 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Ortadoğu'da savaş rüzgârları
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Ariel Şaron'un büyük farkla seçimi kazanması üzerine Ortadoğu'da adeta savaş bulutları toplanmış ve savaş rüzgarları esmeye başlamıştır. Zaten sertlik yanlısı olduğu bilinen ve Şaron eşittir savaş olarak tanınan, Lübnan kasabı, katil, buldozer gibi adları ile meşhur olan Şaron'un gelişi, Arap ülkelerinde endişe meydana getirmiştir. Filistinliler intifadaya devam çağrısı yaparken, Suriye ve Lübnan orduları muhtemelen bir savaşa hazırlık yapmakta; Irak ise gönüllülerden bir tugay kurmuş ve bu tugaya "Kudüs El Kudüs Eşşerif Ordusu" ismini vermiştir. Filistin-İsrail arasındaki savaşın Suriye, Lübnan ve Irak'a sıçramasından endişe edilmektedir. Şaron'un seçilmesi İsrailli gençler ve sertlik yanlısı İsrailliler arasında bayram havası yaşanmasına sebep olmuştur. 1982 yılında Şaron bir tankın üzerinde olduğu halde, İsrail ordusu Lübnan'a girdi ve önemli kısmını işgal ederek 30 bin sivilin ölümüne sebep oldu. Sabra ve Şatilla kamplarında silahsız sivillerin katledilmesi dünya kamuoyunda tepkilere sebep oldu. Ve bunun sonucunda İsrail Askeri Mahkemesi Şaron'u suçlu bulunca Şaron, Savunma Bakanlığı'ndan istifa etti (ettirildi). Şu anda elektriksiz ve susuz bu kamplarda yaşayan Filistinli İbrahim: "Herkes gelebilirdi ama o değil. O kana susamış bir katildir. İşgalin liderliğini yaptı. Evimi yaktı. 3 çocuğumu ve hamile eşimi öldürdü." Şu anda 4 milyona yakın (3 milyon 700 bin) Filistinli, Filistin dışında yaşamak zorunda bırakılmıştır. Şaron kazandı fakat dünya kamuoyundaki menfi imajını silmek için Barak'a ortaklık teklif etmektedir. Barış zor zamana, şartlara, ince dengelere bağlıdır. Bunun için sabır ister. Savaş ise kolay yoldur. İsrail Şaron'u seçerek savaşı tercih etti. İsrailliler güvenlik endişesiyle Şaron'u seçti. ABD ve Batı'nın Şaron'u desteklemesi zor olacaktır. Şaron tipik bir fundamentalisttir. Aşırı sağcı ve aşırı siyonist bir politikacıdır. Avusturya'da aşırı milliyetçi Haider iktidar olunca, AB, Avusturya ile münasebetlerini askıya aldı. İslâm ülkelerinde milli ve manevi değerlere saygılı partilerin oy nisbeti % 20'yi aşınca onu iktidardan indirmek için her türlü tedbiri almak ABD ve AB'nin değişmeyen siyasetidir. ABD ve AB'nin müştereken aldığı protokole göre ise Avrupa'da Müslümanların sayısı % 10'u aşarsa soykırım dahil her çareye başvurulur. Bosna ve Kosova'da soykırım bu maksatla yapıldı. Ama İsrail'de aşırı milliyetçi ve aşırı siyonist Şaron'un Likud partisi % 62.5 oy alınca "tedbir" yerine "tebrik" almıştır. Ortadoğu'da barış, Şaron ile hayalden öteye geçemez. İNŞALLAH yanılan ben olurum. ABD, Beyaz Saray, Bush ve Pentagon, Şaron'un yanında yer alacaktır. 1993 Oslo Antlaşması ile "Toprağa Karşı Barış" planı ikinci intifada ile sona ermiştir. Şaron, Kuzey Irak yani Türkiye sınırına kadar savaş yoluyla İsrail'in genişlemesinin düğmesine basılmıştır. Şaron ABD ve AB desteğiyle Ortadoğu'yu ısındıracaktır. Ama bu sefer çıkan ateş İsrail'i yakacaktır. 16 Eylül 1982'de başlayıp 36 saat süren Sabra ve Şatilla katliamını Araplar unutmuş değildir. Mayıs 2001'de Manavgat Çayı suyunun İsrail'e satışını konu alan (nihai protokol) imzalanırsa Türkiye, Arap Dünyası nazarında büyük itibar kaybına uğrar. Şaron'un siyasi danışmanı Zalman Şoval, Barak ile Arafat arasındaki Taba'da yapılan görüşmelerin, bundan sonraki barış görüşmeleri için temel olmayacağını söyledi. Yalnız anlaşmaları tanıdığını 1993 Oslo, 1998 Wye plantation ve 1999 Şarm el- Şeyh anlaşmalarının yürürlükte olduğunu bildirdi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 242 ve 338 sayılı kararları, İsrail'in 1967'de işgal ettiği yerlerden barış karşılığı çekilmesini ön görmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün yaptığı açıklama, Bill Clinton tarafından sunulan Ortadoğu Barış Plânı ABD'nin teklifleri değildir şeklindedir. ABD'nin yeni planı belirsizdir. İsrail'de 2 görüş vardır. Bunlar; "Şaron İsrail'in kendi güvenini kazanmasını sağlayacak adam" diğerine göre de: "Yahudilerle Arapları yeniden bir ateşin ortasına atarak kutuplaşmayı sağlayacak adamdır." Bakalım önümüzdeki günler neyi gösterecek?
17.02.2001
.
ABD'nin Bağdat'a saldırısı
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
ABD ve çömezi İngiltere'nin savaş uçaklarıyla Bağdat'a bombardımanı dünya kamuoyunda sert tepkilere sebep olmuştur. 1998 sonundan bu yana yapılan, bombardımanın haklı ve makul hiçbir gerekçesi yoktur. Hatta bir nevi korsanca bir saldırıdır. Bu bombardıman askeri olmaktan ziyade siyasidir. Saldırı yani bombardıman ile Bağdat'ın şahsında başta Ankara, Moskova, Paris, Kahire, Şam ve daha nice başkentlerin posta kutusuna mesajlar verilmiştir. Türkiye'ye verilen ise Arafat ile görüşme ve Filistinlilere ilgi gösterme şeklindedir. ABD, bu gayrihukuki davranışına devam ederse giderek yalnızlaşır ve sonuçta kaybeden ABD olur. İkinci Bush iktidarı Saddam'a karşı intikam savaşı yapmaktadır. Şu anki kadro 1990-1991 Körfez Savaşındaki kadrodur. Sadece görevler değişmiştir. Körfez Savaşında Genelkurmay Başkanı olan Colin Powel şimdi Dışişleri Bakanıdır. ABD tedirgindir. NATO üyesi ve İncirlik Hava Üssünün sahibi 10 yıl sonra Bağdat'a büyükelçi tayin etmiştir. Rusya ve Fransa, Irak'a uygulanan ambargoyu delik deşik ederek "Kalbura" çevirmiştir. TBMM üyesi 12 milletvekili (her parti mensubu) Bağdat'ı ziyaret etmiştir. Geçmişte Irak'ın uzun yıllar savaştığı İran'ın Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, Bağdat'ı ziyaret etmiştir. 1990-1991 yılında Irak'a karşı savaşta ABD'nin yanında yer alan Arap ülkeleri, Irak'ı yavaş yavaş içlerine sindirmeye başladılar. Arap Dünyasının lideri Mısır ile Irak arasında "serbest ticaret anlaşması" imzalanmıştır. Bazı ülkeler Clinton'ın son devresinde ABD dış politikasının izolasyonist bir istikamete gittiği kanaatine vardı. Ariel Şaron'un seçilmesiyle ABD'nin bir nevi uydusu olan bazı Arap ülkeleri kendilerini eli kolu serbest zannına kapıldılar. Türkiye'ye tehdit IMF'dir. Çünkü IMF Beyaz Saray'ın emrindedir. ABD, bu bombardıman ile Arap ülkelerine 1990-1991 Körfez Savaşındaki koalisyon ve ittifak devam etmelidir şeklinde kulaklarını çekmiştir. Sıradan ve saftan ayrılan yeniden sıraya girsin mesajı verilmiştir. Araplara gerilimi yani "ikinci intifada"yı değil "Barış Süreci"ni desteklemesini ihtar etmiştir. ABD, Madrid 1991 Arap- İsrail görüşmesinden bu yana Barış sürecinin mimarı ve takipçisidir. Türkiye ne zaman Filistinlilere ilgi gösterse yani Arafat Ankara'ya gelse; akabinde sözde Ermeni soykırım tasarısı ABD Senatosu ya da Temsilciler Meclisinde gündeme gelir. Önümüzdeki aylarda aynı senaryo sahnelenirse şaşırmayalım. Filistinlilere karşı İsrail bir nevi katliam yapmaktadır. Bağdat'ın bombalanmasıyla bir nevi bu katliam unutturulmak istenmiştir. ABD'nin yeni başkanı George W. Bush'un, Bülent Ecevit'e yolladığı mesajda "gelecekte iki ülke arasında doğacak ihtilâfların müttefiklik bağı içinde ele alınması gerektiği" ifadesi düşündürücüdür. Irak'a uygulanan ambargo Irak'tan çok Türkiye'ye zarar vermiştir. Türkiye'nin zararı 100 milyar doları aşmıştır. Son bombardıman ile ABD Saddam'ın iktidarını güçlendirmiştir. Saddam'ı Irak Devlet Başkanlığı Sarayında kansız bir darbe ile Irak Devlet Başkan Yardımcılığına getiren CIA olduğu Mısır'da Arapça basılmış olan Irak'ın eski savunma bakanı ve Genelkurmay Başkanı General Tekriti'nin hatıratında yazılıdır. Bu bombardıman büyük bir çatışmanın başlangıcı değildir. Irak'ın ihlâllerine cevap ise inandırıcı değildir. Saddam ABD'nin emrindeki BM kararlarını yılllardır zaten ihlâl ediyordu. Rutin bir harekât sözü de inandırıcı değildir. 2.5 saat süren bombardımana 24 ABD ve İngiliz uçağı Basra Körfezinden katıldı. Babasının yolunda yürüyen Bush devri ile örtülü Soğuk Savaşın düğmesine basılmıştır. Bush'un Ulusal Füze Savunma Projesi (NMD) (Uzay Savaşı)nı gerçekleştirmek ve Rusya'nın son günlerde nükleer füzeli büyük tatbikatı ile yeniden bir Soğuk Savaş başlamıştır. Bu saldırı ile ABD BM'yi karşısına almıştır. Bomba Bağdat'a ama mesaj bazı ülkeleredir. Bizim görüşümüze göre Bush, Bağdat'ın şahsında bu bölgede ve Ortadoğu'da ABD politikasına karşı çıkan merkezlere Ankara, Moskova, Paris, Kahire ve bazılarına ihtar atışı yapmıştır. Lider ve dünyanın jandarması benim mesajını vermiştir. ........ Not: Değerli arkadaşımız Necati Yazıcı'yı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Yakınlarına başsağlığı dilerken, kendisine Allahü teâlâ'dan rahmet ve Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizden şefaat için duacıyım.
20.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır!..
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türk milleti, münhasıran Türk gençliği ve gelecek nesillerle beraber; yaşayanların sağlığı ile ilgili her mesele "dış politika" ile ilgilidir. Ben bu yazım ile asla "Tekel"i savunmuyorum. Ülkenin hayati meselesini savunmaya çalışıyorum. Neticede IMF'nin istediği olacaktır. Şurası gerçek ki, Tekel, Türk Hava Yolları, Telekom, bor madeni gibi varlıkların özelleştirilmesi tarihi hatanın ötesinde ülkenin felâketine sebep olacak gaflet ve yanlışlıklardır. IMF'nin Türkiye'nin hayrına çalıştığını sananlar gaflet içerisindedirler. IMF, küreselleşme, Batı emperyalizminin tuzak oltalarıdır. Elbette ülkeye yük olan ve zararda olan kamu iktisadi kuruluşlarının özelleştirilmesi ülkenin yararınadır. Ama bazı kuruluşlar vardır ki varsayalım zarar da etse ülkenin güvenliği bakımından özelleştirilemez. Kaldı ki özelleştirilme maskesi altında bazılarına peşkeş çekildiği basında zaman zaman yer almıştır. Gerçek değerinin çok altında satılanlar vardır. Sizlere bu meseleyi çeşitli açılardan arz ediyorum: Tekel'den günde 9 trilyonluk kaynak... Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı ve Türk-İş Sendikası Genel Sekreteri Hüseyin Karakoç, Tekel'in devlete günde 9 trilyon lira kaynak aktardığını söyledi. Tekel'in özelleştirilmesinin tartışıldığı panelde konuşan Hüseyin Karakoç, "Tekel, bir dev, öylesine bir dev ki, tek başına 2 katrilyon liraya yakın kamuya kaynak aktarıyor. Günde 9 trilyon lira kasasına giriyor. Böyle muhteşem bir gelir doğrudan devletin elindedir. Bu para makinesinden vazgeçmek için insanın ya deli ya da kör olması gerekir. Devlet bir yandan gelirim yok diye kıvranıyor, borç üstüne borç yapıyor. Sonra da bir günde 9 trilyon lira kazandığı işletmesini elinden çıkarmaya bakıyor" dedi. Özelleştirme adı altında taşeron firmalarla GAP'ın İsrail'in, Akdeniz limanlarını Ermenilerin, Ege limanlarının Yunanistan'ın hakimiyetine geçmesi için yıllardır faaliyet vardır. Türkiye Avrupa Birliği'ne tam üye olmadığı gibi 2010 yılına kadar aday da değildir. Ama Gümrük Birliği Antlaşması bir sömürge anlaşması gibi işlemektedir. Yeşilay'ın ilgili makamlara yolladığı yazıya verilen cevaplardan biri şöyledir: TC DEVLET BAKANLIĞI (Sn. Rüştü Kazım Yücelen) ANKARA Sayı: B.02.0.009/229 22 OCAK 2001 TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ GENEL BAŞKANLIĞI'NA İLGİ: 21.11.2000 tarih ve 2000/4782 sayılı yazınız. İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nda Değişiklik Yapılması Hakkında 11.01.2001 tarih ve 4619 sayılı Kanun, 20.01.2001 tarih ve 24293 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun esas itibariyle, Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında imzalanan 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca ticari nitelikli devlet tekellerinin kaldırılmasına yönelik düzenlemeleri içermekte, alkol ve alkollü içkilerin satışı, ithali, dağıtımı ve fiyatlandırılması da AB mevzuatına uyum çerçevesinde yeni esaslara bağlanmaktadır. Kanun ayrıca, 4250 sayılı yasada çeşitli nedenlerle günümüz koşullarında işlevlerini yitirmiş bulunan bazı maddeleri de yürürlükten kaldırmaktadır. Bilgilerinizi rica ederim. Rüştü Kazım Yücelen Dağıtım Başbakanlığa Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanlığına
22.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır! (2)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Yeşilay Cemiyeti yıllardır çok sayıda rapor ve yazı ile TEKEL'in özelleştirilmesinin ülke menfaatlerine aykırı olduğunu arz etmişse de IMF ve AB'nin baskısı ile TEKEL özelleştirilmek üzeredir. Yeşilay'ın son bülteni şöyledir: TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ GENEL BAŞKANLIĞI İSTANBUL Cağaloğlu, Nuruosmaniye Cad. No:17/1 Tel:(0212) 527 16 83 Faks:(0212) 522 84 63 Tarih: 16 Şubat 2001 Sayı:2001/ 4808 Basın Bülteni SAYIN YETKİLİLERİMİZE VE KAMUOYUNA TEKEL'in özelleştirilmesi konusunda târihi ve önemli bir gerçeği sayın yetkililerimizin ve muhterem kamuoyunun dikkatlerine sunuyoruz: Bilindiği gibi, AB üyesi olan ülkeler, Türkiye'nin AB'ye alınabilmesi için birtakım şartlar ileri sürüyorlar. Bu şartlar arasında milli güvenliğimizi tehdit edenler de bulunuyor. AB'yi, siyâsi ve ekonomik bütünleşme olarak kuran ülkelerin bize niçin düşmanca davrandıklarını anlamak için tarihimizi hatırlamamız gerekir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Sevr Anlaşması ile yurdumuzu işgal ederek, limanlarımıza gemileriyle bol miktarda alkol ve uyuşturucu getirmeye başlayan düşmanlar, topla tüfekle yenemediği milletimizi, uyuşturarak içten çökertmek istemişti. Bu fâciayı gören vatansever aydınlarımız bir araya gelerek, halkımızı ve gençliği uyarmak ve bu yolda mücâdele etmek için 5 Mart 1920 tarihinde "Türkiye Yeşilay Cemiyeti"ni kurmuştu. Yeşilay'ın kuruluş nedeni bugün de aynı şekilde devam etmektedir. Dün savaş yoluyla ülkemizi paylaşmak isteyenlerin emelleri İstiklâl Savaşı ile kursaklarında kalmış, ancak 2000 yılına kadar ülkemizi sarsan anarşi ve terörü aynı maksatla hortlatıp desteklemişlerdi. Bugün ise AB üyeliği fırsat sayılarak, ülkemiz üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için ne mümkünse yapmaktadırlar. Ülkemizin başına sardıkları silahlı terörün etkisiz hâle getirilmeye başlanmasından itibaren uyuşturucu maafyasına da başvurarak, alkol ve uyuşturucu kullanımının korkunç boyutlara çıkartılmasının yanısıra, müstehcen yayınlar ile şiddet ihtivâ eden yayınlardaki patlama bir tesâdüf değildir. Bunun nedeni, etkisiz kılınan terörün yerine başka tehditlerin kullanılarak, Türkiye'ye göz açtırmadan hedeflerine ulaşmak için milletimizin temeli olan aile varlığımızı yıkmak istemeleridir. Türkiye'nin AB'ye uyum sürecinden itibaren 4619 Sayılı Kanun'a dayanılarak Tekel ürünlerinin (sigara ve alkollü içkiler) aynı maksat için kullanılmaya devam edileceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Tekel ürünleriyle diğer mâmuller bir tutulamaz. Çünkü, bunların tüketimi, gerçek bir savaştan daha fazla ölümlere sebep olmaktadır. Yalnız sigara yüzünden her yıl en az 200 bin insanımız ölmektedir. Buna alkol ve uyuşturucu sebebiyle ölenler eklenince bu sayı 350 bini bulmaktadır. Terördeki kaybımız ise toplam 35 bin kişi olmuştur. Hiçbir devlet, halkının maddi ve mânevi tahribatı üzerinden kazanç elde etmek istemez. Bunun için alkol ve sigaranın bağımlılara yetecek kadar üretilmesi gerekir. 12 Şubat 2001 tarihinde basında çıkan haberde: Tek Gıda-İş Sendikası Başkanı Hüseyin Karakoç'un, Tekel'in günde devlete 9 trilyon TL. gelir getirdiğini ifade ettiğini bildirmiştir. Tekel'in özelleştirilmesiyle devlet günde 9 trilyon liralık kaynaktan mahrum kalmış olacaktır. Devletin mali sıkıntı içinde bulunmasına karşılık, söz konusu kaynaktan vazgeçmesinin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Ayrıca alkol ve sigaranın devletin tekelinden (kontrolünden) çıkarılarak özelleştirilmesi felâket, üretim ve ticaretinin yabancı şirketlere verilmesi ise daha büyük bir felâkettir. Çünkü, yabancı kaynaklı alkollü içki ve tütün mamullerinde ayrıca ve özel olarak bağımlılık yapan maddeler (uyuşturucu kökenli) bulunmakta ve bu durum toplumumuzda ve bilhassa gençlerimizde beyaz bağımlılığına geçişi sağlamaktadır. Böylece dış güçler, Türkiye başta olmak üzere, hedef ülkelere savaş ilân etmeden onları içeriden tahrip etmektedirler. Devlet ve millet olarak geleceğimize güvenle bakabilmek için tarihten ders almamız gerekir. Tarihten ders almadığımız ve bizi çifte standartlarla aldatmaya çalışanlara inanmaya devam ettiğimiz takdirde, düşmanlarımız bize hayat hakkı tanımayacak ve en azından bizi zararlı alışkanlıklar bataklığında imhâ edecektir. En içten saygılarımızla... Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Selâhaddin Kaptanağası
23.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır!.. (3)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türkiye Gazetesinin 17.1.2001 tarihli haberi Tekel'in özelleştirilmesinde IMF'nin baskısını ifade etmektedir. IMF'nin rol aldığı her ülke ekonomik felâketi yaşamıştır. Türkiye'yi bugün ekonomik krize sokan IMF kararlarıdır. IMF: Tekel'i özelleştirin Ankara- IMF Türkiye Masası Şefi Carlo Cottarelli başkanlığındaki heyet, Türk ekonomi bürokratları ile görüşmelerine start verdi. Cottarelli'nin, 5. gözden geçirme ziyareti çerçevesinde bürokratlarla ekonomik gelişmeleri değerlendirdiği ve IMF heyetinin Ankara'daki temaslarında ağırlıklı olarak bankacılık ve özelleştirme üzerinde durduğu bildirildi. Edinilen bilgiye göre 12 Ocak Cuma akşamı Ankara'ya gelen Cottarelli ve beraberindeki 10 kişilik heyet, hafta sonu da ekonomi bürokratları ile bir dizi görüşmeler yaptı. IMF heyeti, hafta sonu başlayan görüşmelerinde, TEAŞ ve TEKEL ile ilgili temaslarda bulundu. TEAŞ'ın harcamaları ve yatırımları konusunu ela alan heyetin, bu kurumun yeniden yapılandırılmasına yönelik düzenlemelerin hızlandırılmasını istediği öğrenildi. TEKEL kurumunu da ele alan heyetin, ısrarla, bu kurumun özelleştirme stratejisi üzerinde durduğu belirtiliyor. Heyet, dün Hazine Müsteşarlığı ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'na giderek görüşmelere devam etti. Görüşmeler sonrasında SRF'nin ikinci dilimi olan 1.1 milyar dolar 20 Ocak'ta serbest bırakılacak. Akşam saatlerinde ise Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'a IMF ile yürütülen görüşmeler hakkında bilgi verdi. Demiralp, "IMF'ye verdiğimiz niyet mektubunda taahhütlerimiz var. Görüşmeler devam ediyor" dedi. Hürriyet Gazetesinin 18 Şubat 2001 tarihli sayısının 15. sayfasında Mümtaz Soysal'ın "Açı" sütununda "Sevr'den de beter" yazısının bir bölümü şöyledir: "Öyle bir gidiş var ki, her şeyin hafif, eğlendirici, keyiflendirici olması gereken bir tatil gününde bile insanın aklından çıkmıyor ve ister istemez o gidişten söz etmek gereğini duyuyorsunuz. Gidiş, gerçekten kötü. Özellikle, son "Kasım krizi"nin hemen ardından yaşananlar açısından: Kurtarıcı rezerv kredileri bahane edilerek IMF'ce istenenler ve daha da önemlisi, bu istekler karşısında hükümet ve resmi makamlarca ortaya konan teslimiyetçi tavır, insanlarımızın büyük çoğunluğunu "Acaba bağımsız devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin sonu mu geldi?" diye sorma noktasına getirdi. Şimdiye kadar bu çeşit gözlemlere ve karamsar değerlendirmelere "Sevr sendromu" adı verilir, uluslararası kuruluşların ve Batılı büyük devletlerin Türkiye üzerindeki oyunlarından, bölünme ve içten çökertilme tehlikelerinden söz etmek aşırı vehim, hatta bir çeşit ruh hastalığı sayılarak alaya alınırdı." 4 Kasım 2000 tarihli Gözcü Gazetesinin birinci sayfada manşetten verdiği haber şöyledir:"EN BÜYÜK SOYGUN! Türkiye'de 1985'ten bu yana 162 KİT'i satıp, savdılar. Devletin eline 7 milyar 300 milyar dolar geçti ancak; batık bankalardan hortumlanan para miktarı 11 milyar 500 milyon doları buldu. Uzmanlar, Türkiye'nin, milli gelirine oranla dünyanın en büyük soygununu yaşadığını söylediler ve "Devlet ne kadar güçlüymüş ki, bu kadar büyük soyguna rağmen hâlâ ayakta durmayı başarıyor" dediler. (Vergiler uçup gitti) özelleştirmeden devletin kasasına giren paranın daha fazlasının hazinenin kasasından çıktığını söyleyen ekonomistler, (kasası boşaltılan bankaların zararlarını karşılayan devlet, özelleştirmeden elde ettiği paranın üstüne halktan topladığı vergileri de koyup, bu bankaların zararını kapatıyor) diye konuştular."
27.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır!.. (4)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Cumhuriyet Gazetesi'nin 27 Eylül 2000 tarihli sayısı 13. sayfadaki yazısının bir kısmı şöyledir: "Çiftçi Dostu" Sadullah Usumi TEKEL'in Başına Oynanan Oyunlar "Türkiye'de son yıllarda şeytanın bile aklına gelmeyecek olaylar yaşanıyor. 12 Eylül'den sonra çeşitli devlet kuruluşları; kamuoyuna yalan bilgiler verilerek önce gözden düşürülmek istendi. Sonra da "Özelleştirme" adı altında satıldı. Ama, yerli ve yabancı şirketlerin gözü TEKEL'de idi. Çünkü, TEKEL büyük bir kazanç kapısıydı. Hele, özel sektörün eline geçtikten sonra darphaneye dönebilirdi. Bugüne kadar TEKEL'in parçalanarak satılması için tüm girişimler ya yasa engeline takıldı ya da kamuoyunda oluşan tepkileri aşamadı. Bu arada, 2 yurttaşımızın yerli sigaralardan sağlıklarını kaybettikleri gerekçesi ile TEKEL aleyhine tazminat davası açması, TEKEL'e göz koyanları yeniden harekete geçirdi. Milyonlarca üreticiyi ve tüketiciyi koruyan bu dev devlet kuruluşunu gözden düşürmek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Sigaradan zarar gören yurttaşlarımızın TEKEL aleyhine tazminat davası açmalarını kimse kınayamaz. Eğer, bu insanlarımız gerçekten zarar görmüşlerse onlara yardımcı olmak hepimizin görevidir. Nitekim, biz de "Çiftçi Dostu" köşemizde ülkemizde her yıl sigaradan 100 bin kişinin öldüğü ve 2 milyon kişinin de hastalandığı halde, neden dava açan olmadığını kaç kez sormuştuk... Ama ilk tazminat davalarının TEKEL aleyhine açılacağını aklımızın kenarından bile geçirmemiştik. Çünkü, Amerikan mahkemelerinin insan sağlığına zarar verdiği gerekçesi ile tazminata mahkum ettiği sigaralar ülkemizde 14 yıldan beri resmen, 30 yıldan beri de kaçak olarak satılırken ilk tazminat davaları neden TEKEL sigaraları aleyhine açılır, anlamak mümkün değildir... Haydi öyle denk geldi diyelim... Peki... Neden TEKEL aleyhine olan gelişmeler yeri göğü titretecek kadar büyütülür? Hele, sigara ile savaştığını ilan edenler, neden yabancı sigaraları savunmak ve onları temize çıkarmak için gayret içine girerler? Evren Gazetesinin 13 Şubat 2001 tarihli sayısındaki haber şöyledir: "Uluslararası sigara şirketlerinin, sigara karşıtı yasalar çıkarmamaları için Körfez ülkelerine baskı yaptığı açıklandı. Katar Kamu Sağlığı Bakanı Hacar Ahmed Hacar, söz konusu şirketlerin ayrıca, sigarayı yasaklayan fetva yayınlamamaları için dini liderlere de baskı yaptıklarını anlattı. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Kalp Hastalıkları Komitesi'nin toplantısında açıklama yapan Katarlı bakan Hacar Ahmed Hacar, Körfez ülkelerinin sigara yüzünden her yıl 2.1 milyar dolar kaybettiklerini söyledi. Hacar, gazetelerde sigara reklamını yasaklayan bir yasa çıkarmayı planladıklarını da belirtti. Hedef gelişmekte olan ülkeler Öte yandan Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Özesmi, Kayseri Sağlık Müdürlüğü'nce Şehir Tiyatrosu'nda düzenlenen Sigara Paneli'nde, Amerika'da 1950'den günümüze dek yürütülen sigara karşıtı kampanyalar nedeniyle tüketimin %41'den %25'e düştüğünü söyledi. Özesmi, sigara tekellerinin artık kurbanlarını Türkiye gibi genç nüfusa sahip ve gelişmekte olan ülkelerden seçtiklerine dikkat çekti. Tekel'in satılmasına karşı çıkmalı Türkiye'de hızlı nüfus artışına rağmen kişi başına sigara tüketiminin %13.4 arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Özesmi, "1986'da sigarada tekeli kaldırdı. 1991'de bazı saygın Türk firmalarıyla ortak olan bu şirketler, Türkiye'de üretime başladılar. Yakın zamanda IMF baskısıyla Türk Tekel'i de bunlara satılacaktır. O zaman kontrol tamamen elimizden çıkacak. Herkes buna karşı çıkmalıdır" dedi. NETİCE: TEKEL'İ ÖZELLEŞTİRMEK BATI'NIN TUZAĞIDIR VE TÜRKİYE'NİN SEBEB-İ FELAKETİ OLACAKTIR!..
28.02.2001
.
Gerçek soykırım Çeçenistan'da yapılıyor
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Asr-ı Saadet'ten bu yana Müslümanların ve münhasıran İslâm Devletlerinin bir millet ya da etnik topluluklara "soykırım" yaptığı asla görülmemiştir. Ama Hıristiyan ülkelerin tarihi, soykırımlarla doludur. Fransa ve diğer Batı ülkeleri, tarihî gerçekleri tersine çevirerek (sözde) Ermeni soykırımı yalanına sarılmalarının temelinde yatan önemli bir gerçek de: Hıristiyan ülkeler aşağılık ve suçluluk kompleksinden kurtulmak için Müslümanlar (Osmanlı) da Ermenilere soykırım yaptı yalanı ile kendini temize çıkarmak istemektedir. Ve Türkiye'yi suçlamanın temelinde Vatikan (Papa) ve Hıristiyan Kiliseler Birliği vardır. Osmanlının soykırım yaptığına dair belge parmakla sayılacak kadar az ve tamamı sahtedir. Ama Ermenilerin soykırım yaptığına dair Osmanlı Arşivinde ve Batılı tarihçilerin eser ve hatıralarında yüzbinlerce belge vardır. Maalesef böyle bir imkanı kullanamıyoruz. Erzurumlu Ermeni komitacı Dikram Papazyan'ın Erzincan'daki soykırımla ilgili hatıratında: "Üç beş gün daha geçmiş olsaydı, bütün Müslümanları öldürecektik." denmektedir. Rus generali Odi Şelidze'nin sözleri: "Her türlü savunmadan mahrum 800'den fazla insan öldürüldü. Zavallı Türkler, açılan çukurların başında hayvan boğazlanır gibi boğazlanıp bu çukurlara dolduruldu. Bir Ermeni müteahhit eğlenmek için bir eve doldurduğu 80 kadar Türk'ü kapıdan çıkarlarken birer birer kafalarını parçalayıp öldürmüştür. Ilıca kasabasında 800 metrekare bir cami avlusunda öldürülerek üst üste konan cesetlerin yüksekliği 1.5 metre idi..." Alman general Bronsant: "Osmanlı ordusu Ruslarla mücadele ederken Ermeniler geride kalan silahsız halkı silip süpürdü ve katlettiler." İngiliz Albay Wooley: "Ermeni çeteleri Van ve Bitlis'te 300-400 bin arasında Müslümanı vahşice katlettiler..." demektedirlir. Dün yapılan Müslüman katliamını şu anda Ruslar Çeçenistan'da yapmaktadırlar. Türkiye dışından gelen "mail" faks ve mektuplara göre Çeçenistan'daki soykırım finansının (para yardımının) çoğunu Almanya ve bir kısmını Fransa temin etmektedir. Cevher Dudayev zamanında 2 milyona varan nüfus, bugün aşırı ölçüde azalmıştır. Çeçenistan Devlet Başkanı Yardımcısı Ahmed Lakayev, "Silahı bırakırsak kökümüzü kazırlar" demiştir. Çeçenistan'da direniş devam etmektedir... Almanya başta olmak üzere Avrupa Birliğinin desteğiyle Rusya Çeçenistan'da soykırım yapmaktadır. Maalesef sözde Ermeni soykırımı ile Türkiye'ye karşı psikolojik, ekonomik, siyasi bir savaş açanlar; Çeçenistan'daki soykırımı görmüyorlar. Gözleri kör ve kulakları sağır kalpleri mühürlüdürler. Çeçenistan eski devlet başkanı Selimhan Yandarbiyev, Rusların Çeçenistan'da son 2 yılda 7 bin askerini kaybettiğini ve "Müslüman halkları bütün dünyanın gözleri önünde katledilirken, seyirci kalınıyor." demiştir. Rusların Çeçenistan'da Yahudilerin Filistin'de, Hinduların Keşmir'de Çinlilerin Doğu Türkistan'da ve bunlar gibi nice yerlerde yaptıkları soykırım değil mi? Ruslar, son 18 ayda 50 bin Müslüman Çeçeni şehid etti. Ama dünya sözde Ermeni iddialarıyla oyalanıyor. Ruslar 'Mücahidleri' değil sivil halkı katlediyorlar. Birkaç gün önce Caharkale'de 60 numaralı okulu basan korkak Rus askerleri 3 öğrenciyi kurşuna dizdiler. Çeçenistan'daki Rus güçleri komutanı Nikolay Patruşev: "Çeçen Mücahidler en az 5 bin silahlı güce sahip. Bu büyük bir güç" demiştir. Putin Batı'yı aldatarak çektiği birliklerin yerine yenisini yollamaktadır. Çeçenistan'da 80 bin İnguşetya'da (Çeçen sınırında) 20 bin Rus askeri vardır. Putin 30 bin askeri çekip 40 bin asker göndermiştir.
01.03.2001
.
Gerçek soykırım Çeçenistan'da yapılıyor (2)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Çeçenler maalesef Türkiye ve halkına kırgındırlar ve bu kırgınlıklarında haklıdırlar. Çünkü onları unuttuk. Unutmanın ötesinde "Mavi Akım"ın önünde sele terk ettik. Avrupa Parlamentosu, Rusya'nın dondurulan oy hakkını geri vererek Çeçenistan'daki soykırıma açıkça vize vermiştir. Sefalet içinde kıvranan Rus halkı, giderek alkolizm bataklığına gömülmektedir. ABD'nin yeni iktidarı (Bush), Putin'den, Çeçen Mücahidlerle masaya oturulmasını istemektedir. Almanya ve Fransa, Rusya ile ittifak içinde olup, ABD'ye karşı cephe açmıştır. Kafkasya'da, Rusya, Almanya ve Fransa tarafından, Türkiye ve dünyadan gizlenen bir savaş olmaktadır. Rusların sivillere yönelik saldırılarının had safhaya ulaştığını ifade eden Yandarbiyev, klasik cehpe savaşının sona erdiğini, Mücahidlerin gerilla taktiğine başvurduğunu kaydetti. Yandarbiyev şöyle konuştu: "Biz Allah'a iman etmiş bir milletiz. Allah'a güveniyoruz. O da bizlere yardım ediyor. Kaç yıldır sayıca çok az olan bir halk olarak, düzenli bir orduya, hem de ter türlü teknik donanıma sahip bir orduya karşı savaş veriyoruz. Allah'ın yardımı olmasaydı bugünlere gelemezdik. Ruslar, Çeçenistan'ın bütün şehir ve köylerinin abluka altında olduğunu ileri sürüyorlar. Böyle olmasına rağmen her gün büyük kayıplar veriyorlar. Günde 15-20 Rus askeri, Çeçen Mücahidler tarafından öldürülüyor Ama bu gerçekler saklanıyor. Ruslar ölen askerlerin cenazelerini bile ailelerine vermiyorlar. Çeçen Mücahidler gerilla savaşı veriyorlar. Ruslar her gün ağır kayıplar veriyorlar. Gerilla savaşı veren Çeçen Mücahidlerin dağlara çekilmesini fırsat bilen Ruslar ise halka karşı zulüm yapmaya başlıyorlar. Çok vahşiyane bir stratejileri var. Gündüzleri şehir merkezlerindeki evleri basarak; çoluk çocuk, yaşlı ve kadın ayrımı yapmadan, sivil halkı katlediyorlar. Dünyanın hakimi olduğunu öne süren devletler ise bu katliamlara sessiz kalıyorlar." Çeçenistan meselesine dar açıdan bakan siyasiler yanılmaya mahkumdurlar. Çeçenistan Türkiye'nin Kuzey Kafkasya'daki ileri karakoludur. Çeçenlerin bağımsızlık savaşı sona ererse sıra Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan'a gelecektir. Rusya, Çarlık İmparatorluğu peşindedir ve bu hedefe ulaşmak için başta Almanya olmak üzere Fransa ve AB'nin desteğine sahiptir. Rusya gibi Almanya da imparatorluk ve Hitler'in hayalleri peşindedir. Fransa da Napolyon ve De Gaulle'ün Atlantik'ten Urallara Fransa imparatorluğunun peşindedir. Netice olarak Almanya ve Fransa, hedeflerine AB ve Rusya'yı kullanarak; Rusya da Almanya'nın desteği ile büyük oyunlarla emperyalist bir atılım içindedir. Bu üç devletin 2 hedefi vardır. Avrasya'dan, Kafkasya'dan ABD'yi dışlamak, Türkiye'yi tecrit etmek, kendi iç meseleleriyle meşgul etmek. Türkiye'yi Kürt ve Alevi olarak bölerek parçalamaktır. 1980'li yıllarda Almanya'nın Yugoslavya Federasyonu'nu dağıtmak için yaptığını şimdi Türkiye'ye icra etmektedir. Kürt meselesi ve Almanya'da Alevi asıllı Türklere, Aleviler İslamın dışında ayrı bir dindir şeklinde eğitim vermesi elbette art niyetinin ifadesidir. Almanya, Fransa, Yunanistan ve AB'nin birçok ülkesi Birinci Dünya Savaşı öncesi politikalarına dönmüşlerdir. Esasen "Yeni Dünya Düzeni"nin bir hedefi de Osmanlısız Birinci Dünya Savaşı öncesine dönüştür. Elbette bu dönüş rejimlere dönüş değildir. Bu ülkelerin hedef ve hayallerine dönüştür. Bu ülkeler Birinci Dünya Savaşı öncesi Rumu ve Ermeniyi kullandıkları gibi şimdi de kullanmaktadırlar. Ve bütün bu şer güçlerin arkasında siyonizmin olduğu unutulmamalıdır. Türkiye ilân edilmemiş bir savaşın (soğuk savaş) içindedir. Türkiye üzerinde haince oyunlar oynanmaktadır. Meselelere basit ve dar açıdan bakmak felâketimiz olur. Türkiye kuşatılmaktadır. Türkiye milli hedeflerini, milli stratejisini ve milli dış politikasını (uzun-orta-kısa) vadeli olarak yeniden tespit etmelidir. Devlet kendini seven milletle bütünleşmelidir. Milletin mmilli ve manevi değerlerine saygı gösterilmelidir. İslam Dünyası, Türk Dünyası Ortak Pazarı, Azerbaycan ve KKTC ile her konuda bütünleşme planları yapılarak AB dizginlenmelidir. Dış borç yükünden kurtularak AB ve ABD'nin baskıları ortadan kaldırılmalıdır. İNŞALLAH bunlar olur!.. Not: Kurbanlık yardımlarını ulaştırmak isteyenler için: Kafkas-Çeçen Dayanışma Komitesi Fatih Sok. No: 12/2 Fatih-İstanbul Tel: (0212) 635 76 09 Faks: (0212) 635 76 10
02.03.2001
.
Çeçenistan'da korkunç şeyler oluyor!
15 Mart 2001 01:00
A -
A +
Rusya'nın Çeçenistan'da yaptığı soykırım politikası bütün hızıyla hatta korkunç boyutlara ulaşarak devam etmektedir. Batı Dünyası gibi maalesef Türkiye de baş sırada olmak üzere İslâm Dünyası, Rusya'nın bu zulmü karşısında seyirci olmanın ötesinde zımnen, bazıları ise fiilen Rusya'ya destek vererek bu soykırımda ortaktırlar. Çeçenistan'da zulüm yapan Rus askerlerinin, mali finansını büyük ölçüde Almanya ve Fransa karşılamaktadır. Devlet olarak Çeçenistan'a insani yardım adı altında bile olsa yardım eden tek bir ülke yoktur. Çeçenistan'ı Rus işgalinden kurtarmak için adeta destanlar yazarcasına savaşan "Çeçen Mücahit"lerinin komutanları İslâmiyetle şereflenmiş İngiliz asıllı Yusuf İslâm'a mektup yazmışlardır. Bu mektupta ifade edilenler tek kelime ile korkunçtur. Mektupta yer alan tüyler ürpertici iddiaların bazıları şöyledir: "20 yaşın altında 20 bin Çeçen genci hapistedir. Bunlara hapishanelerde inanılmaz usullerle işkence ediyorlar. Ve binlerce Çeçen çocuk kayıptır. Rus general ve subaylarının başında olduğu (organ mafyası) bu çocukların % 70'ini İsrail ve % 30'unu Batılı ülkelerin hastanelerine para karşılığı vermekte, bu çocuklar canlı canlı öldürülerek organları satılmaktadır. Hapisteki yüzlerce genç erkeğin ilerde Mücahid olarak Ruslara karşı savaşır diye parmakları kesilmiştir. Ruslar Çeçenlere topyekun soykırım icra ediyorlar. Çeçenlerin anavatanları olan Çeçenistan'dan ayrılmaları için ağır baskı ve zulüm yapıyorlar. Ayrılmayanlara da Rus kültürü vererek asimile ediyorlar. Çeçenistan dışındaki kamplarda yaşayanlar sefalet sebebiyle bir nevi yok oluyorlar. Fransız gazetesi Le Monde'de yayınlandığı gibi, siviller 2 metre derinliğindeki çukurlarda işkence edilerek ölüme terk ediliyorlar." Mektubun son cümleleri ise şöyledir: "Burada anlatamayacağımız kadar kötü hadiseler oluyor. Bu ise bütün Müslümanlar için sorumluluktur. Allahü teâlâ'nın rızası için yardım edin. Müslümanların önemli kısmı maalesef Allahü teâlâ'dan korkmuyorlar. Rusya'dan korkarak bu soykırıma seyirci kalıyorlar. Zulme rızanın zulüm olduğunu ve zalime yardım edenin ise bu zalimin zulmüne maruz kalmadan ölümü tatmaz olduğunu bilmiyorlar mı? Bu gerçekleri kardeşlerimiz unutuyorlar." Ben bu yazılanlara ilâve edecek bir şey bulamıyorum. Çeçenler haklı, kusurlu ve de haksız olan bizleriz. Elbette bunun bedelini dünya ve ahirette ödemeye mahkumuz. Basında yer alan haberlerin çoğu Rusya tarafından yapılan haberlerdir. Çeçenistan'daki hadiseler "Ajans Kafkas"ta yer almaktadır. Çeçenistan'daki içler acısı hadiseleri ciltlere sığdırmak bile zordur. 28 Şubat 2001 Çarşamba günü 3 Çeçen genç kendilerine ait bir araç ile Argon'da gezerken Rus askerleri bu gençlerin paralarını gaspederek kurşuna dizdiler. (Yargısız infaz) Bu duruma itiraz eden bir genç Çeçeni ise doğalgaz boru hattına götürüp astılar. Çeçenistan'da Ruslar dünya tarihinin en korkunç soykırımını yaparken; Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Alverso Hill Robles yalan söyleyerek "Ben ilk defa bu bölgede (Çeçenistan'da) Rusya'nın kanunsuzluğa son vermeye kararlı olduğunu gördüm" demiştir. Çeçenlere zulüm yapan Uganovsk Valisi Şamanov mükafatlandırılmıştır. Mücahidler Caharkale askeri valilik konağına saldırarak 10 Rus askerini öldürmüştür. Ruslar sivilleri, Mücahidler de katliam yapan Rus askerlerini öldürmeye devam ediyorlar. AGİT'in Çeçenistan-Gürcistan sınırındaki görev süresi 8 ay uzatılmıştır. Bazı gafil Müslümanlardan çok daha insaflı "Memorial" isimli Rus İnsan Hakları Derneği, Grozni'de 200 kişilik toplu mezar bulduklarını açıklamıştır. Çeçen Cumhuriyeti Özel Temsilcisi Seyyid Hasan Ebu Müslüm "Çeçenistan'da tarifi çok zor bir soykırım yaşandığını ve dünya kamuoyunun ancak % 20'sinden haberdar olduğunu; Rusların yolda yakaladığı Çeçenlerin boğazlarına zorla yılan yutturmak gibi zulümler yapacak kadar ileri gittiklerini... Her ilin giriş ve çıkışlarında askeri garnizonlar vardır. Bu garnizonlarda başkasının ya da bir alet olmadan çıkamayacakları derin çukurlar kazılıdır. 10-12 yaşını geçmiş Çeçenler kolu ve ayağı kırılarak bu çukurlara atılıyor. Bunları para karşılığı yakınlarına satıyorlar. Fidyesi ödenmeyen Çeçen gençler öldürülmektedir. İslam Dünyası (istisnalar hariç) bu zulme ortaktır. Neden seslerini çıkarmıyorlar.
.
D-8 Kahire Zirvesi
3 Mart 2001 01:00
A -
A +
D-8 gelişmekte olan 8 ülke (Developing-8) topluluğudur. 1997'de M-8 (Müslüman 8 ülke) olarak ortaya çıktı. Sonra süper güçlerin şerrinden endişe edilerek D-8 oldu. Nasıl ki, Adriyatik'ten Çin Seddi'ne, Türkiye Cumhuriyetleri projesi ve Büyük -Güçlü- Lider Türkiye hayalleri rahmetli Turgut Özal'ın sonu olduysa, Necmettin Erbakan'ın da D-8 hayali onun siyasi hayatının sonu oldu. Yeni Dünya Düzeninde Türkiye'nin güçlü büyük münhasıran lider ülke olmasına yer yoktur. Yeni Dünya Düzeninde ve bunun uzantısı olan küreselleşme (Globalleşme)de Türkiye'ye ABD ve AB'ye pazar olmak ve Türk Dünyası, Balkanlar, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkasya yani Avrasya'da, ABD, İsrail ve AB'ye taşeronluk yapmak ve atlama taşı rolü yapmak bile çok görülmektedir. Asırlardır dünyayı sömürge sistemi ile sömürerek zenginleşen Batı, bu refahını devam ettirmek için İslâm ülkelerinin hangi maksatla olursa olsun bir araya gelmesini devamlı önlemiştir. D-8 ölü doğmuş bir topluluk olmasına rağmen 8 İslâm ülkesinin zaman zaman zirve adı altında bir araya gelmesi bile bir başlangıçtır. D-8, 15 Haziran 1997'de kuruldu. Ve kurulduğunda Mısır'ın Dışişleri Bakanı Amr Musa'nın teşhisi şöyledir: "D-8 İNŞALLAH devam eder. D-8'i bir Erbakan hakeketi olarak değil, Türkiye'nin öncülüğünü yaptığı hayırlı bir teşebbüs olarak görüyoruz" demiştir. Ama Türkiye bu öncülük görevini terk etti. D-8'i teşkil eden 8 ülkenin (Türkiye hariç) nüfusu 750 milyona yakındır. Yüzölçümü de 7.5 milyon kilometrekaredir. Türkiye'nin bu 7 ülke pazarında aldığı pay 1997'de %1 bile değil. Ancak %0.58'dir. Neden bu oran %10'a çıkmasın. Türkiye'nin payı artarsa bu pastadan ABD ve AB'nin payı azalır. Son 19 Şubat ekonomik krizi D-8 öncesi IMF kullanılarak süper güçlerce çıkarılmış bir krizdir. Elbette bu güçlerin içerde de güçlü lobileri vardır. D-8'in 3. zirvesi Kahire'de yapıldı. TUSAŞ'ın 8 milyon dolar harcayarak meydana getirdiği denemesi yapılan ilaçlama uçağına (ZİU) İran hariç diğerleri talip olmamıştır. Bu uçak D-8'in değil bizim milli uçağımız oldu. Son zirvede Uluslararası Ticaret Merkezi kurulmasıyla ilgili teklif de netice vermedi. 15 Haziran 1997'de İstanbul'da Çırağan Sarayı'nda yapılan ilk zirvede büyük hayaller vardı. Ancak bu zamana kadar Türkiye, Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya ve Pakistan'da çok büyük değişiklikler oldu. Liderlerin çoğu şu anda yerlerinde değildir. D-8 asla AB'nin ve G-7'nin alternatifi değildir. Ama bunlar arasında köprü olabilirdi. Ve hatta İslâm Konferansı Teşkilâtı'nın Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesini daha aktif hale getirebilirdi. Ama Hıristiyan Batı, Siyonizm, Rusya, Çin ve diğer emperyalist güçler İslâm ülkelerini bir arada görmek istemezler ve Batı'nın hedefi İslâm ülkelerini birbiriyle boğuşturmaktır. D-8 kurulduğunda tam 55 proje var idi. Ancak şimdi bu projeler tozlu raflara kaldırıldı. İlk önce The Muslim Eight bilahare, The Developing Eight ismini alan bu kuruluş, İslâm Konferansı Teşkilatı ve ECO gibi pasifize edildi. 28 Şubat 1997 tarihli "Neden D-8" başlıklı yazımın son pragrafı şöyledir: "D-8'i yeni bir dünya kuruluyor diye görmek şimdilik hayaldir. Ben mânâda son derece ve aşırı bir hayalperestim ama maddi hayatta son derece gerçekçiyim. Ve bu sebeple iç âlemim devamlı fırtınalarla doludur. D-8'i belki de en fazla destekleyen biriyim ama asla D-8 için yüksek hayaller beslemeyin. Ama en azından G-7, D-8'i köle olarak görmekten vazgeçer, eşit şartlarla masaya belki otururuz. Ama D-8'lerin köle olmadığı gösterilmiş olur. D-8 Kolonizme başkaldırıdır. Sömürüden kurtuluştur. D-8 varsayalım başarılı olmasa bile Müslümanlar artık uyanmıştır. Tabii uyanan tabandır tavanın çoğunluğu zombi, mankurt ve Truva atı rolünde ısrarlıdırlar. İslam dünyası Batı'nın esaretinden kurtulacaktı
.
Tunus
6 Mart 2001 01:00
A -
A +
Şu anda Tunus, her haliyle Fransa'nın bir uzantısıdır. Osmanlı Devleti 307 yıl Tunus'a hakim olmuşşa da, Fransa'nın 87 yıllık Tunus işgali ile Osmanlıdan şöyle dursun, İslâmiyetten bile birkaç zerre kalmamıştır. Fransa Tunus'ta yalnız Osmanlı'yı ve Türk izlerini değil, İslâmi yaşayışı da silip süpürmüştür. % 90'nı Arap asıllı olan Tunus'ta resmi dairelerde yazışmalarla birlikte ana okulundan en yüksek okullara kadar eğitim ve öğretim Fransızca yapılmaktadır. Çoğu Osmanlıdan kalan camiler ise sadece namaz vakitleri açılır ve namaz biter bitmez derhal kapılar kilitlenir. Cemaatin çoğu yaşlılardır. Gerçi genç nesillerden de az da olsa namaz kılan varsa da camiye gitmek risklerle doludur. İslâm düşmanı Zeynel Abidin Ben Ali (İsmi güzel ama) İslamın amansız düşmanı bu diktatörün uşakları tarafından camiye giden gençler rejim düşmanı olarak sorgulanır ve çoğu hapishanede çürür ya da yargısız infaz ile zulme ve işkenceye maruz kalırlar. Nitekim İslâmiyete inandıkları ve sadece Allahü teâlâ'nın rızası için ibadet edenlerden binlercesi yargısız infaz ile öldürülmüştür. 8 milyon nüfuslu Tunus'ta 150 bin polis (60 milyon nüfuslu Fransa'daki polisin 2 misline yakın) 1 milyon gizli polis ve ajan ve 2 milyon parti üyesi ile Tunus açıkhava hapishanesidir. Tunus'ta gösteri yapılamaz. Devletin gizli müşavirleri İsrailli olduğu için İsrail'i hiç tenkit edemezsiniz. Dernek kuramazsınız. Kanuni olarak siyasi faaliyetlerde bulunamazsınız. İnsan hak ve hürriyetlerinden bahseden konferanslara katılamazsınız. Biraz önce dediğim gibi dernek hiç kuramazsınız. 3 kişi bir araya gelip konuşamazsınız. Seyahat hiç edemezsiniz. Hatta evinize misafir bile kabul edemezsiniz... Bunları ben söylemiyorum. Tunuslu gazeteci Tevfik Bin Birik'in, Fransa'da çıkan "Liberation" gazetesinde "Bin Ali'nin artık şakası yok" başlıklı yazısında yer almaktadır. Bu yazar insan haklarını savunduğu için Tunus'ta hapiste idi. 2000 yaz aylarında yemek yememeye başladı. Fransa'daki insan hakları kuruluşları bu gazeteciyi kurtardılar. Tevfik Bin Birik, Tunus diktatörü hakkında korkunç ithamlarına yazımda yer vermedim. Tunus başta Fransa olmak üzere İtalya ve İsrail'in sömürgesi durumundadır. Ve Tunus'un ekonomisi Zeynelabidin Bin Ali'nin ikinci eşi Leyla'nın kardeşleriyle 12 ailenin elindedir. Yazar'a göre Devlet Başkanı, Batı'nın bilhassa Fransa'nın kuklasıdır. Zeynel Abidin de Batı'nın kendisini desteklemeye mahkum olduğunu, her ne pahasına olursa olsun yürüttüğü diktatörlüğü savunacağını düşünerek ve ne kadar çok insana işkence ve zulüm edilirse, iktidar koltuğunun, o kadar sağlamlaşacağına inanmaktadır. Geçmişte sadece Müslümanlara düşman idi. Şimdi ise laik, demokrat, liberal, komünist yani ne olursa olsun insanlık düşmanıdır. Tunuslu yazara göre: "İnsan hürriyetine karşı baskıları ve haksız yere hapsetmeleri sürdüren Tunus Devlet Başkanı, hiçbir yerden hiçbir baskı ve ceza görmeyeceğinden emin bir şekilde gaddarlığını habire katlıyarak artırıyor. Batı bu kanlı diktatöre karşı aslında sesini hiç çıkarmıyor. Tunus'ta meşhur SS adı verilen özel kuvetler, İçişleri Bakanlığına ait bodrumlarında işkence yapıyorlar." Zeynel Abidin Ben Ali muhalefet partilerine ait gazetelerin masraflarının % 50'sinin devletçe karşılanmasını yasal güvenceye bağlamıştır. Ama Tunus'ta muhalif gazeteler bile Zeynel Abidin Ben Ali'nin yalakasıdırlar. Kanuna göre gözaltı süresi 3 gün olup, suçu ispatlanamayanlara devletin tazminat ödemesi gerekiyor. Ama bu gösteriştir. Dindarlar ve insan haklarını savunan laik, liberal, komünist ve çeşitli düşünceye sahip onbinlerce kişi yargısız infaz ile hapishanede yatmaktadırlar." Zulüm payidar olmaz, "Zalimin hasmı Allahü teâlâdır" Bu dünya hiçbir zalime kalmadı. "Allahü teâlâ, ihmal etmez imhal eder." Not: Okuyucularımın mübarek Kurban Bayramını tebrik ederim. Dünya ve ahiretleri için duacıyım.
.
2008 Olimpiyatı...
7 Mart 2001 01:00
A -
A +
İstanbul, 2000 ve 2004 Olimpiyatı için aday ülkeler içinde yer aldı. Pekin 1 oy farkla 2000 Olimpiyatı'nı Sydney'e kaptırdı. 2004 Olimpiyatı ise Atina'ya verildi. Şu anda Türkiye'de İstanbul, Fransa'da Paris, Kanada'da Toranto, Japonya'da Osaka ve Çin'de de Pekin olmak üzere bu 5 şehir 2008 olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmak için yarışıyorlar. Bu yarış oldukça amansız ve çekişmeli geçmektedir. Yarışı kimin kazanacağına "Olimpiyat Komitesi"nin 127 üyesi Moskova'da 13 Temmuz 2001 tarihindeki toplantısında karar verecektir. Olimpiyat Komitesinin 17 uzmanı 20-25 Mart 2001 tarihleri arası İstanbul'da incelemelerde bulunacaktır. Hazırlayacakları rapor elbette önemlidir. Olimpiyat yarışı için 20 milyon dolar ayrıldı. İstenirse İstanbul'da olimpiyat olabilir. İstanbul'un imkânları geçmişte olimpiyat oyunları yapılan "Meksiko City"den daha müsaittir. Ama 1894'ten bu yana hiçbir İSLAM ÜLKESİ'nde olimpiyat oyunları yapılmamıştır. "Bu sadece bir rastlantıdır" görüşüne katılmıyorum. Meselenin arkasında bazı art niyetlerin olması kuvvetle muhtemeldir. Olimpiyat hazırlığı içinde belediyelerin inisiyatifi yoktur. Belediyeler sadece temsilcidir. Başka ülkelerde olimpiyat yapılan şehirlerde belediyelerin inisiyatif yetkileri en geniş ölçüde oldukları görülmüştür. Kıt'alar ve ülkelerin merkezi durumunda olan ve tarihi özelliklere sahip olan İstanbul'a 2008 Olimpiyatları yakışır. Ama karar verecek olan üyelerin arkasında siyasi, mali ve "mafya" güçleri vardır. Olimpiyat Komitesi üyeleri sadece meselenin görünen yüzüdür. Suyun dibindeki güçler ise gizlidir. 11 ilde 2530 kişi üzerinde yapılan kamuoyu araştırmasında %94'ü 2008 Olimpiyatlarının İstanbul'da yapılmasını istemiştir. 2008 Olimpiyatları İstanbul'da olursa Türkiye ve bilhassa İstanbul dünya kamuoyunca tanınacaktır. 1984 Los Angeles Olimpiyatları bu bölgeye Kaliforniya'ya 3.2 milyar dolar kâr getirdi. 1988 Seul Olimpiyatları sonrası Güney Kore'nin ihracatı %28.3 arttı. Milli geliri de kişi başına 2 yılda 2 bin 321 dolardan 3 bin 700 dolara tırmandı. Turist sayısı da %23 arttı. Güney Kore olimpiyat sayesinde imajını değiştirdi. 1992 olimpiyatlarının yapıldığı Barcelona, Avrupa'nın en pis kenti idi. Olimpiyatlardan sonra Paris'ten sonra Avrupa'nın en cazibeli şehri haline geldi. 1996 Atlanta Olimpiyatları bu şehre 5 milyar dolar kazandırdı. Peki 2008 İstanbul'a neler kazandıracak? Dünyanın en güzel metropollerinden biri olan ama korkunç sorunlarla boğuşan İstanbul, ancak 25-30 yılda çözüm getirebileceği dertleri yedi yılda aşabilecek; bir dünya kenti haline gelecek. Dünyanın belli başlı metropollerinde kişi başına düşen yeşil alan 3 metrekareyken, bu rakam İstanbul'da yalnızca 0.15 metrekare. Nüfusu 15 milyona yaklaşan kentte açık ve kapalı spor alanlarının sayısı gayet yetersiz. Oysa Olimpiyatlarla bu sayıların dünya standartlarına erişmesi sağlanacak. Olimpiyat hazırlığı aşamasında yedi yılda İstanbul'a 1.5 milyar dolarlık yatırım yapılacak. Yılda 180 bin kişiye iş imkânı sağlanacak. Organizasyon, gayri safi milli hasılamıza 8 milyar dolar ek bir katkı yapacak ve olimpiyat oyunları süresinde İstanbul'u 2.5 milyon turist ziyaret edecek. Netice olarak Olimpiyat yapılan şehir ve ülke kazançlı çıkıyor. Taksiciler bile yabancı dil öğrenmek zorunda kalıyor. Bugüne kadar adliyesinden, spor tesislerine; üniversitesinden hastanesine kadar bütün yatırımlar İstanbul'un Avrupa yakasına yapıldığı gibi; Olimpiyat ile ilgili bütün tesisler Avrupa yakasında yapılacak olduğundan, bu konuda Anadolu yakası öksüz muamelesi gördü. Bu adaletsizlik düzeltilmelidir. 2008 Olimpiyat oyunlarının İstanbul'da olması temennimizdir. Ama "Haçlı zihniyeti" ile 107 yıldır olimpiyatlar İslam ülkesine verilmemiştir. Bu sefer de vermezler. İnşallah yanılan ben olurum!..1
Tunus'tan görüntüler
9 Mart 2001 01:00
A -
A +
6-7 Kasım 1987 tarihinde Habib Burgiba'yı kansız bir darbe ile deviren General Zeynel Abidin Bin Ali, ilk günlerde hak ve hürriyetten yana bir görüntü verdi. Bu görüntüsüne herkesi inandırdı ve yerini sağlamlaştırıp, şu anda dünyanın en zalim dikta rejimini kurdu. 150 bin polis, 1 milyon gizli polis ve 2 milyon parti üyesi ile Tunus halkına kan kusturmaktadır. Tunus'un ekonomik ve siyasi imkânları Devlet Başkanı'nın eşi Leyla'nın kardeşlerinin elindedir. Tunus'taki dikta rejime Fransa ve Avrupa bilerek göz yummaktadır. 26 Haziran 1998 tarihli L'Express dergisi Tunus için "Sus ve Tüket" başlıklı yorumunda üniversite öğretim üyeleri profesörlerin hanımlarının seyyar satıcılık yaptığını belirtip Tunus için şunları yazmıştır: "General Bin Ali, vatandaşlarına yiyin, için, tüketin, canınız istediğini istediğiniz kadar yapın, fakat asla siyaset yapmayın, insan haklarından bahsetmeyin diyor" şeklinde değerlendirmiştir. 307 yıl Osmanlı eyaleti olan Tunus'un durumu bugün içler acısıdır. Fransız yazarlardan Nicolas Beau ve Jean Pierre Tuquoi'nin "Notre Ami Ben Ali" (Dostumuz Bin Ali) kitabı Tunus'un feci durumunu anlatmaktadır. Tunus 79 yıl önce Fransa tarafından işgal edildi. Bir Fransız bilim adamına göre Fransa, Tunus'u işgal ettiğinde kütüphane sayısı Fransa'dan fazla ve özürlüler hariç kadın ve erkek, genç ve yaşlı yüzde yüz medrese tahsili görmüş idiler. Fransa'da hukuk tahsili gören Habib Burgiba, 1930 yılında bağımsızlık mücadelesini başlattı. 1930-1942 arasında 12 yıl Fransa zindanlarında kaldı. 1942'de Almanlar kendisini zindandan çıkardılar. Bu dönemde Almanya'yı destekledi. 1956 yılında Tunus'a (Tunus Beyi) bağımsızlık verildi. 1957'de Tunus Beyliği'ni kaldırdı ve ilk devlet başkanı oldu. Kendi doğum gününü ( 3 Ağustos) milli bayram ilân etti. 31 yıl Tunus'u idare etti. Ama bu arada Tunus'u İslamiyetten uzaklaştırdı. 1975'te ömür boyu devlet başkanı ilân edildi. Şimdiki Devlet Başkanı Bin Ali başbakan iken 7 doktordan meydana gelen bir heyetle "Bunama ve hastalık" sebebiyle tıbbi bir darbe neticesi Burgiba'yı devlet başkanlığından uzaklaştırdı ve 13 yıl evinde hapis bıraktı. 6 Nisan 2000 tarihinde vefat edince halk Bin Ali'ye olan nefretini cenazede "Habib Burgiba seni arıyoruz" diye sloganlar atarak gösterdi ve yapılan gösteriler Tunus televizyonunda yayınlanmadı. Habib Burgiba devlet başkanı iken kendisi için yaptırdığı mermer ve üzeri altın yapraklarla süslü kabrine konuldu. Bin Ali 1989-1994-1999 devlet başkanlığı seçimlerinde oyların % 99'unu aldı. Aslında bu sonuçlar masa başında tespit edilen neticelerdir. Fransız 2 yazarın yazdığı kitabın arka kapağında şu ifadeler yer almaktadır: "Zeynelabidin Bin Ali, klinik bir vakadır. 1987'den beri iktidarda olan Tunus'un bu devlet başkanı, sulh ve sükun yeri olan Tunus'u kocaman bir hapishaneye çevirdi. İslamiyetle mücadele ediyoruz bahanesiyle bütün halk akıllara durgunluk veren bir polisiye ağla çepeçevre kuşatıldı. En ılımlı muhaliflere bile sistemli olarak ağır baskı yapılıyor. Sindiriliyor ve uyduruk davalarla yargılanmadan önce işkence yapılıyor. Kendisine uçakla 2 saatlik bir uzaklıktaki böyle bir rejime Fransa nasıl müsamaha gösterir? Böylesi otoriter bir rejime diplomatlar, medyanın büyük ekseriyeti ve iş çevreleri nasıl destek verir?" şeklinde tepkilerini dile getiriyorlar. Fransız yazarlar Tunus için kitap yazarken müsaade edin de biz de bir makale yazarak vicdani görevimizi yapalım!..
.
.
Ortadoğu'da muhtemel gelişmeler
8 Mart 2001 01:00
A -
A +
George Bush liderliğindeki yeni ABD iktidarının, Clinton devrindeki politikada ciddi değişiklik yapması muhtemeldir. Nitekim yeni kabine ve danışmanların teşkilinde Ortadoğu, Rusya ve enerji konusunda uzmanları tercih etmiştir. Muhtemel gelişmeler şöyle olabilir: Filistin-İsrail arasında devam etmesi ısrarla istenen "Barış süreci"ne ABD'nin yeni iktidarı aşırı ısrarda bulunmayacak ama ikinci intifadanın acilen sona ermesinden yana tavır koyacaktır. Bu arada Irak'ın Saddam rejimine karşı ABD'nin politikası giderek sertleşecektir. Bu ise Arap dünyasında ABD'ye karşı tepkiyi artıracak ve Saddam'a karşı da giderek yakınlaşacaktır. Clinton iktidarı, Yeltsin ve Putin Rusya'sına kayıtsız şartsız yardım ediyordu. Adeta Rusya'yı krediye boğuyordu. Bush, Rusya'ya kayıtsız şartsız mali desteği rafa kaldırabilir. ABD ile Rusya arasında "Uzay Savaşı" ulusal füze savunması sebebiyle rekabet ve soğuk savaş yeniden başlayacaktır. Hatta başlamıştır bile. Bu arada Hazar (Bakü) petrolü ile Orta Asya'nın doğalgazı için mücadele hızlanacaktır. Bakü-Ceyhan boru hattı tehlikeye düşebilir. ABD Ermeni lobisinin baskısı ile bu hattın İran ve Ermenistan'dan geçirilmesi ihtimali vardır. ABD'nin yeni iktidarı İran ile sıcak diplomatik temaslara geçecektir. ABD, İran'ı yeniden safına katmak istemektedir. Gerçi Şah devrinde olduğu gibi İran ABD'nin uydusu olmayacaktır. Ama en azından ABD-İran arasındaki psikolojik savaş sona erebilir. İran'a ambargo kalkacak ve Asya, Ortadoğu ve Kafkasya'da işbirliği aranacaktır. Bu ise Bakü-Ceyhan boru hattını tehlikeye düşürebilir. Bu arada ABD ile Fransa ve Almanya arasında mücadele daha sertleşecektir. Fransa'nın Irak ambargosunun kaldırılması faaliyeti (liderliği) devam edecektir. ABD ile Çin arasında da sertleşme muhtemeldir. Netice olarak Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'da soğuk rüzgarlar artacaktır. Rusya'nın Çeçenistan'daki soykırımını Avrupa Birliği, başta Almanya ve Fransa desteklemektedir. ABD'nin Çeçenistan'a karşı ilgi göstermesi beklenebilir. Türkiye'nin Irak ile giderek işbirliğini geliştirmesi ABD, Pentagon ve Beyaz Saray'ı tedirgin etmektedir. Türkiye'nin İncirlik Üssünden keşif maksadıyla kalkan ABD savaş uçaklarına Irak radarlarının kilitlenmesi üzerine ABD uçakları Irak radarlarını yeniden bombalamıştır. ABD Düşünce Enstitüsü "The Brookings Institute" Başkanı Phil Gordon, Irak ile ilgili bir panelde yaptığı konuşmada ABD'nin Irak politikasında Türkiye'yi küstürecek bir davranıştan kaçınmalıyız demiştir. Rusya'nın Uluslararası İşbirliği Dairesi Başkanı General Leonid Ivaçov, ABD'nin Irak'ı bombalamasını "dünya kamuoyuna yeni bir meydan okuma" olarak ifade etmiştir. ABD'nin saldırı gerekçesi şöyledir: "Irak, uçuşa yasak bölgede radar tesisleri kurmuştur. Bölgede çok güçlenmiş ve tehdit meydana getirmeye başlamıştı. Irak Hava Kuvvetlerinin komuta kontrol sistemlerini çökertmekle, savunma yapılmış ve tehdit ortadan kaldırılarak, meşru müdafaa hakkı kullanılmıştır. Bu harekât bölge barışının korunması adına yapılmıştır." Ama Almanya ve Fransa, AB adına bu harekâta karşı çıkmıştır. Ciddi bir gerekçe olmadan ABD'nin Bağdat'ı ve Irak'a ait 20 hedeften 12'sinin (8 hedefi vuramamıştır. Bilgisayar hatası yüzünden) tahribatı ile, Irak'ın Kuveyt'i işgali arasında ne fark vardır
.
