 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
01 Ocak 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Şer ittifakı
Önceki dönemlerde Almanya, en basit savunma silahlarının satışını bile terörle mücadelede kullanmama şartına bağlardı.
Silahlar değişti ama mantık değişmedi.
Zira F-35'ler İsrail'e karşı kullanılmaması şartına bağlanıyor. Gerçi soykırımcı İsrail'e kalsa hiçbir şartta Türkiye'ye verilmemeli.
Bundan sebep, ABD Başkanı Trump, Türkiye adına İsrail'e güvence verdiği hâlde uçakları verip vermeyecekleri hâlâ meçhul.
Sizin anlayacağınız, Washington, parasını ödediğimiz mezkûr uçakları satma ihtimalini İsrail'in güvenlik sigortasına bağlayarak müttefiklik hukukunu bir nevi "şartlı tahliye" dosyasına çevirdi.
Peki İsrail'e onca silah verirlerken Türkiye'ye karşı kullanılmayacak şartı hiç söz konusu olmuş muydu?
Elbette olmadı, olmaz.
Dikkat isterim: NATO'nun patronu mesabesindeki ABD, F-35'leri NATO üyesi Türkiye'ye vermek için NATO üyesi olmayan İsrail'e güvence vermek zorunda.
Tek başına bu bile ABD-İsrail ilişkisinin ontolojisini açığa çıkardığı gibi NATO üyeliğimizin ne menem bir şey olduğunu da vuzuha kavuşturmaya yeter.
***
Halbuki kim kime güvence vermek zorunda? Türkiye topraklarının bir kısmını kendilerine "vaat edilmiş topraklar" tesmiye eden İsrail, Türkiye'yi bölme ve parçalama girişimlerinin arkasındaki en etkin güç yine İsrail.
Dahası, enerji bahanesiyle Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan'la ittifak kurarak Türkiye'nin nüfuzunu kırmayı hedefleyen de İsrail.
ABD'yi istediği gibi yönlendiren zaten İsrail.
O kadar ki bölgedeki her jetin rotası, her füzenin koordinatı sarsılmaz bir ABDİsrail işbirliğiyle belirleniyor.
Demem o ki, İsrail'in hedefindeyseniz ne kadar "uyumlu" olmaya çalışsanız da nihayetinde ABD'nin hedefine girmekten kurtulamazsınız.
Batı ile uzlaşma hayalleri kuran İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın geldiği aşama bunun trajik bir örneğidir.
Zira, Batı için İran, masaya oturulacak bir ortak değil, Huntington'ın "Medeniyetler Çatışması" tezinde çoktan mahkûm edilmiş bir hedeftir.
İsrail'in, İran'ın yumuşama sinyallerini bir fırsat penceresi olarak değil, "önleyici imha" için "zamanlama avantajı" olarak gördüğü aşikâr.
Türkiye'ye bakışı İran'a bakışından pek farklı değil.
***
İsrail, sadece Türkiye'yi ve İran'ı değil, Suudi Arabistan'ın bölgesel ağırlığını da tasfiye etmek istiyor.
BAE ile kurdukları karanlık ittifak, Suudi Arabistan'ı parçalama planının bir parçası.
Suudi Arabistan'ın en büyük suçu da Çin'in katkısıyla İran'la diyalog kurmak.
Uzun lafın kısası:
Ortadoğu'da masalar kalıcı barış için değil, İsrail'in çıkarlarına uygun şekilde yeni savaşların koordinatlarını belirlemek ve Türkiye gibi bölgesel aktörleri "şartlı müttefiklik" prangalarıyla dizginlemek için kuruluyor.
4 Ocak 2026, Pazar
SALİH TUNA
Kopartma dönemi
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Uluslararası hukuk, insan hakları, demokrasi zaten ABD'nin kirli yüzünü örten muşamba dekordan ibaretti.
Lakin o dekor da tastamam yıkıldı. Haliyle, emperyalizm dımdızlak kaldı.
Ekonomik ambargolarla dize getiremedikleri, darbe tezgahlarıyla deviremedikleri Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun mafyöz bir operasyonla hedef alınması, bunun göstergesidir.
Venezuela'nın kaynaklarını gasp etme şekli, devlet başkanı ve eşinin, ABD Özel Kuvvetleri tarafından evinden zorla alınarak kaçırılması sadece bir işgal değil, uluslararası siyasetin yerini "mafya" kültürüne bıraktığının resmidir.
Artık küresel sistem çöktü.
Mafyöz ağızla söyleyecek olursak "Kopartma dönemi" başlamıştır. Artık hangi devlet hangi devleti kopartabilirse!
***
Karşımızda sadece bölgesel bir operasyon yok.
İsrail'in Gazze soykırımı, Suriye'deki işgali ve İran'daki iç kışkırtmalarla eş zamanlı yürüyen çok cepheli bir kuşatma var.
Netanyahu'nun Tahran-Venezuela hattını hedef alan sözlerinden hemen sonra bu saldırının gelmesi de son derece manidardır.
Takdir edersiniz ki, bir ülkenin devlet başkanının başka bir devlet tarafından "kaçırılması", diplomasinin yerini tamamen devlet mafyalığına bıraktığını gösteriyor.
Sosyal medya hesabı üzerinden "Maduro'yu yakalayıp ülkeden çıkardık" şeklindeki açıklamasıyla Latin Amerika'yı ateşe atacak fitili ateşleyen Trump bir kez daha Nobel Barış Ödülü'nü hak ettiğini kanıtlamıştır.
Hayır yani, ülkesi Venezuela'ya askeri müdahale etmesi için Trump'a çağrı yapan Maria Corina Machado'ya "Nobel Barış Ödülü" veriliyor da mahut çağrıya riayet edene neden verilmesin!
İmamoğlu da Netanyahu ile ortak mücadele ettiğini dermeyan edecek kadar insanlık düşmanı olan işbu Maria Corina Machado'yu "özgürlük ve demokrasi kahramanı" ilan etmişti iyi mi?
***
Çin ile yapılan kritik bir zirvenin hemen ardından gelen bu saldırı, Washington'ın artık hiçbir kural tanımayacağını, silahın ve şiddetin diliyle konuşacağını dermeyan etmiştir.
Dünya bu tek kutuplu zorbalığa daha ne kadar dayanır bilemiyorum.
Benim bildiğim şudur:
Venezuela'ya yapılan bu mafyatik müdahale, "Pax Americana" düzenini bir daha dirilmesi mümkün olamayacak çapta sona erdirmiştir.
6 Ocak 2026, Salı
SALİH TUNA
Ne sevindin be!
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Cem Küçük adlı gazeteci arkadaşımız, ABD'nin Venezuela'ya tecavüzü sonrası zafer sarhoşluğuyla coşmuş.
O kadar ki, "Bütün oklar Maduro yanlısı Tucker Carlson'a döndü, ağzını açmıyor..." diyor.
Her şeyden evvel Carlson'ın bu dönemdeki dominant özelliği Maduro yanlısı olmak değil, Netanyahu karşıtı olmaktı. ABD'nin İsrail'e yardımlarını kıyasıya eleştirip siyonistleri fena hâlde rahatsız ediyordu.
Küçük arkadaşımızın rahatsızlığı nedir ki, Carlson'la fırsat bulmuşçasına ödeşmeye çalışıyor?
Bu neyin hıncıdır?
Bir de acayip bir iştiyakla, "İsrailli devlet görevlileri İran'a, 'Sıra sende' diyorlar..." şeklinde paylaşım yapıyor.
"İsrailli devlet görevlileri" he mi?
O soykırımcı görevliler Türkiye'ye de çok şey diyorlar, onları ne yapacağız peki?
Üstü "çizilmiş" kesimler üzerinden sörf yapmak tam bir kurnazlık. Ne demek, "Bizdeki Avrasyacılar, Rusçular şaşkın, adamları indirildi..."
Hazır kaptırmışken, Maduro'nun her daim arkaladığı Filistinliler ve Hamas da şaşkın deseymiş ya!
Zira, Hamas yönetimi Maduro'nun kaçırılmasını güçlü bir şekilde kınadı.
Cem Küçük dostumuz madem Maduro'nun esir alınmasına bu kadar sevindi; "Maduro da demokrat değilmiş, otoritermiş..." diyen İmamoğlu gibi biraz daha usturuplu sevinseydi bari.
Yahut eski cumhurbaşkanımız Abdullah Gül gibi, "Maduro muteber adam değildi ama bu yöntemle indirilmesi meşru olmayan yollara kapı aralar..." demeye getirmekle yetinseydi. (AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik'in tepkisi ne kadar yerindeyse, Dışişleri Bakanlığımızın "taraflara itidal çağrısı" da o kadar yersizdi. Ortada "taraflar" diye bir şey yok. Tecavüz eden ve edilen var. Nokta.)
Gelgelelim...
Herkes biliyor ki Maduro'nun "muteber" olmasına engel olan tek "suçu" siyonizme karşı direnişi alabildiğine savunmasıdır.
Her fırsatta müstevlilere "Bizi neden desteklemiyorsunuz" diye sitem eden Özgür Özel de lagaluga ediyor. ABD'nin Venezuela'ya yaptığı haydutluğuna onay vermişçesine açıklama yapan (üyesi olmakla övündüğü) Sosyalist Enternasyonal ne ki kendisi ne olsun! Neyse...
Washington'un kaynak odaklı haydutluğu, ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan bir mülkiyet iddiasına dönüştü.
Kaldı ki, mafya bile kadınlara dokunmaz.
ABD, mafyadan bile daha gayrimeşru bir yöntemle bağımsız bir devletin başkanını ve eşini yatak odasından "kaldırdı".
Satın alınmış bürokratlar ve ekonomik sabotajlar üzerinden yürütülen bu kuşatma, Latin Amerika gibi direnç geleneği köklü coğrafyalarda sert bir duvara çarparsa kimse şaşırmasın
7 Ocak 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Kuyruğunu saklayamıyorsun dostum
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Washington'un Maduro'yu haydutça alıkoymasının, uluslararası hukuku "güçlülerin sözleşmesine" indirgediğini, egemenliği, büyük güçlerin rızasına bağlı kırılgan bir imtiyaza çevirdiğini söktürebiliyorsun.
Dahası...
Maduro'yu savaş ganimeti gibi paketleyip Venezuela halkının siyasi iradesini gasp eden bu haydutluğun dünyayı Hobbesçu "orman kanunu"na döndüreceğini herkes kadar sen de görüyorsun.
Hülasa, dünya sisteminin maskesinin düştüğünü, artık kuralların silahla yazıldığı bir gladyatör arenasında olduğumuzun farkındasın.
Lakin gördüğünün, anladığının, fark ettiğinin gereğini yapmıyorsun.
Tam aksine, kuralların silahla yazıldığı bu gladyatör arenasını fırsat bilip siyasi ranta çevirmeye çalışıyorsun.
Her netameli dönemde böyle kurnazlıklar yapmaya kostaklanıyorsun ama bir kusurcuğun var dostum: Kuyruğunu saklamayı beceremiyorsun!
***
Dönemin Başbakanı Erdoğan'ın, çocukları katleden İsrail'in şefinin yüzüne "Siz çocukları öldürmeyi iyi bilirsiniz" deyip "One minute" çektiğinde de kuyruğun ortada kalmıştı.
Zira siyonist network, Erdoğan'ın işini bitirecek beklentisi içinde sinsice elini ovuşturuyor, "Buna da 'one minute' desene, şuna da desene" yollu artistlik yapıyordun.
Lakin, Erdoğan İsrail'e çaktığında, cevap Tel Aviv'den önce senden gelmiş ve kuyruğun fena hâlde açıkta kalmıştı.
Gazze soykırımında da cibilliyetinin gereğini sergiledin...
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Hamas'ı "terör örgütü" yerine "Kuvayı Milliye" mesabesinde görmesini kriminalize etmeye gayret ettin. Bununla da yetinmedin, Gazze direnişçilerini "terörist" ilan ettin.
Umduğun randımanı alamayınca tornistan yaptın; Erdoğan'ın Gazze konusunda yeterli duyarlılığı gösteremediğini gündüz gözüyle iddia etmeye başladın.
Sonra da İsrail'in soykırımını "kendini savunma hakkı" tesmiye eden müstevlilere Erdoğan'ı gammazlamayı marifet sandın.
***
Şimdi de Maduro'yu arkalamadığı iddiasıyla Cumhurbaşkanımızı eleştirmeye kalkışıyorsun.
Erdoğan'ın dünya sisteminin patronuyla başı belaya girdiği an havalara uçacak olan da sensin. Tıpkı "kahraman" tesmiye ettiğin Nobel Barış Ödülü alan o hain kadın gibi "hizmete" talip olduğunu saklayamıyorsun.
Unutmuş değiliz:
Sayın Erdoğan'ı aynı şekilde derdest etmeye çalışan FETÖ'cülerin "yargı susturuculu darbe" çıktılarına mal bulmuş mağribi gibi atlayan da sendin, FETÖ marifeti tapeleri Meclis kürsülerinden okuyan da. Vaktiyle Almanya Şansölyesi'ne "Türkiye'ye gelme, Erdoğan'ı meşrulaştırma..." diyen de sendin.
Etrafına bakma dostum, aynaya bak; sen busun, bu kadarsın.
08 Ocak 2026, Perşembe
SALİH TUNA
İhanet paketi
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Maduro'nun esir alınma şekli, her şeyden evvel bozgunculuğun, işbirlikçiliğin ve beşinci kol faaliyetinin bir ülkenin bağımsızlığı/ bekası için ne denli büyük bir tehlike olduğunu ortaya koydu.
Zira...
Venezuela Devlet Başkanı ve eşi "içeridekiler" tarafından adeta paket hâline getirilmiş, Trump'ın adamlarına da gidip almak kalmıştır.
Gerisi, psikolojik savaş mizanseninden ibarettir.
Kime karşı mı?
ABD emperyalizmine boyun eğmeme iradesini gösteren veya gösterme potansiyeline sahip olan her devlete karşı elbette.
Lakin, olanca mizansene rağmen Venezuela'da ABD'nin beklediği "başkalaşım" gerçekleşmemiştir.
Hülasa, Venezuela seçilen yeni Başkan Vekili Rodriguez ile ayakta olduğunu göstermiştir.
***
ABD'nin Venezuela'ya tecavüz ederek Maduro'yu esir alması üzerine; Türkiye'deki kimi liberal görüşleriyle bilinen yazarlarla birlikte muhafazakâr çevrelerde yerleştirilmiş kimi küçük-büyük etki ajanları, her zamanki gibi güce tapan cibilliyetlerinin gereğini yapmışlardır.
Tavırları, merhum Nihat Genç'in "Amerikan Köpekleri" eserinde tarif ettiği; aynı toprağın suyunu içip milli onuru dalgaya alan o köksüz zihniyetin tezahürüdür.
O kadar ki...
Bizzat ABD medyasının bir kısmı bile bu operasyonu eleştirip "narko-terör" iddialarını gülünç bulurken, bizdeki bu "elemanlar" emperyalist haydutluğun gönüllü avukatlığına soyunmuştur.
Frantz Fanon'un betimlediği, efendisine öykünen o "yerli işbirlikçi" tipi tastamam budur.
***
Washington'un Venezuela haydutluğu; Kolombiya, Küba ve Meksika gibi ülkelerdeki zaten var olan direnç damarını konsolide etmiştir.
Eduardo Galeano'nun "Latin Amerika'nın Kesik Damarları" eserinde anlattığı o tarihsel sömürü döngüsü, bugün yerini bilinçli bir meydan okumaya bırakmaktadır.
Mesela, Kolombiya lideri Gustavo Petro'nun, olası bir ABD saldırısında halkın birer "jaguar"a dönüşeceği uyarısı bunun göstergesidir.
Dikkat isterim:
Washington'un tehdit ettiği ülkelerin ortak paydası, Gazze'deki soykırıma sessiz kalmamalarıdır.
Ki bu onurlu duruşları; küresel zorbalığa karşı hem kendi topraklarında hem de mazlum halkların yanında saf tutan sarsılmaz bir bağımsızlık ruhunun sonucudur.
10 Ocak 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Yalnızlığın fiyakası
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Yalnızlıktan şekvacı olmak oldukça fiyakalıdır. Tek başına "yalnızım" demek bile sevgiliye koca bir aşk şiiri döşenmekten çokluk etkilidir.
Sezen Aksu'nun "Tanrım tek başına koyma kulların / Yalnızlığa ancak sen dayanırsın..." sözlerini okuduğu o şarkı hepinizin kulağına bir şekilde çalınmıştır.
Bu yüzden olsa gerek, etrafı gırtlağına kadar insanla dolu olanlar bile yalnızlık söyleminin müptelası olmuştur.
"Kardeşim senin neren yalnız?" dersen retorik hazırdır: "Kalabalıklarda yalnızım..."
Sanki dersin birdenbire dünyanın döndüğünü söyleyen Galilei mübarek, kimsecikler onu anlamıyor.
Halbuki, derdini dinlesen anlamaya üşenirsin, o derece entipüften.
***
İtiraf edeyim, hayatım boyunca "Kendini yalnız hissediyor musun?" diye soran hiç olmadı.
Şayet sorulsaydı dünya şampiyonu merhum boksör Muhammed Ali gibi "Hayır, yalnız değilim; çünkü Allah benimle" şeklinde cevap vermek aklıma gelir miydi, bilmiyorum.
Tövbeler olsun, fakire de bir kez sorulmuştu, şimdi hatırladım, anlatayım: Üniversite yıllarımda Beyoğlu Atlas Sineması'nda Sinema Günleri (o vakitler henüz Festival adını almamıştı) adı lazım değil bir film için bilet kaldı mı diye sormuştum. Gişedeki iki kadından biri (kaç bilet istiyorsun anlamında) "Yalnız mısın?" diye sorunca, "Çok yalnızım!" demiştim de gülüşmüştük.
Demem o ki, yalnızlıkla hep dalga geçtim.
Yalnız kalmanın her şeyden evvel tefekkürün mütemmim cüzü olduğunu söylemeliyim.
Lafın burasında, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sındaki şu sözünü hatırlamanın tam vaktidir: "Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır..."
***
Yalnız kalmanın felaket olduğuna dair insanları önce kesin inançlı hâle getirdiler, ardından da "Sakın kendinle kalma, her daim bizimle kal" dercesine etrafını dijital ağlarla çevirdiler.
Mahut ağlara takılan özellikle gençler her şeyi duyduklarını iddia ediyorlar ama cep telefonları ömürlerini çalıyor, ruhları duymuyor.
Kesintisiz maruz kaldıkları cep telefonları yüzünden zihin yapıları bölmeli, odaklanmaları sorunlu, dikkatleri darmadağınık.
Zaten dijital feodaller de söz konusu dikkat dağınıklığı için "Sonsuz Kaydırma" tekniğini üretmişler. Artık "sayfa sonu" yok; ömrünüz boyunca kaydırabiliyorsunuz. Gerçekte kaydıranlar dijital feodaller tabii.
Hülasa, tüm insanlık artık dijital kümeslerinde yaşıyor.
Herkesle iletişim kurduğunu sanıyorsun ama algoritma müsaade etmezse eloğlu duysa da kardeşin duymuyor!
Güya kendini gerçekleştirmek için farkındalık peşindesin, lakin kendinin bile farkında olmana engel olan dijital kümestesin haberin yok...
Yalnız kalmak lanetli bir şey değildir. Kendinde olmanın/kendine gelmenin, dijital feodallerin esaretinden kurtulmanın, yıldızları seyretmenin, yani tefekkür etmenin esasıdır.
13 Ocak 2026, Salı
SALİH TUNA
En orijinal gazeteci
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Muttali olduğum an şaştım kaldım. Hatta bu olsa olsa ya "shitpost" ya da "meta-mizahtır" dedim.
Yanlışmışım ki ne kadar!
Olayımız Marmara Cezaevi'nin kapısında başlıyor. Kahramanımız, iki küçük çocuk annesi avukat bir anne. Müvekkilini savunmak için içeri girerken görevlilerin uyarısıyla Mercedes anahtarını x-ray cihazına bırakıyor.
Ancak hesap etmediği bir şeye maruz kalıyor: Gözlemci gazeteciye!
Zira, işbu gözlemci gazeteci Ruşen Çakır, x-ray cihazının üzerinde "sahipsiz" Mercedes anahtarı görünce, arkadaşı İsmail Saymaz'ın sanıp alıyor. (Allah herkese İsmail gibi arkadaş nasip etsin, işine yarayacak bir şeyini "bulunca" teklifsiz cebine indirebiliyorsun.)
Gelgelelim, hikâyenin orijinalliği anahtarın İsmail'e ait olmadığı anlaşıldıktan sonra başlıyor.
***
Normalde her insan evladı başkasına ait bir anahtarı yanlışlıkla aldığını fark edince kapıdaki güvenliğe geri döner, değil mi?
Ruşen Çakır öyle yapmıyor.
Ya?
"Çıkarken aldım" diyor, "İsmail Saymaz'ın zannettim; aşağı inince ona uzattım al diye, o da benim değil deyince, devam ettim gittik..."
Fakat hakkını teslim edelim, en azından yaptığını itiraf ediyor. Öyle Cem Küçük gibi sıkışınca ne sersem sepet iftira atıyor ne de "Ama o avukat kadının saçları çok uzundu..." yollu "ad hominem" şapşallığına tenezzül ediyor.
Lakin müfteriye nazaran çok orijinal.
Hem de geri dönüp mahsur bıraktığı kadına anahtarını vererek özür dileyeceğine, "Bana ne! Maslak'tayım, gelsin alsın..." diyecek kadar!
***
Gezi döneminde de yıllar yılı çalıştığı NTV'nin canlı yayın aracı vandalizm kurbanı olduğunda orijinalliğini sergilemişti.
O kadar ki Can Dündar'la mezkûr aracın önünde gerine gerine poz vermişti.
Can Dündar da az orijinal değildi hani. "TOMA'nın altına yatacağım" diyerek olay yerinden uzaklaşmış, İstanbul'daki tüm TOMA'ların altında aranmış, zinhar bulunamamıştı.
Ne ki, iki çocuklu bir anneyi o buz gibi soğukta mağdur ettiği için normalde üzülmesi gereken Ruşen Çakır'ın akıl almaz bir aymazlıkla, "Bana ne! Maslak'tayım, gelsin alsın..." demesi, orijinallikte kimseciklerin onun düzeyine ulaşamayacağını gösteriyor.
Kuvvetle muhtemel bu "ulaşılmaz orijinalliğini" diş gıcırdatır şeklindeki o "sinsi gülüşü" eşliğinde gerçekleştirmiştir.
Bilirsiniz, "sıkılmış diş gülümsemesi" psikolojide "bastırılmış duygu" göstergesi kabul edilir. Kişi gülümser ama çenesini serbest bırakmaz; bu da kontrolü elden bırakmak istemediğinin kanıtıdır.
Kontrolü kaybettiğinde görüyorsunuz işte, boşta anahtar görünce ne yaptığını.
14 Ocak 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Bahçeli’nin ‘İran sevgisi’
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
12 Gün Savaşı'nda bile İran'ı aşağılayarak Netanyahu'nun amacına hizmet edecek duruma düşmeleri üzerine, "Bari İsrail'le savaşırken İran nefretinizi biraz erteleseniz mi?" dedim diye demediklerini bırakmamışlardı.
En yaygın lakırdıları şöyleydi: "Salih Tuna'nın bu İran sevgisi nereden geliyor?"
Gülmeyin, şaka yapmıyorum; gerçekten böyle.
Aynı eşhas, MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin geçen günkü; "İran'daki olaylar emperyalist kumpas ve planlardır... Gezi Parkı ile İran'daki olayların benzerliğine dikkat edilmelidir... Komşu ülke İran'ın huzur iklimi Türkiye için hayati öneme sahiptir..." sözleri üzerine, "Bahçeli'nin İran sevgisi nereden geliyor?" diyecekler mi bakalım?
FETÖ'cüler dönemin Başbakanı Erdoğan'ı "İrancı" ilan etmişlerdi; mahallenin nevzuhurları da Bahçeli'yi ilan etsin de tam olsun.
Ha, bu arada soru sırası bizde:
Trump ve Netanyahu'yla yarışacak düzeydeki bu İran düşmanlığı nereden geliyor efendiler?
Hadi bakalım, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan bugüne sahici bir neden gösterin.
***
Bahçeli'nin "İran sevgisi" hiç kuşkusuz Türkiye'nin bekasını kendine dert etmesinden kaynaklanıyor. Zira siyonist planın sadece İran'ı değil, tüm bölgeyi ateşe vermeye ve sırayı Türkiye'ye getirmeye kararlı olduğunu görüyor.
Malumunuz, İran'ı, Şah döneminin teslimiyetçi ve Batı eksenli yapısına geri döndürmek istediklerini açık seçik dile getiriyorlar.
Bu da siyonist projenin bekası adına son derece anlaşılır bir stratejidir.
Peki, İran'daki barışçıl gösterileri, Trump'ın malum tehdidini gerçekleştirmesine uygun hâle getirmek için terörize edenlerin üzerinden, "Molla rejimi devriliyor" yollu heyecanlara gark olanlar, hangi stratejiye hizmet ediyor?
Efendim, sevgili Ardan Bey?
***
Siyonistlerin hayali; Tahran'dan Tebriz'e, Meşhed'den İsfahan'a kadar uzanan İran halkının tepkisi karşısında şimdilik kursaklarında kaldı.
Bunda Elon Musk'ın uydu sistemlerinin İran tarafından etkisiz hâle getirilmesinin de büyük etkisi vardır.
Lakin ne siyonistler ne de ABD'nin patronu olduğu dünya sistemine entegre olmak isteyen "Farisi oligarşi" vazgeçer.
İlk fırsatta işbirliği içinde tekrar harekete geçeceklerdir.
Hülasa, İran halkını iyice ekonomik ablukaya alarak "Artık yeter!" diyecek kıvama getirmek için matine-suare çalışacaklardır.
İran düşerse sıranın bize geleceğini, Türkiye'nin paramparça edileceğini tartışamayız.
Temennimiz ve dileğimiz odur ki, Bahçeli'nin de dediği gibi, "İran halkı emperyalizmin köstebek siparişine hizmet etmeyecektir.
17 Ocak 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
ABD böğürürken...
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD Başkanı Trump, Gazze'yi (çocuk cesetlerinin üzerinde yükselen) yedi yıldızlı otellerin olduğu bir tatil beldesi hâline getireceğini söylemişti.
Asıl maksadın, Gazze'yi soykırımcı İsrail'e güvenli ve kalıcı şekilde devretmek olduğunu bilmeyen yok.
Bu hedef doğrultusunda, vatanlarını ölümüne savunan Filistinli direnişçilerin yönettiği Gazze'nin kontrolü için malum "teknokrat hükümeti" devreye sokuldu.
Hülasa, tavırlarında merhametin ve hukukun zerre miskali etkisi yok.
Kendisinden medet bekleyen Ukrayna'nın madenlerine göz koymuştu. Venezuela'nın devlet başkanını eşiyle birlikte yatak odasından (mafyöz dille söyleyecek olursak) kaldırmıştı.
Grönland'a da acayip yeşillenmiş vaziyette.
Gerekçesi de hep aynı: "O devasa maden rezervleri benim olmalı..."
***
Ortadoğu'daki merkez üssü mesabesindeki İsrail'in her arzusunu yerine getiriyor. İran'ı karıştırması da tehdit etmesi de her şeyden evvel bu yüzden.
Ne Rusya'dan ne Çin'den sadra şifa bir tepki geliyor.
Hâliyle algının hülasası şöyle şekilleniyor: ABD'nin gücü karşısında herkes sindi, tarih boyunca (Roma dahil) hiçbir imparatorluk bu kadar güçlü olmadı.
Halbuki...
Koca bir imparatorluk tüm dünyanın gözleri önünde bütün değerleriyle çöküyor. Çökerken de o şiirdeki gibi kuduz gibi böğürüyor.
Bir farkla ki koskoca imparatorluğun kudurup kuduz gibi böğürmesinin yanında, bir vapurun böğürmesi nedir ki?
***
Jean-Paul Sartre bir defasında (1950'lerde) "Dikkat! Amerika kudurmuştur..." demişti, "Bizi Amerika'ya bağlayan bütün bağları derhal koparmalıyız. Yoksa, bizi de ısıracak ve biz de kuduracağız..."
İmparatorlukların kudurma süresi bazen yüzyıl sürer.
Yaşananların anlam ve gayesini çözümleyerek geleceğe projeksiyon tutan tarih felsefesi bu süreler hakkında sağlam öngörüler sunar.
Mesela, Pax Americana'nın ve "Amerikan Yüzyılı"nın sona ermesi, tarih felsefesinde çizgisel ilerleme modellerinin iflasını ve döngüsel ya da ahlaki temelli çöküş teorilerinin haklılığını temsil eder.
Spengler'in yaklaşımına göre Pax Americana, Batı'nın yaratıcı "kültür" evresinden mekanik ve ruhsuz "uygarlık" evresine geçişiyle yaşanan bir "kış" mevsiminden başka bir şey değildir.
Garaudy bu tarihsel kırılmayı daha derin bir manevi düzleme taşır.
Merhum filozofumuza göre "Amerikan efsanesinin sonu" sadece ekonomik veya askeri bir başarısızlık değildir.
Ya?
İnsanı aşınmış bir piyasa nesnesine indirgeyen, aşkınlık/maneviyat bağını koparan ve pozitivist ilerleme putuna tapan bir sistemin kaçınılmaz ontolojik çöküşüdür.
20 Ocak 2026, Salı
SALİH TUNA
Modern fuhuş mağarası
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Cemil Meriç, 70'li yılların başlarında yazdığı "Bu Ülke" adlı eserinde, "Hangi Avrupalı?" demişti; "Bugün bütün dünya Avrupalı değil mi?.."
Şimdi durum daha vahim!
Tüm dünya modern dijital mağaralarda; artık işin Doğu'su Batı'sı da kalmadı.
"Miskin âdemoğulları" estetik zevklerden yaşam tarzlarına kadar aynı menüye maruz.
Modern dijital mağaralarda, özellikle genç kadınların önüne, "şahane hayat" etiketli, bol filtreli ve bol pırlantalı bir menü konuldu.
Bu menüde de yazık ki yazık sadece "sahip olmak" var.
Şayet varsıl ailelerin içinde doğmadılarsa, "sahip olmak" belasına kendilerini bir metaya veya pazarlanabilir bir nesneye dönüştürüyorlar.
***
Gazetemizin dünkü haberinde, ünlü isimlere yönelik uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında tutuklanan Nilay Didem Kılavuz'un İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği ifadeyi okuyunca yıllar önce izlediğim bir İran filmini (dizi miydi yoksa?) hatırladım.
Tahran'dan Dubai'ye götürülüp fuhuş bataklığına düşürülen genç kadınları kurtarmak için düzenlenen sıra dışı bir operasyonu anlatan gerçekçi ve etkileyici bir filmdi.
Fakat Nilay Didem Kılavuz'un anlattıkları kurgu değil gerçek. Hâliyle, çok daha etkileyici.
Söz konusu fuhuş yolculuğunun içinde estetisyen ve güzellik danışmanlarının yer alması da oldukça manidar.
Anlaşılan o ki, mesele "şahane hayata" ulaşmak olduktan sonra, Tahran olmuş İstanbul olmuş fark etmiyor.
Lafın düzünü edelim:
Nerede nasıl olursa olsun yaşanan trajedi, modern dijital mağaraların icbar ettiği toplumsal histerinin sonucudur.
***
Modernizm, bireyi geleneksel bağlarından ve manevi değerlerinden koparıp özgürleştirdiğini iddia ederek "piyasa insanına" indirgedi.
Piyasa insanı için de bir mekânda "görünmek" ve o görüntüyü nakde ya da lüks bir yaşama tahvil etmek yegâne amaç hâline geldi.
Guy Debord "gösteri toplumunu" insanlar arasındaki ilişkinin imgeler üzerinden kurulması olarak tanımlamıştı.
İşbu "gösteri toplumunda" hayat yaşanmaktan ziyade izlenir. Gerçek deneyimin yerini de imaj alır. Dahası, hayat, "paylaşılabilir imaj"a göre düzenlenir.
Çokluk birbirinden kopya burunlarla arzı endam etmek de sonuç itibarıyla paylaşılır imajın gereğidir.
Uzun lafın kısası:
Modern dijital mağaralarda "seyirciye" indirgenen insanların Etiler'in loş kulüplerinden Dubai'nin yapay vahalarına uzanan "şahane hayat" yolculuğu, aslında bir yok oluş hikâyesidir.
21 Ocak 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Şimdi daha iyi anlaşılıyor
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Yıllardır gelişmekte olan ülkelere "Piyasaya asla dokunmayın, gümrükleri indirin, devlet elini ekonomiden çeksin..." diyen liberal dünya sisteminin ağaları, kendi çıkarları sarsıldığı an "serbest piyasa" ilkelerini nasıl çöpe atıyorlar görüyorsunuz değil mi?
Sakın ola mevzuyu, ABD Başkanı Trump'ın gümrük vergileri üzerinden tüm dünyaya "racon kesmesine" indirgemeyin.
Serbest piyasanın iplerini elinde tutan "Karun takımı" izin vermese Trump gıkını bile çıkaramaz.
O sadece dünya sisteminin nasıl bir illüzyonla malul olduğunu istemeden de olsa ifşa etmiş oldu.
Ki ünlü ekonomist Ha-Joon Chang, "Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü" adıyla Türkçe'ye de çevrilen eserinde yıllar önce mahut küresel illüzyonun perdesini aralamıştı. Özellikle de "merdiveni itmek" benzetmesiyle...
***
Chang küresel düzenin ağababalarının "kalkınma merdivenini" tırmanırken korumacılığa sarıldıklarını, devlet desteğiyle palazlandıklarını, yeri geldiğinde başkalarının teknolojisini "ödünç alarak" devleştiklerini, lakin yukarıya çıktıklarında, arkadan gelenler aynı basamaklara basarak yükselmesin diye o merdiveni devirdiklerini anlatır.
Trump'ın bugün yıllar yılı menfaatleri gereği tepe tepe kullandıkları ekonomik kuralları yırtıp atması aslında bir sapma değildir, sistemin kromozomlarında var olan bencil refleksin tezahürüdür.
Bugün Çin'e fikrî mülkiyet hakları ve teknoloji transferi üzerinden saldırmaları da farklı şey değildir.
Kendileri yapınca "stratejik öğrenme", başkaları yapınca "hırsızlık" oluyor!
Hâlbuki, Sanayi Devrimi sürecinde Batılı ülkeler birbirlerinin icatlarını çalmak için neler yapmamışlardı ki!
Chang "serbest ticaretin" ancak belli bir gelişmişlik seviyesine ulaşıp rekabet edecek kimse kalmadığında savunulan bir "din" hâline geldiğini söyledi.
Haksız mı?
***
Kalkınmayı da "ulusal şahlanış" stratejisi olmaktan çıkarıp IMF ya da Dünya Ticaret Örgütü eliyle dağıtılan bir "ev ödevine" dönüştürdüler. (AB'ye girme belasına dayatılan ev ödevlerini ve bu ev ödevleri sonucunda verilen karneleri necip Türk medyasının utanç verici bir gururla nasıl manşetlere taşıdığını unutmuş olmazsınız.)
Kalkınmanın sonuçlarını, kalkınmanın nedeni olarak yutturma hokkabazlığını buna ilave edebilirsiniz.
Chang bize aslında çok net bir mesaj veriyor. Size anlatılan o steril başarı hikâyelerine kanmayın, bugün size yasakladıkları ne varsa, dün kendilerini zirveye taşıyan merdivenin basamaklarıydı, diyor.
Hele ki sanayisi devleşmiş bir toplumun konforunu, henüz emekleme aşamasındaki ülkelere "ön şart" diye empoze etmek, Chang'a göre o ülkelerin hayal kurma ve politika üretme alanını işgal etmektir.
CHP'nin meftun olduğu Daron Acemoğlu başta olmak üzere bilumum ortodoks iktisatçılar nihayetinde söz konusu işgalin taşıyıcısıdırlar.
Dayatmaya boyun eğmeyip "üretim ekonomisine" yönelmek de cari sisteme çomak sokmak demektir.
Sayın Berat Albayrak'a neden bu denli kafayı taktıkları şimdi daha iyi anlaşılıyor.
22 Ocak 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Aşkınız bitti mi?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD-İsrail'in Suriye'deki "vekil aktörlerini" çöpe atıp rotayı doğrudan Şam'a kırması, öyle sıradan bir vitrin değişikliği değildir.
Her şeyden evvel, kaderini İsrail'in vaatlerine bağlayan Kürt etnik milliyetçi liderliği kaybetmiştir.
Savaşırsın, direnirsin, sonuç itibarıyla yenilirsin veya yenersin; gayet doğaldır.
Demem o ki mağlup olmak zillet değildir.
Fakat etnik milliyetçilik belasına, Kürtlerin bağlı olduğu (ve tarih boyunca öncülük ettiği) manevi iklime ihanet edercesine "soykırımcı İsrail" ile beklenti içine girmek zillettir.
Söz konusu işbirliği sonucunda satışa gelmek de zilletin dik âlâsıdır.
Veyl olsun böyle mağluplara!
***
ABD-İsrail himayesini ve TIR'larca silah yardımını "devlet kurmanın" güvencesi belleyenler...
Kendi halkının özkaynaklarını Şam'dan kaçırarak ABD'nin işgal bekçiliğine soyunanlar...
Okyanus ötesinden gelen "Göreviniz bitti" mesajıyla çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar.
"Hayal kırıklığı", tarihten ders almayanların kaçınılmaz sonudur. İşte böyle İsrail aşkı biter ve utanç içinde kalakalırsınız.
Abdullah Öcalan'ı bizzat "paketleyip" teslim eden ırkçı Siyonistlerin, bugün olduğu gibi kendi çıkarları için SDG'yi bir gecede feda etmeyeceğini sanmak, hamakat çapında bir körlüktür.
Siyonistler için müttefik yoktur; sadece o anki düşmanını zayıflatana kadar kullandığı aparatlar vardır.
***
Suriye'nin toprak bütünlüğü artık paradoksal biçimde İsrail ve ABD'nin de işine gelmektedir.
Planları şudur: İran karşıtı olarak tahkim edilmiş bir Şam, Tahran'ı kendi sınırlarına hapsetmekle kalmayacak, "direniş ekseninin" de nefes borusunu kesecektir.
Demek ki sevgili filozofumuzun, "Emperyalistler adım adım İran'ı Osmanlı coğrafyasına yerleştiriyorlar..." endişesi boşa çıkmıştır.
Bu da Washington ve Tel Aviv için bulunmaz bir fırsattır.
Şaka bir yana da, sırtını Siyonist hesaplara yaslayıp coğrafyasına ihanet edenler, tuzağa düşenlerin ta kendileridir.
Unutmayalım ki fırtına koptuğunda ilk feda edilenler de bunlardır.
Bu ahval ve şeraitte tek tesellimiz...
Büyük resmi gören Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın, Siyonist networkün tuzaklarını boşa çıkaracak "feraset/vizyona" sahip olmasıdır.
24 Ocak 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
El sıkmama hadisesinin finali
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Enver Aysever'in izahı zor o talihsiz konuşmasına da bundan sebep tutuklanmasına da üzülmüştüm.
Fakat şaşırmamıştım, Enver'in böyle "kontrolsüz" çıkışları vardır.
Hayli zamandır tanırım, birlikte yolculuk da yaptık, birçok TV programına da çıktık.
Edebiyata ve özellikle de tiyatroya ilgisini hep takdir ettim. Üstelik Ferhan Şensoy gibi birçok ortak beğenilerimiz de vardı. Bu da dostluğumuzu sürdürmemiz için yeterli olmuştu.
Siyasi görüş bakımından ortak noktamız yoktu ama pek tutarlı olmasa da "antiemperyalist duruşunu" önemserdim.
Zira bu özelliği, müstevlilerden medet uman ve ülkesini Batılılara şikâyet etmeyi marifet bilen "muhalif güruhu" hesaba katacak olursak, ilaç gibiydi.
Uzun lafın kısası, biri hariç (o da bende kalsın) Enver'in hiç falsosunu görmedim.
***
Yalçın Küçük bir defasında, Tevfik Fikret'i verelim Mehmet Akif'i alalım demişti.
Bu sözden mülhem, ben de "muhalif" Enver'in karşılığında, bir düzine "yandaş" Cem Küçük'ü şak diye verirdim.
Her şeyden evvel Enver öyle kolayından yalan söyleyecek, iftira atacak biri değildir.
Ne acıdır ki her insanda olması gereken bu özellik, Küçük gibi elemanlar yüzünden artık günümüzde "erdem" katına yükseldi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in de (CHP hizmet içi eğitimine fazla maruz kaldığından mıdır nedir?) yalansız bir günü geçmiyor.
Sen kalk Çekmeköy meydanında sanki elinde noter tasdikli bir hakikat belgesi varmış gibi "Bir karış yalan yazdı!" diye gürle.
Hem de güvenilirliği ile bilinen yılların gazetecisi Mahmut Övür'e.
Nedenini biliyorsunuz; Enver Aysever'in kendisine elini uzatan Ekrem İmamoğlu'na, "Ben hırsızların elini sıkmam" dediğini yazdı ya, ondan.
Sevgili Mahmut'un konuyla ilgili yazısını okur okumaz, "Benim tanıdığım Enver avuruna zavuruna hiç bakmaz, dan diye bunu söyler..." demiştim. Dahası, hangi baskı altında kalırsa kalsın söylediğini de geri almaz, tevil de etmez diye düşünmüştüm.
Öyle de oldu... Hâliyle olan Özgür Özel'e oldu. Yani, döndü dolaştı "yalan" dediği o ağır taş kendi ayağına düştü.
***
CHP Genel Başkanı'nın İmamoğlu'nu savunmak için ürettiği yalanı, Enver Aysever avukatı aracılığıyla "Evet, aynen öyle, hırsızın elini sıkmam dedim" şeklinde yalanlıyor.
Peki, Özgür Bey ne yapıyor?
Ne yapacak, gerçeğin duvarına bodoslama çarptığı hâlde hiç tınmıyor. Çünkü hazretin siyasi görüşüne göre gerçek, yaşanmış olan değil, "yaşanması gereken" şeydir.
İyi de adam "Elini sıkmadım..." diyor, o hâlâ "Hayır sıktın, çok da güzel sıktın..." diye ısrar ediyor.
Bu neyin kafası?
Mahmut Övür meseleyi yargıya taşıyacağını söylediğine göre bakalım miting meydanında "yalan" diye bağıran Özgür Özel, mahkeme salonunda Enver'in avukatıyla göz göze geldiğinde ne diyecek?
Koskoca ana muhalefet partisi liderinin şu düştüğü hâllere bakın!..
