midir?'' cümlesini, (Kesin olarak böyledir manasında) tekitli hüküm/haber cümlesi olarak değil de soru cümlesi olarak almak ve bir cevap denemesinde bulunmak istiyorum.
Sayın yazar özellikle birkaç hükmü seçmiş, bunlar günümüz insanlarının bir kısmına ters geleceği için uygulanamaz olduğunu ileri sürmüş ve buradan da hareketle günümüzde kadınların problemleri ile ilgili olarak dinden makul, adil, uygulanabilir bir çözüm beklenemeyeceğini ima etmiş.
Birinci olarak söyleyeceğim şey, İslam''da kadınla ilgili hüküm, değerlendirme ve talimatın bu dört konudan ibaret olmadığıdır ve çağdaş hukuk sistemlerinin bile henüz ulaşamadığı veya oldukça yeni zamanlarda ulaşabildiği birçok hükmün İslam''da baştan beri bulunduğudur. İslam kadının dinî, ferdî, sosyal, siyasi... haklarını asırlarca önce tanımış, bahşetmiş ve Müslümanlar da farklı eski kültürlerin verdiği imkan nispetinde bunları hayata geçirmişlerdir.
Şimdi yazarın özellikle seçtiği dört konuya gelip ''danışma merkezlerinin ne diyebileceği''
sorusuna cevap arayalım.
''Bir erkek birden fazla eşle evlenmek isterse''
Danışma merkezindeki uzman, dine aykırı düşmeden şunları söyleyebilir: Birden fazla evlenme izni (emir değil, izindir) şartlara bağlıdır. Bugün tek kadınla evlilik genel olarak uygulandığı için (uygulanan ülkelerde) birden fazla kadınla evlenmenin ilk kadına ve yakın çevresine getirdiği manevi yük (eziyet, sitres, üzüntü, ruh çöküntüsü...) dayanılamaz boyuttadır ve İslam''a göre bir müminin, bir başkasına, sırf zevkini tatmin için bunları yapma hakkı yoktur. Sen buna karşı direnebilirsin, bu günah değildir, nitekim Hz. Peygamber de kızı Fatıma''nın üzerine evlenmek isteyen Ali''ye itiraz etmiş, kızının buna tahammül edemeyeceğini, bu yüzden günaha girebileceğini söyleyerek evliliğe karşı çıkmıştır.
''Kadına erkeğin yarısı kadar miras
bırakmak isterse''.
Kur''an-ı Kerim bütün kadınlara her durumda, erkeğinkinin yarısı kadar miras hissesi vermiyor. Mesela bir kimse ölüp de mirası paylaşılırken anne ve babası hayatta ise ikisine de eşit olarak altıda birer hisse verilir. Miras paylaşımında ölenin kızları ile oğulları bulunursa bu durumda kızlara, oğul hisselerinin yarısı kadar pay verilir. Ama buna karşı kızların mali yükümlülükleri azaltılmış, buna karşı erkeklere ''askerlik, mehir, yalnızca karı ve çocuklarına değil, yakından uzağa akrabasına nafaka yükümlülüğü, akrabanın ödeyeceği bazı kaza tazminatlarına katılma'' gibi malî (mal ve para harcama ile yapılan) yükümlülükler getirmiştir. Sonuçta kızlar, erkek kardeşlerinden daha avantajlı duruma gelmektedirler. Bugün erkekler kız kardeşlerine ve diğer akrabaya karşı bu yükümlülükleri yerine getirmiyorlarsa mirastan daha fazla pay alarak bunu (başkalarının haklarını) yemeleri meşru olmaz.
Dayak ve izin meseleleri için de bir yazı daha yazalım.
İslam ülkelerinde yolsuzluk
00:0010/09/2006, Pazar
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üstad gazetecilerden Sayın Haluk Şahin “Müslüman ülkelerde yolsuzluk niçin bu kadar yaygın?” sorusuna cevap arayan ve aranmasını teşvik eden bir yazı kaleme almış (Radikal, 30-8-2006).
Uluslararası Saydamlık Örgütü''nün Yolsuzluk Endeksi''nde yerimiz utanılacak noktada bulunuyor. Bunun sebepleri üzerinde çeşitli değerlendirmeler var. Malezya Başbakanı A. Bedevî''ye göre sebep yoksulluk ve kötü yönetim. İKO Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu''na göre baş sanık, bu ülkeleri ahlaksızca sömüren Batılı çok-uluslu-şirketler ve ''haksız küreselleşme''dir.
Sayın Şahin bu sebeplerin de önemsenmesi gerektiğini kaydettikten sonra şu düşündürücü tahlili yapıyor: “(İhsanoğlu''nun) söyledikleri kısmen doğru, ama gene bir soru çıkıyor karşımıza: Bu şirketler niçin Müslüman ülkelerde daha rahat iş tutuyorlar? Belli ki, konuyu derinlemesine kavrayabilmek için bu ülkelerdeki egemen kültüre ve bu arada dinin algılanmasına inmek gerekiyor. Örneğin şu soruya: Acaba Müslüman ülkelerde dinin içselleştirilmiş bir ahlak ve yaşam tarzından çok, bir ibadet tarzı olarak algılanması nedenlerden birisi olabilir mi? Özden çok biçime değer veren bir tarzın egemenliğinin rolü ne? Eylemden çok sözün ve görünüşün ödüllendirildiği ve cezalandırıldığı bir ortam asıl etmen olmasın?”
Uzun zaman içinde oluşmuş bir sosyal vakıayı tek sebebe bağlamak doğru olmadığı gibi sebeplerin tamamını bulmak da, sebeplerin birbiri ile ilişkisini tahlil etmek de oldukça zordur. Ama İslam toplumlarında baştan beri böyle bir ahlak bozukluğunun bulunduğunu kimse söyleyemez. Eskilerden kalma bazı hasletlerimiz, geçmişimizi keşfetme bakımından da belge niteliği taşıyor. Bugün hâlâ bazı Anadolu ilçe ve kasabalarında esnaf, ezan okununca dükkanını kilitlemeden namaza gidiyor. Kul hakkı deyince titreyen ve kılı kırk yaran çok sayıda dindaşımız var. Geçmiş zamanlarda, çocuğunda gördüğü bir kusurun sebebini arayan, yolda bulduğu bir elmayı ısırdıktan sonra bunun helal olmadığı ihtimalini düşünerek geri çıkardığını, bu arada suyundan yutmuş olduğunu, çocuktaki kusurun bundan kaynaklanmış olabileceğini düşünen takva sahibi Müslümanlar yaşamış. Seferde yabancıların bağlarından üzüm yiyen, parasını da asma dallarına bağlayan ordu mensuplarımızın olduğunu menkıbelerinde okuyoruz... Ama bugün oldukça yaygın bir ahlaki yozlaşmanın olduğu apaçık ortadadır. Ben başka toplumlarda (din ve kültür mensuplarında) da başka yozlaşmaların bulunduğunu ileri sürerek, kusur ile kusurun meşrulaştırılmasına karşıyım, “Kötü misal emsal olmaz” hikmetini benimsiyorum; bu sebeple o yola gitmeyeceğim.
Sözü uzatmadan sonuca gelmek gerekirse, “bizde ahlaki yozlaşmanın baş sebebi dinin doğru anlaşılıp yaşanmasının şartlarının yokluğu veya eksikliğidir.” Din öğretim ve özellikle eğitim yoluyla anlaşılır, içselleştirilir ve yaşanır. Bu doğru anlama ve yaşamanın içinde “şekilden vazgeçmemekle beraber ruh ve özün esas olduğu, ruh ve özden uzak ibadetlerin değerlerinin bulunmadığı” da vardır. Hz. Peygamber''in (s.a.) bu mealde sayısız hadisi mevcuttur. Kur''an''da yalnız Mâ''ûn suresine bile bakmak bunun için yeterli olabilir. Ama İslam''a göre “öz ve ruh” da ancak onlara mahsus şekil (vücut, maddi kap) içinde bulunur. Hiçbir kimse namazın şeklini yerine getirmeden onun ruh ve özüne ulaştığını iddia etmesin, ispat edemez. Ve Kur''an''a göre işte bu bildiğimiz şekliyle kılınan (ancak böyle var olan) namaz ibadeti (yalnız namaz bile) insanı ferdi ve ictimai kötülüklerden, ahlaki yozlaşmalardan uzak tutar, kulun kesintisiz olarak Allah huzuru içinde yaşamasını sağlar. Bugün de teorik olarak Müslümanlar şekilperest değildir, ruh ve özün önemine vurgu yapıp dururlar, ama uygulama eğitime bağlıdır.
Üfürükçülük
00:0025/08/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinin toplum hayatında yeri olmasını istemeyenler, dini –sanki mümkünmüş gibi- ferdin vicdanına bırakmak, özel alanın –sınırı neyse- dışına çıkarmamak için çırpınanlar, çok tabîî bir dini uygulama veya din özgürlüğünü kullanma karşısında bile “laiklik elden gidiyor” yaygarası koparanlar son günlerde, İstanbul Müftülüğü’nde çalışan bir danışmanın Kur’an okuma ve dua tavsiyesine taktılar, ortalık toz duman, bu eleman atılırsa ve bir daha insanlara dua ve şifa için Kur’an okuma tavsiye edilmezse Türkiye çağdaşlaşacak, kalkınacak, bütün problemler çözülmüş olacak!
Olay:
İstanbul Müftülüğü’nde bir aile danışma birimi var (başka birkaç müftülükte daha var), aile ile ilgili problemi olan vatandaşlar birçok resmi veya sivil, laik ve seküler mercilere başvuruyorlar, bazıları da -belki oralara da başvurduktan sonra- bir de müftülüğe geliyor, müftülükte bu konuda nisbeten yetişmiş, ilgili kurumlarda ders almış, formasyon kazanmış elemanlar var, bunlar da gelenlere yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bu arada bir danışman, kocasından şiddet gören ve çare soran bir kadına boşanmayı, kendi başına ayakta durmanın çarelerini aramayı, kocasını tedavi ettirmeyi, polise başvurmayı... tavsiye ettikten sonra -kadına tahammül gücü vermek, moralini takviye etmek için- dua etmeyi, namaz kılmayı ve Kur’an okumayı da tavsiye ediyor. Olayın üzerinde en fazla durulan, âdeta kıyamet koparılan kısmı ise “Felak ve Nas surelerinin okunup suya üfürülmesi ve bu suyun aile fertlerine içirilmesi.”
Maksat:
Olayı medyaya yansıtan, Diyanet yetkililerine soru üstüne soru yağdıran, basına açıklamalar yapan, konuyu Meclis’e taşıyıp ilgili bakana soru yöneltenlerin maksadı ne? Üzüm yemek mi (yani bir yanlışın düzeltilmesini ve dinde olan ne ise onun yapılmasını sağlamak mı) yoksa bağcıyı dövmek mi (yani Diyanet’i yıpratmak, faydalı hizmetler veren danışma birimlerini kaldırtmak, dini hayatın güçlenmesini engellemek, insanları dinden soğutmak mı?)
Maksadın ikinci şık olduğunu ispat eden davranış ve ifadeler var.
İşte bazı örnekler:
Milliyet, 19.8.2006
“Hurafe soruşturması. Diyanet, İstanbul Müftülüğü Aile Bürosu’nun ‘okunmuş su’ öğüdüne soruşturma başlattı. CHP’liler ‘Hurafelerle uyutuyorlar’ derken, kadın kuruluşları büroların Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürdü.”
Birten Gökyay (Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı): “Atatürk’ün çağdaş ilkeleri varken, hurafelere inanmıyoruz. Dini inanç, toplumsal yönetim şeklinde ele alınamaz. Yoksa nasıl Ortaçağ zihniyetine götürdüğü malumdur. Üyelerimiz bu bürolara gidip denetimler yapacak.”
“CHP Kırklareli Milletvekili Mehmet Kesimoğlu, ‘üfürükçülük’ yapıldığını iddia ettiği danışmanlık büroları konusunu soru önergesiyle Meclis’e taşıyor.”
Gazeteci, başkan yardımcısına soruyor:
“2 yıldır hizmet veren bu bürolar 6 bölgede açılırken, 20 bölgeye çıkarmak isteniyor. Hizmetin kalitesini kontrol edemediğinizi söylüyorsunuz. Neye dayanarak büroların sayısını çoğaltmaya çalışıyorsunuz?”
Konuya devam edeceğim.
Üfürükçülük (2)
00:0027/08/2006, Pazar
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Prof. Dr. Aysel Ekşi yüksek perdeden şöyle buyurmuş: “Ülkeyi İslam dininin kurallarıyla yönetmeye kalkışan ülkelerde yöneticilerin etkilemeye ve değiştirmeye ilk çabaladıkları kişilerin kadınlar olduğunu biliyoruz. Çünkü gelecek kuşaklara şekil verecek olan onlardır. Ülkemizde kadınların sorunlarına çözüm arayan çok deneyimli, yetişmiş, güvenilir binlerce uzman var. Çok sayıda gönüllü kuruluş veya özel kurumlar da kadınların ve çocukların sorunlarıyla uğraşmakta. Bu kadar sayıda uzman dururken İlahiyat Fakültesi mezunlarının bu alanda işi nedir? Aile içi eğitim, neden din adamlarının insafına bırakılır? Öyle görülüyor ki bu tamamen planlı, ideolojik ve çok tehlikeli bir tercihtir.”
Laikçi oldukları için bu kelimeyi sevmeyenler “laikçilik diye bir şey yok, laiklik var o kadar” diyorlar. Onlara tavsiyem yukarıdaki satırları dikkatle okumalarıdır; çünkü bu satırlar aynı zamanda bir “laikçi fotografı”dır. Evet bizim laikçi adını verdiğimiz tipin fotoğrafı bu, tanımı ise şudur: “Dinin sosyal hayatta yerini kabul etmez, ona göre laiklik din karşısında bir din, bir ideolojidir, onun uğrunda demokrasi, insan hakları ve hürriyetleri kurban edilebilir, oluk gibi kanlar akıtılabilir, insanlar asılabilir. Din bireyin özel alanında, vicdanında olmalı, sosyal hayatta görünür bile olmamalıdır...”
Tamamının laikçilerden olduğu anlaşılan yaygaracıların dayanakları çürük; şöyle ki:
1. Ülkeyi İslam ile yönetmek isteyen ilk mürşid Hz. Peygamber’dir ve o kadınları kölelikten kurtarmış, insanlıkta ve fırsatta eşit hale getirmiştir. Bugün şeriat ilan eden bazı ülkelerin kadını değiştirme teşebbüsünden değil, dört duvar arasına mahkum ettiğinden söz etmek daha doğru olur.
2.Bugün Diyanet’in başında bulunan zat aynı zamanda bir hukukçudur, neyin kanunlara aykırı olduğunu gazetecilerden iyi bilir, aile danışma birimlerinin hukuki dayanağı mevcuttur.
3.Sivil ve resmi birçok kurum ve kuruluş aile problemleri ile meşgul oluyor, problemin hacmı karşısında bunların faaliyetleri ve çareleri devede kulak kabilinden olsa bile takdire değer. Buralarda bulunan uzmanlar her şeyin alimi olmadıkları gibi birçoğunun, toplum değerlerimize yabancılaşmış oldukları da bir gerçektir. Onların teklifleri, tavsiye ve çözümleri çoğu zaman dinle çatışıyor; Freud’a takılıp kalanları, Müslümanlara zina yolu gösterenleri olduğunu da biliyoruz. Evet buralarda bir ilahiyatçıya büyük ihtiyaç var; bu ilahiyatçı hem o uzmanlara İslam’ı öğretir (gerektiğinde İslam hakkında doğru bilgi verir) hem de problemi olan vatandaşlar içinden dinine bağlı olanlara yardımcı olur, dini kullanarak yanlış yollara yönlendirilmiş olanların yolunu düzeltir, hurafe ile dinin gerçeklerini, selahiyetle birbirinden ayırır.
4.“Öyle görülüyor ki bu tamamen planlı, ideolojik ve çok tehlikeli bir tercihtir” cümlesi tehdit ve jurnal kokuyor; laikçiler bunu hep yaparlar.
Diyanet yetkililerinin tavrı:
Kendilerini baskı altında ve taarruz karşısında hisseden yetkililer bence gereğinden fazla savunmaya geçmişler. Ortada bir komplonun olduğu açık. Evet uzman “suya sure okuyarak içme ve içirme” tavsiyesinde bulunmuş, ama bu o kadar büyütülecek bir olay değil ve medyanın düzenlediği gibi de değil; önce herkesin söyleyebileceği makul şeyler söylenmiş, sonra dua ve sonra okuma tavsiye edilmiş. Ayrıca daha sonra yapılan bir görüşmede aynı uzmanın verdiği cevapların da değerlendirmeye alınması gerekirdi:
-N.M. (Uzman): Buyrun sizi dinliyoruz, sorununuz nedir?
- Evleneceğim adam başımı kapatmamı istiyor, sizce ne yapmalıyım?
N.M.: Bu konuyu aranızda konuşarak halletmelisiniz?
- Beni hiç dinlemiyor ki!
N.M.: Onunla konuşmalısınız, sizi böyle kabul ediyorsa evlenin, etmiyorsa evlenmeyin.
- Aslında iyi bir insan. Sırf bu yüzden ayrılmak da olmaz ki. Okunmuş su içsem faydası olur mu?
N.M.: Olmaz öyle şey. Okunmuş suyla sorun çözülmez.
- Ama gazetede sizin okunmuş su tavsiye ettiğiniz yazıyor. Ben de denesem faydası olmaz mı?
N.M.: Biz üfürükçü değiliz, burası devletin resmi kurumu. Biz buraya gelenlere dua etmelerini söylüyoruz ama böyle okunmuş su falan gibi şeyler söylemeyiz.
- Suya dua okusam olmaz mı?
N.M.: Olmaz, sorunlarınızı çözemiyorsanız bir aile terapistine başvurun, mutlaka bir uzmandan yardım alın. Biz psikolog değiliz, yalnızca dini konularda yol gösterebiliriz.
Bu konularda gazetecilerin değer hükmü vermeden önce yetkililere, öğrenmek için sormaları gerekir. Onlar sormadan hükme varıyor, abartıyor, yayıyor, mahkum ediyor, sonra linç girişiminde bulunuyorlar.
Geriye bir konu kaldı, o da dua ve Kur’an âyetlerinin şifa için okunması, üflenmesi ve nihayet suya üflenerek içilmesi. Bunu da gelecek yazıda ele alalım.
Üfürükçülük (3)
00:001/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birkaç maddeci, pozitivist, inkarcı gürültü çıkardı diye hemen “duanın ve şifa için Kur’an okumanın, namaz kılmanın, umreye gidip orada dua etmenin...” dinde olmadığından, hurafe olduğundan söz etmek gerekmiyor. Onları memnun veya tatmin etmenin yolu dini inkar etmek, mümkünse yok etmektir. Onlara göre “asılsız, akla aykırı, bilime ters, çağdışı” olan yalnızca okuyup suya üfleyip içmek değil, “imanı, ibadeti, helal-haramı, sosyal düzeni ve ahlakı ile dinin ta kendisi”dir. Biz inananların anlayışı ve tavrı bence şu olmalıdır: İnanma/iman bir hidayet meselesidir, hidayetin bir ucu kulun iradesine diğer ucu da Allah’ın -kulun iradesi doğrultusunda olacak- muradına bağlıdır. Bu dünyada kimse inanmaya zorlanamaz ve zorla iman olmaz. İnananlar inandıkları gibi, inanmayanlar da kendi dünya görüşleri çerçevesinde yaşamakta serbest olurlar ve herkes din/dinsizlik özgürlüğüne saygı gösterir.
Duanın birçok maddi hastalığı iyi ettiği, hastanın iyileşmesinde tartışmasız etkileri bulunduğu konusu sayısız tecrübe ile sabit olmuştur. Bize ahlakı, davranışı kötü birinden bahsedildiğinde “Allah ıslah etsin!” diye dua ediyoruz. Bu duanın manası nedir? Duanın, kötü huyun değişmesinde bile etkili olacağı değil midir? Karısını döven bir adamı yola getirmek ve kadını kurtarmak için bütün tedbirlere başvurduktan sonra adamın ıslahı için dua etmek neden dine aykırı olsun! Duanın kabul şansını arttıran ibadetler vardır; bunlardan biri namazdır; bu sebeple namazdan sonra dua ederiz. Bazı müctehidlere göre namaz içinde ve özellikle secde halinde de dua edilebilir. Diğerleri hac ve umredir; orada da çeşitli durumlarda duanın kabul edileceğine dair hadisler vardır. Ayrıca umrenin, insanlar üzerinde güzel etkileri olduğu da yüzlerce tecrübe ile ortaya çıkmıştır.
Kur’an’ın bazı âyetlerinin ve surelerinin hem şifa için hem de korunmak için okunacağına, bazı sureler okunduktan sonra avuca üflenip vücuda sürüleceğine dair de sayısız sahih hadis mevcuttur. Bunları Peygamberimiz (s.a.) hem yapmış, hem de tavsiye etmiştir. Bırakalım inkarcılar yalnızca maddi tedbirler ile korunsunlar, iman edenler de bunlara ek olarak Allah’a sığınma, okuyup üfleme tedbirine de başvursunlar. Biz onları kınamayalım, onlar da bizi kınamasınlar.
Evet, suya üfleyip içme ve içirmeye dair bir Peygamber tavsiyesini veya uygulamasını ben de bilmiyorum. Ama ele üflemeye oldukça yakın bir uygulama olduğu için geleneğimizde uygulanmıştır.
Peki dinde yasak olan üfürme nedir?
Dinde yasak olan üfürme, ne idiği bilinmeyen sözleri tekrarlayarak üfürmektir, bir takım rakamları ve ilmî-dinî dayanağı olmayan formülleri kullanmaktır. Maddi ve tabîî tedbirleri ihmal ederek yalnızca okuma ve dua ile yetinmektir. Dinde bir de üfürükçülük yasaktır; bundan maksat ise yukarıda açıkladığımız “yasak üfürme” işini meslek edinmek ve bununla geçinmektir. Büyü yaparak, cinleri kullandığını iddia ederek, maddi ve gerekli tedbirleri engelleyerek bu yoldan para kazanan, insanımızı aldatan, mal ve canlarını zarara sokan bu üfürükçüleri engellemenin bir yolu da dinde meşru olan manevi tedbirleri, ehliyetli din görevlilerinin tavsiye etmesi, halkın moralini bu yoldan da güçlendirmesi ve onları büyücülere, cincilere muhtaç etmemesidir.
.
.İslam ve Kadın (2)
00:008/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Serkeşlik eden karısına dayak atarsa...” İslam''da kadın konusuna bakılırken bu dayak meselesi birçok yönden pekçok kimseyi meşgul etmiş, İslam''a bir şekilde yan/şaşı bakanların da istismarları için bulunmaz bir fırsat oluşturmuştur. Okumadan alim, tahsilini ve stajını yapmadan uzman kesilenler “Kadına kocanın dayak atmasına Kur''an izin veriyor, bu ise ilkelliktir...” gibi klişe cümlelerle söze girmiş, kendilerince İslam''ın imajını kendi nursuz çehrelerine benzetmek için uğraşmışlardır. Çabalarının amacı dine saygısızlık ve sermayeleri de cehalet olmasa, gerçekten “kadının haklarını korumak ve mağdur edilmesini önlemek” isteseler bunlara katılmamak için insanlıktan nasip almamış olmak gerekir, ama amaç bu değil (bu amaçta samimi olanları saygıyla istisna ediyorum).
Diğer konular gibi kadına dayak konusunu da ilgili ayet ve hadisler ile örnek uygulamanın ışığına tutacak olursak karşımıza çıkan gerçek manzara şudur:
Peygamberimiz kadına dayağı getirmemiş, hem sözleri ve Kur''an''a yönelik yorumları hem de uygulamasıyla o devirde çok yaygın olan (ne yazık ki, günümüzde de yaygın) dayağı ortadan kaldırmak için çalışmıştır. Kur''an''da izin verilen dayak, Veda Hutbesi''nde açıklandığı üzere yalnızca bir duruma aittir; o da kadının iffete aykırı davranışa ve zinaya sapmasıdır. Zina yapıldığında dayak ise yalnızca kadına değil, erkeğe de uygulanan bir cezadır. Bunun dışında sebep ne olursa olsun karısını dövenler, ona karşı şiddet uygulayanlar İslam''a ve örnek Peygamberimiz''in sünnetine aykırı davranmış olurlar.
“Karısını tek başına evden dışarı bırakmazsa...”
Kadının tek başına “evden dışarı çıkamaması” değil de, seyahat etmesi sınırlanmıştır. Bu sınırlama da o zamana mahsus yolculuk şartları düşünüldüğü zaman yadırganamaz. Düşünelim, kadın yaya veya deve, at, katır gibi bir binek ile tek başına yola çıkacak ve üç gün sürecek bir yolculuk yapacak. Gecesi var, gündüzü var, yollarda otel yok, güvenliği sağlayacak düzenleme ve sorumlular yok... Böyle bir macerayı göze alacak kadın bulunmaz ya, bulunduğunda buna kim izin verir ki, ana-baba, koca, kardeş vb. izin versin. Buna rağmen Peygamberimiz (s.a.), yolda güvenlik bulunduğunda kadınların tek başlarına seyahat edecekleri zamanların da geleceğini ifade buyurmuşlardır.
Evli kadının evden çıkarak bir yerlere gitmesi konusunda sınır, yalnız başına olmaya bağlı değildir. Yalnız olsun, yanında bir başkası bulunsun, evli kadın evinden çıkıp bir yere gidecekse bunu kocasına bildirmesi ve o razı olmadığı takdirde gitmemesi gerekir. Bu kural İslam''ın –ya mutlak veya belli sosyal ve kültürel şartlar içinde- aile düzeni için uygun bulduğu bir tedbir mahiyetindedir. Koca, meşru ve makul bir gerekçesi olmadan kadının evden çıkıp bir yere gitmesine izin vermezse, bu tutum kadını zora sokar, bunaltırsa elbette birçok çözüm devreye girer ve sonunda kadın mağdur edilmez, kocanın meşru olmayan buyrukları altında ezdirilmez.
“Allah''ın kadın kullarını Allah''ın evleri olan mescitlere gitmekten engellemeyin” buyuran Peygamberimiz''dir. Mescitte, erkeklerin öne geçmesi yüzünden yeterince istifade edemeyen kadınların isteği üzerine onlara özel ders ve sohbet zamanı ayıran da O''dur. Peygamberimiz''in zamanında kadın, olması gereken her yerde, olması gerektiği kadar bulunmuş, ev hapsinde yaşamamıştır.
Gazlı içecekler
00:0015/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir süt ürünü olan, bir insanın normal olarak içebileceği miktarı (hatta daha da çoğu) asla sarhoş etmeyen, içine dışarıdan alkol katılmayan, mayasında kendiliğinden oluşan bir miktar etil alkol bulunmakla beraber bu da başka maddelerle karışık ve bileşik olarak bulunan, üründe tad, renk ve koku olarak alkolun hiçbir izi bulunmayan kefire -canları öyle istediği veya bilgileri yetersiz olduğu için- haram diyenler olmuştur. Son günlerde de Ezher Üniversitesi''ne bağlı bir heyetin, “Coca Cola ve Pepsi Cola''ya domuz eti karıştığı için içilmesinin haram olduğu”na dair bir fetva verdiği haberi yayılıyor. Bu yazıda ise eski ve muteber fıkıh kitaplarından İbn Âbidîn diye meşhur olan kitabın metin, şerh ve haşiyesinden bazı nakiller yapacağım. Bu nakillerde yalnızca kefir ve kola ile değil, kadınların normal akıntıları, tavukların sulu yolumu, koruyucu maddeler gibi çokça sorulan sorulara da cevap teşkil edecek fıkıh bilgilerini aktaracağım. Burada nakledilen hüküm ve değerlendirmelerin bazıları fıkıhçıların ittifakı ile bazıları da bir kısmının kabulü ile sabittir. Bir sonraki yazıda da özellikle kola cinsinden içecekler ile İslam''a ve Müslümanlara düşman olan ülkelerin mallarını satın alma konusunu ele alacağım.
Dince pis olan nesne az suya veya az sıvı maddeye karıştığı zaman su ve sıvı pis olur; içilmez ve onunla dînî temizlik yapılmaz. Çok suya pislik karıştığı zaman ise suyun rengi, tadı ve kokusundan biri, katışan pislik belli olacak şekilde değişmedikçe su pis olmaz. Çok su Hanefîlere göre yeri köşeli ise yüzeyi 10x10 arşın, yuvarlak ise 36 arşın, derinliği ise bir karışa yakın yerdeki sudur. Arşın yaklaşık iki karıştır. Şâfiîlere göre iki kulledir (büyücek küp), İmam Malik''e göre ise az su, içine düşen pisliğin rengi, tadı veya kokusu belli olan sudur, belli olmayan su ise çok sudur. Buradaki ölçülere göre çok sayılan suya mesela sidik veya şarap karışsa o su pis olmaz, onunla abdest alınır ve o su içilir (İbn Âbidîn, 1984 Kahraman Yayınları, C.I, s. 185,188).
Yenmesi ve içilmesi haram olan bir nesneyi, onda iyileştirme özelliği varsa tedavi maksadıyla yemek ve içmek caizdir, nitekim susuz kalan kimsenin –başka bir şey bulamadığında- şarap içmesi de caizdir (210).
Kadınların vaginalarındaki normal (hastalıktan kaynaklanmayan) ıslaklık (İbn Hacer bunu şöyle tarif ediyor: Erkeklerin mezisi ile ter arası beyaz bir su/akıntı) temizdir, dışarı çıktığı ve kilota bulaştığı zaman yıkanması gerekmez.
Erkeklerin menisi (spermi) kilota bulaştığı ve kuruduğu zaman yalnızca çitilemek/öfelemek/ovmakla temizlenir, izi ve rengi kalsa da kilot temizlenmiş olur. (Burada dikkat edilmesi gereken husus, dini temizliğin kimyevi temizlik olmadığı ve dinin kolaylığı tercih ettiğidir).
Karışma, yanma, pişme, kaynama vb. sebebiyle değişikliğe uğrayan pis nesne temiz olur, kullanılır, yenir ve içilir. Bazı örnekler: Pis olan zeytin yağı sabun olunca, eşek veya domuz tuz gölüne düşüp tuza dönüşünce, şarap sirke olunca, kuyuya düşen kuş, fare vb. çürüyüp çamura karışınca, pis üzüm kaynatılıp pekmez yapılınca, pis susam öğütülüp un ve susam yağı olunca temizlenmiş olur (316).
Yolların çamuruna ve akan sularına pislik karıştığında bu yollardan yürüyenlerin sıçrantıdan ve bulaşmadan uzak durmaları çok zordur, bu sebeple yollardaki pis su akıntısı ile bulaşan elbiseler ile namaz kılmak caiz görülmüştür, onları yıkamak gerekmez ( 324).
Süt, bal, yağ ve pekmez üç kere kaynatılınca temizlenmiş olur. Bunlara kaynatmadan önce bir miktar (beşte biri kadar) su katılır. Yağın kaynatılması şart değildir(334).
Et şarap ile pişirilmiş olsa üç kere temiz su ile kaynatılıp soğutulunca temizlenmiş olur.
Tüyü kolay yolunsun diye sıcak suya batırılan bir tavuk, böylece kaynatılıp bir süre de kaynar suda bırakılmış olmazsa, tüyü yolunduktan sonra temiz su ile yıkanınca temizlenmiş olur (334) .
Gazlı içecekler (2)
00:0020/10/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laikliğin tarifi ile “son zamanlarda ortalığı bulandırmak ve bulanık suda balık avlamak” için istismar edilen konular dizisine devam edeceğim. Ancak acil hale geldiği ve bana çok sorulduğu için 15 Eylül 2006 tarihinde birincisini yazdığım “gazlı içecekler” yazısına devam edeceğim.
Yıllardan beri bazı yiyecekler ve içeceklerin (gazozlar, kolalar, koruma maddesi içeren yiyecek ve içecekler, sana ve diğer bazı margarinler, sulu yolum yapılmış tavuk, kefir…) haram olduğu şayiası dolaşır. Biz de gerektikçe bu konularda açıklamalar yaptık. Şimdi sıra “yeniden” gazlı içeceklere geldi. “Yeniden” diyorum; çünkü gazozla ilgili olarak, bunun ekstrası etil alkol içinde eritilerek gazoza katıldığı için –yani içinde bu sebeple alkol bulunduğu için– haram olduğu daha önce söylenmiş, içilmesi caiz olduğuna dair gerekli açıklamalar yapıldığı için de halk, içmeye devam etmişti. Yakın zamanlarda bu alkol karışma meselesi kolalar için tekrar gündeme sokuldu, derken bütün gazlı içecekler sıraya girdi. Türkiye medyasında ben ilk haberi “koka kolada domuz varmış” şeklinde okudum, kaynağını araştırdım, medyada el-Ezher fetva heyeti zikrediliyordu. Bu kurumun sitesine girdik ve 21.02.2006 tarih, 4310 numaralı fetvaya ulaştık. Bu fetvada özetle şunlar var: “Adı geçen kola ile ilgili örnekler üzerinde yapılan araştırma sonunda uzmanların verdiği rapora göre kola içinde, domuz midesinden alınarak yapılmış bir protein veya enzime rastlanmamıştır, buna binaen mezkür kolanın içilmesinde bir sakınca yoktur.”
el-Ezher''in ilgili biriminin bundan başka bir fetvasına rastlamadım.
Şimdi gelelim genel olarak gazlı içeceklerin içinde alkol bulunması ve bu yüzden içilmesinin haram olması konusuna.
15 Eylül''deki yazımda, fıkhın muteber kaynaklarından şu bilgileri nakletmiştim: Necis olan veya yenmesi, içilmesi haram kılınan bir nesnenin azı da, çoğu da yenmez ve içilmez, ama bu nesne, temiz olan bir başka nesneye karışır, karıştırılırsa, keza yanma vb. şeklinde değişime uğrarsa hüküm değişir; yani o nesne haram ve necis (dince pis) olmaktan çıkar. Bizim konumuz karışma ile ilgili olduğuna göre, temiz suya karışma durumunda alkolün, o suyu (gazozu, kolayı) harama çevirmesinin şartına bakalım:
Bütün fıkıhçılara göre az olan haram, belli miktarda çok olan helale katıldığında karışım haram olmaz. Peki buradaki çok ne kadardır?
Önceki yazımızda bu konuda şu bilgiyi vermiştik:
Dince pis olan nesne az suya veya az sıvı maddeye karıştığı zaman su ve sıvı pis olur; içilmez ve onunla dînî temizlik yapılmaz. Çok suya pislik karıştığı zaman ise suyun rengi, tadı ve kokusundan biri, katışan pislik belli olacak şekilde değişmedikçe su pis olmaz. Çok su Hanefîlere göre yeri köşeli ise yüzeyi 10x10 arşın, yuvarlak ise 36 arşın, derinliği ise bir karışa yakın yerdeki sudur. Arşın yaklaşık iki karıştır. Şâfiîlere göre iki kulledir (büyücek küp, iki kule su, yaklaşık 200 kg. sudur), İmam Malik''e göre ise az su, içine düşen pisliğin rengi, tadı veya kokusu belli olan sudur, belli olmayan su ise çok su sayılır. Buradaki ölçülere göre çok sayılan suya mesela sidik veya şarap karışsa o su pis olmaz, onunla abdest alınır ve o su –sağlığa zararı yoksa– içilebilir (İbn Âbidîn, 1984 Kahraman yayınları, C.I, s. 185,188).
Dinde hüküm yukarıda yazıldığı gibidir. Bir sıvının içine alkol karışınca hemen “bu sıvı haramdır” denemez, haram olmasına hükmetmek için yukarıda açıklanan şartların gerçekleşmesi gerekir.
Gazlı içecekler büyük tanklarda yapılıyor, bunların içindeki sıvı/su, müctehidlerin birçoğuna göre “çok”tur. Buna göre gazlı bir içeceği elinize aldığınızda koklayınca alkol kokmuyorsa, tadınca alkol tadı vermiyorsa, bakınca alkol rengini almamış ise, o içecek temizdir, helaldir.
“Çoğu sarhoş eden içeceğin azı da haramdır” kuralına göre de baktığımızda, piyasadaki gazoz ve kolaların içilebilecek çok miktarı sarhoş etmediğine göre bu bakımdan da bir sakıncası yoktur.
Gazlı içeceklerin içilmesi konusunda bir de “sağlığa tesiri” ile Müslümanların servetlerinin yabancılara –bazen de Müslümanların düşmanlarına– akması açısından bakmak gerekir. Bu bakımlardan bir sakınca varsa ilgili içecekten uzak durmak kaçınılmazdır.
Yine gazlı içecekler
00:0029/10/2006, Pazar
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Bedbaht ona derler ki, elinde cühelânın
Kahrolmak içim kesb-i kemalü hüner eyler"
Evet bunca okur yazarsınız, Müslümanların dini meselelerini, dinin maksadına en uygun şekilde halletmek için geceni gündüzünüze katasın, sonra cahiller çıkar, ileri geri söz eder ve insanı kahrederler. Buna "haddini bilmezlik" diyelim ve bunu edep kusuruna kaydedelim.
Bir de ahlak ve dindarlık bakımından kusurlular var; onlar bilmedikleri konularda konuşmakla yetinmez, "sizin menfaat sağlamak için yanlışa doğru, harama helal dediğinizi" söyler veya ima ederler. Bunların hesabını da Allah''a havale etmek en iyisi olsa gerek. Bunlardan bazıları "Hocam, ümmetin vebali omuzlarınızda" diyorlar da, kendi yaptıklarının vebalini hiç düşünmüyorlar.
Her ne ise,insanların kafaları karışmasın diye bir daha açıklayalım:
"Bir oturuşta, içişte, bir defada, bir bardağın etkisi geçmeden diğerini içmek suretiyle belli bir sürede içilebilecek çok" sıvı insanı sarhoş ediyorsa bunun azını içmek de caiz değildir. Mesela bir litre bira içilince, bunu içen sarhoş oluyorsa biranın bir bardağı da içilmez. (gerçi bu konuda da fıkıhçıların ihtilafı vardır ya buna girmek gereksizdir ve benim tercihim yukarıda yazdığım gibi, "çoğu sarhoş edenin azının da haram olduğu" yönündedir.
Ama bizim konumuz bu değil, bizim konumuz, içilmesi haram olan (şarap gibi) bir şeyin, içilmesi helal olan (su gibi) bir şeye karıştığı, karıştırıldığı veya içinde oluştuğu takdirde içmenin helal olup olmadığıdır. Bu konuda İslam alimlerinin söylediklerinin özeti şudur: Karışan veya helal nesnenin içinde oluşan (alkol gibi) bir şey az, karıştığı helal nesne (mesela su) çok ise bakılır; suyun rengi, tadı, kokusu karışan pis ve haram olan şey gibi olmuş ise bu içilmez, olmamış ise, suda belli olmuyorsa içilir.
Bu hükmün fıkıh kitaplarındaki ifadesine örnek olmak üzere önceki yazımda İbn Âbidîn''den nakilde bulunmuştum. Şimdi de yine Hanefî fıkhı kaynaklarından Bedâyiu''s-sanâyi'' simli kitaptan alıntı yapacağım:
"Su akıcı (akan) su ise içine düşen pis/içilmesi haram nesnenin rengi, kokusu, tadı belli olacak kadar çok karışma olmadıkça akar su pis ve haram olmaz. Bir kimse bir testi/kırba şarabı Fırat''a dökse, bir başkası da onun alt tarafında (suyun aktığı yönde yakın bir yerde) abdest alıyor olsa, suyun rengi, tadı ve kokusu değişmedikçe abdesti sahih olur (su pis ve haram olmaz)… Eğer haram ve pis olan şeyin karıştığı sıvı akar değil de bir kabın veya yerin içinde durgun/durmakta ise bu takdirde karışan az, karıştığı sıvı çok ise yine karışım haram ve pis olmaz. Burada çok suyun miktarı konusunda müctehidlerin farklı ictihadları/takdirleri vardır. İmam Malik''e "renk, tad ve koku" değişmedikçe karışımda su (temiz olan) çok sayılır. Şâfiî''ye göre temiz olanın iki kulle (yaklaşık 200 litre) olması gerekir, Hanefîlere göre ise karışan haram nesne, temiz olanın her tarafına ulaşıyor ise bu temiz (su) az sayılır, ulaşmıyorsa çok sayılır. (Hanefiler, bu her tarafa ulaşmanın gerçekleşmesi için temizin ölçüsü üzerinde farklı açıklamalar yapmışlardır.)…(Beyrut, 1997 baskısı, C. I, s. 402-405).
Kefir, boza, gazoz ve kolalarda, çoğunun içilmesi durumunda sarhoş etme özelliği/etkisi yoktur. Bunlarda temiz olan su çok, içinde oluşan veya aromasını eritmek için kullanılan etil alkol azdır, bunların içinde alkolün rengi, tadı ve kokusu yoktur. Bunlara haram diyenler helal olan bir şeye haram demiş olurlar ki, bunun da büyük sorumluluğu vardır.
.
.Dine zorlamak
00:0024/09/2006, Pazar
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanları kılıç vb. zoruyla inanmaya zorlamayı yasaklayan âyetin meali şöyledir: “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah''a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara: 2/256)
Papanın naklettiği metinde bu (dinde zorlama olmadığına dair) âyetin, Müslümanların zayıf olduğu ilk dönemde geldiği, daha sonra ise dine zorlamak için savaş emrinin verildiği iddia ediliyor. Halbuki içinde bu âyetin de yer aldığı Bakara suresi Medine döneminde gelmiştir. Bu âyetin ilk yıllarda gelmiş olması ihtimali yoktur. Cizye kabulü söz konusu olmaksızın savaş emri getiren âyetler ve bu mânada olmak üzere “Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşma emrini aldım...” (Buhârî, “Îmân”, 17; Müslim, “Îmân”, 32) diyen hadisler bu âyetten önce idi. O zaman Arabistan''da şirk hâkim bulunuyordu. Araplar dedeleri İbrâhim''in tevhid dininden sapmışlardı. Allah Teâlâ bu bölgenin şirkten, Kâbe''nin de putlardan temizlenmesini, diğer kavimler ve topluluklar için örnek bir tevhid ümmeti ve merkezinin oluşmasını istiyordu ve bunun gereğini emretti. Arap yarımadası şirkten temizlenip İslâm yerleşince artık evrensel düzenin gerçekleşmesi lâzımdı. Evrensel düzen “bütün halkı Müslüman olan bir dünya değil, hakların ve hürriyetlerin bekçiliğini Müslümanların yaptığı bir dünya” idi. Bunun için de diğer din ve vatan sahiplerinin yalnızca Müslümanların hâkimiyetini kabul etmeleri yeterli idi. İşte bu âyet o düzeni getirdi.
Dinde zorlamanın yasaklanması “hakkın bâtıldan açıkça ayrılması” gerçeğine bağlanmıştır. Bu gerçek değişemeyeceğine, Kur''an ortada bulundukça yeniden hak ile bâtıl birbirine karışır hale gelemeyeceğine göre buna dayalı bulunan hükmün değişmesi de (neshi) söz konusu olamaz. Resûlullah ehl-i kitap olmayan kâfirlerden de cizye almıştır. Kâfirler barış isterlerse bunun kabul edilmesi emrolunmuştur (Enfâl 8/61). Kâfirlerle savaş emri “fitnenin ortadan kalkması ve dinin Allah için olması” (Enfâl 8/39), Müslümanları dinlerinden ve yurtlarından çıkarmak için kâfirler tarafından savaş açılması (Mümtehine: 60/ 8-9) gerekçelerine bağlanmıştır. Fitne zulümdür, düzensizliktir, anarşidir. “Dinin Allah için olması”, bütün insanların İslâm''a girmeleri şeklinde anlaşılamaz; çünkü en azından ehl-i kitabın cizye vererek de olsa gayri müslim olarak yaşamalarına izin verildiğinde ittifak vardır. Bütün bu naslar, gerçekler ve uygulamalar bir araya getirildiğinde ortaya çıkacak sonuç ve nihaî hüküm şu olmaktadır: İnsanların zorla din değiştirmeleri hem imkânsız hem de hükümsüzdür, bu sebeple de yasaklanmıştır. Savaş insanları zorla İslâm''a sokmak için değil, din yüzünden baskının ortadan kalkması, din ve vicdan hürriyetinin hayata geçirilmesi, güçlü olanların hukuku çiğnemelerinin engellenmesi içindir. Müslüman olmayanlar bu hak, hukuk ve hürriyet düzenine uydukları müddetçe kendi inançlarında kalma ve onu yaşama hakkına sahiptirler.
Dinde zorlamayı yasaklayan birçok âyetten birinin daha mealini ve kısa açıklamasını verelim:
“Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın. / Onlara egemen bir zorba değilsin.” (Gaşiye: 88/21-22)
Allah Teâlâ resulüne, hiçbir baskı ve zorlamaya meydan vermeden insanları uyarmasını ve gerçekleri onlara tebliğ etmesini emretmektedir. Çünkü iman ve ibadet ancak kişinin ikna olmasına, gönülden isteyip benimsemesine bağlıdır. Zor karşısında kalan kimsenin “inandım” demesi ve ibadet etmesi sadece bir aldatma ve durumu kurtarmadır. Bu yüzdendir ki muhtelif âyetlerde Peygamber''in görevinin insanları mutlaka hidayete erdirmek değil, sadece Allah''ın gönderdiği vahyi tebliğ etmek olduğu bildirilmiştir (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/20; Nahl 16/82; Kasas 28/56; Şûrâ 42/48). Bazı müfessirler bu âyetin neshedildiğini yani hükmünün kaldırıldığını söylemişlerse de bu görüş/yorum isabetli değildir; çünkü meşrû savunma ve hakların korunması için savaş emri geldikten sonra da Hz. Peygamber inanmayanları imana zorlamamış, yalnızca topluma zarar verenleri sürgüne göndermiş, diğer gayr-i müslimlerle hukuk çerçevesinde aynı ülkede yaşamış ve yaşanmasını istemiştir. Tarih boyunca uygulama da buna göre olmuş, Müslüman olmayan teb''a dinini, kültürünü, değerlerini koruyarak İslam ülkelerinde yaşamıştır..
.İslam cihadı
00:0029/09/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Papanın, zamanlama, nakil taktiği, seçilen konular bakımından hesaplı kitaplı olduğu anlaşılan konuşmasında istismar edilen konulardan biri de İslam''ın cihad kavramı ve uygulaması idi. İddiaya göre İslam''da cihad, silahlı savaş manasına gelmekte ve müslüman olmayanları zorla İslam''a sokmayı hedeflemektedir.
Bu çirkin iftiranın reddi, az çok İslam bilgisine sahip olanlar için kolay olmakla beraber, yeterli bilgiye sahip olmayanlara yardımcı olur diye bazı hususları hatırlatalım.