Ortadoğu'dan görüntüler
13 Mart 2001 01:00
A -
A +
Şu anda Ortadoğu'nun en sıcak ve çatışma bölgesi durumundaki Filistin ile Filistin'i gasp ve işgali üzerine kurulan İsrail'dir. İsrail 1948'de kuruldu. Bu tarihten 2001 yılına kadar 12 (iktidar) gelip geçti. Son olarak aşırı sağcı parti (Likud) Birleşik Parti Genel Başkanı ve (katil) lakabı ile anılan Ariel Şaron başkanlığında, 7 partili bir koolisyon kurulmuştur. Bu iktidar 21'e karşı 72 oyla güvenoyu almıştır. 1948'den bu yana kurulan hükümetler şunlardır: 1- 1948- 1954 David Ben- Gurion, 2- 1954- 1955 Moşe Şaret, 3- 1955- 1963 David Ben- Gurion, 4- 1963- 1969 Levi Eşkol, 5- 1969- 1974 Golda Meir, 6- 1974- 1977 Yitzhak Rabin, 7- 1977- 1983 Menahem Begin, 8- 1983- 1984 Yitzhak Şamir, 9- 1992- 1995 Yitzhak Rabin, 10- 1995- 1996 Şimon Peres, 11- 1996- 1999 Benjamin Netanyahu, 12- 1999- 2001 Ehud Barak, 13- 2001- ... Ariel Sharon başkanlığındaki hükümeti teşkil eden 7 parti (Likud- İşçi- Şas- İsrael B'Aliga- Beiteniu- Ulusal Birlik) partileridir. Bir nevi mili birlik koolisyonu kurulmuştur. Ama Şaron'un fitillediği "ikinci intifada" sona ermek şöyle dursun giderek çığ gibi büyümektedir. "Barış Süreci" çok ağır yara almış olup, yeniden eskiye dönüş çok zordur. Filistinlilerin çoğu kendi vatanlarının dışında yaşamaktadırlar. En az 4 milyon Filistinlinin iskân durumu şöyledir: Ürdün 1 milyon 288 bin 197 kişi. Bu insanların 238 bin 188'i kamplarda, 1 milyon 50 bin 9 kişi kamplar dışında. Lübnan'da 346 bin 164 olup, bunun 175 bin 747'si kamplarda ve 170 bin 417'si kamplar dışındadır. Suriye 337 bin 308 kişinin 83 bin 311 kamplarda, 253 bin 997'si kamplar dışındadır. Batı Şeria'da 517 bin 412 Filistinlinin 131 bin 705'i kamplardadır. Gazze'de 683 bin 560 kişinin 362 bin 629'u kamplardadır. Toplam olarak kamplarda 991 bin 557 kişi yaşamakta (Ürdün- Batı Şeria- Gazze- Lübnan- Suriye)de, kamplar dışında ise 2 milyon 181 bin 064 Filistinli vardır. Ve (Ürdün- Lübnan- Suriye- Batı Şeria ve Gazze)deki Filistinli sayısı 3 milyon 172 bin 641 kişidir. Bunların dışında dünyanın her ülkesinde 1 milyonu aşan Filistinli vardır. Ve bütün bu Filistinliler vatan hasreti ile yanıp tutuşmakta olup, Filistin'e dönüşleri İsrail hükümetince yasaklanmıştır. Geçmişte Mescid-i Aksa'da 400 bin Müslüman "Bayram Namazı" kılıyordu. Bu bayram ise ancak 70 binin altında cemaat toplanabilmiştir. Ramazan-ı Şeriften bu yana El- Halil ve Batı Şeria ve diğer illerde Filistinliler "sokağa çıkma yasağı" ile evlerinden çıkamamışlardır. Yalnız Arap Dünyası değil başta Türkiye olmak üzere bütün İslâm Dünyası "Filistin Faciası" karşısında seyircidir. Batı Dünyası fiilen, İslâm Dünyası ise zimnen ve dolaylı olarak İsrail'in yanındadır. İlgisizlik ise İsrail zulmüne rıza anlamındadır. İşsiz ve aç, sefil durumda olan Filistinliler, bütün âlemlerin sahibi ve yaratıcısı, sonsuz kudret sahibi Rabbimize sığınmışlardır. Kudüs Müftüsü Şeyh İkrime Sabri, Bayram Namazındaki hutbesinde, "Filistinliler Allah'tan (celle calâlühu) başka kimseye güvenmez" demiştir. Bu söz şayet gerçek ise Filistinlilerin çok yakında kurtulacağının alametidir. Vatanlarından kovulmuş olup Filistin dışında yaşayan 4 milyon Filistinlinin genç nesillerin kalbinde son derece güçlü bir vatan hasreti vardır. Ve bu vatan ateşi içinde idealize edilen ve vatanım "Mevtini" şarkısını söylerken gözyaşı döken bu gençler için Filistin, hayatlarının gayesidir. Ve bana göre İsrail artık kaybetmiştir. Yani mağlubiyete giden kapı açılmıştır. Korku sırası şimdi Yahudilere gelmiştir. Tel Aviv'in kuzeyinde Netenya kenti merkezinde 4 kişinin ölümü ve 66 kişinin yaralanması İsrail'i ürkütmüştür. Filistin lideri Arafat'ın 14 Şubat'ta Ankara'ya sürpriz ziyareti İsrail ve ABD'yi tedirgin etmiştir. 19 Şubat krizi Türkiye'ye dış güçlerin bir ihtarıdır. Ankara'ya, Ortadoğu'ya karışma mesajıdır. ABD Dışişleri Bakanı Powell'in Ortadoğu gezisi ikinci Bush iktidarında şok tesiri meydana getirmiştir. ABD'nin sömürgesi durumundaki bazı Arap ülkeleri Powell'i soğuk karşılamıştır. New York Times Gazetesinde yazar William Safire, Bush'u tenkit ederek "Powell, Türkiye'ye gitmemekle ayıp ettin. Fırsatı kaçırdın" demiştir
.
Balkanlar'da neler oluyor?
14 Mart 2001 01:00
A -
A +
Şurası bir gerçek ki, Balkanlar 1389 Kosova Savaşından 19. Asrın ortalarına kadar, en az 500 yıl huzur, adalet, bolluk, güvenlik içinde olup, her etnik grup başta din hürriyeti olmak üzere her türlü insan haklarını doyasıya yudumlayarak "Altın Çağı"nı yaşamıştır. Hatta Yıldırım Beyazıt ile Timur arasındaki Ankara Savaşı'ndan sonra özbeöz Türk olan bir yığın Türk Beyliklerinin Osmanlıdan ayrılması ile, Osmanlı bir nevi dağılma sürecine girdiğinde Balkanlardaki Müslüman olmayan milletler sadık kalmışlar ve Osmanlı öncesi baskı ve zulüm devrine geri dönmemek için Osmanlının himayesini tercih ederek, yeniden güçlenmesini beklemiş ve Osmanlıdan ayrılmamışlardır. İngiltere başta olmak üzere, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan ve diğerleri Viyana Kongresinde "Mukaddes ittifak" adı altında Osmanlıyı Orta Avrupa'dan, Balkanlardan, Ege ve Akdeniz'den ve nihai hedef olarak Anadolu'dan atmak hususunda birleşmişlerdir. Batı ülkeleri zaman zaman birbiriyle savaşmışlarsa da, Mukaddes İttifak aralarında devam etmiştir. Bu ittifakın üç hedefi gerçekleşmiş olup sıra Anadolu ve KKTC'ye gelmiştir. KKTC fiilen ve hukuken sona ererse Türkiye, Ege'de olduğu gibi Akdeniz'den de atılmış olacak ve denizlerdeki kuşatılma tamamlanmış olacaktır. AB'nin kapısında yarım asra yakındır beklediğimiz halde, Türkiye alınmamış olmakla beraber Türkiye'yi bölmedikçe de almaları mümkün değildir. Asırlardır Balkan milletlerini Osmanlıya düşman ettiler. Misyoner okulları, Osmanlının en sadık milletleri olan Ermeni ve Bulgarları Osmanlıya düşman etmişlerdir. Son günlerde Makedonya'daki karışıklıkların temeli çok öncelere dayanıyor. Bugün "Balkan" kelimesine bile tahammül edemeyen Batı ülkeleri, siyasi terminolojide Balkanlar tabirini "Güneydoğu Avrupa" olarak değiştirmiştir. Aslında Balkanlardaki bütün fitne tohumları 1878 Berlin Konferansında atılmıştır. Bulgaristan'a bağımsızlık tanındığında Bulgaristan sınırındaki nüfusun % 60'ı Müslüman idi. Berlin Konferansında Müslümanlar azınlık statüsünde tanındı. Hıristiyanlara bağımsızlık tanındı ama Müslüman çoğunluğa Boşnaklar dahil devletini kurma hakkı tanınmadı. Ve bu konferansta Arnavutların çoğu Müslüman olduğu için Arnavutlar beş parçaya bölündü. Ve bundan da küçük bir Arnavutluk tanıdılar. Kosova, Makedonya, Karadağ, Yunanistan, Sırbistan'daki Arnavutlar azınlık oldular. Miloseviç'in Büyük Sırbistan hayali ile Yugoslavya'yı teşkil eden milletleri Sırbistan'a dahil etme plânı geri tepti. Almanya'nın Doğu'ya yayılma Büyük Almanya ve Fransa'nın Atlantik'ten Urallar'a, Büyük Fransa hayalleri uğruna Yugoslavya parçalandı. Kosova ve Voyvadin hariç Sırp olmayanlar bağımsızlığını ilân ettiler. Slovenya ile başlayan savaş Hırvatistan ve Bosna- Hersek'te devam etti. Sırplarla savaşmadan bağımsız olan tek federe devlet Makedonya oldu. Sloven ve Hırvatlar Katolik, Boşnaklar Müslümandır. Makedonlar ise Sırplar gibi Ortodokstur. Her ne kadar Avrupa'nın göbeğinde bir İslâm ülkesi olmasın diye ABD'nin baskısı ile Dayton Anlaşması ile Bosna-Hersek'te Müslüman Boşnak, Katolik Hırvat ve Ortodoks Sırplar arasında bir garip idare kurulduysa da; Müslümanlar açısından gayri adil olan bu sistem ölü doğmuş bir sistem olup, dağılmaya mahkumdur. Bosna'nın pamuk ipliğine bağlı iç barışı yine bir tehditle karşı karşıyadır. Aşırı sağcı "Hırvatistan Demokratik Birliği", üç buçuk yıllık iç savaşı bitiren Dayton Barış Anlaşması ile oluşturulan Boşnak Hırvat Federasyonu ile yollarını ayırarak, geçici özerk yönetim kuracağını ilan etti. Bosna, Dayton Anlaşması gereği, her ikisi de kendi içinde özerk Bosna Sırp Cumhuriyeti ve Boşnak Hırvat Federasyonuyla üç etnik grubun da temsil edildiği Üçlü Başkanlık Konseyi tarafından yönetiliyor. Makedonya'daki karışıklıkları geçmişteki hadiseleri bilmeden anlamak mümkün değildir.
.
Makedonya'da neler oluyor?
16 Mart 2001 01:00
A -
A +
Son günlerde Makedonya'da Arnavutlarla Makedonlar arasında çatışmalar meydana gelmiş, bunun neticesi olarak az da olsa ölen ve yaralananlar olmuştur. Makedonya, Yugoslavya Federasyonundan savaşmadan bağımsızlığını ilân eden bir ülkedir. (Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Kosova, Sırbistan) arasındadır. Nüfusu 2 milyon 41 bin 467'dir. Resmi istatistiklere göre nüfusun %66'sı Makedon ve %33'ü Arnavut ve Türktür. Arnavutlar ise gerçekte Arnavutların sayısının %40'ların üstünde olduğu iddiasındadır. Ülkenin %66'sı Ortodoks ve %35'i Müslümandır. Fakat gerek hükümet, gerekse mahalli idarelerin tamamına yakını Makedonların elindedir. Kosova Ulusal Kurtuluş Ordusu, Makedonya sınırındaki bir Makedon köyünü işgal etmesiyle ve 3 Makedon askerin ölümü neticesi Balkanlar'da yeni bir gerginlik ortaya çıktı. Bazılarında ise iç savaşı ateşlemesi korkusu meydana geldi. Makedonya Kosova sınırını kapattı. Yedek askerlerin bir kısmı çağrıldı. Polis teşkilatında seferberlik ve orduda kısmi seferberlik ilân edildi. Makedonya'nın Kosova sınırındaki bazı köyler Kosova'ya dahil olmak istemektedir. Makedonya Devlet Başkanı Boris Trajkovski ve askeri danışmanları NATO ülkeleri elçileriyle acilen toplantı yaptı. Annesi Türk olan Makedon Dışişleri Bakanı Sircan Kerim, NATO Genel Sekreteri Lord Robertson ile görüşerek (KFOR) ile ortak operasyon kararı almıştır. Makedon ordusu 2 bini profesyonel olmak üzere 12 bin kişidir. Tanusevçi köyünü işgal eden Kosova Ulusal Kurtuluş Ordusu mensubu 200 kişidir. Ve Kosova'ya geri çekilmişlerdir. Etnik milliyetçilik ateşi Makedonya'ya da sıçramıştır. Tanusevçi köyündeki kıvılcım Malina köyü ile Kodra Pura Dağlarına da atlamıştır. Bulgaristan ve Yunanistan Makedonya'ya askeri yardım teklif etmişlerdir. Türkiye ise Makedonya'ya güvence vermiştir. Kosova Ulusal Kurtuluş Ordusunun, Preşova Vadisi'nde üslendikleri ifade edilmektedir. Balkanlar'da ABD süngüsü ve NATO hava saldırılarıyla sağlanan barış hızla çözülmektedir. Batı, Sırbistan'a karşı Kosova Kurtuluş Ordusunu destekledi. Şimdi karşısındadır. Çünkü NATO'nun Kosova'yı kurtarma savaşı bir senaryo idi. Çünkü NATO'nun Kosova'ya yerleşmesi ve Kosova'nın bağımsızlığını önleme hedefini taşıyordu. Ama Kosova'da Sırplar Arnavut ve Türklere soykırımı bu senaryo gereği yaptılar ve NATO Kosova'ya kurtarıcı olarak girip yerleşti. Batılı emperyalist ülkeler Arnavutların milli haklarını unuttular. Kosova'ya yerleşinceye kadar onları destekleyen Batı, şimdi Kosova Ulusal Kurtuluş Ordusunu "bölgeyi istikrarsızlaştırmayı hedefleyen gruplar" olarak görmektedir ve AGİT de aynı görüştedir. Makedonya Kosova sınırı "Barut Fıçısı"dır. Her an patlayabilir. Preşova Vadisi ikinci bir Kosova olabilir. Buyanovça ve Medvece'yi içine alan bu vadide nüfusun çoğunluğu Arnavuttur. Ve Kosova ile birleşmek istemektedirler. Kosova'da birkaç Sırp köyü dışında Sırpların rolü gayet azalmıştır. Balkanlar'daki son karışıklığın arkasında CIA vardır. İtalya NATO'nun (ABD'nin) Avino Üssü'nü kapatmak istemektedir. ABD ilk defa Makedonya yolu ile Balkanlara yerleşmiştir. Kosova'nın Gilan şehrinde çok büyük bir askeri üs kurmuştur. Bu karışıklıklarla ABD Makedonya'ya iyice yerleşecektir. CIA Başkanı George Tenet'in bu hadiselerden az önce "Preşova Vadisi, Balkanlar'da barış ve huzuru tehdit eden bir yerdir. Balkanların kendi başına ayakta durması imkansızdır" sözleri bunu teyid etmektedir. 4 Mart 2001 günü Makedon köyünün işgali ile Balkanlar yeniden ısınmıştır. Kosova'da yaşanan dramın bir benzerinin Makedonya'da yaşanmasından korkan ve paniğe kapılanlar evlerini terk ederek güvenli bölgelere kaçmışlardır. CIA, Balkanları karıştırarak ABD bu bölgeye iyice yerleşiyor. Osmanlıya ihanet edenler hiçbir zaman huzurlu bir ortama kavuşamayacaklardır.
.
Ermeni soykırımı yalanı ve gerçekler
17 Mart 2001 01:00
A -
A +
Hıristiyan Batı emperyalizmi geçmişte (Birinci Dünya Savaşı öncesi) Osmanlı Devleti'ni yıkmak ve parçalamak için Ermenileri bir piyon olarak kullandıkları gibi; son yıllarda başta Fransa olmak üzere, Rusya, Yunanistan ve diğerleri aynı senaryoyu sahneye koymuştur. Son ekonomik kriz ile cüretleri artmış ve bundan cesaret alan Ermenistan şimdilik Kars ve Ardahan'ı isteyecek kadar pervasız hale getirilmiştir. Ermenistan ile ilgili çok sayıda yazımda Hıristiyan Batı'nın ve Ermenistan'ın "4 T projesi"nden bahsettim. Mâlum olduğu üzere 4T=Terör, Tanıma, Tazminat ve Toprak talebidir. (Sözde) Ermeni soykırımı yasasının Fransa'da kabul edilmesinin ardından Türkiye'den toprak istemek için ortamın yeterince olgunlaştığını düşünen Ermenistan, sonunda harekete geçti. Ermenistan Devlet Başkanlığı bünyesinde faaliyet gösteren İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Parvir Hayrikyan, 1921 Kars Antlaşmasının komünist Rusya ile Türkiye arasında imzalandığını belirtip, bunun iptalini istemiş; "Ermeni toprakları dönemin iki militarist devleti tarafından paylaşılmıştır. Günümüzde Türkiye toprağı olan Kars ve Ardahan, Ermenistan'a iade edilmeli. Bunun yanı sıra yine aynı anlaşma ile Azerbaycan toprağı haline gelen Nahçıvan da tekrar Ermenistan toprağı olmalı" demiştir. Ermenistan'ın başkenti Erivan Türkçe bir isimdir. Ermenistan toprakları asırlar değil, binlerce yıllık "Türk Yurdu" idi. Ciltlere sığmayan bu gerçeği elbette bir makaleye sığdırmak mümkün değilse de, birkaç cümle ile tarihi gerçekleri nakledelim. Erivan Hanlığı, 1827'de Çarlık Rusyası'nın işgaline geçti. 1828 Mart ayında Rus Çarının özel fermanıyla Erivan Hanlığı ile Nahçıvan'ı "Ermeni Eyaleti" olarak ilân etti. Periyodik fasılalarla Rusya'daki Ermeniler bu eyalette toplanırken, Erivan Hanlığı ve Nahçıvan'daki Türklere baskı, soykırım uygulanarak Ermenilerin çoğunluk olması için her çareye başvuruldu. 1827'den 1897 yılına kadar bütün baskı, soykırım ve Türkleri sürgüne göndermeye rağmen yüzde yüz Türk vatanı olan Erivan'da 127 bin 072 nüfus içinde Ermeniler, nüfusun % 37'si idiler. Çoğunluk Türklerdi. 1829 Eylül'ünde Ruslar Erivan'ı geçici olarak kurulan Rus askeri yönetiminin merkezi yaptılar. Çarlık Rusyası 1850 yılında merkezi Erivan olmak üzere Erivan, Nahçıvan, Gümrü, Yeni Bayezid ve Ordubad kazalarından Yeni Erivan vilâyeti kuruldu. Askeri vali başına getirildi. 1868'de Erivan Vilâyeti, Erivan, Gümrü, Nahçıvan, Yeni Bayezid, Sürmeli Eçmiyadzin ve Daralyez olarak yedi kazaya ayrıldı. Erivan vilayetinin yüzölçümü 27 bin 366 kilometrekare idi. Nüfus 667 bin olup, çoğunluk (% 70'ten fazla) Müslüman idi. Erivan kazasında ise 29 bin nüfusun % 52'si Türk idi. 1905 yılından sonra devamlı soykırım ile nüfus Türkler aleyhine Ermeniler lehine olmak üzere denge değişti. 1918 yılında Mondros Mütarekesiyle Türk Ordusu Kafkasya'dan ayrılınca İngilizler Erivan ve civarına Ermenileri doldurdular. İstiklâl Harbinde Kâzım Karabekir Paşa emrindeki Türk Ordusu Kars ve Gümrü'yü ele geçirdi. Ermeniler yenildiler. 2 Aralık 1920 Gümrü Antlaşması imzalandı. Ermeniler bu antlaşmanın 10. maddesine göre Sevr Antlaşmasında Ermenilere verilen yerlerden vazgeçtiler. Bu antlaşmadan 1 gün sonra kızılordu Ermenistan'ı işgal etti. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması ile Türkiye ile Ermenistan arasındaki bugünkü sınır tespit edildi. Sürmeli Türkiye'ye, Nahçıvan ile Ordubad bütünüyle Şarur ve Daralyez kısmen Azerbaycan'a verildi. Erivan Ermenistan'ın başkenti oldu. Bu arada Gümrü Antlaşmasıyla Erivan'daki Türkler Türkiye'ye geldiler. 13 Ekim 1921 Kars Antlaşmasıyla Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile yapılan antlaşmada eski antlaşmalar onaylandı. Geçmişte bin yıllık Türk Yurdu olan Erivan ve bugünkü Ermenistan'da Türk varlığı eridi. 1932'de bu sayı toplam nüfusun % 6'sı idi. Bin yıllık Türk Yurdu olan Erivan ve bugünkü Ermenistan toprakları üzerinde neden hak iddia etmiyoruz? Ermenistan, Rusya ve İngilizlerin kurduğu yapay (sonradan olma) devlettir. Ve Anadolu ile Kafkasya ve Ortaasya arasında bir baraj maksadıyla kurulmuştur!..
Esas soykırımı Ermeniler yaptı
22 Mart 2001 01:00
A -
A +
Sözde Ermeni soykırımının bir yalan üzerine inşa edildiğini, gerek Batı ülkeleri gerekse Türk'e düşman olanlar gayet iyi bilmektedirler. Ama bu yalan işlerine gelmektedir. Emperyalist Batı ülkeleri Osmanlıyı yıkmak için geçmişte bu sanal (yapay) meseleyi kullandıkları gibi; bugün de Türk Devletini yıkmak, Türk Milletini bölmek ve milletlerarası siyasi platformda suçlu duruma düşürmek ve bazı tavizler koparmak için aynı şekilde kullanmaktadırlar. Ayrıca bu iddiayla birlikte, son derece maddi sıkıntı içinde kıvranan Ermenistan halkının sosyal patlamasını önlemek ve Büyük Ermenistan hayali ile oyalamaktadırlar. Ermenistan dışında (Türkiye hariç) Ermeni genç nesiller bulundukları ülkenin kültür potasında eriyerek Ermeni kimliğini kaybetmek üzeredir. Bunların Ermeni kimliğini korumak için bir düşmanlık, kin ve nefrete ihtiyaç vardır. (Sözde) Ermeni soykırımı ile Türklere düşmanlık ile Ermeniler arasında birlik sağlanmasına çalışılmaktadır. Birinci Dünya Savaşında soykırıma uğrayan Ermeni sayısı Ermeniler ve Batı ülkelerince 1915'te 300 bin gösterilirken; 1930'dan bu yana bu miktar katlanarak artırılmış ve 2 milyona çıkarılmıştır. Kaldı ki gerek Osmanlı gerekse kendi arşivlerine göre 1915 yılında Osmanlı topraklarındaki Ermeni sayısı 1 milyon 300 bindir. 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) Osmanlının çöküşünü hızlandırmıştır. Bu savaşın sonunda 1878 Berlin Antlaşmasıyla Osmanlı aleyhine kararlar alınmıştır. Balkanlar ve Kafkaslarda fitne tohumları ekilmiştir. 1878 öncesi Osmanlının en sadık tebaası (uyruğu) Ermeni ve Bulgarlar olduğu halde, bu tarihten sonra, misyoner okullarında Osmanlı ve Türk düşmanı olarak yetiştirilmiştir. Hatta 1878'de Bulgaristan'da Müslümanların sayısı %60'ı bulduğu halde Bulgar prensliği adı altında bir devlet ortaya çıkarılmıştır. 1878 Berlin Muahedesiyle Osmanlı ile Ermeniler arasında karşılıklı güven kaybolarak çatışmalar başlamıştır. Ermeniler, Sultan Abdülhamid Han'a suikast teşebbüsünde bulunmuş ve İstanbul başta olmak üzere, çok sayıda Osmanlı kentlerinde isyan ederek katliamlar yapmışlardır. Çok sayıda köyü yerle bir ederek, yakıp yıkmışlardır. Sultan Abdülhamid Han Ermenilere karşı bir intikam hareketini devamlı önlemiştir. Birinci Dünya Savaşında ise Ermenilerin Türk köylerini basarak soykırım yaptıkları belgelerle sabittir. Müslümanların çoğu camilerde toplanmış ve burada yakılarak öldürülmüştür. Akla ve hayale gelmeyen işkenceler yapılmıştır. Biz Türkler, soykırıma maruz kaldığımız halde, Ermeniler, binlerce yalana dayalı yazılı eserlerle soykırım yapan kendilerini, dünya kamuoyuna soykırıma maruz kalan etnik topluluk olarak göstermişlerdir. Ermeni çetelerinin "tehcir"den önce 1 milyon Müslümanı katlettiğini, İngiliz generali Harbord Harington ile De Robeck hazırladıkları raporda ifade etmektedirler. 1932'den bu yana 3006 yabancı tarihçi ve uzman, Osmanlı Arşivini incelemişler ve soykırım ile ilgili hiçbir belge bulamamışlardır. Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan ve neşredilen "Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar'da ve Anadolu'da Ermeni Mezalimi" isimli 4 ciltlik eserde 1914-1921 yılları arasında Ermenilerin katlettiği 517 bin 955 kişiye ait belgeler, yeri, tarihi ve cinayetin nasıl işlendiği resmi kayıtlarla sabittir. Buna Anadolu'nun diğer yerlerindeki katliamlar katılırsa İngiliz generallerinin 1 milyon Türk'ün katli raporu doğrulanmaktadır. Birinci Dünya Savaşında Erzurum, Rusya tarafından işgal edilmiş idi. Bolşevik ihtilali ile Rus ordusunda panik, disiplinsizlik ve dağılma olunca Ermeniler bunu fırsat bilip Türk halka işkence ve katliama başladılar. O tarihte Erzurum ve Dereboyu komutan vekili ve 2. Erzurum Kale Topçu Alay Komutanı Rus Yarbay Toverdokleyof'un anıları da Ermenilerin katliamının korkunç boyutlarını gösteren binlerce belgeden sadece biridir. Şimdi bu hatırattan bir bölümünü sizlere aynen naklediyorum: "26-27 Şubat 1918 gecesi Ermeniler, Rus subaylarını aldatarak katliam yapıp, Türk askerlerinin korkusundan kaçtılar. Soykırımın genelge ile hazırlanan bir metodla yapıldığı anlaşıldı. Ahali evvelce yakalanarak bir yere doldurulduktan sonra birer birer öldürülmüşler ki, bu gece öldürülenlerin toplamı üç bine yükselmişti. Bunları yine kendileri övünerek söylediler. Ermeniler, o kadar az ve korkak idi ki, iki topla, bin beş yüz toplamındaki bir Türk kuvvetine karşı, bir gece bile dayanamayıp, kaçtılar. Ermenilerin ileri gelenleri soykırımın önüne geçebilirdi." Yarbay uzun ve ayrıntılarla dolu anılarını şöyle bitirir: "İnsanların vicdanı, en değerli elmas parçası gibi lekesiz yaratılmıştır. Lekesiz kalmalıdır. Meydana gelen olayları, hiç kimse olmamış hale koyamaz. Ermeniler rüzgar ektiler, fakat rüzgar ekenin fırtına biçeceğini unuttular." (Askeri Tarih Belgeleri Dergisi Aralık 1982, Sayı: 81)
.
Ermenilerin 24 Nisan yalanı!
23 Mart 2001 01:00
A -
A +
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 24 Nisan günü Batı ülkelerinde (Sözde) Ermeni soykırımı gündeme gelerek; "Ermeni Diasporası"nın soykırım yalanlarıyla Osmanlının şahsında Türkiye'yi suçlamaya devam edeceklerdir. Maalesef "Batı ne der" endişesi ile yıllardır, Ermenilerin bu yalan propaganda ve faaliyetlerine seyirci kalınmıştır. Kaldı ki sadece Osmanlı Arşivi ve insaf ehli Batılı tarihçilerin eserleriyle, soykırımın Ermenilerce Türklere yapıldığını ispat ve inandırmak mümkün idi. Fransa hükümeti "Fransa halkını karşımıza alamayız" gerekçesiyle sözde Ermeni soykırımını resmen tanıdı. Ancak Fransa'nın bu tavrına 57. Koalisyon hükümetinin tepkisi çok cılız oldu. Yakında Clinton'ın önlediği sözde Ermeni soykırımı tasarısı Ermeni, Rum hatta Yahudi lobisinin teşebbüsü ile yeniden ABD Senatosunda gündeme gelir ve kabul edilirse asla şaşırmayın! Kaldı ki son mali krizde, Türkiye üzerinde son derece sömürgeci bir tavır sergileyen ABD'ye karşı tepkimiz Fransa'ya yapılandan daha cılız ve sözde kalır. Türk milleti, en az 2500 yılı belli ve ondan öncesiyle 5 bin yıllık şerefli ve büyük bir millettir. Ermeni Diasporası, Ermenileri emperyalist emelleri için kullanan devletler ve bu hadiseler karşısında seyirci kalanlar, kendi sonlarını hazırladıklarının ve de Türk milletinin gücünün farkında değildirler. Ermeni Diasporası ateşle oynuyorlar. Ermenistan'da yaşayan Ermenilerin açlık sınırındaki sıkıntıları onları ilgilendirmiyor. Büyük Ermenistan hayali peşinde koşarken Ermenistan'dan her gün binlerce kişi yurt dışına göç ediyor. Ermenistan adeta boşalıyor. Kağıt üzerinde 4 milyon ise de aslında bu sayı yarısına yaklaşıyor. 24 Nisan günü Ermeniler için neyi ifade ediyor? İngiltere, Fransa ve Rusya'nın para silah ve siyasi desteği ile İstanbul'da bir Ermeni isyanı hazırlandı. Bunun haberini alan Osmanlı Hükümeti, isyanın elebaşıları olan 2345 kişiyi 24 Nisan 1915 tarihinde tutukladı. Ve isyan kansız önlendi. İstanbul'da onbinlerce Müslüman kanı dökemeyen Ermeni komitacıları bu yüzden 24 Nisan'ı her yıl anmaktadırlar. Tehcir hadisesi ise 14 Mayıs 1915 tarihinde karar alınıp 7 Eylül 1915 tarihinde uygulanmaya başladı. Tehcir bir göçtür. Asla sürgün değildir. Sadece Doğu Anadolu ile Mersin-İskenderun bölgesindeki ve Osmanlı Dahiliye Bakanlığı belgelerine göre 703 bin Ermeni Osmanlıya ait Irak, Suriye ve Lübnan topraklarına gönderilmiştir. İkinci Dünya Savaşında ABD Japon asıllı Amerikalıları toplama kamplarında tecrit ettiğini unutmuş değiliz. 1878 Berlin Kongresinden sonra Ermeni isyanları, köy ve kentlerde ise katliamları çığ gibi artıyordu. Birinci Dünya Savaşında Ermenilerin isyan ve katliamları zirveye ulaştı. Sadece Erzurum'daki Ermenilerin %75'i Rusların safına geçti. 1915'te Kanal, Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde tarihinin en zor günlerini yaşayan Osmanlı, Doğu Anadolu'daki ordusunun arkasından Ermenilerce hançerleniyordu. Ülkenin bütünlüğü ve ordunun güvenliği için Ermenilere tehcir (göç) yaptırmaya mecbur hatta mahkum idi. Göç esnasında Ermenilerin emniyeti için her tedbiri aldı. Görevini ihmal eden 1397 kişiyi cezalandırdı ve bazılarını idam etti. Göç sadece Doğu Anadolu, Mersin-İskenderun bölgesi için idi. İstanbul ve Anadolu'daki diğer Ermenilere dokunulmadı. Şayet soykırım yapılmış olsaydı, hepsine uygulanırdı. Batılı tarihçilere göre tehcir esnasında hastalık, açlık, salgın hastalıklar, aşiret kavgaları, kıtlık, hava şartları ile 300 bin Ermeni ölmüştür. Ama soykırım yapılmamıştır. 2 milyon insan ise asla değildir. Hatta 300 bin rakamı bile abartılıdır. Tarihçi Stanford Shaw'a göre ölenlerin sayısı 200 bindir. İngiliz gizli servisi mensubu tarihçi Toynbee'ye göre 600 bindir. Tarihçilere göre tehcir dahil, Birinci Dünya Savaşında ölen bütün Ermenilerin sayısı 300 bindir. Dışişleri Bakanlığının eski müsteşarlarından Kamuran Gürün'ün 1982'de neşrettiği "Ermeni Dosyası" kitabında ölen Ermenilerin sayısının 300 bine yakın olduğunu ifade etmektedir. 3 İngiliz generalinin hazırladığı raporda ise Ermenilerin 1 milyon Türk'ü katlettiği yer alır. Çarlık Rusyasının dışişleri bakanı Sazanof'un, Çar vekili Nikolayeviç'e 27 Haziran 1916'da yolladığı telgrafta: "Ermenilerin Doğu Anadolu'da hiçbir zaman çoğunlukta olmadıklarını, çoğunluğun her zaman Türklerde bulunduğu; bu şartlar altında bir Ermenistan muhtariyetinin kurulması, azınlığın çoğunluğu idare etmesi, bir haksızlık olacaktır" demektedir.
.
Ermeniler kendilerine yazık ediyorlar!
28 Mart 2001 01:00
A -
A +
Bir kısım Ermeninin yaptıkları yüzünden, bütün Ermenileri suçlamak elbette haksızlık olur. 1853-1923 tarihleri arasında olduğu gibi, 1923'ten bu yana sağduyu sahibi Ermeniler çoğunluktadır. Fakat dün olduğu gibi bugün de emperyalist Batı ülkelerinin emperyalizmine hizmet eden ve Büyük Ermenistan hayali ile kandırılan komitacı Ermeni azınlık, Ermeni çoğunluğu olduğu gibi, Ermeni olmayan aydınları da ölüm dahil çeşitli yollarla sindirmişlerdir. Bütün bunlara rağmen gerçekleri söyleyen insaf ehli Batılı tarihçi ve aydınlar olmuştur. 636 yıllık Osmanlı Devletinde olduğu gibi, ondan önceki Selçuklu Türk Devletinde de Ermeniler, tarihlerinin "Altın Çağı"nı yaşamışlardır. Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı devrindeki Ermeni tarihçiler ve belgeler hakikati açıkça ortaya koyar. Osmanlının en sadık etnik grubu olan Ermenilerdir. Kırım Savaşından sonra emperyalist devletlerince kullanılmaya başlanmış ve 1878 Berlin Kongresinden sonra Ermenileri tahrik çığ gibi artmış ve Birinci Dünya Savaşında zirveye çıkmıştır. Lozan'da İngiltere, Fransa ve Rusya Ermenileri yüzüstü bırakmıştır. Aşağı yukarı 50 yıllık bir durgunluk devresinden sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekatından sonra Ermenilerin bir piyon gibi kullanılması yeniden gündeme gelmiş ve şu anda zirvededir. Osmanlının 600 küsur senelik devrinde Ermeniler, 32 milletvekili ve senatör, en az 20 bin üst düzey memuru ile Osmanlı yönetiminde Hıristiyanlar içinde en yüksek paya sahiptir. Ermenilerin mimar, usta ve sanatkâr olarak Osmanlının sanatsal eserlerinde büyük katkıları vardır. Birinci Dünya Savaşında İstanbul Ticaret Odasına kayıtlı Ermeni işadamı sayısı Türk işadamlarının çok üstündedir. Ermeniler çeşitli sanatkârlıklar ile kasabalarda "eşraf" şehirlerde işadamı, tüccar ve banker, "Tanzimat"tan sonra ise köylerde "ağa" olarak görünmüşlerdir. Türk köylüsünün korkulu rüyası olan "Mültezimler"in çoğu Ermenidir. "Aşar Vergisi"nin yarısı hazineye giderken yarısı da Ermeni mültezimlerin cebine girmiştir. Müslüman erkekler Yemen, Balkanlar, Balkan Savaşları, Libya, Kafkasya, Mısır ve Hicaz'da savaşırken, gayrimüslimler maddi mal ve para varlığını birkaç misli katlamışlardır. Adeta Ermeni, Yahudi ve Rumlar Osmanlının "mutlu azınlığı"dır. Bunlar içinde Ermeniler ise işyerleri, çiftlikleri, köşk ve yalıları, ticarethaneleri ile Osmanlının birinci sınıf yurttaşlarıdır. Şayet (Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD) başta olmak üzere Batı devletlerin oyununa gelip Osmanlıya isyan ve ihanet etmeselerdi, bugün Türkiye sınırları içinde en az 5 milyon Ermeni ve 7 milyon Rum, Türkiye'nin en zengin toplulukları olacaktı. Şurası bir gerçek ki, cumhuriyet devrinde Türkiye'de yaşayan Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının ülke aleyhine hiçbir faaliyeti olmamıştır. Ve Batı ülkelerindeki sözde Ermeni soykırım tasarısı faaliyetlerinden rahatsız ve tedirgindirler. Dün olduğu gibi bundan sonra da Türkiye dışındaki Ermenilerin emperyalist ülkelerin piyonu olarak Türkiye aleyhine faaliyetleri Ermenistan'daki Ermenilerin aleyhine tecelli edeceği muhtemeldir. Ankara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Dinler Tarihçisi Prof. Dr. Abdurrahman Küçük tarafından hazırlanan eser, Ermenilerle ilgili konularda bir boşluğu dolduracak özelliktedir. "Ermeni Kilisesi ile Ermeni milleti o derece iç içedir ki, birisi olmadan diğerini düşünmek mümkün değildir... Çünkü büyük ülküleri olan milletler, kabul ettikleri dinlere kendi mühürlerini vurdukça, öz kimliklerini koruyabilmişlerdir. Bu özellikle Hıristiyan millet veya devletlerde açıkça görülmektedir. Meselâ; Rus Ortodoks, Yunan Ortodoks, Lâtin Katolik, Romen Ortodoks gibi adlandırmalar (millilik) anlamlarını bizlere sunmaktadır... Ancak başlangıçta böyle bir inançla işe başlayan Ermeniler coğrafya, nüfus, asker ve benzeri unsurların zayıflığı nedeniyle cihan devleti olamamışlar (hatta devlet bile olamamışlar), ama yine de sahip oldukları özellikleri, az bir nüfusla da olsa Ermeni kilisesi sayesinde günümüze kadar kimliklerini koruyabilmişlerdir." Ermenistan'ı ise şöyle ifade etmektedir: "Çoğunlukla Hıristiyanlaşmış Türk boylarından biri ile Hayk, Pers, Yunan, Gürcü gibi etnik unsurların Hıristiyanlık şemsiyesi ve coğrafi bölgeyi ifade eden Süryanice (dağlık memleket) anlamına gelen (Ermenistan) adı altında birleşen topluluktur.
.
Balkanlar yine karışıyor
20 Mart 2001 01:00
A -
A +
Kosova Ulusal Kurtuluş Ordusuna mensup 300 kişinin Makedonya sınırı içinde kalan fakat Arnavutlar'ın yaşadığı Tanusevci köyünü işgali neticesi 4 Makedon askerin ölümü ile Balkanlar yeniden ısınmıştır. İki yıl önce Sırplar Kosova'da soykırım yapmışlardı. Daha sonra NATO uçakları 78 gün boyunca Sırbistan'ı bombalaması sonucu Sırpların soykırımı sona erdi ve Kosova'ya NATO birlikleri yerleşti. İki yıl önce ABD başta olmak üzere NATO'yu kurtarıcı olarak bağrına basan Kosovalılar'dan beni ziyarete gelenlere ve yazılarımda ABD'ye kurtarıcı rolünde Kosova'ya üs kurmak, Kosova'nın bağımsızlığını önlemek ve Kosova Kurtuluş Ordusunu lağv etmek gibi üç ana hedefi elde etmek için bu senaryo hazırlandığını belirtmiştim. Ve bu senaryoda Sırplar sadece piyon idiler. Kosovalılar geç de olsa gerçeği gördüler. Kurtarıcı sandıkları ABD ve NATO'yu bağımsızlıklarının önünde en önemli engel olarak görmeye başladılar. Preşevo Vadisinde ve tampon bölgede NATO'nun kararı ile Sırp askerleri yerleşince durum çok daha vahim olacaktır. Bu bölgeler Kosova Kurtuluş Ordusunca "Kurtarılmış Bölge"dir. Nitekim Arnavut bir komutan "Bizi asla mevzilerimizden çıkaramazlar, biz savaşmasını biliyoruz" demiştir. Balkanlar'da şartlar Arnavutlar'ın aleyhine dönmüştür. Bütün Arnavutlar'ın tek devlette birleşme idealine "Panalbanizm" ABD, AB ve Balkan ülkeleri karşıdırlar. Hatta Makedonya üzerinde gözü olan Yunanistan ve Bulgaristan bile Makedonya'ya silah ve asker göndermeyi teklif etmişlerdir. Türkiye geçmişte Kosova meselesinde (soykırım zamanı hariç) Sırpların yanında yer almıştı. 1991'de bağımsız olan Makedonya'yı ilk tanıyan ve destek veren ülke Türkiye'dir. Balkanlar'da denge (sınırlar) çok hassas hesaplar üzerindedir. Elbette adil değildir. Ama pamuk ipliğine bağlıdır. En ufak bir değişiklik Balkanlar'da bir savaşın kıvılcımı olabilir. Macaristan, Macarların çoğunluk olduğu Sırbistan'ın Voyvadin ile Doğu Romanya (Transilvanya) ile bütünleşmekten Bulgaristan ve Yunanistan ise Makedonya üzerindeki haklarını, Romanya ise Moldavya ile birleşmeyi şimdilik askıya aldı. Kosova'da Sırplarla meskun birkaç kent ve köy hariç Kosova'da Sırp hakimiyeti yoktur. Ama Sırbistan Kosova'dan vazgeçmeye hiç niyetli değildir. Makedonya 1389-1912 arasında Osmanlı toprağı idi. Balkanlar'da yaşayan 7 milyon Arnavutun 3.5 milyonu Arnavutluk'tadır. Kosova'da 2 milyon Makedonya'da en az 700 bin bazılarına göre 1 milyonu aşan Arnavut vardır. Diğerleri Karadağ, Sırbistan, Yunanistan ve Bosna-Hersek'te yaşamaktadır. Son Makedonya hadisesi ile "Kosova Krizi" başladığı noktaya gelmiştir. Kosova krizi 1980'in ilk yıllarında başlamıştır. 1989 yılında Miloşeviç Kosova'nın özerkliğini kaldırıp Sırbistan'ın bir parçası yapınca Kosova'da bağımsızlık ateşi giderek arttı. Miloşeviç Kosova'da katliam yaptı. NATO birlikleri 1999 Haziran'ında Kosova'ya girdiler ve Kosova'da koloni yönetimi kuruldu. Sırp ordusu ve Sırp yönetiminin Kosova'nın büyük kısmından gitmesi ile Arnavutlar rahatladılar. NATO ve bilhassa Fransa birliklerinin yardımı ile Arnavutlar Kosova'nın kuzeyindeki Mitrovitsa ve Leposaviç bölgelerinden atıldılar. Sırbistan sınırları içinde olan Preşova Vadisinde Arnavutlar %75 nüfusa sahiptirler. Miloşeviç'in iktidarı kaybetmesinden sonra, Koştunitsa'nın iktidarıyla Batı, Sırbistan'a yaklaştı ve bu sefer Kosova Kurtuluş Ordusuna sırt çevirdi. NATO ile Kosova Kurtuluş Ordusu çatışmanın eşiğine geldi. Makedonya bütün sınırlarının NATO kontrolüne girmesini istedi. Bu ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin onayına bağlıdır. İngiliz gazeteci Paul Biever'e göre Makedonya sınırındaki Arnavut militanlarına CIA eğitim, silah ve para vermektedir. Kosova'nın %90'ı Arnavuttur. Kendi siyasi görüşleri ile Selfdeterminasyon yani kendi siyasi geleceklerini belirleme ve bağımsızlığı siyasi ve tarihi bir hak olarak görmektedirler. Sırp zulmü ve baskılar bu görüşü kuvvetlendirmiştir. Sırplar ise üniter devlet ve toprak bütünlüğü olarak meseleye bakmaktadırlar. Kosova'ya 1974'te verilip 1989'da kaldırılan özerkliğe geçmişte 1980'li yıllarda razı olan Kosovalılar şu anda bağımsız Kosova istemektedirler. Yunanistan, dışişleri bakanını acele Üsküp'e yollarken; Türkiye telefonla destek sözü vermiştir. 1389-1912 arası 523 yıl Makedonya toprağımız idi. Balkanlar'daki fitne tohumları 1878 Berlin Konferansı ile atıldı. Müslüman olan milletler azınlık sayıldı ve Hıristiyan olanlara bağımsızlık tanındı. Arnavutlar ise 7 parçaya bölündü. Birleşmeleri çok zordur. İNŞALLAH birleşirler.
.
Makedonya'da iç savaş rüzgârı
21 Mart 2001 01:00
A -
A +
Kosova Milli Kurtuluş Ordusu mensubu askerlerin 3 hafta önce Kosova sınırını aşarak Makedon köyünü (Tanuşevçi) işgal etmesi ve bunun üzerine Arnavut millitanlarla Makedonya askerleri arasındaki çatışma; ülkenin ikinci büyük kenti Kalkandelen'e (Tetova) sıçramıştır. 200 bin nüfuslu Kalkandelen'in büyük çoğunluğu Arnavuttur. Şar Dağındaki Kosova Kurtuluş Ordusu mensupları Makedonya polis ve askerlerine ateş açmaktadır. Ağır silahların da kullanıldığı şiddetli çatışmalar devam etmektedir. Kalkandelen televizyon tesislerinin bulunduğu ormanlık saha yanmıştır. Dumanlar kentin üzerine yayılmıştır. Kalkandelen merkezindeki meydana birkaç top mermesi düşmüş, buranın boş olması sebebiyle ölen olmamıştır. Çatışmalarda 1 kişi ölmüş 15'i polis 20 kişi yaralanmıştır. Makedonya Devlet Radyosuna göre Kalkandelen'deki çatışmalar gerçek savaştan farksızdır. Başkent Üsküp'ün 120 km. güneybatısındaki Kiçevo kenti ile Arnavut sınırındaki Zajas köyünde de çatışmalar çıktığı haberleri yaygındır. Türk asıllı Makedon Dışişleri Bakanı Kerim, acilen Ankara'ya gelmiştir. Basında yer alan haberlere göre PKK'ya karşı 1983'ten bu yana başarılı ve tecrübe sahibi olan Türk Ordusu tarafından Makedon askerlerinin özel harp komando eğitimi görmesi muhtemeldir. Makedonya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Stevo Perdarovsky'un ifadesine göre 2 bin kişi (Türk-Arnavut-Makedon) Bulgaristan üzerinden Türkiye'ye göç etmektedir. Makedonya güçleri Laç köyünü top ateşine tutarak 1 kişiyi öldürmüştür. Tetova'da Kosova Barış Gücü (KFOR) bünyesindeki Alman lojistik askeri birliğinin kışlasına 1 top mermisi düşmüş ve 400 Alman askeri 10 km. uzunluktaki Cerebino kampına geçici olarak nakledilmiştir. Kışlanın güvenliği için bölgeye Leopar tankları sevkedilmiştir. Almanya Savunma Bakanı Rudolf Scharping "Kimsenin bizimle oyun oynamasına izin vermeyiz" demiştir. Çatışmaların yeni bir "Balkan Savaşı"na sebep olması endişesi giderek artmaktadır. NATO Genel Sekreteri George Robertson, Atina'ya giderek Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu ile görüşmüştür. Yunanistan, Makedonya'ya asker göndermeye hazırdır. Bulgaristan'da meclisten asker gönderme kararı çıkarmıştır. Halen Kosova Barış Gücü 45 bin kişidir. NATO Genel Sekreteri "Kosova'nın şiddet eylemleri için atlama tahtası olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz. Bir avuç ayrılıkçı, Makedonya'nın istikrarını bozamaz" demiştir. Priştine'de (AFP)yi arayan Kosova Kurtuluş Ordusu komutanlarından biri: "Makedonya'da hükümetin başındakiler inatçı, ancak bizim durmaya niyetimiz yok. Üsküp yönetimi Arnavutların isteklerini anlamayı reddettiği müddetçe çatışmalar devam edecek. Bütün Makedonya'yı yakarız. Kalkandelen'de Makedon Hükümetini uyarmak istedik. Bütün cephelerde mücadele etmeye devam edeceğiz. Ve Makedonlar bir yerde saldırı başlatırsa bu başka yerlere yayılır" demiştir. Kalkandelen'de halk panik içinde ve Makedonya ise çaresiz. Türkiye'de eğitim gören Kosovalı öğrenciler Türkiye'ye dönememiştir. Kosova Kurtuluş Ordusu, Kalkandelen'e hakim Koltuk Tepesinde mevzilenmiştir. NATO güçlerinin kontrolündeki Kosova halkı yakında bağımsız olacaklarına inanıyorlar. Hedefleri ise Büyük Arnavutluk yerine Büyük Kosova'dır. Sırbistan ve Makedonya'da yaşayan Arnavutların Kosova'yı ilhakını istiyorlar. NATO'nun Kosova'ya yerleşmesinden sonra Kosova Kurtuluş Ordusu fesh edilmiş idi. Sırbistan'ın güneyindeki 3 kasabada Arnavutlar çoğunluktadır. Presevo, Medvedya ve Bujanovac kasabalarının kurtuluş ordusu oldukça güçlü. Makedonya'nın kuzeybatısında kurulan Milli Kurtuluş Ordusu bir kaç ay önce kuruldu. Köşeye sıkışan Makedon hükümeti NATO'yu suçlamıştır. Batı basınına göre ABD, Bosna-Hersek'teki 4300 askerinden 800'ünün silahlarını geri çekerek boşluk meydana getirerek; yeni katliam ve savaşlar için zemin hazırlamaktadır. Kosova, Makedonya ve Bosna-Hersek her an karışabilir
.
Tunus'tan bilgiler
24 Mart 2001 01:00
A -
A +
Batı basınında Arap Dünyasının "en modern ülkesi" olarak tanınan Tunus, bir nevi medeniyetler mozaiği idi. Bu mozaiğin şekillenmesinde, Fenikeli, Kartacalı, Arap, Osmanlı ve Fransa'nın tesiri büyüktür. Fakat 1957'de Tunus'un ilk devlet başkanı Habib Burgiba'nın ilk işi Tunus Beyliğine son vermek oldu. Tek partili otokratik ve kişisel bir rejim kurarak muhaliflerini tasfiye etti ve kendi doğum gününü (3 Ağustos) "Milli Bayram" ilân etti. 1975'te ömür boyu devlet başkanı ilân edildi. "Modern" Tunus adına İslami değerleri kaldırdı. Akrabası olan ve o tarihte başbakanlık görevini yürüten Zeynel Abidin Bin Ali, 7 hekimin raporu ile Habib Burgiba'yı "Bunama ve hastalık" gerekçesiyle kansız bir darbe ile 6 Kasım 1987'de devirdi. Evinde "göz hapsi" ile 13 yıl geçiren Habib Burgiba, 6 Nisan 2000 tarihinde öldü. Cenazesinde Tunus halkı 'seni arıyoruz' şeklinde ilgi gösterdi. 1987'den bu yana 14 yıl içinde Tunus, hapishane ülke durumuna geldi. Tunus'ta ilk önce Müslümanlar ve bilahare komünist, laik, liberal, ateist kısaca herkes susturuldu. Tunus halkı gerek Devlet Başkanının eşinin kardeşleri gerekse mafya ve başta Fransa olmak üzere dış güçler tarafından sömürülmektedir. 14 yıl Tunus halkına kan kusturan Zeynel Abidin Bin Ali'nin zulmü ile halk sinmiş durumdadır. Bazı medyanın örnek olarak gösterdiği, açık hapishane=Tunus işte budur. 1989, 1994 ve 1999 seçimlerinde % 99 oy alan diktatörünün idare ettiği Tunus için; Tunuslu şair Velid Ahmed, ülkeyi şöyle tarif etmektedir: "Tunus, içinde barınanların bakıcıları tarafından yedirilip, yatırıldığı bir hayvanat bahçesidir." Fransa'da Nicolas Beau (Nikola Bo) ve Jean Pierre Tuquoi (Jan Piyer Tukua) "Notre Ami Ben Ali" (Dostumuz Bin Ali) eseriyle Tunus'taki faciayı anlatmaktadır. Kitabın arka kapağında şu ifadeler yer almaktadır: "Zeynelabidin Bin Ali, klinik bir vakadır. 1987'den beri iktidarda olan Tunus'un bu devlet başkanı, sulh ve sükûn yeri olan Tunus'u koskocaman bir hapishaneye çevirdi. Müslümanlarla mücadele ediyoruz bahanesiyle bütün halk, akıllara durgunluk veren bir polisiye ağla çepeçevre kuşatıldı. En ılımlı muhaliflere bile sistemli olarak ağır baskı yapılıyor, sindiriliyor ve uyduruk davalarla yargılamadan önce, işkenceden geçiriliyorlar. Kendisine uçakla iki saatlik uzaklıktaki böyle bir rejime Fransa nasıl müsamaha gösterir? Böylesi otoriter bir rejime diplomatlar, medyanın büyük ekseriyeti ve iş çevreleri nasıl destek verir?" Dış haberlerdeki bilgilere göre: "Tunuslu Müslümanların ileri gelenleri ezildi. İşkence altında ölmeyip de sağ kalanların binlercesi şimdi zindanlarda çürüyor. Birçoğu da ülkeden kaçıp canını zor kurtardı. Ama rejimin uşakları onların peşini bırakmıyor. Ünlü kimselerin sözde ve montaj porno kasetlerini yayınlayıp, onları halkın gözünde güya küçültmeye çalışıyorlar... Önce Müslümanların ileri gelenleri ezildi... Müslümanların işi bitince, insan haklarını savunan ve düşünce özgürlüğünü isteyen kişilerin üzerine yürüdü. Tıpkı Müslümanlar gibi onlara da kan kusturmaya başladı ve hâlâ da kusturuyor." Fransa'nın meşhur gazetecilerinden Jean Daniel ve ismini vermeyen bir Fransız istihbaratçısı şu itirafta bulundular. "Tunus'ta Müslümanlara karşı başlatılan baskının ilk yılıydı. Bazı Müslümanlar kaçıp Fransa'ya sığınmışlardı. Tunus gizli istihbarat elemanları bize gelip (Müslümanlara deyin ki, Tunus'a geri dönün! Biz anlaştık size pasaportlarınızı verecekler! Hele bir dönsünler. Gerisini bize bırakın.) Geri dönenlerin çoğu öldürüldü ya da hapiste öldüler." Fransa'nın eski İçişleri Bakanı Charles Pasqua zamanında Tunus ile Fransa, Müslüman avını beraber yaptılar. Tunus medyasına göre Müslümanların çoğu AIDS'lidir. Rejim muhalifleri, ya AIDS'li ya da seks manyağı, dolandırıcı, sahtekâr, terörist veya eroinmandır. Tunus medyasının (TV, gazete, dergi ve diğerlerinin) haberlerinin % 40'ı diktatör Bin Ali'den bahseder. Tunus'ta Le Monde ve Liberation gibi gazeteler sık sık yasaklanır. L'express'in 26 Haziran 1998 tarihli sayısında "Sus ve Tüket" başlıklı yazıda, Tunuslu bir profesörün ifadesi şöyledir: "Profesörlerin eşleri sokaklarda seyyar satıcılık yapıyor. General Bin Ali, vatandaşlarına yiyin, için, tüketin, canınızın istediğini istediğiniz kadar yapın, fakat asla siyaset yapmayın diyor." Tunuslu Mervan Bin Zeynep bilgisayar dahisi idi. ABD'de tahsil yaptı. Bir gün devlet başkanlığı sarayındaki bilgisayar sistemine girdi. Fransa ve İsrail MOSSAD ajanlarının Tunus'ta vazifeli olduğunu gördü. Bu durumu bir arkadaşına anlatınca trafik kazası süsü verilen bir kaza ile öldü. İnsan Hakları Birlikleri Milletlerarası Federasyonu'nun raporunda: "Tunus'ta çok vahim ve çok sistemli bir işkence yapılmaktadır. 1990-1998 arasında onbinlerce kişi işkence sonucu hayatını kaybetmiştir..." denmektedir. Bazı medyanın örnek gösterdiği modern Tunus budur!..
.
Makedonya'daki çatışmalar ve gerçekler
27 Mart 2001 01:00
A -
A +
Makedonya'da şiddetli çatışmalar olduğu bir gerçektir. Bu gerçeğin altında kamuoyunun çok azının bildiği bazı gerçekler de vardır. Makedonya Hükümeti hadiseyi olduğundan fazla abartmakta olup, Makedonya'daki 1 milyona yakın, en azından 700 bin Arnavut'a baskılarını artırmak için bu çatışmaları fırsat bilmektedir. 2 milyon nüfuslu Makedonya'nın sadece 1 milyon 50 bini Makedon asıllıdır. Ama nüfusun Arnavut, Türk ve Çingeneden oluşan diğer yarısı azınlık muamelesi görmenin ötesinde; dağılan Yugoslavya Federasyonu'nda mevcut olan haklara sahip değildirler. Makedonya'da Makedon ırkçılığı sebebiyle diğer unsurlara son derece büyük bir baskı rejimi vardır. Makedonya üzerinde hak iddia eden Yunanistan ve Bulgaristan, Makedonya'ya tam destek vermektedir. Kosova'nın bağımsızlığına son derece karşı olan Yunanistan, dünya kamuoyunu ve Avrupa Birliğine ait kuruluşları Arnavutlar "Büyük Arnavutluk" peşinde propagandası ile Kosova'nın Sırbistan'dan ayrılarak bağımsızlığını önlemektedir. Kaldı ki bu çatışmalar Büyük Arnavutluk için yapılmamaktadır. Makedonya'nın Kosova sınırında Arnavut nüfusun çoğunluk olduğu bazı köylerin statüsü belli değildi. Yeni Yugoslavya bu köyleri Makedonya'ya kısa bir müddet önce bırakmıştır. Kosovalı Arnavutlar buna karşıdırlar. Makedonya ordusu ile çarpışan Arnavutlar ise Makedonyalı değildirler. Ama Makedonya'nın Arnavutlara ve diğer unsurlara baskısı bu şekilde devam ederse; Makedonya'da iç savaş kaçınılmaz olur. Türkiye Makedonya Meselesinde dengeli bir politika takip etmelidir. Makedonya'ya destek verirken, Kosova'nın bağımsızlığına karşı çıkmamalıdır. Kosova da Makedonya gibi 1389-1912 arası, asırlar boyunca Osmanlı toprağıdır. Ama Türkiye'nin şu anda Balkan politikası yoktur. Ülkelerin sınırlarının muhafazası ve üniter yapısı gibi klasik kalıplar içinde günü birlik politika icra etmektedir. Maalesef Türk dostu Berişa'nın banker kriziyle iktidardan düşürülmesinden sonra Arnavutluk ve Balkanlar'ı bir nevi Yunanistan'a devrettik. Rahmetli Turgut Özal devrinde Adriyatik'ten Çin Seddi'ne sloganı kaybolmuş, bunun yerine Ege ile Hazar Denizi arasına sıkışan bir şekle büründük. Makedonya çatışmaları ile "Balkanlar'ın haritası (sınırları) yeniden çizilmeli" tartışmaları tekrar alevlendi. İngiltere'nin eski Dışişleri Bakanı ve 1990'lı yılların ilk yarısında Avrupa Birliği'nin Bosna Özel Temsilcisi olan Lord Owen da, bu hafta içinde yaptığı açıklamada, "Bağımsız Kosova dahil, Balkan ülkelerinin haritasının yeniden çizilmesinin daha dayanıklı, yaşayabilir devletlerin kurulmasına imkân sağlayacağını" belirtti. Batılıların Balkan tabularının hepsini yıkarak çekinmeden konuşan Owen, Wall Street Journal gazetesine yaptığı açıklamasında, "Bütün Balkanlar'ı ihtiva eden 1878 Berlin Kongresi'ndekilere denk ön anlaşmalar ve büyük güçlerin de onayıyla çözüme gidilmelidir" dedi. NATO'nun Kosova'daki barış gücü görevini bile yapamaz duruma geldiğini iddia eden Owen, Kosova'nın Arnavut kökenli halk çoğunluğunun (% 90) iradesine rağmen NATO'nun (uzun vadede Sırbistan lehine) varlığını ne kadar sürdürebileceğinin sorgulanması gerektiğini belirtti. Reuters bazı Batılı uzmanların "tam bağımsızlıkları önündeki son engelin Batı olarak algılanması durumunda Avnavutların eninde sonunda silahlarını NATO kuvvetlerine çevireceklerini" iddia etti. Batılı bazı uzmanlar ise Makedonya'nın Güney Sırbistan ve Kosova'yla sınırlarının korunması ve terörizmle mücadelede Üsküp hükümetine yardım etmenin yegane yol olduğunu ifade etmektedirler. Yine bir kısım Batılı diplomatlara göre: "Eski Yugoslavya topraklarında yeni sınır lafları etmek, pandoranın kutusunu açacaktır." Karadağ ve Kosova tam bağımsızlık istemektedir. Nisan'da Karadağ'da bağımsızlık referandumu olabilir. Bosna Sırp Cumhuriyeti'nin de Bosna-Hersek federasyonundan ayrılması kaçınılmazdır. ....... Not: Çok sevdiğim, Cağaloğlu'nda yıllardır aynı odayı paylaştığım, sayısız güzel hasletlere sahip; rahmetli Ahmet Işık'ı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı ve sabırlar dilerim. Allahü teâlâ rahmet eylesin. Kabri Cennet bahçesi olsun. (Amin)
.
Balkanlar'da savaş tehlikesi
29 Mart 2001 01:00
A -
A +
Dış Haberler Servisi ve basında yer alan haber ve yorumlara göre "Balkanlar"da savaş çıkabilir. Nitekim Bosna'da savaşı sona erdiren 1995 Dayton Barış Antlaşması'nın mimarı ABD'li diplomat Richard Halbrooke'un Yunan, To Vima gazetesine verdiği beyanatta: "Durum çok tehlikeli. Bütün Balkanlar'ı içine alacak genel bir savaş çıkmasından endişeliyim. Şiddet zoruyla sınırların değiştirilmesi yoluna gidilmesi, çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktır... Krizi sona erdirmek için NATO ve ABD'nin, taraflar arasındaki dengeyi sürdürerek sınırlarda istikrarın bozulmasına izin vermeyeceğini, Arnavutlara açıkça belirtmeleri gerekir. Üsküp'ün de Arnavut azınlığıyla münasebetlerini yumuşatması gerekir." demiştir. Alman Weltam Sanntaf gazetesine göre, Alman ordusu kaynakları da, acil çözüm bulunmaması durumunda, Makedonya'da iç savaş tehlikesinin büyüyeceğini ifade ettiler. Almanya, ikmal birliklerinin üslendiği Kalkandelen'e paraşütçü birlikleri göndereceğini açıklamıştır. Bulgaristan, Makedonya'ya silah yardımı yaparken; Yunanistan ve Ukrayna Makedonya'ya 4 askeri savaş helikopteri hediye etmiştir. ABD ve AB ülkeleri Makedonya'daki çatışmaları "Büyük Arnavutluk" hayaline bağlamaktadırlar. Arnavutların gönlünde "Büyük Arnavutluk" hayali vardır. Ama son çatışmaların temelinde başka sebepler yatmaktadır. Makedonya meselesini anlamak için biraz geriye gitmek gerekir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yugoslavya'yı kuran Tito, Yugoslavya ve Balkanlar'da lider idi. ABD ve Rusya blokunun dışında kalan ülkelerin Üçüncü Dünya Blokunun kurucusu ve liderlerindendir. Yugoslavya, Tito tarafından 6 federel cumhuriyet (Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Bosna Hersek, Karadağ), Kosova'dan ve Voyvadin'den oluşan özerk (fedaratif) cumhuriyetleriyle federasyon kurdu. Tito'nun ölümü ile Yugoslavya güçlü lider bulamadı. Soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine Yugoslavya'da iç savaş başladı. Bu iç savaş Almanya'nın "Doğuya Yayılma" ve Fransa'nın "Atlantik'ten Urallar'a" hayalleri sonucu teşvik edildi. Daha sonra 6 federal cumhuriyetten 4'ü ayrıldı. (Sadece Karadağ kaldı.) Tito'nun 1974 yılında Kosova'ya verdiği özerk cumhuriyet statüsünü Miloşeviç, 1989'da iktidar olunca kaldırdı. Kosova'yı Sırbistan'ın bir parçası yaptı. Bu ise Kosova'nın % 90 nüfusuna sahip Arnavutların "bağımsızlık" arzularını kamçıladı. Baskılar arttıkça bağımsızlık kıvılcımı yangına dönüştü. Miloşeviç, Kosova'da soykırım icra etti. Bağımsızlık için ilk hareketi başlatan Kosova, bağımsız olamadı. Kaldı ki, 1974 Kosova ve Yugoslavya'nın anayasasına göre, diğer milletler (cumhuriyetler) gibi Kosova'nın da bağımsız olması anayasal hakkıdır. Kosova'da soykırımı durdurmak için Yugoslavya bombalandı. "Dünya tarihinde ilk defa, iç ihtilafların çözülmesi için, dışardan müdahale gören ve bombalanan ülke oldu" NATO birlikleri Kosova'yı 5 bölgeye ayırıp bir nevi işgal ettiler. Her şeyin düzeleceğini sananlar yanıldılar. Kosova'da devlet yok, düzen yok, bunun yerine uyuşturucu ve alkolizm arttı. Fuhuş ise son derece arttı. Soygunlar, işsizlik korkunç boyutlardadır. Türklerin durumu içler acısıdır. Eski Yugoslavya'da en çok Türk, Makedonya'da yaşamaktadır. Makedonya'nın nüfusu 2 milyondur. 600 bine yakın Arnavut, 150 bin Türk ve geri kalanı Çingene, Sırp ve diğer azınlıklardır. Tito'nun 1974 anayasasında Makedonya şöyle tarif edilmektedir: "Makedonya, Makedonların, Türklerin, Arnavutların ve diğerlerinin yaşadığı cumhuriyettir." Makedonya, Yugoslavya'dan ayrılınca diğer grupları dışlamıştır. Bugünkü Makedonya anayasasında: "Makedonya, Makedonların yaşadığı bir devlettir" ibaresi yer alır. Bu ise haksızlıktır. Arnavutlar, Türkler ve diğerleri "azınlık" statüsüne indirilmiştir. "Kurucu Millet" hakları alınmıştır. Osmanlıdan bu yana Üsküp'te ayakta duran saat kulesindeki "Hilâl" çıkarılmış yerine "haç" takılmıştır. Arnavut ve Türk okulları bağımsızlıktan bu yana kendi dilleri ile eğitimden mahrumdur. Şayet Makedonlar diğerlerine baskıyı devam ettirirse, iç savaş kaçınılmaz olur. NATO, AB, Bulgaristan, Yunanistan Makedonya'yı koruyamaz. Diğer milletlere Türkler, Arnavutlar, Çingene ve başkalarına hakları verilmelidir.
