 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.İnsanların alıştığı bir tarz-ı hayat var
#İlber Ortaylı#Türkiye#Suriye
Nisan 01, 2016 04:507dk okuma
Paylaş
“Türkiye tarihi günler yaşıyor” diye bir klişe vardır gazetecilikte. Boş bulunup bu cümleyi kullanan espri konusu olur, çünkü Türkiye’nin tarihi günleri, tarihi kavşakları bitmez! Çalkantılı dönemlerde yaşadıklarımızı anlamak, bilgili kararlar almak, öngörülerde bulunmak için tarihi iyi bilmek gerekir. Hürriyet bu boşluğu ülkemizin önemli tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı’yla dolduruyor.
Haberin Devamı
İlber Hoca her pazar, yazılarıyla, bazen bugün yaptığımız gibi keyifli tarih sohbetleriyle Hürriyet’te olacak. Zaman zaman yine yazılarıyla hafta içi de karşınıza çıkacak. Hürriyet’e hoş geldiniz Hocam...
SURİYELİLER TÜRKİYE İÇİN KAZANÇ OLABİLİR
En sıcak konuyla başlayalım... Türkiye- AB arasında mülteciler üzerinde yürütülen pazarlığı nasıl görüyorsunuz?
Tutmayacak, çok açık. Sen üç milyar dolar ödeyerek bir-iki yılda bir memlekette göç denilen olayı nasıl durduracaksın? O suyu tutmaya yetmiyor, görülüyor bu.
Bu büyük göç dalgası, dünyayı değiştirecek yeni bir ‘Kavimler Göçü’ mü?
Kavimler Göçü’nde bu kadar kalabalık yoktu! Dünyayı değil ama Avrupa’yı değiştirecek. Geçen gün öğrencilerime söyledim. Çok yakın bir gelecekte 2.5 milyon mültecinin içinde hiç değilse 25 çocuk çıkacak. Bu gençler, Türkçe, Arapça, Farsça, Almanca, İngilizce bilen adamlar olacak. Siz bu beş dil bilen insanlarla nasıl rekabet edeceksiniz? İngilizceniz bile yok doğru dürüst. Biraz Osmanlıca okuyanınız kendini bir şey sanıyor. Bir asır evvel bu kadar iyi yetişen insanlar aristokrasiden çıkardı, bilinçli münevver orta sınıf burjuvadan çıkardı. Bu defa ayak takımından çıkacak. Sırtında torbası kaçan köylülerden, şehirlilerden çıkacak. Alt-üst olacak dünya. Bu bile yeter...
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Mülteciler içinden dünyayı değiştirecek insanlar çıkacak yani...
Kaç politikacı çıkacak, kaç Theodora çıkacak, güzelliğiyle dünyayı idare eden... Kaç şarkıcı, tiyatrocu, futbolcu çıkacak... Ortalığı yıkacaklar!
Türkiye’nin tutumu nasıl? Başbakan “Kayseri pazarlığı” dedi.
Kayseri pazarlığını ancak Kayserililer yapar. Başbakanımızın nereli olduğu belli. Bu kadar söylüyorum.
Türkleri Avrupa’ya vizesiz alacaklar mı?
Siz inanıyor musunuz? Kendisi inanıyor mu acaba muhatap olan? Söz veren adam inanıyor mu?
İNTİBAK RAHAT OLUR
Kandırıyor mu Avrupalı liderler bizi?
18’inci, 19’uncu asırdaki devlet adamı, bürokrat portresine baktığı zaman benim gibi tarihçiler şöyle düşünür: Merkel, Hollande gibileri, eski Almanya’da, Fransa’da devlet adamlarının kulübünde sekreterlik bile yapamazlardı. Basit bir sekreterya hizmetinde memur bile olamazlardı. Böyle bir dekadans var dünyada. Hepimize okulda bir şey öğretilmiş: Biz müspet bir ilerleme ve sıçrama halindeyiz. Gerçekten öyle mi acaba?
Haberin Devamı
Bugün 3 milyona yakın Suriyeli mülteci ülkemizde. Araştırmalar Suriyelilerin büyük bölümünün ülkesine dönmeyeceğine işaret ediyor. Bu Türkiye’yi nasıl değiştirecek?
Büyük kazanca dönüşebilir. Suriye dediğin ülkede 5 bin yıllık medeniyetin uzantılarını görürsün. Çok zeki insanlar çıkar. Bunu yaratan bir yapı, bir tortu vardır. Tabii ki kriminal da, üçkâğıtçı da çıkacak ama doğru dürüstleri de çıkacak. Suriye diye bir devlet zaten yok tarihte, çok rahat şekilde bize de intibak edebilirler.
TÜRKİYE'DE MONARŞİ MÜMKÜN DEĞİL
Atatürk Cumhuriyeti’nin sonuna mı geliyoruz?
Hayır. Türkiye Cumhuriyet ile idare edilen bir toplum. Monarşi olması mümkün değil. Mesele o değil. Atatürk Cumhuriyeti’nin sonu neden gelmez? Çünkü insanların alıştıkları bir tarz-ı hayat var. Ondan vazgeçilemez. Çok radikal bir hayat değişikliğini getirecek düzenlemelere Türkiye tahammül edemez. Kırılmalar yeni kutuplaşmalar meydana getirdi. O kutuplaşmaların olduğu yerde bu tip değişmeler olamaz. Herhangi bir değişme sağlam zemin bulamaz.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Seçili Süpürgelerde 9 Taksite Varan Fırsatlar
MediaMarkt
by Taboola
‘Kutuplaşma’ya farklı bir bakış bu. Bir tarafın kendi yaşam kültürünü dayatmasını engelleyen bir şey yani...
Burada bu zemin çürükse sen kocaman elbise dolaplarını, bir ton ağırlığındaki masaları oradan oraya oynatamazsın. Zemin pat diye çöküverir, hepsi aşağı iner.
LAFINI ETTİKLERİ FEDERASYON ÇALIŞMAZ
Ufukta bir Kürt devleti görüyor musunuz?
Kürtlerin kendileri bu işin etrafında ne kadar toplanıyorlar, onu göreceğiz, görüyoruz da...
PKK bağımsızlık istiyor mu?
Bağımsızlık lafını etmiyorlar. Ama lafını ettikleri federasyon çalışmaz. 1918’de Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu gümledikten sonra federasyon devri bitmiştir. Pratik bir yanı yoktur. Ondan sonraki federasyon sopa işidir. KGB lazımdır, Stalin lazımdır ve uyuşuk bir halk lazımdır. Ama görünen o ki hiçbir yerde böyle bir sistemin yürüme şartı yoktur. Yugoslavya’da bir zaman “Aman olacak galiba” dedik, sonra çok kanlı, utanç verici manzaralar seyrettik.
Haberin Devamı
Tarihte Türkler ve Kürtler uyum içinde yaşamış mıdır? Yoksa bu çatışma tarihsel mi?
O zamanlar Kürtlerin coğrafyası bugünkü gibi değildi. Balkanlar’ın tümünden çok daha geç bağlandı imparatorluğa. Buradaki birkaç asır devam eden uyum çok şey ifade etmiyor. O kadar da tarihselci olmayalım.
IŞİD’e, İslamcı teröre ne diyorsunuz? İslam dünyası krizde mi?
Hiç alakası yoktur. İslam tamamıyla devletçi bir dindir. Devlet kuran bir peygamberin resulu olduğu bir dindir. Bu gibi yapılanmalar, İslam’ın devlet ve toplum teorisiyle bağdaşmaz.
Anadolu’daki İslam geleneği, IŞİD gibi selefi, çatışmacı akımlara nasıl bakar?
Uyumlu değildir kesinlikle. O yüzden böyle macera isteyenler, Anadolu’dan kalkıp oraya gidiyorlar. Cemaat meselesine gelelim... Erzurum’dan bir imam çıkıyor ve takipçileriyle birlikte devlet aygıtlarını ele geçiriyor.
Haberin Devamı
Tarihte örneği var mı?
Tarihteki cemaat yapılanması örnekleri buna benzemez. Ümit ederim, insanlar haksızca bu yapılanmanın içine sokulmadan iş biter. Devlet içinde devleti kimse tasvip edemez. Bu ne demokratiktir, ne rasyoneldir.
İKİ CEMİYET BİRBİRİNE MUHTAÇ
Rusya ile çatışmamız tarihsel mi, önlenemez bir şey mi?
Evet, gelişmemizin, tarihteki nefes almamızın önünü kesen bir kuvvettir. Rusya’nın da önünü kesen kuvvetlerden biri biziz. İkisinin rasyonel ve üretken bir hayat tarzı yakınlaşması söz konusuydu. Son olaylarla suya düştü. Düzelmesi gerekiyor. İki devlet, iki cemiyet birbirine muhtaç. Anlaşıyorlar, evlilikleri, işbirlikleri iyi gidiyor. Türkiye-Rusya politikasının bilgisizliğe, fevri hareketlere, gösterişe tahammülü yok. İki taraf için de geçerli bu durum.
Dünya, insanlık bunca çalkantılı bir dönem yaşarken çocuğunuza, öğrencilerinize ne öneriyorsunuz? Hayatı nasıl yaşamalıyız?
İyi yaşayın, eğlenin, spor yapın, çalışın. Etrafı öğrenmeye çalışın. Dindar mısın kardeşim, o zaman öbür dinleri de öğreneceksin. Solcu musun, öbür akımlara da dikkat edeceksin. Bakacaksın dünyaya... Küçük Prens’in gezegenleri gibi gökyüzünde bir yerde değilsiniz. Dünya’da yaşıyorsunuz. Bu gezegeni bilmek zorundayız. Merakınızı koruyunuz, meraksız olmaz.
S. ARABİSTAN BUGÜN VAR, YARIN YOK
Türkiye bu dönemde Suudi Arabistan ve Katar ile yakınlaştı. Bu ittifakın tarihi arka planı var mı?
Ciddi bir yakınlaşma değil. Suudi Arabistan, 20’nci yüzyılın devletidir. Bugün var, yarın yok. Tabii ben Katar ile Suudiler’i aynı kefeye koyacak kadar bilgisiz değilim.
Nedir farkları?
Katar, çok zengin bir ülke. Suudiler’e göre kaynakları çok fazla. Sıvı gaza dayanıyor. Nüfusları çok az. İçtimai yapı alt katmandaki insanlara daha çok ekmek vermeye yönelik. Eğer, üst sınıf parayı daha iyi kullanırsa ilimde, kültürde, teknik sahada iyi işler yapabilirler. Şeyha Moza güzel bir kraliçe, akıllı bir kadın. Batı’da bile az rastlanacak tipte bir entelektüel. Böyle bir yere gitmek, gelmek, iş yapmak büyük kazançtır aslında. Suudiler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Fakat bu gibi birleşmelerin sabit politika, devamlı bir destek olacağı kanaatinde değilim.
Suriye’de bundan sonra ne olur? Bölünecek mi?
Tabii bölünecek, bölündü bile. Irak nasıl bölündüyse, Suriye de bölündü.
Türkiye ne yapmalı?
Bir şey yapmamalı. Kendi koruyacağı azınlıklar var Suriye’de, ona dikkat etmeli. Başka hiçbir şey yapmamalı.
TOPLUM UMUTSUZ
Bugünlerde toplumumuzun psikolojisini nasıl görüyorsunuz?
Umutsuz, kırık... İyimser görünende bile bir zorlama var. Mezarlıktan geçerken şarkı söyler gibi... Her sınıf insanın kendine göre memnuniyetsizliği var. Ve en kötüsü nepotizm...* Nepotizmi herkes kabul etmiş durumda. *(Eş dost, akraba kayırma)
Peki böyle mi devam edecek?
Hayır. Hiçbir sistem buna ebediyen dayanamaz. Önemli bir düzeltme gerekir. Bu düzeltmenin nasıl olacağı bir soru. O soru bizi endişelendiriyor.
TÜRKİYE İRAN OLMAZ O İŞ ORADA DA CIVIDI
Türkiye’de otoriter, dini bir sistem kurulabilir mi? Klasik soruyu sorayım: Türkiye İran olur mu?
İran’da bile o iş cıvıdı. Bu bu kadardır. Tıkanır kalır, değişirler. Türkiye, İran olmaz. Bazı yönlerden keşke İran olabilse... Onlar kadar okusa, onlar kadar altan alta işleri çözmeyi öğrense... Ama burası İran filan olmaz.
Peki, Türkiye toplumun muhalif katmanlarına diz çöktürerek yönetilebilecek bir ülke mi?
Ben toplumun diğer katmanlarına diz çöktürecek kapasitede bir lider, bu kapasite ve inançta bir kadro görmüyorum. Bu kadar basit.
'BU AHALİNİN AĞASI OLURUZ' GERÇEKÇİ DEĞİL
Türkiye kapılarını mültecilere açarken bir virtüözlük var mı, buna bakarım. Yufka yüreklilik, hümanist bir yaklaşım mı? “Elhamdülillah hepimiz Müslümanız, alalım” tipinde bir yaklaşım mı? Ki bu ikisine çok itirazım yok. Yoksa “Bunları alır, hepsini idare ederiz, bu ahalinin ağası, efendisi oluruz” mu? Ama böyle bir vizyon gerçekçi değil. Kim bu Ortadoğu’yu kolayca ele geçirip, idare edebilir? Siyasi tarihte istediğini rahat yapan büyük devlet yoktur. Büyük devlet istemediğini önleyen devlettir.
ANADOLU’DA MÜSLÜMANLIK YEKNESAK DEĞİLDİR
Derler ki, Anadolu’daki İslamiyet’in mesela bir Arabistan’daki Vahabilik gibi, İran’daki Şii’lik gibi yeknesak bir homojen hali yok. Bu çok açık.
MÜLTECİ MESELESİNDE ABD DE SUÇLU
Amerika Birleşik Devletleri’nde Noam Chomsky çıkıyor ve “Utanç verici! Bu ülke daha kaç milyon mülteci doldurur! Bırak Doğu sahillerini, Amerika’nın orta bölgeleri bomboş” diyor. Amerika da suçludur mülteci konusunda. İkinci Cihan Harbi’nde her yıl Avrupa’dan aldıkları kontenjanı kıstılar. Yahudileri Nazizmin insafına bıraktılar. Goebbels bunun çok propagandasını yaptı: “Sizin istemediğinizi, biz niye tutalım” diye.
HER AVRUPALI TÜRKLERE AYNI GÖZLE BAKMAZ
Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı muhtelif bir şeydir. Türkleri berbat, yamyam gibi görenler vardır. Ama başka türlü görenler de vardır. Bunu genelleyemezsiniz.
ERKEKLERDEN İCAZETLİ KADIN HAKLARI OLMAZ
Gayet banal bir ayrımcılığı, tasvip edilmeyecek, bilgisiz bir muhafazakârlığı alkışlayan bir kadın takımıyla kadın hakları yürüyecek, öyle mi? Böyle bir şey olmaz. Erkeklerden icazetli kadın hakları farfarasına kimse inanmaz.
.
Harem bir okul muydu
#İlber Ortaylı#Osmanlı İmparatorluğu#Harem
Nisan 01, 2016 04:584dk okuma
Paylaş
Harem’de kurulan sistemin başka hiçbir yerde, hiçbir zaman yaşaması ya da model olması mümkün değildir. Saltanat yaşasa bile eriyip gideceğine şüphe yoktu.
Haberin Devamı
ARAPÇA ‘haram’ yasak kelimesinden gelir. Hiç şüphesiz eşlerin, aile üyelerinin girebileceği bölüm sırf sarayda değil, normal bir evde bile ‘Harem’ diye bilinir. Erkeklerin oturduğu, gelen misafirleri karşıladığı bölüm ‘selamlık’tır. Topkapı Sarayı’nın Harem bölümü şaşılacak bir gerçek ama 16’ncı asrın eseridir. Saray’ın en çok duyulan, konuşulan, bir yandan da en çok ama en yanlış bilinen yeridir. Çok kişinin sandığının aksine, Harem, Osmanlı’ya has bir kurum değildir. Üniversaldir.
MİMAR SİNAN YAPTI
Hürrem Sultan o vakte kadar bütün hanedanın kadın mensupları, cariyelerle birlikte bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin olduğu eski Saray’da oturduğundan bu uzaklıktan rahatsız olmuş ve Muhteşem Süleyman’ı “Birlikte olalım, saraya taşınalım” diye ikna etmiştir. Padişahların bütün gün oturdukları, çoğu zaman geceyi de geçirdikleri Topkapı Sarayı’nın Harem bölümünü de Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan yapmıştır. Topkapı’daki büyük mimarın tek eseri de budur. Şurası bir gerçek ki; sarayın simetrik planını bozan ve her şeye rağmen dar bir yapıdır. ‘Valide Sultan Dairesi’, Harem’in reisi olan padişah annesinin bölümüdür ve fazla geniş değildir. ‘İkbal’ yani gözde ve hasekilerin oturduğu bölüm ise küçük odalardan oluşurdu. Saraylı kızlar, ‘kırk merdiven’ denen alt bölümde yatar kalkarlardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
YEMEK PİŞİRİLMEZDİ
Harem’de yemek pişirilmez, mutfaklardan gelen yemekler Harem’in girişinde bir taş set üzerine bırakılır, dağıtılan yemek yendikten sonra kaplar temizlenerek gönderilirdi. Saray’ın kuşhane kapısı denen Dîvân-ı Hümâyun’un hemen arkasındaki girişte “Nice hayırlı kapılar açan Allah’ım; bize de hayırlı kapılar aç” mealinde bir ibare vardır. Muhteşem çinilerle kaplı bu duvarlarda, Osmanlı hat sanatının en iyi örnekleri de yer alır. Gerçek şu: Harem’de okuma-yazma oranı çok yüksektir. Hatta birçok cariye hizmetinde oldukları pek kabiliyetli olmayan bazı şehzadelerden daha iyi okuma-yazma bilirdi. Girişte ‘Haremağaları’ yer alır. Darüssaade Ağası’nın dairesi ise daha yukarıdadır; orada bir kitabet ve muhasebe dairesi de vardır, çünkü Darüssaade Ağası sadece Harem’in asayişinden sorumlu hizmetleri yerine getirenlerin reisi olmayıp, aynı zamanda Padişah ve Valide Sultan adına Haremeyn vakıflarını (Mekke-Medine’deki vakıflar) da yönetirdi.
Haberin Devamı
BAŞKA YERLERE BENZEMEZ
OSMANLI’da ırsi aristokrasi yoktu. Olanlar çok erkenden kazındı, bitirildi. Bu kızlar kendileri gibi devşirme olarak dört bir yandan gelen Enderunlulara ve imparatorluk görevlilerine eş olacaktı. Yetişmeleri bunun içindi. Herkesin padişahla beraber olması zaten mümkün değildi. Devletten ve hükümdardan başka birisini tanımayanların yalnızlığı ve sadakati sistemin esas unsurudur. Bu sistemin başka hiçbir yerde, hiçbir zaman yaşaması ya da model olması mümkün değildir. Eğer saltanat yaşasa bile eriyip gideceğine şüphe yoktu. Nitekim Tanzimat’tan sonra ve bilhassa II. Meşrutiyet’te harem ağalarının rütbe ve yetkileri düşürülmüş, sayıları hayli azalmıştır.
Şurası biliniyor; harem kadınları içinde herkes padişahın gözdesi ve hasekisi olmadığı gibi çırak çıkarılarak yani evlendirilerek de gitmemiştir. Bazıları istekleriyle orada kalmıştır. Bunlar valide sultanın hazinedar ustası başta olmak üzere, Harem’deki memur kadınlardır. Bazılarının Cumhuriyet’ten sonra Topkapı Sarayı’nda memur olarak kaldığı bile malum ve onlar iyi memurlardı. Harem basit insanların fantezisini süsleyecek bir mekân değil; zaten Topkapı Sarayı muasır saraylara pek benzemeyen güzel, kıymetli eserlerin bulunduğu, sınırlı kullanılan bir mekândır. Katı bir hayat hem Harem’de hem de Enderun bölümünde esastı.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Nissan Qashqai avantajı
Nissan TR
by Taboola
AHMAKLAR YÜKSELEMEZDİ
SARAY’da sert bir disiplin vardır. Kızların kavgacılığı, muzır dedikoduculuğu, hele hafif tertip de olsa hırsızlıkları affedilmez, cezalandırılırdı. Saray adabına dikkat edilmesi gerekir, okuma-yazma, yeterince dini bilgi, dikiş-nakış, sofra hizmeti, musiki ve raks öğretilirdi. İçlerinde hattat olanlar hatta Hürrem Sultan gibi şaire olanlar da vardı. Zeki kız çocuklarıydı. Harem, ahmak bir insanın yaşayabileceği ve yükseleceği yer değildi. Harem kadınlarının ve padişah kızları olan sultanların kendine has bir marifeti vardı. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu hatıralarında (Babam Sultan Abdülhamid) anlatır; sürgündeyken cama nakış işleyerek para kazanmış ve çocuklarını okutmuştur. Zira hanedan mensuplarının Avrupa bankalarında hesabı yoktu.
KORKMA
Haberin Devamı
İSMAİL Küçükkaya kendini yetiştiren ve yenileyen bir gazeteci. Donanımlı olarak gelip basının hengâmesi içinde eriyenlerin aksine kendi gayretiyle ayakta durmayı bildi. Muhabirlikten başladı, Akşam gazetesinde genel yayın yönetmenliğine, SkyTürk yöneticiliğine kadar çıktı. Hükümetle peşin peşin kavgaya girişmedi ama bir noktadan sonra dayanamadı, ters düştü. Şimdi Fox TV’de çok izlenen ve beğenilen sabah programlarını yapıyor. Küçükkaya’nın son kitabının adı ‘Korkma’. Kendi basın hayatını naklediyor ve medyanın kritiklerini de yapıyor. Bu tip meslek raporlarının izlenmesi gerekir. En çok etkilendiğim bölüm: ‘Annelerimiz’.
ÇANAKKALE PROGRAMI
HABERTÜRK’te Yeni Bakışlar programında 101’inci yılında Çanakkale Savaşları konuşuldu. Nevzat Çiçek yönetiyor. Değerli konuşmacılar var ama ‘yeni bakış’ demek uçlarda gezmek olmamalı. Tarihi yapan bir kuşak için en büyük talihsizliğin kendisinden sonrakilerin dünyadan bihaber konuşan ve yazanlar olduğu açıktır. Yeni Türkiye’de bazı unsurların yaptıkları ‘destructive’ tarih yani yaşananları tahrip eden, asılsız yorumlardır. Mesela siperlerde içki içildiğini hatta nargileyle birlikte afyon çekildiğini söylüyorlar. Ekmek kadar votkanın da önemli olduğu Rus ordusuyla bizim iaşe meselesi karıştırılmış olmalı. Belge melge hak getire. Milyonlarca insanın izlediği programlarda biraz daha dikkatli olmalı, insanlarda verilen uç örnekleri genelleme hastalığı var.
.
Ortadoğu ve terör
#İlber Ortaylı#Ortadoğu#Terör
Nisan 01, 2016 05:064dk okuma
Paylaş
Batı henüz hangi dünyanın ve dengesizliğin üzerinde oturduğunun farkında değil. Ortadoğu’da ise mantıksız ve hayalperest talepler var.
Haberin Devamı
TEKRARA lüzum yok; Ortadoğu insan tarihinde tarımın başladığı (ilk tahıl hasadı Anadolu topraklarında yapılmıştır), hayvancılığın bir devrim olarak köy yerleşimine dönüştüğü, gittikçe şehirlerin ortaya çıktığı, buna bağlı olarak zanaatların, bürokrasinin ve yazının kullanıma geçtiği bölgedir. 19’uncu yüzyılda beşeriyet çiviyazısını çözdü. Gene ondan biraz evvel de Champollion eliyle Mısır hiyeroglifleri çözüldü, fakat Aramca, Koptça, Asurca, İbranca ve tabii Yunanca ve Arapça, Pehlevice (eski Farsça) insanoğlunun ilkçağlardan ortaçağlara kullanageldiği dillerdi. Mezopotamya mitolojisini illa da Asurca veya Sümerce gibi eski dillerden öğrenmiş değiliz. Şirazlı Hafız’ın şiirleri, Firdevsî’nin Şehname’si, Tevrat gibi kaynaklar dahi bize o dünyanın mirasını, mitolojisini, inançlarını her zaman vermiştir.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
TÜRKLERİN İMPARATORLUĞU
Muhtevası bu derecede zengin bir tarih ve bu birbirine hem benzeyen hem çatışan kültürlerin yaratıcısı halklar hiç şüphesiz ki zaman zaman bir durgunluk, bir otium (bir sükûnet), zaman zaman da bir kavga ve harp içinde yaşamışlardır. Eski Mısır İmparatorluğu ve kanlı bir şekilde de olsa Asur Krallığı’nın yarattığı kısa sükûnet devri Ahameniş İranı’nın Mısır’dan Hind’e kadar coğrafyada yarattığı barış, İskender’in Helenistik devri, bilhassa Roma İmparatorluğu’nun asırlarca sürdürdüğü Pax Romana (Roma Barışı) buna örnektir. Bizans döneminin karışıklığı Emeviler ve Abbasiler’le sona erdi. Ardından gene bir kaotik dönem geçildi. Roma barışından sonra dört asır süren (15-19’uncu asırlar) uzun barış Türklerin imparatorluğu dönemine aittir.
DAĞIN İHTİYARI NASIL DİZE GELDİ
11’inci asırda Selçukiler iki terörist ve tahripkâr sistemle çarpışmak zorunda kaldılar. Tuhaf bir sosyalizm yaratan Karatiler ile Bahreyn merkezliydiler, bugünkü IŞİD’e benzeyen klasik savaşçılıklarıyla Kâbe’yi bile ele geçirip tahrip ettiler ve Nizamülmülk sayesinde Selçuklular tarafından bertaraf edilebildiler. Hemen ardından Mısır Fatımi Şiiliği’nden doğan, gelişen ve bütün Ortadoğu ve İran’ı şoke eden yönetici zümrelere tertiplenen suikastlarla toplum hayatının altüst olduğu Haşhaşin hareketi Hasan Sabbah’ın Kazvin civarındaki Alamut Kalesi’ndeki merkez üssünden İran’ın siyasi hayatını felç etti. Avrupalıların ‘Dağın İhtiyarı’ dedikleri, misyoner rahiplerin korkusu hale gelen Haşhaşilik ancak 13’üncü asırda İran Moğolları yani İlhanlılar tarafından kanlı biçimde bastırıldı.
Haberin Devamı
HAŞHAŞİ TERÖRÜ VE SONRASI
Haşhaşi terörünün tarihi bakımından Ortadoğulu muasır suikastçılara benzeyen yönleri vardır; militanların elde edilişi, yetiştirilişi, göz boyama teknikleri, beyin yıkama usulleri ona çağrışım yapar. Yalnız bütün 19’uncu yüzyıl boyunca ortalığı kasıp kavuran Rusya’daki Narodnaya Volga (halkçılık) hareketinin suikastları, Sultan Abdülhamid’e yönelen bombalı suikast, Avusturya’nın iyi niyetli, güzel ve Macar halkının gözdesi, talihsiz imparatoriçe Elisabeth’i (Sisi) durduk yerde rastgele seçimle bıçaklayan suikastçı şüphesiz ki böyle bir geleneğe bağlı değildi. Balkanlar’daki milliyetçi suikastlar ise sadece ve sadece Sırplarla sınırlı kalmıştır. Avusturya veliahtı Franz Ferdinand’ı Saraybosna’da karısıyla birlikte katledenlerin ardından 1920’lerde Sırp Kralı Alexander’i Paris’te vuranlar Balkanlar’ın komitacı dünyası ve kültürünün ürünüdür. Mesela Rusya’da şık bir hanım üstelik de aristokrat sınıfın üyesi ziyaret için geldiği Dahiliye Nazırı Plehve’yi temizliyor. Çar’a dilekçe veren bir Ermeni komitacısı Zaptiye Nazırı’nın dikkatiyle anında yakalanıyor, önce Nazır tarafından kolu kırılıyor ve akşama da sözde yargılanıp asılıyor. Komitacının dilekçeyi ekselanslarına sol eliyle uzatıp sağ elini saklaması Nazır’ın dikkatini çekmişti.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Nissan Qashqai avantajı
Nissan TR
by Taboola
BÖLGE HEP KAYNIYOR
Sözü uzatmaya lüzum yok; 1908 İhtilali Makedonya dağlarında başladı. Eniştesi olan Garnizon Komutanı Nâzım Bey’e suikast yapma kararını Enver vermişti. Hoş, ayaklanma zaten Şemsi Paşa’nın katliyle başladı. Balkanlar zaten kaynıyordu. Ortadoğu’da ise Arap-Yahudi gerilimi çoktan başlamasına rağmen, henüz silahların konuştuğunu söylemek mümkün değildi. Ortadoğu’nun karışıklığı 1920’leri, 1930’ları bekledi.
Siyonizm modern bir milliyetçiliktir. Yeryüzü Yahudiliğinin küçük bir kısmını kendine bend etmişti. Silahlı örgütlenme başladığı zaman karşı taraf da harekete geçti, İkinci Harp’ten sonra Alman kökenli Protestan fundamentalizmine bağlı propaganda faaliyetleri Ortadoğu’yu da sardı. Ama bizim neslin çok iyi hatırlayacağı üzere 1967 yılındaki 6 Gün Savaşı’ndan sonra Filistinliler birkaç yıl içinde silahlı örgütlenmeye gittiler.
Haberin Devamı
HAYALPEREST TALEPLER
Ortadoğu fakir ve bu kıta üretim yapamayan kitlelerin yurdu. Ciddi olarak nüfus artışını planlayan tek büyük ülke İran. Henüz o ülkenin de üretim problemleri var. İran ve Türkiye’nin dışında Ortadoğu ülkelerinin çok azı sınırsız gaz ve petrolden para devşiren veya hiçbir şey yapamayan bir azınlık ve fakir kalabalıkların diyarı. Batı henüz hangi dünyanın ve dengesizliğin üzerinde oturduğunun farkında değil. Ortadoğu’da ise mantıksız ve hayalperest talepler var.
Teröre karşı Türkiye’nin yavan üsluptan uzak, bilgili, düşünceli, olur olmaz her şeye karışmayan ve mutlak bir infiratçılığa düşmeyen politikalar gütmesi gerektiği açık. Büyük iddia sahibi çapsız kadroların ülkemizi terörden uzak tutmayacağı açık. Aynı şekilde partizanlıkla insanların yarısını idareden soğutmamak, emniyet-ordu ve adliye gibi tarihi kurumları gözden çıkarmak veya zedelemek bu çözüme yardımcı olmayacaktır.
Haberin Devamı
SEYRETMEK Mİ İŞBİRLİĞİ Mİ?
AVRUPA 11 Eylül’de ABD’yi uzaktan seyretti. Her ne kadar geneldeki Avrupalı tutumu ABD’deki en muhafazakâr eyaletler ve zümrelerinkine yakın da olsa uzaktaki gümbürtü fazla rahatsız etmez. İngiltere’deki IRA terörü Britanya halkı tarafından soğukkanlılıkla hükümetin meseleyi çözmesine terk edildi. IRA’nın ne olduğu belli. Talepleri belli, zamanla uzlaşmanın gelmesi bekleniyordu. Fransa ve Belçika’daki terörü tertipleyenlerin ise hedefinin pazarlığa gelecek tarafı yok. Anlaşılan o ki pazarlığa gelmeden önce geniş bir işbirliği anlayışı da yok. Belçika son terörde bir de Türkiye’nin bu olayı önceden ihbar ettiği haberiyle çalkalanıyor. Durum açık; terörün karşısında insanlar ya birleşirler yahut da herkes herkesin başına geleni sadece seyreder ve bir an gelir ki kendi kapısı çoktan omuzlanmıştır.
İLBER HOCA ÖNERİYOR: Ortadoğu tarihini okumak isteyenlere en başta Bernard Lewis’in Ortadoğu ve yakın zamanda Türkçeye çevrilen James L. Gelvin’in Modern Ortadoğu Tarihi (1453-2015) kitaplarını tavsiye ederim.
.Konsolos meselesi
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Nisan 03, 2016 02:135dk okuma
Paylaş
İstanbul’daki konsolosların Can Dündar’ın ve Erdem Gül’ün duruşmasına toplu olarak katılması, Cumhurbaşkanı’nın tarizine neden oldu. Bizce protokol bakımından başkonsoloslar düzeyindeki sorunların Cumhurbaşkanı tarafından kamuoyu önünde ele alınması uygun değildir. Dışişleri Bakanı bu gibi işler için ne güne duruyor. Başkonsoloslar ve konsoloslar günümüzde diplomat statüsündedir. Lakin mazide öyle değillerdi.
Haberin Devamı
OSMANLI diplomasisinde uzun bir zaman konsolosların diplomatik muafiyeti yoktu. Biz büyükelçilerin diplomatik muafiyetini dahi 1699 Karlofça Antlaşması’nı izleyen 1718 Pasarofça ve giderek 1730 Belgrad Antlaşması, asıl önemlisi Rusya ile 1774 Küçük Kaynarca ve nihayet 1815 Viyana Kongresi’nin kararlarına istinaden tanımışızdır. Bu zaten bütün dünyada diplomasiyi beynelmilel kurallarla tespit eden bir kongreydi ve 1648 Vestfalya Antlaşması hükümlerinin gelişmiş bir şekliydi. Osmanlı 1790’lara kadar dışarıda daimi elçi bulundurmamıştır. İlk daimi elçilik 1793’te Paris-Londra-Viyana çizgisinde gerçekleşti ve daha sonra birçok merkezlerde elçilikler ve tabii burada saymaya imkân yok, konsolosluklar teşekkül etti.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Bizim tanıdığımız konsoloslar, Yavuz Sultan Selim Han’ın 1517 Mısır’ı fethinden sonra kendisine oradaki konsolosların temsilcisi olarak biat eden Katalan Konsolos (consulate del mare) unvanlı zatın ve temsil ettiği kitlenin beratlarının yenilenmesidir. Ama hiç şüphesiz imparatorlukta ‘Venedik balyosu’ ve ‘Cenova podestası’ gibi hem imparatorlukta mukim İtalyan şehir devletleri mensuplarının mülki amiri hem de elçilik görevi yürüten memurlar vardı.
BAZILARI TÜCCAR TEMSİLCİSİ
Rusya ile diplomatik ilişki 1495’te kuruldu, Polonya ile daha eskidir. Bununla birlikte konsolosluk diplomatik anlamda bir temsilcilik değildi; tüccar temsilcisiydi. Mesela Avusturyalı konsoloslar halen ticaret odası tarafından seçilip yollanır. Osmanlı tüccarlarının da temsilcileri vardı. Bunların illa Müslüman-Türk olması gerekmiyor. Mesela Balkanlı tüccarların temsilini Avusturya-Almanya nezdinde Osmanlı Slav bölgelerinin konsolosu olarak yerli Sırp ve Hırvatlar temsil etmiştir. Konsolosluk mahkemeleri o ülkenin tebaası arasındaki tüccarların davalarını halleder, noterlik işlemlerini yapardı. Şüphesiz Karlofça hükümlerinden çok önce konsolosların yerli halk arasında gayrimüslim tercümanları da vardı. Bunların bir koruma altında oldukları gerçekti. 17’nci asırda Akdeniz bölgesinde ilişkileri olan Osmanlı Yahudi cemaatinden bir hayli konsolos vardı. Cemaatin iktisadi durumlarının bozulmasıyla Yahudi tercümanlar bu statülerini kaybettiler.
Haberin Devamı
KİMLER YEDİKULE’YE HAPSEDİLDİ
Konsoloslar, işlemlerinde diplomatik muafiyet sahibi değillerdi. Aslında sefirler de 18’inci asra dek böyle bir mahsuniyet sahibi değildir. Rusya elçisi Amiral Tolstoy, 1711 Prut Cengi başlarken Yedikule’ye hapsedilmişti. 1718 Pasarofça Antlaşması’ndan önce Venedik Balyosu’nun Yedikule’de ‘misafir edildiği’ biliniyor. Konsolosların ölçüyü kaçırdıkları takdirde hakarete maruz kaldıkları görülür. 1654 yılında Şeyhülislam Bahai Mehmed Efendi, İzmir Konsolosu’nun yargılanması meselesinden dolayı azledilmiştir. İngiliz tüccarlar, İzmir Kadısı Haşimizade’ye başvurarak kadının İzmir’deki İngiliz konsolosunu yargılamalarını talep etmişlerdi. İzmir Kadısı Haşimizade’nin bu davaya bakmak için konsolosu celbi itiraza neden oldu. Konsolosun itirazı aslında yerinde görülüyor, fakat tavrı çok küstahtı. 19’uncu asrın diplomatları hatta taşralardaki konsolos bile bazen ölçüyü kaçırarak valiyi ve Babıâli’yi taciz etse de 17’nci yüzyılın bir Osmanlı yetkilisi bu tavırlara müsaade edemezdi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Nissan Qashqai avantajı
Nissan TR
by Taboola
İzmir konsolosunun devlet aleyhine faaliyetlerde bulunduğu ve savaş halindeki Venedik kalyonlarına zahire sağladığını İzmir Kadısı kendisine bildirdiğinden Şeyhülislam Bahai Efendi’nin Sadrazam Melek Ahmet Paşa’ya İngiliz Elçisi Thomas Bendis’in uyarılması konusunda ısrar ettiği açıktır. Ne yazık ki sadrazamın şeyhülislama arka çıkmadığı görülüyor. Oysa Bahai Efendi İngiliz sefirini çağırdı ve kendisine bu konsolosu azletmeleri gerektiğini bildirdi. Sefir ise şeyhülislamın bu talebini soğukkanlı bir şekilde reddetti. Bu nedenle çıkan kavga İngiliz elçisinin şeyhülislamın konağına hapsedilmesiyle sonuçlandı. Hiç kuşkusuz ki sonunda şeyhülislam azledildi.
Haberin Devamı
SELANİK’TE ÇIKAN İSYAN
Tam 140 sene önce 5 Mayıs 1876’da Selanik’te bir Hıristiyan kızın Müslüman gence kaçışı yüzünden başlayan kavgaya müdahale eden Fransız ve Alman konsolosları da kızgın halk tarafından linç edilmişti. Büyük karışıklık çıktıktan on gün sonra kışkırtıcı sayılan altı Müslüman, Selanik Limanı’nda asılarak idam edildi. Bu vakalar Sultan Abdülaziz’in hal edilmesini önleyememiş görülüyor.
Diplomatik temsilcilerle yerel yöneticilerin kavgası sırf Türkiye’ye mahsus değil. Eski Sovyetler Birliği’nde hatta bazı halde Ortadoğu ülkelerinde diplomatik temsilcilerin protestoları görülür. Bunlarla baş etmenin yolu şiddet veya inat değil, zeki bir hiciv ve nükte edebiyatıdır. Nihayet konsoloslar günümüzde diplomat statüsündedir. Görevleri de olayları takip etmek ve rapor etmektir. Unutmayalım; Cumhurbaşkanımız İstanbul Belediye Başkanı’yken Siirt’teki miting konuşması yüzünden mahkûm edilmiş ve hapis kararı çıkmıştı. Onu da ziyaret eden Ankaralı diplomatlar vardı. ABD İstanbul Başkonsolosu Carolyn Huggins’in 29 Eylül 1998 tarihli ziyaretini hepimiz hatırlıyoruz. Yanılmıyorsam, başkaları da onu izlemişti. Bu gibi ziyaretlerin bir gerekçesi her zaman bulunuyor. İktidarların yapacakları var, yapamayacakları var. Tarz değişikliğiyle yapabilecekleri ve takınabilecekleri tavırlar var... En son takınılacak tavrı başında benimsemek ters tepebilir.
Haberin Devamı
DOSYASI TUTULAN DİPLOMATLAR
YERİ gelmişken belirteyim, II. Abdülhamid devrinin meş’um kişilerinden olan İzzet Halo Paşa’nın asıl gizli görevi imparatorlukta görevli diplomat ve konsoloslar için gizli dosya tutmaktı. Onların varsa kumar borçları veya gizli ilişkilerini bir şantaj olarak kullanıp bu gibi haddi aşan tavırları önlemek amaçlanırdı.
PALMİRA’NIN KURTULUŞU
HAZİN olan nokta, kimlerin Palmira yağmasını protesto ettiğidir. Yeryüzünün en seçkin tarih ve arkeoloji bilim merkezi geçinen, eski Mezopotamya dillerinin mukayeseli lügatini hazırlayan Chicago Üniversitesi’nde en büyük rezaletlerden biri, ABD’nin ordusu Saddam Irak’ını işgal ettiğinde Bağdat Müzesi’nin haydutça yağmasına göz yummaktı. Samara şehrinin bombalanmasına ses çıkarmamaktı. Koca ordunun içinde yarım düzine olsun Mezopotamya uzmanı ve arkeolog istihdam edilmemişti. Demek ki Batı medeniyeti denen camia Napolyon’un Mısır Seferi’ndeki tavrının çok gerisine düşmüş, dünyadan bihaber hale gelmişti. Afgan gerillalarını kovalamak için Sovyet ordusu Herat’taki muhteşem yeraltı su şebekesini yani “ğanat” denen sistemi bombayla tahrip etmişti, ses çıkaran yoktu.
METROPOLİTAN’DAN ÇIKABİLİR
Baktılar ki Taliban hödükleri Bamyan’ daki Buda heykelini tahrip ettiler, eski eser sevenler ayaklandı. Ayaklanmalarına bir diyeceğim yok, haklıdırlar. Ama Herat “ğanat” sistemi de yeryüzü mirasının bir parçasıdır, Samara ve Bağdat müzesi de. Bağdat Müzesi için protestolar çok cılız kaldı. Nihayet dünyanın lümpenlerinden oluşan birlikler Palmira’ya girdi. Suriyeli arkeoloğu katlettiler. O muhteşem şehri yağmalamaktan daha adi bir iş yaptılar; eserleri açıkça satışa çıkardılar. Eski yağmacılara ses çıkaran pek yoktu. Palmira’nın müthiş güzel Roma dönemi portrelerini Palmira Müzesi’nden başka her yerde görebilirdiniz. Üstelik IŞİD’lilerin sattıklarını bulmak için de aramaya kaçak mal almakla ünlü Metropolitan Müzesi’nin bodrumlarından başlamak lazım. İşin bu tarafına pek dokunulmuyor.
Dünyamızı koruyamıyoruz. Ortadoğu dünyasında dört bin yıllık veya bin yıllık bütün eserlerin yağmalanması dahi bir bütün halinde değil, ufak parçalar halinde oluyor. Bir heykelin bir yarısı falan müzenin mahzeninde, öbür yarısı Los Angeles’taki Hollywood artistinin bahçesinde. Bir 18’inci yüzyıl Edirne Mihrabı’nın parçalarını Atina’daki Benaki Müzesi dört beş yerden topladı. Parthenon’un frizleri de aynı durumda. Dünyada bu rezil alışveriş öyle bazılarının ilan ettiği gibi falan dinin veya falan milletin tah-ripkârlarını değil, bu işin ticaretini yapan haydutlar ve kibar görünmek isteyen görgüsüzlerin elinde. Bu görgüsüzlere sadece yeni zengin Donald Trump’lar değil en kalabalık uzman kadrolarını çalıştırmakla ünlenen müzeler de dahil.
İLBER HOCA ÖNERİYOR
Ortadoğu tarih ve medeniyetini bir bütün halde elifbasından öğrenmek için Bernard Lewis’in Ortadoğu kitabını okuyun, tavsiyelerimi tazelerim.
.Topkapı Sarayı güçlendirilmeli
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Nisan 10, 2016 09:477dk okuma
Paylaş
İlber Ortaylı, Topkapı Sarayı Müzesi’nin eski başkanı. Sarayın her köşesini avucunun içi gibi biliyor. Pazartesi günü Gülhane Parkı’nın saraya bitişik duvarı yıkılıp iki kişinin yaşamını yitirmesine neden olunca, kaza alanını beraberce ziyaret ettik. Sonra da Topkapı Sarayı’nın neden alarm verdiğini ondan dinledik.
Haberin Devamı
Topkapı Sarayı güçlendirilmeli
Yıkılan bölüm Gülhane Parkı’nın içinde, Topkapı Sarayı’na da çok yakın. Tam olarak nereden bahsediyoruz?
Gülhane Parkı, klasik devirde Topkapı Sarayı’nın has bahçesiydi. Bu, denizle Sirkeci arasındaki sahadır ve Sur-u Hümayûn yani Emperyal Duvar denen bir koruma, çevirme arkasındadır. Bahçeye Sarayburnu tarafından girerseniz, demiryolu üzerinden aşarak tepede solunuzda bir kır kahvesinin bulunduğunu göreceksiniz. Bu kır kahvesi çok tanınır çünkü serbesttir. Buraya gelip otururlar, manzara seyrederler. Hemen üzerinde Topkapı’nın Mecidiye Köşkü vardır ve gene yanıbaşında da Topkapı sahası içindeki Konyalı Lokantası vardır.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Pazartesi günü çöken duvar, tam da burada, o kır kahvesinin altında. Siz bu duvarı iyi biliyorsunuz.
Duvarın bir tarafı, yani Saray duvarlarına yakın kısmı 25 metre yüksekliktedir. Allah’tan o yüksek bölümde bir çöküntü olmadı, daha fazla zarar verebilirdi. Ama maalesef bu çöküntü sonrasında manzarayı seyretmek için orada olan 2 gencimizi kaybettik; 6 kişi de yaralandı, umarım hızla iyileşirler... Olayın en tatsız tarafı bu. Tetkik ettiğiniz zaman duvarın bir istinat duvarı olduğunu yani arkadaki toprağı tutmak için yapıldığını görüyorsunuz; bahsettiğim 25 metrelik kısmı da diğer alçak kısım da moloz denilen yığma taşla yapılmıştır. Mesele evvela buradan çıkar.
Topkapı Sarayı güçlendirilmeli
Fotoğraf: Murat ŞAKA
BELEDİYE TASARRUFUNDA
Neden?
Kesme taşla yapılan ve birbirine raptedilen bir duvar değil bu; kalınlığı da hiçbir yerde 1-1.5 metreyi geçmez. Hakikaten yetersiz bir istinattır. Bunun arkası da yumuşak moloz toprakla dolu. Görünüşe göre, bir de burada ağaç yetiştirilmiştir; o ağaçlar çok kenarda olduğu için kökleri duvarları parçalamış. Yıkılan kısımda o çam ağaçlarını da gördük. Burada bir bakımsızlık söz konusudur.
Haberin Devamı
Kimin bakması gerekiyor?
Belediyenin tasarrufunda Gülhane. Ama bu daha kapsamlı bir mesele. Duvarın devamının da Topkapı arazisinde bulunduğunu biliyorsunuz. Önce Konyalı Restoran’a sonra ta uca doğru gidiyor duvar. Sarayın altında Hazine’nin ve Elbise Koğuşu’nun bulunduğu bölüm ve oradan eski Gülhane Hastanesi’nin bulunduğu sahaya kadar uzanıyor. Orada yakın geçmişe, Ertuğrul Bey’in bakanlığına kadar askeri tesisler vardı. Yani 19’uncu asırda inşa edilen depolar. Onlar boşaltıldı şimdi; boşaltıldıktan sonra, o duvarlar tamire başlandı.
PADİŞAH DÖNEMİNE AİT DEĞİL
Siz o bölümde de mi bir problem görüyorsunuz?
Elbette problem var. Saray’ın Hazine Dairesi, Elbise-i Hümayûn denilen bölümün altı, statik bakımdan bir problem arz ediyor. Kandilli Rasathanesi eski müdürü Prof. Dr. Mustafa Erdik, İTÜ’den Celal Şengör gibi uzmanlar hep söyledi. 1999 Depremi’nden beri bu hocalar gidip Topkapı’yı gönüllü olarak incelediler ve çok yakın ilgi gösterdiler; hatta deprem günü benim liseden de arkadaşım olan Mustafa (Erdik) oradaydı; eski müdür Filiz Hanım (Çağman), Topkapı adına müthiş bir deprem korkusu içindeydi o zaman. Haklıydı da. Şimdi sadece güneybatı tarafından tamirat başlamış. Bu duvarın çöküşü; bu bahsettiğim kısmın ne büyük risk altında olduğunu, çanların o bölüm için çaldığını gösteriyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Nissan Qashqai avantajı
Nissan TR
by Taboola
Derhal güçlendirme başlamalı mı diyorsunuz yani?
Milyonlarca dolara da mal olsa yapılmalı bu. Sarayın alt kısmının kesinlikle kapatılıp çembere alınmasının ve derhal tamirinin düşünülmesi gerekiyor. Bu park bölümü de ayrıca düşünülmeli. Malzemeden görüyorsunuz; burada padişahların oturduğu döneme ait değil. O dönemden önce böyle çürük duvar yapılmaz.
Bu duvarlar ne zaman yapıldı?
Büyük ihtimalle 1860’tan sonrasına, yani padişahların sarayı tamamen terk ettiği, burada ancak birkaç tane Enderun ağasının, memurun kaldığı döneme ait. O zamanlar Gülhane, park da değildi, biliyorsunuz. Park ilk defa 20’nci yüzyıl başında Topuzlu Cemil Paşa tarafından düzenlenmiştir. Gülhane, kapalı bir eski saray bahçesiydi. Besbelli ki bu istinat duvarı da buraya o zaman yapılmış. İçinde horasan kullanılan taşlar var, çimento kullanılan var ama bu, yığma toprağın kullanıldığı, yerine göre 1-1.5 metre kalınlığında kâgir yığma bir yapı. Dayanması mümkün değil. Ayrıca duvarın ötesinde Sarayburnu trafiği oluyor. Az belki ama oluyor. Tabii orada bir sarsıntı yapıyor bu. Hem iyi kötü, insanlar orada geziyor, oturuyorlar.
Haberin Devamı
KARAYOLU BİLE İPTAL EDİLMELİ
Ne yapılması gerekiyor peki? Orada yol var, demiryolu ağı var, ciddi trafik var...
Kaldırılmalı hepsi. Saray için tehlike arz ediyorlar. Tarihi Sirkeci İstasyonu’nun önemli binaları haricindekiler derhal oradan kaldırılmalıdır. Sahildeki Yalı Camii ve Sepetçiler Kasrı gibi eserler bırakılmalı elbette. Ama buradaki karayolunun da iptal edilmesi lazım. Adnan Menderes zamanında açılan, surun çevresini dolaşan karayolunun hiçbir gereği yok. Tehlikelidir. Dahası demiryolunun geçtiği mıntıka binalar için bir tehlike arz ediyor. Dahası bu demiryolunun altında Aya Yorgi Kilisesi gibi eski eserler var... Onlar da ortaya çıkarılmalı...
Haberin Devamı
Çok da karışık bir bölge, her şey iç içe. Nasıl içinden çıkılacak?
Parka bakan Fil Duvarı da böyle çökmüştü daha önce. Belediye orayı süratle onardı. Buralarının tekrar ele alınması gerekir. Sarayın Marmaray’a bakan arka kesiminin kesinlikle park olarak düzenlenmesi gerekir. Böyle düzenlendiğinde demiryolunun da kesinlikle kaldırılması gerekiyor ve oradaki bazı binaların, tarihi ve estetik bir önemi yoksa bir şekilde seddi yani yıkılması gerekir. Ve bilhassa bizim Müze’nin (Topkapı Sarayı Müzesi) temellerinin, yani Marmaray’a bakan istinat duvarlarının en kısa zamanda ve en iyi şekilde restorasyonun tamamlanması gerekiyor. 1.5 yıl önce başlandı, hızlanması temenni edilir.
TÜRK MÜHENDİSLER KÜLTÜR İMTİHANINDAN SINIFTA KALDI
Marmaray’ın Topkapı Sarayı’na bu kadar yakın olmasında sizce bir sakınca var mı?
Şüphesiz ki var. Marmaray’ın sarayın etrafında yüzeye çıkması büyük yanlıştır. Aynı şekilde Haliç üzerinde o çirkin köprü ve döşenen metro hattı bence Türk mühendisler için bir kültür imtihanıydı ve sınıfta kaldılar. Bizimkiler statik, betonarme vs. bilirler ama maalesef yaşadıkları çevrenin tarihi dokusunu anlamıyorlar, bilmiyorlar. Süleymaniye’nin altından metro geçmez ve oraya istasyon konmaz. O kadar yoğun trafik yok orada. Hem Mimar Sinan’ın o camiyi kurduğu tepe öyle çok kayalık da değil; inşaat bu yüzden uzun sürdü. Metro geçirmek çok lüzumsuz bir iştir. Utanıp sıkılınacak bir iştir.
RANDEVUSUZ TOPKAPI’YA GİRİLMESİN
Siz öteden beri Topkapı Sarayı’nı ziyaret için yeni düzenlemelerin gerektiğini de savunuyorsunuz. Ne yapmalı?
Randevu sistemine geçilmeli. Halkımız için Müzekart var. Ucuz da. Bütün müzelere istediğiniz kadar giriyorsunuz (Belediyeye ait olan müzelerle özeller hariç ama onların da sayısı az). Yani kimse şikâyet etmesin fiyattan. Yabancılar için olan ücret de çok ucuz. Dünyada 40 liraya müzeye girilmez, 10 küsur Euro, gülünç. Arttırılması lazım.
Aynı anda ziyaret edenlerin sayısı da çok...
Çok kalabalık var. Bu müzeye girilemiyor. Böyle bir müzeye ne bakılır, ne gezilir. Kesinlikle İtalya’da uygulanan randevu sisteminin uygulanması gerekiyor. Mecburuz buna.
RİCA EDERİM, İLİM TARİHİ İÇİN BAŞKA YER BULUN
Siz Topkapı Sarayı’nın içindeki, 19’uncu yüzyıldan itibaren inşa edilen bazı binaların da, sarayın dokusunu bozduğunu düşünüyorsunuz. Hangi binalar bunlar?
Çok örnek var. Mesela çok seviyoruz, Türk medeniyetinin modernleşmesinin bir parçası olarak görüyoruz ama işte Müze-i Hûmayun (Bugünkü Arkeoloji Müzesi)... O kadarla kalsaydı yine iyi, ne de olsa onun tarihi ve kültürel bir anlamı var ama aynı müze için, tutmuşlar tam sarayın kapısına Babüsselam’a yakın bir gudubet müze binası daha ilave etmişler. Bu ikincisi tahammülfersa bir bina. Kesinlikle yıkılması lazım. Hiçbir şeye uymuyor.
Arkeologları kızdıracaksınız şimdi!
Mesele o değil; arkeolojiyi çok önemseyip sarayı ihmal ediyorlar. Bıraksanız müzenin bütün döküntülerini de saraya koyarlar. Ayrıca aşağıda demiryolu sahasında ve Gülhane’de de başka yapılar var böyle çirkin, dokuyu bozan. Görev zamanımda birini yıktırmaya muvaffak oldum ama sadece yarısı yıkıldı; çirkin bir bina; sura bitişik.
Hepsinin bir işlevi var ama. Bazıları müze mesela, ne yapmalı?
Evet mesela bunlardan bir tanesi İlim Tarihi Müzesi olarak kullanılıyor; çok rica ederim ilim tarihi için başka bir yer bulun. Gülhane Parkı’nın da Saray’la birlikte ele alınması gerekiyor. Dolayısıyla 19’uncu asır ilavelerinin kesinlikle değiştirilmesi, temizlenmesi, restorasyonu gerekiyor.
ORGANİZATÖRLERİN YERİNDE OLSAM AYA İRİNİ’YE GİRMEM
Yani siz esasen bunlara çirkin olduklarından veya dokularının birbirini tutmadığından itiraz ediyorsunuz...
Evet, stiller birbirini hiç tutmuyor. Mesela Darphane’de de böyle ilaveler var. Hem çirkinler, hem de fonksiyonları yanlış, sarayı negatif etkiliyor. Tabii Aya İrini’yi de ayrıca düşünmeli.
Neden?
Aya İrini tek ikonoklast kilisedir. Fresk yoktur. Bizans devrinden beri hiç cami olmamıştır; müzedir. Önce depo olarak kullanıldı; yeniçeri sancakları orada saklanırdı sonra silah müzesi yapıldı. Şimdi konserler için kullanılıyor. Ben o konserleri organize edenlerin yerinde olsam oraya adım atmam. Neredeyse bininci yılına yaklaşan bir bina ve restorasyona ihtiyaç duyulmamış. Fakat gerekiyor. Bir çöküntü var. Hem tarihçilerin, hem mimarların, hem restoratörlerin tetkik edeceği, sempozyumlarla tespit edeceği, 25-30 yıl sürecek yavaş yavaş bir restorasyon… Bu dönemde zaman zaman ziyarete de kapanacak tabii. Ama Aya İrini’nin artık büyük faaliyetlere kapalı olması gerekiyor..
.İlber Hoca'yla Pazar buluşması: Güzellik İran'da umumi bir yasa haline gelmiş
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Haziran 12, 2016 01:475dk okuma
Paylaş
Günün İran’ı turizme açılmak gayretinde. Şehirlerde hayat birkaç sene evvelkinin aksine bir canlanma gösteriyor. Zaten İranlılar sokağa çıkmayı sever. Şimdi sadece büyük şehirlerde değil, küçüklerinde bile belirgin yerlerde bir canlılık var. Bu durumda elbette politikanın payı mevcut, toplumların gelecek için ikna olması lazım. İkna edilmeyen toplumlar adeta anasının kucağını arayan çocuk gibi evine kapanıyor.
Haberin Devamı
MAYIS’ta on iki gün boyunca Meşhed, Nişapur, Isfahan, Yazd ve Şiraz’da programlara katıldım. Meşhed’deki program İstanbul’daki Azerbaycanlı işadamlarından, ama her şeyden evvel İran edebiyatı ve Tebriz üzerine yazdığı eserlerle tanınan Dr. Ali Polat’ın davetiyle oldu. Ali Bey’in ‘Tebriz’ üzerine yazdığı muhteşem kitabın Farsça çevirisi sunuldu.
Nişapur’da Ömer Hayyam Günü demek, ağaçların altına toplanan her sınıftan altmış bin kişinin, çıt çıkarmadan Hayyam’ın şiirlerini, Hayyam’a ithaf edilen şiirleri (üstelik bunlardan bazılarının yerel lehçeyle yazıldığı bir gerçek, ü’ler ve ö’lerle telaffuz ediliyor) dinlediği bir gün demek.
ZENGİN EDEBİYATIYLA YAŞIYOR
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Dört yaşındaki bir kız çocuğu bile çıkıp Hayyam rubaileri okudu. İran ananesi ve zengin edebiyatıyla yaşıyor. Haliyle de böyle bir ülkeyi ve halkı hiç kimsenin silmesine imkân yok. Gıpta ile o havaya girdim. Belediye reisleri nutuk atarken sıkılan, aralarında sohbete dalanlar, sıra şiirlere gelince çıt çıkarmadan, huşu içinde dinliyorlardı. Bir hafta sonra Persepolis harabelerini ziyarete gelen mütevazı öğretmen grubunun Firdevsî’den Bahaddin-i Amil’e İran edebiyatının onlarca yüzlerce beytini ezbere tekrarladıklarını gördüm.
FİRDEVSİ HALEN BAŞ TACI
Horasan, Pahlevi Farsçasında ‘imparatorluğun doğusu’ anlamında kullanılıyor. Meşed’in havası serttir. Kışlar soğuk, yazlar sıcak. Fakat eski İran İmparatorluğu’nun ve bugünkü coğrafyanın bereketli bölgelerinden sayılıyor. Mazide Nişapur önemli bir şehirdi.
Bugün dahi şehrin içinde İran’ın büyük şairlerinin kabirlerini görmek mümkün. Tus denen mevkide ise İran edebiyatının en büyük eserlerinden Şehname yazarı Firdevsi doğdu ve öldü, türbesi halen orada. İran edebiyatını ve kültürünü sevenlerin ziyaretgâhı...
Haberin Devamı
İran, Ortadoğu’da, Türkiye dahil en çok kitap tercüme edilen ve en çok başlık basan ülke. Kitap fuarlarının canlılığından bu anlaşılıyor. Tercümeler güzel, çünkü okumuş sınıf yabancı dili bilmekle yetinmemiş kendi dilini de iyi biliyor. İncil dahil her eserin tercümesini Farsçasından okumak bir keyiftir.
PLASTİK SANATLARA OLAN TUTKU
Kasabalar ve köylerde sanayi toplumunun canlılığı henüz yok. İran sanayii büyük yatırımları gerçekleştirmek zorunda. Bunun için en gerekli hazine insan kaynakları ise mevcut. Bu ülkenin tarihi mirasını korumakta iki önemli unsur var: Birincisi insanların kendi bilgi, birikimi ve zevki. İşte İran edebiyatı... Ölmüyor ve bu edebi miras, bu kültür birikimi ölmedikçe de toplum her badireden geçiyor ve geçecek.
Haberin Devamı
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
Çeşitli etnik gruplar arasındaki gerilim kuzey ve güney İtalya kadar bile derin değil. Çünkü onları bağlayan kültür müşterek. İnsanların hepsi Farsçayı seviyor ama Azerbaycan’ın ve Horasan’ın Türk asıllı okumuşları kendi dillerini de muhafaza ediyorlar.
Gelelim ikinci unsura. O da plastik sanatlara yönelik tutku ve bilinç. Resim yapıyorlar, tezhibe devam ediyorlar. Türk hat sanatı tarihte İran’ın önüne geçmesine rağmen, İran o hat sanatını ısrarla devam ettiriyor.
HAFIZ’IN MEZARINDA ‘RİNDLERİN ÖLÜMÜ’NÜ OKUYUNCA NE OLDU?
ŞİRAZ güneyde, Basra Körfezi’nin rüzgârlarına açık bir şehir. O yüzden sıcak, biraz da rutubetli, yeşili bol, çarşıları geniş. Belli ki tasarruf eğiliminin hedefi kuyumcu dükkânları. Dış turizmden çok tabii ki iç turizme yönelik İranlılar Hafız’la Sadi’yi ziyaret etmeyi günlük meşgale haline getirmişler. Herkes türbelerin etrafındaki parkta. Şiraz’da Hafız’ın kabrinde grubumuzla birlikte Yahya Kemal’in Hafız için kaleme aldığı ‘Rindlerin Ölümü’nü okuduk. Anlamadıkları Türkçe güzel şiiri de saygıyla dinleyen bir ziyaretçi grubu oradaydı. Ama fırsatçıların talanına uğramayan büyük adam yoktur. Biz şiiri bitirdikten sonra derhal kalabalıktan çıkan bir kasabalı münevver tipi, hazır dinleyenleri bulmuşken “Hafız’ın yarattığı mucizeler ve evliya” şahsiyeti üzerine kafa tütsüleyen bir nutka başladı!
Haberin Devamı
Persepolis, yani İranlıların Taht-ı Cemşid’i milattan önce beşinci asırdan beynelmilel bir sentezdir. Tıpkı İran sanatının bugünün Türkiyesi’ndeki İoniya ve Kariya gibi, Helenlerin yaşadığı bölgelerdeki etkileri nasıl derinse, şüphesiz klasik Yunanistan’ın da Persepolis mimarisinde tesiri görülür. Doğu ve Batı kültürlerinin kaynaşmasını anlamak için Batı tarihçiliğindeki kalıpları tekrarlamak gerekmiyor. İskender’in İran’ı istilasıyla bir günde ne Helenizm başlar ne de Doğu kültürü Yunanistan’ı etkiler. Kültürel değişim daha uzun bir olaydır. Taht-ı Cemşid ve yanı başındaki Nakş-ı Cihan Meydanı’daki kaya kabartmalarında bu görülmektedir.
İLBER HOCA ÖNERİYOR...
Haberin Devamı
İRAN NASIL GEZİLMELİ?
- İRAN gezisinin iki güzergâhı olabilir. Birincisi Tahran’dan başlayarak güney yönünde ilerlemek, diğeriyse kuzeyde Tebriz’den başlayarak Sultaniye ve Kazvin üzerinden Tebriz’e inmek. İlkini anlatacağım. Tahran’dan yola çıkınca şehrin güney banliyösü olan Rey’e uğramalısınız. Burada Selçuki hükümdarlarının ilk türbeleri de yer alır. Daha güneydeki Kum, medreseler şehridir, halı dokumacılığı ile meşhurdur, sonra da Kaşhan ve İsfahan.
- İsfahan’da Selçukiler devrinin eserleri Nizamülmülk’ün inşa ettirdiği, zamanla Büyük Timur’un ilaveler yaptığı Mescid-i Cuma ve etrafındaki mahalledir. İsmi eskiden Mescid-i Şah idi bugün Cuma deniyor.
- Yine İsfahan’da Molla Lütfi Camisi, bizim Babıâli karşılığı Ali Kapı ve Çehl Sütun da önemlidir. Bu yapıların tümü Nakş-ı Cihan denen büyük meydanın etrafında yer alıyor. Bu meydan, İslam şehirlerinin en büyüğü olmakla kalmaz, dönemin Avrupası’nda yani 17’nci asırda bununa yarışacak meydan az bulunur.
- İsfahan kapalı çarşısı tekstil, madeni eserler, halı bakımından çeşitli zenginlikler sunar. Birkaç yıldır restoranlar da geleneksel tadına yeniden döndü. Gene tabii İsfahan’ın köprüleri hepsinden mühimdir. Şiraz ise Persepolis’le birlikte düşünülmeli ve Yazd şehri de programa alınmalı.
ŞEHİR İÇİNDE GÖKDELENE MÜSAADE YOK
GÜZELLİK burada umumi yasa halini almış. Yezd şehrinin güzelim siluetine kimse dokunmuyor, bir ara İsfahan’a dikmeye kalktıkları gökdeleni daha başta yıkmaya karar verdiler ve şehrin içinde başka bir gökdelene müsaade yok. Şehrin etrafında ise var ve bu kimseyi rahatsız etmiyor; İsfahan’da bir hareketlilik var ama hiç kimse bunun için olur olmaz yeri dükkânlarla donatmıyor. Gezi programları içinde camiler kadar kiliseler ve ateşgede mabetleri de var. İş sanat eserlerine gelince tutumlar değişiyor ve yumuşuyor.
.AB nereye gidiyor?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Haziran 18, 2016 21:495dk okuma
Paylaş
23 Haziran’da İngiltere’de yapılacak ‘Avrupa Birliği’nde tamam mı devam mı’ referandumu ister olumlu, ister olumsuz sonuçlansın bizi endişelendirecek bir durum ortaya çıkarmaz. Britanya’lı Avrupa ne kadar gider belli değil, Britanya’sız Avrupa’nın ise süngüsü düşer.
Haberin Devamı
BRİTANYA Başbakanı David Cameron zor günler geçiriyor. Tezi kesinlikle Birleşik Krallık’ın AB içinde kalmasıdır. Bununla birlikte taraftar olanların sayısı düşüyor. Bazı anketlerde AB karşıtlarıyla yandaşları neredeyse eşit oranda. Bu anket London School of Economics tarafından yapılmış; kararsızlar kitlesinin süratle değişebileceğini ifade ediyorlar.
AB karşıtlarının başını Osmanlı siyasetçisi Ali Kemal’in torunu Boris Johnson çekiyor. Başarılı bir Londra Belediye Başkanı’ydı. Gelecekte başbakan olursa şaşırmayın. Cameron taraftarlarınca Britanya’nın ihracatının yüzde 75’inin AB’ye yapıldığı tekrarlanıyor. Karşıtlarıysa bütün bu ihracatın altı büyük şirketin tekelinde olduğunu, diğerlerinin AB ile alakaları olmadığını belirtiyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
TAŞRA NİMETLERDEN FAYDALANAMIYOR
“Üstelik eski Milletler Topluluğu’nun Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerine yapabileceğimiz ihracatı da yapamıyoruz, çünkü her şeyimiz Brüksel’dekilerin kontrolünde, ABD ile ilişkiler de aksıyor” diyorlar. Tartışmalar bir yana İngiliz taşrasına baktığınız zaman kıtadaki ülkelerin aksine AB’nin nimetlerinden faydalanamayan bir halk görüyorsunuz. Fiyatlar düşük, ücretler de... Margaret Thatcher’ın deyimiyle 18’inci asırdan beri kendi köylü sınıfını büyük gaddarlıkla yok eden bir ülke AB’nin köylülerini desteklemekle meşgul.
‘SURİYE VE IRAK’LA KOMŞU OLACAĞIZ!’
Seçim sloganlarından birisi, “Her hafta AB bütçesine ödediğimiz meblağla bir hastane inşa edebilirdik” cümlesi. Bir zamanlar mükemmel sağlık hizmetleri olan Britanya’da sistem çöküyor. Bu propagandanın da iş gördüğü açık. Johnson takımının en etkili propagandasıysa şu soru: “İleride Türkiye, Sırbistan’la birlikte AB ülkesi olacak, yani Suriye ve Irak’la komşu olacağız, bu kadar mülteci ne olacak?”
Haberin Devamı
David Cameron bu iddiayı gülerek reddetse de Britanya halkının Balkanlar’dan ve Doğu Avrupa’dan gelenlerle başının pek hoş olduğu söylenemez.
AB’nin öncülü Avrupa Ekonomik Topluluğu, 1957’de bugünkü Almanya’nın batısı (yani Hıristiyan Demokrat üstünlüğü ve Konrad Adenauer’lü bir Almanya) ile Fransa arasında Benelux ve İtalya’yı da ele alan bir demir-çelik ve gümrük antlaşması olarak ortaya çıktı. O vakit, “İleride pasaportu kaldırırız” ümidi vardı. Ankara Antlaşması ile bizim de girişimiz söz konusu oldu. 1970’lerde hükümet görüşünü büyükelçi İlter Türkmen ifade ediyordu; Başbakan Ecevit, sanayi çevreleri ve ikna edilen Genelkurmay dahi girişimize karşıydı ve bu hataydı. Neden mi? Belki giremeyecektik ama en azından bizimle birlikte reddedilecek Yunanistan yükünden kurtulacaktık. Onlar da bizimle beraber dışlanırdı.
Haberin Devamı
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
AB konusunda 1980’lerden itibaren herkes aynı serenadı tekrarlıyor, cevaplar ilginç. Bence Britanya olayı en azından yeniden düşünmemizi gerektirir.
GENÇ OSMAN’IN HAZİN HİKÂYESİ
OSMANLI padişahları içinde radikal reformcu II. Osman’ın bilinmeyen bir ressama ait portresi Lübeck’li tacirler tarafından 1640 yılında Tallinn’de Karakafalar Loncası’na hediye edilmiş. Genç Osman’ın dış görünümü, bıyığı, giysisi, genel unsurlarıyla, Tallin’deki konferansta da belirttiğim gibi ressamın hayal ürünü... Portre halen Tallin Şehir Müzesi koleksiyonunda bulunuyor. Gene bu son ay İngiltere’deki bir müzayedede Alman İmparatorluğu’nun bilinmeyen bir ressamı tarafından yapılan II. Osman’ın cülusunun canlandırıldığı realist bir tabloyu devlet olarak satın aldık. Bu arada Venedik Devlet Arşivi’nde bulunan II. Osman’ın Venediklilere verdiği bir ahidname de tamir edildi. Bu pahalı restorasyonu Permak Grup’tan Selim Uyar üstlendi. Yani bu yıl bir nevi ‘II. Osman yılı’ oldu.
Haberin Devamı
AB nereye gidiyor
SADE HAYATI KÜÇÜMSENDİ
Genç Osman 20 Mayıs 1622’de hiç de yüz ağartıcı sayılmayacak bir kapıkulu isyanı ve hakaretlerle Yedikule’ye kapatılıp katledildi. 17’nci yüzyıl için çok erken reform hayallerine sahip bir genç hükümdar olarak tahta çıktı. Henüz 13 buçuk yaşındaydı. Asil bir genç kızla evlilikten söz etti ve bunu gerçekleştirdi ama Akile Hatun’un babası yani kayınpeder Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi dahi bu evliliği söylenerek kabul etti. Sade yaşam ve israftan uzak giyimi insanlar tarafından benimsenmedi, aksine ‘Osman Çelebi’ denerek küçümsendi. Hotin Cengi’nde muvaffak olundu ama bu da bir ‘Pirus zaferi’ydi. Ukrayna ovalarında zaptedilen toprak, okyanusa bayrak çekmekten daha anlamsızdı.
Haberin Devamı
YENİÇERİ İSYANIYLA SON
Genç Osman’ın felaketinde zamansız teşebbüs ve söylemler rol oynadı. 17’nci yüzyıl tarihi için önemli bir kişiliktir. Aile kurumunu düzenlemeye kalktı, destekçi bulamadı. Hotin’de nefret ettiği yeniçerilerin yerine kuracağı ordu için Doğu vilayetlerine gitmeye kalktı. ‘Hacc’ seferi bahanesini ileri sürdü. Tabii yeniçeriler inanmadı, isyan ve rezilane bir katl ile hayatı bitti. Her Osmanlı hükümdarının dehşetle andığı dramatik bir kişilikti. Bir diğer genç padişah 16 buçuk yaşındaki Abdülmecid Han onun aksine alçak profilden hareket etti. II. Abdülhamid ise devlet adamlarını tek tek tanıyıp bir araya getirmeyi denedi ve başardı.
BÜLENT ÖZER HOCA’NIN ARDINDAN
MİMAR Bülent Hoca benim meslektaşım değildi ama hem kendisi, hem de eşi Filiz Hoca’yla sık sık rastlaşır, uzun uzun görüşürdük. Hatta bunun devamı da var, geceden aklıma takılıp bir köşeye yazdığım terim ve deyimleri sabah kalktığımda lügatlerden ararım. Bunlardan içinden çıkamadığım olduğunda birkaç kere kendisini aramışlığım var. Alışılmış ulemadan değildi. Tarih ve filoloji konusunda hassas ve derin bilgiliydi.
AYRINTI MERAKI
Ondaki filolojik bilgi ve yöntem yabancı okulda okumuş olmakla, hatta yurtdışında tahsil etmekle edinilecek bir vasıf değildi. Belli ki Batı medeniyetine hatta klasik Doğu medeniyetine mensup okumuşlara mahsus ayrıntı merakının lezzetine varmıştı. Bugünün Türkiyesi’nde az bulunan insanlardandı. Hatırladığım kadarıyla İslamabad Camisi projesinde derece alan bir ekipteydi. Bunun dışında bir eserini görüp inceleyemedim. Fakat bilgi bakımından çok geniş bir platformda yorum yapardı. Galiba başta kendi eşi bütün meslektaşlarını ve öğrencilerini etkileyen yanı da buydu. Meslektaşlarının bilgi merakı, çoğu merakla sınırlı kalmıştır. Yorumlar da sanı ve temenni üzerinden gider. Fransızca ve Almanca üzerinden Batı’nın akademik yöntemlerine giren Bülent Özer’in mesnetsiz konuşamayacağı açıktı.
KEŞKE SAĞ OLSA DA...
Gerek idareciliği sırasında gerekse onun evveli ve sonrasında, yurtiçi ve yurtdışındaki seminer ve kongrelere katılacak gayreti her zaman göstermiştir. Üstelik ‘Mimarlık ve Yapı’ gibi dergileri çıkararak bu dalda tartışma ve tenkidi getirdiğini herkes bilir. Galiba bizim kuşağın çok uzun zaman özleyeceği, “Keşke sağ olsa da danışsak” diyeceği hocaların başında geliyor ve bu aranma özelliği sadece kendi meslektaşlarıyla sınırlı değildir.
.İstanbul birlikte yaşamaktan ne anlıyor?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Haziran 25, 2016 22:264dk okuma
Paylaş
Sur içinde oturan kadim İstanbullular için Müslüman olsun, Hıristiyan olsun Pera küçümsenen bir bölgeydi. Beyoğlu ve Galata, İstanbulluların argosuna pek hoş tabirlerle girmezdi. Örneğin aşırı makyaj yapan kadına, yortuya izafeten ‘Apikarya maskarası’ denirdi. Beyoğlu’nda plakçıya şiddet olayı üzerinden geçmişe doğru bir gidelim.
Haberin Devamı
ALTI ve yedinci asırlarda doğmakta olan Venedik Cumhuriyeti, Bizans’ın kontrolü altındaydı. Yavaş yavaş Akdeniz’in ticareti himaye altındaki bu cumhuriyetin eline geçti. İmparatorluk yani bizim Bizans dediğimiz Roma İmparatorluğu, İstanbul’da ve bazı bölgelerde İtalyan tüccarların yerleşip koloniler kurmalarına, bağlılıklarını arz edip vergi ödeme karşılığında ticari imtiyaz edinmelerine ve nihayet cemaat ilişkilerini yürütmelerine ses çıkarmadılar.
Galata dediğimiz bölge, sınırları itibariyle bugünkü Unkapanı-Karaköy ve üst tarafta da Tünel’le sınırlıydı. Bu duvarların içinde yerleşen İtalyanların bölgesine sur içinde (intra muros) oturan Konstantinopol halkı Yunanca, ‘Pera’ (karşısı) derdi.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ÜÇKÂĞITÇI PERA
Bu ifade “Bizim oturabileceğimiz yer değil” anlamında bir küçümsemeyi ya da “Tekin insanlar değiller” anlamında bir kuşkuyu ifade ederken, zamanla ‘üçkâğıtçı’, ‘sömürücü’ anlamında bir deyime dönüştü. 1185’te Bizans’ın yerli halkı artık Katolik-Ortodoks ayrışması içinde kendi ibadet yorum ve kiliseleriyle surların içinde yaşayan Venediklilere saldırdılar ve bir pogrom tertip ettiler. Venedik, 1204’te bunun acısını çıkardı. Kudüs’e yönelmesi beklenen IV. Haçlı Seferi’nde Haçlıları İstanbul’a saldırtarak intikam aldı. Şehir düştü ve tarihteki Bizans Roması’nın ikbali karardı.Devir deviri izledi... İstanbul’un sahipleri değişti...
Pera, Venediklilerin ve Cenevizlilerin yanı başında Akdeniz ve Batı dünyasının dört yanından gelenlerle doluydu; İspanya’dan kovulan Müslüman Araplar gibi Yahudiler, Kırım’dan getirilen Karay Yahudisi Türkler mahalleler kurdu. Pera genişledi. Venedik Sarayı oraya taşındı. Sur içinde oturan kadim İstanbullular için Müslüman olsun, Hıristiyan olsun Pera küçümsenen, kuşkuyla bakılan bir bölgeydi. Doğrusu meyhane İstanbul’un camilerinin etrafı hariç her yerinde vardı ama Pera’da insanlar restoran kültürüyle tanıştı. Tiyatro da vardı ama Batı tiyatrosunu insanlar Beyoğlu’nda tanıdı. Sarah Bernhardt, Franz Liszt Beyoğlu’na geldi. Örneğin Pera’daki Levanten bankerlerin ve tüccarların mermer konaklarında İstanbul’daki paşalar dahi oturmayı hayal edemezdi.
Haberin Devamı
GEZİ’YE TEPKİNİN GEÇMİŞİ
Beyoğlu yavaş yavaş muhafazakâr Türk düşüncesinde yoldan çıkılan bir dünya, milliyetçilerdeyse imparatorluğu sömüren bir yer haline dönüştü. Gezi olaylarının esprili ve medeni yüzüne sert bir tepki gösterilmesi bir asırlık birikimdir. Bu duygunun siyasi yönden istismarı kolaydır. Çatışmacı politikalarınsa kimsenin arzu etmeyeceği bir çatışma ortamına sürüklenmesi aklı başında insanların kâbusudur. 2013 Mayıs’ında başlayan inşaat makineleriyle savaş, kaba bir düelloya dönüştü. Her zaman için kusurun büyüğü yönetilende değil yöneticidedir.
PLAKÇIYA ŞİDDET VAHİM BİR OLAYDIR
İÇKİ içiliyor diye kafeye ve plakçıya yönelen şiddet herkes için vahim bir görünümdür. Nihayet bir opera binası, Taksim Camisi ve parkın yerine yapılacak tarihi bina(!) vaadiyle bu olay geçiştiriliyor. Taksim Meydanı’na yapılacak kasaba tipi operayla -ki bugünkü öyledir- Haydarpaşa tarafındaki kültürel tesis ve yeşil alanların akıbeti mi örtülmek isteniyor? Bu tarihi bina nedir? Hiçbir uygar şehirde böyle bir tesisin isminin, resminin ve planının vatandaşlar için meçhul tutulduğu görülmemiştir.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
HAYDARPAŞA GARI OPERA BİNASI OLSUN
Kültür Bakanlığı orkestrayı ve operayı yeni kadrolarla donatmıyor. Doğru dürüst opera binamız yok, yapılmıyor ama her şeye rağmen dış dünyadaki operalarda Türk sanatçılar görülüyor ve takdirle dinleniliyor. Demek ki Cumhuriyet’in opera olayı tutan bir aşıdır. Geçen yıldan beri ödül verdiğimiz sanatçıların çoğu yurtdışı operalarının sanatçısı.
Her bulduğumuz eski binayı otel yapamayız. Mesela Haydarpaşa Garı’nı otel değil opera binası olarak düşünmek lazım. İstanbul Operası da idarenin ve bazılarının söylediği gibi Taksim’deki bina değil. Orada İstanbul’a layık opera olmaz.
OPERADA BİR GECE
SEMİHA Berksoy adına kurulan ‘Opera Vakfı’, 2000 yılından beri 19 Haziran tarihini ‘Opera Sahne Sanatları Bayramı’ ilan etmişlerdir. Zira İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Haziran 1934’teki uzun Türkiye ziyareti sırasında Ankara’da bugün ‘Resim-Heykel Müzesi’ olan, neoklasik mimarinin sempatik bir eseri sayılan, bizim gençliğimizde ise üçüncü tiyatro ve Türk Ocağı binası olarak tanıdığımız yapıda Türkiye’nin ilk opera eseri sahnelendi. ‘Özsoy’ o devrin yazarlarından Münir Hayri’nin (Egeli) librettosunu yazıp Adnan Saygun’un bestelediği bir perdelik opera eseriydi. Konu Şehname’deki İran ve Turan savaşlarına dayanıyor ama İran ve Türkiye’nin uzun tarihi kardeşliğini vurguluyordu. ‘Özsoy Operası’ başta Semiha Hanım (Berksoy), Nimet Vahit, Nurullah Şevket gibi sanatçılarımızın opera dünyamıza kazandırılmasına neden oldu. Semiha Hanım, Berlin’e gönderildi.
Haberin Devamı
Bu temsil gününün bayram olarak seçilmesi isabetli. Bu sene Remziye Alper, Müfide Özgüç, Pekin Kırgız ve Ahmed Defne’ye saygı ödülleri verildi. Suna Korat Onur Ödülü’nü Asude Karayavuz, Ayhan Baran Özel Ödülü’nü Gökhan Ürben, Cemal Reşit Rey Ödülü’nü Aydın Karlıbel aldı. Genç kuşağın ödül alan sanatçıları Hale Soner ve Asude Karayavuz’u dinlemek keyfini tattık. Deniz Uzun rahatsızdı, dinleyemedik. Başarılı bir sanatçımızdır.
BÜYÜK BRİTANYA AYRILDI DİYE KIYAMET KOPMAZ
CUMA sabahı itibariyle Büyük Britanya halkı resmen AB’den ayrılmayı istediğini ilan etti. Başbakan Cameron galiba biraz acele ederek Birlik’te kalındığını açıklamıştı. Ama Büyük Britanya, Avrupa değildir. Avrupa’nın ötesindedir. Demokrasisi daha ileridedir. Kıtanın en iyi eğitim kurumları oradadır.
Daha 19’uncu yüzyılda tükettiği köylülük ve tarım için kendi çiftçisine hiçbir destek vermemişken, Avrupa kıtasının çiftçilerini beslemek Büyük Britanya’ya ağır geliyordu. Haklıydılar. Çünkü hayatları pek kolay değildir. Belki eski Taç ülkeleriyle (Commonwealth) ilişkilerini biraz daha geliştirebilirler. Bununla birlikte Britanya ve Avrupa’nın birbirinden ayrılacağı düşünülemez. Sistem şöyle olmalıdır. Herkesle yoğun ikili ilişkiler ve bir ya da iki ülkenin sultasına yönelik birliklerden uzak durmak. Bu referandumdan sonra kıyametin de kopacağını kimse düşünmesin.
Şimdi barış zamanı
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Temmuz 02, 2016 23:395dk okuma
Paylaş
İsrail’le, Rusya’yla normalleşme... Evvela barış, sonra diplomasi ve politika... Barışın ciddi olarak tehlikeye girdiği ortamda; tabiatın bile bize acımadığı bir dünyada refah ve huzur nasıl mümkün olabilir, anlamak mümkün değil.
Haberin Devamı
14 MAYIS 1948 günü, İsrail’in kurucu babalarından David Ben Gurion, Tel Aviv’deki ofisinin balkonundan İsrail devletinin kuruluşunu ilan etti. İsrail o tarihte Rusya göçmeni, bunun yanında özellikle Baltık ülkelerinden ve Polonya’dan, İkinci Harp’in sıkıntıları içindeki Macaristan ve Romanya’dan, ayrıca başat miktarda değilse de Alman-Avusturya ve Çekya bölgesi Yahudilerinden oluşuyordu. Kravat ve ceketlerinden dolayı Herr Doktor Jacke (Bay Dr. Ceket) olarak anılan Avusturya Yahudileri, Almanya ve Çekya Yahudileri İsrail’in gerçek kurucularıydı. Hukukçular onlardandı; doğal bilim insanları onlardandı.
TÜRKİYE İLK TANIYANLARDAN
Onların Hayfa’da kurduğu Technion (Teknik Üniversite) bu ülkenin üstün teknik gücünü ve mühendisliğini gösteriyordu. Hatta tarihçiler bile Almanca konuşulan bölgelerdendi. Yeni devleti Batı dünyası tanıdı. Harp süresince Yahudilerle pek çatışması olmayan, hatta Yahudi göçmen kabul eden Franco İspanyası ise tanımadı. Beri yandan, iki çok ilginç devlet, Sovyetler Birliği ve Türkiye, İsrail’i ilk tanıyanlar arasındaydı. 1967’den sonra İsrail devletiyle soğuk ilişki yaşayan Sovyet Rusya’nın ilk tanıyanlardan olması ilginçtir. Hatta sürgündeki New York merkezli Rus-Ortodoks kilisesi değil, Moskova Patrikliği’nin İsrail topraklarındaki Ortodoks Kilisesi temsilciliğini ve manastırlarını ele geçirmesi bundan dolayıdır.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Şimdi barış zamanı
ÇATIŞMAMIZ MÜMKÜN DEĞİL
Türkiye’nin İsrail’i tanımasıysa hep eleştirildi ama bugün artık bunlar unutuldu. Bilhassa Avigdor Lieberman’ın dışişleri bakanlığında, İsrail’in büyükelçimize gösterdiği, devlet protokolüne ve tarihi ilişkilerin ruhuna uymayan kabalık, bunun yanında Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e reva görülen ‘One minute’ gösterisi ilişkileri taşırdı. Şimdi başladığımız yere dönüyoruz. İsrail’i şu anda yönetenlerin ve bizim anlamamız gereken bir nokta var: İstesek de istemesek de bilmeliyiz ki ne ticari ne de diplomatik açıdan bu bölgede çatışmamız mümkün değil. Maalesef çok abartılan İsrail diplomasisi bu gerçeği anlamamak konusunda bizdeki bazı çevrelere taş çıkartır.
Haberin Devamı
AYNI DÖNEMDE İKİ BARIŞ HÜKÜMDARI
RUSYA-Türkiye dostluğuysa bir tezat gibi görünür ama gerçekte 1878 Berlin Kongresi’nde başlar. Rusya, Türklerle savaşa, kopardığı Panslavist gürültünün zorlamasıyla girişmiştir. Bu bir inatlaşma dönemidir. II. Alexander, savaş çanları çaldıkça pek de uygun bir halt karıştırmadığını anlamıştı. İsteklerinden tavizler vermeye başladı. Mithat Paşa takımı da bu tavizlere rağmen kendi tezinden hiç şaşmamakta inat etti. Berlin Anlaşması imzalandığı sırada Rusya tarihinin en üstün yetenekli, akıllı dışişleri bakanı Aleksandr Mihayloviç Gorçakov “Bu kadar asker, bu kadar para hepsi boşuna” demişti. Homurdanması, Berlin ve Londra’ya yani Bismarck ile Disraeli’ye karşı olmaktan çok Petersburg’a yönelikti. “Bu feci vaziyeti daha önceden görmeniz gerekirdi” diyordu.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
II. ABDÜLHAMİD VE III. ALEXANDER
II. Alexander suikasta uğradı. 1881’de tahta geçen III. Alexander ise Rusya tarih yazıcılığında ve dışarıda uzun zaman gerici ve dar görüşlü diye damgalanmıştır. Haksızdılar. III. Alexander kendisine resmi çevrelerin verdiği ‘barış arayan’ unvanına layıktır. Kocaman ve perişan Rusya’nın barış içinde çalışıp kalkınmaktan başka çaresi olmadığı açıktı. Aynı dönemde kendisinden çok daha zeki ve aynı düsturun öncüsü bir hükümdar daha vardı. Sonucu hepimiz biliyoruz: II. Abdülhamid ve III. Alexander karşılıklı ziyaretler, sulh gösterileri ve nutuklara başvurmadan, üstü kapalı uzun bir barış dönemine girdiler.
CUMHURİYET’TE RUSYA’YLA İYİYDİK
Haberin Devamı
Her iki devletin ulaşım düzeni, sanayileşmesi, eğitim kurumlarının büyümesi, eskiyle mukayese edilmeyecek bir hız içindeydi. Tarihte mutlak benzetme yapılamaz ama 1989 sonrası Rusya ve Türkiye de böyledir. I. Cihan Savaşı’ndan beri birbirine karşı silah çekmemiş, hatta Batı’ya karşı müttefik olmuş iki devlet, uzun ve yorucu Soğuk Savaş döneminden çıkmıştı. Bir neslin ömrü içinde Rusya, Türk teşebbüsü olan fabrikalar ve ticarethanelerle doldu, Türkiye, Rusya’da eğitim görmüş, iş öğrenmiş, çalışmış Türkleri ve Rus gelinleri tanıdı. Rusya ile olan ticaret bazı yıllar ilk partnerimiz Almanya’yı bile solladı.
Şimdi barış zamanı
İKİ ÜLKEYE ZARAR VERDİ
Suriye ile kavgada Rusya’nın kendine göre çıkarları vardır; bunları tasvip etmeyebiliriz ama Türkiye’nin Suriye etrafında kopardığı gürültüde hangi çıkarlarının olduğu ve neleri hedeflediği Davutoğlu’ndan başka hiç kimseye malum değildir. Bu iki ülkenin geniş coğrafyalarında ve sınırsız iç problemlerinde birbirleriyle iş yapıp güçlenmekten başka seçenekleri yoktur. Bunu anlamayanların yarattığı gürültü maalesef Ortadoğu’nun Türkiye’sine ve Kuzey dünyasının önemli gücü Rusya’ya büyük zarar verdi. Şimdi bir araya gelme çabasındalar.
Haberin Devamı
Sonuç şu: Üç tipik devletin, yani Türkiye, İsrail ve Rusya’nın kavgasından herkes nemalanır. Ama geçici barışlarından rahatsız olanlar da çoktur, son olaylara biraz da bu gözle bakmak gerekiyor. Evvela barış, sonra diplomasi ve politika...
İLBER HOCA ÖNERİYOR
‘SULTANIN PAŞALARI’
OLIVIER Bouquet, İstanbul’daki akademik çevrenin ilginç Fransız meslektaşlarındandır. Galatasaray Üniversitesi’nde iki dönem öğretim üyeliği yaptı. Osmanlı tarihini etüt edişinin nedenlerinden biri belki büyükdedesinin kimliğiydi (bu kişi Fransa’nın İstanbul ve St. Petersburg nezdindeki büyükelçisi Maurice Bompard idi). Bouquet, Osmanlı paşaları üzerinde bir tasnifli biyografi denemesi yaptı. İş Bankası’ndan çıkan kitabın kapağında 19’uncu yüzyıl devlet adamlarımızın en ilginçlerinden birinin resmi var: Osmanlı ordusunda daha otuzlu yaşlarda topçu mareşali olan Ahmed Cevdet Paşa.
ENTELEKTÜEL BİR ORDU
Ahmed Cevdet elli yıl yaşadı. Astronomi ve matematik konusunda Fransa’da yayınlanan eserleri, askeri tarih konusunda halen kullanılan bir monografisi mevcuttur. Az bilinen bir yönü de İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kitaplığının onun koleksiyonundan gelmesidir. Arada okuması yazması olmayan alaylı paşalar varsa da 19’uncu yüzyıl ricali seçkin entelektüelleri barındırıyor. Bunları yabana atmayalım. Abdülezel Paşa gibi mirliva rütbesiyle Yunan Muharebesi’nde şehit olan ve topografyayı ezbere bilen bir dâhi de var. Bouquet’nin eserinin 315’inci sayfasına, paşaların dil bakımından yeterlilik çizelgesine bakınız. 282 paşanın içinde Türkçeyi sadece konuşanlar var, anlaşılır. Sadece yazanlar var: Bunlar 17 adet, yani toplamın yüzde altısı. Kostaki Musurus Paşa’nın oğlu gibi Türkçe konuşamayanlar da var.
ŞARK’IN UYANIŞI
Benim bildiğim kadarıyla Rusya’nın Londra Büyükelçisi Kont Benckendorff da iyi Rusça bilmezdi. Muhtelif etnik gruplardan gelen 19’uncu yüzyıl paşalarının içinde Türklerin artık ekseriyette olduğu görülüyor. İçlerinde Ali Fuat Paşa, Mehmed Emin Âli Paşa, Reşit Paşa gibi dâhilerin yanında Şark’ın uyanışını temsil eden Ahmed Cevdet Paşa, Abidin Paşa gibileri de var. Bu kitapta Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa için fazla bir bilgi bulamadım. (O konuda Abdulhamit Kırmızı’ya müracaat etmeli.) Olivier Bouquet’nin hacimli eserindeki sınıflaması ve biyografi taraması ilginç bir başlangıç. Bu gibi çalışmalar bize yeni bilgiler de kazandırabilir.
İnsan nefesi bile Ayasofya’yı tahrip edebilir
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Temmuz 09, 2016 22:324dk okuma
Paylaş
Ayasofya’da tartışma bitmez. Şimdi de 85 yıl sonra ezan okunmasıyla gündemde. Ama evvela şunu unutmamalı, bu işin şakaya gelir yanı yok; sürekli restorasyon ihtiyacında olan bir yapıdan bahsediyoruz. Eski eserleri korumak ne kuru bir turizm, ne de gösterişle bağdaşacak bir iştir. Beşeriyetin uzun, kültürel macerasına saygı duymak gerekiyor.
Haberin Devamı
AYASOFYA sanat tarihçilerinin deyişiyle, ne ortaçağ Hıristiyan sanatına ne de Batı Avrupa’daki Romanesk, Gotik-ojival mimari tarzına giren bir eserdir. Bir kere teknik bakımdan Ayasofya kendisinden sonraki asırların ta 15’inci yüzyıl sonuna kadar geçemediği bir mükemmelliği ifade eder. Mimarları Trallesli (Aydın) Anthemius ve Miletoslu İsidoros, eskiçağ inşaat bilimlerini ve matematikçilerini çok iyi tanırlardı. Başta Arşimed’inki olmak üzere İskenderiye Kitaplığı’nda kaybolan birçok eseri Anthemius derleyip zikretmiştir.
Ayasofya’nın kendinden evvelki bazikal kiliselere üstünlüğü temeller ve sütunlara dayanan merkezi kubbeli bir eser olmasıdır. İnşaat sırasında binlerce işçi ve ustanın sevk ve idaresindeki başarı, mimari tarihinde 15’inci asırda Brunelleschi’nin mühendisliğine dek görülmeyen ustalıklı bir sisteme dayanmasındadır. Böyle bir ustalıklı sistem ve çalışma sayesindedir ki Ayasofya yedi yılda bitmiştir. Bu tıpkı Mimar Sinan’ın ustalığı gibidir. Ne var ki, İslam dünyasındaki bazı büyük camiler ve kervansaraylar hariç ne Bizans’ta ne de Batı Avrupa’da bu kadar çabuk biten bir yapı yoktur. Üstelik merkezi kubbe sistemi de bir daha Floransa’daki katedrale kadar tatbik edilememiştir. Ayrıca bu kubbe birkaç defa çatlama ve hatta yıkılma tehlikesi geçirmesine rağmen ustalıkla restore edilmiştir. Son başarılı restorasyon istinat sistemini icat eden Mimar Sinan’ın işidir ve o da bu çalışmasıyla haklı olarak iftihar etmiştir.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
MOZAİKLERİ KORUNDU
Ayasofya 1453 Mayıs’ında camiye çevrildi. Dokuz asır boyu Hıristiyanlığa hizmet eden ve fakat hem Hıristiyan hem de Müslüman dünyanın ihtişamına göz diktiği, buna rağmen bir eşini yapamadığı bu yapı bundan sonra beş asır boyu cami olarak hayatına devam etti. Osmanlı sanatının en güzel çinili üç türbesi, kütüphanesi, medresesi bu yeni caminin ilaveleridir. Burası, bütün İslam dünyasının hayallerini kurduğu bir ibadethaneydi. Ayasofya’nın hutbesi ayrı bir ritüele tabiydi. Hatipler, imamlar, müezzinler ve görevlilerin Fatih vakfiyesine göre ayrı bir geliri vardı. Medresesi ve kütüphanesi gözde bir kurumdu. Ancak kabul etmek gerekir ki, Selimiye ve Süleymaniye ile İslam dünyasında bir ihtişam ortaya çıktı.
Haberin Devamı
1849 yılında Sultan Abdülmecid Han’ın emriyle cami restore edildi. Brera Akademisi mezunu olan ve Rusya hizmetinde çalışırken Rusya sefaretini yeniden inşa ederek göze giren mimar Fossatti kardeşler, Osmanlı başkentindeki resmi binalarıyla tanındıkları için (Arşiv Binası, İran Sefareti, şimdi yok olan Adliye gibi) Ayasofya’nın restorasyonu da onlara ihale edildi. Fossatti kardeşler, freskleri onardı ve aynısını mozaiklere de tatbik ettiler.
Görüldü ki 1453’teki camiye çevirme operasyonu, mozaik ve desenleri tahrip etmek bir yana muhafaza etmiştir. 15’inci asırda ‘reconquista’dan (İspanyolların Müslüman Endülüs’ü yeniden fethi) sonra kiliseye çevrilen Kurtuba’daki muhteşem mescit maalesef benzer talihe sahip olmadı. Bizans tipi mozaikleri tahrip oldu, cami içindeki sütunların simetrik yapısı Şarlken’in bile beğenmediği bir ilave katedral ile tamamen bozuldu.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
SESİN ETKİSİ HÂLÂ SIR
Ayasofya 3 Kasım 1934’te, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığındaki vekiller heyeti kararıyla müzeye çevrildi. İslam hattının harikası sayılan, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin levhaları, büyüklükleri dolayısıyla dışarı çıkarılmadı. Ayasofya, eklektik bir eser olarak ziyarete açıldı.
Ayasofya’nın müze haline getirilişinin arkasındaki dış siyasi baskıların varlığı veya etkinliği henüz bilinmiyor ama bu eser hiçbir dini cemaatin ayinine açılmamak kararıyla bir dönüşüm yaşadı.
Israrla şunu belirtmek gerekiyor: Ayasofya üzerindeki tasarruflarla meydana çıkacak buhranı göğüslemek nasıl mümkün olur, bunu tahmin etmek kolay değil. Şimdiden Türkiye’deki en dikkati çeken dış olay haline geldi.
Haberin Devamı
Beri yandan Ayasofya devamlı restorasyon gerektiren, beşeriyetin yüzde yüz ayakta kalan en eski anıtlarından. Sesin onda nasıl bir etki yaratacağını bilmiyoruz; kesinlikle konserlere açılmaması gerekir. Hatta bilim insanları yan ve üst galerilerin de ziyaretçilere kapatılmasının yararlı olduğunu söylüyorlar. Bugünün teknik imkânlarıyla yapılan neşriyat ve röprodüksiyonlar bu talebi de haklı kılıyor. Hatta ziyaretin belirli günlerle sınırlı kalması da doğru olabilir.
Kremlin kiliseleri böyledir. Eski anıtlarda insan nefesinin birçok şeyi tahrip ettiği biliniyor, tahribin derecesi tartışılıyor. Kapadokya kaya kiliselerindeki sorumsuzca ziyaretler freskleri mutlaka tahrip edecektir. Bunlar benim değil uzmanların görüşü; aynı keyfiyet bazı tarihi camiler için de geçerlidir. Eski eserleri korumak ne kuru bir turizm, ne de gösterişle bağdaşacak bir iştir. Beşeriyetin uzun, kültürel macerasına saygı duymak gerekiyor.
Haberin Devamı
YÜZYILLAR BOYU TEK BAŞINA
“Ayasofya’nın kendinden evvelki bazikal kiliselere üstünlüğü temeller ve sütunlara dayanan merkezi kubbeli bir eser olmasıdır. İnşaat sırasında binlerce işçi ve ustanın sevk ve idaresindeki başarı, mimari tarihinde 15’inci asıra kadar tekrarlanamamıştır.”
BİRAZ CİDDİ OLALIM LÜTFEN
MİLLETİN zenginleşmesi ve arabasının olması çok güzel. Uzun tatilde İstanbul’dan kaçmak da anlaşılır. Vakıa, İstanbul da bu kaçıştan hiç şikâyet etmiyor, nefes aldı. Meğer İstanbul hakikaten dünyanın en güzel ve en rahat yaşanan başkenti olabilirmiş. Beri yandan yeni köprü bedava, bayram geçişine açıldı diye bunun şirketin bir sadakası olarak ilan edilmesi hoş değil. Kırk günlük yas süresi bitmedi, ananemiz kırk günü icap ettirir. Mamafih buna göre köprü açılışında konfeti patlatmak ve oynamak çok ayıp, ciddi olalım.
Köprüden geçerken ‘selfie’ çekmek ne demek onu da anlamak mümkün değil. Bursa’ya kadar tıkanıklık bayramda bile devam etti. Böyle zamanlarda feribot kullanılması tavsiye edilir. Bu arada üzülerek belirtmek zorundayım ki arabaların sayısı ve kalitesi artıyor ama yol kenarında da çöp yığınından geçilmiyor.
DÜZELTME
GEÇEN haftaki yazımızda sadrazam Ahmet Cevat Paşa, iki kere Ahmet Cevdet Paşa diye geçti. Bu tam bir dalgınlık eseri. Okuyuculardan özür diliyorum.
.En dehşetli darbe girişimi
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Temmuz 23, 2016 23:004dk okuma
Paylaş
15 Temmuz gecesi saat 22.00 civarında Türkiye ani bir hareketle çalkalandı. Bu darbe alışıldığı üzere sabaha karşı değil hafta sonu gecesinin en hareketli anında cereyan ediyordu. Köprüler kapatılmıştı. İçten bir ihbar nedeniyle darbe planının çözüleceği anlaşıldığından acele davranmışlardı. Her halükârda John Kerry’nin “Parlak olmayan bir planlama” diyeceği kadar perişanlık söz konusuydu...
Haberin Devamı
DARBECİ grubun bir enaniyet içinde olduğu anlaşılıyor; karizmaları ve kerametleri kendilerinden menkul, herkes onlardan aşağı ve herkes onlara tabi olmak zorunda. Kapalı grupların en büyük çelişkisi, kendilerini beğenirken etraftakilerin nefretinin başladığını görememeleridir. Örgütlenmenin getirdiği başarılar kısa zamanda bir iç tıkanmaya dönüştü. Darbe girişimi gecesi Cumhurbaşkanı’nın Hande Fırat aracılığıyla verdiği demeçten sonra köprüye yönelenlerle köprüyü kesenler arasında büyük bir çatışma oldu ve burada halka ateş açıldı, malum. Bu darbe teşebbüsünde en hazin olaylardan biri köprüye yığılan ve sözde tatbikat diye yanıltılan askerler (erat) ve gene sözde tatbikat diye Çengelköy’e yönlendirilen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerdir. Bu kesimden masum olanların derhal tespit edilmesi gerekir.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
KRİTİK DÖNEMDE BAŞARILI GAZETECİLİK
Darbe girişimlerini tespit edip Cumhurbaşkanı ve hükümeti haberdar etmekle görevli makamların görevlerini yerine getiremediği bizzat Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın demecinden anlaşılıyor. Her halükârda darbenin önlenmesinde 1’inci Ordu Komutanı Ümit Dündar Paşa’nın etkin olduğu açık. Darbe gecesi çok etkin bir habercilik örneği Doğan TV Ankara Temsilcisi Hande Fırat’tır. Türkiye’de her zaman böyle kritik gazeteciliği başarıyla tamamlayanlar çıkıyor. Demek ki basının bugünkü olumsuz görünümü kaçınılmaz bir gelişme değil. Kuraldışı nitelikli elemanlar ortaya çıkabiliyor.
ASKER DÜŞMANLIĞINA GİDİLMESİN
Darbe girişimi gecesi maalesef ne 27 Mayıs 1960, ne 12 Mart 1971, ne de 12 Eylül 1980 olaylarına benzemeyecek şekilde dehşetengizdi. Lütfen bu gecenin etkisiyle asker düşmanlığına gidilmesin. Bu grup bizim bildiğimiz ordu değildir. Nihayet bir yurdun savunması asayişin de ötesinde bir mekanizma ve birikim ister. Ordunun iç terfi düzeni orduya ait bir olaydı. Saltanat döneminde bile asker ocağına müdahale bir numaralı asker ve orduların başkumandanı olan padişahla ama gene asker ocağının kendi kurallarıyla giderdi. Maalesef 2007-2013 yıllarında dar bir cemaat grubunun askerlik dışı eğitimle biçimlendirdiği kişi ve grupların terfi ve tayin düzenine karıştığı anlaşılıyor. Bu gibi hareketlere müsamaha edilmemesi gerekir. 1826 yılında yeniçeri ocağına karşı Sultan Mahmud yeni orduyla savaş açtığında cihat bayrağı açtı ve minarelerden sala okundu. Bu son derece ciddi bir olay, ciddi bir davettir. Bu sefer de aynı şey tekrarlandı, lakin hafızaları aşındıracak derecede tekrarlanmaması gerekir. Kanlı darbe girişimi bastırıldı.
Haberin Devamı
AYAKLANMADAN ‘COUP D’ÉTAT’YA
TÜRKİYE tarihi yeniçeri ayaklanmalarıyla doludur. Osmanlı saltanatının en güçlü asırlarında olduğu gibi, 19’uncu asır sonuna kadar kapıkulu ayaklanmaları tarihi yönlendirir. İçinde ulufe meselesi ve züyuf akçe (değeri düşürülmüş gümüş sikke) dolayısıyla olanlar da vardır. Devletlûlar arası çatışma ve kışkırtmalardan dolayı çıkanlar da vardır. Payitaht halkının çektiği sıkıntılar ve yeniçerilerin empoze ettiği devletlûların idareye geçirilmesi talepleri bazı ahvalde ilmiye sınıfının desteklemesiyle sokak isyanlarını çıkarır. Çok kanlı bitenleri vardır.
IV. MURAD’IN İNTİKAMI
Asker kelle ister, çocuk padişah IV. Murad, 17 yaşından sonra devleti şiddetle yöneterek bu gibi başkaldırıların intikamını aldı. En sonuncusu III. Selim’in ve II. Mahmud’un asırlarındaki reformlarına karşı yeniçerinin isyanlarıdır. 1826 askeri ayaklanmalara son verdi ve 1876’ya kadar da yarım asır hükümet darbesi görmedik. Tanzimat asrının asıl hedefi ve başarısı buydu. Ne yazık ki iktisadi ve mali çöküntü müdahaleyi hızlandırdı ve bu müdahaleler artık modern anlamda “coup d’état” (askeri darbe) biçimine dönüştü. Son asırdaki darbeler beş asırlık ayaklanma geleneğinin çok dışındadır.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
CUMHURİYET’LE BİTMİŞTİ
1876’dan 1908’e kadar 33 yıllık otoriter yönetimden sonra tekrar bir askeri darbeyle Osmanlı saltanatının gücü İngiltere kraliyetinin bile gerisine düştü. Osmanlı padişahı adeta meşruti bir monarşinin temsilcisi haline geldi. Lakin memleketteki yönetim bir meşrutiyetin gerektirdiği demokrasiye sahip değildi. Gerçi, dönemin meşruti sistemlerinde de (anayasal monarşi), her yerde İngiltere tacının ve parlamentarizminin uyumlu hali söz konusu değildir. Görünüşte Almanya ve Avusturya da meşrutiyetle yönetiliyordu ama Britanya’dan çok uzak durumdaydılar. 1905’ten sonra sözde Rusya’da da meclis vardı ve İran’da da... Darbeler asrı Cumhuriyet’in ilanıyla bitmiştir. Kırk sene sonra bir daha avdet etti. Darbelerin anatomisi ve nedenleri çok tartışılır. Hoş bir siyaset tarzı olmadığı, çok şeyleri götürdüğü gerçektir. Lakin niye oluyor sorusuna herkesin düşünüp çare araması gerekir.
Haberin Devamı
SOSYAL MEDYAYI KULLANMIYORUM
GEÇEN Pazar Hürriyet internet sitesinde yazdığım gibi benim kalemimden çıkmayan deyiş ve ifadeler sosyal medyada yer aldı. Bunlarla ilgim yok ve sosyal medyayı kullanmıyorum. Sadece etkinlik ve kitaplarla ilgili bilgilerin paylaşıldığı Twitter’da @ilberortayligsu hesabı var. Bu nedenle haberleşme ve yazışma hakkıma saygı gösterilmesini rica ederim.
.Halil Hocamızın ardından...
#Halil İnalcık#Fatih Camii Haziresi#Osmanlı Tarihi
Temmuz 30, 2016 22:305dk okuma
Paylaş
40 gün sonra 100 yaşını tamamlayacaktı. En tanınmış bilim adamları ve filozoflar arasında dahi 99’uncu yaşına kadar kalıcı eser veren görülmez. Halil Hoca, Doğu’nun ve Batı’nın saygıyla ve çekinerek andığı bir otoriteydi. Hepimiz o çekinenlere dahiliz. İnalcık literatürü insanların dikkatli yazıp konuşmalarına neden olduğu sürece verimli çalışma yapılıyor demektir.
Haberin Devamı
İMPARATORLUĞUN zor günlerinde İstanbul’da doğdu ve çocukluğunu geçirdi. Ana tarafından İstanbul’un şeyh ailelerinden birinden geliyor. Babası Seyid Bey tüccardı. Hatıratında da belirttiği gibi ticaret dolayısıyla Mısır’a gitti, iflas etti ve orada öldü. Bütün Cumhuriyet kuşağı gibi hayata zor başlayan bir neslin içinde belki de en sıkıntılı yoldan gidenlerdendi. Doğduğu ve köklerinin ait olduğu kentte sadece ilkokula başlayabildi, ortaokula devam için Sivas Öğretmen Okulu’na ardından Balıkesir Öğretmen Okulu’na geçti. İlk anda çok sıkıldığı Balıkesir’de kendisinin mühendis zekâsını keşfeden Nusret Kürkçüoğlu ve asıl tarihçi ve edip tarafını keşfeden, onu bir anlamda yeniden inşa eden edebiyat tarihinin kutbu Abdülbaki Gölpınarlı hocaya da bu kentte rastladı.
TÖRENDE ATATÜRK DE VARDI
Onlardan aldığı feyzle Cumhuriyet kültür tarihinin en önemli kurumu olan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 1935’te eğitime başladı. Fakülte bugünkü küçük tiyatro binasında, Evkaf (Vakıf) Apartmanı’ndaydı. Açılış töreni Halkevi’nde yani 3’üncü Tiyatro’da yapıldı. Gazi Reis-i Cumhur Kemal Atatürk törendeydi. Genç Halil etkilendi. “Bu büyük adamın ilkeleriyle Türk tarihi yazacağız” diye söz verdi kendine. Gerçekten de ömrü manasız milliyetçiliğin dışında Türkiye ve Balkan tarihinde Türkçe arşiv belgeleri, tarihi kaynakları bunun paralelindeki Avrupa arşiv ve tarihçilik eserlerinin kullanımıyla başladı ve geçti.
BOZKIRDAKİ İLİM YUVASI
1920’lerin Türkiye’sinin nüfusu 14 milyondu. Ciddi hastalıklar vardı. Halkın yüzde 90’ı okuma-yazma bilmiyordu. Kurucu generaller bütçenin askerliğe ayırdıkları payını iki sahanın lehine küçülttüler. Ortaya bir sağlık ve maarif ordusu çıktı. Sağlık ordusunun başında Refik Saydam, maarif ordusunun başında ise Mustafa Necati vardı. Genç Halil’in öğretmenlik için ortaokul ve liseye gittiği Türkiye böyleydi. Onun mesleğe başladığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Ekrem (Akurgal) ve Hititolog Sedat (Alp) gibi genç hocalar da Almanya’dan doktoralarını tamamlayıp geldiler. Kısa zamanda sahalarının dünya çapında otoritesi oldular. Parlak mülteci mimar Bruno Taut’un yaptığı mimari tarihine geçen bina, bozkırda görkemli bir eser ve muhteşem bir ilim yuvasıydı. Genç hoca Halil İnalcık’ın şöhret olduğu dergâh buydu.
Halil Hocamızın ardından...
Yaşamı boyunca kaleme aldığı 500’ü aşkın ünlü makale halen başvurulan en önemli kaynaklardır. Yirmili yaşlarda yazdığı ‘Tanzimat ve Bulgar Meselesi’ Osmanlı-Balkan tarihini değiştiren büyük yapıtlardan. Sadece son altı yılda yazdığı ‘Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab’, ‘Devlet-i ‘Aliyye serisi’, ‘Osmanlılar - Fütühat’, ‘İmparatorluk’, ‘Avrupa ile İlişkiler’, ‘İstanbul Tarihi’, ‘Türk Tekstil Tarihi’ gibi eserler bile üreticiliğine örnektir.
FUAD KÖPRÜLÜ’NÜN EKİBİ
1930’ların tarım ürünleri satarak geçinen Türkiyesi arkeoloji, Bizans araştırmaları, Hititoloji ve Asuroloji yetiştirmek için dışarıya öğrenci yolladı. Bizans araştırmaları için gidenler çok varlık gösteremediler. II. Harp öncesi diktatör Nazi Almanya’sından bu dallardakiler de Türkiye’ye geldi. Türk tarih kürsüsü içine Alman profesör almaya pek istekli değildi. Karl Süssheim ve Hellmut Ritter bir istisna sayılmalı. Fakat Fuad Köprülü, Çarlık Rusya’sından kaçıp gelen genç Türkleri kadrolarına dahil etti. İnsanları tanımadaki ustalığıyla da Pertev Naili Boratav, Orhan Şaik Gökyay, Nihal Atsız, Abdülbaki Gölpınarlı ve Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki yıllarda da Halil İnalcık’ı ve Osman Turan’ı eğitim trenine aldı.
90’LI YAŞLARDA YAZDI
Halil Bey doktora tezi olan ve hâlâ kullandığımız ‘Tanzimat ve Bulgar Meselesi’ni 22 yaşındayken tamamladı. Ne İstanbul veya Anadolu’daki misyon mekteplerinde okutulmuştu, ne de Avrupa’ya gitmişti. 36 yaşında ilk defa ABD ve İngiltere’ye gittiği vakit burada öğrendiği İngilizce, Fransızca ve Almancasıyla o dünyaya intibak etti. Avusturyalı Paul Wittek’in Türkiye’den hatırladıkları içinde genç Halil İnalcık Almancasının mükemmelliğiyle yer alır. Heves ve gayretin sonu yoktu, 50’li yaşlarında Chicago’da İtalyancayı da devirdi. Neden derseniz; Cenovalarının yoğun olarak oturduğu Kırım’daki Kefe şehrinin Osmanlı tahrir defterini yayımlamak ve yorumlamak için Ceneviz belgelerini ve Cenovalı tarihçilerin yazdıklarını hatmetmek zorundaydı. 90’lı yaşlarında eser vermek bu yaşını geçen hemen hiçbir tarihçiye nasip olmamıştır. ‘Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab’ onun Osmanlı Divan Edebiyatı ve Fars edebiyatı üzerindeki bilgisini, kimselere pek göstermediği ustalığını ve iyi eğitimini gösterir. Yorum gücüne hayran olmamak elde değildir.
MANALAR ÂLEMİNDE SOHBETTE
HALİL İnalcık Hoca talebelerinin isteği üzerine Fatih Camisi’nin haziresine defnedildi. Bir Türk pantheonu, münevver kabristanı olan Fatih Camisi haziresine defin zor bir işlemdir ve bakanlar kurulu kararı ve cumhurbaşkanının tasdikiyle olur. Kısa zamanda bu konuda gerekenleri yapan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Sayın İbrahim Kalın, bizzat emri veren Cumhurbaşkanımız ve hükümet başkanımız Binali Yıldırım’a teşekkür etmek gerekir. Halil Hoca’nın Gazi Osman Paşa’nın türbesi civarındaki bölümde kâbir komşusu ‘Dîvânü Lugati’t-Türk’ü kayıtların arasından çıkarıp alan, inceleyen, neşreden Türk dilinin muhterem hizmetkârı Diyarbakırlı Ali Emîrî Efendi’dir. İkisinin sohbeti manalar âleminin en renklilerinden olmalı.
'HATAYI KENDİNDE ARA' ÖĞÜDÜ
OSMANLI tarihi için birinci ve doğru kaynak belgedir. Belgeyi ancak belge düzeltir ve belge doğru okunmalıdır. Bir seminerde; “Bu ibare kâtip hatası olabilir mi?” dedim. Halil Hoca “Hatayı kâtipte değil kendi dikkatinde ara” dedi.
Halil Hocamızın ardından...
EN UYGUN MEZAR
HALİL Hoca, Fatih Camisi’nin haziresinde Plevne Kahramanı ve Osmanlı Tanzimat asrının münevver mareşali Gazi Osman Paşa Türbesi’nin yanına defnedildi. Hayatında Fatih Sultan Mehmed dönemini en kalıcı yorumlar ve belgelerle aydınlatan Şeyhül müverrihin için daha uygun bir istirahatgâh bulunamazdı. Türkiye tarihçiliği Halil İnalcık’la gerçek rayına oturmuştur, bu yolda gitmesini bilmeyenlerin fazla bir şey yapabileceği söylenemez. Yolu doğru tayin edenlerse hiç şüphesiz gelecek nesillere yeni bir şuur kazandırırlar.
TALEBELERİNE UÇMAYI ÖĞRETİR
HALİL Hoca’nın talebesi olmak bir imtiyazdır. Serttir ama bu sertliği daha çok etki eden keskin bir ironiden oluşur. Sınırsız hacimde okutur, ama konu lüzumsuz uzatılmaya başlatıldığında durdurur. Oryantalistler dünyasında iki hoca vardır ki, bunlar talebelerine uçmayı en iyi öğretenlerdir diyebilirim: Halil İnalcık ve Bernard Lewis. Halil İnalcık’ın yetiştirdiği talebeler Amerikalı, İranlı, Ukraynalı veya Türk olsun, her zaman onun talebesidir ve her zaman her yaşta hocalarından çekinirler. Bu çekinme o olsa da olmasa da onun tespit ettiği yöntem ve meslek ahlakıyla ilgilidir.
Yüksek’ mimarlar Mimar Sinan’dan daha mı yüksek?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ağustos 06, 2016 21:545dk okuma
Paylaş
Belediyelerin bütçeleri arttı, faaliyet alanları genişledi ama hemşerilerin temsil kapasitesi hiçbir şekilde değişmedi. Belediye reisi bir mimar seçiyor, yine belediye reisinin partisindekiler de onun getirdiği planı tasdik ediyor. Vapurların tipini, şehir otobüslerinin renklerini ahaliye sormak kurnazlığını gösterdiniz, buna gerçi bir itirazım yok, fakat şehrin hem görünüşünü hem de dibini kazacak sözde imar faaliyetlerine gelince bu incelik neden gösterilmiyor?
Haberin Devamı
Hİtler, Almanların Varşova’dan çekilmeleri ve şehrin boşaltılması sırasında kesin emrini verdi; tahliye sırasında şehir dinamitlerle havaya uçurulacak, hava bombardımanının tesadüflerine bırakılmadan taş üstünde taş kalmayacaktı. Yeryüzünden Polonya tarihinin kalıntıları, sanatı, kültürü silinecekti.
Hitler’in Paris gibi bazı merkezler için verdiği bu emir tatbik edilmemiştir. Kısmen Alman komutanların ve yetkililerin bu gibi çılgın projeleri tehir ve terahi (sümen altı) ettikleri biliniyor. Zavallı Polonya içinse kimse böyle bir cesareti ve insanlık pırıltısını gösteremedi. Ama tahrip edilen Varşova yeniden kurulmalıydı. Bu çok uzun ve başarılı bir süreçtir. 1970’lerin başında Varşova’dayken hâlâ bu tartışmaların devam ettiğini görüyorduk.
Bu çeşmenİn tarİhİnİ bİz bİlİrİz çünkü bu hanımefendİyle gençlİğİmİz onun altında geçti.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Polonya’nın tarih bilginleri, sanat tarihçileri aslında muazzam bir koleksiyon bırakmışlardı ve bunlar restoratörler tarafından titizlikle kullanılmıştı. Buna rağmen şehrin her köşesi için halkoyuna başvuruluyor ve pasif bir oylamadan çok tartışmaya önem veriliyordu. Mesela “Şu kemerin kavuşma noktalarındaki bu düzlük doğru değil, burada şöyle yaprak motifleri vardı” deniyor. “Nereden biliyorsunuz?” Cevap: “Yanımda gördüğün hanımefendiyle gençliğimizi bunun altında geçirdik.”
1950’lerin sonundaki çılgın istimlakten şikâyet eden çoktu. Lüzumsuzca ve cahilce istimlak operasyonu sırasında yıkılan Mimar Sinan mescitlerini Turgut Özal devrinde sözde restore edip yeniden yapmaya kalktıklarında işin dehşeti ortaya çıktı. Bizim mimarlarımız, sanat tarihçimiz ve şehircilerimiz Polonyalı gibi eğitimli kavimlerden meslektaşlarının eline su dökemezlerdi. İstanbul’da yıkılan onlarca eserin bırakınız rölövelerini, doğru dürüst işe yarar krokisini, hatta yeterli cepheden ve yönlerden çekilen fotoğraf albümlerini dahi bulamadılar.
Haberin Devamı
BİZDEKİ BELEDİYELER AVRUPA ORTAÇAĞINDAN GERİ
Bizde idare bir halt karıştıracağı zaman kimseye sormaz. Kabataş İskelesi’ni entegre ediyorlarmış; bu büyük iddianın bugünküne göre ne farkı olduğunu anlamak mümkün değil. Halka açık projeler ve tartışma faaliyetleri söz konusu değil. Mimar arkadaşın projesini Şehir Meclisi kabul etmişmiş. Şurada bir kere daha belirtelim; bizim şehir meclisleri yapısal oluşumu itibariyle Osmanlı şehremaneti ve taşra belediye meclislerinden daha iptidai ve antidemokratik bünyelidir. Avrupa’nın ise ortaçağı ve hatta İtalya’daki faşizm dönemi belediyelerinden bile daha geridir. Belediye meclis üyelerinin, şehirlerin seçkin hemşerilerini meydana getiren, oluşturan zümrelerin ve kitlelerin temsil kabiliyetini engellediği herkesin malumudur.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Belediyelerin bütçeleri arttı, faaliyet alanları genişledi ama hemşerilerin temsil kapasitesi hiçbir şekilde değişmedi. Belediye reisi bir mimar seçiyor, yine belediye reisinin partisindekiler de onun getirdiği planı tasdik ediyor. Vapurların tipini, şehir otobüslerinin renklerini ahaliye sormak kurnazlığını gösterdiniz, buna gerçi bir itirazım yok, fakat şehrin hem görünüşünü hem de dibini kazacak sözde imar faaliyetlerine gelince bu incelik neden gösterilmiyor, referandumun yerini sadece bir idari pişkinlik alıyor. Türkiye iyi mühendisler ülkesidir. Fakat mimarlar sadece bu sözünü ettiğim idareci pişkinliğinden yararlanan zümredir.
MİMAR SİNAN’LA BOY ÖLÇÜŞMEK!
Haberin Devamı
Mimar Hakan Kıran’ı hepimiz tanıyoruz; onun fonksiyonu adeta İstanbul kıyılarındaki Mimar Sinan’ı gölgelemeye çalışmaktır. Malumunuz Azebkapı Camii’nden yani Sokullu Mehmed Paşa’nın Mimar Sinan’a tersim ettirdiği camiden sonra, Kıran, Kabataş’a yakın Molla Çelebi Camii’nin yanında da arz-ı endam ediyor.
Birincisinin yanına Haliç üzerindeki metro köprüsünü tersim etti. Şimdilik Kılıç Ali Paşa Camii ise sadece ve sadece Menderes döneminin gudubet liman, antrepo binalarıyla dolu. 1950’lerdeki bu görgüsüzlüğü anlamak mümkündür. Fakat bu binaların hâlâ kullanılması ve hatta bir tanesinin ‘modern sanat’ müzesi olması ne anlaşılır ne de affedilir bir durum. II. Mahmud devrine ait Nusretiye Camii, gene Mimar Sinan dönemine ait bir eser olan Molla Çelebi Camii ve Tanzimat’ın ince eseri Dolmabahçe Camii arasındaki kordon, mimar Kıran’ın bu seferki hedefi. Bizim mimarların hepsinin unvanı ‘yüksek’tir. ‘Yüksek’siz olan Mimar Sinan’ın eserlerine haddini bildirmek(!) üzere onunla yarışa çıkmalarından anlaşılıyor.
Haberin Devamı
Hakan Kıran, Mimar Sinan’ın iki eseriyle de boy ölçüştüğünü sanıyordur. Aziz milletimiz ne kadar ilgilendi bilmiyorum ama dünyaya fazla iddialı bir projeyle çıktık. Haliç Metro Köprüsü ve metronun Süleymaniye’nin temellerine yürüyen yapısı bir yana köprünün boynuzları ne işe yaradı, anlamıyoruz. Şimdi de Kabataş’ta Molla Çelebi, Dolmabahçe Camii ve Sarayı gölgeleyecek bir ‘Martı projesi’ var. Şu kadarını söyleyeyim; bu martılı, deniz kabuklu projeler kabak tadı vermiştir. İnsanoğlu en aşağı 60 yıldan beri bunları tanıdı. Türkiye mimarları projelerini sağdan soldan kopya etmekten ne zaman vazgeçecekler. Biraz bulundukları coğrafyayı, onun jeolojisini, tarihi, mimari eserlerini Ortadoğu ve Avrupa tarihini öğrenseler daha iyi olur.
GELECEĞİN TÜRKLERİ AĞIR BORÇ ÖDEYECEK
Tarihi bakımdan bu kadar önemli, bir kilometrekarelik alan içine Özal devrinde dikilen oteller, son zamanda yenilenen stadyum ve şimdi planlanan bu güya ‘ulaşım entegrasyon merkezi’nin kimseye sorulmadığı, tartışılmadan iş bitirildiği anlaşılıyor. Allah korusun ama bu eserleri tabiatın yutacağını söyleyenler var. Şurası muhakkak; geleceğin Türkleri bu kepazelikleri ortadan kaldıracak ve çok ağır tazminat ödeyecekler, hukuk bunu icap ettiriyor. Bazı grupların, zümrelerin cüretkârlığına hayır denmezse torunlarımızı çok ağır borç altına sokacağız.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin proje hakkında internet sitelerindeki söylentileri protesto eden bildirisi teatral yönden ‘grotesk’ (yani abes, gudubet, gülünç) diye ifade edilebilir. Günlük hayatımıza ön yaptırımlarıyla çoktan giren bu inşaatın resmen projesinin ilan edilmemesi ne kadar yakışıksızdır. Spekülasyonu önlemek istiyorsanız tasdikli projenizi ayan beyan ilan etmeniz gerekirdi.
‘Yüksek’ mimarlar Mimar Sinan’dan daha mı yüksek
BİR DÖNEMİ AYDINLATAN BİR ESER
İlber Hoca öneriyor...
18’İNCİ yüzyılın ikinci yarısından sonra imparatorluğun her yerinde mahalli hanedanlar ortaya çıktı. Bunların bazıları merkezden tayin edilen sancak beyi ve beylerbeyinin ahfadından gelirler. Bazıları ise toprak sahibi olan ayanların yani bir nevi türedi feodallerin en güçlüleridir. Manisa-Saruhan bölgesinde Karaosmanoğulları, Vidin’de Pazvandoğlu, Musul’da Kotalhalilzadeler, Çukurova’da eski bir aile olan Ramazanoğulları, Şam’da Attassiler, Azımzadeler (Kemikoğulları), Yanya’da Tepedelenliler, Trabzon’da Tuzcuoğulları, bu tür ailelerdendir. En ünlülerinden biri Yozgat yöresindeki Çapanoğulları’dır. Bugün dahi kalabalık bir aile olarak Türk hayatının her kompartımanında göze çarparlar.
HEM MÜSLÜMAN’A HEM GAYRİMÜSLİME
18-19’uncu asır dönemecinde Çapanoğulları yörenin hâkimiydi ve tıpkı Şam’daki el-Azm, Yanya’daki Tepedelenli gibi bulundukları Bozok sancağında sayısız eser yaptılar. 19’uncu asır Osmanlı aydın despotizminin havasına uygun bir biçimde Müslümanlar kadar gayrimüslim nüfusa da hizmet ettiler. Ayanlık olayı bir kaba sömürü veya yerel başkaldırı kadar, imparatorluk taşrasının modernleşmesi anlamına da gelir. Hiç şüphesiz ki merkeziyetçi devlet yapısı ve Sultan Mahmud’un mutlak monarşist kişiliği bu düzeni ortadan kaldırmıştır.
GERÇEK BİR EMEK ÜRÜNÜ
Hacettepe Üniversitesi’nin sanat tarihi hocalarından Profesör Hakkı Acun, bölgedeki Çapanoğulları eserlerinin tam bir döküm ve tasvirini, bu ailenin şeceresini (biraz ağırlıklı olarak üstünde durarak) ve Çapanoğullarının bölgedeki yerel tarihini Japon-Osmanlı tarihçisi Yuzo Nagata’dan sonra yeni boyutlarla ele alan bir eser yayımladı. ‘Tüm Yönleriyle Çapanoğulları’, Milli Saraylar’ın yayınları arasında çıktı, bir emek ürünüdür ve alanı aydınlatıyor
.Kuleli’yi ne yapmalı?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ağustos 14, 2016 09:434dk okuma
Paylaş
KULELİ Askeri Lisesi’nin binasını nasıl değerlendirmeli? Yeniden kullanılması düşünülüyorsa bir silah müzesi olabilir. Özellikle Çin, Japon, Rus porselenlerinin teşhiri için bir müze de doğrusu çok iş görecektir. Şart olan binayı devletin mülkünden çıkarmamak.
Haberin Devamı
1859 EYLÜL’ünde İstanbul sarsıldı... Bildiğimiz kadarıyla, İstanbul’da bir ihtilal çıkarılacak gibiydi. Her yere dağıtılan elyazısı ‘flugblatt’lar (Almanların, matbaa kullanılmadan üretilen bu el ilanlarına verdiği isim) “padişahın gâvurlaştığını ve şeriata avdeti” haykırıyordu.
İşin başında üç şeyh vardı güya... Ama daha çok onların ikna ettiği paşalar ve askerler... İsyanın kalıbı yeniçeriliğin kaldırılmasından evvelki İstanbul ayaklanmalarını andırıyordu. Ulema ve asker işbirliği...
SULTAN ABDÜLMECİD İDAM CEZASINI UYGULAMADI
Ne var ki Osmanlı hanedanının en genç tahta geçenlerinden ama bir yandan da en uyanık padişahı baştaydı. Yakalananlar, bugünkü Kuleli Kışlası’na götürülüp hapsedildiler. Soruşturma üç hafta sürdü. Mahkûmlardan biri, belki de başta olan Caferdem Paşa mevkuf olarak götürüldüğü kayıktan Boğaz’ın sularına atlayıp intiharı seçmişti.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Mahkûm edilenlerden idamlıkları, Abdülmecid Han tebdile çevirdi; öbürleri de sürgüne gönderildi. Osmanlı tarihinin en büyük reformlarının gerçekleştiği asırda genç padişah siyasi idam yaptırmamakla tanınır. Türkiye tarihinin en seçkin devlet adamlarını tanımak babından keskin zekâya sahipti. Üstelik ondan sonra bu zevat birbirinin gözünü oymakla şöhret yaptılar ama onun zamanında her biri elbirliğiyle Devlet-i Aliyye’yi yeni asra taşımışlardır. Kuleli Vakası üzerinde merhum Uluğ İğdemir bir tez yazmıştı. Doğrusu, ayaklanmanın mahiyeti çok da belli değildir, neyi ne kadar örgütledikleri ise hiç anlaşılmış değildi.
BUGÜNKÜ KARAKTERİNİ SULTAN ABDÜLAZİZ VERDİ
Bina eski, güzel bir boğaziçi konumdaydı. 2. Mahmud devrinden beri süvari kışlası olarak kullanıldı. İstanbul’u resmeden Thomas Allom’un en cazip gravürlerindendir. Bugün dahi Bebek sırtlarından baktığınızda çok garip bir fasadı ve profili vardır. Adeta Çengelköy-Arnavutköy arasındaki büyük bir havuzun kenarındaki süs gibidir.
Haberin Devamı
Süvari kışlasını gerçek anlamda bugünkü haline çevirten Sultan Abdülaziz Han’dır. Yıl 1872... O vakte kadar sırf askeriyeye değil salgın hastalıklarla savaşa bile mekân olmuştu. 1833’te kolera tahaffuz hanesi (karantina) olarak kullanıldı. Onu bugünlere taşıyan restorasyonu 1960’larda yapılmıştır. Model olarak da Allom’un gravürü kullanılmıştır.
Bizim ordunun en kıymetli komutanları o lisede okudular. Sadece Atatürk, Manastır Askerî İdadisi’ni bitirmiştir. Askerlik biraz sporculuk ve sanatçılık gibidir. Erkenden eğitim ister; bu gerçektir. Benim ortaokulda okuduğum zamanlarda dahi (1960’ların başı), Kuleli Lisesi öğrencileri farklıydı.
Hafta sonları Sultanahmet Meydanı’nda ve Eminönü’nde rastladıkları turistlere daha doğrusu muhatap oldukları sorulara hiç de kötü olmayan İngilizceyle cevap verdiklerini hatırlıyorum. Bu o günler için önemli bir meziyetti. Kuleli, Tanzimat döneminin İstanbul manzaralarında tuttuğu yer kadar askeri eğitimde de önemli bir yer işgal eder. İstiklal Harbi’nde bile Kuleli talebesi çok erken yaşlarda cephede savaşmıştır.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
BİR PORSELEN MÜZESİ
Heybeliada Bahriye Mektebi ve Kuleli’nin hem kurum hem de bina olarak işlevinin ciddi şekilde tartışılması gerekir. Kuleli’nin yeniden kullanılması düşünülüyorsa bir silah müzesi olarak değerlendirilebilir. Çok ihtiyacımız olan, dünyanın en zengin Çin, Saksonya, Sevr, Japon ve Rus porselenleri için bir müze olarak da düşünülebilir. Sureti katiyyede devletin mülkünden çıkarmamak lazım, ileride fikir değişebilir.
Son günlerde demeç veren müteahhitlerin biraz susmaları faideli olur. Her gördükleri miri binayı otel olarak tasavvur eden adamların hayatta han bile işletemeyecekleri herkesin malumudur. Otelcilik ciddi iştir.
Kuleli’yi ne yapmalı
Theodosius Limanı’ndaki mendireğin 19’uncu yüzyıldan kaldığına
Haberin Devamı
ÇOCUKLAR BİLE İNANMAZ!
Yenİkapı’daki Marmara metro kazıları sırasında İstanbul tarihiyle uğraşanların önemli bir sorusu cevaplanmış oldu. 2005-2006’da Gama Holding’in tedbirli ve dürüst kazısı sonucunda bu buluntu âdet olduğu üzere kanundan kaçırılarak örtülmedi; aksine devlet ve bilim kurulları haberdar edildi.
Beşinci asrın limanı önemli sayıda gemi kalıntısı ihtiva ediyordu. Denizcilik tarihi için önemli bir buluntuydu. Boğaziçi mezunu bir mühendisken sualtı arkeolojisine yönelen ve ABD’de kürsü sahibi olan Cemal Pulak kazılara devam etti. Bir müddet sonra Bizans dönemi tıp tarihi için önemli bilgiler getiren ve mevcut tıp tarihi bilgilerimizi değiştirecek 70 küsur iskelet bulundu ama asıl önemli buluntu İstanbul yerleşim tarihi için önemi çok büyük olan ve maalesef geçtiği hattı hiç sağlıklı biçimde tespit edemediğimiz Büyük Konstantin hattıydı. Surun başlangıcı da orada ortaya çıktı.
Haberin Devamı
DÜNYAYA AYIP OLUYOR
Liman en aşağı 10 asırdan beri kullanılmıyor ve üzeri örtülmüş.
Bu durumda son kazıda ortaya çıkan mendireğin 19’uncu asır olduğunu nasıl tespit etmişler? Güya bazı parçalar ABD’ye yollanmış ve Karbon-14’le yaşı tespit edilmiş. Ortada kesin bir rapor ve raporu verenlerin imzası yok. Çocukları bile inandıramazsınız.
Çarşamba ve perşembe günleri müze ve eski eserler alanındaki değerli haberleri ve yorumlarıyla tanıdığımız Ömer Erbil güzel bir habere imza attı. Dünyaya karşı ayıp oluyor. Kovacılar Caddesi’nde olduğu gibi Valens Su Kemeri’ne bitişik uyduruk tarihi raporla beş katlı ahşap kaplama bina yapıyorsunuz. Her tarihi caminin restorasyonundan sonra haziresindeki mermerler, şahideler (mezar taşları) yürütülüyor ve azalan sayıdaki şahideler de piyade mangası gibi diziliyor. Yenikapı’da yapılan tesadüfi ve acil kazılarda çok ilginç yerleşme noktaları ortaya çıktı. 18’inci yüzyıl Osmanlı İstanbul’unu anlamamıza yarayacak buluntulardır bunlar.
Ey aziz halkımız lütfen İstanbul’a sahip çıkın...
.Tarikatlar siyasete karıştığında...
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ağustos 21, 2016 09:235dk okuma
Paylaş
Gülenciler, seçkin eğitim kurumlarına girmek, mezun olmak ve yükselmek için eğitim sırasında kopya, eğitimden sonra da sicil tahrifiyle her yolu denemiş gözüküyor. Maalesef kolay yükselmeyi hedefleyen geniş kitlenin talebine cevap verecek bir uzun süreli operasyon söz konusu. Bu gibi gayrimeşru gelişmeleri önleyecek tek şey toplumun zihniyet değişikliği, idarede liyakat ve hukuka riayet ve hukuk sisteminden şaşmamaktır.
Haberin Devamı
Bİr aydır Türk toplumu cemaat ve tarikat kavramı etrafında tartışmalar yapıyor.
Tekrar belirtmekte yarar var; tarikatlar, Türk tarihinin İslami devirdeki en temel kurumudur. Hiç şüphesiz ki Abdülkadir Geylani gibi, Nakşibendi gibi, Celâleddîn-i Rûmî’nin oğlu Sultan Veled gibi, hatta Kuzey Afrikalı Şeyh Ahmed-i Ticânî gibi İslam coğrafyasının dört bir yanından çıkıp Anadolu’ya uzanan tarikatların Selçuklu ve bilhassa Osmanlı Türkiyesi’nde de yeni dalları çıkmıştır. Niyâzî-i Mısrî’den uzanan, daha öncesinde Üsküdarlı Şeyh Mahmud Hüdaî (sabık Bursa Kadısı), daha eskisi Hacı Bayram-ı Veli, Bünyamin Ayaşi gibi din ulularının etrafında oluşan, yaşayan ve zamanla eriyen tarikatlar vardı. Bazı tarikat önderlerinin çıkışı tartışmalıdır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Mesela tarikatlar tarihimizdeki önemli araştırmalarıyla tanınan ve ‘Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler’ ve ‘Kalenderiler’ kitapları gözden geçirilerek yeniden yayımlanan Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın; Babailer ile Hacı Bektaş-ı Veli üzerindeki görüşleri bu ilginç tartışmalardandır.
Hatta 15’inci asrın başında Fetret devrinde Emir Musa’nın kadıaskeri olan Şeyh Bedreddin Simavenî’nin görüşleri ve misyonu dahi bugün yeniden tartışma konusu olmaktadır.
700 BİNLİK İSTANBUL’DA 330 KÜSUR DERGÂH
Tarikatlar bizim hayatımızın vazgeçilmez unsuru olmuştur.
Balkan Harbi’nde Rumeli kıtası elden çıktığında Şeyh Bedrettin’in mezarı açılmış, Divanyolu’ndaki bir nevi seçkinler kabristanı olan Sultan Mahmud Türbesi Haziresi’ne gömülmüştür.
Tarikatlar, Osmanlı devrinde hem herkesin hürmet ettiği, hatta bunların içinde Mevlevilik gibileri sadece padişahların ya da ayan çocuklarının, seçkin kimselerin bazen dergâha pek fazla uğramadan intisab ettikleri yapılardır. Unutmayalım, İstanbul hayatının ilginç simalarından, Düyun-u Umumiye’de hukuk başmüşavirliği görevini götüren Polonya asıllı Kont Ostrorog’a da çocukken Mevlevi sikkesi giydirildi.
Haberin Devamı
Merhum Serhan Tayşi’nin neşrettiği mecmuada (‘Mecmua-i Tekaya’) o tarihte nüfusu 700 bin olan İstanbul’un bilinen 330 küsur dergâhla adeta kültürel, içtimai ve inanç hayatının yönlendirildiği görülmektedir.
Bununla beraber zamanla tarikatların görevini yitirdiği, mensuplarını sürükleyemedikleri de bir gerçektir. Halen tartışılan sorun, dergâhlar kapatılınca ne oldu? Bunlar zaten bitmiş miydi, bitirilebildi mi?
Asri hayattaki mistisizme ve ferdin tecridine (meditasyonuna) ayak uyduramayan kuruluşların bir aşınıma uğrayacağı tabiidir. Yeryüzünde sırf İslamiyet değil Hıristiyanlığın ve günümüz Yahudiliğinin de cemaatlerle ve tarikatlarla dolu olduğu aşikârdır.
Haberin Devamı
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
KADIZADELERİN AKIBETİ
Cemaatler İslam dünyasında temelde son asırlarda ortaya çıkmıştır.
Cemaat İslam toplumunda hele Türk toplumunda kabul görecek bir kurum değildir. Selçukiler devrinde Karmatîler vardı. Bu sosyalizme ve hatta Zerdüştlüğe meyyal cemaati Nizâmülmülk feci halde tedib etti. Osmanlı tarihinde Kadızadelileri siyasete karıştıkları için bilhassa 17’nci asırda Köprülü Mehmed Paşa şiddetle cezalandırdı.
Siyasete bulaşması kaçınılmaz olan bu gibi kitlelerin gelişimine hoşgörüyle yaklaşılmamıştır. Hatta 19-20’nci yüzyıl dönemecinde ortaya çıkanların durumuna bakarsak İslam dünyasının bugünkü başlıca problemlerinden birinin cemaatler olduğunu söylemek haksız sayılmaz.
Haberin Devamı
1890’larda ortaya çıkan Mirza Gulâm Ahmed Kadiyânî bugün dahi 2-3 milyon taraftarı olan, Britanya’dan Pakistan ve Hindistan’a kadar mensuplarının her yerde yaşadığı bir cemaattir. Ticaretle ayakta durur. Bugün Hindistan’da kalan Kadıyan’da doğan Gulâm Ahmed cihadın kılıçla değil söz ve ilimle yapılacağını ileri sürmüştür.
Bu zamanımızda benimsenen bir görüştü. İngiltere’yle arayı hoş tutmak amacındaydı ve mensuplarına kendisinin İslam’ın kıyamete yakın bir zamanda beklediği İsa Peygamber’e en çok benzeyen kişi olarak Mesihliğini telkin etmiştir.
Kimse bizim sandığımız gibi saf değil; Britanya yönetimiyle iyi geçinen, mensuplarının da yönetimle iyi geçinmesini kolaylaştıran bir dini lider, hatta kurtarıcı birçok insanın işine gelir. Kadıyaniler, bir ara bağımsız Pakistan yönetiminde bürokrasinin en önemli mevkilerini işgal ediyorlardı.
Haberin Devamı
Pakistan Meclisi aslında İslam hukukuna dahil olmayan bir usulle bunların din dışı bir cemaat olduğunu ilan etti ve karar altına aldı. Bununla birlikte Pakistan dışında olduğu gibi içeride de yaşamaya devam edebiliyorlar.
İDAREDE LİYAKAT VE HUKUKA RİAYET
Modern Türkiye tarihinde en önemli cemaat Said-i Nursi’nin taraftarlarıdır.
Bunun içinden de bölünmelerle ortaya çıkan Fetullah Gülen hareketidir. Dünyada ve yurtta eğitime önem verdikleri görülüyor. Bu eğitim sadece okulla sınırlı değildir, 24 saati içerdiği anlaşılıyor.
Hayatın bir bütünü içinde şekillendirdikleri genç insanları bürokrasiye ve orduya sızdırmanın yolunu bulmuşlardır. Seçkin eğitim kurumlarına girmek, mezun olmak ve yükselmek için eğitim sırasında kopya, eğitimden sonra da sicil tahrifiyle her yol denenmiş gözüküyor.
Maalesef toplumumuzda kolay yükselmeyi hedefleyen geniş kitlenin talebine cevap verecek bir uzun süreli operasyon söz konusudur. Bu gibi gayrimeşru gelişmeleri önleyecek tek şey toplumun zihniyet değişikliği, idarede liyakat ve hukuka riayet ve hukuk sisteminden şaşmamaktır.
Her vilayette açılan devlet üniversitelerinde okuyan binlerce talebenin barınacağı yurtlar hazırlanmadığı için insanlar bu gibi örgütlerin eline düşmektedirler. Yaklaşık 40 gün evvel yaşadığımız facia bu alandaki lagarlığımızın gereksiz ve sınırsız toleransın sonucudur.
Üniversal bir misyon yüklenen bu örgütün bazı ülkelerde kesinlikle kabul edilmediği, ki bunların içinde komşumuz Yunanistan, Bulgaristan, İran ve Arap ülkeleri gelmektedir, söylenmelidir. Başlangıçta başarılı eğitim örnekleri de vermişlerdir, ne var ki zamanla Amerikancı suçlamalarıyla başlangıçta çok iyi yoğun faaliyetler gösterdikleri Rusya’dan dışlanmışlar, Orta Asya cumhuriyetlerinden Özbekistan’da biraz da rejimin sertliği dolayısıyla kapılar kendilerine kapanmıştır.
Bağlantılarını kurdukları iş çevreleri içinde kendilerine merbut olanlar bulunduğu gibi işlerini bozduğu gerekçesiyle düşman olanlar da çoktur. Fakat her şey bir yana Türk ordusu ve bahriyesinde yarattıkları tahrip açıktır, bunu mazur görmek mümkün değildir.
Seçkin komutanlarını kaybeden bir Türk ordusunun ulusal varlığımız için ne kadar büyük bir tehlike teşkil edeceğinin herhalde farkındayız. Kendini seçilmiş gören, bunun için de herkesten akıllı olduğunu ve her şeye hakkı olduğunu düşünen bir örgütün affedilemeyeceği açık.
Ne var ki düzenin geri getirilmesinde hiç ayrılmaması gereken yol da hukuk ve meşru usullerdir.
İlber Hoca öneriyor....
AYASOFYA RESTORASYONLARI TARİHİ
Fırat Diker, mimarlık hayatına Topkapı Sarayı Müzesi’nde başladı.
Bugün bir vakıf üniversitesi olan Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nde mimarlık öğretmeye devam ediyor. Ayasofya ve Topkapı Sarayı onun hayat boyu ilgisini çeken iki eser. Topkapı Sarayımızın ve Ayasofya’nın alt kanalları dahi birbirine bağlıdır. Daha altıncı asırda Ayasofya ilk ciddi restorasyonu geçirdi. Zamanla bunların sayısı arttı. Onun ayakta durmasını sağlayan en ciddi restorasyon Mimar Sinan’ınkidir. Nihayet fetihten sonra eseri yeniden etraflıca aydınlatan, Fossati Biraderler’in Sultan Abdülmecid devrindeki restorasyonudur. Bu restorasyonun önemi Ayasofya üzerinde Fossatilerin hazırladıkları ilk ünlü rapor ve albümün Sultan Abdülmecid Han tarafından bastırılmasıdır. Fırat Diker’in bu eseri Ayasofya’nın mimarisi ve yaşadığı tarih üzerinde kolay okunan derli toplu bilgi veriyor.
500 yıl önce Osmanlı Ordusu Suriye’de nasıl ilerledi?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ağustos 28, 2016 07:444dk okuma
Paylaş
Türkiye’nin güneyinde yeni bir oluşum başlamıştı; bu oluşumun bölgeye barış ve huzur getirmeyeceği açıktı. Şimdi Cerablus’u kontrol eden Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’dur. Gelecekte ne olacağını göreceğiz ama tam 500 sene önce bölgede ateşli silahları son derece etkili kullanan Osmanlı ordusu vardı.
Haberin Devamı
24-25 Ağustos 1516 tarihlerinde Yavuz Sultan Selim, bazı tarihçilerin iddiasına göre 80 bin kişilik orduyla, Memluk Sultanı Kansu Gavri’nin kendisine yakın sayıdaki kuvvetlerini yenerek Halep’e girdi. Memluk ordusu ve Sultan’ın yanında bulunan Abbasi Halifesi’ne ise saygı gösterdi. Osmanlı padişahının o yıllardaki stratejik hedefi İran ve Safevi hükümdarı Şah İsmail’di. Ne var ki, Yavuz Sultan Selim’in Çukurova ve bugünkü Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye üzerindeki emelleri Memlukleri Safevilerle bir ittifak arayışına itmişti.
Sultan Selim’in kendi dönemi içinde idealleri büyüktü. Bir kere Suriye, Filistin, bugünkü Lübnan ve hatta Mısır’a inmeyi hedeflediği açıktı. Bu bölge o dönemin ticaret yollarının kontrolü demektir. Henüz Ümit Burnu’nu dolaşmak ve Hint Yolu’yla buradan bağlantı kurmak anlaşılan bir durum değildi. Akdeniz’in doğusundaki Müslüman dünya için tek sorun, Portekizlilerin Arap Yarımadası, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ni kontrol edebilme emeline karşı durmaktı. Yavuz Sultan Selim bu konuda kararlıydı ama sahanın hâkimi olan Memluklerin Portekiz’in yayılmasını önlemek konusunda aciz oldukları görüldü.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
PORTEKİZLİLERİN DELİCE HEDEFLERİ
Portekizli Amiral Alfonso d’Albuquerque’in idealleriyse daha da ‘iddialıydı’. Arap Yarımadası’na çıkacak, Hicaz topraklarını ele geçirecek ve Resûlü Ekrem’in naaşını Medine’de kabrinden alıp kaçıracaktı! Bu gibi hayallerin karşısında, Yavuz Selim’in, zamanı için çok realist olduğunu kabul etmek gerekir.
OSMANLI ORDUSUNUN AVANTAJI ATEŞLİ SİLAHLAR
Şah İsmail’in de, Memluklerin de ordusundakiler ırk, köken ve asıl önemlisi savaş usulleri yönünden Osmanlı ordusundan daha uzak değildi ama Osmanlı ordusu Memluk askerinin sevip benimseyemediği, Safevilerin ise henüz ulaşamadığı ateşli silahlar ordusu olma konumundaydı. Ağustos 1516’da Halep’in 40 kilometre kadar kuzeyindeki Mercidabık çayırlığında kazanılan savaş doğrudan Osmanlı tüfenkçilerinin ve ön saflarda zincirle birbirine bağlanan topların zaferiyle meydana geldi. Bu görünüm 1517’de Mısır’da Ridaniye’de ve daha önce 1514’te Çaldıran’daki Şah İsmail’e karşı yürütülen savaşta da görülür. Adeta İsfahan’da Âli Kapu ve Çehl Sütun kasırlarındaki duvar resimlerinde canlandırılan manzara üç sene içindeki bütün Doğu devletleriyle yapılan savaşları en iyi şekilde ifade etmektedir. Yavuz Selim Han, Rönesans döneminin ateşli silahlar ordusunun mareşalidir. Bu dönem için Gábor Ágoston’un ‘Osmanlı’da Strateji ve Askeri Güç’ adlı kitabına bakmak yararlı olabilir.
Haberin Devamı
BİR KILIÇ KALKAN EKİBİ DEĞİL!
Medeniyet ve zihniyet fevkalade önemlidir. Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim’in dönemlerinde Osmanlı ordusunun diğer ordulara göre farklı bir zihniyete ve dünyaya intibak ettikleri anlaşılıyor. İsrail’in ünlü tarihçisi David Ayalon, Memluk silahları ve teknikleri üzerindeki çalışmasında Mısır askerinin ateşli silahları kullanma konusunda ne kadar isteksiz ve başarısız olduğu konusunda bilgi verir. Sina Çölü’nü mevsimini ve iklimini hesaplayarak geçmek ve Mısır’a girmek 16. asırdaki Türk ordusunun bizde çok tekrarlandığı üzere ‘kılıç kalkan ekibi’ olmadığını gösterir.
