 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Çok Hukukluluk
00:001/01/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peki bunlar (şeriat uygulaması) bir ülkede derhal başlar mı yoksa bir geçiş dönemi, bir alıştırma ve eğitme faaliyeti, isteyene başka dini veya ülkeyi seçme hürriyeti verilir mi? Çok hukukluluk Müslümanların da başka hukuklara tâbi olmaları hakkını içerir mi?
Bir ülkeye şeriat düzeni veya başka bir düzen tepeden inme gelemez. Cebri kültür ve düzen değiştirmeler sağlıklı ve uzun ömürlü olmaz, olursa toplumda şizofreni ve takıyye şuuru oluşur, münafıklar çoğalır. Sağlıklı değişim, hür insanlardan oluşan toplumun kabulü, zihin ve gönül olarak benimsemesi ile gerçekleşir.
Konumuz İslam düzeni olduğuna göre bir ülkeye bu düzenin gelebilmesi için halkın çoğunluğunun inanarak, benimseyerek onu istemesi şarttır. Halk istediği için bu düzen gelirse soruda sıralanan ve özetle "hem Müslümanım, hem de İslam''a uymam, onu uygulamam, İslami kanunları ve kuralları çiğnerim" manasına gelen düşünce ve fiiler ortaya çıkmaz. Çıkarsa da -diğer sistemlerde olduğu gibi- hem az olur, hem de engellenir.
Pakistan''da merhum Ziyaulhak islamî düzeni tam olarak yerleştirmek üzere yola çıkmış, ekonomiden, hukuktan eğitime kadar bütün alanlarda İslam''a geçişin nasıl olacağına dair uzmanlara raporlar hazırlatmış, bunları yine uzmanların tavsiyesine göre uygun süre ve biçimlerde uygulamaya koymaya başlamıştı. Bu süreçte kendisi ile görüşmüş, ülkede mesela hem başını örtenlerin hem de örtmeyenlerin okullarda ve kamu görevlerinde bulunduğunu gördüğüm için bunu nasıl çözeceklerini sormuştum. Şu cevabı vermişti: Başını örtenlere tebessüm ediyoruz, örtmeyenlere ise tebessüm etmiyoruz ama kaşlarımızı da çatmıyor, onları hiçbir haktan mahrum bırakmıyoruz."
Medine Vesikası''ndan ve İslam''ın gayr-i Müslimlere tanıdığı haklardan yola çıkan bazı yönetimler geçmişte, ülkede birden fazla hukukun ve kanunun uygulanmasına imkan vermişlerdir. Bu durumda -bugünün terimleri ile ifade edecek olursak- ülkenin bir anayasası, ama aile ve miras gibi bazı hukuk alanlarında birden fazla kanunu oluyor ve tek mahkeme davalara bakıyor veya azınlıklar için farklı mahkemeler kuruluyordu.
Bugün yapılan olumsuz propaganda ve beyin yıkama yüzünden şeriat, islamî düzen deyince insanların aklına yüzleri peçeli, dört duvar arasında hapsedilmiş, akşam sabah kocalarından dayak yiyen, bir erkeğe birden fazlası düşmüş kadınlar, meydanlarda elleri kesilen, taşlanarak öldürülen insanlar… geliyor.
Öte yandan bakıyoruz asırlarca şeriatı uygulamış Osmanlı''da bu olaylar çok nadir, yok denecek kadar az.
Bir de Hz. Ömer''in uygulaması var: Aç kalıp yiyecek çalmış insanları yakalamışlar ve elleri kesilsin diye ilgili mercie teslim etmişler, dava Halife olan Hz. Ömer''e intikal edince cezayı uygulatmamış ve şöyle demiş: "Eğer kesecek olsaydım bunları, hırsızlık yapacak kadar aç bırakanların ellerini keserdim!"
Türkiye''ye gelelim. Bu ülkede nüfusun yüzde doksan dokuzu Müslüman ama yüzde sekseni, çeşitli sebeplerle "şeriat düzenini istemiyor". Halkın istemediği bir düzeni hiçbir güç zorla getirip uygulayamaz. Burada halk çoğunluğunun istediği şey, isteyenin Müslümanca yaşayabilmesi için daha fazla demokratik hak ve özgürlüktür.
..Network Marketing
00:003/01/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Merkezi dışarıda olan ve internet üzerinden alım satım yapan, ürünlerini alanlara değil de -belli sayıda- başkalarına da aldıranlara prim veren bir şirketle çalışan birçok insanımızın olduğu ortaya çıktı.
Bu konu bana ilk sorulduğunda şu cevabı vermiştim:
1. …Satılan mal helal mal ise -ki, soruda yapılan açıklamada doğal ve yararlı ürünler olduğu söyleniyor-
2. Ticarete faiz ve hile karışmıyorsa;
3. İsrafı ve lüks tüketimi teşvik etmiyorsa
Bu alım satım ve buna aracılık etmek caiz, aracılıktan alınan para (prim) helal olur.
Bu, şartlı olarak "caizdir" ifadem üzerine bir vatandaş, "sizin caiz olması için ileri sürdüğünüz şartlar şu şu sebeplerle gerçekleşmiyor" mealinde bir mektup yazdı, onu da olduğu gibi köşemde yayımladım ve "bu açıklamaya göre caiz olmaz" dedim.
Bunun üzerine "Seni mahkemeye vermeleri için şirketin avukatlarına duyuru yaptım" şeklinde sert olanlardan tutun da farklı açıklamalar yapan diğerlerine kadar birçok mektup aldım ve mektuplar devam ediyor.
En son aldığım mektup da şudur:
"Merhaba Değerli Hocam,
Öncelikle ilginize teşekkür ederek başlamak istiyorum. Size mail attığımdan bu yana her gün her internetin başına geçtiğimde cevabınızı bekledim, çünkü vereceğiniz cevaba göre bu işe devam edip etmeyeceğime karar vereceğim.
Sorularınızın cevapları ise; bu ürünler lükstür ve ihtiyacımız olduğu halde değil, itiyacımız olmadığı halde sisteme üye olmak amacıyla alıyoruz ve o ürünü satmak amacıyla değil, kullanmak amacıyla alıyoruz, tabii isteyen satabilir, (o fiyata alıcı bulabilirse) ama kendi sattığı ürün kişiyi firmaya üye yapmaz ancak kişi firmadan yeni bir ürün satın alarak üye olabilir. Ama amaç ürünü satmak için değildir, çünkü kişinin bu işi yapabilmesi ve yeni üyeler bulabilmesi için sisteme önce üye olması gerekir, üye olabilmesi için ise bir ürün almak zorundadır, firmadan ürün almadan üye olamayacağı gibi yeni üyeler de getirememektedir.
Bu konularla alakalı şunları da belirtmek istiyorum Hocam; Sisteme üye olan kişiler genelde orta sınıf insanlardır, yani para kazanmak zengin olmak isteyen kişilerdir, o ürünlere ihtiyacı yoktur, çünkü bu insanlar, el yapımı fiyatı 1000 TL civarında olan saatler, lüks mücevherlere veya tatil paketlerine ihtiyaç duymamaktadır."
Ben de sitelerine girdim ve ürünleri gözden geçirdim.
Bu bilgilerin ışığı altında caiz olma şartlarının gerçekleşmediği kanaatine vardım. Ne demiştik:
1. Satılan mal helal mal ise -ki, soruda yapılan açıklamada doğal ve yararlı ürünler olduğu söyleniyor-
2. Ticarete faiz ve hile karışmıyorsa;
3. İsrafı ve lüks tüketimi teşvik etmiyorsa.
Bu şartlar gerçekleşmiyor; çünkü:
Bu ticaret zinciri a) insanları, para kazanma vaadi ile alım satıma tahrik ediyor (bir çeşit aldatma var), b) ürüne ihtiyacı olmayan kimselere, para kazanma ihtimali olmasa asla almayacağı yabancı malları aldırtıyor, c) zincire katılanların çoğuna göre lüks ve israf olan harcamayı teşvik ediyor, d) ülkemizin parasının gerekli/zorunlu olmadığı halde yabancılara akmasına sebep oluyor.
Bu gerekçelerle bu ticarete katılmanın caiz olmadığını tekrar ifade ediyorum.
.Müslümanların duyarsızlığı
00:007/01/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çevremizde olup biten haksızlıklar, ayıplar, günahlar, çirkinlikler karşısında duyarsız kalmamız, vudumduymaz olmamız bazılarını isyan ettiriyor. İşte bir okuyucumun isyanı.
“Değerli hocam, vaktinizi işgal ettiğim için özür dileyerek Türkiye''deki İslami camianın bazı konulardaki duyarsızlığı ile ilgili görüşlerinizi sormak istiyorum. Önce kısaca kendi düşüncelerimi ifade edeyim izninizle. Öğrendiğimize göre insanın insana zulmetmesi hiç bir sistemde tasvip görmeyecek bir durumdur. ''Küfr ile abad olunur, zulm ile abad olunmaz'' denilmiştir. Böyleyken camiamız içinde hiç de azımsanmayacak bir şekilde aile içi şiddet, kadına karşı güç kullanma, kul hakkını gaspetme fiilleri gerçekleşmektedir. Halbuki Müslüman bir topluluk olarak şunu gönül rahatlığı ile söylememiz gerekirdi :''Bu insanlar (Türkiye''deki Müslümanlar) asla eşlerine karşı şiddet kullanmazlar. Hz. Peygamber''in ailesine yumuşaklıkla muamele edişini örnek alırlar. Asla sigortasız işçi çalıştırmazlar, Allah''a verecekleri hesaptan korkarlar v.b''. Böyle diyemiyoruz çünkü aramızda bunları yapanları görmezden geliyor, işlerine ses çıkarmıyor, fiillerini zımnen onaylıyor, zulmün devamına yardım ediyoruz. Mesela bir apartmanda ya da aile çevresinde herkes tarafından çok iyi bilinen bir ''kadın dövme'' fiili gerçekleşiyor, seneler sürüyor fakat o erkeğin komşu ve akrabaları nezdinde itibarına hiç halel gelmiyor. Kimse kendisini ikaz etmiyor, hukukunu değiştirmiyor, kendi statükosunu sarsacak, rahatını bozacak, bazı girişimlerde bulunmasını gerektirecek bir adım atmıyor. Bundan bir müddet önce F. G. tarafından ''kadın da erkeğe vurabilir'' tarzında bir cümle sarfedilmişti. Bunu kendileriyle konuşmaya çalıştığım ve genellikle hepsi de mutlu evlilikler yaşayan tanıdıklarım ''hiç o evlilikten hayır gelir mi?'' şeklinde müstehzi yaklaşımlarda bulundular. Medyamızda da yazarlar konuyu iyice ''ti''ye aldılar. Halbuki senelerce ve zalimce eşinden tek taraflı olarak dayak yiyen kadınların evliliğinden hayır gelmekteydi biz gözlerimizi kapattığımız için.
“Diğer bir can acıtıcı konu da her kesimden erkeğin destekleriyle ayakta duran genelevler konusu. Devlet tarafından işyeri muamelesi gören, vergi alınan çalışanları emekli edilen (ancak hemen hiçbiri o kadar uzun sene buralarda kalamıyor) bu insan pazarları acaba neden hiçbir zaman camiamızın gündemine gelmiyor? Türkiye''de halen etkili bulunan elit tabaka sayesinde iktidarlardan tepeden inme yasaklama kararlarının gelmesi beklenemez elbette ama neden tabanda bir hassasiyet yok? Buralarda alınıp satılan insan bedenlerinin sadece kadınlara (güçsüzlere) ait olmasından dolayı olabilir mi sizce? Mesela başörtüsü meselesinin halledilmesi için belki de başarılı olmayacağı biline biline bir girişimde bulunuldu çünkü tabanın talepleri gayet güçlü ve haklıydı. Ancak çoğu küçük yaşta tecavüze uğramış ve bu yerlerden başka bir hayatı tanımamış, şefkat hissini asla tatmamış İNSANların köle edildiği bu mekanları içimizde barındırdığımız için neden rahatsız değiliz? Seçmenler partilerinden neden bunların kaldırılmasını talep etmez?
“Değerli hocam öğrendiğime göre dinimiz aklı, malı, nesli, canı ve namusu korumayı esas kabul eder. Aile içi şiddette akıl ve can emniyeti genelevlerde de namus emniyeti ihlal edilmektedir. Bu hakların sağlama alınması eğitim hakkından önce gelir kanaatimce. Üstelik mesela kadına karşı şiddetin kanuni düzenlemelere filan da ihtiyacı yoktur. Acaba kendi aramızdaki zulümleri önlesek, Allah(c.c) bize devlet tarafından yapılan zulümlerin ortadan kalkmasında yardımcı olmaz mı?
Vaktinizi aldığım için affınıza sığınıyor, toplumumuzda bu konularla ilgili hassasiyetin oluşmasına yazılarınızla bulunduğunuz katkının sürmesini temenni ediyorum.”
Bu yazı ilgiyi ve cevabı hak diyor; gelecek yazımızda inşallah.
Ahlaksızlık ve duyarsızlığa isyan
00:008/01/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün köşemde böyle bir isyan mektubunu sunmuş, hakkındaki düşüncelerimi yazmayı da bugüne bırakmıştım.
Ahlaka aykırı sayılan davranışların bir kısmı evrenseldir; başkalarında ve bizde (İslam''da) değeri aynıdır, bir kısmı ise İslam''a mahsustur. Mektupta örneklendirilen “başta kadın hakları olmak üzere insan haklarına riayet etmemek” başkalarından önce dindar Müslümana yakışmaz.
İslam''daki emir bi''l-ma''rûf nehiy ani''l-münker” vazifesi Müslümanların, haksızlık, çirkinlik, ahlaksızlık… karşısında duyarsız ve tepkisiz kalmalarına manidir, mani olmalıdır. Bu vazife gereği Müslümanlar, “dindar toplulukça ayıp ve kötü” bulunan davranışları engellemek, “iyi ve güzel” bulunan davranışları teşvik etmek ve hayata geçirmek için ellerinden gelen gayreti sarf edeceklerdir.
Topluluk içinde itibar kazanma ve kaybetme önemli bir “sosyal müeyyide”dir. Kimse topluluk içinde itibarsız, değersiz, önemsiz sayılmayı istemez. Ama adı Müslüman olan kimselerin oluşturduğu toplulukta değerler altüst olmuş ise, iyiler kötü, değerliler değersiz, kötüler iyi kabul edilir veya iyi ile kötü, ahlaklı ile ahlaksız topluluk içinde eşit muamele görür hale gelmiş ise bu önemli müeyyide etkisini kaybeder.
Kadına şiddet uygulama konusuna gelelim.
İslam içki, kumar, faiz, zina, kölelik, kadına kötü muamele gibi ahlaka ve dine aykırı davranış ve uygulamaları ortadan kaldırmayı hedefledi. Asırlar boyu bunlara alışmış ve mesela faiz ve kölelik gibi toplum yapısında önemli yerler ve roller verilmiş kötülükleri -topluluğun Müslüman olmalarına engel ve toplum hayatında krize sebep olmasın diye- zaman içine yayarak kaldırma yöntemini uyguladı. Faiz konusundaki kesin yasaklama Peygamberimiz''in (s.a.) vefatından seksen gün kadar öncesine ertelenmişti. İçki aşama aşama yasaklandı. Köleliğin kaynakları kurutuldu ve mevcudun zaman içinde erimesi için etkili tedbirler alındı. Kadına şiddet uygulayanlara karşı Peygamberimiz kısası uygulamaya yöneldi, kocasından yumruk yiyen bir kadına “Sen de aynı şekilde ona vurabilirsin” dedi, ama arkadan gelen ayet “henüz bunun zamanı gelmediğini” îma ediyordu. O da “Kadınlara iyi davranmayanlarınız iyi kimseler değildir. Size kadınlara iyi davranmanızı vasiyet ediyorum” gibi sözlerle hedefi işaretledi. Kendisi hayatı boyunca bir kadınına, bir fiske vurmadı. Ama ne yazık ki, O''ndan sonra dünyaya gelip yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğu, mesela kadın ve köle konusundaki hedefi kavrayamadı, kavramak istemedi, her ikisi de yayıldıkça yayıldı. Sözde dindar topluluk köle kullanan ve ona kötü muamelede bulunan, karılarına şiddet uygulayan kimseleri itibardan düşürmedi, onlara karşı engelleme vazifesini yerine getirmediler; çünkü “Tava dibin kara, seninki benden kara” durumu oluşmuştu.
Bugün saygın, dindar, örnek müslümanlara göre kadına şiddet uygulamak teşvik edilecek ma''rûf (iyi) değil, engellenecek “münker” bir davranış olma durumuna gelmiştir; şu halde o topluluğun bu davranışa karşı tepki göstermesi ve bunu yapanlara “muteber, saygın insan” muamelesi yapmamaları gerekir.
Hasılı ümmetin aynaya bakarak “Siz insanlara örnek olasınız siye yaratılıp eğitilmiş bir topluluksunuz” hitabındaki resme benzeyip benzemediklerini incelemeleri farz olmuştur.
Demokratik açılım
00:0010/01/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın İçişleri Bakanımız “demokratik açılımın devam edeceğini, ilgili kanunlardan birinin Meclis''e sevk edildiğini, diğerlerinin de onun arkasından geleceğini” haber veriyor.
Demokratik açılım elbette yalnızca Kürt meselesinin çözümünü hedeflemiyor, ama bu meselenin de açılım içinde önemli bir yer tuttuğu açıktır.
“Kürt meselesi diye bir mesele vardı, yoktu” tartışmasını abes buluyorum; kendilerine Kürt diyen, kendilerini Kürt bilen, Kürtçe diye bir dilleri olan, Türklerle ortak inanç ve kültürleri yanında kendilerine mahsus örf ve adetleri de bulunan kardeşlerimizin eğer bazı şikayetleri ve talepleri varsa bunlara eğilmek toplumun ve devletin görevidir.
Bin yıldan fazladır bu topraklarda aynı dini ve davayı benimseyerek birlikte yaşadığımız Müslüman etnik gruplar ve bunların içinde Müslüman Kürtler, ülkenin bölünmesini asla istemezler ve istemiyorlar. Kürtlerin taleplerini ve onlara karşı yapılan bazı yanlışları bahane ederek silaha sarılan ve dağa çıkan Kürtlerin Müslümanlıkla alakaları ise hemen hiç konuşulmuyor. Dağlarda yapılan çekimlerde tek veya cemaat olarak namaz kılan bir tane PKK''li görmedim. Liderlerinin de Marksist-materyalist olduğunu biliyoruz. İste bu vakıa da şu tezi güçlendiriyor:
PKK terörü ile Kürt meselesini ayrı ayrı ele almak, terörü -başka çare yoksa şiddet de kullanarak- engellemek, Kürtlerin haklı taleplerini ise insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde karşılamak gereklidir.
Kürt açılımı da denilen demokratik açılıma milliyetçilik adına karşı çıkanların aşağıdaki yazıyı okumalarında fayda var:
Sayın Ayşe Hür''ün, “Din Yok Milliyet Var” başlıklı bir yazısında (Taraf, 27.09.2009) şu satırları okuyoruz:
“…Peki, toplumun iliklerine işlemiş dinin böyle aniden sökülüp atılmasıyla ortaya çıkacak boşluğun neyle doldurulması planlanıyordu? Ekim 1926''da yazılmış olan ve Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve Mustafa Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı makale ilk ipucunu veriyor. Dinin yerini ulusçuluk fikri alacaktı. Nitekim Türkiye hakkında yazılmış ilk İngilizce eserlerden bir olan Turkey Today''in (1928) yazarı Grace Ellison''a göre o yıllarda ''ulusçuluk Türkiye''nin yeni dini, Misak-ı Millî Kur''an-ı Kerim''i, İsmet İnönü ise Hz. İsa''sı'' olmuştu. Yazar, Mustafa Kemal''in kendisine ''Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denize batsın istiyorum'' dediğini yazdığına göre, neyse ki Mustafa Kemal''in tanrı olmaya niyeti yoktu!”.
Herkesin tarihine ve kültürüne sahip çıkması, onu korumak istemesi başkadır, “ulusçuluk davası gütmek ve onu din yerine koymak” başkadır. Ulusçuluk davası ayrışma ve bölünme tehlikesini tahrik ediyor, İslam ortak payında birlikte yaşamak ise bin yıldır bizi bir arada tuttu.
Bayan"ın başörtüsü takıntısı
00:0014/01/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ya cehalet, ya kin, ya inkılap yobazlığı veya hepsi birden bazı yazarları, çizerleri, sözde aydınları hala “suyu tersine akıtma” çabasına sürüklüyor. İnsan tabiatına ters düşse bile milletin, zorla medeniyet ve kültür değiştirmesini sağlamaya çalışanlar her şeyi bozmayı başarmışlar, ama hiçbir şeyi (iyi, doğru ve güzel) yapamamışlardır. Milletin önüne konan engelleme ve suyu çevirme kayaları zaman içinde yerinden oynamış ve su kendi mecrasında akmıştır veya su kendine uygun yeni bir mecra açmış ve oradan tabii akışına devam etmiştir.
O bayan da kendine göre âleme nizam vermeye çalışanlardan biri; yazar, tv.''de program yapar, tartışır, tartıştırır; ama bu arada bir de takıntısı vardır: Kendi takmadığı başörtüsü. Hiçbir programını baştan sona dinleyemedim, ama ne zaman bir parça dinlesem bir münasebet düşürüp başörtüsü takıntısını dile getirerek rahatlamaya çalıştığını gördüm. Geçtiğimiz hafta yine bir programına rast geldim ve iki dakika dinledim, bir İslamcı yazara karşı “Başörtüsünün din emri olmadığını, bunu Bardakoğlu''na da sorduğunu, onun da ''Din emridir'' demediğini, onun “hocası” M.S. Yeprem''in de ''Din emri değildir” dediğini, başörtüsünün bir gelenek olduğunu” söyledi.
Bu Bayan''ın “din emri nedir” sorusuna doğru cevap veremeyeceği bu açıklamasından açıkça anlaşılıyor. Ama onun probleminin yalnızca bilgisizlik olmadığı ortada.
Önce ona ve benzerlerine “din emri nedir” sorusunun doğru cevabını yazayım.
İslam''a göre din emri, başta mezheplerin imamları olmak üzere muteber İslam alimlerinin tamamının veya bir kısmının, Kur''an ve Sünnet''e dayanarak, vahyi ve örnek uygulamayı yorumlayarak ortaya koydukları hükümdür. Bu hüküm, üzerinde ittifak varsa bütün Müslümanlara göre, ittifak yoksa bir kısmına göre “din emri”dir.
Kadınların başları dahil örtülmesi gereken yerlerini örtmelerinin din emri olduğunda, muteber alimlerin ittifakı vardır.
Bayan''ın adlarını andığı iki ilahiyatçının da uygulamaları böyledir; eşleri ve çocukları başlarını örtmektedirler. Bayan''a yalan isnad etmek istemem ama o iki zatın böyle demiş olmalarına da ihtimal vermiyorum; dilerim ortada bir yanlış anlama vardır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, başlangıcından Bardakoğlu dönemine kadar (bu dönem de dahil) hiçbir zaman “başörtüsünün din emri olmadığını” söylemedi, tam aksine Din İşleri Yüksek Kurulu''nun bu konuda (din emri olduğu yönünde) kesin açıklaması vardır.
Meselenin dini yönü bu olmakla beraber Bayan''a ve benzerlerine bir sorum olacak:
Diyelim ki, başını örten kızlarımızın bir kısmı gelenek, siyasi sembol, moda gibi bir gerekçe ile başını örtüyor; çağdaşçı ve laikçi bayanlar da bu sebeplerle başlarını açıyorlar. Şimdi birileri çıksa ve “bu gerekçelerle baş açmak” yasaktır dese tepkileri ne olurdu?
Birileri çıkıp “siyasi sembol olarak başlarını açan bayanları –onlar bu yüzden açmıyoruz deseler bile biz böyledir diyerek- devlet dairelerinde çalıştırmayız, okullarda okutmayız” deselerdi tepkileri nasıl olurdu?
Hangi vesayet?
00:0015/01/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Son günlerde gündemi meşgul eden bir tartışma da "iktidarın sınırı ve medya-iktidar ilişkisi"ni konu ediniyor.
İddia şu:
İktidar (bundan AK Parti iktidarı kast ediliyor) aldığı oy çokluğuna dayanarak her istediğini yapamaz ("yapıyor, yapmaya kalkışıyor" demiş oluyorlar), medyanın tenkit hakkı kısıtlanamaz, iktidar işine gelmedi diye medyayı susturmaya kalkışamaz.
Şimdi bu iddiayı tahlil ederek değerlendirelim.
Söz doğru, hiçbir iktidar her istediğini yapamaz; ama onun neyi yapıp neyi yapamayacağı isteklere, arzulara, keyiflere bırakılmış değildir; demokratik hukuk devletinde kanunlar vardır ve bu kanunlar iktidarın da sınırlarını koymuştur. Hukuk çerçevesinde hareket eden ama bazılarının hoşuna gitmeyen veya bazılarınca yanlış, zararlı olan iktidar tasarruflarının hesabını iktidarın asıl sahibi olan halk sorar, iktidar partisi sandık başına gitmeye mecburdur, gidince de boyunun ölçüsünü alır.
Hukuk dışına çıktığında ise yargı vardır; yargı iktidarın hukuk dışına çıkan tasarruflarını iptal eder, durdurur ve onu hukukun içine çeker. Ancak bu noktada hayati önemi olan bir husus yargının tarafsız ve bağımsız olmasıdır. Yargı yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ideolojik bakımdan da tarafsız olmak durumundadır. Bizim ülkemizde temel problemlerden biri yargının ideolojik olması, siyasi bakımlardan ise tarafsız olmamasıdır. Türkiye''de askeri darbeler döneminden beri yargı iyi bir imtihan verememiş, bu yüzen büyük ölçüde güven kaybına uğramıştır. Darbe yapan asker ve bunlara destek veren, tarafsızlığını koruyamayan yargı, güven kaybına uğradığında bahaneyi başkalarında bulmasın, kendini ıslah etmeye baksın!
Burada bir çelişkiye daha işaret etmek isterim:
Yargı muhalefetten yana tavır alır, karar verirse "siyasallaşmış" olmuyor, iyi yapıyor ve alkışlanıyor; iktidarın işine yarayacak bir karar alırsa "siyasallaşmış" oluyor!
Yargının idari ve siyasi denetimle ilgili olan kısmı (Danıştay, Anayasa Mahkemesi, HSYK…) zaten siyasetle ilgilidir, bu sebeple de üyelerinin seçiminde millet iradesini temsil eden Meclis''in yetkisi ve payı olmalıdır.
Şimdi gelelim medya-iktidar ilişkisine.
İddiaya göre iktidar medyaya tahammül edemiyor, işine gelmeyen yayınlara bozuluyor ve bu yayın kanadını yok etmek için tedbirler alıyor; bütün bunlar da liberal demokratik bir sisteme ters düşüyor, ortaya bir "iktidar vesayeti" çıkıyor.
Medyadan tarafsızlık beklenemez, ama medya (dördüncü kuvvet) gücünü kullanarak a)muhalif parti gibi davranamaz, b)gücünü kullanarak devletten menfaat devşiremez. Medya hakka hak, batıla batıl demelidir, medya doğru haber vermelidir, medya insan hak ve özgürlüklerine saygı göstermeli, kimsenin şeref ve haysiyetini rencide etmemeli, kimseye hakarette bulunmamalıdır, iktidarın doğru ve iyi yaptıklarına doğru demeli, kötü ve yanlış yaptıklarını da buna göre değerlendirmelidir…
Peki insaf edip düşünelim, Türkiye''de medya bu kurallara uyuyor mu?
"Uymuyorsa iktidar gücünü kullanıp onu çökertmelidir" demiyorum, ama medya mensupları kendi aralarında işbirliği yaparak kendi yanlışlarına da çephe almalı, medyada demokratik ve etik değerleri ayakta tutmak için çaba göstermelidir.
Bugün ülkemizde yargıya ve askere ait vesayet tartışılırken ve temizlenmeye çalışılırken bunun yanına, sanki aynı değer(sizlik)de imiş gibi "iktidar vesayeti" kavramının getirilmesini (varsa) demokrasi etiğine ve ülke menfaatine aykırı görüyorum.
Kudüs elden gidiyor
00:0017/01/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üç şehir, üç mescid herhangi bir şahsın, topluluğun hatta devletin olamaz; bir devletin toprakları içinde bulunsalar bile bu üç şehir bütün Müslümanlara (ümmete) aittir, bu üç şehirden yalnızca orada oturanlar değil, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bütün Müslümanlar sorumludur.
Yakın bir tarihte değerli insan, büyük mücahid, Ummu''l-Fahm Belediyesi''nin eski Başkanı Raid Salah ile görüşmüştük; onun bize anlattıklarının bir özetini de Mustafa Erol internet yoluya dağıttı. Bu çığlığı sizlerle paylaşıyorum:
“Dünya Müslümanlarına Filistin''den çağrı var:
Filistin Parlamentosu''ndaki Kudüs Komisyonu Başkanı milletvekili Dr. Ahmed Ebu Halebiyye, Arap ve İslam ülkelerini, İslam Konferansı Teşkilatı''nı ve Arap Birliği''ni tehlikeli bir süreçten geçen Kudüs kentine ve Mescid-i Aksâ''ya destek için acil konferanslar düzenlemeye çağırdı.
Evler yıkılıyor, arazilere el konuluyor
Ebu Halebiyye, Gazze''de düzenlediği basın toplantısında Kudüs kentinde yürütülen Yahudileştirme faaliyetleri hakkında bilgi vererek Filistinlilerin evlerinin yıkıldığını, arazilerine el konulduğunu, kimliklerinin ellerinden alındığını söyledi. Halebiyye, Süleyman Mabedi''nin inşası için hazırlıkların yapıldığını ve Yahudi yerleşim birimi inşasının devam ettiğini belirterek, Kudüs kentinin Arap ve İslami kimliğinin değiştirildiğini söyledi.
Kudüs kentinin Arap ve İslami kimliği değiştiriliyor
Arap ve İslam ülkelerinden Kudüs kenti ve halkı için uluslararası koruma isteyen Ebu Halebiyye, işgal altındaki kentle ilgili uluslararası kararların etkin bir şekilde uygulanmasını talep etti.
Siyonistlerin Filistin halkına, Filistinlilerin topraklarına ve kutsal değerlerine yönelik cinayetlerinin durdurulması çağrısında bulunan Ebu Halebiyye, Siyonist işgal liderlerinin de yargılanmasını istedi.
Kudüs halkını ve 1948''de işgal edilen topraklarda yaşayan Filistinlileri topraklarını terk etmemeye davet eden Ebu Halebiyye, Siyonist işgal devletinin tehcir politikaları karşısında gösterdikleri direnişi de övdü.
Arap ve İslam ülkelerine maddi destek çağrısı
Filistin Parlamentosu''ndaki Kudüs Komisyonu Başkanı, Arap ve İslam ülkelerini Kudüs halkını maddi ve manevi yönden desteklemeye çağırdı.”
R. Salah''ın şu önemli açıklamasını da eklemek gerekiyor:
“İsrail zaman ile yarışıyor, on yıl daha böyle giderse Kudüs tamamen Siyonistlerin eline geçecek ve o zaman barış yapılsa bile Kudüs geri alınamayacaktır.”
Saldırgan Bayan
00:0021/01/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başörtüsüne karşı mücadeleyi takıntı haline getirdiğini yazdığım ve kendisi gibi olanlara “bir şeyin dini olmasının ne manaya geldiği” konusunda bilgi verdiğim o bayan çok saldırgan ve edep çizgilerini çiğneyen bir yazı kaleme almış. Yazısına “Bayların Saldırgan Yalanları” diye başlamış ve arkasından sokak ağzı ile şunları öylemiş.
“Din hakkında konuşmaya, özellikle de insanları “laikliği din ve dindarlığın karşıtı imiş gibi göstermeye çalışan örümcek kafalıların, din tüccarlarının beyin yıkamalarına” karşı uyarıp aydınlatmaya çalıştınız mı hemen arkasından saldırılar gelir… Kendileri devamlı “başını örten kızlarımız” sömürüsüyle kadınlara “türban takmayan kadınların Müslüman sayılmadığını, ancak saçlar örtülürse (altına daracık pantolon, bluz, sandalet serbest) Müslüman, dindar, namuslu olunacağını” empoze ettikleri gibi (Hz . Peygamber''e bile verilmeyen bir inanç ölçme, değerlendirme hakkı kendilerine verilmiştir (!!) ya), oluşturdukları 25-30 kişilik “ermiş” takımından olmayanlara dinle ilgili konuşma, tartışma hakkı da vermezler. Türkiye''de bunu yapacak üç beş belli gazete ile onların yazarları vardır, diğerlerine “ne oluyor da konuşuyorlar”dır. (Kız çocuklara tecavüz edenler için de topluca böyle tepki verseler??) Ama işte herkes yemez bu palavraları...”
Bir dostumun ısrarı olmasaydı cevap yazmazdım; çünkü aynı üslubu kullanmaya benim ağız ölçüm ve edebim izin vermez. Ayrıca bayanın yukarıda sıraladığı çirkinliklerle benim uzaktan yakından bir ilişkim olamaz.
Benim yazım bu bayanın bir yanlışını düzeltmeyi hedefliyordu. Yanlış bu bayanın “başörtüsü dini emir değil” demesi ve bu iddiasına iki ilahiyatçıyı şahit tutması idi. “Dini” demek ne demektir, bunu geçen yazıda anlattım ve kesin olarak başörtüsünün dini bir emir olduğunu ortaya koydum.
Şahit tuttuğu iki ilahiyatçıdan biri, yazımı okuyunca beni aradı ve bayanın atıf yaptığı konuşmayı açıkladı. Bayan soruyu yanlış sorduğu, yani “başörtüsü emri Kur''an''da var mı” diye sorduğu için arkadaşım özetle şu cevabı vermiş: “Kadınlar başlarını örtsünler” şeklinde bir emir aranırsa bu şekliyle Kuran''da yoktur, ama Kur''an''a göre başın örtüleceği, örtülmesi gerektiği apaçık ortadadır; çünkü Allah, “başörtüleri ile gerdanlarını da örtsünler” buyuruyor, bir kadına “etekliğinle dizlerinden aşağısını da ört” dendiği zaman kadın bundan, “etekliğini yukarıdan aşağıya doğru indirip –yukarıyı açarak- aşağı tarafı örtmeyi anlamaz, böyle bir anlayış söz konusu olamaz.”
Evet soru yanlıştır; çünkü bir hükmün dini olabilmesi için özellikle adı anılarak Kur''an''da yer alması şart değildir. Hükmün Kur''an''da, Sünnet''te ve dolayısıyla dinde olduğunu ispat eden birçok delil ve delalet (yorum) mevcuttur.
Bayanın yazısında geçen birkaç noktaya daha açıklık getirmek gerekiyor:
1. “…laikliği din ve dindarlığın karşıtı imiş gibi göstermeye çalışan örümcek kafalıların…” diyor.
Laikliği dine uygun bulmak da, aykırı bulmak da birer görüştür, değerlendirmedir; birini söyleyene aydın insan, ötekini söyleyene örümcek kafalı, din tüccarı demek aydınlık adına yobazlıktan kaynaklanır. Benim kanaatimi de söyleyeyim: Laiklik kesin olarak dinin ve dindarlığın “karşıtı”dır. Laiklik dinin alanını asgariye indirir, din ise hayatın bütün alanlarını bir şekilde kapsar.
2. “…türban takmayan kadınların Müslüman sayılmadığını…” ben söylemediğim gibi bir söyleyene de rastlamadım; bunu hocalara yamayan kimse yalan söylemiş ve iftira etmiş olur.
3. Kız çocuklara tecavüz edenlerin fiilleri sabit olunca buna tepki göstermeyen insan da olmaz, Müslüman da olmaz!
4. Biz hiçbir kimsenin söz ve tenkit hakkına karşı çıkmıyoruz, bunu da nereden çıkarmış! Asıl tenkide tahammülü olmayanın, bilgiye dayalı bir açıklama karşısında kaleme sarılıp karşı tarafa hakaretler yağdıranın kim olduğu apaçık ortada; takdir değerli okuyuculara aittir.
İsraf ve tutumluluk
00:0022/01/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1940 lı yıllarda ilkokula devam ediyordum. O yıllarda, okullarda “tutumluluk ve yerli malı kullanma” kampanyaları, haftaları düzenlenir, hiçbir şeyi boşa harcamamak, eldekini ölçülü kullanmak, yerlisi var iken ve işe yarar iken yabancı malı kullanmamak gibi iyi davranışlar telkin edilirdi.
Öte yandan dinimizin emri, Peygamberimizin sünneti sayesinde geleneğimize yerleşmiş bir “israf ve tutumluluk şuuru” vardı. Peygamberimiz (s.a.) ırmağın kıyısında abdest alıyor olsanız bile suyu israf etmeyin” buyurmuştu.
O tarihlerde bizlerin evlerinde çeşmeler yoktu, abdest ibrikten, tastan dökülerek alınır, suyun bir damlası boşa gitmesin, boşa akmasın diye itina edilirdi.
Elimize özlü bir çamur geçse ondan heykelcikler yapar, kurutur oynardık, bir ahşap makara (ipliği kullanılıp atılmış dikiş makarası) bulsak ortasından keser, iki tekerlek elde eder, tel kullanarak ondan bir oyuncak yapar peşinde koşup dururduk. Düdüklerimizi, ağaç dallarının kabuklarını halka halinde çıkarıp işleyerek yapar, keyifle öttürürdük, aşık adı verilen hayvan kemiklerini işler, onlarla heyecanlı oyunlar kurardık…
Peki bunların faydası neydi?
Saymakla bitmez. Önemli ikisini söyleyeyim: El becerimiz gelişirdi, oyuncağımızın kıymetini bilir onu gözümüz gibi korurduk.
Şimdi bakıyorum da ahlakı, insafı ve ölçüsü bozuk kapitalizmin, nispeten artan genel refahın, zayıflayan ahlak ve âdâbın… etkisiyle insanlar, bu anlattıklarımı masal dinler gibi dinliyor, “israf, tutumluluk, kanâat, fazlayı muhtaç olanlara aktarmak” gibi kavramları unutmuş, uygulamalarını terk etmiş görünüyorlar.
Dünyada yapılan ekmek ve yiyecek israfı birkaç fakir ülkeyi doyuracak boyutlarda. Dolaplar giyeceklerle dolu, öte yanda çıplaklar var. Eşya kullanılabilir halde iken atılıyor -ihtiyaç sahibine verilmiyor, atılıyor- yenisi, modaya uygun olanı alınıyor, zengin yoksul herkesin evi, kendi durumuna göre önemli bir kısmı ithal malı olan hazır oyuncaklarla dolu, çocuklar yeni alınmış pahalı bir oyuncağı kısa zamanda parçalayıp atıyor ve yenisini istiyor, çeşmelerden sular boşuna akıtılıyor; ısınma, aydınlatma, hareket vb. sağlayan enerji çeşitleri ölçüsüz kullanılıyor ve milyarlar boşa harcanıyor. Hele vakit, hele vakit nasıl da öldürülüyor, faydasız ve manasız olarak ömürler çürütülüyor. Kimse ayağını yorganına göre uzatmıyor, kazanılmamış, kazanılması da kesin olmayan paralar harcanıyor, ölçüsüz ve ahlaksız reklam furyası insanları tüketim hastası haline getiriyor. Daha çok üretmek için daha çok tüketmemizi istiyorlar, bu süreç denizi, karası ve havası ile dünyamızı kirletiyor, gelecek nesillerin nasiplerini gasp ediyoruz…
Bu gidişin sonu felakettir.
Titreyerek veya titremeden kendimize gelmemiz, “Biz ne yapıyoruz, niçin yapıyoruz, sonuç ne oluyor” soruları üzerinde daima düşünmemiz kaçınılmaz hale gelmiştir.
Kardeşlik uygulaması
00:0024/01/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soğuk sıfırın altında, kar yağıyor, yoksulların ısınma, aç karınlarını doyurma, bu mevsime uygun giysi bulup üşümekten kurtulma, işsizlerin günlük bile olsa iş bulma imkanları daha bir zor hale geldi. Hali vakti müsait olanların bu durum karşısında imanları ve/veya vicdanları rahat olmamalıdır. Kendilerini yoksun ve yoksulların yerine koyarak bir düşünmeleri ve ellerinden geleni yapmaları zaruri hale gelmiştir.
İslam tarihinde sözde kalmayan, fiile, uygulamaya, samimiyet imtihanına dönüşen kardeşlik uygulamasının en parlak örneği ilk Müslümanların Mekke''den Medine''ye göçlerinde yaşanmıştır. Her şeylerini Mekke''de bırakarak dinlerini yaşamak ve yaymak için Medine''ye göçen Müslümanlarla (muhacirler) Medine yerlisi müslümanlar (ensâr) arasında kardeşlik uygulamasını Peygamberimiz (s.a.) başlatmış, bir muhaciri bir ensârîye kardeş etmişti. Ensâr, muhacir kardeşleriyle, onların muhtaç olduğu her şeylerini paylaştılar, geçici bir dönemde, muhacirler yeni şartlara alışıp kendi ayakları üzerinde duracak hale gelinceye kadar onlara yardım ettiler. Bu sayede muhacirler Medine''de garip kalmadılar, kardeşlerinin arasında olabildiğince rahat ettiler ve kısa zamanda her biri kendi hayatını kazanacak, ihtiyaçlarını giderecek hale geldi.
Bugün de din, insanlık, amaç vb. kardeşliğinden söz ediliyor, hatipler “Kardeşlerim” diye söze başlıyorlar, zenginler malları için “emanet” kelimesini kullanıyorlar, ama uygulamada bu sözlerin karşılığı yok. Bir şey istemek için gelenlere “Allah vere” diyorlar. Bildikleri halde bilmez gibi görünüyorlar da “Allah''ın verdiğini, kulları vasıtasıyla vermekte olduğunu”, “ellerinde ihtiyaçtan fazlası bulunanların bunu ihtiyacı olanlara vermekle yükümlü olduklarını”, bu manada malların emanet olduğunu akıllarına getirmiyorlar.
İşte şimdi de kardeşlik uygulamasının tam zamanıdır.
Hem dünya hem de ülke ölçeğinde gelir dağılımının adaletsiz olduğunda şüphe yoktur.
Bütün dünyada bir düzen değişikliği gerçekleşmedikçe genel olarak bir adil dağılım da mümkün olmayacaktır.
O zamana kadar hamiyetli insanlar her nerede bulunurlarsa orada, yoksun ve yoksullara “kardeşlik uygulaması” yapmalıdırlar.
Bu uygulamanın en kolay ve pratik olanı “elinde ihtiyaç fazlası bulunan her kesin, en yakından uzağa, en fazla muhtaç olandan daha az muhtaç olana doğru bir sıra takip ederek en az bir kişiyi (bu aileyi de içine alır) yardım ve ilgi kardeşi seçmesi, onun ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmasıdır.
Devlet, dernekler, vakıflar muhtaçlara yardım işi ile de meşgul oluyorlar, ama bunun yeterli olmadığı ve yardımın zamanında, yerine ulaşması bakımından eksiklerin bulunduğu herkesin malumudur. Bu yardımlar yine devam etsin, ama bugün zaruri hale gelen davranış yukarıda tanımladığım “kardeşlik uygulaması”dır.
Müslümanlar şunu unutmasınlar:
Peygamberimiz “elinde fazlası olanın, ona muhtaç olana vermesi gerektiği konusu” üzerinde o kadar durmuş, tekrarlamış ve ısrar etmiştir ki, ashab “kişinin ihtiyaç fazlası olup başkalarının da ona muhtaç olduğu malda hakkı bulunmadığını” düşünür hale gelmişlerdir.
Bu kardeşlik uygulamasının hedefi herkesi eşit derecede zengin veya yoksul yapmak değildir; bir topluluk içinde yaşayan bütün insanların mübrem (olmazsa olmaz) ihtiyaçlarını karşılamak, onların da normal yaşamalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşılınca elbette yine toplumda zenginler ve dar gelirliler, verenler ve alanlar olacaktır ve bu da tabiidir. İslami anlayışa göre veren “elindeki emaneti sahibine verdiği”, alan da “hakkını aldığı” için bir minnet ve eziklik de söz konusu olmayacaktır.Ordunun bütünü değil
00:0028/01/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Genel Kurmay Başkanı''nın son konuşmasında askerin asıl vazifesine dönmesi, siyaseti siyasetçilere bırakması, demokrasiye destek vermesi, darbelere karşı tavır alması bakımından müspet mesajlar, ümit veren açıklamalar var. Balyoz hareketi ile ilgili yayınlarda ordunun bütününün hedef alınmasına karşı ise sert tepki gösteriliyor ve “ordunun bütünü için bunlar nasıl söylenebilir” deniyor.
Orduyu öncelikle erler ve subaylar diye ikiye ayırırsak erlerin sivil toplum hayatı içinde yetiştikleri, halkımızın ortalamasının dine ve demokrasiye karşı tavırları ne ise onların da bunu temsil ettikleri açıktır.
Astsubay, subay ve generallere geldiğimizde bunlar, halktan (sivil toplum hayatından) oldukça uzak yetiştirildikleri ve yaşadıkları için maalesef dine ve demokrasiye karşı tutum, anlayış ve ilgileri, hem halka hem de kendilerinden bir kısmına göre farklılaşmıştır.
Evet, G.K. Başkanı doğru söylüyor, bütün ordu mensuplarını dine ve demokrasiye karşı göstermek doğru değildir, ama her ikisine de karşı olan, Peygamberimiz için Müslümanları inciten sözler sarf eden, demokrasiyi defalarca kesintiye uğratan… subayları ve generalleri de gördük ve görüyoruz.
Laik-demokratik bir ülkede subayın dindarlığı, gevşek dinli olması veya dinsiz olması ordu içindeki itibarına, vazifesine devam ve terfi etmesine engel teşkil etmemelidir. Dini uygulaması olmayan veya dine aykırı olan uygulamaları açık olarak devam eden subayları vazife başında tutup; namaz kılan, oruç tutan, eşinin başı örtülü olan, evinde dini kitap bulunduran… ordu mensuplarını –bu kadar dindarlık alametlerini kusur (suç) sayarak- ordudan uzaklaştırmak dine karşı tavırdır ve yüzde doksan dokuzu Müslüman olan halkımızı üzmekte, orduya karşı iyi duygularını zedelemektedir.
Siyasete bulaşan, ülkeyi yönetmeye, halkın seçtiği yöneticileri engellemeye kalkışan, kendine göre bir irtica tanımı yaparak mürtecileri fişleyen ve fırsat bulduğunda bunları tepelemeyi planlayan askerleri ordudan atmamak, vazife başında tutmak, yargının bunlara haddini bildirmesini engellemeye çalışmak ise oldukça vahim sonuçlar vermekte, işte bu yüzden ordunun bütünü şaibe altına girmekte ve yıpranmaktadır.
Biz, irticayı, dinin ve dindarlığın sosyal hayatta yayılması olarak tarif eden ve bundan rahatsız olduklarını açıkça beyan eden Genel Kurmay başkanı da gördük.
Başını örten er ve subay ana babalarını garnizonlara, asker mekanlarına sokmayan ordu mensupları hala var.
Bir yandan “Demokrasilerde çare tükenmez” deniyor, öte yandan bazı generaller ve subaylar bölünmeyi ve irticayı demokrasi ile engellemenin mümkün olmadığını iddia ederek darbe yapmaya kalkışıyorlar.
Ben de bu ülkede artık darbe devrinin kapandığına, ordunun profesyonelleşerek, demokrasi ve hukuk çerçevesi içinde kalarak ülke güvenliğini sağlama vazifesini en iyi bir şekilde yapabilmek için kendi işine bakmakta olduğuna inanmak istiyorum. Bu inancı sağlayacak olan ise orduyu yönetenlerdir; onların davranışları ve söylemleridir.
.Farklı Olanların Birlikteliği
00:0031/01/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi inançalarını (Müslümanlıklarını) olabildiğince tam yaşamak isteyenlerin kamu hizmetinde/görevinde veya iktidarda olmaları halinde ya inanç veya uygulama olarak İslam''dan uzak olanların itiraz sesleri yükseliyor: "Bunlar demokrasiyi (şeriat düzenine geçiş için) araç olarak kullanırlar, demokratız demeleri samimi değildir, fırsat bulduklarında kendileri gibi inanmayan ve yaşamayanların hak ve özgürlüklerini kısıtlar, hatta tamamen ellerinden alırlar, bunlara fırsat vermemeli, dolayısıyla kendilerine kamu hizmeti, görevi ve iktidar da verilmemelidir..."
Bu itirazı seslendirenler insan haklarına saygılı ve demokrat olduklarını söylüyor, bu değerleri korumak için inananların hak ve özgürlüklerini kısıtlamayı caiz görüyorlar. Eğer ortada gerçek, ciddi ve fiilî veya hemen fiile dönüşebilir bir tehlike olsa, birileri memur veya yönetici olduğunda, iktidara geldiğinde başka birilerinin hak ve özgürlüklerinin son bulacağı kesin veya ona yakın ihtimal içinde bulunsa bu refleksi makul görmek mümkündür. Ancak kesin olan bir vehimden, anlamsız ve temelsiz bir korkudan ibaret; böyle bir dayanaktan yola çıkarak hak ve özgürlük kısıtlamak ise demokrasi ve insan haklarına saygı ile birlikte olamaz.
Vaktiyle İstanbul Büyük Şehir yönetimini, yukarıda tanımladığım türden Müslümanlar kazanınca birkaç hafta sokaklar çeşitli dedikodularla çalkalandı: Otobüslere başı açık olanlar alınmayacakmış, ince çorap giyenlerin bacaklarına jilet vuracaklarmış, bunlar şöyle yapacaklar, böyle edeceklermiş... Birkaç hafta sonra balonlar, söndü, yalancıların mumları karardı, İstanbul''a on yıllardır yapılmayan hizmetler yapıldı, ülkemizde ve çağımızda olabileceği kadar da dürüst bir yönetim örneği sergilendi.
O günden bugüne İstanbul ve benzeri yerlerde Müslüman dünya görşüne sahip ekiplerce yürütülen yerel yönetimler değerlendirilirken bir tenkit üzerinde ısrar edildi: "Bunlar, bazı kamuya açık yerlerinde (lokantalarda, konaklarda) içki servisi yapmadılar, içki isteyen vatandaşların bu arzularını yerine getirmediler; işte bu onların kusurudur, içki vermeleri gerekirdi..." dediler. Bunu diyenler farkında olarak veya olmayarak bir kesimin arzusunu, hak ve özgürlüğünü diğer kesiminkine tercih ediyorlardı. Çünkü dinin emir ve yasakları konusunda hassas olan Müslümanlar içki içilen yerde oturamaz, yiyip içemez, huzur bulamazlar. Ya oralardan mahrum olacaklar, ya başkaları onların bu hassasiyetlerine saygı gösterecek yahut da bir kesim diğer kesime karşı en azından kalben nefret duyacaktır. Türkiye''de içenlerin hak ve özgürlüğü uzun yıllar diğerlerine tercih edildi, içmeyen ve içmek haramdır diyenlere "ya sev, ya terk et" denildi. Halbuki onlar da ikinci sınıf vatandaş değildi, onların da güzel ve ucuz yerlerde oturmak, yemek içmek ve dinlenmek hakları vardı. Bir orta yol bulunabilirdi, bazı yerlerde içki verilmez, oraya herkesin gelip yararlanması sağlanır, ille de içmek isteyenlere başka mekanlarda bu imkan tanınırdı. İşte uygulamada hassas Müslümanlar bu orta yolu bulup uyguladılar, yıllarca o güzel yerlerden mahrum olanların da yararlanmasına imkan verdiler.
Hep hoşgörüden, çoğulcu yaşama tarzından, başkalarının hak ve özgürlüğüne zarar vermemeye itina göstermekten söz ediliyor. Bunlar, bir tarafın "başka şekilde karşılanabilecek" arzularını, bundan rahatsız olanlara rağmen yerine getirip, diğerlerini mahrum etmekle gerçekleşmez; tarafların ortaklaşa yaşayabilecekleri ortamlar yanında her bir grubun kendi inanç ve dünya görüşü çerçevesinde yaşayabileceği zeminleri oluşturmakla gerçekleşir. İşlediğimiz konuda hoşgörü ve fedakârlık içmeyene değil, içene düşer; çünkü içen bunu başka yerde yapabilir, belli bir yerde başkalarının inançlarına saygı göstererek içmeyi terk ettiğinde maddi ve manevi olarak zarar görmez. İçmeyen ve içmeyi haram sayanlar ise yanlarında içen Müslümana hoşgörülü olamazlar, onların yanında huzur içinde oturamazlar ve bu duygular, davranışlar canları böyle istediği için değil, onların hayatlarını mânalandıran inançları yüzündendir, bundan kaynaklanmaktadır.
Buraya kadar okuduklarınızı daha önce yazmıştım, son günlerde tekrarlanan tartışma sebebiyle bir iki cümle daha eklemem gerekiyor: İnancı yüzünden içki içmeyen ve yanında içilmesinden de rahatsız olan bir insan, devlet ve hükûmet başkanlığı da dahil olmak üzere kamu görevine talip olamayacak mı? İnsan hakları ona bu imkanı vermiyor mu? Veriyorsa ve mesela başbakan olursa, zaruret hali (olmazsa olmaz durumlar) dışında toplantılarda ve merasimlerde içki ikram etmeyebilir; başkaları de onun inancına saygı göstererek alışkanlıklarından geçici ve kısa bir süre için fedâkârlık yaparlar. Bu fedâkârlığı yabancıların rahatlıkla yapabileceklerini düşünüyorum; bunun örnekleri de var. Problem bizim kendine yabancılaşmış aydınlarımızla ilgili olsa gerek.
Dayatma yoluyla tek tip insan yaratacağız diye insanımızı gönül ve beden olarak parçalayanlar meseleye bir de bu açıdan baksınlar!
Not: Bazı yazıları tekrarlamak gerekebiliyor.
Meclis böyle mi olmalı?
00:004/02/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı sayın Ömer Dinçer hakkındaki gensorunun görüşüldüğü Meclis Genel Kurulu''nda dün gece olup bitenleri seyrederken meclis müzakereleri yayınlarına “18 yaşından aşağıda olanlar seyretmesin” uyarısı niçin konmuyor diye düşündüm.
Şimdi bakalım:
Müzakere edilen konu nedir?
Bir gensoru önergesi.
Normal olan nedir?
Önerge sahibinin talebini ve gerekçelerini dile getirmesi, karşı tarafın cevap vermesi, isteyenlerin lehte ve aleyhte konuşmaları, sonunda oylama.
Olan nedir?
O gece önergeyi bahane ederek veya başka bir toplantıda söz almış olma fırsatını kullanarak birçok milletvekili eteğindeki taşı sağa sola savuruyor, tribünlere hitap ediyor, konu dışına çıkarak adeta seçim propagandası yapıyor, münasebetsiz sözler sarf ediyorlar.
Bu yanlışı bir başka yanlış takip ediyor; yerlerinde oturup konuşanı dinlemeleri gereken milletvekilleri ya oturdukları yerden sıra kapaklarına vurarak, bağırıp çağırarak veya ayağa kalkıp kürsüye doğru yürüyerek hatibi susturmaya çalışıyor, konuşmasını engelliyor, hakaretler savuruyorlar.
Bunlar olurken meclisi yönetenler bazen aciz kalıyor, bazen imkan ve fırsat veriyor, çok kere de gerekeni yapmıyorlar.
Türkiye daha fazla demokrasi isterken ve meclis bunu gerçekleştirme yerlerinden biri iken milletin temsilcilerinin sergiledikleri bu tahammülsüzlükler, bu münasebetsizlikler insanı dehşete düşüren bir çelişki oluşturuyor.
Meclisi idare edenlerden beklediğimiz şudur:
Hatibin sözünün kesilmesini, izin almadan konuşmaları, hatibe sataşmaları kesin olarak engelleyin. Bunu engellemekten aciz kaldığınızda oturumu tatil edin, münasebetsizlik yapan milletvekili ile konuşun, ısrar ederse başkaca tedbirler alın, ama mutlaka bu kötü manzarayı engelleyin.
Milletvekillerine de şunu hatırlatmakta fayda görüyorum:
Edepsizlik, münasebetsizlik, bağırıp çağırmak, insanlara hakaret etmek, konu dışına çıkmak… hiçbir kimseye müspet puan kazandırmaz, bazı partizanlardan aferin almak marifet değildir, marifet haktan, edepten, ahlaktan, adaletten yana olanların takdirini kazanmak ve onlar nezdinde muteber olmaktır.
Başörtüsünü veya genel olarak dini istismar konusunu gelecek yazıda ele alacağım.
İstismar
00:005/02/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir değeri, değerliyi, ihtiyacı, ilişkiyi… karşı tarafa belli etmeden, hatta niyetinin zıttını ifade ve ima ederek belli/şahsi bir maksat için kullanmak istismardır. İstismar iki yüzlülük, aldatma, menfaatçilik, konusu olan şeye ve şahsa saygısızlık olduğu için ahlaksızlıktır. Bu sebeple istismara yeltenenlerin iki, bir kimseyi istismar ile itham edenlerin de bir kere düşünmeleri gerekir.
İslam ahlakçıları istismar konusu üzerinde inceden inceye durmuşlar, mensuplarını uyarmışlardır. Bir örnek vereyim:
"Bir ticaret sahibi zaman zaman "Allah, lâ ilahe illallah…" demeyi adet edinmiş olur da –başka bir niyet taşımadan- Müslüman müşterinin yanında da bunu yaparsa yaptığı (zikir) istismar ve riya ihtimali bulunduğu için mekruh olur, eğer âdeti olmadığı halde dindar müşteriyi etkilemek için bunu yaparsa zikri haram olur" demişlerdir.
Ülkemizde Müslümanların ve diğerlerinin bir takım haklı talepleri vardır; bu taleplere katılmadığı halde mesela oy almak için katılır görünmek, istemediği halde ister gibi davranmak istismardır.
Ama istismar tehlikesi var diye insanların, din, ahlak, hukuk, vicdan gereği yapmaları gereken şeyleri terk etmeleri de caiz olmaz.
Bir Müslüman namaz vakti geldiğinde meşru bir mazereti, engeli yoksa namazını kılar, ancak riya (gösteriş) ve istismar olmasın diye de tedbir alır.
Siyasete atılmadan önce de beş vakit veya Cuma namazlarını kılan siyasetçi, siyasete girdikten sonra namazını bırakacak değildir; ama riya ve istismar olmasın diye gerekli tedbirleri de alacaktır.
İnancı gereği başını örten bir kız veya hanım gücünü aşan bir engelle karşılaşmadığı sürece başını her yerde örter. Gücünü aşan bir engelle karşılaşırsa bakar, eğer başını açarak yapması gereken zaruri bir iş, vazife, fiil varsa -geçici, zaman ve miktar bakımından zaruretle sınırlı olarak- başını açar, zaruret hali sona erince (erdiği anda ve mekanda) başını örter. İşte bu dini olan, dine uygun bulunan davranışı –bir açıp bir örttüğü için- istismar saymak ya bilgisizlik veya kötü niyet eseridir.
Laik demokratik rejimlerde başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeyen, umumi ahlaka, sağlığa, asayişe aykırı olmayan ve şiddet içermeyen davranışlar yasak olmaz.
Bizdeki yasakların bir kısmı ve bunların başında da başörtüsü yasağı, evrensel insan haklarına dayalı laikliğe ve demokrasiye aykırıdır. El, dil ve işbirliği ile bu yasaklar kaldırılmadığı sürece daha nice vatandaşımız, inancına ve dünya görüşüne aykırı davranışlara zorlanacak, hayatı zehir olmaya devam edecektir.
el-İnsaf
00:007/02/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başörtülü, okumuş yazmış, milletvekili bile olmuş bir bayan, başını bazı çevrelerin istediği gibi örterek bir tv kanalına çıkar da “Ben on beş yıldır başım örtük görev yapıyorum, herhangi bir devlet kurumuna girmekte bana hiçbir zorluk çıkarılmadı, problem başörtüsünü siyasi amaçla istismar etmekle ilgili…” derse ne dersiniz?
Bundan yıllarca önce bir ilmi toplantıda bir ilahiyat hocası çıkmış “Bu ülkede dinini yaşamak isteyen bir müslümanın önünde hiçbir engel ve zorluk yoktur” demişti, ben de ona cevap verirken “Siz ya dini hiç yaşamamışsınız yahut burada politika yapıyorsunuz” demiştim.
Bu konuşmaları yapanları şaşkınlık ve üzüntü başta olmak üzere bir takım olumsuz duygular içinde dinleyen din mazlumları ve mesela başörtüsü mağdurları içlerinden şunları söylemiş olabilirler:
Çocuklarının diploma törenlerine başörtüleri yüzünden katılamayan velileri;
Birincilik ödülünü alamayan başörtülü kızları;
Diploma töreninde başı zorla açılmak istenen, direnince sürüklenerek salondan atılan kızları;
Eşi başını örtüyor diye görevden atılan, terfi edemeyen, yeri değiştirilen memurları;
Başını örtüyor diye okula alınmayan öğrencileri ve devlet dairelerinde çalıştırılmayan kızları ve hanımları görmedin mi?
Emekli general Çetin Doğan''ın, Milli Güvenlik derslerine giden subaylar vasıtasıyla başını örten bayan öğretmenleri ve kız öğrencileri tespit ettiklerini, bunları fişlediklerini ve bir darbede içeri alacaklarını anlattığında uyuyor muydun?
Başını şöyle değil de böyle örtüyor diye askeri mekanlara alınmayan kadınları hiç mi görmedin?
Hadi bunları görmedin diyelim; sen Meclis''e girebilmek için başörtüsünü niçin açmak durumunda kaldın ve başını açmayan bir başka bayanı niçin Meclis''ten attılar?
Milyonlarca başörtüsü mağduru var; bunların mağdur olmalarının sebebinin “başörtüsünü istismar” etmeleri olduğunu söylüyorsun; istismarın belirtileri yoksa bunu ancak Allah bilir; sen insanların gönüllerine, iman merkezlerine mi girdin de örtünmelerinin imandan değil, istismardan olduğunu gördün?
Evet bunları ve daha başka kim bilir neleri söylemişlerdir, o talihsiz konuşmayı dinleyen mağdurlar.
Bu vesile ile şunu da tekrarlamak isterim:
Başını inancı gereği örten Müslümanları tatmin edecek çözüm, isteyenin istediği her yerde başını örtmesine (örtünmesine, tesettüre riayet etmesine) imkan veren çözümdür. Bazı siyasilerin gerçekleştirmek için uğraştıkları ve teşebbüsleriyle övündükleri “yalnızca üniversitelerde başörtüsünün serbest olması” durumu gerçekleşse bile ne laikçileri memnun eder, ne de Müslümanları!
Bu ülkede din özgürlüğü -hangi ölçüde olursa olsun- engellendiği sürece Müslümanlar mağdur, engelleyenler ve onları destekleyenler zalimdir.
İslam ve şeriat
00:0011/02/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazdığı konuyu hakkıyla bilenlerin yanında bilmeyenlerin de bulunması yüzünden okuyanların kafaları karışıyor, yanlış yönlere gidiyorlar ve gereksiz/faydasız tartışmalar oluyor. Son günlerde uzmanı olmadığı "şeriat" konusunda bir akademisyenin köşe yazısını okudum. Yazar, "İslam''ın temel kaynaklarında devlet düzeni ile ilgili olarak ''meşveret: danışma'' dışında tek bir kelimenin olmadığını” ifade ediyordu.
Önce bu konudaki yanlışı düzeltmek üzere daha önce yaptığım bir sohbeti nakledeceğim, sonra da yazarın asıl varmak istediği "şeriat tehlikesi" konusundaki görüşünü ele alacağım.
Kur''an-ı Kerim''de siyaseti ve devlet düzenini kavram ve kurum olarak belirleyen ve çerçevesini bize veren (en azından dokuz) anahtar kelime vardır. Bu kelimeler, tevhid, itaat, hilâfet, bey''at, şûra, emir bi''l-maruf nehiy ani''l-münker, velâyet, mülk ve hükümdür. Bu dokuz kavramın açılımı yapıldığında hemen hemen İslâm''ın siyaset teorisi ortaya çıkarılmış olur.
Kur''an-ı Kerim''de, bir kavram veya kurumun yahut da bir talimatın yer almasında hacim pek önemli değildir. Yani, Kur''an-ı Kerim''de bir emrin bir kez dahi yer alması yeterlidir. Bizim için o emrin bağlayıcılığı önemlidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Bir emir 10 kere yer alır; ama ibaha için olur, tavsiye için olur, haberdar etmek için olur. Fakat bir kere geçen bir emir de vücûb için olursa her surette inananlar için bağlayıcıdır. Ve onlar bu emir ya da emirlere itaat etmek zorunda olurlar. Dolayısıyla kemmiyet önemli değildir.
Kelimelerin açılımına gelelim:
Tevhid: Allah''ın yaratıcı, ma''bûd, kâinata hâkim (kayyûm), hüküm koyucu ve hükmedici olarak bir, tek, eşsiz, ortaksız, benzersiz olduğu gerçeğidir. Diğer ilkeler bu tevhid ilkesinin açılımı sayılabilir.
Objektif bilgi ile Allah''ın verdiği sabit olan izin ve selâhiyet bulunmadıkça veya kullar meşru yollardan, sözleşmelerle razı olmadıkça hiçbir kimsenin diğeri üzerinde "hakimlik, sahiplik, üstünlük, yöneticilik” hakkı ve selâhiyeti yoktur. Bütün insanlar aynı unsurdan yaratılmışlardır, kulluk ve itâat yalnız Allah''adır.
İtâat: Allah''a, Hz. Muhammed (s.a.)''e ve ülü''l-emre itaat edilmesi gerektiğine dair emirler Kur''an''da sıkça geçmektedir. Bu sıralama, aynı zamanda bir hiyerarşik sıralamadır. Aşağıdan yukarıya doğru bu hiyerarşiyi açmamız gerekirse: "Mahlûk kim olursa olsun Hâlik''a isyan noktasında ona itaat edilemez." Ya da Yaratan ile yaratılanın emirleri yan yana geldiğinde, tercih mutlak olarak Yaratan''ın emirleri doğrultusunda yapılmalıdır. Bu noktadan değerlendirdiğimizde, ülü''l-emre itaatın şartı, onların emirlerinin Allah''ın emirleriyle mutabık olmasıdır. Resul''e itaat için de aynı şey geçerlidir. Fakat burada ayrı bir özellik vardır. Resul kavramının zımnında emri ve buyruklarının, tabii olarak Allah''ın emir ve buyruklarıyla mutabık ve muvafik olması zarureti vardır. Bu vasfın zımnen bulunmuş olması hasebiyle, ayrıca üzerinde durmamıza gerek kalmıyor. Çünkü dünya hayatında Peygamberin hataya düşmesi ve günah işlemesi –davranışları ümmete örnek olacağı için- Allah tarafından engellenir. Bu itaat kavramı bize İslâm''ın siyaset teorisinde, siyasetin aşkın referansını veriyor; İslâm''da siyasetin, siyaset mekanizmasında geçen din-devlet, din-toplum, devlet-toplum ve fert-toplum ilişkisi ve devlet kavramı içerisinde yer alan yasama, denetleme, yürütme gibi bütün ilişki ve fonksiyonların bir ilâhî referansa bağlı olduğunu ve Allah''a itâtat mükellefiyeti içerisinde cereyan edeceğini gösteriyor. İtâat kavramı ile aşağıda açıklanacak hüküm ve mülk kavramları arasında bir içiçelik ilişkisi bulunduğuna da burada işaret etmek gerekir.
Hilafet: Bunun da Kur''an-ı Kerim''de defalarca geçtiğini görüyoruz. İnsan, Cenab-ı Hakk''ın yarattığı yeryüzünün halifesi sıfatına sahiptir. Burada hilafet dendiği zaman "birinin yerini alma, birinin yerine geçme ve onun namına tasarruf etme selâhiyetine sahip olmayı" anlıyoruz. Dolayısıyla ister Allah''ın halîfesi olalım, ister Allah Teala''nın bize bu sıfatı uygun gördüğünü düşünerek yeryüzünün halifesi olalım durum aynıdır; ikincisinin üstten bağımsız olmadığı ortadadır. Yani, insanın yeryüzündeki tasarrufu, tayine istinat eder ve kayıtlıdır. Hilafetin en üst kamu yöneticisine sonradan ünvan olarak verildiğini biliyoruz. Ama Kur''an terminolojisine göre her insanda, bilkuvve özellikle de her sâlih müminde bilfiil bu vasıf vardır, olmalıdır. Bunun yüklediği misyon, ilahî iradeyi yeryüzünde pratiğe aktarma misyonudur. Şimdi bu sıfatla bir fert, hayatında Allah iradesini tatbik etmekle yükümlüdür. Kamu alanında bu iradeyi tatbik etmek nasıl bir mekanizmayı gerektiriyorsa, onu kurmak da yine fertlerin ve onların oluşturduğu toplumun vazifesidir. İşte buradan devletin mekanizması, makamları, o makamlara uygun olan insanlar ve vasıfları... ortaya çıkar.
Devam edeceğim.
İslam siyaset teorisi
00:0012/02/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam siyaset teorisini kuran dördüncü anahtar kelime, kamu alanında ilahi iradenin hakimiyeti ile fert-kamu temsilcisi arasındaki ilişkinin gereği olan bey''at''tır. Mümin, kendisindeki hilafet yükümlülük ve selahiyetini, kamu adına kullanmak üzere birilerine, bir makama şartlı olarak vermeli ve o makamı dolduran, şartlara riayet ettiği müddetçe de ona itaat etmelidir; bey''at bu manada itaat sözüdür. Bu yüzden, bey''atı alelade bir seçimle eş tutmak doğru değildir. Bey''atta, başta hilafet olmak üzere diğer anahtar kavramlarla bağlantılı, daha geniş, daha derin, daha aşkın manalar vardır.
Beşinci kavrama gelince, kamu hayatı, toplum hayatı gerekli kıldığı için bir fert hilafet çerçevesinde sorumlu olacaktır. Ve bir şartla onu, kamu hayatı üzerinde yetkili kılmamız gereken makamların başına getirdik. Bizim o makamlara karşı, o makamların bize karşı hak ve sorumlulukları vardır. İşte bu da denetim ve şûra sorumluluklarını ifade eder; yani beşinci anahtar kelime meşveret, altıncısı ise denetimdir. Meşveret, sadece Kur''an-ı Kerim''in buyruğuna değil, İslam siyaset teorisinin bütünlüğüne dayanmaktadır; onun iktizâsıdır. Diğer kavramlarla yanyana getirdiğimiz zaman, denetim mekanizması gündeme gelir. Bunun Kur''andaki karşılığı emir bi''l-maruf, nehiy ani''l münkerde de bulunabilir. Meşveret (şûrâ) meclisi tesis edildiği zaman, bu meclisin temelde iki vazifesinin olduğunu görürüz:
Birincisi: Bunlar halk adına, yönetime danışmanlık yaparlar ve fertlerin denetimine açıktırlar. Çünkü bütün fertler onlara bu selahiyetlerini şartlı olarak devretmişlerdir. Bu şartların yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek bütün fertlerin vazifesidir.
İkincisi: Denetimin kaynağı da burasıdır, bu meclistir. Toplum genişleyip yapılanması şekillendikçe, danışma ve denetimde temsili sistem bir zaruret olarak meydana gelmiş olur.
Bu son kavramın işleyişi fıkıhta nasıl açıklanmıştır?
En başta itaat kavramından hareketle, kendisine itaat edeceğimiz ülü''l-emr''in bir takım şartları taşıması gerektiğini de çıkarmıştık. Biz bu insanı, bu şartları taşıdığı için, bu vazifeyi yerine getireceği umuduyla bir makama getiriyor ve denetliyoruz. Ya şartları kaybettiğini ya da yetersiz kaldığını gördüğümüzde, Allah''ın bizi yükümlü kıldığı vazifeyi yerine getiriyoruz. Fıkıh diliyle konuşmak gerekirse, küfre, zulme, fıska, fücura sapan ya da yetersiz hale gelen bir selahiyet sahibini o makamdan uzaklaştırmak (azil) ümmetin vazifesidir. Burada pek ihtilaf yoktur. İhtilaf ancak tatbikatında söz konusudur. Dengenin ve düzenin sağlanması ve önceliklerin belirlenmesi tartışma konusudur.
Velâyet: Emredici, bağlayıcı tasarruf ve temsil selâhiyeti demek olan velâyet ancak dini bir olanlar arasında caridir. Özel hukuk alanında din farkı velâyeti engellediği gibi kamu hukuku alanında da engeller.
Mülk: Hâkimiyet ve sahiplik manasında kullanılmıştır. Mutlak hâkim ve sahip Allah''tır. Kulların bu sıfat ve selâhiyetleri hilâfet ve vekâlet yoluyladır, iyretidir, şartlıdır ve sınırlıdır.
Hüküm kelimesinin anlam ve içeriğinde “hâkimiyet” kavramının özellikle yasama ve yargı unsurları vardır. Kanun vâzı''ı (hâkim) Allah''tır. Kulların yaptığı (şekillendirdiği) kanunlar, kaideler, hükümler ya O''nun açık ifadesinin kanun kalıbına konmuş şeklidir, yahut da -ilâhi ifadede kapalılık varsa veya aranan hüküm açıklanmamış olursa- ictihad yoluyla ilâhi hükmün keşfedilmiş, ortaya çıkarılmış şeklidir.
Yargı da Allah''ın koyduğu kanunlara ve irşat buyurduğu usûle dayanarak dâvayı hükme bağlamak, hâkimin kanâat ve ictihadına göre O''nun hükmünü tesbit edip uygulamaktır.
Bu dokuz temel kavram ve ilkeye emanet, ehliyet ve mükellefiyet gereği hürriyet (veya sorumluluğa dayalı selahiyet) ilkelerini ilave etmek de mümkündür, bunları yukarıdaki dokuz ilke içinde (bunların açılımında) görmek de imkân dahilindedir.
Hilafet emanettir, emanet ehliyete riayeti gerektirir, insanlar emanete riayet, dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirmeye gayret ile yükümlü, bundan sorumludurlar. Sorumluluk ve yükümlülük ancak kişinin hak ve selahiyetleri olursa anlam kazanır ve yerine oturur. Bütün insanlar emaneti yüklenme ve hilâfeti îfa bakımından fırsat eşitliği içinde yaratılmışlardır. Dinde zorlama yoktur; dileyen mümin, dileyen kâfir olur (hürriyet), hiçbir kimsenin diğeri üzerinde peşin üstünlüğü yoktur (eşitlik); üstünlük hür irade ve çaba ile elde edilecek fazilete (takvâ), üstün vasıflara bağlıdır.
Kur''an''da ve Sünnet''te yerlerini almış bu dokuz kavram birlikte düşünülüp işletilince sosyal ve hukuki adâlete ulaşılır; adalet kavram ve kurumuna özel bir yer ayıran birçok ayet ve hadis de vardır.
“Din bir olduğu halde şeriat uygulamaları niçin farklı oluyor ve asıl korkulması gereken nedir?” sorusunun cevabını gelecek yazıya bırakalım.
Din bir, şeriat çok mu?
00:0014/02/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Bu türden örnekler gösteriyor ki; herkesin kabul etmek zorunda olduğu evrensel bir ''İslam şeriatı'' düzeni yok. Uygulanan şey; iktidarı ''şu ya da bu'' biçimde ''ele geçiren'' bir grubun; kendi anlayışları çerçevesinde uyguladıkları bir Müslümanlık ve gene kendi "kafalarına göre" koydukları ''İslami kurallar!''dır."
Evet böyle diyor akademisyen köşe yazarı.
Bugün İslam dünyasında –ve çoğu kere tarihte- olup bitenlere bakılırsa söyledikleri doğrudur. Ama teoriye ve olması gerekene göre baktığımızda din-şeriat ilişkisi yazarın dediğinden farklıdır.
Din, şeriat ve millet kelimeleri ilgili kaynaklarda "bir hakikatin ve mahiyetin çeşitli bakış noktalarından isimleri" olarak tarif edilmiş ve "ilâhî bir düzen" olması bakımından din, "insanların ferdi ve sosyal hayatlarında takip ettikleri yol" olduğu için şeriat, "belli bir insan gurubunu çerçevesi içinde topladığı için" millet denmiştir.
"Ümmetin hayatında uyguladığı kurallar bütünü" manasında şeriatın her zaman ve mekanda aynı olan tarafları yanında farklı taraflarının da olması bilgi ve uygulama farkına dayanmaktadır.
Bilgiden, "ictihad ve yorum farkı ile bilgi eksikliğini" kastediyorum. Vahiy Arapça olarak müminlere tebliğ ediliyor ve ilk muhataplarının uygulama ihtiyaçlarına detaylı olarak cevap veriyor, sonra gelenlere ise ana hatlar ve örnek uygulamalar dışında geniş bir ictihad alanı bırakılıyor. Bilenler ictihad ederek Allah''ın muradını keşfediyor ve açıklıyorlar, bilmeyenler bilenlerin açıklamalarına uyuyorlar. Ama hiçbir zaman "kendi kafalarına göre koydukları İslami kurallar" olmuyor. Kuralların İslami olmasının vazgeçilmez şartı "ya açık ifadeli vahye dayanması veya vahiyden ictihad ve yorum yoluyla çıkarılmış olmasıdır". Beşeri düzenlerde olduğu gibi ilahi bir düzende de ictihad ve yorum farkının bulunması tabiidir, ayrıca istenen bir şeydir.
Uygulama farkının, ehlince ve usulünce yapılan ictihad ve yorum farkına dayananı meşrudur.
Meşru olmayan, islâmi olmayan ise işi kitabına uydurmak için yapılan zorlama, usulsüz, sözde yorumlara dayanan veya doğru olanı bilerek terk etmek manasındaki eksik ve yanlış uygulamalardır.
"İktidarı şu veya bu biçimde ele geçirmek" uygulamadaki kırılmanın en tipik örneğidir. Bundan önceki iki yazıda sıraladığımız "İslamî düzenin kurucu unsurları"nı terk eden ve bu yüzden "meşru" olmayan ilk uygulama da Emevilerle başlayan saltanattır.
Laik ülkelerde İslam''a göre ayıp ve günah olan davranışları serbestçe uygulayarak yaşayan insanların korkuları, şeriat düzeninin gelmesi halinde bu özgürlüklerinin kısıtlanacağıdır. Şeriat düzeni ne kadar müsamahalı ve aslına uygun yoruma dayanırsa dayansın hem Müslümanlar hem de Müslüman olmayanlara yönelik bazı yasakların ve kısıtlamaların olması tabîîdir. Ancak müminlere göre bu yasaklar kısa ve uzun vadede faydalı olan ve mutluluk getiren yasaklardır. Ötekilerin uzun vade ile ilgili bir hesapları bulunmadığı ve mutluluğu bu "dünyadaki hazları serbestçe yaşamakta aradıkları" için korkmalarını da tabii karşılamak gerekiyor.
İmam Hatip liseleri yüzünden
00:0018/02/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meslek liselerinden mezun olanlara uygulanan farklı katsayı uygulaması, İmam Hatip liselerinden mezun olan gençleri bu ülke için tehlikeli gören ve onlara bu yüzden yüksek öğrenimin kapılarını kapatmak isteyen kesimin aldığı haksız, ideolojik ve politik bir karar idi. Bu karara sahip çıkanlar, yetkili YÖK''nun kararları karşısında direniyor, haksız uygulamanın devamını istiyorlar.
TÜSİAD''ın daha önce bu konuda ne dediği belli idi. Yeni başkan Ümit Boyner ise meslek liselerinden ve ara eleman ihtiyaçlarından söz ederken İmam Hatip liseleri ile ilgili olarak aşağıdaki soruları soruyor, ama cevaplarını vermiyor:
"İmam hatip okulları, meslek lisesi tanımına giriyor mu?'',
"İmam hatip liselerini çocukları için tercih eden ailelere örgün eğitim içinde bir düzenleme yapılabilir mi?''
"İmam hatip liseleri konusunu meslek eğitimi, istihdam düzenlemeleri dışında tartışmak gerekmiyor mu?”
Bu soruların cevabı yıllarca önce çıkarılan kanun ve yönetmeliklerle şu şekilde verilmişti:
1972 yılında yayınlanan İmam-Hatip okulu yönetmeliğinden bir yıl sonra (1973''te) çıkan ve yönetmeliğin ilgili maddesini iptal eden 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve özellikle kanunun 32. maddesine göre İmam Hatip liseleri "hem mesleğe hem de yüksek öğrenime eleman hazırlayan orta öğretim kurumlarıdır. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu 1983''te, 2842 sayılı kanun olarak yeni anayasaya uyumlu hale getirilirken bazı değişiklikler yapıldı ve revize edildi. Ama hem 1973''teki halinde ve hem de 1983''teki halinde İmam-Hatip liselerini tanımlayan madde (İmam Hatip liseleri hem mesleğe ve hem de yüksek öğretime eleman hazırlayan bir orta öğretim kurumudur) aynen muhafaza edildi. "Kendi alanında" ifadesi, diğer meslek liseleri gibi bu okulların da adı "İmam-Hatip okulu" iken geçerli idi. Milli Eğitim Temel Kanunu ile bütün mesleki ve teknik liselerle birlikte İmam-Hatip okullarının adı da "Lise"ye çevrilince o hüküm ortadan kaldırılmıştır.
Bu açıklamaya göre sayın başkanın sorularına verilen cevaplar şunlar oluyor:
1. İmam Hatip liseleri yalnızca mesleğe eleman yetiştiren "meslek liseleri" değildir.
2. Bu liseler halkın hak, ihtiyaç ve taleplerinden doğmuştur. Çocuklarını kendi dinlerinde eğitme hakkı temel insan hakkıdır. Bu hakkı kullanan halkımız İmam Hatip liselerine çocuklarını gönderirken hem lise tahsili yapması, hem dindar olması hem de istediği dalda yüksek öğrenim görmesini hedeflemektedirler. Bunu istemeyenler de –haklarını kullanarak– çocuklarını başka liselere gönderiyorlar.
3. Kanuna göre bu okullar "sırf meslek okulu" olmadıkları için yüksek öğrenime girerken diğer liseler gibi muamele görmek durumundadırlar.
4. Aslında lise ve –mesleki de olsa– dengi okullardan mezun olan gençleri yüksek öğrenime geçişte farklı katsayı uygulayarak engellemek çağdaş eğitim ilkeleri ile bağdaşmamaktadır. Meslek adamı ve ara eleman yetiştirilmek isteniyorsa bunu teşvik etmenin hukuka ve eğitim ilkelerine uygun kırk tane yolu bulunabilir.
.Katsayı meselesi
00:0019/02/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2547 sayılı yüksek öğretim kanununun 45. maddesi (Değişik: 17/8/1983 - 2880/26 md.) şöyle diyor:
“Öğrenciler Devlet Yükseköğretim Kurumlarına, esasları Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilen sınavla girerler. Sonuçların değerlendirilmesinde adayların ortaöğretimdeki başarıları dikkate alınır…
Yükseköğretim kurumlarına öğrenci seçiminde, adayların ortaöğretim süresindeki başarıları Yükseköğretim Kurulunun uygun göreceği şekilde Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından geliştirilecek bir yöntemle ek bir puan olarak tespit edilir ve yükseköğretim kurumlarına giriş sınav puanlarına eklenir. Bir mesleğe yönelik programlar uygulayan liselerin mezunları, Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenecek aynı alanda bir yükseköğretim kurumuna girerken, başarı notları ayrıca tespit edilecek bir katsayı ile çarpılmak suretiyle değerlendirilerek giriş sınavı puanlarına eklenir…”
Bu kanun maddesine göre:
1. Meslek liselerinden mezun olanlar yüksek öğrenimde, alanlarının dışında bir dal seçerlerse onlara farklı katsayı uygulanacaktır.
2. Katsayıyı belirleme görevi ve yetkisi Yüksek Öğretim Kuruluna (yani YÖK''e) aittir.
3. Danıştay''ın katsayı ile ilgili kararları YÖK''ün yetkisine müdahale mahiyetinde olduğu için kanuna aykırıdır.
4. Bu ülkede yüksek yargı bazı kararlarıyla “Kanun benim” demekte ve hem yasamanın hem de yürütmenin yerini almaktadır.
Bunları yalnızca biz (bir şekilde İmam Hatiplerle ilişkisi olanlar) değil, başkaları da, mesela bir Boğaziçi Profesörü de şu cümleleriyle ifade ediyor (Neşe Düzel''in Prof Gülen Aktaş ile yaptığı röporajdan):
“Katsayının amacı İmam-Hatip liselerine gidişi azaltmak tabii. Katsayı uygulamasıyla birlikte İmam-Hatip''e giden öğrencilerin sayısı düşüyor ama diğer meslek okullarına giden öğrencilerin sayısı kadar da düşmüyor…
“Katsayı meselesi 28 Şubat sürecinde başladı. Katsayıyla ilgili olarak 1998''de çıkan kanun 1999''dan itibaren yürürlüğe girdi. Sistem ilk uygulanmaya başladığında Danıştay''da dava açıldı ve Danıştay “eşitlik ilkesine aykırı” diyerek katsayı uygulamasını iptal etti… Bunun üzerine o zamanki YÖK, katsayı için tekrar bir karar aldı. Bu kez Danıştay, katsayı uygulamasını 1999''dan itibaren geçerli olmak üzere kabul etti.
“Meslek eğitimini desteklemek, meslek eğitimi almış çocukların boşu boşuna üniversiteye gitmelerine engel olmak gibi resmî gerekçeler sunuluyor ama... Katsayı, aslında, İmam-Hatip liselerinin üniversitelere öğrenci sokmasını engellemek için alınmış bir karardır. İmam-Hatip liselilerin doktor, yargıç, kaymakam, vali olmaları istenmiyor. Onlara, “madem İmam-Hatip''e gittiniz, imam olun” deniyor.
“Meslek liselilerin üniversiteye girmeleri imkânsız hale getiriliyor. Zaten mağdur olan daha da mağdur etmek acaba hangi eşitlik anlayışına sığıyor?
İnsanların vicdanını çiğnediği muhakkak. Danıştay''ın katsayının devamıyla ilgili olarak ortaya koyduğu gerekçe insanın vicdanına sığmıyor. Hukuk vicdana uygun olmalıdır.”
.Kul hakkı nedir?
00:0025/02/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın A. Altan''ın kul hakkına dikkat çeken ve haksızlık karşısında dinli dinsiz bütün insanların ses çıkarması, haksızlığı engellemek için birlikte çaba göstermesi gereğinin altını çizen yazısı üzerine bir Müslüman olarak düşüncemi yazıyordum. Bu konuda benimle yapılmış bir röportajdan alıntılar yaparak önce İslam''da hak anlayışını vereceğim.
Hakkın tanımını yapmak mümkün olabilir mi?
–İnsan için söz konusu olan haklar “Kanunla korunan yetkiler” şeklinde tanımlanmıştır. Bu genel tanımlamaya islâmî açıdan bir kayıt ekleyerek tarifi şöyle yapabiliriz: “Allah''ın koyduğuna inanılan kanunlarla korunan yetkiler.” Uygulama ve gerçekleri göz önüne alarak hakları iki gruba ayırmak gerekir:
a) İnsan olduğu için insana verilen haklar,
b) İrade ve çabasıyla belli vasıflar kazandığı için insana verilen haklar.
Bunlardan birincisine “statü hakları”, ikincisine ise “görev ve liyâkat hakları” diyebiliriz. Metinlerde açıkça geçsin geçmesin, uygulamada bu ayrım kaçınılmazdır. Meselâ hayat hakkı, din, vatandaşlık, kültür farkına bakılmaksızın her insana –insan olduğu için– verilirken, seçme, seçilme, belli kamu görevlerine alınma hakları için insan olmak yetmemekte, insanın belli vasıfları elde etmiş bulunması aranmaktadır.
Hak belirleme hakkı kime aittir?
–Ferde ve topluma verilen haklar, insanların fert ve toplum olarak menfaat ve ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamaktadır. Ancak menfaat ve ihtiyaçların çeliştiği, çatıştığı da bir gerçektir. Toplum veya bir gurup için menfaat (mesâlih) olan bir şey, fert veya başka bir gurup için zarar (mefâsid) olabilir. Eğer haklar ve menfaatler, fertlerin ve gurupların istek ve arzularına göre verilirse çatışma, dengesizlik ve haksızlık kaçınılmaz olur.
“Eğer hak, onların arzularına tâbi olsaydı gökler, yer ve buralarda bulunanların düzenleri bozulur, altüst olurdu.” (Mü''minûn: 23/71).
“Beşerî arzularını (hevâsını) tanrı edinmiş ve (böylece) Allah''ın kendisini saptırmış bulunduğu kimseyi doğrunun bilgisine sahip mi görüyorsun!” (Câsiye: 45/23).
Bu sebeple Allah Teâlâ hakları, insanların beşerî arzularına, şahsî menfaatlerine göre değil, adâlet ve denge prensiplerine göre –bizzat kendisi– tevzî etmiştir; bunu yaparken insanlara hakkın az, yetersiz, buna karşı yükümlülüğün ağır ve sıkıcı gelmesine değil, fert ve toplum hayatının denge ve düzen içinde yürümesine bakmıştır (Şâtıbî, el-Muvâfekât, , 39, 40, 179).
Ferdiyetçi düşünce ve sistemler ferdin hak ve hürriyetlerine öncelik vermişler, bu konudaki aşırılık; “bencillik, sömürü ve anarşi” doğurmuştur. Toplumcu ve devletçi düşünceler, sistemler ise sömürü ve anarşiyi önleyelim derken ferdin hürriyet ve kişiliğini yok etmiş, insanı madde boyutuna hapsetmişledir. Bu aşırı ve karşıt düşünceler, uygulamalar birbirine tesir etmiş, tez, antitez, sentez sürecinde ortaya, önce siyâsî ve hukukî, sonra iktisâdî ve sosyal yönleriyle “insan hakları” kavram ve düzenlemeleri çıkmıştır.
İslâm''ı, aşırı ferdiyetçi veya toplumcu sistemlerden birinin içine koymak mümkün değildir. İslâm ferd-devlet ve toplum ilişkilerinde dengeyi öngören, şahsiyetçi bir sistem oluşturmuştur.
Gelenekler ya da yürürlükteki sistem hakkı teslim edememe konusunda yeterli bir mazeret özelliği taşır mı?
–İlgili âyetlere ve hadislere göre müslümanlar kardeştir, birbirine kenetlenmiş yapı taşları gibidir, bir vücudun, “bir yeri ağrıyınca diğer yerleri de rahatsız olan” organları gibidir. Toplum bir gemide yolculuk eden, birileri gemiye zarar vermeye kalkışınca bunu önlemezlerse hepsi birden batacak olan yolcular gibidir, toplumun fertleri birbirine ne doğrudan, ne de misilleme olarak zarar verebilirler...
Toplumda iyiliği (ma''rûfu) emretmek ve yaşamak, kötülüğü (münkeri) menetmek ve ortadan kaldırmak, fert, toplum ve devlet olarak müslümanların vazifesidir ve İslâm''ın ictimâî bir şiarıdır (alametidir). Kur''ân–ı Kerîm bu vazifeden kaçınmayı, ictimâî sorumluluktan kaçma, isyan ve hakkı çiğneme olarak vasıflandırmış, böyle yapan toplumların acı akıbetlerinden söz etmiştir (Mâide: 5/78-80).
(Konu devam edecek)
Kutlu Doğum
00:0026/02/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
O ilk yaradılandı ve son Peygamber “Gizli hazine bilinmek istedi” diyor, diyenler Bir bilen gerekiyor ki, bilsin ve görsün
Bildirmese bilemeyeceğini, göstermese göremeyeceğini
Hakikat bilinmeye, cemal görünmeye aşıkİşte bütün hikaye, insanlığın macerasıBinlerce yıldır bilerek bilmeyerek peşinde koştuğu:Hakikati bilmek ve güzeli görmekBilginin ve güzelin temaşasında mutluluğa ermek
Ezeli irade hem hakikati hem de cemali
Yaratılmışlar için mukadder olan kemaliAdına Muhammed dediği bir Hazret-i İnsan''da yaratmışBir kendi var iken, başka şey yok ikenİlk yaratılan ve Son PeygamberŞimdi 1484 yaşında dünya hesabıylaDaha dün yaşayıp ölenlerin yasları tutulduBirkaç zaman ve sonra unutulduAma O, 1484 yıldır içimizdeDuamızda, önümüzde, sevincimiz ve kederimizdeDoğru yolu O''nun rehberliğinde buluyoruzO''nu örnek alabildiğimiz kadar adam oluyoruz
Allah O''na bildirdi hakikati O da bize
Allah O''na gösterdi güzeli O da bizeAllah O''nu sevdi O da Allah''ıVe sevmeyi, sevilmeyi O''ndan öğrendikO''nu sevdik, O''nda sevdik, O''nunla sevdik
Bu sevgide var olanlar
Bu sevgi ile bahtiyar olanlarNe ikbaline metelik verdiler dünyanın, ne idbârınaBir tek dertleri oldu bugünden yarınaHoşnut olmak, hoşnutluğa ermekKullar arasına girmek ve cenneteAma ne yemek, ne içmek için;Yalnızca görmek ve ermek için
11 Rebîülevvel 1431
Kul hakları
00:0028/02/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İman ve ibâdet sırf Allah''ın kullar arasındaki hakkı olduğu gibi, insanlar arası veya insan-eşya arası ilişkilerde söz konusu olan hak ve borçlarda da Allah''ın hakkı vardır. Bunlardan sırf kula ait olan hakları -ki bunlara da Allah verdiği için kul sahip olmuştur- alıp almamakta insan serbest olabilir (Meselâ bir insan, diğerindeki alacağından vazgeçebilir). Başkasının ve toplumun kişi üzerindeki veya kişinin toplum üzerindeki hakları aynı zamanda Allah hakkı olduğu için borçlunun onlara riâyet konusunda serbestliği yoktur (Şâtıbî, 179-180). Böylece topluma karşı ferdin, ferde karşı toplumun hakları ilâhi hukukun koruması altına alınmış olmaktadır.
İnsanlara ait ödev ve yükümlülüklerin bir kısmı ferdîdir, teker teker kişilere aittir (aynî farz), bir kısmı da topluma bırakılmış, birilerinin yeterli ölçüde yapması istenmiştir (kifâî farz). Bir toplumun, ilâhî muradı gerçekleştirmesi, yaratılış hikmetleri doğrultusunda gelişmesi için muhtaç oldukları her âlet, kurum, kuruluş, faaliyet, düzenleme... -ferdin yükümlülüğü dışına taşınca- ikinci neviden yükümlülük olur. İslâm toplumunda her ferd, bu yükümlülüğün toplumda yerine getirilip getirilmediğini kontrol ve takip etmek durumundadır; çünkü getirilmediği zaman (ülkede doyurulmayan aç, giydirilmeyen çıplak, tedâvî edilmeyen hasta, eğitim ve öğretim verilmeyen insan, savunulmayan sınır, önlenmeyen haksızlık, tepki görmeyen ahlâksızlık ve hayasızlık, yolsuzluk, susuzluk... bulunduğu müddetçe) bütün fertler bundan teker teker (aynî farz gibi) sorumlu hale gelmektedirler (Şâtıbî, 176-180).
Bir kısım mecburiyetler hak belirleme referansımızı makamından kaydırırsa sorumluluk boyutumuz ne olur?
-İslam''ı bir hukuki referans olarak kabul etmeyen sistemlerin hakim olduğu yerlerde yaşayan müslümanlar işlerini, mecbur kaldıkları sürece mevcut (İslam''a ayıkırı) mevzuata göre yürütürler. Resmi iş tamamlandıktan sonra hakkın tarafları arasında İslam''a göre hak alış-verişi yapılır, haklar ve borçlar ödenir.
Büyük hak – küçük hak diye ayrım yapmak doğru mudur? İhlal açısından farklar var mıdır?
-Günahlar büyük ve küçük diye ikiye ayrılmıştır. Hak ihlali de bir günah olduğuna göre onun da büyüğü ve küçüğü olur. Küçük günah (küçük haksızlık), "önemsiz, ihlal edilmesi caiz, müeyyidesiz..." demek değildir. Küçük günah, verdiği maddi ve/veya manevi zarar bakımından büyüğe nispetle küçüktür; ama o da günahtır ve terk edilmesi gerekir. Ceza bakımından da büyük ile küçük haksızlık arasında fark vardır; ancak her ikisinin de cezasının bulunduğu unutulmamalıdır..
Hakkaniyet konusunda son olarak söylemek istedikleriniz neler olabilir?
- "İslâm''da yaratma, emir ve hüküm Allah''a ait olduğu için "emir ve hüküm" çerçevesine giren "hak ve vazife" belirleme işi de Allah''a aittir. Hak ve vazifeyi belirleme işini bir fert veya zümre yahut da toplum yerine Allah''ın üzerine almış bulunması, bir tarafa öncelik ve ağırlık verilerek diğer tarafın ezilmesini, haksızlığa uğramasını önlemektedir. Adâlet ve hakkaniyet, herkese hakkını vermek, dengeyi sağlamaktır. Allah Teâlâ haksızlığı kendine de kullarına da haram kılmış ve pek çok âyette adâleti ve hakkaniyete riayet etmeyi emretmiştir.
Tenkit Ahlakı
00:004/03/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tenkit, tahkir ve tekfir birbirine karıştırılan, yersiz ve usulsüz kullanılan üç kavramdır.
İyi niyetli, ölçülü, yapıcı tenkit İslam''a göre makbuldür, teşvik ve tatbik edilmiştir.
Tahkir insana yakışmaz, Allah''ın en şerefli yaratığı olan insanı tahkir etmek, yaratıcısına uzanan bir edepsizlik olur. İslam''da makbul olan "insanı değil, onun kötü davranışlarını, gerektiğinde ortaya koyup bunların kötülüğünü, insana yakışmadığını açıklamaktır".
Tekfir (bir kimseye, bir davranışından dolayı kafir demek, kafir olduğunu iddia etmek, açıklamak) ise inceden inceye araştırılmadan, hatta son tahlilde muhatabın benimsemesi göz önüne alınmadan varılamayacak bir hükümdür.
İslam ile ilgili olarak yazan ve konuşanları –tenkit ahlakına riayet ederek- eleştirmek, iyi niyete dayanıyorsa gereklidir ve makbuldür. Ancak tenkit ediyorum diye iftira ve hakaret etmek, insanlara söz ve kasıtlarını aşan ifadeler ve inançlar yüklemek, daha da ileri giderek tekfirde bulunmak bunları yapana iki cihanda sorumluluk getirir.
Ehl-i kitabın sorumluluğu ve necatı
Müslüman ve gayr-i Müslim din ve ilim adamlarının bulunduğu bir toplantıda uzunca bir konuşma yapmış, Ehl-i kitabın sorumluluğu ve necatı (ahirette kurtuluşu) konusunda eskiden bugüne ortaya atılan inanç ve düşünceleri açıklamıştım. Konuşmanın bütününe bakarak bir parçasını anlamak yerine işlerine gelen bir parçayı, bir cümleyi alarak –defalarca yaptığım açıklamaları da görmezden gelerek- benim "Yahudiler cennete girecek, Hz. Peygamber Ehl-i kitabı İslam''a davet etmiyor…" dediğimi yazan ve bu yazıları Kur''an kurslarına kadar dağıtanlar varmış.
"Bu konuda bir daha yazmayayım" demiştim ama yoğun sorular üzerine zaruret hasıl oldu. Ben o konuşmada, "Ehl-i kitabın neye çağrıldığı" konusunda "Bir Allah''a ve ahirete iman, amel-i salih ve doğru olarak haber aldıkları takdirde Son Peygamber''in de peygamber olduğunu kabul etmek" diye cevap veren bazı alimlerin bulunduğunu söyledim, delillerini de uzun uzadıya anlattım. Bu görüşe katılmamakla beraber şunu bir daha ifade edeyim. Kur''an''dan hareket ederek böyle söyledikleri için o alimleri tekfir etmek doğru olmaz, edene sorumluluk getirir.
O konuşmadan da –iyi okunduğunda- anlaşılacak olan kendi inancımı açık olarak bir daha yazayım:
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.) bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Kendi hayatında İslam''ı yalnız çevresindeki Araplara değil, o zaman bilinen ve ulaşılan dünyanın her tarafına tebliğ etmiş, bütün diğer din ve inanç mensuplarını İslam''a çağırmış, ancak hür iradelerini kullanarak İslam''ı kabul etmeyenlere de hayat hakkı (insan hakları) tanımıştır. Bazı âyetlerde Ehl-i kitabın "Bir Allah''a ve ahirete iman ile salih amele" davet edildikleri doğrudur. Ama bu iman ve salih amelin bilgi, inanç ve amel (uygulama) olarak gerçekleşmesi, Son Peygamber''in irşadını kabullenmek ve bundan yararlanmak dışında elde edilemez. Çünkü elde bulunan –İslam dışındaki- din kitapları ile din öğretilerinden yola çıkarak şirksiz bir Allah inancına, şeksiz ve doğru bir ahiret inancına, Allah''ın razı olduğu bir salih amel bütününe ulaşmak imkansız hale gelmiştir. Gazzali''nin dediği gibi "İslam dini kendilerine doğru ve dikkat çekici bir şekilde ulaşmamış" olanlar sorumlu değildir, ulaşmış olanlar ise bu dini kabul etmekle sorumludurlar. İnsanlığın dünya ve ahiret saadetleri, esaslarını bütün peygamberlerin ortaklaşa tebliğ ettikleri İslam''ı benimseyip uygulamalarına bağlıdır.
Benim kendi inancım ve söylemim bundan ibarettir.
Günah işleme özgürlüğü mü?
00:005/03/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“O zaman, kendi günahının bedelini ödemeye razı olan, kendi “günah işleme özgürlüğüne” sahip çıkan, kendi hayat tarzını dindarların günahkârca bulduğu bir anlayış üzerine oturtanlar, “bu dindarlar bir gün hepimizin özel hayatına, yaşama biçimine, içkisine, cinselliğine karışmak isteyecek” diye endişelenmez mi?”
Böyle diyor sayın A. Altan.
Dindar Müslümanların kul hakları karşısında duyarsız oldukları, cinsel ayıplar ve günahları ise itirazlarının merkezine yerleştirdikleri” tespitine katılmadığımı, kul haklarına karşı dinli dinsiz herkesin duyarlı olması ve elinden geleni yapması gerekli bulunduğunu daha önceki yazılarda ifade etmiştim. “Günah işleme özgürlüğü” konusunu ise bu yazıda ele alacağım.
İslam''a göre Müslümanların içinde ve egemenliğinde yaşayan bir kişi isterse Müslüman olur, istemezse olmaz; “Müslüman olmam, dinsiz veya başka bir dinde kalacağım”derse ona dokunulamaz, Müslümanlara tanınan temel insan hakları ona da tanınır. Ancak Müslüman veya dindar olmayan kişi, kamuya açık alanlarda toplumun genel ahlakına, kamu düzenine aykırı davranamaz, dini ve inancı gereği olarak böyle bir davranışta bulunması gerekiyorsa bunu özel mekanında, kendilerine ait topluluklar içinde yapar. Müslüman olmayanların içkisine, domuzuna, İslami tesettüre riayet etmemelerine… karışılmaz. Ama kendi din ve ahlak anlayışlarına göre serbest olsa bile Müslümanlarla beraber oldukları –kamuya açık- alanlarda oturup içki içmelerine, kadın ve kızlarla öpüşmelerine izin verilmez (çünkü bu davranışlar hem kötü örnek teşkil eder (genel ahlak) hem de –müdahale edenler olacağı için- düzen ve asayişe zarar verir.
Müslüman olanlara gelince, bunlar kamuya açık olan yerlerde İslam''ın ayıplarını ve günahlarını işleyemezler; işlemeye kalkışırlarsa ilgililer tarafından engellenirler. Şu halde İslami düzende kişilerin “günah işleme hak ve hürriyetleri” olamaz. Nitekim laik ve seküler düzenlerde de kişilerin “suç işleme hak ve hürriyetleri” olamaz. Bu düzenlerde “suç” ne ise İslami düzende “günah” odur. Her ikisi için de “işleme hak ve hürriyeti” söz konusu değildir.
Laik-seküler bir düzen içinde yaşamak durumunda olan dindarlar, Müslümanların göz önünde günah işlemeleri durumunda duyarsız ve ilgisiz kalamazlar; bunu engellemek için ellerinden geleni (düzenin izin verdiğini, yapılması mümkün ve sakıncasız olanı) yaparlar; en azından uyarırlar, öğüt verirler, bunlar da mümkün veya uygun olmuyorsa memnuniyetsizliklerini belli ederler veya içlerine gömerler.
Ülkemizde açıkça işlenen ayıplar ve günahlar var. Medya''da ve özellikle televizyonlarda, seküler düzende bile bu kadarı caiz olmayan fiiller ve görüntüler sergileniyor. Vakıa olarak bunların daha çoğu da cinsellikle ilgili; insanların cinsellik konusundaki ilgi ve zaafları istismar edilerek “kirli” para kazanma yoluna gidiliyor. Dindar Müslümanların bunlara karşı tavır almaları, çocuklarını ve gençlerini korumak için tedbirlere başvurmaları yadırganacak bir davranış değildir. Ayrıca Müslümanlar yalnızca cinsellikle ilgili günahlara değil, başka günahlara da hoş bakmazlar ve olmaması için imkan dahilinde gayret gösterirler; bu onların dini vazifeleridir.
Kadınlara şiddet
00:007/03/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''dan önceki Arapların kadına, kız çocuğuna, soyca düşük saydıklarına, gariplere, kölelere… karşı haksız, sert, insafsız, ölçüsüz davranışları vardı. İslam bunları yasakladı, peygamberimiz de yeni topluluğun "sevgi, barış, merhamet ve dayanışma" dini olan İslam''ı, özümseyerek yaşamaları ve gelecek nesillere aktarmaları için bir ömür boyu gece gündüz gayret etti, çaba gösterdi. Buna rağmen eski kötü huyları ve alışkanlıklarına dönenler olurdu ve Peygamberimiz onları "Sende hala İslam öncesi kültürün izleri var" diye uyarırdı.
Peygamberimiz ile O''nun eğittiği seçkin ve örnek nesillerden sonra Müslümanların, hem İslam öncesi kültürlerinin hem de farklı çevre kültürleri ile temas sonucu bunların tesiri altında kalmaya ve aslında İslam''a aykırı olan bazı davranışlarını ya hadis uydurarak, ya ayetleri ve hadisleri yanlış yorumlayarak meşrulaştırmaya çalıştıklarını görüyoruz.
Bu faaliyetin odaklandığı noktalardan biri de aile ve erkek-kadın ilişkisi oldu. Ailede erkekler, ekonomik ve fizik güçlerini kullanarak mutlak otorite olmaya yöneldiler. Aile reisliği "huzurlu ve mutlu bir aile için gerekli olan düzen"in bir aracı olmak yerine tahakküm aracı haline geldi. İslam''da itaat, kulun emrinin, isteğinin "Allah''ın ve Resulü''nün emir ve yasaklarına aykırı olmaması" şartına bağlı olduğu halde, erkekler "din, ahlak ve merhamet" dışı emir ve isteklerine mutlak itaat ister oldular. Verirken, vermeleri gerekirken ayetleri ve hadisleri görmediler; alırken, almaları gerekirken ayetlere ve sünnete sığındılar.
İlgili nasların bağlamlarını, şartlarını göz önüne almadan, Kur''an''ı ve Sünnet''i bir bütün olarak ve mutlaka maksadı da gözeterek anlamaya çalışmadan "Sünnettir diye birden fazla evlenmeye, Kur''an izin veriyor diye kadın dövmeye" kalkıştılar. Kızları kadınları ya mirastan mahrum ettiler veya "kızların daha az pay almalarına karşı erkelere yüklenen mali ödevleri" yerine getirmediler…
Evet bütün bu sapmaları herkes yapmadı, ayrıca bütün dünyada dün ve bugün kadına şiddet uygulanıyor; ama "batıl, kötü, yanlış olan ölçüt ve örnek olamaz" kuralınca Müslümanlarda bunların asla olmaması gerekiyordu; ne yazık oldu ve hala da devam ediyor.
Bunları niçin yazdım?
İşte sebebi:
Kadın sorunları ile ilgili kurum tarafından yapılan araştırmaya göre, Türk kadınların yüzde 39''u ''tokatlanma, itilme, yumrukla vurulma, boğazının sıkılması, bir yerinin yakılması, silah, bıçak gibi aletlerle tehdit edilme ya da bunların kullanılması'' sonucu fiziksel şiddete uğruyor. Başka bir ifadeyle her 10 kadından 4''ü eşi veya birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel şiddete maruz kalıyor.
Kadınların yüzde 15''i zorla cinsel ilişkiye giriyor, istemediği halde korktuğu için cinsel ilişkide bulunuyor, cinsel olarak aşağılayıcı ya da küçük düşürücü eylemlere zorlanıyor. Cinsel şiddet bir çok durumda fiziksel şiddetle birlikte yaşanıyor. Kadınların yüzde 42''si fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Kadınların yüzde 44''ü de duygusal şiddet görüyor. Kadınların yüzde 23''ü eşlerinin veya birlikte oldukları kişilerin kendisinin çalışmasına engel ya da işten ayrılmasına neden olduğunu belirtiyor…
İleride bu konuya tekrar geleceğim.
Zayıf kadın ve zalim erkek
00:0011/03/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kadınlar ile erkekler arasında birçok bakımdan farklılıklar bulunsa da "insan olmak" bakımından farkları yoktur. Hangi cinse mensup olurlarsa olsunlar insanlar gerekli bilgi ve olgunluktan yoksun iseler zaaflarına boyun eğerler, akıl, vicdan ve dinin emirleri dışına çıkarlar.
Akıl, vicdan ve dinin emirlerinin dışına çıkan insanların bir kısmı bunu "usule aykırı teviller ile meşrulaştırarak" yaparlar. Bu meşrulaştırma faaliyetinin sıkça yapıldığı konulardan/alanlardan biri de aile ilişkileridir. Bazı erkekler kadınların "bilgisizlik, çaresizlik, zayıflık" gibi durumlarından yararlanarak ve dini kullanarak onlara zulmederler, haklarına riayet etmez, onları insan yerine koymaz, köle gibi kullanırlar. Peygamberimiz bunu bildiği için hayatı boyunca yaptığı gibi ümmete son hitabesinde de "kadın haklarına dikkat çekmiş, ''iyi erkek kadına iyi davranan erkektir'' buyurmuş; ümmete, kadınlara iyi davranmalarını vasiyet etmiştir".
Dindar görünen zalim erkelerin kadınları ezerken kullandıkları hadisler var. "Kocanın izni, kadınların namazlarını bile camide değil, evde kılmalarının daha iyi olduğu ve erkek istediği zaman kadının yatağa gelmemesi veya cinsel ilişkiyi kabul etmemesi halinde meleklerin kadına lanet okuyacakları" mealindeki hadisler bunlar arasındadır.
Bu istismar konularına açıklık getirmeden önce şu hususun altını çizmem gerekiyor:
Erkeğin haksız davranışları, dini istismar ederek kadını ezmesi, köleleştirmesi üç ana sebebe dayanıyor:
1. Kadınlara gerekli eğitim ve öğretim verilmiyor; cahili aldatmak daha kolay oluyor.
2. Dine aykırı gelenekler yüzünden evlilikte zulüm gören kadına yakınları yalnızca sabır tavsiye ediyor, durumunu düzeltmek, olmayacaksa ayırıp zulümden kurtulmasını sağlamak için gerekeni yapmıyorlar.
3. Bilgisiz, beceriksiz, gerektiğinde meşru yoldan hayatını kazanmaktan aciz olan kadınlar, ayrıldıkları takdirde daha kötü durumlara düşmekten korkarak zulme katlanıyorlar.
Halbuki:
1. İslam''a göre din ve dünyaya dair bilinmesi gereken her şeyi öğrenmek (öğrenmek ve eğitilmek) her iki cinsin de hem ödevi hem de hakkıdır.
2. Evlilik hayatından memnun/mutlu olmayan, haksızlığa maruz kalan nice kadın Peygamberimiz''e başvurmuş, O da ya durumu düzeltmiş veya kadının ayrılmasını sağlamıştır. Kendi kızı durumundan şikayet ettiğinde derhal duruma el koymuş, karı-kocanın arasını düzeltmiş, damadının ikinci evlilik arzusuna karşı çıkarak bunu engellemiştir.
3. İslam aileye büyük önem verdiği için kadının, aksine bir ihtiyaç bulunmadıkça evinde, çocuklarının başında, ev idaresinden kısmen sorumlu olmasını istemiş, ama gerektiğinde kadının ev dışında çalışmasını yasaklamamıştır. Uygulama olarak da İslam''ın her çağında kadınlar ev dışında da çalışmış, çeşitli işler görmüşlerdir. Evi geçindirme vazifesi erkeğe (duruma göre kocaya, babaya, erkek kardeşe…) aittir, kadın geçinmek için çalışmak durumunda kalmamalıdır, ama bu kural, kadının da çalışıp kendi hesabına veya aile bütçesine katkı için para kazanmasına engel değildir.
Kocanın izni ve rızası
00:0012/03/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''ın ilham ettiği cemiyet düzeninde aile olmazsa olmaz bir birimdir. Ailenin üzerine yüklenen pek çok vazifenin gerçekleşmesi, ailede düzenin olmasına bağlıdır. Bu düzen de "ailenin geçimini sağlamakla yükümlü olan kocanın aile reisliği altında sevgi, şefkat, dayanışma, danışma ve güven" temellerine oturtulmuştur.
Anadolu''da bir söz vardır: "Oğlan yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti" derler ve bununla da dirliği düzeni bozulmuş, her üyenin başına buyruk olduğu aileyi kastederler. Aile reisi bu güzel topluluğun yöneticisi olduğuna göre elbette eşinin ve çocuklarının nereye gittiğini, ne yaptığını, ne zaman nerede olacağını bilecektir. Bu da evin dışına çıkanların ondan ve gerektiğinde anneden izin almaları ile gerçekleşir. Ailenin izin isteyen üyesine aile reisi izin vermezse üç durum ortaya çıkar: İzinsiz gitmek ve yapmak, izin vermemek haklı olmasa bile katlanıp sineye çekmek, haksızlığı ortadan kaldırmak için şahsi gayreti veya yakın çevrenin hakemliği ile çözüm aramak.
İslam hukuk ve ahlakı bu üç çözümden birincisini (isyan, nüşuz) hoş görmüyor, ama ikincisini de mecbur etmiyor; evin kadını ve çocuklarına hakkını arama, yanlışı düzeltme hak ve imkanı tanıyor. Aile reisi, kadın veya çocukları için faydalı ve gerekli olan bir konuda hem izin vermez, hem de haksız olarak bunda direnirse bu defa kocanın hukuk dışına çıkması (isyan, nüşuz) söz konusu olur ve önce yakın çevrenin, olmazsa hakimin devreye girmesi ile haksızlık ortadan kaldırılır.
Kadının evde bulunması aile düzeni ve sorumlulukları bakımından gerekli olduğu zamanlarda namazlarını da evde kılması elbette tercih edilir, ama Peygamberimizin mescidinde kadınların da devamlı cemaatle namaza katıldıklarını biliyoruz. Yine Peygamberimizin "Allah''ın kadın kullarını Allah''ın mescidlerine gitmekten engellemeyin" dediğini de biliyoruz. Bu hadisleri yerlerinde değerlendirmek dururken herkes kendi işine geleni alırsa din istismar edilmiş olur.
İnsanların birbirine zarar vermemeleri, eziyet etmemeleri, haksız baskı uygulamamaları konusunda birçok ayet ve hadis yanında yalnızca şuna dikkat çekiyorum: "Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir".
Daha özel olarak da, "cinsel temasta kadının da duygu ve tatmininin gözetilmesini, horoz gibi çıkıp inme yapılmamasını" buyuran hadisi hatırlatıyorum.
Şimdi bu ayetlerin ve hadislerin yanına "Koca istediğinde kadın gelmezse lanetlenir" mealindeki hadisi koyalım ve birlikte değerlendirelim: Bu hadislerden şu sonuç çıkarılabilir mi: "Kadın istesin istemesin, rahatsız olsun, eziyet görsün görmesin, kocanın dini ve ahlaki bir kusurundan dolayı ona tavır koymuş olsun olmasın çağırınca koşacak, koşmazsa lanetlenecek!
Elbette böyle bir sonuç çıkarılamaz. Lanetin bir sebebi olabilir ki, o da "ortada meşru bir mazeret olmadığı halde kadının, bazı isteklerini elde etmek veya kapris yüzünden cinselliğini kullanması"dır.
Bütün bu yazdıklarımı kuşatan ve aşan bir ayet ile bu yazıyı bitirelim: "Kadınlara karşı, örf ve adetlere uygun davranın" (Nisâ:4/19). Burada ölçü olarak verilen "örf ve adetler" Müslümanların yaşadığı farklı zaman ve mekanlarda ilişki kurallarının da kısmen değişebileceğini gösteriyor.
Kızların eğitim ve öğretimi
00:0014/03/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan önceki üç yazıda "Bazı Müslümanların kadınlarına karşı haksız davrandıklarını, onların bilgisizlik, zaaf ve acizliklerini kullanarak zulmettiklerini, bunu yaparken bazen ayet ve hadisleri de işlerine geldiği gibi alıp yorumlayarak dini istismar ettiklerini ifade etmiştim.
Kadın meseleleri ile ilgilenen bir kurumun yaptırdığı araştırmaya göre:
"Eğitim düzeyi daha yüksek olan kadınlar arasında bile her 10 kadından 3''ü eşlerinden fiziksel veya cinsel şiddet görüyor. Refah düzeyi düşük olan kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde karşılaştıkları şiddet yüzde 50 iken yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki kadınlarda bu oran yüzde 29''a düşüyor."
Bu tespit kadınların mağdur olmalarının iki önemli sebebini ortaya çıkarıyor: 1. Bilgisizlik, 2. Ekonomik bağımlılık.
Ekonomik bağımlılığın zulme katlanmaya sebep olması, kadının yakından uzağa erkek akrabasının dini, hukuki ve ahlaki vazifelerini ihmal etmesinden kaynaklanmaktadır. İslam toplumunda kadın, isterse çalışır, ama geçimini sağlamak için çalışmaya mecbur kalmamalıdır; kalırsa bundan sorumlu olanlar erkek yakınlardır ve Müslüman camiadır.
Bilgisizliğin ilacı öğrenmektir, okumaktır; bunun normal yeri de okuldur. İnsan bilgisizliğinin bir kısmını ailede, özel dersler ve sohbetlerde de giderir, ama bunlar okulun, okul da bunların yerine konamaz.
Kızlarını, "dinlerini ve ahlaklarını korumak için" okula göndermeyenler ya onlara, okulda bile alamayacağı din ve dünya bilgisini özel olarak aldıracaklar ve gerektiğinde ekonomik bağımsızlıklarını da sağlayacak tedbirler alacaklar veya "kızlarını cahil ve çaresizliğe mahkum etmenin" vebalini yükleneceklerdir.
Eğer bir ülkede okul çocuklara gerekli bilgi yanında güzel ahlakı da veremiyorsa böyle bir okula erkekleri gönderip kızları göndermemek makul ve meşru bir davranış olmaz; çünkü her iki cins de aynı seviyede dindar ve ahlaklı olmak durumundadırlar ve erkeler bozulmaya karşı korunaklı değildirler.
Yapılacak şey herkesin kendi din ve ahlak anlayışına en yakın okulu seçmesi, okulda verilemeyeni okul dışında tamamlamaya çalışmasıdır.