İster misiniz İmamoğlu da Özgür Özel'i savunmak belasına, "Özgür Bey elimin sıkıldığını söylemedi ki..." desin.
Gülüyorsunuz, ama, bunlardaki cevher kimsede yok.
27 Ocak 2026, Salı
SALİH TUNA
Kendini de bitirdi
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
CHP Genel Başkanı olarak girdiği ilk seçimde (Mart 2024) aldığı sonuçlardan dolayı sıkı CHP'li bir yakınım, Özgür Özel'i öve öve bitirememiş, "Ecevit'ten sonra ilk kez bir lider bulduk" demişti.
Çok sevinçliydi, keyfini kaçıracak bir şey söylemedim. "Hayırlı olsun" dedim sadece, "madem buldunuz sıkı tutun bırakmayın..."
O günden sonra ilk kez geçen cumartesi yolumuz kesişti.
Laf lafı açtı, en sonunda "Özgür Bey'i bırakmıyorsunuz değil mi?" diye takıldım.
Hay takılmaz olaydım.
"İmamoğlu yüzünden kendini de bitirdi, bizi de bitirdi..." diye öyle kahır dolu bir sesle feryat etti ki, olursa o kadar olur. Sanki gırtlağına kadar dolmuş da bir soru vesilesiyle boşalacak anı beklemiş gibi.
Ne yalan söyleyeyim, ilkin inanmakta zorluk çektim, hatta şaka mı yapıyor diye de işkillendim.
"Ecevit'in hizasına koymuştun onu, ne oldu?" dedim.
Durdu, yüzüme baktı baktı ve "Ecevit çok dürüsttü" dedi, başka da bir şey demedi.
***
Özgür Özel'in "İmamoğlu sevdası" sadece kendisini tutanlara ve kendisine değil, bizzat İmamoğlu'na da zarar vermeye başladı.
"İmamoğlu sevdası" dedim ama sevda mı, dalga mı o da belli değil.
Onca delil, belge, doküman ve onca itirafa rağmen "Sütte leke var, İmamoğlu'nda yok" demek nedir Allah aşkınıza Özgür Bey?!
Madem öyle, şuracığa İmamoğlu güzellemeleri yazayım, tepe tepe kullan, telif istemem.
Önce sütlü olmayanlardan başlayalım:
"İmamoğlu o kadar dosdoğru ve o kadar pürüzsüz ki, sinek konsa kayıp düşer beyin kanaması geçirir."
"Eleştiri herkese gider ama İmamoğlu'na uğrayınca yönünü şaşırır."
"Silivri'de aynaya gerek yok; İmamoğlu'nun alnı o kadar açık ve parlaktır ki, mahkûmlar karşısına geçip saçını tarar."
"Dünyanın en pürüzsüz yüzeyini arayan bilim insanları boşuna laboratuvarlarda uğraşmasınlar, gelsinler İmamoğlu'nun siciline baksınlar."
"Balığın ağaca tırmanması ne kadar imkânsızsa, İmamoğlu'nun yalan söylemesi de o kadar imkânsızdır..."
***
Bunlar da sütlüler:
"Süt bozulunca yoğurt olur, İmamoğlu bozulmaya kalksa muhtemelen evrenin reset tuşuna basmak gerekir."
"Süt tutar, İmamoğlu tutmaz..."
Pardon, "Süt bozulur, İmamoğlu bozulmaz."
"Ak sütte bile toz bulunur, İmamoğlu'nun özünde zerre toz bulunmaz."
"Sütte leke arayan bulur ama İmamoğlu'nda arayan yorulur.
28 Ocak 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Vaziyetin özeti şudur
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD bölgede yaptığı her "saldırıyı" bazen "demokrasi", bazen "istikrar", bazen de "terörle mücadele" olarak ambalajlardı.
Lakin zarf değişse de mazruf aynı kalırdı. Mazruf da İsrail'in güvenliği ve ihtiyaçlarını karşılamaktan ibaretti.
Ne zaman ABD harekete geçse İsrail sessizliğe gömülürdü.
Mesela, Körfez Savaşı'nda, ABD'nin Irak'ı işgal döneminde Saddam, İsrail'e iki füze salladı ama İsrail ağzını açmadı.
İsrail şayet sütre gerisinden kafasını uzatsaydı, ABD'nin malum ittifakı bölgede darmaduman olacaktı.
Zira o vakit bölge halklarının duyarlığı İsrail söz konusu olduğunda birlikte tepki koymayı icbar ederdi. En azından etnik ve mezhep asabiyeti bugünkü kadar yıkıcı/ ifsat edici değildi.
Hülasa, hangi ırka veya hangi dine ait olursa olsun, İsrail'in katlettiği birinin ardından helva yemeyi midesi kaldıracak hiçbir bölge insanı yoktu.
***
Günümüzde, "soykırımcı" olduğu dünya kamuoyu nezdinde tescillendiği hâlde İsrail, kendini saklamaya bile gerek duymuyor.
Hem de sadece İran'a değil, Türkiye'ye karşı da gündüz gözüyle racon kesiyor.
Washington da doğal olarak, İsrail'in ihtiyaçlarına binaen bölgede "yönetim değişikliği" siparişi vermekten zerre miskal çekinmiyor.
İsrail'in onay mekanizmasından geçmeyen, "uygundur" kaşesi vurulmayan hiçbir "egemenlik" ABD tarafından kabul görmüyor.
Vaziyetin özeti şudur: Notu Tel Aviv verir, diplomayı Washington dağıtır.
Bölgedeki Amerikan varlığını İsrail'in manevra alanını genişletme faaliyeti olarak okumak lazım gelir.
ABD'nin kurmak istediği "bölgesel düzenin" özeti de budur zaten.
***
Başbakan Nuri el-Maliki önderliğinde Irak'ta "anti-emperyalist" bir hükümet kurulacak olması, mahut düzene aykırı olduğu için bu denli rahatsızlar.
Bunlara göre demokrasi, sadece ABD-İsrail çıkarlarına hizmet ederse makbuldür.
Müdahale ise her zaman "yardım" maskesiyle gelir, yardımın da tanımı geniş, faturası ağırdır.
Kendi içindeki kaosu yönetmekte zorlanan "efendilerin", binlerce kilometre ötede "hükümet beğenmemesi", tarihin en trajikomik kibir gösterilerinden biridir.
Bu da süpürgeyi alıp komşunun salonuna dalıp "sizin iyiliğiniz için" demekten daha az komik değildir.
29 Ocak 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Mayası bozuk
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Mersin'de iki-üç gün evvel emniyet, bir suç örgütünü çökertmiş. "Ne var bunda, memleket rutini" diye geçiştirmeyin. Suça konu olan meta öyle bildiğiniz "karanlık piyasa" malı değil.
Yani ne uyuşturucu ne silah ne kaçak altın...
Lavaş... Evet, bildiğiniz lavaş.
Dürümün omurgası, tantuninin zırhı, "iki tane daha sar abi"nin sessiz ortağı lavaş.
Mahut çete, lavaş ekmeği piyasasını tekelleştirmek için esnafa baskı kurmuş, kurşunlamaya kadar da işi büyütmüş.
Dünyanın her yerinde mafya bir şeyleri kontrol eder; liman, bahis, silah uyuşturucu, ila ahir.
Bunlara bir yenisini yurdum insanı ekledi: Karbonhidrat.
Buna "suçun yerelleşmesi" mi desek "suçun mayalanması" mı, bilemedim.
***
Detaylara bakınca, eski Cumhurbaşkanımız bilge insan Abdullah Gül gibi "İnsan gerçekten de hayret ediyor."
Zira lavaş çetesinin hesap hareketi 10 milyar TL, boru değil.
Bu parayı yan yana koysanız Yoroz'dan Faroz'a çift şeritli otoban olur; üstüne de her gişeye birer fırın açarsınız.
Anlaşılan o ki "lavaş örgütü" yeraltı dünyasının "karbonhidrat baronları" hâline gelmiş.
Dolaysıyla, Mersin Emniyeti'nde "lavaş masası" kurulsa yeridir. İstanbul'da olsaydı muhtemelen adı "gastronomi masası" olurdu.
***
Düşünsenize, çete liderinin talimatı dinlemeye takılıyor: "Hedefteki fırında ekstra çıtır formülünü ele geçirin, susamı da unutmayın..."
Sorguda soruyorlar: "Bu 'ekstra çıtır' neyin nesi, yoksa aranızdaki bir parola mı?"
Adam başını kaldırıp kuvvetle muhtemel, "Buna cevap vermeyi zül sayarım..." diyecektir.
Çünkü trend böyle!
Memlekette sıkışmışlıktan kurtulmanın yolu iki anahtar sözcükten geçiyor: Biri zül, diğeri siyasi.
Zaten "siyasi" deyince akan sular durur, konu kapanır.
İBB operasyonları dolayımında CHP'nin kendini savunma koreografisini izlerken bol bol şahit olduk işte.
Biz iyisi mi daha fazla o taraflara yelken açmayalım, konumuz lavaş çetesi.
İşin içine silah girdiğine göre, maya bazen baruttan tehlikeli demektir.
En tehlikelisi de hiç kuşkusuz mayası bozuk insandır.
.
03 Şubat 2026, Salı
SALİH TUNA
Kendisi de rehin
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD Başkanı Trump "Savaşlardan çekileceğim" vaadiyle geldi ama çok geçmeden Siyonist networkün kucağına düştü.
Zaten FBI'ın "CHS" koduyla sızdırdığı raporlar, koca bir devletin iradesinin nasıl ipotek altına alındığının belgesi niteliğindeydi.
Mezkûr rapordaki ifade de gayet netti: "Trump ele geçirildi (compromised)."
Kudüs kararından "Yüzyılın Anlaşması" diye pazarlanan Filistin'i İsrail'e peşkeş çekmeye, İran nükleer anlaşmasından çekilmekten hâlihazırdaki İran kuşatmasına kadar her şey özünde Amerikan stratejisi değil, ödenmesi zorunlu şantaj taksitleriydi.
Şantajı kim mi yapıyor?
Olan bitene bakarsanız şak diye bulursunuz.
***
Jeffrey Epstein meselesini hâlâ magazinsel bir sapkınlıktan ibaret zanneden varsa FBI tutanaklarını aklına düşürsün.
Artık şuncağızı tartışamayız: Epstein sadece milyarder bir sapık değil Mossad adına çalışan istihbarat aparatıydı.
Görevi de küresel elitleri devşirmek ve kasetle rehin almaktan ibaretti.
Prof. Alan Dershowitz gibi devşirilen isimler, nüfuzlu ailelerin çocuklarını Siyonist yapının insan kaynağı olarak bizzat Harvard koridorlarında yetiştirdi.
Tezgâhın finansal ayağı ise daha da vahim.
Siyonistlerin finans ayağı Fed ve Wall Street arasındaki o karanlık koridorlarda inşa edilmiş. Doların İsrail'in rakiplerini boğmak için kullanılan bir kırbaçtan farkı kalmadı.
SWIFT sistemi üzerinden İran'a uygulanan mali abluka, Amerikan halkının değil, İsrail'in İran'ı yıkıma uğratma arzusunun bir sonucu.
Pentagon, İsrail'in (en çok da ABD'deki İsrail'in) elinde sadece bir koçbaşı.
Amerika'nın İran'ı hedef alan "maksimum baskı" stratejisi, aslında Amerikan finans sisteminin Tel Aviv'in bölgesel ajandasına hizmet eden bir lobi aracına dönüştüğünün resmidir.
***
Yalçın Küçük bir defasında (galiba Sabetaycılık bahsindeydi) Türkiye'nin modernleşme tarihinin Yahudiler ile Hıristiyanların savaşı olduğunu, Türklerin bu savaşta sadece piyade vazifesi gördüğünü dile getirmişti.
Bundan mülhem, Amerika'daki mücadelenin Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında değil, Yahudiler ile Yahudiler arasında geçtiğini söylemek mümkün.
İsrail'in eski başbakanı Ehud Barak'ın Epstein'ın New York'taki dairelerinde yatıp kalkması ve istihbarat trafiğini yönetmesi dahil Epstein dosyalarıyla ortalığa saçılan bilumum pislikler bunun ifadesidir.
Hülasa edecek olursak...
ABD tüm dünyayı rehin almaya çalışıyor; lakin kendisi de Netanyahularla malul soykırımcı Siyonistlerin elinde rehin.
10 Şubat 2026, Salı
SALİH TUNA
Çok ‘Özel’ bir vaka
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
CHP Genel Başkanı'nın seçimlerden sonra ortaya koyduğu olgun tavır herkesi az çok etkilemişti.
Hatta, CHP karşıtı muhaliflerden birkaç dostum, CHP'nin oylarının yükselişinde Özgür Özel'in mütevazı ve sakin güç olmaklığının payının altını çizmişti.
Ne yalan söyleyeyim, fakir de muhalefetimiz adına "Ulan acaba?..." yollu umutlanmıştım.
Hepimiz yanılmışız ki ne kadar!
Biz hazretten İsveç tipi sosyal demokrasi, şeffaf yönetim, "monşer" zarafeti falan beklerken WhatsApp kabadayılığı çıktı.
Demem o ki Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın istifası sıradan bir siyasi kopuş değildir.
Bu aynı zamanda...
CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in akıllı telefonunun ucunda infilak eden üslup fiyaskosunun somut karşılığıdır.
***
Özgür Bey'in sadece üslubu değil, yalan söyleme tekniği de bir acayip.
O kadar ki, Enver Aysever örneğinde olduğu gibi yalan söylediği tüm taraflarca ortaya koyulduğu hâlde ne mahcup oldu ne de yalanından milim geri adım attı.
Olgunluk sandığımız o "sakin güç" edaları da meğer maskeden ibaretmiş, hem de emoji mesafesinde.
Her fırsatta "hukuk" diyen, "kucaklaşma" diyen, "yeni nesil siyaset" diyen Özgür Özel'imizin içine sanki "siyasi öküz" kaçmış gibi.
Kendi belediye başkanına ettiği şu laflara bakın:
"Devir dönecek, elime düşeceksin."
"O gün sana acırsam namerdim."
"Alçak köpek s... git."
"Yalaka... Karaktersiz p..."
"Seni doğuran ana senden utanır..."
***
Takdir edersiniz ki burada genel bir siyasi yozlaşma yok, burada çok "Özel" bir vaka var.
Vefat etmiş bir baba ile yaşlı anneyi siyasi bir kine/hesaplaşmaya meze etmek ne menem bir üsluptur?
Allah aşkınıza söyler misiniz, bir genel başkan, kendi belediye başkanını "Elime düşeceksin" diye mafyöz bir dille tehdit eder mi?
Kendi partilisini bu dille ezmeye çalışan bir ismin, demokrasiden, hukuktan söz etmesi trajikomik değil mi?
Belli ki bizim "Özel vakamız" içindeki siyasi öküze "oha" diyemediği gibi (bu vesileyle Bülent Akyürek'e tekrar sonsuz rahmet dilerim) adeta önüne geçmiş.
Hayır, bu bir "iletişim kazası" değil, ahlaki bir iflastır.
Bu iflas karşısında sessizliğe bürünen genel merkez, bu üslubun neresine "değişim" etiketi yapıştıracak merakla bekliyoruz.
11 Şubat 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Özel kendini nasıl aştı?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Artık bundan daha nev-i şahsına münhasırı olamaz dediğiniz an bile yeni bir "Özel" versiyonu şak diye bulup sergiliyor.
Gerçekten de çok "Özel" bir vakayla karşı karşıyayız.
Enver Aysever yalanı kanıtlanınca yaptığı pişkinliği aşacağını, doğrusu ben hiç sanmıyordum.
Aştı ki ne kadar!
Hatta kendini de aştı.
O kadar ki, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Keçiören Belediye Başkanı'na savurduğu galiz küfürleri tevil etmek belasına, ettiği küfürleri gündüz gözüyle "kişilik tespiti" laboratuvarında bilimsel bir veri gibi pazarlamaya kalkıştı.
Siyaset tarihimiz çok fecaat gördü ama küfretmeyi bir "analiz yöntemi" olarak sunan böylesi "Özel" vakayla ilk kez karşılaşıyor!
***
CHP Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan, kendisine hakaret eden CHP Genel Başkanı'nın WhatsApp mesajlarını silmesi üzerine, "Neden sildin? Bunu devlet görmüyor mu, teknoloji görmüyor mu? Benim hacı anama kötü kadın ve rahmetli hacı babama yokmuş gibi yapan o 'p.ç' lafının hesabını soracağım senden..." deyince, Özel öyle bir cevap vermiş ki olursa o kadar olur.
Zaten kendini de aştı dediğim tastamam bu!
Meğer "p.ç" falan küfür değilmiş, Özgür Bey'in "derin" karakter analizleriymiş!
Bir genel başkan, kendi partisinin belediye başkanı görevi gereği bir bakanla görüştü diye, "Kimin koynuna giriyorsun?" diye hakaret eder mi?
Gelgelelim...
Daha dün dürüstlüğüne kefil olduğu Mesut Özarslan'ı bugün "bozuk tohum" ilan eden bir karakter analizcisinden söz ediyoruz.
O değil de, "koyuna girmek" nedir ey erenler!
Bir bakanla görüşmek o bakanın koynuna girmekse, medyayı atlatarak balıkçılarda, müstevli elçileriyle gizli gizli görüşmek, Özgür Özel'in lügatinde "yatağa girmektir" herhalde.
Lakin, söz konusu İmamoğlu olunca lügatler hepten iptal.
Tıpkı hakkındaki yolsuzluk itiraflarını yan yana dizsen burdan Eyfel Kulesi'ne yol olan İmamoğlu'na sıra gelince "hırsız" kelimesinin lügatlerden silindiği gibi.
***
Suç biraz da Mesut Özarslan'da. Özgür Özel'in makam odasında gidip gözlerini çakmak çakmak parlatacağına, İmamoğlu gibi kravatını çıkartıp verseydi ya.
Makbul olanı yapmazsan işte böyle "Onlar seni aldatıyor oğlum" hakaretine maruz kalırsın.
Dua etsin, "aldatıyor" demekle yetinmiş. "İçkine ilaç katarlar" da diyebilirmiş.
Zira onda bu cevher var.
Nihayetinde bir bakanla görüşmeyi "koynuna girmek" şeklinde tesmiye eden "lümpen" bir üsluptan söz ediyoruz.
14 Şubat 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Son viraj ittifakı
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İsrail'in bölgede saldırganlığını dizginleyecek, dengeleyecek, hele ki karşılık verebilecek kabiliyete sahip hiçbir devlet istemediğini hâlâ anlayamayanlar var.
S-400'ler yüzünden neden CAATSA yaptırımlarına maruz kaldık sanıyorlar acaba?
ABD'nin entegrasyon gibi NATO argümanları bahaneden ibarettir. Her şey İsrail'in "karın ağrısından" kaynaklanıyor.
S-400'ler sadece bir silah alımı değil, NATO'nun sırlarının Rusya'ya sızmasına neden olabilecek "Truva Atı"dır şeklindeki ABD yaklaşımı komik bile değildi.
Rusya "S-400'leri Türkiye'ye satmayalım, NATO ülkesi olduğu için sırlarımızı ABD'ye sızdırır deseydi" anlaşılır bir şeydi.
F-35 programından çıkartılmamızın temel kaynağı da İsrail'dir.
Bizzat İsrail rejiminin üst düzey şefleri, F-35'lerin Türkiye'ye satılmasının hem stratejik hem de teknik "kırmızı çizgileri" olduğunu söylemediler mi?
***
İsrail'in ABD'yle yaptığı anlaşmanın temeli, İsrail'in bölgede "Niteliksel Askeri Üstünlüğü"nü (Qualitative Military Edge / QME) her daim korumaktır.
Bunun günümüzde en çarpıcı kanıtı şudur:
12 Gün Savaşı'nda İran'ın füzeleri İsrail'in canını acıttığı için ABD-İran müzakerelerinde, ABD nükleer enerjiden ziyade İran füzelerini masaya yatırmak istemiştir.
Demem o ki, hangi bölge ülkesi İsrail'le güvenlik bağlamında boy ölçüşebilecek düzeye erişirse İsrail'in (ve bağlı olduğu küresel Siyonizm'in) hedefindedir.
Hedefte bugün İran vardır, yarın hiç kuşkusuz Türkiye olacaktır.
Türkiye'nin zevale uğrayacağına sevinen İranlılar veya İran'ın zevale uğramasına aşeren bizim aklıevvellere diyecek bir şey yok. (Bazıları evde yoktur ve yapacak da bir şey yoktur. Allah şifa versin.)
***
Uygar dünyanın Siyonist efendileri, bölgedeki tüm ülkeleri İsrail'in istediğinde saldırabileceği, dahası hiçbir direniş gösteremeyecekleri hâle getirmek istiyor.
Bölgemiz tarih boyunca görülmemiş korkunç bir tehditle karşı karşıyadır.
Uluslararası haber ajansları da tarafsız gözlemci değil, bildiğiniz psikolojik harp operatörleridir.
Bizim yazarçizer güruh da ya kendi dar mahallesinde ucuz alkış toplama derdinde ya da müstevli ajanslarının servis ettiği zehri bal niyetine yutmakla meşgul.
Fikir ve kalem ehli, sınırları aşan bir fırtına koparmak yerine, siyasi müzakerelerin sığ sularında kulaç atıp günü kurtarmayı marifet sanıyor.
Oysa akıl yolu bir. Türkiye, İran, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan behemehâl direniş hattı kurmak zorunda. Ne ki bu ülkelerin her birinde "Kimin odası daha geniş?" asabiyetine gömülen sürüsüne bereket insan evladı var.
İşin trajikomik tarafı, eskiden istilacı kapıdaydı, şimdi bizzat içimizde, zihnimizde.
Ya bu 5'li eksen etrafında bir "akıl ittifakı" kurup "istiklal-i tam" çizgimizi tahkim edeceğiz ya da dağınıklığın faturasını topyekûn esaretle ödeyeceğiz.
Esaret ne kötü bir zillettir.
17 Şubat 2026, Salı
SALİH TUNA
Biri gürültüyle boğuluyor, diğeri sansürle
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Cemil Meriç bir defasında Osmanlı gibi civanmert bir medeniyetin Batı karşısında yenilmesinin mukadder olduğunu söylemişti.
Zira Osmanlı öyle Toynbee'nin tarih felsefesine uygun şekilde rolünü oynayıp tarih sahnesinden çekilmedi.
Ya?
Dünyada civanmertliğe oynayabilecek rol (alan) kalmamıştı.
İkinci Savaş'tan sonra da aynı küresel baronlar haklının değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünya sistemi kurdular.
Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombası atarak çoluk çocuk yakıp kavuran bu "uygarlığın" karşısında mertlik ve merhametle malul bir civanmertliğin kazanma şansı olabilir miydi?
Bütün insanlığın gözünü boyadılar.
Bütün insanlığı "yüce insanlık değerleri" üzerinden dolandırdılar.
İsmet Özel haklıydı. İnsan hakları bütün insanları ifade etmiyormuş, sadece Yahudiler için varmış.
Gazze ve Epstein örnekliğinde gördük, siyonist baronlar söz konusu olduğunda hiç kimsenin hayatının zerre miskali önemi yok. Başta da çocukların...
En trajikomik olanı da mahut uygarlığa toz kondurmamak için bin dereden su getirmeye çalışan yazarçizerlerin hâl-i pürmelalidir.
***
Epstein dosyası patladığı, Batılı küresel elitlerin pisliğinin etrafa saçıldığı bu dönemde, sömürge aydınlarından birinin "Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de var..." demesi ne kadar manidar değil mi?
Eh yani, Gazze soykırımını seyreden, çokluk da destekleyen Batı dünyasına "pislik" atacak değil ya! Sonra "efendilerden" nasıl takdir görecek!
Dünyanın en yüksek çözünürlüklü, en naklen, en "prime-time" soykırımı Gazze'de insanlar buharlaşırken, "uygar" dünyanın vicdanlı insanları sabah kahvesini yudumlayıp "Ay şekerim çok korkunç" dedikten sonra bir sonraki kedi videosuna kaydırıyor ekranı. (Vicdansız olanlarını da varın siz hesap edin.)
Epstein meselesini konuşa konuşa yalama yapıp etkisiz hâle getirdiler. Gazze'yi ise saklaya saklaya yok ediyorlar.
Sizin anlayacağınız, biri gürültüyle boğuluyor, diğeri sansürle.
Yani birini "aşırı doz" enformasyonla kusma noktasına getiriyorlar, diğerini ise hiç göstermiyorlar.
***
Aslında insanlık öyle "duyarsız mutantlara" falan dönüşmedi, sadece bu devasa simülasyonun sadık ve biraz da uyuşturulmuş seyircileri hâline getirildi.
Algı operasyonlarıyla öyle bir iğdiş edildiler ki, artık dehşet bile ancak estetik bir filtreyle sunulursa ilgi çekiyor.
Kaldı ki bir katliamın arkasında o malum network varsa, vicdanlar anında "servis dışı" kalıyor.
Gerçekler mi?
Anatole France'ın Penguenler Adası'ndan mülhem söyleyecek olursak: "Merak etmeyin canım, gerçekler de bu illüzyon gösterisinin masrafına dâhil."
18 Şubat 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Nasıl böyle iyi mi?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Çok acayip bir soygun hikâyesi, anlatmaya nerden başlayacağıma gerçekten şaşırdım.
İyisi mi "yüksek güvenlikli site" kavramına değişik bir soluk getiren site yönetimini ve o meşhur güvenlik kadrosunu tebrik ederek başlayayım.
Aidatların asgari ücretle yarıştığı, kapısında adeta kuş uçurtulmayan o modern kalelerde, "hırsızlar" tereyağından kıl çeker gibi 15 dakikada işi bitirip giderken; bizim profesyonel güvenlik elemanları hırsız yakalamak yerine kamera kayıtlarını "itinayla" silmekle meşgul olmuşlar ya onu diyorum.
Vaziyeti anlatmaya ancak Woody Allen absürtlüğü kifayet eder:
"Kameralarımız vardı ama o gece kendilerini birer Fransız yeni dalga filmi yönetmeni sanıp, gerçekliği reddettiler!.."
Şu hâle bakın, bir site yöneticisi ve dört güvenlik görevlisi, sanki gizli bir ayine katılır gibi huşu içinde kamera odasına girip o meşhur "delete" tuşuna basarak dijital hafızanın şappadak gelmişini-geçmişini siliyor.
Modern arınma seansı dedikleri bu olsa gerek!
***
İşin ucu dönüp dolaşıp o meşhur "emanetçilere", hani şu "balya balya" kule yapan arkadaşlara uzanınca, tüm taşlar bir bir yerine oturuyor.
Meğer bu 30 milyon dolarlık bagaj serveti, "Ekosistem kasaları" operasyonunun sadece küçük ve mütevazı bir dipnotuymuş.
Yazılan çizilene bakacak olursak, Taç Döviz'in sahibi içeride "kara para" stajını sürdürürken, oğlu da boş durmamış, "otopark işletmeciliğine" soyunmuş.
Sizin anlayacağınız...
Vatandaş market raflarında 3 liralık indirim kovalayadursun, "bizimkiler" VIP araçlarla, motorlu kuryelerle ve Audi bagajlarıyla memleketin finansal trafiğine görülmemiş bir "açılım" getirmeye çalışmışlar.
Para da para ha!
Tam 300 kilo ağırlığa tekabül eden 30 milyon dolarlık nakit. Ne ki arkadaşlar bu meblağı 3 ay boyunca bagajda unutmuşlar.
Lan?
***
Sevgili Mahmut Övür'ün de işaret ettiği o soygunda, asıl sanatsal performansın otoparkta değil, kamera odasında sergilendiğini anlamak için kâhin olmaya gerek yok.
15 dakikada 300 kilo parayı yükleyen "uzman kadro" toz olup kaybolurken, geride kalan profesyonel silme ekibi de koro halinde, "Biz bir şey görmedik, zaten hafızamız da pek yerinde değil..." mavalını okuyor.
Yeseniz de bu yemeseniz de. Güvenlik dediğin şey, parayı korumak için değil; paranın gidişini gizlemek içindir!
Kameralar kör, yöneticiler dilsiz, güvenlikler sağır... Ama bagajlar ağzına kadar dolar dolu! Tamam her şey çok güzel oluyor ama, 300 kiloluk o "kirli" yükün hem o otoparkta hem de toplumsal vicdanlarda bıraktığı o ağır iz ne olacak?
21 Şubat 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Nerde o eski mafyalar
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Ensede bir topuz, boğaza kadar dövme, giysi dersen tastamam trend, sanırsın Milano moda haftasında kulis bekliyor, o derece.
Ama gel gör ki, o fiyakalı ceketin ve kusursuz sakal tıraşının altında vicdan namına yaprak kımıldamıyor.
Eskiden "racon" diye bir şey vardı, şimdi ise karşımızda sadece "yağma" ve "zehir" tacirleri var.
İzmir'de paketlenen "Cehennem Necati" lakaplı bir muhterem işte bu dijital mafya türünün en bariz örneği.
Adının anıştırdığı o "metaller" dünyasına bakmayın, yapılan işler bildiğimiz eski usul vandallığın dijital soslu hali: Kara para, uyuşturucu, haraç...
***
Sizin anlayacağınız dijital çağın mafyası da kendisi gibi değişik.
Lafın burasında nerede o eski ağır abiler veya o eski kabadayılar diyeceğim, "Bu konuda da mı nostalji?" diyeceksiniz.
Fakat kulağınızı açıp şu anlattığımı tam dinleyin bakalım haksız mıyım?
Geçenlerde tövbe etmiş, elini eteğini mafyöz işlerden çekip kendi köşesine çekilmiş ağır bir abiyle muhabbet ederken dinlediklerim, bugünün "topuzlu" magandalarına ders niteliğinde...
Vaktiyle bir alacak davası için bir fabrikaya "çökmeye" gitmişler. Hedefleri de ya o çekleri tahsil edecekler ya da fabrikanın anahtarını ceplerine indirecekler.
Fabrikaya girdiklerinde ne görseler beğenirsiniz? Makineler susmuş, her köşeye bir çaresizlik sinmiş, ortalık tam bir enkaz.
Fabrika sahibi, karşısındakileri görünce korkudan ziyade, batmış olmanın utancıyla ezim ezim ezilmiş. "İflas ettim..." demiş sesi titreyerek, "Değil borç ödemek, eve ekmek götürecek param yok..."
Bizim tövbekâr ağır abinin anlattığına göre, yanındaki "reisi" o an öyle bir hamle yapmış ki olursa o kadar olur.
Cebindeki tüm nakit parayı çıkarıp masaya bırakmış, "Al bunu" demiş, "Evine, çocuklarına ekmek götür."
Fabrika sahibi öyle etkilenmiş ki (yaşadıklarının birikimiyle olsa gerek) hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış.
Reisleri de çok etkilenmiş, hatta gözyaşlarını zor tutmuş, "Fabrikanı istemiyoruz lan..." demiş, "Alacaklınla da konuşuruz; sen önce işlerini yoluna koy, sonra helalleşiriz..."
***
Şimdi bu hikâyeyi bugünkü "Cehennem Melekleri"ne anlatsanız, kuvvetle muhtemel, "Hangi uygulamadan indirdin bu senaryoyu?" diye gülerler.
Çünkü şimdikilerin dişine kan değmiş bir kere. Kuralsız, merhametsiz ve tamamen "lümpen" bir hırsla saldırıyorlar.
Gençleri uyuşturucuyla zehirleyip, milletin malına mülküne çökerken ne bir "racon" biliyorlar ne de bir "insaf".
Mafya bile bu denli yozlaştıysa, toplumun vicdan terazisinin ne kadar saptığını varın siz hesap edin.
Eskiden suçun bile kendine göre bir "raconu" vardı, şimdi sadece dövmeli bir vahşet kaldı geriye.
24 Şubat 2026, Salı
SALİH TUNA
Ama bu filmi görmüştük
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İsrail'in "Demir Kubbe"si 12 Gün Savaşı'nda İran'ın süpersonik füzeleri karşısında süzgece dönüşünce, mesele nükleer parantezden çıkıp "Sen kimsin de bana karşılık veriyorsun?" kibrine evrildi.
Bu kibrin temeli de "köpek-kuyruk" diyalektiğine dayanır.
Malumunuz, ABD-İsrail ilişkisinde köpek kuyruğu değil, kuyruk köpeği sallar.
İsrail'in ABD'yle yaptığı anlaşma da (Qualitative Military Edge / QME) mahut diyalektiğin göstergesidir.
Halihazırda İran'ı kuşatmasının kökeninde bu vardır ve İran'a özgü bir durum da değildir.
Şuncağızı tartışamayız:
Bölgede İsrail'e karşı kendini savunma kabiliyetine ulaşmaya çalışan her ülke (İsrail ile dost olsun düşman olsun fark etmez) İran'la aynı muameleye maruz kalacaktır.
***
ABD Büyükelçisi Mike Huckabee'nin Ortadoğu'yu işgal etmenin İsrail'in hakkı olduğunu dile getirmesi, İsrail kaynaklı tehdidin yalnızca İran'la sınırlı olmadığını net bir şekilde göstermiştir.
Her fırsatta dile getirdiğimiz bu gerçeğin itiraf edilmesi önemlidir.
Her şeyden evvel, ABD'yi kontrol eden siyonist iradenin, soykırımcı Netanyahu'nun ruh ikizi olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Peki, İran kuşatma altındayken bizim "çok kutuplu dünya" şampiyonları ne yapıyor?
Ukrayna bataklığında "stratejik derinlik" arayan Rusya, sesi soluğu kesilmiş vaziyette.
Ya o devasa Çin?
Washington'un bir derdinin de Pekin'in enerji damarlarını kesmek olduğunu bilmiyor mu? İran'ı İsrail'in istediği kıvama getirirken, Çin'e de "Hizaya gel!" mesajı vermek olduğunu anlamıyor mu? "Petro-Dolar" saltanatının "Petro-Yuan" dişlileri arasında zevale uğrama ihtimalinin Washington için sadece bir enerji kaybı değil, patronu olduğu küresel finans hegemonyasına öldürücü darbe vurmak olduğunun farkında değil mi?
***
Elbette biliyor, elbette anlıyor, elbette farkında. Lakin İran'ın kuşatılmasını bir "belgesel" gibi seyrediyor.
Rusya da farksız değil.
Şayet böyle devam ederlerse bundan sonra kimse bize Avrasyacılık masalları anlatmasın.
Demem o ki...
ABD'nin İran'ı kuşatması karşısında Rusya ve Çin atıl kalmaya devam ederlerse, o çok övündükleri savunma işbirliği anlaşmaları sadece birer nostalji belgesi olarak tozlu raflarda yerini alır.
Dahası, bizzat kendi elleriyle "çok kutuplu dünya" idealini gömerler.
Belki o ideal yine gerçekleşir ama tiyatro olarak gerçekleşir, film icabı yani. Ki biz bu filmi Yalta Konferansı'ndan sonra da görmüştük.
25 Şubat 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Gemileri yakmak
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Şerif Mardin'in "merkez-çevre" dikotomisinde kodladığı o kadim taşralı ruhun modern ve gri bir izdüşümü müsün, yoksa muhafazakâr mahallenin o bitmek bilmeyen ontolojik ezikliğinin nevzuhur bir tezahürü mü?
Kestirmek güç.
Başarı parantezine alınan her hikâyede, ganimetten pay kapmak adına en ön safta kurulmayı maharet sayarsın. Lakin rüzgâr tersine dönüp de başarısızlığın o soğuk nefesi hissedildiğinde, bulabilene aşk olsun.
Bu yanınla, "sonradan görmeler sınıfının" muhafazakâr habitattaki karikatürize yansıması gibisin.
Kolektif linç ayinlerine meze yapılan en temel meselelerde bile sessizliğe bürünmen, hatta karşı mahalleye anında duhul edip kendini kabul ettirmek belasına, "Ben onlar gibi değilim" dercesine, içinden çıktığın mahalleye taş atman, o derin özgüven noksanlığını örtme çabandan başka bir şey değil.
Gülerken bile dudak kenarlarına yerleşen o eğreti tereddüt, ruhunun hâlâ o eski komplekslerden azade olamadığını ele veriyor.
Eskiden bıyık altı gülmelerinle maruftun; şimdi bıyığın yok belki ama, o tedirgin saklanma arzun, o "takiye" soslu çekingenliğin baki.
Zihnindeki kompleksler labirenti bitip tükenmiyor.
Herhangi bir ciddi entelektüel kavgada veya siyasi krizde, ağzın retorik yapsa da gözlerin yangın merdiveni arıyor.
Lafa gelince, geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırmak için gemileri yaktıran Tarık bin Ziyad edasıyla gürlersin. Hakikatte, ilk sıkıştığın anda bin bir patikadan geri dönmeyi "stratejik derinlik" sanırsın.
Senden öncekiler de senden pek farklı değildi.
Bu toprakların hafızasında, koca bir Başbakan'ın idama gidişini izleyen o devasa ve dilsiz sessizlik hâlâ tazedir; içlerinden bir "meczup" isyanı bile sadır olmadı.
Bunda da şaşacak bir şey yok. Nihayetinde "teba toplumu" olmanın getirdiği o kadim ve pasif itaat genetiği diye bir şey var.
Şaşılacak şey şudur:
Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Temmuz gecesi "ölümüne, ölümüne" diyerek bu sosyolojiyi sokaklara dökmeyi nasıl başardı?
Millet onda neyi gördü de o tarihsel "teba" kabuğunu kırıp sağlam ve korkusuz "irade"ye dönüştü?
Acaba o gece sosyoloji mi dönüştü, yoksa kadim bir ruh mu uyandı?
Diriliş muştucusu Sezai Karakoç, on beş yıl evvel Batı'nın nihai bir işgal peşinde olduğunu haykırmış, bu tehdidi "Moğol ve Haçlı istilasından daha vahim" tesmiye etmişti.
Bugünlerde tam da o "netameli" günlerin eşiğindeyiz.
Bu varoluşsal tehdit karşısında bu milletin topyekûn "agâh" olmasını (15 Temmuz'dan beri her fırsatta sinsi sinsi eleştirdiğiniz) Erdoğan kimlerle sağlayacak?
Senin gibi gözü yangın merdiveninde olanlarla mı yoksa gemileri gerçekten yakanlarla mı?
26 Şubat 2026, Perşembe
SALİH TUNA
İyi ki ‘sağcı’ değilsin
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Barış'ı severim, harbi/iyi çocuk olarak bilirim. Rahmetli arkadaşım Nihat Genç de sever, arkalardı.
Fakat sonra her şey değişti...
Değişti dediğim, Nihat'ın "İmamoğlu'na mezarından kalkmış Atatürk muamelesi yapıyorsunuz" diyerek eski "dostlarını" eleştirdiği dönemde, önce ekmekler sonra da Barış'ımız bozuldu.
Şaka bir yana da galiba medyatik olmanın iğvasına kapıldı.
Geçen gün öyle bir yazı yazdı ki bizzat kendisinin "kültür-fiziğine" de hiç yakıştıramadım. O kadar ki, "İyi ki Barış solcu / devrimci bir kardeş-i miz, ya 'sağcı' olsaydı?" dedim.
Bu kafayla başta Yılmaz Güney'in o güzelim Umut, Yol ve Sürü'sünün "sicilini" örekesine kadar sayıp döker, Metin Erksan ustamızı da Susuz Yaz'dan Yılanların Öcü'ne kadar boş geçmezdi. Yavuz Özkan'ın Maden'i de Erden Kıral'ın Hakkâri'de Bir Mevsim'i de ziyadesiyle nasibini alırdı. Nasibini dediğim, en hafifi sansür isteği, en kralı da filmin negatiflerini yakmaktan ibarettir.
Türk sineması tarihi bunun örnekleriyle doludur.
***
Barış'ımız ATV'de yayımlanan "Aynı Yağmur Altında" dizisine kafayı takmış ama üslubu çok acayip.
Mesela, "dizi ekibinin sicili" demiş.
Kriminalize gayretini anlıyorum ama bu kadar da "kör kör parmağım gözüne" olmaz ki. Her şeyden evvel dramada sicil değil filmografi olur.
Ben de söz konusu diziyi izledim. Hatta, ilk bölümde yer alan prologda, Londra'daki silah fabrikasının önündeki Gazze protestosunda, Cem Adrian'ın bu sahne için özel olarak bestelediği şarkısı eşliğindeki sahneyi izlediğimde birilerinin çok rahatsız olacağını tahmin etmiştim. Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan, "Türkiye'de yüzde 10 hain kontenjanı var" demişti. Mahut kontenjanın siyonist network'le ilişkisi de muamma değildi.
Lakin, Barış'ımız bu eşhastan değildi.
Anlaşılan o ki linç seylabına kapılmış, ilgili bölümü izlemeden "domuzdan" gitmiş
O sahneyi ben de izledim kardeşim. Kadın (Tülin) Katolik gelinine (Rosa) ne kadar "hoşgörülü" olduğu gösterisi yapmak için domuz etli yemek yapmış; bizzat kendi ailesi tarafından da anında çok sert bir şekilde eleştirilmiş. Tülin karakteri de domuz eti kendisinin de yemediğini, o yemeği sadece Hıristiyan gelini için hazırlattığını baştan söylemiş vs.
Bir dizi karakteri üzerinden kopartılan bu şamata nedir bre?
Olacak şey değil, biri bir şey yazmış, alayınız ambulansın peşine takılmış fırsatçılar gibi peşine takılmışsınız.
Barış'ımızın diline doladığı senaristleri çok iyi tanıyorum. Biri senaryo yazarlığı dersleri veren bir doçent, diğeri de Boğaziçi Üniversitesi mezunu Hollywood'da senaryo yazarlığı kurslarında dirsek çürüten bir aydın, bir diğeri de doktor. Aslında söz konusu sahnenin geçtiği bölümün jeneriğinde Makbule Kosif ve Derya Kara adlı iki kadın senarist daha yazıyor.
Barış'ımızın "sicil memurluğunun" hedefinde 3 erkek senaristimiz var.
Suçları da bundan 12 yıl önce yayımlanmış Kertenkele adlı 3 sezon süren kült bir komedi dizisini yazmalarıymış. Kertenkele'de imamları karalıyorlarmış, Diyanet İşleri Başkanlığı da bunlara camileri yasak etmişmiş!
Yani bu senaristler hem imamlara hem de (tabiri caizse) "imamsızlara" kafayı takmışlar, toplumu kutuplaştırıyorlarmış.
