 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yeni yıl ve Türk Milleti paydası
01 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 01 Ocak 2026 14:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünyada 2026 yılı ile ilgili beklentiler konusunda en ilginç mesajı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni verdi... Meloni, başbakanlık personeline hitaben yaptığı konuşmada, “Bu sene hepimiz için zorlu geçti ama endişelenmeyin, 2026 daha da zor olacak.” dedi.
Meloni, Türkçe'deki "Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir" ata sözüne uygun bir soğuk espri yapmış.
Öyle görünüyor ki 2025 yılında, özellikle, Türkiye çevresinde yaşanan olaylar, 2026'da ivme kazanarak devam edecek...
***
Bakalım Türkiye’deki siyasi liderler ne diyor...
Mesela, Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak, “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı projeden bahsetti ve “Önemli eşiği geride bıraktık. Cumhur İttifakı olarak bu süreçte çözüme konsantre olduk. Tüm gövdemizi taşın altına koyduk. Süreç yeni bir sayfa açacak. Komisyonun uzlaşı ruhuyla hareket etmesi arzumuzdur. Çıkar hesaplarına kurban edilemez" dedi... Ayrıca "Güçlü bir Suriye bölgeye müstesna katkılar yapacaktır. İsrail adalete hesap verene kadar susmayacağız.” diye konuştu.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise “SDG/YPG’nin İsrail’in tetikçisi, uzaktan kumanda edilen, yemlenip imkânsız hayallere itilen kuklası olmak yerine Suriye’nin 10 Mart Mutabakatı’na müzahir bir parçası olması herkesin ortak menfaatinedir. Mücavir bölgelerde bulunan ülkelerin istikrarı, devlet ve toplum dengesi Türkiye’mizin hayrına ve çıkarınadır” dedi ama Suriye'nin istikrarını bozan, büyük ölçüde Bahçeli’nin ayakta tuttuğu AKP iktidarı değil midir?
AKP iktidarı Suriye'de Amerikan planını uygulamasa, Suriye bugünkü duruma düşer miydi?
***
Bahçeli'nin IŞİD konusundaki uyarıları ise önemlidir.
Bahçeli, “Terörsüz Türkiye seferberliğinden ürken ve korkuya kapılan muhasım ülkelerin istihbarat aparatı ve cinayet makinesi olan DEAŞ terör örgütünün kanlı provokasyonları, uyuyan hain hücrelerin dürte dürte uyandırılması”ndan bahsederken ve “Hayatın her alanına sıçrama ve sirayet etme ihtimali bulunan örtülü operasyonlarla istihbarat saldırılarına teyakkuz halinde mukabele etmek mutlak bir mecburiyettir.” derken asıl sorumlunun sadece İsrail olmadığını da şöyle izah etti:
“Dünya’nın nevzuhur ve nevrotik bir Ortaçağ mantığının çekim alanına kapıldığını da açıkça görüyor ve değerlendiriyoruz.”
Bahçeli bu sebeple “Muhalefetin sağduyulu ve sorumlu bir dil kullanması, Türkiye ve Türk milleti paydasında buluşup birleşmeleri milli kimliğimizin, milli geleceğimizin, demokrasi onurunun, tarihi müktesebatımızın ve kültürel zenginliğimizin yüklediği bir ödevdir.” dedi ama “Terörsüz Türkiye” denilen süreci icra etmekte olan AKP ve sürecin muhatabı olan PKK ve DEM Parti, “Türk Milleti paydası”nı kabul etmiyor ki bu süreçten bir fayda beklensin... CHP de bu konuda kurucu felsefeden çok uzak...
Ayrıca Bahçeli, 2023'te üçüncü defa Cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan'ı kutlarken, “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez.” dememiş miydi?
Terörsüz Türkiye sürecinin, Türk Milleti ortak paydasından “Türk-Arap-Kürt ittifakı”na geçiş süreci olduğunu söyleyen bizzat Tayyip Erdoğan değil midir?
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise yeni yıl mesajında, yeni yılda “korkuyu değil umudu büyütmek” ve Türkiye’yi sandık yoluyla değiştirmek kararlılığını vurguladı.
Özel, ekonomik, sosyal ve siyasi tespitler yaptı ama Türkiye'yi etkileyen dış sorunlara değinmedi... Terörsüz Türkiye konusuna da girmedi...
Oysa CHP, bu iki konuda kendi kuruluş felsefesine uygun davransaydı, Türkiye, şimdi yaşadığı birçok sorunu bu politika sayesinde hiç yaşamazdı.
***
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, yeni yıl mesajında “Adaletin pamuk ipliğine bağlı olduğu, yargının sopa niyetine kullanıldığı, emeğin hiçe sayıldığı, Cumhuriyet değerlerimizin sınandığı, zorlu bir yılı daha geride bırakıyoruz. Şimdi yüreğimizde yeni bir yılın umudunu taşıyoruz.” dedi.
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ yeni yıl mesajında “Terör örgütü ile tek görüşme, örgütün kayıtsız şartsız teslimi görüşmeleri olur.” dedi.
Tabii bütün genel başkanların mesajlarını, yıl içindeki söylemleriyle birlikte değerlendirmek gerekir...
Suriyeliler yetmedi Çinlileri getirelim
02 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 02 Ocak 2026 10:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye Cumhurbaşkanlığı kararıyla, Çin Halk Cumhuriyeti'nin umuma mahsus pasaport sahibi vatandaşlarının Türkiye'ye yapacakları seyahatlerde, 90 gün ikamet süreli vize muafiyeti sağladı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla Resmi Gazete'de yayımlanan karar 2 Ocak 2026’dan itibaren geçerli olacak.
Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için Çin vizesi zorunluluğu sürüyor!
***
Konuyla ilgili bir mesaj yayınlayan Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Jiang Xuebin, “Türkiye’nin Çin vatandaşlarına vize muafiyeti kararını büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz. Bu, Çin ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin tesisinin 55. yıl dönümünü kutlamak için harika bir armağandır! Bu önemli adımın, halklar arası etkileşimi daha da artıracağına ve iki ülke arasındaki köklü dostluğu derinleştireceğine yürekten inanıyorum.” ifadelerini kullandı.
X’te Türkçe ve İngilizce yayınlanan mesajın altına yorum yapanlardan Fırat Cantürk, “Bu nasıl bir anlaşma? İsteyen Çinli elini kolunu sallayarak vatanımıza girecek, bir Türk Çin'e bin bir türlü zorluktan sonra vize alırsa gidebilecek, alamazsa ki birçok vatandaşımıza vize vermiyorlar; onlar Çin’e giremeyecek... Bu bir kapitülasyondur. Kesinlikle kabul edilemez.” dedi.
Diğer bazı mesajlar da şöyle:
Dr. İbrahim Can: Sayın Büyükelçi, iki ülke arasındaki köklü dostluk tek taraflı hakla derinleşemez! Bu yalnızca toplumun tepkisini çeker. Türkiye için de aynı hakların verilmesini talep etmeniz iki ülkeye de faydalı olur.
Hamit Göktürk: Aziz Türkiye'mizden soykırımcı ÇKP rejimine 2026 yeni yıl müjdesi! Etnik han Çinlilerine Türkiye seyahati için vize yok! Çin işgalindeki Doğu Türkistan Türklerine ise seyahat yasak ve pasaport verilmiyor! Bu kararda adalet ve mütekabiliyet nerede? Çin, Türk Vatandaşlarını vize için konsolosluk kapılarında süründürmeye devam ediyor!
Ömer Keskin: 1.5 milyar Çinli, selamünaleyküm diye ülkemize gelebilecek. Peki 85 milyon Türk neden vizeyle uğraşmak zorunda?
***
Bütün Çinlilere 90 gün Türkiye’de kalma hakkı vermek, bir süre sonra Türkiye’de anlık olarak bulunacak Çinli sayısının 10 milyonu geçmesiyle sonuçlanır. Çin hükümeti bu işi proje olarak uygularsa, bu sayı kısa zamanda çok daha fazla artırılabilir...
“Çinlilere 90 gün oturma hakkı verilmesi, turizm gelirlerini artırmak içindir” denilebilir. Hatta Alman, Rus, İngiliz ve Fransız turist sayısında düşme beklendiğinden, meydana gelecek açığın Çinlilerle kapatılacağını iler sürenler de olabilir...
Yalnız, milyonlarca Suriyeli ve yüz binlerce Afgan’dan sonra, Türkiye’de bulunacak Çinli sayısının 10 milyondan aşağı düşmediği bir nüfus yapısının sonuçlarını da düşünmek gerekir.
***
Suriyeliler, 2019 yılından beri bu sütunda uyardığım gibi “Türk-Arap-Kürt Federasyonunun alt yapısını oluşturmak üzere Türkiye'ye sürüldü veya getirildi! Suriyelilerin getirilmesi, Türkiye'nin nüfus yapısı değiştirilerek anayasa ve rejim değişikliğine gerekçe sağlamak için bir ön hazırlıktı. Bu sebeple geri gönderilmeleri savsaklandı! Bu proje, ABD-İsrail tasarımıdır ve ilk olarak terör örgütü başı Abdullah Öcalan tarafından dile getirilmiştir. Bütün partilere dayatılan proje de budur.”
Yine 2019 yılında Şimdi Ahmet Yaman adlı okurumun, “Suriyeliler hakkında söylenen 'savaştan kaçtılar', 'sığındılar', ‘göçtüler' kelimelerinin hiçbiri doğru değildir.
Doğru olan şudur: Suriyeliler getirildi! Suriye'de birkaç yıldır yaşanan kargaşa, bunların gelmelerinin sebebi değil, getirilmelerinin bahanesidir. Çok daha kapsamlı ve derin bir proje için getirildiklerini, toplumumuzda da herkes bir gün anlayacak ama korkulur ki, iş işten geçmiş olacak. Gönderilmiyorlarsa; savaş için gelmemişler, başka hesaplar için getirilmişler demektir.” sözlerini de önemli gördüğüm için yayınlamıştım. Şimdilerde bu sözler, bana atfen sosyal medyada sıkça yayınlanıyor. Aklı yetmeyen, düz mantıklılar, ayrıca 35 yıldır bilmediğim bir sebeple fırsat buldukça beni eleştiren biri, mal bulmuş mağribi korsanı gibi “komplo teorisi” diyor!
Ne teorisi; bu durum alenen Türkiye’ye kurulmuş bir komplodur, komplo! Olaylar bu öngörüyü doğrulamadı mı?
***
Tayyip Erdoğan, birkaç yıldır, “Türk, Kürt, Arap ittifakı” diyebiliyorsa, bu, Türkiye’deki Suriyelileri geri göndermemeye dayalı bir kararın sonucudur. ABD Büyükelçisi Tom Barrack da zaten bu proje gereği, “Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” diyor ya...
Şimdi de Türkiye’deki Çinliler 10 milyon olduktan sonra “Biz zaten Hunlar ve Göktürkler döneminde Çinlilerle yan yana yaşadık. Çin’i asırlarca biz yönettik. 50 yıl kadar da Çinliler bizi yönetti. Yaşasın, Türk, Kürt, Arap, Çin ittifakı” mı diyeceğiz?
Hititçe- Güzel Türkçe!..
03 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 03 Ocak 2026 09:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Atatürk, sanayi hamlesi olarak 1933’te Etibank ve 1935’te Sümerbank’ı kurarken, aynı zamanda, eski Türk tarihiyle ilgili düşüncelerinin halk tarafından bilinmesini da arzu ediyordu. Zaten Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde de bu amaçla Hititoloji ve Sümeroloji bölümleri kurdurmuştu. Dönemin Türkçü tarihçileri, Batı’da üretilen temel tarih tezlerini doğru kabul ettiği için Atatürk’ün bu bakış açısının doğru olmadığını ileri sürdüler...
Dr. Mehmed Gökhan Polatoğlu, Sümerbank ile ilgili makalesinde, “1930’larda Türk tarihi üzerine gerçekleştirilen çalışmalarda Türklerin iktisadi alandaki katkı ve etkilerinin araştırılmalarına da yer verilmiştir. Bu bağlamda Sümerlerin ve Etilerin madencilik sahasındaki faaliyetleri, Sümerbank ve Etibank isimlerinin doğmasında önemli bir etken olmuştur.” bilgisini de vermiştir...
Ben tarihçi veya dilci değilim ama son yıllardaki araştırmaların, Atatürk’ü Türk tarih tezinde haklı çıkardığını söyleyebilirim. Bu araştırmalardan biri 60 yıldır, dil araştırmaları yapan Osman Sertkaya’ya ait.
Osman Sertkaya, Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya zannedilebilir... Değil...
***
Osman Sertkaya’nın “Hititçe-Güzel Türkçe” adlı kitabı, Peon Yayınları arasında, iki ay önce çıktı... Sertkaya, Hititçe binden fazla cümle ve on binden fazla kelimeyi tek tek inceleyerek, konuyla ilgili araştırma yapacak olanlara müthiş bir kaynak sunmuş oldu.
Sertkaya’ya göre, “Özellikle Alman araştırmacılar, eski Hatti metinlerini bugünkü dile yani Almanca’ya tercüme ederken, kelimelerin ses-harf dizilimini değiştirmiş ve anlaşılmaz hale getirdikten sonra Almanca ile benzerlik kurmuş, böylece Germenlerin köklerinin Anadolu olduğunu bilim dünyasına kabul ettirmeye çalışmıştır.
Oysa Hatti tabletleri Akatça ve Hatti dili olmak üzere iki dilde yazılmıştır. Akadça çözüldüğü için Akadça’daki metnin Hatti dilindeki karşılığının anlaşılması kolaydır. Sesleri ifade eden harfler gerçek yerine konulup Türkçe’deki ses değişimleri de dikkate alındığında Hatti dilindeki kelimeler ve cümlelerin, Oğuz Türkçesi ile aynı olduğu anlaşılır.”
Sertkaya, Almanya’da okuduğu için Almanca’ya da hâkim... Bu sebeple, kelimenin orijinalinin Almanca ile ilgisi olup olmadığını değerlendirebilecek durumda...
Sertkaya, habererk’e yaptığı açıklamada da “Hititçe, yani doğru telaffuzuyla Hattice, Sümercenin devamı gibi görünüyor. Sümerolog Nafiz Aydın’ın Hititçedeki Sümerce sözler listesinde, 2000 civarında kelime var. Bu çok yüksek bir rakam... Sümerce’nin Türkçe olduğu da biliniyor... Germen dilleri de Türkçe ile akraba çıktı.