Mercidabık ve Ridaniye ile Osmanlı tam dört asır hadisesizce yaşayacağı ve Arap esami halkların her dilinden tebaasını uyum ile yaşatacağı bir döneme girdi. Yakın zamanların bu uzun hâkimiyeti Birinci Cihan Savaşı’ndaki çekilmeyle sona erdi.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
‘FIRAT KALKANI’
Tarihin bir cilvesi, Yavuz Sultan Selim’in adına yapılan köprü önceki gün ulaşıma açıldı. Çarşamba gününden itibarense Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’ye müdahale ediyor. Cumhurbaşkanlığı’nın da açıkladığı gibi IŞİD’in ana üslerinden Cerablus’a yönelen ‘Fırat Kalkanı’ harekâtı, saldıran ve fetihçi değil savunmacı bir harekât olarak ilan ediliyor. Gaziantep’teki facianın zahiri sebebin ötesinde bir zorlama olduğu çok açık. Türkiye’nin güneyinde yeni bir oluşum başlamıştı; bu oluşumun bölgeye barış ve huzur getirmeyeceği açıktı. Şimdi Cerablus’u kontrol eden Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’dur. Bu değişime nasıl müdahale edilecek ve ne kadar sürecek, bunu göreceğiz.
Haberin Devamı
‘BİZDEN OLMAYAN’IN TARTIŞMASI
CUMHURBAŞKANLIĞI Sözcüsü İbrahim Kalın bizden sonraki kuşağa mensup tarihçilerden. ‘Molla Sadra’ üzerine yazdığı bir kitap Oxford Yayınları arasında çıktı. Galiba ikinci baskıyı tamamladı. İslam ve Doğu felsefesiyle uğraşıyor. Elimizdeki kitabı ‘Ben, Öteki ve Ötesi’ (İnsan Yayınları), zamanımızın çok işlenen kavramlarından ‘alienus’ (bizden olmayan, kentimizin yurttaşı olmayan) anlamında kullanılan Roma hukuk teriminin günümüz sosyal düşüncesinde yaygın bir biçimde yorumlanmasıdır. Ne yazık ki bunu tartışanların çok az tarih ve beşeri coğrafya bilgisi var. Yazar girişte (13-57. sayfa) Batı dünyasının ortaçağlardan beri Batılıyı nasıl tanımladığını felsefi çerçeve ve tartışmalarıyla ele alıyor.
İbrahim Kalın’ın İslamiyet’in hızlı yayılışından beri Avrupa ve İslam ilişkisi, özellikle de Avrupa’nın karşısında Müslüman Türklerin konumuyla ilgili yazdıkları bana ilginç geliyor. Geniş bir kaynak bilgisi var. Bu kitap, Batı dillerinde Osmanlı dönemi ve Modern Türkiye’yle ilgili kaynaklar yanında Anglosakson ve Fransızca literatürün başka dillerinden yapılan tercümelerin geniş ölçüde kullanıldığı bir çalışma. Kalın, her tezin etrafında en ince teferruata kadar gidiyor ve onları sıralamada şaşırmadan sunmayı biliyor. 500 sayfalık kitap çok ilgiyle ve yormadan okunabilecek durumda. Burada Hıristiyan Batı tarihinin içinde, İslam varlığı nasıl yer alıyor? Bunu izlemek mümkün. Geniş bir coğrafyada konu tartışılıyor. Galiba biz Türklerin bilmesi gereken bir fasıl daha var; bu Hıristiyan Batı coğrafyasında Yahudilerin durumu ne oldu? Bazı şeyleri mukayeseli olarak incelemek çok faydalı. Okunacak bir kitap olduğunu düşünüyorum.
30 Ağustos’u kaldıralım’ diyenler için bir çift söz
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Eylül 03, 2016 23:035dk okuma
Paylaş
Bazılarına göre ‘30 Ağustos’u kutlamak gereksiz! Çünkü esas zafer Lozan’daymış. Birinci Harp’in son barış muahedesiyle 30 Ağustos Zaferi’ni kıyaslamak, “Patlıcan, armuttan daha lezzetli bir meyvedir” demek kadar abestir. Lozan’da zafer olmaz, çünkü diplomatlar orada birbirine süngüyle saldırmıyorlar. Büyük bir zaferdir 30 Ağustos, üstelik her ülkede de böylesi yoktur. Sahip olanlar da bu zaferi kutlar.
Haberin Devamı
SON yıllarda yakın Türk tarihi üzerinde, Frenklerin ‘demystification’ dediği, ‘sözde’ tabu düşünce ve yorumları yıkma havası esiyor. Evvela şunu söyleyeyim: Yakın tarih üstünde bu tür eğilimler ilkin Batı Avrupa’da başladı. O toplumların tarihlerinin, pek övündükleri demokratik gelenek ve miras(!) ile bağdaşmayan rejimlerle ve olaylarla dolu olması, tarihyazımını yeniden düzenlemeye ve bazen daha da aşırı giderek ortaeğitimde ağırlıklı olarak hatta bazen münhasıran yakın tarihin okutulmasına neden oldu.
Öyle ki Bourbon Hanedanı’nın tarihini ve ünlü kralları sıralamayı bilmeyen Fransız öğrenci veya 1618-48 yani 30 Yıl Savaşları, Westfalya Barışı’nı sıralayamayan Alman öğrenciler işte bu eğilimin sonucudur. Buna rağmen şunu söylemem gerekir: Tarih bilimi, tarih araştırma yöntemleri bu ülkelerde yine de sağlam olduğu için, yakın tarihçiliğin tabu yutması bir maskaralık haline dönüşmemiştir. Bizdeyse bu işin mangalda kül bırakmama biçimine döndüğü anlaşılıyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
GÜLÜNÇ ÇANAKKALE İDDİALARI
Mesela Çanakkale üzerine şöyle gülünç bir iddia çıktı. “250 bin kişiyi (bazıları ‘Rakamı büyütmeyin canım, sadece 50 bin’ diyor) şehit vereceğimize; zaten bu zırhlılar harbin sonunda geçmediler mi, başından bıraksaydık, İstanbul’da efendi gibi otururduk” diyorlar. Biraz İstanbul’un tarihi demografisine, iktisadi yapısına bakın. 1914 sonu veya 1915 başında İngilizler Boğaz’ı geçip İstanbul’a girse, tepeden de Rusya ile birleşseler, şehrin yarıya yakın gayrimüslim nüfusu üzerine, zaman içinde hızla çoğalacak Britanyalı ve Rus tebaa gelirdi. İstanbul’u da biz Türkler bir daha rüyalarımızda ve turistik gezilerde görürdük.
‘30 AĞUSTOS’TA ZAFER YOK’ DİYENLER!
Şimdi bir de 30 Ağustos sorunsalı çıktı. Memlekette sağdan, soldan “30 Ağustos’u kaldıralım” diyorlar. Zafer Lozan’daymış onlara göre. Birinci Harp’in son barış muahedesiyle 30 Ağustos Zaferi’ni kıyaslamak, “Patlıcan, armuttan daha lezzetli bir meyvedir” demek kadar abestir. Lozan’da zafer olmaz, çünkü diplomatlar birbirine süngüyle saldırmıyorlar. Lozan’da şartların elverişliliği ölçüsünde bir uzlaşma söz konusudur. Kimsenin kimseye fazla diretecek gücü yoktu, bütün Avrupa yorgundu; Türkiye de öyle. ‘30 Ağustos’ bir zaferdir. Çok ülkede böylesi yoktur; böylesine sahip olanlar da kutlar.
Haberin Devamı
‘30 Ağustos Zaferi’yle işgal altındaki Türkiye’nin yani Anadolu ve Trakya’nın siyasi coğrafyası değişti. Ordular tutabildiklerini tuttular, Türkler de ilerledi. Tam donatılmış bir Yunan ordusu Selanik ve civarında hazır bekliyordu ama saldırı için değil, Batı Trakya’yı elde tutmak için. İstiklal Harbi komutanları Fevzi ve Kâzım Karabekir paşalar fevkalade temkinliydiler. Onlara göre çok daha atılımcı olan Gazi Mustafa Kemal Paşa dahi bu sınırlardan sonra temkinli olmak zorundaydı.
İSTANBUL’UN KARANLIK YILI
1922 Mudanya Mütarekesi’nden sonra İstanbul’a ilk birlikler, önce Şükrü Paşa ardından Refet Paşa komutasında girdi. İşte bu 1922 sonbaharıyla İstanbul’un kurtuluş günü sayılan 23 Ekim 1923 arası, yakın tarihimizin karanlık noktasıdır. Hiç şüphesiz ki o bir yıl, daha evvelki dört yıla (18 Kasım 1818-Ekim 1922 arası) benzemiyor.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Nasıl bir geçiş dönemi yaşandı? Saltanat sona ermişti. Halife sadece halifeydi. Sureti katiyede siyasi mülki bir otorite değildi. Sözde ruhani otorite de tarif edilmiş değildi, edilemezdi de. Bu şehirdeki üst makamlar, yani Anadolu temsilcileri, işgal kuvvetleri komutanları ve Halife’nin konumu neydi? Uzun bir harbin ve mütarekenin sıkıntılarıyla bitmiş İstanbul’da üstelik Beyaz Ruslar gibi problemli mülteciler de vardı. Tarık Zafer Tunaya Hoca’nın mütareke dönemi siyasi partilerini ve Bilge Criss’in mütareke İstanbul’unu anlatan kitaplarıyla ilk dönemi biraz biliyoruz; fakat bu bir yıldan ne haber? İddia sahipleri boş konuşmadan evvel gazete taramalı, yerli ve yabancı. Dergilere ve raporlara bakmalı. Yabancı diplomatların dışişleri arşivlerindeki raporlarını da okumak lazım. Emin olun, gazetecilik açısından da çok ilginç bilgiler çıkar.
Haberin Devamı
BİZİM AZİZ ÇOCUĞUMUZ, ŞEHİDİMİZ BURAK MART
YAYINEVİNDEKİ çalışma arkadaşlarımla Ayasofya’nın önünden geçiyorduk. Halil İnalcık Hocamızın cenazesi için Fatih Camisi’ne gitmekteydik. Burak Mart isimli bir genç kendisi gibi iki güvenlik memur arkadaşıyla bize yaklaştı. Halil Hocamız için başsağlığı diledi. Büyük hocayı ebediyete yollamaya hazırlanan milletin bir ferdiydi.
‘30 Ağustos’u kaldıralım’ diyenler için bir çift söz
Tarihe meraklı çocuklardı. Derinlemesine ilgi duydukları bu ülkenin, bu kadim şehrin tarihini daha ne kadar zaman tadacaklardı? İstekleri üzerine fotoğraf çektirdik, vedalaştık. Allah’ın sıyanetini diledik. Aradan bir ay kadar geçti. O aziz çocuğun kendisi gibi genç meslektaşlarıyla Cizre’den şehadet haberi ulaştı. Memleketi Osmaniye’de Düziçi ilçesinde toprağa verilmişti. Bütün özleminin, merak ettiği geçmişiyle yaşamak ve geleceğini kendisine adadığı bu ülke olduğu açıktı. 22 yaşındaki bu aziz gencimizin bu toprakta ülkenin geçmişini kana kana, koklayarak yaşaması, çocuklarını yetiştirmesi nasip olmadı. Belli ki özlemleri bu asrın Türkiye’sini saran hurda cinsten değildi. Görev yapacak, okuyacak, görecek ve günün birinde torunlarına bildiklerini anlatacaktı.
Geçen hafta arkadaşından gelen e-postada birlikte çektirdiğimiz fotoğraf vardı. Her zaman okuduğu ve takip ettiği hocasına bu fotoğrafı yollamayı güvenlik memuru arkadaşı Zübeyir Turan bir vazife bilmişti. Büyük yıkım! Bu ülkenin çocuklarına barış içinde yaşayıp hepimize hizmet etmeyi çok görenler var. Allah’ım sana ve tarihimizdeki felaketleri her zaman yenen, yenmeyi bilen milletimizin gücümüze sığınıyoruz. Rahat uyu Burak Mart!
Deniz iki dünyayı ayıramaz
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Eylül 10, 2016 22:396dk okuma
Paylaş
Türkler adalara gitmeyi seviyor. Betonla doldurduğumuz sahillerimizle olmayan bir yaban tabiat... Doğrusu adalar bize ucuz geliyor. Restoranlarda hizmet daha memnun edici. Ama herhalde bazı münasebetsizlerin “Paramız yok” diye küçümsemesine maruz kaldılar ki şu sıra oradaki dükkân sahipleri, “Paramız yok ama huzurumuz var” diyor.
Haberin Devamı
MEVSİM uygun. Ege’nin hem güneyi hem kuzeyi, hatta rüzgârları ve fırtınalarıyla meşhur batı kesimi yani Kiklad Adaları dahi bugünlerde deniz yolculuğuna son derece müsait. Türk halkı, burnunun dibindeki, 1912’ye kadar ‘Cezayir-i Bahr-i Sefid’ yani Akdeniz adaları diye bildiğimiz bu bitişik bölgeyi bugüne kadar pek gezemezdi. Şimdi geziyor.
Akdeniz adaları Osmanlı’nın klasik devrinde, Dîvân-ı Hümâyun üyesi bir vezir olan kaptan paşanın yönetimindeydi. Vergilerini o toplar, asayiş ve idareyi de o temin ederdi. 1912’den sonra Türkiye İmparatorluğu’nun elinden çıkan On İki Adalar ve kuzey Ege adalarında, kilise halen Atina’ya değil, doğrudan Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlıdır. Buralardaki kiliseler, gezenlerin dikkatini çekmiştir, Patrikhane’nin sarı renk üzerine çift başlı kartal amblemli bayrağını taşır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
PARALARI YOK AMA HUZURLARI VAR
Türkler adalara gitmeyi seviyor. Betonla doldurduğumuz sahillerimizle olmayan bir yaban tabiat... Adalardaki küçük köy ve kasabalarda, bizim 1960’lardaki Ege kırsalını andıran bir hava var. Doğrusu adalar bize ucuz geliyor. Restoranlarda hizmet daha memnun edici. Ama herhalde bazı münasebetsizlerin “Paramız yok” diye küçümsemesine maruz kaldılar ki şu sıra oradaki dükkân sahipleri, “Paramız yok ama huzurumuz var” diyor.
Doğru, huzur var. Hayat yeknesak biçimde devam ediyor. Kimsenin açlık çektiğini de görmüyorsunuz. Geçmiş 60 yıl Yunanistan’a belki büyük bir kalkınma ve eskiden çok farklı bir sanayileşme getirmedi ama gelir dağılımındaki eşitlik bizimle mukayese edilmeyecek kadar sağlıklı.
ADALARDA OSMANLI İZLERİ
Sakız Adası’nın Pirgi ve Mesa gibi köylerinin her köşesi ilginç, son dört asır tarihi, buralarda daha canlı olarak yaşıyor. Aynı manzaraya Rodos’un köylerinde ve apayrı özellikleri olan Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan Girit’te de rastlamak mümkün. Girit, bir zamanlar tarıma hâkim olan Müslüman nüfusunu 1920’lerde tamamen öteledi. Buna rağmen dört asrın kalıntıları göze batıyor. Nasıl ki Akdeniz adalarında Osmanlı öncesi Venedik ve Cenova hâkimiyeti kendini hissettiriyorsa, Osmanlı’nınki de aynı derinlikte.
Haberin Devamı
Kuşadası’nın burnunun dibindeki Samos, yani Osmanlı’nın özerk ‘Sisam Emareti’, sempatik, küçük yeşil bir adadır. Fenerli bir beyin başkanlığında ilk yerli meclis, II. Mahmud devrinde burada kuruldu. Takımadalar içerisinde en ilginç olanı Naksos’tur; II. Selim Han buraya İspanyol engizisyonundan kaçan bir Yahudi’yi, Yasef Nassi’yi ‘Naksos Dükü’ olarak tayin etti. İslam İmparatorluğu’nda bir dukalık var; padişah halife, diplomasiden ve maliyeden çok iyi anlayan bir Yahudi’yi oraya dük tayin ediyor. Naksos gerçekten güzel, bağlık-bahçelik, mimarisi hoş, görülecek bir ada.
HAFTA SONU TATİLİ İÇİN DE UYGUN
Geçmiş yıllarda adalar halkı Türkleri tanıdı. İki tarafta da bazı münasebetsiz insanlar olsa da aydın ve kibar davranışlı yerli halk ve esnaf, iktisadi hayatlarını oldukça düzene koyan bu yeni kitleye, İstanbul ve Ege bölgesinin orta ve üst-orta sınıf halkına, daha saygılı, hatta sevecen davranıyor. Ne de olsa deniz iki dünyayı çok fazla ayıramaz.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Türk ve Yunan mübadelesinden sonra eski vatan, insanlar için dedelere ait bir hatıra. Bunun ötesinde kimsenin fazla bir şey istediği ve gösterişe girişmediği açık. Akdeniz tarihinin en iyi öğrenilip hissedilebileceği bölgelerin başında Ege adaları ve Girit gelir. Fiyatlar da şu an uygun. Bu nedenle bu kozmopolit yapılı ülkelerin içine girmekte fayda var.
Mesela Yunanistan anakarasında olmayan bir unsur, Sakız’da, Rodos’ta, Girit’te, bir zamanlar tıpkı Adriyatik’teki İonya adalarında olduğu gibi Katolik Helen nüfus yaşardı. Bu nedenle Sakız’da Yunancayı Latin harfleriyle yazan bir nüfus bile vardı. Buna ‘Frango kiotika’ denir. Yazıda ve ibadetteki bu renkliliğin günlük yaşantıya, giyime, hele mutfağa yansımadan kalması beklenemez. Bilhassa mimaride bu izler çok belirgin. Küçük Asya’ya yakın adalarda ilk göze çarpan yapı cami ve minare. Bu binaların mimari proporsiyonu bizim camilerden çok daha düzgün. Hafta sonu tatillerini geçirmek için uygun bir bölge olduğu açık.
Haberin Devamı
ESKİ REJİMDEN KALMA BİR BAŞKAN
İslam Kerimov döneminde siyaset yapılamazdı. Dış bağları olanlar derhal ayıklanırdı. FETÖ okullarını ilk dağıtan Özbekler oldu. Üstelik de mensupları o ülkede barındırılmadı bile... Muhalif münevverler ya içeri atıldı ya da Türkiye’ye sığındılar.
EYLÜL başında hayatını kaybeden Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov, Sovyet Orta Asyası’nın çocuğudur. Bu tabir önemli. Doğup büyüdüğü ortamda Çar Rusyası devrinden kalma ‘cedidçiler’ dediğimiz, dini bakımdan laik, özellikle tarikatlar ve nüfuzlu şeyhler ve medrese mollalarıyla araları iyi olmayan ve modernist İslamcıların (Cemaleddin Afgani hatta İranlı Bahailer, Kazan ve Kırım münevverlerinin düşünceleriyle paralel gidenler) izi ortada kalmamıştı. Stalinist Sovyetler, 1930’lardan beri sadece eski toprak sınıflarını, Çarlık’ın himaye ettiği Buhara Emiri ve soylularını, tarikat şeyhlerini değil sol tandanslı milliyetçi aydınları da temizlemişti.
Haberin Devamı
O dönemde doğan çocukların içinde, epey önemli sayıda, anası ve babası tutuklanan, sürülen, yetimhanelerde büyüyenler vardır. Kerimov da onlardan.
Ne var ki o rejim de onu okuttu ve Kerimov mühendis olarak hayata atıldı. Eğitim gerektiğinde maziyi de siler. Kerimov proleter kökenli, günün icabına uyan bir genç olarak Komünist Partisi’ne girdi. Zeki ve becerikli olduğu açık. Emirlere itaat eden, sert mizaçlı bir Özbek’ti. Yükseldi, her döneme hatta son komünist Gorbaçov’a dahi uydu. Özbekistan parti genel sekreteri olarak Sovyetler’in dağılmasından bir yıl önce Özbekistan Cumhurbaşkanı seçildi.
Akraba ve dost kayırırdı ve kendisine sadık bir zümre yarattı. Son devir Sovyet yöneticilerinin hepsi gibi zenginliği severdi. İktidarı, kendisinden başka herkesi denetledi. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da eski kral naipleri gibi işbaşında kaldı. Polis devletini en iyi tanıyan ve geliştiren bir mühendisti. Bütün Sovyet mirasını taşıyanların aksine bir becerisinden söz etmek gerekir: Bağımsız Özbekistan’da ilk yıl içinde karanlıkta sokağa çıkmak zor işti. Bir yıl sonra her yerde polisin ve gizli polisin hâkimiyeti hissedildi. Herkesten önce paraşütçü birlikleri kurdu.
EN İYİ ÖĞRENCİLERİ GERİ ÇAĞIRDILAR
Onun döneminde siyaset yapılamazdı. Dış bağları olanlar derhal ayıklanırdı. FETÖ okullarını ilk dağıtan Özbekler oldu. Üstelik de mensupları o ülkede barındırılmadı bile... Muhalif münevverler ya içeri atıldı ya da Türkiye’ye sığındılar. İkide bir öğrenciler geri çağırılıyordu. Bir keresinde dört yılı tamamlamalarına bir sömestr kala Ankara Siyasal’dakileri çağırdılar. Hemen gitmeleri gerekiyordu, bari mezuniyet imtihanı yapalım da mezun olsunlar dedik. İyi öğrencilerdi, ne haylazlık yapmışlar ne de siyasetle uğraşmışlardı. Birkaçının yazdığı kâğıt beni büyüledi. “Yazık” dedim. Bunlardan dönenlerin büyük çoğunluğunun isimlerini hatırlamıyorum, fakat Özbekistan bürokrasisinin bu tiplere hiç iltifat etmediğini duydum. İnşallah yeni gelen devlet başkanı bu hatayı telafi eder.
Sovyetler döneminin mahalli yöneticileri kendi dillerinden çok Rusçayı bilirler. Kerimov, Özbekçesini iktidara geçtikten sonra da düzeltip geliştirmeye gayret edenlerden. Muvaffak da oldu. Özbekistan’daki İslami hareketi şiddetle bastırmaya özen gösterdi. Madalyonun iki yüzü vardır. Canı yananların yanında Kerimov’un cenazesini gerçekten ağlayarak izleyen modern tipleri, özellikle kadın kitlelerini de görüyoruz.
TÜRK DİLİ NEREDE KONUŞULUYOR?
Özbekistan, ortaçağlar boyunca eski İran medeniyetinin izlerini en parlak örnekleriyle taşıyan bir coğrafya. İslamiyet’in ilk asırlarında bugünkü Özbekistan’ın orta ve güney kısımları, ‘dari’ denen lehçeyle Farsça konuşurdu. Kuzeyde Karakalpak bölgesi ve Fergana Vadisi, Türk dili konuşan Özbekistan’ın kaynağıdır.
Timuriler devrinde Türkleşen bir ülke var. Çeşitli ırklar ve dilleriyle yaşar. Yahudi dünyasında Buharalı denen Özbek Yahudileri bile çok renkli bir cemaattir. Ziraatı zengindir. Altın madenleri ve hatta gazı vardır. Buna rağmen SSCB ekonomisinin iflas ettiği, pamuk tarımının çok kötü tekniklerle, yanlış ilaçlamayla çevre kirlenmesine sebep olduğu bir ülkedir. Kalkınması maalesef Kazakistan gibi parlak rakamlarla ifade edilemez.
ÖZBEK KÜLTÜRÜ UZAK DEĞİL
TÜRKİYE ile ilişkileri çok sınırlıdır. Özbek bürokrasinin ve politikacılarının haşin tavrı kadar, Türkiye’nin tutumu da sert. Oysa bu iki ülkenin birbirini tanıması lazım. İlk bakışta Özbekçe, bizimkilere çok yabancı geliyor. Halbuki edebiyat, tarih ve ilahiyat okuyan Özbek aydınlarıyla, Osmanlıcaya biraz yakınlığı olanlar anlaşmak ne kelime, müzikal ve renkli bir sohbet yapabiliyorlar. Modern şair Fitrat’ın bu dünyadaki en iyi uzmanlarından biri, İstanbul Edebiyat’ın ve Harvard’ın hocalarından Gönül Tekin’dir. Türkiye’de az okunan Özbekistan araştırması, eski bakanlardan tıp profesörü Ahat Andican’ın ‘Türkiye ve Orta Asya’ kitabıdır. Ferganalı bir aileden gelir. Hiç değilse onu Şevket Süreyya’nın ‘Enver Paşa’ serisinin üçüncü cildiyle okuyalım. Şu anda Özbekistan turları vize yüzünden zorlu ve pahalıya mal oluyor ama İran’la beraber dünyanın en lezzetli seyahatlerinden biri olacağına emin olunuz.
Osmanlı tarihinin en kritik yolculuğu
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Eylül 18, 2016 06:516dk okuma
Paylaş
Kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar’da otağında ölümü, iç karışıklık tehlikesine karşı gizlendi. Cesedin iç organları tahtın altına gömüldü, naaşı bir biçimde tahnit edildi (mumyalandı).
Haberin Devamı
Zigetvar Kalesi de o arada fethedildi. Tekrar giydirilen naaşı tahta oturtularak muzaffer ordunun resmi geçidini selamladı. Dönüş yolunda “Hasta padişah arabasında seyahat ediyor” dendi.
Tam 450 sene evvel, 7 Eylül 1566’da Avrupa, Asya ve Afrika kıtasındaki son Roma İmparatorluğu’nun başındaki Muhteşem Süleyman, Otağ-ı Hümayun’da, yani ‘emperyal çadır’ın içinde ruhunu teslim etti. Osmanlı ordugâhında yer alan padişah ve başvezir çadırları neredeyse payitahttaki saray ve köşkler kadar, hatta bazı durumlarda daha da göz alıcıdır. En usta işlemeler, en muhteşem taht, kilim inceliğinde dokunmuş muazzam halılar bu otağı süsler. İçeri giren devletlular, hatta Erdel Kralı ve Kırım Hanı gibi bağımlı hükümdarlar, sefirler gerçekten de bir cihangirin huzurunda olduklarına inanırlar.
O gün o otağda ruhunu teslim eden padişah, 70 yaşını aşmıştı. Ama son ana dek seferdeydi. Avusturya Habsburgları ile yaşanan anlaşmazlıklar ve diplomatik gerginlikler devam ediyordu. Cerbe Adası’nın fethiyle yaşanan sevinç, 1565’te Malta kuşatmasının başarısızlığıyla gölgelenmişti. Padişah, stratejik bir hamle olarak, Macaristan sınırlarını Avusturya-Almanya blokuna, onların deyişiyle ‘Mukaddes Roma Germen İmparatorluğu’na karşı pekiştirmek niyetindeydi. Voltaire’in oldukça istihza ile kaleme aldığı Roma Germen İmparatorluğu’nu fiiliyatta bu hale getirenlerin başında Muhteşem Süleyman’ın 1526 Ağustos’undaki ‘Mohaç Zaferi’, koca Macaristan Krallığı’nı topraklarına katması, bugünkü Slovakya sınırlarının içine girmesi, Viyana’yı zorlaması bulunuyordu. Kanuni’nin tahta çıktığı anda zuhur eden Protestanlığı Almanların Katolik İmparatorluğu’nu zedelemek için herkesten çok desteklemesi, yine Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’na güç kaybettiren esas olaylardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
HASTA PADİŞAH ARABASINDA SEYAHAT EDİYOR!
Padişah büyük bir strateji uzmanıydı. İspanya ve Germen bloku arasında sıkışan Bourbonlar Fransası’nın başmüttefikiydi. Bu ittifak aslında ta 1853-56 Kırım Savaşı ve Paris Kongresi’ne kadar devam etti.
Haberin Devamı
Bizim tarihimizde Türk-Alman dostluğu yaşanmamış bir efsanedir. 20. yüzyıla kadar Osmanlı, daha akıllı bir politikayla Fransa ve İngiltere’yi daimi ittifak adayı olarak görmüştür. Bu Muhteşem Süleyman’ın politikasıdır. Padişah yaklaşan ölümü hissediyordu. Fakat askeri ve politik ataletin de karşısındaydı. 1 Mayıs 1566’da törenlerle bir daha göremeyeceği İstanbul’dan Avrupa’ya doğru sefere çıktı. Bu seferin sonunda İstanbul’a cenazesi dönecekti.
Topkapı Sarayı’nı inşa ettiren Fatih Sultan Mehmet, Anadolu Yakası’nda Gebze’de; oğlu II. Bayezid, torunu Yavuz Sultan Selim Han ve torun çocuğu Muhteşem Süleyman Han ise Rumeli yakasındaki seferlerde otağlarında, teslim-i ruh ettiler. Cihangir Padişah’ın ölümü, iç karışıklık tehlikesine karşı gizlendi. Cesedin iç organları tahtın altına gömüldü, naaşı bir biçimde tahnit edildi (mumyalandı). Zigetvar Kalesi de o arada fethedildi. Tekrar giydirilen naaşı tahta oturtularak muzaffer ordunun resmi geçidini selamladı. Dönüş yolunda “Hasta padişah arabasında seyahat ediyor” dendi.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
ASKER YETİM KALMIŞTI
Belgrad’da yeni padişah babasının muzaffer ordusuyla buluşunca, biat merasiminin ardından, “Padişahım çok yaşa” avazesi, feryat ve figanın, ağlama ve uğultunun arasında kayboldu; asker yetim kalmıştı.
İstanbul’a kadar, Osmanlı tarihinin en kritik yolculuğu yapıldı. Bütün bu sahneler Osmanlı tarihçiliğinin usta kalemlerinden Feridun Ahmet Bey’in ‘Nüzhet-ül Esrar’ diye kısaca zikredilen eserinde en renkli biçimde anlatılmaktadır. (Bu eser Zeytinburnu Belediyesi tarafından minyatürleriyle birlikte yayımlandı.) Fakat daha şairane bir feryat, devrin büyük şairi Bakî’nin mersiyesidir.
Osmanlı tarihinin en kritik yolculuğu
TEVAZU DA HEYBETLİDİR
1980’lerde Macaristan’da Peç ve Zigetvar’da yapılan bir kongre sırasında, Kanuni’nin temsili mezarını ziyaret eden tarihçilerin arasında bulunan, Divan Edebiyatımızın üstadı Orhan Şaik Gökyay Hoca’nın bu mersiyeyi okuyuşu, herkesin tüylerini diken diken edecek ustalıktaydı ve Bakî’nin dizeleri, büyük padişahını kaybetmiş bir devletin, adeta ‘Leviathan’ın feryadı tonundaydı. Padişahı, Sinan’a yaptırdığı kendi gibi görkemli mirası Süleymaniye’nin haziresinde sevgili Hürrem Sultan’ın yanına defnettiler. Bugün o Cihangir’in mütevazı türbesi, tevazunun da herkesi hizaya getirecek kadar heybetli olabildiğini gösteriyor.
Haberin Devamı
DÜNYAYI DEĞİŞTİREN HÜKÜMDARLARIN DÖNEMİ
1494’te doğdu. Çocukluğu, babası Şehzade Selim’in sancakbeyi olduğu Trabzon ile Kırım Kefe’de geçti. Annesi Hafsa Sultan, karşı görüşte tarihçiler olsa da Kırım Hanı’nın kızı olarak bilinir. Manisa’da uzun süre sancak beyliği yaptı. Bu şehir onun zamanında donandı. Bugün Manisa Üniversitesi’nin Fatih Sultan Mehmet veya Kanuni ismini taşımaması biraz gariptir. 1520’de Osmanlı tahtına geçti. Kanuni devri, batıda ve doğuda güçlü, renkli ve dünyayı değiştiren hükümdarların devridir. Rusya’da Korkunç İvan da bu dönemde hükmetti. İspanya’nın kralı V. Şarl, Muhteşem Süleyman’ın rakibiydi. Genç yaşta Alman İmparatorluğu tacı için de seçilen bu imparator, Süleyman Han’ın yüzünden rahat ve zafer dolu bir dönem geçiremedi. İran’daysa Safevi Hanı Tahmasb hükmediyordu, ‘İslam tarihinin batıya en açık hanedanı’ diyebileceğimiz bu hanedan Osmanlı’ya rakipti ama uzak coğrafyası yüzünden batıyla istediği gibi ittifak yapamıyordu. Safeviler, ateşli silahlar bakımından da zayıftı. Şah Tahmasb, bu Türk hanedanının en ilginç hükümdarlarından biridir. Modern İran’ı kurmakta payı olanlardandır. Kanuni’nin, Bağdat’ı alarak bugünkü Irak’a yerleşmesiyle, İran, Osmanlı’nın karşısında geriledi.
Haberin Devamı
BUGÜNÜN İSTANBUL’U, KANUNİ’NİN İSTANBUL’UNA SAYGI DUYMUYOR
13 kez sefere çıkan padişahın, 46 yıllık saltanatının neredeyse üçte birini at üstünde geçirdiği bir gerçektir. Osmanlı kançılaryası, bütün ofisleriyle seyyar bir hale dönüşmüştü. Aynı zamanda da memleket idaresi için bütün kararlar ve emirler, hatta sikke darbı işlemleri dahi muhtelif yerlerde yapılıyordu. Seferdeki Otağ-ı Hümayun, Topkapı Sarayı’ndaki ‘arz odası’nın işlevine sahipti. Buna rağmen İstanbul’un çehresinin isabetle değişmesi de bu dönemdedir. Büyük devirde büyük kadrolar yetişiyor; Muhteşem Süleyman devri mimarından şairine Osmanlı’nın parlak devridir. Payitahtta ulemanın gözdesi şairlerin sultanı Bakî, uzak Kerbela’da bir köşeye itilmiş ama aslında edebiyatımızın en büyük şairi olan Fuzulî, Osmanlı astronomi biliminin son uzmanları hepsi bu devirde yetişti.
İstanbul, görkemli kamusal yapıların; bir yandan da mütevazı devletlu konakları ve ahşap yapıların şehriydi. Türkler güzel yemek yiyordu, güzel giyiniyordu. İstanbul’un kadınları, şehri gezmekten zevk alıyorlardı. Bütün şehrin türbelerini, gayrimüslim ayazmalarını ziyaret etmeyi de iş edinmişti. Erkek cemiyeti ile kadın cemiyeti birbirinden ayrıydı ama kimse kafes arkasında yaşamıyordu. Kanuni’den sonra İstanbul, zaferle dönen ordunun mehter nöbetini, gemilerin selam toplarını özler hale geldi ama tarih yürüdü. Şurası bir gerçek: Bugünün İstanbul’u, Kanuni devri İstanbul’unun mirasına saygı duymuyor, hatta saygı duyduğunu tekrarlayıp duranlar daha da saygısız.
Osmanlı tarihinin en kritik yolculuğu
TÜRK SİNEMASINA YENİLİK GETİREN ADAM TARIK AKAN
Verimli bir sanat ortamımız olsa, Türk sineması Tarık Akan’ı daha yıllarca baş tacı edebilirdi. Sadece oyuncu olarak değil, yapımcı, rejisör olarak da.
1949 doğumluydu ama 1947’liler neslinden sayılır. O, sinema dünyasına girdiği vakit, Türk sineması eski rejisörlerinin ve senaristlerinin etkisinden kurtuluyordu denemez. Aynı kişiler gömlek değiştiriyordu.
Türk sineması zamana ayak uydurmaya çalışan kurumlarımızdandır. Genç Tarık Akan, önce Türkiye ortalamasının üstünde kalan fiziği, bir yanı romantik bir yanı maço haliyle Türk halkının gönlünü çeldi. Oyunculuğu renkliydi; yer yer komedi, yer yer dramı canlandırmayı biliyordu. Dönemin siyasi akımları dışında kalmadı. Bu, ona has bir yenilikti. Vurdulu kırdılı filmlerin yanında, Türkiye rekoru kıran ‘Hababam Sınıfı’ndaki cingözlüğü, köy filmlerinin yanında Yılmaz Güney filmlerindeki rollerinin hepsi bu büyük aktörün bizim dünyamıza hediyesidir.
12 Eylül’de tutuklandı. Uzun bir süre hücre hapsinde tutuldu. Bununla birlikte zamanımızın sözde liberallerinin aksine sol ve sosyalist düşüncenin devlet düşmanlığı olmadığının farkındaydı. Özgün bir oyuncuydu, siyaseti tutarlıydı, farklı düşünceleri vardı. Türk sineması ve sanat dünyası için erken bir kayıptır... Eğer verimli bir sanat ortamımız olsa Tarık Akan’ı daha yıllarca Türk sineması baş tacı edebilirdi. Sadece oyuncu olarak değil, yapımcı, rejisör olarak da.
Osmanlı tarihinin en kritik yolculuğu
UÇ FİKİRLERİN RENKLİ İNSANI İSHAK ALATON
SANAYİ dünyasının duayenlerinden İshak Alaton geçtiğimiz hafta son yolculuğuna uğurlandı. Türk Yahudi cemaatinin bir özgün yanı vardır; Birleşik Devletler’de bile görülmeyecek şekilde sanayi yatırımına meraklıdırlar ve doğrusu Alaton’un kuşağı sınai üretimde hakkıyla yerini tutmuştur. İshak Bey’in bir ikinci özelliği de vardı; televizyon ve yazılı basında bazı halde müşterilerini ve bayilerini kızdıracak kadar uç fikirler serdederdi. Kendisiyle tanışırdık ve hatta dosttuk; iltifatını esirgemezdi. Yüzde yüz uyuşan iki dost olmasak da vazgeçemediğim bir renkliliği ve öne çıkardığı ilginç boyutlar vardı.
İshak Alaton’un asıl önemi nedir? Sanayiciliğinin yanında Lozan azınlığına mensup bir grubun seçkinlerinin aksine ihtiyatlı konuşmayı tercih etmedi. Bu tavır bence toplumuyla bütünleşmenin samimi göstergesidir. Tenkit etmek, kırgınlığını ifade etmek Türkiye’yi ve Türk toplumunu benimsemek demektir. Alaton ve kendisini izleyenler bu takdirkâr davranışı gösterdiler. Hiç şüphesiz ki özleyeceğimiz bir kişiliktir.
2. Abdülhamid’i gerçekten tanıyor muyuz?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Eylül 25, 2016 11:275dk okuma
Paylaş
2. Abdülhamid’in dönemi az araştırılmış, az bilinen ama üstüne çok konuşulan bir dönem. Çok daha fazla çalışma yapılması şart. Ancak bu şekilde onun hem uzun bir barış dönemi sayılabilecek hem sansür gibi meseleler yüzünden özellikle sosyal bilimlerin yerinde saydığı saltanat yılları anlaşılabilir.
Haberin Devamı
22 Eylül Perşembe günü Sultan 2. Abdülhamid’in 174’üncü doğum yıldönümüydü. TBMM Başkanlığı’nın kararıyla geniş katılımlı bir sempozyum tertiplendi. Bu organizasyonla Milli Saraylar Bilim Kurulu görevliydi. Bu sempozyumu bir padişah sarayının tarihi araştırmaları için gerekli görüyorum. Çünkü 2. Abdülhamid’in hükümdarlığıyla geçen 1876-1909 tarihimizin az araştırılmış, az bilinse de çok konuşulan bir dönemidir. Sempozyumla ilgili dört adet kitap çıktı. Serginin kataloğu ise çıkacak. Aktüel bir konu haline gelen Sultan Abdülhamid ve döneminin tarih bilimi tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Onun zamanında Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Balkanlar’da Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan’ın kuzey kısmını, Ege adalarını, Ortadoğu’da bütün Maşrık (Doğu) Arap dünyasını, sadece sözde değil, dominyon statüsünde bağlı Mısır ve iki sancak olarak bugünkü Libya’yı kapsıyordu.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
‘PERSONA NON GRATA’ OSMANLI DİPLOMATLARININ DÖNEMİ
Dışarıda önemli bir konsolosluk ağımız vardı. Bu konsoloslukların hemen hepsi siyasi cinstendi. Sadece vize, noter muameleleriyle ilgilenmezlerdi; o ülkelerdeki Müslüman gruplarla da İstanbul’un ilgisini kurar, takip ederlerdi. Nitekim bir yığın konsolosun kolonyalist devlet tarafından ‘persona non grata’ olarak dışarı atılması bu tip bir teşkilatı gösterir. Peki Panislam hareketin gerçek kudreti neydi? Bu, bugün dahi tartışılır ama büyük devletler nezdinde Osmanlı Türkiye’sinin bir silahı gibi görünüyordu. Ama başka meseleler de vardı. Kırım Savaşı ile girdiğimiz Avrupa ‘concert’i (uyumu) ve Berlin Kongresi’nden sonra Sultan Abdülhamid, Avrupa’ya karşı iç idarede de sorumluluklar yüklenmişti ve bu nedenle imparatorluğun başında azınlıklar meselesi bir heyulaya dönüştü.
2. Abdülhamid’i gerçekten tanıyor muyuz
Haberin Devamı
SUİKASTLAR ÇAĞINDA YAŞADI
2. Abdülhamid, iflasını ilan eden bir imparatorluğun başına geçmişti. Lakin dış borçların ödenmesinde elinden geldiğince ustalıklı davrandığı bir gerçektir. Avrupa hükümdarlarına karşı tertiplenen bireysel suikastlar dönemindeydi. Kendisi de böyle bir bomba vakasına maruz kaldı. Suikast sırasında soğukkanlı davrandığı biliniyor ama beynelmilel teröre karşı hayatında bu kadar lakayt olmadığı çok açık. İşin garibi yeni doğan milliyetçilikler kendi içlerinde de mücadele veriyordu. Mesela Ermeni Taşnak komitesinin şiddet yönelttiği kişilerin başında Ermeni burjuvaları ve hatta patrikler bile vardı. Teröristler Avusturya’nın güzel imparatoriçesi (Elizabeth) Sissi’yi, Rusya’nın Çarı 2. Alexander’ı katletti. Hepsinin kaynağı farklıydı.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Onun dönemine dair Türkiye aydınlarının en şikâyetçi olduğu nokta sansür ve hafiyelik sistemidir. Bu, hükümdarın talihsiz mirasıyla da ilgilidir. Bütün Makedonya, Bosna ve Bulgaristan’ın kaynadığı bir dönemde tahta geçmişti. Devletin Rusya’ya karşı istihbarat örgütü ilginçtir, Tuna vilayeti valiliği zamanında Midhat Paşa tarafından kurulup geliştirilmişti. Maalesef Bulgar bölgesiyle ve Midhat Paşa’nın valilik dönemiyle sınırlı kaldı. Sultan bunu geliştirmedi; hafiyelik teşkilatı aczinden dolayı bir faciaya dönüştü.
2. Abdülhamid’i gerçekten tanıyor muyuz
2. Abdülhamid’in torununun oğlu Ayhan Osmanoğlu
KARAGÖZ’E BİLE SANSÜR
Bu dönemde çokça başka aksaklık da vardır. Örneğin sansürle ilişkili olanlar... Sansür komitesinin saçmalıkları bazı halde padişahı bile kızdıracak dereceye çıkmıştır.
Haberin Devamı
Sansür, dışarıdaki ve içerideki Türk basınına karşı etkili biçimde uygulanıyordu. Doğa bilimleri, felsefe ve filolojide, coğrafyada atılım yapan Osmanlı biliminin, sosyal bilimlerde yerinde saymasında sansürün de payı vardı. İmparatorluğun genç nesli politik anlayış yönünden dünyanın gerisinde kalmıştı. İstanbul’da ortaoyunu hatta Karagöz’e kadar sansür ve hafiyeliğin etkisi vardı. Ama İstanbul dışına çıkıldığında bu tedbirler zayıflıyordu. Selanik’in aydınları İstanbul’dakinden daha çok nefes alıyordu ama İstanbul boğuluyordu.
KARA ORDUSU YÜKSELİRKEN, DENİZCİLER GERİLEDİ
Tezatlar bir mirastı. Renkli bir dış politikayla devleti ayakta tutma gayretleri, içteki bürokrasinin geri kalmışlığı yüzünden gelişmenin gölgelenmesine neden olmuştur. Memur maaşları düzenli değildi. Gümrük gibi bazı ofislerin maliyeti ise özerkti. 1. Ordu subayları düzgün maaş aldı ama taşrada durum farklıydı. Kara ordusu yükselirken, denizciler geriledi. Bunun sıkıntısı Balkan Savaşı’nda ortaya çıktı. Adaları bombardıman eden Averoff Zırhlısı’na karşı düzgün zırhlı çıkaramadık.
Haberin Devamı
ŞİMDİKİLER YETMEZ, KATBEKAT ARŞİV ÇALIŞMASI GEREKİR
33 yılın çok incelenmesi gerekir. Hem devlet kurumlarının hem üniversitelerin hem de çeşitli sivil kuruluşların bu gibi araştırmaları mümkün mertebe yapması ve yaptırması gerekir. Sultan Abdülhamid dönemi üzerinde bugüne kadar yapılanların katbekat üstünde arşiv araştırması, gazete ve süreli yayın taraması yapmak gerekiyor. Dış dünya arşivleri az el sürdüğümüz zenginlikler. Bizzat dönemin dış politikası üzerine arşiv kaynakları dahi Sinan Kuneralp’in son yıllardaki derleme ve çeviri değerlendirme çalışmaları (‘Ottoman Diplomatic Documents’ serisi, ISIS Press) hariç pek el atılmış yerler değil. Osmanlı hariciyesinin evrakı ön planda Arap harfleriyle yazılan Türkçe ve daha çok da Fransızca raporlara dayanıyor.
2. Abdülhamid saltanatı, her şeye rağmen uzun bir barış dönemi sayılır. Osmanlı eğitiminde, sağlık kuruluşlarında, Anadolu’da, Suriye’de tarımın kalkınmasında atılımcı bir dönem sayılmalıdır.
2. Abdülhamid’i gerçekten tanıyor muyuz
İlber Hoca öneriyor
2. ABDÜLHAMİD VE DÖNEMİNİ ANLAMAK İÇİN OKUMANIZ GEREKEN KİTAPLAR
Sultan Abdülhamid/ François Georgeon
Abdülhamid’in Valileri: Osmanlı Vilayet İdaresi 1895-1908 / Abdulhamit Kırmızı
Enver Paşa (1. cilt) / Şevket Süreyya Aydemir
The Problems of External Pressures, Power Struggles, and Budgetary Deficits in Ottoman Politics Under Abdulhamid II (1876-1909): Origins and Solutions, Engin Deniz Akarlı
TÜRK ÜNİVERSİTELERİNİ YARGILARKEN BU ESERE GÖZ ATIN
Kemal Gürüz, YÖK’ün ve TÜBİTAK’ın eski başkanı. Kimya profesörüdür. ‘Medrese ve Üniversite’ adlı araştırması Ka Kitap’tan çıktı. Bir doğa bilim profesörünün ve akademik yöneticinin üniversitemize bir kurum olarak bakışı ve tartışması ilginç ve takip edilmesi gereken bir konu. Başvurulan literatüre baktığımız zaman hiç şüphesiz ki bilim dünyasında medreselerle ilgili en geniş literatürün kullanıldığını söylemek mümkün değil ama bu kurumların ele alınması için gerekli malzemeye erişildiğini de ifade etmemiz lazım.
Kemal Gürüz hocanın görüşünü şöyle özetleyebiliriz: Müslüman dünyası ortaçağlar boyu hem tıp hem eczalık-kimya hem astronomi ve matematik konusunda, akli ve nakli ilimlerde, beşeriyetin medeni tarihi için önemli bir görevi yerine getirdiği halde Gazali’nin görüşlerinden sonra düşünce ve yöntemde bir duraklama başladı. Gürüz burada, İslam tarihi açısından çok kişinin izlediği Gazali ve İbn Rüşd karşıtlığı yaklaşımıyla konuya eğilmiş. Batı dünyasının incelenmesindeyse birçok kişinin anlaştığı bir görüş var: Ortaçağ üniversitelerinin gelişimi sadece o dünya için önemlidir. Fakat Rönesans ve yeniçağdan itibaren Avrupa üniversiteleri ve bilim akademileri çağdaş uygarlığa egemendir. Bugünkü Türk üniversitesi yargılanırken bu gibi eserleri rehber olarak okumalıyız.
Batı dünyasının üniversitelerinin tarihi gelişimi ve örgütlenmesi mutlak önemdeydi ve Kemal Gürüz hocanın bu konuyu çok uzun zamandır incelediği açık. Bana göre ‘Medrese ve Üniversite’ kitabına, Batı’nın eğitim tarihi ve akademi dünyasını öğrenmek için başvurulmalı. Ben bu eserin bilhassa bu konularla ilgili bölümlerini Türk öğrenciler ve akademisyenler için okunması gerekli bir çalışma olarak görüyorum.
..Topkapı’ya gerçekten bilenlerin müdahale etmesi lazım
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ekim 01, 2016 22:476dk okuma
Paylaş
Hürriyet gazetesinde Ömer Erbil’in, Topkapı Sarayı Müzesi’nin Marmara’ya bakan duvarlarındaki ve bilhassa Fatih Köşkü’ndeki yıkım tehlikesi üzerinde durduğunu gördük.
Haberin Devamı
Topkapı Sarayı’nın deprem hattında olduğu uzmanların birleştiği bir noktadır. Marmara’ya bakan duvarlarda tahribat, 17 Ağustos 1999 depreminden beri gündemde. 2009-2015 yılları arasında Kandilli Rasathanesi müdürümüz, benim liseden arkadaşım Prof. Mustafa Erdik ve yine memleketin jeoloji alanında uluslararası bir şöhreti olan Celal Şengör, Saray’la bizzat yakından ilgilenmektedirler ve söyleyip yazdıkları hiç iç açıcı şeyler değildir.
‘HIRSIZ GİRER’ DİYEREK AHŞAP KUBBELERİ KALDIRDILAR
Mesele sadece doğa da değil. Ankara bürokrasisinin de saray üzerinde bilgisiz tasarrufları olmuştur. Örnekler verelim. 2. Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye sıçrama ihtimali, bütün İstanbul kütüphanelerindeki kıymetli yazmaların ve Topkapı’daki nadide eserlerin Anadolu’ya nakline sebep olmuştu. Savaş bittikten sonra bunlar geri getirilirken her vakit âdet olduğu üzere uzman olmayan çokbilmişler mevki ve makamlarına göre emirler yağdırdılar. En gülünçlerinden biri de, Hazine Dairesi’ndeki kubbelerin ahşap konstrüksiyonuydu (“Efendim böyle şey olur mu, hırsız girer” diyorlardı). Bu tip ahşap kubbelerin Harem bölümünde de var olduğundan haberleri bile yoktu tabii.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Topkapı’ya gerçekten bilenlerin müdahale etmesi lazım
SARAY ÇİMENTOYLA TANIŞTI
Kubbeler kaldırıldı, çimento ve taşın marifetiyle temellerin üzerine bir ağırlık bindi; Saray genelindeki bazı bölümler beyaz çimentoyu tanıdı. Üstelik yaz-kış çimento yüzünden terleyen duvarlar, Saray’daki havalandırma sisteminin en büyük sorununu meydana getirdi.
Yeniden ahşaba dönmek kolay değil. Bu ağaçlar sadece Kanada’da mevcut ve onun da ihracatı durmuş. Fakat Kanada Başbakanı’nın ziyareti sırasında problemi kendisine açtığımızda, “Biz size bu ağacı veririz” diye söz vermişti. Kanadalıların verdikleri sözün yerine getirilmesi için faaliyete geçecek ve restorasyona girişecek kurum Kültür Bakanlığı idi.
Haberin Devamı
KÜLTÜR BAKANLIĞI YETERSİZ
Kültür Bakanlığımız, bugünkü bütçesi ve asıl önemlisi dar teşkilatı ve bir türlü çıkarılamayan teşkilat kanunuyla, Topkapı Sarayı, Ayasofya-Kariye Müzeleri, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Efes kazıları, Antakya’nın şu sıralar yeniden zenginleşen mozaik zenginliklerini sergileyebilecek bir bakanlık değildir. Hiç kimseyi suçlamanın gereği yok.
AYA İRİNİ’Yİ EN AZ 20 YILLIĞINA KAPATMAK GEREK
Sarayın muhtaç-ı himmet olan yerleri sadece Marmara duvarları ve iç bölümleri değil. Teşhir için ayrı bina bekleyen 12 bin parçalık dünyanın en büyük Çin porselenleri koleksiyonu, nadide Sevr porselenleri, Saksonya ve Japon porselenleri, gümüş koleksiyonları ve dünyanın sayılıları arasında yer alan mekanik saatler koleksiyonu da bu cümledendir. Girişteki Aya İrini Kilisesi’nin en aşağı 20 yıllık bir süre için kapatılıp restore edilmesi gerekir. Yetmedi, demiryolunun tamamen sökülmesi ve altındaki ta geç Roma devrinden ve Bizans’tan kalan bina ve kalıntıların çıkarılması icap eder (Mesela Aya Grigori Kilisesi). Bütün bu sorunların ise laf ola beri gele konuşanlarla Topkapı Sarayı’nın bu zenginliklerini tanımayan, restorasyondan pek anlamayan ve Saray’ın düzenini yakından görmeyen bürokratlar tarafından çözülmesini beklemeyelim. Osmanlı’nın zenginliğini sahiplendiğini iddia edenlerin, bu medeniyetten haberleri olduğunu pek zannetmiyorum.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
GÜLHANE’DEKİ YAVAŞLIK ÖLÜME SEBEP OLDU
Saray’ın bitki örtüsünü ormancılık, botanik ve peyzaj mimarisinden anlamayan kurullar değil daimi gözlemci olan ve hızlı karar alabilen, ilgili dallardaki uzmanların düzenlemesi gerekir. Bu kurulların yavaşlığı yüzünden zamanında kesilemeyen ağaçların yakın mazide fırtınada kopan dalları, genç bir İtalyan fizikçiyi sakat bıraktı. Gülhane Parkı’nda da bir Amerikalı turist kadın hayatını kaybetti.
MÜZELER GÜNÜ’NDE SERBEST GİRİŞ KALKMALI
Topkapı, bilhassa bahar ve yaz aylarında kaldıramayacağı sayıda (bazen 20 bine ulaşan) ziyaretçi istilasına uğruyor. Müzeler Günü’nde serbest girişin Topkapı’dan kaldırılması gerekir. Limana gelen gökdelen boyundaki gemilerden boşalan bazen sayısı üç-beş bini bulan ve doğrusu İstanbul’dan ve Topkapı’dan da haberleri olmayan grupların seyahat şirketleri vasıtasıyla ve tenzilatlı tarifeyle müzeye alınması doğru değil. 2005’ten beri Topkapı Sarayı için ziyaretçi kontenjanı ve önceden randevu sisteminin getirilmesini öneriyorum. Bizim benzerimiz Granada’daki Elhamra Sarayı, Floransa’daki müzeler, Duomo ve Vatikan müzeleri aynı sisteme çoktan geçtiler.
Haberin Devamı
Topkapı’ya gerçekten bilenlerin müdahale etmesi lazım
LOZAN NE HEZİMETTİR NE DE BÜYÜK BİR ZAFERDİR
BİR tarihte SkyTürk 360 televizyonunda, Hilmi Hacaloğlu’nun programında, bir soru üzerine kısa demeç verdim. “Lozan hezimettir” diye bir tarih görüşü var. Lozan ne hezimettir, ne de büyük bir zaferdir. Diplomasinin zaferi olmaz, olsa da Avrupa hiçbir zaman bunu Türklere tattırmaz. Kurtuluş Savaşı’nda süngümüzü nereye dayadık ve nereyi geri fethettiysek ancak onları aldık. Hatta savaş tazminatımıza karşılık küçük bir toprak bile verilmedi; sınırımızın ötesinde kalan Karaağaç İstasyonu’nu bize bağladılar. Zor şartlarda kazandığımız ve devam edemeyeceğimiz bir savaş için Lozan, cihan savaşını bitiren bir uzlaşma örneğidir. (O demecimde de “Kahve sohbetlerinde abuk sabuk konuşmalar yapan ve gazete sütunlarına bunu geçirenlere katılmamız mümkün değildir, kasabalarda tarih yazılmaz” demiştim.) Bugün Cumhuriyet gazetesi benim bu demecimin sadece bir bölümünü alıp tekrar yayınlıyor, amacının Lozan Antlaşması’nı savunmak olduğunu pek zannetmiyorum. Cumhuriyet’in yeni tutumu malum, bu yaptığının ise cinlik değil, basitlik olduğunu belirtmem gerekir.
Haberin Devamı
EGE ADALARI İÇİN YAPILACAK ŞEY YOKTU
Tekrar edelim; Lozan, fevkalede yorulduğumuz, artık kıpırdama ihtimalimiz olmayan bir zaferden sonra imzalanmıştır. Üstelik, karşı taraf açısından da, hem Yunanistan hem Büyük Britanya için de şartlar böyleydi. Ama şunu söylemeli: Savaştan sonra Yunanistan’ı diplomasi ile korudular. Türklere bunu hiçbir zaman yapmazlar. Ege adalarına gelince... Bu adalar zaten Balkan Savaşları öncesinde elden çıkmıştı. Yunanistan da Balkan Savaşları sırasında Kuzey Ege adalarına saldırdı; Averoff Zırhlısı’ na karşı koyacak donanmamız yoktu. Lozan’da bu adalar için çok bir şey yapılamayacağı açıktı. Elimizde sadece İmroz (Gökçeada) ve Tenedos’u (Bozcaada) tutabildik. Ege adalarının hali bundan ibarettir.
Topkapı’ya gerçekten bilenlerin müdahale etmesi lazım
ZAVALLI MUHTEŞEM HALEP
MEZOPOTAMYA tarihinde ‘Halfe’ diye geçer. Büyük İskender Makedonya’daki bir şehre benzeterek ‘Beroea’ ismini vermişti. Aynı şeyi, generallerinden Seleuchos Ruha’ya, yani Urfa’ya, Makedonya’dan gelme bir ismi, ‘Edessa’ adını vererek yapmıştı. Tabii bugünkü Yunanistan Edessa’sının da o Edessa ile alakası yoktur.
Halep, Nureddin-i Zengi’nin idaresindeydi, Haçlılara direndi ve zapt edilemedi. Ama 1260’ta Hulagü’nün sürülerine direnmesi boşunaydı. Haçlı VI. Bohemond ve yerel Kilikya Ermeni Kralı, Hülagü’ye yardım edince, şehir kısa bir müddet için onların eline düştü; Müslüman ve Yahudi ahalisi katledildi.
OSMANLI YENİ KARAKTER KAZANDIRDI
Bir müddet sonra geri alındı, Memlukluların muhteşem hâkimiyetini yaşadı. Şimdi bir tarafı yıkılan kale yeniden ortaya çıktı: Şehrin içindeki camiler ve çarşılar büyük bir şehri yeniden süsledi. Bu arada Osmanlı devrindeki hamamlar, medreseler ve Mevlevihane gibi yapılar Halep’e yeni bir karakter kazandırdı.
Halep, Şam’dan farklıdır; başka bir ihtişam, başka bir renktir. Halep veya Beroea Roma İmparatorluğu’nun Efes ve Antakya’yla beraber büyük metropollerindendi. İslami devirlerde de öyle olmuştur. 1516’da Yavuz Sultan Selim’in topraklarımıza kattığı bir büyük vilayetin merkezidir. Bu vilayet ve sancakların ikisi, yani Urfa ve Antep, zanaatları, çarşıları ve asıl önemlisi orduya olan asker katkısıyla dikkati çekerdi.
Halep’i Birinci Cihan Savaşı’nın sonunda terk ettik. 19’uncu yüzyılda ve 20’nci yüzyılın başında Halep muhteşemdi. Şehirde Arapça, Türkçe ve Fransızca konuşan gruplar vardı. Doğu Yahudiliğinin en parlak merkezlerindendi. Vilayet idare meclislerindeki dini grup temsilcilerine baktığımızda muhteşem bir dinler şûrası gibiydi.
Halep’i 1966’da ilk gördüğümde büyülenmiştim. Orada bütün asırlar bir sentez halinde yaşıyordu. Çarşının her köşesinde ve halkının her hareketinde bir ayrı incelik vardı. Mutfağı muhteşemdi. Zanaatlar yaşıyordu. Zamanla nüfusu 2.5 milyonu buldu. Bu 2.5 milyon o şehrin havasını değiştiremedi.
BARBARLARIN ELİNDEN KURTARILMALI
Halep ve Şam direnmeyi bildiler. Bugün Hafız Esad’ın oğlu Beşir’in barbarları, şehri ve zavallı halkını topa tutuyor, üstelik de “Sizi besleyeceğiz” diye yaptıkları mütarekede ulusların gönderdiği yardımı dağıtmadılar. Uluslar önce Beşir Esad’ı hizaya getirmeli ve müştereken Halep’i barbarların elinden kurtarıp yaralarını sarmasını sağlamalıdır.
20 milyonluk İstanbul'un neden hâlâ bir şehir müzesi yok?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ekim 15, 2016 22:067dk okuma
Paylaş
Bazı emareler gösteriyor ki şimdi askeri okullar, Harp Akademileri’nin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda. İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor?
Haberin Devamı
TÜRKİYE müzelerinin tarihi genellikle geciktirilerek verilir. Yakın zamanda konuya doğrudan giren Semavi Eyice Hoca’ydı. Sonra bu konuda merhum Stanford Shaw’ın kızı Wendy Kural Shaw önemli bir çalışma yaptı.
Modern Türkiye müzeciliği ne zaman başlar? Fatih’in Çinili Köşkü’ndeki sergilemeleri, yine Fatih’in kendi sarayı Topkapı’nın bugünkü Hazine Dairesi’nde derlediği klasik heykeller, Rönesans tipi tablolar gibi kaybolan veya saraydan satılan eserleri hariç tutarsak, bu işin resmen başladığı ilk yer Topkapı’daki Aya İrini’dir. Aya İrini, Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle bir arkeoloji müzesinin oluşturulması demektir. Klasik koleksiyonlar önceden de vardı. Bulgularıma göre, mesela III. Selim devrinde bazı eserler saklanmıştır. 1846’dan beri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle vilayetlere eski eserler taraması için yazılar yazıldı. Birtakım arkeologlara ruhsat verildi. Buna göre bulunan eserlerin üçte biri onlara ait olacaktı.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
20 milyonluk İstanbulun neden hâlâ bir şehir müzesi yokOsman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı.
BİZ ARKEOLOJİDEN ANLARIZ, TÜRK ARKEOLOJİSİ BİR EKOLDÜR
Osman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı. II. Abdülhamid devri eseridir. Osman Hamdi Bey’in arkeoloji ve medeniyet dünyasına hediye ettiği Sayda (Sidon) kazılarında bulduğu lahitlerin tipinde, İstanbul’un seçkin mimarı şehrimizin Katolik cemaatinden Alexandre Vallaury’nin tersimi olan bir binadır. Bu müzede sadece Yunan-Roma ve eski Anadolu değil, aynı zamanda eski Şark, asıl önemlisi eski Fenike kültürü modern insanlığa tanıtılmıştır. Topkapı Sarayı, Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924 tarihinde ihdas edilen bir müzedir. Osman Hamdi Bey’in ve kardeşinin yetiştirmelerinden Tahsin Bey müzenin en önemli müdürüdür.
Haberin Devamı
AKDENİZ DÜNYASINDA ESERLERİNİ EN ÇOK KORUYAN ÜLKE İSRAİL
Türkiye müzelerinin tarihi üzerinde fazla duracak değiliz ama modern müzeciliğimiz 16’ncı asırda düzenlenen Papalık-Vatikan kadar değilse de modern Batı Avrupa ile tarih olarak eşzamanlıdır. Türkiye’de arkeologya biz Türklerin anlamadığı bir dal değildir. Aksine Türk arkeolojisi yabancı meslektaşların da söylediği gibi bir ekoldür. Genç mareşallerimizden, Sultan Hamid devrinin sadrazamı ünlü matematikçi ve askeri tarihçi Ahmet Cevat Paşa gibi arkeoloji müzesinin kütüphanesini yaratan meraklılar da vardır. Miras konusu problemi bütün Akdeniz’i kapsar.
Bugün Akdeniz dünyasında İsrail’in dışında Âsâr-ı Atika eserlerini koruyan, gözünü dikenin gözünün yaşına bakmayan ikinci bir ülke yoktur. Bütün dünya bu ülkeden kaldırılanlarla geçiniyor. En arsız olanı da Birleşik Devletler koleksiyonerleridir. Orada kayda değer koleksiyon toplayıcıları olduğu gibi Bağdat Müzesi’nin yağma eserleriyle geçinenleri de vardır. Bir tarafta eski Mezopotamya dillerinin lügati hazırlanırken Irak’a çıkan ordunun içinde doğru dürüst eski eser uzmanlarının bulunmadığı da bir hakikattir.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
YILLARDIR MÜZE UZMANI İMTİHANI YAPILMIYOR
Bugünkü Türkiye’de müze konusu dengesiz bir görünümündedir. En büyük müzelerimizin yanında maalesef sorumsuzca çalışanlar vardır. Kültür Bakanlığı uzun zamandır ciddi müze uzmanı ve asistan olmak için gereken imtihanları yapmamıştır. Türkiye taşrasında göz yaşartacak kadar gurur duyduğumuz müzeler vardır. Skandallara konu olan, halkla temasa geçemeyenleri de gazetelerden okuyoruz.
FETİH PANORAMASI ÖNEMLİ AMA YETMEZ
Belediye faaliyetleri de böyle; mesela son 10 senenin içerisinde Topkapı surlarının hemen dışında bir Panorama 1453 Müzesi kuruldu. Fetih panoramasını hazırlayanlar bu işin en iyi yapıldığı Sovyetler ülkesinden gelen uzmanlardır. Müzeye yapılan çoğu tenkidi isabetli bulmadığımı söylemeliyim. Halkın ilgisini çekti, belediyenin başarı hanesine yazılmalı lakin bu müzenin hemen yanındaki geniş araziyi bir yap-sat şirketine vermek, bu idarenin ve bu şehrin, müzeden ve parktan anlamadığını, eski İstanbul’u korumayı ve onun siluetine saygı göstermeyi düşünmediğini göstermektedir.
Haberin Devamı
Bazı emareler gösteriyor ki şimdi göz dikilen askeri okullar, Harp Akademilerinin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda.
Acaba 20 milyona doğru tırmanan İstanbul’un nüfusunun hava alamadığını, sisli havaların kirlilik tabakası teşkil ettiğini görmüyor muyuz? İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. (Tabii bu şehir müzesinden Topkapı’nın arazisine dadanan Tarih Vakfı’nın sözde müzesini kastetmiyorum.) Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor? Samatya’da İmrahor Camisi’nin restorasyonunun ve etrafının park olarak planlanmaması, aynı şekilde Topkapı Sarayı’nın denize bakan geniş alanında Gülhane’nin devamı bir park olarak düzenlenmemesi, bazı harap eski eserlerin restorasyonunda basına yansıyan haberler bu bütün içerisinde düşünülmelidir.
Haberin Devamı
MİDİLLİ’DE BİR SERGİ�
Midilli’nin Kulaksızoğlu Halim Bey’i... Zamanında esnafı ve halk onu çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Bu gibi faaliyetler yayılmalı. Kuşkusuz, öğrenen öğretir.
SEVDA ve Can Elgiz, iş dünyamızın tanıdığı iki girişimci. Ama asıl önemlisi modern sanatlar alanında ilk gençliklerinden beri ilgilerini koleksiyon toplamaya da yönelten iki sanatsever ve uzman. Can Elgiz’in soyu Midilli Adası’ndan geliyor. Midilli mutasarrıflarından Kulaksızoğlu Halim Bey’in soyundan. Kulaksızoğulları Midilli’de tarımla değil bürokrasideki yerleriyle tanınıyorlar.
20 milyonluk İstanbulun neden hâlâ bir şehir müzesi yok
Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı
MİDİLLİ’DE ‘BU KONAK KİMİN’ DİYE SORAMAZSINIZ
Daha evvelki gezilerimde Midilli kalesinin dibindeki Türk mahallesinden geçerken harap vaziyetteki bir görkemli konak dikkatimi çekmişti. Midilli’nin mahallelerinde bir binanın ne olduğunu sorup öğrenemezsiniz; çoğu bilmez, bilen de “Niye soruyorsun” kabilinden sinirlenir. Devirler ve anlayışlar değişti. Ayvalık’ın eski sakinlerinden kalan, bilhassa Cunda’daki Metropolitan Kilisesi gibi eserleri önce Vakıflar korumaya aldı; ardından Sayın Rahmi Koç değerlendirmeye başladı. Bugün orası bir müze, tepedeki ayazma, kütüphane, Suzan Sabancı Ayışığı Manastırı’nı tamamen yenilemesi bu cümledendir.
HALİM BEY ÇOK SEVİLİRMİŞ
Midilli’de de yumuşama başladı. Yeni cami ve etrafındaki eserler korumaya alındı. Bu arada Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı Midilli Belediyesi tarafından restore edilip müze olarak değerlendirildi. Restorasyondan sonra eylülün sonunda açılış yapıldı; belediye reisi, Kulaksızoğlu Halim Bey için renkli bir biyografi sundu. Midilli esnafı ve halk kendisini çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Midilli ve İstanbul basını da oradaydı.
İMPARATORLUK TARİHİNİ HER YERDE İZLEMEK ZORUNDAYIZ
Midilli güzel bir ada; sakin, tabiat korunmuş. “Yunan adalarının turizmini niye teşvik ediyoruz” gibi lafa gerek yok. Türkiye halkı imparatorluk tarihini her yerde izlemek ve öğrenmek zorunda, etraftaki coğrafyayı da sevmek durumundayız. Ben şahsen Türklerin adalara nasıl gelip gittiğiyle fazla ilgilenmiyorum; okumuş yazmışların Akdeniz coğrafyasına gezi için dağıldıklarını görmekten haz duyuyorum. Sevda ve Can Elgiz’in ve kızları Ayda’nın bu gibi faaliyetlerinin yayılmasını temenni ediyorum. Her şeyi öğrenmeliyiz ve kuşkusuz öğrenen öğretir.
ANDRZEJ WAJDA’NIN ARDINDAN
Doksan yaşında aramızdan ayrılan, Polonyalı dev sinemacı Andrzej Wajda’yla Varşova’da bir sinema salonunda görüşmüştüm. Salonun yaş ortalaması yirmiyi geçmiyordu. Yetmişini geçmiş rejisörü, yeni nesillerin nasıl bir coşkuyla benimsediğinin bir göstergesiydi.
BU ayın dokuzunda, savaş sonrası Polonya’sının ünlü rejisörü Andrzej Wajda, 90’ıncı yaşında peşinde kocaman bir miras ve kendisiyle müftehir bir halk bırakarak sinema dünyasının anıtları arasına göçtü. Bundan 15 yıl kadar önce Varşova’da kendisiyle görüşebilmiştim. Randevuyu bana kendi filmlerinin gösterildiği bir festival salonunda vermişti. Salonun yaş ortalaması yirmiyi geçmiyordu. Yetmişini geçmiş rejisörü yeni nesillerin nasıl bir coşkuyla benimsediğinin bir göstergesiydi.
BİR DÜĞÜN GECESİ
Bizim gençliğimizde Polonya, bir Demir Perde ülkesiydi. 70’li yıllarda Sinematek’in çabaları sayesinde tek tük bazı filmleri görülebilirdi. Polonya filmlerini yurtdışında izlemeye başladım.
Wajda’nın özelliği her şeyi sorgulamasıydı. Stanislaw Wyspianski’nin ünlü tiyatro eseri Wesele’i (Düğün) tatlı bir komedya olmaktan çıkarıp Polonya tarihini adamakıllı otopsiye yatıran bir film olarak çevirmişti.19’uncu asrın halka inen ve bunun için de halk kızıyla evlenen Polonya soylularından birinin düğünü etrafında hareketli bir trajikomedya ortaya çıkmıştır.
İZLEMENİZ GEREKEN DÖRT FİLMİ
Tartışmasız yurt dışında en çok tanınan eseri ‘Vaat Edilen Toprak’, 19’uncu yüzyılın Rusya Polonyası’ndaki Manchester’ı diye bilinen Lodz şehrinde geçiyor. Etkisini kaybeden toprak soyluların, iktisadi güçleriyle birlikte ahlak anlayışlarının da dağılması, yükselen sanayici ve banker sınıflar arasındaki gerilimler bu filmin konusu. Aristokrat bir çiftin erkeği girişimcilik yeteneklerinin finans dünyası tarafından önlenmesi yüzünden bir tür oportünizme geçiyor.
Polonyalı ünlü Nobel’li romancı Wladislaw Reymont bu eserinde sosyal tarihin ve değişen dünyanın şahane bir tasvirini yapmıştı. Döneminin hâkim yorumuna uyarak romanda belirli bir antisemitizm de vardır.
Tabii Wajda bu eseri ele aldığı zaman ne Polonya Komünist Partisi’nin paralelinde kalmış ne de Reymont’un mirasçısı olmuştur; o, bir insanlık dramı ortaya çıkarmıştır. Çekimlerinden diline, sembollerinin sıralanışına kadar her şeyiyle harika olan bu film, Wajda’nın Mermer Adam veya Orkestra Şefi gibi Polonya’nın komünist dönemini de inceden ısıran eserleriyle, ayrıntıları ve bütünü bir araya getiren bir büyük sinema adamı portresidir. Wajda, Batı’dan da Doğu’dan da en özgün aktörleri seçti. Çoğunluk, ülkesinde dahi meşhur starları değil kendi meşhur ettiği aktör ve aktrisleri kullandı ve sayesinde Polonya sineması dünyaya oyuncular hediye etti. Andrzej Wajda’nın bu saydığımız dört filminin mutlaka seyredilmesi tavsiye olunur.
Abhazya: Güzel coğrafya, güzel insanlar
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ekim 22, 2016 23:215dk okuma
Paylaş
Üç gün boyunca Abhazya’daydım. Çok değişik, yüksek dağlarla çevrili, Karadeniz’in en ılıman kıyılarını içeren, cennet gibi bir coğrafya. Abhazlar da benzersiz bir halk. Yaşamlarında incelik hâkim ama aynı zamanda da misafire hakikaten meraklılar. Çok zor bir dilleri var. Türkiye’deki Abhazlar da buradaki kültürü eksiltmeden sürdürüyor.�
Haberin Devamı
GÜRCİSTAN’ın kuzeybatısında, Karadeniz’in doğusunda, 8 bin 600 kilometrekarelik Abhazya’dayız. Burası cennet gibi bir ülke. Palmiyelerle başlayan orman, gür çamların arasından geçerek kısa zamanda 2 bin 500 metreye ulaşıyor. Arada Ritsa Gölü var. 2 bin 500 metreye ulaştığınızda 4 bin metrelik dağ silsilesi karşınıza çıkıyor. Her birinde ayrı bitki örtüsü, rengârenk çiçekler ve hayvanlar...
Abhazlar, haklı olarak ülkelerinin dünyanın en güzel yeri olduğunu söylüyorlar. Murat Yıldırımgeç (Geçba) ve Cemile Duman (Geç-ipha) ile Abhaz Dernekleri Federasyonu Başkanı Ahmet Ceylan (Hapat) başkanlığında (Abhazlarda Türk soyadından sonra parantez içinde Abhaz sülale ismi yazmak âdettir), heyet olarak ziyaret ettiğimiz Abhazya Cumhurbaşkanı Raul Hacımba da ziyaretimizde bize nükteyle karışık ısrarla ülkesinin güzelliğini ve Türkiye ile Abhazya arasında doğrudan ulaşım olması gerektiğini vurguladı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Abhazya: Güzel coğrafya, güzel insanlar
BURADA OKUMAK BİR İMTİYAZ
Ülkesinin eşsiz olduğunu herkes söyler ama Abhazlar iddia etmekte haklı. Şu kadarını söyleyeyim servilerin arasındaki Abhazya Devlet Üniversitesi denize tepeden bakıyor. Herhalde böyle bir yerde talebelik bir imtiyaz olmalı. Üniversite ziyaretinde bir konferans verdim. Profesörlerin ve akademi başkanının Türkiye tarihine ilgileri ve hatta bilgilerine şaşırdığımı söylemeliyim.
DİLLERİNİ ÖĞRENMEK ÇOK ZOR
Grupta bulunan Cemile Duman’ın o saatte talebeler arasında bulunmasını isterdik. Abhaz üniversite gençliği, dillerini ve kültürlerini tanıyan Cemile Duman’ın kişiliğinde Osmanlı Türkiyesi’nin yüz binlerce göç eden insanı dilleriyle nasıl koruduğunu anlardı. Cemile Hanım ailesinin bir asırdır dönemediği bir ülkeye ilk defa geliyor.
Haberin Devamı
Abhazlar, öğrenmesi gerçekten çok zor olan, Georges Dumezil gibi bir dâhinin bile kıvıramadığı dillerini öğrenmek için çok çaba sarf eden bir halk. Yaşamlarında incelik hâkim ama aynı zamanda da misafire hakikaten meraklılar. Sıradan bir söz değil, yabancı dostu selamlamak için devlet sanatçısı bile olsalar büyük bir tevazuyla ‘azara’ denen korolarını teşkil edip yeri göğü titreten şarkıları ve gülbankı çekiyorlar.
BİZİM ABHAZ AYDINLARIMIZ
Biz Abhaz Dernekleri Federasyonu’nun davetiyle gittik. Tarihçi Muhittin Ünal (Geçba) Bey ve Mahinur Tuna (Papapha) Hanım da vardı. Mitolojisine bu kadar sahip çıkan ve bunu tarihle kenetlemeye çalışan Abhaz münevverlerimiz olduğunu doğrusu bilmiyordum. ‘İçimizdeki meçhuller’ yurtdışında daha çok biliniyorlar.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Abhazya: Güzel coğrafya, güzel insanlar
GÜRCİSTAN’LA PROBLEM
Kafkasya’nın bu güzel ülkesinin Gürcistan’la problemleri var. Ağustos 1992’de başlayan Abhazya Savaşı sonunda bu ülkedeki Gürcü nüfus ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Diğer etnik gruplar, Abhazların yanında Gürcülere karşı savaştı. Gürcüler belki fazlasını istediler, belki yanlış strateji uyguladılar. Abhazya’daki çoğunluklarını, bu ülkedeki yaşam haklarını kaybettiler. Ancak, 1994 tarihli Moskova Ateşkes Antlaşması’na göre dönemin Kurucu Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba tarafından Abhazya’yı terk etmek zorunda kalan insanlara geri dönüş hakkı verilmiştir.
NEREDEYSE DÜNYADAN SİLİNDİ
Üç günlük bir geziyle, çok değişik, yüksek dağlarla çevrili, Karadeniz’in en ılıman kıyılarını içeren bir coğrafyayı gözlemek ve farklı bir halkı tanımak mümkün. Türkiye’deki Abhaz nüfus bir zamanlar zorla göç ettirildikleri bu ülkeyle bağlarını koruyorlar ama bir gerçek ortada; neredeyse dünya yüzünden silinmek duruma gelen bir halkın en kalabalık kesimi de Türk İmparatorluğu’nun ve cumhuriyetinin şefkatli kollarında yaşamını ve kültürünü sürdürdü. Anadolu topraklarının bazı meziyetlerini görmek ve hissetmek durumundayız.
Haberin Devamı
ORMANLAR KORUMA ALTINDA
BUGÜN bu küçük ülkeye yılda altı milyon kadar turist geliyor. Kömür ve mermer yataklarına sahipler. Maden ocakları, ormanların koruma altına alınması yüzünden faaliyet gösteremiyor, bunu takdir etmek lazım. Bugün ülkede nüfusun çoğu Abhaz. Gürcü, Rus ve Ermeni azınlık gruplar var. Küçük ve savaşçı ülkenin Güney Amerika’daki Nikaragua ve Venezuela, Okyanusya’da ise Nauru, Vanuatu ve Tuvalu gibi dostları var.
BEN ÜLKEMİZDEKİ ABHAZLARA HAYRANIM
BİR şeyin üzerinde durmak lazım: Türkiye’de yaşayan Abhazlar dil ve kültürlerine daha bağlılar ve galiba dünya üzerindeki Abhazlığı da onlar yaşatıyorlar. Ben bizim ülkemizdeki Kafkasyalılar grubunun bazı yönlerdeki sabır ve iradesine doğrusu hayran olanlardanım.
Haberin Devamı
Abhazya: Güzel coğrafya, güzel insanlar
Soldan sağa; İlber Ortaylı, Cemile Duman, Raul Hacımba, Ahmet Ceylan, Murat Yıldırımgeç.
MANDALİNALAR KARADENİZ’İN EN NEFİSİ
Abhazya’dakiler nefis ama Rize’nin mandalinalarına ne oldu?
ABHAZYA’nın başkenti Sohum’da ve diğer bölgelerde tropik iklim var. Mandalinaları, Karadeniz’in en nefisi. Bir zamanlar bu mandalinaların en güzellerinden ‘satsuma’ cinsi Rize’de de vardı. Ama bizimkiler “Çay dikeceğiz” diye ağaçları söktü. Abhazyalılar sökmedi.
ATALARA VE TABİATA SADAKAT ÖNEMLİ�
ABHAZLAR genellikle Hıristiyan bilinir. Türkiye’de anayurttakinin üç misli Müslüman Abhaz var. Abhazya halkı için dindarlık bugünkü dine bağlılık yanında eski pagan kültüre, atalara ve tabiata sadakat demektir. Nitekim bu hava dolayısıyla ülkemizin Müslüman Abhazlarıyla, Hıristiyan kardeşleri arasında dini bir sorun yok.
EN ÖNEMLİ BİZANS TARİHÇİLERİNDEN BİRİ
ABHAZYA’nın bilimler akademisi de var, üniversitesi de. Bir yandan da tarihçi Denis Çaçhalia gibi yazdıkları dünyada tanınanlar mevcut. Bu küçü milletin içinden Vladislav Ardzınba gibi bir ünlü Bizantinist dahi çıkmış. Herhalde Ardzınba, Anakopia’daki Bizans dönemi kalesinden bağımsız Abhazyasının topraklarını seyreden krallar gibi bütün bir Bizans’ı dile getiren bir tarihçi.
İLBER HOCA ÖNERİYOR
İSTANBUL’UN GİZLİSİ SAKLISI
EMRE Öktem, Galatasaray Üniversitesi Uluslararası Hukuk Bölümü profesörü. Hukukçuluğunun dışında tarih, Osmanlı tarihi ama bilhassa Avrupa tarihi ve Hıristiyanlık üzerindeki bilgisiyle tanınır. İstanbul’a âşık Türklerdendir.
Çok küçük yaşından beri bu şehri taban teperek öğrendi ama sadece taban teperek değil, yabancı-yerli literatürü de takip ederek bilgilendi. ‘İstanbul’un Gizlisi Saklısı’ bildiğimiz yahut görüp dikkat etmediğimiz birçok eseri bilmediğimiz yönleriyle gözler önüne seriyor. Bunlar sadece binalar, çeşmeler, sur kalıntıları, küçük ayazmalar, sağda soldaki ‘Köpekçi Hasan Baba’ mezarı gibi türbeler değil; Sümbül Efendi Camii’nin abide servisi gibi kalıntılar da bu kitapta yer alıyor.
Büyük tarihi şehrin efsanevi yerlerini, kişiliklerini, saklı hazinelerini JonGlez Yayınları’nın el kitabı şeklindeki rehberinde rastlamak mümkün. Sırf okumak için değil, sık sık bakmak için de çantanızda gezdireceğiniz bir İstanbul rehberi.
Şah İsmail’in topraklarında
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ekim 29, 2016 23:274dk okuma
Paylaş
Bugün Erdebil ve Tebriz’de herkes Yavuz Selim ve Şah İsmail kavgasının ne kadar lüzumsuz ve tahripkâr olduğunu tekrarlar. Birisi Türk şiirinin en arı dilli şairi olan Şah İsmail, öbürü Fars şiirinin üstadı olacak derecede dil bilen Yavuz Selim’in savaşı bir medeniyet mücadelesi değildir. Peki bu kavga ne içindi? Şah İsmail’in anayurdunda bunu düşünmemek olmaz.
Haberin Devamı
GEÇTİĞİMİZ hafta İran-Azerbaycan vilayetinde, Tebriz’de ve ardından da Erdebil’de bir öğrenim turu yaptık. Rehberler Vakfı Başkanı Çimen Paşa, İran Başkonsolosluğu’nun daveti üzerine gereken organizasyonu yaptı.
İran’ın bu kısmı benim için meçhul değildir. İlk defa 1986 sonbaharında İran’ın bu bölgesine otobüsle geçmiştim. Çok daha geleneksel bir hayat vardı; şehirler mütevazıydı, kırlarda bir ekonomik yetmezlik görülüyordu.
Şah İsmail’in topraklarında
Şah İsmail
KENDİ DÜNYASININ MERKEZİ
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Şunu söylemek gerekir: İran’ın şimalindeki bütün şehirler gibi Tebriz de kendi dünyasının merkeziydi. O zamanki Erdebil, Tebriz ve Urmiye halkı zarif bir geleneği devam ettiriyordu, şehrin münevverleri bugünkü gibi Fars ve Türk edebiyatının üstadı, tarihi mimariyi iyi tanıyan, bilgili kimselerdi. Geçen zaman bu zenginliği yıpratmamış.
SAFEVİLİĞİN MERKEZİ ERDEBİL
Kıyılardan sonra Elbruz Dağları’nı aşarak Erdebil’e iniyoruz. İran’ın en ormanlık bölgesi burası. Erdebil verimli bir plato üzerinde ayrı bir vilayettir. Ahalisi Türkçe konuşur. Mühim olan şu: Burası Safeviliğin de doğduğu yerdir.
15 ve 16’ncı yüzyıllardaki Safeviler İran’ı önemli bir dönemdir. Şeyh Cebrail’in soyundan gelen Şeyh Safiyüddin ve onun oğlu Şeyh Haydar, Erdebil’i Şeyh Safi’ye bağlı Safeviler tarikatının merkezi haline getirdi. Akkoyunlular bu dini grubu destekledi.
Safeviler sadece belagat ve tarikatın gücüyle değil hanedan akrabalığından da yararlandılar. Nitekim Şah İsmail bu tarikatı devam ettirmektense daha güvenceli bir nokta seçti; Şii Caferiliği, İran devleti ve toplumunun resmi inanç ve yorum biçimi olarak açıkladı. Şiileşen İran’da kendine has siyasi duruş hem içte hem de dış dünyaya karşı çok belirginleşecektir.
Haberin Devamı
Bugün Erdebil ve Tebriz’de herkes, bilhassa soğukkanlı tarihçilerin dışındaki aydınlar, Yavuz Selim ve Şah İsmail kavgasının ne kadar lüzumsuz ve tahripkâr olduğunu tekrarlar. Aslında tarihin kuralları vardır; birisi Türk şiirinin en arı dilli şairi olan Şah İsmail (Hatai), öbürü Fars şiirinin üstadı olacak derecede dil bilen Yavuz Selim’in savaşı bir medeniyet mücadelesi değildir. Bir nüfuz ve iktisadi problemdir.
İran açısından mesele şuydu: İpek yollarını kim kontrol edecek, Akdeniz dünyasına nasıl çıkılacak? Yavuz Selim içinse Suriye-Filistin kadar önemli olan bölge Mısır’a hâkim olmaktı konu.
Şunu ilave etmek gerekir: Bizim Babıâli dediğimize Safeviler Âlikapı der. Onların sonraki başkenti İsfahan hiçbir İslam şehriyle karşılaştırılmayacak kadar Rönesans İtalya’sının rüzgârlarını taşıyan bir mimariye sahiptir. Bu kuru bir taklit değil, bir Doğu-Batı sentezidir.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
Şah İsmail’in topraklarında
Şeyh Safuiddin Türbesinde Ortaylı en büyük halıyı inceliyor.
ÇADIR KOMEDİSİ
O günün kavgalarını bugünün görüşüyle değerlendirmeye kalkmak fikir ve tarihçilik yönünden sadece bir çadır komedisi gibidir. 1699 Karlofça Muahedesi (antlaşma) sırasında İran’ın Mukaddes Liga devletlerine taraftar olması Türklükle açıklanamaz. İran’ın kendi başına bekası mühimdir. Bugün de İran, o coğrafyanın Türkleri için önemli bir varlıktır, çünkü onlar kendilerini kurucu olarak görür.
Şah İsmail’in topraklarında
Şeyh Safuiddin ve Şah İsmail türbeleri
SÜSLEME SANATININ EN SEÇKİN ÖRNEKLERİ SAFEVİLER DERGÂHI’NDA
SAFEVİLER Dergâhı, meydana açılan bir şehitler mezarlığı, ki Safevilerin savaşlarında ölenler buraya gömülmüştür. Yedi kapılı dergâhın girişinde, dergâha gelen dervişin kendini dünyadan tecrit edeceği çilehane yer alıyor. Dervaze denen kapı başta olmak üzere İran çini sanatının en güzel örnekleriyle tezyin edildiği görülür. En son noktada Şah İsmail’in anası Alemşah Hatun’un mezarı bulunuyor. O kabrin yanı başında Şeyh Safi, Şeyh Haydar’ın ve Şah İsmail’in türbeleri var. Babürler devri Hint sanatı ile İran sanatının en önemli sentezi ise türbelerin içinde, sandıklarda görülür. 16’ncı asrın Türk ve İran dünyasında süsleme sanatının geometriden ne kadar ustalıkla yararlandığı ve rakipsiz bir tersim ortaya çıkardığını burada görebilirsiniz.
Haberin Devamı
ALTEMUR KILIÇ BEYİMİZ VE DOSTUMUZUN ARDINDAN�
Altemur Kılıç’ı geçen hafta, 92 yaşında her faninin gideceği ebedi dünyaya uğurladık. Hem dostları hem de onu tanımayanlar hatıratını okumalı. İlginç bir kuşağın, ilginç bir insanıydı.
Atatürk’ün yaveri ve milletvekili Kılıç Ali’nin üç oğlundan biriydi. Futbol dünyamızın unutulmaz kişiliği Gündüz Kılıç’ın da kardeşiydi. Benim bildiğim hiçbir zaman “Kılıç Ali’nin oğluyum” diye geçinmedi. Hatta hatıratında babasıyla arasındaki ilişkiyi ve onun kişiliğini tatlı-sert, sıcak, yer yer kırılgan üslupla, “Babam” diye kuru övünmenin dışında edibane terazide tartarak betimlediği malumdur.
SAMİMİ BİRİYDİ
Haberin Devamı
Altemur Kılıç’ı bütün ömrünce tanıdığımı söylemek mümkün değil; ben onu son 25 yılında tanıdım. 27 Mayıs’ta karşı karşıya geldiği komutanları da zaman geçince bir başka teraziyle tarttı ve birçoğuyla ahbap oldu. Bu bir menfaat değildir.
1924 doğumludur. Osmanlı tarihini ve Sultan Abdülhamid’i de kendi kuşağının dışında bir üslupla tanımlardı. Asıl önemlisi Maliye Nazırımız Cavit Bey’in idam kararını veren mahkemenin reisi onun babasıydı. Ama unutulmaz maliye bakanımızın oğlu, kültür hayatımızın en renkli kişilerinden Şiar Yalçın’la Altemur Kılıç canciğer okul arkadaşı olmanın ötesinde, ayrılmaz iki kardeş olduklarını ilan etmişlerdi. Güzide Hanım’la mutlu bir evlilikleri oldu ve bütün dostları bu çatının altında bir araya geldiler.
Altemur Bey basın ataşesi, yazarımız, Basın Yayın Genel Müdürümüz oldu. Ama her zaman Altemur Kılıç olarak samimi ve tartışabilen biriydi.
Altemur Kılıç’ı geçen hafta 92 yaşında her faninin gideceği ebedi dünyaya uğurladık. Hem dostları, hem de onu tanımayanlar hatıratını okumalıdır. İlginç bir kuşağın ilginç insanıydı, ilginç bir kişiliğiydi.
.Başkomutanın millet katına yükselişi
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Kasım 06, 2016 09:375dk okuma
Paylaş
78 yıl önce ebediyete uğurladığımız Ulu Önderimiz, harap olmuş ve 12 yıllık savaşta en değerli evlatlarını kaybetmiş bir milleti yeniden ayağa kaldırmayı başarmıştı.
Haberin Devamı
Askeri sahada gösterdiği üstün yeteneği devlet kurmada da tekrarlayabilmişti. Dış politikada, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir. İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir.
OSMANLI İmparatorluğu’nun ve Türk askeri tarihinin bir zamanlar yüz akı olan yeniçerilik 1826’da ortadan kaldırıldıktan sonra ordu modern bir şekilde yeniden kurulabildi. Bu, sıradan bir olay değildir. Üstelik bu süreç öncü askeri milletlere eşit bir kurumla yani kurmay eğitimin getirilmesiyle başarıldı. Bu eğitimin, Türk aydın sınıfının gelişiminde önemli payı vardır. Birinci Cihan Harbi’nin genç komutanları bu geleneğin ürünüdür. Bu komutanların çoğu, rütbeleri ve yaşları itibariyle Cihan Harbi’nde isim yapamadılar ama İstiklal Savaşı’nın dinamik komutan kadrosunu oluşturanlar da onlardır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
GENERAL METAKSAS UYARDI AMA FAYDA ETMEDİ
Bununla beraber, Mustafa Kemal Atatürk ve yanındaki birkaç komutan Cihan Harbi’nin tanınan generalleri arasında da yerlerini almıştır. Geçtiğimiz hafta iki torunundan birini, Osman Mayatepek’i kaybettiğimiz Enver Paşa, 1914 yılında bütün dünyadaki askerler arasında isim yapmıştı. Ama en önemlisi Ulu Önderimizdir.
İtilaf Devletleri bizim subaylarımızdaki bu gelişimin farkında değildi. Birkaç kişi hariç. Farkında olan nadir, yabancı askerlerden en başta geleni Yunanistan ordusunun genç ve başarılı komutanı (sonradan da diktatörü) General İoannis Metaksas’tır. O, Anadolu ordusunun başarısını erkenden görebilmiş ve Yunan birliklerinin İzmir’e çıkışına karşı görüş bildirmiştir.
Haberin Devamı
MUSTAFA KEMAL BUNDAN 100 YIL ÖNCE GENERAL OLDU
Metaksas, Türk ordusundaki tecrübeyi görmüştü. Gerçekten de İstiklal Savaşı’nın komutanları, çok genç yaşta başka ordulardaki komutanlara göre askerliğin her safhasını tadan savaşçı komutanlardır. Balkan Savaşı’ndaki bozgunla Trablusgarp’taki efsanevi savunma, Süveyş Cephesi’ndeki acıyla Kût’ül Amare’deki zafer ve Sarıkamış’ta yaşanan facia beraber anılmalıdır. Galiçya’daki Avusturya’nın düşkün hali oradaki müttefik Türk kolordusunda kesinlikle yoktu. İran’da Rusya’yla savaştık. Bakû’de ise hem Ruslar hem İngilizler hem de sözde müttefikimiz Almanlarla... Dünya tarihindeki bu sarsıntı dönemi İstiklal Harbi komutanlarını yetiştirdi. Tecrübeleri kimseyle karşılaştırılmazdı. Bunlar genç yaştaki tecrübeleriyle ‘erken olgunlaşmış’ komutanlardı.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
Metaksas’la aynı yıl general olan Mustafa Kemal Paşa, bundan 100 yıl evvel, 1 Nisan 1916’da mirlivalığa yani generalliğe yükseldi. Diyarbakır-Bitlis-Muş cephesindeki kolordunun komutanıydı. Kemal Paşa, göreve gelişinden bir müddet sonra, 3 Ağustos 1916 sabahı, kolordu kuvvetlerini Bitlis ve Muş taraflarına taarruza geçirdi. Bu kolordunun sadece iki tümeni vardı. Buna rağmen bölgeyi Rus işgalinden kurtardı. Gerçi Muş, 25 Ağustos’ta tekrar Rusların eline düşecek ve ancak 1917’de yeniden alınacaktır.
Çanakkale’deki komutanlar arasında mümtaz yeri olan Mustafa Kemal Paşa’nın Doğu Cephesi’nde de gösterdiği bu varlıkla, Osmanlı ordusunun genç kadroları arasında ismini berkittiği açıktır. Çağdaş Türkiye’nin tarihindeki yeni dönem Ulu Önder’ini de ortaya çıkarmaya başlamıştır. 78 yıl evvel ebediyete yolladığımız ‘Ulu Önder’ böyle bir sarsıntının ortasında askerlik kadar politika da öğrendi ve savaşın yerine iktisadi kalkınma ve yeni dünyaya kültürel uyumun gerekliliğini kavradı.
Haberin Devamı
DEHASIYLA SİVRİLDİ
Türkiye imparatorluğu iktisaden yavaş gelişiyordu. Buna karşılık eğitimde ve bilhassa subay eğitiminde dünyayı yakalamaya muvaffak olmuştu. Bu yüzden genç komutan Mustafa Kemal Paşa, ‘cahil ve liyakatsiz’ komutanlar arasında sivrilmiş biri değildir, nitelikli insanlar arasında ön almıştır. O, onların arasında ‘dehası’, yer yer sertliği ve atılganlığı ama eldeki imkânlarla hedefi ayarlamayı bilen ölçüsüyle sıyrılmıştır.
DEVLET KURAN MAREŞALLER
Cihan Harbi’nden sonra devlet kuran başka mareşaller de vardı. Ama onların koşulları değişikti. Polonya’da Mareşal Józef Piłsudski ve Finlandiya’da Emil Mannerheim’a göre Atatürk’ün farkı, harap olmuş ve en değerli evlatlarını 12 yıl süren bir savaşta kaybetmiş bir milleti eğitim ve sağlık yönünden yeniden diriltmek zorunda oluşuydu. Bunu başarabilmiştir. İlerleyen yıllarda da devam eden bu atılımın ilk büyük hamlesi yine onun devrinde yapıldı.
Haberin Devamı
SAĞLIK BÜTÇESİNİ HER ŞEYİN ÖNÜNDE
Mareşal Cumhurbaşkanımız ve arkadaşları milli eğitim ve sağlık bütçesini her şeyin önüne koyacak kadar realistti. Dış politikada, henüz ateş ve barut kokan günlerde, Cihan Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki düşmanlarıyla yakınlaşmayı, ama Cihan Harbi’ndeki tatsız müttefiklerinden de gürültü koparmadan ve fazla sorun çıkarmadan uzaklaşmayı bilmiştir.
İkinci Cihan Harbi’nden sonraki Türkiye’yi bir yerde kurtaran ve bugünkü düzenine getiren bu davranıştır. Dış politikada sivri dille yürütülen aşırı davranışlı politikalar yeni Türkiye’ye uygun değildir. Bunu Cihan Savaşı’nın hatalarını yaşayan nesil idrak etmiştir. Çünkü tarihi yeniden yaşamak zorunda değildik.
BİZDE MANTIKSIZ İNSAN ÇOKTUR
TÜRKİYE’de ebedi başkomutanının generallik kılıcını alışının 100’üncü yılında, dünyadaki askeri literatürün de öneminin sürekli altını çizdiği Mustafa Kemal Paşa’nın Cihan Harbi’ndeki konumunu tartışanlar var. Bizim memlekette amatörler ve kasabaların çokbilmişleri böyle büyük iddiaları ortaya atmayı severler. Yalnız bu iddiaların çoğu gerçekle hatta mantıkla bağdaşmayan siyasi polemik-lerin ürünüdür.
KÜLTÜREL ATILIMI ATATÜRK SAĞLADI
OSMANLI ordusunun iyi eğitimli, bilgili mensupları hiç az değildi. Dört dili çok iyi bilen, iyi bir ressam olan Enver Paşa, çocuklara müzikal oyun yazacak kadar her dalda becerisi olan Kâzım Karabekir Paşa veya Rusça dahil dört-beş dili iyi bilen Kût’ül Amare’nin asıl komutanı Albay Nurettin (sonraki Sakallı Nurettin Paşa), Nâzım Hikmet’in dayısı Ali Fuat Paşa... Bu gibi örneklerin içinde Ulu Önderimiz, sosyal bilimlerdeki ve sanat dallarındaki dehasını, yönlendiriciliğiyle ortaya koydu.
Türkiye tarihinin hiçbir döneminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi beşerî bilimlerin teşkilatlandırıldığı bir kurum, Romanist hukuk eğitimi veren fakülteler, Batı müziği eğitimi veren konservatuvarların hepsinin bir arada kurulduğunu göremeyiz.
Türkiye arkeoloji ve Batı müziğini imparatorluk döneminde de tanımıştı ama bunun eğitimini vermek, yaymak ve operayı kurmak başka bir başarıdır.
78 yıl sonra Türkiye Kemalist dönemin birçok kurumunu sayıca ve nitelikçe geçti ama kültürel atılım ve anlayış alanında o devrin gerisindedir. Demokrasinin aksaması da bu topallıkta aranmalıdır.
Trump’ta kendine müttefik görenler ileride şaşırmasın!
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Kasım 13, 2016 10:275dk okuma
Paylaş
Amerikan iktidar koltuğu hâlâ aynı. Bu insanı çok yükselten bir taht; fakat sağında solunda çiviler var. O çiviler fazla serbest hareket edene batar. Trump da kaba söylemini ve vaatlerini kendisinden evvelkiler gibi, şartların zorlaması karşısında değiştirecek.
Haberin Devamı
AMERİKAN demokrasisi dünyadaki tek ve gerçek federalizmdir. Sistemin faziletleri ve mahzurlu yönleri birbirini dengeler. Böyle ilginç bir devlet ve toplum sisteminin seçimleri de kendine göredir.
8 Kasım günü yapılan seçimler aslında iki derecelidir. İkinci seçmenler her eyalet için bir Seçiciler Kurulu’nu oluşturur ve onların verdiği oy aslında artık bir ananeyi temsil etmesine rağmen pekâlâ hukuk kurallarıyla dalavere yapabilecek bir toplumda problemli bir seçim yaratabilir. Ama yaratmıyor. Nihai tasdik ve karar, ocak ayının ikinci yarısında oluyor. O gün ya mevcut başkan ikinci dönemine devam ediyor veya yeni gelene görevi devrediyor.
SİYASETTE SEÇENEĞİ SEVMİYORLAR
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
1792’den beri dört yılda bir kasım başlarında yapılan seçimler Amerikan demokrasisinin usul yönünden yüzünü kara çıkartmadı. Bu seferki seçimde de iki aday başı çekiyordu. Aslında aday sayısı iki değil; ama iki adayın dışında bir üçüncünün yaşama ve seçim kampanyası yapma şansı bile yoktur. Amerikalılar sade bir millet; siyasette çok seçenek üzerinde düşünmeyi pek sevmiyorlar, bütün siyasal ve idari mekanizma da buna uyuyor.
Hillary Clinton, Birleşik Devletler’in başarılı ve sevilen başkanın karısı, Devlet Sekreteri yani Dışişleri Bakanı’ydı. Sistemi yani Amerikan devletinin ve toplumunun oturmuş açıklık yanlısı halini ama aslında tutuculuğunu temsil ediyor; bu yüzden yetersiz kaldı. Oysa Amerika’nın sancıları var, ne eski sistem ne de 1960’ların liberal söylemi fakirlik ve güvensizlik sınırındaki insanları tatmin etmiyor.
Trump ise tam manasıyla bir türedi; memnuniyetsiz Amerikan toplumu kendisine sert ve grotesk (muthik, gülünç) çizgilerle hitap eden bir aday ortaya çıkardı. Trump Cumhuriyetçiler için bile beklenmeyen bir adaydı ama bu beklenmeyen adayı partinin aristokratları da kabul etmek durumunda kaldı.
Haberin Devamı
KU KLUX KLAN’I İZOLE BİR ADA SANMAYIN
Türkiye’de özellikle ABD’yi tanıdığını zanneden zümreler; o ülkenin değişmez, üstün değerleri olduğuna inanırlar. Sanki Ku Klux Klan veya Güney eyaletlerinin vahşi demokratları, liberal, azıcık solcu Demokrat Parti’nin içinde izole bir adadır. Ve sanki Cumhuriyetçiler, efendi muhafazakârlardır.
Trump gibi adamlar o partiye sadece oy verirdi. Oysa Amerikalılar da yeryüzündeki bütün toplumlar gibi değişiyor ve değişimleri her zaman beklenen ve tahmin edilen yönde değil. Amerikan toplumunun yüzde 15’i asgari geçim şartlarının altında sürünüyor. 30 milyonun üstünde evsiz var, bu kitlenin en büyük özelliği Batı demokrasilerinin çok övündüğü seyahat hürriyetinden, parasızlık yüzünden zorunlu olarak mahrum yaşamaları. Endüstriyel bir cemiyet için utanılacak sayıda okuma-yazma bilmeyen var. Örtülü ırk çatışması yeniden ısındı ve yükseliyor. New York şehrinin düzelmesi, beyaz mahallelerinin gelişmesi ve genişlemesi fukara zenci ve Porto Rikolu yerleşmelerin aleyhinde oluyor.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
Pentagon sistemi, Ortadoğu müdahaleleri sırasında İkinci Cihan Savaşı’nın Pasifik, Güney İtalya ve Normandiya’daki savaşçı kaplanlarını çıkaramadı. “Kuvvetli olanın diplomasisi de iyidir” diyoruz. Herhangi bir tarihçiye sorun bakalım; Amerikan dışişleri, Metternich Avusturyası’nın, Talleyrand Fransası’nın ve Büyük Britanya İmparatorluğu’nun diplomatları ölçüsünde başarılı olabiliyor mu? Tabii şartlar değişik ama kuvvetli olan değişik şartların üstünde oynamayı bilir.
AMERİKALI ARTIK KENDİNDEN EMİN DEĞİL
Amerika’nın sokaktaki adamı veya küçük adamı bizim gençliğimizdeki kadar güvenli, kendini beğenmiş üsluba sahip değil; Bill Clinton döneminde geçici olarak biraz yüzleri güldü, zaten Hillary Clinton’ın şanssızlığı da kocasının başarısı yanında sönük kalması. Amerikalılar artık kendinden emin bir toplum gibi görünmüyor.
Haberin Devamı
Lakin bir gerçeğin de üstünde durmalı: Amerikan iktidar koltuğu aynı. Bu insanı çok yükselten bir taht fakat sağında solunda çiviler var. O çiviler fazla serbest hareket edene batar. Trump da kaba söylemini ve vaatlerini kendisinden evvelkiler gibi, şartların zorlaması karşısında değiştirecek.
DIŞİŞLERİ KADROLARINI DEĞİŞTİRMEMEMİZ LAZIM
Sanmayalım ki Putin ve Trump çok uzun zaman, her yerde ortak iş görecekler. Yani bize onların birbirleriyle nerede uyuşacaklarını ve nerede itişeceklerini anlayan dışişleri lazım. Daha ilk safhada dışişlerinin artık yaşlanmaya başlayan uzmanlarını dinlemek, bunların zıt görüşlülerinin buluştukları noktayı tespit etmek ve şiddetle hariciyenin altüst edilen uzman kadrolarını aklı başında kimselerle doldurmak gerekir. Yetmedi, akademik kurumlardan iş hayatına kadar dünyayı tanıyan çevrelerle istişarede bulunmalıdır. Âlemin gidişi iki kutupluluğa değil; eskiye göre zayıflamış ama daha saldırgan devletlerden oluşan, çok kutuplu bir sistem ortaya çıkardı. İpin üstünde yürümek zorlaştı.
Haberin Devamı
Amerikan seçiminin sonuçları çok şaşırtıcı olabilir veya bazılarının gönlüne göre de olabilir. Şaşıranların paniğe kapılmasına lüzum yok ama Trump’un seçimiyle kendileri için bir kurtuluş ve müttefik görenlere ise sadece şaşmak gerekir. Böylelerini yakın zamanlarda boş bardaktan su içmeye çabalarken görebiliriz.
46 YIL ÖNCEKİ ESAD DARBESİ
Hafız Esad önce gizli polisi (Muhaberat) kuvvetlendirdi, ardından ailesi başta olmak üzere kendine sadık insanları tespit etmekteki yeteneğiyle geniş bir kapıkulu zümresi yarattı.
13 Kasım 1970 gecesi, darbeler ülkesi Suriye’de alışılmış biçimde bir darbe daha yapıldı. Cuntanın içinde ikinci veya üçüncü durumda olan ama ordunun ve istihbaratın kilit noktalarını kontrol edebilen, diğer arkadaşlarının hoşnutsuzluğunu, sukut-u hayalini kullanarak onları ikna edebilen birisi şefi devirdi. Devrilen şef 1966-1970 yılları arasında Genelkurmay Başkanı ve Suriye’nin diktatörü olan Salah Jadid’di. Hafız Esad ise onun hava kuvvetleri komutanıydı. Uçaklarını uçurup işini becerdikten sonra önceki darbecilere göre iki özelliği ortaya belirgin olarak ortaya çıktı; gizli polisi (Muhaberat) kuvvetlendirdi ki, bu sayede Suriye pasaportsuz girip çıkılan bir yer olmaktan kurtuldu. İkincisi, ailesi başta olmak üzere kendine sadık insanları tespit etmekteki yeteneğiyle geniş bir kapıkulu zümresi yarattı.
VEFALILARI SEVERDİ AMA KENDİSİ VEFASIZDI
Nusayri mezhebi üyesidir, kendi grubunun yanında gayrimüslim grupları da destekleyip kazanmakta tereddüt etmedi. Vefalılara önem verirdi ama kendisi kuşkusuz öyle değildi. Sünni grupların başına güvendiği bir dini lider tayin etti ve Suriye bürokratlarının kendilerine göre ‘laik’ diye tanımladıkları bir idareyi kurdu. Daha önceleri Suriye ve Mısır’ın ayrılmasına muhalefet ederken kendi döneminde bu iddiasından vazgeçti. Hafız Esad kadar Arap devletleri arasında sık sık yer değiştiren ama bu manevraları ustaca götüren bir lidere rastlanamaz. Esad’ın devamlı soğukluk içinde olduğu Arap devleti ise Baas Partisi’nin ikinci kanadının yönettiği Irak’tı.
HAZIRLIKSIZ BEŞAR ACIMASIZ DİKTATÖRE DÖNÜŞTÜ
Suriye’nin bir dönem Batı kültürünü ve kent hayatını kendi tatlı yönleriyle devam ettirdiğini söylemek gerekir ama bence Batı cemiyetine eşit nitelikte aydınların bulunduğu ülkede haklar ve fikir hürriyetleri söz konusu değildi. Sert bir polis devletiydi, kanuna riayetten vazgeçtik, Arap monarşilerindeki ananelere bağlılık bile burada görülemiyordu.
Haziran 2000’den beri halefi Beşar’ın ülkeyi getirdiği durum açık. İktidara daha önceden hazırlanamayan, yakın çevresinin tesirinde kalan Beşar, acımasız bir diktatöre ve düşmana dönüştü. “Suriye tarihte olmayan bir ünitedir” deniyor; belli ki ülke parçalanacak. Esad da ortaya çıkan Suriye’nin en verimli yanını elde tutmaya çalışıyor. Trump ABD’si ve Putin Rusyası bu politikalara ne kadar müsaade edecekler veya destekleyecekler; şimdiden bir şey söylemek için erken lakin bizim dış politikamız açısından zor bir dönem başladı.
Sultan Alp Arslan’a suikast
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Kasım 19, 2016 22:345dk okuma
Paylaş
13 Kasım 1072 tarihinde Türkiye tarihinin bilinen en önemli siyasi suikastı sonucu Anadolu’nun kapılarını ulusumuza açan Sultan Alp Arslan tarihe göçtü. Kurucu hükümdar Alp Arslan hakkında bu kadar az tetkik yazmamız normal mi?
Haberin Devamı
SULTAN Alp Arslan bir taht kavgası sonunda İran Selçuklularının hükümdarı oldu. Büyük Selçuklu Devleti, İran tarihinin önemli bir safhasıdır. Daha evvelinde bu eski medeniyetin ve dilin yaşadığı coğrafya önemli ölçüde Türk kabileler tarafından paylaşılır hale gelmişti.
MÜSLÜMANLIĞA İRAN MEDENİYETİ ÜZERİNDEN GİRDİK
Gerçi İranlılık ve Türklük bilinen en eski tarihe kadar kültürel ve dini bir ilişki içindeydi. Şamanizm dahi İran dininden etkilenmiştir. Müslümanlığa da zaten Araplarla temasla değil, İran medeniyetiyle temas sayesinde girdik. Kullandığımız tabirler; peygamber, abdest, namaz, oruç, hep Farsçadan geçmedir. Her şeyden önce memleketin adını İran koyanlar, Selçuklu Türk devleti ve halkıdır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt Zaferi’ne rağmen Anadolu’yu ele geçirip iskân etme gibi bir amacı olduğunu söylemek güç. O ortaçağların zengin, verimli ve uygun stratejik bölgesine, yani Suriye, Filistin ve Mısır’a yöneliyordu. Nitekim ilk aldığı yerlerden Berzem Kalesi’nin Komutanı Yusuf’u sorgulama sırasında tahkir etmesi ardından onu serbest bırakması vakayinamelere göre hayatını sona erdiren suikasta neden olmuştur. Tarihin garip bir tecellisi olarak, hem oğlu Sultan Melikşah hem kendisinin hem de oğlunun en büyük devlet adamlarından biri olan Nizamülmülk de suikastla öldürüldü. Onları da Haşhaşiler katletmiştir.
TÜRK HÜKÜMDARLARI NE ZAMAN ‘SULTAN’ OLDU?
1055 ile 1090 arası bütün İran’ın ve Ortadoğu tarihinin en verimli dönemidir. Evvela Ortadoğu’ya çöken uyuşuk manzara ve gerileme, Horasan (Türkmenistan) üzerinden gelen Selçukilerle bir dinamizme kavuştu. Alp Arslan’ın amcası Tuğrul Bey Bağdat’ı aldı. Abbasi halifeleri Türklere tabi hale geldi. Türk hükümdarları kendilerine Sultan unvanı verdiler, bu ‘Kayser’ gibi bir adlandırmadır. Dünyevi hâkimiyetten başka dini hâkimiyeti temsil eden halifenin de kendilerine itaati, hiç değilse yandaşlığı şarttır.
Haberin Devamı
Türkler İran’da olsun, Suriye’de olsun, mahalli dilleri yani Farsça ve Arapçayı medresede ve yargıda bıraktılar ama orduda kesinlikle Türkçe kullanıldı ve Türk unsur hâkimdi; bu Türk devletinin ve dilinin yaşaması ve üniversalleşmesini (cihanşümul mahiyet kazanmasını) sağlayan bir gelişmedir. Alp Arslan’ın erken ölümüne rağmen İran, Türk köylüleri ve şehirleriyle değil ön planda göçebeleriyle doldu. Yerli İran kültür ve medeniyeti, Türk askeri dinamizmi sayesinde ta Uzak Asya’dan bile uzman ustalar, mimarlar getirtilmesiyle zenginleşti. Bizans’la temaslar yoğunlaştı ve bundan sonraki yüzyıl içerisinde Anadolu’nun Türkleşme süreci de tamamlandı.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
Sultan Alp Arslan’a suikast
KURUCU HÜKÜMDAR ALP ARSLAN
ALP Arslan, Çağrı Bey’in ikinci oğludur ama onun en gözde şehzadesiydi. Bu nedenle amcası Tuğrul Bey’e de yardımcılık yapmıştır. Çağrı ve Tuğrul, Ortadoğu coğrafyasının değişmesinde en önemli etkileri yapan iki kardeş hükümdardı. Sultan Alp Arslan, bugün Doğu sınırımızdaki, ortaçağların en önemli Ermeni başkenti Ani’yi de fethetmiştir. Asıl önemlisi Selçukiler, Fatımilerle yani onların Şii anlayışıyla mücadele eden ve İran’ı bir süre için Sünnileştiren hanedandır. Sultan Alp Arslan üzerine merhum Mehmet Altay Köymen’in ‘Alp Arslan ve Zamanı’ kitabı vardı. Bir de bugünlerde Doç. Dr. Cihan Piyadeoğlu’nun “Sultan Alp Arslan” adlı bir monografisi çıktı. Kitapta sadece dokuz yıl tahtta kalmasına rağmen Türk tarihinde adı en fazla geçen hükümdarlardan biri olan Sultan Alp Arslan’a dair yeni bilgiler ve mutlaka tartışılması gereken iddialar var. Bir ülkenin halkının kurucu hükümdarlar hakkında bu kadar az tetkik yazması ne kadar ilginç değil mi?
Haberin Devamı
İlber Hoca öneriyor
OSMANLI’DA BİR İLGİNÇ SİMA
Önümde bir kitap var. İmparatorluğun 16. yüzyılında ismi çokça geçen Kanuni’nin Yahudi bankeri Dona Gracia üzerine yazılan bir roman. İstanbul işadamlarının önde gelenlerinden, şehrimizin Portekiz fahri konsolosu Aaron Nommaz’ın eseri.
Dona Gracia, hem bizim Türk tarihçilerin hem de yabancıların Kanuni, 2. Selim ve 3. Murad devirleri boyunca değinmeden geçemeyecekleri isimlerin başında geliyor. Dona Gracia’nın yeğeni ve damadı Joseph Nasi de 2. Selim’in Ege adalarından Naksos’a dük tayin ettiği bir tarihi sima.
Bir Yahudi’nin dük olması ilginç bir olay; tayin eden de sisteminde dükalık ve kontluk barındırmayan güçlü bir Müslüman tahtın, Osmanlı’nın hükümdarı 2. Selim Han.
Haberin Devamı
Dona Gracia, Hıristiyan adıyla Portekizli Mendes ailesinden. Katolik Kraliçe Isabella ve kocası Kral Ferdinand zamanındaki İber Yarımadası’nda, Yahudi ve Müslüman katletme döneminde bir grup Yahudi ve Müslüman canlarını kurtarmak için sözde Hıristiyan oldular. Birincilere ‘Maranos’ (Maran), ikincilere ‘Muriskos’ diyorlar. Aaron Nommaz, bu grubun içinde ticaret ve cemaat önderliği konusunda en öne geçen Nasi, Hıristiyan adlarıyla Mendes ailesinden Dona Gracia’nın hayatını ele alıyor. Avrupa’daki Engizisyon, Papalık ve İtalyan devletlerinin bu konudaki güvenilmez politikaları sonunda Muhteşem Süleyman Han’ın ülkesine sığınan Dona Gracia’nın daha Avrupa’da başlayan Osmanlı lehine haber alma faaliyetleri ve devletle ilişkileri de ele alınıyor. Okunacak bir roman, sürükleyici bir dil ve Yahudi bir aydının köşesinden Osmanlı tarihinin yorumlanışı.
Sultan Alp Arslan’a suikast
ARKEOLOJİ MÜZESİ’NDE BİENAL
3’ÜNCÜ İstanbul Tasarım Bienali, 22 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, DEPO, Studio-X Istanbul, Alt Sanat Mekânı’na ek olarak İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde yer alıyor. Bienal bu sene, yetmişten fazla projeyle insan ve tasarım kavramları arasındaki ilişkiyi iki saniyeden 200 bin yıla uzanan süreçler üzerinden yansıtma iddiasında. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, bienal kapsamında arkeolojik eserlere ek olarak tasarımın dünyayı farklı ölçeklerde şekillendirdiğini gösteren projelere yer veriyor. 1 Aralık 2015 tarihinde ‘BİZ İNSAN MIYIZ?: Türümüzün Tasarımı: 2 saniye, 2 gün, 2 yıl, 200 yıl, 200.000 Yıl’ başlığının açıklandığı yer yine İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kütüphanesiydi. Bienalin müzeyi sergi mekânlarından biri olarak belirlemesi, küratörler Beatriz Colomina ve Mark Wigley tarafından bir ‘tasarım müzesi’ olarak adlandırılan müzenin olağan ziyaretçileri için hoş bir sürpriz. Aynı zamanda buradaki sergi, bienal takipçilerinin İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne belki de ilk defa gelmeleri için iyi bir fırsat. Serginin diğer bölümü Galata Rum İlkokulu’nda ve Bomontiada’da yer alan Alt Sanat Mekânı’nda.
KİMDİR BU KARAYLAR?
İSTANBUL Karayları Kırım asıllıdır. Bu aidiyet sadece coğrafi mekândan ibaret değildir. Ortaçağların Yahudiliği kabul eden ünlü Kıpçak Türk devleti Hazarların kalıntısı bir kavim söz konusudur. Dilleri Kırım Türkçesinin bir şivesidir, dinleri Yahudi dininin Karay mezhebidir. Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethedince Kefe’den kalabalık bir cemaati İstanbul’da bugünkü Karaköy ve Hasköy’e yerleştirmiştir.
Zaman içinde Karaylar eridiler, göç ettiler, nüfusları azaldı, bugün artık 40-50 kişi kaldılar. Dr. Bünyamin Levi bu cemaatten ve ailesi tıp camiamızda tanınır. Zaten kitabın yazımında eşi doktor Margaret Levi’nin de payı var (Karay yemekleri kısmında). Kitapta neredeyse Karay cemaatinin üyeleri tek tek ele alınıyor, Kinisa (Karaylar ‘sinagog’ demez) ve cemaatin tarihiyle ilgili vesika ve olayların zikredilmesine gayret ediliyor. İlk defa bir köşede unutulan İstanbul Karay cemaati içinden bir aydınımız doktor Bünyamin Levi, ‘Bizans’tan Günümüze İstanbul Karaileri’ adlı kitabında bu toplumu bize gerçekten tanıtıyor.
.Deniz Arşivi İstanbul’da kalmalı
#İlber Ortaylı#Kanuni Sultan Süleyman#Beşiktaş Deniz Müzesi
Kasım 27, 2016 12:055dk okuma
Paylaş
Son günlerde aldığım bir duyuma göre, Beşiktaş Deniz Müzesi nezdinde bulunan Deniz Arşivi’nin Ankara’ya taşınması düşünülüyor. Tamamıyla isabetsiz bir karar olduğunu söylemeliyim. Gözümüz gibi bakmamız gereken bu belgeler nakliyeye dayanmaz. Arşiv bir milletin mazisinin, soyluluğunun tapusudur, dikkat etmeli.
Haberin Devamı
KARA ordularımızın tarihi eskidir, hava kuvvetlerimizin kuruluşu öbür büyük devletlerinkiyle hemen hemen aynı tarihtedir. Deniz gücümüzün teşekkülünde denizci devletlere göre maalesef ortaçağların sonunu beklemek zorunda kaldık. Tarihi coğrafyamız başkasına imkân vermedi. Osmanlı’nın tarihi; Türklerin hem denizlerde hem de Tuna ve Fırat mansabı başta olmak üzere nehirlerde kurulup yayılmaya başladığı bir devirdir. Osmanlı bahriye arşivleri de bu bakımdan fevkalade önemlidir.
Son günlerde aldığım bir duyuma göre, Beşiktaş Deniz Müzesi nezdinde bulunan kısmen de Dolmabahçe Sarayı’nın içinde bir bölüme yerleştirilen Deniz Arşivi’nin, Ankara’ya taşınması düşünülüyor. Tamamıyla isabetsiz bir karar olduğunu söylemeliyiz. Kuşkusuz Ankara’da böyle bir belgeliğin araştırmaya amade olması gerekir. Ne var ki zamanımızda en kolay işlerden biri ‘Arşiv’i kopyalamak, onu teknik araçlarla en uygun şekilde çoğaltıp Ankara ve hatta İzmir’de de saklanmaktır. Tarihi arşivinse İstanbul’da tutulması gerekir.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Deniz Arşivi İstanbul’da kalmalı
BELGELER ÇOK UZAĞA GİDEMEZ
Kaldı ki 1923’ten beri Ankara civarındaki Lala Han başta olmak üzere Deniz Arşivlerimizin İstanbul’la Anadolu arasında gelgite konu olduğu görülüyor. Tarihi evrakın sıhhati açısından bu gibi taşınmalar arzu edilmez. Arşiv taşınması fevkalade mühim bir olaydır. Tabii ki Deniz Müzesi ve civarındaki bazı yerlerin bu evrakın saklanması için ne kadar uygun olup olmadığını tartışacak durumda değiliz. Son senelerdeki tasnif faaliyetinin gelişimini de takdir etmekten geri durmuyoruz. Lakin Arşiv’in nakli ameliyesi son defa olarak İstanbul’da bir yer seçerek düşünülmelidir.
Bunun için uzmanlar, Kasımpaşa’da restorasyonu ilerleyen Cezayirli Hasan Paşa Külliyesi’ni veya Yıldız Sarayı’nda restorasyonu biten bazı binaları işaret ediyorlar. Tasnifin de bir an önce tamamlanması gerekecektir.
Haberin Devamı
Denizcilik tarihi aynı zamanda bir kavmin teknoloji ve medeniyet tarihi demektir. O yüzden deniz arşivlerimizin birinci derecede önemli olduğu, sadece Türk araştırmacıları değil bütün deniz tarihçilerini ilgilendirdiği ve Türk deniz tarih arşivlerinin sadece bizim kaynaklarla değil yabancı arşivlerden elde edilecek kopyalarla zenginleştirilmesi gerektiği açıktır. Türk denizcilik tarihi amatörce veya ikinci kaynaklara dayanarak kaleme alınan bir dal olarak kalmamalıdır. Arşiv bir milletin mazisinin, soyluluğunun tapusudur. Deniz arşivleri İstanbul’dan başka bir yere taşınamaz, böyle bir tasavvurun unutulması gerekiyor.
DENİZCİLİKTE SONRADAN GELİŞTİK
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
HERKESİN malumudur; biz Türklerin Anadolu’nun fethine kadar kaydadeğer bir denizciliğimiz olduğu söylenemez. Selçuklu hâkimiyetinin ilk iki asrında da Akdeniz ve Karadeniz limanlarıyla temas kurmanın ötesinde ciddi bir konuşlanma ve tersane inşa etme söz konusu değildir.
Sinop üzerinden kuzey Karadeniz ülkeleriyle ve Alaiyye (Alanya) üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaştığımız hesaba katılsa dahi (ki bu 13’üncü asırda meydana gelmiştir), bugünkü Ege Denizi’ne çıkışımız çok sonralara denk düşer. Fatih’in İstanbul kuşatması sırasında bile deniz gücü kara kuvvetleriyle mukayese edilemeyecek durumdaydı. Osmanlı donanması ancak İstanbul’un fethinden sonra ve özellikle Kanuni devrinde Akdeniz dünyasıyla teknik bakımından bütünleşmeye başlamış gibi görünüyor. Ne var ki okyanuslara açılma ve özellikle Hollanda ve İngiltere’nin hem denizcilik hem gemi inşasındaki atılımları bütün Akdeniz dünyasını ve bu arada bizi de geride bırakmıştır. Denizciliğimizi de donanmamızı da yenilemek zorundaydık. Gerek siyasi bağımsızlığımızı korumak, gerek ticari ilişkilerde denge sağlamak için gerekliydi bu.
Haberin Devamı
19. yüzyıl sonunda Türk denizciliği de gelişme gösterdi; Türk ticaret filosu dünya denizlerine daha yoğun açılmaya başladı. Bu dönemde civar ülkelere göre büyük atılımlar yaptık ama aynı zamanda da büyük sorunlarla da karşılaştık.
Bu farklı dönemlerde denizin ne olduğunu, Türk savaş gücünün, ticari yapısının ve Türk insanının yeteneklerinin denizle olan uyumunu (veya uyumsuzluğunu) anlamak için denizcilik tarihini anlamak önem kazanmaktadır. Deniz Kuvvetleri bu konuda üstüne düşen görevi yapıyor ama sivil denizci kuruluşların çalışmalarına da bakmak ve gözden geçirmek lazım.
ZİGETVAR’DA MUHTEŞEM SÜLEYMAN
BU hafta Budapeşte’de Türk Tarih Kurumu, Macaristan Bilimler Akademisi’yle birlikte Kanuni’nin Zigetvar Seferi ve ölümünün 450. yılını anmak üzere bir sempozyum tertipledi. Programın içinde, Kanuni’nin Zigetvar’daki türbesini ziyaret de vardı.
Haberin Devamı
72 yaşındaki padişah kırk altıncı saltanat yılında son bir sefere çıkmıştı. Avusturyalıların ve Alman İmparatorluğu’nun ileri üssünü oluşturan Zigetvar’ın zaptı niyetindeydi. Ama çok da hastaydı.
Hasta padişah kalenin alındığını görmedi. Ölümü Sokullu Mehmed Paşa tarafından ustalıkla gizlendi. Hatta vakanüvisin kaydına göre dedikodu yayılmasın diye oradakiler katledildi.
Bozgunun önlenmesine aşırı dikkat ediliyordu. Kale düştükten sonra, askerin resmi geçidi sırasında Muhteşem Süleyman’ın naaşı tahtında oturur ve geçidi izler vaziyette tutuldu.
İNSANLAR BİR DEVRİN KAPANDIĞINI HİSSETMİŞTİ
Ordu dönüşe geçti. Zafer alayı muhteşemdi. Askerlere, “Hasta padişah, arabasındadır” deniyordu. Ta ki Belgrad’a gelene dek... Orada 2. Selim tahta oturdu, kendisine biat edildi. Bir anda askerin feryadı figanı yeri göğü inletti. İnsanlar bir devrin kapandığını hissetmişti. Padişah İstanbul’a Süleymaniye Camii haziresindeki türbesine defnedildi.
BÜYÜK HÜKÜMDARLAR DÖNEMİ
İspanya’da Şarlken, İngiltere’de 8. Henry, Fransa’da Fransuva, yükselmeye başlayan Rusya’da Korkunç İvan, İran’da da kurnaz bir hükümdar olan Tahmasb’ın zamanıydı. Büyük hükümdarlar devrinde en çok göz dolduran Muhteşem Süleyman’dı. Kültürlüydü, Batı musikisine bile merakı vardı. Osmanlı mimarisinin zirve dönemiydi. Denizcilikte bile eskiye göre atılımlar yapılan bir devre girilmişti. İspanya ve Avusturya Habsburglarının sultasındaki Katolik dünyaya karşı Katolik Fransa’yı yanına aldığı gibi Protestanlara da destek oluyor, hatta Engizisyon’un zulmünden kaçan Yahudileri de Osmanlı topraklarına kabul ediyordu. Süleyman Han gerçekten muhteşemdi.
KANUNİ’NİN MEZARI ARANIYOR
VEFAT ettiği otağında derhal bir mumyalanma ameliyesi başladı. Tıp sanatının gereği, naaşından ka’t edilen iç organlar orada gömüldü.
Osmanlı tarihinde Murad Hüdavendigar Han’dan sonra harp sahasındaki ikinci türbe inşa edildi. Ne var ki 1686’daki Budin’in düşüşünden ve 1687’deki II. Mohaç yenilgisinden sonra Avusturyalılar bu türbeyi yok ettiler. Yerine yaptıkları kilisenin içinde veya etrafında Kanuni’nin organlarının gömüldüğü ikinci mezar aranıyor. Bulunması yakın. Macar tarihçiliği ve tarih okumayı seven Macar halkı Zigetvar’daki türbeye dikkatle eğilmiş vaziyette. Arkeologlar, Macar meslektaşlar mezarlığın yerini iki noktada arıyorlar. İlki, ovanın üzerinde kilisenin bulunduğu tümsek, ikincisi, civardaki üzüm bağlarının bulunduğu, kuşatmaya ve savaş alanına hâkim ama güvenli nokta.
İlerleyen çalışmalar büyük ihtimalle kesin sonucu getirecek. Bizi ilgilendiren savaşanları çocuklarının ortak tarihin anıtını yeniden inşa etme konusundaki işbirliği. Bunu takdir etmek lazım.
.Avrupa’ya tamam mı Avrupa’yla devam mı?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Aralık 04, 2016 15:304dk okuma
Paylaş
Şimdi aniden anti-Avrupa eğilimine girdik. Bir taraf diyor ki “Avrupa’nın savunması yok, üç milyon göçmeni biz tutmasak berbat olurlar”. Bazıları da diyor ki “Avrupa’sız yaşayamayız”. Bu laflara ancak “Öyle değil” denir.
Haberin Devamı
AVRUPA İkinci Cihan Harbi’nden çıkmıştı. Ortalık Birinci Harp sonrasından daha berbattı. Galipler de mağluplar kadar beter durumdaydı. Bu yıllarda Avrupa’da konuşlanan Birleşik Amerika Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı’nın İngiltere’de bulunan subay ve askerlerine hitaben bastırdığı bir talimatnamedeki ifade çok ilginçtir. Orada Britanya İmparatorluğu halkının gururundan, kendine özgü sembollere olan saygısından söz ediliyor. Onların fakirliğiyle alay edilmemesini şiddetle emrediyor ve hükümdarın kişiliğine saygısız davranışlardan kaçınılmasının şart olduğunu belirtiyor.
Fransa’yı kurtaranlar hiç şüphesiz müttefiklerdi. İkinci Cihan Savaşı’na yüzde 55’i kırsalda yaşayan nüfusla giren Fransa’nın harpten çıkışı da hiç iç açıcı değildi. Galiba savaş öncesi duruma erişebilmek için 1955-56 yılına kadar uğraşıldı.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
ALMAN MUCİZESİ
Harap Avrupa’da her şeye rağmen Amerikan Marshall kalkınma yardımının en etkin sonuçlar sağladığı yer Almanya oldu. O yıllarda İngiltere ve Fransa “Savaşı biz kazandık, kaybeden daha önde kalkınıyor” diyordu. Almanya 1950’lerden itibaren işsizliğin tamamen kaybolduğu, refah seviyesinin arttığı ve savaş sonuçlarının büyük ölçüde restore edildiği bir memleket haline geldi. Silahlı kuvvetlerin hacmi ve silah sayısı azalmıştı. Memleketin doğusu Demokratik Almanya olarak, batısı da müttefiklerin kuvvetinde ve işgali altında Federal Almanya olarak yeniden teşkil edilmişti. ‘Alman mucizesi’ sözü duyulmaya başlandı. Bu mucizeden dolayı Almanların sesleri çok yüksek çıkıyordu.
O kuşağın Almanları bugünküler gibi kendilerini harp suçlusu hatta Hitler rejimini cani olarak görmüyorlardı. Milliyetçiliği yeniden hortlatmaktan çekinenler sadece Alman Sosyal Demokratları ve Konrad Adenauer’in etrafındaki bazı aklı başındaki muhafazakâr Almanlar değildi. Birinci Harp sonrası hataların tekrarlanmasından ve doğacak sorunlardan çekinen Batılılar da aynı doğrultudalardı. Almanya’nın harp çıkaran ülke konumuna sünger çekildi.
Haberin Devamı
DEVLET ADAMLARI ANLAŞINCA
İyi bir kurmay olduğu için Alman kültürüne de vâkıf, İkinci Cihan Harbi’nde ülkenin kurtarıcı önderi Charles de Gaulle yeniden iktidara çağrılmış ve Fransa yeni bir anayasa yapmıştı. General Charles de Gaulle neslinin bütün Fransızları gibi Almanya’ya muarız bir iklimde büyümüştü. Birinci Dünya Savaşı’nda Mareşal Petain’in karargâhında aktif bir kurmay olarak İngiliz-Fransız rekabetini de görmüştür. Buna rağmen İkinci Cihan Savaşı sırasında Londra’daki mülteci hükümetin reisi olarak müttefikiyle her zaman uyumlu ilişkiler içinde olduğu söylenemezdi.
1950’lerin Adenauer Almanyası her iki devletin yöneticileri arasında da daha uyumlu ve anlaşmalı bir ortamın varlığını gösterdi. Fransız devlet adamı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950’de önerdiği ‘Fransız-Alman Kömür ve Çelik Birliği’ yavaş yavaş İtalyan De Gaspari, Fransız Jean Monnet, Robert Schuman, Belçikalı Paul-Henri Spaak’ın oluşturduğu bir tür ‘Avrupa Federasyonu’ fikri ve eylemi etrafında gelişti. 1957’de Belçika, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Federal Almanya, Roma Anlaşması’nı imzaladılar.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Önce ‘Avrupa Ekonomik Topluluğu’, ardından da ‘Gümrük Birliği’, ‘Avrupa Atom Enerjisi Birliği’, 1958’e dek atılan ciddi adımları ortaya çıkarmıştır. Avrupa Birliği henüz sadece Batı Avrupa’ydı. Almanlar İngiltere’yi de bu oluşuma almak istiyordu, Fransızlar ise buna karşıydı.
Orta sınıf Avrupalılar, Avrupa Birliği’ni komünizme karşı büyük bir iktisadi kuvvet olarak görüyorlardı. Doğrusu ABD ile Avrupa rekabeti kimseyi ciddi endişeye sevk etmedi. Avrupa, Amerika’nın askeri gücünün kendileri için şart olduğunu biliyordu.
EN BAŞTA BİZ İSTEMEDİK
Birliğe İtalya katılınca ilk sorun da başladı. Kuzey İtalya’nın canlı, renkli endüstrisi, yaratıcılığı ve enerjisi, güney İtalya’nın perişanlığı kanun ve nizama uymayan yapısıyla tezat teşkil ediyordu. Buna rağmen bu büyük bir problem gibi görünmedi. Hatta Avrupa zannetti ki (veya Federal Almanya gibi başkalarına da zannettirdi ki) böyle gelişmemiş, sorunlu bölgeler de Avrupa’nın içinde eski medeniyetin dirilmesiyle eriyip gidecektir.
Haberin Devamı
Bu doğrultuda 1981’de Yunanistan kabul edildi. Hatta bazı romantik Akdenizli aydın politikacılar, ki bunların içinde Ankara’daki Avrupa Birliği temsilcisi Gianpaulo Papa veya İtalyan Sosyalist Parti milletvekillerinden Tuglia Romagnoli gibileri de vardı, Türkiye’yi de üyelik için istediler. Bu ortamda onların seslerinin kaybolması bir yana, sanayimizin babası Vehbi Koç, ona uyan TSK, hem ordunun hem sanayinin görüşlerine uyan Büyükelçi İlter Türkmen gibi diplomatlar ve Bülent Ecevit de Birlik’e girmemizi istemedi.
YUNANİSTAN 30 YIL BUNALTTI
Ne gariptir ki Ortak Pazar karşıtı olan bu çevrelerin bir müddet sonra “Avrupa Birliği’ne girmezsek ölürüz” feryadı yeri göğü tuttu. O devirdeki MSP, Avrupa’ya karşıydı; sonra bu partiden çıkan AK Partili ve eski ANAP’tan politikacılar da Avrupacı oldu. Türkler hiçbir zaman Avrupa Birliği ve konumunu ciddi şekilde etüt etmediler, maliyecilerin tavırları ve bilgileri son derece safdilceydi. İspanya ve Yunanistan’dan daha çok destek alacağımızı ve aniden kalkınacağımızı söyleyebiliyorlardı. Biz girmeye kalksak belki birlikte reddedileceğimiz ama tek başına Fransa ve Almanya desteğiyle hemen kabul edilen Yunanistan, 1980’den itibaren bize nefes aldırmadı; Türkiye’nin dış politikasını 30 yıl boyu bunalttı.
Haberin Devamı
‘ZATEN EKŞİYMİŞ’ DER GİBİ
Şimdi aniden anti-Avrupa eğilimine girdik. Bir taraf diyor ki “Avrupa’nın savunması yok, üç milyon göçmeni biz tutmasak berbat olurlar”. Bazıları da diyor ki “Avrupa’sız yaşayamayız”. Bu laflara ancak “Öyle değil” denir.
Avrupa’yı küçümseme, tilkinin erişemediği çardaktaki üzüm salkımı için “Zaten ekşiymiş” demesine benziyor. Türkiye’nin AB sayesinde zenginleştiğini söylemek ise tatlı bir yalan. Türkiye mühendisler ülkesidir, bugüne kadar korumacılığımız ve sanayileşmemizle, barış hükmettiği takdirde yabancı sermayenin yerleşmek için can atacağı memleketlerden biriydi. Günümüz Türkiyesi’nin ise talihsiz coğrafyasının getirdiği problemler ve maalesef hızlanan çatışma ortamı yüzünden Avrupa Birliği’nin gerçek anlamda bir adayı olmadığı görülüyor. AB’nin diplomatik oyalamacılığı karşısında gösterilen tepkilerin bir etkisi olur mu, bilmiyoruz. Fakat diplomaside aşırı gürültücü bir üslûbun, bazı ahvalde yerel girişim ve yetenekli politikacıların çabasını etkileyeceği açık.
.Çocuklar matematikten kalmış, şimdi ne yapacağız?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Aralık 10, 2016 22:265dk okuma
Paylaş
OECD’nin 72 ülkeyi kapsayan ‘Öğrenci Değerlendirme Programı’ (PISA) sonuç raporu Türkiye açısından çok vahim. Eğitim sistemi alarm veriyor. Artık kendimize gelelim, kasabalı politikacı zihniyetiyle ziyan ettiklerimiz kendi evlatlarımızdır. Çağdaş medeniyet iki dal üzerinde durur: Filoloji ve matematik. Bu iki dalda iyi eğitim veremezsek üniversitelere hazırlıksız insan gelir.
Haberin Devamı
EKONOMİK Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), çarpıcı araştırmalar yapan milletlerarası bir kuruluş. 34 OECD üyesinin (aralarında Türkiye de var) 72 ülkeyi kapsayan ‘Öğrenci Değerlendirme Programı’ (PISA) sonuç raporu Paris’te açıklandı.
Üzerinde durulması gereken bir araştırma bu. Ülkelerin doğa bilimleri ve matematik alanında öğrencilerini nasıl yetiştirdikleri bu araştırmayla tespit ediliyor. Aslında bu araştırma ülkenin iktisadi, sınai değerlendirmesinin de bir dalını teşkil ediyor. İnsanlarını iyi yetiştiremeyen ülkeler ve toplumlar tekin değildir; ciddi operasyonlar için iltifata layık değildir ve iyi müttefik olmaz.
ÖĞRETMENLERİN BAKANLIKTAN KOVULDUĞU GÜN
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
PISA programı, araştırma konusu ülkelerde sınavlar yapar. Öğrencilerin özellikle matematikte problem çözümü, doğa bilimlerindeki bilgi ve düşünce gözlemi tespit edilir. 2015’teki en yüksek puanı alan ülkenin Singapur olduğu görülüyor. Ardından Japonya, Çin, sonra iki Avrupa ülkesi, Finlandiya ve Estonya geliyor. Şu nokta önemli: İlk üçü ‘Asya kaplanları’nı oluşturan gruptan. Son 60 yılın kalkınanları. Bu ülkelerin özelliği, matematik, mühendislik ve doğa bilimlerine önem vermeleri. Türkiye bu gruptandı. Artık değil.
Politikacılara laf etmeden evvel Milli Eğitim Bakanlığı’nın adını zikretmeliyiz.
Milli Eğitim Bakanlığı maalesef kendilerine göre ideoloji tespit eden ve etrafı buna göre tarumar eden öğretmen kadrolarından oluşur. Bunların partileri mühim değildir. Bakanlıktaki hademelerin kapıya gelen öğretmenleri kovalamaya başladığı günden beri vaziyet buna dönüşmüştür. Altı ay, bir sene ABD’de eğitim görenler kendilerini Pestalozzi [Johann Heinrich Pestalozzi, 1746-1827, İsviçreli pedagog ve eğitim reformcusu] zanneder.
Haberin Devamı
Başka tahribatlar da var. Bir konferansta ünlü matematikçimiz Cahit Arf, “Liselere modern matematiği sokmak benim günahımdır” demişti. Klasik matematikten modern matematiğe geçişin mahzurlarını gözlemlemek ve hüküm vermek benim işim değil. İşin başındaki otorite söylüyor. Çocuklarımızı deneme tahtası yaparsak bu gibi sonuçlara alışkın olmalıyız.
‘BU MEMLEKET CAHİL GELDİ CAHİL GİDİYOR’ DENMESİN
Dördüncü ve beşinci gelen Finlandiya ve Estonya aynı dil grubundan akraba ülkelerdir. Bu iki komşu arasındaki eğitim ve kültür alanındaki işbirliği yüksek seviyededir. 72 ülkenin yarısı 490 ile 556 puan arasındayken, Türkiye ve Arnavutluk öğrencileri bilim ve matematik sıralamasında bunlardan 100 puan aşağı düşüyor. Güney Amerika ülkeleriyle bir gruptalar. 15 yaşın üzerindeki bu gençliğin vahim durumu için kimler hesap verecek, bunu düşünmek gerekir. Bir arkadaşım “Beş yıl evvel daha iyi bir netice alınmıştı, kabahatli bütün çocuklardaki tablettir” dedi.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
MEDENİYETİ TAKDİR EDEN HERKES BU DURUMA ÜZÜLÜR
Kimse “Bu memleket cahil geldi, cahil gidiyor” diye mani düzmesin. Türkiye liselerinin ortaokullarının eğitimini düzenlemek Tanzimat Devri’nin en büyük başarılarındandır. Darülmuallimin ve Darülmuallimât’ın yani Erkek ve Kız Öğretmen Okulları’nın teşkili, Rüşdiye yani Ortaokul müfredatı, vilayet merkezlerinde liselerin kurulması bu atılımın başını teşkil eder. Türkiye’nin en fakir ve sorunlu zamanlarında o liselerden mezun olan çocuklar her yere uyum sağlayabildiler. Ankara Atatürk Lisesi’nin mezunları arasında Gazi Yaşargil vardır. Mardinli Aziz Sancar Hoca her yerde okuyabildi ve buraya kadar geldi.
Haberin Devamı
Önce 1950’den sonra seçmen kandırmak için altyapısız lise ve ortaokulları çoğalttık, sonra hızlandırılmış eğitim safsatasıyla Gazi Eğitim ve Çapa gibi öğretmen okullarının canına okuduk. Bu işlerin sağı solu yok; her partinin günahıdır.
Maalesef Milli Eğitim Bakanlığı bu eğitimin bürokratik ve akademik yükünü kaldıramıyor. Aslında her türlü kayırmacılık ve partizanlığın aleti değil, öncüsü bir kuruluştur. Buna üzülmek için Türk olmak gerekmez, güzel şeylere hayran olan herhangi bir insan evladı da üzülür. Avrupa’daki eğitimin gerilemesinden, Fransız liselerinin yeni durumundan endişe duymak için Fransız olmaya gerek yok, bu medeniyeti takdir eden her insan olumsuz değişmelere üzülerek bakar. Komşumuz İran birtakım şeylerde Türkiye’nin başarılarını gösteremeyen bir ülkedir ama eğitimcileri ve aydınları sorumlu ve bilgilidir. Ortaeğitim kurumlarının seviyesi yüksektir. Dünyanın en ileri üniversitelerinde dahi İran’dan gelen öğrenciler takdir görüyor.
Haberin Devamı
Artık kendimize gelelim, kasabalı politikacı zihniyetiyle ziyan ettiklerimiz kendi evlatlarımızdır. Çağdaş medeniyet iki dal üzerinde durur: Filoloji ve matematik. Bu iki dalda iyi eğitim veremezsek üniversitelere hazırlıksız insan gelir. Hele üniversiteleri bir siyasi dergâh haline dönüştürürseniz çok vahim neticeler elde edersiniz.
BURASI KURUCUSUNUN GEOMETRİ KİTABI YAZDIĞI BİR ÜLKE
CUMHURİYET döneminde ilkokul öğretmeni en çok saygı gören kişiydi. Maarif Vekili Mustafa Necati her biriyle mektuplaşırdı. İster İstanbul’daki büyük Vefa Lisesi’nden istersen Kastamonu veya Konya Lisesi’nden diploma al fark etmiyordu. Süleyman Demirel Teknik Üniversite’yi İstanbul’daki liselerde okuyarak kazanmadı.
Bunun gibi örnekler çoktur. Kurucusunun geometri kitabı yazıp terimleriyle ilgilendiği, Sadrazam Ahmed Cevat Paşa’nın Fransızca matematik monografileri yazdığı, tanınmış matematikçiler çıkaran bir milletin çocukları bugün matematikten kötü not alıyorsa kimleri mahkemeye vermek lazım.
ÇÖLDE BİR BÜYÜKELÇİ
Dışişleri Bakanlığı’nda birkaç büyükelçi arkadaşımız var. Adeta umulmadık bir tarihi bağla genç memurların arasından da böyleleri çıkıyor. Kökleri bizde az tanınan Tanzimat Devri’nin büyük diplomatlarına kadar uzanır. Süha Umur böyle bir diplomat.
SÜHA Umar’ı okul yıllarından tanırım. Mekteb-i Mülkiye’nin diplomasi şubesinin girgin gençlerindendi. Haliyle Dışişleri’ne girdi. Bakanlığın belki azınlıkta kalan, ama bana kalırsa ancak eski çarlık Rusyası’nda ve Babıâli’de görünen ağır, başarılı diplomat takımındandı. Gorçakov, Ali Paşa veya Fuat Paşa olsun, bunlar ne ülkelerindeki aşırı muhafazakârların kör gözüne ne de 20’nci yüzyılda bloklara mensup takımın hazır reçetelerine itibar ederdi. Süha Umar, şu sıralarda çıkan “Çöl Devriyesi, Ürdün Anıları” kitabında Ortadoğu’yu anlatıyor. Geçen yıl çıkan “Belgrad-500 Yıl Sonra” adlı kitabıyla birlikte bu kitabı değerlendirmek gerekir.
Dışişleri Bakanlığı’nda birkaç büyükelçi arkadaşımız var. Adeta umulmadık bir tarihi bağla genç memurların arasından da böyleleri çıkıyor. Kökleri bizde az tanınan Tanzimat Devri’nin büyük diplomatlarına kadar uzanır. Alışılmış reçeteyle değil, bloklararası bağımsız politikanın düsturlarıyla hareket ederler. Bu tip diplomatların en büyük özelliği coğrafya ve tarihi çok iyi bilmeleri, gittikleri ülkeyle Türkiye’yi bir arada düşünmeleridir.
SIRBİSTAN’I NASIL DEĞERLENDİRMELİ?
Süha Umar, Sırbistan ile en gerilimli zamanımızda Belgrad’da büyükelçilik yaptı, ülkenin her şeyini tanıyordu. Her zaman için çatıştığımız ama dost da kaldığımız Sırbistan’la özellikle bu dönemde niçin birlikte bağımsız bir politika gütmemiz gerektiğini Süha Umar’ın hatıralarından anlıyorum.
Devletlu Belgrad Büyükelçisi ülkenin her köşesinde Osmanlı izleriyle yaşadı. Sırp halkının nezdinde maziyi inceledi. Balkanlar’daki geleceğimiz için Sırbistan’ı nasıl görmeliyiz, cevap aradı. Ülkenin doğasını ve tarihi eserlerini iyi bilen bu diplomatımızın Sırp politikasındaki tayin edici kişilerle görüşmelerini çok canlı ve faydalı bulduğumu söylemeliyim. Diplomatlarımız hatırat yazıyorlar; Umar, en iyilerinden biri ve belki de en candan olanı. Sırbistan’ı nasıl değerlendirmeliyiz? Büyükelçi’nin sefaretnamesinden okuyalım.
.Halep’in yüzüne nasıl bakacağız?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Aralık 18, 2016 09:335dk okuma
Paylaş
Halepliler şehirlerine nasıl dönecekler? Kalenin dibindeki Memluk cami ve hamamlarını, Osmanlı’nın büyük çarşısını, Mevlevi Dergâhı’nı kim bilir ne zaman restore edebileceğiz? Onu tahrip eden, utanmazca katleden barbarlara karşı ‘Ne yapabildik’ diye sormalıyız.
Haberin Devamı
ÜSKÜP’te otel odasında TV’de gece haberlerini izliyorum. ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Delegesi Büyükelçi Samantha Power, bir üniversite kampus öğrencisinin umursamazlığı ve rahatlığı içinde İran, Rusya ve Suriye’ye hücum ediyor: “Siz çocukları ve kadınları öldürürken ve onlara şehri boşaltmalarına bile müsaade etmezken ne kadar yalancı, utanmaz ve merhametsizsiniz.” ‘Dik başlı öğrenci’, ertesi gün aniden bir diplomatın üslubuna dönüyor. Yeni anlaşmalar, yeni üslup yaratıyor çünkü: “Şimdi Halep boşaldı, sadece teröristler var” diyor. Olanlara karşı soğukkanlı. Şehir ne kadar da çabuk boşalmış, oysa hiç de öyle gözükmüyor! 21’inci yüzyılda değişen bir şey var: İnsanlar eskisi kadar uykuda değil; medya uyuttuğu kadar uyanık da tutuyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Halep’in yüzüne nasıl bakacağız
KLASİK DİPLOMATLARIMIZIN FERASETİNE SIĞINMALIYDIK
Halep politikamıza nasıl başladık, nasıl devam ediyoruz bilemiyorum. Zaten Suriye’nin Türkmenlerle dolu olan bu bölgesine nasıl yaklaştık ve ne yapabiliriz, bunun tartışması burada yapılamaz. Ama hakkında muhakkak konuşmalıyız. Halep şehri, çarşıları, camileri ve tekkeleriyle yukarı Mezopotamya’nın büyük Osmanlı şehri Antep’in ve Urfa’nın bile bağlı olduğu bir merkezdi. Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt’ten de önceki ilk fethinden beri bizimle iç içe olan bir yerdi. Dünyada Halep kadar uyumlu ve kozmopolit bir şehir az bulunurdu. Örneğin Nureddin-i Zengi’nin komutasındaki Halep Kalesi bir mühendislik ve güzellik timsalidir. Bu kadar güzel kale hiçbir yerde yoktur. Ama Halep bugün sadece eserleriyle değil, çilekeş halkıyla da insanlık için bir yüz karasına dönüştü.