Kur''an ve Sünnet''te cihadla ilgili açıklamalar ile uygulamayı göz önüne alarak bu kavramı açıklayan İslam alimleri, cihadın yalnızca savaş manasına gelmediği, “müslümanların mal, can ve dinlerine kasteden düşmanlara karşı savaş, nefis ve şeytanın mümini Allah yolundan uzaklaştırma gayretlerine karşı da engelleme çabası” manasına geldiği hususunda ittifak etmişlerdir.
Savaş manasındaki cihadın da insanları zorla müslüman etmek gibi bir hedefinin olmadığını bundan önceki yazılarda ortaya koymuştuk.
Cihadın çeşitleri içinde hangisinin daha önemli olduğuna bir hadis ışık tutmaktadır. Peygamberimiz (s.a.) bir savaştan dönerken “Şimdi küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz” buyurmuşlar, büyük savaştan da “Allah yolunda ilerlemek için her türlü engeli aşma çabasını” kastetmişlerdir.
Aynı manada bir ayetin açıklaması bile bizim maksadımız için yeterlidir:
“Ey iman edenler! Allah''tan korkun, O''na yaklaşmaya vesile arayın ve O''nun yolunda çaba harcayın ki kurtuluşa eresiniz” (Maide: 5/35)
Bu âyette Allah Teala müminlere hitap ederek yalnız iman etmekle yetinmemelerini, Allah''ın buyruklarını yerine getirmelerini, kötü huylardan ve yanlış davranışlardan sakınmalarını, Allah''a yaklaşmak için vesile aramalarını, yani farz, nâfile ve benzeri ibadetlerle O''nun sevgi ve rızâsını kazanmaya çalışmalarını emretmekte; müminlerin bunu gerçekleştirerek kurtuluşa erebilmeleri için gerek nefislerine gerekse dış engellere karşı mücadele etmelerini istemektedir.
“Çaba harcayın” diye çevirdiğimiz câhidû fiilinin masdarı olan cihad kelimesi İslâmî terminolojide, düşmana karşı uygun vasıtalarla savaş yanında -burada olduğu gibi- insanın Allah yolunda göstermiş olduğu her türlü hayırlı gayretleri, kararlı davranışları da ifade eden bir kavram olarak kullanılır. Âyetin ifadesine göre iman, Allah korkusuyla ve kişiyi Allah''a yaklaştıracak vesileyi araştırmakla, vesile talebi de belirtilen anlamdaki cihadla tamamlanmaktadır. Kısaca kişiyi Allah''a yaklaştıran yollardaki engelleri ortadan kaldıracak en etkili unsur cihaddır. Bu sebeple âyet-i kerîme, insanları Allah yolundan alıkoyan, Allah''tan başkasına kulluk etmeye zorlayan her türlü iç (nefis, şeytan) ve dış engele (kişi, grup ve güç) karşı mücadele edilmesini emretmektedir.
Sigara ve Kredi
00:003/08/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Günlük hayatlarında Müslümanların karşılaştıkları meselelere cevap vermek üzere başlattığımız Cuma yazılarına Allah''ın adını anarak, ona hamdimizi ve Resulüne de salât ve selamımızı ileterek başlıyoruz.
Soru:
1-Sigarayı bırakmak için çıkarılmış bir ürün olan elektronik sigara ticareti yapılabilir mi? İçinde sıvı nikotin var nikotinin buharlaşması sonucu duman çıkarıyor?
2-Yurt dışında banka kredisiyle ev veya ofis alınabilir mi?
3-Yurt dışında banka kredisi alınabilir mi; işi geliştirmek amacı ile.?
Bu konularda bizi aydınlatırsanız çok faydalı olur hocam. Allah razı olsun.
Abdullah Ersan
Cevap:
1. Sigaranın mekruh veya mübah olduğuna dair verilen fetvalar bilgi eksikliğine dayanıyor. Sigaranın zararını bilen bir alimin ona mübah (serbest) veya mekruh demesi mümkün değildir. Eğer mekruh diyecek olursa bu da tahrimen (haram hükmünde olan) mekruh olmalıdır.
Günümüzde yapılan araştırmalar sigaranın sağlığa çok zararlı olduğunu kesin olarak tespit etmiştir. Alkollü içkilerin bile üzerlerinde “sağlığa zararlıdır” yazılmadığı halde sigara paketlerinin üzerinde, “sigara içene ve çevresindekilere önemli zararlar vermektedir”, “sigara öldürür” uyarıları yazılmaktadır.
İslam beş değeri korumayı hedeflemiştir: Akıl, din, mal, hayat ve nesil.
Sigara sağlığa kesin olarak zarar verdiği için “hayatı koruma” ilkesine aykırıdır.
Sigaraya verilen para boşa değil, zarara verildiği için malı koruma ilkesine ters düşmektedir.
Hem malı hem de hayatı korumayı beceremiyen bir akıl vazifesini yapmamış sayılır.
“Müslüman eliyle ve diliyle başkalarına zarar vermeyen kimsedir.” Sigara içenler başkalarına ve çevreye ciddi zararlar vermektedirler.
Bütün bunlar bilinirken sigaraya haram demeyenin bilgisi eksiktir. Eksik bilgi ile fetva vermek ise sorumluluk getirir.
Sigara alışkanlığından vazgeçmek mümkün olmakla beraber bazı kimselere zor gelmektedir. Bunlara yardımcı olacak ilaç, tedavi şekilleri ve aletler elbette kullanılmalıdır ve bunların ticaretini yapmak da sevaptır.
2. Faizin azı da çoğu da haramdır. Müslüman, zarurete düşmedikçe faizi almaz ve vermez.
Zarurete düşmekten maksat, ciddi bir ihtiyaç içinde olmak ve bu ihtiyacı giderecek –faizli krediden başka– bir çaresi de olmamak demektir.
Oturacak, haline uygun bir evi, ekmek parası kazanacağı bir dükkanı, makinası, arabası, aleti… olmayan kimse, faizli kredi almaksızın bu ihtiyacını gideremiyorsa dara düşmüş, zarurete maruz kalmış demektir.
Yurt dışında oturan Müslümanlar, gayr-i müslimlerin bankalarından faizli kredi aldıkları takdirde şu hesabı yapmaları gerekiyor: Bu kredi ile yapacakları iş sonunda gayr-i müslimler mi kazançlı çıkıyor, Müslümanlar mı? Mesela yüzde üç ile kredi alınmış ise, bu para ile yapılan iş sonunda müslümanın, o ülkede elde ettiği yüzde üçten fazla kazancı oluyor mu? Eğer böyle oluyorsa bir ictihada göre o krediyi alabiliyor.
. .Faizli kredi (ya da "mortgage") üzerine
00:0010/08/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Zarûret hâlinde faizli kredi alınabilir mi” şeklindeki bir soruya “Alınabilir” cevabını vermiş olmam -tahmin ettiğim gibi- bazı itirazlara yol açtı. İtirazların bir kısmı “peşin hüküm” ve “anlama özrü”nden kaynaklanıyorsa da tamamı böyle olmadığından dolayı, konuya biraz daha açıklık getirmekte fayda görüyorum.
“İhtiyaç; umumî olsun hususî olsun zarûret sayılır, zarûret gibi değerlendirilir ve yasakları belli ölçüde kaldırır” şeklindeki kaideyi ben uydurmadım. Bu ifade, Mecelle''nin küllî kaideleri içinde yer almış, başka fıkıh ve usûl kaynaklarında da sık sık zikredilmiştir.
İhtiyaca düşen ve bunu da, faizli kredi almadan karşılayamayan bir kimsenin faizli kredi almasının caiz olduğunu da ilk ben söylemedim. Asırlarca önce yaşamış muteber fıkıhçılar da aynı şeyi söylemişlerdir. İşte bir örnek:
Hanefî mezhebinin tanınmış fukahasından İbn Nüceym, “İhtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır” kaidesini örnekler vererek açıklarken şu satırlara yer vermektedir:
“Gunye ve Buğye isimli fıkıh kitaplarında, ihtiyacı olan kişinin, kâr (ribih) karşılığında ödünç para almasının caiz olduğu zikredilmiştir.” (el-Eşbâh…, Sayfa 126).
Hamevî de bu ifadeyi şöyle açıklamaktadır:
“İhtiyacı olan şahıs -mesela- on altın ödünç alır ve alacaklısına, her gün için belli bir meblâğı fazladan ödemeyi taahhüt eder.”
Bu ruhsatın dayanağının da halkın ihtiyacı olduğu metin ve şerhin örneklerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Bir çok insan “zarûret” deyince, “giderilmediği takdirde insanın öleceği veya sakat olacağı” ihtiyacı ve durumu anlarlar. Evet bu zarûrettir; ama temin edilmediği zaman insanı rahatsız eden, verimini düşüren, hayatı zorlaştıran ihtiyaçlar da (havâic-i asliyye) zaruret sayılmıştır. Mesela, bir kadının vücudunda -hatta en mahrem yerinde- bir cilt hastalığı olsa ve tedavi edilmediği sürece -öldürmediği, sakat da bırakmadığı halde- kadını rahatsız etse, bu kadının (veya erkeğin) doktora gitmesi ve mahrem yerini ona göstermesi caiz olur.
Benim açıklamama iki noktadan makûl itiraz ileri sürülebilir:
1- Bir kimse evi veya aleti kiralayarak ihtiyacını giderebiliyorsa, bir eve mâlik olmak için faizli kredi alması “zarûret”e girmez.
2- “Katılım bankaları” var; onlarla alım satım yaparak ihtiyacını gidermek mümkün iken faizli bankaya gitmesi zarurete girmez.
Bu iki itiraza da cevabım şudur:
1- Kirada durmak, sahip olunan bir evde oturmak gibi değildir. İhtiyacın kâmil (insana huzur ve güven verecek şekilde) giderilmesi, ancak uygun bir eve sahip olmakla gerçekleşir ve ben bunu bir “ihtiyaç” olarak değerlendiriyorum.
2. “Katılım bankaları”, maliyet bakımından faizci bankaların sağladıkları imkâna yakın imkânlar sağlıyorsa, elbette ki onları bırakıp faizci bankaya gitmek caiz olmaz. Ama mevzuatı ve prensipleri gereği ya imkân sağlamıyor veya ihtiyaç sahibinin altından kalkamayacağı, onu zora sokacak şartlar ileri sürüyorlarsa -onlara rağmen- ihtiyaç devam ediyor demektir. Bu sebeple ihtiyaç sahiplerinin önce katılım bankalarına başvurmaları gereklidir. Orada işleri görülmediği takdirde diğer bankalara gitmenin yolu açılacaktır.
İhtiyaç ve zarûretin ötesinde, daha fazla kazanmak ve daha lüks yaşamak için ise asla faizli kredi alınamaz.
Örnek ve Mezhep
00:0031/08/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Okuyucum diyor ki:
5. Sanayileşmenin insanları sadece geçimini sağlamaya çalışan bir hayvana döndürdüğü günümüz dünyasında kimi örnek alacağız? Kimisi dinin en ufak bir emrinde bile kavga çıkarırken diğeri imanın hakikatlerinin çiğnenmesini hoş karşılamakta.
Cevap:
Sanayi devrimine ve bu devrimi yapıp yaşayan toplumun içinde yaşadığı halde düzgün Müslümanlar olarak yollarına devam eden niceleri var; buna karşı Mekke ve Medine''de yerleşmiş olduğu halde şeytana pabucunu ters giydirenler var. İnsanın eğitiminde ve müslümanca yaşamanın kolaylığında elbette çevrenin tesiri vardır. Ama bir de şu hadise bakalaım: “Herkesin benim yolumu (sünnetimi) terk ettiği bir zamanda sünnetimde sebat edenlere Allah şehid sevabı verecektir.”
Bugün, bu denli olumsuz şartlar içinde bile müslümanın vazifesi, fasıklık ve ahlaksızlığına çevreden mazeret arama yerine hem kendini hem de çevreyi ıslah etmenin yollarını aramak ve bu manada cihad etmektir.
Örnek konusunda bir zorluğun olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Allah''ın “güzel örnek” diye bize lütfettiği Sevgili Peygamberimizin (s.a.) hayatı bütün ayrıntılarıyla bellidir. Yakınlarımızda bulunan ve örneklik konumunda olan insanları, o “güzel örnek” aynasına tutacağız. Kim ne kadar ona yakınsa örnekliğe de o kadar yakındır, layıktır.
6. Neden dört mezhep var ve bunu bire indirmenin yolu yok mu? Peygamber Efendimizin Hayatında mezhebe yer olmadığı halde neden biz onun hayatını yaşayalım derken hep bir mezheple yaşamak zorundayız?
Cevap:
Mezhep ictihad demektir. Mezhep olmasın demek de ictihad olmasın, olmamalıydı manasına gelir. Halbuki ictihad olmasaydı din, belli bir dönemde yaşayan müminlerin hayatında olur, daha sonra gelenlerin ise hayatından çekilir giderdi; yahut da bütün nesillerin aynı kültürü yaşamaları gerekirdi. Aletler, âdetler ve ilişkiller değiştikçe, Kur''an ve Sünnet''te yer alan rehberliğin (yol gösteren âyet ve hadislerin) yeniden yorumlanması, hakkında ayet ve hadis olmayan konuların ise -bunlara daha geniş bir çerçeveden bakarak- hükme bağlanması gerekir. Bunu da alimler (insanlar) yapacağına göre yorum, anlayış ve çözüm farklarının olması tabîîdir. Bunun zararı değil, faydası vardır. Müminlerin önünde birden fazla çözüm seçeneği oluşur.
Ayrıca herkesin, daha önce yapılmış bir ictihada veya bir alimin ictihadları bütününe uyması mecburiyeti de yoktur. Dileyen emek çekerek, okuyarak, çalışarak ictihad mertebesini elde eder ve başkalarının ictihadına uymaz, kendi ictihadı ile amel eder.
“Mezhepleri bire indirmek” şeklindeki bir teklif, mezhep hakkında doğru bilgiye sahip olmamaktan ileri gelir. Müctehidler, bir merkezden ayarlanan robotlar olmadığına göre onların daima aynı yorumu yapmalarını, aynı ictihadda bulunmalarını ve bu manada mezheplerin değil, bir tek mezhebin olmasını bekleyemeyiz.
Parti veya kulüp tutar gibi mezhep tutulmadığı, mezheplerin (hak olanların) tamamının hak olarak kabul edildiği, mezhebin farklı olması bir problem haline getirilmediği sürece onların faydası vardır (rahmettir), zararı yoktur
. .Din afyon ve iyi olmak zor mudur?
00:007/09/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Okuyucu soruyor: 7. Bunları düşündükçe Karl Marksın dediği o söz aklıma geliyor. ”Din bir afyondur.” Bu söz tamamen haksız mıdır? Din nasıl afyona dönüşür? Bunu cuma vaazlarındaki vaazlarda gözlemlediğimi sanıyorum.
Cevap:
İlahi vahye dayanan, beşer eliyle bozulmamış, menfaatini dinine değişen sözde din adamları ve alimleri tarafından “amacından saptırılmış” yorumlarla boğulmamış bir din asla afyon olmaz; aksine insanları devamlı uyarır,, aklın kullanılmasını emreder, sarhoş olmayı yasaklar, hakkın korunmasını ve adaletin ayakta tutulmasını müminlerin baş vazifesi kılar.
Başka dinlerde de olmuşsa da daha çok hristiyan din adamları bazı zaman ve mekanlarda, egemen ve zalim sınıfla işbirliği yapmışlar, çiğnenen, ezilen, hakkı yenen hristiyanları “dünyada olanlara sabrettikleri takdirde cennete gireceklerini” söyleyerek uyutmuşlardır. Din böyle kullanıldığında elbette halkların afyonu olur.
Cuma vaazlarında eğer bazı Müslüman hatipler de hakkın aranması, adaletin elbirliği ile gerçekleştirilmesi, hakkı alınıncaya kadar zayıfın ve mazlumun yanında olunması yerine “yönetenlere sorgulamadan itaat edin, sabredin, bunda da bir hikmet vardır, itiraz ve şikayet etmeyin, sabrınızın mükâfatını Allah''tan bekleyin…” demişlerse onlar da İslam''ı afyonlaştırmış olurlar. Ama İslam ülkelerinde ve Müslümanların hayatında dinin, yaygın olarak böyle kullanıldığı kanaatinde değilim.
Ve soruyor:
8. Savaşsız bir dünya olamaz mı. Neden hep olan iyilere oluyor. Neden herkesin dilinden “Kimseye iyilik yapmayacaksın” sözü revaç bulmuş. Bunun nedeni yaşamış olduğumuz İslam''mıdır. Neden tahrip çok kolay olduğu halde iyi olmak hep çok zor. Yüce yaratıcı hep savaşmamızı mı istiyor bizden. İyi olmak bu kadar zor olduğu halde savunma silahlarımız ve hareket alanımız neden bu kadar sınırlı?
Cevap:
Savaşsız bir dünya olabilir. Bunun şartı ya gerçek İslam''ın dünyaya egemen olmasıdır veya bütün ülkelerin âkıl adamlarının bir araya gelerek kararları bağlayıcı olan bir “barış ve adalet” meclisi” kurmalarıdır. Bu meclise katılmayan veya katılıp da alınan karara uymayan ülkelere karşı diğerleri tek vücut olup etkili yaptırım uygulamalarıdır.
Bu şart yerine gelmediği sürece mevcut dünya düzeninde güçlü istediğini elde edecek, güçsüz zulme uğrayacak ve güç dengesi bulunmadığı için hakkını vaya intikamını almak üzere teröre, gerilla savaşına, bütün imkanları kullanarak zalime zarar vermeye devam edecektir.
Allah bizim devamlı savaşmamızı istemiyor, ama zulme razı olup eli kolu bağlı oturmamızı da istemiyor. İslam''da savaş haksıza, zalime, yurda ve dine saldıranlara karşı yapılır. Savaş olmasın diye zulmün egemen olmasına göz yummak da insan menfaat ve şerefine yakışmaz.
“Olan hep iyilere oluyor” hükmüne katılmıyorum. İyilere de kötülere de olan olur. Eksikleri olsa bile hukuk ve sosyal itibar iyiden ve haklıdan yanadır.
“Kimseye iyilik yapmayacaksın” sözü en azından Müslümanlara ait değildir; şöyle de diyebiliriz: “Kötülüğü bile iyilikle karşıla” diyen bir kitabın bağlılarına böyle bir söz yakışmaz.
İyi olmak hem kolaydır, hem zordur. Belirleyici unsur ise çevre ve eğitimdir.
Yaşadığımız İslam''ın gerçek İslam''a göre eksik olduğu açıktır. Biz İslam''ı ne kadar doğru anlar ve eksiksiz yaşarsak durumumuz da o kadar iyileşir; dünya bir adalet, barış ve huzur iklimi haline gelir.
.Nasip, kader ve azap
00:0014/09/2007, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucunun on iki sorusu vardı; bunların son dördünü de bugün cevaplamaya çalışacağız:
9. "Dünyadaki nasibinizi de unutmayınız" ayetindeki nasip kelimesinin manası nedir? Nasibini arayan müslümanlar neden hep fakir? Nedenler hep uzayıp gitmekte.
Cevap:
Nasip pay demektir. Herkesin payına düşen onun nasibidir. Nasibin elde edilmesi için çalışmak da şarttır.
Bu âyete "dünyadan da nasibiniz unutmayın, hep ahiret için çalışmayın, dünya için de çalışıp kazanın" manası verildiği gibi, benim tercihim olan şu mana da verilmiştir: "Dünyadaki nasibinizin geçici, ahiret için vasıta ve ahirettekine nispatla çok önemsiz olduğunu unutup bütün ömrünüzü ve imkanlarınızı dünya için sarfetmeyin."
"Nasibini arayan Müslümanların hep fakir olduğu" doğru bir tespit değil. Allah mümin olsun, inançsız veya fasık olsun, usulüne uygun çalışan, gayret eden, doğru yol ve yöntemi takip eden kullarına dünyada emeklerinin karşılığını veriyor. Fakirin Müslüman olanı da var, başka inançlar taşıyanı da var.
10. Zaman her şeyi eskitmekte, yaşadığımız İslam eskimenin ve gerçekliğin neresinde?
Cevap:
İslam, temel kaynakları (Kur''an ve Sünnet) itibariyle eskimiş, yıpranmış, bozulmuş değildir.
İki şey eskiyebilir.
a) Beşeri olan ictihadlar, yorumlar. Bunların da yenileri yapılır ve İslam''ın hayatı aydınlatması devam eder.
b) İnsanların dinle iman ve amel ilişkisi. İmanlar zayıflayabilir, ameller kalitesinden ve sayısından eksilmeye maruz kalabilir. Bunun da çaresi ömür boyunca eğitimdir.
Bugün de İslam''ı doğru anlayan ve uygulayan çok mümin vardır.
11. Yüce Allah bizi dünyayı tahrip etmek için mi gönderdi? Aslında bütün sorularımın kaynağı budur. Tahribin her türlüsünü insan yapıyor. İnsan, bilim ve din; her şey bozulmaya ayarlandığı halde insanın suçu nedir?
Cevap:
"Her şeyin bozulmaya ayarlandığını nereden çıkardınız?" Bozulan, eskiyen, yok olan da vardır, bozulmayan, eskimeyen, yeniden olan ve oluşan (yaratılan), gelişen ve devam eden de vardır.
Bilim ve din ne bozar, ne de tahrip eder. Din ıslahı, düzeltmeyi, iyileştirmeyi emreder. İlim de iki tarafı kesen bir kılıç gibidir; onu hayra ve iyiliğe, şerre ve kötülüğe kullanan insandır. İnsan da kötü olsun, tahrip etsin diye yaratılmamış, ona çifte kabiliyet verilmiştir; dilerse iyi olur, dilerse kötü olur. Kader hiçbir insanı iyi veya kötü olmaya mecbur kılmaz, böyle bir programlama yoktur. İnsan –onu sorumlu kılacak kadar- hür iradesiyle, seçimi ve tercihi dilerse mümin ve iyi, dilerse kâfir ve kötü olabilir.
12. Neden herkes cehennem azabını tatmak zorunda....
Cevap:
Böyle bir genel hüküm mevcut değildir. Doğrudan cennete girecek olan nice kullar vardır. Bizim dünyada vazifemiz, Allah''ın rızasına uygun bir hayat yaşamaya çalışmak ve cenneti ummaktır.
.Nazar ve Örtünme
00:0018/07/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucumun aylarca önce sorduğu yedi soruyu bu yazıdan itibaren fırsat buldukça cevaplayacağım.
“1. İslam''da nazarın hükmü nedir? Eğer varsa, bu durumdan mağdur olanların suçu nedir?”
İslam''a ait temel metinlerde “göz” manasına gelen “ayn” kelimesi kullanılarak “göz değmesi”nin gerçek olduğu ifade edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.) “Göz (nazar) değmesi bir gerçektir” buyurduğuna göre, bunu ister tecrübeye dayanarak, ister Allah''tan aldığı bilgiyi aktararak söylemiş olsun nazar değmesinin “bâtıl bir inanış” olmadığı anlaşılmaktadır.
Dinler, bazı felsefeler ve parapsikoloji gibi disiplinler insanda görünmeyen, insan öldükten sonra da yaşayan, insanı başka canlılardan ayıran bazı özelliklerin kaynağı olan bir unsurun bulunduğuna inanırlar ve buna da ruh veya nefs adını verirler.
Bazı insanların ruhları yaratılıştan veya belli ekzersizler sonucu, sıradan insanların ruhlarından daha farklı ve etkili olur. Herkesin nazarı değmez, ama nazarı değen insanlar vardır.
Nazar değmesine karşı en iyi çare sağlam bir imana, manevi güce ve ruh yapısına sahip olmaktır. “Fatiha, Felak ve Nâs” surelerini okumak, dua etmek, “mâşâallah” demek de faydalı olur.
Bir kimsenin haksız bir fiiline veya tesirine maruz kalan ve bundan zarar gören insanlarda suç aranmaz. “Kaza ve kader icabı başkasına değil de onlara isabet etmiş” denir. Mağdur ve mazlum olan insanlar, gerekli tedbirleri almakla beraber durumu kabullenir, isyan etmez, bundan da bir ecir beklerse sonunda kârlı çıkabilirler.
“2. Örtünmenin neden bir Allah emri olduğunun hikmeti ne olabilir? Bazıları, bunun karşı cinsi etkilememek için olduğunu söylüyor, ama, buna niceleri, ''etkilenmedikleri'' şeklinde cevap veriyor.. O zaman, ne diyeceğiz?”
İstisnalar kaideyi bozmaz. Normal bir insanın karşı cinsin kılık kıyafet ve davranışlarından şu veya bu şekilde etkilenmemesi mümkün değildir.
İslam zinayı haram kılmıştır. Zina denilen ilişki çok kere bir bakışma, bir gülüşme, bir cilveleşme, bir temas, birlikte düşüp kalkmak (ihtilat)... ile başlar. Zinayı haram kılan bir dinin, iki cins arasındaki ilişkilere daha baştan bazı sınırlar koyması makuldür. Bu sınırlama, “herkesin açık saçık bir kadını gördüğünde tahrik olacağı” manasını içermez; ama bu ihtimali yok saymak da eşyanın tabiatına, insanın fıtratına aykırı olur.
.Kur"an"da başörtüsü yok diyenlere
00:0027/07/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Köşe yazarı bazı ehliyetsiz müftüler (bunların içinde bir bayan da var) ısrarla Kur''an''da başörtüsünün olmadığını, bunu geleneğe bağlı olarak yorumcuların uydurduklarını ve Kur''an''a mal ettiklerini, Kur''an''da (dolayısıyla İslam''da) bulunmayan, farz olmayan başörtüsünü kullanmakta ısrar edenlerin bunu siyaset gereği yaptıklarını… iddia ediyor ve bu iddialarını meydan okuyan bir üslup içinde tekrar edip duruyorlar. Halbuki çok değil, birkaç ay önce bu konuyu bir daha yazmıştım; işte size o yazıdan bir parça:
"Hayli zaman önce bir ilahiyatçı ile İslam''da başörtüsünün hükmü konusunu yazışarak tartışmıştık. Bu tartışmayı olduğu gibi "İslam''da kadın ve Aile" isimli (Ensar Yayınları''ndan) kitabıma aldım. Geniş bilgi almak isteyenlere tavsiye ederim. Burada, sayın Ö. İnce''nin yazısı sebebiyle, Kur''an''da başörtüsü''ne ait kısa bir özet yapacağım:
"Kur''an-ı Kerim''de başörtüsü 24 sıra numaralı Nur suresinin 30. âyetinde geçmektedir. "Kadınlar, başörtülerini, göğüslerinin üzerinden bağlasınlar; yani başörtüleriyle göğüslerini de örtsünler" mealindeki bu âyette geçen "humur" kelimesi, başörtüsü manasına gelen "hımâr" kelimesinin çoğuludur. “Kur''an''da geçen hımar kelimesi yalnızca örtü manasına gelir, başörtüsü manasına gelmez" diyenler kesinlikle yanılıyorlar. Çünkü bu kelimenin kökünde "örtme, karışma, yaklaşma" gibi manalar varsa da, kökten alınmış farklı kelimelerin (şekillerin) farklı manaları vardır. Mesela aynı kökten gelen "hamr", şarap, "hamîr", hamur mayası, "humâr" akşamdan kalma hali manalarına gelir. Tartışma konumuz olan "hımâr" da başörtüsü ve vücudun bütününü örten örtü manalarında kullanılmıştır. Bu mananın delillerine gelince:
Hz. Peygamber zamanından bu güne kadar "hımâr"a bu mana verilmiş ve uygulama da bu manaya göre olmuştur.
2. İbn Manzûr, Fîrûzâbâdî gibi kaynak luğatçıların eserlerinde kelimeye "başörtüsü" manası verilmiştir.
3. Taberî, Zemahşerî gibi kaynak tefsirlerin tamamında hımâr kelimesinin manasının başörtüsü olduğu kaydedilmiştir.
4. M. Esed''in İngilizce ve M. Hamidullah''ın Fransızca çevirilerinde de kelimeye verilen mana "başörtüsü"dür.
Hasılı Kur''an''da başörtüsünün bulunduğuna dair deliller güçlü ve çok, bulunmadığına dair delil ise yoktur."
Bu vesile ile mahut bayanın programında arkadaşım M. Saim Yeprem''in beğendiğim bir cevabını da nakletmek isterim. Bayan yine "Kur''an''da başı örtmek yok, gerdanı örtmek var" demiş. Saim Bey de "Kur''an''da başörtüsü var, evet ''saçınızı örtün'' denmiyor, ama ''başörtünüzle gerdanınızı kapatın" deniyor, mesela "Etekliklerinizle diz kapağınızdan aşağısını örtün" denseydi, aşağı çekerek aşağıyı örtün, üst tarafını açın manası verilir miydi?" demiş.
Ben dinleyemedim, dinleyenler naklettiler, pek beğendim, ağzına sağlık.
.Organ nakli ve adak
00:007/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Diğer konulardan fırsat buldukça okuyucuların sorularına cevap veriyoruz. Başladığımız bir cevap yazısında üçüncü soruya gelmiştik:
3- İslam''da organ naklinin hükmü nedir?
Cevap:
Organ nakli canlıdan ve kadavradan (ölüden) yapılıyor.
Canlı bir insan kendi rızasıyla, sağlığı için tehlikeli olmayan bir organını verirse bu alınır ve muhtaç olana nakledilir. Bu operasyonda şer''i bakımdan bir sakınca yoktur.
Ölüden nakle gelince, burada en önemli konu ölümün kesin olarak gerçekleşmiş olduğunun tespitidir.
Bu konuda şüpheli olanlar, her gün yüzlerce ölünün kesin olarak öldüğünün tespiti konusundaki gevşek uygulamaya itiraz etmiyorlar da şüphe etmek için makul bir sebep bulunmayan “organ nakli maksadıya ölüm tespiti” meselesinde kafaları karıştırıcı ifadelerde bulunuyorlar.
Organ nakli ile ilgili kanunun 11. maddesine göre ölüm, “… biri kardiyolog, biri nörolog, biri nöroşürirjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan dört kişilik hekimler kurulunca oybirliği ile saptanır.”
12. maddeye göre de nakilde görev yapacak hekimlerin ölüm tespiti heyetine giremeyecekleri hükme bağlanmıştır.
Bu hekimlerin öldüğünü tespit ettikleri bir insan ölüdür ve ölüden alınacak bazı organların, yaşayan ve bu organa muhtaç olan bir insana nakledilmesinde şer''an hiçbir sakınca yoktur.
İnsanın vücudu kendi malı değildir; insan her şeyi ile Allah''a aittir. Ölüm vukubulunca ceset derhal çürümeye başlar, bir süre sonra toprağa karışır. Allah''a ait olan bir organ, önceki emanetçisi öldüğü ve artık ona ihtiyacı kalmadığı için alınıp Allah''ın bir başka kuluna emanet ediliyor; bu kul acıdan, ıztıraptan, huzursuzluktan kurtuluyor, kulluk vazifelerini yerine getirecek hale geliyor; bu ne kadar güzel, hayırlı, sevaplı bir olay!
Efendim organın yeni sahibi bu organla bir günah işlerse ilk sahibi veya organ ondan sorumlu olmaz mı?
Elbette olmaz; kimsenin suçu ve günahı başkasına yüklenemez. Burada “kimse” dediğimiz organ değil, onu kullanan ve bedenin ölümünden sonra da yaşamaya devam edecek olan nefistir (ruhtur). Sorumlu olan budur ve her nefis kendi ettiklerinden sorumlu olur.
4- “Şu işim, şu arzum olursa kurban keseceğim…” gibi sözler ve “adak ve akika kurbanı” İslam''da var mıdır? Varsa, bu, Allah''la pazarlık olmaz mı?
Cevap:
Adak ve yeni doğan çocuk sebebiyle ibadet olarak kesilen akika kurbanı İslam''da vardır. Bunların pazarlıkla ilgisi yoktur, bir oluşa, bir ilahi lutfa bağlanmış ibadettir, şükrandır. Allah Teâlâ kullarını hayır ve ibadete teşvik için bunlara izin vermiş, meşru kılmıştır. Adağın manası “Sen bunu yapmazsan ben de sana ibadet etmem” demek değildir; “Ya Rabbi bana bu lutfunu esirgeme, bu da olursa ayrıca şu ibadetleri de şükran olarak yapacağım” demektir.
Faiz
00:0010/08/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
5- Günümüzde faiz konusu tartışılırken, Hz. Peygamber (S) zamanında banka olmadığı ve faizin de bugün anladığımızın ötesinde bir mâna taşıdığı söyleniyor..
Cevap:
Banka –diğer işleri yanında en önemlisi- faizli kredi işleminin kurumlaşmış şeklidir. İslam, nerede ve nasıl yapılırsa yapılsın faiz alıp vermeyi haram kılmıştır. Zaruret hali dışında faizli kredi alıp veren ister özel şahıs, ister banka ve kurum olsun yapılan faizciliktir ve haramdır.
Bugün bazı kumar çeşitlerini devlet işletiyor veya devlete bağlı bazı kurumlar kumarcılık yapıyorlar. Yine devlet, sigara ve içki üretme işini bakanlıklarından birine görev olarak veriyor. Hz. Peygamber zamanında bunları devlet değil de fertler yapıyordu diye hüküm değişmez; sarhoşluk veren nesnelerin üretimi, alım satımı haramdır. Kumarı kim oynatırsa oynatsın haramdır.
Hz. Peygamber zamanında "borcun vadesinde ödenmemesi sebebiyle, daha önceki faizin de anaparaya eklenerek yeniden faize bağlanması ve giderek borcun katlanması şeklindeki faizciliğin yanında ilk akitte şart koşulan faiz de var idi. Kur''an-ı Kerim hem "katlı faiz"i, hem de mutlak manada (katlı olsun olmasın) faizi yasaklayan ayetler getirdi. Peygamberimiz (s.a.) de inceden inceye tarif ederek, misallerle açıklayarak faizin ne olduğunu ortaya koydu. Bu tariflere göre bugün, bankaların, başta şart koşarak, belirleyerek, teahhüt ederek yüz lirayı bir aylığına yüz bir lira karşılığında satması (% 1 ile kredi vermesi) de faizdir ve haramdır.
İslam, vâde farkı ile mal alım ve satımını caiz görmüş, vade farkı ile para alım satımını haram kılmıştır. Faizli finansmana karşı, bunun yerini tutmak üzere de ortaklığı tavsiye etmiştir. Kâr ve zarara ortaklıkla elde edilen sermaye daha ucuza mal edileceği için hizmet ve mal üretimi de daha ucuz olacak, çoğu dar gelirli insanların yaşadığı ülkeler ve dünyada, faiz ortadan kalkarsa hizmet ve malı, faiz miktarı (girdisi) kadar ucuza alıp kullanma imkanı oluşacaktır.
Bir hadiste (kutsi hadiste) Allah Tealâ, "İki kişi iyi niyetle ortak olduklarında üçüncü ortakları ben olurum (bu ortaklığı bereketli kılarım), ortaklardan biri hainlik yaparsa, emanete hiyanet ederse ben aradan çıkarım" buyuruyor.
Günümüzde banka kredisi ile iş yapanların önemli bir kısmı iflas ediyor, evini barkını da kaybediyor. Bankaya borcunu ödeyemeyenlerin borçları durmadan artıyor ve katlanıyor.
Halktan para toplayıp holding kuranların da bir kısmı ehliyetsiz veya ahlaksız oldukları için paraları çarçur ediyor, batırıyor, milyonlarca insanın canını yakıyorlar. Bu yüzden, aslı rahmet ve bereket olan ortaklık da işler bir alternatif olmaktan çıkıyor. Ama yine de Müslümanların yapacakları şey, sözüyle değil özüyle de Müslüman olanlarla işbirliği yapmak ve ortaklık yoluyla büyük sermayelerin toplanabileceğini, helal yoldan kazançların sağlanabileceğini dünyaya ispat etmektir.
.Haremlik-selamlık ve kumar
00:0014/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"6- İslam''da, ''Haremlik-Selamlık'' var mıdır? Günümüzde, bazı sohbet toplantılarında, açık oturum ve meclislerde kadın-erkek oturulmasında bir sakınca var mıdır?"
Yaşlı kadın ve erkeklerin ellerinin öpülmesi ve onlarla musâfaha caizdir. Hz. Ebu Bekir''in kabilesini ziyarete gittikçe bunu yaptığı bilinmektedir. Buradan hareketle şehvet ihtimalinin bulunmadığı veya çok zayıf bir ihtimal olduğu durumlarda gençler arasında da gerektiğinde tokalaşmayı caiz görenler vardır; biz de zor durumda kalanların, farklı kültür ortamlarında yaşamak ve insanlarla ilişki kurarken fitneye (muhatapların inançlarının sarsılmasına) sebep olmak istemeyenlerin faydalanmaları için bu yorumu, Helaller Haramlar isimli kitabımızda naklettik.
Yine adı geçen kitabımızda erkek kadın beraber oturmanın, tesettüre riayet edildiği ve bu uygulamadan fayda umulduğu veya ihtiyaç ve zaruret bulunduğu zaman caiz olduğunu deliller göstererek açıklamıştık.
Kadınların evde örtünmelerinin (tesettürlerinin) dış giysi ile olması zorunlu değildir. Örtülmesi istenen yerlerin uygun giysilerle örtülmüş olması yeterlidir.
Yukarıdaki kısa cevabımın ilgili bulunduğu âyetlerden biri de Nur sûresinin 60-61. âyetleridir. Bu âyetlerle ilgili tefsirimizi (Dört kişilik bir heyet halinde yazdığımız Kur''an Yolu isimli tefsirden) okumakta fayda vardır.
"7- Piyango, haksız kazanç görüldüğü için mi haramdır? Devletin teşvik ettigi piyango konusunda, müslüman nasıl bir tavır almalıdır? Bir müslüman, piyangodan kazandıklarını hayır işlerine verse, hüküm ne olur?"
Piyango kumardır. Bunu ister devlet, ister özel sektör yapsın hüküm değişmez. Milyonlarca kişiden toplanan paralar, yapılan çekim sonunda az sayıda şahıslara veriliyor, diğerlerinin paraları boşa gidiyor. Her oynayan kazanmayı bekliyor ve bunun için oynuyor (başkalarına yardım için değil), para kendilerine çıkmayanlar kahroluyor, küfrediyor, yine de alışkanlık ve ümit sebebiyle oynamaya devam ediyorlar.
Piyangoda toplanan paranın bir kısmının hayırda kullanılması da hükmü değiştirmez; çünkü bu paraların sahiplerinin böyle bir niyetleri yoktur, yapılan onlar adına geçerli olmaz. Devlet de birilerine iyilik yapacaksa bunu kumar oynatarak değil, meşru yollardan toplayacağı geliri ile yapmalıdır.
KEY ödemeleri
00:0021/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konut Edindirme Yardımı (KEY) ödemeleri yapıldığı için ilgililer bunu almanın caiz olup olmadığını soruyorlar.
KEY ödemelerine iki şekilde bakılabilir:
1. Devlet vatandaşından ödünç para almış (maaş ve ücretinden belli bir miktarını kesip başka yerlere harcamış) vatandaşa da “Ben senden şimdi şu kadar para kesip alıyorum, bunu ödünç olarak alıyorum, daha sonra fazlasıyla ödeyeceğim, maksadım da ileride senin konut sahibi olmanı sağlamak, bu konuda sana yardımcı olmaktır.” demiş.
Eğer KEY ödemelerine böyle bakılır, böyle değerlendirilirse devlet ile vatandaşı arasında faizli ödünç alma-verme işlemi gerçekleşmiş olur ve faiz alıp vermek de caiz olmaz.
2. Devlet çalışana maaş ve ücret verir, çalışmayan vatandaşlara da, muhtaç olduklarında çeşitli yardımlarda bulunur. Serbest çalışanlara, kamu yararı bakımından uygun gördüğü takdirde sermaye ve malzeme temin eder (teşvik), bunların bir kısmını bağışlar, bir kısmını biraz eksik olarak geri alır, bir kısmını da fazlasıyla tahsil eder.
Bütün bu işlemler yapılırken devlet tek taraflı karar verendir. Karşılıklı bir sözleşme (özel şahıslar arasındakine benzer bir akitleşme) yoktur. Devlet konut edindirme yardımı yapmaya –sözleşme gereği- mecbur değildir. Tek taraflı bir irade ile buna karar vermiş, yardımı da nasıl ve ne zaman yapacağını kendisi belirlemiştir. Peşin şu kadar, vadeli (birkaç yıl erteledikten sonra) şu kadar ödemesi, “parayı ödünç alıp faizi ile ödemesi” manasında ve hükmünde değildir. Devlet, ileride daha fazla ödemek şartıyla çalışanların maaş ve ücretlerinden kesinti yaptıktan sonra bu fazlayı (ödeyeceği ek miktarı), banka faizlerini esas alarak tespit etmiştir. Bu tespit usulü, ödediğinin faiz olması sonucunu doğurmaz.
Bu sebeple hem devletin teşvik kredilerini (yardımlarını) hem de konut edindirme yardımını almak caizdir. Ancak bunların, devlet tarafından belirlenen yerde ve şekilde (böyle bir belirleme, sınırlama varsa) kullanılması gereklidir.
Özet olarak KEY ödemelerini ben şöyle değerlendiriyorum:
Devlet vatandaşa, mesela 2005 yılında konut edindirme yardımı olarak bin lira verecek iken bunu ertelemiş ve 2008 yılında daha fazla vermiştir.
KEY konusu
00:0028/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
KEY konusundaki bir yazım üzerine tasfiye halindeki Emlak Bankası''nın Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sayın Beyefendi beni aradı ve konut edindirme yardımının tamamen özel ve kamu kesimi işvereninden alındığını, çalışanların maaş ve ücretlerinden devletin kesinti yapmadığını (benim ifademle devletin onlardan ödünç almadığını) açıkladı.
Sayın Yunus Emre de bir mesaj göndererek şu açıklamayı yaptı:
“Saygıdeğer hocam merhaba,
“Bir kamu kuruluşunda memur olarak çalışıyorum.
21.08.2008 tarihli Yeni Şafak Gazetesi''nin internet sayfasından, KEY ödemeleri ile ilgili yazınızı okudum. Yazınızın ana fikrini etkiler mi bilmiyorum ancak bildiğim bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum.
“Konut Edindirme Yardımı; ifadesinden de anlaşılacağı gibi yardım. Yani maaş veya ücretten kesinti yapılarak oluşturulan bir değer değil. Oysa zorunlu tasarruf kesintisi böyle değildi; maaş veya ücretlerden belli bir oranda kesinti yapılıyordu. Böyle olunca da çalışan, kesinti kadar eksik maaş veya ücret alıyordu. Konut Edindirme Yardımı uygulamasında ise çalışanlar adına, maaş veya ücret eklentisi veya kesintisi olmadan tahakkuk ettirilen ve bankaya yatırılan bir meblağ sözkonusu. Sizin de vurguladığınız gibi devlet bunu kendi iradesi ile tek taraflı olarak yaptı.
“Kısaca burada bir kesinti değil bir yardım uygulaması var. böyle olsa bile yazınızın ana fikri değişmeyecek sanıyorum…”
Bahsi geçen yazıda ben, zorunlu tasarruf kesintisi olsun, KEY olsun bunlarda “devletin çalışanlardan ödünç para alıp sonra bunu faizi ile ödemesi” şeklindeki yorumu/değerlendirmeyi kabul etmediğimi ifade ettim. Her iki konu da sıkça sorulduğu için ikisini birden “devletin çalışanlara yardımı, çalışanların maaş ve ücretlerini fayda zarar esasına göre belirlemesi” şeklinde değerlendirmiştim. Yapılan açıklamalardan da KEY''in kaynağını öğrenmiş olduk; kamu ve özel kesim işvereninden kanunla sağlanmış bir kaynak.
Sonuç olarak bu yardımı almakta bir sakınca yoktur.
Son çıkan kitabımla ilgili bir tashih:
Hâkanî Mehmed Bey''in (v.1015/1606), Peygamberimiz''in şekil ve şemaili konusunda manzum olarak yazdığı Hilye''yi hem yeni Türk harflerine çevirdim, hem de yine manzum olarak yeni Türkçe''ye aktardım. Yakında Ufuk Kitapları arasında çıktı. Bu yılın Ramazan ayı için de uygun bir karşılama oldu.
Çıktıktan sonra bir daha okurken latinize edilen orijinal metinde rastladığım bir yazım hatası zevkimi kaçırdı, okurların aşağıdaki şekilde tashih etmelerini rica ediyorum:
375, 398 ve 405. beyitlerde geçen “cürm” kelimesi “cirm” olacaktır.
.
Necat (ahirette kurtuluş) konusunda bir tartışma
00:0022/08/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Ahmet Ali Aksoy internette "Bu nasıl bir diyalog, bu gidiş nereye?" başlıklı biz yazı yayınlamış, bana da geldi. Bu yazıda "Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Kültürlerarası Diyalog Platformu" tarafından periyodik olarak tertib edilen "DİYALOG" toplantılarından birini tenkit ediyor. Bu toplantıda Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşak, Faruk Tuncer, İlyas Üzüm ve Niyazi Öktem ile beraber, Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Havra mensubları bulunmuştu. Ben huzurlarında "DİYALOG" mevzûunda bir konuşma (sunum) yaptım, toplantıya katılanlar sorular sorarak ve görüşlerini açıklıyarak katkıda bulundular. Daha sonra bu konuşma "Polemik Değil Diyalog" isimli bir kitabda neşredildi.
Sayın Aksoy yanlış bulduğu ifadelerimi -bazılarına cevap da vererek- nakletmiş. Birkaç örnek vereyim:
"Bütün insanların Müslüman olmaları'' dinin, Kur''ân''ın hedefi değildir." (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
"Müslümanların çoğu ''Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm''a çağırdığına'' inanırlar" (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
"Peygamberimiz ''Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!'' demiyor, ''Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!'' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
"Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı" (Polemik Değil Diyalog, s. 36);
"Kur''ân-ı Kerîm''de Ehl-i Kitab''la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah''a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur''ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ''Peygambere iman edin'' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
Bu son ifadem meşhur necat (ebedi kurtuluş) meselesi ile ilgilidir.