Hititçenin eski Türkçe olduğu kanıtlanınca en az 4000 yıldır bu coğrafyanın sahipleri olduğumuz anlaşılacak. Buna Sümerceyi de eklersek bu süre 7000 yıla çıkar. Yani Atatürk’ün belirttiği gibi yedi bin yıldır, bana sorarsanız ezelden beri buralardayız.” dedi.
Sertkaya, kitabın girişinde şu uyarıyı da yaptı:
Hititçe, İndo-German falan değil, eski Türkçedir. Daha doğrusu eski Oğuzcadır. Bütün diller zamanla değişir. Sözlerin sesleri de, anlamı da zamanla değişebilir. Hatta yapı değişiklikleri olabilir, yeni diller oluşur. Uzman dilciler şöyle diyor: ‘Aynı soyun ardılları, herhangi bir nedenle birbirinden uzaklaşır, aralarındaki ilişki kesilirse, uzaklaşan grupların dillerinde, birbirinden farklı olarak öyle değişiklikler oluşur ki 25-30 nesil sonra torunları artık birbirini anlayamaz hale gelir.’
‘25-30 nesil nedir?’ derseniz, takriben beş-altı yüz yıldır... Bu yüzden yedi sekiz yüz yıl önce atalarımızın anlaşmakta hiç zorlanmadığı Kazakları, Kırgızları, Uygurları, Özbekleri, Türkmenleri artık anlayamıyoruz. Uzun zaman aralığı da benzer sonuçlar doğurur. Eğitimini görmediyse, yüksek tahsilli olanlarımız bile Bilge Kağan’ın tertemiz Türkçesini artık anlayamaz. Şunun şurası Bilge Kağan, günümüzden 1300 yıl kadar önce yaşamıştır. İşte bu yüzden günümüzden üç dört bin yıl önce yaşamış Hititlerin Türkçe konuştuğunu, uzman olmayanlar anlayamaz. Yabancıların araştırmalarına ise güvenemeyiz, kendimiz araştırmalıyız.”
***
Bu arada Germen dillerinde çok sayıda Türkçe kelime var ama Alman dilleri uzmanı Kırgız Prof. Dr. Amangeldi Abdülcabbaroviç’e göre, bunun sebebi Atilla ve Balamir Han dönemlerinde, Almanların Türk hâkimiyeti altında yaşaması olabilir...
Güncel tartışmalardan zaman zaman çıkıp, tarihe bakmakta fayda var...
.
Caracas’tan Diyarbakır’a
05 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 05 Ocak 2026 13:57
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD’nin, Caracas’ta düzenlediği “Saraydan başkan ve karısını kaçırma operasyonu” hakkında söylenmedik söz neredeyse kalmadı. İşin Venezuela petrolüne el koyma yönünü zaten Trump açıkladı. Trump, petrol akışının artırılarak devam edeceğini de belirtti ama bu operasyonun, esas olarak ABD’nin en büyük rakibi, Çin’e karşı yapıldığı da bir sır değil. Bu arada Trump, ABD’nin Monroe doktrinine geri döndüğünü ama buna Donroe doktrini de denilebileceğini bildirdi... Yani Donald Trump’ın “Don”ı ile Monroe’nin “roe”si...
Monroe doktrini, Avrupa’nın Amerika kıtasında hiçbir ülkeyi kolonileştiremeyeceği ve ABD’nin de Avrupa’nın iç mücadelelerine karışmayacağına dayanıyordu. Avrupa zaten uzun süredir, Orta ve Güney Amerika ülkelerine karışamıyor. Son sınırlı müdahaleyi Falkland adalarını Arjantin’e karşı korumak için İngiltere yapmıştı. Şimdi ise ABD, Venezuela’ya büyük yatırımlar yapan Çin’i bölgeden kovuyor.
“ABD, geniş çaplı bir kara harekâtı yapmadan, yani işgal etmeden Venezuela’yı yönetebilir mi? ABD, satın aldığı yöneticileri atamakla, Bolivarcı direniş ruhuna sahip bir ülkede egemenlik kurabilir mi?” sorularına ise henüz cevap verebilen yok...
Tabii Trump’ın dünyanın her yerinde bu türde müdahaleler yapabileceklerine dair tehditleri, endişeyle karşılandı. Öyle ki, İspanya dışında doğru dürüst tepki gösteren bir ülke de olmadı. Rusya ve Çin pasif kaldı. Türkiye’nin resmi sessizliğinin sebebi ise Tom Barrack’ın Tayyip Erdoğan ile ilgili konuşmasında aranmalı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, "Başkanımız 'Bundan bıktım, ilişkiler düzeyinde cüretkâr bir adım atalım ve ihtiyacı olanı verelim' dedi. ‘Tamam sayın başkan, neye ihtiyacı var?' diye sorduğumda 'meşruiyet' dedi. Çok akıllı biri... Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16'lar değil. Mesele meşruiyet." diye bir açıklama yapmıştı...
***
Benim dikkat çekmek istediğim bir konu da Trump’ın basın toplantısına katılanların vücut dilidir.
Trump konuşurken, ABD Savaş Bakanı Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı, ellerini göbeklerinde bağlamış, uslu çocuklar gibi yanı başında bekliyordu. Trump tek tek hepsine söz verdi. Hepsi hem konuşmaya başlarken hem devamında hem de bitirirken, Trump’a övgüler yağdırdı. Türkiye’deki bakanların her vesileyle yaptığı gibi... Orman yangınına müdahaleyi anlatırken bile “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla” diyen bakanlarımız var. Görülüyor ki ABD’de de tam bir tek adam yönetimi kurulmuş durumda. Başkana övgü, fiili Anayasa’nın birinci maddesi olmuş. Böyle bir ülkeden sağlıklı kararlar almasını bekleyemezsiniz.
Orta ve uzun vadede, dünya düzeni zorbalıkla sürdürülemez. Ülkeler arası ilişkilerde hakkaniyet gözetilmezse, mutlaka bir tepki oluşur. Bütün dünyayı karşısına alan, bütün dünyayı tehdit eden bir kovboy, bu düzeni ne kadar devam ettirebilir?
***
New York Times’a göre, Washington yönetimi 23 Aralık’ta Maduro’ya iktidarı bırakması ve Türkiye’ye gitmesi yönünde ültimatom iletti. Maduro’nun bu öneriyi öfkeli biçimde reddettiği belirtildi. Durum böyleyse, Türkiye’nin oluru da alınmış olmalı...
Bu arada Türkiye’nin kendi bölgesinde, ABD desteğiyle askeri yığınak yapan PKK ordusu gerçeği var. Türkiye, ABD’nin SDG adını verdiği PYD/YPG güçlerine, “10 Mart mutabakatına uy” çağrısı yapıyordu. Süre de bitti ama Türkiye gereğini yapamadı... Bu arada SDG Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki bir heyet, askeri entegrasyon sürecini görüşmek üzere Şam’da Suriye hükümeti yetkilileriyle bir araya geldi.
Trump’ın Suriye özel elçisi de olan Tom Barrack ise "Başkan Trump tüm satranç tahtasını değiştirdi. Her yerde bunu görüyorsunuz. Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir hizalanma göreceksiniz." demişti...
Yani ABD Dunroe doktrini ile sadece Amerika kıtasını değil, Türkiye merkezli coğrafyayı da hizaya getirmeye çalışıyor.
***
Böyle bir dönemde, Diyarbakır’da Abdullah Öcalan’a özgürlük mitingi düzenlemek, bu hizayla ilgili olmalı. Gerçi, kış şartları gerekçesiyle miting ertelendi. Devlet Bahçeli, özetle “Miting yapmanın mahzuru yok ama Öcalan’ın talepleri arasında kendi özgürlüğü yok.” dedi. Umut hakkını gündeme getiren ve PKK’yı feshetmek şartıyla Öcalan’ı Meclis’te konuşmaya çağıran Bahçeli idi...
DEM Parti ise “Planlanan miting asıl amacına bir yönü ile ulaşmıştır.” açıklamasıyla durumu idare etti.
Erdoğan bu konuda konuşmadı ama herhalde ABD’nin Venezuela operasyonunu önceden biliyordu ki, böyle bir zamanda Diyarbakır’da Öcalan mitinginin yurt genelinde büyük tepkiye yol açacağını, kontrolü kaybedebileceğini ve Türkiye’nin bir kaosa girebileceğini gördü ki miting yapılmadı!
Putin, Zelenski’yi kaçırsa ne olurdu?
06 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 06 Ocak 2026 12:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa, Rus devletine ait Rusya Today’e konuştu ve ABD’nin Nicolas Maduro'yu kaçırarak dünyayı "barbarlığa" geri döndürecek "felaket niteliğinde bir emsal" oluşturduğunu söyledi.
Correa, Ukrayna lideri Volodomir Zelenski’yi işaret ederek şu yorumu yaptı:
-Putin'in Zelenski'yi ele geçirdiğini bir anlığına düşünün. Dünyanın nasıl tepki göstereceğini hayal edebiliyor musunuz? ABD'nin aldığı tepkiye hiç benzemez. Bu emsalsiz ve olağandışı olay, uluslararası toplumdan çok daha güçlü bir tepki görmeli. 'Söylediğimi yapın yoksa sizi yeniden bombalarım' diyorlar. Bu yalnızca Venezuela ya da Latin Amerika için değil, tüm gezegen için aşırı tehlikeli bir şey.
***
Eski Ekvador Başkanı, Maduro'nun kaçırılmasına böyle tepki gösterdi ama The İndependent'in haberine göre şimdiki Ekvador başkanı Daniel Noboa, ABD'nin operasyonunu kutladı ve Chavez ideolojisini benimseyenlere hitaben, "Sizin yapınız tüm kıtada tamamen çökecek." dedi. Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei de ABD saldırısını destekledi.
İspanya ise Latin Amerika ülkeleri Brezilya, Meksika, Şili, Kolombiya ve Uruguay'la birlikte ortak bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Venezuela'nın Venezuelalılar tarafından yönetilmesinin vazgeçilmezliği, meselenin uluslararası hukuka uygun olarak çözülmesi gerektiği, her türlü dış müdahaleye karşı olunduğu, bölgesel barış ve istikrarın tehlikeye atılmaması için BM Genel Sekreteri'nin arabuluculuk yapmaya çağrıldığı mesajları verildi.
***
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev ise ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu alıkoymasının ardından, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in kaçırılmasının da "şaşırtmayacağını" söyledi.
Rus haber ajansı TASS’a konuşan Medvedev, Merz için "Neonazi" benzetmesini kullandı ve "Merz'in kaçırılması, bu karnavalda mükemmel bir olay örgüsü değişikliği olabilir. Bu noktada, bizi şaşırtacak pek bir şey kalmadı." ifadelerini kullandı.
Aslında başkan kaçırmak, ABD’nin ilk vukuatı değil... 1989 yılında Panama’yı işgal eden ABD ordusu, devlet başkanı Noriega’yı yakalayıp götürdü. Noriega uyuşturucu suçlarından yargılanıp hapse mahkum edildi.
Haiti’de devlet bakanı Aristide, 2004 yılında ABD askerleri tarafından uçağa bindirilip Afrika'ya sürgüne gönderildi.
***
Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, ABD'nin insanlık tarihinde bir Güney Amerika ülkesinin başkentini bombalayan ilk ülke olduğuna dikkati çekti ve "Ne (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu, ne (Nazi diktatör Adolf) Hitler, ne (İspanyol diktatör Francisco) Franco, ne de (Portekizli diktatör Antonio de Oliveira) Salazar bunu yaptı." dedi.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre Petro, Latin Amerika'nın ya birleşmesi gerektiğini ya da kendisine dünya için önemli bir merkez gibi değil de bir hizmetçi ve köle gibi davranılacağını kaydetti.
İşbirliği için sadece Kuzey Amerika'ya değil dünyanın her yerine baktığını bildiren Petro, Çin ve Rusya ile ittifakın işe yaramadığını söyledi
Petro, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula'ya da seslenerek, ittifakın her şeyden önce bombalanan Latin Amerika'nın bizzat kendisiyle yapılması gerektiğinin altını çizdi.
***
Aslında eski savaşlarda, ordusu mağlup olan devlet başkanı savaş meydanında esir alınabilirdi. Meselâ Yıldırım Bayezit, 1402'de Timur’un ordusu tarafından esir alınmıştı. Osmanlı devleti fetret dönemi yaşamıştı...
Yine Fransa Kralı Birinci Fransuva, 1525'te Kutsal Roma-Cermen imparatoru olan Şarlken'e karşı 1525'teki Pavia Savaşı'nda ise esir düşmüştü. Kral Fransuva'nın annesi, Kanuni Sultan Süleyman'a mektup yazarak yardım istemişti.
Fransuva, Şarlken'le anlaşma imzalayarak esaretten kurtulduysa da 1528'de Şarlken'e karşı yine Kanunî Sultan Süleyman'dan yardım istedi. Kanuni de Viyana'yı kuşatarak, Fransa'ya nefes aldırdı. Şarlken 1546'da yeniden saldırınca, Kanuni, Kaptanıderya Barbaros Hayrettin Paşa'yı yardıma gönderdi...
Hunlar döneminde de esir alınan Çin kağanları oldu. Türk hanedanı da 50 yıl kadar Çin esaretinde yaşadı... Atilla da çocukken Roma’ya esir düşmüştü... Eflak prensi 3. Vlad ve kardeşi Radu da Osmanlı sarayında uzun süre rehin olarak tutuldu. Voyvoda olunca Osmanlı birliklerine de komuta etti ama 1477’de ikinci defa isyan edince başı kesilerek Fatih Sultan Mehmed’e gönderildi...
Bunlar, ABD’nin çöküş belirtileri...
07 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 07 Ocak 2026 10:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD 2003 yılında Irak'a müdahale ettiğinde, ABD Merkez komutanı Tommy Franks, "Maalesef kayıplarımız var ama güneydeki 700 petrol kuyusunun denetimini ele geçirdik, sadece 7 tanesinde yangın var, çok başarılıyız" demişti. Petrolcü ABD başkanı Bush da Beyazsaray'da aynı gün, aynı açıklamayı yapmıştı.