Yoğun ibadetli zamanlar
00:0025/03/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müminlerin hayatı, kulluk bilinci ve bu bilince uygun davranış bakımından bölünemez. Müminin biri “dini çerçeve içinde, Allah kulu olarak”, diğeri “din dışı, nefsinin veya başka birinin kulu olarak” iki hayatı olamaz. Mümin belli zamanlarda, belli şekillerde Allah''a ibadet eder; bu özel manada ibadettir (tapma, tapınma). Bu zamanlar ve şekiller dışında dünyadaki hayatının gerekli kıldığı faaliyetlerde bulunurken de Allah''ı, dini unutmamak, davranışlarını Allah''ın izin ve rızası çerçevesi içinde tutmak yükümlülüğü vardır. Böyle bir şuur, sınır ve hassasiyet içinde olduğu sürece mümin yine kulluk vazifesini yapmaktadır ki, buna da “genel manada ibadet” diyebiliriz.
Bir namazdan diğerine, bir cumadan diğerine, bir Ramazan''dan diğerine, bir umreden, bir tavaftan diğerine kadar geçen sürede mümin, “genel manada ibadet”in şartlarına riayet ettiği sürece hep bu adı geçen “özel ibadetleri” yapıyor gibi değerlendirilir; bu ibadetlerin sevap, feyiz ve etkisine nail olur.
Müminin -uykusu dahil- bütün hayatının bir tek Allah''a kulluk olarak geçmesi ve böylece “yaratılış amacını gerçekleştirmesi” yukarıda açıklanan özel ve genel ibadetlerine bağlıdır. Genel ibadet (kulluk) halinin elde edilmesi, namaz, oruç, hac, umre, itikaf, tasadduk, kurban gibi özel ibadetlerin yapılması ile sıkı bir ilişki içindedir.
Günümüzde insanların özel ibadetlere ayırdıkları zaman ve şuur ile dünya işlerine ayırdıkları zaman ve şuur arasındaki denge iyice bozulmuş, “dünya için azami”, “ibadet için asgari” zaman ve çaba hali oluşmuştur. Bırakın özel ibadet dışında iken de Allah ile olmayı, özel ibadet -mesela namaz- içinde dahi Allah ile olma hali nadirleşmiş, en kısa zamanda kılınan namazlar içinde bile dünya işleri, alım-satım, maddi menfaat ilişkileri şuuru işgal eder hale gelmiştir.
Bu beladan kurtulmanın, kısacık ömür içinde kulluk devletini hakim kılmanın önemli bir aracı, gün, ay, yıl içinden zaman çalarak “yoğun ibadetli zamanlar” geçirmektir.
En uygun zamanda namaz, nafile oruçlar, camide bir süre kalarak itikaf yapmak, teheccüd namazı, seherin feyizli dakikalarında tefekkür ve zikir, hac ve umre… herkesin haline göre seçip kullanabileceği “yoğun ibadetli zamanlar”dır.
Bugünün dünyasında bu zamanları kullanmayanları bekleyen tehlike, her günlük hayatları içinde sık sık (gizli, ince) şirke düşmek, bir Allah''a kulluktan çıkarak başkalarına ve başka şeylere kulluk etmektir.
Forex hakkında
00:0026/03/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Forex, uluslararası spot döviz piyasası işlemleri olarak da ifade ediliyor. Bu konu ile iştiğal edenlerin açıklamalarına göre:
“Forex piyasasında yatırım yapacağınız teminatın 200 katına kadar pozisyon alabilme, işlem yapabilme limitiniz vardır. Yani yatırmış olduğunuz 1$ için size 200$lık işlem yapma imkanı verilir. Dolayısıyla yatırımcıların yaptıkları fiziki işlemlere göre kullanılan kaldıraç oranında kar etme imkanı vardır. Riskiniz ise yatırmış olduğunuz teminatla sınırlıdır. Yatırımcılar diğer yatırım araçlarında ellerinde olmayan bir malı satamaz. Bir satış işlemi oluşabilmesi için daha öncesinden mutlaka bir alış işleminin olmuş olması gerekir. Ancak forex piyasasında bir paritede alış yapmadan, eğer o paritenin düşeceğini düşünüyorsanız direkt satış yapabilirsiniz. Dolayısı ile düşen piyasa koşullarında da kazançlar elde edebilirsiniz.”
Forexin yukarıda anlatılan şekli göz önüne alındığında bu işlemi (bu şekilde döviz alım satımını) müşterileri adına yapan kuruluşlar ve şahıslar -açıkça bir vekalet akdi bulunmasa bile- işlemi, müşterinin vekili olarak yapmış oluyorlar. Bu arada müşterinin kendilerine verdiği/yatırdığı paranın iki yüz katına kadarını da onlara ödünç veriyor ve bu para ile de döviz alıp satıyorlar.
Peki bu kadar parayı niçin ödünç veriyorlar? Müşteriye iyilik olsun (karz-ı hasen) diye mi, yoksa kendileri için garanti olan kazancı sağlamak ve büyütmek için mi?
Elbette ikincisi. Çünkü müşterinin yatırdığı teminat var, zarar olursa bu teminattan zarar karşılanacak. Kâr olursa müşterinin hesabına yazılacak ama işlem yapan da komisyon alarak kazanç sağlayacak. Yani burada bir “menfaat sağlayan ödünç verme” durumu var ki, fıkıhta bu caiz görülmüyor.
Vekil adına yapılan işlem zarar ettiğinde bütün zararı onun üstlenmesi gerekirken “yalnızca teminatı ile sınırlı” olması da fıkıh ölçülerine sığmıyor.
Elde olmayan, satın alınmamış paranın satılması (madûmun satımı) fiilen teslim veya teslim şartı bulunmadığı için yine fıkıhta caiz görülmüyor.
“Bu işlemin topluma, ülke eknomisine faydası var mı?” sorusuna verilecek cevap “hayır”dır.
“Riskleri var mıdır ve kimin için vardır?” sorusunun cevabını ekonomi yazarlarımızdan Fevzi Öztürk''ün, “Sanal kumara denetim geliyor” başlıklı yazsısından (Y.Şafak, 9. Mayıs. 2009) okuyalım:
Finansal piyasaların olmazsa olmazı denetimdir. Eğer dünya, finansal mühendislik harikalarının! bir eseri olarak bugün krize girmişse, bunun en büyük nedenlerinden biri de denetim zafiyetidir…
Yaşanılan krizle birlikte tüm dünyada finansal işlemlerin denetimine yönelik tekniklerin geliştirilmesi ve artırılması gündemin birinci sırasına oturmuşken; Türkiye''de öyle bir “hayalet piyasa” var ki hiçbir denetime tabi değil.
Hayalet piyasa diyoruz çünkü; Türkiye''de birkaç kurumsal aracı kurum bu hizmeti veriyor ancak işlemlere aracılık yapan birçok firmanın bilinirliği sadece internet üzerinden verilen reklamlardan ve internet sitesi isimlerinden ibaret.
Bu piyasa; “Foreign Exchange” sözünün kısaltılmış hali olan FX ya da Forex diye bilinen, para birimlerinin kendi aralarındaki fiyat hareketlerinden kazanç sağlamaya yönelik oluşturulmuş bir piyasadır. İşlemlerin belli bir merkezi yok. Kesintisiz, 24 saat aralıksız işlem yapabilme imkânı mevcut.
Aslında FX çok teknik bir piyasa, birçok değişken söz konusu. Bunun içindir ki dünyanın en riskli piyasası olarak kabul edilir. Buna rağmen dünyada bu piyasada işlemler her geçen gün biraz daha artarak 3 milyar dolarlık işlem hacmine ulaşılmış durumda.
Bu kadar rağbet görme nedeni ise finansta “kaldıraç” olarak tabir edilen, elinizdekinden daha fazla yatırım yapabilme ve risk alma imkânı sunulması. Bu imkân o kadar büyük ki, bazı işlemlerde 400 katına kadar çıkabiliyorsunuz. Yani elinizdeki 1000 dolarla 400 bin dolarlık alım satım yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla kârınız ve zararınız da 400 bin dolara göre belirleniyor. Nasıl risk ama… FX işini yapan yurtdışındaki kurumlar belli denetimlere tabi olurken, bizde “mantar gibi çoğalan” bu kurumlar yasal boşluklardan dolayı maalesef hiçbir denetime tabi olmadıkları gibi bu işlemlerden doğan kazançlara da vergi yok…”
F.Öztürk 27 Aralık''ta yazdığı bir başka yazıda denetim geleceği haberini şöyle veriyor:
“Foreks işlemlerini eleştirdiğimiz için bizi aforozlayanlar şimdi ne yapacaklar… BDDK Başkanı Sayın Tevfik Bilgin “kumara yakın türev ürünlere karşıyız” diye bir açıklama yaptı. Şimdi merak ediyorum; BDDK Başkanını nasıl bir eleştiri yağmuruna tutacaklar diye…
Yine forex konusu
00:0028/03/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Hakan Yılmaz''ın, forex ile ilgili yazıma eleştirisi var, cevapları ile birlikte sunuyorum:
“Bugün forex piyasası hakkında yazı yazmışsınız. İşin fetva kısmını siz daha iyi bilirsiniz. Orasına karışmak haddim olmaz ama forex piyasası hakkında temel olarak çok yanlış bilgilere dayanarak yorum yapmışsınız. Forex ile bilgilerinizde çok ciddi eksiklikler var.”
Cevap:
Bu konuda yetkililerin yaptığı açıklamalara dayandım, yanlış yok. Gerekmediği için vermediğim bilgi olabilir.
“Vekil adına yapılan işlem zarar ettiğinde bütün zararı onun üstlenmesi gerekirken “yalnızca teminatı ile sınırlı” olması da fıkıh ölçülerine sığmıyor” demişsiniz. Zarar ettiğinizde tüm zararı hesabı açan kimse karşılar. Teminat ile sınırlı olması, teminattan daha fazla zarar edilmemesinden kaynaklanıyor. Yani bu teknik bir detay. Diyelim 100 dolar hesap açtım. Zararım en fazla 100 dolar olur, daha fazlasına izin verilmez.
Cevap:
Evet, tekrar ediyorum, bir vekil müvekkili adına yaptığı işi talimata uygun yapar da iş zarar ederse zararı müvekkil öder. Vekilin “teminat kadar zarara izin vermesi ve daha fazlasına -zarar kendine dokunacak diye- vermemesi başlıbaşına bir problem. İşte bu yüzden de işlem meşru değil.
“Bu işlemin topluma, ülke eknomisine faydası var mı?” sorusuna verilecek cevap “hayır”dır. demişsiniz. Ama bir firma ihracat yapıp dolarla kazandığı parasını TL''ye çevirmek için gitmesi gereken piyasa Forex piyasasıdır. Tüm dünyada dövizler birbiriyle değiştirilir. Dünya ticaretinin temel yapıtaşıdır forex piyasası.”
Cevap:
Benim yazım normal, fıkıhtaki sarf kurallarına uygun döviz alım satımının meşru olmadığını söylemiyor. Elbette insanlar muhtaç olduklarında yabancı paraları alırlar ve satarlar. Bunun da en önemli şartı alım satımın peşin olmasıdır.
“Dolayısıyla aracı kurumdan kaldıraç kullanıp işlem yapmak ile, bir arkadaşınzdan ödünç para alıp onunla döviz bürosundan dolar-euro almak arasında hiç bir fark yoktur. Birisinde paralar sanal ortamdadır, birisinde gerçektir. Tek fark budur.”
Cevap:
İşte fıkha uymayan taraf da bu farka dayanmaktadır. Yazımda “ödünç vermenin kurallarına uymadığını ve ikrazın menfaate bağlı olduğunu ifade etmiştim. Bu yazının sonuna, aynı konuda doktora yapmış olan genç bir ilim adamının mutalaasını da ekleyeceğim.
“Daha sonraki denetim kısmı tamamen doğrudur, ona birşey diyemem. Diyanetin konuyla ilgili olumlu bir fetvası var.”
Cevap:
Diyanet''in fetvası kaldıraç sistemi ve sanal alım satımla ilgili değil.
Dr. Abdullah Durmuş''un değerlendirmesi (özet):
Bu işlem bir karz işlemidir ve ödünç veren, her alım satımdan bir komisyon aldığı için “menfaat sağlayan ve bu sebeple meşru olmayan karz” mahiyetindedir. Diğer karz (kredi) işlemlerinde para ödünç alana teslim edilebildiği halde burada teslim edilmez, ödünç veren riske girmez, döviz alım satımında kâr kur farklarına dayanır, bunda ise ödünç veren tarafından ayrıca komisyon alınır.
Bu işlem ile o (kaldıraç sistemiyle ödünç alan) kumar ve bahis oyunlarına benzer bir şekilde sırf riske girmeyi bir kazanç vesilesi edinmekte, bankaya para kazandırmak dışında hiçbir katma değeri bulunmayan bir işle uğraştığı için kendisine ve topluma zarar veren bir işle uğraşmış olmaktadır. (Fıkhi Açıdan Günümüz Para Mübadelesi İşlemleri, İst. 2009, s.48-50)
Fetva kaldırılamaz
00:001/04/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ülkesini veya bir parçasını işgal eden, işgale yeltenen, ülkeye saldıran düşmana karşı eli silah tutan bütün Müslümanların karşı koymalarının farz olduğu konusu tartışmaya açık değildir; elbette karşı konacak ve saldırı geri püskürtülecektir.
Saldırı bulunmadığı halde öteki devletlerle İslam devletinin ilişkisinin savaş mı, barış mı, tarafsızlık mı olacağı konusu tartışılmıştır.
Bütün dünyada "İslam barışını" kurmak ve yaşatmak için gerekeni yapmanın Müslümanlara vazife olduğu şeklindeki görüşe ben de katılıyorum. İslam''a göre savaş, başkalarına ait toprakları ele geçirmek veya insanları zorla İslam''a sokmak için değil, yakından uzağa doğru bütün dünyada adalet, barış ve hürriyeti sağlamak için yapılır.
İslam ülkesi içinde Müslümanlar gruplara ayrılıp çatışırlarsa grupların dışında kalanlar ile içinde olup da insafını kaybetmemiş bulunanlar bir araya gelirler, haklı olanın yanında yer alır, haksız olanı yola getirmek için gerekeni yaparlar.
Masum insanların canına ve malına zarar veren terörü siyasi veya başka bir amaçla kullanmak caiz değildir. Bir masumun canını tehlikeye atabilmek için "kesin ve genel bir zaruretin" bulunması şarttır. Ülkeye düşman saldırınca zarar kesindir ve geneldir (bütün halka aittir), işte bu sebeple insanlar canlarını tehlikeye atarak savaşa girerler. Müslüman esirleri siper edinerek bir İslam kalesinin kapısına doğru ilerleyen düşmana karşı -masum Müslümanların zarar görecekleri ortada olduğu halde- ateş açmak işte bu yüzden (kesin ve genel zaruret sebebiyle) caizdir.
İslam''da bütün müminlerin dini anlama ve uygulama yükümlülüğü vardır. Yeterli bilgi edinememiş olanlar bilenlere sorarak (istifta) dini öğrenir (fetva) ve uygularlar (amel).
Bir konuda bütün müctehidler aynı şeyi söylemiş olurlarsa icma oluşur ve buna muhalefet edilemez. İcma dışında bir fetva diğerini ortadan kaldıramaz. Hristiyanlık''ta -sıradan Hristiyanlardan farklı- din adamları vardır, bunlar toplanırlar (konsil) dini kararlar alırlar, daha önce alınmış kararları da değiştirebilirler. İslam''da ne ruhaniler konsili vardır ne de imtiyazlı din adamları. Bilen konuşur, yazar, fetva verir, bilmeyen de bilenden öğrenir ve uygular. Bir alim fetvası ile bir başka alimin fetvasını geçersiz kılamaz. Her müctehid (alim) kendi ictihadı ile amel eder, halk da dilediği alime sorar ve öğrenir.
Bu kurallar açısından bakıldığında vaktiyle İbm Teymiyye''nin verdiği "cihad fetvasını" (İslam ülkesine saldıran veya işgal eden düşmana karşı cihadın farz olduğu fetvasını) herhangi bir zamanda başka bir alim veya alimler gurubu bir araya gelerek kaldıramazlar. Yeni bir fetva verirlerse bu da onların fetvası olur, ilim ve ahlakça ehil iseler dileyen onlarınkini, dikleyen de başka alimlerinkini alır ve uygular.
.Taraflı bağımsız yargı
00:002/04/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Halk veya temsilcileri tarafından seçilmeyecek, halkın temsilcileri tarafından denetlenemeyecek, tayin, terfi, nakil vb. tasarruflar tamamen kendi elinde olacak bir yargı isteniyor ve buna da "tam bağımsız yargı" deniyor.
Yargıyı kim temsil ediyor, yargı denince kimleri hatırlıyoruz?
Hakimler, savcılar, bilirkişiler, avukatlar…
Bunların tamamı insan; ete kemiğe bürünmüşler, diğer insanlardan biyolojik, psikolojik, sosyal olarak temelde ayrılıkları yok. Onların da inançları, ideolojileri, maddi ve manevi ihtiyaçları ve eğilimleri var.
Yapılan baro vb. seçimlerine bakıyoruz, hukuk adamlarının çoğunluğunu kemalist, statükocu ve -nasıl oluyorsa aynı zamanda- solcular veya CHP zihniyetli olanlar teşkil ediyorlar.
Mahkemelere bakıyoruz "sizin ve bizim" mahkemeler var. Aynı davada, aynı deliller ve belgelerle, aynı şahısları tutuklayanlar var, serbest bırakanlar var, mahkum edenler var, beraat ettirenler var.
Bir tarafta halkın gerekli çoğunluğu ile iş başına gelmiş ve milli iradeyi temsil eden, millet adına kanun çıkaran, millet adına yürütmeyi yapan Meclis ve hükumet var, bir tarafta "bağımsız, ama taraflı" yargı var; milletin temsilcileri yapıyor, yargı bozuyor ve her bozduğu tartışma konusu oluyor. Bilgi ve tecrübesi ile temayüz etmiş hukukçular birçok "Anayasa Mahkemesi ve Danıştay" kararları için "yanlış, hukuka aykırı, buna (mesela yerindelik açısından bakmaya) hakları ve yetkileri yok…" diyorlar. Ama yargı yapıyor ve oluyor.
Mesela Danıştay, işine geldiğinde bir davayı bir veya iki günde karara bağlıyor, işine gelmediğinde yıllarca bekletiyor.
HSYK beğenmediği hakim ve savcıları meslekten atıyor, yetkilerine ambargo koyuyor, beğendiklerini ise yerinde bırakıyor, terfi ettiriyor, yetkisini arttırıyor. Bu noktada beğenme ölçüsü bazen ideolojik ve taraftarlık oluyor.
Yargının durumu böyle iken bizden, yargıya mutlak olarak güvenmemiz, Meclis''e ve hükümete ise güven duymamamız, hükümet ve Meclis ile idari ve siyasi mahkemeler çatıştığı zaman "Yargı ne derse o olsun" dememiz isteniyor.
Bu noktada TÜSİAD Başkanı''nın medyaya yansıyan bir ifadesini hatırlayalım:
"Meclis''teki sandalyelerin çoğunluğunu almış bir partinin varlığının bile bir yargı mensubunun iki dudağı arasından çıkacak bir söze bağlı olması Türkiye''ye yakışmıyor; iş dünyasının, yatırımcıların önünü görebilmesi için siyasi istikrar önemlidir."
Yargı son tahlilde "millet adına" hüküm veren, iş yapan bir erktir. Yargı millet iradesi ile ters düşerse, siyasi ve ideolojik bir taraf olursa, çözüm nedir, ne olacaktır?
Hukukçuları bu noktada düşünmeye ve çözüm bulmaya davet ediyorum.
Dehşete düşüren iddialar ve haberler
00:008/04/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devleti meşru olmayan iktidar odaklarından, orduyu darbeci subaylardan ve generallerden, ülkeyi –bazen onlarla işbirliği de yapan- mafyadan kurtarmak ve temizlemek kaçınılmaz hale gelmiştir. İktidar bu hayırlı işe teşebbüs edince muhalefet destekleyeceği yerde “iktidarı başka maksatların peşinde olmakla” suçladı ve operasyonlara karşı çıktı. İktidarın başka maksatlarının olup olmadığını bilmek mümkün değil, ama ortada ağır suç teşkil eden fiillerle ilgili iddialar, haberler ve davalar var. Bunlar arasında ülkede kaos yaratmak için hazırlanmış planlar, bu planların içinde masumların, önemli kişilerin katledilmeleri, camilerin bombalanması, cumadan çıkan cemaat üzerine bomba yağdırılması, başbakanın ve görevini yapan polislerin kurşunlanması… var; bütün bunlarla oluşacak kaos ortamından yararlanarak darbe yapmak ve demokrasiyi askıya almak var.
İktidarın başka maksadı belli değil, ama bu saydıklarımız belli; yani haber ve dava konusu olmuş. Hal böyle olunca ülkesini seven, adalet ve haktan yana olan, vicdanını iktidar hırsı kör etmemiş bulunan herkesin yapması gereken şey durup beklemek, yargının gerçekleri ortaya çıkarmasına yardımcı olmak, yargıyı şu veya bu şekilde etkilemekten uzak durmaktır.
Mecelle''ye de madde olarak girmiş bulunan bir hadise göre ispat, iddia edene (dava açana), eğer ispat için yeterli delil yoksa –dava konusu suçu işlemediği veya haksızlığı yapmadığı yolunda- yemin ise davalıya düşer.
Yukarıda bir kısmını sıraladığım vahim, canavarca, tüyler ürperten suçlarla ilgili haberler ve iddialar yalan da, doğru da olabilir. Peşinen “doğru, gerçek, olmuştur” diyen de, “yalan, yanlış, uydurma” diyen de yanlış yapar. Kişileri mahkum etmek için iddia yetmez, iddianın ispatı gerekir. İspat, suçlanan kişinin gözaltında veya tutuklu olmasını gerektiriyorsa bu da yapılır. Muhakeme sonunda yeterli delil bulunamazsa sanıklar serbest bırakılır, bulunursa, suç ispat edilirse mahkum olur, cezalarını çekerler.
Bazı çevrelerin bu evrensel kurallar karşısında tavır almaları, telaş içinde, bilir bilmez insanları suçlamaları veya aklamaları o çevrelerin pek masum olmadığının delilidir veya emaresidir.
Bir düşünün, ya bu iddialar ve haberler tamamen veya kısmen doğru ise…
Böylesine ağır, ülkeye ve halka zararlı suçların, teşebbüslerin, fiillerin engellenmesi ve aynısını yapmak isteyenlerin caydırılması zorunlu değil midir?
Savcılar ve hakimler ellerindeki delillere bakarak bazı şahısları göz altına aldılar veya tutukladılar diye kıyameti koparanlar bu “doğru olma ihtimali” üzerinde niçin durmuyorlar!!!
“Bütün bunlar doğru ama biz yargıya güvenmiyoruz” diyecek olanlara sormalı:
Peki kime, nereye güveneceksiniz?
Defalarca darbe yapan ve darbe teşebbüsünde bulunan askerlere mi?
Binlerce cinayet işleyen, devlet içinde devlet olmaya kalkışan gladiyoya mı?
Yargı hiç değilse açık, zamanı geldiğinde vereceği hükmün delilleri ortada, hata ihtimaline karşı üst yargı denetimi mevcut.
Yargıya güvenin kaybolması kadar ülkeye zarar verecek bir şey az bulunur. Bu sebeple herkesin ve başta da yargı mensuplarının güveni sarsan davranışlardan uzak durmaları, vazifelerini hakkıyla yapmaları, hak ve adaletten başka bir saike kapılmamaları şarttır.
.Fetva konusunda bir mektup
00:009/04/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İbn Teymiyye''nin cihad fetvası ile ilgili yazımı okuyan Sayın Prof. Dr. Nuri Akkaş''ın takıldığı, endişeye kapıldığı noktalar var. Şöyle diyorlar:
“…O yüzden, hiç kısaltmadan verdiğim aşağıdaki yazısı beni çok şaşırttı. Beni şaşırtan, hatta şoke eden, cümlelerinin yanına (PARANTEZ iÇi BÜYÜK HARFLERLE) yorumlarımı, kaygılarımı, sorularımı ekledim. Sn. Karaman''ın bu yazısı -eminim onun niyeti kesinlikle bu değil- şiddet meyilli radikaller tarafindan, ufak tefek saptırmalarla, kendi amaçlarını desteklemek için kullanılabilir. En azından ben aşağıdaki yazıyı okuyunca böyle bir hisse kapıldım. Sn. Karaman gibi konunun uzmanı yazarların, yazdıklarının nerelere çekilebileceği konusunda daha titiz olmaları gerektiği kanısındayım.”
Bu girişten sonra Sn. Akkaş yazıyı, notlarını ekleyerek aynen veriyor. Biz de bir iki yazıda endişelerini gidermeye çalışacağız.
“İslam ülkesini veya bir parçasını işgal eden, işgale yeltenen, ülkeye saldıran düşmana karşı eli silah tutan bütün Müslümanların karşı koymalarının farz olduğu konusu tartışmaya açık değildir; elbette karşı konacak ve saldırı geri püskürtülecektir (TÜRKİYE BU KATEGORİYE GİRİYOR MU?)”.
Hayır, Türkiye bugün bir yabancı gayr-i Müslim devlet tarafından işgal edilmiş değildir. Ama Osmanlı''nın son zamanlarında böyle bir işgal vardı ve o zaman da cihad fetvaları, fermanları çıkarılmıştı.
“Saldırı bulunmadığı halde öteki devletlerle İslam devletinin ilişkisinin savaş mı, barış mı, tarafsızlık mı olacağı konusu tartışılmıştır.”
“Bütün dünyada ''İslam barışını'' kurmak ve yaşatmak için gerekeni yapmanın Müslümanlara vazife olduğu şeklindeki görüşe ben de katılıyorum. İslam''a göre savaş, başkalarına ait toprakları ele geçirmek veya insanları zorla İslam''a sokmak için değil, yakından uzağa doğru bütün dünyada adalet, barış ve hürriyeti sağlamak için yapılır. (İSLAM''IN HEDEFİ, YAKINDAN UZAĞA DOĞRU BÜTÜN DUNYADA (İSLAM) ADALETİ, BARIŞI VE HURRİYETİ SAĞLAMAK iÇiN SAVAŞMAK iSE, BUNU SAĞLAMAK iÇiN YAKINDAN UZAĞA DOĞRU TOPRAKLARI ELE GEÇİRMEK GEREKMEZ Mİ? BU iSE (BÜTÜN DÜNYAYI ELE GEÇİRENE DEK) SÜREKLI BİR SAVAŞ DURUMUNU VE SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞINI GEREKTİRMEZ Mİ?)”
“İslam''ın hedefi… savaşmaktır” demedim, ''savaş gerektiğinde şunun için yapılır'' dedim. Hedef ''hakkın yerini bulması, zulmün ortadan kalkması ve barışın sağlanmasıdır''. İslam bunu ister, bu amaca ulaşmak için savaş zorunlu hale gelirse onu da ister. Savaş zorunlu hale gelince elbette başkalarının toprakları işgal edilir; ama toprak kazanmak için savaşmak başkadır, savaş zorunlu kıldığı için bir yeri işgal etmek başkadır. Amaca ulaşınca o toprak, bir daha zulme sapmayacakları sağlanan sahiplerine bırakılır. Bütün dünyada savaşın devam etmesinin asıl sebebi haksızlıktır, zulümdür, güçlünün zayıfı ezmesi ve sömürmesidir. Uluslar arası kuruluşlar tarafsız olmadıkları, güçlüden yana tavır aldıkları için dünya bir türlü huzura, adalete ve barışa kavuşamıyor. Benim ''İslam barışı''ndan maksadım, -başka çare kalmadığında- savaşla da olsa zulmün, sömürünün, zayıfı ezmenin, haksızlığın ortadan kalktığı bir ''dünya barış ortamı''dır.”
“İslam ülkesi içinde Müslümanlar gruplara ayrılıp çatışırlarsa grupların dışında kalanlar ile içinde olup da insafını kaybetmemiş bulunanlar bir araya gelirler, haklı olanın yanında yer alır, haksız olanı yola getirmek için gerekeni yaparlar. (HAKLI-HAKSIZ KARARI NASIL VERİLİR? YOLA GETİRMEK İÇİN GEREKEN, KATLİAMA KADAR GİDEBİLİR Mİ?)”
Benzeri davalarda haklıyı haksızdan ayıran kurallar, ölçütler ve bunları uygulayan kurumlar vardır. İslam''da “ehlü''l-halli ve''l-akd” adı verilen, erdemli ve alim kişilerden oluşan bir kurul vardır. Bunlar danışmalara dayalı ictihad faaliyeti de yaparlar. Bu kurul taraflı değil, taraflar üstü olur ve İslam Hukuku''na dayanır. Kurulun haklı ve haksız konusundaki hükmü bağlayıcıdır; taraflar -bunlardan bir iktidar da olsa- buna uymak durumundadırlar. Anarşinin hakim olmadığı hukuk devletinde bu işler normal yürür ve sonuç alınır; çoğu kez şiddete, güç kullanmaya gerek kalmaz. Hukukun dışına çıkarak şiddet kullanan gruplara karşı silahlı mücadele her zaman ve her sistemde meşru görülmüştür.
İslam savaşta, katliamı bırakın, zorunlu olmadıkça ağaç ve hayvan kesilmesini bile caiz görmez. Eline silahını alıp savaşanlar hedef olur.
Devamı var.
.Terörün dayanağı fetvaya olamaz
00:0011/04/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Akkaş''ın tenkit ve sorularına cevap veriyorduk: “Masum insanların canına ve malına zarar veren terörü siyasi veya başka bir amaçla kullanmak caiz değildir. Bir masumun canının tehlikeye atabilmek için “kesin ve genel bir zaruretin” bulunması şarttır. Ülkeye düşman saldırınca zarar kesindir ve geneldir (bütün halka aittir), işte bu sebeple insanlar canlarını tehlikeye atarak savaşa girerler. Müslüman esirleri siper edinerek bir İslam kalesinin kapısına doğru ilerleyen düşmana karşı –masum Müslümanların zarar görecekleri ortada olduğu halde- ateş açmak işte bu yüzden (kesin ve genel zaruret sebebiyle) caizdir. (İNTİHAR BOMBACILARININ ''ARADA MÜSLÜMANLAR DA OLUYOR'' ŞİKAYETLERİNE KARŞI KULLANDIKLARI AÇIKLAMA DA BUDUR.)”
Bu paragrafın ilk cümlesini okumamış gibi yazıyorsunuz. Meşru savaş ve savunma ile terörü birbirine karıştırmak, birine ait meşruiyet delilini ötekine taşımak kabul edilemez. Bir ülke içinde iktidar mücadelesi yapanların terörü kullanmaları lanetlenecek bir davranıştır, ama ülkeyi işgal eden düşmanı dışarı atmak için yapılan her türlü makul ve meşru müdafaa cihaddır; cihadda Müslümanlar da ölür.
“İslam''da bütün müminlerin dini anlama ve uygulama yükümlülüğü vardır. Yeterli bilgi edinememiş olanlar bilenlere sorarak (istifta) dini öğrenir (fetva) ve uygularlar (amel).
“Bir konuda bütün müctehidler aynı şeyi söylemiş olurlarsa icma oluşur ve buna muhalefet edilemez. İcma dışında bir fetva diğerini ortadan kaldıramaz. Hristiyanlıkta –sıradan hristiyanlardan farklı- din adamları vardır, bunlar toplanırlar (konsil) dini kararlar alırlar, daha önce alınmış kararları da değiştirebilirler. İslam''da ne ruhaniler konsili vardır ne de imtiyazlı din adamları. Bilen konuşur, yazar, fetva verir, bilmeyen de bilenden öğrenir ve uygular. Bir alim fetvası ile bir başka alimin fetvasını geçersiz kılamaz. Her müctehid (alim) kendi ictihadı ile amel eder, halk da dilediği alime sorar ve öğrenir.
“Bu kurallar açısından bakıldığında vaktiyle İbm Teymiyye''nin verdiği “cihad fetvasını” (İslam ülkesine saldıran veya işgal eden düşmana karşı cihadın farz olduğu fetvasını) herhangi bir zamanda başka bir alim veya alimler gurubu bir araya gelerek kaldıramazlar. Yeni bir fetva verirlerse bu da onların fetvası olur, ilim ve ahlakça ehil iseler dileyen onlarınkini, dileyen de başka alimlerinkini alır ve uygular. (DOLAYISI İLE ŞU ANDA BiLE, TERÖRİST EYLEMLERİ BİR ZAMANLAR BİR ''ALiM'' TARAFINDAN VERİLMİŞ BiR FETVAYA DAYANDIRMAK HER ZAMAN MÜMKÜNDÜR ÇÜNKÜ 1500 YILLIK GEÇMIŞTE UYGUN BiR FETVA BULMAK KESiNLiKLE OLASIDIR. ZATEN ŞU ANDA DA YAPILANLAR iÇiN DiNi GEREKCELER ÖNE SÜRÜLMÜYOR MU?)”
Cihada değil de teröre fetva veren bir alime rastlamadım. İbn Teymiyye''nin fetvası terör değil, cihad fetvasıdır, Mardin''i ve diğer İslam şehirlerini işgal eden, yağmalayan, katliam yapan kafirlerle iş birliği yapmayı mahkum ediyor ve müminleri cihada çağırıyor. Bu ve benzeri fetvaların teröre dayanak yapılması mümkün değildir.
Ayrıca savaş, barış gibi devlete ve kamuya ait konularda fertler, birilerinden fetva alarak hareket edemezler. Fetvayı devlet alır ve uygular.
Kutlu Doğum
00:0015/04/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün akşam başlatılan bu yılki "Kutlu Doğum" anmalarına bir şiirimle katılıyorum:
Hırka-i sa''âdet ziyareti
Seni sevdik Efendim ama bu sevgi başka
Göz yaşlarımız şahit canlar fedâ bu aşka
Seni dünya gözüyle göremedik Efendim
Rüyada görenler de demesin "Hiç görmedim"
Görmek ve ermek için çırpınıyor gönüller
Gül hasretiyle gelmiş akın akın bülbüller
Vuslat neş''esi sunar sakal, hırka ve rüyâ
Dokunuruz, öperiz, bunları doya doya
Hayır hayır kanmıyor içtikçe susuyoruz
Burada söz bitiyor, yanıyor, susuyoruz
Bugün hırkanı gördüm, önünden geçenleri
Vuslat neş''esi için bu yolu seçenleri
Yaşlı genç kadın erkek uzaklardan gelerek
Hırkana bakıyorlar ağlayarak gülerek
Söndürmüyor gözyaşı gönüldeki ateşi
Derya içinde olsa âşıkın yanmak işi
O mübarek vücuda bu hırka sarılmıştı
Kokusundan nurundan büyük nasip almıştı
Hırka-i sa''âdet bu saadet dağıtıyor
Allah sevgilisinin ruhu bize bakıyor
Aşıkların sevgisi bu ruha dokunuyor
Vuslatın mutluluğu gözlerden okunuyor
Bu dünyada lütfettin hırkanı, sakalını
Rabbimize şükrettik yere koyduk alını
Artsın muhabbetimiz eksilmesin ya Rabbi
Başka sevgiler onu hiç silmesin ya Rabbi
"Beni sevenler O''nu izlesin" buyurmuştun
Sevgimizin mayası oldu Rabbim bu muştun
Önümüzde Habîb''in ve arkasında bizler
Kervan yola düzüldü silinmesin bu izler
Bu izlere basarak yürüsün de kulların
Cennet ve cemal olsun tek nasibi onların
Suriye ve İhvan
00:0016/04/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hüseyin Altınalan''ın Milli Gazete''de yayınlanan röportajında, Müslüman Kardeşler (el-İhvanu''l-muslimûn) Teşkilatı Genel sekreteri Ali Sadreddin Beyanuni, Suriye''de Beşşar döneminde de -küçük yumuşamalar dışında- esaslı bir değişimin olmadığını, tek parti hakimiyetinin ve hukuksuzluğun devam ettiğini söylüyor, Türkiye''nin yardımı ile kendi üyeleri bakımından şu dosyaların açılmasını ve adil bir yargılama ile sonuçlandırılmasını, yaraların sarılmasını istiyor ve dileklerini şöyle sıralıyor:
"Türkiye''den Suriye ile ilişkilerinde insan hakları dosyasını gündeme getirmesini bekliyoruz…
Bu doğrultuda insani olan 4 dosyanın açılmasını istiyoruz.
Birincisi; siyasi tutukluların dosyası... Suriye''de yargılanmaksızın cezaevinde tutuklu bulunan çok sayıda siyasi tutuklu var. Öncelikle bu dosya açılmalıdır.
İkincisi; kayıp tutukluların dosyası... Yani; 30 yıldır ailelerinin haber alamadığı kayıp tutukluların dosyası... Bunlar nüfus kayıtlarına göre hayattalar ancak şu anda hiçbiri ortada yok.
Üçüncüsü; Suriye''yi terk edenlerin dosyası... Bunlar çok büyük bir oranda insandan oluşmaktadır. On binlerce kişi 30 yıldır vatanları dışında yaşıyor. Ve bu insanların Suriye''ye dönmeleri mümkün değil. Yeni yasaya göre bazıları emniyetten alacakları onayla ülkelerine dönebiliyor.
Dördüncüsü; anayasanın 49. maddesine göre idamla yargılanan İhvanı Müslimin üyelerinin dosyası... (Suriye Anayasa''nın 49. maddesinde "Müslüman Kardeşlere üye olmak, sempati duymak ya da üyelerinin ailelerine destek vermenin cezası ölümdür)"
Bayanuni''nin bu tespitleri ve isteklerini doğru yerine oturtabilmek için Suriye''de, 1976-1982 arasında cereyan eden İhvan eylemlerini ve kalkışmasını hatırlamamız gerekiyor.
Suriye, Lübnan iç savaşı ile meşgul iken İhvan, iktidarı ve rejimi değiştirmek için silahlı ayaklanmaya girişmiş, güvenlik kuvvetlerine karşı önemli zararlar ika etmişti. Hama kurtarılmış şehir ilan edildi, bütün Müslümanlar, kâfir ilan edilen iktidar ve yanlılarına karşı isyana çağrıldı. Hafız Esad isyanı kanlı bir şekilde bastırdı, sayısı çeşitli kaynaklarda 7 bin ile 35 bin arasında değişen İhvan mensubunu katletti, bir kısmını tutuklayıp zindana attı, önemli sayıda insan da ülkeden kaçtı ve hâlâ dışarıda yaşıyorlar.
İhvan hesapsız kitapsız silaha sarılmasaydı, siyaset yolunu seçseydi, rejimi değiştirmek için uzun vadeli makul bir plan üzerinden yürüseydi belki başına bunlar gelmeyecek, birçok insanın kanı boş yere akmayacak, binlerce insan işkence görmeyecek, zindanlarda çürümeyecek, gurbet ellerde kalmayacaktı.
İslam siyasi düşüncesinde muhalefet meşru olmakla beraber iktidarı ve/veya rejimi değiştirmek için izlenecek yol konusunda üç çözümden söz edilmiştir:
1. Şartlar ne olursa olsun silahlı isyan/devrim.
2. Sabredip beklemek çözümü zamana bırakmak.
3. En az zarar ve zayiatla sonuç elde etmek üzere tedbir almak, hazırlanmak ve uygun zamanı beklemek.
Üçüncü yol orta yol gibi gözüküyor; bunu bırakıp şartları ve muhtemel sonucu hesaba katmadan harekete geçmenin yanlış olduğunu tarih bize açıkça gösteriyor.
Suriye''ye dönersek, olan olmuş ve üzerinden onlarca yıl geçmiş, İhvan da tecrübelerden ders almış, amacına ulaşmak için siyaset yolunu seçmiştir. Artık Suriye de geçmişin yaralarını sarmak, incinmiş gönülleri tamir etmek, haksız ve ölçüsüz mahkumiyetleri sona erdirmek için harekete geçmeli, hukuku işletmelidir.
Ya hep ya hiç mi?
00:0018/04/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ak Parti iktidara geldiği günden beri –diğer icraatı yanında- ülkede demokratikleşmenin yollarını açmaya, darbe dönemlerinden kalma tıkanıklıkları aşmaya, insan hak ve özgürlükleri alanını genişletmeye çalışıyor. Bu amaca ulaşabilmek için birçok teşebbüste bulundu, kendi hataları, kusurları, acemilikleri olsa da sonuç alınamamasının baş sorumlusu siyasi ve sivil (birçoğu meşruiyet ve demokrasi dışı) muhalefet oldu.
"12 Eylül anayasası baştan sona değiştirilmelidir, yeni bir anayasa şarttır" diyenler, bu iktidar isteneni yapmaya kalkışınca "şimdi olmaz, bunlarla olmaz, biz yapmalıyız, bizimle uzlaşmaları gerekir…" diyerek ipe un serdiler, niyet okudular, açıklanan amaçların dışında amaçlar aradılar, rejimin tehlikeye gireceğinden söz ettiler, laiklik tabusunu öne sürdüler, mecliste engellediler, anayasa mahkemesini devreye soktular, medyayı etkili bir şekilde kullandılar… İşte bu yüzden yeni bir anayasa mümkün olmadı.
Ülkeyi askeri vesayetten ve yargıçlar devleti olmaktan çıkarmak, partilerin tepesinde demoklesin kılıcı gibi asılı duran kapatılma korkusunu ortadan kaldırmak için hiç değilse zorunlu olan bazı maddeleri değiştirmek üzere harekete geçildi, aynı çevreler yine aynı terane ile ortalığı karıştırmaya çalışıyorlar.
Neymiş efendim?
Böyle bölük pörçük değişiklik bir işe yaramazmış.
Yargı abluka altına alınıyormuş.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi çiğneniyormuş.
Parti kapatmanın zorlaştırılması konusunda ileri gidilmiş…
Bunlar bahane, aslında her partinin ve çevrenin çıkarları bakımından talepleri var, bunlar yerine getirilse diğer bahaneler ortadan kalkıveriyor.
CHP örneğine bakalım. Önce bütünüyle karşı çıktılar, uzlaşmak için görüşmeyi bile kabul etmediler. Anayasa mahkemesi tehdidini tekrarladılar. Arkadan "üç madde dışında hiçbir madde ile problemimiz yok, bu üç maddeyi paketten çıkarın geri kalanı destekleyelim" dediler. Ama bir yandan da komisyonda bütün maddelere muhalefet şerhi koydular.
Görülen odur ki, bütünü veya zorunlu olan bazı maddeleri mutlaka değiştirilmesi gereken, bunda ülke ve millet menfaatinin bulunduğu müsellem olan bugünkü anayasaya dokundurmak istemeyenlerin asıl saiki "ülke ve millet için yararlı, hatta zorunlu olma" değil, kendi menfaat ve politikalarına uygun olup olmamadır.
Bir madde değiştiriliyorsa ve bu da gerekli ise "niçin filan madde değiştirilmiyor, o madde kalacaksa hiçbiri değişmesin…" şeklindeki bir mantık ve itiraz he zaman yerinde, faydalı ve samimi olmayabiliyor.
Değişiklik tasarısı meclise geliyor, saniyesi milyarlara mal olan müzakerelerde sonuç alınamayacağını bilerek yapılacak engellemeleri de, bu değişikliğe kimin destek kimin köstek olduğunu da millet görecek ve not edecektir.
Özellikle iktidar milletvekilleri büyük bir imtihanla karşı karşıyadırlar.
Dilerim millet ve memleket için hayırlısı ne ise o olur!
..Hakkı kötüye kullanmak
00:0022/04/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Milletvekillerinin denetim, teklif, bilgi almak gibi maksatlarla söz alma, konuşma hakları vardır. Siyasi partilerin de kanun tasarı ve teklifleri görüşülürken lehte ve aleyhte konuşma hakları mevcuttur. Ancak bütün bu haklar iyi niyetle, millet ve ülke yararına, bir iyiyi gerçekleştirmek veya bir kötüyü engellemek gibi maksatlarla verilmiştir.
Birkaç gündür Meclis''te Anayasa değişikliği teklif paketi görüşülüyor. Görülen manzara iç burkuyor, can sıkıyor, ülkenin hali ve geleceği konusunda insanın ümitlerini zayıflatıyor, zaten gergin olan ortamı geriyor ve yeni yetişenlere kötü örnek oluyor.
Evet yapılan bir konuşma, verilen bir önerge istenmeyen bir tasarı veya teklifi engellemeye yarasa buna bir diyecek olmaz; muhalefet hakkı yerinde kullanılmış olur. Ama görünen köy kılavuz istemediğine göre şu anda yapılanlar yalnızca geciktirmeye yarıyor, engellemiyor.
Geciktirme ne işe yarıyor?
Hiçbir işe yaramadığı gibi saniyesi milyonlara mal olan Meclis toplantılarını israf ediyor, milletin parasını çarçur ediyor, görülecek yüzlerce başka iş var, bunları geciktiriyor…
Bir milletvekili sırf muhalefeti ve fikirleri zabıtlara geçsin diye de konuşabilir; bu da meşrudur ve faydalıdır, ama gereksiz, faydasız, yalnızca engellemeye -ki, bunun da mümkün olmadığı besbelli- yönelik davranışları tasvip etmek mümkün değildir.
Bir de üslup ve davranış bozuklukları var ki, evlerinde dinleyen büyükler, neredeyse çocukları ve torunları başka odaya gönderme noktasına geliyorlar. Koca koca adamlar yerlerinden fırlıyorlar, konuşanların sözlerini kesiyorlar, hançerelerini yırtarcasına bağırıyorlar, başkanının kürsüsünün önüne gelerek fiilen onu yönlendirmeye kalkışıyorlar, birbirlerine ve başkana ağır sözler söylüyorlar…
Dostça uyarıyorum; bu davranışların sahiplerinin -aklı havada bazı partizanlar dışında- dinleyen ve seyredenlerden müspet not alması ve onlara itibar kazandırması mümkün ve muhtemel değildir.
İster muhalefet ister iktidar mensupları davranışlarına dikkat etmeli, konuşmalarını usule uygun yapmalı, bilinen bazı topluluklara mahsus ağız dalaşı, küfür ve kavgaları mutlaka terk etmelidirler. Eğer bu olmayacaksa Meclis müzakereleri canlı olarak yayınlanmamalı, çirkinlikler süzgeçten geçirildikten sonra kamuya aktarılmalıdır. Eğer bu mümkün olsa görürsünüz ki, çirkinlikler de azalacaktır; çünkü tribünler ortadan kalkacak, seyircisiz oyun tad vermeyecektir.
İktidar milletvekillerine tavsiyem, asla muhalefetin tahriklerine kapılmamaktır. Yanlışları düzeltmek, görüşleri dile getirmek, teklif ve tasarıları açıklayıp savunmak üzere konuşulmalı, konuşmalar Sayın Kuzu ve Sayın Üskül gibi sakin, edepli ve ikna etmeye yönelik bir üslupta olmalı, sesler yükselmemeli, hakarete yer verilmemeli, saldırılar cevapsız bırakılmalıdır.
Saldırıya cevap verilirse alacak borç kalmaz, verilmezse cevap vermeyen alacaklı kalır ve bunu seçim sandığının başında tahsil eder.
Milletin unutacağını sananlar hep aldanmışlardır.
.İslamcılar değişti ve dönüştü mü?
00:0023/04/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcılık ve İslamcılar üzerine pek çok yazı yazılmış, konuşma ve araştırma yapılmış, kitap neşredilmiştir. Ama daha fazlasına ihtiyaç bulunduğu aşikârdır.
İslamcılığın tarifi ve tarihi konularında da önemli görüş ayrılıkları vardır.
Son günlerde Türkiye''de İslamcıların değiştiği ve dönüştüğü söylenmiş ve tartışılmıştır.
Bu yazıda yapmak istediğim şey benim İslamcılık anlayışımı ifade etmektir. Başkalarına da tavsiyem, henüz kavram üzerinde ittifak bulunmadığı için bir şey söylemeden önce kendi İslamcılık anlayışlarını ortaya koymaları ve hükümlerini bu anlayış üzerine bina etmeleridir.
Bana göre Abdulhamid''e izafe edilen "resmi İslamcılık" da, Efgani-Abduh-R.Riza ile başlatılan ve bizde -İkinci Meşrutiyet''ten sonra ortaya çıkan- siyasi ve fikri cereyanlar içinde yer verilen İslamcılık da bir bütünün uygun veya uygunsuz parçalarından, döneme ait temsillerinden ibarettir.
İslamcılık ifadesi de yerindelik bakımından tartışmaya açıktır. Bana kalsa "İslam dâvası veya Müslüman''ın dâvası" ifadesini tercih ederdim.
Evet, vahiy ile gelmiş bulunan bu dinin mensuplarından istediği, beklediği, onlara –imkan ve ihtiyaca göre- farz-ı kifaye kıldığı bir vazife vardır: İslam''ı fert ve cemiyet olarak uygulamak, korumak, devamlılığını sağlamak ve yaymak. Bu vazife iki faaliyetle yerine getirilir: Cihad ve ictihad.
Cihad bir yandan iç muhalif olan nefse karşı, bir yandan da dış muhalif olan İslam düşmanlarına karşı yapılacak mücadeleler toplamıdır. Bu mücadelenin silahlı olanı, şiddet içereni bütünün bir parçasından ibaret olup zarurete (başka çarenin bulunmamasına) dayalıdır. Mücadelenin bütününe bir isim vermek gerekirse en uygunu "amel"dir. İslamî amel, dinin bütün şümulü ile uygulanması manasına gelir.
İctihad, cihadın nerede, ne zaman, nasıl, hangi parçasının kimler tarafından… yapılacağını, iç ve dış şartları göz önüne alarak, vahyi lafız ve ruhuyla anlayıp açıklayarak ortaya koyan "ilmî faaliyet"in adıdır. Bu ilmî faaliyet olmadan cihad, cihad olmadan da İslam davasını gerçekleştirecek olan "amel" olmaz.
Müslüman''ın davası veya İslamcılık, ictihad ve cihad (amel) yoluyla dinin farz kıldığı "yaşama, koruma, yayma" vazifesine sahip çıkmak ve bu vazifenin -herkesin durumuna göre uygun olan- bir yerinde olmaktır.
İşte bu anlayışa dayanarak diyorum ki, her Müslüman aynı zamanda İslamcı''dır.
İslamcı''nın ve İslamcılığın değişmesi ve dönüşmesinden maksat davadan vaz geçmek veya davanın mahiyet ve yönünü değiştirmek ise bu dönüşüm sonunda ortaya çıkan "fikir, inanç, dava ve uygulama"ya İslamcılık denemez.
Maksat ictihadın değişmesi, değişmeyen davanın uygulamasına dair farklı yöntemlerin ileri sürülmesi ise buna "İslamcılığın değişmesi ve dönüşmesi" denmek doğru olmaz ve kafa karışıklığına sebep olur.
Zuhr-i âhir
00:0025/04/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bursa''da bir camide Cuma namazını kıldık, çıkarken baktım birisi eline birçok kitapçık almış dağıtıyordu, bir tane de bana verdi. Kitapçığın üzerinde “Zuhru Ahir” yazıyordu, bunu görünce meseleyi anladım, kırk yıl önce bu konuda bir yazı yazmış ve Diyanet dergisinde yayınlamıştım (Cuma Günü ve Namazı). Daha sonra bu yazıyı “İslam''ın Işığında Günün Meseleleri” isimli kitabıma da aldım. Artık bu konu kapanmıştır zannederken cami önlerinde kitapçık dağıtıldığını görünce bütün hararetiyle devam ettiğini anladım.
Konu şudur:
Cuma namazının sıhhat şartları üzerinde de ihtilaf vardır, bu sebeple cumanın farzından sonra o günün öğle namazını veya onun yerine geçecek bir namazı (zuhr-i âhir) kılmak gerekir mi, gerekmez mi?
Asıl konuya girmeden önce hatırlatmak gerekir ki, Cuma namazından önce sünnet kılınır, iki rek''at Cuma namazının farzı kılınır, bundan sonra da sünnet kılınır. Ön ve son sünnetin kaçar rek''at olduğu konusunda da ihtilaf bulunmakla beraber genellikle kabul edilen ve uygulanan dörder rekat sünnettir.
Bunlardan başka, cumanın son sünnetinden sonra bazı kimselerin zuhr–i âhir adıyla dört, vaktin sünneti adıyla da iki rek''at daha namaz kıldıkları görülmektedir. Yukarda anlatılanlar dışında vaktin sünneti diye bir namaz yoktur.
Zuhr–i âhire (son öğle namazı) gelince bunu, adını andığım yazımdan nakledeyim (kaynakları merak edenler yazının aslına kitabımdan veya sitemden bakabilirler):
Şartlarındaki ihtilâf dolayısıyla cumanın sahih olmaması ihtimâline dayanarak zuhr–i âhiri kılmanın hükmü nedir? Yani bu namazı kılmak farz mı, sünnet mi, mekrûh mu, bid''at veya memnû mudur? Bu mevzûdaki görüşleri iki grupta toplamak mümkündür:
1. Kılınmasına Taraftar Olanlar:
Bunlar da kılınmasında birleşmekle beraber farz mı, sünnet mi, ihtiyat mı olduğu konusunda farklı kanaatler ileri sürmüşlerdir. Hemen hepsinin hareket noktası bir şehir veya büyük köyde, birden fazla camide cumanın sahih olmaması ihtimâlidir.
a) İmam Şâfiî “bir şehirde iki veya daha fazla yerde cuma kılınmış ise önce kılanların cuması sahihtir. Sonra kılanların cuması olmamıştır (bâtıl) ve öğleyi yeniden kılmaları farzdır” demiştir. Şâfiî''ye göre hangisinin önce kıldığı belli değilse, hepsinin öğleyi yeniden kılmaları gerekir. Dikkat edilirse İmam Şâfiî “zuhr-i ahirden bahsetmiyor, öğle namazını yeniden kılmaktan söz ediyor.
İmam Şâfiî''den sonra gelen ve ona tâbi bulunan Şâfiî müctehid ve fakihleri yukarıdaki hükmün, ihtiyaç olmadığı halde cumanın birden fazla camide kılınmış olmasına ait bulunduğunu; şayet caminin mükelleflere göre küçük olması gibi bir mazeret varsa birden fazla camide kılınabileceğini, böyle olunca da öğle namazını kılmanın farz olmayacağını, ancak sünnet mahiyetinde olabileceğini ifade etmişlerdir.
Hanbelilerin görüşü de Şafiîlerinki gibidir.
Bu iki mezhebin tatbikatında cuma namazı, ihtiyaç olmadığı halde birden fazla camide kılınmışsa ilk kılınandan sonrakiler bâtıl sayılmakta -şüphe halinde hepsi bâtıl sayılmakta- ve öğle namazı yeniden kılınmaktadır.
Eğer cuma namazı ihtiyaca binâen birden fazla camide kılınmış ise bu takdirde bâtıl sayılmamakta, ancak ihtiyaten öğle namazının kılınması tavsiye edilmektedir. Bugün hemen her şehir ve büyük köyün -cumayı kılsın kılmasın- namaz ile mükellef bulunanlarını bir cami almayacağına göre kılınan cumalar Şâfiîlere göre de sahihtir ve öğleyi kılmak farz değildir.
b) Hanefîlerden bazılarına göre birden fazla camide veya köyde kılınan cumanın sıhhatinde şüphe bulunduğu için ihtiyâten, cumadan sonra, herkesin kendi başına şu niyetle bir namaz kılması iyi olur: “Vaktine yetiştiğim halde henüz edâ etmediğim veya henüz üzerimden düşmeyen son farzı yahut son öğleyi kılmaya niyet ettim.” İşte bu namaz zuhr–i âhir denilen namazdır, dört rek''attır, birinci oturuşta ettahiyat okunur, dört rek''atta da fatihaya bir sûre veya yeteri kadar âyet ilâve edilir.
Şüphe mevcutsa bu namazı kılmak vâcib, şüphe yoksa menduptur.
Zuhr–i âhirin kılınmasını müdâfaa edenlerin delilleri şüphe ve ihtiyattır. Aslında Şâfiîler ihtiyaç sebebiyle birkaç camide kılınan cumanın sahih olduğunu kabul ediyorlar. Hanefî mezhebinden sahih ve tercihe şayan görülen mütâlâa da birkaç camide kılınan cumanın sahih olduğudur; hattâ bu mezhep ihtiyacı da şart koşmamıştır. İşte buna rağmen, “mâdem ki sahih olmaz diye de bir görüş vardır ve madem ki bu görüşe göre cumanın sıhhati şüphelidir, şu halde ihtiyaten öğle namazı kılınmalıdır ki borçlu kalınmasın” denilmektedir.
Bu görüşün isabetli olmadığını söyleyen fakihlere ben de katılıyorum ve onların söylediklerini de gelecek yazıda sunacağım.
Zuhr-i âhir (2)
00:0029/04/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pazar yazısının devamı: Benim de katıldığım "zuhr–i âhir kılınmamalıdır" diyenler de gerekçeleri bakımından iki guruptur:
a) Birinci gruptakiler, şüphenin ibâdeti ifsâd edeceğinden hareket ederek zuhr–i âhiri kılmak mekrûh olur diyenlerdir. Bunlara göre cuma gibi mübârek ve çok sevaplı bir ibâdeti edâ edenler, "bu namaz şu ihtilâf sebebiyle belki sahih olmamıştır" şüphesiyle son öğle namazını (zuhr–i âhiri) de kılarlarsa, cuma namazlarını ifsad ve iptâl etmiş olurlar. Ayrıca bunu gören halk, cuma namazının farz olmadığını, öğlenin farz olduğunu, yahut da bir vakitte ikisinin de farz olduğunu zanneder. İşte bu sebeple zuhr–i âhiri kılmak mekrûhtur.
Bu görüşü İbn Nüceym (v. 970/1563) el–Bahru''r–râık''ta ileri sürmüş, Alâuddin el–Haskefî de (1088/1677) ed–Durru''l-muhtâr''da benimseyerek nakletmiştir.
İbn Abidin de el–Makdisî''ye uyarak şöyle demiştir: "Eğer bu namazı kılmak böyle bir yanlış anlayış ve fesada sebep olursa açıkça kılınmamalıdır; havâs (okumuş yazmış kimseler) bunu evinde kılmalıdır."
Hanefî mezhebinde tercih edilen görüş, Cuma namazının bir yerleşim merkezinde birden fazla camide kılınmasının caiz ve sahih olduğudur.
b) İkinci grupta olan zevat bid''at esasından yürüyerek zuhr–i âhirin kılınmasını meneden ve günah sayanlardır. Şevkânî, Sünen–i Ebû Dâvûd şârihi allâme M. Şemsuddin el–Azimâbâdî, Cemâlüddin el–Kâsımî, Mustafa el–Galâyinî, Ali eş-Şebrâmellisî, M. Reşîd Riza el–Huseynî gibi zevatın içinde bulunduğu bu grubun delilini şöylece hülâsa etmek mümkündür: "Bâtıl olduğunu bilerek cuma namazı kılmak haramdır; cumanın sahih olduğuna inanılıyorsa öğle namazını kılmaya ihtiyaç yoktur; böyle bir namaz (zuhr–i âhir) sahâbe, tâbiûn ve müctehid imamlar devrinde kılınmamıştır; dinde olmayan bir ibâdeti âdet haline getirip ona yamamak bid''attır; bunu yapan günahkâr olur..."
Dört mezheb imamı içinde "zuhr-i ahir kılınmalıdır" diyen birisi yoktur.
Sonuç:
Buraya kadar zuhr–i âhirin lehinde ve aleyhinde olan âlimler ile delillerini arzetmiş olduk.
Bizim kanâatimize göre de zuhr–i âhir kılınmamalıdır. Şüphe ve ihtiyat sebebiyle kılınmasını müdâfaa eden zevata karşı şunları hatırlatmakta fayda vardır:
1. Fıkhın ibâdât, muâmelât ve ukubâta ait her bölümünde müctehidlerin sayısız ihtilâfı, ictihad ve görüş farkları vardır. Müslümanlar —şâyet bizzat ictihad edecek kadar âlim değil iseler— bu ictihadlardan birine uymakla mükelleftirler. İctihadlarına veya tâbi oldukları müctehide (mezhebe) göre yaptıkları ibâdet sahih ise artık başka bir mezhebe ve müctehide göre sahih olmaması onları ilgilendirmez ve ibâdetlerine zarar vermez. Üzerinde ihtilâf edilmiş binlerce meselede bir müctehide tâbi olarak ibâdet ederken sâdece cuma namazında ihtilâfı gözönüne alıp ihtiyata riâyet etmeye kalkışmak lüzumsuz bir davranıştır.
2. Her bid''at bir sünneti öldürür. Bu zuhr–i âhir sebebiyle, cumanın farzından sonra kılınacak namaz arttırıldığı için halk cumanın son sünnetini de terketmeye başlamıştır. Halbuki farzdan sonra sadece iki veya dört rek''at namazın sünnet olduğu anlatılsa ve tatbikat da buna göre olsa, bu sünneti yerine getireceklerin sayısı artacaktır.
3. İhtiyata ancak faydalı olduğu zaman riâyet edilir. Yola çıkacak adam belki yolda yiyecek bulamam diye bir oturuşta ihtiyaten üç öğünlük yemek yese, ihtiyaten doktorun tavsiyesinden fazla ilâç alınsa zararlı olur. Allah ve Rasûlü müslümanları ne ile mükellef kılmış ise onları yerine getirmek, buna bir şey ilâve etmekten kaçınmak ihtiyatın tâ kendisidir.
4. Biz bu kanaâti serdederken Allah''ın bizden istediği bir ibâdeti kaldırmak veya azaltmak değil, müslümanları sünnet hudûdu içinde tutmak, cemâati arttırmak ve manevî değeri çok üstün olan cuma ibâdetini sakatlanmaktan korumak istiyoruz.
Zuhr-i âhir (2)
00:0029/04/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pazar yazısının devamı: Benim de katıldığım "zuhr–i âhir kılınmamalıdır" diyenler de gerekçeleri bakımından iki guruptur:
a) Birinci gruptakiler, şüphenin ibâdeti ifsâd edeceğinden hareket ederek zuhr–i âhiri kılmak mekrûh olur diyenlerdir. Bunlara göre cuma gibi mübârek ve çok sevaplı bir ibâdeti edâ edenler, "bu namaz şu ihtilâf sebebiyle belki sahih olmamıştır" şüphesiyle son öğle namazını (zuhr–i âhiri) de kılarlarsa, cuma namazlarını ifsad ve iptâl etmiş olurlar. Ayrıca bunu gören halk, cuma namazının farz olmadığını, öğlenin farz olduğunu, yahut da bir vakitte ikisinin de farz olduğunu zanneder. İşte bu sebeple zuhr–i âhiri kılmak mekrûhtur.
Bu görüşü İbn Nüceym (v. 970/1563) el–Bahru''r–râık''ta ileri sürmüş, Alâuddin el–Haskefî de (1088/1677) ed–Durru''l-muhtâr''da benimseyerek nakletmiştir.
İbn Abidin de el–Makdisî''ye uyarak şöyle demiştir: "Eğer bu namazı kılmak böyle bir yanlış anlayış ve fesada sebep olursa açıkça kılınmamalıdır; havâs (okumuş yazmış kimseler) bunu evinde kılmalıdır."
Hanefî mezhebinde tercih edilen görüş, Cuma namazının bir yerleşim merkezinde birden fazla camide kılınmasının caiz ve sahih olduğudur.
b) İkinci grupta olan zevat bid''at esasından yürüyerek zuhr–i âhirin kılınmasını meneden ve günah sayanlardır. Şevkânî, Sünen–i Ebû Dâvûd şârihi allâme M. Şemsuddin el–Azimâbâdî, Cemâlüddin el–Kâsımî, Mustafa el–Galâyinî, Ali eş-Şebrâmellisî, M. Reşîd Riza el–Huseynî gibi zevatın içinde bulunduğu bu grubun delilini şöylece hülâsa etmek mümkündür: "Bâtıl olduğunu bilerek cuma namazı kılmak haramdır; cumanın sahih olduğuna inanılıyorsa öğle namazını kılmaya ihtiyaç yoktur; böyle bir namaz (zuhr–i âhir) sahâbe, tâbiûn ve müctehid imamlar devrinde kılınmamıştır; dinde olmayan bir ibâdeti âdet haline getirip ona yamamak bid''attır; bunu yapan günahkâr olur..."
Dört mezheb imamı içinde "zuhr-i ahir kılınmalıdır" diyen birisi yoktur.
Sonuç:
Buraya kadar zuhr–i âhirin lehinde ve aleyhinde olan âlimler ile delillerini arzetmiş olduk.
Bizim kanâatimize göre de zuhr–i âhir kılınmamalıdır. Şüphe ve ihtiyat sebebiyle kılınmasını müdâfaa eden zevata karşı şunları hatırlatmakta fayda vardır:
1. Fıkhın ibâdât, muâmelât ve ukubâta ait her bölümünde müctehidlerin sayısız ihtilâfı, ictihad ve görüş farkları vardır. Müslümanlar —şâyet bizzat ictihad edecek kadar âlim değil iseler— bu ictihadlardan birine uymakla mükelleftirler. İctihadlarına veya tâbi oldukları müctehide (mezhebe) göre yaptıkları ibâdet sahih ise artık başka bir mezhebe ve müctehide göre sahih olmaması onları ilgilendirmez ve ibâdetlerine zarar vermez. Üzerinde ihtilâf edilmiş binlerce meselede bir müctehide tâbi olarak ibâdet ederken sâdece cuma namazında ihtilâfı gözönüne alıp ihtiyata riâyet etmeye kalkışmak lüzumsuz bir davranıştır.
2. Her bid''at bir sünneti öldürür. Bu zuhr–i âhir sebebiyle, cumanın farzından sonra kılınacak namaz arttırıldığı için halk cumanın son sünnetini de terketmeye başlamıştır. Halbuki farzdan sonra sadece iki veya dört rek''at namazın sünnet olduğu anlatılsa ve tatbikat da buna göre olsa, bu sünneti yerine getireceklerin sayısı artacaktır.
3. İhtiyata ancak faydalı olduğu zaman riâyet edilir. Yola çıkacak adam belki yolda yiyecek bulamam diye bir oturuşta ihtiyaten üç öğünlük yemek yese, ihtiyaten doktorun tavsiyesinden fazla ilâç alınsa zararlı olur. Allah ve Rasûlü müslümanları ne ile mükellef kılmış ise onları yerine getirmek, buna bir şey ilâve etmekten kaçınmak ihtiyatın tâ kendisidir.
4. Biz bu kanaâti serdederken Allah''ın bizden istediği bir ibâdeti kaldırmak veya azaltmak değil, müslümanları sünnet hudûdu içinde tutmak, cemâati arttırmak ve manevî değeri çok üstün olan cuma ibâdetini sakatlanmaktan korumak istiyoruz.
....Yandaş Yargı
00:0030/04/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eteklerindeki taşları boşaltmak için her fırsatı yerli yersiz kullanan muhalefet milletvekilleri, müzakere edilen anayasa değişikliğinde yer alan yargı ile ilgili maddeleri tenkit ettiler ve genel olarak iktidarın “yandaş yargı” oluşturmaya çalıştığını söylediler.
“İktidar yandaş yargı oluşturabilir mi, yargıçların tamamı veya çoğu yandaş olabilir mi, bu düşünce yargıçlara hakaret değil midir?” gibi sorular da var, ama ben “Neden mevcut yargının da yandaş olabildiği, hukukun aşılmaz çizgilerini bile aşabildiği, bu sebeple mutlaka bazı değişikliklerin yapılması gerektiği” söylenmiyor diye sormak istiyorum.
En büyük anayasa suçu darbedir. Darbeler yapıldı, yargıçlar işi bırakma eylemi yapmadılar, istifa etmediler, askerlerin çağrısına icabet ettiler, onların hukuk dışı konuşmalarını sükunetle dinlediler, üstelik alkışladılar.
Yassıada mahkemesinden bugüne kadar yargı nice rezalete ve zulme imza attı.
Elbette “Türkiye''de de hakimler var”, elbette kuru ile yaşı bir tutamayız, ama son yıllarda özellikle parti kapatma, din özgürlüğü, başörtüsü, İmam Hatipler ve benzeri konularda Danıştay''ın ve Anayasa Mahkemesi''nin verdikleri kararlarda kim bunların tarafsız olduğunu iddia edebilir?!
Bu mahkemeler muhalefetin istediği veya tahammül edebildiği alanlarda başka politikalara, güçlere veya ideolojilere yandaş olduklarında ayıp etmiyorlar da yalnızca iktidara yandaş oldukların da mı ayıp ediyorlar?
Ben bir vatandaş olarak yüksek mahkemelerin taraf tutarak verdikleri hükümler karşısında üzülüyor, hatta bazen isyan ediyorum. Buna rağmen muhalefetin “mevcut olduğu gibi kalsın, iktidara yaramasın da ne olursa olsun” diyen tavrını asla tasvip etmiyorum, halkın da tasvip etmediğinden eminim.
İktidar kimseye mülk değildir, bugün bir partiye, yarın bir başkasına nasip olur; bu sebeple iktidarı ve muhalefeti ile bütün partilerin ve milletvekillerinin uzun vadeli düşünüp buna göre karar vermeleri ve hareket etmeleri gerekiyor.
Demokrasilerde temsil konusu çözümü olmayan bir düğümdür ve demokrasinin tamiri mümkün olmayan kusurlarından biridir, Çünkü kâmil manada temsil mümkün değildir ve mümkün olan en geniş temsil de en problemli ve ülke için en pürüzlü olanıdır. Böyle bir durumda uzlaşma hayaldir, uzlaşmasız iş görmek de neredeyse muhaldir. Şu halde işlerin yürümesi için çoğunluğun iradesi esas olmaya devam edecek, azınlıkta kalanlar da halkı ikna etmek için değişmeyi düşünecekler ve belki bir gün sıra onlara da gelecektir. Demokrasinin tabiatı ve kaderi budur.
Ama temsil ne kadar eksik olursa olsun yine de halkın seçtiklerinin millet iradesini temsil etme durumları, atanmış yargıçların ve diğer memurların temsil etmelerinden daha sağlıklı ve olması gerekene daha yakındır.
Hasılı yargıçlar, bürokratlar ve bunlar arasında askerlerin yönettiği bir ülkede -eğer çok lazımsa- demokrasi yoktur.
.Dil, burka ve Türklerin üstünlüğü
00:002/05/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak''ın dünkü nüshasında, aynı sayfada üç haber vardı: 1. "Kamusal alanlardan dini sembollerin kaldırılmasını teklif eden Türk asıllı bakanı Alman Meclisinde Türkçe olarak tebrik eden Yeşillere mensup milletvekiline CDU''lu milletvekilleri "Mecliste yalnızca Almanca konuşulması gerektiğini ileri sürerek sert tepki göstermişler.
2. İspanyol Senatosunun yönetmeliğinde yapılan bir değişiklikle artık genel oturumlarda beş dilde konuşmak serbest bırakılmış.
3. Belçika''da, halka açık yerlerde burka veya yüzün tamamını örten nikabın (peçenin) giyilmesini yasaklayan kanun oybirliği ile kabul edilmiş.
4. Bir köşe yazarımız da Prof. Ümit Özdağ''ın, "Türklerin üstün olduğunu düşünüyorum" ifadesine takılmıştı ve "hangi bakımdan" diye soruyordu.
Yorum:
1. Aklıma ilk gelen şey Sultan Abdülhamîd''in, Türkçe bilmeyen Tunuslu Hayreddin Paşa''yı sadr-ı a''zam (başbakan) yapmış olduğudur. Osmanlı meclisinde Türkçe bilmeyen birçok mebus da vardı.
Farklı etnik gurupları sinesinde barındıran bir ülke/topluluk, belli bir dili dayattığı sürece diğer dil mensuplarının muhafazakarlık damarları kabarır ve inadına kendi dilleri ile konuşmak isterler. Serbest bırakırsanız, meramını kime ve en iyi anlatmak istiyorsa onun dilini kullanır.
2. İspanyol Senatosunun aldığı karar önemli bir tecrübe olacak; bakalım burada kim hangi dili tercih edecek ve o dili bilmeyenlerle nasıl anlaşacak, tepkiler nasıl olacak!?
3. Başörtüsünü yasaklamanın güvenlik gerekçesine bağlanması saçma olur ve oluyor. Ama yüzü tamamen örten bir peçenin yasaklanması ile güvenliği koruma arasında elbette bir sebep-sonuç ilişkisi olur. Kendisini gizlemek isteyen kötü niyetli kimselerin peçeyi kullanmaları pekala mümkündür. Dinimizde birçok mezhebe göre kadınlar yüzlerini örtmekle yükümlü değildirler; peçe yasağının uygulandığı ülkelerde işte bu "rahmet olan ihtilaf"tan yararlanmak mümkün olacaktır.
4. Tevafuk olacak ki, ben de konuşmanın bu kısmını (beş dakika kadarını) dinlemiştim. Sayın Özdağ mutlak olarak "Türkler üstündür" demedi, bir milliyetçinin ağzından ilk defa duyduğum için ilgi çekici ve önemli bulduğum şu ifadeyi kullandı: "Ben Türkleri takvâ bakımından üstün görüyorum".
Bilindiği gibi İslam, fertlerin ve insan topluluklarının üstünlüğünü ırka, dile, soya sopa, bölgeye, renge, ekonomik duruma… değil, "takvâ"ya; yani dindarlık ve güzel ahlaka bağlıyor (Hucurât: 49/13) Ayrıca ümmetin kavim ve kabilelere (bugün için uluslara) bölünmesini de istemiyor; bütün Müslümanların bir bayrak, bir yönetim, bir kanun çerçevesinde tek millet olmasını istiyor. Diyelim ki ümmet, kaza kader sonucu kavimlere ve uluslara bölündü; bu takdirde üstünlük ölçüsü yine dindarlık ve güzel ahlak olacaktır.
Bir milliyetçi "Ben mensup olduğum Müslüman ulusu "takvâ" yönünden diğer Müslüman uluslardan üstün buluyorum, görüyorum derse hem bu ifade önemli bir değişimi ve terkibi ifade eder hem de bu sözde, dinî bakımdan bir problem olmaz, yalnızca vakıa mutabık (gerçekte olana uygun) olup olmadığı tartışılabilir.
Bugün iyi olmasa da bölünmüş olan İslam milletinin parçaları keşke "takvâ"da yarışsalar, hem yekdiğerine hem de ötekilere bu bakımdan örnek olsalar!
Anayasa değişikliği ve kuvvetler ayrımı
00:006/05/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasa''nın yüksek yargı ile ilgili bazı maddelerinin değiştirilmesine karşı çıkanların dayanaklarından biri de kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Onlara göre "demokrasilerde veya Türkiye örneğinde çoğunluğun oyunu alan bir parti hem yasamayı hem de yürütmeyi ele geçirir, böylece yasamanın yürütmeyi denetlemesi imkanı ortadan kalkar. Geriye üçüncü kuvvet olan yargı kalır, yasama ve yürütmenin hatalarını, sapmalarını bağımsız ve tarafsız yargı denetleyecektir. Eğer yapılan değişiklikler sonunda yargı da yürütmeye tâbi hale gelirse bütün ipler tek parti iktidarının/hükümetinin eline geçer ve diktatörlük kurulmuş olur…"
Bu iddia şu unsurları içeriyor:
1. İktidarda daima tek parti olur.
2. Bu tek parti hata eder hukuktan sapabilir.
3. İktidar yanlış yaptığında bunu yargı da denetleyemezse diktatörlük gelir, halk onu beğenmese bile değiştiremez (bu manada bir denetim de yoktur).
4. Yargı bağımsız olursa tarafsız da olur, yargı hata etmez, hukuktan sapmaz, onun kendinden başka bir denetimciye ihtiyacı yoktur. Sonuçta en üstün kuvvet yargıdır ve son sözü o söyler, parlamentoya ve halka rağmen onun dediği olur.
Bize ve açık gerçeğe göre bu öncüllerin tamamı tutarsızdır, asılsızdır ve vakıaya aykırıdır. Çünkü:
1. İktidarda daima tek parti olmaz, iktidar Meclis''teki oy sayısı bakımından zayıf olabilir ve koalisyon hükümetleri de olur.
2. Tek parti iktidarı kadar taraflı yargının da hata etme ve hukuktan sapma ihtimali vardır.
3. Yargı elbette denetleyecektir, ama yargı diğer iki kuvvetle ve milli irade ile ters düşerse üstünlük yargının olamaz; olduğu takdirde işte o zaman "yargı diktası" oluşur ve onu halk da değiştiremez. Halbuki demokrasilerde tek parti iktidarını da belli süreler sonunda halk değiştirebilir ve böylece milli irade devreye girmiş olur.
4. Bağımsız yargının aynı zamanda tarafsız da olacağı, hata etmeyeceği, hukuktan sapmayacağı, kendi kendini denetlemesinin yeterli olacağı iddiasına ise -ülkemizde olup bitenleri gören- kargalar bile güler.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi TC Anayasası''nın başlangıç bölümünde şöyle yer almıştır:
"Kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu…"
Unutmayalım ki, Anayasa ve kanunları parlamento yapar.
Bir de ansiklopedi bilgisi:
"Bir birimin diğerlerinden üstün olmasını engellemek ve birimleri birlikte çalışmaya teşvik etmek için, kuvvetler ayrılığını uygulayan yönetim sistemleri ''frenler ve dengeler''ini geliştirdiler. Bu sayede bazı birimler diğer birimlere etki edebilirler (Mesela Amerikan Başkanı''nın Kongre''den geçen yasaları veto etme hakkının olması veya Kongre''nin, federal mahkeme kararlarını değiştirebilmesi gibi). Kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş her ülkenin kendine özgü bir ''frenler ve dengeler'' sistemi vardır."
Uzun sorulara kısa cevaplar
00:007/05/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucum var, uzak ülkelere taşımacılık yapan bir gemide çalışıyor. Kendi ifadesine göre düşünüyor, soruları oluyor, bunları yazıyor ve uğradığı ilk limandan bana gönderiyor. Ne yazık ki, hemen cevap veremediğim oluyor. Onun bazı soruları aynı zamanda güzel düşünce ve ifadelere sahip olduğu için bazılarını -zaman zaman- köşeme alıp buradan cevaplandırmayı faydalı gördüm.
Sonuna "Bu sorularım eleştirel değildir" notunu eklediği bir mektubu şöyle:
"Hz. Peygamber''in yap dediğini yapıp, yasakladıklarından sakınmak bize her şeyden önce yüce Kur''ân''ın bir emridir. İnsanlığa ne büyük bir rahmettir ki emir yasakları bildirir bir kitabın yanında ''örnek yaşantı modeli'' uygulayan bir Peygamberimiz de vardır ve biz bu sayede inandıklarımızı hayata geçirmede metodun nasıl olacağını O''nun ayrı ayrı her durumda nasıl davrandığına bakarak, ibadetlerin şeklini onu taklit ederek belirleriz. Allah tarafından seçilip eğitilmiş bir model olduğu ve kötüyü/yanlışı tavsiye etme şansı zaten olmadığı için toplumsal yaşamda, insan ilişkilerinde de O''nun karşılaştığımız durum/sorunlarda ya da benzer vakalarda nasıl davrandığına bakarak hem en doğruyu bulup uygular hem de İslam inancına göre ''sünnet''e uygun hareket etmiş olup sevap kazanırız.
"Zaten Peygamber dinin öğreticisi ve tamamlayıcısı olduğu için bizim onsuz bu dini yaşama geçirmeyi öğrenmemiz de mümkün değildir. Sıkça verilen en basit örnekleriyle, namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekatın nelerden ne kadar ve nasıl verileceği neredeyse tamamen O''ndan öğrendiğimiz detaylarla bugüne kadar sorunsuz bir şekilde uygulana gelmiş ve uygulanmaktadır.
"Allah''ın en büyük mucizelerinden birisidir ki dünyada yaratılmış-yaratılan on milyarlarca insanın hiçbirisi şekil, sima, alışkanlıklar, huylardan tutunuz da sesine varıncaya dek birbirine benzemez. Her insanın kendine özgü fiziksel davranışları, oturma, kalkma, yürüme, sevme, sevmeme özellikleri vardır. Hz. Peygamber''in de farklı bir insan olarak kendine özgü bu tür farklılıkları olabileceğini düşünürsek O''nun yaptığı her şeyi yapmak ya da bir başka deyişle her şeyi O''nun yaptığı gibi yapmaya çalışmak ne kadar ''sünnete uymaktır'' ve düşünüldüğü, umulduğu gibi sünnete uyma sevabı kazandırır mı? Elbette ki burada yukarıda değindiğim dinin uygulanmasındaki metod-toplumsal yaşamdaki davranış modelleri istisna olup benim sorum çok kısıtlı bir alanda peygamberi taklit ile alakalıdır.
Yukarıdaki sorduklarımdan daha çok merak ettiğim bir başka husus ise şudur; Peygamberimiz Arap Yarımadası''nda M.6. ve 7. asırda yaşamıştır. Dolayısıyla o devirde ve o beldede geleneksel kıyafet neyse onu giymiştir. Allah Peygamber''i Uzakdoğu''da bir ülkeye indirseydi muhakkak ki peygamber de orada o devirde ne giyiliyorsa onu giyecekti. Yani geleneğe göre giyinmiş ve en önemlisi giyinişini "İslami giyim budur" şeklinde nitelendirmemiştir.
Bu durumda bizim bugün Peygamberimiz''in giyindiği gibi giyinmeye çalışıp ''sünnet uyguluyor, sevap kazanıyoruz'' beklentisinde olmamız ne kadar yerindedir?
Kısa cevaplar:
Yazdıklarınız doğrudur, Peygamberimiz (s.a.)''in bütün davranışları "dini ve güzel ahlakı öğretmeye yönelik" değildir; başka sıfatlarıyla da -dine ve ahlaka aykırı olmayan, fakat ümmeti için bağlayıcı örnek de olmayan- davranışları vardır. Kılık kıyafet konusunda bazı semboller istisna edilirse geri kalanı coğrafya ve kültüre dayalıdır, başka coğrafyalarda olsaydı elbette başka şekiller olacaktı. (Bu konuda, "Bağlayıcılık bakımından Peygamberimiz''in davranışları" başlıklı uzunca bir yazım için Bak. İslam''ın Işığında Günün Meseleleri, s. 523-537).
Oylar çöpe mi gidiyor?
00:009/05/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasi iyinin iyisi midir yoksa kötünün iyisi midir? Bu soruya benim cevabım "Demokrasi kötünün iyisidir" şeklinde olacaktır; çünkü demokrasiye zıt olan diğer beşeri-siyasi sitemler kötü olduğu gibi demokrasi de kusurdan hali değildir; kusursuz bir demokrasi tasavvuru belki mümkündür, ama uygulaması mümkün değildir.
İnsanoğlu uzun tecrübelerden sonra kendi bulduğu ve uyguladığı siyasi sistemlerin en iyisi olarak demokrasiyi bulmuş ve çeşitli şekilleriyle uygulamıştır.
En basit, "ilkel" ve topluluğun temsiline en yakın demokrasi, küçük kantonlarda, halkın meydanda toplanarak tartışma sonunda karar alması şeklinde uygulanmış demokrasidir ve bunda bile bütün fertler aynı görüşte olmadığı takdirde ya karar alınamaz veya alınan karar muhaliflerin talebine/iradesine uymadığı için halkın bir kısmı temsil edilmemiş olur.
Eğer mecliste bütün görüşlerin temsil edilmesinden maksat, "dedikleri olmasa bile meclise girsinler, konuşsunlar, oy kullansınlar" demekse bunun faydası olmaz, zararı olur. Faydası olmaz; çünkü azınlıkta olanların dedikleri olmaz. Düşünceyi ifade etme imkanı ise meclis dışında da vardır. Zararı olur; çünkü müzakereler uzar, parçalanma çok olursa –uzlaşma hayal olduğu için- bir türlü karar alınamaz, kanunlar çıkarılamaz, ülke ve halk zarara uğrar. Koalisyon dönemlerinde neler olduğunu hepimiz biliyoruz.
Şuraya gelmek istiyorum:
"Çoğunluğun oyunu alan veya en çok milletvekili çıkaran bir partinin iktidarı milli iradeyi temsil etmez, mesela yüzde kırk yedi alarak iktidara gelse bile yüzde elli üç muhaliftir, onlar da ya mecliste olmadıkları veya dedikleri olmadığı için oyları çöpe gidiyor" diyorlar.
Bu doğru olsa bile demokrasinin kusurudur ve çaresi de yoktur.
Ya çoğunluğun iradesi, "yasama ve yürütme" bakımından milli irade olarak kabul edilecektir yahut da "milli iradeyi temsil edemeyen" demokrasiden vazgeçilecektir.
İkincisine kimse razı olmadığına göre birincisi âdeta eşyanın tabiatı gibidir.
İrade beyanı bakımından sivil toplum kuruluşları, medya, parlamento gibi araçlarla millet iradesinin bütün renkleri ve çeşitleri ortaya konur. İradenin "yasama ve yürütme" olarak gerçekleşmesi ise hiçbir zaman bütün halkın iradesinin ortak bir kararda buluşması ile gerçekleşemez.
Şu halde "insan hakları çiğnenmemek kaydıyla" çoğunluğun dediği olacak, bu manada azınlık da –çöpe atılan- oylarını çoğaltmanın yollarını arayacaktır.
Başörtüsü örneğinden giderek çoğunluk iktidarının –demokrasinin özü olan- insan haklarını koruma ile ilişkisini şu üç ihtimalde değerlendirebiliriz:
1. “Her bayan başını örtmeye mecburdur" diye bir karar alınırsa;
2. Her bayan başını açmaya mecburdur diye bir karar alınırsa; bu kararları alan çoğunluk iktidarı insan haklarını çiğnemiş olur ki, bu durum bir kısım oyların çöpe atılmasından çok daha önemlidir.
3. Çoğunluk, "isteyen bayan başını açar, isteyen örter" diye bir karar alırsa hem çoğunluğun dediği olmuş, hem de kimsenin hakkı çiğnenmemiş olur.
Yoksulluk ve işsizlik
00:0013/05/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasa değişikliği, yargının direnişi, Ergenekon davası, daha çok demokrasi, skandallar… derken bazı önemli konular ve problemler ister istemez gözden, gönülden ve çözüm teşebbüslerinden uzak kalıyor, unutuluyor, erteleniyor. Halbuki mesela en önemlilerinden ikisi yoksulluk ve işsizlik problemleri olanca gerçekliği, acıları ve kahırlarıyla devam ediyor.
Demokrasi ve hukuk devleti için çalışılıyor, ama en önemli insan hakkı hayat ve insanca yaşama hakkıdır; bu konuda önemli bir gelişme sağlanamıyor. Hem terör ve cinayetler doğrudan hayat hakkını tehdit ediyor, hem de yoksulluk ve işsizlik, bunlara maruz kalanları ölümle hayat arasındaki bir kritik çizgide tutuyor, ölümü tercih edenler oluyor, etmeyenler de yaşamıyor, yaşar gibi yapıyor ve sürünüyorlar.
İlâhî olsun beşerî olsun hiçbir din, felsefe ve sistem insanların acı çekmelerine, ciddi mahrumiyetler içinde bocalamalarına, bu yüzden manevi değerlerini kaybetme noktasına gelmelerine olağan bakamaz, razı olamaz, göz yumamaz, ilgisiz kalamaz…
Siyasi ve ideolojik muhalefet yoksulluk ve işsizlik konusunu hep istismar etmiştir, ama uygulanabilir, uygulanmış da sonuç almış hiçbir teklifleri, program ve projeleri yoktur. Bu yüzden onları ciddiye almıyorum. Ama samimi olarak işsizlik ve yoksulluk konularıyla ilgilenen, bu problemlere maruz kalanlarla empati içinde olan, çare bulmak için düşünen ve çırpınan insanlarımızın bulunduğu da bir gerçek, lakin bir başka gerçek de bunların sayılarının yetersiz, faaliyetlerinin de kifayetsiz olduğudur.
Dünyada hakim olan sosyal ve ekonomik sistem bu iki konuya çözüm getirmek yerine büyütme ve çoğaltma işlevi görüyor. Liberal ekonomik düzen, liberal kapitalizm insanların ve tabiatın aleyhine de olsa devamlı büyüme, üretme, ayartarak fazla tükettirme peşinde. Serbest rekabet üretimi hem ucuz hem de kaliteli yapmaya bakıyor. Ucuza maletme amacı işçi sayısı ve işçi ücretlerini olumsuz etkiliyor. Sağlıksız ve dengesiz bir nüfus dağılımı var, köyler bomboş, araziler atıl, şehirlerin varoşları yoksullar ve işsizlerle dolu, krizler onları tisunami gibi vuruyor. İş ve aş şehirlerde, toplu iş ve üretim yerlerinden (şirketlerden, fabrikalardan, kamu alanından) bekleniyor. Bu alanlar da ihtiyaca cevap veremiyor.
Bu konuların uzmanı olma iddiasında değilim, ama bir de yaşanmış uzunca bir hayat, elde edilmiş tecrübe birikimi var. Bunlara dayanarak diyorum ki:
1. Öncelikle ne yapıp yapmalı, yoksulluğun acısını ve tahribatını çekilebilir boyutlara indirmek için devlet ve sivil toplum elinden geleni öncelikle yapmalıdır. Bu ülkede yaşayan her insanın beslenme, barınma, tedavi, öğrenim gibi temel ihtiyaçları –çalışsın çalışmasın, mazereti olsun olmasın- temin edilmelidir. Hassas insanlar, samimi dindarlar, dini ve kültürel hizmetler için bir araya geldikleri ve örgütlendikleri gibi yoksulluk problemine çare bulmak için de bunları yapmalıdırlar.
2. Köye, küçük üretim araçlarına ve büyük küçük tarım üretimine dönüş gerçekleştirilmeli, bunun için gerekli teşvikler, gerekiyorsa kanuni düzenlemeler yapılmalıdır.
Toplumun başına dert olan insanlar
00:0014/05/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gemiden yazan okuyucum yukarıdaki başlığı attığı sorusuna şöyle devam ediyor:
“Hemen her yerleşim yerinde en az bir tane de olsa ''kötü'' insan vardır. Hırsızlık yapan, mala cana zarar veren, bıçak çekip para isteyen, insanların da aman başıma bela almayayım diye isteneni vermek zorunda kaldığı, bahçesine, ağacına, aracına, malına, canına, ev halkından birine kötülük geleceğini bildikleri için para, içki talebini çeviremedikleri, topluma korku, endişe ve zarardan başka bir şey vermeyen bu insanların ancak ölümüyle o mahallenin/beldenin rahatlayabileceğini düşünerek onun ölümünü arzu etmek ya da öldüğünü duyunca sevinmek ne kadar doğrudur?”
Peygamberimiz (s.a.) “Ölüm kimileri için bir feraha erme, dertten ve kederden kurtulmadır, kimileri için de başkalarını feraha erdirmedir, rahatlatmadır” buyuruyor. Soruda tasvir edilen “kötü insanlar” işte bu ikinci gruba girerler, onlar ölünce rahatsızlık ve zarar verdikleri insanlar onlardan kurtulurlar, güvenliğe kavuşur rahat bir nefes alır, rahata ererler. Bu insanların, kötülerin ölümüne sevinmeleri de tabîîdir.
Müminlere tavsiye dilen bir dua şekli de şudur: “Rabbim, hayat hakkımda hayırlı olduğu sürece beni yaşat, yaşamak hakkımda hayırlı olmadığında emanetini al!”
İnsan kendisi için bile, hayatı hayırlı, faydalı, dünya ve ahiret saadetini kazandırıcı olmadığında “ölümü istediğine” göre, bir başkası için de bunu temenni etmesi sakıncalı olmaz.
Müminler, aralarındaki kötüleri ıslah etmek, zararlarını engellemek için ellerinden geleni yapmakla yükümlüdürler. Bunun da en iyi tedbiri eğitim çevresini iyileştirmek, çocuklarımızın örnek alacakları, etkilenecekleri iyilerin ve iyi davranışların sayısını arttırmaktır.
Her şeye rağmen kötüler olmuştur, olacaktır, onların kötülük ve zararlarını asgariye indirmek için zarar görenleri, mağdurları yalnız bırakmamak, kötüler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar devlet ve sivil toplum olarak onların değil, mağdurların yanında yer almak gerekiyor.
Kötü olmak ve kötülük yapmakta toplumun etkisi mutlaka vardır; ama suçu ve kusuru tamamen topluma yükleyip kötüleri masum ve mecbur göstermenin de din, hukuk ve ahlakta yeri yoktur. Herkes yaptığı kötülükten cezayı hak edecek kadar sorumludur.
Siyasetçiler ve din
00:0016/05/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''da din-siyaset ilişkisi ayrı bir konudur. Bugün yazmak istediğim konu, demokratik ve laik bir ülkede siyasetçilerin din ile ilişkileridir.
Dindar siyasetçiler vardır; “bunların laik bir ülkede siyaset yapmaları, parti kurmaları, meclise girmeleri caiz midir, değil midir” konusu da hep tartışılmıştır. Diyelim ki “caizidir, zaruridir” görüşünü benimsediler ve mümin, âmil (inancını hayatında uygulayan) kimseler oldukları halde siyasete, hatta meclise girdiler ve diyelim ki iktidar da oldular. Bu kimseler daha öncesinde olduğu gibi ibadetlerine ve İslami hayat tarzlarına devam edeceklerdir ve bu halin “dini istismar” sayılması doğru olmayacaktır. Bu dindar siyasetçiler laik bir ülkede siyaset yapıyorlarsa bütün inançlara ve hayat tarzlarına –insan hakları çerçevesinde- eşit mesafede durmaya mecburdurlar, aksi halde siyasette şansları olamaz.
Mümin, fakat amelsiz (uygulaması eksik) siyasetçiler vardır. Bunlar mesela alkollü içki kullandıkları ve namaz kılmadıkları halde seçmenlerin yanında birincisini terk eder (hatta içki kullanmadığını ima eder) ve namaz da kılarlarsa -daha sonra buna devam etmedikleri takdirde- dini istismar ediyor, seçmeni kandırıyorlar demektir. Ama uzun vadede başarılı olamazlar, takke düşer kel görünür.
Dine inanmayan siyasiler vardır. Bunlar da ikiye ayrılabilir:
1. Dine ve dindarlığa karşı olanlar. Böyleleri genellikle dine ve dindarlığa karşı âdeta “savaş” açarlar, ya dini tamamen ortadan kaldırmak için mücadele ederler, tedbirler alır, yasaklar koyar, dindarlaşmanın eğitim ve öğretim kaynaklarını kuruturlar veya dini değiştirmek, kendi inanç ve felsefelerine uygun hale getirmek ve onu bir engel, bir rakip, bir alternatif olmaktan çıkarmak için -işbirlikçi ilahiyatçılar da bularak- çaba gösterirler.
Bu iki çabanın da sonuç vermediği, dinin yok edilemeyeceği ve İslam gibi kaynakları sağlam bir dinin değiştirilemeyeceği tecrübe ile sabit olmuştur.
2. Kendileri inanmasa da inananlara saygılı, insan hak ve hürriyetlerini korumada ilke sahibi olan siyasiler vardır. Bunların hedefi dini ve dindarlığı ortadan kaldırmak veya zorlaştırmak değil, herhangi bir inancın ve hayat tarzının, onu benimsemeyenlere dayatılmasını ve insanları tek tipleştirme çabalarını engellemek, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verilmediği sürece din ve düşünce hürriyetinin en geniş ölçüde yaşanmasını sağlamaktır
Demokratik ve mutedil laik ülkelerde dindarlardan oy alma bakımından bu grubun da başarı şansları vardır.
Ülkemizde siyaset yapanların hangi gruba girdiklerine bakmaları ve tarihten ders alarak hem dini istismar etmekten hem de dine ve dindarlığa karşı mücadeleden vaz geçmeleri gerekiyor.
İslam ve savaş
00:0020/05/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cihad ve İctihad başlıklı yazım üzerine bilir bilmez tenkit yazan birisi İslam''da savaşın savunma değil taarruz şeklinde ve daimi olduğunu ifade ediyor. Böyle düşünmek ve değerlendirmek elbette erbabının hakkıdır, ama başka bir düşünce ve yoruma kapıyı kapatmak taassuptur.
İlgili âyetlerden ikisinin meali ile başlayalım:
“Allah''ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah''ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir /Eğer barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah''a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir” (Enfâl:8/60-61).
İslâm''a göre savaş gücüne sahip olmaktan, savaş için hazırlanmaktan maksat, dinleri başka da olsa fiilen savaşarak insanları öldürmek olmayıp onların maddî ve mânevî olarak kendilerine ve başkalarına zarar vermelerini engellemektir. Bu da, düşmandan daha güçlü olmakla mümkündür. Sağduyusunu yitirmemiş olan topluluklar, ortada zaruret bulunmaksızın kendilerinden daha güçlü bir topluluğa saldırmazlar. “Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh” şeklinde manzumlaştırılmış bulunan bu ilke, barışın ancak, bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmaları sayesinde gerçekleşebileceğini ifade etmektedir. Ayetin bu kısmı evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “Savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir semboldür.
İslâm''ın savaştan amacının ne olduğu bir de bu âyetler vesilesiyle açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimalini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zaruretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulüm ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesiyle gereksiz hale geleceği için buna olumlu cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur. Savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir sonuç çıkarma konusunda müfessirler görüş ve söz birliğine ulaşamamışlardır. Savaşın amacını, dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları olarak anlayanlara göre bu ve benzeri âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu âyetlerle kaldırılmıştır: Müşriklerin yakalandıkları yerde öldürülmelerini (et-Tevbe 9/5) veya Ehl-i kitaba karşı, onlar İslâm''ı kabul edinceye ya da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye razı oluncaya kadar savaşılmasını (et-Tevbe 9/29) isteyen âyetlerle, kezâ “Siz üstün durumda iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin” (Muhammed 47/35) meâlindeki âyetle neshedilmiştir.
Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbnü''l-Arabî''nin ve Cessâs''ın dile getirdikleri görüş ise şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve Müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Ayetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış Müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dinin amaçlarına bağlıdır. Buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Ayetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz de buna göre davranarak Medine''ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik gruplarla barış antlaşması yapmıştır; kezâ Mekke müşrikleriyle Hudeybiye Antlaşması''nı yapmış, karşı tarafın antlaşmayı bozarak –Müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan– Huzâa kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Yine, Necran Hıristiyanlarıyla barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar Ehl-i kitaba ya İslâm ya cizye, yarımada müşriklerine ise, –yalnız onlarla sınırlı olmak üzere– “ya İslâm ya bölgeyi terk veya ölüm” teklif etmişlerdir. “Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının gözetilmemesi” hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir.
Peygamberimiz"in çağrısı
00:0021/05/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberimizin (s.a.) ulaşabildiği (ümmetinin de ulaşabildiği) bütün insanları İslam''a (Müslüman olmaya) çağırdığı konusu tartışma götürmez; elbette çağırmıştır ve ümmeti aracılığı ile bu çağrı devam etmektedir.
Bu konuda açıklama gerektiren iki husus vardır: 1. Bu çağrı tek seçenekli midir? Yani “ya Müslüman olursunuz veya sizinle savaşırım, yenersem bana tâbi olarak (farklı bir statüde) yaşarsınız” şeklinde bir çağrı mıdır, yoksa bu iki seçenek dışında da seçenekler var mıdır? 2. Bu çağrı tek şekil, tek yöntem ve tek sıralamaya mı tâbidir, yoksa asıl amacın gerektireceği başka şekiller ve sıralamalar var mıdır?
Dünkü yazımda islâmî davetin –başka bir deyişle Müslümanların ötekilerle ilişkilerinin- farklı seçeneklerine temas edilmişti. Buna göre hem İslam ülkeleri dışında gayr-müslimlerin de ülkeleri olabileceğini, bu ülkelerle Müslümanların tarafsızlık veya barış antlaşmaları çerçevesinde de var olabileceklerini, hem de İslam ülkesi içinde, Müslüman olmayı kabul etmeyen gayr-i müslimlerin, temel insan haklarından yararlanarak yaşabileceklerini görmüş olduk. Asırlarca önce İslam''ın, Müslüman olmayanlara hem dünyada, hem de kendi ülkesi içinde hayat hakkı ve diğer insan haklarını tanıması unutulmaması gereken bir özelliktir. (İslam''da savaş şeklindeki cihadın maksadı ve şartları için dünkü yazıyı okumakta fayda vardır. Cihadın iç muhalafete -kısaca nefse- karşı olanı ile ilgili olarak da daha önce bu köşede çıkan Cihad ve İctihad başlıklı yazımı tavsiye diyorum)
Bütün insanların hak dine iman etmeleri, hidayete kavuşmaları istenir olmakla beraber hiç gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmeyecektir. Hak dine iman edenler, etmeyenlerle aynı dünyada ve aynı ülkede hayatı paylaşacaklardır. Müslümanlar, diğer din ve inanç sahipleriyle arkadaş, komşu, ortak, vatandaş, bazılarıyla dünür ve hısım… olacaklardır. Müslümanın vazifesi insanları zorla Müslüman etmek de değildir, Müslüman olmayanlara düşmanca, haksız ve kaba davranmak da değildir. Bizimle dinimiz yüzünden savaşmayan, bizim topraklarımıza göz dikip elimizden almak için silaha sarılmayan gayr-i Müslimlere iyilik (birr) ve adalet (kıst) çerçevesinde davranmamız Kur''an buyruğudur (Mümtehine: 60/8-9). Eğer onların da hidayete kavuşmalarını istiyorsak buna yardımcı olabilmek için muhataplara göre uygulanacak, insan sayısınca usul, üslub ve davranış biçimi vardır. Bunların da başında “kendimizin iyi birer Müslüman olmamız, İslam''ı ahlak ve davranışlarımızla yansıtmamız” gelir. Adı ve iddiası Müslüman, ahlak ve davranışı –Müslüman olmayanlardan- kötü olan sözde Müslümanların İslam''a verdikleri zarar, bazen ötekilerin verdikleri zarardan daha büyük olabilir ve hidayetin (davetin, çağrının) önünde en önemli engeli teşkil edebilir.
İslam ve İctihad
00:0023/05/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birisi çıkar da “dinin iman, ibadet ve ahlak kısımlarında ictihad olmaz, diğer alanlarda ise yeni birkaç meselede fetvaya ihtiyaç duyulabilir, ama ictihad gerekmez” derse, “Deve nerem eğri demiş, neren doğru ki demişler” meseline örnek teşkil eder.
Fıkıh Usulü ilminde tarif edilen ictihad “ibadetler ve ahlak” da dahil olmak üzere amelî (yapıp etmekle ilgili) bütün alanları kaplar. İtikad konularında ise yine ictihad benzeri bir faaliyet vardır, ama onun adına “nazar, tefekkür, istidlal” denmiştir.
Akaid (inanç, iman) konularında ictihad benzeri bir faaliyet olmasaydı, bütün inanç meseleleri kesin delile dayansaydı mesela iki büyük Sünnî mezheb olan Mâtürîdiyye ile Eş''ariyye arasında elliden fazla önemli konuda ihtilaf (görüş, anlayış, yorum) farkı olmazdı.
İctihad ile “ibadet, ahlak ve muâmelât” konularında da -dinde olmayan bir hüküm- icad edilemez; dinde var olan, ama açık olmayan, daha önce ifade edilmemiş olan bir hüküm keşfedilir, açıklığa kavuşturulur. İbadetlerde ictihad ile arttırma ve eksiltme yapılamaz, ama sayısı ve mahiyeti belli ibadetlerin doğru tespiti, şartları, rükünleri, manileri, bozucu sebepleri… gibi konularda ictihad yapılır; işte bu sebepledir ki, ibadetler alanında da müctehidlerin sayısız ihtilafları, farklı tespit ve değerlendirmeleri, yorumları vardır.
Hukuk, siyaset, ekonomi, cemiyet düzeni, kurumlar ve ilişkiler alanına gelince özellikle endüstri inkılabından sonra burada büyük değişiklikler ve yenilikler ortaya çıkmış, binlerce konunun çözümü için ictihad kaçınılmaz olmuştur.
Bugün akademik çalışmalar ile İslam dünyasının sayılı alimlerinin fetvaları taklide, taklid yoluyla fetvaya değil, ictihada dayanmaktadır.
Din hayatının, dindarlığın birçok alanda ictihadsız olamayacağı için ictihadın zorunlu olması bir gerçek olmakla beraber böyle olmasaydı bile ümmetin, yeterince müctehid yetiştirmesi farz idi. Eğer ümmet gerekli tedbirleri alarak yeterince müctehid yetiştirmez ve belli bir zaman ve coğrafya müctehidsiz kalırsa bundan sorumlu (günahkâr) olurlar. İslam''da sıradan insanların bile “deliline bakmadan yalnızca hükmü bir bilenden öğrenmesi” manasında taklid zaruret (başka çarenin bulunmaması) sebebiyledir. İmkan bulunduğu zaman ve ölçüde herkes dinini, bir alimin yardımıyla da olsa “Kur''an ve Sünnetten delili” ile birlikte öğrenecektir. Böyle bilme yöntemine ise taklid değil, ittibâ denir.
Her Müslüman önce dinini asıl kaynaklarından öğrenecektir (farz olan budur ve bu öğrenme şekline ictihad denir), buna imkanı yoksa delili ile bir alimden öğrenecektir (ittiba), buna da imkan bulamazsa, neye dayandığını sormadan, aramadan yalnızca “şu haramdır, bu helaldir, şu farzdır…” gibi hükümleri bir alimdem öğrenecektir. Bu sonuncusu zarureten caiz görülmüştür, zaruret (imkansızlık) bulunmadığı halde böyle yapılırsa dini vazife ihmal edilmiş olur.
..Yolsuzluk ve Yoksulluk
00:0027/05/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni muhalefet liderinin edep dışı ve çatışmacı üslubunu ve sözlerini yakıştıramadığımı söylemekle yetineceğim.
Temas ettiği konular önemli idi, ama vaatleri inandırıcı değildi; çünkü neyi nasıl, ne ile yapacağı sorularının ikna edici cevapları yoktu.
Muhalefet sözcüleri konuşurken iktidarı baştan ayağa karalamak yerine “şunlar doğru ve iyi, şunlar yanlış ve kötü” deseler daha inandırıcı olacaktır. Böyle yapmayıp da her şeyi kara, her şeyi yanlış ve eksik, ülkeyi felaketin eşiğinde gösterince -sözlerinde, tenkitlerinde yer alan- doğruları da yanlışlar, abartılar alıp götürüyor.
Sosyal-demokrat olduğunu iddia eden bir muhalefetten beklenen icraat/vaat, tam manasıyla demokrasi, servetin ve üretimin adil dağılımı, insan hak ve özgürlüklerinde ileri adımlar… olabilir. Bu konularda da ölçüsüz ve dayanaksız vaatler dışında bir şey görülmüyor.
En önemli iki konu yolsuzluk ve yoksulluk.
Yolsuzluğu ortadan kaldırmanın temel çaresi “ahlak seferberliği”dir. “Yeniden temiz, ahlaklı topluma” sloganıyla yola çıkan siyasilerin başta kendi sicillerinin temiz olması gerekiyor. Ortada bir skandal var, iddialarına göre komplo var. Bu gerçek ise bir rezalet, değilse bir başka rezalet, ahlaksızlık, yolsuzluk var demektir. Eğer lideri koltuğundan etmek için parti içinden böyle bir tertip veya tespit yapılmış ise daha liderliğe ilk adımda yolsuzluk ve ahlaksızlık vardır. Böyle değilse -her kim ve niçin olursa olsun- siciller bozuktur.
Ahlak seferberliği “iktidarı yıpratmak için yolsuzluğu istismar” etmekle de gerçekleşmez. İktidar olsun, muhalefet olsun, siyaset dışı toplum olsun ortada bir yolsuzluk, dolayısıyla ahlaksızlık varsa toplumda bir ahlaki çürüme var demektir. Oturup bütün akıllı ve iyi insanların bunun sebepleri üzerinde düşünmeleri, sebepleri ortadan kaldırmanın yollarını aramaları gerekir. Okullardan zorunlu din derslerini kaldırmayı, vaktiyle bir ahlak dersi kondu diye kıyameti koparmayı marifet bilenlere sormalı; siz çocuklara ve gençlere nerede ve nasıl ahlak eğitimi yapıyorsunuz!? Dinlerin ve mezheplerin ortaklaşa benimsedikleri evrensel ahlak ilkelerini çocukların öğrenmelerinde ve benimsemelerinde ne sakınca var ki, buna karşı çıkılıyor.
Bugün insanların medyadan ve diğer çevre unsurlardan gördükleri, öğrendikleri şeyler; kötüye kullanılan özgürlükler, şehvet budalası insanların maceraları, ahlaksız köşe dönmenin pratik usulleri, güçlülerin zayıflara yönelik zulümleridir.
Muhalefet liderinden yolsuzlukla mücadele konusunda, yalnızca iktidar unsurlarına ait gördüğü bir takım yolsuzlukların üzerine gideceğini ve ilgililerden hesap soracağını açıklama yanında -kim iktidara gelirse gelsin yolsuzluk devam edeceği için- yolsuzluğun sebeplerini ortadan kaldırmak için neler yapacağını dinlemek isterdim.
Her şeye rağmen iki büyük problemimiz olan yolsuzluk ve gelecek yazıda ele alacağım yoksulluk konularına temas ettiği, bu iki konuya dikkat çektiği için muhalefet liderine teşekkür ediyorum.
.Bu felaketten kim sorumlu?
00:0028/05/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Olay Edirne''de. Eşi beş yıl önce ölen 67 yaşındaki Ü. D. yatağa bağlı felçli. İki kızı var, ama kızlarının çalışabilecekleri bir işleri yok. Kocasından kalan dul ve yetim aylığı ve komşuların yaptığı yardımlarla geçiniyorlar. Alınan yetim aylığı ihtiyaca kafi gelmediği için elektrik borçları birikiyor. Faizleriyle birlikte 600 lirayı bulan faturalarını ödeyemiyorlar. Geçen cuma günü elektrikleri kesiliyor. Mum yakarak aydınlanmaya çalışıyorlar ve mumu yanık bırakıp uykuya dalıyorlar. Sabahın erken saatlerinde kız kardeşler duman kokusuyla uyanıyorlar. Felçli annelerinin yattığı odanın kapısını açtıklarında ortalığı alevler sarıyor. Kızlar, birinci katta bulunan evden komşuların yardımıyla kurtuluyorlar. Beş katlı apartmanda mahsur kalan 10 kişi yangını söndürmeye gelen itfaiye tarafından kurtarılıyor, ama ne yazık ki, felçli anne yanarak can veriyor.
Evet, bu felaketin sorumluları kim?
Kimse kimsenin üzerine atarak vicdanını rahatlatma yolunu seçmesin; çünkü vicdan gibi vicdan böyle sahte mazeretlerle rahatlamaz!
Sorumluluk bu ailenin akrabasından başlıyor; yakından uzağa doğru bunlar sorumlu.
Hali vakti yerinde olduğu halde mübrem ihtiyaçlarını karşılamayan komşular sorumlu.
Hallerini tespit edip elinden geleni yapmayan muhtar sorumlu.
Muhtarın bağlı bulunduğu -kaymakama, valiye kadar- üst düzey görevliler sorumlu.
Dul ve yetim aylığı yetmiyorsa -temel ihtiyaçları karşılayacak kadar- gelir temin etmeyen, bunun yollarını ve imkanlarını hazırlamayan devlet ve toplum sorumlu.
Temel ihtiyaçlarını karşılayamayıp zorluğa düşen insanların ezilip büzülmeden başvuracakları, devletten maaş alır gibi haklarını alacakları yardım kuruluşlarını hazırlamayan sivil toplum sorumlu.
Bu durumların meydana gelmemesi, birilerinde ihtiyaçtan fazlası var iken birilerinin aç ve açık kalmaması için gerekli tedbirleri almak farz-ı kifayedir. Bunu topluluk adına birileri yeterli miktarda yaparsa diğerleri sorumluluktan kurtulurlar; eğer yapılmazsa bu ülkede yaşayan her Müslüman sorumlu olur.
Bu sorumluluk şuuru ve buna bağlı en geniş sınırda yardımlaşma araçları oluşmadıkça bu felaketleri ne dul ve yetim maaşı, ne de “aile sigortası” engelleyebilir.
Sahi aile sigortası demişken, yeni muhalefet liderinin yoksulluğa çare olarak sunduğu bu kuruma da -gelecek yazıda- bir bakalım.
Dünya zenginleri ve yoksullar
00:0030/05/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Liberal kapitalist sistemin patronları, tahammül edilemez yoksulluğun varoluş sebepleridir ve onların daha çok üretmek, lüzumsuz tükettirmek, daha fazla kazanmak, her yere ve her şeye egemen olmaktan başka bir amaçları, dertleri, davaları yoktur. Onlara işsizlik, yoksulluk, mahrumiyet gibi şeylerden söz ederseniz cevapları şudur: “Biz ne kadar zengin olur, yatırım ve üretim yaparsak işsizlik de o nispette azalır, yoksullar da bu nimetten istifade ederler…”
Bir yandan böyle derler ama diğer yandan -aç gözlülükleri, olmayanı var sayarak harcamaları yüzünden- krizlere düşünce işçi çıkarırlar, ücretleri aşağıya çekerler. Kriz olmadığında da rekabeti ve maliyet seviyesini bahane ederek ücretlerle oynar, teknoloji sayesinde daha az işçi kullanmanın yollarını ararlar.
Bu “liberal kapitalist sistemde” işsizlerin ve yoksulların asgari seviyede insanca yaşamalarını (temel ihtiyaçlarını temin etmelerini) sağlamak, “çok kazananlardan, zenginlerden alıp muhtaçlara vererek” sağlanacaktır. Kazanandan almak çok kere “kârdan almak” şeklinde uygulandığı için “kazanç göstermeyerek” vermemek mümkün oluyor. Bir de teşvikler var, bunların bir kısmı vergi indirimi şeklinde uygulanıyor, buradan da vergi (kazanandan alma işi) sekteye uğruyor. Sonunda “sosyal devlet” sözde kalıyor, servetin büyük bir kısmı nüfusun azının elinde oluyor, çoğunluk ise ihtiyaç içinde, mahrumiyetlere katlanarak yaşıyor.
Sosyalistler yoksulluğa çare olsun diye üretim araçlarını özel sektörün elinden aldılar, devlet işveren ve üreten oldu. Bu tecrübe de yalnızca milyonlarca insanın ölmesi/öldürülmesi ve nüfusun büyük bir kısmının bir lokma bir hırka ile yetinmesi sonucundan başka bir sonuç vermedi. Bu sistemde de paylaşım adil olmadı, parti üyeleri başta olmak üzere bazı imtiyazlılar bohem hayatı yaşayabildiler. Sarısı ve kızılıyla bu sistemden amacı gerçekleştiremediği anlaşıldığı için vazgeçildi, maalesef yarı liberal kapitalizme geçildi.
Gelelim bize:
Muhalefet lideri yoksulluğun çaresi olarak “aile sigortası”ndan söz etmişti. Bir gazeteci kendisine soruyor:
-Aile sigortası uygulamasına geçeceğinizi söylediniz. Ne yapacaksınız, hangi kaynakla yapacaksınız?
- ILO''nun kabul ettiği dokuz sigortadan biri aile sigortasıdır. Türkiye''nin bu sigortaya geçmek için taahhüdü vardır. Önce yoksulluk envanteri yapılacak. Sonra ailede kadının hesabına belli bir para yatırılacak.
Bu para asgari ücretin bir parça altında olacak. Kamuya işçi alınırken de önce bu ailelerden alınacak. Kaynak konusuna gelince, bu tür yardımları yapan 10 kadar kuruluş var. Sosyal Yardımlaşma Fonu, Kızılay, belediyeler gibi. Bu kaynaklar birleştirilecek ve objektif kriterlere göre ödeme yapılacak.
Bu mercimek, kömür dağıtmakla ve bu yoksul insanları teşhir etmekle, bunun üzerinden siyaset yapmakla, onları siyasi olarak istismar etmekle olmaz. Bu ödeme ömür boyu olmayacak. Aile yoksulluk envanterinden çıkınca, ödeme de kesilecek.
Vatandaş sosyal devletten hakkını isteyecek. Sadaka devleti değil sosyal devlet olacak. Vatandaş sosyal devlete ''benim yoksulluğumu gider'' diyebilecek…
Gelecek yazıda muhalefet liderinin yoksulluğa çaresini tahlil edelim, bize göre doğru, yanlış, mümkün ve imkansız olanları ortaya koymaya çalışalım.
Zulüm ve Densizlik
00:003/06/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çağımızın yüz akı, insanlığın unutulmakta olan hasletlerinin temsilcisi, fedâkâr, güzel insanlara geçmiş olsun, gazaları mübarek olsun, yaralılara acil şifalar diliyorum, şehidlere Allah''ın vaad ettiği eşsiz nimetler zaten hazırdır, Allah şefaatlerine nail kılsın!
Şeytana "Niçin kötülük yapıyorsun, insanları saptırıyorsun" diye sorulsa "Bu benim işim, ne bekliyordunuz yani" diye cevap verecektir.
Siyonist İsrail için de "Şöyle zalim, böyle alçak, şu kadar kötü, yaptığı böylesine hukuk dışı, yanlış…" demenin pek anlamı yok, o bunu devamlı yapıyor; çünkü bazılarına karşı kendi gücüne, bazılarına karşı da hamisi ABD''nin gücüne ve yardımına güveniyor (Şu halde bizim ve mazlumların daha güçlü olmamız gerekiyor).
Onu durdurmanın, kötülüklerine bir son vermenin en etkili çaresi ABD''nin İsrail''i himaye etmekten vazgeçmesidir ki, bunun da şimdilik muhtemel olmadığı görülüyor.
ABD''nin tavrı ve tutumuna gerekçeler sıralanıyor, ülkede ve dünyada çok güçlü olduğu söylenen Siyonist-yahudi lobisinden söz ediliyor. Bunlar doğru olabilir, ama hiçbir ülke sırf lobi sebebiyle kendi halkına zarar verecek bir tutumu benimseyemez. Bu büzden ben, İsrail''i himaye etmekte ABD''nin ne gibi menfaatleri var" sorusuna ciddi olarak cevap aranması gerekir diyorum. Bir cevap denemesi olarak (bunu erbabına sorulmuş bir soru gibi de alabilirsiniz) şunu düşünüyorum: ABD Ortadoğu''da, kendi insiyatifi dışında bir barış istemiyor; çünkü böyle bir barış Ortadoğu halklarının birleşmesi, kendi çıkarlarına ve değerlerine sahip çıkması, gerçek manada bağımsızlık yolunda ilerlemesi ve dünyada yeni bir güç unsurunun oluşması, ABD''nin oralarda istediği gibi at oynatma imkanını kaybetmesi sonucunu verecektir.
Eğer bu yorum doğru ise İslam ülkelerinin, yalnızca İsrail ile değil, ABD ile de ilişkilerini gözden geçirmesi gerekiyor.
Yazının başlığına gelelim:
Bir ülkenin başına böyle bir felaket geldiğinde çirkin siyaset bir yana bırakılmalı ve milli birlik kendini hissettirmelidir. Muvafık muhalif herkesten aynı ses çıkmalı, aynı tavır benimsenmelidir. Buna rağmen bir muhalefet sözcüsünün ilk gün yaptığı bir konuşmayı ibretlik olarak sunuyorum. Şöyle diyor: "İktidar bu olanları önceden görmeli ve gemilere izin vermemeli idi!".
Bu cümleyi açalım:
İsrail Gazze''ye abluka uyguluyor, amacı Filistin halkının ya açlık ve hastalıktan kırılması veya teslim olmasıdır. Buna rağmen Filistin halkına sivil yardımları da hükumetler engellemelidir; çünkü İsrail bunlara da engel olur, yardım götürenlere zarar verir…
Evet, yukarıdaki cümlenin açılımı budur ve bu sözü sarf eden kişiyi insafa ve sağduyuya davet ediyorum!
Evet olanlardan acı duyuyoruz, ama bir de kazanımlara bakalım. Mazlum Filistin halkının acınası durumuna bundan daha canlı bir şekilde dünyanın dikkatini çekmek ve Filistinlilerin yanında, İsrail''in karşısında yer alan ülke sayısını çoğaltmak nasıl mümkün olabilirdi!!!
Mazlumun yanında, zalime karşı olmanın daima riski vardır; fazilet bu riske rağmen o şerefli tavrın ve tutumun sahibi olmaktır.