"Son peygamber olan Peygamberimiz geldikten sonra O''nun davetine uyarak Müslüman olmayan, Allah''a şirk koşmadan, ahirete de şüphe etmeden iman eden ve "Salih amel" işleyen (bütün dinlerde ortak olan iyi davranışlarda bulunan ve kötülüklerden uzak duran) Yahudiler, Hristiyanlar (Ehl-i kitab) ahirette kurtuluşa erer mi?" sorusuna İslam alimleri üç cevap vermişlerdir: 1. Davetin ulaşması mümkün olmayan yerlerde yaşayanlar müstesna bütün insanlar Son Peygambere inanmak mecburiyetindedirler; inanmayanlar ahrette kurtuluşa eremez. 2. İmam Gazzalî''ye göre iman mecburiyetinin iki şartı var a) Peygamber''in tebliğinin sahih olarak ona ulaşması lazım. b) Nazarı muharrik olacak şekilde olmalı; yani tebliğ yoğun ve tahrik edici olmalıdır. 3. Reşid Rızaların zamanından itibaren üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ Abduh (öğrencisi Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor) "Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) her kim Allah''a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de" (Bakara: 2/62) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor: "Bu, Ehl-i fetret (Son Peygamber''den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) için de geçerlidir." Allah''a, ahiret gününe iman eden ve amel-i salih işleyen kimseler için korkacakları bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (kurtuluşa ererler).
Ben anılan konuşmamda, bu üç görüşü naklettim, her birinin delil ve dayanaklarını verdim ve özetle şunu dedim: Başka dinlerde, ötekilere böyle bir bakış mevcut değil, ama İslam düşüncesinde böyle bir görüş ve bakış mevcuttur. Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.
"Peygamberimiz (İslam) bütün insanları tek seçenek olarak İslam''a mı davet ediyor?"
meselesini de sonraki yazıya bırakalım.
Necat konusu (2)
00:0029/08/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Hangi itikadda (din inancında) olanların, eninde sonunda cennete girebilecekleri" konusunun adı "necat meselesi"dir. "Necat ve İslam''ın, Müslüman olmayanlara yönelik çağrısı" hakkında, "Polemik Değil Diyalog" isimli kitapta yer alan konuşmamda söylediklerime itirazlar var. Bunlardan birini bir yazımda ele almıştım, bu yazıda konuya devam ediyorum.
Evet ben diyorum ki:
1. İslam düşüncesinde "Şirk koşmadan Allah''a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini" kabul eden bir yorum vardır.
2. Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur''an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah''a, şeksiz olarak ahrete iman etmeye ve salih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup teb''a olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam''ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor.
Sözü edilen konuşmamda (s. 35) bu konuda şunları söylemişim:
Ali Bulaç: Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?
H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa Allah''tan vahiy almıştır, Hz. Musa, Allah''tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de Allah''tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.
İ. Üzüm: Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları takdirde Müslüman olmazlar mı?
H. Karaman: Hayır, Müslüman olmazlar.
İ. Üzüm: Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma…
H. Karaman: …Bir Hıristıyan veya Musevi, "Hz. Muhammed''in de Allah''dan vahiy aldığına inanıyorum," der. Sonra "bu peygember (Hz. Muhammed) benden ne istiyor," sorusunu sorar. Yani, "Ben bir Museviyim ya da Îseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inandığım ve yaşadığım şeylerden tevbe edip Müslüman olmamı mı bekliyor? Yoksa başka bir beklentisi mi vardır?" Ben diyorum ki, İslâm ulemâsı içinde, Kur''an-ı Kerim''e bakarak Peygamberimizin beklentisinin bundan ibaret olduğuna inanlar var. Peygamberimiz "Yahudi mutlaka Müslüman olsun!" demiyor, "Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!" demiyor. Diyor ki; "Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah''a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler." Dolayısıyla "Bu takdirde onlar da cennete giderler" demiş oluyor. Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var… İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, "tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı." Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir…
Necat meselesi (3)
00:0031/08/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adam bir iki kitap okumuş, belki kitap da okumamış, vaizleri, şeyhini, ağabeyisini dinlemiş, duyduklarına ve okuduklarına inanmış, "din ve mezhep budur, buna uymayan inanç ve görüş batıldır, küfürdür" hükmünü benimsemiş… Hadi bütün bunları kişinin durumuna göre anlayışla karşılayalım, ama o bununla yetinmiyor, benimle tartışmaya, tartışma şöyle dursun beni küfürle, cehennemlik olmakla, ehl-i sünnet düşmanlığı ile suçlamaya kalkışıyor. Bunları kaale aldığım için değil, varlıklarından haberdar olmanızı sağlamak için yazdım.
Bu arada necat konusu ile ilgili yazımı iyi niyetle tenkit eden, bu çeşit yazıların avamın kafasını karıştırabileceğini söyleyenler de var. Bunların endişelerine katılmıyorum, ama saygı ile karşılıyorum. Hiçbir mümin, "şu şartları taşıyan ehl-i kitap da cennete girebilir" diyen alimler varmış diye dinini (İslam''ı) terk etmez; çünkü İslam''ı terk etmek Son Peygamber''i inkar etmek manasına gelir. Ayrıca yazdıklarım "Üç din birbirine eşittir, bir dine girmek isteyen hangisine girse olur" manasında değildir. Yazıyı ve kitabı peşin hükümden sıyrılarak okumak gerekiyor.
"Hristiyan veya Yahudi oldukları halde Hz. Muhammed''in (s.a.) peygamber olduğuna inanan kimse olur mu?" diye soranlar da var. Bir ilim adamı arkadaşın bunlara cevap teşkil eden yazısını aşağıya alıyorum:
"Muhterem hocam selamlar. Hristiyanların Hz. Peygamber''in peygamberliğini kabul edip etmedikleriyle ilgili bir hatıramı nakletmek istiyorum. Hollanda''nın Kampen Protestan Universitesi''nde bir uluslararası sempozyuma katılmıştım, tebliği sunduktan sonra yakından tanıdığım bir Protestan papaz itiraz etti bana; neden Hristiyanlık''la da ilgileniyorsun, sadece İslam''ı anlatsan daha iyi olmaz mı diye. Ben de bu mümkün değil çünkü Hz. İsa aynı zamanda bizim de peygamberimiz; Tevrat ve İncil kitabımız; biz sizin gibi değiliz; maalesef siz Hz. Muhammed''in peygamberliğine inanmıyorsunuz demiştim. Hollanda''nın önde gelen Protestan Papazı Dr.Slomp: "Hayır, dedi, yanılıyorsun, biz Hz Muhammed''in peygamberliğine inanıyoruz." Ve şunu anlattı: 1984 yılında Avrupa''nın 114 kilisesi toplandı, bu konuyu tartıştı ve sonunda Hz. Muhammed''in hayatının, Tevrat''taki peygamberlik kıstaslarına uyup uymadığı tartışıldı ve altı kriter birer birer uygulandı. Sonunda peygamber olduğu ortaya çıktı ve 114 kilise mensubu ortak imza ile açıkladık. Ben bu kitabı Hollandaca, İngilizce ve Fransızca olarak yayınladım. Müslümanlardan alkış bekliyorduk ama kimseden bir tepki almadık."
Bu kitabın İngilizce versiyonunu Akgündüz hoca elde etti ve şimdi elinin altında.
Bu arada ünlü teolog Hans Küng''ün meşhur İslam kitabında sorduğu enteresan bir soru var: “Biz Müslümanların, Yunan felsefesinin etkisi altında şekillenen teslis akidesine gelmesini mi bekleyeceğiz? Neden Muhammed, bu fasit felsefeyi tashih eden ve İncil ile Tevrat''ta anlatılan beklenen peygamber olmasın!" (B. Duran).
Şehitlik
00:0018/09/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şehid kelimesinin asıl kök manası tanıklıktır.
Allah yolunda öldürülen kimseye şu münasebetlerle şehid denmiştir:
Allah ve melekler onun cennetlik olduğuna şehadet ettikleri için.
İnsanlara örnek olduğu için.
İnsanların yapıp ettiklerine tanıklık edecekleri için.
Kur''an-ı Kerim''de ve Hadislerde kendilerine büyük payeler, özellikler ve ödüller müjdelenen, yıkanmadan, elbisesi ile defnedilen, ahirette yakınlarına şefaat edecek olan… şehid, Allah yolunda savaşırken savaş meydanında ölen mümindir.
Bu konuya bir hadis şöyle ışık tutuyor:
Amr b. Ukayyiş isimli bir Mekkeli, faiz alacaklarını tahsil için Müslüman olmayı ve hicreti erteliyor, işlerini bitirdikten sonra Uhud Savaşı sırasında Medine''ye geliyor, yakınlarının savaşta olduğunu öğrenince doğru savaş meydanına gidiyor, savaşıp yaralanıyor. Yakınlarından Sa''d b. Mu''âz onu görmeye gelince kızkardeşine şöyle diyor: Ona sorun, kabilesine olan bağlılığı ve gayreti için mi savaştı, onlar adına mı öfkelenip savaşa girdi, Allah için mi öfkelenip savaştı? Sordular, “Allah için” cevabını verdi. Bu zat bir vakit namaz kılmadan şehit düşmüş ve bu yüzden cennete girmiş oldu.
İslam, insanları zorla Müslüman yapmak için savaşı meşru kılmamıştır. Savaş, dine ve yurda karşı savaş açan düşmanla yapılır. Savaş, bu değerlere saldırı ihtimali kuvvetli olan düşmanı güvenli hale getirmek için yapılır. İslam''ın korunmasını istediği maddi ve manevi değerleri düşmana karşı korumak için yapılan savaş “Allah yolunda savaştır” ve bu savaşta ölen müminler şehid olurlar.
Fıkıh kitaplarında şehidler üç kısma ayrılmıştır:
1. Dünya ve ahiret şehitleri (dünyada yıkama, kefenleme, namaz ve defin bakımından, ahirette ise o aleme mahsus nimetler ve ödüller bakımından şehit muamelesi görenler): Bunlar, Allah''ın sözü (dini, hükmü) en üstün ve hakim, inkarcıların sözü de en aşağıda olsun diye savaşan, hiçbir dünya menfaatini amaçlamayan, düşmana arkasını döndüğünde (kaçarken) değil, taarruz ederken, savaşırken ölenlerdir.
2. Dünya şehidi: Meşru olmayan maddi menfaat elde etmek, şöhret ve şan sahibi olmak, gösteriş yapmak gibi dünyalık amaçlar için savaşırken ölenler.
3. Ahiret şehidi (Dünyadaki işlemlerde değil, ahirette şehid muamelesi görecek olanlar): Savaşta olmadan, haksız yere (hakkını savunurken, zulmen) öldürülenler, tedbir aldığı halde salgın hastalıklarda ölenler, deniz kazasında boğularak ölenler, gurbette ölenler, ilim elde etme çabasında iken ölenler, çocuk dünya getirirken ölenler bu kısmın örnekleridir.
İslam''ın tarif ettiği şehidlik, en büyük ibadet olan cihad içinde oluşmaktadır. Bir savaşın cihad olmasının vazgeçilemez şartı, savaşın sebep, şart ve icrasının İslam''a uygun olmasıdır. Bu şartlar içinde şehit olmuş bir mümin ve onun namazını kılanlar, hayatlarını dine göre yaşayanlardır. Hayatlarını dine göre yaşamak şöyle dursun toplum içinde dinin yaygınlık kazanması ve daha yoğun yaşanır olmasından rahatsızlık duyanların, şehit ve şehitlik kelimesini ağızlarına aldıklarında ve bunu kullandıklarında nasıl bir çelişki içine düştüklerini düşünmeleri gerekiyor
Ebedi Âlemde Kurtuluş (Necat)
00:0026/10/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.
İslam''a göre başka dinlere mensup olan insanlar İslam dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkan verilir, İslam ülkesi içinde teb''a (zimmîler, ehlü''z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslam ülkesi teb''ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler… Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.
Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?
Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber''den önce veya sonra yaşamış olmaları durumuna göre İslam alimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.
İsra Suresi(17)''nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, "Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini" bildiriyor. İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah''ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş''arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da muaf tutulmuşlardır. İmam Ğazzalî''ye göre Peygamber hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.
M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşamadan Allah''ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber''i de –bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.
"Polemik Değil Diyalog" isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmamda yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.
İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:
1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).
2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.
3. Peygamberimiz''in gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam''a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır; Sulh, teb''a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre "Allah''a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimiz''i inkar etmemek, O''nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek."
Bana izafe edilen "Peygamber insanları İslam''a davet etmedi" sözü iftiradır. (Bak. 17, 37, 41).
Cahiller ile kötü niyetliler bizim gibiler için imtihan vesilesidir ve bu tarih boyunca hep böyle olmuştur.
Ne diyelim, "Herkes kendi manevi yapısına göre davranır". .
.
.İslam"a uygun finansman
00:006/11/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan önceki iki yazıda, mevcut ekonomik kriz ile -bu dünya düzeni değişmediği takdirde- beklenen sosyal ve siyasi krizlerin manevi ve ahlaki sebeplerinden söz ettik.
Bundan sonraki birkaç yazıda, bazı çağdaş İslam düşünürleri ile iktisatçılarının alternatif islâmî çözüm hakkındaki görüşlerini özetlemeye çalışacağım.
Faizsiz finans sisteminin kurucusu sayılan Prof. Neccâr, İslam''ın iktisada yansıyan etkisi hakkında şunları söylüyor:
Şüphesiz İslâm dünyasının her köşesinde din, davranışları belirleyen kesin ve güçlü bir âmil olarak kabûl olunmaktadır. Bu, bütün faâliyet ve projelerimizde unutmamamız gereken bir husûstur.
Bilhâssa Avrupa''da çok kimse, umûmiyetle dînin modern iktisadî kalkınma önünde engel teşkil ettiğine inanmaktadır. Bu inanç bütün dinler için bahis mevzûu iken, Ernest Renan ve R. Charles gibi bazıları, özellikle İslâm''ın gelişmeyi ve dinamizmi önlediğini ileri sürmektedirler.
Öte yandan üçüncü bir grup; Avrupa''nın ilerleme ve gelişmesinde dînin önemli bir rolü olduğunu iddiâ etmişlerdir. Max Weber ve Muller Hermeque de bunlardandır. Dördüncü bir grup; İslâm ile yeni iktisadî kalkınma arasında hiç bir çatışma olmadığını teyit ediyor ve “üçüncü yol”a çağırıyorlar, Jacques Austruy, Ebu''l-A''lâ el-Mevdûdî, Bâkır es-Sadr ve daha yüzlerce İslâm düşünürü de bu grup içinde yer almışlardır.
Biz burada şu veya bu görüşün uygunluğunu münâkaşa etmiyoruz. Bizi ilgilendiren husûs dînin –müsbet olsun, menfî olsun- tesirli ve önemli bir âmil, işleyen bir silâh olduğudur. Bunda da şaşılacak bir taraf yoktur. Çünkü tarih boyunca din, duygular üzerine tesir için itici güç, hisleri besleyen gıdâ, insanın –hayatı ve bütün değerlileriyle– gölgesinde mesut olduğu bayrak olmuştur.
Kır ve köy bölgelerindeki içtimaî hayatı tahlil edersek çiftçinin âciz ve tembel olmadığını açıkça görürüz. Aksine o çalışmakta, fakat en güç şartlar içinde verimsiz sonuçlar almaktadır. Onu çepeçevre kuşatan bir gerilik varsa bunun mesuliyeti bizzat çiftçiye ait değildir. Sorumluluk toplumun içindeki müesseselerin ve buna bağlı olarak, itici güç, düzenleme, organizasyon gibi etkili araçların eksikliğine aittir.
Resmî kurumların çoğu hâlihazır şekilleriyle, muhâfazakâr çoğunluğun güvenini kazanamadıkları için bu kesimin, devletin müessese ve organlarının vazifelerini gerçekleştirmeleri yolunda gönüllü katılımları yok gibidir. Bu müesseselere büyük ümit bağlanamaz. Olsa olsa dînî vasıf taşıyan müesseseler bu mevzûda iş görebilir ki, bunların da başında câmî vardır; orası insanların, irşât ve yönlendirmeyi kabûle en müsait oldukları yerdir.
Eğer bugün câmî, İslâm''ın altın çağındaki vazifesini yapamıyorsa, hattâ bazıları daha fenâsını yapıyorsa – bazı mıntıkalarda câmî imamlarının yeni iktisâdî gelişmeye veya modern tabiriyle kalkınmaya engel diyebileceğimiz sözler söylediklerine bizzat şâhit oldum- bunlar mâzurdur; çünkü bu işlerle alâkalı mevzûlar onlar için araştırma ve ilgi alanı olmamıştır. Onlar bu mevzûları incelememiş, anlamak için kafa yormamış bulunuyorlar. Ancak biz tam olarak şu noktada birleşiyoruz ki; aslı ve özü itibariyle İslâm, yeni iktisadî kalkınma hareketleri karşısında hiçbir şekilde engel sayılamaz.
Zannederim yegâne şüphe fâiz üz
erinde düğümleniyor; dînî adı “ribâ” olan fâiz İslâm dîninin büyük günahlarındandır ve cemiyetlerin mahvolmasına sebeptir.
Kur''ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde fâizi yasaklayan ve haram kılan açık, seçik ve kesin naslar vardır; “ Allah alışverişi helâl, fâizi haram kılmıştır.” (el-Bakara:2/275) “ İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz fâiz Allah nezdinde artmaz.” (er-Rûm:30/39)
Burada işâret etmek istediğimiz husûs, bu yasağın içtimâî neticeleridir. Bu yasaklama, yeni iktisadî kurumlardan gerektiği gibi faydalanmayı önlemiş, bu da sermâye teşkiline, dolayısıyla iktisadî gerilemeye tesir etmiştir.
Şimdi biz geri kalmışlık zincirini kırmak istiyorsak; dînî mirasımız ve ona uygun olan sâhada çıkış yolları aramalıyız. İnsanları fâizle işlem yapmaktan alıkoyan âmil -ki şüphesiz bu manevî cezâdır- faizciliğin kişiye temin edeceği faydalardan daha kuvvetli olunca sermâye toplama problemini dîni esaslarla bağdaşan malî kurumlarla halletmek zarûri hale geliyor..
Fâizsiz işlem yapan malî kurumlarla engeli aşmamız, itici gücü veya uygun karşılığı sunmamız mümkün olacaktır. Kurum, hem ferdin hem de cemiyet içindeki din ulemâsının kabûl edeceği bir yol ile tasarrufları toplama imkânını bulabilecektir. Buna binâen câmiin imamı veya halka ibâdetleri telkin eden vâiz, fâizsiz çalışan bu kuruluşu tebrik temekten başka bir şey yapmayacaktır. (İslam Düşüncesinde Ekonomi Banka ve Sigorta, İz Yayıncılık, 2003, s. 113)
Fâiz yerine ortaklık
00:007/11/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Prof. Neccar diyor ki: Birinci muallim Aristo''nun siyâsete dair kitabındaki bahis, fâiz hakkındaki en eski bahisler arasındadır. Aristo''nun oradaki görüşü şöyledir: Fâiz, meşrû ticarete girmeyen sun''î (düzmece) bir kazançtır. Muâmele üç kısma ayrılır:
a) Tabiî muâmele: Bir hayat ihtiyacını diğeri ile değiştirmek; elbise ile yiyeceği değiştirmek gibi.
b) Sun''î muâmele: Bir hayat ihtiyacının nakit ile mübâdelesi; bu meşrû ticarettir.
c) Düzmece (tabîî olana aykırı) muâmele: Nakdin, satılan bir mal yerine konmasıdır (İfadesi şöyledir: “En çok tiksinmeyi hak eden faizciliktir, çünkü bundan sağlanan kazanç, doğrudan doğruya paranın kendi varlığından ileri gelir ve paranın doğuşuna yol açmış olan maksada aykırıdır”); çünkü nakdin fonksiyonu alış-verişte aracı, çeşitli eşya fiyatlarını anlamak için ölçü olmaktır. Onun alınıp satılan bir eşya hâline getirilmesi onu hedefinden saptırmaktır.
Hz. Musâ''ya nisbet edilen kitaplarda fâiz kesin olarak haram kılınmıştır. Hurûc kitabında (Bâb:22) şöyle denmiştir: “Eğer kavmime, yanında olan bir fakîre ödünç para verirsen ona karşı fâizci gibi olma.”
Tesniye kitabında (Bâb: 23) şu ifadeye yer verilmiştir: “Kardeşine fâizle ödünç verme; ne gümüşü, ne yiyeceği, ne de fâizle verilen başka şeyi.”
Hristiyanlığın ilk devirlerinden, kiliselerin Roma papalık kilisesinden ayrılmalarına ve reform hareketine kadar fâiz yasağı yayılmaya devam etti. Bütün kiliseler fâiz yasağında birleştiler. Luter daha da ileri giderek ticaret ve fâiz hakkında bir kitap yazdı; İslâm hukukunda ma''ruf (makbul) olan selem ve benzeri birçok alış-veriş nevilerini de haram kıldı.
İslâm, fâiz mevzûunda çok açık ve kesin hükümler getirdi; öyle ki bunları bilenlerin iki farklı görüşü olamaz.
Dinler yönünden durum budur.
İktisatçılara gelince; onlar da bu mevzû üzerinde duruyor ve iktisât ile ahlâk arasında bir ilgi bulunmadığı görüşünde ısrar ediyorlar. Onlar bazen fâizin mâhiyeti, bazen fâizin âdil olup olmadığı, bazı kere de iktisadî faâliyetler üzerindeki tesirleri etrafında tartışmalarını yürütüyorlar.
Litz üç farklı teoriden söz ediyor:
1. Durgun bir ekonomide fâizi açıklama teşebbüslerini temsil eden nazariyeler grubu.
2. Hareketli ve dinamik bir ekonomide fâizi açıklama çabalarını temsil eden teoriler grubu.
3. Fâiz sınırı için nakde bağlı teoriler.
Bugüne kadar fâizin mâhiyeti üzerinde bir görüş birliği meydana gelmemiştir. İlim adamları ve düşünürler bu konuda kesin bir cevap getirmeden yorulmuş ve fâizin miktarı, nevileri, her bir çeşidin ekonomik faâliyet üzerindeki tesirini tartışmaya yönelmişlerdir.
Ticaret eşyası veya nakit yönlerinden bakıldığında fâizin mâna ve mâhiyeti üzerinde anlaşma yoktur:
Eşya yönünden o, sermâye bedeli ve karşılığıdır (rantıdır) ve bu karşılığın kesin olarak sınırlanması imkânsızdır; çünkü sermâye toprak ile işin, başka bir deyişle tabiat ile emeğin ortak mahsulüdür.
Nakit yönünden fâiz likidite karşılığıdır (semenidir); fakat bu görüş de tenkitten âzade değildir. Çünkü insanlar kabûl edilmiş bir ilmî veya nazarî esasa dayanmadan bununla muâmele yapmış, daha sonra onu meşrûlaştırma ve kanunlaştırma yolunu tutmuşlardır.
Bütün bu çelişiklik ve müphemlik karşısında ve İslâm''ın fâiz yasağı için koyduğu kesin sınır önünde, ekonomi dünyasında fâizin karşısına çıkarılması mümkün olan alternatif ortaklıktan ibarettir. (1960 lı yıllarda ilk denemeleri yapılan ve bugün özellikle İslam Dünyası''nda yaygın olarak uygulanan H.K.) Faizsiz bankalar, birçok teknik, psikolojik, ekonomik, sosyal değerlerden, görüş açılarından hareket ederek bu prensibi (ortaklığı) benimsemiş bulunmaktadır. (Prof. Neccar, s. 127).
Bir kısa not ekleyelim.
Ülkemizde Katılım Bankaları, kanuna göre ortaklık yapabilmektedir. Ancak hem para yatıranların beklentileri, hem de ortakların ticaret ahlakı bakımından kusurlu davranmaları yüzünden ortaklık daha az, alıp satma ise daha çok uygulanmaktadır
Mevdûdî"nin İslamî sistemle ilgili bazı açıklamaları
00:009/11/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Yeni kapitalist sistem” hakkında söylediklerimiz incelenirse serbest ekonominin insana en uygun ekonomi prensiplerini ihtivâ ettiği anlaşılacaktır; ancak bu sistemi, burjuva sınıfının, aşırılık ve bencillikleri sebebiyle karıştırdıkları unsurlardan temizlemek şarttır; esasen —birçok yerde açıkladığımız — kötü neticelerin sebebi de bu aşırı katkılardır; bunlar temizlenince insanî ekonomi, bütün kolaylık ve huzuru ile fıtri ve tabiî temelleri üzerinde yürüyecek, kapitalist sistemin kötülükleri doğuş fırsatı bulamayacak ve insanlar bunları tedâvi için tabîi olmayan bazı tedbir ve yollara başvurmak mecburiyetinde kalmayacaktır.
İşte İslâm''ın yolu budur; o, mutlak (tam serbest, dokunulamaz) ekonomiyi “denetimli hür ekonomi”ye çevirmekte, içtimaî ve medenî hayatın diğer alanlarına ait hürriyete koyduğu gibi ekonomik hürriyete de bazı sınırlar ve kayıtlar koymaktadır. Aynı şekilde, hür ekonomi içinde, zâlim kapitalizmin özellik, etki ve neticelerini doğurabilecek bütün yolları da tıkamaktadır. Şimdi İslâm''ın böyle bir ekonomik düzeni nasıl kurduğunu görelim.
1. Toprak Mülkiyeti:
Genel olarak özel mülkiyet içinde toprak mülkiyetini de tanıyan İslâm''ın özellikle toprak mülkiyeti üzerine koyduğu (yalnızca toprak mülkiyetine ait) hiçbir kayıt ve sınır yoktur. İnsan kanunî ve meşrû yollardan, küçük veya büyük bir toprak parçasına sahip olunca bu onun meşrû mülkiyetidir; bizzat ekmesi gibi bir kısıtlama mevzû-bahis değildir. Nasıl bir insanın evi, eşyası ve bineği olması ve bunları istediği zaman başkasına kiraya vermesi caiz ise, aynı şekilde toprağının olması ve istediği zaman onu başkasına kiraya vermesi caizdir. Eğer toprağı, kira bedeli almadan bir başkasına vermeyi isterse bu onun sadakası olur; yok eğer kira veya ortakçılık şekliyle muâmele (iş) yapmak isterse —tıpkı ticaretteki sermaye-emek ortaklığı gibi — bu da caizdir. Feodal sistemin kötülükleri doğrudan doğruya toprak mülkiyetinde doğmuş değildir; bu sebeple tedâvisi de, iktisadın bilgili ve akıllı geçinen ulemâsının “ziraî reformlar” ismiyle teklif ettikleri, “mülkiyete tabiî olmayan sınırlar koymak” veya “ferdlerin toprak mülkiyetlerini ortadan kaldırmak” değildir. İslâmî sisteme göre bunun tedâvisi şöyle olacaktır:
1. Toprak alış-verişinden her türlü kayıt kaldırılacak, diğer eşya ve ihtiyaç maddeleri gibi toprak da serbest bir şekilde alınıp satılacaktır.
2. Ziraatle meşgul olan ve olmayan kesimler arasındaki fark bütün şekil ve yönleriyle ortadan kaldırılacaktır.
3. Toprak sahiplerinin köy hayatında istifade ettikleri imitiyaz ve tazminatlar kanunla iptal edilecektir.
4. Toprak sahipleri ile toprağı ekenler asasındaki haklar ve borçlar kanunla belirlenecek, bunun dışında toprak sahiplerinin ekiciler üzerinde hiçbir hakkı olmayacaktır.
5. Miras konusunda İslâm öncesi devirlerden kalma bütün uygulama ve âdetlere son verilecek, toprak sahiplerinin mülkleri, hayatta kalan yakınları arasında şer''î usûle göre taksim edilecek, İslâm miras hukuku arâzî sahasında da büyük bir dikkat ve titizlik ile tatbik edilecektir.
6. Arazinin, ekme veya üzerine bina yapmayı terketmek sûretiyle imar edilmemesi ve boş bırakılmasını önleyecek tedbir ve kayıtlar getirilecektir. Buna göre hükümetin, hiçbir karşılık almadan bir kişiye verdiği arâzî, üç yıl boş bırakması ve imar etmemesi halinde bu kimseden geri alınacaktır. Parası ile aldığı halde, sahibinin boş bıraktığı arâziye gelince, belli bir zaman geçtikten sonra vergi konması uygun olacaktır.
7. Arâzinin sahipleri ve ekicilerinden, “zekât” mâhiyetinde olmak üzere mahsul ve gelirin bir bölümü alınacaktır.
8. İlmî ve modern teknikle büyük çapta ziraat yapılmak istendiği takdirde, yardımlaşma birlikleri (bir nevi kooperatif) kurulması, küçük toprak sahiplerinin, toprakları üzerindeki mülkiyetleri bozulmadan, bu kuruluş sayesinde, küçük toprak parçalarını rızâlarıyla büyük arazilere çevirmeleri, sonra da aralarında yardımlaşarak işi yürütmeleri uygun olacaktır. ( Mevdûdî, Usûlü''l-İktisâd, s. 98-120)
İslam ekonomik düzeni
00:0013/11/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Medyanın Başbakan''a yönelik ölçüsüz ve dengesiz eleştirisi, Alevîliği ve Alevîleri istismar eden bazı grupların demokratik olmayan talepleri, kürt meslesi ile PKK terörünü birbirinden ayırma zarureti üzerine de bugünlerde bir şeyler yazmak gerekiyor. Ancak daha önce başladığım "krizlerin panzehiri olan İslam ekonomi düzeni" hakkındaki yazıları bitirmeden bu konulara girmeyeceğim.
İslam ekonomik düzeni üzerinde kafa yoran düşünürlerimizden Mevdûdî''nin görüşlerini özetliyordum:
Diğer üretim vâsıtaları ve iş hayatı:
İslâm, tüketim araçları ile üretim vâsıtalarını —birinde özel mülkiyet meşrû, diğerinde gayr-i meşrû olacak şekilde— birbirinden ayırmaz. Tam aksine bir kimsenin, bir ihtiyaç maddesini üretmesi veya imal etmesini sonra da bir başkasına satmasını tereddütsüz caiz görür. Üretici işi bizzat yapıp yürütebileceği gibi başkasını da çalıştırabilir; o, üretim için kullandığı hammadde, âlet, makine ve fabrika gibi bütün vasıtaların meşrû sahibidir. Bu, endüstiri inkılâbından önce olduğu gibi bugün de —onun için— meşrû olur. Ancak hiçbir kayıt ve sınır tanımayan sanâyi ve ticaret, inkılaptan önce sıhhatli ve meşrû olmadığı gibi şimdi de değildir. Bunun, birtakım kayıtlarla sınırlanması gereği ve ihtiyacı mevcuttur:
1. Ticaret ve sanâyide, insan gücü yerine makine kullanan teknik istihdamına izin verilmeden önce bunun, toplum ferdlerinden ne kadarını işsiz bırakacağı ve geçimlerine tesir edeceği inceden inceye araştırılmalı, sonra bunların geçim vâsıtalarının teminine çalışılmalıdır.
2. Şüphe yok ki işverenle işçi arasındaki hak, görev ve şartların tayini, iki tarafın karşılıklı karar ve rızâlarıyla gerçekleşir. Ancak hükümetlerin bu mevzûda, bazı adâlet ve anlaşma prensipleri koymaları gereklidir:
Asgarî ücret ve maaş, işçinin mesâî saati, işçinin hastalığında tedâvi ve sakatlanması halinde tazminat hakkının asgarî sınırı, çalışamaz hale gelen işçinin geçimliği ve benzerlerini bunlar arasında sayabiliriz.
3. İşçilerle işverenler arasında meydana gelebilecek anlaşmazlık ve gerginlikleri gidermek, bunun için anlaşma, mahkemeye ve hakeme başvurma kâidelerini vazetme; böylece grev ve lokavtların önünü almak hükümetlerin görevi olmalıdır.
4. İhtikâr (stokçuluk), spekülasyon, kumar, şans oyunları ve hileli ticaret kesin olarak yasaklanmalı, piyasada fiyatların sun''î olarak artmasına sebep olan bütün yollar kanunla tıkanmalıdır.
5. Sınâî mamûller ve zirâî mahsullerin imha edilmesi suç sayılmalıdır.
6. Sanâyi ve ticaretin her şubesi, mümkün ölçüde rekâbet ve yarışmaya açık olmalı, ferd olsun grup olsun hiçbir kimse, başkalarının faydalanamadığı hak ve imtiyazları tekeline geçirememelidir.
7. Umûmi ahlâka ve sağlığa zararlı olan sanâyi ve ticaret kollarının kurulmasına izin verilmemeli, herhangi bir sebeple zarûret hâsıl olursa çok dar sınırlar içine alınmalıdır.
8. Her ne kadar hükümetler, nazilerin yaptığı gibi sanâyi ve ticareti, hâkimiyet ve güdümleri altına almayacaklarsa da kılavuzluk ve koordinasyon vazifesini yerine getireceklerdir; böylece ülkenin sanâyi ve ticareti yanlış istikametlere yönelmeyecek, iktisadî hayatın çeşitli şubeleri arasında arzu edilen bütünleşme ve birbirini tamamlama durumu gerçekleşmiş olacaktır.
9. Ülkede, devamlı olarak lüks içinde yaşayan grubların doğmaması için toprak sahiplerinin emlâkinde olduğu gibi sanâyici ve tüccarın malı da —sahibi vefat edince— İslâm miras hukukuna göre taksim edilecektir.
10. Ziraatçilerden alındığı gibi sanâyici, tüccar ve çeşitli meslek sahiplerinin, belli ölçüde zengin olanlarından da, İslâm''ın tayin ettiği yerlere sarfedilmek üzere "zekât" adıyla bir miktar mal alınacaktır.
Servet ve ekonomik faaliyetler
00:0014/11/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm, mal ve servet mevzûunda ferdlerin, ihtiyaçlarından artan gelirlerini biriktirmelerini veya başkasına ödünç vermelerini, yahut ticaret, sanâyi ve diğer iş kollarına bizzat veya kârda ve zararda ortak olmak üzere şirketleşerek yatırmalarını caiz görmektedir. Şüphe yok ki, İslâm''a göre daha iyi olanı, insanların, ihtiyaçlarından artan gelirlerini hayırlara ve âmme menfâatlerine sarfetmeleridir; ancak, yukarıdaki sayılan yollarla tasarruf etmeyi de İslâm, aşağıdaki şartlar dahilinde câiz ve helâl kılmaktadır:
1. Kişiler mal biriktirdikleri takdirde her yıl bunun %2,5 nisbetindeki miktarını zekât olarak verecek, vefat edince de servetleri İslâm miras hukukuna göre taksim edilecektir.
2. Eğer mallarını başkasına ödünç vermiş iseler —borçlu malı, ister tüketim ihtiyaçları için kullanmış, ister ticaret ve sanâyide değerlendirmiş olsun— ancak verdiklerini geri alabileceklerdir; hiçbir durumda ödünç üzerine faiz alma hakkına sahip olmayacaklardır. Aynı şekilde, eğer alacağı teminata bağlamak maksadıyla borçludan rehin almışlarsa ondan faydalanmaları ve onu kullanmaları helâl değildir. Alacaktan menfâat sağlama, her halde faizdir ve hiçbir şekilde meşrû değildir. Kezâ insanın malını, müşteri bedeli peşin öderse daha ucuz, veresi alırsa daha pahalı satması da helâl değildir.
(Bu son hüküm müellifin tercih ettiği görüş olup, vâde farkını caiz gören İslâm bilginleri çoğunluktadır. Burada "helâl değildir" yerine, "satıcının sermayesi ve piyasa şartları imkân veriyorsa, İslâm''a göre daha iyi olanı vâde farkı almamaktır" demek bizce daha uygundur.)
3. Eğer, mallarını bizzat ticaret, sanâyi ve ziraatte değerlendirip arttırma yoluna gideceklerse, bu mevzularda İslâm''ın koyduğu kaide ve hükümlere tâbi olacaklardır.
4. Eğer sanayî ve ticarette şirketleşme yolunu tercih ederlerse ortaklık hem kârda hem de zararda olacaktır. Bu kazanç veya zarar, ortaklar arasında, üzerinde anlaştıkları nisbetler dahilinde paylaşılacaktır. Ticaret ve sanâyi ister kâr etsin ister zarar etsin, mal (Para vb.) sahibine belli bir kârı veya menfaati garanti eden bir şirket şekli —şer''an caiz olmadığı için— kanunla yasaklanacaktır.
5. İslâm devlete, bütün ferdleri için iş hazırlamak, iş bulmak vazifesini vermemiştir; çünkü bu, bütün üretim vasıtaları üzerinde toplu hakimiyet veya en azından nazizmin ön gördüğü şekilde bir hâkimiyet bulunmadıkça mümkün olmaz; öyle bir hâkimiyetin zararı faydasından büüyktür. Bununla beraber İslâm, ferdleri kendi başlarına bırakarak, herkesin kendi durumu, arzusu ve vâsıtasıyla toplum hayatında dilediğini yapmasını, sonra da toplum içinde hiçbir kimsenin, acizler, fakirler ve düşmüşlerin durumlarını gözetmek, ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu olmamasını caiz ve mübah görmemiştir. İslâm bir yandan ferd olarak her insana, elinden geldiği kadar, akrabasına ve diğerlerine yardım etmesi borcunu (nafaka) yüklerken diğer taraftan ticaret, sanâyi, ziraat ve diğer meslek erbâbından, çalıştırdıkları kimselerin haklarını tam olarak ödemelerini istemektedir.
İslam ekonomi düzeninde devletin yeri ve fonksiyonunu da gelecek yazıya bırakalım.
.İslam"ın Devletten Talepleri
00:0016/11/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
a) Sınırları içinde bulunan hiçbir kimseyi, hayâtî ihtiyaçlarından mahrum bırakmamak.
b) İşsiz kalanların, devamlı veya geçici bir sebeple iş yapamaz, çalışamaz hale gelenlerin ve bir felâkete maruz kalanların geçimini sağlamak.
c) Babaları ve diğer yakınları ölmüş çocukların bakımını üzerine almak.
d) İlâç ve tedâvi masraflarına gücü yetmeyen hastaların tedâvilerini yaptırmak.
e) Her açı doyurmak, her çıplağı giydirmek ve borcunu ödemekten aciz olanların borçlarını yüklenmek.
İşte bu, devletin idare ve denetimi altında kurulması ve işlemesi gereken en geniş sosyal sigorta müessesesidir. Bu sigortanın muhtaç olduğu finansman kaynaklarına gelince, İslâm bunları da şu yollardan sağlamaktadır:
1. Kendisinde nisâbı aşan miktarda mal biriken herkese bu malın yüzde iki buçuğunu zekât olarak vermeyi farz kılmıştır.
2. Arâzisi olan herkese, kaldırdığı mahsulü yağmur suluyorsa yüzde on, kuyu vb. den külfet ve masrafla sulanıyorsa yüzde beş nisbetinde zekât yüklenmiştir.
3. Her tâcir ve sanâyiciye, her sene nihayetinde, ticaret mallarının yüzde iki buçuğunu zekât olarak vermeyi farz kılmıştır.
4. Serbest merada otlayan hayvanları olan kimselere, bunlar nisâbı dolduracak kadar ise belli bir miktarını devlete vermelerini farz kılmıştır.
5. Madenlerden ve definelerden beşte bir devlet hissesini farz kılmıştır.
6. Savaşta alınan ganîmetlerin beşte birinin, aynı maksatlara tahsisini farz kılmıştır.
Bütün bu kaynaklardan toplanan malın sarfı, Kur''ân-ı Kerîm''in zekât ve humus (beşte birlik devlet hakkı) için açıkladığı usûl ve yerler çerçevesinde olacaktır ki, bunların en büyüğü, yukarıda zikredilen sosyal sigortadır.
7. Devletin sınırlı müdahalesi:
İslâm, prensip olarak özel ticaret, sanâyi ve ziraat sektörlerinin yaptıklarını, onların yerine bizzat devletin yapmasını benimsemiyor. İslâm''a göre devletin vazifesi, ülkede dirlik ve düzeni sağlamak, eğitim ve öğretim yoluyla halka doğru ve hayırlı yolu göstermek, adâleti tesis etmek, bozukluk ve gayr-i meşrûluklara son vermek, âmme hizmetlerini yerine getirmektir. Siyasî güç yanında arâzî mülkiyetini, sanâyi ve ticareti devletin tekeline almasından doğan kötülükler ve problemler, az olan faydasına nisbetle İslam''ın taşıyamıyacağı kadar o kadar büyüktür. Devletin yürütmesine İslâm''ın cevaz verebileceği sanâyi kolları ve büyük işler ancak, toplum hayatı için zarûrî olduğu halde ferdlerin (özel sektörün) yapamayacağı veya ferdlerin elinde bulunması, gerçekten kamu yararına aykırı ve zararlı olan işlerdir. Eğer devlet, diğer ticarî ve sınâî işlere el atarsa kurup yürüttükten ve başarı sağladıktan sonra bunları ilk fırsatta özelleştirmelidir.
İşte bu kâideler, sınırlamalar ve ıslâhat teklifleri kâmil manada uygulanınca toplum, feodalite ve kapitalizmin bütün kötülüklerinden kurtulacak, dengeli bir ekonomik düzen kurulacak ve bu düzen içinde, ferdî hürriyet ile sosyal huzur ve denge —sınâî inkılâbın gelişmesi yolunda hiçbir engel meydana getirmeden, adâlet ve düzen içinde— yanyana yürüyebilecektir.
.
Yine o mesele (necât)
00:0015/01/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevdiğim ve takdir ettiğim Ebubekir Sifil, “İslam''ın diğer dinlere ve mensuplarına bakışı” konusunda, gayr-i müslimler ve Müslümanlara hitaben yaptığım bir irticali konuşmadan yola çıkarak benim çizgimdeki değişme üzerine bir yazı kaleme almış. İlim ve edep sınırları aşılmadığı için bu yazı bir cevabı/açıklamayı hak ediyor.
Bu konuşma üzerine tenkit yazanların temel yanılma noktası, necat (ahirette kurtuluş) konusunda İslam alimlerinin görüşlerini (tamamını) naklettiğim halde, muhataplarımı göz önüne alarak birini detaylı ve sahiplerine ait delil ve savunmalarıyla birlikte nakletmiş olmama bakarak bu görüşü bana mal etmiş olmalarıdır. O konuşmanın hiçbir yerinde bu görüşü ben de benimsiyorum demedim. Daima “onlara göre, böyle düşünenlere, yorumlayanlara… göre” dedim.
Peki o konuşmada benim görüşüm açık ve net olarak var mı?
Evet var. Bakın ne demişim:
“Son Peygamber''in tebliğ ettiği din de bu temele (İbrâhîmî tevhîde, İslam''a) uygundur ve yeryüzünde, ilâhî vahyi aldığı gibi halka ulaştıran, ulaştırdığı vahiy de asla değişmemiş, bozulmamış, içine Allah''a ait olmayan sözler katılmamış tek din O''nun tebliğ ettiği dindir. Daha önce gelmiş, asılları ilâhî, genel adı da İslam olan dinlerin kitapları zaman içinde bozulmuştur. Ama bu kitapların içinde Allah''ın sözleri de vardır. Ayrıca şirke sapan ehl-i kitap olduğu gibi onların içinde tevhîd çizgisini koruyan bir gelenek de vardır. Bütün peygamberlerin ortak inançları ve salih amellerine tabi olanlar “İslam”dan sapmış olmazlar. Ancak hem tevhîd inancının hem de salih amelin test edileceği ölçüyü veren tek kitap kalmıştır ki, o da Kur''an''dır; Kur''an''ı ve onun Peygamberini dışlayarak tevhîd inancına ve Salih amele ulaşmak imkansız gibidir. Bu sebepledir ki, bugün ehl-i kitaba dahil olan Yahudi ve Hristiyanların büyük çoğunluğu ya tevhîdden veya salih amelden uzaklaşmışlardır.” (s. 39).
Başka ne demişim?
26.10.2008 tarihli köşe yazımdan aktarayım:
…Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?
Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamberden önce veya sonra yaşamış olmaları durumuna göre İslam alimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.
İsra Suresi''nde (17/15) Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor. İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah''ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş''arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da muaf tutulmuşlardır. İmam Ğazzalî''ye göre Peygamber hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.
M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşmadan Allah''ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamberi de –bildikleri takdirde- inkar etmemek (onun da hak peygamber olduğuna inanmak) şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.
“Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmamda yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.
İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:
1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).
2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.
3. Peygamberimizin gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam''a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır: Sulh, teb''a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre “Allah''a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimizi inkar etmemek, O''nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek.
Bana izafe edilen “Peygamber insanları İslam''a davet etmedi” sözü iftiradır. (Bak. 17, 37, 41).
Sevgili Sifil, ben asla “makas değiştirmedim”, adını andığınız kişi ile aynı çizgiye gelmedim, İslam''ın modernistler tarafından yapılan yorumuna katılmadım, “sünneti ve sireti devre dışı” bırakmadım. İşte bunları bir daha “deklare” ediyorum.
.Emr-i ma"rûf
00:0012/03/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“El-emru bi''l-ma''rûf ve''n-nehyu ani''l-munker” İslam din ve ahlakına uygun olan davranışları toplulukta yayma ve yaşatma, aykırı olanlarını engelleme faaliyetidir. Bu faaliyeti kimin nasıl yapacağı konusunda bazıları ayrı kitap olmak üzere binlerce sayfa yazılmıştır.
Bu faaliyeti kimin yapacağı konusunda:
a) El ile, yaptırım kullanarak yapacak olanın devlet ve onun görevlendirdiği kişiler olacağı,
b) Diğerlerini yapacak olan kişilerin bilgi ve ahlak bakımından buna yeterli olması gerektiği,
c) Daha iyi yapacağım diye daha kötü yapma ihtimali varsa bu ihtimalin gözönüne alınması gerektiği,
d) İhtilaflı (mezhepler ve yorumlar arasında farkların bulunduğu) konularda bir tarafın diğer tarafa bunu yapamayacağı (ancak üzerinde ittifak edilmiş olan konularda insanların doğruya ve iyiye çağırılabileceği) hususları önemle kaydedilmiştir.
Birkaç gün önce emr-i ma''rûf yaptığını söyleyen bir zatın köşesinde yazdıklarını, bu faaliyetin esasları bakımından tenkit edeceğim:
“1945''te başlayan İslâmî hareketi çok iyi biliyorum. Maalesef birtakım İslâmcılar İslâm''a hıyanet etmiştir. Bozuk düzenin haram rantlarını yemek için...Ah şu bir kısım İslâmcılar!..”
1933 yılında doğmuş bir kimse 1945 yılında başlayan İslami hareketi değil, sürecin devamındaki gelişmeleri bilebilir.
Müslüman olup da İslam''a hıyanet edenler günahkârlardır; bunlara “bazı İslamcılar” demek, İslamcılık aleyhinde reklam ve propaganda olur; çünkü bu hıyanet, İslamcılık veya Müslümanlık adına (dinde, İslamcılık''ta bu var diye) yapılmış olmayıp iman ve ahlak zaafından yapılmıştır.
“Bir kısım insanlar şöyle yapıyorlar, yapmasınlar, bu haramdır” demek emr-i ma''r''uf değildir, vaaz ve nasihattir. Emri ma''rûf doğrudan, belli kişilere yönelik olur.