ABD ordusu yıllar sonra Suriye’nin kuzey doğusunu kontrol etmeye başlayınca da Trump, 2019’un Ekim ayında, Suriye'nin doğusundaki petrol kuyularını korumak üzere bölgede kalınacağını söylemişti.
ABD Savunma Bakanlığı da, ilave ABD askerlerinin ve zırhlı araçlarının Suriye'deki petrol sahalarına sevk edildiğini duyurmuştu.
***
ABD dünya petrol rezervinin yüzde 6'sına sahip olmasına rağmen dünya petrolünün yüzde 28'ini tüketmektedir. Dünya'nın bilinen petrol rezervi yaklaşık 1 trilyon varildir. Ortadoğu'nun rezervi ise 700 milyar varildir. Petrolün yüzde 72'si Ortadoğu'dadır. Irak'ın ise bilinen petrol rezervi 113 milyar varil olup, tahmin edilen rezervi ise 300 milyar varilden fazladır.
Irak petrolleri çok kaliteli olup sülfür oranı düşük, gravitesi yüksek, satıha yakın ve rafineri işleme maliyeti en düşük petroldür.
ABD, Irak petrollerinin yüzde 58'inin müşterisiydi.
***
Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, 6 Kasım 2000'den itibaren dolar ile petrol satışından Euro karşılığı satışa geçen ilk ülke olmuş, İran, Suriye, Rusya ve Venezuela da daha sonra Euro ile satışlara başlamışlardı. Ayrıca Rusya ve Çin kendi aralarındaki ticarette Euro'ya yönelmişti. ABD ise bütçe açığı trilyon dolarlarla ölçülür hale gelince, toplam değeri o zaman 9 trilyon, bugün 18 trilyon dolar olan Irak petrol rezervlerine göz dikmişti. ABD, Euro'nun çıkışıyla da sarsılan Dolar-kambiyo sisteminin çökmemesi için Hazar-Ortadoğu enerji zenginliğinin kontrolü ve Çin'in enerji havzalarına uzanmasının önünün kesilmesi maksadıyla Irak’a saldırmıştı. Bu bilgileri öne çıkararak, 26 Mart 2003’te “Bugün ırak yarın kim?” diye sormuştum.
ABD, 23 yıl sonra, petrol rezervinde dünya birincisi olan ve üretim düşük olsa da Çin’e altın karşılığı petrol satan Venezuela’ya uyuşturucu suçlamasıyla saldırdı; Maduro ve eşini kaçırdı. Trump, Venezuela’daki petrol alt yapısını Amerikan şirketlerinin kurduğunu ama kapı dışarı edildiklerini hatırlatarak, “ABD şirketleri Venezuela’ya dönecek, petrolü biz çıkarıp satacağız, Venezuela’yı biz yöneteceğiz” dedi, Küba, Kolombiya, Meksika, Kanada, ve İran’ı tehdit etti, “Grönland bize lâzım” diye NATO ülkesi Danimarka’yı da yok saydı...
***
Emekli Büyükelçi Halil Akın, “Amerika’nın başkan Maduro’yu kaçırarak Amerika’da hâkim karşısına çıkarmasının hukuki olup olmadığının tartışılması abestir. Hukuksuz hiç bir eylemde bulunmaları mümkün değildir! Çünkü Batı’nın geçerli hukuk sistemi, ‘o iş başka’ hukukudur.” dedi.
Akın, durumu şöyle izah etti:
“Toprak mülkiyeti diye bir kavramdan habersiz Amerikan yerlilerine beyaz kâğıt üzerine x çizdirerek ‘sen burayı bana sattın’ diyebilen, bununla yetinmeyerek Yüksek Mahkemesine, ‘Bir toprak parçasının mülkiyetine sahip olmak için etrafının çevrili, dolayısı ile çapının belirlenmiş olması gerekir. Yerliler konar göçer olduklarından bu şartı yerine getiremez.’ diye karar aldıran; Kaptan Cook’un yaptığı gibi sahile yanaştığında kimseyi göremeyince orayı ‘kimseye ait olamayan topraklar’ ilan ederek içinde yaşayanların da hiçbir hakları olmadığını kabul eden bir hukuk sistemine sahiptirler. Bu sistem, ‘Batı Değerleri’ni, yüksek ahlaki değer kabul eden alafranga çelebilerimize armağan olsun. İşin aslını görmemek için ancak Türkiyeli liboşu olmak gerekir. Olan gayet açıktır. Amerika, ekonomik egemenliğinin zayıflamasını silah gücüyle durdurmaya kararlıdır:
‘Dolar tek uluslararası değişim aracı kalmalıdır. Ne demek petrolü millî parayla satmak, takas etmek? Kaynakları ben veya kankam denetleyecektir. Orta Doğu’yu İsrail’e emanet ettim. Geri kalanı da ben kontrol edeceğim. Bana bu kadar yakın, Danimarka’ya bu kadar uzak Grönland’ın, Danimarka’ya tâbi olması hukuki değildir. Egemenlik tektir bölünemez ve sadece bana aittir.’
Türkiye bu yaklaşımın karşısında zayıftır. Daha da zayıflamaya devam etmektedir. Zira geleneksel iktisadi zayıflığımıza siyasi zayıflığımız da eklemlenmiştir. Dış siyasette inisiyatif sahibi değiliz. Hareket serbestimiz hangi rüzgâra kapılacağımızla sınırlıdır. İç siyasette iktidarın, ana muhalefetin inanması zor ve mantığa meydan okuyan desteği ile yürüttüğü ‘Açılım Süreci’nin bir sonuca ulaşamayacağı ortaya çıkmıştır. Aydınlarımızın, siyasetçilerimizin bir an önce vatanlarının Türkiye olduğunu hatırlamaları ve ona göre davranarak millî bütünlük ve egemenliğe sahip çıkmaları tek çaremizdir.”
Hz. İsa da gelecek mi?
08 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 08 Ocak 2026 09:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, 2012 yılında, “CHP, yarın Şam’a gidecek yüz bulamayacak, göreceksiniz ama inşallah biz Şam’a gidecek oradaki kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camii’nde namazımızı da kılacağız, Bilali Habeşi’nin, İbni Arabi’nin türbesinde, Süleymaniye külliyesinde, Hicaz demiryolu istasyonunda kardeşliğimiz için özgürce dua edeceğiz.” demişti.
Sultan 2. Abdülhamid tarafından 1 Eylül 1900'de temeli atılan, Şam'dan Medine'ye kadar uzanan Hicaz Demiryolu, 1 Eylül 1908'de hizmete açılmıştı. 1917 yılında Arap isyancılar, demiryolu üzerindeki Osmanlı trenini hareket halindeyken havaya uçurmuştu... Trenin kalıntıları hala olay yerindedir...
***
Erdoğan, Şam’a henüz gidemedi ama MİT Başkanı İbrahim Kalın, 2024 yılında Emevi Camii'nde namaz kıldı.
Türk kamuoyu, Emevi Camii’nde namaz kılmakla meşgul edilirken, Türkiye’nin daha önce İdlib’de koruma altına aldığı HTŞ lideri Colani Şam’da yönetimi devraldıktan sonra, Ahmet Şara adıyla Beyaz Saray’da devlet başkanı olarak ağırlandı.
Hani Trump, Şam’ın düşmesinden sonra Netanyahu’yu kastederek, “Bibi’ye ‘Eğer Türkiye’yle bir sorunun varsa, bunu çözerim’ dedim. Geçenlerde Erdoğan’a dedim ki; ‘Tebrikler. 2000 yıldır kimsenin başaramadığını yaptın, Suriye’yi aldın’ dedim. Farklı adlarla olsa da, aynı şey... O da ‘yok yok, ben yapmadım’ dedi. ‘Sen yaptın ama bu sorun değil’ dedim. ‘Evet, belki bir yönüyle biz yaptık’ dedi.” diye konuşmuştu ya, bu sözlerin ne anlama geldiğini bir defa daha gösteren bir olay yaşandı.
İsrailli ve Suriyeli yetkililer, Paris’te ABD’nin gözetiminde bir araya geldi. Cumhuriyet’te M. Birol Güger’in haberine göre toplantıda İsrail’i; ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter, Başbakan Benjamin Netanyahu’nun askerî sekreteri Roman Gofman ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Vekili Gil Reich temsil etti. Heyet Tahrir Şam örgütünün kontrolündeki Şam yönetimi ise Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ile İstihbarat Başkanı Hüseyin Selame tarafından temsil edildi. ABD tarafından toplantıya, Başkan Donald Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff, damadı Jared Kushner ile Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack katıldı.
Toplantının sonunda İsrail, Suriye ve ABD; acil ve sürekli koordinasyon sağlamak, istihbarat paylaşımı yapmak, askerî gerilimleri düşürmek ve ABD gözetiminde diplomatik temasları yürütmek amacıyla ortak bir istihbarat ve iletişim mekanizması kurulması konusunda fikir birliği sağladı. Üçüncü bir ülkede konuşlanacak olan bu merkezde Suriyeli, İsrailli ve Amerikalı temsilciler daimi olarak görev yapacak. Merkezin, Ürdün’ün başkenti Amman’da konuşlandırılması planlanıyor.
ABD yönetimi, anlaşma kapsamında, İsrail ve Suriye sınır hattında, askerden arındırılmış ortak bir ekonomik bölge kurulmasını içeren “yeni bir güvenlik anlaşması” önerisi de sundu.
Eski AKP milletvekili Mehmet Metiner ise "ABD açıkladı: Paris’te Şam yönetimi ile İsrail anlaştı. İsrail’in Suriye’deki planı ABD himayesinde tıkır tıkır işliyor. İsrail adım adım hedefine ulaşıyor. Daha önce yazmıştım: Suriye sahasında oyun büyük. Oyun kurucu aktör ABD ve İsrail. İlginç değil mi SDG İsrail’in örgütü ama İsrail SDG’yi tasfiye etmek isteyen Şam ile anlaşma yapıyor. Soruyorum size: Bu anlaşma İsrail’in yararına değilse İsrail imza koyar mıydı? Birlikte olup İsrail’in oyun planını bozmak varken ortaya çıkan bu tablo karşısında umarım herkes oturup yeniden düşünür. Günün sonunda kazanan ABD-İsrail oluyor hep. Bize de şu veya bu gerekçeyle birbirimizin kanına ekmek doğramak düşüyor. Bir de sosyal medya mecralarında veya televizyon ekranlarında dişlerimizi kılıca dönüştürüp birbirimizi doğramak… Allah cümlemize akıl fikir versin…" diye mesaj yayınladı. Amin...
***
Bazıları, Suriye’nin başına geçen Ahmet Şara’yı Türk istihbaratının adamı gibi göstermeye çalışıyor ama o, kimin adamı olduğunu net bir şekilde gösteriyor...
Bundan sonra da Emevi Camii’nde namaz AKP’yi kesmezse, “Hz. İsa, dünyaya Emevi Camii’nin doğu tarafında yer alan İsa Minaresi'nden inecek ve Deccal ile savaşarak insanlığı kurtaracak” şeklindeki hurafeleri propaganda edebilir, hiç şaşırmam...
Sahi Hz. İsa da Emevi Camii’ne gelecek mi, yoksa Zeki Müren de bizi görecek mi
Grönland ve transferler...
09 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 09 Ocak 2026 09:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ergenekon-Balyoz-Casusluk davaları devam ederken Silivri'deki cezaevine kapatılan komutanlardan biri, kendisini ziyaret eden bir milletvekiline Türk ordusuna yönelik operasyonların NATO'da plânlandığını söyleyince, milletvekili, “Peki ama, sizin NATO'ya karşı hiçbir savunma mekanizmanız yok muydu?” diye sormuştu... Komutan, “Hayır, TSK'nın NATO'ya karşı hiçbir savunma mekanizması yoktur” diye cevap vermişti...
***
NATO’nun ta kendisi olan ABD, bir NATO ülkesi olan Danimarka’ya ait Grönland’a bir şekilde el koyacağını açıkladı. Trump, “Ulusal güvenlik açısından Grönland’a ihtiyacımız var ve Danimarka bunu yapabilecek durumda değil” dedi.
Beyaz Saray'dan 6 Ocak'ta yapılan açıklamada, Grönland ile ilgili olarak askeri güç kullanma seçeneğinin de değerlendirildiği duyuruldu, Dışişleri Bakanı Rubio ise, “ABD'nin ulusal güvenliğine yönelik tehdit tespiti yapan bir başkanın, bu tehdide askeri yollarla müdahale seçeneği vardır” diye konuştu.
Trump’ın danışmanlarından Stephen Miller de “Grönland, ABD’nin bir parçası olmalı. Grönland’ın geleceği için kimse ABD ile askeri olarak savaşmayacaktır.” dedi.
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise “Eğer Amerika Birleşik Devletleri başka bir NATO ülkesine askeri saldırı düzenlemeye karar verirse, her şey durur, buna NATO da dahil olur ve dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrası güvenlik düzeni sona erer...” diye cevap verdi.
Bu cevaptan sonra ABD yelkenleri biraz indirdi “Askeri müdahale değil ama Grönland’ı satın alabiliriz” diye konuşmaya başladılar. Nitekim Rubio, Danimarkalı yetkililerle Grönland’ı konuşacaklarını da bildirdi!
Bu arada Trump’ın 2025 yılı Mart ayında, “NATO ile ilgili iyice düşünmek lazım. Hiç adil olmayan şeyler oluyor. Ben gelene kadar savunmaya neredeyse yüzde 100 para ödüyorduk. Oysa onlar bizi ticarette kandırıyor. NATO ile ilgili en büyük sorun şu. Ben bu arkadaşları tanıyorum. Onlar benim dostlarım. Ama ABD'nin bir sorunu çıkarsa ve biz onlara başvurursak, sizce bizi savunmaya gelirler mi? Hiç sanmıyorum.” dediği hatırlandı...
***
Tayyip Erdoğan, 2010 yılında NATO’yu Kandil’e müdahale için göreve davet etmişti! Bir süre sonra Erdoğan, aynı çağrıyı Suriye krizinde de yapmış ve NATO’nun Suriye sınırına gelmesini istemişti.
Irak'ın kuzeyine NATO'yu yerleştirme fikrini, ilk defa 2006'da ABD'nin eski BM Daimi Temsilcisi Richard Holbrooke ortaya atmıştı. Holbrooke, Türkiye'nin Kuzey Irak'ı işgal etmesini önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu söylemişti.