Sevabıma şu kadarcığını yazayım: Kertenkele dizisi "Marmoulak/The Lizard-2004" adlı filmden uyarlanmış bir diziydi. Kemal Tebrizi'nin 2004 yapımı mezkûr film de 1989 yapımı We're No Angels'dan (Robert De Niro ve Sean Penn oynamışlardı) esinlenmişti. "Kertenkele" adlı dizideki "sahte imamla" Cevat Fehmi Başkut'un "Buzlar Çözülmeden" (1965) adlı oyunundaki "sahte kaymakam" arasında Başkut'un oyununun da Gogol'un 1836'da yazdığı "Müfettiş"le alakasını söktürmek için de aydın olmak gerekmiyor.
Barış'ımız endişe etmesin bence. Şu şakayla yatışsın: Aynı Yağmur Altında kutuplaştırmaya neden olsaydı, Furkan Bölükbaşı adlı sosyal medya fenomenini kendisiyle aynı noktada buluşturmaya neden olmazdı.
28 Şubat 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Dökülen kana da yazık
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İki buçuk yıl boyunca İsrail'in soykırımı altında yok edilen Gazze'de, çocukların feryatları arşıâlâyı titretirken, sözüm ona "ümmetin" ölülere taş çıkartan sessizliğinin izahı olmaz sanırdım.
Meğer izahı varmış...
Birbirlerine diş bilemekle ve nihayetinde birbirlerini boğazlamakla meşgullermiş. Sınırın iki yanındaki Afganistan ve Pakistan mesela.
Diğerleri de "stratejik intiharla" meşguller. Yani elbirliği içinde Gazze'ye el uzatmanın bir yolunu bulacaklarına etnisite veya mezhep asabiyeti çukurunda debeleniyorlar.
Gazzeli çocuklar aç biilaç ve barınaksız şekilde İsrail'in modern bombalarıyla paramparça edilirken, "ümmetin" kendi içinde kavgaya tutuşması ne korkunç bir zillettir!
***
Menzili şaşırmış bir öfkenin eseri olan "Gazab Lil Hak" (Haklı Öfke) operasyonu, tam da bu zilletin nişanesi.
Pakistan tarafı Kâbil, Kandahar ve Paktia'yı bombalayıp "130'dan fazla Taliban savaşçısını etkisiz hâle getirdik" diye övünürken; Afganistan tarafı da "55 Pakistan askerini öldürdük, bazılarını da esir aldık" diyerek zafer çığlıkları atıyor.
Aman ne büyük bir başarı!
Pakistan ile kanlı bıçaklı olan Hindistan Başbakanı Modi'nin, soykırımcı Netanyahu ile Tel Aviv'de "stratejik rakslar" ettiği bir dönemde, Müslüman mermilerinin adresinin yine bir Müslüman göğsü olması nereden baksanız utanç verici.
Düşman kapıda kol kola girmiş geleceği dizayn ederken...
İslamabad ve Kâbil'in Durand Hattı'nda "Kim daha çok öldürecek" yarışına girmesinin perde arkasında, her iki ülkenin kılcal damarlarına kadar sızmış olan İsrail-ABD network'ünün kolları olduğu gün gibi ortada.
Torkham sınır kapısında mülteci kamplarına düşen havan toplarıyla yaralanan kadın ve çocukların kanı, Gazze'deki çocukların kanıyla aynı renkte; fakat tetiği çeken parmaklar bu kez yabancı değil, "tanıdık".
Yazık ki ne yazık!..
***
Pakistan Savunma Bakanı'nın "Sabrımız tükendi, artık açık bir savaş var" çıkışı, aslında kimin sabrının nerede tükendiğini ve bu savaşın kimlerin iştahını kabarttığını açıkça gösteriyor.
Kendi coğrafyasındaki mazlumun ahını duymayacak kadar sağırlaşan, etnik ve mezhepsel prangalarla birbirini boğazlayan bu zihniyet, aslında en büyük ihaneti kendine ediyor.
Bir yanda modern firavunlar ittifak tazeleyip coğrafyayı parsellerken, diğer yanda birbirinin egemenlik haklarını ihlal etme yarışına girenler, sadece küresel efendilerinin sofrasına meze olduklarını ne zaman anlayacaklar?
Bu yapay savaşın İsrail-Hindistan eksenini o coğrafyada güçlendirmenin dışında hiçbir anlamı yok.
Allah bu naçar "ümmeti" zilletten kurtarsın.
3 Mart 2026, Salı
SALİH TUNA
İran’ın çirkini ABD’nin güzeli
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
"Tarihin Sonu" naralarından göz gözü görmediği dönemde "hegemonya tek tanrıcılığı" (tabiri caizse) "şerik" kabul etmeyeceğini ilan etti.
Hâliyle...
Hegemonyaya meydan okuma potansiyeli taşıyan her güç, Wolfowitz Doktrini'ne göre, henüz embriyo aşamasındayken yok edilecekti.
Soğuk savaş sonrasının diskuru böyleydi.
Mesela, İran'ın daha o vakitler yok edilmemesi hegemonyanın merhametinden değil, "mezhepçilik" fitnesinde "araçsallaştırılmak" istenmesinden kaynaklanmıştı.
DEAŞ gibi örgütler dünden hazırlanmış, önce Irak sonra da Suriye "mezhepçilik fitnesinin" laboratuvarı olmuştu.
Mahut laboratuvarlarda harlanan fitne ateşiyle gözlerine perde inen güruha, "Bizi sokmayan yılan bin yaşasın" aymazlığıyla malul sosyoloji eklenince de vicdanlar hepten körelmeye başladı.
O kadar ki...
ABD-İsrail saldırısı sonucu, ilkokul öğrencisi 180 kız çocuğu paramparça edilirken, "Ehl-i sünnet bir Müslüman olarak, bu savaşın bir tarafı olmak zorunda değilim..." diyenler çıktı.
Diğer mahallenin bilumum Özgür Demirtaşları da söz konusu katliamların nedenini İran'da demokrasi ve laiklik eksikliğine bağlayacak kadar tozuttu. (Suudi Arabistan, Ürdün, BAE demokrasiden yıkılıyor zahir.)
***
ABD-İsrail saldırısı altındaki İran yönetimini veya İran'ın teknolojik noksanlığını tartışmak, evi yakan kundakçının meşalesini görmezden gelip içerideki mobilyaların eskiliğini eleştirmektir.
Siyonist hegemonya bölgemizi "mezhep ve etnisite" asabiyetiyle kadavraya çevirip "imha edilecek" şeklinde tasnif ederken, "düşkünlerin" ağzına da bu tarz lakırdılar kaldı.
Kardeşlerim bu lakırdılar katilin eline şarjör uzatan haysiyet cellatlığından başka bir şey değildir...
Kabul etmek zorundayız: Uluslararası hukuk artık bir cesettir; Westphalia düzeni ise kanlı bir enkaz.
ABD-İsrail'in bağımsız bir ülke olan İran'a saldırısının hasar tespiti her şeyden evvel budur.
***
Tahran'a düşen her bomba, aslında Ankara'nın savunma hattında açılan bir gediktir.
Soykırımcı Netanyahu "Sıra Türkiye'de" derken şaka yapmıyor; ırkçı siyonizmin en çıplak ve vahşi gerçeğini dile getiriyor.
Epstein dosyalarıyla lağımı patlayan küresel elitlerin bölgeye "demokrasi" getireceği masalına inanmak, Türkiye'nin de içinde yer aldığı bu bölgeye açık bir ihanettir.
İran'ın yanında durmak bir mezhep veya rejim tercihi değil, onurlu duruşun gereğidir.
Amerikan Başkanı Trump'ın "Tarihin en kötü insanı Hamaney öldürüldü..." sözü üzerine Star gazetesi yazarı Selahaddin E. Çakırgil şunu yazmış:
"Ebu Cehl'in, Hz. Peygamber'i, 'Arab'ın en çirkini' diye nitelemesine karşı ilk müminlerden birinin, 'Hayır, o, dünyanın en güzel insanı' dediği Hz. Peygamber'e iletildiğinde, Hz. Peygamber'in de 'Her ikisi de doğru söylemiş. Ebu Cehl, beni nasıl güzel görebilir ve bir mümin de beni nasıl çirkin görebilir?' mealinde cevap verdiği siyer kaynaklarında vardır..."
4 Mart 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Façan bozuldu kovboy
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Birkaç ay önce İsrail, Rusya'dan İran'a "saldırmayacaklarına" dair mesajlarını iletmesini istemişti. Rusya da "İletiriz ama inanırlar mı bilmeyiz..." şerhiyle ulaştırdığı notaya, İran'ın cevabı şöyle olmuştu: "Saldırmayacağız dediklerine göre demek ki saldıracaklar..."
Gerçekten de öyle oldu.
Cenevre'de kurulan diplomasi masası, sinsi bir pusunun paravanı olarak kullanıldı. Washington ve Tel Aviv, masada el sıkışırken diğer elleriyle tetiğe bastılar. Daha ilk saatlerde 165 ilkokul kız çocuğunun kanı o masanın örtüsüne bulaştı.
Hülasa, müzakere, diyalog ve etik değerler sinsi bir imha planının kalkanı yapıldı.
İran'ın da "Demek ki saldıracaklar" öngörüsü gerçekleşti. Çünkü düşmanlarını çok iyi tanıyorlardı.
Biz tanıyor muyuz peki?
İsrail'in Gazze soykırımına başladığı ilk günden beri hâlihazırdaki hükümetin ortaya koyduğu tavır bihakkın tanıdığımızın kanıtı. Lakin aynı şey efkâr-ı umumiye için de geçerli mi, emin değilim...
***
Bakınız, İsrail medyası "Türkiye yeni İran'dır" diyerek bir sonraki hedeflerini gündüz gözüyle dermeyan ediyor.
MHP Genel Başkanı Bahçeli de Tahran'daki yangının bir sonraki durağının Anadolu olduğunu saptayarak "Ölümden öte köy yoktur..." diye rest çekiyor.
İran'ı yıkmadan Türkiye'yi parçalayamayacakları görülmesin diye insanlarımızın gözleri cahilî asabiyetlerle sistemli şekilde kör edilmeye çalışıldı.
Bu öyle bir perde ki, siyonist işgalin bir sonraki durağı Türkiye olduğu herkes tarafından söylendiği hâlde, zerre miskali açılmıyor.
Hem de...
Cumhurbaşkanımız Erdoğan (emperyalizm karşısında birlik/bütünlük içinde olunması gerektiğini) "Müslümanlar olarak üstesinden gelmemiz gereken sorunların başında mezhepçilik fitnesi geliyor, ırkçılık fitnesi geliyor. Her zaman ifade ettiğim gibi benim dinim Sünnilik de değildir, Şiilik de değildir; benim dinim İslam'dır..." diye yıllar önce uyardığı hâlde.
***
İran'ın rehberini ve komutanlarını ilk saldırıda katletmekle moral değerlerinin yıkılacağını, paramparça olacaklarını düşündüler.
Tam aksine, İran'ın kenetlenmesine neden oldular. Kenetlenmekle de kalmadılar, karşılık vermeye başladılar.
Şu hâle bakar mısınız: Milyon dolarlık teknoloji harikaları, bir mutfak robotu maliyetindeki İHA'lar karşısında nakavt oldu.
Sahadaki manzara kibir abidesinin çöküşüdür. Mühimmat bitiyor, karizma yerle bir oluyor, stratejik derinlik yerini stratejik kaçışa bırakıyor.
"Yenilmez" denilen ABD-İsrail bugün Kuveyt semalarında kendi gölgesinden korkar hâle geldi. Üç adet F-15 savaş uçağı, bizzat müttefikleri tarafından "yanlışlıkla" indirildi.
Bölgedeki elçilikler ise birer birer boşaltılıyor. Yani, personelini kaçıran, diplomatlarını gizlice tahliye eden bir "dev" portresi izliyoruz.
Körfez'den yükselen dumanlar, sadece yanan üslerin değil, çöken bir illüzyonun göstergesidir.
5 Mart 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Soru şudur
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Bölgemiz rasyonel aklın çok ötesinde, teolojik ve provokatif bir cehennemin içine çekiliyor.
İran Genelkurmay Başkanlığı'nın sadece ABD üslerini hedef aldıklarına, komşu topraklarına saldırı düzenlemediklerine dair ısrarlı yalanlamalarını hadi savaşın bir tarafı olduklarından dolayı umursamayalım.
Trump'a da yakın ünlü gazeteci Tucker Carlson'ın söylediklerini ne yapacağız peki?
Kimi bölge ülkelerine özellikle de Suudi Arabistan'a düzenlenen saldırıları İran'ın değil İsrail'in gerçekleştirdiğini dile getirmişti hani. Hatta bu meyanda MOSSAD ajanlarının yakalandığını iddia etmişti.
Sahada dönen dolaplardan habersiz olsanız bile İsrail'in, meseleyi bir Arap-İran savaşına dönüştürme ve bölge ülkelerini İran'ın karşısına kalıcı bir blok olarak dikme arzusu muamma değil.
Bu arzunun da Pentagon'daki Evanjelik kanadın "Armageddon" hayalleriyle kusursuz bir uyum içinde olduğu biliniyor.
***
Gelgelelim, Dışişleri Bakanımız saldırıların arkasında İran'ın olduğunu, Tahran'ın "Ben gidersem bölgeyi de götürürüm" stratejisini "inanılmaz derecede yanlış" bulduğunu ifade ediyor.
Sayın Bakan'ın bu tutumu bölgenin vahşi ve komplike gerçekliği karşısında adeta "naif bir diplomasi dersi" midir, bilmiyorum.
Benim bildiğim şudur: Sayın Bakan'ın açıklamasının olduğu yerde İran'ın veya Tucker Carlson iddialarına bakacak hâlimiz yok.
Fakat...
ABD ve İsrail'in "rejim değişikliği" veya "askeri imha" gibi radikal seçeneklerin tartışıldığı bir ortamda, İran'daki yeni liderlikten "esneklik" beklemesi ve "kimsenin aşağılanmayacağı bir orta yol" umması, bölgenin mevcut barut kokulu atmosferinde kâğıttan bir kalkanla kasırgaya karşı durmak kadar naif kalıyor.
***
İran'ın menzili İsrail'e ulaşacak tüm silahlarının imha edilmesini kabul etmesi de "esneklik" değil, İsrail karşısında süngü düşürmek anlamına gelir.
Sayın Bakan'ın "fırsat penceresi" olarak adlandırdığı o ince aralık, İran'a "Suriyeleşmekten" başka bir "şans" bırakılmadığının teyidi gibi.
İran için de planlanan, nihai sonun bir fragmanıdır.
Bu aşamada İran'dan "esneklik" istemek, tüm savunma reflekslerini kırıp İsrail'in endişelerini karşılayacak bir "uyduya" dönüştürmek demek değil midir?
"Tanrı'nın planını" uyguladığını sanan sapkınlarla birlikte İsrail'in bölgedeki hedefleri apaçık ortadayken...
PJAK'tan İran'ı parçalamak için harekete geçmesini istedikleri bu günler, yarınlarda Türkiye'ye uygulayacakları planın (nihayetinde Sevr'in) açık habercisiyken...
Dışişleri Bakanımızın bölgedeki yangını "yanlış strateji" ve "iyi niyetli tavsiyeler" üzerinden okuması, kusuruma bakmasınlar ama bana biraz naif bir dipnot gibi geliyor.
İran için hazırlanan etkisizleştirilme süreci işlerken, rasyonel diplomasi masası çoktan devrilmiş, yerine Armageddon'un kutsal ateşi yakılmıştır.
Soru şudur: Bu ateşin alevi bizi de içine almadan ne yapmalıyız?
07 Mart 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Hadi inşallah...
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Trump'ın Savaş Bakanı Hegseth'in vücudundaki dövmeler, dini semboller Haçlı Seferleri'ne duyduğu muhabbeti yansıtan ideolojik bir bütünlük taşıyor.
Bu koleksiyonun en çarpıcı parçalarından biri de kolunda yer alan Arapça "Kâfir" dövmesidir.
Madem öyle, biz de kâfire "Kâfir" diyerek, işbu "Siyonist kâfirlerin" nihai amaçlarının Sünni-Şii iç savaşı çıkartarak bölgeyi İsrail'in tastamam kontrolüne vermek olduğunu belirtelim.
Bu gerçeği Rusya Dışişleri Bakanlığı bile gördü ama mezhep asabiyeti yüzünden gözlerine perde inenler hâlâ görebilmiş değiller.
Yazık ki sadece gözleri değil kalpleri de köreldi.
Öyle ki İsrailli bir hahamın Mescid-i Aksa'yı vurup suçu İran'a atma planını ifşa eden Tucker Carlson, İsrail dışındaki ülkelere atılan füzelerin İran'dan gelmediğini dile getirdiği hâlde, İsrail yalanlarını terennüm ediyorlar hâlâ.
***
Hava gerçekten de "kurşun gibi ağır". Türkiye'ye düşecek kaynağı belirsiz bir drone marifetiyle NATO'yu Türkiye'ye sormadan savaşa sokma ihtimali hâlâ yok olmuş değil.
Lübnan'da yakalanan MOSSAD ekibi bu tarz tezgâhların ispatı mesabesinde.
Baksanıza İran, ARAMCO'yu vurmadığını söylüyor ama kimse dinlemiyor.
Siyonizm, Sünni ve Şiileri savaştırarak Mısır'dan Anadolu'ya kadar hâkimiyet kurmak istiyor.
Bölgemiz için birlik olmak, topyekûn direniş hattında bulunmak artık bir tercih değil, varoluşsal zorunluluktur.
Türkiye'yi bir "False Flag" (Sahte Bayrak) operasyonuyla İran'ın karşısına dikmeyi henüz başaramadılar ama Oded Yinon'un parçalama planı hâlâ masadadır.
Batı medyası bu plana lojistik sağlıyor. Wall Street Journal'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef göstermesi de buna içkindir.
İşin en hüzünlü yanı, kafa kâğıdında Müslüman yazanların, mahut parçalama planının kullanışlı aptalları olmaya bu denli hevesli olmalarıdır.
***
Senatör Graham, "Bu bir din savaşıdır" diyor. O kâfir Savaş Bakanları Peygamberimize dil uzatacak kadar tozutuyor. Trump da Kürtlere "Ya Amerika-İsrail'in yanında olursunuz ya da hedefimiz olursunuz" diyerek muazzam baskı kuruyor.
Avrupa derseniz İran ve Müslümanlar söz konusu olunca tüm ihlallere göz yumuyor.
Gelgelelim, her şeye rağmen arazide istedikleri olmuyor.
Asimetrik bir güç gösterisiyle başlatılan "stratejik liderlik tasfiyesi" İran'daki siyasi iradeyi felç etmek yerine, kitleleri birleştiren sarsılmaz bir toplumsal simgeye dönüştü işte.
İsrailli tanınmış gazeteci Alon Mizrahi, trilyonluk Amerikan askeri gücünün birkaç günde buharlaşmasını, Batı'nın bölgedeki fiziksel varlığının ve "yenilmezlik" mitinin sonu olarak tanımlamakla kalmıyor, bunun aynı zamanda ABD hegemonyasının Ortadoğu'dan tamamen silinmesi anlamına geldiğini söylüyor.
Hadi inşallah!..
11 Mart 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Allah korusun
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Aydınlanma şampiyonları bize pırıl pırıl bir dünya vaat etmişti.
Akıl her şeyi çözecekti.
Gerçi Max Weber neşemizi kaçırmamış değildi. Zira sistemin tıkır tıkır işleyeceğini ama ruhun kuruyacağını söylemişti.
Hazrete göre modern dünya artık "büyüsü bozulmuş" bir yerdi. Kapitalizm, dini/ maneviyatı peşinden sürükleyip rasyonalize ederken, geriye anlamdan yoksun bir "demir kafes" kalacaktı.
Soru şudur:
Bu kadar rasyonel, hesaplanabilir bir dünyada nasıl oluyor da "Tanrı'yı kıyamete zorlamak" gibi arkaik ve irrasyonel hurafeler/ inançlar (Evanjelik Siyonizm veya çeşitli mesiyanik hareketler) bu denli belirleyici olabiliyor?
***
Günümüzde en makul teolojik mülahazalar bile rasyonalizm belasına dışlanırken, "Tanrı'yı kıyamete zorlamak" hezeyanı nasıl kendine yer bulabiliyor?
Hem de tüm dünyayı tehdit ederek...
Tehditten de öte, bu uğurda ülkeler işgal ediliyor, çocuklar diri diri yakılıyor veya ABD-İsrail'in İran'da vurduğu o ilkokuldaki gibi 172 çocuk paramparça ediliyor!
Akılları sıra, yaratıcıya, kıyameti dayatmaya çalışıyorlar. Nasıl bir "yaratıcı" telakkisiyse artık.
Evanjeliklerde zaten akıl arama.
Sanki bir teknoloji start-up'ı yönetiyorlarmış gibi. Girdileri, Ortadoğu'da yeni bir kriz. Çıktıları, Mesih'in bulutlar arasından inişi.
***
Weber'in "demir kafesi" insanı sadece bir makine dişlisine çevirdi. "Neden yaşıyorum?" sorusu cevapsızlığa mahkûm oldu.
Modern insan bu "varoluşsal krizden" kaçmak için en radikal "hurafelere" sarıldı.
"Kıyameti zorlamak" düşüncesi kapitalist dünya sisteminde kaybolmuş veya başkalaşmış insanlara "kozmik bir operatör" olduğu illüzyonunu verdi. Bu "değişikler" de "Ben Armageddon'un stratejik planlama sorumlusuyum!" dercesine sahte bir faaliyet hissiyle kendinden geçtiler.
Kapitalist dünya sistemi işini biliyor. Teolojik manipülasyon yöntemleri varken, oldukça külfetli rasyonel argümanlarla kitleleri mobilize etmeye çalışmıyor.
Mesela, "Gökten ateş yağacak, seçilmiş olan kazanacak" derseniz kitleler anında hizaya girer.
Bu çağın maruz kaldığı rasyonalizasyonun en uç, en arsız hâlidir. O kadar ki "demir kafesi" patlatmak için "kutsalın" bizzat kendisini modern bir patlayıcı olarak kullanıyorlar. Karşımızdaki tablo teknolojik bir mahşer provası.
Allah azgın ve sapmışların şerrinden tüm dünyayı muhafaza etsin.
12 Mart 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Büyük şeytanın şeytanları
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Ortadoğu ve özellikle Irak'ta "Sünniler, Şiiler ve Kürtler" şeklindeki üçlü tasnifin Kürtlerin bir mezhebi yokmuş veya İslam dairesinin dışındalarmış gibi bir algıya hizmet ettiğini ve operasyonel olduğunu ilk günden beri sıklıkla dile getirmeye çalışmıştım.
Kelimeler/kavramlar hedefe gönderilen bombalardan çok daha önce işgali başlatır, zihinlerdeki işgali.
Ki, zihinlerde bağdaş kuran şeytanı da hiçbir silahlı mücadele kovamaz.
CIA'nın Kennedy suikastı sonrası "Komplo Teorisi" kavramını tastamam yaftalama aparatına dönüştürmesi, "stratejik dil kullanımı" denilen devasa bir laboratuvarın ilk deneylerinden biriydi.
Amaç netti. Bilinmesini istemedikleri şeylerin kurcalanması veya perde arkasını öğrenmeye yönelik her faaliyet "komplo teorisi" yaftasıyla itibarsızlaştırılacaktı.
Öyle de oldu.
Emin Gürses dostumuz da "global" kavramının ABD hegemonyasını maskelemek için dolaşıma sokulduğunu bizzat Henry Kissinger'dan dinlediğini söylemişti.
***
Bush döneminin "geliştirilmiş sorgulama teknikleri" kavramlaştırması da Iraklı masumlara yapılan işkencenin kılıfı veya etiketi veya maskesiydi.
Her şey kavramlarla/tanımlamalarla başlar.
Mesela, bağımsız bir devleti "şer ekseni" yaftasıyla "yok etmeyi" tasarladığınız devletler arasına soktunuz mu, artık o ülkeyle diplomasi yapmanıza gerek kalmaz.
Zira o ülkeyi yok edilmesi gereken bir "şeytan" olarak kodlamışsınız demektir.
Kavramsal ötekileştirmenin en somut hedeflerinden biri 1979'da devrim yapan İran olmuştur. Batı medyasının "İran Devleti" yerine ısrarla "Molla Rejimi" demesi tesadüf asla değildir. Devletin bilumum kurumlarını ve halk desteğini yok sayıp yönetimi irrasyonel bir din adamı grubuna indirgeme operasyonudur.
Ya "Şii Hilali" kavramına ne buyrulur sevgili filozofum. Hani ABD'nin tahkim ettiğini savlıyor, endişelere gark oluyordun ya onu diyorum.
Malumatfuruşsun, bilirsin; "Şii Hilali" ilk kez Ürdün Kralı tarafından mı terennüm edilmişti?
***
George Orwell'in "1984" romanındaki "Yenisöylem"ine rahmet okutan bu lanetli sürecin sonuna gelemedik hâlâ.
İşbu süreçte "Arap Baharı" gibi revnaklı ve romantik kavramlaştırmalarla "yaratıcı kaos" maskelendi. (BP'nin popülerleştirdiği "karbon ayak izi" kavramıyla da dev petrol şirketlerinin suçlarını bireyin sırtına yüklediler, böylece küresel kapitalizmi aklamayı başardılar.)
Süreç tıkır tıkır işlesin diye "ontolojik güvenlik" veya "epistemolojik kopuş" gibi akademik jargonlar devreye sokuldu.
Maksat, sıradan vatandaşı tartışmanın dışına itip bir nevi entelektüel zorbalık kurmaktı.
Bu kavramsal mühendisliğin en keskin marifetlerinden biri de "Siyasal İslam" etiketidir.
Batı hegemonyasına itiraz eden her türlü talep bu torbaya doldurularak suçlu ilan ediliyor.
Malumunuz, bir yönelişi veya hareketi "siyasal" olarak yaftalarsanız, onun ekonomik haklarını veya bağımsızlık arayışını değil, sadece "dini fanatizmini" tartışmaya mahkûm olursunuz.
14 Mart 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Vakit geçiyor
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Sykes ve Balfour ellerinde bir cetvelle Osmanlı coğrafyasını paylaşıyorlar. "Akka'dan Kerkük'e bir çizgi çekmek istiyorum" diyor Sykes, bir tiyatro sahnesindeymişçesine rahat.
"Kırmızı Çizgi/ Paylaşılamayan Toprakların Yakın Tarihi" kitabında James Barr'ın uzun uzun anlattığı harita üzerinde gezinen o müstevli parmaklar, Ortadoğu'nun dinmeyen sızısının, bitmeyen sınır kavgalarının mimarıydı.
İngilizler ve Fransızlar yeri geldiğinde birbirlerini saf dışı bırakmak için Osmanlı'ya "yardım" etmiş, ancak nihai hedefleri olan "zihinsel köleleştirme" ameliyesinden asla taviz vermemişlerdi.
Bugün geldiğimiz noktada manzara çok daha vahşi bir boyuta evrildi.
Eski sömürgecilerin "ince" diplomatik oyunlarının yerini, bugün İsrail'in çıplak ve vahşi saldırganlığı aldı.
***
Siyonistler Filistin'e yerleştirdikleri İsrail'e, "etrafı düşmanlarla çevrili küçücük, mazlum ülke" rolü oynatmışlardı.
Dönemin bilumum Nevşin Mengü kafalıları da "Ortadoğu'daki en demokratik ülke" şeklinde İsrail'in PR'ını yapmak "hizmetine" koşulmuşlardı.
Ne ki İsrail bidayetinden itibaren bir gün rahat durmamış, 1948'de Deir Yasin, Hayfa, Tantaura, Lida, El Tira, Safsaf ve Davayime Köyü katliamlarıyla işbaşı yapmıştı.
Fakat katliam yaparken bile "tehdit altında mazlum ülke" kamuflajından hiç vazgeçmemişlerdi.
Bugünlerde artık bu kamuflaja ihtiyaçları kalmadığını ilan edercesine, "Amalek" tesmiye ettikleri bölge halklarını öldürmeyi kendilerinde hak olarak gördüklerini saklamıyorlar.
Üstelik bu yolda hiçbir ayrım gözetmeyeceklerini de itiraf ediyorlar.
Geçen gün Gazze soykırımcısı Netanyahu kendileri için Sünni ve Şii fark etmediğini, tüm Müslümanların yok edilmesi gereken "Amalek" olduğunu dermeyan etti.
Muhafazakâr mahallede mezhebini dininin önüne geçiren tekfirci mezhepçiler ile seküler mahallede "Araplar bizi sırtımızdan vurdu... Bize ne Filistin'den..." yollu lakırdılarla ırkçılık yapan "bozguncular" adeta işbölümü yapmışçasına İsrail'in amacına hizmet ediyorlar.
Halbuki, İsrail katlettiği insanların mezhebine, ırkına hiç bakmıyor.
***
Gazze'de, Lübnan'da ve İran'da yaşananlar, birer dış politika başlığı değil; kapımıza dayanmış bir varoluş kavgasıdır.
İşgalcilerin "geldikleri gibi gitmeleri" için kimlerle, nasıl bir set kurmamız gerektiğine dair zerre miskal kafa yormamanın bedeli, tarihin tekerrüründen çok daha ağır olacaktır.
Sıramızı beklemek bir strateji değil, çaresiz bir teslimiyettir.
Agâh olmanın vakti geçiyor.
17 Mart 2026, Salı
SALİH TUNA
Aklı firarda ama İsrail bırakmıyor
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD Başkanı Trump, NATO'yu kendilerine yardım etmeleri konusunda tehdit ederken, "Hangi ülkenin bize yardım etmeyeceğini görmek çok ilginç olacak..." dedi.
Doğrusu, hangi ülkenin "çok ilginç" olmayı başaracağını bilemiyorum.
Benim bildiğim, bu yardım beklentisi sadece Hürmüz Boğazı'nı açık tutmakla sınırlı değil.
Görünen o ki, İsrail'in "vekâlet savaşçısı" haline gelen Trump, şimdi kendisine vekâlet edecek başka bir ülke arıyor.
Hangi ülke olabilir peki?
Takdir edersiniz ki Birleşik Arap Emirlikleri falan "olabilemez". Olsa da çok komik olur.
İngiltere, Almanya veya Fransa ise en fazla "işbirliği" yapar, vekâlet edemezler. Her şeyden evvel, kendi halklarını böylesi bir savaşa ikna etmeleri imkânsızdır. Kaldı ki bu ülkelerde halihazırda ne ikna faaliyeti var ne de bu iknaya mündemiç operasyonel bir hareketlilik.
Lafın belini kırmaya gerek yok:
ABD'nin asıl beklentisi, bir NATO üyesi olan Türkiye'nin, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan beri barış içinde yaşadığı sınır komşusu İran'la bizzat savaşa tutuşmasıdır.
Bunun için bugüne dek pek çok "sahte bayrak" (false flag) provokasyonu düzenlendi.
İran ısrarla "Biz Türkiye'ye füze atmadık, hiçbir zaman da atmayacağız..." diyor. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da "İran'ın Türkiye'ye füze atması için hiçbir milli menfaati yok. Bu, Türkiye ile İran'ı bir çatışmanın içine sokmak isteyen güçlerin provokasyonu olabilir..." diye uyarıyor ama birtakım eşhas aynen devam ediyor.
Mutmain mi olamıyorlar, durumdan vazife mi çıkarıyorlar yoksa sinyal mi veriyorlar, anlamadım gitti.
Aslında Türkiye-İran çatışması, 15 Temmuz darbe girişimini başarsalardı çoktan başlamış olacaktı.
Anlaşılan o ki kapıdan giremediler, "bacadan" sızmaya çalışıyorlar.
Bunun için de toplumun "kendinden" sandığı figürler aracılığıyla sosyolojiyi zehirliyorlar. Bir kısmı "kullanışlı aptal", bir kısmı fitne müptelası, bir kısmı ise doğrudan MOSSAD iltisaklı...
Numan Kurtulmuş ne güzel söyledi: "Müslüman toplumlar arasında ortak bir karşı çıkışın zaruri olduğu bu dönemde, ayrılık manasına gelecek her söz yanlıştır. İslam dünyasının üzerinde ittifak ettiği tek bir cümle vardır: Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah."
Cumhurbaşkanı Erdoğan da yıllardır bu fitneye karşı uyarıda bulunuyor. Dayatılan mezhep taassubuna karşı da "Benim ne Şiilik ne de Sünnilik diye bir dinim var, benim dinim İslam'dır" diyerek anti-emperyalist bir duruş için "ortak payda" vurgusu yapıyor.
Algı operatörleri ise bin yıllık fitneleri ısıtıp servis ederek sosyolojiyi zehirlemeye devam ediyorlar hâlâ.
O değil de ABD neden bu kadar zorda?
İsrail'e yardım etmekte mi zorlanıyorlar? Yoksa İran'da ilkokul çağındaki kız çocuklarını katlederken "lojistik sorun" mu yaşıyorlar?
Asıl mesele şu: ABD, İsrail'e vekâlet etmenin maddi ve manevi maliyetini artık taşıyamıyor.
Bu yüzden İsrail'i, "İran'da vuracak hedef bırakmadık, donanmasını ve füze stoklarını imha ettik, askeri liderlerini öldürdük. Hedeflerimize ulaştık, artık durmalıyız..." diyerek ikna etmeye çalışıyorlar.
Fakat İsrail ikna olmuyor; Trump'ı ensesinden yakalamış, bırakmıyor.
Şayet ABD'de MOSSAD'dan ve İsrail lobisinden bağımsız bir "derin devlet" olsaydı; önce başkanlarını Epstein şantajından kurtarır, sonra da soykırımcı Netanyahu'yu bizzat devre dışı bırakıp mahut siyonist vekâlet savaşından firar ederlerdi.
18 Mart 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Allah taksiratını affetsin
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Malum çevrelere kendini sevdirmek için kimi zaman kaptırıp gidiyor, "zırvanın" dibini buluyordu.
En sonunda dayanamayıp birkaç kelam etmiştim. Çok değer verdiğim Ayşe Şasa arayıp "Salihçiğim, İlber iyidir..." demişti.
Sonra da anlatmıştı...
İlber Ortaylı'nın bir imza gününde, karşısında kitabını imzalatmak için suhuletle bekleyen merhum Tuğrul İnançer'i fark eder etmez büyük bir ihtiramla ayağa kalkıp elini öpmeye yeltendiğini yıllar sonra izleyince, "İlber iyidir..." sözünün künhüne vardım.
Geçen gün de sevgili dostum MSÜ Rektörü Erhan Afyoncu, "Allah ile kul arasında olan ve başka kulların da haberdar olmasının gerekli olmadığı çok güzel hasletlere sahipti..." dedi. Buna örnek olarak da 2005'te Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü tayin edilince ilginç bir âdet başlattığını; ramazan ayında Topkapı Sarayı'nda görev yapmış ağalar, cariyeler ve diğer hizmetliler için hatim okuttuğunu, kendisinin de 50 Yasin-i Şerif adadığını dile getirdi.
Belki Fatih Altaylı'nın da buna benzer "hasletleri" vardır. Hatta Celal Şengör birilerinin hacı masraflarını karşıladı deseler bile şaşmam. (Nice anlı şanlı oyuncular, tiyatrocular bilirim; anlatsam Celal Şengör farazası yanında sönük kalır.)
Yine de vezir, şehzade, padişah yerine "çalışanları" mezkûr şekilde yâd etmesi bana sorarsanız merhametinin göstergesiydi.
İlber Ortaylı'yı en son Ayşe Şasa'nın Fatih Camii'ndeki cenaze namazında gördüm. Sonraki yıllardaki (akademik bakımdan) "düşüşünü" de esefle izledim.
Gerçi benim "düşüş" dediğim onun için "yükseliş" süreciydi. O kadar ki popüler tarihçiliğin önde giden ismi olmakla kalmamış, kimi ürünlerin reklam yüzü de olmuştu.
Lakin benim "düşüş" tesmiye ettiğim, Fatih Altaylıların ve Celal Şengörlerin duymak istediği cevapları verme gayretiydi...
Her şeyi bilen adamdı.
Bilmediğini veya emin olmadığını dile getirdiği herhangi bir konuya hiç rastlamadım. Bazı şeyleri yanlış bilse de öyle bilgiçlikle dile getiriyordu ki o yanlışla ilgilenmenin imkân ve ihtimali yoktu.
Bu onun en büyük illüzyonuydu.
Malumatfuruşluğu dünya çapındaydı. Bu özelliğini göstermeyi de çok severdi. Saatlerce konuşur ama sadra şifa hiçbir şey söylemezdi.
Hâliyle ondan öğreneceğiniz tek şey allame oluşuydu. Reyting insanı olmayı o kadar içselleştirdi ki "İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı" gibi eserler vereceğine "Bir Ömür Nasıl Yaşanır?" gibi kitapçıklarla adeta yaşam koçluğuna soyundu.
Doğu Perinçek'in "meddah" benzetmesi cuk oturdu.
Lakin gölge oyunundaki ikonik söz misali; en sonunda "perdeyi yıkıp eyledi viran."
Gazze'de soykırım başladığı dönemde "Eskiden Filistinli demek, arazi satıp yaşayan insan demekti..." dedi.
İlber Ortaylı benim için o gün ölmüştü zaten. Hatta, Erhan Afyoncu'nun naklettiği Topkapı Sarayı çalışanlarını yâd etme şeklinin merhamet göstergesi olduğuna dair kanaatim de yıkılıp gitti.
Canım ablacığım Ayşe Şasa mahut sözüne muttali olsaydı, kuvvetle muhtemel "İlber, iyi olmaktan istifa etti..." derdi.
Allah taksiratını affetsin.
19 Mart 2026, Perşembe
SALİH TUNA
CHP saçlarını tararken
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Irkçı siyonist İsrail rejimi tam tekmil kafakola aldığı "büyük abisi" ABD ile eşgüdüm içinde Lübnan'dan İran'a kadar neresi varsa ateşe veriyor.
Kendilerine boyun eğmeyen liderleri bir bir infaz ediyor, katletmediklerine de (hâl diliyle) "Sıranızı bekleyin" deniyor.
Hiçbir insani değer, hiçbir evrensel hukuk ilkesi takmıyorlar.
Korkunç bir vahşilikle katliam üstüne katliam yapıyorlar. Gazze'de hâlâ çocukları yakıyorlar.
Çağdaş dünya sağır, çağdaş dünya kör, çağdaş dünya dilsiz....
Siyonist aparatlar o malum küstahlıkla, parmaklarını sınır hattımıza kadar uzatıp "Sıra Türkiye'de" diye tehdit ediyor.
Bunda da şaşacak bir şey yok.
Zira "vaat edilmiş topraklar" hayalleri vatanımızın bir kısmını da içerdiği için nihayetinde bizim de topraklarımızı işgal etmeyi planladıklarını biliyorduk. Lakin hiçbir zaman bu denli açık seçik şekilde dile getirmemişlerdi.
Hülasa, bölgemiz tarihinin en zifiri karanlığına hapsolmuş durumda.
Tesellimiz, küresel istikbarın olanca dayatmalarına karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın şahsında Ankara'da eğilmeyen bir omurganın varlığıdır.
***
Peki, bu ahval ve şerait içinde, ana muhalefet partimiz CHP ne yapıyor?
Mahalle yanarken saçlarını tarayan bir umarsızlık içinde, kendini hapsettiği gündeminde caka satıyor.
Şu hâle bakar mısınız:
Koskoca CHP'nin Genel Başkanı Özgür Özel, çiçeği burnunda Adalet Bakanı Akın Gürlek'i takıntı haline getirmiş.
Tamam, Sayın Bakan'ın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığı dönemde açtığı davanın intikamını "kör kör parmağım gözüne" almaya çalışıyor, anladık.
Fakat "itibar suikastı" da bir yere kadar, baydı artık.
Bakanlık "belgeler resmi kayıtlarla uyuşmuyor, mühürler sahte, imzalar dijital el çabukluğu" diye ilan ediyor ama nafile.
Şayet maksat, İBB hakkındaki binlerce sayfalık, birçoğu da bizzat "itiraftan" müteşekkil yolsuzluk dosyalarının üzerini sahte mülkiyet spekülasyonlarıyla örtmekse, sevabıma söyleyeyim: Burdan ekmek yiyemezsiniz.
***
Yeri geldi mi Ecevit'le aynı siyasi gelenekten geldiklerini iddia ederek hava atarlar. Ama hiç kusura bakmasınlar, Ecevit bunlar gibi tavırsız, omurgasız ve bencil değildi.
Mesela, 1990 Körfez Savaşı'nda muhalefetteyken bile bir "barış elçisi" olarak Bağdat'a gidip Saddam'la masaya oturmuş, rehin vatandaşlarımızı o ateşin içinden çekip çıkarmıştı.
Washington eksenli değil, bölge merkezli bir siyasetin peşindeydi. Özal'ın "bir koyup üç alma" kumarını sert bir şekilde eleştirmiş, Çekiç Güç'ün bölücülüğe taşlar döşeyeceğini yıllar önceden haykırmıştı.
Gelgelelim...
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ecevit'in o anti-emperyalist duruşundan fersah fersah uzakta.
Dışarıda toprak bütünlüğümüz tehdit altındayken, içeride sahte belgelerle algı kasmak tam bir siyasi ferasetsizlik örneği değil mi?
Halbuki, ister iktidarda ister muhalefette olsun "liderlik" tam da bu fırtınalı günlerde belli olur.
21 Mart 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
‘Savaş gelmiş neyime’
"Savaş yıllardır yanı başımızda. Rusya karşısında Ukrayna'yı; ABD'si, Avrupa Birliği'yle bütün Batı devletleri arkaladığı halde lehlerine hiçbir sonuç alamadı. Aynı Batı devletleri İsrail'in Gazze'ye kan kusturmasından vampirce zevk alıyor..."
Bu sözler İsmet Özel'in "Bayram gelmiş neyime?" sözüne atıfla "İstiklal Marşı Derneği" sitesinde derç ettiği "Savaş gelmiş neyime?" serlevhalı makalesinden.
Yaşayan en büyük şairimiz mezkûr serlevhayı tercih etmekle okurları "düşüncede derinleşmeğe sürüklemek..." niyetinde olduğunu belirtiyor. Makaleyi dikkatle okuduğunuzda niyetinin bihakkın gerçekleştiğine tanık oluyorsunuz zaten.
Benim niyetim çok basit: Okur makulesini bir nebze de olsa rahatsız etmek.
Yani, "Ay şekerim, kapat şu kanalı! Ruhum daralıyor, görmeye dayanamıyorum, valla tansiyonum çıktı, moralim bozuluyor!.." diyenlerin hepten keyfini kaçırmak.
***
Gazze'de her sokak başı bir toplu mezara dönüşmüş, her enkazın altından bir çocuk çığlığı yükseliyor. Lübnan'da mahalleler dümdüz ediliyor, Arz-ı Mev'ud uğruna koca şehirler sistematik bir şekilde haritadan siliniyor. İran'da ise bombalarla paramparça edilen ilkokul kız çocuklarının defter ve kalemleri kan gölüne karışıyor...