Yunanistan'ın Makedonya politikası
31 Mart 2001 01:00
A -
A +
Bazı Arnavut milislerin birkaç Makedon köyünü işgali ve Kalkandelen'e hakim Şar Dağında Arnavut-Makedon çatışmalarına kadar Makedonya, Yunanistan'ın düşmanı idi. Ancak Arnavutların Makedonya'da söz sahibi olmalarını yani Makedon-Arnavut devletinin kuruluşunu önlemek; Kosova'nın bağımsızlığına mani olmak ve bilhassa Büyük Arnavutluk hayalinin gerçekleşmesine set çekmek isteyen Yunanistan; ambargo uyguladığı ve düşman ilân ettiği Makedonya'ya yaklaşmıştır. Hatta asker gönderme teklifinde bulunmuştur. Yunanistan Balkanlar'a coğrafi yakınlığı, tarih ve dini bağları sebebiyle yakınlık göstermiştir. Yunanistan'ın siyasi hedefi Balkanlar'ın liderliğidir. Yunanistan'ın Balkan politikası çifte standartlıdır. Slav ve Ortodoks olanlarla yakınlaşma ve uzlaşmacı siyaset takip ederken; diğerlerine ise uzlaşmacı olmayan bir siyaset sergiler. Avrupa Birliği de Yunanistan'ı kullanarak Balkanlar'da hakimiyet kurmak peşindedir. Atina ise Avrupa Birliği'nden aldığı kredilerle Balkanlar üzerinde ekonomik hakimiyet kurmaktadır. "AB'nin gücünü kullanarak Balkan ülkeleri üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Yunanistan, Arnavutluk'un tabii zenginliklerini, Bulgaristan'ın telekomünikasyon kurumunu, Makedonya'nın adını ve bayrağını ele geçirmeye çalışmaktadır." Yunanistan'ın dış politika alanındaki, Yunan merkezli ırkçı ideolojisinin en belirgin örneklerinden biri Makedonya ile münasebetleridir. Türkiye, Yunanistan'ın Karedeniz'de kıyısı olmamasına rağmen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatında yer almasını kabul ederken, Yunanistan, Türkiye'ye karşı bir "Ortodoks Balkan ülkeleri" cephesi (ekseni) için olağanüstü gayret sarf etmektedir. Bu eksenin kuzey ucunda Sırbistan yer alırken, diğer taraftan Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan'ı bu ittifaka dahil etmeye çalışmaktadır. Ancak Makedonlar Ortodoks olmasına rağmen Yunanistan, Makedonya'yı buradaki son çatışmalara kadar dışarda bırakmıştır. Sırplar, Bosna'da soykırım yaparken Sırplara her türlü yardımı Yunanistan yapmış ve hatta Bosna'ya gönüllüler yollayarak Sırplarla yan yana Müslüman katliamı yapmışlardır. Avrupa Birliğinin Sırbistan'a ambargo koymasını devamlı Yunanistan önlemiştir. Son çatışmalara kadar Yunanistan Makedonya'yı ve Makedonları inkâr etmiştir. 1991 Eylül'ünde Makedonya, Yugoslavya'dan ayrıldı. Yunanistan bir bildiri neşrederek Makedonya'nın bu isim altında tanınmasını istemiştir. Bu bildiriye göre Makedonya, Yunanistan'ın güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit etmektedir. Yunanistan'ın kastettiği, Makedonya Cumhuriyeti Anayasası'nın 49. maddesi "Makedonya Cumhuriyeti, komşu ülkelerde yaşayan, Makedon halkına mensup kişilerin ve eski Makedonyalıların durum ve haklarını kollar ve onların kültürel gelişmelerine yardımcı olur ve onlarla olan bağlarını ileriye götürür..." ibaresidir. Atina, Yunanistan'da "hiç Makedonyalı topluluk" olmadığı gerekçesiyle, Makedonya'dan Anayasasını değiştirmesini istemektedir. Ama bunun bir yalan olduğu, dünyaca ünlü bağımsız Helsinki İnsan Hakları Grubu "Human Rights Watch"un, 1994'te Ege Makedonya'sını ziyaretiyle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Yunanistan ile ilgili 80 sayfalık insan hakları ihlalleri raporu, "Etnik Kimliğin İnkarı Yunanistan'daki Makedonyalılar" başlığıyla Mayıs 1994 tarihinde yayımlanmıştır. Human Rights Watch, Helsinki'nin raporunun sonuç bölümünde şunlara yer verilmektedir: "Yunanistan'daki etnik Makedonyalılar, kendi dil ve kültürleri ile büyük bir azınlığı oluşturmalarına karşın, uluslararası alanda tanınmış olan insan hakları ve hatta varlıkları açık ve net bir şekilde inkar edilmektedir. Serbest ifade özgürlüğü Yunan hükümetince kısıtlanmaktadır. Bazı Makedonyalıların görüşlerini barışçı bir şekilde ifade ettikleri nedeniyle cezalandırılıp hüküm giydirildiler: Tüm bunlara ek olarak, Hükümetin Makedon dilinin öğretimine izin vermemesi nedeniyle, etnik Makedonyalılar ayırımcılığa tabi tutuldular. Ayrıca etnik Makedonyalılar, özellikle de insan hakları savunucuları, güvenlik güçlerinin tacizine uğradılar. Tüm eylemler, belirgin bir korku oluşturdu. Böylesi bir ortamda, çok sayıda etnik Makedonyalı, Makedon kimliklerini vurgulamakta ve görüşlerini açıkça ifade etmekte isteksizdirler. Sonuçta şu söylenebilir: Hükümet, Yunanistan'daki Makedonyalıların etnik kimliğini inkar etmek için her yola başvurmaktadır
.
Yunanistan'ın Makedonya politikası -2-
3 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Gerçekten de Makedonyalılar, büyük bir azınlık olarak Yunanistan'da varolduklarına göre, Makedonya Cumhuriyeti'nin, Anayasası'nda herhangi bir mahzurlu nokta olmadığı "Helsinki Watch" tarafından, yakın bir geçmişte kanıtlanmıştır. "Helsinki Watch", Yunan Hükümetini, Makedon azınlığa baskı yapmaktan suçlu bulmuş ve layık oldukları temel insan haklarının onlara verilmesini talep etmiştir. Bir başka insan hakları kuruluşu olan Uluslararası Af Örgütü, etnik Makedonyalıların insan haklarına saygı göstermesi için, Yunanistan'a çağrıda bulunmuştur. Avrupa Birliği de, Makedoncayı, AB sınırları içerisinde konuşulan dillerden biri olarak tanımıştır. Makedonya Cumhuriyeti AB üyesi olmamakla beraber, Ege Makedonyası da dahil, Yunanistan'ın sınırları içerisinde yer almaktadır. Yunanistan'ın iddiasına göre; Makedonyalılar, "Makedonyalı" olarak tanınmalıdır, çünkü Makedonyalılar, M.Ö. 2000 yılından bu yana Yunan kökenlidir. Dilleri Slav diller ailesine ait olan Makedonlar, 4000 yıldır Yunanca konuşmaktadırlar. Makedonya'nın kendini bu isimle tanımlamaya hiçbir hakkı yoktur, çünkü "Makedonya" kelimesi milli bir kimliği değil coğrafi bir bölgeyi tanımlamaktadır. Makedon halkı ise şunları vurgulamaktadır. Eski Makedonlar, milliyetlerinin, geleneklerinin, dillerinin ve adlarının bilinç ve gururunda olan ayrı bir Avrupa halkıdır. Aynı şey bugünkü Makedonyalılar için de geçerlidir. Eski Makedonyalılar, eski Yunanlıları, soydaşları olarak değil, komşuları olarak görmüşlerdir. Makedonya Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda Yunanistan, Makedonya'ya ekonomik baskı uygulamaya başlamış, Makedon sanayiini çökertmek ve sanayi ürünlerinin fiyatlarını arttırmak amacıyla Makedonya sınırını ablukaya almış, uluslararası ticaretini Selanik üzerinden yürütebilen ufak ve yeni kurulmuş bir ülkenin tüm yollarını tıkamış, böylelikle yeni Makedonya Cumhuriyeti'nde üretimin gerilemesini, nakliye ücretlerinde ve işsiz sayısında kayda değer bir artışa, kısaca devletin ekonomik bir iflasa sürüklenmesine yol açmıştır. Makedon ekonomisini çökertme faaliyetlerinde başarılı olmayan Yunanistan şimdi yeni bir taktik uygulamaya başlayarak, Makedonya ile iyi ekonomik ilişkiler kurmaya çalışmakta ve AB'den Makedonya'ya verilmek üzere aldıkları kredileri aktarma karşılığında "Makedonya" adını kullanmamaları yolundaki taleplerini artırmaktadırlar. Mart 2000'de Yunan Basın Ataşeliği'ne yönelik gerçekleştirilen bir saldırıda Yunan bayrağı gönderinden indirilerek parçalanırken, kısa süre önce gene benzeri bir saldırıda Yunan elçiliğinin bayrağı yakılmış, camları kırılmıştır. Makedon halkını Yunanistan'a düşman eden, Atina'nın Makedonya adını ve bayrağının sembolü olan "GÜNEŞ"i yağmalamak istemesinden kaynaklanmaktadır. Yunanistan, Makedonya Cumhuriyeti'ne isim ve bayrak konusunda, Avrupa Birliği, Avrupa Parlamentosu ve Birleşmiş Milletler içindeki lobisini kullanarak şantaj yapmaktadır. Atina ve dostları Makedonya'dan "Eski Yugoslavya Cumhuriyeti" adını kullanarak bahsetmektedirler. Balkanlar'da bir asırdır devam eden "otorite boşluğu" ile bölge sahipsiz kaldı. Osmanlı'nın gidişi ile boşalan otoriteyi hiçbir güç doldurmadı. Ve Osmanlının 500 yıllık güçlü iktidarlığı döneminde barış ve huzur yurdu olan Balkanlar, bundan sonra bitmeyen etnik savaşlarla hep zarar gördü. Ama en çok zararı görenler Müslümanlar oldu. (Türk, Arnavut, Boşnak, Çingene ve diğer Müslümanlar) Yunanlı tarihçi Veremis, eserinde Balkanlarda huzur için "Türkiye'nin Balkanlar'da etki sahibi olmasında Türk Milliyetçiliği ile İslâmi kimliğin uyum içinde birleştirilmesinin büyük önemi olduğunu" ısrarla ifade ederken; bilhassa İsmet İnönü iktidarından sonra Balkanları Yunanistan'a devrettik. Ege'yi devrettiğimiz gibi... Son çatışmalarda Yunanistan Makedonya'ya asker gönderip, bir daha çıkmamak üzere Makedonya'yı ilhak etmenin hayalleri peşindedir. Osmanlı'ya ihanet eden ve kan kusturan Makedonlar ancak Osmanlı sayesinde kimliklerini, dil ve dinlerini koruyabilmişlerdir. Ama son hadiselerle birlikte Yunanistan'ın pençesine düşmek üzeredirler. Avrupa'nın "Şark Meselesi" (La Question D'orient) devam etmektedir. Şark meselesi ise Viyana Konferansında "Mukaddes İttifak" olarak çizilmiştir. Türkleri Avrupa'dan Balkanlar'dan, Ege ve Akdeniz'den ve nihai hedef olarak Anadolu'dan Orta Asya steplerine atmaktır. Bu 3 hedef gerçekleşti. Sıra Anadolu'ya geldi. M.Necati Özfatura
.
Örtülü soykırım
4 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Üzerinde yaşadığımız yeryüzünde, doymak bilmeyen şirketler, mafyalar ve şahıslar; başkalarının hayatı, sağlığı, namusu ve huzuru üzerinde servetlerine servet katmaktadırlar. AIDS, alkol, uyuşturucu, sigara, fuhuş ve kumar bunlardan önde gelenlerdir. Geçen günki yazımda, Batı Avrupa'da ölen gençlerin her 4 kişiden birinin, Doğu Avrupa'da ise 3 kişiden birinin alkol ve alkole dayalı bir hastalık sebebiyle öldüğünü yazmıştım. Bu yazımda ise sizlere, sigara hakkında bilgi vereceğim; 2000 yılında 4 milyon genç (8 saniyede 1 kişi) sigaranın yol açtığı hastalık sebebiyle hayatlarının baharında öldüler. 1951-1991 yılları arasında (40 yıl) yapılan araştırmada 35-45 yaşları arasında kalp krizi geçirenlerin oranı, hiç sigara içmeyenlerde 100 binde 7'dir. Günde 1-14 tane arası sigara içenlerde 6.5 kat artarak 100 binde 46'dır. Her gün 1 paket içenlerde 100 binde 61'dir. Her gün 1 paketten fazla sigara içenlerde bu risk ise 100 binde 104'tür. Türkiye Yeşilay Cemiyeti'nin, TEKEL ve DİE verilerine göre 2000 yılında, 1 katrilyon 633 trilyon 817 milyar TL tutarında 129 milyon 128 bin kilo sigara içilmiştir. 663 trilyon 618 milyar 980 milyon TL tutarında 916 milyon 430 bin litre alkollü içki tüketilmiştir. (Özel sektörün imalatı, gümrükten geçenler, gümrük mağazaları, korsan imalât, karaborsa ve sınır mağazaları) bunlara dahil değildir. 1930 yılında Türkiye'de alkol tüketimi 1 litre iken bugün 20 litre olup, dünya ülkeleri sıralamasında 3'üncüsüdür. Sigara ise 1930 yılında 10 paket iken bugün 100 pakettir. Bunun sebebi 1960'lardan sonra bira ve şarap üretiminde özel sektöre müsaade edilmiş olmasıdır. "Alkol ve sigaranın devletin kontrolünden çıkarılarak özelleştirilmesi felâket, üretim ve ticaretin yabancı şirketlere verilmesi ise daha büyük felâkettir. Bu, tüketimi körükleyecektir. Hiçbir devlet, halkının maddi ve manevi tahribatın üzerinden kazanç elde edemez" Sigara ve alkol uyuşturucuya giden köprüdür. Türkiye alkol tüketiminde dünya 3'üncüsüdür. Sigarada ise dünya 4'üncüsüyüz. İsrafta 1'inci ve kumarda 2'nciyiz. Türkiye'deki manevi erozyon ile ne hale gelmişiz? Suçlu içen mi, yoksa gerekli tedbirleri almayan mı? TEKEL özelleştirilirse durum çok daha vahim olacaktır. (IMF) kredi için TEKEL'in özelleştirilmesinde ısrarlıdır? Bu ise gayet manidardır... İngiliz Kalkınma Araştırmaları Enstitüsü'nün araştırmasına ve uzmanlara göre gelecek 20 yılda ölüme yol açan sebepler arasında ilk sırayı "sigara" alacaktır. 2000 yılında sigara sebebiyle 4 milyona yakın genç ölmüştür. 2020 yılında bu sayı 8.5 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir. Halen 1 milyar kişi sigara tiryakisidir. Küreselleşme sürecinin ticareti kamçılaması, gümrüklerin düşmesi ve büyük reklâm kampanyaları, sigara tüketimini artırmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sigaranın yaygınlaşmasını önlemek amacıyla bir protokol taslağı hazırlamaktadır. Teksas Kalp Enstitüsü Kardiyologlarından Prof. Dr. Paulo Angelini'ye göre: "Günde 3 sigaradan fazla içen kişi geleceğiyle oynuyor. Kalp hastalığı, kadınlarda erkeklere göre 10 yıl sonra ortaya çıkar. Ancak tiryaki kadın bu 10 yıllık avantajı kaybediyor. Damarlarının dar olması tıkanmayı kolaylaştırıyor. Bu durum, kadınlara by-pass ve anjiyo uygulanmasını zorlaştırıyor." demektedir. Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Fisun Yarış'a göre, Türkiye'de 20 milyon alkol içicisi, 25 milyon sigara tiryakisi ve 5 milyon alkolik vardır. Türkiye'de her yıl 200 bin kişi sigara sebebiyle ölmektedir. Bunların 160 bini sigara tiryakisi, 40 bini ise pasif içici (içmeden, sigara dumanından zarar görenlerdir) ve sigara içme alışkanlığı çoğunlukla çocukluk çağında başlamaktadır. Türkiye'de bu yaş 11 yaşına inmiştir. Özenti alışkanlık yapmaktadır. En iyi tedavi ise hiç başlamamaktır. Boya sökücü aseton, akü yapımında kullanılan kadmiyum, roket yakıtı metanol, çakmak gazı buton, temizlik maddesi amonyak, fare zehiri arsenik, öldürücü zehir hidrojen siyanür, naftalin ve bunun gibi 4 bin tane zehirli madde sigaranın yapısında yer almaktadır.
.
Stratejik bir madde olan ‘bor'u özelleştirmek hatadır
5 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Bazı ülkelerin tabii zenginliklerinden; petrol, doğalgaz ve altın onlar için ne kadar önemli ise dünyanın en kaliteli ve aynı zamanda dünya rezervlerinin yüzde 70'ine sahip Türkiye için (bor) madeni, en az petrol ve doğalgaz kadar önemlidir. Türkiye'yi bugünkü ekonomik krize sürükleyen (IMF) ile Türkiye'ye bazı kanunların çıkarılmasından sonra kredi vereceğini söyleyen ABD; ısrarla borun özelleştirilmesini istemektedir. Çünkü ABD, Türkiye'nin bor madenini ele geçirmek için elinden geleni yapmaktadır. Birkaç milyar dolar karşılığında, 750 milyar dolarlık bor rezervleri ABD'ye özelleştirme maskesi altında satılırsa, sakın şok geçirmeyin. Ben dış politika uzmanıyım, ama yakında kardeşime ekonomi ve finans konusunda rakip olursam şaşmayın! Neyse, meselenin "mizah" yönünü bırakalım. Bu konuda uzmanlar ne diyorlar onlara bakalım: Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, Başbakan Bülent Ecevit'e çağrıda bulunarak, bor madenlerinin özelleştirilmemesini istedi ve "Sayın Başbakan, geleceğimizin teminatı Eti Bor'a sahip çıkın" dedi. Aygün yaptığı yazılı açıklamada, Başbakan Ecevit'in, kamu yararı ve ulusal çıkarları korumak adına, 1978 yılında bor madenlerini kamulaştırdığını hatırlatarak, aynı gerekçelerin şu anda da geçerli olduğunu kaydetti. ATO'nun ilk kez bir özelleştirmeye karşı çıktığının altını çizen Aygün; Başbakan Ecevit'in Türkiye'nin geleceğine ipotek koyacak bir özelleştirmeye "evet" dememesi gerektiğini savundu. Aygün, Uluslararası Para Fonu'na (IMF) verilen niyet mektubunda bor madenlerinin özelleştirilmesine yer verilmesini "akıl almaz bir hata" olarak değerlendirdiklerini ifade ederken, şöyle devam etti: "Bazı konular vardır ki, üzerinde tartışma dahi yapılmaz. Bor, Türkiye'nin coğrafi konumu kadar büyük bir öneme sahip, stratejik bir kaynaktır. Arap ülkelerinin petrolü, Rusya'nın doğalgazı onlar için ne ifade ediyorsa, bor da Türkiye için aynı anlama gelmektedir. Eğer Eti Bor özelleştirilirse, Türkiye öz sermayesini kaybeder, kredi bağımlılığı artar. Diğer yandan, gerekli yatırımlar yapılırsa, dünya bor rezervinin % 70'ine sahip Türkiye, 750 milyar dolarlık bu kaynağı ile borçsuz bir ülke konumuna gelir." "Eğer bor, doğru değerlendirilseydi IMF ile masaya oturmaya gerek bile kalmayacaktı" diyen Aygün, geç kalmanın bedelinin başka bir hata ile ödenmemesi gerektiğini savundu. Her şeyi paraya tahvil etmeye alışkın olan IMF'nin borların özelleştirilmesini istemesinin normal olduğunu, ancak ekonomi bürokratlarının niyet mektubunda yer alıyor diye özelleştirmede ısrarlı olmamaları gerektiğini kaydeden Aygün, şöyle devam etti: "Türkiye'yi eli mahkum gösterecek görüntü verilmemesine özen gösterilmeli. IMF, Türk halkının istemediği bir konuda dayatmacı bir tavır sergilemeyez. IMF'ye açık bir biçimde (halk istemiyor) denmeli, gerekirse referanduma bile gidilmeli. Yapılamayan ve geciken özelleştirmelerin acısı bordan çıkarılırsa, ulusal çıkarlarımız yara alır." 2.5 milyar ton ile dünyadaki en büyük bor rezervi Türkiye'de bulunduğu halde; ne hazindir ki, böylesine muazzam bir servet yeterince değerlendirilmiyor. ABD dünya bor rezervinin % 11'ine sahip olduğu halde, 1999 yılında bor ihracatı ile 800 milyon dolar kazanmıştır. Türkiye ise dünyanın % 70 rezervine rağmen ancak 220 milyon dolarlık ihracat yapabilmiştir. Üzülerek belirtmek isterim ki, bu rakamlar gayet hazin bir tablodur. Bir bakana göre, bor madeni devletin kontrolünde verimli bir şekilde kullanılmış olsa, Türkiye'de kişi başına 3 bin dolar olan milli gelir, 33 bin dolara yükselir. Dünyanın 400 yıl ihtiyacını tek başına karşılayacak olan bu muazzam serveti birkaç milyar dolar uğruna özelleştirme maskesi adı altında satmak ülkeye indirilecek en ağır ekonomik darbedir. Gelecekte elektrik santrallerinin ham maddesi olacak olan ve roket yakıtından deterjana kadar, aküden, cam ve seramik sanayiine kadar 250 değişik alanda kullanılan bor, Türkiye'nin istisna bir hazinesidir. Bor madeni ham madde olarak ihracı yanında işlenmiş bir şekilde ihracını yapmak daha kârlı olup, ihracatımızın zirveye çıkacağı bir gerçektir
.
Miloşeviç hapishanede
6 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Devamlılık (ezelden ebede) sadece Allahü teâlâ'ya mahsustur. Şu anda Belgrad Hapishanesi'nde depresyon geçiren Slobodan Miloşeviç, çok değil 6 ay öncesine kadar Sırbistan'ın hakimiydi. Tabiri caizse "dediği dedik, astığı astık idi" Sarayda yaşıyordu. Şimdi ise tehlikeli suçluların bulunduğu Belgrad Merkez Hapishanesi'nde tek kişilik hücresinde yatmaktadır. Aslında ABD ve AB, Balkanlar'a yerleşmek için; Almanya doğuya yayılma ve Fransa ise Atlantik'ten Urallar'a Büyük Fransa hayalleri için Miloşeviç'i soykırım ile kullandılar. Şimdi ise ABD'nin verdiği 50 milyon ve vadettiği 100 milyon dolar için Miloşeviç tutuklandı. Miloşeviç eski Yugoslavya'yı "Büyük Sırbistan" yapma hayali ile kan gölüne çevirdi. Yıllardır ve halen milyonlarca insan maddi ve manevi bunalım içindedir. Miloşeviç, büyük çoğunluğu Bosnalı ve Kosovalı Müslümanlar olmak üzere soykırım neticesi katledilen en azından 500 bine yakın insanın katilidir. Bu denli zalim olan Miloşeviç'in tutuklanması, basında yanlış yorumlanmaktadır. Miloşeviç insanlığa karşı soykırım suçu işlediği için tutuklanmadı. Çekilen acılar, dünya kamuoyunun sızlayan vicdanı için hapishanede değildir. Tutuklanma sebebi, görevi suiistimal ve yolsuzluktur. 1989'dan bu yana 13 yıl Yugoslavya'nın diktatörü ve aynı zamanda dokunulmaz idi. Emperyalist güçler, kullandıkları Miloşeviç'in yavaş yavaş sonunu hazırladılar. Önce tahtından indirdiler ve şimdi de derdest ettiler. Miloşeviç'in asıl yeri "Lahey Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi"dir. Miloşeviç'i devirip Yugoslavya Devlet Başkanı olan Koştunitsa, Miloşeviç'in tutuklanmasını aylardır savsakladı. Başbakan Cinciş ise daha liberal olup, Batı'dan kredi almak için Miloşeviç'i kendi emrindeki emniyet teşkilatı ile teslim aldı. Koştunitsa emrindeki ordu devre dışı bırakıldı. Miloşeviç tutuklandı ama O'nun soykırım emrini yerine getiren Mladiç, Karaciş ve Markoviç dışardadır. Balkanlara 13 yıl kâbus yaşatan Miloşeviç'in arkadaşları serbest dolaşmaktadır. Bir Sırplı gazeteciye göre "Belgrad'daki hükümetin yarısını Lahey'e göndermek gerekir." Suçlu yalnız Miloşeviç değildir. 13 yıllık rejimdir. Bu rejim Sırp halkını tuzağa düşürdü. Miloşeviç ve ekibi Lahey'e gönderilsin diyen Sırpların sayısı % 60'tır. Gaye Miloşeviç olmamalı, ona destek veren ekibi de yargılanmalıdır. Ancak o zaman Sırbistan'da hukukun üstünlüğü ve demokrasi gelişir. Miloşeviç tutuklanmadan önce Rumen Curentel gazetesine verdiği beyanatta: "Bu mahkeme, uluslararası savaş suçluları mahkemesi hukuki değil, siyasi bir kurum. Yugoslavya'yı öldürmeye azmetmiş olanların hizmetinde. İstediklerini öne sürebilirler ama neden Arnavut teröristler ve halkımıza onca acı çektirenler hakkında kovuşturma açmıyorlar?" Miloşeviç kendini haklı sanmaktadır. Bosna ve Hırvatistan'daki Sırp ordusuna mali desteği sağladığının 3 sayfalık imzalı açıklamasını avukatı Toma Fila yapmıştır. Yolsuzluk iddialarını reddeden Miloşeviç, açıklamasında "Bu yargı sürecinin uzun yıllardır yaptıklarımı lekelemek için yeni iktidarın emriyle başlatıldığını düşünüyorum. Bu, özellikle devletin ve halkın çıkarlarını düşünerek, dünya güçlerine karşı çıkışını lekelemek için yapılmıştır." Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi Başsavcısı Carla Del Ponte, İtalya'da çıkan "La Republica" gazetesine verdiği beyanatta: Miloşeviç hakkında ikinci tutuklama emri hazırladığını belirtip; "Miloşeviç'in bu yıl sonuna kadar Lahey'de olacağını düşünüyorum" demiştir. Kendisi hakkında ilk tutuklama emri 1999'da çıkarılmıştı. Miloşeviç, tutuklama öncesi direnmiş ve çıkan olayda 1'i ağır 4 polis yaralanmıştır. Miloşeviç'in evinde 30 tüfek, 20 tabanca, 2 kutu bomba ile binlerce mermi ele geçirilmiştir. Uzun yıllar Miloşeviç'i destekleyen gazeteci Slavko Curuvija ve arkadaşı Aleksandr Tijaniç, yazdığı mektupta: "... Siz, Sırp kurumlarının liyakat ve değerlerini sistematik bir biçimde yok ettiniz. Siz, üniversite ve mahalli çiftçi derneğini aynı seviyeye getirdiniz. Sanatlar ve Bilimler Akademisi'ni bir yaşlılar bakımevi ile eş tuttunuz. Siz, kiliseyi, yasama erkini, medyayı, parlamentoyu ve hükümeti alçalttınız, rezil ettiniz... Ekselansları, ülkeniz, halkınız, dostlarınız 10 yıldır korku, psikoz içinde yaşıyorlar; etraflarında da ölüm, sefalet, terör ve ümitsizlikten başka bir şey yok; başka bir şey kalmadı." Bu gazeteci Miloşeviç'in sırlarını bildiği için evinin önünde, eşinin yanında 11 Nisan 1999 günü 17 kurşun ile öldürüldü.
.
Yunanistan'ın Arnavutluk politikası
7 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Sırpların Kosova'da Arnavutlara yaptığı soykırım, baskı, katliam hareketinde Yunanistan tümüyle Sırpların yanında yer almış ve her konuda yardım etmiştir. Şu anda zulüm ve baskıda Sırptan farksız olan Makedonlara en büyük yardımı Yunanistan yapmaktadır. Bu yardımın şuur altında gizlenen asıl niyeti Makedonya'nın hukuki ve fiilii varlığını sona erdirerek Makedonya'yı Yunanistan'a ilhakıdır. Arnavutluk'un güneyini (Epir bölgesini) işgal ve Arnavutluk'u Yunanistan'ın uydusu haline getirmektir. Ve bu işin gerçekleştirilmesinde Yunan asıllı Fatos Nano ile oldukça mesafeler almıştır. Öncelikle konuyu daha iyi anlayabilmek için gerideki hadiselere bir göz atalım; Arnavutluk bağımsız olduğu tarihten bu yana, sınır ihtilâfları sebebiyle Yunanistan ile siyasi münasebetleri iyi olmamıştır. 1913 Londra Konferansı'nda Arnavutluk'un toprağı olan ve o anda 200 binin üzerinde Arnavut'un yaşadığı Güney Epir, Yunanistan'a verildi. Yunanistan, Londra Konferansında verdiği sözü (taahhütleri) çiğneyerek, Arnavutları göçe mecbur etmek için yağma, yıkma ve toplu katliamlara girişti. Ve göç etmeyenleri kültürlerinden kopararak onları Helenleştirmek için her çareye başvurdu. Birinci Dünya Savaşı sonunda 1918 Paris Barış Kongresinde, Kuzey Epir'i de istedi. Bu isteği kabul edilmedi. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya ve İtalya yenilince Yunanistan, Arnavutluk'un Kuzey Epir bölgesini işgal etti. Yunanistan'da iç savaş çıkınca Arnavutlar kendi topraklarını geri aldılar. Fakat Yunanistan Güney Arnavutluk (Kuzey Epir) üzerindeki emellerinden asla vazgeçmedi. Kuzey Epir, Megalo İdea'nın bir parçasıdır. Güney Arnavutluk'ta yaşayan Ortodoks Arnavutların Yunanlı olduğunu iddia etmektedir. Şu anda Kuzey Epir için yoğun fakat temkinli bir politika takip etmektedir. Yunanistan, Güney Arnavutluk'u ilhak için Yunanistan'da 19, ABD'de 50 ve Arnavutluk'ta "OMONIA" başta olmak üzere çok sayıda "Pan Epirotic" Epir'i ilhak dernekleri kurmuştur. Ve bu dernekler Yunanlı papazların kontrolündedir. Türk dostu Müslüman Berişa iktidarına isyan eden ve deviren Ortodoks Arnavutları tahrik ve idare eden Yunanlı papazlar olmuştur. 1990-1993 arasında Yunanistan'a iltica eden Arnavut göçmenlere, AB'nin yolladığı yardım paralarını; Yunanistan ülkesindeki PKK kamplarında harcamıştır. Türk dostu Müslüman Berişa iktidarını devirmek için AB liderliğinde Yunanistan ve İtalya "Banker krizi" ile Arnavutluk isyanını Mart 1997'de başlattılar. Berişa, büyük çoğunlukla seçilmiş olmasına rağmen Arnavutluk'un huzuru ve bölünmesini önlemek için erken seçime razı oldu. Ve hileli seçimle Ortodoks ve Yunan asıllı Fatos Nano iktidar oldu. Yunanistan Arnavutluk'tan Türkiye'yi dışladı. AB'nin kredileriyle Arnavutluk'tan çok sayıda tavizler aldı. Güney Arnavutluk'taki Ortodokslar için Yunanistan sosyal, ekonomik ve kültürel birçok tavizler kopardı. Bu tavizler Ortodoks Arnavutların Yunan asıllı olduğu görüşünü güçlendirecek tavizlerdir. Oysa Arnavutluk nüfusunun %80'ine yakını Müslüman, geri kalanı Katolik ve Ortodoks'tur. Yunanistan, turist maskesi altında çoğu kadın yüzlerce misyoneri Arnavut köy ve kentlerine göndermekte, bu misyonerler ev ev dolaşarak buradaki insanları Ortodoks olmaya davet etmektedir. Bu misyoner grubundan, 15-20 gün sonra başka misyoner kafilesi görevi devir almaktadır. Yapılan faaliyet daha çok Müslüman ve münhasıran "Türk kökenli Arnavut" adını verdikleri (Türkoalvanos) Müslüman Arnavutlara yöneliktir. İsmini ve dinini değiştiren Müslüman iken Ortodoks olan Arnavutlara iş, tahsil, para, değerli hediyeler verilmektedir. Arnavutluk'taki aşırı ekonomik kriz, yokluk, açlık ve bilhassa işsizlikten istifade etmektedirler. Yunanistan'a gelen Arnavut göçmenlere verilen "Yeşil kart"ın üzerinde "Voryas İpiros Simeni Ellada" yazılıdır. Bunun manası (Kuzey Epir Yunanistan demektir) Yunanistan'da açtığı poliklinikler, okullar ile radyo, televizyon ve gazetelerle Ortodoksluk ve Helenizm propagandası yapılmaktadır. Tiran yüzde yüz Müslüman olduğu halde, Yunanistan Draskı, Fay, Fraveok, Elbasan'ın Fikas, Peohresm ve Karakulak köylerinde Ortodoks kiliseleri inşa edilmiştir. Yunanistan Arnavutluk'a otoban yaparak faaliyetini artırmıştır. Yunan Ortodoks Kilisesi'ne başkaldıran Arnavut Ortodoks Saint Marie Kilisesi Nikola Marku, maddi imkansızlık içinde mücadelede zayıf kalmaktadır. Maalesef Arnavutluk'u Yunanistan'a bıraktık. Balkanlar'ı da Yunanistan'a devrettik.
.
ABD-Çin krizi!
10 Nisan 2001 01:00
A -
A +
ABD ile Çin arasında casus uçak krizi 10 günden beri devam etmektedir. Bugüne kadar bu gibi krizlerde ABD'nin istediği oluyordu. Yani ABD isteklerini dikte ettiriyordu. Fakat son ABD-Çin casus uçak krizinde ABD, çetin ceviz Çin karşısında, yüzkızartıcı ve utanılacak duruma düştü. Dünyanın teknoloji harikası ABD'nin "Ep-3" uçağı Güney Çin Denizi'nde casus uçuş yaparken; Çin'in F-8 tipi savaş uçağı ile çarpışarak, Çin'in teknoloji üssü (Airan) "Haynan Adası"na mecburi iniş yapmıştır. Çin, ABD'den özür dilemesini istemiş ve bu uçağın içine girerek sırlarını çalmıştır. Çin casusları geçen yıllarda ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon)un bilgisayarlarına girerek, ABD'nin çok sayıda teknolojik sırlarını çalmış idi. Bu hadise ile Çinliler, ABD'nin çok gizli bilgileri ve bilgisayar sistemini öğrenmek imkânını elde etmiştir. (Ep-3) uçağında dünyanın en gelişmiş alıcı ve vericileri, anten ve radarları bulunuyor. Görevliler, bu teknoloji sayesinde düşmanın "e-maillerini" kontrol ediyor, konuşmalarını dinliyor. Faks sistemini çözüyor. Bilgisayar, gerektiğinde toplanan bilgileri değerlendirme ve tehlikelere karşı taktik verme sistemine sahip. Çalışma odasındaki görevliler, topladıkları bilgileri, orta bölümdeki ana bilgisayara gönderiyor. Ana bilgisayarda bilgileri doğrudan Savunma Bakanlığına (Pentagon)a gönderiyor. ABD'nin elinde 12 adet bulunan bu uçaklar, ABD ve İspanya üslerindedir. Pentagon şok olay karşısında gayet üzgün olup, keşki uçağı düşürseydik demektedir. Nitekim Okinavva'daki ABD deniz üssü komutanı, pilota paraşütle atla ve uçak denize düşsün emrini verdi. Pilot emri dinlemedi ve Çin adasına indi. Bu uçağa ABD'nin senatör ve millitverilleri bile giremez. Mürettebat bilgisayardaki bilgileri imha etmiş olsa bile, Çinliler, elindeki "Manyetik mikroskop" ile bantlar üzerinde silinmiş bilgileri okuyabiliyorlar. Bu kriz ABD için çok önemlidir. 1960 yılında ABD'nin (U-2) casus uçağını Rusya ele geçirip, sırlarını öğrenmişti. Bundan başka FBI ajanının Ruslara 15 yıl gizli sırları satması gibi, iki hadiseden daha önemlidir. ABD'yi korkutan 3 ihtimal vardır. Bunlar; 1- Çinlilerin bu uçağın bir kopyasını yapmaları 2- Bu uçaktaki sırları nükleer silah yapımında kullanması 3- Bu sırları Rusya ve diğer ülkelere satmasıdır. ABD casus uçağı son günlerde hizmete giren 2 Çin denizaltısı hakkında bilgi topluyordu. Casus uçağının pilotu, Çin'in uydu iletişim merkezi olan adaya inmesi ve uçağı denize düşür emrine uymamasıyla ABD'ye büyük zarar vermiştir. ABD'nin korktuğu başına gelmiştir. BBC'de konuşan uzmanlara göre: ABD'nin 10 yıllık teknolojik çalışmalarını heba etmiştir. Sırların ele geçmesi Amerikan istihbarat faaliyetlerine vurulmuş en büyük darbe olmuştur. Çinliler uçağın bilgisayar ve aletlerini söküp laboratuvara götürerek; ABD'nin bölge hakkında topladığı çok gizli bilgiler ve bilgisayar teknolojisi hakkında çok şey öğrenmişlerdir. Uçakta 21 erkek, 3 kadın toplam 24 mürettebat bulunuyordu. Çin bunlara 10- 20 yıl arası çalışma kampı cezası vermeyi düşünüyor. Mürettebat 20 dakika içinde ne kadar bilgiyi imha ettiler bilinmiyor. ABD'nin Çin Büyükelçisi emekli Amiral Joseph Prueher "Bildiğimiz kadarıyla Çinliler 60 saattir uçağı inceliyor" demiştir. Pentagon kaynakları, Pekin'in dünyanın en sofistike elektronik izleme sistemini ele geçirerek büyük bir imkana kavuştuklarını belirtmişlerdir. Pentagon Sözcüsü Amiral Craig Quıgley, "Çok endişeliyiz" diye görüş bildirmiştir. ABD Başkanı George W. Bush da "Sabrımız taşıyor. Hadisenin uluslararası bir mesele haline gelmesini istemiyoruz. Bir an önce uçağı ve mürettebatı geri verin" çağrısında bulunmuştur. Bir Rus pilotu 1976'da MİG- 25'i Japonya'ya kaçırdığında ABD'li uzmanlar 9 hafta uçağı didik didik incelemişti. Yine bir Rus pilot 1989'da MİG-29 ile Türkiye'ye iltica ettiğinde, Ankara ABD'nin uçağı inceleme teklifini red etti
.
Makedonya'da son durum
11 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Makedonya'daki çatışmalar şu anda durmuşsa da, her an başlamakla beraber daha da genişlemesi muhtemeldir. Makedonya'da faaliyet gösteren 2 Arnavut partisiyle birlikte Kosova'daki en büyük parti Demokratik Kosova'nın lideri İbrahim Rugova, ayrıca Haşim Thaçi ve Ramuş Haradinay yaptıkları çağrılarda Arnavut gerillaların silahlarını bırakıp evlerine dönmelerini istediler. Çünkü bu liderler Makedonya dağlarından Makedon güçleriyle savaşın kendi davalarına zarar vereceğine inanmaktadırlar. Çünkü bu çatışmalar Kosova'nın bağımsızlık ve devletleşme hızını keser. Makedonya'ya Yunan, Bulgar ve Sırp desteği ile AB ve ABD'nin siyasi desteği, Makedonların ülke nüfusunun en az yüzde 40 olan Müslümanlara yaptığı baskıyı devam ettirmesine yardım edemez. Batı, Makedonların ülkesindeki Müslümanlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmasını önlemelidir. Ayrıca Batı yakın münasebetler kurduğu Koştunitsa hükümetine Kosova'yı geri verirse çok yanlış yapar. Savaş Kosova ve Makedonya'da çok şiddetli olur. Batı daima kolay çözümler ve kendi menfaatleri peşindedir. UÇK'nın siyasi sözcüsü Ali Ahmedi, güç kullanımının devam etmesi halinde çatışmaların daha büyük bir alana yayılacağını söyledi ve diyalog istedi. Ahmedi, "Kosova'daki Arnavutlar Makedonya'daki Arnavutlara destek veriyor. Makedonya'nın politikası bir virajın önünde bulunuyor, aradığımız hakları silemezler. Şimdiye kadar kendimizi korumak için çalıştık. Herşeye hazırlıklıydık ve çok kan akmamasını istediğimizi daha önce duyurmuştuk. Geleceğimiz ve huzurumuz iki ayrı devlette olmak değil, birlikte yaşamaktır. Makedonya ve Balkanlar istikrarlı olmazsa, UÇK'nın talep ettiği haklar verilmezse ve Makedon güçleri böyle devam ederse, çatışmalar yayılacaktır, ancak istediğimiz bu değildir. Diyalog için anlaşma, gelecek için yol açılsın" dedi. Osmanlının çekildiği günden bu yana Balkanlar'da huzur bozuldu. Ortadoğu'da olduğu gibi Balkanlar'da da Osmanlının boşluğu doldurulamadı. Makedonya'daki Arnavut Demokratik Partisi'nin lideri Arben Caferi, 80 yıldır kötü muamele gördüklerini ve bu baskıdan bıkmış olduklarını belirtip, Makedon vatandaşlarıyla eşit anayasal hakları talep etti. Makedonya'daki Arnavut gerillaların Makedon ordusunun operasyonlarıyla değil, uluslararası toplumun ve Arnavut liderlerin baskısı ve isteği üzerine çekildiler. "The Washington Post"un 27 Mart 2001 tarihli başyazısında şu yorum yapılmıştır: "Makedon Arnavutları; istihdam, eğitim ve hatta anayasal alanda ayrımcılık noktasında meşru şikayetlere sahip... Ordunun, birçoğu Kosova savaşının gazileri olan Arnavut militanları kalıcı olarak temizlemesi mümkün görünmüyor. Ama çatışmalar sürerse, Bosna ve Kosova'da olduğu gibi sivil halka yayılabilir. Makedonya krizine gerçek bir çözüm, hükümetle ılımlı Arnavut liderliği arasında; azınlık haklarını dair görüşmelerle başlamalı. Traykovski zaman zaman bu gerçeği görüyor ama masaya oturmadan önce "teröristlerle" savaşmaya kararlı. Bu yanlış kararın sonucu bellidir: Makedonyalı Slavlar ile Arnavutlar arasındaki görüşmeler daha zorlu geçecek, hatta uluslararası bir arabulucu gerektirebilecektir. Görüşmeler iyi gitse bile, Balkanlar'da yeni savaşları önlemek için Kosova, Makedonya ve Sırbistan'daki Arnavut nüfus için tatmin edici siyasi çözümler bulunması gerekecektir. Ve bu, Arnavutların koruyucu ve aracı olarak gördükleri ABD'nin aktif müdahalesi olmadan olmaz." AB Dönem Başkanı olan İsveç'in Başbakanı Goran Person, "Tarihin bu kritik alanında Makedonya'nın yanında yer alacağız. Radikalliğin 21. yüzyıl Avrupa'sında yeri olmadığını açıkça belli etmek gerekir" diyerek destek vermiştir. Birleşmiş Milletler verilerine göre Kalkandelen'den 22 bin kişi göç etti. 14 Mart'tan bu yana 1800 kişi Arnavut, 1400 kişi Sırbistan ve Karadağ, 1500 kişi Kosova, Bosna ve Hırvatistan'a göç gitmiş, 18 bin kişi ise Türkiye'ye göç etmiştir. Makedonya'daki ölenlerin cenaze namazının camilerde kılınması yasaklanmıştır. Makedon ordusunun giremediği ama uçak ve topçu atışlarıyla yerle bir edilen Selce köyü harabe halindedir. Makedonya'da fırtına öncesi sessizlik vardır. Üsküp'e göre operasyon hedefine ulaşmıştır. Balkanlar'daki Arnavutlar Osmanlıdan sonra devamlı aldatılmış, baskı görmüştür. Netice: Makedonya'nın savaşı kazanmasının, orta vadede gerekli reformlar yapılmadığı takdirde bir manası olmayacağı ve çatışmaların ilk fırsatta yeniden başlayacağı sürpriz olmayacaktır... İlk gülen Makedonlardır. Ama yakında çok korkunç savaş olabilir!
Makedonya'da fırtına öncesi sessizlik
13 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Makedonya'da silahlı çatışmalar bitmiştir. Savaşın sona ermesi Makedonya ordusunun zaferi değildir. Kosova Kurtuluş Ordusu ve diğer Arnavut militanların savaşa son vermeleri ile bitmiştir. Çünkü etkili ve güçlü Yunan propagandası neticesinde, gerek dünya kamuoyunda gerekse AB ve ABD nezdinde Kosovalı Arnavutlar aleyhine bir hava estirildi. Ve Yunanistan Kosova'nın bağımsızlığını önlemek yani, müttefiki Sırbistan'dan ayrılmasına mani olmak için Arnavutlar aleyhine kampanya açmıştır. (Kosova, Arnavutluk ve Makedonya'daki) Arnavut liderlerin, Arnavut militanlara "Çatışmaları durdurun çünkü, Kosova'nın bağımsızlık yolunu tıkıyorsunuz" ikazını militanlar dinlediler. Makedonya'daki Arnavut, Türk, Çingene ve diğer azınlıkların aslında nüfusça toplamları, Makedonlardan omuz farkıyla da olsa fazladır. Yunanistan'da Helen ırkçılığı gibi Makedonya'da da Makedon ırkçılığı vardır. Makedonya'daki Arnavut, Türk, Çingene ve diğerleri yani Makedon olmayanlar, dağılan Yugoslavya Federasyonu'nda çok daha fazla anayasal ve insan haklarına sahip idiler. Makedonya'da Makedon olmayanlar bir nevi esir, köle, parya durumundadırlar. Çeşitli hukuk hileleri sonucunda temsil edilme hakları bile yoktur. Kendi dilleriyle eğitim imkânları ellerinden alınmıştır. Yugoslavya dağılmadan önce Makedonya Federal Anayasasında; "Makedonya Makedon, Arnavut, Türk ve diğerlerinden" ibaresi, şu andaki anayasada "Makedonya Makedonlardan ibaret" ibaresi ile Makedon olmayanlar dışlanmıştır. Bu böyle devam etmez. Makedonların bu ırkçı ve eritme politikası devam ederse Makedonya karışır ve iç savaş kaçınılmaz olur. Mayıs'ta nüfus sayımı yapılacaktır. Ama Makedonlar geçmişte olduğu gibi hilelere başvurarak Arnavutların bazılarını sayıma dahil etmeyecekleri için, Arnavutlar nüfus sayımının iptalini istemişlerdir. AGİT'e göre Makedonya nüfusunun yüzde 35'i Arnavuttur. Makedonya ise bu sayının yüzde 22.9 olduğunu söylemektedir. Makedonya idarecileri arasında Arnavutların oranı yüzde 2.7'dir. (27 değil iki onda yedidir.) NATO Genel Sekreteri George Robertson, ittifak üyesi 19 ülkenin temsilcileriyle Üsküp'e gitti. NATO heyeti Makedon yönetiminden, Arnavutlara eşit haklar veren anayasal değişiklikleri yapmasını istedi. Merkezi Almanya'nın Essen kentinde bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi'nin "Makedonya'daki potansiyel çatışmalar" araştırmasına göre, Makedonya'da yaşayan Arnavutların yüzde 87'si kendilerine baskı, zulüm, haksızlık, ayrımcılık ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıldığına inanmaktadır. Son günlerde Kapıkule sınır kapısından Türkiye'ye gelen (Türk-Arnavut) Makedonyalıların sayısı azalırken, Türkiye'ye gelip, geriye dönenlerin sayısı artmıştır. Makedon yetkililerin (Üsküp) operasyon hedefe ulaştı sözü gerçekleri aksettirmiyor. Balkanlar'daki fitnelerin tohumu 1878 Berlin Konferansı'nda atılmıştır. Müslümanlar azınlık statüsüne sokuldu. Arnavutlar 5 parçaya bölündü. 1878'de Bulgaristan'da Müslüman sayısı en az yüzde 60 idi. Bulgaristan'da Hıristiyan bir prens emrinde Hıristiyan Bulgaristan kuruldu. İkinci Dünya Savaşı'nda Arnavutlara, "Almanlara karşı savaşın, Kosova 7. federal cumhuriyet olacak" dediler ama sözlerinde durmadılar. Yugoslavya dağılınca Arnavutlar yine zararlı çıktılar. Arnavutların çoğunluğu Müslüman olduğu için Avrupa Birliği ve ABD en az Sırplar kadar hatta onlardan daha sinsi Arnavut düşmanıdırlar. Gerekli reformlar yapılmazsa Makedonya'da iç savaş çok şiddetli olur. Ve bu savaş Makedonya'nın dışına, bütün Balkanlar'a yayılır. Şark Meselesinin bir maddesi de Türkleri Balkanlar'dan atmak idi. Şu anda bu madde; Müslümanları (kim olursa olsun) Balkanlar'dan atma hedefine yönelmiştir. Makedonya'da Arnavut ve Türkler birbirlerine kız verip alıyorlar. Ama nedense siyasi hayatta ve politikada işbirliği yapmıyorlar. 1923'ten bu yana resmi kayıtlara göre Balkanlar'dan Türkiye'ye 1 milyona yakın (gerçekte 1.5 milyona yakın kişi) göç etmiştir. Göç, meselenin çözümü değildir. Aslında Anadolu'dan Balkanlar'a göç etmelidir.
Miloşeviç'e Lahey baskısı
14 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Tutuklanan ve halen Belgrad'da hapishanede bulunan Miloşeviç yüzbinlerle ifade edilen (aslında 500 bin) insanın katilidir. Ama tutuklanma sebebi bu değildir. Görevini kötüye kullanma ve yolsuzluk suçu ile tutuklanmıştır. En fazla 15 yıl hapse mahkum edilebilir. Fakat ABD ve Avrupa Birliği, Miloşeviç'in Milletlerarası Savaş Suçları Mahkemesi'nde (Lahey'de) yargılanmasını istemektedir. Şu anda Yugoslavya Devlet Başkanı Vojislav Koştunitsa böyle bir isteğe karşıdır. Yugoslavya Genelkurmay Başkanı General Paukoviç ise Miloşeviç'in tutuklanmasını özel birlikle bir müddet önledi. Miloşeviç'e isnad edilen suçlar şunlardır: Altın, dolar ve uyuşturucu kaçakçılığı. 2000 yılının Eylül ve Kasım ayları arasında İsviçre'ye 173 kilo altın kaçırdı. Satılan altından elde edilen dolar Yunanistan ve bilhassa Kıbrıs Rum bankalarına yatırıldı. Bunlara ilâveten 1995-1999 arasında torbalar dolusu nakit para (dolar) Yugoslavya hava yolları uçaklarıyla Güney Kıbrıs'a getirildi. Rum bölgesindeki "Alithia" gazetesine göre Larnaka Havaalanı'nda görev yapan polis ve gümrük memurları: "Haftada 2-3 defa Belgrad'dan Larnaka'ya gelen Yugoslav uçaklarıyla torbalar dolusu para getirildiğini, bu paraların Yugoslavya yetkilileri ve Rum Halk Bankası yüksek memurlarınca gümrükte sayıldıktan sonra teslim alındığını" söylemişlerdir. Adını açıklamayan bir Rum gümrük memuru Rum bölgesindeki off-shore ve banka yetkilisi, Yugoslavlar'ın da havaalanına gittiğini belirtirken, bir polis memuru da 2-3 defa silahlı olarak para taşınmasına refakat ettiğini açıkladı. Bu hadise gazetede "Sırp dolarları Rum polisi refakatinde taşındı" başlığı ile verilmiştir. Diğer bir iddia ise Miloşeviç'in 390 milyon markı Sırp maliyesinden alıp bunu kayda geçirmemiş olmasıdır. Sarf ettiği yeri bütçede göstermemiş. Bilinmeyen bir yerde kullanmış ya da zimmetine geçirmiştir. Miloşeviç yanlış mal beyanında bulunarak kendini orta halli göstermiştir. Villasının etrafındaki 8 kilometrekarelik alanı devletten değerinin çok altında 4 bin dolara alarak tapusunu üzerine geçirmiştir. Bu arazi ise seçkinlerin oturduğu lüks bir semt olup, Dedinge'deki villasının etrafıdır ve savcılara göre bu hareketiyle görevini kötüye kullanmıştır. Ayrıca İvan Stamboliç'i kaçırma suçu. Birçok siyasi suikasta emir vermesidir. Eski polis şefi Rade Markoviç, Şubat 2001'de tutuklanmıştır. Muhalif lider Vuk Draskoviç ve gazete patronu Slavko Curuvija'nın öldürülmesidir. Ve seçim usulsüzlüğüdür. Eylül 1999 seçimlerinde şu andaki devlet başkanının % 50'nin altında oy aldığını söyleyerek yalan beyanda bulunmuştu. Seçim komisyonunun 4 üyesi halen yargılanmaktadır. Miloşeviç hazineden aldığı parayı, Bosna Hersek ve Hırvatistan'daki Sırplara silah ve cephane temininde harcadığını itiraf etmekte ise de, böylelikle Milletlerarası Savaş Suçları Mahkemesi'nde yargılanması için kendi aleyhine delil vermiştir. Bu mahkeme Bosna-Hersek ve Kosova'daki soykırım ile doğrudan ilgili olarak tutuklama kararı çıkarmıştır. Bunlara ilaveten eşi ve kızının ruhsatsız silah bulundurması ve polise ateş açması ile villada çok sayıda silah ve cephane bulunmasından yargılanacaktır. Miloşeviç'in 13 yıllık iktidarında aşırı ölçüde servet sahibi olan 200 aile incelemeye alınmıştır. Miloşeviç'in yıllardır yanında bulunan ve onun bankeri durumunda olan Bayan Borca Vociş'in adına Beogradoka Bankası'nın Rum bölgesinde 1991-1995 yılları arasında 1 milyar doların üzerinde bir paranın işlem gördüğü kesin delillerle tespit edilmiştir. İngiltere, Yugoslavya'nın AB üyeliği için Miloşeviç'in Lahey'de yargılanmasını, ABD ise IMF'den istediği 100 milyon dolar için Miloşeviç'in teslimini şart koşmaktadır. 27 saatlik bir müzakere sonunda teslim olan Miloşeviç'in tutuklanmasına herkes sevinmiştir. Miloşeviç'in Milletlerarası Savaş Suçları Mahkemesi'ne teslimi çok sayıda Sırp politikacı ve bürokratı zor duruma sokacağından ve hatta bu suçlama Koştunitsa'ya kadar uzayacağından teslimi şüphelidir. Belgrad'da belirsizlik vardır. Ve olumlu sinyal vermekten kaçmaktadırlar. Miloşeviç'in tutuklanması Yugoslavya ordusunu böldü. 1941 doğumlu Miloşeviç, 1989'da Sırbistan Devlet Başkanı oldu. 3 dönem bu makamda kaldı. En son Yugoslavya Devlet Başkanlığı'na geldi. 13 yıl içinde çok kan döktü
.
.
Bor madeni ve gerçekler
12 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Bazen bir şeyi özelleştirmemek (satmamak) milli menfaatlerimiz gereğidir. Bor, THY, TEKEL, TELEKOM bunlardan birkaçıdır. Kaldı ki, "Bor"da zarar söz konusu değildir. Devletin para musluğu olan bor ve TEKEL'i özelleştirmek akla ve mantığa olduğu gibi; ekonominin kanunlarına da ters düşer. Ayrıca "Bor"un özelleştirilmesi Anayasa'nın 168'inci maddesine ve 2840 Sayılı Kanun'a aykırıdır. Bor madeninin tamamının özelleştirilmesini ABD'li tekeller (firmalar) ısrarla istemektedirler. Kaldı ki ABD'de bor madeni özel şirketlerin değil, devletindir. Maden devletin, işletme özelleştirilsin formülü de işlemez. Başta ABD olmak üzere, dünyanın göz diktiği bor madenleri devletin kasasında kalsın. Başka ülke ya da taşeron kişilerin cebine girerek, peşkeş çekilmesin. Halka arzı ve yüzde 40'ının özel şirketlere devri sadece oyundur. Neticede bu zengin kaynak zayi olur. Borun özelleştirilmesini isteyenlerin arkasında ABD'nin U.S. Borax, Citycorp ve Sanbeerg şirketleri vardır. Bazı bürokratlar adeta bunların adına çalışıyormuş gibi görüntü veriyorlar. Eti Holding'in elinde bor, uranyum, taryum ve alüminyum madeni ve tesisleri var. Bir oldu-bittiyle Eskişehir gümüş madenleri, Antalya elektro-metalurji ve krom, Elazığ bakır ve krom madenleri Eti Holding bünyesinden çıkartılarak, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'na devredildi. ABD, bor madeninin yüzde 11'ine sahip olduğu halde U.S. Borax tek başına dünya bor ihracatının yüzde 55'ini yapıyor. İstanbul Üniversitesi Ticaret ve Banka Hukuk Öğretim üyesi Prof. Dr. Erdoğan Moroğlu, bor madenlerinin özelleştirilmesinden vazgeçilmesinin en akıllı hareket olacağını ifade ederek şöyle dedi: "Bakanın söylediklerinin gerçekleştirilmesi, büyük bir yatırım sermayesine ihtiyaç gösterir. Bu yatırım sermayesi de öyle az buz bir sermaye değildir. Türkiye bugün içinde bulunduğu ekonomik şartlar nedeniyle bu sermayeyi dışarıdan temin etmek durumunda kalacaktır. Dışarıdan gelenler de bu stratejik madenin üstüne oturmaya kalkışacaklardır. Bugün için bunların özelleştirilmesinden vazgeçilmesi en akıllı harekettir." DYP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya, bor madenlerini özelleştirmenin, Türkiye'nin geleceğini ipotek altına almakla eşanlamlı olduğunu savunarak, "Bor madenlerinin özelleştirilmesi kararından vazgeçilmezse, Meclis çatısı altında ölüm orucuna başlayacağım" dedi. DYP'li Yalçınkaya, DYP Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız ve DYP Eskişehir Milletvekili Sadri Yıldırım ile birlikte Parlamento'da düzenlediği basın toplantısında, stratejik bir madde olan bor madenlerinin endüstriyel bir hammadde niteliği taşıdığını ve 250 alanda kullanıldığını anlattı. DYP'nin özelleştirmenin yanında olduğunu, ancak bugüne kadar yapılan bütün özelleştirmelerin "yağma, kayırma ve suiistimallerle malul" bulunduğunu savunan Yalçınkaya, şöyle konuştu: "Bor madenlerinin stratejik değeri olması nedeniyle özelleştirilmesi halinde çok ciddi sorunlar yaşayacağımız için özelleştirilmesine şiddetle karşıyız. Eti Holding A. Ş.'nin elinde bor havzalarının 2840 Sayılı Kanun kapsamında ve devlet eliyle işletilmesi zorunludur. Bu kanun değişmedikçe özelleştirme yapılamaz. Ayrıca daha önce kamulaştırılan sahalarla ilgili olarak eski sahiplerinin sahaları tekrar geri alma hakları mevcuttur. Bor madenlerinin hukuki durumu özelleştirmeye uygun değildir." "Hükümet bu konudaki niyetini kamuoyuna açıklamalıdır. Özelleştirme İdaresi'ne, bor madenlerinin özelleştirilmesi işleminin iptal edildiğine dair yazı yazmalıdır. IMF'ye teslim olmuş Hükümetin kararını şiddetle kınıyoruz. Bor madenlerinin özelleştirilmesi kararından vazgeçilmezse Meclis çatısı altında ölüm orucuna başlayacağım" diye konuştu. Bor'la ilgili olarak geçen hafta yazdığım yazıdan sonra Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'den bir faks aldım. Sizlere bu faksı aynen aktarmak istiyorum: "Sayın Özfatura, Değerli şahsınızı ilgi ile takip eden birisi olarak, bor madenlerimiz konusunu, gözlemlerimi de içeren şekilde irdeleyen, 5 Nisan 2001 tarihli "Stratejik bir madde olan 'bor'u özelleştirmek hatadır" başlıklı yazınız için teşekkür ederim. Bor madenlerimiz Türkiye'nin içinde bulunduğu korkunç durumdan çıkabilmesi için Allah'ın bizlere vermiş olduğu son şanstır. Her türlü uyarıya rağmen bu madenlerin bir oldu bitti ile peşkeş edilmesi tehlikesi bugün bile birçok menfaat çevresinin gizli gündemini teşkil etmektedir. Böyle bir durum ile karşılaşmamak için bu önemli konunun hep beraber takipçisi olmaya sonuna kadar devam edelim. Çanakkale Savaşı'nda düşmana karşı harp etmiş atalarımız ile bugün bor madenlerinin peşkeş çekilmesini engellemeye yönelik mücadele aslında aynı olguların farklı tecelli şeklidir. Ülkemiz menfaatlerini her şeyin üstünde tutacak ve bizleri millet olarak hayırlı bir gidişe sevk edecek adımları en kısa zamanda görmeyi temenni eder, değerli yazınız için teşekkür ederim. Saygılarımla... Sinan Aygün Ankara Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı"
.
.
Bor madeninin önemi
17 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Hürriyet gazetesinde İsmet Solak bu konuda şunları yazmaktadır: "... İddia ediyorum. Bor madenleri ile boru hatları yakında ABD'ye verilir. Bitmedi: ABD Büyükelçisinin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'a yazdığı iki sayfalık mektup var. Ön sayfada -para vermeyiz- diyor. Arkada -Irak ile yaptığınız son ekonomik anlaşmalar ambargoyu deldi- uyarısı yapılıyor." DYP Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmaz Yıldız: "Bor, Balıkesir ve Türkiye açısından çok önemli bir madendir. Fakat bu madeni peşkeş çekme gayretleri var. Gücümüz yettiğince peşkeşe karşı durmaya çalışıyoruz..." Cumhuriyet Gazetesinin 15 Şubat 2001 tarihli sayısının 2. sayfasında Mehmet Tabanlıoğlu (eski Petrol Ofisi İşletmesi Müdürü)'nun "Bor ve Borç Üzerine..." başlıklı yazısında şu bilgiler yer almaktadır: "Ben Emet ilçesinde doğdum. Yani, bor madeninin bol olduğu yerde... Bor, Etibank tarafından Emet'te çıkarılır, Bandırma'da işlenir, buradan da dışarı gönderilir. Sanayinin çeşitli alanlarında çok önemli bir maddedir bor. Petrole yakın bir değer taşıyor. Bor, Kütahya'nın Emet'inden başka (eskiden Emet'in köyü iken maden çıktıktan sonra gelişerek ilçe olan) Hisarcık'ta, Balıkesir'in Bigadiç'inde, Eskişehir'in Kırka'sında, Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesi Kestel beldesinde bulunmaktadır. İngiliz ve Amerikan petrol şirketleri, vaktiyle Anadolu'da arama izni alıp sondajlar yapmışlardı. Rezervi az bahanesi ile fışkıran petrol kuyularına beton döküldüğü, Arabistan petrol yataklarının tükenmesinden sonra derinlerdeki yakıta el atılacağı basında çalkalandı durdu. Özelleştirmede tek engel olan Maden Yasası'nın "Madenlerin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır" maddesi değiştirildiği anda Amerika'daki Rio Tinta Zinc firması ne yapıp edip borlarımıza el koyacak. Petrolde olduğu gibi Emet'teki çıkartımı yavaşlatıp ya da durdurarak öteki bor yatakları bittikten sonra işletmeye ivme kazandıracak." Washington'a kaynak (12 milyar dolar) bulmak için giden Devlet Bakanı Kemal Derviş'e ABD ve IMF "önce yasa sonra para" dediler. Evet bu yasalar içinde TEKEL ve muhtemelen BOR madeni de var... Peki ama "BOR nedir?" BOR madeni ilk bakışta beyaz bir kayayı andırıyor. Çok sert ve ısıya dayanıklı. Doğada serbest bir element olarak değil, tuz şeklinde bulunuyor. Ülkemizde bulunan 'bor'un kalitesi de diğerlerine oranla daha yüksek. Toprağın 40 metre altında bulunan borun işlenmesi de, diğer elementlerle az karıştığı için kolay. Roket yakıtından, diş macununa kadar her alanda kullanılan bor, sanayinin tuzu olarak adlandırılabilir. İşte 400'den fazla üründe "olmazsa olmaz" denilen borun hayatımızdaki yeri: Borcamlarda kulanılan bor, motor yağlarında ve çelik jantlarda da kullanılıyor. Ayrıca araba boyalarının içine katılan bor, parlaklığı ve kolay çizilmemeyi sağlıyor. Lastiklerin içindeki çelik teller de borla güçlendiriliyor. Bilgisayarlar, cep telefonları, walkmenler bugün bu kadar küçükse, bunu 'bor'a borçlu. Çünkü bilginin akışını sağlayan ince optik lifler, bor almadan sağlam olamıyor. Tarım ilaçlarında da bor var. Yalnız, çok kullanılırsa öldürüyor, dozunda olursa verimi artıran gübre oluşuyor. Bisküvi, pasta gibi gıda ürünlerinin yapıldığı kalıplarda da bor kullanılıyor. Eğer bor olmasaydı, kalıplar yüksek ısıya dayanmayacaktı. Ahşap ürünler, uzun ömürlü ve bozulmadan kalabilmeleri için, bor bulunan bir madde ile işleme tabi tutuluyor. Seramik sanayiinde; fayansların parlaklığı ve sertliği bor sayesinde oluyor. Porselen tabaklar da bor sayesinde var. Çamaşırları beyaz yapan aslında bor. Ateşe dayanıklı olduğu için yanmaz kumaş üretiminde de kullanılıyor. Tıp ve ilaç sanayiinde; diş macunlarında, yanık ve yara kremlerinde de bor var. Losyonlarda ve kremlerde de bor olduğunu unutmayın. Yakıt sanayii; borun en değerli olduğu sektör bu. Çünkü borlu yakıtlar itme güçlerinin fazlalığından dolayı, roket, füze ve savaş uçaklarında kullanılıyor. Çok yakın bir gelecekte borlu yakıtların, diğer motorlarda da kullanılacağı söyleniyor. Bu durumda borun önemi bir kat daha artıyor. Amerikalılar'ın havada infilak eden uzay mekiği Challenger'in sağlam kalan tek parçası, Türk borundan yapılan baş kısmı. Bu bile, Türkiye'nin elindeki gücün kanıtı. Bor o kadar değerli ki, yakın gelecekte zenginliğin simgesi olacağı söyleniyor. Türkiye'nin elindeki bor rezervi, tüm dünyanın bor ihtiyacını tek başına 400 yıl karşılayacak düzeyde... Ama biz Türkler'in bundan haberi yok!.. Bu zengin maden, adeta ders kitaplarında saklanmış kalmış... Bor üzerinde çalışan uzmanların çoğunluğu, madenlerin özelleştirilmesine karşı. Çünkü bu denli zengin yatakların başka devletlerin kontrolüne geçmesini istemiyorlar... Bazı uzmanların dediğine göre, Amerikalılar, ülkelerindeki bor madenlerini kapatıp, Türkiye'den alım yapmaya başlamış. Çünkü Türk boru, hem keliteli hem çok daha ucuz... Not: "Bor nedir"den itibaren Kadir Kaymakçı'nın Star gazetesindeki yazısından alınmıştır
.