Bilindiği gibi Turgut Özal, Birinci Körfez Savaşı’nda Çekiç Güç’ü davet etmiş, Kuzey Irak’taki Kürt devlet bu sayede kurulmuştu. İkinci Körfez Savaşı’nda ise ABD ordusu, Türkiye’ye yerleşecek ve savaşı buradan başlatacaktı. Meclis’te 1 Mart tezkeresi yeterli oy alamayınca, Amerikan ordusu geri dönmüştü. ABD’nin bu olaydan Türk komutanları sorumlu tuttuğu, Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi uydurma davalarla Türk ordusundan intikam aldığını artık herkes kabul ediyor...
Tayyip Erdoğan,11 Mayıs 2016'da Balkan Ülkeleri Genelkurmay Başkanları toplantısında yaptığı konuşmada da Karadeniz’in güvenliğiyle ilgili olarak şöyle demişti:
“Karadeniz'i, kıyıdaşlar arasında işbirliğini esas alan güvenlik işbirliği temelinde tekrar bir istikrar havzası kılmalıyız. Kısa bir süre önce NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ülkemizdeydi. Ziyareti sırasında kendisine söyledim; 'Bakın' dedim, 'Karadeniz'de görünmüyorsunuz. Karadeniz'de görünmeyişiniz Karadeniz'i adeta Rusya'nın bir gölü haline dönüştürüyor.' Burada kıyıdaş ülkeler olarak hepimiz üzerimize düşen görevi yapmak durumundayız. Olayın gerek hava gerek deniz gerek kara bütün alanlarda atılması gereken adımları NATO üyeleri olarak hep birlikte atmak zorundayız.”
***
Süleyman Demirel, “NATO demek, ABD demektir” demişti. ABD, bugüne kadar NATO’yu kendi güvenliğini sağlamak için kullandı. Şimdi artık Avrupa’ya ihtiyaçları kalmadı. Çin’e karşı mücadele için de Avrupa’dan destek alamıyorlar. Dolayısıyla NATO’nun yok olması pahasına, bir NATO ülkesi olan Danimarka’dan toprak istiyorlar!
***
Danimarka’dan Grönland’ı isteyen, Türkiye’den neler istiyor, bunu görmek gerekmez mi?
Türkiye ile savaşmayı hâl göze almış değiller, kuşatmayı tamamlamaya çalışıyorlar ama bu arada siyasi liderlere şantaj yaparak, Türkiye’yi Anayasa değiştirmeye zorluyorlar... CHP listesinden seçtirilen milletvekilleri bunun için transfer ediliyor...
Danimarka’dan toprak isteyen ABD, Türkiye yönetimine de Türk egemenliğini tamamen ortadan kaldırmayı dayatıyor...
Maduro olmak, madara olmak
10 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 10 Ocak 2026 09:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Beykoz mitinginde “Erdoğan- Trump ilişkisi Türkiye için tehdittir. Erdoğan, Trump'tan kendisi için bir gelecek talep etmektedir. Kendi şahsı için konuşmaktadır. Mal varlığı konusunda tehdit edilmektedir. Erdoğan'a sesleniyorum, ne Junior Trump'tan ne de baba Trump'tan meşruiyet alamayacaksın, Beykoz'dan alacaksın.” dedi.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik ise “Özgür Özel’in iftira atıyor. Cumhurbaşkanımızın yabancı bir devlet başkanıyla pazarlık yaparak meşruiyet arayışı içinde olduğunu ya da icazet almaya çalıştığını söylemesi siyasi tarihimizin en büyük yalanıdır. Özgür Özel'in, Cumhurbaşkanımızın yabancı bir devlet başkanı tarafından tehdit edildiğini, bu nedenle pazarlık yaptığını söylemesi, siyasi akıldan ve ahlaktan tamamen yoksun sözlerdir.” diye cevap verdi.
***
Meşruiyet konusundaki iddiaların ana kaynağı, Özgür Özel değil, Tom Barrack’tır... ABD'nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Erdoğan-Trump görüşmesinden bir gün önce New York'ta düzenlenen “Amerika'nın Dünyadaki Rolünü Şekillendirmek” konulu panelde konuştu ve “Başkanımız 'Bundan bıktım, ilişkiler düzeyinde cüretkâr bir adım atalım ve ihtiyacı olanı verelim' dedi. ‘Tamam sayın başkan, neye ihtiyacı var?' diye sorduğumda 'meşruiyet' dedi; Çok akıllı biri... Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16'lar değil. Mesele meşruiyet.” dedi.
Barrack, “Erdoğan 71 yaşına geldi. Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi... Başkan Trump, dahice bir şekilde 'çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim' dedi. Şu an bu oluyor. Bence bunun sonucunda büyük değişiklikler göreceksiniz." diye konuştu.
***
Tom Barrack’ın bu konuşmasını, haber ajansları üzerinden bütün dünya medyası yayınladı. Tom Barrack’ın ve bağlı olarak Trump’ın, Erdoğan’a iftira attığını söylemek bir tarafa, AKP’den çıt çıkmadı! Ne bir yalanlama geldi ne bir eleştiri... Özgür Özel, benzer iddialarda bulununca Ömer Çelik tarafından “yalan üretim merkezi” olarak suçlandı.
Tom Barrack konuştuğunda hiç değilse, Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yapamaz mıydı? Söz konusu olan kişi, sadece AKP Genel Başkanı değil, Türkiye Cumhurbaşkanıdır.
Görüşmeden önce Trump ve Erdoğan, basın toplantısı yapmıştı. Trump, Erdoğan ile olan iyi ilişkisini anlatırken 2020 ABD seçimlerinin hileli olduğu yönündeki iddiasına atıfta bulunarak “Haksız bir şekilde sürgünde olduğum dönemde bile (Erdoğan ile ilişkim) devam etti ki hileli seçim sonucuydu” demiş ve Erdoğan'ı işaret ederek, “Hileli seçimleri herkesten daha iyi bilir” diye konuşmuştu.
Erdoğan ise Trump'a herhangi bir cevap vermemişti. Amerikan medyası haberin bu bölümünü, “Başkan Trump, Erdoğan'ı övdü ama bir ara otoriter liderin 'hileli seçimler hakkında herkesten daha iyi bilgi sahibi olduğunu' söyleyerek şaka yaptı” diye yorumlamıştı...
AKP çevrelerinden, bu konuda da çıt çıkmadı!
***
Özgür Özel’e bir cevap da AKP Genel Başkan Vekili Efkan Ala verdi Efkan Ala, “Sayın Cumhurbaşkanımızın uluslararası arenadaki stratejik duruşunu anlamak için siyasi akıl ve devlet tecrübesi gerekir. Küresel satranç tahtasını karalama tahtası sanan Özgür Özel’in sözleri, ancak kendi siyasi iflasının ilanıdır. Dünya gelişmelerini izlemek şöyle dursun, kendi hezeyanlarının içinde kaybolmuş durumda. Siyaset, bu tür düzeysiz iddiaları ciddiye alacak kadar hafif değildir” dedi.
Burada şu soru akla geliyor: Efkan Ala, Özgür Özel’in Erdoğan’a karşı çıkışını mı siyasi iflas olarak görüyor, yoksa Trump’a; dolayısıyla ABD’ye karşı çıkışını mı?
Yani Amerika Başkanı, Türkiye Cumhurbaşkanı hakkında ne derse desin ama Özgür Özel veya başka bir muhalefet partisi lideri, buna karşı tek kelime etmesin, ederse siyaseten iflas eder, öyle mi?
Tabii uluslararası arenada Maduro gibi madara olmak da var ama böyle düşünürseniz, ülkenizi ayakta tutamazsınız!
AKP’li üç kadın ve üç söylem...
12 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 12 Ocak 2026 10:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gaziosmanpaşa AK Parti Meclis Üyesi Zeynep Vurmaz Yiğit, emekli maaşlarına yönelik “Emekli maaşlarının ve asgari ücretin bugün için yetersiz kaldığını görüyoruz. Bunları görmezden gelmiyoruz, hepsinin farkındayız. Ancak şunun altını çizmem gerekir; emekli maaşları düşük de olsa düzenli alıyor mu emeklimiz? Alıyor. Zamanında ve istikrarlı bir şekilde alıyor. Bunun da ben bu kadar ekonomik zorluklara rağmen, bu kadar yaşadığımız pandemilerden ve afetlere rağmen istikrarlı bir şekilde yönetiliyor olması ve ödeniyor olmasından ayrıca gurur duyduğumu da belirtmek istiyorum. Ve bu salondaki herkesin de çok iyi hatırladığını da biliyorum; CHP'nin yönettiği dönemde emekliler maaşlarını dahi doğru düzgün alamıyor, aylarca beklemek zorunda kalıyordu. Bugün ise emeklilerimiz en azından maaşını hangi gün alacağını biliyor ve devletine güvenebiliyor. Emekli kuyruklarını burada bilmeyen yoktur. Yani bunu da unuttuysanız bilmiyorum yani... Emekli maaşlarının aylarca ödenmediği dönemleri biliyoruz. Tabii bu yeterli mi? Değil... Daha iyisini yapmak için hükümetimiz canla başla çalışıyor.” dedi.
Maaş kuyrukları bir dönem ciddi bir sorundu ama cumhuriyet tarihinde “emekli maaşlarının aylarca ödenmediği bir dönem” hiç yaşanmadı. 1994’te Çiller döneminde, o güne kadar 15 gün erken ödenmekte olan maaşlar zamanında ödendi...
Kaldı ki, 1950’den sonra CHP, Ecevit’in azınlık hükümetleri dışında iktidar olmadı. Herkes bilir ki Ecevit döneminin eleştirilecek çok yönü vardır ama memur ve emeklinin en iyi maaş aldığı dönemlerdendir.
Zeynep Vurmaz Yiğit, 1981’de doğdu. Yani Yiğit, Ecevit’in ilk başbakanlığı döneminde henüz doğmamıştı. Yiğit, Gaziosmanpaşa Belediyesi’ndeki görevi dışında AKP Kadın Kolları’nda da aktiftir, iki üniversite mezunudur.
***
TBMM Genel Kurulu'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta, Suriye'nin Halep kentinde Suriye geçici hükümeti ile terör örgütü PKK/SDG arasında yaşanan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerde bulunurken “Yıllarca, on üç yıl boyunca Suriye'de Müslümanlar katledilirken gıkını çıkarmayanlar bugün ‘Aleviler öldürülüyor.’ diye ortalığı ayağa kaldırıyor. İnsanca olun, insanca, insanca konuşalım; dili, dini, ırkı ve kimlik siyaseti üzerinden konuşmayalım.” dedi.
Leyla Şahin Usta, 1973 doğumlu, Uludağ Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Viyana Tıp Üniversitesi mezunu bir doktor ama “Müslümanlar ve Aleviler” diye ayırım yapılamayacağını düşünemiyor. Alevilerin de Müslüman olduğunu kabul etmiyor olsa gerek. Ayrıca Suriye’de Müslümanları katledenler, Allahüekber diyerek kafa kesen, Türk askerini diri diri yakan da yine Müslümanlar değil miydi?
***
Samsun'da 2023 yılında türbanlı bir kadın, sokak röportajında, “Sonuna kadar Reis. Neler yaptı, neler etti, bir 25 sene öncesini hatırlamazsınız siz. Benim eşim devlet hastanesinde çalışırken, sigortada ben çocuğumu gösteriyordum. Birimiz bir kuyrukta, birimiz diğer kuyrukta. Doktor beni azarladı, ‘hadi yürü git fakültede uğraş’ dedi. Böyle bir muamele görüyorduk. Şu an biz doktor dövüyoruz. Şu an doktorları beğenmiyoruz. Doktor dövüyoruz. O rahatlık, daha bunun ötesi mötesi yok” diye konuştu...
Şikâyet üzerine açılan soruşturmada “doktor dövüyoruz” diyen kadın hakkında takipsizlik kararı verildi Kadının adı ve eğitim durumu hakkında bir kayıt bulamadım...
***
Üçü de kadın, biri iki üniversite mezunu ve belediye meclis üyesi, diğeri, üç üniversite mezunu ve milletvekili... Üçüncüsü hakkında bilgi yok ama üçü de AKP’li ve üçü de türbanlı...
Biri emekli maaşlarının düzenli ödenmesini lütuf gibi sunuyor! Oysa emekli maaşı, maaştan her ay kesilen primlerin karşılığıdır. Yani bir haktır. Hükümet, emeklinin gerçek maaşını düşük tutarak ona zulmetmiş oluyor. Bu kadar prim, bireysel emeklilik sitemine yatırılmış olsaydı, en düşük emekli maaşı en az 50 bin lira olurdu...
Diğeri, Suriye’deki olayları değerlendirirken, Müslümanlar ve Aleviler diyor! Üstelik o bir doktor...
Üçüncüsünün eğitim durumu hakkında bilgi yok ama üçünün de ideolojik bir eğitimden geçtiği belli. Yalnız, akademik eğitim seviyesi yükseldikçe, ideolojik katılık artıyor!
Bunun sebebi, devlet aklının ideolojik akılla zehirlenmesidir. Devleti ve iktidar partisini yönetenler, her soruna ideolojik akılla yaklaşırsa, milletvekili, meclis üyesi veya sokak röportajında konuşan kadın da böyle bakar...
İran’da kaos ve Akdeniz-Hazar koridoru
13 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 13 Ocak 2026 10:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İran’daki protestolar, rejime yönelik saldırıya dönüşünce İran yönetimi sert önlemler almaya başladı. ABD ve İsrail, protesto eylemlerini istihbarat görevlileri göndererek başlattığını açıkça ilan ediyor. Tabii, halkta bir rahatsızlık olmasa, kimse onları rejim aleyhinde kalkışmaya sürükleyemez ama eylemler, İran’daki rejimin artık devam edemeyeceğini gösteriyor.
Yalnız İran’daki rejimin değişmesini istemek, kimseyi büyük resmi görmekten alıkoymamalı...
***
Büyük resimde, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi haritasında olduğu gibi İran’ın parçalanması var...
ABD'nin Afganistan operasyonu sonrasında The Independent gazetesinde çıkan bir karikatürde, delik deşik edilen Usame Bin Ladin'in arkasından Irak geliyordu. Arkasında Hizbullah, onun arkasında İran ve onun da arkasında fesli biri vardı... Hedefteki Usame'yi vuran Amerikan askeri "Sıradaki" diye bağırıyordu. Fesli kişinin Türkiye'yi temsil ettiği açıktı. Osmanlı döneminde kullanılan fes, bugün bütün Batı basınındaki karikatürlerde Türkiye ve Türkler için kullanılır.