Gelgelelim...
"Ilıklar familyası" kendi konforlu fanusundaki "moral katsayısını" korumanın derdine düşmüş; ekran kaydırıyor, kanal kapatıyor.
Bu bir tür "estetik körlük" ayini desek yeridir.
Görmeyince yok sayabileceğini sanan, devekuşundan hallice bir küçük burjuva kurnazlığı.
Soykırımcı Siyonistler "Sıra sizde" diye parmak sallıyor, ılıklar familyası "Ay moralim bozuluyor, negatif enerji yüklenemem" diyerek gözlerini kapatıyor. Savaş sanki okyanus ötesinde veya başka bir galakside.
***
Onlar "Bize ne Araplardan..." diyerek matine-suare vicdanlarını körelttiler, bunlar mezhepçilik yaparak.
Bu tipoloji için bayram gelmiş, seyran gelmiş, savaş gelmiş fark etmez; yeter ki keyfi bozulmasın.
Zulmü izlememek sizi iyi bir insan yapmaz, sadece daha konforlu bir kör yapar.
Yarın o "görmek istemediğin" ekranlarda kendi evinin enkazını izlemek zorunda kaldığında, "Ay birileri kanalı değiştirsin!" diye bağıracak vaktin kalmayacak.
Görmek istememenin en kestirme yolu da kendine meşgale bulmaktır.
"Kolonya sürmek abdesti bozar mı?" diye en ince muamelat sorularıyla dindarlık gösterisine soyunmaktır mesela.
Bu inceliklere, Mescid-i Haram imamlarından Şeyh Yasir Al-Dosari geçenlerde "Kaşların etrafındaki kıllar alınmaz..." fetvasıyla bir yenisini ekledi.
Yanı başında insanlık hallaç pamuğu gibi atılırken, Gazzeliler açlıktan öldürülürken, çocuklar iki buçuk yıl boyunca soykırımdan geçirilirken, İran ve Lübnan ABD-İsrail'in vahşi saldırılarına maruz kalırken, Mescid-i Aksa'da ibadet yasaklanırken...
İşbu kaş kıllarımızı özgürlüğüne kavuşturma fetvası, "Savaş gelmiş neyime" mesabesinde değil mi?
24 Mart 2026, Salı
SALİH TUNA
Bağzı paralellikler
Avrupa'da yüzyıllar boyunca ilmek ilmek işlenen o "zayıf, boynu bükük, ezilen ve ölüme koyun gibi giden" Yahudi imajı, İsrail'in kuruluş sürecindeki İrgun gibi Yahudi terör örgütlerinin Filistin köylerinde yaptıkları katliamlarla sarsılmıştı.
Lakin süreç sarsılmış olsa da henüz tersine çevrilmemişti. Bunun için öncelikle "algı yükleme işlemine" ihtiyaç vardı.
Tam da bu noktada devreye popüler kültür girdi.
Leon Uris'in 1958 tarihli Exodus (Çıkış) romanı ve Otto Preminger'in 1960'ta Paul Newman'lı o meşhur beyazperde uyarlamasıyla birlikte, "cesur, yenilmez ve güçlü savaşçı" imajı başta Amerika olmak üzere tüm Batı'nın hafızasına kazınmaya başlandı.
Amerikan hafızası dedim de aklıma geldi. "Vaat edilmiş topraklar" retoriği var ya, İsrail'in kuruluşundan çok önce, erken dönem Amerikan kolonicilerinin "yerlilere" yönelik vahşi eylemlerini meşrulaştırmak için başvurdukları bir kalkandı.
Sizin anlayacağınız, "Tevrat'ta Yahudilere nasıl Filistin vaat edildiyse, bu bakir topraklar da bize vaat edildi" denilerek koca bir kıta işgal edilmişti. (Meraklısı, Amy Kaplan'ın "Our American Israel" adlı eserinden mufassal öğrenebilir.)
***
O ezik Yahudi imajının tastamam tersine çevrilip kibre dönüşmesi için 1967'deki Altı Gün Savaşı beklenecekti.
Söz konusu savaştan galip çıkan İsrail "yaşam hakkı talep eden" süreçten "yaşam hakkı tayin eden" sürece geçti.
Günümüzde "yaşam hakkı tayin etme" sürecini de aşıp direkt "soykırım" sürecine geçtiler.
1970'ler ve 80'ler boyunca "höt" denildiğinde kulakları düşen, ezik ve sinsi bir profil çizen Fetullahçılar da 90'lı yıllarla birlikte tıpkı o kurgulanmış imaj gibi ensesi kalınlaşma sürecine girdi.
Hedefleri "derin devletin" ta kendisi olmak ve çarkları sessizce kendi lehlerine çevirmekti. Örgüt elebaşının o meşhur tabiriyle "teknik nakavt" aşamasına ulaştıklarına inandıklarında, yani devletin kılcal damarlarına tastamam yerleştiklerini düşündüklerinde harekete geçtiler. 17-25 Aralık 2013'teki o "yargı susturuculu darbe" girişimi, bu kibrin ilk göstergesiydi.
İktidarı devirip sistemi vesayet altına alacaklardı. Sağ gidecek sol gelecek, sol gidecek sağ gelecek ama her daim bunların borusu ötecekti. Malumunuz, "teknik nakavtla" başaramadıklarını bu milletin vergileriyle satın alınan uçak ve tankları milletin üzerine sürerek başarmaya çalıştılar.
***
FETÖ'cülerin Türkiye'de yapmaya çalıştığını, finans, sosyoloji/teoloji (Evanjelizm) ve lobi gücüyle çoktan başarmıştı. Her zamanki gibi Demokratlar gidiyor Cumhuriyetçiler geliyor ama "ABD'deki İsrail" hiç değişmiyordu. Hatta her geçen gün güçleniyordu.
Ancak tarihin ironisine bakın ki, bugün ABD'deki İsrail'in "karbon izleri" ABD'de sıradan insanlar tarafından bile fark edilmeye başlandı.
Artık sokaktaki vatandaşın zihninde o kritik soru giderek büyüyor: "Bizi aslında kim yönetiyor?"
FETÖ parçaysa "ABD'deki İsrail" bütündü.
Parçadan da bütüne gidecek olursak, "bağzı paralellikler" devam eder, FETÖ'yle aynı akıbeti yaşarlar mı dersiniz?
25 Mart 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Mezhepçi fitne
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İşgalcinin veya müstevli işbirlikçisi bilumum darbecinin ağzının suyunu ne akıtır bilir misiniz?
Paramparça edilmiş, birbirine tastamam düşmanlaştırılmış, tüm irtibat telleri kopartılmış bir sosyoloji...
Bu demek değildir ki suspus olmuş yahut her kafadan emir komuta içinde aynı sesin çıktığı toplum iyidir.
Asla.
Tartışmak, her şeyden evvel sağlıklı toplumun alametifarikasıdır.
Lakin tartışmaktan düşünce-fikir yerine iflah olmaz bir husumet veya iletişimsizlik hasıl oluyorsa işte o vakit tehlike çanları çalar.
Bir de tartışmanın zamanı çok önemlidir. Mesela, şu günlerde hangi gerekçeyle olursa olsun mezhep tartışması yapıyorsanız, sonuç itibarıyla İsrail'in istediğini yapıyorsunuz demektir.
***
Eski Cumhurbaşkanı Gül malum netameli günlerde "İçişlerinizi düzenlemezseniz, darbe ve dış müdahale kaçınılmaz hâle gelir..." demişti.
Toplumsal fay hatlarının onarılması şeklinde bir tavzihle okunduğunda bu sözün bir anlamı var.
Fakat içeriyi karıştıran eller ile dış müdahaleyi tezgâhlayan eller işbirliği içindeyse ne olacak?
Sözcü yazarçizerleri "Bizim yapamadığımızı Fetullah yaptı" diyerek FETÖ'ye toplumsal meşruiyet kazandırmaya çalışmasaydı...
Koskoca muhalefet 17-25 Aralık tapelerini Meclis kürsülerinden okuyarak FETÖ'nün taşeronluğuna soyunmasaydı...
Kimi muhalif eşhas Merkel'e "Sakın gelme, Erdoğan'ı meşrulaştırırsın" diye yalvaracak kadar tozutmasalardı...
15 Temmuz'daki o kanlı işgal girişimi kendine o sosyolojik çatlağı bulabilir miydi?
Aynı şekilde "Bayrak Harekât Planı" ile sosyoloji hazırlanmasaydı, 12 Eylül darbesi o kadar kolay gerçekleştirilebilir miydi?
Hele ki "Netekim Paşa" yaşı tutmayan çocukların yaşını büyültüp astığını maharetmiş gibi açıklar mıydı?
***
ABD ve İsrail'i İran'a saldırmaya heveslendiren asıl şeyin saldırı öncesi patlak veren kitlesel protestolar olduğunu İngilizlerin Reuters haber ajansı bile geçen gün dile getirdi.
Anlaşılan, "İçerisi karıştı, tam zamanıdır" deyip hedefe Hamaney'i koydular. Fakat evdeki hesap Tahran'a uymadı. Hamaney'in kanı İran toplumunu daha da kenetledi.
Demek ki aynı kahpe denklem sınırlarımızın dışında da geçerli.
Etrafımızı işgalcilerin kuşattığı, İsrail'in kuduz köpek gibi sağa sola saldırdığı bu dönemde, toplumsal ittifaka her zamankinden daha çok ihtiyacımızın olduğunu tartışamayız.
Halihazırdaki bölünmüşlüklerimiz yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp mezhepçilik üzerinden fitne üretmeye çalışmak tek kelimeyle ihanettir.
Çünkü sosyolojiyi bölen o zehirli hançer, gün gelir müstevlinin kapıyı kıran koçbaşı olur.
26 Mart 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Erdoğan’ı anlamak...
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Güya İran'ı arkalayan kimi hesapların Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı itibarsızlaştırmak için adeta fırsat kolladığını esefle takip ediyoruz.
Hayır yani ne sanıyorlar?
Bugün Erdoğan gidip de Nevşin Mengü kafalılar iktidara gelse, İran'ın başı göğe mi erecek?
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Körfez'deki Arap ülkelerini (Suudi Arabistan, BAE, Katar ve diğerlerini) İran'a karşı olası bir savaşa katılmamaları için yoğun bir diplomatik çabayla sükûnete davet ettiği "Bloomberg" gibi uluslararası yayın organlarına dahi yansıdı, görmüyorlar mı?
Şuncağızı da mı akıllarına düşürmüyorlar:
Erdoğan değil de (kendi ülkesi Venezuela'ya Amerikan askeri müdahalesi çağrısı yapan) Maria Corina Machado gibi bir vatan hainini "özgürlük kahramanı" ilan eden kafalar iktidarda olsaydı ne olurdu?
Körfez ülkelerini savaştan uzak tutmaya mı çalışırlardı yoksa İran'a karşı açılacak cephede Batı'nın güdümünde en ön safta yer almak için mi yırtınırlardı?
***
Unutmuş olamazsınız: Bundan 15 yıl mukaddem ana muhalefet, sırf İran'a yapılan haksızlıklara karşı çıktığı için Erdoğan'ı "eksenimizi kaydırmakla" ve "Batı'dan kopartmakla" suçlamıştı.
Nedeni de şuydu:
Sayın Erdoğan, o dönem Başbakan sıfatıyla uluslararası arenada, "İsrail'in elindeki nükleer silahları görmezden gelip İran'ın barışçıl nükleer santrallerine karşı çıkmak çifte standarttır..." diyerek adaleti haykıran yegâne liderdi.
Ne var ki bu tarihsel ve stratejik duruşu ne dışarıdaki husumet odakları ne de içimizdeki dar görüşlü (Şii veya Sünni) "mezhepçi" hamakat ehli kavrayabildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan kısa süre önce de 13-14 asırlık mezhep tartışmalarının yeniden alevlendirilmesini tehlikeli bir psikolojik harp olarak tanımlayarak şu tarihi uyarıyı yaptı: "Siyonist katliam şebekesinin elin taşıyla elin kuşunu vurma oyununa kesinlikle gelmemeliyiz."
Devlet Bahçeli de bu ayrıştırıcı tuzaklara karşı devlet aklının tavrını netleştirerek destek verdi.
***
Bu birleştirici vizyon; Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil'e kadar öncü mütefekkirlerimizin bize bıraktığı entelektüel mirastır.
Esad Coşan Hocamız da "İran'ı dışlamayalım (...) Batı'nın çirkin iftiralarına aldanmayalım, iğrenç politikalarına kanmayalım, onlar bizi birbirimize düşürüp kırdırmak; sonra da kendi sömürüsünü devam ettirmek istiyor..." diyerek yıllar öncesinden bizi uyarmıştı.
Tüm bu açık ikazlara rağmen birileri çıkıp "İran, ABD-İsrail siyonist ittifakına karşı kazanırsa Şiilik sempati toplar" gibi meczupça korkular üretiyorlar.
Epstein ittifakının İran'a bomba yağdırmasını siyonistlerle kol kola kutlayan İranlıların varlığı üzerinden nasıl ki Şiilik aşağılanamaz, İran'ın şanlı direnişi üzerinden de tersi hasıl olmaz.
Zira, İran mezhep savaşı değil ABD-İsrail emperyalizme karşı varoluşsal bir "Kurtuluş Savaşı" vermektedir. Nokta.
28 Mart 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
İnan sana değil kastım
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Popüler "mezhepçilik" tartışmaları mı ahmaklık yapıyor, yoksa ahmaklar mı bu tartışmaları çok seviyor, bilemiyorum.
Benim bildiğim şudur: Bir ahmakla tartışıyorsanız, "İki ahmak tartışıyor" derler.
Hayır yani, iki farklı mezhebin mensupları arasında savaş çıkar, hâliyle mezhep tartışması söz konusu olabilir, anlarım. (Dikkat isterim, anlamlı bulurum demedim, anlarım dedim.)
Lakin ortada mezhep savaşı yok. ABD-İsrail ile İran savaşı var. Yani, Gazze soykırımcısı ittifak ile komşumuz İran arasındaki savaş.
Komşumuz dediğim, mezhebi üzerinden "ötekileştirilen" İran'ın yüzde 20'si Sünni. Türk kökenli nüfus da bir hayli fazla. Kürtlerin Türkiye'deki nüfus oranından daha fazla diyeyim de varın ötesini siz hesap edin.
***
Kaldı ki haksız yere saldırıya uğrayan (ve ilk mektep kız öğrencileri bombalarla paramparça edilen) bir ülkenin dinine, mezhebine, diline, ırkına bakılmaz.
Dahası, İran halkı gırtlağına kadar ateist veya Hıristiyan veya Anti-Siyonist Yahudilerden (Ortodoks/Haredi Gruplar) ibaret olsa da fark etmez.
Kıymet hükmümüz "Zulme maruz kalanın yanında, zalimin her daim karşısında durmak" değil midir?
Halihazırdaki haksızlığa ve zulme uğratılanın vaktiyle yaptığı hiçbir yanlış, sonuç itibarıyla zalimle saf tutmak anlamına gelecek korkunç bir ilkesizliğin mazereti olamaz.
İlkeli olmanın mesafelerle de alakası yoktur.
Demem o ki, zulme maruz kalanın İran misali komşumuz olması gerekmez, Küba veya Venezuela olsa da kıymet hükmü değişmez.
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dünya durdukça durası geçen günkü konuşması rahmetli Cahit abinin "Yedi Güzel Adam" şiirindeki "Ümmeti gözetmen gerekli" dizesinin muazzam karşılığı mesabesindeydi.
Buyurunuz bu konuşmanın bir kısmını birlikte dinleyelim: "Nerede olursa olsun acımasızca öldürülenler bizim kardeşlerimizdir. Son nefeslerini okul sıralarında veren çocuklar bizim yavrularımızdır. Evlat acısıyla yürekleri Kerbela'ya dönen kadınlar bizim annelerimizdir. Bombaların enkaza çevirdiği şehirler aynı şekilde bizim şehirlerimizdir (...) Katliam şebekesinin gözünde adımızın Ali olmasının, Mürteza olmasının, Ömer olmasının, Ayşe, Zeynep, Hasan, Hüseyin olmasının ne farkı var? (...) 27 gündür hiçbir ilke, değer, norm gözetmeyen saldırganların nazarında Şii veya Sünni olmamızın, Türk, Kürt, Arap ya da Farisi olmamızın Allah aşkına bir farkı var mı?.. Mezheplerimiz, kökenlerimiz farklı olsa da coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar, soruyorum, bizim değil mi?.."
İşte ölçü de duruş da budur.
Gelgelelim, Cumhurbaşkanımız bu denli sarahatle uyardığı halde kalplerinde hastalık olanlar, "Sünni veya Şii olmanızın bizim gözümüzde önemi yoktur" diyen soykırımcı Netanyahu'nun bıçağını yalarcasına mezhepçilik yapmaya tam gaz devam ediyorlar hâlâ.
A'raf Suresi 199'da "Cahillerden yüz çevir" buyurulur... Cahillik de bir yanıyla cibilliyetsizliktir. Ki eşek yükü kitap okusan da kurtulamazsın.
Nasıldı o türkü beyim:
"İnan sana değil kastım / Cahille sohbeti kestim..."
31 Mart 2026, Salı
SALİH TUNA
Fıkra gibi tartışma
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Malumunuz, Aristo'nun retorik (ikna sanatı) kuramı ethos, pathos ve logos üçlemesine dayanır.
Almanların pathos yoksunu olduğu söylenir; pathos yani duygu.
Bu meyanda, İran'da ilk mektep kız çocuklarını bombalarla paramparça eden ABD Başkanı Trump'ın Alman kökenli olması tesadüf olmasa gerektir.
Dedesi (Friedrich Trump) itibarıyla Bavyeralı ya, bilumum avarel halleri de galiba buradan geliyor.
Prusyalılar tevekkeli "Bavyeralı saatler farklı işler" dememişlerdir.
Gelgelelim...
Trump sadece pathos da değil, ethos ve logos bakımından da özürlüdür.
***
Pathos yoksunluğuna en iyi örnek, yalan söylemeyi her halükârda ahlaksızlık addeden Alman filozof Kant'tır.
Hatta liberal düşüncenin öncü yazarlarından Benjamin Constant ona şu örnekle karşı çıkar: "Kapına bir katil gelse ve evinde sakladığın arkadaşını sorsa, ona yalan söylemen ahlaki bir görevin değil midir?"
Kant "Hayır!" diyerek kestirip atar.
Felsefe âlemi Kant'ın bu "esnemez" tutumunu test etmek için mezkûr örneği güncelleyerek, "Kapıyı çalan Gestapo ve içerideki de bir Yahudi ise Kant hâlâ doğruyu mu söylerdi?" şekline sokarak tartışır. Kant'a göre cevabın değişmeyeceğinde karar kılınır.
Buyurun size daha güncel ve daha yakıcı bir misal:
Epstein çetesinden kaçıp evinizde saklanan çocukları korumak için yalan söylemeyi mi tercih edersiniz yoksa Kant'ın kuralına uyup "İçeride saklanıyorlar" diyerek yalan söylememeyi mi?
***
Logos yani mantık yoksunluğu deyince de aklıma "bizimkiler" gelir. En son arzı endam eden mezhep tartışmaları bu özelliklerini ziyadesiyle ortaya koymuştur.
Şu hâle bakar mısınız:
İsrail-ABD soykırımcı ittifakı İran'a saldırırken, (mahalle yanarken saçlarını tarayanlar misali) bizimkiler biteviye "Şii-Sünni" tartışmasına koşulmuşlar.
Fıkra gibi ama hiç komik değil.
Komik olan, İstiklal Marşı Derneği portalında İsmet Özel'in son yazısında anlattığı fıkradır.
Mealen aktarayım:
Avrupa'da bir inşaatta çalışan İtalyan, Polonyalı ve Türk işçinin evden getirdikleri çıkındaki nevalenin her gün aynı çıkması üzerine sabırları tükenmiş. Yarın da aynı nevale çıkarsa inşaatın en tepesinden atlayıp intihar edeceklerini söylemişler. Korktukları başlarına gelmiş. Onlar da sözlerini tutup intihar etmişler.
İtalyan işçinin karısı "Şikâyetini bana söyleseydi ona her gün başka bir şey hazırlayabilirdim" demiş. Polonyalı kadın da benzer şeyler söylemiş. Türk kadını ise şöyle hayıflanmış: "Ertesi öğlen ne yiyeceğini geceden hazırlayan bizzat kendisiydi. Ben asıl ona yanıyorum..."
.1 Nisan 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Anket sonuçları çok ilginç
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Mart 2026 tarihli MetroPOLL anketine göre bir ayı aşkın süredir devam eden ABD-İsrail ittifakı ile İran arasındaki savaşta halkımızın yüzde 68.1'i "tarafsızlığı" seçmiş.
Lakin "Savaşa girmeyelim" anlamında bir "tarafsızlık" bu.
Yani, "İki tarafı da desteklemiyoruz" veya "İki tarafa da eşit uzaklıktayız" anlamında değil.
Yoksa...
Aynı ankete göre halkımızın yüzde 22.6'sı İran'ı desteklerken, sadece yüzde 2.1'i ABD-İsrail ittifakını desteklemezdi.
Anlaşılan o ki halkımızın yüzde 98'i ABD-İsrail ittifakının kazanmasını istemiyor.
***
Bu aziz milletin yüzde 2.1'i de olsa, soykırımcı Epstein ittifakını desteklemesi çok fazla.
Zira, AK Parti, CHP ve MHP'de mahut işgalci ittifakını destekleyenlerin oranlarının ortalaması yüzde 1'i bile bulmuyor.
Oran yüzde 2.1'e nasıl mı çıkıyor?
İki parti yüzünden... Bunlardan biri DEM Parti. Yüzde 7.6 oranında soykırımcı ABD-İsrail ittifakını destekliyor.
Tek kelimeyle fecaat.
O kadar ki birçok Hıristiyan ülke halkı bile soykırımcı ittifakı bu denli yüksek oranda desteklemiyordur.
Diğer parti mi? Tahmin edemezsiniz...
***
Kallavi ipucu vereyim: Türk milliyetçiliğini kimseciklere vermeyen o parti.
Hayır, MHP değil. (Müstevli ittifakını destekleyenlerin oranı MHP'de yüzde 0.8'den fazla değil.)
Evet, bildiniz, İYİ Parti. Yüzde 6.1 oranında ABD-İsrail ittifakını destekliyor. (Bu aynı zamanda İYİ Parti'deki FETÖ'cü oranı mıdır, bilemem... Geri kalan yüzde 93.9'unu tenzih ederim.)
Sizin anlayacağınız, DEM Parti seçmenlerinin 7.6'sı ile İYİ Parti'nin de 6.1'i Soykırımcı Siyonist ittifakını desteklemekte kıyasıya yarışıyor.
***
Normal şartlarda aynı kaldırımda yürüseler, aralarındaki buz kütlesiyle Boğaz'ın suyunu donduracak bu iki güruh, mevzu "ABD-İsrail'e destek olunca" nasıl da kol kola giriyorlar!
Biri "Vatan millet" derken, diğeri "özerklik" diyor ama Washington-Tel Aviv hattında kalpleri bir atıyor.
Bir yanda seküler-milliyetçi öfke, diğer yanda bölgesel-etnik hesaplar ama her ikisinin de sığındığı liman aynı.
Hadi DEM Partili 7.6 oranındaki o kitle, "Sınırlar yeniden çizilirken bize de en azından bir özerklik düşer" beklentisi içinde ABD-İsrail'in İran'a saldırısını destekliyor diyelim.
Peki İYİ Partili o yüzde 6.1'e ne oluyor? Soykırımcı Epstein ittifakından beklentileri nedir?
02 Nisan 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Kontrol kimde?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Dünyanın maruz kaldığı felaketi ABD Başkanı Trump'ın narsistik kişiliğine veya İsrail terör devletinin şefi Netanyahu'nun siyasi bekasına indirgemek çok sığ bir yaklaşımdır.
Meseleyi "kötü liderler" parantezine hapsetmek her şeyden evvel, arkadaki devasa ideolojik ve yapısal mekanizmayı gözden kaçırmamıza neden olur.
Halbuki...
Düçar olduğumuz dehşet bireylerin çok ötesinde, kökleri derinlere uzanan bir sistem sorunudur.
İsrail toplumunun yüzde 80'inin Gazze'deki soykırımı, yüzde 90'ının da İran ve Lübnan saldırılarını desteklemesi, meselenin bir hükümet tercihi değil, toplumsal ve doktriner bir histeri olduğunun kanıtıdır.
***
Şayet faili Netanyahu'ya indirgerseniz "7 Ekim Aksa Tufanı olmasaydı bunlar yaşanmazdı" yanılgısına düşersiniz.
Hâliyle...
Sosyal medyadaki kimi eşhas gibi direnişin meşruiyetini sorgular, "7 Ekim'in arkasında MOSSAD var" diyerek haddi aşar, Filistinli şehitlerin (maazallah) vebalini alırsınız.
Dikkat isterim:
Netanyahu'nun yolsuzluk dosyalarından kurtulmak için Gazze soykırım sürecini planladığı iddiası, siyonizmin ontolojik şiddetini aklama çabasından başka şeye hizmet etmez.
Gerçekleri unutmayalım...
7 Ekim öncesi Netanyahu'ya karşı sokağa çıkan kitlelerin öncü gücü mesabesindeki ana muhalefet partisi lideri Yair Lapid, Netanyahu'yu Filistinlilere karşı "yeterince sert olmamakla" suçlayan bir siyonisttir. Zaten baştan da söyledim, İsrail halkının yüzde 80'i Filistinlilere yaşam hakkı tanımıyor.
Demem o ki, soykırımcılık İsrail'de şahsa kaim değildir, "devlet" politikasıdır.
***
Aynı durum ABD için de geçerlidir. Amerikan emperyalizminin vahşi işgalciliğini Trump'ın şahsına bağlamak, Pentagon/derin devlet aygıtının on yıllardır süregelen stratejik ajandasını görmezden gelmektir.
Burada asıl tartışılması gereken, bu küresel derin devlet mekanizmasının kontrolünün kimde olduğudur.
Epstein dosyalarından finansal piyasalara kadar uzanan ağ incelendiğinde, siyonist lobinin sadece bir "etki grubu" değil, oyun kurucu bir merkez olduğu anlaşılıyor.
Uzun lafın kısası...
Mesele bir "lider sorunu" değil, ırkçı siyonizmin küresel sermaye ve askeri güçle kurduğu sarsılmaz ittifaktır.
Dünya sistemini topyekûn deşifre etmek lazım gelir. Felaketi kişilere indirgemek sistemi görünmez kılar.
Unutmamak gerekir ki asıl düşman, şahısların maskesi altına gizlenmiş olan "dünya sistemini" ayakta tutan küresel siyonist akıldır.
04 Nisan 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Ey okur beni bağışla
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Medar-ı maişetimiz, eskilerin fıkra muharrirliği tesmiye ettiği köşe yazarlığından ibaret.
Yazmak da Sartre'ın dediği gibi sipariş işidir.
Sipariş sahibi de malumunuz okurdur, yani velinimetimiz. Hâliyle memnun etmek lazım gelir.
Son zamanlarda olduğu gibi ABDİsrail'in saldırısıyla başlayan malum savaştan biteviye bahsetmek de memnuniyetsizliğe neden olabilir.
Bu düşünceyle bugünkü yazı yolculuğu için masa başına oturdum. İç politikada neler dönüyor diye şöyle bir baktım.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in siyasi zafer elde edeceğine delil olarak kedisinin adının "Zafer" olduğunu öne sürdüğüne muttali olunca dumura uğradım. Sonra, CHP'li belediye başkanlarının metres tuttukları kızları yaşındaki kadınlarla yarı çıplak basıldıklarına ve o kadınları belediyelerde makam sahibi yaptıklarına dair yazılan çizilenleri okudum.
Ve öyle istikrah ettim ki...
"Ey okur beni bağışla. Bugün de dış politika yazmak istiyorum" dedim. Zaten yanı başımızdaki savaş hepten dış politika sayılmaz.
***
Dün Irak'ın Kuveyt'i işgali, ABD'nin Irak'ı işgali için bahaneydi. Bugün ABD-İsrail bahane üretme zahmetine bile girmeden İran'a saldırdı.
Tek başına bu bile saldırının karakteristiğinin göstergesidir.
Rasyonaliteye içkin bahaneler de bitti, yerini teolojik bir hınç aldı. Baksanıza, İsrailli haham gündüz gözüyle "Şeriatımızın buyruğu 'Hiçbir canlı bırakma', bugünün teröristleri dünkü savaşta sağ bıraktığımız çocuklardır..." diyor.
Soykırımcılık tastamam budur. Hitler'in Yahudilere yapmak istediği de bundan ibaretti.
Hayır, hahamın söylediği asla münferit değildir.
Netanyahu başta olmak üzere İsrail rejiminin şeflerinin söylediği ve Gazze'de uyguladıklarıdır.
Dahası bu, Gazze'den Tahran'a uzanan o vahşi hattın ideolojik yakıtıdır.
***
ABD Başkanı Trump ne zaman "İran'da vurulacak hedef kalmadı, hepsini vurduk, yok ettik..." diyerek savaşa son vermek istese, siyonistlerin kontrolündeki Amerikan medyası, İran'ın füzelerinin bitmediğini manşetlere çekerek hedef gösteriyorlar.
Sonuç şudur:
Amerika kendi ulusal çıkarlarını İsrail'in teo-politik ajandasına kurban vermeye devam ediyor hâlâ.
İsrail'in savaşa son vermesi için ya İran tastamam diz çökecek (Ki Arz-ı Mevud hülyası Anadolu'nun kapısına dayanır...) ya ABD, İsrail'den bağımsızlığını kazanacak ya da İran füzeleri denklemi değiştirecek.
İran'ın denklemi değiştirmesi demek; İsrail'in zaman kazanmak için İran'ın kabul edeceği şartlarda savaşı ertelemesi demektir.
İsrail...
Kürt, Türk, Arap, Fars, Şii-Sünni ve hatta Hıristiyan olsun tüm bölge halklarını köle yapma arzusundan ontolojisi gereği vazgeçmeyecek.
Zaten sonlarını getirecek olan da bu azgın arzuları olacak.
7 Nisan 2026, Salı
SALİH TUNA
Allah daha beter etsin
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İsfahan çöllerinde ABD'ye ait C-130 askeri nakliye uçağıyla 2 adet Black Hawk helikopterinin enkazı boylu boyunca uzanmış, alevleri tütüyor. Manzaranın resmi yorumu, "kahraman" pilotlarını kurtarmaktan ibaret.
Tamam "kahramanlıkları" 170 ilkokul kız öğrencisini katletmelerinden belliydi, lakin kurtarılmış olmaklıkları netameli.
Şöyle birkaç gün öncesine gidelim:
İran'ın düşürdüğü F-15E uçağında fırlatma koltuğunu kullanan subayı kurtarmak için ABD harekete geçmişti. Ama sessiz ve derinden değil, adeta davul zurnayla.
O kadar ki Pentagon tek bir subay için bölgeye koca bir orduyu sevk etmişti.
Bizzat ABD Başkanı Trump söyledi: "Benim talimatımla, ABD ordusu onu kurtarmak için dünyanın en ölümcül silahlarıyla donatılmış düzinelerce uçak gönderdi. Pilotumuz yaralı ancak iyileşecek..."
***
Güya "cesur savaşçı" tesmiye ettikleri çocuk katili pilotlarını sıfır zayiatla kurtarmışlar.
Peki olay yerinde günlerce dumanı tüten o uçak parçaları neyin nesiydi?
Fox News'ün haberine göre ABD, kurtarma operasyonu sırasında geride kalan araçları düşman eline geçmemesi için imha etmiş. Nedeni de C-130 Hercules uçağının çamura saplandıktan sonra "düşman" eline geçmesini önlemekmiş.
Madem "İran'ın eline geçmesin diye imha ettik" açıklamasını yapacak kadar yetenekliler, "F-15E'yi de İran düşürmesin diye biz düşürdük..." deseymişler ya!
Bakkala ekmek almaya uçak gemisiyle gidercesine, düzinelerce savaş uçağı eşliğinde bir pilot için "arama-kurtarma" operasyonu yaptıklarına uluslararası toplumu inandıracaklarını sanmaları şaka gibi.
Gelgelelim...
Asıl şaka Netanyahu'nun gayri resmi sözcüsü Trump'ın söylediğidir: "ABD, tarihindeki en cesur arama kurtarma operasyonlarından birini gerçekleştirdi..."
Ne diyelim, Allah daha beter etsin.
***
Planları kuvvetle muhtemel, yeraltı tesislerindeki 300 kilogramlık zenginleştirilmiş uranyumu çalmaktı.
Ama evdeki hesap İsfahan çölüne uymadı. İran hava savunması "uyuyor" sanılırken, F-15E'nin kanatlarını budayıverdi.
Karizma fena çizildi, planlar altüst oldu.
Herkesin aklına da 1980'deki o meşhur Kartal Pençesi Operasyonu geldi. Teknoloji uzaya çıkmış, yapay zekâlar dünyayı sarmış; ama ABD'nin "çölde uçak yakma" hobisi değişmemiş. Yine aynı yanık kokusu, yine çöle terk edilen devasa metal yığınları.
Ortada kusursuz bir zafer değil, 1980 model bir zilletin 2026 sürümü var.
Demek ki teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, "Amerikan kibri" hep aynı kum tepesine tosluyor. Bu sefer kumun tadı her zamankinden daha acı.
Hiç acı olmasaydı aşırı acıklı "pilot arama" senaryosuna bu denli sarılırlar mıydı?
8 Nisan 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Erdoğan’ın feryadı, Karakoç’un haberi
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Sezai Karakoç üstadımız, 1960'lı yıllarda "Sütun" başlığı altında kaleme aldığı yazılarında, Batı'nın medeniyetimizin ifadesi olan İslam şehirlerine duyduğu derin kıskançlığı ve yok etme arzusunu haber vermişti.
Aradan geçen altmış yıl, mezkûr haberi trajik bir hakikate dönüştürdü.
Bağdat'tan İsfahan'a kadar uzanan yıkım hattı, İslam medeniyetinin mümtaz kalelerinden biri olan İstanbul'umuzun da bu kuşatmanın dışında olmadığının göstergesidir.
Rahmetli Karakoç bugün yaşadığımız küresel kâbusu da 2012'lerde şöyle haber vermişti: "Batı, İslam'ın bir daha dirilmemek üzere haritadan silineceği nihai bir işgalin peşindedir..."
Bizzat dinlediğim bu konuşmasında, mahut işgalin Moğol ve Haçlı saldırılarından çok daha yıkıcı bir mahiyet arz ettiğini dile getirmişti.
Üstadımız elbette müneccim değildi. Batı'nın cemaziyelevvelini bilirdi; bir de tarihin akışına yüz yıllık projeksiyonlarla bakmayı.
***
Soru şudur: Merhum Üstadımızın yıllar öncesinden görüp haber verdiği, gözümüzün önünde naklen cereyan ederken nasıl oluyor da göremiyoruz? (Efendim Yusuf'um, sevgili filozofum?)
Bu nice körlüktür ey ehl-i insaf?
Hiç görülmüş olsaydı etnisite veya mezhep asabiyeti matine-suare terennüm edilir miydi?
Hem de Sayın Erdoğan daha geçenlerde şöyle feryat ettiği hâlde: "Füzeler, bombalar ve drone'lar tarafından tahrip edilen milyarlarca dolarlık altyapı tesisleri bölgedeki kardeşlerimizin kaynakları değil mi? 27 gündür hiçbir ilke, değer, norm gözetmeyen saldırganların nazarında Şii veya Sünni olmamızın; Türk, Kürt, Arap ya da Farisi olmamızın Allah aşkına bir farkı var mı? Bakınız tüm samimiyetimle soruyorum; mezheplerimiz, kökenlerimiz farklı olsa da coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar bizim değil mi?.."
Bu feryadı Erdoğan'dan hazzetmeyenlerin veya yeminli düşmanlarının umursamamalarını anlarız. "Reis" sözünü dilinden düşürmeyenlere ne diyeceğiz peki?
"Coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar bizim kanımız" diyerek ümmeti sahiplenmek yerine; mezhep veya etnisite fitnesine Suriye'den veya tarihten "gerekçe" göstermeyi marifet sanıyorlar hâlâ. "Vahdet" kelimesini ağzına alanları da tahfif ediyorlar.
Halbuki, öne sürdükleri "gerekçelerin" bin katını bildiği hâlde "vahdet" bilincini dillendiren bizzat Cumhurbaşkanımız Erdoğan'dı.
***
Trump'ın İran halkına "hayvanlar" demesiyle İsrail rejim şeflerinin bölge halklarını "goyim" (köleleştirilmiş öteki) olarak tanımlaması, aynı ontolojik kibrin iki farklı tezahürüdür.
Biri saf gücü ilahlaştırarak kendisine boyun eğmeyeni yaşam hakkından mahrum bırakırken; diğeri, ötekini yalnızca kendisine hizmet için yaratılmış bir nesne olarak konumlandırır.
Her iki yaklaşım da insanı ve hukuku devre dışı bırakarak saf şiddeti tek meşruiyet zemini kabul eder.
Vehimleri şudur: "Mademki güçlüyüz; hedefe koyduğumuz halkları kundaktaki bebeklerine kadar katletmek de istediğimiz yeri işgal etmek de hakkımızdır..."
Medeniyetimizin hafızasını ve varlık iradesini hedef alan bu deccal zihniyetine hep birlikte karşı çıkmamanın hiçbir etnisite veya mezhebi gerekçesi olamaz.
Bu zihniyete karşı durmak sadece bir siyasi tavır değil, insanlığın ve medeniyetin onurunu savunmaktır.
09 Nisan 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Kaybettiğini anlayacak
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Bu hep böyledir; savaş biter bitmez serlevhamızdaki soru etrafında yorumlar sökün eder.
Maslahatçı eşhas da "Barışın kaybedeni olmaz" gibi beylik sözler sarf eder.
Lakin ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta sadece iki haftalık, geçici bir ateşkes var. Yani henüz ortada barış falan yok.
Müzakere masası kurulacak.
Gerçi savaştan önce de kurulmuştu. Tıpkı ABD'nin açılmasını şart koştuğu Hürmüz Boğazı'nın savaştan önce açık olduğu gibi.
Peki ne oldu da ABD masayı devirip İran'a savaş açtı?
Sorunun cevabı ABD basınında açık seçik ve mufassal yazılıp çiziliyor artık, özetleyeyim:
Beyaz Saray'da 11 Şubat'ta gizli bir sunum yapan soykırımcı Netanyahu, İran "rejiminin" kolayca devrilebileceğine dair "pembe bir tablo" çizerek Trump'ı askeri harekâta ikna etti. ABD istihbarat birimleri ve CIA, Netanyahu'nun bu senaryosunu "saçma" bularak çürütmesine; JD Vance ve askeri kanadın ağır ekonomik ve lojistik risk uyarılarına rağmen Trump, İsrail liderinin çizdiği stratejik hattan sapmadı. (Neden acaba? Epstein dosyaları yüzünden olmasın!)
Sonuç itibarıyla Trump, kendi kurumlarının gerçekçi bulmadığı Netanyahu planının peşinden koşup topyekûn bir savaş başlatmış oldu.
***
ABD Başkanı "Medeniyetlerini yok edeceğiz" gibi lakırdılarla son dakikaya kadar kolpa yaptı. İran'ın kulağına kar suyu kaçırmaya çalışanlarla adeta tandem oynayarak istediği sonucu elde etmeye çalıştı.
Fakat İran halkı mahut kolpayı yemedi; direndi, ABD'ye boyun eğmedi.
Hâliyle 39 gün süren savaşın ardından, en azından şimdilik, zafer elde etti.
Cafer Penahi gibi kendi "muhaliflerini" de kazanmış oldu.
İran'ın yapması gereken; tüm muhaliflerini içine çekerek, yepyeni bir enerjiyle küllerinden yeniden doğmak olmalı.
Tabii MOSSAD ajanları boş durmayacak; kurdukları sosyolojik köprüleri berhava etmek için her yolu deneyeceklerdir.
İran hiç durmamalı, savaşa hep hazır olmalıdır. Bir Latin atasözü vardır: "Bisiklet durunca devrilir."
***
ABD kaybetti, bunu tartışamayız. İsrail ile arasına, hiç değilse soykırım konusunda mesafe koymadığı sürece de kaybetmeye mahkûm.
İsmet Özel mi demişti: "Karlofça Antlaşması (1699) Batı'da Osmanlı'nın yenilebileceği algısının oluşmasına neden oldu..."
Söz konusu 39 günlük savaş da ABD'nin en azından "dokunulmaz olmadığını" göstermiş oldu.
Garaudy, ABD'nin savaş ve darbelerle malul müdahaleci dış politikasının küresel ölçekte "meşruiyet erozyonuna" yol açacağını söylemişti. Bu savaşla birlikte "meşruiyet erozyonu" dibi buldu.
Savaşın asıl kaybedeni mi?
Amerikan toplumu, savaşın ardından İsrail'in ABD'ye maliyetini konuşmaya başladığında tastamam ortaya çıkacak.
Maliyet de er veya geç faturaya tekabül edecek.
Bakalım o vakit, Gazze soykırımı nedeniyle zaten kadük hale gelen "Holokost endüstrisi" İsrail'i bu faturadan da kurtarabilecek mi?
11 Nisan 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Hesaplaşırlar mı dersiniz?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Muhafazakâr mahallenin medyasında bir zamanlar herkesten çok arzı endam eden, adı lazım değil biri, ABD-İsrail ile İran arasında 39 gün süren savaşı değerlendirdiği yazısında...
"İran halkının refahı için yatırım yapacağı yerde füze ve insansız hava araçları yaptığını, bunları da İsrail'in üzerine göndermek zorunda kaldığını" yazabildi.
Ne yazık ki bu kafa münferit değil. Hatta bir zamanlar modaydı.
Ki bunlardan biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la başbakanlığı döneminde birlikte çalışan Cüneyd Zapsu adlı işadamıydı.
Lakin...
Sayın Erdoğan'ın savunma sanayii yatırımlarına ağırlık verme kararını eleştirdiğini, ancak gelinen noktada Erdoğan'ın haklı çıktığını geçenlerde itiraf etmiş, "O yatırımlar olmasaydı paramparça ederlerdi..." demişti.
***
Bu köşenin müdavimleri bilirler: Söz konusu 2 haftalık ateşkes kararını sıcağı sıcağına değerlendirmeye çalıştığım naçizane yazımda, savaşın asıl kaybedeni İsrail olacak demiştim.