Halep’in yüzüne nasıl bakacağız
Haberin Devamı
İnsanlar oraya nasıl dönecekler ve biz Halep’in yüzüne nasıl bakacağız? Kalenin dibindeki Memluk cami ve hamamlarını, Osmanlı’nın büyük çarşısını, Mevlevi Dergâhı’nı kim bilir ne zaman restore edebileceğiz? Onu tahrip eden, utanmazca katleden barbarlara karşı “Ne yapabildik” diye sormalıyız. Bazısıyla anlaşmak, bazısına cephe almak zorundaydık. Üç bilinmeyenli denklemi çözmek zordur. Biraz klasik diplomatlarımızın ferasetine sığınmak zorundaydık.
İster Hatay’dan girin, ister Kilis’ten, Halep 45 dakikalık bir otomobil yolculuğu uzaklıkta. Onu unutmamanın, ondan el çekmemenin muhtelif yolları vardır. Pekâlâ savaştan sonraki rehabilitasyonda bile başrolü oynayabiliriz.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
OSMANLILIĞI KEŞFETTİĞİM YERDİ
HALEP hiçbir Türk devrine düşman değildi. Kanuni Süleyman Han’ı da, Sultan Abdülhamid’i de aynı hayırhahlıkla anıyorlardı ve şüphesiz Cihan Harbi’nin sonunda son komutan olarak Mustafa Kemal Paşa’yı da görmüştü.
Halep, 1966’da benim Osmanlılığı keşfettiğim yerdi. İddiasız ama muhteşem... Sade ama çok çarpıcı güzel... Çarşıdaki ikinci sınıf bir lokantaya girdiğiniz zaman bile adeta bir törenle karşılanıp uğurlanırdınız. Bizde kaybolmaya başlayan, başka yerlerde görülmeyen mutfak sanatları oradaydı. El sanatları kaybettiklerimizin aksine direnmekte devam ediyordu. Taşın ve kirecin yarattığı çarşının içinde çok değişik lisanlar konuşulurdu, hal ve tavırlarıyla ayrı bir medeniyeti temsil edenleri görürdünüz.
Haberin Devamı
Halep’in yüzüne nasıl bakacağız
İNSANI KİBAR VE MİSAFİRPERVERDİR
İlerleyen yıllarda ve tanıdığım değişik gruplarda başka zenginlikler de gördüm. Ta 5 bin yıllık Ebla kazılarından beri Halep’in medeniyeti her yerde geziyordu. Osmanlı’nın hiçbir limanı ve başkentinde Jorj Antakî ve diğer Hıristiyan Arap eşrafı gibi rahat ve birikimlileri görmedim. Halep hiç gerilememiş. Yavuz Selim’in fethettiğini, Muhteşem Süleyman geliştirmiş, 18’inci, 19’uncu asırda da gelişmiş. Halepliler hangi dinden ve dilden olursa olsun kibar ve misafirperverdi. Ne Halep’in Ermeni’sinde örtülü bir kırgınlık, ne de Arap’ta bir rakip tavır vardı.
BALKANLAR’IN EN DEMOKRATİK KÖŞESİ MAKEDONYA
Makedonya her şeye rağmen demokrasinin işlediği bir küçük cumhuriyet. Bu küçük ve karışık nüfuslu ülkede herkes birbirine açık.
Haberin Devamı
GEÇEN hafta Makedonya’daydım. Bir konferansım vardı ve okuyucularımla buluştum. Makedonya bizim için mühim bir ülke. 90 bin kadar Türk’ün yaşadığı bir cumhuriyet. Ayrıca bu ülkeyi 1993’teki bağımsızlık ilanından sonra ilk tanıyan devlet Türkiye. 1950’ye kadar orada önemli bir Türk nüfus bulunuyordu. Göçle yavaş yavaş eridi. Bugün Makedonya Türklerinin parlamentoda belirli sayıda milletvekilleri ve bakanları var. Şu ara devlet bakanı olan Furkan Çako örneğin bilgili ve zarif bir genç politikacı. Makedonya Cumhurbaşkanı Gyorge Ivanov gerçekten bir Türk dostu. İşin esasında Makedonya’da Türkler ve Slav Makedonlar yakın işbirliği içinde.
Kalkandelen, Arnavut nüfusun kalabalık olduğu bir yer. Gostivar ise Türklerin yoğun olduğu şehir. Makedonya’da Arnavutlar ikinci kalabalık grup. Yanı başlarındaki Kosova’dan da gelen göçlerle çarşı pazarda, sivil hayatta da nüfuslarının arttığını görmek mümkün. Eskinin aksine dini hayat yoğunlaşıyor. Hem Hıristiyanların hem Müslümanların ibadet yerlerini ve açıktaki sembollerini önemle korudukları hatta abartıyla inşa yoluna gittikleri görülüyor. Üsküp’teki Mustafa Paşa başta olmak üzere camiler ve Kurşunlu Han gibi eserler restore ediliyor. Yunus Emre Kültür Merkezi’nin öğrenci sayısı süratle artıyor. Talebi karşılaşmakta güçlük çekiyorlar.
SON SEÇİMLERDEKİ BÜYÜK YARIŞ
Maziye göre çok şey değişti. Sakin bir köşe olan Makedonya’nın işi yine de zor. Ülke, Avrupa Birliği karşısında mağdur, cumhuriyetin adını değiştirmekten bayrağını değiştirmeye kadar garip tedbirler uyguladılar. Son seçimlerde iktidardaki milliyetçi parti yine bir sandalye ile seçimi kazandı. Sosyal Demokrat Parti seçim sonuçlarına itiraz etti. Kısacası mesele bir dava konusu. Hal böyleyken Üsküp’teki ABD büyükelçisinin dakika kaybetmeden; seçim sonuçlarının araştırılmasındaki yöntemler konusunda ikna edilmiş değiliz yollu demeç vermesi kim ne derse desin küstah bir tavır olarak nitelendirilmeli. ABD belli ki, hayatın her şubesinde süratle Trump dönemine hazırlanıyor.
Makedonya her şeye rağmen Balkanlar’da demokrasinin işlediği bir küçük cumhuriyet. Bu küçük ve karışık nüfuslu ülke, her halükârda Balkanlar’ın en demokratik, herkesin birbirine daha açık olduğu ve bu yüzden güzel bir köşesi.
Halep’in yüzüne nasıl bakacağız
MAKEDONYA TARİHÇİLERİ TABULARI ARALIYOR
BİR zaman Makedonya tarihçilerini Makedonya ihtilalcilerini mitoloji kahramanları gibi överken hatırlıyorum. Bizim Fikret Adanır ilk uluslararası Makedonya tarihçisi olarak isim bırakan bir eser yazmıştı: ‘Makedonya Sorunu’. Bu Almanca tezde Makedonya çetelerinin milli hareketi kadar çeteciliği üzerinde de duruyor ve uyguladıkları terör metotlarından da söz ediyordu. Makedonya tarihçileri bugün bu dönemi artık tabulardan uzak yazmaya başladılar ve beş buçuk asırlık Türk dönemine de daha başka bir gözle bakıyorlar.
HEPİMİZİN BAŞI SAĞ OLSUN
BEŞİKTAŞ Stadyumu’ndaki feci patlamadan sonra bir de Kayseri... Stadyumun üstündeki tepeye ardı arkası kesilmeyen ziyaretçilerden sonra şimdi de biraz aşağıda Dolmabahçe’nin önünde, Kayseri’deki saldırıyı telin edenler toplanıyor. Teröre karşı Türkiye direnmek niyetinde. Hepimizin başı sağ olsun.
Büyükelçiye suikastın hatırlattıkları
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Aralık 25, 2016 16:574dk okuma
Paylaş
Ülkemiz çok zor bir mevkide bulunuyor.
Haberin Devamı
Buranın sahibi olduğumuz için hem talihliyiz hem de zorluklarımız var. Bizim dışımızda gelişen olaylarda bile hedef seçilebiliyoruz. Suikasta kurban giden Rus Büyükelçisi Karlov gibi mütevazı, düşmanlıktan uzak, bilge diplomatlar hep çok önemli olmuştur. Kırılan ilişkileri tamir ederler. Bu tür stratejik isimlere yönelik suikastlara tarihte sıkça rastlanmıştır.
SİYASET bazen umulmadık kayıplar yaratıyor. Türkiye 21 ülkede 42 diplomatını Ermeni terörüne kurban verdi. Bunun getirdiği bir anlayış var. Pazartesi günkü suikastla kaybedilen Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un akıbeti bizim halkımızı bu yüzden de çok üzdü. Büyükelçi Karlov geniş bir çevre tarafından tanınıyordu; mütevazı, düşmanlıktan uzak, dostça tavırlarla görevini sürdürmekteydi. Kriz zamanlarında bu gibi bilge diplomatlar çok önemlidir. Kırılan ilişkileri tamir ederler. Meşum suikasta kurban giden büyükelçiyi katledenin maalesef devletin koruma güçlerinde yer alan bir polis olması çok daha hazin ve utanç verici. Maalesef tahripkâr unsurlar kolluk kuvvetlerinin arasına sızmışlar. Fakat suikastın iki taraf arasında da meşum güçlerin istediği neticeyi sağlamadığı görülüyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Büyükelçiye suikastın hatırlattıkları
SUİKAST BİR ZAMANLAR MODAYDI!
19’uncu ve 20’nci asrın ilk yarısında hükümdarlara suikast düzenlemek modaydı! Fransa’da Sırp kralı Alexander’i Hırvatlar ortadan kaldırdı. Avusturya-Macaristan’ın talihsiz imparatoriçesi, intihar eden (veya ettirilen) Arşidük Rudolf’un annesi güzel Sisi, Cenevre gölünde hiçbir sebebi olmadan çatlak bir bireysel anarşist tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 1881’de Çar II. Alexander suikastla öldürüldü. Oğlu III. Alexander’a da suikast yapıldı. Suikastçıların içinde geleceğin Lenin’i Vladimir İlyiç Ulyanov’un ağabeyi de vardı. Türkiye tarihinde yabancı misyon şefleriyle çatışmalar çoktur. 1876 yılının 6 Mayıs’ında Selanik’teki Alman konsolosu Eric Abbot ile Fransız konsolosu Jules Moulin kızgın bir protestocu kitle tarafından öldürüldü. Kavga, bir Hıristiyan Bulgar kızının Türk makamlarına sığınmasını, söz konusu konsolosların protestosu üzerine başlamıştı.
Haberin Devamı
Diplomatların masuniyetinin ihlal edildiği bu olay dışında Türkiyemiz ilk defa dost bir devletin büyükelçisinin suikastıyla karşılaşıyor. Hiç şüphesiz ki 2. Dünya Savaşı’ndaki Von Papen olayından söz edeceksiniz. Anlatalım. Savaş yıllarında Franz von Papen Almanya büyükelçisiydi. Sadece bugünkü Alman Büyükelçiliği değil, Polonya Büyükelçiliği, ayrıca Çekya ve Avusturya Büyükelçiliği de Almanya’nın emrindeydi. Papen, ikametgâh olarak Çekoslovakya Büyükelçiliği’ni seçmişti. 24 Şubat 1942’de karısıyla birlikte Alman büyükelçilik binasına doğru mutat yürüyüşünü yaptı. Karşısına çıkan suikastçı onu bombayla yok etmek niyetindeydi. Ama kendisi yok oldu.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
O suikast Moskova’nın işiymiş. Elçi Von Papen’in Vatikan’la birlikte Almanya, Amerika ve İngiltere’yi Rusya’ya karşı bir araya getirmek niyetindeki ama sonra Hitler tarafından tasvip görmeyen girişimlerini önlemek için tertiplenmiş. Suikast işi için Yugoslavya’dan göç eden ve sözde komünist eğilimli Ömer Tokat adındaki bir talebe seçilmişti. Polis,Tokat’ın kim olduğunu parça parça vücudundan, ayakkabının üstündeki dükkânın markasını da kullanarak, başkentin şoför ve garsonlarının yardımıyla çok çabuk tespit etti. Sovyet Büyükelçiliği’nden iki kişinin yakalanıp yargılandığı davanın sonucunda mahkûmiyet kararları verildi. Von Papen ilk başta Türk makamlarını adamakıllı sıvadıysa da vakanın hızla aydınlatılması üzerine lisanını değiştirdi.
Haberin Devamı
DOSTLUK VE KOMŞULUK YAŞAMALI
Ülkemiz çok zor bir mevkide bulunuyor. Buranın sahibi olduğumuz için hem talihliyiz hem de zorluklarımız var. Bizim dışımızda gelişen olaylarda bile hedef seçilebiliyoruz. Birtakım meşum insan ve örgütler, bizim uyruklarımız içindeki meşum gruplarla işbirliği yapabiliyorlar. Sabır ve itidalden vazgeçmeden bazı zorlukların üstesinden gelmeliyiz. Büyükelçi gönülden ısındığı Türkiye’de kendi korumalarını ihmal etmiş olabilir, ama bu görevleri bizim yerine getirmemiz gerekir. Türk halkı Rusya’nın kaybına yakından ilgi gösterdi. Rusya ile ilişkilerimiz çok mühimdir. Dostluk ve komşuluğun yaşaması gerekir.
RUSYA’NIN KOMEDİ YAZARI ELÇİSİ İRAN’DA NASIL ÖLDÜRÜLDÜ?
Haberin Devamı
11 Şubat 1829... İran’ın başkenti Tahran... Tahtta Kaçar hanedanından Fethali Şah oturuyor... O gün, modern Rus edebiyatının ilk parlak komedi yazarı, besteci ve şair Alexander Griboyedov elçiliğin önünde gösteri yapan kızgın kalabalık tarafından katledildi. Henüz 33 yaşında genç bir diplomat iken Rusya ile İran arasındaki Türkmençay Anlaşması’nın görüşmeleri sırasındaki başarısıyla da bilinir. İran halkı, Rusya’ya ve sefirine kızgındı. Şah’ın Rus sefaretine sığınan iki Ermeni cariyesi ve bir haremağasını isteyen kızgın halk çatıdan girerek Griboyedov’u öldürdü. Cesedi yerlerde sürüklendi.
Büyükelçiye suikastın hatırlattıklarıGÜZELİM CAMİNİN YANINDA BİR GARİP BİNA
BÜTÜN Avrupalı seyyahların ve ressamların fırçasında Tophane’deki Nusretiye Camisi yer alır. Bu yapı 1826’da inşa edilmiştir. II. Mahmud Han’ın İstanbul halkına hediyesidir. Osmanlı barokunun hatta rokokosunun temsilcisi sayılabilir.
Mimarı, Amira sınıfından Kirkor Balyan’dı. Bizim çocukluğumuzda dahi Tophane’nin egzotik görünümünün bir parçasıydı. Derken Menderes devrinin kaba binaları rıhtımı doldurdu. Hâlâ yıkılamayan antrepolarla denizcilik bankasının çürümüş tesisleri ne zaman ortadan kalkacak derken bu millete güzel sanatlar ve mimariyi öğretmesini istediğimiz Mimar Sinan Üniversitesi bir garip binayı getirdi, caminin yanına dikti. Mimarı da malum gökdelenleriyle tanıdığımız, kendisini bu şehrin beş büyük mimarı olarak ilan edenlerden bir zat. Bu mimar, biraz ötedeki Kabataş’a martı konduran meslektaşını izleyerek buraya bir garip bina kondurdu. İstanbul’u bitirmekle görevli bu istila ne zaman duracak diye bekliyoruz.
XXXXXXXXXXXXXXX
.Zor bir yılın ardından
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 01, 2017 01:315dk okuma
Paylaş
Çoğu yılın bilançosu gibi 2016 da acı. Bu yıl, şüphesiz hayatımızın tatlı yönleri de olmuştur. Ama genelde hem Türkiye hem de dünya açısından sıkıntılarla, sorunlarla geçti. Hepimiz için hayırlı ve sağlıklı 2017 dilerim.�
Haberin Devamı
GEÇEN yıl tarihte yerini nasıl alacak? Tek bir yılın bilançosunu yapmak, tarihçilik açısından çok mantıklı görünmeyebilir ama yine de kendimizi zamanın akışı içinde sınırlayıp bazı değerlendirmeleri kaçınılmaz olarak yapıyoruz.
Ülkemizle başlayalım. 2016’nın temmuz ayının ortasında bir darbe girişimi atlattık. Başarısız bir darbeydi, kanlı olarak başladı ve bastırıldı. Son darbeden bu yana 26 yıl geçmiş. Bir yandan coğrafyamızda, Ortadoğu’da başka darbeler de mevcut. Mısır örneğin, hâlâ darbe rejimi altında. Darbeci ülkelere karşı yürütülen diplomaside dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü Türkiye, ister sevinin ister endişe edin, ister hoşunuza gitsin ister gitmesin, civarımızdaki ülkelerle ekonomik yönden ve nüfusun yayılımı açısından iç içe. Dış politikada hesaba katmadığımız unsurlar her gün önümüze çıkıyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Nüfus coğrafyası değişti; birtakım devletlerin ve siyasi rejimlerin gaddarlığı, büyük devletlerin dünya düzenini koruyamaması yüzünden geniş kitleler oradan oraya göç ediyor. Renkli coğrafyası ve kültürüyle eski Suriye’yi bundan sonra bulamayacağımızı bilmek zorundayız.
BATI TERÖRÜN İÇİNE DÜŞTÜ
2016’nın en karanlık sayfalarından birine, teröre bakalım. Bu konuda fazla endişe duymayan, Ortadoğu ülkelerindeki kronik (müzmin) teröre ilgisizce bakan, Türkiye’nin bu konudaki feryatlarına omuz silken Batı şimdi terörün içine düştü. Toplumun tepkisi çok hüzünlü. Hatta iç karartıcı.
11 Eylül 2011 terörünü hafızasından silmeye başlayan ABD bir yana, Batı Avrupa ciddi bir sarsıntıda. Paris’i yerinden oynatan, neredeyse her aileye bir tarafıyla değen Bataclan saldırısı ve Charlie Hebdo yayın merkezine baskın bütün Fransa’yı karartmışken, Nice’teki 14 Temmuz kutlamaları sırasında bir Mağribi göçmenin kullandığı kamyon Fransız toplumunun inanç ve güvenini altüst etti. Nice saldırısını, Berlin’deki Noel pazarı toplu cinayeti izledi.
Kamyon olayı sanıklarının ikisi de Mağribli yani kolonyalizmi en tatsız anılarla yaşayan bir ülkeden. Kolonyalizmin müspet bir mirası var mıdır? Kolonyalist dönem Doğu dünyasında insanların ruh sağlığını bozacak kalıntılar bırakmıştır. Terörle mücadele ederken ciddi bir tarihyazımını bütün dünyanın okullarına getirmeli ve gençliğe öğretmeli. Hakikatler dürüstçe anlatılırsa özleşmek mümkün olur.
Haberin Devamı
TRUMP’IN SENESİYDİ
Geçen sene Amerikan seçimleri üzerine tartışmalarla geçti. ABD hakikaten tek süpergüç olarak dünya politikasını etkileyecek mi? Bunun cevabı da kolay değil. Ülke önemli bir seçim dönemi yaşadı, çok kişinin istemediği bir aday başkanlığa seçildi. Donald Trump, nutuklarındaki pervasızlığı başkan olarak da sürdürecek mi; yoksa başkanlık koltuğundaki çiviler onu da itidale, hiç değilse geleneksel usulleri izleyen bir politikaya mı çekecek? Obama giderayak, başkanlık devri yapan Beyaz Saray sakinlerinin ananevi itidalini terk etti; hem içeride hem dışarıda radikal girişimlerde bulunuyor. Beyaz Saray’dan ayrılmadan 15 gün önce bir otobüs dolusu Rus diplomatı evlerine yolladı. Trump’la çatıştı, ayrıca seçim sırasında birtakım oyunlar çevirmekle itham ettiği Rusya’ya meydan okuyuşu Küba krizi sırasındaki Kennedy’nin Rus lider Kruşçev’e diklenmesini dahi ikiye katladı.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Büyük Britanya cephesi de hareketliydi. AB’yi terk ettiler. İlk anda bir sürü Britanyalı “Biz ne yapacağız” diye endişelenir, hatta İskoçlar, “Birleşik Krallık’ta kalmamız için tekrar bir referanduma gidilmesi gerekir” derken son haberler ve yorumlara göre durum iç açıcıymış. Britanya mali çevreleri Brüksel bürokrasisini dışladıklarına memnun. Muhafazakâr hükümet ve başbakan, AB’yi terk etme sürecini hızlandırma telaşında.
BU SERVETİ VE MİRASI NASIL KORUYACAĞIZ?
Yeryüzünün petrol kaynakları artık en kıymetli nesne değil. Zira sıvı gaz ve gaz kaynakları petrolün yerini tutuyor. Yeryüzünün başka bir sıvıyla, bütün sıvıların en temeli olan suyla problemi artıyor. Türkiye, Ortadoğu’nun su kaynakları açısından en verimli ülkesi. Ama elimizi ovuşturmadan evvel tüylerimizin diken diken olması lazım. Biz bu serveti ve mirası nasıl koruyacağız?
Haberin Devamı
Ülkemizin su kaynaklarını hoyratça tahrip ettiğimize. hatta uzmanların ifadesine göre doğru dürüst su haritasına bile sahip olmadığımıza bakarsak geleceğin kuşku verici bir sayfasıyla karşı karşıyayız. Biliyorum bunlar, yeni yılın ilk günü için çok iç acıcı sözler değil ama söylemek zorundayız.
ARAMIZDAN AYRILANLAR
FİDEL CASTRO
KÜBA’YI DEĞİŞTİREN ADAM
BU yıl dünyada kaybettiklerimizin başında Fidel Castro geliyor. Tartışılan, bazılarının sevdiği bazılarının da kızdığı bir liderdi. Castro’nun Küba’sı fakir ve renkli bir ülke olarak hafızalara girdi ama aslında organik beslenen, çevre kirlenmesinin az olduğu, eğitim sorunlarının ve tıbbın önemli gelişmeler kaydettiği bir ülke haline geldi.
Haberin Devamı
HALİL İNALCIK
HAKİKİ BİR TARİHÇİYDİ
Milletlerarası bir şöhrete sahip Ortadoğu ve Türkiye tarihçisi Halil İnalcık Hoca 100 yaşını tamamladıktan sonra aramızdan ayrıldı. İnalcık, Türkiye’de alışılmışın dışında samimi bir hayat hikâyesi de yazdı. Oradaki üslubu dahi onun hakiki bir tarihçi olduğunu gösterir. Büyük bir gayretle kaleme aldığı bazı eserler onun ölümünden sonra basıldı, bazıları da sırada.
TARIK AKAN
DAHA YILLARCA BAŞ TACI EDERDİK
Türk sinemasının unutulmaz jönü, sanatçılığı kadar siyasi fikirleriyle de tanınan Tarık Akan aramızdan ayrılanlar arasında. Zamanımızın sözde liberallerinin aksine sol ve sosyalist düşüncenin devlet düşmanlığı olmadığının farkındaydı. Özgün bir oyuncuydu, siyaseti tutarlıydı, farklı düşünceleri vardı. Türk sineması ve sanat dünyası için erken bir kayıptır... Eğer verimli bir sanat ortamımız olsa, Türk sineması Tarık Akan’ı daha yıllarca baş tacı edebilirdi. Sadece oyuncu olarak değil, yapımcı ve rejisör olarak da.
MUSTAFA KOÇ
HERKES TARAFINDAN SEVİLEN İŞADAMI
Başta genç işçileri ve bayileri, herkesin sevdiği Mustafa Koç da erken yaşta hayatı terk etti. Farklı bir eğitim görmüştü. Dünyayı gezmek, coğrafyayı tanımak gibi toplumumuzda az rastlanan vasıfları vardı. Vefatı, önemli bir kayıp oldu.
UMBERTO ECO
EN SEÇKİN AYDINLARDANDI
Avrupa’nın son ansiklopedik hocalarından olan Umberto Eco da kayıplar kervanındaydı. Çok eskiden beri İtalya’nın seçkin, dinlenen, okunan aydınıydı. Ama bilmek gerekir ki ‘Gülün Adı’ romanını yayınevi ona zorla yazdırdı. Sonuç: Yayınevi ve Eco zengin oldu; İtalya da bundan kazançlı çıktı.
UFKUMUZ KARARIYOR
BU yıl insanların tozpembe ufukları kararmaya başladı. Çok uzun zamandır bizleri endişeye sevk eden dünyamızın değişen coğrafyasından bahsedelim. Kutuplardaki buzdağları gittikçe artan bir süratle eriyor. Mesela İzlanda’da daha evvel buzullar altında yatan kara parçaları yüzeye çıktı. Kutup florası ve faunası değişecek yani bitkiler ve asıl önemlisi hayvanlarda kırılma başladı. Buzullar eridikçe okyanusların su seviyesi yükselecek ama buraya gelmeden evvel Gulf Stream gibi sıcak su akıntıları tamamen yön değiştirecek; anlayacağınız Britanya adalarının kendine özgü dengeli soğuğu ve tatlı serinliği değişecek. Hatta İskandinavya’nın iklimi bile kayacak; herhalde ilk önce yaz havası uzayacak ve ortalığı garip böcekler saracak. Güneye doğru iklim ne olur, bunları tasavvur bile etmek istemiyoruz, gerçi jeologların ve iklim uzmanlarının şom ağızlarına inanmayın diyenler varsa da bu uzmanlar pek haksız görünmüyor.
Kıbrıs’ın elden çıkarılması mümkün değil
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 08, 2017 17:544dk okuma
Paylaş
Kıbrıs halkı imparatorluğun bize bıraktığı, korumak zorunda olduğumuz azınlığımızdır. Bu konuda seçim şansımızın da olmadığı açıktır. ‘Kıbrıslı’ deyimine, tekrarlayanların kendileri dahi inanmıyor. Hayatın her safhasında, bürokrasinin her dalında yaptığımız lüzumsuz masraflar ve ödediğimiz cehalet vergisi ortadayken Kıbrıs adasına verdiğimizin lafını etmek bile mantık ve insaf dışıdır.
Haberin Devamı
BİR değişiklik olmadığı takdirde, önümüzdeki hafta Kıbrıs Rum kesimi Cumhurbaşkanı, KKTC Cumhurbaşkanı ile garantör devletlerin oluşturacağı bir kurul toplanacak. Bu toplantıya Akıncı ve Anastasiadis’in yanı sıra Cumhurbaşkanımızın da katılması öngörülüyor. Dışişleri çevrelerinin, Ankara’nın askeri strateji uzmanlarının ve bazı politikacıların ileri sürdükleri husus var; bu toplantıya Cumhurbaşkanı’nın katılması sakıncalı olur diyorlar. Örneğin; Büyükelçi Şükrü Elekdağ bu görüşte.
Toplantıda ağır baskı uygulanacağı bir gerçek. Annan Planı’nı bile kabul etmeyen, dünyadan izole bir Güney Kıbrıslı grubu var. Bunların başındakilerin de dünya siyasetiyle ve stratejisiyle alakası yok. Tipik kasaba politikacıları. Maalesef Denktaş’tan sonra gelen Kıbrıslı politikacıların uyanık olduğu söylenemez. Akıncı’ya Vedat Yenerer’in sorduğu soruya verdiği cevap hazin. Soru şu: “Anlaşma modelinize göre Kuzey Kıbrıs’a 40-50 bin Rum gelip yerleşirse denge değişmeyecek mi?” Elcevap: “Onlar zaten o kadar gelmezler!” Petrol aramaları konusunda ise kazıların durdurulacağını zannettiğini söylüyor. Bu kuşak aslında yaşadıkları Kıbrıs’ı tanımıyor. 1960’ların başından beri Kıbrıs Rumları, Türk tarafının hayat damarlarını kesmeye çalıştı ve insanlar artık iç içe yaşamaktan vazgeçti. Kıbrıs’ın şimdiki Türk politikacısı, Denktaş gibi Britanya’da okumuş, Kıbrıs İdaresi’nde çalışmış, hem İngilizleri hem Rumları tanıyan memur-politikacı tipi olmaktan çok uzak. Bu vahametin ne kendileri farkında ne de Ankara’dakiler...
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Kıbrıs’ın elden çıkarılması mümkün değil
İĞNELEMEDEN EVVEL ÇUVALDIZI KENDİNE BATIR
Kıbrıs adası 1571’de fethedildi. 1878 Berlin Kongresi’nde güvenlik nedeniyle Britanya işgaline terk edildi. Türk imparatorluğunun dostu, daha doğrusu destekçisi olan İngiltere’nin en büyük başbakanı Benjamin Disraeli, Fransızların yaptığı Süveyş Kanalı’na, bir gecede hisseleri satın alarak sahip olmuş, Hindistan kıtasının güvenliği için bunu da yeterli görmeyerek Akdeniz’in en önemli stratejik mevkiini de kontrol altında tutmak istemişti. Birinci Dünya Savaşı’nın başında ise bu geçici ve ödünç işgal(!) ilhaka dönüştü. İngiltere, Kıbrıs’a çok şey yapmadı; ne ciddi sulama tesisleri kurdu, ne de yerli nüfusun içinde iş imkânlarını geliştirmeyi sağlayacak yatırımlar yaptı. Hatta tuhaf şey, bu adaya bir doğru dürüst liman bile inşa etmedi. Gidenler bilir, 1880’lerin başında İngiltere’den getirilip monte edilen barakaların dışında Lefkoşa’daki idari binalar bile bir emperyal gösterişten çok ihtiyacı karşılayan yapılardır. Evkaf İdaresi’ne ve Müslüman kurumlara dokunmadılar ama bunların yaşamasını, hele ki gelişmesini sağlayacak her türlü işlemden çok uzak durdular. Bu imparatorluğun umumi politikası çerçevesinde birkaç okul ve Türk lisesine öğretmen yollamak gibi girişimlerimize müsaade edildi. Doğrusu Türkiye bu görevi yerine getirmişti. Oradan buraya öğrenci hep geliyordu. 1963 olaylarından sonra daha da arttı. Kıbrıs’ın bugünkü Türk devlet adamları, Britanya’nın ürünü olmaktan çok Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi gibi kurumların ürünüdür. Dünyaya açılmaları da Türkiye’nin verdiği eğitim ölçüsündedir, küçümsenecek bir nitelik değil. Ada halkının Türkiye Türklerini sevmedikleri söyleniyor. İğnelemeden evvel çuvaldızı kendine batır. 1974 Temmuz Çıkarması zamanında, Ecevit-Erbakan hükümetinin kutlanacak tarihi görevini akamete uğratan bir husus var: Yanlış bir nüfus yerleştirdiler. Kıbrıs işsiz ve eğitimsizlerin değil, aksine eğitimli ve işbilir nüfusun yerleştirileceği ada olmalıydı. İstenmeyen nüfus kompozisyonu adalıları soğuttu ve gelen nüfus sanılanın aksine Ankara’nın politikalarına da her zaman destek olmadı. Yapılan bazı anketler de bunu gösteriyor. Son yıllarda yerleşen Bulgaristan göçmeni 10-15 bin Türk ise hem ada halkıyla çok iyi ilişkiler içinde hem de ekonomik ve sosyal hayata katkıda bulunuyor.
Haberin Devamı
İNANMAYAN ARŞİV KAYITLARINA BAKABİLİR
Kıbrıs’ın elden çıkarılması mümkün değil. Avrupa Birliği yani Almanya, Kıbrıs üzerinde bu kadar manevralar çeviriyorsa ve Kıbrıs’ı bunun için birliğe aldıysa, Britanya’nın adayı tasfiye için ilk şartı orada üsler kurmaksa ve Rusya gelecekte nüfusunu berkiteceği Suriye’de elde ettiği üsleri elde tutmakta devam edecekse bu ada nasıl bırakılabilir? Hepsinden mühimi, Kıbrıs Türkleri’nin Toroslu Türkmenler oldukları en çok ve sağlam biçimde vesikalarla, belgelerle onaylıdır. İnanmayan arşiv kayıtlarına ve yayımlanmış eserlere bakabilir. Öyle Fenikelilik ve Venediklilik gibi kimlik arayışlarına ancak gülünür. Kıbrıs halkı imparatorluğun bize bıraktığı, korumak zorunda olduğumuz azınlığımızdır. Bu konuda seçim şansımızın da olmadığı açıktır. ‘Kıbrıslı’ deyimine, tekrarlayanların kendileri dahi inanmıyor. Hayatın her safhasında, bürokrasinin her dalında yaptığımız lüzumsuz masraflar ve ödediğimiz cehalet vergisi ortadayken Kıbrıs adasına verdiğimizin lafını etmek bile mantık ve insaf dışıdır.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
ŞEHZADENİN ÖLÜMÜ
Sürgünün şartları içinde sıkıntılı bir hayat yaşayan ama başı eğilmeyen birçok şehzadenin içinde en göze çarpanı, cuma gecesi New York’ta vefat eden Bayezid Efendi’dir (1924-2017).
Amerikan ordusuna girmişti. Kütüphaneciydi. Amerika’da kütüphaneciler toplumun kültürlü, entelektüel sınıfıdır. Birçok lisan bilir, kütüphane sanatından anlardı. Cilt yapardı. Çok iyi ressamdı.
Birkaç yıl evvel İstanbul’a geldiğinde, Naciye Sultan ve Enver Paşa’nın torunu olan arkadaşım Arzu Enver beni kendisine takdim etmişti. Dünyada tanıdığım en mütevazı, en bilgili, sözü sohbeti yerinde adamlardandı. Mütevazı hayatından şikâyet etmeyen nadir mültecilerdendi. Böylelerinden, Rusya mültecileri arasında bile pek az tanıdım. En mükemmel insan örneklerindendi.
Haberin Devamı
Yaş sırası itibariyle hanedan reisi sayılıyordu. Mütevazı bir geliri vardı. O halinde bile insanlara yardım ederdi. Bildiği bir düzine lisanda okuma yapabilirdi ve kör okuyuculara hayır için kitap okurdu.
Milletinin ve ailesinin adı etrafında saygı uyandıran bir kişilikti. Nur içinde yatsın...
Bizim tarihimizde ‘başkanlık’ var mı?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Ocak 15, 2017 09:533dk okuma
Paylaş
Şu anda başkanlık sistemi fiilen var. Bunun kanunlaşmasının çekişmesi yapılıyor. Böyle bir değişimin pek hadisesiz geçeceğini beklemiyoruz ama iktidar partisi milletvekillerine itidal ve daha tutarlı bir savunma, muhalefete de anayasal sistem üzerindeki tekliflerini öneren bir raporu basıp dağıtması önerilir. Çünkü halk, bu tartışmanın ne üzerinde döndüğünden habersiz.
Haberin Devamı
TÜRKİYE yeni bir devlet yapılanmasına giriyor. Kanun teklifi üzerinde tartışmalar var. Biz anayasasını çok değiştiren bir milletiz. 140 yılın içindeki değişiklikleri bir gözden geçirin; Türkiye istikbalde de daha çok anayasalar değiştirebilir. Sorun o değil; yaşadığı sistemle ilgisiz bir kitle, ya ciddi bir ilgi göstermiyor veya sadece kahvede vakit geçirmek için sohbet konusu olarak bakıyor. Yeni yapılanma Türkiye’de neleri değiştirir veya nasıl sorunlar yaratır; bunlar düşünce ve tartışma masasına pek yatırılmıyor.
Getirilmek istenen yeni sistem Cumhurbaşkanı’na dayanıyor, başbakan yok. ABD’deki gibi başkanla birlikte seçilen tek başkan yardımcısı da yok. Yerini uygun görülen sayıda başkan yardımcısı alıyor. Bakanlar tayin ediliyor...
Osmanlı devrine göz atarsak...
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Geçmişte nasıldı peki? Uygulamalara göz atalım. II. Abdülhamid devrinde, seçilen nazırlar, padişahın tasdikine sunulurdu. 1920 Meclisi’nde ise tek tek Meclis tarafından seçilirlerdi. Sorumlu oldukları makam Meclis’ti. 1924’ten itibarense başbakan hükümeti kuruyor, cumhurbaşkanı da bu hükümeti tasdik ediyordu ve son karar da Meclis’indi. Şimdi bakanlar sadece başkan tarafından tayin edilecek ve ona hesap verecekler.
Yine Osmanlı devrine göz atarsak, sadrazam eskiden beri, padişahın yetkilerini taşıyan ‘vekil-i mutlak’tı. Tanzimat’tan sonra da bu sistem devam etti. Öyle ki, II. Abdülhamid Han, sadrazamın ve Babıâli’nin yetkilerini kısıtlayıp işlemlere Yıldız Sarayı’ndan müdahale ettiği için Tunuslu Hayreddin Paşa sadaretten istifa etmişti. Sonraki sadrazamlar da bu konuda padişahla hep ihtilafa düşerdi.
II. Meşrutiyet döneminin padişahları, yeni anayasa taslağını bir yana bırakalım, halihazırdaki konuma göre de cumhurbaşkanından çok daha güçsüzdüler.
Bu tartışmalar sırasında zaman zaman cumhuriyetimizin kurucusuna atıfta bulunuluyor. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Atatürk soyadını aldıktan sonra da partinin lideriydi. Her zaman değil ama bazı durumlarda bakanlar kuruluna başkanlık etmiştir. Çıkardığı kanun kuvvetinde kararnamelerin halen yürürlükte olanları var. Ama Atatürk, sanıldığının aksine, başbakanlarını oldukça serbest bırakırdı. Bununla birlikte başvekille sık sık tartıştığı da bilinir. Bilhassa İsmet Paşa’yla önemli anlaşmazlık dönemleri oldu.
Haberin Devamı
BAŞKANLIĞIN GERÇEK MODELİ İNÖNÜ’DÜR
Başkanlığın gerçek modeli İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığıdır. Her tayinde ona fikri sorulurdu. Bu dönemin başvekilleri itaatkârdı. Ara sıra tek itiraz, gerçekte kendisine çok bağlı olan Refik Saydam’dan gelmiştir.
1950’den sonra Türkiye başvekilin hâkimiyetinde bir memleket oldu. Daha doğrusu görünüş oydu. Hassas konularda Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes’e hâkim olmuştur. 1961’den sonraysa, eskinin tek adamı İsmet İnönü, demokrasinin gereklerine uyan bir başbakanlık yürütmüştür. Bilhassa 1964’ten itibaren, önce ana muhalefet lideri sonra başbakan olan Demirel’le İnönü’nün anlayışlı diyaloğu eski dönemin diriltilmesini, intikamcı rüzgârların şiddetlenmesini önledi.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Şu anda başkanlık sistemi fiilen var. Bunun kanunlaşmasının çekişmesi yapılıyor. Böyle bir değişimin pek hadisesiz geçeceğini beklemiyoruz ama iktidar partisi milletvekillerine itidal ve daha tutarlı bir savunma, muhalefete de hiç değilse anayasal sistem üzerindeki tenkit ve tekliflerini öneren kısa ama sorunları etraflıca ele alan bir raporu basıp dağıtması önerilir. Çünkü sokaktaki milyonlarca yurttaşın bu kavganın niye geçtiğini, ne etrafında döndüğünü anlamadığı, bilmediği ve ilgilenmediği açık.
‘HÜKÜMDAR BURAYA GELMESİN’ DİYEN PARLAMENTERLER
ANAYASA, devleti yapılandıran kanundur. Böyle bir metni olmayan memleket var malum; Britanya Monarşisi... Britanya, kanunlar, uygulamalar, fermanlar, hatta sadece örf-i âdet ile yürür. Britanya hükümdarları, Avam Kamarası’na adım atmaz. Sebebi Avam Kamarası’nın böyle bir kanun yapmış olması değildir. Bir tarihte parlamenterler, “Hükümdar buraya gelmesin” diye bağırmıştır.
Haberin Devamı
ILIMLI LİDER RAFSANCANİ’NİN ARDINDAN
İRAN eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, geçen pazar günü ani bir kalp krizi sonucu öldü. Milli Meclis Reisi’ydi; sonra cumhurbaşkanı oldu. Şah zamanında işkence gören muhaliflerdendi. Bu duruma rağmen rejimin sert bir savunucusu olduğu söylenemez; aksine mutedil bir üslubu ve dış dünyayla uzlaşma ve uyuşmayı istediği görülüyordu.
İSTEDİKLERİNİ ELDE EDEMEDİ
İran’ın içinde de birtakım uygulamalar konusunda bu ılımlı tavrı takındığı görülmüştür. Ekonomide sermayedar sınıfın sözcülüğünü yaptığı açıktır. Kalkınan bir memlekette kanunları iktisadi bir liberalizm doğrultusunda değiştirmek için çaba gösterdiği biliniyordu. İstediklerini tam elde edemedi. Rafsancani’nin İran’ın din bilgini çevrelerinde çokça görülen bir özelliği de hazırcevaplıktı. Hiç şüphesiz ki kendisinden sonraki değişikliklerde dahi payı olan bir siyasi kişiliktir.
Yakın tarih eğitimi müfredata girmeli mi?
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 22, 2017 07:125dk okuma
Paylaş
Şimdi bütün bir 40-50 senenin tarihi ele alınacak. Herkes kendi hikâyesini bozuk akortlu çalgılarla dile getirecek. Milleti bölmek, çoluk çocuğu tarih düşüncesinden ve yönteminden uzak iflah olmaz adamlar halinde yetiştirmek istiyorsanız çok esaslı bir girişim! Bendeniz ‘Bu ülkede yakın tarihin ortaöğretime sokulması yasaklanmalıdır’ tezimde maalesef haklı çıkıyorum.
Haberin Devamı
ŞU sıra okullarda müfredat programı yeniden düzenleniyor. Bu program her ülkede düzenlenir ama bunun Türkiye kadar beceriksizce ve sık tekrarlandığı bir ülke bulmak zordur. Çarpıklığı sadece az gelişmişlikle ve fakirlikle açıklayamazsınız. İktisaden bizden daha az gelişmiş veya zor durumda olan ülkelerde bile okul ders programlarına daha ciddi ve zengin muhteva gözeten, münevver bir yönetim hâkimdir.
Bizde ilginç örnekler var. Bundan yıllarca önce rahmetli Cahit Arf, Siyasal Bilgiler’de bir konferans vermiş, orada “Modern matematiği liselere sokan benim ve yaptığım işten doğrusu pek memnun değilim” demişti. Bu dallarda çok konuşmak istemem ama tarih eğitimindeki kepazelik açıkça ortada.
YAKIN TARİH ORTAÖĞRETİME SOKULMAMALI
Benim zamanımda ortaokul birinci sınıf tarih dersinde bir sömestr eski Şark’a, ikinci sömestr tamamen Yunan ve Roma’ya aitti. Bunlarda tercüme edebiyatın ağırlık bastığı doğrudur ama bu herhalde bugünün tarih ders müfredatından birçok konuyu şuursuzca çıkarmaktan akil bir tutumdur. Türk tarihinin bir dünya tarihi olduğunu söylüyoruz ama dünya tarihini öğrenmemekte ve öğretmemekte ısrar ediyoruz.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Son zamanlardaki müfredat değişiklik programı ilan edildiği haliyle, eski densizliklere parmak ısırttırır. Zaten durum, bir müddettir yakın tarih konusunda siyasetçilerin ve onlardan beslenen birtakım medya organlarının ilan ettikleri uyduruk sözde tarihi belgelerden de anlaşılıyor. Bendeniz ‘Bu ülkede yakın tarihin ortaöğretime sokulması yasaklanmalıdır’ tezimde maalesef haklı çıkıyorum.
EN KORKUNÇ DÜŞMAN ALTERNATİF TARİH
Türkiye’ye özgü bir durum değil. 1980’lerin sonunda Berlin’de ders veriyordum. Siyaset Bilimi’ndeki öğrencilerin, modern Alman toplumunu şekillendiren kademelerden 1648 Vestfalya Antlaşması’nı hemen hemen hiç bilmediğini fark ettim. Birçok Fransız liselisi de Bourbon hanedanının önemli krallarını ve dönemin başbakanlarını düzenlice saymaktan acizdiler. Bu vahim durumun nedeni sorulduğunda, faşizm tehlikesine karşı çağdaş tarihin öğretimine ağırlık verildiği söylendi. Amma da mazeret!
Haberin Devamı
Çağdaş tarih öğretiminde bu tip tutumların ve böyle çocukların dimağını hedefleyen eğitimin en korkunç düşmanı evdeki veya gençlerin devam ettiği gruplardaki alternatif tarihtir; bazı slogan ve palavralar orada gelişir.
Oysa gençlere önce tarih öğretilir. Kronoloji cetveli, iki ayrı mekânda veya ülkedeki olayları eşzamanlayarak değerlendirme, karşılaştırma gerekir. Tarihi coğrafyanın ve şahıs isimlerinin ezberlenmesi ve daha doğrusu coğrafya ile tarihin bir arada değerlendirilmesi icap eder; gerisi insanoğlunun kendi yaşamındaki okumaları, duyumları ve görgüleri ile dimağına yerleşir. Hiç şüphesiz ki ileride sık sık ele alacağımız ve tam değişiklik planını gördükten sonra üzerine daha çok değerlendirme yapacağımız müfredat üzerinden bu konuları değerlendireceğiz. Yalnız bir şeyi önemle belirtmeliyim: Kendi keyfinize göre yakın tarih öğretmeye kalkarsanız, top döner sizi bulur. Yaşlılar, çocukların oyununa karışmamalıdır, torunuyla top oynamaya kalkışan veya ona ağaca tırmanırken eşlik eden ihtiyarların ani krizlerle terk-i dünya ettikleri malumdur.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
TARİH BİLİNCİ NOKSAN NESİL YETİŞİRSE NE OLUR?
GAZETENİN biri Atatürk’ün dahiliye vekili Şükrü Kaya’ya İsmet İnönü’ye hitaben bir mektup yazdırttı. Mektup TBMM rumuzluydu. Yalnız rumuzun o tarihtekiyle dizgi biçimiyle bir alakası yoktu; bilgisayardan çıktığını herkes anlardı. Şükrü Kaya, İsmet Paşa’ya, “Atatürk sizi öldürtecek, ben koruyayım” diyormuş.
Tavukların bile güleceği ahmaklıkta sahte bir belgeydi. Şimdilerde bir de Kâzım Karabekir Paşa’yla Türkiye Mareşali Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı (Atatürk) birbirine karşı getirmeye çalışıyorlar. Bu gayretin hedefinin kimler olduğu doğrusu beni ilgilendirmiyor, ama ardında yatan başka özlem var ve bu özlem sahipleri seslerini bu gibi oyunlarla yükseltmeye çabalıyor. Bir Demokrat Parti efsanesidir geziyor, DP döneminin 27 Mayıs bildirilerinde olduğu gibi kurusıkı karalanamaz olduğu açık ama bir DP efsanesi de yaratılamaz. Böyle bir tutum en azından çilekeş İstanbul’a karşı ayıp olur.
Haberin Devamı
Şimdi bütün bir 40-50 senenin tarihi ele alınacak. Herkes kendi hikâyesini bozuk akortlu çalgılarla dile getirecek. Milleti bölmek, çoluk çocuğu tarih düşüncesinden ve yönteminden uzak iflah olmaz adamlar halinde yetiştirmek istiyorsanız çok esaslı bir girişim. Hedef kitle bir müddet sonra size oy vermez. Mensup olduğunuz muhtelif partilere ve görüşlere itimat etmez. Sonuçta ortaya çıkan tarih bilinci noksan, inatçı kitlelerden önce kendiniz yaka silkersiniz.
Yakın tarih eğitimi müfredata girmeli mi
Mustafa Kemal Atatürk , Başvekil İsmet İnönü ve Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, 26 Eylül 1932 tarihinde Birinci Dil Kurultayı’nda birlikte...
ZORLANAN SAAT
BU yıl yaz saati uygulamasından vazgeçilmedi ve Türkiye kışı, ait olduğumuz meridyenlerin içindeki saatle değil, Moskova gibi, ait olduğu meridyene göre bir saat ileride geçiriyor. Şu anda en uzun geceyi bir ay daha solladık. Ama daha karanlık kışa iki ay tahammül etmek zorundayız. Bu uygulama inşallah seneye tekrarlanmaz.
Haberin Devamı
Galiba gerekçeyi de Moskova’daki ruhta aramak gerekiyor. Rusya İmparatorluğu’nun ta doğudaki Kamçatka’yla, nispeten yoğun bir nüfusu olan Volga boyundaki topraklarla ve bütün bir Sibirya ile saat aralığı bakımından da bağlantı kurması öngörülmüştür.
Sadece St. Petersburg’daki saat ayarını gözeterek, kocaman Rusya’nın bugün 150 milyon, geçmişteyse 220 milyonluk nüfusunu bir arada düşünmek istemediler. Merkeziyetçi ülkede bütün törenler Moskova saati ile yapıldığından bu gibi bir saat değişikliğinin hem ideolojik, hem kültürel anlamı vardır. Kaldı ki kuzeydeki Moskova, ne yaparsanız yapın altı ay boyunca kış karanlık içindedir.
Benzer bir uygulamaya bizde 1962’de geçilmişti. Gerekçe elektrik enerjisinden tasarruftu. 1950’lerin Türkiye’sinde elektrik pahalı görülen bir enerji kaynağıydı. Alt-orta sınıf halk, akşam 21.00’de düğmeyi çevirir ve uykuya dalardı. Buna rağmen bu tedbirin isteneni vermediği görüldü. Bazılarıysa az miktarda enerji tasarrufu sağlandığını ileri sürmüştü. Her halükârda ‘O zamanın fukara Türkiye’si, bu gibi bir tedbire lüzum görmüş olabilir’ diye düşünmüş olabilirsiniz. Öyle olmadı; koalisyon hükümeti büyük bir gürültüyle, o sene uygulamaya son verdi. 2016 kışında böyle bir uygulamayla ne amaçlandı; üzerine kesin bilgi verilmiş değil.
Türkiye’nin bu gibi enerji tasarrufları ile kazanacak veya tasarruf edecek bir enerji miktarı da yok. Pasta çok büyüdü; üretim de. İyi aydınlatılmayan sokaklarda iki hafta önce deli gibi giden bir adam bir yavrumuzun okul yolunda ölümüne yol açtı. Gece sefasından dönen insanları çoluk çocuğun görmesine hiç gerek yok. Ezan, neredeyse çocuklar derse girerken okunuyor. Uyku genç vücutların en gerekli maddesidir; bizim şehirlerimiz karanlıkta işe gitmeyi kaldıracak altyapıya sahip değil. Bunun hesaba katılmayışını anlamıyoruz.
Yakın tarih eğitimi müfredata girmeli mi
Hürriyet, hava aydınlanmadan okula gitmek için yola çıkan ve karanlıkta kendisini fark etmeyen bir otobüsün ezdiği liseli Sude’yi 1 Ocak’ta gündeme getirmişti.
.Aya İrini’ye acilen restorasyon gerek!
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 29, 2017 01:314dk okuma
Paylaş
Bizans’tan kalan bu eski kilise bugün bir konser salonu vazifesi görüyor. Bu ihtişama söylenecek şey yok; ne var ki acil bir restorasyonun gerekliliğini sadece uzmanlar değil, her Allah’ın kulunun gözü görüyor. Kimse “Orayı kapatıyorlar” gibi itirazlar ileri sürmesin. Önce bize tarihin emanet ettiği binayı kurtaralım.
Haberin Devamı
ROMA doğuya kayıp İstanbul’un başkent (Nea Roma) ve resmen Hıristiyan olmasının ardından şehrin en önemli kiliselerinden biri Aya İrini’ydi. Dördüncü yüzyıldan gelmektedir. 532 yılındaki büyük yangında bütün ahşap kiliseler gibi o da yandı ve 548 yılında bugünkü formuyla yeniden yapıldı.
Yapıda avlu, atrium, kilisenin girişi (narteks) ve geniş bir ana mekân (naos) yer alır. Yarım bir kubbenin altında apsis bölümünde onlarca ruhaninin oturduğu bir ikonastisis de vardı. Koronun bulunduğu mihrap fevkaladedir ve birhaç salona hâkimdir.
Aya İrini 8’inci yüzyıldan kalma en eski ikonoklast kilisedir. Bu dönemi yansıtan en büyük yapıdır. ‘Put kırıcılık’ kavgasında başkentin en belirgin kilisesi konumundaydı. Fetihten sonra da camiye çevrilmedi. Osmanlı ordusunun zaferlerden elde ettiği sancak ve bayrakların saklandığı bir depo haline geldi. Sonraları askeri silahların toplandığı, 1840’ta ise Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretiyle de eski eserler müzesi olarak kullanılan bir bina oldu. Arkeoloji müzemiz (Müze-i Hümayun) kurulduktan sonraysa sadece silahların saklandığı bir yere döndü.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Aya İrini’ye acilen restorasyon gerek
Aya İrini 8’inci yüzyıldan kalma en eski ikonoklast kilisedir. Bu dönemi yansıtan en büyük yapıdır. ‘Put kırıcılık’ kavgasında başkentin en belirgin kilisesi konumundaydı.
12 ASIRDIR CİDDİ TAMİRAT BEKLİYOR
Aya İrini, 8’inci yüzyılda son yapılışından beri, neredeyse 12 asra yakın bir zaman kısmi tamirlerin dışında ciddi bir restorasyondan geçmedi. Bugün burası İstanbul’un ve dünyanın izlediği konserlerin verildiği bir ‘concert hall’ vazifesini görüyor. Bu ihtişama söylenecek şey yok; ne var ki acil bir restorasyonun gerekliliğini sadece uzmanlar değil, her Allah’ın kulunun gözü görüyor. Acil ve maalesef uzun sürecek bir restorasyon gerekli. Kimse oralı değil, restorasyon için kapatıldığında da “Orayı kapatıyorlar” gibi itirazlar ileri sürmenin pek anlamlı olacağını zannetmiyorum. Önce tarihin bize emanet ettiği binayı kurtaralım.
Haberin Devamı
TARİHTEKİ DÖNÜM NOKTASI: PARİS BARIŞ KONFERANSI
1919’un ocak ayında zaferlerini ilan etmek için toplanan İtilaf Devletleri’nin aralarındaki anlaşmazlıklar dünyanın kaderini yeniden çizdi.
BİRİNCİ Dünya Savaşı’nı kazanan İtilaf Devletleri, 18 Ocak 1919’da büyük, orta boy ve küçük müttefikleri, aylarca sürecek bir konferans için Versailles’da (Versay) topladı. Almanya’dan 1878’deki zaferin ilanen intikamını alıyorlardı. Dünya tarihinin çok önemli bir dönüm noktasıdır.
Büyüklerin söyledikleri öbürlerine dikte edilecekti ama şurası da açık ki bir Fransız-İngiliz gerilimi burada açığa çıktı. Kurnaz Fransa Başbakanı Georges Clemenceau yenilen Berlin’e bazı tavizler vererek istikbalde Fransa sınırlarını garantiye almak için ayrıca gizliden temasa geçti. İtalya hiç memnun değildi. Akdeniz’de umduklarını şimdi İngiltere, Yunanistan’a veriyordu. 2.5 milyonluk Yunanistan’ın Trakya, Güney Bulgaristan, Pontus kıyıları, Bursa, Balıkesir, İzmir ve Muğla’yı içeren, hatta Kıbrıs’ı da kendine isteyen bir model için nasıl cüret ettiği tartışılır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Verseler acaba elde tutabilir miydi? Nitekim Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos’un muhalifi, kralcı olan ama askeri stratejik bilgeliği herkesçe kabul edilen General Meteksas, “Bizim küçük Asya’da işimiz yok” diye kanaatini bildirmişti. “Karşı tarafın orduları nasıl olsa toplanır ve komutanları var; bu bir maceradır” diyordu.
Aya İrini’ye acilen restorasyon gerek
Paris Barış Konferansı’nın ilk kademesinde Osmanlı’nın fikrini soran olmadı.
İTALYANLARI KÜSTÜRÜNCE
Barış Konferansı’nın bu ilk kademesinde Osmanlı’nın fikrini soran olmadı. Hatta Georges Clemenceau ileride gelecek Osmanlı delegelerine “Siz vahşi bir milletsiniz, idareniz altındaki milletlere hiçbir şey vermediniz; Almanlarla işbirliği yaparak bizlerden bazı şeyler koparmaya kalktınız” gibi hakaretamiz bir nutuk çekmişti. Bu politikacı tutumuna İstanbul’a Fransız işgal komutanı olarak çıkan Louis Franchet d’Espèrey’de rastlamak mümkün değildi.
Haberin Devamı
Keza İngiltere Başbakanı Lloyd George’un düşman ve hayalperest hallerini de İstanbul’daki askerlerde görmek mümkün değildi. Uzun harp yılları bu askerleri daha realist görüş ve değerlendirmelere sevk etmiştir.
İtalya İzmir ve çevresinin, Bursa’nın klasik Aydın vilayetinin ve Hüdavendigâr’ın Yunanlılara bırakılmasını hiç hoş karşılamadı. Bir yıl sonra Ankara’da ortaya çıkan TBMM hükümetini desteklediği gibi silah yardımında bile bulundu. Sur içi İstanbul’u işgal edecek olan Fransa ise Anadolucuların ve Mustafa Kemal Paşa’nın mukavemet hareketlerine karşı fazla direniş göstermedi. Bilhassa Çukurova, Maraş ve Antep’teki milliyetçiler karşısındaki yenilgiden sonra anlaşmaya gittiler. Yani Sevr’e giden Osmanlı heyetinin fazla karamsar ve aciz olduğu anlaşılıyor. Ne doğudaki Fransız işgal bölgesi; ne Ermenistan ve Kürdistan modeli gerçekleşemedi. Yunanistan’ın aşırı hayalci projesi de daha uzun bir savaştan sonra (3 yıl daha) tamamen suya düştü.
Haberin Devamı
UNUTULMAZ BÜYÜKELÇİMİZ VAHİT HALEFOĞLU
Geçen hafta kaybettiğimiz Vahit Halefoğlu, Tanzimat’tan bu yana devam eden diplomasi ekolünün seçkin üyesiydi.
1919 yılının 19 Kasım’ında doğdu. Doğum yeri Antakya, Osmanlı İmparatorluğu olarak gösteriliyor. Antakya, o sırada Fransız işgal bölgesindeydi ama Protektora idaresi nedeniyle ve barış anlaşmaları henüz yapılmadığından, oralarda Devlet-i Aliyye henüz hayattaydı.
Halefoğlu, 21 Ocak Cumartesi gecesi vefat etti. Cenazesi, pazartesi Teşvikiye Camisi’nden cenazesi kaldırıldı. Soğuk Savaş döneminin başarılı bir diplomatıydı. Moskova’da büyükelçilik ve diplomatlık yapan birçok hariciyecinin aksine diplomat olduğunu hiç unutmamıştır. Yani gerilim yaratacak davranış ve tavırlardan çekinmiş, bilhassa 1982’deki Moskova büyükelçiliği sırasında iki ülke ilişkilerinin sıcak ve uyumlu gitmesinde büyük rolü olmuştur.
Aya İrini’ye acilen restorasyon gerek
BEYRUT’TA ÇOK SEVİLDİ
Bonn Büyükelçiliği’nde de uzun süre görev yaptı (1972-82). Alman diplomatları arasında, daha da zoru Almanya’daki yerel idari makamlar ve basınla bir arada yaşamak çok zordur. Büyükelçi Halefoğlu bunu mükemmelen yerine getirdi. Ama asıl önemlisi Türk diplomatlar için hiç de sıcak bir ortam olmayan Beyrut’ta ilk büyükelçilik görevini yaparken hem politikacıların hem halkın sempatisini kazanmasıdır. Eşi Zehra Hanım’ın da bu görevde ona çok yardımcı olduğu bilinir.
Yorumlarını dinlemek her zaman için büyük bir kazançtı. 1980’den sonra ilk Anavatan Kabinesi’nde dışişleri bakanlığı yaparak da Türkiye’ye hizmet etti. Tanzimat’tan bu yana devam eden diplomasi ekolünün seçkin üyesiydi. Unutulmayacak büyükelçilerdendir.
.Bu saatten sonra haç ve hilal gerilimi çok şeye mal olur!
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Şubat 05, 2017 08:575dk okuma
Paylaş
ABD, eski Avrupa’yı sollayan tavır ve örgütlenme süratine her zaman sahipti. Halen de öyledir. Fakat iktisadi krizler kapıyı çalınca, kendilerinden hiç ummayacağınız edepsizliklere orada da başvuranlar oluyor. Göç ABD’nin yaratıcı ruhudur. Göçmen ayıklamaya giriştiğiniz takdirde doğacak sonuçları takip edemezsiniz. Amerikan halkının tavrı, gelecekteki gerilimler konusunda da belirleyici olacak.�
Haberin Devamı
GÖÇ tarihi demek, insanlık tarihi demektir. Mahlukat içinde en çok göç eden, muhtelif yerlerdeki geniş kıtaları aşan sadece insandır. İntibak gücümüz de yüksektir. Siyasi göçler önlenemiyor, Suriye tek örnek değil. Bazı ülkeler etnik haritalarını bu yolla değiştirmek istiyor. Ne var ki Birleşmiş Milletler’in göç haritaları ve kontrolleri etkisiz çünkü BM borusunu ancak küçük devletlere karşı öttürebiliyor. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı, Avrupa’nın uyguladığı politikalar, şimdi de Trump’un yapmak istediklerine kimsenin söz ettiği yok. Tahmin ederim ki son örnekte, Avrupa Birliği’nin sesi Trump’a karşı da yeterince yüksek çıkmayacak. ‘Tencere dibin kara, seninki benden kara’ hesabı...
ABD BU MOTİFLE KURULMADI
Oysa Birleşik Devletler, dinleri ve dilleri yüzünden yerinden olan insanların kurduğu bir ülkeydi. Bugün Trump ülkeye kimlerin giremeyeceğine dair bir liste yayınladı. Bir de ilave ediyor: “Bu ülkelerden gelenler ancak Hıristiyan ise içeri alınacak.” Anlayacağınız, Suriyeli göçmenin ‘Pater Noster’ duasını ağlamaklı sesle ezberden okuması istenen ve tertiplenen bir manzara bu ama bir yandan da Birleşik Devletler’in tarihinde de görülmemiş bir herze. Çünkü ABD bu motifle kurulmadı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Şimdi bir bakalım. Amerika’nın hem kuzeyi, hem güneyi göçlerle örülmüştür. Kuzeye gelenler, Siyuları, Apaçileri ve Çayanları yok edip arazilerine yerleşerek işe giriştiler. Güneydeki İspanyollar ise İnka, Maya, Aztek imparatorluklarının birçok yönleriyle o çağdaki Avrupa’dan daha öne geçmiş uygarlıklarını ve haklarını yok ettiler. Amazonlarda yerlilerin yaşam alanı hâlâ tahrip ediliyor.
Bugünkü İtalya 19’uncu asırda kurulduktan Mussolini iktidara gelene dek 30 milyon evladını Amerikalara yolladı. Aynı şeyi bütün Avrupa ülkeleri için söylemek mümkün. Halen dünyadaki İrlandalıların en kalabalık kesimi ABD’de yaşıyor. Bütün Rusya’nın, Doğu Avrupa’nın Yahudiliği oraya ABD’ye akmıştır. Amerika, Yahudilerin altın ülkesiydi; yaratıcılıklarını orada ortaya koydular. Herkes oraya eksileri ve artılarıyla göç etti.
Haberin Devamı
Dahası var. Örneğin Türkiye gibi bazı ülkeler, onlarca sene okuttuğu insanları bir hayrını görmeden Amerika’ya yolladı. Özellikle İran Devrimi’nden sonra bir anda İran’ın milyonlarca münevveri ve zenginlikleri de oraya yöneldi. Bunu anlayan Amerikalı çoktur ama Trump’çıların çığlıklarından belli olan ki anlamaya niyet etmeyen de çok. Şöyle bakmalı, 1930’ların başında da bir sürü insan Almanya’nın ne olacağını anlamıyordu.
Yalnız şunu da not etmeli. Amerika göçlerle oluştu ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın dışarı atmak istediği ve birçok ülkenin almadığı Yahudi nüfusundan, ABD’ye başvuranların çoğu da geri çevrilmiştir. Ülke, o zamanki kotasının çok altında göçmen kabul ederek, bir anlamda Avrupa’daki politikayı tasdik ettiğini göstermişti. O yıllar, ülkenin göç tarihinde ayıplı bir sayfa addediliyor.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ABD TÜM SURİYELİ GÖÇMENLERİ BİLE ALABİLİR Mİ?
Halbuki ABD’ninki koca bir göç tarihidir. Afrika kıtası geçmişte üç asır boyu, haydutların örgütlediği zenci ticareti sonucu büyük bir göç dalgası yarattı. Doğu Avrupa Yahudiliği Avrupa’yı oluşturdu. İskandinavya ve Almanya’nın seçkinleri Anglosaksonlar ile birlikte bildiğimiz Protestan beyaz Anglosakson ABD kültürünü yarattı. Bu göç dalgaları sonucunda Amerika kendi sınırına ulaştı mı? Amerika gerçekten fakirleşti mi? Göçmen alamayacak durumda bir ülke haline mi geldi?
Noam Chomsky gibi münevverlere bakarsak, Birleşik Devletler’in daha işlenmeyen o kadar çok arazisi ve o kadar çok imkânı var ki, bu potansiyel için zaten insan alması gerekiyor. Chomsky, “Mesela tüm Suriyeleri süründürmektense Amerika’ya yerleştirebiliriz” diyor. Yani böyle bir ülkede göçün kontrolü, biraz utanmazca bir talep olmanın ötesinde, ülkenin asıl işlevini yitirtecek bir işlem haline gelir.
Haberin Devamı
ABD, eski Avrupa’yı sollayan tavır ve örgütlenme süratine her zaman sahipti. Halen de öyledir. Fakat işi abartmayalım; iktisadi krizler kapıyı çalınca kendilerinden hiç ummayacağınız edepsizliklere orada da başvuranlar oluyor. Göç ABD’nin yaratıcı ruhudur. Göçmen ayıklamaya giriştiğiniz takdirde doğacak sonuçları takip edemezsiniz.
İzliyoruz. Trump, New York Bölge Yargıcı Ann Donnelly’nin yasak kararnamesini reddetmesiyle ilk darbeyi yedi ama Amerikan halkı Trump’a mı hukukçularına mı dur diyecek, göreceğiz. Bir şeyler değişiyor gibi. Yeryüzü tarihinin bu saatinden sonra Haç ve Hilal gerilimi çok şeye mal olur!
YAKINDA TÜRKİYE’DEN DE GÖÇLER OLABİLİR
Haberin Devamı
GÖÇÜN hızı değişmedi. Aslında nedenleri de değişmedi. Kaynakları gittikçe kirlenen ve kurumaya başlayan dünyamız insanları yerinde tutamıyor. Tarihteki göç efsanesi geçerli değil ama bugün artık Orta Asya’da göllerin kurumaya başladığı bir gerçek. Yakın gelecekte Türkiye’den de göçler olabilir. Konya Ovası’nda su sorunu başladı. Uzun yıllar büyük bir enflasyon pahasına gerçekleştirdiğimiz barajların birikimi Urfa ovasında hoyratça kullanılıyor ve toprakta tuzlanmaya sebep oluyor. Bu durum ileride göçlere yol açabilir.
75 YIL ÖNCE İNALCIK HOCA...
GEÇEN yıl kaybettiğimiz Halil İnalcık Hoca yaşasaydı bu sene doktorasının 75’inci yılını kutlayacaktık. Bir bilginin doktor unvanını alışının 50 ve 75’inci yıldönümleri onun bilim dünyasıyla evliliği kadar önemli bir olaydır. Avrupa üniversiteleri bunu hep kutlar. O bilginin şerefine müşterek ilmi yayınlar çıkarıp armağan ederler.
Halil Hoca, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 75 yıl evvel kendisine Balkanlar çapında tarihçi şöhreti kazandıran tezinde (‘Tanzimat ve Bulgar Meselesi’) 19’uncu yüzyıldaki milli Bulgar isyanlarını toprak meselesine bağlayarak izah etmişti. Genç tarih bilgininin bu isabetli görüşü, sonraki araştırmaları için de bir başlangıç teşkil etti.
Geçen sene kaybettiğimiz İnalcık’ın 75’inci doktora yıldönümü şerefine, ilgili makaleleri ‘Osmanlı ve Avrupa’ (Kronik Kitap) başlığı altında ilk defa bir araya getirildi. Avrupa tarih ve toplumundaki Osmanlı Türkiye’sinin yerinin tartışıldığı bu kitap hiç şüphesiz ki bazı önemli noktalara dikkati çekiyor. “15’inci ve 16’ncı yüzyıllar Avrupa’sı, zamanın büyük politik-ekonomik gücü Osmanlı’yı hesaba katmadan anlaşılamaz” diyen İnalcık Hoca kitabında Osmanlı’nın modern Avrupa’yı şekillendirmedeki etkileriyle birlikte Batı tarihindeki yeri, Doğu Avrupa hâkimiyeti için Rusya ile mücadelesi ve Kırım Hanlığı’nın durumu gibi ana meseleleri ele alıyor.
Doğu’nun iki büyük hükümdarı
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Şubat 12, 2017 11:354dk okuma
Paylaş
Babür Şah ve Emir Timur... 14 Şubat ve 18 Şubat doğumlu bu iki hükümdar, hem Ortadoğu ve Orta Asya’nın tarihini şekillendirdi hem de dünya kültür hayatına derinden etki ettiler.�
Haberin Devamı
TÜRKİSTAN hâkimi Emir Timur, 1405 yılının 18 Şubat’ında Çin Seferi’ne hazırlanmaktayken öldü. 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra esir ettiği Bayezid Han’ın hemen arkasından ölmüş sayılır.
Doğu’nun iki büyük hükümdarıTimur cihangirdi; İslam’ı yaymayı amaçlıyordu. Türk soyundandır ama eşinin Moğol prensesi olduğunu ileri sürerdi ki doğruydu. Cengiz Han soyunun devamı olduğunu ısrarla belirtmiş, bu yüzden de kendini emir ve küregen (gürgan) damat unvanlarıyla anmıştır.
Timur, 35 yıllık hanlığı süresinde çok geniş fetihlerde bulundu. Hiçbirisi Haçlılar dünyasına karşı değildi. Rusya içlerine kadar sokulan Altınorda Hanlığı’nı yenerek, bu büyük Müslüman devlete ciddi bir darbe vurdu. Osmanlı Devleti’nin de Avrupa içlerine ilerlemesini adeta durdurdu. Yine de Osmanlılar, Ankara yenilgisinden sonra gelen 12 yıllık fetret döneminde Rumeli hâkimiyeti sayesinde toparlanabildiler.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
TÜRK VATANINA HEDİYESİ İZMİR’İN FETHİ
Emir Timur’un Türk vatanına tek hediyesi, Hıristiyanlardan aldığı tek yer olan İzmir’dir. Ama o Türk tarihi için farklı açılardan daha önemlidir. Örneğin askerî stratejisi dâhiyaneydi. İlmi araştırmaları da teşvik etmiştir. Torunlarından Uluğ Bey, Semerkand’da kurdurduğu rasathaneyle İslam dünyasındaki ilimlerin son temsilcisi haline gelmiştir.
Timur’un kurduğu devlet teşkilatı mükemmeldi ama Osmanlı İmparatorluğu’na göre bir zaafı vardı: kabilelerin federasyonu olmaktan kurtulamaması. Bu şekilde devletinin devam etme ihtimali yoktu, nitekim öyle de oldu. Bugün Özbekistan tarihçileri Emir Timur’un Osmanlı’yı ve Altınorda’yı (Toktamış Han’ı) yenerek Avrupa’nın talihini değiştirdiğini ileri sürüyorlar. Timur’un asıl yönü Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı mimaride birleştirmesidir. Hatta daha fazlasını da yaptı: Fars kültürünü yarattı.
Doğu’nun iki büyük hükümdarıTÜRK VE FARS KÜLTÜRÜNÜ BİRLEŞTİREN BABÜR
Bir başka şubat gününde, 1483’ün 14 Şubat’ında Babür, Fergana’da doğdu. Maceralı ve mücadeleci hayatının en karanlık ve yenik safhasında Hindistan’a girmeyi akıl etti ve bu dâhiyane strateji ile 16’ncı asrın en büyük imparatorluklarından birini kurdu. Az şey değil, Hindistan’daki Babürlü hâkimiyeti hiç şüphesiz ki çağdaş dünyayı şekillendiren bir gelişmedir.
Haberin Devamı
Bu büyük gelişmeyi sağlayan hükümdarın kim olduğuna bir göz atalım. Babür, Türkçe, Farsça ve Moğolca bilirdi. Etnik olarak Moğollarla bir irtibatı olmamasına rağmen, Cengiz Han soyundan gelme iddiacılığı bu imparatorluğun ‘Mughal’ diye anılmasına neden olmaktadır. Babür’ün tıpkı büyük atası Timur gibi Türk ve Fars kültürünü birleştiren bir faaliyetin başında olduğu açık. ‘Vekâ-yi Babür’ diye bilinen biyografisi, bir devlet adamının kaleme aldığı siyasal anlatının dünya edebiyatındaki en parlak örnekleri arasında sayılır.
Babür’ün yarattığı kültürel gelenek de çok ilginçtir. İslam ile Hind’deki dini akımların birleşme çabası Babürlüler devrinde başlamıştır. İran, Turan, Hindistan orada bir araya gelmiştir. Torunu Ekber’in mimari sanatlar, edebiyat ve din üzerindeki bilgisi muhteşemdi ve işin tuhafı Ekber (1542-1605) okuma yazma bilmezdi.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
HİNDİSTAN AĞIR BEDEL ÖDEDİ
Babür 1530’da genç yaşta öldü. O devirde Timurlu soyu, Afganistan’ı dünyasının incisi haline getirmişti. Herat hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın edebiyat geleneği dönemindeki Ali Şir Nevai gibi şairler, Behzat gibi minyatürcüler ve edebiyat meclisleri, Osmanlı edebiyatı dahil tüm Doğu’da bir geleneğin başlangıcıdır. Bugün bu dünya fakirliğin, terörün ve yabancı orduların işgali altında inliyor.
Hindistan ise gittikçe zenginleşen, ilimlerin geliştiği, ülkenin teknokrat ve aydınlarının dünyanın her tarafını ele geçirdiği bir kıta. Ama bu ülke de eski eserlere ve kültürel mirasa dikkat kesilmemenin bedelini çok ağır ödedi. En çok da Babür İmparatorluğu’na ait eserler üzerinden.
Haberin Devamı
KANAYAN YARA ESKİ ESER KAÇAKÇILIĞI
Doğulular hep tarihi eserleri tahrip etmekle suçlanır. Ama mesele tarihi eserlerse Batılılar önce kendine baksın. Batı müzelerinin ve özel koleksiyoncuların ve hatta hiçbir şey olmayan kendini bilmez orta sınıf ya da yeni zengin toplayıcıların bilinçsiz yağmacılıkları tarihte ciddi yaralar açıyor.
BUGÜNE kadar Batı dünyası Doğuluların eski eserleri tahrip ettiğini, gündelik hayat gereçleri olarak kullandığını ve sattığını söyler. Doğrudur ama olaylar o kadar da basit değil. Piramitleri ve eski Mısır’ın zenginliklerini, mumyaları alıp, Londra akşamlarında teşhir edip parçalayarak para kazanmaya çalışanlar fakir fellahlar değildir.
Haberin Devamı
Balık baştan kokar; zamanında Hindistan’da İngiliz vali yönetimi Tac Mahal’in mermer plakalarını bile satmaya kalktı. Ancak Londra piyasasında para etmeyince vazgeçmişlerdi. Mısır’daki yağma hiç şüphesiz ki İngiliz işgal yönetiminden işportacılara kadar yayıldı. Bugün dahi Tahrir Meydanı olaylarında Avustralyalıların utanmazca Kahire Müzesi’ni soydurdukları açığa çıktı. 300 parça eser neyse ki geri getirilebildi.
DANİMARKA’YA DİKKAT
Başka örnekler de var. Irak işgalinde Mezopotamya arkeolojisi ve dilleri alanındaki çalışmalarıyla övünen ABD ordusunun eski eserler konusunda hiçbir ciddi tedbir ve örgütlenmeye sahip olmadığı anlaşıldı. Irak tarihinin en değerli eserleri Batı’da el altından satıldı.
Danimarka bu açıdan çok dikkat çeken bir ülke. Mardin Artuklu eserlerinden çaldıkları yanında (meşhur Artuklu maden işçiliği olan, Cizre Ulu Cami’nin kapı tokmağı bunlardan sadece biri) Palmira kentinden IŞİD’in söküp pazarladığı birtakım parçalar Danimarka ve İsviçre’de ele geçirildi. İslami terör, bağnazlıktan dolayı orayı yağmalamıyor; utanmaz Batılı ortaklarıyla işbirliği halinde soyuyor.
ABD’deki Metropolitan Müzesi dürüst bir kuruluş değildir, lakin ABD’de hırsızlık eserleri almayan Smithsonian gibi kuruluşlar da var. Mesela Yunanistan’daki Benaki Müzesi ilginç bir kurum. 18’nci yüzyıla ait bir Edirne mihrabını dünyanın dört bucağından çeşitli yollarla ele geçirerek müzede bir araya getirdi. Bu gibi nadir iyi örnekler, Batı müzelerinin ve özel koleksiyoncuların ve hatta hiçbir şey olmayan kendini bilmez orta sınıf ya da yeni zengin toplayıcıların bilinçsiz yağmacılıklarını açıkça ortaya koyuyor.
Kuyu toplumdaki şefkati ortaya çıkardı
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Şubat 19, 2017 09:264dk okuma
Paylaş
Sevimli kangal yavrusu Kuyu’nun kurtarılışı iyi yanlarımızı ortaya çıkardı. Gerginliğin arttığı bir dönemde toplumumuzun bireylerinin insana ve farklı görüşü olan diğer yurttaşlara gösterdiği anlayış ve saygıda bir düzelme görülüyor. Hayvanlara karşı lüzumsuz ve yanlış bir taassupla davrananlarda bile bir değişim görülüyor.
Haberin Devamı
hurriyet-new
KUYU, sevimli bir kangal yavrusu. Zaten kangallar öyledir. Hırçınlıkları ve saldırganlıkları kadar savunma güçleri de etkilidir ve çok sadık hayvanlardır. Anayurdu Sivas’ın Kangal’ıdır. Önüne gelenin kangal yavrularını daha emzirme dönemi olan üç ay bitmeden analarından alıp, olur olmaz sıcak iklimlere götürmeleri tam bilgisiz bir zıpırlık.
Hele bazı köpekseverler(!), köpekleri yavruyken alıp üç-dört ay sonra da bulundukları tatil bölgesinde sokağa atıp gidiyor. Nedense “Ben bununla uğraşamam” diyorlar. Köpek bakmanın zorluğu bu insanların aklına üç-dört ay sonra geliyor. İstanbul civarında, bilhassa Mahmut Şevket Paşa gibi ormanlık alanlar, bu şekilde terk edilen köpeklerle dolu. Dahası, köpekler sokağa intibak etmekte son derece başarısız hayvanlar.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Tatil beldelerinde terk edilen bu zavallı hayvanların durumuna baktığımızda bizde bazı kentli ve varlıklı zümrelerin hayvan düşman olduğunu görüyoruz. Hayvan düşmanı olmak için bir köpeği tekmelemek veya kovalamak şart değil, bazısı da severek sokağa atıyor.
DAHA ANLAYIŞLI OLUYORUZ
Bu hafta Beykoz’daki 60 metrelik bir sondaj çukuruna düşen yavru kangal kurtarıldı. Zavallıcık 13 gündür çukurun altındaymış. Kurtarılması mutluluk verici. Her kesimden, her semtten insanlar oraya koştu. Mahalli itfaiye kadar civardan da gelenler oldu. Fedakârca uğraşmaları yanında teknolojiyi de iyi kullandılar ve yavruyu kurtardılar.
Hayvan sevgisi bir zamandır artıyor ve hayvanları besleyenler, sokak hayvanlarına dikkat edenler, bu gibi kurtarma eylemlerini gerçekleştirenler kalabalıklaşıyor. Şehirlerdeki sahipsiz köpeklere gösterilen kötü muameleyi silen yeni bir görünüm bu.
Gerginliğin arttığı bir dönemde toplumumuzun bireylerinin insana ve farklı görüşü olan diğer yurttaşlara gösterdiği anlayış ve saygıda bir düzelme görülüyor. Hayvana karşı lüzumsuz ve yanlış bir taassupla davrananlarda bile bir değişim görülüyor. Bunlar sevindirici olaylar.
Kuyu toplumdaki şefkati ortaya çıkardı
Haberin Devamı
CAMİLERE KUŞ EVLERİ YAPAN BİR TOPLUMDUK
ESKİ toplumda, sokakları dolduran sahipsiz ve aç köpek sürüleriyle bilhassa kuduz tehlikesi nedeniyle çok şiddetli ve gaddarca mücadele edildiği olmuştur ama hayvana şefkat gösteren bir tutumumuz da vardı.
Camilerdeki kuş evleri, hatta yakın zamanda Bayezid Camii’nde bilgisiz bir restoratörün içini doldurduğu, kuşların su içmesi için yapılan oyuklar, hayvan yemi için vakfedilen paralar da bu tutumun güzel örnekleri... Geleneksel davranışlar değişiyor; yerini yeni muzır davranışlara terk ediyor. Hayvan haklarına saygı, bir insanlık görevi ve dini vecibe olmasının ötesinde, kirlenen dünyamızı ve yıkılan çevre düzenimizi korumak için vazgeçilmez bir toplum tavrı olmalıdır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Kuyu toplumdaki şefkati ortaya çıkardıVATANINI TEKRAR GÖRDÜĞÜ İÇİN ŞÜKRAN DOLUYDU
2. Abdülhamid’in ve Gazi Osman Paşa’nın torunu Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Zeki ve çalışkan bir hanedan üyesiydi.
GEÇEN hafta kaybettiğimiz 2. Abdülhamid’in torunu Bülent Osman’ı ben Türkiye’de tanıdım. Ülkemizin değerlerine sahipti; onlara karşı saygılıydı. 2. Abdülhamid’in kızı Naime Sultan ile Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’nın torunudur. Babası Sultanzade Cahid Bey, annesi ise Levrens Hanım’dır.
Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Bununla beraber yetiştiği yıllarda annesinin ve kendisinin Türkiye’ye girmesi yasaktı. Osmanlı ailesinin bütün fertleri gibi o da gençlik yıllarında sıkıntı çekmişti. Fakat Gazi Osman Paşa’nın torunu olduğunu hiç unutmadı.
Haberin Devamı
Çalışkanlık ve zekâsı sayesinde hanedan üyeleri içinde finansal açıdan en iyi noktalara ulaşanlardan oldu. Cömertti, dost canlısıydı, vatanını tekrar görüp yaşayabildiği için şükran doluydu.
Türkçesi dışarıda, bilhassa Fransa’da büyüyen gençlerimiz gibi aksanlıydı ama yeterliydi. Fransızcası ise mükemmeldi. Michelin lastiklerinin Uzak Asya Genel Müdürü’ydü. Galiba Hindiçin Savaşı’nda da göze çarpan bir yararlık gösterdiği için Fransız devleti ona nişan vermişti.
Eşi Jeanine de kendisi de Türkiye’de oturmaya dikkat gösterdiler. Türk vatandaşlığını da aldı. Salı günü Fatih Camii Haziresi’ne defnedildi. Fransa’da aldığı nişanların gereği kendisine tertiplenecek bir askeri töreni değil, dedelerinin yaptırdığı ve Gazi Osman Paşa’nın yattığı Fatih Camii’ndeki cenaze törenini tercih etmiştir.
Haberin Devamı
Kuyu toplumdaki şefkati ortaya çıkardı
Fotoğraf: Bülent ÖZALP
BU OLMADI SAYIN BAŞKANIM!
Kabataş’taki ‘Martı’ projesinde denize doğru uzatılan ve kazıklar üstüne inşa edilen transfer istasyonu, ‘tarihi yarımada’nın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor.
BÜYÜKŞEHİR Belediye Başkanımız Kadir Bey gayretli ve mütevazı bir kişiliktir. Şahsen Topkapı Sarayı Müzesi’ni yönettiğim yıllarda, bağlı olduğumuz Kültür Bakanlığı’ndan görmediğimiz ianeyi, desteği onun sayesinde belediyeden gördük.
Küçümsenmeyecek hizmetleri var. Mesela uzak semtlerin ulaşım problemini çözen metro hatları gibi. Gülhane Parkı’nı cavalacoz bir yer olmaktan çıkardı. Hiç şüphesiz bu şehirde olan birtakım münasebetsiz yapılar ona mal edilemez. Fakat Haliç Köprüsü’nün biçimsizliği ve bilhassa Kabataş’taki martılı proje için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hele denize doğru uzattıkları ve kazıklar çakarak üstüne inşa ettikleri transfer istasyonu; Dolmabahçe sahili, saraylar ve önünde muhteşem bir manzara halinde yatan Topkapı’yı, yarımadanın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor. Sarayın yapılışına ve konumuna aykırı bir işlem. Maalesef başka müteşebbis(!) kafadarlar da Dolmabahçe Sarayı’nın önüne Savarona için girdili çıktılı kazıklı iskele çakmak gibi bir işgüzarlığa soyundu. Bu iki olay bütün yapılan olumlu işleri de silecek bir anı olarak kalır. Derhal durdurulması gerekir, İstanbul’un siluetini altüst etmesi bir yana bu projenin ulaşım için yararlı olamayacağını uzmanlar da defaatle söylüyor.
Türkiye’nin sembolüydü
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Şubat 26, 2017 09:104dk okuma
Paylaş
Mimar Rebii Gorbon’un eseri Karaköy Yolcu Salonu yıkıldı. Değişen toplum yaşantısına sahne olmasıyla Türkiye’nin yakın tarihinin en önemli eserlerindendi. Ne olursa olsun bu bina korunmalıydı. Bu gibi yıkım ve yapımların hemşerilere de ilan edilmesi ve tartışılması gerekmez mi?
Haberin Devamı
İSTANBUL 19’uncu yüzyılda uluslararası su yollarının kavşak noktası haline geldi. Her şeyden önce Süveyş Kanalı kuzeydoğu Atlantik’teki ağır trafiğin bir kısmını bu bölgeye çekmişti. Bundan başka Rusya ve Tuna havzasının Akdeniz trafiğine girişi de bir etki yaratıyordu. Emin bir liman olan İstanbul, gemilerin sadece Haliç ve havzasına demir atıp karayla sadece sandal ve alamana yük kayıklarıyla ilgi kurduğu bir yer olmaktan çıktı. Yolcu gemileri artık Galata rıhtımına yanaşıyordu. Bu dönemde Cumhuriyet, yolcu trafiğinin artmasının gerektirdiği ilk eseri de ortaya koydu. Şehre yakışan bir yolcu salonu, mimar Rebii Gorbon’un projesine göre yapıldı.
Türkiye’nin sembolüydü
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
MEMLEKETİNİZE HOŞ GELDİNİZ
Yapılır yapılmaz da bu yolcu salonu, İstanbul hayatının ve tarihinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Gümrük buradaydı, polis buradaydı. Yolcu salonuyla beraber Karaköy derhal ilginç restoranlar ve dükkânlarla doldu. Dünyanın dört tarafından insanlar buraya akmaya başladı.
Mesela 1940’larda hanedanın üyelerinin girişi yasak olduğu halde Mısır veliaht prensinin eşi Neslişah Sultan şehre bu salondan girdiğinde spontane bir manzara doğdu. Kendisini selamlayanlar, “Memleketinize hoş geldiniz” diyenlerin yanında bir köşede homurdananlar da vardı ama Türkiye’nin tecrübeli ve olgun bir memleket olduğunun fotoğrafı da adeta bu salonla aynileşti.
Gorbon’un yolcu salonundan gelen geçenleri resmetsek adeta New York’un Ellis Adası’nı aratmaz. İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’dan gelen mülteciler, Ortadoğu ülkelerinden gelen devlet büyükleri burayı İstanbul’un en canlı tarih alanlarından biri haline getirdi.
Türkiye’nin sembolüydü
Türkiye’nin sembolüydü
Haberin Devamı
TEHLİKELİ İŞLER BURADA CEREYAN EDERDİ
İstanbul’un her zaman olduğu gibi Türkiye’nin üretim merkezi olduğu malum. Zengin bir ülke değildik ama olabilecek gösterişli tüketim buradan geçiyordu. Ağırlıklarını takarak yurtdışına veya başka limanlara giden şık hanımlar, yurtdışından bavullarıyla gelenler hepsi bu salondan geçmiştir.
Karaköy Yolcu Salonu aynı zamanda ‘tehlikeli’ işlerin cereyan ettiği yerdi. O vaktin paparazzileri hangi beyefendinin eşini kiminle aldatarak Avrupa’ya seyahat ettiğini burada gözlerlerdi. Doğrusu Türk cemiyetinin hayat tarzının, hayat ve ahlak anlayışının zamanın rüzgârıyla ne kadar aşındığı bu salonda görülürdü. Hoş, gazetelerden evvel, vapurdaki diğer yolcular kulaktan kulağa gördüklerini anlatırdı.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Devirler değişti; havayolu gemi yolculuğunun yerini tuttu. Gemiler ön planda, bavulcu Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği yolcularının kullandığı araç oldu. Karaköy Yolcu Salonu da tekrar bu manzaraların rastlandığı bir mekâna döndü. Salonun etrafı bu turistlerin seyahat öncesi uğradıkları lokantalarla son alışverişlerin yapıldığı dükkânlarla doldu.
UYUM SAĞLAYARAK HAYATINA DEVAM EDEBİLİRDİ
Derken Galataport Projesi ortaya çıktı. Ne olursa olsun; 1940’ın başlarında ünlü mimar Rebii Gorbon’un yaptığı bina korunmalıydı. Değişen liman fonksiyonlarına aykırı hiçbir konumu yok, uyum sağlayarak hayatına devam ederdi. Ama başka örnekler gibi onu da kolayca yıktılar. Yıkanların bu binadan daha evvel yıkılan güzel görünümlü binaların adeta intikamını aldığını söyleyebiliriz. İstanbul’a eskinin yerine hoyratça yeni bina diken her mimarın bu manzaradan ibret alması lazım.
Haberin Devamı
Eskiden bu halkı küçümseyerek iş yapanların ‘halka yabancılaşmış bürokratlar ve sözde aydınlar’ olduğu tekrarlanır dururdu. Şimdi o işi yapanlar artık halkın içinden geldiklerini söyleyenler... Üstelik yöntemleri de çok vurdumduymaz.
Galataport Projesi bir büyük tırmık, etrafı hızla ayıklayacağa benziyor. Sakın “Kıyılar açılıyor” diye sevinmeyin, yerine neler yapılacağına bakın. Nusretiye Camii’nin yanındaki yeni sözde müze binası ve Denizcilik Bankası’nın yeri için yapılan planlardan kimsenin haberi yok. Bu gibi yıkım ve yapımların hemşerilere de ilan edilmesi ve tartışılması gerekmez mi?
BU YOLLA DOLMABAHÇE'YE BİLE YIKIM KARARI VERİLİR
UYARLAYARAK kullanan zihniyetin yerini kolayca yıkanlar aldıkça kimsenin kalıcı bir eseri ortada görünmez. Zamanında bu memleket idaresi Mimar Sinan mescitlerini bile “Yol yapacağım” diye yıkmakta tereddüt göstermemiştir. “Efendim, bina tehlike arz ediyor, mail-i inhidam (çökmeye meyilli)” sözü bu şehrin her binasına uygulanabilir. Arkadaki otelleri, gökdelenleri ve stadyumu görmeden Dolmabahçe Sarayı için de aynı raporu verebilirsiniz. Karaköy Yolcu Salonu’nun ne kadar güzel bir eser olduğu tartışılır. Yalnız o sıradaki daha çirkin eserler ve Fındıklı’nın diğer gökdelen gecekonduları ortada durdukça insanlar artık eskiyi arar oldular. Bu eser tescilli yapı; gerçi gudubet İstanbul Belediye Sarayı da tescillidir. Yine de bazı yapıları çok abartmadan yeniden kullanmanın yolu araştırılmalıydı.
NUTUK NEDEN ÇOK OKUNUYOR?
Mustafa Kemal Atatürk’ün eseri Nutuk bugünlerde çok okunuyor ve talep ediliyor. Böyle bir olaya acaba ne denir? Evvela düşününüz. Demek ki bazıları “Acaba” diye sorsalar da çoğu gülünç karalamaların bu toplumda geçerli olamadığı görülüyor.
ULU Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta Kurtuluş Savaşı’nı Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’da başlatıyor. Eserin hemen girişinde tarif ettiği Türkiye’nin durumu vahim; ülkemizin bütün kıyı bölgeleri, verimli ovalar işgal altında, ulusal varlığımız İç Anadolu’ya kapatılmış vaziyette. Atatürk bu durumu ve büyük mücadelesini Nutuk’ta kurmaylıktan yetişen 19-20’nci yüzyıl mareşallerinde rastlanan açık ve etkili muhteşem bir dille gelecek nesillere anlatmaktadır.
Bütün bunlara rağmen doğrusu Nutuk’un yeniden çok okunuyor olması, listelere girmesi benim için büyük bir sürpriz oldu. Nutuk liseden mezun olurken bile hediye edilen kitaptı. Galiba birçok okulda talebelere dağıtılırdı. Bazı kurumlar çalışanlarına hediye ederdi. Bununla beraber onun evlerde kütüphanelerin rafında kaldığını, çok azının okunduğunu söyleyebiliriz. Şimdi okunuyor ve talep ediliyor. Bazı çokbilmişlerin Atatürk’ün kültü(!) üzerinde bilüzum yazdıklarını ve sözde analizler yaptıklarını biliyoruz. Böyle bir olaya acaba ne denir? Evvela düşününüz. Demek ki bazıları “Acaba” diye sorsalar da çoğu gülünç karalamaların bu toplumda geçerli olamadığı görülüyor.
Cezayir’i neden daha iyi tanımalıyız?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Mart 05, 2017 10:366dk okuma
Paylaş
Afrika’nın en büyük devleti o. Bütün Kuzey Afrika’nın en güzel, en tipik mekânları orada. Üstelik bunlar Türkiye’nin restorasyon desteğiyle ayakta. Dahası, ülkedeki Roma harabeleri muazzam önem taşıyor ve bunların farkına varmak Türkiye tarihini öğrenmek açısından da önemli.
Haberin Devamı
Geçtiğimiz hafta Cezayir’e bir konferans turu yaptım. Başkent Cezayir’in (Algir) Batı yakasındaki Oran ve Tilimsan’la doğudaki Konstantin’de konferanslar verdim.
Cezayir, Afrika’nın en büyük devleti. Bir zamanların Fransız Afrikası denen bölümün en uzun kıyı şeridi ve çölün en büyük bölümü bu ülkede. Petrol, gaz ve fosfat var. Bu zengin madenlerin bulunduğu bütün ülkeler gibi sanayi kalemleri ülkenin ihracatında çok az yer alıyor. İran gibi mazide ve haldeki sanat ve sanayi kapasitesi yüksek olan bir ülkeden tutun da dünyanın sanayi devlerinden Rusya’da dahi durum aynı. Yeraltı zenginlikleri üretimi daraltan mekanizmalar yaratıyor.
Gelecek aydınların renkli kültüre sahip olan ülkelerindir
Burası, Fransızcanın halen en zengin, en güzel şekliyle konuşulduğu ülkelerden biri ama 20-30 yıl öncesine göre halk, Arapça’sını oldukça geliştirmiş. Bağımsızlığa kavuştukları zamana göre eğitimin bu konuda büyük ilerlemesi var. Fransa’nın kasten bastırdığı Arapça ve Arap kültürü direnişte ve dirilişte. Gençlik Fransızcayı terk ediyor, bu kaçınılmaz ama muhafaza etmeleri de arzu edilir. Bütün dünya gibi beynelmilel bir dil olarak İngilizceyi öğrenseler de öbürünü de yanında tutmaları kendi lehlerinedir. Gelecek, aydın sınıfı renkli kültüre sahip olan ülkelerindir.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Fransızlar hem özgürlüğü öğretti hem işkence etti
Cezayir’in başkentindeki en büyük kitapçısı tamamen Fransızca yayın satıyor. Öbürleri Fransızca yanında Arapça’ya yer veriyor. Çocuk edebiyatı üzerine Arapça, Fransızca ve İngilizce kitaplar var. Arapça ve İngilizce bu yolla öğreniliyor.
Genç Cezayirliler, milli kurtuluş savaşları ve Fransa konusunda çok hassaslar, haklılar da. Konstantin şehrinde Voltaire, Jean-Jacques Rousseau ve Lycée Domain gibi ünlü okullarda zamanında Cezayir’in en seçkin aydınları yetişmiş. Hepsine de mutlaka aydınlanma devrinin ve ihtilalin eşitlikçi, özgürlükçü, adaletçi fikirleri ve Fransa’nın bu konudaki katkıları öğretilmiş ama liselerinin yanıbaşındaki kışlada özgürlük savaşçılarına yönelik bitmeyen işkenceler yaşanmış ve bu savaşçıların birçoğu 1957-1958 yıllarında giyotinle idam edilmiş.
Haberin Devamı
Çezayir’de kalan Fransızlar kimdir?
Başkent Cezayir (Algir) Batı yakısındaki Oran ve Tilimsan ve doğudaki Konstantin’de konferanslar verdiğimi söylemiştim. Tilimsan, Cezayir’deki Endülüs kültürünü ve yaşamını temsil eden bir şehir. Onun yakınındaki Oran ise kıyıda yer alıyor ve İspanyol muasır kültürünün bir zaman çok etkili olduğu bir bölgeydi. Bugün bu izler silindi ama 16’ncı asırda İspanya orayı aldıktan sonra yakınlığı dolayısıyla koruyabildi ve Fransızlar Cezayir’i aldıktan sonra da karakteri İspanya gibi kaldı, bugün artık İspanyol çok az.
‘Kurtuluş’tan sonra (1962) Cezayir’de Fransız nüfus da süratle azaldı. Bugün kalanlar yedi yıllık Cezayir Savaşı boyunca anavatanları Fransa’nın emellerini değil, Cezayir halkının kişiliğine ve bağımsızlığına saygı duyan Fransızlar. Gitmemiş, kalmışlar, hatta mücadeleye Cezayir yanında katılmışlar. Cezayirliler de onlarla bir kavim halinde yaşıyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
Muhteşem Kasbah’ı tırmanmak
Kasabalarda bir düzen ve temizlik hâkim. Eski eserlere düşkünlük var. Tilimsan’da Romalıların Pomaria dediği bölgede şehir meydanındaki Ulu Cami ve Sidi Hasan Camii’nin civarı birçok Ortadoğu ülkesindekinin aksine oldukça düzenli.
Başkentteki Barbaros Sarayı ve sahildeki Bey Sarayı gibi Garp Ocakları devrinden kalma binalara yerel sanat ve mimariyi iyi aksettirdiği için önem veriliyor. Fakat Cezayir’de üçüncü Napolyon devrinde İmparatoriçe Eugenie’in isteğiyle tasarlanan semtler, ünlü geleneksel semt Kasbah’ı bir hayli yerinden oynatmış. Yine de beledi sorunları olan iki milyonluk başkent Cezayir’in Kasbah’ı (kasaba demek) muhteşem, göz alıcı binalar ve sokaklarla dolu. Onun korunması Kuzey Afrika’nın tümü için çok önemli.
Haberin Devamı
Sahil kendini nasıl koruyacak?
Cezayir’in bir başka önemli sorunu düşen petrol fiyatları. Bu arada yollar yapılmış, fakat ülkenin büyük merkezleri arasında havayolu kullanmak şart. Güneydeki çöl mıntıkası kuzeye doğru yavaş yavaş ilerliyor. Sahil kendisini değişen dünya şartları içerisinde nasıl koruyacak, bu düşünülecek bir konu.
Cezayir’in bir küçük sorunu daha var. Son dört yüzyıllık tarihini incelerken Fransa dönemi tarihçilik açısından bir sorun yaratmıyor fakat Osmanlı dönemi için en büyük engel Türkçenin kendisi. Son zamanlarda Cezayir Milli Arşivleri’nin girişimiyle Türk arşivleriyle aralarındaki ilişkiler artmış ama asıl sorun Cezayirli tarihçi gençlerin Türkiye’de ihtisas yapmaması.
Haberin Devamı
Kuzey Afrika’nın en güzel ortamı
Hem başkentin hem de ülkenin adı Cezayir. Cezayir (Algir) sempatik bir şehir. Konstantin’i Fransızların istilasına rağmen yedi yıl daha savunan Emir Abdülkadir’in heykeli etrafındaki sokakları gezmek, bizim TİKA’nın Nuran Kara Pilehvarian hocaya restore ettirdiği Keçova (Keçiova) Camii’nin etrafında çarşıyı dolaşmak ve oradan Kasbah’ı tırmanmak, tadına doyum olmaz bir gezi. Keçova Camii Fransız devrinde katedrale çevrilmişti. Böyle bir eseri tarihi zedelemeden, her unsuruyla restore etmek ne kadar zahmetli ve sağlam sinir gerektiren ustaca bir iş. Bütün Kuzey Afrika’nın Tunus’taki Zeytinuye Külliyesi ile birlikte en tipik, en güzel ortamı burasıdır.
Cezayir yaz-kış gezilecek, görülecek bir ülke. Şartlar çok rahat değil, yorucu olabilir ama büyük problemlerle karşılaşılacağını zannetmiyoruz. Doğrusu başkent Cezayir ve Konstantin civarındaki muhteşem Roma kenti Tiddis’in harabelerini gezmek (ki burası Roma’nın kuzey Afrika’daki metropolü sayılır), Türkiye tarihini anlamak için de gerekli.
İbn-i Haldun Arapça’sı öğrenmek
Tilimsan’da İbn-i Haldun’un ünlü Mukaddime’sini tasarlayıp yazdığı medresenin civarındayız. Diğer bir Endülüslü tasavvufun önderi Sidi Ebu Medyen’in çok ziyaret edilen türbesi de burada. İnşallah yakın gelecekte Tilimsan’ın kalabalık öğrenci nüfusu civardaki çölün Arapçasıyla da temas ederek İbn-i Haldun gibi bir Arapçaya sahip olacaklar. Kabil dediğimiz Berberilerin dili ise artık serbest bırakılmış. Cezayir, Fransa’dan önceki geçmişini araştırıyor. Zira Kanuni Sultan dönemiyle 1830 arası tam üç yüz yıl ediyor. Bu üç yüz yılda Cezayir, bugünkünün aksine çok denizci bir devletti. Ülkenin askeri kuvveti buydu ve açıkçası Kanuni Sultan Süleyman döneminden sonra oldukça bağımsız, imtiyazlı bir beylikti.
Fransa’dan gelen yeni bir moda var. Osmanlı kolonyalist döneminden bahseden tarihçiler ortaya çıktı. Maalesef ülke içindeki kaynaklara ve geçmişin bilgilerine dikkat etmeyen bir tarihçilik yanlış yorum yapıyor. Cezayir’in milli arşivleri düzgün. Halkı Türklere yakın. Bürokrasinin, ilk kurtuluş zamanlarındaki kırgınlığı yavaş yavaş geçiyor. Cezayir bürokrasisi içinde etkili olduğunu gördüğüm büyükelçimiz Mehmet Poroy bu ülkeyi iyi tanıyan bir diplomat, eşi müze doçenti Ayşegül Hanım da öyle; doğrusu konferans verdiğim üç eyerde de bölgeyi tanımadaki becerilerini gördüm.
İtalya ve İspanya’ya bakmak lazım
Topkapı surlarındaki düğün salonu konuşuluyor. Büyük metropolün tepesindeki sayısız kurulun bu şehre yaraşır bir biçimde çalışmadıkları açık. Biraz Roma’daki ve İspanya şehirlerindeki kurulların çalışmalarına bakmak lazım.
İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu 12 Mayıs 2016’da verdiği kararla Topkapı Surları’nın üzerine portatif çatılı, her ne kadar surlara çakılmıyorsa da onlara istinad eden bir düğün salonu için izin verdi. Müracaatı yapan Fatih Belediyesi ama izni veren 2 Numaralı Koruma Kurulu. Cezayir’i neden daha iyi tanımalıyız
Koruma kurulları maalesef İstanbul için dikkati çekecek derecede yanlış kararlar alan, söylentilere neden olan kuruluşlar haline dönüştü. Yetkili uzmanların ve akademisyenlerin yer aldığı bu kurulların büyük şehrin kıymetli arazileri üzerinde yapı faaliyetinde bulunacaklara kanunları hatırlatıcı ve koruyucu kuruluşlar olarak yön veremediği açık.
Bu düğün salonu gibi tasarrufun kendilerince gerekçeleri olabilir; yaz sıcağında, açık alanda organizasyon yapmak isteyen insanlara imkân vermek gibi. Tabii şehirde yeşil alan ve açık hava bırakmayanların yüzünden çaresiz kalan halk bunu ister, belediye de ne yapacağını şaşırır. Koruma kurullarının bu gibi istekleri değil, surları, İstanbul’un görünümünü ve profilini gözetmeleri gerekir. Büyük metropolün tepesindeki sayısız kurulun bu şehre yaraşır bir biçimde çalışmadıkları açık. Biraz Roma’daki ve İspanya şehirlerindeki kurulların çalışmalarına bakmak lazım. Onların çalışmalarından ara sıra okuyucularımızı sıkmayacak örnekler vereceğiz.
Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Mart 12, 2017 01:314dk okuma
Paylaş
Mimar Sinan’ın eseri önüne geçilecek, kazıklarla zarar verilecek bir eser midir? Bazıları kendilerini mimar sanıyor ve kalabalıkta büyük adamların itiş kakış önüne geçen sünnet çocuğu sağdıcı gibi davranıyorlar. Görgü ve terbiye mimarlara da lazım.�
Haberin Devamı
İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi maalesef ona saygınlığını kaybettirecek bir ısrarın içinde. Kabiliyetsiz bir mimarın (bizim mimarların çoğu statik de bilmiyor; okul programları bunu gösteriyor) çok tartışılan ‘Martı Projesi’ her şeyden önce büyük Mimar Sinan’ın eseri, Molla Çelebi diye bildiğimiz sahilin süsü caminin önünü örtüyor.
Çaktıkları kazıklara uyguladıkları teknik belli ki 13’üncü asırdaki Venedikli mimar ve ustaların veya 17’nci asırdaki Yeni Cami inşaatının dolgusunu hazırlayan Dalgıç Ahmed’in bilgisine ve maharetine sahip olmaktan çok uzak. Bu yüzden binaya da zarar verdikleri ortaya çıktı. Bazıları kendilerini mimar sanıyor ve kalabalıkta büyük adamların itiş kakış önüne geçen sünnet çocuğu sağdıcı gibi davranıyorlar. Görgü ve terbiye mimarlara da lazım.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi
TÜRKİYE’DEKİ İTALYA
AVRUPA’da her şeye rağmen iyi ilişkilerimizi sürdürdüğümüz iki ülke İtalya ve İspanya’dır. Tabii İtalyan kültürünün Türk tarihindeki rolü hiçbir Avrupa ülkesiyle mukayese edilmeyecek kadar yüklüdür. Bugünlerde dünya İtalyanları İstanbul’da... Küresel İtalyan Girişimciler Konfederasyonu (CIIM), 2004’te Roma’da kurulan ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan 65 milyon İtalyan’ı temsil eden iş insanlarının derneğidir.
İtalya güzel bir ülke ama çocuklarını geçmişte besleyemiyordu. Birleşmeden sonraki dönemde bile 30 milyon İtalyan vatanlarını terk ederek bütün dünyaya yayıldı. Ama gittikleri her yerde bilim, sanat, ticaret hayatında yerlerini aldılar. Bazı insanlar sırf Chicago mafyası ve Al Capone’u hatırlar ama mimariden iş hayatına ortalığa çekidüzen veren İtalyanları da anmak gerekir.
Türkiye de 19’uncu asırda yoğun bir İtalyan göçüne uğradı. İstanbul ve İzmir’in şık binalarında çalışan basit sıvacıdan mimara, müzisyenlerden ressamlara Türkiye’ye katkı sundular. 1848 İhtilali’nde Avusturya’ya karşı savaşan İtalyanlar da gelip bize sığınanlar arasındaydı. Bir ara TÜSİAD başkanlığını da yapan Sayın Aldo Kaslowski de işte böyle bir aileden geliyor.
Haberin Devamı
Bu cuma, İtalya Dışişleri Bakanlığı’nın bir şubesi gibi çalışan İtalyan Mutfak Akademisi bir ziyafet verdi. Pazar günü de CIIM adına bir toplantı düzenlendi ve değerlendirmeler yapıldı. Yurtdışında yaşayan 65 milyon İtalyan kolay erimiyor ve İtalya’nın kendi nüfusundan daha kalabalıklar. Bizde bir zamanlar nüfusu 100 binin üstünde ifade edilen İtalyan kolonisinden bugün sadece 3 bin kişi kalmış. Ama bu nüfus bile bizi İtalya haricinde 65 milyon İtalyan’ı barındıran dünyayla bağlamaya muvaffak oluyor. CIIM’in 12 ofisinden biri Türkiye’de ve başında da Aldo Kaslowski var.Türkiye açından bir zenginlik ve fırsattır. Değerini bilmek lazım.
Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi
8 MART’TA BİR SKANDAL: BU VURDUMDUYMAZLIĞIN SONU İYİ DEĞİL
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
TÜRKİYE’de çalışma hayatının her alanında kadınlar zorluklarla karşı karşıya. Bazıları aşıldı ama önemli bir kısmı halen aşılamıyor. Akademik hayatta, Türk kadınları pek çok ülkenin gıptayla bakacağı durumda. Basın hayatında Avrupa ve Amerika’daki hemcinsleri gibi zorluklar yaşıyorlar. Sanat hayatında parlak yerleri var. Bilhassa klasik musikide dirençli çalışmaları nedeniyle çok uzun yıllar öndeydiler.
Dezavantajların kendini çok daha fazla gösterdiği alanlara da bakalım. 14 yaşına kadar pamuk toplayan, mevsimlik işçilikle geçinen kız çocuğu bir yerde 19’uncu asır Avrupa’sındaki emek istismarına uğrayan kadının da ötesinde sorunlarla karşı karşıya. Kent hayatına ve ücretli emek alanına girildiğinde, erkeklerimizin geleneksel hayattaki koruyuculuğu ve sorumluluğu da kayboluyor.
Haberin Devamı
Emeği istismar edilen kadının kişiliği de istismar ediliyor
İkinci çocuğuna hamile kalan kadını, kucağındaki ve karnındaki çocukla bırakıp kaçan adam mı ararsınız; 13 yaşındaki zavallı kızı gelin alıp ailece köle gibi kullananları mı; yoksa ağır şartlardaki karısını “Boşanırsan suratına kezzap atarım” diye tehdit eden sapıkları mı?
Hepsinin üstüne 8 Mart’a hiç yakışmayan bir skandala da şahit olduk bu yıl. Bilgi Üniversitesi’nin kampusunda 8 Mart’ı kutlayan genç kızların üstüne saldıran delikanlı müsveddeleri... Gazetenin haberine göre saldırganların bazılarının aynı üniversitede öğrenci oldukları ileri sürülüyor. Rektör vekili oralı olmamış. Soruşturma açılmamış. Bu vurdumduymazlık nereye gider söyleyelim. İnsanlar adaleti kendileri tecelli ettirmeye doğru yol alsın isteniyor! Çok korkunç bir gelişme. Kendimize gelelim!
Haberin Devamı
TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ NEREDEN NEREYE GELDİ?
YAKIN tarihimiz üzerine otuzu aşan, kırka yanaşan araştırmalarıyla Orhan Koloğlu ne spekülasyon yaptı ne günlük politikaya hizmet etti, ne bir kör kozmopolitizm, ne de kaba bir ulusalcılık izledi. Bilinmeyen doğruları tespit edip değerlendirmeyi tercih etti. Tarihçi Kitabevi’nden çıkan yeni kitabı ‘Türk-Arap İlişkileri Tarihi’, Koloğlu’nun yaptığı araştırmaların son halkası. Enerjik ve çalışkan tabiatıyla kendisine daha nice uzun araştırmaları tamamlamasını temenni ediyoruz.
Koloğlu üstat, 1982 yılında Libya’da bir seminere gittiğimizde oradaydı. Türk-Arap ilişkileri hakkında bir konferansı hazırlayanlar arasındaydı. Sözü geçen alandaki bilgisinin derinliğine hayran olmuştum. Üç yıla yakın Libya’da yaşadı. Babası soyadından da anlaşılacağı gibi Anadolu’dan çıkıp Trablusgarp eyaletine yerleşen yeniçerilerden birinin soyundan geliyor. Bu yüzden Libya, bağımsızlığını kazanır kazanmaz Türkiye’de Mülkiye’de okuyan ve kaymakamlık yapan bu Türk gencini, Sadullah Koloğlu’nu başbakan olarak istedi.
ARAP DÜNYASINI TANIMAMIZ LAZIM
Orhan Koloğlu çalışkan bir devlet görevlisidir, Basın Yayın Genel Müdürlüğü zamanında bunu gördük; vazifeşinas bir araştırmacıdır. Mütevazıdır; sorulan soruların hepsine cevap verir. Bağnaz değildir. Ne Araplar için peşin hükümlü olanlardan ne de Arap politikasını her daim haklı ve yüce gösterenlerdendir.
Koloğlu’nun bu kitabında 19’ncu asır ve bilhassa II. Meşrutiyet yıllarına dair yanlış bilinenlerin nasıl farklı verilerle değerlendirildiğini göreceğiz. Asıl ilginci, özellikle Cumhuriyet döneminin Arap dünyasıyla ilişkilerine bu kitaptan bakma imkânı bulmamız. Kütüphanenize katmanız gereken bir eser.
.
.
Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi?
#İlber Ortaylı#Hürriyet#Yazarlar
Mart 12, 2017 01:314dk okuma
Paylaş
Mimar Sinan’ın eseri önüne geçilecek, kazıklarla zarar verilecek bir eser midir? Bazıları kendilerini mimar sanıyor ve kalabalıkta büyük adamların itiş kakış önüne geçen sünnet çocuğu sağdıcı gibi davranıyorlar. Görgü ve terbiye mimarlara da lazım.�
Haberin Devamı
İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi maalesef ona saygınlığını kaybettirecek bir ısrarın içinde. Kabiliyetsiz bir mimarın (bizim mimarların çoğu statik de bilmiyor; okul programları bunu gösteriyor) çok tartışılan ‘Martı Projesi’ her şeyden önce büyük Mimar Sinan’ın eseri, Molla Çelebi diye bildiğimiz sahilin süsü caminin önünü örtüyor.
Çaktıkları kazıklara uyguladıkları teknik belli ki 13’üncü asırdaki Venedikli mimar ve ustaların veya 17’nci asırdaki Yeni Cami inşaatının dolgusunu hazırlayan Dalgıç Ahmed’in bilgisine ve maharetine sahip olmaktan çok uzak. Bu yüzden binaya da zarar verdikleri ortaya çıktı. Bazıları kendilerini mimar sanıyor ve kalabalıkta büyük adamların itiş kakış önüne geçen sünnet çocuğu sağdıcı gibi davranıyorlar. Görgü ve terbiye mimarlara da lazım.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi
TÜRKİYE’DEKİ İTALYA
AVRUPA’da her şeye rağmen iyi ilişkilerimizi sürdürdüğümüz iki ülke İtalya ve İspanya’dır. Tabii İtalyan kültürünün Türk tarihindeki rolü hiçbir Avrupa ülkesiyle mukayese edilmeyecek kadar yüklüdür. Bugünlerde dünya İtalyanları İstanbul’da... Küresel İtalyan Girişimciler Konfederasyonu (CIIM), 2004’te Roma’da kurulan ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan 65 milyon İtalyan’ı temsil eden iş insanlarının derneğidir.
İtalya güzel bir ülke ama çocuklarını geçmişte besleyemiyordu. Birleşmeden sonraki dönemde bile 30 milyon İtalyan vatanlarını terk ederek bütün dünyaya yayıldı. Ama gittikleri her yerde bilim, sanat, ticaret hayatında yerlerini aldılar. Bazı insanlar sırf Chicago mafyası ve Al Capone’u hatırlar ama mimariden iş hayatına ortalığa çekidüzen veren İtalyanları da anmak gerekir.
Türkiye de 19’uncu asırda yoğun bir İtalyan göçüne uğradı. İstanbul ve İzmir’in şık binalarında çalışan basit sıvacıdan mimara, müzisyenlerden ressamlara Türkiye’ye katkı sundular. 1848 İhtilali’nde Avusturya’ya karşı savaşan İtalyanlar da gelip bize sığınanlar arasındaydı. Bir ara TÜSİAD başkanlığını da yapan Sayın Aldo Kaslowski de işte böyle bir aileden geliyor.
Haberin Devamı
Bu cuma, İtalya Dışişleri Bakanlığı’nın bir şubesi gibi çalışan İtalyan Mutfak Akademisi bir ziyafet verdi. Pazar günü de CIIM adına bir toplantı düzenlendi ve değerlendirmeler yapıldı. Yurtdışında yaşayan 65 milyon İtalyan kolay erimiyor ve İtalya’nın kendi nüfusundan daha kalabalıklar. Bizde bir zamanlar nüfusu 100 binin üstünde ifade edilen İtalyan kolonisinden bugün sadece 3 bin kişi kalmış. Ama bu nüfus bile bizi İtalya haricinde 65 milyon İtalyan’ı barındıran dünyayla bağlamaya muvaffak oluyor. CIIM’in 12 ofisinden biri Türkiye’de ve başında da Aldo Kaslowski var.Türkiye açından bir zenginlik ve fırsattır. Değerini bilmek lazım.
Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi
8 MART’TA BİR SKANDAL: BU VURDUMDUYMAZLIĞIN SONU İYİ DEĞİL
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
TÜRKİYE’de çalışma hayatının her alanında kadınlar zorluklarla karşı karşıya. Bazıları aşıldı ama önemli bir kısmı halen aşılamıyor. Akademik hayatta, Türk kadınları pek çok ülkenin gıptayla bakacağı durumda. Basın hayatında Avrupa ve Amerika’daki hemcinsleri gibi zorluklar yaşıyorlar. Sanat hayatında parlak yerleri var. Bilhassa klasik musikide dirençli çalışmaları nedeniyle çok uzun yıllar öndeydiler.
Dezavantajların kendini çok daha fazla gösterdiği alanlara da bakalım. 14 yaşına kadar pamuk toplayan, mevsimlik işçilikle geçinen kız çocuğu bir yerde 19’uncu asır Avrupa’sındaki emek istismarına uğrayan kadının da ötesinde sorunlarla karşı karşıya. Kent hayatına ve ücretli emek alanına girildiğinde, erkeklerimizin geleneksel hayattaki koruyuculuğu ve sorumluluğu da kayboluyor.
Haberin Devamı
Emeği istismar edilen kadının kişiliği de istismar ediliyor
İkinci çocuğuna hamile kalan kadını, kucağındaki ve karnındaki çocukla bırakıp kaçan adam mı ararsınız; 13 yaşındaki zavallı kızı gelin alıp ailece köle gibi kullananları mı; yoksa ağır şartlardaki karısını “Boşanırsan suratına kezzap atarım” diye tehdit eden sapıkları mı?
Hepsinin üstüne 8 Mart’a hiç yakışmayan bir skandala da şahit olduk bu yıl. Bilgi Üniversitesi’nin kampusunda 8 Mart’ı kutlayan genç kızların üstüne saldıran delikanlı müsveddeleri... Gazetenin haberine göre saldırganların bazılarının aynı üniversitede öğrenci oldukları ileri sürülüyor. Rektör vekili oralı olmamış. Soruşturma açılmamış. Bu vurdumduymazlık nereye gider söyleyelim. İnsanlar adaleti kendileri tecelli ettirmeye doğru yol alsın isteniyor! Çok korkunç bir gelişme. Kendimize gelelim!
Haberin Devamı
TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ NEREDEN NEREYE GELDİ?
YAKIN tarihimiz üzerine otuzu aşan, kırka yanaşan araştırmalarıyla Orhan Koloğlu ne spekülasyon yaptı ne günlük politikaya hizmet etti, ne bir kör kozmopolitizm, ne de kaba bir ulusalcılık izledi. Bilinmeyen doğruları tespit edip değerlendirmeyi tercih etti. Tarihçi Kitabevi’nden çıkan yeni kitabı ‘Türk-Arap İlişkileri Tarihi’, Koloğlu’nun yaptığı araştırmaların son halkası. Enerjik ve çalışkan tabiatıyla kendisine daha nice uzun araştırmaları tamamlamasını temenni ediyoruz.
Koloğlu üstat, 1982 yılında Libya’da bir seminere gittiğimizde oradaydı. Türk-Arap ilişkileri hakkında bir konferansı hazırlayanlar arasındaydı. Sözü geçen alandaki bilgisinin derinliğine hayran olmuştum. Üç yıla yakın Libya’da yaşadı. Babası soyadından da anlaşılacağı gibi Anadolu’dan çıkıp Trablusgarp eyaletine yerleşen yeniçerilerden birinin soyundan geliyor. Bu yüzden Libya, bağımsızlığını kazanır kazanmaz Türkiye’de Mülkiye’de okuyan ve kaymakamlık yapan bu Türk gencini, Sadullah Koloğlu’nu başbakan olarak istedi.
ARAP DÜNYASINI TANIMAMIZ LAZIM
Orhan Koloğlu çalışkan bir devlet görevlisidir, Basın Yayın Genel Müdürlüğü zamanında bunu gördük; vazifeşinas bir araştırmacıdır. Mütevazıdır; sorulan soruların hepsine cevap verir. Bağnaz değildir. Ne Araplar için peşin hükümlü olanlardan ne de Arap politikasını her daim haklı ve yüce gösterenlerdendir.
Koloğlu’nun bu kitabında 19’ncu asır ve bilhassa II. Meşrutiyet yıllarına dair yanlış bilinenlerin nasıl farklı verilerle değerlendirildiğini göreceğiz. Asıl ilginci, özellikle Cumhuriyet döneminin Arap dünyasıyla ilişkilerine bu kitaptan bakma imkânı bulmamız. Kütüphanenize katmanız gereken bir eser.
Kerkük’te Türkçe evlere mi hapsolacak?
#İlber Ortaylı #Hürriyet#Yazarlar
Mart 26, 2017 09:535dk okuma
Paylaş
Kerkük yönetimi şehirde Kürtçeyi Arapçayla birlikte resmi dil yaptı. Bu zavallı çıkışıyla bölgenin kalabalık ve en eğitimli halk grubu Türklerin dilleri, artık devlet dairelerinin, televizyonun ve asıl önemlisi okulların dışında olacak. Kahvehanelere, evlerin içine sığınan bir dilin bir nesilden fazla yaşama şansı yoktur.
Haberin Devamı
BUGÜNKÜ Irak, Birinci Cihan Harbi’nden sonra Ortadoğu’da Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıllık hâkimiyetinin bitmesiyle ortaya çıkan ülkelerden biri. Belki Irak açısından süreyi biraz daha kısaltmamız gerekebilir; çünkü Yavuz Sultan Selim, bugünkü Güneydoğu Anadolu topraklarının bir kısmını, Suriye, Filistin, Ürdün ve Mısır’ı almıştı. Gene Çaldıran Zaferi’yle bugünkü Musul ve çevresini, Mısır eyaletini 1514’te imparatorluğa katmıştı. Ancak Bağdat (1534) ve Basra (1546) ise Kanuni Sultan Süleyman devrinde alınmıştı. Her ikisi de Safevilerden ele geçmiştir.
KUZEY IRAK’TA YAKLAŞIK İKİ MİLYON TÜRK VAR
Anlaşıldığı üzere, İngiliz ajan Gertrude Bell’in kolonyal ofisle birlikte çizdiği harita bugünkü Irak’ın sınırına tekabül ediyor. Nitekim ondan sonra Irak, İkinci Cihan Harbi’ni atlatmasına, Humeyni rejimiyle uzun bir savaşa girmesine rağmen belki de Baas diktatoryası ve Saddam rejiminin sertliği dolayısıyla kısmen ayakta kalabildi. Kuzey Irak’ın Kürtleri Molla Mustafa Barzani’den beri ayaklanıyordu ve son Amerikan müdahalesinden sonra özerkliklerini aldılar.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Kuzey Irak’taki Kürt rejimi Türkiye ile iyi ilişkiler içinde. PKK’ya karşı kontrol kurmuş durumda. Petrol gelirlerine el attıkları için bölgede refah artıyor. Irak bu bölgeyi elinde tutmak için Kürt nüfusa ve idareye taviz verme yolunu tuttu.
Yakın zamanda Arapçadan sonra Kürtçe, bölgenin ikinci resmi dili ilan edildi. Yeni düzenlemeler geldi (Ama Ortadoğu’da bu gibi ilhaklarda âdet olduğu üzere ilk görünüm tapu ve nüfus dairelerinde yangın çıkmasıdır. Maksat ortadan silinmesi istenen ve mallarına rahatça el konabilecek grubun hukuki güvencesini ortadan kaldırmaktır).
Şüphesiz bahsetmemiz gereken bir üçüncü grup var: Türkler. Osmanlı’nın Musul vilayeti, Bağdat ve Basra’yla birlikte bugünkü Irak’ın üç ayağından biriydi. Hatta kuzeyde Şehrizor ve bugünkü Hakkâri’yi içeren bir küçük bölge, bu vilayetlere bağlı olmadan sancak statüsünde olup doğrudan merkeze bağlıydı.
Musul vilayetinin başlıca özelliği Kerkük ve Erbil gibi tamamen Türklerle meskûn olmasıydı. Merkez Musul’da da şüphesiz vardılar. Zaten burası bir milliyetler ve dinler karmasıydı. Adeta Babil Kulesi’ydi. Ne Irak Devleti ne de şimdiki özerk idare kesin bir nüfus sayımı tertiplememekle birlikte Kuzey Irak’taki Türk nüfusu 2 milyondan az değildir. Bunu yerli-yabancı bütün gözlemciler bildiriyorlar.
Haberin Devamı
Her şeye rağmen Kerkük ve Erbil bölgesinin Türk nüfusu Irak içlerine bilhassa Bağdat’a dağılsa da dış ülkelere hatta Türkiye’ye bile göç etmiş değildi. Ancak Saddam’ın buradaki katliamları sırasında Türkiye’ye gelmişler, büyük bir kısmı da yeniden geri dönmüştür. Zira hem arazi hem de iş güç sahibiydiler. Bu bölgenin Türkleri İran ve Kafkas Azerbaycanı’nın halkına yakın bir şive konuşurlar ama aydın sınıfı her zaman için İstanbul Türkçesini hem konuşur hem okur yazar.
TÜRKİYE’NİN DURUMU DEĞERLENDİRMESİ LAZIM
Kerkük’teki Türkler gibi, bir gecenin içerisinde kendilerini başka bir memlekette, başka bir idarede bulan halk grupları vardır: Batı Ukrayna’nın Galiçya’sı, Eski Macaristan’ın Romanya’ya düşen Transilvanya’sı (Erdel), Finlandiya’nın Karelya’sı, Batı Trakya’nın ve Güney Bulgaristan’ın ahalisi veya Avusturya İmparatorluğu’nun Romanya’nın kuzeyindeki Bukovina’sı gibi bölgeler cümlesindendir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Akşamdan sabaha pasaport değiştirmek zorunda kalan kitlelerin sorunları ve tahammülleri de kendilerine göre olur. Kerkük bölgesi de bunlardandır. Ne var ki artık topraklarını, evlerini kaybetmek durumundadırlar. Kerkük yönetiminin son zavallı çıkışıyla bölgenin bu kalabalık ve en eğitimli halk grubunun dillerini kullanmaları bundan böyle devlet dairelerinin, televizyonun, konferans salonlarının ve asıl önemlisi okulların dışında olacak. Giderayak kahvehanelere ve evlerin içine sığınan bir dilin bir nesilden fazla yaşama şansı yoktur.
Ortadoğu haritası yeniden düzenleniyor. Birinci Cihan Harbi sonrası çizilen Irak bir uydurmaydı. Yakın zamanda sözü edilen Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki haritayı da Pentagon’un ve Amerikan yönetiminin düzenlediği ve planladığı hep söylenir. Böyle bir bölgenin haritasının çizimi, kimsenin peşinen bilip başarabileceği bir iş değildir. Açıkça ortadaki kontrol edilir veya edilemez ama hadiseler, çatışmalar, husumetler ve yeni ittifaklar insanların ve ülkelerin kaderini çizer. Kerkük’ün durumunu kabullenmesi, Türkiye’nin oradaki azınlığa vaat ettikleri ve daha evvel üstlendiği koruma açısından tartışılacak bir durum.
Haberin Devamı
BİZE HATIRALARIMIZI VEREN ADAM
Ara Güler olmasa yakın Türkiye’nin tabiatını, tarihini, insan manzaralarını bilemezdik. Bizim için o devir Amerikan hurda arabalarından ibaret, unutmayıKerkük’te Türkçe evlere mi hapsolacak
tercih ettiğimiz bir İstanbul olarak kalacaktı.
ARA Güler’e Türkiye Ermeni Katolik Patrikhanesi tarafından düzenlenen bir törenle ‘Mıgırdiç Beşiktaşlıyan Özel Nişanı’ verildi. Ben de orada bir konuşma yaptım; onun bu ülkeye ve toplumsal hafızamıza neler kazandırdığını anlattım.
Türkiye’ye fotoğraf, çıktığı anda gelmiştir ama bu fotoğrafların hepsi ne hikmetse aynı yerleri gösterirdi. Ayıp olmasın diye çekilen birkaç Sultanahmet ve Ayasofya fotoğrafı haricinde oryantal odalıklar, öküz arabaları ve sürücüleriyle feraceli hatunlar, Sébah & Joaillier fotoğrafhanelerin çıkardığı turistik panolardı.
Haberin Devamı
İstanbul’un sokaklarına dair çok az fotoğraf vardır. 1920’lere ait National Geographic koleksiyonları bu dediklerimden farklı ama ne de olsa bilgisiz ve hareket kabiliyeti az adamların çekimiydi.
Karşımızda, ilk defa vatanımızı belgeleyen, onu hafızalarımıza nakşeden bu memleketin bir evladı var. Ara Güler olmasa yakın Türkiye’nin tabiatını, tarihini, insan manzaralarını bilemezdik. Bizim için o devir Amerikan hurda arabalarından ibaret, unutmayı tercih ettiğimiz bir İstanbul olarak kalacaktı. İstanbul’un kayıkçıları, hamalları, Aphrodisias’ın el değmemiş doğal hali kadar; o fakir ama güzel şehrin manzarası biz o devri görsek dahi hatıralarımızı uyarıyor.
Ara Üstat yıllar önce fotoğraf için sokakları arşınladığında; Beyoğlu’nda yaşayan hemşeriler Suriçi’ndeki İstanbul’u görmeden ölebilirlerdi. Memleket üzerine en çok konuşan ediplerimiz ve sanatçılarımız bile askerlik muameleleri için Fatih’e gittiğinde, onlar için bu zahmetli bir tecrübe olurdu. Kadıköylüler için Süleymaniye, karşı taraftaki bir siluetti. Bugün ise gençler Ara Güler üstadın İstanbul’unu araştırmayı, yeniden bulmayı merak eder oldular. Bu şevk onun basılan albümlerinden geliyor.
Ben kendim de 1954’ten beri tanıdığım, kokusunu aldığım, sevdiğim İstanbul’u belgelemekten acizdim. Fotoğraf çekmezdim. Bu açıdan bize kendi hatıralarımızı verdiği için Ara Güler Üstat’a ayrıca teşekkür etmeliyiz.
Geleceği kuracak nesiller üniversitelerde nasıl yetişiyor?
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 02, 2017 01:315dk okuma
Paylaş
Üniversite reformunun 35’inci yılındayız ama eğitimimizin altyapısı halen kötü. Türk toplumu üniversiteye çocuk göndererek parlak istikbalin mümkün olmadığını anlıyor. Hatta yurtdışı üniversitelere çocuğunu gönderenler bile daha dikkatli olmaya başladı. Derhal akılcı tedbirler almamız gerekiyor.
Haberin Devamı
TÜRKİYE 1980 darbesinde üniversiteleri düzenleme safhasına girdi. Bu düzenlemenin olumsuz ve şüpheci bir yaklaşımla başladığını belirtmek gerekir. Darbeyi yapan komutanlar heyeti yurt düzeyindeki anarşinin itici gücü olarak kesinlikle üniversiteleri görüyordu. Oysa şurası bir gerçek: 1973’ten sonra üniversitelerin yönetimi ve öğretim üyeleri talebeyle birlikte siyaset yapmak eğilimini kesinlikle terk etmişler ve hatta eski solcu profesörler, devrim yapmak isteyen öğrencilerin provokatör olduğunu söyler olmuşlardı.
Herkesin müştereken çekindiği diğer gruplar da sağcı, ülkücü gençlik ve ‘Akıncılar’ denen Müslüman öğrenciler birliğiydi. Birincisi dernekler statüsüyle faaliyet gösteriyordu; arada ilgi olsa da ‘Hiçbir partiyle bağı yoktur’ söylemi içindeydi. İkincisi ise resmen kurulmuş bir dernek değildi.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
KİMSE YÖK’E DOĞRAMACI KADAR HÂKİM OLMADI
Üniversite yönetimi ve profesörleri suçlamak kolay teşhisti. “Asıl sorun düşük üniversite sayısındadır” dendi. Zaten bir müddettir Ankara Üniversitesi, Elazığ’da bile kuruluşa geçmişti. Bu faaliyet hızlandı, kapatılan eğitim üniversitelerinin yerine ‘Eğitim Fakülteleri’ kuruldu.
YÖK birleştirici bir organdı. Başkanı da Prof. İhsan Doğramacı’ydı. Şurası bir gerçek: Ondan sonra hiç kimse YÖK’e ve üniversitelere onun kadar hâkim olamadı. Ama reform hızlıydı ve ne sağdan ne soldan kimse bundan memnundu. Aksaklıklar da birbiri ardına geliyordu.
Üniversitenin anarşiden uzak çalışıp, bilim yapabilmesi için vakıf üniversitelerine sarılmak da Doğramacı’nın fikridir. 20 Ekim 1984’te Bilkent Üniversitesi’ni kurdu. Beklentilerin aksine içinde tıp fakültesi yoktu. Mühendisliğe, biyolojiye, genetik araştırmalara, bilgisayar eğitimi ve iktisat bölümüne ağırlık verdi. Kurduğu kütüphane halen örnek bir üniversite kütüphanesidir. 1993’te Koç Üniversitesi, 1994’te Sabancı ve Bilgi Üniversitesi onu izledi. Bilkent’in standartları dünya üniversitelerine de uygundur. Koç ve Sabancı da onu izliyorlar. Ankara’da kurulan Başkent Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi ün yapanlardandır. Yeditepe Üniversitesi Tıp Bölümü aynı durumdadır. Bununla beraber, hepsi üzerinde ayrıntılı rapor vermek mümkün değildir.
Haberin Devamı
Geleceği kuracak nesiller üniversitelerde nasıl yetişiyor
TAŞRADAKİ ÖĞRENCİLER İMKÂNSIZLIKLAR İÇİNDE
Bugün sayıları 200’e yaklaşan üniversiteler içinde vakıf üniversiteleri öğrencilerin sadece yüzde 10’unu barındırıyor. Kalan yüzde 90 ise mesela İstanbul’da sayıca daha az olan devlet üniversitelerindedir. Uluslararası başarı listesinde yine eski devlet üniversiteleri başta yer alıyor ama bunlar zaten seçkin üniversite olarak kurulanlardır. Maalesef üniversitelerimiz seçkinci eğitime önem vermiyor. Zeki ve yetenekli öğrenci öbürlerinin arasında kaybolup gidiyor. Ne çalışma, ne barınma, ne kütüphane ne de spor imkânları bu gibi öğrenciler için yeterli. Oysa zekâ ve kabiliyet bir tabiat vergisidir. Toplum bu hazinesine dikkat etmek durumundadır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Türk toplumu yavaş yavaş üniversiteye çocuk göndererek ona parlak istikbal hazırlamanın mümkün olmadığını anlıyor. Hatta yurtdışı üniversitelere çocuğunu gönderenler bile bu yatırımdan gereken sonucu sağlayamadıklarını görünce daha dikkatli olmaya başladı. Üniversite eğitimimizin altyapısı noksandır. Üniversiteler için zengin kütüphane halen bir hayal, birçoğunda yeterli sanat ve spor yapma tesisleri yetersiz. Asıl feci durum taşra üniversitelerindeki öğrencilerin hali... Onlar devlet ve üniversite yurtlarından mahrum, insafsız ev sahiplerinin eline bırakılıyorlar. 1982 reformunun 35’inci yılında bu bilançonun dehşeti hissedilmeli. Şüphesiz ki az oranda başarılar da var ama bunlar başarısızlıkların gölgesinde kayboluyor.
Haberin Devamı
Mezun olanların gördükleri eğitimle nerelerde üretime katkılarının olacağı, istikballerini nasıl sağlayacakları ise en az düşünülen ve kontrol edilen unsurlar arasında. “Bu iş rekabetle halledilir” demeyin, rekabet sıhhatli ve güçlü koşucular arasında olur. İmkânsızlıklarla bilhassa sosyal bilimler dalında rastgele kurulan bölümlerle yapılan yarış rekabete pek benzemiyor.
ÖĞRETİM ÜYELERİNİN GARANTİSİ YOK
VAKIF Üniversiteleri Kanunu bu üniversitelerin kâr amaçlı çalışmasını yasaklar. Kuruluşlarının YÖK’ün tasdikinden geçmesi gerekir ve denetime tabidirler. Ayrıca bir garantör üniversitesi ile ilişki içinde olmaları gerekir ki üniversite kapatılırsa talebeler oraya nakledilebilsin. Öğretim üyeleri için böyle bir koruma söz konusu değil. Kapanma ve kapatma olayları görülmektedir ve bu kurum mekanizmasının işleyişi ortadadır.
Haberin Devamı
BAHARDA BARCELONA
Barcelona’yı gezmek bir eğitim faaliyetidir. Gerçek Avrupa’yı ve Akdeniz’in modern uygarlığını tanımaktır. Avrupa’nın kültür mirasını bu denli iyi koruyan bir şehir daha bulmak zor.
Geleceği kuracak nesiller üniversitelerde nasıl yetişiyor
BARCELONA hiç şüphesiz Avrupa’nın en Avrupalı başkentidir. Binalar 19 ve 20’nci yüzyılın dönemecinden ‘Art Nouveau’ denen üslubun en güzel örnekleri...
Barcelona tarihi mirasını en iyi koruyan başkent. Ama bu sadece maddi kültür mirası dediğimiz binalara, resim ve heykele veya çevreye mahsus değil. Barcelona halkı örneğin Avrupa’nın müzik mirasını da iyi koruyor. ‘Liceu’ ya da asıl adı ile ‘Gran Teatre del Liceu’ denen opera binasında Wagner operalarına kadar her şeyi takip etmek mümkün. ‘El Palau de la Música’ akşamları, hafif müzikten klasik müziğin lied konserlerine kadar her türlü programı içeriyor. Barcelona’nın yaşlı nüfusu da müziğin ve hayatın içinde. Tango gecesi düzenleyen bir müzikholün önünde yaş ortalaması 60 olan çiftlerin kuyruğunu görüyoruz.
MEYVE-SEBZE HALİ BİLE BİR LEZZET MERKEZİ
Yiyip içmek açısından da Barcelona Avrupa’nın en iyilerinden. Bu sadece zengin restoranlar için değil, meyve-sebze halinde de aynı tadı yaşıyorsunuz. Civardaki yakın köyler her türlü deniz mahsulünün, sebze ve etin en güzel şekilde hazırlandığı lokantalarla dolu. Katalunya, Pablo Picasso’nun, 20’nci yüzyılın halen en çok tartışılan sanatçısı Salvador Dali’nin ve mimar Antoni Gaudi’nin ülkesi. Mimarinin, resmin ve müzik eğitiminin halen en çekici merkezlerinden biri. ‘Milli Sanat Galerisi’ dünyanın en ünlü müzelerinden. Şehir temiz, insanlar dikkatli, kıyılar koruma altında. Barcelona’yı gezmek bir eğitim faaliyetidir ve gerçek Avrupa’yı ve Akdeniz’in modern uygarlığını tanımaktır.
KATALANLAR AKDENİZ’İN EN DENİZCİ HALKIYDI
İSPANYA tacıyla her zaman münakaşalı bir birlik içindeki Katalunya’nın tarihi İspanya’nınkinden farklıdır. Evvela, Arapların fetih dönemi o bölgede kısa sürdü. Buranın insanları, ortaçağların en denizci ve Akdeniz’in uluslararası ilişkilerde en kabiliyetli halkıydı. Örneğin merkezdeki sokaklardan biri ‘Consulate del Mare’ ismini taşıyor. Hakikaten de konsolosluk kurumunu icat edenler, İtalyanlar ile birlikte Katalanlardır. Yavuz Sultan Selim Han Mısır’ı fethettiğinde, Avrupalı tüccarların temsilcisi olarak Katalan konsolos Memluklardan aldıkları imtiyazları ona da tasdik ettirdi. İlk ticari kapitülasyonlar bunlardır.
DİL ÇATIŞMASI
İspanya’yla Franco döneminden beri soğuk bir ilişki olduğu malum. Katalunya bağımsızlık istiyor ama hepsi değil. Bölgede İspanyol kökenli kalabalık bir işçi sınıfı var. Bu zümre bilhassa eğitimin Katalanca yapılmasından dolayı çocuklarının geleceği için endişeli. Katalan dilini yedi milyon insan konuşuyor. Sardunya Adası’nda bile Katalanca konuşan bir azınlık var. Mutlaka güzel bir kültür dili olduğu açık ama dil çatışması İspanya ve Katalunya’yı da sarmış vaziyette.
Lübnan günlüğü
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 09, 2017 01:025dk okuma
Paylaş
Dünyada Lübnanlılar kadar bir kültürün, bir yaşam biçiminin etrafında toplanan ama birbirleriyle de din yüzünden bu kadar ayrı düşen toplum az bulunur. Üretmek ve bölüşmek kadar bunu sağlayacak bir siyaset ve liderlik de çok mühim. Çok sevimli, her zaman beni kendine çeken, çok sık gider olduğum ülkede bunun eksikliğini görür gibi oluyorum.
Haberin Devamı
BU hafta Lübnan’daydım; Cünye’de ve Trablus’ta iki konferans verdim. Cünye, Beyrut’un kuzeyinde bir liman şehri. Daha çok Maruni Hıristiyanların yaşadığı bir yer. Zengin restoranları, gece kulüpleri ve moda merkezleriyle tanınıyor. Cünye, Beyrut inkişaf edene kadar bütün Lübnan’ın korunaklı bir limanıydı. Tarihteki Fenike yerleşim yerleri de bunun civarındadır, Biblos ve Batroun gibi...
Lübnan’ın şehirleri bile belirli dini gruplara göre oluşuyor. Etnik demiyorum çünkü herkes Arapça konuşuyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son devirlerinden beri yerli-yabancı herkes Suriyeliliğin ayrı bir kültür olduğunu ispat etmeye çalışır durur. Bilhassa Fransızlar; Peder Hanery Lemmons gibi Felemenk asıllı bir Cizvit rahibin Suriye eserine izafeten bir büyük Lübnan kurmaya kalkmışlardı. Maalesef hiçbir şey hatta Arap dilinin kendisi bile herkesin etrafında birleştiği bir kimliği ortaya koyamadı. Lübnan’ın iktisadi hayatı, toplumsal kurumları hatta siyaseti şaşılacak derecede tezatlarla dolu. Mesela birbiriyle kapışan grupların ülkeye elektrik jeneratörünü ithal ettiklerini ve bu tekel yüzünden barajların yapılmadığını ve Lübnan dağlarının sularının boşa akıp gittiğini görebilirsiniz veya üç siyasi liderin çöp ihalesini üstlendikleri için başkalarının bu sahaya giremediğine şahit oluyorsunuz. Özellikle Osmanlı’nın dar sahadaki Cebel-i Lübnan’ı bugün Fransız mandasından sonra daha da genişlemiş ama bu problemlerin de genişlemesi anlamına geliyor. Lübnan’ın Trablusşam ve Sayda gibi Sünni Müslümanlarla meskûn bölgelerinde Türkiye ve Türklere düşkünlük var. Lübnan’ın silahlanmaya karşı ve barışı tercih eden grubu Sünniler, kültürel kurumlara önem veriyorlar ve Türkiye’nin desteğini istiyorlar. Mesela Trablusşam’da Türkçe dershane ve kurslar çok geniş bir kitle tarafından devamlı talep ediliyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Lübnan günlüğü
Muhammed’ül Emin Camisi. Bitişiğinde iki de kilise var.
Haberin Devamı
İYİ SANATÇI VE İYİ MİMARLAR
Lübnan’ın geleceğinde başka ilimler var. Cünye’nin etrafında Cebel’e doğru uzanan bir Maruni bölgesi, 19. asırda kapıştıkları Dürzilerle birbirine yaklaşıyor gibiler. Bütün Lübnan’ın bu en güzel ve zengin bölgesi şu anda aynı zamanda en huzurlu yer. Ama devran ne gösterir, belli olmaz. Lübnan’ı iç savaştan sonra yeniden kuran Refik Hariri Saydalı’ydı. Sokullu Mehmet Paşa’nın 16. asırdan kalma Vakıf Hanı’nı mütareke döneminde Fransızlar ele geçirdiler. Halkın “Han-ı Freenc” dediği bu yere suikasta kurban giden başbakan, 49 yıllığına kiralayıp restore ettirmişti. Osmanlı eserleri Sünni bölgesinde daha çok saygı görüyor. Bir şeyin üzerinde ısrarla durmamız ve ülkenin hakkını vermemiz gerekir; Lübnanlılar iyi sanatçı ve iyi mimarlar. En güzel modern İslami eserler ve camiler Lübnan’da. Mesela Fatih Sultan Mehmet adına yapılan ve anacaddede dar bir arsa üzerinde kat kat yükselen caminin hem uyumlu minareleri hem de binanın silueti hemen göze çarpıyor; bizdekinin aksine minareyle gövdenin uyum oranı çok ilginç.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Lübnan günlüğü19. asırda Marunilerle Dürzilerin kapışmasından dolayı 1861’de Cebel-i Lübnan’ın başına Osmanlı tebaasından bir Hıristiyan mutasarrıf tayin edildi (ilki Ermeni Katolik David Paşa’ydı) Hıristiyan ve Dürzilerin kalabalık olarak yer aldığı bir meclis kuruldu, bu mecliste Sünni ve Şii temsilciler de vardı. Cevdet Paşa ve Fuat Paşaların icadı olan bu yapıyı 1942’de bağımsızlık verilen Lübnan Cumhuriyeti’nde Fransızlar benzer bir yapıyla tekrarladı. Hariri iç harpte perişan Lübnan’ı yeniden restore etti. Ama ülkenin durumu gelişmedi. Güzelce restore edilen binaları pahalılığından dolayı kiralayan yok.
Bugünkü Suriye’de muhtelif dini gruplar nasıl karmakarışık bir şekilde yerleşmiş ise Lübnan’da da benzer bir durum var. Bu ülkede müttehid yahut monalit kendi içinde tutarlı bölümler kurulması düşünülemez. İnsanlar huzurlu bir yaşamı belki de çok istemiyorlar diye düşünmek mümkün. Çatışma ve gerilimden çoğunluk şikâyet eder ama bununla geçinenler de vardır. Dünyada Lübnanlılar kadar bir kültürün, bir yaşam biçiminin etrafında toplanan ama birbirleriyle de din yüzünden bu kadar ayrı düşen toplum az bulunur. Ama terör yüzünden birlikte kullandıkları otobüs, metro ve tren yok... Yeni nesiller ise ilk bakışta daha sıcak bir ülke kurmak niyetinde.
Haberin Devamı
YAZMAYA MERAKLIDIRLAR
Lübnanlılar kadar Lübnan tarihini yazmaya meraklı olan bir ulus da görünmez. Herkesin yazdığına bakarsanız “Bunlar niye ve nasıl kavga ediyorlar” diye sorarsınız. Kemal Salibi, Mustafa Halife gibi tarihçiler Lübnan’dan bahsediyor. Eğlence yerlerinde hangi dinden olursa olsun, Lübnanlılar eğleniyor ama iktisadi hayatta ve siyasette bu Lübnan’dan pek eser yok gibi. Lübnan’daki belki de dünyanın en iyi bankacıları kasalarındaki rezervleri akıtacak yatırım bulamıyorlar ve dışarı açılıyorlar. Acaba Fenikelilerde mi böyle bir dünyanın içinde doğdukları için bütün Akdeniz’e yayılmışlardı?
Ümmü Gülsüm “Kahire’nin yanında en iyi dinleyici Beyrut’tadır” dermiş. Lübnan’ın Butrus el-Bustani, Charles Issawi gibi Hıristiyan tarihçilerinin, Halil Cibran gibi şairlerinin ya da Amin Maalouf gibi romancılarının ülkelerinde ve Mısır’da ve Filistin’de bugün bile hayranlıkla okunan eserler çıkardığı gerçek ama bazen bu da birliktelik için yetmiyor. Üretmek ve bölüşmek kadar bunu sağlayacak bir siyaset ve liderlik de çok mühim. Çok sevimli, her zaman beni kendine çeken, çok sık gider olduğum ülkede bunun eksikliğini görür gibi oluyorum.
Haberin Devamı
Lübnan günlüğü
HEM BİR ARADA HEM AYRI
Bugünkü Suriye’de muhtelif dini gruplar nasıl karmakarışık bir şekilde yerleşmiş ise Lübnan’da da benzer bir durum var. Bu ülkede müttehid yahut monalit kendi içinde tutarlı bölümler kurulması düşünülemez. İnsanlar huzurlu bir yaşamı belki de çok istemiyorlar diye düşünmek mümkün. Çatışma ve gerilimden çoğunluk şikâyet eder ama bununla geçinenler de vardır. Dünyada Lübnanlılar kadar bir kültürün, bir yaşam biçiminin etrafında toplanan ama birbirleriyle de din yüzünden bu kadar ayrı düşen toplum az bulunur. Ama terör yüzünden birlikte kullandıkları otobüs, metro ve tren yok... Yeni nesiller ise ilk bakışta daha sıcak bir ülke kurmak niyetinde.
BEYRUT’UN CEMAATSİZ SİNAGOGU
LÜBNANLI Arapların niteliği çok değişik. Mesela bugün Lübnan’da Yahudi nüfus yok gibi bir şey. Bununla birlikte Beyrut’un güzel, merkezi sinagogu, boş dursa da restore edilmiş. Cemaatsiz sinagogun restoratörlerinin Hıristiyanlık’tan dönmüş eski Museviler olduğunun fısıltı gazetesiyle dolaştığı görülüyor. Padişahın kendisi buraya uğramasa da merkezde bir IV. Murad Camii var. İlk Müslüman camii ise Suriyeli Türkmen ağalarından birinin yaptırdığı 1526 tarihli bir eser.
Osmanlı mirası böyle mi korunmalı!
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 16, 2017 01:014dk okuma
Paylaş
Şehrin göbeğindeki mezarlıklarımıza özen gösteriyor muyuz? İşte Edirnekapı Mezarlığı... Duvarların arkasındaki taşlar ya çalınıyor ya kırılıyor ya da daha hazini utanmazca birilerine satılıyor. Bu tarihi mekânların teftişinin korucuyu bir zihniyetle yapılmadığı açıkça ortada.
Haberin Devamı
TOPKAPI surlarının dışında Topkapı-Edirnekapı arasındaki, sur boyu devam edip giden en büyük mezarlıklarımızdandır. Özellikle tarihi kişilerin şahidelerinin ve kabirlerinin bulunduğu kesim Anadolu yakasındaki Karacaahmet ve Eyüp Sultan’dakiler gibi beton parmaklıklarla çevrilmiştir.
Bunun bir muhafaza olduğunu sanmayalım. Arkasına geçtiğiniz zaman, bir faciayla geçmişine, tarihteki önemli şahsiyetlerine, kısacası ölülerine saygı duymayan bir toplumla karşılaşacaksınız. Reenkarnasyona yani ölümden sonra ruhun bedenden çıkıp başka bedene girdiğine (tenasüh) inanan bazı dinlerde mezarlara saygı gösterilmez. Çünkü içine gömülen ceset de kirli olarak muamele görür. Ama semavi dinlerden olan Müslümanlık’ta reenkarnasyon inancına yer yoktur. Ölüye de saygı gösterilir. Vahhabilerin görüşü ve tavrı istisnaidir.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Osmanlı mirası böyle mi korunmalı
TARİH KONUŞULUYOR MİRAS KORUNMUYOR
Bazı mezarlar tarihi, bilgi noksanlıklarımızı örtecek kadar önemli. Ünlü Mehmet Süreyya Bey Sicill-i Osmanî adlı biyografik eserini büyük ölçüde mezar taşlarına dayanarak kaleme almıştır. Edirnekapı şehitliğinde sadece şehit ecdat değil, aile mensupları, önemli İstanbullular ve hatta Türkiye’ye gelen ünlü mülteci mimar, Etnografya Müzesi önündeki katafalkı hazırlarken üşüten ve kalp hastalığı nüksederek 1938 Aralık’ında vefat eden Bruno Taut da defnedilmiştir. Nazi Almanyası’ndan kaçan bu büyük adama bizim gösterdiğimiz kadirşinas bir davranışımızdır.
Koruyucu duvarların arkasındaki taşlar ya çalınır, ya kırılır ya da daha hazini utanmazca birilerine satılır. Çünkü içlerinde hat sanatının şaheseri olanlar da vardır. Bilhassa kadın mezarlarının şahidelerinde bu güzellik görülür.