2003 yılında “ABD, Hizbullah'ı ortadan kaldırdıktan ve Irak'a iyice yerleştikten sonra, İran'a yönelecek” öngörüsünde bulunmuştum. Yıllar sonra İsrail, ABD desteğiyle, Hizbullah’ı Suriye’den çıkardı, Lübnan’daki yapılanmasını iyice zayıflattı, şimdi sıra İran’a geldi.
ABD, önce Güney Azerbaycan'da ayaklanma çıkararak yönetimi değiştirip, İran'ın parçalanması planını uygulamayı düşündü ama bunu uygulayamayacağını anladı.
O tarihte, Mustafa Yıldırım, "ABD’nin planı Hazar koridorunu açmak ve Orta Asya ile güvenli yolları birleştirmek... Ne yazık ki, yurdumuzda bu senaryolara, kimisi 'milliyetçilik', kimisi 'özgürlükçülük', kimisi 'iktisadi liberalizm' diyerek yardımcı olmaktadır” diyordu. Bugün de durum pek değişmiş değildir.
ABD, 1 Mart 2003 tezkeresiyle, 100 bin askerini Türkiye'de konuşlandırmaya çalışırken bir taşla üç kuş birden vuracaktı ama Meclis reddetti.
Katar'a da 50 bin Amerikan askeri yığılmıştı. ABD, Körfez'de ve Afganistan'daki bütün askeri yığınağına rağmen, İran'a diz çöktüremeyeceğini hesaplıyor, onun için İngiltere ile birlikte Türkiye'ye yerleşmek istiyordu. İran'a diz çöktürmek için önce Türkiye'ye diz çöktürmek gerekiyordu. Ayrıca, Türkiye ve İran çökertilmeden, yeni dünya düzeni kurulamazdı.
***
Hedefleri, sadece Tevrat'ta vaad edilmiş bulunan "Nil'den Fırat'a kadar" olan topraklar değil, bütün dünya coğrafyasıdır. Yani hedef, bütün dünyayı tek bir İsrail yapmaktır! Bunun için, dünyanın merkezi olan coğrafyayı, yani Türkiye, İran, Irak ve Arabistan'ı ele geçirmeleri şarttır.
Son olarak ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye temsilcisi Tom Barrack, “Hazar Denizi'nden Akdeniz'e bir formülden bahsettiniz. Bu ne anlama geliyor” sorusunu şöyle cevaplandırmıştı:
“Başkan Trump'ın bu küresel bakış açısını benimsemesinin nedeni tarih öğrencisi olması. Baharat Yolu ve İpek Yolu, Doğu'yu Batı'ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetlerin harmanlanması geldi. Tekrar olabilir, ancak 1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir tür hükümet tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı. Bu yüzden, yeni bir refah tarzı yaratmak için şunu düşünün: Akdeniz'e açılan çok sayıda fosil yakıt kaynağının bulunduğu Hazar Denizi'miz var ve Yunanistan ile Türkiye buraya bir kapı. Nasıl açık olmasınlar ki? Bu siyasi müdahaleden nasıl kurtulacaksınız? Siyasi müdahaleden refahla kurtulursunuz. İşte umudumuz bu.”
Barrack, “Kıbrıs bu bölge için önemli mi? Bu sorunların çözümü için önemli mi” sorusuna da “Evet. Sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamaz. Vücudun her bir parçasının iyileştirilmesi gerekir. Ve Kıbrıs da önemli bir bölge... Bu yüzden umudumuz, bunun da dahil edilmesi...” karşılığını vermişti.
***
Kısacası, İran’ın kaosa girmesi veya parçalanması Türkiye için hayra alamet değildir.
İki terör örgütünden bir devlet çıkarmak
14 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 14 Ocak 2026 10:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye Savunma Bakanlığı, Fırat Nehri'nin batısını askeri alan ilan ederek tüm silahlı unsurların Fırat Nehri'nin doğusuna çekilmesini istedi.
Suriye Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, PKK’nın Halep’ten çıkarılmasından sonra Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG/SDG güçleri ile en azından şimdilik bir çatışmanın söz konusu olmayacağını, fiili durumun kabul edildiğini gösteriyor.
***
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise “PKK’nın örgütsel varlığı feshedilmiş, silahlar bırakılmıştır. Bu terör örgütünün uzantısı olan SDG/YPG’nin de akıbeti aynı olmalıdır. Bizim için yegâne geçerli olan İmralı’nın 27 Şubat çağrısı barışa ve kucaklaşmaya davettir, bu davet bölücü terör örgütünün bütün yapılarını bağlamaktadır.” dedikten sonra “Görünen gerçek aynısıyla şöyledir: Özellikle Mazlum Abdi isimli terörist Siyonizm’in yandaşıdır. İsrail’in kuklasıdır, PKK’nın kurucu önderliğine saygısız ve sadakatsizdir. SDG/YPG’nin Ankara’ya davet edilip müzakere edilmesini istemek ya aceleye getirilmiş bir açıklama veya meseleyi kavrayamayan ve gerçekleri göz ardı eden bir akıl tutulmasıdır. İsrail’in güdümündeki terör örgütüyle pazarlık nasıl olacaktır? Türkiye Cumhuriyeti böylesi bir zillete nasıl onay verecektir? Muhatap bellidir, PKK’nın kurucu önderinden başkası asla değildir. SDG/YPG’nin muhatabı Suriye Cumhuriyeti devletidir, nihayet 10 Mart Mutabakatının zamanı dolsa da karşılıklı uzlaşma, yapıcı görüşme ve müzakerelerle İmralı’nın da çağrısı olan entegrasyon süreci tamamlanmalıdır” diye konuştu.
***
Bahçeli’nin açıklamasına göre Mazlum Abdi, İsrail’in kuklasıdır; İsrail’in güdümündedir; Abdullah Öcalan ise PKK’nın kurucu önderidir... Oysa Mazlum Abdi, Abdullah Öcalan’ın yetiştirdiği hatta “oğlum” dediği PKK’lı bir teröristtir. İmralı görüşmelerinde de Öcalan, “Mazlum Abdi bana bağlı” demişti. Bu durumda “Abdullah Öcalan kimin kuklası?” ve Abdullah Öcalan kimin güdümündedir” soruları akla geliyor...
Öyle ya PYD/YPG yapılanması da Suriye PKK’sı değil miydi? ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack bile 2025'te yaptığı açıklamada "SDG, YPG ve PKK'dır" dememiş miydi?
Bu güçleri eğiten, donatan ve adını Suriye Demokratik Güçleri olarak değiştiren de ABD değil mi?
***
Habertürk’ün haberine göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin Merkez Yürütme Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Halep'in YPG unsurlarından temizlenmesinin Suriye'de kalıcı barışın tesisi için önemli bir kazanım olduğunu belirterek Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek bir durumun oluşmaması için gerekli tüm önlemlerin alındığını söyledi ve “Türkler, Araplar, Kürtler arasındaki kardeşliğin bozulmasına izin veremeyiz, süreci hassasiyetle yönetmeliyiz, tahriklere karşı dikkatli olmalıyız” dedi.
Erdoğan da Bahçeli gibi 10 Mart mutabakatının SDG tarafından uygulanması gerektiğini söyledi. ABD ise SDG’yi Fırat’ın doğusunda koruma altında tutuyor.
***
Peki, Fırat’ın doğusundaki PKK yapılanması, Türkiye’nin güvenliğini yeteri kadar tehdit etmiyor mu? Bu yapılanma, Şam ordusuna ne şekilde dahil olursa olsun, yeni Suriye, sonuçta iki terör örgütünün devleti olmayacak mı?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 2025’in Mart ayında, "PKK'nın 2 bine yakın kadrosu şu anda SDG yönetiminin tepesinde oturuyor. Mazlum Kobani, PKK'nın askeri kanadı Suriye Komiseri Fehman Hüseyin ile sivil kanat Suriye Komiseri Sabri Ok’a hesap vermek zorunda...” demedi mi?
***
Bilindiği gibi bugün Şam yönetimini oluşturan HTŞ örgütü de uzun süre ABD’nin isteğiyle, Türkiye tarafından İdlib’de Ruslara ve Esad güçlerine karşı koruma altına alındı. İranlı komutan Kasım Süleymani’nin 2020’de ABD tarafından Bağdat’ta öldürülmesinden sonra İsrail de Hizbullah’ı Eylül 2024’te istihbarat operasyonu ile çökertti. Hizbullah Şam’dan çekilmek zorunda kalınca, Esad yönetimi Aralık 2024’te sona erdi, yerine İdlib’de koruma altına alınan HTŞ ile birlikte Colani kod adlı terörist geçti...
***
Bunları neden mi hatırlattım? Bahçeli, Halep’te Şam ordusunun operasyonuna izin veren Trump’ın SDG/YPG’yi ayaküstü sattığını söylüyor ama Fırat’ın doğusu ne olacak? Trump, Şam ordusunun Fırat’ın doğusuna da operasyon yapmasına izin verir mi?
Vermezse, Türkiye, “Terörsüz Türkiye” diye avutulurken, PKK/YPG/SDG, Suriye’nin kuzeyinde devlet olmaz mı?
Zaten Suriye’nin merkezinde devlet olan HTŞ de bir terör örgütü değil midir? Bu durumda, Şam’daki terör devletinin babası ABD’dir ama ebesi kim oldu; şimdi SDG terör devletinin babası da ABD ama ebesi kim oluyor? İki terör örgütünden bir devlet çıkarmaya çalışmak Türkiye’nin dış politikası mıdır?
Müttefikler utanıyor mu?
15 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 15 Ocak 2026 08:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rusya ve Venezuela'nın uzun bir stratejik ilişki geçmişine sahip olduğunu hatırlatan Sergey Lavrov, Moskova'nın mevcut duruma ilişkin tutumunun değişmediğini vurguladı.
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Namibiyalı mevkidaşı Selma Ashipala-Musawya ile yapılan görüşmelerin ardından düzenlenen basın toplantısında, ABD’nin Venezuela’ya saldırısını değerlendirdi ve “Uluslararası hukukun ağır bir ihlali söz konusu olduğu herkesçe bilinmesine rağmen yalnızca Batı Avrupalılar ve Washington'ın diğer müttefikleri, temel değerlendirmeler yapmaktan utanarak kaçınıyorlar” dedi.
***
Bakalım müttefikler utanıyor mu?
“Batı Avrupa” deyince akla gelen ülkelerden İngiltere’nin Başbakanı Keir Starmer, ülkesinin uzun süredir Venezuela'da iktidarın değişmesini desteklediğini belirterek, "Nicolas Maduro'yu meşru olmayan başkan olarak görüyorduk ve rejiminin sona ermesi karşısında herhangi bir üzüntü duymuyoruz" diye açıklama yaptı.
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot, Venezuela’ya yapılan operasyonun uluslararası hukukun ihlali olduğunu savunsa da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Venezuela’da "diktatörlüğün sona erdiğini" belirterek geçiş sürecinin Edmundo Gonzalez liderliğinde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Macron, ABD’ye işgal daveti yapan Maria Corina Machado ile görüştüğünü bildirerek “Fransa'nın desteğine güvenebilir" dedi. Macron, Maduro'nun yıllardır halkının onuruna ağır darbeler indirdiğini de öne sürdü.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “ABD'nin Venezuela'daki müdahalesinin hukuki değerlendirmesi karmaşıktır. Bu konuda zaman ayırıyoruz. Ölçüt, uluslararası hukuk olmaya devam ediyor" ifadesini kullandı! Maduro'nun ülkesini felakete sürüklediğini ve son seçimlerin hileli yapıldığını söyleyen Merz, "Bu nedenle dünyadaki birçok ülke gibi biz de başkanlığı tanımadık. Maduro, bölgede sorunlu bir rol oynadı" dedi.
İtalya Başbakanı Meloni, Trump’ın "ABD olmadan NATO bir hiçtir" sözleri sorulunca "Ne yapalım, NATO'dan mı çıkalım? ABD üslerini mi kapatalım? Mcdonald's'a mı saldıralım?” diye konuşabildi ama Sputnik’in haberine göre İtalya Dışişleri Bakanı Tajani, ülkesinin ulusal enerji şirketi Eni aracılığıyla Venezuela'nın enerji sektöründe önemli bir oyuncu olmaya devam etmek istediğini söyledi.
İtalya'nın ulusal şirketi Eni, Venezuela'da Repsol ile ortak yürüttüğü Cardon IV projesi kapsamında Perla açık deniz gaz sahasında üretim yapıyor.
Eni'nin Venezuela'dan tahsil edemediği alacak miktarı yaklaşık 3 milyar dolar seviyesine ulaşmış durumda.
Yani İtalya, ABD saldırganlığına ses çıkaramadığı gibi Venezuela’daki yangından mal kaçırmaya çalışıyor!
Görülüyor ki Batı Avrupa’da kimse utanmıyor!
***
Batı Avrupa’da sadece İspanya, saldırıya karşı çıktı. İspanya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika ve Uruguay liderleri, ortak açıklama yaparak, ABD’nin Nicolás Maduro’yu kaçırdığı askeri operasyonunu reddetti. Açıklamada, Washington’un Venezuela’yı geçici olarak yöneteceğini açıklamasının ardından ülkenin geniş doğal kaynaklarının '”sahiplenilmesi” riskine karşı da uyarıda bulunuldu.
Lavrov’un bahsettiği “Washington'ın diğer müttefikleri”nden Türkiye’de ise Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan uzun süre sustuktan sonra kabine toplantısında "Venezuela vakasını ilgili birimlerin derlediği bilgiler ışığında enine boyuna değerlendirdiklerini" ifade etti ve "Hem Türkiye için hem dost Venezuela halkı için en doğrusu neyse onu yapmanın gayretindeyiz" diye konuştu.
Devlet Bahçeli'nin Venezuela, Grönland ve İran konularında ABD ve İsrail'e sert tepkisi içerik olarak doğrudur ama bu tavır iç politikaya yöneliktir; dış politikada esas olan Cumhurbaşkanı’nın tutumudur.