Bunun da savaşın ABD'ye maliyeti konuşulmaya başladığında tastamam ortaya çıkacağını belirtmiştim: "Bakalım o vakit, Gazze soykırımı nedeniyle zaten kadük hâle gelen 'Holokost Endüstrisi' İsrail'i bu faturadan da kurtarabilecek mi?.."
"Holokost Endüstrisi" ifadesiyle aynı adlı kitabına gönderme yaptığım Norman G. Finkelstein ile sonuç itibarıyla benzer değerlendirmeyi yaptığım için de sevindim.
Zira, Middle East Eye söyleşisinde Finkelstein geçen gün şu yorumu yaptı: "Trump ile Netanyahu arasında büyük bir sorun yaşanacak. Çünkü bilirsiniz, herkesin ilk içgüdüsü başkasını suçlamaktır. Trump ona, 'Halkın ayaklanacağını söylemiştin. İran'ın her yerinde halk isyanı için hazır ajanların olduğunu söylemiştin' diyecek..."
***
Daha önce de söylemiştim, önemine binaen yineleyeyim:
Netanyahu yıllar önce yazdığı "Fighting Terrorism" adlı kitabında, Batı karşıtı milliyetçi ve İslamcı akımların ortak bir "bağımsızlık" iradesi taşımasını varlıklarına bir tehdit olarak değerlendirerek, bu tehdidi bertaraf etmenin temel stratejisinin iki akım arasında derin ayrılıklar yaratarak onları birbirine kırdırmak olduğunu anlatır.
Maalesef böyle de olmuştur.
Aynı şeyi mezhepler üzerinden de uyguladıkları izahtan varestedir.
O kadar ki nerede bir vahdet görseler, "Mezhepleriniz farklı, nasıl birlikte hareket edersiniz, deli misiniz?" yollu tepki koydukları herkesin malumu.
Hâl böyleyken...
Müslümanların daha kavi bir şekilde vahdet içinde olmaya çalışmak yerine, nifak için "gerekçe" bulmak peşinde koşmaları anlaşılır şey değildir.
Halbuki...
Ümmetin maslahatına uygun olan, Finkelstein'in de belirttiği üzere, olası Trump-Netanyahu hesaplaşması dolayımında, ABD-İsrail arasında "nifak" çıkmasına katkı sunmaktır.
Türkiye ve Pakistan ittifakının bu stratejiyi güttüğünü düşünebilir miyiz, bilemiyorum.
Benim bildiğim, mezkûr ittifakın mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suudi Arabistan ve Mısır'ı da ittifaka çekmeye çalışmasından, Netanyahu'nun felaket rahatsız olduğudur.
14 Nisan 2026, Salı
SALİH TUNA
Komünist Papa
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD Başkanı Trump'ın Papa ile girdiği polemik nereye varır bilinmez ama şimdilik heyecanlı gidiyor.
Papa, Gazze soykırımına üzüldüğünü ifade etmişti.
Anlaşılan o ki ABD Başkanı, savaşa ve kan dökmeye karşı çıkmayı zayıflık telakki ediyor.
Yoksa Papa 14. Leo'yu "suça karşı zayıf" olmakla suçlamazdı.
Bununla da kalmamış, "Radikal sola yaranmayı bırakmalı" şeklinde ayar vermeye çalışmış.
Sanki Beyaz Saray'dan değil de Olimpos'tan sesleniyor.
Tevekkeli, kendisini İsa'ya benzeten paylaşımda bulunmamış. Hem de şifa dağıtma görseli eşliğinde...
E tabii İran'da 168 ilkokul kız çocuğunu füzeyle paramparça ettiğinin görselini paylaşacak değildi ya!
Belki de İsa figürüyle Papa'ya, "Ben sizin tanrınızım, aklını başına al" demek istemiştir.
Neden olmasın? Onda bu cevher ziyadesiyle var.
***
Papa'nın cevabı mı?
"Trump yönetiminden korkum yok. İncil'in mesajını dile getirmekten çekinmem" demekle yetindi.
Zaten bir adım daha ileri gitseymiş, mesela, "Netanyahu'ya yaranmayı bırakmalı" deseymiş, "gizli Hamasçı" ilan edilmesi muhtemeldi.
Komünist yaftası yemesi zaten işten bile değildi.
Sonuç itibarıyla önceki Papa Francis hakkında "Hıristiyan değil" fetvası veren bir başkandan söz ediyoruz.
***
Peki, Trump nasıl bir Hıristiyan'mış?
Kendi tanımına göre Protestan'mış. New York'ta Presbiteryen bir ailede büyümüş, lakin zamanla "mezhepler üstü" oluvermiş.
Bu bile tek başına rüzgârın nereden estiğini iyi fark ettiğinin göstergesidir.
Bir mezhebe ait olmaktan ziyade, kalabalık bir kitle tarafından "sahiplenilmeyi" daha efektif buluyor.
Paraya ve gösterişe olan tutkusu, "Tanrı sevdiği kuluna bu dünyada zenginlik verir" diyen "Refah Teolojisi" mensuplarını çok sevmesinin biricik nedeni.
Hâliyle kimin sözünden çıkmaması gerektiğini de gayet iyi biliyor. Netanyahu networkunun gözüne bakması tesadüf değil.
Trump her ne kadar "İran'da vurulacak yer kalmadı" dese de Murdoch'un Wall Street Journal gibi yayın organları "İran'ın nükleer potansiyeli hâlâ ayakta..." dediğine göre, yeryüzünde kan dökmeye devam edecek.
Evanjelik muhafazakârlar, Trump'ı Amerika'yı koruması için tanrı göndermiş diyorlar.
Peki Trump'ın koruyacağı Amerika'dan tüm dünyayı kim koruyacak?
15 Nisan 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Yazarını işinden eden satırlar
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Bir tek bunlar kimsenin avuruna zavuruna bakmadan düşüncelerini özgürce dile getirirlermiş.
Bir tek bunlar destekledikleri (CHP) partiyi istedikleri zaman eleştirebilirlermiş.
Bir tek bunlar bağımsız gazetecilermiş.
Kendileri dışında kalanlar mı?
Alayı "yandaş", alayı "yalakaymış". Hâliyle ne söylediklerini dinlemeye ne de yazdıklarını okumaya gerek varmış. Zaten onlarda "ifade özgürlüğü" bidayetinden beri yokmuş...
Yıllar yılı bunları terennüm ettiler.
Lakin, medyalarında çalışan üslup sahibi iki yazardan biri olan Yılmaz Özdil'e neler yaptıklarını gördünüz. (Diğeri Bekir Coşkun'du. Bugünleri görseymiş ona da aynı tarifeyi uygulayacakları kuvvetle muhtemeldi. Zira ışıklar içinde yatası, "Ce Ha Pes..." demeyi pek severdi. Ki, günümüzde bu kadarını söylemek bile linç edilmek için yeter de artardı.)
Baksanıza, Yılmaz Özdil o "havlucu" rezilliğine karşı tavır almayan CHP yönetimine eleştiri yöneltti diye başına neler geldi.
Neredeyse tüm parti teşkilatlarıyla birlikte cümbür cemaat linç ettiler; "Gizli AKP'li... Saray'ın adamı..." yakıştırmaları gırla gitti.
Çok ilginç tesadüftür...
Yılmaz'la bir süre önce bir drama dolayımında konuşurken, "Linç kültüründe bizimkiler sizinkilerin eline su dökemez..." demiştim.
Haklı çıkmamın göstergesinin kendisi olmasını istemezdim.
***
Yazık... "Asrın liderimiz" vurgulu sayısız AK Parti ve Erdoğan eleştirisinin hatırı yokmuş anladık; onca Atatürkçülüğünün de mi hatırı yokmuş?
Anlaşılan o ki...
Atatürk'e "kefere" desen de baş tacı edilebilirsin, yeter ki CHP yönetimine tek bir söz söyleme.
Yılmaz Özdil sadece bir örnek.
Rahmetli arkadaşım Nihat Genç'i de AK Parti'ye getirdiği eleştirilerin milyonda birini CHP'ye yöneltti diye yok saymadılar mı? (Bunlar yok saydıkça Nihat var oldu, var olmaya da devam edecek; o ayrı.) Aynı şekilde Nihat'ın yolundan giden arkadaşlarından Erdem Atay'ı da İmamoğlu'nun diploma skandalını dermeyan ettiği için zinhar affetmiyorlar.
Hülasa; bunların şerrinden korunmak için hiçbir şekilde partilerine eleştiri getirmeyeceksin. Öyle laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü olmakla şerlerinden kurtulamazsın.
***
Bütün bunları durduk yere değil, gazeteci arkadaşımız Pınar Aydın'ın şu paylaşımı vesilesiyle yazdım: "35 yıllık köşe yazarı İhsan Aydın'ın, Bozbey'i eleştiren yazısının ardından Olay Gazetesi'ndeki görevine son verildi..."
İhsan Aydın'ın ilgili yazısını okudum. Özeti şu: "CHP'li Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Nilüfer'deki 20 yıllık geçmişi yüzünden tutuklandı... Bu operasyon Bursa'da kimseye sürpriz gelmedi. Yıllardır, aylardır konuşuluyordu... Soruşturma, gözaltı ve tutuklama ile görevden uzaklaştırmadan anlıyoruz ki devlet Nilüfer'i ve Bozbey'i izlemiş. Bütün imarsal ve finansal hareketlerini takip etmiş, not almış ve günü gecikmiş de olsa düğmeye basmış... Belediye kanunlarına, imar kanunu ve yönetmeliklerine aykırı davranan herkes denetime tabidir ve hukuken hesap vermekle yükümlüdür..."
İhsan Aydın'ı 35 yıllık işinden eden satırlar bunlar.
İfade özgürlüğü deyince mangalda kül bırakmayan "Ce Ha Pes"li dostlar, nasıl böyle, iyi mi?
16 Nisan 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Okul saldırılarının sırrı
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Şanlıurfa'dan gelen o uğursuz haberin şokunu henüz atlatamamışken, bu kez de Kahramanmaraş'taki okul saldırısıyla kanımız dondu.
Daha önce biri çıkıp Türkiye'de böyle şeyler olacak deseydi, o Yeşilçam repliğinden mülhem şöyle derdim:
"O senin dediğin Rafet El Roman'ın 'Macera Dolu Amerika'sında olur yavrum..."
Lakin yanılırmışım ki ne kadar!
"Çağdaş uygarlık düzeyinin", özellikle de Amerika'nın o meşhur "okul katliamı" klişesi sonunda bizim topraklarımıza da geldi.
Hayır, mesele sadece güvenlik zafiyeti ya da "cinnet" vurgusuyla açıklanamaz.
Hem, Kahramanmaraş'taki saldırgan henüz ortaokul son sınıf öğrencisi, neyin cinneti bu?
Tamam, güvenlik zafiyetine bir şeycikler demem. Zira, biz o yaşlarda okula malum klasikleri (Tommiks, Teksas, Zagor) bile sokamazdık. Kahramanmaraş'taki çocuk henüz 8. sınıfta; 5 silah, 7 şarjörle okula girip katliam yapıyor. Neymiş efendim, babası polis başmüfettişiymiş. Ne yani, babası alay komutanı olsaymış okula tankla mı girecekmiş?
Biliyorum şakanın sırası değil ama saldırıya uğrayan çocukları kendi evlatlarımın yerine koyunca kan beynime sıçrıyor.
***
Şimdi birileri çıkar, "X-ray koyalım, kapıya polis dikelim" yollu reçete yazar. CHP lideri Özgür Özel de gündüz gözüyle "65 bin uzman çavuş okullarımıza atanmalı" diyor. (Bu durumda üniversitelerimize daha üst rütbeliler atanmalı; emekli generallere ne buyrulur Özgür Bey?)
Kaldı ki bunlar palyatif öneriler.
Kalpleri ve zihinleri ihmal edip, şiddeti ve şiddet kültürünü pompalayan mecraları adamakıllı teşrih masasına yatırmadıktan sonra hepsi beyhude.
Işıklar içinde yatası Hrant Dink'in eşi Rakel Dink (Ogün Samast cinayeti işlediğinde henüz 17 yaşında olduğundan hareketle) "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz..." demişti.
İki cami arasında değil, cami ile kilise arasında beynamaz kaldık.
Bir yanda merhamet medeniyeti, diğer yanda dijital dünyanın o karanlık dehlizlerinde şiddeti birer "nihai kurtuluş" ya da "şanlı bir final" gibi pazarlayan bir kültürle çevriliyiz.
Bizim gerçek karanlığımız budur.
***
Aidiyetini yitirmiş, ocağından kopmuş, ekran başında kendine sahte kahramanlıklar uyduran ergen, o tetiği sadece öğretmenine ya da arkadaşına değil, aslında kendi varlığına çekiyor.
Kendi canına kıyarken de o sefil varlığını bir "son dakika haberiyle" taçlandırmak istiyor.
Buyrun size o çok kutsadığınız gösteriş toplumunun felaket acıklı ürünleri.
Malum dizilerde arzı endam eden karakterlerin bilumum cinayetleri "delikanlılık/kahramanlık" ambalajıyla evlerimizin başköşesine kurulmuyor mu?
Psikoloji literatürü bunu "Werther Etkisi" tesmiye eder.
Eğer bu çocukların ruhsal boşluğuna, o nihilist öfkesine ve silaha erişimdeki bu korkunç kolaylığa çözüm üretemezsek dizlerimizi daha çok döveriz.
18 Nisan 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Çocuklarımızı ‘tarikattan’ kim koruyacak?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Nasıl bir bencillik, nasıl bir fırsatçılık ve ne korkunç bir empati yoksunluğudur bu!
Kahramanmaraş'ta 14 yaşındaki bir çocuk, ilköğretim okuluna girip bir öğretmen ve sekiz öğrenciyi hayattan koparıyor; tüm Türkiye şokta, evlatlarını yitiren aileler perişan. Fakat muhalif güruh siyasi fırsatçılık peşinde.
Ne yazık ki bu hep böyle...
Deprem olur, millet henüz enkaz altındayken "Deprem vergilerimiz nerede?" şamatası sökün eder... Orman yangınları çıkar, "Bunlar AVM ve site kuracaklar" diye yaygaraya başlarlar.
Şimdi de Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki saldırıların ardından aynı acul fırsatçılıkla akılları sıra hesap görmeye başladılar.
O kadar ki geçtiğimiz ramazan coşkusunu bile dillerine doluyorlar.
Tabii çoğunlukla hedeflerinde tarikatlar ve Milli Eğitim Bakanı var.
Sayın Bakan'la anlaşılan o ki görülmemiş bir hesapları var; nedenini tam olarak bilemiyorum ama tarikatlarla ilgiliymiş galiba.
Lakin konunun tarikatla hiç alakası yok, onu ne yapacağız?
***
Kahramanmaraş'taki katilin ailesine bakıyorsunuz; klasik tarikatlarla uzaktan yakından alakaları yok.
Kendisine bakıyorsunuz; âsitânesi Discord odaları, virdi LGBTİ, "ihvan kardeşleri" trans bireyler. Piri de profil fotoğrafında yer alan, 2014'te ABD'de kendisi gibi okul katliamı gerçekleştiren Elliot Rodger.
Demem o ki...
Ortada bir "tarikat" var ama "rahmani" değil; daha çok seküler ailelerin çocuklarının düştüğü/ düşürüldüğü "şeytani" bir tarikat.
Yanlış anlaşılmasın, muhafazakâr aileler de bu şeytani tarikata düşme tehlikesinden muaf değil.
Hülasa, bu "modern deccal tarikatı" herkesin başındaki bela. O kadar ki derviş dervişân, mürşid mürşidîn çocukları hariç değil.
Hep birlikte soruna çare aramak yerine "siyasi leş kargalığına" soyunmak, çocukları öldürülen anneler kan ağlarken siyasi vurgun peşinde manipülasyon yapmak, sorunun üstünü örtmekten başka anlam taşımaz.
***
Katil çocuğun İngilizce'siyle övünmesi, tipik bir New Yorklu psikanalist hastasının kibriyle yarışır düzeyde. Ancak "dehasını" bir Broadway sahnesinde değil, Discord odalarının karanlığında tescillemeyi seçti.
Yaşanan hayatının artık bir hükmü yoktu; şiddeti bir "gösteri" olarak kurguladı.
Görünmezlikten çıkmanın yolu, aşırılığın en vahşi biçimiyle "sahneye" dalmaktı.
Hâliyle, görülmek için kanlı bir imdat fişeği fırlattı.
Katilin "İnsanlar verdiğim zararı hissetsinler ki beni fark etsinler" feryadı aslında "Deccal tarikatının" cezbe hâlidir, yani kendinden geçme hâli.
Ey erenler, sorumuz "çığlık" mesabesindedir:
Deccal tarikatının bilumum ayartıcı ağlarından çocuklarımızı nasıl koruyacağız?
22 Nisan 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Dünyanın en güzel Trump’ı
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD Genelkurmay Başkanı, Trump'ın nükleer çantasını sanki yaramaz bir çocuğun elinden iPad'ini alır gibi çekip almış.
"Bak Donald" demiş, "bu düğme var ya seni Mars'a götürmez, hepimizi tarihe gömer..."
Sosyal medyada dolaşıma giren iddia böyle.
Sizin anlayacağınız, Trump'a nükleer kodlara erişim şifresi verilmemiş.
Şayet ABD Başkanı'nın yeteneklerini göz önüne almışlarsa kuvvetle muhtemel Beyaz Saray'ın Wi-Fi şifresini de değiştirmişlerdir.
Mezkûr iddianın gerçekliğini boş verin, şüyuu bile güzel değil mi?
Lakin, "kısıtlama" nükleer kodlarla sınırlı kalmamalı.
Trump'ın coğrafya bilgisine ve dünya haritasına erişimi de acilen engellenmeli!
Neden mi?
Nerede bir petrol yatağı, nerede bir lityum madeni görse, gözlerinde çizgi film karakterleri gibi dolar işaretleri çakıyor da ondan.
Uzun lafın kısası...
"Bakın, şu ülkede harika bir demokrasi eksikliği var, altına da biraz doğalgaz/ petrol kaçmış, gidip orayı bir 'checkout' yapalım..." demesin diye, haritalar elinden alınmalı.
***
İmdi, "Trump'ın nükleer silahlara erişimi engellenemez ki, İsrail'in rejim şefi soykırımcı Netanyahu şifreleri anında ona iletir..." diyen okur makulesinin muhayyilemize soğan doğramasına lafımız olmaz.
Zira, MOSSAD ajanlarının ABD'nin kılcal damarlarına kadar sızdığı herkesin malumu.
Jonathan Pollard olayını bilirsiniz. Amerikalı deniz istihbarat subayı analisti olarak casusluk yaptığı saptanmış, müebbet yemiş, ABD-İsrail arasında diplomatik gerginliğe neden olmuş, siyonist lobi devreye girince en sonunda serbest bırakılmış ve İsrail'e yerleşmişti.
Bu arada aklıma gelmişken, şuracığa minik bir parantez açalım:
ABD'de 187 MOSSAD ajanı saptandığını, oysa ABD sırlarını İsrail'le zaten paylaştığını, paylaşmadığı yüzde 1'lik sırrı da MOSSAD'ın çaldığını kim söylemişti? CIA eski çalışanı Kiriakou mu?
Parantezi kapattım.
Trump'ın Grönland'a çökme muhabbetini, Venezuela ve İran'a yaptıklarını biliyorsunuz. (Allah vere de dünyadaki bor madenlerinin yüzde 75'inin Türkiye'de olduğunu öğrenmesin.)
Şimdi bana "Dünya barışı için en etkili yöntem nedir?" diye sorsanız, hiç düşünmeden şuncağızı söylerim: Google Maps'e ya kilit vurmak ya da Trump'ın uzanamayacağı yerde tutmak.
Lafın düzünü edelim: İnsanlık için "erişim engelli" bir Trump, dünyanın en güzel Trump'ıdır.
Her şeye erişimi engellenmeli derken, "Başkanlık Makamı" hariç tabii.
Hariç; çünkü onu başkan seçip dünyanın başına bela eden Amerikalılara, böylesi bir "lider" müstahak!
23 Nisan 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Vay Ursula, vah CHP
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Avrupa kıtası tamamlanmalıymış. Böyle buyurmuş Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen.
İyi de Avrupa lego seti mi ki; nasıl tamamlanacak?
Ursula Hanım'ın demesine bakacak olursanız, Avrupa Birliği'nin (AB) genişleme politikası sayesinde. Bu da "jeopolitik zorunlulukmuş."
Anlaşılan o ki...
AB'nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne (GKRY) kadar genişlemesi, Avrupa kıtasını tamama erdirmeye yetmemiş.
Sakın ola bu argümandan hareketle, "Bir yakası Avrupa'da olan Türkiye'yi AB'ye artık kesin alacaklar" demeyin, felaket yanılırsınız!
Ursula Hanım, Avrupa kıtasının genişlemesini; Avrupa'nın Rusya, Çin ve -sıkı durun- Türkiye etkisine girmemesi için arzuluyormuş.
Kimi dostlar üzgün ve kızgınlar bu yüzden; "NATO müttefiki ve AB üyeliğine adayız, bizi Çin ve Rusya'yla nasıl denk görürsünüz?" diyerekten.
Tam aksine, Ursula'nın endişesi beni çok mutlu etti, hatta göğsümü kabarttı.
Koskoca Avrupa Birliği etkimize girmekten endişe ediyor, daha ne olsun!
***
Türkiye'yi layık görmedikleri o sofranın, Türkiye'nin ağırlığıyla devrilmesinden korkuyorlar.
Hani birini hem "standart dışı" bulup kulübe almazsınız hem de onun karizmasından ödünüz patlar ya; AB'nin hâl-i pürmelali de böyle.
Tam bir "psikoanalitik" vaka.
Türkiye'yi AB kapısında yıllardır beklettiler. Ama şimdi Türkiye'nin çekim alanına girmemek için panik butonuna basıyorlar.
Hem "yetersiz" diyorlar hem de Rusya ve Çin gibi devlerle aynı hizaya koyuyorlar.
Türkiye'nin "ağır sıklet" ligine yükselişini bizzat kendi korkularıyla tescil ediyorlar, haberleri yok.
***
Zavallı CHP bu ahval ve şerait içinde nasıl muhalefet yapsın?
"Hiçbir yerde ağırlığımız yok, dünya bizi ciddiye almıyor" diye boşuna mı o kadar felaket tellallığı yaptılar?
Vicdansız Ursula... "Benim CHP'lim" canhıraş bir şekilde "Türkiye yandı, bitti, kül oldu" diyecek, sen kalkacaksın "Türkiye bizi etkisi altına alacak" diyeceksin!
Elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin ey erenler:
Ne yapsın "benim CHP'lim" bu saatten sonra? "Almanya bizi kıskanıyor" diyenlerle nasıl dalga geçsin?
Sakın CHP'li dostlarım, sakın pes etmeyin. Hep birlikte Ursula'nın üzerine gidin.
"Gizli AKP'li" veya "Saray'ın kadını" yaftasını öyle vurun ki doğduğuna pişman olsun.
29 Nisan 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Özgür Özel’in müjdesi
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Mine Kırıkkanat'ın "kılıç artığı" söyleminin ardından "Anlamını bilmiyordum, cehaletimi bağışlayın" özrü neden kabul görmedi?
Bağışlamak erdem değil mi?
Lakin, toplumu her fırsatta cahil olmakla itham eden birinin bu denli cahilliği de bağışlanası değildir.
Cumhuriyet gazetesinin işbu 74 yaşındaki kadın yazarının mahut söylemi "cehalet" değildir. Kılıçdaroğlu'na ne kadar hakaret edersen o kadar saygın olursun döneminin baltayı taşa vurma örneğidir.
Öyle bir dönem ki...
CHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gökan Zeybek, eski genel başkanı Kılıçdaroğlu'na "Yüzüne tükürürüz" demişti.
***
Kılıçdaroğlu'nun yegâne suçu seçimi kaybetmesiydi.
Zaten kazansaydı ondan iyisi yoktu. Eski günlerdeki gibi "Gandi" güzellemeleri eşliğinde yalakalık yarışına girerler, o şaşkaloz profesörleri de "Mustafa Kemal" benzetmesi yapardı.
Özgür Özel'imiz cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıklamak için neyi bekliyor, yeterince "çıldırtacak" kıvama erişmeyi mi?
Vaktiyle "Nasıl bir cumhurbaşkanı adayı?" sualine, "Recep Tayyip Erdoğan'ı en çıldırtacak zamanda, en çıldırtacak şekilde, en çıldırtacak adayı çıkaracağız..." cevabını vermişti ya ondan mülhem sordum.
Ne günlerdi!..
Muharrem İnce'yi açıklamışlar, seçim sonuçları açıklanınca da bizzat kendileri hep birlikte çıldırmıştı.
***
Özgür Özel CHP Genel Başkanı olunca başlangıçta makul, diyaloğa açık, husumet ve düşmanlık gütmeyen bir tavır ortaya koymuştu.
Hülasa...
CHP'yi iktidara taşıyacak kuşatıcı bir söylem geliştirmeye çalışıyordu. Fakat kendi mahallesinin acul yazarçizerleri "Seçimi kazandık, iktidarı devirelim..." diyerek tazyik yapınca bocaladı.
Ardından da CHP'lilerin CHP'lileri şikâyet ettikleri yolsuzluk davaları başlayınca ayarı bozuldu.
Pavyon çalışanlarını belediyelere dolduran CHP'li belediye başkanları ve CHP'linin CHP'liye hazırladığı şantaj kasetleri kepazeliği söz konusu olunca da eskiye avdet etti.
Eskiye dediğim, o sevimsiz tehdit diline.
Son zamanlarda öfke patlamalarıyla "süslediği" meydan konuşmalarında, iktidara geldiklerinde kendilerini yargılayanları "yargılayacaklarını" dile getirerek, yargıya nasıl müdahale edeceklerinin "müjdesini" veriyor.
Ne diyelim, sağlık olsun.
30 Nisan 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Minnet borcu
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Bugün NATO'dan çıksak, maazallah Kıbrıs'ta bile "işgalci devlet" durumuna düşermişiz. NATO ittifakında yer almamız bizi NATO'dan koruyormuş.
Evet, şaka gibi ama bir kalemde yabana atılacak bir görüş değil, en azından üzerinde kafa yormaya değer.
O hâlde soralım: NATO bizi İsrail saldırısından da korur mu?
Bu farazi bir soru değil. Malumunuz, İsrail'in Türkiye'yi düşmanlaştırdığı, İran'dan sonra hedefin Türkiye olduğu çok konuşuldu.
Şimdi diyecekler ki: "NATO bizi NATO'dan korur dedik, İsrail NATO ülkesi değil..." İyi de, İsrail'le ittifak içinde matine-suare Türkiye'ye kostaklanan Yunanistan NATO ülkesi, onu ne yapacağız?
Baksanıza bir diğer NATO üyesi Fransa da Türkiye ile "gerginlik" yaşadığında Yunanistan'ın yanında hizalanacağını peşinen ilan etti.
***
Bir ittifak düşünün; en stratejik silah sistemlerinizi, personelinizi ve tüm savunma doktrininizi bu yapıya göre akort ediyorsunuz. Ama günün sonunda, "müttefik" addettikleriniz karşı kaldırımda pusu kurmuş, tökezlemenizi bekliyor.
Nerede kaldı kolektif savunma?
Bir müttefik diğerini "doğrudan tehdit" sayıp karşı paktlar kuruyorsa, orada "ittifak" değil profesyonel bir "kuşatma" var demektir.
İsrail'in savunma devleri Romanya'da fabrika dikiyor, ABD Dedeağaç'ta üs kuruyor...
Hülasa, çember daralıyor.
Karşımızda bir güvenlik şemsiyesi yok; bizi Akdeniz'de bir enerji hapishanesine tıkmaya yeminli bir koro var.
***
Böylesi netameli bir süreçte, Rusya Devlet Başkanı Putin de 1915 raflarından "soykırım" yaftasını indiriverdi.
15 Temmuz'dan itibaren sıkı dostluk içindeydik, ne oldu birdenbire böyle?
Batı'nın "Rusya'ya yağmurlu günde su bile vermeyin" tazyikine rağmen ambargolara göğüs geren tek NATO ülkesi biz değil miydik?
Sahi, bu dirsek niye?
ABD'nin NATO'dan çıkması durumunda, söz konusu ittifakın askeri bakımdan en güçlü üyesi hâline gelecek olan Türkiye'nin Avrupa'yı (Rusya'ya karşı) koruyacağı söylemleri nedeniyle mi?
NATO bizi kendinden koruyacak, bunun karşılığında biz de NATO'yu koruyacağız şeklinde hülasa edebileceğimiz tuhaf bir ilişki biçimi yüzünden, Rusya gibi potansiyel "ittifakları" zevale uğratmaya değer mi, bilemiyorum.
Benim bildiğim şudur: Kendi müttefikinin hedef tahtasına oturttuğu bir ülkeyi kâğıt üzerindeki maddeler değil, ancak kendi bileği korur.
Bu meyanda, Türkiye'nin savunma sanayii ihracatındaki Avrupa payının ABD'yi geçmesi muazzam bir devrimdir.
Bu devrimin mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ülke olarak minnet borcumuz var.
Ne kadar muhalif olursak olalım, şayet "yurtseversek" bu böyledir.
.2 Mayıs 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
La yine mi dış güçler?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İsrail rejiminin Merkez Bankası Başkanı Amir Yaron'un raporlarına göre, 2023 Ekim ayından bu yana biriken toplam savaş maliyetleri 140 milyar doları aşarak ekonomilerinde devasa hasar bırakmış.
O kadar ki İsrail'in son on yıldaki ekonomik kazanımlarını alıp götürmüş.
Daha beter olsunlar, diyeceksiniz. Alın benden de o kadar. Lakin öyle olmadı. Nedenini anlatacağım, az sabredin.
Aynı Amir Yaron "savunma harcamalarının" (siz bunu "saldırı ve işgal harcamaları" diye okuyun) sürdürülemez olduğunu da belirtmişti.
Yani, "Batıyoruz, savaş harcamalarını kesin" demişti.
Gelgelelim İsrail tam tersini yaptı... ABD ile birlikte İran'a karşı 28 Şubat 2026'da başlattıkları saldırıda 403 hava sevkiyatı ve 10 deniz sevkiyatı gerçekleştirdiler.
Bitmedi...
İsrail Savunma Bakanlığı 30 Nisan 2026 tarihinde yaptığı resmî açıklamada, İsrail'in sadece 24 saatlik bir zaman dilimi içerisinde toplamda 6 bin 500 ton askeri mühimmat ve ekipman (binlerce hava ve kara mühimmatı, füzeler, bombalar) aldığını duyurdu.
Bu durumda, zaten sarsılan İsrail ekonomisinin iflas bayrağını çekmesi beklenirdi değil mi?
Çok ilginç bir şey oldu.
***
CNBC kaynaklı habere göre, 3 yıla yakın süredir fasılasız savaşta olan İsrail ekonomisinin bu yıl G7 ülkelerinden daha hızlı büyüyeceği öngörülüyor.
Çok ilginç dediğim bu!
İşsizlik oranı yüzde 3.2, enflasyon yüzde 2'nin altında ve Tel Aviv borsası ocak ayından bu yana yüzde 20 yükseldi.
Hülasa, İsrail aynı anda ABD'yi ve AB'yi geride bıraktı. Savaş sırasında İsrail şekeli de dolara karşı yüzde 7 değer kazandı.
İsrail nasıl oluyor da aynı anda ABD'yi ve AB'yi geride bırakıyor?
Cevap net: "Dış güçler" sayesinde.
İsrail'in iç dinamikleri alarm verdiğine göre başka ne olacaktı ki?
Tabii, ABD ve İsrail söz konusu olduğunda kim kime "dış güç" biraz muamma.
***
ABD halkının önemli bir kısmı taklaya getirildiğine nihayet uyanmaya başladı.
İçerdeki uzantılarıyla birlikte ülkelerine musallat olan "dış gücün" İsrail olduğunun az çok farkına vardılar.
"Neden İsrail'in savaşlarını finanse ediyoruz? Neden İsrail'in vekâlet savaşçısı oluyoruz?.. Onlar zenginleşirken dünya fakirleşiyor... Bizi daha fazla sömürmelerine dur demenin zamanı gelmedi mi?.." diyorlar.
İsrail'in bu döktüğü kan denizinde sörf yaparak büyümesi cari dünya sisteminin evvelemirde kimin için veya kime uygun kurulduğunun da göstergesi.
Ümitvar olunuz, bu sistem çatırdıyor.
05 Mayıs 2026, Salı
SALİH TUNA
Amedspor’u tebrik etmek caiz mi?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Ayrışmaların müptelası olduğumuzdan mıdır nedir, yurdum insanı bu sefer de futbol üzerinden kutuplaştı.
Üstelik bu kutuplaşma, futbol müsabakalarında tartışılan pozisyonlar dolayımında değil, Süper Lig'e yükselen Amedspor'u tebrik edenler ve etmeyenler üzerinden şekillendi.
Hani futbol kardeşlikti, hani birleştirici bir güçtü?
Görünen o ki, söz konusu etnisite asabiyeti olunca "kardeşlik" şappadak taca atılıyor.
Gerçi Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş futbol kulüpleri Amedspor'u tebrik etmekte birleşti.
Lakin "Dördüncü Büyük" Trabzonspor'un sessiz kalması, sosyal medyada İstanbul takımlarının taraftarları arasındaki (tebrik mesajları nedeniyle oluşan) tepkileri daha da depreştirdi.
"Artık takımımı bırakıyorum" diyenler gırla giderken, Trabzonspor'un bu mesafeli tavrını övüp "Bundan sonra Trabzonspor'u takip edeceğim" diyenler tebarüz etti.
***
Soru şudur: Üç büyükler bu "centilmenliği" gösterirken Trabzonspor neden aksi yönde hareket etti?
Trabzonspor "nobran" mı yoksa diğerleri o kadar milliyetçi değil mi? (Şayet mesele "Karadeniz damarı" ise, Rizespor'un tebrik mesajı yayınlamasını nereye koyacağız?)
Her şeyden evvel şunu söyleyelim: Futbola siyaseti, etnisite veya mezhep asabiyetini karıştırmak bu oyunun doğasına ihanettir.
Süper Lig'deki her takımın kadrosunun yüzde 90'ı yabancı oyunculardan oluşurken, hangi saf milliyetçilikten bahsediliyor?
Amedspor da en az Trabzonspor kadar Türkiye Futbol Federasyonu'na ve futbol kurallarına bağlı olmak zorundadır, ötesi lafügüzaftır.
***
Uzun lafın kısası, Amedspor'u tebrik etmek de etmemek de caizdir. Sonuçta bu bir nezaket meselesidir; isteyen eder, istemeyen etmez.
Mahalle baskısıyla "centilmenlik" olmaz.
Mesela, Beşiktaş Bursaspor'un şampiyonluğunu tebrik etti mi? Aralarındaki tarihsel zıtlaşma tebrike engeldir der geçeriz, kimsecikler de mesele yapmaz.
Eskişehirspor'un yeniden lige çıkması durumunda da zannetmem ki Trabzonspor tebrik mesajı yayımlasın.
Aynı şekilde Amedspor da Süper Lig'e yükselen Erzurumspor'u tebriğe icbar edilemez.
Zaten sırf etnisite "hoşgörüsüyle" tebrik etmek ile "etnisite asabiyeti" yüzünden tebrik etmemek arasında, bakış açısı bakımından temelde fark yoktur.
"Kör kör parmağım gözüne" şekildeki "pozitif ayrımcılığın" da futbol dışı asabiyetleri uyandırmaktan öte anlamı olmaz.
Mahut asabiyetleri tribünlere taşırsak, her maç yeni bir kriz doğurur ve toplumsal yarılmaların onarılmaz şekilde yaygınlaşmasına neden olur.
Aman dikkat!
7 Mayıs 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Bu ‘destansı öfkeyi’ biliyoruz
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD Başkanı Trump "Gideceğim, dünya ticaretini kurtaracağım, gerekirse İran'ı haritadan sileceğim..." diyerek okyanusları aşıp Hürmüz'e dayanmıştı.
Lakin coğrafyanın tokadını yiyince "Pakistan rica etti, azıcık durup düşüneceğiz" kıvamına geldi.
Kıvam dediğim, bildiğiniz "kıvırmanın" laciverti.
"Özgürlük Projesi" tesmiye ettiği kepazeliğin hepi topu 48 saat sürmesinin başka bir izahı yok.
Soykırımcı İsrail'in vekâlet savaşçısına sorarsanız, mahut proje bitmemiş, askıya alınmış sadece. Şayet "Özgürlük Projesi'ni" İran kabul etmezse bombardımana başlayacakmış. (Ne "özgürlük" ama!)
Bu bitmez tükenmez tehdit muhabbetleri acizliğin ifadesi değil midir?
Ne sanmıştı acaba; devasa uçak gemilerini Hürmüz Boğazı'nın dar sularına dizince, sigorta şirketlerinin alkış tutacağını, tankerlerin de düğün konvoyu gibi arkasına takılacağını mı?
Malumunuz, kapitalist dünya düzeninde gemileri kaptanlar değil, sigorta baronları yürütür.
Lloyd's "risk var" dediği an, o trilyon dolarlık donanma, sığ sularda sadece pahalı birer hedef tahtasına dönüşür.
Nitekim dönüşmedi mi?
***
Bir tarafta milyon dolarlık füzelerle donatılmış, kibirden önünü göremeyen imparatorluk donanması...
Diğer tarafta üç kuruşluk dronlar ve deniz mayınları...
Bir yanda imparatorluk bakiyesi bir hantallık, diğer yanda "asimetrik" strateji...
Sonuç?
Trump, 20 bin dolarlık bir dronu vurmak için 2 milyon dolarlık füze ateşlemenin sürdürülebilir bir "özgürlük projesi" olmadığını, petrol fiyatları tavan yapınca anladı.
Yani mesele tamamen duygusal!
***
Uzun lafın kısası, "Özgürlük Projesi" martavalı doğmadan bitti.
ABD Başkanı yeni açıklamasında İran'la anlaşırlarsa "Destansı Öfke" operasyonunun sona ereceğini söyledi.
Bu destansı öfkeyi biz, İran'ın Minab kentindeki ilkokulda katlettikleri 165 kız öğrenciden biliyoruz. Geçiniz.
Coğrafya tehditten anlamaz, kibir tanımaz.
Büyük bir tehditle çıktıkları yol, Pakistan'ın "iyi niyetine" sığınılan "estetik" bir geri vitesle noktalandı.
9 Mayıs 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Şimdilik bedeli bu, ya sonra?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Geçenlerde sosyal medyada bir yurdum insanının, "Batı'ya gidin de insanlık görün..." diye hülasa edeceğim bir iletisine rastladım.
Bu da bana "Alamancıların" (ilk gençlik yıllarımızda kulaklarımıza eziyet olan) o meşhur lakırdılarını hatırlattı:
"Almanya sokakları öyle temiz ki süt dök yala, o derece."
Demek ki geçen onca yılda değişen pek bir şey olmadı. "Yalama" sevdası, Batı'nın sokaklarından Batılı insanın sahte parıltısına kaydı sadece.
Alamancılar hiç değilse sempatikti, yeni sürüm Batıcılar öyle mi ya!
O kadar sevimsizler ki, eldivenle sevemezsiniz. Bunlara, "Memlekette adalet kalmadı" şamatası eşliğinde Batı'ya kapaklanan bilumum eşhas dâhil elbette.
Bu "sevimsizlerin" demesine bakacak olursanız, Batılıların alayı "etik fabrikasından" çıkmış nezaket abideleri.
Hadi diyelim öyle olsun...
Peki, bu "çok nazik, çok erdemli" insanların, burnunun dibinde, Gazze'de naklen yayınla soykırım yapılırken neden gıkları çıkmadı?
Devletleri çocuk katliamlarına mühimmat taşırken, neden kütüphane sessizliğinde takıldılar? (Seslerini çıkaranlara bin selam olsun.)
***
Bir kedinin patisi incinse dünyayı ayağa kaldıran bu Batılı vicdan kumkumaları, uzak coğrafyalarda kendi vergileriyle fonlanan "organize katliamlara" gözlerini yumup insan haklarından, demokrasiden söz edebiliyorlar.
Ruh hâlleri tam bir kara mizah örneği...
O kadar ki arka bahçesindeki toplu mezarların üzerine büyük bir titizlikle taze çim ekerken, tezgâha koyduğu organik domateslerin yeterince dezenfekte edilip edilmediği üzerine kafa yoran bir insan evladına benziyorlar.
Liberalizm dedikleri de evrensellik maskesi altında yerel kültürleri öğüten devasa bir kıyma makinesinden başka bir şey değil.
Siyasetin teknik bir idareye, kültürün ise içi boş bir eğlenceye indirgendiği bu sistemde insan, sadece veri hücresinden ibarettir.
***
Modern Batı'nın o çok erdemli, o çok nazik insanı, mensubu oldukları ülkelerin "öteki" bellediklerine kan kusturmasına gözlerini tamamen kapattı.
Hayır yani ne sanıyorlar; bölgemizdeki katliamlarda mesuliyetleri olmadığını mı?
Gözünü "kitlesel cinayetlere" kapatmak, o cinayetlerin en şık giyimli suç ortaklığıdır.
Şimdilik yapıp ettiklerinin bedelini nihilizm çukurunda debelenmekle ödüyorlar.
Ya sonra?
12 Mayıs 2026, Salı
SALİH TUNA
CHP’de çürümenin şifresi
Ne kadar delil, belge, itiraf olursa olsun "İktidar operasyon çekiyor" lakırdısını devreye soktular mı bilumum "yolsuzlukların" görünmez olduğuna inanıyorlar.
Artık mızrak çuvala sığmıyor, haberleri yok.
Bir de "Muhalefete muhalefet yapılmaz..." diyerek her eleştiriyi bastırmaya çalışmaları yok mu?
İşin garibi, herhangi bir CHP'linin özeleştirisine bile aynı refleksle saldırıyorlar.
Hatta "aynı" demek eksik kalır; doz daha da sertleşiyor. En hafifi de "Saray'ın adamı" iftirası oluyor...
İktidar olma hevesi uğruna eleştiriye sıfır tolerans gösteriyorlar.
Anlaşılan o ki yeni CHP yönetimi, gündüz gözüyle evinizin salonundan halınızı çalsa bile gıkınız çıkmayacak.
Şayet itiraz edecekseniz, "Muhalefete muhalefet yapılmaz" şeklindeki "psikolojik susturucuya" maruz kalmayı göze alacaksınız, başka yolu yok.
***
Matine-suare "değişim" diyerek CHP'ye heyula gibi çöktüler. "Değişimlerinin" ilk kurbanları da "hoşgörü" (yani eleştiriye tahammül) ve "dürüstlük" oldu.
