 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yazar ve Yazarlık Üzerine
Yayınlanma :
17.07.2025 14:24
Güncelleme
: 18.07.2025 09:04
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
Yazar ve Yazarlık Üzerine
Yazarlık ne bir meslektir ne de bir geçim kapısı… Yazarlık, gönlüne mukaddes bir ateş düşen insanoğlunun pervane misali hak ve adalet güneşi etrafında dönmesidir. Yanmadan karanlığı aydınlatmak mümkün mü?
Yazar, göklerin ve yerin yüklenmekten çekindiği “emanet”i omuzunda taşıdığının farkındadır. O, sadece kendisinin değil, toplumun da doğru, dürüst ve âdil olması için çırpınır.
Yazar, Peygamberimizin:
“Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” diye vasıflandırdığı o güzide zevat gibi hidayet rehberi olmak ister.
Yazar, Hz. Ebubekir’in:
“Ya Rabbi, vücudumu o kadar büyült ki tek başıma cehennemi doldurayım da oraya başka kimse girmesin” sözünden ilham alarak kendini topluma adayan kişidir.
Yazar:
“Ne varlığa sevinirim, ne yokluğu yerinirim.”
***
“Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan”
diyen şair hesabı hem derviş tabiatlıdır hem de C. Allah’ın:
“Düşmana karşı, bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.” (Bkz. Enfâl sûresi [8], âyet: 60) emrini “Düşmana karşı son model savaş uçakları yapın” şeklinde anlayan çağdaş bir düşünürdür.
Yazar, Hz. Peygamberin:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır” sözünden hareketle, şairin ifadesiyle:
“Usanmaz kendini insan bilen halka hizmetten” şuuruyla millete hizmet eder.
Yazar, İmam-ı Âzam’ın:
“Sultanın sofrasına oturan âlimin fetvasına itibar edilmez” sözünü çerçeveleterek çalışma odasına asar. Çünkü o, insanın; ihsanın kulu kölesi olacağını bilir.
Yazar, zalim hükümdara karşı hakkı ihtar etmenin en büyük cihad olduğunun idrakindedir:
“Hakkı bir zâlime ihtar, o ne şâhâne cihâd
En büyüktür’ dedi Peygamber-i pâkîze-nihâd.”
(M. Akif)
Yazar, dalkavukluğun, insanoğlu için büyük bir zillet olduğunu müdriktir. O, herkesle oturup fikir tartışması yapmak ister. Lakin kalemini satanlarla asla bir araya gelmeyi düşünmez.
Yazar, konuşulacak yerde konuşur, susulacak yerde susmasını da bilir. Konuşulacak yerde susan, susulacak yerde de konuşan kişi yazar değil, muktedirlerin sözcüsüdür.
Yazar, -M. Akif’in tabiriyle- Kur’an’dan aldığı ilhamla İslâm’ı asrın idrakine söyletme gayretindedir. O bilir ki İslâm’da reform olmaz. Ancak din anlayışında reform yapılmadan da İslâm’ı asrın idrakine söyletme yolunda hiçbir adım atılmaz, atılamaz.
Yazar, Namık Kemâl gibi kendini toplumun hizmetine vakfeder, kendi derdi aklına bile gelmez:
“Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemâl
Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına.”
Ve nihayet yazar, bütün bu mücadeleleri verirken Türkçeyi ana sütü gibi mukaddes sayar, en az ne söyleyeceği kadar, nasıl söyleyeceğine de dikkat eder. Yaşayan Türkçeden, güzel Türkçeden asla taviz vermez. O bilir ki Türkçe her şeyimizdir. Türkçe olmazsa Türk milleti de olmaz. Türkçe var olduğu için biz bugün millet olarak varız.
Gayet tabii, bu bizim kendi yazarlık manifestomuz. Sadece bizi bağlar. Keşke Yahya Bey’in (ö.1582) dediği gibi bizim sevip saydığımızı bütün cihan sevip saysa:
“Kâşki sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân”
ACZİMİN GİRYESİ:
“Yazar, güçlülerin değil, daim haklıların yanında yer alır,
Kalemşorsa insafsızdır, ezilenle değil, ezenle bir olur.”
(Li-müellifihî)
***
Sevgili “tarihistan” okuyucuları! Allah nasip ederse on beş günde bir Cuma günleri bu sütunda konuşup dertleşeceğiz. Yazılarımız -tabii ki- kültür sanat ağırlıklı olacaktır. Siyasî olsa bile olup bitenlere kültür penceresinden bakmaya çalışacağız.
Bize bu imkânı sağlayan “tarihistan” yöneticilerine bahusus Naci Yengin Beye çok teşekkür ederim. Yapıcı eleştirilerinizi beklerim.
*ahsevgiah@gmail.com
.
DEVLET MİLLETİNE ZULMEDER Mİ?
Yayınlanma :
30.07.2025 09:40
Güncelleme
: 30.07.2025 09:40
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
DEVLET MİLLETİNE ZULMEDER Mİ?
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Bu nasıl söz? Devlet milletine zulmeder mi hiç? Devlet babadır, baba evladına zulmetmez. Onu korur, kollar. “Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım” diyen Bilge Kağan’dan beri bu böyledir. Ama siz de takdir edersiniz ki her zaman kağanlar bilge olmuyor. Dolayısıyla, bazen devlet -istemeyerek de olsa- milletine zulmedebiliyor. Şair ne güzel ifade etmiş:
“Mecbûr eden mezâlime erkân-ı devleti,
İsrâf-ı bî-lüzûm u sefâhat değil midir?”
(Devlet erkânını millete zulmetmeye mecbur eden gereksiz harcamalar ve zevkusefaya düşkünlük değil midir?)
Yöneticiler sefahate dalarak devletin paralarını har vurup harman savurmaya başladı mı ekonomik kriz kaçınılmaz olur. Bu da beraberinde kemer sıkmayı, yeni vergileri ve hayat pahalılığını getirir. Yani fatura halka kesilir. İşte zulüm…
Bugün bizzat yaşadığımız bu durum sadece günümüze mahsus bir manzara da değildir. Tarihin her devrinde -şairin dediği gibi- masraf artar, gelir azalırsa, düzen bozulur, fitne fesat çoğalır:
“Masraf artıp azalınca îrâd
Nazm-ı âlem bulur elbette fesâd.”
(Lâedrî)
Ayağını Yorganına Göre Uzatmak
Aile hayatı ile devlet düzeni birbirine çok benzer. Aile reisi gelirlerle giderleri hesap etmeden gelişi güzel harcama yaparsa, bir başka tabirle üretmeden tüketmeye başlarsa o ailede geçim sıkıntısı başlar, huzur bozulur. Aynı şekilde yöneticiler de devlet bütçesini hesaplı kullanmaz ve açık vermeye başlarsa ipin ucu kaçar, enflasyon artar, işçiye memura veremediği paraları faiz lobilerine akıtmak zorunda kalır.
Balık Baştan Kokar
Yönetenler dürüst değilse, yönetilenlerden her zaman doğruluk, dürüstlük ve sabır beklemek saflık olur. Binaenaleyh, dürüst bir toplum için öncelikle dürüst yöneticiler seçmek gerekir. Hak-hukuk tanımayan, liyakatsiz, görgüsüz insanları başa getirip sonra da çürümeden şikâyetçi olmak abestir:
“Çün balık baştan kokar derler meseldir Nâilî,
Hey’et-i mecmûaya bî-mağzı baş etmek abes.”
Bilgi mi, Cesaret mi?
Tarihin her döneminde devlet yönetimine bilgeler değil, hep cesur insanlar talip olmuştur. “Cahil cesur olur” sözünden de anlaşılacağı üzere cesurlar cahildir, cahiller de cesur. Bu sebepledir ki bilge insanların devlet yönetiminde yer alması nadirattandır. Jean Rostand, şu sözü boşuna söylememiştir:
“Bir gün atomun enerjisini serbest bırakacağız, gezegenler arası yolculuklar gerçekleştireceğiz, ömrü uzatıp tüberküloz ve kanseri tedavi edeceğiz ama en düşük seviyeli insanlar tarafından yönetilmiş olmanın sırrını asla çözemeyeceğiz.”
Adalet ve Zulüm
Şu da açık bir gerçektir ki adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Namık Kemâl’in çok güzel ifade ettiği üzere yöneticiler, fertler arasında adaletle hükmetmezlerse devlet ne kadar büyük, ne kadar zengin olursa olsun bir gün muhakkak yıkılır, yerin dibine geçer, ceremesini de halk çeker:
“Bulunmazsa adalet milletin efradı beyninde,
Geçer bir gün zemîne, arşa çıksa pâye-i devlet.”
Bütün bunlar da gösteriyor ki devletin düzeninden ve halkın huzur ve refahından öncelikle yöneticiler sorumludur. Çünkü millet, devlet kasasını ve harcama yetkisini onlara vermiştir. Devletin parasını halkın refahı için harcarlarsa ne âlâ. Kendi itibarlarını düşünür, israfa batar, zevkusefaya dalarlarsa doğrudan veya dolaylı olarak halka zulmetmiş olurlar.
Kanaatimizce, yöneticiler şu atasözünü kulaklarına küpe etmelidirler:
“Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.”
ACZİMİN GİRYESİ:
Devlet milletine elbette zulmetmek istemez, doğru.
Lakin hesapsız iş yaparsa yanar fukaranın bağrı.
(Li-müellifihî)
.
BİZDE SOSYAL TENKİT
Yayınlanma :
14.08.2025 09:16
Güncelleme
: 14.08.2025 09:16
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
BİZDE SOSYAL TENKİT
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Bizde eskiden beri sosyal tenkit yok. Sadece bizde mi? Bütün şark dünyasında yok sosyal tenkit. Eski eserlerimize bakın, şairlerin divanlarını inceleyin “methiye”lerle dolu. Padişahları, devlet büyüklerini tenkit eden, sosyal yaralara parmak basan kaç kalem erbabı çıkar? Çünkü düzen, öveni mükâfatlandırma, eleştireni cezalandırma üzerine kurulmuştur. Bugün de öyle değil mi?
Şirazlı Sâdî (ö. 1292) ölümsüz eseri “Gülistan”da bu konuda “olan”ın ve “olması gereken”in çok güzel bir fotoğrafını çekmiştir. Özet olarak sunuyoruz.
Olması Gereken
Bir derviş yol kenarında otururken önünden padişah ve vezir geçer. Dervişin ayağa kalkıp onlara saygı göstermediğini gören padişah:
“Bu dervişler taifesi insanlık nedir bilmezler” diye homurdanır. “Ağanın malı gider, uşağın canı” hesabı vezir:
“Yeryüzünün padişahı önünden geçti, niye saygı göstermiyorsun?” diye dervişe çıkışınca derviş:
“Padişaha söyle, kim kendisinden nimet umuyorsa saygıyı ondan beklesin. Padişahlar, halkın korunması için vardır, halk ona boyun eğsin diye değil. Padişah halkın koruyucusudur. Koyun çoban için değildir. Çoban, koyunun hizmeti içindir.” der.
Padişah, dervişin bu sözlerini beğenir ve:
“Benden bir şey iste” der.
Derviş:
“Bir daha beni rahatsız etme” deyince, padişah:
“O halde bana bir öğüt ver” der.
Dervişin öğüdü şudur:
“Unutma, bu devlet de, bu saltanat da elden ele geçip gidecektir.” (Bkz. Sâdî; Gülistan, Çeviren: Hikmet İlaydın, MEB Yayınları, İst. 2001, s. 65-66.)
Şeyh Sâdî, yöneticilerle halk arasındaki sosyal ilişkilerin nasıl olması gerektiğine işaret ettikten sonra olanın/realitenin ne olduğunu da bir kıt‘asında şöyle ifade eder:
“Hılâf-ı re’y-i sultân re’y custen
Be-hûn-ı hîş bâşed dest şusten
Eger hod rûz-râ gûyed şeb-est în
Be-bâyed guft înek mâh u pervîn.”
(Padişahın sözüne aykırı bir fikir aramak, kişinin kendi kanıyla elini yıkaması olur. Padişah “gündüz”e, “bu gecedir” derse, doğru, “işte ay, işte Ülker” demek lazım.) [Bkz. Mehmet Sait Efendi; Gülistan-Mülistan, İst. 1271, s. 51.]
Padişahın “yanlış”ına “yanlış” demenin insanın canına mal olduğu bir yönetim anlayışının hâkimiyeti altında fikir üretmek, keşif yapmak, doğruları söylemek mümkün mü?
Maalesef ülkemizde asırlarca bu anlayış hüküm sürmüş, farklı görüş beyan edenler incir çekirdeğini doldurmayan isnatlarla canından edilmiştir.
Sözü uzatmamak için sadece bir örnekle yetineceğim:
Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur veziri İbrahim Paşa (ö. 1536), Budin’den bir heykel getirterek Atmeydanı’na diktirir. Bunun üzerine şair Figânî (ö. 1532) şu beyti söyler:
“Dü-İbrahim âmed be-dâr-ı cihân,
Yekî büt-şiken şod yekî büt-nişân”
(Dünyaya iki İbrahim geldi. Birisi put kırdı, öteki put dikti.)
Bu beytin bedeli ne mi oldu? Elbette kendi kanıyla elini yıkamak oldu. Yani Figânî bu sözünden dolayı idam edildi.
Tanzimat sonrasında özel gazetelerin çıkmaya başlamasına paralel olarak bizde sosyal tenkit de görülmeye başlar. Şinâsî’nin (ö. 1871) Reşit Paşa (ö. 1858) için “Bildirir haddini sultâna senin kânunun” diyebilmiş olması önemli bir merhaledir. Ancak, Şinâsî’nin daha sonra Paris’e kaçmak zorunda kaldığını da belirtelim. Aynı yıllarda hürriyet şairimiz Namık Kemâl (ö. 1888) de düşüncelerini yaymak için “Hürriyet”i Londra’da çıkarmak mecburiyetinde kalmıştır.
Günümüzde olup bitenlere zaten sizler şahitsiniz. Haber yapan gazetecilerin, fikrini beyan eden ilim adamlarının, rakip görülen siyasilerin hapse atıldığı bir ortamda fikrî ve siyasî bir gelişme olur mu?
ACZİMİN GİRYESİ:
Fikir üretimi bir atmosfer işidir, hürriyet ister,
Otoriter rejimlerde hiç keşif ve icat var mı, göster?
(Li-müellifihî)
NEMELAZIMCILIK VE SOSYAL ÇÜRÜME
Yayınlanma :
28.08.2025 09:24
Güncelleme
: 28.08.2025 09:26
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
NEMELAZIMCILIK VE SOSYAL ÇÜRÜME
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“Gerekli şeylerle ilgilenmeme, lâkayt kalma, hiçbir şeyi umursamama” anlamlarına gelen “nemelazımcılık” illeti bize 16. yüzyıl sonlarına doğru bulaşmıştır. Anlatıldığına göre bir gün Kanuni Sultan Süleyman (ö. 1566) -işlerin pek de iyi gitmediğini sezmiş olacak ki- Yahya Efendi’ye (ö. 1570) bir mektup yazar ve der ki:
“Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?”
Yahya Efendi bu mektuba şu kısa cevabı verir:
“Nemelazım be sultanım.”
Dilinin altında bir şey olduğunu anlayan Sultan Süleyman, Yahya Efendi’nin yanına giderek ne demek istediğini sorar.
Yahya Efendi mealen der ki:
“Efendim, zulüm, haksızlık, iltimas, rüşvet yayılsa, görenler de “nemelazım” diyerek önlemeye çalışmasa, koyunu kurt değil de çoban yese, bunu bilenler de sussa, garip gurebanın âhuferyadı göklere çıksa ve kimse umursamasa işte o zaman çöküş mukadderdir.”
Kısa süre sonra, millet olarak biz Yahya Efendi’nin haber verdiği bu “nemelazımcılık” hastalığına yakalandık. Karlofça Muahedesi (1699), Lale Devri (1718-1730), Tanzimat (1839), Islahat Fermanı (1856), I. Meşrutiyet (1876) II. Meşrutiyet (1908) gibi pansuman tedbirler fayda etmeyince Cumhuriyet’le (1923) birlikte ameliyat olduk. Lakin yarım asır sonra hastalık tekrar nüksetti. Ekonomik sıkıntılar ve ahlâkî yozlaşmalar da tuzu biberi oldu ve sosyal çürüme başladı.
Sosyal Çürüme
Sosyal çürümenin ilk belirtisi vicdanın kuruyup körelmesidir. Hâlbuki vicdan adalettir, vicdan mahkemedir, vicdan terazidir, vicdan dürüstlüktür, vicdan insanî duyarlılıktır. Vicdanı körelen, kuruyup çöken bir toplumda ne adalet kalır, ne hak-hukuk, ne doğruluk-dürüstlük ne de insanî duyarlılık… İşte sosyal çürüme denilen şey budur.
Sosyal Çürümenin Ahlâkî Boyutu
İnsan bir ahlâkî değerler manzumesidir. Dürüstlük, hayırseverlik, fedakârlık, hak, hukuk, adalet, saygı, sevgi, hoşgörü, dayanışma vb. insanî meziyetlerden mahrum bir kişinin diğer canlılardan ne farkı vardır?
Gerçekten de bizim geleneğimizde hangi ırk ve dinden olursa olsun insanların acılarını paylaşmak, onların dertlerini kendimize dert edinmek esastır. Şeyh Sâdî (ö. 1292 ) ne güzel ifade etmiş:
“İnsanoğlu birbirinin âzâsı gibidir. Çünkü aynı cevherden yaratılmışlardır. Ne zaman bir uzuv derde uğrasa diğer uzuvlar da bu dertten etkilenir. Başkalarının acılarına duyarsız kalan kişiye insan demek doğru değildir.” (Bkz. Mehmet Sait Efendi; Gülistan-Mülistan, İst. 1271 s. 28)
Ne hazindir ki günümüzde üç-beş kuruş daha para alabilmek için dünyaya güzünü daha yeni açan masum bebekleri doktorlar -nasıl doktorsa- kuvözde ölüme terk edebiliyor. İnsanoğlu, anasını babasını gözünü kırpmadan öldürebiliyor, nişanlısını yahut eşini öldürüp parçalayarak uzuvlarını çuvala doldurup çöp tenekesine atabiliyor, gözünün önünde masum bir çocuk sokak serserileri tarafından linç edilirken kenarda oturup -hiçbir şey olmamış gibi- çayını yudumlayabiliyor. Şimdi bunlara insan diyecek miyiz?
Sosyal Çürümenin Ekonomik Boyutu
“Aç köpek fırın deler.”, “Acın imanı olmaz.”, “Aç insan dinini yer.”, “Aç kurt aslana saldırır” vb. atasözleri aç insanın her türlü kötülüğü yapabileceğini, hatta karnını doyurabilmek için ölümü bile göze alabileceğini göstermektedir.
Gayet tabii, bunlar zirai toplum dönemine ait tespitler. Sanayi toplumunda, hele hele internet çağında aç insanların neler yapabileceğini, nelere başvurabileceğini siz düşünün. Sahte diploma, sahte tapu, sahte doktor, sahte avukat, kısacası sahtekâr insanlar… Bütün bunların temelinde -az veya çok- ekonomik sıkıntılar yatmaktadır.
“Acından ölmüş yok” (Gazzeli çocuklar hariç) diyeceksiniz. Doğru, lakin “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” demiş atalar. Yani gelir adaletsizliği arttıkça hırsızlık, uğursuzluk ve sahtekârlık da artmaktadır. Diğer bir ifade ile zenginin çok zengin, fakirin de çok fakir olduğu kapitalist düzenlerde doğruluk, dürüstlük, din-iman… Hepsi rafa kalkar. Geldiğimiz nokta biraz da bu.
Demem o ki nemelazımcılık hastalığı bizde nihayet sosyal çürümeye dönüştü. Artık ne insanî duyarlılığımız kaldı ne de kötülüklere karşı reaksiyonumuz. Esasen sosyal çürümeye maruz kalmış bir toplumdan doğruluk ve dürüstlük beklemek de abes olur.
ACZİMİN GİRYESİ:
Nemelazımcılığın varacağı son nokta sosyal çürümedir,
Sosyal çürüme de insanlıktan çıkarak ahlâken erimedir.
(Li-müellifihî)
.
EĞİTİMDE BAŞARISIZLIĞIN SEBEPLERİ ÜZERİNE
Yayınlanma :
06.09.2025 07:46
Güncelleme
: 06.09.2025 07:46
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
EĞİTİMDE BAŞARISIZLIĞIN SEBEPLERİ ÜZERİNE
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Eğitim alanında başarısız olduğumuzu 7’den 70’e bilmeyen yok. Her sene eğitim-öğretim yılı açılışlarında en tepedekiler de bunu itiraf ediyorlar. Lakin başarısızlığın nedenleri üzerinde hiç durulmuyor. Biz, eğitimdeki başarısızlığın birkaç sebebini bugün sizlerle paylaşmak istiyoruz. Sanmıyorum ama körün taşı misali belki yetkililerden gören, duyan olur ve tedbir alınır.
4+4+4
Eğitimin temelini ilk sarsan 4+4+4 sistemi olmuştur. Bu sistemle istekli isteksiz herkes okumaya zorlanmış, okumak isteyenlerle okumak istemeyenler aynı sınıfa doldurularak parlak zekâlar köreltilmiştir. Eğitimcilerin çok iyi bildiği üzere öğretmen sınıfta dersi, bilgili ve çalışkanlara göre değil, tembellere göre anlatır, anlatmak zorundadır. Çarpım tablosunu bilmeyenlerin ağırlıkta olduğu bir sınıfta öğretmen dört işlem konusuna geçebilir mi?
Diğer taraftan 4+4+4 sistemiyle birlikte ortaöğretimin mecburi olması hem veliler hem de sanayi esnafı açısından birtakım sıkıntılara yol açmıştır. Sanayici çırak bulamamış, üretim aksamış; aileler de çocuklarının yardımından mahrum kaldıkları için peyderpey tarım ve hayvancılığı bırakmak zorunda kalmışlardır. Bugünkü pahalılık durup dururken ortaya çıkmadı her hâlde.
Gelinen noktada diplomalı bir işsizler ordusuyla karşı karşıyayız. Bu gençler artık -haklı olarak- ne sanayide, ne tarlada çalışabilir, ne de çobanlık yapabilir. Hâlbuki boğaz çalışıyor, yemek ister, içmek ister. Susuz değirmen nasıl dönecek?
Aç insanlar her türlü kötülüğü yapabilir. Dolayısıyla, göz göre göre işlenen cinayetlerin ve akıl almaz sahtekârlıkların temelinde biraz da bu yanlış eğitim sisteminin yattığı muhakkak.
Çözüm
Çözüm basit, 4+4+4 sisteminden vaz geçilerek hiç olmazsa lise eğitimi mecburi olmaktan çıkarılmalıdır. Hatanın neresinden dönülse kârdır, demiş atalar.
Okumanın Yaşı
“Rektörlüğünü yaptığı üniversiteye öğrenci olarak kaydını yaptırdı.”, “70 yaşında üniversiteli oldu.”, “Anne ile kızı üniversitede aynı sıraya oturdular.”, “35 yaş üstü kontenjandan yararlanan kadınlar üniversiteli oldular…” Bu ve benzeri haberleri gazetelerde okumuş yahut televizyon haberlerinde dinlemişsinizdir. “Ee, ne var bunda? Okumanın yaşı yok, okuyandan zarar gelmez, tek okusunlar” diyeceksiniz. Lakin kazın ayağı öyle değil. Öğretmen sadece bilgi aktaran bir robot değildir. Yerine göre sınıfta espri yapar, nasihat eder, hikâye anlatır; tembelleri tekdir, çalışkanları takdir eder. Sınıfta ortalama yaşın üstünde öğrencilerin bulunduğunu, hele hele daha önce karşısında el pençe divan durduğunuz rektörün olduğunu düşünün, yukarıda sıraladığımız espri yapma, nasihat etme, hikâye anlatma vb. öğretmenliğin ve eğitimin gereklerini rahatça yapabilecek misiniz? Tabii ki yapamazsınız, bu da eğitimin kalitesini düşürür.
Biliyorum, “Sen ne yapacaksın espriyi, hikâyesi, nasihati? İşini yap, dersini anlat çık” denilecek. Ama eğitim bu değil. Yetkililerin bilmediği, anlamadığı da işin bu yönüdür. Eğer eğitim-öğretim sadece bilgi aktarmaktan ibaret olsaydı, en bilgili hocaları toplar, TRT’den onlayın yayın yapar; okuldu, öğretmendi, bağıştı, temizlikti, bir öğün yemekti dertlerinden de kurtulmuş olurduk.
Demem o ki öğrenmenin yaşı olmayabilir ama okumanın yaşı vardır, olmalıdır da. Birtakım ideolojik beklentilerle genç-yaşlı demeden herkesi bir sınıfa toplayarak eğitimden başarı beklemek abesle iştigaldir.
Nicelik mi nitelik mi?
Eğitimdeki başarısızlığın sebeplerinden biri de niteliğe değil, niceliğe önem verilmesidir. Türkiye’de 200’ün üzerinde üniversite var. Her ile bir üniversite sloganıyla yola çıkıldı, her ilçeye bir üniversiteye doğru gidiliyor. Her vilayete, her kazaya bir üniversite derken de öncelik bilim değil, ekonomik beklenti olmaktadır. Maalesef birçok üniversitede yeterli akademik personel bulunmamakta ve öğrenciler üniversiteli oluyorum diye sevinirken karşısında ilk defa (mecburen) derse giren genç asistanları görünce hayal kırıklığına uğramaktadırlar. Sözün kısası, önce akademik eleman yetiştirilip sonra üniversite açmak gerekirken üniversite açıp -yük yolda düzelir hesabı- sonra eleman bulma yoluna gitmek, ister istemez eğitimin kalitesini düşürmüştür.
Tabela üniversitelerini kapatarak, bana nicelik değil, nitelik gerekir diyecek bir anlayış gelmedikçe eğitimde irtifa kaybetmeye devam edeceğimiz açıktır.
Test Sistemi
Türkiye’de gerek ortaöğretimde olsun, gerekse yükseköğretimde, eğitim-öğretimi yozlaştıran bir başka faktör de test sistemidir. Ortaöğretimdeki bir öğrencinin tek gayesi üniversiteye girebilmek oluyor. Bunun da test çözmekle mümkün olacağı zihinlere kazınıyor. İlkokul birinci sınıftan itibaren test, test, test… Üniversiteye gelen çocukta bakıyorsunuz ne anlama yeteneği var ne de düşünme. Çünkü test kafaya değil, göze hitap eder. Bir başka ifadeyle test ortaya bir şey koymaz, ortaya konulanı ölçüp değerlendirmeyi hedef alır. Balık tutmayı öğretmek yerine, kendisine bağışlanan dört balıktan hangisinin daha taze olduğunu anlamaya ve diğerlerini çöpe atmaya dönük bir eğitim anlayışından başarı beklemek hayâl-i muhaldir.
Hulasa; bugünkü eğitim anlayışı ile muasır medeniyet seviyesine ulaşmamız mümkün değildir. Dolayısıyla, ideolojik tercihlerden uzak, akıl ve ilmin rehberliğinde okuma, anlama ve düşünme odaklı yeni bir sisteme geçmemiz lazım. Bunun yolu da herkesi üniversite mezunu yapma sevdasından vaz geçerek niceliğe değil, niteliğe yönelmekten geçer. “Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”…
ACZİMİN GİRYESİ:
Eğitimsiz öğretim, öğretimsiz eğitim olmaz, bunu bilin,
Öğretirken eğiten, eğitirken öğreten yeni bir yol bulun.
(Limüellifihî)
.
MAKAM-MEVKİ HIRSI
Yayınlanma :
12.09.2025 09:27
Güncelleme
: 12.09.2025 09:27
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
MAKAM-MEVKİ HIRSI
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Makam-mevki hırsı hırsların en büyüğüdür, demiş büyükler. Gerçekten de makam-mevki hırsı o kadar büyüktür ki tahtını elinden alır endişesiyle baba oğlunu, babasının makamına gelebilmek için oğul, babasını öldürebiliyor. İhtişamı, büyüklüğü ve bizde en uzun süre ( 46 yıl) tahtta kalmış olmasıyla tanınan medarı iftiharımız Kanuni Sultan Süleyman’ın (ö. 1566) saltanat dâvası yüzünden iki oğlunu (Şehzâde Mustafa ve Şehzâde Bayezid) katlettirmiş olduğunu söylersek genel anlamda makam-mevki hırsının büyüklüğü hakkında sanırım bir fikir vermiş oluruz.
Makam-mevki hırsı konusunda Hz. Mevlânâ bir beytinde mealen der ki:
“Bir sofranın etrafına yüz kişi oturur yemek yer de baş (padişah) olmak isteyen iki adam dünyaya sığamaz.”
“Mesnevî”yi şerh eden İsmail Rusûhî Efendi (ö.1631) bu beyti şerh ederken şöyle der:
“Nice sade vatandaş sevgi ve kardeşlik içinde bir sofraya oturup yer, içer, lakin padişah olmak isteyen iki kişi dünyaya sığmaz. Birbirlerinin yeryüzünde devlet ve izzet bulmalarını istemezler.”
Şair ne güzel özetlemiş:
“İki adam dünyaya sığmaz, baş olmak için birbirini yer,
Bir sofraya sığan yüzlerce kişi bakıp, bu ne hırs böyle, der.”
İnsanların soyu bir olsa da huyları bir olmuyor. Kimi makam-mevki için can atarken kimileri de oturup ibretle onları seyreder.
Sahi, makam-mevki hırsı kesbî midir, vehbî midir? Yani bu hırs doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı kazanılır?
Benim şahsî düşüncem, makam-mevki hırsının cibillî olduğu yönündedir. Hatta ben insanlığın iki damardan geldiği kanaatindeyim: Hâbil ve Kâbil… Bilindiği üzere Hâbil ile Kâbil, Hz. Âdem’in oğullarıdır. Bunlardan Kâbil, hakkına razı olmayarak işi kaba kuvvete dökmüş ve kardeşi Hâbil’i öldürmüştür. Dolayısıyla, bence beşeriyet; biri hak-hukuk tanımayan, kaba kuvvet taraftarı ve kan dökücü Kâbil’in, diğeri de herkesin hak-hukuk çerçevesinde hakkına razı olması gerektiğine inanan Hâbil’in temsil ettiği iki ayrı kanaldan akıp gelmektedir. Ve maalesef makam-mevki sahiplerinin çoğu da Kâbil damarından geliyor olmalılar ki hırslıdırlar, acımasızdırlar, zalimdirler, kan dökücüdürler. Binyamin Netanyahu’nun, Kâbil damarından gelmediğini kim söyleyebilir?
Makam-mevki konusuna Klasik Türk şairleri de pek olumlu bakmıyorlar. “Mansıb” redifli 27 beyitlik müstakil bir kaside yazan Gelibolulu Mustafa Âlî (ö. 1600) mansıbı (makam-mevki) dünya heveslisi süflî kişilerin görevden alındıktan sonra istifra ettiği bir çanak parçasına benzetir:
“Kilâb-ı tâlib-i dünya safâsın eyledi güm,
Gören sanır ki kusulmuş sifâldir mansıb.”
Mustafa Âlî bir başka beytinde de “Olgunluktan uzak, fakat şahsiyetsizliğe yakın isen mansıp hemen sana verilecek demektir” der:
“Eğer kemâle baîd olsan ibtizâle karîb,
Yakıncacıkta sana ihtimâldir mansıb.”
“Bu fani dünyada yüksek makamlara gelebilmek için utanmaz yüz, tükenmez söz ve işitmez bir kulak lazım” diyen şair pek de haksız sayılmaz:
“Bu dehr-i pür-taabda nâil-i câh olmağa lâ-büd,
Utanmaz yüz, tükenmez söz işitimez bir kulak ister.”
Kısacası; makam-mevki hırsı hırsların en büyüğüdür. Halim-selim görünenler bile belli makamlara geldiler mi kısa zamanda gözlerini makam-mevki hırsı bürüyerek koltuk sarhoşu oluyorlar ve bulundukları makamda kalabilmek için rakip gördüklerini yok etmenin yollarını arıyorlar. Makam-mevki hırsıyla doğup büyüyenlerin neler yapabileceğini varın siz düşünün.