***
Türkiye’de iç politikada uzun süredir, iktidara yaranmak kaygısında olanlarla iktidarın hışmına uğramak korkusu yaşayanlar arasında bir yarış var. Dolayısıyla iş dünyası ve üniversitelerden gerçekleri söyleyebilecek kimse yok. Dış politikada ise hemen herkes, Cumhurbaşkanının tavrına göre hareket ediyor. Medyanın yüzde 95’i zaten iktidarın sözcülüğünü yapmakla görevlidir. Son günlerde “AKP’yi artık milletvekilleri savunsun” diyenler oldu. Öyle ya partiyi gazeteciler savunacaksa, milletvekillerine ne gerek var?
Medyanın kalan yüzde beşi ise ekonomik ve idari baskıyla birlikte yargı eliyle de susturuluyor.
Sağlıklı değerlendirmeler yapanlar var ama bu kargaşada sesleri duyulmuyor; genel seviyesizlik herkesi aşağı çekiyor...
Böyle bozuk bir ortamda, milli bir kamuoyu da oluşturulamaz.
AKP'nin ruh çağırma ritüelleri
16 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 16 Ocak 2026 09:25
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP İstanbul İl Başkanlığı, bir gecede şehrin reklam panolarına İstanbul Büyükşehir Belediyesi icraatlarını karalama afişleri astırdı... Afişlerde yer alan “Borçlanmak ihanettir, İBB’nin borcunu 350 milyar liraya çıkardılar." ve “Metro inşaatını yarım bıraktılar, trafik felaketine neden oldular” gibi ifadeler yer aldı. Bir afişte de yanmış bir belediye otobüs resmi ile birlikte "İETT otobüsleriyle yolda kalırsın, senin hayatından gidiyor” ifadesi kullanıldı.
Aradan iki gün geçmedi, bütün afişler kaldırıldı!
Gerçi CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve 300 gündür hakkında atılmadık iftira kalmayan CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, sert tepki gösterdi ama afişlerin kaldırılmasının sebebi bu tepkiler olmasa gerek... AKP, tepki gösterildi diye afiş kaldıracak olsaydı, mesela Murat Çalık çoktan serbest bırakılırdı...
Öyleyse ne oldu da AKP bu vahim iletişim hatasından geri döndü ona bakalım...
***
Ben afişleri, Yenibosna metrobüs durağı hizasında, Adli Tıp yerleşkesinin hemen altındaki panolarda gördüm. Yanmış otobüs resmi ile birlikte "İETT otobüsleriyle yolda kalırsın, senin hayatından gidiyor” yazısını okudum! Uzaktan AKP logosu belli olmuyordu. Yakınlaşınca AKP logosunu fark ettim...
İlk iki afiş, İBB'nin değil AKP iktidarının yap işlet devret projeleriyle Türkiye'yi yani doğrudan halkı borçlandırmasını çağrıştırıyordu. Yanmış otobüs resmi ise kötüyü çağırma gibiydi. Nitekim ertesi sabah Başakşehir'de üç belediye otobüsü çarpıştı, afişteki resim gerçek oldu! Öyle ki Akit gazetesi, konuyla ilgili haberinde "CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi seviye atladı İETT artık üçer üçer çarpıştırıyor" başlığını kullandı!
***
AKP'nin "Senin hayatından gidiyor" sloganını seçmesi ise, iletişim uzmanları tarafından "büyük bir stratejik hata" olarak yorumlandı.
AKP iktidarında, her geçen gün, halkın ekonomik ve sosyal durumu kötüye gidiyor. Emekliye sefalet ücreti reva görüldüğü de ortada... Üstelik ülkenin başına “sığınmacılar” gibi bir sürü dert açılmış durumda ve terörsüz Türkiye projesi, kimseye güven vermiyor...
Halk TV yayınında konuyu değerlendiren iletişim Uzmanı Suat Özçelebi, kampanyanın iktidar için büyük risk taşıdığını vurguladı. Özçelebi, "Bu çok riskli bir başlıktır. Çünkü vatandaş dönüp 23 yıllık bir iktidarın ardından, 'Benim hayatımdan şunlar şunlar gitti, bunun da sorumlusu sensin' diyebilir. Bu açıdan başarısız bir kampanya" ifadelerini kullandı.
Tabii, bu tespiti AKP içinde veya tepesinde de yapanlar oldu ki afişler bir talimatla tek tek indirildi.
***
Yalnız, bu kara kampanyalar, yeni bir uygulama değil. Genel seçimlerde, CHP'nin o zamanki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu resmiyle birlikte "Abdullah Öcalan serbest bırakılsın mı istiyorsunuz?” ifadesi bulunan afişler de kullanılmıştı. Daha da ötesi, Kılıçdaroğlu'nu Kandil'deki PKK'lılarla sohbet ederken gösteren videolar bile yayınlandı. Erdoğan da mitinglerde bu videoları göstererek, "By by Kemal, sırtını kimlere dayadı, kimlerle beraber, bunlarla beraber..." diye konuştu
Erdoğan seçimlerden sonra, Abdülkadir Selvi konuyu sorunca, "Kılıçdaroğlu'nun Kandil'dekilerle video çekimleri var. Ama montaj ama şu bu, PKK'lılar bu videoları çekerek CHP'ye destek verdiler." diye konuştu. Yani videoları PKK'nın çektiğini iddia etti.
Abdülkadir Selvi, "Videoları PKK çektiyse, siz neden mitinglerde kullandınız?" diye soramadı tabii...
***
O seçimlerde PKK videoları AKP'nin işine yaradı ama sonunda PKK'nın başı Abdullah Öcalan’ı Meclis’e çağıran ve bunun için onunla masaya oturan AKP ve MHP oldu!
Yanmış otobüslü son afişler ise Adli Tıp duvarından veya Çağlayan adliyesinin yanından bumerang gibi döndü, AKP'yi vurdu...
Bülent Arınç, 300 gündür tutuklu olarak Silivri Cezaevi'ne tutulan Ekrem İmamoğlu hakkında “Erken adaylık açıklamasaydı belki tutuklanmazdı. Siyasette erken öten horozun başını keserler" dedi ya bu sözler de afişler gibi etki yaptı. Bu sözlerde "İmamoğlu, Cumhurbaşkanı adayı olacağını belli etmeseydi, başına bunlar gelmezdi" kabulü vardır. Böylece Arınç, İmamoğlu hakkında iftira kampanyası düzenlendiğini söylemiş oldu. Arınç, İmamoğlu’nun tutuksuz yargılanması gerektiğini de belirtti.
***
Ben bu tespitlerle siyaseten kimseye bir destek vermeye çalışmıyorum; sadece durum tespiti yapıyorum.
Yoksa iftira attıkça İmamoğlu'nu büyüten, doğrudan iktidardır...
Türk tarihine kara bir sayfa eklendi
17 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 17 Ocak 2026 09:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye'nin dış politikasını ayna gibi gösteren fotoğraf, Milli Savunma Bakanlığı İnternet sayfasında yayınlandı.
Haberde "Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ı kabul etti. Kabulde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu da yer aldı." denildi ama fotoğraftaki oturma düzeni, kabul edenin Tom Barrack olduğunu gösterdi...
Görüşmede Büyükelçi Barrack'ın ortada, tekli koltukta, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in ise yan tarafta oturması dikkat çekti.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Murat Bakan, konuyla ilgili olarak "Görüşme Millî Savunma Bakanlığı makamında yapılıyorsa ve Türkiye’nin Millî Savunma Bakanı kendi makamında, kendi bayrağının altında, kendi kurumunda 'kenara düşmüş' bir görüntü veriyorsa, buna 'kötü fotoğraf' deyip geçemeyiz. Orada kadraj hatası yok devlet ciddiyetine zarar veren bir tablo var. Bu kare 'eşitiz' demiyor. Tam tersine, 'bir taraf merkezde, bir taraf kenarda' diyor. Ve kenarda kalan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Millî Savunma Bakanı. Biz egemen bir devletiz. Bu topraklar da müstemleke değildir" dedi.
***
Bilindiği gibi 2010 yılında, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u davet etmiş ancak kendisinden aşağıda bulunan bir kanepede oturtmuştu. Ayalon, görüşmeyi izleyen gazetecilere de İbranice seslenerek bunun kasıtlı olduğunu söylemişti. Görüşmede Türk bayrağı da yoktu... Ayalon daha sonra Çelikkol'a bir mesaj göndermiş ve "Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz." demişti...
Yalnız bu olay, İsrail’de yaşanmıştı... Barrack ise Türkiye’nin Milli Savunma Bakanlığı’nda başrolde...
ABD Başkanı Trump'ın dünyaya meydan okuduğu, saraydan devlet başkanı kaçırdığı, Güney Amerika ülkelerini tehdit ettiği, kendisini Venezuela başkanı ilan ettiği, İran'ı vurmaya hazırlandığı bir ortamda, ABD Büyükelçisi'nin, Türkiye'nin Milli Savunma Bakanlığı'nda, ev sahibi gibi davranarak Bakanı, Genelkurmay başkanını ve komutanları kabul pozu vermesi ise millet adına utanç vericidir. Bu adam, “Akdeniz'e açılan çok sayıda fosil yakıt kaynağının bulunduğu Hazar Denizi'miz var ve Yunanistan ile Türkiye buraya bir kapı ancak 1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Yeni bir bölgesel düzenlemenin zamanı geldi” dediğinde, doğrudan 19 Mayıs 1919'da başlayan Türk Kurtuluş Savaşı'nı hedef almış ama kendisine hiçbir resmi tepki gösterilmemişti.
Barrack, Türkiye'de bir büyükelçi gibi değil bir sömürge valisi gibi davranmakta, Türkiye'yi temsil edenler de bunu içlerine sindirmektedir!
***
Bu fotoğraf yayınlanmadan bir gün önce emekli general Nejat Eslen'in "Genel durum özeti" başlığı altındaki notları ise şöyleydi:
"Kuzey'de Ukrayna savaşının ne zaman biteceği belli değil. Karadeniz savaş alanına dönüşmüş. Güneyde Irak'ta istikrar hala sağlanamamış. Bu ülkenin kuzeyinde fiilen Kürt devleti kurulmuş. PKK da üslerini bu ülkenin kuzeyinde oluşturmuş. Yine güneyde Suriye parçalanmış. Eski terörist El Şara bu ülkede devlet başkanı olmuş. ABD-İsrail destekli PKK-PYD Fırat'ın doğusunda özerk bölge kurmuş. Doğu Akdeniz'de İsrail-GKRY-Yunanistan ittifakı oluşmuş. Bu ittifak Kıbrıs-Girit-Yunanistan güney ve batı çevreleme hattını oluşturmuş. Doğuda Güney Kafkasya hâlâ istikrarsız. Doğuda İran'da isyan başlamış. Ortadoğu'yu şekillendirme projesinin ne zaman nasıl sona erecek belli değil. Özetle; Çatışma ve istikrarsızlık denizinin ortasında yüzen bir ada gibiyiz. Üstelik iç cephemizde istismara açığız, zafiyet içindeyiz. Savaş uçaklarımız eskimiş. Hava savunma sistemi tamamlanmamış. Sanki çatısı olmayan bir evde yaşıyor gibiyiz. Ama biz bu tehlikeli süreçte her gün nedense kokain kullanan ünlü kadınları izlemekteyiz..."
***
Türkiye'nin etrafı ateş çemberine dönmüşken yargının magazinleştirilmesi, bu arada Amerikan Büyükelçisi'nin Türkiye topraklarında söylemi ve eylemiyle Türk egemenliğini hiçe sayması, siyasi iradenin de buna boyun eğmesi, Türk tarihine kara bir sayfa olarak geçmiştir.
Bu da protokol
19 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 19 Ocak 2026 09:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milli Savunma Bakanı'nın, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack başkanlığındaki heyetle görüşmesindeki oturma düzenini gösteren fotoğraf, "Eski bakanlar döneminde de aynı düzen vardı " denilerek savunuluyor ve eleştirenlerden özür bekleniyor.
Özür dilemek sorun değil ama burada konu, Tom Barrack'ın başköşede oturtulması değil sadece... Tom Barrack, yakın zamanda, “Osmanlı millet sitemine dönülmeli, 1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Yeni bir bölgesel düzenlemenin zamanı geldi” gibi laflarla Türkiye'ye yönetim modeli tavsiye eden, Türkiye'nin iç işlerine müdahale eden ve Kurtuluş Savaşı'nı hedef alan bir adam! Bu konuda en küçük bir tavrı olmayanlar şimdi "bu bir hata olabilir ama eskiden beri böyleydi" diyerek savunmaya geçiyor! Ne yani “Bu bir marangoz hatasıdır” mı diyelim?
***
Aslına bakarsanız, bir büyükelçi, milli savunma bakanının muhatabı değildir... Herhangi bir ülkenin büyükelçisinin bir diyeceği varsa randevu alır, gider, Dışişleri Bakanına derdini anlatır. Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile görüşmek, bir büyükelçinin işi değil. Bakan bakanla görüşür, genelkurmay başkanı da genelkurmay başkanıyla... Bütün bu teamüller yıkıldı diye görmezden mi gelelim?
***
Biz protokol tartışması yaparken, Şam ordusu, Fırat'ın batısındaki SDG/YPG'yi doğuya sürdü, Fırat'ın doğusunda da Rakka'ya kadar ilerledi. Trump'a yakınlığıyla bilinen senatör Lindsey Graham, “En rahatsız edici olan, Suriye ordusu ve Türkiye'nin Kürt müttefiklerimize karşı daha da ilerleyebileceğine dair güvenilir bilgi almam. Bu hareketin ABD'den güçlü bir tepki alacağına inanıyorum. Bu yeni Suriye hükümetine bir şans verilmesini desteklesem de IŞİD halifeliğini yok etmede ana güç olan ve yıllar boyunca İsrail ile güçlü bir ittifak içinde bulunan Kürt müttefiklerimize karşı yapılan bu pervasız saldırıyı asla hoş görmeyeceğim veya kabul etmeyeceğim” dedi. Graham, “Suriye hükümetine ve Türkiye'ye söylüyorum: akıllıca seçim yapın" uyarısından sonra da “Suriye hükümeti askeri harekâta girişirse, Sezar Yasası yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koymak ve onları daha da ağırlaştırmak için elimden gelen her şeyi yapacağım” mesajını yayınladı.