Buyurun size manidar bir örnek: Eski CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, kendisine "kılıç artığı" diye hakaret eden Cumhuriyet gazetesi yazarına bile hoşgörü gösterdi. Özgür Özel ise kendisini eleştiren eski CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray'ı X hesabından engelledi.
Bugün herhangi bir CHP'li çıkıp "Yolsuzluklar partimizi de bizi de çürütüyor, bu gidişatı değiştirelim..." diyecek olsa, o saat itibar suikastına maruz kalır.
Dürüstlük derseniz, yolsuzluk paralarının sahte olup olmadığını kontrol ederken gösterdikleri o titiz profesyonelliğe indirgenmiş durumda.
Eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek'in oğlu Gökhan Böcek'in itirafları, amorf hâle gelmeyen hangi CHP'linin içini yakmaz?
Şu nedir Allah aşkınıza:
Veli Ağbaba'nın (Özgür Özel'in talimatıyla) istediği 30 milyon TL yetmemiş, kur farkı bahanesiyle "Şunu 1 milyon euroya tamamla" denmiş.
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel tüm bu lağım patlaması karşısında zerre miskal mahcubiyet duymuyor.
Belki de mahcup olabilme yeteneğini "değişimle" birlikte kaybetti, bilemiyorum.
Benim bildiğim şudur: Eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, Özel'in makam aracına yapılan 170 bin euroluk lüks dönüşümün belediye bütçesinden karşılandığını söyleyince, Özgür Özel çıkıp "Gerekirse zararı karşılarız" diyebildi.
Evi soyulan birine hırsızın "Çok üzüldüyseniz eşyaları belki taksitle öderim" demesi izandan nasibini ne kadar almışsa, Özel'in bu çıkışı da o kadar almıştır.
Hayır yani, CHP'li dostlarıma ve akrabalarıma da yazık:
"Değişim" diyerek işbaşı yapan malum ekip yüzünden, birbirlerinin yüzüne bile bakacak hâlleri kalmadı.
13 Mayıs 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Özgür Bey çok bozdu
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Gün geçmiyor ki birini tehdit etmesin. Son kurbanı Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal oldu.
Burcu Hanım diyor ki: "Beni Özgür Özel tehdit etti..."
Nedenini de açıklıyor... AK Parti'ye geçme ihtimali doğunca, "5-6 ay sonra iktidar olacağım, seni affetmeyeceğim" demiş.
Bu bir iddia değil.
Zira bizzat Özgür Özel, CHP yayın organı Sözcü TV'deki bir programda matah bir şeymiş gibi itiraf etti.
Şaştık mı? Hayır.
Daha önce Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'e de "Ya aklını başına alacak ya da biz onun aklını başına getireceğiz..." demişti.
Bu mafyöz üsluptan, "Hepinizi tek tek not alıyoruz, hesap vereceksiniz" dediği bürokratlar da nasibini ziyadesiyle almıştı.
***
Bu kadarla kalsa iyi. Dönemin İstanbul Başsavcısı'nı (günümüz Adalet Bakanı) "Senin alnını karışlayacağım, bunu bilesin Akın Gürlek... Aklını başına topla, darmadağın ederim..." diye tehdit etmişti.
Hâliyle...
Eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım'ın dile getirdiği utanç verici yolsuzluk üzerine kükreyip "Seni dağıtırım!.." demesini çok bekledik.
Lakin nafile; "dağıtmak" yerine "dağılmayı" tercih etti. Hem de "Kamu zararı varsa öderiz" diye yolsuzluğunu itiraf edecek kadar.
***
Halbuki seçim başarısının ardından birçok insan onda "samimi / içten / dürüst ve mütevazı" bir profil görmüştü.
Cumhur İttifakı'yla alakası olmayan sıkı bir entelektüel dostumuz seçimden hemen sonra, "Asıl oğlan Özgür Özel'dir. Halka onun samimiyeti geçti. Pişkinlikten bıkmış halk, temiz buldu onu. 10 ay öncesindeki tabloyu bu kadar değiştiren Özgür Özel'in genel başkanlığıdır (...) 'Sade' bir insan! tutumunu onda gördü halk. 'Halkçı' Ecevit'te de bulduğunu düşündüğü de buydu..." demişti.
Ben de "Şayet öyleyse CHP makûs talihini yener" demiştim.
Sonra ne olduysa artık, Özgür Bey çok bozdu. Sürekli birilerini hizaya sokmaya çalışan, tehdit eden, mikrofonu her alışında ayrı bir sinir patlaması yaşayan bir profile dönüştü.
Belki de "sadelik" vehmettiğimiz o hâlleri "enerji tasarrufu modundan" ibaretmiş.
Belki de "özüne" döndü, bilemiyorum.
Benim bildiğim, gördüğüm şudur: CHP'nin başına gelmiş en kötü şey olmak için adeta çırpınıyor!
İnsan nihayetinde şunu merak ediyor; acaba gece yastığa kafasını koyduğunda kendine şu soruyu soruyor mu:
"CHP Genel Başkanı koltuğunda oturmayı hak edecek ne yaptım... Onu bunu tehdit etmekten başka?"
14 Mayıs 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Stratejik parazit
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
"Önce Amerika" mottosu "Önce İsrail'in Konforu" şekline dönüştü ama İsrail'in korkuları yine de tükenmedi.
Gerçi hiçbir zaman da tükenmez; İsrail doğası gereği "korkuyla" maluldür.
Güncel korkuları Trump'ın İran ile kalıcı ateşkes yapma ihtimali.
CNN'in "İsrail çok endişeli" yollu haberlerinin nedeni de bu zaten.
Netanyahu rejimi için ABD'nin prestijinin zerre önemi yok. Her daim kendilerine itaatkâr bir vekâlet savaşçısı olmaları yeterli.
ABD Başkanı Trump, İsrail'in hedeflerini gerçekleştirmek uğruna, bir saat önce dediği bir saat sonra dediğini tutmayacak kadar gülünç bir figüre dönüşmüş, ne gam!
Varsa yoksa İsrail'in evhamları.
***
Okyanusun ötesindeki vergi mükellefinin, Wyoming'deki çiftçinin alın teri, İsrail'in evhamlarını yatıştırmak için harcanıyor.
Yani, soykırımcı siyonistlerin "psikotik güvenliğini" sübvanse etmek için.
Clausewitz'in "siyasetin başka araçlarla devamı" dediği savaş (İran savaşı örneğinde olduğu gibi) İsrail'in Amerikan bütçesini başka araçlarla yağmalaması hâlini almış durumda.
Şu hâle bakar mısınız:
Koca Amerika, haklı olarak tüm dünyada en çok nefret edilen İsrail'in güvenlik memuruna dönüştü.
Hayır yani, ABD'nin İran'la savaşmaktan ne çıkarı var? İsrail'in arzu ve isteklerini yerine getirmekten başka.
***
İsrail önce İran'ın nükleer enerji sahibi olmasını istemiyordu, şimdi de füzelerinin menzilinin İsrail'e ulaşmasını istemiyor.
İran'ın füzeleri olacaksa da menzili mümkünse mezhep savaşının fitilini ateşlemeye ulaşacak kadar olsun istiyorlar.
Bölgeyi ateşe atmanın faturasını da Washington ödeyecek tabii.
Takdir edersiniz ki bu bir ittifak ilişkisi değil, bir tür stratejik parazitlik.
Milyarlarca dolarlık askeri yardımlara bir de savaşın o akıl almaz maliyetini ekleyin, İsrail'in stratejik parazitliğinin ABD'ye maliyetini bulursunuz.
Amerika'nın ulusal çıkarlarını soykırımcı İsrail'in bitmek bilmeyen evhamlarına kurban etmesi "gönüllü esaretten" başka bir şey değildir.
Hem de ne uğruna, bir parazit uğruna.
16 Mayıs 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Çok sıkıştı çok
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Bunların havlulu başkanı Özkan Yalım itirafçı olduğu günden beri Özgür Özel hiç olmadığı kadar köşeye sıkıştı.
Sadece kendisi de değil, CHP'liler de felaket sıkıştı.
Yoksa böylesi durumlarda akıl almaz bir pişkinlikle saldırıya geçerlerdi. Hatta, Özgür Özel'in "Kocandan boşan da gel" mesajını bile öyle tevil ederlerdi ki aklınız dururdu.
Şimdi öyle mi ya! Ağızlarını bıçak açmıyor.
Neden bu hâle geldiler?
Mavi valizlerden tutun da +18'lik grup toplantılarına kadar ortalığa saçılan rezaletler yüzünden çok mu mahcup oldular? İnsan içine çıkacak hâlleri mi kalmadı?
Sahi, nasıl "silkelendiler" ki şöyle bir "silkinip" genel başkanlarını savunmuyor, sahip çıkmıyorlar?
***
İmamoğlu aleyhindeki belgeler, tanıklar, iddialar ve itiraflar Özgür Özel'in bin katıydı ama hiç mahcup olmuyor, neredeyse gurur duyuyorlardı.
Koro halinde, "İmamoğlu iktidara yürüdüğü için engel olmaya çalışıyorlar" yorumu yapılıyordu.
Bilumum delil ve itiraflara da "siyasi" diyerek burun kıvırıyor, İkinci Atatürk muamelesi yapmaktan milim geri adım atmıyorlardı.
Gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum:
Daha dün lüks otel odalarında sinyal kesici (jammer) cihazlar kamuflajıyla, gözlerine mil çekilen kameralar altında İmamoğlu'na arz edilen o rüşvet bavullarının sorgulanması "siyasi" olarak değerlendiriliyor da, Yalım'ın poşet içinde Özgür Özel'in (talimatları doğrultusunda) evinin bahçe duvarının üzerine koyulan 200 bin TL neden "siyasi" olarak değerlendirilmiyor?
Üstelik, Özgür Bey için iddia edilen yolsuzlukların toplamı, İmamoğlu için iddia edilenlerin yanında devede kulak bile değil
Hayır yani, İmamoğlu'nun her sözünde hikmet vehmediliyor da Özgür Özel'in "Kamu zararı varsa öderiz" şeklindeki sözü bile neden yerden yere vuruluyor?
***
Yılmaz Özdil dostumuz da "Mustafa Kemal'in koltuğuna kimler oturuyor" yollu öyle yazıklanıyor ki olursa o kadar olur.
Bununla da kalmıyor, (mealen) "Ben size vaktiyle kaç kez Ekrem İmamoğlu'nu CHP Genel Başkanı yapın dedim, dinlemediniz. Benim anlatamadığımı hayat anlatır..." diyor.
Ne bu şimdi?
Rüşveti mavi valize sokuşturmaya çalışan mahalle arası kapkaççısı misali bir amatör yolsuzluğa gösterilen o pek soylu öfke, sıra profesyonel soygun mekanizmasına gelince nasıl böyle taltife dönüşüyor?
O kadar ki...
Kuvvacı olduğunun altını çizdiği söz konusu konuşmasında Özgür Özel'in adeta üstüne basıp İmamoğlu'nun elini havaya kaldırıyor.
Özgür Özel'e Kuvvacı ayarı, müstevli sefirlerle balık lokantalarında gizli gizli görüşen eski İBB Başkanı'na iltifat.
Tuhaf.
19 Mayıs 2026, Salı
SALİH TUNA
Aynı parantezde iki düşman
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Gazze'deki soykırım, Suriye'nin güneyindeki fiili işgaller ve Lübnan'daki katliamlar sadece "İran'ı çevreleme" veya "Direniş ekseninin" belini kırmaktan ibaret değildir.
Öyle olsaydı, siyonistler 2 bin 500 kişilik "Acil Müdahale Gücü" ile Kıbrıs'a yerleşmezdi.
Kıbrıs'ta ne İran'ın ne de Direniş'in etkinliği var.
İsrail'in Güney Kıbrıs'ı adeta bir ileri askeri karakol hâline getirmesini dikkatli okumak zorundayız.
İsrail durduk yere hiçbir zaman olmadığı kadar devasa bir savaş bütçesi (61.3 milyar dolar) ayırmadı.
Lafın düzünü edelim: ABD himayesindeki işgalci siyonizmin nihai hedefi, başta Türkiye olmak üzere tüm bölgedir.
Zaten bunu çok da gizlemiyorlar; Türkiye'yi Akdeniz'den kuşatıyor, doğrudan Mavi Vatan'ı, yani bekamızı hedef alıyorlar.
Peki, bu hayâsız akının başlangıç noktası neresiydi?
Gazze değil mi?
***
Gazze'de soykırım ilk başladığında, seküler güruhun koro halinde "Bize ne Araplardan!" dediğini unutmuş olamazsınız.
Meseleyi basit bir Ortadoğu kavgası sanmışlardı. "Ortadoğu bataklığı" olarak nitelendirdikleri bölgeden uzak durmayı öneriyor, böylece ateşin bize değmeyeceğini zannediyorlardı.
Bu esnada siyonistler planlar yapıyor, İran'dan sonra sıranın Türkiye'ye geleceğini hesaplıyorlardı.
ABD mühimmatı taşıyan kargo uçakları Tel Aviv'e inerken, Trump ve Netanyahu İran'da ilk mektep kız çocuklarını katlederken mahut seküler kesimle aynı dalga boyundaki bazı muhafazakârlardan şu ses yükseldi:
"Bize ne İran'dan!"
ABD ve İsrail, İran'ı da yutup amacına ulaşırsa, bugün "Bize ne" diyenler bıçağın kendi kemiğine dayandığını çok net görecek.
Ancak korkarım ki o gün hepimiz için iş işten geçmiş olacak.
***
ABD ve İsrail el ele vermiş bölgeyi topyekûn imha etmeye hazırlanırken mezhepçiliğe, etnik asabiyetlere saplanmak nasıl bir idrak felcidir, bilmiyorum.
Benim bildiğim şudur: İsrail'in nezdinde sekülerlerin ve muhafazakârların farkı yoktur; alayı "goyim" parantezindedir.
Artık konforlu uykumuzdan uyanmanın vakti geldi de geçiyor.
Herkesi kendi kendini hapsettiği seküler veya muhafazakâr asabiyet zindanından çıkmaya davet ediyorum.
Yaklaşan varoluşsal tehdide karşı tek cephe olmanın ilk şartı zihinsel özgürlüktür.
Unutmayalım: Bu deccal ateşi, işbirlikçiler hariç, kimsenin kimliğine bakmayacak.
20 Mayıs 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Temel sorun budur
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Ortadoğu coğrafyası, İsrail'in bölgeye yerleştirildiği 1948'den beri gün yüzü görmedi.
Daha başlangıçta Deir Yasin, Hayfa, Tantura, Lida ve El Tira'da korkunç kıyımlar yaptılar.
Günümüze kadar da kesintisiz devam ettiler.
Hülasa edecek olursak, İsrail'in kısa tarihi, kadın çocuk demeden katliam yapmanın tarihidir.
Elbette Filistinliler vatanlarını savunmak için "sivil itaatsizlikten" silahlı mücadeleye kadar naçar her yolu denediler.
Bölge devletleri de halkın tepkisinden çekindikleri için hepten duyarsız kalmadı.
Ama nasıl?
Tamam, Saddam'dan Hafız Esad'a kadar Baas rejimleri çok sert tepki gösterdiler. Fakat bu "retoriği" kendi koltuklarını tahkim etmek, meşruiyet devşirmek için araçsallaştırdıkları da bir gerçek.
Gelgelelim...
Hiçbir bölge ülkesi günümüz Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi açıkça İsrail yandaşlığı yapmadı (Şah dönemi İran'ı hariç. Zaten Humeyni, Şah'ın İsrail'le kurduğu ilişkiye isyan ederek devrim sürecini başlatmıştı.)
Günümüz Ortadoğu'sunda İsrail'e karşı sesini yükselten bir tek Türkiye kaldı. Bir de fiili çatışma içinde olan İran var.
***
Dün Suudi Arabistan'ın kahraman Kralı Faysal, Filistin davası uğruna petrolü adeta silah gibi kullanmıştı. Bugün de İran, Hürmüz'ü silah gibi kullanıyor.
Demem o ki, ABD himayesindeki siyonist işgalcilere karşı şimdiye değin her yol denendi.
Tek bir yol denenmedi: Vahdet. Yani Şii-Sünni, Türk-Kürt, Arap-Acem topyekûn direniş.
İsrail'i "sorunun" merkezine koymayan her hareket ve hatta her devlet envaiçeşit yöntemlerle birbirine düşürüldü.
Temel çelişkiyi (sorunu) görmezden gelip tali çelişkilerle narkozlananların, etnik veya mezhepsel savaşlara düçar olmaları kaçınılmazdır.
***
Ne ironiktir ki bu konuda en net ve en doğru çıkış, Suriye'nin halihazırdaki Cumhurbaşkanı Şara'nın (namıdiğer Culani) babası (araştırmacı-yazar) Dr. Hüseyin Ali eş-Şara'dan geldi.
İsrail'le normalleşme ihtimalini "dördüncü dereceden imkânsızlık" olarak tesmiye ettiği açıklamasında aynen şöyle dedi:
"Bizim temel sorunumuz İsrail'dir. Biz 80 yıldır yeldeğirmenleriyle savaşıyoruz. İsrail saldırgan bir devlettir, o aslında teknik olarak meşru bir devlet bile değildir..."
Budur.
21 Mayıs 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Satın alınan puanlar
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Dünya Eurovision'u 1975'te renkli izlerken, biz TRT ekranlarının başında siyah-beyaz izlemiştik. Fakat heyecanımız acayip renkliydi.
O kadar ki birincilik şöyle dursun, ilk 5'e girsek bile dünyayı fethetmiş gibi olacaktık.
Lakin Semiha Yankı'nın "Seninle Bir Dakika" şarkısıyla 19. sırada yer almıştık. Zaten 19 ülke katılmıştı, yani sonuncu olmuştuk.
Heyecanımız öyle bir hayal kırıklığına dönüşmüştü ki şayet Monako jürisi bize 3 puan vermemiş olsaydı yarışmayı sıfır puanla bitirecek, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" darbımeselini terennüm edecektik. Monako jürisinin bu "dostluğunu" yıllarca unutmamıştık.
Puan verenleri "dost", vermeyenleri "düşman" görmek de "elitlerimiz" tarafından ilkellik sayıldı. Müziğin kalitesi önemliydi, öyle diyorlardı.
Gelgelelim...
Türkiye, oylama sistemini adil bulmadığı için 2012'den sonra yarışmaya katılmama kararı aldı. (Yeminli Erdoğan düşmanları, bu kararı da AK Parti'nin "günah galerisine" ilave edebilirler.)
Hayır, Türkiye'nin yarışmaya katılmama gerekçeleri arasında "bahis çeteleri" yoktu. Zira o vakitler şimdiki gibi belirleyici değillerdi.
***
İspanya'nın organizasyonu boykot kararını, Başbakan Pedro Sanchez "tarihin doğru tarafında yer almak" olarak açıkladı. Rusya'nın Ukrayna savaşından dolayı hızla ihraç edildiğini hatırlatarak da, Gazze ve Lübnan katliamlarına rağmen İsrail'e izin verilmesini "çifte standart" olarak niteledi.
Malumunuz Hollanda, İrlanda, İzlanda ve Slovenya da İsrail nedeniyle yarışmayı boykot ettiler.
Can Azerbaycan'ımız yarışmaya katılmakla kalmadı, en yüksek puanı Gazze soykırımcısı İsrail'e verdi. Buna mukabil, Ermenistan en yüksek puanı eşi Türk olan Bulgaristan'ın şarkıcısı Dara'ya verdi.
Azerbaycan halkı neden tarihin yanlış tarafında yer aldı? Yoksa Gazze'de çocukların katledilmesini umursamıyorlar mı?
Asla.
Her şeyden evvel duyarlı olanlar puan vermek için telefonlara sarılmadı.
Ya telefonlara sarılanlar peki?
***
Bu sorunun cevabını Aydınlık gazetesinden Cem Zeren'in dünkü yazısında bulmak mümkün: (mealen) "İsrail, devlet politikası olarak farklı ülkelerden binlerce hat satın alıp halk oylamasını manipüle etti..."
Demek ki mahut yarışmaya katılsaydık, biz de kuvvetle muhtemel en yüksek puanı İsrail'e verecektik?
Nedenini merhum Attilâ İlhan yıllar önce açıklamıştı: "Bu ülkenin hain kontenjanı nüfusun yüzde 10'udur..."
Hainlerin ortak özelliği de satın alınabilmeleri değil midir?
23 Mayıs 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Atatürk bile CHP’den çok çekti
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Okadar ki kendi isteği üzerine Fethi Okyar'a kurdurduğu Serbest Fırka'yı bile kapatmak zorunda kaldı.
Ünlü tarihçimiz merhum Prof. Kemal Karpat "Atatürk'ün CHP ile başa çıkamadığını" tevekkeli söylememişti.
Şayet Mustafa Kemal'in söz konusu "dengeleme" projesi akamete uğratılmasaydı... İsmet İnönü ve ekibi CHP'yi otuzlu yıllarda sultası altına alamayacak, Gazi de ahir ömründe o denli yalnızlığa düçar olmayacaktı.
CHP'yle gerçekten başa çıkmak zordur.
Malumunuz, Ecevit de az çekmedi, en sonunda kendi partisini kurdu da kurtuldu.
***
Size tuhaf gelecek ama söyleyeyim: CHP de son zamanlarda bizzat kendi liderlerinden çok çekti.
Kılıçdaroğlu'ndan tam kurtulmuşken yakayı Özgür Özelİmamoğlu ikilisine öyle kaptırdı ki burnu (...) kurtulamadı.
Baklava kutularındaki eurolar, genel merkeze akan milyon eurolar, tuvaletlerde çekilen oy fotoğrafları, pavyonlardaki delege pazarlıkları, rüşvetler, para kuleleri ilâ âhir, ortalığa saçıldı.
Hülasa, CHP'yi o kadar kirlettiler ki belki anca ameliyatla temizlenebilirdi.
Bu yanıyla mahkeme kararı arınma neşteri gibi oldu. Kılıçdaroğlu partiyi yolsuzluklardan arındıracağım diyor ya, ondan sebep diyorum.
Lakin biraz zor arındırır, zira CHP'nin tanımı da çok değişti.
Baksanıza, Özgür Özel'in CHP'li eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım üzerinden gündüz gözüyle yaptığı şu tanıma: "Özkan Yalım, o otel odasında kapıyı açana kadar CHP'liydi. Kapıyı açtı, AK Partili oldu..."
Tanım buysa kalp işareti gibi görsel kodlar veya "Her şey çok güzel olacak" gibi duygusal illüzyonlar pekâlâ çalışır. (Ne ki, Yunanistan'da Aleksis Çipras'ın, kravatsız ve neşeli imajıyla gençliğe sahte bir umut satıp ilk gerçek krizde sisteme teslim olması, büyük bir hüsrana neden olmuştu.)
Kılıçdaroğlu garibim, bu güruhu hangi numarayla (illüzyonla) tavlayabilir ki?
***
Kılıçdaroğlu'nun CHP'yi yolsuzluklardan arındıracağına AK Parti neden sevinsin ki?
Başka bir ifadeyle, Kılıçdaroğlu'nun Özgür Özelİmamoğlu döneminin tüm olumsuz bagajlarını boşaltması AK Parti'nin neden işine gelsin?
Hazır 24 yıllık kesintisiz iktidarında (olanca metal yorgunluğuna rağmen) Özgür Özel yönetimindeki CHP'ye karşı ilk kez bu denli bir ahlaki üstünlük kazanmışken neden kaybetmek istesin?
Ben AK Parti'nin yerinde olsam, Özgür Özelgillerden çok daha fazla butlan kararına itiraz ederdim.
Yargıtay, Danıştay ne varsa başvururdum.
Kararı iptal ettirir; CHP gösterisinin Danıştay kararıyla +18'ler için gösterilerine devam etmesini sağlardım...
Bunlar adama neler söylettiriyor, tövbe ya Rabbim.
.26 Mayıs 2026, Salı
SALİH TUNA
Olursa ekime kadar...
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Kılıçdaroğlu geçen gün "Bu parti, Cumhuriyeti kuran, ahlakı, erdemi kendisine temel felsefe edinmiş bir partidir..." dedi.
CHP'nin ahlakını, erdemini bilemem ama "Cumhuriyeti" veya "devleti" kurduğu külliyen yalandır.
Bu yalan da dünü bugünün siparişine göre yeniden tasarlama ihtiyacından kaynaklanmıştır.
Millet de bezmiş, bu yalanı "yutmuş" gibi yapmıştır.
Gerçekler buz gibi ortadadır. Henüz bir parti tabelası bile yokken bu toprakların her renginin iradesinin tecelli ettiği Birinci Meclis çoktan Bağımsızlık Savaşı'nı yönetmiş, devleti fiilen ilan etmiştir.
Hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek kadar çıplak gerçek budur.
***
Bürokratik elitlerin yukarıdan aşağıya toplumu şekillendirmek için imal ettiği aparat mesabesindeki mahut parti, devlet kurulduktan sonra arzıendam etmiştir.
Hâliyle...
Milletin çeşitliliğini tek potada zorla eritmeye çalışmakla kalmadılar, millete çoklukla "efendilik" taslamaya kalkıştılar.
"Çoğulculuğu tasfiye etme" şeklinde tebarüz eden tahammülsüzlükleri, kendi içlerindeki sorunları çözememenin de temel nedeni olmuştur.
Bugünlerde de koltuğu efendice devredemedikleri için mahkemelere düşmediler mi?
***
Kendileriyle yüzleşmeye cesaret edemedikleri için mucize çapında bir ahmaklıkla suçu başkasına atıyorlar.
Halbuki davayı açan, yani şikâyetçi olan Kılıçdaroğlu ekibi. Kurultayda şike yapmakla suçlanan, yani şikâyet edilen İmamoğlu-Özel ikilisi.
Kararı veren de bağımsız mahkeme.
Ama gelin görün ki, İmamoğlu-Özel ekibine göre suçlu iktidar!..
Kim ne derse desin, eski yönetimin mahkeme marifetiyle koltuğuna kurulması, kurumsal rasyonelliğin iflasıdır.
Karşımızda fikir ayrılığı yok. Sadece devlet imkânlarını kimin kapacağına dair kapışma var.
CHP şimdilik Kılıçdaroğlu ve ekibinde kaldı.
İmamoğlu, Özgür Özel ve daha dün Tanrı Dağları'nda "uluyan", bugün "Yurdumuza faşist dolmuş / Vurun kardaşlar vurun" marşları okuyan Cemal Enginyurt da olursa Ekim Partisi'nde boy gösterecekler.
Bakalım kim kimin boyunun ölçüsünü alacak?
Göreceğiz.
27 Mayıs 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
CHP’de kanırta kanırta
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Seçim öncesinde Kılıçdaroğlu'nu göklere çıkaran ne kadar muhalif yazarçizer, gazeteci ve sanatçı varsa 28 Mayıs gecesi koro halinde aşağılamaya başlamıştı:
"Utanmaz arlanmaz..."
"Diktatör müsveddesi..."
"Siyasi cenaze..."
"Koltuk delisi muhteris..."
"Siyasi Sülün Osman..."
Ve daha nicesi gırla gitti. Neresinden bakarsanız bakın, çok trajik bir bükülmeydi.
Saatler önce cumhurbaşkanı yapmak için yırtındıkları "liderlerine" gündüz gözüyle "Sifonu çekin" çağrıları yapmaya başlayanlar bile oldu.
***
Rasyonel eleştirinin çok ötesinde, adeta cinnet hâlini yansıtan bu üslubun nedeni, seçim öncesi matine-suare methettikleri Kılıçdaroğlu'nun aldığı yenilgi sonucunda düçar oldukları eziklikten başka bir şey değildi.
Sizin anlayacağınız, akılları sıra kendi "sorumluluklarını" gizlemeye çalıştılar.
Medya marifetiyle öyle gözü dönmüş bir linç atmosferi inşa ettiler ki, Kılıçdaroğlu'nun altından değil genel başkanlık koltuğu, evinden gündüz gözüyle halısı bile çalınsa kimseciklerin gıkı çıkmayacaktı.
O kadar ki...
Kılıçdaroğlu "Halımı çaldılar" diye feryat etse bile "Gündüz gözüyle evindeki halıya bile sahip çıkamadı" diyerek yavuz hırsız moduna bürüneceklerdi.
***
İmamoğlu ve Özgür Özel liderliğindeki "Değişimciler" ekibi serada üretilen bu "gıkı çıkmaz" iklimi fırsat bilerek, Kasım 2023 Kurultayı'nda partiyi ele geçirdiler.
Hem de akıl almaz bir özgüvenle; davul zurnayla göstere göstere, zafer şarkıları söyleye söyleye...
Yani, avuruna zavuruna bakmadan, kanırta kanırta.
İnsan yolda tabela partisi bile bulsa cebine indirirken bir gören var mı diye refleksle de olsa etrafa şöyle bir bakar.
Bunlar koca CHP'yi yürüttüler, üstelik pavyonlarda delege pazarlığına kadar ne kadar iz varsa pervasızca ortalığa saçtılar.
Hâliyle, evdeki hesapları çarşıya uymadı.
Kılıçdaroğlu'nun da hakkını teslim edelim: "Vur ağzına al ekmeğini" misali uysal olmadığını, çetin ceviz çıktığını gösterdi.
Uzun lafın kısası, bunların projeleri ellerinde patlayınca en iyi bildikleri işi yapmaya, kitleleri narkozlamak için en iyi yaptıkları şeye yine sarıldılar: İftira, hakaret ve yalan.
Lakin tosuncuklar şuncağızı unuttular: Artık milletin bu numaralara karnı tok.
Hayırlı bayramlar...
Parti folloş oldu!
SALİH TUNA
28 Mayıs 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Parti folloş oldu!
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Anadan babadan CHP'li bir akrabamla arefe günü ordan burdan laflarken sıra "mutlak butlan" kararına geldi.
Yekten, "Sen gazetecisin bilirsin, Özgür Özel-İmamoğlu ne yapacak?" diye sordu.
Mezkûr ikiliden pek hazzetmediğini biliyordum.
"Ne yapacaksın, peşlerinden mi gideceksin?" diye takıldım.
Yüzünü ekşitti, "Sadece merak ettim" dedi.
"Ayrı parti kuracaklar herhalde…" dedim. "Zor iş" dedi, "Hem partinin amblemini yerleştirene kadar bir seçim geçer hem de benim bildiğim CHP'li seçmen 6 oktan vazgeçmez…"
"Belki giderken 6 oku da yanlarında götürürler" dedim.
Güldü. "Olur mu öyle saçmalık?!" dedi.
"Neden olmasın" dedim, "Koca partiyi yürütüyorlardı, bir amblemi mi yürütemeyecekler?"
***
Kılıçdaroğlu'na yapılanları içine sindiremiyordu. "Kemal Beyi elbirliğiyle kuyuya attılar" dedi.
"Seninkinin hiç mi hatası yoktu?" diye sordum.
"Olmaz olur mu?" dedi ve hemen ardından ekledi: "Boşu boşuna sağ partilere 39 vekil kaptırdı…"
"Sen de birileri gibi adamın CHP adına yaptığı en efektif hamleye kafayı takmışsın!.." dedim.
Bununla da kalmadım:
"Kılıçdaroğlu'nun hata diye tesmiye ettiğin o stratejisi olmasaydı, CHP'nin yüzde 25'lik makus talihi zerre miskal değişmezdi…" dedim.
***
Fatih Altaylıların ya da Özlem Gürseslerin temsil ettiği dar ve seküler CHP'cilik anlayışının, muhafazakâr ve sağ seçmenden oy alma kabiliyetinin olmadığını fehmetmek için sosyolog olmaya gerek yok.
Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin ceberut çeperlerini esneterek açtığı yol, muhalefetin Türkiye genelinde iddia sahibi olabilmesinin tek meşru zemini oldu.
Fakat…
Bu stratejinin de doğası itibariyle bir kusurcuğu vardı: İktidar olma belasına her şeyi mübah görecek kadar çeperleri esnetmek.
Çeperler habire esnetilince parti folloş oldu.
O kadar ki daha dün dağlarda "uluyan" bugün "devrimci" marşlar söyleyen o "eleman" bile kendine CHP'de yer buldu.
Partisinin gırtlağına kadar yolsuzluklara ve ahlaksızlıklara battığı iddiasıyla "arınmaktan" dem vuran Kılıçdaroğlu sanırım şuncağızı hesap edemiyor:
Esnek çeper dikiş tutmaz.
Salih Tuna İçimizdeki kefere tohumları
SALİH TUNA
30 Mayıs 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
İçimizdeki kefere tohumları
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Dün itibarıyla İstanbul'un 573'üncü fetih yıl dönümünü ulusça idrak ederken aklıma Engin Ardıç'ın fetih kutlamalarından ifrit olduğu geldi.
Rahmetli, "Aradan asırlar geçti, geçen gün almışız gibi neyi kutluyorsunuz?.." derdi.
Kutlamaları da "dinci" tesmiye ettiği küçük bir grubun içindeki işi gücü olmayanların gerçekleştirdiğini iddia ederdi.
Halbuki...
Merhum Erbakan, Refah Partisi döneminde stadyumları hıncahınç dolduran kitleler hiç de öyle aylak insanlar değillerdi.
Kaldı ki fetih kutlamalarının bidayetine bakacak olursak "dincilikle" falan alakası yoktu.
***
Sanılanın aksine, Sultan Abdülhamid fetih kutlamalarına izin vermemişti. (Rum tebaayı rencide etme endişesi ve diplomatik dengeler nedeniyle...)
Şaşacaksınız ama söyleyeyim:
Fetih kutlamaları ilkin ("Dinci" tabir edilen kesimin en çok yüzünü buruşturduğu) II. Meşrutiyet döneminde gerçekleşmiştir. İlk büyük resmî tören de İttihat ve Terakki döneminde yapılmıştır.
Fakat I. Cihan Harbi sonrasının zorlu koşulları nedeniyle 1916'da kutlamalara ara verilmiş, ta ki 1953'e kadar. Demokrat Parti döneminde çok görkemli kutlamalara başlandı.
Engin Ardıç'ın şu sorusuna aynen katılıyorum: "Niçin her sene bu zamanda dönüp dönüp bütün dünyaya 'burası aslında bizim değildi, sonradan geldik, zorla aldık' mesajını veriyorsunuz?"
***
Gelgelelim, rahmetlinin "Hatırlatmayın şunu kefereye" serlevhalı söz konusu yazısında, "Osmanlı-Türk damgasını silinmez şekilde vurduğumuz İstanbul'un elimizden gitmesinden mi korkuyoruz da her sene bu fetih meselesini dönüp dönüp kefereye hatırlatıyoruz?" şeklinde hülasa edebileceğimiz yaklaşımına katılmıyorum.
Zira kefere hiç unutmadı ki?
Baksanıza, içimizdeki "kefere tohumları" bile gündüz gözüyle "Zulüm 1453'te başladı" diyebiliyor.
Evet, kefere hiç unutmadı.
"Sizi uyarırım tarihçi olarak. Batı hiçbir zaman vazgeçmedi..." diyen dünya çapındaki merhum tarihçimiz Halil İnalcık, Münih'te 1958'de katıldığı Bizantinistler Kongresi'nde (sonradan Papa XVI. Benedictus olacak olan) dönemin Bavyera Kardinalinin şöyle dediğini nakletmişti: "Ayasofya'nın kubbesi üzerinde Hristiyanlığın yıldızı parlayacak..."
Demem o ki...
Gösteriş, şov veya şamata yapmadan, kimsecikleri de rencide etmeden, uyanık bilinçle fethi yâd etmek ve her daim agâh olmak gerektir.
Salih Tuna Al sana normalleşme
SALİH TUNA
02 Haziran 2026, Salı
SALİH TUNA
Al sana normalleşme
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Dünyanın en "ince ruhlu" iş ve siyaset dehası ABD Başkanı Trump, mayısın son haftasında yine kendini gerçekleştirdi.
Buram buram diplomasi kokan o meşhur zarafetiyle, içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu 7-8 ülkeye öyle bir teklifte bulundu ki, insan bu "iyilikseverlik" karşısında gözyaşlarını tutamıyor.
Feyyaz Yiğit'in "8-9 senedir kendimi iyi hissetmiyorum" esprisi gibi, ortada net bir rakam yok, ondan sebep "7-8 ülke" dedim.
Zira BAE ve Bahreyn'i tam bir ülke sayıp saymamak konusunda insan ciddi bir kararsızlık yaşıyor.
Baksanıza, mahut teklif ne kadar da barışçıl: "Şayet Abraham Anlaşmalarını imzalayıp İsrail'le normalleşmezseniz, bunu kötü niyet sayarım. Bölgeye eskisinden çok daha felaket bir savaş getiririm..."
Trump efendi özetle şunu vazediyor:
"Gelin güzellikle normalleşelim, yoksa sizi zorla normalleştiririm!.."
***
Fırsat kollayan kimi muhteremler de sağda solda, "Erdoğan neden cevap vermedi?" yollu fitne faaliyetlerinden geri kalmadılar.
Halbuki, Türkiye daha 2020'de İran'la birlikte İsrail'le normalleşmeyi (Abraham Anlaşmalarını) Filistin halkına ihanet olarak değerlendirerek karşı çıkmıştı.
Üstelik o vakitler İsrail henüz ne Gazze soykırımını başlatmış ne de Lübnan'da şimdiki gibi katliam yapmıştı.
Buna rağmen, tavrını net bir şekilde ortaya koyan Türkiye...
Uluslararası Adalet Divanı'nın İsrail'i "soykırımla" suçladığı bir dönemde İsrail'le "normalleşme teklifine" neden tepki göstermesin?
Ki, İsrail daha fazla dayanamayıp "Gazze soykırımı"yla kendi "normalini" ortaya koymuşken...
Kendi "normalini" yani işgal, sürgün, katliam ve soykırım...
Gazze'de ve Lübnan'da çocukları paramparça eden, sığındıkları çadırlarda Filistinlileri canlı canlı yakan soykırımcı bir devletle normalleşmekten daha büyük anormallik ne olabilir?
***
Pakistan Trump'ın bu sersem sepet teklifini hemen reddetti. Suudi Arabistan ise "İki devletli çözüm olmadan olmaz" diyerek kibarca topu taca attı.
Türkiye ne yaptı peki?
Trump'ın bu küstah ültimatomundan iki gün sonra, bayramın ilk günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Netanyahu denilen zalim, dünya Müslümanları karşısında gereken dersi alacaktır..." diyerek Beyaz Saray'ın "normalleşme" adlı zillet paketini ait olduğu yere, tarihin çöp sepetine fırlattı.
Trump cevabı almıştır, umarız bizim muhteremler de almış olsun
Konforlu mağduriyet
SALİH TUNA
03 Haziran 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Konforlu mağduriyet
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Meşhur pantomim ustası Joseph Grimaldi ağır bir melankoli şikâyetiyle doktora gider. Doktor ona kim olduğunu bilmeden tavsiyede bulunur:
"Londra'ya Grimaldi adında muazzam bir palyaço geldi. Git onu izle, seni o iyileştirir, ancak o derdine şifa olur."
Grimaldi naçar boynunu büker: "Ama doktor, o palyaço benim!"
Bu trajikomik hadiseyi bana, sosyal medyada güne "Tımarhanede bugün" diye başlayan muhalif güruhun halipürmelali çağrıştırdı.
Bunlara soracak olursanız, koca memlekette tek olumlu şey yok.
Matine suare Türkiye'nin delirdiğinden, adaletin çöktüğünden dert yanıyorlar.
Kendilerini de bu tımarhaneye dışarıdan bakan, akıl sağlığını korumuş "şifacılar" gibi sunuyorlar.
Bilmesek gündüz gözüyle yutturacaklar!
Yahu o şikâyet ettiğiniz deliliğin başaktörü bizzat siz değil misiniz?
Fazla örneğe gerek yok, canhıraş bir şekilde savunduğunuz 367 garabetini aklınıza düşürseniz yeterli.
***
FETÖ'nün o meşhur "otonom yargı" mekanizması hükümfermayken, marangoz yargı imamlarından alınan direktiflerle mahkemelerde hüküm verilirken, sahte CD'lerle, kumpas marifeti delillerle insanların hayatları kaydırılırken Türkiye tımarhane değildi de şimdi mi oldu?..
Dertleri hiçbir zaman "evrensel hukuk" olmadı.
17-25 Aralık "yolsuzluk susturuculu" yargı darbesinin siyasi ayağına yazılırken de kumpas çıktılarına sahip çıkarken de yegâne dertleri yeniden "efendi" olma hevesiydi.
O imtiyazlı oligarşi ellerinden kayıp gitti ya...
Bunun faturasını da her sabah üzerimize boca ettikleri bunalım soslu ağlama seanslarıyla kesiyorlar.
***
Kendi yarattıkları o yapay mağduriyet konforunda debelenip dursalar mesele yok.
Zaten hırsları zekâlarından büyük olduğu için ortaya böyle seyirlik bir rüküşlük çıkması gayet doğaldır.
En fazla hâllerine üzülürüz veya "Allah şifa versin" der geçeriz.
Lakin...
Koskoca bir toplumu da "mahalle baskısı" marifetiyle kendi kısır, kindar, kibirli ve elitist dünyalarının hiçliğine doğru sürüklüyorlar.
Onu ne yapacağız?
FETÖ’cü olsan ne olur
SALİH TUNA
04 Haziran 2026, Perşembe
SALİH TUNA
FETÖ’cü olsan ne olur
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun "İçimize sinsice sızan ruhunu satmış FETÖ ajanlarını zamanında fark edemediğim için özür dilerim" açıklaması, Enis Uludemir adlı Manisalı bir FETÖ itirafçısının iddiasını daha dikkat çekici hâle getirdi.
Söz konusu itiraflar da öyle yenilir yutulur şeyler değildi.
Enis Uludemir ta 2008 yılındaki FETÖ listelerinde Özgür Özel'in adının "eczacı" notuyla yer aldığını, örgütün geçmiş seçimlerde kendisine destek verdiğini ve Fetullah Gülen sonrası Avrupa yapılanmasının başındaki Mustafa Özcan ile Özel arasında temas bulunduğunu iddia etti.
E hâliyle Özgür Özel'in FETÖ iltisakı, kamuoyunda ciddi ciddi sorgulanır oldu.
Gelgelelim...
Özgür Özel'in imdadına 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ yetişti: "Türkiye'de biri FETÖ'cülükle suçlanacaksa, akla gelecek son isimdir..."
Emekli General Başbuğ'un "görüş kapasitesinin" ne kadar sağlam olduğunu şuradan biliyoruz: FETÖ ordunun altını oyup kumpaslarla emekli orgeneralleri bir bir tutuklarken, dönemin İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin'in 2009'da getirdiği apaçık istihbaratı ve kurulan kumpası görememiş, görmek istememişti.
Gösterileni görmekte böylesine muazzam bir tembelliğe sahip olan Başbuğ'un bu kefaleti sadra şifa mıdır bilemem.