ACZİMİN GİRYESİ:
“Makam-mevki de olacak, ona talip şehler şehzâdeler de olacak,
Lakin Sultan Süleyman dirilip tekrar padişah olsa yine ölecek.”
(Li-müellifihî)
TÜRK DİL BAYRAMI
Yayınlanma :
26.09.2025 20:51
Güncelleme
: 26.09.2025 20:51
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
TÜRK DİL BAYRAMI
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
26 Eylül 2025 “Türk Dil Bayramı”nın 93. yıldönümü…
Dil mi kaldı ki bayramı olsun, diyeceksiniz. Haklısınız. Sosyal medyaya bakıyorum, Whats App mesajlarını inceliyorum, çoğu İngilizce karakterle yazılmış, imla kurallarının olmadığı, kafasına vurup gözü çıkarılan kelime ve cümleler. “Yani yani”, “Aynen aynen” kelimeleriyle konuşup anlaşmaya çalışan yığınlar… Sahi, bu hale gelmiş/getirilmiş bir dilin bayramı olur mu? Olur, dostalar olur. Biz “başbakan”ımızı idam eder sonra “27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı” yaparız. 15 Temmuz 2016’da FETÖ darbe girişiminde bulunur, millet devleti sokaktan toplar, her yıl 15 Temmuz’u “Demokrasi ve Millî Birlik Günü” olarak kutlarız. Biz böyleyiz işte… Ama buna rağmen “Türk Dil Bayramı”nın 93. yıldönümü münasebetiyle dil maceramızı kısaca hatırlamak sanırım faydadan hâlî olmayacaktır.
Türkçenin Başına Gelenler
Millet olarak üç defa alfabe değişikliği yapmışız. Her alfabe değişikliği yeni bir hafıza kaybı demek olduğuna göre Türk dili, dolayısıyla da biz Anadolu Türkleri bir bakıma üç defa hafızamızı sıfırlayıp tekrar işe başlamış olduk.
Diğer taraftan millet olarak İslâm’ı kabul ettikten sonra dilimiz; biri Kur’ân dili Arapça, diğeri edebiyat dili Farsça olmak üzere iki güçlü dille yarışmak zorunda kaldı.
Kaşgarlı Mahmut’un (11. yüzyıl) bu yarışta “Türk diliyle Arap dilinin at başı yürüdüklerini” belirterek yazdığı ölümsüz eseri “Dîvânü Lügâti’t-Türk” bile maalesef 800 yıl nisyan karanlığında yolculuk yaptıktan sonra nihayet 20. yüzyıl başlarında İstanbul’da Ali Emirî tarafından bir tesadüf sonucu kaybolup gitmekten kurtarılmıştır.
Türkçenin gazilerinden Ali Şîr Nevâî de (15. yüzyıl) “Muhâkemetü’l-Lügateyn” adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırarak, söz ve ibare bakımından Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu söyler. Fakat buna rağmen 13 ve 14. asırda nispeten sade bir dille başlayan Anadolu’da Türk edebiyatı, bilhassa 15 ve 16. yüzyılda Arapça-Farsça kelimelerin istilasına uğramış ve 17. yüzyıl sonlarına doğru şair Nâbî:
“Ey şi‘r meyânında satan lafz-ı garîbi,
Dîvân-ı gazel nüsha-i kâmûs değildir.”
demek zorunda kalmıştır.
18. yüzyıldan itibaren başlayan mahallîleşme akımının etkisiyle 20. asır başlarında Ömer Seyfeddin, Ali Canip ve Ziya Gökalp öncülüğünde sadeleşen Türkçe, üzülerek belirtelim ki 1930’lardan sonra uydurmacılık illetine yakalanarak 1980’lere kadar büyük yaralar almıştır.
Çektiği bu çileler yetmemiş gibi Türk dili 1980 sonrasında da İngilizce istilasına uğrar. Maalesef, insanlar içinde bulundukları ortamın aksaklıklarını fark edemiyorlar. Geriye dönüp bakıldığında 15 ve 16. asırlarda Arapça-Farsça kelime ve terkiplerin Türkçe üzerindeki etkisi çok rahat görülebiliyor. Ancak aynı gözler bugün Türk dilinin İngilizce karşısındaki acı durumunu göremiyor. Hâlbuki 17. asra girerken Türkçede Arapça-Farsça tesiri ne ise bugün İngilizce tesiri de odur. Dahası, o gün hiç olmazsa Türkçe ile ilim yapılamayacağı kanaati bari yoktu. Bugün değil ilim adamları, veliler bile Türkçe ile ilim yapılamayacağı, ilim tahsil etmek isteyenlerin muhakkak İngilizce öğrenmesi gerektiği inancında. Esasen pek de haksız sayılmazlar. Zira özellikle Fen ve Sağlık Bilimleri dallarında yapılan “doktora” çalışmalarını inceleyin, kullanılan İngilizce kelime oranının % 80’i geçmiş olduğunu göreceksiniz.
Köylü Mehmet Amca, “Bu ilaçların reçetelerini niye bizim anlayacağımız dille yazmıyorlar acaba” derken haksız mı?
Bu arada şunu da belirtelim ki bugün ne milletin, ne devletin ne de fertlerin dil diye bir derdi, bir endişesi yok.
İşte dilimiz, işte halimiz. Bu şartlarda “Dil Bayramı” kutlanır mı bilmem? Takdir sizin…
ACZİMİN GİRYESİ:
Unutmayalım ki dilini yitiren milliyetini de yitirir,
Gün gelir, varlığını, birliğini ve dirliğini de bitirir.
(Li-müellifihî)
.
NAMAZ VE KALP HUZURU
Yayınlanma :
02.10.2025 09:51
Güncelleme
: 02.10.2025 11:28
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
NAMAZ VE KALP HUZURU
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Her yıl, 1-7 Ekim tarihleri arası “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlanıyor. Söz konusu haftanın bu yılki teması “Peygamberimiz, Cami ve Namaz” olması hasebiyle bugün “namaz ve kalp huzuru” konusu üzerinde duralım istiyorum.
Namaz dinin direğidir. Namaz müminin miracıdır. Namaz kötülüklerden alıkoyar. Âmennâ… Fakat hangi namaz? Alışkanlık eseri kılınan namaz bizi kötülüklerden alıkoyar mı?
Namaz Alışkanlığı
Son zamanlarda sıkça duyduğum ve hiç de doğru bulmadığım sözlerden biri de “namaz alışkanlığı” tabiridir. Geçen Cuma, camide hoca bu ifadeyi tekrar tekrar kullanınca din görevlilerimiz adına üzüldüm.
Bir Hatıra
1985 yılıydı, Konya’da “Türk Halk Edebiyatı ve Folkloru” konulu bir kongre tertip edilmişti. Bendeniz üniversiteye yeni intisap etmiştim. Oturum arasında (ikindi vakti) sohbet edilirken İlahiyat kökenli, Diyanet’te müfettişlik de yapmış sevip saydığımız bir hocamız “Benim bir namaz alışkanlığım var” deyip namaza gitmişti. Hocamızın kullandığı bu “namaz alışkanlığı” ifadesini ilk defa duymuş ve şaşırmıştım. Ogün bugündür ne zaman bir “namaz alışkanlığı” ifadesi duysam irkilirim.
Üzülerek belirtelim ki bizde namaz, dün de bugün de şuurla değil, alışkanlıkla kılınmaktadır. Maalesef din görevlilerimiz de bunu böyle telkin etmektedir. Sizlerin de şahit olduğunuz üzere yazın, okullar tatil olduktan sonra cami görevlilerimiz ve bazı belediyeler ortak bir proje hazırlayarak 40 gün, 50 gün sabah namazına gelen gençlere çeşitli hediyeler veriyorlar. Bunun adı da gençlere namaz alışkanlığı kazandırma projesi oluyor.
Konuyla ilgili kesip sakladığım bir gazete kupürü şöyle:
Yaz tatilinde 40 gün sabah namazına gelen 2016 doğumlu çocuklar için hazırlanan bisikletler dağıtılmaya başlandı. Törende konuşan belediye başkanı “En büyük temennim namaz alışkanlıklarını hayatları boyunca devam ettirmeleridir” dedi.
Kalp Huzuru
Hâlbuki namaz, alışkanlıkla değil, kalp huzuru ile kılınır. Nitekim Peygamberimiz de:“Kalp huzuru olmadıkça namaz namaz değildir” der. Binaenaleyh, din görevlileri ve aileler çocuklara namaz alışkanlığı değil, namaz şuuru vermeye çalışmalıdır. C. Allah “Namaz kötülükten alıkoyar” buyurur. Bu sebeple, gayesine uygun olarak namaz kılan kişi kötülük yapmaz. Hem namaz kılan hem de kötülük yapanlar biliniz ki alışkanlıkla namaz kılanlardır.
Dediğim gibi bize hep namaz alışkanlığı telkin edilmiş, namaz şuuru verilmemiştir. Rivayet ederler ki Osmanlı ulemasından Molla Lütfi (ö. 1495) bir dersinde, Hz. Ali’nin vücuduna batan oku namaz kıldığı esnada çıkardıklarını ve Hz. Ali’nin bunu fark etmediğini söyleyerek “İşte namaz dediğin böyle olur, bizim namazlarımız bunun yanında bir eğilip doğrulmadan ibarettir” şeklinde namazın ehemmiyetini açıklar. Lakin bu söz “namazı eğilip doğrulmaktan ibaret görüyor” şeklinde yorumlanarak Molla Lütfi idam edilir. (Bkz. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 6, s. 398)
Görüldüğü gibi biz dini, şekilde boğmuşuz. Emir ve yasakların hikmetine hiç bakmamışız. Bunun içindir ki herhangi bir Müslüman’a “Onun elinden ve dilinden emin olabilirsiniz” diyemiyoruz. Aynı şekilde, namaz kılan bir kişi için de “O kesin olarak kötülük yapmaz” hükmü veremiyoruz.
Demem o ki gerçek Müslüman dürüst insandır. Ondan kötülük sadır olmaz. Lakin alışkanlık eseri ibadet eden kişilerin kötülük yapmaları ihtimal dâhilindedir. Bu yüzden, alışkanlık eseri namaz kılmak, alışkanlık gereği oruç tutup kurban kesmek gibi yanlış din anlayışlarından uzak durarak ihlaslı mümin olmaya gayret etmeliyiz. Bunun yolu da dinî emir ve yasakların hikmetini anlamak ve ona göre hareket etmekten geçer.
ACZİMİN GİRYESİ:
Kötülükten alıkoymayan namaz namaz değil,
Kötüler dahi elini yüzünü yumaz değil.
(Li-müellifihî)
.
DİNÎ VE FELSEFÎ AHLÂK LÜGATÇESİ"
Yayınlanma :
10.10.2025 10:07
Güncelleme
: 10.10.2025 10:07
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
“DİNÎ VE FELSEFÎ AHLÂK LÜGATÇESİ”
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“12 Ekim 2025”, “Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmûsu”, “Büyük İslâm İlmihâli”, “Yüksek İslâm Ahlâkı” gibi önemli eserlerin müellifi, Diyanet İşleri eski başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen’in (ö. 1971) vefat yıldönümüdür. Dolayısıyla, bugün onun pek bilinmeyen “Dinî ve Felsefî AHLÂK LÜGATÇESİ” (Bilmen Yayınevi, İst. 1967, 136 s.) adlı eserini tanıtarak rahmetlinin hayır dua ile anılmasına vesile olmak arzusundayım.
Ömer Nasuhi Bilmen, söz konusu eserini şöyle taktim etmektedir:
“Bu eser, ahlâkıyâta ait olup muhâverâtımızda, edebiyatımızda müstâmel bulunan 770 kelimeden müteşekkildir. Bu kelimelerin evvelâ lisanımızda delâlet ettiği lügat mânâlarına işaret olunmuş, sonra da ıstılâhî mânâları gösterilmiştir. Bu kelimelerden her birine ait bir-iki faydalı, hakîmâne vecize yazılmış ve yine bu kelimeleri hâvî olmak üzere hâfızaları tezyin edecek tarzda ahlâkî, edebî birer beyit veya birer kıt‘a ilâve edilmiştir.” (s. 3)
Yazarın da ifade ettiği üzere bu ahlâk sözlüğünde “hak, hukuk, adalet, ahlâk, ihlas, edep, istikâmet, istiklâl, insan, insaniyet, kaza, kader, takdir, tedbir, tevekkül gibi toplumu doğrudan ilgilendiren hatta ayakta tutan 770 kelime ele alınarak her birinin önce sözlük ve terim anlamları verilmiş sonra bu kelime, veciz bir sözle özetlenerek hafızalarda yer etmesi için de bir beyit veya kıt‘a ile desteklenmiştir.
Bir örnek vererek konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamaya çalışalım:
Ahlâk: Huylar, hasletler, seciyeler, tabiatlar. Bir takım rûhî melekeler ki o sâyede insanlardan bir kısım fiiller suhuletle sadır olur.
Kendi ahlâkını ıslah edemeyen, başkalarını irşat edemez.
“Oyuncak sanmayaın ahlâk-ı millî rûh-ı millîdir,
Onun iflâsı en korkunç ölümdür, mevt-i küllîdir.” (s. 7)
(Mehmet Akif)
Söz konusu eser incelendiğinde özellikle iki husus dikkati çekmektedir:
1-Açıklanan kelimelerden sonra müellifin kendine ait 1000’e yakın vecize.
2- Kelimelerin açıklanması ve vecizeyi müteakip zikredilen yine müellife ait 225’i aşkın beyit ve kıt‘alar…
İşte size Ömer Nasuhi Bilmen’den birkaç vecize, beyit ve kıt‘a:
Vecizeler:
“Câh ve mansıp (Makam-mevki) erbabının her sözünü hikmet sanmak, zengin bir adamın yüzüğündeki âdî bir taşı pırlanta elmas sanmaya benzer.” (s. 39)
“Cemiyetlerin ruhu, diyanet ve fazilettir.” (s. 33)
“Cemiyet içinde halvet (tenhaya çekilme) eâzıma (büyükler) has bir meziyettir.” (s.44)
“Hakka riâyet, dünyada da âhirette de vesîle-i saadettir.” (s. 52)
“Kendi menfaatini başkalarının mazarratında (zarar, ziyan) aramak pek büyük bir denâat(alçaklık)tir.” s. 47
“Hakiki bir rifat (itibar) mal ile değil, kemâl iledir.” (s. 52)
“Her işte dikkat, vesîle-i muvaffakıyettir.” (s. 47)
“Yerindeki tegafül (bilmez gibi görünmek) hakîmâne hareketlerden sayılır.” (s. 26)
“Müteessir bir kalbi tatyip etmek (gönül almak) fakir bir şahsı ihtiyaçtan kurtarmak kadar memduh bir harekettir.” (s. 26)
“Henüz ilim ve irfan ile mücehhez olmadan siyaset işlerine dalanların dimağı bir daha ilim ve irfan ziyalarına mâkes olamaz.” (s. 59)
Beyit ve Kıt‘alar:
“İstinat eylerse bir ümmet, büyük bir kuvvete,
Memleket, millet bütün mazhar olur emniyyete.” (s. 14)
**
“Pâyidâr olmaz hayâtı mahv olur bir milletin
Sarsılıp bünyân-ı ahlâkı tereddî eylese.” (s. 23)
**
“Bak ne engin rûha mâliktir zamâne âdemi,
Hîç duymaz gark olur da en mukaddes gâyesi.
Pek telâtum-hîz olur amma ki hassâsiyyeti,
Ger batarsa beş kuruşluk bir küçük sermâyesi.” (s. 36)
**
“Bütün nev‘-i beşer hakkında vicdanen hayır-hâh ol,
Esirge safvet-i rûhiyyeni hiss-i husûmetten.” (s. 43)
**
Kîmyâ-yı saâdet ister isen,
İlm ü irfana intisap eyle.
Maksadınsa nezîh bir yaşayış,
Ehl-i şehvetten içtinap eyle.” (s. 108)
**
Öyle bir gaflet nüfûz etmiş ki rûh-ı millete,
Kalmamış kalplerde bir yer hiss-i mesûliyyete.” (s. 116)
**
“Fazîletten, diyânetten nasîbe-dâr olan millet,
Halâs olmuş olur elbette ki dest-i musîbetten.” (s. 117)
**
“Milleti îlâya dâirdir bütün,
Ehl-i ilmin gayret-i meşkûresi.
Kâinât etse tebeddül eylemez,
Hak-perestânın metin mefkûresi.” (s. 119)
**
“İlm ü irfana karîn olmalıdır zühd ü verâ,
Cühelânın verâ vü zühdüne aldanma sakın.” (s. 130)
**
“Birbirin takip eder subh u mesâ,
Bî-tavakkuf usr u yüsri âlemin.” (s. 135)
**
Doyumluk olmasa da Ömer Nasuhi Bilmen’den sunduğumuz bu tadımlık vecize ve şiirlerden de anlaşılacağı üzere, müellifin bahse konu eseri özellikle yönetici ve aydınların ellerinden düşürmemeleri gereken önemli bir eserdir. Bir an önce sadeleştirilerek yayınlanması en büyük dileğimizdir.
Bu vesile ile Ömer Nasuhi Bilmen’i vefat yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Mekânı cennet olsun…
.
MÜSPET İLİM VE BİZ
Yayınlanma :
16.10.2025 11:26
Güncelleme
: 16.10.2025 11:26
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
MÜSPET İLİM VE BİZ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“2015 Nobel Kimya Ödülü”nü Aziz Sancar aldı, sevindik. 10 yıl sonra “2025 Nobel Kimya Ödülü” Filistinli Omar M. Yaghi’ye verildi, iftihar ettik. Fakat burada benim kafama takılan ve üzerinde durulması gerektiğini düşündüğüm bir mesele var: Aziz Sancar bu ödülü neden Türkiye’de değil de Amerika’da alıyor? Aynı şekilde, Ömer Yagı, bu ödülü niye Filistin’de alamıyor da ta Amerika’da alabiliyor?
Şair haklı:
“Nobel ödüllü Filistinli Ömer, Mardinli Aziz’le övünelim,
Lakin Amerika vatandaşı oldukları için de dövünelim.”
Dövünelim, çünkü İslâm dünyası olarak kabiliyetlerimizi değerlendiremiyoruz, beyin göçünü önleyemiyoruz.
İnsanlarımız niye doğduğu yerde “Nobel Ödülü” alamıyor? Amerika’daki imkânlar niye bizim topraklarımızda yok? Amerika’daki imkân ve şartlar Türkiye’de, Filistin’de olsa Aziz Sancar ve Ömer Yagı söz konusu ödülleri alamazlar mıydı?
Elbette alırlardı, lakin maalesef Batı’daki ilmî çalışma atmosferi bizde yok. Peki, niye yok?.. Bu soru bilhassa yöneticilerin beynine bir ok gibi saplanmalı. Heyhat!..
Özellikle aklî ilimlerin gelişip olgunlaşması belli bir atmosfer ister. Bu atmosfer, 8-11. asırlar arasında Endülüs’te oluşmuş ve İslâm dünyasında önemli bilginler yetişmişti. Ancak daha sonraları dinî bir taassupla bahse konu âlimlerin birçoğu tekfir edilerek eserleri yasaklandı.
Bu yükseliş ve düşüşün bize yansımasını Kâtip Çelebi (ö. 1657) “Mîzânü’l-hak Fî-ihtiyâri’il-ehakk” adlı eserinde şöyle özetler:
“Yüce Osmanlı Devleti’nin başlangıcından Sultan Süleyman Han (ö. 1566) zamanına gelinceye kadar hikmetle şeriat ilimlerini nefislerinde toplayan muhakkikler şöhret bulmuşlardı. Fatih Sultan Mehmet Han (ö. 1481) “Medâris-i Semâniye”yi bina edip “Usulüne uygun olarak tedrisat yapılsın” diye vakfiyesine kayıt koydu. “Tecrîd Hâşiyesi” ve “Mevâkıb Şerhi” derslerini tayin etti. Sonra gelenler “Bu dersler felsefiyat”tır diyerek kaldırdılar, yerine “Hidâye” ve “Ekmel” derslerinin okunmasını makul gördüler. Lakin sadece bunlarla iktifa etmek makul olmadığı için ne felsefiyat kaldı ne Hidâye ne de Ekmel.” (Bkz. Kâtip Çelebi; Mîzânü’l-hak Fî-ihtiyâri’il-ehakk, [Sadeleştirenler: Süleyman Uludağ-Mustafa Kara] Marifet Yayınları, İst. 1990, s. 42.)
Anadolu’da, 13-15. yüzyıllar arasındaki müspet ilim anlayışının, 16. yüzyıldan sonra dinî taassuplarla medreselerden dışlanmasını sadece Kâtip Çelebi söylemiyor. O yıllarda yazılan birçok eserde bu gerçeğin izlerini görmek mümkün. Söz gelimi, bir zaman Fatih’in hocalığını da yapan Sinan Paşa (ö. 1486) bile “Tazarru‘nâme” adlı eserinde: “Zâhirî ilimlerin bebek için süt hükmünde olduğunu, dolayısıyla aklî ilimlerle yetinirsen deniz kenarında bir sinek olursun, manevî ilimleri öğrenirsen deniz incileriyle dolarsın” diyerek aklî ilimleri “sinek”, naklî ilimleri de “inci” mesabesinde görmüş ve ileride akıl-nakil dengesinin bozulmasına sebep olmuştur:
“İlm-i zâhirde belî olgıl emîr
Kim gıdâ-yı tıfl olur evvelde şîr
….
Lîk kalma anda geçgil ilerü
Niçe bir tıfl olasın sen şîr-cû
….
Ger kalasın ilm-i zâhir içre pes
Sen leb-i deryâda olasın mekes
Ger reh-i ma‘nâda dânâ olasın
Tob tolu sen dürr-i deryâ olasın”
(Bkz. Sinan Paşa; Tazarru‘nâme [Hazırlaylan: A. Mertol Tulum], MEB Yayınları, İst. 1971, s. 110-111.)
Üzülerek belirtelim ki biz müspet ilim zihniyetinden uzaklaştıktan sonra bir müddet pazı gücüyle fetihlere devam etmiş olsak da delikli demir icat edilip mertlik bozulduktan sonra bir türlü iki yakamız bir araya gelmedi. Ne “Lâle Devri” fayda etti, ne “Tanzimat” ne de “Meşrutiyet”… Bugün hâlâ Amerika’da tahsil görüp icat yapan, Nobel ödülü alan bilim insanlarımızla övünüp duruyoruz.
Uğur Şahin, korona virüs aşısını neden Almanya’da geliştirdi? Canan Dağdeviren, meme kanserinin tedavisinde çığır açan buluşunu neden Amerika’da yaptı? Aziz Sancar Nobel ödülünü neden Amerika’da aldı? Bu sorular, yöneticilerin zihnine bir ok gibi saplanarak gerekleri kuvveden fiile geçmedikçe iki yakamız bir araya gelmeyecektir, bu böyle biline…
ACZİMİN GİRYESİ:
“Nobel ödüllü Filistinli Ömer, Mardinli Aziz’le övünelim,
Lakin Amerika vatandaşı oldukları için de dövünelim.”
(Li-müellifihî)
.
BİR ŞİİR VE BİRKAÇ BEYİT
Yayınlanma :
23.10.2025 11:33
Güncelleme
: 23.10.2025 11:33
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
BİR ŞİİR VE BİRKAÇ BEYİT
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
İnsanlar düşüncelerini sözlü ve yazılı olarak aktarırlar. Yazılı anlatım ya manzum/şiir ya da nesir/düzyazıyla olur. Üstat Cemil Meriç:“Nazım; ifadenin çocukluğu, sevimli ve serkeş. Nesir, bütün nazımları kucaklayan bir orkestra:Girift ve kâmil. Kur’ân mensurdur. Yedi Askı şairlerini secdeye kapandıran bir nesir.” diyorsa da biz, bugünkü sohbetimiz manzum olsun istiyoruz…
Her Şey Yerinde Güzel
Taş yerinde ağırmış; gül, baharda yazda güzeldir,
Göz yüzde, sürme gözde, tel kemanda, sazda güzeldir.
Hazan mevsimidir güz, sararıp solsa da yapraklar,
Değil mi ki hüzne âşığız, kış da, güz de güzeldir.
Çok naz âşık usandırır derlerse de sen inanma,
Zaman olur ki değil bir işve, bin nâz da güzeldir.
İmrenme altın kemerlere, sırmalı kaftanlara,
Bize yüktür, gerekmez Hint kumaşı, bez de güzeldir.
SAKIZLIOĞLU, güzeli gel uzaklarda arama,
Hakkı söyle, doğruları haykıran söz de güzeldir.
(Ahmet SEVGİ)
**
Gerçekçi ol ama hayal etmekten geri durma,
Yere sağlam bas, gözlerini semadan ayırma.
**
Hayat; sema ile zemin arasında gelip giden bir sarkaçtır,
Bilmem ki onu anlamak için çözülmesi gereken sır kaçtır?
**
Aşk ve muhabbet azaldı mı gönül daralır,
Daralan gönülde hak değil, batıl yer alır.
**
İyilik de kötülük de talebe göre çoğalır,
Hangisi daha geçerli ise toplum onu alır.
**
Suyun temizleyemeyeceği kir yok derler, öyledir el-hak,
Lakin gözyaşı nehri gerekir ki ola gönül kiri pak.
**
Padişah olup yedi iklime hükmetmek hüner değil,
Virane bir gönle ışık ol ki haşre dek söner değil.
**
Gökten rahmet yağsa, yerden merhamet fışkırsa,
Yine af olmaz günahı, her kim gönül kırsa.
**
Yıllar yılı taş olup baş yardın, gönül kırdın,
Biraz da toprak ol ki yeşersin yerin yurdun.
**
Mayasında nur olanın gönlünde kin olmaz,
Hamurunda kir olanın kalbinde din olmaz.
**
Ata evladına, evlat çocuğuna yanar durur,
Kanun bu, felek değirmeni hep böyle döner durur.
**
İnsan; maddeten etiyle kemiği kadardır,
Mânen ise “düşünce”si nispetinde vardır.
**
Ne saltanat isterim ne mal-mülk, bunlar bir gün biter,
Allah’ım, secde etme devleti ver sen bana, yeter.
**
İnsan; al yanağım solmasın, köşküm yıkılmasın ister,
Yusuf’un güzelliği, Süleyman’ın tahtı nerde göster.
**
İnsanoğlu mükellefken hak, adalet, ilim ve irfanla
Melekleri haklı çıkardı yeryüzünde döktüğü kanla.
**
Sakın ha, vefasızlarla yola çıkayım deme,
Çürük tahtaya basıp da kendi başını yeme.
**
Gönülden kopup gelen bütün bu sözler kanımdır, canımdır,
Kalp kalbe karşıymış, söylediklerim hem senin hem benimdir.
**
Sözüme bakıp da deme:“Niçin acı söylersin?”
Hatanı yüzüne söylemeyen dostu neylersin.
Son Söz:
İlhamını Cenap’tan, Şeyh Sâdî’den, Mevlânâ Celalettin’den aldım,
Çaldımsa da Mesnevî’den, Gülistan’dan, Tiryaki Sözleri’nden çaldım.
(Li-müellifihî)
.
YAHYAK EMÂL'İN "EDEBİYATA DÂİR"
Yayınlanma :
31.10.2025 09:12
Güncelleme
: 31.10.2025 10:03
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
YAHYAK EMÂL’İN “EDEBİYATA DÂİR” ADLI ESERİNDEN
ŞİİRLE İLGİLİ ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Bugünkü orta öğretim talebeleri test çözmekten başlarını kaldıramıyorlarsa da dün her liseli gencin okumaya, yazmaya, özellikle de şiire karşı bir ilgisi vardı, hatta öyle veya böyle şiir yazardı. Dolayısıyla, biz de gençliğimizde şiirle meşgul olmuştuk. Yahya Kemâl’in (ö. 1 Kasım 1958) 1975 yılında alıp okuduğum “Edebiyatı Dâir” (Baha Matbaası, İst. 1971) adlı kitabını dün incelerken şiirle ilgili altı çizili satırları görünce elli yıl öncesini hatırladım. O günkü şartlarda öğrencilere okuma zevkinin nasıl kazandırılmış olduğunu düşündüm.
Eğitimi; proje okullarına öğrenci sokma çabası yahut öğrencilerin üniversitelere girebilmelerini sağlayacak bir faaliyet sanan öğretmen ve velilere, bunun böyle olmadığını hissettirebilir miyiz düşüncesiyle söz konusu ettiğimiz altı çizili satırları sizlerle paylaşmak istedim. Yanlış anlaşılmasın, işaret etmeye çalıştığım gibi, derdimiz şiir dersi vermek değil, versek de kimsenin dinlemeyeceğini biliyoruz. Derdimiz, eğitimin testten, üniversiteye hazırlık etkinliğinden ibaret olmadığını, esas eğitimin okumak, yazmak, düşünmek ve tartışmak olduğunu vurgulamaktır.
Şiirle İlgili Altı Çizili Satırlar
1- Bir sedefin içinde okyanusun bütün uğultusu hissedildiği gibi, Türkçeyi ifade etmeyi deruhte eden sanatkârın kalbinde de bütün şiirimiz öyle uğuldamalıdır. (s. 10)
2- Klasik şiirin yıkıldığından beri şiiri, bin kişi bin türlü tarif ediyor. Âlimler, şarlatanlar ve gerçek şairler diye bütün tarif edenleri üç kola ayırabilirsiniz. Âlimler derler ki “Şiiri yalnız ilim tarif edebilir, balık suyu ne kadar idrak edemezse şair de şiirin ne olduğunu o kadar bilemez; bu bahis ilme aittir.”
Âlimlerden sonra ikinci bir sınıf gelir. Bunlar ortaya bir şiir nazariyesi koyan, kendi görüşünü yegâne doğru görüş gibi gösteren, ortalığı bir müddet efsunlayan takımdır. Şiirin yeni bir tarifini ortaya atarak bir cemaate baş olmak isteyen böyleleri, hakikaten etraflarında bir cemaat de bulurlar ve şiir tarihine, sahte bir biletle girebilirler. (s. 22-23)
3- Bizim şiirimizde ilk defa içtimâî müddeâda bulunan Tevfik Fikret, hayli zehirli ithamcılardan olduğu halde, asıl şiire tarizde bulunmamıştı. Lakin ondan sonra, İslâm akaidinin mutaassıpları ve komünist Nazım Hikmet, asıl şiir taraftarlarına kaç defa hücum ettiler. (s. 26)
4- Bir içtimâî müddeânın muzaffer olduğu zamanda, yani bir ihtilâl devresinde, şiir asla yükselememiş ve çok kere ortadan kaybolmuştur. Eski, orta ve yeni asırların hiçbirinde, hiçbir ihtilâlde bu kaide şaşmayarak tecelli edivermiştir. Fiil ve hareket şiddetli iken şiirin olmayacağını söyleyenler ve bu hâdiseyi bu hükümleriyle izah edenlerin gözlerinden bir şey kaçıyor. İhtilâl devrelerinde “müddeâ” her şey gibi şiiri de münhasıran bir silah addettiği için ve kendi mahiyetinden çıkardığı için şiir kayboluyor, demek daha doğrudur. (s. 28-29)
5- Hakikat budur ki milletimizin şiirde kuvvetli bir istidadı vardı. Şiirimiz, milletimizin Anadolu’daki teşekkülüyle beraber başlar, o kadar eskidir. Şiirimizin gerçi hiç bir zaman ufukları çok geniş olmadı. Bunun sebebi ise öteden beri devletçi bir millet olmamızdır. İlimde olduğu gibi şiirde de mürşidimiz olan milletlerin çizmiş olduğu daireden çıkamadık. (s. 31)
6- Şiir kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir. Hissin birden bire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir.
Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak ve en çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi okuyucuya bir vehim vermek… İşte bunu özlüyorum. (s. 48)
7- Elli sene evvelki zariflerden Âlî Bey’in dediği gibi “Şiir darası alınmış bir sözdür.” (s. 267)
8- Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisanı çürüdü, vezni bozuldu, ahengi çetrefilleşti. Nihayet kuru bir iskelet kaldı. Senelerdir en usta sanatkârlar bu iskeleti diriltemiyor. İnkıraz devirlerinin başlıca fârikasıdır, bir edebiyat ölürse lügat, vezin, sarf, nahiv hevesleri ortalığı sarar, edebî nazariyeler kaynaşır, yenilik bir iptilâ olur, şiirin kendi ölür binlerce şair ürer; tıpkı bir naaş, ruhu olduğu zaman bir vücutken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi. (s. 51)
**
Az önce şiir dersi verme niyetinde olmadığımızı söylemişsek de keşke bahusus makam-mevki sahiplerine şiir dersi verilebilse. Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle “Kendi ruhunda bir şiir, bir tiyatro, bir roman veya bir kitabın büyüleyici tesirini hissetmemiş bir insan” bakan olsa ne yazar, cumhurbaşkanı olsa ne yazar.
ACZİMİN GİRYESİ:
Gerçek eğitim; okumak, yazmak, düşünmek, tartışmak demektir,
Okuyan, yazan, düşünen yoksa, çekilen beyhude emektir.
(Li-müellifihî)
.
"TANZİMÂT-I HAYRİYE" ÜZERİNE…
Yayınlanma :
06.11.2025 09:51
Güncelleme
: 06.11.2025 09:51
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
“TANZİMÂT-I HAYRİYE” ÜZERİNE…
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
1683 Viyana bozgunuyla Batı’nın üstünlüğünü kabul etmiş olduk. “Karlofça Antlaşması”yla (1699) verdiğimiz tavizlerden bu yana da hiçbir zaman iki yakamız bir araya gelmedi. Yani 300 yılı aşkın bir süredir yönümüz hep Batı’da. Lakin bir türlü onların teknik ve ekonomik gücüne ulaşamadık.
Haksızlık etmeyelim, bu uzun zaman zarfında devlet boş durmadı. Birtakım siyasî ve sosyal tedbirler almaya çalıştı. I. Mahmut ve III. Selim’in ıslahatları, Vak‘a-i Hayriye, Tanzimat, I. ve II. Meşrutiyet… İçinde bazı olumsuzlukları barındırsa da bu teşebbüslerin her biri iyi niyetli çabalardır. İlanının 186. yıldönümü münasebetiyle bugün “Tanzimat” üzerinde duralım istiyorum.
Tanzimat Fermanı 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuştur. Ferman’ın girişinde mealen:“Kuruluşundan beri Kur’ân hükümlerine ve şeriat kanunlarına uyulduğu için devletimiz güçlü ve halkımız huzur ve refah içinde idi. Lakin 150 seneden beri şeriata ve kanunlara uyulmadığından eski gücünü kaybetmiştir. Gerekli tedbirler alındığında Allah’ın yardımıyla 5-10 yıl içinde istenilen hedefe ulaşılacaktır” denilerek bazı yeni kanunlar konulması lüzumuna işaretle, bunların esasını can güvenliği, ırz, namus ve mülkiyet hakkının korunması, vergi adaletinin sağlanması, askerlik süresinin tanzimi olduğu belirtiliyor, sonra da bunlar detaylandırılıyor.
Ferman, “Rabbimiz cümlemizi muvaffak buyursun, konulacak kanunlara uymayanlar da Allah’ın lanetine mazhar olsunlar ve ilelebet felah bulmasınlar” ifadeleriyle son buluyor.
Hemen belirtelim ki “Tanzimat”ın ilanını müteakip muhafazakâr çevre ile reform taraftarları arasındaki çekişmeler Tanzimat hareketinin gücünü sarsmıştır. Buna rağmen ceza hukuku, vergi hukuku, insan hakları ve maarif alanlarında birtakım yenilikler yapılmışsa da “Ferman”da belirtilen 5-10 senede hedefe ulaşılacağı tahmini boşa düşmüş ve ne 1856 Islahat Fermanı, ne I. ve II. Meşrutiyet, ne de Cumhuriyet… Hiçbiri bizi gerçek anlamda Batılılaşma hedefimize taşıyamamıştır.
Artılar ve Eksiler
Bugün yönetim sistemimizin temelinde -ağır aksak yürüse de- Cumhuriyet ve Demokrasi varsa bunu Tanzimat’a borçluyuz. Meselelerin çözümünde aklın öne çıkması, beşerî kanunlar çıkarma anlayışı, Müslümanlar için bir medenî hukuk ihtiyacının hissedilmesi, eğitimde yenileşme, insan hakları fikri, kısacası; Hilafetten Meşrutiyet ve Cumhuriyet’e giden yolların açılması Tanzimat sayesinde olmuştur.
Şinasi’nin, Mustafa Reşit Paşa için:
“Eyâ ehâlî-i fazlın reîs-i cumhuru”
Yahut:
“Bildirir haddini sultana senin kanunun”
diyebilmiş olması basit bir şey değildir.
Bu arada Tanzimat ricalinin, azınlıklara verilen hakların suiistimal (kötüye kullanmak) edileceğini öngörememiş olması büyük bir eksikliktir. Diğer taraftan başta Sultan Abdülmecit olmak üzere yetkililerin, yapılacak ıslahatlarda mütereddit davranmaları da Tanzimat’tan beklenen sonuçlara ulaşılamamasında etkili olmuştur. Nitekim Tanzimat’ın banisi sayılan Reşit Paşa, Tanzimat’ın ilanından 7 sene sonra (1846) sadrazam olabilmiş, üstelik 1846-1858 yılları arasında yani 13 yılda 5 kere gidip 6 kere gelerek ölümüne kadar (ö. 1858) ancak 7 yıl sadrazamlık yapabilmiştir ki bu, yönetimde istikrarın sağlanamamış olduğunu gösterir. Siyasi istikrarın olmadığı yerde nasıl reform yapacaksınız?
Demem o ki yönümüzü kesin olarak Batı’ya dönüşümüzün üzerinden 186 yıl geçmiş olmasına rağmen maalesef bugün hâlâ Doğu-Batı kavgası yapıyor ve topluiğne üretip üretemediğimizi tartışarak siyasî çıkar elde etme veya kendimizi övme, rakibimizi yerme peşindeyiz. Bu kavga bitmedikçe, aradan bir 186 yıl daha geçse hâlâ Batı’ya muhtaç halde yaşıyor olacağımızdan şüpheniz olmasın vesselâm…
ACZİMİN GİRYESİ:
Bu küçücük kalbe dünya kadar düşmanlık nasıl sığıyor bilmem,
İnsanlar arasındaki kin ve nefreti kaldırabilsem, ölmem.
(Li-müellifihî)
.
TENKİT VE TERAKKÎ
Yayınlanma :
13.11.2025 09:29
Güncelleme
: 13.11.2025 09:29
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
TENKİT VE TERAKKÎ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Tenkidin olmadığı yerde terakki olmaz. Tenkit, özellikle yöneticiler için vazgeçilmez bir dayanaktır. “Akıl akıldan üstündür” demiş atalarımız. Sizin düşünemediğinizi pek âlâ bir başkası düşünebilir. “Her şeyi en iyi ben bilirim” demekten daha büyük cahillik olur mu? Şair ne güzel ifade etmiş:
“Akla mağrur olma Eflâtûn-ı vakt olsan dahi”
(Nef‘î)
Klasik Türk Edebiyatında “Eflatun”, aklı temsil ettiğine göre Nef‘î (ö.1635), zamanın en akıllısı olsan bile aklına mağrur olma yani bir bakıma “Ene ferîdün ve ene hayrunminhü= Ben tekim ve benden daha değerli, daha akıllı kimse yoktur” deme, diyor ki yerden göğe kadar haklıdır.
Maalesef şark dünyası genellikle otokrasi (mutlakıyet) ile yönetildiği için her zaman hükümdar en akıllı kabul edilmiş dolayısıyla, onu kimse tenkit etmeye cesaret edememiş hatta padişahın apaçık ahmaklıklarında bile keramet aranmıştır.
Doğu edebiyatının en büyük temsilcilerinden biri olan Sâdî (ö. 1292) ölümsüz eseri “Gülistan”da bakın ne diyor:
Eger hod rûz-râ gûyed şeb-est în
Be-bâyed guft înek mâh u pervîn”
(Padişah “gündüz”e, “bu gecedir” derse, doğru, “işte ay, işte Ülker” demek lazım.)
Eğer böyle demez de, padişahım bu gündüzdür, işte “güneş”, “gündüz”e nasıl gece dersiniz, demeye kalkarsanız yani padişahı tenkit ederseniz akıbetiniz ne olur biliyor musunuz?
Cevabı yine Sâdî veriyor:
“Hılâf-ı re’y-i sultân re’y custen
Be-hûn-ı hîş bâşed dest şusten”
(Padişahın sözüne aykırı bir fikir aramak, kişinin kendi kanıyla elini yıkaması olur.)
Şarkın bir parçası olarak bizde de durum farklı olmayacaktır elbet. Klasik edebiyatımızı inceleyin, methiyelerle dolu. Kazara, birisi çıkıp -padişahtan geçtik- sosyal hayatı tenkit etme cesaretini göstermiş olsa bile adını gizlemek zorunda kalacaktır. Çünkü o, basit bir tenkit yüzünden başına neler geleceğini bilir.
Bir Örnek
Mesela Veysî’nin (ö. 1628):
“Eyâ ey kavm-i İslâmbol bilin tahkîk olun âgâh
Erişir nâgehân bir gün size hışm ile kahru’llâh”
(Ey İstanbul halkı, uyanın, bir gün ansızın Allah’ın kahrına uğrarsınız.)
matla‘lı kasidesinden birkaç beyit ele alalım.
Veysî 52 beyitlik bu kasidesinde, özellikle İstanbul halkına seslenerek der ki:
“Yapıp dünyâ evin, virân edersiz hâne-i dîni
Ne Fir‘avn yapdı ne Şeddâd binâlar bu şekil bi’llâh”
(Dünya evini yapar, din evini viran edersiniz, böyle görkemli binaları ne Firavun yaptı, ne de Şeddat.)
.....
“Ne şer‘u’llâha tâbi‘siz ne hod kânûna kâ’ilsiz
Cihânı dürlü bid‘atla fesâda verdiniz bi’llâh
(Ne Allah’ın şeriatına uyarsınız ne kanuna. Türlü bid‘atlarla dünyayı fesada verdiniz.)
.....
“Kuzât ahvâlini dersen ne mümkindir beyân etmek
Eğer hasmın ise kâdı efendi yarıcın Allâh”
(Kadıların durumunu sorarsan anlatmak mümkün değil. Eğer hasmın [davacın] kadı ise Allah yardımcın olsun.)
“Kurup bir dâm-ı tezvîri komuşlar mahkeme nâmın
Kanı seccâde-i Ahmed kanı ahkâm-ı şer‘u’llâh”
(Bir yalan dolan tuzağı kurup adına mahkeme demişler. Hani Peygamberin seccadesi, şer‘î hükümler nerede?)
.....
“Hemân bir hây hûy ile yıkar câmi‘leri sûfî
Kanı evrâd ile esmâ kanı ihlâs-ı zikru’llâh.”
(Sofular hayhuylarla âdeta camileri yıkarlar. Lakin ne Kur’ân okuma, ne Allah’ın isimlerini anma var, ne de ihlasla Allah’ı zikir.)
.....
“Gerek va‘z u hitâbetler gerek ders ü imâmetler
Verilmez olsa ücretler okunmazdı kelâmu’llâh”
(Vaaz, hutbe, imamlık, ders, Kur’ân okuma… Bunların hiçbiri parasız yapılmaz oldu.)
.....
“Cihânda hırsız u hem yankesici kimdürür dersen
Ases başı ile subaşı anı tahkîk bilin bi’llâh.”
Bulardan dahı azlamdır efendim kâdıaskerler
Cihânı şimdi rüşvetle harâba verdiler va’llâh”
(Cihanda hırsız, yankesici kimdir dersen, bilin ki bekçi başı ile subaşıdır. Bunlardan daha zalimi ise kadıaskerlerdir. Dünyayı rüşvetle harabeye çevirdiler.)
.....
“Balık başdan kokar derler fesâdın başı ma‘lûmdur
Ne kâdir kimse bir nutka diye hâzâ kitâbu’llâh”
(Balık baştan kokar, fesadın başı belli. Ama kimse Allah’ın kitabı işte, niye uymuyorsun, demeye cesaret edemiyor.)
Şair sanki bugünü anlatıyor değil mi? Oysa takriben 400 yıl öncesini anlatıyor. Yazık ki aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen ahlaksızlık aynı, vicdansızlık aynı, rüşvet aynı, cehalet aynı. Niçin mi? Tenkit anlayışı gelişmemiş de ondan.
“Şair olumsuzlukları ne güzel dile getirmiş, daha ne yapsın?” diyeceksiniz. Doğru, yazma işi iyi ama maalesef yayma işinde sıkıntılar var.
Öncelikle belirtelim ki Veysî bu kasideyi “Divanı”na koyamamıştır. Bizce söz konusu kaside şair öldükten sonra ancak ortaya çıkabilmiştir. Hatta bazı kaynaklar bu şiirin Veysî’yeait olmadığını, ona isnat edildiğini yazmaktadır.
Her ne ise, ister Veysî olsun, ister bir başkası, toplumun o günkü çürümüşlüğünü dile getirme cesareti göstermiş lakin söylediklerini açıkça ortaya koymaktan kaçınmıştır. Aksi halde başına gelecekleri biliyor.
Demem o ki 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunda binlerce methiye yazılmışken sosyal tenkitlerin sayısı 6’yı geçmez. Bunları yazanlar da kendi kanlarıyla ellerini yıkama korkusuyla söylediklerini saklama, gizleme yoluna gitmişlerdir. İşte bunun için biz tenkitsiz terakki olmaz diyoruz.
ACZİMİN GİRYESİ:
Ahmet Hoca sen tenkidin olmadığı yerde terakki olmaz dersin,
Hâlbuki padişaha göre, münekkidi susturabilirsen varsın.
(Li-müellifihî)
.
HOCA HAKKI
Yayınlanma :
20.11.2025 09:15
Güncelleme
: 20.11.2025 09:15
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
HOCA HAKKI
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Bizim kültürümüzde hocalığın ayrı bir yeri vardır. Ana-babadan sonra en çok hoca hakkı üzerinde durulur. Hatta bazıları hoca hakkını ana-baba hakkından da ileri tutar. Nitekim “Hoca hakkı, Tanrı hakkı” diye de bir atasözümüz var.
XIII. asır İlhanlılar devri âlimlerinden Reşidüddin’in:“Türkçede yaşlılara hoca, koca derler. Hâce = hoca sözü, Türkçedir. Arapça veya Acemce değildir.” sözü bence önemli bir tespittir. Hoca Ahmet Yesevî, Hakîm Süleyman Ata, Koca Yunus gibi büyük zatların adlarında gördüğümüz “hoca”, “ata”, “koca” sıfatları müteradiftir ve “büyük, ulu, bilgili, tecrübeli, muallim, üstat…” anlamlarında kullanılmaktadır.
“Kelimeler birer kaptır, içine ne koyarsan onu temsil eder.” fikrine katılmıyorum. Şekil (kelime) ile mânâ arasında daima organik bir bağ vardır. Bu sebepledir ki “öğretmen” hiçbir zaman “hoca” kelimesinin yerini tutamaz ve o ağırlığı taşıyamaz.
Bir Hatıra
Bu noktada, izninizle bir hatıramı nakletmek istiyorum: Lise ikinci sınıfta edebiyat kolu başkanıydım. Arkadaşlara “Türk Edebiyatı”, “Hisar” ve “Töre” dergilerini okumalarını tavsiye ediyorduk. Ama sınıflarda Nuri Pakdil’in çıkardığı “Edebiyat” dergisinin de satıldığı oluyordu. Diğer sınıfların edebiyat kolu başkanlarıyla istişare ederek uyduruk bir dil kullandığı için “Edebiyat” dergisini okuyan arkadaşları bu dergiyi okumamaları için uyarmıştık. Okul müdürümüz rahmetli M. Sait Kırmacı’ya durumu iletmişler. Hocamız beni odasına çağırdı. “Edebiyat” dergisinin okunmasını engelliyormuşsunuz, doğru mu? dedi ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:
-Doğru efendim, çünkü uyduruk bir dil kullanıyor.
-Siz gençler hep böyle hissî düşünüyorsunuz… Gençliğe İslâm’ı anlatabilmek için o dili kullanmak mecburiyeti var. Günümüz gençliği o dilden anlıyor.
Müdürümüzün bu nasihatvâri sözleri karşısında birden gayrı ihtiyari şu cevabı verdiğimi bugün gibi hatırlıyorum:
-Hayır, İslâm’ın ihtişamını o uyduruk kelimeler taşıyamaz hocam!
Rahmetli hocamız makul bir insandı. Bu fevrî cevabım karşısında güldü ve “Haklı olabilirsin ama yine de “ifrat” ve “tefrit”ten kaçınmanızı istiyorum. Yaşayan Türkçeyi savunan böyle öğrencilerim olduğu için de ayrıca mutluyum” demişti.
Ben bugün de aynı şeyi savunuyorum. Yani kelimelerin de birikimleri, sesleri ve çağrışımları vardır. “Hoca” kelimesinin çağrıştırdıkları ile “öğretmen”in çağrıştırdıkları aynı olabilir mi?
“Hoca camide! Hoca camide!” diye diye “Hocanın vurduğu yerde gül biter.”, “Hocanın vurduğu yeri ateş yakmaz.”, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” gibi hocaya saygıyı telkin eden nice atasözü ve vecizelerimiz hafızalardan silindi. Öğretmen-öğrenci ilişkilerinin geldiği vahim durum ortada…
Eskiden hoca sadece bilgi öğreten değil, aynı zamanda talebelerini terbiye eden bir şahsiyet olarak bilinirdi. Bu yüzden de ona saygıda kusur edilmezdi. Çünkü bizde, insan olarak doğmuş olmak insan olmak için yeterli görülmezdi. İnsanı insan yapan mânevî terbiyeydi ve hocaların esas görevi de talebelerine o terbiyeyi vermekti. Öğrencilerini “sıradan canlılar” olmaktan kurtararak onları “insan” haline getiren şahsiyetlerin hakkı ödenir mi? Onlara saygısızlık yapmak kimin aklından geçebilir?
Yazık ki günümüzde bu söylediklerimiz nostaljik bir hatıra olmaktan öte bir değer ifade etmiyor. Öğretmen-öğrenci münasebetleri bilgi satan ve bilgi satın alan basit bir alış veriş derekesine düşürüldü. Böylece hoca hakkı da unutulup gitti.
Bugün artık kimsenin hoca hakkı moca hakkı diye bir beklentisi yok. Öğrenciler öğretmenlerini üzmesinler yeter. Unutmadan söyleyeyim: Hocasını üzenlerin iflah olduğu görülmemiştir. Şair ne güzel söylemiş değil mi?
“Hâceye her kim ederse âzâr
Görmedik olduğunu berhûrdâr.
(Sümbülzade Vehbî)
ACZİMİN GİRYESİ:
Hocanı baş tacı et, velev bir harf öğretmiş olsa bile,
Gönülden ırak etme, felek uzağa atmış olsa bile.
(Li-müellifihî)
.
BİRLİK VE BERABERLİK ÜZERİNE
Yayınlanma :
27.11.2025 21:12
Güncelleme
: 27.11.2025 21:12
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
BİRLİK VE BERABERLİK ÜZERİNE
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
8 Şubat 1919’da işgal kuvvetleri komutanlarından Fransız General Franchet d'Esperey, Fatih Sultan Mehmet’e nispet edercesine beyaz bir at üzerinde muzafferane bir eda ile birtakım azınlıkların sevinç gösterileri arasında İstanbul’a girmesi üzerine kaleme aldığı “Kara Bir Gün” makalesinde Süleyman Nazif şöyle der:
“Her kavmin sahâif-i hayatında birçok ikbâl ve idbâr sahifeleri vardır.”
Evet, her milletin olduğu gibi Türk milletinin de iyi günleri olduğu gibi kötü günleri de olmuştur şüphesiz.
Bu topraklarda ilk fetret, Moğol istilası (13. Asır) sonrasında yaşandı. Devlet otoritesinin zayıflamasıyla Türk beyleri kendi aralarında iktidar mücadelesine girdiler ve bu mücadele yıllar yılı sürdü. Nihayet “Ey oğul! Bey’sin, bundan sonra öfke bize uysallık sana… Suçlamak bize, katlanmak sana… Bölmek bize, bütünlemek sana…” diyen Şeyh Edebali gibi bilgeler ve takriben on bin beş yüz beyitlik dev eserinin (Garib-nâme) ilk babını “birlik”e ayıran Âşık Paşa gibi ideologlar çıkarak birlik ve beraberliğin sosyolojik temellerini attılar. Böylece 600 yıl sürecek olan Osmanlı devleti kuruldu.
Şimdi sizlere Âşık Paşa’nın sözünü ettiğimiz o meşhur eseri “Garib-nâme”nin birinci babından birlik ve beraberliğin önemini vurgulayan iki kıssa naklederek alınması gereken hisseleri takdirlerinize sunmak istiyoruz…
Bir zat, Kâbe’ya gitmek üzere yola çıkar. Bir müddet gittikten sonra yolunu kaybeder. Akşam olunca bir yere konar. Açlık bir taraftan, soğuk bir taraftan perişan olmuştur. Bari bir ateş yakayım, der. Kavlığında; taş, çakmak ve kav vardır, çıkarır ve acaba “ateş” bunun hangisindedir, diye düşünür. Hepsine ayrı ayrı kendisine ateş vermesi için yalvarır, ama nâfile… Sonunda üçünü (taş, çakmak, kav) bir araya getirerek ateşi yakar. Âşık Paşa bu kıssadan şöyle bir hisse çıkarır:
“Bu mesel eyü meseldir birliğe
Birikenler girdi girtü dirliğe
Tâ ki devlet var ise birlikdedir
Birlik ehli key ganî dirlikdedir
İkilik mihnetdürür bellü beyân
Göçün andan birlik evine revân
Ger ola birkaç gönül birlik kıla
Gel kıyâs et sen anı kim ne bula.”
Demek ki güç-kuvvet ne bende, ne sende ne de onda. Ancak üçümüz bir araya gelirsek güç-kuvvet ortaya çıkıyor.
Âşık Paşa, bir başka hikâyede de birlik ve beraberliğin önemini şöyle anlatır:
Eskiden yedi iklim dört köşeye hâkim bir devlet adamı varmış. Yıllarca saltanat sürdükten sonra bakar ki vakit saat yaklaşıyor. Oğullarını çağırarak her birinin birer ok alıp gelmelerini söyler. Birer ok ile huzuruna gelen oğullarına önce herkesin ayrı ayrı ellerindeki okları kırmalarını ister. Oğullar okları kolayca kırarlar. Tekrar birer ok daha getirmelerini söyler. Getirilen okları bir iple birbirine sıkıca bağlayan baba, şimdi kırın bakalım bu okları der. Oğullar denerler fakat ne kadar güç sarf ettiyseler de kıramazlar. Bunun üzerine babaları:
“Pes bilin yalnız kişi güçsüz olur
Birikenler devleti uçsuz olur”
diyerek anlatılan kıssadan çıkarılması gereken hisseyi özetler.
Demem o ki her milletin iyi günleri olduğu gibi maalesef kötü günleri de oluyor. Millet olarak hassas bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde geçmişten ders alarak birlik ve beraberliğimizi koruyalım. Art niyetlilerin oyununa gelmeyelim.
ACZİMİN GİRYESİ:
“Vekillerin bebek katilinin ayağına gittikleri gün,
Teröristlerin sevinçle etrafa gülücük attıkları gün,
Yirmi Dört Kasım İki Bin Yirmi Beş Pazartesi’dir, unutma,
Şehit analarının, acılarına acı kattıkları gün.”
(Li-müellifihi)
.
NAMIK KEMÂL VE SEN BEN KAVGASI
Yayınlanma :
05.12.2025 17:21
Güncelleme
: 08.12.2025 15:59
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
Hasm-ı istibdâd ve muhibb-i hürriyet olan kahraman babamız.
NAMIK KEMÂL VE SEN BEN KAVGASI
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
1840’ta doğan ve 2 Aralık 1888’de vefat eden Namık Kemâl, bu kısa ömrüne birçok eser sığdırarak vatan ve hürriyet şairi olarak tarihteki yerini almıştır. Doğumunun 185. ve ölümünün 137. yıldönümünde onu anmak ve hayır dua ile yâd edilmesine vesile olmak kanaatimizce vefakârlıktan öte, bir vatan borcudur.
Vatan ve hürriyet şairimiz bir beytinde şöyle der:
“Memleket bitti yine bitmedi hâlâ sen ben
Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen”
Bir zamanlar 20 milyon km2’ye hükmeden biz, sen ben kavgası yüzünden 783 bin km2’ye sıkışmak zorunda kaldık. Ve hâlâ birbirimizi yiyip bitirmekle meşgulüz. Milletin bütününü temsil eden TBMM’ye bakın, hep kavga ve gürültü. Millet olarak genel manzaramız bu. Namık Kemâl, ömrünü boşuna mı adalet ve hürriyete adadı? Adalet ve hürriyeti cemiyete hâkim kılabilsek eminim bu kavgalar bitecek. Lakin maalesef hürriyet de adalet de hep lafta kalıyor.
Hürriyet ve düşünce
Hürriyetin en önemli mahsulü düşüncedir. Hür insanlar ancak düşünebilir. Bunun için diktatörler düşünen insanları sevmezler. Onlar düşünen değil, itaat eden köle ruhlu kişiler ister.
N. Kemâl:
“Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyyetten”
beytinde, zulümle, hürriyeti ortadan kaldıramazsın, çünkü insan düşünceden ibarettir, derken tabii ki olması gerekeni ifade ediyor. Lakin ne yazık ki “olan”la “olması gereken” her zaman bir olmuyor.
Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle “İnsanları köle yapmak isteyen çağdaş müstebitler onları düşünmekten alıkoymak için kafalarına şapka gibi giyilecek hazır fikir kalıpları imal etmişlerdir. Bunları bir kere başlarına geçirenler bir daha düşünme zahmetine katlanmamaktadır.”
Düşünen insanların olmadığı toplumlarda maalesef taassup ve “sen ben” kavgası eksik olmuyor. Dolayısıyla da kendimize en büyük düşman yine kendimiz oluyoruz.
Adalet
Adalet mülkün temelidir. C. Allah âdil olmamızı emrediyor. Peygamberimiz de “Bir saat adaletle hükmetmek, altmış sene ibadet etmekten daha hayırlıdır” buyurur. İlk Osmanlı padişahları da, oğullarına behemehâl âdil olmalarını vasiyet etmişlerdir. Namık Kemâl’in:
“Biz ol âlî-himem erbâb-ı cidd ü içtihadız kim
Cihângîrâne bir devlet çıkardık bir aşiretten”
diye tarif ettiği Osmanlı cihan devleti tabii ki adalet ve liyakat sayesinde yükseldi bu mertebelere. Lakin ne yazık ki 16. yüzyıldan sonra adalet terazisi sarsıldı. Kayırmacılık arttı, rüşvet yaygınlaştı, makam-mevkiler alınır satılır oldu. Böylece Namık Kemâl’in dediği gibi arşa çıkan devlet zemine çakıldı:
“Bulunmazsa adalet milletin efradı beyninde
Geçer bir gün zemine arşa çıksa pâye-i devlet.”
Sözün özü; adalet terazisi sayesinde bir aşiretten koskoca bir cihan devleti vücuda getiren bu millet, adalet terazisinin sarsılmasıyla irtifa kaybetmeye başladı ve nihayet yere çakıldı. Hâlbuki devlet kuşu adalet ve hürriyet kanatlarıyla uçar, yükselir. Bu apaçık gerçeğe rağmen biz hâlâ hak-hukuktan habersiz birbirimiz yemeye devam ediyoruz. El aya giderken biz niye hep yaya gidiyoruz bilmem anlatabildik mi?
Doğumunun 185. ve ölümünün 137. yıldönümünde Namık Kemâl’i rahmetle anıyoruz. Mekânı cennet olsun.
ACZİMİN GİRYESİ:
Devlet öyle bir kuştur ki Hüma misali yükseklerde uçar,
Adalet kanadı yara alırsa düşer, baykuşa el açar.
(Li-müellifihî)
.
İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ
Yayınlanma :
10.12.2025 14:12
Güncelleme
: 10.12.2025 14:12
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“Kütüphaneler Haftası”, “Kızılay Haftası”, yahut “Anneler Günü”, “Dünya Çevre Günü” gibi bazı hafta ve günlere belli bir anlam yüklenerek kutlanması en azından bir hafıza tazelemeye vesile olduğu için faydalı olmaktadır. 10-16 Aralık tarihleri “İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası” olması sebebiyle biz de bugün yazımızda bu önemli konu üzerinde bir beyin jimnastiği yapmak istiyoruz.
İnsan hakları
Diline, dinine, ırkına, rengine ve sosyal statüsüne bakılmaksızın sadece insan olması hasebiyle insanların doğuştan getirdikleri birtakım hakları vardır ki bunları; yaşama hakkı, eğitim hakkı, ifade özgürlüğü hakkı, mülkiyet hakkı, din ve vicdan özgürlüğü hakkı, suçluluğu ispat edilinceye kadar masum sayılma hakkı vs. olarak sıralayabiliriz.
Gerçekten de doğan her çocuğun öncelikle yaşama hakkı vardır. Başta anne-baba olmak üzere devlet ve toplum o çocuğun yaşaması için beslenmesinden tutun da kıyafetine, bulunduğu mekânın sağlıklı olup olmadığına kadar her şeyden sorumludur.
Çocuğun yaşaması yani ayakta kalması yetmez. Onun eğitim hakkı da vardır. Devlet, okumak isteyen her gence bir şekilde okuma imkânı sunmak zorundadır. Okumayan, talim-terbiyeden geçmeyen, “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” anlayışıyla topluma karışan fertlerden “iyi insan, iyi vatandaş” çıkar mı?
İnsanın sürü psikolojisinden kurtulabilmesinin temelinde öncelikle ifade özgürlüğüne sahip olması yatar. Kendini ifade edemeyen, “Ben bilmem şeyhim, ağam, liderim bilir” anlayışının dışına çıkamayan insanların kişilik kazanıp fikir üretebilmeleri mümkün değildir. Sözün özü; insan ifade özgürlüğü nispetinde insandır.
Toplumun gelişmesi ve üretimin artması, insanın kazandığına sahip olabilmesine bağlıdır. Çalışıp çabalayan kişinin eline bir şey geçmiyorsa, diğer bir ifade ile “Şu benimdir” diyeceği bir mala-mülke sahip olamıyorsa ekonomik sistem hantallaşır ve nihayet çöker. Bu yüzden mülkiyet hakkı önemlidir. Ancak, sermayenin tekelleşmesine, zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olmasına da izin verilmemelidir.
Din ve vicdan özgürlüğü de insanın tabii haklarından biridir. Herkes istediği dine girebilir, istediği şekilde ibadet edebilir. İlla da şu dinden olacaksın yahut şu mezhebe uyacaksın diye kimseye baskı yapılamaz. Nitekim İslâm’da da “Lâ-ikrâhe fî’d-dîn=Dinde zorlama yoktur” (Bkz. Bakara sûresi [2], âyet: 256) prensibi vardır.
İnsan, meziyetleri yanında zaafları da olan bir canlıdır. Suç da işleyebilir. Ama kendisine bir suç isnat edildiği zaman suçluluğu ispat edilinceye kadar masum sayılmalıdır. Suçu ispat edilirse tabii ki cezasını çekecek. Lakin cezasını çekerken de işkenceye maruz kalmalıdır.
Demokrasi
Bu saydıklarımız elbette her insanın en tabii hakkıdır. Fakat bu hakların kuvveden fiile geçebilmesi için demokratik bir atmosfer olması gerekir. Demokrasinin olmadığı, haklının değil, güçlünün hâkim olduğu sistemlerde insan haklarını kimsenin kâle almadığı maalesef bir gerçektir.