CEHALET VE HÖDÜKLÜK
BU sayfadaki fotoğraflar da gösteriyor, mezarlığın içindeki bir mermer atölyesinde taşların nasıl kullanıldığına dikkat ediniz. Adam, atölyesini örten branda bezini tutturduğu telleri ulemadan bir efendinin şahidesine bağlamış. Öbür ucu nerede bilemedim. Bu tarihi mekânların teftişinin korucuyu bir zihniyetle yapılmadığı açıkça ortada. En çok tarihçilik tartışmalarının yapıldığı, birtakım yarı cahil adamların TV’lerde yel üfürür gibi konuştuğu zamanda Osmanlı mirasının nasıl korunduğu görülüyor. Bazı çokbilmişlerin ifade ettiği gibi Bizans mirasının tahribi için de hususi bir ideolojiye lüzum yok. Bu cehalet ve hödüklükle her şeyin hakkından geliriz.
Haberin Devamı
Osmanlı mirası böyle mi korunmalı
GENÇLER FUARLARA YOĞUN İLGİ GÖSTERİYOR
TÜRKİYE şehirlerinde kitapçılar bir bir kapanırken buna karşılık kitap fuarları çoğalıyor. Maalesef İstanbul’un kitap fuarları yıldan yıla örgütlenme zorluğuna girdi. Fuar gezmek bir sorun haline dönüştü. Batıda Frankfurt, doğuda da Tahran Kitap Fuarı gibi olaylara bizim büyük şehrimizde artık rastlanmıyor. Buna karşılık son zamanlardaki imza günleri vesilesiyle yakından gözleyebildim; Konya, Bursa, Denizli, Isparta gibi şehirlerde fuarları gençler ziyaret ediyor. Lise gençliği kitap alıyor ve okuyor.
BELEDİYELERİN YARIŞI
Belediyeler bu ihtiyacı ve eğilimi gözlemiş. Mesela bu sene ilk defa fuar düzenleyen Konya’ya, Isparta’ya ve Denizli’ye gittim. Fuar alanları bakımından pek fazla not veremem ama ümit vaat eden girişimler ve örgütlenme var. Belediye başkanları bu işe önem veriyor ve şehrin gençliği için bir kültürel açılım, bir yeni meşguliyet alanı ortaya çıkıyor.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Mesela Konya Büyükşehir Belediyesi’nin yayın faaliyetini takdirle karşılamamak mümkün değil. 45 cilde varan Konya Şeriye Sicilleri’nden seçmeler (bunlar mahkeme kayıtları olup modern Osmanlı tarihyazımı için en önemli kaynaklardandır), ayrıca 19 ila 20’nci yüzyıl dönemeci açısından çok önemli olan Konya Salnameleri basılmış. Konya kültür hayatında ortaya çıkan eserler bu cümleden. En önemlisi de Konya Ansiklopedisi.
Adeta bir yarış var; Bursa Büyükşehir Belediyesi de büyük süratle ve kalabalık sayıda yayın yapıyor. Artık birçok şehir bunu izliyor. Sadece nüfusu milyona yaklaşan şehirlerin belediyeleri değil daha küçük belediyeler de şehir ve bölge tarihleriyle ilgili arşiv kayıtlarını, edebi eserleri ve baskısı bulunmayan eski kitapları yeniden yayınlıyorlar. İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir üzerine yapılmış tezleri ele alıp bastırdı. İstanbul Üniversitesi’nin değerli tarih üstadı Mübahat S. Kütükoğlu’nun İzmir ve bölgesi üzerine çalışmaları yayınlandı.
Haberin Devamı
Bu tip eserler herkesin ulaşabileceği türden kitaplar değil, fakat internet üzerinden takip edilirse belediyelerden bulunabiliyor. Herkes kendi bölgesi için bu gibi yayınları almalı. Bu şekilde yazarlar ve kurumlar teşvik edilmiş olur.
KİTABA DOKUNMANIN HAZZINI MUHAFAZA ETMEMİZ LAZIM
YAYINCILAR Birliği Başkanı Metin Celâl; internette kitap satışlarının artmasıyla şehirlerdeki kitapçıların zor günlere girdiğini ve kapandığını söylüyor, doğrudur. İnternetten satışla insanların evine istedikleri kitapları getirmesinin büyük kolaylık sağladığı bir gerçek. Ama bu arada önemli bir iş sektörü ortadan kalkıyor.
ABD ve bilhassa Avrupa bunu uzun zamandır yaşıyor. İran gibi ülkelerde Tahran başta olmak üzere küçük şehirlere kadar her yerde dizi dizi kitapçıların yaşaması bir istisna.
Haberin Devamı
SOHBET MEKÂNI
Bu yeniliğin getirdiği kolaylık bir yana, hayatımız ve kültürümüzün bir bölümünde yıkım yaşıyoruz. Bizim kuşak sahaflara gider, bilhassa taşrada kitapçılara oturur, akşam saatlerini orada geçirir, bir-iki kitap alır, bolca da edebiyat-tarih sohbetlerine katılır çıkardı. Kitapçı dükkânında sanıldığının aksine günlük siyaset makbul tutulmazdı. Bugün İstanbul’da artık böyle mekânlara pek rastlanmıyor.
Kitaplara internet üzerinden ulaşmakla kitapçıda dokunarak almanın aynı şey olduğunu söylemek mümkün değil. Kitapçı dükkânları için vergide özel indirimlere gitmek ve internet satış siteleriyle rekabetlerinde yardımcı olmak gerekiyor. Fransız Parlamentosu’nun bu konuda çıkardığı kanun ilginç. Çünkü insanların kafelerin dışında derin sohbete giriştikleri yerler, Paris’te de, Fransız taşrasında da küçük kitapçılardır. Bir yandan Berlin’deki ikinci el kitapçılar birbirini ardına ortadan kalkıyor. Kitapçı dükkânının Alman şehirlerindeki fonksiyonu değişiyor.
Kitap basımı hâlâ pahalı. Bu nedenle küçük yayıncıların ve kitapçıların da yaşaması lazım. Batı Avrupa’daki yayın tekelleşmesinin benzerinin Türkiye’de önünün alınması gerekiyor. Çünkü yayıncılıkta büyük şirketler hayata girdiğinden beri tekelleşme başladı. Bir müddet sonra edebiyat zevkinde, dünya görüşünde de yönlendirme bunu izledi. Batı dünyası basılı kitabı terk edebilir ama bizim için bu gelişme henüz çok erken ve büyük mahzurlar yaratır.
Nasıl korumalı?
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 23, 2017 01:014dk okuma
Paylaş
Çirkin yapılarla göğe doğru tırmanan İstanbul’da hiç değilse göz zevkimizi, ruhumuzun dinlenmesini Sinan’ın eserleriyle koruyabileceğimizi unutmayalım. Onu andığımız bu nisan ayında, büyük mimarı şehircilik yönüyle hatırlayalım. İstanbul’un tepeleri ve silueti onun eseridir ve bu silueti oluştururken kendinden evvelki büyük eserlere hürmet etmiştir. Bu saygıyı bizim de göstermemiz lazım.
Haberin Devamı
NİSAN ayında, doğum günü vesilesiyle Mimar Sinan’ı anıyoruz. 15 Nisan, muhtemelen zihnimizden belirlediğimiz bir doğum tarihidir. Aslında büyük mimarın doğum yılını da çok iyi bilmiyoruz. Kendisinin hayatını kaleme alan yakın dostu Sâî Mustafa Çelebi’nin Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye’si (Yapılar Kitabı) her yönde çok tutarlı bilgiler vermiyor. Az bilgiye sahibiz. Sinan’ın devşirme olduğu malum. Ancak bu devşirme genç, taş işçiliği ve inşaat konusunda çok tecrübelidir. Dolayısıyla o bilinen, sekiz-dokuz ve on altı yaşlar arasındaki devşirilme kuralına uyması şart değildir.
Nasıl korumalıYAVUZ’UN ORDUSUNDAYDI
Kendisinin Orta Anadolu’da Kayseri civarındaki Ağırnas’tan çıktığı ileri sürülüyor. En akla yakın ihtimaldir. Etnik kökeni ne olabilir? 16. asırda bu bölgede etnik gruplar çeşitliydi. Ne var ki adı devşirmeliğinden önce adı Sinanneddin’di ve Türkçeyi de konuşuyordu. İnşaat işlerinden daha acemi oğlanı yani yeniçeri adayı olmadan önce anlıyordu. Devşirme çocukların menşei, sözlü kültür ve hatırlamanın dışında eşkal defterlerinde “Rumeli’den geldi” veya “Anadolu’dan geldi” diye kaydedilir, ayrıntılı yer bildirilmezdi.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Sinan’ın bir Türk köyüne verilerek Türkçe öğrendiğine dair tezkirelerde bir kayıt yok ama Yavuz Sultan Selim devrinde ordudadır. Sofya’daki yeni Bulgar hükümetinin İstanbul’dan aldığı izinle camiye çevrilen eserin ona atfedildiği ve Koca Sinan’dan “Bulgarin” diye bahsedildiği de aklımda. Bu da bir yakıştırmadır.
PİRAMİTLERDEN ETKİLENDİ
Bildiklerimize gelelim: İlk eserlerinin Rodos ve Belgrad seferlerinden etkilendiği açık. Prut Nehri üzerinde kurulan köprüde çalıştı ve herkesin dikkatini çekip takdirini aldı. Eserleri sayısız... Mısır’da bulunmuştur; Suriye’deki büyük eserleri, Lübnan’daki Baalbek Roma mabedi serisini gördüğü de açıktır. Bilhassa Mısır piramitleri gibi mimari geometrik özellikleri hâlâ muamma olan yapılardan etkilendiği biliniyor. Kesin olarak bildiğimizse şu: O dönem ürettikleri bugünün en büyük mimarlarını etkilemeye devam ediyor: Bugün Le Corbusier ve Frank Lloyd Wright gibi modern mimarinin öncüleri, bilhassa Wright, mimari tarihin devlerini siliyor ve Sinan’dan başka ismi zikretmiyor.
Haberin Devamı
Nasıl korumalı
İSTANBUL SİLUETİ ONUN
Bizim Mimar Sinan’ı çok iyi anlamamız lazım. Özellikle de şehirciliğini. Evet, Mimar Sinan bir şehircidir. Çevreyle bağını kuran nadir mimarlardandır. İstanbul’un tepeleri ve silueti onun eseridir ve bu silueti oluştururken kendinden evvelki büyük eserlere hürmet eder. Galata yakası ise onun camileriyle süslenmiştir. O vakit kıyıdan mimarilerinin görünmesi mümkün olan ve bir dere kenarındaki Piyalepaşa Camii, sonra sahilde maalesef tersane vinçlerinin ve iki köprünün arasında bırakılan Azebhane yani kaptan-ı deryalığı zamanında Sokullu Mehmet Paşa’nın ona yaptırdığı cami, ardından Tophane’deki Kılıç Ali Paşa, onun ardından Molla Çelebi, onun ardından Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii gibi eserleriyle Galata’nın ve Boğaz’ın İstanbul yakasını süslemiş ve damgasını vurmuştu.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Nasıl korumalı
PİYALEPAŞA BOĞULUYOR
Tabii 1950’lerdeki istimlakte Sinan Paşa Camii’nin etrafındaki hamam ve külliye yok edildi, şimdi de Molla Çelebi Camii, Martı Projesi’yle gölgeleniyor. Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii ise Menderes’in gudubet antrepolarını ısrarla devam ettirmeye çalışanlar yüzünden aynı akıbete yürüyor. Unutmayalım, söz konusu yer bir dolgu alanıdır.
Piyalepaşa’nın etrafı ise İstanbul’un en berbat yapılanmasına maruzdu. Bir ara camiye kadar sokulan Kuran kursunu dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın müdahalesi önleyebildi. Şimdi de doğrusu Piyalepaşa Camii etrafındaki yapılanmaları hoş karşılamak mümkün değil. Tıpkı Suudilerin Kâbe’yi ortaya alıp boğan yapıları gibi, Piyalepaşa’yı da İstanbul boğuyor.
Haberin Devamı
Nasıl korumalı
ETRAFI BOŞ TUTMALI
Aklı başında bir memlekette olsak Kasımpaşa bölgesinin idaresiyle yükümlü ve deniz zaferlerimizin 16. yüzyıldaki ünlü amirali Piyale Paşa’nın bu camisini Mimar Sinan gibi korur, etrafındaki tepelerin hepsini yeşilliği, hiç değilse ahşap yapılarıyla bırakırdık. Olabilecek en çirkin yapılanmanın ortasında dünya mimarisinin cevher bir eseri sesini çıkarmaya çalışıyor.
Caminin içindeki çini levhalardan bir bölümünü çalıp götürmüşler. Aynı şey Karagümrük’teki Mesih Mehmet Paşa Camii’nde de görülüyor. Üsküdar’da Valide-i Atik’ten götürülen çini pano, zedelenerek geri getirilebildi ve yeniden monte edildi. Mimar Sinan’ın camilerinde taşla çini ustaca ve büyük sadelikle sergilenir. Onun binalarının formu, bilhassa çarşı mıntıkalarındaki eserleri (mesela Rüstem Paşa Camii), çarşı esnafının zulmüne uğrar.
Haberin Devamı
Çirkin yapılarla göğe doğru tırmanan İstanbul’da hiç değilse göz zevkimizi, ruhumuzun dinlenmesini Sinan’ın eserleriyle koruyabileceğimizi unutmayalım. O camilerin etrafını boş tutabilsek ne olur? Bu kadar mı muhtaçsınız ey amatör mimarlar ve inşaatçılar?
Nasıl korumalı
YÜZLERCE ESER ONUN EKOLÜNDEN
MİMAR Sinan uçak devrinde yaşamadı, ona mal edilen eserlerin hepsine yetişip teftiş etmesi mümkün değildi. Osmanlı coğrafyasının dört bir yanına yayılan bu 350-400 civarındaki eserin hepsinin tersimine, inşaatına dikkat etmesi de mümkün değildir. Gerçi 100 yaşına yakın, dinamik bir mimar olarak ölmüştür ama bu yüzlerce eserin de onun ekolünden, tarzından, anlayışından yetişen insanların elinden çıktığı bellidir. Ünlü Mostar Köprüsü’nün mimarı Hayreddin mesela onun yetiştirmesidir.
Nasıl korumalı
İSTANBUL’DA MUTLAKA GEZİLMESİ GEREKEN ESERLERİ
MİMAR Sinan’ı anlamak ve sahiplenebilmek için şu eserleri mutlaka görünüz.
1- Üsküdar’da iskeleye yakın Mihrimah Sultan Camii ve ‘Kuşkonmaz’ adıyla da bilinen kutu gibi eser Şemsi Paşa Camii.
2- Galata ve Boğaz’ın Rumeli yakasında Unkapanı köprüsüyle Metro Köprüsü arasında kalan, Azapkapı Sokullu Camii.
3- Kasımpaşa Deresi’ndeki Piyalepaşa Camii.
4- Tophane Kılıç Ali Paşa Camii.
5- Eminönü’nde Rüstem Paşa Camii.
6- Sultanahmet meydanının Marmara’ya bakan kanadında Sokullu Mehmet Paşa Camii.
7- Ve tabii Süleymaniye Camii ile Edirnekapı’daki diğer Mihrimah Sultan Camii.
Başkalarına ulaşmanız zor olabilir ama Sinan eserleri bunlarla bitmiyor. İstanbul’un her yerinde hamamları, imparatorluğun her tarafında kervansarayları, köprüleriyle muhteşem bir dâhi var. Yurdu ve milleti sevmek için alkışlayacak adam arıyorsanız, asırlarca bu millete iftihar vesilesi olanların önünde eğilin.
Şehircilik anlayışımızı neden gözden geçirmeliyiz?
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 30, 2017 19:105dk okuma
Paylaş
Türkiye şehirleri yeşil alan kadar insanların ruhi dinlenmesi ve maziye dönerek günün gulgulesinden bir nebze olsun kurtulmaları için eski eserlerin bulunduğu çevreleri, eski sokakların bazılarını korumak zorundadır. Peki bunu nasıl yapmalı? Örneğin Osmanlı payitahtının muhteşem eseri Süleymaniye Külliyesi’nin ara yollarını parkeden kurtarmak için(!) bayağı bir şekilde asfaltlanmasına olumlu bir örnek demek mümkün mü?
Haberin Devamı
SON kırk yıl içinde Türkiye bütçeleri büyüdü. Belediyelerin bütçeleri ve imar imtiyazları da gelişti. Turist sayısında artış olduğu gibi bu artışın içinde Doğulu ülkelerden gelenlerin oranı da büyüdü. Bütün bu boyutlar bir araya gelince şehir merkezlerinin sadece eski mescid, kervansaray, medreseler gibi binalarla değil umumi olarak etraflarıyla da birlikte ele alınması gibi bir dönüşüm de programa girdi. Ne var ki Türkiye bürokrasisinin doğal çevre ve tarihi mirası bir araya getirme konusundaki bilgisizliği bir sorun olarak ortaya çıktı.
Mesela Sivas’ta veya Erzurum’daki Selçuki eserlerinin etrafı düzenleniyor; bu olumlu bir puan. Ne var ki etraf meydan taşla, Çin granitleriyle kaplanıyor; ağaçlar kesiliyor, onun yerine çiçek tarhları konuyor. Bu çiçek tarhlarının etrafına da Taksim’de görüldüğü üzere 5-10 güvenlik görevlisi dikiliyor. Manzaranın pek elim olduğunu kimse inkâr edemez. Zavallı çiçekleri vahşi hemşehrilerin koparmasından kurtarmak için korumalara muhtacız.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Mesela Erzurum’da Yakutiye Medresesi, Sivas’ta Çifte Minare’nin etrafında eskiden ağaçlar vardı; çünkü bu Selçuklu devrinde de böyleydi. Meydanlar topraktı veya daha doğal bir şekilde taş döşenmişti. Bunu tamamıyla Çin granitiyle kaplamak için ağaçları kesip çiçek ekmenin pek gerekli olduğunu söyleyemeyiz. Selçuklu ve Osmanlı mimarisi ağaçla güzeldir.
Şehircilik anlayışımızı neden gözden geçirmeliyiz
(Lale koruması)
SÜLEYMANİYE’Yİ KURTARMA(!) ASFALTI
Osmanlı payitahtının muhteşem eseri Süleymaniye Külliyesi’nin ara yollarını parkeden kurtarmak için(!) bayağı bir şekilde asfaltlıyorlar, bu ameliyenin hangi restorasyon ve çevre uzmanlığı ve tarihi bilgiyle bağdaştığını sormayın. Bu yeni Türkiye’nin çevre anlayışıdır. Bu çevre anlayışında mermer, olmadı beton kalıp daha makbuldür. Çiçekçilik olumlu bir gelişme olarak benimsendi ama ağaç düşmanlığı da aynı oranda artıyor.
Yeşilliğin, bahçenin hatta korunun bulunmadığı bir Selçuklu-Osmanlı şehircilik anlayışı düşünülemez. Bu istisnai çevre bozulması bir an evvel bilimsel yöntemlerle tedavi edilmeli ve şehirlerin nasıl korunacağı hesaba katılmalıdır. Mesela İran’da ve Lübnan’da, Arnavutluk ve Bosna’da yeşil korunarak restorasyon yapıldığı halde Şark’ın bazı yerlerinde en başta Suudi Arabistan’da ve maalesef Türkiye’de ağacın ve korunun geleneksel şehir ve binaların restorasyonunda yeri yoktur.
Haberin Devamı
TOPKAPI SARAYI GAYRETLİ İNSANLARI BEKLİYOR
19. yüzyılın Avrupa şehirlerinde modernleşme tabiatın hatta tarihin bir ölçüde tahribine dayanıyordu. Viyana ve Peşte, asrın inceliğinin eseri olan muhteşem konut binaları ve resmi binalarla süslenirken yeşilliğe çok önem verilmemişti. Viyana’da Ring denen muhteşem caddenin açılışı sırasında bir tek metrekare bile bırakmadan surların hepsi yıkıldı.
Bu diğer şehirlere hatta bize de bulaştı. Galata Surları ortadan kalktı. Beyoğlu (Pera) büyük ölçüde tabiatın tahribine dayanarak bugünlere geldi. Buna karşılık Suriçi İstanbul ve Anadolu yakası son yirmi yıla her evin bahçesindeki serviler ve meyve ağaçlarıyla direndi. Planlı bir şehircilik yapıldığı ve kamusal bahçelere önem verildiği söylenemez. Bu alana ilk el atan II. Meşrutiyet devrinin ünlü İstanbul belediye başkanı ve operatör Topuzlu Cemil Paşa’dır. Suriçi’nde Gülhane Bahçesi ve Tepebaşı onun eseridir. Ne var ki Topkapı Sarayı’nın denize bakan alanının tekrardan bahçeleştirilmesi, kullanılmayan demiryolunun sökülmesi ve halkın tenezzühüne (gezi) açılması işi gayretli adamları bekliyor.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Türkiye şehirleri yeşil alan kadar insanların ruhi dinlenmesi ve maziye dönerek günün gulgulesinden bir nebze olsun kurtulmaları için eski eserlerin bulunduğu çevreleri, eski sokakların bazılarını korumak zorundadır. Nitekim Yedikule Samatya’daki birkaç yıl evveline kadar mevcut ahşap ev dolu sokakların artık yap-satçıların eline düştüğü, hem çirkinlik hem de havayı bozan yapılar olarak ortaya çıktığı malum.
MEVLÂNÂ MÜZESİ’NDE BİR GARİP ÇALIŞMA
MEVLÂNÂ Müzesi’ni güya genişletmeye kalkmışlar. Kimselerin haberi yok. Kültür Bakanlığı’ndan birkaç kişi karar vermiş olmalı. Belki müzenin o alanda uygun bir şekilde genişletilmesi düşünülebilir ama şart değildir. Hele bu genişleyen bölüm sahadaki eski mezarlıkları tahrip etme ve nakli kubur kaidelerine bile dikkat etmeden kabirlerdeki iskeletlerin ortaya çıkıp saçılmasıyla yapılıyorsa küstahlığın ne dereceye ulaştığını düşünebilirsiniz. Ayrıca bu blokta mezar taşı (şahide) bulunmuş değil; bu kabir taşları daha evvelden mi yoksa yakın zaman da mı yok oldu, nereye gitti, araştırılması gerekir.
Haberin Devamı
Mahalli basın bu konuya el attı. (Pusulahaber’de fotoğraflar yayınlandı.) Mevlânâ Dergâhı çevresindeki mezarlık, Konya tarihi, dolasıyla Anadolu tarihi bakımından çok önemli şahsiyetlerin defnedildiği bir alandır. Bu ilgisizliği anlamak mümkün değil. Müzeye yapacağınız ek binayı 200-300 metre hatta yarım kilometre uzağa yapabilirsiniz, çevrede buna müsait binalar ve arsalar var. Bu saygısızlığın gereği ne? Herkese mukaddesat öğreten Konya’nın ayanı ve okumuşları uyuyor mu? Görülüyor ki gidişatta merkez bürokrasi kadar mahalli halk ve yetkililer de kusurludur.
Şehircilik anlayışımızı neden gözden geçirmeliyiz
NE OLACAK?
DUYDUĞUMA göre Kulesi Askeri Lisesi müze olacakmış. Askeri Lise’nin içinde askeri modernleşmemizin bu ünlü ocağının 200 yıla yaklaşan hayatını anlatan bir müze zaten vardı. Eğer kastınız binayı Şehir Müzesi haline getirmek ve arkadaki sahayı yutmaksa iş değişir. Bu haberin doğrulanması veya tekzibini yayınlayacağımı şimdiden belirteyim. İstanbul’da şehir müzesi yapılacak alan Yedikule Gaz Fabrikası’na ait olan bölge ve buradaki tesisler ve lojmanlardır.
Haberin Devamı
Şehircilik anlayışımızı neden gözden geçirmeliyizERDOĞAN TEZİÇ (7 NİSAN 1936-23 NİSAN 2017)
1936’lı kuşağındandı. Bu kuşak, Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınları için de bir geçişi temsil eder; bir imparatorluğun hayatından Cumhuriyet’e geçiş. Fakir Türkiye’nin şartlarında fedakârlık ve hizmet fikri vardır. Zor yaşadılar. Dünyayı gezme ve görme imkânlarına geç kavuştular. Öbür yandan daha sonraki kuşaklara göre, iyi eğitim kurumlarına girenler gerçekten iyi eğitim aldılar.
Erdoğan Teziç Suriçi İstanbullusudur. Eski Türk hayatını bilir. Dünyaya Galatasaray Lisesi ile açıldı, bu bir şanstır. Ben onu tanıdığımda genç bir hukuk bilginiydi, merhum profesör, herkesin hocası Tarık Zafer Tunaya’nın talebesi ve doçentiydi. Derken Galatasaray Üniversitesi kuruldu. Kendisine saygım iki kat arttı. Coşkun Kırca’nın hazırladığı mükemmel kanunun çerçevesinde üniversitede çok önemli bir faaliyet gösterse de emeğini liseye yoğunlaştırmıştı.
Başarılı hem de çok sevilen bir lise müdürü oldu. Asırlık lisenin eğitim bakımından dirilmesinin usta yöneticisi odur. İlginç yeniliklerinden biri de liseye yardımcı dil olarak Latinceyi koymasıdır. Fransız eğitiminin esasına, klasik dünyaya yöneliş Fransa’da bile zayıflarken bizim Galatasaray Lisesi önem vermişti.
Rektör yardımcılığı döneminden sonra Galatasaray’ın rektörü oldu. Beni üniversitesine davet ettiği vakit fazla düşünmeden kendi ocağım Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni terk ettim. Çünkü inanıyordum ki Coşkun Kırca ve Erdoğan Teziç gibi kadrolarla statüsü mükemmel olan bu üniversite çok şey yapabilir. Mutlu bir öğretim üyeliği dönemi geçirdim. O yüzden gerçekten kendisine ve arkadaşlarına müteşekkirim.
Ölüm insanlar için mukadder ama her zaman için özleyeceğimiz bir portre olarak Galatasaray Üniversitesi’nin ve lisesinin tarihinde yerini aldı. Türkiye’nin kendini yetiştiren ve geniş coğrafyanın her yerinde saygı görmeyi hak eden bir hocasıydı.
2. Dünya Savaşı bitti ama etkileri devam ediyor
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Temmuz 28, 2017 12:405dk okuma
Paylaş
72 yıl önce bugün, 7 Mayıs 1945’te İkinci Dünya Savaşı sona erdi.
Haberin Devamı
Almanya adına Mareşal Keitel’in imzaladığı mütarekeden önceki olaylar şöyle cereyan etti: Almanlar 25 Nisan’da Finlandiya’yı terk etmişlerdi. Mussolini, Kuzey İtalya’da İsviçre sınırına geçerken aynı gün partizanlar tarafından sevgilisi Clara’yla birlikte infaz edildi. Bu, İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nin sona erişi demekti. Hakiki İtalya iki yıl evvel Müttefiklerle birleşmişti. Harbin büyük tahribatından da bu sayede kısmen kurtulmuştu. Orada krallık henüz yapılacak referanduma kadar devam edecekti. Almanya’nın akıbeti Tahran, Yalta ve Potsdam’da karara bağlanmıştı. İlginçtir Tahran’da Roosevelt Almanya’yı tarımla geçinen, sanayisi sınırlı bir ülke haline indirgemek isterken, Stalin gelecekteki Almanya’ya karşı yaşam şansı veren bir tavırdaydı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Müttefik ordular İtalya ve Normandiya üzerinden kıtayı kurtardılar. Doğudan gelen Sovyet Kızıl Ordusu ise bugünkü Almanya’nın doğu kısmını ve Berlin’i Almanlardan temizlemiştir. Berlin, Sovyet işgal bölgesinin ortasındaydı ve bilahare dört müttefik tarafından işgal görevi paylaşıldı.
İşgal görevinin içinde yıkılan Avrupa’nın aç kitlelerini doyurmak da vardı. Şurası açık: Bu görevi en iyi Amerikan işgal kuvvetleri yerine getirebildi. Ama Sovyet Kızıl Ordusu başka bir şey yaptı. Auschwitz gibi ölüm kamplarındaki binlerce insanı kurtardılar ve hayata dönüşü sağladılar. 12 Ağustos 1945’te Oder–Neisse hattı Sovyet işgal bölgesinin sınırı olarak tespit edildi. Almanya’nın doğusu ve Königsberg Polonya’ya bırakıldı. Königsberg’in kuzey kısmı Kaliningrad olarak Sovyetler tarafından ilhak edildi. Rivayetlerden birine göre Stalin, 1941’de Leningrad civarında Katherine Sarayı’ndan Naziler tarafından çalınan ‘Kehribar Oda’nın tazminatı olarak Königsberg’in yani Kaliningrad’ın kehribar kaynaklarına el koymak için bu ilhakı yapmıştır.
Barış anlaşmasına katılan devletlerden Romanya, Macaristan, Bulgaristan’ın söz ve hareket hakkı çoktan karar altına alınmıştı. Bu, Sovyet işgal yönetimine bırakıldı ve Avrupa bu sefer Amerika’yı da içine alarak yeni bir gerilim dönemine girdi.
Haberin Devamı
İkinci Dünya Savaşı şu ana kadar dünyanın ahvalini değerlendirmek yani tarih yazmak konusunda önde giden kıtayı en çok tahrip eden savaştır. Bu yüzden zihinleri hep meşgul eder. Bir kere Avrupa Yahudiliği ciddi bir imha ameliyesinden geçirildi. Aynı şey Avrupa’daki Çingeneler için de söz konusu. Gelişmiş bir bürokrasinin mühendislik, kimya ilimi ve teknolojinin eseri olan ölüm kampları o güne kadar beşeriyetin tanıdığı bir olay değildi.
Maalesef milyonlar yok edildi ve bu çok yakın bir tarih. Hiçbir şekilde benzeri olmayan, kendine özgü bir cinayet ve sapıklık. Avrupa ikiye bölündü. Kırk sene sonra Doğu Avrupa’daki komünist rejimler yıkılıp Avrupa dünyası tekrar birleşirken görüldü ki, 1940’tan evvelki Doğu Avrupa ve Batı Avrupa farklılığı çok daha fazla büyümüştür. Balkanlar’ın 19 ve 20’nci yüzyıl başlarındaki Avrupalılaşma süreci bu 40 yıl boyunca buzdolabına girmiştir.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Vakıa Doğu ve Batı Avrupa arasında ekonomik, endüstriyel farklar vardı ama bu entelektüel bakımdan geçerli değildi. İkinci Dünya Harbi’nden evvel Çekoslovakya seçkin bir demokratik cumhuriyet ve bir burjuva toplumuna sahipti. Aydın sınıfı Fransa ve Almanya’nın bile yer yer çok önünde giderdi. Macarlar Orta Avrupa’nın seçkin bir ülkesini oluşturan halktı. Bütün bu pırıltılar mazide kalmıştır.
2. Dünya Savaşı bitti ama etkileri devam ediyorHİTLER PARİS’İN YIKIMINI EMRETMİŞTİ
Harpteki nüfus kaybı bir müddet sonra telafi edildiyse de kıtanın mukadder gerilemesi bugün ortaya çıkıyor. Şimdi dünya bu krizlerle meşgul. Çin, Japonya ve Kore... Uzakdoğu’nun bugünkü krizi tamamen İkinci Dünya Savaşı yıllarından kaynaklanıyor.
Haberin Devamı
Bazı ahvalde Avrupa ülkelerinin bile farkına varmadığı asıl büyük felaket ise bilim ve sanat alanındadır. Almanların 1960’lardaki sorusu: “Biz hâlâ şairlerin ve düşünürlerin milleti miyiz?” Cevap, hayırdı. Almanya, Polonya ve Avrupa’nın üniversiteleri ve edebiyatı eski gücünü kaybetmiş gibi. Bu beşeriyetin umumi bir zaafı mı, yoksa hem kendi ülkesini hem işgal ettiği ülkelerdeki maddi eserleri ve münevverleri tahrip yoluyla bitiren Nazi Almanyası’nın fiili midir?
Hitler, Varşova’nın tahribini emretti ve yerine getirildi. Aynı emri Paris için de vermişti; ne var ki Fransız-Alman tarihi kültürel birliğine inanan garnizon komutanı bu emri yerine getirmedi. Müttefik kuvvetleri de İtalya’nın güney kesimlerini tahrip etmeden geçmediler doğrusu. Alman şehirleri de tahrip edildi ama Almanların yaptığı tahribatın sonu yok. Nazilerin, Rusya’daki parkların çamlarını bile Noel için acımadan tahrip ettiği bilinir. Hâlâ daha işgal edilen ülkelerden çalınıp toplanan sanat eserleri aranıyor ve bulunmaları için toplantılar yapılıyor, tazminat talep ediliyor.
Haberin Devamı
‘BİZ NE YAPABİLİRDİK’ TARTIŞMASI
İkinci Harp’ten sonraki sınırlardan herkes çok memnun mu? Almanya kaybettiği topraklar için ses çıkarmıyor ama aynı şeyi Romanya için söylemek söz konusu değil. Tabii Macarlar için de. Bir asır geçince başka bir Avrupa ortaya çıkacak gibi. Böyle bir Avrupa’nın çok erkenden oluşacağına inananlar son gelişmelerle biraz sukutuhayale uğradı. İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin rolü neydi? İddialar çok ama bunların bir kısmı gerçekçi analizlere dayanmıyor. “Savaşın dışında kalmakla fırsat kaçırdık; 12 Adalar bizim olabilirdi” diyenler var. Hiç gerçekçi değil. Almanlarla anlaşarak elde edilen kazançlar anında daha feci kayıplara konu olabilirdi. Hariciye personelini ve devlet büyüklerini Almancı ve İngilizci ayrımlarıyla tanıtan kitaplar var. Bu konuda soğukkanlı yorum getiren Selim Deringil’in ‘Denge Oyunu’ kitabına bakılabilir. İkinci Dünya Savaşı’na dair bir önemli kaynak da daha evvel pek fukara çevirisi yapılan, bugünlerde tam çevirisi yayınlanan Mussolini’nin damadı ve İtalya Dışişleri Bakanı Kont Galeazzo Ciano’nun ‘Savaş Günlükleri’dir.
Şu kadarını söyleyelim, Numan Menemencioğlu veya Şükrü Saracoğlu gibi devlet adamları Almancı; diğerleri İngilizci gibi ayrımların ciddiyetten uzak olduğunu belirtmeliyiz. Türk memuru her şeyden evvel yukarının emrini dinler ve ona göre yani oranın verdiği mizansene göre rolünü oynar.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde NATO’ya ve Batı blokuna yanaşmamızın asıl etkeni Rusya’nın saldırı tehlikesi kadar ordunun donanımındaki perişanlıktı. Savaşın uzun dönemli etkileri oldu. Şunu belirtmek gerekir: Uzun, sıkıntılı ve hemen her sosyal sınıfın hayatını berbat eden kaçınılmaz politikalar CHP’yi uzun yıllar siyasi iktidardan uzak tuttu. Fakat aynı zamanda ithalat yapamamaya ve her şeyi ihraç etmeye dayanan dış ticaretin getirdiği döviz birikimi savaştan sonraki gelişmenin de motoru olmuştur.
MEVLÂNÂ MÜZESİ’NDE GELİŞMELER
PAZAR günkü yazımız yayımlanmadan hemen önce Konya Büyükşehir Belediyesi’nin Mevlânâ Müzesi bahçesindeki usulsüz kazıyı, mezarların açılmasını ve tasarlanan bina inşaatını durdurduğunu öğrendim. Bu hassasiyet dolayısıyla belediyeyi kutlamak gerekir. Mahalli gazetecilik görevini iyi yapan Pusulahaber gazetesi takdire şayan bir organ ama maalesef Konya’nın büyükşehir olması Konyalıların bütün büyükşehirlerde olduğu gibi şehirleriyle ilgilenme derecesini azaltmış görünüyor.
Uydurulan palavralar neye dayanıyor
#Mustafa Kemal Atatürk#Atatürk'e Hakaret#Tarih
Mayıs 14, 2017 08:535dk okuma
Paylaş
Atatürk’e, ailesine ve silah arkadaşlarına yönelik saldırılarda amiyaneliği anlamak güç değil. Sebep bizim hazin çağdaşlaşmamızdır. Kasabalara gerçek bir eğitim götüremedik. Mektep bitirenlerin gerçekleri yansıtan bir yorumuna rastlamak zor. Kulak dolgusu, dedikodu yöntemi tarihçiliğe de yansıyor. Sözü edilen insanların biyografilerinin ne kadar çarpıtılarak ve noksanla ele alındığını görünce dahi bunu anlarsınız.
Haberin Devamı
BİR televizyon kanalının geçen haftaki tarih programında kendi içinde bütünlük arz etmeyen ve belirli bir çerçevede ele alınamayacak konular görüşüldü.
Aslında konular görüşüldü demek de fazla iltifat olur. Kahvehane köşelerinde, 50 yıldır tekrarlanagelen bazı yaveler ilk defa bu kadar açıklıkla TV ekranına da getirildi. Falanın annesi babası şu işi yapardı, filan şöyledir demek hiç kimsenin hak etmediği söylemlerdir. Her şeyi bir yana bırakalım, Türkiye cumhurbaşkanlarının ilki ve tabii bazılarının asıl rahatsız olduğu konu Kurtuluş Savaşı Başkomutanı, TBMM Reisi, Yeni Türkiye’nin kurucusu ve silah arkadaşlarının aralarındaki ilişkilerini abartarak yorum yapan çevreler, maalesef bu sefer de doğrudan doğruya Atatürk’ün ailesine el attılar.
ANSİKLOPEDİLERDE DEDİKODU
Bu amiyaneliği anlamak fevkalade güçtür demeyin. Sebep bizim hazin çağdaşlaşmamızdır. Kasabalara gerçek bir eğitim götüremedik. Mektep bitirenlerin gerçekleri yansıtan bir yorumuna rastlamak zor. Kulak dolgusu, dedikodu yöntemi tarihçiliğe yansıyor. Sözü edilen insanların biyografilerinin ne kadar çarpıtılarak ve noksanla ele alındığını görünce dahi bunu anlarsınız. Mesela sözünü ettikleri yorumlarda Afet İnan Hoca’nın akademik kariyerinin ciddiyetle tetkik edilmediği anlaşılıyor. Bizim millet biyografiyi takip etme alışkanlığına sahip değildir. Birisinden dedikoduyla bahsetmeyi tercih ederler. Aynı yöntemi gazetecilikte de kullanırlar, hatta ansiklopedicilikte de.
YALANA SAHTE EVRAK
Bir tarihte Cumhuriyet gazetesinde Profesör Saffet Rıza Alpar için “Babası Rıza Paşa da Atatürk’e düşmanlığıyla biliniyor” diye bir ibare kullanılmıştı.
Gazete, Rektör Saffet Rıza Hoca’ya karşıydı. Ancak babasıyla uğraşmasının anlamı neydi? Balkan Harbi’nin kahraman komutanlarından biri olan İşkodra müdafii Hasan Rıza Paşa o mevkide şehit düşmüştür. Şehadetinden evvel kendisine ikinci kere terfi ettiği mirlivalık (tuğgenerallik) beratı harp madalyası ve kılıcı ulaşmıştı. Gazi Mustafa Kemal Paşa’yla hayatta hiç tanışmadığı biliniyor, hatta gıyaben tanıdığı bile şüpheli çünkü yaş ve rütbe farkları var. Bir başka ansiklopedide Karadağ Muharebesi’nde şehit düşen ve Tanzimat döneminin reformcu askerlerinden, Nâzım Hikmet’in ceddi Mustafa Celaleddin Paşa yani Polonya aristokrasisi arasındaki unvanıyla Kont Konstantin Borjecki’den ‘Bir Polonya Yahudisidir’ diye bahsediliyordu. Burada önyargı ile bilgisizlik yan yana gitmektedir.
Daha beter bir olay var: Çok yakın zamanda gazetenin biri ‘İnönü’ye Atatürk’ü öldürtmek’ ve bunun için ‘Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’ya İnönü’ye destek ve koruma teklifi mektubu yazdırtmak’ gibi dâhiyane bir sahte evrak üretti! Ne var ki 1930’lara ait bu mektubun TBMM rumuzu bilgisayardan çıkmaydı. Olaylar da saçmaydı, kurgunun aktörleri de yanlış tasnif edilmişti. Bu sefer de bağıra bağıra Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Zübeyde Hanım için yalan yanlış tasnifler yapılıyor.
50 YILLIK PALAVRA
“Bu 50 yıllık palavra neye dayanıyor” derseniz, Türkiye’de nüfus kayıtlarının geç tutulması, mevcutların iyi korunamaması, hatta zaman zaman kasaba nüfus memurluğu arşivlerinin sözde yanmasından ileri gelen bir sorundur. Mevcut belgeliklerimizin çeşidi ve türü değişik. Katolik ve Protestan Avrupa’da herhangi bir köyün kilisesinde bulunabilecek vaftiz, nikâh ve cenaze kayıtlarına Doğu’da rastlanmaz. Sırf İslam dünyasında değil, Ortodoks Hıristiyan âleminin kiliselerinde de bu tür açıklar vardır.
Dolayısıyla uydur uydurabildiğin kadar! Türkler soyunu, sopunu ve unvanını yaşadığı şehrin ve mahallenin halkının hafızasına ve ön planda da sülalelerine terk ederler. Hemşeriler ve akrabalarla ilişki ailemiz ve bizim tarihi kimliğimizin nüfus ve tapu kaydıdır. An şart ki Balkan Savaşları, Rusya’nın işgalleri gibi olaylarla vilayetler elden çıkıp insanlar perakende dağıldıkça toplumsal kayıtlar zayıflar. Her ailenin ve Rumeli’nin her evladının başına gelen bu felaketten istifade etmek çakallığı ise son 50 yıldaki bazı geri zekâlıların marifetidir. Bunlara yüz verilmemesi gerekir. Hukukunu müdafaa edemeyecek tarihi büyüklerimizin savunmasını tarihçiler ve tarih bilenler yapmalıdır. İstiklal Savaşı komutanlarıyla didişmeye kalkan sivri zekâlıların bu faaliyetlerinin arkasında tarihçilik merakının hatta ideolojinin ağırlık kazandığına inananlardan değilim, saikler başkadır. Türk tarihinin kurumları ve büyükleriyle didişmek, yani tahripkâr bir milliyetçilikle ortaya çıkmak bize ve bazı toplumlara has olaydır.
Uydurulan palavralar neye dayanıyor
HALK HAREKETE GEÇTİ
Bu son programla devlet mekanizması ama esasen de halk harekete geçti. Belirli yayınlar ve dergiler toplatıldı veya mağazalar satıştan kaldırıldı. Sosyal medya tepki gösterdi, Başbakan Binali Yıldırım ve Avrupa Birliği Bakanı Ömer Çelik malum programı protesto etti. Tarih çarpıtmayla siyaset yapma eğiliminin de böylelikle eriyeceğini umarız.
Uydurulan palavralar neye dayanıyor
TAHRAN'DA TÜRK EDEBİYATI GÜNLERİ
TAHRAN Kitap Fuarı 30’uncu yaşını tamamladı. Beynelmilel bir kitap fuarı olarak biliniyor. Şüphesiz ki komşu ülkelerin hepsinin pavyonları var. Türkiye de buna dahil. Farsça konuşan dünya yani Afganlılar ve Tacikliler de önemli yayınevleriyle bu fuara katılıyorlar. Fuarda bu yılki yenilik İtalya’nın misafir ülke, İstanbul’un ise misafir başkent olmasıydı. Türkiye’den birçok yazarımız fuarda konuşma yaptılar. İranlıların Türkiye’ye ilgisi büyük. Edebiyatımızı takip ediyorlar ve bir acı gerçeği itiraf edelim: Dış dünyada Türk etnisinden sayılan devletlere kıyasla bile İranlıların hem çağdaş Türk edebiyatı hem de eski edebiyatımıza büyük ilgileri var. Bu alanda çalışanların sayısı başka ülkelerdekine göre çok daha fazla. En yüksek sayıda olmasalar bile çok ciddi araştırmalar yapıyorlar.
Otuz yıldır milyonla ziyaretçi çeken bu fuar düzeni iyi gidiyor. İlk zamanlar Tahran Hilton kenarındaki sahada yer alıyordu. Bugün daha uzak bir mıntıkada ama pavyonlar daha düzenli ve geniş; bu kadar kalabalık sayıdaki okuyucunun ziyaretinde izdiham yaşanmıyor. Farsça, Doğu’da en çok tercüme yapılan dil. Sayı bizim önümüzde ama en dikkat çeken yönü Arap çeviri dünyasının çok daha önünde olması. Sadece modern yazarlarımız değil Kâtib Çelebi ve Fuzuli’nin Türkçe divanı bile çeviriler arasında. (Fuzuli’nin Farsça ve Arapça divanları kuşkusuz apayrı ve kendine özgü zenginlik.)
Tahran’da bu yıl Türkçe kitaplar ve Türk yayınevleri makbuldü. Seneye bunların daha çok okunacağına hiç şüphemiz yok. İki ülkenin tarihteki kültürü bağlaşık; aynı şeyin bugün de olması gerekiyor.
.
2 başkent 2 kader
#İlber Ortaylı#Yazarlar#Hürriyet
Mayıs 21, 2017 13:365dk okuma
Paylaş
Yıllar evvel Roma’yı ilk defa gördükten sonra, bu şehir rüyalarıma bile girer oldu. Yollarını günlerce arşınladığım, sokak sokak gezdiğim bu şehri çok beğenmiştim. Daha o yıllarda kendime sordum. Böyle bir başka şehir var mıydı? Cevabı hemen buldum: İstanbul... O zamanlar bu kıyası daha rahat yapıyorduk. Şimdi neden zorlaştı? Romalılar, şehirlerine babalarının evi gibi bakıyorken, biz neden ‘Birinci Roma’dan daha görkemli olan ‘İkinci Roma’yı çirkinleştirmeye çalışıyoruz?
Haberin Devamı
İtalya bütün tarih seven gençler gibi benim de hep gezip görmek istediğim bir yerdi. Hayatın tuhaf cilvesi, bir buçuk yaşındayken bulunduğum ve elbette hatırlamadığım bu şehre bir daha yıllar boyu gidemedim. Bununla beraber, oldukça genç yaşta Venedik ve Trieste’yi, ardından da biraz gecikmeyle Floransa’yı gezebildim. Hem de doya doya.
2 başkent 2 kader
Fakat 1970’lerin başına dek Roma’yı hâlâ görmemiştim. İtalya’ya kuzey tarafından her adım atışımda Roma liste dışı kalıyordu. Çünkü İtalya seyahati insanı oyalayacak kentlerle doludur. Hele bana göre İtalya’nın en çok özleneceği yeri Apeninler’in kuzeyindeki o soğuk dünyadır. İtalya Avrupa medeniyetinin başlangıcı ve arasıdır. Yıllar geçti. Nihayet bir gece ‘late night show’ denilen sinema gösterisinde Fellini’nin Roma’sını seyrettim (Bu arada Viyana’da Pasolini ve Fellini’yi tanıdığımı söylemem gerekir). Artık Roma’yı muhakkak görmem gerekiyordu.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ROMA’NIN ÇAMLARI ROMA’NIN MERDİVENLERİ
Filmi izlememin hemen ardından, 1972’de Roma’yı nihayet gördüm. Kitaplardan tanıdığım Roma’nın hakikisi beni çarptı. Dönüşümü de erteleyerek şehirde üç haftayı aşkın bir süre kaldım. Bütün şehri sokak sokak gezindim; hatta Via Appia’yı bile tabanvayla keşfettim.
2 başkent 2 kader
Harita, rehber ve kahve, işte bu 23 günün araçlarıdır. Gezileri her zaman yalnız yapmak iyidir; daha çok öğrenirsiniz. Yanımda kötü bir fotoğraf makinesi de vardı. Pini di Roma (Roma çamları), Roma’nın merdivenleri, Batı edebiyatını, müziğini ve resmini niye etkilemişti, anlamıştım.
DÜNYADA VAR MI BÖYLE BİR BAŞKA ŞEHİR?
Roma, oradan ayrıldıktan sonra bile rüyalarıma giren bir şehir oldu. 45 sene evvelki Roma ve İtalya bugünkü gibi değildi. İtalya genç nüfuslu bir ülkeydi. Roma canlıydı. Bugün çöküntü mıntıkası dediğimiz semtlerinde mütevazı alt-orta sınıf insanlar yaşıyordu. Via Veneto, Gianicolo, Trastevere ve Vatikan civarındaki zengin semtler kadar buraları da ilginçti. Açık pencerelerden sokaklara taşan ışık, geç akşam yemeğinin çatal bıçak sesleri, kafelerdeki kalabalıklar Roma’da yalnızlık duygusunun oluşmasına fırsat vermiyordu. Bakımlı şehrin bakımsızlığı da bir başka ihtimam altındaydı.
Haberin Devamı
Siyaset ve iktisat dünyasında yolsuzluklarını çok duyduğumuz İtalyanlar ecdat mirasını korumakta fevkalade muhafazakârdırlar. Halk, baba evini ve şehirlerini korumayı düstur edinmişti bir kere. Böyle bir yerde hükümetler de gerekli yasal düzenlemeyi ve uygulamayı daha rahat yapar ve canla başla tarihi çevreyi koruyabilir. İtalya, henüz batı Avrupa’nın bazı şehirlerinde görülen hoyratlığı benimsememişti. Roma’daki yirminci günümün sonunda “Dünyada böyle bir başka şehir var mı” sorusu zihnime takıldı. Sorunun cevabını kendim buldum elbette.
İstanbul... Üç tarafı suyla kuşatılmış İstanbul yarımadası, iki yaka, Boğaziçi... Üstelik bir küçük İtalya diyebileceğimiz Pera, yani Beyoğlu bölgesi...
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Ama İstanbul’un yıkımı başlamıştı. Gerçi Suriçi’nde bir kısım semtler henüz Caterpillar’larla karşılaşmamıştı. Beyoğlu ise kendi yalnızlığını ve insan profilinin değişmesine rağmen fiziğini koruyordu. Ama yıkım başlamıştı. Sadece bugünkü İstanbul’u bilenler, şehri Roma’yla karşılaştırabilir mi, bilmiyorum. 1960’larda hatta 1970’lerin başında bu henüz mümkündü.
İKİ ROMA VAR ÜÇÜNCÜSÜ YOK
O günden bugüne Roma İmparatorluğu’nun iki başkenti bütün zihnimi ve heyecanımı kapsadı. Ama kuru heyecanla kalmadım. Roma’yı daha iyi incelemeye başladım. En mutlu tesadüflerden biri Roma Üniversitesi’nde çalışan Roma hukukçusu Prof. Pierangelo Catalano’nun tertiplediği ‘Da Roma Alla Terza Roma’ (Birinci Roma’dan Üçüncü Roma’ya) konferanslarının başlaması oldu. Birinci Roma’nın arkasından gelen ‘ikinci Roma’ hiç şüphesiz Konstantinopolis’ti.
Haberin Devamı
2 başkent 2 kader
Ben toplantıya Osmanlı İstanbul’u üzerine tebliğler vererek katıldım. Zaman zaman Tekin Akıllıoğlu, Havva Karagöz, Başak Karaman gibi meslektaşların katkılarıyla İstanbul’da da toplantılar yapıldı. Bugün 25 senedir bu konferanslara katılmış biri olarak söyleyebilirim ki bu toplantının iddiasının aksine tarihte üçüncü bir Roma yoktur ve olmayacak. Bizans’ı birinci Roma’nın uzantısı Hıristiyan bir başkent olarak alabiliriz. Zaten adı ‘Nea Roma’ydı; sonra da Konstantinopolis’ti. Osmanlı İstanbul’u, son Müslüman Roma İmparatorluğu’nun başkentidir. Konstantiniyye, Darussaadet, Darulhilafet ve İstanbul diye de anılır. Slav dünyasının Tsarigrad’ı, yani Çar şehriyle, şehrin kurumlarıyla, tarz-ı idaresiyle de birbirine benzer. Eski Roma da buğdayını ve etini dışarıdan getirirdi. Bu beslenme mekanizmaları aynen İstanbul’da da devam etti. Osmanlı’nın buğdayı ve eti Dobruca’dan, süt mamulleri Kırım’dan, pirinci Mısır’dan, meyve ve sebzesi etraftan gelirdi. Şehrin asayişini Roma’da ‘praetor’, Bizans’ta ‘eparh’, bizde ‘kadı’ sağlardı. Üçü de hem hâkim hem belediye başkanı hem de asayişle görevli subayların büyük amiri ve denetleyicisidir. Tarihte en kozmopolit geçinen şehirler dahi bunlar kadar düzgün, uyumlu ve kaynaşık bir kozmopolitliğe sahip değildir. Burada her milletin sesi çıkardı ama bir tanesi yönetirdi. Galiba İtalya’daki Roma’yla buradaki Roma’nın yani İstanbul’un müşterek tarafı da buydu. Bir ana unsur vardı ama öbürleri onun vazgeçilmez parçası olarak bu şehirlerde yaşamaya devam etmiştir.
ERGUVANLARDAN BİLE UTANIYORUZ
Bu tatlı tahlil, bu tarihi yorumlama, heyhat bugün şehrin haline baktıkça insanı tarumar eden manzaralarla ani bir balyoz yiyor. Aşırı yapılaşma, İstanbul’un her zaman için özgünlüğü olan küçük yeşil alanların yok olması, kargir ve ağacın kaynaması bugün artık yok. Bir gezi dönüşü iki genç işadamı “Roma güzel ama bakımsız kalmış, oraya gökdelenler yapsalar” gibi laflar ettiler. Galiba zihniyet farkı iki Roma arasında rahatlıkla görülüyor.
2 başkent 2 kader
Boğaziçi’nde erguvanlardan bahsetmeye utanıyoruz. Mayıs ayında Boğaz’ın erguvanları, denir ki, “Burada bizim ceddimiz, bize göre bin misli çoklukla var” demek için görünürler. Aklı başında hiçbir insan artık yüzü kızarmadan Boğaz’ın erguvanlarıyla övünemiyor.
Biz birinci Roma’dan daha görkemli olan ikincisinin camilerini gölgelemek için çirkin gökdelenler yapıyoruz. Birinciden daha yeşil ve onun kırmızıları kadar uyumlu taş yapıları yok etmek için plastik medeniyetini getirdik. Lüzumsuz süslenen hatta neye yaradığı tartışılan Haliç köprüleri ve ‘kanatlı’ rıhtımlarla neyi berbat ettiğimizin farkında bile değiliz. Geçmişte Boğaz’ın kenarındaki yeni Roma’da nüfus bu kadar sorumsuz artmadı ve sorumsuz yaşamadı. O eski Roma’da yaşayan köleler bile kendileriyle anket yapsanız Roma’yı sevdiklerini söylerlerdi. Roma tarih ve edebiyatının kalıntıları bunu gösteriyor. Oysa bizde belediye anketlerinde bile halkın önemli çoğunluğu İstanbul’u sevmediğini söylüyor.
İSTANBUL’U SEVENLERİN İSTANBUL’U OLMALIYIZ
İSTANBUL hâlâ Akdeniz’in metropolü. Onun nüfusuna ve mazisine benzer bir başka metropole, Kahire’ye benzeyen bir kadersizliğe düşmemek için şehrimize iyi bakmalıyız.
.Fetih kutlaması niye tartışılıyor!
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Mayıs 28, 2017 12:324dk okuma
Paylaş
Bugün de birtakım çevreler ‘Fetih niye kutlanıyor’ diye konuşuyorlar. Cevap çok açık olmalı: ‘Size ne?’ Umumi ahlak ve güvenliğe mugayir davranış olmadıkça bu gibi kutlamalar demokrasinin icabındandır, siz karşıysanız kutlamalara katılmayınız. Kuşkusuz bu temel ilke, bir sanat ve adeta fonetik bir mimarlık haline dönüşen kutlama tekniklerinin maskara edilmesi için geçerli olmamalıdır.
Haberin Devamı
İSTANBUL’un fethinin kutlanması uzun zamandır tartışma konusu. Kavga 1951-1952’den itibaren, muhafazakârların başta desteklediği hükümetin ve onun dışişleri bakanının karşısında yer alan grup tarafından başlatıldı. Şimdi işin biraz evveline gidelim. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları arasında bizce en önemlisi Türkiye ile Yunanistan’ın yakınlaşmasıydı. Hatta Bulgaristan’ın, Arnavutluk’un, Yugoslavya’nın komünist bloka dahil olduğu ilk yıllarda, Yunanistan Başbakanı Panayis Çaldaris bir Türk-Yunan konfederasyonundan bahsediyordu. NATO’ya birlikte girdik. Bu yakınlığın sonucunda, Yunan Kralı Paul ve Kraliçe Frederica’nın geldiği tarihte Demokrat Parti hükümeti, İstanbul’un fethi törenlerini tasarlananın altında bir düzeye indirdi.
Fetih kutlaması için canla başla çalışanlar neredeyse istiskale uğradı. Tören programları kısıldı. Bunların çok önemli olduğu söylenemez. Ama daha şarkvari bir davranış gösterildi: Fetih yıldönümü vesilesiyle hazırlanan onlarca çalışmanın hükümetçe desteklenmesi ve basılmasından vazgeçildi. Oysa sonradan Fetih Cemiyeti ve muhtelif vakıflar tarafından basılan bu çalışmaların halen yurtta ve dış dünyada başvurulan eserler olduğunu söylersek etkinin de, tepkinin de, tedbirin de ne kadar ham olduğu anlaşılır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
SOVYETLER’DEN MİRAS GÖSTERİ MÜHENDİSLİĞİ
Bugün de birtakım çevreler “Fetih niye kutlanıyor” diye konuşuyorlar. Cevap çok açık olmalı: “Size ne?” Umumi ahlak ve güvenliğe mugayir davranış olmadıkça bu gibi kutlamalar demokrasinin icabındandır, siz karşıysanız kutlamalara katılmayınız.
Kuşkusuz bu temel ilke, bir sanat ve adeta fonetik bir mimarlık haline dönüşen kutlama tekniklerinin maskara edilmesi için geçerli olmamalıdır. Dünyaya toplumsal törenleri öğreten Sovyetler Birliği’nde zamanla ‘gösteri mühendisliği’ diye bir eğitim ve meslek ortaya çıktı. Gösteri mühendislerinin eski Sovyetler Birliği’nden gelen birkaç mensubu en başta Azerbaycanlı Türkler bizde de bu gibi törenleri yaptılar.
Gösterileri tenkit edenlerin bazıları Panorama Müzesi’ni de tenkit ediyorlar. Yalnız dikkat edelim müzenin düzenlenişi üzerine ciddi bilgi sahibi olmadıkları açık. Hatta bazıları Panorama 1453 Müzesi gibi müzelerin Sovyetler’in geliştirdiği bir dal olduğunu bilmiyorlar ve bu konuda zaten ciddi bilgileri yok. Şunu söyleyelim 1453 yılı, dünya tarihi için mühim bir olaydır. Hem kutlanması hem de müzeler ve kütüphanelerle incelenip öğretilmesi olumludur. Tenkit edilecek şey bilgisizlik ve yanlışlıktır.
Fetih kutlaması niye tartışılıyor
FETİH HAKKINDA YANLIŞ BİLİNENLER
1453 kuşatması için (ki 53 gün sürdü), tarihçiler halen yanlış bilgiler veriyor. 200 bin kişilik bir kuşatma ordusundan bahsediliyor. Haliç’in güney kıyısındaki Ayvansaray’la Marmara kıyısındaki Yedikule surları arasındaki mesafeyi göz önüne getiriniz. Bu alana 200 bin askeri, süvarileri ve atlarını, ağır topları çeken mandaları, donanımlarını yerleştiriniz. Akla gelecek ilk olumsuzluk günlük tuvalet ihtiyacından doğacak kolera gibi hastalıklardır.
15’inci yüzyılda hiçbir ordu 200 bin kişiden oluşamazdı. Bunları bir mekânda tutacak ne iaşe, ne sağlık, ne barınım hizmeti mümkündü. Şehri kadın ve çocukların savunduğunu söyleyen hayalperestler de var. İstanbul surları kadın ve çocuklarla savunulabilecek bir yapıya sahip değil. İkinci Roma İmparatorluğu’nun son demlerindeki savunmacı asker sayısı birkaç bin de değildi, tabii ki fazlaydı. Nihayet yardımcı kuvvetler de vardı. Cenova bunların başında geliyor. Fetihteki savunmaları dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Galata’yı onların mutlak hâkimiyetinden aldı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Şehir boştu. 1204 Haçlı yağmasından beri kendine gelememişti. Şehirde ‘yağma’ hadisesine üç günden fazla izin verilmedi. Çünkü gözde başkentte gözde binalar vardı. İstanbul nüfusunun fetihten hemen sonraki durumunu ele alan ve inceleyen tarihçiler Ekrem Hakkı Ayverdi ama esasen merhum hocamız Halil İnalcık’tır. Bununla birlikte son Bizans İstanbul’u ve Türk hâkimiyetinin ilk 30 yılı büyük ölçüde Avrupa’daki, bilhassa İtalya’daki arşivlerden etraflıca incelenmek zorundadır; çok şey bilmiyoruz.
ÇEKTİRME GEMİLERLE
En gülünç iddialardan biri de gemilerin karadan çekilip Haliç’e indirilmediği, bunun efsane olduğu üzerinedir. Akıllarınca tabuları yıkan bazı amatörler bu konularda Steven Runciman ve Gustave Schlumberger gibi Avrupalı tarihçilerin, Kritovulos gibi muasır kaynakların raporlarını incelememişlerdir. Şüphesiz ki karadan yürütülen gemiler 16’ncı asrın İngiliz kalyonları veya Hollandalıların ‘koca karınlı’ dedikleri okyanus gemileri değildir. Bildiğimiz çektirme gemilerdir. Zincirin ötesine geçerek zayıf Haliç surlarını zorlamayı deneyen askerlerle doluydular. Bu ameliyeye çok lüzum kalmadı. Şehir kara surları tarafından fethedildi.
Haberin Devamı
İstanbul kuşatması sırasında Türklerin donanmasının henüz bir Akdeniz devletine yakışmayacak durumda olduğu görülüyor. Nitekim Fatih tarafından Ege adaları alındığı halde Rodos’un uzun boylu kuşatılıp alınamaması da bunu gösterir. 16’ncı asırda durum değişecektir. İstanbul kuşatması Rönesans’ın ilk güçlü ateşli silahlar ordusunun ve onun genç dâhi komutanının işidir. Bu tarihi olay bizdeki sağ ve sol görüşlerin dışında bazı ciddi yazarlarca da ele alınmıştır. Onların okunmasını tavsiye ederiz.
İbn-i Haldun’a bugün kim erişecek?
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Haziran 04, 2017 01:015dk okuma
Paylaş
İbn-i Haldun, miladi 14-15’inci asır dönemecinin Endülüs zihniyetli adamı, Arap beşerî coğrafyasına ve Ortadoğu’nun tarihine neredeyse Rönesans döneminin Vico’su gibi bakıyor. Kaynakları da bugünkü sosyologlarda olduğu gibi fakir ve yarım yamalak toplanmış değil. Belki Batılı laiklerin hoşuna gitmesinde bir anlam var. Peki günümüzün doğulu Müslümanları neden bu kadar bayılıyor ona? Sadece Batı’daki laikler bayıldığı için bana kalırsa.
Haberin Devamı
OSMANLICA tabirle ‘intihal’, Avrupa metinlerinde ‘plagiarisme’ olarak geçer. Açık konuşmak gerekirse Ortaçağ Avrupası’nda çokça başvurulan bir yoldu. Bilhassa Rönesans döneminin başlangıcındaki 12’nci, 13’üncü yüzyıllarda Palermo’da ve Endülüs’e komşu kültürel bölgelerde Doğu dünyasının tıbbından çokça aşırmalar yapılırdı. İbn-i Haldun’a bugün kim erişecekBurada tercüme metinler kullanıldığından ilginç yanlışlara rastlanır, hatta Doğulu bilginlerinin isimlerinin pek garip telaffuzlarla ve imlayla yazımı da buna dayanır. İbn-i Sina’nın ‘Avicenna’, İbn-i Rüşd’ün ‘Averroes’a dönüşmesi gibi bazı Ortaçağ yazarlarının ilk ve son sahifede “Bu kitaptaki bilgi ve fikirlerimi çalanların eli kurusun” gibi beddualar da vaziyetin vahametini gösterir.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Beşeriyet, malı mülkü koruyan hukukun fikri hakları da teminat altına alması için önemli bir zaman harcadı. Bugün Batı dünyasında intihal yani aşırmacılık yüz kızartıcı suçtur, müeyyidesi ağırdır. Tartışmalı bir intihal için Harvard’ın çok önemli bir psikoloji profesörünün az kalsın doktorası bile elinden alınarak akademik hayatı çizikleniyordu. Allah’tan yetkili kurullar, intihal ithamının bu kadar da ağır cezaları hak etmediğine karar verdi ama adamın süngüsü ta doktorası sırasındaki bu nakil hatasından dolayı epey düştüydü.
İbn-i Haldun’a bugün kim erişecekDoğrusunu söylemek gerekir; Türkiye’nin küçümsediği mazideki akademik yıllarda aşırmacılık olmuyor değildi ama bu kadar çok lafı edilmiyordu. Bazı dallarda, mesela tıpta nakilcilik modern tıbbın ve cerrahinin Türkiye’ye getirilmesi yolunu açtığından normal karşılanıyordu; bugün öyle değil. Tıp ve mühendislikte aşırmacılığa karşı meslektaşlar çok hassas. YÖK’e çok sık şikâyet yapılıyor. Ne var ki toplumsal bilimler alanında aynı gözlemi yapmamız mümkün değil.
NORMAL HALE GELMİŞ
Master tezlerinde bilgisayar üzerinden hem de tarama yöntemiyle blok blok göçürmeler normal hale geldi. Koca adamlar ve kadınlar lisans talebelerinden daha hızlı aşırmacılar. Doktora ve hatta doçentlik gibi tezlerde de dedikodu dışında gerçek şikâyet ve YÖK nezdinde başvurular sayısız. Son günlerde gazetede yine böyle bir haber çıktı. Habere göre Doç. Dr. Erkan Göksu’nun herkesin rahatlıkla ulaşabileceği bir kitabı, çok az değişiklikle tez olarak sunulmuş ve kabul edilmiş. İddia şayet doğruysa, YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi sisteminde de erişime açılmış. Eğer YÖK, gerekli organlarıyla acımasız davranmaz ve şikâyetleri doğru ve ciddi olarak değerlendirmezse umutsuz noktalara gideriz. İş bu kadarla bitmez. Adli teşkilatta da mahkemelerin bu gibi davaları daha ciddi ve titiz şekilde bilirkişilere havale etmesi ve karar alması gerekiyor.
Haberin Devamı
Maalesef intihal Türk akademik hayatında hem de halkın en çok ilgi duymaya başladığı sosyal bilimler dalında ayyuka çıktı. Rastgele suçlamalar kadar ciddi takibatın da resen yapılması gerekiyor. Her evin avlusuna bir üniversite açacak raddeye geldik ama kurumlarımızın gözetlenmesi, disiplinin hakkaniyetle sağlanması yöntemini pek beceremedik.
İbn-i Haldun’a bugün kim erişecek
ÇOCUKTUM. Yanımızdaki bahçede, büyüklerimizin hürmet ettiği ihtiyar ve sevimli bir Kazanlı münevver vardı: Zakir Kadiri Ugan. Zakir Kadiri Bey’in eşi Saniye İffet Hanım da Çar Rusyası’nın son dönem Kazan şairelerindendi. Kazan, İslami modernleşmenin 19’uncu asırdaki istasyonlarından biridir. Zakir Kadiri Bey ‘Rus gymnasiumu’ ile ‘El-Ezher’i bünyesinde meczeden gruptandı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
İbn-i Haldun ismini ben o zaman duydum; tabii bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Sonradan anladım; bu muhteremin bitmez tükenmez mesaisi, onun eserinin çevirisiymiş. Biraz daha büyüyünce “Bedevi şiiri beni çok uğraştırdı” gibi bir deyişini okudum. Çok sonraları Zakir Kadiri Hoca’nın din bilgini Arapçasının, Bedevi kültürü dediğimiz edebiyata ulaşamadığını uzmanlar söylemiştir.
BEN İBN-İ HALDUN’U NASIL TANIDIM?
Derken Mülkiyede’yken hocamız Bülent Daver bana bu konuda bir ödev verdi. Daver kendi dünyası içerisinde Mülkiye’nin pek anlamadığı bir kişilikti. Edebiyattan ve tarihten bazen hiç beklemediğiniz bilgi taneleri çıkarırdı. İbn-i Haldun’u Fransız düşünür Roger Garaudy’nin methiyeleriyle sevmeye başladım. Doğru da olsa tehlikeli bir yoldu. Yetersiz bir infilak. İslam tarihi üzerine eserler veren Maxime Rodinson’u tam anlamıyla 1970’lerin sonunda tanıdım. Fransa’nın en saygın bilginlerindendi. Zaten 1830’lar Avrupası’nda Silvestre de Sacy’ler, De Volney’ler sayesinde ışık gibi parlayan oryantal tetkikler, Avusturyalı Joseph von Hammer’i bile etkilemişti. Bizim tanıdığımız ünlü Osmanlı tarihçisi, Türkoloji’nin öncülerinden Hammer, Silvestre de Sacy’nin çömezi gibidir.
Haberin Devamı
İbn-i Haldun’a bugün kim erişecekZamanla o büyük okul yeni insanlar yetiştirdi. Galiba Claude Cahen ve Maxime Rodinson gibi iki laik ve solcu oryantalist zamanımızda ortaya çıkan son parlak örneklerdendir. Sonra 1830’ların Fransası’nda Fransızlaşan İrlandalı oryantalist Silvestre de Sacy’in tercümesi (‘La Chrestomathie Arabe’) ve derken Belyaev’in İbn-i Haldun’un metodolojisi üzerindeki ünlü eseri elime geçti. Neden sonra Mukaddime’nin kendisini okumaya başladım. Seneler sonra yine İbn-i Haldun’un Kitâbu’l-İber isimli eseri üzerinde durmaya başlayınca hazretin bugünkü Arap-İslam dünyasından farkı ortaya çıktı. Roma İmparatorluğu’nun Neron devrindeki laik tarihçisi Flavius Josephus’un ‘Iosippon’ denen tarihini bile bir Yemenli Yahudi’nin tercümesinden okumuştu. Tıpkı kendisinden biraz evvel Câmi’ut-Tevârîh’i meydana getiren İranlı muhtedi Reşidüddin gibi eline almadığı eser neredeyse yoktu. Endülüs’ün çocuğuydu; ‘muhaceret’te (göç) büyümüştü. Mısır’da Maliki mezhebinin kādılkudâtıyla (İslam devletlerinde yargı sisteminin başında bulunan kişi), Şam’da Timurlenk’le görüşmüş, Türk tarihi üzerindeki muhakemesi Timur’u hayran bırakmıştı. Bu bilginin niteliğine bugünün Türkleri pek hayran olmaz ama Timur kozmopolit kafalı bir hükümdardı.
Haberin Devamı
BEDEVİ EDEBİYATINI ANLAMADAN OLMAZ
İsteseniz de istemeseniz de, bilseniz de bilmeseniz de Prof. Yalçın Küçük, ısırgan zekâsıyla soruna değiniyor. İbn-i Haldun, miladi 14-15’inci asır dönemecinin Endülüs zihniyetli adamı, Arap beşerî coğrafyasına ve Ortadoğu’nun tarihine neredeyse Rönesans döneminin Vico’su gibi bakıyor. Kaynakları da bugünkü sosyologlarda olduğu gibi fakir ve yarım yamalak toplanmış değil. Belki Batılı laiklerin hoşuna gitmesinde bir anlam var. Peki günümüzün Doğulu Müslümanları neden bu kadar bayılıyor ona? Sadece Batı’daki laikler bayıldığı için bana kalırsa.
İbn-i Haldun tipi sosyolojiden ve tahlillerden 17’nci asır Türkleri istifade ediyordu. Çok sonraları Pirizade Mehmed Sahib Efendi tercümeye başladı. Yarım kalan çeviriyi Cevdet Paşa tamamladı. Ustaca bir çeviri olduğunda insanlar hemfikir. Ne var ki Cevdet Paşa’nın tarih ve sosyolojisinin İbn-i Haldun’la alakası yok. Onu hiç de öyle bayılarak zikretmiyor. Fransız İhtilali’nin laik toplum teorilerini tenkit ederken de İbn-i Haldunvari bir yöntem izlemiyor. Bugün âlem değişti. Muhafazakârlar “Batı beğendiğine göre biz de bu fırsatı kaçırmayalım” diyorlar. Gerçek İbn-i Haldun’a erişecek adam bugün kimdir bilmiyorum. Bu kişi mazide, Fîrûzâbâdî’nin ‘Kamus-u Okyanus’unu çeviren mütercim Asım Efendi’ydi. Arap Bedevi coğrafyasını ve potansiyelini her şeyden evvel dilbilgisi ve edebiyatıyla tanımayanın İbn-i Haldun’a nüfuz etmesi çok güç. İbn Haldun Üniversitesi hayırlı olsun; bakalım İran-Arap-Hint ve Türk mirasının hangi zenginliklerini çevirip yorumlayabilecekler?
Müze açmak o kadar kolay mı? Beyefendi (Çebi) Topkapı Sarayı’nı müze sanıyor
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Haziran 11, 2017 01:015dk okuma
Paylaş
Kendi donanımına bakmadan, müzelerimizi derleyip toplamaya, yeniden kurmaya, başka müzelerle değiş tokuşa girmeye niyetlenen isimler türedi. Ama unutmamalı, bazı şeyler maalesef İngiliz çimeni gibidir, üretmek için paranız ve cevvaliyetiniz yetmez, arkanızda bilginizi ve görüşlerinizi olgunlaştıracak zaman ve hayatın bulunması gerekir.�
Haberin Devamı
SON zamanlarda bazı köşe yazılarında desteklenen yeni bir müzeci kahraman var. İsmi Mehmet Çebi. Yedi yıllık müze müdürlüğüm sırasında kendisini müzemizde bir tetkikat yaparken görmedim. Yan müzelerdekiler de tanımıyor. Teşvikiye’de hüsn-ü hat pazarlayan ve satan bir galerisi vardı.
Müze açmak o kadar kolay mı Beyefendi (Çebi) Topkapı Sarayı’nı müze sanıyor
İYİ NİYETLİ DE OLSA HAYALPEREST
Teşviki seviyorum ama antikacılık merakım yok. Erzurumlu bir genç hattatın büyük boy bir Fatiha suresini aldım. Koleksiyonlarda eski üstatlarımızın da eserleri olduğunu söylendi. Doğrusu bu gibi eserleri alabileceklerden değilim. Galerinin sahibi hat bilgisinde kendini yetiştirmiş. Öyle söylüyor. Lakin görünüşe göre kendini aşan bir işe girişmiş; müzelerimizi derleyip toplama, yeniden kurma, içinden uygun olanları yurtdışındaki büyük müzelerle değiş tokuş programına sokma (sergi değil, satın alma) biçiminde ve hatta fon kurarak parayla eser almayı planlıyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Bu gibilere sormak lazım: Ne vakittir müze geziyorsun? Dünya müzelerinden, tablo piyasasından haberin var mı? Eser toplayan Körfez emirliklerinin mensupları ne toplayabildiler? Japonlar 1960’lardan beri boyuna astronomik rakamlarla empresyonist eser topluyor. Toplamış da ne olmuş? Morozov’un ve Şçukin’in topladığı Puşkin Müzesi’nin bodrumlarına konan empresyonistlerin, Picasso ve Matisse gibi modernlerin sayısına, hele kalite seviyesine ulaşabilmişler mi? Bu işler büyük ölçüde zamanın ve şartların müsaadesine bağlı olarak gelişir.
İSTANBUL ŞEHİR MÜZESİ NE OLDU?
Bu efendinin demeçlerini dinledim. Sinirlerinize hâkim olabilecekseniz eğlenceli. Mesela diyor ki: “Millet Paris’e neden gidiyor, yüzde 85’i Louvre Müzesi için. Onların da yüzde 85’i Mona Lisa’yı görmek istiyor. Müzelerimizi böyle zenginleştirmeliyiz. İcabında eser değiş tokuşu yapalım.”
Tabii bu gibi değiş tokuşların sonucunda ne çıkacağını söylemeye lüzum yok. İyi niyetli olsa da çok hayalperest olduğu açık.
Haberin Devamı
Dahası beyefendi Topkapı’yı müze sanıyor; orası saray, padişahın evi... Bizde insanlar görse de görmese de saray hakkında ezbere konuşurlar ama Topkapı dünya sarayları içinde en çok muhafaza edilenlerdendir. Padişahın ve hanedanın iç çamaşırlarından mobilyaya kadar her şey oradadır. Ağır tahribat geçiren, yağmalanan Avrupa’daki bazı saray müzelere üstünlüğü ortadadır. Bir evin, tarihi bir mekânın herhangi bir müze olmadığı açıktır. Deposundaki neyi bilip neye göre seçeceksin? Allah böyle seçicilerden korusun. Daha tuhaf bir şey var; o da Murat Bardakçı, Fatih Altaylı gibi dünyayı görmüş adamların da çarşaf çarşaf destek yazıları yazmaları...
Birtakım değerlerin altüst olduğu günlerde yaşıyoruz. Bundan 20 yıl evvel de birileri Topkapı Sarayı’nın eskiden beri atölyeleri yani hünerveran işlikleri olan, sonra Darphane diye kullanılan bölümünü ele geçirip sözde “İstanbul Şehir Müzesi kuracağız” dedilerdi. Ne şehir müzesinden ne de İstanbul’un tarihinden haberleri vardı. Birkaç zaman oyalandılar, sonra tavan da çöktü, gittiler. Daha doğrusu Kültür Bakanlığı orayı onlardan alıp alakasız bir başkasına verdi. Müzenin de elinden kendi sahası çıktı.
Haberin Devamı
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Müze açmak o kadar kolay mı Beyefendi (Çebi) Topkapı Sarayı’nı müze sanıyor
Mehmet Çebi (Fotoğrafta)
YETİŞMİŞ GÖRMÜŞ OLMAK LAZIM
Günümüzde kerameti kendinden menkul uzmanların sayısı artıyor. Kitap okumayanlar kitap basıyor. Pazarladığı objelerin isimlerini telaffuz edemeyen antikacılar var. Şimdi de müzeler kurmaya kalkanlar var. Maalesef bu gibi işler için kurnazlık hatta zekâ da yetmez; biraz talih işidir. Yetişmiş ve görmüş olmak lazım. Bu bir muhit meselesidir.
Türkiye müzeleri benim çocukluğumdaki müzecileri tarihe gömdükten sonra yenilerini yetiştirmek konusunda çok yaya kaldı. Hayatında müze görmeyenler de bu müzeleri de akıllarınca ıslah ve geliştirme işine soyundular. Kurucu müze uzmanı(!) “Bu işlere para verecek zenginimiz var” diyor. Kaç tane olduğunu söyleyeyim: Hiç yok değil ama bir elin parmaklarını bile geçemezsin. Yanına aldıklarından bazıları ise müzeler için Milli Emlak’tan tespit ettiğimiz bazı binaları talep ettiklerinde hemen otel yapmak için müracaat edip kapanlar grubundan. Herkes haddini ve yerini bilirse çok iyi olur. Adam, “Cumhurbaşkanı ile görüştüm ve onu ikna ettim” diyor. Cumhurbaşkanı’yla görüştüğünü ve aldığı cevabı ileride basılmak üzere hatıratına kaydedebilirsin, eşine dostuna da söyleyebilirsin ama milletin önüne çıkıp söylemek düpedüz densizliktir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ilgili ofislerinin bu gibi densizliklere gereken ikazı yapacağını ümit ederiz. Bir memlekette herkes kendi işini ve haddini bilirse, işler yolunda gider. Bazı şeyler maalesef İngiliz çimeni gibidir, üretmek için paranız ve cevvaliyetiniz yetmez, arkanızda bilginizi ve görüşlerinizi olgunlaştıracak zaman ve hayatın bulunması gerekir.
Haberin Devamı
ARŞİV ÜZERİNE BİR CEVAP
MURAT Bardakçı, Topkapı Sarayı Arşivi’ndeki belgelerin 2008 yılında Başbakanlık Osmanlı Arşivi uzmanlarının yönetimine verilmesini, hatta başındaki müdürün de oradan tayin edilebileceğini belirten ortak kararımız üzerine bir yazı yazdı. Ekte bir belge veriyor, dikkatle okuyalım; o tarihte emekliliği yaklaşan sayın Ülkü Altındağ’ın yerine tayin edilecek uzman yetiştirilmemişti. Kültür Bakanlığı, kendine bağlı müzelere genç eleman ve yetiştirilecek asistan alma konusunda her zaman ihmalkâr ve sorumsuz davranmıştır. Bugün o tarihten bu yana gayretlerimizle birkaç eleman yetişti.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, o zaman bizim evrakı tasnif için getirildi. Fakat günün birinde haber dahi vermeden ve memuriyet kurallarıyla bağdaşmaz şekilde tasnif için gerekli cihazları alıp “Çadır yık” emri gibi ortadan yok oldular. Büyük sorumsuzluktu, başka tasnif işleri olduğu bahanesini kullandılar, o tarihte Başbakanlık Müsteşarı olan sayın Efkan Âlâ’yı arayıp şikâyet ettiğimi de herkes biliyor.
Haberin Devamı
Başbakanlık Osmanlı Arşivi’den yardım ve eleman istememizin kararı alındığı toplantıda Topkapı Saray Arşivi’nin katiyen Başbakanlığın yeni arşiv binasına yani Kağıthane’ye gönderilmeyeceği kararı iki maddeyle belirtildi. Esasen Vilayet’in yanındaki Fossati binası bize fazlasıyla yeterlidir. Kağıthane Arşivi ise benim ve bütün ömrünü oradan geçiren tarihçilerin birleştiği gibi Osmanlı evrakının saklanabileceği bir yer değildir. Yazarın kendi kanaati beni fazla ilgilendiremiyor, başka arkadaşları da ilgilendirmediği gibi.
IRCICA’YA DEVİR DOĞRU DEĞİL
Ayrıca vilayetin arkasındaki Fossati arşiv binasının İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’ne (IRCICA) devredilmesini de doğru bulmuyorum. IRCICA saygı duyduğum bir organ ama beynelmilel bir organ, eğer eski başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu olsa bu işlem söz konusu olmazdı; yani Türkiye kültür tarihinin önemli bir abidesi olan Fossati kardeşlerin hususi arşiv binasına gene ancak bir kurum değil bir tarih arşivi yerleştirilirdi. Kağıthane’ye Topkapı Saray Arşivi’nin nakline gülünür, gülmeyenlerle konuşacak, münakaşaya girişecek değilim. Demek ki “Buraya da nakledilse de olurmuş” gibisinden mugalataya da lüzum yok.
BİR DÜZELTME
GEÇEN Pazar, 4 Haziran tarihli yazımızda düşen bir cümleden kalan niteleme Silvestre de Sacy’e mal edilmiştir. Halbuki o nitelik yani İrlanda asıllılık, William McGuckin de Slane’e aittir.
Dışarıdaki Türkiye: Yunus Emre Enstitüleri
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET #Yazarlar
Haziran 18, 2017 01:025dk okuma
Paylaş
10’uncu yılını tamamlayan Yunus Emre Enstitüsü konferanslar, bilhassa Türkçe dil kursları açısından fevkalade verimli oldu. Bu enstitülerin Türkiye’nin dışarıdaki kültürel faaliyetleri ve Türkçe eğitimi açısından önemli katkısı var.�
Haberin Devamı
YUNUS Emre Enstitüsü, 2007’de kuruldu. O vakit Topkapı Sarayı Müzesi’ndeydim. Kültür Bakanı okuldan beri arkadaşım olan Atilla Koç’tu. Uzun yılların içerisindeki görüşmelerimiz ve tartışmalarımızda, İspanyolların Cervantes, Rusların Puşkin, İtalyanların Dante Alighieri ve Almanların Goethe gibi enstitülerinin gerekli olduğu konuşulurdu. Bunlardan İtalyan ve Alman enstitüleri Ankara’da çok itibar görüyordu.
Atilla Koç zamanında müsteşar olan Prof. Mustafa İsen, ‘Yunus Emre’ ismini kendisinin bulduğunu söylemiş; olabilir. Her halükârda uygun isimdir. Türkiye’de aydınların tarihe ve edebiyata mal olmuş büyük adamları bile kendine göre bölüp sahiplenmek gibi kötü bir huyu varken Yunus Emre konusunda herkes birleşir.
Dışarıdaki Türkiye: Yunus Emre EnstitüleriHER ENSTİTÜDE O ÜLKENİN AYDINI VAR
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Ama Türk dilinin bu dâhisinin hayatı ve eserleri üzerinde yapılan araştırmalar ise en azından elli yıldır durgun bir safhadadır. Havanda su döverek Yunus Emrecilik yapıyoruz. Enstitünün kuruluş statüsü ve gelir kaynakları üzerinde tartışacak değilim. Şu ana kadar vakıf başkanı TC Dışişleri Bakanı’dır. Toplantılarda onun yerine gelen bir büyükelçi yer alır. Kültür Bakanı vakıf başkanı olarak onun yerini alınca da daha farklı bir şey beklenemez; mühim de değildir.
Bugünkü Yunus Emre Enstitüleri’nin bana göre Türkiye’nin dış temsilcilikleri ve kültürel faaliyetleri açısından önemli ve olumlu bir farkı var; yurtdışındaki başkentlerde ve büyükşehirlerde kurulan enstitülerin başına geçirilen müdürlerin o bölgede doğan veya hiç değilse eğitim hayatını orada geçiren Türk çocukları olmasına dikkat edildi. Örneğin Almanya ve Avusturya Viyana’daki Yunus Emre Enstitüleri’nin başına o ülkelerde büyüyüp eğitim görmüş Almancası mükemmel kişiler yerleştirildi. Arap ülkelerindeki enstitülerdeyse yine oralarda uzun süre eğitim görmüş veya Arapçası mükemmel Kerküklü Türk aydınlar var. Varşova’da da mesela öyledir.
Dili bilmek ve orada yaşamak, müdürlere ve yakın çalışma arkadaşlarına, mahalli şartlara nüfuz etmek, o ülkenin aydınlarıyla temasa geçmek; karşılıklı kültürel faaliyetlerde bulunmak için büyük imkân ve kolaylık sağlıyor. Şurası çok açık: Merkez bürokrasinin memurları için ‘sine cura’ denen baş ağrısız rahat çalışma ve dışarıda yaşama imkânı bu memurlar için söz konusu değil. Onlar zaten oradalar ve birinci gruba göre yerli halkı ve kurumları daha iyi tanıyorlar.
Haberin Devamı
ENSTİTÜLERE İHTİYAÇ DUYULUYOR
Nitekim 10’uncu yılını tamamlayan Yunus Emre Enstitüsü konferanslar, bilhassa Türkçe dil kursları açısından fevkalade verimli oldu. Ders kitaplarını kendileri hazırlıyorlar. Bunların yerini Türkiye’de hiçbir kurum alamaz. Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’nın alışılmış dış temsilcilikleri, şurası açık bir gerçek ki, her zaman bunların gerisinde kalır. Yönetimde hangi yapı değişikliği düşünülürse düşünülsün, Yunus Emre Enstitüleri’nin kültürel faaliyetler ve Türkçe dil eğitimi için sahip oldukları bu özgün form korunmalıdır.
Almanca konuşulan ülkelerdeki en büyük sorun, gençlerin Türkçesinin sadece birkaç yüz kelimelik günlük konuşmayla sınırlı olmasıdır. Tarih, coğrafya, felsefe konusundaki ciddi konuşmaları Türkçede anlamaları mümkün değil. Buna karşılık orada yaşayıp çalıştıkları halde Alman dili ve kültürüyle yoğun ilgi kuramadığı için bu dili öğrenemeyenlerin buralardaki Türkçe konferanslara çok muhtaç oldukları ve onları sevdikleri de açık. Türk dilini ve kültürünü talep eden geniş bir hinterland (art ülke) var. Başarılı olan bir kurumun yerine yenisini kurarken daha ölçülü olmak gerekir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
KAVALA’DA HAFTA SONU
OSMANLI’nın Selanik vilayetine bağlı Kavala sancağını iki yönüyle tanırız. İlki, muhacirlerle gelen Kavala kurabiyeleri; fakat asıl önemlisi, aslen Erzincan’ın İliç kasabasından çıkan Mehmed Ali Paşa’nın doğum yeri olması... Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın burada kurduğu neredeyse çeyrek kilometrekarelik bir imaret, medrese ve han bugün Muhammed Ali Araştırma Merkezi (MOHA) olarak kullanılıyor.
Dışarıdaki Türkiye: Yunus Emre Enstitüleri
Vakıf aslında bir Yunan sanatseverin girişimiyle yeniden restore edildi ve başında da o duruyor. Vakıf üzerinde Mısır hükümetinin de bir manevi desteği var görünüyor. Madam Anna Misiryan, bir Osmanlı eserinin restorasyonu ve modern hayattaki kullanımı açısından fevkalade bir başarı göstermiştir.
Haberin Devamı
Dışarıdaki Türkiye: Yunus Emre EnstitüleriİYİ İŞ İÇİN ŞÜKRAN DUYMAK GEREKİR
Yunanistan’ın Balkan Savaşı sonrası egemenliği döneminde bu büyük mekân, yıllar boyu Küçük Asya göçmenlerinin ucuz kiralarla oturduğu bir yer oldu. Yakın zamanlarda abideler arasına kaydedildi ve bugünkü restoratör ve vakıf yöneticisinin eline geçince seçkin bir konuma geldi. İyi işi belirtmek ve şükran duymak gerekir.
Geçtiğimiz günlerde, dikkat edin Romalıların değil Mimar Sinan’ın eseri olan bir su kemeri, hoşça bir mahalle, bu arada Mehmed Ali Paşa’nın doğum yeri olan ev dahil Kavala’yı gezdik ve Mehmed Ali Paşa Merkezi’nde Türk-Yunan ilişkileri üzerine bir sempozyum yaptık.
Yunan meslektaşımız Profesör Thanos Veremis, Yunanistan’ın önde gelen diplomatlarından emekli büyükelçi Pavlos Apostolides, büyükbabası olan Büyükelçi Enis Akaygen üzerine yazdığı kitabın Yunanca çevirisi tanıtılan Galatasaray’dan meslektaşımız Enis Tulça’nın ve benim katıldığımız seminerde yakın tarih ele alındı. Sınıra iki saat mesafedeki Kavala’yı gezip görmek ve imareti ziyaret etmek hoşça bir hafta sonu için tavsiye edilir.
Haberin Devamı
İLBER HOCA ÖNERİYOR
‘BABİL KULESİ’NDE BULUŞALIM’
MEHMET Nuri Yıldırım, Dışişleri Bakanlığı’nın dosya tutma, konuları takip etme, sorunları tasnif etme dalında hayranlık uyandıran diplomatlarındandır. ‘Babil Kulesi’nde Buluşalım, Dünya Dilleriyle Tanışalım’ isimli bir kitap kaleme alan Büyükelçi Nuri Yıldırım’ın eserini takdim eden meslektaşının Pulak Tacar olduğunu gördüm, hiç şaşırmadım. Her ikisi de yöntem ve sınıf olarak birbiriyle çok benzeşen diplomatlarımız.
Nuri Yıldırım’ın diller üzerindeki tasnifi, onların birbirleriyle yakınlık dereceleri, genel edebiyat ve diplomasi dünyasıyla olan ilgileri bu kitabın bir konusu. Ama ana konu daha çok siyasi coğrafyamızdaki dillerin (ki bu oldukça kalabalık bir alan) umumi dünya edebiyatı ve diplomasi açısından konumları. Filoloji ve gramerle ilgili kaynaklar kadar gözlemler, bunun yanında gerek uzmanlar gerekse yerlilerle yapılan mülakatlara da başvurulduğu için ‘Babil Kulesi’nde Buluşalım, Dünya Dilleriyle Tanışalım’ ilginç bir müracaat kitabı. Dillerin yapısal tasnifi ve birbirleriyle olan akrabalık dereceleri konusuna giriş için sadece genç diplomatları değil herkesi ilgilendirecek bir kitap olduğunu düşünüyorum.
.Neden Mimar Sinan’ın eserlerinin canına okunuyor
#YAZARLAR#HÜRRİYET#İLBER ORTAYLI
Haziran 25, 2017 10:295dk okuma
Paylaş
Bugün Şemsipaşa Camii de Molla Çelebi Camii gibi belediyelerin acayip deniz dolduruculuğundan payını alıyor. Siz böyle bir küstahlığın herhangi bir Avrupa şehrinde, İsrail’de veya İran’da söz konusu olabileceğini düşünür müsünüz?
Haberin Devamı
GAZETEMİZE röportaj veren bir adam “İlber Hoca tarihle uğraşsın, anlamadığı işe karışmasın” diyor. Anlamadığımız iş dediği, gelip geçtiğimiz, her gün gördüğümüz, yaşadığımız şehrin köşelerinden biri. Birazdan bahsedeceğimiz Üsküdar’daki Şemsipaşa Camii de öyle.
İstanbul’u Roma İmparatorluğu kurmuş sayılır. Bizim ecdadımız süslemiş, geliştirmiş. Hani birilerinin bize saçma gelen teorisi var ya; “Osmanlı ayrı millet, Türk ayrı millet” diye. Neredeyse bu saçmalığa inanasım geliyor, Osmanlı kurmuş, biz iğrenç bir hale getiriyoruz. Bugünün mimarının nesi üstün bilmiyorum; resmen statik derslerini okumadıklarını, müfredattan kaldırıldığını herkes biliyor. Dünyayı gezip gördükleri yok. Sırf parasızlıktan değil, niyetleri de yok. Anasının babasının yanında gezip görenler de bavul misali geziyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Adam kazıkları çakmış; pandantif gibi Molla Çelebi Camii’nin ne olacağı belli. Dolmabahçe’den baktığın zaman Topkapı Sarayı’nı göremiyorsun. Karşıda da Şemsipaşa Camii’nin önüne kazık çaktılar. Duvarlarını çatlamışlar bile. Fox TV muhabirinin sorusuna oradaki mühendis “Ne olmuş” diyor.
“Her yerde okul açıp herkesi diplomayla donatacağız” dersen, verdiğin eğitimin niteliğine ve muhtevasına dikkat etmezsen beklenecek sonuçlar bunlar. Mimarbaşı övünüyor, “Bu Haliç’e köprüyü Mimar Sinan bile yapamadı” diye. Megalomaninin sonu yok. Aradan 500 sene geçmiş; birikimin bu kadarsa diyeceğim yok. Denecek yok, maşallah.
ATATÜRK’ÜN EMRİYLE RESTORE EDİLMİŞTİ
Önündeki inşaat şimdilik durdurulan Şemsipaşa Camii’nin başına gelenlerden söz edelim biraz da. Üsküdar kıyısında rüzgâr her zaman kuvvetli estiğinden bu caminin kubbesine ve minaresine kuşlar konmaz. Bu yüzden halk ‘Kuşkonmaz Camii’ adını vermiş. Caminin banisi Kastamonu Candaroğulları hanedanından gelen Kızıl Ahmed Bey’in torunu Şemsi Ahmet Paşa’dır. III. Murad devri vezirlerindendir.
Şemsi Ahmet Paşa, 1580 yılında ölmüştür ve tarihin de gösterdiği gibi bu sempatik camiyi aynı tarihte büyük mimarımıza yaptırmıştır. Koca Mimar Sinan’ın küçük bir camisidir. Ancak bu küçük minyatür caminin, mimarın keskin gözüne uygun bir yapısı vardır. Minaresiyle kubbesi, o kubbenin yanındaki çeyrek kubbeler, o çeyrek kubbelerin hemen altında uzanan duvarlar, revak, girişteki son cemaat mahalli ve etrafında yer alan ‘L’ şeklindeki medrese ve caminin hemen bitişiğinde yer alan Şemsi Ahmet Paşa’nın türbesi dikkatimizi çeker. Paşa, caminin tamamlandığını göremeden vefat etmiştir ve buraya gömülmüştür.
Haberin Devamı
Kuşkonmaz Camii’nin 20’nci yüzyılda önemli yıkımlar daha doğrusu tahribat gördüğü açıktır. Bunu zaman yapmıştır. Bu nedenle ilk önce Atatürk’ün emriyle ancak 1940’larda gerçekleştirilen bir tamirat ve ardından 20’nci yüzyılın sonuna kadar uzanan restorasyonlarla cami bugüne kadar gelebilmiştir.
BÖYLE BİR KÜSTAHLIK AVRUPA’DA, İRAN’DA OLMAZ
Bugün Şemsipaşa Camii de Molla Çelebi Camii gibi belediyelerin acayip deniz dolduruculuğundan payını alıyor. Eski belediye başkanlarından biri Swissotel’i, o zamanın başbakanı Hotel Ritz’i, günümüzdeki futbol takımlarından biri de stadyumu Dolmabahçe’nin başına dert ettiler. Şimdiki projeler ise iki Sinan eserinin birden canına okuyacak. Siz böyle bir küstahlığın herhangi bir Avrupa şehrinde, İsrail’de veya İran’da söz konusu olabileceğini düşünür müsünüz? Burada işler böyle yürüdüğüne göre epey bir noksanlığımız var.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Neden Mimar Sinan’ın eserlerinin canına okunuyor
MİNYATÜR MODELLER YAPMAYI DA SEVERDİ
- MİMAR Sinan, büyük ebatlı düşünülebilecek şeylerin minyatürünü yapmayı seven biriydi. Mesela Tophane’de Kılıç Ali Paşa Camii, Ayasofya’nın minyatürü gibidir. Sinan, Ayasofya’nın restorasyonu ile övünürdü. Şemsi Ahmet Paşa Camii de diğer bir örnek. Sırası gelmişken, Üsküdar’da Şemsi Paşa Camii’yle bütünlük teşkil eden iki cami daha var. Biri, 15’nci asırdan kalma ve geç Paleologlar devrini andıran mimarisiyle Rum Mehmet Paşa Camii ki Fatih’in vezirlerinden olan Rum Mehmet Paşa da aslında bir Paleolog prensidir. Biraz ötede İstanbul’a ve bütün Üsküdar’a hâkim yapısıyla, halen yükselen binalara meydan okuyan III. Mustafa’nın eseri Ayazma Camii bir bütünlük teşkil ederler. Şemsi Ahmet Paşa külliyesinde o vakitler bir ‘Dârülhadis’ vardı. Bugün bu medrese bu nedenle bir çocuk kitaplığı olarak kullanılmaktadır.
Haberin Devamı
Neden Mimar Sinan’ın eserlerinin canına okunuyor
ÜSKÜDAR’A REFAH GETİRMİŞTİ
- ÜSKÜDAR İskelesi hem denizden girişte hem de Anadolu’dan gelişte kervanların ilk anda konaklayacakları hatta alışverişe başlayacakları yerdi. Ve bu bölgedeki eserler hiç şüphesiz Osmanlı başkentine Anadolu ve Asya tarafından gelen insanları büyüleyici bir seyre davet etmiş ve onların daha ilk anda bu şehrin hayatından, zenginliğinden, eserlerinden etkilenmesini sağlamıştır. Şemsi Paşa’nın Üsküdar’a refah getirdiğine hiç şüphe yoktur. Nitekim Mihrimah Sultan Camii, daha yukarıdaki Nurbanu Sultan Camii ve Şemsi Paşa Camii’nin kendisiyle birlikte Üsküdar’ın iskele kısmı bir faaliyet ve refah kazanmıştır. Unutmayalım, uzakta kalan Nurbanu Sultan Camii’nin yani Eski Valide Camii’nin bazı vakıfları da iskeleye yakındır. Nitekim bu caminin vakfından sayılan çifte kubbeli hamam da (bugün ‘çarşı’ olarak onarılmış halde kullanılıyor) hemen iskelenin civarında yer alır.
Haberin Devamı
Neden Mimar Sinan’ın eserlerinin canına okunuyor
KLASİK MÜZİK VE SURDİBİ’NDEKİ ÇOCUKLARIMIZ
- BUGÜN İstanbul’un en sorunlu yerlerinden biri Edirnekapı ve civarı. Bu asil semt kontrol edilemeyen bir göç ve maalesef uyuşturucu satıcılarının bölgesi olmakta. Çocuklarımız ve gençlerimizi bu yığının elinden kurtarmak için yetersiz kalan Milli Eğitim’in haricinde müzik, spor eğitimini sağlayacak kurumlar da pek yok. Ama biz orada, Kariye Camii’nin yakınında çok umutlandırıcı, sevindirici bir performansa şahit olduk.
Bundan tam 12 yıl evvel mimar Mehmet Selim Baki ve eşi doktor Yeliz Baki gençlere klasik müzik eğitimi vermek için kolları sıvadı. Örnek aldıkları yerler Güney Amerika şehirlerinin fakir semtlerindeki müzik çalışmalarıydı. Çocuklara müziğe yeteneği olsun olmasın istedikleri enstrümanı çalabilme imkânı verdiler. Şaka değil; birtakım orkestralarımızda bastuba gibi enstrümanları çalanlar kolay bulunmuyor.
Bugün ‘Barış İçin Müzik Vakfı’ çatısı altında ‘Barış İçin Müzik Senfoni Orkestraları’ (Beethoven, Mozart, Vivaldi), ‘Barış İçin Müzik Korosu’, ‘Barış İçin Müzik Bakır Üflemeliler Topluluğu’, ‘Barış İçin Müzik Yaylı Orkestrası ve Yaylı Beşlisi’, ‘Barış İçin Müzik Caz Topluluğu’, ‘Barış İçin Müzik Flüt Orkestrası ve Tahta Nefesliler Beşlisi’ çalışmalarına devam ediyor.
Neden Mimar Sinan’ın eserlerinin canına okunuyor
ŞÜKRANLIK BİR FAALİYET
Binlerce çocuk ücretsiz eğitimden geçti. Kimi konservatuvarlara girdi, kimi üniversitede okuyor. İçlerinde müzik aletlerinin tamir ve yapımıyla uğraşanlar olacak. Unutmayın aradığınızda piyano akordu yapacak uzman bile kolay bulunmuyor. Bu hafta gazeteci yazar İsmail Küçükkaya ile oradaydık. Kariye Camii’nin civarında Çelik Gülersoy restorasyonundan geçen bir binada bu genç orkestranın konserini dinledik. Çarşamba günü de aynı gösteri Ömer Lütfi Kırdar’da oldu. Ne kadar duygulandırıcı, ne kadar şükran duyulacak bir faaliyet.
Maalesef 1930’larda şanla, irfanla girişilen musiki eğitimi uzun zamandır hızını kaybetmiştir. Hatta bu alanda bir devlet gösterisi olarak 1934 Haziran’ında İran Şahı’nın ziyareti sırasında iki ülkenin tarihinden bir efsane üzerine kurulu ‘Özsoy Operası’ temsil edilmişti.
Türkiye müzik ve müzik eğitimiyle bağını koparan bir ülke. Bu alafranga denen Batı müziği için olduğu kadar klasik Türk müziği için de geçerli hazin bir tecellidir. İş fedakârlıkla milleti eğitmeye girişen şahıslara, kurumlara, vakıflara kalıyor. Şu anda dünyanın bütün büyük sahnelerinde Türk opera sanatçıları var. Orkestralarda Türkler çalıyor, virtüözler var. Kervan yürüyor. Ama memleket onlara sahip çıkmıyor.
Hem tarih, hem coğrafya için... Yunan adaları
#İlber Ortaylı#Yazarlar#Hürriyet
Temmuz 02, 2017 01:015dk okuma
Paylaş
Hiç kimse tarih ders kitabına veya coğrafya atlasına bakarak, zihnimizde bakir noktalar teşkil eden yerleri öğrenemez. Aksine tarih kitapları ve coğrafya atlaslarından, biz buraları gezip tartışmaya başladığımız vakit hakkınca yararlanılır. Yunan adalarını gezmeye başlamak için iyi seçenek.
Haberin Devamı
TÜRKİYE’nin turizm kapasitesi büyüyen nüfusu karşılamaya yetmiyor. Fransa’nın özellikle kıyılarında, İtalya gibi memleketlerde görüldüğü üzere yerli nüfusun tatile çıktığı zamanlarda anavatan, yavrularını ağırlamaya yetişemiyor. Komşumuz Yunanistan bu bakımdan bir ferahlık getirdi. Ülkede yoğun bir nüfus yaşamadığı, tabiat bizdekinin aksine el değmeden sürdüğü için orada herkese yer var.
İkinci olarak, konaklama ve yemek yüksek fiyatlara ulaşmış değil. Bilhassa restoranlar Türkiye’nin Batı sahillerine göre çok ucuz. Bundan başka Yunanistan ve Bulgaristan gibi ülkelerin ve maalesef artık gezilmesi biraz imkân dışı kalan Suriye’nin, ayrıca Lübnan ve Ürdün’ün geniş vatandaş kitlelerimiz tarafından ziyareti ve buralarda tatilini geçirmesi bizim kültürel dünyamız için bir kazanç sayılmalıdır. Hiç kimse tarih ders kitabına veya coğrafya atlasına bakarak, zihnimizde bakir noktalar teşkil eden bu ülkeleri öğrenemez. Aksine tarih kitapları ve coğrafya atlaslarından, biz buraları gezip zihnimizde mülahazaya yani gözden geçirip tartışmaya başladığımız vakit hakkınca yararlanılır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
YUNAN HALKI PLAJLARDA İYİ HİZMET ALIYOR
İzmir’in Sığacık beldesinden kalkan bir feribotla ulaşılan Samos Adası, II. Mahmud döneminde otonom bir prenslik haline getirilen Sisam eyaletidir. Bu yemyeşil adanın karşısındaki Türkiye kıyıları da jandarma bölgesidir, yeşili koruyabildiğimiz nadir kıyılardandır. Samos-Sisam’ın bu bayramda 15 bin kadar ziyaretçi çekmesi bekleniyordu. Adanın yaşaması için çok önemli bir turist miktarı. Bunu Türkiye temin ediyor. Kuşkusuz halkımızı buraya çeken nedenler değişik. Osmanlı-Yunan tarihinin bu önemli köşesini gezginlerimizin tanıması mühim.
Hem tarih, hem coğrafya için... Yunan adaları
Sisam’dan ziyaretlerim dolayısıyla uçakla ulaştığım Atina aynen burası gibi sıcaktan kavruluyor. Ama şehrin birçok kıyısında denize girmek mümkün ve su temiz, plaj hizmetleri belediye tarafından ücretsiz ve nitelikli olarak sunuluyor. İktisadi krize rağmen bazı şeyleri Yunanistan halkı elde etti ve bunlar muhafaza edildi.
Haberin Devamı
Atina bizim için dış ilişkilerde çok önemli. Dışişlerinin önemli memurları bu büyükelçilikten geçer. Halihazırdaki büyükelçi eski Şam Büyükelçimiz Halit Çevik. Başkonsolosumuz ise Oya Yazar.
Benim Atina’da bazı dostlarım var, tabii ki hepsi de İstanbullu. Türkçelerini kuşaklardan beri koruyan takım... İçlerinde iki memleketin tarihini de çok iyi bilen Venos Zahariadis, onun hoşsohbet ve mutfak üstadı eşi Olga Hanım gibi isimler mevcut. Halkida’ya beraber gittik. Burası, Fatih Sultan Mehmed’in 1470’te fethettiği kıta Yunanistanı’na en yakın adalardan. Bizim ‘Eğriboz’ dediğimiz İtalyanların ‘Negroponte’ diye isimlendirdiği bu coğrafya Akdeniz’in en renkli noktalarından. Belediye başkanı Christos Pagonis cana yakın bir yönetici. O sıcakta bile sağa sola koşuşan dinamik tiplerden. Yunanistan’da belediye önemlidir ve belediye meclisleri ve meclis üyeleri gerçekten politika da yaparlar, iş de yaparlar. Yunanistan’ın politikacı yetiştiren kademelerindendir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
‘SALİNE’ DENİLEN TAŞ MİDYESİNİN LEZZETİ
Pagonis’in anne tarafı Ürgüplü. Zaten Halkida’da Ürgüp’ten ve bugün Mustafa Paşa dediğimiz Sinasos’tan gelen mübadiller oldukça kalabalık. Şehrin içindeki tarihi yapılar renkli bir geçmişi belirtiyor. Emirzade Camii’nin bulunduğu meydanda 18’inci asırdan kalan bir Türk konağı, 50 metre ötesindeyse Venedik hâkimiyeti dönemini anlatan Baylo’nun (Yunanlarda ‘Baylos’ derler) yani valinin veya kethüdanın sarayı görülüyor.
Hem tarih, hem coğrafya için... Yunan adaları
Yunanistan’da Venedik kolonilerinden aldığımız yerler çok. Bunların bazıları tıpkı Halkida gibi 1699 Karlofça Antlaşması’ndan sonra elden çıktı. Fakat 30 yıl geçmeden tekrar geri alındı. Tıpkı güneydeki Nafplion (Anabolu) gibi Eğriboz’da da bu nedenle iki dünyanın kalıntılarını yani San Marco aslanı kabartmalarını, Osmanlı kitabelerini ve tuğralarını görmek mümkün. Hiç şüphesiz ki bu bölge deniz ürünleriyle meşhur. Şimdi artık nadir ürünlerden sayılan ve satışı sınırlı Saline dediğimiz taş midyesi böyle bir ürün. Salgıladığı asitle taşın içine yerleşen ve ancak taşın kırılmasıyla ortaya çıkan kahverengi midyeyi daha çok ekler pastasına benzetmek mümkün. Adı ‘boru’ anlamına gelen bu deniz ürünü lezzeti unutulmayacak kadar güzel. Balıklar ve çeşitli nebatlar Yunan denizindeki yerleşme yerlerinin mutfağını meydana getiriyor.
Haberin Devamı
YURTTAŞLARIMIZ ADALARDA FEVKALEDE ARANAN İNSANLAR
Dönüşümü Midilli üzerinden Ayvalık’ta tamamladım. Midilli bir başka yazı konusu olacak kadar önemli ve son yıllardaki yaşamını tamamıyla Türk turistlere bağlamış gibi. Şunu özellikle belirtmek gerekir, Ege adalarına giden yurttaşlarımız fevkalade aranan, yerlilerle dostça ilişki kuran, eli gönlü açık insanlar. Turizmin geliri bir yana beş asır oturduğumuz bölgeleri tanımak zorundayız; bu gibi geziler buna yardım ediyor. Gezileri tertipleyen turizm örgütümüz oldukça ehliyetli; Türkçe çıkarılan rehberlerde bile çok öğrenilecek bilgiler var. Kısa tatillerinizi geçirecek yerlerin başında Ege adaları geliyor. İkinci seçenek İtalya, üçüncüsü İran. Maalesef daha güneyimizdeki bölgeler için siyasi ortamın yumuşamasını beklemek zorundayız.
Haberin Devamı
KARŞILIKLI ÇALIŞMALIYIZ
YUNAN adalarının başında Midilli, Sakız ve Samos, daha güneyde de Rodos ve Akdeniz’in müstakil adalarından sayılan Girit gelir. Ege’nin batısında yani Kiklad Adaları içinde yer alan Mikonos, Naksos da rağbet gören adalar arasında. Her biri son bin yıllık tarihleriyle fevkalade ilginç, Bizans-Venedik, Venedik-Osmanlı arasında gelgitle yaşayan bölgelerdir bunlar. Dile kolay Rodos ve Sakız neredeyse dört asır, Midilli, Taşoz, Limni, Eğriboz ve Samos Adası ise beş asra yakın Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.
Adaları terk edip etrafa açılmak o kadar kolay değil. Ne Yunanlar ne de yerleştirilen Türkler bunu çok rahat yapamazdı. Bazı adalar iki kez Venedik hâkimiyetine girdi. Konuşulan dil iki taneydi.
Hem tarih, hem coğrafya için... Yunan adaları
Bazı adalarda Venedik’in, bazı adalarda Ceneviz’in hâkimiyeti 15-16’ncı asır başlarına kadar sürdü. 1699 ile 1730 arasında Venedik bazı adalara yeniden sahip oldu. Bu adalar sonra tekrar Osmanlı’ya döndü. Kiklad Takımadaları 19’uncu asırda elden çıktı. 12 Adalar ve kuzey Ege adalarıysa 1912’ye kadar elimizdeydi. Girit ise kısmen uzun süre tam olarak hâkim olunan, kısmen de özerk geçinen koca bir adaydı. 1660’lardaki Osmanlı hâkimiyeti askeri bir kuşatma olarak gözlenecek olaydır. Adaların halkının etnik yapısı ve karşılıklı hâkimiyeti bugüne kadar yeterince ele alınmış değildir. Türkiye’de Yunan tetkikleri yapan Türkler ve Yunanistan’da Türk tarihini inceleyen uzmanlar ortaya çıktıkça hakikatler daha mukayeseli ve sağlıklı olarak serimlenebilmektedir.
İLBER HOCA ÖNERİYOR
GEZERKEN NE OKUMALI?
İLK adımda çok amatörce ve çok göz kararıyla gezilen bu yerler zamanla daha iyi görülüyor. Bazı mihmandarların yani turist rehberlerinin kaleme aldığı kitaplar, Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Geographika: Yeniden Keşfedilen Yunanistan”ı iyi bir kaynak.
Kıbrıs'tan vazgeçmek olmaz
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Temmuz 09, 2017 10:095dk okuma
Paylaş
İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında on gün boyunca süren Kıbrıs müzakereleri, herhangi bir sonuca ulaşmadı. Bu vesileyle Kıbrıs meselesine girelim. Rusya’nın Akdeniz hamleleri söz konusuyken, tüm dünya bölgeye stratejik bir nokta olarak bakarken, Kıbrıs hakkında neden geri adım atalım?
Haberin Devamı
KIBRIS, Türkiye’nin güneyinde yer alan ve kıyılarımıza son derece yakın bir ada. Stratejik konumu, ulaşım noktası ve zenginlikleri açısından Akdeniz’in en önemli dört adasından biridir. Hatta bunların içerisinde üsler bakımından, Girit ve Kıbrıs önem arz etmektedir. Sicilya’nın yeriniyse çok küçük bir ada olan Malta almıştır. Malta Şövalyelerinin de bir zamanlar hâkim olduğu bu küçük ada halen bir üstünlük gösteriyor.
Kıbrıs’ın öncelikle bu bakımından vazgeçilmez bir yönü vardır. Birtakım yazarlar “Nükleer silahlar çağında bu gibi stratejik bölgelerin ne önemi var” demektedirler. Ama nükleer silahların ve gücün kullanılması hem çevre bakımından hem ekonomik bakımından pahalıya mal olmaktadır. Nüfusun mahvolması, coğrafi yapının yok olması; daha çok bedel sayabilirsiniz.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
RUSYA’NIN LİBYA VE SURİYE PLANLARI
Kıbrıs 19’uncu yüzyılda olduğu gibi bugün de önemlidir. O yüzden de Britanya oradan çekilirken önemli üsler elde etti. Bu üslerin orada bulunması sadece İngiltere için mühim değil. Bugün Güney Kıbrıs da buna önem veriyor; konu bizim için de önemlidir.
Kıbrıs’taki bu stratejik konuşlanmanın esası, Esad’ın Suriye’sinin birkaç yıldır adamakıllı Rusya’ya açılmasıdır. Rusya, Suriye’de üsler elde etmektedir. Rusya belki tarihte denizci bir devlet değildir ama nükleer deniz gücü, donanması olan bir ülkedir. 19’uncu yüzyıldan hatta daha evvelinden beri Baltık ve Vladivostok’un, yani Rus eski donanma merkezlerinin Rusya’nın denizciliği için fazla imkân vermediği çok açıktır. Herhalde Sivastopol limanına dayanarak Rusya’nın denizcilik yapabileceğini pek düşünmüyoruz. İstesek de istemesek de, hoşumuza gitse de gitmese de Rusya’nın Akdeniz’e yerleşmesi bir gerçektir. Nitekim Suriye’nin dışında Libya’da da bir ağ, bir donanma kurmaya çalışmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri donanması zaten Akdeniz’dedir.
Böyle bir ortamda bizim Kıbrıs adasını boşaltıp alanı tamamen başkalarına bırakmamızın hiçbir anlamı olmayacağı açıktır ve de büyük bir tehlike arz eder. Bu tehlike sadece askeri bakımdan değildir. İleride ne gibi problemlerin ortaya çıkacağını bilmiyoruz. Şayet Kıbrıs, petrol ve ulaşım merkezi haline dönüşürse güneyimiz her şeyden evvel bir kirlenme sorunuyla da karşı karşıya kalacaktır. Binaenaleyh bizim Kıbrıs’ta bulunmamız gerekiyor.
Haberin Devamı
DOĞU AKDENİZ’İ BAŞIBOŞ BIRAKAMAYIZ
İkinci önemli durumsa İsrail’in, büyük devletlerin dışında önemli bir askeri güce sahip küçük bir devlet ve hiç şüphe yok ki bütün bölgemizin teknolojik açıdan en önde gelen unsuru olarak Kıbrıs civarındaki tabii zenginliklerle ilgilenmesidir. Bunun üzerinde durmamız gerekiyor. Böyle bir ortamda bizim gözlemcilikle yetinmemiz dahi yerleşmeyi gerektiriyor.
Üçüncüsü, Suriye gibi çatışma alanlarını başıboş bırakmamız mümkün değil. Bu işler karadan müdahale ile olmaz, zira savaşın içine girersiniz. Ancak denizde savunmanızı sulh içinde kurarsınız. Akdeniz ticari trafiğini kontrol edip yararlanmak için buna mecburuz.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
VERDİĞİMİZ ‘EVET’İ NORMAL GÖRMÜYORUM
Bugüne kadar devam eden münakaşaya gelirsek... Annan Planı’na biz ‘Evet’ reyi verdik. Bu rey verişi pek normal görmüyorum. Bu sonuçta sadece yerlilerin değil yerleşenlerin de payı var. İkincisi, Rum nüfus, uzlaşma konusunda asgari müşterekleri bile kabul edemiyor; bütün istedikleri adanın askeri güçten temizlenmesi. Oysa bu bölgeyi, göçmen sayısını ve kompozisyonunu değiştirsek bile, hiçbir şekilde askeri kontrolün dışında tutmamız mümkün değil. Kimse buna razı olmuyor. Orayı boşaltan eski kolonyalist kuvvet bile razı olmamış ki o üsleri almış. Bizim bir şekilde orada tarif edilmiş üslerimiz olmalı.
Ne olacağını bilmiyoruz. Tutunuz ki adanın iki topluluğu birleşti, biz çekildik ve yerli Türklerle güneylileri yan yana bıraktık. Doğacak manzara üzerinde senediniz var mı? Dolayısıyla bunlar ancak zamanla ve gözlemle tespit edilebilecek şeylerdir. Türkiye kamuoyunda bir kısım insanların çok erken konuşma, talepte bulunma ve olur olmaz fikirleri erkence desteklemeleri anlaşılabilir bir şey değil.
Haberin Devamı
KIBRIS’IN KADERİNİN GERMANYA’YLA NE İLGİSİ VAR?
Kıbrıs’ın kozmopolit bir ada ve ulaşım yeri olarak yaşaması çok önemli. Buna kimse karşı değil. Doğu Akdeniz kültürü renkli bir kültür ve o kültürü sadece Kıbrıs’ın Helen unsuru meydana getirmiyor, başkaları da var. Bunların hepsinin korunması lazım. Niçin adanın sadece Helenizasyonunu ve Avrupalılaşmasını kabul edelim. Kıbrıs’ın kültürü üzerinde Küçük Asya’da, Suriye’de, Mısır’da yaşayanların değil de ta uzakta Germanya’da yaşayan Germenlerin mi payı var? Böyle bir şeyi bir Romalıya söyleseniz gülerdi. Çünkü Kıbrıs adasında hiçbir Germen lejyonu yoktu. Bu çok açık bir şey. Bu adanın kaderini ne için Avrupa tayin edecek? İngiltere gitti; yerine Batı Avrupa’yı mı koyacağız? Bu gibi girişimlerin önünü almak lazım.
Haberin Devamı
Kıbrıs’ta biz kendi komşularımızla, komşu kültürlerimizle bir arada yaşamanın yolunu aramalıyız. O da eski statünün devamıyla mümkündür. Tabii ki 1974 sonrasında bazı uygulamaların belirli ölçüde düzeltilmesine gidilebilir. Zannediyorum ki Kıbrıs için daha iyi kurulmuş bir yapı ve kontrolün getirilmesi ve o yapılaşmanın zaman zaman gözden geçirilmesi lazım. Ama ben bugünkü Türkiye’nin, Londra ve Zürih antlaşmalarından, ki onları birtakım değerli hariciyecilerimiz bir antlaşmadan çok bir mütareke gibi niteliyorlar, geri adım atmasının, Kıbrıs’ı o mütareke temeli dışında tamamıyla terk etmesi ve bırakmasının hiçbir anlamı olduğunu düşünmüyorum.
ADADAKİ NÜFUS DENGESİ SAĞLANMALI
- KIBRIS’ta Türk unsur var. O Türk unsurun, oraya sonradan yerleştirilen nüfus dolayısıyla Türkiye’ye antipati duyduğu söyleniyor. Bu söylentiler abartılabiliyor. Abartılmasa bile alınacak tedbir açıktır. Burada huzuru önce kendi içimizde sağlamalıyız. Adaya yerleştirilen nüfusun dengesini başkalarından evvel biz sağlamalıyız. Bunların dışında Kıbrıs’a gelen 15 bin kadar muhacir Bulgaristan Türk’ü var. Kuzey Kıbrıs’ın kalkınması ve refahı için çok büyük faydaları vardır. Kültür ve yaşam tarzı bakımından da yerli Türk nüfusla çok iyi uyum sağlamaktadırlar. Dolayısıyla Kıbrıs’taki politikalarımızın ayarlanmasının gerektiği açıktır.
Kıbrıstan vazgeçmek olmaz
EDİTÖRÜN NOTU:
2004’te BM’nin hazırladığı Annan Planı’nı reddeden Rumlar, adanın yüzde 36’sını elinde tutan KKTC’den daha fazla toprak istiyor. Rum medyası, gönüllerinden geçen ve stratejik öneme sahip Karpaz Yarımadası ile Güzelyurt kentlerini de talep ettikleri yandaki ve benzeri yeni Kıbrıs haritalarını aylar öncesinden yayınladı. KKTC ise Rumların daha fazla toprak taleplerini kabul etmiyor. Her iki tarafın öngördüğü haritalar BM’nin kasasında saklı. Keza, İsviçre’de 10 gün süren müzakereler de başarısızlıkla sonuçlandı.
.
Orman yangınlarını söndürelim ama... Külüne de bakalım
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Temmuz 16, 2017 01:515dk okuma
Paylaş
Bodrum’da tatil geçirmek hakkının her hak gibi bazı sorumluluk ve görevler getirdiğini insanlarımızın anlaması lazım. Küçük Asya’nın en verimli bölgeleri yangınla ortadan kalkıyor. Devletin araştırma raporları yayımlanmıyor. Zaten basın ve halk da ilgilenmiyor. Eşkıyalar için en büyük mükafat kendilerinden bahsedilmemesidir. Çünkü suçluların asıl çekindiği ve baş edemediği duruş, protesto ve kitlenin hafızasıdır.
Haberin Devamı
ORMAN Genel Müdürü İsmail Üzmez bir günde 13 yangın çıktığını söyledi. Yurda yayılanların içinde en yoğun yangın sahası İzmir-Muğla ve Antalya illeri içinde.
Orman yangınlarının niye çıktığı meçhul. Şunu belirtmeli; Türkiye orman yangınlarını söndürmekte başarısız ülkeler safında değil. Ormanlarını tabiatın cilvesi veya kasti örgütlenmelerle kaybeden ülkelerin içinde en başta gelmiyor. Brezilya mesela, bütün yeryüzü insanlığını tehdit edecek orman yangınlarına sahne oluyor. Adeta ciğerlerimiz sökülüyor. Komşu Yunanistan’da geçen senelerdeki feci ve art arda meydana gelen yangınların önemli ölçüde mafyanın işi olduğu söylendi.
TABİATIN DA CİLVESİ
Yaz yangınlarının önemli ölçüde tabiatın cilvesinden ileri geldiği yerlerden biri de büyük Rusya’nın engin ormanları. Sibirya kışları ısının en düşük olduğu bölge. Yazlarıysa hararetin artışı rekor düzeyde. Sibirya’da ve Orta Rusya orman kuşağında yaz ile kış arasındaki ısı farkı bazen 60-70 dereceye ulaşıyor. Dolayısıyla orman rutubetine şans kalmayan bu ülkede yaz kuraklığı birdenbire yangını çıkarıyor. Tedbirler de ona göre. Lakin orman yangınlarının orman için tıraş gibi bir tür yenilenme olduğu ve ormanın kendini yenilediği de bir gerçek.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Kuzey Avrupa ülkelerindeki ormanlarda yangının tahrip ihtimali daha az. Dünyanın en dertli bölgesi bizim Akdeniz’in çevresi. Her yaz sıcaklığın arttığı dönemde art arda yangın olayları ülkeleri dehşete düşürüyor. Mal ve can kaybı oluyor. İtfaiye örgütü yetersiz olanlar komşulardan yardım alıyor. Burada geleneksel bir uyum ve birliktelik doğmuş. Gürcistan ve Türkiye yangın konusunda bu durumdalar.
YAĞMACILARA DİKKAT
Sorun, söylediğimiz gibi Türkiye’de yangın söndürme yapılanmasında değil. Yangınlar tabiatın cilvesi olarak mı doğuyor, dikkatsiz piknikçiler, avcılar yüzünden mi çıkıyor veya arsa yağmacıları tarafından kasıtlı mı çıkarılıyor? Kundakçılar sadece açgözlü haydutlar mı yoksa mazide de sık sık tekrarlandığı gibi terörist gruplar mı? Bugün Türkiye ormanlarının yok olmasında asıl ciddi sebep yangının kendinden çok yangın sonrası tutum ve yağmadır.
Haberin Devamı
ORAYA SAHİP ÇIKIN
Yangın geçiren arazinin mutlaka orman mühendisliğinin teknikleri ve bu bilimin esaslarıyla yenilenmesi söz konusu. Orman arazileri kendilerini yeniliyor. Yeniden ağaçlandırma etkili olabiliyor. Ne var ki, sorun burada başlıyor. Yangın geçiren arazinin yerinde bir alay villa veya çirkin oteller görülüyor. Bodrum yarımadası, bir sürat teknesi gezisinde bu özelliğiyle daha çok öne çıkar. Yunanistan tarafındaki rustai yapı daha bereketli ve yeşil araziye sahip Küçük Asya toprağında yerini yeşile değil betonlaşmaya terk eder. Çok açıktır ki yangın geçiren arazinin hukukunu ne devlet gözetiyor ne de yurttaşlar sahip çıkıyor. Cengiz Semercioğlu’nun tam iki yıl önce çıkan yazısına göre orman yangını geçiren arazideki iki otele hangi bakanlığın imar izni verdiği belli değil, zehirli topu herkes öbürüne atıyor.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
HALK KIYIYA İNMİŞTİ
Bodrum’da tatil geçirmek hakkının her hak gibi bazı sorumluluk ve görevler getirdiğini insanlarımızın anlaması lazım. Küçük Asya’nın en verimli bölgeleri yangınla ortadan kalkıyor. Devletin araştırma raporları yayımlanmıyor. Zaten basın ve halk da ilgilenmiyor. Eşkıyalar için en büyük mükafat kendilerinden bahsedilmemesidir. Çünkü suçluların asıl çekindiği ve baş edemediği duruş, protesto ve kitlenin hafızasıdır. Bunun son ümit verici örneğini Üsküdar’da gördük. Halk kıyıya indi ve Şemsipaşa Camisi önündeki çirkin yapılaşmayı önledi. Daha cesur olmamız lazım, kanunların uygulanması sadece devletle değil aksine o miskin mekanizmayı harekete geçirecek halkın ve hakkın sesiyle olur.
Haberin Devamı
YÜRÜYÜŞÜN +’LARI
Orman yangınlarını söndürelim ama... Külüne de bakalım
- KİM ne derse desin büyük bir yürüyüş, uzun zamandır Türk politikasında hem muhalefetin etkinliği hem hükümet açısından asayiş yönetiminde görünmeyen bir düzgünlükle 24 gün sürdü ve bitti.
Çatışma yoktu. Muhalif slogan kullanılmadı. Yürüyüşün başındaki genel başkan ve onbinlerce destekçisi geçtikleri bazı yerlerde yol kenarındaki muhalif slogan sahiplerini de selamladı ve yollarına devam etti. Düzce örneğinde olduğu gibi muhalif tavrını sergilerken aşırıya kaçan insanları bizzat o yerin seçkinleri ve hükümet partisinin üyeleri ayıpladı ve yürüyüşü yapan heyetten özür dileme olgunluğunu gösterdiler. Yürüyüşçüleri korumakla görevlendirilen on bini aşkın polis tatsız görülen muhafızlar olmaktan çok bu yurdun ve milletin memuru olduklarını gösterdiler ve öylece de yakınlık kuruldu.
Haberin Devamı
KATILIMCILARA DA POLİSE DE BRAVO
Herhalde bütün hayatımız boyunca polisin ve yürüyüşçülerin bu kadar yurttaşça ve efendice ilişki içinde olduğunu görmedik. Hem yürüyenleri hem İçişleri Bakanlığı’nı kutlamak gerekir. Yürüyüşü tenkit etmek, tenkit edilecek bir tutum değil ama asayişi zedeleyecek söz ve tavırlardan uzak durmak gerekirdi. Son günün sıkışıklığı içinde bile her katılımcının ve her koruma görevlisinin başkalarına ve kurallara saygı duyduğunu yürüyüşe katılanlar söylüyor. Adalet yürüyüşü uzun bir eylemdi. Bu kadarıyla bırakılması isabetli oldu. Kendilerini savcı yerine koyarak demeç veren bazı parti üyelerinin, yazarların tutumu tasvip edilemez. Türkiye demokratik hayata gittikçe intibak etmiş ve edecek bir ülke olduğunu gösterdi.
Başka bir noktaya dikkati çekmek istiyorum. Allah korusun; eğer hırlı gürlü, taşlı sopalı bir yürüyüş olsa bütün dünya yazardı. Çoğu zaman Batı Avrupa başkentlerinde bile görülmeyecek yoğunlukta ama soğukkanlı bu faaliyet nedense her gün burası için yazan-çizen dünya basınının dikkatini çekmedi. Buradan da belli ki bu kadar insanın eylemi başarılı ve olgundur. Hakkında yazmamaları, görmezden gelmeleri bunu gösteriyor.
İLKELERİNDEN VAZGEÇMEYEN ADAMLARDANDI
Orman yangınlarını söndürelim ama... Külüne de bakalım
- MÜLKİYE yıllarındaydı. Benden küçük sınıfa geldi. 1950 doğumluydu. Sınıflarını pek teklemeden geçtiği anlaşıyor; görevini yapan bir öğrenciydi. Zekiydi ve sakindi. Hatırladığım kadarıyla bir ara akademik hayata geçmek istedi fakat hızlı ve güzel yazdığı için gazeteciliği tercih etmiş olmalı. Sonraki yıllarda uzaktan yakından takip ettim. Hülya Karadeniz’le evliliğinden bir oğlu oldu. Sakin üsluplu, efendice yazan ama inatçı bir gazeteciydi. İlkelerinden vazgeçmeyen nadir adamlardandı. Türk basını için ve İstanbul’un renkli entelektüel dünyası için erken bir kayıptır. Dostları ve çevresi onu özleyecek ama asıl önemlisi bu zamanlar için gerekli bir kalemdi.
Mükemmel temsilci
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Temmuz 23, 2017 01:516dk okuma
Paylaş
1916 yılında doğan Halil İnalcık Hoca, yokluğun ve yenilginin İstanbul’undaki zor hayatını belki kendinden evvelki nesil kadar sürdürmeyecekti. Ne var ki üstün zekâsı, Cumhuriyet’in verebildiği eğitim imkânlarıyla birleşti. Anadolu’daki mekteplerde seçkin hocalarla okudu. Çünkü o zaman bu mümkündü. Eğitim, vatan coğrafyasına eşitlikle dağılmıştı. İnalcık Hoca, Atatürkçü eğitim idealinden gelen bir aydın olarak kendini mükemmel bir şekilde yetiştirdi ve Osmanlı tarihçilerinin kutbu haline geldi. Onu, ölümünün birinci yıldönümünde anıyoruz.
Haberin Devamı
ULUSLARIN tarihinde önemli dönemeç noktaları vardır. Birinci Cihan Harbi’nin çağdaş Türk tarihi, çevredeki Türk halkları ve bütün Ortadoğu, Balkanlar ve Rusya için böylesine önemli bir dönemeç noktası olduğu bilinir. Felaketle biten bu savaştan Türk halkının, genç yaşta tecrübe edinen seçkin bir komutan sınıfı, büyük sayıda genç aydının kaybı yanında geleceğe yeni bir hınç ve idealle yönelen idareciler grubu ve büyük yıkıma rağmen yaşama devam eden bir halkla ortaya çıktığı da açıktır.
Çarlar imparatorluğu yıkılmıştı. 19’uncu asırdan beri devam eden eğitim yeniliklerini öbür halklar içinde en yoğun gayretle Rusya Müslümanları götürüyordu. Ortadoğu yeni bir döneme girmişti. Avrupa medeniyetinin ortaya çıkardığı insan tipi, bambaşka bir kimlikle ve Siyonist yerleşmelerle Ortadoğu’nun hayatına dahil olmuştu.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Mükemmel temsilci
YANGINDA AÇAN ÇİÇEKLER GİBİ TÜRK AYDINLARI
Yıkımın hemen ortasında ortaya çıkanlar tabii ki Türk komutanlarıydı; bir yandan da felaketli harp yılları ve 19’uncu yüzyıl sonunda kökleşmeye başlayan eğitim reformları devamlı yeni ürünler veriyordu. 1920’lerin ve 30’ların ortaya çıkardığı genç kuşak aydınlar, felaketli dünyanın yangınlarının yüz verdiği ateş çiçekleridir. O muhiti tanıdım. 1960’ların Ankara’sındaki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ekrem Akurgal ve Sedat Alp gibi önde gelen iki eski çağ uzmanını, Aydın Sayılı gibi beynelmilel ölçülerde bir bilim tarihçisini barındırıyordu. 1947’deki edepsiz politik müdahalenin ortadan sildiği veya yurtdışına attığı Muzaffer Şerif gibi değerler bu çevrenin ürünüydü.
Kendi kabında oturan ama Batı medeniyetinin total entelektüel sınıfına mensup Nusret Hızır’ı tanıyan bir nesiliz. 1935’te Bruno Taut gibi bir büyük mimarın projeleriyle yükselen Ankara’nın en orijinal binası olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi sadece modern arkeologyanın, tarihçiliğin ve coğrafya tetkiklerinin merkezi değildi; Batı müziğini başkentin halkına tanıtan merkez rolünü de o yüklenmişti. Bu ortamda yetişen bir genç, 1942 yılında kısa zamanda hazırladığı orijinal bir doktora tezi olan ‘Tanzimat ve Bulgar Meselesi’yle ortaya çıktı. Ardından Fatih devrine ait en eski tarihi belgeyi, Balkan tarihinin klasik dönemi üzerindeki önyargıları değiştiren Arvanid (Arnavutluk) Sancağı tahrir defterini ortaya çıkardı.
Haberin Devamı
ATATÜRKÇÜ SOSYAL BİLİMCİ NESLİ
Bu genç kimdi? Halil Bey, Kırım muhacirlerinden erken yaşta kaybettiği bir tüccar babanın (Seyit Osman Nuri Bey) ve İstanbul’un şeyh ailelerinden Ayşe Bahriye Hanım’ın oğlu olarak 1916 yılında doğdu. Yokluğun ve yenilginin İstanbul’undaki zor hayatını belki kendinden evvelki nesil kadar sürdürmeyecekti. Ne var ki üstün zekâsı, Cumhuriyet’in verebildiği eğitim imkânlarıyla birleşti. Anadolu’daki mekteplerde seçkin hocalarla okudu. Çünkü o zaman bu mümkündü. Eğitim, vatan coğrafyasına eşitlikle dağılmıştı.
Atatürk’ün ideali olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin 1935’teki açılışındaki ilk öğrencilerdendi. Bu nesil, Türkiye devletinin Atatürkçü sosyal bilimcileridir. Bizim kuşağın bazı sivrilerinin iddia ettiği gibi dar kafalı olmaktan çok, bizimkilerin çoğunun giremediği dünyanın seçkin sosyal bilimcileri listesinde yer alanlardır.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Halil İnalcık Hoca, Batı dünyasında Osmanlı tarihine karşı ilgi uyandığında, bu isteğe cevabı gene Batılıların verdiği bir dünyada doğan Türklerdendir. Osmanlı tarihi ve Türkler arasında tarihçilik, aşağı yukarı Ahmet Cevdet Paşa ile yeni bir mecraya girmiş ve çağdaş tarih, o dönemde biliminin yorumculuğunun esaslarını benimsemeye başlamıştır. Bununla birlikte bilinen Osmanlı tarih kaynaklarının (vekayinameler) geniş ölçüde kullanımını ve yorumunu Avusturyalı tarihçi Hammer yapmıştır.
Edebiyat tarihçiliğimiz de modern yöntemlerle Batılıların elindeydi. İlk defa Fuad Köprülü ve onun talebeleriyle çevresi arasında yer alan Ömer Lütfi Barkan, tabii ki en başta Halil İnalcık Hoca, Osman Turan, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde Fuad Köprülü ile yetişen Orhan Şaik Gökyay, Fevziye Abdullah Tansel, giderek daha sonraki nesilden Ömer Faruk Akün gibileri bu çağdaş tarihçilik dünyasına Türkiye’yi sokan değerler olmuştur.
Haberin Devamı
İNALCIK HOCA, ÜNIVERSİTE REFORMUNUN BİR ÜRÜNÜYDÜ
Halil İnalcık yaşadığı dönemin zor şartları içinde ancak II. Dünya Harbi’nden sonra üç yıl için İngiltere’ye gidebilmiştir. Yurtdışına çıktığı zaman 30 yaşını geçiyordu. Fransızcası, bizzat Paul Wittek’ten methini duyduğum ve kendim de tanık olduğum mükemmel Almancası, İngilizcesi ve Farsçası Ankara’da öğrenilmiştir. O her şeyiyle Türkiye mamulatı bir aydındır ve üniversite reformunun ürünüdür. Velud bir yazardı. Birkaç yüzü bulan makalelerinin her biri halen değerini koruyor. Çok ileri yaşlarında bile inatla ciddi araştırmalar yapardı. Türkiye tarihçiliğinde coğrafyayı iyi kullanan nadir tarihçilerdendir. Belgelere inmek için gereğinde oturur dil öğrenirdi. Elli yaşından sonra İtalyancasını geliştirdi. Tıpkı bir başka ünlü Türkolog olan Ukraynalı Omelyan Pritsak’ın İsveççe ve Nors dilini Rusya tarihinin kaynaklarına inmek için ileri yaşta öğrenmesi gibi.
Haberin Devamı
Mükemmel temsilci
TALEBESİ OLMA ONURUNU TAŞIDIM
Doğuştan gelen güçlü bir hafızası vardı İnalcık Hoca’nın. Birçok insanda bu nitelik vardır; fakat o, bu yeteneğini sistematik bir eğitimle geliştirmiş ve muhafaza etmişti. Ölüm döşeğindeki son ziyaretimizde bana Evrenos Gazi’nin tarihi kayıtlarda ‘Vrenos’ diye geçtiğini, Edirne’de bugün bile kullanılan savunma hattının muhtemelen onun lakabına binaen ‘Okludere’ olduğunu anlatıyordu. Onu ev ziyaretlerimizde ilk defa bilinçli olarak dinlediğimde 13-14 yaşlarındaydım. 70 yaşıma kadar talebesi olma nimet ve onurunu taşımaya çalıştım.
İki gün sonra ölüm yıldönümü anılacak. Fatih Camii’nin haziresinde Osmanlı ulemasına ayrılan bir köşede ünlü Âli Emiri Efendi’nin komşusu olarak ebedi uykusunu sürdürüyor. Ahmed Cevdet Paşa’nınki gibi yuvarlak bir şahidesi (mezar taşı) var. Osmanlı tarihçilerinin kutbu, İstanbul’un bu son korunan köşesinde, doğduğu kentin bir zenginliği olarak yerini aldı.
Mükemmel temsilci
ERZURUM KONGRESİ
KAHVE SOHBETİYLE TARİH YAZILMAZ
23 Temmuz-7 Ağustos tarihleri arasında Erzurum Kongresi yapıldı. Erzurum’a gelen üyeler daha çok Müdâfaa-i Hukukçuların ve eski İttihatçıların örgütlemesiyle oradaydılar. Ama önemli ölçüde de aşiret reisleriyle, harp içinde Rusya’ya karşı çarpışanlar, harp sonrası da gene bu bölgelerde Ermenistan Cumhuriyeti’nin faaliyetlerinden rahatsız olan grupların yolladığı delegelerdi.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıkışından sonra yayımladığı genelgeyle Erzurum’da ilk defa örgütlenmeye girdi. İstanbul aydınları arasında ortaya atılan Amerikan mandası teklifini veya daha kalabalık bir çevrede kabul gören Britanya himayesi gibi projeleri reddetmişti. Saltanat ve Hilafet kurumunu reddetmiyordu ancak İstanbul’daki hükümet, etkinliğini gösteremezse, Anadolu harekâtının hükümet şeklinde teşkilatlanmasını öngörüyordu.
TBMM’NİN YOLU BU KONGREYLE AÇILDI
Delegelerin zor vardığı Erzurum’da eski idadi binasında yapılan kongrenin zabıtları hakkında kesin fikir sahibi değiliz. Daha çok hatırat kullanılıyor. Yazışmaların yayımlanmasıyla bilgi ediniyoruz ama Sivas Kongresi ve Ankara’daki Türk Büyük Millet Meclisi’nin yolu bu kongreyle açıldığını biliyoruz.
Kuvâ-yi Milliye hareketinin etkisini tasdik eden ve milli kuvvetlere moral destek olan bu kongrenin önemli bir noktası da, Mondros’tan sonraki işgal döneminde talepleri artan imparatorluk azınlıklarının can, mal ve ırzlarının korunacağı fakat kendilerine öngörülen imtiyazların verilmeyeceğidir. Önemli etnik çatışmaların meydana geldiği Erzurum ve civarındaki illerde bu ilke Doğu vilayetlerinin Kurtuluş Savaşı’na kazandırılması şeklinde kendini gösterecektir.
MESNETSİZ VE SAĞLIKSIZ GÖRÜŞLER İLERİ SÜRÜLÜYOR
Anadolu’nun kurtulması ilk önce doğudan başladı ve batıya doğru uzadı. Bazılarının ifade ettiği üzere “Keşke” diye abartılan “Yunan işgali muvaffak olsaydı” özlemi dahi Anadolu’daki hareketi söndürmeye yetmeyecekti.
Birinci Dünya Savaşı’na geç girdiği için taze bir kuvvet olarak kalsa da küçük Yunanistan’ın Britanya’nın jandarma müttefiki olarak Anadolu’da kalması hayaldi. Bunu Yunan Genelkurmayı içinde Metaksas başta olmak üzere aklı başında komutanlar da belirtmişlerdi. Bizim tarih görüşümüz kahve sohbetlerinde bilgi noksanlığıyla devam ediyor ve maalesef sağda ve solda bazı mesnetsiz ve sağlıksız görüşler ileri sürülüyor.
Hangi kitapları okumalı?
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Temmuz 30, 2017 08:135dk okuma
Paylaş
Bu ay çoğumuz yaz tatiline gidiyoruz. Tatil günlerinde okumanız için size bazı kitaplar takdim etmekten zevk duyarım.
Haberin Devamı
Liste tarih ağırlıklı, yerli ve yabancı yazarları içeriyor. Ama kitapların ağırlığı Türk tarihi üzerine. Bu sıra Halil İnalcık yılındayız. Listemizde hocamız iki kitabıyla başta geliyor.
KLASİK İNALCIK MAKALELERİ
- Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye IV,
İş Bankası Kültür Yayınları:
Makalelerini derleyen dört kitaplık serinin adı ‘Devlet-i Aliyye’. Serinin dördüncü kitabındaki makalelerin her biri onun klasikleşen ve en çok müracaat edilen araştırmaları. Mesela 19’uncu yüzyılda en çok münakaşa edilen ‘ayanlar’, yerel düzlemde ortaya çıkan beyler üzerine incelemeler kitapta geniş yer tutuyor. Yine kitapta İnalcık’ın kapitülasyonlar üzerine son derece değerli makalesi dikkat çekiyor.
‘HOCALARIN HOCASI’NDAN ADALET DERSLERİ
- Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet ve
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Hukuk ve Adalet, Kronik Kitap:
Halil İnalcık’ın bu eseri, bugünlerde en çok bilmemiz gereken, çok tartışılan yargı ve adli teşkilat geleneğimiz üzerine. Osmanlı İmparatorluğu, altı asır boyunca egemenliğini devlet, hukuk ve adalet anlayışıyla sağlamış; iktidarınıysa kendine özgü yargı teşkilatıyla ayakta tutmuştur. Kronik Kitap’tan çıkan eser, Halil İnalcık’ın Osmanlı’daki devlet anlayışı, kanun rejimi ve adalet yöntemleri üzerine araştırmalarını bir araya getiriyor. Araştırmalarıyla Osmanlı’ya bakışı değiştiren, ‘Hocaların Hocası’ Halil İnalcık’ın kitapları tekrar tekrar basılmalı, okunmalı.
EN VELUT TARİHÇİDEN YAVUZ’UN HAYATI
Hangi kitapları okumalı
- Feridun Emecen,
Yavuz Sultan Selim,
Kapı Yayınları:
1960’lılar kuşağı içinde Feridun Emecen en velut tarihçi sayılır. Bu kuşağın içinde Osmanlı tarih arşivini sürekli kullanan bir yazardır. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim Han üzerinde şu ana kadar en yeni bilgiler getiren kitabı kaleme aldı.
PARLAK İSLAM MEDENİYETİNE ARAP YORUMU
Hangi kitapları okumalı
Haberin Devamı
Corci Zeydan,
İslam Uygarlıkları
Tarihi, İletişim :
Şüphe yok ki, 19’uncu yüzyılda gerçek anlamdaki Arap uyanışı Hıristiyan Araplarla başladı. Corci Zeydan, Filistin Hıristiyanlarından... Ömrünün önemli kısmı Mısır’da geçti. Parlak İslam medeniyetinin Arapçıl yorumu büyük ölçüde Corci Zeydan ve Butrus el-Büstani gibilerine aittir. Bunlar mühim çalışmalardır. Corci Zeydan, 19’uncu yüzyıl Arap düşünürleri içinde mutedil sayılabilecek biridir. Kaleme aldığı İslam uygarlığı tarihi rahat okunan, romantik sayfalar kadar yeni katkı ve yorumları da olan bir eserdir. Yaz tatili için biraz daha ciddi okuma yapmak isteyenlere tavsiye edilir.
AVRUPALILARIN GÖZDESİ
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Hangi kitapları okumalı
Godfrey Goodwin,
Yeniçeriler,
Doğan Kitap:
Yeniçerileri daha iyi öğrenmek isteyenler, Godfrey Goodwin’in kitabını okuyabilirler. Bu Avrupa kaynaklarında da bolca başvurulan bir popüler takdimdir.
SON ORYANTALİSTİN ANILARI
Hangi kitapları okumalı
- Bernard Lewis,
Tarih Notları,
Arkadaş Yayınları :
Bernard Lewis son oryantalisttir. Batı’da, Doğu’ya yeni bakışı temsil eder. Ona yakın düzeyde Arapça, Farsça, Türkçe, Batı dilleri ve klasik dilleri bilen iki kişi belki ancak sayabiliriz. Birisi bir ara Osmanlı tarihiyle de uğraşan M.A. Cook’tur; diğeriyse Hamit Algar. Hamit’in engin dil bilgisi, daha çok bir siyasi yorumculukla, karışık konulara yönelmiştir. Bernard Lewis ise çok uzun yıllar oryantalist dünyanın en bilgin üstadı olarak yoluna devam etti. Artık 102 yaşında. Son derece ilginç ömrünü, tam 100 yaşındayken Churchill’in de torunu olan arkadaşı Buntzie Ellis Churchill’le hazırladığı notlarında anlatıyor. Bilhassa Ermeni sorunu üzerine yazdıklarında Ermeni lobileriyle olan çatışmasını kendine has üslupla veriyor ama hatıratın tek özelliği bu değil. Bu kitapta değişen bir dünyada İngiliz İmparatorluğu’nun ünlü bir bilgininin Doğu medeniyetine girişini görüyoruz.
Haberin Devamı
ATATÜRK BİYOGRAFİLERİNİN EN İYİLERİNDEN
Hangi kitapları okumalı
- Andrew Mango,
Atatürk, Remzi Kitabevi:
Bizce çokça okunan Lord Kinross’unkinden daha ilginç bir Atatürk biyografisi... Buna ‘bir yabancı yazarın kitabı’ da diyemiyoruz. Andrew Mango ve kardeşi ünlü Bizans tarihçisi Cyril Mango, İstanbul’da büyüyen bir Levanten ve Rusya göçmeni ailenin çocuklarıdır. Andrew Mango’nun Türkçesi mükemmeldi; bu kitapta da uzun yılların birikimi var. Mango hoş sohbet bir dünya adamıydı. İngiliz, Fransız, Türk ve Rus aydınlarını, onun kadar sohbet ve bilgisine hayran eden yoktur. Türkiye üzerine yazılanların arasında seçkin yeri olan bir kitaptır.
ÇALKANTILI DÖNEMİ EN İYİ ANLATAN ESER
Haberin Devamı
Hangi kitapları okumalı
- Şevket Süreyya Aydemir,
Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi:
Bugünlerde, 1917 İhtilali’nin ve Birinci Cihan Savaşı’nın bittiği yıl olan 1918’in 100’üncü yıl dönemecindeyiz. Rus İhtilali, Avrupa’nın değişimi, savaşların tarihi üzerine yüzlerce kitap var. Hepsini uzmanlara bırakıyoruz. Cumhuriyet tarihini kurucularıyla birlikte yaşayan, ihtilalin hemen sonrasında Rusya’da bulunan, hatta Komünist Partisi’ne giren ama Birinci Cihan Savaşı’nı bütün cephelerde Türk ordusunun yedek subayı olarak geçiren Şevket Süreyya’nın ‘Suyu Arayan Adam’ isimli hatıratı başucu eseri sayılmalı. Bu dönemi onun kadar etkileyici anlatan bir kalemi bulmak kanaatimce çok zordur. Bu eserin Remzi Kitabevi’nden çıkan son baskısını (ilk baskısı 1959’dadır) bu yaz günlerinde okumakta büyük kazanç var.
BÜYÜK (TİMUR) MAREŞALİN KİTABI
Hangi kitapları okumalı
- Beatrice Forbes Manz,
Timurlenk, Kronik Kitap :
Emir Timur büyük bir mareşal. Bu yorumu yapan biz değiliz; Atatürk söylüyor. Devlet idaresi bakımından önemli bir sistemi kurdu. Savaşlarında diplomasi önde gider. Bununla birlikte Anadolu’daki savaşları çok amansızdır. Bir yanıyla da İzmir’i Anadolu Türkiyesi’ne ebediyen kazandıran odur. Semerkant, Buhara onun yeniden kurduğu şehirler. İslam dünyasında ilmin son Rönesans’ı onun imparatorluğunda cereyan etti. Torunları Babürler, Hindistan’a asıl çehresini verdi. Türk tarihçiliği ne Timur, ne de bilhassa Babürler üzerinde sürükleyici, aydınlatıcı, derli toplu bir eser meydana getirmiş değil. Timurlenk ve devri üzerine rahat okunacak bir kitap için Beatrice Forbes Manz’ın ‘Timurlenk’ini tavsiye ediyorum. Fakat soruların bu kitapla çözüldüğünü sanmayın, bu kitabın da bizi yeni sorulara götüreceği aşikâr.
HER YÖNÜYLE EN RENKLİ OSMANLI TARİHİ
Hangi kitapları okumalı
- Reşad Ekrem Koçu,
Yeniçeriler, Doğan Kitap :
Reşad Ekrem Koçu sanıldığı gibi popüler nitelikli bir tarihçi değil. Üniversite asistanı olarak yazı hayatına başladı. Kürsü reisi de meşhur tarihçi Ahmet Refik’ti. O üniversiteden uzaklaştırılınca, Reşad Ekrem Koçu da istifa ederek basın dünyasına girdi. Onlarca eserinde vekayinameler kadar hiç el değmemiş halk edebiyatı ürünleri, halk şairleri, gazeteler ve eski mecmualar da yer alır. Osmanlı tarihini her yönüyle ve onun kadar renkli ele alan biri daha yok.