Benim bildiğim şudur:
Bu işleri Bülent Arınç Başbuğ'dan çok daha iyi bilir. Hem yılların siyasetçisi olarak koku alma duyusu gelişmiştir hem de bizzat tecrübe ettiği "cemaat" geçmişi var. Ona inanmayacağız da kime inanacağız.
Ki, bugüne kadar hiçbir AK Partiliye bile nasip etmediği o muazzam sıfatı bahşetmişti Özel'e: "O benim kahramanım!"
Peki, Özgür Özel'in kahramanı kim?
***
Durduğunu iddia ettiği yerden bakacak olursak hiç şüphesiz Deniz Gezmiş.
Hançeresini yırtarcasına "Deniz Gezmişlerin 6. Filo'yu denize döktüğü yerdeyiz; kahrolsun Amerikan emperyalizmi!" diye kürsüden tevekkeli haykırmamıştı.
Eğer bu sözünde sahiciyse, tüm deliller aksini söylese bile ben onun FETÖ'cü olduğuna inanmam.
Çünkü tam bağımsızlıkçı Deniz Gezmiş'in çizgisi ile CIA himayesindeki bir örgütle iltisaklı olmak aynı bünyede barınmaz.
Fakat "Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!" diye haykıran aynı Özgür Özel'in Amerikan Newsweek dergisindeki fecaat yazısını ne yapacağız?
***
Kürsüde anti-emperyalist olan Özel, ABD dergisinde birden NATO neferi kesiliyor.
NATO neferliğiyle kalsa iyi.
NATO'nun bekası üzerinden öz vatanını NATO'nun patronuna gündüz gözüyle şikâyet ediyor!
Görülmüş rezillik değil.
Yargı kararını Türkiye'nin "iç meselesi" olmaktan çıkarıp NATO'nun riske gireceğini söyleyerek resmen dış müdahale dileniyor.
İngiltere'nin kendilerine sahip çıkmadığı iddiasıyla "Terk edilmişlik hissediyoruz" şeklindeki utanç verici "duygusal boşalma anının" etkisini henüz atlatamamışken şimdi de bu.
Kürsülerde Deniz Gezmiş, Amerikan dergilerinde NATO bekçiliği. Tastamam bir Natotürkçülüktür bu.
Bu zihniyete sahip olduktan sonra FETÖ'cü olsan ne olur, olmasan ne olur birader.
Vah Özgür Bey vah
SALİH TUNA
06 Haziran 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Vah Özgür Bey vah
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in şu sözü siyonistlerin stratejik hedeflerinin işaret fişeği mesabesindedir:
"Sıradaki İran, Türkiye'dir!.."
ABD saldırılarına İran'ın direnmesi mahut hedefi ötelemiş olsa da siyonizmin Türkiye hedefinden vazgeçmeyeceği aşikârdır.
Katılımcılar arasında Henri Barkey ve Michael Rubin'in de bulunduğu ABD Temsilciler Meclisi'nde düzenlenen oturum bunun göstergesidir.
İsrail'in Türkiye'ye karşı PKK'ya destek vermesi gerektiğini savunacak kadar Türkiye düşmanı olan Rubin'in sunumu nerden baksanız çok manidardı.
Özgür Özel ve İmamoğlu'nu arkalamakla kalmadı, gündüz gözüyle Türkiye'ye müdahale edilmesini istedi.
Lakin asıl vahim olan...
Pentagon elemanı Rubin'in söz konusu arzusunun içerde bulduğu karşılıktır.
***
Bakınız, Özgür Özel'in Amerikan Newsweek dergisinde arzıendam eden makalesi ile Michael Rubin'in Washington'da sahneye çıkması arasında sadece 48 saat fark var.
Zaman bakımından aradaki mesafenin darlığı enteresan.
Gelgelelim, söylem bakımından hiç mesafe olmaması çok daha enteresan!
O kadar ki ikilinin cümlelerini yan yana koyduğunuzda, "Bu ne menem koordinasyondur?" dememek işten bile değil.
Türkiye düşmanı Rubin (özellikle butlan kararı veren Türk yargısı kararı üzerinden) "Türkiye büyüyen bir sorundur. Bunu görmezden gelmek iç istikrarsızlığa yol açacaktır. Doğu Akdeniz'de asla barış olmayacaktır..." diyerek Türkiye'ye müdahale edilmesini istiyor.
Özgür Özel de "Bugün yaşananlar Doğu Akdeniz'in uzun vadeli istikrarını önemseyen herkesi ilgilendirmeli. Türkiye, siyasi olarak istikrarsızlaşamayacak kadar stratejik öneme sahip bir ülke..." diyerek müstevlilerin Türkiye'ye müdahale etmesini istiyor.
***
Aralarındaki fark mı?
Biri her fırsatta Türk düşmanı olduğunu ortaya koyan bir siyonist...
Diğeri mi?
"Kahrolsun Amerika" diyen Deniz'leri, "Bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Mustafa Kemal'leri dilinden düşürmeyen bir Türk...
.Fakat nereye kadar
SALİH TUNA
09 Haziran 2026, Salı
SALİH TUNA
Fakat nereye kadar
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İran'a karşı ABD ve İsrail arasında bir koordinasyon sorunu var gibi görünse de takdir edersiniz ki hedefte farklılık yok.
"Koordinasyon sorunu" dediğim, ateşkes sürecini ABD mi İsrail mi yoksa ikisi birden mi bozacak, tamamen muamma.
Bu süreçte muamma olmayan tek şey, muazzam bir güven kaybı.
İsrail'e zaten güvenen yoktu da, İsrail yüzünden Washington'ın güvenilirliği de hiçbir süper güce yakışmayacak kadar yerlerde sürünüyor!
Şu "müzakere ve saldırı" kronolojisine bakar mısınız, hangisi başlayıp hangisi bitiyor belli değil.
Unutmuş olamazsınız: ABD, Umman arabuluculuğunda İran'la müzakere yaparken son derece "barışçıl" mesajlar veriyordu, meğer arka planda saldırı hazırlığı yapıyormuş.
Nitekim 28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail'in İran saldırısında Ali Hamaney başta olmak üzere üst düzey yetkililer katledildi.
İran hiç ummadıkları şekilde hızlıca toparlanıp karşılık verince 7 haftalık geçici bir ateşkes sürecine razı oldular.
Bu süreci de İsrail 26 Mayıs 2026'da bozdu. Trump, Beyaz Saray bahçesinde kameralar önünde Netanyahu'ya adeta ateş püskürmüştü hani.
Fakat soykırımcı Netanyahu hiç tınmadı; hâliyle 12 Gün Savaşı başlamış oldu.
***
Ateş püsküren Trump ne mi yaptı? Ne yapacak, her zaman yaptığını. Netanyahu'nun dayattığı gündeme boyun eğerek tüm imkânlarıyla İran'ın füzelerine engel olmaya çalıştı.
Yetmedi, İsrail zor durumlara düşer düşmez behemehal devreye girip ateşkes sürecini başlattı.
Gelgelelim...
İsrail ateşkes sürecine riayet edince bu sefer de ABD harekete geçerek İran'ı ablukaya aldı. (İsrail de bu arada hepten boş durmadı tabii. Gazze ve Lübnan'da katliamlar yapmakla meşgul oldu.)
İran ile ABD arasında müzakerelerin tam sonuna gelinirken bu defa İsrail, İran'ın petrokimya tesislerini hedef aldı.
Buna mukabil Tahran da Hayfa Rafinerisi'ni vurarak "caydırıcılık" konusundaki kararlılığını bir kez daha ortaya koydu.
***
İsrail'in son saldırganlığında Netanyahu'nun şahsi ikbal kaygısının etkisi herkesin malumu. Zira, İran'la savaşın sona ermesi Netanyahu'nun yargılanacağı sürecin başlaması anlamına geliyor.
Bu yüzden de barışı sabote etmek ve savaşı büyütmek istiyor.
ABD ile İsrail arasında casusluk gibi krizler çıksa da, ABD bölge politikalarına zarar verdiği gerekçesiyle İsrail'in kimi saldırganlıklarından hoşnut olmasa da Netanyahu, bir çatışma durumunda ABD'yi arkasından sürükleyeceğinden gayet emindir.
Fakat nereye kadar?
Baksanıza, İsrail'e koşulsuz desteği yüzünden Riyad bile hava sahasını ABD jetlerine kapattı.
CHP’li olacaksan onun gibi olacaksın
SALİH TUNA
10 Haziran 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
CHP’li olacaksan onun gibi olacaksın
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Şu fani dünyada CHP kadar insanı yoran bir şey yoktur. Biz izlerken yoruluyoruz, kim bilir CHP'liler ne çekiyor!
CHP'de siyaset yapmak da çok zor.
Ben şunu bilir, şunu söylerim: CHP'de ne Kılıçdaroğlu olacaksın ne Özgür Özel ne de Ekrem İmamoğlu.
Olacaksan Mansur Yavaş gibi olacaksın arkadaş. Ooh, konfor keka.
Her şeyden hem nalına hem mıhına vuracaksın. Cumhurbaşkanı adayı olmayacaksın ama her an aday olacakmış gibi hazır bekleyeceksin. Tipik bir orta yolcu gibi ortopedik olmaya özen göstereceksin.
Aynı anda Özgür Özel'e de Kılıçdaroğlu'na da kendini beğendireceksin. Hem İmamoğlu'nun haksızlığa uğratıldığını savlayacak hem de cumhurbaşkanı adaylığından düştüğü için ellerini ovuşturacaksın.
***
Özgür Özel olmak öyle mi ya! Her şeyden evvel "emanetçilik" bakımından eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut gibi bir şey olacaksın.
Hiç değilse, merhum Akbulut kurduğu partinin genel başkanı, başbakan ve cumhurbaşkanı olan Turgut Özal'ın emanetçisiydi; Özgür Özel elan yolsuzluk ithamıyla tutuklu yargılanan İmamoğlu'nun emanetçisi.
Zordur çok zor. Neyse ki kendisi adına üretilen fıkra falan yok.
Bugünkü muhalif güruhun dünkü muadilleri Akbulut'un emanetçiliğiyle hep dalga geçmiş, envaiçeşit fıkralar üretmişti. Özel'in emanetçiliğini ise hep takdir ettiler. Üstelik, heybesinde malum maddi ve ahlaki vukuatları olduğu hâlde.
Fakat gelinen noktada işler biraz değişti.
Her şeyden evvel büyükşehir belediyesinin sunduğu geniş imkânlar hepten kesilmese de (malum soruşturmalar nedeniyle) eskisi gibi tıkır tıkır işlemiyordur.
***
İmamoğlu olmak da zor zanaat. O kadar ki hep düşeş atarsın, en kritik anda hep yek gelir, periferini avuçlarsın.
Öncelikle sana "duygusal" ihtiyaç buharlaşır.
Hâliyle, CHP koridorlarında kimsecikler Özgür Bey'in kulağına eğilip "Ne yap et, Ekrem'i kodesten çıkar!" diye yalvarmaz.
Derken, "emanetçin" bile su kaynatmaya başlar...
Özgür Bey mitinglerdeki kalabalıklara bakıp "özgül ağırlığının" iğvasına kapılmadı mı? "Butlan kararı" üzerinden devşirmeye çalıştığı mağduriyet algısını arkasına alıp kaptırıp gitmedi mi? Bu rüzgârla, emanetçilikten mutlak liderliğe dikey geçiş yapacağına inanmadı mı?
Yoksa 7 Haziran 2026'daki yerel ara seçim mitinglerinde, "Beni seven sandığa koşsun!.." diyerek kendini rezil eder miydi? (Söz konusu 6 belde seçiminin 5'ini kaybetti ya, onu diyorum.)
"İmamoğlu'nu seven bize oy versin" deseydi sonuç değişir miydi, bilemem.
Benim bildiğim şudur: Eğer o meydanlardaki kalabalıklar sandığa yansısaydı ve mesela Tokat Bağtaşı'nda AK Parti değil de CHP yüzde 94.62 ile kazansaydı, Özgür Özel değil İmamoğlu'nun "emanetçiliğini" yapmak, bir daha adını bile anmazdı.
Bugün ekranlarda koro hâlinde "Hain Kemal" diye bağıran yandaşları da, emaneti isteme olasılığına binaen "Hırsız Ekrem" lansmanına alttan alta başlamaları kuvvetle muhtemeldi.
Tevekkeli "İhanet bir bilmecedir..." denmemiştir.
Risk de büyük fırsat da
SALİH TUNA
11 Haziran 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Risk de büyük fırsat da
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Anladığım kadarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk günden beri Trump ile Netanyahu arasında çıkacağına inandığı "ayrışma" üzerine denklemi kurdu.
Zira...
ABD ve İsrail'in 28 Şubat 2026'da İran'a karşı başlattığı ortak saldırının hedefinin aynı olmadığını biliyordu.
Gerçekten de Washington ve Tel Aviv aynı cephede birlikte savaşsa da hesapları örtüşmüyordu.
Netanyahu, İran'la birlikte "direniş eksenini" tamamen devre dışı bırakarak Gazze soykırımıyla başlattığı "Arzı Mevud" hayalini gerçekleştirmek istiyordu. (Türkiye'ye karşı etnisite kökenli iç çatışmalar çıkartmak da mahut hayaline mündemiçti.)
***
Gazze soykırımı başta olmak üzere vahşette sınır tanımayan İsrail, biricik hamisi ABD'yi bölge halkları nezdinde nefret objesine dönüştürerek sürgit manipüle etmeye çalıştı.
Lakin, Netanyahu'nun "İlk saldırıyla İran'da rejim değişir" öngörüsü fos çıkınca, "manipülasyon" yara almaya başladı.
Bu yaralara İran'ın olağanüstü direnci eklenince, iç kamuoyunda desteği eriyen Trump, İran'la zafer olarak sunacağı bir anlaşma yapmanın peşine düştü.
Takdir edersiniz ki silahların susması, Netanyahu'nun siyasi kariyerinin sonu demekti.
Hâliyle daha fazla dayanamadı ve haziran ayı itibarıyla Beyrut'un güneyini yeniden bombaladı.
Böylece Trump ve Netanyahu ayrışması gün yüzüne çıktı.
Umalım ve dileyelim ki mezkûr ayrışma, tüm bölge adına büyük bir fırsata dönüşecek kadar derinleşsin.
***
İsrail'in Lübnan'daki direniş hattını (Hizbullah) kırarak Lübnan'ın güneyine kalıcı olarak yerleşmesi, sınırlarımız ötesinde sadece yeni bir fiziki komşunun türemesi demek değildir.
Bu durum, Türkiye'nin güney havzasındaki tüm askeri, ekonomik ve jeopolitik parametrelerin doğrudan soykırımcı İsrail rejimi tarafından dikte edilmesi riskini doğurur. Kısmen işgal altında tuttuğu Suriye üzerindeki baskısını da artırmasına neden olur.
Risk büyüktür.
Mesela, Hindistan-İsrail ticaret rotasına alternatif teşkil edebilecek, Türkiye'nin lojistik koridor vizyonunun omurgasını oluşturan Hicaz Demiryolu gibi devasa hamleler, İsrail'in bu genişleyen etki alanı içinde kolaylıkla sabote edilebilecektir.
ABD ile İsrail arasındaki ayrışma, Türkiye için hem sınır hatlarındaki kuşatmayı kırmak hem de kendi kalkınma koridorlarını muhafaza etmek adına çok kritik bir eşiktir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, "İsrail durdurulmalıdır. İran'da, Lübnan'da başlayan; Suriye'yi, Akdeniz'i, Afrika'yı tehdit eden saldırganlığın sonuçlarından tepkisiz kalanlar mesul olacaktır..." şeklindeki dünkü açıklamasını biraz da buradan okumak lazım geli...
Yeniden Büyük Türkiye ve Berat Albayrak
SALİH TUNA
13 Haziran 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Yeniden Büyük Türkiye ve Berat Albayrak
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Batı'nın karakteristik özelliğidir; güçsüzü ezer, güçlüyle işbirliği yapar. Bu bakımdan, Kanada Başbakanı Mark Carney'nin geçen günkü Türkiye övgüsü münferit değildir.
Zira İtalya ve İspanya da Avrupa savunmasının Türkiye'siz kurulamayacağını net bir şekilde dile getirmişti.
Uzun lafın kısası, Türkiye artık "bölgesel oyun kurucu" kabul ediliyor.
Takdir edersiniz ki Almanya dâhil birçok Avrupa ülkesinin yüksek teknolojili silah sanayiinde Türkiye ile ortaklık yarışına girmesi hayal edilemeyecek bir güç tescilidir.
Elbette bu güç İsrail'i endişelendiriyor. Eski başbakanlarından Naftali Bennett durduk yere Türkiye'yi "baş edilmesi gereken rakip" ilan etmedi.
***
Gelgelelim, İsrail yalnız değil, dâhili bedhahlar da gayet endişeli. Yoksa "Yeniden Büyük Türkiye"nin ayak seslerinin Avrupa başkentlerinden duyulduğu bir dönemde, "Battık, bittik, yandık" şeklinde mütemadiyen umutsuzluk pompalamazlar, ülkeyi "Tımarhanede bugün..." diye aşağılamazlardı.
Evet, Batı güçlüyseniz sizinle işbirliği yapar ama güç olmanıza engel olmak için de her türlü puştluğu yapar.
Tüm "oyun planları" Türkiye'yi tökezletmek, durdurmak ve hatta yıkmaktır.
Unutmuş olamazsınız: 7 Haziran seçimlerinde AK Parti'nin oyları düştüğünde İtalyan La Repubblica gazetesi, "Yeni bin yılın Selahaddin Eyyubi'si son metroda durduruldu..." manşetiyle Erdoğan ve Türkiye'ye nereden ve nasıl baktıklarını açık etmişlerdir.
Şükür ki şükür durduramadılar.
Fakat yerli işbirlikçileriyle yapmadıklarını bırakmadılar: Kalkışmalar, muhtıralar, ekonomik operasyonlar, tanklı, savaş uçaklı Gladyo saldırıları, ila ahir.
Harici ve dâhili bedhahlar en büyük saldırıyı, "Yeniden Büyük Türkiye"nin mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, ardından da Üstat Sadık Albayrak'ın oğlu Berat Albayrak'a yaptılar.
***
Berat Albayrak'ın hedef seçilme nedeni, en netameli dönemde ekonominin dümeninde bulunması ve bilumum finansal operasyonları savuşturmasıydı.
Hem de Trump'ın "Ekonominizi mahvederim" tehditleri ardından gelen yaptırımlara rağmen.
Göreve başladığında 57 milyar dolar olan cari açığı kapatıp ilk kez 15 milyar dolar cari fazla ile Cumhuriyet tarihi rekorunu kırdı. Enflasyonu yüzde 25'ten yüzde 8'e indirdi. Pandemide bile enflasyonu yüzde 11'de tuttu. Ayrıca 700 binden fazla esnafa finansman, 6 milyondan fazla aileye nakdi yardım sağladı. Türkiye, pandemi yılında G-20 içinde Çin'le birlikte büyüyen iki ülkeden biri oldu. Ayrıca müthiş bir öngörüyle ABD, İsviçre ve İngiltere'deki 350 ton altını ülkeye getirerek rezervi 2020 sonunda 719 tona ulaştırdı.
Sayın Berat Albayrak'a karşı CHP ve FETÖ'nün başlattığı "128 milyar dolar" algı kampanyası, AK Parti'yi ruhundan yani Erdoğan'dan kopartmak için erketede bekleyen "içerideki" kifayetsiz muhterisler, idraksiz fırıldaklar ve dedikoducu cavalacozların sinsi işbirliğiyle gerçekleşti.
Fakat Anayasa Mahkemesi bu algı siyasetinin hiçbir gerçekliğe dayanmadığını belgeleyerek aşağılık iftirayı sahiplerinin elinde patlattı.
Hülasa, tarih ve hukuk hükmünü verdi; iftiralar uçup gitti, atılan devrim niteliğindeki adımlar "Yeniden Büyük Türkiye" idealinin sarsılmaz sütunları oldu.
Veyl olsun müfterilere!..
Aşırı acıklı sefalet
SALİH TUNA
23 Haziran 2026, Salı
SALİH TUNA
Aşırı acıklı sefalet
Bunlara soracak olursanız memleketin en rasyonel, en akıllı, en aydınlanmacı ve hatta en aydınlık insanları kendileri.
Çokluk "İslamcı" tesmiye ettikleri halihazırdaki iktidarı destekleyenler mi?
Nakilci, teslimiyetçi, aklı kadükleştiren ve insanı edilgenliğe mahkûm eden, teknikten, medeniyetten çakmayan geleneksel muhafazakârlar... Böyle görüyorlar, daha doğrusu böyle görmek istiyorlar.
Neden mi?
"Kolektif ötekileştirme" yapıyorlar ki dişlerine göre "saman adam" dövebilsinler.
Hiç unutmam, bir defasında Sözcü gazetesi yazarı (ışıklar içinde yatası) Bekir Coşkun fotoğraf çektiren başörtülü bir kadını, "Fotoğraf makinesi gâvur icadı değil mi?" diyerek aklı sıra aşağılamaya çalışmıştı. Ona göre başörtülü bir kadının fotoğraf makinesi kullanması absürtlüktü.
Hayır, bu münferit değildi. Malum zihniyetin "gerici" tesmiye ettikleriyle alay etme, onlara üstünlük kurma, dahası caka satma tarzlarındandı.
Hey kurban olduğum Allah, sanki dersin suyun kaldırma kuvvetini bunların dedesi bulmuş.
***
Yazık, CHP'li seküler çevrelerin dönüp aynaya bakacak cesaretleri de yok.
Biraz cesaret edebilselerdi, acımasızca eleştirdikleri statik, zamanı donduran "muhafazakâr bağnazlığın" seküler versiyonuna kendilerini hapsetmiş durumda olduklarını fehmedebilirlerdi.
Yankı odalarında, birbirlerini ağırlayıp avuttukları o konformist fildişi kulelerinde bayat nostalji ayinleri yapmayı marifet sanıyorlar.
Ortada ne entelektüel bir özgürlük var ne de özgün bir felsefi üretkenlik.
Varsa yoksa gardırop Atatürkçülüğü, Erdoğan düşmanlığı ve ucuz hamaset.
Akıl derseniz, bütünüyle işlevsiz.
Çünkü sorgulamak, gerçeklerle yüzleşmek canlarını felaket yakıyor.
Sorsanız "çoğunlukçuluğa" karşı, "çoğulculuktan" yanalar.
Fakat kendi içlerinden gelen tek farklı sese bile zerre tahammülleri yok.
***
Hangi ara bu denli "eleştiri kültüründen" uzaklaştılar, yoksa bidayetlerinden beri böyle miydiler, bilmiyorum.
Benim bildiğim şudur: Kendilerini yüzleşmeye çağıran, daha dün "en kahraman muhalif" mesabesinde gördükleri köşe yazarlarına ve siyasetçilerine demediklerini bırakmıyorlar.
Küfür gırla gidiyor; en hafifi de "hain".
İşin en acıklı, en trajikomik paradoksu ne biliyor musunuz?
Yıllar yılı neyi eleştirdilerse kralını yaptılar. Ele geçirdikleri belediyelerde rüşvetin ve nepotizmin dibini buldular diyeyim de varın gerisini siz hesap edin.
Matine-suare eleştirdikleri güç ideolojisi, popülizmi ve kontrol mekanizmalarını seküler sosla yeniden ürettiler.
Taşralı ufkuna hapsedilmiş o muhafazakâr popülizm gibi, bunlar da kendi mahallelerinin o burnu büyük seküler taşralılığına teslim olmuş vaziyetteler.
Sonuç mu?
Tam bir ahlaki ve entelektüel sefalet.
Türkiye buna hazır mı?
SALİH TUNA
24 Haziran 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Türkiye buna hazır mı?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD, Ocak 2026'da Venezuela'ya "operasyon" düzenlemiş, Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i evinden "kaldırmıştı". Ardından da şubat ayında ABD ve İsrail, İran'a yönelik ortak saldırıya geçmişti.
Sonuç ortada!..
Olanca itibarlarını da beş paralık ettiler. Her şeyden evvel Maduro ve eşinin kaçırılışı haydutluk veya korsanlıktan başka bir şey değildi. (Ki, Türkiye gazetesinin tezviratla malul müfteri yazarcığı Cem Küçük gibi Amerikan muhibbi zihniyetlilerin dışında kimseciklerden de takdir görmedi.)
İran'da da hiçbir siyasi hedeflerine ulaşamadılar.
Hülasa eski dış müdahale yöntemlerinin "maliyetini" deneyimlemiş oldular.
Hâliyle, Kolombiya'da bambaşka bir yöntemi devreye soktular: Ne savaş uçakları kalktı ne sokaklara asker indi ne de evler basılıp liderler kaçırıldı.
Ortada tek bir fiziksel müdahale bile yoktu. Her şey sinsi bir şekilde organize edildi.
***
Uzun lafın kısası, yeni yöntemle dış müdahale cephede değil, veri merkezlerinde yapılıyor. Birkaç satır kod bazen savaş uçaklarının yapamadığını başarabiliyor.
Dikkat isterim:
Dış müdahaleye maruz kalan söz konusu devletlerin ortak özellikleri İsrail'e alabildiğine karşı, Filistin'in yanında yer almalarıydı.
Mesela, eski Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, Gazze soykırımı nedeniyle İsrail ile tüm ilişkileri kesmişti.
Bu durum Tel Aviv açısından sadece Kolombiya meselesi değildi. Latin Amerika'daki diğer sol hükümetlere sirayet edebilecek çok tehlikeli bir örnekti.
Kolombiya seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar yeni yönetimi tevekkeli kutlamadı.
***
Seçim sistemine ait sunucuların IP bilgilerinin değiştirilmesi ve dışarıdan veri akışı sağlanması sıradan bir manipülasyon değildir.
Eski Kolombiya Cumhurbaşkanı Petro'nun dile getirdiği gibi, böylesine sofistike bir operasyon ancak ileri teknolojiye sahip devlet destekli yapılar tarafından organize edilebilir.
Küresel siyonizmin hedefindeki ülkelerin kaderi bazen birkaç sunucuda, birkaç algoritmada, birkaç görünmez dijital hamlede belirlenebilir.
Kolombiya bize gösterdi ki, iktidarlar sadece tanklarla değil, veri merkezleri ve algoritmalar değiştirilerek de devriliyor.
Siyonist liderler gündüz gözüyle "Türkiye yeni İran'dır" dediğine göre Türkiye de hedeflerinde demektir.
Türkiye eski dış müdahale yöntemlerine 15 Temmuz'da Gladyo'yu ezerek son vermişti.
Peki yeni dış müdahale yöntemlerine karşı hazırlıklı mı?
Başka yolu yok
SALİH TUNA
25 Haziran 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Başka yolu yok
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD'li ünlü sunucu Tucker Carlson, geçen salı akşamı "İsrail'in nükleer kapasitesi küresel bir tehdittir..." dedi.
"Herkese malum bir sır zaten, ne var bunda?" demeyin!
Bu gerçeğin Carlson gibi biri tarafından bu netlikte dile getirilmesi, "antisemitizm susturucusunun" eskisi kadar etkili olmadığının kanıtıdır.
Demek ki...
İsrail'in "Demir Kubbe" efsanesinin yanı sıra "Holokost endüstrisiyle" malul "antisemitizm kubbesi" de ağır yara almıştır.
Sadece bu bile Gazze soykırımıyla İsrail'in kendi kendine verdiği zararı göstermeye yeter.
***
Carlson'ın tespitine gelecek olursak, evet, gerçekten de dünya çok tehlikeli bir tehdit altındadır.
Bu tehdit nükleer silahların salt varlığından ziyade, bu varlığı elinde tutan Siyonist İsrail'in korkunç zihniyetidir.
Malumunuz, Siyonist İsrail kendinden olmayan herkesi potansiyel güvenlik sorunu olarak kodlar.
"Öteki" onlar için sadece bir engelden ibarettir. Yani haritadan silinmesi gereken demografik bir pürüzden!
Tehlikenin farkında mısınız:
İşbu marazlı zihniyet, denetimsiz bir nükleer güce sahip!
***
Yıllar yılı "Zavallı küçük İsrail kuşatma altında" algısına yatırım yaptılar.
Hem canlı yayında soykırım yapıyorlar hem de o sarsılmaz mağduriyet kürsüsünü kimseye vermiyorlar!
O kadar ki çocukları sığındıkları çadırlarla birlikte canlı canlı yakarken bile mağdur rolü oynamaktan vazgeçmediler.
En büyük kalkanları ise Holokost.
Bu korkunç trajediyi diplomatik bir dokunulmazlık endüstrisine çevirdiler.
"Geçmişte bedel ödedik, o hâlde her şeyi yapmaya hakkımız var" mantığıyla dokunulmazlığa ve yayılmacılığa limitsiz alan açıyorlar.
Şu dünyanın ikiyüzlülüğüne bakar mısınız:
Nükleer silah yapmanın haram olduğunu her fırsatta söyleyen İran'ı kuşatmak için el ele veriyorlar ama sıra İsrail'e gelince ağız birliği içinde sessizliğe gömülüyorlar.
Carlson'ın uyarısı hayati önemi haiz. İsrail "başka seçeneği kalmadığına" inandığında nükleer silah kullanmakta zerre tereddüt etmez.
O hâlde ya soykırımcı İsrail nükleer silahlardan arındırılmalı ya da "Türkiye yeni İran'dır" şeklinde hedef gösterilen ülkemiz behemehâl nükleer silahlara sahip olmalıdır.
Başka yolu yok.
rdoğan, İsrail’in elini nasıl kesti?
SALİH TUNA
27 Haziran 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Erdoğan, İsrail’in elini nasıl kesti?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Mahalle kökenli malum siyasi figürlerden, kalplerinde hastalık olanlara kadar bilumum eşhas, Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında olur olmaz her fırsatta "güven bunalımı" oluşturmayı marifet biliyor.
Bunların arasında...
Sırf komşumuz İran'la ticaret yaptık diye Halk Bankası davası üzerinden, ABD Türkiye'ye mavi gökyüzünü dar edecek beklentisi içinde daha dün sevinç naraları atan; sözde antiemperyalist, sözde ultra ulusalcı mebzul miktarda yeminli muhalif de var.
Şimdi hepsi birden antiemperyalizm üzerinden Erdoğan'a laga luga ediyorlar.
Dahası, İsrail, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı kendine açık bir tehdit gördüğünü her kategoride deklare ettiği hâlde, Filistin duyarlılığı üzerinden Erdoğan'ı "İsrail işbirlikçisi" ilan edecek kadar da tozutabiliyorlar.
Vaktiyle Erdoğan'ı İrancılıkla suçlayan şebelekler de, bugün kalkmış onu İran'a karşı "ABD-İsrail saldırganlığına" yardım etmekle itham edebiliyor.
Halbuki...
Sayın Erdoğan tavrını gayet net bir şekilde ortaya koydu: "Türkiye'nin güvenliği komşularından başlar."
Daha evvel de "Türk, Kürt, Arap, Farisi bizler bu coğrafyanın kadim sahipleriyiz. Asırlardır bir aradayız, beraberiz. Ortak bir maziyi paylaşıyoruz. Bunun için böl, parçala, yönet taktiğiyle kardeşleri birbirine düşman eden ve kaynaklarını sömüren emperyalistlerin oyunlarına gelmeyeceğiz..." demişti.
Lafın burasında "Retoriğe ne bakıyorsun, pratiğe (fiile) baksana" diyecekler.
Hadi bakalım ve soralım:
İsrail'in Kürt örgütleri İran'a karşı ayaklandırma planına Erdoğan engel olmadı mı? ABD'nin silah ve istihbarat desteği verdiği bu planın rafa kaldırılmasında, Türkiye'nin sergilediği kararlı duruş belirleyici olmadı mı?
Demem o ki, CIA ve MOSSAD'ın, bölgedeki Kürt grupları "vekil güç" olarak kullanıp İran'da bir cephe açma projesi, Türkiye'nin bunu "kırmızı çizgisi" olarak ilan etmesi ve Trump yönetimine iletmesiyle akamete uğradı.
İsrail medyası ve muhalefet lideri Yair Lapid, Netanyahu'nun Erdoğan'ın bölgedeki nüfuzunu hesaba katmadığını ve Kürt kartı projesinin Erdoğan'ın engeline takıldığını açıkça itiraf etti zaten.
Siyonist İsrail, mahut operasyonel detayların Türkiye'ye sızdırılmasından Beyaz Saray içindeki isimleri sorumlu tutacak kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı hani.
Takdir edersiniz ki...
Soykırımcı Netanyahu ve destekçisi küresel siyonistlerin (Kürt kartı üzerinden İran'a uzattıkları "bozguncu" ellerinin kesilmesi nedeniyle) Türkiye'yi "şeytanlaştırmak" adına her türlü kara propagandaya başvuracağı izahtan varestedir.
İsrail'in kirli oyunlarına karşı her zamankinden çok agâh olmak, coğrafyamızın istiklali için elzemdir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "böl, parçala, yönet" taktiğine karşı duruşu, sadece bir söylem değil, sahadaki pratik başarısıdır.
Utandırmaya devam ediyor
SALİH TUNA
02 Temmuz 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Utandırmaya devam ediyor
Ecevit veya Baykal'ın, silah zoruyla da olsa ülkemizi yabancılara şikâyet edeceğini aklınız havsalanız alır mı?
Mesela, "İngiltere bize sahip çıkmadı, yalnız bıraktı, terk edilmişlik hissediyoruz..." diyebileceklerini düşünebilir misiniz?
Özgür Özel aynen bunları ve daha nicesini söyledi. Hâliyle, ülkemiz adına utandık.
Nasıl utanmayalım; bir tek "İngiltere bizi kurulamadan kilise avlusunda bıraktı" demediği kalmıştı.
O vakit CHP Genel Başkanı'ydı... Şimdi CHP Grup Başkanı...
Fakat "eylemlerine" aynen devam ediyor.
Ülkesini müstevlilere gammazlamanın adeta müptelası oldu, dur durak bilmiyor!
***
Özgür Bey'e göre onca itirafın ve belgenin yer aldığı malum yargı süreci demokratik krizmiş.
Demokratik kriz de Türkiye sınırları içinde kalmazmış... Müttefiklerimiz için acil bir tehlikeye neden olurmuş... Avrupa'nın güvenliğini, kritik enerji güzergâhlarını, Ortadoğu'yu ve NATO'nun güney kanadını doğrudan etkilermiş. Rusya ve Belarus, bu gidişatın varabileceği yeri gösteren birer uyarıymış...
Breh! Breh! Breh!
Batı'nın kısa vadeli jeopolitik hesaplar uğruna Erdoğan yönetimine meşruiyet kazandırması tarihsel bir hataymış...
Bunlarla da yetinmiyor, Batı'yı bir güzel uyarıyor:
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'ni bir güç gösterisi olarak kullanmaya hazırlanıyormuş...
Özgür Bey'e bir şeycikler demem, ama ona bu akılları verenin ben...
***
Muhsin Yazıcıoğlu'na, ağır işkenceler gördüğü 12 Eylül döneminde Uluslararası İnsan Hakları Örgütü'ne neden başvurmadığı sorulduğunda, "Ben ülkemi dışarıya şikâyet etmem..." cevabını vermişti.
Elbette merhumun o klas duruşu/yurtseverliği Özgür Özel'den beklenmez.
Fakat dilinden düşürmediği Atatürk'ün hiç değilse şu sözünden biraz olsun nasiplenmesi beklenirdi:
"Hangi istiklâl vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir..."
Dikkat isterim:
Gazi Paşa, kendi ülkesinin işgalden kurtuluşu için bile olsa yabancılardan medet umulamayacağını vurgularken, Özgür Özel ülkesinin seçimle işbaşına gelen Cumhurbaşkanı'nı değiştirmek için müstevlilere ne diller döküyor!
Salih Tuna Ben çok incindim kardeşim
SALİH TUNA
04 Temmuz 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Ben çok incindim kardeşim
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Özgür Özel yememiş içmemiş, Deniz Göktaş adlı komedyenin üzerinden mizaha ne kadar "hoşgörülü" olduğunu göstermeye çalışmış.
Bilmesek biz de inanacağız.
Halbuki ne kadar hoşgörülü olduğunu "Kafasını Kaybeden Adam" adlı mizah romanıma gösterdiği tepkiden biliyoruz.
"Gayriciddi üslupla yazılmış, mesnetsiz ve gerçekdışı" iddiasıyla fakiri mahkemeye vereceğini ilan eden dönemin CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç'tan farklı tavır koymamıştı.
Şu Allah'ın işine bakın: "Kafasını Kaybeden Adam" dedik diye delleniyorlardı, şimdi koro hâlinde "Hain" diyorlar.
***
Deniz Göktaş'ın herhangi bir sahiplik sorunu yok. Kılıçdaroğlu'ndan FETÖ'nün önde giden firarilerinden Ekrem Dumanlı'ya kadar sahip çıkıyorlar.
Fakat sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "diktatör" dediği "şakalara" sahip çıkıyorlar.
Oysa asıl mesele Kuran'a yapılan saygısızlık.
Deniz Göktaş'a canhıraş şekilde sahip çıkan eşhas biraz dürüst olsun, uyanıklık yapmasın. Kuran ile veya inançlarla dalga geçilebilir diyorlarsa o başka!
Yoksa inançlara saygısızlık dışında her ne olursa olsun mizahın mahkeme konusu olmasına herkesten çok ben karşıyım.
Her şeyden evvel vaktiyle Bertolt Brecht'in İki Mültecinin Konuşmaları (Flüchtlingsgespräche) eserinden uyarladığım "Mülteciname" adlı komedi oyunum nedeniyle 6 yıl hapis istemiyle yargılandım.
***
Evet, infiale neden olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "diktatör" demek veya "alay etmek" değildi. Bu muhalif güruhun yıllardır vazgeçemediği kültür-sporlardan zaten.
Fakat artık şu soruyla yüzleşseler hiç fena olmaz: Deniz Göktaş söz konusu gösterisindeki mizahi yeteneğini Atatürk'e yöneltseydi yine sahip çıkarlar mıydı, yoksa linç mi ederlerdi?
Mesela, Erdoğan'ın psikoterapisti olma hayalini Atatürk için de kursaydı nasıl olurdu?
"Atamızı çok üzüyorlar, o da kendini içkiye vurdu. Bu yüzden sağlığı bozuldu. Kahrından içti, içti, siroz oldu. O dönemde yaşasaydım (psikoloji mezunuyum) psikoterapisti olmak isterdim. Atatürk'ün seans ücretlerini ödemesi de keka olurdu. Belki Atatürk Orman Çiftliği'nden villalık bir arsa veya İş Bankası'ndan hisse de verirdi. Gerçi CHP aşireti bana zırnık koklatmazdı..." deseydi?
Efendim?
Peki, Atatürk'e de "diktatör" deseydi? Sonra da (dünkü mahkemede olduğu gibi) "Benim herhangi bir hakaret veya aşağılama kastım yok, diktatör kelimesi siyasal bir tespittir..." şeklinde kendini savunsaydı?
Biterdi, değil mi?
Alakası olmaz olur mu? Sonuçta ikisi de Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı. Biri, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduysa, diğeri de 15 Temmuz'da Türkiye Cumhuriyeti'ni misli görülmemiş bir işgalden kurtardı.
Neyse, dedim ya asıl mesele bu değil...
Deniz Göktaş, "Kuran hakkında söylediklerimden kimse incinmedi" diyor. Ben incindim kardeşim. Tüm Müslümanlar da incinmiştir, daha doğrusu her mümin en azından incinmek zorundadır.
Her fırsatta "Aleviyim" diyor ya, şayet "Almanya Alevisi" gibi "Ali'siz Alevi" olanlardan değilse, şunu bilmesini isterim:
Kitabımız hakkındaki o münasebetsiz lakırdılar, Kitab-ı Mübin'in en muttaki müntesipleri Ehli Beyt'i de, Ehli Beyt'e gönül verenleri de çok üzmüştür.
Şöyle bitirelim: Genç arkadaşımızın en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmasını, daha da kısa zamanda Kuran hakkında söylediklerinden ötürü tövbe etmesini dilerim.
O da gitti...
SALİH TUNA
08 Temmuz 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
O da gitti...
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Siyah beyaz olanlar da dâhil, bütün Yeşilçam filmlerini izledim. Bazılarını da tekrar tekrar.
"Zaten birçoğu birbirinin aynı, neyini tekrar tekrar izledin..." demeyin.
O filmlerdeki sokakları, evleri, arabaları, giysileri ve davranış kalıplarını "geçmiş zamanın peşinden" ağıt yakar gibi değil, o günleri yaşıyormuş gibi izlerim.
Keşke oyunların da kayıtları olsaydı da izleyebilseydim.
Üniversiteye başladığım yıl Meral Oğuz'un o büyülü sesiyle canlandırdığı Ibsen'in Nora'sını mesela.
***
Tarkovski "Mühürlenmiş Zaman"da mı demişti, "Nostalji onulmaz hastalıktır..."
Elhak, öyledir.
Ve ben bu "varoluşsal sızıdan" hiç de şikâyetçi değilim. Hatta, çokluk bu "hastalığıma" tutunarak kendimi "rehabilite" ederim.
Galiba "geriye doğru yaşamayı" seviyorum. Yani çocukluğuma, yani ilk gençliğime, yani anneciğim ve babacığımın sağ olduğu yıllara.
Ne ki, kahramanlarımız bu dünyadan göçtüğünde "nasılsa filmleri var" diye teselli bulamam. İçimde bir yangın büyür de büyür!
Şimdi o da gitti, yine öyle oldu.
İsmiyle müsemma zihin yapısına, bilgisine, bilgeliğine ve hoşsohbetine bizzat tanık olduğum Zihni Göktay'ı diyorum. Kalan "neşemizi" de alıp götürdü.
Zihni Göktay'ın sanatçılığının yanı sıra bir özelliği daha vardı:
Çokluk popülizm belasına, polarizasyona taş taşıyan günümüz sanatçılarından bin kat daha fazla siyasi gündemin künhüne vâkıf olduğu hâlde, sanatını "mahalle baskısına" asla meze yapmadı.
***
Sadece Kemal Sunal'dan beri kimler ayrılmadı ki aramızdan:
Orçun Sonat, Suna Pekuysal, Gazanfer Özcan, Erol Günaydın, Tuncel Kurtiz, Nejat Uygur, Zeki Alasya, Levent Kırca, Tarık Akan, Halit Akçatepe, Fikret Hakan, Münir Özkul, Ayşen Gruda, Yıldız Kenter, Ferhan Şensoy, Fatma Girik, Cüneyt Arkın, Filiz Akın, Ayla Algan, Ahmet Gülhan, Haldun Dormen, Kadir İnanır...