Hemen şunu da ifade edelim ki demokrasi, eğitimli insanların rejimidir. Demokrasi ile yönetilseniz bile halk cahilse, eğitilmemişse, sürü psikolojisinden kurtulamamışsa güç nerede ise, hangi taraf kalabalıksa oraya akın eder. İktidarı ele geçirenler de her şeyi yapmaya yetkili oldukları anlayışıyla ülkeyi yönetirler, böylece de ortada insan hakları diye bir şey olmaz.
Demem o ki maalesef teoriler her zaman pratiğe uymuyor.
İnsan Hakları ve Demokrasi Haftanız kutlu oluşun…
ACZİMİN GİRYESİ:
Hak ve güç
İnsan olarak hakların var, ama alamazsın,
Neden hep güçlüler haklı, bilemezsin.
(Li-müellifihî)
.
MEVLÂNÂ'YI ANLAMAYA DAİR
Yayınlanma :
17.12.2025 09:17
Güncelleme
: 17.12.2025 09:17
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
MEVLÂNÂ’YI ANLAMAYA DAİR
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Hz. Mevlânâ, 25 bin küsur beyitlik meşhur eseri “Mesnevî”nin en başında (6. Beyit) mealen şöyle der:
“Herkes kendi zannınca bana dost oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.” (Bkz. Mevlânâ; Mesnevî, Çeviren: Veled İzbudak, MEGSB Yayınları, İst. 1988, c. 1, s. 1).
Hz. Pîr sanki bugünleri tasvir ediyor değil mi? 752. vuslat yıldönümü dolayısıyla “şeb-i arûs” törenleri için Konya’ya gelen yerli ve yabancı misafirlere, ev sahiplerine, konuşmacılara, protokole, konser heyetine bakıyorum, kendilerine göre hepsi Mevlânâ dostu. Ama Mevlânâ’nın içinde kopan fırtınaları arayan soran yok. Şair haklı:
“Şeb-i arûs” etkinliklerinde öne çıktı üç konu,
“İnanç turizmi, semâ ve konser”le anıyoruz onu.”
(Li-müellifihî)
Gerçekten de, esnaf ticaret derdinde, misafirler semâ ve konser peşinde, konuşmacılar övgü yarışında, protokol ise siyasî şov arayışında. Velhasıl, kimsede Pîr’in içindeki sırları araştırma endişesi yok.
Hz. Mevlânâ, “Benim sırrım feryadımdan uzak değil” (Bkz. a.g.e., c. 1, s. 1) dediğine göre onun sırları feryadında yani “Mesnevî”de saklı. Mevlânâ muhibbi olmak kulaktan dolma bilgilerle olmaz, olmamalı. Öncelikle “Mesnevî” okunmalı. Kuru bir Mevlânâ hayranlığı bizi bir yere götürmez.
İsterseniz gelin onun feryatlarından -parça bütünün habercisidir misali- birkaçını hatırlayarak üzerinde konuşalım.
“Eğer bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk yıllık ibadet buğdayı nerede?” (Bkz. a.g.e., c. 1, s. 31.)
Doğrusunu söylemek gerekirse, Allah’a şükürler olsun, en ücra köylerimize kadar camilerimizde beş vakit ezan okunuyor. İmamlarımız var, vaizlerimiz var, müftülerimiz var. Çarşıda, pazarda, sokakta, kahvehanelerde kimi konuştursanız evvel Allah hepsi mücahit ruhlu, lakin maalesef söylenenler lafta kalıyor, sosyal hayata yansımıyor. Dürüstlük yahut İslâmîlik endekslerinde hep sonlarda yer alıyoruz. Öyleyse amel sandığımızda hırsız bir fare var. Yıllardır kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, verdiğimiz zekâtlar nerede? Kıldığımız namazlar bizi niye kötülüklerden alıkoymuyor? Tuttuğumuz oruçlar, nefsimizi niye terbiye etmiyor? Verdiğimiz zekâtlar, niye toplumda saygı ve sevgi atmosferi oluşturmuyor?
Yenişehirli Avnî’nin (ö. 1883) dediği gibi, ibadetlerin asıl amacı nefsi terbiye etmek değil midir?
“Avniyâ, terbiyet-i nefsin içindir tâat
Yoksa Allah’a ne tâat ne ibâdet lazım.”
Demek ki ibadetlerimiz şekilde kalıyor, nefsimizi terbiye etmiyor. Böylece amel sandığımızda kibir, gurur, enâniyet, kin, nefret, garez gibi delikler açılıyor. Nefsimizi bu şeytanî sıfatlardan kurtaramadığımız içindir ki ibadetlerimizin ne kendimize bir faydası dokunuyor, ne de topluma. Bu sebeple, Mevlânâ:
“Tutalım ki İbrahim gibi put kırıyorsun, beden putunu onun gibi ateşe atış nerede?” diyor. (Bkz. a.g.e., c. 5, s. 206)
Esasen Peygamberimiz de herhangi bir savaştan dönerken “Biz küçük cihattan (kâfirlerle savaş) büyük cihada (nefisle mücahede) dönüyoruz” buyururdu. Bu da gösteriyor ki amel sandığını korumanın yolu, öncelikle kalpten şeytanî huyları söküp atmaktan geçiyor.
Beyt Li-müellifihî:
“Put kırmak kolay, sen nefsini ateşe atabiliyor musun?
İbrahim’e ateş niçin gül bahçesi oldu biliyor musun?”
Mevlânâ, bir başka beytinde de şöyle der:
“Garez gelince hüner örtülür. Gönülden, göze, yüzlerce perde iner.” (Bkz. a.g.e., c. 1, s. 27.)
Kin ile din bir arada bulunmaz. Gözünü kin ve nefret bürüyenler güzellikleri göremezler. Onlar yarasa misali gözlerini hakka, hakikate kapatırlar. Bu tip insanların amel sandığında ibadet, tâat birikir mi?
Sözün özü; Mevlânâ’yı anlatmaktan önce onu anlamaya çalışmalıyız. “Kulak âşık olurmuş gözden evvel” hesabı, harcı âlem bilgilerle yetinir ve Hz. Pîr’in feryatlarına kulak vermezsek, sadece ona dost olduğumuz vehmine kapılırız. Hâlbuki o, kibirden, gururdan, kinden, nefretten uzak; seven, sevilen, alçakgönüllü, hoşgörülü, olduğu gibi görünen yahut göründüğü gibi olan ihlas sahibi fertler olsun ister toplumda. Evvelemirde Hz. Mevlânâ’nın bu feryatlarını anlamaya çalışmalıyız. Gerisi lafügüzaftır.
ACZİMİN GİRYESİ:
“Bir zaman “Çelebi”ler, “Sultan Veled”ler vardı,
İrfan saçarlardı M e s n e v î yapraklarından.
Artık konser ve kongre esnafı çıkar oldu,
Evliya yurdu A n d o l u topraklarından.
(Li-müellifihî)
.
İSYAN AHLÂKI VE MEHMET AKİF
Yayınlanma :
25.12.2025 09:19
Güncelleme
: 25.12.2025 09:19
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
İSYAN AHLÂKI VE MEHMET AKİF
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“İsyan” ve “ahlâk” kelimelerinin bir arada zikredilmesinin yadırganacağını biliyorum. Öyle ya, isyanın ahlâkı mı olur? İsyan isyandır. İtaatsizlik etme, baş kıldırma ahlâk dışı bir davranış değil midir?
İtaat etmeyi, sadakati, “Siz daha iyi bilirsiniz” yahut “Gelen ağam, giden paşam” demeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda; karşı çıkmak, yanlışa yanlış demek saygısızlık hatta nankörlük sayılır. Bize hep itaat etmeyi, eleştirmemeyi telkin ettiler. Maalesef, yanlış yapıldığını bilsek bile yapılan hatalarda bizim anlayamayacağımız bir hikmetin olduğuna inandırıldık.
Bu düşünme tarzı ve hayat anlayışı sadece fertlerle sınırlı değil elbet. Eğitim ve öğretimimiz de buna paralel yürüyor. Soru sormayan, itiraz etmeyen, uslu oturan, emir kulu nesiller yetiştirmeye programlanmış eğitim çarkından; haksızlıklara karşı çıkan, dokuz köyden kovulsa bile onuncu köyde doğruları söylemeye devam eden aydın kafalı insanların çıkması nadirattandır.
Çok az rastlanan bu tip aydınlardan biri de şüphesiz Mehmet Akif’tir. Mithat Cemal, Akif için “Hayatının farikası isyandır” dedikten sonra şunları ilave eder:“Yalnız, dediğim gibi, çocukken kendisine ‘haksızlığa katlanmak’ temrinleri yaptırılmamış olacak ki haksızlığı bir türlü havsalası almıyordu. Bu fena terbiyeden âsî bir şair çıktı.” (Bkz. Mithat Cemal; Mehmet Akif, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara-1986, s. 330-331.)
İyi ki Akif’e küçükken “haksızlığa katlanma egzersizi” yaptırılmamış. Aksi halde o:
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım,
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” Diye haykırabilir miydi?(Bkz. Mehmet Akif Ersoy; SAFAHAT, [Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ] Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara-1990, s. 332.)
Mehmet Akif, “SAFAHAT”ın bir başka yerinde de Hz. Peygamberimizin “Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir” sözünü hatırlatarak “Bir adam zâlim bir sultana adaletli olmasını söylese, sultan da bu doğru söze uyması gerekirken o kişiyi öldürse, Hz. Hamza’dan sonra en şanlı şehit o olur” der:
“Bir adam dursa da bir zâlim imamın yüzüne,
Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,
İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,
O mücahid, yazılır tâ şühedanın başına.
Hamza’dan sonra gelen şanlı şehit ancak odur.
…..
Hakkı bir zâlime ihltar, o ne büyük cihâd,
‘En büyüktür’ dedi Peygamber-i pâkîze-nihâd.” (A.g.e. s. 350.)
Burada söz konusu edilen Hz. Hamza, Peygamberimizin amcasıdır ve “Uhut Harbi”nde Vahşî tarafından şehit edilerek ciğeri Ebû Süfyan’ın karısı Hind’e götürülmüştür.
Mehmet Akif en başta cehaletimize isyan eder:
“Felâketimizin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
…..
Şu cehlimizle musibet mi kaldı uğramadık? (A.g.e., s. 227.)
…..
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki ne din kaldı, ne nâmus. (A.g.e., s. 180.)
Akif, yanlış din anlayışına da isyan eder:
“Müslümanlık bu değil, biz yolumuzdan saptık. (A.g.e., s. 341.)
…..
Müslümanlık denilen rûh-ı İlâhî, arasak,
‘Müslümanız’ diyen insan yığınından ne uzak. ( A.g.e., s. 158.)
…..
Kaç hakîkî Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma galiba göklerdedir. (A.g.e., s. 251.)
…..
Hani Kur’ân’daki rûhun şu heyûlâda izi,
Nasıl İslâm ile birleştiririz kendimizi? (A.g.e., s. 342.)
…..
Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak;
Kendi âsûdeyse, dünya yansa, başkaldırmamak;
Ahdi nakzetmek, yalan sözden tehâşî etmemek;
Kuvvetin meddahı olmak, aczi hiç söyletmemek;
…..
Enseden arslan kesilmek, cebheden yaltak kedi,
Müslümanlık bizden evvel böyle zillelt görmedi. (A.g.e., s. 256.)
Tembellik ve Atalet
Mehmet Akif’in eleştirdiği konulardan bir diğeri de tembellik ve atalettir. Batılılar aya giderken bizim her şeyi Allah’a havale ederek yan gelip yatmamız, dinimiz çalışmamızı emrederken çalışmayıp işi kader ve tevekküle yüklememiz… Bunlardan daha büyük gaflet ve dalalet olur mu?
“Bakın mücahid olan Garb’a şimdi bir kerre,
Havaya hükmediyor, kâni olmuyor da yere.
Dönün de âtıl olan Şark’ı seyredin; ne geri,
Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri. (A.g.e., s. 212.)
…..
Çalış, dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya. (A.g.e., s. 215.)
Aslında “SAFAHAT” baştan sona yanlışlara, haksızlıklara kısacası kötü gidişata isyanlarla doludur. Bir toplumda cehalet kol geziyor, din yanlış anlaşılıyor ve tembellik almış başını gidiyorsa çöküş mukadderdir ve öyle de oldu:
O îman, farz-ı kat‘îdir diyor tahsîli irfânın,
Ne câhil kavmiyiz biz Müslümanlar, şimdi dünyanın.
…..
Demek İslâm’ın ancak nâmı kalmış Müslümanlarda;
Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda. (A.g.e., s. 258.)
Millî şairimiz Mehmet Akif’i vefat yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Mekânı cennet olsun
.
ARİF NİHAT ASYA'NIN RUBAİLERİNDE İNSAN VE İNSANLIK
Yayınlanma :
01.01.2026 10:07
Güncelleme
: 01.01.2026 10:07
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
ARİF NİHAT ASYA’NIN RUBAİLERİNDE İNSAN VE İNSANLIK
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Kalemi eline alıp masaya oturan bir sanatkârın -ister şair olsun ister nâsir- üzerinde duracağı konuların en başında “insan” gelir. Çünkü insan kâinatın özüdür, esasıdır, diğer canlılarsa tali unsurlardır. Lakin buna rağmen maalesef insanoğlu -şairin de dediği gibi- farlı farklı. Kimi melek gibidir, ayağının tozu olasın gelir. Kimi de şeytandır, işlediği melanetleri görmemek için ölesin gelir:
“Ey Yüce Allah’ım, insanlar niye bu kadar farklı farklı?
Öyleleri var ki ayağının türabı olasım gelir,
İnsan sûretinde dolaşan yaratıkları görünce de,
İnsanlığın bir ferdi olarak kahrımdan ölesim gelir.”
(Li-müellifihî)
Sanatkâr bir şair olarak Arif Nihat Asya da (ö. 5 Ocak 1975) şiirlerinde insanlara, özellikle de insanların insanlık dışı tavır ve davranışlarına sık sık işaret eder ki biz bu makalemizde onun söz konusu düşüncelerini ihtiva eden birkaç rubaisini dikkatlerinize sunmak istiyoruz…
Hem yaratılmışların en şereflisi, hem de en güzeli olan insana, elbette doğruluk, dürüstlük, iyilik ve güzellik yakışır. Fakat ne yazık ki onların birçoğunu, insan kılığına girmiş canavarlar olarak yumruklarla, tekmelerle insanlığı kovalar görürsün:
“İnsan çıyan, insan kuzu, insan canavar,
Bilmez ki içinde bir nefeslik canı var.
Ben bir nice insan tanırım, kendinden
İnsanlığı tekmelerle, yumrukla kovar.”
(Bkz. Arif Nihat Asya; Rubâiyyat-ı Ârif, II, Ötüken Yayınevi, İst. 1976, s. 98.)
Bilindiği üzere, “hac”da sembolik olarak şeytan yani kötülükler taşlanır. Hâlbuki insanlık o kadar doğru yoldan çıkmış ki artık biz şeytanı değil, şeytan bizi taşlar oldu:
“Heyhât, onun ellerinde taşlar, şimdi;
Şerden korusun kendini başlar, şimdi!
Biz şeytanı taşlarken iş altüst oldu,
Ey gökyüzü, şeytan bizi taşlar, şimdi.”
(A.g.e., I, s. 237.)
Yeryüzünü imar ve ıslah etmek için halife olarak yaratılan insan; dinden, ruhtan insanlıktan uzaklaşmış, içini kin ve nefret bürümüş. Cesaret edip aynaya bakabilse, nereden nereye geldiğini görecek ve belki de utanacak ama hani nerde o nefis muhasebesi?
“İnsanlıktan, yürekle ruhtan, dinden
Yoksunsun… Varlığın kararmış kinden.
Yer yer içinin katranı vurmuş dışına,
Korkmaz mısın aynalarda sen, kendinden?”
(A.g.e., II, s. 90.)
Üzülerek ifade edelim ki insanlık dinden, diyanetten, çok ama çok uzaklaşmış, dolayısıyla iyileri, dürüstleri toplasan bir cenneti doldurmaz. Oysa kötülere, nankörlere bin cehennem de olsa yetmez:
“Dünyamızı sorma; hem yeter hem yetmez,
Alçakları var, tartmaya dirhem yetmez.
İnsanlık buysa çok gelir bir cennet,
Lakin Yüce Tanrım, on cehennem yetmez.”
(A.g.e., II, s. 95.)
Bir kötülük gördük mü onu elimizle yahut dilimizle düzeltmeye çalışırız. Bir ayıp gördük mü örtmeye gayret ederiz. Bunlar bizim insanlık görevimiz. Bu çabalarımızda başarılı olamazsak gayet tabii üzülürüz, utanırız hatta kahrımızdan ölürüz:
“İnsan var, öfkesiyle hıncından ölür,
İnsan var, yılların basıncından ölür.
Bir gün, bakamaz kızarmadan çevresine,
Ey gökyüzü, insan var utancından ölür.”
(A.g.e., II, s. 10.)
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak insan olarak elbette vazifemiz. Ama bunu yaparken yumuşak olacağız. Kaba kuvvete başvurmak, dövmek, sövmek, zalimleri övmek insanoğluna yakışmaz. Bize düşen sevgi, saygı ve merhamettir:
“Dil olsa da ağzımızda, sövmek yoktur,
El varsa da emrimizde, dövmek yoktur.
Öksüzleri sevmek, okşamak var bizde,
Zalimleri, alçakları övmek yoktur.”
(A.g.e., II, s. 107.)
Görüldüğü üzere, A. Nihat Asya, insanlığın gün gün ahlâken irtifa kaybetmekte olduğu tespitini yapıyor. El-hak doğrudur. Fakat bu, insanlığın bittiği anlamına gelmez. Yeniden ayağa kalkmamız için yapılmaktadır bu ikazlar. Ümitsizliğe düşmeyeceğiz. İnsan bir şeye inandı, kendini bir davaya adadı mı, üstesinden gelemeyeceği güçlük yoktur. Yeter ki yeryüzünü imar ve ıslah etmek için var olduğumuzu, âlemin imarının da âdemin (insan) imarından geçtiğini bilelim…
Son söz şairin:
“Dersin: Kişinin tâkati neymiş, gücü ne?
Bir dev gibi davran işlerin en gücüne.
İnsan dediğin, insan olur gerçekten,
Sahipse eğer kendini aşmak gücüne.”
(A.g.e., II, s. 140.)
Arif Nihat Asya’yı vefat yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Mekânı cennet olsun…
Aczimin Giryesi:
Ahlâken irtifa kaybediyoruz, uyanın ey ahâli,
Tedbir alınmazsa bilmem ki ne olur bu milletin hâli?
(Li-müellifihî)
.
VİCDANIN DİJİTALLEŞMESİ
Yayınlanma :
06.01.2026 09:11
Güncelleme
: 06.01.2026 09:11
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
VİCDANIN DİJİTALLEŞMESİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Türk Dil Kurumu öncülüğünde yapılan halk oylaması sonucunda 2025 yılının kelimesi “dijital vicdan” olarak belirlenmiş. “Dijital vicdan” ne demektir? “Sanal vicdan” demek değil mi? Peki, “sanal” ne demek? Sözlüklere bakıyorum… Sanal:“Gerçekte var olmayan, var olduğu sanılan, farz edilen mevhum.” O zaman “dijital vicdan”, gerçekte olmayan, var olduğu sanılan vidan demek olmuyor mu?
Eskiden “vicdanı kurumak”, “vicdanı körelmek” gibi tabirler vardı. Birinin vicdanı körelmiş yahut kurumuşsa ondan olumlu bir şey beklenmez, mümkün mertebe ondan uzak durulmaya çalışılırdı. Ve bu tip insanlar da toplumda istisna olarak bulunurdu. Var olan vicdandan, var olduğu sanılan vicdana (dijital vicdan) geçileli, görünüşte kalabalıklar haksızlığa karşı çıkıyor, hâlbuki hakikatte haksızlığa karşı çıkan filan yok, sadece karşı çıkıyormuş gibi görünerek sanal vicdanlarını tatmin edenler var, o kadar.
Lokantada yemek yiyen iki masum gencin elinden -İsrail malı diye- içeceğini alıp yere dökerek çocukları darp edenler dijital vicdanlarını tatmin ederler. Sanal değil de, gerçek vicdan sahibi olsalardı o masum çocukları pataklamak yerine, kim ithal ediyor bu içecekleri diye isyan etmeleri gerekirdi.
Her yılın ilk günü, sabah namazından sonra Galata Köprüsü’nde yüz binler Filistin’e destek yürüyüşü yapıyor. “Haydi, Filistin’e gidiyoruz, hücum!” deseniz kaç kişi yola çıkar? Emin olun en başta, orada bağırıp çağıranlar kaçar. Çünkü bu nümayişler dijital vicdanın tatmini için yapılmış, dostlar alış verişte görsün kabilinden protestolardır.
Tarihten Bir Örnek
Biliyorsunuz, 15. yüzyıl başlarında Seyyid Nesîmî canlı canlı derisi yüzülerek öldürülür. Nesîmî’ni katline fetva veren kişi, Nesîmî için; “Kendisi ve kanı murdardır, onun kanından bir damlası bir uzva dokunursa o uzvun da kesilmesi gerekir” der. Bu arada ellerini sallayarak durumu açıklamaya çalışırken derisi yüzülmekte olan Nesîmî’nin kanı bu kişinin parmağına sıçrar. Bunun üzerine yaşlı bir sûfî, fetvayı veren kişiye:“Müftü Efendi, bu durumda sizin de parmağınızı kesmek gerekiyor” deyince müftü, ben temsil verirken isabet etti. Şer‘an bir şey gerekmez, cevabını verir.
Nesîmî, bu acı durum karşısında şu beyti söyler:
“Zâhidin bir parmağın kessen döner Hak’tan çıkar,
Âşık-ı miskîni gör serpâ soyarlar ağlamaz.”
(Bkz. Maktul Şairler, Hazırlayan: Cemil Çiftçi, Kitabevi Yayınları, İst. 1997, s. 25.)
İnsanın sözü özüne uymuyor, dediği başka, yediği başka ise biliniz ki -dün de olsa bugün de olsa- sanal vicdana sahiptir.
Gerçek Vicdan
Gerçek vicdan nedir? Kaynaklara bakıyoruz:“İyiliği kötülükten ayırmaya yarayan bir vasıta.”, “İnsanda hazır olan bir Allah.” (Victor Hugo), “İnsanda Allah’ı temsil eden bir elçi…”, “Mukaddes bir kitap” gibi ifadeler çıkıyor karşımıza.
Sosyal hayatta bu kadar önemli bir yere sahip olan “vicdan”ın dijitalleşmesinden daha tehlikeli ne olabilir?
Demem o ki vicdanın körelmesi, vicdanın kuruması elbette kötülüklerin anasıdır. Lakin topluma dijital vicdanın hâkim olması, haksızlığın hukuksuzluğun hem anasıdır hem babası. Bugünkü hâl-i pür-melâlimizin temelinde yatan acı gerçek de budur, vesselam…
ACZİMİN GİRYESİ:
Öyle veya böyle vicdan susturulmadan kötülük yapılmaz,
Dijital vicdana sahip olmadan da makam-mevki kapılmaz.
(Li-müellifihî)
.
DİVAN ŞİİRİNDE SOSYAL TENKİT
Yayınlanma :
14.01.2026 14:39
Güncelleme
: 14.01.2026 14:39
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
DİVAN ŞİİRİNDE SOSYAL TENKİT
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Abdülbaki Gölpınarlı (ö. 1982) “Divan Edebiyatı Beyanındadır” adlı eserinde der ki:
“Divan Edebiyatı şairince dünyanın mihveri yalnız kendisidir. Bu şairlerden muhitini, içtimâî nizamdaki bozgunluğu, ihtiyaçları, umumî hayatı gören, hatta mahallî vak‘alara, velev şahsî olsun, bir ehemmiyet veren yok dense yeri vardır.” (Bkz. Abdülbaki Gölpınarlı; Divan Edebiyatı Beyanındadır, Marmara Kitabevi, İst. 1945, s. 38.)
Neticeye göre değerlendirme yapıldığında, Gölpınarlı kısmen haklı gibi görünse de meselenin kaynağına inilerek Divan şairlerinin, şiirlerine mahallî hayatı, sosyal tenkidi ve farklı görüşleri niçin yeteri kadar yansıtamadıkları incelendiğinde mezkûr tenkidin pek de isabetli olmadığı görülür.
Şairleri tenkit etmeden evvel, sosyal hayattaki şartlara bakmak gerekir. Toplumun ihtiyaçları, huzursuzluklar, yanlışlar, beklentiler… Ogün bütün bunları dile getirecek bir atmosfer var mıydı acaba?
Geçim sıkıntısı çeken ve çoluk çocuk hatırı için şaha boyun eğmek zorunda kalan bir şairden sosyal tenkit ve farklı görüş beklenebilir mi?
“Bir başıma olsam şeh-i devrâna kul olmam,
Vîrân olası hânede evlâd u iyâl var”
diyen şairi anlamak lazım.
Geçim darlığı bir yana, farklı görüşler beyan eden yahut sosyal hayattaki aksaklıkları dile getiren şairlerin can güvenliği de tehlikededir.
İsterseniz bu konuyla ilgili erbabınca malum ve meşhur olan birkaç vakayı hatırlayalım.
Nesîmî
Seyyid Nesîmî’nin, 15. yüzyıl başlarında Halep’te derisi yüzülerek öldürüldüğü biliniyor. Peki, suçu ne idi? Hurûfî oluşu ve:
“Bende sığar iki cihân ben bu cihana sığmazam
Gevher-i lâ-mekân benem kevn ü mekâna sığmazam”
**
“Dâim ene’l-hak söylerim haktan çü Mansûr olmuşam”
Kimdir beni ber-dâr eden bu şehre ben sûr olmuşam”
gibi sözler sarf etmiş olması. Yani Nesîmî, inancı ve düşünceleri yüzünden öldürülmüştür.
Molla Lütfi
Rivayet ederler ki Osmanlı ulemasından şair Molla Lütfi (ö. 1495) bir dersinde, Hz. Ali’nin vücuduna batan oku namaz kıldığı esnada çıkardıklarını ve Hz. Ali’nin bunu fark etmediğini söyleyerek “İşte namaz dediğin böyle olur, bizim namazlarımız bunun yanında bir eğilip doğrulmadan ibarettir” şeklinde namazın ehemmiyetini açıklar. Lakin bu söz “namazı eğilip doğrulmaktan ibaret görüyor” şeklinde yorumlanarak Molla Lütfi idam edilir.
Figânî
Kanuni Sultan Süleyman’ın (ö. 1566) veziri Maktul İbrahim Paşa (ö. 1536) Budin’den İstanbul’a bir heykel getirterek Atmeydanı’na diktirir. Bunun üzerine şair Figânî (ö. 1532) şu beyti söyler:
“Dü İbrâhîm âmed be-dâr-ı cihân
Yekî büt-şiken şod yekî büt-nişân.”
(Dünyaya iki İbrahim geldi, birisi put kırdı, öteki put dikti.)
Eleştiri bile diyemeyeceğimiz bu hoş esprinin bedeli maalesef ölüm olmuştur. Yani bu sözünden dolayı Figânî idam edilmiştir.
Buna rağmen şairler gerek sosyal hayattaki aksaklıklara, gerekse devlet yönetimindeki haksızlıklara gözlerini tamamen kapatmamışlar -sayıları pek fazla olmasa da- etrafta olup biten yanlışlıkları dile getirmeye gayret etmişlerdir. Fakat bunu yaparken çoğu zaman adlarını gizleme ihtiyacı duymuşlardır. Çünkü can güvenliği ve geçim darlığı Demokles’in kılıcı gibi onların başları üzerinde sallanmaktadır.
Divan şiiri antolojilerini inceleyin, sosyal tenkit ve farklı görüş diyebileceğimiz beyitlerin altında genellikle “Lâ-edrî” (şairi meçhul) imzasını göreceksiniz.
Birkaç Örnek
“Devlet yıkılmaya yüz tuttu mu yöneticiler garip garip işler yapmaya başlar” diyen şair, bu gayet masum ve yerinde eleştirisini bile sahiplenmekten kaçınmak zorundadır:
“Olsa devlet eğer zevâle karîb
İşler işler kişi acîb ü garîb.”
(Lâ-edrî)
“Bu sıkıntılı dünyada makam-mevki sahibi olabilmek için muhakkak utanmaz yüz, tükenmez söz ve işitmez bir kulak gerekir” diyen şairin sözü hakikatin ta kendisidir. Yazık ki beytin sahibi meçhul:
“Bu dehr-i pür-ta‘abda nâil-i câh olmağa lâ-büd
Utanmaz yüz, tükenmez söz, işitmez bir kulağ ister.”
(Lâ-edrî)
“Ey sultan tahtında oturan kişi, şah ile dilencinin eşit olduğu mahkeme-i kübrâda seninle hesaplaşacağız” sözünün altına imza atmak o günkü şartlarda çok zor:
“Seninle söyleşiriz ey hıdîv-i Cem-mesned,
O bârgâhda kim şâh ile gedâ bir olur.”
(Lâ-edrî)
“Yüksek düşüncelerden o kadar uzağız ki istibdat rejimini şenliklerle kutlarız” demek kolay gibi görünse de otokratik rejimlerde bu sözleri sahiplenmek kelleyi koltuğa almayı gerektirir:
“Bî-nasîbiz ol kadar fikr-i meâlîden ki biz
Eyleriz takdîs istibdâdı şehr-âyîn ile.”
(Lâ-edrî)
Demem o ki Abdülbaki Gölpınarlı misali, gerisinde yatan sebepleri tahlil etmeden sonuca göre hüküm vererek Divan şiirinde tenkit yoktur, şairler sosyal hayata duyarsız kalmışlardır demek hakkaniyetle bağdaşmaz. Diğer bir ifade ile neticeye bakarak Hatice’yi suçlamak doğru değildir. Şairlerden önce, sistem eleştirisi yapmak sanırım daha makul olacaktır.
ACZİMİN GİRYESİ:
İfade hürriyeti, hürriyetlerin başıdır,
Bilhassa düşünürlerin ekmeğidir, aşadır.
(Li-müellifihî)
.
ALİ ŞÎR NEVÂYÎ, ARİF NİHAT ASYA VE MEHMET KAPLAN
Yayınlanma :
22.01.2026 08:59
Güncelleme
: 22.01.2026 08:59
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
ALİ ŞÎR NEVÂYÎ, ARİF NİHAT ASYA VE MEHMET KAPLAN
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Yazarlık hayatımda kendime görev addettiğim konulardan biri de Türk diline ve Türk kültürüne olan hizmetlerinden dolayı milletimizi ayakta tutan sütunlar olarak gördüğüm şair ve yazarlarımızı hiç olmazsa doğum ve ölüm yıldönümlerinde anmak ve hayır dua ile yâd edilmelerine vesile olmaktır. 20 yıldan beri hep bunu yapmaya çalışıyorum.
Dün, Ocak ayında vefat eden kültür ve sanat adamlarımızın kimler olduğunu incelerken Ali Şîr Nevâyî (ö. 3 Ocak 1501), Arif Nihat Asya (ö. 5 Ocak 1975) ve Mehmet Kaplan (ö. 23 Ocak 1986) dikkatimi çekti. Aslında her birisi için ayrı bir tanıtma yazısı yazılması gereken bu millî değerlerimizi bari ay çıkmadan topluca analım istedim.
Ali Şîr Nevâyî ve Kalem
Evliya yahut büyük zevat hakkında anlatılan menkıbeler tarihî bir vesika olmamakla beraber, bence toplumun o kişilere biçmiş olduğu değeri göstermesi bakımından önemlidir. Meseleyi böyle çerçeveledikten sonra Ali Şîr Nevâyî hakkında anlatılan bir rivayeti aktarmak istiyorum:
“Rivayete göre Ali Şîr Nevâî (1441-1501) ile Sultan Baykara (1430-1505) çocukluklarında sınıf arkadaşıymışlar. Hocaları bir gün onlara “kılıç” ve “baş” resmi çizip vermiş ve yorumlamalarını istemiş. Ali Şîr Nevâî, “akıl” ve “bilgelik”e dair bir gazel yazıp getirmiş. Hüseyin Baykara ise “kılıç” ve “savaş” hakkında bir methiye yazmış… Yorumları inceleyen hoca, gökyüzüne bakarak “güneş”i Ali Şîr’e, “kara bulut”u da Hüseyin Baykara’ya gösterip Ali Şîr Nevâî’ye “âferin”, Hüseyin Baykara’ya da “heyhât” demiş” (Bkz. Selma Ergin: Ali Şîr Nevâyî Etrafında Teşekkül Etmiş Özbek ve Türkmen Rivayetleri; Yayımlanmamış Doktora Tezi, T. Üniversitesi SBE, Edirne 2003, s. 101-102.)