***
“ABD Başkanı’nın Suriye Özel Temsilcisi” sıfatını da taşıyan Tom Barrack ise Erbil'de ABD’nin Erbil Başkonsolosu Wendy Green, ABD’nin Suriye’deki kuvvetlerinin komutanı Tuğgeneral Kevin Lambert, Albay Zakaria Kork, Mesut Barzani, Mazlum Abdi ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) Başkanı Muhammed İsmail ile bir araya geldi. Öte yandan "SDG Genel Komutanı" unvanı kullanan terörist Mazlum Abdi, uluslararası arabulucuların çağrıları doğrultusunda iyi niyet göstergesi olarak, güçlerinin Halep’in doğusundaki temas hatlarından çekileceğini ve 10 Mart anlaşması uyarınca Fırat’ın doğusuna yeniden konuşlanacağını açıkladı.
Bu görüşmeler sırasında da fotoğraf çekildi ve Amerikan heyetiyle Barzani başkanlığındaki heyetin karşı karşıya oturduğu görüldü. Tabii Irak'ın kuzeyinde Amerikan üsleri var, oradaki özerk yönetim de Çekiç Güç tarafından desteklenerek kuruldu ve bugünlere kadar geldi. Buna rağmen, Tom Barrack'ı başköşede değil, karşılarına oturttular...
***
Tabii burada asıl konu, SDG/YPG'nin yani PKK'nın da Amerikan koruması altında, Irak'ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi özerk bir devlet kurmasıdır. ABD'nin, Şam ordusunun daha fazla ilerlemesine seyirci kalması, oradaki varlık sebebine aykırıdır. Bir pazarlık yapılarak Suriye içindeki sınırların yeniden çizildiği, petrol bölgelerinin Şam hükümetine bırakıldığı anlaşılıyor. ABD, “bölgedeki kara kuvvetlerimiz” dediği SDG/YPG yapılanmasının korunması görevini de Barzani’ye veriyo
Suriye satrancının sonu nasıl bitecek?
20 Ocak 2026 00:00
Son Güncelleme: 20 Ocak 2026 09:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye’de gerçekte ne olduğunu ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack açıkladı.
Barrack, 16 Ocak’ta “Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki tüm taraflarla yakın temas halinde olup, gerilimi düşürmek, tırmanmayı önlemek ve Suriye hükümeti ile SDF arasında entegrasyon görüşmelerine geri dönmek için gece gündüz çalışmaktadır.” diye bir mesaj yayınladı.
Gerçekten de Barrack, Erbil’de ve Şam’da işi bitirmek için yoğun çaba sarf etti... Tarafları ikna etti...
Barrack, 18 Ocak akşamı da sonucu bildirdi:
“Başkan Şara, Kürtlerin Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu teyit etti ve Amerika Birleşik Devletleri, terörizme karşı süregelen mücadelemizde ilerlerken, IŞİD'le mücadelede tarihi ortağımız olan Suriye'nin Küresel Koalisyon'un en yeni üyesiyle sorunsuz bir şekilde bütünleşmesini dört gözle bekliyor.
Kapsamlı bir entegrasyon anlaşmasının ayrıntılarının kesinleştirilmesine yönelik zorlu çalışma şimdi başlıyor ve Amerika Birleşik Devletleri, IŞİD kalıntılarını yenme ve Başkan Trump'ın cesur Orta Doğu Barış Planını ilerletme konusundaki hayati ulusal güvenlik çıkarlarımızı korurken, bu sürecin her aşamasında kararlılıkla arkasında durmaktadır.
Bu çaba, Kürt ortaklarımızın, tüm Suriye vatandaşlarının uzun vadeli çıkarlarını ve haklarını koruyan birleşik ve kapsayıcı bir Suriye'ye tam olarak entegre olmalarını kolaylaştıracak ve farklı çıkar alanlarını tek bir bütünleşik yolda birleştirerek uzlaşma ve ulusal birlik gibi ortak hedeflere ulaşmalarını sağlayacaktır.”
Barrack, projenin esasının, “Başkan Trump'ın cesur Orta Doğu Barış Planını ilerletmek” olduğunu ifade ediyor. SDG’nin “küresel koalisyonun en yeni üyesi” olarak Suriye ile bütünleşeceğini söylüyor. Bu arada Şara’nın Kürtlerin Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu teyit ve ilan etmesine vurgu yapıyor. Projenin “uzun vadeli” düşünülmesini istiyor...
Türkiye’de konu ile ilk siyasi değerlendirmeyi Devlet Bahçeli yaptı. Bahçeli, Şara’nın Kürt dili ve kültürüne ilişkin yaptığı açıklama ve imzaladığı 13 sayılı kararnameyi çok olumlu bulduğunu belirterek, “Yeni ve kapsayıcı bir Suriye anayasasının yapılması, bu kapsamda tüm etnik ve dini kesimleri kapsayan, kucaklayıcı, eşitlikçi, demokratik ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir anayasal düzenin kurulması, Kürtçenin seçmeli ders olarak eğitim sistemine dâhil edilmesi gibi Türkmenler başta olmak üzere tüm asli unsurların kültürel haklarının dikkate ve gündeme alınması, ‘Suriye vatandaşlığı’ kavramının güçlendirilmesi, etnik ve dini aidiyetler yerine vatandaşlık bağının temel ortak payda hâline getirilmesi, tek resmî dil ilkesinin korunması, toplumsal uzlaşma ve milli birliğin güçlendirilmesini mümkün kılacak adımlar atılması, Başkanlık sistemi temelinde yönetimde istikrarın sağlanması” gibi bir yol haritası da sundu.
Eski milletvekili Emin Şirin ise “İnsan bazen bir metni bir Orta Doğu ülkesinden söküp kendi ülkesine yapıştırınca ne kadar benzerlik görüyor... Büyük Orta Doğu projesi böyle bir şey... Şimdi, Bahçeli’nin ‘Suriye yol haritası’nı, Suriye yerine Türkiye, SDG yerine PKK koyarak okuyalım” dedi ve metni yeniden yazdı... (X’te tam metnini okuyabilirsiniz...)
Bu konuda Türkiye'nin Esad dönemindeki son Şam Büyükelçisi Ömer Önhon, T24’ten Cansu Çamlıbel’e, “Türkiye'deki PKK ile YPG’yi ayırmak, Türkiye'deki süreç ile Suriye’deki süreci ayırmak, Türkiye'deki anayasa hazırlıkları ile oradaki anayasa hazırlıklarını ayırmak, bunların birbiriyle ilgisi yokmuş gibi davranmak bana göre çok gerçekçi değil. Çünkü şu bir gerçek ki bu iki ülkede olan bitenler bir şekilde birbirini etkileyecek. Yani bunlar bana göre bir bütünün parçası...” demişti.
Emin Şirin de bütünü böyle görüyor ki “Suriye yol haritası” ile “Türkiye yol haritası”nın aynı olduğunu çarpıcı bir yöntemle anlatmaya çalışıyor...
Süreci, ABD’nin İran’a müdahale hazırlığı açısından da okumak gerekir. ABD, Türkiye’nin desteğini almadan İran’da istediği sonuca ulaşamayacağını biliyor. Türkiye’nin desteğini almak için de Türk kamuoyunun ikna edilmesi gerekiyor... SDG piyonunun “şimdilik” geri çekilmesinin sebeplerinden biri bu olabilir.
İsrail’in sessiz kalarak Suriye’deki yeni durumu desteklemesi de yeterince uyarıcıdır ama bizdeki propagandaya bakarsanız, Suriye sürecini Tom Barrack değil de sanki Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli yönetiyor zannedersiniz!
Satrançta oyun bitince şah da Abdullah Öcalan veya Mazlum Abdi gibi piyonlar da aynı kutuya konulur...
Asıl bu siyaset, çuvalı patlatmaz mı?
21 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 21 Ocak 2026 10:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milli Düşünce Merkezi Başkanı Hakan Paksoy, "MGK bildirisindeki Millî Güvenlik tehdidi” başlıklı son yazısında önemli uyarılarda bulundu.
Önce bir özet vereyim... Bilindiği gibi eski milletvekili Emin Şirin, Devlet Bahçeli'nin 18 Ocak açıklamasının “Suriye” kelimesi yerine “Türkiye” konularak da okunması gerektiğine dikkat çekmişti.
Bahçeli 20 Ocak konuşmasında da Suriye ile ilgili görüşlerini aynen tekrarladı ve “Tüm etnik ve dini unsurları Suriye’nin ortak geleceğinde buluşturan ‘Suriye vatandaşlığında’ bütünleştiren Anayasa yapılmasını önermiştik. “diyerek Ahmet El Şara’nın yayınladığı kararnameyi “Anayasal beyanname” olarak nitelendirdi ve kendi önerilerine uygun olduğunu açıkladı.
***
Bahçeli, son konuşmasında “Suriye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü esasına dayalı üniter bir yapının tesis edilmesi, federasyon, konfederasyon, özerklik gibi eski çatışma hatlarını ve terörist faaliyetleri yeniden canlandırabilecek tartışmalar gündeme getirilmemelidir.” demekle birlikte “En önemli ortak paydanın “Suriye Vatandaşlığı” olacağı hususunda tüm sosyal kesimlere güvence verilmelidir.” ifadesini kullandı.
Gerçi, bu konuşmaya da aynı yöntem uygulandığı zaman "En büyük ortak paydanın Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı olacağı hususunda tüm kesimlere güvence verilmelidir" diye bir görüş ortaya çıkar.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da son konuşmasında, “Unutmayın, Suriye Suriyelilerindir. Arap, Türkmen, Kürt, Nusayri, Sünni, Dürzi demeden herkesindir” dedi.
Bu konuşmayı, Türkiye'ye uyarlarsak ne olur. "Türkiye Türklerindir"in yerini “Türkiye Türkiyelilerindir" alır ve devamı gelir...
Oysa Türkiye Cumhuriyeti, "Türk milleti" esasına göre kurulmuştur...
***
İşte tam da bu konuda Hakan Paksoy, 22 Ocak'ta toplanan Milli Güvenlik Kurulu'nun yayınladığı bildirideki dördüncü maddeye dikkat çekti.
MGK bildirisindeki dördüncü maddede, “Suriye’deki yeni yönetimin; devletin egemenliğinin, üniter yapısının, toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin sağlanması ile ülkedeki tüm etnik, dinî ve mezhebî grupların temel hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması hususundaki iradesine, Suriye’nin yeniden inşasına, Suriye halkının huzur ve refaha kavuşmasına tam destek verileceği bir kez daha teyit edilmiştir." deniliyor.
Paksoy, birkaç kelime değişikliğiyle metnin, “Türkiye Cumhuriyeti’nin; devletin egemenliğinin, üniter yapısının, toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin sağlanması ile ülkedeki tüm etnik, dinî ve mezhebî grupların temel hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması hususundaki iradesine, Türk milleti kimliğinin yeniden inşasına, Türkiye halkının huzur ve refaha kavuşmasına…” diye de okunabileceğini belirtti ve " 'Suriye için doğruysa siz niçin uygulamıyorsunuz?' demezler mi?" diye sordu.
***
Paksoy, Suriye için tavsiye edilen siyasetin Türkiye’ye uygulanmasının egemenlik paylaşımı demek olduğu uyarısı yaptı ve şöyle yazdı:
"Sınırlı bir zamanda emanetçi olan iktidarlar egemenliği paylaşamaz. Çünkü sahibi Türk milletidir. Ancak ‘yeni paradigmanın’, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu halkları’ tezi üzerine inşa edildiği anlaşılmaktadır. Bölücübaşının, gerekli katkıyı sunacağı ‘yeni paradigma’ da bu galiba?
Millî varlığımıza yönelen tehditleri ve millî siyaseti tespitle görevli MGK’nın kararındaki bu cümleler, aynı zamanda, millî egemenliğimizi tehdit etmektedir. MGK’nın yapısını da güçlerin ve kararın tek kişide birleştiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içinde değerlendirmek gerekir.
Devletimiz bireylerin eşitliği üzerine kurulmuştur. ‘Etnik, dinî ve mezhebî grupların temel hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması’ cümlesi ve ‘Türk, Kürt, Arap… Sünni, Alevi’ yaklaşımı bu eşitliği bozar. Grupların eşitliğini getirmektedir. Patlamak üzere olan ve patladığı takdirde düğmeye basanları da etkisi altına alabilecek nükleer bombalar gibidirler. Egemenlikle oynanmamalıdır, çok tehlikelidir."
***
Bu arada, Bahçeli'nin "SDG'nin, İmralı'nın 27 Şubat çağrısına muhalif hareket ettiği açıktır. Kürt kardeşlerimiz başka, SDG YPG başkadır." sözlerini de Türkiye'ye uyarlarsak, "Kürt kardeşlerimiz başka, PKK başka" demek gerekmez mi?
Bahçeli, sözün başında Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin çuval taşıyan hamallarla ilgili sözlerini naklederek, “Çuvalı patlatmamak esastır. Çuvalı patlatmaya, çuvalın patlamasına ne niyetimiz ne de böylesi bir düşüncemiz vardır” diyerek kaygıları gidermeye çalıştı ama Suriye için tavsiye edilen görüşler, Türkiye’de de uygulanırsa, asıl bu siyaset, vatanı patlatmaz mı?
Zil takıp oynayanlara
22 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 22 Ocak 2026 09:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD’nin SDG dediği Suriye PKK’sını ortada bırakarak, Şam yönetimini yeni ortak ilan etmesi üzerine, kimileri, “Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden yorum yapanların bütün teorileri çöp oldu” diyor! Oysa yeni Suriye modelinin ayrıntılarını açıklayan ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, açıkça, “Amerika Birleşik Devletleri, IŞİD kalıntılarını yenme ve Başkan Trump'ın cesur Orta Doğu Barış Planını ilerletme konusundaki hayati ulusal güvenlik çıkarlarımızı korurken, bu sürecin her aşamasında kararlılıkla arkasında durmaktadır.” dedi.
Barrack son açıklamasında da “SDG'nin sahada birincil IŞİD karşıtı güç olma amacı büyük ölçüde ortadan kalktı, çünkü Şam artık IŞİD gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.” bilgisini verdi.
Yani Suriye’de artık Amerikan emir ve talimatlarını bundan sonra doğrudan Şam hükümeti yerine getirecek. Bu arada Şam hükümetinin, İsrail’in Şam’a 20 kilometre kadar yaklaşarak işgal ettiği Suriye topraklarını kurtarmak gibi bir derdi olmadığı anlaşılıyor.