Filistin'de katliam provası
18 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Lübnan'ın Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında, Lübnanlı Hıristiyanlarla birlikte; bir gecede yüzlerce Filistinlinin katlinin emrini veren Ariel Şaron şu anda İsrail Başbakanıdır. Ancak bizzat bu katliamdan İsrail Yüce Divan'ı Şaron'u suçlu bulduğu için, o dönemde Savunma Bakanlığından istifa etmiştir. Aynı şahsın emri ile geçen haftalar İsrail helikopterleri, tankları ve buldozerleri, 11 Nisan 2001 sabahı, Gazze Şeridinin güneyindeki "Han Yunus Mülteci Kampı"na girerek 15 ev yerle bir edilmiş, 15 ev ağır hasar (kullanılamaz halde) görmüş, 2 kişi şehit edilmiş, 40 kişi yaralanmıştır. Kamptaki camiden "cihad" çağrısı yapılmak suretiyle, Filistinliler silaha sarılmış ve kampı savunmuşlardır. Çatışmalar 24 saat aralıksız devam etmiştir. İsrail daha önce kampın su ve elektriğini kesmiştir. Filistin yeni bir Bosna ve Kosova'ya dönüşmek üzeredir. İsrail'in baskısı ve katliamları karşısında ABD'nin peyki olan Arap hükümetlerinin susmasıyla (birkaçı hariç) bu ülkelerin hükümet ile halkı arasında uçurum giderek derinleşmektedir. Arap ülke şeyh, sultan ve diktatörlerinin altındaki halı giderek kaymaktadır. Devrilecekleri günler yakındır. Filistinliler ile İsrail'deki Yahudiler arasında kin, nefret, güvensizlik duvarı giderek kalınlaşmaktadır. Bu ise İsrail devletinin tehlikede olduğunun işaretidir. Filistin dışında, vatanlarından kovulmuş 4 milyon Filistinli vardır. Ve bunların Filistin'e girişi yasaktır. İsrail'in suyuna İsrail firmaları hakimdir. Filistinliler susuzluktan kıvranmaktadır. Ayrıca işsizlik son derece büyüktür. Filistinliler İsrail içinde ikinci derece vatandaşlık şöyle dursun, köle, esir ve parya statüsündedir. Dünya Yahudilerinin İsrail'i kurtarmaya güçleri yetmez. Doğuşundan sonra kin, öfke ve vatan hasreti ile yetişen Filistinli çocukları, İsrail unutmasın. Yahudi kana doymuyor. Ama dökülen her damla kan ilerde binlerce damla kanın tohumudur. İsrail ilk önce gözdağı verip, sonra anlaşma yapma peşindedir. İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarının artması ABD'nin bile (ABD İsrail'in en yakın dostudur) sabrını taşırmış ve İsrail'in kanlı saldırılarını derhal durdurmasını istemiştir. Ortadoğu'da bir patlama kaçınılmazdır. Nitekim İsrail'de çıkan Yediot Aharonot gazetesinde köşe yazarı Aleks Fishman, bu çatışmalarla ilgili yorumunda: "Bu yalnızca başlangıç. Bu topraklarda hüküm süren şiddet dalgası, bizimle Filistinlilerin arasında çıkacak, çok büyük bir kasırganın habercisi." Batı Şeria'da, Cochau Yair'in 5 km doğusunda Cemmal köyünde yaşayan 84 yaşındaki Mustafa Davud elindeki tapuyu göstererek, 1948'den beri Filistin dışına sürdüler, 24 hektar arazime el koydular. Eski başbakan Barak'ın evi benim arazim üzerinde, demiştir. Toprağına el konulan (gaspedilen) nasıl İsrail'e güven duyabilir? 1960'lı yılların başında İstanbul Tıp Fakültesinde okuyan bir Filistinli öğrenci vardı. "Çalınan Vatan Filistin" diye küçük ebatlı bir kitabını Bedir Yayınevi neşretmişti. Derhal öğrenciliğine son verilip sınırdışı edildi. Basında yer alan haberlere göre İsrail'in Mescid-i Aksa'nın altında yürüttüğü kazılar hızla devam ediyor. Her gece "Mescid"in altından patlama sesleri geliyor. Bölgedeki İslâm eserleri tahrip ediliyor. Kazılar durdurulmazsa Mescid-i Aksa yakın zamanda çökecek. 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan isimli bir Yahudi, Mescid-i Aksa'yı ateşe vererek büyük tahribata sebep olmuştur. 1979'da 40 Yahudi Mescid-i Aksa'yı işgal ettiler ve sonra serbest bırakıldılar. 3 Nisan 1980'de meşhur fanatik Yahudi Meir Kahane, Mescid-i Aksa'nın her köşesine bol miktarda infilak maddesi yerleştirdi. Teşebbüsü önlendi. 14 Ocak 1984'te İsrail Meclisi (Knesset) üyelerinden bazıları Mescid-i Aksa'ya girmek istedi. Müslümanlar mani oldular. 8 Ekim 1990'da bir grub Yahudi, Mescid-i Aksa'ya girerek secdede olan 30 Müslümanı şehit ettiler. 800 Müslümanı yaraladılar. ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün 82 sayfalık raporunda, İsrail askerlerinin El-Halil'de yaşayan Filistinlileri kendi ülkelerinde "esir" haline getirdiğini ifade etmektedir. Eylül 2000'den bu yana ikinci intifadada 500 Filistinli katledilmiştir. Yaralıların sayısı binlercedir. Şaron'un niyeti savaştır. Ve anlaşmalar askıya alınmıştır.
Yunanistan'ın tavrına aldanmayalım
19 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, Yunanistan Dışişleri Bakanı Papandreu'nun Türkiye'yi ziyareti öncesi ve sonrası bazı medyanın Yunanistan ve Papandreu lehinde yaptığı propaganda, Türkiye'nin değil bazı iş adamlarının menfaati içindir. Yunan halkı ile Yunanistan devletini birbirine karıştırmak yanlış olur. 1830 yılında Osmanlıdan koparılan Yunanistan, üç temel üzerine kurulmuştur. (Türk düşmanlığı-Megalo idea-Ortodoksluk) Hiçbir hükümet, parti ya da siyasi bu temelleri (tabuyu) yıkamaz. Yunanistan'ın iyi niyetinden bahsederken ya tarih bilmiyorlar ya da çok gafiller. Türkiye aleyhine olan her faaliyetin arkasında Yunanistan vardır. Kaldı ki Hıristiyan emperyalizmi, kilisenin haçlı zihniyeti ve savaşında Yunanistan sadece satranç tahtasında her an feda edilecek "asker"dir. Ne kale, ne vezirdir. Şah ise asla değildir. ABD ve AB'nin menfaatleri Türk-Yunan ihtilafları, düşmanlığı temeline dayanır. Aslında Yunan halkının önemli kısmı Anadolu'dan Lozan sonrası Yunanistan'a gidenlerdir ve bunlar Yunanistan'da ikinci sınıf vatandaştırlar. Papandreu'nun da ifade ettiği gibi Yunan halkının % 70'i Türkiye ile iyi komşuluk münasebetlerinden yanadır. Varsayalım Türkiye-Yunanistan arasında iyi münasebetler oldu. Ege Denizi'ndeki binlerce ada Anadolu'ya daha yakındır. İhtiyaçlarını daha ucuza Anadolu'dan temin ederler. Bu ise Yunanlı iş adamlarının işine gelmez. İki ülke arasındaki ticari münasebetler ise iki ülke halkının sosyal, kültürel ve hatta siyasal yakınlaşmasını temin eder. Buna Yunanistan rıza göstermez. ABD ve AB ise asla müsaade etmez. Yunan halkına Türk düşmanlığını aşılayan, fitne tohumlarını eken Batı'dır. Esasen İngiltere, Fransa ve Rusya Yunanistan'ı Osmanlıyı bölmek, Balkanlar, Ege ve Akdeniz'den atmak maksadıyla kurdular. Batılı tarihçilerin eserlerinde bu açıkça itiraf edilmektedir. Bugünkü Yunanlıların damarlarında zerre kadar eski Yunan kanı olmadığını Ortodoks Türk, Arnavut, Ulah, Makedon, Sırp, Hırvatlara, Fener Patrikhanesi ve Fransa medyasının Yunanlılık şuuru aşılayarak sanal ve yapay bir millet olduğunu Batılı tarihçiler vesikalarla ifade etmektedirler. Şu anda Türk-Yunan münasebetlerinde "inisiyatif" Yunanistan'ın elindedir. Atina'nın "ince hesapları" vardır. Türkiye'yi sertleştirerek değil uysallaştırarak hedefine ulaşmak istiyor. Yunanistan "Türkiye" dahil düşmanı olmayan ülkedir ama muazzam ölçüde silahlanmaktadır. Yunan Başbakanı Kostas Simitis askeri harcamada kısıntı yaparken muhaliflerine "Türk ordusu bizim için silahlanmıyor" demiştir. Türkiye'nin kara ve deniz olmak üzere 13 komşusu vardır. Yunanistan neden savunmada kısıntı yapmıştır? 2004 Olimpiyatları Atina'da olacaktır ve henüz hiçbir hazırlık yoktur. Kaldı ki Eylül 2000 tarihinde, Yunanistan Savunma Bakanı Akis Gohacopulos, gelecek on yıl içindeki Yunan savunma stratejisini tespit etme toplantısı akabinde yaptığı açıklamada: "Yunanistan için esas tehdit ve tehlikenin Türkiye olduğunu" ifade etmiştir. Aynı tarihte ise 15 adet Mirage 2000-5 savaş uçağı, 200 adet havadan havaya Mica füzesi ve 56 adet Cruise füzesi almak ve mevcut Mirage uçaklarını Fransa'da modernize etmek için anlaşmalar yapmıştı ve bu anlaşmalar yürürlüktedir. Almanya'nın Türkiye'ye sattığı Leopar-2 tanklarından 500 adet almak için anlaşmıştır. Papandreu'nun "Türkiye artık bizim düşmanımız değil" sözüne elbette inanmak isteriz. Ama yine de bu sözü ihtiyatla karşılamalıdır. Yorgo Papandreu bu sözünde ne derece samimidir? Zaman bunu gösterecektir. Yunanistan'da neşredilen "To Vima" gazetesi "Atina'nın silahlanma harcamalarında kısıtlama yoluna gitme kararını, Türkiye'nin uluslararası para fonu (IMF) ile olan anlaşmasında yer alan bazı maddeleri önceden öğrenmesi sebebiyle aldığını" iddia etti. Hükümet yanlısı gazete, haberinde "IMF'nin Türkiye'ye ekonomik destek için öne sürdüğü şartlarla ilgili çok gizli bilgilerin" Başbakan Kostas Simitis ile Milli Ekonomi Bakanı Yannos Papandoniu'ya ulaşması sonucunda, Atina'nın bilgileri dikkatle ve gizlice değerlendirerek, silahlanma konusunda kısıtlama yoluna gidilmesi ve bazı programların da ertelenmesi kararını aldığını yazdı. Papandreu'nun sözlerini değerlendirmek gerekirse "Zarf Yorgos Papandreu ama mazruf Andreas Papandreu"dur. Andreas Papandreu 1923'ten bu yana en aşırı Türk düşmanıdır. Aslında bugünkü Mora Yarımadası ile Ege Adalarının ilk sakinleri Türk kavimleridir. Kültürlerini koruyamadılar ve Ortodoks olup sonra Yunanlı oldular. Ekim 2000'de bir Yunan yazarı (Kronyatikis) Akropoliste'ki yazısında "Bugün Türklerin elinde bulunan toprakların hepsi bizimdir. Bu toprakları elimizden aldılar" demektedir. Bu temelsiz ve yanlış görüşe sahip Yunanlı'da samimiyet aranamaz...
.
ABD-Çin krizi
20 Nisan 2001 01:00
A -
A +
ABD'nin Ep-3 casus uçağı, Güney Çin Denizi'nde keşif uçuşu yaptığı sırada, bir Çin savaş uçağının EP-3'ün kanadına aşırı yaklaşmasıyla çarpışma olmuştu. Çin uçağının pilotu halen kayıptır ve Çin bu pilotu milli kahraman ilân etmiştir. ABD uçağı Haynan Adasına mecburi iniş yapmıştır. 24 kişilik mürettebatı Çin 11 gün teslim etmemiştir. ABD Başkanının mektubundaki "derin üzüntülerini" bildirmesini özür sayan Çin, 24 kişiyi serbest bırakmış ve bu ABD'li personel, Hawai'ye gelmişlerdir. Pekin Üniversitesi öğrencileri ABD Başkanının mektubundaki; "derin üzüntülerini" (tam özür) anlamına gelmediğini dile getirmiş ve Pekin'i Washington'a karşı yumuşak davranmakla suçlamışlardır. Siyasi uzmanlara göre bu hadiseden Çin kazançlı çıktı. Krizi Çin, ABD'ye karşı 2-1 kazandı ve Bush puan kaybetti görüşündedirler. Kriz sebebiyle Devlet Başkanı Jiang Zemin ön plana çıkarken; reformcu Başbakan Zhu Rongji, Çin ordusunun gözünden düştü. Kriz boyunca Çin görüşünde direndi, ABD ise devamlı görüş değiştirdi. Çin ekonomisinin büyümesinde en büyük rolü ABD sermayesi ve tekelleri oynamaktadır. Çin'in yumuşamasında ABD sermayesi gibi 2008 olimpiyatlarına Pekin'in talip olması ve Çin'in Dünya Ticaret Teşkilatı'na üye olmak istekleri tesir etti. Çin'in en büyük kazancı ise kendi imkanlarıyla en az 25 yıl elde edemeyeceği elektronik bilgileri, ABD uçağı sayesinde elde etmesidir. Bu ise ABD için kayıptır. Çin'den özür dileyen ve en gizli teknolojiyi Çin'e kaptıran ABD ve Bush kırık not almıştır. Bush'un sert çıkışı işe yaramadı. Çin henüz uçağı teslim etmedi. Harıl harıl en ince noktasına kadar incelemektedir. Kriz bitmeden yeni bir kriz eşiktedir. ABD (Pentagon) aynı bilgiye sahip yeni bir casus uçağı göndereceğini açaklamıştır. Clinton iktidarında birinci tehdit Rusya idi ve Çin ticari ortak idi. Bush iktidarına göre ABD için birinci derecede tehdit Çin'dir. ABD'nin bu cusus uçağı, 10 saat yakıt ikmali yapmadan uçabiliyor. Çin ABD uçağını teslim etmek için ABD'nin Tayvan'a yüksek teknoloji ürünü savaş gemileri ve silah satmamasını istiyor. Devletler hukukuna göre Çin haksızdır. Çünkü bu çarpışma açık denizde yani karasularının dışında cereyan etmiştir. Ama Çin ABD'nin burnunu sürtmüştür diyenler vardır. Çin "apologize" kelimesi ile özür dilemesini istiyordu. Bush "regret" ve ABD Dışişleri Bakanı "verg sorry" kelimeleri ile özür dilediler. Ama yine de Çinlilere göre süper güç ABD, boyun eğdi ve Çin'in isteğini kabul etti. Çin'in zaten 24 personeli rehin tutması ve cezalandırması söz konusu olamaz. Çin dünya devleti olma peşindedir. Menfaatlerine ters düşer. Bilek güreşini Çin kazandı. ABD bu casus uçaklarını ayda 70 defa uçuruyor. Kahraman ilân edilen Çinli pilot Wang Wei, 95 savaş gemisi ve 107 savaş uçağı ile aranmaktadır. Çin "daoçien" kelimesini beklerken "baoçien" kelimesine razı oldu. Çin Dışişleri Bakanına göre: "Hadise bitmedi. Çin hükümeti ve halkı Amerika tarafından bir cevap istiyor. İkincisi ABD uçaklarının Çin sahilleri yakınında keşif uçuşları yapması durdurulmalıdır. Üçüncü olarak da Amerika tarafı somut ve etkili önlemlerle benzer olayların tekrarlanmasını önlemelidir." Çin'de bayram havası esmektedir. 18 Nisan'da ABD-Çin heyetleri görüşmüşlerdir. Çin uçağı düşerken diğer bir Çin uçağı ABD casus uçağını düşürmek için izin istedi. Çin yetkilileri kabul etmedi. Bu çarpışma Çin sahillerinden 70 mil uzakta oldu. Çin hukuka göre haksızdır. ABD casus uçağı Çin'in nükleer denemelerini izliyordu. Çin nükleer denemelerini Doğu Türkistan'da yaparak soykırıma sebep olmaktadı
.
Makedonya'da Müslüman nüfus yok ediliyor!
21 Nisan 2001 01:00
A -
A +
1990'dan bu yana "Soğuk savaş" sona erdikten sonra; "Yeni Dünya Düzeni adı altında Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu'daki hadiselere doğru teşhis koymak gerekir. Aslında Osmanlının mirası kan ile tasfiye edilmektedir. Makedonya'daki çatışmalar bu kanlı tasfiye senaryosunun bir parçasıdır: Fazilet Partisi İstanbul Milletvekili ve Dışişleri Komisyonu üyesi Hüseyin Kansu, TBMM Genel Kurulu'nda "Makedonya krizi ve Balkan'lardaki son gelişmeler" üzerine gündem dışı yaptığı konuşmanın özetini, önemine binaen sizlere aktarmak istiyorum: "Balkanlar'da yaşanan her gelişme, Türkiye'yi çok yakından ilgilendirmekte ve doğrudan etkilemektedir. En basitinden, Balkanlar'da yaşanan her dramatik olay, burada yaşayan Türk ve Müslüman akraba toplulukları Türkiye'yi göçe zorlamakta, bu da bölgedeki siyasi ve demokratik dengeleri altüst etmektedir. 1878 Berlin Kongresi'nden bu yana yaşanan Balkan Savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, soğuk savaş ve sonrasındaki Bosna-Hersek savaşı, Kosova'daki ve son olarak Makedonya'daki çatışmalar, daima bölgedeki Müslüman halkın aleyhine işlemiş, bu insanların da yüzü daima Anadolu'ya dönük olagelmiştir. Bütün bunları, Balkanlar'daki Osmanlı bakiyesini tasfiyeye yönelik olaylar olarak değerlendirmek gerekir. 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında kayıtları tutulmayan yüzbinlerce Müslüman Türk ve akraba topluluklar, Sancak, Kosova, Doğu Makedonya ve Batı Trakya'dan Türkiye'ye göç etmiştir. Bugün, Makedonya'da yaşanan silahlı çatışmaların ardında, o günlerde Doğu Makedonya'da olduğu gibi Batı Makedonya'daki sorunun en hassas noktasını nüfus dengeleri oluşturmaktadır. Makedonya'da on yıldır uluslararası gözlemcilerin izleyebileceği bir düzeyde nüfus sayımı yapılamamıştır. 1991 ve 1994'te yapılan nüfus sayımlarını, Arnavutlar protesto etmiştir. Müslümanlar arasındaki doğum oranının yüksekliği de yönetimi tedirgin etmektedir. Nisan ayı içerisinde AGİT gözetiminde yapılması planlanan Makedonya'daki nüfus sayımı öncesinde bu çatışmalar düşündürücüdür. Makedonya'daki Arnavutlar, ayrıca, kurucu millet olma, adil bir seçim sistemi ve ana dillerinde yüksek öğretim hakkı, askeri ve sivil bürokraside nüfusları oranında görev alabilmeleri gibi çeşitli demokratik haklarının verilmesini talep etmektedirler. Avrupa Birliği gibi çeşitli uluslararası kuruluşların da telkinleriyle, Makedon yönetiminin diyalog yoluyla çözüme yanaşma meyli, bölgenin huzur ve istikrarı açısından sevindirici bir gelişmedir. Cumhuriyetimizin ilanından bu yana Balkanlar'dan Anadolu'ya yaşanan göçlerde ise, resmi rakamlara göre toplam 504 bin 434 göçmen Türkiye'ye gelmiştir. Bu rakama, Mayıs ve Ağustos 1989 arası yaklaşık 400 bin Türk'ün Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçmesi -ki bu göç İkinci Dünya Savaşı'ndan bu tarihe kadar Avrupa'da yaşanan en büyük göç hareketidir- dahil değildir. Bu rakamlar açıkça göstermektedir ki, Türkiye Balkanlar'da yaşanan en ufak bir gelişmeye kulaklarını tıkayamaz, gözlerini kapayamaz. Türkiye'nin menfaatleri ve savunma öncelikleri de böyle bir ilgisizliğe asla müsaade etmez. Soğuk savaş sonrası dönemde, Balkanlar'daki ülkemiz çıkarlarının tehdidine yönelik en önemli gelişme, bölgede her olayda kendini hissettiren, Yunan-Sırp eksenidir. Bu eksen, Makedonya ve Bulgaristan üzerinden Türkiye'yi çevrelemeye yönelik girişimleri her geçen gün artırmaktadır. Şu sıralar, Makedonya'da patlak veren silahlı çatışmalar da dahil, Balkanlar'daki birçok meselenin ardında, Kosova'nın resmi siyasi statüsünün henüz belirlenmemiş olmasının payı da büyüktür. Kosova halkının büyük bir ekseriyetini teşkil eden Arnavutlar, Kosova'nın tam bağımsızlığını talep ederken, Batı, bu bağımsızlığa taraftar gözükmemekte, Kosova'nın gevşek bir şekilde Sırbistan'a bağlı kalmasını arzu etmektedir. Bu statünün ne şekilde belirleneceği, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Karadağ, Yunanistan ve Sırbistan sınırları içerisinde yaşayan 7 milyonluk Arnavut nüfusu çok yakından ilgilendirmektedir. Bölgede dağınık bir şekilde yaşayan bu nüfus da, sonuçta Balkan denklemini etkilemektedir. Ülkemizin hiç arzu etmediği şeyin, bu denklemin bozulması, Balkanlar'da yeni karışıklıkların çıkması olsa gerekir. Türkiye, bölgede çıkması muhtemel bu tip karışıklıkları önlemek için uluslararası platformlarda her türlü girişimlerde bulunmaktadır. Balkan zirvesi ve Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı, bu planda en önemli platformdur."
.
İsrail'in Gazze Şeridi'ni İşgali
24 Nisan 2001 01:00
A -
A +
İsrail'e karşı olduğu gibi, Arafat'a muhalif olan Hamas Teşkilâtı'nın İsrail'e ait Sderot kasabasına havan mermisiyle saldırısı üzerine; İsrail ordusu, Başbakan Ariel Şaron'un emriyle, 16 Nisan gecesi Gazze Şeridine saldırdı. 1 milyon 200 bin Filistinlinin yaşadığı ve bu şeridin yüzde 70'inden fazlasının tamamen Filistin yönetiminin denetiminde bulunduğu halde Gazze Şeridini geçici olarak işgal etti. Bu bölgeyi 6 saat devamlı bombaladı. Harekata tanklar, helikopterler, füzeler, gemiler ve buldozerler katıldı. Yapılan saldırıda 6 kişi ölmüş ve 30 kişi yaralanmıştır. Bu saldırı yalnız Filistinlilerde değil, bütün Arap ve İslâm Dünyasında tepkilere sebep olmuştur. Filistin Devlet Başkanı Asfor: "İsrail, Filistin topraklarını yeniden işgal ederek yeni ve tehlikeli adım attı." demiştir. İsrail ordusu geri çekilmiştir ama saldırılar ve Filistinlilerin katliamı devam etmektedir. İsrail, hastaneleri bile bombalamakta ve çocukları öldürmektedir. İsrail'in Lübnan'da bulunan Suriye radar mevziini bombalaması ve Suriyeli 3 askerin ölümüne ve 6 askerin yaralanmasına sebep olması bölgedeki tansiyonu yükseltmiştir. Batı'nın bir nevi uydusu olan Cezayir ve S. Arabistan yetkilileri bile saldırıya sert tepki göstermişlerdir. Şaron 1989 yılında yazdığı kitapta Gazze Şeridi'nin işgalini anlatıyordu. Gazze, İsrail'in güneybatısında Mısır sınırında yüzölçümü 362 kilometrekare, uzunluğu 45 km, genişliği 6-10 km'dir. Bölgede 1 milyon 200 bin Filistinlinin, 6 bin 500 İsrailli göçmenin yaşadığı; kilometrekare başına 2350 kişinin bulunduğu özerk Filistin Yönetimindeki Filistin'in çok küçük bir parçasıdır. Filistin'e ait bu bölge 1948-1949 Arap-İsrail Savaşında Mısır'ın eline geçti. 1956 savaşında büyük çaplı çatışmalara sahne oldu. 1967 Arap-İsrail Savaşında İsrail tarafından işgal edildi. Bu saldırılar üzerine Hizbullah: "Düşmana ne zaman, nerede ve nasıl darbe indireceğimizi gayet iyi biliyoruz. İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un halkımızı yıldırma uğraşını karabasana çevireceğiz" açaklamasını yapmıştır. Lübnan iç savaşı (1975-1990) devam ederken 35 bin Suriye askeri Lübnan'a yerleşti. Güney Lübnan'da İsrail askerleri bulunuyordu. Devamlı saldırılar karşısında İsrail askerlerinin çığ gibi artan intiharları üzerine İsrail ordusu geri çekildi. İsrail'in Lübnan'da bulunan Suriye radar mevziine saldırısında Şaron'un asıl niyeti Suriye'yi sıcak savaşa zorlamaktır. Tel-Aviv'in aşırı sağcı ve Likud Partisi mensubu Belediye Başkanı Ehud Olmert, Kudüs'te Yahudi varlığını artırmak ve Filistinlileri kademeli olarak belediye sınırları dışına çıkarmak için Filistinilere ait yüze yakın evin yıkım emrini çıkarmak üzeredir. Bunların yerine Yahudi yerleşimciler iskân edilerek Kudüs'ün demografik yapısını tamamen Yahudiler lehine değiştirmeyi hedeflemektedir. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'in İsrail ordusunu girdiği bölgeden (Gazze Şeridinden) çekilmeye çağırmasından sonra, Ariel Şaron'un emri ile İsrail askerleri geri çekilmiştir. Powel işgali "ölçüsüz ve daha büyük bir anlaşmazlığa yol açabileceği" ikazında bulundu. Şaron geçmişte tamamı kadın ve çocuk olan 991 Filistinliyi Lübnanlı Hıristiyanlarla birlikte Sabra ve Şatilla kamplarında toplu soykırım ile katleden kişidir. İsrail Dışişleri Bakanına göre bu bölgede 1948, 1967 ve 1973 Arap-İsrail Savaşları gibi bütün bölgeyi içine alan bir savaş çıkmaz. İsrail'in 6 milyon 200 bin nüfusunun 4 milyon 300 bini Yahudidir. Şaron önümüzdeki 10-12 yıl içinde 1 milyon Yahudiyi İsrail'e getirmek için planlar yapmaktadır. İsrail son işgal ve saldırıyla bütün dünyayı karşısına almıştır. İsrail'in tavrı topyekun bir savaşın kıvılcımı olabilir!
.
Filistin-İsrail savaşının tahlili
25 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Eylül 2000 tarihinden bu yana İsrail ile Filistinliler arasında ilân edilmemiş bir savaş yaşanmaktadır. Çatışmalar azalmak ya da durmak şöyle dursun; giderek şiddetlenmektedir. İsrail'in saldırgan tavrını ABD'nin muhalefetine rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kınama kararı almıştır. Türkiye IMF yoluyla ekonomik ve siyasi bir kriz anaforunun içine itilerek, kendi iç sıkıntılarıyla uğraşmaktan Türkiye dışını göremez hale gelmiştir. Zaten yıllardır Balkanları Yunanistan'a Kafkasya'yı Rusya ve İran'a ve Ortadoğu'yu İsrail'e havale ettik. Havale etmenin ötesinde başta İsrail olmak üzere bu ülkelerin güdümünde, onlar adına ve onların menfaatine pasif ve yanlış bir dış politika takip ediyoruz. Bugün Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'da Osmanlı'nın kalan varlığı kanlı bir şekilde tasfiye edilmektedir. Balkanlarda ve Ortadoğu'da buna ilâveten Osmanlının mirası ve dünyaya mal olmuş tarihi eserler (Mekke dahil) hayâsızca yerle bir ediliyor. 1990 başında Soğuk Savaş sona erdiğinde ve ABD liderliğinde "Yeni Dünya Düzeni" ile ilgili yazılarımda ve açık oturum, konferans ve sempozyumlarda şu görüşü ısrarla ifade etmiştim: Yeni Dünya Düzeni, Osmanlısız Birinci Dünya Savaşı öncesine dönüştür. Osmanlının kalan mirasının tasfiyesidir. İslâm ve Türk Dünyasında değişen dengeler ve değişen şartlara göre küreselleşme adı altında yeni sömürge, manda sistemini kurmadır. Ve bu çerçevede İslam Dünyası iki kategoriye ayrılmıştır. Müslümanların silineceği bölgeler (Balkanlar, Kafkasya) ile Müslümanların sindirileceği bölgeler (Ortadoğu ile Orta Asya) ve Yeni Dünya Düzeninde Müslümanlara tanınan hak sadece gözyaşı ve kandır. Bunları yazdığımdan, beni sevenler bile bunamış olmakla itham ettiler. O tarihte henüz Bosna, Kosova, Çeçenistan, Filistin ve diğer soykırımlar olmamıştı. Keşke ben yanılmış olsaydım. Filistin'deki çatışmalara ilgisiz kalamayız. Giderek şiddetlenen bu savaş, bütün bölgeyi içine alan topyekun bir savaşa dönüşebilir. Geçmiş yıllarda 1990 Körfez Krizi öncesi defalarca yazdım. Yine de tekrar etmekte fayda görüyorum. 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde Birinci Siyonist Kongresi nihai bildirisindeki kararlar arasında 6 maddelik şu karar yer alıyordu: 1-Yahudi devleti kurulacak 2-Bunun temini için Filistin'den Türk ve Arapların kovulması gereklidir. (Filistin dışında 6 milyona yakın Filistinli var.) 3-Sultan Abdülhamid Han tahttan indirilecek ve bu kararı bir Yahudi tebliğ edecektir. 4-Araplara dost görünüp Türkler aleyhine isyana teşvik edilecek. 5-Osmanlı Devletini yıkmak için bir cihan harbi çıkarılacak. Şayet gerekli şartlar sağlanamazsa İkinci Dünya Savaşı çıkarılacak, Yahudi devleti kurulacak. (1948'de kuruldu) 6-1897'den 100 yıl sonra 1997'de Nil'den Fırat'a Büyük İsrail kurulacaktır. Bu yolda oldukça mesafe alınmıştır. Manavgat Çayı ve etrafı yakında ve GAP'ın tamamı en az 10 yıl sonra, taşeron şirketlerle İsrail'in olursa sakın şaşırmayın. Türkiye'de tarım IMF vasıtasıyla giderek çökmektedir. Hayvancılık zaten çöktü. 25 yıl sonra GAP ve Anadolu çiftlikleri, İsrail ve Batı'nın çiftliklerine ve Türk köylüsü ise bu çiftliklerin köle işçisi olacaktır. Ve Türkiye Zimbabwe'ye dönüşebilir. Bu ülkede (Zimbabwe'de) verimli toprakların yüzde 70'i birkaç yüz Avrupalının (çoğunluk İngiliz) tapulu arazisi ve çiflikleridir. Avrupa Birliği ve ABD, çiftçilerini son derece muazzam yardımlarla desteklerken; son yıllarda Türk çiftçileri çok ağır darbeler yemiştir. AB ve ABD'nin hedefi Türkiye'de ağır sanayii ve tarımı çökertmektir. Türkiye'yi sadece turizm ve eğlence ülkesi haline getirerek, tarım, hayvancılık ve sanayide kendine muhtaç hale getirmektir. Şeker kanunu ABD ve AB'nin şeker stoklarını eritmeye yarayacaktır. İşsizler ordusuna yüzbinlerce pancar çiftçisi ve onbinlerce şeker sanayiinde çalışan işçiler katılacaktır. Tekelin özelleştirilmesi ile sigara üretiminin yüzde 70'ini elinde bulunduran TEKEL'in yerini ABD tütün ve sigara fabrikaları alacaktır. Kim ne derse desin ben, IMF'nin Türkiye'yi uçuruma sürükleyip, ikinci Somali haline getirerek, Haçlı zihniyeti ile hareket ettiğine inanıyorum. (Bu benim şahsi görüşümdür) Sözün kısası, Türkiye Siyonizm ve Hıristiyan Batı emperyalizminin sömürgesi olma tehlikesindedir!..
.
GAP, Manavgat Çayı ve özelleştirme
26 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Türkiye Gazetesi'nin 18 Nisan 2001 tarihli sayısında, birinci sayfada manşetten verilen ve 13. sayfada geniş olarak yer alan "Komplo Uyarısı" başlıklı haber üzerinde titizlikle durulması ve düşünülmesi gerekir. Muhalefet partileri de, iktidarı ve sistemi tenkit eden medya da bu ülkenin evlatlarıdır. Onların da görüşlerine değer vermeli ve hatta bu görüşlerden ülkenin geleceği ile ilgili olanlar Milli Güvenlik Kurulunun gündeminde yer almalıdır; 1- Türkiye'ye gelmesi tahmin edilen 15 milyar dolar Türkiye'nin bugünkü çöken ekonomisini asla dar boğazdan çıkaramaz. Borç almak yerine ihracat ve üretim artırılmalıdır. Kaldı ki yeni programında başta tarım ve ağır sanayi başta olmak üzere üretimin azalması öngörülmektedir. 15 milyar dolara karşı istenen 15 yasa ile ABD ve AB'ye IMF yoluyla bağlı olmamız artacaktır. 2- Avrupa Birliği ve ABD kendi çiftçilerine son derece destek olurken; devlet bankalarının ve devlet bütçesine zarar veriyor diye çiftçiye ucuz kredi ve sübvansiyon ve diğer desteği çekmek, tarımın iflası olur. Devlet aldığı verginin tamamını iç borç faizi ödüyor. Neden bu faizi kesmiyor? 3- Şeker kanunu ile pancar üretimi ile uğraşan yüzbinlerce çiftçi (ev halkı ile milyonlar) zarar görecektir. Bazı şeker fabrikaları kapanarak işçiler kapının önüne konacaktır. Ve asıl hedef ABD ve AB ülkelerinin depolarında stok olan şeker tepelerini eritmektir. Bu şeker ise dolarla alınacaktır. 4- Tütün Kanunu ile Türkiye'nin sigara tüketiminin % 70'ini temin eden TEKEL devre dışı kalarak sigara piyasası ABD'nin eline geçecektir. Milyonlarca tütün çiftçisi perişan olacaktır. ABD'nin tütün çiftçileri bayram edeceklerdir. 5- BOR MADENİ ise petrolün alternatifidir. Çok yakında motorlu araçlarda petrol yerine Bor kullanılacaktır. Zaten uzay araçları ile füzelerde (bor) yakıt olarak kullanılmaktadır. Şu anda 'bor'dan 250 değişik alanda üretim yapılmaktadır. Dünya bor rezervinin % 70'i Türkiye'nin Marmara bölgesindedir. IMF ısrarla 'bor'un özelleştirilmesini yani ABD'nin tekeline geçmesini istemektedir. Kaldı ki ABD'de bor devletin malıdır. Özel şirketlere verilmemiştir. Bir bakanın da dediği gibi bor sayesinde milli gelir (kişi başına) 3 bin dolardan 33 bine çıkabilir. 'Bor'u birkaç milyar dolar uğruna ABD'ye peşkeş çekenleri gelecek nesiller çok ağır şekilde suçlayacaklardır. 6- GAP yakında İsrail'in olursa asla şaşırmayın. Taşeron şirketler vasıtasıyla İsrail çok pahalı fiyatlarla GAP'ın en verimsiz yerlerini bile satın almakta ve GAP, 1948 öncesi Filistinlilerde olduğu gibi İsrail'in olmaktadır. Unutmayın İsrail Meclisinin kapısında şu slogan yazılıdır: "İsrail'in sınırları Nil'den Fırat'a kadardır." İsrail'in eski başbakanlarından Begin vardı. Ona bu sloganı soran gazeteciye, size göre hayal ama bizim için gayedir demişti. 7- Türkiye su potansiyeli bakımından zengin bir ülke değildir. Barajlar kurumuştur. Ülkenin birçok yeri susuzluktan kıvranırken; MANAVGAT ÇAYI'nın suyunu ve etrafındaki kilometrelerce araziyi kira maskesi altında İsrail'e satılması asla doğru değildir. IMF ve dış güçler ve bunların içerdeki uzantıları ile son ekonomik (aslında siyasi) kriz yukarıdaki 7 hedefi elde etmek için ve artı Kıbrıs'ta taviz vermemiz için çıkarılmıştır. Kredi (12 milyar dolar) ancak bu şartla verilecektir.
.
Manavgat Suyu ve İsrail
27 Nisan 2001 01:00
A -
A +
Ankara'ya resmi bir ziyaret yapan İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres'in; Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve devletin en üst yetkilileriyle görüşmelerinde, gündemin birinci maddesini, Manavgat Suyu'ndan İsrail'e içme suyu naklinin oluşturduğu ve bu konuda özel sektör kuruluşları ile işbirliği görüşmelerinin ele alındığı açıklanmıştır. Çok sayıda siyasetçi ve bürokratla yapılan görüşmelerde Peres, şunları söylemiştir: "Bize su, size para lâzım. Verin suyu alın parayı. Manavgat Çayı ve etrafını 40 yıllığına kiraya verin, ABD'deki Yahudi lobisi size tam destek olsun." İsrail yıllardır Türkiye'deki hayallerini (Manavgat ve GAP) başta olmak üzere gerçekleştirme peşinde olduğu gerçektir. Son ekonomik krizin yıllarca önce İsrail kontrolünde iç ve dış güçlerce kanalize edildiği iddiası acaba ne derece doğrudur. Yakında İsrail yetkilileri gelerek, Manavgat suyu bir oldu-bitti ile krizden istifade edilerek İsrail'in malı olması muhtemeldir. Türkiye su potansiyeli bakımından zengin değildir. Ayrıca çoğu köyler olmak üzere binlerce kentte susuzluktan kırılmaktadır. Siverek'in Veremli köyünde beşiktekinden en yaşlısına kadar bütün insanlar hastadır. Çünkü köyün insanları ve hayvanları yağmur sularının topladığı küçük bir su birikintisinden istifade etmektedir. İsrail'in su ihtiyacından önce Anadolu'daki susuzluk giderilmelidir. Manavgat Çayı denize değil, evlerin çeşmelerine akmalıdır. Hatta Türkiye'nin turizm merkezi olan Antalya bile susuzdur. Türkiye metreküpüne 23 sent isterken İsrail 10 sent vermektedir. İsrail'de çıkan "Ha'aretz" gazetesi Manavgat suyunun satışının hız kazandığını ve çok yakında nihai anlaşmanın olacağını yazmaktadır. Amiram Cuher imzalı haber yorumda konu hakkında geniş bilgi vermektedir. Adıyaman Milletvekili Mahmud Göksu, bu konuyu meclise getirerek yazılı cevap istemiştir. Manavgat Çayı'nın 80 km uzunluğu ve etrafındaki 2 km genişlik, İsrail'in kontrolünde olacaktır. Bu ise iki şeyi akla getirmektedir. İsrail'in Türkiye'de hükümran olduğu bir bölge olacaktır. Böyle bir durumda ise İsrail'in hedefi olan ve "Arz-ı Mev'ud" (Vadedilmiş Topraklar) hayalinde önemli bir adım atılmış olacaktır. İkinci olarak da MOSSAD bu topraklara yerleşecektir. İsrail Meclisinde şu slogan yazılıdır: "İsrail'in sınırları Nil'den Fırat'a kadardır" Nehir'i satmak bir nevi toprağı satmak sayılır. Suyu satmak ile nehiri satmak ayrı ayrı şeylerdir. Başlangıçta Manavgat suyunu satmakla başlandı ama şu anda nehir satılıyor. 40 yıl kira işin maskesidir. Bu durumu iyi anlamak lazımdır. Su tankerlerle ya da balon tipi vasıtalarla satılması düşünülebilir! Ama 80 km ve etrafındaki 2 km Manavgat'ın İsrail'e devri, toprak bütünlüğüne ters düşer. Sıra Akdeniz'deki limanların kira maskesiyle Ermenilere, Ege limanlarının Yunanistan'a devrine mi gelecektir? Manavgat Suyu denizden boru hattı ile nakledilsin. 1980'li yıllarda Barış Suyu Projesinde ırmakları kiraya vermek yoktu. Turgut Özal'ın projesine Arap ülkeleri karşı çıktılar. Kaldı ki ilim adamlarına göre "küresel ısınma ile yakında Türkiye'de kuraklık artacaktır. Manavgat'ın satışına Türk düşmanı İngilizler bile şaşırmıştır. "The Middle East" dergisi Nisan 2001 sayısında "Ankara son 20 yıl içinde yaşanan en kötü kuraklık sonrasında, Suriye ile Irak'a Dicle ve Fırat Nehirlerinden su akışını azaltmak zorunda kalabileceğini söylerken, Türkiye, müttefiki İsrail'e su satmak üzere benzeri görülmemiş bir anlaşma görüşmesi yapıyor. Bu anlaşma ile Arap komşuları arasındaki gerilimi muhtemelen yükseltecektir." demektedir. İsrail Batı Şeria ve Golan Tepelerini su kaynakları sebebiyle terk etmiyor. Barajlarda 2000 yılında 10 milyar metreküp su varken 2001 yılında (Mart ayı) 6 milyar metreküpe düştü. Türkiye su sıkıntısı çekerken İsrail'e su şöyle dursun 40 yıllığına nehir satmak asla tasvip edilemez. Böylesi anlaşılmaz bir duruma İngilizler bile hayret ediyor. Oysa tamamiyle Türkiye'nin aleyhinde olan bu durumdan Türk kamuoyunun haberi dahi yok. Su tankerleri sebebiyle Manavgat Çayı'nın denize dökülen civarında balıkçılık sona erecektir. "Sınırlarımız kuzey Kapadokya (orta Anadolu)daki dağlara, güneyde Süveyş Kanalına kadar dayanıyor" (Theodor Herzl Siyonist lider) "Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken başka bir haritası vardır. NİL'DEN FIRAT'A KADAR" (Ben Gurion İsrail ilk Başbakanı)
nerde kaldık https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/m-necati-ozfatura?keyword=2&p=112
.
Bugün 394 ziyaretçi (810 klik) kişi burdaydı!
Emperyalist güçlerin stratejisi
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Nasıl ki Ermenilerin "4 T" formülü (Terör-Tanıma-Tazminat-Toprak) varsa, emperyalist güçlerin de stratejisi "2 T" (Türkiye ve Tayyip)'tir. Davos’ta Erdoğan’ın İsrail’in yaptığı katliama karşı çıkmasından sonra Siyonizm elindeki güçlü medya ve para ile gerek yurt içinde gerekse yurt dışında Erdoğan düşmanlığı başlattı. Bizdeki muhalefetin çoğunluğu da Erdoğan düşmanlığını Türkiye düşmanlığına tahvil ettiler!..
1699 Karlofça Antlaşmasından “IMF” ile ilişkimizin kesildiği 2008 yılına kadar Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devamlı "evet" dedi. Batı’ya ve emperyalist güçlere ilk defa AK Parti ve Erdoğan hayır dedi. İslam Dünyasının Sünni halkı Erdoğan’ı manevi bir lider olarak tanımaktadır. Türkiye’de ise -birkaçı hariç- İslam ülkelerini emperyalist güçlerden ve onların uşağı olan iktidarlardan Türkiye’yi kurtarıcı olarak görmektedir. Emperyalist güçler bu durumdan rahatsızdır.
Türkiye ekonomik olarak gelişmektedir. 2023’te en güçlü 10 ülke içine girme hedefindedir. Türkiye’nin 2023, 2053 ve 2071 hedefleri bugünün “Kızılelma”sıdır. Emperyalist güçler Türk ve İslam düşmanı Churchill’in vasiyetini icra etmektedirler. Churchill’in vasiyeti şöyledir:
“Türkiye solarsa sulayın, büyürse budayın. Ortadoğu’da İngiltere huzur ve siyasi istikrarı sağlayamadı. Bizden sonra ABD ve Rusya bu istikrarsızlığı son derece kötü hale getirecekler. Ortadoğu’da istikrar ancak Osmanlının vârisi yoluyla gerçekleştirilebilir. Buna mani olmak için savaş dahil her çareye başvurun.”
ABD, Rusya, İran, İsrail ve diğerlerinin yaptığı tam da budur. Taksim Gezi, 17-25 Aralık darbe teşebbüsleri, 6-7 Ekim olayları, Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçtirmemek için yapılanlar, AK Partinin tek başına iktidarını önleme gayretlerinin hepsi dış güçlerin desteği ile yapıldı. Hepsinde de başarılı olamadılar ve hüsrana uğradılar. Daha sonra PKK terörünü başlattılar. Böylece Kürt asıllı vatandaşlarımızın PKK’ya katılacağını zannettiler. Ancak yanıldılar. PKK’ya destek olanlar yüzde 5’in altındadır. Bunlar da HDP’li belediyeler, fanatik HDP’liler ve ateist gençlerdir.
İnkârı mümkün olmayan gerçek ise Kürtlerin PKK’ya nefreti çığ gibi artmaktadır. 1000 yıllık Türk-Kürt kardeşliği ve kader ortaklığı giderek güçlenmektedir. Ve bu insanların yüzde 95’i Çözüm sürecini yeni adıyla Kardeşlik sürecini istemektedir. Kaldı ki, Türkiye’de en az 2 milyon aile Türk-Kürt evliliğiyle oluşmuştur.
PKK dış güçlerin Haçlı ordusudur. Bölgede terör sona erse bu bölge turizmde Antalya’yı geçer. Diğer kaynakları ile 7 bölgenin en zengini olmaya namzet olur. Ancak PKK Kürtlerin zengin olmasını ve eğitilmesini istemiyor. Çünkü bunlar olursa kimseyi dağa çıkaramazlar.
23.02.2016
Türk Kürt kardeşten ötedir
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
İçeride ve dışarıda Kürtlerin geleceği Türkiye ile beraber olmaya bağlıdır. Yakında ABD, Rusya ve İran’ın menfaatleri bittiğinde Kürtleri hemen satacaklardır. Katil Esad, kendini güçlü hissettiğinde PYD’yi saf dışı bırakacaktır. Suriye’de Kürtlerin Suriye kimliği yoktur.
Giovanni Mario Angidello “Osmanlı Sarayında bir Venedikli” adlı eserinde şunları yazmakta idi:
“Yavuz Sultan Selim Han Macaristan seferine hazırlanıyordu. Kürtler Sultan’ı ikna etti ve Yavuz Sultan Selim Han İran Safevilere yani Şah İsmail’e saldırmaya karar verdi. Kürtler ikna etmese idi Şah İsmail’e saldırmaya cesaret edemezdi...”
23 Ağustos 1514 tarihinde Çaldıran Ovasında yaşanan savaşta Osmanlı ordusu Safevileri yenerek bölgeyi Safevi tehdidinden kurtardı. O gün Safeviler, bugün İran. Roller aynıdır. Çaldıran Savaşından sonra Kürtler, Şii Safevi tehdidinden kurtulmak için Osmanlıya bağlandı. Çaldıran Savaşındaki galibiyet Osmanlı-Kürt ordularının eseridir.
Şimdilerde İran, Kürtlerden intikam almaktadır. PKK ile okulları, hastaneleri kamuya ait her şeyi yakıp yıkıyor. İdris-i Bitlisî, Kürt asıllı Osmanlı devlet adamıdır. Kürt aşiretlerinin tasvibi ile Yavuz Sultan Selim Han’a dilekçe yollamıştır. Bağlılık ifade etmiştir...
İstanbul’daki Piyer Loti Tepesinin eski adı İdris-i Bitlisî tepesi idi. Osmanlı Kürtlere daima huzur ve refah getirdi. Bölge gelişti. Sonuç olarak Kürtler Safevi egemenliğine karşı Osmanlı Devletini yardıma çağırdılar. Onun desteği ile kurtuldular. Güvenlik, istikrar ve barış ihtiyacıyla statülerini inkâr edip yıkmayan din ve mezheplerini değiştirmeye zorlanmadan kendi mezheplerinde büyük bir devletin birliği içinde yer aldılar.
Çaldıran Savaşı öncesi Kürtleri Şii yapmak isteyen Safeviler gibi bugünün İran’ı, hakim olduğu Kandil ve PKK ile Kürtleri ateist yapmak istiyor. (Kendileri gibi) Kürt Din Âlimleri ve Medreseleri Cemiyeti Başkanının açıklaması:
“Birlerce yıl boyunca PKK kadar Kürtlere zulmeden olmamıştır. Allahü tealayı, Peygamber Efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur’an-ı kerimi inkâr eden gençlerin sayısı yüz binlere ulaşmıştır...”
Küfre rıza küfürdür. Ve PKK’ya doğrudan ya da dolaylı yardım etmenin tehlikesi büyüktür. Ebedî saadetlerini kaybedebilirler!..
Sultan Abdülhamid Han Kürt aşiretlerinin çocuklarını okullarda okuttu. Bu çocuklardan kimisi subay kimisi paşa kimisi de diğer önemli mesleklerde görev aldılar. Şeyh Edebali bir Kürt kızıyla evlenmişti. Osmanlı, mültecileri bile paşa yapmış idi. Dolayısıyla Osmanlıdan bu yana Türk ve Kürt kardeş hatta kardeşten de öte olmuşlardır…
25.02.2016
Türk ve Kürt bölünmeyecek
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
1071 Malazgirt Savaşında Türk ve Kürtler Bizans İmparatorluğuna karşı birlikte savaştılar. O zaman Ermeniler de Türklerin yanında yer almıştı. Selçuklu ordusunda gönüllü ve de anlaşmalı Kürtler bulunuyordu.
Fransızlık kimliği 5. Asırda Galya topraklarına gelen Germen kavimlerinden Frankların yerli halkla kaynaşarak teşkil etmesinden oluşmuştur.
Türk halkı Türk-Kürt-Arnavut-Çerkes-Gürcü-Çeçen-Abhaza-Boşnak ve diğerleri olarak “Mozaik” değil “Erbu”dur. Bölemeyecekler İnşallah…
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi'nin annesi Kürt’tür. Osmanlı devrinde çok sayıda Kürt ilim adamı ve sanatkâr yetişmiştir. “Nusaybinli İbn'ül-Havkal 34 yıl boyunca seyahat ederek topladığı bilgiler sayesinde 10. İslam Dünyası hakkında en ayrıntılı bilgileri veren coğrafyacı ve haritacımızdır.
Müslümanların temeli "Muhacir+Ensar" bütünleşmesidir. 2.5 milyon Müslümanı bu şuurla bağrımıza bastık. PKK’nın çoğunluğu Kürt değildir. Ve bu çoğunluk Müslüman da değildir. 1000 yıllık Türk İslam medeniyetini yıkan CHP iktidarı Harf Devrimi ile ülkemizi uğrattığı zarar ciltlere sığmaz ölçüdedir.
PKK ve PYD’nin katliam ve terörü ile Türkiye’nin dost ve müttefik gördüğü başta ABD olmak üzere Batının çirkin, iğrenç yüzü görülmüştür. Putin’in düşmanlığı biliniyordu. Ancak Obama’nın düşmanlığı bilinmiyordu. Son olaylarda Obama’nın da düşmanlığını görmüş olduk.
Hiçbir faaliyet halka ve HAKKA dayanmadıkça, başarılı olamaz. Başarılı gördükleri şey de bir saman alevidir. PKK ve PYD halka ve HAKKA düşmandır. Dolayısı ile sonları hüsrandır. DAEŞ ise İslamiyete düşmandır.
İran, Ermeniler, Siyonizm ve onun emrindeki Batı, PKK’yı kullanarak Kürtlere soykırım yapmaktadır. Güya Kürtlerin hakkını savunuyorlar. PKK vasıtasıyla Ezan-ı şerifi susturarak, cemaate mani olarak camileri ve güzeller güzeli Kur’an-ı kerimi yaktırarak İslam düşmanlığını tatmin ediyorlar. PKK, PYD ve diğerleri kime hizmet ettiklerini bilmiyorlar.
PKK, PYD, DAEŞ ve diğerlerine destek olanlar da “Katildir”... Mahşer günü bu teröristler gibi onlara yardım ve destek olanlar da katil olarak hesap verecekler. Çünkü “Zulme rıza zulümdür.” Zulüm payidar olmaz. Zalimlerin sonu tarih boyunca hep hüsran olmuştur.
PKK ve yaptığı terör asla ve asla Kürt meselesine dayanmamaktadır. Kürtlerin hakkını savunmak da değildir. Bu intibaya sahip olanlar yanılmanın ötesinde haindirler.
29.02.2016
Hayır diyen Türkiye
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
İnkârı mümkün olmayan tarihî ve siyasi gerçek şudur ki; 1699 Karlofça Antlaşmasından 2008 yılına kadar ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti asla ve asla Batı’ya hiçbir konuda “Hayır” diyememiştir. Daima onların istedikleri olmuştur.
İstiklal Savaşını kazandığımız hâlde mağlup bir devletin bile kabul etmeyeceği sözde zafer neticesinde bir felaket olan “Lozan” imzalanmıştır. Lozan’ın gizli maddelerini hâlâ bilmiyoruz. Ancak merak ediyoruz.
2008’den sonra Batı’ya ilk defa Erdoğan ve AK Parti “Hayır” demiştir. Batı’nın Türkiye’ye ilan edilmemiş postmodern savaşının asıl sebebi de budur. Batı’nın ve onların Türkiye’deki taşeron devşirmelerinin ve ajanlarının uğraşmaları bu yüzdendir. Gelecekte tarih Erdoğan’ı “Millî Kahraman” olarak yazacaktır.
Türkiye ilk defa küresel güçler ve küresel sermaye karşısında dik durmaktadır. Bugüne kadar Osmanlı ve birçok iktidarın Batı karşısında bir nevi hazır ol gibi durduğundan dolayı Batı çıldırmıştır. Batı’ya hizmet edenlerin Erdoğan ve AK Parti düşmanlığını Türkiye düşmanlığına dönüştürmeleri tek kelime ile haindirler. Esad’ın, Putin’in, Obama’nın ve tarihi Türklerin düşmanı İran’ın uşaklarıdır.
Konu ile alakalı olduğundan, cumhuriyet devrinde Türkiye’nin en değerli diplomatlarından olan S. Kamran İnan’ın “Hayır Diyebilen Türkiye” adlı eserinden bazı yerler sizlere arz etmek istiyorum:
“… İnsanımız Türkiye’nin gür sesini duymaya hasret kaldı. Ben, yıllar boyu acısını yaşadım. Memleketimize gelen yabancı heyetlerin yukardan bakışları, bizimkilerin ezikliği, savunmaya kalmaları, serilen kırmızı halılar, milletlerarası topraklarda sanayileşmiş memleketler heyetlerinin bizlere karşı, saygı dozu eksik davranışları beni hep düşündürmüş, bazen isyana sevk etmiştir. Kendime düşeni her zaman, her yerde yaptım: yüksek sesle HAYIR dedim.
Dış güçler bu cesareti, Ankara’nın teslimiyetinden, Evet Efendimciliğinden almaktadır. Millî menfaat sınırı aşıldığı, hatta devlet onuruna dokunulduğu hallerde dahi, hükümetler tepkisiz kalmaktadır. Hayır diyebilenler az olmuştur.
Dış güçlerin bazıları, Osmanlı İmparatorluğu son dönemindeki uygulama ve alışkanlıkları devam ettirmekle, baskı politikası takip etmektedir. 1876’da Anayasa isteyenler, 1995’te Anayasa değişikliği istedi; her vesile ile üstümüze geliyorlar. Karşılarında dur diyen, Hayır diyen yok. Kökleşmiş, kireçlenmiş kompleksleri kıramadık. Evet demek idarecilerimizin tabiatı haline geldi. Milletten gelen tepkilerden ziyade, dışardan gelen tepkilere duyarlı oldular...
***
Japonya eski Ulaştırma Bakanı Shintaro Ishihara ile Sony şirketi eski başkanı Akio Morita, atom külleri üzerinde yükselen, bugün ikinci büyük ekonomik güç haline gelen memleketlerine karşı, bazı dış çevrelerin devam ettirdiği alışkanlığa karşı, Japon milletinin isyan duygularını dile getiren bir kitap yazdılar: The Japan That Can Say No “Hayır Diyebilen Japonya” Kitap, içerde ve dışarda, bilhassa Amerika’da büyük yankılar gördü.
Türkiye kitabının yazılmasını bekledim. Temenni ettim; yazan olmadı. Sonunda kendim yazdım. “Hayır Diyebilen Türkiye” içlerindeki isyanı dışarıya vuramayan insanlarımıza tercüman olmak istedim. Türkiye’nin hayır diyebileceğini, demesi gerektiğini, kök salmış komplekslerden yıkanmak lüzumunu ifade etmeye çalıştım. Kararı okuyucu verecek.
Bu çalışmayı, gençlere ithaf ediyorum. İçerde, bilhassa dışarda “Evet Efendimci” olmayı reddetmelerini diliyor, bekliyorum. İçerdeki yangın, “Evet Efendimcilik” memleketi bugünkü hâle getirdi; dışardaki Evet Efendimcilik tam bir teslimiyete dönüştü. Gençlerimizi, gereken hallerde içerde ve dışarda, yüksek sesle Hayır demeye davet ediyorum; insanlarımız buna susamıştır. Bize yukardan bakanların kaşlarını biraz aşağı çekmek zamanı gelmiştir. Hayır diyebilmek gücü Türk milletinde mevcuttur.
Hayır, her dilin en çok kullanılan bir kelimesi. Karşıtı Evettir. Biri olumsuz, diğeri olumlu. Biri diğerini reddeder. Evet’in kullanılması kolaydır; kulağa hoş gelir. Muhatabını memnun eder. Çok defa bedeli yüksek olur. İnsanlar, bedelini başkaları ödemek kaydıyla, bu kelimeyi kullanmakta cömerttir. Bu tutumlarıyla popüler olur, hatta isim yaparlar. Evet, bazı hallerde, teslimiyeti ifade eder. Güçlülerin almak istedikleri ve genellikle, aldıkları bir cevaptır. Sistematik bir şekilde kullanılması, sahibinin şahsiyet ve ağırlığını etkiler.
Hayır diyebilmek şahsiyet ve cesaret ister; hoş gelmeyen, işiteni rahatsız eden bir kelimedir. Menfi bir tutumu ortaya koyar. Güçlülerin duymaya pek alışık olmadığı bu kelime, güçsüzlerin âdeta günlük gıdasıdır; ilişkileri zorlaştırır, sahibinin görüntüsünü zedeler. Menfaatin, bazı hallerde onurun koruyucusudur. Hayır diyebilmek bir olaydır. Makbul olmasa, menfi bir ruh hâlini sergilese dahi içinde bir cevher, güç vardır. Bilhassa güçlüye karşı Hayır diyebilmek herkesin harcı değildir.
Lügatin bu zıt kardeşlerinin hayattaki rol ve yeri geniştir. Bunlardan, çocukların bile duymaktan hoşlandıkları, kulak zarlarını okşayan 'Evet’i sahiplerine bırakarak, 'Hayır' üzerinde durmak, bilhassa devlet hayatındaki rolüne bakmak istiyorum."
(S. Kamran İnan’ın Hayır Diyebilen Türkiye kitabından alınmıştır)
03.03.2016
Hayır Diyebilen Türkiye -2-
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
"Hayır kelimesinin devlet hayatımızda anlamlı, hatta rahatsız edici bir yeri vardır. Türk bürokrasisinin her gün özel bir zevkle kullandığı silah 'Hayır’dır. Bunu değişmez bir prensip hâline getirmiştir. Zira 'Evet' demek, çalışmayı, bir meseleyi halletmeyi gerektirir; bürokrasimiz buna alışkın değildir.
İçinde bulunduğu hareketsizliğin kalkanı 'Hayır’dır. Vatandaş daha cümlesini tamamlamadan suratına 'Hayır' şamarı indirilir. Ancak her vatandaş değil; bu imtiyaz güçsüz insanlara mahsustur. Güçlü insanlar için bürokrasi lügatında, 'Hayır' yoktur. Fakirin talebi ne kadar haklı olursa olsun alacağı cevap, değişmez bir şekilde 'Hayır’dır.
Buna mukabil zenginin her türlü talebi -kanunsuz ve usülsüz dahil- 'Evet' ile karşılanır. Devlet hayatımızın en büyük yarası burada yatar. Sosyal ve ekonomik hayattaki huzursuzluk ve zorlukların izahını bunda aramak lazımdır.
Türkiye bunu düzeltmediği müddetçe demokratik bir memleket olması mümkün değildir. Bu acı 'yara' da asıl işlemek istediğimiz konunun dışında kalıyor.
Türkiye’de 'Hayır' kelimesinin kullanılmadığı tek saha siyasettir. Siyasetin sermayesi, gıdası 'Evet’tir. Zira 'Hayır' demek apolitik görülür. Seçmenden gelen istek, kanunları ve mantığı isyan ettirse dahi, siyasetçinin cevabı, değişmez şekilde 'Evet’tir.
İşin acı, siyasetin üzücü tarafı, 'Evet' diyen de, bunu duyan da samimi olmadığını bilir. Neticesiz kalsa dahi, böyle bir yaklaşım her iki tarafın da işine gelir. Diğer acı bir gerçek de, siyaset adamının 'Evet’leri devlete ödetmesidir. Siyaset hayatımızın garip bir özelliği de budur.
Bu çalışmada asıl incelemek istediğimiz husus, 'Evet' ve 'Hayır’ın, devletimizin dış ilişkilerindeki yeridir. Türk diplomasi lügatinde, maalesef, 'Hayır' kelimesi yoktur; silinmiştir. Karşı taraftan gelen talep ne derece acı, pahalı, hatta onuru rahatsız edici olursa olsun, cevap değişmez şekilde 'Evet’tir. Bu hep böyle olmamıştır; imparatorluğun güçlü dönemlerinde dış talep ve baskılara 'Hayır' denmiş, hatta karşı tarafa 'Evet' dedirtilmiştir.
İmparatorluğun içerden sarsılmaya, çökmeye başlamasından sonra dış güçler isteklerini, âdeta dikte etmiş, her seferinde 'Evet’i koparmıştır. Ve bu uygulama sistematik bir hal almıştır. Tarih boyunca kendilerini ürküten, bu defa zayıflayan imparatorluktan taviz almak, dinî azınlıklara aşırı haklar koparmak istenmiş ve her seferinde de alınmıştır. Bu dönemde imparatorluğun direnecek hali yoktu. Batı dünyası, zayıf olana karşı daima insafsız davranmış ve davranmaya da devam etmektedir. Yakın tarihimiz bunun yaralı şahidi olmuştur. Hep vermiş ve 'Evet' demişiz..." (S. Kamran İnan’ın "Hayır Diyebilen Türkiye" kitabından alınmıştır...)
04.03.2016
Son durum
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Suriye’nin bölünmesine başta Suriye halkı olmak üzere, Türkiye, S. Arabistan, Fransa, Rusya ve İran karşıdır. ABD daha önce (B planı) olarak Suriye’nin 3’e bölünmesinden yana idi. Son günlerde ise stratejisini değiştirerek bölünmesine karşı olduğunu ifade etti.
Ateşkes anlaşmasına Rusya, Esad ve PYD uymamaktadır. PYD hayal kuruyor. Suriye halkı bir Kürt devleti kurulmasına müsaade etmez. Henüz Suriye kimliği bile verilmeyen Kürtlere bu imkanı tanımazlar.
Ateşkes anlaşmasına uyulan yerlerde halk sokağa dökülerek Esad aleyhine gösteri yapmıştır ve daha da önemlisi Suriye bölünemez sloganları atmışlardır. Bu ülkede savaş bitince Suriye ile PYD arasında çatışmalar olması mümkündür.
ABD, PYD için Türkiye ve S. Arabistan gibi iki büyük ülkeyi kaybedemez. Son günlerde ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Kirby’nin açıklaması çok önemlidir:
“Suriye’nin bütünlüğünden yanayız. Duruşumuz değişmedi. Kürtler için özerk bir bölge düşünmüyoruz. Bu siyah ve beyaz kadar nettir.”
PKK ve PYD, Haçlı ordusudur. Avrupa Birliği Suriye’de ateşkes istemeye mahkûmdur. Savaş devam ederse 3.5 milyon Suriyeli mülteci olur. Bu ise Avrupa Birliğinin varlığını tehdit eder. Türkiye mecburen sınırlarını açmak zorunda kalır. 5 yılda 10 milyar dolar harcayan Türkiye’de, 3 milyon gayriresmî kayıtlara göre 4 milyon Suriyeli mülteci vardır.
ABD, İngiltere ve Fransa Putin’e ateşkesi ihlal etme demiştir. Putin bir hayal peşindedir. Ancak yaptığı bombardıman ile çok zulmetmiştir. Suriye halkı bunu asla unutmayacaktır. Avrupa Birliğinin Suriyeli göçmenlere tavrı son derece zalim ve merhametsizcedir. Göçmenlere hakaretleri Batı’nın iğrenç yüzünü bir kez daha göstermiştir.
Silopi’de hayat normale dönmüştür. Devletin yanında yer alan ve PKK zulmüne maruz kalanlara devletin maddi ve manevi ilgisi çok daha üst seviyede olmalıdır. İNŞALLAH Sur başta olmak üzere diğer yerlerde de hayat normale döner.
HDP yerli ve millî bir parti değildir. Yalan söylemektedir. Kürtlere zulmeden PKK terörünü Kürtlerin direnişi olarak utanmadan dillendirmektedir. Bu, yalanın da ötesidir.
PKK, HDP, CHP, faiz lobisi, DAEŞ, DHKP-C ve diğer terör teşkilatları başta İran olmak üzere emperyalist güçler Türkiye’ye "post modern bir savaş" açmıştır...
08.03.2016
Demokrasi, olmazsa olmazdır
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Demokrasi aslında bir nimettir. Varsayalım Suriye’de demokrasi olmuş olsa idi 500 bine yakın Suriyeli katledilmez, harabe hâline gelmez ve halkının yarısı Suriye dışında mülteci konumuna düşmez idi. Ege Denizi’nde yüzlercesi boğulmaz, Avrupa’da sınır telleri önünde aç, susuz ve soğukta kalmazlar idi...
Zalim Esad ve katil babası vaktiyle, askerî darbe yaparak iktidarı gasbetti. Suriye’yi âdeta kendi çiftlikleri bildiler. Bu zalimler sahip oldukları iktidarı ve son derece lüks hayatlarını ve maddi imkânlarını kaybetmemek için halka zulmediyorlardı.
Suriye’de demokrasi olsaydı halk millî iradesi ile bir iktidarı devirir bir başkasını iktidar yapardı. Oysa böyle olmadığını bütün dünya acı bir şekilde görmüş oldu. Zalim ve katil Esad, Putin ve PYD 'ateşkes’e rağmen masum insanları öldürmeye devam ediyorlar. İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi dahi "PYD ve PKK’nın aynı olmadığını söyleyen aptaldır" demiştir.
Rusya’nın DAEŞ ile işi yoktur. Esad’ın yanında ve ılımlı muhalifleri katletmektedir. PYD’nin gelecekte Suriye ordusu tarafından katledileceği kesindir. Suriye halkı bölünmeye karşıdır. ABD ve Rusya PYD’yi bazı menfaatleri karşılığı satacaktır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Siyonizm dünya halklarına zulmeden en büyük çete ve terör teşkilatıdır. Bu şer güçler, dünyayı aralarında paylaşmışlardır. 2.5 milyar Müslümanı hakkıyla temsil eden bir ülke yoktur.
Dış politikadan sizlere bu kadar aktardıktan sonra, biraz da iç politikadan bahsedeyim...
Son kamuoyu araştırmalarına göre halkın yüzde 81’i yeni anayasa istemektedir. Yeni Anayasa’dan kaçan CHP’den, halk da kaçmaktadır. Bugün seçim olsa CHP’nin oyu en fazla yüzde 24’tür. AK Parti yüzde 52, MHP yüzde 10 yerli ve millî olmayan HDP'nin yüzde 10 oy alması muhtemeldir. Kamuoyunun çoğu PKK’ya karşı yapılan mücadeleyi desteklemektedir.
Bütün savaşların arkasında Yahudi vardır. Yahudi’nin dünya hakimiyeti ile stratejisi şöyledir ki; (1871 tarihli İtalya Devlet Arşivindeki belgelere göre) 3 tane dünya savaşı planladılar. Birinci Dünya Savaşında İngiltere yoktur. Çünkü o dönemde Yahudi İngiltere’yi idare ediyordu. Başta Osmanlı olmak üzere imparatorluklar yıkılacaktı. İkinci Dünya Savaşında ise İsrail kurulacak İngiliz İmparatorluğu yıkılacak idi. Üçüncü Dünya Savaşı da Yahudi ve onları destekleyenlerle Müslümanlar arasında olacaktır. Bu savaşın sonunda da Yahudi dünya hakimiyeti kuracaktır!
Oysa unuttukları hakikat; Yahudi’nin hesabı varsa Allahü tealanın da bir hesabı olduğudur. Bir hadis-i şerif mealine göre; "Araplarla Yahudiler arasında savaş olmadan kıyamet kopmaz." Bu savaşta ağaçlar ve taşlar dile gelerek "arkamda Yahudi var" diyecektir.
İslam Dünyasının bugünkü felaketinin en büyük suçlusu (Türkiye ve birkaçı hariç) İslam ülkelerindeki liderler ve bürokratlarıdır. Çünkü bu kesim bugün, Siyonizm ve emrindeki Batı’nın uşaklarıdır!..
12.03.2016
Ankara’da terör!..
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
13 Mart’ta Kızılay’daki katliamın arkasında başta Rusya olmak üzere dış güçler vardır. Erdoğan ertesi günü Azerbaycan’a giderek Azerbaycan ve Türkmenistan petrolünün Avrupa’ya ulaştıracak akaryakıt boru hattı için görüşecekti. Zannımca bu görüşmenin olmasını kesin olarak istemiyorlar.
Projeye Rusya karşıdır. Çünkü bu proje gerçekleşirse Rusya’nın gerek Avrupa’ya gerekse Türkiye’ye doğalgazı ihracatı son derece azalacaktır. Türkiye Rusya arasındaki Mavi Akım Projesi Türkiye’ye bir tuzaktır. Rusya ihracatının yüzde 70’i enerjiye dayalıdır.
Terörle mücadele devam etmelidir. Ama mücadele stratejisinde değişiklik yapılmalıdır. Haklı olduğumuz hâlde yanlış bir strateji ile savunma yapmaktayız. Dış güçlere psikolojik bir savaş açmalıyız. Onların çifte standardını dünya kamuoyuna göstermeli, teröre desteğini ısrarla ifşa etmeliyiz.
PKK terörü ile son dönemde 350 şehit verdik. Yapılan masraf astronomiktir. Zaten emperyalist güçler Türkiye’nin gelişmesini PKK ile önlüyorlar. Emperyalist güçlerin ve onların Türkiye’deki uzantıları ve günümüzün Haçlı Ordusu olan PKK’nın hedefi Türkiye’nin Kızılelması olan 2023, 2053, 2071 hedeflerini önlemektir.