Rivayetten de anlaşılacağı üzere “kalem” ve “kılıç” söz konusu olduğu zaman Ali Şîr Nevâyî hep kalem tarafında yer almıştır. “Edebiyat bayrağını burçlara dikerek Türkleri tek millet yaptım” mealindeki şu beyti onun hayatını özetler nitelikte:
“Türk nazmıda çü min tartıp ‘alem,
Eyledim ol memleketni yek-kalem.”
Arif Nihat Asya ve Buğday
Arif Nihat Asya denildi mi elbette aklımıza ilk gelen “Bayarak” şiiri olacaktır:
“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.”
mısralarını unutmak mümkün mü?
Ancak onun bir sözü var ki benim için çok daha anlamlı. Hacı Bektaş kapısında Yunus’a “Himmet mi, buğday mı?” denildiğinde önce “buğday”ı tercih eden, hemen sonra hatasını fark ederek “himmet”e talip olan Yunus için Arif Nihat Asya şöyle der:
Sen, “Nettim ben? diyerek koşa koşa himmete dönmesini bilmişsin. Bizse, hâlâ buğday kaygısındayız.”
Sosyal hayatımızı bundan daha güzel özetleyen söz olur mu?
Mehmet Kaplan ve Sosyal Meseleler
Türk üniversitelerinde genellikle şöyle bir anlayış vardır:“Üniversiteye giren bir genç “yüksek lisans”, “doktora”, “doçentlik” ve “profesörlük” çalışmaları yapar, derse girer, uzmanlık alanının dışına çıkmamak kaydıyla ara sıra bilimsel dergilerde yazı yazar. Bu çerçevenin dışına çıkmak, mesela bir gazetede siyasi ve sosyal konularda yazı yazmak üniversite hocalığıyla bağdaşmaz…” Bu anlayış üniversitelerimizde dün de vardı bugün de var. Prof. Dr. Mehmet Kaplan (1915 - 23 Ocak 1986) bu kısır döngünün dışına çıkabilmiş ender ilim adamlarımızdan biriydi.
Gençliğimizde, onun bilhassa “Türk Edebiyatı” ve “Hisar” dergilerindeki yazılarını okumak için söz konusu dergilerin yeni sayılarının çıkmasını dört gözle beklerdik.
M. Kaplan’ın yazılarını okurken altını çizdiğim sözlerinden biri de şudur:“İhtisaslaşma insanlara teferruat bakımından doğru bilgiler verse de görüş darlığı yaratır.” Gerçekten de dış dünyadan habersiz, sadece uzmanlık alanı ile meşgul olan; sınıf, kütüphane ve laboratuvar üçgeni dışına çıkmayan/çıkamayan ilim adamlarında, farklılıklara tahammül, hadiselere değişik açılardan bakabilme, daha hoşgörülü olma gibi geniş ufuk isteyen meziyetleri pek göremiyoruz.
Alain’in “yazarak düşünme” metodunu Türkiye’de uygulayanların başında Mehmet Kaplan gelir. O, bu konuda şöyle der: “Eserlerini okuma saadetine ulaştığım Alain, bana bir sır öğretti: Yazarak düşünmek… Denemelerim esnasında da şahsen birçok fikirleri yazarken bulduğumu fark ettim. Yazmak, düşüncelerime vuzuh, çeki-düzen, eski bir deyimle vücut veriyordu. Bundan sonra benim için yazmak düşünce denemesi oldu”.
“Yazarak düşünmek”, zihin ve kalemin müşterek bir arayışıdır. Zihin yeni şeyler üretme peşinde, kalem de onları kaydetme çabasında... Üç gün beş gün değil, bir ömür boyu devam edecek olan böyle müşterek bir çabadan doğacak güzellikleri düşünebiliyor musunuz?
Ocak ayında öbür âleme göç eden bu her üç fikir ve sanat adamlarımızdan ben şahsen çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum. Her üçünü de rahmetle anıyoruz. Mekânları cennet olsun…
.
SÖZLÜK OKUMAK
Yayınlanma :
28.01.2026 17:28
Güncelleme
: 28.01.2026 17:29
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
SÖZLÜK OKUMAK
SÖZLÜK OKUMAK
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“Sözlük okunmaz, okunan kitaptır, sözlüğe bakılır” diyeceksiniz. El-hak doğrudur. Lakin “sözlük okuma”nın bende ayrı bir hikâyesi var, bilmem dinlemek ister misiniz?
Bir Anı
33 yıllık üniversite hocalığım süresince çalışma masamdan hiç kalkmayan hep sözlüklerdi. Bunu fark eden öğrencilerim “Hocam siz hep ‘sözlük’ mü okuyorsunuz”, derlerdi. Ben de “sözlük”ler okunup bitirilmeden diğer kitapları okumaya geçmek doğru olmaz, cevabını verir ve sözlüğe bakmanın önemini anlatmaya çalışırdım onlara.
Dün, “HİSAR” dergisinin eski sayılarını karıştırırken şair ve yazar Munis Faik Ozansoy (ö. 1975) daha henüz 12-13 yaşlarında bir çocukken, babası Fâik Âlî (ö. 1950) ile aralarında geçen “sözlük”e dair bir konuşmaya tesadüf ettim. Önce söz konusu diyaloga kulak verelim, sonra “sözlük” üzerine sohbetimizi sürdürürüz.
“12-13 yaşlarında çocuktum. Babamın, Fransızcadan tercüme yapar, hatta şiir yazarken, Türkçe veya Fransızca bir lügat kitabını kütüphaneden alıp kendisine getirmemi istemesi beni hayrete düşürürdü. Getirdiğim sözlüğün sayfalarını çevirir, bakar, sonra yazısına devam ederdi.
Babam ki tanınmış bir şairdi; iyi Fransızca bilir, tercümeler yapar, hatta o dili Mülkiye mektebinde okuturdu. Öyle iken, nasıl olurdu da lügate bakmak ihtiyacını duyardı? O zamanki mantığıma göre lügat, yalnız öğrencilerin başvuracakları bir çeşit ders kitabı idi. Boğazımda düğümlenen bir soruyu bir türlü sormaya cesaret edemezdim. Nihayet bir gün, istediği lügati babama uzatırken, tereddütlü ve mahcup bir sesle ‘Baba, siz Türkçeyi ve Fransızcayı çok iyi bilmiyor musunuz?’ dedim. Babam, gülümseyerek ‘Oğlum, hiçbir şeyi çok iyi, en iyi bilmek mümkün değildir. İnsan, hayatı boyunca her gün bir şey öğrenir. Sonra, kelimelerin bir tek mânâsı değil, mânâları vardır. Onları yerinde kullanabilmek için insan, tereddüt ettiği zaman, büyük lügatlerden birine bakarak bilgisini kontrol etmelidir’ dedi.
Ertesi sabah, kahvaltı sofrasında, babam bana aşağıdaki kıt‘anın yazılı olduğu bir kâğıdı uzattı:
“Bir gün çocuğum, sen de yazarsan şunu bil ki
Bir lâzımedir lafza da mânâ gibi dikkat;
Şâkird-i müdâm-ı lügat ol, cünki müebbed
Tilmîz-i lügattir hep esâtîz-i belâgat.”
Babam bana “Bir gün sen de yazarsan şunu bil ki mânâ kadar söze de dikkat etmek lazımdır. Lügatin devamlı öğrencisi ol. Çünkü bütün belagat ustaları lügatin talebeleridir” diyordu. (Bkz. HİSAR, Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 81 (156), Eylül 1970, s. 3)
Keşke babanın (Faik Âlî) oğluna (Munis Faik Ozansoy) verdiği bu bilgileri öğretmenlerimiz de okullarda öğrencilere verseydi/verebilseydi.
İnsanlar kelimelerle konuşur, kelimelerle düşünür. Dolayısıyla, ne kadar çok kelime bilir, bildiğimiz bu kelimeler yapı bakımından ne kadar sağlam olur ve nihayet bu kelimeleri ne kadar yerli yerinde kullanırsak o kadar iyi düşünür ve o kadar doğru ve güzel konuşuruz. Bunun yolu da “sözlük”lerden geçer. Çünkü sözlükler, kelimelerin, deyimlerin, atasözlerinin -tabir caizse- depolarıdır. Günlük hayatta konuştuğumuz kelimeleri ailemizden, çevreden ve toplumdan öğrenebiliriz. Ancak, bir kelimenin farklı anlamlarını, gerçek ve mecazi mânâlarını daha çok sözlüklerden öğreniriz.
Kelime dağarcığımız kısıtlı ise okuduğumuzu anlamakta güçlük çekeceğimiz aşikârdır. Okuduğunu doğru dürüst anlayamayan kişilerden düşünüp fikir üretmeleri beklenir mi?
Bu arada, öğrencilere sözlüğe bakmanın usulünü, “Bilmediğimiz kelimeye bir kere, bildiğimiz kelimeye on kere bakacağız” cümlesiyle vurgulamanın daha faydalı ve daha kalıcı olacağını da belirtmeliyiz.
Malum, bu cümlenin esprisi şudur:“Anlamını bilmediğimiz kelimeye sözlükten bir kere bakar, öğreniriz. Oysa daha önemli olan; anlamını bildiğimizi sandığımız kelimelere de bakmak, hatta tekrar tekrar bakmaktır. Çünkü kelimelerin birden çok anlamları vardır ve onu yerinde kullanabilmek de farklı anlamlarını bilmekle mümkündür. Bu da her hâlükârda sözlükle hem-hâl olmayı gerektirir.
Sözün özü; doğru düşünmenin ve güzel konuşmanın temelinde kelimeleri iyi bilmek yatar. Bu da ancak sık sık sözlüklere müracaat etmekle mümkün olur. Hayatın, “iyi düşünmek ve doğru konuşmak”tan ibaret olduğu düşünülürse sözlüğün ve sözlüğe bakmanın eğitimdeki yeri sanırım daha iyi anlaşılacaktır.
ACZİMİN GİRYESİ:
“Türk Lügati”ni okumak, nice kitap okumaya değer,
Kitap okumaktan maksat bilgi sahibi olmaksa eğer.
(Li-müellifihî)
.
VEFÂYÎ’NİN (İBN-İ CEZERÎ) GAZELLERİ
Kirpigün ohlarına sîne nişân eylemişem Kaşlarun yayına kurbân-ı dil ü cân eylemişem Beni gördükce yüzün döndürüben sen kaçıcak Ben gözüm yaşını ardunca revân eylemişem
Yayınlanma :
04.02.2026 09:07
Güncelleme
: 04.02.2026 09:07
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Köşe Yazarı
ahsevgiah@gmail.com
A
+
A
-
VEFÂYÎ’NİN (İBN-İ CEZERÎ) GAZELLERİ
VEFÂYÎ’NİN (İBN-İ CEZERÎ) GAZELLERİ
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“Cezerîoğlu” adıyla tanınan Vefâyî, 15. yüzyıl şairlerimizdendir. Hayatına dair bildiklerimiz “Sehî Bey Tezkiresi”nde anlatılanlarla sınırlıdır. 16. yüzyılın önemli tezkirecilerinden Latîfî, Âşık Çelebi ve Hasan Çelebi, “Vefâyî”ye tezkirelerinde yer vermemişlerdir. Vefâyî ile ilgili muahhar bilgiler de Sehî Bey’in verdiği malumatın tekrarından ibarettir.
Sehî Bey’in:“Diyâr-ı Acemde şugl idüp her fenne ıttılâ’ı ve her ilme tetebbu’ı olmış fâzıl u kâmil kimesne olup” (Sehî Bey; Heşt Bihişt, Hazırlayanlar: Halûk İPEKTEN vd. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, [e-kitap] Ankara 2017, s. 28.) ifadeleriyle işaret ettiği üzere aşağıda metnini sunacağımız “gelmişem” redifli gazelinden, “Vefâyî”nin, Sultan II. Murad zamanında (Saltanatı: 1421-1451) Acem diyarından Osmanlı ülkesine gelmiş olduğu anlaşılmaktadır:
Men ol kulam ki dergeh-i sultâna gelmişem
Mûram ki pây-ı taht-ı Süleymâna gelmişem
Dervîşem ol ki âlemi deryûze eyleyüp
Sultân Murâd Hân diyü ihsâna gelmişem
Bir katreyem şehâ sad-fenden inâyetün
Uş lutf gevherin uma ummâna gelmişem
Sehî Bey’e göre, uzun müddet Fatih Sultan Mehmet’in nişancılığını yapan ve padişahın takdirini kazanan Vefâyî muteber bir şairdir. Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri vardır: “Fî’l-vâki fesâhat ü belâgat ile meşhûr u mezkûrdur. Arabî vü Pârsî vü Türkî eş’âra mâlikdür.” (A.g.e., s. 30.)
Şairin, “Heşt-Behişt”e alınan örnek beyti de şudur:
“Yüri nâz ile ki reşk eyleye tâvûs-ı cinân
Salın ey dost ki cân gülşenidür cilvegehün” (A.g.e., s. 29.)
Bu bilgiler, Vefâyî’nin en azından “divançe” sahibi olabileceğini düşündürüyorsa da şimdiye kadar böyle müstakil bir eser ortaya çıkmamıştır.
15 ve 16. Yüzyıl Nazire Mecmualarında Vefâyî
a) Mecmû’atü’n-nezâ’ir
Türk edebiyatında ilk nazire mecmuası olarak bilinen Ömer Bin Mezîd’in derlediği (840/1437) “Mecmû’atü’n-nezâ’ir”de Vefayî’nin şiirlerine rastlanmamaktadır.
b) Câmi’u’n-nezâ’ir
16. yüzyılda Eğridirli Hacı Kemâl’in tertip etmiş olduğu (918/1512) “Câmi’u’n-nezâ’ir”de “Vefâyî” mahlaslı iki şiir var.
c) Mecma’un-nezâ’ir
16. yüzyılın diğer bir nazire mecmuası da Edirneli Nazmî tarafından derlenen (930/1522) “Mecma’u’n-nezâ’ir”dir. “Mecma’u’n-nezâ’ir”de Vefâyî mahlaslı 5 şiir yer almaktadır.
d) Pervāne Bey Mecmū’ası
Yine 16. yüzyılda Pervâne b. Abdullah tarafından düzenlenen (968/1560) “Pervâne Bey Mecmû’ası”nda “Vefâyî” mahlaslı 6 şiir vardır.
Sercan Kadaş, Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi, Y-280 arşiv numaralı “Mecmû’a-i Eş’âr”da bulunan “Vefâyî”nin bazı şiirlerini yayımlamıştır. (Bkz. Sercan Kadaş; “Sâfî ve Vefâyî’nin yeni şiirlerini içeren bir şiir mecmuası”, RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, 2023. Ö12 (Temmuz), s. 391-401.)
Biz, araştırmalarımız esnasında Bursa Yazma ve Eski Basma Eserler Kütüphanesi, 5052 numarada kayıtlı bir şiir mecmuasında Vefâyî’nin 20 gazeline rastladık. Aşağıdaki örnek gazellerden de anlaşılacağı üzere, şairin üslubunun sade ve hayallerinin orijinal olduğu görülür. Arapça ve Farsça şiirler yazdığı da bilinen Vefâyî’nin başka gazellerinin de olacağını tahmin ediyoruz. Şiir mecmuaları bu gözle incelenirse eminim şairin “divançe” teşkil edecek kadar şiirleri çıkacaktır.
**
Kirpigün ohlarına sîne nişân eylemişem
Kaşlarun yayına kurbân-ı dil ü cân eylemişem
Beni gördükce yüzün döndürüben sen kaçıcak
Ben gözüm yaşını ardunca revân eylemişem
Nice cevr-ile cefâlar kim idersin kuluna
Bu mı suç kim sana derdümi ayân eylemişem
Katı gönlüne eser kılmadı hergiz niçe kim
Her gice nâle vü her subh figân eylemişem
Yandugum karşuna pervâne gibi oldur kim
Işkunun odını gönlümde nihân eylemişem
Uş Vefâyî yem ü cevr-ile cefân ohlarına
Her zamân bin dil-ile cânı nişân eylemişem
**
Varalum yâr kapusına murâd isteyelüm
Hecr elinden dahı ol kapuda dâd isteyelüm
Çün dil-i şâddurur mahzen-i gencîne-i gam
Gamunı bulmag-içün hâtır-ı şâd isteyelüm
Nakd-ı bâzâr-ı cihânı yolına kılmaga sarf
Varalum bir perî-i hûr-nijâd isteyelüm
Yine sıdk-ıla niyâz işigini yasdanuban
Dün ü gün ol kapudan genc-i murâd isteyelüm
Arza kılmaga Vefâyî dilümüz derdlerin
Seyr idüp âlemi bir pâk-nihâd isteyelüm
**
Kıl biz kuluna lutf yüzinden nazar iy dost
Vir devletümüzün gününe nûr u fer iy dost
Dil murgını bir lu’b-ıla sayd eyledün ammâ
Âh-ı seherün kıl seherinden hazer iy dost
Ger sen güneşün yol bula dergâhına bir gün
Bî-güft ola halka be-gûşun kamer iy dost
Baş korsam ayagunda bana devlet olup yâr
Hâk-i kademün olsa gerek tâc-ı ser iy dost
Şol gün ki Vefâyîyi kulum diyü anasın
Sultân-ı cihân olsa gerek mu’teber iy dost
(Söz konusu ettiğimiz mecmuada yer alan gazellerin transkripsiyonlu metni için bkz. “Vefâyî’nin (İbn-i Cezerî) Gazelleri” Şehrin Hâfızası, Cilt 8, Sayı: 4, Konya, 7 Ocak 2026, s. 50-55)
.
..Kültür değerlerimize sahip çıkalım
11 Ocak 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:38
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İnsanların ilgi alanları farklı farklıdır. Bazıları gazetelerin önce spor sayfasına bakar, bazıları haberleri okur, bazıları da siyasî yorumları inceler. Fikir ve sanat adamları ise daha çok kültür-sanat sayfaları ile ilgilenirler.
Süreli yayınlar üzerinde çalışanların, özellikle de edebiyat araştırmacılarının çok iyi bildikleri üzere, gazetelerde değerini yitirmeyen hatta zaman geçtikçe kıymeti artan yazılar kültür ve sanata dair yazılardır. Bugün için flaş bir haber yarın hiçbir şey ifade etmeyebilir. Aynı şekilde, akşam yazdığınız siyasî bir yazı sabah aktüalitesini kaybedebilir. Ama kültür-sanata dair konular öyle değildir. Yüzyıllar ötesine ancak kültür ve sanatla ilgili yazılarla ses götürebiliriz. Siyasî yazılar belki taraftar kazandırabilir, ama bize öncelikle geçmişten alacağı güçle geleceği inşa edecek bilgili, kültürlü nesiller lazım. Böyle bir nesil de şüphesiz millî ve manevî değerlerle yoğrulmuş kalem mahsulleri ile yetişecektir. Dolayısıyla kültür, sanat ve düşünce yazılarına daha fazla ağırlık vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Milletleri ayakta tutan din, dil, örf, âdet gibi kültürel değerlerdir. Maalesef son yıllarda bu değerlerimizi hızla yitirmeye başladık. Her şeye ekonomi penceresinden bakan malum çevrelere anlatmakta güçlük çeksek de manevî değerlerini kaybeden milletler başkalarına yem olmaya mahkûmdurlar. Avrupa Birliği’ne doğru hızla ilerleyişimiz bu tehlikenin ayak sesleridir.
Peki, ne yapmalıyız?..
Öncelikle neyi kaybettik, onu bilmeliyiz. Yetmez, nerede kaybettiğimizi de bilmeliyiz. Nasrettin Hoca misali, evde yitirdiğimizi sokakta aramaya kalkarsak sittinsene arasak bulmamız mümkün değildir.
Biz başta din anlayışımızı yitirdik. Daha düne kadar bizim için din şekilden ziyade bir ruhtu, bir uygulama idi. Müslüman olmak demek dürüst olmak demekti. Beytülmale el uzatmaktan daha büyük günah düşünülemezdi. Kul hakkı denilince akan sular dururdu. Alın teriyle kazanılmayan her şey haram sayılırdı.
Ya bugün? Şairin ifadesiyle:
Üç-beş kendini bilmez maskara elinde İslâm
Kuşa dönüp tanınmaz duruma geldi vesselâm.
İslâm dini birtakım mekanik hareketlerden ibaret değildir. Tahsildara vergi öder gibi kılı kırk yararcasına hesaplanıp verilen bir zekât, zekâtın hikmeti teşrîiyyesine ne ölçüde uyar bilmem.
Yunus Emre:
“Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahı elin yüzin yumaz değil.”
derken ibadetin arka planında insanlara faydalı olmanın, diğer bir ifade ile gönül kazanmanın yattığını ne güzel ifade etmiştir. Hz. Peygamberimiz “Sizin en hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır” buyurmuyor mu?
Bizim Müslümanlık anlayışımız Ahmet Yesevî’den, Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Hacı Bektaş Velî’den süzülüp gelen bir anlayıştır. Bu anlayışın adına ister Türk Müslümanlığı deyin, ister Anadolu Müslümanlığı, ister gönül Müslümanlığı... Bizim için önemli olan zarf değil, mazruftur. Biz bu mazrufu (anlayışı) kaybettik, onu bulup cemiyete hâkim kılamazsak korkarım Batı’ya koltuk değneği olmaya devam edeceğiz...
..
Tanzimat ve Avrupa Birliği
18 Ocak 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:38
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İnsan, içinde yaşadığı ortamın yanlışlıklarını pek göremiyor. Mesela, geriye dönüp baktığımızda Tanzimat’ın, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla sonuçlanan bir sürecin başlangıcı olduğunu görebiliyoruz. Ama bugün AB yolunda hızla ilerlerken Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasî ve içtimaî yapısını kökten sarsacak adımlar attığımızı fark edemiyoruz.
Parti taassubu ve tarafgirlik bir kenara bırakılarak hadiselere objektif bir gözle bakıldığında, 1839 Gülhane Hattı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı ile son yıllarda TBMM tarafından çıkarılan AB uyum yasaları arasında büyük benzerlikler olduğu görülür. Maalesef bu benzerlikler sadece söz konusu metinler arasında değil, Batı’nın baskısı ve bizim yöneticilerin teslimiyetçi tavırları arasında da görülmektedir.
Batı’nın istekleri doğrultusunda hazırlanan Tanzimat Fermanı’nın getirdiği belli başlı sosyal değişiklikler şunlardır:
1- Müslümanlarla gayrimüslim tebaanın hukukî statülerinin eşit hale getirilmesi.
2- Başka din ve milliyetten olanlara kendi dillerinde eğitim veren okullar açılması.
3- Ticaret serbestliği ve yabancılara ticarî imtiyazlar verilmesi.
4- İçtimâî yapımızın Hristiyanların içtimâî yapısına benzetilmesi.
Günümüzde AB yetkililerinin baskıları da aşağı yukarı aynı konularda yoğunlaşmaktadır:
1- Farklı etnik grupların kendi dillerinde eğitim yapabilmelerinin sağlanması.
2- Ruhban okulunun açılması.
3- Ekümeniklik, azınlıkların vakıf arazileri vb. konuların çözülmesi.
4- Yasalarımızın AB yasalarına uydurulması.
Dikkat edilirse aradan yaklaşık bir buçuk asır geçmiş olmasına rağmen, Batı’nın talepleri hiç değişmemiş. Gayeleri önce içtimâî yapımızı sarsmak sonra da bizi, birbirimize düşürerek zayıflatıp siyasi ve ekonomik yönden kendisine bağımlı hale getirmektir.
Bazılarının bu söylediklerimize “evham” deyip geçeceklerini biliyoruz. Ama durum ortada. Tanzimat’la başlayan Batı taklitçiliğimiz, İmparatorluğun parçalanarak topraklarımızın işgaline yol açmıştı. Korkarım yine Batı’nın “insan hakları, özgürlük, eşitlik” gibi yaldızlı sözlerine aldanarak “Modern Tanzimat Fermanı” olarak niteleyebileceğimiz uyum yasalarını çıkarmaya devam edecek olursak Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu da Osmanlı İmparatorluğu’nun akıbetine dönecektir.
Allah’tan o gün, halkın millî ve dinî duyguları sağlamdı. Atatürk’ün önderliğinde: “Ya istiklâl ya ölüm!” denilerek vatan kurtarılmıştı. Üzülerek belirtelim ki “Gerekirse millet olarak aynı şeyleri yine yaparız” diyemiyoruz. Vicdânî retçilerin türediği, dünya vatandaşlığının revaçta olduğu bir ortamda, vatan için kaç kişi canını feda eder? Heyhât!..
Tarihi tekerrür diye târif ediyorlar
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
(Mehmet Akif)
.
Sosyal meseleler karşısında
25 Ocak 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Türk üniversitelerinde genellikle şöyle bir anlayış vardır: “Üniversiteye giren bir genç yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük çalışmaları yapar, derse girer, uzmanlık alanının dışına çıkmamak kaydıyla ara sıra bilimsel dergilerde yazı yazar. Bu çerçevenin dışına çıkmak, mesela bir gazetede siyasi ve sosyal konularda yazı yazmak üniversite hocalığıyla bağdaşmaz...” Bu anlayış üniversitelerimizde dün de vardı bugün de var. Prof. Dr. Mehmet Kaplan (1915 - 23 Ocak 1986) bu kısır döngünün dışına çıkabilmiş ender ilim adamlarımızdan biriydi.
Onu, Orta Doğu gazetesindeki yazılarından tanıdım. Kesip sakladığım yazılarından en eskisi “Gökalp’in Özlediği Vatan” (Orta Doğu, 26 Ekim 1974) başlığını taşıyor. O yıllarda lise öğrencisiydim. Gazetedeki yazılarından tanıyıp sevdiğim Hoca’nın makalelerini daha sonraları başta “Türk Edebiyatı” ve “Hisar” olmak üzere dergilerden de takip ettim. Diyebilirim ki Mehmet Kaplan özellikle “deneme” türünde yazı yazmada etkilendiğim yazarların başında gelir.
İlk okuduğum kitabı “Büyük Türkiye Rüyası” dır. 1976’da Edebiyat Fakültesi 1. sınıf öğrencisi iken kara tahtaya büyük harflerle Osmanlıca “Büyük Türkiye Rüyası” yazıp önünde resim çektirmiş olmama bakılırsa bu eseri çok sevmişim.
Mehmet Kaplan çok yönlü bir ilim adamıdır. Uzmanlık alanına sıkışıp kalmamış, Türk milletini ilgilendiren hemen her konuda yazı yazmış, fikir beyan etmiştir. Bu konuda Zeynep Kerman/İnci Enginün’ün yayınladığı “Mehmet Kaplan, Hayatı ve Eserleri” (Dergah Yayınları, İst. 2000) adlı eserin 63-127. sayfaları arasında Hoca’nın Türk kültürünü değişik açılardan ele alıp incelediği takriben 1300 yazının künyeleri yer almaktadır ki bu makaleler bilhassa kültür-sanat alanında yazı yazanların istifade edebileceği bulunmaz bir hazinedir.
Burada Kaplan Bey’in ilmî eserlerinden bahsetmeyi zait görüyorum. Fakat özellikle gençleri haberdar etmek gayesiyle onun “deneme” kitaplarının adlarını zikretmeden geçemeyeceğim: “Nesillerin Ruhu, İst. 1967” , “Büyük Türkiye Rüyası, İst.1969”, “Edebiyatımızın İçinden, İst. 1978”, “Kültür ve Dil, İst. 1982”, “Sevgi ve İlim, İst. 2002” .
Kanaatimce gençlerimiz bu kitapları muhakkak okumalıdırlar. Mehmet Kaplan bu eserlerinde milleti ayakta tutan temel unsurun kültür olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.
Türk milletine hizmet etmenin yolu Türk kültürünü bilmekten, tanımaktan geçer. “Bir insan belli bir sahada ihtisas yaptığı için, o sahada bütün bilgilere ve en ileri maharete sahip olabilir de, kültür bakımından tamamıyla cahil ve boş bulunabilir. Türkiye’de bugün Batı dillerini bilen, belli sahalarda ihtisas yapmış binlerce insan vardır. Fakat bunların pek azı, Türk milletinin tarihine, edebiyatına, musikisine veya mimarisine karşı ilgi duyarlar.” (Kültür ve Dil, s. 7-8) Millete yabancılaşmış insanların halkı anlamaları ve onun dertleriyle dertlenmeleri mümkün müdür?
Demem o ki üniversite hocası, faaliyetlerini uzmanlık alanıyla sınırlandırmamalıdır. Onun topluma karşı da birtakım görev ve sorumluluğu vardır. Bence üniversite hocasının -ihtisas alanı ne olursa olsun- sosyal meseleler hakkında da söyleyecek fikri olmalı, bunu da -Mehmet Kaplan gibi- hiç çekinmeden yazıp söylemelidir.
Ölümünün 22. yılında Mehmet Kaplan’ı rahmetle anıyoruz...
.
Gönül kültürü
01 Şubat 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Sözlükler kültür hayatımızda önemli bir yere sahiptir. Okuyanların, yazanların, düşünenlerin kısaca aydınların başucu kitabı sözlüklerdir. Kelimeleri daha yakından tanımak, mânâ derinliklerine vâkıf olmak ve kelime dağarcığımızı zenginleştirmek sözlükler sayesinde mümkün olmaktadır. Dolayısıyla sözlüklere karşı özel bir ilgim var. Gördüğüm her sözlüğü almaya çalışırım. Ve yeni aldığım sözlüklerde ilk baktığım kelime de şüphesiz “gönül” olur.
Başka hiçbir dilde Türkçedeki zenginliğiyle “gönül” kavramı yoktur. Türkler gönüle o kadar farklı anlamlar yüklemişlerdir ki içtimâî yapımız “gönül” kavramı etrafında şekillenmiştir dersek fazla abartmış sayılmayız.
İşte size sözlüklerin “gönül” maddesinden birkaç atasözü ve deyim: “Gönül gözü, gönül dili, gönül kulağı, gönül kitabı, gönül evi, gönül Kâbesi, gönül kapısı, gönül şehri, gönül yolu, gönül eri, gönül bağı, gönül birliği, gönül terazisi, gönül yapmak, gönül kazanmak, gönülden sevmek... Gönül yapmak Kâbe yapmaktır. Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz. Gönül Kâbe’dir. Gönül kimi severse güzel odur. Gönül kıran Tanrı’ya ermez. Gönülsüz namaz göklere çıkmaz...”
Milletlerin sosyal yapısını en iyi atasözleri ve deyimler yansıttığına göre gönülle ilgili yukarıda sunduğumuz atasözleri ve deyimler ışığında dünkü içtimâî yapımızı şöyle resmedebiliriz: “Gönül şehrinde oturan, gönül gözüyle gören, gönül diliyle konuşan, gönül kitabından okuyan, gönülden ibadet eden, birbirine gönülden bağlanan, gönül terazisiyle tartan, gönlü Allâh’ın evi bilen, gönül kazanmayı en büyük ibadet sayan ve nihayet gönülden seven bir millet...”
Şimdi lütfen etrafınıza şöyle bir bakınız. Toplumumuzda sıralanan bu özelliklerden bir emare görebiliyor musunuz? Heyhât!..
T. S. Eliot: “Kültür, aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş bir şeklidir” der. Bizim dinimiz Anadolu’da gönül hamuruyla yoğrularak vücut bulmuştur. Bu yüzdendir ki ecdadımız her şeyi gönüllü ve gönülden yapmışlardır. Onlar gönülden sevmişler, gönülden ibadet etmişler ve işlerini gönüllü yapmışlardır. Anadolu’da ortaya çıkan gönül medeniyeti ve gönül Müslümanlığının temelinde yatan gerçek budur.