Hedef ambargoyu kaldırmak
00:004/06/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazımda mealen “gün birlik ve beraberlik günüdür, çirkin siyaseti bırakalım” demiştim, ben o yazıyı gazeteye gönderdikten kısa bir süre sonra Meclis, ittifakla bir bildiri neşretti. Hem ittifak hem de bildirinin içeriği ümit verici, altına imza atmamak mümkün değil.
Meclis ve hükümet kendilerine düşeni yaparken halk olarak bizim de yapacaklarımız vardır.
Önce hedefi belirlemek gerekiyor ve hedefimiz, yalnızca yapılan çirkin, haksız, hukuksuz saldırının hesabını sormak ve kapatmak olmamalıdır; hedefimiz –uzun vadede adil ve kalıcı bir barış olmakla beraber kısa vadede- Gazze''ye uygulanan ambargonun kalkması olmalı ve eylemlerimiz bu hedef gerçekleşinceye kadar kesintisiz devam etmelidir.
Neler yapılabilir?
Bu sorunun cevabı, sivil toplum örgütlerinin birlikte yapacakları danışma toplantılarında müzakere edilerek verilmelidir.
Bu defa İsrail –her zamankinden daha ziyade- haddi aştığı ve kırka yakın ülkenin vatandaşlarına da saldırdığı için bu ülkelerle ve destek veren diğer ülkelerle –resmi olanın yanında- sivil birliktelikler sağlanmalı, dünya kamu oyuna İsrail''in haksızlığı, hukuk ve sınır tanımazlığı, yalnızca gücüne ve hamisine güvendiği en etkili bir şekilde duyurulmalı ve şuurlara yerleştirilmelidir.
Askeri ve siyasi tedbirler yanında halkın gönüllü katkısı ile gerçekleşmesi mümkün olan ve etkisi de kesin bulunan bir tedbir de ekonomik ve ticaridir. Ülkemizde ve destekleyecek olan diğer ülkelerde İsrail ile ve İsrail mallarına yönelik bütün alışverişler gözden geçirilmeli, hedefe ulaşıncaya kadar –zorunlu olanlar dışınsa- alışveriş kesilmelidir.
Mısır''ın kapalı tuttuğu ve şu günlerde geçici olarak açtığı Gazze Şeridi''nin güneyindeki Refah Sınır Kapısı bundan sonra asla kapatılmamalı, eğer kapatırsa Mısır hükümetine karşı sivil ve resmi baskı uygulanmalı, kapıyı kontrol konusunda İsrail ile yapılan anlaşma uygulanmamalı, kontrol Mısır''ın elinde olmalıdır. ABD''nin Mısır''a büyük ölçüde yardım yaptığını ve bu yardım yüzünden –açık veya kapalı yollardan- iç işlerine müdahale ettiğini, karar alma yetkisini sınırladığını biliyoruz. Eğer Mısır yardıma muhtaç ise zengin İslam ülkeleri ne güne duruyorlar ve bir kardeş ülkeyi –meşhur ifadesiyle- elin gavuruna muhtaç halde bırakıyorlar?!
Olmasını istediğim danışma toplantılarında daha nice etkili tedbirler ortaya çıkabilir; “hedefimiz ambargoyu kaldırmak, kararımız o güne kadar eylemlerimizi sürdürmek” olmalıdır vesselam.
İnsanlık vazifemiz
00:006/06/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konumuz yine yoksulluk olacak. Yoksullarla ilgilenmek, hayatı onlar için de çekilir kılmak, ihtiyaç yüzünden maddi ve manevi değerlerini koruyamaz hale gelmelerini önlemek dini ve ahlaki vazifemizdir, ama ben başlıkta “insani vazifemiz” ifadesini kullandım.
İnsan, kendisine yakışan, Yaratıcı''nın ona uygun gördüğü erdemlerle donanmak için iyi bir eğitim görmeye muhtaçtır. Eğer bu eğitimden mahrum olursa, ölçüsüz ve dengesiz hürriyet içinde yetişirse, kötü örneklere özenirse “ben merkezci, hazcı, egoist ve kullanıcı…” olur. Ben başlıkta bu insanı kast etmiyorum; zaten meselemizin baş sebebi bu tip insandır ve insanların çoğu –ne yazık ki- böyledir. Bunlar “kendine iyi bak”çı nesildir, başkaları onları ilgilendirmez; ilgilendirirse de “kendi çıkarları” açısından ilgilendirir.
İnsan, kendine yakışan erdemlerle donandığı takdirde ufku sonsuza ve ebediyete doğru uzanır ve genişler, nereden gelip nereye gittiği ve burada oluş amacı (hikmeti) konularında doğru bilgi ve inanç elde eder. O artık kendi yaratıcısı değildir, hayatının kendini aşan bir manası ve hikmeti vardır, bütün varlıklar gibi insanların da sahibi Yaratan''dır, insan olarak herkes eşittir, farklılıklar birbirini yemek için değil, birbirini tamamlamak, kabiliyetlere göre işbölümü yapmak, ilahi emanet olan imkanları ve nimetleri yerinde kullanmak ve paylaşmak için böyle takdir edilmiştir.
Bu inanç ve şuura sahip olan kimsenin elinde, ihtiyacından fazla bir şey varsa ve bir başkasının da ona ihtiyacı varsa “bu şeyin sahibi muhtaç olandır, o şeyi elinde bulunduran ise emanetçidir, emaneti sahibine vermekle yükümlüdür”.
İkide birde “sadaka kültüründen” söz eden cahillerin yukarıda açıkladığım inancı ve anlayışı –buna sahip olmasalar bile- bilmeleri gerekiyor.
Elinde fazlası olan ve bu emaneti sahibine veren kimselerin (müminlerin) de, karşı tarafı minnet altında bırakmak şöyle dursun onlara minnete duygusu içinde olmaları gerekiyor; çünkü dağlardan taşlardan ağır olan emaneti yerine vermeye vesile olmuşlar, taşıyanı yükten ve borçtan kurtarmışlardır.
Bir toplulukta yoksulluğa çare bulmak için açıklamaya çalıştığım anlayış, iman ve şuurun herkese hakim olması gerekiyor.
Adil (eşit değil) paylaşımı İslam (ilâhî dinlerin tamamı böyledir) iman ve irfanına bağlamak yerine kanuna, icbara, bir felsefeye göre haksız kazanıma… dayamak, insanlardan kanun zoruyla almak ve muhtaçlara vermek de bir yoldur; ama bu yolun –manevi çerçevesinin bozukluğu dışında- yetersiz de olduğu görülmektedir.
Kanun gereği insanlardan alıp muhtaçlara verdiğiniz zaman da bir çeşit sadaka vermiş olursunuz; çünkü alanlar bunu emekleriyle hak etmiş değildirler. Nasıl ve niçin hak ettikleri sorusunun cevabı İslam''daki gibi olursa sadaka kavramı ve onun insana etkisi de değişecektir.
Diyelim ki, aile sigortasını getirdiniz (buna itirazım yok, getirilsin) ama: 1. önce ailelerden alacaksınız, sonra onlara vereceksiniz, 2. aldığınız vereceğinizi karşılayamayınca –ki, hep öyle olur- başka kaynaklara uzanacaksınız, sonunda herkes için zararlı olan tasarruflarda bulunacaksınız.
Gönüllü yardımlaşmayı, ihtiyaç sahipleri için en uygun hale getirmek yerine ona karşı çıkmak ve yalnızca aile sigortası ile yoksulluğa çare bulacağım demek de bir çeşit “yoksulluğun istismarı” olur.
Asıl muhalefet İslam"a
00:0010/06/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsrail''in yardım gemisine saldırısı üzerine yapılan konuşmaların ve yazılan yazıların bir kısmını üzülerek, şaşırarak, bazen de öfkelenerek takip ediyorum.
Bazı yazarların ve konuşmacıların asıl muhalefet ettikleri hususun İslam olduğunu görüyor ve anlıyorum. Bunları okurken ve dinlerken şu kanaat hasıl oluyor: Bu yardımı solcular, masonlar, liberaller, laikçiler götürseydi –ki, onlar buraya yardım götürmezler, götürmüyorlar- muhalefet bu kadar veya bu şekilde olmayacaktı!
Mesela şu mealde sözler işittim ve okudum: “Efendim bu tekbirler, bu namazlar, bu kelime-i tevhid yazılı bayraklar… işin rengini değiştiriyor; bunların maksadı yardım değil, propaganda izlenimi veriyor. Filistin halkına yardımı anladık, HAMAS''ı aklamanın, HAMAS''ı savunmanın, HAMAS''a arka çıkmanın ne alemi var?..”
Demek ki, yardımı yapanların İslami kimlikleri ve uygulamaları görünür olmasa, Filistin''de halkın oyu ile iktidara gelip İsrail işgalini kaldırmak ve Kudüs merkezli bir İslam devleti kurmak için çalışmak isteyen, bunun için mücadele eden bir siyasi-dini gurup olan HAMAS, İsrail''in istediği ve dünyaya kabul ettirmek için çabaladığı gibi “terör örgütü” ilan edilse yine muhalefet olmayacak veya böyle, yahut bu kadar olmayacak.
Şimi bazı tartışılmaz doğruları hatırlayalım:
1. Gazze''de meşru hükümeti kuran, seçimle işbaşına gelmiş bulunan HAMAS''tır. Gazze halkı ile HAMAS''ı birbirinden ayırmak, hükumeti yok saymak, yardımı bu şartla yapmak mümkün ve meşru değildir.
2. HAMAS ve işgale karşı direnen Filistin halkı, daha önceden bu topraklar üzerinde kurulmuş, halkı içine kendi rızalarıyla Filistinlileri de almış bir İsrail devletine baş kaldırmış ve ülkeyi bölerek başka bir devlet kurmak üzere harekete geçmiş değillerdir. Tam aksine İsrail başta terör olmak üzere meşru olmayan bütün yolları kullanarak Filistin halkının ülkesini işgal etmiş, onları yurt ve yuvalarından atmış, uzun vadede yok etmenin tedbirlerini almıştır ve bu planın uygulaması devam etmektedir. Filistin halkının ve meşru temsilcilerinin yaptığı şey -eşit olmayan, dengesi bulunmayan bir güce karşı- direniştir ve meşru savunmadır.
3. Gazze halkı zalim bir abluka içinde dayanılamaz yokluklar, yoksunluklar, acılar içinde kıvranmakta, tükenme ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadırlar. Hem işgal, hem abluka meşru değildir, bu sebeple uluslar arası toplum tarafından da kabul edilmiş değildir. Bir tarafta zalim bir gücün zulmü (haksız tasarrufu), diğer tarafta mazlumlar vardır; bu durumda zalimin merhametine, iznine, müsamahasına sığınmak mümkün değildir. Ya mazlumlar kendi hallerine bırakılacaklar veya hâlâ dini, ahlaki, insani vicdan ve sorumluluk duygusuna sahip birileri, zalime rağmen yardıma koşacaktır.
Bu yardımı yapanlar Müslüman olsun olmasın, gemide namaz kılsın kılmasın, yeşil bayrak taşısın, kızıl bayrak taşısın, mazlumların hükümetini HAMAS kursun, FETİH kursun, gemiye baskın yapılınca bir direnme denemesi yapılsın yapılmasın… ne fark eder; bunları mesele yapmak yerine “İsrail zalim, Filistin halkı ve özellikle abluka altındaki Gazzeliler mazlum, bunlara yardıma koşanlar ise insan gibi insan” demek gerekmiyor mu?
Eğer bunu diyemiyorsanız kendinizi bir yoklayın ve “Niçin böyle diyemiyorum!?” diye sorun.
Helal gıda
00:0011/06/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Helal gıda kavramının hem din hem de ticaretle yakın ilişkisi var. Helal-haram konusunda hassas olan Müslümanların kafalarını karıştırarak, onları vesveseye düşürerek, muteber bazı fetvalara göre helal olan yiyecek ve içecekleri haramlar listesine alarak, şüphe konusunu abartarak kendi ticaret hanelerine müşteri kazanmak isteyenler var; işte bu konumuzun ticari tarafı. Helal alıp satma konusunda titizlik gösteren tüccarı takdir ve tebrik ediyor, malını satmak için dini kullanan kimseleri ise insafa davet ediyorum.
Dini tarafına gelince, bazı İslam ülkelerinde “helal gıda sertifikası” vermek üzere bazı kurumlar ve kuruluşlar faaliyet gösteriyordu. Son birkaç yılda ülkemizde de bazı teşebbüsler oldu, sivil kanattan birkaç kuruluş bu işi üstlendi, isteyene sertifika veriyorlar.
Bu önemli iş ile alakalı başka problemler ve yapılması gereken şeyler de var, ama burada üzerinde durmak istediğim husus işin dini tarafı ve fetva yönüdür.
1. Bir yiyecek veya içeceğe haram diyebilmek veya helal damgası basmamak için bütün muteber İslam mezheplerinin ve alimlerinin o nesneye haram demesi gerekir. Eğer bir nesne hakkında “haram, mekruh, mubah” şeklinde birden fazla fetva varsa o nesneye “mutlak manada haram” damgası basılamaz; gerekiyorsa “filan mezhebe göre haram, diğerlerine göre helal” denir. Mesela deniz ürünlerinin tamamına helal diyen ictihad da vardır, yalnızca balık helaldir diyen ictihad da vardır. Bir Müslüman mesela karides konusunda helal sertifikası almak istiyorsa buna “haram” diyen, sertifika vermeyen hata etmiş olur.
2. Jelatin, koruyucu maddeler gibi yeni ürünler var. Bunların bir kısmının yapımında domuz ve murdar hayvanın bazı kısımları kullanılıyor. Ayrıca bu koruyucu maddelerin insan sağlığına zararlı olduğundan söz ediliyor. İşte bu iki sebeple Müslümanlar sıkıntıya sokuluyor, koruyucu maddesinin yapımında domuz kullanılmıştır diye birçok yiyecek ve içecek haram listesine alınıyor ve bu listeler elden ele dolaşıyor.
Fıkıh alimlerine göre madde, “erime, donma, kuruma, karışma” gibi fiziki; sarhoşluk veren bir içeceğin sirkeye, hayvanın tuza dönüşmesi gibi kimyevi değişiklikler geçirirse eski hal, mahiyet ve hükümleri de değişir. Değişmiş yeni madde “tuz ve sirke” adını alır , helal olur.
Jelatin ve koruyucu maddelerin, yapımında ne kullanılırsa kullanılsın kimyevi olarak değiştiği, adları ve mahiyetleri bakımından artık başka maddeler olduğu konunun uzmanları tarafından açıkça ifade edilmektedir.
(2-4 Haziran 2009 tarihinde Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından tertip edilen ilmi toplantıda gıda ve kimya profesörleri, jelatin ve koruyucu maddelerin yapımlarında kullanılan maddeler bakımından tamamen değiştiğini açıkça söylediler.)
Hormonlu, korumalı, sun''i gübreli yiyecek ve içeceklerin sağlığa zarar vermesi konusuna gelince, bu herkesten önce sağlıkçıların söz söyleyeceği ve devletlerin tedbir alacağı bir alandır. Önce alanın uzmanları yiyeceğin, yasaklanacak kadar zararlı olduğu konusunda görüş birliğine varmalı, sonra da devlet onu yasaklamalıdır. Bunlar olmadıkça dedikodulara kulak asmamak gerekiyor.
Sağlığa zararlı diye bir zaman soya ve mısırözü yağı yedirdiler, diğer yağları zararlı buldular, şimdi bu yağlar unutuldu, zeytin ve tereyağı tavsiye diliyor. Yumurta böyle, kırmızı et böyle. Aman beyaz et (tavuk ve balık) yiyin dediler, şimdi de “tavuk yemeyin, bunlar hormonlu, erkekliğiniz elden gider” diye konuşuyorlar.
Hasılı Müslümanların helal yiyip içmelerini sağlamak için yapılan gayretler ve hizmetler takdire ve tebrike şayandır, çok önemli hizmetlerdir, ama aşırılıklardan sakınmak, erbabına danışmak ve ihtiyaçları gözardı etmemek de şarttır.
Cihad mı, değil mi?
00:0013/06/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Toprakları işgal edilmiş ve kendileri de yok edilmek istenmiş bir Müslüman halkın (Müslüman olmasalar da mazlum oldukları takdirde bir halkın) elden gelen ne ise onunla yardımına koşmak Allah''ın emridir ve bu faaliyet cihad içinde yer alır. Yakında bu köşede şöyle yazmıştım:
"Cihad bir yandan iç muhalif olan nefse karşı, bir yandan da dış muhalif olan İslam düşmanlarına karşı yapılacak mücadeleler toplamıdır. Bu mücadelenin silahlı olanı, şiddet içereni bütünün bir parçasından ibaret olup zarurete (başka çarenin bulunmamasına) dayalıdır. Mücadelenin bütününe bir isim vermek gerekirse en uygunu ''amel''dir. İslamî amel, dinin bütün şümulü ile uygulanması manasına gelir.
"İctihad, cihadın nerede, ne zaman, nasıl, hangi parçasının kimler tarafından… yapılacağını, iç ve dış şartları göz önüne alarak, vahyi lafız ve ruhuyla anlayıp açıklayarak ortaya koyan ''ilmî faaliyet''in adıdır. Bu ilmî faaliyet olmadan cihad, cihad olmadan da İslam davasını gerçekleştirecek olan ''amel'' olmaz.
"Müslümanın davası veya İslamcılık, ictihad ve cihad (amel) yoluyla dinin farz kıldığı ''yaşama, koruma, yayma'' vazifesine sahip çıkmak ve bu vazifenin –herkesin durumuna göre uygun olan- bir yerinde olmaktır."
Eğer müslümanlar şu veya bu yerde ve zamanda İslâm''ın buyruklarına, örnek Peygamber''in (s.a.) uygulamalarına aykırı davranmışlarsa bu İslâm''ın değil, onların (bunu yapan şahıs veya grupların) suçu, günahı, ayıbı olur; hem hükümde hem de cezâda genelleme yapmak zulümdür, terörün bir başka çeşididir.
Savaş ve barış konusunda birçok âyet içinde birkaç örneğe baktığımızda, cihadın dış düşmana karşı şiddet kullanılan çeşidi ile ilgili olan şu tablo ile karşılaşırız:
"Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah''a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir./ Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O''dur. /Müminlerin gönüllerini birleştiren de O''dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti, O izzet ve hikmet sahibidir." (Enfal: 8/61-62)
"Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever./Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir." (Mümtehine: 60/8-9).
"Size ne oldu da Allah yolunda ve ''Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!'' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? /İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır." (Nisâ: 4/75- 76)
"Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir./ Onlar ki, sadece ''bizim Rabbimiz Allah''tır'' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı püskürtmemiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah''ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi." (Hacc:22/39-40)
Ebû Bekir İbn el-Arabî''nin de isabetle kaydettiği gibi (Ahkâm, II, 854) bazı âyetlerde geçen "fitne ortadan kalkıncaya ve dînin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın..." meâlindeki cümleyi (meselâ Enfal: 8/39) iki şekilde anlamak mümkündür. 1. "Dünyada veya bölgede hiçbir müşrik kalmayıncaya ve herkes Müslüman oluncaya kadar". 2. "Din ve vicdan hürriyeti yerleşinceye, herkesin serbestçe dînini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak olsun bâtıl olsun din seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samîmî inanca dayanıncaya kadar. İkinci anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber''den (s.a.v.) beri örnek devirlerde görülen uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, Müslüman olmayanları zorla İslâm''a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.
İslâm''ın savaştan amacının ne olduğu, meâli yukarıda verilmiş olan âyetle (Enfal:8/61) açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği için buna müsbet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur.
Ambargo Unutulmasın!
00:0017/06/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hiçbir hak dine, hukuka ve ahlaka göre savunulması, meşrulaştırılması mümkün olmayan Gazze ambargosunu kaldırtmak için bir fırsat doğmuş, uluslararası toplum "ambargonun kaldırılması gerektiğini" dile getirmiş, vicdanlar arasında bir ittifak meydana gelmiş idi. Her biri kendilerine göre uygun bir sebeple, hırsızı değil de ev sahibini suçlayan, bununla da yetinmeyip "ev sahibine yönelik uyarı ve engelleme görevini yapmadığı için" mahalle muhtarını (iktidarı) suçlayan yazılar yazanlar, konuşmalar yapanlar tozu dumana kattılar, onların gürültüsü arasında Gazze de unutuldu, ambargo da!
Hele birileri var ki, "Filan topluluk, filan ülke, falan etnik veya dini grup yıllardan beri zulüm altında inlerken onlara değil de bu yardım niçin Gazze''ye yapıldı" diye vaveyla koparıyorlar. İşte bunu anlamak mümkün değil. “Bir mazluma yardım etmenin şartı, aynı zamanda bütün mazlumlara yardım etmektir" şeklinde bir dini, hukuki, ahlaki kural hangi kitapta yazıyor! Elbette bütün mazlumlara yardım etmek, zulmün sona ermesi için elden geleni yapak gerekiyor; fakat bunun imkanlara ve fırsatlara bağlı olduğu da bir gerçek; birine yardım imkan ve fırsatı elvermiş iken, başkaları da var diye onu yapmamak savunulabilir mi?
Diyelim ki, bu iyi niyetli yardım faaliyetinde bazı kusurlar var (olduğunu söylemiyorum, varsayalım diyorum), bunları ön plana çıkarıp farz olan yardımın yapılmasını, yerine varmasını, ambargonun kaldırılması için durmaksızın çaba gösterilmesini ikinci plana atmanın, adeta unutturmanın mazereti olabilir mi?
Neyse olan oldu, herkesin kendi vicdanı ile baş başa kaldığında yapıp ettiğini bir daha gözden geçirmesi, doğan sonuçlardan ders alması temenni edilir. Şimdi yapılması gereken ise el, dil ve gönül birliği ederek ve doğan müspet rüzgardan da faydalanarak ambargonun kalkması için kesintisiz faaliyettir. Bu noktada medyaya büyük iş düşüyor ve her gün bir köşede meselenin ele alınması, canlı tutulması, unutulmaya terk edilmemesi gerekiyor.
Diğer mazlumlara gelince, özellikle ve öncelikle "onları bahane ederek bu yardıma da karşı çıkanların" öncülüğünde, dünyanın neresinde zulüm varsa onun üzerine gidilmeli, onlar da unutulmaya bırakılmamalıdır. Böyle mübarek bir faaliyeti başlatan, yürüten, sonuç alan, alamasa bile yolunda olan kimseler Allah''ın razı olduğu kullarıdır.
Eksen Meselesi
00:0018/06/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türk kavmi bin yıldan fazladır eksen değiştirmiş, yüzünü "Büyük Doğu"ya, İslam''a çevirmiş, bu din sayesinde medenileşmiş ve İslam Medeniyetine önemli katkılarda bulunmuştu. Tanzimat döneminden itibaren milletin yön değiştirmesi gerektiği, propaganda sayesinde tek medeniyet olarak kabul ettirilmiş bulunan Batı Medeniyetine yönelmesinin elzem olduğu, devletin üst kademesinden dile getirilmeye başlamış, 1920 lerden itibaren de –millete sormadan- resmen ve cebri olarak Batı''ya yönelinmiş, İslam ve medeniyeti ile bütün bağların kopması için kısa ve uzun vadeli tedbirler alınmıştır. Bu köklü eksen sapmasına zarar vermesin diye İslam ülkeleri ile de ilişkiler asgari seviyede tutulmuş, "Ne Şam''ın şekeri ne Arab''ın yüzü" sözü darbımesel haline gelmiştir.
Dünyaya hakim olan devletler menfaatleri ölçüsünde bütün ülkelerle ilişki kuruyor, kimsenin dinine, rengine ve ideolojisine bakmıyorlar. Sıra bize gelince, halkı Müslüman olan ülkelerle siyasi, askeri, iktisadi, kültürel bir ilişki kurmak, bir anlaşma yapmak, bir işbirliğine gitmek, bir sahiplenmek büyük olay oluyor, "Türkiye eksen mi değiştiriyor" nidaları afakı kaplıyor.
Keşke değiştirse, keşke İslam Medeniyetini ihya ve inşayı hedeflese, bu maksatla diğer İslam ülkeleriyle dava ve işbirliği yapsa, maddi hayatın dar kalıpları içinde bunalmış insanlığa İslam''ın sonsuz rahmet ve mana ufuklarını açsa, dünyada İslam barışını egemen kılsa…! Ama bunları, mevcut şartlarda hayal etmek bile zor!
Ne yazık ki, Türkiye selameti AB''ne üye olmakta aramış, kendi limanına değil, ne yapsa kendilerine yaranamayacağı yabancıların limanına sığınmak durumunda kalmıştır. Keşke İslam ortak pazarı, İslam ortak parası, İslam ortak savunma gücü ve paktı, icad ve keşifte önde gelen İslam ilimler akademileri ve üniversiteleri… olsaydı! Bunlar olsaydı yalnızca Müslümanlar değil, orta çağda ve öncesinde olduğu gibi bundan bütün dünya istifade edecekti.
Ortada o yok, bu yok; olan, Müslüman olmayan ülkelerle olduğu gibi bazı Müslüman ülkelerle de yakınlaşmak, zorunlu olduğunda Osmanlı mirasına sahip çıkmak, mazlum oldukları için bazı Müslüman toplulukların haklarını savunmak, onlara ve başkalarına zulüm yapılmasın diye çabalamaktan ibaret. Bu kadar masum ve cılız bir hareket tarzını "eksen kayması" diye isimlendirmek ciddiyetten uzak bir komedi olsa gerek. Ama bu komediyi yazıp oynayanların bir maksatları olduğu da açık: "Biz eksen bekçileriyiz, sizi sınırına bile yaklaştırmayız, ayağınızı denk alın" demek istiyorlar.
Benim cevabım şudur:
Biz eksenimizi biliyoruz, o bizim imanımız ve davamızdır ve yaşadığımız müddetçe herkesi oraya davet etmekle yükümlüyüz.
Kim Sorumlu
00:0020/06/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Son günlerde asker kayıplarımız ve yaralılarımız artmaya başlayınca bunu belli maksatlara ulaşmak için yapan veya olanı istismar etmek isteyen kalemler, sözcüler, yorumcular işe koyuldular; herkes olayı kendi amacına göre kullanıyor. Medyada hakim gibi görünen hava hükümeti suçlamak, kan dursun diye alınan tedbirlerle adeta alay etmek, kendileri uygulanabilir ve işe yarar hiçbir tedbir söylemeden topu sağa sola atmaktan ibaret.
PKK saldırıları ve bunun doğurduğu zararların baş sorumlusu PKK ve onu destekleyenlerdir. Ama sorumlu tek değildir, bir liste oluşturacak kadar çoktur. İşte bazıları:
Genelkurmay da sonunda ikna olmuş ve terörle mücadele için özel kuvvet oluşturulacağını, bunlara özel eğitim ve techizat verileceğini, böylece hem daha etkili mücadele yapılacağını hem de kayıpların daha az olacağını söylemişti. Konu önemli ve acil olduğu halde bir türlü hayata geçirilmiyor!
Hadi diyelim ki, dağ başlarında, sarp arazide hareket halinde olan askerler vuruluyor, peki karakol baskınlarına ne diyeceğiz!? Kritik bölgelerdeki karakollarda gece boyunca yeterli sayıda asker nöbet beklemiyor mu ki karakol baskın yiyor? Uzaktan atış yapıyorlarsa bu ne kadar uzak ki, bizim askerlerimiz ve istihbaratımız bundan haberdar olamıyor? Hani karanlıkta hareket eden fareyi görüyordunuz, koskoca PKK''lıyı, onun taşıdığı topu, havanı, bombayı nasıl görmüyorsunuz? Ortada ihmal ve tedbirsizliklerin bulunduğu zannını taşıyoruz.
Eğer mücadelenin başarısı bir yabancının (mesela ABD''nin) istihbaratına bağlı ise bu yabancı, bu imkanı her zaman kendi çıkarı için kullanabilir. Bunu bilmeyen, düşünemeyen var mı?
Ülkenin halkı ve toprağı ile bölünmez bütünlüğünü korumak şartıyla demokratik yolları kullanarak probleme çare bulmak isteyen iktidara yardımcı olacak yerde görüşmeyi bile kabul etmeyen muhalefetin akan kanı gördükçe vicdanı sızlamıyor mu?
Çözüm için şiddetten ve silahtan başka yol görmeyen ve göstermeyenler -gerçekten çözüm istiyorlarsa- yirmi beş senedir gelip geçmiş birçok iktidar zamanında şiddet sonuna kadar kullanıldığı halde PKK''nın bitirilemediğini, gerektiğinde biraz çekilip sonra yine ortaya çıktıklarını nasıl görmüyorlar!?
Efendim Mavi Marmara saldırısı ve İran''a ambargo kararı karşısında hükümetin aldığı tavır ABD ve İsrail''i kızdırmışmış, onlar da Türkiye''yi yola getirmek için terörle mücadeledeki desteklerini çekmişlermiş…
Eğer bunu söyleyenler söylediklerine inanıyorlarsa teklifleri nedir? ABD ve İsrail''e teslim olmak mı, yoksa kısa ve uzun vadede ülkenin çıkarına olan şahsiyetli ve bağımsız politika mı?
Ben düşünüyor ve soruyorum; dilerim herkes düşünür ve sorar!
Açılımlar ve Terörle Mücadele
00:0024/06/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devletin ilgili organların ve başta iktidarların çeşitli kesimlerle ve taraflarla yakın temas kurması, tabanlara inmesi, problemler ve çözüm yolları konusunda “problemlerin sahipleri”nin görüş ve taleplerini öğrenmesi, sonra dönüp ülkenin aydınları, ilim adamları ve sanatçılarıyla görüşüp düşüncelerini alması, elde edilen bilgilere dayanarak yıllanmış meselelere çözüm olsun diye bazı teşebbüslerde bulunmasının neresi kötü anlayamadım!
Evet, toplantılara katılamamış, görüşlerini aktaramamış kimselerin yazarak, konuşarak görüş bildirmesine bir diyecek olmaz; ama kendilerine göre açılımın eksiklerini ve yanlışlarını söylemek yerine açılıma karşı çıkmak, onun yerini tutacak ve milletin bütünlüğünü, hiç değilse barış içinde yaşamalarını sağlayacak bir farklı görüş (plan, proje) de sunmamak anlaşılır gibi değil; daha doğrusu bunu yapanların, açılım konusundaki samimiyetlerine gölge düşürüyor.
Verili olarak anayasa, kanunlar, çelişik talepler, azınlık ve çoğunluk… var. Bunlar var iken bir gurubun bütün istediklerini alması, sorumluların da vermesi mümkün olamaz. Önemli olan karşılıklı anlayış, atılabilecek adımların atılması, dengelerin kurulması, bazı meselelerin zamana bırakılması; toplum barışı, adaleti, farklılık içinde beraberlik gibi herkesin istemesi gereken sonuçlara doğru ilerlemektir.
Her şeye rağmen açılımlara devam etmek gerekiyor.
Son MGK toplantısında terörle mücadele konusunda alınması gereken tedbirler konusundaki kararın, kısa bir süre önce yazdığım “Kim Sorumlu” başlıklı yazımla örtüşmesine sevindim. Yıllardan beri –bana göre aklı başında, iyi niyetli ve konuya aşina- insanların ileri süregeldikleri tedbirlerin de esasını bunlar oluşturuyor:
“Kürt halkı ile samimi ve etkili ilişkiler kurmak, onların haklı isteklerine cevap vermek, eşitlik ve adalet konularında alınacak tedbirlerle güvenlerini sağlamak, böylece -amaçlarına silahla ulaşmak isteyen azınlığı- yalnız bırakmak, bu azınlık ile mücadelede istihbarat, özel kuvvetler, eşgüdüm gibi zorunlu tedbirleri eksiksiz uygulamak”.
Bilinen yeri yeniden keşfetmeye gerek yok, akıl için yol birdir, eksiklik uygulama ile ilgilidir ve istenirse bu problem de er geç çözülecek, akan kan duracaktır.
Denizdeki Okuyucumdan
00:0025/06/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Deniz taşımacılığında çalışan ve fırsat buldukça bize yazan okuyucum diyor ki:
HADİSLER HAKKINDA TEREDDÜTE DÜŞMEK
Kur''an''da yer alan “O boş konuşmaz”, “O size neyi verirse alın, neyi yasaklarsa ondan kaçının” ayetleri ve çok yerde geçen, “dosdoğru peygamber, emin, doğru sözlü...” sıfatlarıyla Peygamberimiz''in tıpkı Kur''an gibi hüküm koyucu ve söylediği herşeyin şüphe götürmez bir şekilde ”hak” olduğu açıkça bize bildirilmiştir. Hiçbirimizin Peygamberimiz''in ağzından çıkmış bir söz/emir/uyarı/bildiri hakkında tereddüde düşme, kabul etmeme, eleştirme sansı yoktur. Doğruluk ve bağlayıcılık bakımından Kur''an''daki bir ayet ne ise Peygamber sözü de odur.
Peki, büyük hadis alimlerinden Peygamberimiz''in ölüm tarihine en yakın doğanının( Ahmed Bin Hanbel) bu tarihten 149 yıl sonra dünyaya geldiğini, bugün olduğu gibi o günlerde de dini emellerine alet etmek, tahrif etmek,yaptıkları bir iş için dayanak oluşturabilmek amacıyla Peygamber''ce söylenmeyeni söylenmiş gibi gösterenlerin olabileceğini, en önemlisi de “SÖZ” olduğu için kontrolsüz ve hızla yayılabileceği, hiçbir denetim ve müeyyidesi de olamayacağından art niyetli biri veya birilerinin bir kıvılcımı ile kısa sürede yayılarak zaman itibariyle (H.1.-2.asır) doğruluğunu tesbit/tasdikin de hemen hemen imkansız olduğunu düşünerek, hadis işittiğimizde “Peygamber söylediyse şüphesiz doğrudur” diyerek ihtiyatlı yaklaşmak ve en önemlisi/üzücü olanı bu şüphelerle dini yaşantıda hadisi ayet gibi belirleyici yapamamak ne derece doğrudur. Şunu da belirtmekte fayda var ki, biz sadece söylenmiş, söylenmemiş olma açısından riskleri saydık. Söylenmiş de olsa hadisin o ana gelene kadar bir ağızdan söylendiği gibi gelip gelmediği de çok önemlidir. Zira her lisanda bir cümle içindeki tek bir kelimenin hatta harfin değişmesi, bir kelimenin yerine ona yakında olsa başka kelime kullanılması sonucunda anlamın tamamen değişebildiği herkesçe malumdur. Hele bir de böylesi bir konuda kötü amaçla olaya yaklaşılırsa, amaca ulaşmanın ne kadar kolay olduğu gün gibi ortadadır. Onu da geçelim art niyetli olunmasa bile aktarıla aktarıla gelirken istenmeden bu durumun oluşma riskinin yüksekliğini günlük yaşamımızda da sıkça rastladığımız örneklere bakarak tahmin etmemiz mümkündür.
Beni bu soruyu sormaya iten bir başka neden ise bugün duyduğumuz sayısız hadisteki dikkat çeken bazı detaylardır. Tekrar belirtmek isterim “Peygamberimiz söylediyse doğrudur” ve umarım da öyledir ki, bir arefe, bayram, Cuma gününde yapılacak çok basit bir müstehap veya sünnet hükmündeki davranışın aklın almayacağı büyüklükteki cennet nimetleri, sevap ile ödüllendirilmesi, (her kim diye başlayıp, takvasına göre ayırt edilmeksizin) sizin en hayırlınız diye başlayan belki de onlarca farklı hadisin bulunması, hepsinde de en hayırlının özelliği veya özelliklerinin diğer hadislerden farklı oluşu, yine amellerin, ibadetlerin en güzeli/hayırlısı diye başlayan pekçok hadisin herbirinde farklı amel/ibadetlere bu sıfatın verilmiş olması, sıkça gündeme gelen (hadis düşmanları, münafıklar tarafından gündeme getiriliyor olsa da) yukarıda değindiğim görüşlerin ve yazdığım risklerin olabilme ihtimalinin çok uzak olmayışının (insanın çağlar boyunca değişmeyen menfi özelliklerini de göz önüne aldığımızda) da etkisiyle biz Müslümanları çaresiz, kafası bulanık bir şekilde ortada bırakmaktadır.
Gerek başta değindiğim gerekçeleri, gerekse sonlarda örnek verdiğim bazı hadisleri de gözönüne alarak, bizleri aydınlatıp, bu çıkmazı aşmanın ilmi bir tekniği olup olmadığı, ya da - eğer öyleyse - doğru-uydurma hadisi ayırt etmenin imkansız olduğu, günümüz şartlarında bunun çözülemez bir sorun olarak önümüzde durduğu konularında bizlere referans olacak şekilde cevap verir misiniz?
İnşaallah Pazar günü cevap vereceğim.
Sünnet ve Hadisler
00:0027/06/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''ı kuşa çevirmek, başka düşünce, sistem ve dinlere -aslında onlara birçok yönden farklı ve aykırı olduğu halde- kolayca uygun hale getirmek için, modernizmin İslam âlemini etkilemeye başladığı zamanlardan beri “sünneti inkar etmek ve devreden çıkarmak” için gösterilen yerli ve yabancı gayretler arasında, sünneti bize ulaştıran hadisler ve siyret kitaplarına şüphe sokmak da vardır. Bu şüphelere temel teşkil eden iddialar arasında: a) Hadislerin, Peygamberimiz''in(s.a.) vefatından yıllarca sonra yazıldığı ve araya aslı olmayan rivayetlerin de girdiği, b) Hadislerin devamlı-geçerli din kuralları değil, o zamana mahsus çözümler içerdiği konuları yer almaktadır.
Önce dini kural ve açıklama (hüküm) kaynağı olması bakımından sünnete bakalım:
Doğumdan ölüme, ibâdetten hayat nizamına kadar çok geniş bir sâhayı içine alan ve düzenleyen Fıkh''ın iki ana kaynağından ikincisi Sünnettir. Burada Sünnet''ten maksat, Rasûlullah''ın (s.a.) ümmet için örnek teşkil eden davranışlarının bütünüdür. Ancak bunları bize ileten ifadeler çoğu kere ashâba ve diğer râvilere ait bulunduğu (hadîsi Rasûlullah''ın sözleri ile değil, mânayı ve meali esas alarak naklettikleri) ve hadîslerin çoğunun ilk nesillerde tek râvi tarafından nakledildiği (haber-i vâhid olduğu) için Sünnet -Kur''ân-ı Kerîm''e nisbetle- ikinci kaynak olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber hadîs âlimlerinin ortaya koydukları ince ve sağlam güvenilirlik ölçülerine uygun bulunan hadîslerin, ister haber-i vâhid olsun, ister meşhur veya mütevatir olsun, bilgi ve hüküm kaynağı olacağı konusunda Sünnî mezheblerin ittifakı vardır. Özellikle Fıkıh''ta kesin bilgi yerine zan ve kanâat yeterli bulunduğu için, Rasûlullah''a aidiyyeti ve ifadesi konularında haklı bir şüphe bulunmayan, bu iki bakımdan kişiye kanâat ve itminan veren hadislerin delil (hüküm kaynağı) olarak kullanılması tabîîdir. Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet''in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: “Hadislerin Kur''ân-ı Kerîm ile karşılaştırılması ve ona uyanların kullanılması, uymayanların atılması” mânasını ifade eden uydurma hadîs, Fıkıh usûlü ve Hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış, ilmî tenkit ve tahliller ile çürütülmüştür. Hadisi sahih kabul edenler ise, “uymayan” kavramına açıklık getirerek meseleyi klasik usulde bilinen metin tenkidine irca etmişlerdir.
Fıkıh kaynağı olarak Sünnet bir yandan Kur''ân-ı Kerîm''in açıklanmaya (beyâna) muhtaç bulunan âyetlerini açıklarken diğer yandan boşlukları doldurmakta; yani müstakil olarak -Kur''ân-ı Kerîm''de bulunmayan- hükümler koymaktadır. “Onlara indirileni halka açıklaman için sana sözü (Kur''ân''ı) indirdik.” (Nahl: 16/44) meâlindeki âyet Rasûlullah''ın ve dolayısıyle Sünnet''in birinci rolüne; “Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun” (Haşr: 59/7), “Gerçekten Rasûlullah''ta sizin için güzel bir örneklik vardır.” (Ahzâb: 33/21), “De ki, Allah''a ve Rasûlüne itâat edin...” (lü-İmrân: 3/32), “...Rasûl onlara güzel şeyleri helal kılar, pis ve çirkin şeyleri de haram kılar...” meâlindeki âyetler ile bunları teyit eden hadîsler de Sünnet''in ikinci rolüne mesnet teşkil etmektedir. Ayrıca Kur''ân-ı Kerîm''de genel çizgileriyle anlatılan iman ve İslâm konularının, namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibâdetlerin ve benzeri hükümlerin geniş açıklamaları, Sünnet''in “açıklama” fonksiyonunun; fıtır sadakası, vitir namazı, bir kadının üzerine hala ve teyzesini almanın haram olşu, ehlî eşek etinin haram olması, Ramazan orucunu kasten ve mazeretsiz bozan kimsenin yerine getireceği keffâret vb. yüzlerce hüküm de “boşlukları doldurma” fonksiyonunun örnekleridir. Sünnet kaynağının Fıkıh açısından önemini göstermesi bakımından İbn Kayyim''in verdiği rakkam da ilgi çekicidir; buna göre Sünnet kaynağında, Fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadîslerin sayısı beşyüz civarındadır; esas ile ilgili bulunan bu hadîsleri açıklayan, tafsîlât veren, kayıt ve şartları bildiren hadîslerin sayısı ise dört bine ulaşmaktadır (İbn Kayyim, İ''lâmu''l-muvakki''în, C. II, s. 257).
“Sünnetin yazılması ve toplanması” konusunu da gelecek yazıya bırakalım.
Sünnetin Yazılması ve Toplanması
00:001/07/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bu kadar hadis yazılmadan nasıl akılda kalır, herhalde kısmen ve bazen de değişmiş olarak hafızalarda kalmış ve böylece bize kadar nakledilmiştir” diyenlerin iki hususu atladıkları açıktır: a) Hadislerin kaynağı olan zat Peygamberimiz''dir (s.a.) ve O, müminlere örnek/rehber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple her sahabî ondan gördükleri ve duyduklarını en değerli varlığı gibi korumaya gayret etmiştir. b) Hadisler yalnızca hafızadan (ezberden) nakledilmiş değildir.
Fıkh''ın kaynakları bakımından ilk tedvîni Kur''ân-ı Kerîm''in yazılıp Mushaf haline getirilmesidir, ikinci tedvîni ise Sünnet''in yazılıp ayrı kitaplarda ve farklı tertipler içinde derlenmesidir. Bu son iş yani çeşitli tertipler içinde Sünnet''in kitaplara geçirilmesi, kitaplaştırılması (tasnif) hicrî ikinci asırda gerçekleşmiş olmakla beraber tertipsiz olarak yazılması ve büyük küçük mecmûalarda ve sayfalarda muhâfazası (tedvîn) Rasûlullah (s.a.)''in zamanına kadar uzanmaktadır. Gerçi Rasûlullah (s.a) başlangıçta, Kur''ân âyetleri ile karıştırılmasın diye hadîslerin yazılmasını yasaklamıştır. Ancak yine başlangıçta güvendiği kimselerin yazmalarına izin verdiği gibi, karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra yasağını geri almış ve genel olarak yazmaya izin vermiştir. Buhârî''nin Sahîh''i ve Müslim''in Sahîh''inin İlim bölümleri ile benzeri kaynaklarda, Hz. Peygamber''in hayatının sonlarına doğru yazma izni verdiğini gösteren açık ve güçlü ifadeler mevcuttur. Süleyman Nedvî, Prof. M. Hamîdullah, Prof. Fuad Sezgin gibi âlimlerin araştırmaları, hadîsin çok erken bir zamanda yazılmaya başladığını ve Buhârî, Muvatta gibi önemli hadîs kaynaklarının sözlü rivayetler yanında yazılı rivayetlere de dayandığını ortaya koymuştur.
Hadîsin yazılmasını yasaklayan ve buna izin veren hadîsleri uzlaştırmak için birçok görüş ileri sürülmüştür: “Yasaklanan husus, yazılıp Kur''ân sayfaları ile beraber Hz. Peygamber''in evinde bırakılmasıdır, yasaklanan Kur''ân ile aynı sayfaya yazılmasıdır, yasaklama ezber işine sekte vermesin diye bazı şahıslara mahsustur” gibi yorumlar bunlar arasındadır. Ancak uzmanların tercihine göre doğrusu, karışma tehlikesinin bulunduğu zaman genel olarak yasaklanmış, bu tehlike ortadan kalkınca da izin verilmiş olmasından ibarettir.
Şüphesiz hadîslerin konularına göre kitaplara geçirilmesi daha sonraki zamanlarda yapılmıştır ve bu yapılırken daha önce yazılmış bulunan Fıkıh kitaplarının tertibinden istifade edilmiş, yahut bunların tesiri altında kalınmıştır. Ancak böyle bir tertiple olmasa bile hadîslerin, Hz. Peygamber zamanından itibaren ezberleme yanında, yazılarak da muhâfaza edilmesi ve müctehidlerin fıkıh hükümlerini çıkarırken bu hadîslerden istifade etmeleri vâkıası Fıkh''ın oluşması ve tedvîni bakımından büyük önem taşımaktadır.
Hadislerin sıhhatini ve bağlayıcılığını tespit bakımından iki önemli konu kaldı, bunları da gelecek yazıya bırakalım.
Hadislerin kullanılması
00:002/07/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberimiz(s.a.)''in örnekliğini özümsemek, hayatı -farklılıkları dışında- onun gibi yaşamayı alışkanlık haline getirmek için yapılacak şeylerden biri de devamlı hadis ve siret (Hz. Peygamber''in hayatına dair kitap) okumaktır. Bunu devamlı söylüyor ve şahsen yapmaya çalışıyorum; ancak hadisleri hayatımıza uygularken dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta vardır:
1. Okuduğumuz hadisin sened ve metin yönünden arızasız olduğunu bilmek.
2. Hadiste geçen fiil ve davranışın "örneklik vazifesi" içinde olması; başka bir ifade ile ümmet tarafından genel olarak uygulanması için yapılmış/söylenmiş bulunmasıdır.
Buhari, Müslim gibi içindekiler sened (raviler zinciri) bakımından sahih kabul edilen kitaplarda yer alan birçok hadis kelam ve fıkıh alimleri tarafından uygulanmamıştır (onlarla amel edilmemiştir). Bunun birçok sebebi yanında konumuz bakımından önemli olan sebebi "metin tenkidi"dir. Metin tenkidinden maksat senedi sahih olsa bile hadis metninde akla, ilme, daha güçlü bir delile (ayet veya hadise), birçok ayet ve hadise dayanan din kaidelerine (kavaid) aykırı olma durumlarının tespit edilmesidir. Yine birçok Sünni kelam alimi "mütevatir olmayan" hadisleri akaid (inanç) konularında kesin saymamış, kullanmamışlardır; çünkü mütevatir olmayan bir hadis sened ve metin yönünden sahih bile olsa kesin bilgi değil, zan ifade eder; zan ise fıkıhta yeterli olsa da iman konularında yeterli değildir.
Peygamberimiz''in vahyi alıp tebliğ etme ve açıklama yanında başka vazifeleri ve özellikleri de vardır; davranışlarının hangi vazife ve özelliğinden kaynaklandığını bilmeden hadisi uygularsak yanlış yapmış olabiliriz.
Daha sahabe zamanında Peygamberimiz''in söyledikleri ve yaptıkları, maksadı, durumu ve vazifesinin çeşitliği bakımından ele alınmış, uygulama buna göre yapılmıştır. Mesela savaş için bir yerde mevzilenmeyi istediğinde "bunu ictihadınızla söylediyseniz bu yer uygun değil" denmiştir. "Filan yere varmadan ikindi namazını kılmayın" dediği zaman, yolda ikindi namazının vakti daralınca bu sözden maksat "oraya bir an önce gidin" mi demektir, yoksa "Namaz geçse bile yola devam edin" mi demektir diye tartışılmış, her iki anlayışa göre uygulama yapanlar olmuştur.
Peygamberimiz -dini tebliğ, açıklama ve uygulama yanında- bir devlet başkanı, toplum lideri, hakim, hakem, mürşid (eğitimci), istişari rey, kendine mahsus durum ve özellikler, beşer olarak… konuşmuş ve davranmıştır. Bu konuşma ve davranışlar bağlayıcılık ve örneklik bakımından eşit derecede ve tamamı bağlayıcı değildir. Mesela "Bir araziyi ıslah eden onun sahibi olur" cümlesini İmam Şafi''î "değişmez din kuralının tebliği" olarak, Ebu Hanife ise "devlet başkanı sıfatıyla ve gerektiğinde değişime açık" olarak söylenmiş kabul ettikleri için farklı uygulamışlar, Ebu Hanife, "başka devlet başkanları farklı karar alabilirler" demiştir.
Hadisler ve siyer okunmalıdır, ama uygulama konusunda alimlerle danışma yapılmalıdır.
.Ezan ve Duaların Dili
00:004/07/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazar diyor ki: "Ama eğer Menderes döneminin popülist uygulamasıyla Türkçe ezan kaldırılmamış olsaydı, Sünni cenazelerinde de Türkçe duayla uğurlasaydık sevdiklerimizi, duaları ''ikinci dilimiz'' bile olmayan bir yabancı dil yerine anadilimizden öğrenseydik... Ezan Türkçe olsaydı ve ibadete Türkçe çağrılsaydık...
Belki inanmamıza katkısı olmazdı ama en azından bu topraklarda bir kesimin dine bu kadar yabancı, düşman, mesafeli hatta reddeden olmasının da önü kesilirdi diye düşünmeden edemiyorum…"
Ben de diyorum ki:
Cumhuriyet ilan edildikten sonra yapılan cebri değişikliklerden biri de ezanın Türkçe okutulması idi; bunu halk istemedi, namaz kılanlar, ezan dinleyenler ezanın asıl dilinden memnun idiler, bir avuç adam "bu milleti sözde adam etmeye" kalkıştılar, karşı çıkanları astılar, kestiler, zindanlara tıktılar… olanlar böyle oldu. Halkın neyi istediği ve neden mutlu olduğunu ispat eden vakıa, benim bizzat gördüğüm ve yaşadığım "ezanın asıl diline döndürülmesinden sonra okunan ilk ezana gösterilen olumlu tepki idi". İnsanlar camilerden bile sokaklara fırladılar, okunan ezanı duvarların içinde değil, dışında dinlemek, o sesi vücutlarıyla da okşamak ve o ses tarafından okşanmak istiyorlardı. Uygulama "popülist" değildi, halkın ısrarlı talebi idi; eğer halkın haklı talebini iktidarların yerine getirmesine "popülizm" deniyorsa demokrasi zaten popülizm oluyor.
Sünni cenazelerde namaz içinde duayı herkes kendi okuyor, herkesin kendi dilinde dua etmesine de bir engel yoktur. Sesli okunan dualara gelince bunlar hem Arapça hem de Türkçe oluyor; herkes hayatından memnun, kimsenin şikayeti yok (namaz kılmayan ve inanmayanların şikayetlerini hariç tutuyor biraz da hariçten gazel okuma gibi görüyorum).
"İkinci dilimiz bile olmayan" dediği Arapça asırlarca ilim dilimiz oldu, büyüklerimiz, icad ve keşif yapan alimlerimiz bu dil ile okuyup yazdılar, eğer biz cumhuriyetle doğmadıysak, eğer bin yıllık bir medeniyetimiz ve tarihimiz varsa Arapça elbette ikinci dilimizdir.
Ezan ve duaların Türkçe okunması bu ülkede yaşayan farklı inanç, alt kültür ve hayat tarzı sahiplerinin "dine bu kadar yabancı, düşman, mesafeli hatta reddeden" tavırlarına engel oldurdu demek, "Birlikte barış içinde yaşamak için şartımız, herkesin bizim istediğimiz gibi (mesela modernist, Kemalist vb) olmasıdır, aksi halde bizden düşmanlık bekleyin" demektir. Zaten bütün sıkıntı da bu zihniyetten ve buna dayalı uygulamalardan geliyor.
Dış Politikamız ve Dışişleri Bakanımız
00:008/07/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Particilik yüzünden gerçekleri göremeyen, görür gibi olduğu başarılardan rahatsız olan, her fırsatta dış politikamızı ölçüsüz tenkit eden ve Dışişleri Bakanımızı başarısız gösteren muhalefetin bu tutum ve davranışında haklı olup olmadığını ancak işten anlayan ve –iktidarla ilişki bakımından en azından- tarafsız olan bir hakemden öğrenmek gerekiyor. Bu hakemlerden biri Sayın İlter Türkmen olabilirdi. Sayın Neşe Düzel kendisiyle bu konuda bir röportaj yapınca (Taraf, 05.07.2010) matlup hasıl oldu. Bu yazıda katıldığım görüş ve değerlendirmelerine, gelecek yazıda ise katılmadığım hususlara yer vereceğim.
"İsrail''deki demokrasi çok şüphe götürür. Demokrasi kendi aralarında var. İşgal devleti olarak Filistinlilere yaptığı muamelenin yanında bir de İsrail''in kendi vatandaşı olan Araplara yaptığı kötü muamele var. Arap vatandaşlarına bir sürü ayırımcılık yapıyor. Asker olamıyorlar, önemli mevkilere gelemiyorlar. Devlet onlara yardım etmiyor. Azınlık haklarına riayet etmeyen bir yerde demokrasi olur mu? Türkiye de azınlıklara ayırımcılık yapıyor ama İsrail ölçüsünde değil. Bir de düşünebiliyor musunuz? Filistin''in bölünmesine karar verildiğinde, İsrail devletinin Filistin''de yüzde 50''nin biraz üzerinde toprağı olacaktı. Ama bugün İsrail, Filistin topraklarının yüzde 72''sine el koydu. Araplara kalan 28''lik toprağın üzerinde de yeni yerleşim merkezleri kuruyor. Yani oraları da ilhak ediyor. Bu yolla 400 bin, 500 bin kişiyi yerleştirdi oraya.
"İsrail''e duyduğumuz tepkinin gerçek nedenleri var. İsrail, 2008 sonunda Gazze''de orantısız bir şiddet kullandı ve o günden beri de bir buçuk milyon insanı abluka altına aldı. Bütün bunlara bir tepki gösterilmesi gerekiyordu. Türkiye''nin de bir bölge ülkesi olarak, İsrail''e kuvvetli tepki göstermesi anlaşılır bir şeydir.
"Anlaşılmayan nokta yine ölçüdür. Kraldan fazla kral taraftarı davrandık biraz. Filistinlilere sempati göstermeyi, tamamen destekliyorum. Onlara çok yardım ediyoruz ve çok da iyi yapıyoruz. Hamas''la hemen temas kurmamız da çok eleştirilmişti ama Filistin sorununda Hamas''sız bir çözüm olamayacağı sonra herkesçe anlaşıldı. Ama burada önemli olan ölçüdür, üsluptur, retoriktir."
Bu cevaplardan sonra sayın Düzel soruyor:
"Davutoğlu''nun ''Kudüs başkent olacak, orada namaz kılacağız'' türünden, diplomaside pek rastlanmayan sözlerinin bu algıda etkisi olmuş mudur?"
Sayın Türkmen''in cevabı şu oluyor:
"Çözüm olunca zaten Batı Kudüs İsrail''in, Doğu Kudüs de Filistinlilerin başkenti olacak. Herhalde Davutoğlu da Doğu Kudüs''ten söz ediyordu, Batı Kudüs''ten değil. Ama gidip orada namaz kılacağım derseniz... Yalnız gene de bir kişinin hakkında karar verirken sadece bir noktadan tutturmamak lazım. Davutoğlu''nun dış politikaya genel yaklaşımı gayet yerinde. Ben Davutoğlu''yu çok başarılı buluyorum. Vizyonu da, uygulaması da iyi."
Benim dinlediğim konuşmasında Sayın Davutoğlu "Orada namaz kılacağız" demedi, "Bu toplantıyı orada yapacağız" dedi.
Namazı da ben söyleyeyim: Orada namaz kıldık, ama işgal altında idi, inşallah bir gün de bizim (Filistinlilerin, Müslümanların) olunca namaz kılarız.
Dış Politikada Din ve Ahlak
00:009/07/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün ilişkilerde olduğu gibi dış politikada da din ve ahlakın yeri olacak mı, olmayacak mı? Dış politikanın ekseninde menfaat (çıkar) mı bulunacak? Menfaatle ahlak ve din çatıştığında ibre menfaatten yana mı dönecek (eksen böyle mi kayacak)?
Bu soruya cevap ararken sayın Türkmen''in şu ifadesine bakalım:
"…duyarlılık başkadır, duygusallık başkadır. Hükümetin tavrında daha çok duygusallık var. Bakın... Büyük bir Arap nüfusu var, hele hele Körfez ülkelerinde çok fazla para var ama, Filistin sorunu Araplar için önceliğini son zamanlarda kaybetmiş gibi. Bazı Amerikan düşünce merkezlerinin de kanaati bu yönde."
Bu cümleler açık ama biraz daha açacak olursak şu manaya geliyor: Bizim için öncelikli ve önemli olan Arapların parasıdır, maddi çıkarımızdır. Araplarla iyi ilişkiler kurmak için artık Filistin''i kullanmaya gerek yoktur; çünkü Filistin sorunu onlar için önceliğini kaybetmiştir.
Eğer din ve ahlak dışı çıkar esas alınacaksa bu söze bir diyecek olmaz; ama dine ve ahlaka bakıldığında "Müminler kardeştir", "Zulüm nerede varsa orada başı ezilmelidir", "Filistin davasını menfaat için kullanmak ahlaksızlıktır", "Birileri yanlış yapınca, zulme destek verince bunu örnek almak veya buna uyum yapmak meşru değildir". Bizim kültürümüze göre (Mesela Sadi''nin Gülistan''ına bakın) "İnsanoğulları birbirinin organları gibidir; çünkü hepsi aynı asıldan yaratılmıştır". Bir yerde mümin olsun olmasın, Türk olsun olmasın bir ferde veya topluluğa zulüm varsa Müslümanlar ona karşı duyarsız kalamazlar. Ümmet en büyük İslam cemaatidir; cemaatten ayrılanı kurt kapar. Bu cemaat şuuru ve vücudu gerçekleşmeli, geliştirilmeli ve insanlığın hayrına olarak devreye sokulmalıdır.
Sayın Tükmen diyor ki:
"Şimdi Arapların en büyük problemi İran. Körfez ülkelerine, ''İsrail''in nükleer bombası mı daha tehlikeli yoksa İran''ınki mi'' diye sorun. Hepsi İran diyecek…"
İşte buna katılmamız hiç mümkün değildir. Körfez ülkeleri eğer İran''ı İsrail''den daha tehlikeli görüyorlarsa -ki, bu iddianın tahkika muhtaç olduğu kanaatindeyim- gözleri kör, kulakları sağır olmuş veya İsral-ABD koalisyonu tarafından afsunlanmışlar demektir. İranlıların Şii oldukları, bazılarının mezhebi yayma faaliyetlerinin bulunduğu doğrudur; ama "Biz Müslümanız, masum insanlara da zarar vereceği için atom bombası atamayız" diyen de onların en büyük din rehberleridir. Buna karşı İsrail''in Gazze''de nükleer silah kullandığı sabittir.
Ve diyor ki:
"Doğrusu şu ki Müslümanlar bir şeyler yapıyorlar. ''Müslümanlar hiçbir zaman şiddet kullanmıyor'' diyebilir misiniz? Sudan, Taliban, El Kaide... Bunlar Ay''dan mı geldiler? Şiddet kullanmanın Müslüman''ı, Hıristiyan''ı yoktur. 1950''lerde, 60''larda dünyada bütün teröristler Hıristiyan''dı, şimdi Müslüman..."
Hristiyanları bilmem, ama Müslüman olan bir kimse ceza, meşru savunma ve savaş dışında şiddet kullanamaz. Savaşta da din adamları, kadınlar, çocuklar, işinde gücünde olup savaşa katılmayan halk öldürülemez. İslam budur; bu kırmızı çizgileri çiğneyenler, çiğnedikleri sürece Müslüman değillerdir, suçları da İslam''a yüklenemez.
Ve diyor ki:
"Türkiye''nin bugün en öncelikli sorunu Filistin meselesinin çözümü değil, Kürt meselesinin çözümüdür. Kendi önceliklerimizi bilmeliyiz. Başka ülkelerin sorunlarının gündemin başköşesini işgal etmesi doğru değil. Filistin meselesi halledilmese, bana fazla bir şey olmaz. Ama halledilmeyen Kürt meselesi toplumsal çatışma yaratma tehlikesi taşıyor…"
İktidarın Filistin meselesini, Kürt meselesinin önüne aldığı tespiti doğru değildir. Gemi olayı yüzünden Filistin meselesi gündemi işgal etmiştir, ama bu öncelik gelip geçicidir; işler normalleşince Filistin meselesi makul sırasına yerleşir. Kürt meselesine gelince, böyle bir meselenin bulunduğunu daha fazla bu iktidar dillendirmiştir, çözüm için de -yerindeliği tartışmaya açık olmakla beraber- çaba göstermiş, ama muhalefet tarafından asla destek görmemiştir. Ayrıca bu meselenin halli, ırkçı ve ayrılıkçı temayülleri güçlendiren hak ve hürriyetler tanımakla olmaz, bizi bin yıldır bir arada tutan değerlere öncelik vermek elzemdir.
Açılımda din unsuru
00:0011/07/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ulusçuluk ve ulus devletler yok iken kavimler, kabileler, aşiretler… vardı; insanların kimliklerinde bu guruplara aidiyet belirleyici olduğu gibi dostluklar, düşmanlıklar, rekabetler, dayanışma ve yardımlaşmalar, değerler de bu aidiyetlere bağlı olarak oluşup gelişiyordu. Deri rengi, soy sop, sahiplik ve kölelik aynı zamanda değer ölçüsü idi; her bir gurup kendinin diğerinden üstün olduğu inancı ve iddiasında idi.
"İslam geldi, herkesin Adem''den geldiğini, Adem''in de topraktan yaratıldığını, insanların tarak dişleri gibi birbirine eşit olduklarını, ya din veya köken bakımından kardeş olduklarını, üstünlüğün insanın kesbine (çaba ile elde edeceği üstün vasıflarına) bağlı bulunduğunu, Allah katında en değerli insanın en güzel ahlaklı ve dindar insan olduğunu ilan etti. Hz. Peygamber bu ilkeleri tebliğ etmekle kalmadı, köle çocuklarını eski efendilerinin başına kumandan yaptı, asil soydan geldikleri kabul edilen akraba kadınları azatlı köleler ile evlendirdi. Müslüman olmayıp İslam ülkesinde yaşamk isteyenlere hayat başta olmak üzere bütün temel insan haklarını tanıdı…
Bütün bu bilgi, iman ve uygulamanın tesiri ile İslam''ın ilk muhatapları köklü bir değişim geçirdiler, Kur''an-ı Kerim''in bütün devirler için öngördüğü örnek topluluk Hz. Peygamber zamanında gerçekleşti. Bundan sonra sosyal yapı bu örneğe göre kurulacak ve gelişecekti. Eksikleri ve ihlalleri olsa da İslam''ı hayatlarının rehberi edinen İslam toplulukları, başta ırkçılık olmak üzere insanları bölen, ayrıştıran inança ve uygulamalar hayat hakkı tanımadılar. Asırlar boyu "Müslüman olmak" kardeşlik ve dayanışma için –en azından teorik olarak- yetti.
Son iki asırda ulusçuluk ve bunun uzantısı olarak ulus devletler ortaya çıktı, giderek hakim oldu; Batı''da ulusçuluğun içinde ırk ve dil yanında dinin de etkisi önemli oldu ve olmaya devam ediyor ("Avrupa birliğinin temelinde Hristiyanlık vardır" diyen pek çok Avrupalı mevcuttur).
Türkiye çağdaşlaşma (muasırlaşma) adına Avrupalılaşmaya karar verince Osmanlı bakiyesi "kökenleri çeşitli" toplulukları nasıl bir ulus yapacağı konusunda isabetle bir karar alamadı, uygulama yapamadı (zaten de yapamazdı). Kürtlerle savaştı, gayr-i Müslimleri sürdü, Alevileri yok saydı, Sünnîlere baskı yaptı; dillerini, harflerini, ezanlarını, kıyafetlerini, kanunlarını… cebren değiştirdi. Sonunda artık içten (kalbden ve zihinden) bölünmüş, parçalanmış, sopa korkusu olmasa birbirine düşecek (zaman zaman da düştüler), etkili ve bütünleştirici bir birlik unsurundan mahrum "ulus" var.
Şimdi ne olacak?
Bu sorunun cevabını veren akıldaneler çok ve çeşitli. Kimine göre "Herkes ya Türk olacak ve ya yok olacak", kimine göre çare parçalanmak, kimine göre parçalanmaya giden yolun taşlarını döşemek üzere bazı hak ve hürriyetler vermek… Ama kimsenin dönüp de dine baktığı yok!
Can alıcı soru şudur:
Doğuda, Kürt kökenli pek çok ulema ve meşayih vardı; Mevlânâ Halid birçok Türk mürşidin mürşididir, Abdulhakim Arvasi, Şeyh Seydâ, Muhammed Emin Efendi Kürtler kadar ve belki daha fazla Türkler tarafından sevilmiş ve sayılmışlardır. Dinlerine canları kadar değer veren ve bu uğurda isyanı, ölümü göze alan Kürtler şimdi nasıl oldu da bir avuç Marksist, dinsiz, namazsız, niyazsız insanın peşine takıldılar (takılanlar için söylüyorum)?
Biz nerede yanlış yaptık diye düşünmek yalnızca askere değil, sivillere de vacib olmuştur.
Zekatta nisab ve temel ihtiyaçlar kavramı
00:0015/07/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru ve cevaplar:
"İlmihal kitaplarında, zekat bahsine baktığımızda ortaya "temel ihtiyaçlar" adında bir kavram çıkıyor. Mesela, Ömer Naushi Bilmen Hoca''nın değerli kitabı Büyük İslam İlmihali''nde diyor ki:
"Zekat verecek kimse, temel ihtiyaçlarından ve borçlarından başka nisab miktarı veya daha fazla bir mala sahip bulunmalıdır. Bu miktar malı bulunmayana zekat farz olmaz."..."Temel ihtiyaçlar: Bundan maksat, oturacak ev ile eve gerekli olan eşya, kışlık ve yazlık elbise, gerekli silah ve aletler, kitablar, binek hayvanı, hizmetçi, köle veya cariye, bir aylık- doğru kabul edilen bir görüşe göre, bir yıllık- nafaka- demektir. Borç karşılığı elde bulunan para da böyledir."
"Şimdi zihnime takılan sorun şu:
1. Bu temel ihtiyaç listesi günümüzdeki ''temel ihtiyaç'' listesiyle örtüşmüyor. Mesela, bugün devlet bizi koruduğu için silaha ihtiyaç yok, bir çok evde cep telefonu,TV ve bilgisayar ihtiyacı kitabın önüne geçmiş, artık köleler ve cariyeler yok, binek hayvanı kullanılmıyor, binek otoları kullanılıyor.
Fıkıh kitaplarının da modern çağa uyarlanması gerekmez mi?"
Cevap:
Elbette gerekir, gerektiği içindir ki, yazdığımız kitaplarda ve verdiğimiz yazılı sözlü cevaplarda bu güncellemeleri yapıyoruz. Bu gün insanların temel ihtiyaçlarını (havâic-i asliyelerini) ortaya koyarken klasik fıkıh kitaplarında sayılan nesneler ile onlara sahip olan ve olmayan insanların durumunu (ihtiyacın önemi ve yokluğun etkisini) göz önüne alıyoruz. Bu arada sosyal, ekonomik ve kültürel değişim ve gelişimin (değişim geriye gitme şeklinde de olabiliyor) göz önüne alınması gerekiyor. Dün buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinası yoktu, annelerimiz bunların yokluğuna alışmış, işlerini buna göre ayarlamışlardı, ama şimdi bunlar var; artık eskiye dönmek, bunlar ihtiyaç değil demek doğru olamaz. Cep telefonu, bilgisayar vb. de böyledir.
"2. Zekat vermek için nisap miktarı mal bir şekilde hesaplanabilir. Ama temel ihtiyaçlar günümüzde nasıl saptanacak? Bu ekonomik-sosyal sistemde (küresel kapitalizm) bir çok mal ve hizmet aslında insanlara hiç bir fayda getirmediği halde sistem tarafından -sözde- ihtiyaç olarak empoze ediliyor. Bu suni şeyler. Temel ihtiyaç listesine bunlar da dahil edilecek mi?"
Cevap:
Yeni aletler, araç, gereç, giysi vb.leri –günün şartlarında- ihtiyaç da olabilir, lüks de olabilir. İhtiyaç olmadığı halde edinilmiş olursa belki "israftan söz edilebilir", ama yine de bunlar zekat matrahına (zekatı ödenecek mal ve servet toplamına) dahil edilemez. Çünkü zekatlık malların özellikleri vardır, bunlarda o özellik olmayabilir.
"3. Bu bağlamda, günümüzdeki Türkiye ve dünya toplumunun getirdiği ''zengin kişi'' kavramı ile din kitaplarında yazılan ''dinen'' zengin kişi kavramı bir birinden çok farklı... Mesela, günümüzdeki Türkiye toplumunda holding sahibi bir işadamı zengin addedilirken , ilmihal kitaplarında yazılı olan kıstalara göre burs almakta olan bir doktora öğrencisi olan bendeniz bile dinen zengin kategorisine giriyorum. Burada esaslı bir çelişki yok mu? (E. İ., doktora öğrencisi)".
Cevap:
Nisap miktarı zekatlık malı olmayan bir kimse zekat yükümlüsü manasında "zengin" sayılmaz. Temel ihtiyaçlar çıktıktan sonra nisap miktarı (mesela beş nüfuslu bir ailenin bir yıllık geçimliği kadar) "zekatlık malı" olan kimse, zekat yükümlüsü manasında zengin sayılmış, böylece zekat ödeme tabanı alabildiğine geniş tutulmuştur.
Sonumuzun ne olacağı
00:0016/07/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıdaki mektup denizdeki okuyucumdan:
Bir Müslüman ne kadar iyi, ne kadar kötü, ne kadar orta yaşarsa yaşasın ölüp mezara girmeden durumunun ne olduğunu bilme şansı yoktur. Herşey ama herşey canın bedenden ayrılmasıyla kendini gösterecek, müsbet yaşadığı, ibadetini aksatmadığı bilinen bir kul bile her türlü sürprize açık olan yıl sonu karnesini o zaman alacaktır. (Arada yarıyıl karnesi almadan). Parantez içinde yazdığım bu "YARIYIL KARNESİ ALMADAN" cümlesi burada sormak istediğim sorunun ana konusudur.
Abidler dahil dünyada hiçbir insan yoktur ki "bugün ben şu işi yaptım, sevap işledim, haneme 1 sevap yazıldığını gördüm" diyebilsin. İyiye de, kötüye de dünyada uyarı/müdahale yoktur. Gözlerini kapar kapamaz iyiliklerle mi, azapla mı karşılaşacağını bilememek, dahası artık geri dönüşün kesinlikle olmadığını düşünmek dünyada hiçbir dert olmasa bir insana yeter. Esasen bunları biliyor olmamız, sıkça zaman zaman yakınlarımızdan, zaman zaman ani-beklenmedik olmak üzere cenazeler kaldırmamız insanın yemeden içmeden kesilip sonum ne olacak düşüncesiyle dağlara uzlete kaçması, alnını secdeden kaldırmaması için yeterli sebeptir. Dünya ile ilişiği kesip bu düşüncelerle kendimizi harap etmememiz, hiçbir şey yokmuş, hiç ölmeyecekmişiz gibi davranmamız, ya da en azından haramları terkedip farz ibadetleri aksatmadan yapmaya başlamamamız aklın, mantığın alamayacağı, dünyada hiçbir ruhbilimcinin/psikoloğun çözemeyeceği bir davranış şeklidir. Burada da şu akla gelmektedir ki, acaba insanın içindeki bu akılalmaz ibret almama, bu korkunç sonu (kabir, muhtemel kabir azabı, mahşer, mizan, sırat vs..) hemen hiç düşünmeyerek kendini bunlara fazlaca verip dünyadan soyutlanmaması da Allah''ın bir hikmeti midir? O''nun hikmeti midir ki insanlar bu sayede dünya düzenini sürdürürler bu da apayrı bir soru konusudur.
Biz sorumuza/sorunumuza gelirsek; ancak geri dönüşü olmayan ölümle insanın Allah''ın rızasını kazanıp kazanamadığını öğrenebilecek olması tüyler ürperten korkunç bir durumdur. Şartlarına ne kadar riayet edilirse edilsin her ibadetin ve yapılan iyiliğin, hayrın arkasından mutlaka bir "ALLAH KABUL ETSİN" temennisi gelir. Yani yukarıda değindiğim bir tek sevabı bile garanti göremiyorsak bizim halimiz nicedir? Kısacası "ALLAH KABUL ETSİN" temennisi esasen dilimize yerleşmiş sıradan bir deyim değil, bu kadar çok kullandığımıza göre yaptıklarımıza güvenemeyeceğimizi o kadar gösterir bir dini kaidenin söylemidir.
Hiçbir Müslüman''ın "şu kadar sevabım, şu kadar günahım var, sevabım/hayrım çok yerim cennettir" demesi, uçlarda değil de ortada olanın da hangisi ağır basar bilemiyorum" deyip durumunu kestirme şansı yoktur.
Teşbihte hata olmaz denir. Ne kadar yakın bir örnektir bilemem ama bu hususta karşılaştırma yapılabilecek en uygun durum olduğundan şu temsili getirmek isterim: Okula giden bir çocuğu düşünelim. Zaman zaman girdiği sınavlardan notlarını alır, yarıyıl karnesiyle de durumunu görür. Çalışırsa zayıf derslerini düzeltir, çalışmazsa o yıl için her şeyin sonu olan yıl sonu karnesinde zayıfları devam eder.
Bizim ise böyle bir şansımız yoktur. Herşey hayatın sonunda belli olacaktır. Ayrıca da tekrar o dönemi baştan okuyarak da olsa dersleri geçip vaziyeti düzeltme durumumuz söz konusu değildir.
Soruya gelirsek: Bir Müslüman''ın dünyada yaşarken Allah katındaki yerini öğrenmesinin, doğru yol üzerine olup olmadığını anlamasının, Allahın rızasını kazanıp iyi kulları arasına girip girmediğini bilebilmesinin hiçbir yolu yok mudur?
Cevap mahiyetinde olacak yazım inşallah Pazar günü.
Sonumuz ne olacak?
00:0018/07/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mümin ümit ile korku arasında yaşayacaktır; "Allah bana ceza vermez" demek de, "Ne yapsam kurtuluş yok" demek de yanlıştır. Ümit ile korku arasında yaşamak kulu aşırılıklardan engeller, dengeli ve verimli bir ömür sürmesini sağlar.
Ahirette sonumuzun nasıl olacağını bu dünyada bilmek mümkün değildir, ama halimize bakarak -aksini de mümkün görmek şartıyla- ümit içinde olmak, ümit tarafını ağır bastırmak yanlış değildir. Bir kutsi hadiste "Kulum kendisine nasıl muamele edeceğimi zannederse ben de onu yaparım" buyruluyor. Tabii bu zannın açık seçik davranış tutarlılığına (iyi bir kul olma çabasına) ve ilahi rahmete dayanması gerekir.
Allah''ın has kulları cennet ümidi veya cehennem korkusu ile kulluk etmezler, onlara göre Allah, zatı ve sıfatlarından dolayı kendisine kulluğu hak etmektedir ve sonuçta O''ndan gelen ne olursa hoştur.
Birçok ayet ve hadis yanında şu bir tanesi bile ümidin ağır basması için yeterlidir:
"Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız" (Nisa:4/31).
Bu ayete göre büyük günahlardan uzak durmak ve tevbe etmek cennetin yolunu açmaktadır.
Dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği davranışlara günah (Arapça''da "ism") denilmektedir. Günahlar büyük (kebâir) ve küçük (sağâir) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Büyük günahların tanımı ve sayısı konusunda farklı ifadeler vardır. Tanımları arasından, bir fikir vermek üzere şunlar zikredilebilir:
a) Nisâ sûresinin başından 30. ayetine kadar sayılan günahlardır.
b) Karşılığında ateş, azap ve lânet zikredilen günahlardır.
c) Kur''ân-ı Kerîm''de yasaklanan davranışlardır.
d) Kişinin dini önemsemediğini, dindarlığının zayıf olduğunu gösteren günahlardır.
Bir kısmı hadislerde sıralanmış olan büyük günahlar listesinde şunlar vardır: Allah''a ortak koşmak, adam öldürmek, iffetli kadınlara iftira atmak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, dinini yaşayabilmek için hicret ettikten sonra –şartlar değişmediği halde– tekrar eski yurduna dönmek, büyü (sihir) yapmak, Mescid-i Harâm''da günah işlemek, ana-baba hakkına riayet etmemek, yalancı şahitlik yapmak, faiz yemek... (Buhârî, "Edeb", 6, "Eymân", 16...; Müslim, "Îmân", 143-144).
Günahların büyük ve küçük olanlarının dünya ve âhiret hayatını ilgilendiren farklı hüküm ve etkileri vardır. Büyük günah işleyenler Ehl-i sünnet''e göre dinden çıkmazlar, dünyada ve âhirette fâsık mümin olarak muamele görürler. Mu''tezile''ye göre imanla küfür arasında bir yerde bulunurlar. Hâricîler''e göre ise dinden çıkmış sayılırlar. Büyük günahlarla ilgili yasaklama şekli daha şiddetli ve serttir. Büyük günah işleyenlerin tövbe etmeleri gereklidir. Büyük günahları iradelerini kullanarak terkedenler –yukarıda meali verilen ayete göre- küçük günahlardan tövbe etmiş sayılırlar. Büyük günah işleyenler fâsık sıfatını alır ve birçok vazife ve ehliyet için gerekli bulunan "adalet" vasfını kaybetmiş olurlar.
Niçin "Evet"
00:0022/07/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Referandumda hangi seçeneğin tercih edileceği konusu Türkiye için hayati önemi haiz. Siyasi liderler henüz ısınma hareketleri yapıyorlar, tercihlerinin propagandası hararet derecesinin başlarında; ama kimin ne diyeceği belli oldu. Bundan sonrası ya konu dışına çıkarak kafa karıştırmak veya konu içinde detaylara dalarak, maksat amaca göre saptırılarak yapılacak konuşmalar, hakaretler, gerginlikler, ithamlar… olacak.
Türkiye''yi, biraz daha demokrasiye, halkın iradesinin etkili olmasına, halkın seçtiği iktidarların ellerini ve kollarını bağlayan iplerin gevşemesine, haksız ve hukuksuz yetki kullanma dayatmasının dayanaklarının azaltılmasına, demokrasilerde en büyük suç olan darbelerin kolayca yapılmasının engellenmesine, yargının yasama alanına tecavüzünün sona ermesine… götüren anayasa değişikliğine "Hayır" demenin, ya hainlik, ya gaflet veya parti ve gurup taassubundan başka makul bir sebebi olamaz.
İlk konuşmalarda "hayır" diyecek olanların iki gerekçeleri öne çıkıyor: 1. Türkiye halkını ayrıştırmaya zemin hazırlayıcı olması. 2. "Bölücülerin işine yarayacak" bazı değişikliklerin yapılmamış olması.
Türkiye, cumhuriyetten sonra "Müslümanların kardeşlik ve birliğini" esas alan "ümmetçilik" yerine ırkı veya bir kavmin kültürünü yahut vatanı ve ulus devleti esas alan ulusçuluğu tercih etti. Dağa taşa "Ne mutlu Türküm diyene" yazıldı, Türkiye halkı içinde farklı dillerin konuşulması, kullanılması yasaklandı, herkesi Türk yapmak için –cebri göçler ve iskanlar dahil- birçok proje ve program uygulandı… Demokrasinin sözde olduğu, demokrasi perdesi arkasında tek parti diktasının hakim bulunduğu dönemlerde halkın sesi soluğu kesildi, takıyye meşreb haline geldi. 1950 den itibaren çok partili demokrasiye geçilince doğuda batıda halka tavizler verildi, bu arada din ve dil alanında bazı serbestlikler geldi. Ulusçu politikaların tahrik ettiği gönüller zaten çoktan ayrışmış idi, yeni tavizler bu yarığı kapatamadı; çünkü eninde sonunda gönül bağı ve birlik aracı olarak teklif edilen şey "demokratik eşitlik", "anayasal vatandaşlık", "Türkiyeli olmak" gibi amacı (gönül birliğini) gerçekleştirmesi mümkün olmayan kavramlardı.
Bu halkı bir millet yapan din idi, dinden korkuldu, din hayattan uzaklaştırıldı.
Şimdi birileri kalkmış "Kürtlere şu veya bu hak ve özgürlük verilirse ülke ve halkı bölünür" diyorlar. Eğer bir ülke halkının (halkı teşkil eden gurupların) gönüllerini birbirine bağlayan ve bütün diğer bağlardan güçlü/üstün olan bir bağ bulursanız, bunu millete mal ederseniz, eğitim ve kültür politikanızı buna göre düzenlerseniz önce guruplar, sonu bölünmeye varan taleplerde bulunmazlar, sonra da verilen hak ve özgürlükler, o en hakim bağın üstüne çıkamaz ve kardeşlerin birbirine düşman olmalarına izin vermez.
Çoğulculuğun zararları
00:0023/07/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasi ve insan hakları eninde sonunda çoğulculuğa götürüyor.
Felsefi ve dini manada çoğulculuk bizim medeniyet, kültür ve imanımız ile bağdaşmıyor. Çünkü bu manada çoğulculuk "aslında hiçbir mutlak hakikatin olmadığı" veya başka bir deyişle "Bütün inanç ve düşüncelerin mevcut muhteva itibariyle de eşit oldukları" manasına geliyor. İslam imanı ise "İslam''ın bütün kesin muhtevası ile tek doğru ve mutlak hakikat olduğuna", buna ters düşen felsefe, iman ve dinlerin ise hakikat dışında bulunduğuna (bâtıl olduğuna) inanmayı gerekli kılıyor.
Sosyal ve kültürel çoğulculuk insanların ve kültürlerin değer bakımından da eşit oldukları esasına dayanıyor. Halbuki Müslümanlar hem İslam insanının diğer insanlardan –insan olmak bakımından değilse de insanlığı belli bir iman ve ahlak çerçevesinde gerçekleştirmek bakımından– üstün olduğuna, hem de İslam medeniyet ve kültürünün örnek olduğuna inanmak durumundadırlar.
Dünya küçülüyor, demokrasi tamamlandıkça çoğulculuk da tamamlanıyor; hem dünyanın gidişinin etkisi hem de çoğulculuğun baskısı Müslümanların kimlik, kişilik, kültür ve medeniyetlerini bir yandan korumalarını, bir yandan da yeniden veya devamlı inşa etmelerini olumsuz etkiliyor. İnanç, düşünce, ahlak, davranış, hayat tarzı gittikçe bozuluyor, kozmopolitleşiyor, kırmız çizgiler renk değiştiriyor, sınırlar belirsiz hale geliyor.
Bütün bu olup bitenleri iyiye yorumlayanlar, bunu modernleşme ve gelişme olarak değerlendirenler var; ama biz bu değerlendirmeye katılmadığımız gibi zararlı olduğuna, meşru ve güzel olmayanı meşru ve güzel gösterme çabalarına katkıda bulunduğuna inanıyoruz.
Bir Müslüman İslam''dan, İslam inansından, İslam medeniyetinden daha güzeli, daha iyisi olmadığına inanmak zorundadır. Çoğulculuğun bastırması sonunda bazı Müslümanlar neredeyse İslam''dan özür dileme noktasına geldiler.
Evet, kimse kimseye din, kültür, dünya görüşü dayatmasın, icbar olmasın, ama Müslümanların kendi değerlerini koruma, geliştirme ve yayma imkanları da ellerinden alınmasın. Bu "ellerinden alınma" durumu cebir yoluyla ve açıkça yapıldığında o kadar zararlı olmuyor, aksine inanç şuurda pekişiyor; ama içeriden ve dışarıdan tatbik ve takip edilen politikalar sayesinde farkında olunmadan "ellerinden alınma" olayı çok vahim, çok etkili ve çok zararlı oluyor.
Demokrasi bir vakıa, çoğulculuk da onun çocuğu ise bu vakıa ve çocukla birlikte yaşamak durumunda olan Müslümanların kendilerini ve çocuklarını korumak için şuur, hassasiyet ve gayret sahibi olmaları gerekiyor.
İşsizlik ve yoksulluk
00:0025/07/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İşsiz olup geçinecek imkanı bulunan, işi olduğu ve çalıştığı halde yoksul olan (geliri normal giderlerini karşılamayan) nice insanımız var. Ama durum ne olursa olsun öncelikle yoksulluk, ikinci olarak da işsizlik meselesi hepimizin birinci gündemi olmalıdır.
İşsizlik bugün bütün dünyanın meselesidir; gelişmiş gelişmemiş her toplumda az veya çok işsizlik problemi vardır. Herkesin çalışmasını, üretmesini ve emeğinin karşılığını yemesini istemenin de bir dizi olumlu ve olumsuz sonuçları oluyor.
Eğer yoksulluğun sona ermesini işsizliğin bitmesine, herkesin iş sahibi olarak geçimini kazancı ile temin etmesine bağlar, bu sonucu beklersek, yoksulların perişan halini kıyamete kadar uzaktan izleriz.
Dine inananlara göre "bir din emri" olarak, inanmayanlara göre "bir vicdan emri, bir insan hakkı konusu" olarak yoksulluk ile mücadele etmek, devlet ve sivil toplum olarak alınacak etkili tedbirler ile ülkede yaşayan herkesin –dini, dili, ahlakı, kültür seviyesi… ne olursa olsun- temel ihtiyaçlarını elde ederek yaşamasını sağlamak birinci vazifemiz olmalıdır.
Dindar olsun olmasın zenginlerin –temel ihtiyaçlarından- fazla olan servetleri ile lüks içinde yaşamaya bir manada ve ölçüde haklarının olması, temel ihtiyaçları herkesin temin etmiş olmasına bağlıdır. Bunu sağlamak için dindarlığı veya vicdanı etkili olan zenginlerimiz servetlerini yoksullara dağıtsalar problem çözülmez; onlar da yoksul olurlar ve yoksulların sayısı çoğalır. Bunun içindir ki, İslam üretim araçları dahil servet üzerinde mülkiyet hakkı tanımış, insanların ihtiyaçlarından fazlasına sahip olmalarını meşru görmüştür. İslam''ın getirdiği çare ve çözüm herkesi eşit derecede yoksul hale getirmek değil, servetten –kazançtan değil, servetten- bir çeşit sosyal adalet ve denge vergisi (zekat vb.) alarak, "bunu ihtiyacından fazla artıcı mala sahip herkesten alarak" ihtiyaç sahiplerine dağıtmak, onların da sağlıklı ve maddi tasadan uzak yaşamalarını sağlamaktır.
Yaşama hakkı başta gelen bir insan hakkıdır, ama yaşama hakkının gerçekleşmesi ancak, işi olsun olmasın, çalışsın çalışmasın, dini dili, durumu farklı olsun olmasın bütün insanların yaşamak için zorunlu olan ihtiyaçlarının temin edilmesine bağlıdır; bu yapılmadıkça insan hakları üzerinde yazmak, çizmek, nutuklar atmak hiçbir işe yaramıyor.
Yaşama hakkını gerçekleştirmek için zorunlu olan meblağın teminini insanların vicdanlarına, dindarlıklarına ve keyiflerine bırakmak da istenen sonucu vermiyor; inanca ve vicdana dayanan yardımlar yanında devletin müeyyidesine dayanan vergiler ve vermelere ihtiyaç bulunuyor.
Bir yanda açlık ve sefalet kol gezerken öte yanda israf, sefahet, lüks, aşırı tüketim var ise "lüks tüketim vergisi" de makul ve meşru bir tedbirdir.
Sözün özü:
İşsizlik problemine çare aranmalıdır, ama öncelikle çalışan ve çalışmayan yoksulların temel ihtiyaçlarını sağlamak din, vicdan ve insanlık gereğidir, bu gereğin yerine getirilmesi için herkes seferber olmalıdır.
Orman ve çevre nasıl korunur?
00:0029/07/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu başlığı dikkat çekmek için koydum, yoksa bir uzman edasıyla bu konuda akıl verecek değilim. Ama insanımıza temiz ve doğal çevre bilinci verilmeden, herkesin yeşili ve çevreyi kendi öz mülkünü, bağını bahçesini korur gibi korumayı vazife bilmelerini sağlamadan bu değerlerin korunamayacağını biliyorum.
Benim dikkat çekmek istediğim olay, bir vatandaşımızın yıllardır emek vererek dikip yetiştirdiği bir küçük ormanın korunması ve bunun için yapılacak küçük bir yardımla ilgilidir. Başkaları orman yakarken, ormanlık alanlara evler kurarken, tarla açarken toprağında orman yetiştiren bu vatandaşın örnek faaliyetini, Değerli Çevre ve Orman bakanımızın veya Tarım ve Köyişleri bakanımızın küçük bir himmet ile desteklemeleri teşvik edici olacaktır.
Konya-Ereğli-Beyören köyünden, emekli matematik öğretmeni Rahim Demirbaş''ın mektubunu dikkatlere sunuyorum:
"…Değerli hocam,benim sıkıntım bitmez,tam bu yıl düzlüğe çıktım derken Allah''ın emrine şükür bu defa da kar yağışlarının azlığı ve sıcaklar benim suyun canını çekti. Ben de durumumu Mektup yazarak Cumhurbaşkanıma, Başbakanıma, Orman ve Tarım Bakanıma anlattım. Bu (aşağıdaki) mektup acaba beni suçlu duruma düşürür mü? İlgilenirseniz mutlu olurum.Saygılar sunar…
"Ülkemizin büyük sorunları ile uğraşan sizleri rahatsız etmek istemezdim ancak çaresiz kaldım. Ben Türkiye''nin en fakir köylerinden birinde 1940 yılında dünyaya gelmişim.
"Köyümüze ilkokul 1956''da açıldı, dışardan ilkokulu bitirerek üniversiteyi köyümde ilk okuyan benim.43 yıl öğretmenlik 25 yıl dershanecilik yaptım Ereğli''de binlerce öğrenci okutup bunları Öğretmen, Doktor, Profesör ve mühendis …. olmalarında aracılık ettim. içkim, sigaram, kumarım, gece hayatım yok, siyasetle de aram yok.Çevrem sever, sayar, pek çok fakir çocuğun ücretsiz olarak dershanede okuyup istikbal sahibi olmasına da aracılık ettim.
"1998 yılında köyümde dağlık ve içinde üretim yapılmayan topraklar satın alıp orman oluşturmaya başladım. Eğer bu erozyona uğramış, suyu, yağışı az topraklarda orman oluşturulursa bu örnek bir model olur diye düşündüm. Bu güne kadar yani 13 yıldır güzel netice aldım. Kendi arazilerimin içerisinde bulunan sızıntı suları drenajla toparlayıp yaptırdığım 6 adet havuzda biriken suları diktiğim ağaçlara cankurtaran suyu olarak veriyordum. İki defada kuyu denedim 144 metreye inildi ancak istenen sonucu alamadım.
"Bu yıl kar yağışının azlığı ve hava sıcaklığının yüksek olmasından dolayı da yaşayan 22 000 ağaç kurumakla karşı karşıya, eğer 2000 m 110 luk boru temin edebilirsem kooperatif kuyularından su taşıma imkânım olacak.
"…şu an elimdeki bütün birikimim bitti, bankalardan krediler aldım, kredi alma imkanım da kalmadı. Çevrem beni varlıklı biri biliyor, kimseye de derdimi anlatıp onların iyi niyetlerini istismar edemem.
"Devletime; Büyük devletimin yetkililerine derdimi anlatıyorum. Bana 2000 metre boru verilmezse veya devlet gücüyle bir kuyu kazılmazsa emeklerim zayi olacak.
" 22.000 (yirmi iki bin) Şirine Ferhat olunuz Efendim, sizin kolunuz uzun olayı yerinde tetkik ettirebilirsiniz. Ne olur isteğimle ilgileniniz. Saygılar sunarım. Allah ömrünüzü..."
Müslümanlar referanduma katılabilirler mi?
00:0030/07/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Referanduma katılma konusunda din kuralları bakımından tereddüt geçirenlerin bulunduğu anlaşılıyor. Bazı Müslümanlar “Bu anayasanın İslam''a uygun olmadığını, ona veya bazı maddelerine “Evet” demenin, İslam''a aykırı olan bir düzenlemeye “Evet” demek hükmünde olduğunu” ifade ediyorlar. Samimi düşüncelere, yorumlara, kanaatlere saygılı olmakla beraber eğer varsa farklı düşünce ve yorumları da dillendirmek gerekiyor.
Müslümanlar ya bütün düzenlemeleri İslam''a uygun, İslami kaynaklara dayanarak hazırlanmış bir ülkede yaşarlar veya İslam''ı siyasi, sosyal, hukuki… alanlarda kaynak ve bağlayıcı olarak kabul etmeyen laik ülkelerde yaşarlar. “Bu ikinci çeşit ülkelerde Müslümanların yaşamaları caiz midir, her ne pahasına olursa olsun veya imkan var ise İslam ülkelerine göçmeleri gerekir mi” konusu tartışılmıştır; ancak en azından çaresizlik veya daha iyisi bulunmadığı için buralarda yaşayan milyonlarca müslümanın bulunduğu bir vakıadır. Laik ülkelerde Müslümanlar düzeni kökten değiştirme imkanı bulamazlarsa laik kanunlar içinden İslami kurallara veya amaçlara daha uygun olanlarını tercih eder, bunların hayata geçmesi için çaba gösterirler.
Şöyle düşünelim:
Bir parti başörtüsü ile tesettürü serbest bırakacak, İmam Hatip Okullarından mezun olanların da imtihanını kazandığı üniversitelerde okumasına imkan verecek… bir düzenleme yapacağını vaad ediyor, bir başka parti de bunlara karşı çıkıyor. Seçim sandığı ortaya konduğunda Müslümanlar ya seçimi –yukarıda naklettiğim teze dayanarak- boykot ederler veya Müslümanların işine yarayacak düzenlemeleri yapacağını vaad eden partiye oy verirler. Birincisini yaptıkları takdirde Müslümanların dini hayatlarını yaşamaları daha da zorlaşacak, zaman içinde caiz olmayan davranışlara alışkanlık hasıl olacak ve uzun vadede dini korumak da mümkün olmayacaktır. İkincisini yaptıklarında ise –onların iradesi dışında laik kanunlar zaten var olduğu için- oylarını, İslam''a uygun olan veya Müslümanların, korumaları gereken maddi ve manevi değerlerini korumaları bakımından daha iyi bulunan kanunlara, kararlara ve düzenlemelere “Evet” demiş olacaklardır.
Bu vesile ile önemli bir konuya daha dokunmakta fayda görüyorum:
Anayasa değişikliğini hangi partiler teklif etmiş ve referanduma götürmüş olurlarsa olsunlar değişikliğe “Evet” demek, bir partiye oy vermek demek değildir. Vatandaşlar Anayasanın değişen maddelerini okumalı, yapılan değişikliklerin kendine, ülkeye, halka faydalı mı, zararlı mı olduğuna bakmalı ve reyini buna göre kullanmalıdır.
Aklı erenlerin ittifak ettikleri görüş şudur: Eğer referandumdan “Hayır “ sonucu çıkarsa ülke en azından on yıl daha geri gidecek ve birçok alanda pek çok sıkıntıya sebep olacaktır.
Tek bir doğru var
00:001/08/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İslam adına verilen bazı fetvaları eleştiren bir yazıda "Elbette tek bir doğru yok. Bu nedenle eleştirmiyorum, ancak ''kim gibi olmak istiyoruz?'' sorusunun da sorulması gerektiğine inanıyorum." İfadesine yer verilmiş.
Aslında tek bir doğru olup olmaması ile "kim gibi olmak istiyoruz" sorusu arasında birçok bakımdan ilişki ve bağlantı var.
Diyelim bir genç kız bu soruyu sordu; cevabı inancından ve eğitiminden bağımsız olamaz. Diyelim bu genç kız, dindar bir Müslüman (yani imanı ve eğitimi İslam''a uygun); o zaman cevabı mutlaka "tarihte veya günümüzde örnek bir Müslüman gibi olmak" tır. Böyle bir kızın herhangi bir şekilde "Bihter" gibi olması düşünülemez. Eğer aksi söz konusu ise imanda veya eğitimde bir arıza var demektir.
İnsanların sözü ile özü, içi ile dışı, çevresi ile kişiliği arasında yansıma ve etki bakımından da ilişkiler vardır. İyi bir Müslüman tipine uymayan veya şöhreti bakımından –inancı, fikri, davranışı ile- İslam dışı sayılan bir kimsenin konuşmasını, kıyafetini, davranışlarını taklit eden (bu bakımlardan onun gibi olan) bir kızın ikilem (bir çeşit şizofreni) içinde olduğu düşünülmelidir.
Sosyo-kültürel çoğulculuk değerlerin korunması karşısında çok etkili ve önemli bir engel teşkil ediyor. Bütün özel değerlerin kamuya ve kamusala ait alanlarda görülmesi, temsili, telkini eşit olmuyor. Evde, özel okulda, özel eğitim faaliyetlerinde yapılanlar sokakta çabucak yıkılabiliyor.
Şimdi "tek doğru" konusuna gelelim. Bir Müslüman kız için "sevgilisi ile nikahsız yaşayan, sperm bankasından çocuk sahibi olmakta sakınca görmeyen, kılık kıyafet ve davranış bakımından İslam''dan çok uzakta bulunan bir bayan (bu sanatçı da olabilir) gibi olmak "mutlak olarak yanlıştır, meşru ve doğru değildir"; burada "tek doğru onun gibi olmamaktır". Biri namazında niyazında, Allah''a kulluk ve itaat yolunda , diğeri dinsiz veya günahkâr olan iki öğretmeni varsa kızın, birincisi gibi olmak istemesi doğru, ikincisi gibi olmak istemesi yanlıştır.
Bir hadiste mealen "haramlar ve helaller apaçık bellidir, bazı şüpheli şeyler olabilir, bu takdirde de ihtiyatlı davranmak gerekir" buyruluyor. İslam''da kesin bilgi kaynaklarına dayanan bilgiler, inançlar ve ameller "tek doğru"dur, bilgi kaynağında kesinlik yoksa veya konuya temas edilmemiş ise ictihad ve yorum devreye girer; işte böyle olan konularda insanlara göre "doğru tek değildir". Her müctehidin ve ona tabi olanların doğrusu kendinedir, diğerlerine dayatılamaz.
Örneğimize buradan devam edecek olursak şöyle diyebiliriz:
Yüzün ve ellerin de örtünme emrine dahil olup olmadığı ictihad konusudur; "örtülmelidir" ictihadını benimseyenler bunu tek doğru olarak aksi görüşte olanlara dayatamazlar. Örtünmenin çarşafla olup olmayacağı konusu da bir başka örnektir.
Her şeye rağmen din, medeniyet ve kültür olarak İslam''ın içinde kalmak ve "Müslüman gibi olmak" için çaba göstermek de ibadettir.
Ramazan huzuru
00:005/08/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyaset, iktidar, kamu otoritesinin temsiline dayalı tasarruflar… bütün bunlar ne için, kim için vardır, var olmalıdır?
Şüphesiz insan için, halk için, millet için; insanlar şu kısa dünya hayatını daha az dert, daha çok huzur ve hürriyet içinde yaşasınlar, var oluş amaçlarını serbest iradeleriyle gerçekleştirme imkanı bulsunlar diye olmalıdır.
Dünyaya bakıyoruz gerginlik, savaş, işgal, adaletsizlik, gücün zalim egemenliği, huzursuzluk ve devamlı savaş tehlikesi.
Ülkemize bakıyoruz üç kuruşluk menfaat, üç günlük saltanat veya haince emellerin gerçekleşmesine imkan ve zemin hazırlamak için devamlı gerginlik, dalevera, yalan, iftira, komplo, ayak kaydırma, imkanı kötüye kullanma…
Oyuncular alabildiğine koşarken, tozu dumana katarken acı çekenlerin, aç ve açıkların hem vücutları görünmez, hem de sesleri duyulmaz oluyor.
Bu işin sonu ne olacak?
Hiçbir şey olmadan böyle devam etmesi bile bir âfettir.
Ülke veya dünya çapında bir çatışmaya müncer olması ise bir kıyamettir.
Kanaat önderleri olsun, insanları yönetmeye talip olanlar olsun tamamı okumuş yazmış, ortalama insanımızın üstünde tahsil ve "terbiye" görmüş kimseler (veya böyle olmaları gerekiyor). Buna rağmen ülkede ve dünyada egemen olan bu kötü gidişe son veremiyorlarsa "akılları, tahsilleri, metodları ve felsefeleri (dünya görüşleri)" işe taramıyor, hatta zararlı oluyor demektir; bu ise "bir aydın, bir düzen iflası"dır.
İnsanları kendilerine döndürmek, iç muhasebesine sevketmek, nerede yanlış yaptıklarını sorgulatmak için güçlü nefeslere ve olaylara ihtiyaç vardır.
Mübarek Ramazan Müslümanlar için böyle bir zaman ve böyle bir olaydır. Yeme, içme, yatma, eğlenme yerine ibadet, tefekkür, bilinci madde ötesine yönlendirme, varoluş ve var eden üzerinde düşünme, amaçları ve öncelikleri bir daha gözden geçirme… fırsatı bakımından bu ay eşsiz gibidir.
Bir muhalefet partisi, mensuplarının, Ramazan ayı boyunca içki sofraları kurmayacaklarını, bu sofralarda boy göstermeyeceklerini açıklamıştı. Buradan başlayarak "önce Ramazan ayı boyunca" partiler ve gurupların birbirine sövmelerini, yalan söylemelerini, iftira etmelerini, komplo peşinde koşmalarını, halkı gerici (geren) davranışlarda bulunmalarını yasaklasınlar. Bir ay boyunca bu yasak sürerse yaşanacak olan huzur ortamı herkesi memnun edeceği için Ramzan''dan sonra da bu ahlaklı davranışa devam etsinle; lütfen bu nu yapsınlar!
Huzur bozan medya
00:006/08/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizin ve insanımızın huzura ihtiyacı var; huzur ve güven olsun ki, insanlar önemli işleri ile meşgul olma imkanı bulsunlar, kıymetli zamanlarını dedikodu, endişe, kötü beklentiler içinde geçirmekten, bunların sebep olduğu ekonomik, sosyal, siyasi, psikolojik sıkıntılardan kurtulsunlar.
Huzur olunca herhalde –geri kalmış- medya haber sıkıntısı çekiyor; sex (çeşitli zina) haberleri, adi cinayetler, çıplak görüntü pazarlamalar para etmiyor, müşteri çekmiyor. Bu yüzden normal olan veya normalleşme sayılması gereken olaylar başka kalıplara dökülüyor, her taşlın altında bir komplo aranıyor, söylenenlere ve yapılanlara bakmak yerine niyetler okunuyor, taraflar oluşturuluyor, oluşmuş taraflar arasında gerginlik çıkarılıyor, kışkırtmalar yapılıyor…
Şu son YAŞ toplantısı örneğinden devam edelim:
Yüksek askeri personelin terfi ve emekliliklerinin nasıl olacağı mevzuatta açık ve seçik olarak belirlenmiş, yetkiler de belli. Askerlerin hangi durumlarda terfi edemeyecekleri de ilgili mevzuatta yer almış. Uygulama hukuka göre yürüyecek, hukuk içinde yetki sahiplerinin tercih ve tekliflerinin olması tabii, bunların karşıt olabilmesi de mümkün; bu takdirde tartışmalar, müzakereler olacak, sonunda bir karar oluşacaktır.
Medya YAŞ öncesi konuyu böyle takdim edecek yerde şahsiyat yaparak, “filan şöyle olacak, filana karşı çıkılacak, toplantı çok çetin geçecek, kriz kapıda” şeklinde başlıklar atarak kamu oyunu geriyor, ilgileri belli noktalara ve beklentilere yönlendiriyor. Derken toplantı başlıyor, müzakereler, gidip gelmeler, görüşmeler oluyor; bütün bunlar normal iken derhal bir “kriz”, hem de “devlet krizi” lafı ortaya atılıyor. Sonra bakıyorsunuz kriz miriz yok, prosedür uygulanıyor, normal zıt teklifler olduğundan müzakereler sürüyor, bir kısım kararlar açıklanıyor. Medya “şunlar terfi etti, şunlar atandı…” diyecek yerde “Başbakanın dediği oldu, sivil kanat galip geldi” gibi başlıklar ile çıkıyor ve yine ortamı geriyor, huzuru bozacak davranışlar sergiliyor.
Halbuki ülke normalleşiyor, medya buna yardımcı olabilir; yardım da, “eskiden beri olup bitenler, teamüller, alışkanlıklar yanlış, demokrasiye ve hukuka aykırı idiyse bunların böylece ifade edilmesi, şimdi yapılanların ise olması gerekenler olarak ilan edilmesi” ile olur. Bizim medyayı takip eden halk, medyanın uygunsuz davranışları yüzünden normali anormal, anormali normal görmeye, sanmaya, saymaya başlıyor.
Dün bir gazeteciyi dinledim, bir ara şöyle dedi: “Eğer mesleğim gazetecilik olduğu için mecbur olmasaydım hiçbir gazeteyi okumazdım, internetten yabancı basını takip eder, huzur içinde olurdum”.
Ben de vatandaşlara gazete okumayın demiyorum (bunu herkesin kendi bilir, kendi karar verir) ama “bu gazetelere, televizyonlara fazla itibar etmeyin, çok inanmayın, büyük ölçüde –gazetecilik etiğini aşan- maksatların bulunduğunu unutmayın” diyorum.
Dayatmak mı, dayanmak mı?
00:008/08/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Solda yolda hayli zaman dolaştıktan sonra liberal demokrat olmakta karar kılmış bir gazeteci, röportajında bir soruya cevap verirken şu meşhur "korkudan, endişeden" söz ediyor; kendisi dahil pek çok insanın, bu iktidardan endişe içinde olduğunu, daha fazla güç kazandığında belli bir hayat tarzını herkese dayatacağından korkulduğunu söylüyor.
Bu korku argümanını kullananların bir kısmı samimi değil, kafa karıştırmak, insanları korkutmak bu yöntem ile siyasi rant sağlamak peşindeler. Ama bu gazeteci bana samimi geldi; bu yüzden sözünü ciddiye alarak üzerinde düşündüm, gerçekten böyle bir tehlikenin var olup olmadığını sorguladım.
Hemen vardığım sonucu açıklayayım:
Böyle bir tehlike kesinlikle yoktur ve olamaz. Çünkü:
1. Müslümanlığın herkese dayatılması, gayr-i müslimlerin bir bakıma ikinci sınıf vatandaş (zimmîler) olması, müslümanım diyenlerin ise kamuya açık alanlarda (görülen yerlerde) İslam''a aykırı bir görünüm ve davranıştan yasaklanmaları için laik demokratik cumhuriyet rejiminin kökten değişmesi gerekir. Dünyanın ve Türkiye''nin mevcut şartlarında böyle bir değişikliğin olacağına inanmanın ve bundan korkmanın sebebi akıl ve ruh sağlığının bozulması olabilir.
2. CHP dahil bütün laik-kemalist parti ve gurupların yapmadığı kadar Avrupa Birliğine girmek için gayret eden, bu sebeple diğerlerinin yapmadığı kadar mevzuat ve uygulamada değişiklikler yapan bir iktidarın herkese tamamen veya kısmen şeriatı dayatacağını düşünmek tutarsızdır.
3. Ben şahsen –bir mümin, Müslüman olarak- ülkemde İslam''ın bütünüyle uygulanmasını isterim (bunu istemek her müminin vazifesidir); ama ufukta böyle bir ihtimalin görünmediğini de biliyorum ve bu sebeple mevcut şartlar ne kadarına izin veriyorsa o kadarını uygulayarak, geri kalanı için ise "Allah kullarını, yapamayacakları şeylerle yükümlü kılmaz" düsturuna sığınarak yaşıyorum. İddiaları, söylemleri ne olursa olsun diğer müminlerin de uygulamaları bundan ibarettir.
Türkiye''de bir problem, çarpıklık, dayatma varsa bu, laik kesimden dindar Müslümanlara yönelik olanıdır. Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar -1950 ye kadar daha sıkı olmak üzere- uygulanan laiklik ferdi ve sosyal hayatta dini azaltmayı hedeflemiştir. Çok partili demokrasiye geçildikten sonra istemeyene dayatma söz konusu olmaksızın dindar Müslümanlara, bazı küçük tavizler (din özgürlüğü parçacıkları) verilmiştir, ancak şu ana kadar verilenler ve resmi uygulama, laik demokrat batı ülkelerinin çok gerisindedir. Buna rağmen "dayatmacı olan laik-kemalist kesim, Müslümanların varlık ve görünürlüğüne dayanamıyor; şu halde mesele dayatma değil, dayanamama meselesidir. Onlar zaten dayatıyorlar, buna rağmen ortalıkta başını örten veya sakallı insanların dolaşmasına, ezanların gürül gürül okunmasına, kutlu doğum haftasına, İmam Hatiplilerin başbakan olmasına, dindar kesimin ekonomik hayatta da var olmasına… tahammül edemiyor, dayanamıyorlar.
Çare kavga değildir; bir asra yakındır bu yol denendi, alınan sonuç ortada. Çare korkuyu filan bahane etmeden herkesin –başkalarının hak ve özgürlüğüne açık ve kesin zarar vermeden- inandığı gibi yaşamasına dayanmaktadır.
Bir Ay Oruçluyuz
00:0012/08/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Oruç gibi çok değerli bir ibadeti yapmak üzere bize ömür ve imkan veren Rabbimiz''e hamdolsun, şükürler olsun!
Bir Müslüman mazereti yoksa orucunu tutar. Mazereti varsa ve bu mazeret devamlı ise; bu takdirde maddi imkanı elveriyorsa yoksulları doyurur (her oruç için bir yoksulu bir gün doyurur), maddi imkanı yoksa bir şey yapması gerekmez; ama yine de o oruçlu sayılır; çünkü mazereti olmasaydı orucunu tutacaktı; inancı ve niyeti bu idi.
Mazereti devamlı değilse, geçici ise orucunu erteler, ama mazereti olmasaydı orucunu tutacak olduğundan o da oruçlu gibi ecir alır.
Mazereti olmadığı halde orucunu tutmayan Müslümanlar da vardır; bu gibiler yine de Müslümandır, dinden çıkmazlar, yalnızca günahkâr olurlar. Mazeretsiz oruç tutmayan Müslümanlardan da en azından oruç tutanlara saygılı olmaları, onları rahatsız edecek davranışlardan kaçınmaları beklenir. Her zaman içilmemesi gereken sigara örneğini kullanalım: Oruç tutan bir kimsenin yanında sigarasını yakıp dumanını üfleyen kimse bir yandan oruç tutmadığı için rahatsız olmuyor, diğer yandan oruç tutan kimsenin rahatsız olmasına aldırmıyor demektir. İşte bu gibilerin kusuru yalnızca mazeretsiz oruç tutmamak değildir, onu aşan, dine saygısızlık ve islamî âdaba aykırı davranış sözkonusu olur.
Bir de İslam''a inanmayan veya genel olarak din ile iman ve amel olarak ilişkisi bulunmayan insanlar da oruç tutmazlar. Çoğunluğu oruç tutan Müslümanların oluşturduğu bir toplulukta bunların da oruç tutanları rahatsız etmemeye özen göstermeleri -aşağıda açıklayacağım sebeple- beklenir ve uygun olur.
“Varsın olsun, burası laik bir ülke, insanlar hür, diledikleri gibi davranabilirler” diyenler olacaktır. Onlara bir de şöyle düşünmeleri tavsiye edilir: Farklıların bir arada yaşamaları iki şekilde olur: 1. Çaresizlik yüzünden nefretle karışık katlanma. 2. Karşılıklı saygı, hatta sevgiye dayalı beraberlik.
Bir dine inanan ve inanmayan, belli bir hayat tarzını benimseyip öyle yaşayan kimseler farklı olanlara -haklarını kullandıkları, başkalarına zarar vermedikleri ve genel ahlaka aykırı davranmadıkları sürece- saygısızlık göstermez, onları rahatsız etmez, insan kardeş olarak bakarlarsa beraberlik “nefretli tahammül” değil, “sevgi ve saygıya dayalı ilişki” şeklinde olur.
Medyaya, çarşı pazara, camilere, oruç tutanların çoğunlukta olmasına, ülkede hakim olan genel havaya baktığımızda “Ülke olarak oruçluyuz” diyesim geliyor. Bu oruçta beraberlik, “herkesin oruç tutuyor olması” manasına gelmiyor; ama inşallah “tutmayanların da tutanların neşvesine katılması” manasına geliyor.
Tam bu noktada Yahya Kemal''in Atik Valde''den İnen Sokakta isimli şiirini okumanın zamanıdır:
İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def''a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyetiBir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızlarıAz çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,Bir nurlu neş''e kapladı kerpiçten evleri.Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş''esiz.Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamıHadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”
Kandiller ve Mirac
00:0013/08/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birisi çıkar da “Dinimizde kandiller de yok, mirac da yok; İsrâ (Mekke''den Kudüs''e gece yolculuğu) dışında kalan mirac uydurmadır” derse ona inanmayın, itibar da etmeyin.
Din yalnızca kurallardan ibaret değildir; onu yaşayan, hayatına uygulayan insan ferdi ve toplumunun anlayışı, duyguları, âdetleri ve bunların sosyal ve kültürel hayata yansımaları ile din hayatı canlılık ve zenginlik kazanmakta, ancak bu arada bazı bid''atlar da oluşmaktadır. Bid''at ancak dine, onda olmayan bir kural kattığınız zaman gerçekleşir. Mesela “Berat Gecesi''nde yüz rekat namaz kılmak sünnettir” diyerek namaz kılarsanız bid''at olur, böyle bir sünnet olmamakla beraber bu mübarek gecede nafile namaz kılayım der ve yüz rekat (daha az, daha çok) kılarsanız bid''at olmaz, ibadet olur.
Kandil ve diğer mübarek günlere bu açıdan baktığımızda doğru ve yanlış olanları şöylece özetlemek mümkündür:
Rabîulevvel ayının onikinci gecesi Sevgili Peygamberimiz''in doğum gecesi (mevlid) olarak kutlanmaktadır. Bu gün ve gecede bir kutlama, ibadet ve merasim yapılacağına dair âyet ve hadis yoktur. Bu vesile ile Peygamberimiz''i anmak, onun örnek hayatını ve üstün meziyetlerini hatırlamak ve hatırlatmak faydalıdır. Ancak “mevlid gecesi sebebiyle yapılanları” dine katmak, “bu sünnettir, tanımlanmış ibadettir” demek bid''at olur. Kutlu Doğum uygulamasının çok önemli bir iş gördüğü kanaatindeyim.
Muharrem ayının başı aynı zamanda Müslümanların takvim yılbaşısıdır. Hz. Peygamber''in (s.a.) Mekke''den Medine''ye göçmesi olayı bu takvime başlangıç kılınmıştır. Bu sebeple O''nun mücadelesini, hayatını, tebliğ ettiği dinin (İsam''ın) özelliklerini bu vesile ile dile getiren kutlamalar, toplantılar, anmalar yapılabilir. Bunlar özel mânada ibadet değildir, Muharrem''in 9-11. günleri tutulacak oruç dışında tavsiye edilmiş bir ibadet yoktur.
Berat Gecesi belli değildir. Bunun Kadir Gecesi olduğunu söyleyenlerin delilleri daha kuvvetlidir. Bu gece olduğu söylenen Şaban''ın ortasının gecesi hakkında rivayet edilmiş hadisler vardır; ancak bu hadislerin sıhhati tartışmalı olduğu gibi sağlamca olanların içlerinde “berat” kelimesi de geçmemektedir. Hz. Peygamber ve sahabe devirlerinden sonra bazı alimler ve halk bu geceyi ibadetle geçirme şeklinde bir davranış içine girmişlerdir. Bunlara göre de o geceye mahsus belli bir ibadet yoktur.
Receb ayının ilk Cuma gecesi kutlanan Reğaib Gecesi hakkında sağlam bir rivayet (hadis) yoktur.
Kadir Gecesi hakkında âyetler ve hadisler vardır; bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu bilinmektedir. Ancak Kadir Gecesi''nin hangi gece olduğu kesin olarak bildirilmemiştir. Ramazan gecelerinin tamamı Kadir olabilir. Kadir Gecesi''ne ait de bir namaz veya başka bir belli ibadet yoktur. Ancak bu geceyi çeşitli ibadetlerle ihya etmek çok yerinde bir davranış olur.
Mi''rac Hz. Peygamber''e büyük bir ihsan, eşsiz bir armağandır; ümmetinin de bundan büyük bir nasibi vardır. Mi''rac Gecesi Hz. Peygamber''i, başta mirac olmak üzere genellikle mucizeleri, o gece armağan edilen namaz ibadetinin önemini, İsra sûresini ve orada geçen dini, ahlaki hükümleri anmak, anlatmak, temsil etmek elbette yararlıdır ve yapılmalıdır.
Başka İslam topluluklarında olsun olmasın bizim geleneğimizde bu mübarek gecelerde (kandil adı verilen gecelerde) toplantılar yapmak, halkın dikkatini çekmek, bu geceleri gaflet içinde geçirmemeleri için tedbir almak vardır, yerleşmiştir ve -yukarıda açıklanan bid''at boyutuna varmadıkça- yapılanlar İslam''a uygundur.
İslam"da ne var, ne yok
00:0015/08/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her zaman ama özellikle Ramazan''da İslam medyanın gündemine giriyor. Bir kısmı müminlere hizmet, kendileri için de kazanç olsun diye erbabına İslam''ı anlattırmayı tercih ediyorlar ve onları rahatsız edecek, kafa karıştıracak, huzur bozacak davranışlardan ve konuları tartışma zeminine çekmekten uzak duruyorlar. Bir kısmı ise fırsat elvermişken İslam''ı veya ona ait gösterilen bazı konuları tartışma mevzuu yapıyor, kendilerince İslam''ın yumuşak karnı gördükleri meseleleri piyasaya sürüyor, bundan sonuç almaya (insanları İslam''dan uzaklaştırmaya) çalışıyorlar.
Örneklere geçmeden önce “İslam''da şu var, bu yok” demenin “usulü” üzerine bir iki cümle yazalım.
Üzerinde ittifak edilmiş inanç, ibadet ve hayat kuralları “İslam''da vardır”, bunlar için bir mümin “Bu İslam''da yok” diyemez.
Müctehidler, müfessirler, kelamcılar, sûfîler (ehliyet sahibi İslam alimleri) bir konuda farklı görüş, yorum, ictihad ileri sürmüş olurlarsa “göreceli olarak; yani filan alime, mezhebe, yoruma göre İslam''da var, filana göre yok veya farklı” denir.
Muteber İslam alimleri ittifakla bir hüküm, kural veya uygulamanın İslam''a aykırı olduğunu, İslam''da böyle bir şeyin olmadığını açıklamış olurlarsa “bu da İslam''da yoktur” kısmına girer.
İslam alimlerinin hüküm ve kararları, beşer üstü bir bilgi kaynağına değil, çalışan herkesin elde edebileceği “İslam ilmine” dayanır. İslam ilminin kaynağı vahiy ve -duyu organlarının verileri de dahil olmak üzere- akıldır.
İman esaslarının mümin olmak için şart; namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetlerin -ehliyet şartlarına göre- farz olması, alkollü içki kullanmanın, zinanın, faizin, yalanın, iftiranın, haksızlığın (zulmün)… haram olması İslam''da vardır; detayları tartışılabilir, ama asılları tartışma dışıdır.