“…Şahsı ön plana çıkmayan, ismi fazla bilinmeyen, lakin işleri perde arkasından yürüten, idare eden, çekip çeviren, baş danışmanlık yapan etkili kişi mânâsına. Bizim Diyanet Başkanlığı''nda da böyle bir zat vardır. Bazı özelliklerini sayayım: Çok güçlü bir devlet adamı tarafından oraya yerleştirilmiştir. Ankara Ekolü''ne mensup olduğu söyleniyor, yani Fazlurrahmancı. Takiyye yapıyor, yani asıl inanç ve meşrebini gizliyor.”
Diyanet''te gerçekten böyle bir kişi varsa bunun adı açıklanmalı ve ilgililer gereğini yapmalıdırlar. Adı açıklanmadan yapılan böyle bir itham insanları şaibe altına sokar ve sû-i zanna sebep olur.
“Son yıllarda Diyanet''te geleneksel, icazetli, Sünnî din âlimlerinin sayısı ve tesiri azaldı, bunların yerlerini "Yerli Oryantalistler", akademisyenler, "açık fikirli" profesörler aldı.”
“Geleneksel, icazetli, Sünnî din âlimi” ifadesi içinde yer alan ilk iki kelimenin karşılığı yıllardan beri yoktur, ''Geleneksel ve icazet” sonraki manalarında İslam''ın ilk asrında da yoktu, bir zamanlar olduğu gibi devam etmesi de şart değildir. Bugün medrese geleneğini devam ettiren hocalar da öğrencilerini okullara gönderiyor ve diploma aldırıyorlar. Biz de böyle yaptık; yani dışarıdan medrese derslerini okuduk ve okula da devam edip diploma aldık.
“Sünnî âlim” sıfatına gelince burada, emr-i ma''rûf itham ve hatta iftiraya kayıyor; çünkü bugün Diyanet''te Sünnî olmayan hiçbir alim yok. Laikçilerin, liberal demokratların, bazı Sünnî olmayan mezhep mensuplarının Diyanet''i ısrarla “Sünnî İslam''a hizmet vermekle” suçladıklarını herkes biliyor, ama anlaşılan yazar henüz duymamış.
“Ehl-i Sünnet İslâmlığında edille-i Erbaa şunlardır: Kur''ân, Sünnet, icmâ ve kıyas. Bunlara dayanmadan sırf kendi yetersiz aklı ile din hükmü verilemez, dinde değişiklik yapılamaz. Reformcu, yenilikçi oryantalistler sözde "bilimsel zihniyete" sahiptir.”
Bu sözlerin Diyanet''te karşılığı yoktur. “Kur''an''a, Sünnete… dayanmadan yetersiz aklı ile hüküm verme” yi Diyanet''e yamamak çok ağır bir iftiradır; ya bu, örnekler verilerek açıklanmalıdır, ispat edilmelidir veya özür dilenmelidir. Diyanet, dini delilleri bir yana atarak hangi konularda aklına ve bilime dayanarak reform yapmış? Böyle bir ithamda bulunmak ne sorumsuzluktur, ne cür''ettir!
“Bunların amaçları nelerdir?”
(Devam edeceğim)
Diyanet, tefsir ve diyalog
00:0013/03/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bunların amaçları nelerdir?” sorusunu soran yazar, kendi zannına göre Diyanet''e hakim olan bir ekibin yapmak istediklerini yedi maddede açıklamış:
“1. Kur''ân''ı kendi kafalarına göre yeniden tefsir etmek.”
Bu itham, yazarın “kendi kafasından” attığı bir iftiradır. Diyanet Kur''an tefsiri yapmadı ve yapmıyor. Diyanet''in ve Vakf''ın neşrettiği açıklamalı meal ve tefsir ise kafadan değil, Müslüman aklı kullanılarak sahih kaynaklara dayanılarak yapılmış çalışmalardır.
“2. Hadîsleri ayıklamak, kendi bilimsel kafalarına uymayan hadisler sahih de olsa atmak”
Hadisleri ayıklama işi, hadislerin ilk derlendiği ve toplandığı zamandan beri yapılan çok yararlı ve zaruri bir faaliyettir. Elbette hadis diye rivayet edilmiş birçok söz arasından, gerçek olarak Efendimiz''e (s.a.) ait olanları ayırmak ve olmayanları ayıklamak gerekir; bu büyük ve övgüye layık bir çalışmadır. Ayıklamada hem rivayet kaideleri kullanılır hem de Müslüman aklı kullanılır. Daha sahih rivayetlere, akıl ve ilme aykırı olan bir söz, senedinde bir kusur görülmese bile sahih kabul edilmez, ravinin yanıldığına hükmedilir ve buna da “Bâtın inkıtâ” denir, böyle bir ayıklama “metin tenkidi, iç tenkit” yoluyla yapılmış olur. Bu söylediklerim müctehid imamlar devrinden beri yapılan bir ilmi faaliyettir ve övgüye layıktır.
Usul sahih olmakla beraber uygulamada hata yapılırsa bu da, “hangi hadiste ve nasıl bir hata” sorusuna cevap verilerek tenkit edilir, tartışılır.
“3. İslâm''ı yeniden yorumlamak.”
Bunun neresi kötü. Elbette İslam her asırda yeniden yorumlanacak, eski yorumların yanlış, çağı geçmiş olanları yerine yeni ve doğru sanılanlar konacaktır. Bu noktada yapılmamasın gereken şey, “İslam''ın değişmez hükümlerini değiştirmeye kalkışmaktır”. Eğer böyle bir şey varsa açıkça ortaya konur, tenkit ve tashih edilir.
“4. Hepsi için söylemiyorum, bunların bazıları fıkıhsız ve şeriatsız bir İslâm istiyor.”
Ben Diyanet''te, “fıkıhsız ve şeriatsız bir İslam isteyen” kimse bulunduğunu bilmiyorum. Bilen varsa adını açıklasın, tanıyalım ve kendisiyle tartışalım, yapmak istediğini bir kamu hizmet alanı olan Diyanet''te değil, kendi özel mekanında/alanında yapmasını söyleyelim.
“5. Yine bunların bir kısmı Diyalogçudur. Yani zamanımızda üç ibrahimî din olduğuna, Ehl-i Kitab''ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm''dan çıkmış olurlar.”
Diyalogçuluk diye bir meslek veya mezhebin olduğunu yeni duydum. Bundan maksat, farklı din ve inanış sahipleri ile bir araya gelmek, karşılıklı olarak birbirini tanımak, dünyanın ortak problemlerine çare bulmaya çalışmak (herkese göre iyi olanı gerçekleştirmek ve kötü olanı engellemek), dini tebliğ etmek ise bunu teşvik etmek gerekir.
Diyalogdan maksat, Hristiyanlık propagandasına alet olmak, ötekinin hatırı için kendi değerlerinden vaz geçmek veya bunları “yumuşatmak, bozmak…” ise bunu Diyanet de yapamaz, herhangi bir Müslüman da yapamaz.
“İbrâhîmî din”den maksat, Allah Teâlâ''nın Hz. İbrâhîm''e vahyettiği “hanîf (şirkten arınmış tevhîde dayalı) Müslümanlık” ise, bizim dinimiz olan İslam da Yahudili ve Hristiyanlığın aslı da bu manada İslam''dır, hanîftir ve bu dinin, Hz. İbrâhim''den beri –Cahiliyye Araplarında bile- bazı izleri devam etmekte idi. Ama bu ifadeden maksat “bugün mevcut ve bozulmuş halleri ile Yahudilik ve Hristiyanlık” ise bunlara İbrâhîmî demek yanlıştır (Âl-i İmrân:3/67).
Diyanet''e bunu diyen var mı, varsa kim?
Devam edeceğim.
Diyanet, ılımlı İslam, tekfir
00:0015/03/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Köşe yazarı ne diyordu? “…Ehl-i Kitab''ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm''dan çıkmış olurlar.”
Diyanet''te, “Ehl-i kitabın (bugün yaşayan ve resmi akideyi benimseyen Yahudi ve Hristiyanların) cennete gireceğini söyleyen bir fetva heyeti yoktur. Böyle bir söz söylenmemiştir. Diyanet dışında bu konuda konuşanların söylediği de böyle değildir, onlar da “İnançları ne olursa olsun Ehl-i kitap cennete girer” demiyorlar, “tevhidi, ahirete imanı, amel-i salihi, bildikleri, doğru yoldan haberdar oldukları takdirde Kur''an''ı ve Son Peygamber''i inkar etmemeyi” şart koşuyorlar.
Bu zat (köşe yazarı) ne ilahiyat okumuş ne de eski usulde okuyarak icazet almış, ama bir yandan Ehl-i sünnet adına (onları temsilen) konuşuyor, bir yandan da Eh-i sünnet adına (Sünnî açıdan) bazı Müslümanları tekfir ediyor (dinden çıkarıyor, kâfir olduklarını söylüyor).
Bırakın bu köşe yazarını, icazetli veya diplomalı birkaç alim bile Ehl-i sünnet adına konuşamaz, kendilerini Ehl-i sünnetin yerine koyamaz. Ehl-i sünnetlik nerede başlar, nerede biter konusu sanıldığı kadar kolay belirlenecek bir konu da değildir. Ehl-i sünnet içinde (birinin cennete soktuğunu diğeri cehenneme sokacak kadar) önemli farklı görüşler vardır. Ayrıca Ehl-i sünneten bazı alimler, diğer bazı Sünnî alimleri Ehl-i sünnetten saymazlar. Bütün bunlara rağmen, Ehl-i sünnet dışı kabul edilen grupların, alametleri sayılacak özellikler (farklı inanç ve yorumları) göz önüne alınarak -buradan bakılarak- Ehl-i sünnetin olmazsa olmaz özellikleri ortaya konabilir. İşte bu özelliklerden biri de -meselâ Hâricîlerden farklı olarak- tekfir konusunda görülür. Ehl-i sünnet, aksine en küçük bir delil, bir işaret bulundukça müminleri tekfir etmezler; yani onlara kâfir demezler. İşte bazı ifadeleri:
“Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır… Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslümandır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz” (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Ehl-i sünnet itikadı, s.68)
“Bir kimse, kendini imana sokan (mümin kılan) inancı inkar etmedikçe hiçbir şey onu dinden çıkarmaz… Dinden çıkardığı kesin olan bir durum varsa bununla hükmedilir, eğer dinden çıkardığı konusunda şüphe varsa buna (kâfir olduğuna) hükmedilmez. Çünkü sabit olan Müslümanlık şüphe ile ortadan kalkmaz; İslam ağır basar. Bir alime bu konu getirildiğinde hemen Müslümanları tekfir etmeye kalkışmak ona yakışmaz… Kafir olmak (birine kâfir demek) çok ağır bir hükümdür. Müminin dinden çıkmadığını ifade eden bir tek rivayet bulduğumda mümine kâfir demem… Bir meselede kişiyi dinden çıkaran birçok yorum (delil) olsa ama dinden çıkarmayan da bir tek yorum bulunsa, müftüye düşen, Müslüman hakkında iyi zan besleyerek mümini dinden çıkarmayan yoruma meyletmek, onunla hükmetmektir… Müminin sözünü güzele (dine uygun olana) yorumlamak mümkün olduğu veya onun dinden çıktığı konusunda, zayıf bir rivayet de olsa bir ihtilaf bulunduğu takdirde Müslümanın kâfir olduğuna fetva verilmez. Küfre götürdüğü söylenen sözlerin çoğu böyledir, bunlara göre müminler tekfir edilemez; ben bunlara dayanarak müminleri tekfir etmemeyi kendim için gerekli kıldım…” (İbn Âbidîn, III, s. 310, Mürted bahsi)).
“6. ABD,İsrail, Papalık ve AB''nin istediği ılımlı, evcil, sulandırılmış bir İslâm ortaya koymak isterler.”
“7. İslâm''ın cihad farzını askıya alırlar.”
Bugün Diyanet''te, bu iki maddede ileri sürülen ithama muhatap olacak, bunları yapan bir yetkili şahıs ve kurul yoktur. Bu sözler de sorumluluğundan korkmadan, günaha karşı cür''etle söylenmiş sözlerdir.
Devam edeceğim.
Diyanet"in İlmihal"i ve Tefsiri
00:0019/03/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Diyanet, "Kur''ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm''a çağırmıyor" diyen zata ve arkadaşlarına ilmihal ve tefsir kitabı yazdırtmıştır."
Bu söz, emr-i maruf (doğru ve iyiye yol gösterme) değil, düpedüz iftiradır ve Ehl-i sünnet İslam''ını korumaktan söz edenlerin baltayı ayaklarına vurmasıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde yer alan Din İşleri Yüksek Kurulu''nun 16 üyesi vardır ve ayrıca 37 kişiden oluşan fetva odası mevcuttur. En son atamaları 2008 yılında yapılan 16 üye içinde Ehl-i sünnet dışında tek üye yoktur. Fetva odası mensupları da Ehl-i sünnete mensup, tanınmış alim ve erdemli kişilerden oluşmaktadır. Bugün Türkiye''de, bu kurulun yerine konacak (ikame edilecek, ona değil, buna bakın denecek) herhangi bir icazetli veya diplomalı şahıs veya kurul mevcut değildir. Ehl-i sünnet inancını korumak bahanesiyle Diyanet''e ve dolayısıyla bu kurula kara çalanlar ya cahiller veya hainlerdir. Özel olarak yönlendirilmiş olmaları ihtimali de vardır.
Diyanet İşleri Başkanlığı''nın ve Diyanet Vakfı''nın neşrettiği her kitap ve yazı bu kuruldan geçer. Türkiye''de, böyle bir kuruldan geçen ve dolayısıyla bu ölçüde güvenilir olan başka bir neşriyat da yoktur.
Sahih İslam''ı öğrenmek isteyenlere ben de öncelikle, bu kuruldan geçen neşriyatı tavsiye ediyorum.
Bu kuruldan hiç hatalı karar çıkmaz mı?
Çıkabilir, ama bu hata da, affedilen, hatta ecir alan ictihad hatası olur.
"Laik devletin kurumu" diyerek Diyanet''e ve ilgili kurula güveni azaltmak isteyenlere şunu hatırlatmak isterim: Askeri darbe dönemlerinde dahi bu kurula (o zamanların kurullarına da), İslam''a aykırı fetva verdirmeye kimse muvaffak olamamıştır. Faiz ve başörtüsü bunların başında gelir.
Köşe yazarı "Kur''ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm''a çağırmıyor diyen zat" derken beni kastediyor.
Allah korkusu ve haya duygusu bulunan kişiler, aşağıdaki –aylarca önce- yaptığım açıklama var iken böyle bir iftirada bulunamazlar.
"Evet ben diyorum ki: 1. İslam düşüncesinde "Şirk koşmadan Allah''a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini" kabul eden bir yorum vardır. 2. Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur''an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah''a, şeksiz olarak ahrete iman etmeye ve salih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup teb''a olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam''ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor."
Bu açıklama ve atıf yapılan konuşma (Polemik değil Diyalog, s. 35-36) açıkça şunu ifade ediyor: 1. Bu sözü ben demiyorum, diyenlerin bulunduğunu naklediyorum. 2. Diyenler de "Kur''an Ehl-i Kitab''ı Müslüman olmaya çağırmıyor" demiyorlar, "tek seçenek olarak (ya İslam, ya ölüm şeklinde) İslam''a çağırmıyor, Müslüman olmak istemeyenlere başka seçenekler de sunuyor" diyorlar.
Durum bu kadar açık ve açıklanmış iken hâlâ biri çıkar da "H. Karaman şöyle diyor" derse bu iftiradır ve kötü niyet eseridir.
"Bazı ilâhiyatçılar "Gelenekler, örf ve âdetler din oldu..." yollu propagandalar yapıyor. Onların gelenek dediği şey Ehl-i Sünnettir."
Köşe yazarının bu sözü de yanlışlarla doludur. Gelecek yazıda açıklayalım.
İlahiyatçılar, gelenekler ve Ehl-i sünnet
00:0020/03/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazısını tenkit etmekte olduğumuz köşe yazarı diyor ki: "Bazı ilâhiyatçılar ''Gelenekler, örf ve âdetler din oldu...'' yollu propagandalar yapıyor. Onların gelenek dediği şey Ehl-i sünnettir."
Bazı ilahiyatçılar değil, olup biteni doğru görüp okuyan her ilahiyatçı bunu söyleyebilir, gerçekten halkımızın yaşadığı dine (inançlara ve uygulamalara) bakıldığında birçok konuda örf ve âdetlerin din yerine geçtiği, yani sahih dinin yerini aldığı görülecektir. Bunun da baş sebebi halkımıza yıllardan beri sağlam ve yeterli bir din eğitim ve öğretimi verilmemiş olmasıdır. Yüzlerce hurafe sahih inanç esasları arasına karışmış, daha fazla sayıda bid''at farzların, vaciplerin, sünnetlerin arasına girmiştir (yani farz ve vacib gibi uygulanmaktadır). Bu konuda halkı uyarmak, sahih dini öğrenip uygulamalarına yardımcı olmak, hurafe ve bid''atlardan geçinen kimselerle mücadele etmek ayıplanacak değil, takdir edilecek bir hizmettir.
Köşe yazarı takdir edecek yerde "Onların gelenek dediği şey Ehl-i sünnettir" şeklinde, nereye çeksen oraya gidecek bir söz söylüyor.
İlahiyatçı olan ve olmayan bazı kimseler Müslümanları sözde "Kur''an İslam''ına" çağırıyorlar; bırakın Ehl-i sünnet akaidini, Sünneti bile bir yana bırakıyorlar; bunu yapanlar var, ama onlara kimsenin itibar ettiği de yok, edeceği de yok.
Fıkıh''ta ikinci sırada bir delil olan "örf, âdet, gelenek" naslara aykırı olmayanlardır ve ancak, nasların bulunmadığı yerde veya nasların yorumunda kullanılır. Örf ve âdetler kitaplarda yazanlar değil, halkın hayatında bulunanlardır. Halkın hayatında bulunan örf ve âdetler de bozulabilir ve değişebilir; bu sebeple onların, naslara aykırı olmaması şart koşulmuştur. Bu manada örf, âdet ve geleneklerin "Ehl-i sünnet" olarak anlaşılması, tarif edilmesi yanlıştır.
Köşe yazarı uzun yazısının sonunda "Sünnî Müslüman kardeşlerine" bazı öğütlerini ve tavsiyelerini şöyle sıralıyor:
"İnançta, fıkıhta, mezhepte, zihniyette, kültürde, ahlâkta Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan kıl kadar ayrılmayınız, yanarsınız."
Mezhepleri inanç (akaid) ve fıkıh mezhepleri diye ikiye ayırmak gerekir ve hep böyle yapılmıştır.
"Ehl-i sünnet" yaygın şekilde bir fıkıh mezhebi değil, itikad mezhebi olarak kullanılır. Bu sebeple "fıkıhta, mezhepte, kültürde, ahlakta" ifadesi yersizdir.
Bu öğüdün bir işe yarayabilmesi için Ehl-i sünnet itikadı kıl ucuna kadar sayılmalıdır ki, okuyanlar ne yaptıklarında, ne söylediklerinde, neye inandıklarında Ehl-i sünnetten kıl kadar ayrıldıklarını bilsinler.
Daha önce de yazdım, Ehl-i sünnet geniş bir çerçevedir, onun içinde birbirine zıt inançlar ve yorumlar da vardır. Bir Müslümanın hangi durumda Ehl-i sünnet dışına çıkacağına hükmetmek kolay ve köşe yazarlarına kalmış bir iş değildir.
Yanmaya gelince, kimin yanacağını belirlemek daha da zordur ve bu konuda ahkam kesmek kişinin yalnızca cahilce cür''etini gösterir.
"Reformculara, yenilik ve değişiklik isteyenlere, Diyalogçulara kesinlikle inanmayınız, kanmayınız, kulak vermeyiniz. Dinden çıkarsınız."
Bu yazı serisinde tekfir (dinden çıkma, çıkarma) konusunda Ehl-i sünnetin kurallarını yazmıştım. "Diyalogçular, yenilik ve değişiklik isteyenler ve reformcular" kâfirler midir ki, onlara inanan ve kulak verenler de dinden çıksın! Aklı başında bir kimse böyle bir söz söyleyebilir mi?
Bir öğüt verilecekse önce "hangi reformcu", "ne yapan, ne söyleyen diyalogçu", "nasıl bir değişiklik ve yenilik isteyen kimse" sorularına açıklık getirmek, sonra da ancak sıradan insanlara, "işte böyle yapan ve diyenleri dinlemeyin" demek gerekir. Aksi halde söylenen, kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Son bir yazı ile öğütleri ayıklamaya devam edeceğim.
Öğüdün böylesi
00:0022/03/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazısını tenkit etmekte olduğumuz köşe yazarı, yazıyı şu öğütlerle bağlamış:
“Yeni Kur''ân tefsirlerini okumayınız”.
Yeni nereden, hangi tarihten başlıyor? Mesela son on yılı bile alsak bu süre içinde yazılan ve tercüme edilen birçok tefsir var, bunların hangileri niçin okunmayacak?
Tefsirin doğrusu ve yanlışı, eski ve yeni ölçütlerine göre tayin edilebilir mi? Eski olup yanlış ve saptırıcı, yeni olup başarılı ve faydalı tefsir yok mudur?
Böyle manasız öğüt olur mu?
“Hadîslerde ayıklama yapma cereyanına muhalif olunuz.”
Bu konuyu daha önce yazdım. Bu faaliyet iyi niyetle asırlardır yapılmaktadır. Kötü niyet ve kötü sonuç olursa onun da açıklanması gerekir.
“Geleneksel Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslâm''ından sapmayınız.”
Burada “geleneksel” kelimesi yerinde değildir, geleneksel olan ve olmayan Ehl-i sünnet yoktur. Bir Ehl-i sünnet mensubunun, aynı mezhep mensuplarına bu öğüdü vermesi tabîîdir ve doğrudur.
“Şiîler Türkiye''yi Şiî yapmak, Sünnîler İran''ı Sünnî yapmak hayallerine ve kuruntularına kapılmasınlar.”
Anlaşılan böyle bir hayal ve kuruntu yazarın kafasında var; aklı başında olan insanların böyle hayalleri ve kuruntuları olmaz; imkansızın peşine de düşmezler, lafını da etmezler.
“Yerli oryantalistleri kendinize din rehberi olarak kabul ederseniz sapıtır ve yolunuzu şaşırırsınız.”
Doğru, katılıyorum.
“Ashab''ın, Tâbiînin, Selef-i Sâlihînin, eimme-i müctehidînin, büyük fukahanın, icazetli gerçek din âlimlerinin yolundan ayrılmayınız.”
Baştakilerin yolu geniş bir caddedir, orada tercih edilecek pek çok şerit vardır. Din alimlerini icazetli ve diplomalı diye ayırmak ve yalnızca icazetli olanları rehber göstermek ilim, din ve ahlak bakımlarından temelsizdir.
“İslâm dini evrensel dindir. Onun kesin ve muhkem hükümlerinde asla değişiklik ve reform yapılamaz.”
Doğru, katılıyorum; ancak “kesin ve muhkem hüküm” çerçevesine girip girmediği tartışılan pek çok hükmün bulunduğu unutulmamalıdır.
“Müslümanlar dini kendilerine değil, kendilerini dine uydurmakla yükümlüdür.”
Evet, Müslümanların çabası bu olmalıdır. Bu noktada “zaruretlerin haramları mübah kıldığı” da unutulmamalıdır; zaruret halinde –bir manada- din, insanların önemli ihtiyaçları bakımından, geçici de olsa onlara uymaktadır.
“Aklı başında hiçbir Müslüman, ictihad yapmaya ehil olmadığı halde ictihada yeltenmesin.”
“Hiçbir Müslüman, ilmi ve ehliyeti olmadığı halde Kur''ân''ı kendi heva ve re''yiyle yorumlamaya, Kur''ân''dan aklınca din, fıkıh, şeriat hükmü çıkartmaya yeltenmesin.”
Doğru, katılıyorum; ama bir kimsenin ictihada ve tefsir yapmaya ehil olup olmadığını belirlemek cahillerin, mukallidlerin, ictihad ve yeni tefsir karşıtlarının işi değildir. Ehil olduğunu bilen kimse ictihad eder, tefsir eder, onun ictihadına ve tefsirine, işten anlayanların tepkileri sonucu (doğru ve yanlığı, ehliyetin varlık ve yokluğunu) ortaya çıkarır.
“Maalesef Diyanet''te acayip gelişmeler olmaktadır. Bu gidişin sonu çok kötü olur. İslâm dinini bozmaya çalışanlar ve onların fesatlarına engel olmayanlar bir tokat yiyebilir.”
Diyanet''te acayip gelişmeler olmuyor, birilerinin acayib (kötü) gördüğü bazı örneklere yukarıda temas edildi ve kötü değil, iyi olduğu açıklandı. Felaket tellalları her zaman vardır, bunlara aldırmamak gerekir; ancak açık, seçik ve tartışmasız münkerler (dine ve ahlaka aykırı davranışlar) karşısında elbette herkes, gücüne ve imkanına göre engelleyici tavır ve tedbir almalıdır.
İslam"ı doğru anlamak
00:003/04/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İncelik soyadında olan kaba yazar, dışarıdan bakarak İslam''ı tenkit eden bir kitabı tanıtıp tavsiye ettiği bir yazısında, İslamcıların göremediği “gerçekleri” şöyle dile getiriyor:
“Örneğin, Kuran''da Hz. İbrahim''in çocukları ve bunların adları konusunda tam bir kargaşa olduğunu hiç duydunuz mu?... Öyle ki onların bir mi, iki mi (yoksa üç mü?) olduğunun belirsizliği bir yana adlarda da görürüz bu durumu. Önceden Yakub ve İshak diye anlatılırken, İbrahim suresinde, ''Kocamışken bana İsmail ve İshak''ı veren Allah''a hamdolsun'' (İbrahim-39) denerek Yakub yok edilip yerine İsmail getirilir.”
Diyor.
Halbuki ne karışıklık ne de yok etme vardır. Kur''ân-ı Kerîm''de İsrâil kelimesi iki âyette (Âl-i İmrân 3/93; Meryem 19/58) Hz. İbrâhim''in Hz. İshak''tan torunu olan Hz. Ya''kub''un ismi olarak geçmekte; kırk âyette ise Yahudiler “Benî İsrâil” (İsrâiloğulları) diye anılmaktadır.
“Örneğin ''zekât''ı sosyal devlete alternatif olarak ileri süren yorumcular nedense zenginlik ve fakirliğin İslamiyet''in savunup uyguladığı ekonomik sistemden kaynaklandığını görmezden gelirler. Zenginle fakir, patronla işçi arasındaki eşitsizliğin kaynağında ne bunların kökenleri, ne cinsel ayrımcılık, ne de ırkçılık önemli bir rol oynar; eşitsizliğin kaynağında mülkiyet ve kapitalist ilişkiler bulunmaktadır. Tüccarlığı yücelten bir din olarak İslamiyet faizciliğe göz yumar, kölecilik ve talancılığı korur.”
Diyor.
İslam''a dışarıdan bakar, bir de şaşı bakarsanız işte böyle saçmalarsınız. Yazarın özel mülkiyete ve sermayenin rolüne karşı olduğu anlaşılıyor. Buradan hareket eden sistemin iflas ettiği, zenginliği ortadan kaldırıp eşit refah düzeyi sağlamak yerine, bazı şahıs ve grupları zengin ettiği, çoğunluğu ise sefalet ve yoksullukta eşit kıldığı gerçeğini görmezden geliyor.
Servet farkı İslam''dan önce de vardı, sonra da var olmaya devam etti. Bunun böyle olması da tabîîdir. Zararlı ve kötü olan servet farkı değil, yoksulun sefaleti, ihtiyacını karşılayamamaktan kaynaklanan mutsuzluğudur. İslam işte bu sefalet ve mutsuzluğu ortadan kaldırmak için başta zekat olmak üzere birçok tedbir öngörmüştür. Bunlar yerine getirildiği takdirde, insanların mülkiyet hakkını ortadan kaldırmadan ve yoksulun da onurunu zedelemeden probleme çare bulunmaktadır.
“İslam''ın faizciliğe göz yumduğunu” söyleyebilmek için insanın gözünün anadan yumulu olması gerekir.
“Bu gerçekleri ancak dışardan nesnel bir bakışla görmek mümkündür. Bir İslamcı bunları göremez, görse bile bir hikmet arar. Tıpkı Prof. Afif Abdülfettah Tabbara gibi ''Cemiyetlerde aşağı derecede bulunan fakirler, o cemiyetler için huzursuzluk kaynağıdır'' (İ.E.P. s. 12) diyerek için işinden çıkarlar.”
Diyor.
Tabbâra''nın sözü, “işin içinden sıyrılma”ya değil, problemi teşhis etmeye ve çare bulmaya yöneliktir. Onun teklifi de şudur: Cemiyet içinde “aşağı derecede” yoksulların bulunmaması için gerekli tedbirler alınsın (İslam''ın bu maksatla koyduğu kurallar, getirdiği çareler uygulansın) ve herkesin mutlu olduğu, temel ihtiyaçlarını karşıladığı bir toplumda huzursuzluk ortadan kalksın.
Köle ve talan işini bir başka yazıda ele alacağım.
İslam"da Köle ve Talan Var mı?
00:005/04/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''da talan, dini ne olursa olsun başkasının mülkü olan bir malı onun rızası dışında alma ve kullanma kesin olarak haramdır.
İslam''da savaş değil, barış esastır. Karşı taraf Müslümanların yurduna ve dinine göz diker, bunlara karşı savaş açarsa savaş kaçınılmaz hale gelir ve İslam bu takdirde savaşa izin verir. Savaş halinde bile işiyle gücüyle meşgul insanlar(siviller), din adamları, kadınlar, yaşlılar, çocuklar öldürülemez, ırza tecavüz edilemez, din adamlarına ve mabetlere okunulamaz, -aksine zaruret bulunmadıkça- ürünlere, ağaçlara, ormanlara zarar verilemez. Savaş yoluyla ele geçirilen (fethedilen) topraklar ve mallar devletin olur, devlet bunların bir kısmını askerlere dağıtır, bir kısmını da usulüne göre kullanır. İşgal edilen topraklarla ilgili olarak uluslar arası bir andlaşma yapılması, kural konması halinde Şslam''ın buna engel koyması ve uymaması söz konusu değildir.
Kölelik konusu:
Yazar, "İslam ve Kur''an da tartışılmalıdır" diyor. İslam ve Kur''an, tebliğ edildiği günden beri tartışılıyor, gök kubbede söylenmedik söz kalmadı, şimdilerde bilmeyenler eskileri tekrarlayıp duruyorlar. Mesela kölelik konusu, yıllardır tartışılıyor, Müslümanlar tarafından gerekli ve makul açıklamalar yapıldığı halde bunlar hiçe sayılıyor ve temcit pilavı tekrar sofraya getiriliyor. Size bir örnek olarak bundan yaklaşık yüzy yıl önce, Osmanlı Nazırlarından (bakan) Mahmud Es''ad Efendi''nin bu konudaki bir yazısını nakledeceğim (Yazının yeri için bak: H. Karaman, Yeni Gelişmeler Karşısında İslam Hukuku, İst. 1998, s. 151 vd.):
"Bütün eski milletlerde var olan esâret (tutsaklık) usûlü Araplar arasında pek çirkin bir şekilde mevcut idi. İslâm dini onu sınırlayarak ve güç şartlara bağlayarak devam ettirdi. ("Devam ettirdi" yerine "zaman içinde adım adım ortadan kaldırma yolunu açtı" demek daha doğrudur.H.K.)
a) Sınırlandırması köleleştirme yol ve vasıtaları bakımındandır. Esâretin bütün diğer yollarını kaldırarak yalnız savaş esirliğini bırakmıştır. Borç veya zaruret sebebiyle esaret meydana getirmek mümkün değildir. Fakat harbîler ile yapılan savaşta aman dilemeyerek veya aman verilmiş olanlardan birine sığınmadan, savaş yoluyla alınan ve yakalanan kimseler esir edilirdi. O zaman milletler arasında dâimî harb hali mevcut olup, sınırsız bir husûmet ve düşmanlık sürüp gittiği için, yapılan muvakkat mütârekeler sırasında iki taraf esirleri değişir veya fidye verilerek kurtarılırlarsa esirlik sona ererdi. Aksi halde esir eden taraf için esiri öldürmek, öldürmeyip işinde kullanmak veya başkasına satmak yollarından başka çare kalmazdı. Esirlik çocuklarına da geçerdi. (İslam''da devletin esirleri, bir bedel almadan iâde etmesi de mümkün ve câizdir. Muhammed Sûresi: 47/4. H.K.).
b) Güçleştirmesi veya güç şartlara bağlanması ise köleye karşı davranış bakımındandır. Bütün insanlar Allah katında eşit oldukları için, esirlerin sahibi onların mâliki değil koruyucusudur. Her türlü şer''î haklarına riayet etmekle mükelleftir. Kölesini, kendi çocuklarından farklı tutamaz; çocuklarını da… dövemez, azarlayamaz; bu durumlarda meşrû ve gerekli olan sınırı aşamaz.
Fıkıh kitaplarında köleliğe ve kölelerin nevileri ile hükümlerine dair pek çok bahisler vardır. Köleyi hürriyetine kavuşturmak ibadetlerin en üstünüdür. Bunun için de bir çok sebep ve vesileler meydana getirilmiştir. Köle, efendisi ile bir kitabet akdi yapabilir (Tayin edilen bedelini, çalışarak ödemek sûretiyle hürriyete kavuşmasını temin eden bir akit olup bunu yapan köleye "mükâteb" denir. H.K.)
Sahibinden çocuğu olan kadın köle (ümmü''l veled) sahibinin vefatıyle hür olur. Köle ve câriyenin evlenmeleri câiz olup bu da dinin hükümlerine tâbi olur. Köle bir cinayet işlerse efendisi onun âkılesi olur; bedelini verir; ancak köleyi terkederse (abandon noxal) sorumluluktan kurtulur.
Sonraları milletlerarası durum değişip, sulh hâli asıl durum olunca her savaş bir anlaşma ile nihayet bulduğundan ve sulh yapılınca esirlerin de yurtlarına dönmeleri tabiî bulunduğundan İslâm Hukukundaki yegâne kölelik yolu olan harbîlik de ortadan kalkmış ve şeriatın tarifine uyan esaret kalmamıştır. Bu sebeple Müslüman Osmanlı Hükümeti zenci esir ticaretini yasaklamış ve bunun için yabancı devletlerle anlaşmalar yapılmıştır. Kanûn-i Esâsî''ye göre hürriyet insan haklarından birisi olarak kabul edilmekle bugün Osmanlı memleketlerinde kölenin varlığı tasavvur edilemeyeceğinden buna dair hükümlerin tatbik yeri kalmamıştır."
Kölelik meselesi
00:009/04/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mahmut Es''ad Efendi''den yüz yıl sonra ben de şunu yazmıştım: Köle ve cariye hür bir insanın malı olan, kendilerine ait hakları yok denecek kadar kısıtlı bulunan kadın (cariye) ve erkek (abd) insanlardır.. Kölelik ve cariyelik İslam''dan çok önceki devirlerden beri vardır. İnsanların köle ve cariyelere bakışı, onlara tanıdıkları haklar ve muamele biçimleri de değişik olmuştur. İslam geldiğinde dünyada ve Arabistan''da kölelik çok yaygın bulunuyordu. Köleliğin birden kaldırılması sosyal ve ekonomik birçok probleme yol açacaktı; çünkü köle sahiplerinin ekonomik ve sosyal hayatları kölelerin varlığı üzerine kurulmuştu. Hayatlarında hürriyeti tanımamış ve tatmamış olan köleler de birden serbest bırakıldıklarında ne yapacaklarını şaşıracak, belki eski efendilerine başvurarak köle olmayı isteyeceklerdi. Bu yüzden İslam, köleliği birden kaldırmak yerine önce kölelerin durumunu ıslah etmeyi, onlara -kendi iradeleriyle çalışıp bedellerini ödeyerek hür olmak dahil- bir takım haklar tanımayı tercih etti. Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkması için de tedbirler aldı, kurallar koydu.
Kölelerin durumlarını ıslah için alınan tedbirlere bazı örnekler vermek gerekirse:
Kölelere hakaret ve işkence etmek yasaklanmış, sahipleri ne yiyor ve giyiyorlarsa onlara da onların yedirilip giydirilmesi istenmiş, güçlerinin yetmediği veya zorlanacak işlere koşulmamaları, koşulurlarsa sahiplerinin onlara yardım etmeleri emredilmiştir. Bu haklar o kadar geniş tutulmuştur ki Cevdet Paşa bu yüzden şu vecize cümleyi ifade etmek durumunda kalmıştır: "İslam''da köle almak, köle olmak demektir."
Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkmasına yönelik tedbirler içinden şu kadarını hatırlatalım:
a) Bir köle bedelini ödeyerek hür olmak isterse -kölenin durumu müsait olduğu takdirde- sahibi bu teklifi kabul edecek ve ona bazı günler bu maksatla çalışması için izin verecektir.
b) Kölelerin bedelleri ödenerek azat edilmeleri için zekat bütçesine ödenek konmuştur.
c) Sahibi, -şer''î akit gereği- kadın köle ile karı koca hayatı yaşar da cariye çocuk doğurursa bu çocuk hür olduğu gibi anasının da statüsü değişmekte, "ümmü''l-veled" adını alan cariye artık alınıp satılır olmaktan çıkmakta, kocası ölünce de tam manasıyla hür olmaktadır.
d) Devamlı köleleştirmenin kaynakları ortadan kaldırılmış, geçici olarak ve daha ziyade misilleme zorunluluğu yüzünden savaş esirlerinin köle olarak gazilere dağıtılması uygun görülmüştür. Bunun dışında hür bir insanı köleleştirmek şiddetle yasaklanmış, Hz. Peygamber (s.a.) "Bunu yapanlar kıyamette karşılarında dâvacı olarak beni bulacaklar" buyurmuştur. Harp esirlerine yapılacak muamele hakkında karar vermek devletin yöneticilerine bırakıldığı için yöneticilerin "karşılıksız salma, bedel ile serbest bırakma, Müslüman esirler ile değişme" gibi bir karar vermeleri halinde köleliğin hiçbir meşru kaynağı kalmamış olacaktır.
e) Yemin edip vazgeçme, Ramazan orucu tutarken cinsel temas yaparak oruç bozma, kaza yoluyla adam öldürme gibi birçok durumda kölesi olana köle azat etme mecburiyeti getirilmiştir. Böyle bir mecburiyet olmadığı halde köle azat edenlere büyük mükâfatlar vadedilmiştir....
Bütün bunlara rağmen İslam tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü''nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.
Bilmeden konuşmaya cevaz yoktur
00:005/06/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Halka "icazetli alimleri dinleyin" deyip de "icazeti de, din ilimleri tahsil diploması da bulunmayan" bir köşe yazarının "tefsir, fıkıh, kelam, usul" ilimlerinin konularına giren meseleler hakkında hükümler vermesi ne yaman bir çelişkidir!
Bu çelişkinin bazı acı meyvelerini görelim.
"Hanefî mezhebine göre tabakat-ı fukaha yedidir. En üst derecesi mutlak müctehidliktir, en alt derecesi müftülüktür, fetva makamıdır."
Hanefi mezhebine göre değil, bazı müteahhir fıkıhçılara göre fıkıhçılar böyle tasnif edilmiştir, ama başka tasnifler de vardır. Ancak hiçbir alimin kitabında "en alt derecesi müftülüktür, fetva makamıdır" cümlesini bulamaz ve göremezsiniz; çünkü bu cümle vahim bir hatayı ifade etmektedir. Usul kitaplarında yazılan şudur: "Hakim ve müftü ancak müctehidlerden olur, bunların bulunmadığı zamanlarda mukallidlerin fetva vermesi "nakıl yoluyla olur, müctehid olmayanlar doğrudan fetva veremezler".
"Ehl-i Sünnet ulemâsı ve meşâyihi usûlde ittifak etmiştir. Muhtelefün fih meselelerde çeşitlilik varsa da o geniş bir rahmetten ibarettir."
Bu söz hep tekrar edilir ama manası ve gerçekte karşılığı yoktur. Ehl-i sünnet uleması usulde (hem akaid konularında hem de fıkhın füru ve usul kısımlarında) önemli anlayış ve ictihad farklılıklarına sahip olmuşlardır. "İhtilafları usulde olsun, füruda olsun rahmettir, halk için genişlik ve kolaylık getirir" demek doğru ve anlamlı olur.
Meşayihe (tasavvuf ve tarikatler) cephesine gelince orada da başta vahdet-i vücud veya şühûd olmak üzere çok önemli ve temel mahiyetinde ihtilaflar vardır.
"İcazetli ulemâ yetiştiren medaris-i islâmiyenin yerini lâik düzenin din mektepleri ve ilâhiyat fakülteleri dolduramamıştır. Hindistan''da, Pakistan''da, bazı Arap ülkelerinde Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine göre eğitim veren vasıflı medreseler bulunmaktadır. Buralara yeterli miktarda öğrenci gönderilmeli, icazet aldıktan sonra bu genç hocalar Arapça ve İngilizce kitap ya-zabilmelidir… Bugünkü din okullarıyla, bugünkü ilâhiyat fakülteleriyle, bugünkü yozlaşmayla beklediğimiz İslâmî inkılap gerçekleşmez."
İmam Hatip Okulları ile İlahiyat Fakülteleri hakkında hariçten gazel okuyanlar hiç eksik olmadı. Eski ve yeni, yerli ve yabancı medreselerde olsun, okullarda olsun hiçbir yerde bütün okuyanlar ve mezun olanlar "ilim, ahlak, istikamet…" bakımından aynı olmazlar. Genellemeler daima haksızlığa sebep olur.
Benim ömrüm bu okulların içinde geçti; bir yakın şahid olarak söylüyorum: Laik düzen bu okullarda düzgün Müslüman yetiştirmeye engel olmadı, hata ve eksikler varsa o, Müslümanlara aittir.
İslam âlemini de yakından biliyoruz; oralarda yetişenler de beklenen İslam inkılabını (bu her ne ise) gerçekleştiremediler; çünkü inkılab yalnız ilim ve alimle olup bitmiyor.
Köşe yazarının Türkiye Diyanet Vakfı''na bağlı İSAM''ı (İslam Araştırmaları Merkezi''ni) bir ziyaret etmesini isterim. Önceden haber verirse ben de orada bulunurum. Baksın bakalım orada, hem dini hem dünyayı hakkıyla öğrenmiş, birden fazla dilde okuyan, yazan ve konuşan genç alimler yetişmiş mi, yetişmemiş mi?! İlahiyat fakültelerini de tek tek ziyaret etmesini tavsiye ediyorum; nice gencin oralarda harıl harıl çalıştıklarını ve bu fakültelerin, diğer İslam ülkelerine hoca ihrac edecek seviyeye geldiklerini görecektir.
"Mevrid-i nassa aykırı ictihad yapmaz" diyor.
Mecelle''de "Mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur" diye yazar. Mevrid-i nas, "hakkında ayet ve hadis bulunan mesele, konu" demektir ve cümlenin manası şudur: "Eğer bir meselenin hükmü nas ile açıklanmış ise burada ictihad yapılmaz"
"Mevrid-i nassa aykırı" değil, "nassa aykırı ictihad yapılmaz."
Kaldı ki Mecelle''de geçen ve köşe yazarının yanlış naklettiği ifadenin, bizim naklettiğimiz doğrusu da açıklamaya muhtaçtır; çünkü nassın bulunduğu yerde bir çeşit ictihad yapılmaz, ama iki çeşit ictihad yaplır; bunu da gelecek yazıda açıklayalım.
.Nassın bulunduğu yerde ictihad
00:007/06/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İctihad, "konu ile ilgili âyet ve hadislerden (naslardan) amele dair hüküm (farz, vacib, mekruh, haram, şart, rükün…) çıkarmak için alimin yaptığı çaba" olarak tarif edilir. Yalnızca bu tarife bakarak dahi "ictihadın, nassın bulunduğu yerde" de yapılacağı sonucunu çıkarmak mümkündür. Naslarda (ayetlerde, hadislerde) bir konu (mesela bir olayın hükmü) açıklanırken daima aynı üslub kullanılmamıştır; apaçık, üstü kapalı, detaylı, detaysız, doğrudan, dolaylı… anlatımlar vardır. Bir konu ile ilgili birden fazla nassın bulunduğu ve bunlar arasında bazen birbirini açıklama, bazen de –ilk bakışta- çatışma ilişkisi bulunduğu da görülür. İşte bütün bu açıklama çeşitleri içinden belli bir meslenin dindeki hükmünü çıkarıp ortaya koymak için yapılan ilmi çalışma ictihaddır ve bu ictihad, nassın bulunduğu yere yapılan ictihaddır.
Nassın bulunduğu yerde yapılan ikinci ictihad çeşidi "mesalih: fayda-zarar, ihtiyaç, zaruret" esasına dayalı ictihaddır. Müctehid, hakkında nas bulunan bir meselenin, bir olayın, bir ilişkinin uygulanmasında güçlük, uygulama alanının geçici durumu yüzünden zarar, nassa aykırı uygulamada zaruret olup olmadığını araştırır ve bazı durumlarda "konu ile doğrudan ilgili naslara aykırı" olan, ama Kitap ve Sünnet''in genel ilkelerine, dinin gayesine uygun bulunan hükümler çıkarır ve bunlarla fetva verir.
Üçüncü ictihad çeşidi nassın bulunmadığı yer ve durumlarda yapılan ictihaddır ki, bu genellikle "kıyas" şeklinde uygulanır ve Mecelle''ye de girmiş bulunan "mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur: nassın bulunduğu yerde ictihad yapmak caiz değildir" cümlesi işte bu çeşit ictihad içindir; çünkü nas varsa, bunu yok sayıp başka bir konu ile ilgili nassın hükmüne kıyas yapmak gereksiz olur. Ama bu durumda da gerektiğinde, yukarıda zikredilen "delaleti belirleme, mesalihe riayet etme" ictihadları yapılır.
İctihadı ancak ehli olan; yani ilmi ve ahlakı ile dini hükümleri kaynağından çıkarmaya ve fetva vermeye yetkisi bulunan kimseler yapar. Günümüzde ve ülkemizde, yetkisi/yeterliği olmadığı halde ictihad edenler bulunabilir, bunları engellemek de liberal demokratik ortamda mümkün olmaz, ama telaş etmeye de gerek yoktur; çünkü bu gibi kişiler ve onların "fetvaları" kabul görmez, köpük gibi -televizyonlarda, diğer yayın organlarında- bir süre kabarır, kocaman ve parlak gözükür, ama kısa zamanda sönüp gider ve yalnızca yapanların kötü şöhretleri devam eder.