USTA İŞİ BİR POLİSİYE
Hangi kitapları okumalı
- İhsan Oktay Anar,
Yedinci Gün, İletişim :
Hem sürükleyici hem de Osmanlı Türkçesini yeni kuşaklara en kolay yaklaştıran eser... Anar, İstanbul ve İzmir’in folklor dilini ustaca kullanan; oldukça ironik; zaman ve mekânın üzerinde bazen oyun oynayan ve zaman-mekân-kişi birliğini arada bir zedeleyen bir romancımızdır. ‘Puslu Kıtalar Atlası’ ile birdenbire tanınan felsefe hocasıdır. Bu yaz tatili için tavsiye edeceğimiz kitabı ‘Yedinci Gün’. Hikâye, 2. Abdülhamid’den adeta muhayyel bir cumhuriyet ortamına kadar sürüyor. Usta işi bir polisiye... Yazın rahat okuyacağınız bir İhsan Oktay Anar eseri; öbür kitaplarına da kışın devam edersiniz. Ben Anar’ın yeterince dikkatle izlendiği kanısında değilim. Oysa okuyucuyu yeni bir üsluba ve bakışa götüren bir yazar.
Eskişehir’deki saldırı bize ne anlatıyor
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ağustos 06, 2017 14:435dk okuma
Paylaş
Büfe diye kiraladığı yerin önünde ahalinin gezi alanına ve yürüyüşüne ayrılan sahaya, çayhane iskemleleri yüklemeye kalkan edepsizlere karşı çıktığı için Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen saldırıya uğradı. Lütfen karşı durunuz! Büyük Başkan’a ‘Geçmiş olsun’ derken, hem kanun adamlarından hem hemşerilerinden rica ediyoruz: Devlete, otoriteye ve kanuna karşı sorumsuzca silah çeken insanlara edeplerinin öğretilmesi lazım.
Haberin Devamı
ESKİŞEHİR’in büyük belediye başkanı ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin unutulmaz rektörü Yılmaz Büyükerşen’e insanlarımız her zaman gönülden bağlı. Şu son saldırı ise hiç şüphesiz ki Anadolu şehirlerini saran zorbalığın bir örneği. Şehirleşiyoruz, zenginleşiyoruz. Ne var ki bunlar, kanunlar, kurallar ve ahlak çerçevesinde olmuyor. Bazı insanlar, sayıları artan bir şekilde hak etmediklerini kapmak için işi kaba kuvvete döküyor. Kahve açıyor, trafiği altüst ediyor, kaldırımları işgal ediyorlar. Türkiye insanı, maalesef her zaman usulsüz kazançlara eğilimliydi. 1960’larda bile bazı küçük kasabalarda, bilhassa turizm kazançlarının akmaya başladığı sahil yörelerinde, belediye reislerine karşı edepsizce davranan esnafı gözlemlemek mümkündü.
GÖRÜLMÜŞ SİSTEM DEĞİL
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Gittikçe damlayan paranın, kanuna itaat alışkanlığı olmayan kitlelerde yaratacağı ahlaki tahribat açıktır. Türkiye belediyelerinin son devirde geçirdiği reform, maalesef belediye denen kurumun ruhuna uygun değildir. Şahsen hem Osmanlı İmparatorluğu’nda hem de dış dünyada belediyelerin tarihi ve yapısıyla ilgilenmiş biri olarak bunu söyleyebilirim: Yeni sistemle, merkezde bir büyükşehir bazı halde 50-60-70 hatta 100 kilometre uzaklıktaki belediyeleri bile içine alıyor. İlçe belediyeleri için dahi bu durum geçerli. Oysa bu kitlelerin bazı ahvalde birbirleriyle ortak yönlerini bile bulmak zor. 1877 Meclisi’nde belediye kanunu müzakere edilirken, Reis Ahmed Vefik Paşa’nın mizah dolu ama gerçek bir sözü vardır: “Kasımpaşa ile Cadde-i Kebir’i (Pera) bir belediye dairesine almışsınız. Beyoğlu’ndaki adam gaz (havagazı) ister, öbürü kaz bile bulamaz. Burayı idare edecek pehlivan isterim.”
Bugün seçim kazanmak için yapılan bazı düzenlemelerin gelecekte kime ne oyun oynayacağı belli olmaz. Belediyelerin bu yapısıyla ancak belediye reislerine kan kusturulur. Bu, her partiden olabilir. Bu sistem görülmüş şey değildir. Büyükerşen, maalesef bu sistemin en çok uğraştırdığı belediye başkanlarından.
KÜLTÜREL ŞEHİR
Her zaman için uyanık ve dinamik bir halkı olan Eskişehir’in bazı şeyleri neden beceremediğini sorar dururdum. Zira şehri çocukluğumdan beri tanırım. Başkan, yaratıyordu. Bugün Türkiye’nin Anadolu şehirleri içinde Konya ve Eskişehir, Avrupa Birliği’nin üstün yaşama normlarına sahip iki kenti ilan edildi. Yalnız Eskişehir’in bir farkı var: Bu şehir, kültürel kurumlar bakımından da öndedir. Ne Ankara’da ne İstanbul’da olmayan konser salonları, tiyatro salonları burada birbirini izliyor. Üniversite gençliği mutlu. Büfe diye kiraladığı yerin önünde ahalinin gezi alanına ve yürüyüşüne ayrılan sahaya, çayhane iskemleleri yüklemeye kalkan edepsizlere karşı çıktığı için başkan saldırıya uğradı. Lütfen karşı durunuz! Hem kanun adamlarından hem hemşerilerinden rica ediyoruz: Devlete, otoriteye ve kanuna karşı sorumsuzca silah çeken insanlara edeplerinin öğretilmesi lazım. Bu memleketin iftihar vesilesi olan sevgili başkanımıza da geçmiş olsun diyoruz. O da zaten kuru gürültüye pabuç bırakacak değil.
Haberin Devamı
Eskişehir’deki saldırı bize ne anlatıyorTİYATRO KURMAK İÇİN KANINI SATAN ADAM
BÜYÜKERŞEN ilk defa lisedeyken dikkatimizi çekmişti. Eskişehir’de tiyatro yapmak için dekor ve salon masraflarını bulamamışlar, arkadaşlarıyla birlikte kan satmaya kalkmışlar. Burada beni, birinin yaratmak için inat ve iradesi ilgilendirmişti. Kenan Işık ve ben, Atatürk Lisesi Tiyatro Kulübü’nü yönetiyorduk. Böyle bir şey yapacak halimiz ve isteğimiz yoktu ama komşu taşra şehrindeki bu direnç, bizim hocaların da dikkatini çekmişti.
Sonra 1982 yılında YÖK ve üniversitelerin yeniden kuruluşu ve düzenlenişini gördük. Rahmetli İhsan Doğramacı’nın seçtiği en isabetli rektörün o olduğu anlaşıldı. Eskişehir’in Ticaret Akademisi Reisi olan Büyükerşen rektör tayin edilmişti. Ama onun bir farkı vardı: Konya’dan birtakım lüzumsuz ihbar ve saptırmalarla, Sıkıyönetim Komutanlığı emriyle üniversiteden ve vilayet sınırları dışına atılan, bazılarını tanıdığım genç hocaları Eskişehir’e alacak cesaret ve ilgiyi onda görmüştüm. Atılanlar hiç de öyle anarşist ve sivri fikirli insanlar değildi. Sadece entrikaların hedefi olmuşlardı. Büyükerşen, bu yarım düzine genci üniversitesine kazandırarak nasıl mükemmel bir idareci olduğunu gösterdi.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Olaydan üç sene sonra Eskişehir’de ek derse gidiyordum. Birtakım bölümler vardı ki öbür üniversitelerde bile yoktu ve diğer üniversitelerde olan çekişmeler burada görülmüyordu. Her fikirden insan vardı. Derken, mucize adamın belediye başkanı olduğunu gördük.
ERDEBİL’İ TANIMALI
İRAN’ın Azerbaycan bölgesinin kuzeybatısında Erdebil yer alır. Burası güzel bir kent; nüfusu 800 bin civarında. İran şehirlerinin hayat standardı bizim Batı ve Orta Anadolu’yu andırıyor. Son 15 yılın içinde köylere kadar elektrik ve yol gitti. Kentlerdeki hayat ise bizdeki Orta Anadolu ve İç Batı Anadolu düzeyinde gidiyor. Şehirlerde belediye hizmetler düzgün fakat asıl önemlisi tarihi binalar, anıtlar koruma altında. Bunları koruyan sadece kamu otoriteleri değil vatandaşlar da bu işe dahil.
Haberin Devamı
Erdebil çarşısı hiç şüphesiz ki Tebriz, İsfahan ve Yezd gibi değil ama eski ve geniş bir çarşı. Kentin en göz alan noktası Şeyh Safiyüddin ve Şah İsmail’in gömülü olduğu türbeler ve dergâh. Burada çini porselenlerinin teşhir edildiği salon, adeta bir porselen kütüphanesi gibi düzenli ve tasnifli.
Eskişehir’deki saldırı bize ne anlatıyor
ZİYARET EDİN
Zemindeki halıların bir tanesi Victoria ve Albert Müzesi’ne kaçırılmış. Ardından dokunan taklit versiyonu zemin üzerinde. Süslemeleri ve yapısıyla huzur veren bir yer burası. Erdebil halkı iki dilli. Bunun kültürde ve toplumda yarattığı renklilik çok açık. Bölgenin imamı Ayetullah Amili, natıkası kuvvetli ve halkla teması olan bir din bilgini. Yazın sıcak ve bunaltıcı günlerinde Erdebil’in havası gayet latif; tatlı bir rüzgâr esiyor. Etraftaki dağlar onu Hazar Denizi’nin neminden de güneyin sıcaklığından da ayırıyor. Ormanlar, Erdebil’in civarına her zaman hoş bir görünüm ve iklim getiriyor. Tebriz’in güneyinde de Urmiye var; güzel ve bakımlı. İşte yaz sıcağında, İran’da sığınabilecek iki hoş şehir... Aynı zamanda da Türk tarihini anlamak ve öğrenmek için ziyaret edilecek iki yer...
Haberin Devamı
Eskişehir’deki saldırı bize ne anlatıyor
ŞAH’IN MEMLEKETİ
ERDEBİL’in tarihteki yeri malum. Şah İsmail-i Safevi’nin soyu Şeyh Safiyüddin burada bir tarikatı oluşturdu. Şeyhin Şii değil, Sünni olduğu bilinir ve tarikatın amacı da Sünniler ve Şiiler arasında yakınlığı sağlamaktan ibaretti. Tarihin gelişimine bakınız ki üç nesil sonra, torununun çocuğu, Şiiliği, başında bulunduğu devletin, daha doğrusu İran İmparatorluğu’nun resmi mezhebi olarak ilan etti ve bu mezhebe geçmeyenleri şiddetle cezalandırdı. İslam ve Türk tarihinin içindeki en etkili Sünni-Şii savaşı da onun döneminde oldu.
Şah İsmail-i Safevi günleri şehirde ve üniversitede ayrı bir anlam taşıyor. Osmanlı tarihinin en mühim olaylarını bir de öbür taraftan gözlemekte fayda var. Tarihi portrelerine baktığımız zaman Şah İsmail-i Safevi, Türk şairlerinin önde gelenlerindendir; üstelik Türkçe şiirin vezni olan aruzun da üstadıdır. Yavuz Selim Han da Fars şiirinin ve kültürünün zirvesinde olanlardandı. İkisi arasındaki kavganınsa Sünnilik ve Şiilik arasında olmaktan ziyade iktidar üzerine olduğu açıktır.
Anadolu’nun gayrimemnun Türkmenleri Şah’a bağlıydı. Ta Teke yöresinden bile oraya göç edenler oldu. İran Azerbaycanı’nda ve diğer bölgelerde Sünnilik’te ısrar edenlerin de Şah İsmail’i sadece mezhep yönünden hiddete getirdiğini söylemek zor. Muhtemelen orada da bu tarafa yönelik bir muhabbet olmuş gibi.
.Yazın kalan günleri için gezi önerileri
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ağustos 13, 2017 01:015dk okuma
Paylaş
Bu yazıda sadece eğlenme ve dinlenme amacı taşıyan bir program önermiyorum. Amacım, bir Türk’ün tarih bilgisini coğrafyaya oturtabilmesini sağlamak.
Haberin Devamı
Tabii mevsimi de dikkate almak zorundayız. Onun için size Güney İran’dan, Pakistan’da Lahor gibi bölgelerden veya Mısır’dan geziler önermiyorum. Ama bunların dışında verdiğim liste şüphesiz diğer önemli şehirleri reddetmek anlamına da gelmez. Bir şeyi unutmayalım: Türk tarihinin bugüne kadar ve elan yaygın bir coğrafyada akışına devam ettiğini göz önüne almalı, tarihimizi oluşturan coğrafyayı gözlerimizle kaydedip tabanlarımızla belleyerek hayatımızın içine sokmalıyız. Bu tarih öğreniminde en önemli safhadır.
ORTA ANADOLU AKDENİZ ÇEVRESİ - EFLATUNPINAR
KONYA’DAN ALANYA’YA İNMEYİ HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
Yazın kalan günleri için gezi önerileri
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
TATİL deyince Ege ve Akdeniz kıyılarına hücum ediyoruz. Bilmemiz gereken başka bölgeler de var: Konya Ereğlisi’ni tanımak lazım. Beyşehir Gölü’nün kenarında Kubadabad Sarayı’nı, (Selçukluların yazlık sarayı), gölün öteki yakasında şehrin en önemli mescit ve camilerini -mesela en önemlisi 13’üncü asırdan Eşrefoğlu Camisi (Beylikler devri için en önemli eserlerden)- ve bilhassa ‘Eflatunpınar’ denen Hitit İmparatorluğu’nun en önemli anıtsal çeşmesini böyle bir gezide görürüz. Konya’nın güneyi fevkalade latif havası ve akşamlarının serinliğiyle ünlüdür.
Konya’dan Alanya’ya inmeyi düşündünüz mü? Artık eskisi kadar maceralı değil. Yolda İbradı ve Akseki’yi ziyaret edin. Osmanlı ulemasının ve kadıların çokça çıktığı merkezlerdi. Maalesef bütün Orta Anadolu kasabaları gibi mimarisi günden güne değişen bu şehirleri kaybolmadan ziyaret etmeniz lazım.
Burdur’da Sagalassos (Ağlasun) harabeleri, Yunan ve Latinlerin ‘Psidia’ dedikleri bizim ‘Teke’ adını verdiğimiz bu romantik coğrafyanın zihinlerimize kazanımını sağlar. Batı Anadolu’nun 12’nci yüzyıldan başlayan süreç değişikliği bu bölgeleri gezmekle anlaşılıyor. Medeniyetler nasıl birbirini izliyor ve iç içe geçiyor, Türkiye coğrafyasının 12’nci yüzyıldan beri gelen sakinlerinin buradaki kökleşmesi; fakir üsluplu okul kitaplarının anlatabileceği bir süreç değil. Antalya’ya bir kere de buradan inmeyi düşünelim.
Haberin Devamı
İSPANYA - TOLEDO
YARIM YAMALAK GEZMEK BİR ŞEY İFADE ETMEZ
Yazın kalan günleri için gezi önerileri
ORTAÇAĞ İslam tarihinin en önemli merkezlerinden biridir. Madrid’in güneyindeki Toledo (Tuleytula) ve daha ileride Kurtuba önemli iki şehri. Toledo’da da 15’inci yüzyıldan sonra ülkemize göç eden Sefarad Yahudiliği’nin izlerini, bu önemli yurttaş kitlemizin yaşadığı bin yıllık bölgeyi, onun yanı başında da İslam kültürünün Toledo’ya bıraktıklarını görmeniz mümkün. Kurtuba, İslam sanatının ve medeniyetinin en önemli yeri. Mazide Romalı Cordoba Seneca’yı çıkaran bölge; İslam devrinde İbn-i Rüşd gibi büyük bir filozofu, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi ve Yahudi filozof Maimonides’i çıkarmış. En büyük mimari eser, maalesef hâlâ katedral olarak kullanılan Kurtuba Mescidi. Bu büyük eserin en önemli yönü, çatıyı tutan sütun ormanı ve tavanlarındaki Müslüman döneme ait Bizans modeli mozaikler... Binanın dıştaki dört cephesiyse içerisi kadar ilginç. Kurtuba’da İslami dönem, gerek sur içindeki zenginlikler gerekse surların dışındaki Medinetü’z-Zehra adlı küçük saray yerleşmesinde kendini gösteriyor. Güneye doğru inince El-Hamra Sarayı’nın bulunduğu Granada’yı (Gırnata) ve nihayet Sevilla’yı (İşbiliye) göreceğiz. Sekiz asırlık Müslüman İspanya’nın dünya tarihindeki önemi ve Avrupa’ya etkilerini gözlemek mümkün. Tabii yarım yamalak gezmek bir şey ifade etmez. Madrid’in Prado ve Kraliçe Reina Sofia gibi ünlü müzelerini, operasını da programa eklemeli.
İspanya, sanayinin ve muasır medeniyetin merkezi olan bir bölge. Mimar Gauidi’nin eserleri bu şehirde. Picasso ve Salvador Dali de buralı. Barcelona civarındaki Girona-Figueres’de görülmesi şart olan Salvador Dali Müzesi’ni unutmayalım. Barcelona bir musiki, opera şehri. Tabii kentin konser salonu (Palau de la Música) ve opera binası da (Gran Teatre del Liceu) önemli. Çarşısı, pazarı zengin; mutfağını tatmak lazım. Katalunya’nın başkenti, Avrupa’nın en Avrupa olan başkenti. Katalanca herkesin bileceği kadar çok konuşulan bir dil değil (yedi milyon) ama Katalanlar her dili biliyor.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ADRİYATİK KIYILARI - DUBROVNİK
KESENİN AĞZINI BİRAZ AÇABİLENLER TEKNE KİRALAMALI
Yazın kalan günleri için gezi önerileri
DUBROVNİK başta olmak üzere yukarıda Saraybosna’dan başlayan bir geziyle bütün kıyıları gezmeye dikkat etmeli. Sakın ola ki kocaman turistik sefer yapan gemilere binmeyesiniz! Ahali bu tip turistlere hiç iyi hizmet vermiyor. Ya limanlar arası kısa seferleri veya kara yolculuklarını, kesenin ağzını biraz açabilenler de tekne kiralamayı tercih etmeli.
Adriyatik’in güneyine indiğimiz zaman Venedik medeniyetini en çok yaşatan Korfu, Kefalonya, Zakintos gibi adalar görülmelidir. Burada Osmanlı hâkimiyeti çok ilginçtir. Sadece 1800’de Rus ve Türk müşterek donanmasının Napolyon’a karşı bir zafer kazanarak ‘İonya’ dediğimiz adaları işgal etmesi ve burada himaye altında cumhuriyet kurdurması sayesinde oldu. Tarihte Venedik tesirini bu kadar saklayan bu adalarda, böylelikle bir dönem için Türk hâkimiyetinin göstergesi daha ortaya çıktı (Yedi Ada Cumhuriyeti). Daha önce Gedik Ahmet Paşa iki adayı geçici olarak mülke katmıştı. Sefere devam etmek için Peleponnes’in güneyindeki İnebahtı (Nafpaktos), Arta (Narda) ve Korint Kanalı’nı geçerek gireceğimiz Yunanistan’ın eski başkenti Anaboli (Yunancası Nauplion, İtalyancası Napoli di Romania). Yunanistan’ın bu ilk başkentinde ilk meclisin toplandığı Türk camisi, önünde ilk siyasi suikastın yaşandığı Türk çeşmesi ve adanın her yerindeki Osmanlı ve Venedik kalıntılarıyla güzel tabiat görülmeye değerdir.
GİRİT ADASI
Haberin Devamı
BURAYI GÖRMEDEN 17’NCİ VE 20’NCİ YÜZYIL TÜRK TARİHİNİ ANLAYAMAZSINIZ
Yazın kalan günleri için gezi önerileri
EYLÜL için bugünkü Yunanistan’da görmeniz gereken en önemli kıta Girit Adası’dır. Girit özgün bir yer. Konuşulan Rumca bile kendine has. Bir zamanlar ada nüfusunun önemli kısmını oluşturan Müslümanlar bugün artık Türkiye’de. Ama çoğu Giritlinin, ecdat toprağını tanımadığı biliniyor. Lütfen Hanya limanındaki iskeleyi ve camileri, adanın başkenti Kandiye (bugün Heraklion) gibi Osmanlı ve İtalyan merkezlerinin yanında gene bu özellikleri taşıyan Rethymnon’daki (Resmo) eserleri görün: Mutasarrıflık binası, çeşmeler, ufak mescitler, Venedik kalıntıları (bilhassa lonca binası) tavsiyelerimiz arasında. Kandiye’deki mezarlık (taşlar müzede) ve Mevlevihane kalıntısı da görülecek yerlerden... Burası iklimi, coğrafyası ve bitki örtüsüyle en ilginç zeminlerdendir. Girit’i bilmeyen Akdeniz tarihini ve 17’nci ve 20’nci yüzyıl Türk tarihini de anlayamaz.
SAFRANBOLU
Haberin Devamı
TÜRKİYE COĞRAFYASINI TANIMAK İÇİN: BATI KARADENİZ
Yazın kalan günleri için gezi önerileri
AĞUSTOS sonunda rahatlıkla gezeceğimiz ve eski şartların çok değiştiği bir bölge... Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sinop, Kastamonu ve bugünkü Zonguldak aynı vilayetin parçasıydı. Hatta Zonguldak’ın adı geçmezdi bile ama burada önemli eserler vardı. Gezimize Sinop’tan başlayalım... Sinop Kalesi’ni, şehirde kalan tekkeleri gördükten sonra Batı’ya seyahat edelim. Ayancık, ormanın içinde, sempatik bir kasaba. Oradan Kastamonu’ya geçiyoruz. Kastamonu merkezini gezmek en aşağı üç günümüzü alacaktır. Lise binasından camilerine, Şabanözü kazasındaki türbeye... Hemen merkez civarındaki Kasaba Camisi dediğimiz ahşap, orijinal anıt Beylikler dönemi için önemli bir mirastır. Çandaroğlu Emir Mahmud Bey zamanındandır. Uzak Kaşgar’daki camilerle benzerliği dikkate değer. Kastamonu’nun nefis orman yolları yapıldıktan sonra Cide üzerinden artık yolu olan Kurucaşile ve Amasra’ya ulaşırız. Amasra’dan dönerken Safranbolu yolunu tercih edebilirsiniz. Bir zamanların bu ıssız kasabası şimdi turizme açılmış vaziyette. Safranbolu’yu görmeyen Türkiye coğrafyasını tanımış sayılmaz.
Bir entelektüel olarak Fatih’in portresi ve bugünün aydınları
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ağustos 20, 2017 12:045dk okuma
Paylaş
Ahmet Hakan’ın, benimle yaptığı programda Fatih’in kişiliği üzerine merak ederek sordukları bazılarını pek gayrete getirmiş. Bence dertleri Fatih de değil. Ahmet Hakan’ın popülaritesi. Ancak yine söyleyelim: Fatih, bugün Batı ve Doğu dediğimiz dünyanın ortak noktalarını birleştiren bir hükümdardı. Ne Rönesans İtalya’sında ne Reformlar Almanya’sında böyle hazırlıklı biri görülmez.
Haberin Devamı
FATİH Sultan Mehmed, Türk hükümdarları içinde hem mareşal hem entelektüel olarak locanın önünde gelir. Bu kolay bir derecelendirme değildir; çünkü Kanuni Sultan Süleyman örneğin, bir şair, bir sanat adamı, bir kuyumcu, eserlerine hâlâ sanat tarihçilerinin hayranlıkla baktığı bir portredir. Mesela Gülru Necipoğlu onun hazırladığı bir tacı, bir kongrede tebliğ olarak sunmuştu. Hiç şüphesiz ki ateşli silahlar ordusunun becerikli mareşali, bir günde Mohaç’ta kudretli Apostolik Macar krallığını ortadan kaldıran hükümdardı Kanuni... Devri büyük adamlar devri... Bu mirası devraldı ve devretti.
Bir entelektüel olarak Fatih’in portresi ve bugünün aydınlarıBabası Yavuz Sultan Selim, Farsça şiir yazardı. Sina Çölü’nü 20’nci yüzyıldaki komutanların aksine kimsenin burnunu kanatmadan, gözlerine kum doldurmadan, askerleri ve toplarıyla geçti. Ama bütün bunların arasında Fatih, kısa ömründe hem hükümdarlığı hem mareşalliği zamanındaki fütuhatıyla ve yarattığı renkli imparatorlukla hep önde geçer. Devrinde, Osmanlı fen alanında son hamleleri yaptı. Fatih, Timur’un Orta Asya’sının mirasını devralmaya da çalıştı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
BİR ÂLEMİN HEP EN İYİSİNE BAKILIR
Fatih, bugün Batı ve Doğu dediğimiz dünyanın ortak noktalarını birleştiren bir hükümdardı. Hep söylediğim gibi ne Rönesans İtalya’sında ne Reformlar Almanya’sında böyle hazırlıklı biri görülmez. Kimse eski Yunanca metin okuyup Venedik elçisiyle kendi dilinde tartışmak, Farsça divan yazmak, Arapça çetin ceviz metinleri okumak kabiliyetine sahip değildi. Evet, İslam dünyasının entelektüel portresi, Fatih Sultan Mehmed’dir. Geride kalanların hepsi sahte çift sütunlu (Pseudo-dipteros) anıt girişleri gibidir. Bir âlemin temsilcisinden söz edilirken en iyisine bakılır. Mektep kaçkını kasabalıların yorumlarının da bu gibi portrelerin tasvirine girişmekten uzak tutulması gerekir.
Yeni Türkiye’nin aydını doğrusu fazla haddini bilmez bir adam tipi. Bunların içinde çok ilginçlerini bilirim. Mesela Fatih’in ne içtiğiyle uğraşırlar. Ben söyleyeyim, hükümdarın göze batmış bir içki tercihi ve mönüsü yoktu. Sarhoşlukla ilgili bir vakası, bir yazısı da görülmüyor. Bu meraka nereden saplandıklarını anlamıyorum. Büyük padişahın kayıtlı tek zararlı yiyecek seçeneği deniz ürünleriydi. İflah olmaz gut (nekris) hastalığı da bundan ileri gelmiştir. Diyete dikkat etmeyen bir savaşçı, süvari hastalığıdır bu. Bütün büyük komutanlarda, mesela 17’nci asrın önemli komutanı Dük de Condé’de görülür.
Haberin Devamı
Julian Raby gibi ve Allah’a şükür Celal Şengör gibi Fatih’in okuduğu kitaplarla ilgilenen insanlar da var. Kütüphanesini başkalarının kütüphaneleriyle mukayese ediyorlar. Bizdeki kıt zekâlılarsa Fatih’in olmayan şarap mönüsü veya utanmaz bir yazarın yaptığı gibi, anlamadıkları şiirdeki sözde erkek aşkıyla ilgileniyor. Böyle namalum olaylara meraklar ancak boş beyinlere hastır. Biraz kitap okuyun.
El âlem Avusturya-Fransa mareşali Prens Eugen’in kütüphanesi ve okuttuğu kitaplarla ilgileniyor. Niye evlenmediğini sorup münakaşa edenleri çok fena yaparlar. Avusturya imparatoriçesi Elizabeth’in Macar halkına ve kültürüne gösterdiği yakınlık ve imparatorluk bünyesindeki birleştirme gayretini överler. Macar milli lideri Kont Gabor Andrassy ile olan ilişkilerinin lafını etmeye kalkana, küçümsenen bir hödük diye bakılır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
Ahmet Hakan’ın, benimle yaptığı programda Fatih’in kişiliği üzerine merak ederek sordukları bazılarını pek gayrete getirmiş. Bence dertleri Fatih de değil. Ahmet Hakan’ın popülaritesi. Maalesef basın dünyasının başlıca kusuru sağda solda da benzer insanların çok feryat etmesinden ileri geliyor. Kaldı ki yapılan programı da iyi dinlemedikleri, çarpıtarak, bizde ekseri adamların yaptığı gibi kelime cümle çıkartıp yer değiştirerek mehaz diye kullandıkları açık.
Bir entelektüel olarak Fatih’in portresi ve bugünün aydınları
HERAKLES LAHDİ GERİ GELİR; EL ATARSAK DİĞERLERİ DE GELİR
TÜRKİYE Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı, BM UNESCO teşkilatında, yağmalanan eserlerinin ülkeye iadesi gibi bir anlaşmaya imza koymadı. Yani bu alanda Batı’nın devletleri gibi biz de çekimser kaldık. Aslında müzelerimizde bir zamanlar kolonimiz değil fakat vilayetlerimiz olan Arap ülkelerinden gelen eserler sadece son Osmanlı arkeologların kazılarına aittir. Bazı İslami dönem eserleri buna tabii değildir.
Haberin Devamı
Bununla birlikte Türkiye, Bergama Altarı, Miletos kalıntıları, İştar Kapısı gibi gerçekten yağmalanan eserler için mahkemeye müracaat etmiyor. Mahkemelere müracaatımız düpedüz müzelerimizden çalınan eserlerle ilgilidir. Bunu ben masraflı da olsa faydalı bir yol olarak görüyorum. Kısmen geri geldiler ve daha geri gelecekler var. Son Herakles Lahdi de bunlardan biridir. Bildiğim kadarıyla Atilla Koç zamanında yargı yoluna gidildi.
Hiç şüphesiz asıl önemli safha, İsrail’de olduğu gibi yurttaşların örgütlü bir biçimde eserlerine sahip çıkmasıdır. Hırsızlara karşı caydırıcı etki o zaman görülür.
Eski eser hırsızlığı yine ayyuka çıktı. Irak’taki Amerikan yağması işgalin kargaşası içinde olmuş görünmüyor. Günbegün ortaya konan deliller, bu işi ABD’lilerin örgütlediğini ve askeri müdahalenin de buna el verdiğini gösteriyor. Avustralya, Kahire’deki Tahrir olayları sırasında Kahire Müzesi’ni soydurdu ama çaldırdığı 300 parça eseri mahkeme yoluyla geri vermek zorunda da kaldı. Hırsızlık devam ediyor, bilhassa Amerikan Metropolitan Müzesi ve daha başka müzelerle özel kişilerin sözde koleksiyonları bu konuda başı çekiyor. Avrupa müzeleri geride kalmış olsalar da bu işlerden uzak değiller. Bize düşense hukuk yoluna başvurmak ve koruyucu örgütlenmeyi hızlandırmaktır.
Haberin Devamı
AĞUSTOS: TÜRK TARİHİNİN ZAFERLER AYI
Malazgirt, Mohaç, Başkomutanlık Meydan Muharebesi... Bu zaferlerin ortak noktasına bir göz atalım.
AĞUSTOS yaz sıcağından ve sonbaharın soğuklarından evvelki en uygun mevsim. Geçmiş çağlarda savaşçıların iklim yüzünden en az meşakkata girdikleri bir dönem. Roma tarihinin de büyük olayları ağustosta cereyan etmiştir. Bu ayın ismi bizzat Augustus’tan gelmiştir.
Türk tarihinin en önemli olayları da ağustosta olmuştur. 11’inci yüzyılda vatanımızın yolları 26 Ağustos Malazgirt Cengi’yle açıldı. Aslında Sultan Alparslan, Anadolu’ya değil Ortadoğu’ya yani Suriye-Filistin’e yönelmeyi planlıyordu. Yine bir ağustos günü, Orta Avrupa’nın ucundaki büyük bir cengi, Mohaç’ı kazandık. Bir büyük krallık ortadan kalktı ve Türkiye aslında Avrupa tarihinin de, coğrafyasının da ortasına oturdu. Ama asıl önemlisi bu milletin ordusu ve komutanları Birinci Cihan Harbi’nin işgal dönemini 26 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle sona erdirdi.
Kutlu olsun, ağustos bizim yurdumuzu inşa ettiğimiz kutlu ayımızdır.
Bir entelektüel olarak Fatih’in portresi ve bugünün aydınları
ÖRCÜN BARIŞTA’NIN ARDINDAN
Türk süsleme sanatının önemli yönlerine dikkatle bakan, ülkemizin önde gelen sanat tarihçisiydi...
ONU otuz yıla yakın bir süredir tanırdım; her zaman bir yerde ya tetkik ya restorasyonla uğraşır, heyecanla, çok kere kendi kızgın üslubuyla problemlerden bahsederdi. Bu meslektaşımızla müşterek taraflarımız da vardı. Galiba bir tanesi evdeki kalın kitapların hangisine ufacık paralarımızı sakladığımızı unutmaktı. Ama ondaki enerji ve yardım hızına ulaşmak mümkün değildi. Örcün Hoca, Türk süsleme sanatlarında önemli yönlere baktı. Sanat tarihçisi olmayan bizlere her zaman yardım etmeye hazırdı. Özgün üslubuyla mutlaka özleyeceğimiz meslektaşlarımızdan... Mekânı cennet olsun.
Mustafa Kemal Pasa ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ağustos 27, 2017 11:405dk okuma
Paylaş
Deha ancak çevresiyle parlar. Büyük adamların ideali kitlenin itaati ve tasvibiyle gerçekleşebilir. Gazi Mustafa Kemal Paşa geniş kitleyi kazanabilmişti. 95 yıl önceki zaferin anatomisini çizerken bunları hatırlamamız gerekiyor.
Haberin Devamı
"SİCİL-İ Ahval”, Osmanlı bürokrasisinin 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren biyografilerini ihtiva eden bir personel dosyasıdır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen birkaç bin ciltten oluşur. Buralarda bilhassa Rumeli mıntıkasında doğup büyüyen memurlar için kayıtlar şöyle genelleştirilebilir: Fransızca bilir veya okuryazardır. Bulgarca veya Yunanca tekâmül eder. Rumeli’de yetişen gencin bulunduğu dünyanın icabı çeşitli etnik gruplarla ilişkisi olur ve bir bilgi sahibidir. Bulunduğu kentte Yahudi mahallesi vardır, onları tanır. Bugünkü gençlerin aksine pek içine kapanık değildir. Bilhassa zamanımızda birtakım gençler gibi ecnebi lafını gayrimüslim için kullanmak veya tarih, coğrafya mezunu olduğu halde çeşitli dinler hakkında hemen hemen hiçbir bilgiye sahip bulunmamak gibi bir noksanlık söz konusu olamaz.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
YUNAN VETERAN İLE ATATÜRK’ÜN DİYALOĞU
Mustafa Kemal Pasa ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi
Çok zeki bir genç olan Mustafa Kemal’in Rumeli coğrafyasını, savaştığı Kuzey Afrika’yı ve daha Balkan Savaşı sırasında ileride mevki komutanlarından biri olacağı Gelibolu Yarımadası’nı çok iyi öğrendiği malum. İnternetten de izleyebileceğiniz 1970’lere ait Yunanistan’daki bir TV programında bu özelliğini tespit mümkün oluyor. Sunucu Freddy Germanos. Sunucu Yunan bir veteranla (eski asker) röportaj yapıyor. Küçük Asya Seferi’nin bu askeri, savaşta esir düşenlerden. Ankara’da Gazi Paşamızın Latife Hanım’la evliliği sırasında köşkte marangozluk işleriyle uğraşıyorlar ve Paşa onlarla görüşebiliyor. Savunmanın başkomutanın bu durumdaki herhangi bir savunma yapan komutandan farklı fikirleri olamaz. II. Dünya Savaşı’nda Semyon Budyonny, Konstantin Rokossovsky, Georgy Zhukov, General de Gaulle, Alman esirlere ne diyecekse benzer tavra sahip olacağı açık. “Biz yurdumuzu savunduk, sizin ordu burada ne arıyordu” diye özetlenebilir. Bu veteran Atatürk’le konuşmasını hatırlıyor ve naklediyor. Atatürk esir askere Yunanistan’ın bağımsızlık savaşından beri komutanları tanıyıp tanıyamadığını isim isim sormuş. Diakos, Karaiskakis ve tabii Kolokotronis vs... Daha ilginci “Bella Vista’da Apergis Tiyatrosunu hatırlıyor musun?” diye soruyor. Bu tiyatroda sürekli Diakos, Karaiskakis, Kolokotronis ve diğer Yunan kahramanlar hakkında oyunlar varmış... Yunan asker bu oyunları bildiğini söylemiş. “Peki bizim taraftan kimi tanıdınız?” Tanımıyor. İşin garibi galiba Yunan komutanların birçoğu da bizim komutanları tanımıyordu, Meteksas hariç... Türk fikir hayatını, tarihçilerini de bilmeleri imkânsızdı. Spiker askere soruyor, “Bu söylediklerinin hepsini Mustafa Kemal Paşa biliyor muydu?” Cevap “Evet”. Türkiye Mareşali’nin Balkanlar hakkındaki bilgisi engin. Ataşemiliterliğinde yazdığı raporları da Karadağ’da büyükelçilik yapan, okul arkadaşım Emine Birgen Keşoğlu okumuş ve hayranlığını belirtmişti.
Haberin Devamı
YUNAN GENERALİN İHTARI GERÇEK OLDU
26 Ağustos’ta Başkumandanlık Meydan Muharebesi başladığı gün Yunan savunma hatları silindi. Karşıdaki komutan Nikolaos Trikopis biyografisi ve icraatı itibariyle küçümsenecek komutanlardan değildi. Gazi’nin komuta heyetindeki ön çatışmalarda bu muharebenin ve ani atılımın başarı şansı konusunda pek ittifak olmadığı biliniyor. Gazi Mustafa Kemal Paşa adeta tek başına karar verdi ve artık Anadolu’daki hükümet ve ordunun başındaki komutan Mareşalliğe daha evvel yükseltildiği için emir-komuta zinciri etrafında bu savaş yürüdü. En önemli noktadır.
Mütarekenin en tatsız zamanı olan 1920’de nizami ordu kuruluş safhasındaydı ama 1921’de ordunun kuruluşu çok kısa sürede tamamlandı. Bir yerde Küçük Asya Seferi’ne muhalif olan General Meteksas’ın ihtarı gerçek oldu. “Karşı tarafta bir ordu ve komuta heyeti var. Bunlar savaşçıdır ve derlenip toparlanırlar, bir sabah karşınızda orduyu görüverirsiniz, maceraya girişmenin anlamı yok” demişti.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
Türk Kurtuluş Savaşı eski bir devletin yapısı içinde devam etti. Savaşı yürüten genç komutanlar kadar erbaş zümresinin (onbaşı, çavuş) de Birinci Dünya ve Balkan Harbi’nin tecrübelilerinden olduğunu unutmamak gerekir ve nihayet Ankara Hükümeti genel müdüründen telgrafçısına kadar Osmanlı bürokrasisinin seçkinlerini bir araya getirmiş veya mevcudu istihdam etmeyi bilmiştir. İsmi geçen komutanlar yanında o tarihte albay olan sonra Budapeşte ve Vichy Fransa’sında sefirlik yapan Behiç Bey’i de zikretmemiz gerekir. İmkânsızlıklar içindeki Türk demiryollarının bu savaşın sevkıyatına yetişebilmesi onun ve takımının sayesindedir. Deha ancak çevresiyle parlar. Büyük adamların ideali kitlenin itaati ve tasvibiyle gerçekleşebilir. Gazi Mustafa Kemal Paşa geniş kitleyi kazanabilmişti. 95 yıl önceki zaferin anatomisini çizerken bunları hatırlamamız gerekiyor.
Haberin Devamı
ERDEK’TE FESTİVAL
Mustafa Kemal Pasa ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi
- ERDEK Türkiye’de yazlık kültürünün ilk geliştiği yerlerden. Yazın İstanbul’a yığılma modası bir ölçüde Erdek ve Karadeniz’de de Abana ile değişti. Erdek Marmara’nın eski kozmopolit şehirlerinden biri. Erdek’e Marmara Adası’na yakınlığından dolayı Küçük Asya içlerine bu bölgenin mermerinin ihraç edildiği nokta. Mermer naklinin zorluğu dolayısıyla Helenistik devir öncesinden beri burada Zeytin Adası’nda bir Poseidon kültürü gelişmiştir. Hıristiyanlığın Aziz Nikolaos’ı gemicilerin gözünde Poesidon’un yerini aldı. Gemicilerin denizler tanrısına şükran olarak adadıkları mermerlerle önemli bir kült merkezi oluştu. Bütün 18. ve 19. asır boyunca hem taşocaklarından mermerden hem de zirai ürünlerden gelen bir zenginlik ve rahatlık vardı. Osmanlı tıp hayatının önemli simalarından Doktor Makris bile kırkından sonra Avrupa’dan dönüp buraya yerleşmiştir. Mübadelede Erdek’in Rumları gitti, yerine Rumeli’nin Türkleri geldi. Şimdi belediye bir festivalle Erdeklileri topluyor. Belediye Başkanı Sayın Hüseyin Sarı’nın yaklaşımı doğrudur.
Haberin Devamı
İlk gün ben bir konuşma yaptım. Mübadeleyi Türkiye değil Venizelos istedi ve Batı’daki güçler de onu destekledi. Bundan en çok zararlı çıkan Küçük Asya’daki Helenlerdir. Tabii Yunanistan sınırları gerisinde topraklarını terk etmek zorunda olan 500 bin Türk mübadil göçmen de kolay bir hayat geçirmediler. Yalnız mübadelede Türkiye Cumhuriyeti o kadar istekli olmamasına rağmen gereken tedbirleri idari olarak da, iktisadi olarak da aldı. Her şeye rağmen mübadele dramatik bir olaydır. Bütün ülkelerde nüfusun değişiminin kendine göre sorunları olmuştur. Festivali Patrik Bartholomeos cenahları onurlandırdı. Zeytin Adası’ndaki Meryem Ana Manastırı’nı ziyaret edip kazılar hakkında bilgiler aldığı gibi Kirazlı Ada’da bir ayini yönetti. Ayini komşudan gelen eski Erdekliler kadar yenileri de izledi. Patrik ve heyetine Erdek halkının saygı ve sıcak bir misafirperverlik gösterdiğini gözlemek mümkündü. Festivallerin amacı olmalıdır. Gelenlerin de, ev sahiplerinin de dünyayı tanımak, barışı geliştirmek eylemine katkıları olur.
Okurlarımın Kurban Bayramı’nı kutlarım. Uzun bayram tatilinde gittiğimiz bölgeleri etraflıca tanımak amaç olmalı.
Her mübadele bir yaradır, izi kalır
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Eylül 03, 2017 01:015dk okuma
Paylaş
Modern Balkan ülkelerinin, bazı tarihi gerçekleri reddetmek gibi ciddi bir arızası var. Bu, Ortadoğu’ya da bulaştı. Oysa ki, imparatorluk tarihi bir milli tarih gibi okunamaz. Peki, bunları niçin yazıyorum? Çünkü mübadeleden bahsedeceğim. Bana çok sorulan bir soru bu... Çok sıkıntılı bir süreçtir mübadele... Sanatlar yok olur, kabiliyetler yok olur. Siz Romanya-Bulgaristan hududundaki Dobruca’dan bir aileyi alıp ta Elazığ’a yerleştireceksiniz. Zor bir süreç... Milyonlarca Anadolu Helen’inin Yunanistan’da çok mutlu zamanlar yaşamadıklarını da söylemek gerekir.
Haberin Devamı
İMPARATORLUKLARDAN geriye bir miras kalır. Bu miras, günlük dilimizde de yer alır. Mesela Türkiye Türkçesindeki pek çok kelime... Bir binaya baktığımda ilk anda aklıma gelen kelimelerden bazılarını söyleyeyim: Anahtar, kilit, temel... Bunlar Rumcadır. Azerbaycan’da ‘anahtar’ diye bir kelime yoktur örneğin, “Açkı” derler, “Bağlamak” derler. Yine mesela ‘çatı’ kelimesi Farsçadır. “Yalının fenerini poyrazda yaktım” diye bir cümle kurduğumuzda orada sadece yakmak Türkçedir. Yalı, fener ve poyraz... Üçü de Rumcadır.
Farsça ve Arapça kelimeler bizim edebiyatımız ve lisanımızda çokça yer alır ama biz Türkçeyiz. Çünkü imparatorluğun kadim bazı müesseseleri var ve biz bunları aynıyla tevarüs etmişiz. Bu mirası reddetmek toplumu izmihlale yani erimeye götürür.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Modern Balkan ülkelerinin, bazı tarihi gerçekleri reddetmek gibi ciddi bir arızası var. Bu, Ortadoğu’ya da bulaştı. Oysa ki imparatorluk tarihi, bir milli tarih gibi okunamaz. Peki, bunları niçin yazıyorum? Çünkü mübadeleden bahsedeceğim. Bana çok sorulan bir soru bu...
MÜBADELEYİ BİZ İSTEMEDİK!
Biz çok büyük bir deprem geçirdik. Bazı tarihi olaylar kalıcı izler bırakır. Bu depremin adı, Birinci Cihan Harbi’dir. Bu harbin en mühim sonuçlarından birisi ise mübadele olmuştur. Bu mübadelenin, her şer olayda olduğu gibi hayırlı tarafları da olmuştur. Ama nüfus değişimi genelde büyük bir dramdır; yaradır ve izleri kalır.
Şu bir gerçektir. 1924 mübadelesi Venizelos tarafından getirildi. Türkiye’de moda bir saldırı başladı; “Cumhuriyetçiler etnik temizlik yapmak için mübadeleyi ortaya çıkardılar” deniyor. Bir kere mübadele iki taraflı bir anlaşmadır. Tek taraflı olmaz. Nitekim Venizelos, giriştiği büyük macerada acı gerçeği görünce bu sefer doğruya döndü ve elindeki mevcut Yunanistan’ı kalabalıklaştırmak için Anadolu’daki Helen nüfusu istedi. Büyük devletleri de buna ikna etti ve Türkiye de bunu kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü bizim artık bazı konularda daha fazla direnecek halimiz yoktu. Trablus’tan beri on sene aralıksız harp etmiş bir millettik. Birinci Cihan Harbi, başkaları için dört yıl sürmüşse de bizim için on yıl sürmüştür. Bu konularda bizim yeni devletimiz beynelmilel konsorsiyuma karşı koyabilecek güçte değildi. Dolayısıyla mevcut şartlar iki ülke arasında nüfus mübadelesini zorunlu kılmıştır diyebiliriz.
Haberin Devamı
GÖÇ ETTİKLERİ ŞEHİRLERİN ADLARINI ‘NEA’ DİYE ANDILAR
Mübadele ile birlikte Anadolu’dan bir buçuk milyon kadar insan karşı tarafa göç etmiştir. Bunlar muhtelif şehirlerden gitmişlerdir ve bugünkü Yunanistan’da göç ettikleri şehirlerin adlarını ‘nea’ yani ‘yeni’ diye anarak yeniden yaşatmışlardır. Nea Fokea, Nea Samson, Nea Arteka gibi... Türkiye’ye ise o topraklardan beş yüz bin kadar insan geldi. Mevcut yerleşmelere iskân edildiler.
Bu sayılara dikkat edelim. Mesela Yunanistan, sigara tabakaları için tütünü bile dışarıdan almak zorunda kaldı çünkü tütün tarımı bitti. Mübadele, hiçbir zaman akıllı bir ekonomik tedbir değildir. Öyle ki, ekonomik faaliyetler belli toplumlarda belli grupların içinde yapılır. Kuyumculuk belli bir grubundur, tütüncülük belli bir grubundur. Siz onları atarsanız, o sektör çöker. Bu durumun farkında olanlar da vardı elbet. Mesela Kayseri’de, Niğde’de esnaf toplanıyor ve “Lütfen bu insanları göndermeyin. Biz burada aynı dükkânı bile açamayız” diyorlardı.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
MUHACİR KABUL ETMEYE ALIŞIK OLDUĞUMUZ İÇİN...
Biz muhacir kabul etmeye alışkın bir memleketiz. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nden (93 Harbi) beri Balkanlar’dan muhacir kabul ediyoruz. 1856 Kırım Savaşı dönemindeki muhacirleri ise Bulgaristan vilayetlerimize yerleştirmiştik. Anadolu’ya pek gelmemişlerdi. Ancak 93 Harbi’nden itibaren gelmeye başladılar.
Mübadele ile Türkiye’ye gelen nüfus için özel çalışmalar yapılmıştır ve bu kitle büyük ölçüde memnun kalmıştır. “Tam memnun kaldılar” demiyoruz, kalamazlardı da. Çünkü dünyada hiçbir göçmen geldiği memleketi tamamen sevemez, eskisini özlemeye devam eder. Kendisine verilenler ilk anda durumunu düzeltmesini sağlamaz. Bu bir genel vakıadır.
Haberin Devamı
Yine de bizim göçmen kabul etme alışkanlığımızın etkisiyle Yunanistan’a göre sorunları daha çabuk hallettik. Rumeli’den, Kafkasya’dan, Kırım’dan, Rusya’dan göçmen alma geleneğimiz sayesinde büyük sosyal krizler çıkmadığı gibi ‘iç evlilikler’ dediğimiz evlilikler de vuku buldu, yerlilerle akraba olundu ve Anadolu bu göçlerden yararlandı.
Ama şunu unutmayalım, muhaceret ya da mübadele... Çok sıkıntılı bir süreçtir bu. Sanatlar yok olur, kabiliyetler yok olur. Siz Romanya-Bulgaristan hududundaki Dobruca’dan bir aileyi alıp ta Elazığ’a yerleştireceksiniz. Zor bir süreç... Milyonlarca Anadolu Helen’inin Yunanistan’da çok mutlu zamanlar yaşamadıklarını da söylemek gerekir. Örneğin Anadolu’da sosyalizm gibi bir derdi olmayan bu insanlar oraya gidince sosyalizme meylettiler. Çünkü burada tuzu kuru sayılırlardı. Ancak orada başka dertlerle ve sınıf ayrışmalarıyla uğraşmak zorunda kaldılar. Buraya gelenler ise kısmen, bazı şeylere intibak edemedilerse de Türkiye’nin değişim ve gelişiminde çok büyük faydalar yarattılar.
Haberin Devamı
Kısacası, biz coğrafyayı bilmek zorundayız. Türkiye’nin, etnik temizlik için mübadele yaptığı iddiası ne tarihidir ne de ahlakidir!
Her mübadele bir yaradır, izi kalır
OĞUZ TÜRK’Ü KARAMANLI TÜRKLER MÜBADELEDE NASIL GÖNDERİLDİ?
BU mübadele esasen Türk-Yunan mübadelesi de değildi. Peki neydi? Müslüman-Ortodoks mübadelesi idi. Bu sebeple tek kelime Rumca bilmeyen Karamanlı Ortodoks Türk nüfus da Yunanistan’a gönderildi. Karamanlı Türkler, Oğuzlardı. Ortodokslardı ancak Türklerdi. Türkçeleri, belki bizim Türkçemizden daha temizdi. Yunan alfabesiyle Türkçe yazarlardı. İncilleri dahi böyleydi, Yunancayı hiç bilmezlerdi. Bu topluluğun gitmesiyle birlikte Türkiye önemli bir grubunu kaybetti. Göndermek mecburiyetindeydik çünkü Yunanistan ve büyük devletler grubu onları da mübadeleye dahil ettiler.
Bize gelen nüfus ise Selanik’ten, Yanya’dan, Batı Trakya’dan, adalardan ve özellikle de Girit’ten gelen Müslümanlardır. Girit’ten gelenler orada Türkçeyi epeyce unutmuşlar ve mektepte de hiç öğrenmemişlerdi. Yani Müslümanlardan Türkçeleri zayıf olanlar vardı.
Her mübadele bir yaradır, izi kalır
EY YURTTAŞLAR, COĞRAFYAMIZA DİKKAT EDELİM!
Gerçek tabii zenginliklerimiz neden taşocaklarına kurban oluyor? Güzel Türkiyemiz maalesef korunmuyor...
TÜRKİYE’de niteliksiz girişimciler taşocakları işletmeyi tercih eder. Balıkesir’e ve Bergama’ya bağlı Kozak Yaylası’na da böyleleri musallat oldu. Evvela gerçek bir tabii zenginlik ve milli servet sayılması gereken fıstık ağaçlarının (pinus) yüzlercesi tahrip ediliyor ve ocaklar açılıyor. Sonra sorumsuzca çıkarılan granitler yüzünden yeraltı su yolları değişiyor. Ağaçlar kurumaya başlıyor. Tespit edilen üçüncü bir olay da taşocaklarından çıkan tozların, ağaçların sporlaşma (döllenme) kapasitesini önlediği.
Son birkaç yıldır ürün alınamayan çamlık bölgeler artmaya başladı. Genç nüfus bu zengin bölgeden iş için büyük şehirlere göçmeye başladı. Türkiye korunmuyor ve bazı bölgelerde insanların geçimi, meçhulden gelenler tarafından tahrip ediliyor. Ey yurttaşlar coğrafyamıza dikkat edelim.
..100 yıl önce Haydarpaşa’da büyük patlama
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Eylül 10, 2017 14:264dk okuma
Paylaş
Haydarpaşa hep gündemde. Bugün de öyle, yüz yıl önce de öyleydi... 1917 Eylül’ünde, halen aydınlatılamayan ve yüzlerce şehitle yaralı verilen bir sabotaj sonrası mahvolduğunu yeniden hatırlayalım. Aklımızda tutmamız gereken bir başka konu da geçirdiği son yangından sonra buranın otel olarak düzenlenme fikrinin anlamsızlığı. Haydarpaşa Garı ve etrafının bir kültürel saha, bir şehir parkı olarak düzenlenmesi gerekir.
Haberin Devamı
ANADOLU Garı, İstanbul hayatına Anadolu demiryollarının İzmit’in ötesine uzanmasıyla girdi gibi bilinir. Oysa Haydarpaşa, Üsküdar’a çıkan Sürre Alayı’nın ve Arabistan ile Anadolu seferlerine çıkan ordunun yola koyulduğu yerdir. Eski İstanbul’un en hoş mesire yerlerinden ve çayırlarındandı. Yanı başında doğan Yeldeğirmeni semti, bugün dahi İstanbul’un klasik yarı Levanten, yarı alaturka mimarisini barındıran bir köşedir. Yine bu muhitte yer alan ve 2. Abdülhamid devrinde, İspanya’dan 400’üncü göç yıldönümünde yapılan, (‘İsrail’in hamdı’ adını taşıyan) ‘Hemdat İsrail Sinagogu’ aynı zamanda padişahın ismine de bir atıf sayılır.
Bundan tam 100 sene evvel, 1917 Eylül’ünde, bütün Arabistan’a asker sevkıyatının yapıldığı, cephanelerin yığıldığı iptidai petrol deposunun da yer aldığı gar art arda patlamalarla feci bir yangın geçirdi. Mahiyeti halen karanlık bir sabotajdır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
100 yıl önce Haydarpaşa’da büyük patlama
EBEDİ ŞEHRİN SİLUETİ BURADAN SEYREDİLİR
Yüzlerce şehit ve yaralıyla Ortadoğu’daki savaşın savunmasının zayıflatılacağının amaçlandığı açıktı. Aşağı yukarı bir yıla yakın bir süre içinde Sultan Reşad’ın ölümü ve son padişah VI. Mehmed Vahideddin’in tahta çıkışı büyük harbin sonunun geldiğini gösterir. Çanakkale geçilmemişti ama başkentte bu gibi sabotajların düzenlenebildiği de açıktı. Bunların en etkilisi, savaş sırasında müttefiklerin en sabırsız ve İtilaf devletlerinin en bezgin olduğu zamanda tertiplendi.
Haydarpaşa için en etraflı tetkik, Semavi Eyice hocanın İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddedir. Şu son yangından sonra Haydarpaşa’nın bir otel olarak düzenlenmesi düşünülüyor. Bu bir görgüsüzlüktür. Haydarpaşa Garı ve etrafının İstanbul’un ihtiyacı olan bir kültürel saha, bir şehir parkı olması gerekir. Buraya tiyatrolar, toplantı salonları serpiştirilebilir. Binanın ise İstanbul gibi bir dünya güzeli şehre yakışan opera veya konser salonu olması uygun olacaktır. Bütün bu tasavvurların bugünkü anlayışa çarpınca tuzla buz olacağı açık. Ama ziyanı yok, hayal kurmak güzeldir, hele İstanbul’un bu gibi hayallere muhtaç olduğunu zannediyorum.
Haberin Devamı
Bugün Haydarpaşa üzerinde ciddiyetle durmamız gerekiyor. Burası Kadıköy’ün neredeyse tamamını istila eden gökdelenlerle mi boğulup gidecek, yoksa eski Kadıköy’ün Yeldeğirmeni, Ayrılıkderesi ve Ayrılıkçeşmesi dahil Salacak-Harem’e kadar uzanan son köşesinin korunacağı bir nefes alma sahası haline mi getirilecektir? Açıktır ki kaybolan bu bölgenin artık kamuya açık bir kültürel dinleme alanı, büyük bir yeşil saha olarak düzenlenmesi gerekiyor. Ümit ederiz ki İstanbullular buradan ebedi şehrin siluetini daha güzel seyredecektir.
GAR FİKRİ ABDÜLHAMİD DEVRİNE DAYANIR
HAYDARPAŞA’ya yeni bir gar binası yapma fikri Sultan Abdülhamid devrinde, Alman tekniğiyle demiryollarının uzatılmasına dayanır. Ne var ki Bağdat’ı hedefleyen bu demiryolu hattı Toroslar’ın şimal tarafında durdu. Ancak harbin içinde, Toroslar’ı aşan tüneller açılabildi ve ilk geçen vagon da bölgedeki Alman subayların ailelerini yenilen ülkelerine taşıyan sefere aitti. Osmanlı ülkesini 1905’te asıl etkileyen hat Şam-Medine hattı yani Hicaz demiryoludur. O hattın başlangıcı ve en görkemli gar binası ise Şam’dır.
Haberin Devamı
BEKLENTİLERİNİZİN ÖTESİNDE FIAT ULYSSE
Fiat
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
100 yıl önce Haydarpaşa’da büyük patlama
ŞERİF MARDİN HEP ZORU DENEYEN BİR DÜŞÜNÜRDÜ
Şerif Mardin Hoca’yı kaybettik. Siyasi fikirler tarihini ne Türkiye’de ne de sonraları izlediğim, talebelik ve misafir profesörlük yaptığım birçok Batı üniversitesinde bu kadar iyi anlatan birini gördüm.
HAFTA içinde Türkiye’de fikir dünyasının geniş yelpazesindeki birçok insanı etkileyen ve ilginçtir ki resmen hocalığını da yapan profesör Şerif Mardin’i ebediyete uğurladık. 1927 İstanbul doğumluydu. Dışişlerinin mensuplarından Şemsettin Mardin Bey’in ve Reya Hanım’ın oğludur. Reya Hanım, ‘İkdam’ gazetesi sahibi Ahmet Cevdet Bey’in kızıdır. (Birçoğunun tekrarladığı gibi Ahmet Cevdet Paşa’nın değil.)
Şerif Mardin, orta tahsilini Galatasaray’da tamamlamıştı. Bu mektebin Fransızcası gerçekten mükemmel birkaç mezunundan biridir. ABD’de Stanford Üniversitesi’nde lisans, Johns Hopkins’te master ve yine Stanford’da doktorasını yaptı. Doktora tezi, yani ‘Genç Osmanlı Hareketi’ ona Anglosakson muhitlerde bir şöhret sağladı. Tez, 1962 yılında basıldı.
Haberin Devamı
SİYASETE DE GİRDİ
Mardin, uzun yıllarını Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde geçirdi. Mutadı hilafına aktif siyasete de bu fakültenin kadrolarındayken katıldı. Hürriyet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Turan Feyzioğlu’nun fakülteden uzaklaştırılmasını protesto edenlerle birlikte istifa etmişti. Kısa zamanda siyasetten vazgeçti, tekrar fakülteye döndü.
1968-69’da Siyasal Bilgiler’de talebesi oldum. Siyasi fikirler tarihini ne Türkiye’de ne de sonraları izlediğim, talebelik ve misafir profesörlük yaptığım birçok Batı üniversitesinde bu kadar iyi anlatan birini gördüm. Batı siyaset ve felsefe literatürüne hâkimdi, belirli bir doğrultudaki siyasi metinleri okumaktan başka alışkanlığı olmayan öğrencileri klasiklere de yönelten ciddi bir hocaydı. Sonraları Boğaziçi’ne ve Washington’a yöneldi. 20 yılı aşkın kadrosunda bulunduğu Mülkiye’nin talebesi ona hayrandı. Fakülteninse onun ne olduğunu anladığı kanısında değilim. Yalnız Türkiye’nin değiştiği şuradan belli: Artık insanlar kurumlarının dışında da aranmaya ve düşünülmeye başlıyor. Şerif Mardin buna rağmen onu anladığını sananlar tarafından da yanlış anlaşıldı. Bazı halde modern bir düşüncenin dirilişi, bazı çevrelerde ise Türkiye’nin çağdaşlaşmasını eleştiren biri olarak değerlendirildi. Ne o ne de diğeri... “Türkiye’yi bütün taraflarıyla gözleyip anlayalım” dedi. Bu çok zor bir iştir. Mardin, bu zor işi deneyen ve zorlukları aşmaya çalışan bir düşünürdü.
.Orta Anadolu’nun en zarif bölgesindeydim
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Eylül 17, 2017 09:294dk okuma
Paylaş
BENİM bugünlerde yoğun programım dolayısıyla Konya Beyşehir’de bir konferansa ve toplantıya gitmem gerekti. Toplantıyı Milli Saraylar Bilim Kurulu yapıyor. Bilim Kurulu’nun çalışma ve gözleme alanı sadece 19’uncu asır sarayları değil; aynı zamanda da Selçuki dönemi sarayları...
Haberin Devamı
‘Selçuki sarayları’ dediysek bugün Beyşehir kıyısındaki Kubadabat Sarayı’ndan başka, doğru dürüst, hiç değilse harabe halde kalan, elle tutulur, gözle görülür bir Selçuklu sarayı yok. Kaleler, kervansaraylar, camiler, hamamlar, imaret ve medreseler bırakan Türk hükümdarlarının kendi sarayları ömürsüz olmuştur. Osmanlı’nın 19’uncu yüzyıla dek en ele gelen sarayı Topkapı’dır. Bu arada belirtelim; Kubadabat’ın kazı ve restorasyonu da uzadıkça uzadı. Bu işin bitirilmesi lazım.
TİMUR’DAN SELÇUKLU’YA
Gelelim coğrafyaya... Beyşehir Gölü ve çevresi Anadolu’nun en güzel noktalarından biri. Bu göl, dünyanın en lezzetli balıklarına sahip. Batı yakasında, beylikler döneminin en güzel ve özgün eseri Eşrefoğlu Camii’ni, Eşrefoğulları’na ait medrese, hamam ve bedesteni, biraz daha öteye gittiğimiz zaman Hititler devrinden kalma gürül gürül pınarın (Eflatun Pınarı) başındaki nymphaeum’u buluruz.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Klasik Yunan’a mal edilen nymphaeum, Hitit Anadolusu’nda göze çarpan eserlerdendir. Eflatun Pınarı’ndaki abidevi çeşmeyi de Hititlerin Urhiteşup’uyla, diğer hava ve su tanrıları süslüyor. Ne yazık ki kabartmalar 70 yıl öncesine göre daha silik vaziyette. Şehirleşme, kentsel dönüşüm gibi heyula henüz bölgeye uzak ama abidenin modern teknolojiyle korunması gerekiyor.
Sözün özü, burası Orta Anadolu’nun en zarif bölgesi. Ahalisi cana yakın. 3000 yılın kültürü her köşeye sinmiş vaziyette. Selçuklu Anadolusu’nu en renkli anlatan kesimde olduğunuzu anlıyorsunuz. 36 saatte Türkistan’ın Yesi şehrinden, Timur’un imparatorluğunun topraklarından Selçuklu Anadolusu’na uzanmak ayrı bir keyif. Denenmesi gereken bir yolculuk.
Orta Anadolu’nun en zarif bölgesindeydim
TECRÜBELİ HOCADAN GENÇLERE TAVSİYE
HER yıl olduğu gibi bu sene de yüz binler taze ümitlerle üniversiteye başlıyor. Çok kısa zaman sonra bu ümitlerin kırılmaya başladığını maalesef göreceğiz. Eskilerin sukutuhayal dedikleri bu tehlikeli sürecin içine düşmemenin iki yolu vardır: Birincisi faydasını görmeyeceğinize inandığınız bir bölümü hatta üniversiteyi derhal terk edip hayatınızı daha elle tutulur bir iş kolunda denemek! 18-19 yaş biraz geç görünse de insan pekâlâ iyi bir aşçı olabilir, elektrik teknisyenliğine yönelebilir, zanaatlarda hayatını kurabilir. Bazı dallarda yetenekli ve çalışkan insanlar üniversitenin temsilcisi olan profesörlerden daha saygın bir statüye dahi gelebilirler.
Haberin Devamı
Toplum sınıflamalarında yetenekli marangozun veya bir döşeme ustasının (Bizim zamanımızdaki döşemeciler loncasının ileri gelenlerinden Hüsnü Diker ustayı hatırlayalım) birçok merhum profesörden daha çok anıldığını örnek diye verebilirim. Büyük silah mucidi ve ustası Kalaşnikof da bildiğim kadarıyla makine mühendisliği profesörü değildi; hatta ordudaki rütbesi de astsubaydı.
HEM TÜRKÇENİZİ GELİŞTİRİN HEM YABANCI DİL ÖĞRENİN
Hayal kırıklığını önlemek için ikinci yol ise bulunduğunuz dalda daha çok merak etmek ve okumaktır. Evvela da Türkçenizi geliştirmek ve yabancı dil öğrenmektir. Türkiye, artık bizim zamanlarımızda olduğu gibi diplomalıların mutlaka bir kadroya oturtularak doyurulduğu ülkeler kategorisinden çıktı. Eğitim kurumlarımızın çoğu nitelikçe çok düşük ama insanlarımızın amansız rekabet pazarına girebilmek için çok daha nitelikli olması gerekiyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
Siyasal sistemimiz şu ana kadar Azerbaycan Türklerinin Farsçadan devşirdikleri gohumperestlik (akraba kayırmacılığı) veya İtalyan Rönesansı’ndan kalma nepotizme dayanıyor. (Nipote ‘yeğen’ demektir, nepotizm de genellikle kilise büyüklerinin ve Papa’nın izlediği bir kayırmacılık sistemiydi.) Maalesef Türkiye de nepotizmi, siyasal yandaşlık, eski adap ve adalet düsturunu kaybeden tarikat üyelikleri yani sözde siyasi ve dini görüşler birlikteliği üzerinden yapıyor. Siyasi görüş beraberliği bütün Avrupa’da da vardı; şimdi kayboluyor. Bu, adalet duygusunun gelmesinden çok insanların bu işlerle uğraşmaktan vazgeçmeleriyle ilgili. Türkiye’de ise bu gibi birliktelikler gerçekten bir disiplin ve kardeşlik ruhu yaratmaktan çok, köşe kapmacaya yarar.
Haberin Devamı
KAZAKİSTAN’DA LATİN HARFLERİ
AYIN 13’ünde Kazakistan’ın güney Çimkent bölgesindeki bir toplantıya katıldım. Çimkent’ten sonra ona çok uzak olmayan eski Türkistan’ın Yesi şehrindeki Türk-Kazak Üniversitesi’nde bu konuda bir konferans verdim. Konferans, Ahmet Yesevi’nin, bölgenin İslamlaşmasında rolü önemli olan ululardan birinin, kabri civarında olan üniversitenin salonunda yapıldı. Bu kabri yaptıran Timur Han. Tamamıyla siyasi bir misyon, gerekçesi de Ahmet Yesevi’nin Timur’a rüyada Buhara’nın fethini müjdelemesiymiş.
YESEVİ TÜRBESİ DİMDİK AYAKTA
Timur maalesef bu türbenin yapılışı daha bitmeden, Farabi’nin de doğduğu Otrar şehri civarında bol sulu Arıs Nehri’ni geçerken atından suya düştü. Yüzüp kurtuldu lakin 69 yaşındaki cihangir o gün orada üşütmüştü. Sonra da o tarihte çözümsüz bir dert olan zatürreeden öldü. Çin bölgesi bir cihangirin istilasından daha bu şekilde kurtuldu; ardında kalan perişan Osmanlı dünyası ise bünyesindeki sağlamlıkla yeniden toparlandı.
Haberin Devamı
Yesevi Türbesi yarım kalmış hali fakat ona rağmen bütün güzelliği ve ihtişamıyla dimdik ayakta. Ahmet Yesevi üzerine tezler yazılıyor; kitaplar basılıyor. Bu yıl UNESCO’nun Yesevi Yılı’ydı. Ama benim katıldığım küçük toplantı Yesevi Yılı’ndan ve Yesevi’yi anmaktan çok Kazakistan’ın geçeceği Latin harfleriyle ilgiliydi. Alfabe değişikliğinin kararı alınmış. Âdet olduğu üzere uzmanların ve kültür adamlarının reyine başvuruluyor, sözleri dinleniyor.
ALFABE MİLLİYETÇİLİK UNSURU DEĞİL
Sözü gelmişken, Kazakistan’da Latin harflerine geçişe değineyim. Bu geçiş kaçınılmaz. Çünkü Latin harfleri teknik bakımından daha mükemmel. Kril harfleri ne Türk dillerinin ne de Romence-Moldovaca gibi Latin asıllı dillerin yazımına uygundur. O, ön planda Rusça gibi büyük bir dilin ve doğu Slav gruplarının lisanlarına daha elverişli. Ayrıca, batı Slav dünyası Kril’i hiç almadı; güney Slav dünyasında da Kril bugün terk ediliyor.
Alfabe bir milliyetçilik unsuru olamaz ama bu demek değildir ki o halkın kullandığı eski alfabeleri de unutmalı. Öğrenmek kolay; fakat hiçbir şey yapmadan sızlanmak daha da kolay. Onun için lüzumsuz hüzünlü bir şarkıyla, harf değişimi meselesi her yerde sorun haline getiriliyor.
ABD ilginç gurbet
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Eylül 24, 2017 10:025dk okuma
Paylaş
Yıllar sonra, birkaç günlüğüne New York’taydım. ABD ilginç bir ülke, daha doğrusu ilginç bir gurbet. Başka ülkelerde pek bir araya gelmeyen gruplar Amerikan toprağında birbirini bulup kaynaşabiliyor. Bizden yaklaşık 500 bin kişi şu an bu topraklarda...
Haberin Devamı
GEÇTİĞİMİZ pazar (17 Eylül) birkaç yıllık aradan sonra Birleşik Devletler’e gittim. İlk gözüme çarpan New York’un her tarafında Türk nüfusun artmış olması. Nitekim istatistikler de bunu gösteriyor. Türkler, Birleşik Devletler’in her yerini değilse de doğu eyaletlerini ve büyük şehirlerini tercih ediyor. Nüfusa ilişkin rakamlar 500 bine doğru çıkıyor. İlginç bir gelişme de Orta Asya cumhuriyetlerinden, Bulgaristan’dan, İran’dan gelen değişik pasaporta sahip Türk kökenli nüfusun bu sayıyı daha da arttırması.
Amerika ilginç bir ülke, daha doğrusu ilginç bir gurbet. Başka ülkelerde pek bir araya gelmeyen gruplar Amerikan toprağında birbirini bulup kaynaşabiliyor. Nitekim mazide de Fenikelilerin torunları olan iki grubun, ilginç bir şekilde Fenike diline yakın Arapça lehçeleri olan Lübnanlılarla Arap harflerini kullanmayan ve Araplıkla hiç bağ kurmayan Maltalıların (zira bunlar Fenike kökenli Maltız dili kullanırlar) birbirlerine yakınlıklarını keşfeden, dolayısıyla Amerika ve Avustralya’da bir araya gelen gruplar olduğu bilinir.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Sayısız etnik grup ikinci büyük savaştan sonra hem Amerikalılık etrafında toplanıyor hem de başka kombinasyonlar ortaya çıkarıyorlar. Ama şurası açık ki, beğensek de beğenmesek de Birleşik Amerika özgün bir toplum ve gelenleri eritme kabiliyeti hayli yüksek. Kimsenin bu durumdan fazla şikâyet ettiği de yok.
BROOKLYN’DE HOŞ BİR NEW YORK HAVASI
New York fevkalade pahalı bir şehir. Amerika’nın her eyaletinde tüketim vergisi eşit oranda alınmaz. New York ise en yüksek vergilerin uygulandığı yer. Eğlence endüstrisi burada. Gerçi örneğin Metropolitan Operası için parayı bulsanız bile, yer bulmanız çok zor.
Şehrin gürültüsü, metronun eskiliği, taksicilerin küstahlığı, sokaklara taşan kötü yemek kokuları Manhattan’ın göstergesi... Ama yanı başındaki Brooklyn’de hoş bir New York havası ve kültürü yok değil. Türk Hava Yolları adamakıllı yolcu taşıyor. Ama 12 saat yolculuğun çekilir olmadığı açık. Bizim millet, gezi için başka yerleri arasa daha iyi olur.
ABD ilginç gurbet
Haberin Devamı
55 MİLYON KİTAP
NEW YORK’un mutat dışı kalabalığı, Birleşmiş Milletler ve paralelindeki toplantılar için gelenlerdi. Ben Sayın Demet Sabancı ile ‘ONE’ isimli kültür derneğinin Antakya, Maraş, Antep ve Urfa çizgisindeki mozaik eserlerden oluşan yolu tanıtmak için tertiplediği toplantısına katıldım. Bu toplantı New York’un ünlü ‘Public Library’sinde yapıldı. Buraya kadar gelmişken not etmeden geçmeyeyim: Burası bir kütüphaneler ülkesi olan ABD’nin üç büyük kütüphanesinden biri. Şu anda kütüphanedeki kitap sayısı 55 milyonu bulmuş. Birkaç yıldır süren kısmi tamirat bitmiş.
LİSELERİN SINAVINI KALDIRMAK ŞU AN TEHLİKELİ BİR İŞLEM
GELECEK yazılarımızda daha etraflıca ele alacağım. Avrupa dünyasının üstünlüğü ortaöğretimin yüksek kalitesine bağlıydı. Ama Almanya, Fransa ve İsviçre’deki birtakım kitle dalkavuğu partiler, bunu dejenere etti. Nitekim zararını çekiyorlar. Türkiye demokrasisi 1950’lilerden beri ortaöğretim kalitesini koruyamayarak ve eğitimi sulandırarak kötü bir not aldı. Liselerin sınavını kaldırmak şu anda en tehlikeli bir işlem. Bu demektir ki birtakım liselerde sınavlar ve öğrenci alımında farklı rejimler uygulanacak ve belki de farklı muameleler yapılabilecek. Türkiye’de eğitimin düzeyini koruyacak tek unsur maalesef sınavdır. Daha nitelikli bir eğitim düzeni gelene kadar sınavları ortadan kaldırmaksa sadece etrafı dağıtmak demektir. Üstelik yakın geçmişte kabul imtihanları konusunda kötü saptırmalar yaşandı, bunlara dönmemek için daha ciddi mekanizmalar geliştirmek gerekiyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
ULUSLARARASI ESER HIRSIZLIĞINI ORGANİZE EDEN DEVLETLER VAR
NEW York’ta ‘Global Hope’ denen ve onursal başkanlığını UNESCO’nun halihazırdaki genel direktörü Irina Bokova’nın yüklendiği grubun toplantısı da yapıldı. Toplantıda benim de dahil olduğum altı panelist dünya yüzünde kültürel mirasın korunmasını tartıştık. En önemli konu Palmira (Suriye), Timbuktu (Mali) gibi merkezlerin Müslüman fundamentalist gruplar tarafından yağmalanmasıydı.
ABD ilginç gurbetPalmira
Ben hazır bulunanlara şunu söyledim: “Yağmalama işinin maşası gerillaların arkasında kimlerin olduğunu biliyorsunuz. Devletler ve kuruluşlar...” Bunlar protesto edilip, açığa çıkarılıp teşhir edilmedikçe gerillalar işlerini yürütür.
Haberin Devamı
Eski eser ticareti çok kârlıdır. Tahrir Meydanı’ndaki miting ve olaylarda, Kahire Müzesi’nin damından içeri sızanlar 300 küsur parçayı çaldı. Çalınan eserler Avustralya’da ortaya çıktı. Avustralya müzeleri protesto edildiği için geri dönebildiler. Bağdat müze ve kütüphanelerinin yağmasıysa ne işgaldeki sorumsuz askerlerin ne de yağmacı halkın marifeti. Temel ve kârlı hırsızlığı yapanlar müzeyi çok iyi tanıyorlar.
MALİ CUMHURBAŞKANI YAĞMALARI ANLATTI
Bu işleri organize eden devletler var. Çalınan eserler illa da büyük müzelerde ortaya çıkmıyor, özel koleksiyonerlere gittiği gibi büyük müzelerin depolarında hafızalardan çıkana kadar uzun bir uykuya bırakılıyorlar. Mali Cumhurbaşkanı Abubakr oradaydı. Sahra’nın ortasındaki medeniyetin nasıl yok edildiğini ve yağmalandığını anlattı. Yine orada bulunan, ırkının güzeli ve çok zeki bir hanım olan Mali Kültür, El Sanatları ve Turizm Bakanı N’Diaye Ramatoulaye, yağmadan kurtarabildikleri eserleri dünyaya tanıtmakla meşgul. Mali’deki Timbuktu, Afrika’nın doğusu ve kuzeyi arasında gidip gelen kervanların uğrak yeriydi. Ortaçağlar boyunca kervanların taşıdıkları arasında yazma kitaplar da yer alıyordu.
Haberin Devamı
ABD ilginç gurbetTimbuktu
TİMBUKTU’NUN ELYAZMACILARI
Timbuktu halkı arasında ‘Hattatılar’ ismi verilen, kitap istinsah eden yani kopya eden önemli bir grup oluşmuştu. Kervan, Timbuktu’dan geçerken, yazmaları bu kişilere emanet eder, altı ay-bir seneye kadar kopyayı yetiştirmelerini tembih ederdi. Dönünce bu elyazması kopyaları alır, yerlerine ulaştırırlardı. Bazı kopyalarsa hiç alınmaz ve orada kalırdı. Maalesef, beşeriyet bu eserlerin hepsini, tanımadan yağmaladı. Ayrıca Vahhabi görüşlerin paralelinde çöl medeniyeti ve mimarisinin nadide eserleri olan türbeler tahrip edildi. Gelen Fransız birliklerinin de Mali’nin kültürel varlıklarını koruduğu, daha doğrusu korumadığı tartışılacak bir keyfiyet.
Maalesef sesini çıkaramayan ülkelerin zenginlikleri yağmaya açık ve bu yağmalar içinde özellikle İslami eserler parça parça dağılıyor. Doğu ülkelerinden yapılan hırsızlığın Louvre’dan Mona Lisa’yı çalmaya benzemediği açık. Atina’da Benaki Müzesi, 18’inci yüzyılda Trakya bölgesine ait bir caminin mihrabının parçalarını dünyanın muhtelif müzelerinden toplayarak birleştirdi. Böyle örnekler çok az. Nitekim yine Yunanistan’ın Parthenon’da kurduğu müze, British Museum’dan Lord Elgin’in Parthenon’dan yürüttüğü parçaların hiçbirini geri alamıyor. Oysa burası, mükemmel bir müze olarak tertiplenmiştir. Çinliler Mao devrinde kırıp döktükleri porselenlerin acısını diğer ülkelerdeki porselen koleksiyonlarına göz dikerek çıkarmaya çalışıyorlar. Ciddi hırsızlık teşebbüsleri olduğu açık.
Erbil ve Kerkük Türklerini görmezden gelemeyiz
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ekim 01, 2017 08:574dk okuma
Paylaş
Kuzey Irak’ın 4 ülkeye dağılmış bir kavmin problemlerini üstlenmeye niyeti olmadığı açıktır. Ülkenin zenginliklerini o bölge için kullanmayı tercih ediyorlar. İrredantizm geniş Kürt coğrafyası için 19’uncu yüzyılın genç İtalya’sı veya Balkan uluslarının bazı hayalleri gibi değildir. Ama bize düşen de öncelikle Kerkük ve Erbil’deki bir milyonu aşkın Türk nüfusu yalnız bırakmamaktır.
Haberin Devamı
KUZEY Irak’taki referandum bitti. Hükümetimiz beklenen tepkiyi gösterdi. Esad Suriye’sinin referanduma tepkisi hiç de o kadar sert değil. Tabii İsrail için Arap olmayan her yeni ünitenin baş üstünde yeri var. Amerika Birleşik Devletleri referandum öncesi ihtiyatlı hareket edilmesini ve iki kere düşünülmesini söylediği halde referandum sonrası sıcak tepki göstermiyordu; akabinde bu referandumun meşruiyeti olmadığını Dışişleri Bakanı’nın ağzından bildirdi. Rusya Devlet Reisi Putin ise Ankara’ya geldi ve başkanlar düzeyinde yapılan görüşmeyle yeni düzeni tasvip etmediğini açıkladı. Kürdistan Özerk Yönetimi referandumun uygulanmasını erteleyebilir, İran gibi bir faktör de karşılarında ve tabii Arap dünyası da.
Erbil ve Kerkük Türklerini görmezden gelemeyiz
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
IRAK KÜRTLERİ TÜRKİYE’YE SEMPATİ DUYAR
Türkiye’nin en önemli sorunu Kerkük ve Erbil Türkleridir. Milyonun üzerindeki kitleyi kimse görmezlikten gelemez. Ayrıca bu halkın gözden çıkarılması da sorunu halletmez. Herkesin başını ağrıtacak bir kitledir, bir halk topluluğudur. Eğitimlidirler, üretkendirler ve Türk kimliğine sahip çıkma konusunda taviz vermezler. Bu taviz vermeme hali mutlaka sıcak bir çatışmaya dönüşecek değil; bazı ahvalde bu gibi unsurların devamlı bir huzursuzluk ve dengesizlik sorunu kaynağı olduğu açıktır. Kürt unsur ve diğerleri çok rahat edemeyeceklerini bilmelidir.
Aç kalma gibi bir söylem ortadaysa da Irak Kürtleri değişiyor, eğitimleri gelişiyor ve birkaç yıldır Irak’ta hayat da düzeldi. Onlar açısından dış dünya için baş aracı Türkiye’dir; zaten Irak’taki hayat ve o hayatı götüren bu ülkenin yöneticileri ve halkı da Türkiye’ye sempati duyarlar. İstanbul’u kültürel merkez gibi görürler.
Kuzey Irak’ın dört ülkeye dağılmış bir kavmin problemlerini üstlenmeye niyeti olmadığı açıktır. Ülkenin zenginliklerini o bölge için kullanmayı tercih ediyorlar. İrredantizm geniş Kürt coğrafyası için 19’uncu yüzyılın genç İtalya’sı veya Balkan uluslarının bazı hayalleri gibi değildir. Referandumu kabul etmez ve bazı tedbirleri uygulamaya girişirken bunu göz önüne almakta fayda vardır.
Haberin Devamı
İran Kürtlerinin son zamanlarda merkezi devletle gerilime girdiği açık. Ama bu unsurun Kuzey Irak Kürtlüğüne meyil göstermesi ve işbirliğine girmesi beklenmemelidir. Unutmayalım karşımızda tarihi boyunca bir araya gelememiş, ayrı aşiretlerde, birbirinden farklılaşmış bölgelerde, ayrı devletlerin idaresinde yaşamış bir kavim var. Bu olayda Türkiye’nin katiyen vazgeçemeyeceği unsur açıktır; Erbil, Kerkük bölgesini MHP ile yalnız bırakmak kocaman bir toplum için akıllı ve onurlu davranış değildir.
BARZANİLER DIŞ POLİTİKA CAMBAZIDIR
KUZEY Irak’ın lideri Barzaniler etkili bir hanedandır. Baba Molla Mustafa Barzani, ABD ve Sovyetler’in Soğuk Savaş’ın en koyusunu yaşadıkları dönemde bile iki dünya arasında ipte oynamayı bilmişti. Barzanilerde babadan oğula belirgin bir dış politika ustalığı ve cambazlık geçer. Bunu birçok Ortadoğu liderinde görmek mümkün değildir.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Erbil ve Kerkük Türklerini görmezden gelemeyiz
Barzanilerin diğer ülkelerdeki Kürt topluluklarıyla hem ilişkisi vardı hem de yoktu. Bu aile sorun çıkaran bir kaynak değildi. Irak merkezli çatışma, dolayısıyla İsrail’le yakın bağlar içinde olduğu sır değil. Hatta eğitim aldığı, yardım gördüğü dahi söyleniyordu ama Irak’ın dışında birçok Arap ülkesiyle çatışmalı değil aksine nötr ilişkiler içinde olduğu biliniyor.
İran da Türkiye kadar Ortadoğu Kürt dünyasının karşısındaydı ama Kürtlerle en çok gerilim ve savaşmanın yükünü Türkiye çekti. Özal, Kuzey Irak’la yakın ilişkiler kurdu. Neye yaradığı tartışılır. Irak’ı işgal eden ABD ise bağımsızlık referandumuna gidemedi çünkü Talabani ile Barzani arasındaki denge yüzde 50’ler civarındaydı.
Haberin Devamı
Erbil ve Kerkük Türklerini görmezden gelemeyiz
EKMELEDDİN İHSANOĞLU HOCA’DAN BAŞUCU KİTABI
‘OSMANLI Bilim Mirası’ gibi bir kitabın doğrusu epeydir basılmasını bekliyordum. Çünkü Osmanlı bilim dünyasına girmek ve bu ülkenin 15’inci asırdan beri yolunu aydınlatan matematikçileri, astronomları, kimyagerleri, eczacıları, coğrafyacıları hem de Hüseyin Saadetin Arel gibi musiki nazariyecilerini ve üstatların toplandığı kaynakların yer aldığı kütüphaneleri bildiren, yazmaların durumunu tasvir eden bir toplu değerlendirme ve her zaman müracaat edebileceğimiz bir el kitabı yoktu. Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan bu iki cildi, Osmanlı tarihi araştırmalarının vazgeçilmez kaynağı olacak.
Bu kitap ancak Mısır’da büyüyen, Ayn Şems Üniversitesi’nde çalışan, hem ülkesinde hem de İngiltere’de kimya eğitimi gören Ekmeleddin İhsanoğlu gibi çalışkan, Şark ve Garb’ı meczeden biri tarafından hazırlanabilirdi. İhsanoğlu, yurtdışında büyüyen gençlerin içinde Türkçeyi hakkıyla, bütün zenginliğiyle kullanan hocadır. Uzun yıllar yürüttüğü idarecilik döneminde, IRCICA (İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi), İslam dünyasının başarılı ve ehliyetle çalışan tek kuruluşuydu. Kurduğu Bilim Tarihi kürsüsünde kurumların gelişmesine, bunların tasvirine önem verdi. Aynı kürsüde Feza Günergun ve Mustafa Kaçar gibi bilim tarihçilerimiz, Ankara’daki Aydın Sayılı Hoca’nın ve Sevim Tekeli’nin yanında yetişen grubun yanında ayrı bir renk ve boyut teşkil eder.
Haberin Devamı
OSMANLI BİLİMİ, BAYRAĞI CUMHURİYET’E DEVRETTİ
Elimizdeki iki ciltlik ve hemen hemen 1200 sayfalık kitap, mükemmel bir fihrist, geniş bir bibliyografyayla konuyu araştıranların şükranını hak ediyor. Konular ise çok enteresan. Mesela Osmanlı bilim literatüründe ‘ispiritizma aleyhinde’ bir eserin bile yer aldığı görülmekte. 1326/1907 tarihli bu baskı kitap aynı zamanda Osmanlı tıbbında ruhiyat ve sinir hastalıklarıyla ilgili neşriyatın arasında yerini alıyor.
15’inci asırda Semerkant geleneğini taşıyan Osmanlı bilimi, 20’nci yüzyılın şartlarına, tıp, kimya, biyoloji, veterinerlik, astronomi gibi dallara ve bunların örgütlenmesine adım atarak ömrünü tamamlamıştır demiyoruz, Cumhuriyet dönemine bayrağı devretmiştir. Bu çalışmayla hem araştırmalarımız kolaylaşacak hem de hiç değilse zaman zaman, bölüm bölüm okunduğu takdirde bugüne dek ortada dolaşan birtakım bilgilerin yanlış, bazı yorumların da önyargı olduğu anlaşılacaktır.
Avrupa, Katalanların bağımsızlığı ihtimalinden neden çok korkuyor?
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ekim 08, 2017 08:534dk okuma
Paylaş
Katalunya’nın zengin nüfusu artık İspanya’yı beslemek istemiyor. Bağımsızlık referandumuna gittiler ama Avrupa standartlarına göre epey sert polis şiddeti görüntüleri ortaya çıktı. Herkes “AB ne diyecek” diye bakıyor. Söyleyeyim: Avrupa ayrılık ihtimaliyle dehşete düşmüş durumda.�
Haberin Devamı
Avrupa, Katalanların bağımsızlığı ihtimalinden neden çok korkuyor
ADRİYATİK kıyısında Hırvatistan’a bağlı Dubrovnik, bir zamanlar Osmanlı himayesinde, daha doğrusu Osmanlı’nın haraçgüzarı olan tüccar bir şehirdir. O zamanlar küçük Venedik veya Dobrovenedik diye de bilinirdi. Büyük Venedik ile ikisinin bugünkü ortak tepkisi, şehri kirleten milyonlarca turist ve limanı dolduran gökdelen kılıklı yolcu gemilerini protesto etmek... Hiç de haksız değiller.
Turist istemeyen bir pırlanta şehir daha var. Bu şehrin her bir sokağındaki her bir binaya tıpkı öbür ikisinde olduğu gibi, bakmaya ve gezmeye doyulmuyor. Mutfakları hoşlukta diğerlerini zaten geçiyor. Avrupa müziğinin ve geleneksel dansinglerin son yıldızı, Katalunya’nın başkenti Barcelona’dan bahsediyorum. İki milyona yaklaşan şehir nüfusu, 35 milyon yıllık turistten yaka silkmiş. Bu turistlerin büyük bölümü otel bile kullanmıyor. Otel kullanmamaya itiraz edilemezdi ama tuvalet ve çöp kullanma konusunda hiç titiz olmadıkları açık.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
POLİS GÖRÜNTÜLERİ AVRUPA STANDARTLARINA GÖRE SERT
Katalunya, İspanya’nın yüzde 33’üne varan zirai geliri, yüzde 37’sine varan endüstrisi ve kendi bölgesel gelirinin yüzde 60’ını teşkil eden hizmet sektörüyle yıldızı. Bu arada onlar da çok eski tüccardır. Lisan ve dünya bilgileri açısından da İspanyollardan zengindirler. Mısır’da Memlukların verdiği kapitülasyonları 1517’de Katalan konsolos, Yavuz Selim Han’ın önüne getirmiş, o da tasdik etmiştir.
Katalanlar bağımsızlık istemeye karar verdi, fazla kazanan kimse başkasıyla paylaşmak istemez. Mesela petrolü olan bölge, öbür aç bölgelere para yedirmek istemez. Katalunya gibi, endüstrisi, turizmi, ticareti sayesinde bol kazanan da öbür taraflardaki yatırımlara ve hizmetlere kesesinden para ayrılmasına tahammül edemiyor.
İnsanoğlu eşitlik ve sosyalizmin edebiyatını sever. Önce Katalan dilinin serbestisi tartışıldı, İspanya demokrasiye geçince bu iş serbest kaldı, hatta bugünkü kralın veliahtken Katalancayı iyi öğrendiğini anlatırlar. Derken iş mali kaynakların kontrolüne bindi. İspanyol federalizmi bazı vergilemelerde ve kontrolde buna imkân veriyor. Nihayet sonu referanduma dayanınca çıngar koptu.
Haberin Devamı
Halihazırdaki hükümet partisi (Halk Partisi) ve bu hükümetin başı Mariano Rajoy’un çok etkili politikacılar olmadığı görülüyor. İspanyol muhafazakârlar bayılarak girdikleri camianın yani AB’nin ne olduğunun farkında değiller gibi. İspanya’nın Franco’dan sonra girdiği havanın ne olduğunun da farkında değiller. TV’de bize pek sert görünmeyen polis Batı Avrupa standartları içinde çok fazla sert. Ölen yok ama yaralı sayısı bu gibi gösteriler için çok fazla.
Nüfusun ancak yüzde 43’ünün katılabildiği referandumda oylar nihayet sayılabildi ve bütünü de kapsayacak şekilde bağımsızlığa “Evet” dendiği anlaşılıyor ama İspanya’nın kendinden ayrılan bir Katalunya’ya hiç tahammülü yok. Bütün partiler bir arada referandumu tanımıyorlar. Hatta solcular dahi, “Bağımsızlık eğilimine karşıyız ama böyle polisi şiddeti ve demokratik gösterilerin ihlalini kabul edemeyiz” dediler. Avrupa Birliği de sessiz ve referandumu tasvip etmez vaziyette. Bu gibi olayları “İtişmeyin, kardeş kardeş tatlınızı yeyin” havasıyla karşılamak istiyor.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
AB AYRILMA FURYASINA KARŞI
Gerçekte Avrupa Birliği bu tip bölünmeleri dehşetle karşılıyor. Brexit’ten önceki İskoç referandumundan ödleri koptuydu. Belçika’daki muhtemel bölünmeyi de -Flamanlar bunu çok istiyor- dehşetle karşıladılar. 1970’lerden beri Avrupa Birliği’nin yoğunlukla önlemeye muvaffak olduğu Belçika’nın parçalanması eğilimidir. Kaldı ki Avrupa Birliği’nin hiç istemediği Kuzey İtalya’daki ‘Lega Nord’ gibi hareketler ve şimdilerde yine romantik biçimde uyanıyor görünen Venedik ayrılıkçılığı bu gibi bölünmelerle tekrar ortaya çıkabilir.
“Bölünmek dünyanın diğer tarafındaki ‘az gelişmiş’ ülkeler içindir. Uygar Avrupalı toplumlar bir masanın etrafında oturmayı bilir” diyorlar. Sözü çok ediliyor ama gündeme getirilmesi başarıyla önleniyor. Hırvatistan’ın Adriyatik kıyıları da Avrupa Birliği olmasa çoktan ayrılma taraftarıydı. Üstelik dili aynı. Zengin Avrupa’nın ayrılma çabaları da öbür taraftan farklı. Dünyanın eski kültür merkezi olan Suriye’nin şu haline bakınız. Bu gibi manzaraları herhalde Avrupa bir asırdır defterinden silmiş gibi.
Haberin Devamı
BARCELONA’YA ASLAN TÜRKLER YERLEŞİYOR!
SON dört ayın bilgilerine göre satılan emlakın yüzde 12’sini bizim aslan Türkler almışlar. Ortalama metrekaresi 4-5 bin Euro olan binalara yetişecek kadar zenginiz. Bunu şunun için söylüyorum: Katalunya’yı daha emin görenler demek ki her yerde var. Milli geliri 30 bin dolar civarında olan bir halkın bu gibi yatırımlara pek ihtiyacı yok ama doğrusu Barcelona Avrupa’nın hakkıyla en güzel şehirlerinden biri. Kırsal bölge de daha temiz ve korunaklı.
MİSTİK MÜNEVVER GAUDİ’NİN TOPRAKLARINDA
KİBAR bir halktır Katalanlar. Altmışın üstündeki çiftlerin tango ve komparsita yapmak için müzikhollerin önünde kuyrukta beklediğini görürsünüz. Turistten bıkmalarına rağmen bezginliklerini karşılarına gelen turiste çemkirerek göstermiyorlar. Katalunya, Picasso’nun ve Dali’nin ülkesi. Gaudi gibi bir mimar ve mistik münevver bu ülkeyi belki de en iyi temsil edecek portre. Liseler ve üniversite halen en iyi eğitimi veriyor. İklim hoş.
Haberin Devamı
İŞİN BAŞKA YÖNÜ DE VAR
KATALANLAR, 17’nci asırdan beri İspanya yani Kastilya tahtıyla hep mücadelede. İç Harp’te Franco kuvvetlerinden fena darbe yediler ve demokrasi gelene kadar pek hoş yaşamadıkları da bilinir. Galiba hayatlarındaki en tatsız görünüm de “Ben Katalanım ama önce İspanyolum” diyenlerdi. Bu tip seçim yapanlar artık birdenbire azalmış. Katalunya, “İspanya’yı beslemem” diyor. Kuşkusuz bunu çok tasvip edemezsiniz. Yalnız işin bir başka tarafı var. Bu zengin bölgenin zengin otomobil sanayini ve hizmet sektörünü besleyenler İspanya’nın başka tarafından gelen proletarya. Haliyle sadece yedi milyon kişinin bildiği Katalancayı değil kendi dillerini de konuşuyorlar ve çocuklarına da onu öğretmek istiyorlar. Özerk idare “Bizde Katalunya içinde İspanyolca okul olmaz, özel okul bulup gönderin” diyor. Hangi işçi özel okul parası bulur. Üstelik bunu yapan Katalanlar başka memleketlerde özgün dillerin kullanılması ve okutulması konusundaki kampanyaların başını çekiyorlar.
Kazan günlüğü: Bir ayağı doğuda bir ayağı batıda
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ekim 15, 2017 01:015dk okuma
Paylaş
Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Bu bolluğun arkasında uzun ve bizi çok yakından ilgilendiren bir tarih var.
Haberin Devamı
KAZAN Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün (eski Sovyet Rusya’sında ‘enstitü’ denir) davetlisi olarak bu hafta başı Tataristan’daydım. Kazan Üniversitesi eski bir kurum ve Rusya İmparatorluğu’nun tarih itibariyle üçüncü en eski üniversitesi. 18’inci asırdan beri hizmet veriyor.
Aklınıza gelen tüm büyük adamlar ya buranın mezunu ya da burada okumuşlar. Tolstoy, buradaki Şark Dilleri Bölümü’nü bitirmeden terk etti; Lenin, ağabeyinin suikasta karışması dolayısıyla önce hukuk fakültesinden atıldı, bilahare müracaat ederek açıktan imtihanla bitirdi. Protestanlığa geçerek Alexander adını alan Ebu Musa Kazım Bey bu üniversitenin ünlü Türkologlarından.
TÜRK DÜNYASININ EN ÇOK SANATÇI YETİŞTİREN HALKI
Kazan aynı zamanda Rusya Müslümanlarının önemli bir dini ilimler merkezi. Türk dili ve araştırmaları tarihi de onun için burada inkişaf etmiş. Çünkü insanlar hem Rusya İmparatorluğu’nun coğrafyasını tanıyorlar, hem de Arapça, Farsça gibi dilleri icabında ta Kahire’deki El-Ezher’e gidip öğreniyorlar.
İstanbul’da okuyan Kazanlı münevverin sayısı hiç az değil. Müzik bakımından hem Doğu hem de Batı müziğini benimseyen bir halk. Galiba sadece Türk dünyasının değil bütün Doğu dünyasının Batı müziğiyle en çok temasta olan, sanatçı yetiştiren halkı Kazanlı Tatarlar. Bunda tabii Rus kültür dünyasıyla yakın ilişkinin de rolü var.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
TARİHİN ÖNEMLİ FİGÜRLERİNİN ANAYURDU
Kazan hem Rusya’nın zenginlik ve kültürünü, hem Doğu’nun ilmini ve Müslümanlığını barındıran bir ülkeydi. Bütün Rusya’nın en müteşebbis zenginleri buradan çıkmıştır. Mesela Yusuf Akçura’nın ailesi Akçurinler bütün Rusya çapında hatta Amerika’da bile şubeleri olan bir ticarethane sahibiydiler. Türk inkılabının yakından tanıdığı Sadri Maksudi’nin damat girdiği aile de böyle. Zeki Velidi Togan ki Başkurdistan Cumhuriyeti’ni kurdu, tarihi coğrafya ilminin en önemli isimlerindendir. Rusya’da Arap harfli ilk matbaa bu bölgede çıktığı gibi Türkoloji ilmi de burada önemli ilerlemeler kaydetti.
Kazan günlüğü: Bir ayağı doğuda bir ayağı batıda
Haberin Devamı
YENİ ZENGİNLİK KAYNAĞI TARIM
Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Perestroika devrindeki Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev, fevkalade zeki bir politikacı. Nur Sultan Nazarbayev’le birlikte, bu coğrafyada makul ve ustalıklı hareketle kalkınmayı sağlayan iki devlet adamından biri. En önemli özelliği de Tataristan’da tarıma önem vermesi, bunu teşvik etmesi. Sovyet döneminde herkesin ihmal ettiği, sorular dolu sektör şimdi Tataristan’da bir zenginlik ve rahatlık kaynağı. Kazan halkı, eski reisicumhurları Mintimer Şeymiyev’i seviyor. Şimdiki cumhurbaşkanı Rüstem Minnehanov ise tam bir işadamı. Dolayısıyla her türlü yatırım ve özellikle de Türk yatırımları devam ediyor.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
TÜRK ÖĞRENCİ MUTLU
Tarihin akışı içinde Sovyetler Birliği’nin perestroika ile kabuk değiştirip kendini feshetmesi gibi mühim bir olayın 1980’lerin sonuna rastlaması Türkiye açısından bir bakıma isabetli oldu. 1960’ların ve hatta 1970’lerin Türkiye’si iktisadi ve içtimai bakımdan Sovyet dünyasını etkileyecek bir ülke değildi; çok fakirdi, kırsal ağırlıklıydı. Burjuvazi henüz tamamıyla laf ebesiydi. Eski Sovyet dünyasından doğanların hayatına intibak edecek, oralarda çalışacak gençler bile ancak 1980’lerden sonra yetişti. Bugün her eski Sovyet cumhuriyetinde, oraların dilini bilen, tarih ve coğrafyasını araştıran, sokaktaki insanla, yöneticiyle üniversitedeki akademisyeniyle ve aydınlarıyla temas edebilen insanlarımız var.
Dışişleri bu yeni dünyaya uydu. Moskova Büyükelçiliğimiz Rusça bilen memurlarla tanınırdı. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç da hem yerli dili Kazan Tatarcasını hem Rusçayı biliyor. Bunun cumhuriyet yöneticilerinden sokaktakilere kadar ona duyulan sempatiyi ne kadar arttırdığını görmek lazım.
Kazan Üniversitesi Türk öğrenci dolu. Uyumları mükemmel görünüyor. Türk dünyasının hatta İslam dünyasının Batı’ya en açık ve teşkilatlı bölgesinde bulunmak, Türk öğrenciler açısından bir kazanç olmalı. Bunu verdiğim konferansta da gözlemledim. Konulara uyumları mükemmel.
Oraları gezip görmek isteyenler için de bir tavsiyem var: Herhalde bahar ayları ve yaz için Kazan şehri ve iki yüz elli km ötesindeki Bolgar Hanlığı’nın kayınları, nefis orman ve Volga boyları görülecek yerler arasında.
Haberin Devamı
700 YILDIR TARİHİN MERKEZİNDE
- 13’üncü asırdan beri Altın Orda Devleti’nin önemli merkezlerinden. Altın Orda’nın mirasçılarından olan Kazan Hanlığı’nı, Çar Müthiş İvan (Grozni) 1552’de alıp ilhak edince, Müslüman nüfus üstünde de baskı uyguladı. Bir kısım halk Hıristiyan oldu. Hıristiyanlığa dönen Kazan soylu ailelerinden biri de Yusupovlardır. Çar hanedanı Romanovların damadı Prens Feliks Yusupov, Birinci Cihan Harbi başladıktan sonra Rasputin’i öldüren üçlünün içindeydi. Rusya’yı kurtaracağını düşünüyordu. Gerçi suikastla bir memleket kurtarılmaz. Bazıları da “Rasputin’in bedduası tuttu, Rusya bu yüzden felakete sürüklendi” derler.
- Türk halklarının Tatar ırkıyla bir ilgisi var mı? Şu sıralar Kazan Tataristan’ın tarihçileri “Biz Tatar değil, Bolgar’ız” diyorlar. Bolgar Hanlığı, Kazan’ın 250 kilometre güneyinde yer alıyor. Rusya Müslümanlarının ilk Müslüman devleti onlar (tahminen 930 yıllarında bu dini kabul ettiler). 7’nci asırda bugünkü Bulgaristan’a akın yapan ve Asparuk’un liderliğinde oraya yerleşen, bu Slav coğrafyasındaki memlekete Bolgar adını verenler de onlar. Tezin birincisi doğru; Rusya’nın Türk halklarının Tatar ırkıyla ve diliyle alakaları yok; onlar Kıpçak, Tatarlar ise Moğolistan’da yaşayan bir büyük kabile. 13’üncü asırda Rusya’nın istilasını Kıpçaklarla birlikte yaptılar. 19’uncu asırda bu bölgede eğitim hayli gelişti, siyasete de karıştılar. Sadri Maksudi Arsal, 1905 devriminden sonra kurulan Duma’ya mebus olarak girdi. Rus ihtilaline aktif olarak katıldılar. Bolşevik devrimine de Kazanlı Seyyid Sultan Galiyev önderliğinde iştirak ettiler. Galiyev’in stratejisi ve teorileri çok Türkçü bulunduğu için sonraları Stalin tarafından harcandı.
Haberin Devamı
BİR DEV KİTAP TÜRKÇEDE
Kazan günlüğü: Bir ayağı doğuda bir ayağı batıda
BU isimde bir kitap, daha doğrusu bir el kitabı Rusça olarak çıkmıştı. Volga boyunun tarihi için önemli müracaat kitabıydı. O bölgede yaşayan, bugünkü Kazan Tatar halkının öncüsü olan yerleşimler ta Volga Macarlarına, Bulgarlarına varana kadar taş devri buluntularından itibaren ele alınıp anlatılıyordu. Atlas Tartarica, Rus Şarkiyat ilminin ve hassaten bu dalda Kazanlı Tatar bilginlerinin önemli çalışmalarını içeren bir el kitabıydı. Bugün Rusçası neredeyse sahaflar ve kitap pazarlarında bile zor bulunuyor. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç, Bilimler Akademisi’nde profesör Rafail Hakimov’a bunun Türkçeye tercüme edilip basılmasını teklif etti. Bu önemli baskıyı özel sektörde Tataristan yatırım grubunu oluşturan, özellikle Kastamonu Entegre Grubu üstlendi ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği işbirliğiyle Türkçe Atlas ortaya çıktı. Tercümeyi yapan, bu konularda çalışan Mimar Sinan Üniversitesi’nden Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu’dur. Volga boyu tarihindeki halklar ve Tataristan’ın, modern tarih içinde önemli bir kaynak olduğunu belirtmek gerekir. Ümit edilir ki satışa çıksın ve yararlanmak isteyenlere ulaşsın.
BAZI KURUMLARIN TARİH SORMAMALARI, SORMALARINDAN İYİDİR
ÜÇ gün önce, üniversiteye giriş sınavlarından tarih sorularının çıkarıldığını öğrendim. Lise öğrencileri ve öğretmenleri büyük hüzün duyuyorlar. Bendeniz o kadar hüzünlü değilim. Bazı kurum ve kişilerin tarihi sormamaları, sormalarından iyidir. Daha ilmi ve ciddi bir tarih okutmaya başladığımız zaman daha iyi sınavlar bekleriz.
Topkapı Sarayı nasıl kurtulur
#Yazarlar#Hürriyet#Hürriyet
Ekim 22, 2017 18:354dk okuma
Paylaş
TOPKAPI Sarayı’nın etrafındaki surlar külliyen 15’inci asırdaki Osmanlı’ya yani Fatih Sultan Mehmet devrine aittir.
Haberin Devamı
O kadar ki arasında altgeçit ve üstgeçit yollarının bulunduğu Aya İrini ile Ayasofya bile bu surla ayrılmıştır. Bölgenin 1. derecede sit alanı olarak ilanı bizim devletimiz tarafından talep edildi. UNESCO gibi kuruluşlar tarafından da derhal kabul edildi. Her şeye rağmen Topkapı Sarayı’nın kendisi ile deniz surları arasındaki alanın tamamıyla boş bırakılması, ancak bir park ve yeşil alan olarak düzenlenmesi gerekir. İstanbul halkının tıpkı Gülhane Parkı gibi böyle bir sahaya ihtiyacı vardır.
POLİS KORUYAMAZ
Belediye başkanının koruma amaçlı olarak “Üçüncü derecede sit alanına çevirdik” sözünü bazı reklam seven mimarlar da destekliyor. Bu arkadaşların her konuda konuşmak gibi zorunlulukları yok. Saray arazisini korumak için sit alanı derecesini 3. dereceye indirmenin abes bir söz ve işlem olduğu da açıktır. Saray arazisi koruma kuvvetleriyle korunur. Müze müdüriyetim zamanında o sahada mevzilenen ve sayısı 30’u geçmeyen jandarma birliğinin dahi oradan uzaklaştırılması için ne kadar uğraşıldığını hatırlıyorum. Manasız bir işlemdi. Manasızlığı, Libyalı meczup bir eski polisin saraya silahla saldırma girişimi sayesinde anlaşıldı. Sarayı işte o birlik ve başındaki astsubay korudu; bir faciayı önlediler. Bizim saray işi başından aşkın, kalabalık bir heyula ile başa çıkmak zorunda olan İstanbul polisine terk edilemez. Bunu onlardan beklemek insafsızlıktır. Özel kuvvetler gerekir. Sizin sit derecelendirmeniz bu konuda hiç yarar sağlamaz.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Topkapı Sarayı nasıl kurtulur
Kaldı ki bina yok diye Bâbıhümâyûn ve Babüsselam arasında Aya İrini’nin yer aldığı avlu dahil geniş alanı 3. derece sit alanına çevirmek ne tür bir kurnazlıktır, anlamadım. Şu andaki idare iyi niyetli olabilir ama herkesin iyi niyetli olmasını bekleyemeyiz. Bu girişimi unutmak gerekiyor.
YÜKÜ KALDIRAMAZLAR
Son günlerde duyduğumuza göre bu manasız proje, Cumhurbaşkanımızın müdahalesiyle Kültür Bakanımız tarafından bir kenara itilmiştir. Doğrusu da budur. Kültür Bakanımızın açıklaması böyle olduğunu gösteriyor. Buraya bina yapılmaması da aslında yeterli değildir. Birtakım sonradan yapılma hat boyu binaların, demiryolunun kullanılmayan tesislerinin ve en başta demiryolu hatlarının buradan sökülmesi ve hattın altında kalan eserlerin arkeolojik tespit ve kazısının yapılması, deniz surlarının restore edilmesi ve berkitilmesi gerekir.
Haberin Devamı
Kültür Bakanlığı’nın açıklamasında gazete haberlerinin hakikat dışı ve yanıltıcı olduğu söyleniyor. Saray ve etrafının mevcut hukuki statüsünü değiştirerek ortalığı alevlendiren Fatih Belediyesi’dir. Bu girişim bence saray alanı için yetkisi olmayan bir kuruluştan çıkıyor. Basının haberlerini tenkit etmek meseleyi çözümlemiyor.
Bu ülkenin mirasının korunması belediye veya bakanlığın kaldıramayacağı kadar büyük bir yüktür. Her şeyden önce vatandaşın ve kitlelerinin desteğine muhtaçtır. Lütfen aydınlara, akademik çevrelere ve tarihine düşkün topluma yabancılaşıp garip sözler etmeyelim.
OSMANLICADAN VAZGEÇTİK, TARİH DERSİNİ BİLE KALDIRACAKLAR
- YAKIN zamanda YÖK Başkanımızın açıklamasıyla tarih sorularının üniversite sınavlarında ilk sınav kademesinde kaldırıldığı açıklandı ama imtihan stratejisine göz attığımız zaman bu soruların bu kademeden kaldırılması bilhassa sosyal bilim eğitimi için büyük mahzur teşkil ediyor.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Bu kararın ilk etkisi şu oldu: Özel dershanelerdeki tarih öğretmenleri hemen kapı önüne kondu. Bu dala yakınlık duyan öğretmen ve öğrenciler üzüntülü bir şekilde bana da müracaat ettiler. Onlara “Bana göre tarih derslerini mekteplerde okutmasalar daha iyi olur, ta ki doğru dürüst kitabını yazanlar ortaya çıkana kadar” dedim. Fakat latifenin ötesinde ciddi bir durumla karşı karşıyayız. Ortama “Çözemediğin veya düzeltemediğin şeyi kaldırırsın olur biter” tavrı hâkim.
Doğrusu eğitim alanında, bilhassa sosyal bilimlerde eğitimin iyi verildiğini söyleyemiyoruz. Matematik ve doğa bilimlerinde yetersizlik uzun zamandır var ve biliniyor. Bu müfredatla devlet liselerinin, geleceğin bilim adamlarını hazırlaması mümkün değil. Özel liseler ise zaten başka bir dünyaya göre hazırlanıyor. Öyle özel liseler var ki mezunların yüzde 90 küsuru, diplomayı alınca aileleriyle birlikte ABD’ye göçüyor.
Haberin Devamı
ORTAÇAĞLARDAN BERİ TARİH ÖĞRETİLİR
Vaziyet vahim; iki-üç yıl önce “Bütün liselere Osmanlıca koyacağız, konulması şarttır” diye bağıranlar, vazgeçtik Osmanlıcadan, neredeyse tarih dersini bile kaldıracak. Kıymet ve niyet fayda etmiyor. “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz” misali, öğreteceğim şeyi öğret de görelim. Ta ortaçağlardan beri hem Şark’ta hem Garp’ta matematik, mantık, kelam ve tarih retoriği insanoğlunun temel öğrenimini teşkil eder. Bu hiçbir zaman değişmedi. Tarih öğrenimiyle tebaanın ve vatandaşların siyaset şuuru şekillendi; dünyaya bakışları şekillendi. 20’nci yüzyılda bu alanda çalkantılar olduğu açık. Bu çalkantılardan Batılılar vazgeçerek veya laf üreterek çıkmaya çalışmıyor. Hatalar değerlendiriliyor, müfredat tespit ediliyor, müfredatın düzelmesi için milli düzeyde hatta milletlerarası planda toplantılar yapılıyor.
Haberin Devamı
GENÇLERİN BAŞVURACAĞI KAYNAK YOK
Bizim memlekette ise Eğitim Bakanlığı’nda tespit edemediğimiz, sorumluluğu ilan edilmeyen memurların kararı ve belki bazılarının tavsiyesiyle müfredat tespit ediliyor ve kalabalık bir millete de sözde tarih şuuru verilmeye çalışılıyor. Duruma yön verecek ikincil gruplar ise son derece zayıf. Bir kısmının eski kuru milliyetçi söylemi var. Bir kısmı ise etnik milliyetçilik veya temelleri Avrupa Birliği organlarından dayatılan sözde kozmopolit görüşlerle ortaya çıkıyor. Acı olan bir gerçek de şu: Tarih ders kitapları fevkalade yetersiz bilgi, dil olarak da gramer yanlışları ve sıkıcı bir üslupla kaleme alınıyor. Sözde alternatif görüşteki kuruluşların ise daha tatlı üsluplu, zengin muhtevalı metinler çıkardıklarını görmedik, çıkaracağa da benzemiyorlar. Wikipedia gibi kaynaklardaki Türkçe metinler de öbür dillere göre yetersiz; üstelik bazen de yanlışlıklarla dolu. Maalesef Türkiye’nin gençliği başvuracak kaynak bulamıyor.
Ruslar ‘Hasta adam’ı paylaşmayı teklif edince
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ekim 29, 2017 09:474dk okuma
Paylaş
OSMANLI İmparatorluğu’nun ve yeni Türkiye’nin kaderini tayin eden iki önemli savaş ekim ayında patlamıştır.
Haberin Devamı
8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı, 23 Ekim 1853’te de Kırım Savaşı başlamıştır. Biz bugün ilk savaşı inceleyeceğiz. Bu savaş, imparatorluğun kendini toparlama dönemi olan Tanzimat asrında, askeri reform dahil, bayındırlık, posta teşkilatı, telegram, eğitim kurumlaşması, hatta sağlık sorunlarının resmi elden yürütülmeye başladığı bir dönemde Rusya İmparatorluğu’nun Balkanlar üzerindeki bitmez tükenmez hırsı ve ‘hasta adamın’ mirasını paylaşma politikası yüzünden patladı.
Çar I. Nikolay’ın Rusya’sı, hem demiryolu, sanayi yatırımları ve seçkinlerin okulları üzerindeki girişimleriyle bir tür modernleşme dönemi hem de hâlâ toprak köleliğinin sürmesi, liberal münevverlere hiç taviz verilmemesi ve imparatorluğun ne için olduğunu bilmeden kendini büyütme hastalığına tutulması devridir. Rusya ‘hasta adam’ın mirasını sıcak denizler için istiyordu ama sıcak denizlere indirecek donanma bakımından o kadar büyük atılımlar yapıldığı söylenemezdi. Bizim açımızdan tek facia, Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşmeye barış içinde girme rehavetine kapılmasıydı. İşte bu arada Sinop’taki filoyu çeviren Ruslar savaşın başlamasına adım atacaklardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
BİR AVRUPA VODVİLİ
Kırım Savaşı’na giriş bir Avrupa vodvili olarak başladı. Saint Petersburg’taki İngiltere sefiri, Çar, ‘hasta adam’ın mirasını paylaşmayı teklif edince, onu adamakıllı hafife alan bir raporla olaydan Londra’yı haberdar etti. Türkiye mülteciler meselesinden beri, Rusya ve Avusturya’ya karşı ayaklanan milliyetperver Polonya ve Macar alaylarını bağrına basmış, Rusya’ya vermemiş, İngiltere ve Fransa’nın kamuoyu desteğini sağlamıştır. Uzun tarihe bakarsınız Türkiye’nin Batı’da bu tip başka bir destek sağladığını söylemek mümkün değildir. Macaristan ve Polonya konusunda müdde-i aleyh yani davalı Rusya ve Avusturya olunca Türk imparatorluğu el üstünde tutuldu.
Ruslar ‘Hasta adam’ı paylaşmayı teklif edince
Savaş sonu Paris Barışı, Avrupa’nın büyük devletleri arasına Osmanlı’yı aldı, toprak bütünlüğünü garantiledi ve Türkiye, Batı’yla olan ilişkilerinde dün ve bugünle birlikte en yüksek seviyeye çıktı. Piemonte’nin yani İtalya’yı kuracak Savoy Hanedanı’nın da Kuzey İtalya’yı soktuğu bu savaşla insanların Batı’daki ‘kâfire’ karşı ruhu yumuşadı. Ne de olsa bu imparatorluğun savunmasında ölüyorlardı. Kırım Savaşı Rusya’yı sarstı, feci manzaralar genç Tolstoy’un kaleminde en iyi şekilde tasvir edildi. I. Nikolay ‘hasta adam’ı paylaşmadan evvel kendisi öldü ve Rusya ciddi bir reform sıkıntısına düştü. Tahta çıkan II. Alexander durumu düzeltmeye gayret edecektir. Ta ki 1881’de suikasta uğrayana kadar.
Haberin Devamı
YAHUDİLER DE KAÇTI
Rusya’nın bu dönemde iki kazancı vardır. Birisi Hariciye Nazırı Gorçakov’un parlaması, ikincisi demiryolunun Kırım Yarımadası’na kadar uzatılması. Kırım’dan kaçan Müslüman Türklerin yanında Yahudiler de görüldü. Çünkü savaş sırasında bunlar ülkelerinin Rusya’nın elinden çıkacağını ümit etmekle iç dünyalarını göstermişlerdi. Amansız idarenin attığı kitleler Osmanlı topraklarına sığındılar. Bilhassa Dobruca bölgesine ve Tuna boyuna yerleşenler 1878’de Türk-Rus Savaşı’ndan ve 1912-13’te de Balkanlar’dan ikinci defa muhacir kervanı düzeceklerdi.
Kırım Savaşı 1783’ten tam 70 yıl sonra kendilerini padişahın ordularının kurtaracağı umuduna kapılanlar için bir yıkım oldu. Kafkasya’daki direniş kırılmaya başladı. Rusya, savaşı Kırım Yarımadası üzerinde kaybetmişti. Sivastopol düşmüştü ama masa başında tekrar Kırım’ı elinde tuttu. Zamanla kaybettiklerini de kazandı. 1856 yılında donanmasının Karadeniz sularında seyri yasaklanmıştı ama çok geçmeden yeni gemiler de kurulan tersanelerden suya indi. Geride kalan Rusya aydınları da, muhafazakârları da birlikte Batı Avrupa’nın düşmanlığını benimsedi. Osmanlı Tanzimatı 18’inci asırdan beri savaştığı bir gücün karşısında direniş gösterme niteliğini kazandı. 22 yıl sonra yeni bir savaşa bu hava içinde girilecekti.
Haberin Devamı
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
HAİN ÇAYKOVSKİ!
Ruslar ‘Hasta adam’ı paylaşmayı teklif edince
ÇARIN özel temsilcisi olarak gelen Mençikof ve yanındakilerin protokol bilmeyen tavırları ve Rusya’nın istekleri Babıâli’ye çok ağır geldi. Britanya büyükelçisi Stratford Canning daha ilk anda bu densizliğe yüz verilmemesini telkin edince Babıâli de Mençikof’a adamına göre muamele göstermişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniçeriliği kaldırdıktan sonra yirmi yıllık sürede ordularını iyi ıslah ettiği, kurmay eğitimini tesis edip hakkınca verdiği, bu arada da iltica eden Polonyalı subayların da kendilerinden beklenen askeri müşavirliği yerine getirdiği görüldü. Hatta General Çaykovski (yani Sadık Paşa) Hıristiyan ve Müslüman efraddan oluşan Kazak alaylarını kurmuştu. Bu alayların Kırım Savaşı sırasında büyük yararlılık gösterdiği bilinir.
Haberin Devamı
Çaykovski, Slavlığa ihanet eden biri olarak Rusya’da kötü şöhret yapmıştı. Hatta o kadar ki ‘Rus Beşleri’ diye bilinen Mily Balakirev, Cesar Cui, Modest Mussorgsky, Nikolai Rimsky-Korsakov, Alexander Borodin bildiğimiz ünlü Rus besteci Pyotr İlyiç Çaykovski “Bunların yaptığı arabacı müziğidir” deyince çok tutulan kuvvetli beşler ve hayranları ünlü Çaykovski için “Bu da bizim hain Çaykovski” deyivermişlerdi.
‘MELEK’ FLORENCE NİGHTİNGALE’İN SAVAŞI
Ruslar ‘Hasta adam’ı paylaşmayı teklif edince
FRANSA’yı ve İmparator III. Napolyon’u doğrusu Mustafa Reşid Paşa ikna etti. Ne var ki Kırım Savaşı’ndaki ağır şartlar ve Fransa’ya bu zaferin pahalıya mal olması ve getirdiği insan ve mali yük imparatoru çileden çıkarttığından Mustafa Reşid Paşa’ya ‘Şarklı bir dolandırıcı’ deyip Paris Barışı sırasında onu görmek istemediğini belirtti.
Haberin Devamı
Ruslar ‘Hasta adam’ı paylaşmayı teklif edince
Paşanın Paris Barış Görüşmeleri’nde delegasyonda yeri yoktu. İngiltere ve Fransa, doğruyu söylemek gerekir, Kırım Savaşı’nda çok şiddetli muharebelerden geçtiler; insan kayıpları yüksek oldu. Henüz Kızılhaç gibi teşekküllerin sahaya çıkmadığı bir dönemde yaralıların kaybı yüksekti. Selimiye Kışlası, Kırım’dan getirilebilen yaralılara bakılabilen bir yerdi. Şartları çok ağırdı. Florence Nightingale’in hemşirelik rolü bir melekliğe burada dönüştü denir.
.Bazı Araplar dört asırlık hadisesiz Osmanlı yönetimine karşı neden önyargılı?
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Aralık 31, 2017 07:365dk okuma
Paylaş
Bu sıralar Arap dünyası içinde Türklere ve Osmanlılara karşı Batılı önyargılarına taş çıkaracak yorumlar çıkıyor. Bunlar, düşmanca olduğu için değil, cahilce olduğu için şaşırtıcıydı. Arap dünyası, tarihini soğukkanlı değerlendirmekten aciz. Bereket bu tavır bütün Arapları kapsamıyor.
Haberin Devamı
TÜRKİYE’de pek de haksız olmayan yaygın bir kanaat var, “Batılılar bizim tarihimizi bilmiyor ve çok yanlış hükümler veriyorlar” deriz. Şüphesiz, bu genel hükmün istisnai bir yanı da var. Benim bildiğim, İtalya’da Enrico Leone gibi bir tarihçi 1940’larda Osmanlı Tanzimatı’nı en iyi değerlendirenlerdendi.
Hiç şüphesiz ki Batı dünyası Avusturyalı Joseph von Hammer-Purgstall’i, Alman Johann Wilhelm Zinkeisen’i (bu zat Türkçe kaynak bilmez ama bütün Avrupa arşivlerini kullanmış ve mükemmel bir Osmanlı tarihi yazmıştır) ve 19’uncu asrı anlatan önemli Türkologları yetiştirmiştir. Cehalet ve önyargı daha ziyade sokaktaki adama, kasaba münevverlerine ve ruhban sınıfına aittir. Gene Vambery’den beri Batı’da bazı Yahudi bilginler İslam tarihini, özellikle de Türk tarihini oldukça tarafsız bir şekilde ele almışlardır. Halen berhayat olan Bernard Lewis bunların en tanınmışıdır. Daha da geriye gittikçe İslam tarihi ve Türk tarihi için Claude Cahen ve Maxime Rodinson gibilerini sayabiliriz.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
OSMANLI’YA DİRENEN KABİLELER HANGİLERİYDİ?
Önyargıların kısaca özetlenmesi şöyle mümkün olabilir: “Türkler savaşçıdır, yayılmıştır, yağmacıdır. Devlet ve maliye düzenleri iptidaidir, idare ettikleri hakları medeniyete doğru götürmek söyle dursun, geriletmişlerdir.” Bu görüşe Karl Marx karşı çıkmış sayılır. Soğukkanlı bir bakışla, Türk İmparatorluğu’nun Avrupa’daki rolünü ele almıştır. Onun karşı olduğu sistem Rusya’dır. Bununla beraber Marx’ın ortağı Friedrich Engels’in, ‘Türk ilerleyişinin Balkan Rönesansı’nı durdurduğu’ gibi abartmalı bir yorumu yok değildir.
Son Kudüs krizinden sonra, İslam dünyasındaki Türk ve Osmanlı yorumlarının, Batı’daki önyargılara taş çıkarttığını görüyoruz. Bazılarının sarsılmaz diye söz ettiği Osmanlı Birliği’ne karşıt görüşler bunlar. Emeviye Birliği’nden beri bütün Arap dünyasını bir araya getiren tek devlet Osmanlı’yken, imparatorluğun bu dört yüzyılın Arap mütefekkirleri ve tarihçileri arasında çok az kişi arasından doğru değerlendirildiği anlaşılıyor.
İlk önce Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı’nın slogancı değerlendirmesi bizi dehşete düşürdü. Ardından Suudi TV’sinde Hasan
eş-Şehri adlı yorumcu (eski generalmiş), parmak ısırttıracak derecede berbat bir Osmanlı yorumu yaptı. Düşmanca olduğu için değil, cahilce olduğu için şaşırtıcıydı. Arap dünyası, tarihini soğukkanlı değerlendirmekten aciz. Bereket bu tavır bütün Arapları kapsayamaz.
Haberin Devamı
Hasan eş-Şehri “Geri kalmışlık, açlık, hastalık, korku, katliam sadece Osmanlıların yönettiği ülkelerde hüküm sürdü. Bu yüzden kabileler onlara karşı direndi” diyor. Direnen kabileler 18’inci asrın ikinci yarısında koyu bir taassup ile Vehhabî İslamı’nı getirmek için ayaklanan Suudilerdir. Kutsal şehirleri ve mekânları bile tahrip ettiler ve bastırılmaları çok uzun sürdü. O arada da ondan sonra da Büyük Harp’e kadar işlerine baktılar.
VERSAY’DAKİ FRANSA BAŞBAKANI GİBİ!
Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini Hasan eş-Şehri sanki Fransa Başbakanı Georges Clemenceau’un Versay Barış Antlaşması sırasında Türk delegelerine yaptığı çıkıştan almış gibidir. Fahreddin Paşa’nın savunmasını ‘kabir soygunculuğu’, Hicaz’daki otonomiyi açlık, soygunculuk ve katliam, Suriye ve Filistin’deki hadisesiz dört asrı geri kalmışlık şeklinde nitelemenin bir parça siyaset icabı olduğu anlaşılıyor ama ayrıca okumayan, araştırmayan bir cemiyetin pervasız tarihçiliği, amiyane tefekkürü de göze çarpmıyor değil.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
Bu konuda da ipin ucunu kaçırmayalım. Ürdünlü Adnan Bahit, Suriyeli George Saliba, Cezayir’deki ve Tunus’taki tarihçiler gibileri de var. Arap dünyasında gençlerden Türkoloji tahsil eden ve gerçekten Türkçe öğrenenlerin sayısı süratle artıyor.
Bizde de benzer gelişmeler var. Örneğin Farsça üzerine... Geçen hafta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fars Dili Bölümü’nde şiir gününe katıldım. Bizim öğrencilerden Farsça şiir yazanlar bir hayli. Ucuz politikaları bertaraf edecek tek gerçek politika kültürel işbirliği ve yakınlaşmadır. İşte bu yüzden genç Arabistan’ın öğrenme isteğine bizim cevap vermemiz gerekir.
Bazı Araplar dört asırlık hadisesiz Osmanlı yönetimine karşı neden önyargılıOsmanlı İmparatorluğu’na karşı başlatılan Arap isyanından bir kare.
Haberin Devamı
NEREDEN ÇIKTI BU OSMANLI KOLONYALİZMİ!
GENELLİKLE Mağribli tarihçiler ve onların içinde de Cezayirlilerden Osmanlı tarihini gerçeğe yakın şekilde tasvir edenler vardır fakat Fransa doktoralıların içinde yanlış fikirleri belirleyenler çok. ‘Kolonyalist Osmanlı’ gibi laf eden yorumculara insanın bazen “Nerede bulunuyor o Osmanlı kolonyalizmi” diye sorası geliyor. Asıl ilginç olan, Ortadoğu dünyasında Arapça ve Türk-Osmanlı arşivlerinin değerlendirenlerin daha çok İsrail tarihçileri olmasıdır. Yani Ortadoğu’da İsrail yayılmasının en başarılı yönü tarihçilik alanındadır denebilir.
Bazı Araplar dört asırlık hadisesiz Osmanlı yönetimine karşı neden önyargılıBİR DEVRİN HAFIZASI
Rasim Cinisli’nin anıları hem güzel Türkçesi hem de ülkemizin yakın dönem siyasi yaşantısına ışık tutması açısından önemli bir eser.
Haberin Devamı
BEN Rasim Cinisli’yi 1966 yılında tanıdım. Turizm Bakanlığı’nın Milli Türk Talebe Birliği’yle Ankara’da enformasyon bürosunda açtığı tercüman rehber kursundaydım. O ise galiba birliğin başındaydı ve bizi ziyarete gelmişti. Nazik bir gençti. Yaş farkına rağmen mütevazı davranıyordu.
Cinisli, Erzurum köylerinden birinde doğdu, oranın eşrafındandır. İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okudu. Siyaset yıllarında doğrusu ismini uzaktan duyardım. AP’den kopan DP hareketinin başında yer alıyordu. Anılarını kaleme aldığı ‘Bir Devrin Hafızası’ isimli kitapta üç ayrı bölümü özellikle okumakta fayda var.
Birincisi doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği Erzurum’un Cinis köyü ile ilgili olan bölüm. Harbin sıkıntıları ve sonraki yıllarda dahi okumanın mümkün olduğu bir köy burası. Sonra, İstanbul’da talebelik yıllarıyla ilgili kısım. 1950’li yılları sürükleyici ve güçlü bir kalemden okumak hangi açıdan bakılırsa bakılsın ilginç. Çünkü artık insanlarımız o dünyayı tanımıyor, ya görmedi ya da unuttu. 1960 ve 1970 sonrası iç politikadaki çalkantıları da onun kaleminden takip etmek mutlaka çok önemli.
Nihayet kitaptaki bir diğer önemli bölüm de Osmanoğulları ailesi ile ilgili olan sayfalar. Malum, Rasim Cinisli, 1974 Affı’nın Meclis’teki milletvekilleri arasında en ısrarlı izleyicisiydi ve af kanununa hanedanın erkek üyelerinin dahil edilmesi için çok uğraştı. Bu nedenle de ailenin dostluğunu kazandı. Kitabı bize, bugün artık birçoğu hayatta olmayan şehzadeler ve sultanların (prenses) görüşleri, yaşam hikâyeleri üzerinde bilgiler veriyor.
Cinisli’nin konuşurken selis bir Türkçesi var, kalemi de fevkalade sürükleyici. Artık gençlerimizi böyle yetiştiremiyoruz. Kitabı okurken yakın tarih üzerinde çok şey öğrenilecek ama asıl önemlisi bu, Türkçenin rahat ve sürükleyici bir dil olduğunu görmeyi mümkün kılan bir hatırat
XXXXXXXXXXXXX
Yıldız’dan çıkarılmasını tartışalım
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 07, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
Sadece Müslüman ülkeler değil dünyanın her tarafından gelen bilim adamları, Mihin Lugal’in yönettiği kütüphaneden istifade ediyorlardı. IRCICA bugün Yıldız Sarayı’nın dışına çıkartıldı. Kendilerine Babıâli’nin arkasında Sultan Abdülmecid Han devrinde Fossati biraderlere yaptırılan Osmanlı Arşiv Binası tahsis edildi. Bunu tartışmak lazım.
Haberin Devamı
Yıldız’dan çıkarılmasını tartışalım
IRCICA (İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi), İslam Konferansı Örgütü’nün (OIC) bir alt organı olarak 1980 yılında hayata geldi. Senegal’de 7. İslam Konferansı dışişleri bakanlarının toplantısında teklifi Türkiye vermiş ve kuruluşun temel katkısını yükümlenmiştir. O tarihlerden beri de IRCICA yani İslam Kültürünü Araştırma Enstitüsü İstanbul’da faaliyet göstermiştir. Yerleşim yeri olarak o tarihlerde birçok bölümü harap halde olan Yıldız Sarayı’nın yaveran ve silahdar daireleri tahsis edildi. İlk yıllarda bir varlık gösterdiğini söylemek zordur, bilahare 1982’den itibaren merkezi restorasyonu ilerledi, kütüphanesi İstanbul için anlamlı olarak teşekkül etti, çünkü o tarihte tarihçilerin ve toplumbilimcilerin kullanabileceği doğru düzgün bir kütüphane yoktu. Alman Arkeoloji ve Fransız Enstitüsü dışında üniversitenin ve Beyazıt’ın koleksiyonları kullanılmaz haldeydi.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
BEYNELMİLEL DÜZEY
IRCICA kısa zamanda sahasında beynelmilel konferanslar da düzenlemeye başladı. Bunlar merkezin şöhretini arttırdı. Sadece Müslüman ülkeler değil dünyanın her tarafından gelen bilim adamları, Mihin Lugal’in yönettiği kütüphaneden istifade ediyorlardı. Bilhassa teknoloji ve ilim tarihiyle ilgili seminerlerin kongre tebliğleri de basılmaya başlandı. Kataloglar ortaya kondu. Sultan Abdülhamid devri Yıldız albümlerinin bir kısmı burada saklandı. Dahası Bosna Şarkiyat Enstitüsü’ndeki evrakın Adem Handziç ile çalışarak çok önemli bir kısmı burada kopyalanıp muhafazaya alındı, iyi ki de alınmış. Ardından malum Yugoslavya krizi ortaya çıktı ve yerli Sırplar Saraybosna kütüphanesini topa tutarak tüm evrakı ve yazmaları yaktılar. Bosna tarihinin bugün en canlı evrak bölümü IRCICA’dır. IRCICA bugün Yıldız Sarayı’nın dışına çıkartıldı. Kendilerine Babıâli’nin arkasında Sultan Abdülmecid Han devrinde Fossati biraderlere yaptırılan Osmanlı Arşiv Binası tahsis edildi. Bunu tartışmak lazım.
Haberin Devamı
O NAKİL BİR GARABET
Fossati arşivinin IRCICA’ya verilmesi anlamlı bir jest değildir. Eski sadrazamlık binasının arkasında devletin arşiv binası olarak (Hazne-i Evrak) ünlü mimarlara en fenni şekilde yaptırılan bu orijinal anıtın Osmanlı arşivlerindeki Osmanlı evrakı ve Topkapı Sarayı arşivi için kullanılması düşünülecekken ismi geçen iki arşiv evrakının Kağıthane’ye nakli bir garabettir. IRCICA’ya büro verilmesine ise hiç karşı değiliz. Bu kuytudaki bina yerine şehrin görünen bir yerinde bir eski tarihi binanın restore edilmesi veya yenisinin uygun bir yerde yapılması bize daha çok yakışanı olurdu. 1980’lerin ortasında bir heyet halinde Kahire’yi ziyaret ettiğimizde Dışişleri Bakanlığımızın stajyerleri için bir seminer veriyorduk. O seminerde konuşan Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı “Mısır, İslam Konferansı’na neden pek yüz vermiyor” gibi soruya “Biz bağlantısızlar konferansını korumak ve o yerimizde birlikte Bağlantısızlar blokunun yaşaması için gayret göstermek niyetindeyiz. İslam Konferansı Örgütü ciddi bir yapı değildir. Bu teşkilatın tek aktif ve göze batan işler yapan organı İstanbul’daki IRCICA’dır” demişti.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
DAHA İYİSİ VAZİFEMİZ
Bakan yardımcısının tasviri doğruydu. İslam Konferansı Örgütü Ekmeleddin İhsanoğlu gelene kadar toplantı tertiplemeyi bile beceremeyen bir örgüttü. Ama onun genel direktörlüğündeki İstanbul IRCICA’sı ise günden güne ismi ve cismi büyüyen bir kuruluştu. Bugün de neşriyatı ve faaliyetleri devam ediyor. Bizim gayretimizin semeresi olan bu beynelmilel kuruluşa daha iyi bir yer yapmak, bina tahsis etmek bizim vazifemizdir. Bu da herhalde Osmanlı arşivlerinin orijinal binası olan Babıâli’deki Fossati arşiv binası değildir. Bu tahsisi tavsiye eden ve yaptıranlar maalesef üniversitede her şeyi bildiğini zanneden ve çok da fazla bilmeyen arkadaşlarla basından ve bürokrasiden onları destekleyenlerdir. Ömrünü orada geçirenlere soru sorulduğunu görmedik. Bu bizim kötü bir huyumuzdur.
Haberin Devamı
Yıldız’dan çıkarılmasını tartışalım
İZMİR'E GÖÇ EDEN BAZI TİPLERE SÖYLÜYORUM: MİNİYE ŞORTA KARIŞMA
ÇOK uzak bir tarih değil, 1950’lerde ve 1960’larda bile İstanbul halkının kendine göre bir adabı vardı. Radyoların ve pikapların sesi kesilirse biliniz ki 300 metre mesafedeki bir komşunun yakını vefat etmiştir. Tabii cenazelerde gülerek konuşmak dünyanın en ayıp ve olmayacak davranışıydı. Çocuklar mahallede oynardı. İkindi vakti acıkan veletlerin elinde de yiyecekleri bir şey görürdünüz. Bu ya bir havuçtur ya bir ekmek dilimidir, üstüne pekmez bulanmıştır veya bir galetadır veya bir meyve...
SOKAKTA PASTALI ÇOCUK GÖRÜLMEZDİ
Mahallede elinde pastayla gezinen çocuk görmezdiniz, çünkü her yerde bunu yiyemeyecek olan vardı. Para teşhir etmek fevkalade ayıptı. Zenginliğin getirdiği tüketimin saklanması ise 1960’larda terk edilen bir âdettir. Bu görgülü ve güngörmüş şehre inanılmaz bir hücum oldu. Göç sadece fakir insanları değil hali vakti yerindekileri de getirdi. Kuskuslu, pilavlı, çiğköfteli ikindi davetleri. İç avlu yerine balkonlardan taşan çilingir sofraları. Arabayla tur atan delikanlılar bu döneme ait görünümlerdir. Bu büyük şehirde İstanbulluların sayısı onda birle değil, yirmide birle bile ölçülemez ve şimdi de bunalan İstanbul, İzmir’e göç etmeye başladı. Önü alınamaz. Lakin gittikleri yer dikkat etmeleri gereken bir bölge. İzmir zengin bir bölgenin merkezi. Halkı Balkanlar’ın ve Akdeniz adalarının Ege’nin bölgelerinden gelmiş bir nüfus. Zenginlik ve rahatlık yanında kendine göre kuralları var. Bazı tipler için söyleyeyim, kimsenin mini eteğine ve şortuna karışmasınlar. Daha çok bilmişler için söyleyeyim, umumi yerlerde yüksek sesle İzmir âdetlerini tenkit etmesinler, iki kadehten sonra bağıra bağıra konuşup kahkaha atmasınlar. Çünkü İzmir’in rahatlığında böyle şeylerin yeri yok. Yukarıdaki tipte bir talimat kitabını Amerikan ordusu İngiltere’de üstlenen mensupları için kaleme almıştı. Fakat asıl önemlisi, her bulduğunuz yere ve eve milyonlarca meblağı pazarlıksız vermeyin çünkü o şehirde oturan insanların da kendi alım kapasiteleri belli. Daha pratik alışveriş tavsiyeleri de var:
Haberin Devamı
BALIKÇIYA GİDİP HEPSİNİ ALMAYIN
Balıkçıya gidip arkanızda insanlar varken fiyat size uygun görünse de tabladaki beş-on adet balığı da boşaltmayın. Hemen oradaki müşteriler de balık yemek isteyeceklerdir. Alışveriş merkezlerinde problem yok ama bu tip dükkânlarda malların kalitesini şikâyet ederek konuşmayın, beğenmeyen almasın. Gene de herkese tavsiyemiz İstanbul’u yeniden adam etmeye çalışmaktır. Yoksa kısa zamanda İzmir de çığırından çıkar.
.Başka bir direniş tarzı: Sultanahmet mitingleri
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 14, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
1919’un başlarında önce Üsküdar ve Kadıköy’de ardından Sultanahmet’te kalabalık mitingler görülmeye başladı. Değişik yapıda bir siyaset doğuyordu. Sultanahmet mitingleri işgal İstanbul’unda İngilizlerin bu gibi toplantılara gösterdikleri sözde toleransı bile esirgedikleri faaliyetler haline dönüştü. Batı’ya karşı çatışma, Batılıların kendi yöntemleriyle yapılıyordu ve ardındaki destek halen yaşayan ordu, Türk bürokrasisi, işgalden yaka silken esnaf ve okumuşlardı.
Haberin Devamı
1919’un İstanbul’u eni boyu bugünküyle mukayese edilecek gibi değildi. Surların içinde bile tam yoğunluklu bir iskân yoktu. Bu durum 1950’lere kadar sürmüştür. Şehrin dışında ismi bile “Makriköy” olan bir Bakırköy ve Ayastefanos (Yeşilköy) uzak banliyölerdi. Bugünkü Kazlıçeşme mıntıkasında çayırların ortasında bitmiş, Frenklerin “Idyllique” dedikleri toprak ve yeşillikle iç içe Yeni Mahalle denen ahşap bir mahalle vardı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1912-1913 Balkan göçlerinin yarattığı mekânlardan biri olmalı. Üsküdar karşının merkeziydi, Kadıköy ise kibar bir banliyöydü. Beyoğlu dediğimiz mıntıka ise bugünkü Taksim’e kadar zor ulaşırdı. Kasımpaşa ve Kulaksız Mezarlığı’nı görmek için Pera Palace’tan aşağıya bakılırdı. Şehrin dışında Haliç boyunda Eyüp, karşıda Sütlüce ve Hasköy göze çarpardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Nüfusu 1 milyonu aşan, harbin sıkıntıları içinde bunalan bu şehre 1918’in sonlarında işgal ordusu askerleri geldi. Doğrusu o tarihe kadar milliyetçi davranmayan gayrimüslim topluluklar birden farklı bir havaya girdiler. 1919’un başlarından itibaren önce Üsküdar ve Kadıköy’de ardından hemen Sultanahmet’te kalabalık mitingler görülmeye başladı. Değişik yapıda ve görünümde bir siyaset doğuyordu.
Başka bir direniş tarzı: Sultanahmet mitingleriHANIMLAR DA MİTİNGLERİN MÜDAVİMİ OLDU
Fesli, kravat ve papyonlu beylerin civarında İstanbul’un esnaf halkı ve sarıklılar belki alışılmış bir gruplaşmaydı. Ama asıl ilginci hiç de küçümsenmeyecek sayıda hanımlar da mitinglerin müdavimi olmaya başlamıştı. Zaten esas konuşmacılar da hanımlardı. İlk defa muhtelif görüşlerden halk bir şiar (ülkü, misyon) etrafında toplanmış gibiydi. 1920’nin ocak ayının 13’ündeki mitingde, öğretmen ve 1935 mebuslarından olan Nakiye Elgün Hanım başhatipti. Ama ondan önceki liste daha ilginçti. Asıl İzmir’in işgali ve Atatürk’ün Samsun’a hareketinden birkaç gün sonraki mitingde (23 Mayıs 1919) kürsüye çıkan Halide Edip’ti. Ortak tema: “Ya şanla şerefle sürdürdüğümüz tarihe devam ederiz yahut ihmal ettiğimiz tarihle birlikte ebediyen kayboluruz.”
Haberin Devamı
GELECEĞİN TÜRKİYE’Sİ
Sultanahmet mitingleri işgal İstanbul’unda İngilizlerin bu gibi toplantılara gösterdikleri sözde toleransı bile esirgedikleri faaliyetler haline dönüştü. Sonu Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, üyelerinin önemli kısmının Malta’ya sürülmesiyle bitti. Bu başka bir direniş tarzıydı. Açıktır ki Batı’ya karşı çatışma, Batılıların kendi yöntemleriyle yapılıyordu ve ardındaki destek halen yaşayan ordu, Türk bürokrasisi, işgalden yaka silken esnaf ve okumuşlardı.
Mitingde herkesin ilgisini çeken işgal kuvvetlerini de herhalde çok düşündüren ne eski Şark kadınları hakkındaki ezberin hatta ne de Pierre Loti’nin dezanşantelerinin (desenchantee) değil, doğrudan doğruya Tanzimat’tan beri gelişen eğitimin ürünleriydi. Geleceğin Türkiye’sini bunlar kuracaktı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Başka bir direniş tarzı: Sultanahmet mitingleri
HALİDE HANIM YURTDIŞINDA HERHANGİ BİR TÜRK MÜNEVVERİ GİBİ DEĞİLDİ
Halide Edip Hanım’ı burada ele alalım: Türk yakın tarihinin önemli bir portresidir ve o nispette de okumuşlarımızın yanlış tanımak ve değerlendirmekte ısrar ettikleri bir şahsiyettir. En son hikâye kendisinin “dönme”liği üzerinedir. Dönmelikten kastımız 1660’lardan beri var olan Sabetay Sevi hareketine mensubiyet ise bu doğru değildir. Halide Hanım’ın bir tarafı düpedüz ihtida etmiş yani İslamiyet’i seçen bir koldur ve Halide Hanım bütün Avrupai görünümüne ve yaşayışına rağmen bir müminedir, inançlı Müslümandır.
Sol düşünceye itibar etmemiştir, liberaldir. Amerikan mandasını tutuşu kürsüye çıktığı karanlık günlerdeki ümitsizlikle ilgilidir. İtilaf devletlerinden ve artık çöküntü dönemine giren, siyasi ahlak değerlerini kaybeden Avrupa’dan yaka silktiği için Türkiye’nin işgalinde hiç değilse böyle bir statüyü tercih etmiştir. Kuşkusuz ki Anadolu hareketini başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere İstiklal Harbi komutanları bir araya gelip teşkilatlandırmaya başladıkça doğru ve gerekli yöne yürümüştür. Bir müddet sonra eşi Adnan (Adıvar) Beyle Ankara’dadırlar. Dünya görüşü bütün açıklıklara rağmen Gazi Paşa’nın 1924’ten itibaren takip ettiği politikalara ve reformlara ayak uyduramadı. Çatışmaya düştüler ve eşi Adnan Bey’le yurtdışına gitti. Yurtdışında herhangi bir Türk münevveri gibi değildi. Lafı dinlenen, yazdığı okunan bir şahsiyetti.
Haberin Devamı
Hind Müslümanları ve Hindistan’ı kurmak isteyenlerle yakın dost oldu. Müslüman Hindistan’ın teorisyenlerinden biridir ama bu onun Gandi, Nehru ve Mevlânâ Azad ile saygılı dostluk sürdürmesine hiç mani değildi. Aligarh İslam Koleji’ne hocalığa davet edildi. Bu yıllarda kaleme aldığı ‘Inside India’ (Hindistan’a Dair) adlı ünlü eseri halen Hint İslam dünyasının siyasi klasiklerindendir ve 1930’ların İngiltere’sinde en saygın yayınevi (Weidenfeld & Nicolson) tarafından basılmıştır.
Adnan Bey ise Paris’te Şark Dilleri okulundaydı. Bizim kuşağın gördüğü en büyük Türkologlar onun talebesiydi: Bernard Lewis, Louis Bazin, Andreas Tietze, Irene Melikoff ve Claude Cahen. “Hem Şark’ın hem Garp’ın efendisiydi. Her şeyi bilirdi. Her şeyden bahsederdi” demişti Bernard Lewis. “Mesela” diye sorduğumuza, “Goethe ve Faust’tan bile çok ilginç boyutlarda bahsederdi” demişti. Af çıktı, Türkiye’ye döndüler. İsmet Paşa doğrusu vefakârlık gösterdi. Adnan Bey ansiklopedide çalıştı, Halide Hanım da üniversitede İngiliz edebiyatının başına geçti. Üniversitenin solcuları kendisine ısınamadılar. Sağ takım da onu sola karşı toleranslı olduğu için benimsemedi. Adnan Bey için yapılan tenkitler de buna benzer, kavun çekirdeğini bile doldurmayan şeylerdir. Türk okumuşu kendinden evvelki kuşağın önderlerini benimsemekte yeteneksiz kalmıştır.
Haberin Devamı
Başka bir direniş tarzı: Sultanahmet mitingleri
ADANA’DAN NOTLAR
ADANA eski bir kent, ta Memluklar devrinden beri vardır ama o iskânın bugünkü Adana’da odaklanmadığı açık. Şehir daha çok sonraki asırlarda inkişaf etmiştir. Bunda özellikle pamuğun ve onun yarattığı endüstrinin payı yüksek. Seyhan ve Ceyhan nehirleri arasındaki havza, Çukurova’nın bereketini yansıtıyor. Bu hafta Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı Hüseyin Sözlü’nün ve Yüreğir Belediyesi Başkanı Mahmut Çelikcan’ın davetlisi olarak iki konferans verdim. Yüreğir çok dertli bir geniş semt ve merkezin desteği gerekir.
Birkaç yıldan beri Adana, yeni Adana dediğimiz kuzeye doğru genişliyor. Seyhan Nehri’nin iki yakasında tabiata ve yapılanmaya dikkat edildiği belli. Daha düzenli bir Adana şehri ortaya çıkıyor. Ben Yüreğir’de ve Çukurova Üniversitesi’nde birer konferans verdim. Üniversitedekinin konusu “Atatürk ve Cumhuriyet”ti. Çukurova Üniversitesi’nin gençliği Türkiye’deki beş-altı üniversitenin öğrencisi gibi bu tip toplantılara düşkün ve ısrarla takip ediyor. Büyükşehir belediyesi de bu gibi toplantıları tertiplemekte çok yardımcı. Bir şeyi takdirle belirtmek zorundayım: Eskişehir hariç tutulursa birçok büyükşehirde Adana’da kullandığım konferans salonlarını görmek mümkün değildi. Bunu Adana’da üniversite ve belediyeler lehine müspet kayıt olarak tutuyorum.
Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü çok takdir ettiğimiz çalışkan belediyecilerdendir. Maalesef zirai kapasitesi yani pamuğun ve buna bağlı endüstrinin öldüğü Adana’da büyük sorunlar var. Bu gibi şehirlerde çok göze batan farklılıklar burada da var. Bunun en büyük patlama biçimi de hava kirlenmesidir. Şehrin bir kesimi doğalgazı kullanacak durumda değil. Çukurova’nın düzenli şehir yapısına sahip olması önemlidir. Akan göçün denetlenmesi ve daha sağlıklı bir şehrin ortaya çıkması için bu gibi belediyelerin desteklenmesi gerekiyor.
Trumpvari çirkin müdahale tutmamış
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 21, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
Tahran’da ve Mazenderan’da nümayiş ve gösteri görmedik. Özellikle eski büyükelçimiz Selim Karaosmanoğlu’nun da belirttiği gibi Washington’un ve Trump’ın ekşi üslupla müdahalesi nedeniyle gösteriler kendiliğinden dağılmış. Çünkü İran ülkesinin kendine has bir milliyetçiliği var ve Trumpvari çirkin müdahalelerin kabulü mümkün değil.