Balkan Harbi o tarihte 2 partinin siyasetinin düşmanca oluşundan kaynaklanmış idi. Bir parti açıkça Edirne’yi Enver Paşa alacağına Bulgaristan alsın diyordu. Bugün de Erdoğan düşmanlığı aynı o zamanki gibi ülkeye ihanet derecesindedir.
Son günlerde PKK’lılar Londra’da gösteri yaptılar ve 29 masumu öldüren caniyi kahraman ilan ettiler. İngiliz polisi bu gösteriyi sadece seyretti. Yıllar önce Londra’da PKK’nın televizyon ve radyosu vardı. Şimdi Belçika’da televizyon ve radyosu vardır.
Zaman gazetesine kayyum atanmasına ABD Büyükelçisi defalarca karşı açıklama yaptı. Oysa biz onların içişlerine hiç karışmıyoruz. Eski CHP MYK üyesi olan Savcı Sayan üst düzey iki CHP’linin sözlerine dayanarak 17 ve 25 Aralık darbe teşebbüsünün planı Paralel Yapı, Kılıçdaroğlu ve CHP heyetinin ABD ziyaretinde planlandı. Bu plana göre Kılıçdaroğulu’na başbakanlık vadedildi...
Ergenekon duruşmalarında bazı kıymetli komutanları sahte belgelerle ABD’nin isteği üzerine paralel savcılar dava açtılar. Paralel yapı polisleri onlarca defa ABD ve İsrail Büyükelçiliği ve İstanbul Başkonsolosluğuna giderek brifing verdiler ve emir aldılar. Bu yazdıklarım iftira değildir.
15.03.2016
PYD bir hayal peşinde
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
PYD’nin Federasyon ilanı bir maceradan ötesi değildir. Bu kişilerin henüz Suriye kimlikleri dahi yoktur. Karşılarında Esad Suriyesi, muhalifler “Özgür Suriye Ordusu”, Türkiye, İran, Irak, Şii kuruluşlar ve Arap Dünyası vardır. Buna karşın, PYD’nin yanında sadece Rusya ve İsrail bulunmaktadır.
ABD bu konuda ortadadır. Her ne kadar söz ile karşı olsa da gerçekte PYD yanında yer almaktadır. Yakında PYD ile Suriye’nin Esad ve muhalif güçleri arasında bir savaş olma ihtimali vardır. Suriye’nin bölünmesine ne Suriyeliler ne de Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunanlar asla müsaade etmezler.
Şu anda Türkiye terörle mücadele etmiyor. Türkiye’ye düşman devletler ve onların Türkiye’deki taşeronları ile savaşıyor. Türkiye düşmanları dünyanın 10. büyük ordusu ile savaşmaya cesaret edemediği için PKK başta olmak üzere Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı maskesi altında ayakları üzerinde duran Türkiye’yi çökertmek istiyorlar. Dahası AK Parti iktidarı öncesi gibi kendilerine muhtaç ve vesayetleri altında eski Türkiye’yi geri istiyorlar. Türkiye yedi düvelle değil âdeta dünyanın birçok ülkesi ile savaşıyor. Bu savaş "Hilal-Haç Savaşı"dır.
Hatta ve hatta Sevgili ve Şerefli Peygamber Efendimizin ümmetini esaret altına alma savaşıdır. Türkiye düşerse bütün İslam Dünyası düşer. Dış güçlerin taşeronu PKK yasa dışı bir terör teşkilatıdır. Hemen hemen hepsi ateist ve İslami inançlara düşmandırlar. Ve bu şer güçlerin tamamına yakını dindar olan Kürtleri asla ve asla temsil etmemektedir.
Türkiye düşmanları ülkelerden başta gelenleri; ABD, İran, Suriye, Irak, İsrail, Almanya ve Kanada’dır. İran asla "İslam Cumhuriyeti" değildir. "Sünnilerin katli caizdir" inancı taşımaktadırlar.
İslam Sarayı dört nur deryası, dört sütun üzerindedir. Ve üstünlük sırasına göre Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali (radıyallahü anhüm ecmain) Efendilerimizdir. İran cennet ile müjdelenmiş üç halifeye ve Cennetin yıldızları Eshab-ı kirama (rıdvanullahi aleyhim ecmain) dinden çıkmak iftirasını atmaktadır.
Şu unutulmasın ki; Gönüller Sultanı dört halife, Sevgili ve Şerefli Peygamber Efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) hem en yakın arkadaş hem de birinci dereceden akrabadır...
İçerideki düşmanlara gelince ateist PKK gibi yasa dışı 10 terör teşkilatının komünist, Marksist, Leninist ve Maocu isimlerine inanmayın. Bunları kuran ve destekleyen İsrail ve ABD’dir. Yurt dışı ve yurt içi Türkiye düşmanlarını destekleyenler ise HDP, CHP, bazı medya ve yazarlardır. Batı’nın devşirmeleri Türkiye ve Türk milletinin bütün değerlerine düşman bazı sözde aydınlar (aslında) hainlerdir...
19.03.2016
Neden Türkiye?
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Beyoğlu’nda gerçekleştirilen son saldırıyı nefretle kınıyorum. Bu saldırı ile Türkiye turizmine balta vurulması amaçlanmıştır. Ancak hiçbir şekilde bu şer odakları kazanamayacaktır.
Türkiye son 14 yıl içinde çok gelişmiştir. Ben silahlı kuvvetlerde teğmen iken sahra telefonlarının pilleri dahi ABD’den geliyordu. Şu anda tank, helikopter, füze ve çok sayıda mühimmatı bizzat ülkemizde yapmaktayız. Savunma sanayimizin yüzde 70’i yerlidir. Hatta dışarıya askerî araç ve malzeme satışı gerçekleştirmekteyiz.
Türkiye’nin 14 yıl içinde nereden nereye geldiğini ifade etmek için kitap yazmak gerektiğine inanıyorum. 1699 Karlofça Antlaşmasından bu yana Türkiye ilk defa emperyalist güçlere “Hayır” demiştir. Türkiye’nin güçlenmesi putu olarak maddeye tapan Batı’nın uykularını kaçırmaktadır.
CHP iktidarı Batı’ya yaranmak için Türkiye’yi sınırları içine hapsetmişti. Erdoğan bu zincirleri kırdı. Böylece hiçbir lobinin ve oluşumun adamı olmadığını gösterdi. Sadece ve sadece Türkiye sevdalısıdır. Erdoğan düşmanlığı Siyonizm projesidir. Filistinlilere desteğinden dolayı Siyonizm intikam için başta Kılıçdaroğlu ve Demirtaş olmak üzere medya ve Batı’nın devşirdiği ve kendi potasında erittiği sözde aydınları taşeron olarak kullanıyor.
AK Parti iktidarından önce İsrail gazetesinde bir İsrailli yazar şöyle yazıyordu:
“İki Yahudi devleti vardır. Büyük Yahudi devleti Türkiye’dir. Küçük Yahudi devleti İsrail’dir. 1948’den 2002 yılına kadar Türkiye İsrail’in yanında olmuştur."
Kırıkkale’deki askerî fabrika ben tanklarda gerekli tadilatı yapacam demesine rağmen yüz milyonlarca dolar karşılığı İsrail’e ihale edilmiş ve İsrail’li bu şirket iflastan kurtarılmıştır. (Ecevit Başbakan iken) İnönü İsrail’i ABD ve Rusya’dan sonra tanımıştır. Birleşmiş Milletlerde İsrail bir oy farkla devlet olmuştur. O bir oyu da Türkiye vermiştir. İsrail ile ilgili neşrettiğim kitapta önemli bilgiler bulunmaktadır.
Sur ve diğerlerinde düşman bellidir. Ve halka zarar vermeden o ilçelerde PKK yok ediliyor. Bu klasik şehir muharebesidir. Şu ana kadar 18 canlı bomba yakalanmıştır. Gerilla savaşında düşman gizlidir. Paralel polisinden devlet memuruna, makam şoföründen, çaycısına kadar devletin içine sızılmıştır.
Son canlı bomba katliamlarında Paralel Yapının yardım ettiğine inanıyorum...
22.03.2016
Ülkeni sevdin mi?..
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Acaba Sultan Abdülhamid Han neden tahtan indirildi? Veya Menderes neden idam edildi?.. Bu soruları çoğalta biliriz de… Özal neden zehirlendi? Neden 28 Şubat’ta post modern darbe ile Erbakan iktidarına son verildi?..
Günümüze gelirsek, Erdoğan’a dışarıda emperyalist güç dediğimiz ülkeler, içeride ise bunların uzantısı olduğu ayan beyan ortada olan insanlar neden düşmanlık etmekteler?
Aslında bu soruların cevabı çok basit. Asil Türk milletinin bu kıymetli evlatları, ülkesine hizmet ettikleri için Siyonistler, Masonlar ve emperyalist güç dediğimiz devletlerin bir numaralı hedefi hâline geldiler. Geçmişte isteklerine kavuşan bu şer güçler aynısını Erdoğan’a yapmak için, türlü türlü taktikler geliştirmekteler…
Sabah gazetesinden Engin Ardıç’ın “Maşallah herkes barış istiyor” adlı yazısı çok yönlü ele alınabilir. Ben yukarıda zikrettiğim taktiklerden birini anlatması bakımından bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim:
…
Türkiye Cumhuriyeti'ni "teröre göz yummamakla" suçlayanlar.
Barış istiyorlarmış. Bunun için de devletin "kurtarılmış bölgelere" ses çıkarmaması, "özyönetim" ilan edenlere boyun eğmesi, hendekleri doldurup barikatları yıkmaması, hele hele ateş eden PKK militanlarına asla kurşun sıkmaması, yanıt vermemesi gerekiyormuş.
"Otokrat" yapıyormuş bütün bunları. Otokratın günahı, devlete sahip çıkmak...
Türkiye için barıştan başka çıkar yol yokmuş.
Yani hükümet devrilecek, yerine Kılıçdaroğlu mu Fethullah mı artık kim gelecekse gelecek, hemen General de Gaulle'ün Cezayir Kurtuluş Örgütü FLN ile yürüttüğü ünlü "Evian görüşmeleri" gibi bir pazarlığa oturacak ve sonunda bağımsızlık verecek...
Ülkesinden ve halkından nefret eden kibirli enteller de Jean-Paul Sartre havalarına kavuşmuş olacaklar... Bu bağlamda barış demek, Türkiye Cumhuriyeti'nin "PKK'ya yenildiğini" ayan beyan kabul etmesi demektir.
Cumhurbaşkanının düşmanları bunu istiyorlar. "İsterse güneydoğu gitsin, yeter ki Tayyip de gitsin" diyorlar.
Hiçbir güç, hiçbir merci, hiçbir yetkili, Türkiye sınırları içinde silahla korunan, hem de ağır silahlarla korunan özerk kantonlara izin veremez.
Verirse haindir. Asıl işte o zaman yargılanır!
Hiçbir güç, çiftlik bağışlar gibi, tek karış toprak bile bağışlayamaz.
Barış görüşmeleri masasından kaçanların, masaya tekme atanların sonra dönüp "bizi eziyorlar" diye ağlamaya hakları yoktur.
Savaşı siz istediniz, sonuçlarına da katlanacaksınız. Misli görülmemiş bir nankörlük ettiniz, size cumhuriyet tarihi boyunca misli görülmemiş özgürlükler sağlayan adamı yemeye kalktınız, sızlanmaya hakkınız yoktur.
Bizi eşek yerine koydunuz, oyaladınız, kandırdınız. Barış marış istemiyorsunuz, bağımsızlık istiyorsunuz, o kadar.
Bu arada birkaç yaşlı adam, birkaç hamile kadın, birkaç gencecik kız, birkaç fidan gibi delikanlı daha öldüreceksiniz tabii ama TC pes etmeyecektir.
Haa, bir de zavallılar var tabii...
"Yurtta sulh cihanda sulh" diye ezbere laf geveleyenler.
"Gel ulan, geç otur benim yerime şu koltuğa, hallet bakalım meseleyi" dense apışıp kalacak olanlar...
25.03.2016
Büyük oyunu görmek
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Ortadoğu’ya büyük bir “Oyun” oynanıyor. Türkiye’de bu oyunu gören ve teşhis eden Erdoğan’dır.
Ülkemizdeki siyasi liderler (Bahçeli hariç) bu oyunu görmek şöyle dursun oyunu oynayan emperyalist güçlerin taşeronluğunu yapmaktadırlar.
Bazılarının bilerek bazılarının gaflete düşerek yaptıkları Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı vatan hainliğine tırmanmaktadır. AK Partili yetkililerin bir türlü açıklayamadıkları tuzak şudur:
Suriye’de 6 senedir devam eden Esat ve muhalifler arasındaki savaş boyutlarını çoktan aşmıştır. Suriye’de sadece Türkiye yoktur. Bütün emperyalist güçler veya taşeronları topyekûn Suriye’de savaşmaktadır.
Bu savaşın ve PKK terörünün başaktörü Siyonizm emrindeki ABD’dir. Hiç kimse yanlış teşhis etmesin. Bu oyunda ABD ve Rusya son derece büyük bir ittifak ve iş birliği içindedir. Oyun aslında ABD ve Rusya ittifakının Avrupa Birliği ve Çin’i yıpratmak ve süper güç olmasını önlemek savaşıdır.
Avrupa Birliği ve Çin bertaraf edildikten sonra ABD ile Rusya arasında mücadele başlayacaktır. Hatta başlamış sayılır. Rusya’nın Suriye’ye askerî müdahalesine ABD ses çıkarmadığı gibi teşvik etmiştir. Aslında perde arkasından Rusya ile Arap dünyası arasında bir nefret duvarı inşa etmiştir.
Avrupa Birliği liderlerinden hiçbiri oynanan bu siyasi oyunu görmüyorlar. Çünkü Merkel hariç gayet liyakatsizdirler. Merkel’in sık sık Türkiye’ye gelmesi ve Erdoğan ile dirsek temasında olması bu oyunu gördüğüne işarettir.
Türkiye 1923’ten AK Parti iktidarına kadar siyasi olarak sınırları içine hapsedilmişti. Türkiye ilk defa ben de varım dedi. Gerek Suriye’nin gerekse Irak’ın bölünmesine karşıyım dediği için devreye katiller çetesi olan PKK sokulmuştur. Çok az HDP’li fanatik hariç, Kürt halkı HDP’li milletvekilini kovacak kadar HDP’den nefret etmiştir. Ve devlete sadakatini göstermiştir.
Dindar ve temiz Kürtlerin tamamına yakını devletin yanında yer alırken çoğu akademisyen ve sözde aydınlar yaptıklarıyla devlete ihanet etmişlerdir.
600 küsur yıllık Osmanlı devrinde bazı Türk asıllı topluluklar ve beylikler Osmanlıya ihanet etmişlerdir. Türklerle Kürtler arasında bir savaş ya da isyan yaşanmamıştır. Kürtlerin anayurdu Güney Sibirya’dır. Ve 2 kol hâlinde göç etmişlerdir. Kuzey kol Balkanlar ve Macaristan’a kadar gitmiştir. Şu anda Slovakya’da Kürt asıllılar vardır. Güney kol ise Hazar, İran, Dicle ve Fırat havzasına yerleşmiştir...
28.03.2016
Türkiye’ye karşı olanlar
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
1923’ten AK Parti iktidarına kadar sınırları içine hapsedilen Türkiye “Yurtta sulh cihanda sulh” sloganı ile uyutulmuştur. Oysa ne içerde ne de dışarda sulh olmamıştır.
1923’ten AK Parti iktidarına kadar CHP ağırlıklı vesayet rejimi 18 darbe ve siyasi müdahale yapmıştır. Vesayet rejimine en büyük sebep olarak da 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması gösterilmektedir. Zaten bu tarihten 2008 yılına kadar Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Batı’nın vesayeti altında kalmıştır.
Vesayet rejimi süresince Batı, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetinin iç ve dış ihtilaflarına devamlı müdahalede bulunmuştur. ABD ve başka güçler Çözüm sürecinde aracı ya da müdahil olmak istediler. Ancak Erdoğan bu durumu hiçbir zaman kabul etmedi.
1699 Karlofça Antlaşmasından bu yana (Mustafa Kemal ve İnönü dahil) Batı’ya “Hayır” diyen ve diyebilen tek kişi Erdoğan olmuştur...
Meselenin ekonomik cephesine gelince Türkiye son derece büyük bir ivme ile kalkınmakta, dış güçler PKK ile bunu önlemeye çalışmaktadır.
Bu kalkınma ciltlere sığmaz ama buraya sadece bir konuyu yazmak istiyorum:
Dış ülkelerdeki Türk müteahhitler Çin’den sonra ikinci sıradadır. Türk iş adamları 167 ülkede iş yapmaktadır. Türk iş adamlarının 8730 projesi devam etmektedir.
Fransa’nın eski cumhurbaşkanı “Afrika’nın hangi köşesine baksam Türk iş adamlarını görüyorum” demiştir. Türkiye’nin hazinesine giren para, Batı’nın hazinesini eksiltmektedir.
MİT tırları ile ilgili casusluk davasının ilk duruşmasına İngiltere, Fransa, Hollanda Başkonsolosluklarının katılması yargılananlara siyasi destek ve Türkiye iç işlerine açık müdahaledir. Benim bu konuda aklıma gelen ise; yapılan casuslukla bu ülkeler arasında ironik bir rabıta olma ihtimalidir.
ABD Başkan yardımcısı sırf bu zanlılar için Türkiye’ye gelmiş ve Anayasa Mahkemesi, Anayasayı çiğneyerek bu zanlıların tutukluluğunu kaldırmıştır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ABD ve AB art niyetli, çifte standartlıdır. Ellerindeki terörist listesini Türkiye’den saklamaktadırlar.
Gayrimüslimlerde akıl yoktur. Zekâ vardır. Dâhi bile olabilirler ancak akıllı olamazlar.
Putin’de zerre kadar mantık olsa idi, Türkiye’yi karşısına almazdı. Rusya Suriye’nin bölünmesine karşıdır ama diğer taraftan ABD ve Rusya’nın ortak hedefi o topraklarda Kürdistan’ı kurmaktır...
31.03.2016
Amaçları Türkiye’yi zayıflatmak
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Fransa-İngiltere-Hollanda’da bir casusluk davasında yabancı konsoloslar sanık lehine destek verseler acaba nasıl karşılanırdı?
Kılıçdaroğlu bu konsolosları kınamak şöyle dursun destek verdi. HDP, PKK’nın ve CHP de Paralel Yapının esareti altındadır. Ben (istisnalar hariç) PKK’lı teröristlerin Kürt asıllı ve Müslüman olduğundan şüpheliyim. Bunların kalplerinde toz zerresi kadar iman olsa masum insanları katletmez, cami, okul, hastane, iş yeri ve meskenleri yakıp yıkmazlar.
Yine bana göre PKK, Paralel Yapı, HDP, CHP ve yasa dışı terör teşkilatları, bazı medya, aydın, meslek odaları ve diğerlerinin ipleri emperyalist ülkelerin elindedir. Ve hepsi ülkelerin kendilerine verdiği taşeronluğu yapmakla meşguller. Ancak kurdukları ve destek verdikleri DAEŞ yılanı onları sokmaya başlamıştır. Ve yakında da himaye ettikleri PKK onları DAEŞ’in verdiği zarardan çok daha acısını tattıracaktır. “Zalime yardım eden onun zulmüne maruz kalır...”
Bunlar için, Erdoğan ve AK Parti ara hedeftir. Asıl hedef Türkiye’dir. Nihai hedef ise İslam dünyasıdır.
Mısır, Malezya ve Endonezya başta olmak üzere İslam Dünyasının gençleri arasında Erdoğan hayranlığı en üst seviyededir. Kendi liderlerinin de birer Erdoğan olmasını hasretle beklemektedirler. Ve bu durum emperyalist güçlerin uykularını kaçırmaktadır.
Emperyalist güçler Türkiye’nin nükleer santraller kurmasına, İstanbul’da üçüncü havaalanına, Yavuz Sultan Selim Köprüsüne, Marmaray’a ve yapılmakta olan Boğaz Geçiş Tünellerine; daha doğrusu ülkenin gelişmesine ve halkın refahının artmasına karşıdırlar.
Kısacası Türkiye’nin lehinde olan iyi, güzel ve faydalı her şeye karşıdırlar.
Aynı şeylere PKK, HDP ve ikiz kardeşi CHP de karşıdır.
AK Parti Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı kurdu. Ancak PKK, Kürtlerin bu televizyonu izlememeleri için tesisleri imha etti. PKK ve onu destekleyenler, Kürt asıllı gençlerin tahsiline karşı olduğu gibi refahına da karşıdır. Çünkü yüksek tahsilli ve refah içinde yaşayan bir insan asla dağa çıkmaz. Bu da PKK’nın işine gelmez.
Osmanlıya 33 yıl en büyük hizmeti yapan Sultan Abdülhamid Han’ı hain aydınlar tahtan indirdiler. Ve bu işi İngilizler, Almanlar ve diğerleri adına yaptılar. Bu olaydan 10 yıl sonra 600 yıllık imparatorluk yıkıldı...
05.04.2016
Hadiselerin tahlili
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Rusya, Suriye’nin bölünmesine karşıdır. Ama Rusya ve ABD’nin ortak hedefi Kürdistan’ı kurmaktır. ABD’ye asla güvenilmez. Suriye meselesinde dahi tam 5 defa görüş değiştirmiştir. ABD Siyonizmin taşeronudur.
DAEŞ Siyonizmin ve ABD’nin bir yan kuruluşudur. Yaralanan yüzlerce DAEŞ mensubu İsrail hastanelerinde tedavi görmektedir. DAEŞ İslam şemsiyesi altında İslamiyet düşmanı bir katiller ordusudur. İslamiyet katliamı reddeder. Dinimizde “Bir insanın katli bütün insanlığın katli gibidir” hükmü vardır. Bir insanın kurtuluşu ise bütün insanlığın kurtuluşu gibidir. Her pazar günü Batı kiliselerinde papazlar vaazlarında Müslümanları terörist olarak telkin etmektedirler.
İnşallah PKK belası da bertaraf olacaktır. (Amin) Osmanlı İmparatorluğunun ve Türkiye Cumhuriyetinin 200 yıllık birbirini takip eden felaketler zincirinin kapısı “Tanzimat” denilen düzensizlikle açılmıştır. İttihat ve Terakki ise hiçbir devlet tecrübesi olmayan maceracı kişilerle tahribat yapmış ve 11 yıl içinde 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış zeminini hazırlamıştır.
1923’ten sonra ise CHP tek partili ve dikta rejimi, Batılılaşma kanseri ile bu şerefli halkın dokusunu tahrip etmiştir. Kim ne derse desin? Bu felaketler zincirinin baş suçluları Jön Türkler, Tanzimatçılar, İttihat Terakki maceraperestleri ve CHP iktidarıdır.
1000 yıllık Türk-İslam medeniyetini yıkan CHP’nin suçu kelimelerle ifade edilemez. Allahü teala asla zulmetmez. Zulüm sıfatı yoktur. İslamiyetten kopan Müslümanlara bir zalimi musallat ederek çile ve belalarla terbiye eder.
Tazminattan bu yana Batı’yı taklit için her şeyi yaptık. Ama o taklit ettiğiniz Batı Osmanlıyı yıktı. Şimdi ise PKK ve onu destekleyen medya, siyasiler, akademisyenler, partiler ve sözde aydınlar Batı’nın kendi potasında erittiği devşirmeleri Türkiye’yi bölmek, dizleri üstünde kendi kredi maskesi ile el açan ve içerdeki hainleriyle vesayeti altına almak istiyor.
Türkiye’yi Batılılaştırmak isteyenler Türkiye’yi maddi ve manevi konuda batırdılar. Erdoğan ve AK Parti batan bu ülkeyi tekrar ayağa kaldırdığı için içteki ve dıştaki düşmanlar Erdoğan ve AK Parti düşmanı oldular. Tazminat denilen felakete kadar Türk milletinin bir hedefi yani "Kızılelma"sı vardı. Erdoğan ve AK Parti "zamanımızın Kızılelması" olan 2023, 2053 ve 2071 hedeflerini ortaya koydu. Batı ve onun taşeronlarının hedefi Türkiye’nin bu hedeflerine ne olursa olsun mani olmaktır...
07.04.2016
.
TERÖR BELASI
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Batı, münafıktır; yani çifte standartlıdır. ABD ve AB terörist listesini Türkiye’den gizlemektedir. Küfre rıza küfürdür. Zulme rıza zulümdür. PKK’ya destek verenler zulme rızanın yanında destek vermektedirler. PKK Kürtleri asla ve asla temsil etmiyor. Emperyalist güçlerin emrinde zalim bir terör teşkilatıdır.
Kürt Din Âlimleri ve Medreseleri Cemiyeti Başkanı'nın ifadesine göre, dünya tarihinde PKK’nın Kürtlere verdiği zararı kimse vermemiştir. Batı ülkeleri çok büyük terör felaketlerine maruz kalabilir (asla olmasını istemeyiz). Neden? “Zalime yardım eden onun zulmüne maruz kalır.” Bu söz Allahü tealanın dostlarına aittir. Ben endişeliyim. Brüksel yakınındaki nükleer santral korumalarından biri öldürülmüş ve üzerinden (gizli) giriş kartı alınmıştır. Uzmanlara göre; “Her terör eylemi emperyalist güçlerin (kriptolu) mesajıdır.” Ve bu güçlerden habersiz asla ve asla terör eylemi olamaz.
İnkârı mümkün olmayan bir gerçek ise; sosyal medyanın tahribatı, PKK’nın ve diğer teröristlerin tahribatından daha fazladır. AK Parti iktidarı kanuni yollardan bu zehirli algı metodunu önlemelidir. Türkiye’de yerli ve millî olmayan Batı’nın devşirmesi eski (dinozor) yazarları, yalan haber, montaj, fotoğraf ve yıkıcı faaliyetleri ile algı operasyonu yapıyorlar.
Bu ülkeyi sevenler umutsuz olmayın. Zalim ve hainler hüsrana uğrayacaktır. (İNŞAALLAH)
Solcular arasında millî ve yerli olanlar çok azdır. Bu nadir kişilerden biri de Attila İlhan'dır. Bir yazısında Osmanlı ve Cumhuriyet devrinde daima en az yüzde 10’luk hain kontenjanının olduğunu belirtmiştir. Ki kanaatimce bu oran çok daha yüksektir. Bu hainlerin çoğu devlet kadrolarında ve üniversitelerde yuvalanmıştır.
Ve bu hainler devletten yüksek maaş alırlar. Haftanın bir günü bile mesaileri yoktur. Tek mesaileri ise protestolarda ve provokatif hadiselerde yer alırlar. Üniversitede çıkan terör hadiselerinin yalnız destekleyen değil planlarını yapanlar da üniversite görevlileridir (istisnalar hariç)...
Bu ülkede kim hizmette zirve yapsa, Batı’nın devşirme ve hain sözde aydınları düşman olurlar. Erdoğan’a dış güçler ve onların "Zombi", "Mankurt" ve "Truva Atı" sözde aydınları neden düşmandır?
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde camide namaz kılınıyor, Kur'ân-ı Azim’üş-şan okunuyor… Varsayalım Külliye'de alkollü içki sofraları olsaydı ve geçmişte olduğu gibi Beylerbeyi Sarayı’nın havuzuna zorla getirilen genç ve bâkire kızlar çıplak girip, içkiler yudumlanıyor olsaydı Erdoğan’a “Nobel Ödülü” verilirdi. Erdoğan’a düşmanlıklarının sebebi Erdoğan’ın İslamiyet’e ve Müslümanlara saygılı olmasından kaynaklanmaktadır...
08.04.2016
Hainler hep vardı...
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
1991’de Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine “Soğuk Savaş” sona erdi. Daha sonra ABD, Yeni Dünya Düzenini gündeme getirdi. Yani “Müslümanların birbiriyle savaşmalarına” karar verildi. Emirlerindeki Müslüman ülke liderleri ile bu işi başardılar. Esad bir numaralı adamlarıdır.
Arap ülkelerinde ve Suriye’de Baas Partisinin 2 hedefi vardır. Birincisi Arap milletini İslamiyet öncesi yani Asr-ı Saadet öncesi cahiliye devresine döndürmek ikincisi ise Arap milletini bu görüş ve inanç içinde birleştirmektir. Baas Partisinin kurucusu Hıristiyan Arap Mişel Eflak’tır. Ve ölümünden sonra Vatikan bu kişiyi “Aziz” ilan etmiştir.
Casuslukla suçlanan Can Dündar ve Erdem Gül, ilk duruşmasına katılan ve birlikte fotoğraf çektiren (İngiltere-Fransa-Hollanda) başkonsoloslarının bu tavrı sanıklara destek olmaktan çok Türkiye halkına ve devletine saygısızlıktır. Türk ve İslam düşmanı Batı’nın köleleri ve devşirmeleri sözde aydınlar aslında hainlerdir.
AK Partinin yaptığı her şeyi kötülüyorlar. Batı’nın söylediği her şeyi tasvip ediyorlar. Merkel bile Türkiye’nin Suriye meselesinde haklı olduğunu itiraf ederken; devşirme millî ve manevî değerlerin düşmanı sözde aydınların tavrı değişmemiştir.
Türkiye’de Baas Partisi gibi 2 parti vardır. Biri HDP diğeri de CHP’dir. İkisinin de hedefi eski Türkiye gibi vesayet rejimini tesis etmek ve dikta rejimlerde olduğu gibi Türkiye’nin gelişmesini önlemek, halkın millî iradesine karşı çıkmak ve Batı’nın taşeronluğunu yapmaktır.
Türkiye’de terörün odak noktası Paralel Yapıdır. Bu yapının merkezi de ABD’dir. Paralel Yapı yüz milyarlarca dolar kara parayı aklayan kişiyi himaye ediyor. Paralel Yapı ve PKK terör örgütünü ABD ve AB terörist örgüt olarak kabul etmiyor. Bazı haberlere göre Kandil’deki teröristlerin üçte ikisi İran’a kaçmıştır. Zaten PKK’nın en büyük destekçisi İran’dır. 2016 Mart sonuna göre: 265 günde 3580 terörist ölü, 601’i yaralı ele geçirilmiştir. 574 terörist teslim olmuş, 601’i de yakalanmıştır.
Geçmişte Hıristiyan Batı potasında eriyerek millî ve manevî değerlerden kopan yani Batı’nın devşirmeleri Osmanlıya ve İslamiyet’e düşman sözde aydınlar (istisnalar hariç) Sultan Abdülhamid’e düşman idiler. Tevfik Fikret bir şiirinde Sultan’a suikast yapan Ermeni teröriste “Şanlı Avcı” demektedir. Sultan Abdülhamid Han tahttan indirilince Osmanlının “Güllük gülistanlık” olacağını iddia etmişlerdi. Ama maalesef 10 sene içinde 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış oldu...
09.04.2016
.
Hedeflere engel oluyorlar!
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Siyonizme, Filistin’de toprak vermediği için; ülkeye en büyük hizmeti verdiği hâlde hainler tarafından tahttan indirilmişti Sultan ll. Abdülhamid. Sonrasında Osmanlı da bitmiş idi. Türkiye ve Osmanlının yakın tarihi “Yalanlar tarihi”dir. İstiklal Savaşını başlatan ve cephane yardımı yanında şahsi servetinden de yüzbin altın veren Vahdettin Han, Mustafa Kemal’e de vazife vererek Samsun’a gitmesi için İngilizlerden vize almış idi. Dahası devlet bütçesinden harcırah veren, Bandırma adlı gemiyi tahsis eden de bu Ulu Padişahımızdır.
Ancak CHP iktidarı bu padişahımızı hain ilan etti. Ve ders kitaplarında bizlere uzun yıllarca hain olarak okutuldu (canlı şahidi benim). Oysa gerçek hainler şimdilerde PKK’nın yanındadır. Yani Erdoğan ve AK Partinin karşısındadır. Ve emperyalist güçlerin emrindedir. Bazıları bilerek bazıları da gaflet ile bu ihanetler dizesinin içinde yer almıştır. Allahü teala ıslah etsin…
Erdoğan ve AK Parti halkın millî iradesini temsil etmektedir. Cumhuriyet tarihinde en büyük hizmet şu 14 yılda yapılmıştır. Erdoğan, halkın ve ülkenin bölünmesine karşıdır. Millî bir liderdir. Dış güçlerin lobisinin karşısındadır. Mason değildir. Türk halkının millî ve manevi değerlerine saygılıdır. İman ehlidir... Hakkında çok daha şeyler sayılabilir. Türk halkının ve İslam Dünyasının sevgilisidir. Ve bunların duaları ile başarıları artarak devam etmektedir.
Ehl-i Sünnet büyüklerine göre: “Osmanlının hizmeti Eshab-ı Kiram’dan (Rıdvanullahi aleyhim ecmain) sonra makamları ise Tabiin’den (Kuddise sirruh) sonra gelir.” Başta İngilizler olmak üzere dış güçler ve içerideki Tanzimatçılar, Jön Türkler, İttihat Terakki ve CHP dünyanın tek İslam devletini yıkmıştır. Başında İslam kelimesi olan (İran gibi) devletler asla "İslam devleti" değildir.
Osmanlı gittikten sonra Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da ve Kafkasya’da huzur da kalmamıştır. Osmanlı Müslümanlara “Hami” ve bu bölgelerde zalimlere “mani" idi. Osmanlının vârisi olan Türkiye’nin güçlenmesini dışarıda ve içerideki taşeronları her daim önlemektedirler.
Şu anda Türkiye’nin “Kızılelması” olan 2023 hedefi dünyanın en güçlü 10 ülkesi arasında yer almak, 2053 hedefi dünyanın en güçlü 5 ülkesi içinde yer almak. 2071 hedefi en güçlü 3 ülkesi içinde yer almaktır.
PKK, HDP, CHP, yasa dışı terör teşkilatları, Batı’nın devşirme aydınları bu hedeflere mani olmaya çalışıyorlar…
11.04.2016
Bir analiz
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Suudi Arabistan Emirinin 5 günlük Türkiye ziyareti; Suriye, Irak ve İran’a karşı bir ittifak arayışıdır. CIA’nın eski ajanlarından Elizabeth Murray’ın ifadesine göre: “El Kaide’yi ABD (CIA) yetiştirdi, yakın zamana kadar kullandı.” Ve DAEŞ CIA’nın emrinde ve ona hizmet etmektedir. PKK’nın Suriye’deki kolu PYD de CIA’nın emrinde ve ABD’ye hizmet etmektedir.
Türkiye, S. Arabistan Katar liderliğinde 34 İslam ülkesinden ibaret “İslam Ordusu” kurulması konusunda gelişmeler vardır. Emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesi İslam ülkelerini NATO gibi bir askerî iş birliğine zorlamıştır.
Ortadoğu Analiz Dergisinden Şaban Kardaş’ın yazısı önemli bilgilere ışık tutmaktadır:
“Suriye krizi beşinci yılını doldururken sahadaki koşullar, iç savaşın sona erdirilip ülkeye barış getirilmesinden uzak, Rusya’nın müdahalesinin oluşturduğu dinamik durum ve ilk defa hayata geçirilen, çatışmaların durdurulmasına yönelik geniş kapsamlı anlaşma, siyasi çözüm için yeni bir zemin hazırlasa da, tarafların pozisyonlarında bir yakınlaşmadan bahsetmek zordur. Mevcut koşullar altında Türkiye’nin önümüzdeki dönemde de Suriye’den kaynaklı güvenlik riskleriyle başa çıkmak için dış ve güvenlik politikalarında önemli mesai sarf etmesi gerekecektir.
Rusya’nın Eylül 2015’te başlayan müdahalesi sonrası Suriye krizi muhakkak ki yeni bir noktaya taşındı. Suriye iç savaşında rejimin 2015 yılı başında karşı karşıya kaldığı askerî alanda hızla erime trendi, bu müdahaleyle durdurulmuş oldu. Pek çok istatistiğin de ortaya koyduğu üzere, Rusya’nın terörle mücadele veya DAEŞ’e karşı koalisyon söylemi lafta kalmıştır.
Rusya’nın müdahalesi bu anlamda her ne kadar dinamik bir unsur olarak Suriye’deki denkleme girmiş olsa da etki açısından sonuçları yapıcı olmamıştır. Suriye krizinin başından itibaren çok açık biçimde ortaya çıktığı üzere, rejimin uzlaşmaz tutumu ve uluslararası girişimleri sulandırma taktikleri, krize siyasi çözüm arayışlarını engelleyen en önemli faktördür. Bunun da başlıca sebebi, sahadaki tıkanmışlık ortamında rejimin üzerinde baskı oluşturacak manivelaların uluslararası toplumca hayata geçirilmemesiydi.
Daha da önemlisi, Rusya’nın müdahalesi, sahadaki tıkanmışlığı restore etmesi yönüyle Suriye’ye negatif bir etkide bulundu. Rusya aslında çözümsüzlüğü dayatmaktadır. Bu türden diğer krizlerde de çok açık bir biçimde görüldüğü gibi, Moskova çatışma dinamiklerini sürdürecek veya donmuş çatışmalar oluşturacak kendi etkisini sürdürme stratejisine sıklıkla başvurmaktadır. Her durumda Suriye Rusya’nın askerî operasyonlarının, sahada sebep olduğu yıkım ve sivil can kaybının yanı sıra diplomatik çözümün önüne koyduğu yeni engeller küçümsenmeyecek düzeydedir.
Sonraki aşamalarda görüldüğü gibi, rejim askerî açıdan aşırı derecede yıpranmış durumdadır ve sahaya sürdüğü yeni unsurlara rağmen çok fazla ilerleme katedememiştir. Muhalifler de bir yandan yoğun hava bombardımanı bir yandan da rejim ve destekçisi unsurlar ve DAEŞ ile farklı cephelerde savaşmalarına rağmen, kendi zeminlerini sağlam biçimde tuttular.”
14.04.2016
“Yıkıcı bir rekabet”
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Ortadoğu Analiz dergisinde “Yıkıcı bir rekabet” başlığı altında yayınlanan yazıda Ortadoğu’daki güç dengelerinin şekillenmesindeki gerçek sebepler irdelenmektedir. Önemine binaen bu yazıdan bazı bölümleri sizlere aktarmak istiyorum:
“Rasyonel bakış açısıyla ne İran ne de Suudi Arabistan bir savaş başlatacak durumdadır. Bir tarafta, İran uluslararası siyasete yeniden girmeye çalışmaktadır ve bu yeni durumdan henüz ekonomik olarak faydalanmış değildir. Diğer tarafta Suudi Arabistan ABD’yi hasımlaştırmaktadır, ancak yüksek teknolojiyi haiz silahlarına ve diğer Arap devletlerinin söylemsel desteğine rağmen Suudi Arabistan için İran’la savaşa girmek riskli olacaktır.
Suudi Arabistan ve İran, farklı siyasi projeleri, farklı bölgesel hegemonya hırsları ve mevcut küresel sisteme yönelik farklı yaklaşımları olan iki güçlü devlettir.
İran kendine daha çok manevra alanı sağlayan ve daha iyi ekonomik koşullara yönelik umut vadeden nükleer anlaşmayla, pozisyonunu güçlendirmiştir. Tersine, Suudi Arabistan düşmekte olan petrol gelirlerine yıllardır süren bağımlılığı, kötü bütçe politikaları ve siyasi yönetim zaafı neticesinde, ABD’nin de bu ülkeyle ilişkilerinde artan kaygıları nedeniyle istenmeyen bir duruma düşmüştür.
Rasyonel bakış açısıyla ne İran ne de Suudi Arabistan bir savaş başlatamaz. Ancak daha az rasyonel bakış açısında ise Suudi Arabistan nerede ise köşeye sıkışmış durumda olmakla birlikte, ilgiyi iç siyasetteki hatalarından başka bir yöne çevirmek maksadıyla, 'günah keçisi' olacak bir dış düşmana ihtiyaç duymaktadır. Bununla beraber, Suudi yöneticiler Amerika’nın tepkisini ve gelecek yılki ABD Başkanlık seçimlerinin sonucunu tahmin edebilir.
Suudi yöneticiler ekonomisini yeniden yapılandırmak için zaman kazanmak durumunda şayet gelecek refahı için hâlâ umut beslemektedir.
İran ve Suudi Arabistan arasındaki bugünkü güç kaymasının etkilerini azaltmak ve iki ülke arasındaki güç dengesi restorasyonunun savaşa dönüşmesini engellemek için, iki hususa değinilmesi gerekmektedir. Bunlardan ilki, özelde İran’ın nükleer anlaşmaya uygun hareket etmesinin, genelde ise İran dış politikasının, hem İran hesabına hem de İran’ın kayıtsız bir hâle gelmesini ve iyileşen durumundan faydalanmasını engellemek maksadıyla dikkatlice denetlenmesidir. İkinci olarak, hem İran hem de Suudi Arabistan için reformlar zaruridir.
İran’da gençler özgürlük değerlerine sahip olmak, ticaret yapmak ve dünya düzenine angaje olmak için sabırsızlanıyorlar. Suudi Arabistan’da siyasi sistem, daha önce elitlerin kendi varlıklarını meşrulaştırmasına yarayan zenginliğin tehdit altında olması sebebiyle belirsiz; siyasi haklar neredeyse Ortaçağ seviyesindedir. Sonuç olarak Suudi eliti, ümitsiz dış politika adımları atmaktansa siyasi ve ekonomik reformları uygulama yönünde teşvik edilmelidir.
Zira dışarıda 'günah keçileri' oluşturarak hoşnutsuz bir toplumu, liderini desteklemesi için mobilize etmek, artık köhneleşmekte olan bir politikadır."
16.04.2016
.
Bir halat çekme yarışı mı yoksa varlık savaşı mı?"
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Ortadoğu Analiz dergisinden İbrahim Efe’nin “Bir halat çekme yarışı mı yoksa varlık savaşı mı?" başlıklı yazısından bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedim:
Suudi Arabistan-İran gerginliğinin petrol rezervleri açısından bölgesel bir rekabet, mezhepsel bir çatışma ya da güvenlik ikilemi olarak açıklamak da pekâlâ mümkündür. Ancak bu açıklamaların her biri ve hepsi, gerginliğin sebep ve sonuç ekseninde değerlendirilmesinde, bu coğrafyada son sözü kimin söyleyeceğini belirtmekten uzak bir halat çekme yarışına işaret etmektedir.
ABD, Suriye’de ortaya çıkan durum sonrasında oluşan otorite boşluğunu derinleştirmek için Suudi Arabistan ve İran arasında bir çatışmayı körüklemektedir. 2014 yılında Suudi Arabistan’ın askerî harcamalarının (80 milyar dolar) bölgedeki tüm ülkelerin toplamından fazla olduğunu ve en önemli silah tedarikçisinin ABD olduğunu hatırlatmakta fayda var. Ayrıca İsrail’in önceki ve mevcut İran-Suudi geriliminden gayet hoşnut olduğu görülebilir. Nitekim 11 Ocak 2016 tarihli ve “İran-Suudi Gerilimleri İsrail için eşi görülmemiş bir fırsat sunmaktadır” başlıklı bir Haretz gazetesinin haberinde bu fırsat şu şekilde açıklanmaktadır:
“Şu anda Golan Tepeleri’ni Suriye’ye geri verme ihtimali yokken, Sünni güçler İsrail’i eleştirmek yerine İran’a karşı çıkmakla daha fazla ilgilenirken Sünni-Şii ayrımı Arap-İsrail ya da Müslüman-Yahudi ayrımından daha derinken, Mısır, Hamas’ın tünellerini yok etmek için İsrail’den daha fazla çabalarken, çok taraflı bir barış sürecini başlatmak için mevcut şartları gerçekten de değerlendirmelidir.”
Türkiye’nin bu gelişmeler karşısında, özellikle Suriye’de patlak veren ve devam eden savaşta ve bölgesel çatışmalarda, tarafsız kalması gerektiği yönündeki görüşlerin ne kadar temelsiz ve aslında tarafgir oldukları gerçeğini şimdilik bir tarafa bırakalım. Suudi-İran gerginliğinin patlak vermesinin ardından hem Dışişleri Bakanlığı hem de Başbakan Davutoğlu tarafından diplomasiye dönüş ve sağduyu çağrıları yapıldı.
Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, tırmandırılmak istenen mezhep çatışmasının arkasındaki üst akla vurgu yaparak, İran’ı özellikle Suriye’de aldığı konumdan dolayı açıkça eleştirdi. Türkiye, Rusya-İran-Esad ittifakının karşısında Suudi Arabistan ve Katar ile beraber hareket etmektedir.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durum en şedit hâliyle bir varlık savaşıdır. Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın ve İran’ın da bu varlık savaşında nasıl hayatta kalacakları artık bir tarafsızlık meselesi değildir...
19.04.2016
Türkiye kuşatma altında
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
ASALA terör örgütü vaktiyle yurt dışındaki temsilcilerimizin bir kısmını katletmiş idi. Ancak Fransa Havaalanında yaptığı katliamdan Batı zarar görünce ASALA’ya destek vermeyi kestiler. Daha sonra başta ABD, İran ve İsrail olmak üzere birçoğu Ermeni asıllı olan Kürtlerden PKK’yı kurdu. Bu teröristler de Marksist, ateist ve dikta bir rejimi benimsediler.
PKK’nın kuruluşundan bu yana yazılarımda PKK’nın asla ve asla Kürt meselesi olmadığını defalarca yazdım. Diyarbakır’da Kürt asıllı bir gencin kameralar önünde “Ordu roket atmadı. Evlerin duvarlarını delik deşik etmedi. Evlerin arasına tünel kazmadı. Cami, okul, iş yeri ve evleri yakıp yıkmadı. Ve PKK Kürt meselesi değildir, Ermeni meselesidir” demesi PKK’nın özellikle bölge halkının gözünde iflası demektir.
ABD’de Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhinde toplananlar Türkiye’deki terörün içyüzünü ortaya koymuştur. Paralel Yapı mensupları ABD’de bulunan eski milletvekili ve yazarlar, PYD, PKK ve Türkiye’deki yasa dışı terör teşkilatları aynı safta omuz omuza idiler.
Güneydoğu’da yüz binler civarında Kürt’ün Ermeni asıllı olduğunu Türkiye’deki Ermeni Patriği birkaç yıl önce itiraf etmiştir. Bunların çok azı PKK içindedir. Bir okuyucumun bana ilettiği bir haberde çok az da olsa ben Kürt değilim Ermeni’yim diyenler ve cedlerine neden Müslüman oldu diye hakaret edenler var.
Şehidlerimiz ve yaralı olan gazilerimiz yalnız yakınlarına değil bu ülkeyi sevenlere de acı çektirmektedir. Ancak paylaşılan acılar azalır. Ve paylaşılan sevinçler de artar. “Batı’da bir müminin ayağına diken batsa, doğudaki acı çeker.” Buyrulmuştur.
Bazen şer gibi görünenlerin içinde hayır saklıdır. PKK terörü ile Kürt asıllı vatandaşlarımızın devlete olan sadakati artmıştır. Ve PKK’nın içyüzünü görmüştür. PKK’nın bir Kürt meselesi değil Ermeni meselesi olduğunu ve emperyalist güçlerin taşeronu olduğunu acı çekerek öğrenmişlerdir.
HDP’li fanatik Kürtler ve HDP’li belediyelerden maddi kazanç sağlayanlar dışında Kürtlerin tamamına yakını PKK’dan nefret ettiği gibi HDP’den de kopmuştur. Bir ilin HDP’li belediyesi bütçesinin yüzde 70’ini personel harcamaları olarak kullanmaktadır. Bu belediyenin o il'e yatırımı sadece yüzde 7’dir.
HDP’li belediyelerin tamamına yakını PKK ve Kandil’in emrindedir. ABD ve Rusya PYD ile PKK’ya silah vermektedir. PKK’ya ait tahrip edilen ve yakalanan silahlar ve mühimmat milyar dolarları aşmıştır. Bunları PKK’nın alması imkânsızdır. Bu silahları ve diğer mühimmatı yukarıda zikrettiğim ülkeler vermiştir. Zaten yakalanan silahların hepsi fabrikadan yeni çıkmış silah ve malzemelerdir ve üreticisi bu ülkelerdir...
21.04.2016
Bazı bilgiler!..
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Osmanlının her döneminde ihanetler olmuştur. Abdülaziz Han’ı katleden Mithat ve Hüseyin Avni Paşa’dır. Avni Paşa’nın “Kinim dinimdir” sözü onun ihanetinin temelidir. Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Abdülaziz Han İslam Ülkeleri Birliği üzerine çalışmalar yapıyorlardı.
Bugün dahi Güneydoğu Asya’nın bazı yerlerinde “Hutbe” Sultan Abdülhamid Han adına yapılmaktadır. Bu ülkeye hizmet edenlere ülkemizde Batı’nın devşirme aydınları tarafından düşmanca davranılmıştır. Bu sözde aydınlar ya masondurlar ya da Mithat Paşa ve Avni Paşa gibi İngiliz lobilerine mensupturlar.
Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmalar olmaktadır. Azerbaycan Karabağ’ın Ermeni işgali altında olan birkaç köyünü geri kazanmıştır. Ermenistan Rusya ve Batı tarafından Anadolu ile Orta Asya arasında bir set (baraj) olarak kurulmuştur.
Geçmişte Ermenistan’ın başkenti Erivan ikinci Van olarak bilinirdi. Ve nüfusunun büyük kısmı Türk idi. Diğer şehirlerde de Türk nüfus bir hayli fazla idi. Rusya bu bölgedeki Türkleri katletti ve bazılarını da göçe zorladı. Ve onların yerine Ermenileri yerleştirdi.
Tarihte Ermenistan diye bir devlet yoktur. Ermenistan Rusya ve Batı’nın meydana getirdiği İsrail gibi suni bir devlettir. Yıllar önce Rusya ve Ermenistan, Azerbaycan’da katliam yaptı ve Azerbaycan’ın toprağını işgal etti. Ermenistan’a en büyük darbeyi Birleşmiş Milletler yapmıştır. Son teklifi ise “Ermenistan işgal ettiği toprakları terk etsin” şeklindedir.
Geçmişte Karabağ hakkında çok yazı yazdım. Bunlardan bir tanesinde asırlar önce yazılmış dini bir kitaptaki bir bölümü aktardım. Orada; “Ermenilerin helaki Azeriler tarafından olacaktır” yazmaktadır. Ermeniler Karabağ işgalinde çok katliam yaptı. Bu katliama o dönem bazı Batılı yazarlar bile isyan etmiş idi.
Azerbaycan’ın Türkiye’den istediği 3 helikopteri zamanın başbakanı Demirel vermedi. Oysa bu helikopterler ile yaralılar tahliye edilecekti.
22.04.2016
Yurttan ve dünyadan bilgiler
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun hanım bir bakana söylediği sözler seviyesiz ve ahlak dışıdır. Bir siyasetçinin yapmaması gereken bir söylemi yapmıştır.
Kılıçdaroğlu, seçim yolu ile iktidar olamaz. Son aldığı oy yüzde 20’dir. Bu yüzden seçim dışı ve hatta yasa dışı olarak iktidar olma peşindedir. Ama Türk halkı buna müsaade etmeyecektir.
Allahü teala korusun ülke ekonomik olarak çökse ya da bölünse veya işgale uğrasa Erdoğan ve AK Parti düşmanları davul zurna ile meydanlarda sevinç gösterileri yaparlar. Bu insanlar Siyonizmin köleleridir. Siyonizm öyle bir strateji uygulamış ki, birbirine düşman ve bir araya gelmesi dahi mümkün olmayanları aynı safta Erdoğan ve AK Parti’ye karşı birleştirmiştir.
Dünyadaki savaşların arkasında Siyonizm vardır. Ve dünyayı küresel sermayenin uşağı (taşeronu) küresel emperyalist ülkeler yönetmektedir. Dünyada bir yılda elde edilen gelirin yüzde 49’u 85 aileye aittir. Diğer yüzde 51 ise 7 milyar insana. Savaşlar bu sömürünün devamı için yapılmaktadır. Bu ailelerin önemli kısmı Yahudi asıllıdır.
Küresel sermaye savaşları ilk defa Balkanlar’da başladı. Yugoslavya sanayi ürünleri konusunda küresel sermayeye rakip idi. Bosna’da, Kosova’da ve Makedonya’da savaşlar yapıldı. Irak işgali ve Suriye iç savaşı bu güçlerin eseridir. Balkanlar’ı ve Ortadoğu’yu karıştıran küresel sermaye kendine rakip olarak gördüğü Türkiye için PKK ve yandaşlarına her türlü desteği vermektedir. Küresel sermaye Kafkasya’yı da karıştırmaktadır.
Erdoğan'ın “Dünya beşten büyüktür” diyerek bu ülkeleri tenkit etmesi ezilen ülkelerin halk kitlelerinde isyanın kıvılcımı olmuştur. Erdoğan yalnız yüzde 52’nin değil ezilen bütün ülke gençlerinin lideridir.
Birleşmiş Milletler güvenirliliğini çoktan kaybetmiştir. Son kullanma tarihini bitirmiştir. Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğünü savunan Batı aslında çifte standartlıdır. Yani münafıktır. Kendileri dışındakileri “öteki” sayarak bu değerlere sahip olmasına yalnız kültürle değil savaş ile de mani olmaktadır.
Grady’nin ifade ettiği gibi:
Batı medeniyeti komada hatta bitkisel hayattadır. Onu taklit edenler de kendi sonlarını hazırlamaktadır. Çünkü Batı medeniyeti zulüm üzerine kurulmuştur. Ve zulüm asla ve asla payidar olmayacaktır...
25.04.2016
Hainler her zaman var!
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Paralel Yapı’nın PKK, DAEŞ, PYD ve DHKP-C ile iş birliği ortaya çıkmıştır. Ve Paralel Yapıya ait evlerde PKK’lı terörist yakalanmıştır. Bir devlet başkanının yurt dışında protestosu her zaman görülmektedir. Ama Erdoğan’ı ABD’de protesto eden bu milletin hain evlatlarının olması çok acıdır.
Esad yanlısı ya da Ermenilerin protestosu bir derece olağandır. Fakat Paralel Yapı, PKK, PYD, DAEŞ, DHKP-C, Ermeniler ve yasa dışı terör teşkilatları ile Atatürkçülerin yan yana protesto etmeleri düşündürücüdür.
Bu ülkenin vatan haini ve emperyalist güçlerin taşeron ya da devşirmeleri Londra’da Türkiye’ye gitmeyin afişleriyle Türk turizmine darbe vuruyorlar. Ve nasipsizler kendi ülke halkına düşman ve değerlerimize yabancıdırlar. Dahası millî ve manevi değerlere, dinî değerlere, halkın huzur ve refahına, ekmeğine düşmandırlar.
Makine Kimya Endüstrisi Müdürünün casusluk yapması, son derece çirkin, çirkin olmanın ötesinde ülkeye ihanettir. Kim ne derse desin bu bürokratın ihanetinin en büyük sorumlusu CHP’dir.
Perde arkasına baktığımızda 1923-1950 arası Batı’yı taklit adına 1000 yıllık Türk İslam medeniyetini yıktılar. İngiltere’nin baskısı ile yapılan bütün devrimler, aslında bu ülkenin insanını İslamiyetten koparmak için yapıldı. Kazım Karabekir Paşa’nın eserinde yazdığı gibi; Bakanlar Kurulu ve üst düzey bürokratlar Ankara Garı'nda gerçekleştirdikleri toplantıda Teşkilatı Esasiye (Anayasa’da) “Türkiye Cumhuriyetinin dini İslamdır” yerine Hıristiyan’dır değişikliğini konuşmuşlardı. Ama o güruh buna cesaret edemedi. Allahü teala kalplerine korku verdi de (Halkın isyan etmesini göze alamadılar) bu işi yapamadılar.
Hüsrev Gerede’nin hatıralarına göre İncil’in yazıldığı Latin harflerinin kabulü ve İslam harflerinin kaldırılışı Hıristiyanlık yolunun açılması için yapılmıştı. CHP, bu milletin genetiğini ve sosyal dokusunu tahrip etti. İslamiyetten uzaklaştırdı. (İstisnalar hariç)
Bu bürokratın kalbinde toz zerresi kadar Allah korkusu olsaydı bu casusluk rezaletini yapmazdı. Tam 40 mühendisin 2 yılda hazırladığı "Piyade Tüfeği Projesi"ni satmazdı. Kaldı ki, bu proje seri imalata geçmemiştir. Bu hainin evinde 10 binlerce liralık döviz bulunmuştur. İnsan sormadan edemiyor? Acaba başka projeleri de sattı mı?
Şu anda Türkiye’de vesayet rejimi ile milletin millî iradesi arasında mücadele vardır. AK Parti ve Erdoğan millî iradenin "yanında" olmanın ötesinde "muhafızı"dır. Bunların karşısında olanlar da vesayet rejiminin yanındadır.
1923-1950 arası ülkeye “Beyaz Türkler” hakimdi. Kendilerinin karşısında olanlar ise öteki ve cahildi. Halk sadece askerlik yapar vergi öderdi. Siyasi kadronun tamamına yakını Beyaz Türklerden oluşmakta idi. Artık bu değişmiştir…
28.04.2016
Emellerine ulaşamayacaklar
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Akıl, olayların bir parça arkasına bakmayı gerektirir. Bir düşünün; acaba, Sultan Abdülhamid Han neden tahttan indirildi? Veya Menderes neden idam edildi? Özal neden zehirlendi? Erbakan’ın neden 28 Şubat’ta postmodern darbe ile iktidarına son verildi? Günümüze dönersek Erdoğan’a niçin düşmanlar?
Şerefli Türk milletinin bu kıymetli evlatları ülkeye hizmet ettikleri için Siyonizm ve masonlar tarafından, Batı’nın beyin yıkama metodları ve medya ile yıpratıldı. Daha sonra kirli emellerini gerçekleştirmiş oldular. İmanı olmayan ve ahirete hazırlanmayan asla ve asla akıllı değildir. Zeki olabilir hatta dâhi olabilir ama akıllı değildir.
900 yıllık Endülüs’ü 600 yıllık Osmanlıyı Batı savaşla değil, bölerek ve aramıza fitne tohumları ekerek yıktı. Şu anda nihai hedefleri Türkiye’dir. Bunu anlamayacak kadar cahil miyiz?
Bosna, Kahire, Bağdat, Şam, Trablusgarb, Dağlık Karabağ (şimdilerde Ermeni işgalinde) hepsi bir bir düşmüştür. Sıra Türkiye’ye gelmiştir. CHP, Kılıçdaroğlu ve sözde aydınlar bunu görmeyecek kadar mı ferasetten mahrumsunuz? Yoksa kalbiniz mi mühürlü? Sünni olsun Alevi olsun Türk'ü ile Kürt'ü ile Çerkes, Arnavut ve diğerleriyle Suriyeli göçmenler gibi çadırlarda yaşamasını, Ege ve Akdeniz’de boğulmasını mı istiyorsunuz? Oysa şu an her zamankinden çok birlik olma zamanıdır.
Türkiye’nin başına gelen bütün felaketlerin asıl suçlusu CHP’dir. Millî ve manevi değerlerimize iyi ve güzel olan her şeyimize düşman olan, Batı’yı taklit için, 1000 yıllık Türk İslam medeniyetini yıktılar. "Harf Devrimi" başta olmak üzere, bütün devrimleri inceleyin. Hepsinin, Türk halkını İslamiyetten koparmak için yapıldığını göreceksiniz.
Kazım Karabekir’in hatıralarında yazdığı gibi, Mustafa Kemal başkanlığında bakanlar kurulu ve üst seviyede bürokratlar, Ankara Garı salonunda (Teşkilat-ı Esasiye’de) "Türkiye Cumhuriyetinin dini İslamdır" yerine "Hıristiyandır olsun" görüşmesi yapıldı. Ancak halkın göstereceği tepkiden çekindikleri için bunu geri çektiler. Ancak 30 yıl içinde Allah ve Peygamber ismini dahi unutturmak için projeler hazırladılar ve uygulamaya koydular.
Osmanlının İslamiyete hizmeti Eshab-ı Kiram’dan (rıdvanullahi aleyhim ecmain) makamları ise Tabiinden (Kuddise sirruhuma) sonra gelir. İşte böylesi mübarek ceddimizin hürmetine dış güçler ve onları içeride destekleyen gafil ve hainler Türkiye’yi asla ve asla bölemeyeceklerdir.
29.04.2016
Varlığımızı İslamiyete borçluyuz
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türklük bedendir. İslamiyet ise ruhtur. İslamiyet gidince geriye çürümeye mahkûm ceset kalır. Bugün Türk varlığımızı İslam dinine borçluyuz. Batı Hun İmparatorluğunun torunları olan Macarlar bizden daha saf Türk asıllılardır. Ama şu anda Müslüman değildirler. Bulgarlar ve Finler için de aynı şey söz konusudur.
Kürtler de Türk asıllı olup, saf (temiz) insanlardır. Aralarına başka gruplar karışmamıştır. Kürt kelimesi ile ilk defa Göktürklere ait kitabelerde karşılaşılmıştır. “Göktürk İmparatorluğunun Kuzeyinde Güney Sibirya’da Yenisey Irmağı kollarından Elegeş Çayı çevresinde bulunmuş olan Elegeş yazıtında Kürt boyunun Hanı Alp Urangu’nun ülkesine, Hakanına, akrabalarına doymadan 39 yaşında vefat ettiği kendi ağzından anlatılır. Kara budunum gayret edin! Ülke töresini bırakmayın! Heyhat, siz ülkem, Hanım! Kürt elinin Hanı Alp Ugunga, Altınlı okluğuma belime bağladım Halkım! Otuz dokuz yaşında Hanım ülkeme sizlere heyhat doymadan, Hanım heyhat ülkemden ayrıldım.”
Bu anıt mezar Kürtlerin Saka-Hun-Göktürk ırkına mensup olduklarını kanıtladığı gibi Kitabı Dedekorkut’un Dicle Kürtleri Kurmançların Boğduz Aman Kütü’yü Oğuzlara bağladığı görülmektedir.
"Kürtler Turani bir kavimdir. Kürtler kuzey yolu ile Macaristan’a, güney yolu ile İran Rey ve Aşkabat civarına ve bir kısmı da Dicle Fırat bölgesine yerleşmişlerdir.”
Yukarıdaki aktardığım bilgiler Türkiye Azerbaycan Dostluk Derneğinin yayınından alınmıştır.
Bitlis Sancak Beyi Şerefhan’ın 1597 yılında Osmanlı Sultanı III. Mehmet’e tazimde sunduğu “Şerefname” adlı Kürt boyu tarihinde "Kürtlerin Oğuzkağan’dan beri Büyük Türklük camiasına mensup olduklarını kayıt ve teyit etmektedir.”
Cumhuriyet devrinde 1923’ten 2002 yılına kadar Kürtlere gereken ilgi gösterilmemiştir. Erdoğan ve AK Parti Kürtlere ilgi göstermiş bazı haklarını tanımıştır.
Kürtleri zerre kadar temsil etmeyen PKK’ya ait ele geçen silah ve cephaneler âdeta bir tümenin malzemesine denktir. PKK’nın elinde son derece modern silahlar vardır. Bunların PKK tarafından para ile satın alınmaları imkânsızdır. Bu silahlar Rusya, ABD, Almanya ve İran başta olmak üzere çok sayıda ülkeden gönderilmiştir. ABD silahları PYD’ye verdiğini açıkça söylemektedir. PYD de PKK’ya havale etmektedir.
Avrupa Suriyeli göçmenlere son derece kötü davranmaktadır. Allahü teala "ihmal" etmez "imhal" eder, yani (tehir eder) Gaybı sadece Allahü teala bilir. Bazılarına göre ileride Avrupa çok büyük felaketlere uğrayacaktır.
HDP milletvekillerinden biri, Sur’daki teröristlerin liderinin cenazesinde teröristi "şehit" olarak ifade etmiştir. Ateist ve Marksist ve camileri, Kur’an-ı kerimi, okul ve hastaneleri yakan ve tahrip edenlere şehitlik payesi vermek İslamiyete aykırıdır. Kaldı ki devlete isyan edenlerin katli caizdir.
02.05.2016
Vesayet rejimi ile mücadele
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
1950’ye kadar ülkenin yönetiminde söz sahibi olan Beyaz Türkler 50’den sonra bu yönetimi giderek "Zenci Türkler" diye tabir ettikleri insanlara bırakmaya başladılar. Ancak vesayet rejimi mensupları bu durumu bir türlü hazmedemedi. Ve o tarihten günümüze tam 15 darbe ve teşebbüsü (ültimatom) oldu. İlim cephesine baktığımızda da tablo değişmiyor vesayetçilerin inhisarı altında hareket ediliyordu. 1950’den sonra ise "Zenci Türkler"den de akademisyenler oldu.
1950 yılına kadar ekonomi "Boğaziçi Baronları"nın elinde idi. İstedikleri gibi hareket ediyorlardı. 1950’den sonra "Anadolu Aslanları" bu grubun karşısına rakip olarak dikildi. 1950’den 2002 yılına kadar Menderes-Özal iktidar oldular ama muktedir olamadılar. Vesayet rejiminin çizdiği sınarlar içine mahkûm oldular.
Erdoğan ilk önce çizilmiş sınırlardaki zincirleri kırdı ve Erdoğanlı AK Parti hem iktidar hem muktedir oldu. Vesayet rejiminin yeniden tesisi için AK Partinin kapatılma davası, Gezi Olayları, 6-7 Ekim vahşeti, 17-25 Aralık darbe teşebbüsleri ve başarılı olamayınca da emperyalist güçlerin desteği ile PKK kalleşliğini devreye soktular.
Faiz lobisi 2002 öncesi 2 trilyon TL faiz aldı. Şu anda bu musluklar kapanmıştır. Boğaziçi Baronları, Menderes’i devirmek için üretimi azaltmış idi. Cam, ampul gibi zaruri maddeler piyasalarda yoktu. Şimdi isterse üretimi azaltsınlar Karşılarında Anadolu sermayesi vardır.
Kendilerini sözde dindar sayan bazı çevreler PKK, PYD, DAEŞ ve diğer terör teşkilatları ile iş birliği yapıyor. İslamın emir ve yasaklarına aykırı hareket ediyorlar. Kendini dahi kurtarmaktan aciz bir kişiye kulluk ediyorlar.
Emir ve yasakları değiştirmek “Bid’at”tir. Küfre rıza küfürdür. Desteklemekle artar. Zulme rıza zulümdür. Yine desteklemekle artar. İnternette "Putin’in Rusya dışında 2 milyar doları var" haberi üzerine Ermenistan Azerbaycan’a saldırdı. Ancak Azerbaycan eski Azerbaycan değildi.
Azerbaycan’ın kuvvetli bir şekilde karşılık vermesi neticesinde Ermenistan’ın 24 yıl önce işgal ettiği Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki 3- 4 köy Ermenilerden geri alınmıştır.
Putin, Ermeni saldırısı ile ülkesinde yaşadığı yolsuzluğu örtmek istemiştir. 1992 yılında Ermeni ordusu Karabağ’da çocuk, kadın, genç ve ihtiyar gözetmeksizin binlerce Azeri Türkü'nü katletmişti. Ve o tarihten bu yana Karabağ Ermenistan işgalindeydi...
05.05.2016
Kendine yeten Türkiye
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
CIA’nın eski ajanlarından Elizabeth Murray’ın itirafına göre: “El Kaide’yi CIA eğitti ve yakın zamana kadar da kullandı.”
ABD DAEŞ’e karşı mücadele ediyor gibi görünüyorsa da aslında DAEŞ CIA’nın emrinde ve ABD’ye hizmet etmektedir.
Türkiye kendi tankını, pilotsuz uçağını, savaş gemisini, füzesini, çeşitli toplarını ve muhabere iletişim araçlarını, piyade tüfeğini ve çok sayıda savunma cihazlarını yerli olarak üretmektedir. Şu anda Türk Silahlı Kuvvetlerin teçhizatının yüzde 70’i millî üretimdir.
Geçmişte Almanya, Türk Silahlı Kuvvetlerine tank satarken şartları vardı. Bu şartlardan bir tanesi PKK’ya karşı kullanılmaması idi. Şu anda yüzde yüz millî Altay tanklarımız üretildiği gibi Körfez ülkeleri bu tankımızı alabilmek için sıraya girmiştir.
Yakın gelecekte Türkiye savaş uçağını da yapacaktır. CHP, İnönü devrinde Nuri Demirağ’ın tayyare fabrikasını Batı’nın isteği üzerine kapattı. İmal edilen uçaklar bazı ülkelere ihraç edilmiş idi. Bugünkü Yeşilköy Havaalanı Nuri Demirağ’ın tayyare fabrikasının arazisi idi. 1923-1950 iktidarında ülkede pil dahi üretilemiyordu.
Türkiye’deki fitnenin baş aktörü ABD ve İran’dır. Ve ikisi de ittifak içindedir. İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatının İstanbul’da yapılan 12. Zirvesi bugüne kadar yapılan zirvelerin en önemlisidir. Bu zirvede İslam ordusunun kuruluş yolu açılmıştır. Zirvede yaptığı konuşmada Erdoğan Batı’yı çifte standartlıkla suçlamıştır.