“İslam''da var mı, yok mu” diye tartışılan bazı konular müminleri kuşatan bazı durum ve şartlar sebebiyle “önceleri yok iken sonra ortaya çıkabiliyor veya çıkarılabiliyor”.
Geçen günlerde İngiltere''de, çeşitli etnik gruplara mensup kadın ve erkek Müslümanlar ile laik veya kilise mensubu bazı şahısların katıldıkları bir tartışmayı tv.den izledim. İslam''da şiddet konusu tartışılıyordu; Müslümanlar “şiddet yok”, Hristiyan din adamları ile laikler ise “şiddet var” diyorlardı. Konu recim meselesine geldi, karşı taraf ısrarla “İslam''da recim var mı, yok mu” diye soruyor, bir kelime ile net cevap istiyorlardı, Müslüman taraf ise sözü dolaştırıyor, konuyu geçiştirmeye çalışıyorlardı, sonunda hoca durumunda olan birisi “İslam''ın uygulandığı bir ülkede recim vardır” dedi, karşı taraf da amacına ulaşmış olmanın rahatlığını yaşadılar.
Recim, kadınların sünneti, çok kadınla evlilik, mirasta kadına az, erkeğe çok verilmesi, el kesme cezası, kocanın karısını dövme hakkı, kölelik, tasadduk (muhtaçlara yardım), tesettür… konuları günümüzde Doğu''da ve Batı''da sıkça tartışılan ve kötü niyetli olanların istismarına açık bulunan konulardır.
İslam''ın iman, ibadet, ahlak, iki cihanda saadete vesile olacak bir dünya hayatı konularındaki asıl maksadı olan ve kitabın büyük bir kısmını işgal eden konular göz ardı ediliyor; vesile, vasıta, maksadı gerçekleştirecek araç olan ve bir kısmı tarihi, bir kısmı ictihadi olan konular devamlı gündemde tutuluyor.
Bazı Müslümanlar -bunlar arasında bazı hocalar da var- oyuna geliyor, tartışmaya giriyor, bunu (tartışmayı) karşı tarafın istediğini ve maksadının da kötü olduğu gerçeğini kavrayamıyorlar.
Bu durumu ve maksadı anladıktan sonra İslam adına neye sahip çıkacağımız ve neyi gündeme getirip savunacağımız konusunda yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Bunu takip eden yazılarımda yukarıda bir kısmını sıraladığım ve devamlı gündemde tutulan tartışma konuları hakkında “İslam''da var mı, yok mu” sorusuna cevap vermeye çalışacağım.
Maksadım ise şudur:
Bunlar İslam''da yok ise yok diyelim, sahip çıkmayalım, İslam''a mal ederek ona zarar vermeyelim. Var ise “bugün Müslümanların meseleleri bunlar mı” diye soralım ve oyuna gelmeyelim.
.Kadını dövmek yok
00:0020/08/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İslam''da ne var, ne yok” genel konulu tartışmalar içinden seçtiğim dokuz konuyu, daha önce aynı konularda yazdıklarımdan da alıntılar yaparak ele alacağım. Bugünkü konumuz “kocanın karısını dövme hakkı” dır.
Nisa suresinde şöyle buyruluyor:
Allah''ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah''a itaatkârdır. Allah''ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. /Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (4/34-35)
Burada yalnızca kocaların değil, bütün erkeklerin koruyucu ve yönetici (kavvâmûn) olmaları iki gerekçeye dayandırılmıştır: a) Allah insanların bir kısmına diğerlerinden üstün kabiliyetler vermiştir, bu cümleden olarak koruma ve yönetme bakımından erkekler, kadınlardan daha uygun özelliklerle donatılmışlardır. b) Erkekler aile geçimini ve diğer malî yükümlülükleri üslenmişlerdir. Bazı müfessirlere göre bu iki gerekçeden birincisi insan tabiatının değişmez özelliğidir; genel olarak erkeklerde akıl ve mantık ön plandadır, kadınlarda ise duygu öne çıkar. Koruma bakımından fizikî güç önemlidir ve erkekler bu yönden daha güçlüdürler. İkinci gerekçe ise yaratılıştan değil, kültür ve medeniyet şartlarına bağlı alışkanlıklar, âdetler, tutumlardan kaynaklanmaktadır. İslâm''ın geldiği çağda daha yoğun, günümüzde ise önemli ölçüde olmak üzere erkeklerin bu fonksiyonları da devam etmektedir. İslâm hukuk kurallarına göre erkek hem –geniş mânada– ailenin geçiminden tek başına sorumludur, hem de mehir, diyet, cihad gibi malî tarafı olan yükümlülükleri vardır.
Erkeğin “kavvâm” olması hangi yetkileri ve vazifeleri ihtiva etmektedir? Bu soruya verilen cevaplar eskiden yeniye değişik olabilmiştir. Yalnızca âyet ve hadislerin lafızlarını değil, bunların yanında uygulamayı ve dolayısıyla örf ve âdeti de göz önüne alan müctehid ve müfessirler, sözlük mânası “bir şeyin üzerinde duran, hâkim olan, özen gösteren, onunla yakından ilgilenen” demek olan kavvâmlığa, “reislik, yöneticilik, eğitim, koruma, savunma, ıslah, kazanma, üretme” mânalarını yüklemişlerdir. Tarih boyunca erkekler bu işleri ve sıfatları, fiilen kadınlardan daha ziyade yüklenmişlerdir. Çağımızda kelimeye yüklenen hâkim mâna ise “aile reisliği”dir.
Ayetten erkeklerin yönetim, savunma ve koruma bakımlarından genel olarak önde oldukları anlaşılmakla beraber, takip eden cümleler göz önüne alındığında burada, aile kurumunda hâkimiyet ve yöneticilik mânasının ağır bastığı görülecektir. Ailede kurucu unsur karı-kocadır. Bu temel kurumu oluşturan, yöneten, yönlendiren dinî, ahlâkî, hukukî kurallar vardır. Kurallara uyulduğu müddetçe mesele yoktur. Taraflar kuralları bozar, hakları çiğnerse düzeni sağlamak ve adaleti gerçekleştirmek üzere çeşitli tedbir ve müeyyideler devreye girecektir. Bu âyette kadının, 128. âyette ise kocanın hukuku çiğnemesi ve düzene baş kaldırması (nüşûz) ele alınmıştır. Aile hayatı içinde kadın, kurallara göre rolünü ifa edip etmemesi yönünden iki sıfatla nitelendirilmiştir: Sâliha ve nâşize. Sâliha kadınlar hem kocalarının ve diğer aile fertlerinin yanında (açıkta, zâhirde) hem de onların bulunmadıkları yerlerde (gayb) vazifelerini hakkıyla yerine getirir; Allah''ın koyduğu, toplumun benimsediği kuralların dışına çıkmaz, aileye ihanet etmez, şerefine leke sürmezler. Bazı davranış ve tavırları sebebiyle yoldan çıkma, hukuka baş kaldırma (nüşûz) belirtileri gösteren, böylece nâşize olması ihtimali beliren kadınlara karşı ne yapılacak, aile düzeni ve hukuku nasıl korunacaktır? Bu noktada Kur''ân-ı Kerîm vazifeyi ailenin reisi sıfatıyla önce kocaya vermektedir. Öngörülen tedbirlere başvurmasına rağmen koca düzeni sağlayamazsa ve ailenin dağılmasından korkulursa sıra hakemlere gelecektir. Ayette hukuka baş kaldıran, meşrû aile düzenini bozmaya kalkışan (nâşize) kadına karşı erkeğin yapabileceği şeyler öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve dövmek şeklinde sıralanmıştır. Öğüt vermek ve yatakta yalnız bırakmak, küsmek gibi tedbirler problem teşkil etmemiştir, ancak dövme tedbiri özellikle çağımızda, kadın hakları ve insanlık haysiyeti yönlerinden önemli bir tartışma konusu olmuştur. Esasen tefsir ve hadis kitaplarına bakıldığında kadının baş kaldırma durumunda bile kocası tarafından dövülmesini, eski tefsirciler arasında da farklı yorumlayanların, bunun câiz olmadığını ileri sürenlerin bulunduğu aşağıdaki alıntılarda görülmektedir.
Dövme konusunu gelecek yazıda bitirelim.
Kadın döveni Peygamberimiz sevmez
00:0022/08/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dövme tedbirinin ve hükmünün -bu âyet dışında- en önemli dayanağı ilgili hadislerdir. Bu hadislerin, aksini söyleyen rivayetlere nisbetle daha sahih ve sağlam olanlarında Peygamberimiz kadınların dövülmesini menetmekte, eşlerini dövenlere “hayırsız” demekte, bu davranışla aynı yuvayı ve yatağı paylaşmanın bağdaşmazlığına, insanî ve ahlâkî olmadığına dikkat çekmektedir (Buhârî, “Nikâh”, 93). Bu âyetin geliş sebebi olarak zikredilen bir olay da, esasen Araplar''da âdet haline gelmiş bulunan kadın dövme eylemine Hz. Peygamber''in olumsuz bakışını ve bunu ortadan kaldırma iradesini yansıtmaktadır (bk. Cessâs, II, 188; Ebû Bekir İbnü''l-Arabî, I, 415).
Fıkıh kitaplarında dövmenin şekli ve miktarı üzerinde durulmuş, kadına zarar vermemesi, iz bırakmaması, yüze vurulmaması genel olarak kaydedilmiştir. Bazı tefsircilere göre vurma tamamen semboliktir, meselâ müfessir Atâ''ya göre misvak (dişlerin temizlendiği, fırça büyüklüğündeki özel, yumuşak ağaç dalı) gibi bir şeyle yapılacaktır (Cessâs, II, 189; İbn Atıyye, II, 48).
İkinci nesil âlimlerinden Atâ, hukuku çiğneyen kadına uygulanacak müeyyide ile genel olarak kadını dövme konusundaki hadisleri birlikte değerlendirmiş ve şu sonuca varmıştır: Erkek, namusu lekeleyecek bir davranışta bulunmayan, yalnızca nâşize olan karısını dövemez, ancak ona karşı öfkesini ortaya koyabilir. Atâ''nın bu anlayışını açıklayan –biri eski, diğeri çağdaş– iki tefsir âlimi farklı dayanaklardan hareket etmişlerdir. Bunlardan Ebû Bekir İbnü''l-Arabî''ye göre Atâ, âyette geçen dövmenin ibâha (serbest bırakma) ifade ettiğini, genel olarak erkeğin karısını dövmesini yasaklayan hadislerin ise kerâhet (mekruh ve çirkin görme) hükmü getirdiğini tesbit etmiş ve sonuç olarak “Koca, karısını dövemez” demiştir (I, 420). Çağdaş tefsircilerden İbn şûr''a göre Atâ, âyet ve hadislerin farklı durumlara göre farklı hükümler getirdiği yorumunu yapmış; öğüt ve küsmenin kocaya, tecavüzün şiddetine göre sopa vurma vb. müeyyide uygulamanın ise kısmen kocaya, genel olarak da yönetim ve yargıya (ülü''l-emre) ait bulunduğu sonucuna varmıştır. Koca iyi niyetle (ıslah etmek ve aileyi korumak maksadıyla) ve sınırı aşmadan, kadına zarar vermeden –nâşize olan eşine– birkaç sopa vurursa buna izin verilecektir, sınır aşılır, bu izin kötüye kullanılırsa ülü''l-emr kocaların eşlerini sopalamasını kesin olarak yasaklayabilecektir (V, 43-44).
Kocasına baş kaldırdığı, aile hukukunu çiğnediği, uzun zaman sevdiği ve kabullendiği kocasını istemez olduğu için karının, kocası tarafından –belli ölçüler içinde– dövülebileceği hükmüne tarihîlik açısından da bakılmıştır. İbn şûr''a göre dövme izni bazı toplulukların veya toplum tabakalarının örf, âdet ve ruh hallerine riayet edilerek verilmiştir, her zamanda ve her durumda geçerli değildir. Nüşûz durumunda kocanın karısını dövebilmesi için aralarında yaşadıkları toplumda dövmenin ayıp, anormal, aşağılayıcı, zarar verici, hukuka aykırı telakki edilmemesi, kocanın öfkesinin karısı tarafından ancak bu vasıta ile hissedilir olması gerekir, izin böyle topluluklar ve durumlar için geçerlidir. Hz. Ömer''in Mekke halkı ile Medine halkını, kadınlara hâkimiyet bakımından karşılaştırdığı şu sözleri de toplum değiştikçe ilişki ve davranışların da değişebileceğini göstermektedir: “Biz muhacirler kadınlarımıza hâkimdik, sözümüzden çıkmazlardı, Medine''ye gelince gördük ki, Medine''nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar” (Buhârî, “Nikâh”, 83; İbn şûr, V, 41-42).
Bize göre bu âyette, kadının aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbiri olarak başvurulabilecek belli başlı yolların insanlığın tecrübeleri ve özellikle içinde yaşanılan topluluğun örf ve âdeti dikkate alınarak zikredilirken “kocanın karısını dövmesi” eylemine de yer verilmiş olmakla beraber, bu uygulama Hz. Peygamber tarafından toplum ıslah edilerek, insanın ve özellikle zevcenin dövülemeyeceği ifade ve telkin edilerek kötülenmiş, “iyi bir kocanın karısını dövemeyeceği” kaidesi bu yakışıksız davranışın önüne bir set olarak konmuştur. Burada sünnet (Resûlullah''ın sözleri ve uygulaması) âyeti neshetmemiş, yerelliğini ve kültürel bağlamını açıklamıştır.
Kızların sünnet edilmesi yok
00:0026/08/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı topluluklarda uygulanan bir adet var; genç kızların klitoris (bızır) adı verilen organlarını tamamen veya kısmen kesmek; buna kızların sünneti deniyor ve en azından Mısır Firavunları devrinden beri bazı yerlerde uygulandığı biliniyor .
Erkeğin sünnetinin etkisi hem temizlik hem de haz bakımından olumlu ve faydalı olduğu halde kızların "sünneti"nin hiçbir faydası yok, üstelik önemli zararları var ve âdeta –kızlar azmasın, iffetlerini korusunlar diye- onları sakat etmek, yaratılıştan mevcut ve önemli işlevleri bulunan bir organı yok etmek söz konusu.
İslam dışı toplulukların İslam''a mal ederek istismar ettikleri konulardan biri de bu "kızların sünneti" meselesidir. Kur''an''da, sahih ve açık ifadeli hadisler arasında, icmada ve kıyasta "İslami bir gereklilik olarak" yer almadığı halde bu operasyonu dine mal etmek haksızlıktır; savunmak da yersiz, hatta zararlı bir davranıştır.
Oğlum ürolog olduğu için aramızda bu konuyu yıllardır konuşmuşuzdur. Normal bir klitorisi kısmen veya tamamen kesmeyi tıp sakıncalı buluyor ve asla faydasından söz edilmiyor. Müslüman halk ise zaten genellikle bunu uygulamıyorlar. Günümüzde belki de yalnızca Mısır ve Sudan''da uygulamalar var.
Benim okumalarım sonunda ulaştığım kanaat şu idi: İslam''da, "kızların sünneti diye bir dini uygulama" yoktur, bunu öteden beri bazı topluluklar bir âdet olarak uygulamışlardır, Peygamber (s.a.) zamanında da halk, makbul bir âdet (mekrume) olarak bunu uygulamakta idi, Efendimiz bunu yapanlara "klitorisin faydalarını hatırlatarak aşırıya kaçmayın" tavsiyesinde bulundu.
İslam muhaliflerinin istismar ettikleri bazı konuları sırayla ele almaya niyet edince bu konuya yeniden eğildim. Çağdaş alimlerden Yusuf Kardâvî''nin sitesinde aynı kanaati paylaştığını ve bu işi din adına savunanların dayanaklarını çürüttüğünü gördüm.
Ayrıca 22-23/11/2006 yılında, el-Ezher üniversitesinin himayesinde dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinden gelen birçok alimin ve uzmanın katıldığı bir ilmi toplantı yapıldığına muttali oldum. Bu toplantıda alınan kararların önemli maddeleri şöyledir:
1. Allah, erkek olsun kadın olsun insanı değerli ve dokunulmaz kılmıştır.
2. Kızların sünneti, Kur''an''a veya sahih sünnete dayanmadan bazı kimselerin, adete uyarak yaptıkları bir uygulamadır.
3. İslam insana madi veya manevi zarar vermeyi yasaklamıştır. Bu adetin kadınlara maddi ve psikolojik olarak önemli zararları vardır.
4. Toplantıya katılan heyet Müslümanlara, bu zararlı uygulamadan vaz geçmelerini, halkın bilgi ve şuur edinmesi için gayret edilmesini ve yönetimlerin de kanuni tedbirler almasını tavsiye eder.
Bu açıklamalardan şu sonuca varmış olmamız gerekiyor:
İslam kızların sünneti diye bir dini vazife getirmemiş, bunu tavsiye ve teşvik dahi etmemiş, eski fıkıhçılar da vacib, caiz, müstehab gibi farklı ictihadlar ileri sürmüşler, "İslami bir vazife" olduğu hükmünde birleşmemişlerdir. Şu halde "İslam''da kızların sünneti var, bu ise cinayettir, vahşettir…" şeklindeki ithamların İslam ile alakası yoktur.
Recim yoktur
00:0027/08/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Evlendikten sonra zina suçu işleyen kadınlara ve erkeklere, dört erkeğin fiil halinde açıkça görerek şahitlik etmeleri veya suçluların itirafları üzerine uygulanan recim (taşlayarak öldürme) cezası şeriatı uygulama adına mutlaka yerine getirilmesi gereken bir ceza değildir.
Önce “Kur''an Yolu” isimli tefsirimizde ne dedik ona bakalım:
“…Bize göre bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek -usule göre- mümkün olmamakla beraber getirdikleri recim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de yok değildir:
“a) Recim cezası İslâm''dan önce vardır ve uygulanmıştır, İslâm''ın getirdiği, başlattığı bir ceza değildir.
“b) Zina cezalarının daha hafif olanları Kur''ân-ı Kerîm''de yer aldığı halde recim cezasına Kur''an''da yer verilmemiştir. 25. âyette gelecek olan mümin câriyelerle ilgili “Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir” meâlindeki ifade, hür ve evli kadınların zina cezalarının da yüz sopa olduğuna işaret etmektedir. Çünkü yüz sopanın yarısı uygulanabilir, fakat recim (ölüm) cezasının yarısından söz edilemez.
“c) Hz. Peygamber, hayatında uygulanan birkaç recim cezasında hazır bulunmamış, infazı başkalarına havale etmiştir. Suçun ispatı bu vak''aların tamamında suçlunun itirafıyla hâsıl olmuş ve ceza, Müslüman suçluların ısrarla günahtan temizlenmeyi istemeleri üzerine infaz edilmiştir.
“d) “Zina ettim, beni cezalandırarak temizle” diye gelen Müslümanları Hz. Peygamber önce geri çevirmiş, söylediklerini duymamış gibi davranmış, ısrar etmeleri üzerine kurtarıcı telkinlerde bulunmuş, “Deli mi, içmiş mi, yaptığı zina olmadığı halde öyle mi sanıyor?” demiş, bütün bunlara rağmen ısrar ettikleri için cezalandırma yoluna gitmiştir (Müslim, “Hudûd”, 16, 22).
“e) Mâiz isimli sahâbî, infaz başlayınca can acısıyla kaçmaya başlamış; arkasından yetişen infazcılar onu öldürmüşlerdi. Dönünce durumu Hz. Peygamber''e anlatmışlar. O da “Keşke bıraksaydınız! Tövbe ediyor, Allah da onu kabul buyuruyordu” demiştir. Sahâbenin recmedilen Müslümanlar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında da, “O öyle tövbe etti ki bir ümmete paylaştırılsa her bir ferdine yeterdi” (Müslim, “Hudûd”, 22); başka bir rivayete göre, “O öyle bir tövbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştırılsa –bağışlanmaları için– yeterdi” buyurmuştur (Müslim, “Hudûd”, 24). İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi fıkıhçılar bu hadislere dayanarak tövbe eden, kendiliğinden gelip suçunu itiraf eden suçlulara cezayı uygulayıp uygulamama konusunda ülü''l-emrin serbest olduğu sonucuna varmışlardır (İ''lâmü''l-muvakkıîn, III, 79).
“f) Recim cezasını içeren hadiste Hz. Peygamber, “... Bekârlar için yüz sopa ve bir yıl da sürgün, evli veya evlilik geçirmiş kimseler için yüz sopa ve recim” ifadesini kullanmıştır (Müslim, “Hudûd”, 12). Müctehidler bu hadiste geçen cezaların ikisi hakkında farklı görüş, anlayış ve değerlendirme ortaya koymuşlardır: 1. Kadının başka bir yere sürülmesi, 2. Recim yanında bir de sopa cezasının uygulanması. Hadiste bu iki ceza da yer aldığı halde bunlar uygulanmaz diyen müctehidler olmuştur. Hatta Ebû Hanîfe''nin, “sürgün cezasının had (değişmez, kanunî ceza) değil, uygulaması yöneticilere bırakılmış ta''zir cezası nevinden olduğunu” söylediği nakledilmiştir (Ebû Bekir İbnü''l-Arabî, I, 358); yani Kur''an''da olan ceza had, sünnetin getirdiği ilâve ceza ise ta''zir olarak değerlendirilmiş olmaktadır.
“Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası –mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak– hadlerden değildir. İslâm''dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta''zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü''l-emir tarafından düşürülebilir.”
Şu halde şeriatı uygulama adına bugün recimi uygulayanlar, sebep olduğu sonuçlar bakımından İslam''a kötülük etmektedirler.
Bu konuda bir yazı daha kaleme alıp büyük bir alimin “recim yoktur” şeklindeki kanaatini nasıl ve niçin yirmi yıl açıklayamadığını nakledeceğim.
M. Ebu Zehra “Recim yok” diyor
00:0029/08/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1972 yılında Libya''da bir İslam alimleri toplantısı yapılıyor. Toplantının konusu, ülkenin kanunlarını yabancı unsurlardan temizleme ve islâmîleştirme. Bu toplantıya katılanlar arasında Yusuf Kardavi, Muhammed Ebu Zehra, Ali el-Hafîf, Mustafa ez-Zerka, Subhî es-Salih, Huseyn Hâmid Hassab, Abdulaziz Âmir gibi tanınmış alimler var. Kardavî, bu toplantıda Ebu Zehra''nın çıkışını “Bir bombanın fitilini ateşledi” ifadesiyle veriyor ve –özetle- şöyle devam ediyor:
“O toplantının yıldızı tartışmasız olarak Üstad Muhammed Ebu Zehra idi. En çok o konuşuyor, her konuşanın ardından tenkitlerini ve görüşlerini ifade ediyordu. Bir ara ayağa kalktı ve şunları söyledi:
“Ben İslam Hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, “Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin” diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recimle alakalıdır. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi şeriatında vardı, Peygamberimiz ilk zamanlarda bunu kaldırmadı, sonra Nur suresi geldi, orada zinanın cezası –evli bekar, kadın erkek herkes için yüz sopa olarak- kondu ve recim kaldırıldı.
“Bu reyimi üç delile dayandırıyorum:
1. Allah Teala Nisa suresinde, hür olmayan insanların zinasının cezası, hür olanlara verilenin yarısı kadardır” buyuruyor. Recim bölünemez bir ceza olduğuna göre cezadan maksadın yüz sopa olduğu ortaya çıkıyor.
2. Buharî''nin naklettiği bir rivayette Abdullah b. Evfâ''ya, “Recim, Nur suresi gelmeden önce mi yoksa sonra mı uygulandı?” diye soruluyor, “Bilmiyorum” cevabını veriyor. Şu halde recim uygulamasının, yüz sopa uygulamasını getiren Nur suresinden önce olması ve bu sure gelince onun kaldırılmış bulunması kuvvetle muhtemeldir.
3. “Recim cezası ayet olarak Kur''an''da vardı, lafız olarak kaldırıldı, ama hükmü kaldırılmadı” şeklindeki rivayeti akıl ve mantık kabul etmez; hükmü kalacak olan bir ayetin lafzı niçin kaldırılsın?!
“Üstad sözlerini bitirince hazır olanların çoğu ona hücuma kalkıştılar ve fıkıh kitaplarında mevcut bilgiler ile karşılık verdiler, fakat üstad görüşünde ısrar etti.”
Oturum sona erince Yusuf Kardavi, Ebu Zehra''nın yanına geliyor ve bu konuda, onunkine yakın bir görüşünün olduğunu, “Recimin değişmez ceza (had) değil, uygulayıp uygulamamak yöneticilere bırakılmış “tazir” çeşidinde bir ceza” olduğu kanaatini taşıdığını ifade ediyor. Üstad Ebu Zehra bunu da kabul etmiyor ve şöyle diyor: “Yusuf, Allah''ın rahmet armağanı olan Muhammed Mustafa (s.a.)in, ölünceye kadar insanları taşladığını akıl kabul eder mi? Bu Yahudi şeriatına ait bir cezadır ve onların taş kalpli oluşlarına da uygun düşmektedir.
Sonuç:
İslam alimleri arasında recim cezasının değişmez bir ceza olmadığını veya Yahudi şeriatına ait olan bu cezayı İslam''ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam''dan korkutmaya yarayan bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.
Köle ve cariye yok (olmalıydı)
00:002/09/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''da var sanılan veya gösterilen birkaç konuya temas etmekte olduğum yazılarımda bugün kölelik meselesine geldik. Diğer konularda “yok” dediğim halde bu konuda “yok olmalıydı” dedim. Bundan maksadım şudur:
Temel kaynağımız Kitab''a ve onun açıklaması, uygulaması mahiyetinde olan sünnete baktığımda şu sonuca varıyorum: İslam gelince önce köle ve cariyelerin perişan durumları ıslah edilecek, sonra da -İslam''ın aldığı tedbirler ve yaptığı düzenlemeler sayesinde- zaman içinde İslam toplumunda köle ve cariye kalmayacaktı. Vakıa böyle oldu mu? Hayır. Peki kusur kimde, dinde mi, Müslümanım diyenlerde mi? Şüphesiz zevklerini ve menfaatlerini ilahi maksada tercih eden Müslümanlarda.
Önce temel kaynaklara göre köle ve cariye konusuna bakalım, sonra da olup bitene göz atalım.
Seyyid Sabık, Fıkhu''s-sünne isimli kitabında bu konuyu olması gerektiği gibi şöyle özetlemiş:
Kur''an-ı Kerim''de köleleştirmeyi serbest bırakan bir ayet yoktur, aksine mevcut köleleri azad etmeye çağrı vardır.
Peygamberimiz''in (s.a.) herhangi bir esiri köleleştirdiği sabit değildir, aksine Mekke, Benî-Mustalık ve Huneyn esirlerini serbest bırakmıştır. Cahiliyye devrinde köleleştirilmiş kimselerden kendinde bulunanlar ile yine kendine hediye edilen köleleri azad etmiştir.
Raşid halifeler bazı esirleri misilleme sebebiyle köleleştirmişlerdir, ancak onlar da, daha önce mevcut köleleştirme şekillerini haram bilmiş, bunu yalnızca “devletin, Müslüman olmayan düşmanlarına karşı ilan ettiği meşru savaşta alınan esirler” ile sınırlamışlardır.
İslam bu sınırlama dışında mevcut kölelerin durumlarını düzeltmiş, onlara iyi davranılmasını sağlamış ve hürriyete kavuşma kapısını sonuna kadar açmıştır.
İyi davranma:
1.Allah Teala köle ve cariyelere iyi davranmayı (ihsan) emretmiştir (Nisa: 4/36).
Hz. Ali''nin naklettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) “Köleler hakkında Allah''tan korkun” buyurmuştur.
2.Onları küçülten, kul köle olduklarını hatırlatan hitapları yasaklamış, “oğlum, kızım” diye çağrılmalarını istemiştir.
3.Şu tarihi sözler de O''na aittir: “Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir, Allah onları sizin elinize vermiştir, kimin kardeşi böyle elinin altındaysa ona kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin, ondan gücünü aşan bir şey istemesin, isterse onlara kendisi de yardım etsin!”
4. Onlara kötü muameleyi yasaklamıştır: “Kim kölesini tokatlar veya döverse bunun günahından kurtulma yolu (keffareti) onu azad etmektir”.
Bir sahâbîyi, kölesini döverken görmüş, “Allah''ın sana karşı gücü, senin bu köleye karşı gücünden büyüktür” buyurmuş, sahâbî, “Allah rızası için onu serbest bırakıyorum” deyince de “Eğer bunu yapmasaydın ateşle cezalandırılacaktın” demiştir.
5.Köle ve cariyelere eğitim ve öğretim yapılmasını emretmiş, şöyle buyurmuştur: Kimin bir cariyesi olur da onu okutur (öğretim yaptırır), iyi davranır ve onunla evlenirse dünyada ve ahrette ona iki karşılık (ödül) vardır: a) Nikahlama ve öğretim ödülü, b) Azad etme ödülü (Sahibi ile evlenen cariye hürriyet yoluna girmiş oluyor).
Yarın köle ve cariyeleri hürriyete kavuşturmanın kapısını nasıl ardına kadar açtığını anlatarak devam edelim.
Köle kalmamalıydı
00:003/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğer Müslümanlar kölelik konusunda İslam''ın hedefini doğru anlayıp uygulasalardı iki sebeple İslam toplumunda ve belki dünyada köle almazdı: 1. Aşağıda açıklayacağım azad etme yollarıyla, 2. İslam devletinin öncülüğünde bütün dünyada, hangi sebeple olursa olsun köleleştirmenin kaldırılması konusunda yapılacak bir andlaşma ile. Bu andlaşma yapılınca misilleme gerekliliği de ortadan kalkacak, kaynak kalmayacaktı.
İslam''ın köle ve cariyeleri hürriyete kavuşturmak için aldığı tedbirler, koyduğu hükümler, bulduğu çareler:
1. Sayısız âyet ve hadislerde Allah rızası için köle azad etmenin fazileti, sevabı, güzel karşılığı dile getirilmiş, Müslümanlar buna teşvik edilmiştir.
2. Kaza yoluyla ölüme sebep olmanın kefareti (manevi cezası) köle azad etmektir.
3. Yemin bozmanın bir kefareti de köle azad etmektir.
4. Zıhar denilen ve kişinin karısına yaklaşmamak üzere yemin etmesi mahiyetinde olan davranışın kefareti köle azad etmektir.
5. Zekatın sarf yerlerinden biri de köle satın alıp azad etmektir.
6. Çalışarak veya başka yollardan elde ederek bedelini ödemek suretiyle hürriyete kavuşmak isteyen bir kölenin bu teklifinin kabul edilmesi ve ona mali yardımda bulunulması emredilmiştir.
7. Bir kimse köle azad etmeyi adarsa (adak), maksadına ulaşınca köle azad etmesi gerekli kılınmıştır.
Bir yandan kaynağın teke indirilmesi ve bunun da mecburi olmaması (yönetimin takdirine bırakılması), diğer yandan mevcut köleleri hürriyete kavuşturmak için kimileri mecburi, kimileri teşvik edilmiş yolların bulunması -eğer gereği yerine getirilseydi- İslam toplumunda asırlarca öncesinden köle ve cariye kalmazdı.
Peki ne yapılmış, Müslümanlar ne yapmışlar?
Köleleştirme yollarını (kaynağı) meşru olmayan şekilleriyle çoğaltmışlar
Köle ve cariyelere iyi (sünnete uygun) davranmamışlar.
Azad etme yollarını işletmemişler.
Olup bitene ışık tutan bir bilgi demetini sayın Halil Berktay, Prof İnalcık''ın bir çalışmasından şöyle aktarıyor (sayfa numaralarını vermedim ve yazıyı kısmen aldım):
“İslâm ülkeleri ve özellikle Osmanlı toplumunda köleler hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Yalnız ev içinde değil, askerî ve ekonomik alanlarda da çalıştırılıyorlardı. Toprağa yerleştirilen vakıf köleleri, kölelik statüsünden yıllar boyu sıyrılamıyordu. Kentsel zanaatkârlar bile köle emeği istihdam ediyordu. Sadece devletin değil, ekonominin çeşitli kesimlerinin de temelinde kölelik vardı…
“ Bu talep, İstanbul ve Bursa gibi büyük kentlerde çok canlı bir köle piyasası yaratmıştı. Esir ve cariyeler belli başlı köle pazarlarında daima iyi para getiriyordu . Büyükçe Osmanlı kentlerinde, 15. yüzyılın ikinci yarısında ortalama nitelikte bir kölenin piyasa fiyatı 25-30 altın arasında değişmekteydi. Bu yüzden, sınır boylarının akıncı grupları için çapul ve esir alma faaliyeti büyük önem kazanmıştı…
“16. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlılar batıda sert bir direnişle karşılaşınca, köle temini işi esas olarak Kırım Tatarlarının eline geçti. Bunlar Polonya''ya, Rusya''ya ya da Çerkezistan''a karşı yaygın köle akınlarına giriştiler. Öyle ki, köle ticareti Kırım ekonomisinin temel direği haline geldi.
“Rusya ve Polonya''ya yapılan esirci akınları 1514-1654 arasında özellikle yoğundu. Sadece 1578 yılında Kefe''ye 17.502 köle getirilmişti. Rusya topraklarından 1607-17''de 100.000, 1632-45''te 26.800 esir toplanmıştı. 1500-1650 arasında sırf Polonya-Moskof yurdu ile Çerkezistan''dan elde edilen köle nüfusu yılda ortalama on binin üzerindeydi. Köle ticaretinden alınan vergiler ve gümrük resimleri, Osmanlı hazinesinin Kırım limanlarından sağladığı en önemli gelirdi. Bu kalem 1520''de 1.310.000 akçayı ya da yaklaşık 21.000 düka altınını buluyordu...
“Osmanlıların diğer büyük köle kaynağı ise Mısır''dı. Mısır''dan Antalya''ya deniz yoluyla yapılan ithalât içinde en büyük yeri, erkek ve kadın zenci köleler tutuyordu. Pek çok gemi sırf köle taşıyordu. İthal edilen zenci köleler Antalya üzerinden Anadolu kentlerine, özellikle de Konya ve Bursa''ya dağılıyordu.”
Not:
Haber Türk gazetesinde çıkan ve benim faize helal dediğimi ifade eden haber ve yazı gerçeğe aykırıdır. Pazar yazımda açıklama yapacağım.
Munzam karşılık faizi
00:005/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Habertürk gazetesinde "bana izafeten katılım bankalarının Merkez Bankası''nda tutmak mecburiyetinde oldukları munzam karşılık parasına verilen faizin helal olduğu, bunun para yatıranlara dağıtılabileceği, böyle bir fetva verdiğim" haberi yer aldı. Bu haber üzerine yazılar yazıldı, yorumlar yapıldı. Bir Allah''ın kulu (hele de Prof. Nevzat Yalçıntaş gibi bir dost), konuşmadan, yorum yapmadan önce bana bir telefon edip "Bu işin aslı nedir?" diye sormadılar. Sanki gazete haberleri dini naslardı, onlarda yanlış, yalan, saptırma… olmazdı!
Şimdi ben ne dediğimi açıklayacağım; hakkımda atıp tutanları da utançlarıyla baş başa bırakıyorum.
Bu konu bana defalarca soruldu, verdiğim cevaplar hem soran banka yetkililerinin kayıtlarında hem de benim kayıtlarımda, sitemde ve kitaplarımda vardır.
Verdiğim cevapları bu kaynaklardan kopyala yapıştır yaparak aynen veriyorum:
(Soru 2)
Merkez Bankası''nda bloke edilen paramıza faiz işlemekte ve alınan bu para TMSF''ye ödenmektedir. Hocam bu parayı alıp TMSF''ye ödememiz konusunda hayli sual gelmektedir. Nasıl açıklamalıyım?
Cevap:
Bu soru merkezde müzakere edilmiş, tarafımdan cevap verilmiş idi. Kısaca tekrar edeyim:
Bu parayı biz, faiz kazanmak için serbest irademizle bankaya yatırmıyoruz. Mevzuat mecbur ediyor. Bu sebeple enflasyon farkı kadarını alabiliriz (Havuzlara da dağıtırız). Geri kalan TMSF''ye verilebilir, ama bir gün TMSF bunu katılım hesabı sahiplerine öderse, alanların zengin olanları bu parayı yoksullara vermek durumundadırlar, kendileri yiyemezler.
Bu vesile ile bir hususu daha yazacağım:
Merkezde yapılan bir toplantıya çağrılmıştım. Arap ülkelerinden gelen ortaklar veya temsilcileri de vardı. Merkez Bankası''nda tutmak mecburiyetinde olduğunuz meblağın faizini soruyorlardı. Ben görüşümü şöyle ifade etmiştim:
"Bu para bizden kanuni mecburiyetle alınmaktadır. Biz faiz kazanalım diye Merkez Bankası''na para yatırmıyoruz. Bu durumda banka, bize paramızı ödediğinde enflasyon farkı ile ödemek durumundadır. Şu halde faiz adıyla ödediği nominal fazlalığın enflasyona tekabul eden kısmı bizim hakkımızdır, bunu alır, havuzlara da dağıtabiliriz. Ödenen reel faizi de sigorta fonuna yatırırız. Bir gün bu fondan katılımcılara ödeme yapılırsa, bunların zengin (temel ihtiyaçlarını temin edebilen) olanları bunu yoksullara verirler. Muhtaç olanları ise bizzat kullanabilirler."
(Bir başka cevap):
Laik bir düzende yaşayan Müslümanlar meşru olan işlerini yürütmek için (mesela bir vakıf kurmak, şirket kurmak, okul açmak...." laik kanunlara ve düzene göre mecbur kaldıkları bazı "normal hallerde caiz olmayan" işlemleri de yaparlar. bu zarurete girer. Eğer bu işlemlerden biri, bankada belli bir miktar parayı tutmak ise bunu tutarlar, tahakkuk eden faizi alır, mesela yoksullara dağıtırlar, kendileri yiyemezler. Katılım bankaları da bunu yapıyorlar.
(Bir başka cevap):
Merkez Bankası''nda biriken faiz
1. Merkez Bankası''ndan faiz mutlaka alınmalıdır. Alınan faiz: a)Benim aşağıda vereceğim cevabı kabul edenler tarafından, cevapta geçen çözüm şekline göre kullanılmalıdır. b) Benim fetvamı kabul etmeyenler tarafından ise yoksullara verilmelidir; buna kimse itiraz etmez.
2. …Ancak sigorta fonunda biriken meblağın faiz olan kısmı, hiçbir zaman, ödeme güçlüğüne düşmemiş, muhtaç hale gelmemiş katılımcılar ve kurum tarafından, kendi menfaatleri için kullanılamaz. Her hal ve kârda fonda biriktirme amacına göre kullanılır. Ödeme şartları gerçekleşip bunu (paralarından kesilen miktarı değil, faize tekabül eden miktarı) alan katılımcı yoksul ise kendine harcar, zengin ise aldığını yoksullara dağıtır. Fonun, katılımcının kendi parasından kesilen miktarı ise zaten onların hakkıdır…
(Başka bir cevap):
Merkez Bankası''nda mecburen kalan paradan oluşan reel faiz alınıp katılımcılara dağıtılmıyor; buna fetva vermedik, yoksullara veriliyor veya ileride ihtiyaç içine düşecek olan katılımcılar için mevduat sigorta fonuna yatırılıyor. Reel faiz olmayan (enflasyon farkı) ise alınıyor veya ben alınabilir diye fetva verdim.
Enflasyon farkı ile ilgili bir yazı yazacağım.
.Milletin bayramı
00:009/09/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslami kaynaklarda din, millet ve şeriat kelimeleri farklı bakış açılarından, farklı yönleri göz önüne alınarak aynı şey, yani din manasında kullanılmıştır. Kur''an-ı Kerim''de, etnik ve kültürel aidiyete dayalı insan toplulukları için başta "kavim" kelimesi olmak üzere farklı kelimeler kullanılır ve sıra "dinin birleştirdiği farklı topluluklara" gelince bunlar ve bunları bağlayan manevi yapı için "millet" kelimesine yer verilir.
Yusuf suresinde (12/37) kavim ve millet kelimeleri yan yana gelmiş ve ifade şöyle olmuştur: "Ben Allah''a inanmayan ve ahreti inkar eden bir kavmin milletinden ayrılıp geldim…"
En''âm suresinde (6/159-163) millet kelimesinin manası daha açık olarak ortaya çıkmaktadır:
"Dinlerini bölüp kendileri de buna göre parçalanan/gruplaşan kimselerle senin hiçbir alâkan yoktur… Sen şöyle de: Rabbim beni elbette doğru yola iletti; doğru ve sağlam dine, İbrahim''e gelen tevhîd milletine (kavuşturdu), o asla Allah''a şirk koşanlardan değildir. Benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O''nun ortağı yoktur, bana da bu dine bağlanmak emredildi ve ben içinizden ilk Müslümanım."
İslam milleti (İslam dininine bağlı çeşitli kökenlerden gelen insan toplulukları, camiası) farklı din anlayışı, ırk, bölge, kültür, toprak, siyasi idare gibi sebep ve amillere dayalı olarak parçalanıp bölündüler. Her şeyleri Allah için (O''nun buyruklarına ve rızasına uygun) olması gereken Müslümanlar mesela ırklarını veya siyasi yönetimlerini ön plana çıkararak (Allah''ın olmaktan çıkararak) "millet"ten ayrılmanın ilk adımlarını attılar. Bunun arkasından milleti tamamen parçalayan, hatta bazen birbirine düşman eden diğer adımlar geldi.
Parçalanmış ümmetin birliğini hatırlatan ve ulusa aidiyetten önce bir millete aidiyetin altını çizen vesileler var; selam, ezan, Kur''an, mübarek günler ve geceler, sünnet, şiarlar bunlar arasındadır ve bugün bunların en güçlülerinden biri olan "milletin iki bayramından birini" idrak etmiş bulunuyoruz. TC vatandaşlarının ulus olarak da bayramları (şenlikleri) var, ama millet (İslam ümmeti) bunları tanımaz, bunlara katılmaz; sıra millet bayramına gelince İslam dünyası tek bir camia gibi bu günü bayram bilir, bayram olarak yaşarlar.
Bu şuur güçlenmeli ve etkisi bayram günlerini aşarak hayatımızın bir parçası olmalıdır. İşte o zaman gerçek manada bir İslam dünyası oluşur. Bu dünyanın insanları birbirini din kardeşi, diğer din mensuplarını da, aynı Rabbin yarattığı insan kardeşi olarak görürler. "Millet" ahlakına sahip oldukları takdirde dünyada en güzel ahlakı temsil ederler, dünyada adaletin ve barışın teminatı olurlar. Onlar insanlara farklı dinden, ırktan, renkten … oldukları için değil, yalnızca haksızlığa saptıklarında, zalim olduklarında düşman olur ve zalimlere karşı mazlumların yanında yer alırlar.
Tasvir etmeye çalıştığım manada millet ne güzel, bu milletin bayramı ne kadar anlamlı!
Millet şuurunun güçlenmesi dualarımla İslam Dünyası''nın Ramazan Bayramı''nı tebrik ediyorum.
Enflasyon ve faiz
00:0010/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Benim, "enflasyon oranında faizi faiz saymadığım ve helal dediğim" söyleniyor ve yayılıyor. Kitaplarımı ve sitemde (www.hayreddinkaraman.net) yer alan yazılarımı okusalar ne dediğimi doğru olarak anlayacaklar; ama halkımız maalesef okuma tembeli ve hazırcı. Bana yüzlerce mail gelir ve soru sorulur; bunların çoğunun cevabı hem herkesin elinde bulunan, bulunması gereken ilmihal kitaplarında hem de benim ve diğer hocaların sitelerinde vardır, ama onları kim açar, kim okur!?
Enflasyon paranın karşılıksız olarak artması, satın alma gücünün düşmesidir. Bugün kullandığımız kâğıt paranın, mesela altın veya altına bağlı para gibi kendine ait değeri yoktur. Onun değeri, satın alabildiği mal ve hizmete göre belirlenir.
Bir kimse diğerine Allah rızası için ödünç yüz lira verse (karz-ı hasen), borçlu da bir yıl sonra borcunu ödemek istese veya bir alım satımdan vadeli borç oluşsa ve vadesi geldiği halde ödenmeyip aradan bir yıl geçse bu iki durumda, borç, mesela yüzde on enflasyon olduğu halde yine yüz lira olarak ödense, aslında -bu süre içinde düşmüş olan satın alma gücü bakımından- doksan lira ödenmiş olur ve on lira borç kalır. İşte bu sebeple biz diyoruz ki, borçlu enflasyon farkını da ödemelidir; yani ancak yüz on lira öderse borcunu tam ödemiş olur.
Buna şöyle bir itiraz geliyor:
1.Enflasyon farkı yüzlerce mala göre hesaplanıyor, halbuki borç alım satımdan olmuş ise burada belli bir mal vardır, hesap buna göre yapılmalıdır. Mesela altı ay vadeli on kilo pirinç alan bir kimse, altı aydan sonra bir yıl daha borcunu ödememiş ise bu bir yıl içinde pirincin fiyatı yüzde yirmi artmış, genel anflasyon ise yüzde otuz olmuş ise borçlu yüzde yirmi fazlasıyla ödemelidir, aksi halde faiz olur.
2. Malların ve hizmetlerin haddi hesabı yok (pek çok) üçyüz, beşyüz malın fiyat dalgalanmasına göre enflasyon ölçülse bile -diğer mallar göz önüne alındığında- ölçüm sıhhatli olmaz ve borçtan fazlasının ödenmesi ile faiz oluşur.
Cevap:
Böyle düşünen kimselerin, "borç eksik ödendiğinde alacaklının hakkı yeniyor, bu da caiz değil, ne yapılmalı" sorusuna verdikleri bir cevap yok, bununla ilgilendikleri de yok.
Para ödünç verildiğinde alacak paradır, onun belli bir mal ile bağlantısı yoktur.
Alacak, alım satımdan oluştuğunda ise akit yapılınca satın alan aldığına sahip olur, satan da onun mesela para olarak bedeline malik/sahip olur. Artık bu bedelin de o mal ile ilgisi kalmamıştır. Alacaklı bu parayı tahsil ettiğinde yüzlerce yere sarf edebilir. Şu halde mümkün olduğu kadar çok malı enflasyon hesap sepetine koyarak oranı hesaplamak ve bunu da ek olarak tahsil etmek en uygun olanıdır.
Diyelim ki, daha ince bir hesaplamaya göre enflasyon daha düşük olabildi ve bu yüzden borçlu, enflasyon farkını öderken az da olsa borçlu olmadığı bir miktarı da ödedi. Peki bunun İslam''da hükmü nerdir?
Bu soruya Peygamberimiz birden fazla sahih hadiste cevap veriyor: "En hayırlınız borcunu en güzel bir şekilde ödeyendir." Bu "en güzel bir şekilde" nin uygulamasını da, önceden faiz mahiyetinde fazla ödeme şartı bulunmaksızın "borçtan biraz daha fazlasını veya iyisini ödeme" şeklinde yapıyor.
Şu halde eksik ödeyip borçlu kalmanın İslam''da yeri yoktur, ama -önceden fazla ödeme şartı bulunmaksızın- fazla ödemenin sünnette yeri vardır.
Bütün bu anlattıklarımın, faizci bankalara gidip para yatıranların alacakları faiz ile -enflasyon kadar veya ondan az olsa bile- alakası yoktur, o da caiz ve helal demek değildir. Çünkü bankaya para yatırılırken yapılan sözleşmede faiz şartı vardır ve faizli bir akit yapılmaktadır ki, buna caiz demek mümkün değildir.
İşte Hayreddin Karaman''ın söyledikleri bundan ibarettir.
Keyif için ikinci eş yok
00:0012/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur''ân-ı Kerim''in, birden fazla kadınla evlenmenin meşrûiyetine, doğrudan buna yönelik bir ifade ile değil, bir başka münasebetle (yetimlerin hakkını korumaktan söz ederken) temas etmiş olması düşündürücüdür. Şöyle buyuruluyor: "Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu büyük bir günahtır. Yetimlerin hakkına riâyet edememekten korkarsanız (bunların yakasını bırakın da) beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız bir tane kadın veya ellerinizin altında olanla yetinin; bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır (Nisâ: 4/2-3).
Ayetin dolayısıyle temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti, İslâm''ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran''da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahûdîlerde ve Araplarda ya nikâhlamak, yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak(odalık edinmek) sûretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin birden fazla sebebi mevcûttu. İslâm''ın geldiği coğrafyada sınırsız olarak çok karılı aileler vardı. Kırsal bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem korunma, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin erkek aleyhine bozulmasıdır.
Şu halde İslâm bunu (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) getirmemiş, mevcût uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a)Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsîye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adâlete riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir kere daha hatırlattıktan sonra hiç olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir. 129. âyette şöyle buyurulmaktadır: "Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine tamamen kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah''a itâatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir."
Burada ne kadar istense, üzerine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında âdil davranmanın mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifade ile dile getirilmiştir. Bu gerçeklik karşısında beklenirdi ki Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenmeyi yasaklasın; ancak O, zarûretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği için bunu yasaklamadı, kulların uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü yerine ikili bir tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar -aksine bir zarûret bulunmadıkça- bununla yetinmelidirler; çünkü birden fazla kadınla evlenmeleri halinde haksızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir. b) Fiilen birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gönül ilişkisi, sevgi ve bağlılık gibi insanın elinde olmayan durumlar ve farklılıklar dışında, objektif, ölçülebilir, maddî konularda kadınlarına eşit davranacak, biri ile evlilik hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız, ilgi ve ilişkiden dışlanmış, ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda) bırakmayacaklardır.
Bütün dünyaya hitap eden ve zorunlu değişime karşı varlığını sürdürecek olan bir din (İslam) haklı ve hikmetli olarak -gerekli ve zorunlu olduğunda- birden fazla eşe izin vermiş, ama uygulamada dinin amacı dışına çıkılarak, günah işleme pahasına birden fazla kadınla keyif için evlenme uygulaması devam etmiştir.
(Konuya devam edeceğim).
Not. Recim konusundaki yazıma gelen itirazlara zamanı gelince cevap vereceğim.
"Hepimiz Fâtıma"yız"
00:0016/09/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Uygulamada çok kadınla evli erkeklerin adâletsizliği, kumalar arasındaki geçimsizlik, böyle ailelerde evlerin cehennem köşesine dönüşmesi, insanlar arasındaki güzel ilişkilerin çirkinleşmesi bir vâkıadır. Ancak bu çirkinliklerin ve kötülüklerin âmili kanun (şerîat) değil, onu uygulayan -daha doğrusu uygulamayan- Müslümanlardır.
Demokrasiyi ele alalım, Batı''da güzel sonuçlar verdiği halde Doğu''da adı mevcût, kendisi mefkuddur (yoktur). Birçok yerde demokrasi terkedilmiş, komünizme geçilmiş, bu defa onda insanlık için huzur, adâlet ve saâdet aranmıştır; ancak uygulama teoriye uymamış, onda da aradığını bulamayanlar yeniden demokrasiye geçer olmuşlardır. Şu halde bir hukukî, ictimaî, siyasî sistem hakkında doğru değerlendirme yapabilmek için sistemin kendisi ile uygulamayı birbirinden ayırmak, birinin kusurunu diğerine yıkmamak gerekmektedir.
Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler. İslâm''da köklü değişim söz konusu değildir, onda değişmez kurallar vardır, ancak hangi kural olursa olsun uygulandığında tabiî olmayan bir olumsuz sonuç doğuyorsa uygulamayı durdurma (imhâl) imkânı da mevcûttur. Bu cümleden olarak bir cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde İslâmî yönetim tarafından engellenebilir; bu kanunu (şerîatı) değiştirmek mânâsına gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesine benzer. Günümüzde bizde ve bize benzer toplumlarda tek kadınla evlilik örf ve âdet haline geldiği için, bir kimsenin karısına kuma alması, birinci kadını, ondan olma çocukları ve çevresini, başka çağ ve toplumlarda olandan daha ziyade etkilemekte, üzmekte, perişan ve hasta etmektedir. Bir müminin, insanları bu kadar üzüntüye ve günaha sokacak bir davranışta bulunabilmesi için, zevkten (şehveti tatminden, yenilik arayışından) başka sebepleri olmalıdır.
Keyif için ikinci evlilik yapanlar genellikle bunu gizli yaptıkları için her gün birçok yalan söylemek durumunda kalıyorlar.
Birinci eş boşanma istiyor, zevcelik vazifelerini yapmakta zorlanıyor, kötü sözler söylüyor, kocasına küsüyor, ağlıyor, hastalanıyor…
İki eş (kumalar) arasındaki ilişki dinî kardeşlik ilişkisi olmuyor; arada kıskançlıklar, kavgalar, iftiralar, küskünlükler… kaçınılmaz oluyor.
Bütün bunlar İslam''da yasak; kimisi mekruh, kimisi haram. Şartlara bağlı olarak izin verilmiş (farz, vacib, müstehab kılınmamış) bir uygulamayı -hastalık, yetersizlik, çocuksuzluk gibi bir ciddi durum bulunmaksızın- keyfi için yapanlar kaçınılmaz olarak bu günahlara gireceklerdir.
İşte bu sebepledir ki, Peygamberimiz (s.a.), kızı Fatıma''nın üzerine evlenmek isteyen Hz. Ali''nin bu talebine karşı çıkmış, mescidde sert bir konuşma yapmış, bunun Hz. Fatıma''yı üzeceğini, günaha sokabileceğini (fitne) ailenin huzur ve mutluluğunu gölgeleyeceğini düşündüğü için, "Ali eşi Fatıma''yı boşamadıkça üzerine o kadını alamaz" demiş, sevgili damadı da eşini ve kayınpederini üzmemek, aile mutluluğuna gölge düşürmemek için bu teşebbüsünden vazgeçmiştir. (Buhari, Nikah, 109; Ebu-Davud, Nikah, 13; Avnu''l-Ma''bud, VI, 76-81).
Ortada bir zaruret yok iken üze-rine ikinci eş getirilmek istenen her kadın bu konuda birer "Fâtıma''dır", "Hepimiz Fâtıma''yız" deme hakkına sahiptirler. Hz. Fâtıma''yı şefkatli ve sevgili babası nasıl korumuş, ona sahip çıkmış ise bugün biz de genel olarak erkekler, alimler ve yönetici-ler olarak kadınlarımızı öyle korumak durumundayız. Onlar nasıl nefislerine hakim olarak kocalarına sadık kalıyorlarsa kocaları da onlara sadık kalmalı, sırf zevklerini tatmin için onları mahvetmekten sakınmalıdırlar.
Mirasta kadına haksızlık yoktur
00:0017/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sıkça gündeme taşınan ve İslam''ın aleyhinde kullanılan konulardan biri de İslam miras hukukunda kız çocukların paylarıdır.
Her sistemin dayandığı temel düşünceler ve prensipler vardır. İslâm miras hukuku da kendisini şekillendiren ve uygulamaya ışık tutan prensiplere dayanmaktadır. Bunları:
"temsil ve dayanışma,
mecbûrilik, yakınlık, ihtiyaç,âdil dağıtım
şeklinde sıralamak mümkündür.
Diğer ilkeler için "İslam''da Kadın ve Aile" isimli kitabıma bakılabilir.
Bugünki konumuz "ihtiyaç" prensibi ile ilgilidir.
Ölünün çocukları bulunmasına rağmen ana ve babanın vâris olması ve her ikisinin altıda birer (eşit) hisse almaları yakınlık prensibi yanında ihtiyaç prensibine de dayanmaktadır.
İslâm hukukunda ihtiyaç prensibinin en fazla kendini gösterdiği saha, kız çocuklar ile erkek çocuklar arasındaki -ikili birli- pay farkıdır. İlk bakışta adaletsiz gibi gözüken bu fark, tamamen adalet ve ihtiyaç prensibine dayanmakta, ortaya âdil bir denge koymaktadır. İslâm hukuk sistemi bir bütün olarak ele alındığı zaman kadın ile erkeğin mâlî yükümlülüklerinin çok farklı olduğu görülmektedir. Kadın mehir, cihad, nafaka, diyet (bedenî zarar tazminatı) giderlerinden muaftır. Bekâr veya dul olduğunda tabiî ihtiyaçlarını sırayla babası, oğlu, erkek kardeşi gibi akrabası karşılayacaktır. Evlenirken masraflar (mehir, çeyiz) kocaya aittir. Evlendikten sonra geçimi temin (nafaka) kocanın vazifesidir. Basit bir örnek vermek gerekirse geride bir oğul, bir de kız bırakarak vefat eden bir şahsı ele alabiliriz. Şahsın onbeş bin lira miras bıraktığını kabul edelim. İslâm miras hukukuna göre bunun on bin lirasını oğul, beş bin lirasını da kız alacaktır. Kız elindeki parayı aynen muhafaza edebilecek, hatta arttırabilecektir; çünkü evlenirken mehir almak suretiyle servetini arttıracak, geçimi kocasının üzerine olduğu için mal varlığını koruyabilecek, isterse ticaret vb. ile çoğaltacaktır. Oğul ise evlenirken masraf edecek, eşine mehir verecek, evlendikten sonra evin giderlerini karşılayacak, askerlik yapacak, diyet ödeyecek akrabasından muhtaç olanların nafakalarını verecektir. Bu iki ihtiyaç tablosu karşılaştırılınca kız evlâdın, erkek evlattan daha kazançlı ve daha avantajlı olduğu açıkça görülmektedir.
Laik ülke kanun yaparken İslam hukukunun kurduğu "nimet-külfet" dengesini bozmuştur. Bu durumda alırken Müslüman gibi (fazla pay) alanlar, sıra vermeye (hakkı ödemeye) gelince laik kanunlara göre hareket edenler durumlarını bir daha düşünmelidirler.
Örtünme (tesettür) var, peçe toktur
00:0019/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Örtünme kadın erkek farkının, iki cins arasındaki ilişkilere konmuş sınırın sembolüdür. Ayrıca karşılıklı olarak iffetin korunmasına, tahrik unsurunun asgariye indirilmesine yardımcı olmaktadır. Bu sebeple toplu hayatın gerekli kıldığı kadar açılmaya izin verilmiş, bunun sınırları konmuş, daha ötesinin her iki cins için uygun giysilerle kapatılması istenmiştir. Daha çok tartışma ve ihtilaf konusu olan çarşaf ve peçeyi gerekli görenler yanında gerekli görmeyen birçok müctehid vardır.
Açıklama:
Açılması, gösterilmesi ve bakılması yabancılara veya herkese haram olan yerlere (organlara) avret denir.
a) Erkeğin erkeğe ve karısından başka kadınlara karşı avret yerleri göbeği ile diz kapağı arasında kalan bölgelerdir. Hanefîlere göre göbek avrete dahil olmayıp diz kapakları dahildir. Şafiîler ise aksi görüştedir (El-Mavsılî, el-İhtiyâr, Cüz: I, s. 45, 154).
Dizkapakların yukarısı (fahiz) cumhûra göre avrettir.
Taberî, Dâvûd, İbn Hazm, bazı mâlikî ve hanbelîlere göre avret değildir. Evzâî''ye göre de yalnız hamamda avret değildir. Her iki grup da hadislere dayanmıştır; Buhârî avret değildir diyen hadislerin daha sahih; avrettir diyen hadislerin ise daha ihtiyata uygun olduğunu ifâde etmiştir (el-Aynî, Umdetu''l-Kâri, C. II, s. 243, 406; eş-Şevkânî, Neylu''l-Evtâr, C. II, s. 64; S. Sâbık, Fıkhu''s-Sünne, C.I, s. 125).
b) Kadının müslüman kadınlar ile mahremleri; yani kendileriyle evlenmesi devamlı yasak olan akraba ve yakınlarına karşı avret yeri hanefîlere ve şafiîlere göre —erkeğin erkeğe karşı olan— avret yeri ölçüsündedir.
Malikî ve hanbelîlere göre yüz, baş boyun, eller ve ayaklar (hanbelîlere göre dizden aşağısı) müstesnâ olmak üzere bütün vücudu avrettir (11. el-Fıkhu ale''l-mezâhib, C. I, s. 141).
c) Kadının yabancı erkekler ile müslüman olmayan kadınlar karşısında avret yeri, yüzü, elleri (cumhûra göre içi) ve hanefîlerde bir rivâyete göre ayakları müstesnâ olmak üzere bütün bedenidir. Bir hadise göre etek boyu topuklardan bir karışa yakın yukarıda olabilir. Bu sebeple ayaklara kadar uzanan ve yerleri süpürerek kirlenen eteklere gerek yoktur. (Ebû-Dâvûd, Libas, 39; Avnu''l-Ma''bûd, C. XI, s. 175). Müslüman olmayan kadınları, yanlarında örtünme bakımından Müslüman kadınlardan ayırmayan müctehidler de vardır.
d) Karı-kocanın birbirine karşı avreti yoktur (Bütün bu görüş ve sınırlandırmaların dayandığı hadîsler ve deliller için bk. Şevkânî, ag, esr., C. II, s. 64-72).
Avrete bakmayı meneden hadise göre yukarıda açıklanan yerlere şehvetli veya şehvetsiz bakmak ve bunları açmak haramdır. Avret yerleri ancak kimsenin görmediği yerde (tuvalet ve banyo) ve cimâ esnasında açılabilir. Bazı durumlarda zarûret miktarını aşmamak üzere doktor, ebe, sünnetçi, şahid ve hâkim karşısında da açılabilir.
Evlenecek kimse kızın yüzüne –şehvetle de olsa– bakabilir. Bazı müctehidler bu durumda sınırı biraz daha genişletmişlerdir (Aynı eser, C. VI, s. 118-122; Avnu''l-Ma''bûd , Hind tab''ı, C. II, s. 190; İbn Kudâme, el-Muğni, C. VIII, s. 96).
Bu açıklamada bütün müctehidlerin ittifak ettikleri avreti (ötülmesi gereken yerleri) örf, adet ve şartlara uygun giysilerle örtmek gereklidir. İhtilaflı konularda sıradan Müslümanlar diledikleri müctehidin fetvasına göre davranabilirler. Bu alanda kimsenin kimseyi, kendi uygulamasına zorlama hakkı olamaz.
Karşı cinse ait (yalnızca onların kullandığı) giysiler giyilemez (mesela erkek kadın entarisi giyemez). Bir de giysiler, altını gösterecek kadar ince ve şeklini aynen verecek kadar dar olmamalıdır.
Yardımlaşma var, istismar ve minnet yoktur
00:0023/09/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devletin Sosyal Yardımlaşma Fonu sayesinde yoksullara maaş bağlaması, yerel yönetimlerin yoksullara gıda, yakacak, giyecek vb. dağıtması, Müslümanların zekat ve fitre vermesi, tasaddukta bulunması (Allah rızası için dinen de mecbur olmadığı yardımı yapması) bazı çevrelerin hoşuna gitmiyor; asıl sebebin başka olması ihtimali de var, ancak onlar, bu çeşit yardımın (onların diliyle sadaka kültürünün) istismara açık olduğunu ve insan onurunu zedelediğini söylüyorlar.
Yoksullara yardım eden, yani dini kaynaklardaki adıyla sadaka veren, tasaddukta bulunan kimselerin, bu yardım sayesinde nüfuz kazanmak, yardım ettiği kimseyi minnet altında bırakmak, ona istemediği şeyleri yaptırmak istemesini, sadakayı buna alet etmesini, böyle bir niyeti ve davranışı İslam çirkin, ahlaka ve dine aykırı bulmakta ve şiddetle menetmektedir. Şu halde bir Müslümanın sadakayı (yoksullara yaptığı yardımı) kötü maksatlarla kullanması, Allah rızası dışında bir maksattan hareket etmesi caiz ve mümkün değildir. Ayrıca İslam''da zekat gibi farz olmayan yardımların gizli yapılması, "sağ elin verdiğinden sol elin bile haberdar olmaması" istenmiş, böylece hem verenin ibadet duygusu, hem de alanın onuru korunmuştur.
Türkiye''de İslam''ın yayılıp güçlenmesine, toplum hayatında daha etkili hale gelmesine, çeşitli saiklerle karşı olanlar, İslami sadaka kavram ve uygulamasını farklı yorumlayıp kötü maksatlarına alet ediyor, bu manada "tasadduk ibadet ve kültürümüzü" istismar ediyorlar.
Onlara göre devlet -yine varlıklı olanlardan aldığı vergilerle- vatandaşına, geçineceği kadar yardımda bulunursa bu onur kırıcı olmuyor, ama yardımı doğrudan vatandaşlar veya yerel yönetimler yaparsa onur kırıcı oluyor ve siyasi rant sağlamada kullanılıyor!
Gerek şahısların ve gerekse kurumların yoksullara yaptıkları her yardımın arkasında kötü niyet ve maksat aramak arızalanmış bir ruh halinin tezahürüdür. Yoksulların tespitinde elbette onur kırıcı olmayan yöntemlere başvurulmalıdır. Batı''da mesela işsizlere para veriliyor, ama bunun için önce işsizin tespit edilmesi gerekiyor. Devletin sosyal yardımı da bütün vatandaşlara değil, bir şekilde tespit edilen ihtiyaç sahiplerine oluyor. Devletin vatandaşlara yardımı, daha ziyade, yardıma muhtaç olmayan vatandaşlardan topladığı vergi ile oluyor. İstenirse bu uygulamanın da istismar edilebileceği açıktır.
Türkiye''de devletin imkanları sınırlı olduğu için, onun yaptığı sınırlı yardımlara, Müslüman halkımız ile bazı kuruluş ve kurumlar da katkıda bulunuyor. Bu yardımların nice açları doyurduğunu, nice dertlere deva olduğunu bir yana bırakıp iktidara sağladığı menfaati -eğer varsa- ön plana çıkarmak insaf ile yoksul ve yoksulluktan yana tavır almakla bağdaşmaz.
Şu bilgiyi de eklemekte fayda var:
İslam''da tasadduk farz (mecburi) ve nafile (isteğe bağlı, sevap için yapılan) şeklinde ikiye ayrılır. Mecburi olan tasaddukun en önemlisi zekattır ve devlet bu vazifeyi gereği gibi üstlendiği sürece devlet tarafından toplanır ve ihtiyaç sahiplerine verilir. Raşid halifeler döneminde bütün vatandaşlara, devletin gelirinden maaş bağlama uygulaması da yapılmıştır. Devlet yardımından gayr-i Müslim vatandaşlar da istifade etmişlerdir.
Laik ülke "ibadet vergi ve yardımlar" ile ilgilenmiyor, bu sebeple Müslümanlar vakıf ve dernekler kuruyor, yardımları topluyor ve yerine ulaştırmaya çalışıyorlar. Bu dernek ve vakıfların sıkı bir şekilde denetlenmesi, istismarın ve bir iğnenin bile haksız harcanmasının engellenmesi elbette gereklidir. Ama "tasadduk" uygulamamıza "istismar" bahanesiyle karşı çıkmak bir başka istismardır.
İslami inanç ve anlayışa göre yoksullara yapılan yardım "onların hakkı olup zenginler elinde emanet olanı" sahiplerine ulaştırmaktır; veren Allah''tır, alan da hakkını almaktadır; ortada minnet ve istismara yer yoktur.
Bir cami ki...
00:0024/09/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kadıköy Hasanpaşa Cami V. İmam Hatibi Levent Uçkan sevdiğim, takdir ettiğim, örnek gösterdiğim bir din hadimi (hizmet adamı). Bir başka yazıda "caminin mahiyet ve hizmet alanına neleri nasıl kattığını anlatırım. Burada Pakistan felaketine yardım konusunda yaptıklarını -mecburen kısaltmalar yaparak- kendi kaleminden aktarıyorum
"Birkaç yüz kişilik bir mahalle camisi olarak bayram yardım organizelerinde 1.500 TL bir potansiyeli olan Hasanpaşa Camii, Pakistan''la ilgili kampanyada Bayram Günü 31.000 TL ile bir rekora ulaştı. Bu son organizasyonla birlikte Ramazan içinde toplam 61.000 TL yardım ulaştırılmış oldu. Hayırda yarışarak ülkemizin ve tüm İslam Âlemi''nin Pakistan''a yardım çıtasında bir coşku oluşturmak istediğini ifade eden Hasanpaşa Camii cemaati, böyle bir rüzgârın oluşmasında örnek gösterilebilecek bir kurum olma hedefinde. Yardım sırasında duygusal olaylar ve anekdotların yaşandığı cami, mahallesiyle bütünleşen "yaşayan cami" olarak nitelendiriliyor.
Felaketin boyutu
"Karşılaşılan felaket çapının ve ülke olarak yapmamız gereken yardım çıtasının halkımız tarafından yeterince anlaşılmadığı kanaatindeyiz. Ölü sayısının 2.000 olarak ifadelendirilmesi, muhataplar katında 1999 depremindeki zayiatımızla kıyaslanarak bir yerlere oturtulmakta. Ancak zarar derinliğinin tespitinde; ölü sayısı dışında, yaralı sayısı, yıkımın etkilerinin devam süresi, yıkım yaşayan mekânın bunu taşıyabilme kabiliyeti (siyasi, iktisadi vb.) pek çok faktör göz önünde tutularak değerlendirme yapılmalıdır. Ayrıca muhatapların insan olma ortak paydası yanında dindaş, tarihi dost, müstakbel müttefik vb. artı değerlerinin bulunması gayret çapımızın belirlenmesinde etkendir.
"Âcizane kanaatimiz; bu yardım ve yapılandırma sorumluluğunun, öncelikle İslam dünyası ve bilhassa ülkemizin gayretleriyle taşınması gerekliliğidir. İslam ülkelerinin 15 milyar dolar olarak telaffuz edilen bir yükü karşılamaları, erişilmesi gereken bir yerde durmaktadır. (Her ne kadar şu ana değin sadece 1 milyar dolar telaffuz etmiş olsalar da) Bu hedefin gerçekleştirilmesinde bireyler, kurumlar, ülkeler adeta birbirlerinin ortaya koyduğu çapa göre sahaya inmekte ve pozisyon almaktadırlar. Ülkemizin 1.5 milyar dolarla oluşturacağı bir hayır rüzgârı, İslam dünyasında bu yankı ve hedefi oluşturacaktır. Bir hayra öncülük eden ve çığır açana ise tüm hayrın sevabı kadar sevap yazılacağı bilinmektedir. Ne zaman ki İslam dünyası, düşene herkesten önce bir ivedilikle ve başkasına ihtiyaç bırakmayacak bir tarzda elini uzatabilir, işte o gün tarih sayfalarında gerçekten var olduğumuz yerden devam etmek için bugüne doğarız. O güne kadar sanki varız, Rabbim Hayy sıfatıyla bizleri tekrar ihya etsin.
"Yardım kampanyalarına ortalama 1.000 TL''lik bir çap ile katılan camimiz yukarıda özetlenen bakış açısından hareketle önüne hedefler koydu ve Rabbimiz''in inayetiyle gerçekleştirdi. Cemaatimize şunu sorduk: Pakistan için ortalamaya uygun bir rakam toplarsak amirlerimiz razı olurlar ama Rabbimiz razı olur mu? Bir de şunu hayal ettik. Eğer biz kendi hedeflerimizi yirmi kat attırabilirsek ülkemiz de hedeflerini yirmi kat arttırabilir. Bunun çabası içinde olduk ve üç toplama yazısına 3.000 TL ile değil 61.000 TL ile cevap verdik. Ve "Rabbim, bu hayırdaki coşkumuzu nefsimizden, riyâdan arındır ki yorgunluğumuz kuru bir koşuşturmaya kurban gitmesin" diye dua ettik…
Kampanyadan hatıralarımıza kazınanlar
"Küçük bir kızımızın çeyrek altınını ve mukabele cemaatimizdeki orta yaşlı bir hanımın sıra taşlı yüzüğünü getirişiyle hatırlayacağız bu kampanyayı.
Cuma namazı çıkışında, baterist bir gencimizin "Müzik aletlerimden kıyıp da kullanamadığım bir malzeme var, onu satıp meblağı bağışlasam. Ancak bu riyâya kapılmama sebep olur mu, korkuyorum" deyişindeki hassasiyeti ve getirdiği 5.000 TL''yi hatırlayacağız.
"Üniversite gençlerimizi genelde kendi ihtiyaçları için burs ararken hatırlarız. Mezun olan ve kumbarasında biriktirdiği bozuk pa-raları cami kullanımı için getiren arkadaşımızı hayırla anacağız. Bir öğrenci için oldukça yüksek bir bağış, tam 415 TL.
"Fedâ boyumuzun cebimizdeki bozukluklarla sınırlı kalmaması ve gerekiyorsa biten bu yılki zekât bütçelerimizin dışına da taşması gereği vaazından sonra bir emeklimizin getirdiği 450 TL''yi utanarak uzatışını ve "Hocam kusura bakma daha fazla getirmek isterdim" deyişini…
"Rabbim yüzlerce cemaatimizin yaptıkları yardımların bizim görebildiğimiz ve aktarmaya çalıştığımız bu güzel fotoğrafların ve göremediğimiz daha nice güzel himmetlerin bereketiyle ve şefaatiyle; onlar hükmünde kabul buyursun…"
Açlık varsa el kesmek yoktur
00:0026/09/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şurada burada sözüm ona şeriat ilan ediyorlar ve ilk icraatları da hırsızların ellerini kesmek oluyor; sosyal adalet yok, adil paylaşım yok, idareciler ve zenginler lüks içinde yaşarken yoksullar aç ve açık… Bunlardan başlamak yerine asma ve kesme ile başlamak, "reklam, propaganda ve suç bastırma" maksatlarına dayalı olsa gerektir.
Hırsızlık farklı şekillerde tanımlansa da hemen bütün dinlerde, hukuk ve ahlâk sistemlerinde kınanmış, yasaklanmış ve cezâya bağlanmıştır. Eski Ahd''in meşhur "on emri" arasında "çalmayacaksın" talimâtı da yer almıştır.
İslâm''dan önce Arabistan''da hırsızlığın suç sayıldığı ve bu suçu işleyenlerin cezâ olarak ellerinin kesildiği, ilk el kesme hükmünü Velîd b. Muğîre''nin verip uyguladığı bilinmektedir.
İslâm gelince Câhiliye devri düzen, âdet ve uygulamalarının tamamını kaldırmamıştır; bunların bir kısmını olduğu gibi devam ettirmiş, bir kısmında değişiklikler yapmış, kalanını da -İslâm''ın tevhid ve ahlâk ilkelerine aykırı olduğu için- tamamen değiştirmiştir. Hırsızlığın suç sayılması ve bu suça uygulanan cezâ da İslâm''ın devam ettirdiği uygulamalar arasındadır. Hırsızlık suçu ve cezâsı ile ilgili âyette şöyle buyrulmuştur: "Hırsızlık yapan erkeğin ve kadının, yaptıklarının cezâsı ve Allah''tan caydırıcı bir yaptırım olarak ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim bu haksız fiilinden dolayı pişman olur (tövbe eder) ve durumunu düzeltirse Allah da onun tövbesini kabûl buyurur. Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır" (Mâide, 5/39).
El kesme cezâsının çok ağır bir cezâ olduğunda şüphe yoktur. Bu kadar ağır bir cezânın uygulandığı suçun da aynı derecede ağır olması, suç ile cezâ arasında bir dengenin bulunması gerekir; âyetin sonunda Allah''ın "hikmet sahibi, hakîm" olduğunun zikredilmesi, bu denge düşüncesini desteklemektedir; çünkü hikmet "her şeyi yerinde, uygun, düzenli ve dengeli yapma" anlamını içerir. Bir suçun ağırlık ve hafifliğini belirleyen âmiller arasında sosyo-ekonomik yapı ve durum da vardır. Buradan yola çıkan bazı modernist yorumcular, o gün için verilen cezânın da dengeli bulunduğunu, bugün ise kişinin malı ile hayatı arasındaki ilişkinin o derecede önemli olmadığını, cezânın da buna göre hafifletilmesinin ilâhî maksada aykırı olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Klâsik yorum ve fıkıhçıların ittifakla benimsedikleri hüküm, el kesme cezâsının -şartları bulunduğunda- bugün de uygulanacağıdır.
El kesme cezsının uygulanma şartlarının detaylarına burada girmek gerekmez; ancak bunlardan bir tanesi var ki, doğrudan bu yazıdan maksadımıza uygun düşmektedir; bu şart, hırsızlık yapan kimseyi, suçu işlemeye iten sebeple ilgilidir. Hz. Ömer''in halifelik döneminde, sahibi tarafından aç bırakılan köleler yiyecek çalarken yakalanıp halifeye getirilmişler, halife yaptığı soruşturmada bunu açlık yüzünden yaptıklarını öğrenince çalanları cezâlandırmamış, sahiplerini çağırtmış, köleleri bir daha aç bırakırsa kendisini cezâlandıracağını söylemiştir. Yine Hz. Ömer bir kıtlık yılında, genellikle insanlar karınlarını doyurmak için çalmak mecbûriyetinde kaldıkları için bu cezânın uygulanmasını, bolluk avdet edinceye kadar durdurmuştur. Sahâbenin gözü önünde cereyan eden ve kimsenin itiraz etmediği bu uygulamalar bizi bir genel kurala götürmektedir: Hırsızlık cezâsının uygulanma şartlarından biri de toplum içinde, kimsenin aç, açık, temel ihtiyaçlar bakımından muhtaç durumda kalmaması, herkes için bu manada bir sosyal refah tabanının oluşturulmasıdır. Buna rağmen yani insanı çalmaya iten "meşrû sebep" ortadan kalktığı halde kolay yoldan, çalışıp terlemeden servet sahibi olmak maksadıyla başkalarının helâl yoldan kazanılmış mallarını çalanlar elbette hak ettikleri cezâyı göreceklerdir.
Âyet''te yer alan "tövbe, pişmanlık, bir daha yapmama azmi, bu kötü alışkanlığı bırakarak ıslâh olmak, durumunu düzeltmek" cezâyı nasıl etkiler?
Bu soruya klâsik fıkhın verdiği cevap şudur: Allah''ın tövbeyi kabûl etmesi, âhirette cezâ vermemesi demektir, tövbe dünyada verilecek cezâyı kaldırmaz. İlk devir müctehidlerinden Atâ''ya göre, yakalanmadan tövbe eden, pişman olup teslim olan, çaldığını iade ve tazmin eyleyen kimsenin el kesme cezâsı da düşer. Fıkıhçılar mülkiyetin korunması ilkesi ile pişmanlığın kötüye kullanılması halinde hukukî istikrarın, mal ve can güvenliğinin korunamayacağı endişesine dayalı olarak bu yorumda ısrar etmişlerdir. Bize göre âyetin açık ifadesi, gerekli araştırma ve denemeler yapılarak -yakalanmadan önce olsun sonra olsun- pişmanlığında samîmî olduğu ve kendini ıslâh ettiği anlaşılan kimselere bu cezânın uygulanmaması gerektiğini göstermektedir. Bu şartlarla Allah''ın bağışlaması, kullarının da bağışlaması gerektiğine bir delîldir.
Başörtüsü ve Anayasa
00:0030/09/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasanın, bundan önce değiştirilen iki maddesi başörtüsü yasağını da ortadan kaldırıyordu; CHP acilen anayasa mahkemesine başvurarak bu iki maddeyi iptal ettirdi. Son değişikliklere karşı çıktı. Baştan beri başörtüsü konusunun çözüm için gündeme gelmesini istemedi, çözüm teşebbüslerini şiddet ve hiddetle engellemeye çalıştı. Şimdi çıkmış “Ben başörtüsü konusunu çözeceğim ve yeni bir anayasa için hiç beklemeyelim, hemen harekete geçelim” diyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!
Oyuna gelmeyelim, bir akrep deliğinden elimizi ikinci kez sokturmak akıl kârı değildir. Eğer anayasanın bütünü değişmeden yine bir başörtüsü yasağını kaldırma düzenlemesi yapılırsa iş -daha önce birkaç kere olduğu gibi- biraz daha çıkmaza girer. Belki de bu isteniyor!
Başörtüsü yasağını getiren kararların gerekçelerine bakıldığında konu dönüp dolaşıp halihazırdaki laiklik anlayış ve uygulamasına geliyor. Buna göre laik ülke din özgürlüğünü genişletmek için bir düzenleme yapar, bir karar alırsa laikliğe aykırı oluyor. Bu laikçi anlayışa göre “din özgürlüğü, belli bir dini yaşayanlara değil, ona muhalefet eden azınlığa öncelik veriyor ve öncelikle onların hakkını koruyor”. Bu laikçilere göre kamusal alanda baş örtmek (ferdi olarak bile dini uygulamak) devletin düzenini dine dayandırmak oluyor. İşte bu anlayış ve buna dayanak olan mevcut anayasa maddeleri ortadan kalkmadıkça başörtüsü konusu çözümlenemez.
Ana muhalefet partisinin, devlette hizmet verene başörtüsünü yasaklamak, hizmet alana serbest bırakmak” şeklindeki çözümü, “başın önünü biraz açarak ve örtünün uçlarını çene altından bağlayarak problemi çözmek” gibi bir yandan cehalete dayanırken, öte yandan -muhtemelen- Müslümanlarla alay etme mahiyetinde olan teklifleri ciddiye alınamaz.
Beyler dinde pazarlık olmaz, dini Müslümanlar koymadı ki, onlarla pazarlık ediyorsunuz! Eğer din özgürlüğünü tanımada samimi iseniz dindara sorarsınız, o nasıl inanıyor ve nasıl tatmin oluyorsa ona izin ve imkan verirsiniz; işte çözüm öyle olur.
Anayasa değişikliğini aceleye getirme çağrısında da bir tuzak olabilir. Mesela seçimden sonra güçlü bir irade ile yapılacak işi, vaktinden önce ele alıp çürütme, çıkmaza sokma niyeti bulunabilir. Bu konuda da oyuna gelmeyelim. Herkes yapacağı hazırlığı yapsın, diyeceğini desin, ama anayasanın mecliste ele alınması mutlaka seçimlerden sonraya bırakılsın.
Mevcut anayasa kaşıkla veriyor, sapıyla göz çıkarıyor, verdiğini geri alıyor. Hak ve özgürlükleri yorum yoluyla kısıtlamaya imkan veren tuzak maddelerden temizlenmiş, kamil manada demokratik bir anayasaya ihtiyaç var. Ya böyle bir anayasa yapılsın veya -bu şimdilik olamayacaksa- anayasa konusu gündemden çıkarılsın, başka memleket meselelerine bakılsın.
Camide çocuklar
00:001/10/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucum şöyle yazmış: "Camilerdeki cami görevlilerinin çocuklara karşı takındıkları negatif tutumları hakkında da bir yazı yazmanızı ve onlara Peygamber Efendimiz''in (s.a.) çocuklara karşı nasıl davrandığını anlatmanızı arzu ederim. Bir süre önce Ramazan''ın ilk haftası yakındaki kültür merkezinde düzenlenen eğlenceye gitmeyip 21:00 sularında cami''ye gelen 3-4 tane 8-9 yaşlarındaki çocuğu çekme katta sırf ses çıkarıp gürültü yapıyorlar diye kovalayan müezzinlerimiz var. Eğlenceye gitmeyip Allah''ın (CC) evine gelen çocukları Allah''ın evinden kovmak kimin haddine? Bizzat şahit olduğum bir olaydır. Allah''tan İstanbul Müftülüğü şikayetim üzerine konuya eğildi ve ilgili müezzin ciddi bir uyarı aldı.
"Üç yaşında olan bir yeğenimi babası mahallelerindeki cami''ye götürüyor. Babası namazını kılarken çocuk caminin içinde koşmaya başlıyor. O esnada cami''de bulunan bir ihtiyar çocuğa bağırıp çağırıyor. O çocuk şu an 9 yaşında. Ama kimse cami''ye götüremiyor. Bu şekilde olan bir çok insan vardır diye düşünüyorum. Bu insanların vebalini almak niye?"
Genel eğitim çevresi islâmî eğitim için hiç de müsait olmayan ülkemizde gelecek nesillerin İslam''ın içinde kalmaları ve Müslüman olarak gelişmeleri bakımından namaz, başka alternatifi olmayan bir imkandır, bir amildir, bir vasıtadır. Çocuklarımızı küçük yaşta namaza alıştırmamız ve cami ile tanıştırmamız gerekiyor. Bu ikincisini yapabilmek için cami ve çevresinde çocukları kendine çekecek bazı araçlara ve tabii bir de onlara uygun davranışlara ihtiyaç vardır.
Evet, camide ibadet edenlerin huzura ve süküna da ihtiyaçları vardır, ama çocukları ve gençleri camiden uzaklaştıracak uygunsuz davranışlar yerine bazen huzuru kaçıran gürültü ve hareketlere tahammül etmek kaçınılmazdır.
Peygamberimiz (s.a.)den iki örnek verelim:
Namaz kılarken torunlarından biri gelip sırtına çıkıyor. Peygamberimiz ayağa kalkarken çocuk düşmesin diye onu bir eliyle omzunda tutuyor, secdeye varırken yere bırakıyor, namazını böylece tamamlıyor.
Birgün mescidin minberinden halka hitap ederken torunları mescide giriyor, düşe kalka sevgili dedelerine doğru ilerliyorlar. İki Cihan Serveri Rahmet Peygamberi (s.a.), "Mal ve evlad ile de imtihan ediliriz" mealindeki ayeti okuyarak minberden iniyor, torunlarını kucağına alıp tekrar minbere çıkıyor ve hitabeye devam ediyor.
Camide çocukların saflarını, büyüklerin saflarının arkasında yaptırmak sünnettir. Eğer bu mümkün oluyorsa (çocuğun yaşı buna müsait ise) en azından hareketleri görülmez ve huzuru bozma bakımından bir fayda sağlar. Sese ve gürültüye ise önce tahammül edilir, sonra da uygun kişiler, uygun şekilde uyarırlar ve eğitirler.
Aman sevdirelim, nefret ettirmeyelim, kaçırmayalım!
Müslüman tarafsız olamaz
00:003/10/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslüman (Müslim) özünü Allah''a teslim etmiş, O''na, peygamberlerine, kitaplarına, ahirete… iman etmiş, Allah''a itaatı imanın zorunlu sonucu bilmiş insandır. Bu insan iman edince, Müslüman olunca tarafını da seçmiştir; onun tarafı Allah rızasının gerçekleştiği ve bunu gerçekleştirenlerin tarafıdır. Allah''ı tanımayan, inkar eden, ortak koşan, bunlarla yetinmeyip inananlara karşı savaş halinde olan, onların varlık ve hürriyetlerini yok etmek için çaba gösteren, haksızlık yapan ve haksızlığa aldırmayan, ilâhî-fıtrî ahlak kurallarını alenen çiğneyen kimseleri toptan bir taraf olarak kabul edersek mümin işte bunun karşısında yer alanların (müminlerin) tarafındadır.
Bir tarafta yer alanlar, karşı taraf hakkındaki düşünce ve davranışları bakımından aynı değildirler. Kimileri kendi inancını (veya inançsızlığını) bütün zorunlu sonuçlarıyla birlikte yaşar, ama başka inanç ve hayat tarzı sahiplerinin de hak ve hürriyetlerine saygı gösterirler. Kimileri ise farklılığa tahammül edemezler, farklı olanların varlığını kendileri için tehdit olarak algılarlar (kendileri karşı tarafı yok etmek istedikleri için onların da fırsat bulduklarında bunları yok edeceğini düşünür ve bundan korkarlar), bu yüzden ya şiddet kullanarak veya hakları kısıtlayan rejimleri benimseyerek farklılığı ortadan kaldırmaya yönelirler.
Tarafsızım diyenlerin bu tutum ve davranışları insani ve ahlaki bakımdan problemli olmak yanında samimi de değildir; çünkü hem akıl, vicdan ve nasıl olursa olsun bir ahlak sahibi hem de tarafsız olmak mümkün değildir.
Hem teorik açıklamalara hem de ülkemizde ve dünyada olup bitenlere bakarak bir sonuca varmak gerekirse Müslümanlarda "karşı tarafa tahammülün, onların hak ve hürriyetlerini olabildiğince korumanın –öteki taraflara nispetle- önde olduğunu söylemek mümkündür.
Yurt dışına bakalım:
Yabancılar istenmiyor, yıllarca onlara hizmet etmiş, refah ve servetlerini arttırmış yabancılara verilen hak ve özgürlüklere karşı çıkılıyor, suyu sıkılmış limonlar gibi ülke dışına atılmak isteniyorlar. İbadetlerine, kıyafetlerine, camilerine, minarelerine, okullarına, iş ve ticaretlerine… tahammül edilemiyor.
Yurt içine bakalım:
Müslümanların varlık ve gelişmelerine tahammül edemeyen, kendi psikolojilerinin etkisiyle onları tehlikeli varlıklar olarak gören taraf, tabii olmayan yollardan elde ettikleri iktidarda olsun, tabii durumları olan muhalefette olsun din, hayat tarzı ve düşünce özgürlüğünü azami kısıtlamak için çaba gösteriyorlar.
İslam''a iman etmiş ve yapabildiği kadarıyla onu hayatına uygulayanların, iktidarda olsunlar, muhalefette olsunlar karşı tarafı (veya farklı olanları) ortadan kaldırmak gibi bir hedefleri olmuyor; çünkü kitapları buna izin vermiyor. Yalnızca yaşama hakkını vermekle yetinmiyorlar, diğer hak ve hürriyetleri de –öteki taraflara nispetle- daha az kısıtlıyor veya kısıtlama amacı güdüyorlar. Kısıtlamanın gayesi de farklıları zaman içinde zayıflatmak ve yok etmek değil, adalet, hakkaniyet, ahlak, kamu düzeni, genel sağlık gibi değerleri korumak oluyor.
İşte bu gerçeklere bakarak insanlığın özlediği barışın "Roma, Rusya, ABD, Hristiyan, Yahudi… barışı" değil, "İslam barışı" olabileceğini düşünüyor ve buna inanıyorum.
Hacca gitme sırası
00:007/10/2010, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendilerine hac farz olan Müslümanlar bir kere hacca gitmeye dinen mecburdurlar. Birden fazla hacca gitmek isteyenler, farz haccına gidenleri engellememek ve izdihama sebep olmamak için bu arzularını mesela umre ile veya fukaraya yardım ile tatmin etmelidirler. Ancak bu da, kontenjan yüzünden –farz haccı yapmak isteyenler için- yeterli olmuyor ve yıllarca bekleyenler, gidemeden vefat edenler oluyor.
Bir akademisyenin konuya kısmen çözüm olacağını umduğu teklifini, üzerinde düşünülsün diye aşağıda sunuyorum:
Bilindiği gibi, ülkemizde her yıl yaklaşık olarak 100 000 kişi hac farizasını yerine getirmek için başvuru yapmaktadır. 2009 yılı itibariyle yaklaşık olarak 700 000 kişinin Hacca gitmek içi ön kayıt yaptırması beklenmektedir. Hacca gönderme işlemleri 2007 ve 2008 yıllarında önceki yılların aksine kura ile yapılmıştır. Ancak, bu sistem bazı sakıncaları da beraberinde getirmektedir. Çünkü, bu sistemle bir kişinin, her yıl ön kayıt yaptırsa bile ömür boyu hacca gitmeme ihtimali matematiksel olarak mümkündür. Aynı zamanda, bu sistemde 10 yıl üst üste kayıt yenilediği halde Hacca gidemeyen adaylar yanında, kayıt yaptırdığı ilk yıl Hacca gidebilecek adaylar da bulunmaktadır. Ve bu durum, hem hac ibadetinin özüne uygun değil (haccın farzları kast edilmiyor) hem de hukuki olarak bazı sakıncalar taşımaktadır. Muhtemelen, sistemin mevcut hali ile devam etmesi durumunda, önümüzdeki yıllarda "hac organizasyonu", hiç istenmediği halde yargıya taşınmak tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Öte yandan, ülkemizde kamu hizmeti gören ve hacca gitmek isteyen çok sayıda hacı adayı bulunmaktadır. Ancak, bu insanlar belirli dönemlerde ve önceden izin almak, yapmaları gereken işleri programlamak gibi zorluklardan dolayı, bir yıl veya daha önceden hac için plan program yapmak zorunda olmaları nedeniyle, hacca kurası çıksa bile çok büyük sıkıntılar yaşamaktadırlar. Bu hacı adayları için de farklı alternatifler üretilmesi gerekmektedir. Mevcut haliyle hac organizasyonunu sadece fiyat gruplarına ayırmak sorunun çözümünde yetersiz kalmaktadır.
İşte bu nedenlerden dolayı hac ibadetinin her kese eşit imkanlar sağlaması ve böyle mukaddes bir olayın hukuk önünde tartışılmasının önlenmesi için aşağıda sadece ana hatları ile farklı bir organizasyon önerilmiştir. Uygun bulunduğu takdirde, bu öneriler üzerinde çalışılarak daha da olgunlaştırılması mümkündür. Ayrıca istendiği ve gerek duyulduğu takdirde önerilerimle ilgili detaylandırma yapmaya hazır olduğumu saygılarımla arz ederim.
ÖNERİLER (Ana Hatları ile): Burada Hacı adayları 3 grup altında değerlendirilmektedir:
1. Grup 70 yaş ve üzeri (bu yaş sınırı değişebilir): Bu gruptaki Hacı adayları kuraya tabii olmaksızın doğrudan Hacca gönderilir. Çünkü ortalama ömrün 65 ler de olduğu bir ülkede, 70 yaşından sonra insanlar çok fazla yaşamamaktadır. Bu nedenle bu insanların Hacca gitmeleri bu yolla kolaylaştırılmış olacaktır.
2. Grup (Hacca gidilecek yıldan önceki yıllar başvuru yapanlar): Hacca gidilecek yıldan önce müracaat edenler, başvuru yaptıkları yıllara göre gruplandırılır. Bu gruplar için, en eski başvuru yapılan yıldan başlanarak en yeni yıla doğru belirli oranlarda (Örneğin % 60, 30, 15, 7.5 vb) kontenjan azaltılarak ayrı bir kuraya tabii tutulur. Bu gruplar için, 70 yaş üzeri Hacı adayları O yılki Hac kontenjanından düştükten sonra kalan kontenjanın % 95 ve daha fazlası ayrılır.
3. Grup (Kuranın uygulandığı yıl (en son yıl) başvuru yapanlar): Bu yıl müracaat eden Hacı adayları için ayrı bir kura çekimi yapılır ve bu yıl için O yılın Hac kotasından yaklaşık % 5 veya daha az bir kontenjan ayrılarak kura ile Hacca gidecekler belirlenir. Bu gruptan geri kalan adaylar, bir sonraki yıl 2. grupta değerlendirilir.Bu şekilde sıralı sistemde "hacca ilgi azalıyor" endişesi de giderilmiş olacaktır. (Prof Dr İbrahim BEKTAŞ, KSÜ Orman Fakültesi)
Haccın vakti
00:008/10/2010, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazımızda bir orman endüstri mühendisinin hac konusunda bir teklifini aktarmıştım. Bugün de bir doktorumuzun "haccın vakti" konusundaki bir düşüncesini/iddiasını/teklifini aktaracak ve gelecek yazıda niçin katılmadığımı, ibadet vakitlerinin ve daha başka dini sürelerin niçin kameri aya göre hesaplanması gerektiğini açıklayacağım.
Doktorumuz diyor ki:
"Hz.Muhammet (s.a.s.) ; hac ibadetinin her yıl,Miladi 8.Mart tarihinde yapılacağını buyurmuştur.1.Peygamberimiz Hz. Muhammet ( 571 – 633 ) ; hayata veda yılından yani vefatından ( Miladi 633 ) bir yıl önce : Kameri/hicri takvim ; 10. yılı - Zilhicce ayının 9. günü – Miladi takvim sisteminde ; 8 Mart 632 tarihinde hacc yapmıştır.Her yıl Miladi 8 Mart gününde hacc yapmak Hz. Muhammet in (s.a.s.) sünnetine itaattir/ Al i imran 32.Allaha ve resulüne itaat edin. 2. Hacc Suresinin 26,27,28 ve 29 . Ayetlerde Hacc farzının yapılacağı tarih,ay ve gün belirtilmemiştir. Tevbe s. 36. ayetinde yılın on iki ay olduğu ve Cenabı Allah (Hicri 9) Miladi 631 senesinde gönderdiği Tevbe suresinin 3. ayeti ile de Resûlü''nden ; hacc gününü görsel olarak açıklamasını ve duyurmasını buyurmuştur.Hz. Muhammet (s.a.s.) ( 571 – 633 ) vefatından bir yıl önce hayata veda yılı olan :hicri takvim ; 10. yılı - Zilhicce ayının 9. gününde ( çöl sıcakları başlamadan); cuma günü Arafat dağında veda hutbesi ile hacc ibadeti başlatmış.(bknz Veda Hutbesi) Peygamberimizin hacc ibadetini yaptığı tarihte yılda on gün değişen Kameri/Hicri takvim sistemi biliniyordu.E.Bilgi/teknoloji çağında, takvimlerin biri birine dönüşmesi ile yapılan hesaplamada ; hicri onuncu yılındaki Zilhicce ayının 9. gününün,Miladi takvimdeki karşılığı ; 8 Mart 632 tarihi olduğu tespit edilmiş ve kesinleşmiştir. Miladi takvim sistemi : Miladi 1840 yılında tüm Dünyada sabit evrensel takvim sistemi olarak kabul edilmiştir.T.C.de 1945 t.Beynelmilel miladi Takvim sistemine geçmiştir.
"Haccın ibdetinin şartları (rükünleri) üçtür.Hz. Muhammet (s.a.s.) ; Miladi 8 Mart 632 Cuma günü, Haccın ilk farzı olan ihrama girmiş ve ikinci farz olan öğle ve ikindi namazlarından sonra vakfeye durmuştur. Mina ve Müzdelife den sora 9 Mart Cuma ertesi Bayram günü de ; üçüncü Farz olan Kâbe-i Muazzama''yı Tavaf etmiştir. Tavaftan sonra Kurban kesilmesi,Şeytan taşlanması ile hacc ibadetinin nasıl yapılacağını öğreti olarak göstermiştir. Hz. Muhammet (s.a.s.) hacc farzının başlama günün Miladi 8 Mart tarihi olduğunu ve 8 Mart gününün sabit hacc tarihi olacağını bizzat uygulayarak,yani sünneti ile belirlemiştir.Al i imran 32.Allaha ve resulüne itaat edin.
"İ 632 yılı 9 . Mart günü kesmiş. Bu nedenle İslam alemi de Hacc ibadetinin bittiği 9 Mart gününü, her yıl kurban bayramı olarak kutlamıştır. Kurban bayramlarını ; her yıl 9 . Mart .tarihinde idrak etmeleri Hz. Muhammet (s.a.s.) sünneti gereğidir.(Bayram kelimesi Kuranda yoktur,İbadetlerin sağlık ve başarı ile bitirilmesi sevincibayram olarak kutlanmaktadır).M.9 Mart tarihi de Peygamberimizin sabit kurban bayramı günü olduğu yaşamının son senesindeki nihai sünneti olarak kesinleşmiştir. Sünnet : Hz. peygamberin Kura andaki farzlara ilşkin ,bilinmeyenleri/müphemleri ; açıklama öğretisidir. Örnek ; ( namazdaki secde rükü vb.bedeni hareketleri,,orucun başlama ve iftar zamanları,hacc farzının başlama günün Miladi 8 Mart tarihi olduğu vb.pratikler ) Sünnet, farz değil,vaciptir( icabeder) (Nisa Suresi, Ayet 80) Kim Resûl''e itaat ederse, gerçekte Allah''a itaat etmiş olur.
"Kurban bayramı günün her yıl 8 Mart olduğu sabit tarih üzerinden 8 Mart Hacc günü baz alınarak ramazan ve kurban bayramlarının da tarihlerinin sabit günde yapılması belirlenebilir mi ? yapılablir mi ? Şöyleki : Kurban-Ramazan bayramları arasında 70-71 gün vardır. Bu 70 günlük süre ; Bakara 194.eşşehrülharamü; hürmetler edilen aylarda ve Bakara 197. Elhaccü eşhürün malumat yani ; Hacc, malum/bilinen aylarda yapılır diye bildirilmiştir. Önümüzdeki yıl ramazan bayramı tarihinin bulunması için ; kurban bayramının her yıl 9 Mart günü olduğu sabit tarih üzerinden yapılan hesapta örneğin ; 2010 yılı 9. Mart tarihinden 70 gün geriye gidildiğinde , 2009 yılında ramazan bayramı 30 Aralık tarihinde olacağı matematiksel sonuç olarak belirlenir. 30 Aralık tarihinden de 30 gün geriye gidildiğinde ramazan ayı da her yıl sabit olarak ; 1 ile 30 Aralık tarihleri arasında olması gerektıği Hz. Muhammet (s.a.s.) sünneti gereğidir. İslam dini sadece ; Kur an,Sünnet ve Kura ana dayalı hadistir.
"ÖZETLE : Kur''ana dayalı ,rakamsal gerçek E. bilgiler ve Peygamberimizin veda yılındaki nihai ve sünnetine ve Al i İmran 32.Allaha ve resulüne itaat edin emri gereği : Hacc ibadeti her yıl,Miladi 8 Mart tarihinde yapılması gerektiği subut bulmuştur. Hacc ve oruç farzlarının çöl sıcaklarından önce yerine getirilmesi ,14 asırlık geleneğe aykırı olabileceği idrakindeyim,1400 yıllk İslami geleneğe saygılıyım ve uyumaktayım.Ancak insanlık; gün ve mevsimlerin SABİT olan evrensel miladi takvim sistemine geçmiştir. Kurban ve Ramazan bayramları tarihleri arasındaki belirsizlik,uyuşmazlık ve ihtilaf İslam alemine iyilik ve kolaylık getireceğine inanıyorum. E. Bilgi çağında, rakamsal somut sabit tarihleri teklif etmekle haddimi aşmadığımı ve teklif etmememin de vebal olacağını düşünüyorum. Simetrik bilgi alt yapılı tüm eleştiriler, tartışma ve önerilere açığım.Ulaşılan rakamsal somut tarihler , Dinen caiz mi ? hüküm kurulabilir mi ? müşavere ve düşüncelerinizi ve Dini gerçeğin kabul görmesinde katkılarınızı, hata eksik ve yanlışlarımın düzeltmenizi ve cevaplarınızı lutfedersiniz. C.Allahın rahmet ve bereketi sizlerle olsun.Selam ve Saygılarımla." (İst. Dr. S.Ö. İç Hast Uzm.)
Hac ibadetinin vakti
00:0010/10/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir doktorumuz, hac vakti güneş takvimine (miladi takvime) göre sabitlensin ve her yıl 8 Mart''ta yapılsın, kurban ve ramazan bayramları da buna göre hesaplansın…" diyor, gerekçesini de mealen şöyle açıklıyordu: "Sıcaklar bastırmadan kolaylıkla yapılır, gün tespiti konusundaki ihtilaf ortadan kalkar, o tarihte güneş takvimi kullanılmıyordu, bilinse idi Peygamberimiz ona göre yapardı, Peygamberimiz veda haccının hutbesini belli bir günde (10. Yıl, zilhiccenin 9. Günü) okudu, sünnet, haccı her yıl bu günlerde yapmaktır". Bunları söylerken de birkaç kere (Bu böyledir, Allah''a ve Resulüne itaat edin" diyor, farklı yapanların bir manada "itaat etmemiş olacaklarını" ima ediyor.
İyi niyetle ama –fıkıh ilmi bakımından dışarıdan- yapılan bu değerlendirme ve teklife niçin katılmadığımı aşağıda açıklayacağım. Ama daha önce –onun meseleye dışarıdan baktığını ve bilgi eksiği bulunduğunu gösteren- bir ifadesine dikkat çekmek istiyorum. Şöyle diyordu:
"Sünnet : Hz. peygamberin Kuran''daki farzlara ilşkin bilinmeyenleri/müphemleri açıklama öğretisidir. Örnek ; ( namazdaki secde rükü vb.bedeni hareketleri,,orucun başlama ve iftar zamanları,hacc farzının başlama günün Miladi 8 Mart tarihi olduğu vb.pratikler )"
Böyle bir sünnet tarifi yoktur ve ayrıca yanlıştır, tutarsızdır. Sünnet yalnızca Kur''an''daki farzları –ki, böyle bir ifade de yanlıştır- açıklamaz; "farz, vacib, müstehab, mubah, haram, mekruh" gibi hükümlere temel teşkil eden ayetleri, inanca, gayb alemine, günlük hayata, tarihe … dair ayetleri de açıklar, uygulamayı gösterir, Kur''an''da geçmeyen bilgi ve hükümleri de getirir.
Ve şöyle diyor:
"Sünnet, farz değil,vaciptir( icabeder)".
Böyle bir tarif de yoktur, yanlıştır, sünnet başkadır, vacib başkadır ve vacibin manası "icab eder" demek değildir; vacib Hanefilere göre ameli bakımdan farz gibidir, itikadi bakımdan –kaynağında kesinlik bulunmadığı için- farzdan aşağıdadır, diğer birçok mezhebe göre vacib ile farz arsında fark yoktur.
Diğer konuları bir yana bırakarak haccın vakti meselesine gelelim.
Peygamber Efendimize (s.a.) hilali soruyorlar, bu soruyu Allah cevaplandırıyor: "Onlara de ki, hilal insanların diğer işlerinin ve haccın vaktini belirlemeleri içindir". (Bakara: 2/189).
İşte bu ayete uyan müminler Allah''a ve Resulüne itaat ediyorlar.
Allah güneş ayı ve yılının bu iş için kullanılacağını buyursa idi günleri sayarak ona da uyarlardı. Bilindiği gibi güneşin aylık hareketi, görüntü şekillenmesi yoktur (Yani güneşin hareketine bağlı ay yoktur, mevsimler ve yıl vardır), hilal ise ayda bir kere devresini tamamlar ve görüntüsü eski haline gelir. Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken Hz. Ebu Bekir''in emirliğinde bir hac ibadeti daha yapıldı. O da zilhicce ayının 9. Günü vakfe, 10. Günü bayram olarak icra edildi. Eğer Allah''ın muradı güneşin hareketine göre bir yıl sonra aynı günde yapılması şeklinde olsaydı onu sayar, hesaplar ve veda haccını güneş yılına göre aynı günde yaparlardı.
Ayrıca hilale göre yapılacak (kameri takvim) hesaplamaları yalnızca dini günlere ve bayramlara mahsus da değildir; daha bir çok, ibadet, dini hüküm ve uygulamanın hilalin hareketine bağlı olan ay ve yıla göre yapılması emredilmiştir: İddet, hamilelik ve emzirme süreleri, îlâ (eşine yaklaşmama yemini) süresi, zıhar ve kazara öldürme kefaretlerinin oruç süreleri burada örnek olarak hatırlanabilir.
Vakit belirlemede ihtilafın sona ermesi bir yana asıl bu teklif ihtilaf fırtınası koparır ve ümmet arasında, öyle bir günlük filan farkla değil, aylar ve haftalar farkıyla bayram, hac… yapma uygulamalarına yol açar ki, asıl fitne budur. Dini günlerin belirlenmesindeki ihtilafı ortadan kaldırmak kameri takvimde de mümkündür; yeter ki, işe siyaset karışmasın.
Haccın kameri takvime göre yapılması halinde çöl sıcaklarına dayanamayanlar bekler, daha müsait mevsime denk geldiğinde bu ibadeti yaparlar; çünkü hac, kişiye farz olduğu yıl yapılması gereken (fevrî) bir ibadet değildir.
Muhalefet çözüme yanaşmıyor
00:0014/10/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
CHP ve MHP sözcüleri yaptıkları konuşmalarda çözümü, "üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmak" ve bazen de "Kamusal alanda hizmet veren değil de alanların başörtülü olmalarını serbest bırakmak" şeklinde ifade ediyorlar. Eğer çözüm dedikleri, destek verecekleri bu ise "çözüm istemiyorlar, selden kütük kapma peşindeler" demektir.
Okumuş yazmış adamlar, şunca yıldır müslümanların arasında yaşıyorlar; bunlar bilmezler mi ki, dinde pazarlık olmaz, dindarlara "ibadetlerin şu kadarını yapın, şu kadarını yapmayın, haramların bazılarını terk edin ama bazılarını terk etmeyin…" denemez.
Modern sapmaları hariçte bırakırsak –ki, bırakmamız, itibar etmememiz gerekir- Hz. Peygamberden (s.a.) günümüze kadar bütün İslam alimleri şu maddelerde ittifak etmişlerdir:
1.Kadınların el, yüz ve ayakları dışında kalan vücutlarını, mahrem olmayan erkekler yanında uygun giysilerle örtmeleri farz, açmaları haramdır (Zaruret halleri müstesnadır).
2.Müslümanların dinin emirlerine uyma yükümlülüğü (mükellefiyet) ergenlik çağına girince başlar; bu da kızlarda 9-15 yaşları arasında ayhali olmakla gerçekleşir. Ayhali olmayanlar da onbeş yaşlarından sonra yükümlü olurlar.
Özdemir İnce gibi haddini bilmez yorumcuların ancak kendilerini bağlayacak görüş ve yorumları Müslümanları bağlamaz. Din özgürlüğü, din karşıtlarının görüş ve anlayışlarına insanları mecbur etmek anlamına gelmez. Dindar neye inanıyorsa hürriyet ona ait olacaktır. İnce''nin iddialarına cevap yıllarca önce verilmiş ve "İslam''da Kadın ve Aile" isimli kitabımda (Ensar Vakfı Yayınları) yayımlanmıştır.
Bu duruma göre çözüm "ergenlik çağına gelmiş kadın ve kızlarımızın nerede olurlarsa olsunlar, mahrem olmayanlar yanında örtünmelerini serbest bırakmaktır." Bu hürriyeti sınırlayan, azaltan, kısan teklifler çözüm değildir; aldanma, aldatma ve oyalamadır.
Bugün dünyanın kabul ettiği insan hakları çerçevesinde din hürriyeti, bir dine inanmayı, din değiştirmeyi, inkarı, inancı açıkta ve gizlide uygulamayı (inanca göre yaşamayı, ibadet ve ayin yapmayı), öğretimi, yaymayı ve örgütlenmeyi içine almaktadır.
Kamusal alan diye uydurulan yerlerde –başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermediği, kamu düzenini bozmadığı… halde başörtüsünü yasaklamak insan haklarına aykırıdır, din hürriyetinin hukuk dışı kısıtlanmasıdır.
Türkiye''deki çarpık uygulama (kamusal alandaki yasak) zorlama maddelere ve yorumlara, daha çok da "din karşıtlığı" anlamındaki laiklik anlayışına dayanmaktadır ve bunun mutlaka değişmesi gerekiyor.
Anlamsız, uydurma, gerçek dışı, bahane mahiyetinde bir gerekçeleri daha var: Kamusal alanda başörtüsüne izin verilirse toplumda ayrılık gayrılık olur, kaos oluşur, örtünmeyenlerin devlete güveni sarsılırmış.
Yıllardır bu ülkede İslam''a göre örtünenler ile örtünmeyenler yan yana yaşıyor; ne ayrışma oldu, ne millet birbirine düştü, ne de dirlik ve düzen bozuldu. Dostluklar, birliktelikler, dayanışmalar, güzel ilişkiler devam edip gidiyor. Düzeni bozan tek şey yasaklardır ve bu yüzden örtünmenin tartışma konusu haline getirilmesidir.
Ey siyasetçiler!
Bilmiyorsanız anlattım, biliyorsanız ve şimdi bildi iseniz samimi olun, ya çözüm gibi çözüme destek verin veya milleti aldatmaktan ve Müslümanları oyalamaktan vazgeçin!
.Başörtüsü temalı eski hikaye
00:0015/10/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İyi niyetli siyasetçileri uyarıyorum. Ne zaman bir seçim yaklaşsa başörtüsü konusu "bir oy vasıtası" olarak ele alınıyor; çözüme yanaşmadan olmayacak teklifleri çözüm diye öne sürenler bir yanda, laiklik adına başörtüsüne karşı çıkanları tatmin ederek oy almak isteyenler öte yanda başörtüsü sakızını çiğnemeye başlıyorlar.
Bir de ideolojik muhalefet (İslam karşıtlığı) var. Bunlar da ufukta bir çözüm ihtimali görüldüğünde harekete geçiyor, işi içinden çıkılmaz hale getirmek, kilitlere yenilerini eklemek için başörtüsü konusunu tartışma alanına çekiyorlar. Seçimlerden sonra yeni bir anayasa hazırlanacak ve bu anayasada mümkün olduğu ölçüde demokarsi dışı unsurlar bulunmayacak ya, bu durumda başörtüsü yasağı da anayasaya aykırı olacağı ve mesele çözüme kavuşacağı için (bundan korktukları için) harekete geçiyor, "tehlike" kapıya geşmeden tedbir almaya çalışıyorlar.
Öyle görünüyor ki, orta öğretimde okuyanlar ve kamuda hizmet verenler için başörtüsü yasağının kalkmasına muhalefet rıza göstermiyor. Böyle olunca da –yalnızca üniversite öğrencileri için- yasağın kalkması din hürriyetini sağlamıyor ve başörtüsü mağdurlarının yarasına merhem olmuyor; yani mesele çözülmüyor. Selden kütük kapmaya (başörtüsünü istismar ederek oy almaya) yönelen siyasetçiler şunu iyi bilsinler ki, bu yarım çözüm, bu "mış gibi yapmak" mağdurları ve dindarları üzüyor, öncüleri hakkındaki zanları iyiden kötüye çeviriyor. İktidar da bunu görmeli ve tekrar oyuna gelmemeli, köklü çözüme yanaşmayanlarla ulaşmamalı, çözümü yeni anayasaya bırakmalıdır.
Kimse aksini düşünmesin, bu millet kimin, neyi, niçin istediğini ve yaptığını iyi biliyor, iyi anlıyor, sandık başında da ona göre davranıyor!
Kendileri Kur''an dilini bilmeyen, ilahiyat tahsili görmemiş ve özellikle usul okumamış bazı yazarların ve çizerlerin "başörtüsünün dindeki yeri" konusunda ahkam kesmeleri hanelerine yazılacak ayıp ve kusurdan başka bir sonuç doğurmaz.
Adama bakar mısınız!?
"Başörtülerinizle yaka ve göğüslerinizi de örtün" mealindeki ayeti, "başınızdan alın da onunla göğsünüzü örtün" şeklinde anlamaya, yorumlamaya çalışıyor.
Biri diğerine "Etekliğinle dizlerini ört" dediğinde bundan "etekliğini çıkar veya aşağıya çek, üst tarafın açılsın, dizlerin örtülsün" manasını anlamak ne kadar absürd ise o anlayış da o kadar saçma!
Bir kimsenin böyle bir yorum yapabilmesi için Kur''an''ın bugün, o yorumu yapana gönerilmiş olması gerekir. Böyle olmadığı, Hz. Peygamber (s.a.) hayatta iken Kur''an ona vahyedildiği, diğer ibadetler ve konular gibi Hz. Peyygamber (s.a.) ve ashabı tarafından yorumlanıp uyguylandığı, hangi sözün hangi manaya geldiği konusu açıklığa kavuştuğu halde bütün bunları bir yana bırakarak yukarıdaki saçma yorumu yapabilmek için cesaret kadar büyük cehalet (veya daha başka şeyler) gerekiyor.
Bir de simge konusu var.
Örtünenlerin kahir çoğunluğu inancı gereği örtünüyor; bunda şüphe yok, yapılan araştırmalar ortada.
Eğer başörtüsünü (türban diye bir şey yok, bunu muhalifler uydurdu, başörtüsünün çeşitleri var, işte bunu) simge olarak kullanan birileri varsa onu da "siyasi simge" olarak almak, siyaset kelimesinin çağrışımları yüzünden yanıltıcıdır. Doğrusu "İslam''a bağlılık, bir çeşit islamcılık simgesi" olduğudur. İslam''a bağlı oldukları halde başını örtemeyenler ise "mahelleden beter devlet baskısı" yüzünden istediklerini yapamıyorlar. Eğer dindarlığın uzantısı olan bir simge varsa bunu kullanmak da din özgürlüğüne dahildir.
Bireysel emeklilik
00:0017/10/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şimdiye kadar ülkemizde bireysel emeklilik ya bir çeşit hayat sigortası şeklinde yaplıyordu veya içinde İslam''a göre meşru/caiz/helal olmayan işlem ve gelirlerin de bulunduğu yatırım fonlarına yatırım yapmak suretiyle gerçekleşiyordu ve bu sebeple biz de "bireysel emeklilik caiz değildir" demiştik.
Şimdi katılım bankaları, içinde haram olan hiçbir işlemin ve gelirin bulunmadığı yatırım fonları aracılığı ile bir çeşit bireysel emeklilik kapısını açmış bulunuyorlar.
Tarafıma gönderilen bilgi notu şudur:
"Bireysel Emeklilik Sistemi ile aslında düzenli gelire sahip olan insanların sağlıklarının ve gençliklerinin yerinde olduğu dönemlerde daha iyi gelir elde edebiliyor olmasına dayalı olarak, emeklilik yıllarında, emeklilik maaşında yaşanan kesintilere dayalı olarak hayat standardında bir değişiklik gündeme gelmeden emeklilik öncesindeki gelir ve yaşam standartını devam ettirebilmesine imkan tanımak adına oluşturulmuş, uzun vadeli yatırım imkanıdır. Örnek, sistem özü itibariyle 10 yıl vadeye dayalı olup, müşteri (süre sonunda) dilerse emekli gibi düzenli maaş alabilir, dilerse tek seferde biriken parasını "varsa" kârıyla birklikte tahsil eder. Ortada sigortadan bahsedebileceğimiz herhangi bir şey söz konusu değildir, özü itibariyle uzun vadeli tasarruf ve yatırım amacı vardır. Ancak lehdarın vefat etmesi halinde, lehdar tarafından önceden belirlediği kişiye (yoksa varislerine) fonda biriken anaparası ve "varsa" kârının ödenmesi (zarar varsa anaparadan mahsup edilir) garanti edilmektedir.
"Burada fon yönetimi mevzu bahis olup, müşterinin aylık ödeyeceği tasarruflarla kurulmuş fonda eskiden hazine bonosu bulundurma zorunluluğu vardı. Yeni mevzuat bu zorunluluğu kaldırmış olup, fonun tamamı kıymetli maden ile (KuveytTürk''ün altın hesabı gibi), İMKB''deki hisse senetleri ile (islami endekse uygun ürünlerle), Gelire Endeksli Senetlerle veya bu üç ürünün karmasından oluşabileceği gibi fonun % 10''unu geçmeyecek şekilde katılım havuzlarında değerlendirilmesine de imkan tanımaktadır. Kısaca hazine bonusu ve repo zorunluluğu ortadan kalktığı için katılım bankaları olarak faize duyarlı müşterilerimize bu ürünü faizsiz bankacılık ilkeleri dahilinde sunma arzusundayız.
Bu üründen yararlanacak müşterilerimize anapara ve getiri garantisi verilmemekte olup, yukarıdaki ürünlerden gelire endeksli senetler hariç tamamı risk içerebiliğinden zarar da sözkonusu olabilir. Bankamızın hizmet alacağı yatırım firması da yukarıda ifade ettiğimiz ürünlere yatırım yaparak fonun varlığını devam ettirecektir. Bunun karşılığında fonun kârı ve zararı fon içindeki müşterilere ait olup, gerek bankamız gerekse yatırım firması fon yönetimi, takibi, raporlanması ve diğer oprasyonel işlemler ve giderleri karşılamak için müşteriden hizmet ücreti alacaktır."
Yukarıda verilen bilgiye göre faizden uzak kalarak yatırım yapmak veya ileride emekli maaşı gibi meşru bir aylık gelire kavuşmak isteyenler, katılım bankalarında başlatılan bu "helal kazanç fonlarına" yatırım yapabilirler. Süre sonunda elde edilecek kâr ve ana para yatırımcıya aylık olarak da ödenebileceği için bu yatırım "meşru bir bireysel emeklilik" işini görmektedir.
Katılım bankalarının bu işteki rolü ve kazancı iki şekilde olabilir:
1.Yukarıda söylendiği gibi hizmet ücreti alabilirler.
2.Fona yatırım yapmak isteyen müşterilerle mudarebe şirketi ilşkisi kurarlar, işi yürütürler ve kârdan pay alırlar.