Çocukluğumuz ve ilk gençlik yıllarımızdan Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, İzzet Günay, Şener Şen, Şevket Altuğ, Necla Nazır, Gülşen Bubikoğlu gibi çok az sanatçımız kaldı.
Yaşarlarken kıymetlerini bilmek lazım gelir.
Hele ki Şener Şen'e yapıldığı gibi politik baskı yapmayalım, rahat bırakalım.
Bu ülkeye bir Hülya Koçyiğit, bir Türkan Şoray bir daha gelmez.
Gidenlere rahmet, kalanlara uzun ömür dilerim.
Siz hiç konuşmayın
SALİH TUNA
09 Temmuz 2026, Perşembe
SALİH TUNA
Siz hiç konuşmayın
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Gerek bir önceki ABD Başkanı Joe Biden'ın "Can'cıkları" kahraman ilan ettiği dönemde, gerekse Donald Trump döneminde Türkiye ne zaman sıkıştırılsa bunlar heyecana kapıldılar.
Hafızanızı yoklayın bakalım, öyle değil mi?
ABD Türkiye'ye ambargo koyarken, malum bozgunculukları/kalkışmaları açık seçik desteklerken, Halkbank davası üzerinden mahkûm etmeye, ağır para cezaları vermeye çalışırken bunların etekleri zil çalmadı mı?
Ülkemiz sırf hava savunma sistemi (S-400'ler) aldığı için CAATSA yaptırımlarına tabi tutulduğunda, yani "hasım/ düşman" ülke konumunda görüldüklerini ilan ettiklerinde bunların alayı "Erdoğan dönemi artık son buluyor" düşüncesiyle umutlanmamışlar mıydı?
Uzun lafın kısası, Erdoğan'ı düşürmek uğruna, vatanın işgal edilmesine bile bile içten içe sevinecek gibiydiler!
***
Hep böyleydiler...
Türkiye'yi "terörü destekleyen ülke" olarak yaftalamak, yani uluslararası kamuoyu nezdinde meşruiyetini sorgulatmak için düzenlenen FETÖ'nün MİT TIR'ları kumpasını cümbür cemaat arkalamışlardı.
Şimdi bir soru:
Terör örgütlerine binlerce TIR silah yardımı yapan ABD, Barış Pınarı Harekâtı'nı ekonomik yaptırımla tehdit ettiğinde, bunlar ne yapmışlardı?
Bugünlerde antiemperyalist numaralar yapanlar o vakit de ABD emperyalizmine karşı tavır mı koymuştu, yoksa "Azdan az, çoktan çok gider" şeklinde tavrın kralını koyan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a düşmanlıklarını iki katına mı çıkarmışlardı?
Eski ABD Başkanı Barack Obama'nın beyzbol sopalı malum fotoğrafını da "O'oh be sonunda Tayyip bitti, ondan kurtulacağız..." şeklinde yorumlamışlardı.
Dönemin Başbakanı Erdoğan, Davos'ta "One Minute" çektiğinde de "Siyonizm Erdoğan'ın işini kesin bitirecek..." diye ellerini ovuşturmuşlardı.
Hep böyleydiler... 15 Temmuz'da bu aziz millet tanklara karşı çıplak ellerle direnirken bunların en iyileri bankamatiklere koşmuştu, gerisini varın siz hesap edin.
***
Şimdi kalkmışlar, "Erdoğan olmasaydı NATO toplantısına katılmazdım" diyen Trump'ı Erdoğan'ın çok sıcak karşılaması üzerinden "bağımsızlık... antiemperyalizm" diye laga luga ediyorlar.
Baştan beri NATO ve ABD karşıtı tutarlı bir tavır sergileyenlerin eleştirilerini anlarım da, bunlara ne oluyor?
Yahu siz değil misiniz "Erdoğan takiye yapıyor, gerçek NATO'cu biziz. Bizden iyi Atlantikçi bulmazsınız..." yollu Batı medyasında yazılar yazan İmamoğlu-Özgür Özel ikilisinin arkasında kurşun asker gibi duran?
Madem o kadar bağımsızlıkçı, o kadar antiemperyalist, o kadar NATO'ya karşısınız da bu neomandacı ikilinin arkasında ne işiniz var?
Çalımın kralını ondan yiyeceksin!
SALİH TUNA
11 Temmuz 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Çalımın kralını ondan yiyeceksin!
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Şimdiye değin tutuklanıp cezası infaz edilen veya tutuklu yargılanan hiç kimsenin aleyhine yazmadım.
Yine yazmayacaktım ama sen insanı delirtirsin gerçekten.
"Ben buraya yargılanmaya değil, yargılamaya geldim" ne demek Allah aşkına?
Mahkemedesin, gece kulübünde veya kahvehanede değil.
Hem nedir yahu, olur olmaz yere zırt pırt kostaklanıp kolpa atıyorsun.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'a da "Hadi gel de silkele o zaman!" diye racon kestin de ne oldu?
Şimdi münasebetsizin biri "Raks ediyordun, bak nasıl silkip kafula attılar..." dese, ne cevap vereceksin?
***
Neden işin gücün alavere dalavere, işin gücün kolpa... Trabzon Lisesi'nden mezun olduğun bile yalanmış, daha ne olsun.
Üniversite dersen, diplomandan yatay geçişine kadar muamma. Kongre dersen baştan sona hile hurda.
Şu hâline bak: İş başına getiriliyorsun, ilk işin temel atmama töreni.
Yahu kalecilik yaptığın dönemde bile top kaleye girdikten sonra atlıyormuşsun. (Sadi Tekelioğlu'ndan Allah razı olsun, sayesinde Türk futbolu bir kaleciden kurtuldu.)
El attığın hiçbir şeyi doğru dürüst beceremedin, bari mahkemede doğru dürüst yargılanmayı becer!
Neden hep böylesin? Hem ilk günden beri talimatla yargılandığını söylüyorsun hem de "Benim Ankara'da yargılayacaklarım, buradaki yargıyı yönetmeye çalışıyor..." diyorsun.
Sen yargı değilsin, nasıl yargılayacaksın? Yargıya talimat mı vereceksin yoksa?
***
Adamın da senden beter. "Ben buraya yargılanmaya değil, yargılamaya geldim" sözünden dolayı "Madem öyle neden 300 avukat tuttuk" diye seni uyaracağına, tuttu Fidel Castro'ya benzetti.
Hadi diyelim, öz vatanına (Venezuela'ya) ABD'nin askeri müdahale yapmasını isteyen Maria Corina Machado'yu "özgürlük ve demokrasi" kahramanı ilan ettiğini unuttu diyelim, bizzat kendisinin "İngiltere bize sahip çıkmadı, yalnız bıraktı, terk edilmişlik hissediyoruz..." dediğini de mi unuttu?
Nasıl da bulmuşsunuz birbirinizi, ne diyelim Allah ayırmasın.
Fakat dikkat et, çalımın kralını Manisalıdan yiyeceksin, söylemedi deme!
O değil de ikiniz de Cumhurbaşkanı Erdoğan'a NATO'nun meşruiyet vermemesini istiyor, Batı'ya şikâyet ediyordunuz...
NATO tekmili birden ayağına geldi, "nolcek" şimdi?
İspanya neden desteklendi?
SALİH TUNA
21 Temmuz 2026, Salı
SALİH TUNA
İspanya neden desteklendi?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Dünya kamuoyunun yüzde 80'lere varan oranda İspanya'yı desteklemesi, futbolun yalnızca futboldan ibaret olmadığını gösteren kusursuz bir örnekti.
İspanya final gecesi küresel vicdanın sahadaki sembolüne dönüştü.
Çünkü...
Soykırımcı Netanyahu gündüz gözüyle Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei'ye "Arjantin'i destekliyorum" mesajı göndermiş, (İngiltere'nin bile yaptırım kapsamına aldığı) Siyonist şebelek Ben-Gvir de Arjantin amigoluğuna soyunmuştu.
Demem o ki Milei'nin büyükelçiliği Kudüs'e taşıma planları başta olmak üzere İsrail yalakası politikaları ve Netanyahu'nun mahut mesajı Arjantin'in imajını yerle yeksan etmişti.
Kaldı ki tablo gayet netti:
Bir yanda Mayıs 2024'te Filistin devletini resmen tanıyan ve her fırsatta Gazze soykırımına isyan eden Başbakan Pedro Sánchez'in İspanya'sı vardı, diğer yanda kesintisiz İsrail yalakalığı yapan Devlet Başkanı Javier Milei'nin Arjantin'i.
Sırf Messi'nin hatırına veya Güney Amerika futboluna duyduğu sempatiyle Arjantin'i destekleyebilecek sol görüşlü Avrupalıların yanı sıra mazlumlardan yana olan vicdan sahibi tüm milletler için ciddi bir insanî bariyer oluştu.
Netanyahu ve Ben-Gvir ile aynı safta görünmek, vicdan sahipleri için gerçekten de aşılması güç bir zilletti.
***
Dünya Kupası finali Sánchez'in İspanyası ile Milei'nin Arjantini arasında referanduma dönüştü.
Saha dışındaki bu sonuç da Arjantin için tam bir felaket oldu.
New York'tan Barselona'ya, Brüksel'den Gazze'ye kadar dünyanın birçok yerinde Arjantin'in mağlubiyetinin 'Özgür Filistin' sloganları eşliğinde Filistin bayraklarıyla kutlanması bunun göstergesiydi.
İspanya final gecesi küresel vicdanın sahadaki sembolüne dönüştü.
İmdi, soru şudur: Maradona döneminin Arjantin'i dünya kamuoyunun gönlünde taht kurmuşken, Messi'nin Arjantin'i neden gönüllerden bu kadar düştü?
***
Filistin'deki katliamlar karşısında Maradona "Kalbimle Filistinliyim" diyerek tavrını ortaya koyarken, Messi ise her katliam karşısında özenle sessiz kaldı.
O kadar ki Gazze'de çocukların soykırımdan geçirilmesi bile sessizliğini bozmasına neden olmadı.
Bunun doğal sonucu olarak da İsrailli teknoloji şirketleriyle yaptığı sponsorluk anlaşmaları, kipa takarak Kudüs'teki Ağlama Duvarı'nda dua ettiği görüntüler ve İsrailli liderlerle verdiği pozlar Messi'nin niyetinden bağımsızlaşarak Siyonistler için bir gurur kaynağına, Filistin'e özgürlük isteyenler içinse Arjantin'i desteklememek için güçlü bir gerekçeye dönüştü.
Maradona, Javier Milei gibi ABD-İsrail eksenli politikalar yürüten bir figürle asla yan yana durmazdı. Dahası, Arjantin milli takımı ile hükümetin İsrail yanlısı tutumu arasına açıkça set çeker, dünya çapındaki "ötekilerin" desteğini Arjantin'e geri getirirdi.
Messi yerine o gece Maradona olsaydı, dünya kamuoyu Arjantin'i "Netanyahu ve Milei'nin takımı" olarak değil, "dünya sistemine ve zalimlere isyan eden Maradona'nın takımı" olarak görürdü.
Haluk Levent hiç değilse...
SALİH TUNA
22 Temmuz 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Haluk Levent hiç değilse...
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Fakire sorarsanız, Haluk Levent bunların en masumu. En azından ne yaptıysa kişisel çıkar elde etmek için yapmış.
Kendisinin ifadesine göre zaafına (kumar hastalığına) yenik düşmüş.
Mesela "Borsada işlem yapmak gibi pis bir huyum var..." demiş.
Malumunuz "huy" bireyin kişiliğini tanımlayan psikolojik bir davranış olarak mizaca mündemiçtir. Öyle eğitimle veya başka bir yöntemle öğrenilen bir şey değildir; çoklukla doğuştan gelen bir reflekstir.
Bunların huyu mu?
Valla pis huyları yok, bizzat pisliği huy hâline getirdiler, yani pislik atmayı.
***
Haluk Levent; usulsüzlük, hırsızlık veya dolandırıcılığı birilerini itibarsızlaştırmak veya kara çalmak için yapmadı. "Hayvani" menfaatleri dışında bir motivasyonu yoktu.
Ya bunlar?
Bunlar, "belhüm adal" yani hayvanlardan da aşağı.
Çünkü hiçbir hayvan başka hayvan hakkında bilerek gerçeğe aykırı söylemler geliştirerek onun zarar görmesini hedeflemez. Tamam, hayvanlar âleminde de öyleleri vardır ki başka bir hayvanı saldırgan veya suçluymuş gibi göstermeye çalışır... Fakat bunu "Şu hayvana iftira atayım, onu karalayayım, itibarını zedeleyeyim" gayesiyle yapmazlar.
Demem o ki, algı operatörlüğü, iftira ve yalan doğuştan gelen huylar gibi değildir. Bile isteye, yani taammüden öğrenilen kötülüklerdir.
Soru şudur: Bunlar mahut pislik atma huyunu kimden öğrendiler?
***
"Dershanelerinin kapatılması yüzünden bu yıl Malatya'da kayısı olmadı..." diyen FETÖ'nün gazetelerinden birinin (adı lazım değil) genel yayın müdüründen mi, "inlerine girilmesi" üzerine "Kirazları kurt vurdu" veya "Üstgeçit yıkıldı" veya "Deprem oldu" diyen o haşhaşi yazarçizerlerden mi bilmiyorum.
Benim bildiğim, bunlar da tıpkı FETÖ'cüler gibi her doğal afeti fırsata dönüştürmek için envaiçeşit tezvirata başvurmayı ihmal etmediler.
Matine-suare şu algıya çalıştılar:
Orman yangınlarını devlet hep seyreder, helikopterler falan hangarlarda bekletilir; laikin bunların bilumum Recep İvedikleri selek sepelek yangınları söndürür. Depremlerde devlete güvenilmez, Kızılay derseniz hem sahtekâr hem hırsızdır, tek güvenilecek olan AHBAP'tır, Haluk Levent'tir, ila ahir.
Bu pislik atma huylarından cesaret alan CHP'li belediye başkanları da CHP'ye üye olmayanlara çadır vermeyecek, verdiklerini de söküp geri alacak kadar tozuttular.
Şu ibretlik hâllerine bakar mısınız: "Türkiye'nin en güvenilir insanı" ilan ettikleri Haluk Levent'in yediği herzeler ortaya çıkınca zerre miskal mahcubiyet duymadıkları gibi "Haluk Leventmuhalif değildi ki..." diyebildiler.
Sanki muhalif olmasaymış ona güveneceklermiş gibi. Sanki muhaliflerin yapmadığı herhangi bir şeye güven duymuşlar gibi.
Sanki sırf muhalifler yapmadı diye Marmaray'a bile "su sızdırıyor" diyebilecek kadar pislik atmayı huy hâline getirmemişler gibi.
Mahcup olmamak, pislik atmayı huy hâline getirenlerin ortak özelliğidir.
İran’ın içindeki tartışma
SALİH TUNA
23 Temmuz 2026, Perşembe
SALİH TUNA
İran’ın içindeki tartışma
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD ve İsrail'in "İranlı muhaliflerden" yönetimi alaşağı etme beklentisi fiyaskoyla sonuçlandı diye sanmayın ki İran'da her şey güllük gülistanlık.
Tam aksine, iki zıt vizyon, kıyasıya kapışıyor.
Bir yanda ülkenin nefes alması için "hamaseti" bırakıp müzakere masasına oturmanın şart olduğunu savunan "muhalif/reformistler", diğer yanda müzakere masasını rasyonel bir "tuzak" olarak görenler var.
Ki bunlar piyasa jargonunda "sertlik yanlısı" tesmiye ediliyor.
Lakin "sertlik yanlısı" yaftası bunları otomatikman haksız yapmıyor.
Her şeyden evvel ortada "nükleer müzakere" deneyimi var. Dile kolay, tam yirmi yıl müzakere ettiler, ağır bedeller ödediler.
Sonuç? Koca bir sıfır.
***
Düşünsenize, müzakere masasına oturduğunuz ABD, müzakere masasının tam ortasında sizi bombalıyor!
Ne yapacaksınız?
Saldırmayacaklarına dair teminat verdikleri halde masadan kalkıp liderlerinizi katledenlere, 168 ilk mektep kız çocuğunu paramparça edenlere nasıl güveneceksiniz?
Buna rağmen (Pakistan'da) müzakere masası kuruluyor.
Lakin, sonuç değişmiyor. İsrail'in kışkırtması neticesinde, ABD yine masadan kalkıp saldırıya geçiyor.
Hal bu olunca, "muhalif reformistlerin" müzakere masasını işaretle "tüm varlığımızla onurlu bir barıştanyanayız" demelerine ayar oluyorlar.
O kadar ki "Şerefsizce teslim olmanın adını 'onurlu barış' koyup bize yutturmaya mı çalışıyorsunuz?" diye çıkışıyorlar.
***
Müzakereden yana olan herkese muhalif / reformist demek de mümkün değil.
Baksanıza İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ne diyor:
"Halkın direnişi sayesinde müzakereye mecbur kaldı, bu diplomatik bir fırsattır. Diplomasiden anlamayanların yüzünden kazanımlarımız heba oluyor..." diyor.
Bu arada...
İran İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Zeynivend, ABD ile dolaylı mesaj alışverişi ve arabuluculuk girişimlerinin devam ettiğini söylediğine göre, müzakere masasının eli kulağında demektir.
Müzakereyi bilmem ama münazara iyidir. Zira, "Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar."
Fakat ayarını kaçırmadan. Yani, Siyonistlerin ve işbirlikçi bozguncuların iştahını kabartmadan.
Bir taşla kuş sürüsü mü?
SALİH TUNA
25 Temmuz 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Bir taşla kuş sürüsü mü?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev'in Rusya ile Almanya'nın Bakü'de gizli görüşme yaptıklarını ve kendilerinin bu görüşmeden habersiz olduklarını faş etmesi son derece manidar.
Aslında haberi faş eden yani patlatan The Times. Aliyev bu haberi kendi kaynaklarıyla doğrulatmış sadece.
The Times'ın sahibi Murdoch da soykırımcı Netanyahu'nun kankasıdır. İngiltere'ye gittiğinde bu Siyonist baron onu evinde misafir eder, o derece kankalar.
Lafın düzünü edelim: Rusya-Almanya ilişkisinden malum çevrelerin rahatsız olduğu besbelli.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz de naçar "Valla benim haberim yok, resmî temas değil o..." demiş.
E tabii sıkıntıya düşmesi gayet normal. Sonuçta, Ukrayna savaşından dolayı Rusya'ya gider yapan, bu bağlamda Rus orkestra şefi Valery Gergiev'i bile Münih Filarmoni Orkestrası'ndan kovan Almanya'nın şansölyesi.
Hayır yani, sıkıntıya düşmesin de ne yapsın?
"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" diye hayret edenlere, "Biz ezelden beri böyleyiz" diyecek hâli yok ya!
***
Gelgelelim, Alman-Rus ilişkisi çokluk böyledir. Yani "meydanlarda düşmanımsın sen benim, tenhalarda sen benimsin ben senin" muhabbeti içredir.
Örnek çok, hangi birini sayalım:
Otto von Bismarck 1887'de bizzat yürüttüğü son derece gizli bir diplomasi dolayımında kendi müttefikleri Avusturya-Macaristan'dan sır gibi saklayarak Rus Çarlığı ile anlaşma imzaladı.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya, Versay'ı delmek için Sovyet topraklarında gizli askerî üsler kurdu. Karşılığında da Sovyet ordusuna teknik ve taktik bilgi aktardılar. (Bu gizli ittifak ve bilgi akışı, Hitler'in iktidara gelmesine kadar devam etti.)
Faşist Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği ideolojik olarak birbirlerine kıyasıya düşman olmalarına rağmen Ağustos 1939'da imzaladıkları "Saldırmazlık Paktı" anlaşması dolayımında düzenledikleri gizli ek protokol ile Doğu Avrupa'yı paylaştılar.
Bu kadar misal kâfi ama biz yine de 1969'da Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt'ın sağ kolu Egon Bahr ile gazeteci kılığındaki KGB ajanı Vyacheslav Kevorkov arasındaki arka kapı diplomasisini hatırlatmadan geçmeyelim.
***
Uzun lafın kısası, Almanların Ruslarla gizli görüşmesinde şaşacak bir şey yok. Şaşılacak şey şu soruda gizlidir: Almanya'ya ve Putin'in Rusya'sına rağmen Aliyev bu görüşmeyi neden faş etti?
Sanırım The Times'ın söz konusu haberi bir açıklama yapmaya onu icbar etti.
Yoksa "Azerbaycan, Almanlarla Rus oligarkların gizli buluşmalarına, yaptırımları delmelerine yardım ve yataklık ediyor" şeklinde suçlamaya maruz kalabilirdi.
Ayrıca, mahut gizli görüşmeyi faş etmekle hem uçaklarını düşüren Rusya'yla bir ufaktan ödeşmiş oldu hem de "Rusya'ya ambargoya uyun diyen de siz, benim memleketimde Ruslarla el altından iş bağlayan da!" yollu Almanya'ya ayar vermiş oldu.
Lakin korkarım asıl kuş sürüsünü, Azerbaycan'ın Rusya ve Almanya ilişkisine zeval vermek isteyen Siyonistler vurdu.
Umarım yanılırım.
Bacım aman diyeyim bizi bırakma!
SALİH TUNA
28 Temmuz 2026, Salı
SALİH TUNA
Bacım aman diyeyim bizi bırakma!
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Haluk Levent'in organize AHBAP soruşturması kapsamında ifadeye çağrılan Gülben Ergen bacımız "Gidip ifademi eksiksiz vereceğim. İfade sürecimin ardından iyilik ve adalet arayışıma son verip, X hesabımı donduruyorum..." demiş.
Vah başımıza gelene!
"Gitti yüce gönüllülük! Gitti adalet!" deyip dizimizi ne kadar dövsek azdır.
Fatih Altaylı'dan Hayko Cepkin'e kadar ifadeye çağrılan bir alay insan evladı da Gülben bacımız gibi "iyilik ve adalet arayışından" yurdumuzu yoksun bırakmaya kalkışırsa halimiz ne olacak!
Bu varoluşsal sancılara ulusça nasıl dayanacağız?
Gülben bacımız da keşke Fatih Altaylı gibi CHP'yi bırakmakla yetinseydi. Hazret, "Bundan sonra CHP ile ilgili bir şey yazmayı düşünmüyorum..." demiş ya, onu diyorum.
***
İşin tuhafı, bu epik aydınlanma, firari FETÖ'cü Cevheri Güven'in "Artık CHP'nin adını bile anmayın. CHP, tıpkı ANAP gibi yok olup gidecek bir parti olmalı" önerisinin ardından geldi.
Nereden baksanız kozmik bir senkronizasyon harikası!
Gerçekten de evrenin işleyişine hayran olmamak elde değil, düşünürken insanın midesine kramplar giriyor.
Yanlış anlaşılmasın, sadece Fatih değil, vaktiyle ''Devlet yok, AHBAP var'' diyenlerin alayı CHP'yi lügatlerinden çıkarıp Yeni Parti'ye "yandaş" yazıldılar.
Daha dün seçimde Kılıçdaroğlu'na "Gözünün üstünde kaşı var" diyenlerin bile neredeyse gözünü çıkartacaklardı, şimdilerde Kılıçdaroğlu'yla birlikte CHP'de kalanlara da demediklerini bırakmıyorlar.
"CHP'den ancak cenazem çıkar benim. Atatürk'ün partisini terk etmeye ne yürek ne de vicdan izin verir..." diyen aslan CHP'li vekiller bile böyle, varın gerisini siz hesap edin.
Haliyle...
En büyük vaadi "rakıyı ucuzlatmak" olan Yeni Parti'nin genel başkanı Özgür Özel de öyle coşmuş ki partisinin iktidara yürüyüş startını cuma namazını eda ederek vermiş.
***
O FETÖ'cü müptezel, Yeni Partililere "CHP, tıpkı ANAP gibi yok olup gidecek bir parti olmalı" diyor ama gerçekte Yeni Parti tüm politikalarıyla ANAP'ın 2026 sürümü gibi.
Son zamanlarda yenileşme modası var galiba.
Baksanıza, Fetullah'ın propaganda merkezi "Herkül"ün bile "Yeni Herkül" adıyla yenisi çıkmış.
Gülben Ergen bacımız da bu trendi kaçırmasın.
"AHBAP'a verin dedik ama kendimiz beş kuruş vermedik" diyenlerle birlikte "Yeni AHBAP" derneği kursun, bizi bırakmasın.
En azından, "Her şey çok güzel olacak" mantrasının yenisi çıkana kadar "hizmete" devam etsin.
Eserinizle övünün
SALİH TUNA
29 Temmuz 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Eserinizle övünün
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
CHP'liler iktidar olma belasına hayli zamandır bizzat CHP'den kaçıyor. Yani kendi özünden, kurucu ayarlarından!
Atatürkçü tayfayı taklaya getirmek için dile getirdikleri mahut ayarlara kendileri de inanmıyorlar.
Zaten retorik planda neyi savunuyorlarsa, pratikte tam tersini yapıyorlar.
Hülasa, çok değiştiler. Fakat özde değil, sözde.
İktidara gelmenin yolu eskinin de eskisinde olsa hiç düşünmez, ışık hızıyla oraya dönerler.
Bu oportünist "değişim" de Özgür Özel'le değil Kılıçdaroğlu'yla başladı.
Kimsecikler kusura bakmasın, Türkiye'yi müstevlilere gammazlamak da Özgür Özel'le başlamadı.
***
İktidara gelmek için her yöntemi denediler. İçlerinde en pratik, en kestirme yöntemi AK Parti ve liderini (aklı sıra) taklit etmeye çalışan İmamoğlu keşfetti.
Gelgelelim...
Özgür Özel (Allah nazarlardan saklasın) ondan daha pratik çıktı. Bizzat İmamoğlu'nu taklit etti.
Cuma namazını eda ederek Yeni Parti'nin startını verdi ya, bakalım ne zaman bir cami köşesinde Yasin okurken kameralara kendini yakalatmayı başarabilecek!
Uzun lafın kısası...
AK Parti'ye yıllar yılı hangi konuda eleştiri yöneltmişlerse âlâsını yaptılar. Nepotizm, torpil, rüşvet, liyakatsizlik, hırsızlık, dolandırıcılık, ila ahir.
***
İşin trajik yanı, içlerinden biri çıkıp da bu metamorfozun eleştirisini yapmadı...
Mesela...
"Yahu biz 'halkçılık' derken neyi kastettik? Belediye ihalelerini eşe dosta peşkeş çekmeyi mi? Ahbaba ve yandaşa rant dağıtmayı mı?"
"Yıllarca kıyasıya eleştirdiğimiz ne varsa kendimiz yapıyoruz. Kendi kurultaylarımızda en acımasız 'tek adam' hegemonyasını bile kurduk..."
"Biat etmeyi eleştirip durduk ama İstanbul'u kendi cumhurbaşkanlığı hayallerinin sıçrama tahtası yapan İmamoğlu partimizi gırtlağına kadar usulsüzlük ve yolsuzluk bataklığına batırdığı hâlde ağzımızı açmadık..."
"Özgür Özel deseniz şahane bir emanetçi; CHP'yi 'butlana uğratanın' gölgesinden bir milim sapmıyor..."
(..................)
Diyen olmadı. Tövbeler olsun, az da olsa oldu ama öyle bir lince maruz kaldılar ki feleklerini şaştılar.
Ama müstahaklar!
Sosyolojinin (Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı üzerinden) zehirlenmesinde bunların da veballeri var.
Hiç şikâyet etmesinler, eserleriyle övünsünler.
O rezil poz neyin göstergesi?
SALİH TUNA
30 Temmuz 2026, Perşembe
SALİH TUNA
O rezil poz neyin göstergesi?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Her zamanki gibi İran'a aniden saldıran ABD, saldırılarına aniden son verince soluğu Beyaz Saray'da alan soykırımcı Netanyahu istediklerini elde etti mi?
Rivayetler muhtelif...
Lakin, çağımızın bu en azgın soykırımcısı, mezkûr görüşmeyi "kusursuz uyum" diye pazarladı.
Gerçi İsrail kabinesindeki kimi siyonistlerin "Şu yarım kalan işi bitirin!" tazyiki de bitmek bilmedi.
"Yarım kalan iş" malum, ABD'nin İran saldırısına ara vermesiydi.
Peki Pentagon o acil durum frenini niye çekti?
***
Sahi, Hollywood'a taş çıkartacak şekilde "intiharvari kara harekâtı" senaryoları yazıldığı, "İran'ın dağların altındaki tesislerini o dağlarla birlikte tek kalemde dümdüz ederiz" yollu tehditler savrulduğu bir zamanda ABD saldırıları neden şak diye durdu?
Mühimmatları mı bitti? Elbette değil...
Onca ABD askerinin ölümü ve yüzlercesinin de yaralanması mı yoksa savaşın maliyetinin 40 milyar dolara dayanacak kadar yükselmesi neticesinde giderek artan kamuoyu tepkisi mi etkili oldu?
Belki de Umman'dan bir heyetin, Hürmüz Boğazı'nın açılmasını görüşmek üzere gittiği Tahran'dan "olumlu" dönüş yapması belirleyici oldu?
Hepsi de olabilir.
Fakat bunlar üç aşağı beş yukarı daha önce de olmuş ve ardından müzakere masası kurulmuştu.
Demek ki kuvvetle muhtemel, ekstra bir şey daha var.
Galiba o iddia doğru: İran taktik değiştirdi.
Yani, namluyu doğrudan ABD Başkanı Trump'ın Körfez'deki milyarlarca dolarlık o janjanlı tesis ve otellerine çevirdi.
***
Öyleyse Trump'ın büyük sınavı başladı diyebiliriz. Bir yanda uluslararası marka değeri yüksek devasa aile yatırımları, diğer yanda savaşsız yapamayan cani İsrail rejiminin sonu gelmez istekleri...
ABD, önümüzdeki günlerde tekrar İran'a saldırırsa, hatta devasa zayiat riski ve kabarık siyasi faturayı hiçe sayarak o intiharvari kara operasyonunu başlatırsa bunun anlamı şudur:
Trump, kendisinin ve ailesinin sahip olduğu milyarlarca dolarlık şahsi imparatorluğunu ateşe atacak kadar Netanyahu'nun mutlak vesayeti altındadır.
Binlerce Gazzeli çocuğun katili Netanyahu'nun Beyaz Saray'da Trump'ın karşısında bacak bacak üstüne atıp o mağrur pozu vermesi, bu koyu vesayetin göstergesi; "Patron benim" demenin vücut diliyle dışa vurumu değil midir?
O pozu daha geniş bir semiyotik okunmaya tabi tutarak, "ABD'nin İran saldırısının işaret fişeği mesabesindedir" diyemez miyiz?
Ne mutlu sana çok rezilsin
SALİH TUNA
01 Ağustos 2026, Cumartesi
SALİH TUNA
Ne mutlu sana çok rezilsin
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Her şey hiçbir çağda olmadığı kadar hızla anlam kaybına uğruyor.
O kadar ki "Sözünün eri olmak" kavramı bile antik çağ kalıntısı muamelesi görüyor.
Dijital illüzyonla malul bu dijital panayır insanının en bariz özelliği de güvenilmez oluşu.
Gerçi bizzat kendilerine ne kadar güveniyorlar, o da soru işareti.
Nihayetinde...
Hakikati ambalaja indirgeyen, menfaat uğruna benliğini taksitle satan bir türden söz ediyoruz.
***
Öyle bir çağa çattık ki "sözün haysiyeti" şöyle dursun, kelimeler bile ruhunu çoktan teslim etti. Geriye sadece kelimelerin enkazı kaldı...
Takdir edersiniz ki, kelimelerini kaybeden insan zihinsel kurtuluşa asla eremez.
Eremedi de zaten; haysiyetini, mertliğini ve hakikatini sahte algıların çöplüğünde gürültüyle kaybetti.
Şairin dediği gibi:
"İnsan atılmış bir eşya / içinde böcek sesleri."
***
Varsa yoksa riya, varsa yoksa (lafın düzünü edelim) münafıklık. Tek gaye "başarı", yani menfaat.
Bu uğurda her şey araçsallaştırıldı.
Şarkıcı sanırsınız meğer teşhircidir. Entelektüel sanırsınız zihinsel bir koma hâlinden başka bir şey değildir. Gazeteci sanırsınız meğer adi bir şantajcıdır.
Ve siyasetçi sanırsınız meğer panayır hokkabazlarından hallicedir.
Misal mi?
Buyurunuz: Ömürleri "Dini siyasete alet etmeyin" lakırdısını terennüm etmekle geçenlerin mezar başında rakı, cami avlusunda abdest alma egzersizleri.
Bu dijital panayır çağında yalan söylemek, iftira atmak, hele ki olduğu gibi görünmemek yeni norm hâline geldi.
Bir yanda dürüstlük nutukları atıp diğer yanda sahtekârlığın dik âlâsını yapmak tam anlamıyla rezil bir utanmazlıktır.
Ama ne gam, değil mi ki tek gaye "başarı", ne kadar "rezil" olunsa o kadar iyi, değil mi?
Sarayın Yargısı’ndan ‘Yüce Adalet’e
SALİH TUNA
04 Ağustos 2026, Salı
SALİH TUNA
Sarayın Yargısı’ndan ‘Yüce Adalet’e
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
Muhalif bir Fenerbahçeli kardeşimize 3 Temmuz dendiğinde fevri döner, "Ne şikesi be, düpedüz FETÖ kumpası!" diyerek masayı yumruklar.
Ama mevzu FETÖ tertibi 17-25 Aralık veya MİT TIR'ları olunca, "Bağımsız yargının muhteşem tecellisi" diyerek zihinsel piposunu tüttürür.
Hâlbuki, her ikisi de FETÖ'nün otonom yargı marifetidir.
AK Partili Trabzonsporlu kardeşimiz de 3 Temmuz için "Buz gibi şike!" diye yeri göğü inletir. Fakat FETÖ'nün iktidara çektiği diğer operasyonlara gelince, "Yargı kumpası!" diye isyan eder.
Hadi futbol bu. Taraftarlık vizyona girince rasyonalite tatile çıkar.
Ya siyasetteki o yaman çelişkiler, onlara ne diyeceğiz?
***
Şu hâle bakar mısınız: İçlerinden biri yargılandığında yargının bağımsız olmadığını iddia edip kararlara "siyasi" damgasını vururlar, hemen ardından da "İktidara geldiğimizde hepinizi Silivri'ye tıkacağız" diye peşinen infaz kararını deklare ederler.
Kendi mahallelerinden birini karşı mahallenin değerlerine saldırınca anında "düşünce hürriyeti" ambalajına sararlar. Hatta "Demokrasi kahramanı!" makamına yükseltirler.
Gelgelelim, karşı mahalleden biri kendi değerlerine bir şey dese şappadak dijital engizisyon kurulur: "Tutuklansın, mavi gökyüzü haram edilsin..."
İktidarı yıllarca nepotizmle suçlarlar. Ancak belediyeleri aldıkları ilk sabah bacanaklarını kilit noktalara atarlar.
Kendi "yoldaşlarından" biri mahkemeye mi düştü?
"Sarayın yargısı!" yaftasını vururlar. Fakat iktidarı destekleyenlerden biri içeri tıkıldığında aynı yargı "yüce adalet" mertebesine yükseltilir.
İşin daha absürt yanı, işbu muhalif güruh, mahut kör kabileciliği iktidar cephesinden de bekliyor.
Beklentileri boşa çıkınca da "Vay be! Adamlarını dakikasında sattılar... Sahip çıkan olmadı." diye kaptırıp gittiler.
***
Birkaç gün evvel bir "yandaş" (evet kelimenin tam anlamıyla yandaş, zira hiçbir zaman "gönüldaş" olmadı) tutuklanınca aynen böyle yaptılar.
Söz konusu elemanı eleştirenlere de "Daha önce neredeydiniz?" diye laga luga ettiler. Kovuşturma veya yargı kararı yokken kim hangi delile dayanarak bir şey desin ki?
Peki siz AHBAP mevzuunda daha önce nerelerdeydiniz? Üstelik Sabah Gazetesi yıllar yılı Haluk Levent'in ne olduğuna dair onca manşetler attığı hâlde.
Kaldı ki o yandaş elemanı ben eleştirdim de ne oldu?
ABD iğrenç bir korsanlıkla Venezuela lideri Maduro'yu kaçırdığında adeta bayram yapmakla kalmamış, hızını alamayıp "İsrailli devlet görevlileri" tesmiye ettiği soykırımcı siyonistlerin üzerinden "Sıra sende" diyerek tehditler savurmuştu da ağzının payını vermiştim.
Ne var ki Sözcü'nüzden Halk TV'nize kadar o elemanın safında yer almışçasına haber yapmıştınız.
Mevzubahis ABD olunca nasıl da her şey teferruat oluyor, değil mi?
Türkiye’ye ne zaman saldıracak?
SALİH TUNA
05 Ağustos 2026, Çarşamba
SALİH TUNA
Türkiye’ye ne zaman saldıracak?
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
ABD'nin şu meşhur CAATSA yaptırımlarının arkasında İsrail'in olduğu ayan beyan ortaya çıktı.
Ne mavallar okumuşlardı:
S-400'ler NATO'ya uyumsuzmuş... S-400'ler F-35'in sırlarını çalıp Rusya'ya uçuracakmış...
Geçiniz bunları bir kalemde.
Anlaşıldı artık, İsrail Türkiye'ye F-35 verilmesini neden istemiyorsa, S-400'ü de aynı sebeple istemiyor işte.
İsrail'in kalantor gazetesi Globes tevekkeli KAAN'ı "İsrail'in yeni baş ağrısı" ilan etmedi.
Demem o ki yerli uçağımız KAAN'dan duydukları derin endişenin kaynağıyla S-400 endişelerinin kaynağı aynı.
***
Şuncağızı aklımızdan hiçbir zaman çıkarmayalım: Karşımızda savaşsız yaşayamayan, sınırlarını kasten belirsiz bırakmış yeryüzündeki tek "devletin" kapkaranlık ajandası var.
Lakin o sınırlar aslında kendi zihinlerinde gayet net: Arz-ı mevud.
Hiç kuşkunuz olmasın, 1979'dan beri kafaya taktıkları İran'ı vurma hedeflerini en sonunda nasıl hayata geçirdilerse, o "vaat edilmiş topraklar" hülyası uğruna (kendi belirledikleri vakitte) Türkiye'ye de saldıracaklar.
Her şeyden evvel, İsrail'in güvenlik doktrini veya paranoyası budur.
İstiyorlar ki o gün geldiğinde Türkiye'nin hava savunması İsrail jetlerine hiçbir şekilde engel olmasın.
Zaten engel olacaksa (nükleer saldırının dışında) o gün hiç gelmez.
***
Dikkat isterim:
Verdikleri-verecekleri Patriotlar İsrail savaş uçaklarına engel olabilecek yetenekte olsaydı bize koklatmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
Kaldı ki o fiyakalı Patriotlar da tırt çıktı yahu.
İran'ın hipersonik füzelerine engel olmadılar, dahası var mı?
Mesela, söz konusu hipersonik füzeler Ürdün'deki ABD erken uyarı radarlarını havaya uçururken çaresiz kaldılar...
Radarları kolaylıkla köreltilebilen ve Demir Kubbe'si dökülen İsrail, KAAN ile kılıcını kuşanacak Türkiye'nin S-400 kalkanına sahip olmasını hiç ister mi?
Şudur:
ABD'nin CAATSA yaptırımlarını kaldırmayı Türkiye'nin S-400'leri elinden çıkarma şartına bağlamasının yegâne nedeni, İsrail'in o hesaplaşma gününde Türkiye'nin kalkansız/savunmasız kalma isteğini karşılamaktır.
İzlemeye devam edin
SALİH TUNA
06 Ağustos 2026, Perşembe
SALİH TUNA
İzlemeye devam edin
Sesli dinlemek için tıklayınız.
00:00
00:00
Tüm Sesli Haberler
İran'ın başında Batı'nın cehennem kütüğü olası Şah Rıza'nın o veledizinası olsaydı, Türkiye'de de o "neomandacılar" yönetimi ele geçirselerdi ne olurdu?
Sizi bilmem ama benim cevabım gayet net:
Ne 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması'nı ipleyen olurdu ne de o kadim komşuluğu.
Küresel efendilerin aşerdiği vekâlet savaşları başlar, İran ve Anadolu coğrafyası enkaza dönerdi.
Kissinger'ın 11 Eylül saldırılarının ardından dile getirdiği "Bundan sonra çatışma Müslümanların arasında olmalıdır..." şeklindeki umudu da gerçekleşmiş olurdu. İşbu eski ABD Dışişleri Bakanı, "Türkiye'nin mi kazanmasını istersin İran'ın mı?" sorusunu da hiç düşünmeden "İkisinin de kaybetmesini isterim" cevabını verirdi. Zira Irak-İran Savaşı için böyle demişti.
Zaten FETÖ 15 Temmuz'da Türkiye'yi ele geçirseydi her şeyden evvel olacağı buydu. Yani Türkiye-İran savaşı başlayacaktı.
Hâliyle...
ABD şimdiki gibi İran'la savaşıp da silah stoklarını, füzelerini tüketmek zorunda kalmayacak, bölgedeki üsleri vurulmayacak, askerleri de öldürülmeyecekti.
***
Malumunuz, Türkiye kısa süre önce NATO zirvesine ev sahipliği yapmış ve bildirgede İran'a karşı sert bir tutum sergilenmişti.
NATO'nun "patronu" mesabesindeki ABD Başkanı Trump'ın İran'a yeniden saldırı emrini Ankara'dan vermesi oldukça manidardı.
Fakat, şükür ki şükür, "küresel bozguncuların" beklediği kaos veya gerginlik oluşmadı.
Tam aksine...
İran, Erbil ve Süleymaniye'yi vurdu, ardından da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile İran Savunma Bakan Vekili Tuğgeneral Seyyid Mecid İbn Rıza arasındaki telefon görüşmesinde "İslam Dünyası Güvenlik İttifakı" konuşuldu.
***
Bu ittifak arayışını, Batılı efendilerin gözlerine bakarak hizalanan o eski "uydu ülke" refleksinden sıyrılmanın göstergesi olarak okumak lazım gelir.
Erdoğan döneminin Türkiye'si artık, kendi coğrafyasının kaderini yine bu coğrafyanın aktörleriyle tayin etme iradesi gösteren bir "lider ülke" dirayetine sahiptir.
Temmuz 2026'daki NATO Zirvesi'nde F-35 ve S-400 süreciyle ilgili gelen bir soruya Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Bizi izlemeye devam edin..." şeklinde verdiği cevabın ne anlama geldiğini kimse anlamamıştı.
İzlemeye devam edin, anlayacaksınız.
.
|
| Bugün 1077 ziyaretçi (1142 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|