Erdoğan BM Güvenlik Konseyini tenkit etmiştir. Yeni dünya düzeni istemiştir. Müslümanlar dünya nüfusunun dörtte biri (1 milyar 700 milyon) olmasına rağmen Güvenlik Konseyinde tek bir İslam ülkesi yoktur. İstanbul’da İslam zirvesinde, zirvenin lideri olarak Erdoğan’ın seçilmesi Batı’yı endişelendirmiştir. Son yılların en ağır raporu aynı gün yollanmıştır. Bu rapor bir nevi savaş ilanıdır.
Rapor PKK ile masaya oturulmasını istiyor. Batı, AK Parti iktidarına kadar Osmanlı ve Türkiye’nin iç ve dış meselelerine müdahale etti. Ancak son yıllarda AK Parti dış güçlerin müdahalesine izin vermedi. İstanbul zirvesinde İslam ülkeleri ile ilgili meselelerde Atlantik ötesinden Hıristiyan ülkeler gelmesine rağmen biz neden müdahale etmiyoruz görüşü emperyalist güçlerin sonu olacaktır...
06.05.2016
Emperyalist güçlerin amacı
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Cumhuriyeti kuranlar, Batı’yı taklit için 1000 yıllık Türk-İslam medeniyetini yıktılar. Batı’nın içyüzünü bilmiyorlardı. Sadece dış görünüşünün cazibesi içinde idiler. Hatta Kazım Karabekir’in eserine göre; Ankara Garı salonunda Kanun-u Esasiye’de "Türkiye Cumhuriyetinin dini İslamdır yerine Hıristiyan Protestandır" görüşünü Kazım Karabekir Paşa hariç hepsi benimsemiş ve istemiş idi. Çünkü Protestanlıkta ibadet ve şartlar yoktur.
İslam İşbirliği Teşkilatının 13. Zirvesi İstanbul’da 56 ülke lider ve temsilcileri ile yapılmıştır. Bugüne kadar yapılanların en önemlisidir. İnşallah alınan kararlar fiiliyata geçirilir. İslam ülkelerindeki ihtilaf ve savaşları İslam Ordusu ile önlemek ve dış güçlerin müdahalesini bertaraf etmek için bu kararların uygulanması şarttır.
Emperyalist güçlerin iktidarları aslında muktedir değildir. Gerçek güç küresel sermayedir. İktidarlar küresel sermayenin uşaklarıdır. 13. Zirvede Birleşmiş Milletleri istismar eden 5 ülkeye karşı isyan bayrağı açılmıştır.
Birleşmiş Milletlerin Güvenlik Konseyinde 1 milyar 700 milyon nüfusa sahip İslam Dünyasını temsil eden bir üye bulunmamaktadır. Oysa birçok İslam ülkesi Almanya, Japonya, Hindistan, Fransa ve İngiltere’den her konuda üstündür. Birleşmiş Milletler 1945 yılındaki şartlara göre kurulmuştur. Ancak 71 yıl içinde her şey değişmiştir.
Birleşmiş Milletler güvenirliliğini kaybetmiştir. Ve dünyada hiçbir ihtilafı halledememiştir. Sadece 5 ülke ve Siyonizme hizmet etmektedir. Teröre karşı kurulacak müşterek İslam Ordusu inşallah gerçek olur. İran’ın kınanması önemlidir. Humeyni’ye göre: Sünnileri öldürmek caizdir. Malları ve kadınları ganimettir. Zaten İslam ülkelerindeki en büyük fitne kaynağı İran’dır. Ve arkasında ABD vardır. ABD ile S. Arabistan arası soğurken, ABD-İran ve İsrail-İran arasındaki her türlü iş birliği artmaktadır.
Şer gibi gözüken bir olayın temelinde hayır da olabilir. Suriye ve Irak hadiseleri İslam ülkelerini gaflet uykusundan uyandırmış gibidir. İnşallah 56 İslam ülkesinden Erdoğan gibi emperyalist güçlere karşı dik duran liderler çıkar.
İslam İşbirliği Teşkilatının başkanlık görevi 2 yıllığına Türkiye’ye verilmiştir. Emperyalist güçler Müslümanlar ile asla savaşmazlar. Daha doğrusu savaşamazlar. Onların stratejisi Müslümanı Müslüman ile savaştırmaktır. Daha sonra da müdahale ederek sömürmektir. Ne hazindir ki bu tuzakta; ölen de öldürülen de Müslümandır. Oysa bir Müslüman diğer bir Müslümanın canına, malına ve ırzına tecavüz edemez.
09.05.2016
İç ve dış gelişmeler
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türkiye’nin karşısında ABD hep düşman idi. Şimdi AB de Türkiye’ye karşı yayınladığı rapor ile savaş açmıştır. İran Şii emperyalizmi ile Pers imparatorluğu peşindedir. PKK başta olmak üzere DAEŞ dahil, PYD ve bütün terör teşkilatlarının arkasında zalim İran Muhafız Ordusu vardır. Bunlar Sünnileri katletmeyi dinî emir ve ibadet olarak kabul etme gafletinde ve İslamiyete ihanet etmektedirler.
Cennetle müjdelenenlerin ilk 3 sırasında olan; Hazreti Ebubekir (radıyallahü anh) Hazreti Ömer (radıyallahü anh) ve Hazreti Osman’a (radıyallahü anh) zalim diyenlerin kendisi zalimdir. İslamiyetin bu güzide büyüklerini sevmeyen asla… Kendilerini uçuruma atıyorlar.
Somali’deki terör teşkilatını destekleyen İran’dır. Yemen’deki isyanın başrolünde de İran vardır. Bahreyn’i karıştıran, Irak’ı sömürgesi gibi kullanan, Suriye’deki katliam ve göçlerin baş sorumlusu da İran’dır.
Allahü teala "ihmal" etmez, "imhal" eder. Zalimlerin düşmanıdır. Zulme rıza zulümdür. Küfre rıza küfürdür. İran cezasız kalacağını zannediyorsa yanılıyor. Suriye’den daha beter olacaktır...
Lozan’daki İngiliz heyetine Avam ve Lordlar Kamarasında hesap sordular. Türkiye’nin bağımsızlığı görünüştedir.
Türk halkını İslamiyetten koparmak CHP iktidarının vazifesidir. Vaktiyle CHP’li üst düzey yöneticileri Halide Edip Adıvar’a Protestanlığı telkin etmesi için menfaat teklif ettiler. Ama kabul etmedi.
Şair Yahya Kemal Beyatlı’nın hatıralarında yazdığı üzere; Büyükada’da bir İngiliz diplomatı şunları söylemiştir:
Dünya siyasi tarihinde CHP iktidarı gibi kendi halkına düşman ve halkın değerlerine yabancı hiçbir iktidara rastlanamaz.”
İngiltere’nin Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası’ndaki zabıtlara göre: Lozan’daki İngiliz heyeti devrimler yapılmadan önce Türkiye’nin millî ve manevî değerlerinden koparılacağını itiraf etmiştir.
Hüsrev Gerede’nin hatırasında ise: İncil’in yazıldığı Latin alfabesinin kabulü ve İslam harflerinin kaldırılmasının sebebi Türk halkını Hıristiyan yapmak için idi.
Midilli Adası’nda Suriyeli mülteci çocukları Vatikan sahiplenmiştir. Bu durum yürekler acısıdır. İslam Dünyasının üzerindeki felaket kasırgasının 3 sebebi vardır:
1-Mezhepçilik. 2-Irkçılık. 3-Terör... Bunların üst aklı İran ve emperyalist Batı’dır.
Mecliste milletvekillerinin “fezleke”lerinin birikmesi hangi maksatla olursa olsun hatadır. HDP bu milletin bayrağına, toprak bütünlüğüne, camisine, Kur’an-ı kerime, millî ve manevî değerlerine düşmandır. Ne bu ülkenin ne de Kürtlerin partisidir!..
12.05.2016
Kürt sorunu!
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
"Kürt Din Âlimleri ve Medreseleri Cemiyeti Başkanı"na göre son 1000 yıl içinde Kürtlere PKK kadar zulüm yapan olmamıştır. PKK’ya katılan Kürt gençleri gerçekten Kürt halkı için mi öldürülüyor? Bu sorununu cevabı tek kelimedir: Asla... Olsa olsa Kandil’deki terör baronları için ölüyorlar. HDP il ve ilçe teşkilatları PKK’ya terörist sağlayan bürolardır.
HDP ve PKK devamlı kan kaybediyor. Telsiz konuşmaları PKK’nın panik içinde olduğunu göstermektedir.
Kandil’deki Ermeni ve İran asıllı komutanlar, PKK’lı teröristlere "evleri yağma ve tahrip edin" emrini vermektedir.
Dış ülkeler ise münafıktır. İslam ülkelerinde yaşanan terör hadiselerine destek verirken, kendi ülkelerinde terör olayları yaşanmaması için gerekli her şeyi yapıyorlar.
Avrupa Birliği'nin Türkiye ile ilgili son raporu Türkiye’nin; 2023, 2053 ve 2071 hedeflerini önlemeye yöneliktir. Gezi hadiseleri, 17-25 Aralık darbe teşebbüsleri , 6-7 Ekim olayları ve son olarak PKK terörünün arkasında emperyalist güçler ve onların da arkasında küresel sermaye vardır.
HDP’li belediyeler ise PKK’nın emrindedir...
Avrupa Birliği aslında Hıristiyan Birliğidir. Yeni Roma İmparatorluğudur... Suriyeli mültecileri Avrupa istemiyor, gittikleri takdirde açık hava hapishanesine gitmiş oluyorlar.
Zalim ve katil Putin, Türkiye’nin Suriye sınırını kapatmasını istiyor. Sebebi ise katliam ile daha fazla kişiyi katletmektir.
İslam düşmanı DAEŞ, Arapları ve Türkmenleri yerlerinden sürüyor ve yerlerine Kürtleri yerleştiriyor.
ABD ile S. Arabistan arasında ihtilaf, müsbet bir gelişmedir. S. Arabistan ABD’deki paralarını çekmelidir. ABD eşittir Siyonizm demektir.
16 Türk devletinin 15 imparatorluğunu dış güçler yıkmadı. İktidar kavgası ve fitneler yıktı. Cehalet içinde yaşayan Avrupa’ya ilim, fen ve temizlik öğreten 800 yıllık Endülüs’ü Hıristiyan Batı çıkarmış olduğu fitne ve iç kavgalar yıktı.
Üç kıtaya hakim olan dünyayı medeniyet ışığı ile aydınlatan 600 yıllık Osmanlı imparatorluğunu Tanzimat, Jön Türkler ve İttihat Terakki fitneleri ile yıktılar. CHP ise bu milleti (istisnalar hariç) İslamiyetten kopardı. Devrimlerin hepsi bu milleti İslamiyetten uzaklaştırmak için yapılmıştır.
13.05.2016
19 MAYIS GERÇEĞİ (1. Bölüm)
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Bir grup öğrenci 19 Mayıs günü münasebetiyle Samsun’u ziyarete geliyor ve sahilde koca vapuru ve M.Kemal’in heykelinin yayında başka heykellerin olduğunu da gördüklerinde soruyorlar:
“Bu vapur ne? Bunlar kimlerin heykelleri?” Kendilerine verilen cevap:
"Bu vapur M.Kemal'in ve yanındakilerin Samsun’a 19 Mayıs 1919 tarihinde geldikleri vapur."
Öğrenciler, bu cevap karşısında hayretlerini gizleyemiyorlar. Öyle ya; bunlara yıllarca okullarda okutulan tarih kitaplarında, M.Kemal’in bir taka ile tek başına Samsun’a geldiği öğretilmişti…
Derin Tarih Yayınlarının “Mustafa Kemal Samsun'a Nasıl Gönderildi?” kitabından alıntılar yaparak yazımıza devam ediyoruz...
Türkiye’de bugün yakın tarih meseleleri gündemdeyse ve bir arpa boyu yol gidilebilmişse bunda Necip Fazıl Kısakürek merhumun hatırı sayılır bir hissesi vardır. “Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” adlı kitabı daha 1968 yılında bir gazetede tefrika edilirken birilerinin ayağına basmış, fakat o oranda da okunmuş, tartışılmış ve muhafazakâr okurlarına yeni bir tarihin yolda olduğu müjdesini vermiştir.
Nitekim bugün biz artık Mustafa Kemal’in, Sultan Vahidüddin’in imzasıyla 9. Ordu Kıtaati Müfettişliğine tayin edildiğini rahatça konuşuyor, hatta ötesine geçip onu seçenin ve gönderenin de Sultanın ve Sadrazamın ve Harbiye Nazırı ile Osmanlı yönetiminin, Genel Kurmayının kendisi olduğunu söyleyebiliyoruz.
Lakin burada ilk cüretkâr adımın Kazım Karabekir Paşa’dan geldiğini hatırlatalım. 1933 yılı gibi epeyce erken bir tarihte Paşa’nın Milliyet gazetesine gönderdiği 6 mektupla yakılan kitabı “İstiklal Harbimizin Esasları” ile başlangıçta Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmeye taraftar olmadığını belgesiyle ortaya koyduğunda Ankara rejimi resmen sallanmış ve gazetede bir daha bu adamın yazısını basmayın talimatı verilmişti… Öte yandan M.Kemal Paşa’nın eski silah arkadaşı lakin şimdi "Hasm-ı bi-amani” olan Karabekir Paşa’ya “beyinsiz” diye saldırdığı el yazısını bizzat görmek isteyenler Uğur Mumcu’nun yayına hazırladığı Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitaba göz atabilirler… Devam edecek...
17.05.2016
.
19 MAYIS GERÇEĞİ (2. Bölüm)
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Önceki yazımızda 19 Mayıs 1919’da cereyan eden hadisenin gerçek yüzünü anlatmaya başlamıştık. Aslında hiçbir tarihi değeri bulunmayan bu hadisenin, daha sonraki yıllarda yazılacak tarih kitaplarında bir kahramanlık hikayesinin başlangıcı olarak yazılması bu günü milli bir gün haline getirmiştir.
Yazımıza Derin Tarih yayınlarının “Mustafa Kemal Samsun’a Nasıl Gönderildi?” (Mustafa Armağan) kitabından aktarmaya devam ediyoruz.
Dr. Rıza Nur’un hatıratının “underground” yayınıyla 60’ların ikinci yarısında birden canlanarak ve 1960’lar ve 1970’lerde tek adam etrafında örülen mitolojik tarih anlatısının aşılması yönünde bir miktar yol alınmışken ve alınabilecekken 12 Eylül darbesiyle daha katı bir Kemalizm’e dönülecek, Turgut Özal ortamı biraz yumuşatıyor denilirken bu defa 28 Şubat’a çatacaklar ve 2000’li yıllar Post-Kemalizm’e sahne olacaktır.
Artık Kemalistler hakim konumlarını kaybedip muhalefete geçecekler, lakin bu arada o zamana kadar muhalif kalmış çevrelerde yeni bir Kemalizm filizlenecek ve iliklere işlemiş bulunan Kemalist söylemin bu defa muhafazakarların “Kemalizasyonu”nu meyve verdiğine tanık olunacaktır.
1989 yılının 19 Mayıs’ında “Atatürk Samsun’a İngiliz vizesiyle gitti” manşetiyle çıktı. “Samsun’a İngiliz Vizesi” Vehbi Vakkasoğlu imzasıyla çıkan bu haberde altı adet belgeye yer verilmişti.
Belgelerden dördü Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Kıtaati Müfettişliğine tayin emri ile diğer yazışmaları ihtiva ederken iki belge doğrudan İngiliz işgal komutanlığının Mustafa Kemal’e verdiği Samsun’a gidiş vizesini ve resmi “British Control” damgasını sergiliyordu.
Tabii yıllarca süregelen düzmece tarih kitaplarının körpe beyinlere işlediği “Mustafa Kemal Samsun’a gizlice dümeni kırık bir gemiyle kaçarak gittiği” yalanı gün yüzüne çıkıyordu. Ortaya çıkan tepkilere Uğur Mumcu’nun “Bunlar zaten biliniyordu çıkışına Fehmi Koru “Biliniyordu da neden şimdiye kadar yayınlamadınız? Cevabı damgasını vuruyordu.
1943 Nisan’ında, yani henüz CHP’nin Tek Parti idaresi devrinde ilk defa Maarif Vekaleti (bugünkü Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından yayınlanan Tarih Vesikaları dergisini 12. Sayısında Mareşal Fevzi Çakmak’ın bizzat yayımlanması içir verdiği belgelerle Faik Reşit Unat’ın makalesinde gün yüzüne çıkan gerçeklerden bu yana tam 72 yıl geçti. Karabekir’in başını yakan ifşaatının üzerinden ise 82 yıl… Genelkurmay Başkanlığı tarafından çıkarılan Harp Tarihi Vesikaları Dergisi’nin Eylül 1952 tarihli ilk sayısında ortaya konulan belgeler bile 63 yaşında… Peki ne değişti? Hiç! Evet hiç! Yıl 2015 olmuş, 19 Mayıs’larda yine aynı teraneyi dinliyoruz… (Devam Edecek…)
18.05.2016
19 MAYIS GERÇEĞİ (3.Bölüm) “Samsun’a İngiliz Vizesi”
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Yazımıza, “Derin Tarih” yayınlarının “Mustafa Kemal Samsun’a Nasıl Gönderildi” kitabından (Mustafa Armağan) aktararak devam ediyoruz...
Önce 1991 yılında Kazım Karabekir Paşa’nın damadı Prof. Dr. Faruk Özerengin tarafından Vehbi Vakkasoğlu’na “bir dost” rumuzuyla gönderilerek ilk kez gün yüzüne çıkarılan İngiliz vizesi görülmesi gereken en önemli tarihî belgelerden biridir.
Vize belgesinin üzerinde “Bureau İnteraillie de Controle Des Passeports, British Section Goot Por Passage to Samsoun Constantinople 16.5.(19) 19” diye yazılı. İngiliz işgal komutanlığının Samsun’a gitmesinin uygun olduğuna dair bir “pasaport” bu. Tarih 16 Mayıs 1919… Yani Mustafa Kemal Paşa İstanbul’dan ayrıldığı gün verilmiş resmî belge bu.
Burada zikredeceğimiz diğer belge, Harbiye Nezareti antetli kâğıda yazımış bir “İrade-i Seniyye”, yani Padişah İradesi, Kararı. Bu tarihî belgenin sol üst kısmında ise “Mehmed Vahidüddin” imzası açıkça yazılıdır. Bu belgenin metni aynen şöyle: “Mülga Yıldırım Grubu Kumandanı Mirliva Mustafa Kemal Paşa Dokuzuncu Ordu Kıtatı Müfettişliğine tayin edilmiştir. İş bu irade-i Seniyye’nin icrasına Harbiye Nazırı memurdur.
İmzalar:
Sadrazam Damat Ferit, Harbiye Nazırı Şakir.”
Altında Sadrazamın Harbiye Nazırının, üstünde Padişahın imzalarının bulunduğu bu belgeyi İngiliz vizeleriyle birlikte okuduğunuzda Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan kaçmak gibi bir vaziyetinin asla söz konusu olmadığını, bütün işlemlerin prosedüre uygun gerçekleştiği ayan beyan ortaya çıkıyor. (Bir sonraki belge incelendiğinde ise böyle bir niyetinin de olmadığı açıklığa kavuşuyor.)
Buna bir de yanında verilmek istenen “gambot” meselesini eklemekte yarar var. Genelkurmay 2. Başkanı Kazım (İnanç) Paşa Bahriye Nezareti’ne yazdığı 30 Nisan 1919 tarihli yazıda (ki irade-i seniyeye ile aynı gündür) Mustafa Kemal’in tayinini teyid ettikten sonra şu ilginç hususa dikkat çekiyor:
“Bahr-i Siyah (Karadeniz) sahil tarassudatındaki (gözetiminde) istihdam edilmek üzere müşarünileyhin (Mustafa Kemal’in) maiyetine İKİ GAMBOT İLE ÜÇ MOTORBOT’un sür’at-i ihzarını (süratle hazırlanmasını) rica ederim.
İmza: Basri-Kazım”
Daha sonra bu gambotlar ve motorbotların Paşa’ya tahsisinin imkânsız olduğuna dair de yazışmalar görülmekle birlikte mühim olan, resmî yazışmalarda Bandırma Vapuruna eşlik edecek ve Mustafa Kemal Samsun’a gidene kadar sahilleri gözetleyecek küçük gemilerin de onun sağ salim ulaşması maksadıyla yanı sıra gönderilmek istenmesidir. Böylece İstanbul’dan kaçarak gitmesi bir yana sağ salim gitmesi için devletin seferber olunduğunu da belgesiyle görmüş oluyoruz…
19.05.2016
Türkiye düşmanı olanlar
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Cumhurbaşkanı Erdoğan Batı’ya ve dev proje düşmanlarına tepki göstererek “Ekonomisi sürekli büyüyen, dışa bağımlılıktan kurtulan Türkiye birilerinin huzurunu kaçırıyor” dedi. ABD, İsrail (Siyonizm) Avrupa Birliği, Rusya, İran, Irak, Suriye, Almanya, İngiltere ve Fransa ile uğraşmak zorunda kalıyoruz. Bundan daha kötüsü bu şer güçlerin Haçlı Ordusu olan kendini bilmez gruplar aslında AK Parti iktidarı ve Erdoğan’a düşman olmanın ötesinde Türkiye’ye ve İslam Dünyasına düşmanlık ediyorlar.
Türkiye’nin yakın tarihi aslında yalan tarihtir. Irak cephesinde Kûtü-l Amare zaferi, Osmanlının Çanakkale zaferi gibi yüz akıdır. 3 bin kişilik Osmanlı ordusu 10 bin kişilik İngiliz ordusunu komutanları ile birlikte esir aldı. Tarih kitaplarında bu zaferden hiç bahsedilmez. Lise yıllarımda tarih Harp Okulu ve Hukuk Fakültesinde ise siyasi tarih kitaplarında bu zaferimizden tek kelime yoktu. Peki ama böyle önemli bir zaferimiz neden insanlarımızdan gizlenmiştir?
Bu zaferin her bir askeri ve subayı şerefli bir kahramanımızdır. Ama 3 komutanımızın hizmeti son derece büyüktür. Nurettin Paşa, Ali İhsan Sabis ve Halil Kut. Bu kahramanlarımızın isimlerini birkaç tarihçimiz hariç bilen yoktur. Ali İhsan Sabis aynı zamanda 26 Ağustos Büyük Taarruzun savaş harekât planını hazırlayan kişidir. Halil Kut ise Mustafa Kemal ile münakaşa ettiği için Haydarpaşa Askerî Hastanesinde bakımsızlıktan ölmüştür.
Birinci ve İkinci İnönü Savaşı zafer değildir. Yunan ordusu yanlış istihbaratla Türk birliklerini ileri mevzi ve ileri karakol zannetti. Daha sonra Yunan ordusu geri çekilirken İnönü bu alana gelmiştir. Ancak daha sonra bu gerçekleri anlatan kişinin eseri toplatılmıştır ve bu kişi idam edilmiştir.
Türk ve İslam Dünyasının düşmanı İngiltere’nin “BBC” televizyonu Kandil’e giderek terör baronları ile röportaj yapmıştır. Bu durum PKK terörüne destektir. Kandil’deki terör baronu “müzakere”den bahsetti. Türkiye devletinin PKK’lı teröristlerle yani Kandil ile müzakeresi söz konusu olamaz. Onu meşrulaştırır. Ayrıca PKK’nın terörist ve silah zayiatını ikmal için fırsat olur.
HDP PKK’nın destekçisinden ziyade onun bir parçasıdır. Demirtaş Washington’a giderek ABD’den destek isteyecektir. ABD nasıl ki PYD kılıfı altında PKK’nın yanındadır, 250 Amerikalı asker PYD’yi eğitmek için Suriye’ye gidecektir. Obama ABD tarihinin en silik Başkanı bu kararı imzalamıştır.
İsrail Kürtlerle ilgili meseleyi Birleşmiş Milletlere getirme hazırlığındadır. 500 bin insanı katleden katil Esad’a destek verenler de en az Esad kadar suçludurlar.
27.05.2016
..
.
Gezi darbesi neden yapıldı?
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Mayıs 2013’te ülkemizde nükleer santralle ilgili anlaşmalar oldu. Dünyanın en büyük havaalanının ve Boğaz’a 3. Köprünün temeli atıldı. İstanbul Kanalı’nın yapımı gündeme geldi. Gezi olaylarında devlet ve halk zarar görürken, Boğaziçi baronları ve faiz lobisi bu işten milyarlarca dolar kazandılar. Yüzde 4 olan faiz on misli arttı.
2013’te Gezi olaylarında olanlar bugün PKK ile omuz omuzadır. Bu hainlerin ara hedefi Erdoğan ve AK Partidir. Nihai hedefleri ise Türkiye’yi bir Suriye yapmaktır. Daha doğrusu İslam Dünyasının ezilen halklarının umudunu yok etmektir. Gaybı bilemem. Gayb Allahü tealaya aittir. Ama tahmin caizdir. AB, ABD, Rusya ve Çin Suriye’den daha beter olacaktır...
PKK kendine destek olmayan Kürtlerden intikam alıyor. Son 76 gün içinde 180 ev yaktılar. CHP şer güçlerin destekçisidir. Kılıçdaroğlu Demirtaş’tan daha tehlikelidir. CHP’ye oy verenlerin çoğu zengindir. İstisnalar hariç önemli kısmı, Ermenilerin ve Rumların maddi varlığını yağma ettikleri için servet sahibi olmuşlardır. Bu olaylarda iki milyon Rum Yunanistan’a gitmiştir. Daha sonra Yunanistan’dan 500 bin kişi geri gelmiştir.
Dedelerinin torunları CHP’lidir. Çünkü menfaat ve ilgi gören bir kişi bunu temin edene meyleder. Kılıçdaroğlu iktidara "Firavun rejimi" benzetmesi yapmış ama aslında bu benzetme CHP’ye yakışmıyor mu?!..
Bugün Türkiye’ye savaş açan Batı’yı taklit için bu milleti İslamiyetten koparmıştır. CHP iktidarının zulmü ciltlere sığmaz. Firavun, Nemrut ve diğerleri akılsız idiler. İnsanların iman etmesini önleyeceğini zannettiler. Hidayet Allah’a aittir. Firavun karısının (Asiye Annemizin) imanını önleyememiştir.
CHP 1931’de basılan lise tarih kitabında Kur’an-ı kerimin Allah’a ait olmadığını, Hazreti Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimize ait olduğunu yazdırdı. Aynı zamanda vahyi de reddediyordu. Böylece nice kıymetli ve inançlı gençler bu yalanlar neticesi İslamiyetten koptular. İşte CHP’nin bu ve benzeri zulümleri ciltlere sığmaz.
Benim okul çağlarımda (1930-50) dinden bahsetmek şöyle dursun ahlaktan bile bahsetmek yasak idi. Çünkü ahlak İslamiyetin ayrılmaz bir parçasıdır. Zaten bütün devrimler halkı İslamiyetten koparmak için yapılmıştır.
İnönü’nün "bütün din adamlarını idam edelim" teklifini Mustafa Kemal "halk isyan eder" gerekçesiyle reddetmiştir. Ama 30 yıllık bir proje ile genç nesillere Allah ve Peygamber ismini unutturmak nihai hedefleri oldu...
Bütün bu yazdıklarım belgelere dayalıdır. Ben belgelere dayanmayan şeyleri asla yazmam. Kul hakkından korkarım. Şüphesi olanların Kazım Karabekir Paşa’nın kitabını okumalarını tavsiye ederim.
30.05.2016
.
Türkiye’ye karşı olanlar
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türkiye PKK ile değil; Rusya, İran, ABD, AB, Suriye, Irak ve diğerleri ile doğu illerinde savaşmaktadır. Rusya füze, uçaksavar, silah ve her türlü mühimmatı Suriye ve Irak vasıtası ile PKK’ya vermektedir. PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD’de ABD’li askerler görev almaktadır.
Gezi olaylarında Türkiye’yi suçlayan Fransa’da polis göstericilere işkence yapmaktadır. Ancak Fransa ve Batı medyası bu zulmü görmezden gelmektedirler. İstanbul’da Yenikapı’da yapılan Fetih Kutlaması tek kelime ile muhteşem olmuştur. Şu anda Türkiye’nin Kızılelması “Yeniden diriliş ve yeniden yükseliştir.”
Emperyalist güçler ve onların Türkiye’deki devşirme hainleri kudurmuştur. Milyonlarca Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve diğerleri millî birliğimizin tezahürüdür.
1923-1950 CHP iktidarında İstanbul’un fethi için tören şöyle dursun gazetelerin ikinci sayfalarında birkaç satır ile yer alması dahi zordu. CHP iktidarı her konuda bağımlı olduğu Batı’nın tepkisinden çekindiği için tören yaptırmıyordu.
Batı’nın kültür potasında eriyip millî ve dinî benliğini kaybeden Batı’nın uşakları devşirmeleri Osmanlıya düşmandır. Çünkü Batı böyle istemektedir. Şimdi ise giderek asli kimliğimize dönmekteyiz. Her ülke kendi millî ve dinî kimliği ve de tarihi ile coğrafyasında gelişir. CHP iktidarı Batılılaşma maskesi ile ülkeyi batırmıştır.
Kütüphaneler milyonlarca eser ile doludur ancak bu ülkenin nesilleri bu eserleri okuyamaz. Çünkü İncil’in yazıldığı Latin harfleri ile 1000 yıllık Türk-İslam kültüründen koparılmıştır. Yapılan bütün devrimler bu ülke halkını dinî ve millî kimliğinden koparmak için İngilizler adına yapılmıştır. (Bu belgeler İngiltere’nin Avam ve Lordlar kamarasının arşivlerinde vardır)
Bugün ülkede yaşanan her türlü kötülüğün baş sorumlusu CHP’dir. Millî ve manevî değerlerden kopanlar yeterince millî değildir. İthaldir. Batı asırlardır Afrika’yı sömürmüştür. Türkiye ise gelişmekte olan Afrika ülkelerine yardım etmektedir. Almanya sözde Ermeni soykırımını gündeme getirmiştir.
Parlamentolar siyasi kuruluşlardır. Tarihî hadiseleri ancak tarihçiler belgelere dayanarak dile getirebilirler. Birçok ülke sözde Ermeni soykırımına karar vermiştir. Türkiye ise bu ülkelerin yaptığı soykırımları tespit ederek TBMM’den kınama kararı almalıdır.
06.06.2016
.
Olaylara genel bakış
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türkiye’de aydın geçinenlerin büyük çoğunluğu milletin dinine, millî ve manevi değerlerine, mazisine, kültürüne ve ülkenin gelişmesine karşıdır. Ve bunlar CHP iktidarının eseridir. CHP Batı’yı taklit, çağdaşlaşmak, muasır medeniyet yalanları ile İngiltere’nin isteği üzerine 1000 yıllık Türk-İslam medeniyetini yıktı. Her devrim bu şerefli milleti asıl güç kaynağından yani İslamiyetten koparmak için yapıldı.
Türkiye başta olmak üzere İslam Dünyasına İslam olmayanlar savaş açmışlardır. Bu konuda şer güçler İran’ı kollamaktadırlar. Allahü teala hepsinin cezasını verecektir.
İran’ın Irak’taki zulmü geçmişteki ABD’nin Irak’taki zulmünün çok ötesindedir.
Türkiye derhal göçmen antlaşmasını iptal etmelidir. Almanya öteden beri Türkiye’nin düşmanıdır. Son Ermeni yasası ile çirkin ve düşmanca yüzünü açıkça göstermiştir. ABD’nin, PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD’ye desteği, eğitim ve silahla sınırlı değildir, ABD askerlerinin PYD üniforması giymesi ABD’nin Türkiye düşmanlığının en açık delilidir. Rusya da tarihî düşmanlığını göstermiştir.
PKK, HDP ve CHP dış güçlerin uzantısıdır. Ve onların adına faaliyet yapmaktadırlar. CHP 1923’ten bu yana hiçbir zaman yapıcı olmamıştır. Devamlı yıkıcı olmuştur. Allahü teala “ihmal” etmez, yeri ve zamanı gelince cezalandırır. Allahü tealanın rahmeti sonsuzdur. Ama intikamı da son derece şiddetlidir.
Bizim soykırım konusunda alnımız açık, tarihî sicilimiz temizdir. Ancak bu konuda Batı’nın ve özellikle Almanya’nın sicili bozuktur. Almanya sadece 1904-1906’da Namibya’da on binlerce Afrikalıyı katletmiştir. Batı dürüst ve samimi değildir. Çifte standartlı yani “münafık”tır.
AB’ye verilecek en büyük karşılık Suriyeli mültecilerle onları baş başa bırakmaktır. İslam karşıtları tek millettir. Buna Türkiye’deki hainler de dahildir. Peki neden Türkiye üzerine bu kadar oyun oynanmaktadır? Çünkü "Türkiye’nin Kızılelması" olan 2023, 2053 ve 2071 hedeflerini önlemek istemektedirler. Yine ayrıca Türkiye’nin Afrika ve Orta Doğu’da söz sahibi olmasını da set çekmek istemektedirler.
10.06.2016
.
Çeşitli haberler
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Lozan gizli anlaşma gereği yapıldı. Ve devrimler yapılmadan önce Lozan’daki İngiliz heyetini Avam ve Lordlar Kamarasında hesaba çektiler. Ve belgelere göre heyet kendini şöyle savundu: Bağımsızlık şeklendir. Türkiye’de yaşayanları en büyük güçleri olan İslamiyetten uzaklaştıracağına dair anlaştık dediler. Ve İngiltere’nin Lozan’ı tasdiki Hilafetin kaldırılmasından bir gün sonra oldu.
Bugün hırsızlık, dolandırıcılık, kap-kaç, cinsel taciz, cinayet ve kötü alışkanlıkların bir numaralı sorumlusu CHP iktidarlarıdır. Batı’yı taklit yalanı ile 1000 yıllık Türk-İslam medeniyetini yıktılar. Şu anda bir asırlık Türkiye Cumhuriyetini yıkmak için savaş açtılar.
Ne hazindir ki, bu sefer Haçlı ordusu PKK, yasa dışı örgütler ve bunları destekleyen bu milletin düşmanı sözde aydınlardır. Amerika’nın meşhur dergisi “Times” şu andaki devlet adamları arasında Erdoğan’ı ikinci sıraya almıştır. Obama ve Putin sonra gelmektedir. Hatta Erdoğan’ı övmüştür. Bu durumdan Erdoğan düşmanları rahatsızdır.
Aylar önce yazmıştım, Suriye rejimi ile PYD savaşacaklardır. Ve ikisi arasında yaşanan bir çatışmada 25 PYD’li ve 10 rejim askeri ölmüştür. Benim tahminime göre Suriye’de ateşkes olunca Suriye rejimi ve Özgür Suriye askerleri ile PYD savaşacaktır. Ve PYD Türkiye’ye sığınacaktır. ABD, AB, Rusya, Almanya, Suriye, Irak, İran ve İsrail Türkiye’nin düşmanıdır.
Ege Denizi ve Akdeniz’deki mülteci boğulmaları yürekler acısıdır. Avrupa’daki Suriyeli mülteciler ise âdeta “açık hava hapishanesi”ndedirler. Çocuk, kadın ve yaşlı olanlar hariç, erkekleri Suriye’de kalıp zalim Esad, Putin ve İran askerlerine karşı savaşsınlar.
Filistinliler dünya tarihinin en korkunç zulmüne maruz kaldıkları hâlde Filistin’i terk etmiyorlar. Suriye’deki Türkmenler de kadın ve çocukları Türkiye’ye bırakıyor ama Erkekleri Suriye’yi terk etmiyorlar. Ve kahramanca savaşıyorlar.
Kamışlı’da PYD ile Esad askerleri savaştı. 40 kişi öldü. Putin ve Obama devreye girerek ateşkes sağladılar. 40 kişi için müdahale edenler 400 bin kişinin katline seyirci olmanın ötesinde PYD’yi muhaliflere saldırtıyorlar...
16.06.2016
.
İçimizdeki ve dışımızdaki düşmanlar
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
CHP’li milletvekilleri tutuklu bulunan 81 teröristi ziyaret etmiştir. CHP’nin terörist sevgisinin ve ilgisinin kaynağı nedir? Kılıçdaroğlu’nu destekleyen bazı CHP’liler, Kılıçdaroğlu’nun başarısızlığının sebebi olarak CHP’yi sorumlu tutmuşlardır. Bu bir saçmalıktır. Bir ordunun zaferi kumandanının zaferidir. Nasıl ki bir partinin başarısından Genel Başkan pay sahibi ise, başarısızlığından da Genel Başkanı sorumludur.
Milletlerarası savaş antlaşmasına göre çocuklar, yaşlılar, kadınlar ve savaşa katılmayan erkekler katledilemez. Ve ibadet yerleri, hastane ve sosyal tesislerine ateş açılamaz. Ama PKK, Esad, Putin, Irak ve İran bu yasağa uymadıkları gibi katliam yapmaktadır. İran zalimi başta olmak üzere Suriye ve Irak Sünni olanları katlediyor. Ben bunların (istisnalar hariç) Müslüman olduğundan şüpheliyim!..
Son İslam İşbirliği Teşkilatının İstanbul zirvesinde karara bağlanan ve 34 ülkeden meydana gelecek “güç” bir an önce gerçekleşmelidir. Hıristiyan Batı, İran, Suriye ve Irak Şiilerini kullanarak Sünni Müslümanları katlediyor.
Amerika’nın Hahambaşının kalb gözü kör olduğu gibi beden gözü de kördür. Esad 500 bin kişiyi katletti. 3 milyonu Türkiye’de olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde Suriye nüfusu mülteci konumuna düştü.
İsrail Filistinlileri yargısız infaz ile katlediyor. Putin de Suriye’de Sünnileri katlediyor. İran da Sünnileri katlediyor. Ben inannıyorum ki; Allahü tealanın gazabı bunların üzerine gelecektir.
Tarihteki bütün Türk devletlerini dış güçler, yıkamadı. Ancak içimizdeki hainler yıktılar. Alman Meclisindeki sözde Türk milletvekilleri Ermeni lobisinden aldıkları yüklü Euro ve menfaat karşılığı vatana ihanet ettiler. Almanya’da önümüzdeki seçimlerde bu hainlere oy verenler de haindir.
Almanya bu kararı ile İngiltere ve ABD’nin tuzağına düştü. Türkiye’nin Almanya’ya olan güveni sarsıldı.
Peki neden Türkiye üzerine bu kadar oyun oynanıyor? Hıristiyan Batı ülkeleri Rusya dahil ekonomi başta olmak üzere her konuda çökmektedir. Buna karşın Türkiye yükseliyor. Başımızdaki PKK belasına rağmen ekonomik kalkınmada yüzde 4.8 ile Avrupa birincisi ve dünya 8.siyiz.
1699 Karlofça Antlaşmasından 2008 yılında IMF ile irtibatımızı kesinceye kadar Osmanlı ve Türkiye, Batı karşısında devamlı (evet) demiştir. Batı’ya karşı ilk defa Erdoğan ve AK Parti iktidarı (hayır) demiştir. Böylece kibir içinde olan Batı’nın ilk defa burnu sürtmüştür...
17.06.2016
.
Değişen dünya
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Babanın oğluna nasihati normaldir. Ancak oğlunun babaya nasihati ise tuhaf gelir. Kılıçdaroğlu’nun oğlunun babasına "CHP sokağa inerse kaybeder" demesi işte böyle bir örnektir. Kerem Kılıçdaroğlu babasına sokağa değil seçmene gitmesini tavsiye etmiştir.
Avrupa Birliği "Türkiye’nin başında Erdoğan oldukça Türkiye Avrupa Birliğine giremez", sözünün manası; Türkiye’nin başında Batı kültür potasında erimiş bizim lobimizi yapan ve bize hizmet eden bir ajanımız Cumhurbaşkanı olmalıdır. Türk halkının millî iradesini değil bizi temsil etmelidir... Ama şimdilerde emeklilerine maaşını ödeyemeyecek duruma düşen Avrupa Birliği Türkiye’ye üye ol diye yalvaracağı günlerde gelecektir.
İranlı Rıza Zarraf’ın ABD’de tutuklanmasını Bahçeli bile anlayamamıştır. Bu kişi suçlu ise suçun işlendiği Türkiye’de yargılanması gerekiyor. ABD İran’a ambargo uyguladığında 3-4 Amerikan firması ambargoyu deliyordu. Rıza Zarraf bunu önledi. Türk malları ile ambargoyu deldi. ABD’nin putu paradır. Şimdi ise bu kişiden intikam alıyor. Dahası Erdoğan aleyhine ifade vermesi için işkence yapıyor. Çok yakında S. Arabistan başta olmak üzere ABD bütün İslam Dünyasını kaybedecektir.
Zalim Kerimov toplu iftarları yasaklamıştır. Zalim Çin de oruç tutulmasını yasaklamıştır. Ancak sonları hüsran olacaktır. Allahü tealanın izni, yardımı ve ihsanı ile 2071 yılında Türkiye “cihan devleti” olmaya namzettir.
Demirtaş kendisinin Müslüman Kürtleri de temsil ettiğini söylüyor. O ancak İslamiyete, Müslümanlara ve manevi değerlere düşman ateist Kürtlerin temsilcisi ve destekçisidir. İktidar güvenlik kuvvetlerine PKK lider kadrosunu yakalayın emri vermiştir. Bahoz Erdal çatışmada yaralı olarak kaçmıştır. PKK’nın cephaneliği Gara ve Hakurt’ta idi. İsrail ve ABD biliyor Türkiye bilmiyordu. Türkiye millî imkânlarını artırınca PKK’nın bütün tesislerini öğrendi. Cephaneliği büyük patlamalar sonucu imha edildi. Cephanelikte bulunan 40 PKK’lı da öldürüldü.
Dünya Bankasının raporlarına göre Türkiye 2015 yılında Ulaştırma Bakanlığının 7 büyük projesi için 50 milyar dolar harcamıştır. Batı PKK ile bu gelişmeyi önlemek istiyor. Çok yakında devlet sivil toplum kuruluşları ve bazı şirketlerle yapacağı iş birliği neticesi Güneydoğu Anadolu’yu yeniden imar edeceği gibi manevi ve psikolojik destek de sağlayacaktır.
İnşallah kışa kadar Güneydoğu Anadolu bölgesi eskisinden çok daha iyi yerlere gelecektir. Amin...
İkinci Dünya Savaşı sonunda 52 danışmanla (hepsi Yahudi) İsrail için kurulan Birleşmiş Milletlerin neye hizmet ettiği bellidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunda 2 milyara yakın Müslüman temsil edilmemektedir. Bu teşkilat güvenirliğini kaybetmiştir...
20.06.2016
.
Türkiye’ye karşı olanlar
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Emperyalist güçlerin ve Türkiye düşmanlarının Türkiye’ye karşı PKK ve yasa dışı kuruluşları ve onları destekleyen medya ve yasal kuruluşları kullanarak Türkiye’ye ilan edilmemiş bir savaş açmalarının gerçek sebebi Türkiye’nin gelişmesini ve 2023, 2053 ve 2071 hedeflerini önlemektir. İnşallah başaramayacak ve hezimete uğrayacaklardır. En çok endişe ettikleri ise savunma sanayiinde ki gelişmelerdir.
Şu anda Türk Silahlı Kuvvetlerinin yüzde 70 ihtiyacı yerli sanayi ile karşılanmaktadır. Ve her gün yüzümüzü güldüren yeni bir gelişme olmaktadır. ABD, savunma sistemini göndermeyince ROKETSAN devreye girmiştir. Türk imali yerli füze olan Kasırga güdümlü hâle getirilmiştir. Menzili de 120 kilometrenin üzerine çıkartılmıştı. Hedeften sapma sıfırdır. Bu özelliği ile dünyanın en süper füzesi olmuştur. Vaktiyle askerî malzeme olarak pilleri dahi ABD’den alıyorduk. Nereden nereye geldik. (Maşallah)
Seri üretimi yapılan ilk yerli piyade tüfeği (MPT-76) özel kuvvetlere dağıtıldı. Yerli ATAK taarruz helikopterinde top ve roket atışına füze de eklendi. Fırtına obüsleri gibi çok sayıda silah, cephane ve malzeme yerli olarak üretilmektedir. Savaş gemilerimizi kendimiz yapmaya başladık.
Dünyada İslamiyete ve Müslüman düşmanlığı (İslamofobi) hızla yayılmaktadır. Hıristiyan Batı medeniyeti komada hatta bitkisel hayattadır. Binlerce yıllık Filistin’i Batı’nın desteği ile gasbeden Yahudi’dir. Filistin’in gerçek sahibi Filistinlilere soykırım ve yargısız infaz yapan, su ve elektriğini kesen yaptığı ambargolarla Filistinlileri göçe zorlayan Yahudi’dir. Bütün bu zorluklara rağmen Filistin’i terk etmeyen Filistinlilere her türlü takdir az gelir.
Kürt Din Âlimleri Medreseleri Derneği Başkanının dediği gibi; “Şu ana kadar binlerce yıl içinde Kürtlere en büyük zulmü PKK yapmıştır...”
AB ve ABD terörle mücadelede çifte standartlı yani münafıktır. Kaldı ki, ABD FBI Direktörüne göre “ABD’li Müslümanlar şiddetten uzaktır...”
Avrupa Birliğinin beyni olan Avrupa Birliği Parlamentosunun koridorları PKK’nın slogan ve afişleri ile doludur.
ABD PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD’ye silah yardımı ve eğitim verdiği gibi bu terör teşkilatının üniforması ile dolaşan Amerikalı asker ve uzmanlar da vardır.
Zalime yardım eden bu zalimin zulmüne maruz kalır.
HDP’li belediyeler PKK’nın lojistik üssüdür. Teröristlere el yapımı bomba eğitimi vermektedir. HDP parti teşkilatları ise PKK’ya yani dağa insan göndermektedir.
23.06.2016
.
Bugünleri de gördük…
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
İslam Dünyasının kurtuluşu bu ülke liderlerinin emperyalist güçlerin taşeronu olmak yerine Erdoğan gibi cesur olup Hakkı ve halkı savunmalarından geçiyor. Erdoğan gibilerin sayıları artmalıdır. Koskoca Mısır, küçücük İsrail’in emrinde ve sömürgesindedir. Ancak inşallah yakında “Beşli Çete” çökecektir.
1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı güvenirliğini kaybetmiştir. Zalimdir. Sömürücüdür. Adil değildir. 500 bin Suriyeliyi katleden Esad’dır. Çünkü Esad, İslamiyetin ve Sünnilerin düşmanıdır. İran ise asırlardır Vatikan’ın en sadık müttefikidir. Bu husus bir iftira değildir. Belgelerle sabittir.
Osmanlının okyanus ötesine giderek İslamiyeti yaymasını İran önlemiştir. Osmanlı ne zaman sefere çıksa İran bir tehdit olmuştur. Ve Osmanlı ile savaşmıştır. İsrail İslam Dünyasının göğsüne saplanmış bir hançerdir. İran ise İslam Dünyasının bedenine musallat olan kanserdir. Hatta kangrendir. Bu hançer ve kangren halledilmedikçe İslam Dünyasının sıkıntıları devam eder.
Yerli olarak üretimini gerçekleştirdiğimiz Bozcaada Korveti denize indirilmiştir. Bunun yanında Kınalıada Korveti’nin inşasına başlanmıştır. Resmî kaynaklara göre yurt içi ve yurt dışı operasyonlarla 7600’den fazla terörist etkisiz hâle getirilmiştir. Bu ateist teröristler dış güçler adına ölmüşlerdir.
PKK her türlü hileyi kullanmaktadır. Muş’ta Kızılağaç beldesinde cami cemaatini kalkan yaparak karakola saldırmıştır. Ancak asker oyuna gelmemiştir. Dinsiz ya da Zerdüşt, putperest teröristler cami, kilise önlerine ne gelirse yakıp yıkmaktadırlar. Tarihî camileri tahrip edenlerin başında PKK içindeki Şii İranlı teröristler gelmektedir.
Gerek Osmanlının ve gerekse diğer İslam ülkelerinin hemen her konudaki başarısının itici gücü ve kaynağı İslamiyettir.
İngiltere’nin Yahudi asıllı Başbakanı ülkemiz için Türkiye üç bin yılına kadar Avrupa Birliğine giremez derken, İngiltere’de yapılan referandum neticesi birkaç milyon farkla Avrupa Birliğinden ayrılma kararı çıkmıştır. Bu bir milattır. Ve Avrupa Birliğini temelinden sarsmıştır.
Geçmiş yıllarda Fransa Dışişleri Bakanı gayet samimi bir itirafta bulunmuştur. Erdoğan’a Avrupa Birliğine giremezsiniz demiş idi. Erdoğan sebebini sorunca da; “Çünkü siz Müslümansınız” cevabını vermiş idi. Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından birinin yazdığı kitabında Türkiye'nin Avrupa Birliğine asla alınmaması gerektiğini yazmış idi. Gerekçesini de şöyle sıralamıştı: Avrupa Birliği Katolik çoğunluklu bir Hıristiyan birliğidir. Geçmişteki Roma İmparatorluğunun kopyasıdır."
Avrupa Birliği Erdoğan’a düşmandır. Erdoğan Avrupa Birliğinin çifte standartlı olduğunu ve yalan söylediğini söylemektedir. İleride Türkiye de AB konusunda bir referanduma gidebilir. Kim bilebilir ki...
24.06.2016
.
Avrupa Birliği’nde deprem
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
İngiltere’de yapılan referandumun sürpriz neticesi Avrupa Birliği’nde çatlak değil deprem tesiri meydana getirmiştir. Referanduma katılım (yüzde 48) oldukça az olmuştur. Avrupa Birliği’nden ayrılalım diyenler ise yüzde 52’dir.
Az farkla da olsa bu karar İngiltere ve diğer Avrupa Birliği üyelerinin liderlerinde şok tesiri yapmıştır. Ayrılalım diyenlerin çoğu genç seçmenlerdir. Kalalım diyen seçmenlerin çoğu ise yaşlılardır. Ne olursa olsun netice önemlidir.
İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılması yıllar sürebilir. Tekrar müzakereler başlayabilir. Ama seçmeni ikna etmek zordur. Avrupa Birliğinin muhtemel zararı 3 trilyon dolar tahmin edilmektedir. İngiltere’nin aldığı kararla birlikte para piyasalarında depremler yaşanmıştır. Altın ve dolar zirveye çıkmıştır.
Şu anda ekonomik kriz içinde olan Avrupa Birliğinin ekonomik krizi artacaktır. İngiltere seçmeni bir kapıyı aralamıştır. İskoçya, Kuzey İrlanda, İtalya, Hollanda hatta Fransa’nın ayrılması muhtemeldir. İngiltere Başbakanının Türkiye 3 bin yılına kadar Avrupa Birliğine giremez sözlerinden hemen sonra İngiltere’nin referandumla Avrupa Birliğinden çıkma kararı istikbalde ne olacağının bilinemez olduğu, her hesabın üzerinde bir hesabın olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Avrupa Birliği ülkeleri İslamofobi, Erdoğan, AK Parti ve Türkiye düşmanlığı ile yatıyor ve aynı düşmanlıkla kalkıyor. Başta Almanya, İngiltere ve Fransa olmak üzere ekonomik, sosyal ve çeşitli meselelerin halli için düşünce ve projeler üretme yerine İslamiyet, Türkiye, AK Parti ve Erdoğan düşmanlığını işliyorlar.
Türkiye tekin değildir! Osmanlının vârisidir. Osmanlının İslamiyete hizmeti Eshab-ı kiramdan (rıdvanullahi aleyhim ecmain) sonra gelir. Makamları ise Tabiinden (kuddise sirruhüma) sonra gelir. Gerçi çoğunluk olarak ceddimize layık nesiller değiliz. Çünkü CHP iktidarı 1923-1950 arasında bu milletin çoğunu baskı ve zulüm ile dinden uzaklaştırdı. Bazılarını ise İslamiyete, millî ve manevi değerlere düşman yaptı.
Bütün bu tahribat "Batılaşma" adına yapıldı.
Şu anda Batı PKK, DAEŞ ve daha nicelerini kullanarak Türkiye’ye savaş açmıştır. Acaba yakın tarihimizin karanlığına bir "İlahi ceza" mı? Gaybı (en gizli işleri) yalnız ve yalnız Allahü teala bilir.
27.06.2016
.
..
Olayların tahlili
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Avrupa Birliği Katolik ağırlıklı Hıristiyan Birliğidir. Roma-German İmparatorluğunun zamanımız şartlarına uygun modelidir.
Referandum ABD borsalarına tesir etmiştir. Referandum neticesi sarsıntılara sebep olacaktır. Her an her şey olabilir.
İngiltere’de Avrupa Birliğine dönüş için toplanan imza sayısı 3 milyonu geçmiştir.
ABD borsalarının yüzde 1 kaybı başka ülkelerin yüzde 50 hatta daha fazla kaybına eşittir.
İngiltere’nin Avrupa Birliğine girişinde problemler yaşanmış idi. O tarihte Fransa Cumhurbaşkanı emekli general De Gaulle’ün şu sözü meşhurdur: "Benim cesedimi çiğnemeden İngiltere Avrupa Birliğine giremez.”
Ancak şimdi İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı birliği sarsmıştır. Her zaman bir değişiklik olabilir.
İç politikaya dönersek Türkiye’de önemli gelişmeler olmaktadır. CHP ve MHP karşı çıksa da Türkiye İsrail arasındaki protokol Türkiye’nin lehinedir. Kazanılan imkânlar yoktan iyidir. Kaldı ki İsrail şu ana kadar yaptığı binlerce katliamdan ne özür dilemiş ne de tazminat ödemiştir.
Gazze’ye İsrail’in uyguladığı ambargo kalkmasa da Filistinlilere yardım son derece önemlidir. Türkiye’nin Filistin politikasında taviz verilmemiştir. Filistin’in bağımsızlığı, Gazze’ye uygulanan ambargonun kalkmasını hâlâ istemektedir. İsrail’in Filistinlilere uyguladığı yargısız infaz ve zulümlerine de karşıdır.
İsrail gibi Rusya ile de görüşmeler için ilk adımlar atılmıştır. Aslında bu iki ülke birbirine muhtaçtır. Türkiye İsrail arasındaki mutabakat ABD ve Avrupa Birliğini rahatsız etmiştir. Aynı güçler Türkiye-Rusya ve Türkiye-Mısır arasındaki ilişkilerin normalleşmesine de karşıdırlar.
Türkiye-İsrail ve Türkiye-Rusya arasındaki düzelmeler de Türkiye’nin menfaatinedir. Türkiye İsrail anlaşmasının resmen imzalandığı ve Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aradığı gün İstanbul’da havaalanında 3 teröristin gerçekleştirdiği ve 42 kişinin öldüğü ve 147 kişinin de yaralandığı saldırının arkasında Türkiye’nin bu ülkeler ile münasebetinin normalleşmesini istemeyen güçler vardır ve bir mesaj vermişlerdir.
Bu işin taşeronu ise emperyalist güçlerin uşağı ve Kürtlerin bütün tarih boyunca en büyük düşmanı olan PKK olduğuna dair deliller kuvvetlidir.
30.06.2016
Türkiye düşmanlığı
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
İstanbul’da Havaalanına yapılan hain saldırının ilk delilleri PKK üzerinde idi. Ama sonra İslam kılıfı altında İslamiyetin düşmanı DAEŞ’in yaptığı anlaşıldı. Masum insanları öldüren, çocukları yetim ve öksüz bırakan kişiler cennete gidecek diye kandıranlar kendilerini cehenneme atıyorlar.
Kaldı ki güzeller güzeli, yüceler yücesi Kur’an-ı kerime göre (mealen) “Bir insanın katli bütün insanlığın katli gibidir” buyurulmaktadır.
Suriye, Irak ve İran DAEŞ ile mücadele maskesi altında Ehl-i sünnet Müslümanlara katliam yapmaktadır. İranlı Şiilerin dinî lideri Humeyni kitabında açıkça "Sünnilerin katli caizdir ve malları ganimet, eş ve kızları cariyedir" diye yazıyor.
Irak’ta Sünnilerin çok yoğun olarak yaşadığı Felluce’de DAEŞ ile mücadele maskesi altında Sünni halk katledildi. Suriye’de 500 bin kişiyi katleden Esad Suriye’si ve İran mezhep savaşı yapmaktadır. DAEŞ ve PKK’nın emperyalist güçler adına öldürdüğü inkârı mümkün olmayan bir gerçektir.
Orta Doğu başta olmak üzere İslam Dünyasının kurtuluşu Türkiye’nin güçlü olması ile doğru orantılıdır. Türkiye güçsüz olursa İslam ve Türk Dünyası emperyalist güçlerin sömürgesi olur. Geçmişte Osmanlı güçlü olduğu devirde yalnız İslam Dünyasını değil Müslüman olmayan Afrika ülkelerini de emperyalist güçlerin sömürgesi olmaktan korumuştur. Osmanlı iç ve dış güçler tarafından zayıflatılınca emperyalist güçler 5 kıtayı sömürge hâline getirmiştir.
PKK, DAEŞ ve diğer yasa dışı terör örgütleri emperyalist güçlerin Haçlı ordusudur. Ve bu terör örgütleri ile Türkiye’nin gelişmesini 2023, 2053 ve 2071 hedeflerine ulaşmasını önlenmek istenmektedir. Türkiye mahalli ve bilahare küresel güç olduğu gün emperyalist güçlerin sömürgesi sona erecektir. Ve bu ülkeler hızla çökecektir.
Türkiye’deki bazı hainler en az efendilerinden aldığı emirle Türk Silahlı Kuvvetlerinin, polisin ve korucuların sivil halkı katlettiği algısını yayıyorlar. Bilhassa Paralel Yapı bu ihanetin itici gücüdür. Aslında gerçekte teröristler katliam yapmakta il ve ilçelerdeki okul, hastane, sosyal tesis ve çocuk yuvalarına kadar yakıp yıkmaktadır.
Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerinin gelişmesi yani normale dönmesi hazırlığı PKK’nın Suriye’deki temsilcisi PYD’ye şok yaşatmıştır. Çok sayıda Suriyeli Kürt sokaklara dökülerek “Katil PYD” diye gösteri yapmıştır.
Türk Hava Kuvvetlerinin Kandil ve Kuzey Irak’taki tesisleri bombalaması üzerine PKK’nın bir kısmı Süleymaniye’ye yerleşmek istemiş ise de Barzani yasaklamıştır. PKK’nın esas üssü Almanya ve diğer Avrupa ülkeleridir. İktidarın, ABD ve AB’nin ihaneti karşısında Rusya ile “Stratejik İşbirliği Antlaşması” imzalaması çok iyi olur. ABD ve AB Türkiye’nin gerçek düşmanıdır.
Geçmişte Rusya aleyhine çok yazı yazdım; hatta bir Türk’ün anlattığına göre KGB’de sorgulanırken benim yazılarımın arşivlendiğini görmüş. Ama şu anda Türkiye-Rusya münasebetlerinin gelişmesinden yanayım. Rusya ABD ve AB’nin Türkiye düşmanlığına karşı denge olmalıdır.
02.07.2016
PKK’nın sonu yakın inşallah
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Fehman Hüseyin ve 8 korumasının öldürülmesi MİT’in ilk yurt dışı operasyonudur. Bu operasyonlar devam edecektir. PKK’da bir çöküntü başlamıştır. Kandil’den ayrılan bir daha dönmemektedir. PKK’lı teröristlerin morali son derece bozuktur. Ölümün kendilerine yaklaştığını hissediyorlar.
PKK tekrar teröre başladığında kendi gücüne, Kürt halkına, dış güçlere, HDP ve HDP’li belediyelere ve yurt içinde kendisine destek olanlara bazı medyaya ve bazı hain sözde aydınlara güveniyordu. Ve yüzde yüz başarılı olacağına inanmıştı.
AK Parti iktidarı PKK ile mücadelede asla taviz vermedi. Asker, polis ve korucular son derece başarılı bir iş birliği yaptılar. Bölge halkına zarar vermemek için çok dikkatli davrandılar. Ve yöre halkı ile azami derece de bütünleştiler. Her konuda yardımcı oldular. Böylece Kürtlerin devlete olan güveni arttı.
Kürtlerin -fanatik bazı HDP’liler hariç- PKK ve HDP’ye nefretleri çığ gibi arttı. Kürtler PKK’nın değil devletin yanında yer aldı. Bu durum ise PKK’yı çıldırttı. Kürt halkına zulümleri arttı. Kürtlerle PKK ve HDP arasında uçurum derinleşti. Bu gelişmelerle birlikte en az 7 bin PKK’lı saf dışı edildi. Cephanelik olarak kullandıkları depolar, yaşadıkları mağaralar ve tesislerinin çoğu Hava Kuvvetleri tarafından imha edildi. PKK’lı teröristler ile Kandil arasında bağlar iyiden iyiye zayıfladı.
Finans kaynağı olan kenevir tarlaları yakıldı. Rusya ve İsrail ile gerginliğin azalması ve ilişkilerin iyiye gitmesi PKK’nın moralini bozdu. PKK’ya yardım eden ülkeler şok yaşadılar. Ülkeler menfaatlerine göre politikalarını tayin ederler. Emperyalist güçler “Risk”e girmezler ve ısrarcı olmazlar. PKK son derece büyük güç kaybetti. Ve her geçen gün kaybı artmakta. Başarılı olma ihtimali imkânsızdır.
Emperyalist güçlerin olmazsa olmaz stratejileri 3 temel görüşe dayanır. 1. Güçlü olanın yanında yer almak. 2. Başarılı olanın yanında yer almak. 3. Menfaatinin en çok olduğu tarafta bulunmak...
PKK güç kaybediyor ve asla başarılı değildir. Bu güçler yavaş yavaş PKK’yı terk edecekler.
Geçmişte Mustafa Barzani İran’da Kürt devleti kuruyordu. ABD, silah, para, teknik destek ve taktik uzmanları ile yanında yer aldı. Ancak İran Şahının isteği ile İran-ABD arasında anlaşma oldu. ABD’ye tavizler verildi. Ve ABD Kürtlere sırtını döndü.
Aynı şekilde PKK da çökecek. HDP silinecek. Ve ileride HDP’li belediyeler seçilemeyecek. PKK’yı destekleyen parti, medya ve diğerlerinin itibarı sıfırlanacak. Allahü teala ülkemizi bu hainlerin şerrinden korusun. (Amin)
Ülkemizdeki ‘şer güçler’ Suriyeli mülteciler aleyhine algı operasyonu yapıyorlar. Tahriklere kapılmayın.
Bahoz Erdal, Suriye’ye gitmeden önce Karayılan ile münakaşa etti. Anadolu’yu terk edip PYD’ye katılalım görüşünde idi. Karayılan ve Bayık böyle bir hareketi hezimet olarak görüyorlardı...
11.07.2016
Lozan hezimeti
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Bunca yıldır Lozan Antlaşmasını okullarda bir zafer olarak öğrettiler. Tıpkı Mustafa Kemal’in vatanı kurtarmak için tek başına pusulasız bir “Taka” ile İstanbul’dan Samsun’a çıktı yalanı gibi… Tanzimat’tan bu yana yakın tarihimiz hep yalan tarihimiz olmuştur.
Mustafa Kemal’in Sultan Vahdeddin Han tarafından vazifelendirildiği, İngilizlerden vize alındığı, Bandırma vapuru ile birçok subay ve er ile birlikte gönderildiği ve Bandırma vapurunun donanmaya ait silahlı savaş gemileri tarafından korunduğu ve Mustafa Kemal’e Sultan Vahdeddin Han’ın yetki verdiği, Bakanlar Kurulu’nun kararı ile 3 aylık harcırah verildiği, Sultan Vahdeddin Han’ın şahsi servetinden 1000 altın lira verildiği ve Samsun’a çıkışı ile ilgili tam 22 belgenin bu milletten hep gizlendiği bir gerçektir…
İstiklal Savaşı ile ilgili birçok şey de bu milletten saklanmıştır. 26 Ağustos taarruzunu hazırlayan Ali İhsan Paşa’nın ismi bile unutturulmuştur. 23 Nisan 1920’de dualarla, Kur’an-ı Kerim tilavetiyle, mevlitlerle ve salevat-ı şerifelerle açılan TBMM dünya demokrasi tarihinde en demokratik ve gerçekten millî iradeyi temsil eden meclisi idi.
Bu mecliste Lozan’ın ve İslamiyet’e aykırı devrimlerin kabulü imkânsızdı. Böylece meclis feshedildi. İkinci meclisi halk seçmedi . Çankaya’da hazırlandı. Bazı hatıralara göre birkaç milletvekiline sen bu ilin milletvekilisin denildiğinde o kişi temsil ettiği ilin ismini ilk defa duyuyordu.
Cumhuriyet tarihinde Lozan ile ilgili yazıların tamamı yalandır. Asla itibar edilemez. Benim için en sağlam kaynak İngiltere’nin Avam ve Lordlar Kamarasının zabıtlarıdır. Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra İngiliz heyeti İngiltere’ye dönünce Avam Kamarası ve Lordlar Kamarasında bu heyete “hesap soruldu”!
Heyet başkanı bilgi verdi. Bu anlaşma ile verdikleri bilginin sonunda şunları söylediler:
“…Ve sonunda petrol başta olmak üzere ellerindeki bütün servetlerini aldık. Maddeten dizüstü çöktüler. Ve Batı’ya muhtaç hâle geldiler. Bundan daha önemlisi ise Osmanlıyı Viyana önlerine getiren sadece maddi gücü değildi. Asıl güçleri manevi idi. Bunun kaynağı ise Kur’an (Kur’an-ı kerim) ve İslamiyet idi. Asırlardır İngiltere’nin hedefi Kur’an-ı kerimi, Türklerin elinden almaktı ve bu isteğimize kavuştuk. Batı’yı taklit ederek halk dinden uzaklaşacak ve aydınlarının çoğu İslamiyet’e düşman hâle gelecektir. Bekleyin göreceksiniz. Lozan İngiltere için zafer ama Türkiye için yalnız hezimet değil bir felakettir…”
Bu sözleri ben demiyorum. Sadece şu an geldiğimiz noktanın tam da bu olduğunu söylüyorum.
14.07.2016
Lozan hezimeti -2-
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
İngiltere uzun müddet Lozan’ı tasdik etmedi. Türkiye Hilafeti kaldırdığı günün bir gün sonrası Avam ve Lordlar Kamarası Lozan’ı onayladı. Lozan’ın gizli maddelerini hâlâ bilmiyoruz. Hilafetin kaldırılması ile ilgili kanun teklifini veren sahte bir şeyh idi...
Fahrettin Altay’ın hatıralarında şarap içtiğini ve "şarap bana İzmir şarabını hatırlatıyor" dediğini biliyoruz. ABD hâlen Lozan’ı onaylamamıştır. Lozan’da İngiltere ve ABD Musul petrolünü paylaşmıştır. Petrole karşı da sözde barışı sağladılar.
İsmet İnönü’nün Lozan’a gönderilmesi son derece büyük hata idi. Oysa dış politika uzmanı ve tecrübeli hariciye uzmanları var idi. İnönü’nün Lozan’a gönderilmesi çok bilinmeyenli bir denklemdir! İnönü İstanbul’dan İzmir’e vapurla giderken Lozan’da verdiğimiz adaları görünce “Bu adalar bize çok yakınmış” itirafında bulunmuş idi. Aslında bu cahilliğinin itirafı idi...
Mustafa Kemal ile İnönü arasındaki gizli yazışmaların şifrelerini İngilizler biliyordu. Türkiye sözde bağımsızlığını tanıyan İngiltere CHP iktidarını kullanarak Batı’yı aşk derecesinde seven ve millî ve manevi değerlerden nefret eden CHP liderlerini kullandı. Ve böylece 1000 yıllık Türk İslam medeniyetini yıktılar.
Şair Yahya Kemal’in hatıralarına göre, bir İngiliz diplomatının şu sözleri çok manalıdır: “Dünya siyasi tarihinde CHP iktidarı gibi; kendi halkına düşman ve halkının millî ve manevi değerlerine yabancı hiçbir iktidara rastlanamaz.”
İngiltere’nin yükseliş ve çöküşünü anlatan tarihçi Niall Ferguson “Empire” isimli eserinde der ki: “Türklerle ittifak yapan Almanlar Orta Doğu’yu bir savaş sahnesine çevirdiler. Sonucunda; Orta Doğu Britanya’nın eline teslim oldu. Orta Doğu petrolünün geleceği Osmanlının sonu oldu.”
İngiliz Donanma Bakanlığının 1922 tarihli muhtırasında şu ifade yer almaktadır: “Stratejik açıdan esas mesele büyük Britanya’nın petrol çıkan toprakları işgal etmesi zaruridir.”
Birinci Dünya Savaşından zaferle çıkan İngiltere Lozan’da istediği her şeyi aldı. İstiklal Savaşını kazanan Türkiye ise İnönü’nün başarısızlığı ile mağlup bir ülke durumuna düştü. İngiltere’nin rakibi Türkiye değil ABD (müttefiki) oldu. Lozan’da İngiltere ile ABD arasında petrol savaşı yapıldı.