Tek başına çıkışlar zarar veriyor
00:0021/10/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çarşamba gününün basınında şöyle bir haber yer aldı: "Adana''da Kanuni İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi Tuğba Y. 5 gündür okula türbanla girmek istediği için okul yönetimi tarafından derslere alınmayınca baba Hüseyin Y. Cumhuriyet Başsavcılığı''na suç duyurusunda bulunacağını söyledi."
Muhtemelen ergenlik çağına gelmiş bir kızımızın örtünme emrine uyması, usulüne göre giyinmesi ve örtmesi gereken yerlerini uygun giysilerle örtmesi gerekli ve güzel bir davranış. Ancak aynı durumda olan milyonlarca kızımız var ve bunların da önemli bir kısmı, serbest olsa örtünmek istiyorlar. Velileri de bu isteği inançları gereği destekliyorlar. Yıllardan beri -siyasetçiler bir yana- sivil toplum zaman zaman büyük fedakarlıklara da göğüs gererek örtünme (tesettür) yasağının kalkması için çaba gösteriyor. Bu günlerde hem siyaset cephesinde hem de toplum kesimlerinde yoğun bir şekilde yasağın kalkmasına yönelik faaliyetler var.
Samimi de olsa bir Müslümanın tek başına yapacağı bir çıkış, bir teşebbüs bu çabalara nasıl tesir edecek? İşte bu sorunun herkes tarafından sorulması gerekiyor.
Daha önce idari ve adli mahkemelere başvuruldu, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, hatta AİHM fayda yerine zarar getirdi ve meseleyi düğümledi.
Madem ki milyonlarca mağdur var, böyle münferit (tek başına) teşebbüsler ve çıkışlar yerine oturup enine boyuna konuşmak ve birlikte hareket etmek, zamanı gelmeden bir adım atmamak aklın yoludur.
Bu münasebetle başörtüsünün dindeki yeri konusunu hâlâ tartışanlara ve Ahzâb suresinin 59. âyetine dayanarak Kur''an''da başörtüsünün gerekli olmadığını ileri sürenlere bir daha hatırlatalım:
Zamanında öyle gerektiği için Müslüman ve hür kadınların böyle olmayanlardan ayırt edilmeleri ve bu manada tanınmaları maksadıyla (Ahzâb suresinde) "kadınların, dışarı çıkarken bir dış giysiye (cilbâba) bürünmeleri" buyurulmuştur. Bu ayet tesettür (dince gerekli olan örtünme) ayeti değildir. Örtünme âyeti Nur suresinin 30. ve 31. âyetleridir; bu ayetlerde ve onu açıklayan hadislerde hem başörtüsü vardır, hem genel olarak tesettür vardır, hem mahrem ve namahrem açıklamaları vardır, hem de örtünmenin amacı açıkça ifade edilmiştir.
Filmi bir daha izledik (Uyarmıştım)
00:0022/10/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şimdi bakalım; ne demiştik ne oldu: 30 Eylül 2010 Perşembe günkü yazımda: “Anayasanın, bundan önce değiştirilen iki maddesi başörtüsü yasağını da ortadan kaldırıyordu; CHP acilen anayasa mahkemesine başvurarak bu iki maddeyi iptal ettirdi. Son değişikliklere karşı çıktı. Baştan beri başörtüsü konusunun çözüm için gündeme gelmesini istemedi, çözüm teşebbüslerini şiddet ve hiddetle engellemeye çalıştı. Şimdi çıkmış “Ben başörtüsü konusunu çözeceğim ve yeni bir anayasa için hiç beklemeyelim, hemen harekete geçelim” diyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!...
“Oyuna gelmeyelim, bir akrep deliğinden elimizi ikinci kez sokturmak akıl kârı değildir. Eğer anayasanın bütünü değişmeden yine bir başörtüsü yasağını kaldırma düzenlemesi yapılırsa iş -daha önce birkaç kere olduğu gibi- biraz daha çıkmaza girer. Belki de bu isteniyor!”
14 Ekim 2010 Perşembe günkü yazımda:
“CHP ve MHP sözcüleri yaptıkları konuşmalarda çözümü, “üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmak” ve bazen de “Kamusal alanda hizmet veren değil de alanların başörtülü olmalarını serbest bırakmak” şeklinde ifade ediyorlar. Eğer çözüm dedikleri, destek verecekleri bu ise “çözüm istemiyorlar, selden kütük kapma peşindeler” demektir.”
15 Ekim 2010 Cuma günkü yazımda:
“İyi niyetli siyasetçileri uyarıyorum. Ne zaman bir seçim yaklaşsa başörtüsü konusu “bir oy vasıtası” olarak ele alınıyor; çözüme yanaşmadan olmayacak teklifleri çözüm diye öne sürenler bir yanda, laiklik adına başörtüsüne karşı çıkanları tatmin ederek oy almak isteyenler öte yanda başörtüsü sakızını çiğnemeye başlıyorlar…
“Bu duruma göre çözüm “ergenlik çağına gelmiş kadın ve kızlarımızın nerede olurlarsa olsunlar, mahrem olmayanlar yanında örtünmelerini serbest bırakmaktır.” Bu hürriyeti sınırlayan, azaltan, kısan teklifler çözüm değildir; aldanma, aldatma ve oyalamadır.
“Bir de ideolojik muhalefet (İslam karşıtlığı) var. Bunlar da ufukta bir çözüm ihtimali görüldüğünde harekete geçiyor, işi içinden çıkılmaz hale getirmek, kilitlere yenilerini eklemek için başörtüsü konusunu tartışma alanına çekiyorlar. Seçimlerden sonra yeni bir anayasa hazırlanacak ve bu anayasada mümkün olduğu ölçüde demokarsi dışı unsurlar bulunmayacak ya, bu durumda başörtüsü yasağı da anayasaya aykırı olmacağı ve mesele çözüme kavuşacağı için (bundan korktukları için) harekete geçiyor, “tehlike” kapıya gelmeden tedbir almaya çalışıyorlar.”
Geldiğimiz noktayı da Murat Aksoy''un dünkü Yeni Şafak''taki haberinden hatırlayalım:
“Başörtüsünde son gelişmeler akla 2007 yılında yaşananları getiriliyor. Başbakan Erdoğan İspanya''ya yaptığı bir ziyarette başörtüsü için “velev ki, siyasi simgedir demiş ve serbest olmalı” demişti. MHP''nin destek vermesi ile üniversiteye başörtülü öğrencilerin girebilmesini yasal güvenceye alan düzenleme 411 oy ile Meclis''te kabul edilmişti. CHP yasayı Anayasa Mahkemesine götürmüş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurraman Yalçınkaya ise AK Parti''ye kapatma davası açmış ve en büyük gerekçesi ise başörtüsü düzenlemesi olmuştur.”
Evet, birkaç defa seyrettik bu filmi, çok mu beğendik ki bir daha izliyoruz!?
İyi niyetli siyasetçiler, lütfen başörtüsü konusunu gündeminizden çıkarın ve birçok problemi birlikte çözecek bir anayasanın hazırlanıp kabul edilmesine odaklanın!
Biraz daha sabır
00:0024/10/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Otuz yıla yakındır bu ülkede başörtüsü meselesi (yasağı ve bu yasağın sebep olduğu olaylar, acılar, mahrumiyetler…) var. Mağdurların neler çektiğini, nelere katlandıklarını oldukça yakından biliyorum, bilmek bir yana gözlerimden yaşlar boşanarak, kalbim acıyarak yaşadığım zamanlar oldu.
Garip bir laiklik anlayışı ve sözde demokrasi ile yönetilen bir ülkede yaşadık, düzeni değiştirmek şöyle dursun bu düzen içinde farklı inanç ve hayat tarzlarına sahip vatandaşların istifade ettikleri hak ve özgürlüklerden eşit olarak yaşama talebimiz bile darbelere sebep oldu. Son yıllarda birçok amilin birlikte doğurduğu bir sonuç oluşmaya başladı; din ve düşünce özgürlüğünün teminatı olacak bir laiklik, insan hak ve hürriyetleri temeline oturan bir demokrasiye doğru ilerleme var. Kim ne derse desin "yeterli olmasa da önemli" bir anayasa değişikliği halkın onayını aldı ve şimdi bir yandan bu değişiklerin hazmedilmesi ve uygulanması, bir yandan da daha uygun bir anayasanın hazırlanması safhasını yaşıyoruz.
Bu değişim, normalleşme ve iyileşme süreci önünde birçok engel var. Bu yazıda ikisinin altını çizmek istiyorum.
Ülkenin ve halkın menfaatine olduğu halde kendi zararlarına olan bu değişime karşı çıkan kesim, halkın iradesine ambargo koyacak güçlere ve erklere başvuruyorlar, ülkede kaos çıkarmaya, halkı birbirne düşürmeye çalışıyorlar. Konumuz olan başörtüsü yasağının kalkma ihtimali karşısında telaşa kapıldıkları için "yasak kalkarsa ülkenin başına felaketlerin geleceği" endişesini körüklemek ve alevlemek için şurada burada tertiplere girişiyor, provokasyonlara başvuruyorlar. Bunlara karşı uyanık olmak zorundayız.
İkinci engel de mağdurların sabırsızlığı, tahriklere kapılmaları ve oyunlara gelmeleridir. "Zamanında ve yerinde sabır zaferin ve rahata ermenin anahtarıdır." Bunca zaman sabredildi, bunca zaman acılara katlanıldı, ne olur biraz daha sabredilse, pişmiş veya pişmekte olan aşa su katılmasa, acelecilik, istişaresizlik, tek başına hereketlerle çözüm zorlaştırılmasa!
Kusurlarımız olsa da halk olarak geçmişimizden bize miras kalan Müslümanlığımız ve zengin kültürümüz sayesinde halkımızın irfanı var, herkesi şaşırtan kararları ve toplu davranışları oldu, oluyor. Bu günlerde işte bu irfana, bu sağduyuya, bu "sezgiye dayalı" isabetli karar ve davranışa çok ihtiyacımız var.
Ötekilerin oyunları kadar berikilerin gaflet ve aceleciliği de zararlı olmakta, meselelerimizin çözümünü zorlaştırmaktadır. Bunu kaç kere tecrübe ettik, tecrübeden ders almak en fazla bizim halkımıza yakışır.
İ. Eliaçık"ı dikkat, edep ve insafa davet
00:0028/10/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İhtiyaçtan fazla mal edinmenin haram olduğunu" söyleyen İhsan Eliaçık aksini iddia edenlere, farklı görüş ve yorumlara sahip olanlara insafsızca yükleniyor. "Süleyman Mülkü" başlıklı yazısında, bizim heyet halinde yaptığımız ve yıllardan beri Suudi Arabistan merkezli Rabıta''nın parasız olarak dağıttığı mealdeki bazı tercümeler dolayısıyla şunları yazmış:
"Çare yok, o kâşaneleri yıkacak, betonları sökecek, mezarlara gömülmüş mesajları gün yüzüne çıkaracağız. Bunu yaparken ciyak ciyak bağırılmasına aldırış etmeyeceğiz. "Yeter geç artık bu konuyu; böcekten, çiçekten, estetikten, metafizikten bahset" hinoğlu hinliğine prim vermeyeceğiz…
Bakın, o dediğinizi "en kral mealler" yapıyor.
Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı''nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: "Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ''Affetmek'' olduğunu söyle."
(Doğrusu: "Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.")
Hz. İsa''nın "Ey kör kılavuzlar! Ey engerek soyu!" derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor.
Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor.
"En kral meal" işte budur!
Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz?
Alın, evire çevire okuyun…
Üstelik hemen yukarıda geçen bir ayette de (Sad; 38/32) Süleyman''a (''en kral'' çeviriyle) "Mal sevgisi bana sevdirildi, bu bana Rabbim''i hatırlatır" demiş…
Kur''an''ı "kerim" gözle okumamanın sonu işte budur."…
Şimdi -edep ve insaf dışı ifadeleri sahibine bırakarak- gerçekte ne oldu onu açıklayalım:
1982 yılında hocamız Ali Özek, mealde adı geçen beş arkadaşa, acele olarak Kur''an-ı Kerim''e açıklamalı bir meal yazacağız, "Dünya İslam Birliği" bunu bastırıp parasız dağıtacak" dedi, sureleri taksim etti, mümkün olduğu kadar acele olarak gereğini yaptık, A. Özek hoca hariç hiçbirimiz, diğerlerimizin yaptıklarını okuma fırsatı bulamadık. Meal 1982 yılında on bin adet basıldı ve dağıtıldı. Rabıta daha fazla basmak üzere harekete geçince biz itiraz ettik, "mealin tamamını altı kişi okuyalım, gerekli tashihleri yapalım, ondan sonra basılsın" dedik. Bunu da (yeniden okuma, tashih, iyileştirme işini) birkaç defa yaptık.
1985 yılından itibaren bu meal, önce M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, sonra Diyanet Vakfı tarafından da defalarca basıldı. S. Arabistan''da yapılan baskılar ise milyon nüshaları çok aştı.
Evet, 1982 tarihli baskıda, bir hocamızın yaptığı meal kısmında, İ. Eliaçık''ın naklettiği gibi isabetsiz bir tercüme yapılmıştır. Ama bundan sonraki baskılarda o meal tashih edilmiş ve aşağıda vereceğim şekli almıştır. Buna rağmen yirmi beş yıl önce yapılan hatalı tercümeyi ele alıp diğerlerine bakmadan ağzına geleni söylemek de neyin nesi oluyor!?
25 yıldır milyonlarca nüshadaki meal ve açıklama şöyledir:
"…Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç fazlasını" de…." (Bakara.2/219).
"Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini Rabbim''i anmak için istedim, dedi…" (Sâd: 38/32-33).
(…Hz. Süleyman savaş ihtiyacı belirince atların hazırlanmasını ve idman için koşturulmasını emrederek, "Ben bunları dünyada nefsimin hazzı için değil, Allah''ın emrinden ve onun dinini takviye etmek arzusundan dolayı seviyorum" demişti.)
34. ayetin açıklaması da şöyledir:
(Süleyman (a.s.) şiddetli bir hastalığa yakalanmak suretiyle imtihan edilmiş, hastalığı sırasında "cansız ceset" denecek kadar zayıflamış, sonra tekrar sağlığına kavuşmuştu.)
İhtiyaçtan fazla mal
00:0029/10/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sahabe devrinden beri İslam''da özel mülkiyetin sınırı konusu tartışılmıştır. Ebu-Zer el-Gıfârî Hazretleri istisna edilirse sahabenin kahir ekseriyeti ve daha sonraki dönemlerin alimlerine göre meşru olan özel mülkiyetin sınırını şöyle belirlemek mümkündür:
1. Başkası temel ihtiyaçlarını temin edememiş olursa, elinde ihtiyacından fazla malı olan kimsenin bu fazladan, o ihtiyacı karşılaması farzdır; karşılamazsa günahkâr olur.
2. Elinde fazla (nisab miktarı) malı olan kimse, şer''an zengin sayılmayan kimselere malının belli miktarını zekat olarak verecektir.
3. Başta cihad vergisi olmak üzere İslam topluluğunun ihtiyacı sebebiyle meşru ülülemrin koyduğu vergiler ödenecektir.
4. Bu ödemeler yapıldıktan sonra kişilerin ellerinde bulunan servet, meşru yoldan elde edilmiş olmak şartıyla onların mülküdür, haklarıdır.
5. Müslüman ne kadar zengin olursa olsun malını israf edemez. İsraf Müslümanların örf ve âdetlerine göre bilinir, tespit edilir.
6. Serveti atıl bırakmak, ümmetin ve insanlığın ondan -infak, yatırım, üretim, istihdam gibi yollarla- yararlanmasına engel olmak caiz değildir.
Özet olarak verdiğimiz bu bilginin Kur''an ve Sünnet''ten temellendirilmesini, dört arkadaş olarak hazırladığımız ve Diyanet''in yayımladığı Kur''an Yolu isimli tefsirimizde şöyle yaptık:
“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah sizin için âyetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” (Bakara:2/219)
İçki ve kumarın zararından bahsedilip yasaklamaya doğru ilk adımlar atılınca bunları aynı zamanda yoksullara yardım (infak) için vasıta kılan kimseler neyi infak edeceklerini sordular. Allah Teâlâ “Affı infak edin”, yani “İhtiyaçtan artan miktarı veya bu miktardan uygun bir kısmı yoksullara, muhtaçlara verin” buyurdu. İnsanların kendilerinin veya yakınlarının muhtaç olduğu mallarını başkalarına vermeleri zor olduğu için bu teklif edilmedi. Aksine insanların yakınlarına infakta öncelik tanıması birçok âyet ve hadiste emredildi, imkânı olanların bir kısım yakınlarına nafaka sağlaması da ona hukukî ve ahlâkî olarak borç kılındı.
Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra mal artarsa sahipleri bunu ne yapacaklar?
İşte âyetin ifadesi, amacı ve bu konudaki diğer deliller dikkate alınarak bu sorunun da cevabı iki şekilde verilmiştir: Sahâbeden Ebû Zer el-Gıfârî''ye göre ihtiyaçtan artan malın saklanması, işletilip üzerinden kazanç sağlanması câiz değildir; muhtaçlar bulunduğu müddetçe ihtiyaç fazlası mal onlara verilecektir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre ise farz olan servet aktarımı nafaka ve zekâtla sınırlıdır. Bunun dışında kalan infaklar nâfile ibadet hükmündedir; yapana ecir kazandırır, yapmayanı günaha sokmaz. İlgili âyet ve hadislerden, İslâm''ın getirdiği kardeşlik ve yardımlaşma kavramlarından bizde hâsıl olan kanaat ve anlayışa göre toplum içinde temel ihtiyaçlarını temin edememiş insanlar bulunduğu müddetçe bu ihtiyaçları gidermeyen kimseler ihtiyaç fazlası malları sebebiyle sorumlu olacaklardır (ayrıca bk. Zâriyât 51/19).
Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardımın yalnızca kumara ve şans oyunlarına veya zenginlerin zekâtına bırakılmayıp daha geniş bir tabana yayılması, şahsî ve ailevî ihtiyaçlarından artan malı, yiyecek ve giyeceği olan kimselerin bunları yoksullara vermelerinin teşvik edilmesi sosyal adaletin sağlanması bakımından çok önemli ve ileri bir adımdır. Bu geniş infak kaynağı kullanıldığı takdirde toplumda temel ihtiyaçlarını sağlayamamış kimselerin kalması oldukça güçleşecek ve nâdirleşecektir.
(devam edeceğim)
Meşru olan servet
00:0031/10/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıda mealini ve tefsirini vereceğim ayet, kişilerin ihtiyaçlarından fazla mallarını derhal ona muhtaç olan yoksullara dağıtmalarını ve herkesin eşit derecede mal sahibi veya yoksul olmasını hedeflemiyor. Ekonomi çevrimine sokularak herkesin istifade edebileceği serveti, yoksullar veya toplum ona muhtaç iken "atıl bırakarak stoklamanın" meşru olmadığını ifade ediyor. Elbette elinde ihtiyacından fazlası olan, buna muhtaç olana verecek, ama bu vecibe, yoksulların ihtiyaçları karşılandıktan sonra da fazla mal sahibi olmayı yasaklamıyor.
Bir de "ihtiyaç" kelimesini açmak gerekiyor. Elinde şahsi ve ailevi ihtiyacından fazla malı olan kimseler eğer bununla, "toplumun muhtaç olduğu" ticaret, yatırım ve üretim yapıyorsa, bu fazlayı "ihtiyaç fazlası" olarak değerlendirmek doğru olmaz. Aksi halde dağıtma, herkesin eşit derecede yoksul olmasına, sonunda toplumun bağımsızlığını kaybetmesine sebep olabilir.
Allah teâlâ buyuruyor:
"Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!/ O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı" (Tevbe: 9/34-35)
34-35. İlk âyette önce, Yahudi din âlimlerinden ve Hıristiyan din adamlarından birçoğunun, dini istismar etmek suretiyle haksız kazanç elde ettiklerine ve bu şekilde sağladıkları güçle insanları Allah''ın gösterdiği yoldan alıkoyma çabası içinde olduklarına dikkat çekilmiştir. Bu kimselerin din üzerinden çıkar sağlamalarıyla ilgili olarak, verdikleri hükümler için rüşvet almaları, ilâhî kitapta değişiklik yapıp yazdıkları tahrif edilmiş nüshaları satmaları, Allah katında duaların kabulüne aracı olacağı izlenimi vererek bağış almaları, günah çıkarma karşılığında bir gelir elde etmeleri ve birçok dolambaçlı yollarla kendileri için malî kaynaklar oluşturmaları gibi izahlar yapılmıştır. Allah yolundan alıkoymanın şekli ile ilgili olarak da tefsirlerde, zaman ve mekâna göre değişik çabaların sarfedildiğine dair açıklamalar yer alır (Taberî, X, 117; Reşîd Rızâ, X, 395-402). Âyette daha sonra, topluma iyi örnek olacak yerde kişisel ihtiraslarını bütün değerlerin üstünde tutan bu din temsilcileriyle birlikte, -özellikle o günkü şartlarda– temel iktisadî mübâdele araçları olan altın ve gümüşü stok ederek ekonomiyi durağanlaştıran ve böylece toplumun çeşitli mahrumiyetlere mâruz kalmasına sebebiyet veren kimselerin de acı veren bir azaba çarptırılacakları bildirilmiştir. Müteakip âyette de, bu cezanın ne kadar ağır olacağını gösteren bir tasvire yer verilmiştir. 34. âyette, Allah''ın hoşnut olacağı yollara harcamak üzere mâkul birikim sağlayan kişilerin bu kapsamda düşünülmemesi için konan özel kayıttan, burada, iktisadî hayatın canlılığını sağlayan mübâdele araçlarını sırf kişisel servetlerini artırma amacıyla kilitleyenlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu ifadenin tefsiri sırasında Hz. Peygamber''e ve sahâbîlere atfen zikredilen birçok rivayet de, başta zekât ödemeleri olmak üzere gereken vecîbeleri ihmal etmeksizin ve üzerinde kul hakkı bulundurmaksızın servete sahip olmanın buradaki yergi ifadesinin kapsamında olmadığını göstermektedir. İbn Aşûr tefsirinde, esasen âyetin bu konuya sırf servet sahibi olma ve mal stoklamayı yerme veya hayır yollarına harcama yapmayı övme bağlamında değinmediğini, âyetteki tehdit ifadesinin harcama yapmaksızın (ekonominin tıkanmasına yol açacak tarzda) servet biriktirmeyle ilgili olduğunu belirtir (X, 177).
Özür beyanı
00:004/11/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İstanbul dışında bulunduğum ve gazeteye bakma imkanımın da olmadığı bir zamanda dostumuz, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez hakkında gazetemizde incitici bir yazı çıkmış. Bu olayı bu hafta İstanbul''a dönünce, değerli kardeşimiz M. Fevzi Mutlu''nun bana gönderdiği e-mailden öğrendim ve üzüldüm.
Kendi adıma üzüntülerimi bildiriyor ve haberin intikali, muhbiri, yayımlanması konularında hiçbir bilgimin ve dahlimin olmadığını açıkça ifade ediyorum.
Benim gazete ile ilgim, yazılarımı yazıp internet yolundan göndermekten ibaret oluyor. Yoğunluğum sebebiyle daha fazla ilgilenme imkanı bulamıyorum. Gazetemizin nadiren de olsa üzüldüğüm neşriyat yaptığı oluyor; bunu da kolektif bir işin kaçınılamaz sonucu olarak görüyorum.
Ben sevgili Görmez''i salih bir mümin ve güzel bir insan olarak tanıyorum.
Değerli M. Fevzi''nin de arzusunu yerine getirmiş olmak için mektubundan bazı pasajları aktaracağım:
"15.10.2010 tarihli gazetenizde Diyanet İşleri Başkanlığı''yla ilgili
"Yolsuzluğu Araştıran Müfettişlere Sürgün" başlıklı, isimsiz "İstihbarat Servisi - İstanbul" kaynaklı haberinizi okudum. Haberde adı geçen Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı''nı 28 yıldır tanımam hasebiyle, hayret ve üzüntü içinde bir daha okuduktan sonra, 18.10.2010 tarihi itibarıyla size bu mektubu yazmaya karar verdim.
"Birkaç mülahazamı affınıza mağruren sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Yeni Şafak hep itibar ettiğimiz ve haberlerinde titizlik gösterdiğini düşündüğümüz, bu yüzden düzenli evimize girmesine izin verdiğimiz bir gazeteydi. Şimdi diyorum ki; acaba bizim açımızdan zülf-ü yare dokunmadığı, hiç nasırımıza basmadığı, ufak tefek dokundurmaları da biz büyütmeyerek görmezlikten geldiğimiz için mi böyle düşünüyormuşuz?...
"Diyanet İşleri Başkanlığı''nda bir yolsuzluk varsa elbette bu haberdir. Ancak bir Şube Müdürü''nün yetersizliği iddiasıyla ilgili müfettiş inceleme ve soruşturmasından; nasıl, "olmayan rapora" dayanarak Başkan Yardımcısı''nın, hem de yolsuzluğuna ulaştığınız ve bunu haberleştirdiğiniz açıklamaya muhtaç görünmektedir. Çünkü haberin ana noktası"... müfettişlerin Diyanet''in yurt dışındaki camilere kadrosuzluk bahanesiyle imam göndermek için iki görevlinin usulsüz şekilde 2 Milyon Euro yardım topladığını tespit ettiği iddia edildi" ifadesidir. Ancak bu cümleyle ilgili olarak gazetecilikleri konusunda emin olduğumuz sayın Fehmi KORU ve Kürşat BUMİN''in hakemliğine de başvurarak soruyorum: 5N, 1 K nerede?
"Bu kadar vahim bir iddia karşısında; başta Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez, Daire Başkanı Ali Dere, Başmüfettişler Dursun Aygün ve Mithat Bilgin ve Müfettiş Yardımcısı Yusuf Şener ile suçlanan Şube Müdürü İsmail Akkurt olmak üzere, iddia edilen olayın taraflarından hiçbirine hiç birşey sormadan bu hadisenin haberleştirilmesi gazetecilik mesleğinin etik ve ilkeleri açısından bir ayıp değil midir? ...
"Bu konuda, hakikat aşkını her şeyin önünde tuttuğunu düşündüğümüz Hayrettin Karaman Hocamızın kanaatine başvurabilirdi, ancak öyle anlaşılıyor ki, gazete, anılan haberlerle ilgili olarak hiçbir çaba göstermeye ihtiyaç duymamıştır. Ayrıca Hocamızın bugüne kadar sessiz kalmasına da serzenmeden geçemeyeceğim. Çünkü hayatı boyunca haksız itham ve iftiralara maruz kalma bakımından Hocamızın da çok sıkıntı çektiğini uzaktan bilen biri olarak, böyle bir haksızlığa önce O''nun feveran etmesini beklerdim.”
Tekrar ediyorum: Sabit ceza (had) olarak recim yoktur
00:005/11/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İslam''da ne vardır, ne yoktur" konusunda bir dizi yazı kaleme almıştım. Maksadım İslam''ın temiz, güzel, nurlu yüzünü kirli, kara, çatık göstermek isteyenlerin ellerinden bazı fırsatları almaktı. Evet maksadım yalnızca bu idi; modermizmin etkisinde kaldığım, onlara yaranmak, onlar tarafından beğenilmeyi istemek, bu etki altında İslam''ı çağa uyarlamak gibi bir maksadım yoktu. Aslında herkes (yazan da tenkit eden de) yapıp ettiklerinde bazı tesirlerin altında kalırlar ve kimi zaman bunun farkında olmayabilirler. Yapılması gereken şey başkalarının niyetini okumak, psikolojisini deşifre etmeye soyunmak değil, açık ifadelerine bakarak hüküm vermek ve kendini denetlemek, neyin tesiri altında olduğunu keşfetmeye çalışmak ve eğer bu tesir meşru değilse ondan kurtulmaya yönelmektir.
Ben recim konusunda ileri sürdüğüm görüşü "usul dairesinde" delillendiriyorum; yani modernistlerin tesiri altında kalarak usul dışına çıkmıyorum, usul içinde kalarak "İslam''da var mı, yok mu" sorusuna cevap arıyorum. Benim yok dediğime bir başkası yine usul içinde kalarak ve kendince sahih gördüğü delillere dayanarak "var" derse o da onun görüşü, tercihi veya taklidi olur. Tartışmayı bu çerçeveden çıkarıp muhataplarını şuraya veya buraya katmaya çalışmak ilim ve ahlak ölçülerine sığmaz, ayrıca mezmum duygulardan da kaynaklanabilir.
Recim konusunda, şu anda önümüzde üç görüş (açıklama, tercih, yorum) var:
1. Kadim ve ekseriyetin kabul ettiği "İslam''da recim had (değişmez ceza) olarak vardır."
2. Recim Yahudi şeriatında var idi, peygamberimiz bunu birkaç defa uygulattı, sonra Kur''an bu cezayı kaldırdı, yerine evli olsun bekar olsun zina edenlere yüz sopa cezasını getirdi (M. Ebu Zehra).
3. Evli veya dul olarak zina yapanlara uygulanan recim cezası had (değişmez, sabit) ceza değildir, tazir (yönetimin takdirine bırakılmış, gerekli görülürse kaldırılabilir) bir cezadır (Kardavi, ben …)
Birinci şıkkı savunan tenkitçi temelde bir delile dayanıyor: Recim konusunda nas (hadis veya tilaveti neshedilmiş ayet) vardır ve bu nas üzerinde (bu nassın had olarak recim cezsını getirdiği hükmünde) de icma hasıl olmuştur.
Eğer bu istidlal bize göre de doğru olsaydı başka diyecek sözümüz olamazdı. Halbuki bize göre recim hakkındaki hadislerin tartışılmaz olanları "recimin had olduğu sonucuna götürmüyor, tazir olabileceği sonucuna kapıyı açık bırakıyor. M. Ebu Zehra''ya göre ise bu hadisler, celde (yüz sopa) ayeti ile neshedilmiş bulunuyor.
Bizim istidlalimizi destekleyen usul ve füru kitaplarından bazı nakıller yapmakla yetineceğim ve bundan sonra işime bakacağım:
Birçok usul kitabı yanında mesela İmam Şafiî''nin Risalesine bakıldığında icma ile ilgili olarak şu bilgileri alıyoruz:
Sahabe bir hükümde ittifak eder ve bu hükmün delili olan hadisi de açıkça Peygamberimiz''den naklederlerse (O şöyle buyurdu, biz de bunun üzerinde ittifak ettik derlerse) inşallah bu dedikleri gibidir (bunu nas üzerinde icma olarak kabul ederiz). Eğer icma ettikleri hükmün dayandığı delilin Peygamberimiz''e ait olup olmadığı konusu ihtimalli ise bunu, nas üzerinde icma (icma yoluyla nakledilmiş hadis) olarak kabul etmeyiz. (M. Şakir neşri, s.471-472).
Kitab ve üzerinde ihtilaf edilmemiş, ittifak edilmiş sünnet ile hükmettiğimiz zaman "zahirde ve batında hak ile hükmettik" deriz.
Başta tek ravili ve insanların üzerinde ittifak etmedikleri sünnet ile de hükmederiz, bu takdirde "zahirde hak ile hükmettik" deriz; çünkü hadisi rivayet eden tek kişinin yanılması mümkündür.
Sonra icma ve kıyas ile de hükmederiz, fakat bu (bu manadaki icma ve kıyas) ondan (yukarıdaki iki delilden) daha zayıftır, fakat başka çare olmadığından onlarla da hükmederiz; çünkü hadis var iken kıyasa gidilemez…" (s.598-599).
Naşir A. Muhammaed Şakir dipnotunda şu açıklamayı yapıyor: Burada kastedilen icma (zahirde ve batında hak ile hükmetmeye dayanak olan icma) şarabın haram olması, öğle namazının farzının dört rek''at olması gibi dinden olduğu kesin (zaruri) olarak bilinen hükümlerdeki icmadır.
Sükuti icma tartışmalı olduğu gibi sahabeden sonra icmaın vaki olup olmadığı konusu da tartışmalıdır.
Ahmed b. Hanbel''e göre "Herkesin bildiği dînî hükümler (ed-darûrâtu''d-dîniyye)" dışında kalan meselelerde icmâ iddiâsı, "bu konuda muhâlif görüşü olan birisi bilinmemektedir" mânâsına gelir ve muhâlifin bilinmemesi, icmâ''ın bilinmesi demek değildir.
(Devam edeceğim.)
"Recim Yoktur" demiştim
00:007/11/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pezdevî''nin Usul''üne yazılan Keşfü''l-esrar isimli şerhten :
2/533 vd.
Meşhur haberde (hadiste) manevi bakımdan olmasa da şekil yönünden bir çeşit şüphe vardır. Çünkü bu da aslında haber-i vahidir, ikinci ve üçüncü nesillerde yalan üzerine birleşmeleri düşünülemeyecek kadar çok kişi tarafından rivayet edildiği için manevi bakımdan mütevatir gibi kabul edilmiştir. Bazı Şafiîlere göre bu da haber-i vahide katılır ve ancak zan ifade eder… Hanefilerden İsa b. Eban ve daha başka bazılarına göre meşhur hadis ile mutlak nesih caiz değildir, ama ona denk olan "Kur''an hükmüne ek yapmak" caizdir.
2/536
Haber-i vahid amelde delil olur, ama ilim ifade etmez. Bazılarına göre ise haber-i vahid ile amel caiz değildir.
2/545
Gazzali der ki: Haber-i vahidin ilim ifade etmediği kesin olarak bellidir…
3/42
Fukahanın çoğuna göre haber-i vahid ile had sabit olur (had denilen belli ve değişmez cezalara bu haberler delil teşkil eder). Ebu''l-Hasen el-Kerhi ve Şemsü''l-eimme''ye göre ise haber-i vahid had için delil olamaz. Haber-i vahide şüphe vardır ve hadler şüphe üzerine düşer, uygulanmaz.
2/534
Meşhur haber ile Kur''an nassına hüküm eklenebileceğinin örneği recimdir. Evli veya dul (muhsan) olan zâniye recim cezası uygulanacağı Peygamberimizin Mâiz''i ve daha başkalarını recmetmesi ve şu hadise dayanır: Dul ile dul zina ederse yüz sopa vurulur ve taş ile recmedilirler.
"Zina eden erkek ve kadına yüz sopa vurun" mealindeki ayet evli, dul ve bekar olanların tamamına aittir. Recim hadisiyle muhsan olanlar çıkarılıp onlara recim var denince mana ve hüküm bakımından nesih gerçekleşmiştir.
Buna tahsis denemez; çünkü tahsiste tahsis eden nas ile tahsis edilen nas aynı zamanda gelecek ve aynı güçte olacak; recim hadisleri ile sopa ayeti arasında bu şartlar gerçekleşmiş değildir. Recimi inkar edenler takfir edilemezler (onlara kafir oldunuz denmez", tadlil edilirler (dalalete düştünüz denir)
3/280
Şöyle de dendi: Dulun recim cezası haber-i vahidin ayeti tahsis etmesi ile oldu; çünkü haber-i vahid ayeti neshedemez ama tahsis eder.
Yahut (şöyle de denebilir): "Allah onlar için bir yol gösterinceye kadar…" mealindeki ayet mücmel (açıklamaya muhtaç) idi, sünnet recimi getirerek ayeti açıkladı, haber-i vahid (tahsis ve nesih yapamaz ise de) açıklama yapabilir.
3/263 vd.
Fukahanın çoğuna göre mütevatir hadis ile Kur''an nassı tahsis edilebilir (Kur''an ayetinin getirdiği hükmün kapsamı daraltılır, bazı kısımlar dışarıda bırakılır). İmam Şafii, ehl-i hadisin çoğunluğu ise mütevatir hadis ile de ayetin neshini caiz görmezler.
Kur''an''da "evli veya bekar olarak zina edenlere yüz sopa vardır, bunu nesheden bir başka ayet de yoktur. Şu halde muhsan olanların hem yüz sopa yiyeceği hem de recmedileceği hakkındaki hadis (haber-i vahid) bu ayeti neshetmiş oluyor diyenlere karşı Hz. Ömer kaynaklı bir rivayete dayanılarak "Hayır, bu hadis ayeti neshetmiş değildir, çünkü hadis haber-i vahidir (meşhur değildir), onunla bilittifak ayet neshedilemez. Ayeti bir başka ayet neshetmiştir, bu ayet "zina eden yaşlı kadın (şeyha) ile yaşlı erkeği (şeyh) taşlayın" mealindedir, ama bu ayet Kurân''da yoktur, lafzı (tilaveti) neshedilmiş, hükmü kalmıştır" şeklinde cevap verilir".
Evli olsun bekar olsun zina edenlerin evlerinde hapsedilmesini emreden ayet, yüz sopa ayeti ile neshedilmiş, sonra recim hadisi ile muhsan zaniler tahsis edilmiştir; çünkü haber-i vahid ile nesih değil ama tahsis caizdir" diyenler de olmuştur. (Buraya kadar naklettiğim ifadeler arasındaki çelişkilere, recimin neye dayandığı konusundaki tereddütlere dikkat çekmek isrerim. Ayrıca Hz. Ömer''den nakledilen "şeyh ile şeyha zina ettiklerinde…" söz de metin yönünden tenkit edilmiştir.)
Serahsî Mebsut"ta diyor ki
00:0011/11/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
10/478
Zinanın cezası başlangıçta zina edenleri evlerinde hapsetmek, ayıplamak ve incitmek (eziyet etmek) idi. Sonra bu ceza şu hadisle neshedildi:
“Benden hükmü öğrenin (alın, benden alın; Allah onlar için vaad ettiği yolu gösterdi: Bekar ile bekar zina ettiğinde yüz sopa ve bir yıl sürgün, evli (veya dul) ile evli zina ettiğinde yüz sopa ve recim.”
Bu hüküm (hadis) Nur suresinden (yüz sopa ayetinden) önce idi. Sonra yüz sopa ayeti gelince önceki hüküm (hadis hükmü) neshedildi, evli olmayanların zinasına yüz sopa, evli olanlar için ise recim sabit kaldı. Yüz sopa cezasında alimlerin ittifakı vardır. Recim ise sünnet ile sabittir ve bunu Haricîler kabul etmezler; çünkü onlar, mütevatir olmayan sünneti kabul etmiyorlar.
Hadiste evlilerin zinası için yüz sopa ve recim deniyor, bize (Hanefilere) göre recimle birlikte yüz sopa cezası had olarak meşru değildir. Peygamberimiz''in uygulattığı recimlerde yüz sopa uygulanmamıştır. Maksat zinayı engelleyici bir ceza uygulamaktır, recim bunun için yeterlidir, bunun yanında yüz sopanın faydası yoktur, faydası olmayan bir şey de had olarak meşru olmaz…
10/493-95
Hadiste geçen “bekarın zinası için yüz sopa ve bir yıl sürgün” cezasının bir yıl sürgün kısmı da -biz Hanefilere göre- yüz sopa ile bileştirilmez (ikisi birden uygulanmaz). İmam Şafiî''ye göre ikisi birden uygulanır. Çünkü Hz. Peygamber, Ebu Bekir ve Ömer hem sopa hem de sürgünü birlikte uygulamışlardır.
Bize (Hanefilere) göre ayette geçen yüz sopa zina cezasının tamamıdır, eğer buna bir de sürgün eklenirse haber-i vahidle ayetin hükmüne ekleme yapılmış olur ve bu nesih demektir.
Ayrıca şöyle hadisler de vardır:
Peygamberimiz''e zina yaparken yakalanmış bir bekar getirilmişti, “Yüz sopa vurun” dedi, “Onun bedeni buna dayanmaz” dediler. “Üzerinde yüz taze sürgünü bulunan bir dal alın onunla bir kere vurun” buyurdu. “Sonra da sürün” demedi. Eğer sürgün cezası had olsaydı zor/eziyetli de olsa onu uygulardı.
İçki içen birisi sürgün edilince dinden döndü ve Bizans''a sığındı. Bunun üzerine Hz. Ömer “Vallahi bundan sonra hiçbir kimseyi sürgüne göndermem” dedi. Eğer sürgün had olsaydı böyle demezdi.
Sopa ve sürgün başlangıçta idi, sonra Nur suresi (yüz sopa cezası) gelince sürgün kaldırıldı (neshedildi).
Biz (Hanefiler) diyoruz ki, bir kimse için sürgün cezası sabit olsa bile o, (had değil) tazir yoluyla tevbe edinceye kadar hapse atılır.
Sürgün fayda zarar hesabına göre tazir olarak uygulanır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da “Hz. Peygamber, Ebu Bekir ve Ömer sopanın yanında sürgünü de uyguladılar” rivayetine rağmen Hanefîlerin “sürgün had değildir” demeleridir.
Buraya kadar yaptığım aktarmalar “recim cezasının meşhur hadise dayalı had olarak sabit olduğu” iddiasının tartışma dışı olmadığını ortaya koymaktadır.
Aşağıda nakledeceğim tarihi bilgi, Osmanlı''da recimin -en azından bazı dönemlerde- tazir çeşidinden bir ceza olarak kabul edildiğine delalet etmektedir.
D.E. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi sayın İsmail Acar''ın tespitine göre (Fak. Der. Sayı XIII-XIV, İzmir 2001, ss. 53-68 ) “Fatih''in “Kanun-ı Sultanî” adlı kanunnamesinin ilk maddesinde; zina eden evli bir erkeğin suçuna sadece para cezası verilmektedir. II. Beyazıt Kanunnamelerinde de ibare aynı şekildedir. Yavuz Sultan Selim''in (1512-1520) Kanunnamesi ile birlikte, zina cezasını düzenleyen kanunname metnine; “siyaset olunmadığı takdirce” ibaresi girmiştir. Kanunî''ye ait Kanun-ı Sultanî ''de ise bu ibare; “lakin ala vechi ''ş-Şer'' recm kılmalu olmasa” şeklini almıştır. Bu ibare bazı Kanunî''ye ait fermanlarda da yoktur... Hatta İslam hukukçularının takdir ettiği zina suçuna verilen recm cezasının ilk kanunname metinlerinde hiç zikrinin geçmemesi, kanunnamelerde ilgili cezaların onun yerine ikame edildiği fikrini savunanları desteklemektedir.”
.YÖK Başkanı"na teşekkür
00:0012/11/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan''ın Anadolu Ajansı''nı ziyaretinde yaptığı konuşmayı okuyunca içimden geçen takdir, hasret ve dua cümlesi şu oldu: Bu ülkeye işte böyle Öz-canlar lazım. Hakim değil hadim devleti temsil eden, halkının değerleriyle bütünleşmiş, ilmi yetkinliği yanında başarılı idareciliği sayesinde düğümlenmiş problemleri çözen, şov yapmayan, kendini ön plana çıkarmayan… Yusuf Ziya Bey gibi ilim ve idare adamlarına, aydınlara ihtiyacımız var.
Eğer bu ülkenin aydınları, ilim adamları, bürokratları sayın Özcan gibi davransalardı birçok konu siyasetçilerin eline düşmez, rezil kepaze olmaz, istismar edilemez, kamplaşmalara sebep teşkil etmezdi.
YÖK yıllardan beri var; problem çözmek yerine problem çıkarmakla meşgul olan yöneticiler geldi geçti. Sayın Başkan Özcan ve ekibi ise birçok önemli iş yanında -başkanın da önemli bulduğu- şu işleri başardılar:
-Öğretim üyeleri dışındaki elemanların üniversiteye alınmasıyla ilgili önemli bir düzenleme yaptılar. (Ama maalesef Danıştay bu güzel düzenlemeyi durdurdu).
-Getirdikleri Farabi Değişim Programı öğretim üyelerinin ve öğrencilerin Türkiye sathında mobilitesini sağlayacak.
-Performansa dayalı bir ödüllendirme sistemi üzerinde çalışılıyor; bu sistem uygulandığında çalışan ve üreten ödül alacak, çalışmayan mahrum kalacak.
-Rektörlerin tayin sıralamasında bir çeşit rektör karnesi geliştirdiler. Bir rektörün 4 yıllık hizmetine bakıp ne kadar başarılı olduğunu değerlendiriyorlar.
Başkan biraz da yakınarak şu açıklamayı yapıyor: "Ama bunu dışarda bilmedikleri için diyorlar ki ''üçüncü sıradaki adayı birinci sıraya çıkarttılar.'' Biz karnesine bakıyoruz, gazeteciler siyaseten zannediyorlar".
"YÖK Başkanlığı''na geldiğinizde en önemli sorun olarak katsayı ve başörtüsünü mü görüyordunuz?''" sorusuna sayın Başkan şu cevabı veriyor: "İkisini görüyordum, ikisi de hallolmuş durumdadır. Mümkün olduğu kadar insanları tatmin edecek derecede halloldu. Yüzde yüz olmadıysa bile katsayıda küçük birşey kaldı. Başörtüsünde de itiraz eden bir tane üniversite bile olsa yüzde yüz bir konsensüsten bahsedilemez ama çok yüksek oranda bir konsensüsle kabul edildi diyebiliriz."
YÖK''ü muhalif parti haline getiren yöneticiler döneminde yapılan haksızlık ve yanlışlar saymakla bitmez de burada birini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Sırf ideolojik bağnazlık yüzünden aldıkları bir karar ile -özellikle- İslam ülkelerinde öğrenim görmüş mezunların diplomalarının denkliğini iptal ettiler. Bununla yetinmeyip Türkiye''ye dönmüş, burada yüksek lisans veya doktora imtihanını kazanmış, ders veya tez dönemine geçmiş ilim yolcularının da lisans üstü öğrenim haklarını -geriye dönük bir tasarrufla- ellerinden aldılar. Yeni YÖK döneminde ise "eksik derslerin tamamlanması yoluyla" bu mağduriyet de giderildi.
Sayın başkana ve çalışma arkadaşlarına candan ve yürekten teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyorum.
Kıyafet Hürriyeti
00:0014/11/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İddia şu: İnsanlar örtünme, açılma, kiyafet seçme konularında serbest olsunlar, kimse onlara baskı yapmasın; bunun olabilmesi için de 18 yaşına kadar ana babalar onların örtünme (tesettür) ve kıyafet seçme isteklerine, tercihlerine müdahale etmesinler.
Bu iddia şu varsayıma dayanıyor:
İnsanlar 18 yaşlarına kadar başkalarının tesirlerine açıktırlar, akılları ermez, direnme güçleri yoktur, ama bu yaştan sonra kimsenin tesiri altında kalmazlar, seçimlerini hür olarak yaparlar.
Bu varsayım gerçeğe uymadığı için iddia da dayanaktan yoksun kalmaktadır.
Doğru olan, hayatın gerçeğine uygun bulunan durum şudur: İnsanlar her yaşta, her konuda başkalarının (etki alanlarının) tesirine açıktırlar. Bütün tercihlerinde akıl ve iradelerini etkileyen, yönlendiren amiller, güçler, etki odakları vardır. Bütün bunlara karşı direnecek ve yalnızca akıl, vicdan ve imanlarının emrettiğini yapacak insanlar nadirdir, ayrıca akıl ve vicdan da hür olarak oluşamaz.
Kıyafet örneğini alalım.
Erkek olsun kadın olsun kıyafet seçenler, rengi, şekli, ölçütleri bakımından önce modanın tesiri altındadırlar. Arkasından iklim şartları, örf, adet ve âdâb gelir.
Hürriyeti kişinin akıl ve vicdanına göre serbest iradesiyle seçim yapma imkanı olarak tanımlasanız bu takdirde akıl ve vicdanın nasıl oluştuğunu, beyaz kâğıdın (fıtratın) kimler tarafından nasıl doldurulduğunu düşünmeniz gerekir.
İnsanların temel değerlerle ilgili inançları ve önkabulleri vardır. Bu dindarlar için de, dinsizler için de sözkonusudur. Bütün seçimler (adına akıl deyin, vicdan deyin, iman deyin) işte bunların, önceden kabullendiği temel değerlere tâbidir; mutlak hürriyet diye bir şey yoktur.
Sözü örtünmeye getireceğim.
Türkiyede resmi ve genel eğitim ülkenin özel ideolojisi, buna ek ve bununla sınırlı olarak demokrasi ve insan hakları çerçevesinde planlanıyor ve uygulanıyor. İnsanlara bir yandan modernizm bir din gibi telkin ediliyor, diğer yandan -modernizmin uzantısı olarak- dinin etkisine karşı tavır alınıyor, hayat alanlarının dinden arındırılması için özen gösteriliyor. Çocuklar ve gençler 18 yaşlarına kadar işte bu baskın etki altında yetişiyorlar.
Peki hürriyet nerede?
Kamusal alanda tesettürü yasakla, öğretmenin başını zorla aç, medya ve sanat yoluyla örtünmeye karşı etkili bir propaganda yürüt, örtünenleri öcü böcü olarak göster, bütün bunlar baskı olmasın, hürriyete aykırı olmasın, bütün bunlara dayalı olarak çocuğun ve gencin seçimi "hür seçim" sayılsın, ama sıra dindar ebeveynin inancına göre çocuğunu eğitmesine gelince "baskıdan, insan haklarından" söz edilsin! Bu düpedüz çifte standarttır.
Bugün ABD gibi ülkelerde ana babaların çocuklarını devletin, başka inanç ve ideolojilerin etkisinden uzak tutabilmeleri için okula göndermeme, evlerinde ders verip/verdirip imtihanlara sokarak öğrenim yaptırma hakkı tanınmıştır.
İnsan hakları belgelerinde de ana babalara, çocuklarını kendi dini inancına göre eğitme hakkı verilmiştir.
Çocuk hiçbir yerde hür değildir (büyüklerin hür olup olmadıkları da tartışmaya açıktır), eğer bir telkin, bir yönlendirme, bir eğitme olacaksa bırakın da bunu ana babalar yapsın ve onlar seçsinler.
Not: Kurban Bayramınızı tebrik eder, dünyamız ve ülkemiz için hayır ve berekete vesile olmasını Mevlâ''dan dilerim.
Veda Hutbesi ve İnsan Hakları
00:0018/11/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) hicretten sonraki onuncu yılda hac ibadetini ifa ettiler. Rivayetler bu hacda 100-140 bin civarında insanın bulunduğunu ifade ediyor.
Peygamberimiz bu hac ibadetinin çeşitli merhalelerinde halka hitap ettiler; özellikle Müzdelife, Arafat ve Mina''da hutbeler irad buyurdular, bu hutbelerinde önemli buldukları hususları tekrarladılar. Bugün ellerde dolaşan "Veda Hutbesi" bu hitapların toplamıdır.
Bir hitabında "İyi dinleyin, belki bu yıldan sonra bu mekanda sizinle bir daha buluşamayacağım" dediği için birçok sahâbî O''nun artık Rabbine kavuşma zamanının geldiğini ve bu hitabın "bir veda konuşması" olduğunu anlamışlardı.
Bilindiği gibi vahiy yaklaşık yirmi üç yıl sürdü; bu arada bir yandan ilk muhatap topluluğun ihtiyacına cevap verenler yanında daha çoğu dünyanın sonuna kadar gelip geçecek insanların ihtiyaçlarını karşılayan bilgiler ve hükümler gelmiştir. Bunların tamamı Kur''an-ı Kerim''de toplanmış, Hz. Peygamber''in sünneti de gerekli açıklamalarla rehberliği tamamlamıştır. Veda Hutbesi ise İslam inkılabının ana çizgilerini insanların dikkatine pekiştirerek sunan bir beyanname olmuştur.
İnsan hakları ile ilgili açıklamalar, antlaşmalar ve beyannamelerin tarihçesinden söz edenler belki de kasıtlı olarak bu muhteşem hutbeyi görmüyorlar ve başlangıç olarak Magna Karta''yı alıyorlar.
"Büyük Özgürlükler Sözleşmesi" manasına gelen Magna Karta 1215 yılında Papa III. İnnocent, Kral John ve onun baronları arasında imzalanmış olup "kralın bazı yetkilerinden vazgeçmesi, kanunlara uyması ve hukukun üstünlüğü" hükümlerini getiriyordu.
Magna Karta''dan sonraki önemli insan hakları belgeleri şunlardır:
Virjinya Haklar Beyannamesi (1776)
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1776)
İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi 1789-91
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948).
Bunların en eski olanı Magna Karta olduğuna göre Veda Hutbesi bu sözleşmeden 583 yıl önce ilan edilmiş bir "insan hakları beyannamesi"dir.
Kralların, meclislerin, milletler topluluğunun imza ve ilan ettikleri bildirgelerde eksikli fazlalı bir kısım haklar ve özgürlükler yer alıyor; ancak bunları yine insanlar düşünüp ortaya koydukları için müeyyidesi zayıf oluyor, hakların tayini ve tatbiki güçlülere bağlı bulunuyor. Bugün üzerinde yaşadığımız şu dünyada zayıflara en büyük kötülüğü, haksızlığı -üstelik uygar oldukları iddia edilen- güçlü ülkeler (ABD, Avrupa, İsrail, Çin, Rusya…) yapıyor.
Ulusların içinde de zenginler, güçlüler, arkası olanlar haklı haksız istediklerini alıyorlar, zayıflar ise bunlara katlanıyorlar.
İlan edilen insan hak ve özgürlüklerinin -bize göre- ikinci eksik ve zayıf noktası muhtevası ve amacı ile ilgilidir. Muhtevasında haklara ağırlık verilmiş, ödevler gölgede kalmıştır.
Amacı ise insanı, bütün kabiliyetleri (bunun içinde iyisi de kötüsü de vardır) ile hür ve serbest bırakmaktır, erdemli bir insan topluluğunu değil, neredeyse mutlak manada hür bir inan topluluğunu gerçekleştirmektir. Bu hürriyet anlayışında bir gün dünyada eşcinsellik, ana babayı tanımamak, ensest ilişki yaygın hale gelse ve insanlar bunları tabii karşılasalar mesele yoktur, insan hakları sözleşmeleri amacına ulaşmış sayılır.
Ya peki Veda Hutbesi (İslam''ın insan hak ve özgürlikleri anlayışı) nedir?
Bunu -Veda Hutbesi çerçevesinde- yarın açıklamaya çalışalım.
Veda Hutbesi ve İnsan Hakları (2)
00:0019/11/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz Müslümanlara ve daha önce gelip geçmiş peygamberlerin tebliğ ettiği dinlere göre insanı Allah yaratmıştır. Allah abes (manasız, hikmetsiz, saçma) şeyler yapmayacağına, O''nun her emrinde, her fiilinde, her tasarrufunda hikmet bulunduğuna göre (O''nun bir güzel adı da Hakîm''dir), insanı da yaratıp bu dünyaya atmış değildir (“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır”; Kıyame: 75/36). Yaratan, insanın bu dünyada, kabiliyet ve imkanlarını hür olarak “iyilik, güzellik ve hayır” için kullanmasını, peygamberlere kulak vermesini, şeytana ve tedîb edilmemiş nefse uymamasını, kendi kesbi ve Yaratan''ın lutfu ile iki cihanda saadete ermesini istemiştir. İnsanın bu hedefi (yaratılış hikmetini) gerçekleştirebilmesi için hür olması ve elinde bazı imkanların bulunması gerekir. İşte İslam''da insan hak ve hürriyetleri, bu hedef göz önünde tutularak verilmiş, hürriyetin sınırları da buna göre çizilmiştir. Bugün adına “temel veya insan olmaya bağlı haklar” denilen kısım, İslam toplumunda yaşayan her insana (kadın erkek, Müslüman gayr-i Müslim, dinli dinsiz…) tanınır. Kamu hizmetleri, vatandaşlık, evlenmede denklik gibi bazı hak alanlarında insan olmaktan başka nitelikler aranır; bu nitelikleri taşıyanlara, bu “liyakate, ehil olmaya, hak etmeye bağlı” olan haklar da verilir. Bir gayr-i Müslim “İslam ülkesi vatandaşı” yaşama, düşünce, inanç, mülk edinme, seyahat, özel hayatın korunması, ekonomik faaliyet…” gibi temel (insan olmaya bağlı) haklardan Müslümanlar gibi yararlanır. Ama sıra mesela devlet başkanı veya ordu komutanı, hakim olmak gibi kamu hizmetlerine geldiğinde Müslüman olmayanlar bu vazifelere ehil kabul edilmezler.
Laik/seküler sistemlerde de mesela vatandaş olmayanlara, sabıkası teniz olmayanlara, belli bir yüksek tahsil yapmış olmayanlara… bu haklar tanınmaz.
Bu girişten sonra muhteşem ve mübarek Veda Hutbesi''ne dönelim ve dünyada “insan hakları” konuşulmaz iken Son Peygamber''in (s.a.) dilinden ilan edilen ve Allah tarafından insanlara bahşedilen haklara bakalım:
“Ey insanlar, Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepinizin soyu Adem''e çıkar, Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız en takvalı (hayatını Allah rızasına uygun yaşama bilinci, azmi ve titizliği içinde) olanınızdır. Bu takva ölçüsüne bağlı olan değer dışında Arap olanın, başka ırk ve kültürlere mensup olanlardan üstünlüğü yoktur.”
Tek medeniyet olduğu, insanlığın o medeniyete intisap ederek medeni olabilecekleri iddia edilen Batı medeniyeti hâlâ bu noktaya gelemedi. İnsanların eşit olduğunu ilan eden ilk belgeler ancak 18. Yüzyıl''da yazıldı, kabul edildi, ama hâlâ fiilen çeşitli sebeplerle birçok ayrımcılık hüküm sürüyor, bu belgelerde kadın yoktu (hayli zaman sonra girdi), bu belgelerde eşitliğin temel gerekçesi ile üstünlüğün makul ölçütü eksikti, hâlâ eksik.
Hutbedeki ifadeye göre herkes eşittir, üstünlük ancak takvadaki üstünlük ile olur, hiçbir kimse kendi takvasının başkasına göre daha üstün olduğunu iddia edemeyeceği için –takva bakımından da- bir ayrışma, bir “kendini üstün görme” durumu yaşanmaz. Temel haklar bakımından Müslümanlara eşit olan gayr-i Müslimlerin dini değerlendirme ve Allah katındaki derece bakımından Müslümanlardan aşağıda olmaları objektif bir kıstasa dayanır ki, bu da apaçık inkardır (İslam''a iman etmemektir.). İslam topluluğu içinde fasık denilen ve açıkça günah işleyen kimselerin, sabıkası temiz olanlardan daha aşağı derecede olmalarının sebebi de yine objektif, elle tutulur gözle görülür olan ihlallerdir, kırmızı çizgileri çiğnemektir.
(Devam edeceğim).
İnsanın Hak ve Ödevleri
00:0021/11/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Veda Hutbesi''nde Peygamberimiz (s.a.) diyor ki, "Allah''a isyandan uzak durmanızı, O''na itaat etmenizi tavsiye ve teşvik ediyorum. Size iki şey bırakıyorum; bunlara sarıldığınız müddetçe doğru yoldan sapmazsınız: Allah''ın Kitabı ve benim Sünnet''im (yine Allah''ın verdiği bilgiye dayanarak yaptığım açıklama ve uygulamalarım)".
Temel kaynak olarak bu iki vahiy ürünü var, alimler ve yöneticilerin ihtiyaca göre bu iki kaynağa dayalı ictihadları da zorunlu değişim ile dinin paralel gitmesini, değişimin bozulma ve sapma şeklinde olmamasını sağlıyor. Bunlara devlet başkanı, seçkinler, alimler, soylular ve dağdaki çobana kadar herkes uymaya mecbur; işte bu manada bir hukuk devleti.
"Bir suç işleyen onu kendi aleyhine işlemiş olur."
"İlki benim yakınlarıma ait olmak üzere İslam öncesinden kalma kan davalarını (öç almak için masum insanların öldürülmeleri geleneğini) kaldırıyorum"
"Suçludan başkası suçtan sorumlu tutulamaz." Bu ifade, başka milletlerde asırlarca sonra uygulanmaya başlanan "suçun şahsiliği" ilkesini getiriyor.
"Dokunulmazlık ilan ettiğiniz aylar, günler ve Harem bölgesi gibi can, mal, namus ve şerefleriniz de dokunulmazdır".
"Müslüman müslümanın kardeşidir; kardeşi helal etmedikçe onun hiçbir şeyi helal olmaz. Kimde bir emanet varsa onu yerine teslim etsin".
"Başta amcam Abbas''ınki olmak üzere İslam öncesine ait faiz alacaklarını kaldırıyorum (faiz ve faziciliğin yasak olduğunu ilan ediyorum); alacaklılar ancak ana paralarını alabilirler; ne size haksızlık edilsin, ne de siz başkalarına haksızlık edin".
Can, mal ve insan onurunun dokunulmazlığı ilan ediliyor, zenginlerin yoksulları, ihtiyaç sahiplerini -faizcilikle- soymaları, sömürmeleri yasaklanıyor.
"Kadınların sizin üzerinizde, sizin de kadınlarınız üzerinde hakları vardır… Zina ve isyan dışında onlara şiddet uygulamayın. Kadınlar hakkında Allah''tan korkun, onlara iyi davranın…"
1789 Fransız Devrimi sonrası ilan edilen insan hakları belgeleri dahil olmak üzere ilan edilen bütün belgelerde erkekler vardır, kadınlar söz konusu değildir. Bu yüzden Olympe de Gouges öncülüğünde 1791 de "Kadınlar için insan ve yurttaş hakları" girişimi başlatılmıştır.
İslam öncesi Arap kültüründe de kadınlar için haktan söz edilmemiştir.
İslam insan olarak ve insanlık değeri bakımından kadınların erkeklere eşit olduğunu ilan etmiş, insan haklarının detaylarında ise değişmez, tabii, yaratılıştan gelen farklılıklara bağlı olarak iki cinsin birbirini tamamlamasını ve hakta denkliğin sağlanmasını istemiştir.
Hür insanların köleleştirilmelerini yasaklamış, kölelik kaynağını yalnızca savaş esirleri ile sınırlamış, bunların da köle edilmemeleri yetkisini devlet yöneticilerine bırakmıştır.
"Şeytan bu topraklarda kendisine tapınılmaktan umudunu kesmiştir, fakat bunun dışında, sizin önemsiz göreceğiniz (dine aykırı) davranışlarınıza da razıdır; dininizi korumak için ondan sakının."
Dini ve hukuku korumak için kanunlar, hak belgeleri ilan etmeler yetmiyor; insanların, "insan üstü, insanları yaratan, onları her ana görüp gözeten… bir Yüce Varlığa" iman ve kulluk etmeleri, O''na itaattan saptıracak iç ve dış saiklere karşı bireyler olarak da direnmeleri, direnç kazanmaları gereki-yor. Peygamberimiz''in bu ikazı dahil olmak üzere Peygamberliği''nden vefatına kadar kesintisiz sürdürdüğü eğitim, dine ve hukuka içten bağlılığı; severek, isteyerek, bir ibadet şuuru içinde itaat etmeyi sağlıyor.
Peygamberimiz (s.a.) müminlere veda ederken yerine bir yönetici tayin etmiyor, yönetici seçimini ümmetin (veya onları temsil edecek olanların) hür seçimine bırakıyor. Seçilenler de hukuka (Kitaba ve Sünnet''e) itaatla yükümlü olacakları için saptıklarında ümmete onları ıslah etme ve bu olmuyorsa düşürme yetkisi veriyor.
Ve bütün bunlar 15 asır önce oluyor.
Müslüman, kadınına şiddet uygulayamaz
00:0025/11/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yapılan sosyal araştırmalar bütün dünyada erkeklerin kadınlara şiddet uyguladıklarını gösteriyor. Ülkemizde bunun oranı üç kadında bir kadın imiş; yani üç kadından biri, erkeklerden çeşitli şekillerde şiddet görüyormuş.
Kadına fiske vurmamış, kadınlara iyi davranılmasını istemiş, ''kadınlarını dövenler iyileriniz değildir'' demiş, "Onlar size Allah''ın emanetleridir, kadınlara iyi davranın, onlarla ilgili olarak Allah''tan korkun" buyurmuş bir Peygamber''in ümmeti olan Müslümanlar için bu oran "korkunçtur" ve "utanç vericidir".
Evine kocasının istemediği kimseleri alan, namusuna leke süren kadınların bile -başka türlü yola gelmemeleri halinde- vücutlarında iz bırakmayacak şekilde cezalandırılmalarına izin veren bir dinin mensupları, yemek tuzlu oldu, suyum gecikti -meşru da olsa- bir talepte bulundu diye (sudan bahanelerle) kadına söven, onu döven, yüzüne gözüne vuran, vücudunu morartan… kimseler günah işlemekte, Allah ve Resulü''ne itaatsizlik etmektedirler.
Namus cinayetlerine gelelim.
Namusa sürülecek lekenin en ileri boyutta olanı kocanın, karısını bir başka erkekle zina ederken yakalamasıdır. Bunu bir sahâbî Peygamberimiz''e (s.a.) soruyor; "öldürsem beni kısas ediyorsunuz, dokunmasam tahammül edemem, ne yapacağım?" diyor. Bunun üzerine mülâane ayeti geliyor. Bu ayete göre karısına zina isnad eden ama bunu yeterli şahitlerle veya itiraf ile ispat edemeyen koca mahkemeye müracaat ediyor, hakim, "yalan söylüyorsam üzerime… laneti olsun" mealinde bir yemini taraflara beşer kere yaptırıyor, yemin sonunda eşleri ayırıyor.
Şu duruma göre İslam''da hukuk hakimiyeti var, herkes bizzat ihkak-ı hak edemiyor, hem hakim, hem de infaz memuru olamıyor. Uygulamaya bakınca ne görüyoruz? Bırakın zina halinde yakalamayı bir şüphe (bazen iftira) üzerine bile anlamadan dinlemeden çeşitli şiddetler, işkenceler ve cinayetler…
Bir başka sakatlık da namusun, iffetin yalnızca kadın üzerinden değerlendirilmesidir. Halbuki İslam''a göre kadın ve erkek eşit derecede iffetlerini korumak, zina yapmamak, karşı cinse kötü gözle bakmamak mecburiyetindedirler. Erkeğin zina yapması (ülkemizde biraz da övgü kokusu içeren çapkınlık) İslam''a göre namussuzluktur, ahlaksızlıktır, günahkârlıktır, fasıklıktır. Erkeğin zinasına en azından göz yummak, kadının ise zinası şöyle dursun bir erkekle biraz serbestçe konuşmuş olmasını cinayet sebebi saymak Müslümanlıkla bağdaşmaz.
Hep söylüyoruz ve söylenmiştir; İslam iki cihan saadeti vaad ediyor, ama sözünü tutana; hem Müslümanım diyen hem de İslam''ın sözünü dinlemeyenlere din ne yapsın?!
Siyasi simge değilmiş
00:0026/11/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laikliği dindarlar için değil de yalnızca dinsizler için hürriyet olarak anlayanlar, böyle uygulamak isteyenler yıllardan beri başını örten genç kızların baskı altında olduklarını veya siyasi bir aidiyetin simgesi olarak başarını örttüklerini, hatta bir kısmının aldığı yevmiye sebebiyle türban taktığını iddia ediyorlardı. Bir başka iddiaları da başörtüsünün kadınları topluma katılmak ve topluma yönelik vazifelerini yapmak bakımından engellendiği ve toplumda "örtünen-örtünmeyen" ayrışmasına yol açtığı şeklinde idi.
Türkiye İş Kadınları Derneği''nin (TİKAD), Metropoll''e yaptırdığı araştırmada 26 şehirde ''başını örten kadın'', ''başı açık kadın'', ''eşi başörtülü erkek'' ve ''eşinin başı açık olan erkek'' toplam 3 bin 52 kişiyle görüşüldü. Aşağıda önemli kısımlarını aktaracağım araştırma sonuçları, yukarıda sıraladığım "ideolojik bağnazlık kaynaklı" iddiaların asılsız olduğunu ortaya koyuyor:
-Başörtülülerin yüzde 93''ü inançları gereği örtündüklerini ifade ediyorlar. Başı kapalı-açık kadınlar ve erkeklerin yüzde 85''i de kadınların inançları gereği örtündüğüne inandıklarını söylüyorlar. Başörtüsü- nü siyasi sembol olarak görenlerin oranı ise yüzde 1''de kalıyor.
-Başı açık kadınların yüzde 76''sı kadınların başörtüsü nedeniyle eğitime devam edememelerine üzüldüğünü, yüzde 87''si ise başörtülü kadınların kariyer sahibi olmasından rahatsızlık duymayacağını ifade ediyorlar.. Eşlerinin başı açık olan erkeklerin yüzde 86''sı da başörtülü kadınların kariyer sahibi olmasından rahatsızlık duymayacaklarını, yüzde 70''i de başörtülü kadınların eğitimlerini bırakmak zorunda kalmalarına üzüleceklerini beyan etmişler.
-"Başörtüsü ve meslek arasında tercih yapmak zorunda kalsanız, hangisini tercih edersiniz?" sorusuna başörtülü kadınların yüzde 75''i "Başörtüsü" cevabını vermiş. Başörtülü kadınların yüzde 94''ü de başı açık arkadaşları örtünmeye zorlamak gibi bir niyetlerinin olmadığını bildirmişler.
-"Başı açık kadının başı kapalı kadınla problemi yok, başı kapalının da başı açık olanla. Birbirlerinden kız alabileceklerini, çocuklarını evlendirebileceklerini söylüyorlar.
-Araştırmaya göre başörtülü kadınlar daha çok kendi kararlarıyla başlarını örtmüşler, bu kadınların yüzde 96''sı, bu kararı verdiği günlere geri dönse yine de başlarını örteceklerini söylemiş.
Özel iş yerlerinde başörtülü kadınların çalışmasından dolayı herhangi bir rahatsızlık duymayacaklarını söyleyenlerin oranı yüzde 92.
Katılımcıların yüzde 73''ü, bazı özel iş yerlerinde uygulanan başörtüsü yasağını doğru bulmadığını kaydetmiş.
Başörtülüler ile kamu kurumlarında çalışmak isteyenlerin oranı yüzde 87.
Bu sonuçlara göre hürriyet ışığından rahatsız olan yarasalar ve yasakçılar müdahale etmez, ortalığı karıştırmazlarsa topluluk bu problemi kendi aralarında çözmüştür.
İki hayırlı toplantı
00:0028/11/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçtiğimiz Cuma günü akşamı "Siret Araştırmaları Merkezi"nin tertip ettiği sîret sohbetlerinin ikincisine katıldım ve Hakanî Mehmed Bey''in manzum Hilye''si ile bu eser üzerine yaptığım bugünkü dilde manzum tercüme çalışması sohbet konumuz oldu. Eyüp''te, merhum Zekâi Dede''nin aslına uygun olarak yeniden yapılmış bulunan konağında (Şimdi merkez''in binası olmuş) yaptığımız sohbete kaliteli bir katılım oldu. Bu sohbetlerin yeni konuşmacılarla devam edeceği müjdesini de okuyucularıma iletiyorum.
Muhammed Emin Yıldırım Hoca ve mesai arkadaşlarının sîret araştırmaları için bir merkez kurmaları, Efendimiz (s.a.) i bütün yönleriyle ümmete tanıtmayı ve hayatımız ile "En Büyük Örneğin" hayatı arasında uyum sağlamayı hedefleyen bu çalışma her türlü takdirin üstündedir; kuran ve destekleyenlerden Allah razı olsun.
Merkez bir de "Sîret Yayınları" faaliyeti içine girmiş. Bana hediye ettikleri iki kitabı da burada kısaca tanıtmam gerekiyor.
M.E. Yıldırım''ın hazırladığı "Hz. Peygamber''in (s.a.) Albümü" isimli kitap bu muhtevası ve şekliyle "ilk eser" vasfını taşıyor. 472 sayfa ve altı bölümden oluşan kitapta Peygamberimiz (s.a.)in anne, baba, dede ve nineleri ile kendisi, çocukları, eşleri, akrabası ve bir demet kutlu ashabı soy kütükleri ve özellikleriyle tanıtılıyor. Kitabın kâğıdından baskısına kadar gösterilen titizlik de muhteva ile örtüşür kalitede.
İkinci, kitabın adı "Siyer Atlası", yazarı Sami b. Abdullah el-Mağlûs, M.E. Yıldırım kitabın Türkçe neşrinde büyük emek sahibi. Büyük kıta 438 sayfa tutan bu eser de Peygamber (s.a.) Efendimiz''in hayatını resimler, haritalar, cetvel ve çizelgeler ile canlandırarak anlatıyor.
Bu neşriyat ve sohbet serisi dışında daha birçok güzel faaliyete yuvalık eden Merkez''in hayırlı ve devamlı olmasını diliyorum.
Dün sabah da MÜSİAD''ın istişare toplantısına katıldım. Bir milletvekilimizin de ifade ettiği gibi yöneticilerin yollarına ışık tutan birçok raporun ve çalışmanın altına imza atmış bulunan MÜSİAD''ın topnatıda dağıttığı 416 büyük sayfadan oluşan "Yükselen Değer Türkiye- Araştırma Raporları", ülkemizin seçkin ilim adamlarına hazırlattırılmış araştırma-inceleme yazılarını ihtiva ediyor. Kitabın bölümleri de şöyle: Uluslararası ilişkiler/Dış politika, ekonomi ve ticaret, kültür.
Değerli başkan Ömer Cihad Vardan''ın açış konuşmasından öğrendiğimize göre MÜSİAD, göksümüzü kabartacak, ümidimizi arttıracak çok önemli ve geniş hudutlu faaliyetler gerçekleştirmiş bulunuyorlar.
MÜSİAD kurulduğunda mensuplarının iş ve faaliyet alanlarına yönelik faaliyetlerin yanında ülkede "üç y" formülüyle ifade ettikleri üç probleme el atmayı karar altına almışlar: Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar.
Bu toplantıda bu kararın altı yeniden çizildi. Ülkemizin zenginlerinin belli değerlere bağlı bulunan bir gurubunun kurdukları bir büyük derneğin "yoksullukla mücadeleyi" problem edinmeleri bana önemli ve mutluluk verici gelmiştir.
Bu derneğimize de hayırlı çalışmalarında başarılar diliyor, gayret sahiplerini tebrik ediyorum.
Kürt meselesine farklı bir bakış
00:002/12/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Milletimizin (İslam ümmetinin) değerli bir parçası olan Kürt kardeşlerimize ait gösterilen birçok talep ve hedeften söz ediliyor ve bunlar belli bir politikanın adeta ekmeği ve suyu oluyor. Peki işin aslı nedir, bu ayrılıkçı anlayış ve talepler Kürtlerin ne kadarına aittir? Bu soruya “bir cevap” olan ve meselenin çözümü için samimi gayret sarfedenlere faydası olacağını düşündüğüm (altına bir uzman hekim diye imza atmış) uzunca bir mektubu üç yazıda okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
…Yazılarınızı mümkün olduğunca takip ederim. Önemli hususlara parmak basıyorsunuz. Allah eksikliğinizi vermesin. Gerçi fazla girmiyorsunuz ama ben bölgeden bir insan olarak ülkenin en önemli sorunu olma özelliğini hâlâ koruyan Kürt sorunu veya Ayrılıkçı Terör Meselesi de denilen konuda sizinle biraz sohbet etmeyi arzu ettim.
Kanaatimce bu meselede bir şey ya kasten eksik bırakılıyor, ya da bilerek atlanıyor. Doğudaki bir evde ve Kürtçe konuşulan bir ailede büyüdüm ve halen burada yaşayan bir insanım. Dolayısıyla meseleyle ilgiliyim. Hem sözünü ettiğim eksikliği dile getirmek hem de konuyla ilgili diğer bazı duygu ve düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. (eğer rahatsız ediyorsam affımı dilerim).
Kime Kürt ya da Türk demek lazım? Kürtçe konuşanlara Kürt, Türkçe konuşanlara da Türk dersek bu doğru olur mu? Bir çok Kürdün Kürtçe bilmediği gibi bir çok Türkün de Türkçe bilmediği ve Kürtçe konuştuğunu hepimiz biliyoruz. Keza Zazaların bir kısmının Zazaca konuştuğunu ama kendilerini Türk olarak tanımladıklarını da biliyoruz. O halde konuşulan dile göre ırk tespiti yapılamayacağını söylemek mümkündür sanırım. Tabii ki kafatası ölçülerek veya vücut yapısına bakılarak da ırk tesbiti yapılamayacağı kanaatindeyim.
Geriye DNA kalıyor. Genetik çalışmalarla etnik köken tespiti yapılıp yapılamayacağı hususu netlik kazanmamıştı ama yakın zamanda bu hususta bir gelişme oldu.
Üç sene önce İtalyanların da ağırlıklı olarak iştirak ettiği Bodrum''daki uluslararası bir simpozyumda (Tarihten Bir Kesit, Etrüskler 2-4 Haziran 2007 Bodrum) gen tahlilleriyle ırkların teşhis edilebileceği belirtilmiştir ve Zaza ile Kürtlerle ilgili çalışmalarda önemli bilgiler elde edilmiştir. Ama nedense bu bilgiler medyamıza yansımamıştır. (O ilmî toplantıda Kürtlerin ve Zazaların gen yapısının en fazla Türklerin gen yapısına uyduğu için medyamızın bu Simpozyuma fazla ilgi göstermediğini düşünmekteyim. Gerçi bilimsel toplantılara basının ilgisi genellikle azdır ama bu toplantının önemi başkaydı, Türkiye''nin en önemli sorunu ile alakalı bilgiler ortaya çıkmıştı. Kürtlerin kökeni ile ilgili tartışmalarda adeta bir kırılma, bir dönüm noktası özelliğini taşıyordu. Çünkü Kürtlerin ayrı bir ırk olduğu iddialarını ters yüz ediyor ve basının da yıllarca doğrulanmamış bu görüşleri yaymakla büyük bir yanılgı içinde bulunduğunu ifşa ediyordu. Simpozyum bildirileri Türk Tarih Kurumu tarafından bir kitap haline getirilmiştir).
Ben ırk peşinde değilim ama illa ki ırk diyenlere bu simpozyum onları mahcup edecek bir cevap teşkil etmiştir.
Küçükken (ve halen) ebeveynlerim hep Türk olduğumuzu söylerlerdi. Biz de kendimizi her zaman öyle bilir, öyle kabul ederdik. Kürtçe konuşuyorduk ama Türk olduğumuza inanıyorduk ve mutluyduk. Bu birlik ve beraberliğimiz, kaynaşmış ve kenetlenmiş halimiz birilerini rahatsız etmiş olacak ki, son yıllarda ırk meselesini önümüze getirdiler ve ısrarla Türk olmadığımızı söylemeye başladılar. Benim Türk, Zaza veya Kürt olmam başkalarını neden bu kadar ilgilendiriyor bilmiyorum. Beni benden daha fazla düşündüklerine inanamıyorum. İlla ki Kürt olduğumuzu bize dayatmalarının başka sebepleri olmalı diye düşünüyorum. Aslında her lafın başında Kürt diyenlerin bir nevi ırkçılık yaptığını da düşünmeye başladım. Hani ırkçılık yoktu? (Sözüm size değil ama bazı İslamcı yazarların maalesef bu kategoride olduğunu görüyorum).
Medyadaki sürekli Kürt vurgusundan dolayı, şimdi şarktaki bir insanın Türk olduğunu söylemesi tuhaf karşılanır oldu. Dün, yani 60-70 sene önce doğudaki insanların belki de yüzde doksanı kökenini merak etmeden, sorgulama ihtiyacını duymadan kendini 72 milyonluk milletin bir ferdi olarak görüyordu ve bundan herhangi bir rahatsızlık hissetmiyordu. Aynı dine mensup olmak ve aynı mefküreyi paylaşmak onlara yetiyordu. Ama son 15-20 yıldan beri etnik yapı lafları ortaya atılınca bazılarında bu merak uyanmaya başladı. Benim etnik kökenim acaba nedir gibi sorgulamalar ortaya çıktı.
Kürt realitesi gibi sözler bu merakı körükledi. İslam ortak paydasını yeterli görmeyenlerin sayısı artmaya başladı. Bölgedeki yayınların hepsi de maalesef Kürtçülerin görüşleri doğrultusunda olduğu için (tahmin edileceği gibi başka görüşlere tahammülleri yok) tabii olarak insanlar bu yayınların etkisi ile kendini başka bir millettin mensubu gibi görmeye başladılar. Dolayısıyla kendini 72 milyonluk milletin bir parçası olarak görenlerin sayısı azaldı. Bugün bu oran herhalde yarı yarıya düşmüştür. Bu gidişle yarın daha da düşecektir.
Kendini Kürt olarak görenlere bir diyeceğim yok ama doğuda kendini Kürt kökenli olarak görmeyen milyonlarca insan da var. Onların sesine maalesef kimse kulak vermiyor. Buralarda herkesin Kürt olduğuna inanması için yoğun bir çaba ve propağanda var. Hepimiz Müslüman olduğumuzdan dolayı aynıyız, ayrımız gayrımız yok diyoruz, etnik kökenin, Kürt ya da Türk veya Zaza olması önemli değil, diyoruz ama gene de illa ki ''siz Kürtsünüz'' diye dayatıyorlar.
Açıkçası Doğudaki Türklerin varlığını tamamen inkar ediyorlar, hatta olanları da imha ediyorlar. İmha edemediklerini ise göçe zorluyorlar. Kürtçülerin baskıları, güya demokrat olarak bilinen kimi aydınların telkinleri, liberallerle bazı İslamcı yazarların da bu gibi propagandalara kapılması sonucu ayrılıkçılık hız kazanmıştır. Açılımdan sonra ise özerklik ve federasyon hedeflerine ulaşacaklarına dair ümitleri daha da artmıştır. Cesaretlendiler. Özerklik verilmez ve Apo da af edilmez ise iç savaş çıkartırız, tehdidini dillendirmeye başladılar.
(Devamı var)
Kürt Meselesine Farklı Bir Bakış (2)
00:003/12/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Doğulu uzman doktorumuz mektubuna şöyle devam ediyor:
Değerli hocam, diyelim ki Bodrum''daki genetik çalışmalardan haberimiz yok, kendi çabamızla geçmişimizi tetkik ediyoruz. Sağlıklı bir neticeye varmak mümkün mü?
Bence hayır, çünkü denedim. Sizin de bildiğiniz gibi 6-7 babadan daha ötesi ile ilgili bilgiler net değil. Zaten nüfus kayıtlarında da bununla ilgili bilgiler bulunmaz. Ben şahsen nüfus müdürlüğünde bu bilgilere ulaşamadım. Mesela 300-400 yüz yıl önceki dedemin ve nenemin isimlerini, nereden geldiğini, hangi dili konuştuğunu, kaç çocuğu olduğunu, bunların kimlerle evlendiğini, nerelere göç ettiklerini öğrenemedim. Onların torunlarının kimler olduğunu hangi memleketlere gittiklerini ve kimlerle izdivaç yaptıklarını da. Belki de genel kültürümüzde -galiba din öğretisinde de- yedi babanın isminin ezberlenmesi öneriliyor ama daha gerisinin üzerinde fazla durulmuyor. Zira o konuda elde edilen bilgilerin yanlış olma ihtimali çok kuvvetlidir. Mesela bölgemizde pek çok büyük aşiret, peygamber soyundan geldiğini iddia ediyor ama buna itibar etmek mümkün mü? (kaldı ki -siz daha iyi biliyorsunuz- Peygamberimiz''in soya değil, yola önem verdiğini sanıyorum).
Sayın hocam siz onuncu dedenizle ilgili olarak bu gibi kesin bilgiler elde edebilir misiniz? Dedem anlattı, o da dedesinden duydu diyerek kati bir neticeye varmak mümkün mü? O halde doğudaki herkesin Kürt olduğunu ve bunların hepsinin de PKK''ya sempati ile baktığını düşünmek yanlıştır. Böyle bir varsayımla çözüm üretmek ise mümkün değildir. Siz de gayet iyi bilirsiniz ki yanlış teşhis yanlış tedaviye sebebiyet vermekte bu da çare olamamaktadır. Ayrıca akrabalık meselesini de önemsiyorum. Biliyorsunuz milyonlarca Türk insanı Kürtle evlenmiş ya da milyonlarca Kürt Türk ile izdivaç yaparak akraba olmuştur. Yani kanlar karışmış, tabiri caiz ise ırkların saflığı ortadan kalkmıştır. Allah insanları farklı farklı yarattı ama mahşere kadar da böyle farklı kal demedi herhalde. Yani -haşa- ırklar saf kalsın, başka ırktaki insanlarla evlenmeyin gibi bir emir yoktur sanırım.
Mesela 500 yıl önce, Çerkes olmayan biriyle evlenen bir Çerkesin çocuğu ve torunları yıllar sonra yüz binlere ulaşarak başka bir milletin evladı olmuş olabilir. Ya da Kafkasya''da bulunan bir Türk bir Çerkesle evlendiyse ve orada yaşamaya devam ettiyse muhtemelen çocukları ve torunları Çerkesleşmiştir. Yani bütün milletlerde de bu gibi karışmışlığın olduğunu söylemeye çalışıyorum. Çerkes ilelebet Çerkes olarak, Kürt ilelebet Kürt, Türk de ilelebet Türk olarak kalacak diye bir şey olmaz. Önemli olan inanç sistemi, kültür, dünya görüşü veya zihniyettir. Şu anda hepimiz bir vatanda, bir bayrak altında, ortak kader, müşterek menfaat ve müşterek kültürün meydana getirdiği tek bir millet halinde, aynı kıbleye dönmüş olarak yaşıyoruz. Çoğumuz bundan rahatsız değiliz. Rahatsız olan birkaç kişi çıktı diye onlara mı uyacağız?
Ezcümle bu birlik ve beraberliğimizi sürdürelim, sık sık etnik köken vurgusunu yapmayalım diyenlere hak veriyorum.
Ayrıca İspanya ya da başka bir ülkedeki özerklik veya federasyon modelinin -zihniyet ve kültür farkından dolayı- bize çözüm olamayacağını düşünüyorum.
Bence kim kendini ne his ediyorsa odur değil mi? Etnik menşee yönelmenin bir anlamı da, yararı da yok. Ama gel gör ki yazarların ve aydınların çoğu böyle düşünmüyor. Doğu ve Güneydoğu''daki herkesin Kürt olduğunu ısrarla vurguluyor ve bizim ırkımızı ileri sürerek- devlet kurmak da dahil- bir takım hak talepleriyle medyada boy gösteriyorlar. Hatta sanki bütün Kürtler aynı amacın peşindeymiş gibi bir varsayımla güya bizim hakkımızı savunuyorlar. Ben bunu yanlış görüyorum.
(Devlet kurma hakkını şimdilik dile getirmemeleri bence zamanlama meselesi yüzündendir. BDP''liler de ısrarla bölünmek istemiyoruz diyorlar ama samimi değiller. Her adımlarının bu yönde olduğunu hepimiz biliyoruz. Akıllarınca halkı kandırıyorlar. Gerçi maalesef buna kanan, onların bölünmeden yana olmadığını, belki (…) bile ayrılıkçı olmadığını düşünenler de var ama çoğumuz işin öyle olmadığının farkındayız).
"Kendini Kürt his edenlerin sayısı üç kişi de olsa onların ırkî taleplerini yerine getirmek lazım" demek doğru mu? Kürtçe üç kelimeden de ibaret olsa ve Türkçe bilmeyenlerin sayısı -tercümana ihtiyaç duyanların sayısı- üç kişi de olsa bu dili eğitime sokalım demek mantıklı ve yararlı olur mu? Bana göre böyle bir mantık doğru olmadığı gibi meselenin çözümüne herhangi bir katkısı da olmayacaktır. Tersine Kürtçüleri daha da azdıracaktır.
Şu anda Kürt nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden kitlenin (Kürtçü olmayan bizim gibi insanların) görüşlerinin medyada yeterince dillendirilmemesinin de çözümü zorlaştırdığına inanmaktayım. Kısacası, bizim gibiler için ırk veya ırksal haklar önemli değil, huzur, geçim ve Allah''ın rızası önemlidir. Ayrıca vatanın birliği ve ay yıldızlı bayrağımızın dalgalanması da önemlidir. FEDERASYON YA DA ÖZERKLİK GİBİ ŞEYLERİ İSTEMİYORUZ. Bizim üzerimizden politika yapan kişi ve partileri (BDP gibi) tasvip etmediğimizin de bilinmesini istiyoruz.
(Bir yazılık daha devamı var).
Kardeşçe birlik nasıl sağlanacak?
00:005/12/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde Kürt meselesi, Alevi meselesi, başörtüsü, İmam Hatip Okulları gibi bazı konular var ki, etrafında oluşturulan şartlar sebebiyle soğukkanlılıkla ele alınamıyor, adil bir yaklaşımla tahlil, teşhis ve tashih edilemiyor.
Doğulu, kendisi de Kürtçe konuşarak büyümüş bir kişinin Kürt meselesi hakkındaki görüşlerini içeren bir mektubunu –imlasına bile dokunmadan- yayınladım. Bu konu üzerinde birbirinden farklı pek çok görüş ve yaklaşım var, bu da bilinsin, duyulsun, tartışılsın istedim. Detaylardaki tartışmaya açık hükümler –bunların içinde en önemli ve kışkırtıcı olanı Kürtlerin de aslının Türk olduklarıdır- bir yana bırakılırsa mektup sahibi özet olarak şunu diyordu:
"İsteyen kendini inandığı ve bildiği gibi tanımlasın, "Kürdüm, Türküm, Çerkezim, Arnavutum…" desin; dilini de konuşsun, ama etnik aidiyeti bölünme aracı ve bunun üzerine politika yapmasın. İslam temelinde birlik ve bütünlük korunsun".
Ben mektubun esas tezinin bu olduğunu gördüm ve köşemde duyurdum.
Bu temel teze katılıyorum, ama dolaylı da olsa "Ülkemizde yaşayan insanlarımızın tamamının Türk veya bir başka ırka mensup olduğu" iddiasını ikide birde ileri sürmenin zarardan başka bir şey getirmediği inancındayım.
Madem ki bu mektubu yayımladım, bazı dostları üzdüm, şu halde mesele üzerindeki kendi düşüncelerimi de –özetle ve maddeler halinde- yazmam gerekiyor.
1. Müslümanlar etnik köken ve ırk meselesini tartışma alanının dışında tutmalıdırlar. Kardeş ve değerli olmanın ölçütü "dindarlık"tır. (Dinsiz veya başka dinden olanlar da İslam toplumu içinde insanca ve adil paylaşım çerçevesinde var olma hakkına sahiptirler.)
2. Daha eski olanları bir yana bırakalım, Cumhuriyet döneminde Kürtlere zulmedilmiştir, isyanlara sürüklenmiş, isyan tertiplerinin içine sokulmuşlar, acımasızca kırılmışlardır. Yerlerinden yurtlarından çıkarılmışlar, bölgeleri uzun yıllar bakımsız ve ilgi dışı bırakılmıştır. PKK meselesi ortaya çıktıktan sonra da önemli yanlışlar yapıldığı, sivilleri bırakın, bazı komutanlar tarafından bile itiraf edilmiştir... Herkes bunları bilmek ve itiraf etmek durumundadır.
3. Bu yanlışlara, zulümlere Kürt olmayan Müslümanların da razı olmaları mümkün değildir.
4. Yapılan yanlışları kullanarak ayrı bir Kürt devleti kurmak ve Türkiye''yi bölmek isteyenler yanlış yoldadırlar. Doğru yol/çözüm yanlıştan dönmek, hakkı teslim etmek, her hal ve kârda "İslam kardeşliği" temelinde birliği kurup korumaktır.
5. Nasıl kendisini Türk bilenler dillerini korumak, kendi –bölgesel, özel- âdetlerini muhafaza etmek istiyorlarsa, kendisini Kürt, Çerkez, Boşnak, Özbek… bilenler de aynı değerlerini koruma hakkına sahiptirler ve –namus cinayeti, başlık parası vb. istisna edilirse- bunlar İslam''a aykırı değildir.
6. Sonu ayrılığa giden talepler yerine, değerleri korumayı hedefleyen ve birliği bozmayan talepler üzerinde durulmalıdır. Bu cümleden olarak yalnızca bir bölgeye ait "bölgesel özerklik" yerine, bütün bölgelerde idarenin yeniden yapılandırılması ve yerel yönetimlerin yetki alanlarının genişletilmesi tercih edilmelidir.
7. -Kendine göre meşru veya değil- hangi sebeple olursa olsun devlete isyan etmiş, elini kana bulamış insanlar pişman (tevbe) ve teslim olurlarsa onların affedilmeleri de İslam''a aykırı değildir.
8. Problemlerin çözümünü iç ve dış siyasete bırakmak yerine, iyi niyetli insanların içinde bulunduğu sivil toplum kuruluşları üslenmelidirler.
Aile, eğitim, dünya düzeni
00:009/12/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yapılan bir araştırma iki gerçeği açığa çıkarmış:
1. Güzel huyları ve ahlakı olan kimseler er geç evlenip yuva kuruyorlar.
2. Bazı kötü alışkanlıkları olan kimseler evlendikten sonra bunları terk ediyor, eski ifade ile ıslah-ı nefs ediyorlar.
Tabii bunlar yüzde yüz oluyor diye bir şey yok, ama araştırmanın sonucu, aile kurmanın ahlak ve disiplin ile ilgisini ortaya koyması bakımından önemli.
Giderek aileler azalsa ve evliliklerin süresi kısalsa bile olabilenlerin, araştırmada işaret edilen iyi sonuçları doğurabilmesi için aile fertlerinin bazı erdemlere sahip olmaları ve çocuklarını da böyle yetiştirmeleri gerekiyor.
Bugün benim şahsi müşahedeme (gözlem) göre eğitimde “ahlak, disiplin, gelenek, değerleri taşıma”nın yerine “hürriyet, keşif, değişiklik, yenilik” amaçları geçmiş durumda. Peki bunun fiili sonucu, bedeli, topluma maliyeti ne olmuş, ne oluyor?
Ahlak ve/veya iman ile dengelenmeyen bir hürriyet, beşerin tabiatı gereği sınır tanımazlık, sorumsuzluk, egoizm ve zevke tapış sonuçlarını doğuruyor.
Keşif merakı insanlığın hayrına olacak buluşlardan çok “en az külfet ve emekle azami menfaat ve zevk” arayışına yöneliyor.
Değişim ve yenileşme aileyi, toplumu, dünyanın tabii düzenini (buna çevre dahil), insanlığın huzur ve barışını tehlikeye sokacak yönde oluyor. Bütün ülkelerde “evlenmeden evli gibi yaşama, aynı cinsten olanların evli gibi yaşamaları, evlendikten sonra kısa zamanda boşanma, aile fertleri arasındaki sevgi, saygı, dayanışma ve bağlılığın eksilmesi” gibi kötü gelişmeler yaşanıyor. Hem aile kurulamıyor, hem de gittikçe azalarak kurulan aileler sağlıklı ve devamlı olamıyor. Çünkü artık eskimiş, işe yaramaz kabul edilen “fedakârlık, kanaat, mutluğu paylaşma, özgecilik” erdemleri yok olmaya yüz tutmuş. Şimdi insanlar birbirlerine “Kendine iyi bak!” diyorlar. Bu cümle yalnızlaşma, egoizm, sorumsuzluk” koktuğu/taşıdığı halde gittikçe yayılıyor. Diyelim ki, kendine iyi baktın, cebini doldurdun, sağlığını korudun, işin gücün iyi, peki senin dünyada hiç sevdiğin, kendilerinden sorumlu olduğun kimsen yok mu? Onlar kendilerine bakamamışlarsa, talihleri yar olmamışsa, başlarına felaketler gelmişse ve sonunda mutlu değillerse “sen kendine iyi bakmaya ve tek başına mutlu olmaya devam edebilecek misin?” Bu soruya “Evet” cevabı verirsen bu bir yalnızlaşma, dağılma, değerlerin yok olması demek değil midir?
Evet kilisenin etkisinden kurtulan ve İslam medeniyetinden yararlanan hür Batı ekonomi, savaş gücü, maddi dünyaya ait bilim ve teknoloji alanlarında ilerledi; ama bunu yoksul ve zayıf ülkeleri sömürerek, kanlarını emerek, servetlerine el koyarak yaptı; yani ahlakı bir yana bıraktı. Zenginlerin sayıları azalırken servetleri katlandı, yoksulların sayısı artarken ellerinde avuçlarında olan azaldı, daha yoksul hale geldiler. Dünya savaş alanı oldu, hâlâ korku dağları bekliyor.
Bugün insanların gürültü patırdı içinde yitirdikleri değerlere dönmelerinin zamanı geldi, hatta geçiyor. Tehlike alarmları çalıyor; ya bu düzeni değiştirecekler veya en fazla elli yıl içinde giderek kötüleşecek, sonu felaketle bitecek olaylara, oluşlara hazır olacaklar.
Protesto eylemleri
00:0010/12/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyasetçilerin, ideolojik oluşumların, menfaat guruplarının bazı kesimleri amaçları için kullandıklarını, işleri bittikten sonra da onları kullanılmış kağıt gibi buruşturup attıklarını, kullanılırken maruz kaldıkları maddi ve manevi zararları gidermek için hiçbir şey yapmadıklarını biliyoruz.
En büyük demokrasi ve anayasa suçu olan darbelerden önce, iktidarların el değiştirmesine yönelik seçimlerden önce veya iktidarları seçime zorlamak için, iktidarın bazı tasarruflarını engellemek için… meydanlara sürülüyorlar; kimler? Öğrenciler, işçiler, son zamanlarda çocuklar ve kadınlar, bazı sivil toplum örgütleri ve bazı zamanlarda tanklar, alçaktan uçan uçaklar, şehirde tur atan harbiyeliler…
Bunların bir kısmının eylem yapmaları hukuka aykırı, meşru değil. Bir kısmının eylemleri ise belli sınırlar içinde kalmak şartıyla meşru, fakat o sınırlar hemen her zaman çiğnendiği için meşruiyetin dışına çıkıyor.
Son günlerde tartışılan konu çocukların ve öğrencilerin eylemleri.
Çocukların meydana sürülmelerinin savunulacak bir tarafı olamaz. Bunların ellerine taşlar, sopalar, molotof kokteylleri vermek ise cinayettir, cinayete teşviktir.
Üniversite gençlerine gelelim.
İdeolojik ve siyasi farklılaşma yüzünden birbirlerine düşman kamplara ayrılıyorlar. Bir kere bütün aklı erenlerin buna karşı çıkmaları gerekiyor.
Ne demek birbirine düşman kamplar?!
Görüş ve inanış farklılıkları elbette olacaktır, ama üniversite gençlerine yakışan karşı tarafa şiddet uygulamak, susturmaya, yıldırmaya, hatta yok etmeye çalışmak mıdır, yoksa oturup adam gibi konuşmak ve tartışmak mıdır? İkna ettin ettin, edemediysen adam gibi yan yana yaşamak gerekmez mi?
Eylem gruplarının iktidara veya başka bir gruba karşı sokaklara dökülmelerine gelelim.
Hukuk bunların makul ve meşru olanlarına cevaz vermiş, yerini, şeklini, sınırlarını, izne tabi olup olmadığını kurallara bağlamış Bunlara riayet etmemek suç olduğu gibi, şiddet kullanmak, güvenlik güçlerine taş, sopa, bıçak, tabanca, molotof vb. ile saldırmak, meşru olan veya olmayan hedeflerine şiddeti kullanarak ulaşmaya çalışmak suçtur ve bunun savunulacak tarafı olamaz.
Yazarlar çizerler niçin hep güvenlik güçlerinin “orantılı, orantısız” güç kullandıklarını şikayet ve tenkit konusu yapıyorlar da bu eylemleri yapanların suçlarını, hatalarını, kural tanımazlıklarını, ülkeye ve başka insanlara verdikleri zararları görmezden geliyorlar!
Şu “orantısız güç” kavramı da ne kadar şaibeli!
Bu anlayışa göre bir kere eylemcilerde güç (şiddet imkan ve aletleri) olacak, güvenlik güçlerinde de olacak, ama bunlar eşit/dengeli olacak öyle mi? Yani dengeli güçlerle savaşacaklar öyle mi?
Güvenlik güçlerinde elbette daha fazla (caydırıcı) güç olacak ki, meşru olmayan şiddete engel olsunlar ve zararı önlesinler. “Karşı taraf hukuku, kuralları çiğnese bile güvenlik güçleri onlara daha yumuşak davranmalı” denmek isteniyor. Bir polisin, bir jandarmanın yanında arkadaşı taşı veya ateşi yiyip kanlar içinde yere serilince ondan yumuşaklık ve hoşgörü beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.
Ben de güvenlik güçlerine haddi aşmamalarını, merhameti elden bırakmamalarını tavsiye ederim, ama bundan önce de sokaklara dökülenlere şuurlu, basiretli olmalarını, oyuna gelmemelerini ve hukukun dışına çıkmamalarını tavsiye ederim.
Almanya"da din özgürlüğü
00:0012/12/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Beş milyon Müslümanın yaşadığı Almanya''da bulunan ve Müslümanların problemlerini dert edinenlerden biri olduğu anlaşılan Recep Karagöz, "bu ülke mevzuatında din özgürlüğü" konusuna ağıdaki mektubunda açıklık getiriyor:
"Almanya''nın, okullar, öğrenciler ve ebeveynler arasında yaşanan ihtilaflara yönelik yaklaşımını kısaca şöyle özetlemek mümkün: Başarılı bir entegrasyon için, kişilik geliştirmeleri bağlamında öğrencilerin ve ebeveynlerin kapsamlı bir katılıma ulaşabilmek maksadıyla tüm imkânları kararlı bir şekilde kullanmaları gerekmektedir. Geniş kapsamlı katılım, öğrencilerin ve ebeveynlerin anayasanın güvence altına aldığı din özgürlüğünden yararlanabilmesi anlamına da gelmektedir. Bunlara rağmen her somut durumda, öğrencilerin okul hayatına ilişkin hedeflerinin söz konusu olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
"Devletin Anayasa''nın 7. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen eğitim ve öğretim görevi ile öğrencilerin ve ebeveynlerin Anayasa''nın 4. ve 6. maddelerinde belirtilen temel hakları, okul hayatında yaşanan bazı durumlarda, örneğin spor veya yüzme dersinden veya sınıf gezilerinden muaf tutulma veya özel nedenlerden ötürü dersten uzak kalma izni talep edilen durumlarda birbirleri ile çatışabilir. Bu durumlarda pratik uyuşum (konkordans) anlamında bir anlaşmaya varılması gerekir. Aşağıda bu bağlamda muhtemelen karşılaşılabilecek tezat teşkil eden hukuki konumlar belirtilmiş ve çözüm olanakları sunulmuştur.
"Anayasa''nın 7. maddesinin 1. fıkrasına göre devletin okul hakkında karar verme hakkı yalnız okulla ilgili konuların organize edilmesi ile sınırlı olmayıp, aynı zamanda devletin eğitim ve öğretim görevini de içermektedir. Anayasa''nın 7. maddesinin 1. fıkrası ile devlet bir yandan ders hedeflerini belirlemekle yetkilendirilmiş olup, diğer yandan devlete kendi eğitim hedeflerini biçimlendirme ve okuldaki eğitimi bu hedeflere göre yönlendirme hakkı verilmiştir. Böylelikle devletin eğitim ve öğretim görevi, bilgi aktarımının ötesinde çocuğun kişiliğini kapsamlı bir biçimde teşvik etme hakkını olduğu gibi azınlıkların eşit haklarla katılımını sağlamak için gerekli koşulları oluşturma hakkını ve yükümlülüğünü de kapsamaktadır..
"Anayasa''nın 6. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesine göre çocuklara bakmak ve onları eğitmek ebeveynin doğal hakkıdır ve her şeyden evvel ebeveynin uhdesindeki bir görevdir. Ebeveynlerin bu hak ve yükümlülükleri okul bağlamında da geçerlidir ve devletin Anayasa''nın 7. maddesinin 1. fıkrasında de söz edilen eğitme ve yetiştirme hakkı ile eşit düzeyde düzenlenmiştir… Anayasa''nın 6. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesinden doğan eğitme hakkı, ebeveynlerin çocuklarına dini konularda eğitim vermesini de kapsamaktadır. Çocuk, dinle ilgili karar verecek erginliğe varıncaya dek din eğitimi hakkında karar verme yetkisi ebeveynlere aittir. Henüz dinle ilgili karar verecek erginliğe erişmemiş çocukların ebeveynleri tarafından kendi dini inançları ve dünya görüşlerine göre eğitilmesi ebeveynlerin sadece hakkı değil, aynı zamanda yükümlülüğüdür. Ebeveynlere verilmiş olan eğitme hakkı her bakımdan bir başkasının yararına, yani sadece çocuğun menfaatine ve iyiliğine kullanılmakta olup, bu nedenle de bu hak diğer temel haklara kıyasla "emaneten kullanılan bir özgürlüktür".
"Esas olarak bir çocuk on dört yaşını doldurduğunda dini hakkında karar verebilme erginliğine sahip olur. Ancak çocuk, ebeveynleri ile anlaşmak suretiyle bundan önce de din özgürlüğünü içeren temel haklarından yararlanabilir. Din hakkında karar verme erginliğine ulaşmaları ile çocuklar din aidiyetleri ve dini uygulamaları hakkında kendileri karar verme ve inançları doğrultusunda davranma hakkını da elde etmiş olurlar. Böylelikle ebeveynlerin, çocuğun din derslerine katılıp katılmaması kararını verme hakkı da sona ermiş olur. Ancak bu, ebeveynlerin çocukları ile anlaşarak onu ilgilendiren dini konuları ile ilgilenme hakkını yitirdiği anlamına gelmez. Ancak, çocuğun yaşı ilerledikçe ve özerklik düzeyi arttıkça ebeveynin ilgili konulardaki eğitme hakkı giderek çocuğun Anayasa''nın 4.maddesinden kaynaklanan haklarının arkasına geçer."
.Din dersinde Sünni olmayan mezhepler
00:0016/12/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yıllardır tartışılan bir "zorunlu din dersi" var. Bu dersin asıl adı "Din kültürü ahlak bilgisi"dir. Anayasanın 24. maddesinde din eğitim ve öğretimi şöyle düzenlenmiştir:
"Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır."
Bu maddeye göre zorunlu olan öğretim "Din kültürü ve ahlâk öğretimi"dir. Yani okullarda zorunlu olarak okutulan derste "din eğitim ve öğretimi" yapılmıyor, "din kültürü ve ahlak" öğretimi yapılıyor.
"Bunun dışındaki" diye başlayan cümlede yerini alan ders ise "dinin –kültürünün değil, kendisinin- eğitim ve öğretimi"dir. Bu ders Türkiye''de henüz ihdas edilmedi, eğer edilirse o zaman her dinin ve mezhebin mensupları çocuklarına, kendi istedikleri dinin hem öğretilmesini, hem de eğitiminin yapılmasını isteyecekler, bazı batı ülkelerinde olduğu gibi devlet bunlara mekan gösterecek, velilerin seçtikleri hocalara da maaş verecektir.
Gereksiz yere veya ideolojik bağnazlık yüzünden tartışma konusu yapılan ders ise, farklı inanç ve hayat tarzına sahip insanların bir arada, karşılıklı saygı ve anlayış çerçevesinde yaşamalarını sağlayacak bir kültür ve bilgi dersidir. Bu derse katılan Sünni çocukları diğer mezhepler –hatta genel bilgi olarak dinler- hakkında, Sünni olmayan ailelerin çocukları da Sünnilik hakkında bilgi sahibi olacaklardır.
Evet daha önce uygulanan müfredat programlarında mesela Alevilik, Türkiye''deki mensupları göz önüne alındığında hak ettiği yeri almamıştı. Şimdi devlet bu eksikliği gideriyor ve Alevîlik hakkında eskisine nispetle oldukça zengin, diğer Sünni olmayan mezhepler hakkında da yeterli bilgilere yer veriyor.
Devlet Bakanımız Faruk Çelik bu konuyu açıklamak üzere bir toplantı tertip etmiş ve bu toplantıya çağırıldıkları halde bazı Alevi kuruluşları katılmamış, bazıları da müfredatı yeterli bulmamışlar.
Katılmamayı doğru bulmuyorum. Hatta bu tavrın, müfredata değil, derse olan muhalefetten kaynaklandığını da biliyorum.
Yeterli bulmayanlara gelince böyle bir tenkit elbette haklarıdır. Onlar da yeterli buldukları müfredatı oluşturur ve teklif ederler, ilgililer bakarlar, dengeyi de göz önüne alarak gerekeni yaparlar.
Şimdi (bundan sonra) yapılması gerekenleri şöyle sıralayacağım:
1. Zorunlu din dersinin kalkması konusundaki ısrardan vazgeçilmeldir. Bu dersin laikliğe aykırı bir tarafı yoktur; Türk tarihi, Türkçe gibi milli bir derstir.
2. Anayasada yerini aldığı halde yıllardır uygulanmayan "din eğitim ve öğretimi" hayata geçirilmelidir.
3. Her bir mezhebe göre ayrı ayrı düzenlenecek olan bu derslerin Sünni çocuklarına ait olan uygulamasında Kur''an-ı Kerim''i hem aslından okuma hem de mealini okuyup öğrenme imkanı sağlanmalı, iman, ibadet, İslami ahlak ve edep konularında –öğretme yanında- eğitme de yapılmalıdır.
Sandalye, Sıra ve Namaz
00:0017/12/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Din İşleri Yüksek Kurulu "camilerde namaz kılanların, mazerete dayalı olarak sandalye veya en arkada kurulan sıra(lar) üzerine oturarak namaz kılmalarının caiz olup olmadığı konusunda bir açıklama yapmış. Bu açıklamanın arkasından "camilerden sandalyeler kaldırılsın, sıra da yapılmasın" şeklinde bir buyruğun gelmeyeceğini umuyorum. Böyle umuyorum çünkü yapılan açıklama birçok sözden sonra şöyle devam ediyor:
"Ayakta durmaya ve rüku yapmaya gücü yettiği halde yere oturamayan kimse namaza ayakta başlar rükudan sonra secdeyi tabure ve benzeri bir şey üzerine oturarak imayla eda eder. Ayakta durmaya gücü yetmeyen, yere de oturamayan kimse namazı tabure, sandalye ve benzeri bir şey üzerine oturarak rüku ve secdeleri imayla yerine getirir."
Yani camide sandalye, en arkada sandalye yerine geçecek ve cami içinde sandalye kirliliğini engelleyecek bir sıra olabilecek ve yere oturamayanlar bunları kullanabilecek.
Birgün Cuma namazından çıkarken dağıtılmakta olan bir broşürden ben de aldım. Buroşür "sandalyede namaz" konusu ile ilgili idi, ilk bakışta sandalyede oturarak namaz kılmanın caiz olmadığını anlatmak için yazılığı ve dağıtıldığı anlaşılıyordu. Resimler de yapılmış ve nasıl oturulacağı gösterilmişti. Bir de baktım ki, resimlerin birinde arızalı şahıs bir tabure üzerine oturtuluş, ama bununla yetinilmemiş bir tabure de –kıbleye doğru uzatılmış olan- ayaklarının altına konmuş; yani sandalye olmaz diyen yazar, bir sandalyeyi ikiye çıkarmış.
Bir mümin namazı cemaatle kılmak istiyor, camiye geliyor, yere oturmakta, oturursa bir daha kalkmakta zorluk çekiyorsa, ayakta da uzun süre duramıyorsa elbette sandalye, sıra, tabure gibi bir şeyin üzerine oturabilir.
Bu durum Peygamberimize (s.a.) sorulmuş, o da ""Ayakta duramıyorsa otursun, oturamıyorsa –yan veya sırt üstü- yatarak kılsın" buyurmuş. Bu hadiste kolaylaştırma var, ihtiyacı olduğu halde sandalyeye oturmayı sakıncalı görmekte ise zorlaştırma var. Niçin Peygamberimizin kolaylaştıran çözümü, kırk dereden su taşınarak zorlaştırılıyor?!
Açıklamada "Özellikle üzerinde namaz kılmak amacıyla camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapılması, cami doku ve kültürüyle bağdaşmamaktadır" şeklinde bir cümleye de yer verilmiş.
Camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapıldığını görmedim. Benim gördüklerim en arkada bir veya iki sıradan ibarettir, bunun da "cami dokusunu ve kültürünü" bozmakla ilgisi yoktur. Ayrıca kültüre ait ise doku değişebilir. Peygamber Efendimizin (s.a.) mescidi ile bugünkü Mescid-i nebevi ve diğer camilerin kültürel dokularında hiç mi fark yok, hiç mi değişmemiş. İhtiyaç yanında estetik endişelerle değişmesine cevaz veriliyor da mazeretli insanların ihtiyaçlarını karşılayan sandalye veya arkada bir iki sıraya niçin karşı çıkılıyor?!
"Bunlarla camilerin giderek kiliselere benzer hale geleceğini" söyleyenler de varmış, bunun da gerçeklik ve gerçekleşenle bir alakası yoktur.
Suudi Arabistan''ın hocaları oldukça dar kalıplara riayet ederler, buna rağmen Mekke ve Medine''deki kutsal mescidlerin girişlerine arkalıklı sandalyelerin yerleştirildiği sandıklar konmuş, ihtiyacı olanlar bunlardan alıyorlar, namazdan sonra da getirip yerine koyuyorlar.
İhtiyaç, masa başında yapılan çözümleri aşar ve kendine yol açar. Direnmek beyhudedir ve dinimizde ihtiyaç "zaruret" demektir.
Bu konuda daha geniş fıkıh bilgisi için (www.hayreddinkaraman.net) adresli siteme de bakılabilir.
Ehl-i Beyt"te buluşmak
00:0019/12/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün dünyada Müslümanların Sünnilerden sonra sayıca en fazla olanları Şî''a''dır. Kim ne derse desin Şî''a kavramı Caferî, Zeydî ve kendilerini Müslümanlığın içinde görüp bilen Alevîler arasında birçok ortak inanç ve değeri ihtiva etmektedir. Bunların tamamı Hz. Ali ve Ehl-i beyt''e büyük sevgi ve saygı besler, dinin öğrenilmesinde Ehl-i Beyt''i vazgeçilmez ve (bazılarına göre) öncelikli kaynak olarak kabul ederler.
Yaklaşık bir milyar dörtyüz milyon Sünni Müslümana göre de Ehl-i Beyt, sanki her bir Müslümanın ailesidir, kamil insan ve örnek ailedir. Ehl-i Beyt''in ashabdan olanları (Peygamberimiz''in hayatında yaşamış olanları) dinin naklinde ve yorumunda önde gelen kamil insanlardır. Daha sonra gelip öncekilerin izinde yürüyenleri de şeriatta ve tarikatta Sünnilerin de imamları olmuşlardır, Allah''ın sevgili kullarıdır.
Ehl-i Beyt''in (özellikle on iki imamın) hayatları -kısmen menakıbe bürünmüş olsa bile- bilinmektedir. Bu zevatın tamamına göre Kur''an-ı Kerim ve Hz. Peygamber''in sünneti, yerlerine başkasının konamayacağı iki din kaynağıdır.
Geriye iki konu kalır: 1. Bu kaynakların sıhhatini tespit ve yorum. 2. Tarihte bir kısım sahabe ve sonradan gelenler ile Ehl-i Beyt arasında cereyan eden acı olayların bugünde yaşayan Müslümanlar üzerindeki tesiri.
Şî''a''nın bugün yaşayan büyük kitlesine göre elimizdeki Kur''an, Hz. Peygamber''e (s.a.) vahyedilen Kur''an''dır, ne eksiği ne de fazlası vardır.
Peygamberimiz''in sünnetine gelince bunun nakil yolları bakımından iki camia arasında önemli ihtilaf mevcuttur: genellikle Şî''a''ya göre Ehl-i Beyt kanalından nakledilen sünnet muteberdir.
Kitab ve sünneti kaynak olarak kullanan iki camia arasında, dinin usulünde (usulü''d-dînde, temel inanç konularında) önemli (kişiyi dinden çıkaracak ölçüde) ihtilaf yoktur. Sünnî ve Şîî/Alevî iki camianın mezheb esaslarında (usulü''l-mezheb) önemli sayılabilecek farklılıklar vardır. Yapılacak şey her iki camianın mezheblerini kendilerine bırakıp "usulü''d-din" deki ortaklığı öne çıkarmak, kardeşçe yaşamaya bakmaktır.
Cemel (656), Sıffîn (657) ve Kerbelâ mezalimi (680) başta olmak üzere tarihte, Müslüman gruplar arasında olmaması gereken olaylar, savaşlar, zulümler olmuştur. Adı geçen üç vak''ada Hz. Ali ve evlâdının haklı ve mazlum olduğu, onlara isyan edenlerin ise haksız olduğu şüphesizdir ve bu hüküm Sünni akaid kitaplarında da böylece kaydedilmiştir. Hele de Kerbelâ mezalimi! Bu trajediyi hafifletmek, yumuşatmak, meşrulaştırmak için gösterilen çabalar zulme destek vermek olur. Ama bu feci olay(lar)ı bayrak yaparak bugünde yaşayan Müslümanlar arasına kin ve nefret sokmaya, ümmeti bölmeye, bölükleri birbirine düşürmeye çabalamak da asla tasvib edilemez ve İslam adına savunulamaz.
Tarihte olmuş kötü olayları unutalım diyemem, ama "ibret olsun, kötülükler ve zulümler bir daha tekerrür etmesin diye (bu amaçla ve bu amaca uygun şekillerde) analım" derim.
Yazıyı, Erzurumlu bir Sünni alenin çocuğu olan ve Osmanlı''nın vezir rütbeli valileri arasında yer alan Ziya Paşa''nın (v.1880) bir beyti ile noktalayayım:
Beni reddetme evladın başıyçün bâb-ı lutfundan
Ziya''yım bende-i l-i abâ''yım yâ resûlallah
Aile irşad ve rehberlik büroları
00:0023/12/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Diyanet İşleri Başkanlığı''nın yaptığı güzel hizmetlerden biri de “aile irşad ve rehberlik büroları” aracılığı ile yürüttüğü hizmettir. 2003 yılında başlayan ve sayıları artarak devam eden (yetmişe yaklaşmış) bürolarda ilahiyat yüksek tahsili görmüş, eğitim alanında akademik çalışma yapmış elemanlar istihdam ediliyor. Müftülüklerin bünyesinde faaliyet gösteren bürolar gerektiğinde ilgili branşlarda yetişmiş uzmanlardan da yardım alıyorlar. Bir yandan kurslar, seminerler, konferanslar… yoluyla kendilerini yetiştirmeye devam ederken bir yandan da Diyanet personeline eğitim veriyorlar.
Büroların kuruluş amacı, Başkanlıkça yayımlanan yönergede şöyle açıklanmış:
-Toplumu her konuda olduğu gibi aile hakkında da dini açıdan doğru bilgilendirmek,
-Aile yapısının korunmasına katkıda bulunmak,
-Halkımızın özellikle aile ve aile bireyleri ile ilgili dini içerikli soru ve problemlerinin çözümüne katkı sağlamak,
-Gerektiğinde ilgili kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ile ortak çalışmalar yapmaktır.
Ankara''da ve İstanbul''da yapılan seminerlerden birkaçına ben de katıldım. Kendilerinden aldığım bilgiye göre bugüne kadar şu işleri yapmış ve güzel sonuçlar almışlar:
Birçok aile yuvasını dağılmaktan kurtarıp, aile bağlarını daha da güçlendirmişler.
Devlet hastanelerine gidip hastalara moral vermiş, hasta yakınlarını teselli etmişler.
Çocuk Esirgeme Kurum''larındaki çocukları ziyaret ederek onların mesele ve dertlerini paylaşmış, kimsesiz olmadıklarını göstermişler.
Toplumun dini konudaki eksik yönlerini sağlam bilgilerle tamamlamaya çalışmışlar.
Toplumda yanlış yönlere sapan kişilere kardeşlik, birlik ve beraberlik duygularını teklin etmek için çaba göstermişler.
20 Aralık Salı günü basında şu haberi okuyunca sevindim ve yukarıdaki satırları yazdım:
“Diyanet, kadına karşı şiddetin önlenmesi projesi kapsamında önümüzdeki yıl da 11 bin din adamını eğitecek. Bu kapsamda 20 kişilik din görevlisi grubuna eğitim verilirken, Ankara''da ilk uygulamasına da başlandı…”
Dinimizde şiddetin yeri olmadığı, Peygamberimiz (s.a.) kadınların dövülmemesi konusunda etkili uyarılarda bulunduğu halde ne yazık ki, hala müslümanım diyenler de kadınlarına şiddet uygulamaktadırlar. Bu ayıbın ve günahın engellenebilmesi için hem irşada hem de müeyyideye ihtiyaç vardır. İrşad kısmını Diyanet''in ele almış olması sevindiricidir, müeyyide kısmı da devlete düşer.