Bir zamanlar "ictihad kapısının kapalı olduğu, bundan sonra müctehid yetişmeyeceği, eskilerin ictihadlarının feza çağında bile yeterli olduğu, onları tekrarlamaktan başka bir şeye ihtiyacın bulunmadığı" söylenir dururdu; bu ilme ve dine aykırı hurafe önce teorik olarak yıkıldı, sonra da bütün İslam dünyasında, ilim kurumlarında, ferd veya topluluk tarafından ictihad metodu ile yapılan çalışmalar, çözümler yaygınlık kazandı. Üniversitelerde yapılan doktora çalışmalarının büyük kısmı birer ictihaddır.
Helal Gıda Araştırması
00:0011/06/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Doğumdan ölüme kadar insan hayatının bütün safhalarında İslam''ı, hayat düsturu, kılavuzu, programı olarak bilen ve uygulayan Müslümanların -ki, kâmil Müslümanlık ancak böyle olur- yiyip içtikleri, giydikleri, kullandıkları, ilaç olarak aldıkları… nesnelerin helal mi, haram mı olduğunu araştırmaları ve bu alanda da kırmızı çizgilere riayet etmeleri tabîîdir; ancak her konuda olduğu gibi gıda konusunda da ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) kaçınmak gereklidir. Kimileri ellerinde koruyucu madde isimleri, kendi anlayışlarına göre yazılmış haram listeleri ile dolaşıyor, insanları adeta dehşete düşürüyor, helal yiyecek hiçbir şeyin kalmadığını düşündürüyorlar. Kimileri de yalnızca hijyen ve sağlığı ölçü alarak önüne geleni yiyor, içiyor, kullanıyorlar. İşin doğrusu, ortası, makul ve mutedil olanı kesin haramlardan uzak durmak, kesin helallerden yararlanmak, şüpheli olanlarda ise şüphe durumuna göre (şüphenin güçlü veya zayıf, evham veya gerçeğe yakın… olması durumuna göre) ihtiyatlı davranmaktır.
3-4 Haziran günlerinde Bursa Uludağ''da, U.Ü. İlahiyat Fakültesi''nin ev sahipliği yaptığı ve bütün İlahiyat fakültelerinin fıkıh dalı hocalarının katıldığı bir toplantı yapıldı. Toplantının konusu "helal gıda" problemi idi.
Türkiye''de başta GİMDES olmak üzere bazı şahıslar ve sivil toplum kuruluşları yıllardan beri helal gıda problemi ile meşgul oluyorlar. Yapılan bazı toplantılara ben de katılmıştım, ama ilk defa, İlahiyat Fakültelerinde öğretim üyeliği yapan fıkıh alimlerinin helal gıda konusunu ele aldıkları bir toplantıya katılmış oldum.
Bu toplantının bir güzel tarafı da helal gıda konusunda yalnızca din alimlerinin değil, aynı zamanda gıda, kimya vb. ilim dallarında çalışan ilim adamlarının da konuşmaları olmuştur.
Toplantıda dört tebliğ sunuldu:
1. Hitit Üniversitesi (Çorum) İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Kâşif Hamdi Okur tarafından "İslam hukuku açısından helal-haram olan gıdalar ve bazı güncel meseleler."
2. Aydın Üniversitesi (İstanbul) Mühendislik ve Mimarlık Fak. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Hüsnü Gündüz tarafından "Gıda katkı maddeleri ve riskleri."
3. Özden Özdemir tarafından "Helal Sertifikasının Dünyadaki ve Türkiye''deki gelişimi."
Tebliğler sunulduktan sonraki oturumda dört öğretim üyesi müzakere yaptılar. Daha sonraki oturumda ise bütün katılanlar serbest bir ortamda konuyu tartıştılar.
Toplantının amacı "konunun alimler ve uzmanlar arasında tartışılması ve doğru sonuçlara ulaşmak için takibi gereken yol ve yöntem arayışı" olduğu için halkın beklentisine cevap vermek beklenemezdi. Toplantı kendi amacı bakımından başarılı oldu, bütün katılanlar memnun ayrıldılar.
Helal-haram konusunda hassas Müslümanların yararlanacakları bazı sonuçları da gelecek yazıda arz edelim.
Helal gıda meselesi
00:0012/06/2009, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazıda sözünü ettiğim toplantıda tebliğlerin müzakeresi ve tartışılması esnasında, günümüzdeki problemin, dönüp dolaşıp “istihale” kavramında düğümlendiği görüldü.
Helal kesim, Ehl-i Kitab toplulukların dinlerine göre helal olan gıdaların –domuz ve şarap gibi ismen yasaklanmış olanları dışında- Müslümanlara da helal olmasının şartları, makine ile toplu kesim, kuru veya sulu yolum, keserken besmele çekilmesi, helal nesneye alkol karışması gibi tartışma konuları da vardı; ancak bunların da bir kısmı istihale ile diğerleri de şer''î bakımdan temizlenme, bazı nasların yorumu ve konuya uygulanması ile ilgili idi.
İstihale kısaca “haram olan nesnenin değişime uğraması” demektir ve fıkıh kitaplarındaki örneklere bakıldığında bu değişim, yalnızca kimyevi değil aynı zamanda –bazı durumlarda ve maddelerde- fiziki değişimdir.
Günümüzde daha çok tartışma konusu olan ve ilgilileri sıkıntıya sokan gıdalar, menşei (yapılırken kullanılan maddeler) bakımından içine haram olan maddenin karıştığı sanılan gıdalardır. Mesela pek çok maddede kullanılan jelatin, peynir mayaları, koruyucu maddeler böyledir; bunlar yapılırken kullanılan maddeler içinde domuz unsuru, murdar hayvanın eti, kemiği, derisi veya başka bir parçası kullanılmış ise, madde değiştikten ve mesela “peynir, jelatin, ekmek, şeker, kapsül…” olduktan sonra; keza az alkol çok helal sıvıya katılıp eseri (rengi, tadı, kokusu, sarhoş etme niteliği) kaybolduktan sonra bunlara yine domuz, murdar hayvan, alkol gibi mi bakılacak, bunların hükmü mü verilecek, yoksa madde değiştiği için hüküm de yeni maddeye göre mi olacaktı?
Bu noktada hüküm verebilmek için iki ilim dalının ortak hareketine ihtiyaç vardır:
1. Gıdacı ve kimyacı maddenin ne ölçüde değiştiğini, yeni maddenin, ona katılan ve haram olan maddeden tamamen başka bir madde olup olmadığını (dönüşüp dönüşmediğini) söyleyecek.
2. Fıkıh alimi de bu bilgiye dayanarak dindeki hükmünü söyleyecek.
Gıdacı ve kimyacılar, sundukları tebliğlerde, “jelatin, peynir ve koruyucu maddelerin değiştiğini, mahiyet ve özellikleri bakımından onlara katılan haram maddelerden başka bir madde meydana geldiğini” açıkça ifade ettiler.
Bu durum karşısında benim de aralarında olduğum bir grup fıkıhçı “Ayetler, hadisler ve usulüne uygun kıyas neyi haram kılmış ise haram olan odur, bu yeni madde hakkında ayet ve hadis olmadığına, harama kıyas için ortak özellik de bulunmadığına göre bunlara genel hükümler uygulanır; pis veya sağlığa zararlı ise derecesine göre mekruh veya haram olur, böyle bir durum da yoksa-ki, yukarıda sayılan üç madde böyledir- mübah (helal) olur” dedik.
Bazı fıkıhçıların ise bu konuda tereddütleri zail olmadı.
Hepimizin ittifak ettiğimiz bir konu da vardı:
Değişim sebebiyle mübah ve helal hale bile gelse eğer üretiminde büyük bir zorluk yoksa, yeni üretilen de aynı işi görüyorsa Müslümanlar, menşeinde de haram nesne bulunmayan maddeleri üretmeli, bunları kullanmayı teşvik etmeli, makul bir süre içinde bu yeni ürünlere geçiş sağlanmalıdır.
Manevî yardım
00:0019/06/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam dünyasında asırlardır tartışılan bir konuda üç süale cevap vereceğim. "İnsan için yalnızca kendi çabası vardır; çabası da yakında görülecektir'' (Necm 39/40) Mehdi inancı, evliyaların gösterdiği keramet, evliyalardan medet umma gibi dinimize yerleşmiş olan batıl inançları yukarıdaki ayet geçersiz sayıyor diyebilir miyiz?"
İslamî kaynaklarda "tevessül" başlığı altında tartışılan konu şu soru etrafında dönüp dolaşır:
"Kul, Allah''a dua ederken, Rabbinden bir şey isterken araya, Allah''ı sevdiğini zannettiği, böyle inandığı bir kimseyi koyarak "Yarabbi, filan kulunun, senin katındaki yeri ve değeri sebebiyle, onun hatırı için, bâşı için… şu dileğimi kabul et" demesi caiz midir?"
Caiz değil diyenlerin en yumuşak tepkisi "Bu bir bid''attır, caiz değildir" şeklinde, en sert tepkileri ise "Bu şirktir, böyle yapan dinden çıkar, şirke düşer" tarzında olmuştur.
Tevessül caizdir diyenler ise "Biz araya koyduğumuz şahsa tapmıyoruz, onu haşa Allah yerine de koymuyoruz, tevessül olmasa Allah duaları kabul etmez diye de bir inancımız yok, genel olarak şefaat kavramı içine tevessülü de sokuyor, böyle olursa Allah katında dileğimizin kabul şansının artacağına inanıyoruz…" diyorlar.
Her iki gurubun da delil olarak sundukları âyetler ve hadisler var. Kimileri bir gurup âyet ve hadise ağırlık veriyor, ona ters düşer gibi görünenleri tevil ediyorlar, diğer gurup da bunun tersini yapıyor.
Bize göre bu konuyu, ümmet içinde bir tefrika meselesi haline getirmemek, kim olursa olsun yaratılmışa, yaratanın bir sıfatını vermemek şartıyla "böyle olursa duamızın kabulünü daha fazla umuyoruz" demeyi şirk saymamak konularında anlaşmak/birleşmek gerekiyor. Bundan sonrası "bid''at mı, değil mi, uygun mu, uygunsuz mu, edebe aykırı mı değil mi" soruları çerçevesinde, karşı tarafın inanç ve düşüncesine /yorumuna da saygı göstererek tartışılabilir.
Soruda geçen ayet, bir kimsenin başkasından, maddi veya manevi olarak yardım istemesine, başkalarına ait emek ve gayretten istifade etmesine engel değildir ve hayat zaten böyle yürümektedir.
Bu âyet insanların sa''yü gayret, teşebbüs ve çalışma azimlerini teşvik etmektedir. Başkasından yardım alan, başkalarının kazandıklarından istifade eden kimseler de son tahlilde ve en azından "o kişi ile kurdukları irtibat ve ilişki" sebebiyle bir eylemin, bir teşebbüsün, bir kesbin sahibidirler.
Devamı var.
Keramet ve Mehdî
00:0021/06/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazıya sebep olan 1. soruda “Mehdi inancı, evliyaların gösterdiği keramet, evliyalardan medet umma gibi dinimize yerleşmiş olan batıl inançlar” ifadesi geçiyordu. Bunlardan birini “medet umma konusunu” açıklamıştık.
“Evliyanın gösterdiği keramet” ifadesi uygun değildir, evliya, hokkabazlar gibi keramet gösterisi yapmaz; Allah, çok kere onların iradesi dışında, adına keramet denilen olağanüstü olay, yardım ve durumları yaratır. Doğru ifade “evliyada zuhur eden keramet”dir. Peygamberler için mucizeye ve Allah''ın velî kulları için keramete inanmak “batıl inanç” değildir.
Mehdî meselesine gelince, bu konuda daha önce yazdıklarımdan bazı nakıllerle yetineceğim:
…Hıristiyan misyonerlerin istismar etmeye yeltendikleri bir konu da Hz. İsa''nın tekrar dünyaya geleceği inancıdır. Bu konuda bazı sahih hadislerin bulunduğu doğrudur, ama bu hadislerin ortak noktası olan “Hz. İsa tekrar gelecek” kısmı tevatür derecesinde olsa bile –ki, bu da tartışılabilir, tartışılmıştır- detaylarla ilgili haberler (nasıl geleceği, hangi din ve şeriatla amel edeceği, neler yapacağı...) İslam inancı (itikad) için yeterli olacak güçte hadislere dayanmamaktadır (detaylar konusundaki rivayetler mütevatir değildir). Yine de müslümanların genel olarak inandıkları husus, Hz. İsa''nın müstakil bir peygamber olarak değil, Son Peygamber Muhammed Mustafa''ya (s.a.) tabi olarak, onun tebliğ ettiği dine hizmet etmek için geleceğidir.
Ben bu “İsa ve Mehdi''nin geleceği ile ilgili rivayetler ve inançlar” karşısında şöyle düşünüyorum: Bunların –gelseler bile- ne zaman gelecekleri belli değildir, müslümanlar olarak bizim vazifemiz, bozulanı düzeltmek için Hz. İsa''yı ve Mehdi''yi beklemek değildir, ne böyle bir vazifemiz, ne de mazeretimiz vardır; bize, bulduğumuz imkanlar ölçüsünde ne yaptığımız ve ne yapmadığımız sorulacaktır. Hz. İsa olsun başka birisi olsun hiçbir kimsenin, yeni bir din getirme veya Hz. Peygamber''in tebliğ ettiği dini kısmen yahut toptan kaldırma selahiyeti asla yoktur. Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog kurarken unutulmaması gereken bir şey de, peygamberler hakkındaki inançtır; biz müslümanlar Hz. Musa ve Hz. İsa''nın birer hak peygamber olduklarına, ama onların tebliğ ettikleri kitapların ve dinin değiştiğine inanıyoruz, ama genel olarak Hıristiyanlar ve Yahudiler bizim peygamberimize inanmıyorlar; bu temel farkı unutmayalım.
İnsanları yoldan çıkarmak, yeryüzünü savaş, kan, kin, zulüm ile doldurmak için çalışan her güçlü lider biraz Deccal''dir. İnsanlara olumsuz nazarlarla bakan ve yeryüzüne egemen olarak zulmetmek isteyen topluluklar elbette kendilerine uygun liderler beklerler. Müslümanlar da Hz. İsa''nın geleceğine, Mehdi''nin ortaya çıkacağına, bunların Deccal''i ortadan kaldırıp yeryüzünü yeniden huzura ve barışa kavuşturacaklarına inanıyorlar. Ama bu inancın yanında, en güçlü akıl ve vahiy delilleri şu iki temek inancı da kaçınılmaz kılıyor: a) Bunlar yeni bir din ve şeriat getirecek değiller, Son Peygamber''in (s.a.) ümmeti olarak hizmet edecekler. b) Müslümanların vazifesi ellerini kollarını bağlayıp oturarak kurtarıcı beklemek değildir; onlar gelsin gelmesin müminlerin vazifesi Kur''an''da, Sünnet''te ve bunların açıklaması mahiyetinde olan islamî ilimlere ait kitaplarda açık ve seçik olarak ortaya konmuştur; yarın kıyamet kopacak olsa bugün ağaç dikmeye devam edeceğiz.
Mehdi inancı kesin bir inanç unsuru/öğesi değildir. Kur''an''da yoktur. Hadislerde geçen de yoruma tabidir; her zaman bize rehberlik edecek iyi insanlar anlamına da gelir. O''nun geleceğine inanmayan da müslümandır. Mesela İbn Haldun Mehdi ile ilgili hadislerin kesin dini bilgi kaynağı olacak nitelikte bulunmadığını ileri sürmüştür. Geleceğine inananlara göre de vakti belli değildir.
Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih İstanbul''u fethederken Mehdi beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü müslümanlar ise akıl, imkan ve güçlerini bir araya getirecek, Allah''ın verdiği imkanları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametleri arayıp bularak (bulduklarını iddia ederek) avunuyorlar.
Hz. Ali döneminde muhalefet
00:005/07/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laik demokrasiler dine olmadığı gibi bir ideolojiye de dayalı olamaz; bütün dinler ve ideolojiler karşısında eşit mesafede olur. Türkiye de laik-demokratik rejim iddiasında ama laikliği veya kemalizmi bir ideoloji haline getirmiş, muhalefetle ilişkisini bu ideolojiye taraf olarak belirliyor. Resmi ideolojiye muhalif olanların hak ve özgürlükleri, "şiddet kullanarak rejimi değiştirmeye kalkışma" sebebiyle sınırlansa bu çağdaş hukuk ve uygulama ile örtüşür, ama bizde, şiddete başvurma dışında kalan muhalif söz ve eylemlerle de hak ve özgürlükler sınırlanıyor, partiler kapatılıyor, insanlar cezalandırılıyor.
Şeriatı kâmil manada uygulayan ilk dört halifeden biri olan Hz. Ali devrinde siyasi muhalefet (Havâric, Hâricîler) etkili olarak kendini göstermeye başlamıştı. Hz. Ali''nin bunlara karşı tutumu ve uygulaması, İslam siyaset teorisinde örnek olmuş ve Serahsî''nin Mebsût''u (Bağiy: Devlete karşı ayaklanma bahsinde) gibi kaynaklarda yerini şöyle almıştır:
Hz. Ali Cuma namazında, minberden halka hitap ederken (bizdeki ifadesiyle hutbe okurken) mescidin bir köşesinden Havâric (bir gurup Hâricî) ayağa kalkarak "Hüküm Allah''a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali sözünü kesti, onlara dönerek "Söz doğru ama söyleyenlerin maksadı hak ve doğru değil. Sizin mescidimize girip orada Allah''ı anmanızı, ibadet yapmanızı engellemeyiz, gücünüzü düşmana karşı bizim gücümüze eklediğiniz sürece sizi ganimetten mahrum etmeyiz, bize karşı savaşa girmedikçe de sizinle savaşmayız " dedi ve kaldığı yerden hutbesine devam etti.
Büyük İslam fıkıh alimi Serahsî (v.483/1090), yukarıdaki vakıayı aktardıktan sonra şu açıklamaları yapıyor (maddeler halinde özetliyorum):
1. Hâricîler, Hz. Ali hutbeye başlayınca onu şaşırtmak, ortalığı karıştırmak için bunu sıkça yaparlardı.
2. "Söz doğru, ama maksat doğru değil" derken Hz. Ali şunu kast ediyor: "Bu söz doğru, ama bunların maksadı, Muaviye ile mücadele ederken ihtilafın çözümünü (bu konudaki hükmü) hakemlere bırakmayı kabul ettiğim için beni tekfir etmektir (kâfir olduğumu ilan etmektir), bu sözü de bu maksatla tekrar edip duruyorlar; işte bu maksat yanlıştır, bâtıldır."
3. Hz. Ali, karşı taraf ona bunları yaptığı halde onlara "Kâfir" demiyor, "Kardeşlerimiz bize karşı cephe kurdular…" diyor, kendilerine muhalefet hakkı tanıyor, söz hürriyeti veriyor, silaha ve şiddete başvurmadıkları sürece cezalandırma yoluna gitmiyor.
4. Muhalifler Hz. Ali''ye açıkça "kâfir" deselerdi bu ağır bir hakaret olurdu ve hapis vb. ceza verilebilirdi, onlar bu hakareti üstü kapalı, dolaylı, ima yoluyla yaptıkları için kendilerine hakaret cezası da uygulamıyor.
(Konuya devam edeceğim).
Hz. Ali döneminde muhalefet (2)
00:009/07/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Alî döneminde asayiş ile ilgili bir görevli (Kesîr el-Hadramî) anlatıyor:
Kinde kapıları yönünden Kûfe mescidine girdim, beş kişinin bir araya gelmiş Hz. Ali hakkında hakarete varan sözler söylediklerini fark ettim, içlerinden bornoz şeklinde bir kıyafete bürünmüş olanı ise "Ali''yi öldüreceğime Allah''a söz veriyorum" dedi, onu yakaladım, diğer arkadaşları dağılıp kaçtılar. Adamı Hz. Ali''ye getirdim ve aramaızda şu konuşma geçti:
- Bu adamın seni öldüreceğine yemin ettiğini işittim.
- Sana yazıklar olsun, sen kimsin!
- Ben Sivâr el Münkırî''yim.
Hz. Ali bana döndü, konuşma şöyle devam etti:
-Bırak onu.
-Adam seni öldürmeye yemin ettiği (Allah''a söz verdiği) halde onu bırakacak mıyım!?
- Adam beni öldürmediği halde ben onu öldüreyim mi?
- Bu adam aynı zamanda sana küfür (hakaret) etti?
- İstersen sen de ona hakaret et!
(Kaynak:Serahsî''nin Mebsût''u, Bağiy: Devlete karşı ayaklanma bahsi)
Hz. Ali devlet başkanı, siyasi ve dinî (din anlayışı bakımından) muhalifi olan gruptan (Hâricîlerden) bir bazıları toplanıp aleyhinde konuşuyorlar, onları takip etmiyor, içlerinden biri öldürme niyetinde olduğunu söylüyor, hatta buna yemin ediyor, ona da -henüz suç gerçekleşmedi diye- ceza vermiyor. Hakaret konusuna gelince ona karşı bir mukabele etme veya cezalandırma hakkı bulunduğunu ima ediyor ama bunu da kendisi kullanmıyor.
Demokrasi ile övünen, her fırsatta şeriat aleyhine konuşan birileri ise ortada silahlı bir kalkışma, silahlı kalkışmaya dair konuşma ve bu maksatla yapılan toplantılar bulunmadığı halde bunlara konuşma ve dinlerini serbest yaşama hakkı ve imkanı verirsek dindarlıkları güçlenir ve yayılır, sonunda belki şiddete de başvurarak rejimi değiştirmeye kalkışırlar diye bir kısım vatandaşlarına ayrımcılık yapıyorlar, onları bazı temel insan haklarından mahrum ediyorlar.
İbret alına!.
Tevil varsa tekfîr yoktur
00:0010/07/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam tarihinde tekfirci kişi ve gruplar daima bulunmuştur. Bunlar insanların söz ve davranışlarına bakarak ve bunların daima dinden çıkmaya ihtimalli tarafını tercih ederek, tevili inkar sayarak "karşı tarafı" tekfir ederler (dinden çıktıklarını, kâfir olduklarını söylerler).
Bunlara karşı bir de söz ve davranışı, sahibinin diğer söz ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alan ve en küçük bir "dinden çıkmama ihtimali" varsa bunu tercih eden, insanları mümkün olduğunca iman dairesi içinde tutan alimler vardır ve bu ikinci tutum "Kıblesi Kâbe olanları tekfir etmeyiz" diyen Ehl-i sünnetin tutumudur.
Bir örnek üzerinden açıklayalım:
Halîfe Hz. Ali''ye karşı olan Hâricîler, "Hüküm vermek yalnızca Allah''a aittir" (En''âm: 6/57) mealindeki âyeti kendilerine göre yorumlayıp Hz. Ali''nin, Muâviye ile ihtilafında çözümü hakeme bırakmasını tekfir sebebi saymış ve ona "kâfir oldun" demişlerdi.
Büyük fıkıh (İslam ibadet ve hukuk) alimi Serahsî bu konuyu değerlendirirken iki önemli kuralın altını çiziyor:
1. Hz. Ali, onların doğru olmayan tevillerine dayanarak yaptıkları bu ağır ithama karşı misliyle mukabele etmedi, onları, yanlış da olsa bir âyetin teviline (yorumuna) dayanmaları sebebiyle "din kardeşleri" olarak kabul etti, hayat ve söz hakkı tanıdır. Şu halde Ehl-i sünnete göre "tevîl varsa tekfir yoktur".
2. Yanlış bile olsa Kur''an ayetinin yorumuna dayanarak eylem yapan, mala ve cana zarar veren âsîler pişman ve teslim olduklarında yaptıklarından dolayı tazminat ödemezler.
3. İşte Serahsî''nin ifadesi:
"Bu konuda delil ve dayanak Zührî''nin şu hadîsidir:
Müslümanlar arasında fitne (isyan, kargaşa, çatışma) çıktığında Hz. Peygamber''in (s.a.) birçok arkadaşı (ashâb) hayatta idiler, şu hükümde ittifak ettiler: Kur''an''ın yorumuna dayanılarak akıtılan her kan, Kur''an''ın yorumuna dayalı her cinsel temas, Kur''an''ın yorumuna dayanan her mal itlafı (mala verilen zarar, bu yorumlar haklı ve isabetli olan karşı tarafa göre hatalı da olsa) ceza ve tazminata tâbi olmaz… Dini farklı yorumlama sebebiyle çatışan iki Müslüman grubun farklı yorumları hukuk önünde eşit muamele görür. Bu bir ilkedir."
Bugünlerde yine tekfirciler atağa kalktılar; Kur''an''ın bir veya birkaç ayetini farklı yorumlayarak farklı sonuçlar çıkaran müminleri tekfir ediyorlar. Onlara yaptıklarının Hâricîler yolu olduğunu, Ehl-i sünnetin böyle yapmadığını hatırlatmak istedim.
.Kadınlarla tokalaşmak
00:009/10/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
H. “Karaman kadınlarla tokalaşmak helaldir demiş.” Bir vâiz benim hakkımda bu cümleyi söylüyor, arkasından da “benim yamulduğumu, inhiraf ettiğimi” ekleyerek atıp tutuyor (Bu vaaz internette, video kaydı olarak dolaşıyor.)
Bu konuda bana sorulan sorular oldu ve birkaç defa cevap yazdım; bu cevaplardan ikisi aşağıdadır. Ne demiş isem onun arkasındayım, ama -vâize hatırlatıyorum- yalan söylemek, iftira etmek caiz değildir.
Aziz kardeşim,
Allah seni güzel niyetin ve takvâ erdeminle daim eylesin!
“Allah Resulü (s.a.) kadınlarla musafaha yapılmasını haram kılmıştır. Ben bir bayanın elini tutmak zorunda kalırsam harama gireceğim” diyorsun. Peygamberimiz''in bunu haram kıldığına dair hadis yoktur. “Erkek, kendisiyle evlenmesi caiz olan bir kadınla tokalaşırsa, ahirette avucunun içine kızgın demir/civa eriyiği konarak cezalandırılacağı”nı ifade eden söz hadis değildir, uydurmadır. Peygamberimiz''in, kadınlarla -bey''at yaparken- el ele tutmadığı şeklinde bir bilgimiz var. Bu, haram kıldığını göstermez; O''nun her “terk”i; yani bir şeyi yapmaması nehiy (yasaklama) mânasına gelmez. Yasak ve haram olduğuna dair başka delillere ihtiyaç vardır. Peygamberimiz''in ve sahabenin yaşlı kadınlarla musafaha (tokalaşma) yaptıkları biliniyor (Kâsânî, Bedâyi'', Beyrut, 1997, C.V, s.495 vd.). Fıkıhçılar “kadınla erkeğin musafahası” konusunu “kıyas” ile hükme bağlamışlar ve şöyle demişlerdir: “Kadınların el ve yüzleri avret değildir, bunlara şehvetsiz bakılabilir. Ama dokunmak şehvet celbi bakımından daha etkilidir, bu bakımdan avret yerine bakmaya ve dokunmaya benzer; bu sebeple dokunma caiz olmaz.” (Kâsânî,s.489). Bu gerekçeye göre, âdeten (yaygınlaştığı ve alışıldığı için) şehvetin sözkonusu olmadığı durumlarda ele dokunmak (musafaha) caiz olmalıdır. Nitekim Ahmed Şerbâsî gibi bazı önemli alimler bu kanâati (gerekli durumlarda ve şehvet sözkonusu olmadığında musâfahanın caiz olduğunu) ifade etmişlerdir (Yes''elûneke fi''d-dîni ve''l-hayât, Beyrut, 1980, C. V, s. 86). Âdet, ihtiyaç ve bu mânada zaruretin de “bakma ve dokunmanın caiz olması” konusundaki etkisini, yine fıkıhçıların, cariyelerin bulunduğu ve alınıp satıldığı zamanlara ait olan şu ictihadlarında görüyoruz: “Bir kimse, sahibi olmadığı cariyeye baktığında veya dokunduğunda cinsel tahrikten çekinirse (böyle bir ihtimal varsa) bakması ve dokunması caiz değildir. Ancak bu cariyeyi satın almak istiyor da bu sebeple bakıyor veya dokunuyorsa caiz olur; çünkü işine yarayıp yaramayacağını ancak böyle anlar ve buna ihtiyacı vardır; bu bakma, gerektiğinde hâkimin, şahidin, evlenmek isteyenin bakmasına benzer; yani ihtiyaç bulunduğu için bu durumlarda da -şehvet ihtimali bulunmasına rağmen- bakma caiz olur...” (Kâsânî, 491).
Bu nakil ve yorumlardan sonra size şunu söyleyebilirim:
Siz elbette göreve devam edeceksiniz ve anlattığınız durumlarda, mesela karşı tarafın imanına, din duyusuna zarar vermemek için musafaha da yapacaksınız. Gerekmediği yerlerde ve imkan bulup da anlattıktan sonra bunu yapmazsınız. Anlatırken de “şehvet duyma” gerekçesinden söz etmemek gerekir; çünkü bu söylem, Müslüman erkeklerin şehvet düşkünü, hatta seks manyağı oldukları ithamına yol açıyor. Esasen Ku''an''da veya Sünnet kaynağında açıklanmış böyle bir gerekçenin bulunmadığını, bunu fıkıhçıların kendi ictihadlarına (yorumlarına) dayanarak söylediklerini yukarıda zikrettik.. Böyle bir âdetin (genç kadınla erkek arasında tokalaşmanın) bulunmadığı yer ve zamanlarda genç kadın ve erkeklerin birbirlerinin ellerini tutmalarının cinsel duyguyu harekete geçirme ihtimali elbette daha fazladır ve fıkıhçılar bu yönden haklı olabilirler. Bugün ise hem âdet yaygınlaşmıştır, tabîîleştiği için şehvetle ilişkisi zayıflamıştır, hem de sorunuzda ifade ettiğiniz şekilde bazen gerekli hale (ihtiyaç/zaruret haline) gelmektedir. Bu sebeple -açıklanan çerçeve ve mânadaki zaruret dışında bunu yapmak istemeyenlerin- uygun zamanda ve uygun bir üslup içinde, “Bizim geleneğimizde yok, Peygamberimiz yapmamış, kadim fukahâ, ortada bir ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça caiz görmemiş, biz de yapmıyoruz” demeleri yeterlidir.
Bir başka cevabım:
Bayan eşiniz olmadıkça Müslüman olmasa da onunla ilişkileriniz sınırlı olacaktır; Müslüman olmayan bir bayanla da mesela öpüşemezsiniz. Bayanlarla el sıkışma meselesine gelince, günümüzde özellikle şehirlerde ve özel durumlarda kadınlarla erkekler de el sıkışıyorlar, bu âdet haline gelmiş durumda, Müslüman bir erkek henüz kendini anlatamadığı bir ortamda elini geri çekerse bundan –İslam''ın da istemediği- bir dizi problem çıkabiliyor. Bir Müslüman erkek, yukarıdaki şekilde gerekli hale gelmedikçe -müslüman olsun, gayr-i müslim olsun- bayanlarla el sıkışmaz. Ama bayanın elini sıkmadığında daha önemli bir zarar sözkonusu olduğunda, beze dokunuyormuş gibi -böyle bir duygu içinde- kadının elini sıkabilir.
Hayızlı kadının tavafı ve mescide girmesi
00:0011/10/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hacca ve umreye giden kadınlarımız, farz olan tavafı yapamadan Mekke''den ayrılmaları gerekiyorsa, kalma ve bekleme imkanları yoksa ne yapacaklarını, bir de hayızlı iken namaz kılmasalar bile K''abe mescidine girip onu seyretmelerinin caiz olup olmadığını hep sorarlar.
Bu iki konuda müctehidler arasında ihtilaf vardır. Kesin olarak tavaf yapamaz diyenlere karşı İbn Kayyim el-Cevziyye şu farklı görüşü savunuyor:
"...Allah kullarını, güçlerinin yetmeyeceği, kendilerine çok zor gelen ibadetlerle yükümlü kılmaz. Ayakta namaz kılamayan oturup kılar, su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen tahmin ederek bir tarafa yönelir... Hayızlı kadın da temizlenmeyi bekleyemiyorsa öylece tavâfını yapar ve kasten bir kuralı ihlal etmediği ve yasağı çiğnemediği için ceza da gerekmez... (Bak. İbn Kayyim, İ''lâm, Mısır, 1955, , 25, 34 vd.)
Bu görüşe alim olanların itiraz hakları vardır, ama sıradan Müslüman, başka çaresi yoksa bunu da uygulayabilir.
İbn Rüşd, "mescide girme" konusunda özetle şunları kaydediyor:
Fıkıh âlimlerinin, cünüp ve hayızlı olanların mescide girmelerinin cevazı konusunda üç farklı ictihadları vardır: 1. Malik (Hanefîler de bu görüştedirler) "girmeleri caiz değildir" diyor. 2. Şâfi''î "orada oturmak üzere giremezler ama mescide bir kapısından girip diğerinden çıkarak yollarına devam edebilirler" diyor. 3. Dâvûd Zâhirî ve onun yolundan gidenler ise "cünüp ve hayızlının mescide girmeleri, orada oturmalar caizdir" diyorlar.
Bu konuda farklı yorum ve ictihadların bulunmasının sebebi, ilgili âyetin farklı anlaşılması, hadisin de sahih olup olmadığı konusundaki farklı değerlendirmedir.
İlgili âyetin meali şöyledir: "Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilir hale gelinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayın, guslünüzü edinceye kadar da -yoldan geçmeniz dışında- cünüp iken (namaza yaklaşmayın)" (Nisâ: 4/43).
Mealde geçen "namaza yaklaşmayın" cümlesi iki şekilde anlamaya müsaittir: a) Namaz kılmayın. b) Namaz yerine (mescide) yaklaşmayın; yani girmeyin. Ayeti birinci şekilde anlayanlar, "hayızlı ve cünüp iken namaz kılınmaz ama mescide girilebilir" demişlerdir.
Hadis de "Cünüp ve hayızlı için mescidi helal kılmıyorum" mealindedir. Bu hadisi sahih bulmayan müctehidler onu delil olarak kullanmamışlardır.
Zâhiriyye mezhebinin güçlü âlimi İbn Hazm de el-Muhallâ isimli fıkıh kitabında, "cünüp ve hayızlı olanların mescide giremeyeceklerini" savunan alimleri tenkit ediyor ve özetle şu delillere dayanıyor: İleri sürdükleri âyeti "mescide yaklaşmayın" şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis de sahih değildir. Hz. Peygamber zamanında Suffe ashâbı mescidde kalırlardı ve elbette ihtilam olurlardı. Azat edilen bir siyah cariyeyi Peygamberimiz uzun zaman mescidde oturttu; bu esnada onun da âdet görmüş olması tabîîdir... (İbn Hazm, el-Muhallâ, II , 77, , 184; İbn Rüşd, Bidayetü''l-müctehid, Beyrut, 1987, , 29 vd.).
Bu bilgiye ulaşan veya buna uygun fetva alan bir kadının bunu uygulama hakkı vardır. Herhangi bir ictihadı ve mezhebi müminlere dayatma hakkımız yoktur. Müslümanlar, çocukluktan itibaren öğrenip uyguladıkları mezhepte devam edebilirler, ama ihtiyaç duyduklarında bilgi sahibi oldukları, fetva aldıkları başka ictihadlara da uyabilirler.
Mirasta kadına haksızlık yoktur
00:0017/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sıkça gündeme taşınan ve İslam''ın aleyhinde kullanılan konulardan biri de İslam miras hukukunda kız çocukların paylarıdır.
Her sistemin dayandığı temel düşünceler ve prensipler vardır. İslâm miras hukuku da kendisini şekillendiren ve uygulamaya ışık tutan prensiplere dayanmaktadır. Bunları:
"temsil ve dayanışma,
mecbûrilik, yakınlık, ihtiyaç,âdil dağıtım
şeklinde sıralamak mümkündür.
Diğer ilkeler için "İslam''da Kadın ve Aile" isimli kitabıma bakılabilir.
Bugünki konumuz "ihtiyaç" prensibi ile ilgilidir.
Ölünün çocukları bulunmasına rağmen ana ve babanın vâris olması ve her ikisinin altıda birer (eşit) hisse almaları yakınlık prensibi yanında ihtiyaç prensibine de dayanmaktadır.
İslâm hukukunda ihtiyaç prensibinin en fazla kendini gösterdiği saha, kız çocuklar ile erkek çocuklar arasındaki -ikili birli- pay farkıdır. İlk bakışta adaletsiz gibi gözüken bu fark, tamamen adalet ve ihtiyaç prensibine dayanmakta, ortaya âdil bir denge koymaktadır. İslâm hukuk sistemi bir bütün olarak ele alındığı zaman kadın ile erkeğin mâlî yükümlülüklerinin çok farklı olduğu görülmektedir. Kadın mehir, cihad, nafaka, diyet (bedenî zarar tazminatı) giderlerinden muaftır. Bekâr veya dul olduğunda tabiî ihtiyaçlarını sırayla babası, oğlu, erkek kardeşi gibi akrabası karşılayacaktır. Evlenirken masraflar (mehir, çeyiz) kocaya aittir. Evlendikten sonra geçimi temin (nafaka) kocanın vazifesidir. Basit bir örnek vermek gerekirse geride bir oğul, bir de kız bırakarak vefat eden bir şahsı ele alabiliriz. Şahsın onbeş bin lira miras bıraktığını kabul edelim. İslâm miras hukukuna göre bunun on bin lirasını oğul, beş bin lirasını da kız alacaktır. Kız elindeki parayı aynen muhafaza edebilecek, hatta arttırabilecektir; çünkü evlenirken mehir almak suretiyle servetini arttıracak, geçimi kocasının üzerine olduğu için mal varlığını koruyabilecek, isterse ticaret vb. ile çoğaltacaktır. Oğul ise evlenirken masraf edecek, eşine mehir verecek, evlendikten sonra evin giderlerini karşılayacak, askerlik yapacak, diyet ödeyecek akrabasından muhtaç olanların nafakalarını verecektir. Bu iki ihtiyaç tablosu karşılaştırılınca kız evlâdın, erkek evlattan daha kazançlı ve daha avantajlı olduğu açıkça görülmektedir.
Laik ülke kanun yaparken İslam hukukunun kurduğu "nimet-külfet" dengesini bozmuştur. Bu durumda alırken Müslüman gibi (fazla pay) alanlar, sıra vermeye (hakkı ödemeye) gelince laik kanunlara göre hareket edenler durumlarını bir daha düşünmelidirler.
.İ. Eliaçık"ı dikkat, edep ve insafa davet
00:0028/10/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İhtiyaçtan fazla mal edinmenin haram olduğunu" söyleyen İhsan Eliaçık aksini iddia edenlere, farklı görüş ve yorumlara sahip olanlara insafsızca yükleniyor. "Süleyman Mülkü" başlıklı yazısında, bizim heyet halinde yaptığımız ve yıllardan beri Suudi Arabistan merkezli Rabıta''nın parasız olarak dağıttığı mealdeki bazı tercümeler dolayısıyla şunları yazmış:
"Çare yok, o kâşaneleri yıkacak, betonları sökecek, mezarlara gömülmüş mesajları gün yüzüne çıkaracağız. Bunu yaparken ciyak ciyak bağırılmasına aldırış etmeyeceğiz. "Yeter geç artık bu konuyu; böcekten, çiçekten, estetikten, metafizikten bahset" hinoğlu hinliğine prim vermeyeceğiz…
Bakın, o dediğinizi "en kral mealler" yapıyor.
Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı''nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: "Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ''Affetmek'' olduğunu söyle."
(Doğrusu: "Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.")
Hz. İsa''nın "Ey kör kılavuzlar! Ey engerek soyu!" derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor.
Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor.
"En kral meal" işte budur!
Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz?
Alın, evire çevire okuyun…
Üstelik hemen yukarıda geçen bir ayette de (Sad; 38/32) Süleyman''a (''en kral'' çeviriyle) "Mal sevgisi bana sevdirildi, bu bana Rabbim''i hatırlatır" demiş…
Kur''an''ı "kerim" gözle okumamanın sonu işte budur."…
Şimdi -edep ve insaf dışı ifadeleri sahibine bırakarak- gerçekte ne oldu onu açıklayalım:
1982 yılında hocamız Ali Özek, mealde adı geçen beş arkadaşa, acele olarak Kur''an-ı Kerim''e açıklamalı bir meal yazacağız, "Dünya İslam Birliği" bunu bastırıp parasız dağıtacak" dedi, sureleri taksim etti, mümkün olduğu kadar acele olarak gereğini yaptık, A. Özek hoca hariç hiçbirimiz, diğerlerimizin yaptıklarını okuma fırsatı bulamadık. Meal 1982 yılında on bin adet basıldı ve dağıtıldı. Rabıta daha fazla basmak üzere harekete geçince biz itiraz ettik, "mealin tamamını altı kişi okuyalım, gerekli tashihleri yapalım, ondan sonra basılsın" dedik. Bunu da (yeniden okuma, tashih, iyileştirme işini) birkaç defa yaptık.
1985 yılından itibaren bu meal, önce M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, sonra Diyanet Vakfı tarafından da defalarca basıldı. S. Arabistan''da yapılan baskılar ise milyon nüshaları çok aştı.
Evet, 1982 tarihli baskıda, bir hocamızın yaptığı meal kısmında, İ. Eliaçık''ın naklettiği gibi isabetsiz bir tercüme yapılmıştır. Ama bundan sonraki baskılarda o meal tashih edilmiş ve aşağıda vereceğim şekli almıştır. Buna rağmen yirmi beş yıl önce yapılan hatalı tercümeyi ele alıp diğerlerine bakmadan ağzına geleni söylemek de neyin nesi oluyor!?
25 yıldır milyonlarca nüshadaki meal ve açıklama şöyledir:
"…Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç fazlasını" de…." (Bakara.2/219).
"Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini Rabbim''i anmak için istedim, dedi…" (Sâd: 38/32-33).
(…Hz. Süleyman savaş ihtiyacı belirince atların hazırlanmasını ve idman için koşturulmasını emrederek, "Ben bunları dünyada nefsimin hazzı için değil, Allah''ın emrinden ve onun dinini takviye etmek arzusundan dolayı seviyorum" demişti.)
34. ayetin açıklaması da şöyledir:
(Süleyman (a.s.) şiddetli bir hastalığa yakalanmak suretiyle imtihan edilmiş, hastalığı sırasında "cansız ceset" denecek kadar zayıflamış, sonra tekrar sağlığına kavuşmuştu.)
.İhtiyaçtan fazla mal
00:0029/10/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sahabe devrinden beri İslam''da özel mülkiyetin sınırı konusu tartışılmıştır. Ebu-Zer el-Gıfârî Hazretleri istisna edilirse sahabenin kahir ekseriyeti ve daha sonraki dönemlerin alimlerine göre meşru olan özel mülkiyetin sınırını şöyle belirlemek mümkündür:
1. Başkası temel ihtiyaçlarını temin edememiş olursa, elinde ihtiyacından fazla malı olan kimsenin bu fazladan, o ihtiyacı karşılaması farzdır; karşılamazsa günahkâr olur.
2. Elinde fazla (nisab miktarı) malı olan kimse, şer''an zengin sayılmayan kimselere malının belli miktarını zekat olarak verecektir.
3. Başta cihad vergisi olmak üzere İslam topluluğunun ihtiyacı sebebiyle meşru ülülemrin koyduğu vergiler ödenecektir.
4. Bu ödemeler yapıldıktan sonra kişilerin ellerinde bulunan servet, meşru yoldan elde edilmiş olmak şartıyla onların mülküdür, haklarıdır.
5. Müslüman ne kadar zengin olursa olsun malını israf edemez. İsraf Müslümanların örf ve âdetlerine göre bilinir, tespit edilir.
6. Serveti atıl bırakmak, ümmetin ve insanlığın ondan -infak, yatırım, üretim, istihdam gibi yollarla- yararlanmasına engel olmak caiz değildir.
Özet olarak verdiğimiz bu bilginin Kur''an ve Sünnet''ten temellendirilmesini, dört arkadaş olarak hazırladığımız ve Diyanet''in yayımladığı Kur''an Yolu isimli tefsirimizde şöyle yaptık:
“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah sizin için âyetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” (Bakara:2/219)
İçki ve kumarın zararından bahsedilip yasaklamaya doğru ilk adımlar atılınca bunları aynı zamanda yoksullara yardım (infak) için vasıta kılan kimseler neyi infak edeceklerini sordular. Allah Teâlâ “Affı infak edin”, yani “İhtiyaçtan artan miktarı veya bu miktardan uygun bir kısmı yoksullara, muhtaçlara verin” buyurdu. İnsanların kendilerinin veya yakınlarının muhtaç olduğu mallarını başkalarına vermeleri zor olduğu için bu teklif edilmedi. Aksine insanların yakınlarına infakta öncelik tanıması birçok âyet ve hadiste emredildi, imkânı olanların bir kısım yakınlarına nafaka sağlaması da ona hukukî ve ahlâkî olarak borç kılındı.
Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra mal artarsa sahipleri bunu ne yapacaklar?
İşte âyetin ifadesi, amacı ve bu konudaki diğer deliller dikkate alınarak bu sorunun da cevabı iki şekilde verilmiştir: Sahâbeden Ebû Zer el-Gıfârî''ye göre ihtiyaçtan artan malın saklanması, işletilip üzerinden kazanç sağlanması câiz değildir; muhtaçlar bulunduğu müddetçe ihtiyaç fazlası mal onlara verilecektir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre ise farz olan servet aktarımı nafaka ve zekâtla sınırlıdır. Bunun dışında kalan infaklar nâfile ibadet hükmündedir; yapana ecir kazandırır, yapmayanı günaha sokmaz. İlgili âyet ve hadislerden, İslâm''ın getirdiği kardeşlik ve yardımlaşma kavramlarından bizde hâsıl olan kanaat ve anlayışa göre toplum içinde temel ihtiyaçlarını temin edememiş insanlar bulunduğu müddetçe bu ihtiyaçları gidermeyen kimseler ihtiyaç fazlası malları sebebiyle sorumlu olacaklardır (ayrıca bk. Zâriyât 51/19).
Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardımın yalnızca kumara ve şans oyunlarına veya zenginlerin zekâtına bırakılmayıp daha geniş bir tabana yayılması, şahsî ve ailevî ihtiyaçlarından artan malı, yiyecek ve giyeceği olan kimselerin bunları yoksullara vermelerinin teşvik edilmesi sosyal adaletin sağlanması bakımından çok önemli ve ileri bir adımdır. Bu geniş infak kaynağı kullanıldığı takdirde toplumda temel ihtiyaçlarını sağlayamamış kimselerin kalması oldukça güçleşecek ve nâdirleşecektir.