Sultan Abdülhamid Han bugünkü petrol bölgelerini şahsi mülkü ilan etti. Tapuları ona aitti. Abdülhamid Han tahtan indirilince hain İttihat Terakki bu toprakları devletleştirdi. Şayet bu ihaneti yapmasaydı, Devletler Hususi Hukukuna göre bu petrol bölgelerinin gerçek sahibi Osmanlı Hanedanı olacak idi. Şimdi bu bölgedeki ülke ve şirketler işgalci ve gasbeden durumunda bulunacaktı. Petrol tarihi uzmanı Prof. Dr. Volkan Ş. Ediger’e göre: “Osmanlı petrol uğruna parçalanmıştır.”
Lord Curzon İsmet İnönü’nün kulağına “Petrolü Lozan’da konuşmayalım. Sonra baş başa hallederiz” demiş idi. İngiltere Lozan’da ABD’ye "sus payı" verdi. Dünya siyasetinde ağırlığı olan petrol lobisi “Osmanlı tasfiye edilsin (yıkılsın)” dedi. CHP bu emre uydu. Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra bir yabancı muhabir düşmanınız Yunanistan ile aynı masayı paylaştıran nedir sorusuna İnönü’nün “Her ikimizin de Osmanlı düşmanlığı” cevabı yüz kızartıcıdır.
Batılaşma maskesi ile yapılan bütün devrimler Türk halkını İslamiyet’ten koparmak için yapıldığı inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Devrimler içinde en zararlı olanı ise "Harf Devrimi" ve "Hilafetin Kaldırılması"dır.
Netice olarak Batılılaşma felaket, Lozan hezimet olmuştur...
Devrimler 1000 yıllık Türk İslam medeniyetini devirmek için yapılmıştır. Şu anda iktidara düşmanlar ama aslında iktidarın şahsında millî ve manevi değerlere yani aslımıza, gerçek kimliğimize düşmandırlar. 2023, 2053 ve 2071 hedeflerini önleyemeyecekler. (İnşallah)
16.07.2016
TÜRKİYE’DE HALKIN ZAFERİ...
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
15 Temmuz'u 16 Temmuz'a bağlayan gece, yalnız Cumhuriyet Tarihinin değil Osmanlı’nın, Genç Osman (kuddisesirruh)’dan bu yana en şerefli zaferlerinden, hatta ilk sıralarda olan tarihî bir gecedir.
Böyle bir gece dünya siyasi tarihinde asla rastlanamaz. Milyonlarca kişi ölümü göze alarak meydanları doldurdu. Coşkunlukla evini bırakıp meydanlara koşarken evine geri dönmeyeceğini, eşinin dul ve çocuklarının yetim kalabileceğini bilerek koştu. Bu heyecanlı gidiş maça ya da müzik konserine gidiş değildi, devlete bağlılığının timsali idi.
Cumhuriyet Tarihinde askerî darbe ve darbe teşebbüsleri oldukça fazladır. Fakat hiçbirinde halka ateş açılmadı. Son "Paralel Yapı" darbe teşebbüsü en zalimidir.
Dünyadaki diğer ülkelerin halklarına ve demokrasi tarihine, Türk Halkının silahlı güce çıplak el ile mücadelesi bir örnektir. Başka ülkelerde askerî darbelerde devlet başkanları ya yurt dışına kaçar ya da gizli bir yerde (sığınakta) gizlenirdi.
Sayın Erdoğan tatildeki otelinde helikopterle deniz üzerinde bir müddet kaldıktan sonra F-16 refakatinde alçaktan uçuş ile İstanbul’a ve Yeşilköy Havaalanına halkın arasına geldi ve konuşmasını yaptı.
Darbecilerin bazı F-16’ları bu topluluk üzerinde uçtu, ses bombaları attı. Kaldığım evim ile havaalanından sadece 1 kilometre uzaklıkta. Alçak uçuş ve ses hızını aşan uçuşta, içinde olduğum bina sallanıyordu. Fayanslar arasındaki harçlar döküldü. Böyle zalim, katil ve şerefsiz çete, milletin parası ile alınan silahları halka karşı kullandı.
Bazı şer gibi görünen şeyler hayırdır. Bu darbe ile asıl darbe Paralel yapıya oldu. Deşifre oldular. Paralelci general, subay, hukukçular temizlenecektir. Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesine kadar tüm kurumlardaki Paralel yapı Terör çetesi temizlenecektir.
Bu darbe teşebbüsünde polislerimizin kahramanlığı, hizmeti her türlü takdirin üstündedir. Minnet borçluyuz. Meydanları canı pahasına dolduran halktan ise Allahü teala razı olsun. En büyük zaafımız ise milletçe unutkanlığımızdır.
Paralel çetenin darbeyi akşam başlatması meydanlarda milyonların toplanmasının itici gücü olmuştur. Darbenin başta gelen hedefi Cumhurbaşkanına suikast idi. Allahü teala korudu.
Bu darbe baskın şeklinde oldu. Baskın beklenmedik zaman, zemin (yer) ve şartlardır.
Gaflette olmayalım, rehavete kapılmayalım. Tehlike geçmiş değildir. Meydanları boş bırakmayalım…
Allahü teala milletimize zeval vermesin. Amin…
18.07.2016
15 Temmuz zaferinin tahlili
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
15 Temmuz gecesi ülkemiz için önemli bir milat olmuştur. Milletimiz "İkinci Çanakkale Zaferi"ni tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Evini terk ederek ve ölümü göze alarak milyonların meydanları doldurması F-16 ve helikopterlerden atılan bomba ve makineli tüfek atışı altında yerlerini terk etmeyişleri, bazı insanlarımızın tankların altında ezilmeleri Türk halkının devlete ve demokrasiye bağlılığının şerefli bir tezahürüdür.
Bir saat önce evinde koltuğunda televizyon seyredenler, Erdoğan’ın çağrısı üzerine nehir gibi meydanlara akmış âdeta bir destan yazmıştır. Bakın ileride bu insanları gelecek nesiller şükranla anacaktır. Evimin balkonundan meydanlara gidenleri saygı ve gözyaşları ile seyrettim. Bazılarının yanında eşleri ve kucaklarında çocukları vardı.
Meydanlardaki kardeşlerimizden 208’i vatan hainlerinin saldırısı sonucu şehitlik ile şereflenmiştir. Türkiye’de kaç sefer darbe oldu. On binlerce kişi tutuklandı. Ama hiçbir darbe veya darbe girişiminde halkın üzerine ateş açılmadı. Ortak değerlerimize saldırıda bulunulmadı.
Paralel Yapı denen güruh, kendisinin dışındaki herkesi “öteki” olarak görür ve asla Müslüman ve insan olarak görmez. Bu konuda belgelere dayanarak çok şey yazabilirim. Bunlar Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymaz robot gibi verilen emirlere göre hareket ederler. Beyinleri yıkanmıştır. PKK’dan farksızdırlar. Oysa Allahü teala “Bir insanın katli bütün insanlığın katli gibidir” buyuruyor.
Paralel Yapının bir terör teşkilatı olduğu ortaya çıkmıştır. Tankların paletleri altına yatarak katliamı önleyenlerin bu hareketleri bir iman göstergesidir. Paralel Yapı 17 ve 25 Aralık yargı davaları ile başarılı olamadı. Daha sonra Paralel Yapı polislerinin tahriki ile Gezi olayları başladı. Bu olaylardan faiz lobisi viskilerini yudumlarken 1-2 haftada milyarlar kazandılar. Başarılı olamayınca Demirtaş’ı kullanarak 6-7 Ekim olayları ile iktidarı yıkmak istediler. Bunda da başarısız olunca devreye PKK terörü girdi. Yine başarılı olamadılar.
Son olarak 15 Temmuz darbe kalkışmasını yaptılar. Elhamdülillah bunda da başarılı olamadılar. Öyle tahmin ediyorum ki, bu işin arkasında ABD, AB ve bilhassa İngiltere vardır. Bu ihanet devam edebilir. Uyanık olmak zorundayız. Devlet muhtemel bir darbeyi önleyecek tedbirleri ihtiva eden bir talimat hazırlamalıdır.
Rusya’da Orta Doğu uzmanı Nadana’ya göre Rus uçağı Paralel Yapıya mensup F-16 pilotu tarafından Erdoğan’ın haberi olmadan düşürülmüştür. Yine Lübnanlı bir yazara göre: “Türklerin asırlarca bizi idare etmesinin sırrını anladım. Biz darbeler olduğu zaman kaçıyoruz. Türkler ölümü göze alarak darbecilerin üzerine gidiyor.”
Darbe ve arkasından gelen halkın destansı duruşu hakkında çok şey yazılabilir. İnşallah 246 şehidimiz bizlere şefaatçi olur. Yaralılara da acil şifalar dilerim. Allahü teala ülkemizi Paralel Yapının şerrinden korusun. (Amin)
Son bir şey; darbe teşebbüsü yapanlar asker elbiseli teröristtir. Asla asker değildir. Kıt’alarda subayı ile astsubayı ve erleri ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin asil personeli darbecilere karşı son derece büyük kahramanlıklar göstermişlerdir. Kıt’alarda onlar meydanlarda halk olmasaydı sonuç farklı olurdu.
21.07.2016
Ana vatan ve devlet baba
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türk milletinin en belirgin özelliği vatan sevgisidir. Onun gözünde vatan "ana", devlet "baba"dır. Bu özelliği genlerine işlemiştir. Türkiye dışında başka ülkelerde rastlanmaz. Bilhassa Avrupa’da devlet ile halk arasında asırlardır süren bir düşmanlık vardır. Sebebi ise halkın derebeylerinden, krallarından çok zulüm görmesidir. Devleti sevmezler.
Yıldırım Beyazıd ile Emir Timur arasındaki savaştan sonra Osmanlı sarsıntı geçirdi. Bunu fırsat bilen bazı Türk asıllı beylikler Osmanlıdan ayrılırken, Balkanlardaki Osmanlı idaresindeki devletler Osmanlıya sadık kaldılar. Peki neden sadık kaldılar? Çünkü eskiye dönük krallarının zulmüne dönmek istemediler.
Darbe teşebbüsünde bulunanlar şerefli Türk askeri değildir. PKK, DHKP-C, PYD, DAEŞ gibi silahlı teröristlerdir. Aralarında fark üzerlerindeki asker üniformasıdır. Bu başkaldırıda teröristlerin hepsi Paralel Yapı mensubu değildir. "Terörist koalisyonu"dur. Paralel Yapı, AK Parti ve Erdoğan düşmanları, maceracılar, başarılı olacağına inanan ve geleceğe dönük makam hırsı olanlar, İslamiyete düşman olanlar ve diğerleridir. Bu terör kalkışmasında başı Paralel Yapı çekmiştir.
Maalesef halk Mithat ve Hüseyin Avni Paşa komplosu ile katledilen Sultan Abdülaziz Han ve tahtından indirilen ve dünyanın bir numaralı devlet adamı olan Sultan Abdülhamid Han ve Türkiye’de demokrasinin yolunu açan Menderes’e sahip çıkamadı. Sadece gözyaşı döktü. Halk bir daha o karanlık günleri yaşamamak devleti ve demokrasi için canını feda ederek eşi görülmemiş bir kahramanlık göstermiştir.
Gaflet uykusuna dalmayalım. Bu şer güçler kendi zayıf taraflarını takviye ve halkın gücünü zayıflatarak bu ülkenin demokrasi ve huzurunu yok etmek isteyeceklerdir. Darbe karşıtı halkın, askerin ve polisin bu şanlı kahramanlığını şimdiden yıpratmak ve küçük göstermek için bu hainler zehirlerini kusmaya başladılar.
Halk hayatını ülke için feda ederken bu ülkeyi sömürenler darbeye kalkışan tankları alkışlıyordu. Ve bu alkış yalnız Bağdat Caddesi ve Nişantaşı'ndan da değildi… Türkiye’nin semaları ezan sesleri ve Türk bayrakları ile şereflendi. Bu zafer Allahü tealanın yardımı ve ihsanı yurt içi ve yurt dışındakilerin duaları ile gerçekleşti. Ne kadar şükretsek azdır.
Devlet darbeleri önlemek için bir plan hazırlamalıdır. Kimin nerede ve nasıl ve ne yapacağı tespit edilmelidir. Tedbirli olmak şarttır.
Hiçbir darbe halka dayanmadıkça başarılı olamaz. Aksi saman alevi gibidir. Er geç kaybetmeye mahkûmdur. Darbe karşıtı general, subay, astsubay ve erlerin hizmetleri ve canı pahasına kahramanlıkları, şanlı polisimizin ve yüce milletimizin kahramanlığı tarihe altın harflerle geçmiştir.
Çanakkale Savaşında düşman askerine karşı dedelerimiz nasıl savaşmış ise 15 Temmuz gecesi de milletimiz aynı ulvi duyguların değişik tezahürü olarak darbeye karşı koymuştur.
Her biriniz destan yazdınız...
22.07.2016
PARALEL YAPILANMA SÜRECİ VE KİRLİ İTTİFAKLAR
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Dış politika uzmanlarına göre; “Dünya’nın neresinde olursa olsun yapılan her askerî darbenin arkasında NATO vardır.”
ABD’de CIA’nın bir yan kuruluşu olan (fütüroloji: geleceği tahmin ilmi ile ilgilenen) bir şirket vardır. Bu şirket dünyanın muhtelif ülkeleri ile ilgili geleceğe ait raporları hazırlar.
Suriye’nin iç savaş ile bölünmesi ile ilgili yazım internette ve twitterda mevcuttur. Ve aynı şirketin birkaç yıl önce Türkiye ile ilgili yazdığı raporu askerî darbe ile ilgili idi. Türkiye’de iktidar ve bazı çevreler kınadılar. Ve tevafuka bakın ki bu rapordaki hadiselerle, 15 Temmuz darbe teşebbüsü ve terör son derece benzemektedir.
ABD’nin bilinen ve gizli stratejisi vardır. Gizli stratejisi şöyledir: Bütün dünya ülkelerinin siyaseti ABD siyaseti ile uyumlu olmalıdır. Bütün dünya dilleri kaybolup sadece İngilizce konuşulmalıdır. Böylece dünya tek devlet hâline gelecektir. ABD’ye ise Yahudiler hakimdir. Böylece “Yahudi Dünya Devleti” kurulmuş olacaktır.
Gülen’in silahlı kuvvetlerde silahlı terör teşkilatı kurduğuna dair dava Rahşan Ecevit ile askıya alındı. Maalesef 2008 yılında bir kanundan istifade ederek faaliyetlerini arttırdılar. Paralel Yapı öyle teşkilatlandı ki bir binbaşı bir generale emir veriyordu.
Yalnız silahlı kuvvetlerde değil bir ilin valisi, Paralel Yapı imamını valilik binasında karşılıyordu. İşine son verilen ya da açığa alınanlar sadece ve sadece Paralel Yapı adına çalıştılar. Devletin bütün imkânlarını istismar ettiler.
Paralel Yapı dershanelerde zeki ve çalışkan öğrencileri oltalarına geçirip harp okuluna, polis akademilerine, hukuk fakültelerine yönlendiriyorlardı. Ergenekon, Balyoz ve diğer davalar düzmece idi. Asıl hedef bu okullara yönlendirdikleri ve yetiştirdikleri Paralel Yapı subay ve diğer rütbelilerine yer açmaktı.
Pentagon Türkiye’deki darbenin yanında idi. Medya da aynı görüşte idi. Ve silah fabrikaları karteli sabırsızlıkla darbenin başarısını istiyordu. Amerikalı emekli bir generalin medyada çıkan itirafı şöyledir: “Darbe başarılı olsaydı Türkiye’de İslamiyet kaybedecek, biz kazanacaktık.”
Türkiye’nin 81 ilinde günlerdir milyonlar meydanlardadır ve hiçbir taşkınlık yok. Gezide gördüğümüz gibi hainlerin özellikleri ise bombalar, havai fişekler atarak, fertlerin ve devletin araçlarını, esnafın dükkanlarını yakıp yıkmak ve polise mukavemettir.
Gezi hadiselerinde teröristlere kamyonlarca su ve kumanya gönderen, hiç kullanılmamış 200 TL dağıtan faiz lobisi bu olayda bir şişe suyu esirgediler. Elbette bunlardan bir beklentimiz olamaz ve yapacakları destekleri de şanlı ve şerefli milletimiz kabul etmez.
Gerekirse darbe teşebbüsleri ile mücadeleyi takip edecek bir bakanlık kurulmalıdır. Paralel Yapı’ya acınırsa gelecekte daha büyük felaketin suçlusu olurlar. İyi niyet esastır ama ülkenin düşmanına; meclisi bombalayan, cumhurbaşkanına suikast yapan, halkın üzerine helikopterle ateş açan ve tankların paletleri ile ezenlere merhamet ülke aleyhinedir.
Paralel Yapı, dış güçlerin ve bilhassa ABD ve AB’nin taşeronudur. Bu güçler Paralel Yapı’nın zayıf tarafını takviye ederek ve milletin gücünü zayıflatarak ileride ihanet edebilir. Çok dikkatli olunmalıdır...
25.07.2016
Kalkışmanın ardından
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Paralel Yapı’da bu ülkeye "ihanet" onlar için bir nevi "ibadet"tir. Allahü tealanın emir, yasaklarının ve de Sevgili ve Şerefli Peygamber Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda emir ve yasaklarının onlar için hiç kıymeti yoktur. Çünkü robottan farksızdırlar. Bunları bir kişi istediği gibi kullanabilmektedir.
Alınan tedbirler için şimdiden itiraz, şikâyet başlamıştır. Oysa gün, birlik olma günüdür. Herkes devletin yanında ve destek vermelidir. Eğer bu darbe girişimi başarılı olsa idi Suriye’den beter olurduk. F-16 savaş uçağı, Kobra helikopteri ve tankların gücü halkın gücü karşısında güçsüz kaldı. 17-25 Aralık yargı darbe teşebbüslerinde Başbakan Erdoğan dik durmuş idi. O zaman da AK Parti’ye oy verenler Erdoğan’ın yanında yer aldı.
Maalesef o dönemde AK Parti milletvekillerinden çok sayıda kişi Erdoğan’ı yalnız bıraktı seslerini çıkarmadılar. Hatta birkaç bakan gizli destek bile verdi. Bir başbakan yardımcısı âdeta savundu. Meclisteki muhalefet partileri Paralel Yapıyı ciddiye almadılar. Birkaç oy uğruna sessiz kaldılar.
CHP ve HDP ise Paralel Yapı ile yapılan mücadelede Paralel Yapı’nın uydurduğu suistimalleri ciddiye alarak; mücadeleyi sözde suistimalleri örtme operasyonu olarak algıladı. Erdoğan’ın “İnlerine gireceğiz” sözünü muhalefet şöyle dursun meclisteki AK Parti milletvekilleri bile ciddiye almadılar. Ve Erdoğan’ı yalnız bıraktılar.
Devlet kademeleri ve kuruluşları da bu konuda, mücadeleyi önlediler. Şayet o tarihlerde inlerine girilmiş olsa idi büyük ihtimalle 15 Temmuz yaşanmayabilirdi. Neyse geçmiş geçmiştir. Biz geleceğe dönük tedbirleri ihmal etmeyelim de…
Bunların ülkeye ve halka her türlü kötülüğü yapması olmazsa olmaz özelliğidir. Askerin, polisin ve halkın bu konuda kahramanca mücadelesi bir destandır. "İkinci Çanakkale Zaferi"dir. Ama en büyük hizmet ve pay kabir âleminde bulunan İslam Büyüklerine aittir. Başarı, onların duası ve tasarrufu ile olmuştur. Elbette şerefli ordumuzun, kahraman polisimizin ve asil milletimizin payı son derece fazladır. İfade etmek istediğim husus bu zafer ve başarı mana ve maddi âlemdekilerin bütünleşmesindedir.
15 Temmuz, Paralelcilere "siz işgalcisiniz biz ise bu vatanın gerçek sahibiyiz" cevabının verildiği şanlı bir gün olmuştur.
Rus istihbaratına göre CIA ve AB darbe yapılacağını biliyordu.
Fransa’da 70 kişinin katledildiği o saldırı üzerine üçüncü defa üç aylık Olağanüstü Hâl ilanına ses çıkarmayan ABD ve AB, 264 kişinin ölümü, 2 bin kişinin yaralanması ve Cumhurbaşkanına suikast ve Meclisin bombalanması karşısında Olağanüstü Hâl ilanına karşı olmaları çifte standartlık (Münafıklıktır)...
28.07.2016
Paralel ihanet
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Bu darbenin mimarı ABD’dir. Devlet kuruluşlarının istihbarat zaafı asla kabul edilemez. Paralel Yapı mensupları kanser virüsü gibidir. Bir yerde temizlense de başka yerde çıkar. Paralel Yapı’da “imam” olan astsubay generale emir verir. Astsubayları asla küçümsemiyorum. Orduda iken çok sayıda astsubay dostum vardı. Halen dostluklarım devam ediyor.
Rus uçağının düşürülmesi, Uludere hadisesi, karakollara baskın, istihbaratın PKK’ya ulaştırılması ile bombaların hedefleri yok edememesi, geçmişteki Hrant Dink suikastı, Avanos Dağları gibi bazı yerlerde PKK yerine boş arazilerin bombalanması ve daha niceleri Paralel Yapı’nın bir ihanetidir.
Şimdiden tehdide başladılar. Temmuz ayı sonuna kadar tutuklu ve gözaltına alınanlar serbest bırakılmazsa ihanetlerinin devam edeceğini söyleyerek tehdit savuruyorlar. İslamiyete hizmet ettiğini zanneden bu ahmaklar yalnız Türk halkına değil Allahü tealaya savaş açmışlardır! Türkiye için en büyük tehlike Paralel Yapıdır.
Paralel Yapı mensuplarına asla itimat edilmemelidir. “Takiyye” bunların en büyük özelliğidir. İç dünyaları ile dış dünyaları 180 derece farklıdır. "Aldatıldım" ya da ben "Paralel Yapı mensubu değilim" sözleri ciddiye alınmamalıdır.
Paralel Yapı’nın teşekkülünde (istisnalar hariç) din adamlarımız da suçludur. Kendini "Mehdi", "Halife" ilan eden ve Allahü teala ile konuştuğunu iddia eden bu sahtekâra Ehl-i Sünnet vel-Cemaat itikadına göre cevap vermediler.
Gülen artık son kullanma tarihini doldurmuştur. Kanada ya da Avustralya’ya gidebilir. Türkiye’ye iadesi çok zordur. Ya da bazı sırları açıklar diye faili meçhul bir cinayet ile ortadan kaldırılabilir.
Paralel Yapı’nın hesabı varsa Allahü tealanın da bir hesabı vardır.
Paralel Yapı darbe öncesi Devlet Bahçeli’yi devirmek istedi. Birinci Ordu Komutanı, darbeye karşı duran subay, astsubay ve erler ve topyekûn milletimiz ve kahraman polisimiz gibi bu kahramanlığın bir neferi de Devlet Bahçeli'dir. Darbeye karşı olduğunu söyleyince Ülkücüler meydanları doldurdular.
Erdoğan’ın canını hiçe sayarak bir nevi kefeni giyerek İstanbul’a gelişi kahramanlık ve cesaret timsalidir. Darbe, Erdoğan’ın televizyonda görülmesi ve meydanlara çağırması ile hezimete uğradı.
30.07.2016
Paralel Yapı hainliği
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Paralel Yapı’nın hainleri 15 Temmuz için "prova idi" diyorlar. O zaman "halkın 15 Temmuz direnişi de prova" idi. Gerçeğini daha görmediler. Batı’da “Vatanın için ölür müsün?” anketine “Evet” cevabı sadece yüzde 7’dir. Türkiye’de Batı’nın haçlı ordusu olan hain sözde aydınlar hariç bütün millet etnik kökeni, inancı ve siyasi görüşü ne olursa olsun vatan uğruna ölüme (Şehitlik) hazırdır.
Dış güçler Türkiye’de taşeron bulmadan ülkemize zarar veremez. 15 Temmuz darbeye karşı direniş olmasından çok 1699’dan bu yana Batı’nın afyonu ile uyutulan bu milletin gaflet uykusundan uyanışı yani dirilişidir. 16’sı imparatorluk olmak üzere yüzlerce Türk Devleti tarihten gelip geçmiştir. Bunların tamamını ise dış güçlerin uşağı içimizdeki hainler yıkmıştır.
Türkiye’deki her darbenin arkasında ABD, İngiltere ve Siyonizm vardır. 17-25 Aralık, Gezi olayları, 6-7 Ekim olayları, PKK terörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında ABD, AB, İngiltere ve Siyonizm vardır. Başaktör ise Paralel Yapıdır. Paralel Yapı mensuplarının pişmanlık duyacağını zannedenler yanılıyor. Onlarda akıl, mantık, merhamet ve Allah korkusu yoktur. Her biri ortaokuldan bu yana özel olarak yetiştirilmiş militandır. Ve dahi canlı robotturlar. Bağlı oldukları kişi ne emir verirse bunlar o emri yapar. Yaptıkları işi ne maksatla yaptıklarını bilmezler. Olmayan beyinleri yıkanmıştır. İslamiyete hizmet ettiklerini zannederler. İslam düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında değildirler. Ve hatalarını da anlayamazlar.
Şayet darbe başarılı olsaydı Türkiye Suriye olurdu. Ve kendilerinden olmayan on binlerce Müslümanı katlederlerdi. 80 milyonu sürü olarak görürlerdi. Bunlar gizlenen akrep gibidirler. Her fırsatta zehirlerini bu asil millete akıtacaklardır. Tedbirli olmak gerekir.
Yurt dışında (160 ülke) bulunan okulları CIA ve MOSSAD’ın birer şubesidir. Türkiye’nin içeride en büyük düşmanı Paralel Yapı’dır. Dışarıdaki en büyük düşman ise Siyonizm emrindeki ABD’dir. Şu hususu herkes bilmelidir ki; Dış güçler Türkiye içinde ajan, taşeron ve hain olmazsa toz zerresi kadar zarar veremezler. Azalan nüfusunu Türkiye karşısında eritmezler.
Eskiden Batı Türkiye ve İslam ülkelerine Haçlı Orduları ile saldırırdı. Şimdi o ülkenin sözde aydınlarını kendi kültür potasında eriterek, devşirme taraftarları ile yapmaktadır. Attila İlhan bir yazısında; “Türkiye’de her zaman yüzde 10 hain kontenjanı vardır” demiş idi. Türkiye düşmanlarının Türkiye’deki taşeron hainlerinin sadece boyunlarında haç yoktur. Ama kendileri Haçlı Ordusudur. Paralel Yapı, PKK, DHKP-C ve bunlara destek veren bazı sözde aydın hainler emperyalist güçlerin Haçlı Ordusunun mensubudur.
04.08.2016
Olayların arka tarafı
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Asker kıyafetli teröristlerin durumu şüphelidir. ABD bir ülkede iç savaş yapmak için ya dini ya da milleti kullanır. ABD’nin bir numaralı ve gizli hedefi Dünya Yahudi devletini kurmaktır. Ve dünyanın 1 yıllık gelirinin yüzde 49’u 10 milyon kişiye aittir. Ve bu gelirin çoğu 85 aileye (çoğu Yahudi) aittir.
Kış turizminin temeli “kar”dır. Kar yoksa kış turizmi yoktur. ABD’nin ekonomisinin temeli silah sanayidir. Dünya bir yılda 2 trilyon doları silahlanmaya harcıyor. Bu pastanın 1 trilyon doları ABD’nin, 500 milyar doları Çin’in ve geriye kalanı diğer ülkelerindir.
ABD’de silah üretimi durmak şöyle dursun, azalsa ABD ekonomisi çöker. Kennedy zamanında ABD-Rusya arasında nükleer silahlar konusunda Rusya ABD’ye baş eğdi ve ABD Başkanı silahlanmaya tahsis edilen bütçenin bir kısmını halkın istifadesi olan yatırımlara aktarınca suikast neticesi katledildi. Teksas çetesinin lideri Jonhson (Başkan Yardımcısı) bu işin başında idi.
Dünyanın neresinde olursa olsun savaş, iç savaş ve darbelerin faili ABD’dir. Türkiye bir tünelin içindedir ve henüz çıkmış değildir. Ama aydınlığa çıkış yeni görünmektedir. Tünelden çıktığımız an Türkiye süper güç olmaya namzettir. Batı’yı korkutan da budur. Parmakla sayılamayacak kadar az ülke hariç Türkiye’nin düşmanları sayılamayacak kadar çoktur. Türkiye’ye haçlı seferi açılmıştır. Haçlı ordusu ise içimizdeki hainlerdir.
Adalet Bakanı Bozdağ’ın açıklamasına göre: “Obama Türkiye’de darbe yapılacağını biliyordu.” O zaman Obama biliyordu da biz niye bilmiyorduk? Dediğinizi duyar gibiyim. Darbecilerin yargılama süreci son derece adaletli olmak zorundadır. Devlet kadrosundaki noksanlıklar acilen telafi edilmelidir.
15 Temmuz gecesi hakkında çok şey ortaya çıkmaya devam etmektedir. Darbeyi emekli Amerikalı bir generalin Amerika’dan idare ettiği son derece doğrudur. Bu general 2 defa Türkiye’ye gizlice gelmiştir. Ve darbenin liderleri ile görüşmüştür. Bu Amerikalı general şayet darbe başarılı olsa idi Türkiye’ye gelecekti. Darbe esnasında çok sayıda CIA ajanı Türkiye’de idi.
Darbeciler toplu mezar yerleri planlamıştı. Bu darbede PKK ve PYD yer almıştır. Savcılığa verilen ifadelerde Suriye’den gelen binlerce bombanın PKK’ya ulaşmasında Paralel Yapı subay ve astsubaylar vasıtası ile olmuştur.
Geçmişte cumhuriyet mitinglerinde ordu göreve diyen CHP’lilerin demokrasinin yanındayız darbelerin karşısındayız demeleri onlar adına büyük bir gelişmedir. Yalnız bu mitinglerde 10 maddelik yayınlanan bildiride Kılıçdaroğlu’nun F. Gülen’den bahsetmemesi yanlıştır.
05.08.2016
Yenikapı yeni bir “Kapı”
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
7 Ağustos 2016 tarihi yalnız cumhuriyet tarihinin değil binlerce yıllık Türk tarihinin de en muhteşem ve gurur tablosu olmuştur. Yenikapı’da 5 milyondan fazla insanın bir arada oluşu düşmanlara korku salmıştır. Rusya medyası 7 Ağustos mitingini müsbet yorumlarken, başta Alman medyası bu sayıyı yüz bin olarak ifade etmesi tam bir ikiyüzlülüktür.
Yalnız Almanya değil ABD ve AB başta olmak üzere düşman ülkeleri son derece korkmuştur. Çok sayıda kişi de gemilerden ve motorlardan inememiş ve bazıları iskeleye yanaşamamış ve geri dönmüşlerdir. Bu insanlar hesaba katılırsa en az 6 milyon insanın katıldığı muazzam bir miting olmuştur. Bu rakam çok sayıda Arap ve Balkan ülkesinin nüfusundan fazladır. Kalabalık önemlidir. Ama esas önemli olan bu topluluğun etnik kökeni, inancı ve siyasi görüşü ne olursa olsun bir arada oluşudur. Birlik güçtür. Allahü teala’nın rahmeti ve yardımı topluluklar üzerinde tecelli eder. Topluluğun isteğini merhameti ile kabul buyurur.
15 Temmuz zaferi Hıristiyan Batı’nın gözünde Malazgirt, İstanbul’un fethi, Kosova, Plevne ve yüzlerce zaferimiz gibi bir zaferdir. Bu zaferlerimize karşı oluşan Haçlı kini asla sona ermedi ve ermeyecektir. Bunu asla unutmayın.
“Türkiye’yi Avrupa Birliğine” asla almazlar. Onların yaptığı Türkiye’nin Rusya ve Çin’e yaklaşmaması için Avrupa Birliği müzakereleri ile bizleri oyalamaktır. 42 yıllık yazarlık hayatımda Rusya aleyhine en çok yazı yazan kişiyim. Ama Türkiye’ye ABD ve AB’nin gösterdiği düşmanlığına karşı Rusya ile son derece iş birliği ve hatta stratejik iş birliği anlaşması yerinde olur.
7 Ağustos’ta Yenikapı’da en az 5 milyon insanımızın olması Türkiye düşmanlarını korkutmuştur. Ama bu akrep ülkeler boş durmayacaktır. Tedbirli olmak gerekir. Alçak ve yalancı Batı medyası meydanlarda demokrasi nöbetini bile çarpıtmış, Erdoğan’a tepki olarak yazmıştır. 7 Ağustos Yenikapı ve 80 ildeki demokrasi ve şehitleri anma mitingleri ahlaksızca dış basında aleyhte mitingler gibi yazılmıştır. Yenikapı’daki mitingde Genelkurmay Başkanının konuşması sırasında gösterilen yoğun tezahürat ve ilginin manası; askerî üniforma içine girmiş çetelere karşıyız ama Türk Silahlı Kuvvetlerini seviyoruz ve yanındayız demektir.
ABD, AB ve diğerleri Türkiye’yi bölmek isterken Türk halkının kenetlenmesine sebep olmuştur. Darbelere karşı alınacak tedbirler muhtarlar seviyesine inmelidir. Türk halkının feraseti, sağduyusu, vatan sevgisi ve vatana bağlılığı aydınların çok üstündedir. (İstisnalar hariç)
Dikkati çeken bir noktada mitinglerde yaşlıların, çocukların ve sakatların bir hayli fazla olması idi. Bu mitingler miting değil cihattır.
08.08.2016
7 Ağustos mitingi
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Resmî kaynaklara ve medyanın ifadelerine göre İstanbul Yenikapı’daki mitinge 5 milyon insan iştirak etmiştir. Gemilerle gelip inemeyenler ve deniz üzerinden mitinge katılanlar bu sayıya dâhil değildir. Anadolu’daki katılımla beraber bu sayı 10- 12 milyonu aşmıştır.
Bu rakam Balkanlar, Kafkasya, Batı Avrupa ve İskandinavya ülkelerinin birçoğunun nüfusundan fazladır. Avrupa Birliği bir kaosa doğru hızla gitmektedir. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı çığ gibi artmaktadır. Avrupa Birliğinin ömrü 20 seneye zor ulaşır kanaatindeyim.
İçerideki ve dışarıdaki şer güçler 15 Temmuz sonrası partiler arasına (HDP hariç) ve etnik kökeni ne kim olursa olsun, siyasi görüşleri ve inançları farklı bu topluluğun arasına fitne tohumları ekecektir. Dikkatli olmamız lazım. Sosyal medya en büyük silahlarıdır. Yalan ve iftiralara karşı tedbir alınmalıdır. Partiler ise birbiriyle kavga yerine ülkenin siyasal, ekonomi, sosyal ve hukuk alanlarında proje üreterek birbiriyle yarışmalıdır.
Türkiye’nin düşmanlarına karşı dik duruş ve gönül koalisyonu bozulmamalıdır. Batılı siyasiler şok yaşarken Batı medyası darbeyi ileriki günlerde şu şekilde vermiştir:
“Türkler engelledikleri darbe girişimini kutlamak için toplandı. Fevkalade bir olaydı.” Amerikan Wall Street Journal
“Türkiye tarihinin en büyük mitinginin yapıldığı darbeye karşı bütün ülke tek yumruk hâline geldi.” Independent gazetesi
“İstanbul’daki miting Türkiye’de yeniden birlik umutlarını yeşertti. Dev miting Türkiye için bir dönüm noktası milat oldu.” İngiliz Financial Times’in makalesi
“İstanbul dünyayı korkuttu. Milyonlar Erdoğan için meydanlara indi. İtalyan Glornale gazetesi
“Erdoğan’ın muhalefet liderleri ile birlikte 5 milyon kişiyi bir araya topladı ve dünyaya karşı el ele birlik içinde gösteri yaptı” İtalyan La Republica Birlik isimli makalesi
“Dev darbe karşıtı gösteri İstanbul sahil kenarlarını tıka basa doldurdu. Meydan kırmızı beyaz bir denize döndü.” Associated Press Ajansı
“Güç gösterisi” Reuters
Batı hâlen bu kanlı darbeyi kınamadı. 170 ülkede 2000 Paralel Yapı okulu CIA ve MOSSAD şubeleri olarak faaliyet göstermektedir. Ve bu ülkelerde ABD ve İsrail lobisi kurulmaktadır. Ve gerektiğinde bu ülkede darbe yapacak militanları hazırlamaktadır. Paralel Yapı devlete sızmadı aksine işgal etti. Gülen’in yeni emri deşifre olmamış paralel yapı mensuplarına “Öğretmen ve polislik imtihanlarına girin”dir. Devlet bu sızmalara karşı azami tedbirli olmalıdır. Alınacak kişiler çok iyi araştırılmalıdır.
Varsayalım Yenikapı mitinginde Cumhurbaşkanı konuşmamış olsa idi Batı medyası bu mitingi Erdoğan aleyhine gösterirdi. Nitekim tankların üzerine çıkan vatanseverleri darbecilere destek verenler olarak yazan da onlardı. Bir aya yakın bir süredir geceleri meydanlar sel gibi dolup taştı. 7 Ağustos dünya tarihinde eşi görülmemiş bir mitingdir. Bu muazzam toplulukta tek kişinin burnu bile kanamamış, kanuna ve ahlaka aykırı bir hadise olmamıştır.
Vatanı sevenlerin temizliği ve asaleti ile hainlerin pisliği farklı şeylerdir…
11.08.2016
Paralel Çete
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler mitingi dünya tarihinde eşi görülmemiş bir miting olarak tarihe geçmiştir. Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi “Düşmanlarımız 16 Temmuz sabahı nasıl korktularsa bu mitingden de öyle korkmuşlardır.” Bu muazzam toplulukta tek kişinin bile burnu kanamamış kanuna ve ahlaka aykırı bir hadise olmamıştır. Vatanı sevenlerin temizliği ve asaleti ile hainlerin pisliği mukayese edilmiştir.
Gülen’in Türk halkını deprem ile tehdit etmesi manalıdır. O deprem başta onun ve çetesinin başına gelmiştir. Paralel Yapı cemaat değil çetedir. Dünya tarihinde Paralel terör çetesi kadar Türkiye’nin kılcal damarlarına ve dünyanın içine sızmış bir terör teşkilatına rastlanmaz.
Sözde hizmet, aslında çete olan Paralel Yapının asıl hedefini çok kişi bilmiyor. Gülen açıkça emir ve yasakları ret etmiyor. Ama sözde hizmet konusu olursa her şey mubah oluyor. Yani namaz kılmayabilir, oruç tutmayabilir, içki içilebilir, Cuma namazına, hacca gidilmeyebilir. Eşi ve kızı başı açık olabilir. Takiyye yapılabilir. İftira edilebilir, fertlerin özel hayatı teşhir edilebilir. Velhasıl İslamiyet’e aykırı her şey yapılabilir. Peki bu yasak ve haramlar niçin yapılır? Bu işin iki görünen yüzü vardır.
Açık yüzü İslamiyet’i yaymak yalanıdır. Gizli hedefi ise ABD ve İsrail’in emperyalizmine taşeronluk yapmaktır. Bunların her biri mankurt, zombi ve Truva atıdır. Fransız Le Point’e göre “Avrupa Türkiye’den korkuyor.” 2016 yılında Amerikan medyası devamlı suretle Türkiye’deki darbelerden bahsetmiştir. 30 Mayıs 2016 tarihinde Türkiye’de gelecekteki darbelerden bahsetmiştir. 15 Temmuz’da darbe başladığında saat 22.00’de ABD’de gündüz öğleden sonra idi. Obama ve bakanlar toplantıda idiler. Ama darbeye karşı tavırlı bir açıklama yapmadılar.
15 Temmuz öncesi ve sonrasında ABD ve Avrupa Birliği’nde Türkiye aleyhinde korkunç bir karalama vardır. Darbeyi beklemenin ötesinde biliyorlardı. Ama hüsrana uğradılar. Fetö bazı uzmanlara göre dünya tarihinin en tehlikeli terör teşkilatıdır. İslamiyet’i kullanan İslam düşmanı, devlet düşmanı, halk düşmanıdırlar. Bunlar çifte standartlının ötesinde yüzsüz insanlardır. Takiyye başta gelen özellikleridir. Gülen’den emir gelinceye kadar her kılığa girerler. Gülen bidat sahibidir. Bazı din adamlarına göre bu kişi...
12.08.2016
Başarılı olsalardı...
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Kâğıt üzerinde her şey paylaşılmış, yeni sınırlar çizilmiş ve düğmeye basılmıştı. Ancak hesaplayamadıkları iki husus vardı, Milletimizin imanı ve vatan sevgisi ile Allahü tealanın sevgili dostlarının duası…
Türkiye’de 1960’tan bu yana 56 yıl içinde başarılı başarısız 8 darbe oldu. 140 yıl içinde ise 6’sı Osmanlı devrinde, 8’i Cumhuriyet devrinde toplam 14 darbe oldu. Bu darbeler klasik, post-modern, muhtıra ve e-muhtıra şeklindedir. 15 Temmuz bir darbeden çok Türkiye’ye dış güçler tarafından işgal hareketidir.
Sözde birbirleriyle savaşan DAEŞ ve PYD yan yana Hatay sınırında harekâta hazır bekliyordu. Hain FETÖ'cü güçler Hatay sınırını korumakla görevli birlikleri merkeze çekmişti. Bunun manası ise Türkiye’ye zayiat vermeden girilebilsin mesajı idi. Kandil’de ise PKK harekete hazır ve tam teçhizat bekliyordu. Şu meşhur Kobani’de ise PKK’nın Suriye’deki kolu PYD ve az da olsa ABD askerleri son derece büyük bir hazırlık içinde idi. Güney Kıbrıs’ta Kıbrıs Rum bölgesindeki İngiliz birlikleri ise kırmızı alarmda ve nakliye uçaklarına binmek üzere bekliyordu.
Sınırlarımızdaki bu hazırlıkların sebebi neydi?
ABD ve Avrupa Birliğinden hiçbir heyet Türkiye’ye gelmedi. Neden? Gelmiş olsalardı darbecilere ve PKK’ya yaptıkları desteğini gösteren dosyalar önlerine konulacağından dolayı korktular. Fransız Le Point açıkça itiraf etti. “Avrupa Türkiye’den korkuyor!..” Gülen Çetesi Türkiye’nin bütün kadrolarına sızmamış; işgal etmiştir!..
Bazen şer gibi görünen şeyler hayırdır; hayır gibi görünen bazı şeyler ise şerdir. Elbette şehitlerimiz ve yaralılar kalbimizi yaktı, gönlümüzde devamlı yaşayacaklardır. Ve her nimetin yanında bir bedel vardır. 15 Temmuz kalkışması ilerideki daha büyük felaketlerden korunmanın yolunu açtı.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi AB’ye tam üye alıp almaması Türkiye’nin umurunda değildir. Türkiye’nin AB Üyeliği Türkiye’nin aleyhine olur. Türkiye’nin inisiyatifini bağlayan zincir olur.
Savunma sanayi de dahil Rusya ile her konuda iş birliği Türkiye’nin menfaatleri gereğidir. Devletler arasında devamlı dostluk ve düşmanlık olmaz. Karşılıklı menfaat, denge ve birbirine muhtaç olduklarında iyi münasebetler olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır.
İnkârı mümkün olmayan gerçek ABD ve AB Türkiye’nin düşmanıdır ve Türkiye’ye karşı ilan edilmemiş post-modern savaş açmıştır.
AK Parti 2002’den bu yana başta Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Yargı, AK Parti’yi kapatma davası, medya, muhalefet, Sosyal Medya, çok sayıda STK, TSK ve dış güçlerin baskısı ile yaşama savaşı içinde kıvrandı, paralel yapıyı göremedi.
AK Parti’ye 2002’den bu yana en büyük darbeyi Gülen çetesi vurdu. Hatta sadece AK Parti’ye değil tüm milletimize ve devletimize en büyük darbeyi vurdu. Paralel Yapı Çetesi Türk devletinin bünyesine girmiş kanserden ziyade kangrendir. Bu kangrenin kesilip atılması lazımdır. Eğer temizlenmezse bütün bünyeyi tahrip eder. Allahü teala bu çetenin şerrinden korusun. Amin...
18.08.2016
Türkiye üzerindeki kirli emeller
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Devletin üst düzey yetkililerinin “üst akıl” dediği şeyin ABD olduğunu herkes biliyor. Yetkililer açıkça söylemese de yaylada tabiat ve koyunları ile baş başa olan çoban kardeşimiz bile biliyor.
ABD’nin Türkiye düşmanlığı yeni değildir. Menderes’i (Demokrat Parti iktidarını) deviren darbenin de arkasında ABD vardır. Menderes Yalnız “Yeter Söz Milletindir” sloganı ile demokrasinin değil sanayileşme ve Anadolu insanının ülkenin idaresinde yer almasının yolunu açtı. Menderes iktidarına kadar “toplu iğne” bile dışarıdan ithal ediliyordu. Bugün helikopter, füze, tank ve sayısız sanayi üretimi yapılabiliyorsa bunun yolunu o zamanlar montaj ile Menderes açtı.
Menderes başbakan olduğunda MİT, CIA personeli ile dolu idi. Görevli Türklerin maaşını CIA ödüyordu. Menderes buna son verdi. Menderes Moskova’ya gitme hazırlığında idi. Ekonomik ve siyası ilişkilerde görüşmeler yapılacaktı.
ABD ve bilhassa Siyonizm, emrindeki medyayı, CHP’yi, İstanbul ve Ankara Üniversitesini karıştırdı. Ve bir avuç darbecilerle temas hâlindeydi. 27 Mayıs 1960 darbesi ile Türkiye 25 yıl geriye gitti. Türk ordusunda emeklilikte son derece büyük para yardımı yapıldı. Ve Biz subayların maaş ödemeleri bir müddet ABD yardımı ile yapıldı.
Son yıllarda ise Gülen’i kullanarak Özal, Muhsin Yazıcıoğlu ve Alparslan Türkeş’i katlettirdi. Türkiye’de darbe zemini hazırlandı. Askerî okullar, üniversite ve diğer imtihan sorularını CIA ve MOSSAD çalarak Paralel Yapıya verdi. Uzun yıllar bu okullara kendi adamları yerleştirilerek bugünlere zemin hazırlandı.
ABD, AB ve diğerleri Türkiye’ye neden düşman?
1699 Karlofça Antlaşmasından 2008 yılına kadar Türkiye, Hıristiyan Batı için “torbada keklik” idi. Batı ne isterse Türkiye “evet” dedi. Ve asırlar sonra Batı’ya ilk defa Erdoğan ve AK Parti iktidarı “hayır” dedi. Bu “hayır” ile ABD ve AB’de siyasi depreme yol açtı ve İslam Dünyasında ikinci bir Erdoğan çıkar düşüncesi onlarda şok meydana getirdi.
1923-1950 arasında sanayi yoktu. Türkiye Batı’nın pazarı idi. Şu anda tersine oldu. Dış ülkelerde Türk Müteahhitler dünya ikincisi ve kalitede ise dünya birincisidir. Zürih-Floransa arasında Alp Dağları’nın altındaki yer altı tünelini Türk mühendis ve müteahhitleri yapıyor.
1838 yılında Osmanlı’nın üst düzey bürokratları (İngiliz ajanları) “Baltalimanı Kapitülasyonu Antlaşması” ile İngiltere’ye gümrük ve vergi muafiyetleri tanıdı. İngilizler hiçbir vergi ödemeden dilediğini satın alıyor ve Osmanlıya satabiliyordu. Türk vatandaşı ise kendi malını bir vilayetten diğerine geçirirken kendisinden üç ayrı vergi alınıyordu böylece Türkiye kendi kan damarlarını kesiyordu. Türk sanayii emeklerken boğuldu ve sonuçta çalı süpürge bile ithal edildi.
1840’tan sonra ucuz İngiliz ithal malları Kurşunlu Han ve Perşembe Pazarı’nı istila etti. Ucuz ve son derece kalitesiz mallar yerli sanayiyi ortadan sildi. Şu anda yürüklükte olan “Gümrük Birliği Antlaşması” Türkiye’nin aleyhinedir. Yeniden düzenlenmelidir.
Batı, ayakta duran bir Türkiye yerine, dizleri üzerine çökmüş ellerini açmış Batı’ya muhtaç bir Türkiye peşindedir.
Gülen ve Paralel Yapı bu şer işi yapmakla görevlidir!..
20.08.2016
Denize düşmüşken şeytana sarılmak!..
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Bazı uzmanlara göre 15 Temmuz'da başarılı olsalardı Gülen, Humeyni gibi katliam yapacaktı ve en az 1 milyon kişi katledilecekti. Başarılı olsaydılar Gülen “halife” ilan edilecek ve Protestanlığın kurucusu Luther gibi İslamiyet’i tahrif edecek yani bozacaktı. Gülen, İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilikten alınacak bazı kavramlardan “İbrani Dinler” adı altında yeni bir inanç sistemi kurmakla kendini sorumlu görüyor.
Şu anda Gülen’in 8 binasının her biri en az 3 kat ve tesislerin bulunduğu arazinin 10 yıl önce Paralel Yapı tarafından satın alınması tesadüf olamaz. Bir "üst akıl" 10 yıl önce bir şeyler planlamış. Ve Gülen çiftliğinin 10 kilometre yakınında Cizvit Misyonerlerinin karargâhı bulunmaktadır.
Cizvit Misyonerlerinin çalışma sistemi okullar açarak çocukları küçük yaştan telkin ve beyin yıkama ile istedikleri hâle getirmektir. Paralel Yapı da bu metodu taklit etmiştir. Osmanlı Devrinde bu misyonerler açtıkları kolejlerde gayrimüslimlerin çocuklarına isyan ruhu, Müslüman çocuklara da Osmanlı Düşmanlığı ve Batı özentisi (hayranlığı) aşılayarak Osmanlı’yı yıkmakta rol oynamıştır.
Paralel Yapı, Vatikan, Cizvit Misyonerleri, PKK, PYD, DAEŞ, CIA, MOSSAD ve Türkiye düşmanı her güç ile iş birliği içindedir.
“Bazı şer görünen şeylerde hayır vardır” buyurulmaktadır. Bu darbe kalkışmasının ötesinde Türkiye’yi işgal hareketi, milletin iradesi, duası ve Allahü tealanın evliya kullarının tasarruflarıyla bertaraf edildi. Ancak bu şer güçler tasfiye edilirken yeni tuzaklara düşülmemelidir.
"Paralel Yapı" asla ve asla bir "cemaat" değildir. Bundan dolayı Paralel Yapı, gerçek Ehl-i sünnet ve samimi Müslümanların bağlı oldukları cemaatler ile aynı kefeye konulmamalıdır. Bundan dolayı tüm cemaatlere aynı gözle bakmak, İngilizlerin yetiştirdiği ve Osmanlı’nın parçalanmasında büyük rol oynayan, Abduh, Efgani ve Seyyid Kutup gibilerin izinde giden itikadı bozuk sözde ilahiyatçıların önünü açmak olur.
“Dinimizi sadece Kur'an-ı kerimden öğrenmeliyiz” sözü çok tehlikeli bir tuzaktır! Dinimizi bize doğru olarak nakil yoluyla aktaran Ehl-i Sünnet âlimlerini (Mezhep İmamlarımız, İmam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir-i Geylani, Mevlana hazretleri vs...) devreden çıkararak, dinimizi ayakta tutan sütunlar yıkılmak istenmektedir.
Başımıza bir sıkıntı geldiğinde ilk başta kendimizi muhasebeye çekmeli ve bu sıkıntının sebebini ilk önce kendimizde aramalıyız. Son zamanlarda maalesef televizyon, radyo, gazete ve dergilerde Eshab-ı kirama dil uzatan ahiretini dünyasına satan bidat sahibi, bozuk din adamları boy göstermeye başlamıştı. Bu ise elbette "Gayretullah"a dokunur.
Bir mümin her şeyden önce dinini ve imanını kayırmalıdır. Denize düşmüşken şeytana sarılmamalıdır. Denizde boğulursak sadece dünyamız elimizden gider ancak şeytana sarılırsak hem dünyamız hem de Allahü teala muhafaza buyursun sonsuz olan ahiretimiz elimizden gider.
Allahü teala devletimizi ve milletimizi hepsinin şerlerinden muhafaza eylesin...
21.08.2016
Kalkışmanın düşündürdükleri…
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
15 Temmuz gecesi; inançları, etnik kökenleri, siyasi görüşleri ve sosyal hayatları farklı kadın-erkek, genç-yaşlı tüm halkımız ölümü göze alarak darbeci çeteye karşı mücadelesi ve farklı insanlarımızın -vatan söz konusu olunca- yekvücut olması “Millet” olduğumuzun fiili ispatı olmuştur...
Bu birlik devam ettikçe düşman hezimete uğramaya mahkûmdur. Beyin ve iradelerini Gülen’e teslim edenler asla küçümsenmemelidir. Bu topluluk dinde tahrifat yaparak, İslamiyetin omurgusı kabul edilen Türkiye’ye düşmanlığı aslında İslamiyete düşmanlıkla eş değerdedir. Paralel Yapı CIA’nin emrinde hatta kucağındadır.
Paralel Yapı çetesinin gözü dönmüştür. "Tanklarla ezin, uçak ve helikopterlerle kalabalığın üzerine ve tesislere ateş edin" emrini Gülen vermiştir. Avrupa Birliği ülkelerinden destek için gelen olmadığı gibi sadece darbecilere sahip çıkılması çok da şaşırtıcı olmamıştır...
ABD’ye gelince, “üst akıl”dır. Paralel çetenin de, PKK’nın da arkasında ABD vardır. Bunlar katildirler. 15 tanesi imparatorluk olmak üzere 140 Türk devletini dış güçler değil bunların ajanı, taşeronu, zombi, mankurt, Truva atı hatta Haçlı Ordusu rolündeki içimizdeki hainler yıkmıştır. Gülen ve çetesi bunların en azgını ve zalimidir.
Kandil yani PKK dağılmak üzere idi. ABD, para, silah ve bilhassa siyasi destekle dağılmayı önledi. ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Türkiye’nin NATO’da dışlanabileceğini söylüyor. Böyle bir durumda kaybeden NATO olur. Türkiye, Avrasya (Şangay) birliğine katılırsa ABD çok şey kaybeder.
Paralel Yapı’nın ihanetleri yalnız 15 Temmuz ile sınırlı değildir. Yazıcıoğlu, Özal, Türkeş, Eşref Bitlis, maliye dehası Kahveci, Ermeni yazar Dink ve daha birçok kişinin katledilmesinin emrini Gülen vermiştir.
Ergenekon, Balyoz, casusluk ve daha nice davalarda kendilerinden olmayan komutanları sahte belgelerle mahkûm eden, Paralel Yapı’nın polis, savcı ve hakimleridir. Paralel Yapının zirvesinden eteklerine kadar toz zerresi kadar Allah korkusu ve merhamet yoktur.
İktidar bunların üzerine kararlılıkla gitmeli ama her şey hukuka uygun olmalıdır. Şahısların menfaati şahsiyet ve onurları kılı kırk yararcasına korunmalıdır. Asla ve asla duygusal davranılmamalıdır. Hukuk önde olmalıdır. Silahlı kuvvetlerle ilgili kararlarda, onların görüşleri alınmalıdır. Paralel Yapı okullarından mezun olanların hepsini Paralel Yapı mensubu olarak fişlemek de doğru değildir.
Akıncı -eski adıyla- Mürtet hava üssü kapatılmamalıdır. Onlarca trilyonluk tesis ve cihazlar israf olur. Başka yere taşınması da israftır. Emekli bir hava subayı olarak görüşüm bu yöndedir. Askerimiz yeni kışlalar en modern şekilde yapılmadan derme çatma barakalı kışlalara mahkûm edilmemelidir. Bu kışlalar eskiden arazi idi. Maltepe 2. Zırhlı Tugayında Zırhlı Uçaksavar Batarya Komutanı iken bazen servis yerine Yakacık’taki evime bir saatte giderdim. Etrafta bir ev dahi yoktu. Sonradan o kadar çok bina yapıldı ki, kışlalar şehrin içinde kaldı...
23.08.2016
Paralel ihanet
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Paralel Yapı PKK’nın içindeki MİT mensuplarını yurt içi ve yurt dışı ajanlarını ifşa etti ve yerlerine kendi hainlerini yerleştirdi. MİT ve Genelkurmayın Kandil’deki liderleri saf dışı etme operasyonları Gülen tarafından önlendi. Güneydoğu’daki polis, asker ve sivillerin katili Paralel Yapıdır. PKK’ya ulaştırılan binlerce ton bombayı PKK üretmiyor. Paralel Yapının asker ve polisleri yurt dışından PKK’ya ulaştırıyor.
Gülen Yenikapı mitingine katılan 5 milyon kişinin her birinin cebine 100 dolar konulduğunu söylüyor. Aslında böyle olmadığını o da biliyor. Ama yalan ve iftira onun olmazsa olmaz özelliğidir. Mahşerde her helalin hesabı her haramın azabı vardır. İftira ettiği bu 5 milyon kişinin hakkını nasıl ödeyecektir. Paralel Çete mensupları Gülen’in kendilerine şefaat ile cehennemden kurtaracağına inanıyor. Peki Gülen’in cehennemden kurtulacağına dair bir garantisi var mı?
Kandırılan Müslümanlardan alınan paralar, dolar olarak ABD’li senatörlere, başkanlık seçimindeki adaylarına ve Katolik üniversitelerinde açılan Gülen kürsüsü için veriliyor. Bu kürsüde İslamiyet anlatılmıyor. Gülen’in sapık ve bidat görüşleri ve Hıristiyanların ve Yahudilerin cennete gideceği ve bu üç dinden İbrahimî bir inançtan bahsediliyor.
Türkiye aleyhine rapor yazması için İngiliz milletvekiline verilen yüzbinlerce doların elbette hesabı sorulacaktır. Seyyid Ahmed Arvasi “Türkiye’ye düşmanlık İslamiyete düşmanlıktır” derdi. Paralel çete İnşallah tövbe eder ve hidayete kavuşur. Amin.
ABD’nin Cumhuriyetçi Parti adayı Trump sosyal medyada Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimini 13 CIA ajanının idare ettiğini yazdı. Ve bir gazete bunu haber olarak verdi. Birkaç gün sonra her ikisi de silindi. Zaten bu darbe teşebbüsünün arkasında CIA’nın olduğu inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Diğer bir gerçek ise Gülen ve Paralel Yapının CIA’nın emrinde bir taşeron hatta kölesi olduğudur.
Bazı İlahiyat Fakülteleri Paralel Yapının işgali altındadır. Fakültede içinde Sünni ve İslama uygun ama dışarıda Kelime-i Tevhid’in bir ayrılmaz bölümü olan Hazreti Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem) elçiliğini reddediyorlar. Hatta bazı dinler arası konferanslarda Ezan-ı Şerif okunurken Muhammeder Resulullah çıkarılarak okunduğu kayıtlarla mevcuttur.
Luther rolüne soyunup ve İslamiyette tahrifat yapmak ve 3 dinin bazı esaslarını alarak 3 dini birleştirmek İbrahimî bir inanç sistemi peşindedirler. Din okullarda olması gereken yere gelmelidir.
24.08.2016
Fırat Kalkanı
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye’ye girişi asla ve asla işgal değildir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü en çok savunan Türkiye’dir. Suriye’nin bölünmesi Türkiye’nin son derece aleyhinedir. Türkiye’nin Suriye sınırında DAEŞ ve PYD’nin tavrı Türkiye’nin güvenliği ile bağdaşamaz. Ayrıca DAEŞ füze ve havan saldırıları ile birçok insanımızı öldürmüş ve yaralamıştır.
Her devletin kendini savunması ve gerekli ön tedbirleri alması tabii ve hukuki hakkıdır. Askerî müdahale ile hudut güvenliği sağlandı. Bu operasyonda koalisyon güçleri de hava desteği verdi. DAEŞ ve PYD Fırat’ın güneyine çekildi. Bugüne kadar Suriye ile ilgisi olmayan ABD, İran, Irak ve Hizbullah ile Lübnan Özgür Suriye Ordusu ve Esad rejimine muhalif cepheye karşı mücadele ettiler.
Suriye’deki iç savaş Esad ile muhalifler arasındaki mücadeleden çok emperyalist güçlerin menfaat çatışmalarına döndü. Bu savaşta ABD ile Rusya aralarında anlaştılar. PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan PYD lideri Türkiye’yi tehdit etti. Ve Suriye’nin Türkiye için bataklık olacağını söyledi. Aslında PYD bir bataklığın içindedir. Suriye’de iktidarda Esad ya da muhaliflerin olması veya her ikisinin koalisyonu Suriye’nin bölünmesine karşıdır. Ayrıca Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Arap ülkeleri de Suriye’nin bölünmesine karşıdır ve toprak bütünlüğünü savunmaktadırlar.
YPG’nin Kürt devleti hayalinin gerçekleşmesi çok zordur. ABD ve İsrail’in destekleri hüsrana uğramaya mahkûmdur. Türkiye kendisini tehdit eden “Kürt koridoruna” asla müsaade etmez. Suriye bizim yalnız dış değil iç meselemizdir. Birbiriyle menfaat kavgası yapan, Esad, DAEŞ, PKK, YPG ve aynı saftaki Paralel Yapı Türkiye’ye karşı savaş açmışlardır. Türkiye ara hedeftir. Aslında Türkiye’nin şahsında İslam Dünyasına savaş açmışlardır. Türkiye İslam Dünyasının tabanının umut kaynağıdır. Her Müslüman; liderlerini Erdoğan ve ülkesini Türkiye gibi görmek istiyor. Şer güçler ise Müslümanların hayal ve umutlarının yıkılması için Türkiye’nin dizleri üzerine çökmesini istiyor.
Osmanlının yıkılışından sonra 23 ülke olarak Osmanlı bölündü ve hudutları cetvelle çizildi. Şimdi bu sömürünün devamı için terör grupları ile yeni hudutlar ve ülkeler peşindedirler. Emperyalist güçler eskiden Haçlı Ordularıyla yaptıklarını şimdi terör ile yaptırıyorlar. Suriye için yeni bir dönem başlamıştır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin sıfır zayiat ile Suriye’deki başarısı her türlü takdirin ötesinde bir başarıdır. Tahminime göre Suriye’de savaş bitinceye kadar bu bölgeden çekilmek hata olur. Silahlı Kuvvetlerin Özgür Suriye Ordusu ve Türkmenlerle iş birliği son derece yerinde bir harekettir...
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na Artvin’de suikast teşebbüsü son derece vahimdir. Allahü teala Kılıçdaroğlu ve ülkeyi korudu. 15 Temmuz’dan sonra Kılıçdaroğlu “Yerli ve Millî” vasfı ile ortaya çıkınca Artvin’de DHKP-C ve PKK şer güçleri ülkeyi karıştırmak için böyle bir işe kalkıştı. Artvin’in komşusu Gürcistan ve Ermenistan Paralel Yapı’nın üssüdür. Sapık ve bidat ehli çete (istisnalar hariç) bu ülkeyi bölmek ve işgal edilmesi için çalışıyor.
Papa’nın dostu Gülen’in Haçlı Seferlerindeki işgali bir nevi özendirici sözleri bir mesaj mıdır? Sadece ikinci Haçlı Seferinde 500 binden fazla Türk ve Arap öldürülmüştür. Gülen kimden yanadır?..
26.08.2016
Darbenin düşündürdükleri
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
CIA başkanlığında ABD ve AB’de bazı kuruluşlar 15 Temmuz’da asker kıyafetli çetenin darbe ve dış güçlerin işgalinin neden başarısız olduğunun tahlilini yaparak “On madde altın kurallar” tespit ettiler ve bundan sonraki darbelerde bu hataların yapılmamasını istediler. Evet Batı’yı taklit için 1000 yıllık Türk-İslam medeniyetini yıktığımız Batı şimdi bize post-modern savaş açmıştır!
ABD Suriye’de bir Kürt devleti kurmak için Türkiye’yi PKK’nın saldırıları ile oyalamakta ve iç meseleleri ile meşgul etmektedir. Esad ile PYD arasındaki 5 yıllık ittifak çatlamıştır. ABD Kürdistan hayali ile Türkiye’yi kaybediyor. Yetkililer Rusya ile münasebetler ABD’den ve AB’den uzaklaşmak değildir ve Rusya bunların alternatifi olamaz dese de gerçek başkadır.
Kürdistan kurulmasına Esad olsun, Suriye olsun, İran, Irak, Rusya ve Türkiye karşıdır. Gaybı bilemem ama Suriye’deki Kürtlerin Türkiye’ye PYD’nin ise Kandil’e sığınacağı günleri görür gibiyim. Son günlerde yüreklerimizi yakan patlamalar PKK’dan ziyade Paralel Yapı mensuplarının işidir. Paralel Yapının savaşı sona ermemiştir.
15 Temmuz darbe girişiminin başta gelen sebeplerinden biri de “Mülteci meselesi” idi. Darbe başarılı olsaydı mülteciler Suriye’ye iade edilecekti ve burada tampon bir devlet kurulacaktı. AB için en büyük tehlike mültecilerin Avrupa’ya geçişidir. Bu konuda 15 Temmuz Türkiye’yi uyandırmıştır.
Dünya demokrasi tarihinde ilk defa silahlı darbe halkın silahsız darbesiyle hezimete uğramıştır. (Tabii Rabbimizin yardımı ile) Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da PKK ve terörü lanetleyen yürüyüşler aslında PKK ve HDP’nin çöküşünün göstergesidir.
Diyarbakır Ulucami'de Cuma hutbesinde PKK ve terörü lanetleyen imam efendiye dışardan gelen bir provokatör cami dışına çıkartılarak dövülmüş ve polis bu kişiyi linçten zor kurtarmıştır. Paralel Yapı, PKK ve HDP organik bir bağ içinde hareket etmektedir. “Zulme rıza zulümdür” “Küfre rıza küfürdür” ve bunlar zalimdir. Paralel Yapı çetesinin zirvesinden eteklere kadar hepsi zalimdir. Kürt asıllı Din Âlimleri ve Medreseleri Birliğinin Başkanına göre:
PKK yüzbinlerce Kürt asıllı gençleri İslamiyet’ten koparıp düşman ediyor. Ve tarih boyunca Kürtlere PKK kadar zulmeden olmamıştır. Küfür ocağı olan PKK ile iş birliği yapan Paralel Yapı çetesinin imanlarını ve nikâhlarını din uzmanları yorumlasın!..
Darbenin, Gülen’in emri ile yapıldığı, tutuklanan bazı subayların itirafı ile sabittir. Yüksek Askerî Şûra toplantısında 3 bin Paralel Yapı subay ve astsubayının ordudan ihracı için liste hazırlanmıştır. Gülen YAŞ toplantısından önce darbenin yapılması emrini vermiştir...
29.08.2016
FETÖ’nün teşkilatlanması
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Gülen ve ekibi Müslümanlardan çeşitli yollarla toplanan paralar ile ABD ve AB’de Türkiye aleyhine lobiler hazırlıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin başarılı olacağına inanan ABD ve AB hezimet karşısında şok yaşamışlardır. Sık sık yazdığım gibi hukukun dışına asla çıkılmamalıdır.
Paralel Yapı mensupları kendilerinden olmayanları yalan ihbarlarla saf dışı etmek istemektedir. Son günlerdeki terör hadiselerinin arkasında Paralel Yapı vardır. Paralel Yapı sosyal medya ile algı operasyonu yapmaktadır.
Paralel Yapı çetesinin yeni stratejisi:
-PKK’nın her türlü destekle (mali, istihbarat, silah ile ayakta tutularak) halkın moralini zirvelerden diplere indirmek.
-Sosyal medya ile bazı mesajlar vererek tabanlarına umut vermek.
-Toplumun algısıyla doğrudan oynamak.
-Türkiye dışında lobiler meydana getirmek. Dış ülkelerde ve Türkiye’de para ile aleyhte faaliyette bulunmak.
-Teşhis edilmemiş Paralel Yapı çete mensuplarını devlet içine yerleştirmek.
-Paralel Yapıdan olmayanlara iftira etmek ve paralelci demek.
-DAEŞ ve PKK’nın sivilleri katliamları ile 15 Temmuz heyecanın azaltmak. (Gaziantep’te 51 ölü ve 69 yaralı bu madde gereği yapılmıştır.)
-Siber saldırıları artırmak. Suikastlar yapmak. Bunlardan her şey beklenir. İslamiyetin yasakladığı takiyye, iftira, yalan, her türlü haram bu çete için mubahtır.
Asr-ı Saadetten bu yana gelmiş geçmiş evliya ve âlimler Allahü tealanın emir ve yasaklarını yalnız tebliğ ile kalmamış bizahiti bunları yaşayarak örnek olan hayatları, yaşayışlarıyla da tebliğ ettiler. Allahü tealanın yap dediğini yapma, yapma dediğini yap olsa olsa şeytana mahsustur.