Haberin Devamı
Trumpvari çirkin müdahale tutmamış
GEÇEN hafta sonu 13-14 Ocak tarihlerinde Tahran’da başlayıp (burada Prof. Mustafa Aydın konuşmuş) Mazenderan’da devam eden İran’ın dünya ülkeleriyle kültürel ilişkileri üzerine bir uluslararası konferans toplandı. Bu, kültürel olduğu kadar da hiç kuşkusuz kültürel yayılımın siyasi yönünün de tartışılacağı bir konferanstı. Güneydoğu Asya, Orta Asya ve Kafkaslar ve Uzak Asya ülkeleriyle İran ilişkileri üç ayrı kentte tartışma konusu yapılmış. Mazenderan’da Orta Asya ve Kafkasya oturumları yapıldı. Mazenderan Üniversitesi’nin kampusu Babolser denen komşu şehirde. Ülkemiz adına profesör Hüseyin Hatemi, profesör Ali Güzelyüz, ben ve Kaan Dilek vardı. Hatemi Hoca’nın, Ali Hoca’nın ve Kaan’ın Farsçaları akıcı, zengin... Farsça ve Fars kültürü bizim için mühim, kültürel yapımız için daha da mühim. Bunun üzerinde önemle duruldu. Türkler ne olursa olsun Fars dilinden çok uzaklaşmıyor; her zaman onu sevenler, uğraşanlar çıkıyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
KENDİNE HAS BİR MİLLİYETÇİLİK
Tahran’da ve Mazenderan’da nümayiş ve gösteri görmedik. Zaten herkesin söylediği gösteriler çok yaygın olmamış. Daha ziyade Meşhed’de başlamasına rağmen taşra kentleriyle sınırlı kalmış ve Türk diplomatların da özellikle eski büyükelçimiz Selim Karaosmanoğlu’nun da belirttiği gibi Washington’un ve Trump’ın ekşi üslupla müdahalesi nedeniyle gösteriler kendiliğinden dağılmış. Çünkü İran ülkesinin kendine has bir milliyetçiliği var ve Trumpvari çirkin müdahalelerin kabulü mümkün değil.
FİRDEVSİ BEYİTLERİYLE AZENDERAN TASVİRİ
Mazenderan bizim Karadeniz’le Antalya arası bir iklime sahip. Tarihte bereketli ve güzel bir şehir olarak bilinir. Konferansın sunucusu Firdevsi’nin 1000 yıl önceki muhteşem eserinden (Şehname) Mazenderan’ı tasvir eden beyitleri okudu. Bir üslup harikası, bütün zamanların en büyük şairi burada bir saz şairinin üslubunu taklit etmiş.
“Ki Mazenderan Şehri Ma yad bad / Ki Şehrimiz Mazenderan hep hatırda kalsın, unutulmasın” diye başlıyor. Dağlarını, çiçeklerini tasvir ediyor. “Hava hoşgüvar, zemin purnigâr / Ne germ u ne serd hemişebehar. (Hava hoş esintili, zemin güzellik kaplı / Ne soğuk ne sıcak; her zaman bahar.)”
Haberin Devamı
ESERLER FAZLA AMA AĞRI DAĞI DAHA YÜKSEK
Sunucunun Farsçası güzel, şiirleri okuyuşu güzel. Payitahtta olsun, eski payitahtta olsun, ortaçağdan kalma kasabalarda eli kalem tutan ve ortaya çıkıp konuşanlar lisanlarını biliyorlar, dilleri Farsçaya hâkimler veya Azerbaycan Türkçesini de çok iyi biliyorlar. Bu mevsimde doğrusu İran’da da hava tatsızdı. Kültür Ataşesi Abdolreza Rashed’in tertibiyle bir anda Hazar kıyısında bulduk kendimizi. Çok fazla yer gördüğüm söylenemez ama kulağım bayram ettikçe ruhum da açılıyor. Dönüş yolunda Elburz Dağları’nı geçiyoruz. Birdenbire Demavend karşımıza çıkıyor. Yol arkadaşım Muktederi Bey, bu asrın Melik-üş-şuarâ (Şairlerin Sultanı) unvanlı şairi Behar’ın beytini okuyor. “Ey divi sefid-i pay-i derbent / Ey kunbeti Giti, ey Demavend. (Ey beyaz devir ayağı dağ geçidi / Ey dünyanın kubbesi, ey Demavend.)” Herhalde Demavend üzerine yazılan ve saza söze dökülenler, Ağrı Dağı’nın miktar olarak çok üstünde ama aslında Ağrı Dağı daha yüksek. Bir memleketin dağlarını daha da yükselten, ovalarını bile daha da yeşillendirenlerin oranın şairleri ve bestecileri olduğunu bir kere daha anladım.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Trumpvari çirkin müdahale tutmamışYAPI KREDİ 5 BİN KİTABA ULAŞTI
YAPI Kredi Yayınları benim çocukluğumdan beri yoğun yayınlarıyla tanınan bir kurum. Kazım Taşkent’in bu konuda ciddi ve ilkeli bir yayın politikası vardı ve Şevket Rado, Yılmaz Öztuna gibi çalışkan yayıncılar ve yazarlar bu kurumu yönetirdi. Doğan Kardeş Yayınları Türk çocuklarının kaç kuşağını yetiştirmiştir. Hayat Tarih dergisi tarih okumayı ne kadar sevdirdi ve yaydı? Bizzat tarih dalındaki yayınların sayısını şimdi söylemem mümkün değil. Yapı Kredi sadece 5 bin kitabın değil, dergilerin ve ilave tarih gazetesi gibi yayınların da listesini yayınlamalı. Bu hafta 5 bininci kitap için bir kutlama yaptılar. Maalesef grip nedeniyle katılamadım.
Haberin Devamı
Üzerinde durmak istediğim bu yayınların en tepesinde oturan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un arşivinden hoş bir kataloğun ve belge değerlendirmesinin bu sıralarda çıkmış olması. ‘Baki Muhabbet’ başlıklı edebiyat tarihimizin seçme mektuplaşmalarından örnekler olan muhteşem bir derleme. Katalog fevkalade güzel. Malum Arap harfleriyle Türkçenin matbaa baskıları okunuyor ama elyazısını nedense millet sökmek istemiyor. Bunun nedeni paleografya ve diplomatika dediğimiz bu daldaki anahtar kitapların ve rehberlerin kıtlığıdır. ‘Baki Muhabbet’ böyle bir ihtiyacı karşılıyor. Ömer Koç Fransızcası mükemmel olan nadir Robert Kolejlilerdendir. Tahsil hayatında Latince ve Yunancaya da aşina olduğu anlaşılıyor. Fakat bizim dönemimizin Türk aydınlarında görülmeyen bir vasfı daha vardır: Osmanlıca metinlere düşkünlüğü ve devamlı eğitim görmesi. Bu katalog ve derleme ve onun birçok katalogları arasında en özgün yere sahip olanı. Çünkü gerçekten başka arkadaşların da söylediği gibi elyazısını okutmayı öğretecek bir seçki. Ümit ediyorum ki Yapı Kredi Yayınları Ömer Koç’un yolunu izleyerek Osmanlı paleografyası ve diplomatikası yani (resmi evrakı okumayı öğreten dal) ve diğer alanlarda öğretici seçkiler yapar ve bunları yayınlar. Sadece bu değil, mesela bir zaman birkaç neslin çok iyi okuma-yazma öğrendiği Süheyl Beke’nin ‘Osmanlı Paleografyası 1-2’ başlıklı kitaplarının (DTCF yayını) tekrardan basımı bunun bir devamı olabilir. Ömer Koç’u seçtiği vesikaların isabetinden ve titiz yayınından dolayı bu dalda örnek göstermek gerekir.
YPG’ye yer yok
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Ocak 28, 2018 07:294dk okuma
Paylaş
Dış politikada bazen doğru sandığınız notayı seçmek virtüöz olmanıza yetmez. Abartıya veya hafife kaçarsanız yanlışı bulursunuz. Türkiye’nin ve hatta Suriye’nin çekindiği bir unsurun, yani YPG’nin temsil ettiği kuvvetin bölgenin içinde, buranın tarihi coğrafyasında yeri yok. Bunu isteyenler sadece Amerika ve belki bölgenin çok renkli olmasından hoşlanacak İsrail. İsrail’in talebinde kendince bir mantık var, Amerika’nın mantığı ise sadece masa başı tasarımına dayanıyor.
Haberin Devamı
SURİYE sorunu çıktığı vakit yoğunlaşmamız gereken başlıca nokta Hatay sınırındaki Halep Türkmenleri dediğimiz büyük gruptu. Adlarını bile doğru dürüst telaffuz etmediğimiz, garip coğrafi mahal ve köy adlarıyla isimlendirdiğimiz bu grup maalesef ilgimizin dışında kaldı. Hatta o zamanki Dışişleri’nde hâkim bir grubun ve onların çevresinden “Türkmenlerin Şii olduğu, dolayısıyla Esad’ın Nusayri hükümetine yakın oldukları” gibi hafif suçlama ve saçmalama sesleri de duyulduydu. Suriye kıyıları, Hatay’ın güneyi ve Lazkiye arasındaki bölgenin Nusayrileriyle, Şii mezhebin yakınlığını tartışanların bilgisizliği bir yana dış politikada bu gibi yanlışları ortak hale getirmenin vahameti çok açıktı.
YPG’ye yer yok
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
MASA BAŞI TASARIM
Şu anda durum ortada: Suriye Türkmenleri Rusya’nın nüfuz bölgesinin bitişiğinde. Özgür Suriye Ordusu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolündeki bölge YPG’lilerden temizlenmiş. En azından etkileri azaltılmış durumda. Sınırın içerisindeki El-Bab son operasyonlarda ele geçirildi. Afrin ve Menbiç bir arada kontrol altında tutulursa YPG’nin etkisi azalacak. ABD ise temelde DEAŞ korkusuna rağmen tezini çok abarttığı için ters bir konuma düşüyor. Dış politikada bazen doğru sandığınız notayı seçmek virtüöz olmanıza yetmez. Abartıya veya hafife kaçarsanız yanlışı bulursunuz. Türkiye’nin ve hatta Suriye’nin çekindiği bir unsurun, yani YPG’nin temsil ettiği kuvvetin bölgenin içinde, buranın tarihi coğrafyasında yeri yok. Bunu isteyenler sadece Amerika ve belki bölgenin çok renkli olmasından hoşlanacak İsrail. İsrail’in talebinde kendince bir mantık var, Amerika’nın mantığı ise sadece masa başı tasarımına dayanıyor.
‘SURİYE’Mİ VARDI?
Çok yakın zamana kadar Ortadoğu aslında öyle tekrarlandığının aksine çok karışık bir kıta değildi. Osmanlı Suriyesi’nin adı Suriye değildi. Çünkü tarihte Suriye diye bir coğrafi bir birlik ve kimlik yoktur. Aynı şey Irak için de geçerlidir. Irak ve Suriye, Sir Mark Sykes’in temsil ettiği Britanya ve Georges-Picot Fransası’nın çizdiği çıkar bölgeleriydi (Sykes-Picot Anlaşması). Çölün üstünde cetvelle hat çizmek suni bir dünya yaratmaya çalışmaktır. Suni bir siyasal birlik kolonyalizmin çıktığı hiçbir yerde kolay yaratılmadı. Hindistan alt kıtasında milyonlarca insan birbirini karşılıklı olarak kesti, Pakistan ve Hindistan ortaya çıktı, derken Batı Pakistan ve Doğu Pakistan da birbiriyle çatışarak ayrıldı. Dünyanın en büyük demokrasisi denen Hindistan’da ise sistem yürüyor ama huzur o kadar kolay sağlanmıyor. Afrika’daki çizimler gerçeğe uymuyor, Ortadoğu’daki Gertrude Bell çizgilerinin de yaşaması mümkün değil. En büyük sorun PKK-YPG’nin Akdeniz’e doğru yayılma isteği. Böyle bir yayılma gelecekteki Ortadoğu’yu daha da çok karıştıracak.
Haberin Devamı
Mazideki Suriye Halep ve Şam eyaletlerinden oluşuyordu. Tarihi büyük Suriye veya Bilad-ı Şam denen bölge Lübnan’ı da içeriyordu. Osmanlı döneminde Lübnan, bugünkü Lübnan’ın dağlık kesimi olan temelde Dürziler ve Marunilerin birlikte yaşadığı Cebel-i Lübnan ve her çeşit Hıristiyan ve Müslüman’ın bulunduğu Beyrut vilayetiydi. Beyrut vilayeti, bugünkü İsrail’in Hayfa’sını da içerirdi. Siyonist göç başlamıştı ama henüz hiçbir siyasi sağlamlaşma başarısı yoktu. 1918’ten ve bilhassa Hitler’in Avrupa’da yarattığı dehşetten sonra Yahudiler buraya sığınmaya başlayınca dengeler değişti. Ortadoğu bu sarsıntının tesirinden kurtulmak için başka bir şoku arıyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
YPG’ye yer yok
O BEDELİ ÖDEMEYELİM
Daha doğrusu Ortadoğuluların dışındaki dünya böyle bir şok yaratma çabasında. PKK-YPG yayılması ne o halka ne Ortadoğu’nun yerlilerine hayır sağlamaz. Ortadoğu’ya bir huzur ve denge sağlaması da mümkün görünmüyor. ABD bugüne kadarki kararsız denge politikasından şiddetle uzaklaşıyor. Bir bakıma Rusya’nın Suriye’ye girip yerleşmesi doğan boşluğu doldurmak oluyor. ABD politikasını takip edenlerin baş endişesi İran-Rusya-Türkiye ittifakı. Türkiye’nin 70 yılda kurduğu daha doğrusu dahil olduğu ittifak sistemi içinde yer almasını burnundan getirmeye çalışanlar doğacak gelişmeler karşısında daha çok bedel ödeyecekler. El verir ki o bedeli en ağır ödeyenler arasında biz olmayalım.
Haberin Devamı
YPG’ye yer yok
HİDİVLER İSTANBUL’U
MISIR Hidivliği kelime olarak Viceroy (Kral Naibliği) gibi bir unvandır. Kırım hanları ve Osmanlı sadrazamı için kullanılırdı. Erzincan’ın İliç kasabasından çıkan bir ailenin Konya üzerinden Rumeli’ye, oradan Kavala’ya uzanan ve Mısır’da noktalanan tarihi macerası sonunda ortaya çıktı. Mehmed Ali Paşa 19. asrın dünyasında zekâsı ve tecrübesi ile çıkan pek mektep görmemiş bir validir. Ama modern Mısır onun eseridir. İşin daha ilginci II. Mahmud’un vakıflardan matbuata, ulaştırma sistemine kadar uzanan birtakım reformları Mısır’ı izleyerek ortaya çıkmıştır. Hidivler Hanedanı’nın yapısı ve veraset sistemi Osmanlı ülkesine benzer. Ta 1914’te savaş bitip İngiltere, Mısır’a tamamen el koyana kadar da sanıldığının aksine İstanbul’un Mısır üzerinde nüfuz ve kontrolü vardı. Hidivler Osmanlı monarşisi yıkıldıktan sonra son padişah Vahideddin’in ve son halife Abdülmecid’in torunları olan üç prensesi gelin aldılar ve Osmanlı hanedanı ile o zaman akraba oldular. Sabancı Müzesi’nin binası Hidiv ailesinin İstanbul’daki kalabalık sayıda inşa ettirdiği köşklerden birinde yer alıyor. O nedenle de müze bu yıl bir Hidivler programı başlattı. Önce bu ailenin tarihi üzerine konferans yapıldı.
Haberin Devamı
FEVKALADE MÜHİM
Ardından İstanbul’da Hidivlere ait eserler tanıtılacak. Fevkalade mühimdir. Mısır’ın zenginliklerini elinde tutan bu hanedanın İstanbul’da bıraktığı eserler ve konakların Osmanlı sadrazamlarında dahi bulunmayacağı açıktır. Hatta Dolmabahçe Sarayı’ndan evvel Beykoz’da inşasına başlanan Beykoz Kasrı bayağı iddialı bir eserdi. Neticede padişaha hediye edildi. Şu sıralar TBMM tarafından restore edilen bu binayı Balyanlar daha küçüğünü tersimleyerek Yeniköy’de Avusturya-Macaristan Sefareti olarak yapmışlardır. Hidivlerin servet ve yeni bir hayat tarzı getirdikleri 19. asır İstanbulu’nu böyle bir kültürel diziyle, sergi ve konferanslarla el alıp tanıtmak şüphesiz yararlı.
Ayrılık Çeşmesi yeni nesil ‘uygar’lığı
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Şubat 04, 2018 09:124dk okuma
Paylaş
Mezarlıklar bir toplumun uygarlık düzeyini gösteren, rengini en iyi anlatan yerlerdir. Eğer bir uygarlık özgün ve dengeliyse mezarların da kendince bir özgünlüğü vardır. Osmanlı mezarlıkları insanı adeta sessiz, hüzünlü ama sıcak bir tebessümle karşılar. Çağdaş Türkler bunu anlamıyor, tahammül de edemiyor ve yok ediyor.
Haberin Devamı
Ayrılık Çeşmesi yeni nesil ‘uygar’lığı
KADIKÖY’de Ayrılık Çeşmesi Sokağı, Taşköprü Caddesi ve Hasan Paşa Sokağı arasında kalan üçgen; Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı ve Namazgâhı’dır. Anadolu’ya sefere çıkan kervanlar son soluğu burada alırlar; hatta rivayete göre yola çıkanların son çayı, içtikleri kahve, son kafayı çektikleri yer de bu civardaymış.
YAĞMALAMIŞLAR
Her şeye rağmen geçmiş yılları hatırlayanlar buradaki taşların nefasetini, kadın mezarlıklarının ve gömülen birtakım ehli tarik veya memurun şahidelerini hatırlarlar. Bugün dahi kalıntılar görülüyor ama tam yağmadan geçmiş. Yakın zamanlara kadar mezarları zamanın ihmali yok ederdi. Baş taşları çöken toprakla yana yatar veya devrilir ama doğrusu kimsenin taş yağmaladığı söylenemezdi. Aşağı yukarı 50 yıldır bu taşlar antika meraklılarına, evvelen yabancılara, bilahare bu işi zevk edinen yerli görgüsüzlere devrediliyor. Camilerin restoratörlerine dikkat ediniz. Mezar taşlarını sözde numaralarken kırıp koyuyorlar, kolay taşınsın diye. Sonra da eksikliği fark edilmesin diye manga düzeniyle estetikten yoksun bir şekilde arka arkaya diziliyorlar.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Ayrılık Çeşmesi yeni nesil ‘uygar’lığı
SÖZDE KORUNACAK
Bu şimdi gözümüzün önündeki Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı’nda bu nizama bile dikkat edilmediği açık. Birtakım adamlar istedikleri taşları götürmüş, birtakımı kırılmış. Hatta fotoğrafta da göreceğiniz gibi şahidenin birinin yazıları yarı yarıya okunamıyor, ters çevrilerek yere sabitlenmiş. Güya korumak için lavabo altlığı ile kapatmışlar. Genelde yeni kabirlerin konuşlandığı mezarlıklar gibi değil, aksi takdirde birtakım blok mermerler de olurdu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan ve Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 13 Ekim 1968 tarih 42/31 sayılı kararıyla sözde korunacak bu tarihi beldenin hali perişan.
Haberin Devamı
TOPLUMUN GÖSTERGESİ
Andre Malraux Antimemoires’ında; uygarlığın doğal, insani bir duyguya dayandığını ileri sürer; ölüm korkusuna... Öleceğini bilen tek yaratık olan insan, ölümle bir boğuşma halindedir; kaçınılmaz olanı geciktirmek ve nihayet ölümün unutturucu perdesini aralayabilmek çabasındadır. Mezarlıklar bu anlamda bir toplumun uygarlık düzeyini gösteren, rengini en iyi anlatan yerlerdir. Eğer bir uygarlık özgün ve dengeliyse mezarların da kendince bir özgünlüğü vardır. Osmanlı mezarlıkları insanı adeta sessiz, hüzünlü ama sıcak bir tebessümle karşılar. Çağdaş Türkler bunu anlamıyor, tahammül de edemiyor ve yok ediyor.
Ayrılık Çeşmesi yeni nesil ‘uygar’lığıHAM BİR TOPLUM
Kendi mezarlıklarımız ise sanat eseri sayılmaz. Eskilere karşı hâlâ hoyratlığımız devam ediyor. Ölümü olağan bir tavır, çelebice bir estetikle karşılayan eski toplumun yerini; onu telaşla ve kapkaçla yenmeye çalışan, pervasızca yıkıp yapan ham bir toplum aldı. Kentlerimizin ortasında dedelerden kalma yeşil alanlar, yani mezarlıklar beyaz mermer bloklarla dolmaya başladı. Yaşarken yıkıp-yapan, yapıp-satanlar, ölümünde de aynı işi devam ettiriyor. Eski mezarlıklarımızın onurlu bir uygarlığın belgesi olduğu açıktı, yenileri de bugünün uygarlığını(!) temsil edecek.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
BELEDİYE SEYREDİYOR
Edirnekapı’da geçen sene değindiğimiz perişan kabirler halen öyle. Manevi değerlere(!) çok sahip çıkan belediyeler sadece seyrediyor. Mekanizmanlar gayet basit: İşi en ucuza alan bazı halde de yakın çevreler işi yürütüyor. Tabii doğru dürüst yürütmüyorlar. Mezarlıkların etrafındaki sakinler hatta bütün bir şehir ise bu medeniyetle alakası olan kitleler değil. Açıkçası oradakilerle bir yakınlık kuramıyorlar. Zaten oturdukları toprakla bile ilgileri yok. O yüzden hem inşaatları yürütenler saygısız ve yıkıcı davranıyor, hem de etrafta abideyi korumakla sorumlu olanlar lakayd kalıyor.
MAZİYLE BAĞLANTI
Alpler’deki bir dağ köyünde kilisenin vaftiz ve düğün defterlerine kayıtlı olan köylüler bugün orada yaşayanların atalardır ve insanlar bunu bilir ve bağlantı kurar. Hatta çok köksüz diye dil uzattığımız Birleşik Devletler’de Margaret Mitchell’in ‘Rüzgâr Gibi Geçti’ romanında gördüğümüz gibi 1860’lardaki toprak sahibinin kızı Scarlett O’Hara ile büyükannesi olarak ruhsal bir bağlantı içindedirler. Niçin Türk halkı mazisiyle bağlantı kuramıyor. Kimse mezar taşlarını okuyamadığımız için demesin. Tophane’de Nusretiye Camii’nin yanına sözde sanat merkezi olacak gudubet binayı konduran Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bulunduğu ülkede bu çok gülünç bir mazerettir.
Haberin Devamı
‘TÜRK-İSLAM’ DİYENLER
Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı için en iyi kaynak Selma Gül’ün ‘Türk-İslam Medeniyeti’ dergisinin 17. sayısında yayınlanan makalesidir. Acaba bu hanımefendinin yazdığı değerli makaleyi Türk-İslam medeniyeti lafını ağzından düşürmeyenler okuyup harekete geçiyorlar mı?
Ayrılık Çeşmesi yeni nesil ‘uygar’lığı
UNUTULAN HAMİYETKÂR BAKAN
1993 yılının 5 Şubat günü Türkiye politikasının gördüğü en zeki siyasetçilerden birini Gerede civarında otobanda kaybettik. Galiba dalgınlık veya işaret bozukluğundan ters yola girmişti. Hayatının son 3 yılında tanıdım. Ara sıra görüşürdük. Eşi doktor Füsun da unutulmayacak kişiliklerdendi. Göz uzmanıydı, hâlâ Arapgirli büyükanneleri gibi bal ve pekmezle hamur tatlıları hazırlardı. ‘Kahveci’lerin en büyük özelliği insanı daha ilk anda saracak kadar sıcak, yaratıcı bir görüşme ortamına girebilmeleriydi. Adnan Kahveci bu memleketin dürüstlüğüyle tanınan ve hakikaten de öyle olan politikacılardandı. Kaza günü onun partisinden olan olmayan solda sağda herkes üzüldü ve dürüst insanların başına gelen geldi. Parlak hekim adayı olan büyük kızları onlarla beraberdi. Bir hafta sonra o da hastanede bu dünyayı terk etti.
Haberin Devamı
Görünen manzara; pazartesi saat 10.00’da Kartal-Yakacık Mezarlığı’nda hemşerileri ve yakınları onu ve ailesini toplanıp anacaklar. Geride kalan iki oğullarından birisi ağır hasta. Diğeri birçok nüfuzlu zevatın çocuklarının aksine iyi yerlere tırmanmış gibi değil. Eğer toplum olarak adam olmak istiyorsak Kahveci ve onu dürüstlük yolunda destekleyen ailesini unutmamamız lazım. Bir toplum ancak böyle insanlara duyduğu şükran ölçüsünde var olabilir.
Ölümünün 100. yılında II. Abdülhamid... Bismarck’la baş eden tek kişi
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Şubat 11, 2018 09:415dk okuma
Paylaş
II. Abdülhamid demiryolu, ziraatın ıslahı ve okullaşma projesine ve maliyetlerine paralel olarak, Avrupa devletleri arasında entrikacı bir politika güttü. Alman İmparatorluğu’nun kurnaz başbakanı ve o imparatorluğun tarihindeki yegâne diplomat olan Bismarck’la baş eden bir tek odur. Doğrusu diplomaside Tanzimat ekolünün ilkelerini ve yöntemini iyi benimsemişti.
Haberin Devamı
Ölümünün 100. yılında II. Abdülhamid... Bismarck’la baş eden tek kişi
BU yıl Sultan II. Abdülhamid’in 100. ölüm yıl dönümü. Yakın zamanlarda Sultan Abdülhamid’in ölüm yıl dönümlerinde bazı kuruluşlar sempozyum veya panel tertiplerdi. Bunlardan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü kayda değer bir giriş başlatmıştı. Sempozyumdan evvel Sultan II. Mahmud Türbesi’ni ziyaret etmek istediklerinde padişahın yanında defnedilen torunu II. Abdülhamid Han nedeniyle türbenin kapalı olduğu bildirilmişti. Enstitü Müdürü Profesör Mübahat Kütükoğlu’nun itirazı nedeniyle Bakan Namık Kemal Zeybek türbeyi açtırdı. Oysa Divanyolu’ndaki Sultan II. Mahmud Türbesi, etrafındaki kabirlerle sadece hanedana değil imparatorluğun son zamanındaki seçkin Türklerin oluşturduğu bir tür seçkinler mezarlığı haline dönüşmüştü.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ANNESİNİN ADI TİRİMÜJGAN
Sultan II. Abdülhamid 21 Eylül 1842’de doğdu. Sultan Abdülmecid’in ve Tirimüjgan Kadınefendi’nin oğludur. Baba da anne de müstesna güzellikte insanlardı ama ikisi de veremliydi. Annesi Tirimüjgan, oğlunun gelecekteki padişahlığına yetişemeden veremli olarak dünyadan ayrıldı. 11 yaşındaki şehzade Abdülhamid Efendi ve kız kardeşi Cemile Sultan çok geçmeden babalarını da kaybedeceklerdi. Onları Abdülmecid Han’ın anneliğe tayin ettiği Perestû Kadınefendi yetiştirdi. Şehzade Abdülhamid sağlığına dikkat eden, içine kapanık, hatta sarayda âdet olmayan yüzme, jimnastik gibi sporları yapan bir gençti. Arapça ve Farsça’yı bilen şehzade, zamanın iyi hocalarından olan Ethem ve Kemal Paşalarla Mösyö Gardet’ten Fransızca, Guatelli ve Lombardi’den musiki öğrendi. Garp musikisini alaturka musikiden daha çok sevdiği açıktır ama alaturka musikiye ve musikişinaslığa karşı da bir saygısızlık göstermedi.
ŞEHZADEYKEN MISIR VE AVRUPA’YI GEZDİ
Babasından sonra tahta çıkan amcası Abdülaziz ki bizim tarihçilerin çizdiği portrenin dışında oldukça meziyetleri olan musiki ve resmi iyi bilen bir padişahtı, bu akıllı şehzadeyi sever ve yakınlık gösterirdi. Gene amcanın validesi Pertevniyal Valide Sultan da Abdülhamid Efendi’ye yakınlık gösterdi. Saltanatı sırasında İstanbul’un dışına çıktığı pek vaki değil ama Sultan Abdülaziz zamanında Mısır ve Avrupa’yı heyete dâhil olarak gezdi. Bugün milli saraylara dâhil olan aslında kendisinin yaptırdığı Maslak Çiftliği’nde iş adamı olarak ziraat ve madencilikle uğraştı. Şehzade pek görülmeyen biçimde kendi servetini yapmıştı.
Haberin Devamı
MÜTEVAZI HAYATI SEVERDİ
Devrin hükümdarları arasında görüldüğü üzere tıpkı Franz Joseph hatta inanması zor III. Alexander gibi sade giyim ve mütevazı hayatı severdi. Birinci sınıf değil sınıf üstü bir marangozdu. Sağda solda müzelerde teşhir edilenler onun bu zanaat dalındaki sanatçılığa ulaşan yeteneğini gösteremez. İstanbul Müftülüğü’nün Şer’iyye Sicili arşiv dolaplarını muhakkak görmek lazım. Abdülhamid beklenmeyen olaylarla saltanata çıktı. Önce Abdülaziz Han ha’l edildi ve ardından şüpheli intiharı söz konusu oldu. Erken tahta çıkan, zekâ ve yetenekleri itibariyle bütün Avrupa hanedanlarının bile hayran olduğu Sultan V. Murad çok çabuk ruhi bir hastalığa düçar oldu ve üç ay sonra o da ha’l edildi.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Ölümünün 100. yılında II. Abdülhamid... Bismarck’la baş eden tek kişi3 İMPARATORLAR YILI
Osmanlı tarihinin “üç imparatorlar yılı” içinde sıra şehzade Abdülhamid Efendi’ye gelmişti. Midhat Paşa’yı anayasa taraftarı olduğuna ikna etti ve Kanun-u Esasi’yi ilan etti. İmparatorluk birçok bürokratın, hanedan üyesinin ve askerin taraftar olmadığı Rusya Savaşı (93 Harbi) dolayısıyla bir yıkımla karşılaşmıştı. Rusya’nın aşırı istekleri, Bismarck ve asıl önemlisi İngiltere’den Türkofil muhafazakâr Başbakan Disraeli’nin müdahalesiyle önlendi. Berlin Kongresi, Türklerin Avrupa’dan atılma projesini tahfif etti.
Rusya tarihinin en akıllı Dışişleri Bakanı olan Gorçakov’un da Berlin Kongresi’ndeki deyişiyle “bu kadar asker ve para boşuna heder edilmişti”. Her şeye rağmen birkaç yıl sonra meşum II. Alexander suikastından sonra tahta çıkan III. Alexander barışın önemini kavramıştı.
Haberin Devamı
DEMİRYOLU VE FABRİKALAŞMA
II. Abdülhamid demiryolu, ziraatın ıslahı ve okullaşma projesine ve maliyetlerine paralel olarak, Avrupa devletleri arasında entrikacı bir politika güttü. Alman İmparatorluğu’nun kurnaz başbakanı ve o imparatorluğun tarihindeki yegâne diplomat olan Bismarck’la baş eden bir tek odur. Doğrusu diplomaside Tanzimat ekolünün ilkelerini ve yöntemini iyi benimsemişti. 33 yıl boyunca Suriye, Filistin, Lübnan ve Anadolu’da yaptığı yatırımlar ve okullar bu bölgelerde sempati kazanmasına yardımcı oldu.
Balkanlar’da hâkim olan komitacılıktı. Bütün yapılan sadece Bulgar, Sırp ve Rum ulusalcılığına kapaklanan komitacıların birbirini yemesinden dolayı Balkanlar’da dengenin sağlanması olmuştur.
Haberin Devamı
II. Abdülhamid’in en büyük sorunu da günden güne ayaklanan ve uyanan Ermeni ulusalcılığıydı. O yıllardaki arşiv kayıtlarına bakılacak olursa cuma namazlarından sonra Ermeni teröristlerin cami bastığı bile görülüyor. Hakan, herhangi bir büyük Avrupa devleti gibi zecri tedbirler uygulayabilme durumunda değildi. Sorun doğudaki aşiretler ve Ermeni komitaları arasındaki kavgayla devam etti, gitti.
ÖNSANSÜR YENİ NESİLLERİ ETKİLEDİ
İmparatorluk topraklarında yayın arttı. Tıp ve mühendislikte yetişenlerin sayısı çoğaldı. Kara Kuvvetleri’nde ıslahata önem verildi. Deniz Kuvvetleri için aynı durum söz konusu değildir. Abdülaziz’in biraz abartılmış bahriye düşkünlüğünden sonra bir duraklama devrine girilmişti. Felsefe ve sosyal bilimlerde ise hem yayında hem de basında bir sansür dönemine girildi. Önsansür yeni nesillerin yetişmesini engellemiştir ve bu engellenen nesiller maalesef 1908’den sonra ateş ve barutun tehdidi altındaki bir imparatorluğu yönetmek durumunda kaldılar ve üstesinden gelemediler. Fakat Suriye ve Lübnan’da şehirler gelişti, Batı Anadolu’da zirai zenginlik arttı. 1897 Yunan Muharebesi sırasında ordu ilk defa Odessa buğdayı değil Orta Anadolu buğdayı ile iaşesini karşılayabildi.
KADINLAR AĞLIYORDU
İktisadi hayatın dengesi her şeye rağmen sonraki zamanda aranmıştır. Hakan’ın Selanik’teki sürgünü kısa sürdü. Balkan Harbi’nde padişah da İstanbul’a nakledildi. Beylerbeyi, hükümet üyelerinin bile zaman zaman padişaha danıştığı yer oldu. 1918 yılı Şubat’ının başlarında cenazesi, dedesi II. Sultan Mahmud’un türbesine nakledilirken resmi törene bütün devlet erkanı katıldı. Güzergahta bekleyen halk hüzünlüydü. Binaların penceresinde seyreden kadınlar onu ağlayarak uğurladılar ve mevcut idareyi protesto için bu bir vesile oldu. Türkiye tarihi çelişkilerle doludur. Siyaset adamlarının birçoğu için kesin ve tek renkli hüküm vermek çok zordur. Başarıları ve başarısızlığıyla Sultan II. Abdülhamid Han devri modern Türkiye’yi oluşturan bir parçadır.
MÜSLÜMANLARIN UMUT IŞIĞI
Muhakkak ki dirayetli bir padişahtı. İsmi sadece imparatorluğun içinde değil imparatorluk dışında yaşayan Türk ve Müslüman halklar için de bazen bir umut ışığı olmuştur. Bu nedenledir ki Şam-Medine arasında dönemi için muazzam bir yatırım olan demiryolunu içten çok dıştaki Müslümanların ve Türklerin ianeleriyle gerçekleştirebildi. İsmail Gaspıralı’nın Tercüman gazetesi gibi dış Türkler dünyasındaki liberal organlar dahi onu zaman zaman methetmekten ve bağlılık göstermekten vazgeçmemişlerdir. Şüphesiz ki amansız bir iç ve dış muhalefet de söz konusuydu. Bu muhalefeti bastırmak ve kontrol etmek konusunda da döneminde kendine özgü yöntemleri vardı.
Ölümünün 100. yılında II. Abdülhamid... Bismarck’la baş eden tek kişiTAVSİYE EDERİM
BRİTANYA oryantalizminin en seçkin mensuplarından, İngiltere’de Orta Doğu ve Balkanlar tarihi üzerine dersler veren Feroze Yasamee’nin Abdülhamid iktidarının 1878-1888 yılları arasındaki on yıllık dönemini incelediği “Abdülhamid’in Dış Politikası” (Ottoman Diplomacy: Abdulhamid II and the Great Powers, 1878-1888) adlı eseri, Yusuf Selman İnanç’ın akıcı Türkçesiyle Kronik Kitap tarafından Hakan’ın ölümünün 100. yılında dilimize kazandırıldı. Yasamee dürüst, geniş bilgili ve 19. yüzyıl Osmanlı-Balkan tarihinin üstadı bir tarihçidir. Sultan Abdülhamid ve döneminin dış politikası için ciddi okuma yapmak isteyenlere tavsiye edilir.
Kıskaç'taki ferman: Islahat
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Şubat 18, 2018 08:595dk okuma
Paylaş
162 yıl önce bugün Osmanlı İmparatorluğu’nun çehresini değiştiren ve niteliği o günden bugüne halen tartışılan Islahat Fermanı ilan edildi. Osmanlı Devleti bu fermanı ilan edene kadar çetin bir Kırım Savaşı geçirmiştir.
Haberin Devamı
1826’da Yeniçerilik lağvedildikten sonra modern orduyu kurmak hayli zaman aldı. Arada Kütahya’ya kadar ilerleyen Mısır’ın diktatör valisi Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa neredeyse tahtı gasp edecek diye bakılırken Rusya’nın yardımı istendi. İngiltere, Fransa’nın desteklediği Mısır’a karşı gereken tedbiri aldı. 19. asırda büyük devlet istemediğini yaptırmayandır. Hele hele İngiltere istemediği hiçbir şeyi yaptırmamıştır.
ERKâN-I HARP
1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması’yla Boğaz’a yerleşen Rusya geri çekildi. Fransa, Mısır’ı desteklemekten vazgeçirildi. Mısır bir kral naipliği gibi otonom bir hıdivlik halinde düzenlendi ama bazı tarihçilerin kolayca söyledikleri gibi “Mısır, Osmanlı İmparatorluğu’ndan fiiliyatta tamamen bağımsız olmuştu” ibaresi çok da geçerli değildir. En azından Mısırlıların girdiği Suriye-Filistin toprakları yeniden Babıâli’nin idaresine bırakıldı. Mısır’ın yaptığı tipteki reformalar şiddetle hatta daha da öne geçerek takip edildi ama asıl önemlisi ordunun ıslah edilerek kurulmasıydı. Bu meyanda 1840’larda modern ordunun esası olan kurmaylık, erkân-ı harp sınıfı da kuruldu.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
YUMUŞAMA ETKİSİ
Feroze A. K. Yasamee, okunmasını tavsiye ettiğimiz “Abdülhamid’in Dış Politikası” adlı kitabında “teknolojik yönden Batılı büyük devletlerin gerisinde kalsa ve dış mali itibarı azalsa da Osmanlı ordusunun komutanlık düzeyi ve teknik bilgi bakımından etrafıyla baş edecek durumda olduğunu” haklı olarak belirtiyor. Evvela Kudüs’teki kutsal yerlerin idaresi yüzünden Rusya ile çekişmemiz, ardından Avusturya ve Rusya’ya karşı ayaklanan Polonyalı ve Macar vatanseverler ordusunun Rus General İvan Paskieviç karşısında yenilgiye uğramasıyla Macar Lajos Kossuth ve Polonyalı general Jozef Bem (sonraki Murad Paşa) kuvvetlerinin imparatorluğumuza sığınması ve asla Avusturya ve Rusya’ya iade edilmemesi gibi sebeplerle Rusya ile savaşa sürüklendik. Doğrusu İngiltere ve Fransa bu meydan okumayı hem desteklediler hem de savaş çıktığında müttefik olarak genç İtalya’nın yakın gelecekteki kurucusu Piemonte Krallığı’nın katılımıyla Türkleri desteklemeye koştular.
Haberin Devamı
Kıskaçtaki ferman: Islahat
Kırım Savaşı İngiltere ve Fransa kuvvetlerine çok pahalıya da mal oldu. Orduların can kaybı yüksekti, İstanbul halkı ilk defa pek iyi gözle bakmadıkları İngiliz ve Fransızların kendileriyle birlikte savaştıklarını, öldüklerini veya yaralıların Selimiye Kışlası’na gelişini gördüler. Artık yürekler yumuşamıştı. 1856 Paris Barışı’ndan önce durumdan istifade eden Avusturya, Batılı devletleri Osmanlı İmparatorluğu’nun ıslahatı için Viyana’da topladı. Viyana Antlaşması gayrimüslim tebaa için ıslahat tedbirlerini öneriyor ve 1839 Tanzimat Fermanı’nın vaat ettiklerini yetersiz görüyor ve tebaanın eşitliği konusunda da yeterli tedbirlerin alınmadığını ileri sürüyordu.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Tartışmalar Osmanlı hâkimiyetinin bu gibi taleplerle zedeleneceği noktasında ilerliyordu. Babıâli haklıydı. Hiç kuşkusuz 19. asrın dünyasında layıkıyla diplomasinin ustası sayılan Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçecizade Fuad Paşa antlaşma metninde devletlerin bu gibi müdahalelerinin kurumlaşarak ve senede bağlanarak yer almasını engellemeye çalıştılar, bunda büyük ölçüde de başarılı oldular. Ama istenenlerin de bir ölçüde yerine getirilmesi gerekiyordu. Bazı hükümlerde, mesela yabancıların serbestçe arazi alması hatta vakıf sisteminin değiştirilmesi gibi müdahaleler kısmen gerçekleşti. 1860’ların sonunda imparatorluğun her yerinde arazi alan yabancıların yanı başında vakıfların satışı esası da kabul edildi fakat ilginç olan bu son hüküm çok geniş ölçüde tatbik edilmemiştir. Bazen inançlar kanunların önünde yürür.
Haberin Devamı
Batılı devletler asıl Hıristiyanlardan alınan cizyenin kaldırılması ve herkesin eşit şekilde askerlik ve devlet hizmetinde bulunabilmesini istiyordu. Aslında Osmanlı Devleti’nde Fenerli Rumlar her zaman görevdeydiler. Tanzimat’tan itibaren gayrimüslimlerin görevlere tayini daha çok tatbik edildi. Ne Mehmed Emin Âli Paşa ne de Keçecizade Fuad Paşa gayrimüslim nazır tayin etmişlerdir ama buna karşılık Kostaki Musurus Paşa gibi büyükelçiler vardı. Ve Kostaki Musurus Paşa birçok kez Osmanlı vatanseveri olduğunu göstermiştir. 1861’den sonra Cebel-i Lübnan’a Hıristiyan mutasarrıf, daha 1830’da özerklik verilen Sisam Adası’na Fenerli bir Rum prens tayin edilmiştir. Memuriyette gayrimüslim oranı diğer imparatorluklarla mukayese edilmeyecek kadar hem sayıca hem de nitelikçe yüksekti.
Haberin Devamı
ASKERLİĞİ İSTEMEDİLER
Türkiye bugün de bu konuda Batı dünyası ile çekişme içinde. Zaman ve zemin değişik ve de amaç. Avrupa’nın zorlamaları Türkiye’nin Avrupa üyeliği talebine dayanıyor. Geçen asırda bu bir tehdit halindeydi. İşin garibi Islahat Fermanı’ndaki gayrimüslimlerin eşitliği talebine ilk önce Rum Patrikhanesi isyan etti. Rumlar diğer gayrimüslimlerle eşit olmayı hiç istemiyorlardı. O tarihlerde Fransız sefaretinde elçi müsteşarı olan Edouard-Philippe Engelhardt’ın “Tanzimat ve Türkiye” adlı eseri bu tezat duruşu bildiriyor. Osmanlı gayrimüslimleri hiç asker olmak istemediler ve hatta sınır vilayetlerinde isyan çıktı. Devlet askere alım projesini geniş ölçüde uygulayamadı ve ta Birinci Cihan Harbi’ne tehir etmek zorunda kaldı.
SONUÇ: PARİS ANTLAŞMASI
Bu Islahat Fermanı’nın neticesi diyeceğimiz Paris Antlaşması için Osmanlı maliyesinin kontrolü de öngörülmüştü. Devlet bunu kendi kurduğu bir komisyonla önlemeye çalıştı ama muvaffak olmadı. Dikkat edelim, sarayların inşasından değil düpedüz bu modern savaşların masraflarından dolayı ilk ciddi borçlanmaları yaptık. Altından kalkılacak gibi değildi. 1877-78 Rus Savaşı maliyeye nihai darbeyi vurdu ve Batılıların istediği Düyûn-ı Umûmiye de 1881’de kuruldu. Islahat Fermanı ilk safhada Mehmed Emin Ali Paşa ve Reşid Paşa grupları arasında bir münakaşa yarattı. Bugüne kadar da tarih yazımında devam eden “kaçınılmazlık” veya “gaflet” eseri diye tartışılan ama mutlaka Türkiye’nin çağdaş
tarihi için de etkili bir metin olduğu gerçektir.
DÜNYAYI KAVRAYAN BİR NESLİN YAPRAK DÖKÜMÜ
MEKTEB-İ Mülkiye’nin 1.5 asırlık tarihinde belki de en renkli ve başarılı dönem 1968’dir. O yılın mezunları arasında bir düzine bakan, seçilmiş belediye başkanı, milletvekilleri yanında kalabalık sayıda vali ve asıl önemlisi Dışişleri Bakanlığı’nın en önemli büyükelçiler kadrosu çıktı. Yakın Türkiye tarihinin zor geçiş zamanlarında Mülkiyeli talebenin arkadaşlık havasında çıkardığı politikacılar aynı hava içerisinde bazı dar geçitleri aşmakta kolay anlaşabildiler.
“Devlet” fikrinin samimiyet ve ciddiyet içinde taşındığı son kuşak memurlar bu dönemdendir. Nabi Şensoy çalışkan, ciddi, İngilizcesi güzel, sporcu bir gençti. Bu bakanlıkta hakkıyla tırmandı. Hatta Mülkiyelilere alerjisi olan ANAP ve Turgut Özal bile Nabi Şensoy gibilerinin şahsında o takımdan vazgeçemeyeceklerini anladılar. Londra Başkonsolosluğu’ndan sonra 1990’da Madrid Büyükelçisi atandı. 1998’de de Moskova’ya büyükelçi olarak gitti. Başarılı Moskova Büyükelçisi’ydi. İlişkilerin geliştiği bir dönemde gerekenleri yaptı. Nihayet 2006 Ocak ayında Washington’a büyükelçi atandı. 2009’da ise bakanlıkla çatışmaya düşerek merkeze döndü. Havana Büyükelçiliği’nde müsteşar, Moskova’da büyükelçilik gibi görevlerle dünyayı kavrayan diplomatlardandı. Geçen hafta İzmir’de bu dünyayı terk etti. Bizim nesil artık yaprak dökümü döneminde...
.Rusya’nın ‘Mülkiye Mektebi’
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Şubat 25, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
Büyük devletlerin kadrolarının nerelerden yetiştiği ve yetişmesi gerektiği anlaşılıyor. Türkiye’de Tanzimat’ın padişahı ve devlet adamları bunu Mülkiye’yi kurmakla geçekleştirmişlerdi. Stalin de bu ihtiyacı hissetmiş ki İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında MGIMO’yu kurmuştu. MGIMO (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) 1943’ten beri Rusya’yı ve Sovyetler Birliği’nin diğer ülkelerini idare edecek insanları yetiştirdi.
Haberin Devamı
hurriyet-new
Rusya’nın ‘Mülkiye Mektebi’
TANZİMAT-I Hayriye ilan edilmişti. Memleketin seviyeli ve kanunları yorumlayan, vergileri usulüne göre koyup toplayan idarecilere, maliye memurlarına, asıl önemlisi büyük devletlerden olan Osmanlı Devleti’nin Avrupa uyumuna (Concert of Europe) dahil olan Dışişleri’ni besleyecek diplomatlara ihtiyacı aniden ortaya çıkmıştı. 1859’da (bizim araştırma tespitimize göre 1858) Sultan Abdülmecid’in kurduğu okul, II. Abdülhamid devrinde yüksekokul seviyesine çıktı. Mülkiyeli iki padişahın(!) hem imparatorluğun son yarım asrını hem de Cumhuriyet’i besleyen kadroları çıkaran bu kurumu meydana getirmesi bir önemli adımdır. Benzer kurumlar başka ülkelerde de vardır. Fransa’nın büyük okullar denen Siyasi İlimler Okulu ve Ecole Normale Superieure’u bilinen örnektir. Bu elit okullar aristokrasinin değil akıllı gençlerin seçkinleri oluşturduğu eğitim kurumlarıdır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Rusya’nın ‘Mülkiye Mektebi’1943’TEN BERİ
Sovyet Rusya İkinci Dünya Savaşı’nın yeni müttefikleriyle oluşmaya başlayan dünya sistemi içinde ancak dünyaya açık ehil diplomat kadroları yetiştirmekle bu süreci götürebilirdi. Stalin dışişleri örgütünde Çar zamanından kalan memurları dahi kullanmıştır. Hatta Vyaçeslav Molotov’dan önceki dışişleri halk komiserleri Georgiy Çiçerin ve Maksim Litvinov bu eski ekolden çıkma tiplerdi. MGIMO (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) 1943’ten beri Rusya’yı ve Sovyetler Birliği’nin diğer ülkelerini idare edecek insanları yetiştirdi. İlham Aliyev MGIMO’ludur. 1948 mezunu Vladimir Vinogradov Rusya Bilimler Akademisi üyesidir. Daha lüks denecek sınıfları, zengin kütüphanesi, diplomasi, ekonomi ve işletme bölümleriyle MGIMO insanı yeniden talebeliğe özendiren bir dünya müessesesi. Burada Türk öğrenciler de okuyor. Bizim Dışişleri’ne uzanmalarına fırsat kalmadan hepsi uluslararası şirketlerde veya eğitim kurumlarında görev alıyorlar.
Haberin Devamı
YENİDEN YAPILANDI
Bu hafta salı günü büyükelçi Andrey Karlov’un anısına tertiplenen bir seminer ve tören için oradaydık. Büyük devletlerin kadrolarının nerelerden yetiştiği ve yetişmesi gerektiği anlaşılıyor. Türkiye’de Tanzimat’ın padişahı ve devlet adamları bunu Mülkiye’yi kurmakla geçekleştirmişlerdi. Stalin de bu ihtiyacı hissetmiş ki İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında MGIMO’yu kurmuştu. Bugün bir ihtiyaç olarak yeniden yapılandırıldı. Öğrencinin yetişmesinden, davranmasından seçkinlere dahil oldukları belli.
Rusya’nın ‘Mülkiye Mektebi’MAHZUN MÜLKİYEM
Rusya’nın Harvard’ı denen MGIMO’ya baktıkça benim mahzun Mülkiyemi (SBF) hatırlamadan edemiyorum. MGIMO’ya göz gezdirdikçe rahatlıkla görüyoruz ki, onların aksine biz önce talebe sayısını lüzumsuzca arttırdık. Anlayamadığım mekanizmalarla öğrencinin kompozisyonu değişti ve okulun reformundan söz ettiğim zaman, karşımda kütüphaneye ve talebelere alınan yeni bilgisayarlardan bahseden bir zihniyetle karşılaştım. Mülkiye’nin dışarıdaki başarı oranından söz etiğimde “Rakipler çıkıyor, normaldir” dediler. Ama çıkan rakiplerin eski Mülkiye’nin yerini dolduracak kurumlar olmadığı da açıktı. Bu başarıyı MGIMO ise 1944’ten beri gösteriyor. Dış dünyaya ve ülkesinin şartlarına intibak ediyor, önde gidiyor. Rus dilini ve eğitimini sadece üçüncü dünya ülkelerine değil, öbür ülkeden gelenlere de kabul ettiriyor. Türkiye’den giden öğrenciler iyi eğitim gördükleri liselerden ve yüksekokullardan geliyorlar.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
ANANEYİ KORUDULAR
Acaba eski Mülkiye Mektebi’ni, yeni Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni böyle bir modele göre yeniden kurmak mümkün mü olabilir mi diye düşündüm. Aklın yolu bir; Türkiye’nin Mülkiye Mektebi ile Sovyetler Birliği’nin MGIMO’su ve bizim zamanımızın Siyasal Bilgileri’yle bugünkü MGIMO arasında paralellikler göze çarpıyor. Onlar ananeyi korumuşlar. Paranın değil yeteneğin getirdiği seçkinliğe önem vermişler ve büyük bir memleketin ihtiyacını karşılayıp dış dünyaya da eğitim hizmeti verebiliyorlar. Biz ise vasatlığın zaferine boyun eğdik. Üzücü ama asla hayal etmeyi önleyemeyecek kadar kışkırtıcı bir manzara.
Rusya’nın ‘Mülkiye Mektebi’
EN ÇOK YERİNİ BULAN ÖDÜL
PERŞEMBE günü Vehbi Koç Vakfı’nın beklenen toplantısında sürpriz bir açıklama oldu. Âdet üzere her yılki ödülün kime verildiği o an ilan ediliyor. Yılmaz Büyükerşen bu memlekette eğitim ödülünü hak eden her zamanın delikanlısıdır. Onu belediye reisliği ile tanıyoruz. Öbür cephesinin üzerinde pek durmadık.
Haberin Devamı
BİR EFSANE VARDI
Ben Atatürk Lisesi’nde Kenan Işık’la tiyatro kolu başkanıyken devlet tiyatrosu sanatçıları ve hatta rejisörlerle çalışır, sohbet tertiplerdik. Bir efsane vardı: Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen ve arkadaşları tiyatro yapıyorlar. Hatta bu gençler dekor masraflarını karşılamak için kan satmışlar diye bir söylenti dolaşırdı. Sonra Büyükerşen ismini 1980’den sonra bir daha duydum. Anadolu Üniversitesi’nin rektörüydü. Konya’dan sıkıyönetim kararıyla il dışına çıkarılan üniversiteli asistan ve öğretim üyelerini Anadolu Üniversitesi’ne almıştı. Medeni cesaret örneğiydi. Aldığı hocalar bu üniversitenin önemli hocaları olarak hayata devam ediyorlar. Sonra açık öğretimi yaygınlaştıran ve yerleştiren rektör olarak ismi duyuldu.
Haberin Devamı
YENİ ESKİŞEHİR
Eskişehir Anadolu Üniversitesi bizim taşra üniversitesi dediğimiz takımın içinde en çok isim yapan, başarı gösteren, çevresine uyum sağlayan, yurtdışıyla da ilişki kuran bir kurum oldu. Derken uluslararası platformda bizim açık öğretimin ismi duyuldu. Buna Anadolu Üniversitesi çerçevesinde geliştiren, yayan rektör profesör Büyükerşen’dir. Onun rektörlüğünde Eskişehir akademik müziğe ve tiyatroya kavuşmaya başladı. Rektörlük bittikten sonra eğitim alanı bizzat Eskişehir oldu. Şehir heykellerle donandı, parklarla hava aldı. Toplantı salonları, 7 tane konser salonu ve tiyatro salonu şehre hayat verdi. Eskişehir gençliği kahvehane veya kafelerde vakit geçirmiyor çünkü üniversitenin kütüphanesi dışında tiyatro ve müzikle dolu bir hayat var.
BUNALAN GELİYOR
Hatta İstanbul ve Ankara’daki tatsızlıktan bunalanlar Eskişehir gezileri tertipliyorlar. Kalfa yapıları ile dolu gri yüzlü bir Eskişehir devraldı. Ortada akan kirli Porsuk’un temizlenmesinden şehrin binalarının düzenlenmesine kadar modern bir kent ortaya çıktı. Nutkunda belirttiği gibi “Şehir dediğiniz en büyük eğitim alanıdır”. Her zaman genç ve diri belediye başkanımıza verilen bu ödül en çok yerini bulandır. Ona uzun ömürler diliyoruz.
Takati kalmayan nehir
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Mart 04, 2018 01:025dk okuma
Paylaş
Ortadoğu dünyasının problemleri sadece sınırlardan ibaret değil. Asıl önemli sorun ise şu: Maalesef ihtiyar Ürdün Nehri, Ürdün ve İsrail arasındaki su paylaşımı sorunlarına hizmet edecek takatte değil. Bölgenin en önemli sorunu bu.
Haberin Devamı
Takati kalmayan nehir
GEÇEN hafta 25 Şubat Pazar günü Ürdün Amman’da Arap Düşünce Forumu’nda bir toplantı vardı. Türkiye-Ürdün ilişkileri bu toplantıda konuşulan ama bütünü kaplamayan bir konudur. Arap ve Ortadoğu dünyası bu tip ilişkileri artık tek tek ele alacak durumda değildir. Çünkü olaylar ve umumi gelişmeler ülkeleri ve kavimleri birbirinin içine iteledi. Bir kesinlik var, İsrail ve ABD hakikaten değişik bir Ortadoğu haritası istiyor. Suudi veliahtının son darbesinden sonra Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’in tamamen yanında ve her şeye rağmen eski iktisadi kudreti ve zenginliği yok. ABD, Arap Ortadoğusu’nun artık pek hoşlanmadığı sadece Suriye’ye yönelmiş değil, Kürt hareketine de bitişik bir politika güdüyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
SINIRLI UZLAŞMA
Rusya ise Suriye’de yer sahibi. Donanmasının Akdeniz üssü olacak bu bölgede ABD ile fazla çatışma niyetinde değil (Rusya’nın Libya’daki donanma üssü girişimleri de gizli değil ve başarıya ulaşabilir.) Rusya’nın ses çıkarmadığı ve ABD’nin İsrail’le birlikte çok arzu ettiği manzara ise şu anda Kuzey Irak’a sıkışıp kalmış hükümranlığı sınırlı Kürt unsurların Akdeniz kıyısına çıkması. Bu sadece Türkiye’yi değil, Arap Ortadoğusu’nu, hatta bizzat Esad Suriyesi’ni bile rahatsız edecek bir gelişme. İsrail ve ABD ile Arapların uzlaşma potansiyeli Biladüşşam yani (Suriye-Lübnan-Ürdün) ve Bağdat-Basra bölgesinde son derece sınırlı. Yeni gelişmelere göre bu uzlaşamayan tarafa Suudi Arabistan girmiyor.
Takati kalmayan nehirPRENS HASAN FARKI
Ortadoğu dünyasının problemleri sadece sınırlardan ibaret değil. Hiç şüphesiz ki göçmen sorunu başta geliyor. Kendisi dahi parçalanma işaretleri veren Lübnan’da 1 milyon, Ürdün Haşimi Krallığı sınırları içinde 1.5 milyon Suriyeli göçmen var. Ürdün’de birkaç milyonla ifade edilen Filistinlilerin hepsi hâlâ bir yere rahatça oturmuş ve hayatlarını kampların dışına taşıyabilmiş değiller. Asıl önemli sorun ise şu: Maalesef ihtiyar Ürdün Nehri, Ürdün ve İsrail arasındaki su paylaşımı sorunlarına hizmet edecek takatte değil. Bölgenin en önemli sorunu bu. Birtakım dertlerin diplomat masalarında ve savaş alanında çözülebilmesi mümkün görünmüyor. Yapılacak şey en başta idaresi dağınık, gelirleri kontrol edilemez, coğrafi yönden parçalanmış vakıfların bir araya getirilip idare edilmesi. Kudüs vakıflarının yönetimi Ürdün Haşimi Krallığı’nın hanedanına daha doğrusu uluslar arasında saygın yeri olan Prens Hasan’a verildi. Türkiye de ilk defa olarak bu konuda tek elden bir yönetimi kabul etti. Bu isabetlidir. Prens Hasan çok bilgili, çevrilmesi mutlaka gerekli Ortadoğu medeniyetine hatta doğu Hıristiyanlığına ait kitaplar kaleme almış ve değişik gruplarla çalışmaya alışkın bir kişiliktir. Şüphesiz Kudüs vakıflarının parçalanmış bir dünyadaki kavgadan çok akil adamların girişimi ve uzlaşması, sabrı ve çalışkanlığıyla çözümlenebilir.
Haberin Devamı
KARAKTER ŞEHRİ
Amman Ortadoğu’nun en karakter sahibi şehirlerinden. Filistin bölgesinin beyaz kireçtaşı yapılan acayip malzemelerle gölgede bırakılmamış, yüksek binalara iltifat edilmiyor ve ta ilkçağlardan beri tahayyül ettiğimiz 19. asırda gravürlerle bolca tasvir edilen manzara Ürdün’de süregidiyor. Birkaç günlük Ürdün konaklamasıyla görülecek Madaba, Nebo Dağı Kilisesi gibi dini abideler, Ceraş, Petra gibi Roma medeniyetinin kalıntıları, Ürdün çölünün gündüzü ve gecesi insanı dinlendiriyor ve Ürdün güzel bir ülke. Hem Akabe’de dalarsınız hem tarihi turlar atarsınız ve Ürdün görünmekten de öte hissedilecek bir coğrafya olduğu için ne kadar gitseniz doymazsınız.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Takati kalmayan nehirProf. İlber Ortaylı, Tevrat’ta geçen Nebo Dağı’nda
SOKAK İSİMLERİ
KAHİRE valisi Atıf Abdülhamid 6 Şubat’ta Kahire’de herkesin bildiği Selim I Caddesi’nin isminin değiştirileceğini bildirmiş. Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim Han’ın ismi manasız siyasi kalıntılarla değiştirilmiş oluyor. Yavuz Selim, Memluk hâkimiyeti ve Memluk ordusuyla savaşarak şehre girdi. Miladi 7. asırda Amr bin As’ın Mısır’ı kan dökmeden fethettiğini söyleyerek, Yavuz Selim’i tenkit ediyorlar. Selim’in katlettiği savaştıkları Mısır’daki bir başka hâkim Türk-Kafkas kuvveti olan Memluklardır. Ortadoğu’da iki ülkenin tutumu arasında istesek de istemesek de görmemiz gereken bir fark var: Kudüs surlarını çeviren uzun caddenin adı Sultan Süleyman Caddesi’dir. Ben ilk önce bu ismi Kral Süleyman mı (yani Peygamber Hz. Süleyman) diye düşündüm, hayır bizim Kanuni Sultan Süleyman’dır. Kimse rahatsız olmuyor. Tarihi gerçek ve kaybolmayan zamanın kalıntıları isim değiştirmekle ortadan kaldırılamıyor. Bunu anlamak maalesef her kula ve her topluma nasip olmamış.
Haberin Devamı
Takati kalmayan nehirMÜSTESNA İSMİ KALDI
BEN Ankara’daki Atatürk Lisesi’ne İstanbul’daki Sankt Georg Avusturya Lisesi’nden taşınma dolayısıyla girdim. Kurumun güçlükleri vardı; evvela Bruno Taut gibi büyük bir mimarın elinden çıkan binanın mimari bütünlüğünü bozacak acayip bir ilave yapılmıştı. O yıl okulda yatılı hayat sona erdirilmiş, yer darlığından çifte tedrisat başlamıştı. Bütün bunların sebebi de Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki saçma kararlar almaya alışkın görüşü dar bürokratların yüksek öğretmen okulunu oraya yığmalarıydı. Yüksek öğretmen okullarının tarihi fonksiyonu sona ermek üzereydi. Nitekim bu mükemmel lisenin tedrisatını felce uğratan yapısal değişim sadece ve sadece yüksek öğretmenlerin orada barındırılması içindi. Bu önemli sorunu çözmek için tarihi bir kurumun hayatı felce uğratılmıştı. Gerek mezun olana kadar okuduğum dört yıl boyu gerekse sonrasında Atatürk Lisesi’nin eski kalitesinin gittikçe düştüğü gözlemleniyordu. Okulu hayatta tutanlar sadece orada kalmakta ısrar eden geminin tayfaları yani seçkin öğretmenlerdi. Bunların önemli bir kısmı Fen Lisesi’nin tedrisat kadrosu olarak seçildikleri halde gitmediler ve eğitime devam ettiler. Çoğundan önemli şeyler öğrendik. Öğrendiğimiz en önemli şey ise eğitime ve memlekete olan bağlılıktı. Bütün Türkiye’deki eğitimin çökme sürecinden okulu bazı fedakâr mezunlar kurtardılar. 1946 yılı mezunlarından Erol Üçer bunların başında geliyor. GAMA örnek bir inşaat şirketidir. O ve diğer bazı Atatürk Liseliler okulu önce Anadolu Lisesi’ne çevirttiler, ardından Bruno Taut’un bütün mimari kompleksini liseye tahsis ettiler, okul tekrar yatılı oldu ve de üstelik benim öğrenim hayatımda gördüğüm en şık sürprizlerden biri Mülkiye’de Atatürk Lisesi mezunu kız öğrencileri görmek oldu. Az görüşebildiğim Erol Üçer’in kişiliğine hayran oldum. Birçok sosyal kurum için cömert bağışlarda bulunmuş, maddi katkılarının yanında vaktini ve enerjisini harcamıştır. Her fani gibi o da bu dünyadan ayrıldı. Arkasında ismini yaşatacak eserler, rönesansına büyük katkıda bulunduğu bir okul, mezunların arasındaki müstesna ismi kaldı.
Muhibbe Darga
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Mart 11, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
Hiyeroglif ve çiviyazısı uzmanıydı, İÜ’de Hititçe öğretirdi. Doğrusu bir ekol olan Türk arkeolojisini ve eski Şark filolojisini dünyada meslektaşları arasında ehliyetle temsil etti. 12 yıl boyunca Fırat Havzası Şemsiye Tepe kazılarını yönetti. Kendine has coşku ve kızgınlığıyla kazı yardımcısına çok sinirlenmiş ve onu itmeye kalkmış... Koca adam itilir mi: “Şekerim, herifin yüzünden İkinci Bronz’a kadar düştüm.”
Haberin Devamı
İSTANBUL Üniversitesi’nin tartışmasız güzel, renkli arkeoloğu ve eski şark dilleri hocası 6 Mart’ta uzun hayatını tamamladı. Birkaç senedir cemiyet hayatı içinde değildi, telefonla dahi temas kurulamıyordu. Gelen hastalıkların seyri kendine önceden bildirildiği için, arkeolojinin zeki ve gerçekten haşarı delikanlısı toplumdan kaçmayı gözlemişti, anılarda öyle kalmalıydı. Muhibbe Darga, Kafkas asıllı bir soydan geliyor. Dedesi mabeynciydi.
HİTİTÇE ÖĞRETİRDİ
Muhibbe Darga
Yaşamında Almanca ve Fransızcayı çok etkin kullanırdı. Bildiğimiz kadarıyla bu ülkelerde uzun boylu oturmuş değildir. Hiyeroglif ve çiviyazısı uzmanıydı ve İstanbul Üniversitesi’nde Ön Asya arkeolojisi yanında Hititçe öğretirdi. Hitit kaynaklarına müracaat ederek kaleme aldığı en popüler eserlerinden biri “Eski Anadolu’da Kadın”dır. Genel okuyucuyu ilgilendiren bu eser yanında “Karahna Şehir Kült Envanteri” gibi eski Şark dinleri ve dillerini uzmanlarını çok ilgilendiren araştırmaları da vardır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
MUŞ’TA ÖĞRETMEN
Onu gören “Bu ne zaman çalışıyor” diye sorardı. Doğrusu aradaki çok ölçülü kayıpları ve kapanmalarıyla yeterince eser ve monografi ortaya koymuştur. Helmuth Theodor Bossert ve Prof. Dr. E. Bosch’un dersleriyle genç yaşında eskiçağ dünyasına girdi. Doktorasını kısa zamanda tamamladı. Sebebi malum değil; bir ara İstanbul’u terk etti ve Elazığ ve Muş’ta lise hocalıkları yaptı. Doğu Anadolu’yu romantik anılarla terk eden kuşağının tipik öğretmenlerinden oldu. 1959’da Edebiyat Fakültesi’ne döndü. 1965 yılında doçent, 1973 yılında da profesör oldu.
FIRAT’TA 12 YIL
Muhibbe Darga
Doğrusu bir ekol olan Türk arkeolojisini ve eski Şark filolojisini dünyada meslektaşları arasında ehliyetle temsil etti. 12 yıl boyu Fırat Havzası kurtarma kazıları içinde yer alan Şemsiye Tepe kazılarını yönetti. Onunla her karşılaşma hem çok şey öğrenilen hem de tam manasıyla hiciv ve şamatayla sinirlerin dinlendiği bir hayat kesiti olurdu. Ankara’daki toplantılardan birinde Tarih Kurumu’ndan bazı arkadaşlarımla kendisini aldım ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin civarında Cebeci’nin ünlü “Çığır Aşçı Lokantası”na götürdüm. Fakülte hocalarının sırt sırta leziz yemek yediği bir yerdi.
Haberin Devamı
2. BRONZ’A DÜŞMEK
Muhibbe kendine has coşku, neşe ve bazen kızgınlıkla kazılarından bahsediyor; kazı yardımcısına çok sinirlenmiş ve onu itmeye kalkmış. Koca adam itilir mi: “Şekerim, herifin yüzünden İkinci Bronz’a kadar düştüm”. Şemsiye Tepe’nin üstündeki 15. yüzyıl katmanından İkinci Bronz Çağı’na yuvarlanmak ne demek? Etraftan dinleyenlere “Yani 8 metre aşağı nehre doğru yuvarlanmış” diye tercüme yaptım. Biraz sonra antropolojiden Doç. Berna Alpagut’a “Şekerim, bulduğum bir çene kemiği var, galiba mamut, tam ağzına layık” dedi. Buradaki “ağzına layık”, “Senin inceleme ve yayınlamana uygun” demektir. Her şeyde “gürültüsüyle”, “neşesi” ve “kızgınlığıyla” kendine özgün bir karakterdi. Ne var ki iş çalışmaya gelince bir Prusyalı kesildiği de açıktı. Bu unutulmaz insanlar gittikçe camiamızda azalıyor. Muhibbe Darga da bu dünyadan anılarıyla ve eserleriyle öbür tarafa gidenlerin kervanına katıldı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
ÇANAKKALE TABYALARI SAHİPSİZ Mİ?
Muhibbe Darga
LAUBALİLİK SAYGISIZLIK
ÇANAKKALE Boğazı’nın girişinde yer alan Kumkale köyü sınırları içerisindeki Orhaniye Tabyası II. Abdülhamid tarafından Boğaz savunmasının yeniden ele alınması sırasında yaptırılmıştır (1889 yılı). Gerçekten de Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (1877-1878) sonra başlatılmasını arzu ettikleri sulh dönemi Yunan Muharebesi’yle (1897) kesilince bu revizyonun ne kadar önemli olduğu anlaşıldı. Orhaniye Tabyası enine boyuna Osmanlı-Rus Savaşı’nda General Todleben gibi mühendis komutanlarıyla karşımıza çıkan Rusya’nın uyandırdığı bir alarm neticesi ortaya çıktı. Tabya inşa tekniklerinde 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çok etkili olmuştur. Bizzat Plevne Savunması’nda Gazi Osman Paşa bu yöndeki başarısıyla da tanınır. Kumkale köyündeki Orhaniye Tabyası dönemi aksettiren bir yapı.
SAVAŞ ABİDESİ
Haberin Devamı
Muhibbe Darga
Bütün Boğaz’ın bu gibi savunma tesislerinin kalıntılarıyla dolu olduğu malum. Bunların korunması bilhassa yapı malzemesinin olduğu gibi muhafazasına dikkat etmek gerekir. Oysa laubalilik oraya da sızmış ki paintball denen oyuncu taraftarları, renkli kurşun atımıyla iki takıma ayrılarak burada savaş oyunları tertipliyorlar. Rakibine isabet eden kurşun temas ettiği yerde patlıyor, patlayan hafif madde içinden sabit bir renk saçıyor. Ne var ki acemi atıcılar aynı şeyi tabyanın taşları ve topları üzerinde denemişler. Bunun bir saygısızlık olduğu açık. Siz Verdun ve Marne veya Sivastopol ve Minsk cephesindeki tabyaların böyle laubali bir şekilde kirletildiğini ve farklı amaçlar için kullanıldığını düşünebiliyor musunuz? 20. yüzyıl savaş tarihinin önemli abidelerinden biri olan Çanakkale’nin birçok yerinde bu tür densizlikler olabiliyor.
Haberin Devamı
ŞÜKRANLIK KONUŞMA
Biliyorsunuz önümüzdeki hafta 18 Mart Çanakkale Zaferi kutlamalarına gireceğiz. Çanakkale Deniz Savaşı Nusrat mayın gemisinin (adı “Nusrat” diye telaffuz edilir) Boğaz’a döşediği mayınlarla başlamış sayılır. Ama koca zırhlıların ya batarak ya da ağır yarayla Çanakkale Boğazı’nın ağzından çekilmesi, karadan yapılan isabetli atışlar ve kahramanca savunmanın rolüyle tamamlandı. Tam da 18 Mart Zaferi’nin öncesinde duyulacak tatsız bir haber olduğunu söylemeliyim. Şahsen tanışmıyorum ama Çanakkale milletvekillerinden Bülent Öz’ün TBMM’de yaptığı gündem dışı konuşmayı ve ağır tenkidi ancak şükranla karşılarız.
Dünden bugüne Viyana
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Mart 18, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
BU hafta Viyana’da iki konferans için bulundum.
Haberin Devamı
İlki dışişleri akademisi olan Theresianum’da oldu. “Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ve Habsburg hanedanları” konuluydu. Ancak 1791 Ziştovi Barış Antlaşması’yla biten 2.5 asırlık savaşlar 1914’te tarihin cilvesi iki müttefik yarattı. Monarşinin yıkılmasından sonra asırlarca birbirini yiyen Habsburg ve Osmanlı hanedanının vârisleri Avrupa soyluları içinde en yakın dostlar haline dönüştüler. Son veliaht Otto von Habsburg gerçekten Türk taraftarı bir politikacıydı, Avrupa Birliği Parlamentosu’nda da bu tavrıyla en öne çıkan oydu.
TÜRKÇEYİ DİNLİYORLAR
İkinci konferansımı Yunus Emre Enstitüsü’nde verdim; Çanakkale Harbi üzerine. Bir şey yine dikkatimi çekti, geçen yıllarda Türkçe konferansı dinlemekten sıkılan gençler artık daha rahat dinliyorlar. Demek ki Türkçe okuma alışkanlığı yerleşiyor. Bence bu tip enstitülerin en büyük faydası Türkçeyi Türk olmayanların arasında yaymak kadar, oradaki Türk nüfusun gençlerine de dili ve edebiyatı sevdirmek olmalı. Bu konuda biraz ilerleme gördüm.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Ben Avusturya’yı bilinçli olarak ilk defa 1971 Ekimi’nde gördüm. Eğitim bursu almıştım ve Viyana Üniversitesi’nde Oryantalistik ve Slavistik bölümlerine devam ediyordum. Ünlü hocamız Andreas Tietze’nin ABD’den geldiği yıldı. Eski Avrupa bilgini ve entelektüelinin son temsilcilerinden sayılır; Türkoloji bilgisi kadar Bizantoloji ve Yunan araştırmaları, Slav araştırmaları konusunda da derindi. Slavistik’teki profesör F.V. Mares bilimsel kişiliği ve hocalığı yüzünden kürsü başkanlığına getirilmişti, hatta bu nedenle Avusturya Cumhurbaşkanı süratle onun vatandaşlık statüsünü tasdik etmişti. Üniversitede çok değerli hocalar vardı, talebeler henüz bugünkü kadar kalabalık değildi. Türk öğrenci tek tüktü. Şehir ise tam anlamıyla ölüydü. Nüfusun yüzde 70’inin 60 yaş üstü olduğu belliydi. İhtiyar nüfusun tüketimi sınırlıydı. Onun için pırıl pırıl dükkânlar da yoktu. Gece saat 10.00’da tiyatro, opera veya konserden çıktığım zaman şehrin en kalabalık semtleri bile farelerin dahi dolaşmaktan korkacağı kadar ıssızdı. Fakat asayiş berkemaldi. Hayat yine kafelerde geçerdi. Ben “Koratan” adlı Katolik bir talebe yurdunda kalıyordum. Yanı başımızdaki kafeye “Dullar kafesi” denirdi. Oradaki ihtiyarlardan son asrın Avusturya tarihinin çok ilginç yanlarını dinlemek şansına sahip oldum.
Haberin Devamı
TRAMVAY PAHALIYDI
Hayat sadeydi ve bol yürünüyordu, çünkü tramvay pahalıydı. Metro da yoktu. Müzeler canlıydı ve her şeye rağmen “Lawrence of Arabia” veyahut Pasolini’nin “Decameron”u gibi filmleri Türkiye’de izleyememişken orada görme şansım vardı. Opera devrinin en güzel yıllarını yaşamıyordu herhalde ama benim talebe kartıyla gidebileceğim bir yerdi ve şüphesiz ki yine de muhteşemdi. Tiyatroları unutamıyorum; çünkü Almancanın en yüksek kalitesi olan Prag Almancası, Burg tiyatrosunun diliydi, bugün artık onu boşuna aramayın, ancak teyp kayıtlarında bulabilirsiniz.
TALEBE ŞEHRİ
Bugünkü Viyana bir talebe şehri olmak yolunda. O günden bugüne nüfus sadece üçte bir artmış. Bir zamanlar yüksekokul olan müstakil kurumlar ayrı, tam teşkilatlı üniversiteler halinde. O zaman da kozmopolit bir nüfus vardı ama kıyıda köşede oturan doğu Avrupalı entelektüel mülteciler veya Yugoslavya’dan gelen yabancı işçiler ki halkın “Çuşlar” lakabıyla çok tenkit ve hücumuna uğruyorlardı ve henüz göze batmayan Türk işçiler vardı. Bugün durum değişti. Şehir gece gündüz ışıl ışıl, her yer mağazalarla dolu. Klasik fakir kahveler dışında şehir merkezindeki eski kafeler dolu ve lüks devam ediyor. Operada yer bulana aşkolsun ama şehir tiyatroyla dolu. Kozmopolit alt orta sınıftan Doğu Avrupalı özellikle Polonyalı Slovak kalifiye işçi sınıfının doldurduğu bir şehir. Daha evvel zor ayin yapan bazı kiliseler Polonyalılara da hizmet veriyor ve dolmaya başlamış.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
TEK HEDEF TÜRKLER
Hiç şüphe yok bu kalabalığın ortasında muhafazakâr Avusturya’nın tek hedefi var: Türkler. İçine kapalı cemaatimizin bu hengâmeyi nasıl atlatacağını herkes gibi biz de merak ediyoruz. Artık eskisi gibi göçe devamla Amerika’ya gitme etme şansı da olmadığına göre özellikle genç Türklerin bulundukları ülkenin kültürüne daha yakın ve onu öğrenecek kadar gayret göstermeleri lazım.
Dünden bugüne ViyanaKORYKOSLU HAYTON TARİHİ
İSMİ geçen müverrih 13. yüzyıl sonunda eskiçağda Korykos denen Mersin’in batısındaki bölgenin hâkimidir. O dönemin siyasi atmosferi gereği Ortadoğu’daki Müslüman devletlerin ve Memlukların düşmanı bölgede henüz türeyen İlhanlı Moğolları ve Haçlılardır. Hayton’un tarihi Latince kaleme alınmıştır ve mevcut kaynak Wroclaw Üniversitesi kütüphanesindedir. Bu Latince yazmayı çeviren Doç. Altay Tayfun Özcan bizde Osmanlı öncesi Anadolu tarihinin göze batan yeni uzmanlarından. Selçuklu tarihinin kaynakları nihayet Farsça ve Arapçanın dışında muhtaç olduğu Latince, Ermenice, Rumca hatta Gürcüce kaynaklardan da çevrilmeye başlanacak gibi. Zira döneme ışık tutan kaynakların içerisinde bu diller önemli. Bizim elimizde “Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı” diye çevrilen eser notlandırılmıştır ve 13. asır sonu, 14. asrın başındaki Kilikya ve Anadolu bölgesi için fevkalade önem arz ettiği görülüyor.
Haberin Devamı
Bu kitapta bizim dikkatimizi çeken düzgün ifadeli, okunaklı bir Türkçe, dipnotlarda vakayinamenin eksik ve şüpheli ifadelerini tartışan parantezler açılması. Başarılı bir tarihi kaynak çevirisi olduğunu söylemek gerekir.
Hasan Celal Güzel
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Mart 25, 2018 09:045dk okuma
Paylaş
1968’liler Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde eski Mülkiyelilerin alışmadığı ölçüde yoğun siyaset yaparlardı.
Haberin Devamı
Hasan Celal Güzel
Siyasi parti üyesi olanlar, siyasileri konferanslara davet edenler vardı. Bu davetlerden birinde Behice Boran, Şemsi Kuseyri ve Fahir Armaoğlu NATO’yu tartışmak için çağrılmıştı. Daveti yapanların başında Hasan Celal Güzel geliyordu. Kuşkusuz TİP’le hiçbir ilgisi yoktu. Bu açık oturumda konuşulanları hayat boyu unutmadım, birçok insan da unutmadı. İlgili ve hatta gergin derecede sorular soran öğrenci kitlesine rağmen nezaket dışı bir olay da söz konusu olmadı.
‘DOĞRUCU DAVUT’TU
Sonra Türk müziği gecesi tertiplendi. İsmâil Bahâ Sürelsan ve ekibi. Birçoğumuz klasik Türk müziğinin en önemli eserlerini o gün dinledik ve yine bir musiki tartışması oldu. Tertipçilerin başında Hasan Celal Güzel ve Emine Bağlı (Yüksel) vardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
1968’liler sağcı ve solcuydu. Hem de sıradan gençler değillerdi. O yılın mezunları Türkiye’nin siyaset ufuklarını kapladı ve tehlikeli siyasi günlerde Uluç Gürkan’la Hasan Celal Güzel, Murat Karayalçın’la Mehmet Keçeciler bir araya gelip siyasi hayatın derinliklerindeki bazı tünelleri aşmayı bildiler. Bu atmosfer sonraları devam etmedi. Hasan Celal muhabbetinde de, hicvinde de, tenkidinde de abartılı bir Antepli gençti. Bütün Antepliler gibi farklı siyasi görüşleri olanların aynı akraba çevresinde bir arada bulunmalarından ileri gelen rahatlık onda da vardı. Benim her zaman çok takdir ettiğim rahmetli Ali İhsan Gögüş onun dayısıydı. Antep yemeklerini yerken ölçüyü kaçırırdı. Dürüstlüğünde de Allah’a şükür çıtası yüksekteydi. İyi bir hekim ve akademisyen olan kızı Elif’i hayatında ancak birkaç kere görebildim. Oğlu Mustafa’yla daha çok senlibenli olduk. Bu çocuklara bakanlıklara çıkan babaları ve müsteşarlığa kadar çıkan anneleri Ülker’in hiçbir imtiyaz bahşettiğini, korumacılık yaptığını ne gördüm ne de işittim. İki çocuk da kendi yaptıkları kadar ve kendi yeteneklerine göre yürüdüler. Hasan Celal ANAP’ta çok daha yüksek yere çıkabilirdi, çıkamadı çünkü doğrucu davutçuluk çok kişinin hoşuna gitmez, böyle bir ikinci doğrucu siyasetçi de Adnan Kahveci’ydi.
Haberin Devamı
% 80 KAVGA EDERDİK
Hasan’la okulun son iki senesinde çok yakın görüşürdük. Zamana vurulsa yüzde 80 kavga ederdik, ertesi gün unutulurdu. Daha yakın arkadaşlarıyla da tatlı sert devam ettiği malum. O ANAP’a girmedi, ANAP ve Turgut Özal onu zorla çekti, başka çareleri de yoktu. Döviz mevzuatını değiştiren, ANAP’ın ilk andaki reformlarını yürütenler, öyle sözde çok seçkin kadrolar değildi. Hasan Celal, Vahit Erdem ve Mülkiyeli takım bu işleri yaptı. Müsteşarlık makamında bir fil gibi okuyup çalışan adam, her şeyi bizzat kendi okur, kendi yazar ve ilgili yerlere sevk ederdi. Sevkten sonra da kavgasını ederdi. Bu zümre geri çekildikten sonra ANAP’ın bazılarının çok bayıldığı reformlar bile tamamıyla durdu.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
En vefalı dostlarından biri Uluç Gürkan’dı. Katiyen ne siyasi ne de mali bir işbirliği söz konusu olamaz ama bitmeyen münakaşalarından bazı doğruların ortaya çıktığına eminim. Bizim kuşağın kervanı yola düzülüyor. Bir ayın içerisinde kaybettiklerimizin verdiği hüzün tarif edilemez ama benim bu grupta tanıdığım insanlar için ortak bir özellik var: Yolsuzluk dosyalarında isimleri geçmedi. Kimseyi kayırmadılar, Hasan’ın eşi, okuldan arkadaşımız Ülker dahi geleceği yerlere kendi başına daha evvel gelirdi.
Hasan Celal Güzel
KUBBEDE BAKİ KALAN
Hasan “Şimdi biz terfi ettirdik diye dedikodu yapmasınlar” diyen adamdır. Böyleleri bizim zamanımızda da azdı ama vardı. Yine olacak, baki kalan bu kubbede bir devletlû Hasan Celal Güzel’dir.
Haberin Devamı
NEVRUZ
YILDÖNÜMÜ denen 21-22 Mart günleri yaz başlangıcı sayılıyor, çünkü artık kışın karanlık ve uzun gecelerin sona erdiği gündüzle gecenin eşitlendiği açıktır. Eski kültürlerin binlerce yıldan beri tespit ettiği bu yıldönümü hiç şüphesiz ki bayramlarda konu olmuştur. Sadece Şark’ta değil Avrupa’da bile kutlanırdı, Roma İmparatorluğu’nda ve eski Yunan’da da. Sıkıntılı kışın bitimi kutlanacak bir olaydır. Buna hiç şüphesiz ki dini bir veche de verilir. Efsanelerle ve kutsal metinlerle bir araya getirmek. Bugünlerde Yahudilerde fısıh (pesah) bayramını kutluyorlar. Mayasız ekmekle evin içinde müthiş bir temizlikle başlayan fısıh bayramı mayasız ekmek eşliğinde İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışını, exodus’u kutlayan bir bayram haline dönmüştür. Bugün Orta Asya’dan Ege kıyılarına kadar değişik şekillerde Nevruz kutlanır ama hiç şüphesiz Nevruz’un mal edileceği ve kendine has renklerle kutlanan asıl toplum ve ülke İran ve İranlılardır. İslam’da Nevruz’un ancak İran 7. asrın ortalarında fethedildikten sonra bu ülkede kutlanmaya devam ettiği ve diğer Müslüman vilayetlerde ve İran geleneğini saklayan Orta Asya’da kutlanmaya başladığı açıktır. Bu kutlamaların asıl sahibinin İran olduğu onun hem mitolojisinde, hem incelikli bayram kutlamalarında, hem de Nevruz sofralarında ve asıl önemlisi devlet hayatındaki törenler ve protokol uygulamalarında göze çarpmaktadır. İran’ın efsane (epope) geleneğinde Cemşid’in tahta oturduğu gün kahraman Feridun’un bütün gençleri esir alıp beyinlerini yiyen Dahhak denen canavarın elinden Cemşid’in kızlarını kurtarmasıyla Nevruz başlar. Adeta eski Yunan geleneğinde ve Mezopotamya’da Tammuz’un yahut yer altı tanrısı Hades’in, Zeus’un kızı Persephone’yi kaçırdıktan sonra bu mevsimde yeryüzüne yollaması ve tabiatın bu nedenle yeşermesi gibi bir olayla benzerliği açıktır.
Haberin Devamı
7 SAYISI ÖNEMLİ
Nevruz kutlamalarında 7 sayısı çok önemlidir. İranlıların 7 ayrı çömlek içerisinde 7 yeşillik yetiştirmeleri, ayna ve gümüş parayla Nevruz köşesinin hazırlanması bunu gösterir. Nevruznameler İran edebiyatının en canlı parçalarıdır. Devlet hayatında ise Nevruz’un sonunda Şah tahtına kurulur ve önemli davaların son temyiz makamı olarak kararını verirdi. Asya’nın halkları en başta Türkler, İran ananesinin birçok rengini benimseyip kendilerine göre yorumlamışlardır. Dolayısıyla mart sonu Orta Asya, İran ve Anadolu hayatında ayrı bir renk ve hareketlilik yaratır. Nevruz’un bir siyasi hareketlilik ve dar bir milliyetçi etnik kültürel zenginlik olduğunu düşünmek doğru değildir. Gün dönüm bayramı yaygındır, Nevruz dahi Aryan milletler içinde doğmuş, tabii ki komşu kültürler tarafından da renklendirilerek benimsenmiş bahar bayramıdır. Bu hafta ortalarında bahara ve uzun günlere adım attık, inşallah bereketli ve mutlu bir yaz mevsimi geçiririz.
.Gazi Osman Paşa
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 01, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
Rusya’daki esaret hayatında her yerde büyük takdirle karşılandı.
Haberin Devamı
Çar II. Alexander esaretin başında onun kılıcını almadı, kendisine iade etti. Üstün askeri nişanlarla taltif edildi. 1878 yılında esaretten döndüğü vakit İstanbul halkı onu muhteşem bir tören ve nümayişle karşılamıştı. Abdülhamid, Almancı genç subayların tavrını tenkit ettiğinde gerçek komutanın Gazi Osman Paşa olduğunu belirtirdi. Gazi Osman Paşa, Sultan Abdühamid’ci değildi, fakat 1875 yılı darbesini hazırlayanları tutmadığı da biliniyor.
Gazi Osman PaşaTOKATLI Yağcıoğulları’nın tek erkek çocuğu olarak 1833’te doğdu. Ailecek İstanbul’a göç ettiler. Askerlik hayatına Beşiktaş Askeri Rüşdiyesi’nde küçük yaşta başladı. Osmanlı subay sınıfının yetiştirilmesi en geç ortaokul sıralarında başlar. Askerliği yüksek tahsille bağdaştırmak bu mesleğin talim yönünü ciddiye almamaktır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
TÜRK ORDUSUNA MAHSUS KARİYER
Mekteb-i Harbiye’yi 1853 yılında bitirdi. Erkân-ı Harb sınıfına kayrıldıysa da Kırım Harbi çıktığı için asteğmen rütbesiyle gittiği savaşta üsteğmenliğe yükseldi ve Kırım Savaşı sonrasında Erkân-ı Harb eğitimini tamamladı. Kadastro usulünde haritanın yeniden çizilmesi gibi teknik bir hizmette sivrildi. Zamanın ordularında görülmeyen münhasıran Türk ordusuna mahsus bir kariyer izlemiştir. Suriye’de başlayan ayaklanma sebebiyle Cebel-i Lübnan’da, 1866’da Girit İsyanı’nda adadaydı. Buralarda temayüz etti, yani başarılarıyla göze çarptı. Ardından Yemen’de tuğgeneralliğe (mirlivalığa) çıktı. İki yıl sonra Rumeli’dedir. Sancak dediğimiz Yenipazar tümen komutanı, İşkodra ve Bosna komutanlıkları, ardından tekrar Niş ve Vidin komutanlıkları ve Sırp prensliğinin 2 Temmuz 1876’da Osmanlı’ya savaş ilan etmesi dolayısıyla sıcak harbin kahramanlığına yükseldi. Rusya’nın var gücüyle ve komutanlarıyla destekliği Sırbistan’ı ve gönüllü müttefikleri üst üste yendi, asıl şöhreti burada kazandı.
SAVAŞLARI KAZANDI AĞIR KIŞA YENİLDİ
Osmanlı-Rus Savaşı 24 Nisan 1877’deki harp ilanıyla başladı. 7 Temmuz’da kendi kolordusuyla Plevne’ye ulaştı. Rus kuvvetleriyle yaptığı 3 Plevne Savaşı’nda da bu saldırıları kırdı. Ancak ağırlaşan kış şartları ve ikmal sistemindeki aksamalar dolayısıyla aralık ayında kuşatmayı yarma teşebbüsü kesintiye uğradı. Paşa yaralandı ve 40 bin kişilik kuvvet ağır kayıplar verdi. Bundan sonrası Osman Paşa’nın Plevne’de kazandığı gazilik unvanı ve mareşal olarak anılmasıdır.
Haberin Devamı
Gazi Osman Paşa
ÇAR, SAYGISINDAN KILICINI ALMADI
Rusya’daki esaret hayatında her yerde büyük takdirle karşılandı. Balkan Slavları ve Rus ordu saflarında tecrübeli askerler onu keskin kararları kadar harp sanatı ve fennindeki ustalığını da kabul etmişlerdir. Çar II. Alexander esaretin başında onun kılıcını almadı, kendisine iade etti. Esaretin sonraki safhasında üstün askeri nişanlarla taltif edildi. Osmanlı-Rus Savaşı’nda Avrupa’nın entelektüelleri hatta Karl Marx ve Engels bile Rusya’ya karşıydılar. Nitekim bu savaşın sonunda Rusya’nın Ayastefanos Barışı’yla mühürlemek istediği galibiyeti Avrupa reddetti. 1878 Berlin Kongresi Rusya’nın ümitlerini kırdığı gibi yarı bağımsızlık kazanan Bulgaristan prensliğinin başbakanı Stambulof’un Alman-Avusturyacı politikası da Rusları çok hayal kırıklığına uğratmıştır. 1881’de meşum suikastla hayatını kaybeden II. Alexander’ın yerine geçen III. Alexander Türkiye ile barışçıl bir politika gütmeyi tercih edecektir. Plevne Savaşı ve Erzurum cephesinde Türk askerlerinin dayanıklılığı, benzer niteliklere sahip Ruslarla olan savaşları ve mücadeledeki iki tarafın direnci, yabancı gözlemciler tarafından da belirtilmiştir. Bu savaş Rusya’ya bir kazanç getirmedi ve ta 1914’te Rusya Dışişleri Bakanı Sazonov’un İngiltere’ye güvenen muhafazakâr ve hayalperest saldırgan diplomasisine kadar da Kont Sergey Yulyeviç Vitte gibi aklı başında devlet adamları Türkiye ile Cihan Harbi’ne girmeyi aslında tasvip etmemişlerdir.
Haberin Devamı
Tatilsepeti - Kayak Tatili Sepetinde!
Tatilsepeti
Ayaklarını hissetmiyordu — ta ki bu 15 dakikalık hile her şeyi değiştirdi
EM Sense
by Taboola
ABDULHAMİD’Cİ DE DARBECİ DE DEĞİLDİ
Gazi Osman Paşa saray müşiri olarak adeta II. Abdülhamid’in göz önündeydi. Sultan Abdülhamid’in Almanya ile askeri ittifak ve Alman heyetlerini celbetmesi dışarıya karşı bir gösteri politikasıdır. Abdülhamid, Almancı genç subayların tavrını tenkit ettiğinde gerçek komutanın Gazi Osman Paşa olduğunu belirtirdi. Gazi Osman Paşa, Sultan Abdühamid’ci değildi. Bazı politikalarını tenkit ettiği çok açıktır, fakat 1875 yılı darbesini hazırlayanları da tutmadığı biliniyor. Bundan tam 118 yıl evvel 5 Nisan’da vefat etti.
ADI 27 MAYIS’TAN SONRA YAYGINLAŞTI
1960’lara kadar Gazi Osman Paşa isminin pek yaygın kullanıldığını söylemek mümkün değildir. Ancak 27 Mayıs devriminden sonra büyükşehirdeki semtlere, sokak ve okullara onun adı yaygın olarak verildi. Modern ordunun çağdaş eğimine, komutanlarının ve geleneksel savaş yeteneğinin temsilcisi olarak anılmaktadır. 1878 yılı mart ayının sonunda da Rusya’da esaretten döndüğü vakit İstanbul halkı onu muhteşem bir tören ve nümayişle karşılamıştı. Bu tip siyasi kişilikler idarecilerin her zaman onlardan çekinmeye ve ihtiyatlı davranmaya adeta zorlar.
Haberin Devamı
Gazi Osman Paşa
NATO GERÇEKTEN KORUYUCU MU?
1965 sonbaharında Siyasal Bilgiler’de NATO üzerine tertiplenen bir açık oturumdan geçen hafta söz etmiştim. Orada TİP milletvekili olan, sosyoloji hocası Behice Boran “NATO bir Sovyet saldırısında gerçekten Türkiye’yi korumayı vaat ediyor ama bakalım bu yükümlülüğü üstleniyor mu” sorusuna cevap aramıştır. Maalesef NATO’nun antantı daha doğrusu bizim Kore Savaşı’ndan sonraki kabulümüzün bu imkânı verip vermediği o gün pek tartışılmak istenmedi ama şimdi tartışılıyor. Sovyetler Birliği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra pek öyle sahneden çekilmek istemedi. Doğu Avrupa’da kendine yönelik kuvvetler zayıf veya kuvvetli olsa da muhtelif güç birlikleriyle ama asıl önemlisi Churchill ile yapılan anlaşmalarla işgal gücü olarak otoritesinden yararlandı, demokratik geleneği zayıf olan bu ülkelerde kendi hâkimiyetini kurdu. Galiba bu panikle Amerika’nın çağrısına 4 Nisan 1949’da Washington’da Kuzey Atlantik Antlaşması imzalandı ve aynı yıl ABD tarafından kongrede oylandı. Amerikan askeri gücü ve düzeni NATO’ya hâkimdir. Başlangıçtaki 12 kurucu üyeye Kore Savaşı’ndan sonra Türkiye ve Yunanistan, 1955’te de Almanya katıldı. Komşusu Portekiz’e yapılan davet Franko İspanyası’na yapılmamıştır. Lakin ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın 1953’te İspanya’yı ziyaretinden sonra ABD’ye üstleri kiralayan ve bu sayede filli bir ittifak yapan General Franko, “İspanya İç Savaşı’nı asıl şimdi kazandım” demiştir.
Haberin Devamı
SORU İŞARETLERİ
Charles de Gaulle’ün askeri kanattan çekilme olayıyla galiba NATO ilk büyük darbeyi yemişti. Bugün ise izlediği politikalar artık onun caydırıcı bir kuvvet olması konusunda soru işaretleri yaratıyor. Fakat başka bir soru işareti daha var. Ortaya çıkan yeni kuvvetlere karşı dünyanın düzenini ve barışı kim, nasıl sağlayacak?
Sanmayın ki ben öldüm
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 08, 2018 08:424dk okuma
Paylaş
Taştaki ibare modern çağda milliyet fikrinin ve bilincinin artık yerleşmeye başladığını ve Türklerin Şark’ta bu anlamda öncü olduğunu göstermektedir.
Haberin Devamı
Milliyetçilik münevverlere has bir ideoloji ve bilinç olmaktan çıkmış, bu kanlı cihan savaşında vatanı yeniden kurmaya yarayacak bir genel bilinç haline dönüşmüştür. Belki de bizim olmayan bu savaşta kendimizi yeniden yaratmaktaki tek unsur bu oldu.
Sanmayın ki ben öldüm
GEÇEN pazar Çanakkale Kitap Fuarı’nda bir konferans verdim. Bir gece de kaldığım Gelibolu Yarımadası’nın ucunda Seddülbahir mevkiini gezebildim. Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’yla temasım oldu. Başkan İsmail Kaşdemir Bey bazı yeni mezarların daha doğrusu şehitliklerin keşfedildiğini söyledi. Bunların şüphesiz abide olarak düzenlenmesi gerekecek. İlginç mezar taşları (şahideler) da bulundu. Seddülbahir Kalesi restore ediliyor, sit alanları daha iyi korunuyor ve yeni inşaatlara müsaade edilmiyor. 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı’nı bu yıl yine coşkuyla kutladık.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
İNGİLİZLER FRANSIZ GEMİLERİNİ HARCAMIŞ!
Hiç kuşkusuz ki Nusrat mayın gemisinin döşediği mayınların Boğaz girişinde Britanya ve Fransız donanmasını durdurduğu açık. Ama bunların asıl yaralanmaları ve geri çekilmeleri doğrudan Boğaz savunmasından ileri gelir. Burada bilhassa Britanyalı gemilerin ilk andaki ileri hareket için Fransız donanma gemilerini kullanması ve bunun neticesi olarak Gaulois, Bouvet gibi gemilerin aldığı ağır yaralarla tamamen savaş dışı kalmaları Fransızlar arasında, İngiliz nefretine de neden oldu. Fransızlar, gemilerinin İngilizler tarafından harcanacak şekilde bir strateji düzenlendiği iddiasındaydılar.
YURT BİLİNCİYLE YAPILAN SAVUNMA
1915 yılı kanlı bir şekilde başlamıştı. Müttefik donanmasının Çanakkale Boğazı’nı geçemeyeceği anlaşıldı. İmparatorluğun Anadolu ve Rumeli’yi bağlayacak donanma düzeni mükemmel olmaktan uzaktı. Fakat doğrusu Gelibolu Yarımadası’nın ve Çanakkale tarafının savunma sistemi umulandan daha çabuk monte edildi. Ağır toplar ve bunun teknik bilgisi çok kısa zamanda subaylara, çavuşlara ve erlere öğretilebildi. Ordunun kurmay sınıfının kuvvetli oluşu, her yeniliği çabuk kavramalarına ve tatbik etmelerine imkân veriyordu. Asker ise dayanıklıydı. Artık Anadolu çocuklarının daha dün Balkan’dan göç edenlerin bu savunmayı bir yurt bilinciyle yaptığı anlaşılıyor. Nevrekoplu bir mülazımın mezar taşı en anlamlısıdır.
Haberin Devamı
O TAŞ AĞADERE MEVKİİNDE BULUNDU
2017 yılının şubat ayında Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı ekiplerince Kilitbahir köyünün Ağadere mevkiinde diri örtü temizliği yapılırken bir mermere denk gelinmiştir. İşçiler mermeri kaldırdıklarında alt kısmında yazıların olduğu fark edilir. Bunun üzerine Alan Başkanlığı ekipleri gerekli çalışmalara başlar ve ilk olarak bulunan mezar taşında ne yazdığı konusu aydınlatılır. Söz konusu mezar taşında şunlar yazılıdır:
Sanmayın ki ben öldüm
İhvana (kardeşlerime)
Bakub sanmayın ki ben öldüm
Değil ancak askerin son rütbesin buldum
Din ve vatanımız yaşaması için Türk’ün
Bilin ki kardeşler en şereflidir bu ölüm
42. Alay’ın 2. Taburu’ndan Zağferanbolulu (Safranbolulu)
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Kalıpçı Ali Usta mahdumu
Mehmet Çavuş ruhuna Fatiha
25 Temmuz 1331
(7 Ağustos 1915)
VATANI KURAN GENEL BİLİNÇ: MİLLİYETÇİLİK
Mezar taşı Safranbolulu Mehmet Çavuş’a aittir. Taştaki ibare ise modern çağda milliyet fikrinin ve bilincinin artık yerleşmeye başladığını ve Türklerin Şark’ta bu anlamda öncü olduğunu göstermektedir. Milliyetçilik münevverlere has bir ideoloji ve bilinç olmaktan çıkmış, bu kanlı cihan savaşında vatanı yeniden kurmaya yarayacak bir genel bilinç haline dönüşmüştür. Belki de bizim olmayan bu savaşta kendimizi yeniden yaratmaktaki tek unsur bu oldu.
Sanmayın ki ben öldüm
ÇANAKKALE KAHRAMANI 42. ALAY MEDİNE’DE
FAHREDDİN Paşa, Medine’de 42. Alay’ın sancağına Muharebe Gümüş İmtiyaz Madalyası takarken. 42. Alay Çanakkale’den Medine’ye gitmişti. Safranbolulu Mehmet Çavuş’un da 2. taburunda olduğu 42. Alay, Çanakkale Kerevizdere bölgesindeki muharebelerde gösterdiği kahramanlıklarla Harp Madalyası ile ödüllendirilmişti.
Haberin Devamı
Sanmayın ki ben öldümÖĞRENCİLERE TAVSİYEM: OKUYUN
ONUR Öymen 1960 gençliğindendir. Benim bildiğim kadar “Yön” dergisi çıktığı zaman oradaki görüşlere katıldığını bildiren gençlerdendi. O tarihte çok iyi bir puan almasına rağmen bu nedenle Dışişleri Bakanlığı giriş imtihanlarında sorun çıkarmışlar ve meseleye bizzat İsmet Paşa müdahale ederek durumu düzeltmişti. Bakanlığın içinde anormal enerjisiyle tanındı. Genç kâtipken de böyleymiş, benim tanıdığımda büyükelçilik eşiğindeki müsteşar ve sonra büyükelçilik yapan Onur Öymen de böyleydi. Almanya’da inanılmaz bir lobi faaliyetini tek başına yürüttü denebilir. Gittiği ülkenin lisanını öğreniyordu, bunun kendisine bazı kapılar açtığı açık. “Zor Rota” onun hayat hikâyesi ve gençlik anıları yanında gittiği ülkelerdeki durumu ve çağdaş tarihi fevkalade yorumlaması ve doğru olarak tasvir etmesiyle dikkatimi çekti. Kitabı uzun uzun okudum, diplomasi demek adı üzerinde belgeyle hareket eden, rapor yazan kişi demektir. Yeni nesil diplomatlarına ve dış ilişkiler okuyan öğrencilere tavsiyem bu kitabı okuyup mesleğin niteliği üzerinde fikir edinmeleridir. Nihayet Madrid’de maslahatgüzar, Kopenhag-Bonn ve NATO nezdinde büyükelçilik yapan, iki yıl da Dışişleri Müsteşarlığı yapan bir diplomatın anılarını okumak gereklidir.
Haberin Devamı
Dışişleri kadroları her şeye rağmen bürokrasimiz içinde anılarını yazıyor, herkes değil tabii ki. Bazılarının çok özenli raporlar olduğunu söylemek de mümkün değil. Ama çağdaş Türkiye’yi anlamak için gerekli oldukları açık. Bunların içinde “Zor Rota”nın önde gelen bir yeri var.
GSÜ Hukuk final turunda
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 15, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
HUKUK fakülteleri öğrencilerinin dünya çapında bir müsabakası vardır.
Haberin Devamı
GSÜ Hukuk final turunda
Bu beynelmilel müsabakanın ne olacağı tahmin edilebilir: Farazi dava yarışması. 50 yılı aşkın süre tertiplenen bu prestijli yarışma ortaya atılan bir uyuşmazlık davasının taraflar davalı ve davacı, iddia ve savunma makamı olarak gerçekçi ve ikna edici şekilde oluşturularak sunulmasına dayanır.
COLUMBIA’YI YENDİLER
90’dan fazla ülkenin gençleri ulusal finallerden çıkardıkları şampiyon takımı Washington DC’deki uluslararası finale katılmaya gönderir. 130’dan fazla seçilmiş üniversitenin 32’si final turuna çıkar. Bu sene ilk defa olarak 2012 yılından beri bu yarışmalara katılan ve finale doğru yükselen Galatasaray Üniversitesi hukuk takımı (2. sınıf öğrencileri Pınar Özcan, Atakan Arslan ve Berkay Arslan ile 3. sınıf öğrencileri Zeynep Ekinci ve Berk Demir) 32 takım arasına girdi ve ileri turlara kaldı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi ilk etapta ABD Columbia Üniversitesi’nin hukuk takımını yenip final turlarına geçmişti ve ilk 16 takım arasına girdi. Danışmanlık ve yöneticiliğini Dr. Bleda Kurtdarcan’ın yaptığı ikinci ve üçüncü sınıf öğrencilerimizden oluşan takımın bu başarısında bazı noktalar önemli. Uzun yıllar hukuk fakülteleri talebe deposu olarak düşünülürdü. İlk defa Galatasaray Üniversitesi’nin özel kanunu ile az sayıda öğrencinin kabul edildiği bir hukuk fakültesi ortaya çıktı. Kontenjanları baskı ile arttırmak mümkün değildi.
KIRCA’NIN PAYI BÜYÜK
Kopya ile bu kuruma girenler, öbürkülerin arasında derhal fark ediliyordu. 15 Temmuz’dan sonra bu konuda tedbir alındığı söyleniyor, galiba doğru. Galatasaray Üniversitesi öğrencisinin dil bakımından bir yetişmişliği vardır, bu sadece Fransızca değildir, başka dilleri de öğrenirler. Eğitim ciddi olarak Türk hocalar tarafından Türkçe, Fransız hocalar tarafından Fransızca yapılır. Bu kurumun başarısında kurucu kanunu ve teşkilatlanmayı merhum Coşkun Kırca’nın yapmasının büyük payı vardır. Bu statüyle devam etmesinde büyük fayda görülüyor. Nitekim bazı vakıf üniversiteler de bu istisnai devlet üniversitesi yapısını izlemeye başladılar, bunun en iyi sonucu, hukuk fakültelerine giren yeni asistan kadrolarında ve uluslararası davaları takip eden avukatlar arasında göze çarpmaktadır.
Haberin Devamı
GSÜ Hukuk final turunda
SURİYE MUTFAĞI GAZİANTEP’E GİREMEYECEK!
GAZİANTEP Belediyesi’nin tertiplediği “Atatürk ve Eğitim” konulu bir konferansa gittim. Şehir hakkında duyduğum söylentilere göre suç oranı yükselen, sorunların çok arttığı bir yer bekliyordum. Bazı gerçekler abartılıyor, bazıları da görmezden geliniyor. Bu bizde garip bir âdettir. Şehrin 500 bin adet Suriyeli mülteciyi barındırdığı doğru. Bu nedenle 2 milyona yakın bir nüfus var. Mülteciler sürünen bir kitleyi meydana getirmiyor. Şüphesiz ki fakir ve sorunlu olanlar var ama kendi işini kuran ve becerikli el sanatlarını götürenler var. Suriye mutfağı ise Antep mutfağının olduğu yere henüz girememiş, belki de hiç giremeyecek. Çarşılarda geleneksel sanatların devam ettiğini ve ananenin yaşadığını gözlemek mümkün. Bilhassa hafta sonları bütün Türkiye Gaziantep çarşısına akıyor. Şehirde bir canlılık hâkim. Dönüşüm dediğimiz olay Antep’te eski belediye reisi Asım Güzelbey’den beri devam ediyor, yeni belediye başkanı Fatma Şahin Hanım’a ancak dönüşte uçak alanında tesadüf ettim. Aynı programı devam ettiriyor. Gaziantep Türkiye’nin eski bir sanayi ve ticaret şehridir. Bu özelliğinin devam etmesi arzu edilir. Şu anda tarihi kültür çevresi olan eksi Halep vilayetinden elimizde kalan sadece iki tanesidir, Gaziantep ve Şanlıurfa. Bu iki şehirde çarşının, mutfağın, tarımın devam etmesi ve eğitimdeki gelişmelerle beslenmesi arzuya şayandır.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
GSÜ Hukuk final turunda
KOLEKSİYONU LONDRA’DA
“YILDIZ Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu üzerinden Osmanlı–İngiltere İlişkileri”ni anlatan yayın, Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde 2015 yılında kurulan Sultan II. Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin projelerinden biri, bu projeleri merkez müdürü Melek Özyetgin yürütüyor.
Merkez 2017 yılında Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu üzerine geniş kapsamlı bir proje hazırladı. Fotoğraf koleksiyonu üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı toplumlar ile kesişen yollarının tanıtılması amacıyla fotoğraf sergileri ve kitap çalışmalarıyla hayata geçen proje, Fransa ve Almanya’dan sonra İngiltere ve Amerika ile toplam 8 yayın olarak tamamlandı. Bu kapsamda “Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu Üzerinden Osmanlı–İngiltere İlişkileri” ve “Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu Üzerinden Osmanlı–Amerika İlişkileri” adı ile Türkçe ve İngilizce basılan kitaplar 10-12 Nisan tarihlerinde Londra Kitap Fuarı’nda sergilendi.
UNESCO ADAYI
Haberin Devamı
Nitekim bu değerli koleksiyon, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu tarafından 2019 yılı için UNESCO Dünya Belleği Miras Listesi’ne Türkiye’nin iki adayından biri olarak belirlendi. Kitabın tanıtımı şu sırada Londra Yunus Emre Enstitüsü’nde yapılıyor. Vefatının 100. yılında Sultan II. Abdülhamid’in ülkeyi tanıttığı bu fotoğraf koleksiyonunu uluslararası yayınlar ile de gündeme taşıyan Sultan II. Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Merkezi, ayrıca 22-24 Ekim 2018 tarihinde Türk Tarih Kurumu ile ortaklaşa “Vefatının 100. Yılında Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi Uluslararası Kongresi” düzenleyecek.
İstibdatsız ‘Hall’
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Nisan 22, 2018 01:025dk okuma
Paylaş
Padişahın ‘hall’i üzerine (tahtan indirilmesi konusunda) bir karar alındıysa da gizli tutuldu.
Haberin Devamı
‘Hall’ fetvasını kaleme alan Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi, Talat Paşa tarafından zorlanarak bu fetvayı yazmıştır. Yine de bizim siyaset bilimi literatürümüzde, ilk defa profesör Ümit Hassan’ın dikkati çektiği üzere ‘hall’ nedenleri arasında ‘istibdat’ sayılmaz.
İstibdatsız ‘Hall’
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra bir yıl bile geçmeden başkentteki avcı taburları isyan etti. Başlarında zabit yoktu. İstanbul’daki 1. Ordu padişahtan ne bu isyanı bastırmak için ne de ilginç bir gelişme olarak isyancıların başlattığı mektebli subay katliamını önleme amaçlı başkente yürüyen Hareket Ordusu’na direnmek için bir emir almadı. Yakın tarihimizin en karmaşık olayıdır. Bu olayı yargılayabilmek için verilerin azlığı nispetinde de büyük spekülasyon yapılır.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
İstibdatsız ‘Hall’DERVİŞ VAHDETİ
Avcı taburlarının isyanını “Volkan” gazetesi ve Derviş Vahdeti’nin kışkırttığı, kendisinin İngiliz ajanı olduğu veyahut padişahın bu olaya göz yumduğu ve medet umduğu tekrarlanır. Bütün olayın padişahın bilgisi dışında doğup gelişen bir isyan olduğu veya bir komplo tertiplendiği de söylenir. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nu İstanbul’da padişaha sadık olan 1. Ordu’nun bastırması çok güç olmadığı halde padişahın neden emir vermediği de muamma.
MECLİS-İ MİLLİ-Yİ UMUMİ
Neticede Hareket Ordusu’nun yaklaştığı ve Yeşilköy’e girdiği sırada Mebuslar Meclisi ve Ayan üyelerinin bir kısmı oraya giderek orduyu karşıladı ve Yeşilköy’de ilk defa olarak Meclis-i Milli-yi Umumi halinde toplandılar. Bu deyim yerindedir, tarihimizde ilk defa geçmektedir. Meclis tarafından Hareket Ordusu desteklenmektedir. Padişahın ‘hall’i üzerine (tahtan indirilmesi konusunda) bir karar alındıysa da gizli tutuldu. ‘Hall’ fetvasını kaleme alan Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi, Talat Paşa tarafından zorlanarak bu fetvayı yazmıştır. Yine de bizim siyaset bilimi literatürümüzde, ilk defa profesör Ümit Hassan’ın dikkati çektiği üzere ‘hall’ nedenleri arasında ‘istibdat’ sayılmaz. Çünkü İslam hukukçusu ‘istibdat’ı Latincedeki ‘dictatura’ gibi zorunlu halde üstlerinden bir sıfat ve becerildiği takdirde bir meziyettir.
Haberin Devamı
İstibdatsız ‘Hall’SELANİK’E SÜRGÜN
Hareket Ordusu avcı taburları dışında ciddi mukavemetle karşılaşmadı. Başkente hâkim oldu ve komutanlığı üstlenen Mahmud Şevket Paşa gayet sert tedbirler, Divan-ı Harbi Örfi’nin toplanması ve idam kararları vermesiyle asayişi sağladı. 1909’un 27 Nisan günü padişaha Meclis-i Milli’nin teşkiline dikkat ettiği üzere Osmanlı milletlerinin hepsini temsil eden bir heyet Meclis’in ‘hall’ kararını bildirdi. Arnavut Esad Paşa Toptani, Yahudi mebuslarından Emanuel Karasu (Carasso), Ermeni mebuslarından Aram, Bahriye feriki Laz Arif Hikmet’ten oluşan heyet Abdülhamid’e ‘hall’ edildiğini bildirdiğinin akşamına padişahın Çırağan Sarayı’na çekilme teklifi de kaale alınmadı. Selanik dışında Alatini Köşkü’nde mecburi ikametine karar verildi. Ailesinden yakınları ve maiyeti ile ta Balkan Harbi’ndeki çekilmeye kadar burada oturdu.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
ARZU ETMEDİĞİ SAVAŞ
II. Abdülhamid’in Selanik’te Alatini Köşkü’ndeki ikameti onun açısından son derece sıkıntılı bir zamanı kapsar. Bu sıkıntılı üç yıl boyunca da zamanın meselelerini mütalaa imkânı buldu. Dışarıyla teması ve ziyaretler son derece de sınırlıydı. 1 Kasım 1912’de Alman sefaretinin SMS Loreley gemisiyle Beylerbeyi’ne nakledildi. Beylerbeyi’ndeki ikameti onun 1918 Şubatı’ndaki ölümüne kadar sürdü. Arzu etmediği bir savaş, ilanını tasvip etmediği cihat fetvası gibi olayların onun halet-i ruhiyesine uymadığı görülüyor.
İstibdatsız ‘Hall’BİSMARCK DEVLETLUSU
II. Abdülhamid 19. yüzyıl Avrupası’nın Bismarck tipi diplomasisini sürükleyen devletlulardan biriydi. Korkunç savaşın çıktığı dünyada diplomasi meslek ve tekliflerine pek iltifat etmeyen İttihat Terakki erkânı aniden ona müracaat etmeye başladı. Zaman zaman çok acı tenkitleri yanında bazı mütalaalarını da bildirdiği gerçektir. Galiba Talat Paşa’nın ziyaretini hoşgörüyle karşılamamıştı. Birinci Dünya Savaşı, 19. yüzyıl monarklarının ve devlet adamlarının tasvip edeceği bir yol değildi. Bu savaşı Kayzer Wilhelm gibi hükümdarlar, Rusya’nın Sergey Sazonov’u gibi hariciye nazırları ve bunlara benzer Fransız, Alman devlet adamları ve Winston Churchill gibileri sürüklemiştir. Eski dünyanın yıkılışını gözleyenlerin içinde herhalde bu gidişata başından karşı duran ama çaresiz kalan II. Abdülhamid’di. Çaresizlikte zamanın çılgınlığı, yeni Türkiye’nin bilgisizliği ve kendi uzun saltanatından kalan bazı etkiler de rol oynamıştır.
Haberin Devamı
EĞİTİM DÜNYASI
ASIL MESELE NİTELİKLİ ÖĞRETMEN
BU hafta içinde bir demeç veren Türkiye Özel Okullar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Nurullah Dal, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2018 bütçe rakamlarını değerlendirmiş. Diyor ki: “Yeni okul açmak için ayrılan bütçe rakamları ikili eğitime son verilmesi kapsamında değerlendirilebilir. Böyle düşündüğümüzde yetersiz bile gelebilir. Sadece İstanbul’a ayrılan kaynaklar bile yetersiz. Ancak fiziki mekân sağlamanın yanında Türkiye’nin asıl halletmesi gereken mesele nitelikli öğretmen yetiştirmektir. Türkiye’deki okullar arasındaki nitelik farkı ancak kendini mesleğine gönülden adayan öğretmenler ile kapanabilir. Bunun için öğretmenliğin maddi-manevi statüsünü yükseltmemiz gerekiyor.”
Haberin Devamı
AYŞE ABLA OKULU
Burada bir noktayı okuyuculara açıklamak gerek: Türkiye Maarifi çok uzun zamandır yelkenleri suya indirdiği için kürekçilere güvenen bir kaptan durumundadır. Özel okullar, öğrenci başına bakanlıktan bir tahsisat alıyor. Ne var ki bu tahsisat teknik eğitimde veya dar gelirli çevrelerde iş görmeye pek yeterli olmadığından eğitim harcamalarında miktarı pek düşünmeyen veya çaresizlikle kabul eden hali vakti yerinde olanların devam ettiği özel okullar pıtrak gibi artmış vaziyette. Hatta zincirleme şube açanların varlığı ortada. Bunun nereye gideceği önemli bir soru. Özel okul eğitimine karşı değiliz. Ama özel okul yeni bir yöntem geliştiren, realist eğitimci kadroların elinde çok yararlı olabilir. Batı’da örnekleri görülmüştür. Rusya İmparatorluğu’nda örnekleri görülmüştür. Bizde ise Meşrutiyet’ten sonra ortaya çıkmıştır. Sâtı el-Husrî’nin, bu Halepli mütefekkirin başlattığı ‘Yuva’ anaokulu kendisinden kırk yaş küçük kız kardeşi Neriman Hızır tarafından ‘Ayşe Abla Okulu’ adıyla Ankara’da açılmıştı. Yararı malumdur. Merhum büyükelçi Coşkun Kırca’nın babası Mehmed Ali Haşmet Kırca disiplini ve lisan öğretimiyle tanınan ‘Yeni Koleji’yle şöhretli özel okul kurmuştu. Osmanlı döneminden Hacı İbrahim Efendi’nin okulu olan Darüt-Talim’i sayabiliriz (ki bu okul ortaokul öğrencilerine hızla Arapça, Farsça öğretmesiyle tanınır, hızla tercüme yapanlardan biri de eski maliye bakanlarından Ali Fuad Efendi (Ağralı) idi.
Ne var ki bugünkü eğitim düzenimizdeki özel okulların Avrupa, Çarlık Rusyası, İran ve Osmanlı imparatorluklarındaki örneklere benzemesi zor görünüyor. Demeçteki ‘asıl meselenin öğretmenin niteliği olduğu’ ise malumu ilandır. Nitelikli öğretmen yetiştirme işini Mustafa Necati sistemini yıkarak yer ile yeksan ettik. Eğitim Enstitüleri 1970’lerdeki politikacı kurnazlığıyla ortadan kalktı. Herkes haklı olarak Köy Enstitüleri’nin kapanması üzerinde duruyor ama Eğitim Enstitüleri’nden bahseden yok. Cumhuriyet’in başlarındaki nitelikli teknik öğretmen yetiştirme süreci ise çoktan kesildi.
AZ AMA NİTELİKLİ
Sayısız imam hatip okulları bu dal için lazım olan Arapça, Farsça ve Batı dilini verecek durumda değil. Onların yerine az sayıda nitelikli imam hatip okulu kurulsa zaten toplumdaki çatışma da azalırdı. Kimse nitelikli yetişen öğrenci ve öğretmenle uğraşmaz. Türkiye seçkin çocuklarının okutulacağı, seçkin öğretmenlerin öğreteceği okul düzenini gerçekleştirmek zorundadır. Osmanlı’nın sınai mekteplerini ise (ki kurucularının başında Midhat Paşa gelir) bir an evvel geliştirmek, yaymak durumundayız.
.Onbaşıdan Führer’e Hitler’in ‘ölüm’ü
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Nisan 29, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
1933 yılında Birinci Cihan Harbi’nde yenilen ve imparatorluğu lağvederek Weimar’da cumhuriyeti ilan eden Almanya hâlâ parlamenter rejimi karışıklık içinde yürütmeye çalışıyordu.
Haberin Devamı
Weimar Cumhuriyeti’ni teşkil eden Alman sosyal demokratları Avusturya’dan farklıydılar ama yenilginin şartları içinde vaatlerini yerine getirmeleri mümkün değildi.
KOMÜNİZME MEYİL
Almanlar komünistlere meyletti. Bugün bizim gözlediğimiz Alman zihniyetine ve davranışına uymayacak bir durum; Alman komünistleri Avrupa’da en kuvvetli partiydi ve Stalinizm’in demir bileği gelene kadar da Rusya’nın bütün komünistleri gerçek bir ihtilalin Alman komünistlerin ittifakı ve hatta önderliğiyle gerçekleşebileceğine inanıyorlardı. Oysa Alman komünistleri zayıf bir stratejinin içine girdiler. Yok edilen imparatorluğun kalıntıları ve sermayedarlar Almanya’yı pek bırakmak niyetinde değillerdi. Harp sonrasının ağır şartları içinde Alman işçi sınıfı zor hayat şartlarından çok, işsizlikten hatta daha da beteri işini kaybetmek korkusuyla yaşayan bireylerden oluşuyordu.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Onbaşıdan Führer’e Hitler’in ‘ölüm’ü
YAHUDİ DÜŞMANLIĞI
Derde çare, Almanya’nın haklarının yendiğini haykıran ve bütün yenilgi ve krizi Yahudi sermayesine bağlayan Luther’den beri devam eden tarihi Alman-Yahudi düşmanlığını kışkırtan bir partinin yürüyüşü olarak görüldü. Adolf Hitler 20 Nisan 1889’da Avusturya’nın Alman sınırında Braunau am Inn’de doğmuştu. Ama o dönemin Alman Avusturyası’nda görüldüğü üzere Alman milliyetçisiydi. Hayatının Avusturya imparatorluğunda ve Viyana’da geçen kısmı da hiç mutlu görünmüyordu. Herkes bir suçlu arar. Bu dönemde aranan suçluyu Alman Avusturyalılar buluyordu. İmparatorluk Viyanası’nda şehrin imarı ve örgütlenmesinde çok başarılı görünen ve ilk defa halktan gelen belediye reisi Dr. Karl Lueger şiddetli bir Yahudi düşmanıydı. Onun Viyana Belediyesi’nin imkânları çerçevesinde geliştirdiği yayın faaliyeti ve öğretimle alt-orta sınıf gençliği Yahudi düşmanı bir Pangermenizm’i benimsedi.
‘NAZİ’YE DESTEK
Adolf Hitler de onlardan biriydi. 1920’lerin başında onun kurduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi kısaca NAZİ diye bilinen hareketli ve saldırgan partinin başarı grafiği çok düşüktü. Yıkımdan zarar gören, şaşkın eski imparatorluk seçkinleri, işlerini yürütemeyen orta sınıf esnaf ve yarınlarından emin olmayan alt-orta sınıf bu partiyi destekledi. Ama asıl gelişimi sağlayan Almanya’nın müttefikler karşısındaki feci durumu ve dünya iktisadi buhranıydı.
Haberin Devamı
BİRAHANE DARBESİ
Onbaşıdan Führer’e Hitler’in ‘ölüm’ü
Mayıs 1924 seçimlerinde mevcut oylardan yüzde 6.5’la parlamentoda yüzde 32 sandalye kazanan Naziler, Hitler’in başarısız birahane darbesiyle daha da kötü duruma düşmüşlerdi. Fakat 1930 yılında parti kendini topladı. Oy oranı yüzde 18’e, iki yıl sonra yüzde 37’ye çıktı. 1933 Martı’nda yüzde 45 rey almıştı. Almanlar nasyonal sosyalizmi seçtiler. Ne bir darbe, ne de Mussolini’ninki gibi uzun yürüyüş; gösterileri, sembolleri, yürüyüşlerinin estetiği ve partili marşlarıyla Anglosakson dünyasının banal göreceği bir hareket yeni Almanya’yı ifade etmeye başladı. Sadece parlamentodaki iskemlenin bir kısmını elinde tutan Naziler başta cumhurbaşkanı muhafazakâr-militarist Paul von Hindenburg ve Franz von Papen gibi politikacıların desteğiyle mutlak bir diktatorya kurmayı başardılar.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
İFLAS EDEN ‘VON’
Her ikisi de Hitler’i sözde kaba bir onbaşı olarak görüyorlardı. Bir yıl sonra Hitler Alman halkının Führer’i, cumhurbaşkanı oldu ve başbakanı da Joseph Goebbels’ti. Hermann Göring Prusya Başbakanı’ydı. Partiler yasaklandı, sendikalar meslek birlikleri haline dönüştürüldü ve Nürnberg Kanunları’yla herkes Führer’e sadakat yemini ettiği gibi kendilerinden evvel beşinci nesle kadar Yahudi olmadıklarını ispata davet edildi. Alman bürokrasisi ve nüfus kayıtları bu bilgiyi vermeye müsaitti; doğrusu Almanlar da bu kanunu da benimsediler. Pek kimsenin dikkatini çekmez, Alman ordusunun parlak generallerinin önemlice bir kısmı bu kanunun getirdiği sınavı geçemeyecek durumdaydı. İflas eden “Von” unvanlı çiftlik sahibi dedeleri zengin Yahudi bankerlerin ve işadamlarının kızlarıyla evlenmişlerdi.
Haberin Devamı
TECRÜBEYİ TERCİH
Onbaşıdan Führer’e Hitler’in ‘ölüm’ü
Tecrübeli generaller mi, yoksa ırki takıntı mı? Hitler tecrübeli generalleri orduda tutmayı tercih etti. Aynı şeyi Reichsbank başkanı olarak tayin ettiği Dr. Hjalmar Schacht’ın Yahudi yardımcısı konusunda da gösterdi. Schacht işlemleri ve çalışma düzenini onsuz devam ettiremeyeceğini daha başında beyan etmişti. Ona dünya buhranın tahribatını, yıkıcı etkilerini silecek bir iktisatçı ve maliye uzmanı ve yardımcısı daha önemli göründü. Yeryüzünün ana ülkeye ve millete en çok bütünleşmiş Yahudi cemaati Almanya’nındır. Kültürleri, zihniyetleri, orduda savaşacak kadar sadakatleri ile tanınırlardı. Buna rağmen acımadan harcandılar.
‘ANKARA’NIN AKLI
Akademisyenleri dışarı kaçabilirse süründü. Amerika gibi ülkeler yıllık göç kontenjanını azalttı. Gene de Avusturya ve Almanya’dan kaçan sanatçılar ve Hans Tietze gibi sanat tarihçileri, müze müdürleri ve müzisyenler New York’u hödük bir metropol olmaktan çıkarmayı başardılar. 1933 İstanbul Üniversitesi’nin reformu ve Ankara’da akademik kurumların kurulması da Avrupa’daki birçok devletin gösteremediği akıllılığın Türkiye’ye getirdiği bir kazançtır. Özellikle hukuk ve klasik diller eğitimi, ziraat enstitüsü, entelektüel Yahudi solcu ve Alman göçünden çok istifade etti.
HİTLER’İ İTELEDİLER
Alman sanayisi kuvvetliydi. Versay’ın yasakları çabuk delindi. Hızla ve etkin biçimde silahlandılar. Hitler Almanya’yı geliştirmedi, Alman sanayi ve örgütçülüğü ve tarihsel fikri kalıntıları Hitler’i iteledi. Napolyon’un yanlışı daha beter tekrarlandı; Rusya macerası saldırganlığın vahim ve gülünç yanlışlıklarını gösterir. Volga kıyılarına ve Kafkaslar’a uzananlar böyle bir savaşın ikmal sistemini karşılayacak durumda değildi. Sovyet Rusya ordularının komutanlarını Stalin’in geniş ölçüde temizlemesinden ve mühimmatının zayıflığından dolayı Kızıl Ordu ilk anda geriledi ama Batılı dünya Rusya ile birleşmeyi kaçınılmaz gördü.
‘TORTU’LAR KALICIDIR
1945 yılı 30 Nisan sabahı Almanya’nın son askerleri çocuklar ve ihtiyarlar Berlin’de Ruslarla savaşıyordu. Hitler’i seçimlerde hiç istemeyen Berlin halkı son güne kadar onu savundu. 30 Nisan günü Eva Braun’la intihar ettiler ve yardımcıları cesetlerini yaktı. Bu bir menkıbe daha yarattı. Hitler’i bekleyen Naziler çok uzun zaman var oldular. Sadece onlar değil ona inanan Almanların da bir kısmı. Tarihte çekinilecek başlıca unsur “tortu”dur. İdeolojilerin hareketleri ne kadar silinse de tortuları kalır. Davranışlar bazen bundan etkilenir; modern Almanya bu devri reddediyor. Ama diğer taraftan etrafta herkesin tarihinde Hitler tipi bir rejimin ve ırk kıyımının bulunduğu da bu memleketin tarihçiliğinde ve siyasetinde ileri sürülüyor. Tarihle barışmamanın aslında çeşit yolları vardır.
Üniversite anane ve etiket demektir
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Mayıs 06, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
İstanbul Üniversitesi arkasında üniversite olarak kurulmadan çok öncesini taşıyan bir manevi mirasla ve büyük olaylarla bugüne kadar geldi.
Haberin Devamı
Bugün yapılan şey ise daha vahim bir hata getirecek durumdur. İstanbul Üniversitesi’ni savunan ve bu ismi taşımak isteyenler haklıdır. Üniversite anane ve etiket demektir. Çok fazla büyüyen İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi gerekiyorsa bile bir büyük çatının altında özel kanunla bölünmesi gerekir.
1900 senesinde İstanbul Dârülfünûnu kuruldu. Dârülfünûn-ı Osmani; tıp, edebiyat, fen, hukuk mektebi gibi bölümlerden oluşuyordu. Burada bir Dârülfünûnu Emini (rektörü) vardı. Dârülfünûn profesörlerine müderris deniyordu; muavinleri de doçentin karşılığıydı. Anane sadece isimlerde değil, yapıda da görülüyor. Mesela Ziya Gökalp Bey edebiyat bölümüne Yahya Bey’i (Kemal Beyatlı) tayin etti. Bu doçentin, yüksek tahsil diploması yoktu. Ancak Fransızcası mükemmeldi, edebiyat bilgisi mükemmeldi, tarih ve siyasetle ilgili yazıları mükemmeldi. Genç dâhi Fuad Köprülü de aynı şekilde Dârülfünûn’a alındı. Köprülü eserleriyle tanınıyordu. Türk tarihçiliğine Durkheim’cı bir sosyoloji görüşü de onun sayesinde girdi. Aynı zamanda tarih ve edebiyat kaynaklarının değerlendirilmesinde isabetli görüşleri vardı, nesilleri etkiledi. Çok çocuk yaştan beri tarihi edebi metinleri okuyan, yazmalara inen bir garip gençti. II. Meşrutiyet devri vakayiname, lügat ve edebi metinler bakımından başka hiçbir devirde görülmeyecek kadar çarpıcı tarihi kaynakların gün yüzüne çıkarıldığı ve kullanıldığı bir devirdir. Türklerin milliyetçilik düşüncesi mi bu kaynakları açığa çıkarıyordu, yoksa bu kaynaklar Türklerin milliyetçiliğini mi yaratıyordu, tartışılır. Dârülfünûn zaten var olan tıp, hukuk gibi dalları toparladı. Bazıları yine de üniversitenin dışında kaldılar.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Üniversite anane ve etiket demektirİstanbul Üniversitesi’nden alınarak yeni kurulacak üniversiteye bağlanması gündemde olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri önceki gün de eylem yaptı.
DÜNYANIN EN GÜÇLÜ ORİJİNAL ARKEOLOJİ BÖLÜMÜ
1933 reformunda ise üniversitede değil de müzenin içinde faaliyet gösteren arkeoloji bilim dalı (sadece asistanların müdür Osman Hamdi tarafından eğitildiği) belki de dünyanın en güçlü orijinal arkeoloji bölümlerinden biri üniversiteye dahil oldu. Hitler’in önünden kaçanlar İstanbul ve Ankara’da iki tane orijinal bölümün bu üniversiteye ve Türk irfanına kazandırılmasında yardımcı oldular. Tıp mektepleri Türkiye irfanının ve fenninin yeni gördüğü kurumlar değildi. Ta II. Viyana Kuşatması’ndan beri Avrupa’nın ulaştığı askerlik ve fenni sayesinde tıp ve baytarlık gibi dallarda yarışmak ve de mühendisliğin süratle reforma edilmesi, ordunun modernleşmesi için okullaşması gereği hiç tartışılmadı.
Haberin Devamı
Osmanlı İmparatorluğu 18. asırdan beri mühendis yetiştiren, modern tabip ve cerrah yetiştiren, baytar ve eczacı yetiştiren bir ülke haline gelmiştir. Tıp eğitimi ve tabiplerin duruşu fevkalade istisnai ve saygıdeğerdir. Ordunun baytar, veteriner ve hekimleri arasında çağdaş tıbbın uygulamasına yaklaşanlar, bazı metotlar bulan ve geliştirenler, bazı icatları olanlar vardır. Bunların hepsini burada yazmak mümkün değil. Nitekim 1933 reformunda gelen Almanlarla en çok çatışan ve rekabete girenler hekim hocalardı. 1933 reform komisyonunda bulunan Fuad Köprülü ise Türkoloji Bölümü’ne Hellmut Ritter ve Karl Süssheim’in dışında pek bir adam uğratmamıştır. Mesela pek uğratılmayanlar Andreas Tietze, Robert Anhegger ve Almanya’da Piri Reis üzerine çalışmalar yapan profesör Paul Kahle’nin yanında, Osmanlı eyalet idaresi üzerine mümtaz bir talebe olarak doktora yapan, İstanbulluların Fransız kültürüyle tanıdığı Mehmet Ali Haşmet Kırca (merhum Coşkun Kırca’nın babasıydı) idi.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
İstanbul Üniversitesi arkasında üniversite olarak kurulmadan çok öncesini taşıyan bir manevi mirasla ve büyük olaylarla bugüne kadar geldi. Hatırladığım kadarıyla hukukçu çevrelerin ve bazı diğer çevrelerin tasvip etmediği iki tıp fakültesi ortaya çıktı. Keşke 1960’larda yapılan bu ikinci fakülte operasyonu ile bir ikinci devlet üniversitesi kurulma yoluna gidilseydi.
Bugün yapılan şey ise daha vahim bir hata getirecek durumdur. Çok fazla büyüyen İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi gerekiyorsa bile bir büyük çatının altında özel kanunla Paris Üniversitesi (Université de Paris) gibi bölünmesi gerekir. Yani Paris Üniversitesi 1, Paris Üniversitesi 2, Paris Üniversitesi 3 gibi İstanbul Üniversitesi 1, İstanbul Üniversitesi 2, İstanbul Üniversitesi 3 şeklinde bölünme gerçekleştirilir. Bölünmelerde sağlık bilimleri, doğa bilimleri, mühendislik bilimleri, sosyal bilimler, tarih ve filoloji ekseni etrafında aynı üniversitenin mensubu olarak ayrı ayrı külliyeler haline dönüştürülebilir. Böylelikle bu camia, bu isim ve bu anane parçalanmamış olur.
Haberin Devamı
Bir örnek daha isterseniz Londra Üniversitesi gösterilebilir. Kocaman Imperial College London mühendislik bilimlerini birleştirten yarı özerk bir Londra Üniversitesi üyesidir. Onun yanı başında SOAS (School of Oriental and African Studies) hem dilleri hem de sosyal bilimleri içeren bir fakültedir. London School of Economics and Political Science (LSE) böyle ayrı bir bölümdür, üniversitenin çatısı altındadır ve bu böyle gider. Öğrencilerin hepsi de Londra Üniversitesi’nin mezunlarıdır.
ÇARE BAŞKA KURUMLARLA EVLENDİRMEK DEĞİL
İstanbul Üniversitesi’ni savunan ve bu ismi taşımak isteyenler haklıdır. Üniversite anane ve etiket demektir. Üniversite aynı zamanda geçmiş mirası içerir. Bu mirasın içine alınan ödüller, üniversite olarak başarılı tıbbi ameliyatlar, icatlar, araştırmalar, tarihçilerin ve diğer bilimcilerin varsa beynelmilel şöhretleri kadar muayyen tarihlerde üniversiteye intikal eden miras ve bağışlar da dahildir.
Haberin Devamı
Binaenaleyh yapılacak ilk iş 1980’lerde Yükseköğretim Kanunu’nun yaptığı bir hatadan derhal dönülmesi, fakültelere eskiden olduğu gibi hükmi şahsiyet kazandırılması, bu hükmi şahsiyete sahip birimler etrafında İstanbul Üniversitesi çatısının ve isminin korunarak yarı otonom idari birlikler ortaya konması ve artık büyük İstanbul Üniversitesi’nin bir rektörün değil bir kurulun başkanlığında ama herkesin İstanbul Üniversitesi’nin ismi ve cismiyle hayata devam etmesidir.
Bir devlet üniversitesinin bölümlerinin ayrı devlet üniversitelerine verilmesi, hele hele vakıf üniversitelerine devri büyük problemler yaratır. On binlerce öğrencinin ve bir kasabayı meydana getirecek kadar kalabalık öğretim üyelerinin tek rektörlüğün idaresinde bırakılması hoş olmayabilir ama bunun çaresi İstanbul Üniversitesi’nin bölümlerinin başka kurumlarla evlendirilmesi olmamalıdır.
Üniversite anane ve etiket demektirMALATYA İZLENİMLERİ
1 MAYIS Salı günü Malatya’daki kitap fuarına katıldım. Okuyucularım gençlerdi. Bu bana mutluluk verdi doğrusu. 1966’da ilk gördüğüm Malatya resmi suratlı binaları, öte yandan sempatik geleneksel yapısıyla kendine özgü bir şehirdi. Şimdi daha zengin, daha yüksek yapılarla dolu. Bir şey dikkatimi çekti, hiç değilse geniş bulvarların etrafında zevksiz yapılaşma birçok şehirdekine göre önlenmiş gibi. Bunu 50 yıldaki birkaç gezide de fark etmişimdir. Şehirde kitapçılar çok. Lakin Türkiye doğusunun kaderi ortada. THY uçaklarının saatleri bile Şark Ekspresi havasında. Kudüs haftası dolayısıyla belediyenin tertiplediği bir konferans yaptım. Alışılmış Kudüs günleri gibi değildi. Farklı sesler de dinleniliyordu. İsrail’in kendi muhalefetinden tanıdığım profesör İsrael Shamir ve Gilad Atzmon da oradaydı. Bir akşam yemeğinde Malatya Valisi Ali Kaban ve Malatya Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Çakır’ın misafiri olarak bulunduk. Vali Kaban entelektüel, birikimli valilerimizden. Doğrusu İsrael Shamir ve diğer seminer davetlileriyle alışılmışın çok dışında renkli görüşmeler yaptık. Türkiye’nin batısı da, ortası da, doğusu da çok uzun zamandır değişiyor. Bu değişime intibak edemeyen ise siyasi partiler ve siyasi seçkinler.
İki 19 Mayıs
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Mayıs 13, 2018 08:194dk okuma
Paylaş
19 Mayıs 1919, Türk Kurtuluş Savaşı’nın yani işgale karşı direnişin başlangıcı sayılıyor.
Haberin Devamı
O vakte kadar İttihatçılığı unutulan, zaten İttihat ve Terakki ile ilişkileri de epeydir soğuyan Cihan Harbi’nin tanınan genç komutanlarından Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti adına bölgede asayişi sağlamak için olağanüstü yetkilerle gönderilmiştir. Bu olağanüstü yetkileri derhal sivil ve askeri mevkilerdeki komutanlar ve bürokratlarla bağlantı, yerel halkla görüşme programına çevirdi. İşgale karşı yürüyüş başlamış sayılıyor.
19 Mayıs 1935’te ise bir hafta evvel yaptığı motosiklet kazasından aldığı yaralar sonucu Arap İsyanı’nın ünlü organizatör ve kışkırtıcısı Thomas Edward Lawrence İngiltere’de öldü. 20. asır Britanya’sının en ilginç tiplerinden biridir ve şüphesiz ki Ortadoğu tarihinde yakın dostu Gertrude Bell ile birlikte ilginç bir ikiliyi meydana getirmektedir. Lawrence’ın motosiklet kazasındaki ölümü, daha doğrusu kazanın kendisi ikna edici bulunmadı. İyi bir motor kullanıcısıydı, gizli servis ise bu tip trafik kazalarını tertiplemekte ustaydı. Niçin bir tertibe kurban gitsin diye sorulabilir; Arap İsyanı’ndaki rolü sadece Britanya’nın verdiği bir görev olarak kalmadı, daha fazlasını yaptı, çok daha fazlasını hayal etti ve Şerif Hüseyin’e vaatlerde bulundu.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ALDIĞI BÜTÜN RÜTBELERİ BIRAKTI
İki 19 Mayıs
Britanya’nın ise bu gibi vaatleri gerçekleştirmeye hiç niyeti yoktu. Kaldı ki Ortadoğu’yu Sykes–Picot Antlaşması (1916) yoluyla Fransa ile bölüşmüşlerdi. Suriye Lawrence’ın isteği hilafına Fransa’ya bırakıldı. Hiç şüphesiz ki Şerif Hüseyin’in sülalesi ve bağlı aşiretler Lawrence’ın emellerine ve İngilizlerin tertibine riayet etmişlerdi ama bütün Arap dünyası için aynısı söylenemezdi.
Lawrence aldığı bütün rütbeleri bıraktı. Protestoları, İngiliz makamlarını tenkitleri, hatta tehditlerinin sonu yoktu. Susturulması gereken bir ünlü olarak görülmüş olabilir. 19. asır İngiltere’sinin çıkardığı karakterlerdendi. İyi bir tahsil görmüştü. Bugün sınırlarımız içinde olan, Suriye sınırındaki Karkamış Geç Hitit Kenti’nde ilk kazıyı yapanlardan biridir. Arapçayı iyi biliyordu, bunun yanı sıra Yunancası da iyiydi. Homer’in Odysseia’nı çevirenlerden biriydi ve onun çevirisi hâlâ İngiliz okullarında kullanılır, yani tam anlamıyla klasiktir. Bölgedeki arkeolojik bilgisi ve Arap urbanı üzerindeki ilgisi ve her sınıftan temas kurabilmesi hayranlık uyandırıyor ama bu hayranlıkta çöl isyanını anlattığı “Bilgeliğin Yedi Sütunu” (Seven Pillars of Wisdom) kendi abartmaları ve “Şeyh uçmaz mürit uçurur” darbı meselinin örneklerini de görmek mümkündür. Belirtiğimiz gibi Lawrence gibileri onlarca değildi ama yarım düzine kadar Lawrence vardı. Birisi zengin bir sanayici ve belediye başkanın kızı olan Gertrude Bell, bizim Davut Paşa dediğimiz David Urquhart samimi bir Osmanlı taraftarı ve Rusya İmparatorluğu’nun aleyhtarıydı.
Haberin Devamı
İki 19 Mayıs
20. YÜZYIL ANLAMINDA BİR KULİSÇİDİR
Lawrence üzerine bizim de efsanelerimiz var ama hiç şüphesiz ki yanlış kararlar dolayısıyla Arabistan’ı terk etmesi mukadder olan ordumuza verdiği zararlar açıktır. Aslında tarihin sayfaları tekrarlansa Türkler her zaman Lawrence karakteriyle karşılaşabilirler. Çalışkan bir organizatör ve 20. yüzyıl anlamında bir kulisçidir. George Bernard Shaw’dan Winston Churchill’e kadar birçok ünlüye ısrarla uzun uzun yazmıştır. Şu sıralar Katar Emirliği, Lord Kitchener’in Şerif Hüseyin’le olan yazışmalarını toparlayıp halka açtı. Amacı Suudilerin ve Şerif’in İngilizlerle nasıl işbirliği yaptığı ve İslam dünyasının aleyhine çalıştıklarını ikna etmek. İsteyenler Katar Dijital Kütüphanesi web sitesinden tüm yazışmalara ulaşabilir. (www.qdl.qa/en/)
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Bu tip gizli yazışmaların ve İngiliz arşiv belgelerinin detaylı bir şekilde incelendiği eser de Doç. Dr. İsmail Köse’nin Kronik Kitap’tan çıkan “İngiliz Arşiv Belgelerinde Arap İsyanı” kitabıdır. İngilizlerin halen çok tartışılan Arap İsyanı’ndaki rollerinden Gertrude Bell ve T.E. Lawrance gibi meşhur İngiliz istihbarat elemanlarının bölgedeki faaliyetlerine, Kral Abdullah’ın, Şerif Hüseyin’in ve Suudların siyasi ilişkilerine kadar birçok önemli konunun arşiv belgeleri kullanılarak incelendiği bu kitaptaki en çarpıcı bilgilerden biri de harp zamanında, “II. Kanal Harekâtı için hazırlıyoruz” aldatmacası ile Medine Muhafız Komutanı Basri Paşa’nın gözünün önünde, masraflarını IV. Ordu’ya karşılattırarak eğitilen Arap askerlerinin kısa bir süre sonra Lawrence ile beraber bize karşı savaşmalarıdır (sayfa 216-217). Politik bilgisizliğin ve plansızlığın bu acı örneği kaba bir deyimi hatırlatıyor: “Ava giderken tazılarını beslemek”. Şüphesiz bu tasvir Lawrence’ın müttefikleri dışındaki Araplar için geçerli değil.
Haberin Devamı
Bir sözle durumu çizmek gerekir; Arap İsyanı ve Cihan Harbi Türkiye’de sağ ve sol çevrelerde bir yakınma ve neredeyse bir aşağılık duygusu dolu yorumlama haline dönüştü. Oysa tarihi rolünü tamamlayan imparatorluk her devleti ve toplumu çok sarsan Cihan Harbi’yle çölün üzerinde muhteşem bir güneş gibi batmış. Bunu Yemen İsyanı’ndan, isyanın dostça ve ahitname ile bastırılmasına, Şerif Hüseyin’in ihanetinden Lawrence’ın aşırı özlemine ve meçhul akıbetine, 4 yıl Britanya İmparatorluğu’nu Ortadoğu’nda muhtelif cephelerinde oyalayan, Kût’ül-Amâre Zaferi’ni kazanan askerlere kadar her safhada gözlemlemek mümkün.
KAZAKİSTAN GÜNLERİ
İki 19 Mayıs
KAZAKİSTAN’a bu yıl ikinci gezimi yaptım. Birincisinde Çimkent’te bir konferans tertipledim. Eski Türkistan denen Yesi şehrindeki Ahmet Yesevi Türbesi’nin restorasyonu, şehirdeki canlanma eskiye göre göz alıcı. Bu sefer de Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’nden Almagül İsina’nın organizasyonuyla yeni başkent Astana’da uluslararası İngilizce eğitim yapan Nazarbayev Üniversitesi’nde Türkoloji’nin meseleleri üzerine konuştum. Benzer bir konferansı Avrasya Araştırma Enstitüsü tarafından tertiplenen bir oturumda Almatı’da da verdim. Kazaklar en içlerine kapanık cumhuriyet ve Türk grubuydu. Şimdi artık Türk dünyası ile daha derli toplu daha kapsayıcı bir biçimde ilgileniyorlar. Kazak öğrencilerin ve genç aydınların soruları bunu gösteriyor. Almatı Orta Asya’nın en sevimli şehridir. Şehrin insanı içine çeken bir karakteri var ve gerçek anlamda herkesin ağırlığını duyurduğu bir kozmopolit başkent. Astana ise sosyal stratejik nedenlerle kurulan ve geliştirilen iklimi sert ama altyapısı modern bir başkent. Bana göre Orta Asya’da devamlı değişiklikler geçiren ülke Kazakistan.
300 budala her cemiyette çıkar
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Mayıs 20, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
Türkiye Fransızca veya Almanca bölümlerinin kapatıldığı bir ülke değil; bu dilin arkasındaki kültürel ve sosyal yapıyı adamakıllı inceleyen bir ülke olmalıdır.
Haberin Devamı
hurriyet-new
YÖK’ün bölüm kapatma kararının isabetsiz olduğunu belirtmeye lüzum dahi yok. Pireye kızıp yorgan yakamayız. 300 tane budala ve küstah her cemiyette çıkar. Siz onlara değil, onlara gülen Fransızlara da bakın. Bir başkasının dini akidelerine ve dua kitaplarına karışanlara aklı başında insanlar hiçbir zaman iyi gözle bakmaz.
XIV. Louis devrinde Fransız hariciyesi önemli bir kararın tatbikine başladı. Fransa’da “Jeux de langue”, Almanya’da “Sprachknaben” denen, Maria Theresia Avusturya’sında taklit edilen okul sistemiyle kabiliyetli gençlere Türkçe, Farsça ve Arapça bir arada öğretiliyordu. Mesela Viyana Muhasarası’nı izleyen yıllarda müthiş nitelikli raporlar yazan Fransız Büyükelçi Girardin bunlardan biriydi ve Türkologdu. Hepimiz biliyoruz ki Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall Türk edebiyat ve tarihi üzerinde ilk önemli eserleri meydana getirendir. Giambattista Toderini Türk edebiyatı üzerinde bunun gibi bilgiler veren İtalyan’dır. 17. ve 18. asırlarda Fransızlara ve Avusturyalılara diplomatik rapor yazan bir anlamda satanlar Venedikli büyükelçiliklerdi ve İtalyan tercümanlardı. Bunların yanlış, yalan bilgi verdikleri malumdur. Çareyi “Kendin dil öğrenmekte bulursun” zihniyetiyle Doğu dilleri eğitimine başlandı.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
MEDENİYET DİLİ
Türk imparatorluğu daha çok Fenerli Rum beylerini (mutlaka Helen asıllı olmaları şart değil) ve bunların içinde İtalya ve Fransa’da okuyanları kullanmıştır. Bizde Fransızca eğitimi ve dilinin öğrenilmesi bir diplomatik savunmadan çok bir medeniyet problemi olarak ortaya çıktı. Orduyu ıslah ediyorduk, mühendislik, tıp ve baytarlık eğitimi için, idareyi ıslah ettiğimiz zaman hukuki metinleri okuyup yorumlayabilmek için Fransız dilini öğrendik. Fransızca Türk Batılılaşmasının anadilidir. Felsefeyi ve edebiyatı okumak askeri ve idari zaruretin arkasından geldi. Edebiyatımızda Ahmed Midhat Efendi’nin “Felatun Bey ile Rakım Efendi”, Ömer Seyfettin’in “Asilzadeler” gibi tipleri Tanzimat devrinin çürükleri içinde çıkar.
DİPLOMASİ DİLİ
Tanzimat’ın büyük adamları sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa gibi, halkın içinden çıkıp kalemde, memuriyete başladığı zaman bin zahmetle Fransızcayı öğrenen hem de çok iyi öğrenen kimselerdir. Bu sadrazamın kaleminden çıkan Fransızca veya Mustafa Reşit Paşa’nın kullandığı üslup yabancıların da hayranlığını çekmiştir. Diplomasi önemlidir, diplomasinin dili olan Fransızcayı kullanmak daha da önemidir. Zamanla bu iş diğer Avrupa dillerine yayıldı. İngilizce bahriyenin diliydi. Enver Paşa’nın bütün nesli Almancayı öğrendi. Prusya askerinin nizamını kapmak için başka çare yoktu. Son halife Abdülmecid Almancayı bilirdi. 1930’ların Türkleri bilimi öğrenmek için Almanca öğrenmekten kaçınmadılar.
Haberin Devamı
İNGİLİZCE YETMEZ
Fransızların Türkçeyi ne kadar öğrenebildikleri ve ne kadar önem verdikleri hiç mühim değil. Fransız Türkolojisinde bir durulma olduğunu kendileri de söylüyor ama Fransa’da Türkçe çok uzun zamandan beri öğretiliyor. INALCO (Institut national des langues et civilisations orientales) yani Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü veya EHESS (Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales) bunlardan biri. Üstelik yeni nesil Türkologlar daha da meraklı ve sebatlı ama dedik “siz kendinize bakınız”. Fransız dilini öğrenmek ve öğretmek zorundayız. Sırf Amerikan İngilizcesiyle dışa açınılmaz. Küt kafalı insanlarla açılıma girmemek için Batı dillerinin bir ikisini daha bilmek gerekir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
300 budala her cemiyette çıkar
RASTGELE OLMAZ
Herhalde yapay zekâ robotların Fransızcasıyla ya da İtalyancasıyla beşeriyetin kültür yolculuğuna ve coğrafyasına girecek değiliz. Söylüyoruz Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Türkler olmadan oranın tarihini anlamak mümkün değildir. Bizim de hiçbir ülkeyi dışlamadan tarihimizi ve coğrafyamızı öğrenmemiz gerekir ve ona göre temaslarımızı geliştirmek zorunda olduğumuz açıktır.