(devam edeceğim)
Meşru olan servet
00:0031/10/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıda mealini ve tefsirini vereceğim ayet, kişilerin ihtiyaçlarından fazla mallarını derhal ona muhtaç olan yoksullara dağıtmalarını ve herkesin eşit derecede mal sahibi veya yoksul olmasını hedeflemiyor. Ekonomi çevrimine sokularak herkesin istifade edebileceği serveti, yoksullar veya toplum ona muhtaç iken "atıl bırakarak stoklamanın" meşru olmadığını ifade ediyor. Elbette elinde ihtiyacından fazlası olan, buna muhtaç olana verecek, ama bu vecibe, yoksulların ihtiyaçları karşılandıktan sonra da fazla mal sahibi olmayı yasaklamıyor.
Bir de "ihtiyaç" kelimesini açmak gerekiyor. Elinde şahsi ve ailevi ihtiyacından fazla malı olan kimseler eğer bununla, "toplumun muhtaç olduğu" ticaret, yatırım ve üretim yapıyorsa, bu fazlayı "ihtiyaç fazlası" olarak değerlendirmek doğru olmaz. Aksi halde dağıtma, herkesin eşit derecede yoksul olmasına, sonunda toplumun bağımsızlığını kaybetmesine sebep olabilir.
Allah teâlâ buyuruyor:
"Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!/ O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı" (Tevbe: 9/34-35)
34-35. İlk âyette önce, Yahudi din âlimlerinden ve Hıristiyan din adamlarından birçoğunun, dini istismar etmek suretiyle haksız kazanç elde ettiklerine ve bu şekilde sağladıkları güçle insanları Allah''ın gösterdiği yoldan alıkoyma çabası içinde olduklarına dikkat çekilmiştir. Bu kimselerin din üzerinden çıkar sağlamalarıyla ilgili olarak, verdikleri hükümler için rüşvet almaları, ilâhî kitapta değişiklik yapıp yazdıkları tahrif edilmiş nüshaları satmaları, Allah katında duaların kabulüne aracı olacağı izlenimi vererek bağış almaları, günah çıkarma karşılığında bir gelir elde etmeleri ve birçok dolambaçlı yollarla kendileri için malî kaynaklar oluşturmaları gibi izahlar yapılmıştır. Allah yolundan alıkoymanın şekli ile ilgili olarak da tefsirlerde, zaman ve mekâna göre değişik çabaların sarfedildiğine dair açıklamalar yer alır (Taberî, X, 117; Reşîd Rızâ, X, 395-402). Âyette daha sonra, topluma iyi örnek olacak yerde kişisel ihtiraslarını bütün değerlerin üstünde tutan bu din temsilcileriyle birlikte, -özellikle o günkü şartlarda– temel iktisadî mübâdele araçları olan altın ve gümüşü stok ederek ekonomiyi durağanlaştıran ve böylece toplumun çeşitli mahrumiyetlere mâruz kalmasına sebebiyet veren kimselerin de acı veren bir azaba çarptırılacakları bildirilmiştir. Müteakip âyette de, bu cezanın ne kadar ağır olacağını gösteren bir tasvire yer verilmiştir. 34. âyette, Allah''ın hoşnut olacağı yollara harcamak üzere mâkul birikim sağlayan kişilerin bu kapsamda düşünülmemesi için konan özel kayıttan, burada, iktisadî hayatın canlılığını sağlayan mübâdele araçlarını sırf kişisel servetlerini artırma amacıyla kilitleyenlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu ifadenin tefsiri sırasında Hz. Peygamber''e ve sahâbîlere atfen zikredilen birçok rivayet de, başta zekât ödemeleri olmak üzere gereken vecîbeleri ihmal etmeksizin ve üzerinde kul hakkı bulundurmaksızın servete sahip olmanın buradaki yergi ifadesinin kapsamında olmadığını göstermektedir. İbn Aşûr tefsirinde, esasen âyetin bu konuya sırf servet sahibi olma ve mal stoklamayı yerme veya hayır yollarına harcama yapmayı övme bağlamında değinmediğini, âyetteki tehdit ifadesinin harcama yapmaksızın (ekonominin tıkanmasına yol açacak tarzda) servet biriktirmeyle ilgili olduğunu belirtir (X, 177).
.
Tekrar ediyorum: Sabit ceza (had) olarak recim yoktur
00:005/11/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İslam''da ne vardır, ne yoktur" konusunda bir dizi yazı kaleme almıştım. Maksadım İslam''ın temiz, güzel, nurlu yüzünü kirli, kara, çatık göstermek isteyenlerin ellerinden bazı fırsatları almaktı. Evet maksadım yalnızca bu idi; modermizmin etkisinde kaldığım, onlara yaranmak, onlar tarafından beğenilmeyi istemek, bu etki altında İslam''ı çağa uyarlamak gibi bir maksadım yoktu. Aslında herkes (yazan da tenkit eden de) yapıp ettiklerinde bazı tesirlerin altında kalırlar ve kimi zaman bunun farkında olmayabilirler. Yapılması gereken şey başkalarının niyetini okumak, psikolojisini deşifre etmeye soyunmak değil, açık ifadelerine bakarak hüküm vermek ve kendini denetlemek, neyin tesiri altında olduğunu keşfetmeye çalışmak ve eğer bu tesir meşru değilse ondan kurtulmaya yönelmektir.
Ben recim konusunda ileri sürdüğüm görüşü "usul dairesinde" delillendiriyorum; yani modernistlerin tesiri altında kalarak usul dışına çıkmıyorum, usul içinde kalarak "İslam''da var mı, yok mu" sorusuna cevap arıyorum. Benim yok dediğime bir başkası yine usul içinde kalarak ve kendince sahih gördüğü delillere dayanarak "var" derse o da onun görüşü, tercihi veya taklidi olur. Tartışmayı bu çerçeveden çıkarıp muhataplarını şuraya veya buraya katmaya çalışmak ilim ve ahlak ölçülerine sığmaz, ayrıca mezmum duygulardan da kaynaklanabilir.
Recim konusunda, şu anda önümüzde üç görüş (açıklama, tercih, yorum) var:
1. Kadim ve ekseriyetin kabul ettiği "İslam''da recim had (değişmez ceza) olarak vardır."
2. Recim Yahudi şeriatında var idi, peygamberimiz bunu birkaç defa uygulattı, sonra Kur''an bu cezayı kaldırdı, yerine evli olsun bekar olsun zina edenlere yüz sopa cezasını getirdi (M. Ebu Zehra).
3. Evli veya dul olarak zina yapanlara uygulanan recim cezası had (değişmez, sabit) ceza değildir, tazir (yönetimin takdirine bırakılmış, gerekli görülürse kaldırılabilir) bir cezadır (Kardavi, ben …)
Birinci şıkkı savunan tenkitçi temelde bir delile dayanıyor: Recim konusunda nas (hadis veya tilaveti neshedilmiş ayet) vardır ve bu nas üzerinde (bu nassın had olarak recim cezsını getirdiği hükmünde) de icma hasıl olmuştur.
Eğer bu istidlal bize göre de doğru olsaydı başka diyecek sözümüz olamazdı. Halbuki bize göre recim hakkındaki hadislerin tartışılmaz olanları "recimin had olduğu sonucuna götürmüyor, tazir olabileceği sonucuna kapıyı açık bırakıyor. M. Ebu Zehra''ya göre ise bu hadisler, celde (yüz sopa) ayeti ile neshedilmiş bulunuyor.
Bizim istidlalimizi destekleyen usul ve füru kitaplarından bazı nakıller yapmakla yetineceğim ve bundan sonra işime bakacağım:
Birçok usul kitabı yanında mesela İmam Şafiî''nin Risalesine bakıldığında icma ile ilgili olarak şu bilgileri alıyoruz:
Sahabe bir hükümde ittifak eder ve bu hükmün delili olan hadisi de açıkça Peygamberimiz''den naklederlerse (O şöyle buyurdu, biz de bunun üzerinde ittifak ettik derlerse) inşallah bu dedikleri gibidir (bunu nas üzerinde icma olarak kabul ederiz). Eğer icma ettikleri hükmün dayandığı delilin Peygamberimiz''e ait olup olmadığı konusu ihtimalli ise bunu, nas üzerinde icma (icma yoluyla nakledilmiş hadis) olarak kabul etmeyiz. (M. Şakir neşri, s.471-472).
Kitab ve üzerinde ihtilaf edilmemiş, ittifak edilmiş sünnet ile hükmettiğimiz zaman "zahirde ve batında hak ile hükmettik" deriz.
Başta tek ravili ve insanların üzerinde ittifak etmedikleri sünnet ile de hükmederiz, bu takdirde "zahirde hak ile hükmettik" deriz; çünkü hadisi rivayet eden tek kişinin yanılması mümkündür.
Sonra icma ve kıyas ile de hükmederiz, fakat bu (bu manadaki icma ve kıyas) ondan (yukarıdaki iki delilden) daha zayıftır, fakat başka çare olmadığından onlarla da hükmederiz; çünkü hadis var iken kıyasa gidilemez…" (s.598-599).
Naşir A. Muhammaed Şakir dipnotunda şu açıklamayı yapıyor: Burada kastedilen icma (zahirde ve batında hak ile hükmetmeye dayanak olan icma) şarabın haram olması, öğle namazının farzının dört rek''at olması gibi dinden olduğu kesin (zaruri) olarak bilinen hükümlerdeki icmadır.
Sükuti icma tartışmalı olduğu gibi sahabeden sonra icmaın vaki olup olmadığı konusu da tartışmalıdır.
Ahmed b. Hanbel''e göre "Herkesin bildiği dînî hükümler (ed-darûrâtu''d-dîniyye)" dışında kalan meselelerde icmâ iddiâsı, "bu konuda muhâlif görüşü olan birisi bilinmemektedir" mânâsına gelir ve muhâlifin bilinmemesi, icmâ''ın bilinmesi demek değildir.
(Devam edeceğim.)
."Recim Yoktur" demiştim
00:007/11/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pezdevî''nin Usul''üne yazılan Keşfü''l-esrar isimli şerhten :
2/533 vd.
Meşhur haberde (hadiste) manevi bakımdan olmasa da şekil yönünden bir çeşit şüphe vardır. Çünkü bu da aslında haber-i vahidir, ikinci ve üçüncü nesillerde yalan üzerine birleşmeleri düşünülemeyecek kadar çok kişi tarafından rivayet edildiği için manevi bakımdan mütevatir gibi kabul edilmiştir. Bazı Şafiîlere göre bu da haber-i vahide katılır ve ancak zan ifade eder… Hanefilerden İsa b. Eban ve daha başka bazılarına göre meşhur hadis ile mutlak nesih caiz değildir, ama ona denk olan "Kur''an hükmüne ek yapmak" caizdir.
2/536
Haber-i vahid amelde delil olur, ama ilim ifade etmez. Bazılarına göre ise haber-i vahid ile amel caiz değildir.
2/545
Gazzali der ki: Haber-i vahidin ilim ifade etmediği kesin olarak bellidir…
3/42
Fukahanın çoğuna göre haber-i vahid ile had sabit olur (had denilen belli ve değişmez cezalara bu haberler delil teşkil eder). Ebu''l-Hasen el-Kerhi ve Şemsü''l-eimme''ye göre ise haber-i vahid had için delil olamaz. Haber-i vahide şüphe vardır ve hadler şüphe üzerine düşer, uygulanmaz.
2/534
Meşhur haber ile Kur''an nassına hüküm eklenebileceğinin örneği recimdir. Evli veya dul (muhsan) olan zâniye recim cezası uygulanacağı Peygamberimizin Mâiz''i ve daha başkalarını recmetmesi ve şu hadise dayanır: Dul ile dul zina ederse yüz sopa vurulur ve taş ile recmedilirler.
"Zina eden erkek ve kadına yüz sopa vurun" mealindeki ayet evli, dul ve bekar olanların tamamına aittir. Recim hadisiyle muhsan olanlar çıkarılıp onlara recim var denince mana ve hüküm bakımından nesih gerçekleşmiştir.
Buna tahsis denemez; çünkü tahsiste tahsis eden nas ile tahsis edilen nas aynı zamanda gelecek ve aynı güçte olacak; recim hadisleri ile sopa ayeti arasında bu şartlar gerçekleşmiş değildir. Recimi inkar edenler takfir edilemezler (onlara kafir oldunuz denmez", tadlil edilirler (dalalete düştünüz denir)
3/280
Şöyle de dendi: Dulun recim cezası haber-i vahidin ayeti tahsis etmesi ile oldu; çünkü haber-i vahid ayeti neshedemez ama tahsis eder.
Yahut (şöyle de denebilir): "Allah onlar için bir yol gösterinceye kadar…" mealindeki ayet mücmel (açıklamaya muhtaç) idi, sünnet recimi getirerek ayeti açıkladı, haber-i vahid (tahsis ve nesih yapamaz ise de) açıklama yapabilir.
3/263 vd.
Fukahanın çoğuna göre mütevatir hadis ile Kur''an nassı tahsis edilebilir (Kur''an ayetinin getirdiği hükmün kapsamı daraltılır, bazı kısımlar dışarıda bırakılır). İmam Şafii, ehl-i hadisin çoğunluğu ise mütevatir hadis ile de ayetin neshini caiz görmezler.
Kur''an''da "evli veya bekar olarak zina edenlere yüz sopa vardır, bunu nesheden bir başka ayet de yoktur. Şu halde muhsan olanların hem yüz sopa yiyeceği hem de recmedileceği hakkındaki hadis (haber-i vahid) bu ayeti neshetmiş oluyor diyenlere karşı Hz. Ömer kaynaklı bir rivayete dayanılarak "Hayır, bu hadis ayeti neshetmiş değildir, çünkü hadis haber-i vahidir (meşhur değildir), onunla bilittifak ayet neshedilemez. Ayeti bir başka ayet neshetmiştir, bu ayet "zina eden yaşlı kadın (şeyha) ile yaşlı erkeği (şeyh) taşlayın" mealindedir, ama bu ayet Kurân''da yoktur, lafzı (tilaveti) neshedilmiş, hükmü kalmıştır" şeklinde cevap verilir".
Evli olsun bekar olsun zina edenlerin evlerinde hapsedilmesini emreden ayet, yüz sopa ayeti ile neshedilmiş, sonra recim hadisi ile muhsan zaniler tahsis edilmiştir; çünkü haber-i vahid ile nesih değil ama tahsis caizdir" diyenler de olmuştur. (Buraya kadar naklettiğim ifadeler arasındaki çelişkilere, recimin neye dayandığı konusundaki tereddütlere dikkat çekmek isrerim. Ayrıca Hz. Ömer''den nakledilen "şeyh ile şeyha zina ettiklerinde…" söz de metin yönünden tenkit edilmiştir.)
Serahsî Mebsut"ta diyor ki
00:0011/11/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
10/478
Zinanın cezası başlangıçta zina edenleri evlerinde hapsetmek, ayıplamak ve incitmek (eziyet etmek) idi. Sonra bu ceza şu hadisle neshedildi:
“Benden hükmü öğrenin (alın, benden alın; Allah onlar için vaad ettiği yolu gösterdi: Bekar ile bekar zina ettiğinde yüz sopa ve bir yıl sürgün, evli (veya dul) ile evli zina ettiğinde yüz sopa ve recim.”
Bu hüküm (hadis) Nur suresinden (yüz sopa ayetinden) önce idi. Sonra yüz sopa ayeti gelince önceki hüküm (hadis hükmü) neshedildi, evli olmayanların zinasına yüz sopa, evli olanlar için ise recim sabit kaldı. Yüz sopa cezasında alimlerin ittifakı vardır. Recim ise sünnet ile sabittir ve bunu Haricîler kabul etmezler; çünkü onlar, mütevatir olmayan sünneti kabul etmiyorlar.
Hadiste evlilerin zinası için yüz sopa ve recim deniyor, bize (Hanefilere) göre recimle birlikte yüz sopa cezası had olarak meşru değildir. Peygamberimiz''in uygulattığı recimlerde yüz sopa uygulanmamıştır. Maksat zinayı engelleyici bir ceza uygulamaktır, recim bunun için yeterlidir, bunun yanında yüz sopanın faydası yoktur, faydası olmayan bir şey de had olarak meşru olmaz…
10/493-95
Hadiste geçen “bekarın zinası için yüz sopa ve bir yıl sürgün” cezasının bir yıl sürgün kısmı da -biz Hanefilere göre- yüz sopa ile bileştirilmez (ikisi birden uygulanmaz). İmam Şafiî''ye göre ikisi birden uygulanır. Çünkü Hz. Peygamber, Ebu Bekir ve Ömer hem sopa hem de sürgünü birlikte uygulamışlardır.
Bize (Hanefilere) göre ayette geçen yüz sopa zina cezasının tamamıdır, eğer buna bir de sürgün eklenirse haber-i vahidle ayetin hükmüne ekleme yapılmış olur ve bu nesih demektir.
Ayrıca şöyle hadisler de vardır:
Peygamberimiz''e zina yaparken yakalanmış bir bekar getirilmişti, “Yüz sopa vurun” dedi, “Onun bedeni buna dayanmaz” dediler. “Üzerinde yüz taze sürgünü bulunan bir dal alın onunla bir kere vurun” buyurdu. “Sonra da sürün” demedi. Eğer sürgün cezası had olsaydı zor/eziyetli de olsa onu uygulardı.
İçki içen birisi sürgün edilince dinden döndü ve Bizans''a sığındı. Bunun üzerine Hz. Ömer “Vallahi bundan sonra hiçbir kimseyi sürgüne göndermem” dedi. Eğer sürgün had olsaydı böyle demezdi.
Sopa ve sürgün başlangıçta idi, sonra Nur suresi (yüz sopa cezası) gelince sürgün kaldırıldı (neshedildi).
Biz (Hanefiler) diyoruz ki, bir kimse için sürgün cezası sabit olsa bile o, (had değil) tazir yoluyla tevbe edinceye kadar hapse atılır.
Sürgün fayda zarar hesabına göre tazir olarak uygulanır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da “Hz. Peygamber, Ebu Bekir ve Ömer sopanın yanında sürgünü de uyguladılar” rivayetine rağmen Hanefîlerin “sürgün had değildir” demeleridir.
Buraya kadar yaptığım aktarmalar “recim cezasının meşhur hadise dayalı had olarak sabit olduğu” iddiasının tartışma dışı olmadığını ortaya koymaktadır.
Aşağıda nakledeceğim tarihi bilgi, Osmanlı''da recimin -en azından bazı dönemlerde- tazir çeşidinden bir ceza olarak kabul edildiğine delalet etmektedir.
D.E. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi sayın İsmail Acar''ın tespitine göre (Fak. Der. Sayı XIII-XIV, İzmir 2001, ss. 53-68 ) “Fatih''in “Kanun-ı Sultanî” adlı kanunnamesinin ilk maddesinde; zina eden evli bir erkeğin suçuna sadece para cezası verilmektedir. II. Beyazıt Kanunnamelerinde de ibare aynı şekildedir. Yavuz Sultan Selim''in (1512-1520) Kanunnamesi ile birlikte, zina cezasını düzenleyen kanunname metnine; “siyaset olunmadığı takdirce” ibaresi girmiştir. Kanunî''ye ait Kanun-ı Sultanî ''de ise bu ibare; “lakin ala vechi ''ş-Şer'' recm kılmalu olmasa” şeklini almıştır. Bu ibare bazı Kanunî''ye ait fermanlarda da yoktur... Hatta İslam hukukçularının takdir ettiği zina suçuna verilen recm cezasının ilk kanunname metinlerinde hiç zikrinin geçmemesi, kanunnamelerde ilgili cezaların onun yerine ikame edildiği fikrini savunanları desteklemektedir.
.Sandalye, Sıra ve Namaz
00:0017/12/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Din İşleri Yüksek Kurulu "camilerde namaz kılanların, mazerete dayalı olarak sandalye veya en arkada kurulan sıra(lar) üzerine oturarak namaz kılmalarının caiz olup olmadığı konusunda bir açıklama yapmış. Bu açıklamanın arkasından "camilerden sandalyeler kaldırılsın, sıra da yapılmasın" şeklinde bir buyruğun gelmeyeceğini umuyorum. Böyle umuyorum çünkü yapılan açıklama birçok sözden sonra şöyle devam ediyor:
"Ayakta durmaya ve rüku yapmaya gücü yettiği halde yere oturamayan kimse namaza ayakta başlar rükudan sonra secdeyi tabure ve benzeri bir şey üzerine oturarak imayla eda eder. Ayakta durmaya gücü yetmeyen, yere de oturamayan kimse namazı tabure, sandalye ve benzeri bir şey üzerine oturarak rüku ve secdeleri imayla yerine getirir."
Yani camide sandalye, en arkada sandalye yerine geçecek ve cami içinde sandalye kirliliğini engelleyecek bir sıra olabilecek ve yere oturamayanlar bunları kullanabilecek.
Birgün Cuma namazından çıkarken dağıtılmakta olan bir broşürden ben de aldım. Buroşür "sandalyede namaz" konusu ile ilgili idi, ilk bakışta sandalyede oturarak namaz kılmanın caiz olmadığını anlatmak için yazılığı ve dağıtıldığı anlaşılıyordu. Resimler de yapılmış ve nasıl oturulacağı gösterilmişti. Bir de baktım ki, resimlerin birinde arızalı şahıs bir tabure üzerine oturtuluş, ama bununla yetinilmemiş bir tabure de –kıbleye doğru uzatılmış olan- ayaklarının altına konmuş; yani sandalye olmaz diyen yazar, bir sandalyeyi ikiye çıkarmış.
Bir mümin namazı cemaatle kılmak istiyor, camiye geliyor, yere oturmakta, oturursa bir daha kalkmakta zorluk çekiyorsa, ayakta da uzun süre duramıyorsa elbette sandalye, sıra, tabure gibi bir şeyin üzerine oturabilir.
Bu durum Peygamberimize (s.a.) sorulmuş, o da ""Ayakta duramıyorsa otursun, oturamıyorsa –yan veya sırt üstü- yatarak kılsın" buyurmuş. Bu hadiste kolaylaştırma var, ihtiyacı olduğu halde sandalyeye oturmayı sakıncalı görmekte ise zorlaştırma var. Niçin Peygamberimizin kolaylaştıran çözümü, kırk dereden su taşınarak zorlaştırılıyor?!
Açıklamada "Özellikle üzerinde namaz kılmak amacıyla camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapılması, cami doku ve kültürüyle bağdaşmamaktadır" şeklinde bir cümleye de yer verilmiş.
Camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapıldığını görmedim. Benim gördüklerim en arkada bir veya iki sıradan ibarettir, bunun da "cami dokusunu ve kültürünü" bozmakla ilgisi yoktur. Ayrıca kültüre ait ise doku değişebilir. Peygamber Efendimizin (s.a.) mescidi ile bugünkü Mescid-i nebevi ve diğer camilerin kültürel dokularında hiç mi fark yok, hiç mi değişmemiş. İhtiyaç yanında estetik endişelerle değişmesine cevaz veriliyor da mazeretli insanların ihtiyaçlarını karşılayan sandalye veya arkada bir iki sıraya niçin karşı çıkılıyor?!
"Bunlarla camilerin giderek kiliselere benzer hale geleceğini" söyleyenler de varmış, bunun da gerçeklik ve gerçekleşenle bir alakası yoktur.
Suudi Arabistan''ın hocaları oldukça dar kalıplara riayet ederler, buna rağmen Mekke ve Medine''deki kutsal mescidlerin girişlerine arkalıklı sandalyelerin yerleştirildiği sandıklar konmuş, ihtiyacı olanlar bunlardan alıyorlar, namazdan sonra da getirip yerine koyuyorlar.
İhtiyaç, masa başında yapılan çözümleri aşar ve kendine yol açar. Direnmek beyhudedir ve dinimizde ihtiyaç "zaruret" demektir.
Bu konuda daha geniş fıkıh bilgisi için (www.hayreddinkaraman.net) adresli siteme de bakılabilir.”
. .
.Ashabın tamamı yıldızlar gibi midir?
00:0020/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dostum S. Önsay''dan bir mektup aldım, benden nakledilen bir söz üzerine ölçüsüz ve haksız tepki gösterenler onu üzmüş ve üzüntüsü ile gerekli açıklamanın yapılması talebini şöyle dile getirmiş:
“Değerli Hocam, Taha Akyol''un sizin de adınızın geçtiği yazısına olumlu veya olumsuz; edebli veya seviyesiz yorumlar yapılıyor. Tabi ki bunlar sadece şahısların ayarını yansıtıyor (üslubu lisan ayniyle insan) ve onları bağlıyor (ötede hesabı sorulmak üzere kayda alınmayan hiçbir söz yoktur). Ancak olayın, bizi (ümmeti) ilgilendiren bir yönü var. Verilen tepkilerin birinde şu ifadeleri görüyoruz: “..efendimiz as.onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir buyurmuyor mu.benim sahabeme sövmeyin onlara kızan bana kızmış onları seven beni sevmiştir buyurmuyor mu..” Burada temel alınan Hadis-i Şeriflerden(tabi ki sahih ise) bir mümin neyi anlamalı ve hangi yargıya varmalıdır? Sahabe-i Kiram, Tabiîn ve Onları takip edenler yani en hayırlılarımız olarak Efendimizce değerlendirilenler için Onlar ne yaptılarsa yerindedir; ne söyledilerse doğrudur; Onlardan hata ve günah sadır olmamıştır, diyebilir miyiz? Bu anlayış Onların masum olmaları yani ancak Peygamberlerimize bahşedilen “İsmet” sıfatını Onlara da vermek anlamına gelmez mi? Ayrıca ''içtihatlarında hata etseler bile bir sevap vardır'' müjdesi ve kefaleti mutlak mıdır? Yoksa müçtehid de olsa bir insanın söz ve davranışlarının bu referansa layık olması için söz konusu görüş ve tavırlarının bazı kayıt ve şartlara haiz olması mı gerekir?”
Ben ne demiştim, önce onu tekrarlayalım: “Ben Muaviye''yi sevmem, ama ona sövmem”. “Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisi ile Muaviye ve Yezid sevgisi bir araya gelemez”.
Evet ben böyle dedim ve diyorum.
Peygamberimiz (s.a.) “Sövmeyin” diyor, ben de sövmüyorum, Peygamberimiz “onları seven benim sebebimle (beni sevdikleri için severler, onlardan nefret edenler de benden nefret ettikleri için böyle yaparlar” buyuruyor. Ben bu hadise de dayanarak “Peygambermiz''in göz bebeklerini inciten adamı ve adamları sevmiyorum; çünkü hadis Peygamberimize olan sevgiyi öne alıyor ve ashabın da bu sebeple sevilmesini istiyor. Bir kişi Peygamberimizin üzerlerine titrediği aile fertlerini üzer, onlara hakaret eder, tehdit eder, sonunda meşru halifeye isyan eder ve kılıç çekerse “yine de onu sevin” demiyor, hadis bu manaya gelmiyor.
Ashab elbette masum değildir, yanılır, günah işler, yanlış yola gider; bu takdirde de –böyle olan ashabın- peşinden gidilmez ve böyle yapanlar sevilmez. Efendimiz hayatta ilken içki içen, çalan, yalan söyleyen, iftira eden, O''nun sırrını düşmanlarına bildirmeye teşebbüs eden ashab da olmuş, Peygamberimiz bunlara gerekli cezayı vermiştir.
Peygamberimiz (s.a.) Ammâr''a “Seni meşru başkana isyan edenler (bağîler) öldürecek” demiş ve onu Muaviye''nin askerleri öldürmüşlerdir. Meşru halife olan Hz. Ali''ye isyan etmek ve silah çekmek günahtır, caiz değildir; Muaviye ve yandaşları bunu da yapmışlardır. Hz. Peygamber''i sevenler bunları yapmazlar, bunları yapanlar da sevilmezler, ama Ehl-i sünnetin bir kuralı olarak onlara hakaret edilmez ve sövülmez.
“Aradan asırlar geçmiş, bu konuları kapatmak gerekirken niçin üzerini açıp yarayı kanatıyorsunuz?” denebilir.
Hiçbir gerçeğin üstü örtülemez, örttüm diyenler kendilerini aldatırlar, kitaplar, şîanın aşırı, canlı ve hep tekrarlanan tepkileri ortada iken bu tarihi olayları konuşmamak veya konuşup da (kitaplara yazıp da) haklıya haklı, haksıza haksız dememek, ictihad kavramını saptırmak yarayı iyileştirmez, aksine besler. Bana göre doğrusu olayları olduğu gibi ortaya koymak, İslam''ın değişmez dini, ahlaki ölçülerine göre değerlendirmek doğru davranıştır ve hem ibret almak hem de ümmetin parçalarını birbirine yaklaştırmak için uygun bir tavırdır.
Ashabın rivayeti sahih ise alınır, reyine gelince başka muteber reyler ve bunların dayandığı delillere göre alınır veya terk edilir.
Yarın da bu konuya devam edecek ve bu arada ünlü Ehl-i sünnet alimi Teftâzânî''nin, benim yazdıklarımı destekleyen ifadesini nakledeceğim.
Nassa karşı ictihad olmaz
00:0021/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir mesele ortaya çıkar ve bunun dini hükmünü öğrenmek gerekirse önce naslara (ilgili ayetlere ve hadislere) bakılır. Bunlarda aranan hüküm bulunamazsa usulüne göre ve ehli tarafından ictihada başvurulur. İşte böyle yapılır da hata edilirse hataya da sevap yazılır.
Hz. Ali''ye Medine''de bulunan ashab ısrarla bey''at ettiler. Bu bey''atı muteber sayan halifeye itaat eder, muteber saymayana göre Hz. Ali halife olmadığı için ondan katillerin teslimi veya cezalandırılması talep edilemez. Muaviye ve yandaşlarının yaptığı ictihad değildir, isyandır. Bunun böyle olduğunu yazının sonunda nakledeceğim büyük bir İslam aliminin de kaleminden okuyacaksınız.
“Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğru yolda olursunuz” mealinde sahih bir hadis yoktur.
Halife''ye bey''at etmeyen, isyan eden başka ashab da vardır, onların da bu fiilleri meşru değildir, ama hem hataları sınırlı, hem de faziletleri müsellem olduğu için onları severiz.
Şimdi bu konuda daha önce yazdığım bir yazıdan bir iki paragrafı nakledeceğim.
Sünnî Müslümanların, Ehl-i beyt''e yapılan zulüm karşısında duyarsız oldukları ve bu zulmü yapanlara lanet okumadıkları iddiası da genel olarak doğru değildir. Ehl-i beyt''e olan sevgi, saygı ve bağlılık istenirse bugün de iki camianın birbirine yakınlaşmasını, aynı sevgi ve saygıyı paylaşmanın hasıl edeceği duygu ortamında soğukluğun sıcaklığa dönüşmesini sağlayabilir. Ehl-i sünnet ulemasının Yezîd, babası ve Hz. Ali''ye cephe alan bazı sahabe aleyhinde söz etmemeleri, onları tuttuklarından, yaptıklarını meşru gördüklerinden değildir. Aynı alimler, Hz. Ali''ye başkaldıranların bâğî (meşru yönetinme başkaldıran asî) olduklarını kabul ve ifade etmişlerdir. Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî alim Teftâzânî''nin (v. 792/1390) bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum:
“Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber''i (s.a.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir... Ehl-i sünnet ulemasının bu olayları farklı yorumlayıp mazeretlere bağlamalarının sebebi büyük sahabeye dil uzatılmasını engellemek içindir. Onlardan sonra Peygamber''in Ehl-i beytine yapılan zulüm ve kötülüklere gelince bunu kimse inkar edemez, buna dağlar taşlar ve hayvanlar bile şahitlik eder, göklerde ve yerde olanlar göz yaşı dökerler; dağlar paralanır, taşlar parçalanır. Bu sebeple o kötülükleri yapanlara, buna razı olanlara veya katkıda bulunanlara Allah lanet etsin! Ehl-i Sünnet alimlerinin bir kısmının, onun daha fazlasını da hak ettiğini bildikleri halde Yezîd''e lanet etmeyi caiz görmemiş olmalarının sebebi, cahil ve aşırı gidenlerin işi ileriye götürüp büyük sahabeye kadar dil uzatmalarını engellemek içindir.” (Şerhu mekasıdı''y-tâlibîn, İst. 1305, C. II, s. 306-307).
Hilafeti kim kaldırdı?
00:0023/01/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hilafet "halife olmak" demektir, halîfenin İslam siyaset ilminde manası, "Hz. Peygamber (s.a.)''den sonra, ümmetin siyasi lideri, imamı, önderi olan, O''nun sünnetini (yolunu, usulünü) izleyen, ümmete veya onun temsilcisi olan danışma meclisine danışarak İslam devletini yöneten kimsedir.
Ehl-i sünnete göre Peygamberimiz (s.a.) kendisinden sonra kimin halife olacağını bildirmemiş, bunun seçimini ümmete bırakmıştır. İslam devlet yönetiminde "serbest seçim/bey''at ve yönetimde ehline danışma iki temel şarttır.
İlk dört halife (hulefâ-i râşidîn) farklı usullerde serbest seçimle tayin edilmiş, hiçbiri hayatında bir yakınını velîaht (kendinden sonraki halife) olarak tayin edip ona bey''at almamış ve ülkeyi ehli olan kimselere danışarak idare etmişlerdir.
Suriye valiliğinden azledileceğini anlayınca Hz. Ali''ye isyan eden Muâviye, Hz. Ali''nin şehadetinden sonra kendisine bey''at edilen Hz. Hasan''a, "Benim namıma hilafetten çekilir ve bana bey''at edersen ben hayatta olduğum sürece ülkeyi idare ederim, sonra oğlumu veya bir başkasını yerime bırakmam, veliaht tayin edip bey''at almam" demiş, Hz. Hasan bu şartla hilafeti bırakmış ve ona bey''at etmiştir. Fakat Muaviye sözünde durmamış, oğlu Yezid''i veliaht tayin etmiş ve daha kendisi hayatta iken onun adına (kendisinden sonra halife olması için) her hileye ve şiddete başvurarak halktan bey''at almıştır. Başka yerlerde bey''at işini hallettikten sonra Medine''ye gelmiş, yaptığı usulsüzlüğe muhalefet eden bazı genç sahabiler ile Peygamberimiz''in torunu Hz. Hüseyn''i bir odaya hapsettirmiş, başlarına silahlı nöbetçiler koymuş ve şöyle demiştir: "Ben şimdi halka sizin bana bey''at ettiğinizi söyleyeceğim, eğer aksine bir söz söylerseniz nöbetçiler kellelerinizi uçursunlar".
Muaviye öldükten sonra başa geçen Yezîd''in neler yaptığını ve Hz. Hüseyn''i Kerbelâ''da nasıl şehid ettirdiğini herkes biliyor.
Şimdi şu soruyu sormanın zamanı geldi:
İslam hilafetini kaldıran ve yerine istibdadı, saltanatı getiren kimdir?
Ehl-i sünnet kaynaklarında Muaviye ve yandaşlarının hilafeti saltanata (zalim ve cebbar hükümdarlığa/mülk adûda) çevirdikleri açıkça ifade edilmektedir. Bunların meşru halifeye haksız yere başkaldırdıkları ve böylece bâğî oldukları da yine aynı kaynaklarda yer almıştır.
Hz. Ali''ye bey''at etmeyen hatta isyan eden başka sahâbîler de vardır, ama bunlar sonradan pişman olmuşlar, tevbe etmişler ve hilafeti de yıkmamışlardır.
Asırlar boyunca bir daha, "Hz. Peygamber''in yolunu izleyen, seçimle işbaşına gelen ve gerektiğinde azil ile ayrılan ve ümmetin seçkin (ilimde ve ahlakta önde gelen) temsilcilerine danışarak ülkeyi yöneten kişi manasında halife ve bu manada hilafet" geri gelmemiştir.
Bir hadise göre "kötü bir çığır açan, o çığırı takip edenlerin günahlarına, kötülüklerine de katılmış oluyor".
İşte bunun için sevmiyorum, ama yine de sövmüyorum.
İbret alınsın ve hak yerini bulsun diye -bir soru üzerine- bunları yazdım
Tercümem yanlış mı?
00:0013/02/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhaliflerimin taklid mercii makamına koydukları E. Sifil, Muaviye konusundaki yazıma da birkaç yazı ile reddiye yapmış. Eli kalem tutan, kendini ehil gören herkesin tenkit hakkı elbette vardır, ama üslub ve niyet de önemlidir. Niyeti Allah bilir, ama üslubun uygun olmadığı kanaatindeyim. Çünkü onun yazdıklarından yola çıkarak bana mektup yazan yüzlerce avam hakaret, tekfir, tadlil ediyorlar, neden yazmayı bırakmadığıma öfkeleniyorlar ve onu kurtarıcı gibi görüyorlar.
Konuya gelelim.
Ben dedim ki "Muaviye''yi sevmem, ama ona sövmem". Sevmem çünkü başta Ehl-i beyt olmak üzere bu ümmete yaptıkları onu sevmeme engeldir.
Bu sözüme karşı çıkanlar Ehl-i sünnet kavramını istismar ediyorlar. Halbuki Ehl-i sünnete göre "sövülmez", ben de sövmüyorum, ama sevmek şartı yoktur. "Var" diye naklettikleri rivayetlerin asılsız olduğunu da yazmıştım.
Yazarın iki iddiası/beyanı var: 1. Ben Taftâzânî''nin ifadesini yanlış tercüme etmişim, "bi-zahirihî" kelimesini açıkça diye çevirmişim, halbuki "zahiri manasıyla" diye çevirmem gerekiyormuş. 2. Teftâzânî''yi görüşüme destek kılmışım, halbuki o nötr imiş.
Yazar birinci iddiasını açıklarken şöyle diyor: Oysa "zâhir"in delaleti her zaman "açık" olmaz. Hatta zahirin delaletinin uygun şekillerde tevil edilmesini gerekli kılan durumlar vardır. Kelamın zahiri her zaman kasd-ı mütekellimi vermez.
1964 yılında Fıkıh Usulü kitabı yazdığım için çok şükür "zahir, nas, müfesser, muhkem, hafi, müşkil, mücmel, müteşabih" gibi terimlerin manalarını elli yıldır biliyorum. Buna göre asıl yanlış söyleyen yazardır; çünkü a) Zahirin delaleti her zaman açık olur, ancak tevile ve neshe de açık bulunur. Açık olmayana hafî derler. Zahirin özelliği manasında biri kuvvetli, diğeri zayıf iki ihtimalin bulunmasıdır. Kuvvetli olan mana açıktır, bunu bırakıp da zayıf olana gitmek için mucib sebepler bulunmalıdır. Alimlerin yaptığı, Muaviye hakkında nakledilen ve tarihçe sabit olan fiilleri ifade eden ibarelerin tevili değildir; o ibareler neyi söylüyorsa açıkça söylüyor ve alimler de onu tevil etmiyorlar. Ama o ifadelerden -ibaresinden değil, işaretinden- o filleri işleyenin fasık ve sapkın (dâll) olması sonucu çıkıyor ve alimler işte bu işari sonucu tevil ediyor ve ictihad formülü ile üstünü örtüyorlar.
Teftâzânî''nin Muaviye konusunda nötr olmadığını gösteren delillere gelelim:
"çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber''i (s.a.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir..." diyor.
Haklarında kötü düşünülmesin diye tevile gidilen sahabeyi "özellikle muhacirler, ensar ve cennetle müjdelenmiş olanlar" diye tahsis ediyor.
Peygamberimiz''den (s.a.) "Benden sonra hilafet otuz yıldır, sonra ısıran, can yakan saltanata dönüşecek" hadisini naklettikten sonra "adûd" kelimesini "sanki onlar ısırıp can yakarlar: yani idare edilenlere zulmederler" (C. 5, s. 266) diye açıklıyor ve arkasından da bu otuz yılın Hz. Ali ile sona erdiğini söylüyor. Bunun manası, ondan sonra gelen Muaviye''nin zulmettiğidir.
Teftâzânî''nin şu sözleri benim söylediğimden daha şiddetlidir: "Muaviye Ömer zamanında da Şam valisi idi. Mezhebe göre meşru yönetime isyan eden (bâğî) fasık değildir. Bâğînin fasık olduğu kabul edilse bile bu (Muaviye''nin durumu) Ali (Allah ondan razı olsun) zamanında ortaya çıktı (C.5, s. 285)"
Allah her yaptığımızdan bizi sorumlu tutuyor, kalem oynatırken de bunu unutmayalım.
Bir de şunu söyleyeceğim: Dini ve Ehl-i sünneti istismar ederek gönüllerimize hakim olmak isteyen, sevmeye mecbur olmadıklarımızı sevmeye zorlayanların şerrinden Allah bu ümmeti korusun! Allah zalimleri sevmiyor, zalimleri sevenler, Allah''ın sevmediklerini sevmiş oluyorlar.
.Kocanın izni ve rızası
00:0012/03/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''ın ilham ettiği cemiyet düzeninde aile olmazsa olmaz bir birimdir. Ailenin üzerine yüklenen pek çok vazifenin gerçekleşmesi, ailede düzenin olmasına bağlıdır. Bu düzen de "ailenin geçimini sağlamakla yükümlü olan kocanın aile reisliği altında sevgi, şefkat, dayanışma, danışma ve güven" temellerine oturtulmuştur.
Anadolu''da bir söz vardır: "Oğlan yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti" derler ve bununla da dirliği düzeni bozulmuş, her üyenin başına buyruk olduğu aileyi kastederler. Aile reisi bu güzel topluluğun yöneticisi olduğuna göre elbette eşinin ve çocuklarının nereye gittiğini, ne yaptığını, ne zaman nerede olacağını bilecektir. Bu da evin dışına çıkanların ondan ve gerektiğinde anneden izin almaları ile gerçekleşir. Ailenin izin isteyen üyesine aile reisi izin vermezse üç durum ortaya çıkar: İzinsiz gitmek ve yapmak, izin vermemek haklı olmasa bile katlanıp sineye çekmek, haksızlığı ortadan kaldırmak için şahsi gayreti veya yakın çevrenin hakemliği ile çözüm aramak.
İslam hukuk ve ahlakı bu üç çözümden birincisini (isyan, nüşuz) hoş görmüyor, ama ikincisini de mecbur etmiyor; evin kadını ve çocuklarına hakkını arama, yanlışı düzeltme hak ve imkanı tanıyor. Aile reisi, kadın veya çocukları için faydalı ve gerekli olan bir konuda hem izin vermez, hem de haksız olarak bunda direnirse bu defa kocanın hukuk dışına çıkması (isyan, nüşuz) söz konusu olur ve önce yakın çevrenin, olmazsa hakimin devreye girmesi ile haksızlık ortadan kaldırılır
.Zuhr-i âhir
00:0025/04/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bursa''da bir camide Cuma namazını kıldık, çıkarken baktım birisi eline birçok kitapçık almış dağıtıyordu, bir tane de bana verdi. Kitapçığın üzerinde “Zuhru Ahir” yazıyordu, bunu görünce meseleyi anladım, kırk yıl önce bu konuda bir yazı yazmış ve Diyanet dergisinde yayınlamıştım (Cuma Günü ve Namazı). Daha sonra bu yazıyı “İslam''ın Işığında Günün Meseleleri” isimli kitabıma da aldım. Artık bu konu kapanmıştır zannederken cami önlerinde kitapçık dağıtıldığını görünce bütün hararetiyle devam ettiğini anladım.
Konu şudur:
Cuma namazının sıhhat şartları üzerinde de ihtilaf vardır, bu sebeple cumanın farzından sonra o günün öğle namazını veya onun yerine geçecek bir namazı (zuhr-i âhir) kılmak gerekir mi, gerekmez mi?
Asıl konuya girmeden önce hatırlatmak gerekir ki, Cuma namazından önce sünnet kılınır, iki rek''at Cuma namazının farzı kılınır, bundan sonra da sünnet kılınır. Ön ve son sünnetin kaçar rek''at olduğu konusunda da ihtilaf bulunmakla beraber genellikle kabul edilen ve uygulanan dörder rekat sünnettir.
Bunlardan başka, cumanın son sünnetinden sonra bazı kimselerin zuhr–i âhir adıyla dört, vaktin sünneti adıyla da iki rek''at daha namaz kıldıkları görülmektedir. Yukarda anlatılanlar dışında vaktin sünneti diye bir namaz yoktur.
Zuhr–i âhire (son öğle namazı) gelince bunu, adını andığım yazımdan nakledeyim (kaynakları merak edenler yazının aslına kitabımdan veya sitemden bakabilirler):
Şartlarındaki ihtilâf dolayısıyla cumanın sahih olmaması ihtimâline dayanarak zuhr–i âhiri kılmanın hükmü nedir? Yani bu namazı kılmak farz mı, sünnet mi, mekrûh mu, bid''at veya memnû mudur? Bu mevzûdaki görüşleri iki grupta toplamak mümkündür:
1. Kılınmasına Taraftar Olanlar:
Bunlar da kılınmasında birleşmekle beraber farz mı, sünnet mi, ihtiyat mı olduğu konusunda farklı kanaatler ileri sürmüşlerdir. Hemen hepsinin hareket noktası bir şehir veya büyük köyde, birden fazla camide cumanın sahih olmaması ihtimâlidir.
a) İmam Şâfiî “bir şehirde iki veya daha fazla yerde cuma kılınmış ise önce kılanların cuması sahihtir. Sonra kılanların cuması olmamıştır (bâtıl) ve öğleyi yeniden kılmaları farzdır” demiştir. Şâfiî''ye göre hangisinin önce kıldığı belli değilse, hepsinin öğleyi yeniden kılmaları gerekir. Dikkat edilirse İmam Şâfiî “zuhr-i ahirden bahsetmiyor, öğle namazını yeniden kılmaktan söz ediyor.
İmam Şâfiî''den sonra gelen ve ona tâbi bulunan Şâfiî müctehid ve fakihleri yukarıdaki hükmün, ihtiyaç olmadığı halde cumanın birden fazla camide kılınmış olmasına ait bulunduğunu; şayet caminin mükelleflere göre küçük olması gibi bir mazeret varsa birden fazla camide kılınabileceğini, böyle olunca da öğle namazını kılmanın farz olmayacağını, ancak sünnet mahiyetinde olabileceğini ifade etmişlerdir.
Hanbelilerin görüşü de Şafiîlerinki gibidir.
Bu iki mezhebin tatbikatında cuma namazı, ihtiyaç olmadığı halde birden fazla camide kılınmışsa ilk kılınandan sonrakiler bâtıl sayılmakta -şüphe halinde hepsi bâtıl sayılmakta- ve öğle namazı yeniden kılınmaktadır.