***
Bazıları da “Hani PYD/YPG’ye 30-40 bin TIR silah verilmişti, hani 100 bin kişilik orduları vardı?” diye soruyor...
ABD’nin Suriye’nin kuzeyine 30-40 bin TIR silah gönderildiğini ilk söyleyen kişi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dır! Burada Amerikan eğitimi verilen SDG ordusunun 60 -100 bin arasında mevcudu olduğuna dair bilgiler de bütün dünya basınında yer alıyordu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da “PKK'nın Türkiye'den, Irak'tan, İran'dan gelmiş 2 bine yakın kadrosu şu anda SDG yönetiminin tepesinde oturuyor. Herkes zannediyor ki Mazlum var, Mazlum Suriyeli, Mazlum orayı temsil ediyor. Bu bir yalan. Mazlum ile siz bugün konuşun, Ahmet Şara ile konuştuğu zaman Mazlum gelip iki kişiye hesap vermek zorunda. PKK'nın askeri kanadı Suriye Komiseri Fehman Hüseyin, sivil kanat Suriye Komiseri Sabri Ok. Bunlara hesap vermek zorunda...” demişti.
Nitekim Tom Barrack’ın da Mazlum Abdi’yi “Kandil’den emir alıyorsun” diye azarladığı konuşuluyor.
***
Peki ne oldu da SDG denilen güçler, silah depolarını ve yıllarca Türkiye’ye karşı kazdıkları tünelleri bırakıp çekildi?
Çünkü ABD, “bölgedeki kara kuvvetlerini” değiştirdi. İdlib’de Türkiye’nin korumasında sakladığı Colani adlı yetiştirmesini Suriye’nin başına getirdikten sonra, ABD’nin SDG’ye ihtiyacı kalmadı. SDG’ye kattıkları Arap aşiretlerini çekince, geride sadece PKK kaldı. Onların da düz arazide, ABD desteği olmadan direnecek güçleri yok...
Unutmayın ki bir Irak ordusu da vardı ama Amerikan işgali sırasında hiç görünmedi... IŞİD, Musul’a iki üç bin hafif silahlı adamla girdiğinde de Musul valisi ve şehirdeki Irak ordusu, tankları ve zırhlı araçları bırakarak kaçtı. IŞİD, Türkiye’nin Musul başkonsolosluğunu da göz göre göre işgal etti. Oysa bu işgali önlemek için bir helikopter göndermek yeterdi ama başkonsolosluğa “işgale direnmeyin” diye emir gönderildi Sonra da rehin alınan personeli kurtarmak için IŞİD’e bavullarla para ödendi...
Çünkü oyun böyle kurulmuştu. Batılı istihbarat servislerinin yönlendirmesiyle bütün dünyadan militanlar, Türkiye ve Ürdün üzerinden Irak ve Suriye’ye gönderilmişti. Trump da o zamanlar başkan adayı olarak, “IŞİD’i Obama ve Hillary Clinton kurdu” demişti. IŞİD, o zaman da ABD için bahaneydi, şimdi de öyle...
***
ABD’nin Suriye operasyonu, yeni bir aşamaya dönüşürken, sonuç olarak Türkiye’nin eline ne geçti? Milyonlarca Suriyeli ile Türkiye’nin nüfus yapısı, kısmen değiştirildi. Öyle ki Türkiye’nin bir Türk-Arap-Kürt devleti olduğu en yüksek düzeyde ifade edilmeye başlandı.
Yakında Türkiye’nin operasyon yaptığı Suriye topraklarından da çekilmesi istenecektir. İçerde ise daha şimdiden, bayrak indirmek gibi eylemlerle, halkın birbirine düşman edilmesi planlanıyor...
SDG’nin potansiyel bir tehdit olmaktan çıkması Türkiye için iyidir ama onun yerini alan Şam yönetiminin, ayağına yer ettikten sonra ABD desteğiyle neler yapabileceğini de düşünmek, ayrıca bütün bu gelişmelerin ABD’nin İran operasyonuyla da ilgili olduğunu unutmamak gerekir. ABD’nin İran operasyonunda Türkiye ve Suriye’ye ihtiyacı var!
ABD, Suriye için geliştirdiği modeli, Türkiye’ye de dayatıyor, üstelik iktidar da ana muhalefet de bu modeli savunuyor!
Yani BOP, bütün hızıyla devam ediyor ama Türkiye’de bazıları neredeyse zil takıp oynayacak!
Buz parçası, kaya parçası ve Nutuk
23 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 23 Ocak 2026 09:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD, Venezuela petrollerine el koyarken, bir taraftan Grönland’ı ele geçirmeye çalışıyor, diğer taraftan İran’a müdahale hazırlıklarına devam ediyor. ABD’nin son Suriye operasyonu da bu büyük saldırının ön hazırlığı sayılabilir...
Trump, Davos’ta yaptığı konuşmada Grönland’dan “bir buz parçası” olarak söz etti:
“Dünyayı korumak için bir buz parçasını istiyoruz ve bize bunu vermiyorlar. Verirseniz çok müteşekkir oluruz, vermezseniz de biz bunu unutmayız. Bunu askeri güç kullanarak yapmayacağız.
Grönland’ın büyük kısmı buz, küçük bir ülke. Ancak oranın güvenliğini sağlamamız çok önemli. Danimarka hiçbir şey harcamadı Grönland için. NATO, ABD’ye hiç adil davranmadı. Biz onların ihtiyaçlarıyla yıllardır ilgilendik. Bir 3. Dünya Savaşı olmayacak. Kamala ya da Joe başkan olsaydı, 3. Dünya Savaşı olurdu.”
***
Trump’ın Grönland’dan “buz parçası” diye bahsetmesi, bana Türk mitolojisindeki göç destanını hatırlattı:
"Uygurların vatanında Hulin isimli bir dağ vardı. Hulin Dağından Tula ve Selenge isimli iki ırmak akardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökyüzünden ilâhi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izledi. Daha sonra ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin, halk mutlu oldu.
Aradan uzun zaman geçti. Yulug Tigin isimli bir prens hakan oldu. Yulug Tigin, Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigin’i bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı Dağı'nın eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istedi. Gali Tigin, kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar."
***
Kıssadan hisse; vatan ister kaya parçası olsun, ister buz parçası... Vatanın bir karış toprağını korumazsanız, kutlu dağın Çinliler tarafından parçalanıp götürülmesinden sonra yaşandığı gibi darmadağın olursunuz...
Bu sebeple, yediden yetmişe bütün halkın, Türk vatanına sahip çıkması gerekir. Vatana sahip çıkmak, öncelikle milli bilinç ve irade ister. Gençlik, o bilinç ve iradeye sahip olarak yetiştirilmezse, savrulur gider...
Türk gençliğinin milli bilinç ve iradeye sahip olması için Bilge Kağan’dan Atatürk’e uzanan tarihi mesajı içselleştirmesi gerekir.
İşte bu sebeple, Güneşyolu Yayınları, Atatürk'ün Nutuk eserini belgesel çizgi roman olarak hazırladı. Başka örnekler de var ama Suat Turgut'un yayına hazırladığı Fatih Okta ve Yılmaz Dağlı'nın çizdiği eserin zamanlaması önemli. Yayıncı Suat Turgut, bu zamanlamanın sebebini şöyle anlatıyor:
"Kendimize gelme zamanı çoktan geldi, hatta geçiyor! Dünya bir karmaşanın içinde... Ülkemiz kuşatılmış durumda. Yarınlarımız olan gençlerimizin büyük çoğunluğunda ait olma, sahiplenme duygusu zayıfladı. Gençlerimiz hayallerini kaybetti. Gençlik, sosyal medya, bahis ve uyuşturucu gibi araçlarla hipnoz altında... Gösterişli yaşam hayaliyle kimliksizleşme, ahlaki çözülme, köklerinden koparılmayla karşı karşıya…
Çocuklarımızın ve gençlerimizin çok büyük bir bölümü başka bir ülkede yaşama hayali kuruyor. Unutmayalım: Davranışların kaynağı değerlerdir! Gençliğe sahip çıkalım. Onlara bu karanlıktan çıkışın anahtarını verelim. O anahtar aslında elimizde. Nutuk, bu vatanın nasıl kurtarıldığını anlatır. Ders alınmazsa aynı acıların yeniden yaşanacağını hatırlatır. Öngörüyü, sorumluluğu, aklı ve tedbiri birer karakter özelliği hâline getirir.
Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, kahramanların kanıyla kazanılan bu vatanın geleceğini gençliğe emanet etmiştir. Nutuk, geçmişten bugüne yazılmış bir mektuptur!
Tıpkı Bilge Kağan’ın Türk milletine taşlara kazıdığı uyarılar gibi…
Nutuk, Bugünün sahiplerine ve yarınlarımız olan gençliğimize ‘Ben ne yapabilirim?’ sorusunun yanıtını veriyor!
Nutuk kitabını neden çizgi roman olarak yaptık? Çünkü bildiğini, duyduğunu unutabilirsin ama gördüğünü asla!
Bu nedenle Nutuk’u, 7’den 77’ye herkesin kolay okuyabileceği ve unutmayacağı bir çizgi roman hâline getirdik."
(İsteme adresleri: 0544 629 19 23, www.gunesyoluyayinlari.com
Sonunda mat olmak da var
24 Ocak 2026 00:01
Son Güncelleme: 24 Ocak 2026 09:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Sözcü TV’de İpek Özbey’in sorularını cevaplandırırken, “Suriye’de kazanan İsrail’dir” dedi ve Trump’ın “Geçenlerde Erdoğan’a dedim ki; ‘Tebrikler. 2000 yıldır kimsenin başaramadığını yaptın, Suriye’yi aldın’ dedim.” sözlerini hatırlatarak, “2000 yıldır Suriye, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin elinde idi. Son olarak Suriye devleti kuruldu. İsrail, Suriye’yi kendi toprağı olarak görüyor. Trump’a göre, 2000 yıl sonra, Erdoğan Suriye’yi kimden aldı, kime verdi?” diye sordu.
İyi Parti grup başkanvekili Uğur Poyraz da yine Sözcü TV’de, Damla Doğan Tuncel’in sorularını cevaplandırırken, “Suriye’de İsrail kazandı. Bir tarafta terör örgütü HTŞ, diğer tarafta terör örgütü SDG/YPG var. Colani veya Şara, başına 10 milyon dolar ödül konulmuş bir teröristti, devlet başkanı yaptılar, Mazlum Abdi de Türkiye’nin resmi verilerine göre teröristtir. Şimdi bu iki teröristi Suriye’ye hâkim kılan anlaşmayı bize Türkiye’nin zaferi diye anlatmaya çalışanlar var. Bu, şizofrenik bir durumdur.” dedi.
***
Esasen, İdlib kuvözünde beslenen HTŞ, Şam’ı ele geçirdiği zaman, benim yorumum “Şimdi bütün Suriye, İsrail’e koridor oldu” şeklinde olmuştu.
Reuters ise Şam yönetiminin son operasyonları hakkında, “SDG’nin elinde bulunan bölgelere yönelik operasyon fikri Şam, Paris ve Irak’ta yapılan bir dizi toplantıda şekillendi.” analizi yaptı.
İsrail ile Suriye yetkilileri, Paris’te ABD’nin gözetiminde bir araya gelip istihbarat paylaşımı anlaşması yaptığında, toplantıya, Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff, damadı Jared Kushner ile Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack da katılmıştı.
ABD yönetimi, anlaşma kapsamında, İsrail ve Suriye sınır hattında, askerden arındırılmış ortak bir ekonomik bölge kurulmasını içeren “yeni bir güvenlik anlaşması” önerisi de sunmuştu. Geçen yıl, “İsrail'e Suriye'nin Golan Tepelerini veren benim...” diyen de Trump idi.
Şara, Golan tepeleri dahil İsrail’in işgal ettiği Suriye toprakları için en küçük bir tepki bile göstermiyor!
Eski AKP milletvekili Mehmet Metiner de "ABD açıkladı: Paris’te Şam yönetimi ile İsrail anlaştı. İsrail’in Suriye’deki planı ABD himayesinde tıkır tıkır işliyor. İsrail adım adım hedefine ulaşıyor. Daha önce yazmıştım: Suriye sahasında oyun büyük. Oyun kurucu aktör ABD ve İsrail. İlginç değil mi SDG İsrail’in örgütü ama İsrail SDG’yi tasfiye etmek isteyen Şam ile anlaşma yapıyor. " diye mesaj yayınlamıştı.
Ve operasyon başladıktan sonra ABD’nin artık Şara yönetimi ile yürüyeceğini açıklayan da Barrack oldu.
***
Paris’teki toplantıyla ilgili verileri bu sütunda yayınlamış ve “Bazıları, Suriye’nin başına geçen Ahmet Şara’yı Türk istihbaratının adamı gibi göstermeye çalışıyor ama onun, kimin adamı olduğu net bir şekilde belli.” demiştim.
Ümit Özdağ’ın “SDG dedikleri yapı, iki bölgede muhafaza ediliyor ve Suriye yönetimine de ortak ediliyor” uyarısına da dikkat çekmek isterim.
Yine 14 Ocak’ta “Peki, Fırat’ın doğusundaki PKK yapılanması, Türkiye’nin güvenliğini yeteri kadar tehdit etmiyor mu? Bu yapılanma, Şam ordusuna ne şekilde dahil olursa olsun, yeni Suriye, sonuçta iki terör örgütünün devleti olmayacak mı? İki terör örgütünden bir devlet çıkarmaya çalışmak Türkiye’nin dış politikası mıdır?” diye sormuştum.
“SDG’nin potansiyel bir tehdit olmaktan çıkması Türkiye için iyidir ama onun yerini alan Şam yönetiminin, ayağına yer ettikten sonra ABD desteğiyle neler yapabileceğini de düşünmek, ayrıca bütün bu gelişmelerin ABD’nin İran operasyonuyla da ilgili olduğunu unutmamak gerekir. ABD’nin İran operasyonunda Türkiye ve Suriye’ye ihtiyacı var!” uyarımı da hatırlatmam gerekiyor...
ABD, Suriye’deki çıkarlarını geçici bir düzene bağladıktan sonra İran’a müdahale için hazırlıklarını tamamlamak üzere... Satrançta, ilk hamlelere aldanmamak gerekir; sonunda mat olmak da var!
.
|
| Bugün 101 ziyaretçi (133 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|