Zenginleşen dindarlar
00:0024/12/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan iki yıl önce New York Times, Türkiye''de yükselen muhafazakâr sermaye kesimiyle ilgili bir haber yayınlamıştı. Aradan iki yıl geçti ama o makaledeki tespitlerin doğruluk ve güncelliği devam ediyor. Parantez içinde bazı katkılar yaparak aktarıyorum:
-Dindar insanlar artık kendi elitlerine sahip oldular, birçok Müslüman ülke radikal fikirlerle uğraşırken Türkiye''de zenginlikle gelen problemler var.
(Bu problemler arasında faize bulaşmadan sermayeyi büyütme, serveti meşru yoldan elde edip yine meşru şekilde kullanma, dünya kapitalizmi ve laik kanunların hakimiyetinde islâmî hükümleri uygulama, yoksulların servet içindeki haklarını belirleme ve ödeme… önemli olarak vardır.)
- "Beyaz Türkler" olarak bilinen eski elitler dindar zenginlerden rahatsız oluyorlar ve bu kesime tahammül edemiyorlar. Türkiye''nin yüzde 80''i 1950''lerde köyde yaşarken, Özal''la başlayan dönüşümün ardından bu oran yüzde 30''a düştü.
(Bu rahatsızlık tek taraflı değil, dindarlar da diğerlerinden rahatsız oluyorlar ve onlar iktidara geldiklerinde hak ve özgürlüklerinin (o da ne kadar varsa) zarar görebileceğinden endişe ediyorlar. Karşılıklı güven ve tahammülden başka çözüm yolu gözükmüyor.)
-Bu süreçte ortaya çıkan zengin dindar sınıf AK Parti''yi de iktidara taşıdı. Ayrıca Türkiye''nin Avrupa''nın en büyük yedinci ekonomisi haline gelmesine katkıda bulundu. Bu gücü, kökleşmiş zengin aileler kendileri için bir tehdit unsuru olarak görüyorlar. Eski elitler arasında yenileri için, "Bu köylülerin aramızda ne işleri var?'' diyenler oluyor.
(Eskiden beri şehirli veya köyden gelmiş ve yoksul iken zenginleşmiş dindarların dindarlığını "köy dindarlığı" olarak değerlendirenler ve bunu kentliye yakıştırmayanlar da var. Halbuki İslam''ın esaslarını değiştirmek dini ve sosyal açılardan mümkün değildir ve dinin olmazsa olmazlarında köylü ile kentli arasında fark bulunamaz.)
-Bir elit Müslüman hanımın "Müslümanlar, eskiden yoksulluk sınavından geçerdi, şimdi ise zenginlikle imtihan oluyorlar" sözü aktarılıyor. Lüks tutkusunu yeni elitlerin kendilerini ispatlama çabası olarak görenler var.
(Zenginlikle imtihan, servete ve imkana rağmen Allah rızasını ve dinin sınırlarını gözeterek yaşamaya devam etmekle ilgilidir. Lükse meyleden zengin Müslümanlar arasında "bununla kendini ispat etmek isteyenler" varsa bunun sebebi "zenginlik ile onu taşıyacak İslami eğitim ve kültür arasındaki dengesizliktir.)
-Ailesi büyük bir şekerleme şirketine sahip olduğu belirtilen O. K. "Arap ülkeleri gibi petrol zenginliklerimizin üstüne yatamayız. Üretmekten başka bir seçeneğimiz yok" diye konuşmuş.
(Üretim, dağılım ve tüketim olacak ama müslümanca olacak, bu noktalarda da problemler var).
-İslam''ın zenginlere, gelirlerinin bir bölümünü yoksullara aktarmasını emrettiğine dikkat çekiliyor, yeni elitlerin kazandıkları parayla sadece lüks tüketim yapmadıkları, birçok yardım faaliyetine de destek oldukları vurgulanmış.
(Aslında her kesim servetinin bir kısmı ile kendine göre doğru ve gerekli işleri yapan hizmet kurum ve kuruluşlarına, ideolojik faaliyetlere destek vermektedir. Kapitalizmin taşıyıcıları yoksulluk problemine çare bulamadılar. Müslüman zenginlerden ise bu problemin çözümü beklenmektedir; eğer onlar da çözemezlerse bilin ki kabahat İslam''da değil, onu hayat rehberi edinemeyen Müslümanlardadır.)
AB"de din temsilcileri
00:0026/12/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2010 yılının Temmuz ayında AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy, Avrupa Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve 5 komisyon üyesinin hazır bulunduğu toplantıda dini liderler, AB''nin ekonomide 2020 stratejisine destek vererek eğitim ve çalışma piyasasında ayrımcılığın önlenmesini, sosyal hizmetlerin artırılmasını ve yeni istihdam alanları yaratılmasını talep etmişler.
AB laik ülkelerden oluşan bir topluluk, ama dünya hayatı ile ilgili mesele ve problemler konusunda din adamlarıyla toplantı ve danışmalar yapıyor. Acaba bu mevcut yöneticilerin inisyatifi ile mi oluyor, yoksa AB anayasasına mı dayanıyor?
Sorunun cevabı anayasada yer alan şu ifadedir:
“Birlik, Üye Devletlerde bulunan kiliselerin ve dini örgütlerin veya toplulukların ulusal yasa çerçevesindeki statülerine saygı gösterir ve ihlal etmez. Birlik, felsefi ve dini cemaatlerin statülerine karşı eşit ölçüde saygılıdır. Bu kiliselerin ve örgütlerin kimliklerinin ve özel katkılarının farkında olan Birlik, bunlarla açık, şeffaf ve düzenli diyalogunu sürdürür.”
2005 yılında başlayan AB kurumlarının başkanlarıyla dini liderlerin 6. yıllık toplantısında, 3 semavi dine ilaveten Hindu ve Sihlerin temsilcileri de hazır bulunmuş. Katoliklerin, Ortodoksların, Protestanların ve Yahudilerin 4''er temsilci gönderdiği toplantıda Müslümanları, Almanya''daki Diyanet İşleri Türk İslam Birliğinin (DİTİB) diyalog sorumlusu Bekir Alboğa, Paris Büyük Cami İmamı Celil Ebubekir, İngiltere Müslüman Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh İbrahim Mağra ve İtalya İslam Toplumu Başkan Yardımcısı Yahya Pallavicini temsil etmişler. Toplantıda Anglikan Kilisesi ve Avrupa Kiliseler Birliğiyle Hindu ve Sihlerden birer temsilci hazır bulunmuşlar.
Din adamlarının talepleri arasında şunlar da var:
Yoksullukla mücadele konusunda etkili tedbirlerin alınması.
Avrupa 2020 ekonomik stratejisinde, 10 yıl içinde halen yüzde 66 düzeyinde bulunan çalışma çağındakilerin istihdam edilme oranının yüzde 75''e yükseltilmesi
AB gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 1,9''una karşılık gelen ar-ge harcamalarının yüzde 3''e çıkarılması
AB''nin ekonomik stratejisinde, yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılmasıyla, karbondioksit salımının 1990 yılı verileri esas alındığında 2020 yılına kadar yüzde 20 düşürülmesi,
Toplam enerji ihtiyacının yüzde 20''sinin yenilenebilir kaynaklardan sağlanması ve enerji tüketiminde yüzde 20 tasarrufun hedeflenmesi.
Okuldan erken ayrılanların oranının yüzde 10''a indirilmesi.
Genç nesillerin en az yüzde 40''ının üniversite mezunu olması için gerekli tedbirlerin alınması.
Bizim medeniyet ve kültürümüzü ihya ve inşa ederek dünyaya sunmak için AB''ye girmemiz elbette şart değildir, hatta “girmemek ama yakından takip etmek şarttır” cümlesi doğrudur. Ama hem kendi değerlerimizi ve dinamiklerimizi hem de evrensel değerleri dışlarsak o zaman iyileşme beklemek ham hayal olur.
Dışarıda korku içeride endişe
00:0030/12/2010, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Batı''da "İslam korkusu"ndan, ülkemizde ise dindar Müslümanlardan farklı inanç ve hayat düzeni olan kimselerin, Müslümanların servet ve diğer imkanlara kavuşmaya başlamaları ve yıllardır kendilerinden esirgenmiş haklarının bir kısmını almış olmaları karşısında, "Bu böyle giderse Müslümanlar bizim hak ve hürriyetlerimizi kısıtlar" diye endişeye düştüklerinden söz ediliyor.
Batı''nın oralarda yaşayan Müslümanlardan korkmaları için gerçek bir sebep var mı?
Bunun olmadığını aklı başında olan herkes biliyor. Oralarda yıllardır yaşayan Müslümanlar (asıl kitle) hiçbir zaman teröre bulaşmadı. Teröre bulaşanların bir kısmı ise oralarda yaşamıyorlar, dışarıdan girip yapacaklarını yapıyorlar. Batı''da bir tane Müslüman bırakmasalar teröristler yine fırsatını bulur, yapacaklarını yaparlar.
Evet belki bunca telkin ve propagandadan etkilenen çocuk ruhlu (hani çocuklar da öcüden korkutulur ya) batılılar vardır, ama asıl korku terörden değil.
Sanal korkunun asıl sebepleri şunlar olabilir:
-İyi analiz yapan uzmanların tespitlerine göre Almanya ve Fransa''nın, Türkiye''nin AB''ye girmesine karşı olmalarının asıl sebebi nüfus fazlalığı ve diğer nitelikleri yüzünden Türkiye''nin AB''de onların önüne geçmesi ihtimalidir.
-Avrupalıların ırkçı takımı bağnazlık ve faşizm yüzünden yabancılara tahammül edemiyorlar.
-Mutaassıp hristiyanlar, ihtidalar sebebiyle cemaat kaybetmekten korkuyorlar.
-Yabancıları yıllarca en ağır, hatta öldürücü şartlarda istihdam ettiler, suyu sıkılmış limona dönen emekli ve işsiz yabancı kitleyi ülkelerinden atmak istiyorlar
-Avrupalı Müslümanların nüfusça çoğalmaları ve birçok alanda varlık göstermeye başlamaları işlerine gelmiyor.
-İşsizliği bahane ediyor, yabancılar yerine kendileri çalışmak istiyorlar…
Bu sebeplere başkalarını da eklemek mümkündür. Sonuç olarak Müslümanların büyük çoğunluğunu teşkil ettiği yabancıları istemiyorlar, onları ükelerinden kaçırmak için halkı korkutup tahrik etmeleri gerekiyor; beklentiye göre halk bir kere müslümanları "istenmeyen adamlar" ilan ederse arkası gelecektir.
Keşke imkanlar müsait olsa da Müslümanlar "Alın ülkeniz sizin olsun, zaten bizim buralarda kalmamız ancak zaruret halinde veya bir misyon sebebiyle caiz olur, işte gidiyoruz" diyebilseler!
Ülkemizde gündemde tutulan endişenin de –çocuk kafalı ve ruhlu olanlar dışında- samimi oluğuna inanmıyorum. Endişe bahane, dindar müslümanların nimetlere ortak olmasına tahammül edememek ve karşı çıkmak asıl sebep olsa gerektir.
Dindar Müslümanlara düşen vazife dinlerini yaşamak, "Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak; müjdelemek, nefret ettirmemek"tir.
Dindarlaşmanın neresindeyiz?
00:0031/12/2010, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çok beklettiğim bir okuyucu mektubunu sizlerle paylaşacak, arkasından da bir değerlendirme yazısı yazacağım.
Simimi bir iç döküş ve gerekli bir öz eleştiri olarak kabul ettiğim mektubunda okuyucum diyor ki (İsimleri ve özel bilgileri çıkardım, imlasına, üslubuna dokunmadım):
Hocam 1998 yılından beri İslam''ı araştırmaktayım…22 yaşındayım, İslam''la müslümanlar arasında arzla arş kadar bir mesafe var; terimleri savunan sloganik bir islami yaşantı mevcut ve terimlerde saplanıp kalmışlar. Başörtüsü deniliyor, savunuluyor, yapılan haksızlıktır, adaletsizliktir deniliyor. İmam Hatiplere yapılanlar zulümdür, İlahiyatlar öyle… kısacası inandığımız gibi yaşayamıyoruz denilip şikayet ediliyor. Gözlemlediğim kadarıyla hemen herkes inandığı gibi yaşıyor. Evet başörtülüler de imam hatipliler de ilahiyatlılar da inandığı gibi yaşıyor; çünkü artık yaşadıkları gibi inanıyorlar. İnanıyorum ki kim nasıl yaşamak istiyorsa Allah öyle yaşatıyor.
Bugün başörtüsü yasak, Müslümanlar da başörtüsünde odaklanmış, saplanıp kalmış. Gerçekten ben sadece başörtüsünün yasak olduğu için şükrediyorum. Şahit olduklarımdan sonra gerçekten hala nasıl helak olmuyoruz? Sadece Allahın rahmeti diyebiliyorum. Şimdiye kadar ki araştırmalarımda Allahın başörtüsü diye bir emrine rastlamadım. Allahın emri örtünmek ve başörtüsü bu emrin sadece bir parçası, ama Müslümanlar örtünmek sanki sadece başı örtmekmiş gibi algılayıp uyguluyorlar bu emri. Şu anda sokaktaki bir çok başörtülü bir çok başı açıktan daha şehvet verici daha dikkat çekici daha cezp edici ve daha bir çok iğrençlik başörtülülerin yaptığı…ve bütün bunlardan acaba habersiz miyiz ki başörtüsünü yasaklayanları eleştirirken başörtülülerin hallerini görmüyoruz. Bir gün öncesinde erkeklerle sarmaş dolaş dolaşan kızlar bir gün sonra kendilerini (…) kapısına zincirleyip eylem yapıyorlar. Gizlice dini nikah kıyıp bir arada yaşayan, okul bittikten sonra anlaşamayıp ayrılan ilahiyatlılardan haberdarım. Belki şu anda flört Müslüman gençler arasında daha yaygın. Kafeler, oyun salonları okey, tavla, bilardo oynayan kapalılarla dolu…
Soruyorum, neden bu terimler savunuluyor da gerçekleşen dejenerasyona karşı çıkan ses çok cılız. Hemen herkes bir burjuva müslümanlığına doğru ilerliyor. Gayr-i islami olan ne varsa müslümanların hayatında bir kılıfa uydurulmuş şekli var. Moda, defile deniz, havuz, mayo, tatil vs.
Allah muhakkak ki abes iş, boş iş yapmaz. Bugün başörtülülerin hal ve hareketleri ortadayken, baştaki örtü ile İslam dinini ve müslümanları temsil ettiğinin şuurunda olmaksızın olmadık hal ve hareketlerde bulunurken başörtüsü yasağı haksızlık mı, zulüm mü, adaletsizlik mi?
.
..
Bugün 519 ziyaretçi (1354 klik) kişi burdaydı!
Dindarlaşmanın Kalitesi
00:002/01/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cuma günü yazısında bir okuyucumun mektubunu sizlerle paylaşmıştım. Son günlerde, farklı doz ve üsluplarda birçok yazının konusu aynı; Türkiye''de 1950 lerden sonra ve özellikle Özel ve Erdoğan devirlerinde Anadolu halkının –ki, bunların çoğu aynı zamanda belli ölçülerde dindardırlar- büyük şehirlere gelmeleri, buralarda veya eski yerlerinde iş ve aş sahibi olmaları, ellerinin para görmesi, ülkede servet ve iktidara ortak olmaları sonunda bozulduklarından söz ediliyor. Bozulma da “dünyevileşme/sekülerleşme, dini hassasiyetleri kaybetme, kapitalist davranışları özümseme, böyle yaşarken yaşadığını meşrulaştırma ve yaşadığı gibi inanma aşamasına geçme…” şeklinde tarif ediliyor.
Böyle bir gelişe/değişme/vakıa gerçektir, inkar edilemez, ama bunun değerlendirilmesi konusundaki yaklaşımlar üzerine söylenecek söz de yok değildir.
Özeleştiri yapanların önce kendileri aynaya bakmalıdırlar. Aynadan maksadım “kemali, kullukta başarısı, örnekliği onaylanmış zat”ın (s.a.) ve onun takdirine mazhar olmuş kişilerin ortaya koydukları “örnek Müslümanlık tablosu”dur.
Dindarlığı, “müminin din bilgisi, iman ve amel bakımından durumu” olarak tarif edersek –ki, yakin, ihsan, ihlas, takva… buraya dahildir- dindarlık bakımından örnek tablo ile ona bakanların, bakması gerekenlerin dindarlıkları arasında –eksilerek oluşan- fark daha İslam''ın ikinci neslinde (Tâbiûn devrinde) gerçekleşmeye başlamıştır. Bu vakıayı kaydeden Resul (s.a.) aynı zamanda iki hususa önem vererek işaret etmiştir: 1. Her şeye ve şarta rağmen tabloya bakarak yaşamaya çalışmak. 2. Şartların baskısı altında eksilerek de olsa devam eden dindarlığın değeri (uygun şartlarda olandan daha değerli olduğu).
İnsanların çoğunun örmek tablo ile ilgilerini kestikleri bir zamanda onu örnek alarak yaşamaya çalışanlara “Allah''ın yüz şehid ecri vereceği” müjdesini veren rivayetler burada hatırlanabilir.
Olumsuz şartlar içinde kusurlu da olsa dindarlığın değeri konusunda şu hadisleri hatırlamaya ihtiyaç olduğu anlaşılıyor:
“Şimdi siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, bu zamanda buyrukların onda birini terk eden helak olur, sonra öyle bir zaman gelecek ki, buyrukların onda birini yerine getiren kurtulacak.”
Ashabdan Ebu Sa''lebe anlatıyor:
Hz. Peygamber''den şu ayeti açıklamasını istedim:
“Ey iman edenler, siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapıtanlar size zarar veremez…” (Maide: 5/105).
Şöyle buyurdular:
İyi olanı emretmeye, kötü olanı yasaklamaya devam edin, bir gün gelip insanlara cimriliğin ve nefsani arzuların hakim olduğunu, dünyanın tercih edildiğini, herkesin kendi görüşünü beğendiğini gördüğünüzde başkalarına aldırmadan kendinize dönün/bakın! Çünkü sizden sonra sabır günleri gelecek ve o günlerde olup bitenlere sabretmek (kötüye uymamak için direnmek) insanın avucunda ateş tutması gibi zor olacaktır. O zaman dindar olan (dini hayatına uygulayan) kimse, sizden onun gibi amel eden elli kişinin ecrini alacaktır…”
Bu iki hadisten çıkaracağımız manaları/hükümleri gelecek yazıya bırakalım.
Hükümde toptancılık ve ölçüsüzlük
00:006/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kurunun yanında yaşı da yakmak” kabilinden değerlendirmeler isabetsiz, haksız ve zararlı olur. Ülkede dindarlaşmayı nitelik ve nicelik bakımından değerlendirmek istiyorsak insaflı ve ölçülü olmak durumundayız. Yapılan araştırmalar dindarlaşmanın sayıca önemli bir artış göstermediğini ortaya koyuyor. Ancak benim çocukluk ve gençliğimde olana nispetle bugün dindarlaşmada gençleşme vakıası var; dini hayatına uygulama bakımımdan gençlerde artış var.
Kalite bakımından da bilgide ve şuurda bir iyileşmeden rahatlıkla söz edebiliriz.
Tutarsızlıklar var mı, elbette var. Anadolu''da “Bizim gelin bizden kaçar, başını örter kıçını açar” diye bir söz vardır. Günümüzde başını örten bazı kızların ve kadınların kendilerine yakışmayan yerlerde, yakışıksız davranışlarda bulundukları görülüyor; buna üzülmemek, bir şekilde tepki göstermemek mümkün değil, ama eğer başını “dinin emri” diye örtüyor, bu noktada Allah''a itaat ediyor, dine ve edebe aykırı bazı davranışları da şuur, bilgi, irade eksikliği yüzünden oluyorsa, iyi olanı sebebiyle kötüyü, kötü olanı sebebiyle de iyiyi yok saymak makul ve meşru değildir. İyiye iyi, kötüye kötü demek durumundayız.
Hadislere bakılırsa dindarlık ve ahlaklılığın gevşediği, eğitim çevresinin bozulduğu zamanlarda dindar olmak hem daha değerli oluyor, hem de –müsait zamanlara göre- ibadetlerin, dindarca davranışların azı, çoğun yerini tutuyor.
İnsaflı ve bilge eğitimciler, “beş vakit namazı kılmayan ama Cuma namazına gelen” müminleri, “beş vakti kılmadıktan sonra Cuma''ya niçin geliyorsunuz!” diye azarlamazlar, aksine “Cuma''yı kılmanız ne güzel, Allah kabul etsin, inşaallah beş vakti de kılarsınız” derler. Başını örten, sakal bırakan, hacca ve umreye gidip gelen ama öte yandan dine, ahlaka, edebe aykırı bazı davranışlarda bulunan müminlere “o ibadetleri ve vazifeleri de yapma” demezler, “onları yapman ne güzel, ama bu kötü davranışlar onların yanına yakışmıyor, inşallah bunları da bırakırsın” derler.
Mektubunu yayınladığım okuyucu şöyle diyordu:
“Allah muhakkak ki abes iş, boş iş yapmaz. Bugün başörtülülerin hal ve hareketleri ortadayken, baştaki örtü ile İslam dinini ve müslümanları temsil ettiğinin şuurunda olmaksızın olmadık hal ve hareketlerde bulunurken başörtüsü yasağı haksızlık mı, zulüm mü, adaletsizlik mi?”
Evet başörtüsü yasağı haksızlıktır, zulümdür, adaletsizliktir. Bu yasağı ve kötü sonuçlarını “zalimlere yüklemek” yerine “Allah''ın hikmetli olarak yaptığını” söylemek birçok bakımdan hatalıdır, yakışıksızdır.
İnsanların başına gelen kötü hallerin sebebi mutlaka ve her zaman onların günahları olmaz. Hiçbir günahı olmayan peygamberlerin, masum çocukların da başlarına kötü haller, belalar, hastalıklar, kazalar gelebilir. Bunların sebepleri üzerine konuşmak o kadar kolay, basit, yalınkat değildir.
Hükümde toptancılık ve ölçüsüzlüğü bu yazıda “bir şahsın iyi ve kötü davranışları” bakımından ele aldık. Gelecek yazıda ise “suçun ve günahın şahsiliği” bakımından ele alcağız bir de sekülerleşme ve yozlaşma konusuna temas edeceğiz.
.Suç, ayıp günah ve ceza şahsidir
00:007/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı zamanlarda, din ve âdetlerde “kurunun yanında yaş” yani suçlunun, kusurlunun yanında masum olan bazı kimseler (eş, evlat, bazı yakınlar, köleler…) de cezalandırılmış, kurban edilmişlerdir. İlahi dinlerde ve ileri uygarlıklarda ise suçun ve cezanın şahsiliği (kim işlemiş ise sorumluluk ve cezanın da yalnızca ona ait olacağı) esası kabul edilmiştir. İyi bir insanın evladı veya başka bir yakını kötü olabilir; bu takdirde o iyi insanı suçlamak, ayıplamak, kötü sonuçtan ona da pay çıkarmak her zaman doğru olmaz. İyi insan elinden geleni yaptığı halde başka eğitim veya saptırma çevresi/güçleri baskın gelebilir, her şeye rağmen kişinin şahsi sorumluluğu da –irade ve akıl bulunduğu müddetçe- ortadan kalkmaz. Peygamberlerin bile eşlerinin ve çocuklarının onları dinlemedikleri, şeytana ve kötülere uymayı tercih ettikleri olmuştur. Alemlere Rahmet Efendimizin (s.a.) hitabına mazhar oldukları halde ona uymayanlar olduğu gibi ona uyanların da iman, ahlak, sadakat, fedakârlık bakımından dereceleri aynı olmamıştır.
Bu gerçekler tartışma götürmez olduğuna göre kılığı, kıyafeti, bazı ibadetleri, okuduğu okul (İmam Hatip, İlahiyat), mensup olduğu aile veya topluluk bakımından “İslam''ı temsil ettiği” kabul edilen/söylenen kimselerde görülen kusurları, ayıpları, günahları şahıslarının ötesine taşırmak, içinde bulundukları topluluğu sorumlu tutmak, itham etmek zulümdür, günahtır. Bir kere kimse İslam''ı temsil edemez; çünkü peygamberlerden başka herkes yanılabilir, günah da işleyebilir; yanılan, günaha girebilen bir kimseye “sen İslam''ı temsil ediyorsun” derseniz onun hatası ve günahı da İslam olur. Herkes ancak kendini temsil eder, günahı da, iyiliği de kendine racidir. Bir (birkaç) imam, İmam Hatip öğrencisi, İlahiyat talebesi, sakallı cüppeli insan yakışıksız davranışlarda bulundu diye bütün o nitelikte olanları ayıplamak, suçlamak ve camiayı mahkum etmek haksızlıktır.
Bu millet ibadetlerin de, din okullarının da kıymetini bilmiş, onlara değer vermiştir, vermektedir. Din okullarında okuyan, buralardan mezun olduktan sonra çeşitli iş ve hizmetler ile topluma karışan insanlarımız dindarlaşma amacına yönelik önemli ve müspet tesirler bırakmışlardır. Bir genç hem din eğitimi veren okulda okuyor hem de yakışıksız davranışlarda bulunuyorsa elbette daha fazla ayıplanır; çünkü ondan bu davranış daha az beklenir. Ama bu durum diğer okullarda okuyan veya okumayan insanların yakışıksız, günah, suç teşkil eden fiil ve davranışlarını mazur görmemiz, onlara tepki göstermede gevşek davranmamız için mazeret olmaz.
Beklentimiz topyekün bir ahlak hareketi olmalıdır. Bu harekette iyi olanlar kötü olanlara şiddet ve nefretle değil, merhamet ve şefkatle yaklaşmalı, iyiye yönelmelerine yardımcı olmaya çalışmalıdırlar. Hiçbir kimse mutlak (bir bütün olarak) ne iyidir, ne de kötüdür; herkeste iyi ve kötü olan taraflar vardır; iyiye iyi demek, takdir ve teşvik etmek, kötüye kötü demek ve ıslaha çalışmak dini, ahlaki, ictimai ve insani bir vazifedir.
Sekülerleşme ve yozlaşma
00:009/01/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tenkit edenler ve etmeyenler, bozulmanın farkında olanlar ve olmayanlar her kim varsa modernizmin ve modern hayatın az veya çok etkisi altındadırlar ve başka şartlarda olabileceğe nispetle farklı bir yaşantı içindedirler. Dine, örfe ve âdete bağlı nice telakkiler, alışkanlıklar, kurallar ve uygulamalar değişti; bu değişime de az veya çok uymayan yoktur. Kullandığımız aletler, kılık ve kıyafetlerimiz, ev düzenimiz, aile ve akraba ile ilişkilerimiz, dünya ahiret dengesine ait hesaplarımız ve davranışlarımız, israf ve lüks konularındaki telakki ve amelimiz, sosyal yardımlaşma ve dayanışma ile ilgimiz… hasılı hayatımızın her alanında değişmeler var; bunların bir kısmı, İslam''a göre “bozulma”dır, bir kısmı ise zaten değişmeye açık alanda olmuştur ve bozulma sayılmaz.
Sekülerleşme ve bozulmayı sık sık gündeme taşıyanlar, ama kendilerine bakmaksızın hep başkalarını hırpalayanlar önce kendilerine bakmalılar; öz eleştiriye kendilerinden başlamalılar ve şu soruyu sormalılar: “Ben sekülerleşmenin neresindeyim?”.
Sekülerleşme iki şekilde oluyor: 1. Dünyaya aşırı meyil. 2. Dinin hayatımızda olması gereken alanlarını daraltma.
Dünyaya olması gerekenden daha fazla meyletme hastalığı yeni değildir ve İslam ahlakçıları her zaman ve zeminde bu manevi hastalığa dikkat çekmiş, tedavisi için gayret etmişlerdir. İnsanlar yaşadıkları gibi inanmaya meyilli oldukları için “dünyaya ölçüsüz pay ayırma” şeklindeki sapma zaman içinde meşrulaşıyor, insanlar bundan rahatsızlık duymamaya başlıyorlar. Bu arıza günümüzde de oldukça yaygındır.
Dinin mümin hayatında olması gereken alanlarını teorik olarak daraltma manasındaki sekülerleşme bir yandan dinin yorumcuları, diğer yandan uygulayıcılar eliyle oluyor.
Dini yorumlayanlar laik ve liberal demokrasi ile İslam''ın bir arada nasıl olabileceğine kafa yoruyorlar ve bunların bir kısmı:
“Bu ikisi arasında uyuşma ve uzlaşma olmaz, bunlardan biri varsa diğeri -en azından tam uygulama bakımından- yoktur, İslam''ın değişmezlerini değiştirmeden onu, liberal laik demokrasiye uydurmak mümkün olmaz, bu sebeple eğer böyle bir düzende yaşamak mecburiyeti varsa müminler, inanç ve telakkilerini muhafaza ederler, uygulamayı ise imkan dahilinde yaparlar” derler. Ben de böyle diyenlerden biriyim.
Diğer bir gurup (İslam modernistleri) ise “İslam iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir, diğer alanlarda dinin kuralları (Kur''an ve Sünnet''in açıklamaları) sürekli ve bağlayıcı değildir; siyasi, hukuki, ictimai, iktisadi, medeni… alanlarda müminler çağın gereklerine (liberal laik demokrasinin kurallarına) uyarlar ve buna İslam engel değildir” diyorlar.
Sekülerleşmenin en kötü olanı İslam''ın değişmezlerini değiştiren, imanda, fikirde, anlayışta meydana gelen sekülerleşmedir. Kötü olmada bunu takip edeni ise “önce bazı alanlarda uygulama bakımından İslam''ı terk etme, sonra bunu bir şekilde meşrulaştırma”dır.
Bu konuda bir başka problem de “imkansızlık, zorluk, yani zaruretler sebebiyle İslam''ın eksik uygulanmasının zaman geçtikçe tabiileşmesi, normalleşmesi ve böylece kıblenin şaşırılmasıdır. Dini müminlerin hayatında kamil manada gerçekleştirmek ve korumak isteyen mürşidler, bir yandan zaruretleri görmek ve buna göre geçici çözümler üretmek, diğer yandan da kamil olana doğru yolculuğu devam ettirmek için çaba göstermek durumundadırlar.
Bir Müderrisin Sürgün Yılları
00:0013/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Altmış yıllık arkadaşım, Konya İlahiyat''tan emekli Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu''nun himmeti ve gayreti sayesinde yakın tarihimize ışık tutan ve ezber bozan bir Hatırat''ın açıklamalı neşrine kavuşmuş oluyoruz. Daha önce "Çanakkale''de Bir Müderris" adıyla yayımlanan serinin birinci kitabını şimdi "Bir Müderrisin Sürgün Yılları" isimli ve yine İZ Yayıncılık''tan çıkan ikinci kitap takip ediyor. Hatıratı ve bazı önemli eserleri kaleme alan zat 1883''te doğmuş, Konyalı Abdullah Fevzi Efendi.
Tahsilini yine Konya''da açılan "Islah-ı Medaris" isimli oldukça değişik bir tahsil yuvasında yapan ve burada müderrislik payesine kadar ulaşan Abdullah Fevzi Efendi muafiyet sebebiyle mecbur olmadığı halde orduyu yakından tanımak maksadıyla askere yazılıyor, on yıl kadar süren askerliğinde, ordunun çeşitli kademelerinde (bunun içinde subay olarak din görevliliği de var) Balkanlar, Kuzeybatı İran, Kafkasya, Irak ve Çanakkale''de bulunuyor, ateş içinde kalıyor ve gerektiğinde fiilen savaşıyor.
Askerlik bittikten sonra, çok sevdiği mektebi kapandığı için (1917) mevcut şartlarda köyüne çekilip bir süre dinlenmek isterken kaza kader onu bir belanın içine sokuyor, alakası bulunmadığı halde Konya civarında vukubulan ısyana katılma/tahrik suçuyla gıyaben mahkum ediliyor ve idam edilmek üzere aranıyor; o da bu haksız/karakuşi hükümden kendini kurtarabilmek için yıllarca dağlarda dolaşıyor, uygun yerlerde saklanıyor. Bu arada Konya isyanı denilen hareketin gerçek yüzünü görüyor ve öğreniyor, Osmanlı''dan Cumhuriyet''e geçişin ıztıraplı yıllarını bir mağdur ve mazlum olarak yaşıyor, kuvve-i milliyye (onun ifadesi böyle) denilen grupların kimler olduğunu, neler yaptıklarını, devlete itaattan başka bir suçları olmayan halkın iki arada bir derede kalarak nasıl mağdur ve perişan olduklarını -mağdurlardan, zarar görenlerden biri olarak- müşahede ediyor ve o şartlarda hayret veren bir gayretle defterlere yazıyor.
Birinci kitapta o tarihlerde ülkenin ve özellikle ordunun durumunu öğrenmiştik, bu kitapta da çok önemli (o tarihte inkılab sayılacak) bir eğitim kurumunun (Islah-ı Medaris) akıbetini, Devlet-i aliyye''den Cumhuriyet''e geçişte yaşanan olayların, çekilen çilelerin gerçeğini iyi tahsil görmüş bir İslam aliminin notlarından öğreniyoruz. Aziz dost Koçkuzu''nun katkıları da yabana atılacak cinsten değil.
Ben haber verdim, alıp okumak sizlere ait, ama okuyunca "İyi ki okudum" diyeceğinizden eminim.
Çağdaşlık içki içmek ve açıklık mıdır?
00:0014/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Alkollü içki tüketiminin özellikle gençliğin sağlığını korumak ve kötü örnek olmayı engellemek amacıyla bazı sınırlamalara tâbi tutulması teşebbüsü karşısında koparılan fırtına bana şunları hatırlatıyor:
Bir seçim arifesinde Sayın Baykal şöyle konuşmuştu: "Ne yani, bunlar ülkeye hakim olacak da biz, sevgilimiz veya sevdiklerimizi yanımıza alıp Boğaz''da balık yiyip rakı içemeyecek miyiz?"
Sayın Erdoğan İstanbul Belediye Başkanı olacağı günlerde kulaktan kulağa şu dedikodu yayılıyordu: "Eğer o başkan olursa belediye otobüslerine başörtüsüz, ince çoraplı veya çorapsız bayan alınmayacak, hatta bacaklarına bazı militanlar jilet atacaklarmış!"
Sayın Erdoğan Belediye Başkanı oldu, dedikodunun tamamen yalan olduğu ortaya çıktı, İstanbul bunca nüfusuyla yaşanabilir hale geldi.
Sağ veya "İslamcı" partiler iktidar oldular, bugüne kadar -örtünenlerin hak ve hürriyetlerinin kısılması veya kısıntının devam etmesi bir yana- açıklara ve alkollü içki tüketenlere hiçbir şey yapılmadı.
Bu ülkenin siyasi düzeni "demokrasi, laiklik ve liberallik" olduğuna göre başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermeyen ve şiddet içermeyen her davranış serbesttir.
İnsan hakları belgelerinde "genel ahlak" diye bir kavram vardır; ama bunu da ya kuşa çevirerek veya unutarak bütün çirkin, ayıp, günah, ahlaka aykırı davranışları "genel ahlak" süzgecinden rahatça geçiriyorlar.
Şimdi ne demek istediğime geleyim:
Sözde çağdaş (aslında Batı) uygarlığını temsil eden, kendilerine benzemeyenleri, bizim asıl medeniyetimizi ihya ve temsil etmek isteyenleri "ilkel, çağdışı, gerici" sayan, hatta adam saymayan baylar ve bayanlar, batılılaşma karar ve uygulamasından beri Batı''nın da cevherini değil curufunu almaya devam ettiler. Bugün onlara göre uygar ve ileri olan Batı nelerle uğraşıyor; bilimde, ekonomide, maddi şartların iyileştirilmesinde, kendi insanlarına mahsus hak ve özgürlüklerin korunmasında… neler yapıyor, nereye gidiyor, bizimkiler nelerle uğraşıyor, neleri mesele yapıyorlar?!
Cevap vereyim:
İçki, çıplaklık, bizim kültürümüze yabancı kopya sanatın (ucube) savunulması, din özgürlüğünün olabildiğince kısıtlanması, demokrasi adına fitne, fesat ve istikrarsızlığa çanak tutulması.
İşte böyledir; kendisi olmaktan çıkanlar başkası da olamaz, iki arada bir derede kalırlar.
Demokrasi, temsil ve baraj
00:0016/01/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Televizyonda iki aydın tartışıyorlar. Biri iktidarın Meclis''te her şeye hakim olduğunu, istediği kanunu çıkarabildiğini, bunun bir çeşit dikta olduğunu, demokrasilerde muhalefetin ve sivil toplumun da söz hakkı bulunduğunu, onlara da danışılması gerektiğini… söyleyerek durumdan şikayet ediyor. Diğeri ise iktidarın bunları yapacak kadar oy aldığını ve milletvekili çıkardığını, yaptığının hukuka ve usule aykırı olmadığını, demokrasinin de bu olduğunu söylüyor.
Şikayet edeni dinlesek ne olacak?
İktidar bir kanun çıkarmak, bir icraatta bulunmak istediğinde demokratik kurumlara (muhalefete, sivil topluma…) danışacak, onlarla uzlaşacak; böyle yaparsa demokrasi var, yapmazsa yok.
Peki iktidar muhaliflere danıştı, muhalifler ya danışmaya bile yanaşmadılar veya iktidarın kararına katılmadılar; bu takdirde iktidar adım atmayacak mı? Diyelim atmadı o zaman ülkede hemen her şey tıkanmaz mı? Şikayet edenin hayal ettiği demokrasi dünyanın neresinde var?
Temsili demokrasilerde kararlar-mutlak ve kayıtlı- oy çokluğu ile alınır, daima kararlara muhalif olanlar vardır, alınan kararlar ve yapılan işler halk çoğunluğu tarafından beğenilmezse bir sonraki seçimde iktidar değişir, beğenilirse iktidar devam eder, muhalif de muhalif olarak kalır, istediği kadar konuşur, fikrini söyler, tenkit eder; işte bu kadar.
Bu vesile ile bir de şu "seçim barajının aşağıya çekilmesi" konusundaki düşüncemi söylemek istiyorum.
Bunu savunanların önemli gerekçeleri "temsil adaleti" dir. Buna göre toplumdaki farklı görüş ve düşünceler mümkün olduğu kadarı Meclis''te temsil edilmelidir.
Bu gerekçenin demokrasi teorisine göre haklılığı bulunmakla beraber teori sakat olduğu için ondan türeyen bu gerekçe de sakattır; çünkü temsil diye bir şey yoktur, milletvekilleri kendilerini seçenlerin düşünce, arzu ve ihtiyaçlarını temsil edemezler. Milletvekilleri partilerinin eğilim ve kararlarını temsil ederler.
Garaudy''nin deyişiyle "İster Allah''ın yerini gasp eden mutlak bir hükümdarlık biçiminde olsun, ister kabilenin veya mezhebin yerini alan partilerden ve sınıflardan oluşmuş bir parlamentonun yahut evet ve hayırdan başka cevabın olamayacağı referandumun söz konusu olduğu bir aygıt biçiminde olsun tüm temsil etme ve edilme aldatmacadır."
Barajı düşürmenin olumsuz sonucu ise hayal değil, gerçeğin ta kendisidir ve bu gerçeğin adı "istikrarsızlıktır, yasama ve yürütmenin elini kolunu bağlamaktır, ülkeye zarardır".
Ashabın tamamı yıldızlar gibi midir?
00:0020/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dostum S. Önsay''dan bir mektup aldım, benden nakledilen bir söz üzerine ölçüsüz ve haksız tepki gösterenler onu üzmüş ve üzüntüsü ile gerekli açıklamanın yapılması talebini şöyle dile getirmiş:
“Değerli Hocam, Taha Akyol''un sizin de adınızın geçtiği yazısına olumlu veya olumsuz; edebli veya seviyesiz yorumlar yapılıyor. Tabi ki bunlar sadece şahısların ayarını yansıtıyor (üslubu lisan ayniyle insan) ve onları bağlıyor (ötede hesabı sorulmak üzere kayda alınmayan hiçbir söz yoktur). Ancak olayın, bizi (ümmeti) ilgilendiren bir yönü var. Verilen tepkilerin birinde şu ifadeleri görüyoruz: “..efendimiz as.onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir buyurmuyor mu.benim sahabeme sövmeyin onlara kızan bana kızmış onları seven beni sevmiştir buyurmuyor mu..” Burada temel alınan Hadis-i Şeriflerden(tabi ki sahih ise) bir mümin neyi anlamalı ve hangi yargıya varmalıdır? Sahabe-i Kiram, Tabiîn ve Onları takip edenler yani en hayırlılarımız olarak Efendimizce değerlendirilenler için Onlar ne yaptılarsa yerindedir; ne söyledilerse doğrudur; Onlardan hata ve günah sadır olmamıştır, diyebilir miyiz? Bu anlayış Onların masum olmaları yani ancak Peygamberlerimize bahşedilen “İsmet” sıfatını Onlara da vermek anlamına gelmez mi? Ayrıca ''içtihatlarında hata etseler bile bir sevap vardır'' müjdesi ve kefaleti mutlak mıdır? Yoksa müçtehid de olsa bir insanın söz ve davranışlarının bu referansa layık olması için söz konusu görüş ve tavırlarının bazı kayıt ve şartlara haiz olması mı gerekir?”
Ben ne demiştim, önce onu tekrarlayalım: “Ben Muaviye''yi sevmem, ama ona sövmem”. “Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisi ile Muaviye ve Yezid sevgisi bir araya gelemez”.
Evet ben böyle dedim ve diyorum.
Peygamberimiz (s.a.) “Sövmeyin” diyor, ben de sövmüyorum, Peygamberimiz “onları seven benim sebebimle (beni sevdikleri için severler, onlardan nefret edenler de benden nefret ettikleri için böyle yaparlar” buyuruyor. Ben bu hadise de dayanarak “Peygambermiz''in göz bebeklerini inciten adamı ve adamları sevmiyorum; çünkü hadis Peygamberimize olan sevgiyi öne alıyor ve ashabın da bu sebeple sevilmesini istiyor. Bir kişi Peygamberimizin üzerlerine titrediği aile fertlerini üzer, onlara hakaret eder, tehdit eder, sonunda meşru halifeye isyan eder ve kılıç çekerse “yine de onu sevin” demiyor, hadis bu manaya gelmiyor.
Ashab elbette masum değildir, yanılır, günah işler, yanlış yola gider; bu takdirde de –böyle olan ashabın- peşinden gidilmez ve böyle yapanlar sevilmez. Efendimiz hayatta ilken içki içen, çalan, yalan söyleyen, iftira eden, O''nun sırrını düşmanlarına bildirmeye teşebbüs eden ashab da olmuş, Peygamberimiz bunlara gerekli cezayı vermiştir.
Peygamberimiz (s.a.) Ammâr''a “Seni meşru başkana isyan edenler (bağîler) öldürecek” demiş ve onu Muaviye''nin askerleri öldürmüşlerdir. Meşru halife olan Hz. Ali''ye isyan etmek ve silah çekmek günahtır, caiz değildir; Muaviye ve yandaşları bunu da yapmışlardır. Hz. Peygamber''i sevenler bunları yapmazlar, bunları yapanlar da sevilmezler, ama Ehl-i sünnetin bir kuralı olarak onlara hakaret edilmez ve sövülmez.
“Aradan asırlar geçmiş, bu konuları kapatmak gerekirken niçin üzerini açıp yarayı kanatıyorsunuz?” denebilir.
Hiçbir gerçeğin üstü örtülemez, örttüm diyenler kendilerini aldatırlar, kitaplar, şîanın aşırı, canlı ve hep tekrarlanan tepkileri ortada iken bu tarihi olayları konuşmamak veya konuşup da (kitaplara yazıp da) haklıya haklı, haksıza haksız dememek, ictihad kavramını saptırmak yarayı iyileştirmez, aksine besler. Bana göre doğrusu olayları olduğu gibi ortaya koymak, İslam''ın değişmez dini, ahlaki ölçülerine göre değerlendirmek doğru davranıştır ve hem ibret almak hem de ümmetin parçalarını birbirine yaklaştırmak için uygun bir tavırdır.
Ashabın rivayeti sahih ise alınır, reyine gelince başka muteber reyler ve bunların dayandığı delillere göre alınır veya terk edilir.
Yarın da bu konuya devam edecek ve bu arada ünlü Ehl-i sünnet alimi Teftâzânî''nin, benim yazdıklarımı destekleyen ifadesini nakledeceğim.
.Nassa karşı ictihad olmaz
00:0021/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir mesele ortaya çıkar ve bunun dini hükmünü öğrenmek gerekirse önce naslara (ilgili ayetlere ve hadislere) bakılır. Bunlarda aranan hüküm bulunamazsa usulüne göre ve ehli tarafından ictihada başvurulur. İşte böyle yapılır da hata edilirse hataya da sevap yazılır.
Hz. Ali''ye Medine''de bulunan ashab ısrarla bey''at ettiler. Bu bey''atı muteber sayan halifeye itaat eder, muteber saymayana göre Hz. Ali halife olmadığı için ondan katillerin teslimi veya cezalandırılması talep edilemez. Muaviye ve yandaşlarının yaptığı ictihad değildir, isyandır. Bunun böyle olduğunu yazının sonunda nakledeceğim büyük bir İslam aliminin de kaleminden okuyacaksınız.
“Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğru yolda olursunuz” mealinde sahih bir hadis yoktur.
Halife''ye bey''at etmeyen, isyan eden başka ashab da vardır, onların da bu fiilleri meşru değildir, ama hem hataları sınırlı, hem de faziletleri müsellem olduğu için onları severiz.
Şimdi bu konuda daha önce yazdığım bir yazıdan bir iki paragrafı nakledeceğim.
Sünnî Müslümanların, Ehl-i beyt''e yapılan zulüm karşısında duyarsız oldukları ve bu zulmü yapanlara lanet okumadıkları iddiası da genel olarak doğru değildir. Ehl-i beyt''e olan sevgi, saygı ve bağlılık istenirse bugün de iki camianın birbirine yakınlaşmasını, aynı sevgi ve saygıyı paylaşmanın hasıl edeceği duygu ortamında soğukluğun sıcaklığa dönüşmesini sağlayabilir. Ehl-i sünnet ulemasının Yezîd, babası ve Hz. Ali''ye cephe alan bazı sahabe aleyhinde söz etmemeleri, onları tuttuklarından, yaptıklarını meşru gördüklerinden değildir. Aynı alimler, Hz. Ali''ye başkaldıranların bâğî (meşru yönetinme başkaldıran asî) olduklarını kabul ve ifade etmişlerdir. Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî alim Teftâzânî''nin (v. 792/1390) bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum:
“Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber''i (s.a.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir... Ehl-i sünnet ulemasının bu olayları farklı yorumlayıp mazeretlere bağlamalarının sebebi büyük sahabeye dil uzatılmasını engellemek içindir. Onlardan sonra Peygamber''in Ehl-i beytine yapılan zulüm ve kötülüklere gelince bunu kimse inkar edemez, buna dağlar taşlar ve hayvanlar bile şahitlik eder, göklerde ve yerde olanlar göz yaşı dökerler; dağlar paralanır, taşlar parçalanır. Bu sebeple o kötülükleri yapanlara, buna razı olanlara veya katkıda bulunanlara Allah lanet etsin! Ehl-i Sünnet alimlerinin bir kısmının, onun daha fazlasını da hak ettiğini bildikleri halde Yezîd''e lanet etmeyi caiz görmemiş olmalarının sebebi, cahil ve aşırı gidenlerin işi ileriye götürüp büyük sahabeye kadar dil uzatmalarını engellemek içindir.” (Şerhu mekasıdı''y-tâlibîn, İst. 1305, C. II, s. 306-307).
Hilafeti kim kaldırdı?
00:0023/01/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hilafet "halife olmak" demektir, halîfenin İslam siyaset ilminde manası, "Hz. Peygamber (s.a.)''den sonra, ümmetin siyasi lideri, imamı, önderi olan, O''nun sünnetini (yolunu, usulünü) izleyen, ümmete veya onun temsilcisi olan danışma meclisine danışarak İslam devletini yöneten kimsedir.
Ehl-i sünnete göre Peygamberimiz (s.a.) kendisinden sonra kimin halife olacağını bildirmemiş, bunun seçimini ümmete bırakmıştır. İslam devlet yönetiminde "serbest seçim/bey''at ve yönetimde ehline danışma iki temel şarttır.
İlk dört halife (hulefâ-i râşidîn) farklı usullerde serbest seçimle tayin edilmiş, hiçbiri hayatında bir yakınını velîaht (kendinden sonraki halife) olarak tayin edip ona bey''at almamış ve ülkeyi ehli olan kimselere danışarak idare etmişlerdir.
Suriye valiliğinden azledileceğini anlayınca Hz. Ali''ye isyan eden Muâviye, Hz. Ali''nin şehadetinden sonra kendisine bey''at edilen Hz. Hasan''a, "Benim namıma hilafetten çekilir ve bana bey''at edersen ben hayatta olduğum sürece ülkeyi idare ederim, sonra oğlumu veya bir başkasını yerime bırakmam, veliaht tayin edip bey''at almam" demiş, Hz. Hasan bu şartla hilafeti bırakmış ve ona bey''at etmiştir. Fakat Muaviye sözünde durmamış, oğlu Yezid''i veliaht tayin etmiş ve daha kendisi hayatta iken onun adına (kendisinden sonra halife olması için) her hileye ve şiddete başvurarak halktan bey''at almıştır. Başka yerlerde bey''at işini hallettikten sonra Medine''ye gelmiş, yaptığı usulsüzlüğe muhalefet eden bazı genç sahabiler ile Peygamberimiz''in torunu Hz. Hüseyn''i bir odaya hapsettirmiş, başlarına silahlı nöbetçiler koymuş ve şöyle demiştir: "Ben şimdi halka sizin bana bey''at ettiğinizi söyleyeceğim, eğer aksine bir söz söylerseniz nöbetçiler kellelerinizi uçursunlar".
Muaviye öldükten sonra başa geçen Yezîd''in neler yaptığını ve Hz. Hüseyn''i Kerbelâ''da nasıl şehid ettirdiğini herkes biliyor.
Şimdi şu soruyu sormanın zamanı geldi:
İslam hilafetini kaldıran ve yerine istibdadı, saltanatı getiren kimdir?
Ehl-i sünnet kaynaklarında Muaviye ve yandaşlarının hilafeti saltanata (zalim ve cebbar hükümdarlığa/mülk adûda) çevirdikleri açıkça ifade edilmektedir. Bunların meşru halifeye haksız yere başkaldırdıkları ve böylece bâğî oldukları da yine aynı kaynaklarda yer almıştır.
Hz. Ali''ye bey''at etmeyen hatta isyan eden başka sahâbîler de vardır, ama bunlar sonradan pişman olmuşlar, tevbe etmişler ve hilafeti de yıkmamışlardır.
Asırlar boyunca bir daha, "Hz. Peygamber''in yolunu izleyen, seçimle işbaşına gelen ve gerektiğinde azil ile ayrılan ve ümmetin seçkin (ilimde ve ahlakta önde gelen) temsilcilerine danışarak ülkeyi yöneten kişi manasında halife ve bu manada hilafet" geri gelmemiştir.
Bir hadise göre "kötü bir çığır açan, o çığırı takip edenlerin günahlarına, kötülüklerine de katılmış oluyor".
İşte bunun için sevmiyorum, ama yine de sövmüyorum.
İbret alınsın ve hak yerini bulsun diye -bir soru üzerine- bunları yazdım.
İktidarın diyet borcu yalnız halkadır
00:0027/01/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Liberal denilen yazarlar ile iktidarın arasının açıldığı ve bunun iktidara pahalıya mal olacağı filan konuşuluyor.
Bu anlayış baştan sona yanlış.
Ne liberal yazarlar her durumda iktidarı desteklerler, ne de iktidar bu yazarların her dediğini hemen yapar.
Liberal yazarlar bugünkü iktidarın bazı icraatı lehinde yazmışlarsa bu, onların kanaat ve beklentilerine uygun düştüğü için yazmışlardır.
İktidar da o icraatı, kendisini liberallere beğendirmek için değil, düşünce ve programına uygun olduğu için yapmıştır.
Siyasete soyunanların bütün tarafları dinlemesi, her sese kulak ve değer vermesi şüphesiz gereklidir. Ama onları yönlendiren iki amil/taraf diğerlerinden baskın olmalıdır (aksi halde kaybederler): 1. Halkın sesi/beklentisi, 2. Kanaat ve vicdanın sesi.
Bu iktidarın ne sermaye çevresine ne de medya patronlarına diyet borcu var; tam aksine bu iki kesim ısırmak istedikleri ama dişlerini geçiremedikleri iktidarın elini öpmek (hadi sıkmak diyelim) mecburiyetinde kaldılar. Liberal yazarların demokratikleşme yolunda ilerleme bakımından elbette etkileri/faydaları olmuştur, ama AK Parti''nin oyları üzerinde kale alınacak bir etkileriden söz edilemez.
Benim tespitime göre bazı liberal yazarlarda şu kusurlar var:
Acele ediyorlar.
Ya hep ya hiç diyorlar.
İstedikleri olmayınca olanı da inkar ediyorlar veya görmezden geliyorlar.
Tenkit ve tavsiye dilleri bozuk; efeleniyorlar, hakaret, hatta tehdit ediyorlar.
Herkes haddini bilmeli ve vazifesini yapmalı. Yazar düşüncesini adam gibi, edep dahilinde ifade etmeli, siyasetçi de uygun gördüğünü yapmalıdır. Siyasette hakem ve hakim halktır ve siyasetçinin asıl kale alacağı taraf da halktır.
Dine ve dindara tahammülsüzlük
00:0028/01/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah''a ve ahirete inanmayanlar ölümü unutmak için yakınlarının ölülerini bile hemen evden aldırıyorlar, bütün hizmetleri profesyonellere (ücretli işçiler ve memurlara) yaptırıyorlar, ya cenaze namazı kılınırken veya defin yapılırken şöyle uzakta durup bir an önce oradan ayrılmaya bakıyorlar.
Dini unutmak için de toplumda dinin görünür olmasına karşı çıkıyor; sakala, başörtüsüne, cüppeye, çarşafa, tesbihe, ezana, din eğitimine, mahyaya, selaya, camiye, minareye, cemaatle namaza… itiraz ediyorlar, laiklik adına bunların kaldırılmasını veya görünmez kılınmasını talep ediyorlar.
Ya dindarlar; onlar dinsizlere, çıplaklara, sokaklarda ve medyada boy gösteren eşcinsellere, itibar gören faizci kurum ve kuruluşlara, şeriata aykırı düzen ve düzenlemelere, meyhanelere, dine ve dindara hakaret eden medya parçasına ve sözde sanat eserlerine… tahammül ediyorlar mı? Edemiyorlarsa bunların ortadan kalkmasını talep ediyorlar, hatta bilfiil ortadan kaldırma teşebbüslerinde bulunuyorlar mı?
Mukayeseli baktığımızda dindarların duygularının daha ziyade aşınmış olduğunu veya itirazlarını, nefretlerini içlerine (fazlaca derine) gömdüklerini görüyoruz; yani en azından zahirde tahammül ediyor, kendi varlık ve mutluluklarını farklı olanların yokluk ve mutsuzluğunda görmüyorlar, olsa olsa aşırı olanlara cılız itirazlarda bulunuyorlar.
Sözde modernist ve uygar olan öteki kesim ise bir "endişe ve geleceğinden korkma" edebiyatı tutturmuş, güvene kavuşabilmek için laikliği en radikal biçimde anlama ve uygulamayı, dini önce azaltmayı, sonra da yok etmeyi hedeflemiş görünüyorlar. Başörtüsü yasağı konusundaki müzminleşmiş tutumları da bunun bariz bir örneğidir.
Eğer Müslüman iseler başörtüsünü yasaklayamazlar. Müslüman değilseler veya kendilerini Müslüman zanneden modernist, batıcı ve laik iseler yine başörtüsünü yasaklayamazlar; çünkü modernizmin amentüsünde insan hakları ve demokrasi vardır, din özgürlüğü insan haklarının en önemli maddesidir, laiklik onun teminatıdır ve din özgürlüğünü (başkasının hakkını ihlal etmeyen insan hakkını) kısıtlayan hukuk olamaz.
Er veya geç bu tabu da yıkılacak ve isteyen, her yerde başını örtecek, namazını da kılabilecektir.
İçki ve entelektüel
00:0030/01/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazar (Rengin Soysal) entelektüele şöyle bir yaklaşık tarif veriyor: “Hayatı seksten ve yemek içmekten ibaret görmeyen kişi” . Entelektüelin özelliği olarak da “hür düşünce ve bilgi”yi zikrediyor.
Bir başka yazımda ülkemizde entelektüel geçinen ama gerilerde kalmış, bağımlı düşünen (düşünmüş gibi yapan) kimseler ile gerçek entelektüelleri ayırmak gerektiği üzerinde duracağım. Bu yazıda ise içki ile ilgili iki mektubu aktaracağım:
“Hocam içki konusunda size katılıyorum. Ben içki sevmeyen bir ateistim. Arada sırada çevremdekilere uymak için bir bardak içiyorum. Çevremdeki herkes çok seviyor. İçki içenler agresif oluyor; birbirleriyle dalaşıyor. Erkek güçlüyse kadını dövüyor; kadın ya da erkek dili dolanır vaziyette ne dediğini bilmiyor. Bir arkadaşım kocasına rest çekti: İçkiyi bırakmazsan cinsel ilişki yok diye... Adam ölene kadar karısına elini süremedi ama içkiden vazgeçmedi İçki sofralarında çocuklar sıkıntıdan perişan oluyor. Çocuğun uykusu geliyor, baba bir kadeh daha bir kadeh daha.. Tabii içkili araç kullanmak da cabası...
İçki seven sonunda alkolik olmasa bile akşamcı oluyor.
Gençler kesinlikle içkiye özendirilmemeli. İçkiye ulaşımın zorlaştırılmasını olumlu buluyorum.” (N. Ö.)
“Alkol Dünya Sağlık Örgütünün istatistiklerine göre dünyada sigara ve yüksek tansiyondan hemen sonra gelen ölüm sebebidir. İçkinin ne derece zararlı olduğu gerçeği eğer yeterince Batı''da kabul görseydi eminim tüm Türkiye de -aynı sigara konusunda olduğu gibi- kabul edecekti. Onlar kabul edemiyorlar çünkü kilise ayinlerinde 2000 yıldır şarap kullanılıyor ve alkol şirketleri reklam parası tehdidiyle medyayı sindiriyorlar.
Sizlere tavsiyem biraz daha aklı selim ile örneğin kendi çocuklarınızın bu alışkanlığa sahip olduklarında çekeceğiniz sıkıntıyı düşünmenizdir. Müslüman kendisi için istediğini tüm kardeşleri için de ister. Ayrıca “canım millet içsin, biz çocuğumuzu özel eğitiriz” anlayışının işlemediğinin de sayısız örneği toplumumuzda mevcuttur. Selamlarımla,” (G.A.)
Liberal-laik-demokrat bir sistemde içki ve sigarayı yasaklamak mümkün olmuyor. Aklı ve bilgisi olanlar (entelektüeller dahil) iradeleriyle zararlı alışkanlıklardan kurulamıyorlar. Bu durumda devlet ve iktidar hiç değilse yeni nesilleri korumak için bazı tedbirler alıyor, bunlara hürriyet, demokrasi ve insan hakları adına karşı çıkarsanız bu kavramların değerlerini düşürmüş olursunuz.
..Müslüman entelektüel olur mu?
00:003/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Entelektüel kelimesine verilen mana birden fazla, sınırları belli ve kesin bir tarifi yok. “Merakı veya mesleği gereği fikir işleriyle uğraşan”, “hür düşünen, bilgili ve kültürlü”, “seçkin”, “derin idrak sahibi”,”aydın” gibi manalar veriliyor. Osmanlı''dan günümüze bizim kültür havzamızda kullanılan kelimeler içinde bu kelime yok, bizde “âlim, muhakkık, müctehid, ehl-i nazar, mütefekkir, hakîm, mütebahhir, münevver…” kelimeleri kullanılmış ve bu sıfatı taşıyan kimselerin ortak sıfatları yanında farklı özellikleri de olmuştur (sıraladığım kelimelerin karşılıkları arasında ortaklık yanında farklar da bulunmuştur).
Daha çok kullanıldığı manaları göz önüne alarak “entelektüel” kelimesine “bilgili, aklıyla hür düşünen ve düşüncesini hiçbir otoritenin sınırlayamadığı kişi” manası verirsek “Müslüman entelektüel” terkibinde karşılık bakımından problemler olduğunu söylememiz gerekir.
Müslüman ya alimdir (muhakkık ve müctehiddir) veya mukalliddir.
Dinin inanma (iman, itikad) ile ilgili kısmında taklidin (bir alime uymanın, o öyle dedi ve inandı diye öyle deme ve inanmanın) geçerli, sahih, yeterli olup olmadığı tartışılmıştır. Ehl-i sünnetin iki büyük grubundan biri (Eş''arîler), durumu müsait olanlar için taklid yoluyla imanın yeterli olmadığını, Matürîdîler ise “mümin” demek için yeterli olmakla beraber bizzat düşünerek, delillere dayanarak iman etmeyenin günahkâr olacağını ifade etmişlerdir. Eş''arîlerin de aynı görüşte olduğunu ileri sürenler vardır.
Dinin ibadetler ve muamelat kısmında ise Ehl-i sünnetin genel kabulü “aciz olanların bir bileni taklid etmesinin” caiz olduğu şeklindedir.
İster iman ister amel konusunda olsun taklid varsa “hür, derin, delile dayalı düşünce” yoktur.
Her iki alanda tefekkür ve ictihad yöntemiyle bilgiye, kanaate, imana ulaşanlara geldiğimizde bunlar için de “aklı, zekayı, tecrübe ve müşahedeyi mutlak otorite kabul eden, vahyin karşısına bunları koyan” manasında entelektüel ve hür düşünce sahibi denemez.
Bir insan aklı başında ve reşid olunca, kendisine ailesi tarafından telkin edilen din üzerinde bizzat düşünürse, kabul etme veya etmeme şıkları eşit olarak iman meselesine yönelir ve tefekküre başlarsa bu noktada hür düşünce vardır. Ya taklid veya tahkik yoluyla bir kere iman ettikten sonra artık müminin tefekkürünü imanı sınırlar, imanın ışığında düşünür, beşer üstü, ilahi bilgi kaynaklarına itibar eder, aklın yetkisini aşan alanlarda doğrudan vahye dayanır, aklın alanında ise vahiy ile aklın verilerini uzlaştırır, vahyi dışlayamaz.
Kendi adıma söyleyeyim:
Ben eğer layık olursam “alim, muhakkık, mütefekkir” olarak vasıflandırılmama itiraz etmem, ama entelektüel libası benim vücuduma uymaz; bu elbiseyi giyersem içim başka dışım başka olur.
Mısır isyanı ve İhvan
00:004/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tunus''ta başlayan ve şimdilik Mısır''a sıçramış bulunan halk isyanının gerekçeleri ile İhvan''ın (Müslüman Kardeşler) bu isyandaki rolünü bilmek bakımından liderleri Muhammed Bedii''nin yaptığı aşağıdaki açıklamayı (Gülşen Topçu''nun tercümesinden özetledim) okumakta fayda var. Sonra bir yazıda bu açıklamayı tahlil edelim:
“İhvan vatanın yüksek menfaati için bütün taraflarla eşit ve hür diyalog kurulması ilkesine inanmakla birlikte rejimin halkın isteklerini reddetmede inat etmesi halkı, ayaklanmasına son vermek ve isteklerine cevap vermek istemeyen kişiyle müzakereye gitmemeye sevk ediyor. Rejimin bu tavrı böyle bir diyalogu ciddiyetsiz ve sonuçsuz kılmaktadır. Bu nedenle onunla müzakere etmeyi reddediyoruz. Rejim başkanı, parlamentosu, partisi ve hükümetiyle birlikte meşruiyetini kaybetmiştir. Özellikle de bugün yüzlerce güvenlik görevlisini Özgürlük Meydanı''nda ve vilayetlerde barışçı bir şekilde gösteri yapanların üzerine salması ve diyalog istediğini iddia etmesine rağmen kan dökülmesi ve insanların ölmesinde ısrar etmesinden sonra hiçbir meşruiyeti kalmamıştır.”
Bir başka açıklamasında ise istediklerini sıralıyor:
1. 30 yıldır Mısırlılara dayatılan olağanüstü halin kaldırılması.
2. Sözde halk meclisinin cumhurbaşkanının vereceği cumhurbaşkanlığı kararıyla fesh edilmesi ve halkın iradesini temsil eden ve Mısırlıların umutlarını, arzularını yasal denetim altında gerçekleştiren yeni bir meclisin kurulması için şeffaf ve özgür seçimlerin yapılması.
3. Tam yasal denetim altında gelecek başkanlık seçimlerinde seçim demokrasisi ve aday olma özgürlüğünün garanti edilmesi, bu ülkenin medeniyeti, kültürü ve değerleriyle uyumun sağlanması ve anayasal çatışmanın sona erdirilmesi.
4. Zorunlu ticaret mallarının ve ilacın tedarik edilmesiyle toplumsal adaleti gerçekleştirecek gerçek ekonomik bir reformun başlangıcı olarak vatandaşların kritik sorunlarının çözülmesi için etkin ve hızlı bir şekilde çalışılması. Özellikle de eğitim sistemi ve gerekli bütçenin sağlanmasıyla sağlık alanında reforma gidilmesi. Bunun için “devlet yöneticilerine tahsis edilen ve1200 milyar cüneyhi aşan oradan kesilip bu maksatla harcanması.
5. Siyonistlere ihraç edilen petrol ve gaz pompalanmasının durdurulması ve fiyatının yeniden gözden geçirilip başka ülkelere ihraç edilmesi.
6. Bazı iş adamları, bozguncular ve rejimin bekçilerine tahsis edilen toprakların fiyatlarının yeniden gözden geçirilmesi, bunların kullanılmayanlarının halkın yararı için açık artırmayla satılması.
7. Filistin cihadının bunun başında da Arap ve İslam toprağı olan Filistin topraklarının özrgürleşmesi için mücadele veren cesur direnişin desteklenmesi ve başkenti Kudüs olan Filistin devletinin kurulmasına katkı sağlanması.
8. Siyasi tutukluların tamamının ve askeri mahkemeler ya da devlet güvenlik mahkemeleri gibi sivil mahkemelerde uzman olmayan olağanüstü mahkemelerden çıkan hapis kararıyla mahkûm edilmiş kişilerin affedilmesi ve serbest bırakılması.
9. Siyasi parti kurma özgürlüğünün verilmesi, gazete çıkarma ve bütün basın organlarının önündeki engellerin kaldırılması.
10. Geçen senelerde anormal bir şekilde servetleri büyüyen bozguncuların yargılanması.
11. Mısır sivil toplumuna canlılık getirilmesi, güvenlik kurumlarının; üniversite, okul, sendika, vakıf, sivil dernek ve insan hakları örgütlerinin işlerine müdahale etmesinin engellenmesi.
İhvan niçin istenmiyor?
00:006/02/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ortadoğu ve özellikle Siyonist emeller bakımından Mısır, başka ülkelere benzemiyor; Mısır''a, ABD-İsrail yanlısı, elde edeceği menfaat karşılığında Filistin mücadelesini engelleyen bir yönetimin hakim olması bu iki ülke bakımından hayati derecede önemlidir.
İslam ülkeleri arasında işbirliğinin güçlendirilmesi ve adım adım bir İslam ülkeleri birliğine doğru yol alınması amacını güdenler için de Mısır''ın konumu ve tutumu belirleyicidir.
Müslüman Kardeşler yönetime gelir veya yönetimde etkin olurlarsa bundan hem Filistin davası kazançlı çıkacak, hem de İslam ülkeleri arası ilişkilerde liderlik yarışının yerini kardeşlik, birlik ve dayanışma alacaktır.
ABD İhvan''ı, teröristler listesine almıştı. Bütün dünyada "siyasi veya radikal İslam" denince ilk akla gelen (daha doğrusu yoğun çabalar sonu getirilen) cemaat İhvan olmuştur. Halbuki bu bilgi ve imaj kirliliğinin etkisinden kurtulanlar bilirler ki, İhvan hem terörist değildir, hem de siyasi sistem olarak bir çeşit "İslami demokrasi"yi savunmaktadır. Şu halde onların etrafında koparılan sun''i fırtınanın asıl sebebi ABD-İsrail menfaatlerinin riske girmesinden ibarettir.
Ayrıca İhvan''ın, dünkü yazıda özetlediğim taleplerine bakılırsa istediği, tek başına iktidara gelmek de değildir; onun meselesi ülkenin, zalim ve ehliyetsiz bir yönetimden kurtulması, serbest ve adil seçimlerle halkın iradesinin tecelli etmesi, ülkenin servetinden herkesin adil bir şekilde yararlanması, yıllardır zindanlarda işkence gören ve haksız olarak tutulan mazlumların serbest bırakılması, israfın önlenmesi ve eğitime ayrılan payın arttırılması, insan hakları, basın hürriyeti, sivil toplumun güçlendirilmesi, İsrail''den desteğin çekilmesi ve Filistin davasının gerçekleşmesine katkıda bulunulmasıdır.
Bunun neresinde terör var, radikallik var?
Benim görebildiğim kadarıyla adı anılmadan İslam''a yapılan atıf şu cümleden ibaret:
"Bu ülkenin medeniyeti, kültürü ve değerleriyle uyumun sağlanması ve anayasal çatışmanın sona erdirilmesi".
Bu cümleyi biz "İslamî çağdaşlaşma, İslam medeniyetinin ihyası, bir milleti zorla, dayatmalarla değiştirmekten vazgeçilmesi ve kendisi olarak kalması, bütün dünyaya "Din, medeniyet, kültür" olarak ben de varım deme imkanına kavuşturulması talebi olarak da okuyabiliriz.
Dokuz gündür meydanlarda olan Mısırlı kardeşlerimiz yalnız İhvan''dan ibaret de değildir. Partili partisiz, başka bakımlardan taraflı tarafsız büyük kitleler bir araya geldiler ve artık Mısır''da zulmün, baskının, yolsuzluğun, İsrail zulmüne destek verme alçalışının… sona ermesini canları pahasına istiyorlar.
Allah yardımcıları olsun!
Gayr-i müslimle Dostluk
00:0010/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir avukat okuyucum, bir Hristiyan aile ile dostluğun manası ve etkileri hakkında önemli olan bir tecrübe yaşamış ve bunu bana yazarak fikrimi soruyor; önce mektubunu veriyorum, sonra cevabımı yazacağım:
“Ben İstanbul''da bir vesileyle Finlandiyalı bir grup insanla tanıştım. Anladığım kadarıyla Luteryan Kilisesine mensuplar ve dindar hristiyanlar. Zaman zaman bir araya geliyorlar bir keresinde uzunca da bir sohbette bulunduk. Bana yolladıkları maili size aynen yolluyorum bu mailde aslında Kur''anla kendi kitaplarını kıyaslamış ve kendilerininkini üstün kılıyor.
“Ayeti kelimelere göre yorumlarsak bu benim onlarla olan dostluk ve arkadaşlığımı sanki yapmacık bir hale sokuyor. Biz ailecek görüşüyoruz ama onların evine gittiğimizde namazlarımızı kılıyor, yemeklerde caiz olmayan şeyleri yemiyoruz, dinimizdeki güzellikleri Türkçeyi anlatmak babında anlatmaya çalışıyoruz. Ben size maili aynen yoluyorum bu konuda neler yazabileceğim konusunda yardım ve desteklerinizi bekliyorum.
Hristiyanın mektubu:
“Text mesajsında bahsettiğim Kuran ayetlerini sana gönderiyorum (bunlar başlangıç olarak):
Maide 5:51 (Medine)
''Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.''
Seninle vakıt geçirmek her zaman çok güzel oluyor. Güvenç ve dostuluk ile ilgili de konuştuk. Aynı anda sen Allah''a ve Kuran''a inanan bir adamsın. Bu din konuları ve Kuran''ın sözünü ciddi olarak alıyorsun. Ben senin dininin bakışından gavurum. Dinine göre gerçek dostluk ve güvenç aramızda olabilir mi?
Aynı mealde birkaç ayet daha naklettikten sonra devam ediyor:
Bunlara göre her zaman bir müslüman arkadaş ile dostluğun bizim dostluğumuzdan daha önemli değil mi? Böyle ise, nasıl gavurun ve müslüman''ın arasında gerçek güvenç olabilir?
Ben bazı tefşirlerden de baktım. Mesela Elmalılı Yazır Maide 5:51 sureden yazıyor:
“Yahudi ve hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz. Görülüyor ki “Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız” buyurulmamış, “Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz” buyurulmuştur. Çünkü “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.” (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. Şu halde müminler yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır. Çünkü onlar müminlere yâr olmazlar. Nihayet bazıları bazılarının dostları, birbirlerinin yârânı (dostları) dırlar. Yani yahudiler birbirinin, hıristiyanlar da birbirinin dostlarıdırlar. Ne Yahudiler, kendilerinden olmayana dost olur, ne de hıristiyanlar. Bunların dostlukları kendilerine mahsustur. Bu da hepsi arasında değil, bazısı arasındadır. Ve siz müminlerden her kim onları dost tanır, veli edininirse, şüphe yok ki, o da onlardandır. Onlara benzemiş, onların huyunu kapmıştır. O artık hakka değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice itibariyle onlardan sayılır. Ahirette onlarla beraber haşrolunur. Çünkü: Allah zalimler guruhunu her halde doğru yola çıkarmaz. Şu halde Yahudileri ve hıristiyanları dost edinenler de onlardan olur, başlarını kurtaramazlar.”
Bence Yazır''ın Hristiyanlıkla ilgili yorumu doğru değil. İsa Mesih diyor:
''Ama beni dinleyen sizlere şunu söylüyorum: Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin. Bir yanağınıza vurana öbür yanağınızı da çevirin. Abanızı alandan mintanınızı da esirgemeyin. (Luka 6:27-28)
İsa Mesih dostluk konusunda insanların arasına ayrım yapmıyor. Herkesi, düşmanlarımızı bile aynı şekilde sevmemiz lazım.
H. sen bu ayetlerle ve konuyla ilgili ne düşünüyorsun?”
Cevabımız yarınki yazımıza kaldı.
Gayr-i Müslim ile İlişkiler
00:0011/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün bir okuyucu mektubunu köşemde yayınlamıştım. Okuyucumuz Hristiyan bir aile ile zaman zaman ailece görüştüklerini, bir çeşit arkadaşlık/dostluk oluştuğunu, sonra bir gün Hristiyan şahsın kendisine bir mektup yazarak “Kur''an''a göre dost olmalarının mümkün olmadığını, halbuki İncil''de böyle bir ayrımın bulunmadığını ve düşmana bile iyilik yapmanın emredildiğini” yazmış, Hristiyanlık propagandası yapmış, Kur''an''a dil uzatmıştı.
“Gayr-i Müslimlerle Müslümanın ilişkisi ne mahiyette olabilir?” sorusunun cevabında “dost olamazlar” diyenler, Kur''an''da geçen ve mektupta da meali verilen ayetlerdeki “velî” kelimesini “dost” olarak tercüme ediyorlar ve günlük dilde dost kelimesi “arkadaş” manasına da geldiği için yanlış anlamalara sebep oluyor.
Elmalılı M. Hamdi Yazır merhumun açıklaması doğru ve doyurucu. Can alıcı kısmını tekrar edelim:
“Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız… Görülüyor ki “Yahudiler ve Hıristiyanlara dostlar olmayınız” buyurulmamış, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz” buyurulmuştur. Çünkü “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.” (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. Şu halde müminler Yahudi ve Hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır.”
Bu açıklamada görüldüğü gibi Kur''an''da yasaklanan “günlük dilde olduğu gibi arkadaşlık manasında dostluk” değil, “velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek…onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendini kaptırmak”tır. Yani Kur''an''da geçen ve menedilen “veli edinmek” bu manadadır.
Bunun dışında gayr-i Müslimlerle komşuluk, arkadaşlık, onlara iyi ve adil davranmak yasaklanmış değildir.
Hristiyan arkadaşının Luka İncili''nden naklettiği “düşmana bile iyilik etme” emri İslam''da da var. Kur''an''da şöyle buyuruluyor: “İyilik ve kötülük aynı değildir; kötülüğü en iyi bir davranışla önle, aranızda düşmanlık olan kimsenin hemen yakın bir dost olacağını göreceksin.” (Fussılet: 41/34).
Düşmanla savaş onun zulüm ve tecavüzünü engellemek veya meşru müdafaa içindir; gayr-i Müslim olduğu için değildir. Müslümanlarla barış yapmak isteyenlerle barış yapılabilir, İslam ülkesi vatandaşı (zimmî) olmak isteyen gayr-i Müslimler bütün temel (insan olmaya bağlı) insan haklarından yararlanarak Müslümanlarla birlikte yaşarlar, yaşamışlardır.
İncil''de yalnızca sevgiden ve barıştan söz edilmiyor, mektup sahibi gizlese de İncil''de, gerektiğinde ve hak edene karşı savaş ve şiddetten de söz ediliyor; işte örnekler:
“İsa, yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: ''Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları, Baba, Oğul, Kutsal Ruh adıyla vaftiz edin.” (Matta, 28/18,19) / “Yeryüzüne selamet getirmeye geldim, sanmayın; ben selamet değil, kılıç getirmeye geldim...” (Matta, 10/34) / “Ben dünyaya ateş atmağa geldim. Şimdiden tutuşmuş ise daha ne isterim!..Dünyaya selamet getirmeye mi geldim, sanıyorsunuz? Size derim ki: Hayır; fakat daha doğrusu, ayrılık getirmeğe geldim!” ( Luka, 12/49,51,53) / “Lakin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin ve önümde öldürün!” ( Luka, 19/27)
Bu ifadelere göre Hz. İsa Hristiyanlara misyonerlik vazifesi de vermiştir. Bu sebeple Hristiyanlarla diyaloga giren veya arkadaşlık edenler bilgili ve uyanık olmak durumundadırlar; aksi halde farkında olmadan tuzağa düşer, aldatılırlar, itikadları bozulabilir.
Tercümem yanlış mı?
00:0013/02/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhaliflerimin taklid mercii makamına koydukları E. Sifil, Muaviye konusundaki yazıma da birkaç yazı ile reddiye yapmış. Eli kalem tutan, kendini ehil gören herkesin tenkit hakkı elbette vardır, ama üslub ve niyet de önemlidir. Niyeti Allah bilir, ama üslubun uygun olmadığı kanaatindeyim. Çünkü onun yazdıklarından yola çıkarak bana mektup yazan yüzlerce avam hakaret, tekfir, tadlil ediyorlar, neden yazmayı bırakmadığıma öfkeleniyorlar ve onu kurtarıcı gibi görüyorlar.
Konuya gelelim.
Ben dedim ki "Muaviye''yi sevmem, ama ona sövmem". Sevmem çünkü başta Ehl-i beyt olmak üzere bu ümmete yaptıkları onu sevmeme engeldir.
Bu sözüme karşı çıkanlar Ehl-i sünnet kavramını istismar ediyorlar. Halbuki Ehl-i sünnete göre "sövülmez", ben de sövmüyorum, ama sevmek şartı yoktur. "Var" diye naklettikleri rivayetlerin asılsız olduğunu da yazmıştım.
Yazarın iki iddiası/beyanı var: 1. Ben Taftâzânî''nin ifadesini yanlış tercüme etmişim, "bi-zahirihî" kelimesini açıkça diye çevirmişim, halbuki "zahiri manasıyla" diye çevirmem gerekiyormuş. 2. Teftâzânî''yi görüşüme destek kılmışım, halbuki o nötr imiş.
Yazar birinci iddiasını açıklarken şöyle diyor: Oysa "zâhir"in delaleti her zaman "açık" olmaz. Hatta zahirin delaletinin uygun şekillerde tevil edilmesini gerekli kılan durumlar vardır. Kelamın zahiri her zaman kasd-ı mütekellimi vermez.
1964 yılında Fıkıh Usulü kitabı yazdığım için çok şükür "zahir, nas, müfesser, muhkem, hafi, müşkil, mücmel, müteşabih" gibi terimlerin manalarını elli yıldır biliyorum. Buna göre asıl yanlış söyleyen yazardır; çünkü a) Zahirin delaleti her zaman açık olur, ancak tevile ve neshe de açık bulunur. Açık olmayana hafî derler. Zahirin özelliği manasında biri kuvvetli, diğeri zayıf iki ihtimalin bulunmasıdır. Kuvvetli olan mana açıktır, bunu bırakıp da zayıf olana gitmek için mucib sebepler bulunmalıdır. Alimlerin yaptığı, Muaviye hakkında nakledilen ve tarihçe sabit olan fiilleri ifade eden ibarelerin tevili değildir; o ibareler neyi söylüyorsa açıkça söylüyor ve alimler de onu tevil etmiyorlar. Ama o ifadelerden -ibaresinden değil, işaretinden- o filleri işleyenin fasık ve sapkın (dâll) olması sonucu çıkıyor ve alimler işte bu işari sonucu tevil ediyor ve ictihad formülü ile üstünü örtüyorlar.
Teftâzânî''nin Muaviye konusunda nötr olmadığını gösteren delillere gelelim:
"çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber''i (s.a.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir..." diyor.
Haklarında kötü düşünülmesin diye tevile gidilen sahabeyi "özellikle muhacirler, ensar ve cennetle müjdelenmiş olanlar" diye tahsis ediyor.
Peygamberimiz''den (s.a.) "Benden sonra hilafet otuz yıldır, sonra ısıran, can yakan saltanata dönüşecek" hadisini naklettikten sonra "adûd" kelimesini "sanki onlar ısırıp can yakarlar: yani idare edilenlere zulmederler" (C. 5, s. 266) diye açıklıyor ve arkasından da bu otuz yılın Hz. Ali ile sona erdiğini söylüyor. Bunun manası, ondan sonra gelen Muaviye''nin zulmettiğidir.
Teftâzânî''nin şu sözleri benim söylediğimden daha şiddetlidir: "Muaviye Ömer zamanında da Şam valisi idi. Mezhebe göre meşru yönetime isyan eden (bâğî) fasık değildir. Bâğînin fasık olduğu kabul edilse bile bu (Muaviye''nin durumu) Ali (Allah ondan razı olsun) zamanında ortaya çıktı (C.5, s. 285)"
Allah her yaptığımızdan bizi sorumlu tutuyor, kalem oynatırken de bunu unutmayalım.
Bir de şunu söyleyeceğim: Dini ve Ehl-i sünneti istismar ederek gönüllerimize hakim olmak isteyen, sevmeye mecbur olmadıklarımızı sevmeye zorlayanların şerrinden Allah bu ümmeti korusun! Allah zalimleri sevmiyor, zalimleri sevenler, Allah''ın sevmediklerini sevmiş oluyorlar.
Türkiye örneği siyasi İslam ve İslamcılık
00:0017/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tunus''ta başlayan, Mısır''dan itibaren dalga dalga yayılan halk isyanı üzerine içeride ve dışarıda çeşitli tahliller, yorumlar, açıklamalar yapılıyor, beklentilere giriliyor.
İslam ülkelerinde laik demokrasinin yerleşmesini isteyenler onlara Türkiye''yi örnek gösteriyor, öyle olmasını telkin ediyor, hatta bu politikayı güden siyasi ve ideolojik gurupları destekliyorlar.
Bu örnek gösterme durumundan rahatsız olan bazı içeridekiler (tersine bir örnek alma tehlikesi sezenler) ise Türkiye''yi bu gelişmelerin dışında tutmaya çalışıyor, hükümetin bazı temaslarını hedefinden saptırarak hayali yorumlar yapıyorlar.
Benim takip edebildiğim kadarıyla hükümetin, Türkiye''nin örnek alınması yönünde ne bir açıklaması, ne de gayreti var. Beyanların özeti “halkın iradesine saygı gösterilmesi, totaliter yönetimlerin devrinin geçtiği, bu iletişim çağında kapalı rejimlerin devam etme şansının kalmadığı yönünde uyarılardan ibaret. Örnek alma telkini daha çok dışarıdan geliyor.
Burada sorulması gereken şu husus hep ihmal ediliyor:
İslam ülkeleri Türkiye''yi örnek alabilir mi, bu mümkün müdür?
Bugüne kadar bir Müslüman topluluğun hür iradeleriyle laik demokrasiye geçtikleri oldu mu?
Benim bildiğim olmadı.
Türkiye''de laik demokratik cumhuriyete geçiş Müslüman halkın hür iradesiyle olmadı. Dayatma ile oldu, radikal bir laiklik uygulanıyordu, dünya ve ülke şartları elverince halk, bu sistemi getiren ve devam ettiren partiyi iktidardan uzaklaştırdı ve gerek ferdin ve gerekse toplumun hayatında –mevcut ülke ve dünya şartlarında olabilecek kadar- dine yer verdi, veren kadroları iktidara getirdi. Türkiye''de bu süreç bitmiş değildir ve halkın çoğunluğu daha fazla din hürriyeti istemektedir.
Tunus''ta yine silah zoruyla halkın hayatından din çekilip alınmak istendi, otuz yıl baskı yapıldı, genç kızlar ve kadınlar başları örtülü olarak sokaklara bile çıkamadılar, ama günü gelince isyan ettiler; isyanın başka sebepleri de vardır, ama kimse bunların içinde veya başında dinin olduğunu inkar edemez.
Bugün hemen bütün Ortadoğu İslam ülkelerinin anayasalarında “devletin dini İslam” yazar ve “kanunların şeriata aykırı olamayacağı” önemli bir madde olarak yer alır. Bu ülkelerde ahval-i şahsıyye denilen “şahıs, aile ve miras” hukuku alanlarında şeriat uygulanır. Diğer alanlarda da uygulamanın şeriata uygun olduğu yorumları yapılır.
Müslüman halklar hür olduklarında demokrasiye evet diyebilirler, ama laikliğe evet demezler. Şu halde tartışılması gereken husus “laiklik olmadan demokrasinin olup olmayacağı”dır. Birçok Müslüman düşünür ve siyaset adamı yanında bazı batılı ilim adamları da “müslümanlara mahsus bir demokrasi”nin olabileceğini ifade etmişlerdir.
Yarınki yazımda bu tezi “İslamcılık” bağlamında ele alacağım.
İslamcılar değişti, İslamcılık bitti mi?
00:0018/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Olivier Roy gibi bazı yazarlara göre “siyasi İslam” iflas etmiştir ve artık “post İslam” dan söz etmek gerekir. Yine yerli ve yabancı birçok yazara göre “İslamcılar değişmiş, davalarını terk etmiş, sekülerleşmiş ve küreselleşen dünyaya uyum sağlamışlar, batılı manada demokrat olmuşlardır, bu demokrasiden başka yol yoktur…”
Bu iddiaların iki kusurdan kaynaklandığı için gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum: 1. Olanı değil, olmasını istediklerini düşünüyor, kuruyor ve yazıyorlar. 2. İslam''ın özü, tabiatı ve müminlerin hayatındaki yeri konusunda bilgi eksikleri var, dışa (mesela son isyan hareketlerindeki sloganlara ve pankartlara, İslamcıların görünmemelerine) bakarak hükme varıyor, isabetsiz genellemeler yapıyorlar.
İslam her değişime olumsuz bakmıyor, her değişimi yasaklamıyor, İslam''ın amaçları doğrultusundaki değişimi (gelişmeyi, iyileşmeyi, kemale ermeyi) teşvik ediyor; ama bozulma manasında değişmeyi istemiyor, bu değişmeye karşı tedbir alınmasını istiyor.
Müslüman (Müslim) ve mümin terimleri baştan beri vardır, ama İslamcı terimi, bir siyasi ideoloji olarak ikinci meşrutiyetten sonra konuşulmaya başlanmıştır; yani yenidir.
Bütün zamanlarda ve bir zamandaki bütün dünyada tektip bir İslamcı yoktur. Müminleri İslam dairesinden çıkarmayan farklı İslam anlayışları hep olduğu gibi farklı İslamcılar da olmuştur. İslamcı olmanın en önemli ayırıcı özelliği “dinin etki alanı ile ilgilidir ve İslamcı laik olamaz.
Daha önce niçin siyasi bir dava olarak İslamcılık yoktu?
Çünkü İslam dünyasında “din ile dünyanın, din ile siyasetin, din ile devletin ayrılması, ayrı olduğu” şeklinde bir düşünce de uygulama da yoktu. Müminlerin bütün inanç ve davranışları –yorumlar isabetli olsun olmasın- dine dayandırılıyor, meşruiyetini dinden alıyordu. Bazılarının iddia ettiği gibi Selçuklu''da, Osmanlı''da laiklik nüveleri yoktu; örfî kanunlar, vergiler, teşrifat kaideleri… dinden bağımsız değildi, bütün bunlar “dinin serbest bıraktığı, ülü''l-emre yetki verdiği alanlarda” oluyordu ve meşruiyetini yine dinden (dinin verdiği yetki ve imkandan) alıyordu.
İslam dünyasında “yenileşme hareketleri” Batı''nın etkisiyle başladı, bazıları Müslümanları dinin geri bıraktığını iddia ettiler, batılılaşmadan yana olanlar dini asgari sınırlara indirmek (iman ve ibadetler dışında kalan hayattan dini çıkarmak) ve medeniyet değiştirmek istediler. Yenileşmeyi ve değişmeyi istemekle beraber bütün şümulüyle dinden vazgeçmeyenler ise –ki, bunlara geniş manada İslamcılar diyebiliriz- ictihad ve tecdidi devreye sokarak hem Müslüman kalmak hem de çağdaşlaşmak istediler.
Kalın çizgilerle ayırırsak ortaya Batıcılar ve İslamcılar diyebileceğimiz iki gurup çıktı.
İslam ülkelerinde bu iki gurubun mücadelesi devam ediyor. Batı –komünizmi engellemek için İslamcılara taviz vermesi gibi istisnai durumları çıkarırsak- genel olarak batılılaşmak isteyenlere –o da asla kendilerinin seviyesine gelmemeleri, onlara tabi olmaları şartıyla- destek vermiştir, vermektedir.
Müslümanları medeniyet ve düzen değiştirmeye zorlayanlar hep batıcılar oldu, güç olarak da askeri kullandılar. Asker ya demokrasiyi yıkarak doğrudan duruma el koydu veya demokrasi maskesi altında asker destekli sivil otoriteler duruma hakim oldular; yani halkın iradesini engellediler.
İşte İslamcılarda bazılarının gördüğü, görmek ve göstermek istediği değişikliğin –ki, bu taktik değişikliğidir- sebeplerinden biri budur. İslamcılar da peygamber olmadıklarına göre elbette ötekilerden etkilenme de söz konusudur.
Konuya devam edeceğim.
İslamcılar ve siyaset
00:0020/02/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcılık, öteki dinler ve ideolojilere karşı İslam''ı koyma, savunma, yaşama, koruma ve yayma davasıdır. Bu davayı sahiplenen şahıslara ve guruplara, bunların plan, program ve yöntemlerine göre farklı tezahürleri vardır. Belli bir zamanda, coğrafyada ve şartlarda İslamcılık faaliyetinin bütünü veya bir parçası sekteye uğradı, başarılı olamadı diye “İslam, İslamcılık, siyasi İslam…” bitti demek gerçekte karşılığı olmayan bir iddiadır, belki de bir temennidir.
Bazılarının zannettiği gibi İslamcılık yalnızca siyasi alanda Müslümanlar olarak ve İslam devleti kurmayı hedefleyerek örgütlenmek ve faaliyet göstermek değildir. İslam devleti genellikle İslamcıların amacıdır, ama buna giden yolun uzunluk ve kısalığı, yoldaki duraklar, duraklardaki faaliyetler bakımından önemli farklar vardır.
Siyasi İslamcılıktan söz edenlerin sıklıkla kullandıkları Pakistan, İran, Sudan, Mısır (Müslüman Kardeşler) örneklerine bakıldığında da “siyasi İslam''ın başarısız olduğundan, iflas ettiğinden” söz edenlere katılmak mümkün değildir.
İran Ca''ferî-şî''î bir İslam anlayışına ve inancına sahiptir. Siyasi İslam konuşulurken bu farklılığın mutlaka göz önünde tutulması gerekir.
Ca''ferî şî''îlere göre fakihin (en büyük ve merci olan din aliminin) siyasi ve ictimai ıslahat konusundaki vazife ve selahiyeti (velayet-i fakih) tartışmalı bir konudur. Humeynî''den önce hakim olan görüşe göre fakihin siyasi ve ictimai ıslah vazifesi yoktur, bu Mehdî''ye aittir. Humeynî, hocası Şerîatmedârî''ye bile muhalefet ederek bu telakkiyi değiştirmiş, fakihin (dolayısıyla Müslümanların) siyasi ve ictimai ıslahatla da meşgul olarak Mehdî''ye yardımcı olma vazifelerinin bulunduğu ictihadını ileri sürmüş ve uygulamıştır. İran''da devrimin başarısız olduğunu söylemek insafsızlık ve körlük olur. Devamı ve tekamülü ise iç ve dış şartlar yanında -yukarıda özetlediğim- ictihadı benimseyenlerin iktidarda olmalarına bağlıdır. Burada dış şartları da görmezden gelemeyiz. Diğer örneklerde de sözkonusu olan bir “engelleme” iradesi vardır. Dünyada oyun kuran “oyuncu” devletler, İslamî yönetim ve düzenlerle oyunlarını sürdürme konusunda ciddi endişe içindedirler ve bu yüzden siyasi İslamcı gurup ve hareketleri terörist ilan etmişlerdir ve onlara savaş açmışlardır. Irak-İran savaşında olduğu gibi müslümanları birbirine düşürme taktikleri de işin cabasıdır.
İran devrimi bunca muhalefete, engellemeye, uluslararası toplum dedikleri korkuluğu ileri sürerek belli ülkelerin ortaya koydukları oyunlara ve ambargolara rağmen ayakta duruyor, geri adım atmadan yolunda ilerliyor. Yani henüz İran''da siyasi İslam tecrübesi bitmedi ve iflas etmedi.
Pakistan bağımsız bir İslam devleti kurmak isteyenlerin eseridir. Burada siyasi İslam''ın başarıya ulaşamaması bu davanın çıkmaz, başarısızlığa mahkum oluşundan değil, daha ilk günden itibaren böyle bir tecrübenin başarılı olmasını istemeyenlerin bugüne kadar kesintisiz sürdürdükleri engellemeler ve oyunlar yüzünden olmuştur. Merhum Ziyaulhak, ABD''nin yörüngesinden çıktığı, belli bir program içinde ve aşama aşama ülkeye İslami düzeni getirmeye teşebbüs ettiği için ABD onu mürettep bir uçak kazasında öldürmüş, öldürebilmek için kendi adamını da feda etmiştir. Her şeye rağmen yine de Pakistan laik değildir ve laik de olmayacaktır.
İhvan''ı ve onun başta Mısır olmak üzere bazı İslam ülkelerindeki tecrübesini de gelecek yazıda ele alalım.
İslamcıların hedefi
00:0024/02/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcılar hakkında bilir bilmez ahkam kesenlere göre bunların tek işi, yegane hedefi iktidara gelmek ve İslam devleti kurmaktır. Bu sebeple onlara “radikal, siyasal, kökten dinci” gibi sıfatlar takarlar.
Peki gerçekte olan nedir?
Bu sorunun cevabını verebilmek için “İslam nedir” sorusunu sorup cevap almak gerekiyor.
İslam ferde ait, ferd ile Allah arasında bir özel ilişkiden (halık-mahluk, mabud-abid) ilişkisinden ibaret değildir. Başka bir deyişle İslam''da dindar olmak, kulluk, ibadet yalnızca namaz, oruç, hac, zikir gibi halis ibadet davranışları ve amellerinden ibaret değildir. İslam''ın, doğumdan ölüme ve ölüm sonrasına kadar ferdin ve ferd olarak insanın içinde doğup yaşadığı toplumun, bu toplumun içlerinde yer aldığı diğer toplumların hayatlarına ve ilişkilerine dair hükümleri, talimatı, emirleri ve yasakları vardır. Bir Müslüman, bütün hayatı ve ilişkilerinde, imkanlarının elverdiği kadar vahyin ışığını ve rehberliğini takip edecektir. Bu genişlikte, bu derecede kaplayıcı bir dinin mensuplarının içinde yaşadıkları cemiyete ve bu cemiyetin siyasi düzenine bîgâne kalmaları mümkün değildir. Bu böyle olunca da bütün müminler aynı zamanda “siyasi olarak da Müslüman ve bir kısmı İslamcıdır”lar.
Öte yandan siyasi İslamcı denilen kimselerin işi gücü, kulluklarının, dindarlıklarının tamamı siyasi faaliyetlerden, İslam devleti kurmak için çalışıp çabalamaktan ibaret değildir. Bu bakımdan –öteden beri- İslamcılar ikiye ayrılır:
1. “Önce İslam devletini kuralım, sonra tabanın İslami eğitimine geçelim” diyenler.
2. “Önce olabildiğince kamil manada bir Müslüman taban (halk, nesil) yetiştirelim, sonra devlete geçelim (veya sonunda devlet kendiliğinden oluşur)” diyenler.
Mesela Müslüman Kardeşler ikinci usulü benimsemiş bir islâmî oluşumdur. Büyük Rehber Hasen el-Benna tabilerine devamlı tedric kuralını/ilkesini hatırlatmış ve buna bağlı kalmıştır. Onun hareketinin aşamalarını dört kelime ile ifade etmek mümkündür: Uyarma, kuruluş, öğretme ve inşa.
Heyecana kapılıp acele edenlere şöyle hitap ediyor:
Ey Müslüman kardeşler ve özellikle hamasete kapılıp acele edenler beni iyi dinleyin!
Bizim bu yolumuzun adımları belirlenmiş ve sınırları çizilmiştir; en uygun yöntem olduğuna iyice kani olduğum bu yolu asla terk edecek değilim. Evet bu yol uzun olabilir, ama yerine koyacağımız başka yol yoktur. Asıl yiğitlik sabır, devam, sıkı sarılma ve sürekli çalışma ile ortaya konacaktır. Meyveyi olmadan toplamak, çiçeği zamanı gelmeden koparmak isteyenler bizden ayrılsınlar ve başka hareket guruplarına katılsınlar!...
Başarının kanunlarına karşı çıkmayın, çıkarsanız bu kanunlar size galip gelir, tersine bu kanunları başarınız için kullanarak galip gelmenin yollarını arayın…
Size sonuna kadar açık söyleyecek, açık olacağım. Kurallara uygun devamlı ve sabırlı çalışmalarımız sonunda ne zaman içinizden “ruhlarını iman ve bağlılık, fikirlerini ilim ve kültür, bedenlerini spor ve terbiye” ile donatmış üçyüz bölük oluşursa o zaman benden denizin derinliklerine dalmayı, göklere tırmanmayı, bütün inatçı tiranlara karşı savaşmamı isteyin, inşallah o zaman bunu yapacağım!
Cemaatin ıslahatta uyguladığı aşamalar şöyledir: Önce Müslüman ferdi inşa etmek, sonra sırayla Müslüman aile, Müslüman topluluk (toplum), İslami hükumet, devlet ve bütün dünyaya İslam medeniyeti çerçevesinde öğreticilik.
Devam edeceğim.
İslamcılar ve Demokrasi
00:0025/02/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Efgani''den günümüze kadar gelen meşhur İslamcılar, İslam''ın demokrasi ile ilişkisi konusu ile de meşgul olmuşlardır.
Demokrasinin İslam ile bağdaşmadığını söyleyenlerin en radikal olanı merhum Seyyid Kutub''dur. Ona göre demokrasi, İslam öncesinin çağdaş ikizi olan Batılı düzenin bir parçasıdır ve İslam''a aykırıdır. Şûraya (erbabına danışmaya) yer veren adil bir tek kişinin yönetimini öngören ve ancak iyi (salih, ahlaklı) olanlara hürriyet bahşeden bir düzen İslam''a uygundur.
Efgani, Abduh, Tunuslu Hayreddin Paşa, Abdurrahman Kevâkibî, Reşid Riza, Hasenu''l-Bennâ (dolayısıyla İhvan), İbn Bâdîs, Allâl el-Fâsî, Malik b. Nebî, Mevdûdî, Raşid Gannûşî ve Yusuf Kardâvî demokrasinin mekanizmaları, siyasi ve sosyal hedefleri bakımından İslam''a aykırı olmadığını, bir İslam devletinde temel başvuru kaynağı Kur''ân ve Sünnet olmak şartıyla demokrasinin uygulanabileceğini ileri sürmüş ve savunmuşlardır.
Tabii bu zevatın detaylara inildiğinde farklı görüşleri vardır; mesela Hasen el-Bennâ birden fazla partinin (bugün bilinen ve uygulanan particiliğin) ümmeti bölmekten başka bir faydası olmadığını söyleyerek buna ve laikliğe (dinin devlet ve siyasetin dışında tutulmasına) karşı çıkmıştır. Bunların dışında demokrasi ile ilgili değerlendirmesi şöyledir:
"Avrupa''dan taşıdığımız bu parlamenter sistemin temel kurallarında, İslam siyaset sisteminin kurallarına aykırılık yoktur. Bu konuyu araştırmak isteyen bir kimse 1341/1923 tarihli Mısır Anayasası''nın şu maddelerde özetlenen temel kurallarına baktığında bu sistemin İslam''a yabancı veya ondan uzak olmadığını görecektir:
a) Bütün çeşitleriyle kişiye ait hürriyetlerin korunması,
b) Yetkinin ümmette olması ve yönetimin ona danışması,
c) Yöneticilerin halka karşı sorumlu olmaları ve halkın onlardan hesap sorma yetkisi,
d) Bütün erklerin sınırlarının belli olması.
Bunlar, İslam''ın rejim ve siyasi sistemin şekli konusundaki öğretisine ve kurallarına tam olarak uygun düşmektedir.
Bu sebeple İhvan, anayasaya dayalı siyasi sistemin, dünyada mevcut sistemler arasında İslam''a en yakını olduğuna, hatta bunun İslam''dan alındığına inanmaktadır (Mecmuatu''r-resail, 5. kongre kitapçığından)".
Demokrasi ile İslam''ın bağdaşabileceğini söyleyen İslamcıların birleştiği bir nokta "İslami demokraside laikliğin olamayacağıdır."
Demokrasi konusunda en çok tartışılan ve ihtilafa sebep olan husus "hakimiyetin kime ait olduğu" meselesidir.
İslam adına demokrasiye karşı çıkanlar, "demokrasilerde hakimiyet halka aittir, İslam''da ise Allah''a" demişlerdir. Taraftar olanlar ise İslami demokraside halka ait olan hakimiyet siyasi hakimiyettir; yani "yöneticinin seçimi, denetimi ve gerektiği zaman değiştirilmesini" ihtiva eden hakimiyettir ve bu alanda halkın karşısında haşa Allah değil, totaliter yöneticiler vardır; halk hakimiyeti Allah''tan değil, bunların elinden almayı talep ederler. Bağlayıcı meşruiyet kaynağı ilahî (vahiy) olduğu sürece Allah''a ait olan hakimiyete tecavüz söz konusu olamaz.
Böyle bir demokraside farklı inanç, ahlak anlayışı ve hayat tarzına sahip olanların durumu (hak ve hürriyetleri) ne olacaktır?
Şüphe yok ki liberal demokrasilerdekine nispetle daha sınırlı olacak, İslam nüfusunun büyük çoğunluğu veya hakimiyeti temsil ettiği bir devlette umumi ahlak anlayışı farklı olacağı ve bunun da kamu düzeni ile ilgili bulunduğu göz önüne alınırsa -en azından- İslam ahlakına aykırı davranışların kamuya açık alanlarda icrasına kısıtlama gelecektir.
Taciz tecavüz ve tahrik
00:0027/02/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ Kitab''ında aynı kelimeleri, aynı üslubu kullanarak hem kadınların hem de erkeklerin iffetlerini korumaları için hem kendilerine hem de karşı cinse yönelik vazifelerinin bulunduğunu açıklıyor. (Nur suresi, 31-32. âyetler). Bu vazifeler de 1. Cinsel duygunun sevki ve tatmini amacıyla karşı cinse bakmamak, 2. Her iki cinsin iffetlerini korumak için çaba göstermeleridir. Mümin kadınların cinsi cazibe merkezlerini (zînet) açmamaları da karşı tarafın iffetini koruma vazifesine bir katkı oluyor. Tabii mümin erkekler de karşı cinsi tahrik edecek şekil, davranış ve gösterilerden uzak duracaklardır.
Erkek veya kadın her mümin iffetini koruyacak, zinaya yaklaşmayacak, başkalarını da tahrikten uzak duracaktır; ama iffetin korunması için bütün tahrik unsurlarının (cinsi bakımdan günah işleme imkanlarının) ortadan kalkması diye bir durum da, dini talep de olamaz. Tam aksine günah işleme imkanı, hatta tahrikler mevcut olduğu halde iffet korunacak ve kulluk böyle gerçekleşecektir.
Bir kadın veya erkek karşı cinsi tahrik etse ve o da dayanamayıp –zorla veya rıza ile- taciz ve tecavüz de bulunsa bu tahrik; taciz veya tecavüz suçunu hafifletmez, suçu işleyen cezasını çeker. Öte yandan İslam toplumunda taciz kadar tahrik de engellenir, bunun için tedbirler alınır.
Laik ve çoğulcu ülkelerde Müslümanlar, açık saçık gezen, maksatları bu olsun olmasın fiilen uygun kimseleri tahrik eden insanları engelleyemezler. Yapacakları şey kendilerine hakim olmak, daha fazla irade ve sabır kullanarak daha çok sevap kazanmaktır. "Rabbinin ululuğundan çekinen (buna saygı duyan) ve bu sebeple nefsini arzusundan vazgeçiren kimsenin kalacağı yer cennet olacaktır" (Naziât: 79/40-41).
Bu taciz konusu konuşulurken hep erkeklerin kadınları taciz ettikleri dile getiriliyor. Taciz, "engelleme gücü bulunmayan bir kimseyi cinsî davranış veya saldırı ile rahatsız etmek, ona zarar vermek" şeklinde tarif edilebilir. -Cinsî sapıkları bir yana bırakırsak- Allah Teâlâ insanlara, karşı cinse, cinsî manada ilgi duyma, onu arzulama kabiliyet ve duygusu vermiştir. Ama aynı zamanda karşı cins ile cinsî temasın meşru olmasını da evli olma şartına bağlamıştır. İnsanlar evli olsunlar olmasınlar karşı cinsten olan birine ilgi duyabilirler, karşı cins bu ilgiyi uyandırmak ve şiddetlendirmek için bazı davranışlarda bulunursa arzu da şiddetlenir. Arzuya, günah duygusu ile karşı durmak, onu haram yoldan tatmine izin vermemek, bunun için iradesini kullanmak, sabretmek insanı rahatsız (taciz) eder. Laik ülkelerde daha çok kadınların –ya kasten veya modaya uyarak- aşırı açılmaları, cinsî cazibe merkezlerini açığa çıkarıp âdeta karşı tarafın gözüne sokmalarını da ben bir taciz olarak görüyorum. Karşı taraf -iffetini korumak için çaba gösteren- bir mümini tahrik ve taciz etti diye ona saldırmanın caiz olduğunu elbette söylemiyorum, ama taciz edenlerin bunun farkında olmalarını istiyorum.
Rahmetin kucağında
00:003/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Erbakan Hoca herkese nasip olmayan uzunca ve dolu dolu bir ömür yaşadıktan sonra ebedî âleme intikal etti. Kendisini sevenlerin tabutuna yetişmek için uçuşan ellerinden onu inşallah rahmet melekleri teslim almıştır ve rahmetin kucağında fani vücudu mezarına yerleştirilmiştir.
Merhum Hoca''nın hayatında ve ölümünde alabilenler için binlerce örnek ve ibret vardır. Bu milletin imanından kaynaklanan değerlerine yabancılaşmayan, bu çağda İslam''ın güzel çehresini insanlığa yansıtmaya çalışan, hem dindar hem de “ileri ve güçlü” olmanın mümkün olduğunu örnekleyen ilim, siyaset, eğitim ve hareket adamlarına bu milletin gösterdiği sevgi, saygı ve verdiği değer unutulmamalıdır ve son örneği de unutturmayan olaylar arasında yer alıyor.
Kendi medeniyetini terk etmiş, başkalaşmış, çıktığı kabuğu beğenmeyen nice ilim, sanat ve siyaset adamı neredeyse öldüğü gün unutuluyor. Bazıları devlet zoruyla hatırda tutuluyor ama onlar da unutulmaya veya kötü örnek olarak anılmaya mahkumlar.
Milletiyle biraz olsun barışan, onun değerlerine tepeden bakmayan, makamları yüksekte olsa da ilgi, sevgi ve hizmetleriyle halkının arasında olan liderlere bu milletin gösterdiği alaka, vefa ve sadakat aynı yolda olanlar için teşvik edici önekler olmalıdır.
Erbakan Hoca''nın siyasette kullandığı yöntem ve üslup farklı yönlerden bakılarak tenkit ve takdir edilebilir. Halkın, ülkenin, İslam dünyasının ve dünyanın şartları, bazen farklılaşan beklentileri arasında dengeyi tutturmak ve “bir dönemin ihtiyaç ve beklentileri” bakımından başarılı veya başarısız olmak başkadır; temel değerlere sahip çıkmak, ilkeli olmak, bin yıldan beri Müslüman olan bu milletin kıblesinden sapmadan yolunda ilerlemeye çalışmak başkadır. Birinci bakımdan bir lidere oy vermeyenler ikinci bakımdan onu bağrına basar, unutmaz, sever ve rahmet okurlar.
Osmanlı''yı dağıtanların hedefinde İslam''ı (bunun içinde siyasi yönü de var) bitirmek vardı. Osmanlı coğrafyasında birçok sun''i devlet ve ulus oluşturdular. Bu uluslara kurtuluş için batılılaşmayı telkin ettiler. Hayatlarında dini, aralarında irtibatı azaltmak için her tedbire başvurdular. Bir ara zihinler karıştı, şaşkınlık/sersemleme yaşandı, ama giderek şok atlatıldı, akıllar başa gelmeye yöneldi. Bu gelişmede son bir buçuk asır içinde gelip gitmiş olan uyarıcı, öğretici, eğitici ve ıslah edici İslam önderlerinin kuşatıcı tesirleri İslamcı siyaseti de etkilemiştir.
Bizde çok partili demokrasiye geçilince radikal laikliğe göre bazı tavizler verildi. Bu tavizlerin mahiyet ve sınırını iyi tanıyamayan bazı kimseler ile kontrolü elde tutmak için onların arasına sızan ötekiler yanlış eylemler, yönlendirmeler yaptılar, yanlış adımlar attılar, attırdılar. Bu yanlış adımlardan biri de amaca ulaşmak için şiddete başvurmak ve bu maksatla örgütlenmek idi. Merhum Erbakan Hoca''nın bu millete en büyük hizmeti şiddet ve sokak yerine düzen içinde hedefine yürüme yolunu seçmiş olmasıdır. O da “İslam” dedi, “şeriat” dedi, “cihad” dedi; bunları açıkça diyemediği zaman “Milli Görüş” dedi, “Adil Düzen” dedi, bunları dediği için hapislerde yattı, partisi defalarca kapatıldı ama yine de yolundan şaşmadı, ötekilerin çok istedikleri şiddet ve sokak yoluna sapmadı. Verdiği ümitlerle, zaman zaman elde ettiği kısmi başarılarla yanlış yola sapma istidadı taşıyan kitleleri kanatlarının altında tuttu, zaptetti.
Şimdi İslam dünyasına bakıyorum da “artık yeter “diye isyan bayrağını çeken toplulukların (bu arada bir kısım İslamcıların) istedikleri ile Erbakan Hoca''nın yaptığı ve yapmak istedikleri arasında büyük benzerlikler görüyorum.
Dilerim parçalanan ümmet artık oyunlara gelmez, kendi olmaya yönelir, uygun rehber ve liderlerin öncülüğünde danışma ve dayanışma yöntemleriyle birlik ve medeniyetimiz yeniden ihya ve inşa edilir.
Yargıya Müdahale ve Malum İki Dava
00:004/03/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yargı hakimlerin elinde, hakimler beşer. Beşer olduğu için de şaşar, şaşmaz; yer, yemez; vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışır, sıkışmaz; inancı ve ideolojisinin etkisinde kalır, kalmaz… Bu ikili durumun gerçekleştiği yüzlerce örneği kısa sayılmayacak ömrümüz içinde gördük ve yaşadık.
Adli yargı ile idari yargı da -müdahale imkanı ve güven durumu bakımından- oldukça farklıdır. Adli yargıda rüşvet, hatır, tehdit, şantaj gibi saptırıcı amiller bulunabilir. İdari yargıda ise daha ziyade ideolojik bağımlılık rol oynamaktadır. Din özgürlüğü ile alakalı davaların nasıl çok kısa bir zamanda "din özgürlüğü aleyhine olmak üzere" yerel idare mahkemelerinde ve Danıştay''da karar bağlandığını defalarca gördük. Aynı durumu Anayasa Mahkemesi''nde de müşahede ettik.
Durum böyle olunca bir yandan siyasi iktidarın, öte yandan medyanın ve STK''ların yanlışları düzeltme, eleştirme, sapmaları en aza indirecek tedbirleri alma, kararları tartışma… gibi ve bu manada müdahaleleri kaçınılmazdır, meşrudur ve gereklidir.
Önümüzde iki önemli dava var: Ergenekon davası ve darbeye hazırlık davası. Bu iki dava hakkında konuşanlar ya lehte veya aleyhte konuşuyorlar ve her biri diğerini "yargıya müdahale etmekle" suçluyor. Ayrıca bu davaların aleyhinde bulunanlar siyasi iktidarı suçluyor, davaları onun açtırdığını ve yönlendirdiğini iddia ediyorlar.
Bu iddialar içinde en zayıf olanı, davalar ile siyasi iktidar arasında müdahale ilişkisi kuran iddiadır. Hakim ve savcıların belli bir maksatla değiştirilmesi teşebbüsüne iktidarın karşı çıktığı ve bunu mümkün olduğunca engellediği doğrudur, ama bu hukuki ve isabetli teşebbüs dışında davaları iktidarın açtırdığı ve yönlendirdiği iddiası tutarsızdır, mesnetsizdir.
Davaların aslına itiraz etmemekle beraber tutuklamalara ve tutuklama sürelerine itiraz edenler de var. Buna karşı savcılar ve hakimlerin -kendilerini saptıracak amillerin en az, vicdanlarına ve hukuka bağlılık ihtimalinin en fazla olduğu bu iki davada- tutuklama kararı verirken ve süreleri de uzun tutarken dayandıkları hukuki sebepleri var; bunların da başında delilleri karartma ve saptırma ihtimali bulunuyor. Bu durumda hakim ve savcıların hukuk dışına çıktıkları mı, yoksa itirazcıların haksız yere yargıya müdahale ettikleri mi konuşulmalıdır!
Devlet içinde meşru olmayan ve hukuk dışı yetki kullanarak ülkeye kötülük yapmak isteyen bir yapılanma olduğu iddia ediliyor. Öte yandan en büyük anayasa suçu olan "darbe"ye hazırlık yapıldığı ve hukuka bağlı bir komutanın müdahalesi olmasaydı ülkeyi yıllarca geri götüreceği, binlerce canı haksız yere yakacağı muhakkak olan bu darbenin gerçekleşmek üzere olduğu iddia ediliyor. Bu iki büyük, önemli, hayati iddiayı medya, iktidar veya rakip taraflar değil, yargının muteber kurumları ileri sürüyor, dava açıyor ve davayı sürdürüyorlar.
Ergenekoncuların ve darbecilerin avukatlığına soyunanlar, bu davaları sulandırmaya, önemsizleştirmeye, halkın güvenini sarsmaya çalışanlar ülkeye kötülük ediyorlar, yargıya en kötü müdahalede bulunuyorlar, bir de utanmadan müdahale ayıbını masum taraflara yapıştırma kurnazlığını gösteriyorlar.
Beyler, millet uyumuyor, yaptığınızı bütün çirkinliği ile görüyor ve kınıyorlar; haberiniz olsun!
Yan çizmeyin
00:006/03/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Modernizm ve yeni dünya düzeni (bu arada üç ideoloji: muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm) insanlığın bütün halinde beklentilerini karşılama ve mutluluk imkanlarını sağlama bakımından başarılı olamadı, 1968 dünya devrimi bu başarısızlığın ilanı oldu, şimdi dünyaya yeni bir düzen gerekiyor.
Yukarıdaki paragrafta ifade ettiğim düşünce ve hükmü Rojer Garaudy, Immanuel Wallerstein, Noham Chomsky gibi düşünürler açıkça ve güçlü delillerle ifade etmişlerdir.
Demokrasi de bu yazarlar tarafından tenkit edilmiş, parlak iddialar ile, gerçekleşen durum arasındaki farka, hatta çelişkiye dikkat çekilmiştir.
Bugün hemen herkesin tekrarladığı bir cümle/değerlendirme şudur: Demokrasi kusurdan uzak değil, ama kötülerin en iyisi.
Demokrasinin bizdeki algılanışı da ilgi ile takip etmeye değer.
1950''lerden itibaren çok partili sistemde oyların çoğunu alan partinin iktidarı meşru olduğu gibi yönetimi de demokrasiye uygun telakki ediliyordu.
Aradaki kesintilerde daha farklı (antidemokratik) sesler de çıktı.
Son yıllarda demokrasinin seçim, sandık ve oydan ibaret olmadığı, toplumun bütün katmanlarının temsil edilmesinin şart olduğu, bunun için de bir şekilde muhalefetin, sivil toplum örgütlerinin, medyanın… temsil ve yönetimde etkili olması gerektiği, karar ve yönetimin uzlaşmaya dayalı olması lüzumu dile getirilmeye başlandı. Bu sözler kulağa hoş gelmekle beraber uygulamada fazla yerinin olmadığını, olamayacağını herkes biliyor. İktidar elbette muhalefete ve diğer düşünce, güç ve talep odaklarına kulak verecektir; ama son tahlilde siyasi kararı iktidar alır, yönetimi de iktidar yapar, uzlaşmadan söz edilir ama gerçekleşmez. İktidar beğenilmezse yine sandıkla ve oyla düşürülür, değiştirilir.
Şimdi, en çok milletvekili çıkaran, hükümeti kuran, yasama ve yürütme de elinde olan bir siyasi partinin yönetimi "demokrasi midir, değil midir"; önce buna karar vermek gerekiyor.
Bu demokrasi ise ufukta gözükmeye başlayan "gelecek iktidarı" hazmedememekten kaynaklanan yan çizmeleri buna göre anlamak ve değerlendirmek gerekiyor.
Bu demokrasi değil ise bu kanaatte olanların, işlerliği olan bir alternatifleri yok. Gerisi lâfu güzaf.
İşte kusuru ile küsuru ile demokrasiniz budur. Modernlik adına –en iyisi diye- bula bula bunu buldunuz, şimdi işinize gelmeyince yan çizmeyin.
Başörtülü vekil
00:0010/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meclis''te Merve Kavakçı kızımıza yapılanlar, hele sözde demokrat ve solcu Ecevit''in, Kavakçı''ya hücum eden bölüğe dönüp “Bu hanıma haddini bildirin” diye bağırması, bu haydalama üzerine biraz daha gazlanan “aydın vekillerin”, “laik cihad” heyecanıyla hücumun dozunu arttırmaları, bazı cumhuriyet aydınlarının gerçek yüzünü gösteren çirkin ve ibretlik bir manzara idi.
Bugün o aydınlar cephesinde bir şey değişti mi?
Sanmıyorum.
Değişseydi CHP''nin bazı milletvekilleri, demokrasiyi işletecek yerde halkı isyana, sokağa dökülmeye, sanki ülke yabancılar tarafından işgal edilmiş gibi direnmeye çağırma ayıbını yapmazlardı.