Eğer cuma namazı ihtiyaca binâen birden fazla camide kılınmış ise bu takdirde bâtıl sayılmamakta, ancak ihtiyaten öğle namazının kılınması tavsiye edilmektedir. Bugün hemen her şehir ve büyük köyün -cumayı kılsın kılmasın- namaz ile mükellef bulunanlarını bir cami almayacağına göre kılınan cumalar Şâfiîlere göre de sahihtir ve öğleyi kılmak farz değildir.
b) Hanefîlerden bazılarına göre birden fazla camide veya köyde kılınan cumanın sıhhatinde şüphe bulunduğu için ihtiyâten, cumadan sonra, herkesin kendi başına şu niyetle bir namaz kılması iyi olur: “Vaktine yetiştiğim halde henüz edâ etmediğim veya henüz üzerimden düşmeyen son farzı yahut son öğleyi kılmaya niyet ettim.” İşte bu namaz zuhr–i âhir denilen namazdır, dört rek''attır, birinci oturuşta ettahiyat okunur, dört rek''atta da fatihaya bir sûre veya yeteri kadar âyet ilâve edilir.
Şüphe mevcutsa bu namazı kılmak vâcib, şüphe yoksa menduptur.
Zuhr–i âhirin kılınmasını müdâfaa edenlerin delilleri şüphe ve ihtiyattır. Aslında Şâfiîler ihtiyaç sebebiyle birkaç camide kılınan cumanın sahih olduğunu kabul ediyorlar. Hanefî mezhebinden sahih ve tercihe şayan görülen mütâlâa da birkaç camide kılınan cumanın sahih olduğudur; hattâ bu mezhep ihtiyacı da şart koşmamıştır. İşte buna rağmen, “mâdem ki sahih olmaz diye de bir görüş vardır ve madem ki bu görüşe göre cumanın sıhhati şüphelidir, şu halde ihtiyaten öğle namazı kılınmalıdır ki borçlu kalınmasın” denilmektedir.
Bu görüşün isabetli olmadığını söyleyen fakihlere ben de katılıyorum ve onların söylediklerini de gelecek yazıda sunacağım.
.Benim de katıldığım "zuhr–i âhir kılınmamalıdır" diyenler de gerekçeleri bakımından iki guruptur:
a) Birinci gruptakiler, şüphenin ibâdeti ifsâd edeceğinden hareket ederek zuhr–i âhiri kılmak mekrûh olur diyenlerdir. Bunlara göre cuma gibi mübârek ve çok sevaplı bir ibâdeti edâ edenler, "bu namaz şu ihtilâf sebebiyle belki sahih olmamıştır" şüphesiyle son öğle namazını (zuhr–i âhiri) de kılarlarsa, cuma namazlarını ifsad ve iptâl etmiş olurlar. Ayrıca bunu gören halk, cuma namazının farz olmadığını, öğlenin farz olduğunu, yahut da bir vakitte ikisinin de farz olduğunu zanneder. İşte bu sebeple zuhr–i âhiri kılmak mekrûhtur.
Bu görüşü İbn Nüceym (v. 970/1563) el–Bahru''r–râık''ta ileri sürmüş, Alâuddin el–Haskefî de (1088/1677) ed–Durru''l-muhtâr''da benimseyerek nakletmiştir.
İbn Abidin de el–Makdisî''ye uyarak şöyle demiştir: "Eğer bu namazı kılmak böyle bir yanlış anlayış ve fesada sebep olursa açıkça kılınmamalıdır; havâs (okumuş yazmış kimseler) bunu evinde kılmalıdır."
Hanefî mezhebinde tercih edilen görüş, Cuma namazının bir yerleşim merkezinde birden fazla camide kılınmasının caiz ve sahih olduğudur.
b) İkinci grupta olan zevat bid''at esasından yürüyerek zuhr–i âhirin kılınmasını meneden ve günah sayanlardır. Şevkânî, Sünen–i Ebû Dâvûd şârihi allâme M. Şemsuddin el–Azimâbâdî, Cemâlüddin el–Kâsımî, Mustafa el–Galâyinî, Ali eş-Şebrâmellisî, M. Reşîd Riza el–Huseynî gibi zevatın içinde bulunduğu bu grubun delilini şöylece hülâsa etmek mümkündür: "Bâtıl olduğunu bilerek cuma namazı kılmak haramdır; cumanın sahih olduğuna inanılıyorsa öğle namazını kılmaya ihtiyaç yoktur; böyle bir namaz (zuhr–i âhir) sahâbe, tâbiûn ve müctehid imamlar devrinde kılınmamıştır; dinde olmayan bir ibâdeti âdet haline getirip ona yamamak bid''attır; bunu yapan günahkâr olur..."
Dört mezheb imamı içinde "zuhr-i ahir kılınmalıdır" diyen birisi yoktur.
Sonuç:
Buraya kadar zuhr–i âhirin lehinde ve aleyhinde olan âlimler ile delillerini arzetmiş olduk.
Bizim kanâatimize göre de zuhr–i âhir kılınmamalıdır. Şüphe ve ihtiyat sebebiyle kılınmasını müdâfaa eden zevata karşı şunları hatırlatmakta fayda vardır:
1. Fıkhın ibâdât, muâmelât ve ukubâta ait her bölümünde müctehidlerin sayısız ihtilâfı, ictihad ve görüş farkları vardır. Müslümanlar —şâyet bizzat ictihad edecek kadar âlim değil iseler— bu ictihadlardan birine uymakla mükelleftirler. İctihadlarına veya tâbi oldukları müctehide (mezhebe) göre yaptıkları ibâdet sahih ise artık başka bir mezhebe ve müctehide göre sahih olmaması onları ilgilendirmez ve ibâdetlerine zarar vermez. Üzerinde ihtilâf edilmiş binlerce meselede bir müctehide tâbi olarak ibâdet ederken sâdece cuma namazında ihtilâfı gözönüne alıp ihtiyata riâyet etmeye kalkışmak lüzumsuz bir davranıştır.
2. Her bid''at bir sünneti öldürür. Bu zuhr–i âhir sebebiyle, cumanın farzından sonra kılınacak namaz arttırıldığı için halk cumanın son sünnetini de terketmeye başlamıştır. Halbuki farzdan sonra sadece iki veya dört rek''at namazın sünnet olduğu anlatılsa ve tatbikat da buna göre olsa, bu sünneti yerine getireceklerin sayısı artacaktır.
3. İhtiyata ancak faydalı olduğu zaman riâyet edilir. Yola çıkacak adam belki yolda yiyecek bulamam diye bir oturuşta ihtiyaten üç öğünlük yemek yese, ihtiyaten doktorun tavsiyesinden fazla ilâç alınsa zararlı olur. Allah ve Rasûlü müslümanları ne ile mükellef kılmış ise onları yerine getirmek, buna bir şey ilâve etmekten kaçınmak ihtiyatın tâ kendisidir.
4. Biz bu kanaâti serdederken Allah''ın bizden istediği bir ibâdeti kaldırmak veya azaltmak değil, müslümanları sünnet hudûdu içinde tutmak, cemâati arttırmak ve manevî değeri çok üstün olan cuma ibâdetini sakatlanmaktan korumak istiyoruz.
.İslam ve savaş
00:0020/05/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cihad ve İctihad başlıklı yazım üzerine bilir bilmez tenkit yazan birisi İslam''da savaşın savunma değil taarruz şeklinde ve daimi olduğunu ifade ediyor. Böyle düşünmek ve değerlendirmek elbette erbabının hakkıdır, ama başka bir düşünce ve yoruma kapıyı kapatmak taassuptur.
İlgili âyetlerden ikisinin meali ile başlayalım:
“Allah''ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah''ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir /Eğer barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah''a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir” (Enfâl:8/60-61).
İslâm''a göre savaş gücüne sahip olmaktan, savaş için hazırlanmaktan maksat, dinleri başka da olsa fiilen savaşarak insanları öldürmek olmayıp onların maddî ve mânevî olarak kendilerine ve başkalarına zarar vermelerini engellemektir. Bu da, düşmandan daha güçlü olmakla mümkündür. Sağduyusunu yitirmemiş olan topluluklar, ortada zaruret bulunmaksızın kendilerinden daha güçlü bir topluluğa saldırmazlar. “Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh” şeklinde manzumlaştırılmış bulunan bu ilke, barışın ancak, bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmaları sayesinde gerçekleşebileceğini ifade etmektedir. Ayetin bu kısmı evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “Savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir semboldür.
İslâm''ın savaştan amacının ne olduğu bir de bu âyetler vesilesiyle açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimalini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zaruretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulüm ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesiyle gereksiz hale geleceği için buna olumlu cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur. Savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir sonuç çıkarma konusunda müfessirler görüş ve söz birliğine ulaşamamışlardır. Savaşın amacını, dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları olarak anlayanlara göre bu ve benzeri âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu âyetlerle kaldırılmıştır: Müşriklerin yakalandıkları yerde öldürülmelerini (et-Tevbe 9/5) veya Ehl-i kitaba karşı, onlar İslâm''ı kabul edinceye ya da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye razı oluncaya kadar savaşılmasını (et-Tevbe 9/29) isteyen âyetlerle, kezâ “Siz üstün durumda iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin” (Muhammed 47/35) meâlindeki âyetle neshedilmiştir.
Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbnü''l-Arabî''nin ve Cessâs''ın dile getirdikleri görüş ise şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve Müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Ayetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış Müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dinin amaçlarına bağlıdır. Buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Ayetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz de buna göre davranarak Medine''ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik gruplarla barış antlaşması yapmıştır; kezâ Mekke müşrikleriyle Hudeybiye Antlaşması''nı yapmış, karşı tarafın antlaşmayı bozarak –Müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan– Huzâa kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Yine, Necran Hıristiyanlarıyla barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar Ehl-i kitaba ya İslâm ya cizye, yarımada müşriklerine ise, –yalnız onlarla sınırlı olmak üzere– “ya İslâm ya bölgeyi terk veya ölüm” teklif etmişlerdir. “Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının gözetilmemesi” hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir.
.İslam ve İctihad
00:0023/05/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birisi çıkar da “dinin iman, ibadet ve ahlak kısımlarında ictihad olmaz, diğer alanlarda ise yeni birkaç meselede fetvaya ihtiyaç duyulabilir, ama ictihad gerekmez” derse, “Deve nerem eğri demiş, neren doğru ki demişler” meseline örnek teşkil eder.
Fıkıh Usulü ilminde tarif edilen ictihad “ibadetler ve ahlak” da dahil olmak üzere amelî (yapıp etmekle ilgili) bütün alanları kaplar. İtikad konularında ise yine ictihad benzeri bir faaliyet vardır, ama onun adına “nazar, tefekkür, istidlal” denmiştir.
Akaid (inanç, iman) konularında ictihad benzeri bir faaliyet olmasaydı, bütün inanç meseleleri kesin delile dayansaydı mesela iki büyük Sünnî mezheb olan Mâtürîdiyye ile Eş''ariyye arasında elliden fazla önemli konuda ihtilaf (görüş, anlayış, yorum) farkı olmazdı.
İctihad ile “ibadet, ahlak ve muâmelât” konularında da -dinde olmayan bir hüküm- icad edilemez; dinde var olan, ama açık olmayan, daha önce ifade edilmemiş olan bir hüküm keşfedilir, açıklığa kavuşturulur. İbadetlerde ictihad ile arttırma ve eksiltme yapılamaz, ama sayısı ve mahiyeti belli ibadetlerin doğru tespiti, şartları, rükünleri, manileri, bozucu sebepleri… gibi konularda ictihad yapılır; işte bu sebepledir ki, ibadetler alanında da müctehidlerin sayısız ihtilafları, farklı tespit ve değerlendirmeleri, yorumları vardır.
Hukuk, siyaset, ekonomi, cemiyet düzeni, kurumlar ve ilişkiler alanına gelince özellikle endüstri inkılabından sonra burada büyük değişiklikler ve yenilikler ortaya çıkmış, binlerce konunun çözümü için ictihad kaçınılmaz olmuştur.
Bugün akademik çalışmalar ile İslam dünyasının sayılı alimlerinin fetvaları taklide, taklid yoluyla fetvaya değil, ictihada dayanmaktadır.
Din hayatının, dindarlığın birçok alanda ictihadsız olamayacağı için ictihadın zorunlu olması bir gerçek olmakla beraber böyle olmasaydı bile ümmetin, yeterince müctehid yetiştirmesi farz idi. Eğer ümmet gerekli tedbirleri alarak yeterince müctehid yetiştirmez ve belli bir zaman ve coğrafya müctehidsiz kalırsa bundan sorumlu (günahkâr) olurlar. İslam''da sıradan insanların bile “deliline bakmadan yalnızca hükmü bir bilenden öğrenmesi” manasında taklid zaruret (başka çarenin bulunmaması) sebebiyledir. İmkan bulunduğu zaman ve ölçüde herkes dinini, bir alimin yardımıyla da olsa “Kur''an ve Sünnetten delili” ile birlikte öğrenecektir. Böyle bilme yöntemine ise taklid değil, ittibâ denir.
Her Müslüman önce dinini asıl kaynaklarından öğrenecektir (farz olan budur ve bu öğrenme şekline ictihad denir), buna imkanı yoksa delili ile bir alimden öğrenecektir (ittiba), buna da imkan bulamazsa, neye dayandığını sormadan, aramadan yalnızca “şu haramdır, bu helaldir, şu farzdır…” gibi hükümleri bir alimdem öğrenecektir. Bu sonuncusu zarureten caiz görülmüştür, zaruret (imkansızlık) bulunmadığı halde böyle yapılırsa dini vazife ihmal edilmiş olur.
Cihad mı, değil mi?
00:0013/06/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Toprakları işgal edilmiş ve kendileri de yok edilmek istenmiş bir Müslüman halkın (Müslüman olmasalar da mazlum oldukları takdirde bir halkın) elden gelen ne ise onunla yardımına koşmak Allah''ın emridir ve bu faaliyet cihad içinde yer alır. Yakında bu köşede şöyle yazmıştım:
"Cihad bir yandan iç muhalif olan nefse karşı, bir yandan da dış muhalif olan İslam düşmanlarına karşı yapılacak mücadeleler toplamıdır. Bu mücadelenin silahlı olanı, şiddet içereni bütünün bir parçasından ibaret olup zarurete (başka çarenin bulunmamasına) dayalıdır. Mücadelenin bütününe bir isim vermek gerekirse en uygunu ''amel''dir. İslamî amel, dinin bütün şümulü ile uygulanması manasına gelir.
"İctihad, cihadın nerede, ne zaman, nasıl, hangi parçasının kimler tarafından… yapılacağını, iç ve dış şartları göz önüne alarak, vahyi lafız ve ruhuyla anlayıp açıklayarak ortaya koyan ''ilmî faaliyet''in adıdır. Bu ilmî faaliyet olmadan cihad, cihad olmadan da İslam davasını gerçekleştirecek olan ''amel'' olmaz.
"Müslümanın davası veya İslamcılık, ictihad ve cihad (amel) yoluyla dinin farz kıldığı ''yaşama, koruma, yayma'' vazifesine sahip çıkmak ve bu vazifenin –herkesin durumuna göre uygun olan- bir yerinde olmaktır."
Eğer müslümanlar şu veya bu yerde ve zamanda İslâm''ın buyruklarına, örnek Peygamber''in (s.a.) uygulamalarına aykırı davranmışlarsa bu İslâm''ın değil, onların (bunu yapan şahıs veya grupların) suçu, günahı, ayıbı olur; hem hükümde hem de cezâda genelleme yapmak zulümdür, terörün bir başka çeşididir.
Savaş ve barış konusunda birçok âyet içinde birkaç örneğe baktığımızda, cihadın dış düşmana karşı şiddet kullanılan çeşidi ile ilgili olan şu tablo ile karşılaşırız:
"Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah''a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir./ Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O''dur. /Müminlerin gönüllerini birleştiren de O''dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti, O izzet ve hikmet sahibidir." (Enfal: 8/61-62)
"Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever./Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir." (Mümtehine: 60/8-9).
"Size ne oldu da Allah yolunda ve ''Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!'' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? /İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır." (Nisâ: 4/75- 76)
"Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir./ Onlar ki, sadece ''bizim Rabbimiz Allah''tır'' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı püskürtmemiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah''ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi." (Hacc:22/39-40)
Ebû Bekir İbn el-Arabî''nin de isabetle kaydettiği gibi (Ahkâm, II, 854) bazı âyetlerde geçen "fitne ortadan kalkıncaya ve dînin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın..." meâlindeki cümleyi (meselâ Enfal: 8/39) iki şekilde anlamak mümkündür. 1. "Dünyada veya bölgede hiçbir müşrik kalmayıncaya ve herkes Müslüman oluncaya kadar". 2. "Din ve vicdan hürriyeti yerleşinceye, herkesin serbestçe dînini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak olsun bâtıl olsun din seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samîmî inanca dayanıncaya kadar. İkinci anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber''den (s.a.v.) beri örnek devirlerde görülen uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, Müslüman olmayanları zorla İslâm''a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.
İslâm''ın savaştan amacının ne olduğu, meâli yukarıda verilmiş olan âyetle (Enfal:8/61) açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği için buna müsbet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur
.
.Sünnet ve Hadisler
00:0027/06/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''ı kuşa çevirmek, başka düşünce, sistem ve dinlere -aslında onlara birçok yönden farklı ve aykırı olduğu halde- kolayca uygun hale getirmek için, modernizmin İslam âlemini etkilemeye başladığı zamanlardan beri “sünneti inkar etmek ve devreden çıkarmak” için gösterilen yerli ve yabancı gayretler arasında, sünneti bize ulaştıran hadisler ve siyret kitaplarına şüphe sokmak da vardır. Bu şüphelere temel teşkil eden iddialar arasında: a) Hadislerin, Peygamberimiz''in(s.a.) vefatından yıllarca sonra yazıldığı ve araya aslı olmayan rivayetlerin de girdiği, b) Hadislerin devamlı-geçerli din kuralları değil, o zamana mahsus çözümler içerdiği konuları yer almaktadır.
Önce dini kural ve açıklama (hüküm) kaynağı olması bakımından sünnete bakalım:
Doğumdan ölüme, ibâdetten hayat nizamına kadar çok geniş bir sâhayı içine alan ve düzenleyen Fıkh''ın iki ana kaynağından ikincisi Sünnettir. Burada Sünnet''ten maksat, Rasûlullah''ın (s.a.) ümmet için örnek teşkil eden davranışlarının bütünüdür. Ancak bunları bize ileten ifadeler çoğu kere ashâba ve diğer râvilere ait bulunduğu (hadîsi Rasûlullah''ın sözleri ile değil, mânayı ve meali esas alarak naklettikleri) ve hadîslerin çoğunun ilk nesillerde tek râvi tarafından nakledildiği (haber-i vâhid olduğu) için Sünnet -Kur''ân-ı Kerîm''e nisbetle- ikinci kaynak olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber hadîs âlimlerinin ortaya koydukları ince ve sağlam güvenilirlik ölçülerine uygun bulunan hadîslerin, ister haber-i vâhid olsun, ister meşhur veya mütevatir olsun, bilgi ve hüküm kaynağı olacağı konusunda Sünnî mezheblerin ittifakı vardır. Özellikle Fıkıh''ta kesin bilgi yerine zan ve kanâat yeterli bulunduğu için, Rasûlullah''a aidiyyeti ve ifadesi konularında haklı bir şüphe bulunmayan, bu iki bakımdan kişiye kanâat ve itminan veren hadislerin delil (hüküm kaynağı) olarak kullanılması tabîîdir. Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet''in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: “Hadislerin Kur''ân-ı Kerîm ile karşılaştırılması ve ona uyanların kullanılması, uymayanların atılması” mânasını ifade eden uydurma hadîs, Fıkıh usûlü ve Hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış, ilmî tenkit ve tahliller ile çürütülmüştür. Hadisi sahih kabul edenler ise, “uymayan” kavramına açıklık getirerek meseleyi klasik usulde bilinen metin tenkidine irca etmişlerdir.
Fıkıh kaynağı olarak Sünnet bir yandan Kur''ân-ı Kerîm''in açıklanmaya (beyâna) muhtaç bulunan âyetlerini açıklarken diğer yandan boşlukları doldurmakta; yani müstakil olarak -Kur''ân-ı Kerîm''de bulunmayan- hükümler koymaktadır. “Onlara indirileni halka açıklaman için sana sözü (Kur''ân''ı) indirdik.” (Nahl: 16/44) meâlindeki âyet Rasûlullah''ın ve dolayısıyle Sünnet''in birinci rolüne; “Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun” (Haşr: 59/7), “Gerçekten Rasûlullah''ta sizin için güzel bir örneklik vardır.” (Ahzâb: 33/21), “De ki, Allah''a ve Rasûlüne itâat edin...” (lü-İmrân: 3/32), “...Rasûl onlara güzel şeyleri helal kılar, pis ve çirkin şeyleri de haram kılar...” meâlindeki âyetler ile bunları teyit eden hadîsler de Sünnet''in ikinci rolüne mesnet teşkil etmektedir. Ayrıca Kur''ân-ı Kerîm''de genel çizgileriyle anlatılan iman ve İslâm konularının, namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibâdetlerin ve benzeri hükümlerin geniş açıklamaları, Sünnet''in “açıklama” fonksiyonunun; fıtır sadakası, vitir namazı, bir kadının üzerine hala ve teyzesini almanın haram olşu, ehlî eşek etinin haram olması, Ramazan orucunu kasten ve mazeretsiz bozan kimsenin yerine getireceği keffâret vb. yüzlerce hüküm de “boşlukları doldurma” fonksiyonunun örnekleridir. Sünnet kaynağının Fıkıh açısından önemini göstermesi bakımından İbn Kayyim''in verdiği rakkam da ilgi çekicidir; buna göre Sünnet kaynağında, Fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadîslerin sayısı beşyüz civarındadır; esas ile ilgili bulunan bu hadîsleri açıklayan, tafsîlât veren, kayıt ve şartları bildiren hadîslerin sayısı ise dört bine ulaşmaktadır (İbn Kayyim, İ''lâmu''l-muvakki''în, C. II, s. 257).
“Sünnetin yazılması ve toplanması” konusunu da gelecek yazıya bırakalım.
.Sünnetin Yazılması ve Toplanması
00:001/07/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bu kadar hadis yazılmadan nasıl akılda kalır, herhalde kısmen ve bazen de değişmiş olarak hafızalarda kalmış ve böylece bize kadar nakledilmiştir” diyenlerin iki hususu atladıkları açıktır: a) Hadislerin kaynağı olan zat Peygamberimiz''dir (s.a.) ve O, müminlere örnek/rehber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple her sahabî ondan gördükleri ve duyduklarını en değerli varlığı gibi korumaya gayret etmiştir. b) Hadisler yalnızca hafızadan (ezberden) nakledilmiş değildir.
Fıkh''ın kaynakları bakımından ilk tedvîni Kur''ân-ı Kerîm''in yazılıp Mushaf haline getirilmesidir, ikinci tedvîni ise Sünnet''in yazılıp ayrı kitaplarda ve farklı tertipler içinde derlenmesidir. Bu son iş yani çeşitli tertipler içinde Sünnet''in kitaplara geçirilmesi, kitaplaştırılması (tasnif) hicrî ikinci asırda gerçekleşmiş olmakla beraber tertipsiz olarak yazılması ve büyük küçük mecmûalarda ve sayfalarda muhâfazası (tedvîn) Rasûlullah (s.a.)''in zamanına kadar uzanmaktadır. Gerçi Rasûlullah (s.a) başlangıçta, Kur''ân âyetleri ile karıştırılmasın diye hadîslerin yazılmasını yasaklamıştır. Ancak yine başlangıçta güvendiği kimselerin yazmalarına izin verdiği gibi, karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra yasağını geri almış ve genel olarak yazmaya izin vermiştir. Buhârî''nin Sahîh''i ve Müslim''in Sahîh''inin İlim bölümleri ile benzeri kaynaklarda, Hz. Peygamber''in hayatının sonlarına doğru yazma izni verdiğini gösteren açık ve güçlü ifadeler mevcuttur. Süleyman Nedvî, Prof. M. Hamîdullah, Prof. Fuad Sezgin gibi âlimlerin araştırmaları, hadîsin çok erken bir zamanda yazılmaya başladığını ve Buhârî, Muvatta gibi önemli hadîs kaynaklarının sözlü rivayetler yanında yazılı rivayetlere de dayandığını ortaya koymuştur.
Hadîsin yazılmasını yasaklayan ve buna izin veren hadîsleri uzlaştırmak için birçok görüş ileri sürülmüştür: “Yasaklanan husus, yazılıp Kur''ân sayfaları ile beraber Hz. Peygamber''in evinde bırakılmasıdır, yasaklanan Kur''ân ile aynı sayfaya yazılmasıdır, yasaklama ezber işine sekte vermesin diye bazı şahıslara mahsustur” gibi yorumlar bunlar arasındadır. Ancak uzmanların tercihine göre doğrusu, karışma tehlikesinin bulunduğu zaman genel olarak yasaklanmış, bu tehlike ortadan kalkınca da izin verilmiş olmasından ibarettir.
Şüphesiz hadîslerin konularına göre kitaplara geçirilmesi daha sonraki zamanlarda yapılmıştır ve bu yapılırken daha önce yazılmış bulunan Fıkıh kitaplarının tertibinden istifade edilmiş, yahut bunların tesiri altında kalınmıştır. Ancak böyle bir tertiple olmasa bile hadîslerin, Hz. Peygamber zamanından itibaren ezberleme yanında, yazılarak da muhâfaza edilmesi ve müctehidlerin fıkıh hükümlerini çıkarırken bu hadîslerden istifade etmeleri vâkıası Fıkh''ın oluşması ve tedvîni bakımından büyük önem taşımaktadır.
Hadislerin sıhhatini ve bağlayıcılığını tespit bakımından iki önemli konu kaldı, bunları da gelecek yazıya bırakalım.
.Hadislerin kullanılması
00:002/07/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberimiz(s.a.)''in örnekliğini özümsemek, hayatı -farklılıkları dışında- onun gibi yaşamayı alışkanlık haline getirmek için yapılacak şeylerden biri de devamlı hadis ve siret (Hz. Peygamber''in hayatına dair kitap) okumaktır. Bunu devamlı söylüyor ve şahsen yapmaya çalışıyorum; ancak hadisleri hayatımıza uygularken dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta vardır:
1. Okuduğumuz hadisin sened ve metin yönünden arızasız olduğunu bilmek.
2. Hadiste geçen fiil ve davranışın "örneklik vazifesi" içinde olması; başka bir ifade ile ümmet tarafından genel olarak uygulanması için yapılmış/söylenmiş bulunmasıdır.
Buhari, Müslim gibi içindekiler sened (raviler zinciri) bakımından sahih kabul edilen kitaplarda yer alan birçok hadis kelam ve fıkıh alimleri tarafından uygulanmamıştır (onlarla amel edilmemiştir). Bunun birçok sebebi yanında konumuz bakımından önemli olan sebebi "metin tenkidi"dir. Metin tenkidinden maksat senedi sahih olsa bile hadis metninde akla, ilme, daha güçlü bir delile (ayet veya hadise), birçok ayet ve hadise dayanan din kaidelerine (kavaid) aykırı olma durumlarının tespit edilmesidir. Yine birçok Sünni kelam alimi "mütevatir olmayan" hadisleri akaid (inanç) konularında kesin saymamış, kullanmamışlardır; çünkü mütevatir olmayan bir hadis sened ve metin yönünden sahih bile olsa kesin bilgi değil, zan ifade eder; zan ise fıkıhta yeterli olsa da iman konularında yeterli değildir.
Peygamberimiz''in vahyi alıp tebliğ etme ve açıklama yanında başka vazifeleri ve özellikleri de vardır; davranışlarının hangi vazife ve özelliğinden kaynaklandığını bilmeden hadisi uygularsak yanlış yapmış olabiliriz.
Daha sahabe zamanında Peygamberimiz''in söyledikleri ve yaptıkları, maksadı, durumu ve vazifesinin çeşitliği bakımından ele alınmış, uygulama buna göre yapılmıştır. Mesela savaş için bir yerde mevzilenmeyi istediğinde "bunu ictihadınızla söylediyseniz bu yer uygun değil" denmiştir. "Filan yere varmadan ikindi namazını kılmayın" dediği zaman, yolda ikindi namazının vakti daralınca bu sözden maksat "oraya bir an önce gidin" mi demektir, yoksa "Namaz geçse bile yola devam edin" mi demektir diye tartışılmış, her iki anlayışa göre uygulama yapanlar olmuştur.
Peygamberimiz -dini tebliğ, açıklama ve uygulama yanında- bir devlet başkanı, toplum lideri, hakim, hakem, mürşid (eğitimci), istişari rey, kendine mahsus durum ve özellikler, beşer olarak… konuşmuş ve davranmıştır. Bu konuşma ve davranışlar bağlayıcılık ve örneklik bakımından eşit derecede ve tamamı bağlayıcı değildir. Mesela "Bir araziyi ıslah eden onun sahibi olur" cümlesini İmam Şafi''î "değişmez din kuralının tebliği" olarak, Ebu Hanife ise "devlet başkanı sıfatıyla ve gerektiğinde değişime açık" olarak söylenmiş kabul ettikleri için farklı uygulamışlar, Ebu Hanife, "başka devlet başkanları farklı karar alabilirler" demiştir.
Hadisler ve siyer okunmalıdır, ama uygulama konusunda alimlerle danışma yapılmalıdır.
.
Zekatta nisab ve temel ihtiyaçlar kavramı
00:0015/07/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru ve cevaplar:
"İlmihal kitaplarında, zekat bahsine baktığımızda ortaya "temel ihtiyaçlar" adında bir kavram çıkıyor. Mesela, Ömer Naushi Bilmen Hoca''nın değerli kitabı Büyük İslam İlmihali''nde diyor ki:
"Zekat verecek kimse, temel ihtiyaçlarından ve borçlarından başka nisab miktarı veya daha fazla bir mala sahip bulunmalıdır. Bu miktar malı bulunmayana zekat farz olmaz."..."Temel ihtiyaçlar: Bundan maksat, oturacak ev ile eve gerekli olan eşya, kışlık ve yazlık elbise, gerekli silah ve aletler, kitablar, binek hayvanı, hizmetçi, köle veya cariye, bir aylık- doğru kabul edilen bir görüşe göre, bir yıllık- nafaka- demektir. Borç karşılığı elde bulunan para da böyledir."
"Şimdi zihnime takılan sorun şu:
1. Bu temel ihtiyaç listesi günümüzdeki ''temel ihtiyaç'' listesiyle örtüşmüyor. Mesela, bugün devlet bizi koruduğu için silaha ihtiyaç yok, bir çok evde cep telefonu,TV ve bilgisayar ihtiyacı kitabın önüne geçmiş, artık köleler ve cariyeler yok, binek hayvanı kullanılmıyor, binek otoları kullanılıyor.
Fıkıh kitaplarının da modern çağa uyarlanması gerekmez mi?"
Cevap:
Elbette gerekir, gerektiği içindir ki, yazdığımız kitaplarda ve verdiğimiz yazılı sözlü cevaplarda bu güncellemeleri yapıyoruz. Bu gün insanların temel ihtiyaçlarını (havâic-i asliyelerini) ortaya koyarken klasik fıkıh kitaplarında sayılan nesneler ile onlara sahip olan ve olmayan insanların durumunu (ihtiyacın önemi ve yokluğun etkisini) göz önüne alıyoruz. Bu arada sosyal, ekonomik ve kültürel değişim ve gelişimin (değişim geriye gitme şeklinde de olabiliyor) göz önüne alınması gerekiyor. Dün buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinası yoktu, annelerimiz bunların yokluğuna alışmış, işlerini buna göre ayarlamışlardı, ama şimdi bunlar var; artık eskiye dönmek, bunlar ihtiyaç değil demek doğru olamaz. Cep telefonu, bilgisayar vb. de böyledir.
"2. Zekat vermek için nisap miktarı mal bir şekilde hesaplanabilir. Ama temel ihtiyaçlar günümüzde nasıl saptanacak? Bu ekonomik-sosyal sistemde (küresel kapitalizm) bir çok mal ve hizmet aslında insanlara hiç bir fayda getirmediği halde sistem tarafından -sözde- ihtiyaç olarak empoze ediliyor. Bu suni şeyler. Temel ihtiyaç listesine bunlar da dahil edilecek mi?"
Cevap:
Yeni aletler, araç, gereç, giysi vb.leri –günün şartlarında- ihtiyaç da olabilir, lüks de olabilir. İhtiyaç olmadığı halde edinilmiş olursa belki "israftan söz edilebilir", ama yine de bunlar zekat matrahına (zekatı ödenecek mal ve servet toplamına) dahil edilemez. Çünkü zekatlık malların özellikleri vardır, bunlarda o özellik olmayabilir.
"3. Bu bağlamda, günümüzdeki Türkiye ve dünya toplumunun getirdiği ''zengin kişi'' kavramı ile din kitaplarında yazılan ''dinen'' zengin kişi kavramı bir birinden çok farklı... Mesela, günümüzdeki Türkiye toplumunda holding sahibi bir işadamı zengin addedilirken , ilmihal kitaplarında yazılı olan kıstalara göre burs almakta olan bir doktora öğrencisi olan bendeniz bile dinen zengin kategorisine giriyorum. Burada esaslı bir çelişki yok mu? (E. İ., doktora öğrencisi)".
Cevap:
Nisap miktarı zekatlık malı olmayan bir kimse zekat yükümlüsü manasında "zengin" sayılmaz. Temel ihtiyaçlar çıktıktan sonra nisap miktarı (mesela beş nüfuslu bir ailenin bir yıllık geçimliği kadar) "zekatlık malı" olan kimse, zekat yükümlüsü manasında zengin sayılmış, böylece zekat ödeme tabanı alabildiğine geniş tutulmuştur
.Sonumuzun ne olacağı
00:0016/07/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıdaki mektup denizdeki okuyucumdan:
Bir Müslüman ne kadar iyi, ne kadar kötü, ne kadar orta yaşarsa yaşasın ölüp mezara girmeden durumunun ne olduğunu bilme şansı yoktur. Herşey ama herşey canın bedenden ayrılmasıyla kendini gösterecek, müsbet yaşadığı, ibadetini aksatmadığı bilinen bir kul bile her türlü sürprize açık olan yıl sonu karnesini o zaman alacaktır. (Arada yarıyıl karnesi almadan). Parantez içinde yazdığım bu "YARIYIL KARNESİ ALMADAN" cümlesi burada sormak istediğim sorunun ana konusudur.
Abidler dahil dünyada hiçbir insan yoktur ki "bugün ben şu işi yaptım, sevap işledim, haneme 1 sevap yazıldığını gördüm" diyebilsin. İyiye de, kötüye de dünyada uyarı/müdahale yoktur. Gözlerini kapar kapamaz iyiliklerle mi, azapla mı karşılaşacağını bilememek, dahası artık geri dönüşün kesinlikle olmadığını düşünmek dünyada hiçbir dert olmasa bir insana yeter. Esasen bunları biliyor olmamız, sıkça zaman zaman yakınlarımızdan, zaman zaman ani-beklenmedik olmak üzere cenazeler kaldırmamız insanın yemeden içmeden kesilip sonum ne olacak düşüncesiyle dağlara uzlete kaçması, alnını secdeden kaldırmaması için yeterli sebeptir. Dünya ile ilişiği kesip bu düşüncelerle kendimizi harap etmememiz, hiçbir şey yokmuş, hiç ölmeyecekmişiz gibi davranmamız, ya da en azından haramları terkedip farz ibadetleri aksatmadan yapmaya başlamamamız aklın, mantığın alamayacağı, dünyada hiçbir ruhbilimcinin/psikoloğun çözemeyeceği bir davranış şeklidir. Burada da şu akla gelmektedir ki, acaba insanın içindeki bu akılalmaz ibret almama, bu korkunç sonu (kabir, muhtemel kabir azabı, mahşer, mizan, sırat vs..) hemen hiç düşünmeyerek kendini bunlara fazlaca verip dünyadan soyutlanmaması da Allah''ın bir hikmeti midir? O''nun hikmeti midir ki insanlar bu sayede dünya düzenini sürdürürler bu da apayrı bir soru konusudur.
Biz sorumuza/sorunumuza gelirsek; ancak geri dönüşü olmayan ölümle insanın Allah''ın rızasını kazanıp kazanamadığını öğrenebilecek olması tüyler ürperten korkunç bir durumdur. Şartlarına ne kadar riayet edilirse edilsin her ibadetin ve yapılan iyiliğin, hayrın arkasından mutlaka bir "ALLAH KABUL ETSİN" temennisi gelir. Yani yukarıda değindiğim bir tek sevabı bile garanti göremiyorsak bizim halimiz nicedir? Kısacası "ALLAH KABUL ETSİN" temennisi esasen dilimize yerleşmiş sıradan bir deyim değil, bu kadar çok kullandığımıza göre yaptıklarımıza güvenemeyeceğimizi o kadar gösterir bir dini kaidenin söylemidir.
Hiçbir Müslüman''ın "şu kadar sevabım, şu kadar günahım var, sevabım/hayrım çok yerim cennettir" demesi, uçlarda değil de ortada olanın da hangisi ağır basar bilemiyorum" deyip durumunu kestirme şansı yoktur.
Teşbihte hata olmaz denir. Ne kadar yakın bir örnektir bilemem ama bu hususta karşılaştırma yapılabilecek en uygun durum olduğundan şu temsili getirmek isterim: Okula giden bir çocuğu düşünelim. Zaman zaman girdiği sınavlardan notlarını alır, yarıyıl karnesiyle de durumunu görür. Çalışırsa zayıf derslerini düzeltir, çalışmazsa o yıl için her şeyin sonu olan yıl sonu karnesinde zayıfları devam eder.
Bizim ise böyle bir şansımız yoktur. Herşey hayatın sonunda belli olacaktır. Ayrıca da tekrar o dönemi baştan okuyarak da olsa dersleri geçip vaziyeti düzeltme durumumuz söz konusu değildir.
Soruya gelirsek: Bir Müslüman''ın dünyada yaşarken Allah katındaki yerini öğrenmesinin, doğru yol üzerine olup olmadığını anlamasının, Allahın rızasını kazanıp iyi kulları arasına girip girmediğini bilebilmesinin hiçbir yolu yok mudur?
Cevap mahiyetinde olacak yazım inşallah Pazar günü.
.Sonumuz ne olacak?
00:0018/07/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mümin ümit ile korku arasında yaşayacaktır; "Allah bana ceza vermez" demek de, "Ne yapsam kurtuluş yok" demek de yanlıştır. Ümit ile korku arasında yaşamak kulu aşırılıklardan engeller, dengeli ve verimli bir ömür sürmesini sağlar.
Ahirette sonumuzun nasıl olacağını bu dünyada bilmek mümkün değildir, ama halimize bakarak -aksini de mümkün görmek şartıyla- ümit içinde olmak, ümit tarafını ağır bastırmak yanlış değildir. Bir kutsi hadiste "Kulum kendisine nasıl muamele edeceğimi zannederse ben de onu yaparım" buyruluyor. Tabii bu zannın açık seçik davranış tutarlılığına (iyi bir kul olma çabasına) ve ilahi rahmete dayanması gerekir.
Allah''ın has kulları cennet ümidi veya cehennem korkusu ile kulluk etmezler, onlara göre Allah, zatı ve sıfatlarından dolayı kendisine kulluğu hak etmektedir ve sonuçta O''ndan gelen ne olursa hoştur.
Birçok ayet ve hadis yanında şu bir tanesi bile ümidin ağır basması için yeterlidir:
"Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız" (Nisa:4/31).
Bu ayete göre büyük günahlardan uzak durmak ve tevbe etmek cennetin yolunu açmaktadır.
Dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği davranışlara günah (Arapça''da "ism") denilmektedir. Günahlar büyük (kebâir) ve küçük (sağâir) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Büyük günahların tanımı ve sayısı konusunda farklı ifadeler vardır. Tanımları arasından, bir fikir vermek üzere şunlar zikredilebilir:
a) Nisâ sûresinin başından 30. ayetine kadar sayılan günahlardır.
b) Karşılığında ateş, azap ve lânet zikredilen günahlardır.
c) Kur''ân-ı Kerîm''de yasaklanan davranışlardır.
d) Kişinin dini önemsemediğini, dindarlığının zayıf olduğunu gösteren günahlardır.
Bir kısmı hadislerde sıralanmış olan büyük günahlar listesinde şunlar vardır: Allah''a ortak koşmak, adam öldürmek, iffetli kadınlara iftira atmak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, dinini yaşayabilmek için hicret ettikten sonra –şartlar değişmediği halde– tekrar eski yurduna dönmek, büyü (sihir) yapmak, Mescid-i Harâm''da günah işlemek, ana-baba hakkına riayet etmemek, yalancı şahitlik yapmak, faiz yemek... (Buhârî, "Edeb", 6, "Eymân", 16...; Müslim, "Îmân", 143-144).
Günahların büyük ve küçük olanlarının dünya ve âhiret hayatını ilgilendiren farklı hüküm ve etkileri vardır. Büyük günah işleyenler Ehl-i sünnet''e göre dinden çıkmazlar, dünyada ve âhirette fâsık mümin olarak muamele görürler. Mu''tezile''ye göre imanla küfür arasında bir yerde bulunurlar. Hâricîler''e göre ise dinden çıkmış sayılırlar. Büyük günahlarla ilgili yasaklama şekli daha şiddetli ve serttir. Büyük günah işleyenlerin tövbe etmeleri gereklidir. Büyük günahları iradelerini kullanarak terkedenler –yukarıda meali verilen ayete göre- küçük günahlardan tövbe etmiş sayılırlar. Büyük günah işleyenler fâsık sıfatını alır ve birçok vazife ve ehliyet için gerekli bulunan "adalet" vasfını kaybetmiş olurlar.
.Kandiller ve Mirac
00:0013/08/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birisi çıkar da “Dinimizde kandiller de yok, mirac da yok; İsrâ (Mekke''den Kudüs''e gece yolculuğu) dışında kalan mirac uydurmadır” derse ona inanmayın, itibar da etmeyin.
Din yalnızca kurallardan ibaret değildir; onu yaşayan, hayatına uygulayan insan ferdi ve toplumunun anlayışı, duyguları, âdetleri ve bunların sosyal ve kültürel hayata yansımaları ile din hayatı canlılık ve zenginlik kazanmakta, ancak bu arada bazı bid''atlar da oluşmaktadır. Bid''at ancak dine, onda olmayan bir kural kattığınız zaman gerçekleşir. Mesela “Berat Gecesi''nde yüz rekat namaz kılmak sünnettir” diyerek namaz kılarsanız bid''at olur, böyle bir sünnet olmamakla beraber bu mübarek gecede nafile namaz kılayım der ve yüz rekat (daha az, daha çok) kılarsanız bid''at olmaz, ibadet olur.
Kandil ve diğer mübarek günlere bu açıdan baktığımızda doğru ve yanlış olanları şöylece özetlemek mümkündür:
Rabîulevvel ayının onikinci gecesi Sevgili Peygamberimiz''in doğum gecesi (mevlid) olarak kutlanmaktadır. Bu gün ve gecede bir kutlama, ibadet ve merasim yapılacağına dair âyet ve hadis yoktur. Bu vesile ile Peygamberimiz''i anmak, onun örnek hayatını ve üstün meziyetlerini hatırlamak ve hatırlatmak faydalıdır. Ancak “mevlid gecesi sebebiyle yapılanları” dine katmak, “bu sünnettir, tanımlanmış ibadettir” demek bid''at olur. Kutlu Doğum uygulamasının çok önemli bir iş gördüğü kanaatindeyim.
Muharrem ayının başı aynı zamanda Müslümanların takvim yılbaşısıdır. Hz. Peygamber''in (s.a.) Mekke''den Medine''ye göçmesi olayı bu takvime başlangıç kılınmıştır. Bu sebeple O''nun mücadelesini, hayatını, tebliğ ettiği dinin (İsam''ın) özelliklerini bu vesile ile dile getiren kutlamalar, toplantılar, anmalar yapılabilir. Bunlar özel mânada ibadet değildir, Muharrem''in 9-11. günleri tutulacak oruç dışında tavsiye edilmiş bir ibadet yoktur.
Berat Gecesi belli değildir. Bunun Kadir Gecesi olduğunu söyleyenlerin delilleri daha kuvvetlidir. Bu gece olduğu söylenen Şaban''ın ortasının gecesi hakkında rivayet edilmiş hadisler vardır; ancak bu hadislerin sıhhati tartışmalı olduğu gibi sağlamca olanların içlerinde “berat” kelimesi de geçmemektedir. Hz. Peygamber ve sahabe devirlerinden sonra bazı alimler ve halk bu geceyi ibadetle geçirme şeklinde bir davranış içine girmişlerdir. Bunlara göre de o geceye mahsus belli bir ibadet yoktur.
Receb ayının ilk Cuma gecesi kutlanan Reğaib Gecesi hakkında sağlam bir rivayet (hadis) yoktur.
Kadir Gecesi hakkında âyetler ve hadisler vardır; bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu bilinmektedir. Ancak Kadir Gecesi''nin hangi gece olduğu kesin olarak bildirilmemiştir. Ramazan gecelerinin tamamı Kadir olabilir. Kadir Gecesi''ne ait de bir namaz veya başka bir belli ibadet yoktur. Ancak bu geceyi çeşitli ibadetlerle ihya etmek çok yerinde bir davranış olur.
Mi''rac Hz. Peygamber''e büyük bir ihsan, eşsiz bir armağandır; ümmetinin de bundan büyük bir nasibi vardır. Mi''rac Gecesi Hz. Peygamber''i, başta mirac olmak üzere genellikle mucizeleri, o gece armağan edilen namaz ibadetinin önemini, İsra sûresini ve orada geçen dini, ahlaki hükümleri anmak, anlatmak, temsil etmek elbette yararlıdır ve yapılmalıdır.
Başka İslam topluluklarında olsun olmasın bizim geleneğimizde bu mübarek gecelerde (kandil adı verilen gecelerde) toplantılar yapmak, halkın dikkatini çekmek, bu geceleri gaflet içinde geçirmemeleri için tedbir almak vardır, yerleşmiştir ve -yukarıda açıklanan bid''at boyutuna varmadıkça- yapılanlar İslam''a uygundur.
.
. Köle ve cariye yok (olmalıydı)
00:002/09/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''da var sanılan veya gösterilen birkaç konuya temas etmekte olduğum yazılarımda bugün kölelik meselesine geldik. Diğer konularda “yok” dediğim halde bu konuda “yok olmalıydı” dedim. Bundan maksadım şudur:
Temel kaynağımız Kitab''a ve onun açıklaması, uygulaması mahiyetinde olan sünnete baktığımda şu sonuca varıyorum: İslam gelince önce köle ve cariyelerin perişan durumları ıslah edilecek, sonra da -İslam''ın aldığı tedbirler ve yaptığı düzenlemeler sayesinde- zaman içinde İslam toplumunda köle ve cariye kalmayacaktı. Vakıa böyle oldu mu? Hayır. Peki kusur kimde, dinde mi, Müslümanım diyenlerde mi? Şüphesiz zevklerini ve menfaatlerini ilahi maksada tercih eden Müslümanlarda.