Üstelik de bunu çok sağlam yapmalıyız. Rastgele üniversitelerde kurulan bölümlerle Fransızca eğitimi olmaz, Fransızca eğitimin ötesinde Fransız kültürünü araştırmak için Latince ve Yunancayı da öğrenmek gerekir ki 19. asırda yapamadık. Bu zarureti çok iyi anlayan devir Kemalist devridir. Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kurarken, İstanbul Üniversitesi’ni reforme ederken bütün bu hususlara dikkat edildi.
Haberin Devamı
GÜLENLERE BAKIN
Türkiye Fransızca veya Almanca bölümlerinin kapatıldığı bir ülke değil; bu dilin arkasındaki kültürel ve sosyal yapıyı adamakıllı inceleyen bir ülke olmalıdır. Etrafımızı tanımazsak ayakta kalamayız. Son 20-30 yıl içinde Rusça bilenlerin bu ülkeye nüfuz edenlerin sayısı arttı, fena mı oldu. Sanayiciler bundan kazançlı çıktı, tüccarlar kazançlı çıktı. Bilim adamlarına yeni ufuklar açıldı. Asya ve Kafkasya’daki Türklerle kültürel bağımız daha iyi kuruldu. Ve bu diplomasimize ve barışçı görüşmelerimize dahi yansıdı. Komşumuz hakikaten komşumuz oldu, daha yakından tanıyoruz. YÖK’ün bölüm kapatma kararının isabetsiz olduğunu belirtmeye lüzum dahi yok. Pireye kızıp yorgan yakamayız. 300 tane budala* ve küstah her cemiyette çıkar. Siz onlara değil, onlara gülen Fransızlara da bakın. Bir başkasının dini akidelerine ve dua kitaplarına karışanlara aklı başında insanlar hiçbir zaman iyi gözle bakmaz. Bunun için bütün o insanların dilini ve kültürünü kendi çevremizden ve dünyamızdan atmanın âlemi yoktur.
100. yıl
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Mayıs 27, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
28 Mayıs 1918’den beri Transkafkasya Müstakil Federasyonu’ndan ayrılan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Müsavat Partisi Reisi Mehmed Emin Resulzade, reisicumhur olarak bağımsızlığı ilan etmişti. Bu cumhuriyetin destekçisi Bakü’ye giren Kafkas İslam Ordusu’dur. Milletin kimliği Türk ve lisanın adı Türkçe idi.
Haberin Devamı
1917 yılında Rusya, Çar’ı tahtından indirdi. Şubattaki bu hadisenin üzerine Ekim Devrimi ile Rusya İmparatorluğu’nun istediği ekmek ve barış hedefleyen bir dönem daha açıldı. Kitlelerin isteği kolay değildi. Ama Rusya’nın doğudaki savaşı bitmiş gibiydi, tükenmişlerdi. Bilhassa Kafkasya’da Çar ordularının da yenilgisiyle birlikte bir iktidar boşluğu oluştu. Ocak 1918’de Sovyet Rusya’nın Brest-Litovsk’ta Almanya ve Türkiye ile yaptığı barış ile Kars kırk yıllık Rus hâkimiyetinden Doğu Beyazıt ile birlikte çıkarak Türkiye topraklarına katıldı.
100. yılALMAN’I-TAŞNAK’I YENEN ORDUMUZ
Gönüllü bir kolordu Kafkas İslam Ordusu olarak Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın komutanlığında tümü terhis edilmiş veya müstafi görünen zabitler, erbaş ve erlerden oluşuyordu. Karşımızdaki İngilizler adeta savaşa katılmayan gözlemci niteliğindeydiler. Rusya ordusu dağınıktı. Bakü petrolleri için bize karşı savaşan tek ordu ise sözde müttefikimiz Almanya idi. 15 Eylül 1918’de Almanlar ve Taşnak çetecilerini yenen İslam Ordusu, Bakü’ye girdi. Bakü’de ve Azerbaycan’da Müsavat Partisi hâkimdi.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
CUMHURİYETİN DESTEKÇİSİ ORDU
28 Mayıs 1918’den beri Transkafkasya Müstakil Federasyonu’ndan ayrılan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Müsavat Partisi Reisi Mehmed Emin Resulzade, reisicumhur olarak bağımsızlığı ilan etmişti. Bu Cumhuriyet’in destekçisi Bakü’ye giren Kafkas İslam Ordusu’dur. Harbin sonlarında bir müddetten beri ilerleyen Türklerin morali yükseldi. Bununla birlikte Suriye cephesindeki çatışmalar savaşın sonunun yaklaşmakta olduğunu gösteriyordu. Yükselen moral ise 1918 yılının 31 Ekim’inde Mütareke’nin ilan edilmesiyle ister istemez düşüşe geçti.
100. yılKafkas İslam Ordusu Bakü’de
KİMLİĞİ TÜRK LİSANI TÜRKÇE
Bu Cumhuriyet’in başkanı ve Müsavat Partisi’nin lideri Mehmed Emin Resulzade 1884’te doğmuştu, 1955’te de Ankara’da vefat etti ve orada defnedildi. Azerbaycan’ın bütün bu dönem genç aydınları gibi edebi bakımdan Füyûzat akımına yakındı. İstanbul Türkçesini mükemmel yazar ve konuşurdu. 1918-20’de iki yıl içinde yönettiği Azerbaycan’da üniversiteyi kurdu. Gerçekten demokratik ve çokpartili cumhuriyet örneğini verdi. Alfabeyi Latinleştirdi. Milletin kimliği Türk ve lisanın adı Türkçe idi. 1905 Devrimi’ne aktif olarak katılmıştı. Stalin ile dosttu. Müteakiben İran Devrimi’ne katılmış ve İran Demokrat Partisi’ni kurmuştu. Bilhassa Rusya ve İran Türklerinin beynelmilelci bir siyasi eylem içinde oldukları dönemdi. Sayısız eserlerinde Kafkas problemlerini, Türk ulusçuluğunu ve Panturanizm’i ele almıştır.
Haberin Devamı
Doğru bir yaklaşım olarak onun gözünde Panturanizm sadece Türk halklarının kültürel birliği ve ruhi yakınlığıdır. 1922’de Stalin’in kendisini görevlendirdiği St. Petersburg’dan Finlandiya’ya kaçtı. İkiyüzlü politikayı anlamıştır. 1938’de Polonya’da idi. Mareşal Pilsudski’nin yeğeni Vanda ile evlendi. Vanda Hanım onunla Türkiye’ye geldi ve burada yaşadı.
100. yıl
MODERN TÜRKİYE SAVAŞININ BAŞLANGICI
Azerbaycan, bayrağı ve siyasi faaliyet itibari ile Birinci Cihan Harbi’nin hemen sonrasında geleceğin modern Türkiye’sinin gerçekleştireceği politikayı ve mücadeleyi başlatan ülkedir. Tabii, şartlar Müsavat rejiminin yaşamasına izin vermedi ama bu politika modernleşmeci ve laik tarafları ile yeni Türkiye’ye mülteci olarak taşındı. Türk halklarının bir tanesi cumhuriyeti yüz yıl önce kurmuştur.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
100. yılDÜNYA EKONOMİSİNDE 5. GÜÇ
BİR zamanlar İspanya, bugünkü Meksika’nın kuzeyinden Kanada sınırına kadar Pasifik sahiline hâkimdi. Misyonerler adeta insanları dine çağıracak bir manastırlar zinciri kurmuşlardı. Hac yolunun üzerinde San Francisco, Santa Barbara, Los Angeles, San Diego gibi yerleşmeler modern California’yı oluşturdu. Kıyılarda iklim iç kesimlere göre daha rutubetsiz, daha kuruydu ve tabii ki daha kuraktı. Bugünkü yeşil örtü o zaman yoktu. Şehirler kuruldukça, insanlar yerleştikçe ağaçlandırma başladı. Amerika’nın kuzeyinden ve merkezinden isale hattı çekildi. Bugünün Los Angeles’ı, Hollywood stüdyolarını, Beverly Hills’in zenginlerini barındırıyor. Tuhaf bir kader, malikânelerin hepsi el değiştiriyor. Adeta bizim Boğaziçi gibi. Buradan aristokrat çıkmıyor ancak geçici zenginler gözlemleniyor. Şüphesiz ki Amerika’nın zenginleri de var. Bu ülke bir kavimler göçünü takiben kuruldu ama pekâlâ Boston’ın Mayflower yolcuları, Teksas’ın petrol milyarderleri olsun her yerde yok. Genel manzara bu. Los Angeles deprem bölgesi olduğu için şehir merkezi hariç binalar ancak çift katlı ve o yüzden binalar bir tiyatro dekoru gibi süslenmiş.
Haberin Devamı
California dünya ekonomisinin beşinci ülkesi durumunda, dördüncü olmaya doğru evriliyor. Biz Amerika’nın geri kalanından ayrılsak ne güzel olur diyenler çoğalıyor. Ancak Pasifik’in öte yakasındaki devlere nasıl karşı duracaklar? Amerika’nın orta kesiminin kendine has fedakârlığı ve yurtseverliği bu tarafta pek görülmediğine göre nasıl bir savunma hattı oluşturacaklar? Daha da ilginci, bu kadar zengin bir ülke Trump’a oy vermiyor ama sağlık sistemini Obamalaştırmakta da pek de istekli değiller. Öyleyse kendilerine çok benzettikleri Batı Kanada’nın Vancouver eyaleti ile de gerçekten benzeştikleri şüpheli. Amerikan federalizmi kadar gerçek bir federalizm yok. Çünkü Amerika müspet ve menfi yönleri ile hiçbir yere benzemez.
Haberin Devamı
NE İSPANYOL, NE ALMAN TİYATROSU VAR
Bir sürü millet ve lisan bir arada ama biz bunların senteziyiz diyen sadece kendinin inanmadığı bir özlemi ifade eden Los Angeles İspanyolca konuşanla dolu. Ama ne tanınmış bir İspanyol tiyatrosu var ne de flamenko barları. Bir zamanlar bu coğrafyaya çok gelmiş olan Almanların yaratması beklenen zenginliğe rağmen ne Alman operası ne Orta Avrupa tipi bir tiyatro var. Var olan örneklere de kim gider belli değil. Herkes operaya gidemediğinden şikâyet ediyor, 800 dolar ücret az değil. Ama sanki daha ucuza olsa opera çatlayacak. Bütün imkânsızlıklara rağmen iki yüz elli kadar tiyatroyu barındıran İstanbul’u bu anlamda özleriz. Burada gezen para kum gibi, peki tiyatro nerede? Müziği çok seviyorlarmış, Los Angeles dışında başka nerede bulunuyor? San Francisco’daki operayı sevdik, Asya müzesini de. Yirmi milyonu barındıran Los Angeles’ta bunların muadili nerede derseniz, operanın dışında bazı şeylerin geri kaldığı görülüyor. Bir memleketin, dünyanın beşinci ekonomik gücü olsa da daha fazla üniversiteye, opera ve tiyatroya, doğudaki gibi daha büyük kütüphanelere ihtiyacı olduğu açıktır. Zengin, iklimi müsait kocaman bir ülke, kocaman bir kültürel patlamayı da temsil ediyor mu tartışmak lazım...
Semavi Eyice Hocaya veda
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Haziran 03, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
ÇARŞAMBA günü öğle namazında Türkiye sanat tarihçilerinin en ilginci ve verimlisi olan Semavi Eyice hocamız kalabalık bir cemaatle ebediyete uğurlandı.
Haberin Devamı
Semavi Eyice Hocaya veda
Hatırşinas bir düzenlemeyle Fatih Camisi’nin haziresinde Ali Emiri Efendi ve Halil İnalcık hocanın medfun olduğu parselde ebedi uykusunu uyuyacak. Vefatı sırasında Almanya’da bir konferansta olduğum için geç öğrendim ve cenazesinde bulunamadım. 3 Ocak 1924’te doğmuştur, Amasralıdır. Semavi Eyice hocanın bu mesleğe girenlerin arasında çok ilginç bir yönü vardır; daha çok bir Batılı gencinkini andırır. Kadıköy Saint-Louis ve Saint-Joseph Lisesi’nde o zaman ilköğrenim görmek mümkündü. Fransızcaya erken yaşta başlamıştı.
Semavi Eyice Hocaya veda
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
13 YAŞINDAYKEN ARKADİUS’U BULDU
İstanbul Üniversitesi arşivlerinde de kaydedildiği üzere Osmanlı döneminde Avrat Pazarı denen, Cerrahpaşa’da kadınların öteberi sattıkları bölgedeki Arkadius Sütunu’nun kaidesini bulmuştur. O devirde bu kaide tamamen ahşap küçük yapıların içinde kaybolmuş vaziyetteydi. Sora sora kaideyi bulan genç ise sadece 13 yaşındaydı. Elinde Ernest Mamboury’nin rehberi, Bizans sanatına ait kitaplar, İstanbul üzerine Fransızca makalelerle bu makalelerden tutulmuş notlar ve defteriyle şehri geziyordu. Küçük yaşta gezen Türklerin öncüsü sayılmalıdır. Orta tahsilini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı.
BERLİN BOMBALANIRKEN SANAT TARİHİ OKUYORDU
Harp yılları içinde 1943 sonbaharında, Avrupa’ya gitme kararını verdi ve ailesinin desteğiyle Almanya’ya gitti. 1944’te Viyana Üniversitesi’nde, 1944-45’te Berlin Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Berlin bombalandığı sırada elektriğin kesildiği, hiçbir ısıtılmanın yapılmadığı dershanelerde mum ışığında ünlü bilginlerden Bizans sanat tarihi okudu. Hatıratında bu feci sahneler kayıtlıdır. Gördüğü ve yaşadığı Avrupa barışı çoktan unutmuştu. Bombaların yıktığı yerler sadece taş yığınları değil artık inhitatı başlayan bir medeniyetin kalıntılarıydı. O ortamda Batı sanat tarihçiliğinin yöntemlerini kavramayı becerdi. 1945’te yurda dönerken elinde kitap dolu koca bir bavul vardı. Trende yer olmadığı söylendi ve o kitapları postaya verdi. Alman posta idaresi için iyi bir not, kitaplar evine ulaştı. Ana-babasının verdiği imkânlarla Avrupa eğitimini tamamlamıştı. Son eğitim yıllarını artık İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde tamamlamak zorundaydı. 1948’de mezun oldu. Daha o yaşta bilgisinin derinliği ve Batı bilim dillerine hâkimiyeti dolayısıyla asistanlığa atandı. Asistanlığı süresince, profesör E. Diez, profesör P. Schweinfurth ve profesör K. Erdmann’ın Almanca, profesör A. Gabriel’in Fransızca verdiği ders ve konferansları Türkçeye çevirdi ve notlarını yayınladı. Ortaçağla uğraşan sanat tarihçilerinin aksine Arif Müfid Mansel hocanın yanında Side kazılarına katıldı. Zaten 1952 yılında bu harabelerin içindeki Bizans yapıları üzerine bir tez hazırladı ve sanat tarihi doktoru oldu. 1955 yılında da doçentliğini tamamladı. O zaman herkes Avrupa’ya zorlukla giderdi. Harpte gittiği Almanya’ya 1958’de Humboldt bursuyla döndü. Bu arada İstanbul üzerine zaviyeler üzerine çalıştı ve 1964’te bu konuyla profesörlük takdim tezini sundu.
Haberin Devamı
400’Ü AŞKIN MAKALE VE KİTABI YAYINLANDI
Semavi hocayı duyardık, Karaman bölgesinde, Karadağ’daki manastır ve kiliselerde talebeleriyle uzun yürüyüşlere çıkar, tespitlerde bulunurmuş. Doğrusu İstanbul’da okumadığıma o zaman üzülmüştüm. Bizans sanatını ele alışı, kaynakları üzerindeki incelemeleri kendi şahsi gözlem ve buluşlarını kullanarak olmuştur. Bizans sanatına bakışını tenkit etmeye kalkanlar oldu. Onu milliyetçilikle itham ediyorlardı. Türkiye’de solculuk, kozmopolitlik, milliyetçilik çok ucuza ve cahilce yapıştırılan yaftalardır. Batı’da hiç kimse onun dört yüzü aşkın makale ve kitabını böyle yorumlamadı ve kullandılar. Ankara’da Tarih Kurumu’ndaki ve İstanbul’daki her konferansına gitmeye çalışırdım. Her seferinde de Türkiye’de herkesin bilmediği kaynakları işaret eder, görünmeyen yerleri tanıtırdı. Konstantinopolis’in topografyasını Wolfgang Müller-Wiener’e kadar ciddiye alan Batılı da pek yoktur. Onun gençlik yıllarındaki büyük Avrupalı Bizantinistlerin içinde bu şehre gelmeyenler hatta çok kısa gelenler çoğunluktaydı. Tabii ki Alfons Maria Schneider ve Bruno Meyer-Plath gibi istisnalar da vardı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
ÜNİVERSİTE ÇAĞINDAN ÖNCE ÂLİM ADAYIYDI
Semavi Eyice çok genç yaşlarında hatta üniversite çağından önce şehri adımlayan, tespit etmeye çalışan bir âlim adayıydı. Son gününe kadar da bu özelliğini kaybetmedi. Talihsiz bir göz ameliyatı yüzünden son on yılında artık kitaplarını ve resimleri kullanacak durumda değildi ama şaşılacak hafızasıyla neyin nerede olduğunu bilir ve okutturarak veya hatırlayarak konferanslarını verirdi. Bu dönemde onunla birkaç uzun TV sohbetimiz de oldu. Orada bile soran ve dinleyen konumundaydım. Epey şey öğrenmişimdir. Maalesef kendi dalının geleceği konusunda ekşimtırak intibalarla aramızdan ayrıldı ama belli olmuyor, bu memlekette kapkara bilgisizliğin yanında pırıltılı ve meraklı insanlar da her zaman çıkıyor. Ben Bizans araştırmalarının bile Türkiye’de geleceği, hem de parlak geleceği olacağına inananlardanım. Elverir ki gençlerin merakı Semavi Eyice’de olduğu gibi bombalar altındaki Avrupa’da okumaya gidecek kadar derin olsun. O zaman böyle verimli hocalar çıkar.
Osmanlı sanatını fark eden İranlılar
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Haziran 10, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
GEÇTİĞİMİZ hafta iki İranlı tezhip ve minyatür sanatçısı Maryam Khorrami ve Azam Eisazadeh’nin eserleri Sultanahmet’teki Türk İslam Eserleri Müzesi’nde teşhir edildi.
Haberin Devamı
Bu ilginç çünkü genellikle İranlılar Türk minyatürlerine ayrı bir dünyadan basit eserler olarak bakarlar.
Osmanlı sanatını fark eden İranlılar
Bu iki sanatçı farklı görüşte; yeni aydın akıma mensup, 18. ve 19. asır başındaki Osmanlı minyatür ve tezhip sanatının özellikleri ve kendine has karakterini fark eden, bunu takip edenlerden.
Osmanlı sanatını fark eden İranlılar
Safeviler devrinden beri İran’da gelişen minyatür sanatını ise çok iyi bildikleri açık.
İmparatoriçe Farah Pehlevi’nin kurduğu vakıftan beri bu dalda çalışan İranlı sanatçı çoktu. Sergi bunun bir örneğiydi.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Osmanlı sanatını fark eden İranlılar
Tekrarlanması yararlı olur.
AYIP; HEKİM DÖVÜLÜYOR
Osmanlı sanatını fark eden İranlılar
Birtakım adamların dövmedikleri doktor bey ve hanım, hemşire hanım, sağlık görevlisi ve onlar da yoksa hademe, kırmadıkları cam yok. Sorumuz ortada. Acaba bu rahatlama sağlık hizmetlerinin mükemmelliğinden mi ileri geliyor, yoksa “Bunlar size hizmet etmekle mükellef, işini yapmayan olursa haddini bildirin, bize söyleyin” düsturuyla etrafı dağıtmaktan mı ileri geliyor? Soruyoruz emniyet kuvvetleri nerede?
TV kanallarını taramaya başlayınız. Karşınıza muhtelif kareler çıkıyor. Birtakım adamlar ve hatunlar, “Evvelce hastane kuyruklarında canımız çıkardı, kötü muamele görürdük, şimdi her şey çok düzeldi, Allah razı olsun” diyorlar. Artık bıktıran bir reklam halini almaya başladı.
Öte taraftan da haberler; üstelik de bazılarını basındaki sansür yüzünden renkli camdan çok gittiğimiz hastanelerde öğreniyoruz.
Birtakım adamların dövmedikleri doktor bey ve hanım, hemşire hanım, sağlık görevlisi ve onlar da yoksa hademe, kırmadıkları cam yok. Sorumuz ortada, acaba bu rahatlama sağlık hizmetlerinin mükemmelliğinden mi ileri geliyor, yoksa “Bunlar size hizmet etmekle mükellef, işini yapmayan olursa haddini bildirin, bize söyleyin” düsturuyla etrafı dağıtmaktan mı ileri geliyor?
Haberin Devamı
HAYIRLI EVLAT!
“Yarım saattir dışarıda bekliyoruz. Ne diye buradaki hastayla oyalanıyorsun, işini yapsana” diye içeri dalan bir hayırlı evlat (!), doktor beyin ama tercihen gücü yettiği için doktor hanımın (Burcu Azapoğlu) yüzünü dağıtıyor. Ne de hayırlı evlat ama! Sorunlu hayatının acısını kadın doktor döverek çıkartıyor. Normal bir toplumda hapishaneden evvel tımarhanede uzun bir gözlem altında tutulması gerekir. Maalesef “Çelebim böyle olur bizde sağlık reformu dediğin” meseline uygun olarak kitleler kışkırtıldı ve bu sonuçlar ortaya çıktı. “Bu doktorlar size hizmet etmek için orada” meselesini yarı resmi ağızlar tekrarlıyor ve oy bekliyorlar. Sonra da Sağlık Bakanlığı, hekimler başta olmak üzere sağlık personelini koruyamıyor. Arızalı insanların hücumuna maruz kalıyorlar.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
TAVSİYE EDERİM
Ben şahsen mutlaka özel hastaneye gidenlerden değilim. Tanıdığım hekimlerin arasında çok mükemmelleri var, devlet hastanelerine de gidiyorum ve tavsiye ediyorum. Reklam olacak, hastanelerin ve hekimlerin isimlerini vermeyeyim. Bazı ahvalde ilk müracaat ettiğimiz semtlerdeki devlet hastaneleridir. Yaşım da doktor ve hastane ziyaretini gittikçe vazgeçilmez hale getirdiğinden birçok olayları duyuyor hatta şahit oluyorum. İstanbul’un bir kısım sekenesi hastaları hastaneye düştüğünde veya yaşı 90’a yakın bir aile bireyi hastanede vefat ettiğinde kapı-cam kırmayı, önlerine gelen hastane çalışanını dövmeyi ritüel haline getirdiler.
POLİS NEREDE?
Haberin Devamı
Soruyoruz emniyet kuvvetleri nerede? Ağzından çıkanı duymayan Sağlık Bakanlığı yöneticileri nerede? Bir sağlık bakanının tuhaf işlerinden biridir; hastanelerin üstünden T.C. rumuzunu kaldırmakla bu iş bitmiyor. Millete hizmet etmek için önce hastanene ve sağlık personeline sahip çıkacaksın. Tıpkı çocuklarımıza eğitim vermek için de her şeyden önce devlet okullarına ve öğretmenlerimize sahip çıkmak gerektiği gibi.
DÜRÜSTLÜĞÜN KİTABI
Osmanlı sanatını fark eden İranlılar
ALTAN Öymen Mülkiyelidir. Önemli bir eğitim uzmanı ve eski milletvekillerinden Hıfzırrahman Raşit Öymen’in oğludur. Ben tanıdığımda, ki 1960’lı yılların yılların başıdır, her gazetecide görülmeyen dil bilgisi ve dış dünya gözlemi özellikleriyle öne çıkmıştı. O yıllarda Metin Toker, Nilüfer Yalçın, Bülent Ecevit gibi seçkin gazeteciler grubu içindeydi. Sadece sütun sahipliğiyle değil, her yere girip çıkmayı, gözlemeyi, röportaj yapmayı, yani mesleğin işçilik yönünü de benimsemiş bu istisnai gençlerin meslek yolunda yükselişleri de farklı oldu. Bazısı gazetelerde kaldı, bazısı politikacı oldu.
Haberin Devamı
Altan Öymen ikisini bir arada yürüttü. ‘Değişim Yılları’, ‘Öfkeli Yıllar’ gibi gözlem ve çok iyi tutulmuş not ve belgelere dayanan kitapları yanında ‘Bir Dönem Bir Çocuk’ gibi sosyal tarihimizi anlamamıza yetecek kitapları da var. Bu sefer elimde ‘Umutlar ve İdamlar’ kitabı var. 1960-1961 devrim yıllarını anlatıyor. Hiç kimse fazla uzatmasın, bu dönem sadece 1.5 yıl. Etkileri daha uzun zaman sürmekle birlikte Türkiye çok partili demokratik hayata 1.5 yılda geri döndü.
Osmanlı sanatını fark eden İranlılar
DELİL KOYUYOR
Gelişmelerden çok kimsenin mutazarrır olduğunu söylemek mümkün ama darbenin iktisadi hayatı alt üst ettiği (ki etmemesi hiçbir şekilde mümkün değil) çok tekrarlanır. Ne var ki kazanç ve üretim hızı sarsılanların yanında işini yürütemeyenlerin abartılı inleme ve ağlamaları da bu edebiyata dahildir. Ama düzeni asıl altüst eden olay, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin birinci devresinden beri Türkiye siyasi hayatında bulunan zevatın gürültülü bir yargılanma sonunda mahkûm edilmesi, ardından gelen 3 idamdır. Bu idamlar bazılarının çok tekrarladığı gibi İsmet Paşa’nın arkasında bulunduğu bir tertip midir? Öymen buna “Hayır” diyor ve ortaya delillerini getiriyor.
Bizim kuşağın gözlediği bazı olaylar ve gruplar var ki 27 Mayıs’ın başında duranların tek başına hareket edemeyecek ve karar veremeyecek durumda oldukları açıktı. ‘Umutlar ve İdamlar‘ı Türkiye’nin 60 yıl önceki tarihini anlamak için okumak gerekiyor. Çünkü Altan Öymen aktif bir gazeteciydi ve Temsilciler Meclisi üyeliğinden beri (yani 28 yaşı itibarıyla) anayasayı hazırlayan; demokrasiye, dönüşe katılan siyasi kişiliklerdendi. Bu kitap ondan beklenen bir görevin dürüstlükle yerine getirilmesidir.
.Kazakistan: Bozkırın değişimi
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Haziran 17, 2018 01:285dk okuma
Paylaş
Kazakistan bozkırda doğan bir medeniyet; hâlâ göçebeliğin özelliklerini ve tarzını muhafaza etmelerine rağmen değişim yaşayan bir ülke. Değişim yaşayan bütün halklar gibi zarafetle uyumsuzluk, parlak bir zekâyla birlikte saflık, beceriklilik ve marifet yanında, beceriksizlik ve bilgisizlik yan yana görülüyor.
Haberin Devamı
BİR yıl içinde üç kere Kazakistan turu yaptım. Bundan yıllarca evvel Almatı’dan geçip Asitane’de iki gün geçirmiştim. Kazakistan benim kitaptan, hatırattan dinlemeyi tercih ettiğim bir ülkeydi. Doğrusu Özbekistan’ın ruhu ve rüyaları dolduran abideleri, Fergana Vadisi’nin özlenen bereketi Kazakistan’ı hep bertaraf etmeme neden olmuştur. Son 10 ayda ise 3 kere gittim, Almatı’yı, Çimkent’i, Yesi’yi (yeni adıyla Türkistan’ı) Ahmet Yesevi’nin türbesini doymaz gözlerle ve düşüncelerle inceleme ve düşünme tiryakisi oldum.
ASRIN ÜLKESİ
Kazakistan bozkırda doğan bir medeniyet; hâlâ göçebeliğin özelliklerini ve tarzını muhafaza etmelerine rağmen değişim yaşayan bir ülke. Değişim yaşayan bütün halklar gibi zarafetle uyumsuzluk, parlak bir zekâyla birlikte saflık, beceriklilik ve marifet yanında, beceriksizlik ve bilgisizlik yan yana görülüyor. Kazakistan asrın ülkesi. Bu kavmin istediği olsa da olmasa da şimdiden ismi kalacak bir yer. Sovyetler Birliği’nin ilk devirlerine kadar Orta Asya’nın en göçebe ulusuydu ve at göçebeliğiyle geçinen bir kavmin bütün özelliklerini taşırlardı. Rusya’nın sanayileşmesi ve Sovyet teknolojisinin ve ziraatının Kazakistan’a el atmasıyla birlikte Rus nüfus da geldi. Göçerlerin toprağa yerleşmesi kolay değildir. Âdetlerin kavgasını yaşarlar, aile yapısı sarsıntılar geçirir. Fakat Kazaklar galiba klasik aile bağlarını korumayı becerdiler. Ülkenin çevresi değişir, hatta umulmadık hastalıklar çıkar.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
SÜRGÜN GELENLER
Viyana Üniversitesi’nin ünlü tarihçilerinden bir müddet hocalığımı yapan ve her zaman dostluğunu hatırlayacağım müteveffa Prof. Walter Leitsch çocukluğunu Kazakistan’da geçirmiş. Daha doğrusu Alman istilası karşısında Avrupa Rusyası’nın sanayi tesisleri, bazı müzeleri, hatta âlim ve sanatçıları yanında, ırkî imha tehdidi altındaki Hitler Almanyası’ndan kaçan Yahudiler ve bunların aksine Almanlarla muhtemelen işbirliği yapacak Volga Almanları ve onların aksine Nazilerin imha etmesi tehlikesi altında bulunan Baltık ve Avrupa’daki Yahudi veya Yahudi karışımlı kavimler de tedbir için Kazakistan’a sürülmüştü. Genç Walter Leitsch orada Rusça öğrendi ve sıcak duygular beslediği Kazakları inceledi. Saf göçerlik hayata devam edebilir ama çok kötü olaylara da maruz kalabilir. Mesela toprağa yerleştirilenlerin arasında tüberküloz ve frengi salgını bile baş göstermişti. Alkol, Sibirya ve Orta Asya halklarının maruz kaldığı en önemli menfi alışkanlıktır. Bunu yeni dönemin kapitalizmi ve menajerlik disiplini bir ölçüde değiştirebilirse ne âlâ ama Kazaklar etrafa göre ciddi bir ulus.
Haberin Devamı
Kazakistan: Bozkırın değişimiİlber Ortaylı Kazakistan’ın güneyinde Otrar’da, Emir Timur’un 36 yıllık bir saltanattan sonra, 1405 Şubat’ında öldüğü topraklarda...
KAZAKÇA DUYULMUYOR
Parlamentodaki görüşmeleri televizyondan takip ettim. İç açıcı olmayan bir görünüm, bütün mebuslar Rusça görüşüyor. Parlamentoda dahi Kazakça duymak mümkün değil ama madalyonun öbür yüzü; bu derecede temiz, parlak bir Rusça ne başka halkların arasında (Ermeniler, Gürcüler ve Baltıklılar) ne de hatta Rusya dumasında bile duyulmaz. Belki Azerbaycan ve Kazan Tataristanı istisnasıdır. Bir çelişki, zamanla eriyip gitse de Rus dilini en iyi muhafaza eden eski Sovyetler Birliği üyeleri Türk halkları olacak. Ayakta kalmak, Sovyet rejimine intibak etmek için güzel Rusça öğrenmişler. Nitekim Türkçe ve İngilizce öğrenen kazak gençlerin de çok başarılı ve mükemmele adım atan cinsten olduğunu gördüm.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
ALLAH VERGİSİ COĞRAFYA
Kazakistan dünyanın en geniş topraklara sahip dokuzuncu ülkesi durumunda fakat nüfus itibariyle yoğunluğun en düşük olanlarından. Coğrafya çok değişik; güneydeki Tanrı Dağları ve Altay Dağları’nın dışında geniş bereketli ovalar hâkim ve insanlar buralarda yoğun tekniklerin kullanıldığı bir ziraat ve hayvancılık yapmaya lüzum görmüyorlar. Hudayinabit (Allah vergisi) az zahmetle kendiliğinden yetişen arpa, buğday, doğal enerji kaynakları zenginliği getiriyor. Sovyet coğrafyasının değişimi de en az sıkıntıyla geçiştiren ülkesi. Otoriter bir rejim yapısı var ama bunaltıcı ve gaddar hiçbir zaman olmadı. Kavim her şeye müsait, gürül gürül akan ırmakların, yeşil steplerin yanında çorak bozkır ve çöl de var. Tevfik Fikret’in Nef’i için yazdığı mersiyedeki gibi (Öyle bir nehr-i muazzam gibi cûş etmişsin / Fakat, eyvah, çorak yerde akıp gitmişsin!)
Haberin Devamı
ASTANA BİR KÜLTÜR ŞEHRİ
Kazakistan’da coşan, akan nehirlerin bir müddet sonra çölde buharlaşıp kaybolduğunu da görüyorsunuz. Bunları tutmak için şimdilik baraj ve suni gölet gibi tedbirler çok yavaş ilerliyor, demek ihtiyaç hissedilmiyor.
Kuzeyde inşa edilen yeni başkent Astana çok masrafa mal oldu. Bir maket şehir gibi ama bir kültür merkezi. Uluslararası Nazarbayev Üniversitesi, şehrin operası ve konser salonu işleyişleriyle ve verdikleri itibarla bütün şark âleminin çok üstünde. Bir milyonu geçen nüfusuyla eski başkent Almatı şaşılacak derecede kendine özgü eski Sovyet cumhuriyetlerinden, Moskova dahil hiçbirinde rastlanmayacak kadar cıvıl cıvıl hem garp kültürünün kurumlarını, hem hayat tarzınızı, hem de şarkı içinde barındıran bir şehir.
Haberin Devamı
NAZARBAYEV’İN ‘TURAN’I
Nazarbayev güneye önem veriyor, iki hafta önce imzaladığı kararname ile en güneydeki eyaletin adını Turan’a çevirdi. Başkent Çimkent ki 800 bin nüfusla üçüncü şehir iken ayrı bir özerk statü verilip eyalet başkenti Yesi yani şimdiki adıyla Türkistan oldu. Yesi’ye gittiğiniz zaman bir orta Anadolu şehrinin zenginleşme halini görüyorsunuz ama aynı zamanda da imkânsızlığını. Her zaman için bu şehrin ortasında Timur’un 1389 yılında yaptırdığı muhteşem Hoca Ahmet Yesevi Türbesi yer alıyor. Şehrin biraz ötesinde de Ahmet Yesevi’nin hocası olan Arslan Baba’nın türbesi ve camisi var. Bu masmavi çiniler, güney Kazakistan bozkırının ortasında bütün heybetiyle yükseliyor. Bir zaman çok tenkit edilmişti, Türkiye üniversiteyi neden Özbekistan sınırında, başkent Taşkent’in yakınına kurdu diye. Doğrusu üniversitenin çalışması konusunda büyük zorlukları vardı. Fakat şimdi isabetli karar olduğu anlaşıldı çünkü koca eyaletin yeni başkentinde tek üniversite Türkiye-Kazakistan ortak kuruluşu olan Ahmet Yesevi Üniversitesi. Kurumun geleceği de bunun için parlak. Bunu muhterem rektörle konuşmamızda tespit edebildik.
KUSUR DA VAR MEZİYET DE
Kazakistan coşan bir coğrafya; bu toplumun kusurları da var, her toplumda rastlanmayan meziyetleri de. İnşallah Nef’i’ye ithaf edilen şiirdeki gibi sönüp giden değil yoluna aynı coşkuyla ve bollukla devam eden bir ülke olarak yol alır. Galiba bütün Doğu coğrafyasında Türkiye’ye en yakın boyutlar gösteren üç ülkeden biri.
Kazakistan: Bozkırın değişimiKOLEKSİYONU DEMİRÖREN GALERİSİ OLMALI
GEÇEN pazar Fatih Camisi’ndeki dini törenden sonra Zincirlikuyu’ya defnedilen Erdoğan Demirören Bey’in basındaki bazı röportajlarda da belirttiği üzere zengin bir koleksiyonu vardı. Erdoğan Demirören hayat boyu sanat eserleriyle ilgileniyordu. Saint Benoît mezunudur. Yurtiçi ve yurtdışındaki kitap müzayedelerden derlediği nadir eserlerden oluşan bir kütüphanesi de vardı. Koleksiyonu ise kumaş, mobilya, sedef gibi objelerin, hat ve fermanların yanında asıl önemlisi; Batılılaşan klasik Türk resminin Hoca Ali Rıza, Osman Hamdi Bey, Halil Paşa, Şeker Ahmet Paşa, Hüseyin Zekai Paşa gibi ünlülerinden Zonaro gibi İstanbul’daki yabancı uyruklu ressamlardan ve Osmanlı Türkiyesi’ni resmeden yabancıların eserlerinden büyük tablolar içeriyor. Bu nadide koleksiyonun bir an evvel Demirören ismini taşıyan bir galeriye veya devlet galerisindeki bir seksiyonda toplanmasında tarihçiliğimiz ve sanat tarihçiliğimiz için büyük önem arz etiği açık. Başsağlığı dilediğimiz ailesini muhakkak güç bir görevin beklediği açık.
.Çok konuşulan en az tanınan Abdülmecid Han
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Haziran 24, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
25 Haziran 1861’de yani bundan 157 yıl önce Osmanlı tarihinin ismi en çok zikredilen ve şüphesiz en az tanınan hükümdarı Abdülmecid Han vefat etti.
Haberin Devamı
Daha 38 yaşındaydı. Bir yerde kaderi benzememekle birlikte IV. Murad ve II. Osman gibi tahtı ve hayatı genç terk edenlerdendi. Sultan II. Mahmud’un en yaşlı çocuğu Cemile Sultan’dı. Osmanlı Tanzimat asrının hem Garp hem de Şark kültürüne vâkıf, ilginç bir kişiliği olan Cemile Sultan’ın (kendi deyimiyle de erkek olsa kim bilir nasıl bir tarih bizi bekliyordu) Kandilli Kız Lisesi olan sarayı bile bir yeni asrın temsilcisiydi. Taht küçük kardeşi Abdülmecid’e kaldı.
Çok konuşulan en az tanınan Abdülmecid Han16.5 YAŞINDA TAHT
1823 Nisanı’nda doğan Abdülmecid Han tahta çıktığında (1 Temmuz 1839) sadece 16.5 yaşındaydı. Bizim tarihlerimiz bu genç padişahın 22 yıllık saltanatını çok basit ve toptancı bir şekilde değerlendirirler. Bir kısmı onu Tanzimat bürokratlarının elinde istedikleri gibi kullandıkları ve yeni devirdeki bürokratik reformlara bu yüzden karşı çıkamayan, zevk-u sefaya, haremdeki kızlara, eğlenceye ve içkiye düşkün bir padişah olarak çizerler. Bir kısmı ise birincilerin çiziminden hareketle Osmanlı İmparatorluğu’nda tüketimi arttıran, saraylar inşasıyla devleti borca batıran, başta İngiltere, Avrupa devletlerinin nüfusunun artmasını seyreden hükümdar olarak nitelerler. İkisinin ortasını bulmak zordur.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
DEMİRYOLU DÖŞETTİ
Tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu henüz Sırbistan’ın doğusundan başlayarak bugünkü Romanya’nın cenubunu bütün Bulgaristan’ı, Arnavutluk’u, Atina ve Korint dahil Preveze, Tırhala üzerinden Adriyatik ve Ege arasındaki bütün kuzey Yunanistan’ı, Kiklos adaları hariç bütün Ege adalarını, Girit’i, Kıbrıs’ı, bütün Suriye, bugünkü Irak, Filistin, Lübnan’ı, Arap yarımadasını, Hicaz dahil Umman’a kadar olan bölgelerini, Yemen’i, Mısır’ı, Trablusgarp’ı, Tunus’u içeriyordu. Demiryolu yoktu. İlk demiryolu Batı Anadolu’da ve Balkanlar’da Sultan Abdülmecid devrinde döşendi. Önemli hastanelerin bazıları vakıf statüsüyle hanedan üyeleri arasından ve ordunun eliyle teşkil edildi. Tıbbi personel yüzyıldan beri yetişiyordu. Ziraatta bazı bölgeler, yeni ürünlere geçti.
Haberin Devamı
OKULLAR AÇTI
İlkokullardan başlayarak kız ve erkek rüşdiyeleri (ortaokul), ilk erkek ve kızlar için açılan yüksek muallim okulları kurulması onun devrindedir. Üniversite kurulmaya teşebbüs edildi, muvaffak olunamadı, lakin üniversiteyi meydana getiren Tıbbiye, Baytar Mektebi, Orman Mektebi gibi kurumlar onun devrinde şekillenmiştir. Askeri mektepler yeniden düzenlendiği gibi, ordusu dağıtılıp yeniden kurulan bir ülkede kurmay eğitimine onun zamanında geçilmiştir. Vilayet nizamnameleri, belediye nizamnameleri, sağlıkla ilgili tedbirler ve kanunlaşmalar ya onun zamanında tamamlandı veyahut başlandı.
TELGRAFA GEÇTİ
Lise düzeyinde olmakla birlikte imparatorluğun iç ve dış idaresi için önemli memur yetiştiren okulların (Galatasaray Mekteb-i Sultanisi ve Mekteb-i Mülkiye) kuruluşuna Mehmed Emin Ali paşalar ve Fuat paşalar onun zamanında başladılar, Sultan Abdülaziz devrinde gerçekleşti, ikincisi tamamen onun eseridir, geliştirilmesi ise Sultan Abdülhamid devrine aittir. Nihayet telgrafın Osmanlı posta sistemine bütün askeri ve idare muhaberata geçişi onun zamanına aittir. Matbuat onun devrinde imparatorluğun milletleri arasında yayıldı. Sarayların inşası ise bir zaruretti. Topkapı Sarayı’nda 19. yüzyıl devleti ne temsil edilebilir ne de idare edilebilirdi. Üstelik devleti borca batıranlar saray inşaatı değil, doğrudan doğruya Kırım Savaşı ve Osmanlı-Rus Harbi’dir. 19. yüzyılın savaşı kolay bir cendere değildi.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
İNSAN SARRAFI
16.5 yaşında tahta çıkan bu genç padişahın belki de bütün hanedan üyeleri içinde görülmeyecek derecede bir insan sarrafı olduğu ve çalışma grubunu fevkalade yönettiği bir gerçektir. Cevdet Paşa ile Midhat Paşa’yı yani geleceğin kan düşmanlarını, Reşid Paşa ile Mehmed Emin Âli Paşa ile Ahmed Vefik Paşa ve Fuad Paşa’yı bir arada yönetmek, onların çalışıp eserler yaratmasını sağlayıp teşvik etmek onun marifetiydi. Padişah bu değerli çalışma arkadaşlarına icabında serbestiyet vermişti. Olgunluk ve insanı tanıyıp işe göre idare etmek, bu yaşta bir Türk çocuğu için bulunmaz bir meziyettir.
MODERN HAYAT
Saray hayatı onun zamanında modernleşti ve saraylardan sadece cahil kadınlar değil, okumuşlar da çıktı. 38 yaşında hayatı terk eden Abdülmecid Han’ın devrinde adi cinayetlerin dışında hiçbir siyasi idam infaz edilmemiştir. Dış dünya ile ilişkiler fevkalade ustaca yürütülmüştü ve kendisinden sonra kardeşi Abdülaziz Han devrine alaturka musiki yanında alafranga musiki, hüsnühat ve tezhibin yanında Batı resim sanatı, Garb musiki kuruluşları (mızıka-i hümayun) devredilmiştir. Tanzimat devrinin tarihi, hatta padişahların doğru tasnif edilmiş biyografileri dahil henüz yazılmamıştır. Bu bizim için çağdaş Türkiye’yi anlamaktaki en büyük noksanlarımızdan biridir. Abdülmecid Han da doğru değerlendiremediğimiz bir hükümdardır.
Haberin Devamı
Çok konuşulan en az tanınan Abdülmecid HanVERİMLİ GEÇEN BİR HAYATIN MÜZESİ
BU hafta 19 Haziran akşamı Rahmi Koç Müzesi’nde anlamlı bir kutlama yapıldı. Türkiye’nin yaşayan endüstri duayeni sayın Rahmi Koç, 60 yıl evvel Ankara’da Otokoç Otomotiv’de çalışma hayatına başlamış. İster sanatçı, ister akademisyen, isterse sanayici hayatında olsun, 60. yılını kutlamak ve ömür içindeki gelişmeleri değerlendirmek çok heyecanlı ve özgün bir olay. Çok kişi mesleğe başlangıç günlerini, 60 yıl sonra sağlıklı bir şekilde kutlamaya yetişemiyor. Uzayan ömür dolayısıyla doktora derecesini alışının 50. yılını kutlayan akademisyenler çoğalıyor ama herkese bu nasip olmuyor.
AZ BULUNUR
Sanatçılar arasında da sahne hayatının 50, 60. yılını kutlayanlar var ama kaç kişi? Sayın Koç düzenli, disiplinli bir aile ve çalışma geleneği dolayısıyla böyle bir tatlı güne rahat ulaşanlardan. Koç Holding bu uzun sürede (ama aynı zamanda da çok kısa zamanda) sade Türkiye değil, çevre ülkelerde de önemli işler başardı. 60 yıl evvelki Türkiye’de ticaret ve sanayi bırakınız Batı Avrupa’yı, birtakım Akdeniz ülkeleriyle, Lübnan gibi Ortadoğu ülkeleriyle ve Yunanistan’la mukayese kabul etmezdi. Bugün yerkürenin her tarafını el atan teşebbüslerin başında geliyor. Çalışanların sayısı kalabalık, üstelik bunlar bütün sektörlere dağılıyor. Ailenin vakıfları ve burslarıyla eğitim görenler etraftaki ülkelere göre önemli bir eğitilmiş menajer grubu oluşturuyor ve asıl önemlisi Rahmi Bey ve çocukları, merhum kız kardeşi Sevgi, Suna ve İnan Kıraç, Semahat Arsel Hanım’ın eğitim kurumlarında, kendi kurdukları müzelerde Türkiye’nin kültür hayatına el atıyorlar. Zengin Kuveyt ve Katar emirlikleri müzelerinde Sevgi Gönül’ün koleksiyonlarını takdirle anıyor ve kataloglarını ona ithaf ediyorlar. Bizzat Rahmin Bey’in kurduğu ve bu törenin tertiplendiği Haliç’teki sanayi müzesi etrafta kolay bulunan cinsten değil.
Haberin Devamı
Çok konuşulan en az tanınan Abdülmecid Han
NİCE YILLARA
Ancak Batı Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de böyle müzeler var. Üstelik Rahmi Koç Müzesi’nde oralarda bulunmayacak cinsten bazı parçalar da mevcut. Verimli geçen bir hayat var karşımızda. Koçlar siyaset bakımından da son zamanda şahsiyetli bir duruş gösterdiler ve gençliğin saygısını kazandılar. Bunlar Koç ailesinin mümtaz yönleri. Ülkemizin en kalabalık taraftarlarından olan Fenerbahçe, Ali Koç’u başkan seçti. Aile başta sıcak bakmadıkları bu işi sonunda kabul ettiler, iyi de oldu. Spor kulübü yöneticisi de yenilenmesi gereken bir tipti. Daha nice uzun çalışma yılları dileriz
Yıllardır çocuklara yaşatılanlar... Asrın yüzkarası
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Temmuz 01, 2018 11:435dk okuma
Paylaş
Çarlık Rusyası’nın yıkılışı sırasında yaşananlar... General Franco döneminde Falanjistlerin hastanelerden çaldığı bebekler... Yunan İç Savaşı’nda General Markos’çuların faşist işbirlikçi dedikleri köylülerden topladıkları, ‘sosyalist’ eğitim için Çekoslovakya gönderdiği ailesiz büyüyen çocuklar... Stalin yetimleri... Hitler’in cinayetleri... Ve şimdi de Donald Trump!
Haberin Devamı
BUGÜNLERDE İspanya’da halkı en çok meşgul eden konu Franco döneminde Falanjist militanların hastanelerden çalıp dağıttıkları bebekler. Kuşkusuz bebek hırsızları arasında o dönemin bazı tıbbi personeli önde geliyor. Böyle bir doktorun yargılaması öncesinde gösteriler patladı. İspanya’nın feci bir iç harp yaşadığı malum. Tıpkı II. Cihan Savaşı’ndan sonra Yunanistan’da, yine zamanında Çarlık Rusyası’nın yıkılışı sırasında yaşananlar gibi. İspanyol İç Harbi’ne toplum mühendisliği denen facia da karıştı. Hastanelerde babasız doğum yapanların sözde “ahlak dışı!” konumdan kurtulması için çocukları devlet otoritesine verilmekteydi.
Yıllardır çocuklara yaşatılanlar... Asrın yüzkarası
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
KİMLİK HIRSIZLARI
Bu bebekler düzgün ve durumu iyi olan Katolik ve milliyetperver ailelerinin içinde büyüyeceklerdi. Babası saklanan bir solcu olan kadınların çocukları da aynı akıbete uğramış ve yoksul ailelerin çocukları da. Bunların kimlikleri çalınmış oldu. Bugün dava mağdurları adalet istiyorlar. II. Harb öncesi ve sonrasında toplum inşaasına heveslenen rejimlerin en büyük ahlaksızlığı budur.
STALİN YETİMLERİ
Stalin’in 1930’lardaki terörü sırasında ana-babaları birlikte tevkif edilen, sürgüne giden veya idam edilenlerin çocukları yetimhanelerde, zor şartlarda toplandılar. Bunların sayısının ne olduğunu kestiremiyorum. Sağlıklı bir rakam da bulamadım. Ama önemli ve eski bir taşra şehrine ziyarete gittiğimde bana rehberlik yapan karı-kocanın ikisi de benden biraz yaşlıydı ve her ikisi de Stalin yetimleri denen takımdandı.
YALNIZ YETİŞKİN
Hiç şüphesiz ki en acı olay Yunan İç Savaşı’nda General Markos’çuların sağcı ve faşist işbirlikçi diye nitelenen köylerden topladıkları küçük çocukları Çekoslovakya’ya medeni ve sosyalist(!) bir eğitim için göndermeleridir. 40 küsur yıl sonra Yunanlılıkları sadece evraktan tespit edilen, tek kelime Yunanca bilmeyen bu insanlar; imtiyazlı kimlikleri kendilerinden çalınmış, yalnız yetişkinler olarak ortaya çıktılar. Hitler’in bu konudaki cinayetleri veya bazı istenmeyen unsurların çocuklarını toplaması, burada yer yetmeyecek kadar ayrı uzun bir konudur.
Haberin Devamı
ŞİMDİ DE TRUMP
Şimdi de Trump ve onun kafasındakiler mülteci çocukları kaçırmayı üstelik de göçü önleyici bir silah olarak kullanmayı düşünüyorlar. Edepsizliğin son kertesi. Beşeriyet sadece seyrediyor. Bir yığın mültecinin bulunduğu botlar sahiden hava şartları dolayısıyla mı battı, yoksa batırıldı mı? İnsan kaçakçıları satacak veya organ mafyasına teslim edecek küçük çocukları ele geçirmek için her şeyi yapabilirler. Biz insanlık tarihini yazarken son 1.5 asırla çok iftihar ediyor ve övünüyoruz. 50 sene sonra bu parlak asra kibar görünümlü bir cani, çocuk hırsızı ve katili asrı diye bakılabilir mi? Beşeriyetin bazı yaraları insanlığın “altın çağı”ndan bahsetmeyi imkânsız kılıyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
CÖMERT MAAŞLAR ÖDEYEN PATRON
Yıllardır çocuklara yaşatılanlar... Asrın yüzkarası
1930 doğumlu olan Şarık Tara, 40’lı yılların başında henüz 12 yaşındayken Türkiye’ye geldi. Rumeli kıtası imparatorluğun batışını hâlâ hazmedememiştir; ne orada kalan Türkler ne de bağımsızlığını alan yeni uluslar. Genç Şarık’ın ailesi imparatorluk henüz Balkanlar’dayken İstanbul’da okuyan, yetişen gruplardandı. Baba Saraybosna’nın Karadağ’da yaşayan grubundan. Anne ise Osmanlı fetih devrinin komutanlarından Yiğit Paşa’nın torunu. Şarık Tara eğitimine Karadağ’da başladı ama pek rahat bir ortam olduğu söylenemez, daha sonra İstanbul’a göçtüler. Dönemin bütün iyi yetişmek isteyen gençleri gibi bağımsız imtihan açan Teknik Üniversite’ye adım attı ve kısa zamanda tanınan bir inşaat mühendisi oldu.
Haberin Devamı
ÜLKELERİ BİRBİRİNE YOLLARLA BAĞLADI
Belki kısa istihdam döneminde edindiği tecrübeler ve gördüklerinden olacak inşaat sektöründe işçisine ve mühendisine cömert maaşlar ödeyen, primlerde savsaklamaya başvurmayan girişimcilerdendir. Yeni mühendislik yöntemleri uygulayabilmesi için Türk mühendislik eğitimi isteyen yurttaşlara imkân vermekteydi. Nitekim Türkiye mühendisliğini hızlı, düzgün yatırımlar vaktinde hatta daha önce bitirilen inşaatlarla, Rusya’da ve Balkanlar’da o temsil etti. Balkanlar’da ülkeleri birbirine bağlayan otoyollar, Moskova, Leningrad’da yükselen binalar Şarık Tara’nın şirketleri (ENKA) ve Türk mühendisliğini de rakipsiz hale getirdi. Bu ilginç ve tarihi bakımdan kesişemeyen iki çizgi ortaya koyar. Türk mühendisliğinin yatırımlar alanında kendini göstermesi II. Harb sonrasına kalmasa 10-15 yıl evvelinden başka bir gelişme meydana gelebilir miydi? Olsaydı verseydiyle tarih yazılmadığı gerçek.
Haberin Devamı
ENKA OKULLARI ONUN ESERİDİR
Türkiye’nin gelişmesinde eğitim ve şirketlerin bağdaşmaması da yatıyor. Şirket yönetiminin ve patronların yetişmesinde büyük işler başarılmasına rağmen hâlâ yapılacak şeyler var. Şarık Bey tıpkı Koç ailesi gibi Türkiye’de eğitimi üretim seferberliğinin başına koyan bir zihniyetteydi. Bugün için çok tutulan ve şüphesiz mühendislik ve işletmede hamleler yapılmasına yardımcı olan ENKA okulları onun eseri. İç ve dış bursları, sayısız bir özellik var ki o Türk mühendisinden, mühendis olmaktan ileri gelir. Kültürel hayatın ürünlerini tatmak için harcamaktan çekinilmez ama gösterişçi tüketim sınırlı hatta örtülü olmalıdır. İyi çalışabilmek için genç yaşta işe girişmeli ve disiplinli yaşamak lazımdır.
‘BEN BİLİRİM’İN YOK ETTİĞİ FON
Türk sanayisinin ve ticaretinin ayakta kalabilmesi için siyaset ve kültürel ilişkileri önemi büyüktür. Şarık Bey Balkan devletleriyle iyi ilişkiler içindeydi. Yunanistan ve eski Yugoslavya, parçalanmadan sonra da bu birliğin her üyesiyle ve bilhassa Rusya ile, son zamanlarda Rusya ile ilişkilerin geliştirilmesi, bu sahanın araştırmalarla desteklenmesi için cömert destekle bir fon kurdu. Maalesef fon dış ilişkileri o dönemdeki Dışişleri Bakanlığı’nın “Ben bilirim, ben yönetirim” zihniyeti dolayısıyla muvaffak olamadı ve yürümedi. Oysa bilhassa gerilimli bir diplomasi ortamında etkin iş çevreleri ve kitleleri büyüleyen sanatçılar her zaman diplomatların yeniden inşa faaliyetlerine yardımcı olabilirler. Şarık Bey buna dikkat etmişti. Kısa zamanda büyüyen ve üçüncü nesle sağlıkla intikal eden holdinglerimizden birinin kurucusu olarak bu hafta ebedi yolculuğuna çıktı.
ÇALIŞANINI YETİŞTİREN UZMAN YATIRIMCIYDI
Binlerce işçisinin içinde iki veya üç nesilden beri rahat bir hayata ulaşan ve ENKA kurumları sayesinde okuyan gençlerin ve bu sayede bu kurumdan ekmek kazananların sayısı hayli kabarık. Şüphesiz ki burslarıyla okuyanların içlerinde yerküreye dağılanlar da var. Çalışanını ve araştırmacısını yetiştiren uzman yatırımcıların sayısı arttıkça o memlekette sanayinin yoluna girdiği açıktır. Şarık Tara bu karakterde öncülerdendi.
.Cezayir gerçeği
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Temmuz 08, 2018 01:024dk okuma
Paylaş
Dünyanın geniş petrol yataklarından birine sahip olan ülkede, tarım yapılabilecek ve göçebelik dışında yaşam sürülebilecek alan yüzde 20’ye bile ulaşmıyor. Ama Cezayir iç savaşı ustalıkla durdurduktan sonra aklı başında bir laik yönetim uyguluyor ve fert başına milli gelir hemen hemen 2002’den bugüne 8 misli artıyor, 9 bin dolar civarına ulaşıyor.
Haberin Devamı
CEZAYİR Temmuz 1962’de Fransa’dan bağımsızlığını aldı. Bu, o ülkenin tarihinde devlet olarak ilk doğuşu değildir. Aynı adla Batı Akdeniz’de İstanbul’dan uzak bir deniz eyaleti olarak (Cezayir-i Garb Ocakları) adıyla üç mümtaz eyaletten biri olarak Yavuz Sultan Selim devrinden beri Osmanlı İmparatorluğu içindeydi. Yalnız dikkat edelim, bu Kırım Hanlığı ve Erdel Krallığı gibi yarı müstakil statüde yani mümtaz bir eyalet olarak kurulmuş olması demektir. Mümtaz eyaletlerin merkezin politikasına uygun bir şekilde dış devletlerle elçilik münasebeti bile vardı. Askeri bakımdan kesin bir şekilde merkeze raptedilmişlerdi. İlk beylerbeyi aynı zamanda kaptan-ı deryalığa da tayin edilen Barbaros Hayreddin Paşa’dır. Cezayir donanması aynı zamanda o tarihlerde devletlerin resmi bir yardımcı gücü olan korsan deniz kuvvetini oluştururdu. Burada da dikkat edelim, korsanlık deniz haydutluğu demek değildir. Nitekim Amiral Drake, Kraliçe Elizabeth’in önemli korsan amiraliydi. Merkez devletinin bilgisi ve emirleri dışında başına buyruk hareket edemezler, düşman devletleri istedikleri gibi yağmalayamazlardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
FRANSA’NIN SÖMÜRGE DÖNEMİ
Resmen 1830 Emir Abdülkadir’in isyan dönemi de sayılırsa 1844’e kadar Cezayir, Fransa’ya boyun eğmedi. Bundan sonra Fransa’nın tam bir kolonizasyonu ve sömürge dönemi başladı. Cezayir’in Fransa’nın sömürgeci daha doğrusu onu Fransız anavatanın bölünmez parçası olarak gören tutumu bir yandan da anavatanın denizaşırı parçası olarak bellediği Cezayir’in hakiki sakinlerini devamlı dışlaması, kültürlerini ve dillerini saf dışı etmeye çalışması (ki Arapçayı öğrettirmemekte bir hayli başarı gösterdi) yerli halkın aydınlarını ayaklanmaya sevk etti. Bir bakıma Fransız milliyetçilik politikası Kuzey Afrika’nın bu Akdeniz kozmopolitizmine yatkın insanlarına ters bir bilinç kazandırdı.
ÇOK KANLI VE UZUN SÜREN SAVAŞ
Cezayir gerçeği
Cezayir Harbi çok kanlı ve uzun sürdü. İsyan her yere yayıldı. Geniş kitlelerin infazıyla sonuçlandı. Bu nedenle Cezayir’de Fransız diline olan bağlılık kadar Fransız tavrına ve milliyetçiliğine de gayet sert ve haşin bir tepki el’an devam etmektedir. Zamanlar neyi gösterir, bilinmiyor. Uzak vilayetleri merkez eyaletlerin dışında oldukça müstakil bırakmak, yıllık matbu bir vergi almak, silahlı kuvvetlerini kontrol etmek şartıyla bu statüyü vermek Osmanlı politikasına uygundur. Cezayir uzak bir bölgeydi. Fakat burada yine ilginç bir yapılanma vardır. Cezayir, Tunus ve bugünkü Libya’ya (Trablusgarp) giden yeniçeri statüsündeki kontrolcü kuvvetler klasik Balkan devşirmeleri olmayıp Anadolulu Türk çocuklardı. Mesela zabitlerin lakaplarında da bu görülür; beyliceli, şişko vs gibi. Bu kul sınıfı ister istemez Anadolu’ya bağlı kaldılar ve ilişkiler 19. asırda bile devam etti. İmparatorluğumuzun büyük amirali ve reformatör Cezayirli Hasan Paşa veya 19. asrın büyük sadrazamı Tunuslu Hayreddin Paşa bu gibi büyük şahsiyetlerdir.
Haberin Devamı
8 MİSLİ ARTAN BİR MİLLİ GELİR
Cezayir gerçeği
Cezayir 2 milyon 400 bin kilometreye varan yüzölçümüyle bütün Afrika’nın en geniş devletidir. Dünya sıralamasında da ilk dokuza giriyor. Nüfusu ise Moğolistan kadar az olmasa da bu yüzölçümüne göre azdır. Şu anda 40 milyon civarı insan yaşıyor. Ne var ki dünyanın geniş petrol yataklarından birine sahip olan bu alanda tarım yapılabilecek ve göçebelik dışında yaşam sürülebilecek alan yüzde 20’ye bile ulaşmıyor. Üstelik son 20 yıldaki çölleşme genel dünya çölleşmesinin kendini adım adım hissettirdiği bir saha. Cezayir iç savaşı ustalıkla durdurduktan sonra aklı başında bir laik yönetim uyguluyor ve fert başına milli gelir artıyor. Ne var ki bu hızlı artışlarda (hemen hemen 2002’den bugüne 8 misli arttı, 9 bin dolar civarında) ekseriyetle görüldüğü gibi baskın bir gelir farklılaşması da birlikte ortaya çıkıyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
SOĞUKLUĞU ÖZAL AZALTTI
Bağımsızlık savaşının en kızgın savaşında Demokrat Parti hükümetinin dışişleri grubu birçok bilmişlik gösterdiler. Kıbrıs politikasında bizi destekler görünen Fransa’yı gücendirmeyelim diye Cezayir’e sırtımızı döndük. Bu Türk halkının umumi anlayışına uygun değildi. Nitekim Cezayir’e giden ilk elçimiz Semih Günver’in hatıratında da görülüyor. Devlet erkânının soğuk duruşuna rağmen bir deniz kuvvetleri birliğinin şehri ziyareti ve abideye çelenk koyuşu, bütün Kasbah’ın destek nümayişine ve alkışına sahne olmuştu. Bu nedenle Özal’ın bizzat oraya giderek, Cezayir Millet Meclisi önünde resmen özür dilemesi manasız bir soğukluğu da azalttı.
Haberin Devamı
GENÇLERİNE İMKâN SUNALIM
Bugün Cezayir’de inşaat sektörüyle başlayan bir patlama var. Türkiye aktif rol alanlardan biri. Osmanlı devri eserlerinin restorasyonunda da görev alınıyor. Bunlar yeterli değil. Asıl önemlisi kültür politikasıdır. Cezayir hatta ikinci değil birinci derecede Fransızca kullanır. Aydın sınıflar için Fransızca önde geliyor ama burada da yaş grupları arasındaki fark ortaya çıkıyor. Gençliğin Fransızcayla ülfeti fazla değil ve gittikçe eriyor. Eğitim konusunda problemleri olan bir ülke. Yüksek tahsil konusunda Cezayirli gençlere imkân sunmalıyız. O ülkede lise öğretmenleri halen güçlü. Onlardan da fen derslerinde yararlanmalıyız. Buraya daima ülkeye uyum sağlayan ve Fransızca bilen büyükelçi ve diplomatlar yollamalı. Sayın Büyükelçimiz Mehmet Poroy ve eşi de bu tür temsilcilerdendir. Batı Akdeniz’deki bu güzel ve bize yakın ülkeyle gönül bağlarını kurmakla alelade bir diplomatik ilişki ve ticari çıkar olarak görülmemeli.
Haberin Devamı
HER AVRUPALI AYNI DEĞİL
Cezayir gerçeği
İSVEÇ milli takımındaki oyuncu Jimmy Durmaz’ın faulünden sonra kazanılan serbest vuruşla Almanya maçı kazandı. Futbolseverlerin içindeki arızalı tipler her yerde yaygın. Durmaz ve ailesi ölüm tehdidine bile maruz kaldı. Milli takım futbolcularını alenen haşlayan Almanya Başbakanı ve sarayına çağırıp tehdit ettiği açık olan Almanya Cumhurbaşkanı’nın aksine İsveç kabinesinin Sosyal Hizmetler ve Spor Bakanı Annika Strandhall ise meclise gittiği gün Durmaz’ın 21 numaralı formasını giydi ve onu desteklediğini gösterdi.
Cezayir gerçeği
“Avrupalı” deyip bir kefeye koymayın. Annika Strandhall de Avrupalı, berikiler de Avrupalı ama arada anane, görgü ve insanca davranış eğitimi farkı var.
İhtiyar’ da darbeyle karşı karşıyaydı
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Temmuz 15, 2018 01:055dk okuma
Paylaş
İhtiyar padişah ilk defa darbeci bir fırkayla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. asırdan beri darbe yapan çoktu. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in birinci defa tahttan inişi, Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan inmeye zorlaması gibi olaylar da bu darbe geleneğinin içinde yer alır ve yeniçerilere dayanır.
Haberin Devamı
1914 Temmuzu’nda devletler ve milletler çılgınca çığlıklarla yeni pembe ufuklara bakıyordu. Bazıları Avrupa hâkimiyetinin ellerine geçeceğini, bazıları ebedi düşmanlarının bertaraf edileceğini düşünürken Rusya’nın ne olduğunu bilen Ruslarının dahi umut yeşertecek dallara tutunduğu açıktı. Ünlü tarihçi George Vernadsky bile savaşın bitiminden sonra daha demokratik ve gelişime açık bir Rusya’nın doğacağını, bazıları ise gelişen bilim ve sanatın yeni bir dünya ve yeni bir Rusya yaratacağını hesaplıyordu. Bu savaşın her şeyi bitireceğini düşünen Kont Witte gibileriyse, seslerini duyuramadılar. Osmanlı İmparatorluğu istemeden girdiği savaşı 4 yıl sürdürdü, tükendi ve tüketti. Savaş döneminin padişahı 1909’dan beri tahtta olan Sultan V. Mehmed Reşad idi.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
DÜŞEN KILICINI HAVADA KAVRADILAR
İhtiyar’ da darbeyle karşı karşıyaydı
Tahta çıkışını devlette âdet olduğu üzere, dışarılarda olduğu gibi taç giymeyle değil kılıç kuşanma töreniyle yerine getirdi, lakin hükümdarlığına biat merasimi alelacele Harbiye Nezareti’nde olmuştu, bazıları bunu çok uğurlu telakki etmediler. Gençken çok yakışıklı olan fakat bu ileri yaşlarda artık şişman ve hantal bir hale gelen padişahın mutat kılıç kuşanması zor oldu. Kılıcın yere düşmesi bir uğursuzluk addedilir, o sırada yanında bulunan, İttihatçıların ayaklanan Şerif Hüseyin’e karşı tayin ettiği, aynı sülalenin üyesi, son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa aniden müdahale ederek kılıcı kavradı ve kuşattı. Bu tatsızlığı önlediği için Sultan Reşad kendisine çok müteşekkir kalmış.
TÜRKİYE TARİHİNDE GÖRÜLMEYEN ÖRGÜT
İhtiyar padişah ilk defa darbeci bir fırkayla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. asırdan beri darbe yapan çoktu. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in birinci defa tahttan inişi, Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan inmeye zorlaması gibi olaylar da bu darbe geleneğinin içinde yer alır ve yeniçerilere dayanır, lakin ilk defadır ki asker-sivil, ciddi olarak örgütlenen ve modern Türkiye tarihinde görülmeyecek derecede üyelerin birbirine bağlı oldukları ve bir şiar etrafında toplandıkları örgütle karşı karşıyaydı.
Haberin Devamı
SOFRASINDA EN BASİT YEMEKLER
Hem eski rejimin taraftarları hem de yenileri onu sevimli ve denileni yapan bir amca gibi gördü. Türklerin padişahı çağdaş anayasal monarşilerde görülmeyecek derecede temsili bir görünüm kazanmıştı. Yürütme hükümetin elindeydi ve hükümet 31 Mart’tan sonra belirsiz bir biçimde kabinenin içindekilerden çok dışarıda kalanlar tarafından kontrol ediliyordu. Sultan Mehmed Reşad sarayın israfı(!) sloganlarından dolayı bazen aşırı tasarruf tedbirlerine giriyordu. Veliaht dairesinin sıvaları bile dökülmesine rağmen tamir isteğini “Şimdilik dursun” diye reddetti. Savaş içinde sofrasında en basit yemek yenen saray Dolmabahçe’ydi. Teşrifatta eskiden beri âdet olan etek öpmeyi rahatsız bir şekilde “etme” diye istemediğini belirtirler ama öbür taraftan da saray sofra adabı içinde yemeğin lezzetine aykırı olarak görülen Enver Paşa’nın bamya ile birlikte su içmesini “Enver Paşa dediklerine bakın bamyayı suyla içti” diye tahfif ettiğini başkâtip Ali Fuat (Türkgeldi) hatıratında belirtiyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
MESNEVİ EĞİTİMİYLE FARSÇA ÖĞRENMİŞTİ
İhtiyar’ da darbeyle karşı karşıyaydı
Kendisi içine kapanık, mütevazı dindar bir hayat sürüyordu. Yabancı dilleri bilmediği, bu konuda fazla okumadığı gerçek ama hiçbir şey bilmediği doğru değil. Osmanlı hükümdarlarının ve saray mensuplarının biyografileri iyi yazılmış değil. O kadar ki bazen kişiliklerinin tersine tasvirler en çok okunan tarih kitaplarında ve tabii bunun ardından gelen okul kitaplarında yer alıyor. Bohupal Maharanası İstanbul’a geldiğinde (Bohupal hükümeti Hindistan Kral Neabeti içinde yarı bağımlı ve kural olarak hep kadın üyelerin yönettiği devletti), Sultan Reşad’ı ziyaret etti, tercümanla görüşüyorlardı. Maharana hareme geçmek ve oradakileri ziyaret etmek isteyince erkek tercümanlar aradan çekildi, padişah refakat ettiği hükümdarla Farsça konuşmaya başladı. Zengin bir Farsçaydı, şehzadeliğinde Mesnevi eğitimiyle öğrenmişti. Hemen hiçbir resmi ve tarihi kaynak bundan söz etmez. Alman imparator ve imparatoriçesini, Avusturya-Macaristan imparator ve imparatoriçesini hep veliahtla karşıladı. Bu uygun bir protokol değildi. İki ihtiyarın yani veliaht Vahideddin Efendi ile bu görevin yerine getirilmesi sarayın eski bir dünyada kaldığının göstergesiydi. Oysa sarayın içinde de yetişen ve gerektiği biçimde yabancı diller öğrenenler de vardı. Tek yenilik Avusturya imparatorluk çiftini kaldırımların iki tarafına sıralanan kız öğrencilerin tezahüratla selamlaması olmuştur.
Haberin Devamı
KÛT’ÜL AMÂRE GAZİLİK UNVANI
Padişah gazi unvanını hak etti, çünkü Gelibolu ve Kût’ül Amâre zaferleri onun zamanında kazanıldı. Galiçya’daki kolordumuz kendinden bekleneni fazlasıyla yerine getirdi, hatta buna 1916 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın Bitlis ve Muş’u bir müddet için istirdadı da dahildir. Çanakkale şehitleri için yazdığı şiirin onun olmadığı, bir başka şairin kaleme aldığı tekrarlanır. Bunu doğrulayacak edebiyat tarihi bilgisine tarihçilerin hiçbiri sahip değil zaten şiirin padişaha mı ve yoksa meçhul şaire mi ait olduğunu tespit edecek stilistik bilgisine, 20. yüzyıl Türk edebiyatı alanında kimse sahip değil.
BASTONUNU UNUTTU: EYVAH FELAKET...
Haberin Devamı
Yaşlı padişah temmuz başında vefat etti. Yerine geçen diğer biraderi VI. Mehmed Vahideddin aynı yılın şubatında ölen sabık padişah II. Abdülhamid’le arası daha iyi olan bir kardeşti. Bazı yönlerini eksik de olsa ondan tebarüz etmişti. İyi hukuk bilirdi, şurası bir gerçektir; savaşın son yılında Almanya ve Avusturya-Macaristan’a yaptığı gezide yaver olarak Mustafa Kemal Paşa’yı seçmişti. Doğrusu uzun gezide ikisi birçok konuda iyi anlaştılar. Vahideddin imparatorluğun son kılıç alayına çıktığı gün şehrin bu tören dolayısıyla bombalanmayacağını umut ettiğini söyledi. Padişah Dolmabahçe’ye geçeceği çatanaya binmesi söz konusu olduğunda “Eyvah felaket” dedi, bastonunu unutmuştu. “Felaket” sözü de bir uğursuzluk alameti sayıldı. Mütareke günleri yakındı, 3.5 ay sonra Mondros Mütarekesi imzalandı ve 1922 Kasımı’nda da tahtını ve memleketi terk etti. Mütareke dönemi boyunca son Osmanlı padişahının gerçek hâkimiyet alanı, Murat Bardakçı’nın “Şahbaba” adlı biyografisinde belirtiği gibi Aksaray ve Bebek karakolları arasındaki İstanbul’du. Tabii ki devletin bakanlıkları, ordusu, dışarıdaki elçilikleri vardı. Başkentte de yabancı elçilikler vardı ama işgal İstanbul’unu yönetenler ön planda işgalcilerin yüksek komiserleriydi ve memleketin her kurumu kontrol altındaydı. Ancak 1919 sonlarından itibaren işgal kuvvetleri bu memleketin idaresini elde tutamayacaklarını anladılar.
YİNE BENZER HADİSE
İhtiyar’ da darbeyle karşı karşıyaydı
BU sefer devletten değil özel şirketten gelen bir çarpıklık. Bütün sorun Türk milletinin halen müzikal bir millet olamayışında. Klasik Türk musikisinden bahseden ve onu sevenlerin sayısı klasik Batı musikisini sevenlerden daha az. Tabii ki her evde ciddi bir eğitime adım atılmasını gerektiren klasik Batı musikisi küçük bir kitleyi üstelik sathi bir şekilde meşgul ediyor. Tanzimat’tan beri ve fakat Cumhuriyet’te çok daha geniş tedbirlerle bunun tanıtılması ve sevdirilmesine çalışıldı. Dünyaca ünlü sanatçılarımız çıktı. Fazıl Say tamamıyla Türkiye’nin ürünü. Cebeci Konservatuvarı’nın yetiştirdiği müzisyen bir ebeveynin bize hediye ettiği dâhi. Ne olduğunu anlamanız için Zürih gibi, Tel Aviv gibi, Londra gibi müzik başkentlerine gidip bir konserini takip ediniz. Kalabalık bir hayran kitlesi onun yolunu gözler. Bu son davranışlarla çilekeş Türk milleti hak etmediği bir yaftayı daha yiyor. Şu musiki etkinlikleriyle uğraşanlar, devlet-özel sektör mensubu olsun biraz kendilerine gelmeliler.
Kıbrıs’ta 44 yılda çok şeyler değişti: Artık Türk varlığı şart
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Temmuz 22, 2018 01:436dk okuma
Paylaş
Kıbrıs artık stratejik önemi olan bir adadır. Suriye’de Rusya’nın yerleşmesi, İngiltere’nin adadaki üsleri, Akdeniz’de dolaşan üstün teknikli Amerikan filosu Kıbrıs’taki Türk varlığını gerekli kılmaktadır. Müdahalenin 44. yılında bunun üzerinde durmalıyız. 44 yılda çok şeyler değişti. Değişen dünyayı, Türkiye’yi ve Kıbrıs’ı anlamak lazım.
Haberin Devamı
9 Eylül 1570’te, II. Selim devrinde vezir Lala Mustafa Paşa’nın serdar, donanmanın serdarının ise Piyale Paşa olması ile Kıbrıs’ın kuşatılması ve adanın Venediklilerden Türklerin eline geçmesi mümkün oldu. Türkiye’de her zaman yazılı tarihin arkasında bir de meyhane tipi tarihçilik vardır. Güya Naksos Dükü tayin edilen Joseph Nasi, II. Selim’i bu konuda ikna etmiş ve Kıbrıs şaraplarının çeşnisi padişahı bu sefere sürüklemiş. Evvela; Joseph Nasi’nin diplomatlık görevi kendisinin Portekiz’den ve İtalya’dan Osmanlı ülkesine göç etmesinden evvel başlar. Gerçekten para hareketlerini iyi izleyen bir bankerdir. Akdeniz’deki donanma sahibi devletlerin gerçek yapılarını, iç ve dış politikalarını iyi tanırdı. Osmanlı Devleti ise Fatih ve Muhteşem Süleyman devirlerinde Ege adalarının fethini tamamlamakla birlikte Venedik’in elindeki Girit ve Kıbrıs alınmamıştı. Oysa bu iki ada Akdeniz’in kuzeyindeki güçlü devletlerden olan Osmanlı’nın güneydeki daha güçlü konumu için bir tehditti. Cezayir, Kuzey Afrika ve Mısır, Osmanlı Devleti’nin elindeydi. Fas Sultanlığı’yla sıkı bir ittifak ilişkisi vardı ve ticari yollar Venedik ve Kıbrıs’ın kontrolü altındaydı. Sefer kaçınılmazdı.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
AKDENİZ TARİHİNİN EN KARIŞIK SORUNU
Kıbrıs; tarih boyunca medeniyeti ve gelen halklar nedeniyle de Akdeniz tarihinin en karışık sorunlarından biridir. Ama adadaki Helen hâkimiyeti mutlak bir egemenlik değildi. Yunan dilinin kullanılması keyfiyeti ise beynelmilel bir anlaşma aracı olduğu için doğrudur. Kıbrıs bu tarihten sonra Türkler tarafından kolonize edildi. Getirilen Türk grupların etnojenesi üzerinde en doğru bilgiye sahibiz. Bütün 16. yüzyıl yazışmalarımız ve mühimme defterlerimiz, yerleştirilenlerin Toroslar’da hem birbirleriyle aralarında, hem de devletle sık sık itilaf çıkaran göçebe Türkmenler olduğunu gösteriyor. Yaşamlarındaki kendi başına buyrukluk ve dini alanda taassuptan uzak ilk şamanlık devirlerine yakın duruşla göze batan bir kitleydi. Halen Kıbrıs’ta kullanılan Türkçe, yüzyıllık İngiliz iktisadi, idari hâkimiyetini, adadaki Rum komşular kelime haznesi olarak ifade ettiği halde ön planda bu Türkmen aşiretlerinin ve lehçelerinin özelliklerini ve yapısını taşır.
Haberin Devamı
YUNAN EOKA ÇIKTI ÇATIŞMALAR BAŞLADI
Kıbrıs’ta 44 yılda çok şeyler değişti: Artık Türk varlığı şart
Kıbrıs Rusya’ya karşı Mısır’daki İngiliz hâkimiyetinin ve Süveyş Kanalı’nın bir bekçi üssü olarak bu Britanya İmparatorluğu için önemliydi. Berlin Kongresi’nde Rusya’nın ve Avusturya’nın aç gözlü politikalarına karşı zor durumdaki Osmanlı’yı daha kolay ikna ettiler ve hâkimiyet Osmanlı’da, idare kendilerinde olmak üzere işgal ettiler. Bu geçici işgal güya 1920’lerde bitecekti. Plebisitin yapılmaması ise Britanya ile Osmanlı imparatorluğu Birinci Dünya Harbi’ne girerken karşı cephede yer aldıklarından Britanya’nın işgali ilhaka çevirmesi diye izah edildi. Her halükârda ada Türkleri ve Rumlar birbirlerine girmeye başlamışlardı, henüz silah kullanılmadı ama silah kullanılması için 1950’lerde Türkiye’de kamuoyu ve Kıbrıs Türk halkının Yunanistan’ın ilhak taleplerine karşı çıkmaya başlaması yetti. Yerli Kıbrıs Türkleri Yunanların EOKA’cı hareketlerine karsı Britanya gücünü desteklemeye başladıkları anda çatışmalar ortaya çıktı. Türklerin ve Helen unsurun anlaşması ise mümkün değildi. Dünyanın bu parçasında azınlık unsura tahammül edilmez. Bu yıllarda Türkiye’de “Ya taksim ya ölüm” sloganları geçerliydi. Yunanistan Türklerin adada harekete geçmesiyle paniğe kapıldı. EOKA Türk unsurun Britanya polis ve idaresine teslim olmasını yoksa ölümle cezalandırılacağını ilan etmişti.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
FRANSA’YA DESTEK GİBİ LÜZUMSUZ HATA
Nitekim siyasi suikastlara başladılar. Siyasi suikastlar Türk polis birliklerinin çok dışına yayılmaya başladı. Türkiye o tarihte henüz kendisinden beklenmeyecek bir cesaretle adaya müdahale etmek ihtiyacını hissetti. Burada bir tutarsızlık vardı. Bir yandan cesurane kararlar alınır, hatta adaya bir büyükelçi (Burhan Işın) temsilci olarak gönderilirken öbür taraftan da sözde diplomatik manevrayla güvenlik konseyi üyeleri kazanılmaya çalışılıyordu. Nitekim bu sıralarda Cezayir konusunda Fransa’nın desteklenmesi gibi lüzumsuz bir hata da işlendi.
HUKUK VE POLİSLİK OKUMANIN NEDENLERİ
1959 rejimi yani Zürih ve Londra anlaşmalarıyla ortaya çıkan ve Kıbrıs halkının yüzde 70 Rum, yüzde 30 Türk temsilciler tarafından idare edilmesini federal sınırlar tespit edilmemekle birlikte her iki tarafın da kendi cemaat meclislerinin kurulmasına, Makarios idaresi fevkalade tepki göstermeye başladı. Bu anayasanın işletilmez ve Kıbrıs halkının haklarını köstekleyici bir oyun olduğunu ileri sürüyorlardı. Türk Cemaati Meclisi Başkanı Rauf Denktaş İngiltere’de hukuk okuyan parlak bir hukukçuydu. İngiliz yönetimi boyunca iktisadi gücü ticaret ve sanayiye değil daha çok imparatorluktan kalma toprak sahipliğine dayanan ve adada da dağınık olarak yasayan Türk cemaatinin gençlerinin hukuk dalında ve polislikte okuyarak idarede söz sahibi olması dikkat çekicidir. Nitekim Makarios’un ikna edilemeyeceği anlaşıldı ve çift coğrafyalı değil ama çifte statülü cumhuriyetin 1960’larda EOKA hareketi ve buna karşı artık silahlı direnişe geçmeye başlayan Türkler arasında karanlık günlere gittiği görüldü. Türkiye o vakte kadar Kıbrıs Türklerinin sadece okullaşma ve yayınlarına yardım ediyordu. Giden güçlü eğitmenler ve milli eğitimin desteğiyle Kıbrıslıların iyi yetiştikleri ve kültürlerini korudukları açıktır.
Haberin Devamı
MAKARİOS’UN PLANINA ANGLOSAKSON TEPKİSİ
1960’tan sonra kaçınılmaz olarak askeri destek de işin içine girdi. 10 yıl kadar süren bu dönemde Kıbrıs halkının yer yer daha çok kuzeydeki belirli merkezlerde toplanmaya başladığı görülüyor ama nüfusun dağınıklığı henüz devam ediyordu. Bir Kıbrıslı olan Albay Girivas’ın EOKA’sı ve barışın teminatını sağlayan taraflardan biri olan Yunan tümeninin birlikte hareketiyle Kasım 1967’de ada kana bulandı. Daha evvel 1964’te Limasol, Baf ve Gaziveren’deki bu tip saldırılar Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulması ve 9 Ağustos günü Türk jetlerinin müdahalesiyle bastırılmıştı. Bu kısmi müdahale ancak 1972’ye kadar etkisini duyurabilmiştir. Sorun çözülemedi, 1967’de gelen Yunan cuntasına bağlanan grup ve EOKA ayrı bir politika takip etmeye başladı. Makarios ise üçüncü dünya liderlerinin ekserisinin politikasını tekrarladı. Gayelerinin gerçekleşmesi için Sovyet Rusya’ya yanaştı. Bu politika onun durumunu Anglosakson dünyanın nezdinde sarstı. Kıbrıs çıkarması sırasında Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’daki çevreler Kıbrıs Türklüğüne ve Türkiye’ye aşırı bir Amerikan ve hatta İsrail desteğinden söz ederler. Amerika’nın 1964’teki tutumunu terk ettiği açıktır. Johnson mektubu Türkiye’de birleşik cepheyle karşılaştı. Lakin Sovyet Rusya’nın ve Kıbrıs Rumları arasında kuvvetli olan AKEL’in (kendine özgü Kıbrıs Rum Komünist Partisi) varlığı ABD’nin Türk denkliği için geçerli bir neden değildir.
Haberin Devamı
MAĞUSA’DAN BEKLERKEN GİRNE’DEN ÇIKARMA
Nitekim bu iddianın delilleri abartılmıştır. 1974 çıkarması Yunanistan ve Kıbrıs’ı en zayıf anında buldu. Makarios ve tarafları EOKA ile çatışmaya düşmüşlerdi. Yunanistan yakın tarihinin en karanlık günlerini yaşıyordu ve kıta Yunanistan’ına sosyalistler de muhafazakâr liberaller de yani Karamanlis’in partisi mevcut rejimle karşı karşıyaydı. Kıbrıs müdahalesi Türkiye’de askeri yönetimin yeni kurulan bazı birliklerinin etkin olduğunu gösterdi. Özellikle kara ordusunun eğitimi, komando tugayları, deniz kuvvetlerindeki yeni düzelmeler bunda etkindir. Strateji iyi saptanmıştı. Kıbrıs Rumları ve Yunan birliği Türkleri harita üzerinde en müsait yerden Mağusa’dan beklerken çıkarma Girne’den yapıldı ve iki safhada muvaffak oldu. O günden bugüne Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi olayı işgal olarak niteliyor. Dış dünya 15 Kasım 1983’te ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyor.
TÜRK TARAFINDA YAPILAN HATALAR
Fakat tanınmanın yolları değişmeye, kurumsallaşmış ilişkiler çoktandır ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu arada Türk tarafında da vahim hatalar yapıldı. Annan Planı’nın oylanması sırasında Kıbrıs Rum tarafının inatçı tavrı, Türk tarafında da kısmen adaya sonradan gelenler tarafından desteklenen görüşün reddine neden oldu. Yerleştirilen topluluğun içinde Kıbrıs’ın ekonomisine müspet katkısı görülenler daha çok Bulgaristan’dan getirtilen Balkanlı Türk unsurudur. Eğitim ve hayat tarzı bakımından yerlilerle daha iyi anlaşmaktadırlar.
ADADAKİ TÜRK VARLIĞINI GEREKLİ KILAN UNSURLAR
Kıbrıs artık stratejik önemi olan bir adadır. Suriye’de Rusya’nın yerleşmesi, İngiltere’nin adadaki üsleri, Akdeniz’de dolaşan üstün teknikli Amerikan filosu Kıbrıs’taki Türk varlığını gerekli kılmaktadır. Müdahalenin 44. yılında bunun üzerinde durmalıyız. 44 yılda çok şeyler değişti. Değişen dünyayı, Türkiye’yi ve Kıbrıs’ı anlamak lazım.
Fatma Mansur Coşar... Aydın portre
#İlber Ortaylı#HÜRRİYET#Yazarlar
Temmuz 29, 2018 10:074dk okuma
Paylaş
İlginç bir yaklaşımı vardı. Sözde yeni akımları takip etmekten çok klasik Avrupa geleneğini izleyen, mesela felsefeyi Eski Yunan’dan başlayarak öğreten, son derecede tatlı ve mantıkî üslubuyla hem dersini dinleyenleri hem de meslektaşlarını sohbet sırasında bile sürükleyen bir kişiliği vardı. Üslubundaki ince mizaha doyum olmazdı. Pek az aydınımızda bulunan özelliği; Avrupa ve Türk mutfağını ustalıkla hazırlamasıydı. Solu ve sağı birlikte eleştirmesi bazılarını rahatsız etse de çok sayılan bir aydın olmasının da nedeniydi.
Haberin Devamı
Fatma Mansur Coşar... Aydın portreBU hafta Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin emekli öğretim üyelerinden Fatma Mansur Coşar’ı kaybettik. Son senelerinde İstanbul’daki köşesine çekilmişti. Türkiye’de sosyal bilimcilerin içerisinde bildiği dillerin renkliliğiyle ve doğuştan zengin yaşamıyla dikkati çeker.
Beyrut Valisi Ali Mansur Paşa’nın soyundan geliyordu. 1922 doğumludur. Galiba, Cumhuriyet’in ilanından sonra Ortadoğu ülkelerinde bir dönem geçirmişlerdi. Bu daha çok Mütareke döneminden beri ailenin İstanbul’daki yaşamının zorlaşmasından ileri geliyor.
Fransızca ve İngilizce gibi dillere hâkimiyeti yanında İtalyanca da bilirdi. London School of Economics’te ilk okuyan Türk nesildendi. Hemen harp sonrası yıllara rastlıyor; İngiltere’nin çok değişik ve derinliğe sahip olduğu yıllar...
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
KOLONYALİZM ÜZERİNE DOKTORA
Ardından Harvard’da doktorasını yaptı. İlginç bir konuydu: Kolonyalizmin tasfiye çağında, kolonyal sistemlerin arasındaki farklılık ve bıraktıkları mirası ele alıyordu. Bu tezinin bugün bile canlılığı koruduğunu biliyorum. Çünkü kendisindeki nüshayı okuyabildim. İlginç bir yaklaşımı vardı.
Bizde âdet olduğu üzere yüzeysel bir yaklaşımla, sözde yeni akımları takip etmekten çok klasik Avrupa geleneğini izleyen, mesela felsefeyi Eski Yunan’dan başlayarak öğreten, son derecede tatlı ve mantıkî üslubuyla hem dersini dinleyenleri hem de meslektaşlarını sohbet sırasında bile sürükleyen bir kişiliği vardı.
Üslubundaki ince mizaha doyum olmazdı. Pek az aydınımızda bulunan özelliği; Avrupa ve Türk mutfağını ustalıkla hazırlamasıydı. Solu ve sağı birlikte eleştirmesi bazılarını rahatsız etse de çok sayılan bir aydın olmasının da nedeniydi.
Beynelmilel teşekküllere çok çağrılmıştır. Bizdeki normal okumuşların aksine böyle yerlerde hayatını geçirmeyi sevmezdi. Yabancı büyükelçiliklerle de teması hemen hemen hiç yoktu, sıkılırdı.
Fatma Mansur Coşar... Aydın portreÇOK ÖNEMLİ KİTAPLARI VARDI
Değişen bir Türkiye’yi incelemekte önemli bir örnektir. ‘Bodrum Ege’de Bir Kasaba’ adlı kitabı Türkçeye çevrildi. Bu böyle çalışmadır. Ama asıl önemlisi benim bir zaman tanıttığım ‘Laiklik Arayışları’ ve ‘Din Savaşları’ gibi çalışmalardı. Bunlar için bizzat Roma’da İtalyan Hukuk Fakültesi üyeleri ve Vatikan mensuplarıyla uzun konuşmaları ve kütüphane tetkikleri yaptığını biliyorum.
Haberin Devamı
Batı’nın en önemli kurumu kilise ve laik kurumlar zıtlığını bu iki kitabı kadar özgün bir şekilde anlatan eserin Türkiye’de olmadığını tekrarlamak isterim. Sosyal Bilimler dünyasındaki yer kapma kavgalarından hem yurtta hem de yurtdışında kenarda kalmayı tercih etti.
O SOHBETLER BENİM KAZANCIM
Hayat sınırlıdır. Doğrusu uzun bir ömür de sürdü ama hep özleyeceğiz. Aydın portre olarak zihinlerde kalacak.
Yeğeni Cem Mansur ile Erhan ve Sara kardeşlerdir. Bu ailenin içinde Fatma Mansur hocalığı, okumayı, yazmayı ve araştırmayı tercih eden bir kişilikti. Aykırı düşünceyi ayrıklık olsun diye değil, bir yöntem olarak benimsemişti. Şüphesiz onunla geçen vakit ve sohbetler benim için de başkaları için de bir kazançtı. Yazdıklarının ise zamanla daha çok aranıp okunacağına inanıyorum.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
Fatma Mansur Coşar... Aydın portreONURLU PROTESTO
ALMAN milli takımının Türk asıllı oyuncusu Mesut Özil hepimizin malumu, çok onurlu bir protestoyla takımının üniformasını çıkardı. Konuşması fevkalade, nitelikli ve düzeyliydi. Herhalde bu derecede efendice ve düzgün konuşan bir insanın Alman toplumuna uyum sorunu olduğunu belirten söylemlere tavuklar bile güler. Maalesef Alman politikacılar ve özellikle Özil’in idari yönden en yüksek amiri olan Reinhard Grindel gibileri bu “tavukları güldürecek” tutumu sergilediler.
EVRENSEL GERÇEK
Bir memlekette Claudia Roth gibi açık düşünceli politikacılar olabilir. Hatta muhafazakâr partinin başkanı Başbakan Merkel bile muhtemelen iki dünya arasındaki geçmişinden dolayı zaman zaman faul yapsa da daha görgülü ve toleranslı davranabilir.
Haberin Devamı
Her memlekette toplumun eğitimsiz katmanlarının nitelikseliz davranışlarda ve tutumlarda bulunması maalesef evrensel bir gerçektir. Ama birtakım basının veya futbol federasyonu veya antrenör gibilerinin ve politikacıların saçmalamaları ciddi bir sorundur.
SÜNGÜYLE GİRMEDİLER
Türkler yarım asırdır Almanya’da. Sayıları hızla arttı. Kapıları süngüyle delip girmediler. Talep edildiler, girdikleri işlerde tutundular. Memleketin yerli proletaryasına göre daha çok tasarrufta bulundular. Yeni işyerleri açtılar. Şahsen bir eğitimci olarak yetersiz bulmama ve tenkit etmeme rağmen gençlerimizin eğitimlerini de gittikçe geliştirdiklerini, iyi üniversitelere devam ettiklerini, Siemens gibi teşekküllerin ana kadrosunu oluşturduklarını unutmamalıyız. İçlerinden Alman sanatında, edebiyatında yer alan romancı, rejisör ve sanatçı çıkıyor.
KORE’DEYKEN İYİYDİ
Türk işçi sınıfının bazı âdet ve yaşam tarzını beğenmeyen olabilir, haklı da olabilirler. Ama önemli bir nokta var: İş disiplinine hep uydular ve uyuyorlar. Suç istatistiklerinde yüz kızartıcı bir oran yok. Buna rağmen Alman takımı memnun değil. Oysa olmaları lazım. Onlara derim ki: Olun ki dünyaya uyum sağlayın. İngilizler, Kanadalılar ve İspanyollar gibi açık yürekli olun. Tabii bunun o toplumun, eğitmen ve yöneticilerin sorunu olduğunu belirtmek zorundayım.
Dünyada Türkler için bazı sorunlar var. Kısmen bu kendi politikalarımızdan kaynaklanıyor. Ama Trump vs gibi heriflerin söyledikleri yutulur şey değil. Kore’deyken Türk askeri iyiydi, Vietnam’da bize Türkler gibi asker lazım diyen generaller de vardı. Şimdi ölçüsüz bir NATO’dan dışlama misillemesi ile ortaya çıkıyorlar.
ÇOK AYIP EDİYORLAR
Komşumuz yanıyor bizim de yüreğimiz yanıyor. Allah korusun bu coğrafyada böyle facialara herkes uğrayabilir ve yardım teklifimizi koalisyondaki Milli Savunma Bakanı ve on bir milletvekili arkadaşından çekindiğinden olacak büyükelçileri aracılığıyla reddediyorlar. Ertuğrul Özkök’ün yazdığı gibi çok ayıp ediyorlar. Önce insan olduğumuzu hatırlayalım, insanlara el uzatalım. Ucuz siyasi kavgalara sonra devam edersiniz.
Bu işler böyle kötü değildi. Yunanistan’ın son sol kabinesi, orta sağcı ve orta solculara da taş çıkartacak bir pot daha kırdı. Her iki tarafta Yunan-Türk dostluğu için uğraşanların işi gerçekten zor.
Doğrusuyla yanlışıyla Enver Paşa
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ağustos 05, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı-Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır.
Haberin Devamı
1908 Temmuzu’nun sonunda “Hürriyet Kahramanı” olarak Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey’in adı sahneye çıktı. O tarihlerde doğan çocuklara birçok aile “Enver” ve “Niyazi” adlarını koydular. Rumeli ordusu Sultan Hamid’in rejimine karşı ayaklanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti asker ve sivillerin kurduğu askeri kuralların hâkim olduğu bir siyasi partiden çok ihtilalci bir komitenin disiplin ve kurallarına sahipti.
27 YAŞINDAYKEN ‘HÜRRİYET KAHRAMANI’
Enver Bey cemiyetin ilk mensuplarındandı. 23 Kasım 1881 doğumludur. “Hürriyet Kahramanı” olarak ismi vatanın dört köşesine yayıldığında sadece 27 yaşındaydı. Seçkin sınıftandı. 7 Mart 1905’te yüzbaşı oldu, 13 Eylül 1906’da mümtazen terfi ederek binbaşılığa yükseltildi. Rumeli’yi kaynatan Bulgar, Makedon, Arnavut ve Rum çetelerine karşı giriştiği askeri harekâtta daima başarı gösterdiğinden Mecidi ve Osmani nişanlar ve altın liyakat madalyasıyla ödüllendirilmişti. Bu dönemin içinde imparatorluk için hayatı pahasına kesin mücadele kararına ulaştığı ve bütün münakaşalara rağmen Türkçülük ile İslamcılık arasında gidip gelen bir milliyetçi düşünceye sahip olduğu anlaşılıyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ALMAN ORDUSUNA HAYRAN OLDU AMA ANLAYAMADI
Doğrusuyla yanlışıyla Enver Paşa
5 Mart 1909’da seçkin bir subay olarak Berlin Ataşemiliterliği’ne tayin edildi. Yabancı askeri ataşeler ve Alman komutanlar kadar imparatorun çevresinde dahi tanındı. Farsça ve Rusça bilen, mükemmel resim yapan bu ataşenin Fransızcası da mükemmeldi, Almancasını çok çabuk ilerletmiştir. Hatta rivayete göre Kayzer Wilhelm’in ailesine mensup prensler ve prensesle yakın dostluğu da vardı. Her halükârda Alman İmparatoru’na da, ordusuna da, bürokrasisine de hayran oldu. Ne var ki Avrupa diplomasisinin kaynadığı bu bölgede dahi, bütün İttihatçılar gibi bu sanatın gereğini, gücünü ve önemini yeterince anlayamadı. Bu hayranlıkta bir haklılık var. Britanyalı askerler dahi bahriyeleri hariç Alman kara ordusunun hayranıydılar. Lakin bu hayranlığı bir meslek düşüncesi olarak tutmak zor. Çok az asker bunu başarabilmiştir. Fransızların Mareşal Joseph Joffre’si ve gelecekteki Mareşal General Ferdinand Foch, Rusya’da son başkomutan olan, halk çocuğu General Aleksei Brusilov kategorisindekiler gibi Alman fenni askeriyesini takdir eden ama tenkit ve ondan uzak durmayı da bilenler çok azdır.
Haberin Devamı
ÜSTÜN GÖRÜNENİN ZAAFINI BULAMADI
Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır. Trablusgarp savunmasında başarılı bir örgütçü olduğu görüldü. Trablusgarp’ın Sunîsileriyle gayet iyi anlaştı. Maalesef harp içinde Cemal Paşa da böyle bir vasıf olmadığından Arap ileri gelenlerini anlayamamıştır. Halbuki Kût’ül-Amâre komutanı olan Nureddin Paşa (o tarihte albay) veya Yemen’deki isyanı bastırmakla görevli Ahmet İzzet Paşa yerli Arapları anlayıp onlarla anlaşabilme kabiliyetini gösterdiler.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
ÇOK FAZLA SÜRATLE HARBİYE NAZIRI OLDU
Balkan Savaşı’ndan sonra, Balkan devletlerinin arasındaki nefreti görüp stratejik bir ustalık ve atılımla Bulgarların elindeki Edirne’yi kurtarmasıyla ünlenen, takdir edilen Enver Bey miralaylığa terfi etti. Henüz 31 yaşındaydı. İttihat ve Terakki idareye hâkim olmuştu. Bu arada Mahmud Şevket Paşa’nın katliyle boşalan Harbiye Nazırlığı’na Yemen’den başarıyla dönen Ahmet İzzet Paşa’nın tayin edilmesine rağmen parti Enver’i 6 ay zarfında mirlivalığa (tuğgeneral) terfi ettirdi. Hak ettiği bu rütbenin üstüne çok fazla süratli bir terfi daha geldi; makamdan alınan Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı yapıldı.
Haberin Devamı
SARIKAMIŞ, BURUKLUĞU TEPKİYE DÖNÜŞTÜRDÜ
Bu hareket orduda Enver’in aleyhinde ilk burukluğa neden oldu. Sarıkamış, 1. Cihan Harbi’ndeki ilk önemli harekâttır. Başarısızlık bu yüzden Enver’e karşı bu burukluğun tepkiye dönüşmesine neden oldu.
RUSLARI BOMBALAMA ALMAN OYUNU DEĞİLDİ
Cihan Harbi kapıdaydı. Ocak 1914’te Harbiye Nazırlığı’na ilave olarak birkaç gün içinde genelkurmay başkanlığını da üstlendi. Orduda da yenilenme ve dirilme harekâtını başardı. Muhtemelen bu reform Türkiye İmparatorluğu’nun I. Harp’te tarafsız olarak kalmasını, hiç değilse harbe geç katılım dolayısıyla İtilaf devletleri yanında yer almasını sağlayabilirdi. Cihan Harbi’nde Alman taraftarlarını ve ittifakını sadece Enver Paşa’nın Almancılığına bağlayamayız. İtilaf devletleri Türkiye’nin ittifak teklifini reddetmişlerdi. İngiltere’nin zırhlı gemilerin ve peşin ödenen paranın üstüne oturarak rastlanmadık bir dolandırıcılık sergilemesi kamuoyunun nefretini kazanmalarına sebep oldu. Britanya İmparatorluğu’nun tarihi politikasını değiştirerek Rusya’yı yanına alması Almanya’ya karşı duyduğu panikle ilgilidir. Ne var ki Enver Paşa Almanya ile ittifaka erken girmişti. Bize sığınan iki Alman zırhlısının (Goeben ve Breslau) Yavuz ve Midilli adını aldıktan sonra Rusya Karadeniz sahillerini bombalamaları Alman oyunu değildir. Bu emri verenler Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dır.
Haberin Devamı
SAKARYA’DAN SONRA MÜDAHALEYE KALKIŞTI
Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya Çarlığı bu savaş için hiç hazırlıklı değildi. Zaten hiçbir devlet de hazırlıklı olduğunu iddia edemez. Savaş her ülkeyi belirli ölçüde yıktı, savaş kabinesinin ve Enver Paşa’nın Türkiye’nin çektiği sıkıntıdan tek başına sorumlu olmayacağı açık. Hatta bu arada Çanakkale Savaşı’nda iaşenin diğer cephelere göre düzgün olduğu gibi örnekler de var. Şehit ailelerinin sıkıntı çekmesi mümkün mertebe önlenmişti. Fakat Türkiye her şeye rağmen feci bir buhranın içine düştü. Eski dünyanın düzeni altüst olmuştu. Harbin sonunda İttihat ve Terakki’nin üyeleri yeni düzenden ve adil bir yargılamadan emin olmadığı için ülkeyi terk ettiler. Enver Paşa yeni idealler ve ülküler peşindeydi. Anadolu mücadelesine Sakarya Zaferi’nden sonra müdahale etmeye çalıştı. 13 Eylül 1921’den itibaren Türkiye’nin hem içte hem de dıştaki gücü arttı. Sakarya Savaşı’nı kazanan Anadolu’nun Enver’e muhtaç olmadığı açıktı. İçerideki bazı taraftarları onu boşuna ümitlendirdiler veya bu mücadelenin devam ettirilmesi için cesaretlendirdiler. Oysa Anadolu hükümeti artık son meydan savaşına ve taarruza hazırlıklarını gizlice tamamlamıştı.
KIZIL ORDU’YA KARŞI ÖN SAFTA ŞEHİT DÜŞTÜ
Enver Paşa Batum’dan içeri sokulmadı. Artık Sovyetler için de istenmeyen bir kişilikti. Örgütlediği Basmacı Hareketi modern Orta Asya’nın tarihindeki en önemli olaydır. Sovyet Kızıl Ordusu’nun savaş tarihinde en önemli ve zorlukla bastırtılan hareketlerden biri olduğu resmen açıklanmıştır. Bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesinde Abıderya köyünde karargâhını kurmuştur ve 4 Ağustos 1922 günü maiyetindeki savaşçılarla bayramlaşırken başlayan ani Rus baskınına karşı adeta ön safta atıldığı ve şehit düştüğü malum. Abıderya köyündeki Çegan Tepesi’ndeki mezarı adeta Sovyet döneminde bile ziyaret edilen bir türbe gibiydi. Mezarın Türkiye’ye, Abide-i Hürriyet’e nakli ne derecede isabetli olmuştur bilemiyoruz. Ne de olsa yerinde bir tarihi dönemin ve bir savaşçı neslin anısı olarak bulunması daha isabetli olabilirdi.
EŞİNE AŞIK BİR DÂMÂD-I ŞEHRİYÂRİ
Doğrusuyla yanlışıyla Enver Paşa
- Enver Paşa 1914’te Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı ve Sultan Abdülmecid Han’ın torunu, tabii Sultan Reşad ve Vahdeddin’in yeğeni Naciye Sultan’la evlendi. “Dâmâd-ı Şehriyâri”, yani hükümdar damadı olmuştu. Hırslı bir subayın kariyer evliliği gibi gözükebilir ama doğrusu çocukluktan henüz çıkan Sultan’ı bu genç subay çok sevdi. Hayatının sonuna kadar vatanından uzakta savaşırken dahi ona yazdığı mektuplar son zamanlarda Murat Bardakçı tarafından yayınlandı. Bu aşk, paşanın idealleri ve bunları eşiyle paylaşması Türk hayatı için bir yeniliktir.
Bin yıllık var oluş sempozyumu
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ağustos 12, 2018 01:235dk okuma
Paylaş
Yazının başlığı Mersin’de Roman Dernekleri Federasyonu’nun tertiplediği seminer. II. Cihan Harbi’nde katledilen ırkların başında Yahudiler, ardından Alman işgal bölgelerindeki Çingeneler gelir (bir zamandır kabul edilen isimle Roman). Ben de seminerde yeryüzünün halen en çok dışlanan ve kabulde zorlanan grubunun Türkiye tarihindeki rolü üzerine değerlendirme yaptım.
Haberin Devamı
Ünlü Amerikan tarihçi ve sosyoloğu Ian Hancock adına toplanan ‘Bin Yılllık Var Oluş’ sempozyumuna Ian Hancock gelemedi. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi güvenli bölge saymıyormuş ve gidilmemesini tembihlemiş. Hürriyet başka, tembih(!) başka... Tembihe uymamak hiç de iyi sonuçlar sağlamıyor. Hancock 50 bin başlığı geçen arşiv ve kütüphanesini hassaten bu konu üzerinde meydana getirmiş ve Türkiye kütüphanelerine bağışlamayı düşünüyormuş. Açılış konuşmalarından birini yapmak için katıldım. Toros Üniversitesi rektörü ve bölge milletvekillerinin katıldığı programda doğrusu çok ilginç tebliğler dinledim.
Bin yıllık var oluş sempozyumu
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
EGZOZ BORUSU İÇERİ ÇEKİLMİŞ ARABALARDA YOK ETTİLER
“Bu dünyada kimsenin hakkı verilmiyor” diye kötü bir faraziye vardır. Yalnız, kimsenin ahı da çamurun içinde kalmıyor. II. Cihan Harbi’nde katledilen ırkların başında Yahudiler gelir. Ardından Alman işgal bölgelerindeki bütün Çingeneler gelir (bir zamandır kabul edilen isimle Roman). Sonra acımazsızca katledilen başka gruplar vardır, Polonyalılar ve hatta Kızıl Ordu’nun harp esirleri. Nitekim birtakım imha deneylerinin önce bu esir askerler üstünde yapıldığı bilinir. Yüz binlerce insanın imha edildiği yerler şüphesiz Auschwitz, Birkenau, Treblinka vs gibi toplama kamplarıdır. Ama herkes bu fırınlarda yok edilmedi. Bireysel olarak sokakta gezinirken yakaladıkları Çingeneleri ya da Yahudileri egzoz borusu içeri çekilmiş arabalarda yok ettikleri de oluyordu.
İşin garibi bu insanların kaderini tayin eden, onlar üzerinde tıbbi deneyler yapan veya imhaların için projeler hazırlayan Alman uzmanlar Yahudilerin donanımlı olmaları, ısrarlı olmaları, destek bulmalarıyla bir ölçüde yakalanıp cezalandırılırken, Çingenelere böyle işler yapanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Eva Justin gibileri ancak 1960’larda tespit edilmiştir ve mesela Eva Justin adaletten kurtulmak için intihar yolunu seçmiştir (1966). Bu tiplerin en korkuncu Hermann Arnold 90 yaşına kadar büyük Çingene uzmanı diye Avrupa Konseyi gibi beynelmilel kuruluşlarca bile bilgisine başvurulan bir adam olarak yaşamıştır. Nazilerin Çingenelerin aşağılık adamlar olduğunu ispat için kullandıkları yöntemler, yaptıkları anketler ve testler hiç şüphesiz ki sahtekârlıktan ibarettir.
Haberin Devamı
SORUNLARI BAŞTA İSKÂN OLMAK ÜZERE CİDDİ BOYUTTA
Birincisi Ankara’da yapılan bu seminerin ikincisi Mersin’de düzenlendi. Mersin’in yaz sıcağı dışında son zamanlarda en çok istifade ettiğim bir sempozyum izleyebildim. Başkan Orhan Galjus’tu. Hristo Kyuchukov Türkçe bilen Bulgaristan romanlarından. Çingeneleri imhaya götüren adamların bütün ahlaksızlıklarını ve buna rağmen insanlar arasında uzman olarak yaşayabildiklerini enteresan örneklerle verdi. İlk gün Fransa’dan profesör Marcel Courthiade dört dörtlük entelektüel konuşma yaptı. Dünyada bu sorunun ne olduğu, erimek şöyle dursun ilk başladığı gün kadar canlı olduğunu lengüistik ve sosyolojik örneklerle verdi. Bu ırkın entelektüelleri var. Mesela müteveffa Elena Hümanova Prag Üniversitesi’nin etnoloji profesörüydü ve Çingene tetkiklerini orada kurmuştu. İtalya’daki Çingenelere yapılan baskıları protesto için Roma’da olan ve sempozyuma sonradan katılan profesör Santino Spinelli aynı zamanda iyi bir folklor uzmanı ve müzisyendir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
Yeryüzünün halen en çok dışlanan ve kabulde zorlanan grubunun Türkiye tarihindeki rolü üzerinde bir değerlendirme yaptım. Doğrusu merhum profesör Tayyib Gökbilgin hocanın “Osmanlı Toplumunda Çingeneler” ve Dumlupınar Üniversitesi’nden Emine Dingeç’in “XVI. Yüzyılda Osmanlı Ordusunda Çingeneler” başlıklı makaleleri iyi kilometre taşlarıdır. Türkiye tarihinde Çingeneler askeri sistemin içinde de yardımcı kuvvet olarak kullanılmış ve belirli muafiyetler elde etmişler. Günümüzdeki sorunlar başta iskân olmak üzere ciddi boyutta. Yalnız şunu da söylemek gerekir: Avrupa’da halen var olan dışlama ve hatta itiş burada onunla mukayese edilmeyecek kadar geriliyor ve belki de o şekilde mevcut olmadı. Bütün sorun en iyisini yapmak ve 16. asrın Türkiye devleti ve toplumu gibi bu grubu da hayatın içinde benimseyip ondan yararlanmak.
Haberin Devamı
SEVR TARTIŞMASI
Bin yıllık var oluş sempozyumu
TÜRK Tarih Kurumu Sevr Anlaşması’nı resmen bir antlaşma değil bir belge olarak ifade etti. Bu ayrıntının üzerinde durması ilginç. Hepimiz bunu “muahede” diye biliyoruz. Kurum ise “belge” olduğunu ileri sürüyor. 10 Ağustos 1920’de bugün artık Paris’in metro sınırları içinde kalan Sevr Porselen Fabrikası’nda anlaşmayı imzalayan heyette ortaelçi Reşad Halis Bey, ayan meclisi üyesi Rıza Tevfik Bey (şair, filozof) ve Hadi Paşa vardı. Damat Ferit Paşa imza atanlar arasında değildir. Hükümet reisidir. Antlaşma metninde Osmanlı İmparatorluğu’nun adı Türkiye diye geçmektedir. Daha mayıs ayında İtilaf Devletleri öngörülen antlaşma metnini bize malumat için sundular, hiçbir itirazı da kabul etmediler. Bizzat Georges Clemenceau’nun önceden Damat Ferit’e hakaret dolu bir nutuk çektiği malumdur. Hükümet ve saltanat meclis ortada olmadığı, dağıtıldığı için eski ayan azalarından ve devletlulardan oluşan bir şûra-yı saltanat teşkil ettiler, bir üye (Maraşlı Ferik Ali Rıza Paşa) hariç herkes bu anlaşma metnini onayladı. Giden heyet de tasdik etti.
Haberin Devamı
Tabii bu 10 Ağustos tarihli muahede metni Ankara Hükümeti tarafından reddedildi. Tasdik eden heyet vatan haini ilan edildi. İtilaf Devletleri arasında da farklı görüşler ortaya çıkmaya başladığı ve antlaşmanın bazı konularda tadili söz konusu olduğu için akan zaman içinde makam-ı saltanat bunu tasdik etmedi. Muahedede de yer alan hükümlerin çoğu zaten yürürlükteydi.
BELGEDEN İBARET KALDIĞINI SÖYLEMEK ZOR
Bu bakımdan metni tasdik etmeyen Birleşik Devletler senatosunun durumuna rağmen bu anlaşmanın belgeden ibaret kaldığını söylemek zor. Çünkü yeni Türkiye’nin milli mücadelesi fiilen o tarihten sonra bu antlaşma hükmüne göre çizilen yeni statüyü değiştirmek içindir. Sevr bugüne kadar çok kullanıldığı üzere reddedilen bir antlaşmadır. Zaten 1920 yılından itibaren Adana, Dörtyol, Maraş, Antep, Urfa gibi bölgelerde Sevr statüsünün bize kabul ettirmek istediği fiili işgal kırılmaya, zedelenmeye başlamıştı ve 1921 yılı eylülünde de Sakarya çok şeyi değiştirdi.
Sevr’in belge haline gelmesi, onun bize sunulduğu, hiçbir değişiklik yapılmadan tartışıldığı ve nihayet tasdik ettirildiği 10 Ağustos 1920’den sonraki safahatla, sıcak mücadeleyle kabul edilmeyen değil edilebilemez bir belge haline dönüşmesi 1921 yılı yazına kadar devam etti ve safha safha filli işgalin kalkması yolunda antlaşmanın öngördükleri dışına çıkıldı, bu nedenle de Sevr üzerinde tadilat girişimlerine de İtilaf Devletleri temsilcileri başvurdular. Mesela İstanbul’un Britanya kuvvetleri tarafından 1920 Martı’ndaki işgali meclisin kapatılması, mebusların tevkifi ve Malta’ya sürülmesine karşılık, Büyük Millet Meclisi hükümeti Meclis Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Erzurum’da albay Rawlinson, Konya’da İngiliz yüzbaşı C. L. Campbell gibi subaylar başta olmak üzere daha birçok Anadolu mevki komutanları ve askerler tevkif edilmiş, Mondros Mütarekesi zaten burada ilk darbeyi yemişti. Sevr’in hazırlanıp dayatılması bundan sonradır ama bu sefer de mahalli ulusalcı direnişlerin başarıya ulaşması ve meclis hükümetinin ordusunu düzenlemesiyle ilk esir mübadelesi görüşmeleri ve sözleşmesi de yapıldı ve İnebolu’da Malta sürgünlerinin de bulunduğu Britanya gemisi Anadolu’daki İngiliz askeri tutsaklarla mübadeleyi tamamladı. Bu, Britanya’nın artık Ankara hükümetini bir varlık olarak resmen tanımak zorunda kalmasıdır, Fransa ve İtalya ise epeydir daha realist ve dinamik bir uzlaşmacı politika izlemeye başlamışlardı.
.Datça’da Can Yücel günleri
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ağustos 19, 2018 01:014dk okuma
Paylaş
Benim tanıdığım Can Yücel hangi kanatta olursa olsun acımasız bir hicivciydi. Bununla birlikte özel hayatında hatta kendi sanatçı ve edip dostlarıyla ilişkilerinde kolay kin tutmadığını, hafif tertip vefasızlıklara ve entrikalara aldırış dahi etmediğini biliyorum. Belki bu gönül genişliğinden dolayı bir de Datça ikliminden 73 sene yaşadı. Son yıllarını Datça’da geçirdi. Bir gitti, “Ben buradan bir daha gelmem” dedi.
Haberin Devamı
CAN Yücel modern Türk edebiyat tarihinin en ilginç kişiliklerindendir ve benim tanıdığım Can Yücel hangi kanatta olursa olsun acımasız bir hicivciydi. Bununla birlikte özel hayatında hatta kendi sanatçı ve edip dostlarıyla ilişkilerinde kolay kin tutmadığını, hafif tertip vefasızlıklara ve entrikalara aldırış dahi etmediğini biliyorum. Belki bu gönül genişliğinden dolayı bir de Datça ikliminde 73 sene yaşadı. Çünkü Can Yücel sağlığına dikkat etmeyen, dilediği gibi yaşayan bir şairdi. İnsanlara olan sevgisini ilk önce eşine ve çocuklarına verirdi, dostlarına da üleştirecek gönül bağı her zaman vardı.
Datça’da Can Yücel günleri
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Aslında herkes bunu hissederdi. “Eskici diye çığırıyor adam sokaktan / Müşteki bir sesle” diye başlayan dörtlüğü benim tarihçiliğimdeki nostaljiyi makaraya alan bir deyiştir. Hiç kızmadım. Hatta kendimi tartmama neden oldu.
Son yıllarını Datça’da geçirdi. Bir gitti, “Ben buradan bir daha gelmem” dedi. Eski Datça’daki mezarlığı her yaştan ziyaretçiyi çekiyor.
ALIŞILMIŞIN ÜSTÜNDE RESTORASYON
Geçen haftaki Can Yücel günlerini Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi (UKKSA) Başkanı Nevzat Metin ve yardımcısı flamenko sanatçısı da olan Emine Özkarslıoğlu, Datça Belediyesi Başkanı Gürsel Uçar elbirliğiyle düzenlediler. Eski Datça’nın ortasında Mehmet Ali Ağa Konağı Türkiye’de alışılmışın çok üstünde titiz ve bilgili bir restorasyonla konaklamaya açılmış. Kalınacak, hiç değilse oturup bir şey içilecek, o da olmadı gezilip görülecek bir abide. Restoratör firma sahibi Sena Pir Datça’daki 10’dan fazla konak yavrusunu da aynı biçimde restore ettirmiş.
Kitle turizminden ve betonlaşmadan henüz uzak kalan Datça’nın sağlıklı havası, güzel tabiatı ve coğrafyası bu tip bir mimari ve çevre korumasını da yaşatırsa Türkiye’nin Akdeniz-Ege sınırını tespit eden muhteşem bir yarımadası ilelebet baki kalacak demektir.
UKKSA önemli bir uluslararası atölye. Her yerden gelen sanatçılar fevkalade usta işi ve yaratıcı eserlerini orada yapıyor ve bırakıyorlar. Ben bu merkezi çok yararlı, sevimli ve herkes için vakit geçirilecek bir yer olarak gördüm.
Haberin Devamı
Datça’da Can Yücel günleri
Knidos Akademisi denilen atölye ve sanat merkezi Yakaköy’de. Yakaköy tıpkı Datça gibi eski bir yerleşim yeri. İki hafta evvel bizleri terk eden Fatma Mansur da bu köyün yakınındaki Sındı köyü mezarlığında gömülü. Hiç şüphesiz ki Datça’nın önemli bir anıtı da Knidos harabeleri. Türkiye’nin batıdaki en uç noktasında, Ege ile Akdeniz’in kesiştiği noktada bulunan Knidos kazıları el’an devam ediyor ve eski dünyanın bu önemli deniz kenti hem denizden hem de karadan ziyaret edilebilecek durumda. Anadolu’nun eskiliğini ve ihtişamını ilginç bir tabiatın ortasında görmek isteyenler mutlaka ziyaret etmeli.
ÜRETKEN BİR HOCAYDI
Datça’da Can Yücel günleri
BU hafta salı günü Türk sanat tarihçilerinin Anadolu sanatı ve Uzak Asya üzerinde bilgi sahibi bir üyesi memleketi Yozgat’ta toprağa verildi. Biyografilerde az rastlanan bir özellik, doğduğu şehirde hayata veda etmek. Çapanoğulları ailesinin tarihini, şeceresini ve Yozgat’ta yaptıkları eserleri de son senelerde yayınlamıştı. Doğumundan beri muhtelif şehirlerde okumuş ama bunlar genellikle Orta Anadolu coğrafyasıyla sınırlı. Ömrünün uzun bir bölümünü Ankara’da geçirdi, tabii memleketine sık sık gitmek, yazıları Yozgat’ta geçirmek alışkanlığından vazgeçmemiş. Ülkemizdeki profesyonel turizm rehber kurslarındaki devamlı öğreticiliğiyle tanınıyor. Kazakistan’daki Yesi ve Hoca Ahmet Yesevi Türbesi restorasyonunda, Moğolistan’daki Türk anıtlarındaki çalışmalarıyla biliniyor. Üretken bir hocaydı. Bir düzine kitap ve 100’e yakın inceleme makalesi var. Son olarak kendisini Milli Saraylar Bilim ve Değerlendirme Kurulu üyeliğinde tanıdım. Mesleğine düşkün, değerli makaleleri ve kitaplarıyla Anadolu-Selçuklu, Osmanlı dönemini incelemiş bir hocaydı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
ARŞİVLERİN CUMHURBAŞKANLIĞI’NA BAĞLANMASI DOĞRUDUR LAKİN TAYİNLERİN SORGULANMASI GEREKİR
OSMANLI Arşivleri 1980’lerde Hasan Celal Güzel’in müsteşarlığı sırasında önemli bir hamle yaptı. Bu tamamen onun kişiliği, çalışkanlığı ve sebatıyla ilgilidir. Bir anda sayısı onları, giderek birkaç yüzü bulan uzman alındı. Bu uzmanların peyderpey alınışı mesleğe ilgiyi uyandırdı. Hem Osmanlıca hem de yabancı dil bilen kimse pek azdır. Hatta arşiv araştırmacıları arasında bile Hariciye Nezareti’nin dili olan Fransızcayı ve Osmanlı belgelerini birlikte okumak sadece Sinan Kuneralp’te görülür diye biliriz. Uzmanlar zamanla doğrusu iyi yetiştiler.
Son düzenlemede arşivlerin herhangi bir bakanlığa değil Cumhurbaşkanlığı’na bağlanması doğrudur. Lakin açıklanmayan sebeplerle, Osmanlı arşivinde tasnif edilmeyi bekleyen hâlâ milyonlarca evrak dururken 200’e aşkın arşiv uzmanının mesleğin ihtisasıyla ilgisiz yere tayin edilmesi doğrusu sorgulanması gereken bir karar.
Haberin Devamı
Şüphesiz ki Ankara’daki Tapu Kadastro, bakanlıklardaki Osmanlı döneminden kalan ve maalesef bugünlere kadar çok iyi korunamayan evrak (mesela Maarif Nezareti-Vekâleti) uzmanları bekler. Yine Ankara’da tutulan şeriyye sicilleri, Cumhuriyet Arşivi uzman ihtiyacı içindedir ama bazı tayinlerin arşivciler için fazla dar bir alan olduğu ortada. Geçen zamanla yeni teşkilatlanmanın düzelmesi gerekir.
Türk arkeolojisinin İtalyan hocası
#Arkeoloji#Güngör Uras#İLBER ORTAYLI
Ağustos 26, 2018 01:023dk okuma
Paylaş
1966’dan beri klasik diller ve arkeoloji uzmanı olarak Milano’da akademik hayata giren Prof. Francesco D’Andria, bu yıl son olarak Pamukkale’deki Hierapolis kazılarının başkanlığında bulunacak ve emekliye ayrılacak. Francesco Hoca, Türkiye’nin bir dostudur. Asistanlığından beri 40 yılını geçirdiği bu ülkeyi yakından tanır.
Haberin Devamı
hurriyet-new
Prof. Francesco D’Andria 1977 ve 1979 yılları arasında klasik Roma sanatı ve arkeolojisinin doçenti olarak Lecce Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’ne tayin edildi. 1982 ve 1986 yıllarında aynı bölümde profesörlüğe ve 86’dan itibaren de kürsünün başkanı olarak akademik hayatına devam etti. Yunan Roma dönemi İtalya’nın güneyinde çok farklı özellikler gösterir ve halen araştırmaya muhtaç alanlar vardır. Franceso D’Andria bu sahada beynelmilel bir şöhret olacak çalışmalarına devam etti. Türkiye’deki kazı bunların en önemlisidir.
Bu görevi Lecce Üniversitesi’nde Eski Çağ Bilimleri Bölümü’nün başkanlığı gibi yeni bir fonksiyonla teşkilatlandırdı.
2000 yılından beri Hierapolis’teki kazıların başkanlığı zaten bilinen ve Eskiçağ Küçük Asya Roması için çok önemli olan bu bölgede tarih bilgilerimize büyük katkılar yapan buluşlara vesile oldu.
Prof. Francesco D’Andria, Hierapolis’te ilk Hıristiyanlığın teşkilatlanışı, hac yolunun tespiti, mevcut antik tiyatronun başarılı restorasyonu gibi girişimleriyle kendini tanıtmış ve sevdirmiştir.
Türk arkeolojisinin İtalyan hocası
ÜNİVERSİTELERDE DERSLER VERECEĞİNİ ÜMİT EDERİZ
Bilhassa kazı buluntularının birçok yabancı arkeoloğun aksine restorasyonuna hiç ihmal etmeden gayret etmesi, eskiçağı öğrenmek durumunda olan Türk halkının ve yabancı seyyahların bilgisine önemli bir katkıdır. 2008 Martı’ndan itibaren Pamukkale Üniversitesi kendisine onursal profesörlük payesini bu nedenle vermiştir.
Prof. D’Andria’nın Roma İmparatorluğu’nun iki önemli bölümü olan Güney İtalya ve Batı Anadolu’daki gerek şahsi çalışmaları gerekse bölgeler üzerindeki araştırmaları bütünleştiren akademik örgütün başında olması, Roma dünyasını inceleyen herkes için şükran duyulacak bir çalışmadır ve Francesco Hoca, Türkiye’nin bir dostudur. Asistanlığından beri 40 yılını geçirdiği bu ülkeyi yakından tanır. İtalyan arkeologlar ve Türkologlar, Türkiye’deki meslektaşları ile iyi anlaşırlar ve Türk halkına bağlılıkları vardır. Bu havayı Prof. D’Andria’nın iki kere davetiyle bulunduğum Lecce Üniversitesi’ndeki müzecilik derslerim sırasında da yakından tespit ettim.
Hiç şüphesiz ki Francesco D’Andria Hoca emekliliği ile kazı başkanlığını resmen bırakacak. Ama sağlıklı ve enerjik yapısıyla hem Pamukkale Üniversitesi’nde hem de diğer Türkiye üniversitelerinde çalışmalara katılacağını ve dersler vereceğini ümit ederiz.
GÜNGÖR URAS'IN ARDINDAN...
1933 22 Temmuzu’nda doğmuş. Ali Rıza Kardüz, asıl adı olmalıdır. TRT Ankara Radyosu’nun unutulmaz spikerlerinden Aytaç Kardüz’le kuzen olurlar. Güngör Uras, onun özel sektörde ve basın hayatında benimsediği isimdir. Resmi ismi tashih ettiğini bilemiyorum. İlk ve ortaöğrenimini Ankara’da Maarif Koleji’nde tamamladı.
Türk arkeolojisinin İtalyan hocası
O yıllarda tıpkı teknik üniversite gibi giriş imtihanları çok zor olan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne başvurup giriş müsabaka imtihanını kazandı. 1955 yılında Mali Şube’den mezun oldu.
Bir Mülkiyeliydi. Biyografisinde kendisini saf Anadolu çocuğu olarak tanıtıyor. Hoş, o yıllarda Maarif Koleji’nde okumayıp da Anadolu liselerinden birini bitirse de aynı mektebe girecek kadar zekâsı olduğu anlaşılıyor. Kaldı ki, Türkiye liseleri henüz her yerde eşit nitelikte eğitim veriyordu.
Halk Bankası ve Devlet Planlama Teşkilatı’nda iktisadi planlama uzmanlığı gibi görevlerle yetişti. Planlama teşkilatı hem özel sektöre hem de devlete nitelikli uzman veren bir kaynaktır.
Siyasete girmeden bürokraside çalışarak ve basında yazarak temayüz etti. Aynı zamanda da akademik kariyerini tamamladı. Bu nedenle hem Boğaziçi Üniversitesi’nde doçent olarak hem de Marmara Üniversitesi’nde profesör olarak öğretim üyeliğini sürdürdü. Ali Rıza Kardüz, diğer adıyla Güngör Uras, asıl önemli makaleleri Dünya ve Milliyet gazeteleri için kaleme almıştır. Binlerce makalesinde iktisat ilminin ve para banka mekanizmalarının en basit şekilde tarifini yapar ve doğrusu devlet bürokrasisindeki ve iş hayatındaki tecrübeleri ve ölçülü karşılaştırmalarıyla çok isabetli öngörülerde bulunurdu.
Üstatla daha evvelki rastlaşmalarımız ve gıyabındaki izlenimlerim son zamanlarda Çarşamba grubunda da devam etti. Mütevazı ve gerçekten ölçülü bilgili bir aydın kişiliği vardı. 85 yıllık hayat, verimli geçtiği takdirde herkesi aydınlatmaya yeterlidir. Şüphesiz Güngör Uras Hoca bu görevi yerine getirdi.
Karşılaştırma yanlış
#Mimar Sinan#Süleymaniye Cami#İLBER ORTAYLI
Eylül 02, 2018 01:205dk okuma
Paylaş
Necdet Sakaoğlu’nun çağdaş kaynakları inceleyerek kaleme aldığı makalesi ile Hayri Fehmi Yılmaz’ın yakın tarihe kadar gelen Mimar Sinan üzerine tartışmaları değerlendirdiği yazı ve de başlığını pek isabetli bulmadım. Mimar Sinan ile Floransa Katedrali’nin kubbesinin tamamlanmasını başaran mimar ve mucit Brunelleschi’nin karşılaştırıldığı (“Batı’nın Sinan’ı Mimar Brunelleschi”) değerlendirme de buna dahil.
Haberin Devamı
#TARİH dergisinin ağustos sayısında Mimar Sinan üzerine bir tartışma açıldı. Esas itibariyle tartışmayı takdim yazısı mahiyetindeki Necdet Sakaoğlu’nun çağdaş kaynakları inceleyerek kaleme aldığı makale, Hayri Fehmi Yılmaz’ın yakın tarihe kadar gelen Mimar Sinan üzerine tartışmaları değerlendirdiği yazı ve de başlığını pek isabetli bulmadığım, Mimar Sinan ile Floransa Katedrali’nin kubbesinin tamamlanmasını başaran mimar ve mucit Brunelleschi’nin karşılaştırıldığı (“Batı’nın Sinan’ı Mimar Brunelleschi”) değerlendirme bu dosyayı tamamlıyor.
FARKLI VE ORİJİNAL
Filippo Brunelleschi üzerinde tonlarla araştırma ve kitap vardır. Klasik mimarinin kubbelerini Ayasofya’dan sonra tekrarlayabilecek bu büyük mimarın çalışma yöntemleri diğer mimarlara göre farklı ve orijinaldi. Brunelleschi’nin kişisel icatlarının yanında Rönesans İtalyası’ndaki ustaların ve işçilerin özgünlükleri, birlikte çalışabilme ve yaratabilme kabiliyetleri muhteşemdi.
Floransa’daki Santa Maria del Fiore Katedrali’ni (Duomo) inşa ederken mühendislik tarihi açısından önemli fakat tamamıyla kendine özgü bir teknik söz konusudur. Floransa için çok pahalı olan kerestenin böyle büyük bir kubbenin iskeletini oluşturması zor olduğundan ustalar kubbenin merkezi noktasına kadar adeta milimetrik ölçümlerle kubbeyi sıra sıra örmüşler ve kubbe tepe noktada muvaffakiyetle tamamlanmış. Bu çalışma ve organizasyon şekli sadece bu mimara ait. Ondan sonra bir Filippo Brunelleschi daha yok. Taklitler asille mukayese edilemiyor.
Her halükârda Ayasofya’dan 9 asır sonra meydana getirilen bu eserin yaratıcısının kendinden biraz daha genç Mimar Sinan eserleriyle de mukayese edilmesini düşünmek, menfi veya müspet olsun, abesle iştigaldir.
Karşılaştırma yanlış
Süleymaniye Camii
TANIDIĞI ÇOK TARTIŞILIR...
Bir Rönesans mimarının örgütlenme biçimi, yetişme tarzı, farklı olduğu gibi yaşı daha genç olmasına rağmen Sinan’ın Filippo Brunelleschi’yi ne kadar tanıdığı çok tartışılır. Daha ilginci de Brunelleschi’nin Ayasofya mimarlarını ne kadar inceleyebildiği su götürür.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
3 KATEGORİNİN ÖNDE GELENİDİR
Brunelleschi tuttuğu kayıtlar ve teorisi itibariyle muhtemelen bir noktada da yeni mühendislikte de her üç kategorinin de önde gelenidir, matematik dehadır. Çarpıcı estetik için matematik galiba şart ama yeterli değil. Bir yapının estetiği için başka unsurlar da söz konusu.
Necdet Sakaoğlu’nun muasır Osmanlı vakayinamelerine bakarak Sinan’ın adını zikretmesi kapak dosyasının ağırlığını teşkil ediyor. Bütün muasır kaynaklar Mimar Sinan Ağa’nın yaptığı camileri, eserleri söz konusu etmişler ama onun ismini kullanmamışlar, öyleyse bizi şüpheye düşürecek gerçek ele alınmış mı, yani bu eserleri başka birilerine atfediyorlar mı?
Karşılaştırma yanlış
Floransa Katedrali
BAKMAK YETMEZ BİLGİ DE LAZIM
Şunu unutmayın, Osmanlı mimarının kültürel çevresi Vitruvius’u yaratan Roma mimarlık ve sanatçılık çevresi değildir, Giorgio Vasari veya Benvenuto Cellini de bu toplumda yoktur. Bu âdemlerin bazılarının (ki içlerinde Kemal Paşazade gibi, Fatih’in II. Beyazıt’a devrettiği Yunan-Roma heykel koleksiyonundan söz edeni de olduğu halde) mimari eserlerle ve camilerle ne kadar ilgilendikleri su götürür. Herhangi bir adamın bu eserlere bakışı yetmez. Bakmasını bilecek kadar bilgili olması lazım. Maalesef mimarların mimari teknikler ve tarihi üzerine inceleme kitapları aldığı, Giorgio Vassari veya Benvenuto Cellini gibi sanatkârların hayatından bahsettikleri görülmez. Kısa bir deyişle Osmanlı okumuşu kalabalık sayıda şuara mecmuası meydana getirdi. Demek ki edebiyatla ve şiirle daha çok ilgileniyordu, hatta lale, çiçek yetiştiriciliği üzerine eser kaleme alan var (Tezkire-i Şükufeciyan). Ulema biyografileri var ama plastik sanatlarla uğraşan insanlar üzerinde zaten yeterince durulmamış. Dar malzemeyle Sinan’ın mevcudiyetini araştırmak netice vermeyebilir.
Şahsi tecrübemden burada bahsetmek istemiyorum ama yeri geldi. Yüzüncü doğum yıldönümünde bir dergiye henüz sağ olan Bernard Lewis’le ilgili bir makale göndermiş ve kapağa fotoğrafını koymalarını söylemiştim ama onlar alakasız farklı fotoğraflar koydular. Masumane bir bilgisizlik ve iteleme olduğunu sanmıyorum.
TOPLANMAYAN MEYVE SERBEST PİYASA KURALINA BIRAKILAMAZ
HEPİMİZ uzun bir tatili geride bıraktık. Türkiye motorize oldu. İstanbul-İzmir arası ve İç Anadolu’ya doğru da otoyollar arabalarla doldu. Fakat artık kıyı köşedeki köylere ve yerleşmelere de gidiyoruz. Tarımsal istatistiklere bakıp ilgili raporları okumasak bile çıplak gözle gördüklerimiz bize bazı yanlışlarımızı, hataları gösteriyor. Bir vakitler küçük Asya flora bakımından en renkli yerdi. Dünyanın en güzel halıları ve renkleri bugün artık kaybolan bitki türlerinden elde edilirdi. Bizim hayatımızın içinde çok yakın zamanlara kadar sebze ve meyvenin cenneti Türkiye’ydi. Büyük bir gerilemenin içine girdik. Tarımda destekleme politikasını körü körüne ve ayırt etmeksizin terk eden 1980 sonrası iktidarlar bir yıkıma neden oldular. Üstelik bu alanda da kayırmacılık yapıldı; mesela hiçbir şekilde kalitesi iyi olmadığı halde Karadeniz çayına verilen sübvansiyon başka bazı tarımsal ürünlerden esirgendi. 1950’lerden beri Türkiye’nin tahıl cinsleri üzerinde bilgisizce spekülasyonlara girişildi. İnsanlarımız ağız tadını ve eski lezzeti kaybettiler. Bugün Türkiye meyvelerini toparlayamıyor, bağbozumu istenen neticeyi veremiyor, sebze bahçeciliği eski ürünleri çıkaramıyor. Bayram tatilinde yolculuğa çıktığınız zaman, meyveleri toplanmayan bahçelerin yanından geçtiniz ve dünyanın en güzel şeftalilerin yetiştiği Bursa ovasında şehirleşme ve endüstrinin yarattığı tahribatı gördünüz, bugün artık o eski Bursa şeftalisini bulamıyorsunuz.
AÇLIK KAPIDA
Kaymakam, belediye reisi, il tarım müdürü gibi memurlardan oluşan taşra idaresi çiftçinin ürettiğiyle nihai alıcının temasını ayarlamıyor. İnsanlar çok ucuza elden çıkarabildiği ürünü toplamamayı tercih etmeye başladılar ve öte yandan şehirlerdeki pazarlarda insanlar aynı ürünü pahalı olduğu için alamıyorlar. Ziraatta arz-talep, serbest piyasa kurallarına bırakılamaz. Burada sosyalizan laflar etmeye lüzum yok. Vahşi bir pazar mekanizmasının hiç uğramaması gereken alandır. Yeryüzünün büyük iklim değişiklikleriyle mücadele ettiği bu asırda açlık tehlikesi kapıdadır. Kıtlığı, kimya sanayinin bulguları ve müdahalesiyle bolluğa çevirmemiz mümkün değil. Tarlada ve bahçede yetiştirileni iyi değerlendirmek ve asıl tüketiciye uygun fiyatlı devretmek gerekir, bu bile siyasi tercih meselesi değildir, doğru olanı yapmak ve ona göre örgütlenmek gerekiyor.
KOOPERATİF GEREK
Para değerindeki düşmeler ihracatçıya çok yararlı olur, buna rağmen Türkiye tarım ürünleri ihracatında gerekeni yapmıyor, çünkü pazar mekanizmalarının ayarlanamaması dolayısıyla çiftçi artık ya ekmiyor yahut da bahçesindeki sebze ve meyveyi devşirmiyor, tahıl ürünlerinin hasadında gevşek davranıyor.
Marmara havzasının meyve bahçelerinde toplanmamış meyveler, Eğridir Gölü civarında alıcısına ulaşamayan elma bahçeleri, Malatya’da dökülen kayısılar hazin manzaralardır. Tarım ürünlerinin israfı başka hiçbir israf kadar yıkıcı ve utanç verici olamaz. Kooperatif nizamının teşviki, hem de devlet tarafından teşviki ve örgütlenmesine yardımcı olmak gerekir.
O yangın Topkapı uyarısı olsun!
#İLBER ORTAYLI#Yazar#Topkapı Müzesi
Eylül 09, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
Brezilya Milli Müzesi içinde bulunduğu objeler bakımından kalabalık bir sayı verir.
Haberin Devamı
En kalabalık ve zengin müzelerden sayılır. Kalabalık diyorum, çünkü bir müzedeki obje sayısı onun zenginlik ve değerini tek başına arttırmaya yetmiyor. Mesela Sovyetler Birliği’nde Moskova Tarih Müzesi’ndeki eşya sayısı 2 milyonu geçtiği halde ne Petersburg’daki Ermitaj ne Moskova’daki Kremlin hatta ne de Tretiakov gibi galeriler kadar çekicidir.
SADECE TARİH DEĞİL
İlginç bir husus da genellikle koloni müzelerinin o ülkede bulunan her şey ana kıtaya veya anavatana gönderildiği için fakir kalmasıyken, Brezilya Müzesi’ne tam aksi bir eylemle Portekiz krallığı anavatandaki müze ve kütüphanelere sığmayan zenginlikleri yollamıştır. Yani bu yanan müze ön planda Portekiz kültürü bakımından da büyük bir kayıp sayılıyor.
İçindeki kalıntılar sadece tarihi değildir. Fosilleri ifade edildiği üzere en büyük meteor parçası, meteorların düşmesi dolayısıyla kavrulan dinozor kalıntıları, garip bitki ve hayvan fosilleri, antropolojik zenginlikler, yetmedi Portekiz imparatorluk sahasının dışında kalan yerlerden gelme Mısır mumyaları gibi parçalar da yer alır, daha doğrusu alıyordu.
Son 10 yıllardaki büyük zenginleşmesine ve iddiasına rağmen birçok yönleriyle üçüncü dünya ülkelerine has örgütsüzlük, yolsuzluk nedeniyle ismi çok anılan Brezilya’da müzenin de zengin bir ülkeye yakışacak bakım ve idareden uzak kaldığı anlaşılıyor. Yangına karşı tedbirler sıfırmış. Verilen sayı gerçek mi?
O yangın Topkapı uyarısı olsun
HEPİMİZ MISIRLIYIZ!
Birçok objenin dijital yöntemlerle arşivlendiği açıklanıyor ama bu içeride tarih, antropoloji ve jeolojiyle ilgili bilgilerimizi değiştirecek parçaların yok olup gitmediği anlamına gelmez.
Müzeler konusunda dünya hâlâ basit milliyetçi organizasyonlardan ve mülkiyet anlayışından kurtulamadı. Bir zamanlar Vatikan’daki müze toplantısında Mısır müzelerinin durumu için söylediğimiz “Bilsek de bilmesek de, istesek istemesek de hepimiz Mısırlıyız, o ülkenin eserlerine dikkat etmeliyiz” sözü bağımsız aydınların hoşuna gitse de müzeciler suratlarını buruşturmuşlardı.
Son Tahrir olaylarında Bağdat Müzesi ve Kahire Müzesi yağmacılığı bu ilgisizlik ve utanmazlığın derecesini ifade eder. Buna benzer hazin olaylardan biri de Brezilya’nın başına geldi. Bir yerde kaybolan müzenin bu dünyanın ve beşeriyetin hangi parçasını ilgilendirdiğini ve gerekli malumatı yok ettiğini bilemezsiniz. Eğer İslam dünyasının eserleri tahrip ediliyorsa ve meçhul kişilerin evlerinin içine ve görünmeyen koleksiyonlara giriyorsa bu bilgi deliği hiç şüphesiz çalanların tarihini de zedeler ve gerekli bilgiyi elde edemezler.
Doğrusu dünya tarih ve medeniyeti acısından çok şeyi barındıran Topkapı Sarayı Müzesi’nin durumunu düşünüyorum.
O yangın Topkapı uyarısı olsun
Doğrusu dünya tarih ve medeniyeti acısından çok şeyi barındıran Topkapı Sarayı Müzesi’nin durumunu düşünüyorum. İçindeki eserler Türkiye’nin milli tarihini ve medeniyetini aşacak bir miras, çünkü Türk İmparatorluğu dünya bakımından önemli bir imparatorluktu. Elindeki hazineler de öyledir. Brezilya’daki yangın felaketi bize bir uyarı olmalı.
HÂLÂ İLGİLENMİYORUZ
Bu müzeyle hâlâ ilgilenmiyoruz. Son düzenlemede bile Kültür ve Turizm Bakanlığı gibi işi başından aşkın bir kuruluşun elinde bıraktık. İçindeki eserler Türkiye’nin milli tarihini ve medeniyetini aşacak bir miras, çünkü Türk İmparatorluğu dünya bakımından önemli bir imparatorluktu. Elindeki hazineler de öyledir. Mesela en önemli Çin porselenleri koleksiyonu bizde. Avrupa porselenleri içinde de önemli bir koleksiyonun sahibiyiz. Müze kütüphanemizde de sadece Müslüman Şark milletlerinin değil birçok Hıristiyan kavmin elyazmaları da var. Brezilya’daki yangın felaketi bize bir uyarı olmalı.
ÖDÜLÜN ARKASI EMEK, BİLGİ, ALKIŞ...
Çarşamba akşamı İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Zeliha Berksoy’a uluslararası tiyatro festivalinin onur ödülünü verdi. 21 yıldır devam eden uluslararası bu festivalin iki onur ödülü oluyor. Birisi yabancı bir sanatçı, ikincisi Türk sanatçı oluyor. Hiç kuşkusuz ulusal sanatçımıza verilen ödülde de onun uluslararası niteliklerine dikkat ediliyor. Zeliha Berksoy’u, yaşlarımız ortada, tanıyalı 50 yılı geçti. Konservatuvarın henüz yüksek bölümünde öğrenciydi. Bir yıl sonra bitirdi ve devlet tiyatrosu ailesine girdi. Ankara’da tiyatro en öncü durumdaydı ve çok sevdiğim ortam Zeliha’nın babası Ercüment Bey (Siyavuşoğlu) ve annesi Semiha Hanım’ın sohbetiydi. Kendilerinden çok şey öğrendim. Ercüment Bey Fransız kültürüne vâkıftı.
O yangın Topkapı uyarısı olsun
ALKIŞA KAPILMADI
Zeliha Berksoy daha henüz staj yılında da o zamanki tek tiyatro ödülü veren Ankara Sanatsevenler Derneği’nin yılın en başarılı kadın sanatçısı ödülünü aldı. “Kaktüs Çiçeği” oyununda tiyatronun en önde gelen sanatçılarını gölgeleyecek kadar bir şöhret sağladı ve bütün ciddi insanlar gibi bu ani yükselişin ve alkışların iğvasına kapılmayıp eğitimine devam etmek için ortadan çekildi.
İki yıl Berlin’e gitti. Berlin’in batısında Schiller Theater’daydı. Boleslaw Stanislaus Barlog’un etrafındaki sanatçılarla temastaydı. Ama asıl kapalı bir dünyayı araladı. Her gün doğuya geçiyordu. Berliner Ensemble yöneticisi Helene Weigel ona kapıları açmıştı. Ekkehard Schall ve Hilmar Thate gibi doğunun şöhretli aktörleri, ki sonuncusunu ben Viyana’da tanıdım, muhteşem bir aktördü, onun yakın arkadaşıydı. Epik tiyatronun Türkiye’de sözü ediliyordu ve doğrusu ilk örnekleri sahneye konmaya başlamıştı. Tartışmaları burada izlemektense kaynağına gitmeyi tercih etti. Berlin’den mükemmel bir Almanca ve Brecht tiyatrosunun en iyi oyuncularından edindiği uzmanlıkla döndü. Gözde bir oyuncuydu, buna rağmen devlet tiyatrosundan istifa etti ve özel tiyatrolara geçti.
ÖĞRENDİ, ÖĞRETTİ
İşte bu yıllarda “Asiye Nasıl Kurtulur” ile doruğa çıktı. Zaten devlet tiyatrosu sanatçılarının aksine Ankara Sanat Topluluğu gibi avangart tiyatronun oyuncularıyla da temas halindeydi. Öğreniyordu ve öğretiyordu. Bir müddet sonra İstanbul’a geçti.
1970’li yılların ortasından itibaren de kariyerine İstanbul’da devam etti. Yeni sahnelenen oyunları izliyor ve Türkiye’nin sahnelerine getiriyordu. 1971-72’de Viyana’yı sarsan Topsy Küppers’in sahnelediği tek kişilik “Lola Blau” anında onun tarafından yeni bir yorumla İstanbul’a geldi. Annesi Semiha Berksoy’dan geçen bir kabiliyeti vardı: Ses. Birçok tiyatrocunun aksine ses hocalarının yanındaydı. Vahdet Nuri Hanım’ı onun hocası olarak tanıdım. Çok kısa zamanda müzikal sesle ortaya çıktı. Kurt Weill-Bertolt Brecht oyunlarının, Lola Blau gibi kabarelerin getirilmesindeki başarıyı böyle açıklamamız mümkün. Türk tiyatro ve edebiyat dünyasının Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin ve Haldun Taner gibi klasik ustaları yanında Başar Sabuncu ve Sermet Çağan gibi yeni yetenekleriyle de birlikte çalışmıştır. Oyuncu arkadaşları içinde de bugün artık pek kimselerin hatırlamak durumunda olmadığı Ayberk Çölok ve Erkan Yücel onun her zaman bahsettiği, bizim neslin hayran olduğu oyunculardır.
İNŞA EDEN AYDIN
Zeliha Berksoy Mimar Sinan Üniversitesi’nin tiyatro bölümünün de önde gelen hocaları arasındadır. Devlet Konservatuvarı’nın tiyatro bölümünde 40 yılı aşkın süre profesör olarak çalıştı. Bugün sahnelerde tanıdığımız Şahnaz Çakıralp, Meltem Cumbul ve daha niceleri onun talebeleridir. Zeliha Berksoy’un bu memlekete tiyatroda yaptığı öncü hizmetlerinin yanında Türk opera sanatçılarına şükran borcumuzu da ifa eden tek kişi olduğunu ve bunu kurduğu Semiha Berksoy Opera Vakfı’yla devam ettirdiğini belirtelim.
Her yıl verdiği opera ödüllerinden de anlaşılıyor ki bütün zorluklarına rağmen Türk opera dünyası Cumhuriyet’in kendilerine verdiklerini fazlasıyla hak eden saygıdeğer insanlardır. Ödülleri verdiğimiz sanatçıların tören günü dahi yarısının dünyanın büyük operalarında konser, resital ve icraları olması bunu gösteriyor. Zeliha Berksoy bu memleketin saygıdeğer bir sanatçısı, sadece kendisine verilenden çok bu topluma veren ve inşa eden bir aydın.
Nablus
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Eylül 16, 2018 01:024dk okuma
Paylaş
Samaryalılar, Tevrat’tan sonraki dua metinlerini tanımayan ayrı bir mezhep. Nablus’un en yüksek noktasında yaşıyorlar. 300 kişiler. İktisadi vaziyetleri iyi; zevkli, güzel bir hayat yaşıyorlar, oturdukları binalar ve tepe havadar. Etraftaki bölgelerde bir cemaat daha var. Eğer fazla küçümseyici bir rakam değilse nüfuslarının 1000 kadar olduğu söyleniyor.
Haberin Devamı
BU koyu Filistin Arap şehri biraz göz attığınız zaman Yahudiliğin bile en kökten kabilesine kadar nüfus barındıran bir yer. Samaryalılar, Tevrat’tan sonraki dua metinlerini tanımayan ayrı bir mezhep. Nablus’un en yüksek noktasında yaşıyorlar. 300 kişiler. İktisadi vaziyetleri iyi; zevkli, güzel bir hayat yaşıyorlar, oturdukları binalar ve tepe havadar. Etraftaki bölgelerde onlar kadar bir cemaat daha var.