Ama elbette bütün Türkiye, o günkü ve bugünkü “aydın görünümlü ilkel” okumuşlardan ibaret değil. Aşağıda “başörtülü vekil” çağrısı ile ilgili sözlerini nakledeceğim sayın Prof. Serap Yazıcı, onun hocası sayın Ergun Özbudun, muhalif partilerin içindeki bazı milletvekilleri gibi nice demokrat aydın da var. Bunlar iktidarda kimin olduğuna değil, ülkede neyin olduğuna ve nasıl olması gerektiğine bakıyorlar ki, böyle olması da gerekiyor.
Serap hanım diyor ki:
“Yeni anayasa yapımı sürecinde Türkiye''nin demokrasi önündeki engelleri aşabilmesi için belirli konulara odaklanması gerekiyor. Bunlardan biri de din hürriyeti meselesidir. Din hürriyeti konusunda cumhuriyetin kuruluşundan beri yürütülen dayatmacı laiklik anlayışından vazgeçilmesi gerekiyor. Eğer bunu başaramayacaksak yeni anayasa yapmanın itici güçlerinden biri de ortadan kalkmış olur. Madem yeni anayasayı yapacak olan parlamentoyu seçiyoruz, madem Türkiye''deki demokrasi probleminin önemli sujelerinden biri de türbanlı kadınlardır, o zaman bu yeni anayasayı yapacak olan Meclis''te bugüne kadar çok zulüm görmüş olan bu hanımefendilere de yer vermek gerektiğini düşünüyorum.”
Sayın Yazıcı''ya, “Yeni bir Merve Kavakçı olayı yaşanır mı” diye soruyorlar, şu cevabı veriyor: “Yaşanmaması gerektiğini düşünüyorum. Yaşanmamasını ümit ediyorum. O günden bugüne Türkiye liberalleşme ve demokratikleşme düzleminde zihinsel olarak çok mesafe kat etti. Tabuların önemli bir kısmını tartışmaya açtı.”
CHP ve bazı sözde aydınlar, din karşıtı oldukları için asıl maksatları din hürriyetini kısıtlamak olduğu halde bunu açıkça söylemek yerine bir korkuyu, bir vehmi bahane ederek radikal-dayatmacı laikliği savunageldiler. “Biz farklıyız, İslam Hristiyanlık gibi değil, din hürriyeti demokrasilerde olduğu, olması gerektiği ölçüde verilirse bu ülkeye şeriat gelir” diyerek demokrasiden ve insan haklarından yan çizdiler, tabular icad ettiler, ne kuş ne deve olan yaratık gibi davrandılar.
Dilerim Serap hanım teşhisinde isabetli olsun, zihinler değişmiş bazı tabular yıkılmış olsun! Hiçbir şahsın ve grubun kendi inancını ve hayat tarzını başkasına dayatmadığı; herkesin kendi güzel, iyi ve doğrusunu yaşadığı, örneklerin yarıştığı bir Türkiye olsun!
Halife
00:0011/03/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucumun sorduğu önemli birkaç soruya -belki her birine bir yazı ile- cevap vereceğim.
Birinci sorusu şudur:
Müslümanların başlarına bir halife seçmelerinin ve şer''i hükümlerin uygulanmasının hükmü nedir? Farz mı, vacip mi, yoksa sünnet mi?
Belli bir tarihten sonra İslam inanç esaslarının arasına “imamet, hilafet, devlet başkanlığı” konusu da girmiştir. Çünkü inanç ile ilgili mezhepler ortaya çıkınca bu mezhepler halife konusunu da tartışmaya almışlar, farklı yaklaşımlarda bulunmuşlardır.
Ehl-i sünnet alimlerine göre Müslümanların, İslam devletinin başkanı ve ümmetin önderi olmak üzere vasıfları uygun birini seçip ona bey''at etmenin farz olduğunda ittifak etmişlerdir.
İslam tarihi boyunca ümmetin, her zaman ve bölgede, belirlenen şartları taşıyan tek halife etrafında birleşmeleri mümkün olmamıştır. Bazen birden fazla halife bulunmuş, bazen de şartları taşımayan, usulüne göre seçilip bey''at edilmemiş kimseler halife gibi hareket etmişler, halk da bunlara mecburen itaat etmiştir.
Bu vesile ile günümüzde ve ülkemizde halife seçmek ve şeriatı uygulama konusundaki talep ve imkan üzerinde bazı tespitleri aktarmakta fayda görüyorum.
Ülkemizde devlet düzeninin İslam''a göre değişmesini isteyenler Müslümanların kaçta kaçı?
TESEV''in yaptığı araştırmadan bu konudaki gerçeği görelim:
“...Araştırmamız, bu varsayımın doğru olmadığını göstermiştir. Kişilerin ne ölçüde dindar olduklarını, kişisel yaşamlarında dinin gereklerini yerine getirip getirmediklerini irdelediğimiz sorulara verilen cevaplar Türk halkının genelinde dinine bağlı ve inançlı Müslümanlardan oluştuğu tezini doğrulamaktadır. Ancak dini inanç ve ibadet halkın büyük bir çoğunluğu tarafından kişisel yaşamla sınırlı görülmekte, dinin kamu yaşamını etkilemesi ve kamu yaşamında daha görünür bir yer edinmesi tasvip edilmemektedir. Örneğin Türk halkının % 67,2''si dinin devlet ve siyaset düzenini yönlendirmesini zararlı bulmakta, buna karşın bu görüşe katılmadığını belirtenler % 16,4 ile sınırlı kalmaktadır.”
Demek ki, halkın büyük çoğunluğu (% 67,2), herkesi bağlayan kanunların ve düzenin şeriata dayanmasını değil, isteyenlerin Müslümanca yaşamalarının sağlanmasını istiyorlar. Geri kalan yüzde 16,4''ünün de önemli bir kısmı, “İslam''ın devlet ve siyaset düzenini yönlendirmesini”, “herkese dayatılacak İslam” anlamında değil, Müslümanların kamusal alanda da -başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden- var olmaları manasında istemektedirler.
Diyelim ki, ülkemizde ve mevcut şartlarda islami devlet düzeni isteyenler samimi bir kısım Müslümanlardır; peki bunlar neyi istediklerinin, bunu istemenin ne demek olduğunun ve bu isteğin gerçekleşme ihtimalinin, eğer bu mümkün değilse talebin getiri ve götürüsünün farkında mıdırlar, bu konular etrafında yeteri kadar düşünmüş ve danışmış mıdırlar?
(Devam edeceğim)
Not: Onbeş gün kadar sürecek bir seyahata çıkacağım, yazılarım aksayabilir, karşılıklı dualarımız daim olsun.
.Halife (2)
00:0013/03/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Peygamber (s.a.) vefat edince ona ait olan üç vazifeden peygamberlik sona erdi, insanların eğitimlerine rehberlik etme (irşad) vazifesi bazılarına göre sûfiyyeye, bazılarına göre de ulemâya intikal etti. Toplumun siyasi liderliği ise, adayların farklı usullerle belirlenmesi ve ümmetin o günkü imkanlara göre bey''at etmesi; yani “namzedi kabul ederek doğru yolda yürüdüğü sürece ona itaat sözü vermeleri” ile seçilmiş olan bir şahsa verildi, daha sonra bunun unvanı “halîfe” oldu. İlgili açıklamalar ve uygulamalara göre gerçek (râşid) halifede olmazsa olmaz şartlar aranırdı, bunların başında yeterlik vardı; yeterlik (ehliyet) ise “dindarlık, ilim, ahlak ve vazifeye elverişli olma bakımından mevcut namzetlerin en iyisi olmak” demekti. Yönetimi yeteri kadar yardımcı ve memur ile yürütecek olan halife ümmeti temsil eden bir heyet tarafından takip edilir, denetlenir, yanlış yaparsa doğru yola sevk edilir, yanlışta ısrar ederse vazifeden alınabilir, yeterliği ve başarısı devam ettiği sürece de vazifede kalırdı. Hz. Hasan''ın çok kısa süren halifeliği sayılmazsa babası Hz. Ali''nin vefatından sonra ümmetin başına geçen Muaviye b. Ebu-Süfyan, yukarıda özellikleri özetlenen halifelik sistemini bozdu, onun yerine saltanat ve istibdadı getirdi. O zamandan sonra da bir daha gerçek (râşid) halifelik geri gelmedi, adı halife olan sultanlar, yeterli olsunlar olmasınlar ümmetin başına geçtiler ve sultan ölmeden en yakını bir erkek onun yerine geçmeye hazır hale getirildi, ümmetin bay''atı zorla alındı, danışma göstermelik ve seçmeci oldu, İslam adına denetleme ve gerektiğinde azletme imkanı ortadan kalktı, sultanlar ancak saraydan rakipleri tarafından öldürüldüler veya tahttan indirildiler. Doğru olan, olması gereken tek ümmet ve tek yönetim iken bazen birden fazla “halifelik iddia eden adam/sultan” bulunduğu oldu.
Bugün bazı yerlerde, bir kısım müslümanın yeniden olmasını istediği halifeliğin (hilafetin) kısaca hikayesi bundan ibarettir.
Bundan önceki yazıda ülkemizde bunu isteyen ve istemeyenlerin oranlarını vermiştik. Burada ise mümkün olup olmadığı üzerinde duralım.
Bugün ümmet parçalanmış, birçok ulus devlete bölünmüştür; bir devlette birini halife yapmaya (orada hilafeti kurmaya) muvaffak olundu diyelim -ki, klasik manada halifelik kastediliyorsa bu imkansız gibidir- diğer ulus devletlerde yaşayan halkın bey''atı nasıl sağlanacak? Buna itiraz edecek gruplar ve devletler olacağına göre İslam ülkeleri arasında bir savaş mı başlatılacak?
Durum kesin ve açık olarak böyle iken Müslümanların yapması gereken, şurada burada halifeliği yeniden kurma hayalinin peşine düşmek midir, yoksa İslam ülkeleri arasında, halifeliğin mana ve maksadına bir adım teşkil edebilecek olan “tanışma, görüşme, dayanışma, birlikte ortak problemleri çözme... ve bunlar için olabilecek en uygun örgütlenme yollarını arayıp bulmak mıdır?
Bence şimdi yapılması gereken bu ikincisidir.
Müslümanın şeriatı, hayatının bütününde uygulaması gerektiği (bunun farz olduğu) hükmünde bir tereddüt yok. Ancak Allah müminleri güçlerinin yetmeyeceği ameller ile yükümlü kılmamıştır. Hangi şartta ne kadarını yapmak mümkün ise, önemli bir zarara uğramadan uygulama imkanı varsa o kadarı yapılır, imkansızlık ve normal üstü zorluk sebebiyle yapılamayan ise –imkanın hasıl olacağı zamana- ertelenir.
Gelecek yazıda ülkemizde herkese şeriatı uygulama talebini ele alalım.
Şeriat düzeni
00:0017/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki tehlike gündemde tutulmak isteniyor: İrtica ve bölücülük. Bölünmeyi, bölmeyi isteyenlerle ve bunun için şiddete başvuranlar, terörist eylemlerde bulunanlarla en uygun şekillerde mücadele etmek ödevdir; buna herkesin katılması gerekir. Ama bölücülük tehlikesini, hak ve özgürlükleri gereğinden fazla sınırlamak, bazı imtiyazları elde tutmak için kullanmayı da tasvip etmek olamaz.
İrticayı (Şeriat düzeni istemeyi) de ikiye ayırmak gerekiyor.
1. Din hürriyetini kısıtlamak, demokrasilerde de bir hak ve meşru olan dindarlaşmayı engellemek için irtica tehlikesini (şeriat ve hilafet talebini) kullananların tertip ettiği, yönlendirdiği, işçi olarak kullandığı fertler ve grupların şeriat talepleri. Bu talepler sırıtıyor ve tecrübe kazanmış bulunan halkımız tarafından hemen teşhis ediliyor, acı bir tebessümle karşılanıyor, perde arkasındakiler ayıplanıyor.
2. Samimi dindarların şeriat istemeleri. Bunu da ikiye ayırmak gerekiyor:
a) Kendileri için istemek,
b) Herkes için istemek.
Samimi dindar bir Müslümanın kendisi için şeriat istemesinden, şeriata uygun yaşamayı talep etmesinden daha tabîî bir şey olamaz. Bunun manası, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden (vermediği sürece ve alanlarda) Müslümanca yaşama hak ve imkanının tanınması, önlerine “laiklik, çağdaşlık, ilkeler vb.” adına engellerin konmamasıdır. Bütün hür ve demokrat ülkelerde din özgürlüğü vardır, bizde olandan fazla vardır ve “din özgürlüğünü sağlamak için yapılan düzenlemeler laikliğe aykırı olarak anlaşılmaz, yorumlanmaz”. Mesela bir yerde ilgili bakanlık “dini inançları gereği şurada ve burada baş örtmek serbesttir”, “Din eğitimi isteyenlere devlet bu imkanı verir ve gerekli düzenlemeleri yapar, tedbirleri alır veya sivil topluma imkan tanır” diye bir kanun çıkarsa, bir karar alsa, bir genelge yayımlasa kimse (başta mahkemeler) bunu laikliğe aykırı bulmazlar, iptal etmeye kalkışmazlar.
Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verecek şekilde (bunu istemeyen başkaları için) şeriat istemek insan hak ve özgürlüklerini korumayı ilke edinen demokrasilerde asla müsamaha edilemeyecek, izin verilemeyecek bir taleptir. Ama bu talebin ceza ile karşılanmasının şartı “cebir ve şiddettir”. Demokrat ülkelerde dine dayalı düzen istemek, bunu yazmak ve konuşmak suç değildir. Faşist veya dinci partilerin kurulması bile tartışılmakta, bazılarında buna da izin verilmektedir. Kesin olarak yasak olan şey, cebir ve şiddet kullanarak başkalarına din ve ideoloji dayatmaktır. Türkiye''de gerek kişinin kendisi için ve gerekse -cebir ve şiddete başvurmadan- genel olarak şeriat istemesi laikliğe aykırı sayılmakta ve engellemek için yaptırım uygulanmaktadır.
Peki İslam''a göre insanlara cebir ve şiddet kullanarak din dayatmak, bu manada herkes için şeriat istemek caiz midir?
Bu soruyu “herkes Müslüman olacak ve Müslümanlar gibi yaşayacak” şeklinde anlarsak caiz değildir; bu “dinde zorlama” demektir ve İslam bunu menetmektedir. Şeriatla yönetilen toplumlarda da -bir manada- çoğulcu bir toplum yapısı vardır; farklı dinler ve kültürler bir arada -hak ve özgürlüklerden azami yararlanarak- var olurlar, yaşarlar.
Demokrasilerde izin verilmeyen, İslam''da ise -mümkün olduğunda- istenen şey, “Müslümanım diyenlerin topluma açık yerlerde İslam''a aykırı davranışlarda bulunmamalarından, eğer olursa engellenmesinden” ibarettir.
Hem şeriat isteyenlerin hem de şeriat tehlikesinden söz ederek meşru olan dindarlaşmayı engelleyenlerin bu konuları doğru bilmeleri, bilerek davranmaları gerekiyor. Demokrasi ile idare edilen ülkelerde şeriat isteyenler de engelleyenler de olmayacak şeylerin peşine düşmemelidirler. Mümkün olan, çoğulcu demokratik bir toplumda herkesin inandığı gibi yaşaması ve başkalarını zorlamadan taraftarlarını arttırmak için meşru gayretler içinde olmaları, devletin de tarafsızlığını korumasıdır.
Kur"an"da başörtüsü emri yok mu?
00:0018/03/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bazı ilahiyatçılarlar, ''Kur''an''da başörtüsü hükmü yoktur'' veya ''Devir değişti, İslam hukuku artık uygulanmaz'' diyorlar. Dayandıkları bir nas var mı?”
Okuyucumun ikinci sorusu bu idi.
Bu konuda yıllardır yazıyoruz; ama hâlâ konuşulduğunu, tartışıldığını, sorulduğunu görünce yazmaya devam etme ihtiyacı ortaya çıkıyor.
“İslâm''da başörtüsü vardır” diyecek yerde “Kur''ân''da vardır” dememizin sebebi, “Kur''ân''da olmayan İslâm''da da yoktur” diyenlere itiraz payı/fırsatı bırakmamaktır. Doğrusu ise “Kur''ân''da, Sünnet''te, ictihadda ve ictihadların birleşmesi ile meydana gelen icmâda var olanın İslâm''da da varolduğu” hükmü ve kaidesidir. Cehaletten cesaret alanlarla bilgisini “nefsânî arzularına, menfaatine, taassubuna, peşin hükmüne” kurban edenler, Müslüman halkımızın kafasını karıştırıyorlar. Ortaya attıkları yeni iddia -daha doğrusu yeniden ısıtıp sofraya getirdikleri temcit pilavı- “başörtüsünün Kur''ân''da bulunmadığı, başın ve saçın açılmasında dinî bir sakınca olmadığı” hükmüdür. Halbuki biraz Arapça bilenler, Nur sûresinin ilgili ayetinde (24/29) geçen “hımâr” (çoğulu humur) kelimesinin “başörtüsü ve baş dahil vücudun üst kısmını kapatan örtü” mânasına geldiğini bilirler. Bu âyet gelmeden önce başlarındaki örtünün öndeki iki ucunu omuzlarından arkaya atan, boyunlarını ve gerdanlarını açıkta bırakan kadınlara “böyle yapmayın, bu iki ucu göğsünüzün (elbisenizin yakasının, gerdanınızın) üzerinden bağlayın” emrinin verildiğini de bilirler. Hadis okuyanlar, bu âyet gelince mescitte bulunan Ensar kadınlarının -ilâhî emri geciktirmeden yerine getirmek üzere- etekliklerini yırtarak başlarını, boyun ve gerdanlarını bununla bağladıklarını; keza Hz. Peygamber''in (s.a.) “Ergenlik çağına gelmiş bir kadın başörtüsü giymedikçe Allah onun namazını kabul etmez” buyurduğunu da bilirler. Bunları bilmeyenlerin fetva verme hakları yoktur. Bilip de bilmezden gelenlerin, güneşi nefsânî balçıklarıyla sıvamaya kalkışanların ise hesap günü gelip çatmadan akıllarını başlarına almaları gerekir.
Bu vesile ile konuyu bir daha özetlemekte fayda görüyoruz:
Nur sûresindeki âyetlerde kadınların avret (örtmeleri gereken) yerleri açıklanmış, hadisler de bu açıklamayı tamamlamıştır. Örtme, kapatma emri ve yabancıya (nâmahreme) gösterme yasağının, kadın başını ve saçını da içine alıp almadığı bütün devirlerde konuşulmuş, sorulmuş ve başın ve saçın avret olduğu, kapatılması gerektiğinde ittifak edilmiştir (icmâ meydana gelmiştir). Bizim tesbitimize göre sahâbeden günümüze kadar her asırda yapılan ve kısmen yazılan tefsirlerde hür, Müslüman kadınların el, yüz ve ayakları hariç, bütün vücutlarının avret olduğu, örtülmesi gerektiği konusunda sözbirliği ve görüş beraberliği vardır. Baş dahil avret yerlerinin örtülmesinin farz, açılmasının haram olması hükmü, açıklayıcı hadisler yanında bilhassa Nur sûresindeki âyete ve bu âyetin şu üslûp özelliğine dayandırılmıştır:
a) Erkeklerin gözlerini haramdan korumaları, iffetlerine sahip olmaları istenmiş; ancak bu davranışın onları ruhen temiz kılacağı bildirilmiştir.
b) Kadınların da gözlerini haramdan (cinsi arzuyu uyandıracak yerlere bakmaktan) sakınmaları, iffetlerini korumaları emredilmiş; hemen bunun arkasından zaruri olarak açıkta kalan yerler (eller, ayaklar ve yüz) müstesna bütün vücutlarını kapatmaları, güzel ve çekici yerlerini nâmahreme göstermemeleri istenmiştir. c) Başörtülerini (hımâr-humur) boyun ve göğüslerini örtecek şekilde bağlamaları açıkça ve özellikle emredilmiştir.
d) Örtülecek ve açılacak yerler yanında kimlere karşı ne kadar açılabilecekleri de hükme bağlanmıştır. e) İlgili ayetlerin sonunda “Ey iman edenler! Hep birden Allah''a tövbe ediniz ki kurtulasınız” buyurulmuş, örtünmenin bir tavsiye değil, bağlayıcı emir olduğu hükmüne bir işaret göndermesi de bununla yapılmış, daha önceki ve bundan sonraki itaatsizlikler için tövbe edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Bu emir gelince Müslüman kadınlar derhal itaat etmişler, gerektiği gibi kapanmışlar, uygulama Hz. Peygamber (s.a.) tarafından titizlikle takip edilmiş ve asırlar boyunca da bu şekilde devam etmiştir.
Bütün bu açıklama, karîne, delil ve işaretler konumuz olan, sınırları belirlenmiş örtünme emrinin -tavsiye değil- bağlayıcı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Peki bu hüküm belli bir tarih ve coğrafyaya mı aittir.
(Cevabı gelecek yazıda)
Örtünme emri tarihe ait değildir
00:0020/03/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kadınların başı dahil olmak üzere örtünme emri, âdete bağlı ve bu sebeple tarihî olan hükümler çerçevesine de sokulamaz; çünkü o zaman yürürlükte olan âdet ve uygulamayı olduğu gibi devam ettirmek için değil, değiştirmek ve düzeltmek için gelmiştir. Başlarına örtü aldıkları halde boyun ve gerdanlarını açıkta bırakan kadınlara yeni bir örtünme şekli öğretmiş, İslâmî örtüyü tarif etmiştir.
İslâmda örtünme konusu Batı taklitçiliği döneminde (özellikle son yüzyıl içinde) tartışılır olmuştur. Batı medeniyetini insanlığın medeniyeti olarak gören, kültürde çoğulculuğa fiilen karşı çıkan, insan olmayı Batı medeniyetine katılmaya bağlayan inanç ve düşünce sahipleri, İslâm kadınının örtünmesini ilkellik, haksızlık ve geri kalma sebebi olarak görmüş, buna karşı mücadele bayrağını açmışlardır. Bu mücadele iki ayrı yaklaşım içinde yürütülmüştür:
1. Köktenci yaklaşım: Köktenci Batıcılara göre dinin, insanların düşünce ve yaşayışlarını yönlendirme devri geçmiştir, insanlar akıl ve bilgilerinin rehberliğinde yaşamalıdırlar. Örtünme emri de dinden geldiğine göre bu emre uymak geriye dönmek, aydınlığı terkederek karanlığa gömülmek demektir. Bu sebeple islâmî örtünmeyi engellemek gerekir.
2. Islahatçı yaklaşım: Bu yaklaşımı benimseyenlerin içinde İslâm modernistleri ile modernizm öncesi ıslahatçıları vardır. Özellikle İslâm modernistleri, İslâm''ı anlama ve yorumlamada asıl (bazıları tek) kaynak olarak Kur''an-ı Kerim''i almakta, bunun da sözlerinden, kelime ve cümlelerinden, getirdiği hükümlerden çok bunların gerisinde yatan maksada (sosyal ve ahlâkî amaçlara) dayanmaktadırlar. Bunlara göre örtünme emrinden maksat iffeti ve kamu düzenini korumaktır. Bunları koruyabilmek için örtünmenin gerektiği çağlarda ve şartlarda dinler örtünmeyi emretmiştir, şartlar değişip kamu düzenini ve iffeti korumak için örtünmeye gerek kalmadığında dinin bu -şarta ve geçmiş zamana ait- hükmü değişir, lafız, örnek ve tarihi çözümden amaca ve çağdaş çözüme geçilir; örtünme o çağ için islâmîdir, örtünmeme de bu çağ için islâmîdir. Bu yorumu yapanlar bir taş ile iki kuş vurmakta, hem İslâm''ın örtünme emrini çağın istek ve gereğine uydurmakta, hem de teorik olarak İslâm''dan ayrılmamış, İslâm''ı sosyo-kültürel hayatın dışına atmamış olmaktadırlar.
Modernist yaklaşımın karşısında muhafazakâr islâmcılar vardır. Bunlar da iki gruba ayrılır:
1. Taklitçi muhafazakârlar: Burada taklitçiden maksat, kültür ve medeniyette Batı''yı taklit edenler değil, dinî hayatını, geçmiş devirlerde yaşamış ve ictihad ederek dini açıklamış bulunan alimlerden (müctehidlerden, mezheb imamlarından) birinin görüş ve anlayışına göre yaşayanlardır. Taklitçi mesela Hanbelî mezhebine bağlı ise ona göre kadının bütün vücudu avrettir, örtülmelidir, eli ve yüzü dahil hiçbir yeri namahreme gösterilmemelidir. Eskiler Kur''an''da geçen "cilbabı" (Ahzab: 33/59) çarşaf olarak tefsir etmiş ve bunun bütün zamanlarda kadının dışarıdaki dış giysisi olacağını söylemişlerse taklitçiye göre bu böyledir, kadın çarşaf giymeden dışarı çıkamaz...
2. İctihad ve tecdid yapan muhafazakârlar: İctihad, dinin kaynaklarına inerek, bunlar üzerinde düşünerek dini açıklamak, dinin hükmünü tesbit ederek ortaya koymaktır. Tecdid, dine sonradan katılmış olup onun özüne yabancı bulunan ve dini bozan bid''at ve hurafeleri ayıklamaktır. İctihad ve tecdid yapanlar İslâm''ın örnek devirlerinde kullanılan metodolojiyi kullanıyorlarsa biz bunlara "muhafazakâr" diyoruz. Kaynaklar ve metodoloji bakımından kadim çizgiden ayrılan, aklı ve çağın kabullerini vahyin, naklin önüne geçiren, buna göre yorumlar yapanlara ise "İslâm modernistleri" diyoruz.
Bu yaklaşımların tenkidini gelecek yazıya bırakalım.
Örtünme emrine farklı yaklaşımlar
00:0024/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bize göre modernistlerin yaklaşımında iki zayıf nokta vardır:
a) Dinin ahlâkî ve sosyal amaçlarını belirlerken İslâm veya Kur''an aklından hareket edecek yerde çağın felsefesinden yola çıkmak.
b) Tesbit ettikleri amaç gerçeğe uygun olsa bile bu amaca ulaşmak üzere dinin -geçmiş zamanda- getirdiği hükmün (aracın, çözümün) çağımızda geçerliğini kaybettiğini ileri sürerken sağlam (dince muteber) bir delile dayanmamak.
Bu iki zayıf noktayı konumuza uygularsak şu tablo ortaya çıkar: İslâm''ın örtünme emrinin amacı "iffeti ve kamu düzenini korumaktır" şeklindeki tesbit isabetlidir, doğrudur. Bunun ötesinde bir amacının olmadığı söylenirse bu doğru olmaz, haddi aşmak, Allah adına selahiyetsiz ve bilgisiz konuşmak olur. Bu noktada doğru olan, "bizim bilgimize göre amaç budur, gayb alemi ile ilgili başka sebep ve amaçlar varsa bunu da Allah bilir" demektir.
"Bu amaca ulaşabilmek için örtünme emrinin belli bir çağın sosyo-kültürel şartlarına bağlı bulunduğu, bugün şartların değiştiği, bu sebeple hükmün de değişmesi gerektiği" düşüncesi isabetli değildir; çünkü hem ilmî delili, hem de dinî delili yoktur. Hiçbir ilim dalı kesin olarak "açılma ile iffeti koruma arasında bir ilişkinin bulunmadığını" söyleyemez. Söylerse bu bir iddiadır, zan ve tahmindir, kesin ilim verisi değildir. Din kaynaklarında da bu hükmün (örtünme emrinin) geçici, şarta bağlı olduğuna dair bir işaret mevcut değildir. İlgili ayet örtülmesi gereken yerlerin örtülmesine gerekçe olarak iffetin korunmasını göstermiştir (Nur: 24/30-31). Şu halde ilmen ve dinen aksi sabit olmadıkça bu amaca ulaşmak için bu araç terk edilemez.
Buna karşı cilbab ayetinde, dışarı çıkarken kadınların bütün vücutlarını örten bir giysiye bürünmelerinin gerekçesi "hür ve iffetli kadınları bu giysi ile tanıtmak, kadınları rahatsız edilmekten ve kamu düzenini bozmaktan korumaktır". Bu ayette hükmün değişebileceğine dair bir işaret mevcuttur. Buna göre eğer hür kadınları başka bir alamet ile tanıtmak mümkün olursa veya toplumda köle kalmazsa yahut da sataşmaların önlenmesi ve kamu düzeninin korunması için başka bir yol bulunursa kadınların dışarı çıkarken çarşafa bürünmelerine gerek kalmayacaktır. Fakat örtünme emri değişmez bir gerekçeye bağlı bulunduğundan, kadın ve erkekte örtülmesi gereken yerler devamlı örtülecektir; örtmenin şeklini ve aracını ise zevkler, örfler ve ihtiyaçlar belirliyecektir.
İslâm''a göre kadınların başı avrettir; yani örtülmesi gereken bir vücut parçasıdır. Bunun başörtüsü (hımar) ile örtüleceği Kur''an''da yazılıdır. İslâm modernistlerinin yorumu sağlam temellere dayanmamaktadır.
Bütün bu gerçekler karşısında islâmî ilimlerle ilgisi bulunmayan birisi çıkar da "İslâm''da başörtüsü mecburiyeti yoktur, başını örtenler ve örtünmeyi savunanlar laikliği yıkmak isteyenlerdir, başörtüsü siyasi bir semboldür" derse ne buyurulur?
el-Cevab: a) Bunu diyen kişi çizmeyi aşmış, haddini bilmemiş olur. b) Din ve vicdan hürriyetine, laikliğe aykırı davranmış, bunları yıkıcı bir yola girmiş olur.
Başörtüsü İslâm''da ve Kur''ân''da vardır. Ona uymak istemeyenler hiç değilse İslâm''ı ve Kur''ân''ı kendilerine benzetmeye, kusurlarını meşrulaştırmak için Kur''ân''ı kullanmaya, bilgileri yetersiz olduğu halde fetva vermeye kalkışmasınlar. İnanıyorlarsa Allah''tan çekinsinler!
Bu kulların hali ne olacak?
00:0025/03/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Muhatab olup da içinden çıkamadığımız devamlı sorulan bir soru da şudur: Müslüman toplumunda gözlerini açan bir insan aile ve çevre şartları itibariyle Müslüman olma şansı % 100'' e yakın iken gayr-i islami bir ortamda, mesela Hristiyan veya ateist bir toplumda doğan bir kişinin Müslüman olma şansı sıfıra yakın. Bu durumda Müslümanın cennete gitme imkanı otomatik olarak kendine bahşedilmişken, böyle bir avantaja sahip olmayan bir Hristiyan, Yahudi veya ateistin cehenneme gitmesi adil mi? “Biz peygamber göndermediğimiz kavme veya topluma azap etmeyiz” ayet mealini nasıl anlamalıyız?.
Okuyucumun bir başka sorusu da budur.
Peygamberlerin gelmediği, peygambersiz gelip geçmiş olan zaman dilimlerinin/toplulukların (bunlara ehl-i fetret denir) sorumluluğu ne olacaktır?
Ehl-i sünnetin iki büyük imamından biri olan Ebu Mansur Mâtürîdî''ye göre Allah''ın varlık ve birliğini bilme ve buna iman etme yükümlülüğü bakımından peygamberin gelmesi şart değildir; Allah''ın insanlara bahşettiği akıl bu konuda elçi (resul) yerine geçer.
Diğer dini konularla (Eşârî''ye göre bir Allah''a iman da buraya dahildir) yükümlü olabilmek için peygamber gönderilmiş ve din tebliğ edilmiş olmalıdır.
Bir de belli bir yere ve belli bir zamanda peygamber gelmiş olduğu halde aynı zaman içinde yaşayıp da peygamberin tebliği kendilerine ulaşmamış olanların yükümlülüğü konusu vardır. Genellikle benimsenen hüküm şudur: Bilgi alma imkanından çok uzak olan yerlerde yaşamış olanlar da ehl-i fetret sayılır ve sorumlu olmazlar.
İmam Gazzalî (v. 505/1111) bu hükme önemli bir ek getiriyor ve yalan yanlış olan ve araştırmaya sevk edecek kadar yeterli olmayan bilgi almalar da sorumlu olmak için yeterli değildir. İşte onun sözleri:
“Bu zamanda Rum Hristiyanları ile Türklerin çoğu da inşallah Allah''ın rahmetine dahil olacaklardır; bunlardan maksadım Rum ve Türk yurtlarının uzak bölgelerinde olup da kendilerine İslam davetinin ulaşmadığı kimselerdir. Çünkü bunlar üç gruba ayrılır: 1. Bunlar Muhammed ismini bile duymamışlardır; tabii bunların mazereti kabul edilir. 2. İslam topraklarına yakın ve komşu olup aralarına karışan, O''nun (s.a.) ismi, vasıfları ve mucizeleri hakkında yeterli bilgi almış olanlardır; bunlar hak dinin dışında kalmış kafirlerdir (mazeretleri yoktur). 3. Bu ikisi arasında sayılacak bir kısım insanlar da vardır ki, bunlar Peygamberimiz''in adını duymuşlardır, ama gerçek vasıfları hakkında bilgileri olmamıştır. Küçüklüklerinden itibaren şöyle duymuşlardır: Muhammed adında bir yalancı çıkmış, peygamber olduğunu iddia etmiş; tıpkı bizim çocuklarımızın, biri hakkında, “el-Muakaffa” isimli biri çıkmış, peygamberlik iddia edip meydan okumuş…” diye duydukları gibi. Bana göre bunlar (bu üçüncü kısım insanlar) birinciler gibidir; gerçi adını duymuşlardır ama onlara, Pergamberimiz''in vasıflarının tam zıttı nakledilmiştir. Böyle bir bilgi, haberin peşine düşüp üzerinde düşünme merakını harekete geçirmez” (Faysalu''t-tefrika, Kahire, 1319/ 1901, s. 75).
Okuyucumun sorduğu sorunun cevabı Gazzalî''nin ifadesinden çıkarılabilir.
Son iki soru
00:0027/03/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önemli bulduğumuz için cevaplarını, birkaç yazımda diğer okuyucularımla paylaştığım soruların son ikisi de şöyle idi:
"Rabbimiz neden Kur''an''da ''Ben yarattım'' demiyor da ''Biz'' diyor.''
"Bendeniz Türkiye''deki tarihi yerlerin yağlı boya resmini yapıyorum. Bu arada tarihi ve sanat değeri olan camilerin yanında kilise, havra sinagog gibi yerlerin de resmini yapmak istiyorum. Bunun şer''i yani nedir, islami ve imani açıdan bir mahzuru var mı?"
Mesela Yahya Kemal:
"Biz şi''ri böyle söyledik, böyle söyleriz" diyor.
Türkçe''de olsun Arapça''da olsun "Biz" zamiri, hem tek kişi (söyleyenin kendisi), hem de onunla birlikte başka kişiler için kullanılabilir. Tek kişi için kullanıldığında yapılanın, yapanın, konunun önemine dikkat çekmek vb. edebî sebepleri vardır.
Resim ve karikatür yapmanın haram olduğu konusunda Kur''ân''da ayet yoktur. Hadislerde "sûret" kelimesi geçmektedir. Bu kelime hem resim hem de heykeli içine alır. Hz. Peygamber''in bazı resimler ve küçük heykeller/oyuncaklar konusunda toleranslı davranması sebebiyle yasaklanan resmin içeriği/konusu üzerinde durulmuştur. Resmi ve heykeli tamamen yasak görenler yanında, konusuna göre hüküm verenler (yorumcular) vardır. Buna göre ancak, Allah''tan başkasına tapma ve onu Allah''a ortak koşma ile ilgili olanlar (mesela putlar, tapınılan kutsallar) ile ahlaka aykırı olan (müstehcen, insanlara hakaret içeren) resimler haramdır. Ben de bu yorumu benimsiyorum.
Daha önce de buna benzer bir soru sorulmuş ve şu cevabı vermiştim:
Resim konusunda fetva verirken, resmi yapılan şeyin tapınma konusu olup olmadığına bakıyoruz ve "tapınılan, kutsanan, kutsallık izafe edilen şahıs ve şeylerin resim ve heykellerinin yapılması caiz değildir; hadislerden bu kastedilmektedir" diyoruz. Mesela Hz. İsa ve Hz. Meryem milyonlarca kişi tarafından, ''Tanrı''nın bir parçası olarak tapınma konusu oluyor. Bu sebeple onların resim ve heykellerini yapmak da caiz olmuyor. Resmin konusu müstehcen ise, ahlaka ve edebe aykırı ise bu resimler de caiz olmuyor.
Bir de bizim geleneğimizde peygamberlerin tam (yüzleri görülecek şekilde) resimleri yapılmıyor, bu edebe aykırı telakki ediliyor.
İsyan ve İslamcılık
00:0031/03/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''ın doğru anlaşılmasını, Müslümanların hayatında tam olarak yaşamasını, tebliğ yoluyla bütün insanlığa sunulmasını/yayılmasını, dine ve Müslümanlara yönelen her türlü tehlikenin ümmetin birliği –bu olmazsa- işbirliği sayesinde defedilmesini dava edinmek manasında "İslamcılık", İslam ve Müslümanlar var olduğu sürece var olacak, asla iflas etmeyecek, sonu gelmeyecek, devri dolmayacaktır.
Yukarıda tanımlamaya çalıştığım çerçevede İslamcılığı gerçekleştirmek için takip edilmesi gereken yol ve yöntem daima tartışılmış, düşünce, gruplaşma ve hareket olarak farklılıklar daha ziyade bu konuda ortaya çıkmıştır.
İslam''ın yalnızca iman, ibadet ve ahlaktan ibaret olduğu; siyasi, içtimai, hukuki, iktisadi… alanların dinin dışında kaldığı ve bu alanları insanların diledikleri gibi düzenleyip uygulama imkanına sahip bulundukları şeklindeki görüşün ve yaklaşımın Ehl-i Sünnet geleneğinde yeri yoktur. Parça çözümlerin ve bunlara temel teşkil eden ayetlerin ve hadislerin bağlayıcı olmadığı, sosyal ve ahlaki amaçlara göre -naslara aykırı da olsa- çözümlerin üretilebileceği görüşü de bir kısım modernist Müslümanlara aittir ve yine Ehl-i Sünnet geçmişinde meşruiyet temeli yoktur.
İslam''ın ferde ve topluluğa ait bütün alanlarla ilgili bulunduğu anlayış ve inancı orta yol İslam''nın temel ilkesidir. Ancak siyasi ve içtimai alanlardaki bozulma ve sapmaları düzeltmenin hükmü ve şartları üzerinde -bu teşebbüsün doğuracağı sonuçlar sebebiyle- farklı ictihadlar ortaya çıkmıştır.
İslam''dan çıkan ve ona aykırı bir siyasi rejimi benimeyen siyasi kadroya (sultana, imama…) karşı isyanın dince gerekli olduğunda Ehl-i Sünnet ittifak etmiştir.
İslam''dan çıkmamak şartıyla fiilen dine aykırı bir yol izleyen, halka zulmeden, açıkça günaha giren yönetime karşı isyan konusuna gelince, "sabretmek, nasihat ve dua etmek gerekir, isyan edilemez" diyen bir azınlık dışında hemen bütün Ehl-i Sünnet alim ve müctehidleri, "isyanın faydası, zararından büyük olmamak şartıyla bu durumda da yönetime isyan ederek değiştirmek dinen gereklidir" demişlerdir.
Benim takip edip görebildiğim kadarıyla bütün İslami hareketler (İslamcılık çeşitleri) İslam''ın şümulü ve değişimin zorunluluğu konusundaki inançlarını muhafaza ediyorlar. Geriye içinde bulundukları şartlar dahilinde değişim için izlenecek en uygun yolun ne olduğu konusu kalıyor. İşte bu konuda farklı yaklaşımlar var.
Geçici ittifakları, uyum ve uygulamaları da bu çerçevede görmek ve değerlendirmek en doğrusudur.
"İslamcılık bitti, iflas etti, sonu geldi" diyenler bir yandan kendilerine göre bir İslamcılık tanımından hareket ediyorlar, diğer yandan da olanı değil, olmasını istediklerini dile getiriyorlar.
İslamcılık ve şiddet
00:001/04/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''da hem adalet, merhamet, fedakarlık, sevgi, yardımlaşma vardır hem de gerektiği zaman ve yerde şiddet vardır. Bir din savunma ve korunma amaçlı da olsa savaşa izin veriyor, hatta emrediyorsa, bazı suçlara sopa dahil ağır cezalar koyuyorsa, toplum içinde aleni olarak işlenen ayıp, günah ve çirkin fiillerin gerektiğinde güç kullanılarak engellenmesini istiyorsa burada şiddetten söz edilebilir. Ancak hiçbir mümin, hem hakimi, hem şahidi, hem infazcısı olarak şiddet uygulayamaz. Adına şiddet diyebileceğimiz uygulamalar hakimin kararına, devletin yetki vermesine dayanır ve ancak memurları tarafından infaz edilir.
Bir sahâbî Peygamberimiz- (s.a.)''e, “Eşimin bir şahıs ile zina ettiğini görürsem ne yapacağım” diye soruyor, Peygamberimiz de ona şu cevabı veriyor: “Dört şahidle ispat edersin”. “Onları öylece görünce gidip dört şahid mi arayacağım?” diye mukabele edince de “Ya dört şahid veya cinayet işlersen ceza” cevabını alıyor.
Peki ne yapacak?
Ya dört şahidle ispat edecek ve zina edenler cezalarını çekecekler veya mahkeme önünde mülâane denilen usulde yeminleşerek ayrılacaklar.
İşte hukuk devleti.
İslamcılık üzerine yorumlar yapanların bir kısmı “siyasetsiz ve şiddetsiz İslamcılık olmaz” diye tutturuyorlar.
Ben de ısrarla diyorum ki, İslamcılık için siyaset ve iktidar mücadelesi yalnızca bir araçtır, bunun da hangi aşamada nasıl başlayıp yürütüleceği ictihad konusudur. Şiddet ise İslamcıların ancak zaruret halinde (korunması gereken değerleri koruyabilmek için başka çare kalmadığında) başvuracakları bir araç olabilir.
Bugünlerde bazı İslam ülkelerinde -görünürde gençlerin başı çektiği- bir isyan hareketi var: İstibdada, zulme, yolsuzluğa, ahlaksızlığa isyan ediyorlar. İsyancıların en azından içlerinde İslamcılar da var; bazı hareketleri onların yönlendirmiş olmaları da mümkün. Bu hareketlerde dikkatimi çeken iki husus oldu:
Yemen''deki hareketin sözcülerinden olan bir genç, Kur''an''da anlatılan Habil ile Kabil mücadelesine atıfta bulundu, ilgili ayeti okudu; yani “Sen beni öldürmek üzere elini kaldırsan da ben sana el kaldıracak değilim” dedi. Gerçekleşen durum da bunu onaylıyordu; polis onlara kıyasıya şiddet uyguluyor, onlar ise yalnızca taleplerini dile getiriyorlardı.
Mısır ve Tunus isyanlarında da sözcüler ve pankartlar hareketin barış içinde (kendileri şiddete başvurmadan) devam edeceğini ısrarla belirtiyorlardı.
Libya''da devlet eliyle katliama başvurulunca isyancılar meşru müdafaa hakkını kullandılar.
Bu tutumun özünde İslam''ın etkisi kesindir.
Hasılı şiddeti isyancılar ve İslamcılar değil, onlara karşı olanlar uyguladılar ve uyguluyorlar.
Bu isyanların İslam ve İslamcılık ile bir alakasının olmadığını iddia edenlerin olayları doğru okuyup değerlendirmekten uzak olduklarını düşünüyorum.
“Bekleyin, yeni düzen kurulunca orada İslam''ı göreceksiniz”.
Bir başlangıç olarak da Mısır Anayasası''nda “Devletin temel referansının İslam olacağı” kararını hatırlamakta fayda var.
Evet bu hareket hürriyet, adalet, demokrasi diyor, ama referansı İslam olmak şartıyla.
Kim konuşacak?
00:003/04/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye''de Sünnileri ilgilendiren bir dini ıslahat yapılmak istense ve bunun için çalıştaylar düzenlense, sonunda da bir rapor yayınlansa buna da - Sünni guruplar dahil- her kesimden itirazlar olacak, beğenenler, beğenmeyenler, memnun olanlar ve olmayanlar bulunacaktır.
Bugünlerde Alevilerin talepleriyle ilgili hükümet teşebbüsünün sonuncuna dair bir rapor açıklandı ve bu rapor üzerine çeşitli tepkiler ortaya kondu, bunların devamı da gelecektir.
Bu rapor yayınlanmadan önce ben ve başkaları, “Alevler, Alevilik, Alevi talepleri” konularında ciltler teşkil edecek kadar yazılar yazdık. Bu yazıda rapor ve talepler üzerinde duracak değilim (bunu daha ilerdeki yazılara bırakıyorum), değerlendirmek istediğim tepki, daha ziyade bazı Alevilerden gelen “Siz ne karışıyorsun, size ne, siz Aleviliği ne biliyorsunuz da konuşuyorsunuz…” şeklindeki tepkidir.
Bugün dünya küçülmüş, bir ucunda meydana gelen bir olay neredeyse anında öbür ucunda duyuluyor ve etkisi hissediliyor. Ekonomiden siyasete her alanı, dünyada olup bitenler etkiliyor; bu sebeple de artık her ülke, topluluk, gurup, insan farklı olanlarla ilgili olayları takip ediyor, bilgileri alıyor, kendi açısından değerlendiriyor ve tepkisini ortaya koyuyor, gerekirse tedbirini alıyor.
Bu ülkede insanlar -hadi alt kültür diyelim- bakımından farklı guruplara ait olarak ama aynı zamanda bu ülkenin bir vatandaşı ve bu manada bir bütünün parçası/organı olarak yaşıyorlar. Hem farklı, hem bütün; hem ayrı, hem birleşik.
Hal böyle iken mesela Aleviler bir takım taleplerde bulunuyorlar; üstelik Aleviler de -bir bakıma sünniler gibi- farklı guruplara ayrılmışlar, “İslam ile ilgimiz yok, biz ayrı bir dinin mensuplarıyız” diyenlerden tutun da “Biz de müslümanız, Rabbimiz, Peygamberimiz, kitabımız, kıblemiz bir, yorumlarımız farklı” diyenlere kadar birçok anlayış ve sahipleri var.
Bu gerçeklik karşısında:
1.Bir şahsın veya gurubun kalkıp da bütün Aleviler adına konuşması, temsil iddiasında bulunması haksız, yersiz ve anlamsızdır.
2. Alevilere ait ortak veya farklı taleplerin bir kısmı Sünnileri ve diğerlerini de ilgilendirir.
3. Uzmanlık gerektiren konularda hüküm ve bilgi vermek amacıyla konuşacak olanlar elbette uzmanlar olmalıdır. Bunun dışında kalan konularda herkes kanaat, talep, tepki ortaya koyabilir; bunları azarlamanın, kınamanın, yasaklamanın çağımızda yeri yoktur.
4. İnsanları tehdit ederek, susturarak sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir; insanlar konuşa konuşa anlaşırlar.
5. Bu ülkede hayatı, zorunlu alanlarda paylaşmak durumunda olan insanımızın birbirine güvenmeleri şarttır; güven yoksa birlik ve dirlik de yoktur.
6. Güven duyabilmek için tarafların samimi olmaları, kendi varlıklarını diğer tarafın yokluğunda görmemeleri, zorunlu birliğe zarar vermeyen konu ve alanlarda farklılığa müsamaha etmeleri şarttır.
7. Her gurubun içinde suret-i haktan görünen bozguncular, ayrılıkçılar, millet ve memleket hainleri bulunabilir; bunlara dikkat etmek, oyunlarına gelmemek ve uygun bir şekilde ayıklamak gereklidir.
Bir açıklama
00:007/04/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
18 Mart Cuma günü çıkan köşe yazımda şu satırlar yer almıştı: “Hadis okuyanlar, bu âyet gelince mescitte bulunan Ensar kadınlarının -ilâhî emri geciktirmeden yerine getirmek üzere- etekliklerini yırtarak başlarını, boyun ve gerdanlarını bununla bağladıklarını; keza Hz. Peygamber''in (s.a.) “Ergenlik çağına gelmiş bir kadın başörtüsü giymedikçe Allah onun namazını kabul etmez” buyurduğunu da bilirler. Bunları bilmeyenlerin fetva verme hakları yoktur”
Burada geçen “”Ergenlik çağına gelmiş bir kadın başörtüsü giymedikçe Allah onun namazını kabul etmez” mealindeki hadisten maksat (çıkan hüküm) “kadınların namaz kılarken başlarını da örtmeleri farzdır” şeklinde iken bazı okuyucularım “namazın farzlarından biri de kadının genel olarak tesettüre riayet etmesi ve bu arada başını örtmesidir” diye anlamışlar. Bu yüzden çeşitli sebeplerle namahreme karşı başını örtemeyen/örtmeyen hanımlar, “namazda başımızı örttüğümüz halde bizim namazımız kabul edilmiyor mu” diye soruyorlar, hatta sormakla kalmıyor öfkeleniyorlar, beni “tesettüre riayet etmediği halde beş vakit namazını kılan hanımları namazdan soğutmakla” itham ediyorlar.
Yukarıda ifade ettiğim gibi o hadisten maksat namazda başörtüsüdür. Genel olarak örtünme konusundaki yazıma o hadisi almaktan maksadım da “İslam''da başörtüsü yoktur” diyenlere başörtüsünün olduğunu gösteren delil ve örneklerden birini daha sunmaktır.
Tesettüre riayet edemediği veya başka bir günahı işlemekte olduğu halde beş vakit namazı veya Cuma namazını kılan bir müminin, kadın olsun erkek olsun bu namazlarının kabul edilmeyeceğini –Allah ve Peygamberi söylemediği için- hiçbir kimse söyleyemez. Namazın iç ve dış farzlarını yerine getiren bir kulun bu ibadetinin kabulü, diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi Allah''a ait bir husustur. Günahların, ibadetlerin kabulüne mani olmasından değil, ibadetlerin ve salih amelin bir kısım günahların bağışlanmasına vesile olacağından söz etmek doğrudur.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Gündüzün iki tarafında namaz kıl, gecenin de gündüze yakın saatlerinde; iyilikler gerçekten kötülükleri giderir; bu öğrenmek isteyenlere bir hatırlatmadır” (Hud:11/124)
Bu vesile ile bir daha hatırlatmakta fayda görüyorum:
İslam''da tesettür vardır, buna kadınların başlarını örtmeleri de dahildir, ama Müslümanlık tesettürden ibaret değildir. Ayrıca tesettürde şekil yanında ruh, maksat, şekil-anlam bütünlüğü ve tutarlılığı da önemlidir. “Nice örtünen açıklar vardır” hadisi, yalnızca şeffaf veya hatları belli eden giyinmeyi değil, örtündüğü halde davranışlarıyla açılmayı da içine almakta ve kınamaktadır.
Birçok günahkârın bir güzel amel yüzünden affedilebileceğini ve cennete girebileceğini müjdeleyen hadisler de vardır. Hiçbir kul, bir günahım, bir kusurum var diye hem yapabildiği ibadetlerini terk etmemeli, hem de Allah''tan ümit kesmemelidir.
31 Mart Çarşamba yazımda bir yanlış var:
“İslam''dan çıkmamak şartıyla fiilen dine aykırı bir yol izleyen, halka zulmeden, açıkça günaha giren yönetime karşı isyan konusuna gelince, “sabretmek, nasihat ve dua etmek gerekir, isyan edilemez” diyen bir azınlık dışında hemen bütün Ehl-i sünnet alim ve müctehidleri, “isyanın faydası, zararından büyük olmamak şartıyla bu durumda da yönetime isyan ederek değiştirmek dinen gereklidir” demişlerdir.”
Burada geçen “zararından büyük olmamak şartıyla” ifadesinin doğrusu “büyük olmak şartıyla” olacak.
Sivil itaatsizlik
00:008/04/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sivil itaatsizlik, demokrasilerde yönetimin veya hukuka (özüne, idesine) aykırı görülen bir kanunun değişmesi için başvurulan bir protesto eylemidir. Genel bilgi kaynaklarında verilen şu tarif bu eylemin mahiyeti hakkında bir fikir edinmek için yeterli görünüyor:
"Hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir".
Bu eylem şu şekillerde uygulanıyor: Oturma, yere uzanarak halı oluşturmak, işgal, genel greve çağrı, imza toplama, yayınla kendini ihbar, sınır geçme, kira boykotu, ölüm orucu, yasaklanmış sempati gösterileri.
Bu eylemin dört unsuruna dikkat çekmek istiyorum:
1. Bu eylem üstün değerler uğruna yapılacak.
2. Eylem şiddet içermeyecek.
3. Tarafların dışında kalan insanların daha üstün haklarını ihlal etmeyecek.
4. Eylemciler yasağı çiğnedikleri için kendilerine uygulanacak hukuki yaptırıma razı olacaklar.
Ülkemizde uygulanan sivil itaatsizlik eylemlerinde bu üç unsurun bazen ihlal edildiğini veya gözönüne alınmadığını görüyoruz. Ülkede vazifeleri kanuna itaati sağlamak olan devlet yetkilileri ve memurları, kanuna aykırı davranan şahıs ve gruba mani olmaya çalışacak, gerektiği takdirde gözaltına alacak ve yargıya teslim edecektir. Sivil itaatsizlik nasıl bir demokratik hak olarak görülüyorsa, kanun adamlarının itaati sağlamak için vazifelerini yapmaları da öyle "vazife" olarak görülmeli, eylemciler buna razı olmalı, medya da yapılanları, meşru sınırları içinde kaldığı sürece "meşru olmayan, hukuk dışı" bir tasarruf gibi yansıtmamalıdır.
İslam''da yönetimin hukuk dışına çıkması ya üzerinde ittifak edilmiş (icma oluşmuş) bir konuda olur veya müctehidlerin ihtilaf ettikleri bir hükümde olur.
İhtilaf konusu olmamış bir hüküm ihlal edildiğinde bunu düzeltmek üzere -sonu isyana kadar varan- eylemlerde bulunmak bütün Müslümanların vazifesidir.
Müctehidlerin ihtilaf ettikleri (mezheplere göre farklı olan) hükümlere gelince, devleti yönetenler bunlardan birini tercih ederek uygulanmasını ister veya bu hükmü kanunlaştırır. Bu aşamadan sonra ictihad farkı itaatsizliğin meşru gerekçesi olamaz; kişinin şahsi ictihadı veya bağlı bulunduğu mezhebin hükmü ne olursa olsun devletin bütün teb''ası kanunlaşan hükme uymakla yükümlüdür. Eğer bir başka ictihadın ülke için daha uygun, daha faydalı ve hayırlı olduğuna inananlar varsa bunu sağlamak için bazı sınırlı eylemelerde bulunmalarına dince bir engel yoktur.
Pazar günkü yazımda "cami boykotunu sivil itaatsizlik açısından değerlendirmeye" çalışacağım.
Cami birleştirmelidir
00:0010/04/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cami kelimesinin lügat manası “birleştiren, toplayan, bir araya getiren”dir.
Hz. Peygamber (s.a.) Medine''ye hicret edince ilk iş olarak mescidi (camiyi) yapmış, orası Müslümanların ortak evi (bir manada Allah-ın bütün inanan kullarına tahsis ettiği- evi) olmuştur. Mazereti olmayanların her çağrılışta ve her namazda camiye gitmeleri, namazı cemaatle kılmaları önemli sünnettir; namazdan önce veya sonra uygun zamanda ve şekillerde cemaatin (İslam topluluğunun, ümmetin) özel ve genel işlerini, meselelerini aralarında görüşüp tartışmaları, kararlar almaları önemli sünnetler arasında yer almıştır.
Ümmetten ayrılmak, ümmet aleyhine planlar kurmak, tuzaklar hazırlamak gibi kötü maksatlarla yapılan bir mescidi Peygamberimiz (s.a.) yıktırmıştır.
İlk İslam siyasi muhalifleri olan Haricîlere Halife Hz. Ali şöyle demiştir: “Mescidimize gelip bizimle namaz kılmak isterseniz buyurun, kapılarımız size açıktır, ortak düşmana karşı bizimle olursanız kazancımız da ortak olur. Biz camide ve savaşta sizinle olmayacağız derseniz siz bilirisiniz, ama silaha başvurursanız biz de silahla mukabele ederiz.”
Türkiye''de kimse beş vakit namazda da Cuma ve bayram namazlarında da zorla camiye götürülmüyor. Mevcut kanuna göre camilerin, ibadet yerlerinin yapımı ve yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiş bulunuyor. Buna göre farklı gurupların ayrı ve ayrılıkçı camiler yapıp oralarda namaz kılmaları kanuna aykırı oluyor. Yapım ve yönetimi Diyanet''e ait de olsa mevcut camilerimiz bütün Müslüman guruplara açık olduğu için iman ehlini bir araya getiren tek mekan camilerimiz oluyor. İnançta ve uygulamada –kişiyi İslam''ın dışına çıkarmayan farklılıklar olsa bile- Müslüman olanlar ümmeti teşkil ederler; ümmetin fiziki vücudu ancak camilerde gerçekleşir. Bahane ne olursa olsun camiyi, farklılıklara göre bölmek İslam''a hizmet değil, tefrikaya davettir.
Öte yandan camilerin yönetimi kendisine verilmiş bulunan Diyanet''in de bazı hassasiyetlere ve ilkelere titizlikle riayet etmesi gerekir. Bunlardan ikisine bu yazıda kısaca –gerekirse başka yazılarda uzunca- temas etmek istiyorum: Siyaset-din-cami ilişkisi. 2. Cami hizipçilik ilişkisi.
1.İslam hayatın bitin alanlarına ait hükümler, irşadlar, rehberlikler ihtiva ettiği için siyaseti dinin dışına çıkarmak mümkün değildir; ancak dinin ilgilendiği siyaset “bir gurubun emeline, politikasına, menfaatine dini alet eden” siyaset değildir; bu siyaset “dini hayatın içinde korumaya ve yaymaya yönelik” siyasettir. “Halkı din yönünden aydınlatmak” da bu amacın bir parçası olacaktır.
2. Hizip, “siyasi, ictimai, ideolojik, dini… her türlü teşkilatlı gurubu ifade eder. Bu manada parti, mezheb, tarikat, bazı sivil toplum kuruluşları… birer hiziptir. Bunlara mensup olanlar arasında pek çok Müslüman vardır ve bunların da çoğu camilere gelirler. Camilerde vaazlar, hutbeler, konuşmalar, faaliyetler bütün Müslümanların ortak inanç, ihtiyaç ve değerlerine yönelik olmalıdır; bir hizbin lehinde veya aleyhinde konuşmalar, faaliyetler tefrika fitnesini uyandırır ve cemaati böler. Bırakalım hizipler kendi özel mekanlarında kendi konuşmalarını yapsınlar, ama camiler bütün Müslümanların, ümmetin olsun ve böyle kalsın.
Ali Cum"a diyor ki
00:0014/04/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mısır müftüsü (bizdeki Diyanet İşleri Başkanı gibi) Prof. Dr. Ali Cum''a iyi yetişmiş, ilmiyle amil, yaşadığı çağı idrak etmiş, önemli tecrübe birikimi olan bir İslam alimi. Birkaç ay önce İstanbul''da yapılan ilmi bir toplantıda kendisiyle tanışma ve konuşma fırsatı da bulmuştuk.
Tunus''ta başlayan, Mısır ve diğer bazı İslam-Arab ülkelerinde devam eden isyan hareketi ile ilgili olarak kendisiyle bir röportaj yapılmış ve sitesinde yayınlanmış. Olup bitene bazı yönlerden ışık tutan önemli bir röportaj olduğu için özetleyerek nakletmenin faydalı olacağını umuyorum.
S (soru)- Anayasa referandumundan önce tavrınızı açıklamadınız, niçin?
C (cevap)- Hakim olan kültür gereği birçok insan fetva ile şahsi görüşü karıştırıyorlar. Ben herkesin kendi kanaatine göre "evet" veya "hayır" demesini ve demokrasinin bu manada tecelli etmesini isterim; reyimi açıklarsam birçok kimse beni taklid ederek oy verir ki bu sağlıklı değildir.
S- Referandumdan önce bazıları ve özellikle Müslüman Kardeşler ile Selefi Topluluklar "Evet" oyu için dini heyecanı kullandılar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
C- Bunu asla kabul edemem. Demokrasi konusunda İslam Fıkhı''nın görüşü şudur: Allah''ın insanları birbirinden rızıklandırması için onları serbest bırakmak. Benim açımdan kritik olan mesele gelecek referandumlar ve seçimlerdir. Bizim bu kültürü yerleştirmemiz gerekiyor. Bırakalım insanlar kendilerini temsil edecek kişileri, başkanı, anayasa denilen "sosyal sözleşmeyi" serbestçe seçebilsinler. Evet eski demokrasilerde din kullanılmıştır, ama bugün geldiğimiz noktada bunu kabul edemem.
S- Fakat Allah Teâlâ bizi, "Evet" veya "Hayır" oyumuzdan dolayı hesaba çekecek değil mi?
C- Kişi ictihad eder de doğruyu bulursa iki sevap alır, hata ederse bir sebap alır. Bu ictihad yalnızca ilim ve fıkıh alanlarında olmaz, dünya işleri ile de ilgili olabilir. Bazı dünya işlerinde hak ve batıl değil, güzel/uygun veya daha güzel/daha uygun ikilisi vardır.
S- İhvan, Kıptî gençlerle doğrudan diyalog çağrısında bulundu, bu size daha çok yakışan bir şey olduğu halde neden yapmadınız?
C- Bu İhvan için yeni ve güzel, takdir de ediyoruz, ama bu konuda öncelik onlara ait değil, kurumumuz devrimden önce de sonra da bu diyalogu uyguluyor ve sürdürüyor, ben de şahsen kilisede konferanslar veriyorum ve bazı Mesîhî kardeşlere de seminerler ve kurslar tertip ediyorum.
S- Zat-ı âlînize göre din ile siyasetin birlikte olduğu alanın sınırı nedir?
C- Siyasetin iki manası vardır: 1. Ümmetin işlerini düzene koymak, ihtiyaçlarını karşılamak, 2. Partilerin yaptığı siyaset.
Din, ümmetin işlerini yoluna koymayı da üslendiği için bu bakımdan siyasetin içindedir, ama din parti politikasının dışında kalır, onun içine girmez.
S. Anayasanın ikinci maddesinin değişmesi/kaldırılması talebi konusunda ne dersiniz.
Not:
Ali Cum''a''nın cevabından önce Mısır Anayasası''nın ilk iki maddesini aktarıyorum:
1. Mısır Arab Cumhuriyeti bir devlettir; düzeni vatandaşlık temeline dayalı demokrasidir, Mısır halkı Arab topluluğunun (ümmetinin) bir parçasıdır, en kapsamlı birliği gerçekleştirmeyi hedef edinir.
2. İslam devletin dinidir, Arapça devletin resmi dilidir, İslam Hukukunun ilkeleri yasamanın temel kaynağıdır.
C- İkinci maddenin kaldırılması meselesinde benim oyum "Hayır, kalkmasın" dır. Bu madde anayasa üstü bir ilkedir. 1923 ten 1971''e kadar yapılan bütün anayasalarda yer almıştır. Bu maddeyi kaldırmanın içeride ve dışarıdaki tesirleri çok önemlidir, Mısır''ın yapı ve yön değiştirmesi manasına gelir.
Konu devam edecek.
Ali Cum"a diyor ki (2)
00:0015/04/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
S- Fakat bu "devletin dini İslam''dır…" maddesi tartışılıyor; kaldırılsın diyenler de var, kalsın diyeneler de var?
C- Benim bildiğime göre ortada iki görüş/talep yok, bir görüş (kalsın) var. Bu madde 1923 tarihli anayasadan beri bütün anayasalarda yer almıştır, Mısır halkı bunu uygulamıştır, liberalizm çağı dedikleri zamanda, 1923 te Belçika anayasasından tercüme edilen, hazırlayanlar arasında o zaman Mısır müftüsü olan Üstad Muhammed Bahît''in de bulunduğu anayasada da var. Öte yandan Danimarka gibi bazı devletlerin anayasalarında din ile ilgili madde yer almıştır. İngiltere gibi anayasası olmayan ve Magna Carta ile yetinen devletler vardır. Fransa, Rusya, Uruguay gibi anayasasında "laiklik" maddesine yer veren ülke oldukça azdır. Amerika anayasasında da laiklik maddesi yok. Bu maddeden rahatsızlık duymak vehme dayanıyor. Anayasanın ilgili maddesi vatandaşlığı esas alıyor; bu madde hem bir gurubun hakimiyetini hem de dinin reddedilmesini engelliyor.
S- Bu madde kalkmazsa hizipçilik ve gurupçuluk fitnesine sebep olmaz mı?
C- Gurupçuluğun, bir gurubun devlet gücüyle dayatmada bulunmasının sebebi anayasa veya kanun değil, kültürdür. Bunu bazı guruplar istismar ettiler, şişirdiler, devrimden sonra tekrar etmeyeceğini umuyoruz.
S- Peki çaresi nedir?
C- Çaresi problemin uygulama yoluyla çözülmesidir, vatandaşlığın sahih manada gerçekleştirilmesidir. Buna göre bütün vatandaşlar hak ve ödevde eşittir. Ben herkesi vatandaşlık esasına davet ediyorum, bunun manası din, renk, cinsiyet veya başka bir sebeple ayrım yapmaksızın her vatandaşa hakkının verilmesidir.
S- Vatandaşlık düzeni kadının devlet başkanı olmasına da imkan verir mi?
C- 23 ten beri hiçbir anayasada kadının, Kıptînin, Nûbînin devlet başkanı olmayacağına dair bir madde yoktur. Vatandaşlık düzeni bunu gerektirir ve ikinci madde de buna engel teşkil etmez, aksine bunu himaye eder.
S- Devlet Güvenlik Teşkilatının dağıtılmasından sonra bütün şiddet cereyanları sahaya indiler, bunlarla nasıl başa çıkılacak?
C- Düşünce ve ifade hürriyeti güvence altındadır; şartı düşünceyi açıklama ile sınırlı olması, silah ve şiddetin kullanılmamasıdır. Şiddete başvuranlar toplumun varlık ve güvenliğine kast etmiş olacakları için cezalarını çekerler. Bu arada orta yolcuların ve el-Ezher alimlerinin de seslerine kulak verilmesini tavsiye ederim; onlar da bu toplumun bir kesimi olarak söz hürriyetine sahiptirler. Bütün mesele bir kesime diğerlerinden daha çok fırsat verilmemesidir. Her kesim düşüncesini ve yöntemini ortaya koysun ve bakalım halk hangisini seçecektir; bana göre orta yolu seçeceklerdir.
S- Bunda toplum için tehlike yok mu? Malum bazı kesimler halkı, resmi dini kurumlar hakkında şüpheye düşürüyorlar!
C- Bunu yapanlar aşırılığı ve şiddeti seçip halkı kendilerine katılmaya çağıranlardır. El-Ezher büyük ve kadim bir kurumdur, lise, hazırlık ve üniversitesinde iki milyon öğrencisi vardır ve 60 yıl önce 15 bin öğrencisi var iken bugün bu sayıya ulaşmıştır; bu artış halkın ona olan güven ve itibarına delildir. El-Ezher Hz. Peygamber''in (s.a.) arı duru yolunu ve Ehl-i sünnet inancını esas almaktadır.
S- Bir gurubun uçta olduğunu nasıl anlayacağız?
C- Uçta olanların bazı ortak özellikleri vardır: a)Bunlar tefsiri, yorumu, dinin gayelerini, fayda zarar ilkesini (mesalihi) tanımazlar/kabul etmezler; nastan kendi anladıklarını din haline getirirler. b) Uçta olanlar şiddet yanlısı olurlar, şiddete din elbisesi giydirilince bu daha da tehlikeli olur ve çatışmaya dönüşür; çatışma yoluyla kendi inanç, anlayış ve görüşlerini dayatırlar, zorla kabul ettirmek isterler ki, bu da terördür. c) Aşırılığa kaçanlar geçmişi olduğu gibi bugüne taşırlar, bugünü ve realiteyi anlamak istemezler, vaki durumu zorla şahsi kanaatlerine boyun eğdirmek isterler, işte bu da çatışmaya götürür. d) Bunlar dışa bakarlar, zahire önem verirler; bu sebeple ahlaki hayatlarında bütünlük/tutarlılık zayıftır; sevgiden, komşularla güzel geçinmeden… söz etmezler, aile eğitimlerinde problem vardır, hayat ile, estetik ile ilgili problemleri vardır…
S- Medya sık sık fetva kurumundan (Dâru''l-fetva) hatalı fetvalar yayınlıyor; bu medyanın yanlış anlamasından mı, kurumun yanlış söylemesinden mi kaynaklanıyor?
C- Bunlar medyanın iyi niyetle de olsa yanlış anlamasından kaynaklanıyor. Haberciler dini terimleri bilmiyorlar ve bu yüzden de yanlış anladıkları oluyor. Bu sebeple üç yıldır gazeteciler sendikasına ve yüksek basın konseyine "anlamayı kolaylaştıracak kurslar ve seminerler vermeyi" teklif ettim, ses çıkmadı, şimdi bir daha tekrar ediyorum.
S- Zat-ı âlînizin, "hem dinini hem de vatandaşlık ilkesini koruyan, ileri bir Mısır-İslam-Arab ülkesi için örnek model tasavvurunuzu öğrenmek istiyoruz?
C- Devletler dinle ilişkileri bakımından üçe ayrılır:
a) Din devleti. Bu devlet çeşidinde yönetici (hakim, kral, imparator) Allah''ı temsil eder, sanki Allah''tan vahiy alıyordur; eski zamanlarda Keldânîler''de, Firavunlar döneminde örneklerini gördüğümüz bu devlet şeklini İslam tanımaz, kabul etmez.
b) Dini her şeyden uzak tutmayı şart gören ve anayasasında (bu manada) "laiklik" ilkesine yer veren devletler.
c) Sivil devlet. Mısır bu üçüncü devlet şeklini bugün değil, bir buçuk asırdan (Hidiv İsmail zamanından) beri benimsemiştir. Bu devlet şeklinde anayasa vardır, devletin kurumları vardır, millet meclisi ve kanunlar vardır, yargı ve idare teşkilatı vardır. Biz İslam esasları ile bağdaşan bu devlet şeklini benimsiyoruz.
(Röportajı Pazar yazısında tamamlayacağız.)
Ali Cum"a diyor ki (3)
00:0017/04/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
S- Dini kurumların ve bu arada sizin fetva dairenizin devrim kervanına katılmada geciktikleri, hatta sizin “gösteriler caiz değil” şeklinde bir fetva verdiğiniz yaygın olarak söyleniyor?
C- Bu tamamen yalandır. Gösterilerin haram olduğuna dair fetva veren bir müftü de tanımıyorum. Ben bu vazifeye geldiğim zaman barışçı (şiddet ve silah bulunmayan) gösterilerin caiz olduğuna dair fetva yayınladım.
S- Bu takdirde siz devrim sürecinde gençlere katıldınız veya onları yönlendirdiniz?
C- Kesin olarak böyle. Gençler Tahrir meydanında toplandılarında tutuklanmaktan korkuyorlardı; onlara şunu söyledim –bu sözüm yayınlandı- : Ey cemaat, burada bir kayıp halka var, gelin bir zamanlar Arabların uyguladığı, Peygamberimizin (s.a.) de uyguladığı o kayıp halkayı ihya edelim; onun adı “himaye”dir. Eğer güvenlik güçlerinin sizi yakalamasından korkuyorsunuz sizi himayem altına alıyorum, sonra da ben sizin himayeniz altına girerim, bize hükmedersiniz biz de size bayrağı teslim ederiz. Eğer biri çıkar da Allah''ın dini konusunda bana baskı yaparsa derhal istifa ederim, işte istifa dilekçem, cebimde!
S- Şu halde gösteriler yöneticiye baş kaldırmak değil!
C- Kesinlikle öyle; gösteriler ma''rufu emir, münkeri nehiy mahiyetindedir (meşru olanı, dince gerekli bulunanı gerçekleştirmeye ve yanlış, gayr-i meşru olanı ortadan kaldırmaya yöneliktir). Bizim korkumuz kan akmasıyla ilgilidir; kan akınca biz çekiniriz. Peygamberimiz (s.a.) Kâbe''ye bakarak şöyle buyurmuştur: “Allah katında senin değerin ve dokunmazlığın ne kadar önemli! Ama bir müminin kanı (hayatı, canı) Allah katında senden daha değerlidir, dokunulamazdır”. Hakaret ve küfür konusu da böyledir. Bize güzel ahlakı Peygamberimiz (s.a.) öğretti, bu ahlakın içinde hakaret ve küfür yoktur; hatta karşı taraf da Allah''a küfretmesin diye müşriklerin putlarına sövmek dahi yasaklanmıştır. Peygamberimiz “Ya hayırlı bir şey söyle veya sus” demiştir. Zor da olsa, ideal de sayılsa sabretmeli bu ahlakı hayatımıza taşımalıyız. Peygamberimiz Mekke''yi fethedince kendisine, İslam''a ve ümmete kast eden düşmanlarına şöyle seslendi: “Şimdi size ne yapacağımı bekliyorsunuz!” Onlar “Sen kerem sahibi bir kardeş ve kerem sahibi bir kardeş çocuğusun!” dediler, “Hadi gidin, serbestsiniz” cevabını verdi.
S- Bazı çevreler, “gösteriler ve devrim her şeyi elde edinceye kadar devam etmelidir” diyorlar?
C- Devrim bize yıkmayı değil, yapmayı öğretti. Şa''râvî''nin dediği gibi “devrim kötü olanı (fesadı) yıkmalı, iyi ve doğru olanı yapmalıdır. Devrim iyi ve doğru olanı yıkmaya yönelirse ona katılamayız.”
S- Fetva dairesi, devrimden sonra gençler üzerinde daha etkili olmak ve onlarla daha sıkı ilişki içinde bulunmak için neler yapacak?
C- Biz üç nokta üzerinde yoğunlaşacak ve bunları sokağa hakim kılmaya çalışacağız: Doğru (sahih) bilgi, doğru dâva ve doğru ibadet. Biz Mısır''ın “orta yol, orta yöntem” örneği olmasını istiyoruz ve burada yıkmanın yapmaya, mescidin sacide (secde eden mümine) tercih edilmemesini talep ediyoruz; hareketin önüne şuuru, yıkmanın önüne yapmayı geçiriyoruz.
S- Bunun araçlarını oluşturdunuz mu?
C- Araçlar zaten var, biz bunları uygulayacağız ama en geniş sınırıyla ve hürriyet içinde...
S- Bazıları Ezher''in başkanı (şeyhu''l-Ezher) ile Mısır müftüsünün bu vazifelere seçimle gelmeleri gerekir diyorlar.
C- Seçim iki şekilde olur: İntihab ve ihtiyar.
İntihabda temsil hedeflenir; yani intihab edenler, bu manada seçenler seçtiklerinin kendilerini temsil etmelerini isterler. İhtiyarda ise ihtisas ve ehliyet esastır; yani bu manada seçilenlerin makama ehil ve işinin uzmanı olması istenir. Demokrasiyi doğru anlamak gerekir; dünyanın hiçbir yerinde böyle makamlara “temsil” manasında seçimle tayin olmaz, ehliyet aranır ve bu da belli seçiciler tarafından tespit edilir. Mısırda 1900 yılından beri Ezher başkanları, Büyük Alimler Heyeti tarafından seçilir ve sonra tayin edilir. Temsile yönelik ve kişinin kendini aday göstermesi, ortaya programını koyması, başka adayların da çıkması, rekabet, çekişme… bu makamlar ile bağdaşacak şeyler değildir.
S- Son olarak gençlere mesajınız nedir?
C- Gençlere “ilim, ilim, ilim” diyorum. Bizim her şeyden önce ilme ihtiyacımız var, problemlerimizi ilim çözecek. Biz halen ilmin kırıntılarıyla yetiniyoruz. Bundan sonra mesela Kore gibi yapmalıyız; onlar bütçeden eğitime % 80, diğer alanlara % 20 ayırdılar. Devlet dışında sivil toplumun da bu amaca ağırlık vermesi gerekiyor. Mesela Mısır Hayır Cemiyeti''nin ilk hedefi ilim (öğretim-eğitim), sonra ilmi araştırma, sonra sağlık, sonra sosyal dayanışmadır.
Röportaj üzerine
00:0021/04/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Değerli alim, Mısır Müftüsü Prof. Dr. Ali Cum''a ile yapılan bir röportajı geçen hafta yazılarımda özetle nakletmiştim. Gelen müspet ve menfi tepkileri de göz önüne alarak kısa bir değerlendirme yapacağım:
1. Bizde olduğu gibi Mısır''da da medya çalışanlarının çoğunda İslam bilgisi zayıf, terimleri anlamıyorlar, bu yüzden iyi niyetli olanları bile hatalı aktarmalar yapıyorlar.
2. Ali Cum''a''ya göre İslam''ı temel kaynak olarak kabul eden bir demokrasi İslam''a uygundur. "Devletin dini İslam''dır ve şeriat da yasmada kaynaktır" cümlesinin anayasada bulunması demokrasiye aykırı değildir, birçok Batı ülkesinde de anayasalarda laiklik maddesi yoktur. Seçim, seçenleri yönetimde temsil edecek kişileri belirlemekle ilgilidir, bu konuda insanları ictihadlarıyla baş başa bırakmak, dini istismar etmemek gerekir. Ben de ısrarla şunu söylüyorum: İslam ülkelerinde demokrasi olacaksa bu, Batı demokrasilerinden farklı olacaktır, laik olmayacaktır, ama din hürriyeti kamilen uygulanacaktır.
3. Siyaset ümmetin işlerinin en uygun şekilde yönetimini, kamu yararının korunmasını hedefler. Bu manada siyaset dinin dışında olamaz ve din bu siyaseti kapsar. Partilerin iktidara gelmek için yürüttükleri siyaset ise dinin içine girmediği bir siyaset alanıdır. Röportaj bir bütün olarak ele alındığında Sayın Cum''a''nın bu ifadeden maksadı şu olmalıdır: Partiler siyaset yaparken dini istismar etmemeli, din alim ve hadimleri de parti politikasına bulaşmamalıdırlar.
4. Hak ve özgürlüklerin dayanağı vatandaşlık olmalıdır. Bütün haklardan yararlanmak için vatandaş olmak yeterlidir. Din, ırk, dil vb. ayrımcılığa sebep olmamalıdır.
Sayın Cumâ''nın bu görüşü "cesurca ve yeni" olarak değerlendirilebilir. Günümüze kadar fıkıh alimlerinin üzerinde birleştikleri görüş (ictihad, yorum) şudur: Laik demokrasilerde –insan olmaya değil de- vatandaş olmaya bağlı olan haklar (milletvekili olmak, vali, hakim, devlet başkanı olmak…) İslam''ı devletin dini olarak kabul eden ülkelerde Müslüman olmaya bağlıdır. Yani Müslüman olmayan, vatandaş da olsa mesela devlet başkanı, Müslümanları yargılayacak hakim… olamaz. Nitekim laik devletlerde de vatandaş olmayan, insan olduğu halde bu gibi haklardan yararlanamaz. Müslüman olmaya bağlı haklar dışındaki bütün insan hak ve özgürlüklerinde gayr-i Müslimler, Müslümanlara eşittir.
5. Şiddete başvurulmadıkça düşünce ve ifade hürriyetine sınır konmamalı, bu arada din alimleri de konuşmalı ve dinlenmelidir. Aşırı uçların İslam anlayışı sıhhatli değildir, el-Ezher alimlerinin de temsil ettiği orta yol İslam''ı sahihtir.
6. Ali Cum''a''ya göre Mısır''da gençlerin yaptığı gösteriler ve talepler, devlet başkanına baş kaldırma (hurûc ale''s-sultan) değil, emir bi''l-ma''rûf nehiy ani''l-munker" dir; yani İslam''ın ahkâm ve ahlakından sapmalara karşı çıkmak ve bunların düzeltilmesini istemektir. Müftü bu gençleri desteklemiş ve himayesine aldığını ilan etmiştir.
7. Müslümanların işlerinin yola girmesi için ilmin öne alınması ve aşırılılardan uzak kalınması şarttır.
Müftü "kıptî kardeşler" ifadesini kullandığı için bir okuyucum "övdüğün adam kafirlere kardeş diyor, Halbuki Kur''an''a göre ancak Müslümanlar kardeş olur" şeklinde sert tepki göstermiş.
Kur''an, "yalnızca Müslümanlar kardeş olur" demiyor, "Müslümanlar ancak kardeş olurlar" diyor. Müftü de sanırım "insan kardeşi" manasında bu ifadeyi kullanıyor ve gönülleri kazanmak istiyor.
Ayrıca bir alimin bütün söyledikleri doğru veya tartışma dışı olamaz. Bir düşünce veya yorumuna katılmamak, bir alimi karalama sebebi de olmamalıdır.
Komşu kardeş ülkelerdeki isyan
00:0022/04/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Halkının kahir çoğunluğu Müslüman olan ve hemen tamamının anayasasında "devletin dini İslam" yazan, bazılarında en azından "şahıs, aile, miras" alanlarında şeriat uygulanan İslam ülkelerinde asker kökenli bazı şahıslar darbe yapıyor, yönetime el koyuyor ve yıllarca ülkeyi sömürüyor, kötü idare ediyor, halka zulmediyor, şeriatı da uygulamıyorlar. Bu duruma, şuurlu ve imanlı halkın isyan etmesi kadar tabii bir şey olamaz.
İsyan başlıyor, hatta başlamadan veya dış mihraklarca başlatılmadan önce bu ülkelerde menfaati ve hesabı olan devletler oturup bu isyanı nasıl yöneteceklerini, yönlendireceklerini düşünüyor, planlar yapıyorlar. Bunların hedefi o ülkelerin maddi ve manevi menfaati değil, kendi menfaatleri. Bu menfaat Müslümanların çatışmasını, birbirini öldürmesini, her iki tarafa silah satılmasını, hareketin ülke menfaati yönünde bir an önce sonuçlanması yerine sürüncemede bırakılmasını gerektiriyorsa bunu da acımadan yapıyorlar.
Haberlerden okuyor, dinliyor ve öğreniyoruz ki, bazı Batı ülkeleri isyanlardan aylarca önce planlarını yapmışlar. İsyan süresince uygulamışlar, uyguluyorlar ve bazıları daha şimdiden "petrol konusunda elde ettikleri imtiyazlarla" amaçlarına da ulaşmış durumdalar. Silah satışından elde ettikleri gelir de –ki, bunlar kandır, candır- cabasıdır; onlar zaten asırlardır, çoğu Müslümanlardan olan zayıf toplumların kanını emerek semirdiler.
Türkiye ne yaptı?
Baştan beri "zalimlere, halkın sesine kulak verip gerekli reformları yapmalarını, demokrasiye geçiş yolunu açmalarını veya yönetimden çekilmelerini, ülkenin mal ve can yönünden zarar görmesine sebep olmamalarını defalarca tavsiye etti. Hiçbir zalim yöneticinin yanında yer almadı.
Libya konusunda da Kaddafi''ye aynı tekliflerde bulundu.
Ama buradaki muhalifler ne istediler?
Kaddafi tarafında bulunan Müslümanların daha çok öldürülmesini, bombalamanın arttırılmasını, kendilerine de silah sağlanmasını istediler. Bunu seve seve yapan Batı ülkelerini dost zannettiler, Türkiye''ye buruldular, darıldılar. Halbuki Türkiye "zulüm sona ersin, halkın dediği olsun, ama bu, iki taraftan da en az mala ve cana mal olsun, en az zararla sonuçlansın diye çaba gösterdi. Eğer Türkiye''nin de amacı yağmadan mal kapmak olsaydı birkaç uçak da o gönderir, biraz Müslüman kanı döker ve amacına ulaşırdı.
Peygamberimiz (s.a.) Müslümanın firasetli (sezgili) olması gerektiğini söylüyor.
Gafletten uyanmanın, oyuna geldiğimizi anlayıp sezmenin hala vakti gelmedi mi?
Doğu"dan haber
00:0024/04/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlgilendiğim Ensar Vakfı''nın şubelerinin davetine icabet ederek birer konuşma yapmak üzere Diyarbakır ve Mardin illerimize gittim. Diyarbakır''a ilk kez 1950 li yılların sonuna doğru gitmiştim. Daha sonra da bir iki kere uğradım, ama yeterince kalma ve tanıma imkanım olmadı. Mardin''i ise hiç görmemiştim. Bu defa daha yakından gördüm ve tanıdım.
Bu iki şehrimiz tarih, kültür ve medeniyetimizin bir özeti gibi. Diyarbakır''da yaygın olarak Türkçe ve Kürtçe konuşuluyor, Mardin''de ise yine yaygın bir ölçüde Türkçe ve Arapça konuşuluyor. İnsanları dilin ayırdığı, farklılaştırdığı yerde din, tarih, ortak kültür ve medeniyet imdada yetişiyor; sanki Osmanlı döneminde yaşıyoruz ve “ümmet” olarak birliğe ve beraberliğe kavuşuyoruz.
Konuşabildiğim aklı başında ve dinine imanına bağlı insanların hem devletten hem de batı bölgelerinde yaşayan insanımızdan önemli beklentileri var; bu beklentilerin bir türlü gerçekleşmemesi karşısında da üzüntü, burukluk, küskünlük, ümitsizlik yaşayanları var.
Benim görüşebildiğim insanımız ile onların ifadelerine göre bölge halkının kahir çoğunluğu asla bölünmek ve ayrılmak istemiyorlar. Bütün istedikleri “vatandaş olarak eşit muamele görmek, farklı veya alt diyebileceğimiz kültürlerini, bunun, içinde de en önemli olarak dillerini korumak, geçmişe sünger çekecek bir genel af ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkeze bağımlılığın azaltılması. Bu konularda atılacak adımların toplum barışı için ilaç olacağında, atılmayacak adımların ise problemi derinleştirmekten başka bir işe yamayacağı konusunda ittifak var gibi.
Talep ve beklentiler içinden bu yazıda dil meselesine kısaca temas etmek istiyorum.
Bölge kanaat önderlerinin, resmi dilin (resmi-ortak dilin ifadesini kullananlar da var) Türkçe olmasına itirazları yok. Ancak okullarda resmi dilin yanında isteyene Kürtçe''nin de öğretilmesini istiyorlar. Ülkemizde birçok Batı dili, üstelik isteğe bağlı olmaksızın öğretiliyordu (Daha doğrusu öğretilmiş gibi yapılıyor, boşuna paralar harcanıyor ve zamanlar israf ediliyordu). Peki isteyene Kürtçe, Arapça, Farsça… niçin öğretilmesin?!
TESEV yeni anayasa ile ilgili bir çalışma yaptırmış ve bunu “Anayasa Komisyonu Raporu” olarak yayınlamış bulunuyor. Eğer aşağıda nakledeceğim teklifleri yeni anayasada yer alırsa dil meselesi büyük ölçüde ve belki de tamamen çözülmüş olacaktır:
“Kültürel haklarla ilgili başka bir konu anadilleri resmi dilden farklı olan yurttaşların durumudur. Biz… Türkçe''nin resmi dil olarak muhafaza edilmesinin uygun olacağını düşünüyoruz. Ancak, anadili Türkçe olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kamu hizmetlerinden yararlanmasında kendilerine uygun kolaylıklar sağlanacağının da anayasada kayıt altına alınması gerektiğinin altını çiziyoruz. Bu çerçevede, ilk ve ortaöğretim kurumlarında eğitim dilinin de Türkçe olması esastır. Ancak resmi dil dışındaki diğer dillerde, o dillerin gelişimini de sağlayacak şekilde düzenlenmiş isteğe bağlı dersler olmalıdır. Ayrıca, Türkçenin dışındaki Türkiye yurttaşlarının anadillerinde eğitim-öğretim yapacak özel eğitim kurumlarının kurulması da anayasal ilkeler çerçevesinde serbest olmalıdır”.
Bu fikir ve teklifleri tartışmak, katılmak veya katılmamak herkesin hakkıdır; ama kendi düşüncesini ve inancını dayatmanın, insanları buna mecbur etmenin dinde ve çağdaş düşüncede yeri yoktur.
Ümmetin dili konusunu ayrı bir yazıya bırakıyorum.
Çok partili demokrasi
00:0028/04/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tek parti diktatörlüğünden söz edilir ve tek partili demokrasinin olmayacağında ittifak vardır.
Peki çok partili demokrasinin faydaları ve zararları nedir? Bu konu yeterince tartışılmıyor.
Niçin?
Çünkü ya bütün sakıncalarına rağmen çok partiye yer verilecek yahut da demokrasiden vazgeçilecek. Bu ikincisini düşünmeyi bile caiz görmediklerinden tartışmayı da gerekli görmüyorlar.
Ulus devletlerde birlik, modern anayasalarda vatandaşlık temeline/bağına dayanıyor. Vatandaşlık ortak değer olmakla beraber dilden ideolojiye kadar insanları birbirine bağlayan diğer unsurlar dışlanıyor; yani bunların bireye ait olduğu, toplum bağının vatandaşlıktan ibaret bulunduğu noktasına geliniyor. Gel gör ki, vatandaşlık bağı, milli birlik için yetmiyor. O ihmal edilen, bireylere bırakılan, toplumla ilgili gereklilik ve etkisi kale alınmayan unsurlar (din, dil, ideoloji, menfaat, çeşitli aidiyetler) sivil toplum örgütleri ile siyasi partilerin çatıları altında örgütleniyor. Vatandaşlık, vatanın ve milletin ortak çıkarı, herkese yönelik tehlikeler ve tehditler bir yana bırakılıyor, her gurup ve parti bir yana çekiyor, her kafadan bir ses çıkıyor, neredeyse (biraz abartıyorum) partiler kadar millet ve devlet oluşuyor.
Liderlerin birbirlerine küfürlerini, hakaretlerini, ağza alınmayacak sözlerini bir yana bırakalım; aynı ülkenin vatandaşlarını çatısı altına toplamış bulunan bir partiyi diğeri hainlikle, ülkeyi satmakla, bölüp parçalamakla itham edebiliyor. Durum böyle olunca da partiler birbiriyle savaşan, düşman ülkeler ve topluluklar halini alıyorlar. Hasılı "vatandaşlık bağı, vatandaşlık ortak paydası", kıvançta ve tasada bir milleti oluşturmaya yetmiyor.
Düşman guruplardan oluşan partilerden biri iktidara geliyor, diğerlerinin bütün işleri, o partiyi iktidardan düşürmek için ellerinden geleni artlarına koymamak oluyor. Hani ülkenin ve milletin ortak menfaatleri ve ihtiyaçları söz konusu olunca ihtilafları bir yana koyup dayanışmak, yardımlaşmak, işbirliği yapmak…!
Böyle bir toplum yapısından ve siyaset anlayışından uzlaşma da çıkmıyor ve çıkmaz. Olabilecek tek faydalı şey, gerekeni yapabilecek güçte bir iktidarın gerekeni yapmasıdır. Başta anayasa olmak üzere hukuka aykırı olmadıkça iktidarın yaptığı meşru kabul edilecek ve herkes -itiraz, değiştirme, tartışma hakkı saklı kalmak üzere- buna itaat edecektir.
Partilerin çoğalmasının, daha çok partinin barajı aşarak meclise girmesinin zarardan başka bir sonucu yoktur. Temsil aslı faslı olmayan bir ütopyadır. İktidar, seçenlerin ancak ortak iradelerinin temsilcisi olabilir ki, bu ortak irade de –teker teker seçmenlerin farklı iradeleri yanında- devede kulaktır. Ortak iradenin manası şudur: "Tam benim istediğim gibi değil ama buna razı olabilirim". İktidar bu ortak iradenin de dışına çıktığında seçmenler oylarını başka bir parti için kullanır ve iktidarı değiştirirler.
Siyasi partiler ülkenin ve milletin menfaatini, iyiliğini, hayrına olanı özel saiklerin önüne geçirecek ahlak ve olgunluğa ulaştıkları zaman hayırda ve iyilikte yarış başlar ve işte o zaman çok partiden hayır gelir. Ama halkın ortak değerinin/bağının/birlik temelinin vatandaşlıktan ibaret olduğu bir toplulukta "ortak menfaat, iyi, doğru ve hayırlı"yı belirlemek muhal derecesinde zordur.
Yüzde doksanı Müslüman olan bir ülkede birliğin, azami ölçüde ortak değerin dayanağı ancak "İslam" olabilir.
İnternet ve müstehcen resimler
00:0029/04/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Bize internetin zararlarından nasıl korunacağımızı anlatabilirseniz, bir de ahir zamanda harama bakmaktan ve müstehcen resimlere bakmaktan nasıl korunabiliriz, bizi bilgilendirirseniz çok seviniriz. Saygılarımla"
Okuyucum böyle diyor.
Bu mektubu da bana internet yoluyla gönderiyor. Yani internet insanların bilgi alış-verişi yapmalarını, din yönünden aydınlanmalarını da sağlıyor. Haber, bilgi hareketli veya durağan resim nakleden bütün aletler ve imkanlar hayra da şerre de hizmet ediyor. Daha önce aylarca, yıllarca peşine düştüğümüz halde ele geçiremediğimiz bir kitabı, bir bilgiyi şimdi birkaç dakikada elimizin altında buluyoruz. İnternet bu işe de yarıyor; yalnızca müstehcen resim taşımıyor.
Eski zamanlarda bazı Müslümanlar (bunların aralarında bazı fıkıhçılar da var), erkek müslümanları günaha girmekten korumak için "kadınların, hatta yakışıklı, tüysüz genç erkeklerin zaruret olmadıkça sokağa çıkmalarının, bunlarla karşılaşan kimselerin de onların yüzlerine bakmalarının caiz olmadığını" söylemişlerdir.
Kendinden emin olmayan kimselerin, cinselliği tahrik edecek olan davranış ve manzaralardan uzak durmaları elbette tavsiye edilir, ama birileri nefislerine hakim olmayıp günaha girecekler diye diğer insanların hürriyetlerini kısıtlamak meşru olmaz.
Kulluk, Allah''a itaat, günah imkanlarının ortadan kalkmasıyla gerçekleşmez; aksine günaha girme imkanları mevcut iken bunlara karşı, Allah rızası ve sevgisi adına mukavemet etmek, nefse yenilmemek, şeriat çizgisinden sapmamakla gerçekleşir.
Peygamberimiz (s.a.), insanların çoğunun yanlış yollara saptığı, O''nun rehberliğini terk ettiği zamanlarda doğru yolda, Peygamber örnekliğinde sebat eden ve yaşayan müminleri çok büyük manevi ödüller ile müjdelemiştir.
Zamanımızda günaha ulaşmak ve bulaşmak daha kolay ve daha engelsiz hale gelmiştir. Çünkü liberal demokrasilerde emir bi''l-ma''rûf nehiy ani''l-munker; yani İslam ahkâm ve ahlakının korunması maksadıyla ümmetin faaliyet göstermesi (kötülüğü, ahlaksızlığı, meşru olmayan davranışları en uygun yoldan engelleme ödevi) imkansız hale gelmiş, ancak kalben protesto yolu açık kalabilmiştir ve bu da yetersiz kalmaktadır.
Durum böyle olunca salih müminlere iki vazife düşer olmuştur:
1. Aynı imanı, hayat tarzını, değerleri benimseyen fertlerin ve ailelerin, İslam''ı öğrenme ve yaşama birliktelikleri oluşturmaları. Birbirlerine yakın oturmaları, sık temas içinde olmaları, dayanışmaları, çocukları ve gençleri müspet eğitim çevresine kavuşturmaları.
2. Ehil (bu vazifeye uygun eğitim görmüş, beceri kazanmış) müminlerin, yanlış yolda olanları doğru yola getirmek için en uygun yöntemlerle gayret ve faaliyet göstermeleri.
Bu ikinci vazife yapılırken şu hususlara azami dikkat gerekiyor:
a) Halkının çoğu Müslüman olan (böyle kabul edilen) bu ülkede, İslamlaşmaya müsait olmayan, aksine İslam''dan ve Müslümanlardan nefret etmeye veya en azından korkup çekinmeye ayarlanmış eğitim çevrelerinde sosyalleşmiş insanlara merhamet, şefkat ve anlayışla yaklaşmak.
b) Islah edeyim derken ifsad etmekten (bozmaktan) sakınmak, işe nereden başlanacağını, öncelikleri ve hedef kitle bakımından en uygun yöntemi araştırmak ve uygulamak.
Çoğulculuk, san"at ve ahlak
00:001/05/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birisi çıkıyor milletin kültür ve medeniyeti ile (san''at anlayışı ve zevkiyle) uzaktan yakından alakası olmayan bir heykel yapıyor. Bu heykeli kendisi veya sosyal gurubu için yapsa ve kendilerine ait bir mekanda teşhir etse mesele yoktur; ama millete ait (kamuya ait) bir mekanda, bir şehrin hakim tepesinde yapıyor. Halk bunu görünce “acayib, bu neye benziyor, u''cûbe” gibi değerlendirmeler yapıyor. Bu değerlendirmeyi belli bir şahsa bağlamak haklı değil, halkın büyük ekseriyetinin aynı görüşte olduğunu bir sosyal araştırma ile tespit mümkündür; sonucun “u''cûbe” değerlendirmesine katılma şeklinde çıkacağı kesin gibidir.
Öte yandan bu millet (İslam ümmetinin parçası) müslüman olduğu çağdan beri cami ve mescid yapıyor, bu yapılarda çeşitli mimari tarzlar uygulanıyor, hem caminin şekli hem de minareler farklı olabiliyor; ama tamamı bizim san''atımız oluyor ve bizim insanımızdan bir kişi çıkıp da –san''at zevkimize ve mimarimize aykırı yapılmış olanlar dışında- mutlak olarak cami ve minare için “acayib, bu da nereden çıktı, bizimle ne alakası var” dememiştir ve demiyor. Ama milletine yabancılaşmış bir fert veya gurup “madem ki millet/halk/temsilcileri benim yaptığım heykele u''cûbe diyor, ben de onların minarelerine, camilerine u''cûbe diyeceğim” diyebilir mi?
Demokrasi ve çoğulculuk adına durumu değerlendiren yazarlar, çizerler, konuşmacılar harıl harıl bu çıkışın demokratik ve haklı olduğunu, çoğulculuğun bunu kaçınılmaz kıldığını açıklamaya ve ispata çalışıyorlar.
Din, siyaset, ahlak, estetik… konularında çoğulculuk ilkesi, mutlak hakikatı ve mutlak değerleri kabul etmeyen, bunların izafi (göreceli) olduğunu iddia eden postmodern dönemin u''cûbe eseridir.
Bütün dünyayı bir ülke kabul eden ve kendisi göğe yükselerek (bu ülkenin bütün değerleri ile bir manada aidiyet alakasını keserek) ülkeye tepeden bakan birisine göre değerlerin izafi görünmesi tabîîdir; yani bu dünya çapındaki ülkenin mesela ulus adıyla oluşmuş ve belli bir medeniyete mensup guruplarından her birinin kendine göre mutlak gibi olan değerleri vardır, ama bu değerlere bir başka gurup yabancıdır.
İnsanlığın ortak değerleri yoktur demiyorum, ama benim burada ele aldığım mesele bakımından farklı değerler daha önemlidir.
Çoğulculuk ilkesi, göğe yükselmiş adamın vakıaya uymayan müşahede ve değerlendirmesinden ibarettir; yere inip belli bir millete bu ilkeyi uygulamak istediğinizde problemin çıkması kaçınılmazdır. Problemin çözümü milletin (dinin, tarihin, kültür ve medeniyetin) yok olmasına ve herkesin –gerçekliği olmayan- bir dünya medeniyetine ait olmasına bağlıdır ki, bu hem mümkün değildir, hem de makbul değildir; kimse kendine ait, tarihinden tevarüs ettiği medeniyetinden vaz geçmez, geçmemelidir.
Herkes kendi özel alanında kendi inancını, değerlerini ızhar eder ve yaşar, ama kamuya ait alanlarda milletin ait olduğu kültür ve medeniyet değerleri hakim olur; medeniyetine yabancılaşmış kişi ve gurupların bu medeniyetle –eşit şartlarda- rekabete ve yarışmaya kalkışmaları hem kabul görmez, hem de problem çıkarır.
Demokrasi ve çoğulculuk uygulamalarında girilemez alanların işaret taşlarına dikkat etmek gerekir.
İftira kampanyası
00:005/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tarihte ve günümüzde Müslümanlar en büyük zararı, kılığı, kıyafeti, cüppesi, sarığı, dışa vuran davranışları bakımından kendilerinden olan veya görünen, ama ya münafık, ya akılsız, ya cahil, ya ahlaksız insanlardan ve guruplardan gördüler.
Bir şebeke var, işleri güçleri Ehl-i sünneti istismar ederek, tekellerine alarak, kendi ölçü ve yorumlarıyla bir kısım Müslümanları dışlayarak, onlara iftira ederek, gıybet ederek, yalan yanlış isnatlarda bulunarak halkın kafalarını karıştırmak, fitne çıkarmak, tefrika peşinde koşmak.
Başakşehir''de bir konferans verdim, konferansın başlığına ve içeriğine dikkat buyurun lütfen: "Kur''an-Sünnet Bütünlüğü". Peygambersiz İslam''ın olmayacağı.
Malum şebeke konferans ilanını görünce hemen harekete geçiyorlar ve aşağıdaki çağrıyı bütün araçları kullanarak yayıyorlar, belediyeye baskı yapıyorlar:
"Başakşehir Belediyesi inanılmaz bir gaflet yahut hain bir düşünceyle 30 Nisan Cumartesi günü 20.30''da Çınar Kongre Merkezi''nde düzenlenecek olan İslam''da Kur''an – Sünnet Birliği konulu konferansa Ehl-i Sünnet düşmanı, "Muhammedur Resulullah demeyenler de cennete girecek" diyen, yahudi ve hristiyanları cennete sokan (!), "enflasyon kadar faiz helaldir" "İslam''da recm yoktur" gibi yüzlerce sapkın düşünceye sahip olan diyalogçuların akıl hocası Hayrettin Karaman''ı konuşmacı olarak çağırmıştır. Ehl-i Sünnet hassasiyeti olan tüm kardeşlerimizin buna gereken tepkiyi koymaya çağırıyoruz… Fethullah Gülen''in fahri başkanı olduğu "Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı''nın" diyalog toplantılarında, "Polemik değil Diyalog" kitabında, ve "Yeni Şafak''taki" bir çok köşe yazısında Mason Abduh ve Reşid Rıza gibi Ehl-i Sünnet düşmanı sapıklara dayanarak…"
Bu adamların akıl hocası –şebeke reisleri ondan ibaret de değil- nerede bir konuşma yapsa konuyu dolaştırıp bana getiriyor ve yukarıda bir örneği görülen iftiraları sıralıyor. Arkasından da –insanları kandırabilmek için- "Ben bunları uydurmuyorum, tamamını kendi kitaplarından naklediyorum" diyor. Kitaplarımdan ve konuşmalarımdan naklettiği doğru, ama nakli doğru değil; sözün üstünü altını kırpıyor, sözü bağlamından çıkarıyor, birden fazla manaya çekilebilecek ifadeyi kendi amacına göre yorumluyor, "Yahudi ve hristiyanları cennete sokan" gibi ifadeleri ise tamamen kendi uydurup bana isnad ediyor.
Bu tahrif, saptırma ve iftiralara defalarca cevap yazdım. Bu cevapları da ihtiva eden bir kitabım, "Mavi Ufuklar" yayınları arasında çıktı: "Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları".
Diyelim ki yanlış anladılar, iyi niyetliler.
Peki ben defalarca açıklıyorum ve "Sizin anladığınız, naklettiğiniz ifadeler, görüşler bana ait değil, benim görüşüm, inancım şudur" diyorum; neden bu açık ve kesin sözlerimi işitmez ve görmez oluyorlar da eski dediklerini tekrarlıyorlar?!
İşte bu sorununun makul bir cevabı olmadığı için niyetlerinden şüpheye düşüyorum, Türkiye''de sahih ve uygulanabilir bir İslam anlayışının yayılmasını istemeyen çevrelerin oyunlarına gelindiğini düşünmeye başlıyorum.
Fitnecilerin yaymaya çalıştıkları iftiralara, okuyucularımın ısrarı sebebiyle vereceğim, teker teker ama kısa cevapları da gelecek yazıya bırakıyorum.
Yalanlar ve İftiralar
00:006/05/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Yalan ile iman bir arada durmaz" denir. Şimdi ben, dindar ve Ehl-i Sünnet geçinen bazı şahısların benimle ilgili yalanlarını ve iftiralarını sıralayacağım; imanla bunların nasıl bir arada durduğuna onlar karar versinler!
1. "Ehl-i sünnet düşmanı".
Yalan ve iftira.
Buna kendilerinin bile inandığını kabul edemem.
2. "Muhammedur Resulullah demeyenler de cennete girecek".
Yalan ve iftira.
Peygamberimiz geldikten sonra onun hakkında yeterli ve doğru bilgiyi aldıkları halde ona iman etmeyenlerin cennete girebileceklerini ne ben söyledim, ne de düşüncelerini naklettiğim alimler (hiçbirimiz söylemedik).
3. "Yahudi ve Hristiyanları cennete sokan".
Yalan ve iftira.
Kur''an-ı Kerim''in reddettiği, batıl olduğunu açıkladığı inançlarını aynen devam ettiren Yahudi ve Hristiyanların cennete gireceklerini ben söylemediğim gibi R. Rıza, S. Ateş gibi alimler de söylemediler. Benim değil ama onların söylediği şudur: "Batıl inançlarını terk eder, bir Allah''a ve ahrete iman eder, salih amel işlerlerse ve Peygamberimiz hakkında doğru bilgi aldıkları takdirde onun da hak peygamber olduğuna iman ederlerse (bu da bir çeşit İslam olduğundan) ahirette kurtulabilirler".
4. "Enflasyon kadar faiz helaldir".
Yalan ve iftira.
Bir kimse faizli bir akid yaptığında (bankaya gidip para yatırdığında bu akdi yapmış olur) haram işlemiş olur. Vade dolunca aldığı faiz enflasyondan az olsun, çok olsun faizdir; burada niyet önemlidir.
Benim buna ek olarak söylediğim şudur:
Diyelim ki Allah rızası için borç verdiniz (karz-ı hasen), borçlu borcunu bir yıl sonra aynı rakamla ödese, ama bu arada %20 enflasyon olsa, yirmi lira daha ödemesi gerekir; aksi halde -satın alma gücü, asıl değeri bakımından- borcunu eksik ödemiş olur. Vadesinde ödenmeyen meşru borçların da hükmü aynıdır.
5. "İslam''da recm yoktur".
Yanlış.
Bunu söyleyen; yani "recim cezası mensuhtur, kaldırılmıştır" diyen Muhammede Ebu Zehra''dır. Ben, Mustafa Ahmed ez-Zerka, Yusuf Kardâvî ve daha başkalarının söylediğimiz ise şudur: Recim cezası had (değişmez belirli ceza) değil, tazirdir (yöneticilerin uygulama veya değiştirme konusunda yetkili oldukları cezadır).
6. "Mason Abduh ve Reşid Rıza gibi Ehl-i Sünnet düşmanı sapıklar".
Çirkin bir iftira.
Bunlara hiçbir muteber alim "sapık" demez, dememiştir. Abduh, siyasi amaçlarına ulaşabilmek (Mısır''da istibdadı yıkmak, sömürgecileri ülkeden atmak) için faydalı olduğuna inanan üstadının ısrarı üzerine mason derneğine girmiş, ama sonra bununla ilgisini koparmış ve talebelerini de uyarmıştır. Reşid Rıza ise hayatı boyunca asla mason olmamış, tam aksine masonluk aleyhine dört kere fetva neşretmiştir (Benim Gerçek İslam''da Birlik, İZ Yayınları) isimli kitabımda bu sözlerimin kaynak ve delileri mevcuttur.
Ey yalancılar, ey iftiracılar!
Siz Allah''tan korkmaz, halktan utanmaz mısınız?!
Suriye"de Akıl ve Vicdan Tutulması
00:008/05/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meseleye önce İslam''dan bakalım: Halkının kahir ekseriyeti Sünni Müslüman olan bir ülkede, Sünnilerin batıl saydığı bir dini gruba bağlı azınlık, silah zoruyla iktidara geliyor. Ülkeyi İslam dışı kurallara göre yönetiyorlar. Kendilerinin de söz, amel ve davranış olarak İslam''la alakaları görülmüyor. Ülkede yolsuzluk ayyuka çıkmış. Yönetimin üst kademesinde bulunanlar bütün ekonomik imkanları tekellerine almış, bir kısmını da yakınlarına peşkeş çekmişler. Güvenlik zalimlerin elinde; zulmün, katlin, işkencenin bini bir para. Halkın, alimleri ve temsilcileri aracılığı ile yönetime karşı hakkı söyleme ve ıslahat isteme imkanları yok; ağzını açan kendini işkence evinde veya hapishanede buluyor.
Durum böyle olunca hangi İslami kaynağı/kitabı açarsanız açın okuyacağınız hüküm şudur: Bu yöneticilerin işten el çekmeleri ve ehil olanların işbaşına gelmeleri için halkın ellerinden geleni yapmaları farzdır.
Meseleye demokrasi ve insan hakları kavramlarından/kurallarından bakalım:
Ülkede demokrasi yok, siyasi partiler yasaklanmış, kırk yıldır sıkı yönetim uygulanıyor, insan hak ve hürriyetleri çiğneniyor, durumu düzeltmek için halkın isyanından başka yol ve yöntem kalmamış.
Bu durumda da halkın sokağa dökülmesi, şiddete başvurmadan demokrasi, hak ve hürriyet istemesi hakkı ve ödevidir.
Suriye halkı bunu yapıyor. Yönetim ise onlara karşı neredeyse katliam uyguluyor, sonra da dönüp –utanmadan- "öldüren biz değiliz, dışarıdan gelen ülke düşmanlarının maşaları bunu yapıyor" şeklinde, kargaları güldürecek açıklamalar yapıyor.
Ülkeyi ve halkı sevenler, halktan ve haktan yana olanlar (gerçek dostlar) yöneticileri uyarıyorlar, "bahaneleri bırakın, halka kulak verin, haklı isteklerini vakit geçirmeden karşılayın, makam ve menfaatlerinizi korumak için ülkeyi ateşe atmayın, binlerce masumun kanına girmeyin…" diyorlar. Yöneticiler dinler gibi yapıyorlar, yapacak gibi görünüyorlar, sonra dönüp yine bildiklerini okuyorlar.
Sonuç fecaat ve felaket.
Ülke mezbahaya, hapishane ve işkencehaneye dönüşmüş. Mazlumların ahu enîni göklere yükseliyor. Son fırsat da kaçtı kaçacak.
Bu ölçüde bir akıl ve vicdan tutulması da olur mu?
Demek oluyormuş.
Eğer yönetim yanlışta ısrar eder çareyi yine yabancılar, ülke üzerinde hesapları ve planları olanlar bulacak. Bu çare de Suriye''ye değil, aç gözlü, zalim kurtlara yarayacak.
Halbuki İslam ülkeleri arasında çeşitli anlaşmalar ve birliktelikler oluşturulsaydı, bunlardan biri de "ihtilafların, gerekirse ortak güç kullanarak adaletle çözümünü amaçlayan birlik" olsaydı denize düşenler çare diye yılana sarılmaz, dostların yardımları sayesinde dertlerine çare bulurlardı.
Nasihat kâr etmiyor da bunca musibetin de kâr etmemesi bir başka akıl ve vicdan tutulması olsa gerek!
Günah kasetleri/teşhiri
00:0012/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanların halktan gizleyerek özel mekanlarda işledikleri günahlar ve ayıpları görenler ne yapacaklar?
İslam ahlakına göre "ayıp ve günahlarını gizleyenleri teşhir etmek, bunları örtmek yerine açmak ve haberini yaymak" makbul bir davranış değildir. Ama bunun manası ayıba ve günaha müdahale etmemek de değildir. Çünkü müminlerin bir de "iyiyi yayma ve yaşatma, kötüyü engelleme ve düzeltme" vazifeleri vardır.
Şöyle bir misal verilir:
Bir mümini meyhanenin sokağına girerken görürsen "orada meşru bir işi vardır" de; meyhaneye girerken görürsen "orada birini arıyordur" de, masaya oturup içmeye başladığını görürsen "eyvah, kardeşim günaha girdi, onu bundan nasıl vazgeçirebilirim" diye düşünmeye başla, ıslahı için dua et ve elinden gelen başka ıslah tedbirlerine de başvur.
Eğer ayıp ve günahını gizleyerek işleyen bir mümin kamu görevlisi veya kamu görevine talip biri ise bu takdirde "halkı onun zararından koruma" vazifesi, ayıbı örtme vazifesinin önüne geçer ve ilgililere durum açıklanır; yani bu durumda ayıp ve günah gizlenemez.
Kamu görevi dışında iki kişi arasındaki bazı ilişkiler de ayıp ve günahın açıklanmasını gerekli kılabilir. Mesela dindar bir ailenin kızına talip olan, kendini de dindar gösteren, halbuki gizli gizli günah işleyen birini düşünelim; bunu bilen kimseye sorulduğunda durumu açıklamazsa soranların güvenlerini kötüye kullanmış, onları yanlış yola sevk etmiş olur. Bu misalde günahın ve ayıbın açıklanması daha dar bir sınır içinde kalır.
Kanunların izinsiz dinleme ve görüntüleri kaydetmeyi yasaklaması durumunda -aksine bir zaruret bulunmadıkça- bu yasağa uymak gerekir. İslam ahlakına göre de insanların gizledikleri davranışlarını bilmek ve görmek için teşebbüste bulunmak (tecessüs) menedilmiştir. Ama gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye "zaruret" girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir.
Ülkemizde ve dünyada zaman zaman gizliliklerin ortaya çıkarıldığı, rezaletlerin haber veya görüntü olarak teşhir edildiği oluyor. Bu teşhirler, yukarıda açıklanan kurallara uygun -bu manada meşru- ise denecek bir şey yoktur; gereken yapılmıştır. Uygun değilse elbette yapılan da ayıptır, günahtır. Bu "ayıp ve günah" ifade edilirken yapılanın sükutla geçiştirilmesi de tasvib edilemez; şahıslar anılmasa bile yapılan ayıpların ve günahların mahkum edilmesi, ahlaksızlığa prim verilmemesi ayrı bir ahlaki ödevdir.
Dikkatimiz çeken husus şudur: Adam kamu hizmetine talip, kendini namuslu, iffetli, dürüst… gösteriyor, halbuki öyle değil ve bu da birleri tarafından tespit edilip açığa konuyor. Bu durumda insanlar ikiye ayrılıyor: Bir grup yalnızca skandalı diline dolayıp bundan faydalanmaya bakarken diğer grup da yalnızca tespit ve teşhir edenleri kınamakla meşgul oluyor.
Doğrusu olaylara daha geniş bir çerçeveden bakmak, tarafsız olmak, hakkın ve erdemin gerektirdiği gibi davranmaktır.
Malezya"da resmi din
00:0013/05/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Malezya Başbakanı kanaat önderleriyle yaptığı bir görüşmede ülkenin resmi dininin İslam olduğunu ve bunun değiştirilmesinin de mümkün olmadığını ifade etmiş.
Bugünlerde Türkiye''de anayasa değişikliği veya yeni bir anayasa yapma meselesi tartışılıyor ve en hararetli tartışma konusu da değişmesi mümkün/caiz olmayan maddeler. Askerlerin hazırlattığı anayasada birçok değişmez madde var. Anayasa hukukçuları ve sivil toplum örgütlerinin demokrat kanadı ise yalnızca “demokratik cumhuriyet” maddesinin değişemez olduğunu, başka her maddenin değişebileceğini söylüyor ve savunuyorlar.
Bu iki ülkedeki durum bir çelişkiye dikkat çekiyor: Rejim demokratik cumhuriyet ise bu niteliğin değişmesi rejimin değişmesi demektir ve demokrasilerde kabul edilemez. Rejim İslâmî ise “Devletin dini İslam” maddesinin değişmesi rejimin değişmesi demektir bu da -bu rejimi imanları gereği benimsemiş olan Müslümanlara göre- kabul edilemez. Ama genellikle birincisi övgü, ikincisi yergi ile zikrediliyor; çelişki burada.
Yerginin/şikayetin sebebi de din özgürlüğü ile ilgili sınırlamalar.
Burada da önemli çelişkiler var.
Mesela Malezya''da hususi hukuk alanında Müslümanlara İslam hukuku, gayr-i müslimlere ise onların istediği başka hukuk uygulanır. Din özgürlüğü ile ilgili problem varsa bu, Müslüman olup da İslam''a uymak (şeriat hukukuna tabi olmak) istemeyenlerle ilgilidir.
Laik demokrasilerde herkese aynı “laik hukuk” uygulanır ve böylece Müslümanların din özgürlüğü önemli ölçüde sınırlanmış olur. Keza eğitim laiktir, din eğitiminin önünde önemli engeller vardır. Dini İslam diye Malezya''yı tenkit edenler, dini laik olan ülkelerdeki din özgürlüğü kısıtlamalarına ve dine uymayan dayatmalara ses çıkarmıyorlar. Ses çıkarmamak bir yana Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''nin kararlarına göre, çoğunluğun din hak ve özgürlüğü ile azınlığın din ve düşünce özgürlüğü çatışırsa azınlığınki tercih ediliyor.
Hasılı din özgürlüğü bakımından problem, sıkıntı, kısıntı yalnızca “resmi dini İslam” olan ülkelerde değil, laik demokratik ülkelerde de vardır. Özellikle laikliği, din özgürlüğünün garantisi olarak değil de, “din karşısında bir modern din” olarak anlayan ve uygulayan ülkelerde!
Resmi dini İslam olan ülkelerde “hem Müslümanım, Müslüman olmaya bağlı haklardan istifade edeceğim, hem de bana şeriatın uygulanmasını istemiyorum” diyenlere müsamaha edilmiyor diye şikayet edenlere soruyorum: “Hem laik demokrat ülkenin vatandaşıyım hem de bana ülke kanunlarının uygulanmasını istemiyorum” diyenlere müsamaha ediliyor mu?
Evet, demokrasilerdeki vatandaşlık ile İslam düzenindeki Müslümanlık arasında paralellik vardır. Ancak Müslüman olmayan “vatandaşlara” din dayatılmaz. Bu ülkelerde Müslüman olmayanlar da tıpkı Müslümanlar gibi bütün temel insan haklarından istifade ederler, fakat Müslümanların dine bağlı yükümlülüklerinden muaf olurlar ve isterlerse onlara kendi şeriatları uygulanır.
Tıp bilimi ve fıkhı
00:0015/05/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yurt dışında yaşayan bir Müslüman ailenin orada tıp okuyan kızı soruyor: Ben Hollanda''da öğrenim gören bir tıp öğrencisiyim… Çoğu insanın size ulaşma sebebi gibi benim de kafamda dolaşan bazı soru(n)lar var. Tıp okuyorum (1inci sınıf) ve alanımda bir Müslüman olarak kaliteli olmak hedefiyle hareket ediyorum.
1. Bilmiyorum bilgiye tıbbi açıdan yaklaşmak ve dini açıdan yaklaşmak gibi bir ayrım yapmak ne kadar doğru, ama bu soru bir doktor olarak mesela bir hastanın sorunlarına nasıl bakılması gerektiği konusunda bize bir endikasyon verebilir(mi), sonuçlarını farklılaştırabilir. Mesela, ötenazi konusunda. Böyle konularda olaya tıbbi/sosyal açıdan bakılması, dini açıdan bakılmasından farklı bir sonuç verebilir, ve büyük ihtimalle de verir. Neden ille böyle bir ayrım yapıyorum diyorsunuzdur. Özellikle bu konuya iki ayrı perspektiften bakarsam aynı sonuca varmıyorum. Halbuki hangi açıdan bakarsak bakalım (ya dini açıdan ya da bilimsel -tıbbi- açıdan) aynı sonuca varılması gerekmez mi?
Doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir ama, teleolojik argümanlara ihtiyaç vardır.