Günümüzde ise maalesef her şeyi gönülsüz yapıyoruz. Çalışmalarımız gönülsüz, ibadetlerimiz ihlâssız, eğitimizin zoraki... Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş, demişler. Bu kadar gönülsüzlüğe ne baş dayanır ne karın. İkisi de ağrımaya başlayınca çareyi kafamızı midemize bağlayarak yiyip içip, gezip eğlenmede bulduk. İşte umumî manzaramız bu...
Yazımı bir beyitle noktalamak istiyorum:
“Türkleri necip millet yapan gönül kültüründen kalmamış hiçbir iz.
Bilmem hâlâ Türk’üz, Müslüman’ız demeye nasıl varır dilimiz?”
.
Ahmet Kabaklı'yı anarken
08 Şubat 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Şark dünyasının ölümsüz şairi Sâdî bir beytinde mealen şöyle der: “Ömür tarlasının kalıcı iki ürünü vardır: İyi bir ad ve hayırlara vesile olacak eserler... Bunların dışında, yeryüzünde ne varsa yok olacaktır.”
Sâdî’nin bu güzel tespiti ışığında Ahmet Kabaklı’nın hayatı incelendiğinde üstadın hayat tarlasına sadece kalıcı tohumlar saçtığı, gelip geçici ürünlerle vaktini zayi etmediği görülür. Ömrünü Türk kültürüne hizmet etmeye adamış bir zatın adı elbette güzel olacaktır ve sonsuza dek sevilip sayılacaktır. Hayırla anılmaya vesile olacak eserlere gelince... Başta, Ümit Meriç’in ifadesiyle “Her evde bulunması, defalarca okunması gereken, beş bin esere bedel” beş ciltlik “Türk Edebiyatı” tarihi olmak üzere 26 eser, yüzlerce makale ve nihayet 1972’de çıkarmaya başladığı ve halen yayın hayatını sürdüren Türk Edebiyatı dergisi...
Ben bu yazımda Kabaklı Hoca’nın önemli hizmetlerinden biri olduğuna inandığım Türk Edebiyatı dergisi üzerinde kısaca durmak istiyorum.
Bilindiği üzere kültür hayatımızda dergilerin yeri büyüktür. Geriye dönüp baktığımızda birçok fikrî ve edebî akımın belli dergiler etrafında teşekkül etmiş olduğunu görürüz. “Servet-i Fünûn” ; Edebiyât-ı Cedîde’nin, “Türk Yurdu” ; Türkçülük akımının, “Genç Kalemler” ; Millî Edebiyat’ın ocaklarıdır.
Elan “Millî Edebiyat” ın ocağı olarak gördüğümüz Türk Edebiyatı dergisinin hangi ihtiyaçtan doğduğunu Altan Deliorman şöyle anlatır:
“Bir gün Aydınlar Ocağı’nda konuşurken Ahmet Kabaklı: Şu mevcut edebiyat dergilerine bir bakın, dedi, hepsi malum ideolojinin sözcüsü gibi. İpe sapa gelmez şeyler edebiyat diye sunuluyor. Meydanı boş bulmuşlar. Biz bir edebiyat dergisi çıkarmalıyız. Asıl ve gerçek edebiyatı ancak bu şekilde kurtarabiliriz.
Bu fikre karşı çıkan yoktu. Ama kim yapacaktı? Elbette Kabaklı Hoca! Bir süre sonra Türk Edebiyatı çıktı.”
15 Ocak 1972 tarihinde piyasaya çıkan Türk Edebiyatı’nın başyazısında Ahmet Kabaklı, derginin amacını şu cümlelerle özetliyordu:
“Türk Edebiyatı ideolojiye, kalıpçılığa ve dar görüşe karşı olanların buluşma yeridir. Titizlendiğimiz nokta: ’halis sanat ve doğru düşünce’meselesi olacaktır.”
Bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türk Edebiyatı 36 yıldır bu prensiplerinden taviz vermeden yayın hayatını sürdürmektedir.
Kabaklı Hoca aynı yazısında derginin bir diğer amacını da şöyle ifade eder:
“Türk Edebiyatı, yurdun neresinde bir değer, bir istidat görürse, ona sahip çıkacaktır. Öylelerini arayacak, onları yalnızlıklardan ve kurda kuşa yem olmaktan kurtaracaktır. Sütunlarını onlara açan Türk Edebiyatı, mevcut şöhretleri size sunarken yeni bir sanat fidanlığı olmaya da çalışacaktır.”
Bu noktada Türk Edebiyatı’nın sahibi Servet Kabaklı ve Genel Yayın Yönetmeni Beşir Ayvazoğlu Beylerden bir istirhamımız olacak: “Genç kabiliyetlere sahip çıkarak derginin bir sanat fidanlığı olma özelliği konusunda biraz daha duyarlı olunamaz mı?”
Ölümünün 7. yıldönümünde büyük Türk alpereni Ahmet Kabaklı’yı rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun...
.Tartışma kültürü
22 Şubat 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Eksik olmasınlar, televizyoncularımız kadın programlarından vakit bulabilirlerse ara sıra tartışma programlarına da yer veriyorlar, bizler de seyretmeye çalışıyoruz. Gerçekten seyretmeye çalışıyoruz, çünkü tartışma programı değil mübarek, sinir harbi. Belli yaştan sonra bu tip gerilimlere tahammül edebilmek çok zor.
Bir konu niye tartışılır? Öncelikle bu soruya cevap aranması gerekir. Mezkûr soruya doğru cevap verebilmek için de her halde “tartışma” nın ne olduğunu iyi bilmek lazım.
Şemseddin Sami, “Kâmûs-ı Türkî” de “tartışma” yı: “Bahs ve münazaa üzerine bir şeyi birlikte tartmak, tartarak hall-i münazaa etmek” diye açıklar. Dikkat edilirse burada “tartma” ile “tartışma” arasında bir ilgi kuruluyor. Yani tartışmanın bir bakıma tartmak olduğu vurgulanıyor. Öyle ise, her hangi bir şeyi tartışmak demek, onun mahiyetini yahut gerçek değerini öğrenmek için tartmak demektir.
Aslında cemiyet hayatına tartı hâkimdir. Çarşıda-pazarda yaptığımız alış verişler hep tartı esasına göre yapılır. Alacağımız şeylerin birçoğu ya daha önceden tartılmış, standart hale getirilmiştir ya da istediğimiz miktara göre satıcılar tarafından tartılarak bize verilir. Söz gelimi pazara çıkmışız, 5 kg elma alacağız, poşete bir miktar elma koyarız, satıcı tartar. Fazlaysa çıkarır, eksikse, ilave eder. Böylece satıcıyla bir bakıma “tartışmış” oluruz. Ama ne birbirimize hakaret ederiz, ne de tarttığımız/tartıştığımız şey eksik oldu, fazla oldu diye inatlaşırız.
Peki, her hangi bir meseleyi -mesela baş örtüsü konusunu- tartarken/tartışırken niye bir noktada uzlaşamıyoruz?
Maalesef bizde tartışma çok yanlış algılanıyor. Tartışma denildi mi halkımızın da aydınlarımızın da aklına, karşısındakinin sırtını yere getirme, baskın çıkma, yumruğunu masaya vurarak muhatabını susturma geliyor. Doğrusu, televizyonlarda gördüğümüz tartışmalar da böyle bir atmosfer içinde geçiyor. Tozun dumana karıştığı bir ortamda “hakikat” in bacadan çıkıp gideceği için de gayet tabii, doğruya bir türlü ulaşılamıyor.
İnsanlar bütün ön yargılarını bir kenara iterek sırf doğruların ortaya çıkması için bir araya gelip tartışabilseler muhakkak görüş birliğine varacaklardır. Çünkü hakikat “bir” dir. Belki ona (hakikat) ulaşma yolları farklı olabilir. Ben şahsen, tartışmacılar iyi niyetle meseleye yaklaşırlarsa ihtilafın sadece “araç” ta olduğunu, “amaç” konusunda hemfikir olduklarını göreceklerdir diye düşünüyorum.
Kısacası; Namık Kemal’in dediği gibi, hakikat şimşeği fikirlerin çarpışmasından doğar. Diğer bir ifade ile doğrulara ulaşmanın yolu tartışmadan geçer. Ama tek şartla: İyi niyetli olmak. Gayemiz üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse kavga kaçınılmaz olur..
.Çalışmak...
06 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Mal-mülk, ilim-irfan, makam-mevki hepsi çalışılarak elde edilir. Talih, miras, dehâ gibi ferdî istisnalar bu genel hükmü değiştirmez. Çalışan kazanır, yatan kaybeder. Tembelin başına talih kuşu konduğu görülmemiştir. Ağzım balık yesin, ayağım suya girmesin. Bu mümkün değil...
Başarının temelinde çalışma azmi yatar. Kâşiflerin, mucitlerin, büyük düşünürlerin hayat hikâyelerini okuyunuz. Hemen hepsinin, başarılarını disiplinli bir çalışma aşkına borçlu olduklarını göreceksiniz. Bu konuda ünlü kimyacı John Dalton’un şu sözleri dikkate şayandır: “Benim dimağım bir arı kovanı gibidir; fakat vızıltılar ve gürültüler ile dolu olmasına rağmen bir nizam ve intizam içinde çalışır. Orada biriken gıda maddeleri tabiat hazinelerinin en iyilerinden, durmak bilmez bir çalışma sayesinde derlenmektedir.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, bütün mesele şudur: Tabiatın sırlarla dolu bir hazine olduğunu bilmek, dikkatli bir gözlem ve nihayet karınca gibi çalışmak... Bu üç özelliğe sahip bir insanın aşamayacağı engel ve başaramayacağı iş yoktur.
Başarının kabiliyetten ziyade bir yoğunlaşma işi olduğunu söyleyebiliriz. Güneşe tutulan bir merceğin ışınları belli bir noktaya sabitlendiğinde, nasıl orada bir enerji oluşur ve bir müddet sonra yanma meydana gelirse, bizler de düşüncelerimizi belli bir konuya teksif ederek üzerinde ısrarla durursak birtakım müspet neticelere ulaşacağımız muhakkaktır.
Ben şahsen okullarda çocukların beyinlerini hazır bilgilerle doldurmak yerine, onlara düşünce eğitimi vermenin, başarının sırlarını öğretmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Kanaatimce en başarılı öğretmen, öğrencilerine, başarı yolunun şahsî gayretten geçtiği fikrini aşılayabilen öğretmendir. Azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını, çalışan kişilerin er-geç hedeflerine ulaşacaklarını genç zihinlere nakşedebilmekten daha büyük bir başarı olabilir mi?
Diğer taraftan, başkalarının başarılarından ders çıkarmak da bir çalışma metodudur. “Herhangi bir işi, bir başkası yapıyorsa ben niye yapamayayım?” diye sık sık kendi kendimize sormalıyız. Tespit edilen bir konunun cesaretle üzerine gidilir, sabırla üstünde çalışılır ve ümitle sonucu beklenirse niye netice alınmasın?
Ayrıca şunu da belirtelim ki çalışmak dinimizce de kutsal sayılmıştır. Bizim inancımıza göre çalışmak ibadettir. Şair ne güzel ifade etmiş değil mi?
Yaratılışın gayesi ibadet,
Çalışmayı da buna ilave et.
Allah da sever çalışanı kul da
Durma, çalış! Bu ne büyük bir nimet.
Kısacası; bugün insanlığın hizmetine sunulan bu büyük imkânların hepsi özverili çalışmaların ürünleridir. Derin bir dikkat, tükenmez bir sabır, disiplinli ve yorulmak bilmez bir çalışma azmi... Bunlar göze alınabilirse -hangi konuda olursa olsun- başarılamayacak bir iş yoktur!..
İslâm'da reform...
07 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Tanzimat, Batı’ya açılan ilk penceredir, denilir. Doğru!.. Dış dünyaya pencereyi batıdan açmışız yani. Dolayısıyla, her şey bize Batı’dan geliyor. Kış da Batı’dan geliyor, deli dana hastalığı da Batı’dan geliyor, moda da Batı’dan geliyor... Son olarak İslâm’da reform haberi de yine Batı basınından geldi.
Gazetelere yansıdığına göre; Batı basını, Ankara Üniversitesi’nden bir grup ilahiyatçının hükümetin isteğiyle “İslâm’da reform” için harekete geçtiğini, oluşturulan kurulun İslâm’a ve çağa uymayan bazı hadisleri ayıkladığını ve çalışmanın bitmek üzere olduğunu, yazdı. Konu sadece haber olarak kalmadı, köşe yazarları da meseleye eğilerek “Türkiye Batı için kabul edilebilir bir İslâm yaratabilir mi?”, “İslâm’ın mesajını yeniden düşünmek” gibi başlıklar altında konuyu tartıştılar. Şu ifadeler Financial Times gazetesinin başyazısında yer almıştır: “Türkiye’de yeni-İslâmcı ve reformcu hükümetin cesaretlendirdiği çalışmalarda gerçekten modernize edilmiş bir İslâm fikriyle hareket ediliyor.”
Aslında, “İslâm’da reform” teşebbüsleri bizde yeni değildir. Tanzimat’la birlikte bir takım dinî telakkiler de tartışılmaya başlanmıştır. Bu topraklarda, ister ıslahat adı altında, ister zorbalıkla olsun, hep dinde reform tazyiki var olagelmiştir.
1950’lerde dinde reform münakaşalarının daha da alevlendiğini görüyoruz. Bu tartışmaları o yıllarda çıkan dergi ve kitaplardan takip etmek mümkün. Mesela, 1956’da Osman Nuri Çerman’ın neşrettiği “Dinde Reform” (1956) isimli kitapta dinde reform şöyle tarif ediliyor: “Dinde reform, dinî hükümlerin, ibadet şekillerinin, kaide ve formalitelerinin bu asrın milliyet, medeniyet, hukuk gidişine göre ayarlanması demektir.”
Bu esere “Dinde Reform Meselesi” (1957) adlı eseriyle Kemâl Edip Kürkçüoğlu’nun cevap verdiğini biliyoruz. Ayrıca, Eşref Edip’in hazırladığı “Dinde Reformcular” (1959) isimli kitapta, konuyla ilgili birbirinden güzel makalerin yer aldığını belirtelim.
Son yıllarda dinde reform faaliyetlerinin “değişim” kisvesi altında sürdürüldüğü malum. “Değişim” e ilâveten bir de hiç alakası olmadığı halde Mevlana’nın bir rubaisinin Abdulbaki Gölpınarlı tarafından yapılan:
“....................................................
Dünle beraber gitti, cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne âit.
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”
şeklindeki tercümesi kullanılarak “yeni şeyler söylemek” adına İslâm inancını temelden sarsacak nice safsatalar dile getirildi:
“İslâm’da baş örtüsü yoktur.”, “Benim inandığım Allah kulunu cehennemde yakmaz.”, “Bu asırda idam mı olurmuş?”, “Zinayı suç saymak insan haklarına aykırıdır...” Maalesef bu sözlerin bir çoğunu ilahiyat menşeli kişilerden duyduk.
Bütün bunlar yaşanırken Diyanet’in şuyûu vukûundan beter bir çalışma ile gündeme gelmesine şahsen ben üzüldüm. İnşallah Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil haklı çıkmaz:
“Bana İlâhiyat Fakültesinden bahsetmeyiniz, rica ederim. Laik Üniversiteye bağlı fakülteler din âlimi değil, din tenkitçisi yetiştirir.”
.İstiklâl Marşı'nı yeniden okumak...
14 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İstiklâl Marşı’nın bu günlerde yeniden okunması gerektiğine inanıyorum. Yeniden okumaktan kastım tabii ki marş olarak okunması değil. İstiklâl Marşı; İstiklâl Harbi’nin bir rûhu, bir beyannamesi olarak ele alınıp üzerinde düşünülerek tekrar tekrar okunmalıdır. Bu yapılırsa Millî Mücadele yıllarıyla 2000’li yıllar arasında bazı benzerlikler olduğu görülecektir.
İsterseniz Cumhuriyet’e takaddüm eden yıllarda yaşadığımız olumsuzlukları kısaca hatırlamaya çalışalım: Birinci Dünya Harbi (1914-1918) sonunda bizim de içinde bulunduğumuz İttifak Devletlerinin yenilmesi sonucu, 30 Ekim 1918’de İtilaf Devletleriyle (İngiltere, Fransa, İtalya) Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kaldık. Felaketlerin fitili ateşlenmişti artık, musibetler birbirini izledi. 13 Kasım 1918’de İstanbul’un işgaliyle azınlıkların yıkıcı ve bölücü faaliyetlerini arttırdığı görülür. İşgal kuvvetleri komutanlarından Fransız generali Franchet d’Esperey’nin beyaz bir at üzerinde muzafferâne bir eda ile birtakım azınlıkların sevinç gösterileri arasında İstanbul’a girmesi vicdanları dağlar. Süleyman Nazif’in “Hadisat” gazetesinde çıkan “Kara Bir Gün” başlıklı meşhur yazısı bu meşum olay üzerine yazılmıştır:
“Fransız generalinin dün şehrimize vürudu münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümâyiş Türk’ün ve İslâm’ın kalbinde ve tarihinde müebbeden kanayacak bir cerîha açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzn-ü idbârımız şevk-ü ikbâle münkalip olsa yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzn-ü teessürü evlâd-u ahfâdımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras terk edeceğiz.”
Bu mukaddes mirastan kaç kişi haberdarız acaba? Heyhât!..Bir tarafta azınlıkların ihanetleri devam ederken diğer tarafta da düşmanların Anadolu’yu işgalleri sürüyordu. İngiltere: Musul, Adana, Antep, Maraş ve Urfa’yı; İtalya: Antalya ve Konya’yı; Yunanistan: İzmir, Aydın ve Manisa’yı; -İtilaf Devletlerinin desteği ile- Ermeniler: Kars’ı işgal ederler. Düşmanın iştahı iyice kabarmıştı. Anadolu’da Türk varlığını ortadan kaldırmak istiyordu. “Sevr” dayatması zincirin son halkasıydı. İşte İstiklâl Marşı böyle bir atmosferde yazılmıştır. Ve halkın bütün bu olup bitenlere verdiği bir cevaptır:
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tütün en son ocak.” Bu ifadeler bana hep Bilge Kağan’ın “Orhun Âbideleri” nde yer alan: “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir?” sözünü hatırlatır.
Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen Türk milletinin gönlünde yanan istiklâl ateşinin hiç sönmemiş olması bence Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasında en büyük etken olmuştur.
Bu sınırlı sütunda İstiklâl Marşı’nı ayrıntılı olarak ele almak konuyu uzatmak olur. Biz burada İstiklâl Marşı’na yansıyan İstiklâl Harbi rûhuna kısaca işaret etmekle yetineceğiz. Kilitli bir kapıyı açabilmek için nasıl anahtar gerekirse, İstiklâl Marşı’na hâkim olan duygu ve düşünceleri anlayabilmek için de öncelikle o mısralarda geçen anahtar kelimeleri tespit etmek gerekir. Metne bu gözle baktığımızda karşımıza aşağı yukarı şu kelimeler çıkacaktır:
“Millet, istiklâl, bayrak, hürriyet, ümit, iman, vatan, şehit, Allah, mabet, ezan...” Şimdi lütfen bu kelimelerin çağrıştırdığı tabloyu zihnimizde canlandırmaya çalışalım: “Ayyıldızlı bayrağın gölgesinde istikbale ümitle bakan, istiklâline düşkün inançlı bir millet... Camilerindeki Kur’ân tilavetiyle, minarelerindeki ezan sesleri birbirine karışmış... Vatan sevgisini imandan sayan, gerektiğinde bu topraklar için şahadet şerbetini içmeye hazır fertler...” İşte size İstiklâl Harbi’ni kazanan dedelerimizin inanç dünyası...
Gelelim günümüze...
Maalesef Cumhuriyet öncesi çekilen sıkıntılarla bugün karşı karşıya kaldığımız olaylar arasında büyük benzerlikler var: AB dayatmaları, TBMM’ye kadar giren ayrılıkçılar, vatanımızı bölmeye çalışan terörist faaliyetler, “Hepimiz Ermeni’yiz” diye sokaklarda nümayiş yapan bedhâhlar... Galiba eksik olan tek şey İstiklâl Marşı’nda ifadesini bulan ceddimizin hayat felsefesi... Bunun içindir ki sizleri İstiklâl Marşı’nı yeniden okumaya davet ediyoruz... İstiklâl Marşı’nın kabulünün 87. yıldönümünde Mehmet Akif’i ve aziz şehitlerimizi rahmetle anıyoruz...
Bir başka açıdan nevruz...
21 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Nevruz “yeni gün” demektir. Güneşin “Koç Burcu” na girdiği 21 Marta rastlar. Nevruzla birlikte artık kış çıkmış, bahar gelmiştir. Eskiden şairlerimiz bu önemli günde devlet büyüklerine baharın çeşitli yönlerden ele alındığı “nevruziye” denilen kasideler sunarlar ve caizeler alırlardı. Biz bu yazımızda biraz da o şairlere -özellikle de Latîfî’ye- özenerek nevruzu farklı bir açıdan ele almak istiyoruz. Tabii, bizim devlet büyüklerinden bir caize beklentimiz yok. Sadece istiare yoluyla bazı hakikatleri dile getirmeye çalışacağız...
Biliyorsunuz, halk arasında nevruza “Sultan Nevruz” denir. İnsanlar nevruzu ilkbaharla birlikte tahta çıkmış bir padişah olarak tahayyül ederler. Padişah imajı da ister istemez savaşı çağrıştırır. Tahta çıkmak öyle kolay mı? Nevruz, kışla bir ölüm kalım savaşından sonra koltuğa oturmuştur.
Çimenlikte otağı kurulan Sultan Nevruz ahalinin durumunu yerinde görmek üzere çıktığı gezide dikenin adaletsizliklerini görür, bülbülün feryatlarını dinler, nergisin intizar gözyaşlarına şahit olur.
Manzara-i umûmiyenin iyi olmadığını gören Sultan Nevruz hemen birtakım kanunlar çıkararak reâyâya duyurur:
1- Bundan böyle gül, dikene yaklaşmayacak.
2- Dikenin, “güle sakın yaklaşmayasın” tehdidine bülbül kulak asmayacak.
3- Karga ve çaylaklar ortalıkta dolaşmayacak.
4- Gülşende muhalif rüzgâr esmeyecek.
5- Dikenin kökünü kazımazsa bağcı, cezasını kendi canıyla ödeyecek.
Çıkarılan bu kanunların sıkı takibi sonunda sulh ve sükûn devri başlar. Herkes hayatından emin, yiyip içip gezip eğelenmektedir. Fakat zamanla bu eğlencelerin dozu kaçar ve öyle bir noktaya ulaşılır ki kuru sofuların bile çalgısız oynadığı görülür:
Bir konup göçme yurdu iken bu fani dünya
İnsanlar onu eğlence meydanı sandılar.
Kimi zevk safa, kimi para pul sevdasıyla
Değişip âhireti dünyaya, aldandılar.
Durumun vahametini gören Sultan Nevruz ahalinin dünya-perestliğine üzülerek onları “Gülden murat cemâlu’llâh’tır, bülbülün feryâdı dîdâr-ı Hak içindir, rengârenk çiçekler güzel ahlâkı temsil eder. Sakın gaflete düşüp karga ve çaylaklar gibi dünya lâşesine talip olmayın” diye uyarır. Lakin dinleyen kim?
Yaratılış gayesini unutarak zevk-ü işrete dalanlara tabiatın cezası mukadderdir. Nitekim çemen ahalisi önce Temmuz sıcağında yanıp kavruldular, bilahare de sonbahar kasırgasıyla sağa sola savruldular. Canını kurtarabilenler de bir yerlere sindiler...
Kim bilir, çetin kış şartlarını atlatıp bahara çıkabilecekler mi? Dahası, bütün bu olup bitenlerden ders alacaklar mı?
“Dünya baştan sona bir ibretler aynasıdır görene
Günde bin uyarıcı hâdise zuhur etse, köre ne?..”
Kitabın geleceği...
28 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Millet olarak kitaba gereken değeri veren bir toplum olduğumuzu söyleyemeyiz. Yapılan istatistikler ortada... Yılda kişi başına düşen kitap sayısı bakımından dünya ortalamalarının çok altındayız. Söz gelimi Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25 iken Türkiye’de 12 bin kişiye yılda sadece 1 kitap düşüyor. Bu vahim duruma bilgisayar, internet ve elektronik kitaplar gibi teknolojik âletler eklenince bizde kitabın geleceği hakkındaki kuşkular biraz daha artıyor.
Aslında elektronik medya sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada kitabın geleceğini tehdit etmektedir. Oysa bugün ulaşmış olduğumuz bu teknolojik gelişmeleri kitaba borçluyuz. Yani kitaptan kitaba aktarılan bilgiler sayesinde gelindi bu noktalara... Dolayısıyla, eli kalem tutan herkes kitabın geleceği hakkında kafa yormalıdır. Bu, en azından kitaba karşı ödenmesi gereken bir vefa borcudur, diye düşünüyorum.
Bana sorarsanız kitaplar iki çeşittir:
1- Sözlük ve ansiklopediler gibi müracaat eserleri. Bunların elektronik ortamlara aktarılarak istifadeye sunulmasında pek mahzur görmüyorum.
2- Fikir ve sanat eserleri... Bunlar baştan sona, önemli gördüğümüz satırların altını çizerek hatta zaman zaman kendi düşüncelerimizi de kenarlara ekleyerek okumamız gereken kitaplardır. Bu yüzden onları elektronik ortamlardan okumak “okuma” dan beklenen neticeyi hiçbir zaman vermez. Çünkü bu tür eserler öncelikle üslup kazanma amacıyla okunur. Tabir caizse onlar ezip suyu içilecek cinsten eserlerdir. Takdir edersiniz ki elektronik kitaplarda bu söylediklerimin uygulanması mümkün değildir. Bence, analitik düşünce ve sanat kaygısı var oldukça söz konusu eserler hayatiyetini sürdürecektir.
Diğer taraftan şunu da belirtelim ki Umberto Eco’nun dediği gibi “Kültür tarihinde bir şeyin diğerini yok ettiği görülmemiştir. Daha çok yeni buluşlar, eskisini büyük oranda değiştirmiştir.” Ancak, hiçbir zaman yeni icatlar eskisinin yerini tutmamıştır. Diğer bir ifade ile fotoğraf, resim sanatının; sinema da tiyatronun zevkini veremez. Binaenaleyh, -erişim ve muhafaza kolaylıklarına rağmen- elektronik kitaplar da klasik kitapların tadını asla vermeyecektir.
İzniniz olursa bu noktada bir hatıramı naklederek konuyu tamamlamak istiyorum: Öğrencilik yıllarımda idi. Torosların eteğindeki köyümüzden şehre gitmek üzere aşağıya şoseye inmiştim. Odun kamyonları filan gelirse kazaya gidecektim. Baktım bir cip geliyor. El kaldırdım, durdu. Cipte şoför dâhil üç kişi vardı. Öğrenci olduğumu, kazaya gitmek istediğimi söyledim. İçlerinden birisi delikanlı dedi, biz ikimiz mühendisiz, bu ağabey de şoförümüz. Dün İstanbul’dan geldik. Ermenek’e satılan bir traktörde fabrika hatası bir arıza çıkmış, onun raporunu tuttuk, gidiyoruz. Mut’a kadar seni seve seve götürürüz. Yalnız senden bir ricamız var. Vaktin varsa, beraber şu dağa tırmanalım. Orada bir saat temiz hava almak istiyoruz. Bize arkadaşlık eder misin? Hay hay dedim. Beraber dağa tırmandık, yeşillikler arasında dolaştık. O mühendislerden birisinin şu sözünü hiç unutmuyorum: “Ben bu temiz havada bir ay yaşasam, hiç ölmem.”
Diyeceğim o ki bizim iyimser tahminler tutmaz ve elektronik medya, kitabın pabucunu dama atarsa, bir gün gelecek -yukarıda bahsi geçen mühendisin temiz havaya ve yeşilliğe duyduğu özlem misali- insanlar da kitap hasretiyle kütüphanelere koşarak kitapları koklayıp iç geçirecekler. Bundan şüpheniz olmasın...
.Remzi Oğuz Arık'ı anarken...
04 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Dün, Remzi Oğuz Arık’ın vefat yıl dönümüydü. 54 yıl önce (03 Nisan 1954) bir uçak kazasında kaybettiğimiz vatan ve millet sevdalısı bu müstesna şahsiyeti gençliğe tanıtmak gayesiyle; lise yıllarımda alıp okuma bahtiyarlığına erdiğim merhumun kitaplığımdaki eserlerini karıştırırken karşıma takriben 24 sene önce Coğrafya Bölümü öğrencilerinin mezuniyet yıllıkları için yazdığım bir yazı çıktı:
“Sevgili gençler!
Anadolu coğrafyasının bundan 5-6 asır öncesini düşününüz... Bütün canlıların aynı kayıtsızlıkla çiğneyip geçtiği bu kara parçası, zamanla kutsîleşerek binlerce ana kuzusunun bir gül bahçesine girercesine uğrunda şahadet şerbetini içebilmek için sıra beklediği mukaddes bir vatan haline dönüşmüştür. Bir toprak parçasını vatan haline getiren âmiller nelerdir?.. Bu soru bir sülük misali beyninizde yer etsin... Hayatınızı bu sorunun cevabına göre şekillendiriniz ve öğrencilerinize de hep bunu telkin ediniz.
Meslek hayatınızda başarılar dilerim...”
Remzi Oğuz Arık’ı okuyanlar yukarıdaki ifadelerin “Coğrafyadan Vatana” adlı eserden mülhem olduğunu fark edeceklerdir. Dolayısıyla, yıllar önce talebelere yönelttiğimiz sorunun yani bir toprak parçasını vatan haline getiren âmillerin neler olduğu sorusunun cevabını her halde okuyucularımız bizden bekler. R. Oğuz Arık’ın düşünceleri ışığında konuyu açmaya çalışalım.
İşlenmemiş, gen, harap bir arazi düşünün... İnsanoğlu gelip orayı imar ediyor, ev yapıp ağaç dikiyor. O çorak arazi yeşeriyor, canlanıyor, âdetâ sahibinin bir parçası haline geliyor. Tıpkı bunun gibi, herhangi bir coğrafya parçası da üzerinde yaşayan insanların vücuda getirdikleri kültürel değerlerle mukaddesleşiyor, bizim oluyor, uğrunda canlar feda edilecek vatan haline geliyor.
Toplum hayatında her gün karşılaşıldığı üzere bir malın, bir mülkün veya bir tarlanın sahibi iseniz onu belgelemeniz gerekir, elinizde tapunuz olması lazım. Peki, üzerinde yaşadığımız bu mukaddes vatanın bizim olduğunu nerden bileceğiz, tapusu hani? derseniz, Remzi Oğuz Arık’ın bu soruya cevabı şöyledir:
Şu mâbetler, saraylar, evler, yollar, köprüler, kervansaraylar, su yolları, hamamlar, çeşmeler... teker teker milyonlarca voltluk bir kudretle insan hâtırasını çeken ve mıhlayan varlıklar değil midir? Sonra yazı, tarihin dayandığı büyük dayanak, dil dediğimiz muhteşem anlaşma vasıtasını, güzel sanatların en tatlısı olan edebiyat halinde, nesilden nesile alıp getirmiştir. [...] Yazı ile, güzel sanatların yüreğe en derin işleyeni olan mûsikî göklerden yere inmiş, insan hâtırasının başka bir bekçisi kesilmiştir. [...] Hâtıraları rengîn büyüsü ile güzelleştirip nesillere devreden resim nasıl unutulur? (Remzi Oğuz Arık: Coğrafyadan Vatana, İst. 1967, s. 23)
Demek ki toprağı vatan haline getiren ve onun bize ait olduğunu belgeleyen, fikir ve sanat eserlerimizdir, diğer bir ifade ile kültürel değerlerimizdir.