Önce temel kaynaklara göre köle ve cariye konusuna bakalım, sonra da olup bitene göz atalım.
Seyyid Sabık, Fıkhu''s-sünne isimli kitabında bu konuyu olması gerektiği gibi şöyle özetlemiş:
Kur''an-ı Kerim''de köleleştirmeyi serbest bırakan bir ayet yoktur, aksine mevcut köleleri azad etmeye çağrı vardır.
Peygamberimiz''in (s.a.) herhangi bir esiri köleleştirdiği sabit değildir, aksine Mekke, Benî-Mustalık ve Huneyn esirlerini serbest bırakmıştır. Cahiliyye devrinde köleleştirilmiş kimselerden kendinde bulunanlar ile yine kendine hediye edilen köleleri azad etmiştir.
Raşid halifeler bazı esirleri misilleme sebebiyle köleleştirmişlerdir, ancak onlar da, daha önce mevcut köleleştirme şekillerini haram bilmiş, bunu yalnızca “devletin, Müslüman olmayan düşmanlarına karşı ilan ettiği meşru savaşta alınan esirler” ile sınırlamışlardır.
İslam bu sınırlama dışında mevcut kölelerin durumlarını düzeltmiş, onlara iyi davranılmasını sağlamış ve hürriyete kavuşma kapısını sonuna kadar açmıştır.
İyi davranma:
1.Allah Teala köle ve cariyelere iyi davranmayı (ihsan) emretmiştir (Nisa: 4/36).
Hz. Ali''nin naklettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) “Köleler hakkında Allah''tan korkun” buyurmuştur.
2.Onları küçülten, kul köle olduklarını hatırlatan hitapları yasaklamış, “oğlum, kızım” diye çağrılmalarını istemiştir.
3.Şu tarihi sözler de O''na aittir: “Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir, Allah onları sizin elinize vermiştir, kimin kardeşi böyle elinin altındaysa ona kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin, ondan gücünü aşan bir şey istemesin, isterse onlara kendisi de yardım etsin!”
4. Onlara kötü muameleyi yasaklamıştır: “Kim kölesini tokatlar veya döverse bunun günahından kurtulma yolu (keffareti) onu azad etmektir”.
Bir sahâbîyi, kölesini döverken görmüş, “Allah''ın sana karşı gücü, senin bu köleye karşı gücünden büyüktür” buyurmuş, sahâbî, “Allah rızası için onu serbest bırakıyorum” deyince de “Eğer bunu yapmasaydın ateşle cezalandırılacaktın” demiştir.
5.Köle ve cariyelere eğitim ve öğretim yapılmasını emretmiş, şöyle buyurmuştur: Kimin bir cariyesi olur da onu okutur (öğretim yaptırır), iyi davranır ve onunla evlenirse dünyada ve ahrette ona iki karşılık (ödül) vardır: a) Nikahlama ve öğretim ödülü, b) Azad etme ödülü (Sahibi ile evlenen cariye hürriyet yoluna girmiş oluyor).
Yarın köle ve cariyeleri hürriyete kavuşturmanın kapısını nasıl ardına kadar açtığını anlatarak devam edelim.
Köle kalmamalıydı
00:003/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğer Müslümanlar kölelik konusunda İslam''ın hedefini doğru anlayıp uygulasalardı iki sebeple İslam toplumunda ve belki dünyada köle almazdı: 1. Aşağıda açıklayacağım azad etme yollarıyla, 2. İslam devletinin öncülüğünde bütün dünyada, hangi sebeple olursa olsun köleleştirmenin kaldırılması konusunda yapılacak bir andlaşma ile. Bu andlaşma yapılınca misilleme gerekliliği de ortadan kalkacak, kaynak kalmayacaktı.
İslam''ın köle ve cariyeleri hürriyete kavuşturmak için aldığı tedbirler, koyduğu hükümler, bulduğu çareler:
1. Sayısız âyet ve hadislerde Allah rızası için köle azad etmenin fazileti, sevabı, güzel karşılığı dile getirilmiş, Müslümanlar buna teşvik edilmiştir.
2. Kaza yoluyla ölüme sebep olmanın kefareti (manevi cezası) köle azad etmektir.
3. Yemin bozmanın bir kefareti de köle azad etmektir.
4. Zıhar denilen ve kişinin karısına yaklaşmamak üzere yemin etmesi mahiyetinde olan davranışın kefareti köle azad etmektir.
5. Zekatın sarf yerlerinden biri de köle satın alıp azad etmektir.
6. Çalışarak veya başka yollardan elde ederek bedelini ödemek suretiyle hürriyete kavuşmak isteyen bir kölenin bu teklifinin kabul edilmesi ve ona mali yardımda bulunulması emredilmiştir.
7. Bir kimse köle azad etmeyi adarsa (adak), maksadına ulaşınca köle azad etmesi gerekli kılınmıştır.
Bir yandan kaynağın teke indirilmesi ve bunun da mecburi olmaması (yönetimin takdirine bırakılması), diğer yandan mevcut köleleri hürriyete kavuşturmak için kimileri mecburi, kimileri teşvik edilmiş yolların bulunması -eğer gereği yerine getirilseydi- İslam toplumunda asırlarca öncesinden köle ve cariye kalmazdı.
Peki ne yapılmış, Müslümanlar ne yapmışlar?
Köleleştirme yollarını (kaynağı) meşru olmayan şekilleriyle çoğaltmışlar
Köle ve cariyelere iyi (sünnete uygun) davranmamışlar.
Azad etme yollarını işletmemişler.
Olup bitene ışık tutan bir bilgi demetini sayın Halil Berktay, Prof İnalcık''ın bir çalışmasından şöyle aktarıyor (sayfa numaralarını vermedim ve yazıyı kısmen aldım):
“İslâm ülkeleri ve özellikle Osmanlı toplumunda köleler hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Yalnız ev içinde değil, askerî ve ekonomik alanlarda da çalıştırılıyorlardı. Toprağa yerleştirilen vakıf köleleri, kölelik statüsünden yıllar boyu sıyrılamıyordu. Kentsel zanaatkârlar bile köle emeği istihdam ediyordu. Sadece devletin değil, ekonominin çeşitli kesimlerinin de temelinde kölelik vardı…
“ Bu talep, İstanbul ve Bursa gibi büyük kentlerde çok canlı bir köle piyasası yaratmıştı. Esir ve cariyeler belli başlı köle pazarlarında daima iyi para getiriyordu . Büyükçe Osmanlı kentlerinde, 15. yüzyılın ikinci yarısında ortalama nitelikte bir kölenin piyasa fiyatı 25-30 altın arasında değişmekteydi. Bu yüzden, sınır boylarının akıncı grupları için çapul ve esir alma faaliyeti büyük önem kazanmıştı…
“16. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlılar batıda sert bir direnişle karşılaşınca, köle temini işi esas olarak Kırım Tatarlarının eline geçti. Bunlar Polonya''ya, Rusya''ya ya da Çerkezistan''a karşı yaygın köle akınlarına giriştiler. Öyle ki, köle ticareti Kırım ekonomisinin temel direği haline geldi.
“Rusya ve Polonya''ya yapılan esirci akınları 1514-1654 arasında özellikle yoğundu. Sadece 1578 yılında Kefe''ye 17.502 köle getirilmişti. Rusya topraklarından 1607-17''de 100.000, 1632-45''te 26.800 esir toplanmıştı. 1500-1650 arasında sırf Polonya-Moskof yurdu ile Çerkezistan''dan elde edilen köle nüfusu yılda ortalama on binin üzerindeydi. Köle ticaretinden alınan vergiler ve gümrük resimleri, Osmanlı hazinesinin Kırım limanlarından sağladığı en önemli gelirdi. Bu kalem 1520''de 1.310.000 akçayı ya da yaklaşık 21.000 düka altınını buluyordu...
“Osmanlıların diğer büyük köle kaynağı ise Mısır''dı. Mısır''dan Antalya''ya deniz yoluyla yapılan ithalât içinde en büyük yeri, erkek ve kadın zenci köleler tutuyordu. Pek çok gemi sırf köle taşıyordu. İthal edilen zenci köleler Antalya üzerinden Anadolu kentlerine, özellikle de Konya ve Bursa''ya dağılıyordu.”
Not:
Haber Türk gazetesinde çıkan ve benim faize helal dediğimi ifade eden haber ve yazı gerçeğe aykırıdır. Pazar yazımda açıklama yapacağım.
Munzam karşılık faizi
00:005/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Habertürk gazetesinde "bana izafeten katılım bankalarının Merkez Bankası''nda tutmak mecburiyetinde oldukları munzam karşılık parasına verilen faizin helal olduğu, bunun para yatıranlara dağıtılabileceği, böyle bir fetva verdiğim" haberi yer aldı. Bu haber üzerine yazılar yazıldı, yorumlar yapıldı. Bir Allah''ın kulu (hele de Prof. Nevzat Yalçıntaş gibi bir dost), konuşmadan, yorum yapmadan önce bana bir telefon edip "Bu işin aslı nedir?" diye sormadılar. Sanki gazete haberleri dini naslardı, onlarda yanlış, yalan, saptırma… olmazdı!
Şimdi ben ne dediğimi açıklayacağım; hakkımda atıp tutanları da utançlarıyla baş başa bırakıyorum.
Bu konu bana defalarca soruldu, verdiğim cevaplar hem soran banka yetkililerinin kayıtlarında hem de benim kayıtlarımda, sitemde ve kitaplarımda vardır.
Verdiğim cevapları bu kaynaklardan kopyala yapıştır yaparak aynen veriyorum:
(Soru 2)
Merkez Bankası''nda bloke edilen paramıza faiz işlemekte ve alınan bu para TMSF''ye ödenmektedir. Hocam bu parayı alıp TMSF''ye ödememiz konusunda hayli sual gelmektedir. Nasıl açıklamalıyım?
Cevap:
Bu soru merkezde müzakere edilmiş, tarafımdan cevap verilmiş idi. Kısaca tekrar edeyim:
Bu parayı biz, faiz kazanmak için serbest irademizle bankaya yatırmıyoruz. Mevzuat mecbur ediyor. Bu sebeple enflasyon farkı kadarını alabiliriz (Havuzlara da dağıtırız). Geri kalan TMSF''ye verilebilir, ama bir gün TMSF bunu katılım hesabı sahiplerine öderse, alanların zengin olanları bu parayı yoksullara vermek durumundadırlar, kendileri yiyemezler.
Bu vesile ile bir hususu daha yazacağım:
Merkezde yapılan bir toplantıya çağrılmıştım. Arap ülkelerinden gelen ortaklar veya temsilcileri de vardı. Merkez Bankası''nda tutmak mecburiyetinde olduğunuz meblağın faizini soruyorlardı. Ben görüşümü şöyle ifade etmiştim:
"Bu para bizden kanuni mecburiyetle alınmaktadır. Biz faiz kazanalım diye Merkez Bankası''na para yatırmıyoruz. Bu durumda banka, bize paramızı ödediğinde enflasyon farkı ile ödemek durumundadır. Şu halde faiz adıyla ödediği nominal fazlalığın enflasyona tekabul eden kısmı bizim hakkımızdır, bunu alır, havuzlara da dağıtabiliriz. Ödenen reel faizi de sigorta fonuna yatırırız. Bir gün bu fondan katılımcılara ödeme yapılırsa, bunların zengin (temel ihtiyaçlarını temin edebilen) olanları bunu yoksullara verirler. Muhtaç olanları ise bizzat kullanabilirler."
(Bir başka cevap):
Laik bir düzende yaşayan Müslümanlar meşru olan işlerini yürütmek için (mesela bir vakıf kurmak, şirket kurmak, okul açmak...." laik kanunlara ve düzene göre mecbur kaldıkları bazı "normal hallerde caiz olmayan" işlemleri de yaparlar. bu zarurete girer. Eğer bu işlemlerden biri, bankada belli bir miktar parayı tutmak ise bunu tutarlar, tahakkuk eden faizi alır, mesela yoksullara dağıtırlar, kendileri yiyemezler. Katılım bankaları da bunu yapıyorlar.
(Bir başka cevap):
Merkez Bankası''nda biriken faiz
1. Merkez Bankası''ndan faiz mutlaka alınmalıdır. Alınan faiz: a)Benim aşağıda vereceğim cevabı kabul edenler tarafından, cevapta geçen çözüm şekline göre kullanılmalıdır. b) Benim fetvamı kabul etmeyenler tarafından ise yoksullara verilmelidir; buna kimse itiraz etmez.
2. …Ancak sigorta fonunda biriken meblağın faiz olan kısmı, hiçbir zaman, ödeme güçlüğüne düşmemiş, muhtaç hale gelmemiş katılımcılar ve kurum tarafından, kendi menfaatleri için kullanılamaz. Her hal ve kârda fonda biriktirme amacına göre kullanılır. Ödeme şartları gerçekleşip bunu (paralarından kesilen miktarı değil, faize tekabül eden miktarı) alan katılımcı yoksul ise kendine harcar, zengin ise aldığını yoksullara dağıtır. Fonun, katılımcının kendi parasından kesilen miktarı ise zaten onların hakkıdır…
(Başka bir cevap):
Merkez Bankası''nda mecburen kalan paradan oluşan reel faiz alınıp katılımcılara dağıtılmıyor; buna fetva vermedik, yoksullara veriliyor veya ileride ihtiyaç içine düşecek olan katılımcılar için mevduat sigorta fonuna yatırılıyor. Reel faiz olmayan (enflasyon farkı) ise alınıyor veya ben alınabilir diye fetva verdim.
Enflasyon farkı ile ilgili bir yazı yazacağım
.Enflasyon ve faiz
00:0010/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Benim, "enflasyon oranında faizi faiz saymadığım ve helal dediğim" söyleniyor ve yayılıyor. Kitaplarımı ve sitemde (www.hayreddinkaraman.net) yer alan yazılarımı okusalar ne dediğimi doğru olarak anlayacaklar; ama halkımız maalesef okuma tembeli ve hazırcı. Bana yüzlerce mail gelir ve soru sorulur; bunların çoğunun cevabı hem herkesin elinde bulunan, bulunması gereken ilmihal kitaplarında hem de benim ve diğer hocaların sitelerinde vardır, ama onları kim açar, kim okur!?
Enflasyon paranın karşılıksız olarak artması, satın alma gücünün düşmesidir. Bugün kullandığımız kâğıt paranın, mesela altın veya altına bağlı para gibi kendine ait değeri yoktur. Onun değeri, satın alabildiği mal ve hizmete göre belirlenir.
Bir kimse diğerine Allah rızası için ödünç yüz lira verse (karz-ı hasen), borçlu da bir yıl sonra borcunu ödemek istese veya bir alım satımdan vadeli borç oluşsa ve vadesi geldiği halde ödenmeyip aradan bir yıl geçse bu iki durumda, borç, mesela yüzde on enflasyon olduğu halde yine yüz lira olarak ödense, aslında -bu süre içinde düşmüş olan satın alma gücü bakımından- doksan lira ödenmiş olur ve on lira borç kalır. İşte bu sebeple biz diyoruz ki, borçlu enflasyon farkını da ödemelidir; yani ancak yüz on lira öderse borcunu tam ödemiş olur.
Buna şöyle bir itiraz geliyor:
1.Enflasyon farkı yüzlerce mala göre hesaplanıyor, halbuki borç alım satımdan olmuş ise burada belli bir mal vardır, hesap buna göre yapılmalıdır. Mesela altı ay vadeli on kilo pirinç alan bir kimse, altı aydan sonra bir yıl daha borcunu ödememiş ise bu bir yıl içinde pirincin fiyatı yüzde yirmi artmış, genel anflasyon ise yüzde otuz olmuş ise borçlu yüzde yirmi fazlasıyla ödemelidir, aksi halde faiz olur.
2. Malların ve hizmetlerin haddi hesabı yok (pek çok) üçyüz, beşyüz malın fiyat dalgalanmasına göre enflasyon ölçülse bile -diğer mallar göz önüne alındığında- ölçüm sıhhatli olmaz ve borçtan fazlasının ödenmesi ile faiz oluşur.
Cevap:
Böyle düşünen kimselerin, "borç eksik ödendiğinde alacaklının hakkı yeniyor, bu da caiz değil, ne yapılmalı" sorusuna verdikleri bir cevap yok, bununla ilgilendikleri de yok.
Para ödünç verildiğinde alacak paradır, onun belli bir mal ile bağlantısı yoktur.
Alacak, alım satımdan oluştuğunda ise akit yapılınca satın alan aldığına sahip olur, satan da onun mesela para olarak bedeline malik/sahip olur. Artık bu bedelin de o mal ile ilgisi kalmamıştır. Alacaklı bu parayı tahsil ettiğinde yüzlerce yere sarf edebilir. Şu halde mümkün olduğu kadar çok malı enflasyon hesap sepetine koyarak oranı hesaplamak ve bunu da ek olarak tahsil etmek en uygun olanıdır.
Diyelim ki, daha ince bir hesaplamaya göre enflasyon daha düşük olabildi ve bu yüzden borçlu, enflasyon farkını öderken az da olsa borçlu olmadığı bir miktarı da ödedi. Peki bunun İslam''da hükmü nerdir?
Bu soruya Peygamberimiz birden fazla sahih hadiste cevap veriyor: "En hayırlınız borcunu en güzel bir şekilde ödeyendir." Bu "en güzel bir şekilde" nin uygulamasını da, önceden faiz mahiyetinde fazla ödeme şartı bulunmaksızın "borçtan biraz daha fazlasını veya iyisini ödeme" şeklinde yapıyor.
Şu halde eksik ödeyip borçlu kalmanın İslam''da yeri yoktur, ama -önceden fazla ödeme şartı bulunmaksızın- fazla ödemenin sünnette yeri vardır.
Bütün bu anlattıklarımın, faizci bankalara gidip para yatıranların alacakları faiz ile -enflasyon kadar veya ondan az olsa bile- alakası yoktur, o da caiz ve helal demek değildir. Çünkü bankaya para yatırılırken yapılan sözleşmede faiz şartı vardır ve faizli bir akit yapılmaktadır ki, buna caiz demek mümkün değildir.
İşte Hayreddin Karaman''ın söyledikleri bundan ibarettir.
.Keyif için ikinci eş yok
00:0012/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur''ân-ı Kerim''in, birden fazla kadınla evlenmenin meşrûiyetine, doğrudan buna yönelik bir ifade ile değil, bir başka münasebetle (yetimlerin hakkını korumaktan söz ederken) temas etmiş olması düşündürücüdür. Şöyle buyuruluyor: "Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu büyük bir günahtır. Yetimlerin hakkına riâyet edememekten korkarsanız (bunların yakasını bırakın da) beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız bir tane kadın veya ellerinizin altında olanla yetinin; bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır (Nisâ: 4/2-3).
Ayetin dolayısıyle temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti, İslâm''ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran''da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahûdîlerde ve Araplarda ya nikâhlamak, yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak(odalık edinmek) sûretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin birden fazla sebebi mevcûttu. İslâm''ın geldiği coğrafyada sınırsız olarak çok karılı aileler vardı. Kırsal bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem korunma, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin erkek aleyhine bozulmasıdır.
Şu halde İslâm bunu (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) getirmemiş, mevcût uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a)Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsîye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adâlete riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir kere daha hatırlattıktan sonra hiç olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir. 129. âyette şöyle buyurulmaktadır: "Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine tamamen kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah''a itâatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir."
Burada ne kadar istense, üzerine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında âdil davranmanın mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifade ile dile getirilmiştir. Bu gerçeklik karşısında beklenirdi ki Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenmeyi yasaklasın; ancak O, zarûretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği için bunu yasaklamadı, kulların uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü yerine ikili bir tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar -aksine bir zarûret bulunmadıkça- bununla yetinmelidirler; çünkü birden fazla kadınla evlenmeleri halinde haksızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir. b) Fiilen birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gönül ilişkisi, sevgi ve bağlılık gibi insanın elinde olmayan durumlar ve farklılıklar dışında, objektif, ölçülebilir, maddî konularda kadınlarına eşit davranacak, biri ile evlilik hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız, ilgi ve ilişkiden dışlanmış, ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda) bırakmayacaklardır.
Bütün dünyaya hitap eden ve zorunlu değişime karşı varlığını sürdürecek olan bir din (İslam) haklı ve hikmetli olarak -gerekli ve zorunlu olduğunda- birden fazla eşe izin vermiş, ama uygulamada dinin amacı dışına çıkılarak, günah işleme pahasına birden fazla kadınla keyif için evlenme uygulaması devam etmiştir.
(Konuya devam edeceğim).
Not. Recim konusundaki yazıma gelen itirazlara zamanı gelince cevap vereceğim.
."Hepimiz Fâtıma"yız"
00:0016/09/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Uygulamada çok kadınla evli erkeklerin adâletsizliği, kumalar arasındaki geçimsizlik, böyle ailelerde evlerin cehennem köşesine dönüşmesi, insanlar arasındaki güzel ilişkilerin çirkinleşmesi bir vâkıadır. Ancak bu çirkinliklerin ve kötülüklerin âmili kanun (şerîat) değil, onu uygulayan -daha doğrusu uygulamayan- Müslümanlardır.
Demokrasiyi ele alalım, Batı''da güzel sonuçlar verdiği halde Doğu''da adı mevcût, kendisi mefkuddur (yoktur). Birçok yerde demokrasi terkedilmiş, komünizme geçilmiş, bu defa onda insanlık için huzur, adâlet ve saâdet aranmıştır; ancak uygulama teoriye uymamış, onda da aradığını bulamayanlar yeniden demokrasiye geçer olmuşlardır. Şu halde bir hukukî, ictimaî, siyasî sistem hakkında doğru değerlendirme yapabilmek için sistemin kendisi ile uygulamayı birbirinden ayırmak, birinin kusurunu diğerine yıkmamak gerekmektedir.
Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler. İslâm''da köklü değişim söz konusu değildir, onda değişmez kurallar vardır, ancak hangi kural olursa olsun uygulandığında tabiî olmayan bir olumsuz sonuç doğuyorsa uygulamayı durdurma (imhâl) imkânı da mevcûttur. Bu cümleden olarak bir cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde İslâmî yönetim tarafından engellenebilir; bu kanunu (şerîatı) değiştirmek mânâsına gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesine benzer. Günümüzde bizde ve bize benzer toplumlarda tek kadınla evlilik örf ve âdet haline geldiği için, bir kimsenin karısına kuma alması, birinci kadını, ondan olma çocukları ve çevresini, başka çağ ve toplumlarda olandan daha ziyade etkilemekte, üzmekte, perişan ve hasta etmektedir. Bir müminin, insanları bu kadar üzüntüye ve günaha sokacak bir davranışta bulunabilmesi için, zevkten (şehveti tatminden, yenilik arayışından) başka sebepleri olmalıdır.
Keyif için ikinci evlilik yapanlar genellikle bunu gizli yaptıkları için her gün birçok yalan söylemek durumunda kalıyorlar.
Birinci eş boşanma istiyor, zevcelik vazifelerini yapmakta zorlanıyor, kötü sözler söylüyor, kocasına küsüyor, ağlıyor, hastalanıyor…
İki eş (kumalar) arasındaki ilişki dinî kardeşlik ilişkisi olmuyor; arada kıskançlıklar, kavgalar, iftiralar, küskünlükler… kaçınılmaz oluyor.
Bütün bunlar İslam''da yasak; kimisi mekruh, kimisi haram. Şartlara bağlı olarak izin verilmiş (farz, vacib, müstehab kılınmamış) bir uygulamayı -hastalık, yetersizlik, çocuksuzluk gibi bir ciddi durum bulunmaksızın- keyfi için yapanlar kaçınılmaz olarak bu günahlara gireceklerdir.
İşte bu sebepledir ki, Peygamberimiz (s.a.), kızı Fatıma''nın üzerine evlenmek isteyen Hz. Ali''nin bu talebine karşı çıkmış, mescidde sert bir konuşma yapmış, bunun Hz. Fatıma''yı üzeceğini, günaha sokabileceğini (fitne) ailenin huzur ve mutluluğunu gölgeleyeceğini düşündüğü için, "Ali eşi Fatıma''yı boşamadıkça üzerine o kadını alamaz" demiş, sevgili damadı da eşini ve kayınpederini üzmemek, aile mutluluğuna gölge düşürmemek için bu teşebbüsünden vazgeçmiştir. (Buhari, Nikah, 109; Ebu-Davud, Nikah, 13; Avnu''l-Ma''bud, VI, 76-81).
Ortada bir zaruret yok iken üze-rine ikinci eş getirilmek istenen her kadın bu konuda birer "Fâtıma''dır", "Hepimiz Fâtıma''yız" deme hakkına sahiptirler. Hz. Fâtıma''yı şefkatli ve sevgili babası nasıl korumuş, ona sahip çıkmış ise bugün biz de genel olarak erkekler, alimler ve yönetici-ler olarak kadınlarımızı öyle korumak durumundayız. Onlar nasıl nefislerine hakim olarak kocalarına sadık kalıyorlarsa kocaları da onlara sadık kalmalı, sırf zevklerini tatmin için onları mahvetmekten sakınmalıdırlar.
. Mirasta kadına haksızlık yoktur
00:0017/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sıkça gündeme taşınan ve İslam''ın aleyhinde kullanılan konulardan biri de İslam miras hukukunda kız çocukların paylarıdır.
Her sistemin dayandığı temel düşünceler ve prensipler vardır. İslâm miras hukuku da kendisini şekillendiren ve uygulamaya ışık tutan prensiplere dayanmaktadır. Bunları:
"temsil ve dayanışma,
mecbûrilik, yakınlık, ihtiyaç,âdil dağıtım
şeklinde sıralamak mümkündür.
Diğer ilkeler için "İslam''da Kadın ve Aile" isimli kitabıma bakılabilir.
Bugünki konumuz "ihtiyaç" prensibi ile ilgilidir.
Ölünün çocukları bulunmasına rağmen ana ve babanın vâris olması ve her ikisinin altıda birer (eşit) hisse almaları yakınlık prensibi yanında ihtiyaç prensibine de dayanmaktadır.
İslâm hukukunda ihtiyaç prensibinin en fazla kendini gösterdiği saha, kız çocuklar ile erkek çocuklar arasındaki -ikili birli- pay farkıdır. İlk bakışta adaletsiz gibi gözüken bu fark, tamamen adalet ve ihtiyaç prensibine dayanmakta, ortaya âdil bir denge koymaktadır. İslâm hukuk sistemi bir bütün olarak ele alındığı zaman kadın ile erkeğin mâlî yükümlülüklerinin çok farklı olduğu görülmektedir. Kadın mehir, cihad, nafaka, diyet (bedenî zarar tazminatı) giderlerinden muaftır. Bekâr veya dul olduğunda tabiî ihtiyaçlarını sırayla babası, oğlu, erkek kardeşi gibi akrabası karşılayacaktır. Evlenirken masraflar (mehir, çeyiz) kocaya aittir. Evlendikten sonra geçimi temin (nafaka) kocanın vazifesidir. Basit bir örnek vermek gerekirse geride bir oğul, bir de kız bırakarak vefat eden bir şahsı ele alabiliriz. Şahsın onbeş bin lira miras bıraktığını kabul edelim. İslâm miras hukukuna göre bunun on bin lirasını oğul, beş bin lirasını da kız alacaktır. Kız elindeki parayı aynen muhafaza edebilecek, hatta arttırabilecektir; çünkü evlenirken mehir almak suretiyle servetini arttıracak, geçimi kocasının üzerine olduğu için mal varlığını koruyabilecek, isterse ticaret vb. ile çoğaltacaktır. Oğul ise evlenirken masraf edecek, eşine mehir verecek, evlendikten sonra evin giderlerini karşılayacak, askerlik yapacak, diyet ödeyecek akrabasından muhtaç olanların nafakalarını verecektir. Bu iki ihtiyaç tablosu karşılaştırılınca kız evlâdın, erkek evlattan daha kazançlı ve daha avantajlı olduğu açıkça görülmektedir.
Laik ülke kanun yaparken İslam hukukunun kurduğu "nimet-külfet" dengesini bozmuştur. Bu durumda alırken Müslüman gibi (fazla pay) alanlar, sıra vermeye (hakkı ödemeye) gelince laik kanunlara göre hareket edenler durumlarını bir daha düşünmelidirler.
Örtünme (tesettür) var, peçe toktur
00:0019/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Örtünme kadın erkek farkının, iki cins arasındaki ilişkilere konmuş sınırın sembolüdür. Ayrıca karşılıklı olarak iffetin korunmasına, tahrik unsurunun asgariye indirilmesine yardımcı olmaktadır. Bu sebeple toplu hayatın gerekli kıldığı kadar açılmaya izin verilmiş, bunun sınırları konmuş, daha ötesinin her iki cins için uygun giysilerle kapatılması istenmiştir. Daha çok tartışma ve ihtilaf konusu olan çarşaf ve peçeyi gerekli görenler yanında gerekli görmeyen birçok müctehid vardır.
Açıklama:
Açılması, gösterilmesi ve bakılması yabancılara veya herkese haram olan yerlere (organlara) avret denir.
a) Erkeğin erkeğe ve karısından başka kadınlara karşı avret yerleri göbeği ile diz kapağı arasında kalan bölgelerdir. Hanefîlere göre göbek avrete dahil olmayıp diz kapakları dahildir. Şafiîler ise aksi görüştedir (El-Mavsılî, el-İhtiyâr, Cüz: I, s. 45, 154).
Dizkapakların yukarısı (fahiz) cumhûra göre avrettir.
Taberî, Dâvûd, İbn Hazm, bazı mâlikî ve hanbelîlere göre avret değildir. Evzâî''ye göre de yalnız hamamda avret değildir. Her iki grup da hadislere dayanmıştır; Buhârî avret değildir diyen hadislerin daha sahih; avrettir diyen hadislerin ise daha ihtiyata uygun olduğunu ifâde etmiştir (el-Aynî, Umdetu''l-Kâri, C. II, s. 243, 406; eş-Şevkânî, Neylu''l-Evtâr, C. II, s. 64; S. Sâbık, Fıkhu''s-Sünne, C.I, s. 125).
b) Kadının müslüman kadınlar ile mahremleri; yani kendileriyle evlenmesi devamlı yasak olan akraba ve yakınlarına karşı avret yeri hanefîlere ve şafiîlere göre —erkeğin erkeğe karşı olan— avret yeri ölçüsündedir.
Malikî ve hanbelîlere göre yüz, baş boyun, eller ve ayaklar (hanbelîlere göre dizden aşağısı) müstesnâ olmak üzere bütün vücudu avrettir (11. el-Fıkhu ale''l-mezâhib, C. I, s. 141).
c) Kadının yabancı erkekler ile müslüman olmayan kadınlar karşısında avret yeri, yüzü, elleri (cumhûra göre içi) ve hanefîlerde bir rivâyete göre ayakları müstesnâ olmak üzere bütün bedenidir. Bir hadise göre etek boyu topuklardan bir karışa yakın yukarıda olabilir. Bu sebeple ayaklara kadar uzanan ve yerleri süpürerek kirlenen eteklere gerek yoktur. (Ebû-Dâvûd, Libas, 39; Avnu''l-Ma''bûd, C. XI, s. 175). Müslüman olmayan kadınları, yanlarında örtünme bakımından Müslüman kadınlardan ayırmayan müctehidler de vardır.
d) Karı-kocanın birbirine karşı avreti yoktur (Bütün bu görüş ve sınırlandırmaların dayandığı hadîsler ve deliller için bk. Şevkânî, ag, esr., C. II, s. 64-72).
Avrete bakmayı meneden hadise göre yukarıda açıklanan yerlere şehvetli veya şehvetsiz bakmak ve bunları açmak haramdır. Avret yerleri ancak kimsenin görmediği yerde (tuvalet ve banyo) ve cimâ esnasında açılabilir. Bazı durumlarda zarûret miktarını aşmamak üzere doktor, ebe, sünnetçi, şahid ve hâkim karşısında da açılabilir.
Evlenecek kimse kızın yüzüne –şehvetle de olsa– bakabilir. Bazı müctehidler bu durumda sınırı biraz daha genişletmişlerdir (Aynı eser, C. VI, s. 118-122; Avnu''l-Ma''bûd , Hind tab''ı, C. II, s. 190; İbn Kudâme, el-Muğni, C. VIII, s. 96).
Bu açıklamada bütün müctehidlerin ittifak ettikleri avreti (ötülmesi gereken yerleri) örf, adet ve şartlara uygun giysilerle örtmek gereklidir. İhtilaflı konularda sıradan Müslümanlar diledikleri müctehidin fetvasına göre davranabilirler. Bu alanda kimsenin kimseyi, kendi uygulamasına zorlama hakkı olamaz.
Karşı cinse ait (yalnızca onların kullandığı) giysiler giyilemez (mesela erkek kadın entarisi giyemez). Bir de giysiler, altını gösterecek kadar ince ve şeklini aynen verecek kadar dar olmamalıdır.
Açlık varsa el kesmek yoktur
00:0026/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şurada burada sözüm ona şeriat ilan ediyorlar ve ilk icraatları da hırsızların ellerini kesmek oluyor; sosyal adalet yok, adil paylaşım yok, idareciler ve zenginler lüks içinde yaşarken yoksullar aç ve açık… Bunlardan başlamak yerine asma ve kesme ile başlamak, "reklam, propaganda ve suç bastırma" maksatlarına dayalı olsa gerektir.
Hırsızlık farklı şekillerde tanımlansa da hemen bütün dinlerde, hukuk ve ahlâk sistemlerinde kınanmış, yasaklanmış ve cezâya bağlanmıştır. Eski Ahd''in meşhur "on emri" arasında "çalmayacaksın" talimâtı da yer almıştır.
İslâm''dan önce Arabistan''da hırsızlığın suç sayıldığı ve bu suçu işleyenlerin cezâ olarak ellerinin kesildiği, ilk el kesme hükmünü Velîd b. Muğîre''nin verip uyguladığı bilinmektedir.
İslâm gelince Câhiliye devri düzen, âdet ve uygulamalarının tamamını kaldırmamıştır; bunların bir kısmını olduğu gibi devam ettirmiş, bir kısmında değişiklikler yapmış, kalanını da -İslâm''ın tevhid ve ahlâk ilkelerine aykırı olduğu için- tamamen değiştirmiştir. Hırsızlığın suç sayılması ve bu suça uygulanan cezâ da İslâm''ın devam ettirdiği uygulamalar arasındadır. Hırsızlık suçu ve cezâsı ile ilgili âyette şöyle buyrulmuştur: "Hırsızlık yapan erkeğin ve kadının, yaptıklarının cezâsı ve Allah''tan caydırıcı bir yaptırım olarak ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim bu haksız fiilinden dolayı pişman olur (tövbe eder) ve durumunu düzeltirse Allah da onun tövbesini kabûl buyurur. Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır" (Mâide, 5/39).
El kesme cezâsının çok ağır bir cezâ olduğunda şüphe yoktur. Bu kadar ağır bir cezânın uygulandığı suçun da aynı derecede ağır olması, suç ile cezâ arasında bir dengenin bulunması gerekir; âyetin sonunda Allah''ın "hikmet sahibi, hakîm" olduğunun zikredilmesi, bu denge düşüncesini desteklemektedir; çünkü hikmet "her şeyi yerinde, uygun, düzenli ve dengeli yapma" anlamını içerir. Bir suçun ağırlık ve hafifliğini belirleyen âmiller arasında sosyo-ekonomik yapı ve durum da vardır. Buradan yola çıkan bazı modernist yorumcular, o gün için verilen cezânın da dengeli bulunduğunu, bugün ise kişinin malı ile hayatı arasındaki ilişkinin o derecede önemli olmadığını, cezânın da buna göre hafifletilmesinin ilâhî maksada aykırı olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Klâsik yorum ve fıkıhçıların ittifakla benimsedikleri hüküm, el kesme cezâsının -şartları bulunduğunda- bugün de uygulanacağıdır.
El kesme cezsının uygulanma şartlarının detaylarına burada girmek gerekmez; ancak bunlardan bir tanesi var ki, doğrudan bu yazıdan maksadımıza uygun düşmektedir; bu şart, hırsızlık yapan kimseyi, suçu işlemeye iten sebeple ilgilidir. Hz. Ömer''in halifelik döneminde, sahibi tarafından aç bırakılan köleler yiyecek çalarken yakalanıp halifeye getirilmişler, halife yaptığı soruşturmada bunu açlık yüzünden yaptıklarını öğrenince çalanları cezâlandırmamış, sahiplerini çağırtmış, köleleri bir daha aç bırakırsa kendisini cezâlandıracağını söylemiştir. Yine Hz. Ömer bir kıtlık yılında, genellikle insanlar karınlarını doyurmak için çalmak mecbûriyetinde kaldıkları için bu cezânın uygulanmasını, bolluk avdet edinceye kadar durdurmuştur. Sahâbenin gözü önünde cereyan eden ve kimsenin itiraz etmediği bu uygulamalar bizi bir genel kurala götürmektedir: Hırsızlık cezâsının uygulanma şartlarından biri de toplum içinde, kimsenin aç, açık, temel ihtiyaçlar bakımından muhtaç durumda kalmaması, herkes için bu manada bir sosyal refah tabanının oluşturulmasıdır. Buna rağmen yani insanı çalmaya iten "meşrû sebep" ortadan kalktığı halde kolay yoldan, çalışıp terlemeden servet sahibi olmak maksadıyla başkalarının helâl yoldan kazanılmış mallarını çalanlar elbette hak ettikleri cezâyı göreceklerdir.
Âyet''te yer alan "tövbe, pişmanlık, bir daha yapmama azmi, bu kötü alışkanlığı bırakarak ıslâh olmak, durumunu düzeltmek" cezâyı nasıl etkiler?
Bu soruya klâsik fıkhın verdiği cevap şudur: Allah''ın tövbeyi kabûl etmesi, âhirette cezâ vermemesi demektir, tövbe dünyada verilecek cezâyı kaldırmaz. İlk devir müctehidlerinden Atâ''ya göre, yakalanmadan tövbe eden, pişman olup teslim olan, çaldığını iade ve tazmin eyleyen kimsenin el kesme cezâsı da düşer. Fıkıhçılar mülkiyetin korunması ilkesi ile pişmanlığın kötüye kullanılması halinde hukukî istikrarın, mal ve can güvenliğinin korunamayacağı endişesine dayalı olarak bu yorumda ısrar etmişlerdir. Bize göre âyetin açık ifadesi, gerekli araştırma ve denemeler yapılarak -yakalanmadan önce olsun sonra olsun- pişmanlığında samîmî olduğu ve kendini ıslâh ettiği anlaşılan kimselere bu cezânın uygulanmaması gerektiğini göstermektedir. Bu şartlarla Allah''ın bağışlaması, kullarının da bağışlaması gerektiğine bir delîldir.
.Gayr-i müslimle Dostluk
00:0010/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir avukat okuyucum, bir Hristiyan aile ile dostluğun manası ve etkileri hakkında önemli olan bir tecrübe yaşamış ve bunu bana yazarak fikrimi soruyor; önce mektubunu veriyorum, sonra cevabımı yazacağım:
“Ben İstanbul''da bir vesileyle Finlandiyalı bir grup insanla tanıştım. Anladığım kadarıyla Luteryan Kilisesine mensuplar ve dindar hristiyanlar. Zaman zaman bir araya geliyorlar bir keresinde uzunca da bir sohbette bulunduk. Bana yolladıkları maili size aynen yolluyorum bu mailde aslında Kur''anla kendi kitaplarını kıyaslamış ve kendilerininkini üstün kılıyor.
“Ayeti kelimelere göre yorumlarsak bu benim onlarla olan dostluk ve arkadaşlığımı sanki yapmacık bir hale sokuyor. Biz ailecek görüşüyoruz ama onların evine gittiğimizde namazlarımızı kılıyor, yemeklerde caiz olmayan şeyleri yemiyoruz, dinimizdeki güzellikleri Türkçeyi anlatmak babında anlatmaya çalışıyoruz. Ben size maili aynen yoluyorum bu konuda neler yazabileceğim konusunda yardım ve desteklerinizi bekliyorum.
Hristiyanın mektubu:
“Text mesajsında bahsettiğim Kuran ayetlerini sana gönderiyorum (bunlar başlangıç olarak):
Maide 5:51 (Medine)
''Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.''
Seninle vakıt geçirmek her zaman çok güzel oluyor. Güvenç ve dostuluk ile ilgili de konuştuk. Aynı anda sen Allah''a ve Kuran''a inanan bir adamsın. Bu din konuları ve Kuran''ın sözünü ciddi olarak alıyorsun. Ben senin dininin bakışından gavurum. Dinine göre gerçek dostluk ve güvenç aramızda olabilir mi?
Aynı mealde birkaç ayet daha naklettikten sonra devam ediyor:
Bunlara göre her zaman bir müslüman arkadaş ile dostluğun bizim dostluğumuzdan daha önemli değil mi? Böyle ise, nasıl gavurun ve müslüman''ın arasında gerçek güvenç olabilir?
Ben bazı tefşirlerden de baktım. Mesela Elmalılı Yazır Maide 5:51 sureden yazıyor:
“Yahudi ve hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz. Görülüyor ki “Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız” buyurulmamış, “Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz” buyurulmuştur. Çünkü “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.” (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. Şu halde müminler yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır. Çünkü onlar müminlere yâr olmazlar. Nihayet bazıları bazılarının dostları, birbirlerinin yârânı (dostları) dırlar. Yani yahudiler birbirinin, hıristiyanlar da birbirinin dostlarıdırlar. Ne Yahudiler, kendilerinden olmayana dost olur, ne de hıristiyanlar. Bunların dostlukları kendilerine mahsustur. Bu da hepsi arasında değil, bazısı arasındadır. Ve siz müminlerden her kim onları dost tanır, veli edininirse, şüphe yok ki, o da onlardandır. Onlara benzemiş, onların huyunu kapmıştır. O artık hakka değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice itibariyle onlardan sayılır. Ahirette onlarla beraber haşrolunur. Çünkü: Allah zalimler guruhunu her halde doğru yola çıkarmaz. Şu halde Yahudileri ve hıristiyanları dost edinenler de onlardan olur, başlarını kurtaramazlar.”
Bence Yazır''ın Hristiyanlıkla ilgili yorumu doğru değil. İsa Mesih diyor:
''Ama beni dinleyen sizlere şunu söylüyorum: Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin. Bir yanağınıza vurana öbür yanağınızı da çevirin. Abanızı alandan mintanınızı da esirgemeyin. (Luka 6:27-28)
İsa Mesih dostluk konusunda insanların arasına ayrım yapmıyor. Herkesi, düşmanlarımızı bile aynı şekilde sevmemiz lazım.
H. sen bu ayetlerle ve konuyla ilgili ne düşünüyorsun?”
Cevabımız yarınki yazımıza kaldı.
Gayr-i Müslim ile İlişkiler
00:0011/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün bir okuyucu mektubunu köşemde yayınlamıştım. Okuyucumuz Hristiyan bir aile ile zaman zaman ailece görüştüklerini, bir çeşit arkadaşlık/dostluk oluştuğunu, sonra bir gün Hristiyan şahsın kendisine bir mektup yazarak “Kur''an''a göre dost olmalarının mümkün olmadığını, halbuki İncil''de böyle bir ayrımın bulunmadığını ve düşmana bile iyilik yapmanın emredildiğini” yazmış, Hristiyanlık propagandası yapmış, Kur''an''a dil uzatmıştı.
“Gayr-i Müslimlerle Müslümanın ilişkisi ne mahiyette olabilir?” sorusunun cevabında “dost olamazlar” diyenler, Kur''an''da geçen ve mektupta da meali verilen ayetlerdeki “velî” kelimesini “dost” olarak tercüme ediyorlar ve günlük dilde dost kelimesi “arkadaş” manasına da geldiği için yanlış anlamalara sebep oluyor.
Elmalılı M. Hamdi Yazır merhumun açıklaması doğru ve doyurucu. Can alıcı kısmını tekrar edelim:
“Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız… Görülüyor ki “Yahudiler ve Hıristiyanlara dostlar olmayınız” buyurulmamış, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz” buyurulmuştur. Çünkü “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.” (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. Şu halde müminler Yahudi ve Hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır.”
Bu açıklamada görüldüğü gibi Kur''an''da yasaklanan “günlük dilde olduğu gibi arkadaşlık manasında dostluk” değil, “velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek…onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendini kaptırmak”tır. Yani Kur''an''da geçen ve menedilen “veli edinmek” bu manadadır.
Bunun dışında gayr-i Müslimlerle komşuluk, arkadaşlık, onlara iyi ve adil davranmak yasaklanmış değildir.
Hristiyan arkadaşının Luka İncili''nden naklettiği “düşmana bile iyilik etme” emri İslam''da da var. Kur''an''da şöyle buyuruluyor: “İyilik ve kötülük aynı değildir; kötülüğü en iyi bir davranışla önle, aranızda düşmanlık olan kimsenin hemen yakın bir dost olacağını göreceksin.” (Fussılet: 41/34).
Düşmanla savaş onun zulüm ve tecavüzünü engellemek veya meşru müdafaa içindir; gayr-i Müslim olduğu için değildir. Müslümanlarla barış yapmak isteyenlerle barış yapılabilir, İslam ülkesi vatandaşı (zimmî) olmak isteyen gayr-i Müslimler bütün temel (insan olmaya bağlı) insan haklarından yararlanarak Müslümanlarla birlikte yaşarlar, yaşamışlardır.
İncil''de yalnızca sevgiden ve barıştan söz edilmiyor, mektup sahibi gizlese de İncil''de, gerektiğinde ve hak edene karşı savaş ve şiddetten de söz ediliyor; işte örnekler:
“İsa, yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: ''Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları, Baba, Oğul, Kutsal Ruh adıyla vaftiz edin.” (Matta, 28/18,19) / “Yeryüzüne selamet getirmeye geldim, sanmayın; ben selamet değil, kılıç getirmeye geldim...” (Matta, 10/34) / “Ben dünyaya ateş atmağa geldim. Şimdiden tutuşmuş ise daha ne isterim!..Dünyaya selamet getirmeye mi geldim, sanıyorsunuz? Size derim ki: Hayır; fakat daha doğrusu, ayrılık getirmeğe geldim!” ( Luka, 12/49,51,53) / “Lakin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin ve önümde öldürün!” ( Luka, 19/27)
Bu ifadelere göre Hz. İsa Hristiyanlara misyonerlik vazifesi de vermiştir. Bu sebeple Hristiyanlarla diyaloga giren veya arkadaşlık edenler bilgili ve uyanık olmak durumundadırlar; aksi halde farkında olmadan tuzağa düşer, aldatılırlar, itikadları bozulabilir.
.
.
.
.
.
|
| Bugün 192 ziyaretçi (3040 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|