ANADOLU’DAN GELENLER
Nablus
Eğer fazla küçümseyici bir rakam değilse nüfuslarının 1000 kadar olduğu söyleniyor. Bugünkü Nablus dahilinde modern Siyonist yerleşmeler yok ama etraftaki tepelerin yüksek kısmında bir düzine kadar yeni yerleşmeler görülüyor. Şehrin adı, ilginçtir, Helen-Roma kültürünün Neapolis’inden geliyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Falih Rıfkı’nın “Zeytindağı”nı okursanız Nablus eşrafı ve Cemal Paşa arasındaki gerilimi görürsünüz. Oysaki şehrin önemli ailelerinin bir kısmı Anadolu’dan gelme, bir kısmı da Bilâdüşşam dediğimiz Suriye ve Filistin’in önde gelen kabilelerini temsil ediyor. Bugünkü nüfus Tur ve Selimiye, yani eski Yahudi adlarıyla Gerzim ve İbal Tepeleri arasındaki kuzey-güney çizgisindeki yerleşkedir. Nablus eski devirlerden beri zeytinyağı ve üzüm bağları ürünleriyle yaşamıştır. Bugünkü şehrin merkez ticari kesimi de Habele diye adlanmıştır. Bu vadide Nablus’un bütün tarihini; Roma, İslam devrinden çeşitli mimari parçaları içinde barındıran Sultan Selahaddin Camii (Cami-i Kebir) gibi eserleri, Osmanlı devrinden Nimr ve Cevarî gibi ailelerin eşraf konakları, tipik bir çarşı ve mescitler gibi gelenekselliğin yanında, iki dağın tepelerine doğru yayılan yüksek binaları da görebiliyoruz.
GÖĞE DOĞRU YÜKSELMEK
Nablus
Bu binalar Nablus’un 20 sene evvelki sıcak karakterini yavaş yavaş bir Araf havasına döndürmüş. Yeni zenginlik vadinin sıcağından tepenin esintisine tırmanıyor. Bu aynı zamanda da Batı Şeria’ya sığınan Filistinlilik için tek çare: “Göğe doğru yükselmek...” İsrail’in içinde şu andaki en büyük çekişme yerleşmelerden dolayı çıkıyor. Filistin sanayileşemeyen ama ara zanaatlarda fevkalade nitelikleri olan bir toplum. Bugünkü Nablus’un en büyük özelliği şehrin varoşlarından içeri kadar uzanan otomobil tamirhaneleri ve bazı yedek parça imalatını yapan atölyelerdir. Ta ABD ve Avusturalya ve Kanada’ya kadar uzanan Filistinlerinin orada zenginleştiği zanaatlar da budur.
Haberin Devamı
ESKİ BİR KOMÜNİST
Dünyada kozmopolit nüfusun ve o kültürün yarattığı karakter ve tipler en çok Nablus gibi şehirlerde görülür. İran’ın İsfahan, Rusya’nın Nijni Novgorod ve herhalde Filistin’in Nablus’u böyle olmalı. Çarşıda gezerken Ebu İmad adlı bir ihtiyarla tanıştırılıyorum. 90 yaşına yakın. Buralarda az rastlanan bir kimlik: Eski komünist. 1950’lerde Arap dünyasının komünistleri Nasır yandaşıydı. Ürdün, Suriye ve Nasır arasında ilişkiler koptuğu an minareye çıkıp “Nablus Cumhuriyeti’ni kurdum” diye bağırmış ve üstüne tabii hapis ve işkence. Bağırdığı yer Nablus’un ortası, dönem de Ürdün krallığı. Ortadoğu göze çarpmayan katmanların ülkesi. Şehirlerin hayatına şöyle yüzeyden bile yaklaşsanız bu zenginlikleri görüyorsunuz. Dış dünyayı basından takip etiğinizde ise hayat sadece iki kutuplu ve kaba birkaç gerçekle örülmüş gibi sunuluyor. Ortadoğu’da gezmek artık kolay değil ama elden geldiğince denemek ve nüfuz etmek tavsiye edilir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
3 KİŞİLİK ENTRİKAYLA PAKİSTAN TASVİRİ
Nablus
- KENİZE Murad’ı tanıyoruz. Sultan Murad’ın torunu Selma Hanım Sultan’ın kızı. Babası Kotwara (Baladpur) racası Seyyid Sacid Hüseyin’dir. Kotwara daha başından beri İngilizlere karşı duran küçük bir bölgeydi. O yüzden Britanya hâkimiyeti boyunca çok zülüm gören fakir bir devletçik olarak kaldı ve bu fakirlik modern Hindistan’da da devam etti. Bugün Raca’nın ailesi Pakistan’da yaşıyor.
FRANSA’NIN YAZARI
Kenize Murad anne ve babasının erkenden ayrılması nedeniyle “Saraydan Sürgüne” (De la Part de la Princesse Morte) romanında anlattığı gibi sıkıntılı bir hayat yaşadı; ama iyi eğitimli, muasır Fransa’nın başarılı bir yazarı olarak bugün karşımızda. Ben 1979 yılında ilk tanıştığımızda onu bir gazeteci olarak ağırladım. Zeki, bilgili bir gazeteciydi, mütevazıydı. Batılı meslektaşlarının aksine, onlarla aynı kültür çevresinde yetişmesine, Batı dillerini konuşmasına rağmen Şark ülkelerinin uğradığı haksızlıkları haykırmaktan çekinmiyordu.
Haberin Devamı
Nablus
Elimizdeki son romanı “Pak İnsanlar Ülkesinde” (Au pays des purs) diye çevrilmiş. Süleyman Doğru tercüme etmiş.
ZENGİN VE FAKİR
Dünyanın her yerindeki zenginler gibi Pakistan’da da zenginler var. Bu ülke kuruluşundan beri sanayileşen, bilim ve teknik alanında kendince atılımlar yapan, nüfusu kalabalık bir Müslüman ülke. Kolonyal geçmişi beraber yaşadığı Hindistan’la çatışma içinde. Hindistan hâlâ Pakistanlıların kendi kültürlerinden gelme Müslüman sapmaları olduğunu düşünüyor. Hint Müslümanlarının durumuna baktığımız zaman Pakistan’ın niye ayrıldığını anlamak da mümkün. Hiç şüphesiz her iki ülkenin zenginleri de yaratıcı, eğitimli ve acımasız. Fakirlerin ise hayatı her iki tarafta da hiç iç açıcı değil ve milyonlarla ifade ediliyor.
Haberin Devamı
SÜRÜKLEYİCİ ÜSLUP
Kenize, Pakistan fakirlerinin, bir selde evsiz kalan milyonların gerçekten “pak” insanlar olduğunu ifade etme durumunda. İlginç bir aşk hikâyesinin üç kişisi arasında gelişen bir entrika ile bu ülkeyi tasvir ediyor. Tasvirler bazen çok acı ve iç karartıcı. Ama bence umutsuzluk doğurucu değil. Sürükleyici bir üslup sahibi olduğunu biliyoruz. Okumak lazım, çok şey öğretiyor ve birlikte yaşanıyor.
Hanım eli değmiş
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Eylül 23, 2018 01:455dk okuma
Paylaş
Bakü hanım eli değmiş gibi bir derli toplu yer haline dönüşmüş. Bu süreçle Mihriban Aliyeva ilgileniyor. Kırsalda da Şeki, Gence gibi şehirlerin buna benzer hamleler kaydettiği söyleniyor. Zaten bu sözleri doğrulayacak şey bölgenin turizm merkezi haline dönmesi. Yılda 4 milyon gibi küçümsenemeyecek bir turist kapasitesi var. Daha çok kitap basılıyor, daha çok yazılıyor.
Haberin Devamı
15 Eylül 2018 tarihinde Türkiye-Azerbaycan İşadamları ve Sanayiciler Birliği’nin (TÜİB) ve TRT’nin davetiyle Bakü’ye gittim. Asıl gidiş nedenim Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’ye girişinin 100. yıl kutlamalarını görmekti. TÜİB’in Başkanı Hüseyin Büyükfırat’ın tertip ettiği toplantıda katılanlar ilgiyle hayli soru sordular. Ertesi gün fahri doktoru olduğum Azerbaycan Milli İlimler Akademisi Tarih Enstitüsü Başkanı Yakup Mahmudov hocanın daveti üzerine orada da bir konferans verdim. Azerbaycanlı tarihçi ve bilginlerin çok meşgul oldukları bir konu. Son günde de Nizami Gencevi onuruna kurulan Azerbaycan Edebiyatı Müzesi’ne bir ziyarette bulundum ve kıymetli edebiyatçı tarihçimiz Rafael Hüseynov ile bazı konuları görüştük. Azerbaycan Edebiyatı Müzesi, kütüphanesi ve mimarisiyle ünlüdür. 15 Eylül’de Nuri Paşa kuvvetleri Bakü’ye girdikten sonra Gence’deki Azerbaycan kuvvetleri bu şehre intikal etti ve Azerbaycan Edebiyatı Müzesi Azerbaycan hükümetinin üyelerinin yerleştiği bina olarak uzun zaman kullanıldı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Hanım eli değmiş
ZENGİNLİĞİN MERKEZİ
Bakü öteden beri Kafkasya’da zenginliğin merkezi. Petrol zenginliği pek ilginçtir ki yerli müteşebbislerin el atıp geliştirdikleri bir dal. Zeynelabidin Tagiyev, Nagiyev Aşurbeyli gibi milyarderler çar imparatorluğunun bu dalına el atmışlardı. Aynı şey Kazan Tataristanı’nda Akçurin gibi aileler için söz konusu. Rusya Çarlığı’nın Avrupa kolonyal kuvvetlerinden farklı bir yapısı var. Birinci Cihan Harbi Rusya için Bolşevik İhtilali, Ekim 1917 ve Rusya’nın harpten çekilmesiyle bitti. Bu tek taraflı çekilmeyi Avusturya-Macaristan’da imparator da istedi (VI. Karl). Türkiye’de de veliahd-ı saltanat Yusuf İzzeddin Efendi istemiştir. Harpten çekilmek kolay bir iş değildi. Nitekim Rusya’da bu ancak Bolşevik İhtilali’yle gerçekleşti. 1918’deki Brest Litovsk Antlaşması’yla Rusya İmparatorluğu’nun Baltık eyaletleri elden çıktı. Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan da bağımsızlıklarını elde ettiler. Çok geçmeden Volga boyundaki Başkırlar ve Tatarlar ve Orta Asya devletlerinden Türkistan da bu devletleri takip etti.
Haberin Devamı
ALMANLARLA SAVAŞ
Bir anarşi devri başlamıştı. Bolşeviklere düşman olan Çar taraftarları ve Krenski cumhuriyetçileri Kafkasya’da Almanların ilerlemesine karşı durmak zorunda kaldılar. Ermeni Taşnaklar ise Almanlarla işbirliğini tercih etti. Ukrayna’da Pavlo Skoropadskyi Almanlarla işbirliği yaparak 1.5 yıl bağımsız bir Ukrayna yönetti ama sonunda başarısız oldu. Almanlar Gürcistan’a sızmaya başladılar, yavaş yavaş Azerbaycan’a yöneldiler. Müttefikleri sadece Taşnak taraftarı Ermenilerdi. Bu durum Azerbaycan’ı ve Enver Paşa’yı alarma geçirdi. Hızlıca gönüllü ordu kuruldu. Neferleri terhis edilenlerden, subayları emeklilerden seçildi. Nuri Paşa albayken ordunun başına geçti. Bu ordunun 1.5 kolordudan daha fazla mevcudu olmadığı anlaşılıyor. Üstelik de karşısında çarpışanlar ihtilal çarpıklığı içindeki, nüfuzu kırılan Ruslar veya Kafkasya’da pek çarpışmaya niyeti olmayan iki bölükten ibaret İngilizler değildi. Almanlara katılan Ermeniler ise iyi savaşçı değillerdi, disiplinleri yoktu, talimata dikkat etmiyorlardı. Almanlar ise donanımlı ve etkili savaşçılardı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Sözün kısası dört yıllık müttefikle çetin savaşa girildi ve kazanıldı. 20 Haziran’da Gence, ardından önemli Azerbaycan şehirleri ve nihayet Bakü 15 Eylül 1918’de Kafkas İslam Ordusu tarafından işgalden kurtarıldı. Ne var ki 1.5 ay süren bu hava içerisinde Azerbaycan Milli hükümeti Bakü’de teşkilatlandı. 1918 yılı içinde harf inkılabı yaptı, Bakü Devlet Üniversitesi’ni kurdu, kadın haklarını ön plana çıkardı. 30 Ekim 1918’deki Mondros’ta imzaladığımız mütareke üzerine Osmanlı ordusu Bakü’den çekildi, bu tarihimizdeki en hazin ayrılıklardan biridir.
Kafkas Cephesi’nin ve dönemin tarihini en iyi okuyacağımız eser Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Suyu Arayan Adam’ kitabıdır. Çünkü o doğu cephesinde yedek subaydı, esir düşmüştü, galiba Nargin Adası’ndan firar etmişti. Türk esirleri kaçırmakta petrol milyarderi Zeynelabidin Tagiyev’in kurduğu mekanizma çok etkili olmuştu. 2.5 aylık Bakü hâkimiyetini o çok etraflıca anlatıyor. İkinci bir kitap Firuz Kazımzade’nin ‘Transkafkasya İçin Mücadele 1917-1921’ kitabıdır. Azerbaycan’ın cumhuriyet kuruluşu ve iç savaşta ilk etapta kaosun dışında kalması Nuri Paşa kuvvetlerinin sayesindedir. Bu ordu da sadece Osmanlı ordusundan değil Azerbaycan’ın kendi gençlerinden önemli sayıda nefer ve subay vardı. Bu müşterek tarihin kutlaması çok candan oldu ve anlaşılıyor ki Kafkaslar’da hiç de öğle şoven bir hava değil sadece tarih şuuru var.
Haberin Devamı
DERLİ TOPLU OLMUŞ
Mülkiye’de talebelerim olan, Azerbaycan ileri gelenleri ve halkla temasına hayran olduğum büyükelçi Erkan Özaral ve eşi Meltem Hanım’ın anlattıklarını dinledim. Benim 1986 sonbaharında ilk defa gördüğüm Bakü sempatik, hoş bir şehirdi. Zamanla zenginleşti. Problemleri el’an var ama memlekette değişiklik çok. Bakü hanım eli değmiş gibi bir derli toplu yer haline dönüşmüş. Bu süreçle Mihriban Aliyeva ilgileniyor. Kırsalda da Şeki, Gence gibi şehirlerin buna benzer hamleler kaydettiği söyleniyor. Zaten bu sözleri doğrulayacak şey bölgenin turizm merkezi haline dönmesi. Yılda 4 milyon gibi küçümsenemeyecek bir turist kapasitesi var. Bu hayatı etkiliyor. Daha çok kitap basılıyor, daha çok yazılıyor. Sovyet devrinin araçlarındaki değişim de gözlenmiyor değil.
Haberin Devamı
RUS KIZIN RÜYASI
Hanım eli değmiş
AYVALIK ilçe merkezi ve onun Ege’ye uzantısı olan Cunda Adası’nın bir ilk olma özelliği var. Artık yerli halkın kullanmadığı ve çoğunluğa ait olmayan dini yapıların restorasyonu başlamıştır. Taksiyarhis Kilisesi, ki Cunda Adası’ndadır ve bölgenin metropoliten merkezidir (Metropolit Fener Patrikhanesi’nde görevlidir), Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt Bey’in zamanında çembere alındı ve destekle yıkımı önlendi, ardından da Sayın Rahmi Koç tarafından restore edildi. Bugün bir müze ve konser alanı olarak kullanılıyor.
Aynı şekilde merhum büyükelçi Necdet Kent’in adını taşıyan kütüphane yani Küçük Şapel de Sayın Rahmi Koç’un restore edip kültür hayatına kazandırdığı binadır. Bir müddet evvel 1850’lerde zamanın Rum sakinleri tarafından bulunan ve 1890’da bugünkü neoklasik görünümüyle inşa edilen Panayia Faneromani, Meryem Ana’nın adını taşıyan, yeniden doğuşu temsil eden ve buradaki şifalı suya izafeten bölgede o zaman hem Hıristiyanların hem de Müslümanların ziyaret ettikleri, hastalıklara ve sıkıntılara karşı şifa atfettikleri bir merkezidir. 1850’lerde bir Rus kızının gördüğü rüya üzerine keşfedilip yapılan bu binanın 1867’den beri yapılan bir havuzla biriken suyun kullanıldığı biliniyor. Yakın zamanlarda terk edilen bu bina şu sıralar Muhtar Kent ve Şerif Kaynar girişimi ve belediye başkanı Rahmi Gencer’in desteğiyle bağışçılar tarafından restore edildi. Profesör Ömer Özyiğit ve doktor Suzan Özyiğit restoratörlerdir. Bu ayazmanın restorasyonu ve ziyaret açılmasıyla Ayvalık ilçesi kültürel bakımdan bir öncülük yapıyor. Şu andaki Ege dünyasında bu faaliyetin önemi büyüktür. Ayvalık’taki bağışçıların bu tavrının bütün çevre ülkelere yayılması temenni edilir.
150. yıl
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Galatasaray Lisesi
Eylül 30, 2018 01:035dk okuma
Paylaş
1868 yılı 1 Eylül’ünde Osmanlı İmparatorluğu’nun eğitim tarihinde en önemli kurumlardan biri açıldı.
Haberin Devamı
Bu okul, imparatorluğun reformist kadrosu ki ön planda Mehmed Emin Ali Paşa ve Fuad Paşa gibi 19. asrın diplomasi tarihinde de çok önemli yeri olan devlet adamları sayesinde hayata geçmiştir. Sultan Abdülaziz Türk tarih biyografisindeki özensiz ve bilgisiz çizimin aksine Türkiye’nin Batılılaşmasında öncü sayılacak bir devlet adamıdır. Kardeşi Sultan Abdülmecid’in hükümdarlığı (1839-1859) sırasında okulun kuruluşu tasarlanmıştır.
KURULUŞ 1 EYLÜL 1868
1 Eylül 1868’de tedrisata başlayan okulda eğitim Türkçe ve Fransızcadır. Bu önemlidir, imparatorlukta Fransız okulları vardı, büyük ölçüde Katolik Lisesi’nin rahipleri ve rahip olmayan frerler tarafından kurulmaktadır. Bu okullarda bütün dersler Fransızca yapılmaktaydı veya 19. yüzyıl başından beri Maarif Nezareti’nin kurduğu ilk ve orta dereceli okullar Türkçe tedrisat yapmaktaydı. Galatasaray ismi buradaki binanın yani eski Galata Sarayı Enderun Okulu’nun adını taşımaktadır. Bu eski saray Enderun okullarının en yükseği Topkapı Sarayı’ndadır. Bu okulla 1868’deki Galatasaray Sultanisi’nin program ve ruh bakımından fazla ilgisi yoktur. Galatasaray Sultanisi (Lycee Imperial) imparatorluğun idaresi için Fransızcaya ve Avrupa eğimine çok önem veren bürokratların inisiyatifiyle kurulmuştur ve bu adamların bir tek emeli vardı: Fransızca ve Fransız eğitimini misyoner mekteplere değil kendi maarifimize yaptırmamız. Galatasaray Lisesi’nde seçmeli olarak Arapça, Farsça, Yunanca, Bulgarca, İtalyanca gibi diller de okutuluyordu.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
KARDEŞ LİSE GİBİ
Bunun gibi bir müesseseyi 19. yüzyılın başında (1812) Çar I. Aleksandr, Petersburg civarında kurdurdu. Çar, büyük şair Puşkin, Rusya’nın büyük diplomatı dışişleri bakanı Aleksandr Mihayloviç Gorçakov gibi dâhilerin yetiştiği bu okulda Fransızcayı ve Batı eğitimini Rusya’nın seçkin sınıflarına ve çocuklarına kendinin vermesi gerektiği düşüncesiyle kurmuştur. Bugün bu mektebin adı Alexander Lisesi değil Puschkin Gymnasium’dur. Batılılaşan birçok ülkede bu tip çifte karakterli, çifte dilli karma bir eğitim görmek pek mümkün değildir. Demek ki Galatasaray Lisesi’nin bugün Petersburg’daki faal olan Puschkin Gymnasium ile bir kardeş lise kadar benzediği, özgün oldukları açıktır.
150. yıl
Haberin Devamı
2 PRENSİBE DAYANIR
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki eğitim kurumları içinde Galatasaray Lisesi 2 prensibe dayanır. İlk olarak her dilden tebaanın çocuklarının okutulması. İmparatorluk nüfusunun üçte bir nüfusu gayrimüslim sayıldığı için kontenjan da öyle ayrılmıştır. Bu kontenjana Tıp Fakültesi, Mekteb-i Mülkiye Galatasaray’da dikkatle uymuştur. İkinci husus dini eğitimin nerede ise ihmal edilecek kadar zayıf olmasıdır. İşte bu nedenledir ki okul açılırken hem Ermeni patriği, hem Rum patriği, hem Osmanlı Yahudilerinin hahambaşısı karşı çıktılar. En başta Müslümanların itirazı görülmediyse de ardından da onlar da bu protestoya katıldılar. Her şeye rağmen Sultan Abdülaziz’in bilgili bürokrat ve teknik adamlar yetiştirme konusundaki özlemi bu eğitimin gerçekleşmesine yardımcı oldu. Bugün dahi şükranla belirtmek zorundayız, laik Fransız düşüncesi Türklerin imparatorluğundaki bu girişime destek oldu. Galatasaray her zaman için, mesela ilk müdür Mösyö De Salve’den beri laik Fransa’nın seçkin münevverleriyle oluşan eğitim kadrolarının desteğiyle gelişti ve yaşadı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Yüksek Performanslı & Jet Hızında Hazır Web Sitesi Natro'da
Natro
by Taboola
Okulun yabancı kadrolu okullardan en büyük farkı şuydu: Eski Galatasaray’ın mensupları Fransızcayı da Türkçe kadar iyi bilirlerdi. Okulun hazırlık sınıfında Fransızca ve bu dili bilenler içinse Türkçe öğretilirdi. Bu özellik zamanla zayıfladı.
ÖZAL - MITTERRAND
Ancak 14 Nisan 1992 tarihinde, Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal arasında imzalanan protokolle 1994 tarihinde yürürlüğe giren 39/93 sayılı kanunla yeni Galatasaray Üniversitesi, kendisi ile bütünleşen ilk ve orta-lise eğitimini de hayata geçirdi. Gelecek sene bu özgün kurumun 25. yılı kutlanacak. 2000’lerde gerçekleşen yeni kuruluşla Fransızca eğitimi yeniden kuvvetlendi. Burada Coşkun Kırca (yeni Galatasaray Üniversitesi kanununu kaleme alan ve liseyi de bu kanuna alarak yeniden düzenleyen reformistlerin başında gelir) Galatasaraylılar Vakfı’nı, bu vakfın önemli yöneticileri İnan Kıraç ve müteveffa Dr. Yiğit Okur’u şükranla anmamız gerekir.
Haberin Devamı
BÜROKRATLAR, TÜCCARLAR
İlk alınan 150 öğrencinin mükemmel Türkçe ve Fransızcaları mezunların hem devlet hayatında hem de ticari hayattaki muvaffakiyeti muhalefeti önledi. İmparatorluk Ermenilerinin ünlü patriği Ohannes Arşaruni bu okulun mezunudur. Bulgaristan’ın Londra ve Brüksel büyükelçisi Simeon Radev bu okulun öğrencisidir. Simeon Radev’in basılan hatıratı (Galatasaray Mekteb-i Sultanisi-Resneli Bulgar Bir Talebenin Hatıraları 1879-1898) bir canlı belgedir. Kitaptan öğrendiğimize göre Saraybosna’da 1914 suikastını düzenleyen komitenin üyesi Boğdan Radenkoviç, Simeon’un liseden arkadaşıdır. Suriye’nin, Lübnan’ın, Bulgaristan’ın ve Türkiye’nin önemli bürokrat kadroları ve tüccarları Galatasaraylıdır.
Haberin Devamı
Galatasaray Lisesi Türk patriotisminin de, ulusçuluğun da Fransa kültürü kadar çok hâkim olduğu bir kurumdur. I. Cihan Harbi’nin son yıllarında buradan ancak beş öğrenci mezun oldu. Cephelerde eriyen yedek subayların yetiştiği ocaklarından biriydi.
150. yıl
İPTAL EDİLEN PASAPORT
ERHAN Aydın, Erciyes Üniversitesi’nde eğitim gören Türkologlardan. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi’nde yapmıştır. TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) tarafından Moğolistan’da yürütülen Türk anıtları projesinin epigrafik değerlendirmesi ekibinde bulundu. Köktürk yazıtları uzmanı, malum Moğolistan coğrafyasında bir zamanlar Türkler ve Moğollar iç içe yaşarlardı. Etraftaki doğayı, botaniği, evcil hayvan kullanımını özellikle atçılığı birlikte bilen iki kavim.
TÜRKİYE İLGİLENMİYOR
Fakat arada dil ve âdetler bakımından önemli farklar var. Bu dün de vardı, bugün de görülüyor. Moğollar galiba daha iyi zamana ve zemine göre yaşam biçimlerini değiştirebiliyorlar. Özellikle Rusya kültürünü daha çabuk benimsediler. Türkler ise bu bölgeyi büyük ölçüde terk ettiler ve Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan’a çekildiler. Ortaçağlarda önce Budizm, Nasturilik ama asıl önemlisi ilk Müslüman devletler olarak İslam kültürü çevresine adım attıklarından dolayı bir farklılaşma var. Erhan Aydın 2010 yılında doçent olduktan sonra 2013-2014 yıllarında Pekin’de bulunan Merkezi Milletler Üniversitesi’nde (Minzu University of China) konuk öğretim üyesi olarak çalıştı. Burada Uygur Türk’ü olan Mihriban Hanım’la evlendi. Eşi Çin uyrukludur, evlikleri Çin’de olmuş. Beş yıldır karı-koca olarak Türkiye’de yaşıyorlar. Çin devleti, bir ziyaret için Urumçi’ye, ailesinin yanına giden Mihriban Hanım’ın pasaportunu iptal ederek dış gezi hakkını kaldırdı. Türkiye maalesef dünyanın bu çevresiyle ve buradaki en eski Türk devletlerinin mirasıyla ve Türkistanlılarla yeterince ilgilenmiyor. Yakın zamanda bazı Uygurlar da sınır dışı edilmişti. Bunun nedeni de ayrıntılı olarak açıklanmadı, kamuoyu tatmin edilmedi. Kalabalık bir ülkenin bu gibi baskılarına göz yumulmaması gerekiyor. Üzerinde duruyoruz, çünkü Erhan Aydın’ın siyasetle ve dış Türkler politikasıyla ilgisi olduğunu duymadım.
SÜRÜKLEYİCİ BİR KALEM
‘Taşa Kazınan Tarih’te Köktürk ve Uygur yazıtları ayrı bir gözle inceleniyor. Daha W. Radloff’tan ve V. Thomsen’den beri farklı okumalar ve değerlendirmeler yapılıyor. Köktürk yazıtlarının kültür tarihimiz ve devlet tarihimiz acısından çok uyarıcı olduğu açık. Hatta yakın zamanlarda merhum profesör Sencer Divitçioğlu bile sosyolojik ve iktisadi açıdan bu metinler ve devlet teşkilatıyla çok yakından ilgilenmişti. Talat Tekin gibi Türkologlarımız da bu konuyla yakından ilgileniyordu. ‘Taşa Kazınan Tarih-Türklerin İlk Yazılı Belgeleri’, sıkıcı üslupla yazılmış bir uzman kitabı değil, aksine sürükleyici bir kalem tarafından hazırlandığını belirletmek durumdayız. Türk tarihinin kendi dili ve yazısıyla ifade edildiği bu dönem ve bölge henüz bizim bilgimizin dışında kalıyor. Bu bakımından alanında önemli bir boşluğu dolduracağı aşikâr olan kitaba ilgi gösterilmesini tavsiye ederim.
..Bilgi ve tevazunun sonsuzluğu Andreas TIetze
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Merkez Kütüphanesi
Ekim 07, 2018 01:025dk okuma
Paylaş
Ömrünün son dört yılında çok sıhhatli değildi ama çok yoğun çalışıyordu. Lügatin ‘K’ bölümü bitmişti. İkinci dizisi hemen hemen hazırdı. Son iki ciltlik bölümünü ise ardından kalanlar tamamladı. TÜBA’nın bu altı cildi yayınlaması Türkiye Türkçesinin tarihi gelişimi ve etimolojisi için şu ana kadar hazırlanan en değerli çalışmanın bilim dünyasına ve halkın istifadesine sunulması demektir.
Haberin Devamı
1972 yılı ekim ayında Viyana Üniversitesi Oryantalistik Bölümü’nde asansörde karşılaştığım mütevazı bir beyefendiye enstitüdeki bir sınıfı sordum. Cevap verdi, konuştuk. Doğrusu hiç Orta Avrupa’nın âdetlerine uygun bir tanışma değildi. Daha çok Balkan ve Ortadoğu ülkelerinde rastlanan bir selamlaşma, ardından aradığımız yeri sorma ve “Burada ne yapıyorsunuz?” gibi sorularla sohbeti uzatma üzerineydi. İsmini de sordum. “Andreas Tietze” deyince uyandım. Literatürden tanıdığım bir isimdi. Birden vaziyet aldım. Karşımdaki çok alçakgönüllü bir büyük adamdı. Kütüphanede çalışıyordu. ABD’den o yıl yurduna ve okuduğu üniversiteye misafir öğretim üyesi olarak gelmişti. Ertesi gün devam ettiğim Osmanlı diplomatikasıyla ilgili sorular sordum.
Bilgi ve tevazunun sonsuzluğu Andreas TIetze
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ASİSTANLIĞINI YAPTIM
Burada bile ancak rahmetli Nejat Göyünç ve Halil Sahillioğlu’nda rastlayacağım bir tevazu ve sabırla yardım etti. Bir hafta sonra “Siz nasıl olsa okuyorsunuz, bana yardım eder misiniz?” dedi. Gelibolulu Mustafa Âli’nin “Nushat’üs Selatin”i ve “Halât-ı Kahire”si gibi metinler üzerindeki karşılaştırmalı çalışmasının bir süre için asistanlığını yaptım. Bilgisi gibi tevazuunun da sonu yoktu. Bir müddet sonra Salomon Schweigger’dan ünlü seyahatnamenin İstanbul kısmının çevirisi için bazı terimleri sordum. Sadece bir Türkolog değil Germanist’ti. Slavistik’te profesör Frantisek Vaclav Mares’in dersine devam etmeye karar vermiştim; eski Slovenceyle ilgili sorduklarıma cevap verdi. Viyana Üniversitesi’nde Slav dilleri de okumuştu. Ta ABD’den kendisini gelip arayanlar çıktı. Bir tanesi Bizantinist’ti. Etrafta rastlanmayacak bilgisi silo dolusu buğday gibiydi. Türkoloji’nin yüzünü güldüren son simalardan biri olduğu apaçık ortadaydı. Bilgisinin derinliğiyle herkesi hayrete düşüren adamda bir dervişin tevazuu ve gülümsemesi vardı. Kısa bir müddet sonra ailesini tanıdım. Eşi Süheyla Hanım ikisi kız, ikisi oğlan dört çocuğuyla bir aileydiler.
Haberin Devamı
TÜRKOLOJİ’NİN BAŞINA
Ben tanıdığımda 50’li yaşların sonundaki bu dinamik ve sağlıklı bilgin büyük bir sabır ve enerjiyle kütüphane, arşiv ve kendisine profesör Duda’nın verdiği oda arasında koşuşurdu, devamlı lügat ve makaleleri üzerinde çalışırdı. Ertesi yıl Herbert W. Duda’dan boşalan Türkoloji’nin başkanlığına tayin edildi. ABD’den yurduna döndü. Türkiye’ye ve Türkoloji’nin kaynaklarına daha çok yakınlaşmıştı. Verimli lügat çalışmasını bir ara gerçekten mesleki dünyasına hizmet için kesti. Herkesin bildiği fakat kendisinden sonra kimsenin devam ettiremediği “Turkologischer Anzeiger” serisine başlamıştı. Muhtelif dallarda Türk tarih ve edebiyatıyla ilgili Türkoloji dünyasındaki makalelerin künyelerini taratıp tasnif ediyordu. Herkes yardıma koşmuştu. Ben de elimden geldiği kadar literatürü tarayıp toplayanlardan biri olmayı boynuma borç bildim.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
EN DEĞERLİ ÇALIŞMA
Yıl 1975’ti. Senelerce devam eden bu çalışma maalesef elimizdeki Türkçenin etimolojik sözlüğü çalışmalarının bir ara durmasını gerektirmişti; nihayet lügat çalışmalarına yoğunlukla dönüldü. Bu sefer de umulmayan ve pek beklemediğimiz hastalıklar baş gösterdi. Andreas Tietze Hoca ömrünün son dört yılında çok sıhhatli değildi ama çok yoğun çalışıyordu. Lügatin “K” bölümü bitmişti. İkinci dizisi hemen hemen hazırdı. Son iki ciltlik bölümünü ise ardından kalanlar tamamladı. TÜBA’nın bu altı cildi yayınlaması Türkiye Türkçesinin tarihi gelişimi ve etimolojisi için şu ana kadar hazırlanan en değerli çalışmanın bilim dünyasına ve halkın istifadesine sunulması demektir. Bu bir başlangıçtır. Bundan sonraki safha gerçekten hiç değilse onun geniş dilbilgisine yakın bir birikime sahip olanlar tarafından götürülecektir.
Haberin Devamı
TÜBA’YA TEŞEKKÜRLER
TÜBA’nın basıma hazırladığı lügatin Simurg ve Avusturya Bilimler Akademisi tarafından sadece iki cildi çıkmıştı. Mevcut tarama ve derlemeleri tamamlayarak lügatin kaybolmasını ve Andreas Tietze’nin uzun gayretinin tozlu raflarda kalmasını önlediği için TÜBA yönetimine teşekkür etmek gerekir. Tietze bir büyük bilgin aileden geliyor. Babası Hans Tietze, ünlü sanat tarihçisi Ernst Gombrich’in hocası sayılır. Üniversitedeki derslerinin dışında bürokraside kalmayı büyük işleri için tercih etmişti. Savoy Prensi Eugen’in ünlü Belvedere Sarayı’nı Avusturya Modern Sanat Müzesi haline çevirmek onun işidir. Annesi Erica Tietze-Conrat barok sanatının ünlü uzmanlarındandır.
Haberin Devamı
‘TÜRK’E YÖNELMESİ ŞANS
Tietze’nin gymnasium’daki gençlik yılları üstün başarılı bir eğitimdi. 19. yüzyılın büyük bilginleri gibi ölü ve diri dillerin 7 tane kadarını o zaman öğrendi. Üniversitede ise İtalyan merkantilizmi üzerine bir doktora çalışması yapmıştı; mükemmel bir tahlil olduğunu biliyorum. Türkoloji ve Şark dillerine yönelmesi bizim dünyamız ve Türk meslektaşlar kadar Avrupalılar için de bir şanstır. Her sorulana cevap verirdi. Bu mektuplaşmaları da bıkmadan usanmadan devam ettirmiştir. “Lingua Franca” Akdeniz dünyasının birliğini, Braudel’den çok daha etkili bir biçimde ortaya koyan bir önemli çalışmadır çünkü dil ve diller arası iletişim, değişimin bilinmesi her şeyden daha önemlidir. Balkan dillerine hâkim olduğu için bu dünya ile Türk dili arasındaki iletişimi en sağlıklı şekilde ortaya koyan odur. Kolay geçileceğini de sanmıyorum. Avusturya oryantalizminin son parlak simasıdır ve hiçbir zaman da önyargılı, bağnaz tutuma iltifat etmemiştir. Çünkü filoloji beşer düşüncesindeki sağlıklı ve pekin düşünme yöntemini geliştirir.
Bilgi ve tevazunun sonsuzluğu Andreas TIetze
5500 KİTABIM YANMIŞTI
CUMHURBAŞKANLIĞI’nın yeni kurulan Merkez Kütüphanesi’ne kitaplarımı bağışlamam anlayamadığım, daha doğrusu tasvip edemeyeceğim tepkilere neden oluyor. Uygundur diyenlerin yanında kütüphanelerin perişan vaziyetinden haberdar olmayanların tavrı da ortaya çıkıyor. Kimseyi kınamak için söylemiyorum ama şu bir gerçek: Üniversite kütüphanelerden zaman zaman kitaplar ayıklanır, yer olmadığı söylenerek istenmeyen (hangi istenmeyen bilinmez) kitaplar saf dışı bırakılır. Bazı vakıf kütüphanelerine verilen kitaplar bir gün sahaflardan satın alınıp önünüze getirilir. Taşra üniversitelerine kitap vermeliymişim. Önce bu üniversitelerin kitaba ne kadar bütçe, personel ayırdığına ve literatürü ne kadar takip ettiğine bakınız.
Türkiye’de Bilkent Üniversitesi dışında kayda değer kütüphanesi olan bir üniversite tanımıyorum. Bazılarının iddiasına bakarsan 1 milyon kalemin içeride olduğunu zannedersin. Koç ve Başkent üçte bir oranla onu izliyor.
YAŞAM SENEDİM YOK
Gerisini söylemeyeceğim. Türk Tarih Kurumu da üniversiteleri takip ediyor. Birçok üniversitedeki kitap şahsi kütüphanelerle bile yarışacak durumda değil. Koruma tedbirlerinin çok iyi olmadığını Galatasaray Üniversitesi’nin lütfuyla meydana getirdiğim hukuk tarihi kitaplığının akıbeti gösteriyor. 5 bin 500 kitaptan oluşan koleksiyondan bir yangın sonrası hiçbir şey kalmamıştı. Benim yaşıma gelmiş bir insanın geniş bir kitaplığı halen elinde tutması son derece uygunsuzdur. Ne kadar yaşayacağıma dair senedim yok. Bazı iyi kütüphaneler ise artık kitap kabul edemiyor. Kapasiteleri dolmuş durumda. Bizzat bağış için müracaat ettiğim özel kitaplığın yetkilileri, “Önce evinize gelip kitaplarınıza bakalım” gibi gülünç bir mazeret ileri sürdüler. İnsanlar kütüphaneci olmak için etraftaki kitap yazan ve kitapları olanları tanımalı.
DEVLETLE PAYLAŞMAYA DEVAM
ABD’deki Library of Congress’e kitap verecek halim olmadığına göre tüm halkımızın yararlanacağı Cumhurbaşkanlığı Merkez Kütüphanesi’nin İstanbul şubesine hiçbir karşılık beklemeden, yurtdışından bavul bavul taşıdığım, 50 yıldır biriktirdiğim, birçoğu nadir olan kitapları bağışladım. Bir ilavede daha bulunayım, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda ilk olarak 1977-1979 yılları arasında Ahmet Taner Kışlalı’ya danışmanlık yaptım. Memuriyet ve maaş söz konusu değil, devletle her zaman bildiğimi paylaşmaya devam edeceğim.
Ünlü sözden 2 yıl önce Ankara ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır‘
#Yazarlar#Hürriyet#İlber Ortaylı
Ekim 14, 2018 01:016dk okuma
Paylaş
1962 yılı ağustos sonunda büyük popülarite sahibi John F. Kennedy’nin başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson geldi. Kendisini karşılayan Başbakan İsmet Paşa’ydı. Ortalık yıkıldı. Ulus yine doluymuş, konvoy zor ilerliyor dediler. İsmet Paşa’nın elinde iki bayrak, arabada dikildiği yer İş Bankası’nın önüdür. Johnson’ın da elinde iki bayrak vardı.
Haberin Devamı
BENİM çocukluğumda ve ilk gençliğimde Ankaralıların meşgalelerinden birisi de dünyanın dört bir köşesinden gelenleri karşılamaktı. Devlet ve hükümet başkanları sadece komşu ülkelerden değil, artık uzaktan bile gelmeye başlamıştı. Birinin abartmasını hatırlıyorum: “Bir Çin’den geliyorlar, bir Maçin’den”. İlkokuldayken Çankaya’da Pembe Köşk’ün önüne dizildik. Bunun için şehrin ta öbür ucundan getirilmiştik. Ellerimize Irak bayrakları verdiler. Birkaç yıl sonra feci bir akıbete uğrayacak olan genç kral Faysal, Celal Bayar’ın arabasında önümüzden geçti. Masallardaki çocuk kral imajımıza uygundu. Elimizdeki Irak bayrağını salladık. Dwight D. Eisenhower geldiğinde Ankara’da yoktum. Yer yerinden oynamış. O zamanlar Türkler arasında Amerikan hayranlığı doruktaydı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
HERKESİN ELİNDE AMERİKAN BAYRAĞI
Ünlü sözden 2 yıl önce Ankara ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır‘
İran Şahı Rıza Pehlevi geldiğinde millet Prenses Süreyya’yı görmek için yollara döküldü. Hâlâ sebebini anlayamadım; arkada bir arabada Reşide Hanım’la veya Adnan Menderes’le gelebilecekken İran Şahı, Prenses Süreyya ve Celal Bey’le makam arabasının arkasına sıkışmışlardı. Yine elimizde bayraklar vardı. Kavaklıdere’nin üst kısmına okullar dizilirdi. Kızılay ve bugünkü Millet Meclisi arasındaki yolun iki kenarına gönüllü karşılayıcı yığılırdı. Keza Esenboğa’dan yola çıkan konvoyu Dışkapı, İsmetpaşa ve Ulus’ta da karşılayanlar çok olurdu. 1962 yılı ağustos sonunda büyük popülarite sahibi John F. Kennedy’nin başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson geldi. Kendisini karşılayan Başbakan İsmet Paşa’ydı. Ortalık yıkıldı. Ulus yine doluymuş, konvoy zor ilerliyor dediler. İsmet Paşa’nın elinde iki bayrak, arabada dikildiği yer İş Bankası’nın önüdür. Johnson’ın da elinde iki bayrak vardı. Konvoy Kızılay’a geldiği zaman seyirciler arasında ben de vardım. Gerçi millet Johnson’dan çok İsmet Paşa’ya tezahürat yapıyordu. Ankara o tarihlerde şiddetli CHP taraftarıydı. İsmet Paşa hatta yer yer tezahüratı kesiyordu. İkisi de arabada dikilmişti, çünkü araba ilerleyemiyordu. Herkesin elinde Amerikan bayrağı vardı.
Haberin Devamı
UĞURSUZ BİRİ DİYE BAKILIYORDU
İki yıl sonra İnönü, ünlü sözünü etti; bu sefer başkan olan Johnson’un mektubu ölçüyü taşırmıştı. Zaten uğursuz biri olarak bakılıyordu. Sevilen Kennedy’nin arkasından gelmişti. Fail-i meçhul cinayetin arka planındakileriyle bir arada ismi anılıyordu. Doğruyu yalanı kim bilebilir. Kıbrıs meselesi için yazılan tehditkâr, küçümseyici ve sınırlayıcı ifadeli mektuba karşılık İsmet Paşa da ünlü lafını etti: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır.” Bir müddet sonra yeni dünya kuruldu mu bilmiyorum. İsmet Paşa dış seyahat için Amerika’dayken koalisyonun Yeni Türkiye Parti’sinden (YTP) ortağı Ekrem Alican ve arkadaşları istifa edip koalisyonu dağıtıverdiler. Sadece bakanlarından Fahrettin Kerim Gökay istifa etmemiş ve YTP’den ayrılmıştı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
ALMANLARI SEVMEZ İNGİLİZLERE BAYILMAZDI
İsmet Paşa Almanları sevmedi, İngilizlere fazla bayıldığını da söylemek mümkün değil ama yeri geldiğinde tercih etmiştir. Stalin Rusyası’yla gerildiğinde Batılılara daha çok yanaştı ama bu birlikte harbe girecek ölçüde olmadı. Yakın çalışma arkadaşı olan Numan Menemencioğlu gibi diplomatlara alenen Alman partisinde partizan rolü oynamayı telkin ettiği anlaşılıyor. En azından dönemi inceleyen Selim Deringil’in kitabında bu böyle açıkça görülüyor (Denge Oyunu-2. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası). Zaten Numan Menemencioğlu niçin Almancı olsun ki? Böyle bir altyapısının bulunması için ne Cihan Harbi’nde onlarla müttefik olmuştu ne de Alman kültürüne yakınlık duyan Türklerdendi. Her şey bir mizansendi. İsmet Paşa NATO’ya girmeyi hatta savaştan sonra herkes kadar istedi ama su söz doğrudur: “Almak istediler de girmedik mi?”
Haberin Devamı
TARİHİMİZİN EN RENKLİ YALPALAMA DÖNEMİNDEYİZ
Dünün politikası bugünkü politika değildir. Türkiye en azından 30 senedir başka yerlerde geziniyor. Aslında tarihimizin en zor, en renkli yalpalama dönemindeyiz. Türkiye değişiyor, dış politikası da değişiyor. Bir zamanlar bizim Amerikancı diye bağırdığımız, “Morrison” adını taktığımız Süleyman Demirel hakkında 1971-1972 yılında yazılan, Avusturya’daki Doğu Enstitüsü’nde Sosyalist ülkelerin raporlarını okurken hayretle gördüm. Amerika’nın nüfuzunu silen, sosyalist bloka yakınlaşan bir lider olarak kutsanıyordu. Demek ki çok dengeli bir politika dönemine epeydir girilmişti.
Yakın tarihte fazla uzaklaşmak doğru değil. O günü o günde bırakmak lazım.
Haberin Devamı
TROYA MÜZESİ KUTLU OLSUN
Ünlü sözden 2 yıl önce Ankara ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır‘
1795’te ünlü Alman edebiyat tarihçisi ve filolog Friedrich August Wolf, “Prolegomena ad Homerum” yani “Homer’e Mukaddime” adlı eserinde “İlyada” ve “Odisseas” gibi bir eserin Homer’e ait olmadığını, muhtelif şairler tarafından söylenmiş mitlerden yani nağmelerden oluştuğunu belirtir. Bu tez çok tutunmuştu. Taraftarlarına “Şarkı Avcıları” (Lied Jaeger) denirdi. Yalnız çok ironik olan bir şey Homer’den bile şüphe eden Wolf’un İskoç destanı “Ossian”ın gerçekten eski bir eser olduğunu ve bilinmeyen bir şairin çok kuvvetli olduğunu ifade etmesi olmuştur. Oysa “Ossian” adlı İskoç epopesini sözde bulanlar değil yazanlar Macpherson kardeşlerdi deniyor.
GENÇ TUNÇ ÇAĞI
Ünlü sözden 2 yıl önce Ankara ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır‘
Heinrich Schliemann adlı Baltık Almanı bir çocuk hiçbir iyi mektep görmediği halde ve bir yerlerde erkenden çalışmaya başlamasına rağmen Yunanca, Latince gibi eski dilleri büyük bir merak ve hızla öğrenmişti. O Homer’i okumayı seviyor ve ona inanıyordu. Troya Savaşı da bilinmeyen bir menkıbe değil gerçek olmalıydı. Bizim Hisarlık Tepe’den birçok Avrupalı seyyah bahsetmişti. Oraya “Troya” diyorlardı. Bu bir höyüktü. Hatta Çanakkale’deki konsoloslardan Frank Calvert orada başarısız ve kısa bir kazı yapmıştı. Schliemann aynı yerde kazılara devam etti. Katman katman bir şehir çıkıyordu. Bu katmanları yeterince anlayıp değerlendirecek bir arkeolojik bilgiye sahip değildi. Zaten 1870’lerde çok kimsenin bu konularda derinliği olduğu söylenemez. Üsten alta yedinci katmana gelindiği zaman işçilerden gizli bir şekilde Troya Savaşı’nı yapan Kral Priamos’un altın eserlerine rastladı. Bunlar Anadolu’nun genç tunç çağına ait altın gümüş karışımı elektron eserlerdi.
‘ŞARLATAN’ DEDİLER
Ünlü sözden 2 yıl önce Ankara ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır‘
Eserleri Atina Müzesi’ne kabul ettiremedi. Var olan eski eserler mevduatına göre izin almış fakat ahde vefa etmemişti. Hükümete haber vermeden eserleri kaçırmıştı. Çaresiz Rusya’ya başvurdu. Ermitaj Müzesi’nin yetkilileri ne akademik ne de profesör olmayan bu adamın getirdiklerine inanacak değillerdi. “Şarlatan” diye değerlendirildi, eserler alınmadı. Almanya’ya sattı. Berlin müzelerinde bulunan bu Troya hazinesi (Katiyen Kral Priamos değil, sözü edilen Truva Savaşı’ndan daha önceki bir döneme aittir) İkinci Dünya Savaşı’nda bütün Berlin müzelerindeki eserler gibi zarar gördü. Neyse ki Almanların Rusya’da yaptığı yağmaya karşı çok hırslı olan Stalin’in emriyle Berlin’e giren Kızıl Ordu bu gibi eserleri alıp taşıdı.
PUŞKİN’DE UYUDULAR
Moskova’da Puşkin Müzesi’nin bodrumuna konan ve beğenilmedikleri için sergilenmeyen Matis ve Picasso’yla birlikte 50 yıllık bir uykuya yattı. Ancak Sovyetler Birliği değişime uğradıktan sonra bu eserlerin orada olduğu açıklandı ve orada kalıyor. Bence Puşkin Müzesi çok iyi bir müze, turları ve uzmanları işlerini seven bir grup. Çok ziyaretçisi var. Almanlara sorsanız hangi hakla kendilerine isteler ama oralara girmesinin hiç de doğru bir tarafı yok. Schliemann ortalama Alman’ın gözünde unvanlı bilim adamlarını yapamadıkları kadar büyük bir keşif yapan, kendini yetiştiren gayretli bir halk çocuğuydu. O dünyanın dışındakiler Schliemann’ı böyle değerlendirmiyor ama önemli biri olduğu doğru.
TALİHSİZ KAZILAR
O kadarla kalınsa iyi, yeni Schliemann adayları da çıkıyor. Bundan 30 sene evvel UNESCO’da milli komisyondayken Adıyaman Nemrut’a yaptığımız bir gezide karşımızda Hollandalı bir işadamı çıktı. Kendince bir vakıf kurmuş, bakanlara ve ilgi kişilere o vakfın amblemlerini ve şiltlerini veriyordu. Nemrut’ta kazı yapmak istiyordu. Mıcır gibi taşlarla yükseltilmiş, örtülmüş mezar odalarının başına neler geleceğini ve heykellere ne olacağını söylemeye gerek yok. Bazen böyle efsaneleşmiş adamlar özenti kahramanlığa da yol açabiliyorlar. Troya kazılarının talihi çok iyi gitmemiştir. Son olarak Manfred Osman Korfmann ve bugün de Rüstem Aslan Troya kazılarını bir hayli yola koydular. Daha iyi bir kalıntı haline dönüştü, gezenler daha iyi anlıyorlar ve asıl önemlisi 10 Ekim 2018 günü, Çanakkale Merkez ilçesine bağlı Tevfikiye köyünde Troya Müzesi binası orijinal ve bir zengin müze olarak açıldı. Kutlu olsun.
Kavga’daki manidar hediye
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Ara Güler
Ekim 21, 2018 09:184dk okuma
Paylaş
Ukrayna Cumhurbaşkanı, Kiev’in tarihi kilisesi olan Aziz Andreas’ı (Saint Andrew) doğrudan Fener’e hediye etti. Bu manidar bir imge, zira (Konstantiniye) İstanbul Patrikliği’ni ve Hıristiyanlığını kuran Aziz Andreas’tır. Rusya Kilisesi’ne bağlı olan cemaatin durumu tartışma konusu oluyor. Müttefik konumundaki Rusya devlet erkânı bu çatışmada tarafını açıkça belli etti.
Haberin Devamı
Basın, Moskova Patrikliği’yle Fener Ekümenik Patrikliği arasındaki kavgayı ‘Kilisede kavga’ başlığıyla verdi. Kiliseler kavgası gerçi bizi ilgilendirmez; lakin Roma Ortodoks Kilisesi ülkemizde yaşayan ve Yunanistan’da halen pasaportumuzu taşıyan Helen asıllı Rum vatandaşlarımızın ve yurtdışında da aynı dine ve kiliseye bağlı Türk soydaşlarımızın (Gagavuzların sayıları yüz binleri geçer) dolayısıyla bizi ilgilendirmenin ötesinde yoğun olarak meşgul etmelidir.
EŞİTLERİN BİRİNCİSİ
Ruslar ve Ukraynalılar daha Kiev’in Rus başkenti olduğu dönemden itibaren yani 10. miladi asırdan beri Konstantinopol Patrikliği’nin ve Doğu Kilisesi’nin etkisiyle Hıristiyan oldu. Önce Kiev’de sonra Moskova’da ortaya çıkan ve kuzey Slav dünyasının ruhani liderliğini yapan ruhaniye başepiskopos unvanı verildi. İstanbul fethedildikten sonra Rusya hükümdarları kendilerini çar, başpiskoposu da patrik ilan etmek için uğraştılar. Bu otosefal yani özerk patriklik o tarihte henüz Fener’de değil, Fatih Çarşambası’nda olan Rum patriği tarafından da tasdik edildi. Çok eskiden beri özerk olan Kıbrıs Başepiskoposu İskenderiye, Kudüs ve Antakya patriklerine bir dördüncüsü daha ilave edilmişti. İstanbul hepsinin arasında ‘Primus inter pares’ (eşitler arasında birinci) olarak yerini aldı. Bu ekümenik konumunu da bütün kiliseler tanımıştır.
‘Kavga’daki manidar hediye
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
20 MİLYONLUK KİTLE
Ortodoksların çatışma içinde olduğu 11. asırdan beri Roma Katolik Kilisesi’dir. 20. yüzyılda iki taraf birleşmemekle birlikte birbirlerini tanıyorlar. 19. asırda Sırbistan-Romanya, sonra Atina Başepiskoposluğu ve nihayet Bulgaristan Eksarhiası da böyle özerklikler elde ettiler. Amerikalar ve Avustralya’daki Ortodokslar ise başepiskoposluk olarak Fener’e bağlıdır. Patrik Bartholomeos cenapları Rusya’daki Moskova Patriği kadar olmasa da 20 milyon kadar bir kitleye ruhani liderlik yapıyor ve diğer kiliselerin de önünde yer alıyor. Moskova Patrikliği ile bir müddetten beri aralarının gerilimli olduğu bir sır değil. Kilisenin adıyla Konstantinopol’ün öncülüğünü, üstünlüğünü pek tahammülle karşılayamıyorlar. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra önce Estonya Ortodoks Kilisesi İstanbul’a bağlandı. Bu bağlılığın kabul edilmesi Moskova’yla bir gerilim yarattı. Üstüne 45 milyonluk Ukrayna’da eski Moskova Patrik Vekili Filaret’in (Denysenko) patrik olarak ilan edilmesi ve Fener’e müracaatı gerilimi daha da arttırdı. Sorun o kadar kolay değil, Ukrayna’daki Rus asıllı ve bazı Ukraynalı kalabalık bir kitle Moskova’ya bağlıdır ve başlarında bir başepiskopos vardır. Kiev’deki “mağara manastırı” denen bölge dahil sayısı binleri bulan papazlıklar yani kiliseler başmetropolite bağlıdır. Patrik Filaret’in kontrol ettiği yerel kiliselerin sayısı ise 25 yıldır devamlı artış gösteriyor. Üçüncü bir Ukrayna kilisesi ve patriği vardı, başında Dimitri bulunuyordu. O galiba hemen hemen eridi.
‘Kavga’daki manidar hediye
Haberin Devamı
ORTODOKS AFOROZ
Ukrayna’nın Fener’e bağlılık isteğine tedbirli bir ruhani olan Patrik Bartholomeos uzun zaman cevap vermedi. Nihayet dış dünyadaki Ortodoksların da talebi dolayısıyla Ukrayna’nın özerkliği tanındı. Bugün bunun kavgası sürüyor. Ukrayna Cumhurbaşkanı şehrin tarihi kilisesi olan Aziz Andreas’ı (Saint Andrew) doğrudan Fener’e hediye etti. Bu manidar bir imge, zira (Konstantiniye) İstanbul Patrikliği’ni ve Hıristiyanlığını kuran Aziz Andreas’tır. Rusya Kilisesi’ne bağlı olan cemaatin durumu tartışma konusu oluyor. Müttefik konumundaki Rusya devlet erkânı bu çatışmada tarafını açıkça belli etti. Moskova Patriği’nin aforoz mekanizmasına resmen itaat ettiklerini açıkladılar. Ortodoks Kilisesi’nin tarihinde adeta ilk defa bir aforoz söz konusu oluyor, Rusya Kilisesi kendi rahiplerinin bu kiliseleri ziyaretini ve ayine katılmalarını yasakladığı gibi ruhani kisvesi olmayan laik dindarların da İstanbul’daki kiliselerin ziyaretini ve ayine katılmalarını yasakladı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
TÜRKİYE’NİN KURUMU
Bu gelişmeler daha da karmaşık bir şekilde devam edecek gibi görünüyor. Kilisenin sorunlarını ve tarihini iyi bilmeyen bizim idari makamlar bu çatışma durumunda nasıl vaziyet alacaklarını bilemeyebilirler. Şahsen Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılması ve açılması konusunda kesin bir politika takip edilmemesi buna bir örnek. Kuşkusuz Fener Rum Ortodoks Patrikliği’nin unvanı ekümeniktir. Lakin tanısak da tanımasak da bu Türkiye’nin bir kurumudur. Beynelmilel alanda Rum Ortodoks Kilisesi’ne yani Fener Patrikhanesi diye zikrettiğimiz camiayı sahiplenmek bize imparatorluktan beri kalan bir gelenektir. Kanunlar ve beynelmilel anlaşmalar da bu yöndedir.
‘Kavga’daki manidar hediye
Haberin Devamı
ARA GÜLER
ONUN fotoğrafladığı dönemlerde büyüdüm. Çocukluğuma ve ilk gençliğime rastladığı için de olabilir, o İstanbul’un beni çok etkilediği açıktır. Bitmeyen bir enerjiyle sokak sokak gezmişimdir. İstanbul’un bir rehberi yoktu. Blue Guide gibi rehberlerle geziyordum. Türkiye’nin ve İstanbul’un geçirdiği o hızlı değişimi dönemi herkesin hafızasında yanıltıcı ve silik görüntülerle kaldı. Eğer 1940’lardan beri Ara Güler’in fotoğrafları olmasa bu ilginç dönemin İstanbul ve Anadolu tarihi önümüze gelemezdi.
‘Kavga’daki manidar hediye
Ana tarafından Osmanlı bürokrasisine girmiş bir Ermeni ailedendi, babası tüccardı. Herhalde iki tarafın da istemeyeceği bir iş yaptı. Elinde fotoğraf makinesiyle asi bir genç olarak zamanı ustaca zapt etti. O zapt ettikleri o zaman hiç kimsenin ilgisini çekmemişti. Tanıdığımız fotoğrafçı ustaların bazıları o dönemde henüz çocuktu, bazıları da öyle şeyleri görüntülemeyi zül addetmiş olmalı. Bugün ona müteşekkiriz. Ömrünün son yıllarında daha yakın dost olduk. Vücudundaki dermansızlık zihni ve sohbeti için söz konusu değildi. Hep özlenecek Ara Güler’dir o.
Danıştayımız
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Danıştay
Ekim 28, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
Bunca çalkantılara rağmen yüksek yargı kurumlarımızın devletin temeli olduğu, müdahalelerin ölçülü bir üslupla yapılması gerektiği açıktır. Üslup semavi bir alevdir, toplumları hem yakar, hem de irfan ışığı rolünü oynayabilir. Kullanana bağlıdır. Her hukuk fakültesi mezunu hukukçu değildir, her iktisat fakültesi mezununun iktisat dehası olmayacağı gibi.
Haberin Devamı
1799’da Napoleon Bonaparte anayasal rejimin gereği ihtilalin sekizinci yılında birinci konsül olarak “Conseil d’Etat”ı (Devlet Şûrası’nı) kurdurdu. Tayin edilen yargıçlar yemin ettiler. İlk mecliste her şey gibi konuşmaları da zapta geçti. Bu şûranın iki görevi vardır, ilki devletin idari metinlerinin üzerinde çalışılıp düzeltilmesi ve geliştirilmesi. İki, idareyle vatandaşlar arasındaki nizayı halletmek için hükümlerin gözden geçirilmesi. Bütün eski devletlerde idarenin karar ve eylemi aslında bir gözden geçirme ve temyize tabidir fakat bunun düzenlenmesi ve yeni kurulan monarşinin yerini alan rejimin bir nevi denetim ve düzenlemesi, hukukçu kadrolara verilmiştir.
ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR, AMA...
Bugün Fransa’da en popüler kitaplar veya Larousse’un iki cildini bile ele alsanız içindeki Conseil d’Etat maddesi ve işlemleri uzun uzun incelenir ve selis bir Fransızcayla anlatılır. “Adalet mülkün temelidir” ama bu temellerine ne ilahlar ne de iyi saatte olsunlar berkitmez. Temel hukuki kurumlar, mahkeme ve Danıştay, hâkimler ve kanunlarla gerçekleşecektir.
Danıştayımız
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
16 YAŞINDA İNSAN SARRAFI
Osmanlı Tanzimatı yani reformu bu olaydan sonra çok gecikmiş sayılmaz. Sultan II. Mahmud kanun ve nizamların daha iyi hazırlanabilmesi ve tartışılması ve memurların denetlenmesi için Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’yi kurdu. 16.5 yaşında tahta çıkan halefi Sultan Abdülmecid yaşından beklenmeyecek bir insan sarrafıydı. Devlet adamlarının en iyilerini seçip değerlendirebilecek yetenekteydi. Mustafa Reşid Paşa’ya da, genç kazasker Ahmed Cevdet Efendi, ki derhal mülkiye silkine geçerek paşa oldu, Mehmed Emin Âli Paşa’ya da, Keçecizade Fuad Paşa’ya da, ünlü vali Midhat Paşa’ya da değerini verecek yapıdaydı. Tanzimat’ın büyüklerini ezmek ne kelime, içten bir saygı ve himaye gösterdi. Örnekleri çoktur. Bir müddet sonra bu Meclis’in içinden görevlerin ayrılması geldi. Bu Sultan Abdülaziz devrini beklemiştir. 1868’de devlet şûrası Midhat Paşa’nın riyasetinde, Divan-ı Ahkâm-ı Adliye (Yargıtay) ise Ahmed Cevdet Paşa’nın riyasetinde birbirinden ayrıldı. Bütün o dönem boyunca birtakım nizamnameler, vilayet yönetimini düzenleyecek esaslar geniş kadro tarafından gerçekleştirilmiştir. Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz’den sonra birçok işi birlikte yapan birisi Şam’ı, öbürü Tuna vilayetini düzenleyen devletlular birbirlerine düşman oldular.
Danıştayımız
Haberin Devamı
FRANSA’YI GÖRMEDEN MÜKEMMEL FRANSIZCA
Kurumlar büyük adamları yaratır ve devlet memuruna ve devletlulara gereken önemi veremezse büyük işler başarılması çok zordur. Osmanlı Tanzimatı bir anlamda büyük bir devrin hayata girmesidir. O hayat Babıâli’deki vükeladan vilayetlerdeki valilere ve küçük memurlara kadar kendi insanını yetiştirdi. Ahmet Midhat Efendi, Midhat Paşa’nın maiyetinde Bağdat’ta hayata atıldı. Osmanlı arkeolojisinin ve müzeciliğinin babası Osman Hamdi için de bu gerçek geçerlidir. Osmanlı hariciyecisi tercüme kaleminde ve Babıâli’deki kalemlerde yetişti. Mehmed Emin Âli Paşa’nın kısa bir süre Viyana sefareti dışında dış görevi yoktur. Buna rağmen Fransızcasının mükemmelliği Lamartine’i bile yanıltmıştır; “Tabii Fransa’da okuduğu için Fransızcası pek mükemmeldi” diyordu. Oysa zavallı çocuğu sıbyan mektebinden sonra fakir ailesinin okutacak hali yoktu. Kaleme çırak oldu. Osmanlıcayı da Fransızcayı da en âlâsından orada öğrendi. Fransa’yı görmek hiç nasip olmadı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
EN ÖNEMLİ TEMYİZ MAKAMI PADİŞAHTI
Osmanlı “Şûrâ-yı Devleti” hem ananeye, hem Fransız modeline uygundur. İdarenin hükümlerini gözden geçiriyordu. Temyiz âdeti Osmanlı idaresinde öteden beri vardır. Divan-ı Hümayun klasik eski devirde de cuma günleri ikindide, namazdan sonra toplanır ve “temyiz divanı” diye bilinirdi. Buralarda eyaletlerdeki beylerbeyinin karar ve eylemi gözden geçirilir, kadıların hükümleri ise burada temyiz edilmez, lakin aleyhteki şikâyetler müfettişler vasıtasıyla değerlendirilir ve gereken yapılırdı. En önemli temyiz makamı padişahtır. Selamlık töreni sırasında padişaha takdim edilen dilekçelerde şikâyetler her etnik grubun kendi diliyle ifade edilir. 19. asır Bulgar dilekçelerinde imparatorluktan “Türkiye”, padişahtan “Çar babamız” diye bahsettiklerini biliyorum.
MÜDAHALE ÖLÇÜLÜ ÜSLUPLA YAPILMALI
Şüphesiz ki Şûrâ-yı Devlet Tanzimat dairesinde, mülkiye dairesinde, idari uyuşmazlıklara bakar, ki çalışanların biyografileri gözden geçirildi, çok değerli hukuk adamları göze çarpıyor. Hatta büyük bir vali olduğu şüphe götürmez Midhat Paşa’nın Şûrâ-yı Devlet’te esaslı bir hukukçu kişiliği sergilediği söylenebilir mi bilmiyoruz ama o kurumun personeli için takdirkâr olmamak elden gelmiyor.
Haberin Devamı
Bunca çalkantılara rağmen yüksek yargı kurumlarımızın devletin temeli olduğu, müdahalelerin ölçülü bir üslupla yapılması gerektiği açıktır. Üslup semavi bir alevdir, toplumları hem yakar, hem de irfan ışığı rolünü oynayabilir. Kullanana bağlıdır. Her hukuk fakültesi mezunu hukukçu değildir, her iktisat fakültesi mezununun iktisat dehası olmayacağı gibi.
MİRASI SARSMADAN SAYGI GÖSTERİLMELİ
Türkiye Cumhuriyeti de, Osmanlı İmparatorluğu da Türklerin devletidir. Onun tarihi mirası el’an devam ediyor. Bu mirası sarsmamak ancak yönetilenlerin ve yönetenlerin bazı kurumlara saygı göstermesiyle mümkün olur.
Danıştayımız
UĞURSUZ ANLAŞMANIN 100. YILI
31 Ekim 1918’de bugünkü Ege adalarından Limni’nin Mondros Limanı’nda menhus mütareke imzalandı. Ağır hükümler taşıyordu. Britanya İmparatorluğu hiçbir zaman yaşamadığı dört yılık bir savaşla yıpranmıştı. Buna “Pirus Zaferi” diyoruz, Roma karşısında galip gelse de yenilecek kadar dökülen Makedonya Kralı Pirus’a izafeten kullanılır. Üstelik galipler Mondros Mütarekesi’ni de aşırı derecede ihlal etmeyi görev bildiler. Bu konuda diğer mağlup devletlere ve Almanya’ya bile bu kadar katı davranmamışlardır.
MUDANYA’DAN GELDİM
Dahası var: Lozan görüşmelerinin birinci safhasında kapitülasyonlar için çıkan çatışma sırasında Britanya Heyet Başkanı Lord Curzon, İsmet Paşa’ya Mondros hükümlerinden bahsedince Paşa’nın cevabı haklı olarak şöyle oldu: “Ben buraya Mudanya’dan geldim”. Mondros’un kendinden çok uygulaması Milli Mücadele’yi hızlandırdı. 1914 Ekim sonunda girdiğimiz savaştan dört yıl geçince yine bir ekim sonunda bu meşum mütarekeyle barışa geçmemiz umuluyordu, geçilemedi. 100. yılında Mondros hükümlerinin hâlâ bir değerlendirilmesinin yapılması gerekir.
Haberin Devamı
İSTİSNAİ BİR ÇALIŞMA
Merhum profesör hocamız Tayyib Gökbilgin’in “Milli Mücadele Başlarken-Mondros Mütarekesi’nden Büyük Millet Meclisi’nin Açılmasına” adlı eseri bu günlerdeki olayları, vesikaları toplayan istisnai bir çalışmadır. Onun gibi klasik devir tarihçisinin yazı hayatı için de istisnadır ve bir mütarekenin anatomisini çizmek bakımından da dikkate alınması gerekir. Hem o günlere şahitlik etmesi, hem de yazarının yaklaşımları itibariyle dönemi anlatan en iyi kaynaklar arasında gösterilmeyi hak ediyor ve bugünlerde mutlaka okunması gerekiyor.
Kamplar... İşkence korkunç
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Tarih
Kasım 04, 2018 10:304dk okuma
Paylaş
Çin gibi büyük ve istediğini yapan, hele şimdi yeni bulunan gaz ve maden kaynaklarının dolu olduğu, adeta Mendeleyev cetvelinin bütün elemanlarının bulunduğu Sincan (Doğu Türkistan) gibi eyaletlerde Uygurlara büyük baskı var. Bilgiler ve belgeseller korkunç. Geniş kitleler kamplara toplanıyor, işkence ve beyin yıkama metotları uygulanıyor.
Haberin Devamı
Birleşmiş Milletler (BM) dünya nüfus hareketliliği haritasını elinde tutuyor. Bu sayede mevcut ülkelerin içindeki köyden şehre göçler gibi hareketlere müdahale etmenin dışında etnik göçleri veya göç zorlamalarını önlemeyi amaçlıyor. Tabii çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da BM mikrofonunun sesleri hakiki gücün çok üstünde. Teşkilat Afrika gibi karşılıklı katliamların (mukatelenin) görüldüğü, kiralık askerler vasıtasıyla Batı devletlerinin cirit attığı, kültürel ve etnik haritası değişiklikler gösteren Mali, Gine, daha önceleri Ruanda’da müdahaleyi doğrusu çok yapamadı, işler olacağına vardı.
GAZ-MADEN KAYNAĞI
Söz galiba daha çok birkaç ülkeye geçiyor ve ora hedefleniyor. Çin gibi büyük ve istediğini yapan, hele şimdi yeni bulunan gaz ve maden kaynaklarının dolu olduğu, adeta Mendeleyev cetvelinin bütün elemanlarının bulunduğu Sincan (Doğu Türkistan) gibi eyaletlerde bu baskıyı görmek mümkün. Bölgeye herkes giremiyor. Ancak BBC gibi çok kuvvetli yayın organlarının getirdiği bilgiler ve belgeseller korkunç. Geniş kitleler kamplara toplanıyor, işkence ve beyin yıkama metotları uygulanıyor.
Kamplar... İşkence korkunç
AP’nin fotoğrafı: ÇİN’in binlerce Uygur Türkü’nü tuttuğu kamplardan birinde kalan Kazak Müslüman Omir Bekali, 7 Nisan 2018’de AP ajansına verdiği röportajda yaşadığı psikolojik şiddetin çok ağır olduğunu ağlayarak anlatmıştı. Bekali, kamptaki 20. günün sonunda kendini öldürmek istediğini söylemişti. AP, dünyaya söz konusu kamp ve orada kalanlarla ilgili bu fotoğrafları servis etmişti.
ALAY EDER GİBİ
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Çin’in açıklamaları çok sathi ve soranla alay edercesine üstü örtülü geçiliyor. Bu bölgelerdeki nüfus bilgileri doğru değil. Çok yakın gelecekte imha hareketleri vukua gelirse haritanın nasıl değişeceği belirsiz. Belirli olsa da BM gibi örgütlerin sözünü geçireceği şüpheli.
Bazı nüfus gruplarının akıbeti meçhul. Bunların izlenmesinin ne faşist politikalara ne de emperyalist eğilimlere delil olmayacağı açık. Bu takip 21. yüzyılda insanlığın ve uluslararası demokratik normların işleyebilmesi için gereklidir.
Haberin Devamı
Çin’le barış ve kültür yılına giriyoruz. Bu gibi politikaların uygulandığı ve etnik bir grubun açıkça tahrip edilmesinin hedeflendiği bir ülkeyle hangi kültürel ilişki ve barış yılını birlikte kutlayacağız doğrusu çok merak edilir. Dünyada barış yılının kutlanması savaş yapanlar arasında görülür. Kültürel bağların yoğunlaştırıldığı yıllar ise ancak bunun layık olduğu ülkelerle yapılır.
Kamplar... İşkence korkunç
KARDEŞ TOPLULUK
Çin tarihi ve dili bizim için önemli ama daha önemlisi varlık ve onurlarının korunması gereken kardeş akraba toplulukların bulunması keyfiyetidir. Doğrusu müzelerimizin gezdirileceği, değerli kültürel varlıkların sergileneceği yerlerin iyi tespit edilmesi gerekiyor.
Kamplar... İşkence korkunç
Haberin Devamı
Natro ile Tüm SSL'lerde Otomatik Kurulum ve Anında Aktivasyon Avantajı.
Natro
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
TRAKYA VE ANADOLU’DA YAHUDİ YERLEŞİMLERİ
ANADOLU ve bizim Rumeli dediğimiz Selanik, Edirne, Gelibolu hattı sadece Osmanlı döneminde değil, fetihten önce de Helenistik devre kadar Yahudi yerleşimlerin görüldüğü yerdir. Miletos gibi zengin merkezlerde, Ephesus’ta tiyatro salonlarında abone olan Yahudilerin isimleri kazılıdır. Sardes şehrinde (Libya’nın başkenti) sinagog bulunmuştur. Kilisenin kurucusu St. Paul, yani haham Şaul Kilikya (Tarsus) Yahudisidir. Roma vatandaşlığını (civis) alan bir ailedendir. Şüphesiz Hadrianopolis (Edirne) ve Selanik, Yahudilerin yerleştiği bölgelerdi. Bizans dönemi Yahudiliği üzerine muhtelif eserler vardır. Benjamin Tudela gibi bir ortaçağ gezgininin raporu fevkalade önemlidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde Yahudi nüfusun yerleşim, sinagog ve hayır kurumlarının okullarının tasvirini yapan eserler azdır. Müdekkik Avrupalı Yahudi tarihçiler ülkemizdeki Yahudi geçmişinin tarihine bu anlamda çok eğilmemişlerdir.
Haberin Devamı
1.CİLT: İSTANBUL
Avram Galanti gibi büyük üstadın kitapları ve makaleleri değerlendiriliyor, kullanılıyor ve yeni bulgular ışığında irdeleniyor. Naim Güleryüz çağdaş Türkiye’nin Yahudi tarihini araştıran isimlerin başında geliyor. Daha önce onun bugünkü Türkiye’deki sinagogları anlatan rehberinden bu sütunda bahsedilmişti. Güleryüz, “Trakya ve Anadolu’daki Yahudi Yerleşim Yerleri”ni Gözlem Yayınları’ndan iki cilt halinde çıkardı. Sinagoglar üzerinde detaylı bilgi veriliyor. Kitap, İstanbul’un yerleşim yerleri ve sinagogları ile başlıyor. Birinci ciltte Haliç, Silivri bölgesi, Marmara adaları, Boğaziçi ve Anadolu yakasındaki sinagoglar, mezarlıklara varıncaya kadar Beyoğlu-Galata bölgeleri ele alınıyor.
Haberin Devamı
2. CİLTTE OLANLAR
İkinci ciltte de Trakya ve Anadolu ele alınmaktadır. Türkiye Museviliği hakkında bilgileri derleyen, yeni şeyler öğreten bir çalışma olduğu açık. Yıllar geçen araştırmalardan sonra bu anlamdaki literatüre elinden geldiğince inmiştir. Bu araştırmadan sonra yapılacak şey geniş Osmanlı arşivleri ve şeriyye sicilleri gibi şehrin topografyasına aydınlık getirecek, yeni malzemeye (arşivlere) inecek araştırmalardır. Ülkemiz Yahudi kültürünü ve mirasını anlamak için başvurulacak bir el kitabı.
Uğursuz şafak
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Mustafa Kemal Atatürk
Kasım 11, 2018 01:015dk okuma
Paylaş
1. Dünya Savaşı’nın getirdiği iktisadi yıkım yeni günah keçileri arayan Alman Nazizmi gibi rejimlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Siyasi söylem intikam sloganı etrafında şekillendi. Kitleler ayaklanmıştı. Bu ayaklanma, Macar Ayaklanması (Bela Kun Hükümeti), İtalya’da Mussolini’nin Roma yürüyüşü, Avusturya’da Halk Cephesi ve Milli Cephe arasındaki iç savaş ve diktatorya nihayet İspanyol İç Savaşı’nı yarattı.
Haberin Devamı
Bugün bundan 100 sene önce 11 Kasım 1918’de saat 11.00’de muzaffer, yorgun Fransa, Batı Cephesi’nde Almanya’yı yenmiş ve vatanı kurtarmıştı. Bu bir kuşatma savaşı değildi. Fransa’ya saldırmak ve onu yutmak isteyen ordunun takati kesilene kadar ülke savunulmuştu. Harp başladığı zaman Alman ordularının durumu şuydu:
Uğursuz şafak
11 MİLYON ASKER
Her an 11 milyon askeri silah altına alacak durumdaydılar. Silah ve donanım daha üst seviyedeydi. Asker ve malzeme sevkine yarayan demiryolları bakımından, iki taraf eşit üstünlükteydi. Almanya, harbin başında Rusya’ya karşı Tannenberg Savaşı’nı kazandığı için doğudan bazı kuvvetlerini daha batıya sevk edebilmişti; buna karşılık Avusturya-Macaristan’ı Galiçya’da Ruslara karşı desteklemek durumundaydı. Avusturya-Macaristan orduları ise 59 milyonluk bir imparatorlukta bir milyon askeri hazırlayabilmişti. Komutanlar göze batacak üstünlükte değillerdi. Üstelik değişik etnik gruplar hem savaşın sevkinde zorluk çıkarıyor hem de sık sık Rus ordusuna Slav kökenlilerin birlikler halinde iltica etmesi söz konusu oluyordu. Fransa ise müttefiki İngiltere’nin karada etkili bir desteğine sahip değildir. Buna rağmen 2 milyon evladını bu savaşta yitirmiş ve Almanya’yı Marne ve Verdun cephelerindeki inatçı savunmasıyla Fransa’ya sokmamıştır.
Uğursuz şafak
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ÇOK UZUN 4 YIL
Compiegne Ormanı’ndaki bir vagonda İtilaf Devletleri’ni temsilen başkomutan Mareşal Ferdinand Foch’un başkanlığındaki bir heyetin huzurunda Almanların teslim olmasıyla mütareke imzalandı. Ekim sonunda Osmanlı İmparatorluğu hemen ardından da Avusturya-Macaristan da mütareke istemişlerdi. Bulgaristan ise daha önceden İtilaf Devletleri’yle mütareke imzaladı. General Erich Ludendorff eylül sonunda Alman ordularının artık dayanma gücünün kalmadığını resmen bildirmişti. Dört yıl önce Almanya’nın generalleri Noel’de evlerine muzaffer olarak döneceklerini haykırıp yaz ortasında savaş ilan etmişlerdi. Garip olan bu donanımdan ve asker sayısına çok uzakta hatta güvendikleri asker sayısı bakımından da Almanya’dan da çok uzak olan Rusya’nın böyle bir sloganı tekrarlamasıydı. İtilaf Devletleri ve bu tarafta da Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı için savaş çok uzun, dört yıl sürdü.
Haberin Devamı
Rusya ise 1917 Ekim İhtilali’yle teslim olmuş, savaşı bırakmış ve 1918 Ocak ayında Brest-Litovsk Antlaşması’yla mağlubiyeti kabul etmişti. Ne var ki elden çıkan Baltık vilayetleri, Varşova Polonya’sı, Orta Asya Volga Boyu gibi ülkelerde bağımsızlık ilan eden Müslüman cumhuriyetlerde ve Kafkasya’daki gelişmeler kopuşu hızlandırdı, Bolşeviklerin karşısındaki güçler galeyana geldiler. Rusya uzun bir iç harbin içine düştü. Rusya’nın Boğazlar’ı ele geçirme emeli ve savaşla güçleneceği özlemi hüsranla sonuçlandı. Savaşın beklenmedik sonuçlarından biri iktisadi alandaydı. Galip veya mağlup izleyen 10 yıl içinde ortaya çıkan enflasyonist gelişmeler ve ardından 1929 Dünya Buhranı yıkımın barış antlaşmalarıyla durdurulamayacağının göstergesiydi. Barış antlaşmaları zaten Avrupa’da yalnız yeni bir Cihan Harbi’ni daha davet edecektir. Savaşan ülkeler harp sonrası düzene uyum sağlayamadılar. Sınıf düzeni altüst oldu. Bilhassa mağlup ülkelerin komutanları işsiz ve itibarsız bir duruma düştüler. Sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşçıları Mondros Mütarekesi’nden sonra toparlanma durumuna girdiler. Uzun savaşın günahını Fransa da, İngiltere de neredeyse Almanya kadar Türkiye’nin sırtına bindiriyordu. Ne Avrupa’da ne Anadolu’da Türk varlığına tahammülleri yoktu. Türkler için savaş devam ediyordu; mağlup ordunun genç komutanları bir müddet sonra galiplerle birlikte yeniden barış masasına oturdular, bu sefer söz onların olacaktı. Bu genç komutanların isimleri Cihan Harbi’nde ortaya çıkmıştı. Savaşın bitiminden üç sene sonra galip ordunun mareşalleri ve generalleri olarak kendilerini ispatladılar. Dün, 10 Kasım’da büyük mareşalimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü 80. ölüm yıldönümünde saygıyla ve sevgiyle andık.
Uğursuz şafak
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
İNTİKAM SÖYLEMİ
Bu savaşın sonuçları gelecek açısından yeni bir dünyanın aniden doğması oldu. Savaş cephe gerisinde de cereyan ettiği için kadınlar toplumun her safhasında idari ve iktisadi hayata katılmışlardı. Kadın hakları daha kolay savunuldu. İşçi hareketleri toplum ve monarşi düşmanı olarak düşünülmedi. Monarşiler ekseriyetle sona ermişti. Cihan Harbi’nde devletler işçi kitlelerini de cephede gördüler. Çalışan sınıflar ihanetle ve sabotajla artık suçlanamayacaklardı. Siyasi düzen onları kabul etmek zorunda kaldı. Bununla birlikte savaşın getirdiği iktisadi yıkım yeni günah keçileri arayan Alman Nazizmi gibi rejimlerin ortaya çıkmasına ve kuvvetlenmesine neden oldu. Siyasi söylem ve maalesef siyasi düşünce intikam sloganı etrafında şekillendi. Kitleler ayaklanmıştı. Bu ayaklanma, Macar Ayaklanması (Bela Kun Hükümeti), İtalya’da Mussolini’nin Roma yürüyüşü, Avusturya’da Halk Cephesi ve Milli Cephe arasındaki iç savaş ve diktatorya nihayet İspanyol İç Savaşı’nı yarattı. 1933’te ise Hitler Nazizmi kuvvetin hükmettiği bu gibi hareketlerle değil üstelik halk desteğiyle iktidar olmuştur. İki Cihan Harbi arası 20. yüzyıl medeniyetinin gelişmesi, çatlaması ve çöküntüsüyle sonuçlanacak bir uğursuz şafak oldu.
Uğursuz şafak
Haberin Devamı
MISIR’DA BİR TÜRK ÂLİMİ
YAKIN zaman Türkiye tarihinin çeşitli veçhelerini (görünümlerini) ve Türkiye okumuşlarının muhtelif kategorilerindeki simalarını tanımıyoruz. 20. yüzyıl Türkiye’sinin geçirdiği devrim birçok ülkelerdekine göre kanlı değildir. Oldukça mutedil bir şekilde cereyan etmiştir. Önemli bir kültürel değişim geçirdik. Ama başkalarına göre çok uzun bir Cihan Harbi’nde Batı ve Doğu kültürüne sahip genç bir nesli imparatorluğun ve vatanın savunmasında yitirdik.
1920’lerde medrese ulemasından önemli simalar yurtdışına, tabii Mısır ve Bağdat’a göç etmiştir. Daha genç bir nesil de okumak için Mısır’ın yolunu tutmuştur. Cami-ül Ezher sadece Türkiye’den giden gençlerin değil Çarlık Rusyası’ndan giden Müslüman din bilginlerinin, Arapça uzmanlarının hatta Avusturya İmparatorluğu’ndan giden Ignac Goldziher gibi bir büyük oryantalistin bile talebelik yaptığı yerdir. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası Yozgatlı İhsan Efendi fıkıh bilgini ve bilahare Kahire Üniversitesi’nde Türkoloji kürsüsü profesörü olan Mısır allamesindendir (bu açık imtihanla alınan en yüksek rütbedir).
Haberin Devamı
Şimdi oğlunun, Ekmeleddin Hoca’nın kaleme aldığı biyografi geniş ölçüde hatırata ve İhsan Efendi’nin evrakı metrukesine dayanıyor. Elimize aldığımız zaman bugün artık bize uzak gibi görünen aslında ister istemez tekrar ilgi duyacağımız, bilmek konumunda olduğumuz bir mazi ortaya çıkıyor. Eğitim düzeniyle, seçkin hocalarıyla, talebeleriyle tartışılan konular ve verilen eserleriyle ve bizim uzak yakın komşumuz Mısır’daki hayatın çeşitli veçheleriyle sürükleyici bir eser.
“Yozgatlı İhsan Efendi” biyografisi bir seçkin medrese ve üniversite hocasının hayat hikâyesi olmanın ötesinde üzerine çok konuşulan bir dönemin resmi. Mısır ve Türkiye’nin arasındaki müşterek noktaların ustaca tasviri olarak belirtmek zorundayız. Bence modernleşsen Mısır’ın ve Türkiye’nin son asırdaki safahatı burada okunur ve Türkiye tarihinin önemli simaları da Mısır’daki bu genç ve aslında çok da uzun yaşamayan, 61 yaşında vefat eden âlimin kişiliği etrafında sergileniyor.
Bizans tahrip edildiyse Osmanlı çoktan mahvedildi
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Bizans
Kasım 18, 2018 07:595dk okuma
Paylaş
Bu toprağın yani İstanbul’un altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir.
Haberin Devamı
hurriyet-new
İSTANBUL’un en büyük sorunu toprağın üstünde yaşayanların bir alttaki tabakayı bilmemesidir. Bu toprağın altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir. Osmanlı’nın 15., 16. yüzyılına ait birçok kabrin, medrese kalıntısının hatta İbrahim Paşa Sarayı’nın arka kısmının (ki İstanbul Adliyesi için kurban edilen, temelde kalan kesimdir), sarnıcın ortadan kalktığı açıktır. Bunların bazılarına tesadüfen ulaşıyoruz. Ancak Semavi Eyice gibi üstatlar sayesinde bazılarının varlığına vâkıfız. Birçoğu da Allahuâlem toprağa karışmıştır, günün birinde belki çıkar.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ÜSKÜDAR’DA MAHALLE
Yenikapı Metro İstasyonu’nu kazarken Theodosius Limanı gibi bir abide ortaya çıkıyor, 6. ve 7. asra ait gemi kalıntılarıyla birlikte İmparator Konstantin surlarının 4. asra ait kalıntıları da, o bölgedeki 17. asra ait Ermeni mahallesi ve diğer yerleşke kalıntıları da gün yüzüne çıkıyor. Son kazılar ve buluntular ise daha da ilginç: Üsküdar’da metro kazılarından dolayı kocaman bir mahalle ortaya çıktı. Beklenilmeyecek bir olay değil. Theodosius Limanı tek olarak kalmayacak, yarın Kadırga dediğimiz Bukoleon Limanı’nın üstünü örten yapıların altından ne çıkacağı belli olmaz. Haydarpaşa’daki kazılarda Kalkedon sur duvarları çıktı. Beyoğlu’ndaki İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti (ki İtalyan Kulübü denir, kurucusu Giuseppe Garibaldi’dir) restorasyonu sırasında altından Bizans mezarları dahi çıktı. Galiba restoratör Sedat Bornovalı’nın raporundan da bu anlaşılabilir.
Bizans tahrip edildiyse Osmanlı çoktan mahvedildi
KORUMA ADİL DEĞİL
İstanbul’un asıl sorunu da burada başlıyor. Kanunlar ve zihniyetimiz temel kazılarda ortaya çıkan bu gibi eserleri koruma konusunda adil değil. İnşaatı yapanı mağdur etmeden eseri kurtarmak, hiç değilse teşhirine imkân tanımak lazım. Roma’daki arkeoloji otoritesi gibi bir kurum bizde mevcut değil. Oysa Roma’yla İstanbul’dan başka hiçbir şehirde yeraltı zenginliğiyle kent bu kadar iç içe değildir. Bugüne kadar yapılan işlem, buluntunun üstüne beton döküp haber vermemek olmuştur. Bu arada çıkan kalıntıdan taşınabilir parçaları kaçırıp satmak da cabası. Kapalıçarşı’nın ve Büyük Valide Han’ın yapıları örtülüyor. Üstlerine ilave yapılıyor. Durumu tespit eden muhabirin çekim aracına (drone) alttan hedefleyip ateş açıyorlar. Dağ haydutları ve lümpenler artık şehirlerde faaliyette.
Haberin Devamı
DAĞ HAYDUTLARI ŞEHİRDE
İstanbul’un Suriçi bizim 2 bin yıllık sorumluluğumuzdur. Evvela Türk tarihine ve İslam dünyasına karşı, sonra da Doğu Roma ve Eski Roma’nın tarihine karşı görevlerimiz var. Bölgedeki yapılaşmanın kesinlikle durdurulması lazım ve istimlaklere başlamalıyız. Ayvansaray’da surlara baktığınız zaman Kazasker Hacı İvaz Efendi’nin Mimar Sinan’a yaptırdığı tipik bir Sinan eseri çirkin yapılar tarafından gölgelenmiş vaziyette. Dolmabahçe Sarayı’nı, 19. ve 20. yüzyıl tarihimizi ve çevresindeki eserleri stadyum ve otellerle gömmek üzereyiz. Dolgu sahadaki Dolmabahçe bu heyulaları taşıyamıyor.
BU İMARLA ÇÖZÜLMEZ
İstanbul Belediye Sarayı gibi lüzumsuz ve tahripkâr yapıların ortadan kalkması lazım. Altlarındaki sadece Bizans-Roma kalıntıları değil yanı basındaki Ankaravi Medresesi ve onun temelleri de bu yüzden tahrip edilmiş vaziyette. Lüzumsuz sarayı yapmak için etraftaki Osmanlı konaklarını, acemi kışlasını ve karakolu yıktılar. Bari hiç değilse temellerinin çıkarılması için yeni çirkin yapıların kaldırılması gerekiyor. Aksaray geçidi bütün İstanbul’u mahvetti. Büyük İstanbul bölgesi içinde tayin edici bir alan olmaktan çıkan Suriçi, İstanbul’un tarihi portresinin korunması, korunmadan vazgeçtik hiç değilse temelleriyle birlikte kısmen restore edilmesi ve İstanbullular için zihni bir nefes alma imkânının doğması gerekir. Bu imar anlayışıyla bu çözüm beklenemez. İstanbullular şehirlerini tanımıyorlar. İstanbullu olmayan belediye reisleri ve meclislerin üyeleri ise bu şehrin bu yönünü hiç dert edinmiyorlar. Dünya metropolünün dünyanın öbür tarih kentlerine göre en talihsiz yönü budur.
Bizans tahrip edildiyse Osmanlı çoktan mahvedildi
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
BİZE YAKIN ŞEHİRLER
SALI ve cuma Moskova’da Yunus Emre Enstitüsü’nün tertiplediği bir toplantıda Profesör Dimitri Vasilyev ile birlikte Rusya-Türkiye ilişkileri üzerine konuştuk. Her ikimizin de yorumları Rusya ile Türkiye arasında barış olduğu vakit hem imparatorlukların güvenliklerinin hem de kalkınmanın sağlanabildiğiydi. III. Selim ve I. Pavel zamanında yani Fransa’nın I. Konsülü General Napoleon Bonaparte’ın Mısır’a çıktığı, Akka’ya saldırdığı ve Adriyatik’te İyon Adaları’nı elinde tutuğu zamanda Rus donanması Amiral Uşakov’un, Türk donanması Amiral Kadir Bey’in komutasında müştereken İyon Adaları’nı (1800) işgal ettiler ve garip bir tezat, Yedi Adalar yahut İyon Adaları Cumhuriyeti’ni kurdular. Akka’da Bonaparte yenilgiye uğramıştı. Bu Türkiye’nin başarısıdır. I. Alexander, Napoleon Bonaparte’a karşı koalisyonun yönettiği 1815 Viyana Kongresi’nden Osmanlı’yı dışlatınca kendi için de pek hayırlı sonuç çıkmadı. Helen Yunan Ayaklanması sırasında İngiltere ve Fransa ile birlikte Osmanlı donanmasını yakması, yakın gelecekte Polonya’daki ayaklanma için bir işaret sayılır. İmparatorluklar Metternich gibi çokuluslu idareyi yöneten diplomatlar sayesinde ayakta kalabilirdi. Metternich Avusturyası bu nedenle Osmanlı’ya karşı tutum takınmamıştı.
Haberin Devamı
1989 SONRASI HAYIRLI
Sovyetler Birliği zamanında yeni Türkiye ile 1948’den sonraki Soğuk Harp dönemi dışında çatışmaya girişilmedi. Soğuk Harp dönemi de bir Stalinist hataydı. Sovyetler Birliği 1960’lı yıllarda hatta 1950’lerin sonunda bu politikadan dönmeyi çok denedi. 1970’lerde sıcak bir ilişkinin kurulduğu da malum. İki ülkenin soğukluğundan en büyük zararı ilim adamları ve tarihçiler görüyor. İki mühim kaynağı, Rusya arşivlerini ve Türk arşivlerini karşılıklı olarak kullanamadık. 1989’dan sonraki dönem Rusya ve Türkiye için çok hayırlı oldu. Toplumlarımız zenginleşti. İnsanlarımız karşılıklı olarak dünyayı gördü. Kültür hayatımız bu iki cepheden renklendi.
Haberin Devamı
GERÇEKLERİ GÖRMELİYİZ
MGIMO’da (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) okuyan Türklerin sayısı günden güne artıyor. Sırf Amerikan ve Anglosakson kanalıyla diplomasi öğrenmenin yeknesaklığı açık. Alternatif lazım. Moskova büyükelçiliği ve büyükelçimiz Hüseyin Lazip Diriöz yeni dönemde Moskova’da önemli bir görev üstleniyor. Büyük devletlerin Rusya ile ilişki kurmak ve onu yakından öğrenmek için başvurdukları bir merkez. Salon dolusu Türk öğrenci yeni bir dünyayı tanıyor. Kendilerinden eminler ve öğrendiklerinden dolayı mutlular. Türkiye’de de Rus öğrenci sayısı artıyor, gelecekte daha da artacak. Şehirde bir zenginleşme var. Rus şehirlerinin içinde Petersburg ve Moskova dışında bir durgunluk olduğu hep söyleniyor ama bu iki şehir bize yakın, beynelmilel entelektüel merkezler. Bu gerçekleri görmeliyiz.
Anadolu’nun savaşına sempatiyle bakan işgalci
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Franchet D’Esperey
Kasım 25, 2018 07:596dk okuma
Paylaş
Mareşal Franchet d’Esperey Anadolu mücadelesine sempatik gözlerle bakıyor ve genç Türkleri İstanbul’da Britanya ile işbirliği yapan ihtiyar Türk grubuna tercih ettiğini her yerde söylemekten çekinmiyordu. Fransa ve Britanya İstanbul’da mücadele halindedir. İtalya ise açıkça onlara cephe almıştır.
Haberin Devamı
İSTANBUL 30 Ekim’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra İttihat ve Terakki’nin kendini feshi, liderlerin yurtdışına kaçışı ve ardından hemen 7 Kasım’da İtilaf donanması zırhlılarının İstanbul Boğazı’nı geçip sarayın önünde demirlemesiyle işgal sürecine girmiştir. Britanya, Fransa ve İtalya zırhlılarından çıkan askerler bazı noktaları ve binaları işgal ediyorlar. Komutanlar ve karargâhları buraya yerleşiyor. Mesela Beyazıt’taki İbnül-Emin Mahmut Kemal İnal Konağı da işgal edilenler arasında ve kütüphanesi talan edilmiş. Avusturya Sefareti işgal ediliyor; İtalya tarihi Venedik Sarayı’nı bu şekilde geri almış oluyor. İşgal kuvvetleri ve komutanları Cadde-i Kebir’de (İstiklal Caddesi) resmi geçitlerle varlıklarını hissettiriyor. Özellikle şehrin Hıristiyan azınlıkları onları karşılıyor. Yahudi cemaati işgalde fevkalade tedbirlidir. Ön plana çıkmadıkları gibi işgal kuvvetleriyle her türlü işbirliğinden de kaçınıyorlar.
Anadolu’nun savaşına sempatiyle bakan işgalci
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
‘KARA BİR GÜN’
23 Kasım’da General Franchet d’Esperey bir savaş gemisiyle İstanbul’a ulaştı. Yaklaşık 3 ay sonra 8 Şubat 1919’da İstanbul’a tekrar geldi, bu sefer bir kıratın sırtında şehre girmişti. Fransızlar teatraliteyi sever. Fotoğraflarından atın kır mı, doru mu olduğu belli değil. Münakaşası bugün bile yapılıyor. Süleyman Nazif “Kara Bir Gün” makalesinde öyle dediği için Türk milliyetçileri o günü ve o manzarayı Fransız komutan Franchet d’Esperey, Fatih Sultan Mehmed’e nazire yapıyor diye yorumlarlar. İşin garibi, Mareşal Franchet d’Esperey Anadolu mücadelesine sempatik gözlerle bakıyor ve genç Türkleri İstanbul’da Britanya ile işbirliği yapan ihtiyar Türk grubuna tercih ettiğini her yerde söylemekten çekinmiyor. Fransa ve Britanya İstanbul’da mücadele halindedir. İtalya ise açıkça onlara cephe almıştır.
VATAN SAVUNANA SAYGI
Franchet d’Esperey’i bu tutuma sevk eden bazı unsurlar var. Birisi becerikli bir komutan olduğu için savaşan askerleri takdir ediyor, aynı duygu diğer İtilaf ordusu saflarında da görülüyor. Fransa, 11 gemi ve 1 zırhlıyla demirleyen Yunanistan’ın asayiş hizmetlerine destek olmalarını kabul etmiştir ama şehirde hâkim olmalarını pek istemez. İşgal kuvvetlerindeki bu çelişik durumu tayin eden Türk komutanlar durumu kabul etmek yerine Anadolu’ya geçti. Vatanını savunana her zaman açıkça söylenmese de saygı vardır. İşgalciler kendileri tükenmişlerdi. Bu uzun Cihan Harbi galiple mağlubun arasındaki yıpranma payını neredeyse eşitlemiştir. Eğer iyi bir örgütlenme sağlanır, cesur ve dinamik davranılırsa direnmek mümkündür. 17 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa bu nedenle “Geldikleri gibi giderler” sözünü kesin bir stratejik hedef olarak belirtmiştir.
Haberin Devamı
MÜTAREKE DÖNEMİ KAOSTUR
Mütarekede yorgun İngiltere, Fransa ve İtalya bir kuvvet olarak Yunanistan’ın kullanılmasını kaçınılmaz görmüştür ama bu bir güvenliğe yardımcılıktan çok Yunanistan’a Anadolu işgalinde pay vermeye dönüşünce direniş de şiddetlenecektir. Özellikle İtalya bunu istemiyordu. Beyoğlu muhiti işgal kuvvetlerinin resmi geçit alanıydı ve doğan manzara bazı Türkler tarafından benimsense de genelde şehrin nüfusu tarafından kabul edilemedi. 4 yıllık mütareke dönemi bir kaostur. Hiç kuşkusuz Batı hayatının birtakım görünümleri de şehre bu dönemde girdi. İstanbul bu dönemin eğlencesini benimsedi. Marksist bir parti dahi kuruldu. Bir yerden sonra önlense de işçi grevi bile yapıldı.
Direniş hareketi Osmanlı payitahtında şiddet ve teröre başvurmuş değildir. Daha çok İstanbul milli güçleri, Anadolu hareketine silah, cephane ve insan akışını örgütlemiştir. Dört yılın sonundaki yeniden düzenin kurulması olayı da bu itidalden ileri geliyor.
Anadolu’nun savaşına sempatiyle bakan işgalci
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
GÖÇ PROPAGANDASI YAPMAYIN
SOSYAL medyada bir müddettir benim Ege Üniversitesi’ndeki bir konuşmamdan cımbızla çekilmiş bir cümle tartışma konusu oluyor. Türkler Amerika’ya gitmeyi severler, bu bir seçimdir. Her giden kendisinin çok başarılı olduğunu iddia eder. Bu da masumane bir düşüncedir. Dönen de genellikle vatanı çok sevdiği için döndüğünü söylüyor.
İnsanlar hürdür, her yere giderler, her istediklerini yaparlar, kanun dairesinde özgürdürler. Dışarıya elbet eğitim için gidilir, ben dahi okudum. Ancak bu göç olayını bir eğilim olarak toplumbilimci gözüyle incelemek şarttır. Gençliğimde sene sonunda tıp fakültesini bitirenler eylülde soluğu Amerikan eyalet hastanelerinde alırlardı. Gördükleri eğitim hiç de o kadar fena olmadığı için kısa zamanda lisans alarak iyi bir kazanç trendine otururlardı. Zamanla meşhur birkaç profesör de çıktı. Almanca bilen herkesin önüne Alman tıp gazetelerindeki ilanlar konur, tercüme etmesi rica edilirdi. Rahmetli babam hatır için çok mektup yazmıştır.
Haberin Devamı
70 YILDIR GİDİYORLAR
Bu memleket 70 yıldır dışarı insan yolluyor. Bazıları bunu geniş yüreklilikle karşılasa da bu aslında üzerinde durmamız gereken bir toplumsal konu. İtalya’nın 1860’lardaki birleşmesinden beri 30 milyon evladını dışarı yollaması hiç bu kadar soğukkanlılıkla karşılanmamıştı. Benim gözlemlediğim kadarıyla hikâyeler muhtelif, “Ama biz hem vatanımızı seviyoruz hem de çok para kazanıyoruz” diyenler var. Bunlara diyecek bir şey yok. Burada siyasi görüşlerden dolayı itildiğini, orada ise muvaffak olduğunu söyleyen var. Evet, muvaffak oldu çünkü orada ne hikmetse hiç siyasi bir faaliyette bulunmuyor. Bahriye’yi bitirerek yurtdışına giden bir zabit, “Bahriye’de okudum, ne pompacı oldum ne de garson. İstediğim işe girdim” diyor. Ne kadar pişkin bir övünme. Başka ne olacaktı? Türkiye Cumhuriyeti’nin en pahalı eğitimini aldıktan sonra tabii ki istediğin yere girebilirsin.
Haberin Devamı
Ne yaparsınız yapınız lütfen göç propagandası yapmayınız. İnsanların iç dünyasına saygı duymak zorundayız. Ama bu göçün bizim toplumumuza büyük fayda sağladığı kanısında değilim. Mültecilik bizim memleketlerde her zaman mümkün olan bir olay. Sınırsız bir göç propagandası yapılıyor. Kalanlar kendilerini adeta beceriksiz, talihsiz zannetmeye başladı. Arafta kalan ve cehenneme düşecek adamların hissiyatına kapılmaya başladılar. Garsonluğu küçümsemiyorum elbette, zaten onun da kendine göre bir şıklığı ve eğitimi vardır. İngiltere’de kaçan sermayenin sahiplerinin kurduğu mahalleler var. Yunanistan ve İran zenginlerinin aksine, bizimkileri Britanya’nın lordları hiç beklemiyorlar.
ÇAREYİ BULMALIYIZ
Elbette bu göçün nedenleri var, onu ancak biz el ele verirsek düzeltebiliriz ve geleceğimiz için muhakkak düzeltmemiz lazım. Memlekette korkunç bir nepotizm yani akraba kayırıcılığı, mezhepçilik ve partizanlık var. Asıl kötüsü lokal patriotizm denen yerel milliyetçilik dal budak salmış vaziyette. Millet meclisleri eşit temsil organdır. 1877 Meclisi’nden beri gayrimüslim-Müslüman her vilayetin temsilcisine dikkat edilir. Yakın zamanda Büyük Millet Meclisi’nin neredeyse 5’te 1’i iki vilayetten çıkmıştı. Çoğunu ne kürsüde konuşurken, ne toplumsal bir problemi dillendirirken gördük. Belirli bir vilayet için kurulan ve kadrosu doldurulan üniversitemiz bile var. Bürokrasideki sınavlarda yazılıyı kazanan sözlüde sırasını kaybediyor. Öğretmen adaylarına bir dokun, bin ah işit. Yüksek puan alan adayı sözlüde kötü notla listenin altına itiyorlar. FETÖ rezaleti çıkana kadar atamalarda haydutluk kol geziyordu. Ne kadar düzeldiğini bilemiyoruz. Bürokrasinin bu yapısı karşısında ümitsizliğe düşenler özel sektöre atıldıklarında durgun kafalı ve megaloman patronlarla karşılaşıyorlar. Aile şirketlerine dayalı yapılar mensuplarına yol göstermeyi bilmedikçe kaliteli istihdam için imkân yoktur. Beni Atatürk’ün kurduğu Türkiye’nin geleceği ve gençleri ilgilendiriyor, dertlerin çaresini de yine bizim bulmamız gerekir.
Tabii şunu da eklememiz gerekir, bunca yıldır beyin göçürüyoruz daha henüz bir kişi bilim dalında Nobel aldı. Türkler hakkındaki dine ve dile dayalı önyargıların dışında memleketimizde aldığımız eğitimin gittikçe kalite aşınımına uğraması da bunda etken. Bugünkü Türk maarifi Gazi Yaşargil’in ve hatta Gökhan Hotamışlıgil’in yurtdışında başarılı olmasını sağlayan lise eğitimini veremiyor. Zirvelere tırmanmak gittikçe güçleşecek. Zira eğitimin verdiği şekillenme çok erken yaşlarda oluşuyor.
YAKIŞMAYAN ETKİSİZLİK
Türkler halen ABD’de etkin bir lobi olarak örgütlenemediler, ancak eski Sovyetler’den, Çin’den ve İran’dan gelenlerle bu konuda bir güçlenme ve isim duyurma başladı. Dışarıdaki etkin ve aydın Türk profili henüz 80 milyonluk bir ulusa yakışmayacak kadar etkisiz. Bunda illa üniversite profesörü de aramayalım. Bir Çek diplomatı olan Josef Korbel, kızı Madeleine Albright’ı ve yakın çevresindeki Condoleezza Rice’ı ABD’ye iki kadın dış bakan olarak yetiştirdi. Amerikan Dışişleri’ne girmek isteyen Türk çok ama ismi duyulan az. Ne bizimkilerin çok itibar ettiği üniversitelerin dış ilişkiler bölümlerinde ne de ABD idaresinde bir Kissinger tipini görmek mümkün değil.
İzmir'i fetheden mareşal
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Osmanlı
Aralık 02, 2018 07:595dk okuma
Paylaş
Büyük savaşlarının hepsini Müslüman devletler ve hükümdarlarla yaptı. Bu nedenle bir cihangir olmasına rağmen İslam cihadını yürüten bir komutan olarak nitelendirilebilir mi? Evet, çünkü bir istisna bunu mümkün kılıyor. İzmir’i St. Jean Şövalyeleri’nin silahlı korumasındaki Ceneviz hâkimiyetinden aldı. 1402 Aralık’ındaki bu fetihle Türkiye tarihi ve coğrafyası İzmir’i ebediyen kazandı.
Haberin Devamı
1336 yılında Keş (Şehr-i-Sebz) yakınlarında Türk tarihinin sayısız mareşalleri içerisinde en ilginç kişilik dünyaya geldi. Kullandığı takvim dahi eski Türk takvimiydi. Çağatayca devletinin ve ordusunun dili olan lehçeydi. Moğollarla hiçbir bağlantısı olmadığı halde anasının Cengiz Han soyundan geldiği iddiasıyla bu hanedana yakınlığını ilan etti. Hiçbir zaman da han unvanını kullanmadan “emir”, “gürgen” (küregen) unvanıyla saltanatını sürdürdü. Bu saltanat 69 yıllık bir yaşamın sonunda Çin seferine çıkan ordusunun başında bitti.
İzmiri fetheden mareşal
ARALIK 1402
Bir cihangirdi ve cihangir olmayı çok genç yaşta planlamıştı. Ateşli silahlar çağına geçmeyen bir düzende büyük bir mareşal oldu. Politikası ilginçti. Cihangirin Asya’yı bir baştan bir başa geçip Rusya steplerine hatta Ege kıyılarına ulaştığı malum. İran üzerinden Suriye’ye geçti. Şam’da İbn-i Haldun’la görüştü. Bütün asırların en dâhi sosyoloğu onu teshir etti, büyüledi, o da İbn-i Haldun’u... Ortaçağda Arapça ve Farsça konuşan dünyada İbn-i Haldun kadar Türk tarihini bilen birisine çok az rastlanır. Çin seferine giderken bugünkü Kazakistan’daki Otrar şehrinde öldü. Büyük savaşlarının hepsini Müslüman devletler ve hükümdarlarla yaptı, bu nedenle bir cihangir olmasına rağmen İslam cihadını yürüten bir komutan olarak nitelendirilebilir mi? Evet, çünkü bir istisna bunu mümkün kılıyor. İzmir’i St. Jean Şövalyeleri’nin silahlı korumasındaki Ceneviz hâkimiyetinden aldı. 1402 Aralık’ındaki bu fetihle Türkiye tarihi ve coğrafyası İzmir’i ebediyen kazandı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
PARLAK MEDENİYET
Rodos veya St. Jean Şövalyeleri dediğimiz takım kolay teslim olacak birileri değildi. Hele kale savunmaları Fatih Sultan Mehmed’e dayanmış ve onun başaramadığı Rodos fethini ancak Kanuni uzun bir muhasarayla ve virayla yani savunmacıları gemi ve silah ve paralarıyla serbest bırakarak tamamlayabilmişti. Rodos Şövalyeleri’nin Timur’un kurnaz politikalarından ve amansız, hızlı saldırılarından yeterince haberdar olmamaları İzmir’in kolay teslimini sağlamıştır. Timur devleti garip bir imparatorluktu. Orta Asya onun zamanında ve hatta kendisinden sonra daha yarım asır İslam kültür ve ilminin hatta dünyadaki bilimsel gelişmelerin içinde öncü ve müstesna yeri olan bir bölgeydi. Semerkant’ın medreseleri ve yapıları bu parlak medeniyetin izlerini taşır. Torunu Uluğ Bey ise Doğu medeniyetinin son büyük astronomi, matematik uzmanıydı.
Haberin Devamı
KAZANDIRAN TAKTİKLER
Yıldırım Bayezid’le 1402’de Çubuk civarındaki meydan muharebesi Atatürk tarafından tahmin edilen Esenboğa Havaalanı’nda cereyan etmiş, alan inşası sırasında savaşın kalıntısı olan oklara rastlanmıştır. Bu savaş politik bakımdan tam bir başarıydı. Yıldırım Bayezid’in kavrayacağı bir dünya değildi. Osmanlı ordusunun güvendiği bütün kuvvetler çoktan Emir Timur tarafından elde edilmişti. Muharebe için yorgun argın gelen Osmanlı kuvvetleri meydana çöktüklerinde adamakıllı da açtılar. Timur tarafından anında verilen işaretle Yıldırım Beyazıt Han kuvvetlerinin parçalandığı görüldü. Savaş teknikleri Cengiz Han ordularınınki gibiydi. Ama bu teknik ve taktikler çok değişmiş ki Toktamış’ın Altınorda ordusunu da gene kolaylıkla yendi. Kendinden bir evvelki kuşağın savaş taktik ve tekniklerini unutan Toktamış Han, Timur’un çok iyi özümsediği o silahlar ve stratejiyle yenildi ve Altınorda’nın da çöküntüsü başladı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
İzmiri fetheden mareşal
GELDİ, YENDİ, GİTTİ
Osmanlı Devleti’nin Ankara yenilgisiyle bir daha mahalli beyliklere güvenmeyen merkezi şedid bir kapıkulu sistemine dayanarak 15. asır imparatorluğunu inşa ettiği açıktır. Zaten devletin asıl önemli olan Rumeli kısmı ayakta kalmıştı. Fetret devri sonunda imparatorluğun o taraftan doğduğu görüldü. Çelebi Sultan Mehmed’in kardeşleriyle olan mücadelesinde adeta Timur’unkine benzer bir politika ve strateji uyguladığı görülüyor: Kuvvetler dengesini bozmak ve bozgundan yararlanmak. Orta Asya ve İran’ın her yerinde eserler bıraktı. İsfahan’daki Mescid-i Cuma’da bile Timur devrinin katkıları görülür. Anadolu’da ve Suriye’de ise böyle bir faaliyeti yok, zaten geldi, gördü, yendi ve gitti.
Haberin Devamı
TARTIŞILDI, TARTIŞILACAK
Hiç şüphesiz ki önemli bir devir.
Timur devir üzerinde kısa elden ve
yetkin bir kaynak isteyenler İslam
Ansiklopedisi’ndeki İsmail Aka’nın kaleme aldığı Timur maddesini okumalıdırlar. Atatürk’ün stratejisine hayran olduğu, umum Türk tarihinin çok tartışılan ve tartışılacak önemli bir mareşali olduğu açıktır.
AKDENİZ’İ TİTRETENLER
KORSANLIK günlük dilimizde ve hatta tarih edebiyatımızda deniz haydutluğuyla karıştırılır. Halbuki deniz haydutları muhtelif gemileri ele geçiren isyankâr forsalardan daha doğrusu başka gemilerde isyan çıkararak kaptanı ve tüccarı öldürüp gemiyi ele geçiren ve bazı gemilerdeki yağmadan sonra forsaları tayfa olarak kullanan, yakaladıkları insanları esir pazarlarında satıp kendine göre zincire vuran, hiçbir devletle ilişkileri olmayan, hakikaten denizlerin serseri mayınlarıydı.
Haberin Devamı
İzmiri fetheden mareşal
DENİZCİ OSMANLI
Korsanlar ise çoğu zaman belirli bir coğrafyaya bağlı ve hatta bu coğrafya dolayısıyla bir devletin adına gerilla gibi denizlerde o devletin düşmanı olan gemileri yağmalayan, askerlerini yok eden zümredir. Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun Garp Ocakları dediğimiz Cezayir, Tunus ve Trablus limanlarındaki gemiler ve buradaki korsanlar Akdeniz’i Osmanlılar adına titretmişlerdir. Sık sık Fransa, İspanya ve İtalya sahillerini ele geçirir, yağmalar, esir dahi götürürlerdi. Adriyatik kıyılarındaki Uskoklar ise daha çok mahalli güçleri meydana getiren korsanlardı. Bunlardan hiçbir zaman Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin, Turgut Reis gibi büyük amiraller çıkmaz ama yerel ticareti ve seyrüseferi sekteye uğratırlardı. Osmanlı tarihinde önce Rumeli’nden Anadolu’ya geçiş takip edildiği gibi Batı tarafından doğudan batıya bir hareketlilik söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu 16. asır başından itibaren bir deniz devletidir. Bazı coğrafyacılar onu İtalyan cumhuriyetleri, Katalonya, Portekiz, İngiltere ve Hollanda gibi görmeyebilirler fakat savaşan donanmalardandı ve deniz ticaretini koruyabiliyordu. O kadar ki denize yönelik ticarette başarı kazanan gemileri Barbaros Hayreddin ve Turgut Reis gibi amiraller korur, denizlerde İspanya’ya karşı izlenen stratejide bunlar çok yardımcı olurdu.
TAVSİYEYE ŞAYAN
Bugünlerde okumakta olduğum Yeniçağ Akdenizi’nde istihbarat, korsanlık, kölelik, ihtida ve dinler ötesi diplomasi gibi alanlarda araştırmalar yapan Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın Kronik Kitap’tan çıkan “Sultanın Korsanları” adlı eseri bu süreci uzun uzun anlatanlardan. Osmanlı kaynaklarının yanı sıra Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce başta olmak üzere birçok Akdeniz arşivini kullanıldığı, Osmanlı korsanlarının Akdeniz ve dünya tarihindeki iktisadi, siyasi ve teknolojik gelişmelerin ışığında analiz edildiği bu eser tavsiyeye şayandır.
.9 Aralık'ın İngilizleri
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Osmanlı İmparatorluğu
Aralık 09, 2018 07:595dk okuma
Paylaş
9 Aralık 1917 İngiliz general Edmund Allenby’nin Kudüs’e giriş günüdür. 1949 yılı 9 Aralık günü ise İngiltere’nin Kudüs’ü fiilen terk ediş günüdür. Başarısız bir 32 yıl. Britanya’nın Filistin’deki hâkimiyetini nitelemek için en doğru tabirdir. İhtiyar İngiltere’nin Arapların henüz örgütlenemeyen mücadeleci protestoları ve Siyonistlerin örgütlenen terörüyle baş edebilme imkânı kalmamıştı.
Haberin Devamı
9 Aralık 1949 tarih ve 303 sayılı kararıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Araplar ve Yahudiler arasında özellikle Ürdün ve İsrail arasında kalan eski Kudüs’ün ortak statüsünü kabul etti. Araplar ve İsrail arasındaki savaş ve İsrail devletinin 1948’de ilanından sonraki Arap-İsrail savaşı bu şekilde bitmiş demektir. Surlar içindeki Kudüs, Şam Kapısı’nın çıkışındaki Selahaddin Caddesi, Golgota ve doğu tarafında Zeytin Dağı, Ürdün’ün elinde kalıyordu. Lakin Corpus Separatum ilkesine göre milletler arası statüye alınan Kudüs’ün bu durumunu İsrail kabul etmedi. 23 Ocak 1949’da Kudüs’ü ebedi başkent ilan etti ve civarındaki bazı mekânlara devlet dairelerini nakletti. Bunların arasında İsrail Parlamentosu, ileride kurulacak olan İsrail Müzesi ve yeni parlamento binası, Kudüs Belediyesi de yer almaktadır. Siyonist ofisin de yer aldığı bu bölge yeni Kudüs olarak adlandırıldı. Surların içindeki Kudüs de yukarıda saydığımız bölgeler içinde Ürdün’ün elinde kalacaktır.
9 Aralıkın İngilizleri
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
BAŞARISIZ 32 YIL
9 Aralık 1917 günü imparatorluğumuz Kudüs’ü Alman müttefiklerinin de telkiniyle adeta açık şehir ilan etmişti, İngiliz bombardımanına terk etmektense teslim töreni yapmadan Kudüs’ü belediye reisine verilen bir teslim belgesiyle askeri kuvvetlerini çekti ama Kudüs surları dışında aylarca savaşa devam etti. 9 Aralık Edmund Allenby’nin şehre girişidir. 1949 yılı 9 Aralık’ta ise İngiltere Kudüs’ü fiilen terk etmektedir. Başarısız bir 32 yıl. Britanya’nın Filistin’deki hâkimiyetini nitelemek için en doğru tabirdir. İlk başta Yahudi yerleşimcilere sempati duyan ve istikbal vaat eden bir Balfour Deklarasyonu, bir müddet sonra Yahudi yerleşimcilerle çatışma, hatta özellikle kamplardan çıkan insanları kabul etmeme gibi tavırlar Siyonist terörü de arttırdı. İhtiyar İngiltere’nin Arapların henüz örgütlenemeyen mücadeleci protestoları ve Siyonistlerin örgütlenen terörüyle baş edebilme imkânı kalmamıştı.
KAOSA TERK ŞEHİR
Haberin Devamı
Osmanlı hâkimiyeti üzerine gelen manda idaresi yerini yeni bir kaosa terk etti. Karmaşık harita surların dışında, ta tepede Cemal Paşa’nın karargâhı ve ona bitişik olan Kudüs Üniversitesi, Ürdün çemberi içinde kalmıştı. Birleşmiş Milletler her hafta üniversiteden girişi ve çıkışı zırhlı bir konvoyla sağlıyordu. Bu sırada Kudüs İbrani Üniversitesi kütüphanesindeki kıymetli kıymetsiz kitapların hepsi yeni Kudüs’ün dışında kurulan kampusa taşınabildi. 1967 savaşıyla da bugünkü coğrafya ortaya çıktı. Bir ara Kudüs’ün her iki tarafı arasında sınırlı bir trafik, gidiş-geliş vardı. İntifada hareketinden beri bu da kesildi. Kısacası Kudüs’te barış hâlâ yerleşemedi. Kudüs için ortak statüyü hem İsrail hem de Ürdün reddetmişti. İlginç bir nokta, Suriye, Birleşmiş Milletler yönetiminde bu statünün yürüyeceğini iddia ediyordu ama en mühimi uzlaştırma komisyonunun planı İngiltere ve ABD tarafından desteklendiği halde hiç de istenildiği gibi yürümedi. Olaylar 1967 savaşını süratle davet etmiştir. Uzlaşma bölgesinin ömrü sadece 18 yıl sürecektir.
9 Aralıkın İngilizleri
Haberin Devamı
Compass'la yeni rotalara
Jeep Türkiye
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
AVE CAESAR IMPERATOR MORITURI TE SALUTANT
PROF. Dr. Remzi Yağcı Ankara Üniversitesi’nin yetiştirdiği, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin arkeoloji hocası. Mersin’in hemen yanında bugün Viranşehir denen ve Roma tarihindeki Triumvira’nın ünlüsü Sezar’ın müttefiki ve rakibi Pompei’nin yeniden kurduğu Pompeiopolis’te ama asıl eski adıyla Soli’de kazılar yapıyor. Soli’nin ismi ebedi ve kendinden daha geniş yankısı var. Bu şehirde milattan önce üçüncü asra kadar Farsça gibi bir dil ve başka Sami diller konuşuluyordu. Zamanla Yunanca hâkim oldu. Ama Yunancanın içinde eski dillerin inanılmayacak kadar deyimi, kelimesi ve gramer yapılanmaları vardı. Filolojide ‘solisizm’ denen kavram buradan çıkıyor ve yaygın olarak kullanılıyor, Sırpçadaki Türk solisizmleri veya Yunancadaki Türk solisizmleri hatta Bulgarcadaki Rus solisizmleri gibi. 13 Temmuz 2018 Cuma günü saat 07.30’da küçük kazmaların arasından kıvırcık saçlı bir baş çıkmaya başladı. Kazmalar atıldı, spatulalarla, dişçi aletleriyle toprak açılmaya başladı ve büst göründü. Filozof İmparator Marcus Aurelius... Roma İmparatorluğu’nun Bilge Sezar’ı gün ışığına çıktı. Kendi çağını araştıran 21. yüzyılın Türklerine akîl duruşuyla nazar eyledi. Şu sıra Türkiye arkeologları çok eser buluyor. Bu belki de en manidarlarından biri. Filozof imparator, Dokuz Eylül Üniversitesi takımını Mersin’in yanında eski Soli’de selamladı. Önündekiler de onu 21. yüzyıla çağırmaktan mutlu: Ave Caesar ımperator, morIturI te salutant (Ey Sezar imparator, ölümlüler seni selamlar).
9 Aralıkın İngilizleri
Haberin Devamı
TALEBE NASIL OKUSUN FİYATI 1000 TL
OSMANLI İmparatorluğu’nun son Akdeniz imparatorluğu olarak teşekkülü 15. ve 17. yüzyıl arasında tamamlanmıştır. 14. yüzyıl ve 15. yüzyılın ilk yarısındaki savaşlarda klasik silahlar kullanılmıştır. Tek istisna II. Murad devrindeki Macar top tekniğine dayanan tabur sistemi olmalıdır. Hem bu dönemi hem de ondan mahiyetle çok farklı olan Fatih Sultan Mehmed devriyle başlayan ateşli silahlar, imparatorluğun karakteri ve 17. yüzyıl sonunda başlayan modernleşme zarureti ile çok ilginç bir tarihi safhaya ulaştı. Osmanlı silahları ve savaş teknikleri üzerindeki yetkisi teslim edilen Prof. Dr. Feridun Emecen ve arşiv kaynaklarını tarayan Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun müştereken kaleme aldıkları ‘Savaşın Sultanları’ adlı kitap bir popüler tarih eseri olmanın ötesinde yorumlu, yeni bilgiler getiren, bilhassa kullandığı krokiler yönünden son derece açık anlatımlı bir çalışma vasfına sahip. Bu iki ciltlik eserin editörü Coşkun Yılmaz. Mutlaka birtakım resimler onun arşivinden çıkıyor, lakin Askeri Müze’nin koleksiyonlarına dayanan silah resimlerini toplamak bir başarıdır.
OKTAN ATEŞE
Haberin Devamı
Girişte bozkır savaşçılarının meydana getirdiği atlı birliklerin harp usulleri, kullandıkları ok ve zırhın değişmeye başlaması, kılıçlar, onun ardından ateş ve baruta dayanan silahların kullanımı çok rahatlıkla okunup anlaşılacak ve yeni noktaları işaret eden bir metin. Hem yerli vakayinamelere hem de yabancı kroniklere dayanan, bu arada bol miktarda minyatürlere başvurulan kitaptaki tarihsel dönemler Topkapı Müzesi ve Askeri Müze’nin silah koleksiyonlarının incelenmesiyle destekleniyor. Osmanlı devleti Feridun Emecen’in tasnifine göre 1473’ten sonra ateşli silahları etkin olarak kullanıyor. Şüphesiz Yavuz Selim Han’ın seferleri sırasında bu görülür. Bu eserde asıl dikkati çeken Osmanlı sefernamelerinin kullanılışıyla ortaya çıkan Osmanlı savaşlarının yani Sefer-i Hümayunların tasviri (sefernameler). Her padişahın dönemindeki savaşların, uzun seferlerin, kullanılan silahların tasviri ve tasnifi yapılmakta.
Bu iki ciltlik kitabın hazırlanması 10 yıla aşkın bir zamana dayanıyor. Büyük zaferler kadar Zenta gibi bir felaket de bu kitapta yer alıyor. Prens Eugen’in, Fransa kökenli bu Avusturyalı generalin yükseldiği savaş budur. Kronolojik anlatım, tasnif bir sınıflama ve yorumla birlikte gidiyor. Bence kitabın baskısı nefis fakat fiyatı daha da nefis! 1000 TL’lik fiyat talebelerin ve geniş kitlelerin kitaba ulaşmasını güçleştiriyor. Ya devlet ve üniversiteler bol adet alsın, böylelikle öğrenciler kütüphanelerde okuyabilsin ya da daha ucuz bir versiyonu çıksın ki herkes satın alabilsin.
Ortaçağ bilgini Ali Kuşçu
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Uluğ Bey
Aralık 16, 2018 07:594dk okuma
Paylaş
Ortaçağ bilgini Ali Kuşçu her şeyini beraberinde yani kafasında ve yanındaki küçük çıkınında taşıyarak gezen deruni bir adamdı. Dünyanın yüzeyi, meridyenler ve paralellerin hesaplanması onun getirdiği bilgilerdir. Hükümdarla Ali Kuşçu’nun diyaloğu ve düşünce değişimi sonsuzdur. Bugünkü Türkiye 15. asırdaki son parlamanın eseridir.
Haberin Devamı
15 Aralık 1474’te Ali Kuşçu öldü. Osmanlı topraklarına birkaç yıl evvel Babürlülerin elçisi olarak gelen Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’in astronomi ve coğrafya bilgisine olan hayranlığı dolayısıyla ikna edildi ve burada kaldı. Bir ara salt bir kitabın Nasîrüddîn-i Tûsî’nin “Tecrîdü’l-kelâm” adlı felsefe okumasını hatmetmek için gittiği Kirman dışında ömrünü Semerkand medreselerinde geçirmişti. Ali Kuşçu onu her zaman derinlikle okuyup dinlediği Kadızade Rumi aracılığıyla Bursa’yı tanımıştı. Fatih devrinde bir hayal gibi güzel ve çekici olan bu Osmanlı’nın kurucu başkenti Ali Kuşçu’yu da kendine bağladı. 1473’te Fatih, Uzun Hasan üzerine yaptığı Otlukbeli Seferi’ne giderken onu da yanında götürmüştür. Hükümdarla Ali Kuşçu’nun diyaloğu ve düşünce değişimi sonsuzdur. Ali Kuşçu İstanbul’un enlem ve boylamını yeniden tespit etti. 15 Aralık 1474’te de vefat etti ve Eyüp Sultan’ın etrafına defnedildi.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Torunu Mirim Çelebi ve II. Bayezid döneminde hayli büyük bir tartışmaya götüren yani Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’e üstünlüğünü iddia eden Molla Lütfi talebeler arasında meşhurdur. Ali Kuşçu Semerkand’da Emir Timur’un torunu ünlü Uluğ Bey’in ve Anadolu’dan oraya giden Kadızade Rumi’nin öğrencisi olmuştur. Bir medeniyetin üstünlük asrı iki şeyden bellidir; aynı kültürel değerleri paylaşan komşu milletlerin hükümdarları kavga etse bile âlimleri devamlı ilişkidedirler. Avrupa Rönesansı’nda birbirleriyle didişmeyen hükümdar yoktu ama âlimlerin ve filozofların vatanı bütün Avrupa’ydı.
Ortaçağ bilgini Ali Kuşçu
ULUĞ BEY’İN ÖĞRENCİSİ
15. asra Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar yaşayan Türk kavimleri Timur, Yıldırım Bayezid kavgasıyla girdiler ama torunları olan büyük âlimler coğrafyalara rağmen bir arada bulundular, çocuklarını bir arada yetiştirdiler. Bilimsel etkinliklerin sona ermesi ve bilim sanat adamlarının ayrı coğrafyalara düşmesi o medeniyetin de sonu olmuştur. 15. yüzyıl Timur’dan Fatih’e Türklerin İslam medeniyet ve kültürünü taşıdıkları bir çağdır. Ondan sonra bu beraberlik de onun getirdiği ışık da söndü.
Haberin Devamı
Uluğ Bey, Timur’un torunu olarak taht kavgaları arasında hükümranlığına başladı. Yine bir siyasi çekişme dolayısıyla Şahruh’un oğlu olan o büyük hükümdar 1449 Ekimi’nde suikasta kurban gitti. Uluğ Bey İslam medeniyetin son rasathanesini Semerkand’da kurmuştur. Anadolu, talebesi Ali Kuşçu sayesinde onun ilmini aldı. Dünyanın yüzeyi, meridyenler ve paralellerin hesaplanması onun getirdiği bilgilerdir. Semerkand’daki Registan Meydanı etrafındaki üç medreseyle onun zamanında dünyayı aydınlatmıştır. Bu meydan onu takip eden asırlarda ise sadece şık bir pazaryeri olarak hayatına devam etti.
İLMİ VAR OLMA SAVAŞI
Bu insanlar tıpkı Rönesans’taki Avrupalı bilginler gibi edebiyattan felsefeye, hukuktan astronomi ve matematiğe kadar geniş bir alanda kalem oynattılar ve halen takdirle okunuyorlar. Uygarlık bir bütün ve bilginler uzun coğrafi mesafeleri savaş için değil, okumak ve okutmak için açıyorlar. Tıpkı yukarıda belirttiğimiz üzere Ali Kuşçu’nun, Nasîrüddîn-i Tûsî’nin “Tecrîdü’l-kelâm” eserini okuyup şerh etmek için başka bir şehre gitmesi gibi. Ortaçağ bilgini her iki tarafta da her şeyini beraberinde yani kafasında ve yanındaki küçük çıkınında taşıyarak gezen deruni bir adamdı. Bugünkü Türkiye 15. asırdaki son parlamanın eseridir. Onun batışı birkaç asır sürdü. Yeniden çıkışı ise 19. asırda başladı. Belki farkında değiliz, belki de sonuç bizim beklemediğimiz gibi olmayacak ama Türkiye aslında zorlu, ilmi bir var olma savaşı içerisinde. 20 ve 21. yüzyıl ileride çok farklı değerlendirilecek.
Ortaçağ bilgini Ali Kuşçu
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
ÖZLENEN PORTRELERDEN OLACAK
1965 yılı kasım ayı. Hacettepe Tıp Fakültesi yeni kurulmuştu. Daha doğrusu Ankara Üniversitesi’nden ayrılmak çabasındaydı. Tıp fakültesinin içinde birtakım bağlı branşlarda eğitim verilmeye başlamıştı: Sosyoloji, İngiliz filolojisi, psikoloji vs gibi. Doğrusu kalabalık eğitime karşı alerjim olduğundan iyi dereceyle kazandığım hukuk fakültesinden uzak durdum. Halbuki hukuku seviyordum, merakım vardı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde de yeni bir yedek liste çıkacaktı. Dolayısıyla ilk başvuruyu kaçırdığım buraya girebildim. Hacettepe’ye kaydımı yaptırmıştım. Hoş bir yerdi, öğrenciler nitelikliydi. Fakültenin havasında büyük bir kaynaşma vardı. Mülkiye’den daha hoş görünüyordu. Kararsızlıkla herkesin her şeyi sorduğu fakültenin tam yetkili sekreteri Bozkurt Güvenç Bey’e gittim. Kararsızlığımı izhâr ettim, “Ne dersiniz?” diye sordum. Alçak sesle “Sen beni dinle, Mülkiye’ye git” dedi. Resmen fakültesinin ve yeni bölümlerinin çok iyi olduğunu söylemek durumunda olan hocanın bu açıksözlülüğü çok hoşuma gitti. Onun bu iyiliğini unutmadım, hâlâ da hatırlıyorum.
Haberin Devamı
UNSESCO’DA BERABERDİK
İleriki yıllarda nüfus etütleri bölümünde onun verdiği bir dersi almıştık. Tıp fakültelerinin kendisine gösterdiği büyük hayranlığa rağmen nüfus etütte olanlar Bozkurt Bey’le tartışmayı çok severlerdi. Nüfus etütleri lisansüstü sınıftı. Sabırla cevaplayıp münazaraya giriştiğini hatırlıyorum. Bu tutumunu kültür müsteşarlığında, TÜBA Genel Sekreterliği’nde de gösterdi. UNESCO’da beraber çalıştık. Orada artık sinirlenmeye başladığını görüyordum. İnsanların bir yerde tahammülleri tükeniyor. Türkiye maalesef kurumları ve çeşitli zümreleri arasında dengeli bir görünüm ve standart olmayan ülke. Bozkurt Bey genelde nükteye, nükteyi kaldırmak değil keyifle iştirak eden bir yapıdaydı. Bu tarafını hep takdir etmişimdir. Çünkü kim ne derse desin o kuşağın insanlarından nükteye ve mizaha tahammül hem eski Osmanlılara hem de yeni Türkiye gençliğine göre daha azdı. Uzun bir hayat yaşadı, dostları oldu. Hepimizin çok beğendiği bir şehircilik hocası olan doktor Murat Güvenç’in, değerli iki sefirenin ve başarılı bir işadamının babası. Sevgili Melda Hanım’la uzun bir hayatı birlikte yaşadıkları Türkiye’de dört çocuk büyütmenin zorluklarını birlikte göğüsledikleri aile babasıydı. Her halde özlenen portrelerden olacaktır.
Taşocağı çok mu elzem
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Sakarya Meydan Muharebesi
Aralık 23, 2018 07:595dk okuma
Paylaş
Sakarya Meydan Muharebesi 900 yıllık Türkiye tarihindeki en kanlı ve en inatçı direnişti. Bugün Sakarya Meydan Muharebesi’nin yaşayan abidesi olan siperlerin ihmal edildiği ve silinmeye yüz tuttuğu anlaşılıyor. Burada taşocakları çok da lazımmış gibi tam siperlerin üzerinden ilerliyor. Taşocağı o bölge için çok mu elzem? Mirası korumak için bazı fedakârlıklar yapamaz mıyız? Bu nasıl bir açgözlülük!
Haberin Devamı
Sosyal medyada Süleyman Duman adlı emekli astsubay ve tarihsever arkadaş (Twitter adresi @msuleymanduman) Kurtuluş Savaşı’ndaki meydan muharebelerinin ve halihazırda siperlerinin durumunu takip ediyor ve elindeki imkânlarla sosyal medyadan fotoğraf paylaşarak ilgilenenleri bilgilendiriyor.
Taşocağı çok mu elzem
1921’de 10 Temmuz-25 Temmuz arasındaki Kütahya ve Eskişehir’in terkinden sonra, bütün birlikler yeni ricat düzeniyle Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmişti. Ama dünyanın bozuk dengelerinin ortasında, yeni Türkiye stratejik yönden bir dehayla hayata doğmaktaydı. Sakarya Nehri’nin doğusunda başlayan direniş, 100 kilometre genişliğindeki cephede atılan topların yer yer Ankara’dan duyulmasına bile sebep olmaktaydı. 23 Ağustos ile 13 Eylül arası, yani 22 gün 22 gece süren savaş 900 yıllık Türkiye tarihi açısından en kanlı ve en inatçı direnişti. Fatihlerin torunları ana yurdu savunmayı da bilmişti.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
GAZİ UNVANI, MAREŞAL RÜTBESİ
Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki strateji, daha gevşek olan Yunan güney hattına gizlice yönelmekten ve kuvvetleri süratle yığmaktan geçiyordu. TBMM ordusunun sayıca tek üstünlüğü olan süvari kuvvetlerinin süratli ve ani hareketiyle, iki tarafın inatçı savaşı çok kısa sürede Yunanların gerilemelerine neden oldu, ama bu gerilemenin Eskişehir’in ötesinde Afyon hattında durduğu da bir gerçektir. Ordunun donatımı başlamıştı. Mühimmat ve teçhizat sıkıntısı içindeki Meclis Hükümeti bu zaferle kendine geldi. İstanbul Hükümeti’nin azlettiği ve hakkında idam fetvası verdiği Mustafa Kemal Paşa, muzaffer ve güçlü kumandan olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden “Gazi” unvanını ve Müşir (Mareşal) rütbesini aldı.
Demiryolu Ankara’da bitiyordu. Binaenaleyh demiryolundan yararlanmak, ikmal ve nakil işlemlerini düzgünce yürütebilmek için son uygun nehirlerinden biri burasıydı. Sakarya Meydan Muharebesi ordunun direnişi yanında demiryolcuların da zaferidir. Savaşın sonunda Yunan ordusu batıya doğru geriledi. Kısa süre önce Eskişehir’i dahi boşalttı. Bir yıllık süreden sonra da Başkumandanlık Meydan Savaşı’yla Kocatepe’de zafer noktalandı.
HENDEKLERİ KORUMAK GEREK
Oysa bugün Sakarya Meydan Muharebesi’nin kalıntısı, yaşayan abidesi olan siperlerin ihmal edildiği ve silinmeye yüz tuttuğu anlaşılıyor. Mesela burada taşocakları çok da lazımmış gibi tam siperlerin üzerinden ilerliyor. Bu taşocakları orada işletildikçe siperlerin ve savaş meydanının atmosferini ve hatlarının korunması mümkün değil. Taşocağı o bölge için çok mu elzem? Mirası korumak için bazı fedakârlıklar yapamaz mıyız? Bu nasıl bir açgözlülük! Bu 1.5 kilometrelik hat ve irtibat hendeklerin korunması gerekir. Savaş siperlerinin muhafazasına bazı yerlerde başlandı. Ama Kurtuluş Savaşı’nın en önemli noktalarından tarih olarak başta geleni Sakarya hattıdır.
BEKLEMEYELİM
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
Çanakkale Muharebeleri Savaş Alanı’nı birtakım eksiklikler göze çarpsa da koruyoruz. Yapılanlarla yetinmek olmaz. Tarih için, sağlıklı bir çevre ve doğa için bu şart. Afyon Kocatepe’de de onlarca yıldır bir gayret görülüyor. Sakarya muharebe alanında aynı dikkati görmek mümkün değil. Oysa çok önemli bir yer olduğunu herkes onaylayacaktır. Gelecek yıl Kurtuluş Savaşı’na başlayışın 100. yılı. 2022 Eylül sonuna kadar devam edecek bir süreç içinde bu gibi anıtların korunması, tespiti, uzun ömürlü açık hava müzeleri haline getirilmesinin ne kadar gerekli olduğu açıktır. Bu bölgelerde adım başı korunamamış mezarlar ve milli şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un belirttiği gibi ‘şüheda’nın kemiklerine rastlanabiliyor. Daha fazla beklemeyelim. Unutmayalım bu memleket Birinci Dünya Savaşı’na aslında 1911’de başladı ve 1922 yılında Mudanya’da bitirdi.
Haberin Devamı
Taşocağı çok mu elzem
90. YAŞ GÜNÜNDE ÜSTADIN TOPLUMA HEDİYESİ
ORHAN Koloğlu 90. yaşını tamamlıyor. Mülki kaymakamlarından ve Libya eski başbakanlarından Galatasaraylı Sadullah Koloğlu’nun oğlu. Koloğlu ailesinin Trablusgarp’taki geçmişinden geliyor. Garp Ocakları’na Anadolu’dan giden Türk askerlerin soyu. Geçmiş zamanlarda gazetecilik ve basın yayın genel müdürlüğü yaptı. Eskiden beri zevkle okunan gazete yazıları ve akabinde kitaplarıyla hepimiz biliyoruz. Türk tarihçiliğinin velut yazarıdır. Yazdıklarında bilinmeyen belgeleri, bir köşede ihmal edilmiş makaleleri kullanır. Lisan dağarcığı geniştir ve kuşağındaki çok kişinin aksine Osmanlıcayı rahat okur. Bu özellikleri dolayısıyla da çağdaş Türk tarihçiliğinde en çok yararlanılanlardan biridir. Yazdıkları içinde “tamga, pençe, tuğra imza” gibi paleografya çalışmalarından basın tarihine, Türk-Arap İlişkileri Tarihi’ne kadar 90’a yakın eseri vardır. Doksanıncı yaşında “Prusya’dan Enverland’a ve Günümüze Türk-Alman Tarihi” başlıklı kitabını Tarihçi Yayınları bastı. Koloğlu hiç sıkılmadan, olmadık yerlerde ve köşelerde inzivaya çekilip tek başına yaşamayı ve araştırmayı beceren ilginç bir Türk aydınıdır. Çıkardığı eserlerde tekrara rastlanmaz. Bazıları genel okuyucuya ve gençliğe yönelik sade üsluplu, bazıları ise ağır muhtevalı tarih çalışmalarıdır ama akıcı bir üslubu vardır. Son kitabını Dr. Genco Yücel’e bir şükran ifadesi olarak ithaf etmiştir. Rahat okunan, sadece derleme değil yeni bilgileri de getiren bol karikatür, grafik ve fotoğraf içeren bir kitap. Bunlar için kullandığı kaynakları sayfa fotokopisi verilenler hariç bulmak zor. Bu yayıncının ihmali. Keyifle okunup öğrenilecek hatta benim gibi Alman ilişkileri üzerine yazan bir tarihçinin bile dikkatini çeken noktaların bulunduğu bir kitap. 90. yaş günü dönümünde bu topluma üstadın hediyesi. Uzun ve sağlıklı ömürler diliyoruz.
Haberin Devamı
Taşocağı çok mu elzem
YELDA GÜNLERİ / ŞEB-İ YELDA
İSTANBUL Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü kültür tarihimizde önemli yeri olan bir kurumdur. Buradan yetişen hocalar ve yetiştirdikleri öğrenciler hâlâ Türk edebiyatının değil İranistlerin arasında da mümtaz yeri olan portrelerdir. Şurası bir gerçektir, 1970’lerden sonra burada her yerdeki gibi eğitim aksamaya başladı. Son 30 yılda ise durum değişti. Türk gençliği İran’ı merak etmeye başladı. Bu ilgi yavaş yavaş aydın çevrelere yayıldı. Geçen yıl katıldığım Yelda Günleri bu hafta perşembe günü yine tekrarlandı. Bölüm bu ananeyi benimsedi. İstanbul’daki İran Kültür Ataşeliği de yardımcı oluyor.
Gençlerimiz İran şiirini takip ettikleri gibi Farsça şiir yazmaya da başladılar. Bunlar ümit verici gelişmeler ve gün boyu kimse salonu terk etmeden okunanları, yazılanları dikkatle izliyor. Biz “Yelda Günü” diyoruz ama aslında “Şeb-i Yelda”dır. Yılın en uzun gecesi boyunca karanlığın kasveti İran şiirinin renkli, derin ve ümitvar ışığıyla aydınlanır. Bunun gündüz faslı ise “Yelda Günü” olarak perşembe günü tertiplendi. Fakültenin geleneği devam ettirmesine ve İran’dan kültür insanlarının böyle günler dolayısıyla celbinin gerekli olduğunu belirtmeye lüzum yok. Bizim gençlik daha çok bilgi ve daha çok eğitim istiyor ve bunu da hak ediyor.
Bir dost ve bilgeyi kaybettik
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Elizabeth A. Zachariadou
Aralık 30, 2018 07:594dk okuma
Paylaş
Dostlar vardır az da görüşseniz çok da görüşseniz her zaman özlersiniz; bilgilerini ama onun kadar, mantıklarındaki sağlamlığı ve az bulunan dürüstlüklerini.
Haberin Devamı
Elizabeth A. Zachariadou zarif, mütevazı ama kişilikli çehresiyle konuştuğu vakit tenkitlerinde haklı, çok cömert olmadığı methiyelerinde katkılıydı. Doğu Akdeniz ve Balkanlar’da kendi toplumu ve kendi tarihi için bu kadar ölçülü ve objektif olmayı bilene rastlamadım. 1932 yılında Atina’da doğdu. Anadolu’da Ürgüp asıllı Karamanlı bir aileden (yani Türk Hıristiyanlardan geliyor), mübadelede kaybettiğimiz, özümüzden değerli bir cemaatin üyesiydi. Gördüğüm kadarıyla hayat boyu din konusunda bir aydınlanma dönemi münevverinin taviz vermez yaklaşımıyla yoluna devam etti. Nikolaos Oikonomides’le Bizans-Osmanlı tarihinin en karanlık müşterek çemberini yani 14. asrı aydınlatmakta en büyük adımı atanlardandır. Yunanistan’da yetiştirdiği öğrenciler gibi bizde de Melek Delilbaşı olmak üzere modern Yunan tarihini ve geç Bizantin tarihi kuran arkadaşları da yetiştirmiştir. Çağdaş Yunanistan’da Konstantinos Thiseos Dimaras gibi bir profesörün yetiştirdiği iki bilginden biridir. İngiltere’de de okudu. Kısa zamanda yaptığı araştırmalar polemiğin dışında tamamen arşivlere dayalı belgesel yönü kuvvetli monografi ve kitaplardır.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Bir dost ve bilgeyi kaybettik
1453-1821 BOŞLUĞU
Elizabeth A. Zachariadou daha lise sıralarında ülkesinde tarih öğrenirken 1453’le 1821’in arasının adeta boş bırakıldığını görmüş ve bunu çok küçük yaşlarından sorgulamaya başlamıştı. Aynı keyfiyet bütün Balkanlar ve hatta Türkiye için de söz konusudur. Bulgaristan’da 15. ve 18. asırlar, Türkiye’de 18. asır boşluk konusudur. İmparatorluğun gayrimüslim milletlerinin tarihi üzerinde dikkatli bir çalışma ve ders kitaplarına girmiş tutarlı bir özet yoktur. 1967’de eşiyle birlikte albaylar cuntasının yönettiği Yunanistan’ı bırakarak Kanada’ya geçmiş ve gönüllü sürgünden geri döndüğü 1974’ten itibaren Türk tarihini, Osmanlı tetkiklerini ve geç Bizans-Osmanlı tarihini öğretmek için akademik bir örgütlenmenin gereğini anlamışlardı. Zachariadou dostlukları ve aforozları haklı sebeplere ve kesin çizgilere dayanır. Benimsediği meslektaşları ve talebeleriyle Girit Üniversitesi’nin Rethymnon’da kurduğu Anadolu Araştırmaları Enstitüsü kısa zamanda Osmanlı-Yunan tarihini ve Doğu Akdeniz hakkında bilgileri değiştirecek faaliyetlere girişti.
Haberin Devamı
İNALCIK HOCAYLA ÇALIŞTI
İlk sempozyum Via Egnatia yani Arnavutluk Draçında başlayıp Selanik’te biten Roma yolu ve bunun Osmanlı dönemindeki uzantısı olan İstanbul’a giden hat üzerindeki tarihi sosyal değişmelerdi. İkincisi Osmanlı İmparatorluğu’ndaki doğal felaketler üzerineydi, üçüncü sempozyumun konusu Kapudan Paşa ve donanmanın idari yapısı ve etkileriydi. Elizabeth A. Zachariadou 14.-15. asır üzerinde burada tek tek ele almamız mümkün olmayan Venedik, Osmanlı, Rodos şövalyeleri, ilk Osmanlı sultanları hakkındaki tarih ve menkıbe ve bunlar hakkındaki bazı kroniklerin tenkitli basımını ele alan, Osmanlı Sultanları Kroniği gibi eserleri kaleme aldı. Her bilimsel kongrede en dikkati çeken tebliğ onunkiydi. Halil İnalcık hocayla birlikte çalışmaktan hiç vazgeçmemiştir. Çünkü ikisinin de tarihçi yöntemi birbirine benzerdi. Sempozyumlarına davet ettiği vakit elimden geldiğince katıldım ve yazı vermeyi bir borç bildim ama onunla ve eşi profesör Nikolaos Oikonomides ile Atina’da, Ankara’da, İstanbul’da veya herhangi bir yerde oturup konuşmak, bir şeyler yiyip içmek unutulmaz hatıralardandır. Türklerin ve Yunanların arasında bu tip aydınların sayısı arttıkça ilişkilerin gerçek anlamda rayına oturacağı ve müşterek tarihin ne olduğunun anlaşılacağına şüphe yok.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
by Taboola
YUNAN’A OSMANLI’YI ÖĞRETTİ
Yunanistan’a Osmanlı’yı o öğretti. Osmanlı araştırmaları Evangelia Balta ve diğerleriyle devam ediyor. Kandiye Şer’iyye Sicilleri’nin tercümesi, Batı dünyasındaki Osmanlı vesika tetkikleri ve değerlendirmeleri için bir örnektir. 1990’da Ankara Üniversitesi kendisine onursal doktora payesi verdi. Bu önemli bir akademik olaydır. Her zaman söylediğimle konuyu noktalıyorum: Elizabeth A. Zachariadou vesikaya ve delile titizlikle uyan bir Yunan Osmanist uzmandır. Yunanistan’a gerçek Osmanlı tetkiklerini getirdi. Öğretici kişiliğinin yanında sert hocalığının payı da vardır. Bu yanımız müşterek. Bizim milletlerimiz sert hoca olmaksızın ne doğruyu öğrenir ne de güzel iş çıkarır. Zachariadou 15 gün önce yaşlı insanların çoğunun başına gelen şeyi yaşadı, düştü ve kalça kemiğini kırdı. Bu hafta 27 Aralık günü aramızdan ayrıldı. Hâmûşân alayının arasına girdi, artık onu yazdıklarıyla anacağız. Elizabeth hocayı eğilmez karakteri ve sıcak dostluğuyla her zaman hatırlayacağız.
Haberin Devamı
Bir dost ve bilgeyi kaybettik
YENİDEN AKSINLAR
BU şehrin kanayan bir yarası ve cehaletten ileri gelen Vandalizmin göstergesidir. Roma, İskenderiye ve İstanbul ya nymheum’lar (anıtsal çeşme) ya da yeraltı sarnıçlarıyla suyu temin ederdi. Ancak 5. asrın sonunda Valens’in su kemerleri (aquaducere) ile Istranca’nın taze suyu şehre aktı. Mimar Sinan bu sistemi daha da geliştirdi. Her mahallede çeşmeler vardı. Bunların bakımından suyolcular sorumluydu. Hem lağım sisteminin hem de çeşmelerin tamirine ve işlemesine dikkat ederlerdi. Sadece bazı konaklara bir “lüle” tabir edilen ince borularla su verilmişti. Tanzimat devrinde Terkos Gölü kullanılana kadar yapı buydu. Evlerin suyu çeşmeden taşınır, evin içindeki musluklu küplere konur, evde dolap içindeki küçük bir gasilhanenin dışında hamam için mahalle hamamına gidilirdi.
Haberin Devamı
Bugün susayanlar pet şişeyle idare ediyor. Hayvanların hali ise feci. İstanbul’un dört bir yanına yayılmış çeşmeler neden bugün kullanılmasın? Çocuklar, turistler, hayvanlar tarihi çeşmelerden neden faydalanmasın? Bütün bu ihtiyacın çeşmelerle sağlanması mümkün olur. Ne var ki birçok çeşme işlemiyor. Üstelik birçoğunun işlemeli kitabeleri çalınıp satılıyor. Bizim memlekette antika merakı cahilane bir Vandalizme dayanır. Kutsi Akıllı ve arkadaşları change.org adresinde “#İstanbulÇeşmeleriAksın” kampanyası başlattılar. Bu kampanyaya katılmak ve desteklemek herkesin görevi olmalı. Ne var ki akan çeşmelerin musluklarının serseriler veya antikacılar tarafından çalınmadan muhafazası nasıl bir örgütlenmeyle sağlanacak? Belki bekçi teşkilatı bu sorumluğu üstlenebilir.
Bunun dışında çeşmeler büyük ölçüde Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bu çeşmelerin bakımını üstlenecek bütçesi var. Daha küçük şehirlerde ise il özel idareleri bu konuyla ilgilenmelidir. Yeter ki böyle bir ihtiyaç hissedilsin ve atalarımızın mirasına sahip çıkılsın.
.
.
|
| Bugün 429 ziyaretçi (1516 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|