Remzi Oğuz Arık bir başka makalesinde de “coğrafya” nın “vatan” olduktan sonra toplumun birlik ve beraberliğini devam ettirebilmesi için “din, âile, ahlâk, irfan, dil ve edebiyat, sanat, hukuk, devlet, iktisat gibi... müesseseler meydana getirmesi; gaye birliğine ve bir örnek âdete, ananeye, örfe sahip olması” (a.g.e, s. 13) gerektiğini belirtir. Tabii ki bütün bunlar bir anda ve kolayca ulaşılacak hedefler değildir. Zaman ister, çaba ister, fedakârlık ister. “Coğrafyadan vatana yükselişin kaç milyon fâciaya, kaç milyar hadiseye, kaç milyar acıya mâl olduğunu anlamak için doğuran bir ananın yanında bulunmak; onun çektiğini uyanık yürekle görmek lazımdır.” (a.g.e, s. 16) O zaman bu toprakların kolay kazanılmadığı daha net idrak edilecek ve bir annenin çocuğunu sevmesi, onun üzerine kol kanat germesi misali vatanın da korunup geliştirilmesi mecburiyeti olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Kısacası; Remzi Oğuz Arık milliyetçi, idealist ve vatansever bir zattır. Ona göre coğrafyayı vatan yapan kültürdür. Bu sebeple, insanlar kültürlerine sahip çıktıkları ölçüde vatanseverdirler... Özellikle gençlere onun başta “Coğrafyadan Vatana” olmak üzere bütün eserlerini okumalarını tavsiye ediyorum. Vefatının 54. yıldönümünde Remzi Oğuz Arık’ı rahmetle anıyoruz...
Ergenekon...
11 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Yazının başlığına bakarak bu günlerde aktüel olan “Ergenekon soruşturması” nı ele alacağımızı düşünebilirsiniz. Ancak, biz hadiselere kültür penceresinden bakmaya çalıştığımız için, söz konusu operasyondan değil, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) 1929’da neşrettiği “ERGENEKON” adlı eserden bahsetmek istiyoruz. Ama bakarsınız yazının sonunda yolumuz Ergenekon soruşturmasıyla kesişebilir. Ergenekon, Göktürklerin türeyişi ile ilgili bir destanın adıdır. Bu destanda Göktürklerin, etrafı dağlarla çevrili yurtlarından dış dünyaya çıkışları anlatılmaktadır. Maalesef bizde destan, efsane, menkıbe gibi şifâhî kültür ürünlerinin değeri bilinmemekte, sıradan hikayeler olarak görülüp hafife alınmaktadır. Evet, destanlar “tarih” değildir. Lakin “gerek tarih, gerek fikir ve sanat bakımından büyük değer taşırlar; tarihi aydınlatır, fikir ve sanat hayatına kaynak olurlar. Tarih bakımından destanların kıymeti şuradadır ki,bazı milletlerin millet haline gelmeleri tarihin çok eski çağlarında olmuştur... Destanlar, tarihleri bu ölçüde eskilere uzanan milletlerin ilk çağlarını bize birtakım mitolojik menkıbeler halinde anlatırlar. Bunlar gerçek olmasalar, hatta gerçeğe uymasalar bile, milletlerin kendi millî mazileri hakkında neler bilip neler düşündüklerini haber vermek bakımından ehemmiyetlidirler.” (Nihad Sami Banarlı: Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, c. 1, s.2)
Bu gerçeklerin farkında olan Yakup Kadri “Ergenekon’dan çıkış” la “Millî Mücadele” arasında bir ilgi kurarak -Ankara’ya gitmeden önce- İkdam gazetesi başyazarı olarak kaleme aldığı “Millî Mücadele” yi destekleyen yazılarını “Ergenekon” adıyla yayınlamayı uygun görmüştür. Yakup Kadri söz konusu eserin ön sözünde şöyle der: “Sekiz yıl evvel İkdam gazetesi başmuharrirliğini deruhte ettiğim anda ben bir somnambül gibi idim. Kendi irademin fevkinde bir ilahî kuvvet beni, bir sarp yokuştan, adı bellisiz bir tepeye doğru itiyordu ve tadını hâlâ hasretle hatırladığım bir sıtma içinde bir şeyler sayıklıyordum; işte bu yazılar o sayıklamalardır. Anın içindir ki bir kısmını cezbesi tutmuş bir dervişin boğuk vâveylâları gibi mânâsız; bir kısmını âtîyi gören kâhinlerin sözleri gibi esrarlı ve dokunaklı bulacaksınız; diğer bir kısmı ise hâtiften gelen sesler kadar, bütün olacak şeyleri noktası noktasına haber verdiler.
Bunların hiç birinde benim sun’um, taksirim yoktur. Hepsinin kusur veya kıymetleri Millî Mücadele devri dediğimiz o fevkalade devrin havasına âittir. Bu bir müstesna hasat mevsimi idi; geldi geçti ve bu mevsimde her ruh en güzel meyvesini verdi.
Ergenekon’u o devrin hissî ve fikrî tarihine bir vesika teşkil eder ümidi ile çıkarıyorum.”
Evet, Yakup Kadri, Millî Mücadele ile ilgili yazdığı yazıları kitaplaştırmak istediğinde kitaba en uygun ad olarak “Ergenekon” u buluyor... Keşke yöneticilerimiz bu tercih üzerinde kafa yormuş olsalardı.
29 yazının yer aldığı “Ergenekon” da ilk dikkatimizi çeken, zaman zaman rastladığımız (sansür) veya (sansür edilmiştir) ifadeleri oldu. Bilindiği üzere o yıllar mütareke dönemiydi ve Türk basını İtilaf devletlerinin sansürü altındaydı. Yakup Kadri’nin 17 Temmuz 1921 tarihli “Mustafa Kemal Paşa” adlı yazısının 7 ayrı yerinde (sansür edilmiştir) ibaresinin yer aldığını görüyoruz. İşte adı geçen makaleden bir parça: Mustafa Kemal Paşa benden İstanbul’a dair de hiçbir haber sormadı. (sansür edilmiştir) Zannedilir ki o, burada doğdu, burada büyüdü ve mevcudiyetinin bütün kökleri ile buraya merbuttur. (sansür edilmiştir..) (sansür) fakat bu sözümü âdî bir temelluk zanneder diye korktum... Horaçius’un, bir mısraını hatırlıyorum (sansür edilmiştir) (sansür edilmiştir) bu sözü, bu fırsat dolayısı ile kendim için söylemek belki biraz mübalağalı olur. Fakat günün birinde bana hayatımın en şanlı hadisesini soracak olan torunuma göğsüm kabararak diyemez miyim ki, gençliğimin yüksek bir dönümünde (sansür edilmiştir...) bir yaz günü Mustafa Kemal Paşa ile yan yana yemek yedim. (sansür edilmiştir..) a.g.e, s.90-91
Aslında bu kitapla ilgili söylenecek çok şey var. Ama sözü uzatmak istemiyorum. Arzu edenler bulup okuyabilirler. Demek istediğim şu ki, bir zamanlar “Millî Mücadele” devrinin fikrî ve hissî vesikaları “Ergenekon” adıyla yayınlanıyordu. Bugün ise adı “mafya, darbe, suikast, çete” gibi ifadelerle birlikte anılan bir “soruşturma” ya “Ergenekon” ismini veriyoruz. Ne kadar çok değişmişiz değil mi?..
Kırk bir kere EDEBİYAT"
18 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Yazarlığın yolu dergilerden geçer. Eli kalem tutan zevatın geçmişlerini inceleyiniz, hemen hepsinin bir dergi macerası olduğunu göreceksiniz. Onlar ya bizzat dergi çıkarmışlardır ya da dergi faaliyetlerinin içinde yer almışlardır. Yani yazarlar içinde şöyle veya böyle dergicilikle ilgisi olmayan kişi hemen hemen yoktur. "Genç Kalemler" deyince Ömer Seyfettin, "Hisar" deyince Mehmet Çınarlı, "Türk Edebiyatı" deyince Ahmet Kabaklı hatırımıza gelmiyor mu?..
Dertliler nasıl köşe bucak derman ararlarsa, söyleyecek sözü olanlar, gönlüne mukaddes ateşten kıvılcım sıçrayanlar da kendilerini ifade edebilmenin arayışı içine girerler. Dergiciliğin böyle bir ihtiyaçtan doğduğunu düşünüyorum.
Dert sahipleri her zaman dertlerine deva bulabilirler mi? Aynı şekilde fikir ve sanat zevkini tadan genç kabiliyetlerin kendilerini yetiştirebilecekleri bir atmosferle karşılaşmaları da çoğu kez mümkün olmuyor. Diyelim ki böyle bir ortama kavuştular, ellerinden tutacak, kendilerine önderlik yapacak fikir ve sanat adamları bulabilecekler mi?.. Bundan dolayıdır ki özellikle taşrada çıkan dergilere daha fazla ilgi gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Onlar fikir ve sanat mektepleridir. Bir dergi etrafında toplanarak karınca kararınca çalışan gençlere geleceğin kültür ve sanat adamları gözüyle bakmakta beis yoktur…
Bütün bunları, Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerinin çıkarmakta oldukları "Kırk bir kere EDEBİYAT" adlı derginin yeni sayısını (Nisan-Mayıs 2008/6) karıştırırken düşündüm.
Yaşıtları başka işlerle vakit öldürürlerken Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerinin adlarına yakışır bir faaliyet içerisinde olmaları takdire şayandır.
"Kırk bir kere EDEBİYAT" dergisinin sayfalarını çevirdikçe mutluluğum artıyor. Birbirinden güzel şiir, deneme ve araştırmalar göz kamaştırıyor. "Tebrikler gençler" demekten kendimi alamıyorum.
Gençlerin sosyal faaliyetleri sadece "dergi" ile sınırlı değil. "Kırk bir kere EDEBİYAT Sohbetleri" adı altında konferanslar da tertip ediyorlar. Bu cümleden olarak 09.04.2008 Çarşamba günü Ankara Üniversitesi DTCF öğretim üyesi Prof. Dr. Nurullah Çetin "Milletleşme Sürecimizde Yahya Kemal Aydınlanması" konulu bir konferans verdi. Nurullah Çetin Bey ilgiyle takip edilen konuşmasında özet olarak şunları söyledi:
"Jön Türklere özenerek genç yaşta Avrupa'ya kaçan Yahya Kemal, Paris'te Albert Sorel, Emile Borgoix, Camile Yulien gibi tanınmış şahsiyetlerin derslerine devam eder. Bunlardan Camile Yulien'in "Fransa'nın toprağı bin yıl içinde Fransız milletini yarattı" sözünden çok etkilenen Yahya Kemal 1912'de vatansever bir kişi olarak yurda döner ve sonraki yıllarda bütün ömrünü coğrafyayı vatan kılan, kalabalıkları millet yapan millî ve manevî değerleri yüceltmeye harcar."
Kısacası; üniversitelerden kavga gürültü haberlerinin eksik olmadığı şu günlerde Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerini kültür-sanat faaliyetleriyle haşir neşir görmek bizi ziyadesiyle sevindirdi. Allah nazardan saklasın. Kırk bir kere MÂŞALLAH.
Vefatının 25. yıl dönümünde Erol Güngör
25 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Dün (24 Nisan 2008) Erol Güngör’ün vefatının 25. yıl dönümüydü. Gençliğinde kitaplarını, makalelerini ve gazete yazılarını okuyan birisi sıfatıyla vefat yıl dönümünde o değerli kültür adamını hayırla yâd etmek boynumuzun borcudur, diye düşünüyorum. Bugün kıyısından köşesinden de olsa kültür ve sanatla meşguliyetimiz varsa muhakkak bunda Erol Güngör’ün de tesiri vardır. Dolayısıyla, bizim için hocamıza vefa borcumuzu yerine getirmeye çalışmaktan daha güzel ne olabilir?
1998’de bendeniz tarafından hazırlanan “Prof. Dr. Erol Güngör’ün Anısına Armağan” adlı esere A. Habip Sakızlıoğlu takma adıyla yazdığım yazıya şu ifadelerle girmişim:
“24 Nisan 1983... Erzincan’da askeriz. İkindi vakti, tadat alanında toplanıyorduk. Pek samimi olmadığım bir arkadaş kulağıma eğilerek “Ahmet Hoca, duydun mu, Erol Güngör ölmüş” dedi. “Deme yahu, yanlışlık olmasın, kimden duydun” dedim. “Maalesef, yanlışlık yok. Tugay’dan bir arkadaş söyledi. Ağabeyi Hidayet Güngör Paşa’ya haber gelmiş” dedi. Bir anda donup kalmışım. Hayatta bir defa görmüş olmama rağmen özellikle Orta Doğu ve Millet gazetelerindeki günlük yazıları vesilesiyle her gün konuşup görüştüğüm birisiymiş gibi, rûhen kendime yakın hissettiğim mütefekkir bir büyüğümüzü genç yaşta, 45 yaşında kaybetmiş olmanın acısı yüreğimi dağlamıştı. Ama ne çare ki, her canlı bir gün ölümü muhakkak tadacaktı...”
Yukarıda işaret edilen Erol Güngör’le ilk -ve tabii son- karşılaşmamıza dair hatıramı naklederek onun mütevazılık yönüne dikkati çekmek istiyorum.
Konya Selçuk Üniversitesi’ndeki yeni görevime başlamak üzere 12 Ocak 1983 Cuma günü sabah erkenden Rektörlük Özlük İşlerine gelmiştim. Fakat ilgili memur, Rektör Bey (Prof. Dr. Erol Güngör) sizin kararnamenizi imzalamadı. Muvafakat belgeniz eksikmiş, dedi. İlgililere, muvafakat belgesini daha önce elden teslim ettiğimi söyledim. Onlar da hatırladılar, ama kim bilir hangi dosyanın içine karışmıştı? Bütün personel belgeyi bulabilmek için seferber oldu. Özlük İşleri Müdürü beni odasına davet ederek “Rektör Bey öğleden sonra İstanbul’a gidecek, saat 12.00’ye doğru çıkar. Arkadaşlar evrakını arıyorlar, bulabilirlerse ne âlâ, bulamazlarsa işiniz haftaya kalır haberin olsun” dedi.
Saat 12.00’ye on kala Rektör Bey odasından çıktı. Bizim iş haftaya kalmıştı artık... Derken bir memur, elinde dosya olduğu halde koşarak merdivenin başında Rektör Bey’e bir evrak uzattı. Aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Erol Bey çantasını kalorifer peteğinin üzerine koyarak memurun elindeki evrakı çantanın üzerinde gözden geçirip imzaladı. Ve etrafındakilere “Allah’a ısmarladık” deyip gitti. Böylece bizim kararnamem imzalanmış oldu.
Burada dikkatimizi çeken onun iş bitiricilik ve mütevazılık yönü oluyor. Bugün şöyle bir düşünün; hangi rektör, dekan yahut müdür merdiven başında evrak imzalar? Dahası, hangi memur, rektörüne merdiven başında evrak imzalatma cesareti gösterebilir?
Bütün bunlar “bugün git, yarın gel” felsefesinin aksine, yapıcılık ve alçak gönüllülüğün ürünleridir. “Bilgi; büyük adamları mütevazı, normali şaşkın, basitleri de kibirli yapar” diyen Brigitte ne kadar doğru söylemiş değil mi?
Kısacası; Erol Güngör çalışkan, bilgili ve mütevazı bir ilim adamıydı. Bilgi ve tecrübelerini sadece akademik ortamlara hasretmeyerek, görüşlerini hiç çekinmeden gazete ve dergilere de yansıtmış böylece de büyük bir kitleye hitap etmesini bilmiştir. Vefatının 25. yıl dönümünde onu rahmetle anıyoruz. Ruhu şâd olsun...
Eden bulur...
02 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
“Etme bulma dünyası... Eden bulur... Hak yerde kalmaz... Hak yerini bulur...” Hiç şüphe yok ki bunlar ayaküstü söylenmiş sözler değildir. Atalarımız tecrübe imbiğinden geçirdikten sonra söylemişlerdir bu sözleri... Dolayısıyla, bunlar tartışma götürmez hakikatlerdir.
Gerçekten de dünya bir etme bulma yeridir. Kimsenin ettiği yanına kâr kalmaz. İnsanlar yaptığı kötülüklerin cezasını muhakkak çekeceklerdir. Belki bu dünyada, belki öbür dünyada... Belki de bu cezalar çocuklarına miras kalacaktır.
Bana sorarsanız, kötü kişiler cezalarını öncelikle bu dünyada çekerler. Şöyle etrafınıza bir bakınız: Kimi bulamıyor, kimi buluyor yiyemiyor, kimi kazanıyor bereketi yok. Kimi de hem kazanıyor, hem yiyor ama ağzının tadı yok. Yazık ki kimse bu olumsuzlukların sebebini araştırmıyor.
Rahmetli annem “Ayağını taş kaksa Allah’ın bir ikazı bil” derdi. Yani bizim kültürümüzde bir felaketle karşılaşıldı mı önce kendimizi gözden geçirme esastır. Diğer bir ifade ile insanlar bir musibetle karşılaştıklarında “Kime haksızlık yaptım acaba?” diye kendi kendilerine sorarlardı. Bugün Anadolu’da bu güzel geleneğin hâlâ yaşamakta olduğuna şahsen ben çok şahit oldum.
Hoca, iyi hoş da “deveyi havutuyla yutanlar” bir eli yağda bir eli balda dolaşıyorlar, diyeceksiniz. İlk bakışta haklı gibi görünseniz de unuttuğunuz bir şey var: “Allah imhâl (mühlet) eder, ihmâl etmez.” Yani Allah kötüleri cezalandırmakta acele etmez, zamana yayar. Ancak, bazıları bu mühleti yanlış yorumlayarak “Allah kötülüklerimize karşı bizi cezalandırmıyor” zehabına kapılıyor.
Bu mesele Mevlâna’nın Mesnevîsi’nde de söz konusu edilir. “Tanrı suçuma bakmıyor, günahıma karşılık bana bir şey yapmıyor, şayet yapıyorsa hani cezamın belirtisi?” diye soran birisinin bu sorusunu Şuayıp aleyhisselam C. Hakk’a iletir. Allah’ın cevabı şöyledir:
“Tanrı, suçları pek örterim ben dedi, sırlarını söylemem; belâlara uğradığına ancak bir belirtiyi söyleyeyim. Cezasını verdiğimin bir tek belirtisi şu: Kulluk ediyor, oruç tutuyor, duâ ediyor. Namaz kılıyor, zekât veriyor, daha da başka şeyler yapıyor hani... Fakat bir zerrecik bile can tadı bulamıyor. Kulluklar ediyor, yüce işler işliyor ama bir zerre bile tat alamıyor. Kulluğu güzel ama mânâsı güzel değil. Cevizler çok ama içleri yok. Tat gerek ki kulluklar meyve versin... İç gerek ki tohum ağaç olsun. İçi olmayan çekirdek hiç fidan olur mu?”
Mevzuumuzla alakalı şu atasözü de önemlidir: “Üveye etme özünde bulursun, geline etme kızında bulursun.” Ziya Paşa’nın da bu mealde bir beyti var:
“Halka gadr eyleyenin âkıbeti hayr olmaz./
Kendi bulmazsa da bir gün olur evlâdı bulur.”/
Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, bazen yapılan kötülüklerin cezası miras yoluyla evlada da intikal edebiliyor. Çocukların ne suçu var, denilebilir. Ama mademki evlat anne babanın malına mülküne varistir. Cezaya da varis olması pek de mantığa aykırı görünmüyor. Helâl süt emmiş olmaya özel bir önem atfedişimizin temelinde yatan gerçek de bu değil midir?
Kısacası; dünya etme bulma yeridir. Kötülük yapan cezasını muhakkak çeker... Keşke başımıza gelen felaketlerin bilerek veya bilmeyerek işlemiş olduğumuz hataların neticesi olabileceğini düşünebilsek... O zaman eminim cemiyet hayatı daha huzurlu olacaktır
.Ceza miras kalır mı?
09 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Geçen hafta bu sütunda çıkan “Eden Bulur” başlıklı yazımızda yer alan Ziya Paşa’nın:
“Halka gadr eyleyenin âkıbeti hayr
olmaz/
Kendi bulmazsa da bir gün olur evlâdı
bulur.” /
beytindeki “kötülüklerin cezasının bazen miras yoluyla evlada intikâli” meselesinin okuyucularımız arasında bazı tereddütler doğurduğu anlaşılmaktadır. Aldığım mesajlar bunu gösteriyor. Dolayısıyla konuyu biraz daha açmak istiyorum.
Bizim kültürümüzde özellikle de klasik edebiyatımızda “hakkın yerde kalmayacağı” fikri üzerinde ısrarla durulmuştur. “Divan” larda şairlerin bu mevzuda söyledikleri birçok beyit vardır:
“Gam değil her kişi ettiğin bulur
Sanma kim zerrece yanına kalur.
(Gevherî)
Kim musîbet kılmağa mâil ola
Ol musîbet bir gün anı da bula.
(Zarîfî)
Nîk ü bed herkes bulur âlemde
ettiğin
Kendi bulmazsa cezâ mirâs olur
evlâdına.”
Bu düşüncelerden bilhassa son beyitte ifade edilen “cezanın evlada miras olması” fikri haklı olarak soru işaretlerini de beraberinde getirmektedir.
Doğrusu, her koyunun kendi bacağından asılmasıdır. Ancak, kurunun yanında yaşın da yandığı bilinen bir gerçektir. Yani bazen kötülerin işlediği bir suç yüzünden suçsuzlar da ceza görebiliyor. Belki de bunlardan daha kötüsü, ebeveyn dürüst insanlar değil ve çocuklarına da helâl lokma yedirmemişlerse gayet tabii, kötülükler genler yoluyla evlâda intikal edecek, onlar da suç ve ceza ile tanışacaklardır.
Aslında “cezanın evlâda intikali” konusu sadece “Doğu” da değil, “Batı” da da işlenmiştir. 1294/1878 yılında Rasih Efendi’nin “Ezop” tan dilimize çevirdiği hikâyelerden birisi mealen şöyledir:
Bir kartal yüksek bir ağacın tepesine yuva yaparak yavru çıkarır. Aynı ağacın dibine tilki de yuva yapıp yavrulamıştır. Bir gün yavrularına yiyecek bulmak için tilkinin yuvadan ayrıldığını gören kartal hemen komşusunun yavrularını kaparak kendi yavrularına güzel bir ziyafet çeker. Tilki yuvaya dönünce olup bitenleri görür ama yapabileceği bir şey yoktur. Derken bir gün kartal üç-beş kişinin tarlada pirzola pişirdiklerini görür. Piknikçilerin dalgınlıklarından istifade ederek közde pişen etlerden bir parça kapıp yavrularına götürür. Ne var ki etlere sönmemiş kömür parçacıkları yapışmıştır. Çalı-çırpıdan yapılmış olan yuva bir anda tutuşur. Yavrular çaresiz alevden kurtulmak için kendilerini aşağıya atarlar. Tilki de kartalın gözü önünde yavruları bir güzel yer.
Anlaşılan o ki, cemiyet hayatında muzır kişilerin işlediği kötülüklerden dolayı zaman zaman suçsuz insanların da zarara uğradıkları oluyor. Hatta -hikâyede de anlatıldığı üzere- bazen anne-babanın yaptığı bir hatanın bedelini kendi çocukları ödemek zorunda kalabiliyorlar..
.Şiir Bahisleri:1 Mensur şiir...
16 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Fatin Davut “Şiirin Sonu” (Hâtimetü’l-Eş’âr, İst. 1269/1853) diyeli 155 yıl olmuş. Muallim Nâcî’nin:
“Erbâb-ı teşâur çoğalıp şâir azaldı
Yok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı.”
beytinin üzerinden de bir buçuk asra yakın bir zaman geçmiş. Ama şiir hâlâ yaşıyor. Çünkü şiir insanlıkla yaşıttır ve insan var oldukça şiir de var olacaktır. Gayet tabii, şiir anlayışlarında zamanla değişiklikler olmuştur, olması da gerekir.
Öncelikle şu tespiti yapmama izin veriniz: Bir şiir vardır bir de nesir. Yani bir sözün şiir olabilmesi için ilk şart “manzum” olmasıdır. Bence şiire en büyük kötülüğü mensur sözü de şiir sayanlar yapmışlardır.
Diğer birçok hastalık gibi “mensur şiir” hastalığı da bize Batı’dan bulaşır. Fransız şair Aloysius Bertrand’ın (1807-1841) “Gaspard de la Nuit” adlı eserini yayımlamasından sonra “mensur şiir” modasının etrafa yayıldığı malum...
Recaizade Mahmut Ekrem’in (1847-1914): “...Her güzel şey şiirdir: Ormanlarda kuşların hazin hazin ötüşü, derelerde suların latîf latîf çağlayışı hatta dağlarda kavalların garip garip aksedişi şiir olduğu gibi” diyerek şiiri basite indirgemesi ve hızını alamayarak “Her mevzûn ve mukaffâ lakırdı şiir olmak lâzım gelmez, her şiir mevzûn ve mukaffâ bulunmak iktizâ etmediği gibi” (Takdîr-i Elhân, İst. 1302/1886, s. 9-10) tarzında fetvâ vermesinden sonra birçok Edebiyât-ı Cedîde (Servet-i Fünûn) taraftarı zevatın mensur şiire yöneldiğini görüyoruz. Bunlardan Halit Ziya (1865-1945) mensûrelerini 1891’de “Mensur Şiirler” adıyla yayımlayarak Türkçe’de bu türün isim babası olmuştur.
Halit Ziya, söz konusu eserinin önsözünde: “Bu makaleleri tevlid eden fikirler şâirâne olduğu için anlara Mensur Şiir nâmını vermek istedim. Şiiri vezin ve kâfiyede arayanların edecekleri i’tirâz indimde bir i’tirâz-ı hîç-â-hîç kalır.” diyerek akıl hocası Recaizade Mahmut Ekrem’in yolunda ilerlediğini belirtme ihtiyacı duymuştur.
Şimdi Halit Ziya’nın Mensur Şiir adı verdiği makalelerinden -parça bütünün habercisidir muktezasınca- bir paragraf sunuyoruz:
“Şâir; semâlardan dökülen handelerle güler, sehâblardan, zulmetlerden saçılan giryelerle ağlar; çiçeklerden, çemenlerden çıkan râyihalarla mest olur; tabiatın letâfetlerine, zînetlerine karşı mebhût kalır bir mahlûk-ı ulvî, bir hiss-i mücessemdir.”
Peki, bu metinde şiiriyet nerede? Herhangi bir düz yazıdan ne farkı var bu ifadelerin?
Yaptığım araştırmalarda mensur şiirle ilgili en dikkat çekici yorumu “Cehennem Meyvası” adlı mensûrelerin müellifi Kaya Bilgegil’in (1921-1987) yapmış olduğunu gördüm:
“Mensur şiir (poème en prose) vücûda getirilmesinin imkânını kabul edişimle hazırlanmaya başlanan bu kitap, en güzel şiirin mutlaka nazımla inşa edilebileceği kanaatine vardığım gün neşrolunuyor. Bu cümle, hiçbir zaman Shelley’in ” Hakîkî filozofi ifadenin manzum ve mensur olarak ayırt edilmesine cevaz vermez. Şâirin mûtad olan bazı şekiller altında hissiyâtını ifade etmesi şart değildir. Rûhundaki armoni sezildikten sonra, şeklin ehemmiyeti yoktur. “ fikrini reddettiğim zannını vermemelidir. Ancak, ruh armonisi, şeklî armoni içinde ifade edilmek imkânı bulursa, eserin çok üstün olacağı da muhakkaktır. An’anevî şekilde olmasa bile, her ruh hâlinin riyâzî bir beyan kisvesi bulması; şiir için şarttır.” (Cehennem Meyvası, İst. 1956, s. 39)
Mensur şiir konusunda en mutedil görüşün Kaya Bey’in bu söyledikleri olduğunu kaydettikten sonra sözü bağlayabiliriz.
Taş yerinde ağırdır, derler. Bence şiir de nesir de kendi yolunda ilerlemelidir. Şiirin bazı unsurlarından istifade edilerek vücuda getirilen mensur şiir türü, şiirin gelişmesine her hangi bir katkı sağlamamıştır. Aksine, serbest şiire kapı araladığı için şiir surunda bir gedik açılmasına sebep olmuştur...
Öfkesiz iman...
23 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İki gün sonra (25 Mayıs 2008) Necip Fazıl’ın vefatının 25. yıl dönümü... Üstadın ölüm yıl dönümünde ne yazayım diye düşünürken aklıma onun çoğunluğu beyitlerden oluşan “Öfke ve Hiciv” adlı eseri geldi. Kitabı alıp tefeül usulü açtım. İster tesadüf deyin ister tevafuk, karşıma şu beyit çıktı:
ÖFKE
“Razı mısın, olmasın kaşı gözü simanın?
Hiçbir değeri yoktur, öfkesi yok imanın.”
Necip Fazıl’ın şiir olarak ifade ettiği bu düşünceyi düz yazı halinde söylemek istersek şöyle diyebiliriz: “Yüzde kaş, göz olmadığı zaman insan ne ise, öfkesi olmayan iman da odur.” Beytin birinci mısraının doldurma olduğu, şairin doğrudan “Öfkesi olmayan imanın hiçbir değeri yoktur” demek istediği de düşünülebilir.
Bir “his” şiiri vardır bir de “kültür” şiiri... Hamuru -yukarıdaki beyit gibi- “fikir” ve “hars” tan oluşan kültür şiirini anlayabilmek için öncelikle o şiirin fikrî kaynaklarına inmek gerekir. Peki, söz konusu beytin fikrî kaynağı nedir acaba?
Hz. Peygamberimizin şu sözünü sanırım hatırlayacaksınız: “Her kim bir münker (dince uygun görülmeyen, caiz olmayan) işlendiğini görür de eliyle değiştirmeye gücü yeterse onu eliyle değiştirsin. Buna kudreti yoksa diliyle değiştirsin. Diliyle de değiştirmeye muktedir değilse kalbiyle değiştirsin. Bu da imanın en zayıfıdır.”
Hadis’ten de anlaşılacağı üzere, herhangi bir kötülük görüldüğü zaman onun “el” ile yahut “dil” ile düzeltilmesi gerekir. Bunlara güç yetmediği takdirde kalben buğuz etmek, toplumda dinin yasakladığı fiiller nasıl işlenebiliyor diye öfkelenmek, onları tasvip etmediğimizi -hiç olmazsa- kalben ifade etmek dînî bir vecîbedir. Necip Fazıl’ın beytinin arka planında işte bu “nass” vardır.
İsterseniz konuyu müşahhas bir örnekle biraz açmaya çalışalım: Âmiriniz, patronunuz yahut müdürünüz -her kimse- arkadaşlarını toplamış içki içiyorlar, siz de servis yapıyorsunuz... İçki şişelerini alıp çöpe atamazsınız. İçki içmek dînen haramdır, içmeyin de diyemezsiniz. Geriye ne kaldı? Kalben buğuz... Bunu da yapmıyor ve “bana ne, içen içsin saçan saçsın” diyorsanız en zayıf imandan da (kalben buğuz) mahrumsunuz demektir ki Necip Fazıl “Öfkesi yok imanın hiçbir değeri yoktur” derken bu noktaya işaret etmek istemiştir.
Bu konuda Mevlana da bir beytinde meâlen şöyle der: “Gayret-i dîniyye (sevkiyle gelen öfke) ateşinden dünya yemyeşil olur.”
Öfke ateşinden dünya nasıl mı yeşerecek?.. Hiç kimse kötülüğe göz yummaz ve herkes gücü nispetinde münkeri defetmeye gayret ederse cemiyete iyilik, güzellik ve adalet hâkim olacağı için gayet tabii, dünya gülistana dönecektir.
Necip Fazıl’ın, yazımızın çekirdeğini teşkil eden beyti otuz küsur sene önce yazılmıştır. Üstat bugünkü reaksiyonsuzluğu, neme lazımcılığı hatta tepkisizliğin bir meziyet olarak algılandığı günümüz İslâm anlayışını görseydi kim bilir ne derdi...
Kısacası; dinler arası diyalogdu, mozaikti, AB kriterleriydi derken bütün dînî ve millî hassasiyetlerimizi kaybettik. Topluma hâkim olan felsefe “yemek içmek, gülüp oynamak, gezip eğlenmek...” Hemen herkes lisân-ı hâl ile “bunların dışındakiler beni ilgilendirmiyor” der gibi. Bu şartlarda “müminim, müslümanım” sözü bir değer ifade eder mi bilmem...