Almanya MİT’in araştırmasına izin vermedi. Son Gaziantep katliamının arkasında dış güçler vardır. Türkiye- Rusya- İran Suriye meselesinde birlikte hareket etmesi bekleniyor. Türkiye Çin ve Hindistan arasında ekonomik gelişmeler bekleniyor.
Dünya tarihinde Paralel Yapı gibi Türkiye ve Türkiye dışında 170 ülkede teşkilatlanan bir terör örgütü, istihbarat birimi ve mafyaya rastlanamaz. Aslında bu örgüt taşerondur. Arkasında dış güçler vardır. Milletvekili Metin Külünk’e göre Üniversitelerde masum akademisyenler açığa alınırken Paralel Yapı mensupları korunuyor. Paralel Yapı AK Partiyi yıpratmak için bazı milletvekilleri ve idareciler için yalan ihbarda bulunuyor.
Paralel Yapı Hıristiyan Batı’nın yalnız devşirmesi değil aynı zamanda Haçlı Ordusudur. Türkiye dışında 170 ülkede bulunan Gülen okullarının hiçbirinde mescid yoktur. Peki okullarda çalışan Müslümanlar nerede namaz kılıyor? Çoğunda namaz kılmanın yasak olduğu acaba ne derece doğrudur. Bu okullardaki İngilizce öğretmenleri ya rahiptir veya rahibe. Ayrıca okullar da CIA’nın şubeleridir. Her okuldaki bazı öğretmenler CIA ajanıdır.
31.08.2016
Terörün destekçisi
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Suriye’de yıllardır devam eden iç savaş, son derece azınlık olan Kürtleri kanton bir devlet kurma hayaline sürükledi. Bu proje aslında Siyonizmin (İsrail’in) projesidir. Siyonizmin, projenin gerçekleşmesini ABD’ye ihale ettiği inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Başka bir gerçek de ABD İsrail’in sömürgesi ya da eyaletidir.
"Nil’den Fırat’a Büyük İsrail" için Kürdistan’ın kurulması gerekmektedir. İsrail ve ABD Türkiye’yi karşısına alamıyor. Ama kurulacak Kürdistan’ın cesetleri ve enkazları altında Büyük İsrail’in kurulması daha kolay olur. Yani Kürdistan Büyük İsrail için ara hedeftir. Nihai hedef ise "Nil’den Fırat’a Büyük İsrail"dir. Ve bu nihai hedef İsrail parlamentosunun kapısında yazılıdır.
Suriye’de Kürtlerin sayısı 300 bin ila 400 bin arasındadır. Ve bu insanların Suriye kimlikleri dahi yoktur. Bunlar Saddam’ın zulmünden Suriye’ye sığınan Iraklı Kürtlerdir. Fırat’ın batısında Kürtler yoktur. PYD Kürdistan için buradadır. Çifte standartlı ABD, DAEŞ ile mücadele maskesi ile PYD’ye silah, para, uzman, asker ve gönüllü desteğinde bulunmaktadır.
15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı, "Kürdistan" kurulması için gerekli şartlar oluşacaktı. Münafık ABD, PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesi için verdiği sözü yerine getirmiyor. Çünkü ABD, PYD’yi değil PYD ABD’yi idare ediyor. ABD PYD ile Özgür Suriye Ordusu arasındaki çatışmalara karşıdır. PYD ise PKK’nın Suriye’deki devamıdır.
ABD ve İsrail Türkiye’nin Suriye sınırında ikinci bir Kandil meydana getirmektedir. PYD son derece zalimdir. Kendisinden olmayan Kürtleri de sürgün ediyor. ABD ve İsrail destekli PYD, Arap ve Türkmenleri sürgün ediyor ya da katlediyor. Bunların gayrimenkullerini başka yerden getirdiği Kürtlere veriyor.
PYD ile DAEŞ’in savaştığı son derece yalandır. İsrail DAEŞ’in yenilmesine karşıdır. ABD’nin Türkiye ile YPG arasında ateşkes anlaşmasının olduğu resmî makamlarca yalanlandı. Financial Times’e göre: “Kürtlerin devlet hayalini Türkiye sona erdirdi.”
Erdoğan’ın Putin ile barışması Türkiye-Rusya ilişkilerinin başlaması ve Putin’in Kürtlerden desteğini çekmesi PYD’de şok tesiri yaptı.
ABD, İsrail ve AB, Suriye’nin bölünmesini isterken, Suriye’deki Esad ve muhalifler, Rusya, İran ve Türkiye bölünmesine karşıdır. Bu ülkeler müşterek bir karar alarak Suriye’nin bölünmesine karşı olduğunu ilan etmelidir.
Kürt meselesine karşı olan Rusya ile ilişkiler son derece ileri safhaya getirilmelidir. ABD ve AB Türkiye’ye ilan edilmemiş postmodern bir savaş açmışlardır. PKK, DAEŞ ve PYD Haçlı Ordusudur. PYD içinde bulunan ABD askerî birlikleri, PYD ile Özgür Suriye Ordusu ve Türkiye arasında tampon bölgeye yerleşerek PYD’yi korumaktadır.
ABD yanlış ata oynuyor. PYD terörünü Türkiye’ye karşı korumaktadır ve tercih etmektedir...
02.09.2016
Orta Doğu denklemi
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Orta Doğu, çok bilinmeyenli bir denklemdir. Çözülmesi zor olsa da imkânsız değildir. Bu konuda yalnız devlet değil siyasi partiler, odalar, iş adamı dernekleri, vakıflar ve bazı sivil toplum kuruluşlarına millî bir vazife düşmektedir.
Sadece Orta Doğu ile ilgili değil, siyasi, ekonomik, sosyal, sağlık ve diğer konularda da araştırma yapmaları şarttır. Nasıl ki Türkiye düşmanları bu konuda son derece faaliyet içinde ise görüş, araştırma bilgi topluyorlarsa, ülkesini seven bütün oluşumlar da titiz bir araştırma yapmalıdırlar.
En başta ülkelerin geçmişlerini, şimdiki ve gelecekteki hedeflerini ve potansiyel güçlerini, ayrıntılı bir şekilde bilmemiz gerekir. Buna mecburuz. Osmanlının yıkılışında Osmanlı topraklarını 23 parçaya bölen ve sınırları cetvelle çizen emperyalist güçler şu anda iç savaşlar, darbeler, klasik ve post-modern savaşlar ile yeni ülkeler ve hudutlar peşindedir.
Fırat Kalkanı ABD’nin Suriye’deki menfaatlerine yani Kürdistan projesine çomak sokunca ABD Menbiç’te PYD’yi takviye ederken; Çukurca bölgesine de PKK’yı sevk etmiştir. 21 şehit ve yüzlercesinin gerçek katili emperyalist güçlerdir. Devletleri tanımak gerekir. Anglo-Sakson ülkeler (ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya Yeni Zelanda) tüccar devletlerdir. İktidarların yetkisi yoktur. İktidarlar büyük holdinglerin isteklerini yerine getirmeye mahkûmdur.
Yaklaşık 15 yıl önce idi. Bir ABD’li üst düzey yetkilinin sözü şöyle idi: “Türkiye’ye hâkim olmaya mahkûmuz. Orta Doğu’ya hâkim olmanın yolu Türkiye’ye hâkim olmaktan geçer. 2008 yılına kadar Türkiye ABD’nin vesayeti altında idi. Erdoğan IMF ile ilişkileri kesince ABD’nin vesayeti sona erdi. Erdoğan ve AK Parti düşmanlığının gerçek sebebi budur.
17-25 Aralık yargıya darbe teşebbüsü, MİT Müsteşarını yargılama isteği, Taksim Gezi Parkı olayları, 6-7 Ekim olayları ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü ABD ve AB’nin desteği ile olmuştur. 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı Türkiye’de iç savaş, bölünme ve Kürdistan projesi adım adım gerçekleşecekti.
15 Temmuz darbe teşebbüsünden üç ay önce ABD ve AB, Türkiye’de yaşayan vatandaşlarına çok gizli olarak "yakında Türkiye’de iç savaş olacak, 3-4 yıl devam edecek. Gayrimenkullerinizi satın, iş yerlerinizi kapatın, 3-4 yıl sonra aynı şeyleri daha ucuza alacaksınız" demiştir...
ABD halkı her türlü haklara sahiptir. Ama ülkesini idare etme hakkına sahip değildir. ABD, Yahudi, Rum ve Ermeni lobilerinin vesayeti altındadır. Paralel Yapı, PKK, DAEŞ ve diğerleri ABD’nin emrinde ve Haçlı Ordusu rolündedir. Türkiye’nin Rusya ve Çin ile yakınlaşması ABD ve AB’yi rahatsız etmiştir. Putin’in danışmanına göre Türkiye-Suriye (Esad) arasında görüşmeler yapılacak...
Almanya Erdoğan’a tanımadığı video konferansı PYD ve PKK liderlerine tanımıştır...
ABD ve AB 15 Temmuz darbe teşebbüsünün başarılı olacağına ve iç savaş çıkacağına inanıyordu. Hüsrana uğradılar!..
05.09.2016
Postmodern savaş durumu
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Geçmişte Ermenistan binlerce yıllık Türk yurdu idi. Çarlık ve komünist Rusya Türkleri hem katletti hem sürgün etti. Bölgede Ermeniler son derece azınlık iken Rusya ve diğer ülkelerden Ermeniler buralara yerleştirildi. Bu projenin asıl hedefi Osmanlı ve Anadolu Türkleri ile Orta Asya Türkleri arasına set çekmek idi.
Sevr Antlaşmasından bu yana başta ABD olmak üzere AB ve diğerlerinin nihai hedefi Türkiye’nin güneyinde ve Akdeniz’e ulaşan bir Kürdistan kurmaktır. Asla unutmayalım ki, çok sayıda ülkenin dışişleri bakanlarının makam odalarının duvarlarında Sevr Antlaşmasının haritası vardır.
PKK’nın kuruluşunun ve yıllardır yaptığı katliamların hedefi Sevr’i gerçekleştirmektir. ABD’nin dış politikasının bir numaralı hedefi İsrail’i korumaktır. ABD nüfusunun yüzde 5’i Yahudi olan ABD’de milyarderlerin yüzde 50’si Yahudi’dir. ABD’nin silah sanayi, ticareti, medyası ve üniversiteleri, temsilciler meclisi ve senato Yahudilerin vesayeti altındadır. Ve Siyonizmin emrindedir.
İkiz kuleleri yıkan CIA ve MOSSAD’dır. Teknolojik bilgilere göre uçak çarpmasıyla bu binaların yıkılması asla ve asla mümkün değildir. İkiz kulelerde binlerce Yahudi çalışmakta idi. Ama 11 Eylül günü bu kulelerde sadece 1 Yahudi öldü. Peki diğerleri olay anında neden yoktu?
Kürdistan Büyük İsrail ve Büyük Ermenistan’ın ara hedefidir. Siyonizm ve emrindeki ABD’nin stratejisi şu 3 temele dayanır.
-Dünyadaki ülkeleri dininden koparmak
-Dünyadaki ülkelerin kültür, örf ve âdetlerini saf dışı etmek
-Bütün dünyada İngilizce dilini hâkim kılmak. Diğer dilleri unutturmak. Afrika’nın ve Asya’nın çoğunda bunu yaptılar.
İslam ülkelerini birbiri ile savaştırarak sömürüyü devam ettirmek. Dünyanın bir yıllık gelirinin yüzde 49’u 10 milyon kişiye aittir. Diğer yüzde 51 gelir ise 7 milyar insana aittir. Ve dünya servetinin çoğu 85 aileye aittir. Ve bunların çoğu Yahudi asıllıdır. ABD ve AB’yi iktidarlar değil küresel sermaye idare etmektedir. Dünyadaki bütün terör teşkilatları küresel sermayenin kontrolü altındadır. Onların izni olmadan bir mermi dahi atılamaz.
DAEŞ, İslamiyet düşmanı geçmişin “Haricileri”dir. Eshab-ı Kiram bunlara pislik derdi. DAEŞ asla ve asla Müslüman değildir. Ve İslamiyetin karşısındadır. İçinde bazı gafil Müslümanlar olabilir. Silahlı savaş olmayan ülkelerde istihbarat, siber, ekonomik, kültür savaşları vardır. Türkiye postmodern silahlı ve diğer savaşlarla kuşatma altındadır. Asırlardır bu derece kritik bir durumda bulunmadık. Bundan dolayı son derece birlik ve dirlik içinde olmaya mahkûmuz. Kurulması düşünülen Kürdistan ile Türkiye ve Arap ülkeleri arasına bir set çekilmek isteniyor.
08.09.2016
Önemli gelişmeler
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
DAEŞ’ten temizlenen Cerablus’a Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ile Gaziantep Valiliği tarafından su ve elektrik hizmeti verilmektedir. İslam ve Müslüman düşmanı DAEŞ, Cerablus’u terk ederken geride bir enkaz bırakmıştır. DAEŞ'in, Cerablus’u işgali sırasında çok sayıda kişiyi idam ettikten sonra başlarını kesip top gibi oynadıkları bölge halkının ifadesidir.
Rusya Dışişleri Bakanlığına bağlı Moskova Uluslararası İlişkiler Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Elena Panomaryov’a DAEŞ’in İslamiyetle ilgisi olmadığını, "akıllı kişiler" tarafından yönetildiğini, DAEŞ’in yıllar önce planlandığını, projelerinin hedefinin bölgede kaos ve istikrarsızlık oluşturmak, korku meydana getirmek, İslam Devletinin maske olduğunu ifade etmektedir. Bu tahlili son derece isabetlidir. Bazı din adamlarına göre DAEŞ’in Müslüman olmadığı Hadis-i şeriflerle bildirilmiştir...
Avrupa Birliği, gerçekleri yavaş yavaş görmeye başlamıştır. AB Türkiye Raportörü Piri ve Federica Magherini “Türkiye büyük ülke, kilit ortağımız” ve “Türkiye, demokrasi ve hukuk devletidir; yanında olmalıyız… Gülen’in herkes için nasıl büyük bir tehlike olduğunu anlayamadık” demişlerdir...
Rus Genelkurmay Başkanı geçtiğimiz hafta Türkiye Genelkurmay Başkanını ziyaret etmiştir. Bu ziyarette bir numaralı gündemi Suriye oluşturmuştur. Antalya’da 3200 yabancı şirketin 493’ü Ruslara aittir.
Türk ve İslam düşmanı Der Spiegel bayram öncesinde Türkiye ve Erdoğan hakkında son derece çirkin iftiralarda bulundu. ABD Başkanlık seçimi öncesi Siyonizm ve Yahudi lobisinin desteği için ABD 10 yılda İsrail’e 38 milyar dolar hibe edecek. ABD’nin Orta Doğu stratejisi “İsrail’i kollama ve koruma" üzerine kurulmuştur.
Belediye’ye kayyum, tayini hukuki bir karardır. Ancak geç alınmıştır. ABD Büyükelçisi’nin sözleri Türkiye’nin iç işlerine müdahaledir. Ve bu eski bir alışkanlıktır. 1699 Karlofça Antlaşmasından 2008 yılına kadar dış güçler Türkiye’nin iç meselelerine devamlı müdahale etmişlerdir. Geçmişte yüzlerce müdahale olmuştur. Girit ve Kudüs meselesi bunlardan sadece ikisidir.
Seçilmiş olmak, teröre ve teröriste destek olma hakkını vermez. Bilakis sosyal sorumluluk çerçevesinde önleyici hizmet içinde yer almayı gerektirir. Zaten “Zulme rıza zulümdür” 2011’den bugüne kadar 3128 kişi sınır dışı edildi ve 37 bin 121 kişiye Türkiye’ye giriş yasağı kondu. (DAEŞ raporu)
Hakkâri-Çukurca 2154 metre rakımlı Kaletepe’de yüzden fazla PKK’lının saf dışı edilerek bayram sabahı; subay ve askerin kıldığı bayram namazı bir zaferdir...
19.09.2016
Millî Mücadele
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
İnkârı mümkün olmayan gerçek, Türkiye "İkinci İstiklal Savaşı"nı yaşamaktadır. Ve içinde bulunduğumuz durum birincisinden çok daha kritik toprak ve millî birliğimizi tehdit etmektedir. Birinci İstiklal Savaşında düşman belli idi. Ve vatanın belirli kısmı işgal altında idi. Şu anda ise ülkenin bütünü devletin ve kuruluşların kılcal damarlarına kadar hainler sızmıştır.
Geçmişte emperyalist güçler kendi ordularını kullanırlardı. Şu anda ise bu ülkenin kendi evlatlarını daha doğrusu vatan hainlerini kullanmaktadırlar. Paralel Yapı, PKK, DAEŞ, DHKP-C ve Batı kültür potasında erimiş; yerli ve millî olmayan ve Batı’nın devşirme aydınları; küresel sermaye ve onların emrindeki emperyalist ülke iktidarlarının emrinde “Haçlı Ordusu” rolündedirler.
Bazı tarihî belgelere göre 15 tanesi imparatorluk olmak üzere 300’den fazla Türk devlet ve beyliklerini dış güçler değil; onların zombi, mankurt ve Truva Atı rolündeki vatan hainleri yıkmıştır. Şimdi de aynı tehlike ile karşı karşıyayız. Ve bu tehlike geçmişte yaşadıklarımızdan çok daha büyüktür. Asrın dâhi devlet adamı Sultan ll. Abdülhamid Han’a uygulanan strateji aynen ve zamanın şartlarına göre icra edilmektedir.
Osmanlıda ilk toprak kaybı 1699 Karlofça Antlaşması ile başlamıştır. Ve Sultan Abdülhamid Han dönemine gelinceye kadar 11 milyon kilometrekare toprağımızı kaybetmişizdir. Sultan Abdülhamid Han’ın 33 yıllık saltanatında toprak kaybı yaşamadık. Sultan Abdülhamid Han Birinci Dünya Savaşını seziyordu. Ve bu savaşta tarafsız kalarak bazı kayıpları savaş sonrası elde etmeye kararlı idi.
Birbirine düşman olan İngiltere ve Almanya, Sultan Abdülhamid Han’ı tahtan indirmek, Osmanlıyı savaşa sokmak ve Musul petrolünü paylaşmak için anlaştılar. O tarihte hainler sürüsü İttihat ve Terakki ve mason devlet adamlarını kullanarak Sultan’ı tahtan indirdiler.
Ne oldu da 1909-1919 arasında Osmanlı 11 milyon kilometrekare toprağını kaybetti? Geriye kalan 2 milyon kilometrekare toprağın üçte ikisini de Lozan’da kaybettik. Bize Osmanlının sadece otuzda biri kaldı. Ve bunu da elimizden almak istiyorlar.
ABD misyoner teşkilatının protokolünde “Anadolu Türklere bırakılmayacak kadar bizim için önemlidir” yazılıdır. Diğer önemli bir gerçek ise 1699 Karlofça Antlaşmasından 2008 IMF ile ilişkilerimizin kesilmesine kadar Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Hıristiyan Batı’nın vesayeti altında idi. Devamlı olarak Batı’ya “Evet” diyen Türkiye ilk defa Erdoğan tarafından “Hayır” dedi. Ve böylece ülkemize postmodern bir savaş açıldı.
MİT müsteşarına soruşturma, Gezi olayları, 17-25 Aralık yargı yoluyla darbe teşebbüsü, seçimlerde Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını ve AK Parti iktidarını önlemek için geçmişte birbirini katledenlerin aynı safta buluşması, 6-7 Ekim olayları, 15 Temmuz darbe teşebbüsü ve PKK terörünün artışı bu savaşın sadece bir parçasıdır. PKK’nın en modern silahları ve binlerce değil yüz binlerce ton bombası nereden gelmektedir?
Dünyada ismi ne olursa olsun, bütün terör teşkilatları Siyonizm ağırlıklı küresel sermaye tarafından kurulmuş ve beslenmektedir. Uzmanlara göre küresel sermayenin haberi olmadan hiçbir terör hadisesi olmaz. Terör küresel sermayenin silahıdır. Sömürünün devamı için 2 hedef vardır. O ülke halkına terör ile korku vermek ikinci safha terörü önlemek bahanesiyle müdahale ederek o ülkeye yerleşmek. (Bu dediklerime Irak ve Suriye örnektir.) Asla unutmayalım dünyanın 1 yıllık gelirinin yüzde 49’u 10 milyon kişiye aittir. Yüzde 51 ise 7 milyar insana aittir. Bu yüzde 49’un ise önemli kısmı 85 aileye aittir. (Çoğu Yahudi asıllı) Yahudiler ABD nüfusunun yüzde 5’idir. Amerikalı dolar milyarderlerinin yüzde 50’si Yahudi asıllıdır.
Küresel sermaye rakip gördüğü Türkiye’de huzuru bozmak ve gelişmesini önlemek bir numaralı hedefidir. “Anadolu Türkleri güçlü olursa İslam ve Türk Dünyası sömürgeden kurtulur. Zayıf olduğunda ise Hıristiyan Batı’nın postalları altında ezilmeye ve sömürgeye mahkumdur.” (Seyyid Ahmed Arvasi) İşte meselenin özü budur. 15 Temmuz’da gösterdiğimiz birlik ve Çanakkale ruhunun devamına mahkûmuz. Dini, inancı, etnik kökeni, siyasi görüşü ve sosyal durumu ne olursa olsun "Millî Mücadele"de bir er olmalıyız.
Şayet "paralel terör çetesi" başarılı olsaydı şu belalara maruz kalırdık: Bir kere, Sevr gerçekleşirdi, ülke bölünür Kürdistan kurulurdu. Ermenilere toprak verilirdi. İstanbul surları içinde Vatikan gibi Ortodoks bir dini devlet kurulması gündeme gelirdi. Türkiye bu darbenin üst aklına anahtar teslimi verilirdi. Ve kesinkes bu güçler Irak’ta olduğu gibi ülkemizi de işgal ederlerdi. 2023-2053 ve 2071 hedefleri rafa kaldırılırdı. Ülke başta ekonomi ve demokrasi olmak üzere her konuda en az 25 yıl geriye giderdi. Kamuoyunun tepkisini önlemek için dış güçlerin orduları çağrılırdı. Yüz binler değil milyonlar katledilirdi. Halkın millî iradesi saf dışı edilirdi. İslam düşmanlarının isteği üzerine malum kişi Protestanlığın kurucusu Luther rolünü oynardı. Protestanlık "vahye" değil "akla" dayanır. Ve ibadet mecburi değildir. Fıkıhları yoktur. İslam dininde son derece büyük tahrifat yapılırdı.
15 Temmuz, 28 Şubat’ın devamı yani hortlamasıdır. 28 Şubat’ta Paralel Yapı hariç bütün cemaatlerde tahribat yapıldı. Paralel Yapı'nın İslamiyet ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. İslami değerleri bozmuş ve hatta maske olarak kullanmışlardır. Kamuoyunda ve devlet idaresinde devletin gerçek temeli ve desteği olan inanç gruplarına karşı şüphe uyandırmıştır.
Emperyalist güçlerin bir numaralı hedefi halk ile İslamiyet sevgisi arasında bir duvar örmektir. Eğer başarılı olsaydılar tahıl, meyve ve sebze tohumlarının genetiğinde yapılacak değişiklik ile erkek ve kadınların kısırlaştırılması çalışmaları olacaktı. Paralel Yapı hastaneleri Türk insanının genetik kodlarını yabancı bir ülkeye vermiştir.
Diğer önemli mesele Siyonizm ve emrindeki medya Erdoğan’ın yüz bin kişiyi katlettiği kara ve yalan propagandası ile İslam Dünyası içinde ve dışında çok sayıda kişiyi inandırmıştır. (Bu, İslam ülkelerinden hacca gelenlerin ifadeleridir)
Darbe özlemi içinde olan Hıristiyan Batı hüsrana uğrayınca medyada ve kamuoyunda Erdoğan düşmanlığı artmıştır. Paralel Yapı ağır bir darbe yemiştir. Ama tehlike devam etmektedir. Devletin ve milletin tedbirli olmasına mahkûmuz. Allahü tealadan korkmayan her kötülüğü yapabilir.
23.09.2016
Millî birlik zaruridir
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Anadolu medeniyetler, milletler, devletler ve beylikler mezarlığıdır. 800 yıllık Endülüs’ü ve 636 yıllık Osmanlıyı yıkan güçler; aynı silahlarla ve asrımızın imkânlarıyla tuzak ve hileler yapmakta, Türkiye devletini yıkmak ve Türk milletini bölmek için son derece hain saldırılarını sürdürmektedir. Bazıları kendine "Türkiye, Endülüs’ün son yıllarını mı yaşıyor?" sorusunu sormaktadır!..
Dinî bütünlüğümüz millî bütünlüğümüzün teminatıdır. Türk milleti 16 devlet kurabilmenin bilgisine ve tecrübesine sahiptir. Millet ve devletleri var eden sebepler bellidir. Bu sebepler arasında millî ve manevi değerler ilk sıradadır. Millet ve devletleri yok eden hileler de bellidir.
Türk milletinin çok az dostu, son derece fazla düşmanı vardır. Düşmanlarımızın en büyük hedefi ise bizi biz yapan değerlerimizi zaafa uğratmaktır. Bu milletin millî bütünlüğü dinî bütünlüğünden geçer. Milletlerin manevi bütünlüğü aynı zamanda millî bütünlüğümüzün teminatıdır. Vücut anatomisi bir bütündür. Bir bölümdeki anormallik dengeyi bozar.
Batı’nın kalbinde ve dimağında yatan, Sevr’i hortlatmaktır. Milletin ve devletin ideali, ait olduğu toplumun birikim ve özellikleri ile uyumlu olmalıdır. Toplumun temelinde fertleri birbirine bağlayan görünmez bir bağ vardır. Fertler tarih ve kültür birikimiyle ortaktır. Notre Dame Katedrali, Eyfel Kulesi Fransızların ortak mirasıdır. Süleymaniye, Ayasofya, Dolmabahçe Sarayı, Topkapı Sarayı hepimizindir.
Bir toplumun ideallerinin gelişmesinde mütefekkirler (düşünürler), sanatçılar temel atar. Bilim adamları bu temel üzerine inşa ederler. Bayraklar, ait oldukları milletlerin şahsiyetlerinin, isteklerinin, ideallerinin ve inançlarının alametleridir.
Haçlı Seferleri Hilal-Haç mücadelesidir. Hilal tevhidi ve İslamı temsil eder. İsmail Hakkı Bursevî’nin Ruhü’l Beyanı’na göre:
Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrail (aleyhisselama) yaşını sorar. “Ben yaşımı bilmem”der. Bir yıldızı göstererek “Belki yararı olur. Bu yıldız her 70 bin senede parlar. Bütün âlemler nurla dolar. Ben bu yıldızın binlerce defa parladığını gördüm” der. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) O yıldızın kendisi olduğunu söyler.
Hadis-i şerifte Eshabının her birinin bir yıldız gibi olduğunu buyurmuşlardır. Bazı din adamlarına göre: En Necm suresinde üzerine and içilen yıldız Hazreti Muhammed'dir
Bazılarına göre (Ay-yıldız) Kelime-i Tevhid’i temsil eder. Allahü teala vardır ve birdir. O’ndan başka İlah yoktur. Hazreti Muhammed O’nun kuludur, Peygamberidir...
26.09.2016
BEŞLİ ÇETE!..
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
1960 Darbesinden bu yana Türkiye’de yapılan darbelerin, ekonomik ve siyasi krizlerin arkasında dış güçlerin olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. “Yeter Söz Milletindir” sözü ile ilk defa millî irade ile işbaşına gelen Demokrat Parti lideri Adnan Menderes, Türkiye’nin yalnız tarım ülkesi değil sanayi ülkesi olma yolunu açtı. Montaj sanayi ile başlandı ve az da olsa yol alındı.
ABD bu durumdan rahatsız oldu. ABD, Türkiye ile olan münasebetlerinin bozulacağı tehdidini savurdu. Menderes, İstanbul’da (Surlar içinde) tıpkı Vatikan gibi Ortodoks Dini Devlet kurulma projesini öğrenince Anadolu’dan İstanbul’a göçe müsaade etti. İstanbul gecekondular ile doldu. Böylece planlarını sekteye uğrattı.
Menderes Sovyetler Birliği ile yakınlaşmak istedi. Ve Rusya’dan randevu da alındı. ABD Menderes’i devirmek için bazı güçleri devreye soktu. Olaylar İstanbul Üniversitesi’nde başladı ve giderek kaosa sürüklendi.
27 Mayıs 1960 darbesi yapıldı ve çok kıymetli subaylar dahil 7 bin subay emekli yapıldı. Emekli ikramiyeleri ABD yardımı ile ödendi.
12 Mart 1971 müdahalesi ile demokrasi bir kez daha rafa kaldırıldı. On senede bir darbeler takip etti. 12 Eylül 1980 darbesinin de arkasında yine ABD ve AB (Avrupa) vardı. Darbenin olduğu gece ABD Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Şefi Paul Henze, ABD Başkanı Carter’e “Senin çocuklar işi bitirdi” haberini verdi.
Küresel sermaye ve onların idaresindeki emperyalist güçler “Güçlü Türkiye” görmek istemiyorlar. Ekonomi araştırma kuruluşlarına göre; “2040 yılında Türkiye'nin, dünyanın 12’nci ekonomik gücü olması tahmin ediliyor. Rusya, Güney Kore, Avustralya ve Hollanda geride kalacak. Akıllı olsalar Türkiye’yi yanlarına almaları gerekir.”
Akıl sadece iman ehline aittir. İmanı olmayan zeki hatta dâhi olabilir ama asla ve asla akıllı değildir.
Onlar ayakları üzerinde dik duran Türkiye yerine; dizleri üzerine çökmüş Batı’nın vesayeti altında bir eli ile taviz veren diğer eli ile kredi isteyen bir Türkiye özlemi içindeler. Dünyadaki huzursuzluk, terör, adaletsizlik ve ekonomik dengesizliğin en büyük sorumlusu Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve münhasıran Güvenlik Konseyidir. Ve Dünya 5 kişilik "çete"nin vesayeti altındadır.
71 yıl önce o günkü şartlar ve dengelere göre kurulan bu teşkilat son kullanma tarihini bitirmiştir. Fransa ve İngiltere’nin Almanya, Japonya ve diğer ülkelerden farkı nedir? 2040 yılında Rusya, Türkiye’nin gerisinde kalacaktır. 2 milyar Müslümanı temsil eden üye yoktur. Hindistan nüfusu Çin’den fazladır. Çin’in özelliği nedir?
71 yıl içinde bu beşli çeteyi ilk defa suçlayan Erdoğan’dır ve bu çetenin tahtını sallamıştır. Halep’e yardım konvoyunu zalim Esad bomba ile yok etmiştir. Suriye’nin ve Müslümanların azgın düşmanı Esad’ın 61 katil askeri için Güvenlik Konseyi toplanıyor. 600 bin Suriyeliyi katleden Esad için bu zalim Güvenlik Konseyi bir şey yapmıyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Suriye’deki felaketi ülke liderinin yüzüne vurarak; “katliamlara yardım edenler ve planlayanlar bu salondadır.” Sözü doğrudur ve Obama ile Putin başaktörlerdir.
Türkiye 2 milyon 700 bin Suriyeli ve 300 bin Iraklı göçmene 25 milyar dolar harcarken, Birleşmiş Milletler'in yardımı çok komik bir tutardır.
İkinci Dünya Savaşında ABD Başkanı Roosevelt Yahudi idi ve 51 danışmanın tamamı da Yahudi idi. Birleşmiş Milletler Yahudi’nin dünya hakimiyeti için kuruldu ve Birleşmiş Milletlere ait kuruluşların başkan ya da yardımcıları Yahudi asıllıdır.
29.09.2016
CHP’NİN YENİ GÖREVİ
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
FETÖ’cülerle mücadele Türkiye’nin en önde gelen hayati ve millî meselesidir. Erdoğan ve AK Parti düşmanları şimdi FETÖ’cüleri aklama ve işine son verilenlerin gönüllü avukatlığına soyundular. İşine son verilenler içinde haksızlığa uğrayanlar elbette vardır. Ama iktidar kendilerini savunma imkânı tanımıştır. Demokrasinin olmadığı ülkelerde bu hak söz konusu bile olamaz. (Suriye, Mısır, Irak ve diğerlerinde olduğu gibi)
Kılıçdaroğlu, CHP, yerli ve millî olmayan sözde aydınlar (karanlık güçler) 15 Temmuz'da giydikleri maskeyi çıkarıp “U DÖNÜŞÜ” ile asıllarına rücu ettiler. Elbette bazı hatalar olabilir. Hatasızlık sadece Allahü tealaya ve O'nun muhafaza ettiği Peygamberlerine aittir. Adalet devletin temelidir ama bazı güçler adaleti istismar ederek yıkıcı oluyorlar.
15 Temmuz'da masum insanları uçak, helikopter ve tank ile katleden (şehid eden) ve yaralayan şer güçler gizlenmektedir. Başarılı olsalardı yüz binlerce kişi katledilecekti. Demokrasi ve Parlamentoya son verilecekti. Ekonomi altüst olacaktı. Ülke “ÜST AKIL”a anahtar teslimi verilecekti. Ülkenin bölünmesi ve iç savaş bir numaralı hedefleri idi.
FETÖ’cülerin tamamına yakını menfaat bağı ile Paralel Yapının mensubudur. Küçük yaşta yurt ve evlerinde kaldılar. Çalınan imtihan soruları ile üniversite, Askerî Lise, Harp Okulu, Astsubay Okullarına girdiler. Mezun olunca liyakati olmadığı hâlde devlet ve bazı kuruluşları yerleştirildiler. Haksız terfi ettiler. Üniversite Öğretim görevlileri ise haksız olarak doçent ve profesör oldular. Çalıştıkları yerlerde çaycısından mahkeme kâtibine kadar kendi adamlarını yerleştirdiler. Ayrıcı “takiyye” ile zina, oruç tutmama, namaz kılmamak, cuma hatta bayram namazına gitmeme, alkol içki içme, eş ve kızlarının tesettüre uymaması nefislerine hoş geldi.
CHP’nin Batılılaşmak gayesi ile 1000 (bin) yıllık Türk İslam Medeniyeti yıkıldı. Ve bu Batı, Türkiye’ye post-modern savaş açmıştır. Yine aynı Batı, FETÖ, PKK, DAEŞ, DHKP-C, devşirme aydınları Haçlı Ordusu olarak kullanıyor.
Türkiye’nin savunması sınırlarımızda değil, sınırlar ötesinde başlar. Şam, Bağdat, Kahire, Saraybosna, Bakü ve diğerleri ileri mevzilerimizdir. Bunlar düşerse sıra İstanbul’a (Türkiye’ye) gelir. "Çanakkale ruhu", "15 Temmuz gücü" ve "Yenikapı Birliği" ile bütün olmaya mecbur hatta mahkûmuz.
Tehlike geçmiş değildir. FETÖ’cülerin lideri intikam peşindedir. Erdoğan ve AK Parti ara hedeftir. Asıl hedef Türkiye’yi yıkmaktır. Nihai hedef ise İslam Dünyasının Hıristiyan Batı’nın sömürüsü ve kölesi olarak kalmasını devam ettirmektir. Allahü tealanın emir ve yasaklarını değiştiren kişiler İslamiyet’in asla ve asla dostu olamaz. Olsa olsa düşmanıdırlar.
Kılıçdaroğlu “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulundaki konuşmasından utandım” diyor. Bu söz ile Birleşmiş Milletlerin ve bilhassa Güvenlik Konseyi (Beşli Çete’nin) zulmünü tasvip ediyor demektir. “Zulme rıza zulümdür.” Ayrıca muhtarları aşağılamıştır. Ben muhtar olsaydım dava açardım.
Zulüm, Hıristiyan Batı’nın olmazsa olmaz özelliğidir. ABD polisi 2016 yılı ilk 8 ayı içerisinde 500'den fazla kişiyi katletmiştir. Binlerce yıllık tarih içinde Kürtlere en büyük zulmü PKK yapmıştır. “Zalime yardım eden onun zulmüne maruz kalmadan ölmez!..”
Bazı kaynaklara göre: Bir kaset hadisesi ile Kılıçdaroğlu’nu CHP Genel Başkanlığına getiren güçler şu anda Kılıçdaroğlu’na FETÖ’cülerin avukatlığı görevini vermiştir. Yenikapı’daki Kılıçdaroğlu ile şu andaki arasında 180 derece fark vardır.
CHP il ve ilçe teşkilatları mağdurları savunma maskesi ile FETÖ’cüleri savunacaklardır.
04.10.2016
Batı'nın gerçek yüzü -1-
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Hıristiyan Dünyasının “ASR-I SAADET’TEN” ve “1071 MALAZGİRT ZAFERİNDEN” bu ana kadar düşmanlıkları asla bitmemiştir. Her geçen yıl değil; her gün bu düşmanlık çığ gibi artmaktadır. Son yıllarda ise Hıristiyan Batı, Türkiye’ye resmen ilan edilmemiş ama post-modern bir savaş açmıştır.
Türkiye’nin bütün imkânlarını, güçlü ve zayıf yanlarını bilen Hıristiyan Batı’nın gerçek ve o derece çirkin yüzünü görmek zorundayız.
“Türkler bizi istemeyebilir ama oranın (Anadolu’nun) sahibi onlar değil ki!..” (Eveler Wheler-Misyoner)…
İstanbul’da Bizans Devletini kurmak için vakıf ve dernek sayısı binlerledir. (ABD Medyası)…
Sevr Antlaşması’nın özlemi içindeyiz. (Helmut Schmitt-Almanya Eski Başbakanı)…
İslam ülkelerine bölücülüğü sokmak ve hakim olmak için yapılacak her şey İngiltere Hükümetimizin siyasetinin gereğidir. (Ser John Strachey)…
Geçmişte emperyalist güçler sömürüleri ve devamı için Haçlı Ordusu ve misyonerleri kullanırdı. Şu anda ise bid’at ehli olan "Paralel Yapı"yı, din düşmanı PKK’yı ve Batı kültür potasında erittiği yerli ve millî olmayan Batı’nın devşirme sözde aydınlarını kullanmaktadır.
“Müslümanların her şeyini bozduk ve yok ettik. Dinleri, inançları, ahlakları ve insani duyguları yok oldu. (Louis Massignon)
Batı’nın bu görevini bugün “Gülen” yerine getirmektedir ve Vatikan’ın misyonunu yerine getirmekle görevlidir (kendi itirafı)…
"Birinci bin yılda Avrupa, ikinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaşmıştır. Üçüncü bin yılda başta Türkler olmak üzere Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.” (Paya 2. John Paul)…
Misyonerlik faaliyetleri “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde” yasaklanmıştır. Misyonerler hiçbir Batılı ülkede misyonerlik faaliyetinde bulunamazlar. Batılılar, Batılı olmayan ülkelerde hiçbir ahlak ve hukuk kuralı tanımadan söz konusu faaliyetlerde bulunmaktadır. Çeşitli kisveler altında sayısız misyonerler bu ülkelere gönderilmekte ve misyoner okulları ile misyonerlik merkezi olarak çalışan kuruluşlar meydana getirilmektedir. Amaçları bu ülkeleri içeriden ele geçirmektir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda gayr-i müslimler içinde Osmanlı’ya en sadık millet Ermeniler ve Bulgarlar idi. Âdeta Osmanlı Devleti ile bütünleşmişlerdi. Misyoner kolejleri bu ikisini Osmanlı ve Türklere düşman yaptı.
“Ermenilerin ruhuna girdik. Hayatlarında ihtilaller yaptık” (Ünlü Misyoner A. West)
“...Koleji olmasaydı Bulgaristan olmazdı” (Gold)…
“Ve bu kolej Türk halkına Hıristiyan ruhunu, hayat tarzını ve dünya görüşünü aşılamak için kurulmuştur.” (Misyoner Washburn)…
Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethetmek için işe Boğazkesen (Rumeli) Hisarı'nı yapmakla başladı. Biz de bu şehri almak için aynı yerden başlayacağız!” (Ünlü Misyonerlerden…)
"Amerika bu kolej vasıtası ile kültürümüzle savaştı. Ayrılıkçı (bölücü) gençler yetiştirdi. Özenle eğittiği idareci, yazar, gazeteci, sanat ve bilim adamlarını kullanarak, Türkiye’yi denetim altına aldılar.” (Necdet Sevinç)
İngiltere, casus ve misyoner teşkilatı başkanı, Osmanlı Devletinde faaliyet gösteren Hempher’e şöyle der: “Eğer sen İslam ülkelerinde Sünni-Şii çatışmasını başlatabilirsen Büyük Britanya’ya en büyük hizmeti yapmış olursun” (Bircan Akyıldız Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı)…
Devamı sonraki yazımızda inşallah...
30.09.2016
Batı'nın gerçek yüzü -ll-
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Önceki yazımızda Batı'nın içyüzünü kendi ağızlarından itiraflar şeklinde ve bazı otoriterlerimizin tespitleriyle nakletmeye çalışmıştık. Bu yazımızda da bu itirafları ve tespitleri yazmaya devam ediyoruz...
Misyonerler ülkemizde devletin üniter yapısını hedef almıştır. Bir numaralı hedefi etnik ve dinî ayrımcılığı körüklemektir. (Prof. Dr. Cemaleddin Taşkıran)…
“Yıllar var ki oğlum, birileri işte bizi gözetliyor.” (İlhan Selçuk şair bestekâr)…
“Haçlı-Hilal mücadelesi İstanbul’da yapılır.” (Doğu Misyon Müdürü Letsiyu)…
“Amerikan Bord’un yurt dışındaki misyonerlik çalışmaları artık bir nevi Ermeni davası hâline geldi.” (Justin McCarthy-tarihçi)…
“Amerikan eğitim kurumları vasıtasıyla, Osmanlı’daki insanların düşünce ve alışkanlıklarını değiştirmek bizim için önemli bir güçtür.” (James Bortos-Misyoner Örgütü Dışişleri Sekreteri)…
“Amaç Osmanlı’da mümkün olduğu kadar erken ve süratle kendini idare eden kiliseler yapmaktır.” (Wasburn)…
Misyonerlik, emperyalizmin mızrak ucudur. Ve küresel sermayenin ordusudur.
“Bu vadedilmiş topraklar silahsız bir Haçlı Seferi ile geri alınacaktır. Acıların olduğu yerde misyonerlik için uygun bir fırsat vardır.” (Anna Mellingen-Ünlü Misyoner)…
“Hıristiyanlığın en büyük ve en muazzam rakibi İslamiyet’tir. Türkiye her konuda en güçlü Müslüman ülkedir. Türkiye’yi önce İslamiyet’ten koparmak ve sonra Hıristiyanlaştırmak için gerekirse 500 yıl bekleyeceğiz.” (White-Merzifon Amerikan Koleji Müdürü)…
“1904 yılında Osmanlı Topraklarında 465 adet Protestan Misyoner okulu vardı. Katolik rahiplerin 306 ve Katolik rahibelerin 354 okulu var idi. Tam bir sayım yapıldığında 2000 sayısına ulaşabilir.” (Prof. Dr. İlknur Polat Haydaroğlu)…
“Şu anda Gülen’e bağlı 170 ülkede 2 bin adet okul, geçmişteki misyoner okullarının işini daha tesirli olarak yapmaktadır. Hastalık vücuda en zayıf anında girer” (Prof. Dr. Zeki Aslantürk)…
Son derece güçlü olmaya mecburuz. Batı'nın hukuk sistemi halktan ve Hak’tan yana değildir. Hak ve halk düşmanlarından yanadır.
EKÜMENLİK NEDİR? Türkiye Cumhuriyeti yasalarından bağımsız ruhban okulu talep ve gerçekleştirmek, İstanbul’un surları içinde bağımsız Bizans (Vatikan gibi dinî devlet) kurulmasını talep ederek gerçekleştirmektir. Paralel Yapı’nın hain darbesi gerçekleşmiş olsaydı. Bu proje de gündeme gelecekti.
“Anadolu bizim kaybolmuş toprağımızdır. Yunan halkı Anadolu’yu geri alma idealinin (Megalo İdea) etrafında birleşmiştir. Yunan Halkı bir gün mutlaka Küçük Asya’ya dönecektir.” (Hristodulos Yunan Ortodoks Kiliseleri Başpiskoposu)…
“Bütün dünya hazırlığını din çatışması seviyesine (üzerine) göre kurmuştur. Onların hazırladığı bir alanda dövüşüyorsunuz.” (Mahir Kaynak MİT Eski Müsteşarı)…
Para Fonunun (IMF) şartları Sevr Anlaşmasının maddelerinden daha ağırdır.” (Prof. Dr. Toktamış Ateş)…
Binlerce belgeden sadece bir kısmını arz etmeye çalıştım...
07.10.2016
Zafer mi?
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Bugünlerde Alman medyasını iflasın eşiğinde olan Deutsch Bank’ı Erdoğan (Türkiye) alacak korkusu sardı. Bu bankanın hisse senetleri 14 Mayıs 2007’de 101.2 euro iken 30 Eylül 2016’da 10 euronun altına düşmüştür. Avrupa bankalarında yaşanan paniğin boyutlarını gösterir bir diğer veri de Avrupa Merkez Bankasına gelen likidite talebi 6 trilyon 348 milyar dolar olmasıdır. Avrupa Bankalarının tamamına yakınının değeri düşüyor. Çin’de Hua Xıa Bank hisse senetlerini satmaya hazırlanıyor.
S. Arabistan’ın 250 milyar doları tehlikededir. Birleşik Devletler tarafından 11 Eylül’ün suçlusu olarak görülen S. Arabistan, ABD parlamentosunun kararı üzerine bu paraya tazminat bahanesiyle el konulabilir endişesi taşımaktadır. Bu ise Suudi prenslerinin servetlerinin azalması demektir. S. Arabistan dolarlarını çekme telaşı içindedir. ABD ile Fransa arasında Afrika’da ekonomik bir savaş yaşanmaktadır.
Hemen hemen bütün CHP’liler Kılıçdaroğlu’ndan 1923-50 arasındaki CHP iktidarının yaptıklarını “tabu” olarak kabul etmesinde ısrarlıdır. Lozan elbette zafer değildir. Olsa olsa hezimettir. Savaş meydanlarında kazandık ama masada mağlup gibi kaybettik. Anlaşma öncesinde 4 milyon kilometrekare olan topraklarımızın, anlaşma ile birlikte nerede ise yüzde 80’ini kaybettik. Şimdi onu da işgal peşindeler.
Lozan müzakereleri sırasında Türkiye’de çok kıymetli ve tecrübeli diplomatlar vardı. Şayet onlar görüşme heyetinde yer almış olsalardı yüzde 80 kaybımız olmadığı gibi Musul petrollerini de kaybetmezdik. Diplomasinin “D”sini dahi bilmeyen İnönü’nün Lozan’a gönderilmesi hataların en büyüğüdür. Lozan’da hezimete uğramaz ya da daha az hasara uğramış olurduk.
İnönü Cumhurbaşkanlığı döneminde bir yıl vapur ile İstanbul’dan İzmir’e giderken Ege Denizindeki Yunan adalarını görünce ''bu adaların bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum'' itirafında bulunmuştur. Ama yaptığı çok büyük bir kusurdur. İnönü hiçbir savaşı kazanamamıştır. Tarihte İnönü Zaferi olarak bildiğimiz koca bir yalandır. Bu savaşta Yunan ordusu yanlış istihbarat neticesi geri çekilmiştir.
Son yıllarda çektiğimiz bütün sıkıntıların kaynağı Paralel Yapı’dır. Paralel Yapı mensuplarının ıslahı imkânsız denecek kadar zordur. Henüz çocuk yaşta evlerde ve bilahare yurtlarda beyinleri yıkanan bu gençler ilk önce ailelerinden koparılmıştır. İkinci safhada cemiyetten tecrit edilmiştir. Hatta Zaman gazetesinden başka gazete okumaları dahi yasak edilmiştir.
Gülen’in bir yığın sapık ve İslamiyete aykırı kitaplarının dışında bütün İslami eserlerden tecrit edilmişlerdir. Böylece ümmet şuurundan koparılmış, kendileri dışındakileri öteki olarak görmüşlerdir. Daha sonra kendilerinden olmayanları düşman saymışlardır. Ve böylece o malum gecede yani 15 Temmuz’da kendi halkına ateş açmışlar, kendi meclisini, kendi polisini bombalamışlardır.
Bu insanlar bu robotlaşmanın son safhasında Ehl-i Sünnetten ve İslamiyetten uzaklaştırılmışlardır. 3 semavi dinin karması yani yeni bir inanç sistemi içinde öz inançlarını tahrip ettiler...
12.10.2016
İslam âlimlerinin ilme hizmetleri
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Benim mensubu olduğum nesiller zayi olmuş nesillerdir. İlk-orta-lise ve üniversitede bu nesillerin beyni “İslamiyet Müslümanları geri bıraktı” yalanı ve iftirası ile dumura uğradı. Bu iftirayı söyleyenler son derece İslam düşmanı idiler. Tarihin çeşitli bölümleri vardır. Siyasi tarih, harp tarihi ve çok kişinin bilmediği “İlim tarihi”... Tarihin bu bölümü bugünkü müspet ilimlerin kurucularını inceler. İşte size yüzlerce belgeden bir iki örnek:
Hazreti İsa’dan (aleyhisselam) 600 yıl kadar sonra idi. Dünya görülmedik bir olaya sahne oluyordu. Tarihte bir benzerine daha rastlanmayan bu olay, her türlü üstünlüğü de beraberinde getiriyordu. Alman Oryantalist Dr. Sigrid Hunka’nın ifadesiyle bu, dünya tarihinin en dikkat çekici hadiselerinden birisi idi. İslam Güneşi doğmuş idi. Çöl çocukları bir anda toplanıp hemen hemen yoktan bir medeniyet kurmuşlardı.
Ve bu medeniyeti bütün kültürlerinin üzerine çıkartmışlardı. Eşsiz bir yükselişti bu. Hiçbir şey ile karşılaştırılmayacak derecede emsalsiz ve baş döndürücü idi. Sekiz yüz sene dünya hâkimiyetini elinde tutacak İslam medeniyeti gerçekleşmişti. (Dr. Sigrid Hunke Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi İstanbul Bedir Yayınevi 1972 sayfa: 253)
“Avrupa’da cehaletin hüküm sürdüğü bir zamanda Müslümanlar dünyanın her köşesine medeniyet bayrağını diktiler.” (Sedio Bilim Tarihi Uzmanı Ahmed Hamdi Akseki Dini Dersler-İstanbul/Sebilürreşad Kütüphanesi neşriyatı 1339-1342 sayfa: 370)
“Müslümanlar bir asırdan az bir zamanda bir yandan Gırnata’ya diğer yandan Delhi’ye kadar uzanan etrafa cesaret ihtişam ve deha ışıkları saçarak asırlarca dünyanın büyük bir kısmı üzerinde pırıl pırıl yanan; Delhi’den Gırnata’ya kadar uzanan bir alev hâlinde parlayıp gökyüzüne yükselen bir medeniyet kurdular.” (Carlayl-Metin Karabaşoğlu Endülüs’te Fecir Köprü Yayınları/Ağustos 1988 sayfa: 32)
“Müslümanlar Orta Doğu’da ilim ve fende zirvede idiler.” (Afif A. Tabbara-İlim Işığında İslamiyet/Musfata Öz İstanbul Kalem Yayıncılık 1981 sayfa: 296)
“Ahlak, ilim ve sanayi bakımından Müslümanlar Hıristiyanlardan çok daha üstündürler.” (Sedilot-Ahmed Rıza Bey sayfa: 216 İsmail Hami Danişmend Garb Menbalarına Göre Garb Medeniyetinin Menbaı Olan İslam Medeniyeti/İstanbul Yağmur Yayınları 1972 sayfa: 18-19)
“Hıristiyan Batı barbarca korkunç savaşlar yaparken, Müslümanlar en yüksek entelektüel hayata ve fenne ait çalışmaları ayakta tuttular. On ikinci asırdan itibaren Batı’da fenden az veya çok hoşlanan herkes Doğu ve Batı İslam âlemine gözlerini çevirdi.” (Carre de Vaux-The Legacy of İslam sayfa 376-377/Abdurrahman Ahmed-Garbın İslamdan Öğrendikleri Mihrap Yayınları 1969 sayfa: 33-34)
“9. Yüzyıldan 15. Yüzyıla kadar dünyanın mevcut edebiyat dairelerinin en genişinin teşkil ettiği görülmektedir. Birbirini kovalayan eserler, buluşlar, keşifler bu devrin olağanüstü zekâlarının ispatıdır. Ayrıca Hıristiyan Avrupa üzerindeki tesirlerini de hissettirmiştir. Bu, Müslümanların her hususta bizim hocalarımız olduğu hakkındaki düşünceyi haklı göstermiştir.” (L.P.E.A, Sedilot Historie Generaledes Arabes-Arapların Genel Tarihi 2- /131-370 Ahmed Rıza Bey Batı’nın Doğu Politikasının Ahlaken İflası)
14.10.2016
Musul meselesi
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Son günlerde gündemin ilk sırasında Musul’a yapılacak harekât gelmektedir. Dün itibari ile başlamıştır. Irak, İran, ABD ve hatta AB Türkiye’nin bu harekâtın dışında kalmasında ısrarlıdır. Ancak Türk hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu harekâta katılmak istemektedir. Zaten olması gereken de katılmamızdır.
Türkiye Irak’ta bulunmaya mecbur hatta mahkûmdur. Türkiye kuşatılmıştır. Irak’ta bulunması olmazsa olmazdır. Fitnenin kaynağı yani Irak başbakanın üst aklı ABD’dir. Irak’ta 63 ülke vardır. Ve gerçek işgalci bunlardır. Dünyanın diğer ucunda bulunan Yeni Zelanda’nın orada ne işi vardır. Türkiye anlaşmalara göre tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi “Garantör”dür.
Başika’da eğitim kampında bulunan Türk Birliği, ABD’nin uşağı Irak Başbakanının izni ile oraya gitmiştir. Hatta kendisi bu kampı ziyaret etmiş ve Türkiye’ye teşekkür etmiştir. Peki bu tutumunu neden 180 derece değiştirmiş ve Türkiye’yi işgalci ilan etmiştir. Bunun sebebi Irak İran’ın işgali altında ve âdeta sömürgesidir. İran son yıllarda zulümde azgınlaşmıştır. Suriye ve Irak’ta İran desteği ile Suriye’de muhalefet ile ve Irak’ta ise DAEŞ ile mücadele maskesi altında Sünni Türk, Sünni Arap ve Türkmen katliamı yapmaktadır.
Lozan Antlaşmasında Musul’un yüzde 80’i Türkmen ve Türk idi. Türkiye Irak’taki Musul harekâtına katılırsa İran ve Irak’ın Şii çeteleri Sünnileri kitleler hâlinde katledemeyecektir. Humeyni, Eshab-ı kiram (rıdvanullahi aleyhim ecmain) ve İslamiyetin manevi güneşleri olan Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (radıyallahü anhüm ecmain) düşmanıdır. Ve eserlerinde "Sünnileri katletmek caizdir. Malları ganimet, eşleri ve kızları cariyedir" fetvasını vermektedir!..
Lozan son derece büyük hezimettir. Savaşı kazandık ama masada kaybettik. Masaya 4 milyon kilometrekare toprak ile oturduk. Anlaşma sonunda yüzde 80’ini verdik. Bazı yerleri verdiler almadık. Mondros Antlaşmasına göre:
Osmanlının fiilen ve hukuken idaresinde olan yer Osmanlının vatanı idi. Kıbrıs, Oniki Ada, Batum, Antakya, Halep, Musul bizim idi. Hepsini verdik...
İngiliz Başbakanı Lozan’daki Lord Girzon’a çektiği telgrafta "Musul’da ısrar etme. İngiliz kamuoyu savaştan yoruldu. Savaş istemiyor" demekte idi. Ancak Lozan’da Musul için biz ısrar etmedik. İkili görüşmelere bıraktık. Netice alamayınca Milletler Cemiyetine (Cemiyet-i Akvam) havale ettik. Bu cemiyet Musul’la ilgili rapor hazırladı. İngilizler Musul petrollerinden hisse teklif etti. Ancak bunu hiçbir zaman alamadık. Ankara Anlaşması ile Musul’dan tümü ile vazgeçtik.
İngilizler sınırların çizilmesinde Türkiye’ye tuzak kurdu. Türkiye-Irak sınırları dağların zirvelerinden geçiyor. İngilizler bu sınırları bugünkü terör için hazırladı. Suriye’de Arap kökenliler yüzde 10’u geçmez. Halep yüzde yüz Türk’tür. Musul’da öyle idi.
Türkiye Musul harekâtında bulunmak zorundadır. A, B, C gerekirse D planı gerçekleşmelidir. Irak Başbakanına hatırlatmak isteriz o zalim ABD, Irak’ta “Kitle imha silahları” yalanı ile ülkeyi işgal etti. İki milyon insanı katletti. ABD askerlerinin dehşet hapishanesi “Ebu Garip”te çektiği 1000 hatıra fotoğrafı Washington Post’ta yayınlandı. Bunlardan biri Iraklı erkeğin boynuna köpek tasması takılmış yerde sürükleniyordu. Diğer fotoğraflar da hakaretlerle dolu idi. Başbakan bu zalimleri himaye etmektedir.
Fırat Kalkanı Türkiye dışında Osmanlıdan sonraki en yerinde harekâttır. Türkiye’nin güvenliği için Türkiye dışında olmaya mahkûmuz. Musul için netice Türkiye lehinde olacaktır. İnşallah.
Kılıçdaroğlu yanlış şeyler söylüyor. Türkiye mezhepçi politika takip etmiyor. Asıl mezhepçi politikayı Suriye, İran ve Irak yapmaktadır. 3 milyon mülteci bunun delilidir. Suriye ve Irak şimdi Şii bir devlettir. Sünnilere hayat hakkı tanımadıkları için DAEŞ terörünü bitirmeleri mümkün değildir.
17.10.2016
Neler oluyor?
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Irak ordusunun tek kurşun atmadan DAEŞ’e teslim ettiği Musul’a karşı 17 Ekim 2016 tarihinde başlatılan operasyon, aslında Musul’u kurtarma maskesi altında ABD ve İran liderleri nezdinde "Sünni-Şii iç savaşı"dır. Ve bu görev son derece azgın, Ehl-i sünnet, Eshab-ı kiram (rıdvanullahi aleyhi ecmain) düşmanı İran’ın Şii katillerine verilmiştir.
63 ülkenin Irak’ta işi ne? Musul’u DAEŞ’ten kurtarma bahanedir. Musul ve Felluce’de en az 2 milyon Türkmen yaşamaktadır. ABD, Irak ve İran’ın Türkiye’yi devre dışı bırakma isteği art niyetlidir. Musul’u kurtarmak gerçek gaye ise bu operasyona katılmak isteyen Türkiye neden istenmiyor?
Erbil’de toplanan Sünni aşiret reisleri "Gerçek işgalci İran’dır. Türkiye’nin Irak’ta olması lazım" demiş ve Irak başbakanını “ahmak” ve “nankör” olarak suçlamışlardır. Barzani’nin Özerk Kuzey Kürt İdaresi ile Türkiye arasında anlaşma vardır.
Geçmişte Barzani ile Talabani savaşırken aralarındaki barışı Türkiye sağlamıştır. ABD, İran ve Irak’ın Türkiye düşmanlığının gerçek sebebi Türkiye ve bilhassa Erdoğan’ın ABD’nin iç savaş niyetini açıklamasıdır.
Türkiye, Irak’ta planlanan soykırım ve Sünni-Şii çatışmasına kesin olarak karşıdır. Türkiye’nin B ve C planlarını kamuoyu bilmemektedir. Sünni aşiretler ya da Barzani idaresi Türkiye’den yardım isteyebilir. Musul ile tarih, din, akrabalık ve çok sayıda ortak değerlerimiz var. Birinci Dünya Savaşı sonunda Mondros Mütarekesinin ana maddesi: Osmanlının fiilî ve hukuki hakimiyeti altındaki topraklar Osmanlı vatanıdır. Osmanlı Mebusan Meclisinin aldığı kararda yani “Misak-ı Millî”de Musul vardı. Lozan’da Musul bizim toprağımız idi. Diplomasinin D’sini bilmeyen İnönü’nün hataları ile buraları kaybettik.
İngiliz temsilcisi Lord Curzon Lozan’da masaya oturduğunda cebinde başbakanının telgrafı vardı. Bu telgrafta “İngiliz halkı savaştan yoruldu. Savaş istemiyor. Musul için ısrar etme, çatışma olmasın” diyordu. Ama Musul için ısrar etmeyen Türkiye oldu. İngiltere değil. Irak petrollerinden hisse teklifi yerine Irak’a düşen petrol gelirinin yüzde 10’u istendi. Bu ise hiçbir zaman ödenmedi.
Musul meselesi ve yapılan yanlışlar kitaplara sığmaz. Türkiye’nin hiçbir ülke ve münhasıran Irak’ın toprağında gözü yoktur. ABD ile İran, Irak’ta mezhep çatışmasının planlayıcısı ve itici gücüdür. ABD, Irak ve Libya ordusunu felç etmiştir. Suriye’de başarılı olamamıştır. Ordu rejime sadık kalmıştır. Irak’ta DAEŞ maskesi ile bir inanç yani Ehl-i sünnet itikadı yok edilmek istenmektedir. Böylece ABD ve İran Türkiye’yi kuşatmak istemektedir. Fırat Kalkanı operasyonu devam etmelidir. Tekrar söylüyorum. Irak’ta bulunmaya mecbur değiliz, mahkûmuz...
Irak’ta Maliki ile başlayan ve İbadi ile devam eden süreçte Şii bir devlet kurulmuştur. Sünniler bir nevi öteki kabul edilmiştir. Irak idaresi mezhepçi faaliyetlerinden vazgeçmedikçe Irak asla ve asla huzura kavuşamaz. Irak’ta inkârı mümkün olmayan gerçek şudur: DAEŞ'i Musul’dan kazımak bahanesiyle Sünni katliamı gerçekleştirmek istenmektedir. Bu planın mimarı da Siyonizm emrindeki ABD’dir.
Bilhassa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sert ve ısrarlı tutumu ile Türkiye operasyona ve masaya dâhil olmuştur. Ve Kılıçdaroğlu bu gelişme karşısında şoke vaziyettedir!..
21.10.2016
Postmodern Haçlı Seferi
Dış Politika
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türkiye’ye karşı yürütülen Postmodern Haçlı Seferi ile ilgili çok yazdık, çok çizdik. Şimdi biraz da aydınlarımızın bu konudaki sözlerine bakalım.
“Türkiye’deki bazı misyonerlik ve vakıf faaliyetlerinin arkasında borsa spekülatörü George Soros bulunmaktadır.” (Yaşar Yazıcıoğlu Başbakanlık eski Müşteşarı)
“Özgürlükler adına yabancılara bahşedilen yasalara sığınarak yeni bir Haçlı Seferi başlatılmıştır. Bu Haçlı Seferi’nin öncü kuvvetleri misyonerler olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Prof. Dr. Zeki Aslantürk)
“Yaygınlaştırılmasına 1998 Lambeth Konferansında karar verilen kilise evler ülkemizde en önemli ve yaygın misyonerlik faaliyetlerine dönüştürülmüştür.” (Aytunç Altındal Araştırmacı Yazar)
“SOS Çocuk Köyleri Dünya Kiliseler Birliğine bağlı bir vakıf tarafından kurulmakta daha çok kimsesiz çocuklarla ilgilenmekte bunlar Hıristiyan olarak eğitilmektedir. Dünya Kiliseler Birliği aynı zamanda anayasamızdan zorunlu din derslerinin çıkarılması ile de ilgilenmektedir. (Hıristiyanlaştıramadıklarımızı dinsiz yapın) kararlarından biri de buradan çıkmıştır. İslam düşmanlığı etnik ve mezhep çatışmaları ilgi alanları arasındadır.” (Adnan Odabaş)
“Türkiye’nin işini bitirmek istiyorlar.” (Aytunç Altındal Araştırmacı Yazar)
“Ey saçları arasında küçük bir şey olsa gözü uyku tutmayan vatan evladı! Bağrında cirit atan on binlerce barbara ve o barbarlara her türlü stratejik ve ekonomik desteği sağlayanlara daha ne kadar sessiz kalacaksınız.” (Hasan Demir Gazeteci Yazar)
“AB bu problemin ağırlığını artırabilir. Türkiye’deki din karşıtları misyonerlerin önüne kırmızı halı seriyorlar.” (Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş)
“Din ve vicdan hürriyeti istismar ediliyor.” (Abdülkadir Aksu eski İçişleri Bakanı)
“Karadeniz’de Pontus hayalleri var.” (İsmail Türüt-Sanatçı)
“Batı’nın planı belli, önce yıkmak sonra istedikleri şekle sokmak veya eritmek.” (Ozan Arif-Sanatçı)
“Hıristiyan Dünyası geçmişteki hesabı kapatmamıştır.” (Bircan Yılmaz)
“Avrupa Birliği fikri başlı başına düşmanımız Türklere ve Türkiye’nin başını çektiği İslam Dünyasına karşı gelişti.” (İtalyan Piskoposlar-3 Ocak 2006 tarihli L’Awanıre Gazetesi)
"Hıristiyan Batı Lozan’la iktifa etmeyip Sevr’i hortlatmak peşindedir... 28 Şubat sürecinin toplumda yol açtığı psikolojik yıkım ve dinî gruplara yapılan baskılar misyonerlerin ekmeğine yağ sürdü. “Misyonerlerin dinî değerlerin yanında millî değerleri de hedef aldıkları farklı etnik ayrımcılığa ve bölücülüğe ittikleri bilinmektedir. Kamu düzeninin bozulması misyonerlik faaliyetlerinin yasaklanması için bir başka gerekçedir." (Prof. Dr. Ömer Faruk Harman)
24.10.2016
..
Olayların tahlili
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Avrupa Birliği Katolik ağırlıklı Hıristiyan Birliğidir. Roma-German İmparatorluğunun zamanımız şartlarına uygun modelidir.
Referandum ABD borsalarına tesir etmiştir. Referandum neticesi sarsıntılara sebep olacaktır. Her an her şey olabilir.
İngiltere’de Avrupa Birliğine dönüş için toplanan imza sayısı 3 milyonu geçmiştir.
ABD borsalarının yüzde 1 kaybı başka ülkelerin yüzde 50 hatta daha fazla kaybına eşittir.
İngiltere’nin Avrupa Birliğine girişinde problemler yaşanmış idi. O tarihte Fransa Cumhurbaşkanı emekli general De Gaulle’ün şu sözü meşhurdur: "Benim cesedimi çiğnemeden İngiltere Avrupa Birliğine giremez.”
Ancak şimdi İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı birliği sarsmıştır. Her zaman bir değişiklik olabilir.
İç politikaya dönersek Türkiye’de önemli gelişmeler olmaktadır. CHP ve MHP karşı çıksa da Türkiye İsrail arasındaki protokol Türkiye’nin lehinedir. Kazanılan imkânlar yoktan iyidir. Kaldı ki İsrail şu ana kadar yaptığı binlerce katliamdan ne özür dilemiş ne de tazminat ödemiştir.
Gazze’ye İsrail’in uyguladığı ambargo kalkmasa da Filistinlilere yardım son derece önemlidir. Türkiye’nin Filistin politikasında taviz verilmemiştir. Filistin’in bağımsızlığı, Gazze’ye uygulanan ambargonun kalkmasını hâlâ istemektedir. İsrail’in Filistinlilere uyguladığı yargısız infaz ve zulümlerine de karşıdır.
İsrail gibi Rusya ile de görüşmeler için ilk adımlar atılmıştır. Aslında bu iki ülke birbirine muhtaçtır. Türkiye İsrail arasındaki mutabakat ABD ve Avrupa Birliğini rahatsız etmiştir. Aynı güçler Türkiye-Rusya ve Türkiye-Mısır arasındaki ilişkilerin normalleşmesine de karşıdırlar.
Türkiye-İsrail ve Türkiye-Rusya arasındaki düzelmeler de Türkiye’nin menfaatinedir. Türkiye İsrail anlaşmasının resmen imzalandığı ve Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aradığı gün İstanbul’da havaalanında 3 teröristin gerçekleştirdiği ve 42 kişinin öldüğü ve 147 kişinin de yaralandığı saldırının arkasında Türkiye’nin bu ülkeler ile münasebetinin normalleşmesini istemeyen güçler vardır ve bir mesaj vermişlerdir.
Bu işin taşeronu ise emperyalist güçlerin uşağı ve Kürtlerin bütün tarih boyunca en büyük düşmanı olan PKK olduğuna dair deliller kuvvetlidir.
30.06.2016
XXXXXXX
Bugün 395 ziyaretçi (812 klik) kişi burdaydı!
.
.
|
| Bugün 312 ziyaretçi (423 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|