Vefatının 25. yıl dönümünde Necip Fazıl’ı rahmetle anıyoruz...
Kalem, kılıç ve feth-i mübin...
30 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Dün (29 Mayıs 2008) İstanbul’un fethinin yıl dönümüydü. Bundan 555 yıl önce Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederek hem yeni bir çağ açmış hem de Hz. Peygamberimizin:“İstanbul elbet fetholunacaktır. Onu fetheden hükümdar ne güzel hükümdardır. Ve onun ordusu ne güzel ordudur.” hadisinde methettiği kumandan olma şerefine nail olmuştur. Bu önemli başarının temelinde yatan sır nedir acaba diye merak ediyorsanız lütfen Edirneli Kâmî’ye kulak veriniz:
“Adl-i cihâna seyf ile oldu behem kalem
Vermez zamâne herkese hem seyf ü hem kalem.”
Şair bugünkü dille diyor ki: “Dünyaya adalet, kılıç ve kalemle beraber gelir. Ama herkeste de hem kılıç hem kalem olmuyor ki...”
Kâmî’nin çok güzel ifade ettiği üzere, devlet adamı “kalem” ile “kılıç”ı şahsında toplayabildiği ölçüde büyüktür. Esasen bu ihtiyar dünya nice cihangir gördü. Fakat onlardan çok azı geride hoş bir seda bırakmıştır. Bu ender şahsiyetlerden biri de şüphesiz ki Fatih’tir. Çünkü o hem “kılıç”a sahipti hem de “kalem” e...
“Kılıç” ın maddî gücü, “kalem” in de fikir ve ideali temsil ettiğini belirttikten sonra Fatih’in şahsında temerküz eden bu iki özellik üzerinde kısaca duralım.
Yılmaz Öztuna “Büyük Türkiye Tarihi” adlı eserinde (c.2, s.438) Fatih Sultan Mehmet’in o gün sahip olduğu savaş gücü hakkında şunları söyler:
“İstanbul’un fethi (feth-i mübîn) için bazı geceler uyumamak sûretiyle projelerini tekemmül ettiren II. Mehmet, nihayet başarısının esasını sağlayan büyük büyük topları döktürmüştü. Bu topların planlarını bizzat büyük Türk hakanı çizmişti. Bu toplar, o zamana kadar görülmemiş, hatta tasavvuru mümkün olmayan büyüklükte ve mükemmeliyette idiler. 2 tonluk gülle atabilen toplar vardı. 4 tane çok büyük top vardı ki ancak 2000 asker tarafından çekilebiliyordu. Ortaçağ harp sanatı, II. Mehmet’in matematik dehâsıyla değişiyordu. Bu arada Sultan, tarihte ilk defa olarak havan topunu da icat etmişti. (Tarihte havan topu ile ilk atış 21 Nisan 1453’te Haliç’teki düşman donanması üzerine yapılacaktı.)”
Görülüyor ki kılıcın gücü tamam, ya kalemin ucu?..
Malum,Türklerde “cihan hâkimiyeti mefkûresi” eskiden beri vardır. Oğuz Kağan Destanı’nda geçen “Yurdumuzu öylesine genişletelim ki gök kubbesi ona çadır, güneş de bayrak olsun” sözünde bu mefkûre açıkça görülür. Daha sonraları “kızıl elma”, “nizâm-ı âlem” yahut “îlâ-yı kelimetu’llâh” gibi değişik adlarla anılan bu ideale bir de Hz. Peygamberin müjdesine nail olabilme heyecanı eklenince İstanbul’un fethi en büyük mefkûre haline gelir. Başta babası II. Murat olmak üzere, Ak Şemseddin, Molla Gürânî, Molla Yegân, Molla Husrev, Hocazade, Hızır Bey Çelebi gibi hocaları genç şehzâdeyi ilim ve irfanla teçhiz ederek onu adeta fethe hazırlarlar. Böylece hem kılıca hem de kaleme sahip olan II. Mehmet de İstanbul’u fethederek Türklerin cihangirlik mefkûresini bu mübarek beldenin burçlarına diker.
Kısacası; barış esas, savaş istisnadır. Yani savaş mecburiyetten doğar. Zaman zaman mecburen başvurulan bu yol bir güç gösterisi yahut güçlünün zayıfı ezme vasıtası olmamalıdır. Diğer bir ifade ile kılıcın gücünü kalemin ucu daima yönlendirmelidir. O zaman savaş -İstanbul’un fethinde olduğu gibi- düşmanlık değil, barış getirir.
Fetih yıl dönümünüz mübarek olsun...
Haklıya ve güçlüye dair...
06 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Siyasi tarihimiz hep haklılarla güçlüler arasındaki mücadeleye sahne olmuştur. Tahterevallinin bir ucunda güçlüler diğer ucunda haklılar vardır. Bu iniş-çıkışlarda çoğunlukla güçlüler baskın çıkmış, nadiren de haklıların söz sahibi oldukları görülmüştür.
Bizim kültürümüzde hak-hukuk her şeyin üstünde gelir. Hak deyince akan sular durur. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Tek başımıza da kalsak hak bildiğimiz yoldan dönmeyiz... Milletimiz bu istikamette yürüyen -sayıları çok fazla olmamakla birlikte- birçok önemli şahsiyetler de yetiştirmiştir. Bunlardan ilk aklıma gelen Mehmet Akif oluyor. Onun:
“Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; // Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. // Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? // Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum. // Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim. // Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. // Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım: // Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” gibi ifadeleri, altından kazılmış floresan harflerle gökyüzüne yazılacak niteliktedir.
Hakkı savunmak yahut haklının yanında yer almak bir kişilik meselesidir. Şahsiyeti oluşmamış, tek başına ayakta durma cesareti olmayan, başkalarının gölgesinde yaşamaya alışmış zayıf karakterli kişiler -güçlü dururken- haklının yanında yer almazlar.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”, “Hak kavînindir.”, “Arsız güçlü olunca, haklı suçlu olur.” vb. atasözlerimiz haksızlığa karşı çıkmanın güçlüğünü anlatmaktadır. Ancak, hüner zoru başarabilmektir. Toplumda “Adam sen de...”, “Âlemin dürüstü ben miyim?”, “Bana ne?” gibi nemelazımcılık hastalığı yaygınlaşırsa orada haklının değil, güçlünün borusu ötmeye başlar ki uçuruma yaklaşıldığının işaretidir.
Bu noktada, belki sizlerin de müşteki olduğunuz üzücü bir gerçeğe de temas etmeden geçemeyeceğim: Gerek âile ocağımızda gerekse eğitim hayatımızda, dürüst olmamızı, doğruluktan ayrılmamamızı öğütleyen büyüklerimizin ve öğretmenlerimizin; haklının yanında yer aldığımız için başımız derde girdiği zaman “Boş ver, doğrunun yardımcısı Allâh’tır. Hak yerde kalmaz” diye bizi teselli etmeleri gerekirken “Âlemi sen mi kurtaracaksın, el ne yaptıysa sen de onu yapsaydın” demeleri yok mu? İnsanı kahrediyor.
Tabii, burada sorumluluk öncelikle aydınlara düşmektedir. Halk gündelik yaşar. Ama aydınlar faydacı (pragmatik) düşünemezler. Onlardan, doğru neyse onu söylemeleri ve güçlünün değil, haklının yanında yer almaları beklenir.
Kısacası, bütün mesele haklıyı güçlü kılabilmektir. Çalışmalarımızı bu alanda yoğunlaştırmalıyız. Bunu başaramazsak güçlü haklı olur ve hak-hukuk toz duman içinde kaybolur gider. Şairin söylediklerine katılmamak mümkün mü?
“Haklıysan ne yapıp edip hakkına sahip
çıkacaksın
Değilse mecbursun zalimin önünde diz
çökeceksin.”
Felsefe kırıntıları...
13 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Eskiden bazı kitapların sonlarında -veya herhangi bir bölümünde- “Felsefe kırıntısı”, “Hikemiyat döküntüsü”, “Aforizmalar”, “Akvâl-i hakîmâne” vb. başlıklar altında güzel sözlere de yer verilirdi. Şu anda bu tip eserlerden hatırlayabildiklerim şunlar:
1- Rıfat Necdet Evrimer: Bu Dünya Böyledir İşte!, İst. 1958, s. 5-114. (Aforizmalar)
2- Mehmet Celâl: Osmanlı Edebiyatı Numuneleri, İst. 1312/1896, s. 306-325. (Akvâl-i hakîmâne)
3- Fazıl Ahmet: Harman Sonu, İst. 1335/1919, s. 28-31. (Felsefe kırıntısı, Hikemiyat döküntüsü, İnanmamalı)
Bu kitaplardan yeni elime geçen “Harman Sonu” ndan size bazı örnekler sunmak istiyorum. Bakalım beğenecek misiniz?..
[Felsefe kırıntısı:
1- Bir kitapta gördüm; insanların fikrini açmaya, kalbini kuvvetlendirmeye hiçbir şey harâbeler üzerinde düşünmek kadar hüsn-i tesir edemezmiş! Şu halde dünyanın en büyük filozofu baykuşlar ve en kavî milleti biz olmak icap etmez miydi?
2- Büyük adamların pek beşerî olan kusurları bize garip geliyor. Lakin yine unutmayalım ki en yüksek ağaçların da toprağa gömülü bir kökü vardır.
3- Kadınlar kendilerini en iyi giydiren değil, en ziyade soyan terziyi tercih ederler.
4- Cidden bir şey bilen ne kadar azsa her şeye karışan o kadar çoktur.
5- Halkın hiç takdirine mazhar olmayanlar kimlerdir bilir misiniz? Kendini beğenenler.
Hikemiyat döküntüsü:
1- Napolyon ne iyi görmüş; istibdâda varmak için anarşi kadar kısa hiçbir yol yoktur, diyor.
2- Kâbil olsa La Bruyère’in şu sözlerini “muska” yapıp nâzırlarımızın boynuna takardım: “Yalnız kendini ve yalnız bu günü düşünmek: Siyasiyat hatalarının işte menbaı”.
3- Bir memlekette sürekli sükûn, kuvvete alamet değil! Nitekim çocuklarda fazla durgunluk za’f ve hastalığa delildir. Montesquieu dermiş ki: Bir yerde kimse ses çıkarmıyor mu? Anlayın ki hürriyet orada ikamet etmiyor.
4- Çok defa adalet, kanunun himaye ettiği haksızlıklara verilen namdır!
5- Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, çıldırmayanın aklından şüphe etmeli!
İnanmamalı:
1- Zavallı Ahmet Emin ve Celâl Nuri’nin menfâdan çabucak geleceğine,
2- Sabah gazetesinin baş makalesine,
3- Heyet-i murahhasanın milleti cidden temsil ettiğine,
4- Şair Mehmet Emin beyin dehâsına,
5- Benim sözlerimin ciddiyetine
İ N A N M A M A L I...]
Bana sorarsanız, düşünce yazılarının ana maddesini güzel sözler oluşturur. Atasözü, deyim, vecize gibi özlü sözlerden faydalanmadan kültür-sanat yazılarında mükemmeliyete ulaşmak mümkün değildir. Binaenaleyh, özellikle fikrî yazılarda hikmetli sözlerden müstağni kalınmamalı. Tabii, buna biraz da “espri” katılırsa tadına doyum olmaz...
Cemil Meriç ve "Bu Ülke"...
20 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Yıl 1975... Lise öğrencisiyim. Daha önce “Hisar” ve “Türk Edebiyatı” dergilerinde yazılarını okuduğum Cemil Meriç’in “Bu Ülke” (Ötüken Yayınevi, İst. 1974) adlı bir kitabı çıktığını duydum. Kitabı alıp okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken “veciz ifadeler” olmuştu. “Murdar bir ’hal’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.”, “Aydınlarımız, Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket.”, “Kamûsa uzanan el namûsa uzanmıştır.” gibi vecizeleri hâlâ hafızamda kazılı...
Bana sorarsanız “Bu Ülke” kitaptan ziyade bir aforizmalar manzumesi... Necip Fazıl’ın “Öfke ve Hiciv” leri ne ise Cemil Meriç’in “Bu Ülke” si de o...
Geriye dönüp baktığımda sanat ve edebiyat dünyamı Necip Fazıl’ın “Öfke ve Hiciv” serlevhalı beyitleriyle, Cemil Meriç’in “Bu Ülke” adlı eserinin büyük ölçüde şekillendirmiş olduğunu görüyorum. Bir gazetenin haftalık kültür-sanat ekinde “Aczimin Giryesi” başlığı altında çıkan beyitlerimde “Öfke ve Hiciv” lerin tesiri açıkça görülür. Diğer taraftan, denemelerimin kısa ve aforizmalarla müzeyyen oluşu da “Bu Ülke” den mülhem olsa gerek...
Her liseli genç gibi o yıllarda biz de şiir yazıyorduk. Ancak, Cemil Meriç’in: “Nâzım, ifadenin çocukluğu: Sevimli ve serkeş. Nesir, bütün nâzımları kucaklayan bir orkestra: Girift ve kâmil. Kur’ân mensurdur: Yedi Askı şairlerini secdeye kapandıran bir nesir.” (s. 15) uyarısı bir anda şairlik hülyamızı altüst etmiş, şiir defterimizi yırtarak nesre yönelmiştik...
Bundan yaklaşık 30 sene önce Cemil Meriç’in “Bu Ülke” sinden altını çizdiğim satırları bugün incelerken, bazı dostların “Niçin siyasete girmiyorsun? Millete hizmet etmenin yolu politikadan geçiyor, elini taşın altına sokmalısın. Çık artık şu fildişi kuleden” yollu sitemlerine bir türlü müspet cevap veremeyişimin altında yatan gerçeği görür gibi oldum: “Önünde birçok yol var. Politika bunlardan biri. Belki en aldatıcısı olduğu için en cazibi. Mutlakın ve sonsuzun rüyası. Mukaddes bir abes. Bana sorarsan kütüphanene dön, yani kitap ol. Aydınlan ve aydınlat. (s. 166)
Evet, politika da bir yol. Ama biz ta o günden Cemil Meriç’e uyarak kitap olmaya karar vermişiz. En büyük idealimiz aydınlanmak ve -karınca kararınca- aydınlatmak...
Bence “Bu Ülke”, iyi insan ve dürüst vatandaş olmak isteyenlerin ilk okuması gereken kitaplardan biridir. “Bu Ülke”ye gerçek aydınların âmentüsü desek fazla abartmış sayılmayız. İşte size söz konusu eserden altı çizili birkaç satır:
“Kendini yığın haline getiren bir millet pâyidar olmaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz.” (s. 115), “Dinsizlik, Batı’nın yükselen sınıfları için ne kadar hayırlıysa, bizim için o kadar meş’umdur; dinsizlik onlar için ilerleyiş, bizim için çözülüş ifade eder.” (s. 80), “Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat: Müstağrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nevi itibarda: Taklit, intihal ve tercüme.” (s.49), “Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz” laştıranlardır.” (s. 24), “Cinayete ses çıkarmayan, cânînin suç ortağıdır.” (s. 102)
Kısacası, “Bu Ülke” dürüst insanların ilticagâhıdır. İster fikir adamı olunuz, ister sanatkâr, doğru yolda ilerlemek istiyorsanız “Bu Ülke”ye bîgâne kalamazsınız.
Vefatının 21. yıldönümünde Cemil Meriç’i rahmetle anıyoruz...
Din tartışmaları...
27 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Son günlerde din tartışmaları iyice ayağa düşürüldü. Ekranlarda yahut gazete köşelerinde öyle ahkâm kesen gazeteciler var ki mübarekler gazeteci değil, sanki birer müçtehit... Dînî konularda fikir beyan edebilmek için ihtisas gerektiği hiçbirinin umurunda değil. İslâmî meseleler tartışılırken “bence” , “bana göre” , “aklım almıyor” , “bu asırda nasıl olur?” gibi ifadelerle söze başlayan kalem ve kelam bezirgânlarını gördükçe insan kahroluyor.
İslam dini gibi yüce bir müesseseyi tartışabilmek için ihtisas sahibi olmanın yanında, inanç sahibi de olmak lazım. Bir ateistin dini anlaması mümkün değildir. Çünkü din öncelikle bir inanç meselesidir. Her şeyi akılla çözmeye çalışan tabiatperestlerin din tartışmalarında söyleyecekleri demagojiden öteye geçemez!
İslâmiyet sadece amel ve itikattan ibaret değildir. Onun bir de içtimâî yönü vardır. Zinanın kötü bir şey olduğuna inanmayabilirsiniz. İçkinin yasaklanmasındaki hikmeti aklınız almayabilir. “Sokakta dekolte kıyafetle dolaşmanın ne mahzuru var?” da diyebilirsiniz. Laik Türkiye’de bunlar en doğal hakkınız. Lakin “Bunlar da neyin nesi, hangi asırda yaşıyoruz, 1400 yıl öncesinin inançlarıyla bugün yaşanır mı?” gibi hezeyanlarla Müslüman halkın inancını hafife almaya hakkınız yok.
Diğer taraftan, din tartışmalarının laiklik ekseninde yapılması da ayrı bir garâbet örneği... Bir defa laiklik din değil; din olmadığı gibi dine alternatif bir müessese de değil. En kısa tarifiyle laiklik: “Dünya işlerini dinden ayırma” dır. Üstelik Hıristiyan dünyasının ihtiyaçlarından doğmuştur. Esasen Hıristiyanlığın içtimâî cephesi yoktur. Bu yüzden, kilisenin dünya işlerine karışmaması tabiidir. Siz kalkar da bu mantıkla dini yorumlamaya kalkarsanız İslam’a haksızlık etmiş olursunuz.
Hemen belirtelim ki din, dünya işlerine müdahale etsin gibi bir iddiamız yok. Söylemek istediğimiz; her dinin kendi şartlarında tartışılması gerektiğidir. Laikliğin gölgesinde İslâm’ı tartışmak hakkaniyetle bağdaşmaz.
Din tartışmalarının reyting malzemesi yapılmasına ne demeli? Bir şey bilmeyen, daha da kötüsü bir şey bilmediğini de bilmeyen, kerameti kendinden menkul üç-beş şöhret budalasını ekranda dövüştürterek çıkar sağlamaya çalışmak dürüstlükle bağdaşır mı?
Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan 70 milyonluk bir ülkede zaman zaman İslâm adına yanlış şeyler yapan kişiler de çıkacaktır muhakkak. Bunlardan bir kısmı bağnazlığından, bir kısmı cahilliğinden, bir kısmı da hinliğinden yapıyor olabilir bu işleri. Böyle durumlarda pireyi deve yaparak yaşanan olumsuzlukları halkın imanına hücum vesilesi yapmanın düşünce özgürlüğü ile bir ilgisi yoktur.
Kısacası; Türkiye laik bir ülkedir. Laiklik anayasanın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddeleri arasındadır. Dolayısıyla, olur olmaz şeyler bahane edilerek ikide bir dinin uluorta tartışılmasını zait buluyoruz. Hele hele laiklik adına İslâm’ın hırpalanmasını asla tasvip edemeyiz...
Son söz şairin:
Cedelleşmenin kimseye hayrı olmaz dinle
Güç sende, kime vuracaksan vur ama dinle.
Üç aylar ve Yeniçağ
04 Temmuz 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Bugün 1 Recep... Üç ayların başlangıcı. Hicrî aylardan recep, şâban ve ramazanın toplumumuz için ayrı bir önemi vardır. Üç aylar olarak bilinen bu aylar dînî bir atmosfere girildiğini gösterir. Üç aylarla birlikte gerek evlerde, gerekse camilerde farklı bir hareketlilik gözlenir. İnsanların iyilik yapma ve ibadet etme konularındaki hassasiyetleri biraz daha artar.
Üç ayları önemli kılan âmillerin başında şüphesiz ki kandil geceleri gelir. Recep, şâban ve ramazanı bir kandiller geçidi olarak nitelemek de mümkün.
Bu sene Regâip Kandili’ni üç aylarla birlikte idrak ettik. Recep ayının ilk cuma gecesi Regâip Kandili olması münasebetiyle dün gece çifte bayram yaşadık. Yani hem üç aylarla müşerref olduk, hem de Regâip Kandili’yle. Hatta buna bir de cuma gününün kutsiyetini eklersek üç bayramı birlikte yaşadık da diyebiliriz. Bu önemli tevâfuku iyi değerlendirerek üç aylara güzel bir başlangıç yapmak her Müslüman’ın öncelikli hedefi olmalıdır.
Mübarek gecelerden Miraç Kandili de yine recep ayındadır. Bilindiği üzere miraç, Hz. Peygamberin “hicret” ten bir buçuk yıl önce recep ayının 27. gecesi Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya, oradan da yedi kat göğe yükselerek “kurb-ı Hakk” a vasıl olması mûcizesidir. Hem dînî hayatımızda hem de edebî metinlerimizde genişçe yer alan miraç hâdisesi ile ilgili Süleyman Çelebi’nin “Mevlidi” nden sizlere birkaç beyit:
Can kulağın ger tutar isen bana
Mustafâ mi’râcını eydem sana
Göklere hem nice seyrân kıldı ol
Hak teâlâ hazretine buldu yol
Arş u kürsîyi görüben ol hoca
Geçdi yetmiş bin hıcâbı ol gece
Hak teâlâ hazretine erdi ol
Hak ne kim gösterdi ise gördü ol.
Allâh’ın rahmet ve mağfiretinin bolca görüldüğü Berat Kandili ise şaban ayının 15. gecesine rastlar. Peygamberimizin ifadesine göre Cenabı Hak o gece “İstiğfar eden yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim. Hastalığa uğramış yok mu, ona şifa vereyim. Yok mu, yok mu?” diye sabaha kadar nida eder.
Ve nihayet ramazan ayının son on gününde aramamız gereken bin yıldan daha hayırlı Kadir Gecesi. Bin ay 80 küsur yıl ettiğine göre o gece, kadir gecesiz geçen bir ömre bedeldir.
Sıraladığımız bu mübarek gecelerin üç aylara serpiştirilmiş olması sebebiyledir ki milletimiz bu aylara ayrı bir ilgi göstermektedir. Keşke bu ilgi yıl on iki ay devam edip gitse’85
Kısacası; din cemiyet içindir. Dinin asıl hedefi dürüst ve ahlâklı fertler yetiştirmektir. Mübarek aylar, günler ve geceler inşallah bizler için daha dürüst, daha namuslu ve daha hayırsever müminler olma yolunda işaret taşları olur.
Okuyucularımızın üç aylarını tebrik ediyorum.
Yeniçağ için el ele
YENİÇAĞ millî direnişin kalesidir. Bunu dost-düşman herkes biliyor. Bütün mesele bu kalenin tahkim ve tezyidi. Ben şahsen okuyucularımızın üstüne düşeni yaparak YENİÇAĞ’ın tirajını ikiye katlayacağından eminim. Her gün bir gazete alan fedakâr YENİÇAĞ okuyucusu gerekirse bir gazete daha alarak söz konusu kalenin tezyit işini üstlenebilir. Ancak, kalenin tahkimi de önemlidir ve bu görev de öncelikle gazete yöneticilerine düşer.
Gazete yöneticileri ile okuyucularımızın el ele vererek millî direnişin kalesi YENİÇAĞ’ı tahkim ve tezyit etmeleri millî ve dînî varlığımıza kasteden bedhahlara verilecek en büyük cevap olacaktır.
Yeni bir tecdîd-i gayrete ne dersiniz?..
TÜRKÇENİN GAZİLERİ
18 Temmuz 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Kâşgarlı Mahmut ve
“Dîvânü Lügâti’t-Türk” ü (1)
Millet olarak kültürel değerlerine topyekûn sahip çıkan bir yapıda olmasak da her devirde içimizden bu değerleri muhafaza ve müdafaa eden kahramanlar çıkmıştır. XI. yüzyılda bir anne şefkatiyle Türkçeye kucak açarak onun gelişip zenginleşmesi için cansiperane mücadele veren alperenlerin başında şüphesiz ki “Dîvânü Lügâti’t-Türk” müellifi Kâşgarlı Mahmut gelir.
Kültür milliyetçiliğin unutulmaz ismi Kâşgarlı Mahmut’un hayatı hakkında maalesef yeterli bilgiye sahip değiliz. Hatta onun Kârûn’un hazinelerine değişilmeyecek kadar kıymetli olan “Dîvânü Lügâti’t-Türk” adlı eseri bile ne acıdır ki 800 yıl nisyan karanlığında yolculuk yaptıktan sonra nihayet XX. yüzyıl başlarından İstanbul’da Ali Emîrî tarafından bir tesadüf sonucu kaybolup gitmekten kurtarılmıştır. İsterseniz önce “Dîvânü Lügâti’t-Türk” ün bulunuş hikâyesini Kilisli Muallim Rıfat’tan dinleyelim:
Divanyolu’nda “Karababa” sokağının başında “Diyarbakır Kıraathanesi” adlı bir kıraathane vardı. “Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi” buranın birinci müşterilerinden idi.
Her gece akşamdan sonra gelir, gece yarısına kadar oturur, dostlarıyla görüşür, konuşur; sonra kalkar, Parmakkapı’daki hanesine giderdi.
Malî 1333 senesi idi. Bir gece yine bu kıraathaneye teşrif buyurdu. Biraz tarihten, edebiyattan bahsedildikten sonra:
-Beyler, efendiler! Bu gece size bir şey soracağım! dedi.
-Buyurun, dedik.
Sordu:
-Divanü Lügati’t-Türk isminde bir kitap gördünüz mü, ya da işittiniz mi?
İlk cevabı ben verdim:
-Kitabın kendisini görmedim, fakat Kâtip Çelebi bunu görmüş ve Keşfü’z-Zunun’a yazmıştır, dedim.
Sonra Arif Bey ve arkadaşları Arapça tarihlerin birisinde bunun adını gördük, dediler. Bunun üzerine Emirî Efendi, Fuzulî’nin şu mısraını okudu:
“Eyledim tahkik, görmüş kimse yok cânânımı.”
Söz sırası bize geldi. Bir ağızdan heyecanla sorduk:
-Siz gördünüz mü?
Sualimiz hoşuna gitti, kendine mahsus olan tarzda gevrek gevrek güle güle katıldı:
-Ne söylüyorsunuz? İnayet-i Bârî ile bugün o kitaba malik oldum, dedi. Cümlemiz tebrik ederek nasıl elde ettiğini, kimden aldığını sorduk.
-Âdetim veçhile haftada iki üç kere Sahaflar Çarşısı’na uğrar, yeni bir şey var mı diye kitapçılara sorarım, dün de uğradım. Kitapçı Burhan Bey’in dükkânında oturdum. “Bir şey var mı?” dedim. Kitapçı:
-Bir kitap var, ama sahibi otuz lira istiyor. Bu kitap bana geleli bir hafta oldu. Ben, bunu yüksek bir fiyatla alır diye Maarif Nâzırı Emrullah Efendi’ye götürdüm. O da ilmiye encümenine havale etti. Encümen tetkik için bir hafta müsaade istedi, ben de kabul ettim.
Haftaya devam edeceğiz...
TÜRKÇENİN GAZİLERİ
25 Temmuz 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Kâşgarlı Mahmut ve "Dîvânü Lügâti’t-Türk" ü (2)
Geçen haftaki yazımızda, kültür milliyetçiliğinin unutulmaz ismi Kâşgarlı Mahmut’un “Divanü Lügâti’t Türk” adlı eserinin bulunuş hikâyesini Kilisli Muallim Rıfat kaleminden anlatmaya başlamıştık:
Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi, eseri Sahaflar Çarşısı’nda bir dükkânda görür. Fiyatını sorar. Kitapçının cevabıyla birlikte, yazımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz:
-Bir kitap var, ama sahibi otuz lira istiyor. Bu kitap bana geleli bir hafta oldu. Ben, bunu yüksek bir fiyatla alır diye Maarif Nâzırı Emrullah Efendi’ye götürdüm. O da ilmiye encümenine havale etti. Encümen tetkik için bir hafta müsaade istedi, ben de kabul ettim. Bir hafta sonra uğradım. On lira teklif ettiler. Ben de: “Kitap benim değildir, başkasınındır. Otuz liradan bir para aşağıya vermiyor” dedim. Cevaben; “Biz otuz liraya bir kütüphane satın alırız. Al kitabını, istemiyoruz!” diye kitabı iade ettiler. Kitap sahibiyle tayin ettiğimiz müddet yarın bitecektir. Yarın kitabı vermeye mecburum. Bakınız eğer işinize gelirse siz alınız! dedi. Kitabı elime alınca bayıldım. Otuz lira değil, otuz bin lira değeri var. Dünyada eşi menendi görülmemiş, bir Türk kâmusu ve grameri. Fakat kitapçıyı şımartmamak, fiyatı artırmaya bırakmamak için nazlı davrandım: “Dağınık bir eser: Acaba tamam mı, değil mi? Hem de müellifi Kâşgarlı bir adam imiş, kimdir, necidir? Belli değil. Sarı çizmeli Mehmet Ağa... Maamafih ne de olsa bir eserdir. Maarif on lira teklif etmiş ise, ben de on beş lira veririm” dedim. Kitapçı:
- Hayır, arz ettiğim gibi kitap benim değildir. Benim olsaydı verirdim. Fakat sahibi mutlak otuz lira istiyor. Almayacak olursanız sahibine iade ederim, dedi.
Sordum:
- Sahibi kimdir?
Cevaben dedi ki:
- Yaşlıca bir hanımdır, eski Maliye Nâzırı Nazif Bey’in mensubatından... Paşa, bu kitabı ona verirken: “Bak, sana bir kitap veriyorum. İyi sakla! Sıkıldığın zaman kitapçılara götür. Altın para otuz lira eder, aşağıya verme!” demiş. İşte bu otuz lira kadının kulağında küpe olmuş... Yoksa kendisi acûze bir kadındır. Alacak isen, bir kadına iyilik etmiş olursun, dedi.
Bunun üzerine:
- Evet, şimdi işin şekli değişti: Bir kadına muavenet (yardım) bir vazifedir. Peki, kabul ettim, dedim ve kitabı aldım. Fakat o dakikada şöyle düşündüm: Yanımda ancak on beş lira var, eve gidecek olsam kitap dükkânda kalacak, mümkün ki, başka birisi gelir, kitapçı tamahkârlık ederek ona da gösterir, o da alır. Paranın üstünü yarına bırakayım desem, olmaz. Başladım içimden Allah’a yalvarmağa: “Allah’ım, bir dost gönder, bana yardım etsin. Beni kitaptan ayırma!”
İki dakika sonra baktım ki, dostlarımdan eski Darülfünun’un Edebiyat Muallimi Faik Reşat Bey oradan geçiyor. Hemen çağırdım. Gizlice: “Varsa aman bana yirmi lira ver” dedim. Çantasını açtı, on lira varmış, onu verdi.
-Üst tarafını da şimdi acele eve gider getiririm, dedi. Ben de kitapçının dükkânında kısmen huzuru kalple oturdum.
Birkaç dakika sonra Reşat Bey geldi, parayı getirdi. Otuz lirayı Burhan Bey’e verdim.
Burhan Bey - “Pekâlâ, ya benim bahşişim yok mu?” dedi.
Üç lira da ona verdim, vedalaştım. Dükkândan kalktım, Reşat Bey’le konuşa konuşa çarşıdan çıktık. Fakat arkamıza baktım: “Acaba Burhan Bey pişman olup da arkamızdan koşmasın” diye korku içindeydim. Neyse, baktım ki gelen yok: “Oh, elhamdülillâh!” dedim.
Kitabı aldım, eve geldim, yemeyi içmeyi unuttum. Birkaç saat mütalaa ile uğraştım. Arkadaşlar, size arz ediyorum: Bu, kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka revnak kazanacak. Arap dilinde Sîbeveyh’in kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez.
Bu kitap ile Hz. Yusuf arasında bir müşabehet var. Yusuf’u kardeşleri birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere veremem.
Haftaya devam edeceğiz
.
.
.
Bugün 341 ziyaretçi (501 klik) kişi burdaydı!
.
|
| Bugün 299 ziyaretçi (812 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|