Hasta gelir ötenazi talebinde bulunur. Siz yıllardır tanırsınız hastayı, çektiği ağrıyı (zihinsel/fiziksel) bilirsiniz, bu durumda nasıl hareket edilmeli?
Sizin bu konulara yaklaşımınız benim de kafamdaki soru(n)ların analizinin kafamda şekillenmesini sağlayacaktır.
Cevap:
"Dinin hükümlerinde yalnızca ifadelere değil, hikmet ve maksada da bakmak (teleolojik yaklaşım) gerekir" diyorsunuz. Buradan yola çıkarak da "acılara dayanamaz hale gelen bir hastası, kendini iyi tanıyan doktorundan ölmesine yardımcı olmasını (ötenazi) isterse doktor bunu yapabilmeli" demek istiyorsunuz. Bir de "Tıb bilimi ile fıkıh çatışırsa burada bilim tercih edilmeli, fıkıh bilime uymalı" demek istiyorsunuz.
Dinin hükümleri araştırılırken nasların ve fıkıh metinlerinin ifadeleri yanında maksat ve hikmetin de göz önüne alınması gerektiğini İslam alimleri zaten kabullenmiş ve uygulamışlardır. Ayrıca tıbbın gerekli gördüğü bir tedavi veya tasarrufu fıkıh reddetmez; bu alanda genellikle fıkıh tıbba tabi olur. Ancak verdiğiniz örneğin bu kurallarla alakasını kuramadım. Benim bildiğime göre tıp ötenaziyi -artışmasız bir ilke, meşru bir tasarruf- olarak kabul etmiş değil. Konu yalnızca dini platformlarda değil, hukuk, ahlak ve tıp alanlarında da tartışılmaktadır. Bu sebeple bizim diyeceğimiz şudur: Acı çeken ve tedavisi de kabil görülmeyen bir hastayı öldürmek yerine acısını dayanılabilir boyutlara indirmenin çareleri aranmalıdır.
2. Bundan ayrı mahremiyet konusu var mesela. Çevremdeki öğrenci arkadaşlarla beraber konuştuğumuz konulardan biri; bir erkek hasta gelse muayenehaneye, benim onu bir erkek doktora gönderme fırsatım olsa, göndermeli miyim? Bence bir doktor için bu tür konular sorun olmamalı. Çünkü kendini insanların yardımına adamak için özelleştirmiş. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz ve bu konularda bana isim ve literatür önerebilir misiniz?
Cevap:
Aksine bir zaruret, bir ihtiyaç bulunmadıkça erkeği erkek doktorun, kadını da kadın doktorun tedavi etmesi gerekir. Ancak laik ülkelerde resmi kurumlarda çalışan doktorların buna riayet etmeleri mümkün olmayabilir; bu takdirde yine zaruret kuralı devreye girer ve karşı cinsin tedavisi caiz olur.
Tarikat almak
00:0019/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Hocam size danışmak istediğim konular var, açık ve net cevaplar verirseniz sevinirim
Sorularım tarikat almayla ilgili; deniyor ki, her Müslümanın tarikat alması gerekir, nitekim tarikat almayı gerektiren en önemli hususlardan biri olarak şu gösterilmekte: ''ALLAH katında son nefesteki iman önemlidir, ölüm döşeğinde son nefesi verirken şeytanın insanı kandırma olasılığı çok büyüktür, şeytanın orada bizi kandırmasına izin vermememiz için bir hak dostundan tarikat almamız gerekirmiş. Son nefeste o hak dostu gelir şeytanın insanları kandırmasını önlermiş''. Bu doğru mudur?
İnsanların ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar şeytanın alimliği karşısında hiçbir işe yaramadığı, şeytana mağlup olup imanımızı kaybetmememiz için tarikat almamız gerektiği, buna İmamı azamın son iki yılım olmasaydı Numan helak olurdu sözünü örnek olarak veriyorlar. Dediklerine göre İmamı azam son iki yılında tarikat almış ve helak olmaktan bu sebeple kurtulmuştur. Helak olmaktan kasıt, ''ahirete imanlı gitmiştir'' İmamı azam bu sözü gerçekten tarikat aldığı için mi söylemiştir
Hocam bir kusurumuz olduysa cehaletimize verin, cevabınızı bekliyorum."
Beş yıl kadar önce evimi yapan ustalardan ikisi benim yanımda tarikat konusunu konuşuyorlardı. Birisi "şu kadar yıldır çalışıyorum, ama hâlâ bir şey görmedim" dedi. Diğeri, "ben de öyleydim, tarikatı değiştirdim" dedi. Ben de söze girdim ve "ne bekliyordunuz, neyi görmediniz" diye sordum (Beni yakından tanımıyorlardı). Cevaplarından, halkın "keramet" dedikleri olağan dışı şeyleri görmek istedikleri anlaşıldı. Ben de "tasavvuf terbiyesinden maksat bu değildir, nefsi ıslah etmek, gizli şirkten kurtulmak, kullukta ihlas ve ihsan mertebesini elde etmektir" dedim. Sözümü dinlediler ama "benim bu işlerden anlamadığımı" ima eden bakışları ve tavırları oldu.
Onlar keşif ve keramet peşinde koşuyorlardı, yukarıya aldığım soruda ise "son nefeste imanı kurtarma" endişesi hakim; bunun için "tarikat alma"nın zorunlu olduğundan söz ediliyor.
Bir rivayete göre "kişi nasıl yaşarsa öyle ölür". Aklı başında, şuuru yerinde ve yükümlü iken imanını koruyan, Rabbini bilen, şeytana uymayan, uyarsa tevbe eden, ibadetlerini yapmaya çalışan bir mümine son nefesinde şeytan hiçbir şey yapamaz. Kur''an-ı Kerim müminleri Allah Resulü''ne uymaya, onun yolundan yürümeye, onu örnek edinmeye" teşvik ediyor. Hayatında Hz. Peygamberi (s.a.) rehber edinmiş bir mümine, son nefesinde de bu yeter, başka bir şeye ihtiyacı olmaz.
İmam Ebu Hanîfe, Ca''fer es-Sadık''tan istifade etmiş olabilir; ama bunun tarikat almakla bir alakası yoktur ve nakledilen sözü de söylemiş olamaz. Çünkü Ebu Hanife, Hz. Sadık''la görüşmeden önce de Kur''an ve Sünnet''ten ilim alıyor ve buna göre amel ediyordu. Bu söz "Kur''an ve Sünnet''in işe yaramadığı, tarikat almadıkça kurtuluşun bunlarla olamayacağı" manasına gelir. Halbuki Peygamberimiz (s.a.) “Size Kur''an''ı ve sünnetimi bırakıyorum, bunlara uyduğunuz sürece doğru yoldan sapmazsınız" buyurmuştur.
Tarikat terbiyesi gerçek mürşid nezaretinde olursa faydalı olabilir, ama kurtuluş için zorunlu olduğunu iddia etmek sapkınlıktır.
Gıybet ve ifşa ne zaman caiz olur?
00:0020/05/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kişilerin gizledikleri ayıpların ve günahların yayılmaması, bunlara muttali olan kimselerin mümkün ise ıslah için gayret etmeleri İslam ahlakının önemli kuralları arasındadır. Ama bu kuralın istisnaları da yok değildir.
Öteden beri kamu hizmetinde/görevinde bulunan veya buna talip olan kimselerin günah ve ayıp (ahlak kusuru) sayılan huy ve davranışlarının açığa çıkarılması, ilgililere duyurulması ve halkın bunlara aldanarak/inanarak zarar görmelerinin önlenmesi İslam ahlakına aykırı olmak bir yana gerekli bir ödev telakki edilmiştir. Son zamanlarda bazı siyasilerin güvenilirliğini zedeleyen günah ve ayıplarının görüntülenerek ifşa edilmesinin ahlaki ve hukuki yönleri tartışılıyor, ama hem halka "namuslu, iffetli, düzgün" görünen hem de böyle olmayan siyasilerin ve devlet görevlilerinin durumlarının açıklanması ayıplanırken, ahlaksızlık ve iki yüzlülük mahkum edilmiyor, ayıplanmıyor, âdeta teşvik ediliyor!
İslam uleması gıybet ve ifşanın hangi durumlarda caiz veya gerekli olduğu konusunda önemli açıklamalar yapmışlar, hatta kitaplar yazmışlardır. Bu açıklamalarda caiz olan durumlar şöyle sıralanmıştır:
1. Haksızlığa uğrayan bir kimse, hakkını alabileceğini, zulmü engelleyebileceğini umduğu şahıslara durumu anlatabilir.
2. Dine ve ahlaka aykırı bir davranışını gördüğü kimsenin bu durumunu gören ve bilenler, düzeltmesi muhtemel olan kimselere aktarabilirler.
3. Dince yanlış davrandığına inandığı bir kimsenin davranışını, dini bilen bir kimseye (mesela müftüye) anlatarak doğru bilgi (fetva) alma teşebbüsünde bulunabilir.
4. Halkı korumak, onlar için hayırlı olacağı kanaatiyle ilgililere bildirmek için ayıplar ve günahlar açıklanabilir; bazı durumlarda bu caiz değil, gerekli (farz) olur. Mesela hadis rivayet edenler içinde yalancılığı, ahlak ve dindarlık bakımından gevşekliği bilinen kimselerin bu durumları açıklanır ki, uydurma hadis rivayeti engellensin. Keza mahkemede şahitlik edecek şahısların da "yalan söylemekten çekinmeyeceklerini gösteren" kusurları hakime bildirilir.
5. Bir kimse diğeri ile evlenmek, ortak veya komşu olmak, ona bir şeyi emanet etmek, onunla bir iş yapmak, ondan din ilmi öğrenmek… istediğinde kendini korumak isteyen taraf, karşı tarafı tanıyan birisine "onun nasıl bir kimse olduğunu" sorarsa, bildiği kusurlarını açıklaması gerekir.
6. Kamu görevinde istihdam edilen bir kimse ya buna ehil değilse veya görevini kötüye kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteren bir günahı ve ahlaki kusuru varsa, bunları bilen kimse, o şahsın amirine –kamuyu korumak maksadıyla- durumu bildirmekle yükümlüdür.
7. Günahını ve kusurunu gizlemeyen, açıkça yapan ve gösteren kimsenin bu davranışlarını konuşmak, haram olan gıybete girmez.
8. Bir kimsenin "topal, kel, kör, köse" gibi bir lakabı varsa ve o kimseyi anlatmak (tarif etmek, tanıtmak) için bunları zikretmek gerekiyorsa mesela "Topal Osman" denir ve bu haram olan gıybete girmez.
Bütün bu istisnaların ayetlerde ve hadislerde dayanakları vardır.
Her habere inanılmaz
00:0022/05/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Medya, internet, mahalle dedikodusu gibi bilgi ve haber kaynakları doğruyu da yalan, yanlış ve iftirayı da taşır ve yayar. Bu sebeple haberlerine inanmadan önce araştırmak ve soruşturmak gerekir. Bu konudaki islamî kuralları Kur''an Yolu isimli Tefsirimizde şöyle açıkladık (özetledim):
“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri (bir fâsık) size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın” (Hucurat: 49/6).
Âyetin, “güvenilmez kimselerin getirdikleri haberleri, doğruluğunu araştırmadan kabul etmenin uygun olmadığı” yönündeki mânası ve hükmü geneldir, her zaman ve mekânda geçerlidir. Sosyal ve hukukî hayatın düzenli yürümesi, haksızlık ve huzursuzlukların önüne geçilmesi bakımından çok önemli olan bu tâlimatın vahyedilmesi ibretli bir olay üzerine olmuştur: Velîd b. Ukbe, Benî Mustalik kabilesinin zekât vergisini toplamak üzere gönderilir. Velîd yolda iken birisi, bu kabileden silâhlı bir grubun yola çıktığı haberini getirir. Velîd, onların savaşmak için çıktıklarını düşünerek geri dönüp Hz. Peygamber''e durumu anlatır. O da haberin doğru olup olmadığını araştırmak ve gereğini yapmak üzere Hâlid b. Velîd''i gönderir. Hâlid kabileye yakın bir yerde konaklayarak durumu araştırır; söz konusu grubun ezan okuyup namaz kıldıklarını, İslâm''a bağlılıklarının devam ettiğini tesbit eder ve Medine''ye döner. Sonunda onların, zekât tahsildarı geciktiği için durumu öğrenmek veya zekâtı kendi elleriyle Hz. Peygamber''e teslim etmek üzere yola çıktıkları anlaşılır
“Yoldan çıkmış” diye çevirdiğimiz fâsık, “dinin emirlerine uymayan” demektir; yalan haber taşıyan kimse de bu kavrama dahildir. yetten çıkan genel hüküm, durumu bilinmeyen veya yalancı, günahtan çekinmez olarak tanınan kimselerin verdikleri haberlere ve bilgilere güvenilmemesi, bunlara göre hüküm verilmemesi, harekete geçilmemesidir.
İnsanların çoğunda özellikle kötü, aleyhte ve tehlike bildiren haberleri hemen kabul etme eğilimi vardır. Bu yüzden insanlar arasında birçok kötü zan, düşünce ve eylem ortaya çıkmış; pişmanlıklar, bazan telâfisi mümkün olmayan zararlar görülmüştür. Hz. Peygamber ile onun ahlâkında ve yolunda olanlar böyle haberler karşısında tedbiri elden bırakmaz, acele ile hüküm vermez, harekete geçmezler. Yetkin önderler böyle tedbirli davranırken onlar kadar birikimli ve deneyimli olmayan sıradan insanlar telâşa kapılır, önderlerin tedbirli davranmalarının hikmetini kavrayamazlar; bunların, “Neden hemen harekete geçilmiyor?” diye söylendikleri, hatta aleyhte konuştukları olur. Ama gerektiği şekilde tahkik edildiğinde bu tür haberlerin, bilgilerin yalan, yanlış, eksik olduğunun veya yanlış anlaşıldığının sayısız örnekleri vardır. Önderin davranışı karşısında teslimiyet göstermek, acelecilik göstermemek ve isyan etmemek için sahâbede iman, Peygamber''e güven ve sevgi vardı. Şu halde daha sonraki zamanlarda da insanların, peygamber ahlâkındaki önderleri seçmeleri ve onlara güvenmeleri gerekmektedir.
Bazı fıkıhçılar âyetten şu hükümleri de çıkarmışlardır: “Dinin emirlerine aykırı hareket eden, günah kaygısı taşımayan kimsenin verdiği habere ve bilgiye dayanarak hükmetmek ve harekete geçmek câiz olmadığına göre, böyle kimseleri iş başına getirmek, önder seçmek, arkalarında namaz kılmak da câiz olmaz. Fâsık imamların arkasında namaz kılmak mecburiyeti hâsıl olursa, kılınmadığı takdirde zulmetmeleri ihtimali bulunmak şartıyla, durumu kurtarmak ve fitneyi önlemek için namaz kılınır, ama sonra bu namaz yeniden kılınır”.
Fıkıhçıların, içinde yaşadıkları güç şartlar çerçevesinde çıkardıkları bu hükümlerin ibret alınacak evrensel yönü, din, siyaset ve cemiyet hayatında istibdadın çirkinliğini, özgürlüğün önemini vurgulaması ve erdemli toplumun erdemli önderlerle birlikte düşünülmesi gerektiğine dikkat çekmesidir.
Uzlaşma mı Anayasa mı?
00:0026/05/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Alışılan, dillerden düşmeyen başlık "uzlaşarak anayasa"dır; ben ise bilerek yukarıdaki başlığı koydum. Çünkü uzlaşmanın, hele de siyasi partiler arasında uzlaşmanın olacağına inanmıyorum.
Siyasi partiler arasında uzlaşmanın engeli, bazılarının sandıkları ve yazdıkları gibi liderlerin seçim konuşmalarında kullandıkları üslub filan değildir. Onlar uzlaşmak isteseler şurada küfürleşirler, burada el sıkışır gerekeni yaparlar. Uzlaşmamanın sebebi bunu istememektir. İstememenin sebebi de farklı dünya görüşü, ideoloji, siyaset ve devlet anlayışı, menfaat ve imtiyazlardır. Bunları korumak isteyenlerin istediği anayasa başkadır, kamil demokrasiyi ve halkın irade ve menfaatini ön planda tutanların anayasası başkadır.
Uzlaşma olsa olsa halkın çoğunluğu arasında olur. Partiler nasıl bir anayasa istediklerini önemli detaylarıyla açıklarlar (Partilerin çoğu bunu yapmıyor), halk da buna göre oyunu kullanır. Oyun manası "Ben böyle bir anayasa yapılmasını istiyorum" demektir. Yeterli oyu alan parti iktidar olur ve yeni bir anayasa yapar (yamalı bohçaya birkaç yama daha atmaz, yeni bir anayasa yapar).
Demokrasi ve temsil adına (bu kavramları kullanarak) ille de partiler ve sivil toplum kesimleri arasında uzlaşma olsun diyenler "ne dediklerinin farkındalar mı" bu konuda şüphem var.
Ortada bir vesayet anayasası var; kamil demokrasilerin anayasaları da üç aşağı beş yukarı belli. Bir parti düşünün "vesayetçi, bir parti düşünün bölücü, bir parti düşünün halka inanmıyor, çobanlığa talip, halka dayatılmış birtakım demokrasi dışı ilkeleri korumaktan yana…" bunlarla nasıl uzlaşacaksınız? Biraz ondan, biraz bundan bir ucube mi isteniyor!
"Bu seçimde oy kullanacak olanlar, oy vermeden önce anayasa konusu üzerinde bir karara varsınlar; nasıl bir anayasa istiyorlarsa oylarını bu amaca ulaşacak şekilde kullansınlar" derim.
Gerisi şimdilik teferruattır.
Fatihlerin Çocukları
00:0027/05/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Milletimizin vaktiyle İslam''a açtığı (fetheylediği) topraklarda, devlet çekilmek mecburiyetinde kaldığı zaman hicret edemeyip veya etmeyip kalan, her şeye rağmen kendileri olarak yaşamaya çalışan insanlara "evlâd-ı fâtihân: Fatihlerin çocukları" diyoruz.
Üsküp''te, ülkemizin hayır ve hizmet severlerinin gayretiyle kurulmuş Uluslararası Balkan Üniversitesi var, bu üniversitenin daveti üzerine bir konferans vermek için Üsküb''e gittim. Buraya gelmişken Makedonya ve Kosova''nın bazı şehirlerini ve köylerini ziyaret ettim, Müslümanlarla, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle görüştüm, bunların çeşitli hizmetleri, kurum ve kuruluşları hakkında bilgi edinmeye çalıştım.
Anlatacak çok şey var.
"İslam''a açma" ve "orada kalma, hicret etmeme" konularından başlayayım.
İslam''a girmiş çeşitli kavimler ve bunlar arasında önemli bir yeri olan Türkler, Fatih Sultan Muhammed Han''ın şu beytinde bir tablo gibi görünen amacı gerçekleştirmek için fetihler yapmışlardır:
İmtisal-i "câhidû fillah" oluptur niyetim
Din-i İslam''ın mücerred gayretidir gayretim
"Allah yolunda cihad edin" emrini yerine getirmek için savaşıyorum, gayretim yalnızca dine hizmettir.
İnanmadığını açıklayan ve yarım asırdır yazan ve konuşan bir solcu vaktiyle şöyle demişti:
"Efendim, Türkler niçin gelip Anadolu''yu fethediyorlar, insanları yerlerinden yurtlarından ediyorlar, kendi yerlerinde otursaydılar ya…".
Anadolu''yu veya başka yerleri Türklerden öncekiler de gelip savaş ile işgal ve istiyla etmişlerdi. Dünyanın hiçbir yeri orda vücuda gelip yaşayanların yurdu olmadı, daima başkaları da gelip oralara yerleştiler. Tarihi gerçeklik bu olduğuna göre asıl soru da şu olmalıdır: "Gelip başkalarının yer ve yurtlarını işgal edenlerin maksatları nedir ve oranın eski sahiplerine ne yapmışlardır?
İslam fetihlerinin maksadı toprak kazanmak, başkalarına ait olan mülkü memleketi sömürmek, kültür ve medeniyetleri yok etmek değildir. Yeryüzünde "İslam barışını" hakim kılmaktır.
İslam barışı "adalet ve hürriyet" temelleri üzerinde durur. İslam fethi zulmün yerine adaleti, baskı ve kula kulluk yerine hürriyeti tesis için yapılır. Bunun sözde kalmadığına, fiilen gerçekleştiğine tarih şahiddir; İslam fatihlerine kucak açan, kendi yöneticilerinin zulmünden İslam fatihlerinin adaletine sığınan, direnmeyen, fetihleri kolaylaştıran yerli halklar tanıktır, delildir. Bu halklara dokunulmadı, kiliseleri, okulları, eserleri yıkılmadı, dilleri değiştirilmedi, evlerinde oturdular, topraklarını kullandılar ve devlete makul bir vergi ödediler.
Fethedilen topraklarda yaşayan gayri müslim teb''anın isyanı ve parçalanma, Osmanlı-İslam zulmüne değil (çünkü zulüm olamaz) mahalli idarecilerin yetkilerini kötüye kullanmaları, iç ve dış tahrikler, kavmiyetçilik cereyanı, sözde büyük devletlerin ayak oyunları gibi sebeplere dayanmaktadır.
İslam devleti bu toprakları kaybedince göç etmeyen veya edemeyen, buralarda kalan Müslümanların dramı kitaplara konu olacak mahiyettedir. Bu yazıyı bitirirken "göç etmeyen" ifadesini açmak istiyorum:
Bu seyahatimde öğrendim ki, bugün adına Makedonya dediğimiz yerde yaşayan alimler, bir zamanda, burada İslam nüfusunun varlığını sürdürmek için "mecbur kalmadıkça göç etmenin küfür derecesinde günah olduğuna" fetva vermişler.
"Makedonya''da din eğitimi" Pazar yazısında.
Fatihlerin çocukları dinlerini koruyorlar
00:0029/05/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Makedonya''da Müslüman azınlıkta, Kosova''da çoğunlukta; ama birincisinde din eğitimi ve dindarlık daha güçlü ve hareketli.
Makedonya''da din eğitimi İslam Dini Birliği (Diyanet İşleri Başkanlığı gibi) ile halkın gönüllü faaliyetleri tarafından yürütülüyor. Camiler, tekkeler, Kur''an kursları ve İmam Hatip Okulları var.
İslam Dini Birliği anayasada yeri olan bağımsız bir kuruluş. Devletin yönetimi ve güdümü yok, ancak devlet isterse mali yardım yapıyor. Başkanı seçimle işbaşına geliyor. Camiler ve okullar buraya bağlı. Birlik (Diyanet) her seviyede okul açabiliyor, bu okullardan mezun olanların diplomaları devletçe tanınıyor ve mesela İmam Hatip Okullarından mezun olanlar istedikleri üniversiteye girip tahsil yapabiliyorlar. Camilerin ve okulların giderleri halk tarafından karşılanıyor. Halkın yardımları Birlik''te toplanıyor ve Birlik tarafından bütçe yapılarak görevlilere maaş şeklinde veriliyor.
Bildiğimiz yurt ve cami faaliyetleri dışında din eğitim ve öğretiminde önemli yeri olan –benim ziyaret edebildiğim- üç kuruluştan söz edeceğim.
Tekkeler
Bu ülkelerde komünizmin egemen olduğu dönem de dahil olmak üzere tekkeler kapatılmamış. Biz Kalkandelen''de Bektâşî tarikatine ait Harâbâtî Baba tekkesi ile Ohri''de ve Struga''da faal olan Halvetî tarikatine ait Hayatî Efendi tekkelerini ziyaret ettik. Bu tekkelerin şeyhleri (postnişinleri) var, mutad zamanlarda zikir ve sohbetler yapıyor, mensuplarını eğitiyorlar. Cami az olduğu için tekkeler aynı zamanda cami ihtiyacını da karşılıyor. Camilerde ve tekkelerde beş vakit, hoperlörden ezan duyuluyor, buralardaki şartlara göre az sayılmayacak kadar cemaat geliyor ve namazlarını cemaatle kılıyorlar. Tekke camilerde namazdan sonra tekke görevlisi mihraba geliyor, cemaatten isteyenler kalıyorlar, kelime-i tevhîd, salavât ve duadan oluşan kısa bir zikir yapılıyor.
Kur''an kursları
Buralarda Kur''an-ı Kerim yüzünden okunuyor ve isteyenler hafız oluyorlar. Üsküb''e yakın Kalkandelen yerleşim merkezinde içi ve dışı uygun şekillerle ve renklerle tamamen bezenmiş bir cami var, adı Alaca cami. Caminin üst katında şimdi yaşlanmış olan bir zat kendini Kur''an hizmetine adamış, yıllardan beri yalnızca yatmak için evine gidiyor, diğer zamanlarını burada Kur''an öğretmek ve hafız yetiştirmekle geçiriyor. Yüzlerce hafız yetiştirmiş, bir defterde kayıtları ve resimleri var, oğlu ile caminin imamı da burada hafız olmuşlar ve şimdi yaşlı hocalarına yardım ediyorlar. Hıfzını bitirenler Diyanet''e başvuruyor, Diyanet bunları imtihan ediyor ve kazananlara sertifika veriyor.
İmam Hatip Okulları
Makedonya''da üçü kız ikisi erkeklere ait olmak üzere beş İmam Hatip Okulu var. Biz Kalkandelen kız İmam Hatip okulunu ziyaret ettik.
Bu okulları ayrı bir yazıda anlatmak gerekiyor.
Makedonya"da İmam Hatip okulları
00:002/06/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bizde altmış yılını dolduran İmam Hatip okulları imanlı milletimizin yardım, dua ve taleplerinin eseridir. Kim ne derse desin bu okullar devirlerini doldurmuş değildir; tam aksine tecrübe birikimi ile yolunda ilerlemekte, ihtiyaca daha iyi cevap verebilmek için ilgililerin himmet sahipleri gece gündüz çaba göstermektedirler.
Bu arada şunu da söylemeden asıl konuya geçemeyeceğim:
CHP iktidara gelirse İmam Hatip okullarının sayısını azaltacak, bunları yalnızca ihtiyaç kadar imam hatip yetiştirecek okullar olarak düzenleyecekmiş. Buna darbe yapan askerler dahil bu partinin geçmiş temsilcilerinin de, TÜSİAD''ın da, masonların da gücü yetmedi ve yetmez. Boşuna heveslenmesinler; çünkü hevesleri elbette kursaklarında kalacak, bu milletin yoksulları altı yüz lira karşılığında okullarını satmayacaklardır. Ayrıca hatırlatmak gerekir ki, bu imanlı ve erdemli yoksulların ihtiyaçlarını gidermek hem devletin hem de durumu iyi olan Müslümanların önde gelen dini, ahlaki ve hukuki ödevleridir.
Makedonya''da, bizimkilere çok benzeyen üçü kız ikisi erkek olmak üzere beş İmam-Hatip okulu olduğunu söylediler. Bunlar Kalkandelen, Üsküp ve Gostivar''da imiş. Biz Kalkandelen''deki kız İmam Hatip okulunu ziyaret ettik. Binası, sınıfları, yöneticileri, öğretmenleri, programları, öğrencilerin disiplinleri, kılık ve kıyafetleri, araç ve gereçler, içinde bulundukları şartlar göz önüne alındığında "mükemmel" diye vasıflandırmayı hak ediyor. Fen ve kültür dersleri yanında temel İslam ilimleri de bu okul seviyesinde okutuluyor. Bizdekinden bir yıl fazla olan ilköğretime dayalı dört yıllık İmam Hatip okullarından mezun olan öğrenciler istedikleri üniversiteye devam edebiliyorlar. Türkiye İmam Hatip okullarından mezun olup da Makedonya''da üniversiteye girenlere –Makedon yönetimi- engel çıkarma teşebbüsünde bulunmuş; bunun da halledilmesi için bizim yetkililerimizin himmeti bekleniyor.
Birinci ve üçüncü sınıfların derslerine girdik, isteyen öğretmenleri ve öğrencilerin tamamı başlarını örtmüşler, şevkli ve istekli olarak derslerini yapıyorlar. El becerileri ve sanat çalışmaları da var. Üçüncü sınıftan iki öğrencinin yaptıkları hat çalışmasının iki örneğini bize hediye ettiler.
Okulda beş dil öğretiliyor: Makedonca, Arnavutça, Türkçe, Arapça ve İngilizce. Müdürlerine "bu dilleri ne kadar öğrenebiliyorlar" diye sordum, "gramerlerini iyi öğreniyorlar, konuşmaları biraz zayıf oluyor" dedi. Sonra öğretmenler odasına gittik, okul birincisi kızımızın öğretmeni mezuniyet evrakını hazırlıyordu. Latife olsun diye kızımıza "öğretmenin sana iltimas yaparak notlarını dolgun mu yazıyor" diye sordum, "Burada öyle şeyler olmaz" diye cevap verdi. "Bu cümleyi kurabildiğine göre dili iyi öğrenmişsin, tebrik ederim" dedim, gülüştük.
Bu okulların gideri halkın yardımı ile sağlanıyor; Türkiye''de yaşayan Müslümanların da himmetlerine ihtiyaç var. Son asırda 12 medrese vardı; Ataullah Efendi, Hafız Necati Efendi, Müderris Hafız Abdürrahim Efendi, Üsküp Ulema meclisi başkanlığı yapan (1946) Hafız Aziz Fettah Efendi, Hafız İdris Efendi, Türkiye''ye hicret ettikten sonra bizim de hocamız olan Bekir Sadak gibi büyük alimlerin yetiştiği bu ülkede dilerim İmam Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri medreselerin yerini tutacak, boşluğu dolduracak, İslam''ın nurunu Avrupa''nın kıyısından Batı''ya yansıtacaktır.
Haça karşı minare
00:003/06/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ohri Çerçeve Antlaşması, Arnavut ve Makedonlar arasında sekiz ay süren silahlı çatışmanın sona ermesinin ardından Arnavut ve Makedon siyasi parti liderleri tarafından 13 Ağustos 2001 de imzalandı. Daha sonra yapılan anayasada da büyük ölçüde yerini alan anlaşma Makedon çoğunluğa karşı diğer etnik ve dini guruplara önemli haklar getirdi. Her geçen gün eskiye nispetle iyileştirmeler oluyor, ama henüz "barış ve eşitlik içinde birlikte yaşama" amacına hayli mesafe var; çünkü kanunlar çabuk değişiyor ama zihniyetler ve tutumlar çabuk değişmiyor.
Makedonya''da haç-minare yarışmasına geçmeden önce bize rehberlik eden sevgili Muhammed Aruçi''nin Bulgaristan''da yaşadığı acı olayı nakletmek istiyorum.
Sofya merkezindeki camide 20 Mayıs Cuma günü Müslümanlar namaz kılmak için toplanmışlar. Aruçi de Üsküp de bize katılmak üzere yola çıkmış, Cuma namazını Sofya camiinde kılacak. Birden ellerinde Bulgaristan bayrakları taşıyan bir alay Bulgar genci sloganlar atarak camiyi basıyor ve Müslümanlarla çatışıyorlar. İki taraftan yaralananlar oluyor, Müslüman gençlerin direnişi ile Bulgarlar geri çekiliyorlar, ama henüz tehlike geçmiyor. Aruçi ile İmam durumu müzakere ediyor, sonunda "savaş ve tehlike zamanlarında nöbet yerini boşaltmadan cemaatle kılınan namaz şekline (salâtu''l-havf)" karar veriyorlar ve imkanlara göre bunu uyguluyorlar. Anlaşılan AB''ye girmek bir ülkeyi medeni yapamıyor!
Hristiyanlar Üsküp''e yakın Vodno Dağı''nın tepesine 40 km uzaktan görülebilen bir haç dikmişler. Bununla da yetinmemişler, gördüğümüz her yerleşim merkezinin uygun yerine kilisesiz kocaman haçlar dikmiş ve bunları ışıklandırmışlar. Müslümanlar da buna karşı camilerine yüksek minareler yapmaya başlamışlar. Burada haç ile minare ihtiyaç boyutunu aşarak bir yarış/çatışma/gövde gösterisi sembolü haline gelmiş.
Makedonların bu topraklardan Osmanlı-İslam kültür ve medeniyet izlerini silmek için işledikleri daha birçok cinayet var. Nerede bir devlet veya kamu binası görsek vaktiyle yerinde bir cami, medrese, tekke, hamam… bulunduğunu, bunların yönetim tarafından yıkıldığını ve yerine o binaların yapıldığını öğrendik.
İki örnekle yazıyı noktalayalım:
Üsküp''teki Taş Köprü Osmanlı eseri (15. Yüzyılda Fatih zamanında tamamlanmış). Köprüyü restore ediyoruz diye Osmanlı izlerini silmişler, bu da onları tatmin etmemiş olacak ki, köprünün iki ucuna, kendi tarihi kişileri/büyükleri ile ilgili dev heykeller yapmışlar ve çevreye de dev binalar yapıyorlar.
Üsküp kalesi dört bin yıllık bir kale, Osmanlılar âdeta yeniden inşa etmişler, daha sonra da tamirler görmüş. Şimdi durup dururken kalenin içine çelik inşa ile bir kilise yapmaya başlamışlar. Söylenenler doğru ise yüksek kale duvarını aşmış çelik karkas bir gecede kurulmuş. Tabii Müslümanlar buna tepki göstermişler, çatışma çıkmış ve şimdilik inşaatı durdurmuşlar.
Eski öğrencimi ve gezimizde ikinci rehberimiz Süleyman Baki şu anda Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği MATÜSİTEB Genel Başkanı. O günlerde yaptığı şu açıklama konuyu aydınlığa kavuşturuyor: "…Üsküp Kalesi''nin giriş kapısı üzerindeki kitabeden de anlaşıldığı gibi Sultan II''nci Murat tarafından günümüzdeki şeklini alan bu tarihi eserin mevcut yapısının korunması ve aynı zamanda aslına uygun bir şekilde restore edilmesi bizler açısından büyük önem arz etmektedir."
Fatihlerin çocuklarını oralarda bıraktık, sıkıntıları var, onlara yardımcı olmak boynumuzun borcudur.
Siyaset ve ahlak
00:005/06/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yalan söylemek, iftira etmek, iki yüzlülük, aldatmak, yapamayacağını vaad etmek, ehil olmadığı halde bir işe talip olmak, insana, hayvana, bitkiye ve eşyaya zarar vermek, insanları korkutmak, huzurlarını bozmak, şahsi menfaati ve hırsına ülkenin ve milletin menfaatini feda etmek, halka ve ülkeye zarar verecek bir günaha, kusura, suça göz yummak ve bunları -gerekiyorsa açıklamak veya ıslah etmek yerine- şantaj aracı olarak kullanmak… bütün dinlerde ve ahlak sistemlerinde kusurdur, ahlaksızlıktır, değersizliktir.
Oldukça uzun tutulan ve insanı bıktıran seçim propaganda süresi içinde siyasilerin çoğunda, yukarıda sıraladığım ahlaki kusurların tamamını gördük, duyduk, üzüldük ve iğrendik.
Görülen manzara şudur:
Bütün muhalif parti sözcüleri, kendileri iktidara gelme hedefinden önce mevcut iktidarı devirme hedefine yönelmiş durumdalar. Ahlaki sınırları da çiğneyerek ittifaklara giriyor, iktidarın aleyhinde olmak üzere doğru olsun yalan olsun her şeyi söylüyorlar. Ülkenin menfaatine olan, hayırlı ve yararlı olan, yâra ve ağyara göre başarı hanesine yazılan işlerinden ise asla bahsetmiyor, aksine onları da inkar ediyor, görmezden geliyor, hatta olumsuza çeviriyorlar. Hakaret, alay, tehdit, tahrik siyasetin sıradan araçları oldu.
Tabii bu ahlak dışı davranışlar bütün tabakalarıyla halkı da olumsuz etkiliyor; farklı partilere mensup insanımız birbirine düşüyor, sevgi ve dayanışmanın yerini nefret ve ayrılık alıyor.
İktidarın kusuru, eksiği, yanlışı yok mudur?
Elbette vardır. Muhalefetin vazifesi abartısız, hakaretsiz ve iyi niyetle bunları dile getirmek ve kendileri olsa neyi nasıl yapacaklarını edepli bir dille anlatmak olmalıdır.
İktidar da haklı tenkitleri teşekkürle karşılamalı, kendisine bir daha fırsat verilirse bunları nasıl düzelteceğini yine edepli bir dille anlatmalıdır.
Herkesin birinci hedefi ülkenin ve milletin menfaati olmalı, iktidarda olsun, muhalefette olsun bu hedefe nasıl hizmet edebileceği endişesi başta gelmelidir.
İktidar ve kamu görevi büyük bir emanettir. Allah emaneti göklere ve yere teklif etmiş de onlar yüklenmekten çekinmişler, korkmuşlar, ama insan –iyinin yanında kötüyü de yapma kabiliyeti olduğu için- bundan çekinmemiş ve emaneti yüklenmiştir. Güzel ahlak ve kemal sahibi olanlar emaneti yüklenmekten korkarlar, yüklenmek mecburiyetinde kalınca da emanetin hakkını yerine getirirler ve böylece kabiliyet bakımından insan olmayı, fiil olarak da gerçekleştirirler. Ehil olmadıkları halde emanete talip olanlar ile emanete hıyanet edenler ise insanlık mertebesinden aşağılara doğru iner, insanlık şerefinden mahrum olurlar.
Güzel ahlak dünyada ne kadar hakim ise huzur ve mutluluk da o kadar vardır. Bugün insanların çoğu huzursuz, mutsuz, sıkıntılı, buhranlı olduğuna göre ahlakımız da o kadar eksik demektir.
Her şeyi bir yana bırakıp bir ahlak eğitimi seferberliği ilan etmemiz gerekiyor. Dünyalık peşinde çok yarıştık, şimdi zaman, ahlak ve fazilet yarışı zamanıdır.
Ezan sünnetçe okunur
00:009/06/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ezan Türkçe, Kürtçe, İngilizce, hatta Arapça okunamaz; Allah, Peygamberi''ne( s.a.), o da ümmetine nasıl öğretmiş ise öyle okunur. Evet Arapça da okunamaz; yani mesela “hayye ale''l-felah” yerine “teâlev ile''l-felah” denemez, Peygamberimiz''e öğretilen ne ise o kelime ve cümlelerle okunur.
Fıkıh kitaplarına baktığınızda yalnızca Ebû Hanîfe''den “eğer ezan olduğu anlaşılıyorsa başka dilde de okunabilir” diye bir rivayet gelmiştir, ama aynı kaynaklarda Ebu Hanîfe''nin bundan rucu ettiği, talebeleri Ebu Yusuf ve Muhammed dahil diğer mezheb imamları gibi onun da “dili dönenlerin ezanı sünnette olduğu gibi okuması gerektiği” kanaatine geldiği nakledilmiştir.
Yine fıkıh kitaplarında “ezan başka bir dilde okunursa bu ezan sayılmayacağı için onu dinleyip uygun cümlelerle mukabele etmenin de gerekmediği” açıkça ifade edilmiştir.
Ezan başka dilde okunursa ne olur?
1. İslam''ın önemli taleplerinden biri ümmetin birliğidir, vahdettir. Bu birliğin hem yapıcı unsurları hem de sembolleri arasında “es-selamu aleykum, ve aleykumusselam” şeklinde verilen ve alınan selam gibi, cemaatle namaz gibi -sünnette geldiği şekliyle- ezan-ı Muhammedî de vardır. Farklı dilleri konuşan Müslümanlar ezanı, selamı, besmeleyi, hamdeleyi… kendi dillerine çevirir ve böyle kullanırlarsa ümmetin birliği bozulur, diller kadar din bid''atına adım atılmış olur.
2. İslam kavmiyetçiliği mahkum ediyor, dilleri ve renkleri farklı olan Müslüman grupların kardeş olduklarını, hepsi diğerinin din kardeşi olan Müslümanların teşkil ettikleri topluluğun “Muhammed ümmeti” olduğunu, din birliğinin, din bağının üstünde bir birlik ve bağın olamayacağını birçok ayet ve hadiste ilan ediyor. Ümmetin ortak dili haline gelmiş olan ezanı her kavmin (ulusun, etnik grubun) kendi dilinde okumaya başlaması kavmiyetçiliktir, ümmete karşı kavmi koyma hareketinin vahim bir adımıdır.
3. Düzeni şeriat temelli olmayan bir ülkede siyaset yapanlar özel hayatlarında inançlarına göre hareket ederler. Ama siyasi sonuç almak ve menfaat elde etmek için dini kullanamazlar; kullanırlarsa hem dine ihanet etmiş olurlar hem de bu davranış demokratik düzenle bağdaşmaz.
4. Asırlardan beri dilleri farklı da olsa ümmet ezanını sünnetçe okuyor. İran Farsça konuşuyor ama ezanı sünnetçe, Irak Kürdistanı Kürtçe konuşuyor ama ezanı sünnetçe, Afrika''da Müslümanların farklı dilleri var ama ezanları sünnetçe. Türkiye''de yaşayan Kürtler Kürtçe konuşuyorlar ama hiçbir zaman ezanı Kürtçe okumadılar. Siyaset kendi kurallarına göre yapılsın, ama unutulmasın ki, siyasetten maksat bölücülük olamaz; olursa bu siyaset asla başarıya ulaşamaz.
"Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi"
00:0010/06/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Büyük şairimiz M. Akif (merhum) diyor ki: Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i tekerrür diye ta''rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?
"Denenmişi bir daha denemek ahmaklıktır"
Akıl bir manada bilgi birikimidir, bilginin de önemli bir kısmı tecrübeye dayanır.
Bu bağlamda asıl tartışmamız gereken konu, "Cumhuriyetin ilanıyla girilen yeni yolun hedefi olan medeniyet değiştirme" meselesidir. Bu karar ve uygulama nasıl başladı, ne sonuçlar verdi, bu gün hangi noktadayız ve niçin?.
Medeniyet değiştirme kararı silah gücüne dayalı bir karar idi, halka sorulmadı, itiraz edenler de asıldı, zindanlara atıldı. Sonuçta bu teşebbüs "medeniyeti değiştirme manasında" başarıya ulaşamadı, biz Batı medeniyetine girmedik, AB''ye girsek de bu medeniyete girecek değiliz. Çünkü artık Batı''daki hikmet adamları da tek medeniyet davasının saçma olduğunu ifade ediyor ve "medeniyetlerden" söz ediyorlar. Dünyada tek kültür, tek medeniyet olmayacak (bu olamaz; çünkü fıtrata, Yani insanlığın yapısına aykırıdır). Olabilirse daha adil bir dünya düzeni kurulacak, bireyler ve guruplar daha hür ve müreffeh bir hayata kavuşacaklar; bu olmazsa küçük veya büyük kıyamet kopacak.
Bu ana meselenin tartışmasını başka yazılara ve platformlara bırakalım, daha parça sayılan bir konu üzerinde duralım.
Statünün devamını isteyen, bunun için de sırtını askere ve bürokrasiye dayayan zihniyet Türkiye''ye çok zarar verdi. Son yıllarda bu zihniyetin dayanaklarını kendi yetki ve görev alanlarına çekmek, sınırları çiğnemelerini önlemek için önemli ama henüz eksik tedbirler alındı. Yapılacak seçim sonuçları "Bu tedbirler devam mı edecek, eskiye mi dönülecek" sorusunun da cevabını getirecek.
Tarihten ibret almamız, denenmişi bir daha deneme hamakatine düşmememiz için bir ibret levhası sunuyorum:
Bursa İmam Hatip Mezunları Derneği''nin (BİHMED) kahvaltısına katılan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İHL''lere yönelik yeniden bir teveccüh oluşmaya başladığını belirttikten sonra şu bilgileri veriyor: "Meclis''e 1995 yılında girdim… Hemen bütün gazetelerde yani bu tür önyargılı gazetelerde Meclis''teki İHL mezunlarının çetelesini tutmuşlar… 1997-98, 28 Şubat süreci var. YÖK katsayı uygulamıyor. Her lise mezunu üniversiteye giriyor, aldığı puanın karşısında bir yerlere yerleşiyor. Ama bu süreçte imam hatip liselerini tehlike olarak gören bir zihniyet başka bir şey yapmak istiyor. YÖK''e söylüyor; YÖK önce olmaz diyor. Sonunda kanuna falan gerek yok. Telefon açılıyor Çevik Bir tarafından. İsmini de veriyorum. Kime, Kemal Gürüz''e... O kim, YÖK Başkanı. Diyor ki, ''Bana bak, zamanımız yok. Kanun manun bekleme. Derhal İHL mezunları için hatta tamamını kapsayacak şekilde meslek lisesi mezunları için bundan sonra katsayı çok farklı olacak. Bunlar üniversiteye girmeyecekler''. Olur mu olmaz mı? ''Ben emrediyorum olacak''... Ve uygulama böyle başladı. Yönetmelik, kanun yok. Şu yok, bu yok. Ama tanklar yürümüş, ''Balans ayarı yapılmış'' onlara göre. Telefonla balans ayarı yapıyorlar. ''Bu imam hatip okulları mezunları bundan sonra üniversiteye girmeyecekler''... ''Başüstüne''..."
Siyasal İslam soruları
00:0012/06/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Emre Kongar''ın Cumhuriyet''te bir yazısı çıkmıştı; araya başka konular girdiği için kendi adıma vermek istediğim cevap bugüne kaldı.
Sayın Kongar üç soru soruyor ve ardından ekliyor:
"Bu sorulara Siyasal İslam''ın temsilcileri tarafından verilecek dürüst yanıtları soğukkanlı bir biçimde tartışabilirsek, Siyasal İslam''ın ve demokrasinin Türkiye''deki ve dünyadaki ilişkisini ve geleceğini de daha salim bir biçimde değerlendirebiliriz diye düşünüyorum."
Ben siyasal İslam''ın temsilcisi olarak değil, İslami ilimler okumuş ve özellikle de fıkıh alanında uzmanlaşmış bir Müslüman olarak aşağıda bu üç soruyu yazacak ve cevap vereceğim. Ancak çok yaygın olarak kullanılmasına rağmen benim hem "siyasal İslam" terim ve kavramına hem de "onun bir temsilcisi" olduğuna itirazım var.
Eğer siyasal İslam terimi ve bunun ifade ettiği mana İslam gerçeğine uygun olsaydı "sosyal İslam", "ekonomik İslam", "kültürel İslam", "hukuksal İslam…" terim ve kavramları da rahatlıkla kullanılabilir ve böylece ortaya birden fazla İslam çıkardı. Halbuki tarihte ve günümüzde din olarak bir tane İslam vardır ve bu din, iman, ibadetler, helaller ve haramlar yanında muâmelâtı da ihtiva etmektedir. Muâmelât kısmının içinde ise bugünkü terimlerle "siyaset, hukuk, ekonomi, sosyal düzen..." mevcuttur. Bu konuda belli başlı İslam mezhebleri de ittifak halindedir. İslam''ı yalnızca iman, ibadet ve ahlaktan ibaret görmek, diğer alanları dinin dışına çıkarmak genel kabul görmeyen bazı modernist yorumcuların işidir. Tarihten günümüze kesintisiz gelen İslam anlayışına göre din, hayatın tamamını kapsamaktadır. Buna göre İslam''ın kapsama alanından bir parçayı çıkarıp buna mesela "siyasal İslam" demek tutarsız olur, bu terimin gerçekte karşılığı bulunmaz.
Bu parçalara ayırma ve parçaya göre isimlendirme isabetli olmamakla beraber bazı alimlerin ve gurupların, hal ve şarta, ihtiyaca, meydan okuma durumlarına bakarak İslam''ın –diğer parçalarını, unsurlarını göz ardı etmeksizin- bir alanı ön plana almaları ve vurgulamaları söz konusu olabilir. Saîd Nursi merhumun İmanı, Mevdudi ve Seyyid Kutub''un "hakimiyet" kavramını vurgulamalarını burada örnek olarak hatırlayabiliriz.
Siyasal İslam olmayacağı gibi bunun temsilcisi de olamaz. Temsilcilik, asıl yetki sahibinin bunu vermesi ile gerçekleşir. Asıl yetki sahibi "ümmet" veya bir grup ise temsil yetkisini bunlardan almayan bir şahıs temsilci olamaz.
Kendilerini İslamcı olarak ifade edenler veya kendilerine bu sıfat yakıştırılanlar olabilir; bu takdirde de o kişiye "İslamcı" demek uygun olur ve vereceği cevap kendini bağlar, kendini temsil eder.
Cevabını gelecek yazıya bırakmak kaydıyla sayın Kongar''ın sorularını veriyorum:
1) Bir insan hem Müslüman hem de demokrat ve laik olabilir mi?
2) Siyasal İslam için, demokrasi ve laiklik sadece bir sandık mekanizması mıdır, yoksa devamlı bir yaşam biçimi olarak da kabul edilebilir mi?
3) Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir kadın başını açmakta, tesettüre girmemekte özgür müdür?
.Müslüman demokrat ve laik olur mu?
00:0016/06/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Kongar''ın sorularına cevabı bu yazıya bırakmıştım. Birinci soru “Bir insan hem Müslüman hem de demokrat ve laik olabilir mi?” şeklinde idi.
Türkiye şartlarında bana göre doğru soru şudur: “Türkiye''de Müslümanların, laik düşünceye sahip insanlarla bir arada, barış içinde, hak ve özgürlüklere saygı göstererek yaşamaya ve demokrasiye rızaları var mıdır?
“Bir Müslüman aynı zamanda laik olabilir mi?” sorusu dayatmacı, kıstırıcı bir sorudur ve akide (inanç) ile ilgilidir. Müslümanlara mahsus bir çeşit demokrasi olabilir, ama sıra laikliğe gelince hiçbir Müslüman “Ben biraz Allah''a, biraz da O''nu tanımayan, O''nun hakimiyetini bölen ''rakiplerine'' itaat ederim” diyemez. Bir önceki yazımda ifade ettiğim gibi İslam yalnızca iman, ibadet ve ahlaktan ibaret değildir, vahiy aynı zamanda hayatın diğer alanları ile ilgili talimatı da ihtiva etmektedir. Bir siyasi rejim/sistem hayatın belli alanlarında dini dışlıyor, işe karıştırmıyorsa müminler, inanç olarak onu benimseyemezler.
Benim isabetli bulduğum soru ise sosyal ve siyasi hayatla ilgilidir. İnancı ve ideolojisi farklı olan fertler ve gruplar -başka türlüsü mümkün olmadığında- inançlarını, dünya görüşlerini muhafaza ederek farklı olanlarla ortak alanı düzenleyen bir sözleşme (mesela anayasa) çerçevesinde birlikte yaşayabilirler, bir ülkenin vatandaşları olabilirler.
İkinci sorunun cevabı, birinci soruya verilen cevabın içinde vardır.
Üçüncü soruya gelelim:
“Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir kadın başını açmakta, tesettüre girmemekte özgür müdür?”
Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir bayan ya kendi bilgisi ile veya güvendiği bir bilenin fetvası ile “başını açmanın caiz olduğu” inancında ise başı bakımından “tesettüre girmemekte özgür” olur. Başı örtmenin farz, açmanın haram olduğu inancında ise “açmakta özgürlük” söz konusu olamaz. Açmak günah olur ve özgürlük “günah işleyip işlememe” konusunda devreye girer. Tesettür dahil bütün dini emir ve yasaklara itaat inancın gereğidir, tabii sonucudur, ancak Allah dünya hayatında insanlara hem inanma, hem de uygulama konularında hürriyet vermiştir. İnanmayanlar, inanıp da amel etmeyenler zorlanamazlar; çünkü zorla ne iman olur ne de ibadet ve ibadet manasında itaat. Müdahale ancak siyasi ve sosyal olarak da Müslüman bir toplumda kamu düzeni ve umumi ahlak bakımından bahis mevzuudur.
Sonuç
Türkiye''de AK Parti''nin de, genel olarak Müslümanların da herkese dini dayatmaya yönelik bir hedefleri ve planları yoktur. Siyasal İslam olmadığı gibi Ak Parti de bir “siyasal İslam partisi” değildir. Sosyal araştırmalar da gösteriyor ki istenen, “hak ve özgürlüklere saygı göstererek farklılarla barış içinde birlikte yaşamak, eşit şartlarda değerler yarışı yapmaktır”
Şeyhlerin siyasi emirleri
00:0017/06/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şeyhler siyasi emirler vermeli midir? Mesela seçimler yaklaşınca "filan partiye oy verin" demeleri uygun olur mu?
Tarikatlar fetva ve ictihad kurumları olmayıp, alimlerin ortaya koydukları şeriat kurallarına tavizsiz uyarak nefis terbiyesi, ilmi ve imanı kesinleştirme (ayne''l-yakin, hakka''l-yakin mertebelerine erdirme) eğitimi, gizli şirki de aşarak kulluğu yalnızca Allah''a tahsis (ihlas) devletine erme yolu… olarak başlamış ve meşrulaşmıştır. Bu büyük vazifeyi (irşad ve terbiyeyi) yapabilecek kemale ermiş bir şeyh asla "laik bir ülkede, şuna değil de buna oy verin" diye bir emir çıkarmaz. Çıkarması yakışık almaz.
Şeyhlerin isimlerini kullanarak şayia çıkaran edepsiz ve hırslı "sözde müritler" olabilir mi?
Olabilir, olmuştur. Bu sebeple şayialara aldanmamak, haberi tahkik etmek gerekir.
Şeyhler yanılabilir mi? Yanılabilirlerse onlara itaat etmemek caiz olur mu?
Bir kimse "Şeyhler yanılmazlar, günah işlemezler, hata etmezler, ağızlarından ne çıkarsa Allah''tandır, onlara itaat etmemek Allah''a ve Resulüne itaat etmemek demektir" dese ve böyle inansa şirke düşer, İslam''dan çıkmış sayılır.
Şeyhi bir yana bırakalım, Allah Resulü bile vahye değil de ictihadına, tecrübesine, beşeri bilgisine dayanarak bir söz söylediğinde hata edebilir. Bu sebeple ashâbı, gerektiğinde O''na "Bu sözünüz vahye mi dayanıyor, yoksa kendi reyiniz mi" diye sorarlardı ve "Bu benin reyim" derse onu uygun görmeyip kendilerine göre doğru olanı söylerlerdi, Peygamberimiz de bazen onların reyine uyardı.
Bir şeyhin sözü, emri, talimatı asla vahye dayanmaz. Ya -alim ise- ilme veya ilhama dayanır. İlim ve ilham da yanılabilir.
Din bahsinde hakem Kur''an''dır, Sünnet''tir, icmadır, hasılı şeriattır. Şeriata aykırı bir emir, hangi konuda ve kimden sadır olursa olsun reddedilir, ona itaat edilmez.
Dünya işlerinde hakem ise konu ile ilgili bilim ve uzmanlığın verileridir.
Belli bir partiye oy verme ile ilgili emir şeyhin reyine, şahsi meyil, menfaat ve kanaatine dayanabilir ve isabetli de hatalı da olabilir. Bu konuda ona itaat edilmediğinde müridin başına kötü bir hal gelmez, manevi eğitimi de bundan zarar görmez.
Bugün mensuplarına bağlayıcı siyasi emirler veren şeyhler, yazının başında açıkladığım irşada ehil olmayan, bu sebeple asıl vazifeyi bırakıp dünyalık peşinde koşan, maddi olanı manevi olana tercih eden şahıslardır.
Bundan sonraki seçimlerde lazım olur diye yazdım.
Helalleşin uzlaşın
00:0019/06/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seçimlerden sonra medyada "seçim kampanyasında birbirine bu kadar şiddetle saldıran, hakaret eden, birbirini mahkemeye verecek malzemeler üreten, köprüleri atan… liderler ve siyasiler nasıl bir araya gelecekler ve başta anayasa olmak üzere ülke meselelerini çözmek için işbirliği yapacaklar?" sorusu soruldu ve tartışıldı. Genel kanaat "siyasette böyle şeyler olur, ama küslük olmaz, elbette bir araya gelecekler ve uzlaşacaklar" şeklinde idi.
Ben de anayasa, laiklik, Kürt meselesi vb. önemli konularda uzlaşmanın gerekli olduğuna inanıyorum, ama uzlaşmanın mümkün olduğuna inanmıyorum. Çünkü bizde -ve belki de bütün demokrasilerde- muhalefetin işi ve hedefi "bir yandan iktidara gelmek için hukuki ve ahlaki sınırları çiğnemeden çalışmak, öte yandan ülke menfaati ve ihtiyacı gerektirdiği zamanda ve konularda iktidar ile işbirliği yapmak ve onu desteklemek" değildir. Bizde muhalefetin işi karalamak, inkar etmek, doğruya eğri, eğriye doğru demektir. Büyüklerimiz bize tenkidi, "doğruya doğru, yanlışa yanlış demektir" diye anlatmışlardı. Bu manada muhalefete büyük ihtiyaç vardır, fakat bugüne kadar bir muhalefet sözcüsünün, bir iktidar tasarrufu için "ama, fakat, lakin…" diyerek bir şekilde sözünü geri almaksızın "iyi, doğru, tebrik ve takdir ediyoruz" dediğini duymadım, görmedim.
Şimdi herkes "uzlaşın" diyor. Uzlaşmak için önce barışmak ve helalleşmek gerekir. İktidarın başı elini uzatıyor ve "helalleşelim" diyor.
Peki muhalif liderler ne diyorlar?
"İki bin tutukluyu serbest bırak o zaman helalleşelim".
"Helalleşmeden önce hesaplaşma olmalıdır".
"Açtığı davaları zaten kaybedecekti, bu davaları geri almak helalleşmek değildir".
Bu sözlerin manası "kavgaya devam edelim, bizim gıdamız budur" demektir.
Uzlaşma konusu henüz gündemde değil, ama alametler belirdi. Ana muhalefet lideri şartlarını şöyle ortaya koydu:
"Bizim kırmızı çizgilerimiz var, anayasanın ilk üç maddesi korunacak, tarih ve dil kurumları eski haline döndürülecek, HSYK''da bakan ve müsteşarı bulunmayacak, YÖK kaldırılacak…"
"Kırmızı çizgi" den maksat, "bunlar olmazsa biz uzlaşmada yokuz" demek ise uzlaşma olmayacak demektir. Çünkü mevcut anayasanın ikinci maddesi şöyle diyor:
"Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir."
"Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan" kısmı değişmeyecekse yeni bir anayasaya ne gerek var, böyle bir anayasa ile ne değişecek?
Başka bir yazıda "öyleyse ne yapmalı?" sorusuna cevap vermeye çalışacağım.
Müritlerin öfkesi
00:0023/06/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Belli bir partiye oy verme ile ilgili emir şeyhin reyine, şahsi meyil, menfaat ve kanaatine dayanabilir ve isabetli de hatalı da olabilir. Bu konuda ona itaat edilmediğinde müridin başına kötü bir hal gelmez, manevi eğitimi de bundan zarar görmez. Bugün mensuplarına bağlayıcı siyasi emirler veren şeyhler, yazının başında açıkladığım irşada ehil olmayan, bu sebeple asıl vazifeyi bırakıp dünyalık peşinde koşan, maddi olanı manevi olana tercih eden şahıslardır.”
Yukarıdaki satırları yazmıştım, Türkiye''de birçok tarikat var, ama özellikle bunlardan biri sözü üzerine almış, kendilerinin kast edildiğini sanmış, oldukça sert ve üstten bir perde ile bana verip veriştiriyorlar. Mektupların bini bir paraya. Beni defterden sildiklerini yazanlar yanında daha edepli olanlar, üzüldüklerini beyan edenler var.
Benim yazımın belli bir bölümünü değil de bütününü göz önünde tutarak değerlendirme yapılırsa bir ifade hariç yazıya katılmamak mümkün değildir; çünkü yazdıklarım Sünni Müslümanlığın tartışılmaz kurallarıdır.
Katılmamak, tartışmak, reddetmek, farklı düşünmek ancak şu düşüncemle ilgili olabilir: “Parti tutmak ve laik bir ülkede mensuplarına, belli bir partiye oy vermeleri için emir çıkarmak tarikatların işi değildir, işini bilen ve yapan bir mürşid bunu yapmaz”.
Bu benim düşüncem, başkaları farklı düşünebilirler. Ben düşüncemi söylüyorum ve tavsiyede bulunuyorum, ama onlar öfkeleniyorlar, hakaret ediyorlar, buğzediyorlar. İşte problem de budur. Tarikat particiliğe soyununca hem mensupları arasında hem de onlarla diğerleri arasında soğukluk, ihtilaf, tartışma, ayrılma… baş gösteriyor. Birçok mensup bana şunu soruyor: “Bu emir bağlayıcı mıdır, uygulamazsam başıma kötü bir şey gelebilir mi…?”
Bir tarikat şeyhi parti tercihi yaptığında ve bu tercihi mensuplarına emrettiğinde “Allah''tan emir alıp bunu tebliğ etmiyor”, reyini, kanaatini söylüyor ve bu rey de doğru veya yanlış olma ihtimaline açıktır. Ben de bunun uygun olmadığını söylüyorum.
“Efendim filan büyüğümüz de bunu yaptı” demek, temel hükmü değiştirmez; kim yaparsa yapsın bu bir reydir, ictihaddır, doğru da yanlış da olabilir. Benim de buna “uygun değil” deme hakkım vardır. Bir şeyhin siyasi ictihadını ve davranışını uygun bulmadığım için beni defterden silenlere bir diyeceğim olmaz, defterlerine de meraklı değilim.
“Kâmil mürşidler bunu yapmaz…” mealindeki ifademde –bugün kaydını koymuş olsam da– genelleme yapmış olmam hatalıdır, bunu geri alıyorum.
“Cemaatler ve özellikle bunlardan biri için neden aynı tenkidi yapmadın?” sorusu/itirazı yerindedir. Cevabım ise şudur:
1. Tarikat ile cemaat aynı şey değildir.
2. Aslında dine davet cemaatleri de bunu yapmamalıdırlar. Ancak bir cemaate sivil ve askeri bürokrasi, yargı, bir kısım medya… tarafından âdeta savaş ilan edilirse, yok edilmek üzere planlar yapılırsa onlar için meşru savunma hakkı doğar.
Farklılık içinde birlik nasıl olacak?
00:0024/06/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aynı zamanda kendi kültür ve medeniyetlerine sahip çıkan dindar Müslümanlar, bu kültür ve medeniyeti yaymak, başkalarına sevdirerek benimsetmek isterler. Batı uygarlığına hayran olan ve kurtuluşu batılılaşmada gören vatandaşlar da herkesi bu manada uygarlaştırmak isterler.
Cumhuriyetin ilanından beri bu ikinciler, ikna yoluyla değil, silah zoruyla ve devletin bütün imkanlarını bu yönde kullanarak Türkiye''yi batılılaştırmak için uğraştılar.
Bu çabalar sonunda Türkiye Batı''dan çok şey almış olsa bile halk kendi medeniyetine sahip çıkıyor; din, kültür, dünya görüşü, hayat tarzı bakımından ikisi arası bir yol tutmuş gidiyor.
Şimdi yeni bir anayasa yapılsın isteniyor ve bu anayasanın önemli bir özelliği/farkı da çoğulculuk olsun deniyor.
Mesela kılık kıyafette çoğulculuk nasıl olur?
Bunu kırk kişiye sorsanız alacağınız cevap şudur: "Her ikisi de sosyal itibar ve değer bakımından eşit iki bayandan biri istiyorsa örtünecek, diğeri istemiyorsa tesettüre riayet etmeyecek".
Diyelim ki bunu yeni anayasada gerçekleştirdiniz; toplumda huzur, birlik ve düzeni de böylece gerçekleştirmiş olacak mısınız?
Bana göre "Hayır".
Bu çoğulcu hayat tarzını farklılar, eğitim yoluyla ve zihniyet değişikliği ile sindiremedikçe problem devam edecektir.
İşte size bir örnek:
Bir yakınım anlattı. Birkaç gün önce Ege''de bir sahilde, tesettürlü bayanların kendi aralarında denize girebildikleri bir mekandan geçmekte olan sözde modern, uygar ve oldukça açık bir bayan, yanındakine şöyle diyor:
"Bu köpekler her tarafı doldurdular, ülkemizi işgal ettiler!"
Bu bakış tarzı, bu zihniyet, bu bağnazlık, bu şirretlik böyle devam ederse önce bunlarla uzlaşarak demokratik bir anayasa çıkaramazsınız. Sonra da anayasa çıksa bile milli birlik ve beraberliği sağlayamazsınız.
Yazar, çizer, san''atkâr takımına, milli eğitime, kanaat önderlerine büyük iş düşüyor
Ebu Hanîfe Cafer es-Sadık ve tarikat
00:0026/06/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hocam size danışmak istediğim konular var açık ve net cevaplar verirseniz sevinirim.
Sorularım tarikat almayla ilgili. Deniliyor ki her müslümanın tarikat alması gerekir; nitekim tarikat almayı gerektiren en önemli hususlardan biri olarak şu gösterilmekte: ALLAH katında son nefesteki iman önemlidir. Ölüm döşeğinde son nefesi verirken şeytanın insanı kandırma olasılılığı çok büyüktür, şeytanın orada bizi kandırmasına izin vermememiz için bir hak dostundan tarikat almamız gerekirmiş. Son nefeste o hak dostu gelir şeytanın insanları kandırmasını önlermiş. Bu doğru mudur?
“İnsanların ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar şeytanın alimliği karşısında hiçbir işe yaramadığı, şeytana mağlup olup imanımızı kaybetmememiz için tarikat almamız gerektiği; buna İmam-ı azamın ''Son iki yılım olmasaydı Numan helak olurdu'' sözünü örnek olarak veriyorlar. Denildiğine göre İmam-ı azam son iki yılında tarikat almış ve helak olmaktan bu sebeple kurtulmuştur. Helak olmamaktan kasıt ahirete imanlı gitmiştir. İmam-ı azam bu sözü gerçekten tarikat aldığı için mi söylemiştir?
Hocam bir kusurumuz olduysa cehaletimize verin cevabınızı bekliyorum.”
Tasavvuf eğitimi almanın faydasından söz etmek başkadır, mümin, Müslüman, cennetlik olmak için tarikata girmenin gerekli ve şart olduğunu söylemek; böyle inanmak ve iddia etmek başkadır.
Birinci söz ve inanç, ehl-i sünnet alimleri arasında bile tartışılmış; bunu benimseyenler olduğu gibi kabul etmeyenler de olmuştur. Ben, Allah Resulü (s.a.)in izinden giderek, İslam''ı onun gibi anlayıp kendi kabiliyeti ölçüsünde uygulayarak onun irşad gücüne kısmen de olsa varis olmuş bir mürşid ile irtibat kurmak suretiyle ondan istifade etmenin faydalı olabileceğine inananlardanım.
Allah''ın makbul bir kulu, salih bir mümin olmak veya son nefesinde imanını kurtarabilmek için mutlaka bir tarikata girmenin gerekli ve şart olduğunu söylemenin, buna inanmanın ise kişinin imanına zarar vereceğini şüphesiz olarak söylüyorum. Allah Resulü (s.a.) “Size iki şey bırakıyorum; bunlara sarıldığınız sürece asla sapmazsınız: Allah''ın kitabı ve benim sünnetim” buyuruyor.
İmam Ca''fer es-Sadık Ehl-i sünnete göre de Ehl-i beyt''ten olan, mübarek ve alim bir zattır, müctehiddir, ictihadına itibar edilir. Ama yine büyük bir fıkıh alimi ve mezheb imamı olan Ebû-Hanîfe''nin ona -tarikatına girme manasında- intisap ettiği de, fıkıh dersi aldığı da sabit (doğru, sahih) değildir. Bazı Şî''a alimleri de bu sözü naklederler, ama sonradan -Ebu Hanife şîî olmadığı için- onun yolundan saptığını söylerler.
Ebû Hanîfe ile Ca''fer es-Sadık aynı yılda doğmuşlardır, Ebu Hanîfe Kûfe''de, Ca''fer es-Sadık Medîne''de yaşamıştır, Ebu Hanîfe''nin hocaları bellidir, bunlar arasında İmam Ca''fer yoktur.
Büyük mürşid İmam-ı Rabbânî Mektûbât isimli kitabında şöyle diyor (C. I., 48. Mektup):
“Mevlâna Kılıç Muvaffak, İslâm''ı öğrenen talebe ile, sofîler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından, ilim taliblerini sofîlerden önce tutmasıyla, gerçekten iyi yapmış…
“Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şerîatı tervîc ve teşvîk vardır. Çünkü onlar, şerîatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir. Mustafâ''nın (s.a.) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette, şerîattan sorguya çekilirler, yoksa tasavvuftan değil! Gerek cennete girmek, gerekse ateşten uzak kalmak şerîatı (onun emir ve yasaklarını) yerine getirmeye bağlıdır. Kâinatın en ulu kişileri olan peygamberler, halkı yalnız şerîatâ davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır…”
Cuma namazı ve ihtilaf
00:0030/06/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Muhterem Hocam, kafamı karıştıran bazı sorların cevabını sizden öğrenmek istediğim için sizi rahatsız ettim. Sorularım biraz fazla oldu hakkınızı helal ediniz. Cevap verebilirseniz sevinirim. Ayrıca yirmi dört yaşındayım, şu anda hafızlık yapıyorum, yarıya yaklaştım, biraz zorlanıyorum, dua ederseniz memnun olurum. Allah (c.c) iki cihanda yar ve yardımcınız olsun.”
Ben de soru ve cevaplara geçmeden önce hıfzınızı tamamlayabilmeniz için Allah''ın yardımını niyaz ediyorum. Bu yaşınızda Kuran-ı Kerim''i ezberlemeye kalkışacak kadar azim ve aşkınız olduğuna göre siz, ezberlemeyi bitirince Arapça ve usul de okuyarak bu mübarek kitabı anlama devletini de elde edebilirsiniz. Bunu da mutlaka gerçekleştirmeye çalışın.
“Zuhr-i ahir namazı kılmak ihtiyat mı? Siz kılmamı tavsiye eder misiniz, etmez misiniz?”
Bir Müslüman, sorar, danışır, okur, sonunda bulunduğu yerde ve şartlarda kendisine Cuma namazının farz olup olmadığı, kıldığında sahih olup olmadığı konusunda bir hükme, bir kanaate varır. Farz ve sahih olduğunu kabulleniyorsa Cuma namazını kılar, farz veya sahih olmadığı kanaatini (hükmünü, yorumunu) kabullenirse Cuma namazı kılmaz, öğle namazı kılar. Aksine inandığı halde Cuma kılar sonra da ihtiyaten diyerek öğleyi (zuhr-i ahir adıyla uydurulmuş namazı) kılarsa çelişkiye düşmüş, yaptığını bozmuş olur.
Benim araştırmalarım sonunda ulaştığım/benimsediğim hüküm şudur: Türkiye''de, Cuma namazı kılınması için izin verilmiş veya şartlarını taşıyan köyler dahil, bir camide veya birden fazla camide kılınan Cuma namazları sıhhat şartlarını taşımaktadır. Bu sebeple cuma namazı kılanların bir de dönüp (Cuma olmadı, belki olmamıştır diyerek) öğle namazı yerine geçecek bir namazı (zuhr-i ahiri) kılmaları uygun değildir. Aslında birçok ibadette alimlerin ihtilafları, farklı ictihadları vardır. Mümin bunlardan birine göre amel eder; amel ettikten, uygulamayı yaptıktan sonra -belki bu yanlıştır diyerek- dönüp bir de başkasına göre amel etmez.
Cuma günü, Cuma namazının farzından önce dört rek''at sünnet kılınır, hutbeden sonra cemaatle iki rek''at Cuma''nın farzı kılınır, farzdan sonra camide, iş yerinde, evde, hasılı her neresi uygun ise orada dört rek''at da son sünnet kılınır. Cuma namazı bundan ibarettir.
"Ümmetimin ihtilafı rahmettir'' diye bir hadis-i şerif mevcut mu? Böyle bir hadis varsa anlatılmak istenen mana nedir?”
Bu söz hadis olarak da rivayet edilmiş, fakat sağlam bir raviler zinciri bulunamamış, bu sebeple hadis alimleri “sahih bir hadis olmadığını” ifade etmişlerdir.
Bu cümle İmam Malik, Ömer b. Abdulaziz gibi İslam büyükleri tarafından -usulden çıkarılmış- bir kural, bir ilke olarak zikredilmiştir. Manası da şöyle açıklanmıştır: İlgili deliller birden fazla anlayışa, yoruma, kıyasa… açık olduğu için aynı konuda (meselede) birden fazla ictihad ortaya çıkarsa ümmet (alimler) ihtilaf ettiler denir. İşte bu ihtilaf, alimlerden fetva soran, bilgi alan ve uygulayan müminler için rahmettir, genişliktir, çözüm zenginliğidir; çünkü bunlardan harhangi birine uyan mümin -o alimin ictihadı hatalı olsun, isabetli olsun- vazifesini yapmış, kulluğunu yerine getirmiş olur.
Cevaplara devam edeceğim.
Sakal ve sünnet
00:001/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Sakalın hükmü nedir? Bazı kitaplarda bırakmanın sünnet olduğu geçiyor, bazılarında da kazımanın haram olduğu bildiriliyor. Eğer sünnetse terki nasıl haram oluyor, kesmek haramsa bırakmak farz olmaz mı?"
İlgili kaynaklarda sakalı kazımanın hükmü "Haram, mekruh ve mubah" diye üç şekilde verilmiştir; yani bu konuda farklı yorumlar vardır (Helaller Haramlar isimli kitabıma bakın.)
Bu vesile ile Peygamberimizin örnekliği konusundaki bir yazımı bir daha okuyalım:
"Allah''a ve âhirete umut bağlayan, Allah''ı dilinden ve şuurundan düşürmeyenler için Resûlullah''ta, elbette güzel bir örneklik vardır" (Ahzâb: 33/21).
Örnek gösteren Allah, örnek olan O''nun elçisi, Son Peygamberi, Sevgisinin Rehberi, alemlere Rahmet, bir adı da Ahmed olan Efendimiz (s.a.v.), örnek alacak olanlar ise müminler, ama sıradan müminler değil, umudunu Allah''a ve âhiret (ebedî hayat) mutluluğuna, dünyada ve âhirette Allah''ın lütfuna bağlamış olan, O''nu gönül, şuur ve dilinden düşürmeyen, O''nunla var olan, her işin önünde içinde ve sonunda O''nunla olan, olmak isteyen müminler. İşte bunlar için, bizzat Allah''ın, Kitabı''nda gösterdiği örnek Muhammed Mustafâ''dır (s.a.v.).
İnsan önce hedefini belirleyecek, sonra da bu hedefe ulaşabilmek için gerekli tedbirlere başvuracaktır; tedbirler içinde en işe yarar olanı birikmiş tecrübelerden yararlanmaktır. En iyi yol bilinen yoldur, daha önce denenmiş ve hedefe ulaştırdığı sabit olmuş tedbirler ve yöntemlerdir. Fânî dünya hayatında kendilerine bir hedef seçenler, bu hedefi daha önce yakalamış kimseleri örnek alırlar. Fânî dünya hayatını, ebedî mutluluğun bir aracı, bir köprüsü, bir müsveddesi olarak görenler hedeflerine ulaşabilmek için bu dünya hayatını nasıl yaşamaları gerektiğini bilmek ihtiyacındadırlar. Katıksız, katışıksız, ebedî ve gerçek mutluluğun yolcuları, bu yolu kat ederek hedefe ulaştığı bilinen birini bilir ve bulurlarsa, onun gibi yaşar ve yürürlerse elbette maksutlarına ereceklerdir. Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alındığı takdirde "seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren" birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ''dır (s.a.v.). O''nun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt O''nun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir.
O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re''yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder... O''nun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber''in (s.a.v.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse O''nun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda O''nun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terletmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde O''nun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır: 1. O''nun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur''dan ve Sünnet (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek. 2. Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek. Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, O''nun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin "O''nun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuk parçası ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım" dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de "Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar örneklik alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde en maksada en uygun olanı kullanırım" dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, O''nun örnekliğini terketmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.
Nafile ibadetler ve evrâd
00:003/07/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Vird edinilen nafile ibadetlerin vacip hükmünü aldığı doğru mu? Tarikatlarda telkin edilen zikir derslerinin, nafile ibadetlerin devam ettirilmesinin hükmü nedir?"
Vird (cem''i evrâd) daha ziyade tasavvufta kullanılan bir terimdir ve manası, belli zamanlarda, belli sayıda Allah''ın isim ve sıfatlarını, kelime-i tevhîdi, salavât-ı şerifeyi… sesli veya sessiz olarak zikretmek, söylemek veya zihinden geçirmektir.
Nafile ibadetler de belli zamanlarda belli sayıda devamlı yapılmak istenirse, buna niyet edilir, ahdedilir veya bir mürşid tarafından vazife olarak verilirse vird-evrâd gibi kabul edilir.
Peygamberimiz (s.a.) namazlardan sonra 33''er kere "sübhanallah, elhamdü lillah, Allahu ekber" demeyi bütün ümmete, uyumadan önce yine bu zikri yapmayı –bir rivayette son cümleyi 34 kere söylemesini- Hz. Fatıma''ya tavsiye etmişlerdir. Belki de bu ve benzeri uygulamalardan yola çıkan tasavvuf önderleri, müritlerine, belli sayıda zikirleri vazife olarak vermişler, bunlara da evrad denmiştir. Tasavvufta bu zikirlerin manevi arınma ve tekamülde tesiri olduğunu inanılır. Eğer mürid, olagan dışı bir durum, ciddi bir mazeret bulunmadan evradını terk ederse bunun manevi müeyyidesi vardır ve geriletici tesiri olduğu kabul edilir.
Nafile ibadetlere gelince:
Aslında farz veya vacib olmadığı halde bir ibadet, şu sebeplerle vacib/farz olur:
1. Hac, umre, namaz, oruç gibi bir ibadete nafile olarak başlayıp tamamlamadan bırakmakla.
2. Adak yapmak, bir ibadeti tayin ve tarif ederek yüklenmek, Allah rızası için yapmaya niyet etmekle.
3. İnsanların ihtiyaç duydukları, verilmesi de zor ve külfetli olmayan şeyler (Mushaf, bazı el aletleri, komşunun duvarından yararlanmak vb.) istendiğinde. Bir tarafta fazlası var iken diğer tarafın zaruret derecesinde muhtaç olması durumunda ona ödünç vermeye de birçok alim vacib demişlerdir.
4. Bir kimse ana, baba, dede gibi usulüne veya çocuk ve torun gibi füruna malik olursa (bunlar köle olarak eline düşerse) onları azad etmek vacibdir (yani farzdır). Kölelik var iken köle azad etmek teşvik edilmiş ve nafile bir ibadet sayılmıştı. Ama köle kişinin usulü veya fürundan olursa onu azad etmek nafile olmaktan çıkıp farz olmaktadır.
Kalan sorular
00:007/07/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Savm-ı Davud tutan bir kimse orucunu bozarsa veya birkaç gün ara verirse bu kişinin ne yapması gerekir?”
-Eğer ömür boyu veya belli bir süre bu oruca (bir gün tutup ertesi gün tutmamak şeklinde oruç) tutmaya niyet etmiş ise, oruç tutmadığı günlerde geçirdiği oruçlarını tutması gerekir.
“Akşam namazının vaktinin girmesine dört-beş dakika varken akşam namazını yanlışlıkla kılsam iade etmem gerekir mi?
“Diğer namazlarda hüküm nasıl?”
- Takvimlerde temkin varsa; yani mesela akşam namazının vakti takvime, vaktin girdiği saat ve dakika değil de ihtiyaten birkaç dakika sonra yazılmış ise ve yanlışlıkla erken kılan kimse bu temkin süresini aşmamış ise namazı vaktinde kılmış olur. Temkin olup olmadığını bilmeyen kimse vakit girmeden kıldığı sabah, öğle ve akşam namazlarını yeniden kılmalıdır. İkindi ve yatsı namazlarının, fıkıh kitaplarında ikişer vakti vardır; yani müctehidler bu namazların vakti konusunda ihtilaf etmişlerdir. Daha geç vakti tercih eden müctehide/mezhebe göre yapılan takvimler uygulanıyorsa, bir süre önce (daha erken vakti tercih eden mezhebe göre) kılmak da caiz olur.
“Sabah ve ikindi namazlarından sonra kaza namazı kılınabilir mi?”
-Sabah ve ikindi namazlarından sonra kaza namazı kılınabilir.
“Öğlen ve yatsı namazlarının son sünnetlerinin dört rekata tamamlanması diye bir şey var mı?”
-Peygamberimiz (s.a.)''in devamlı kıldığı bilinen sünnet namazların rek''at sayısı on ikidir (iki sabahın farzından önce, dört öğlenin farzından önce, iki farzından sonra, iki akşamın farzından sonra, iki yatsının farzından sonra). Öğle ve yatsı namazlarının son sünnetleri dörder rekat olarak kılınırsa, baştaki iki rekatın sonunda yeterince oturmak şartıyla üçüncü ve dördüncü rekatlar nafile namaz olur.
“Satranç ve dama oynamanın hükmü nedir?”
-Bu iki oyun hakkında farklı ictihadlar vardır. Vaktin iktisadlı kullanılmasına dikkat edilir, ibadetler terk veya tehir edilmezse caiz olur.
Resim ve manken
00:008/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Resim çizmenin hükmü nedir? Bayan giyim mağazasında elbiselerin sergilenmesi için kullanılan mankenlerin (saçı, kipriğine kadar bütün azaları tam) bulundurulması, giydirilmesi ve böyle bir yerde çalışmanın hükmü nedir?"
Heykel şeklinde olmayan, kâğıt, sergi, örtü, duvar gibi yerlere yapılan resimler hakkındaki hadisler bunun mutlak olarak haram veya helâl olduğunu göstermiyor; resmin konusuna, ressam veya resmi kullananın maksadına ve kullanıldığı yere göre çeşitli hükümler getiriyor:
a) Mukaddes sayılan, tapınılan, ulûhiyyet izafe edilen şeylerin resimlerini yapmak ve kullanmak haramdır.
b) İslâmî ahkâm ve ahlâka aykırı olan çıplak insan vb. resimlerini yapmak ve kullanmak da haramdır.
c) Bunların dışında kalan resimlerden canlılara ait olmayanları mübahtır, yapmak ve kullanmak serbesttir. Nitekim İbn Abbas bir ressama, resim yasağını naklettikten sonra şöyle demiştir: "İlle de yapacaksan ağaçların ve ruh olmayan şeylerin resimlerini yapman gerekir."
d) Canlılara gelince hadislerden bir kısmı Peygamberimiz (s.a.v.)''in bunları tasvib etmediğini, diğer kısmı ise bilhassa çiğnenen sergide, yaslanılan yastıkta, oturulan minderde... olduğu zaman caiz gördüğünü ifade etmektedir. Bunlardan çıkan netice, böyle resimlerin-dinî bir takdis ve ta''zime götürmedikçe- câiz olduğudur. Titizlik gösterilen nokta tevhidin korunmasıdır. Tahavî''nin şu ifadesi bu anlayışı destekliyor: "Rivayet ettiğimiz hadisler, elbise üzerindeki resimleri, yasaklanan resimlerin dışına çıkarmaktadır. Yasaklanan resimler, Hıristiyanların kilise duvarlarına yaptıkları veya bezlere yapıp astıkları resimler kabilinden olanlardır."
Resim hakkındaki hadislerden anlaşıldığına göre Resûlullah (s.a.v.) önceleri, tevhid inancı ruhlara yerleşinceye kadar resim hakkında titiz davranmış, sonraları mahzuru olmayan noktalarda ruhsatlar vermiştir.
Bâzı âlimler, canlı-cansız ayırımını gözönüne alarak mücessem (üç boyutlu) olmayan veya hayatî bir uzvu eksik bulunan resimleri de cansızlara katmış, caiz görmüşlerdir. Çünkü bunların, mezkûr şekil ve eksikler içinde canlı olmaları mümkün değildir.
Manken hem çıplak heykel gibidir hem de kapitalizmin doymak bilmez kazanma hırsının aleti, insanları tüketime kışkırtmanın aracıdır. İnsanlar ihtiyaç duydukları nesneleri arar bulur alırlar. Bunları tanıtmak fiyat ve yerlerini bildirmek manasında reklam meşrudur. Ama insanlarda ihtiyaç duygusu uyandırmak, almayacağını aldırmak, satmayacağını sattırmak için yapılan büyü tesirli reklamlar meşru değildir. Çıplak kadın heykelleriyle vitrin yapma ve süsleme de bu reklam çeşidine girer. Müslüman bir tacir vitrin yapacaksa kırmızı çizgilere dikkat ederek yapacak. Malı ve fiyatını göstermek istiyorsa bunu, canlı veya cansız kadın vücudunu kullanarak yapmayacak, hem estetik hem de İslam ahlak ve âdâbına uygun sunumlarda bulunacak.
Altıncı Gençlik Buluşması
00:0010/07/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıdaki haber ve onayladığım konuşmaların daha ziyade yaygınlık kazanması için köşeme alıyorum.
2005 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile ''uluslar arası birlik'' statüsünde kurulan İslâm Dünyası STK''ları Birliği (İDSB)''nin düzenlediği 6. Gençlik Buluşması 11-17 Temmuz''da İstanbul''da gerçekleştirilecek. Buluşmaya dünyanın her yerinden genç sivil toplum temsilcileri ve akademisyenler katılıyor. "İslâm Dünyasında İnsan Hakları" konulu buluşmada Türkiye''den uzmanların yanı sıra İslâm Dünyasından gelen genç sivil toplum temsilcileri de sunumlar yapacaklar.
"Her sahada ve her ölçekte birlik" anlayışıyla kurulan İDSB, İslâm Dünyası''nın pek çok kesimini değişik vesilelerle bir araya getiriyor. İslâm Dünyası''nın gençlerine yönelik gerçekleştirilen Gençlik Buluşmaları da bir tanesi Türkiye''de olmak üzere yılda iki defa düzenleniyor. Merkezi İstanbul''da bulunan ve Necmi Sadıkoğlu''nun Genel Sekreteri olduğu İDSB, İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT)''nın sivil şekli gibi de değerlendiriliyor. 50 ülkeden 200 üyesi bulunan İDSB''nin üye sayısı ve etkinliği her geçen yıl daha da artıyor. Önümüzdeki Ekim ayında İstanbul''da 13. Konsey toplantısını yapacak olan İDSB bu toplantının yanısıra Endülüs''ün fethinin 1300. yılı münasebetiyle Uluslararası Endülüs Konferansı''nı da İstanbul''da gerçekleştirecek.
"Artık ''İnsan hakları'' konusu bizim savunmacı reflekslerle konuşacağımız bir konu olmaktan çıkmalı! Genç nesiller insanca, hakça ve âdil bir şekilde yaşayacakları yönetimler arıyorlar ve her bir Müslüman şeffaf, hesap verebilir, katılımcı ve insan haklarına saygılı yönetimleri hak ediyor" diyen İDSB Genel Sekreteri Necmi Sadıkoğlu, İslâm dünyasının insan hakları konusunda yapması gerekenler hakkında şunları söyledi: "İslâm Dünyası işgallerden çektiği kadar kendi idarecilerinden ve yönetimlerinden de çok çekti. İşte ''Arap Baharı'' diye ifade edilen hadiseler bunun bir göstergesidir. On yıllarca İslam Dünyası''nın en önemli ülkelerinden olan Türkiye''de mütedeyyin insanlar, dinini daha iyi yaşamak için eğitim almak isteyenler, başörtülü kardeşlerimiz mağdur oldular. Irkçı yaklaşımlar ve baskıcı politikalar, inkâr, ret ve asimilasyon kokan siyaset anlayışı her kesimden pekçok kardeşimizin acı çekmesine sebep oldu. Cesaretle, kararlılıkla ve soğukkanlılıkla sorunlarımızın üzerine gitmeliyiz. Biz evimizin önünü temizlemezsek başkaları gelip temizlemek isteyebilir. Artık insanlarımız Avrupa kapılarında haklarını aramaktan çıkmalı. Bu zillet İslâmiyet''in izzetine yakışmıyor. İnsanımıza inandığımız değerlere göre muamele edersek buna niçin ihtiyaç olsun. İslâm dünyası kendi sorunlarını çözmek için kendi mekanizmalarını kurmalıdır. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)''nın birkaç yıldır çalıştığı ve geçtiğimiz ayın sonunda Astana''da kuruluşu açıklanan İnsan Hakları Komisyonu bu noktada somut ve olumlu bir adımdır. Bununla birlikte özellikle Batı dünyasında kasten tırmandırılan İslamofobik politika ve yayınlara karşı etkili mücadele etmenin yolu da önce kendimizden başlamakla ve etkin temsil ve doğru tebliğ mekanizmaları kurmakla mümkün olabilir. Ne kendi değerlerimizi eksik görüp farklı bir yola sapalım ne de Batının çifte standartlı politikalarını gözden kaçıralım. Ne İslam dünyasındaki işgallere karşı sessiz kalalım ne de bağımsız ama mutsuz ülkeler olalım. Resmin tamamını doğru okuyup isabetli adımlar atmalıyız. "
Uluslararası 6.Gençlik Buluşması açılış programı 11 Temmuz Pazartesi günü Ali Emiri Kültür Merkezi''nde gerçekleştirilecek. Ömer Karaoğlu''nun konser vereceği açılış programında katılımcılar ve program hakkında bilgi verilecek.
Siyasete Müdahale
00:0014/07/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasilerde siyaset, bürokratların değil, seçilmişlerin işidir. Bürokratın siyasi kanaati ne olursa olsun kendi yetkisi dahilindeki işleri tarafsızlık içinde yürütmek, iktidarın olsun muhalefetin olsun yanında veya karşısında yer almamak durumundadır.
Ülkemizde yalnızca bazı askerler ve yargı mensupları siyasete müdahale eden bürokratlar değil, ama daha çok ve etkili müdahale bu iki guruptan geliyordu. Çok çirkin, ibretlik, ele aleme karşı ayıp işler oldu, lakin görünen o ki, müdahale gittikçe azalıyor, o yolun yol olmadığı, kimseye fayda sağlamadığı, sonunda ülkeye ve halka zarar verdiği anlaşılıyor.
Son seçimlerde yargı cephesinden yine bazı müdahaleler oldu, yemin krizinde de yargı bürokrasisinin etkisi apaçık ortada. Başta askerler ve yargı bürokrasisi olmak üzere siyasete müdahale etmemeleri gereken kurumların ve bunlara mensup şahısların sınırlarını aşmalarını, yetkilerini kötüye kullanmalarını engellemek için anayasanın yeni baştan ele alınması ve yanlışa giden yolları tıkaması gerekiyor.
Demokrasinin eksiklerinin giderilmesi, insan hakları ve bu arada Kürt, Alevi vb. meselelerin çözüm yoluna girmesi için de –tek başına bu yeterli olmamakla beraber- mevcut anayasanın değişmesi gerektiğinde ittifak var.
Şu halde bu anayasa değişmeli, bunun için seçilmişler meclise gelmeli, her şeyden önce ülkenin ve milletin menfaatini düşünerek daha iyi bir anayasa yapmak için işbirliği yapmalıdırlar. Gel gör ki, muhalif bazı partiler kendi yaptıkları yanlışları, millet ve demokrasi aleyhine olan dayatmalarla ve suçu iktidara yükleyerek veya topu ona atarak düzeltme yolunu seçiyor, yıllardır beklenen ve durmadan ertelenen anayasa meselesini yine engelliyorlar.
Bir yandan yemin boykotu, öte yandan istedikleri olmazsa ülkeyi karıştırma ve kan dökme tehdidi çok çirkin, zararlı ve kabul edilemez tavırlardır. Demokrasinin, farklılık içinde bir arada adam gibi yaşama bakımından bir işe yarayıp yaramadığı bu dönemde, başta yeni bir anayasa olmak üzere yıllanmış problemlerin çözülmesi veya çözüm yoluna girmesi halinde anlaşılacaktır; yani demokrasi önemli bir imtihanla karşı karşıyadır. Demokrasi, insan hakları, halkın menfaati diye bağırıp çağıranlar bu önemli vazifede yan çizerlerse hem din gibi sarıldıkları veya öyle göründükleri demokrasi zarar görecek hem de kendi güvenilirlikleri zedelenecektir.
"İlgililer bir de bu bakımlardan meseleye yaklaşıp düşünseler iyi olacak" derim!
Büluğ, Sa"y ve Mehir
00:0015/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
…Hanımlarımızla işlediğimiz dersler sırasında öğrenmek istedikleri konularda bazı soruları oluyor, biz de kitaplara ve bilenlere danışarak gücümüz yettiğince cevaplandırmaya çalışıyoruz. Birkaç hanım arkadaşın sorusuna cevap vermekte zorlandık ve size yazmaya karar verdik. Yardımcı olabilirseniz çok memnun oluruz.
1. Buluğa ermiş çocuklarımız tüm dini vecibeleri yerine getirmekle yükümlü müdür? Özellikle kız çocuklarımızdan erken büluğa erenleri başlarını örtmelerini teşvik konusunda anneler çocuklarının henüz olgunlaşmadığını ileri sürerek aceleci davranmak istemiyorlar. Âkıl olmanın şartları nelerdir?
2. Adetli bir kadın Safa ile Merve tepeleri arasında kalan bölüme girebilir mi, say yapabilir mi? Bu bölümler Mescid-i Haram''dan mı sayılır yoksa direk olarak bu bölüme açılan kapılardan girip say yapmakta bir mahzur yok mudur?
3. Mehrini alamayan kadın hakkında “kocasına itaat etmesi gerekmez” şeklinde bir hüküm var mıdır?
En kısa zamanda cevap verebilirseniz çok memnun oluruz. Şimdiden teşekkürler.
Selam ve dua ile... (Ş.B.)
1. Dokuz yaşını kamerî yıl olarak doldurmuş kız çocuğu âdet görmeye başlarsa veya âdet görmez de 15 yaşını doldurursa büluğa (ergenlik çağına) gelmiş olur. Erkek çocuğu da 12 ila 15 yaş içinde ihtilam olursa (uyurken boşalırsa) veya ihtilam olmasa bile onbeş yaşını doldurursa ergen (baliğ) olur. (Büluğ çağı hakkında farklı ictihadlar da vardır)
İnsanın dinin emir ve yasakları ile yükümlü olabilmesi için akıl sağlığı içinde büluğa ermesi şarttır. Doğru yanlış, hayır şer, faydalı zararlı nedir bilmeyen, ayıramayan, yaptığının bilincinde olmayan akıl hastaları da yükümlü değillerdir.
İbadetler imana, sevgiye, şuura dayandığı kadar alışkanlığa da dayanır. Zamanında ibadetlere alışmamış, bunun için eğitilip hazırlanmamış gençler ibadette zorlanabilirler. Gençlik çağına girmiş bir insanı -daha önce eğitmeden- ergenlik çağına girdiği gün namaza, oruca, örtünmeye… çağırmak, bu çağrıya uymadığı zaman zor kullanmak sakıncalar, problemler doğurabilir. Ya ergenlik çağına gelmeden çocuklar yükümlülükler için eğitilmelidir veya bu yapılmamış ise ergenlik çağına girdiklerinde onları isyana, inkara, nefrete itmeyen uygun yöntemlerle yönlendirme yolu seçilmelidir.
2. Hz. Aişe âdet görünce Peygamberimiz (s.a.) ona şöyle dedi: Tavaf dışında –diğerlerinin yaptıklarını- sen de yap, tavafı ise âdet bitince yaparsın.”
Sa''y hacda ve umrede yapılan bir ibadettir; peygamberimiz tavaf dışında kalan bütün hac ve umre parçalarını yapmaya izin verdiğine göre âdetli hanımlar da sa''y yapılan yere (Safa-Merve arasına) girebilirler ve sa''y yapabilirler.
1. Mehrini almayan kadın da genel olarak evlilik hukukuna riayet etmekle yükümlüdür. Yalnızca evlendiği yerleşim yerinden bir başka yere göçme konusunda seçim hakkı vardır, göçmeye rıza göstermeyebilir.
Ayrımcılık, şiddet ve dindarlara baskı
00:0017/07/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hillary Clinton, İslam İşbirliği Teşkilatı''nın (İİT) düzenlediği ''Dini Temelli Hoşgorüsüzlükle Mücadele Toplantısı''nda yaptığı konuşmada:
“BM İnsan Hakları Konseyi''nin dini özgürlükleri koruma, ayrımcılığı ve nefret suçlarını önleme konularını uluslararası seviyede ele almak için kapsamlı bir çerçeve sağladığını ancak aynı zamanda her ülkenin kendi içinde dini farklılıklara saygı geliştirmek için yapacakları var... ABD''de itiraf ederim ki dini inançlarından dolayı hâlâ kendilerini savunmasız ve önemsizleştirilmiş hissedenler var. Neredeyse 300 milyon nüfuslu bir ülkede bir avuç kışkırtmacının fesatça eylemlerinin nasıl hoşgörüsüzlük dalgaları yarattığını da gördük'' demiş... İfade özgürlüğünün evrensel bir hak olduğunu vurgulayan Clinton, bu nedenle dinlerarası eğitim ve iş birliğini destekleme, ayrımcılığa karşı yasaları uygulama, bütün insanlara istedikleri gibi ibadet etme haklarını korumaya odaklı olduklarını anlatmış.
“Benim yüzüm kara ise seninki benden kara” diyerek “karayı aklama” gibi bir derdim de yok, Müslüman olarak kara yanınız da yok. Bundan dolayı en büyük nimet olan İslam ile bizi müşerref kılan Allah''a sonsuz şükürler olsun!
Tarihte ve günümüzde İslam dünyasında da gayr-i müslimlere, farklı inanç sahiplerine karşı, İslam''ın razı olmadığı davranışlarda bulunan kimseler, gruplar, yönetimler olmuştur; nitekim Clinton bugün bile kendi ülkesinde bunun örneklerinin bulunduğunu itiraf ediyor. Ama -bugün de mevcut olmakla beraber- tarihe bakıldığında Batılıların (ABD ve Avusturalya dahil) kendi dininden, ırkından ve mezhebinden olmayanlara yapığı zulümler, soykırımlar, işkenceler insan olan varlıkların tahammül boyutunu fersah fersah aşmıştır.
Peygamberimiz (s.a.) Medine''ye hicret ettiğinde Yahudiler, müşrikler, Ensar ve Muhacirlerden oluşan Müslümanlar arasında bir birlik (vesikaya göre ümmet) oluşturmuş, “herkesin dini kendine aittir” diyerek din özgürlüğü ilkesinin altını çizmiş, farkı nüfus unsurlarının bir birlik, bir devlet, bir ümmet oluşturabileceklerini aleme göstermişti. Daha sonra Hristiyanlarla da çeşitli anlaşmalar yapmış, savaş halinde bile din adamlarına ve mabetlere dokunulmamasını emretmişti.
İslam devletlerinde daima Müslüman olmayan unsurlar bulunmuş, bunlar din özgürlüklerini -o günün dünyasında emsali görülmeyen bir ölçüde- yaşamışlardır.
Bugün dünyada ifade ve din özgürlüğüne karşı olan, şiddet ve nefret telkin eden hareketler varsa kesin olarak bunlar din olarak İslam''dan kaynaklanamaz. Cihad “zulme karşı, Müslümanların yurtlarına ve dinlerine göz dikenlere karşı” yapılır. İnsanları İslam''a sokmak veya Müslümanlar gibi yaşamalarını sağlamak için cihad yapılmaz. Fetihlerden sonra savaş suçu işlemeyenlere dokulmaz, isteyen kendi dininde kalır, ibadetler dahil din özgürlüğünü kemaliyle yaşar, bir vergi ödeyerek topraklarını kullanır ve zenaetlerini icra ederler.
ABD dış ileri bakanı dahil bütün Batılılar “kendi menfaatleri için başka toplulukların haklarına saldırma” suçuna karşı mücadeleyi öne alsınlar, Allah''ın bütün insanlar için yarattığı rızkı adil paylaşmaya razı olsunlar bakın o zaman işler nasıl güzelleşecek!
.
.
.Doğru İz Hoş Seda Ahmed Şişman
00:0021/07/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1970''li yıllarda, Ali Bulaç ile birlikte bizden bir randevu alıp Bekir Topaloğlu''nun evine geldiler, bize bazı tavsiyelerde bulundular, nasihat ettiler, biz de dinledik. İlk görüşmemiz böyle oldu. Biz daha yaşlı idik, onlar da iyi niyetli ve cesur idiler, hazmettik, biz de düşünce ve planımızı anlattık. Aradan yıllar geçtikçe, olaylar birbirini açıkladıkça aramızda daha yakın, daha sıcak bir ilişki oluştu. Her ikisiyle de birçok hizmetin içinde bulunduk.
Ahmed Şişman (merhum) neler yapmış?
Bunları gazetelerde okudunuz. Hizmet olarak yaptıkları hep güzel, bereketli ve semereli olmuş. Bunların bir kısmı "devam eden sadaka"; yani arkadan gelenlerin devam ettirdikleri, üzerinden yürüdükleri güzel izler.
Ensar Vakfı''ında yıllarca beraber yürüdük. 28 Şubat tsunamisi olmasaydı bugün vakıf Türkiye''ye yayılmış en büyük hizmet aracı olacaktı; ama yine de olacak, bayrak yarışı devam edecek.
Hasta olduğu için Ensar''daki ağır vazifesinden çekilmesini, tecrübe birikimi ile gençlere yardımcı olmasını istemiştik, o da bunu yapmıştı, ama imanı ve heyecanı ona dinlenme imkanı vermiyordu. Son gecenin gündüzünde bile Ankara''ya gitmiş, yeni dönemde hangi hayırlı işlerin yapılabileceği konusunda ilgililerle görüşmeler yapmış ve yorgun olarak evine dönmüştü.
Böyle bir tabiatı vardı; az ile, küçük ile yetinemiyordu. Umre ibadetinde muhterem eşleri ve biz ısrarla "sıcak saatlerde tavaf yapma, sıhhatini tehlikeye atma" dediğimiz halde o buna devam ediyor, serzenişlere ise her zaman ki "aldırmaz görünüşü" ile bir cevap verip geçiştiriyordu.
Yaşasaydı hizmetleri devam edecekti, ama önemli olan -er veya geç gelecek olan- ölümden sonra da hizmetlerin devam etmesi, amel defterinin kapanmamasıdır. İşte bu dünya hayatında kim "güzel bir seda, hayırlı bir iz" bırakıp da giderse onun defteri kapanmıyor. Kendi oğlu dahil genç ekip Ensar hizmetini devam ettirecekler, onun başlattığı veya katıldığı diğer hizmetler de hamiyetli ve gayretli insanlarımız elinde devam edecek. Birçok devlet başkanı veya devletlu ölmeden unutuluyor, ama gönüllerde devletlu olanlar unutulmuyor, unutulmayacak. Diyelim vefasızlar unuttu, melekler unutmayacak, yazıcılar yazmaya devam edecekler.
Küfür söz
00:0022/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Amerika''da yaşıyorum.
İnanmayan insanlar konuşurken bazen küfür laflar ediyorlar.
Ben bu insanlarla konuşurken elimden geldiği kadar küfür laf etmemeye gayret ediyorum ama ister istemez bazen küfür laf ediyorum galiba. Konuşmaların da bir akışı, gidişatı var, hayatın bir akışı olduğu gibi. Bu akışa karşı gelmek zor. Daima hakkı konuşunca insanlar kızıyorlar ve beni sevmiyorlar. İnsanlarla konuşurken küfür laf etmemek için o kadar dikkat ediyorum ki, başım ağrıyor. Hayatim zehir oluyor. İnsanlarla konuşamaz hale geldim.
Bu küfür laflar imanın 6 şartı ile alakalı değil. Bu konularda taviz vermiyorum. Bahsettiğim küfür laflar hayatta çoklukla rastladığımız günlük hadiseler ile ilgili ve genellikle harama helal (iyi) demekle alakalı. Bazı haram olan şeylere burada helal (iyi) deniliyor, biz de bu haramlara (haram olduğunu kabul edip) iyi deyip geçiyoruz. Bu şekilde konuşmak küfür müdür? Mesela:
1. İnanmayan biri için, dinini kastetmeden, "iyi" bir insan diyebilir miyiz?
2. Kadınların tek başına seyahat etmesi haram olduğu halde, böyle tatil yapmış bir kadının tatiline iyi diyebilir miyiz?
3. Bilhassa kıyaslamalarda sorun oluyor. Haram bir şeyi helal bir şeyle kıyaslarken, "helal olanı yaparsan iyi olur" demek küfür olur mu; çünkü böyle deyince haram olanı iyi kabul etmiş oluyoruz.
Konuşmanın gidişatına uymak için, inanmadan (dinden çıkmadan), küfür laf etmek caiz midir? Bu konu da ne tavsiye edersiniz?...
Cevap:
Küfür kelimesi günlük dilimizde "sövmek" manasında kullanılıyor. Sorudaki küfür kelimesi ise bir dinî terim olarak "dinden çıkmak, kafir olmak" anlamında.
Bir kimse şuurlu olarak dinden çıkmaya, kafir olmaya karar verirse "buna delalet eden bir sözü söylesin söylemesin" dinden çıkmış olur. Zihin ve kalp olarak imanında sebat ettiği, dinine bağlı olduğu halde meşru bir sebeple "normal durumlarda kişinin dinden çıktığını ifade eden" bir söz söylemekle kafir olunmaz. Böyle bir mazeret olmadığı (zaruret bulunmadığı halde küfrü gerektiren bir söz söyleyen de –imanı sağlam olmak şartıyla- dinden çıkmaz, ama büyük bir günah işlemiş olur.
Soruların kısa cevaplarına gelelim:
1. İnanmayan biri için, dinini kastetmeden, "iyi" bir insan diyebilir miyiz?
- İnanmayan kimselerde de dine ve evrensel değerlere göre iyi olan vasıflar, davranışlar bulunabilir ve bunlara iyi demek gerekir.
2. Kadınların tek başına seyahat etmesi haram olduğu halde, böyle tatil yapmış bir kadının tatiline iyi diyebilir miyiz?
- Kadınlar, yolda ve yolculukta can, mal, namus… güvenliği bulunduğu takdirde gerekli yolculukları, yanlarında mahremleri bulunmadan da yapabilirler. Ancak bir kadının veya kızın tek başına, yabancılar arasında tatil yapması bizim dinimize, kültürümüze ve geleneğimize sığmaz.
3. Bilhassa kıyaslamalarda sorun oluyor. Haram bir şeyi helal bir şeyle kıyaslarken, "helal olanı yaparsan iyi olur" demek küfür olur mu; çünkü böyle deyince haram olanı iyi kabul etmiş oluyoruz.
-Bu sözü, haram olana iyi demeden, böyle bir anlayışa yol açmadan da söylemek mümkündür.
Bir Müslüman, "aksi halde beni sevmiyorlar" diye; yani inanmayanlar tarafından sevilmek için dine ve ahlaka aykırı söz söyleyemez; sevilme arzusu mazeret/zaruret değildir. İnsanlıktan ve medeniyetten nasibi olanlar, inancı farklı olanlara saygı gösterirler.
Türkiye"nin Meseleleri
00:0024/07/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye''nin yalnızca Kürt meselesi yok; birçok meselesi var. Bunlar arasında dünyayı saran ve sarsan ekonomik krizin etkisi, vesayetlere son veren ve millet iradesinin önünü açan demokratik bir anayasa, ahlaki erozyon güncel olarak önem arzediyor.
Kürt meselesine odaklanmak, onun da çözümünü etkileyecek olan diğer meseleleri gölgede bırakıyor. Belki de bu meselenin çözülmesini istemeyenler, şiddeti kullanarak diğer memleket meselelerinin de çözümünü engelliyorlar.
Ülkemiz bir ekonomik kriz yaşasa her şey alt üst olur. Demokratik bir anayasa yapılamazsa birçok meselenin köklü çözümü de başka baharlara kalır. Dünyanın en iyi düzenini getirseniz ahlak bozuk olursa onun da suyu çıkarılır.
Bu sebeple bir yandan Kürt meselesi ve vesayetçileri kurtarmak için Meclis''i boykot eden CHP ile gerektiği kadar meşgul olurken diğer yandan asıl konular gölgede kalmamalı, her meseleye hak ettiği önem verilmeli ve zaman ayırmalıdır.
Bugün altını çizmek istediğim mesele ekonomik durumumuzdur. Ülkemizde ekonominin bel kemiği sayılacak büyük iş ve ticaret adamları ile bunları içinde toplayan STK''lar var. Yapılan bir toplantıda ekonomik durumumuz ve dışarıdaki krizin bize etkileri üzerinde önemli sözler söylenmiş. Bunlardan ikisini aşağıda sizlerle paylaşıyorum:
Hacı Boydak: "Cari açık çok fazla. Otomotivin yüzde 70''i ithal, yüzde 30''u da yerli. Bu oran yüzde 50 yüzde 50 olsa daha iyi olur. Türkiye olarak borcumuz harcımız fazla değil, güçlü ve itibarlıyız. Sanayiciler olarak Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve ekibine güveniyoruz. Kanımca Türkiye''yi uçuracaklar. Kendilerine yakışacak hamleler ve icraatlar yapacaklar."
(TUSKON) Başkanı Rızanur Meral: "Türkiye, 2008 gibi bir krizle karşı karşıya kalmaz. Bu anlamda bir paniğe ya da korkuya gerek yok. Ülkemiz yapısal ve ekonomik olarak güçlü. Ortaya çıkabilecek bir kriz, Türkiye için belirtildiği gibi öyle ağır geçmeyecektir. Ben tam aksini ifade ediyorum. Harcayın, ama yerli ürünlere, ülkemiz ürünlerine harcayın. Takınılacak tavır oluşabilecek krizlerden kolay çıkılmasına katkı sunacaktır."
Bu alıntılarda herkesin kulak vermesi ve üzerine düşeni yapması gereken unsurlar var: 1. Cari açığın fazla olması bir problem, ama bunu makul düzeylere indirmek için yapılması gerekenlere, ilgili herkesin katılması ve destek vermesi gerekiyor. 2. Halkımız yerli ürünleri alıp kullanmayı ve tüketmeyi öncelemelidir. 3. Sanayicimiz yerli girdiyi arttırmak için çaba göstermelidir. 4. Moral ve beklenti çok önemli olduğu için herkes tavrına ve beyanına dikkat etmeli, bir kaşık suda fırtına koparma tavrını terk etmelidir.
Çoğulculuğun sınırları yok mu?
00:0028/07/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ''Demokrasi içinde çoğulculuk'' kavramını şöyle tarif ediyor:
"Düşünceleri açıklama özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel dayanaklarından birini oluşturur. Hatta düşünceleri açıklama özgürlüğü, sadece olağan karşılanan, zararsız ya da önemsiz görünen bilgiler ya da düşüncelerin açıklanması açısından değil, tam tersine, ayrıca devlete ve toplumun belirli bir bölümüne karşı gelen, onları şoke eden ve rahatsız eden düşünceler açısından da geçerlidir. Nitekim, demokratik toplumun en önemli unsurlarını oluşturan çoğulculuk, hoşgörü ve açıklık düşüncesi bunu gerektirir."
Merhum Mevdûdî de vaktiyle Pakistan için hazırlanan anayasa ilkelerinde "İslam ülkesinde yaşayan farklı inanç sahiplerinin kendi din, mezhep ve inançlarını övebileceklerini, İslam''ı da tenkit edebileceklerini" ifade ediyor.
Öte yandan ilgili belgeler ve metinlerde hak ve hürriyetlerin bazı sebeplerle kısıtlandığını, sınırlandığını, ulu orta kullanılmasına izin verilmediğini ve bunun da demokrasiye, insan haklarına aykırı görülmediğini tespit ediyoruz.
Kısıtlayıcı unsurlardan biri "şiddete yöneltmek, şiddeti telkin etmek, şiddeti meşrulaştırmak"tır. Hiçbir demokrasi (ve bu arada cumhur anlayışına göre İslam) siyasi bir amaca ulaşabilmek için şiddetin (silahın, terörün, iç savaşın...) araç olarak kullanılmasına izin vermez. Buna izin vermeyen sistem elbette şiddetin telkin ve propagandasına da izin vermez.
Bir başka kısıtlayıcı ilke kamu düzeni, bir diğeri de umumi ahlak ve âdâbdır.
Kamu düzenini bozmadan düşüncenin açıklanmasını sağlamak için demokrasilerde, umuma açık alanlarda yapılacak konuşmalarla ilgili tedbirler alınmıştır: İzin alma veya haber verme, alanların belirlenmesi, önceden emniyet tedbirleri alma bunlar arasındadır.
Toplumu şoke edecek bir konuşmayı, çoğulculuk ve düşünceyi açıklama özgürlüğü adına kamuya açık bir alanda, izin almadan, tedbir aldırmadan yapanlar kamu düzenini bozmayı göze almış veya kast etmiş sayılırlar ve bunları engellemek insan haklarına aykırı olmaz.
Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yerleşmiş ahlak ve âdâb da vardır. Azınlıkta olan bir grup veya birey bu ahlak ve âdâbı benimsememiş olabilir. Ancak düşüncesini muhaliflerin önünde nutuk çekerek açıklamaya kalkışırsa kamu düzenini tehlikeye sokar, yaşamaya, uygulamaya kalkışırsa genel ahlak ve âdâba aykırı hareket etmiş olacağından hakkı kötüye kullanmış sayılır.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu çoğulculuğu ve düşünceyi açıklama özgürlüğünü öyle tarif ediyor ama Avrupa''da yaşayan Müslümanlar minareli cami yapamıyorlar, cami dışından duyulacak şekilde ezan okuyamıyorlar. Daha nice kısıtlamalar var.
Maksadım "yanlışı, haksızı örnek almak" değil, bir yandan çifte standardı hatırlatmak, diğer yandan da hiçbir hakkın ve hürriyetin sınırsız olmadığına işaret etmektir.
Dünya Dönüyor mu?
00:0029/07/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Suud eski baş müftüsü/kadısı olduğu söylenen, fakat şu anda hayatta bulunmayan bir zat var. Abdulaziz bin Baz adındaki bu zat''a atfedilen 1975 yılına ait bir fetva şöyle: "Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah''ın, hem Kur''an''ın, hem Peygamber''in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala! Aksi takdirde kafir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür ve malı da Müslümanlar''ın hazinesine katılır.
Eğer ileri sürdükleri gibi dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble''nin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Velhasıl bu iddia sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır…"
Bu fetva gerçekten bu kişiye mi aittir. Bu konuda bir bilginiz varsa benimle paylaşır mısınız?
Cevap:
"islamweb.net" isimli sitede sorunuzun cevabı var. Bu Arapça cevabı sizin için özetleyeyim:
"İbn Bâz ve yine S.Arabistan''ın meşhur alimlerinden İbn Useymîn''e ait olduğu söylenen böyle bir fetva var, ama olan ile yazılan ve yayılan arasında önemli farklar olduğu görülüyor. Bin Bâz hayatta iken kendine izafe edilen bu sözlerden haberdar olmuş ve şu cevabı vermişti: es-Siyase dergisi benim, insanların aya gittiklerini inkar ettiğimi ve ''buna, bir de dünyanın yuvarlak olup döndüğüne kim inanırsa kafir olur'' dediğimi yazmış. Ama bu iddia tamamen yalan, aslı faslı yok. Tam aksine ben, bir makalemde, İbn Kayyim''e de dayanarak dünyanın yuvarlak olduğunu ispat ve ifade ettim. Ama döndüğünü kabul etmedim. Fakat ''dünyanın döndüğüne inananlar kafir olur'' da demedim. Tekfir fetvam güneş ile ilgili idi: ''Güneşin sabit olduğunu, yörüngesinde hareket etmediğini iddia edenlerin kafir olacaklarını; çünkü bunun apaçık ayetlere ve hadislere aykırı olduğunu'' söyledim.
Bin Baz''ın fetvası böyle olduğu gibi İbn Useymîn de, dünyanın döndüğünü inkar etmekle beraber, dönüyor diyenleri tekfir etmemiştir (onlara kafir dememiştir). Bu iki alimin dünyanın döndüğünü kabul etmemeleri, bu konuda ayet ve hadis bulunmamasına ve dönüyor diyenlerin iddialarının da bir nazariyeden (kuram) ibaret olduğunu sanmalarına dayanıyor ve elbette hata etmiş bulunuyorlar; çünkü dünyanın kendi etrafında ve güneşin etrafında döndüğü kesin bir bilgi haline gelmiştir.. Ancak bir kimsenin alim olmasının şartı hiç yanılmamak, hata etmemek, yanlış söylememek değildir. Hz. Peygamber (s.a.)''den başka her alim, ictihadında hata da, isabet de edebilir."
Hz. Peygamber dini tebliğ ettiği için onun hata etmesini ve bu hatanın ümmete din olarak intikalini Allah engellemiş, Peygamberi''ni bu manada korumuştur.
Bu olaydan çıkarılacak ders şu olmalıdır: Din alimleri, kendi uzmanlık alanlarının dışında bir şey söylemek durumunda kaldıklarında ya ehline (bunu bilenlere) sormalı veya ilgili kaynaklara başvurarak yardım almalıdırlar.
Bugünden sonra oruçluyuz
00:0031/07/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müminler dinin kırmızı çizgilerine dikkat ederek, bunları çiğnememeye çalışarak her daim bir manada oruçlu sayılırlar. Ramazan orucu, yasaklanmış, haram kılınmış fiil, zevk ve davranışlardan uzak durmayı değil, sair zamanlarda helal olan ve insanların en fazla zevk aldıkları yeme, içme ve cinsi hayattan Allah rızası için, imsak vaktinden iftar vaktine kadar uzak durmayı ihtiva ediyor. Allah rızası için aslında helal olan şeylerden uzak durabilen bir mümin, yine O''nun rızası için, yasakladıklarından elbette daha kolay uzak duracaktır; ancak bu kolaylığı elde etmenin iki şartı var: 1. Sağlam, hayata hakim olan bir iman, 2. İman ile davranış arasındaki âhengi, tutarlılığı sağlayan bir eğitim. Orucun birçok hikmeti yanında önemli bir hikmeti de işte bu eğitimdir. Ramazan boyunca helallerden bile uzak durmayı başaran bir mümin, Ramazan bitince helal nimetlere şükrederek bunlardan istifade edecek, haramlardan ise nefret edecek, imanı ve aldığı irade eğitimi ile harama yaklaşmayacaktır.
Orucun nasıl bir irade eğitimi verdiğine ve mümin ile Rabbi arasında meşakkatleri hiçe saydıracak nasıl bir kulluk, hatta vuslat şuuru yaşattığına dair iki örnek sunmak istiyorum.
Doğu''dan gelmiş bir vatandaş geçen hafta bahçe işinde çalışıyor, hava çok sıcak, devamlı soğuk su taşıyorum. Bir ara şöyle konuşuyoruz:
-Şimdi bu suyu içiyorum ama birkaç gün sonra içemeyeceğim, Allah yardımcımız olsun, inşallah sabrını verecek!
-Dayanamazsan daha sonra tutmak üzere ertelersin veya fidye verirsin?
-Bayılmadıkça tutacağım, herkes oruç tutarken ben yiyemem, bunu hiç yapmadım!
-Sende bu iman ve azim oldukça orucunu inşallah arızasız tutarsın!
Suriye''den bir müsafirimiz var, havaların sıcak geçtiğini, son 11 yılın rekorunun kırıldığını filan konuşurken konu yaklaşan Ramazan''a geliyor. Bir yakını, biraz da latife olarak “Biz burada müsafiriz, orucu şimdi tutmasak da kışın kaza etsek” diyor. Bu sözleri ciddiye alan muhatap heyecanlı bir tavırla “Sıcaklık yetmiş derece olsa orucu yine tutacağım” cevabını veriyor.
(Bu arada halkın toplantı yapmalarına mani olmak için Suriye yöneticilerinin, “sıcakları bahane ederek” teravih namazını yasaklamak istediklerinden de söz ediyorlar.)
Ülkemizde her şeye rağmen Ramazan''a ilgi güzeldir, sair zamanlarda kusurları olan kulların bile çoğu bu mübarek aydan nasip almak için gayret ederler, oruçlarını ihmal etmezler, ülkeyi saran sahur, iftar ve teravih neşesine katılırlar. Yahya Kemal bu neşeden mahrum kalmanın acısını “Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş''esiz” mısraı ile ifade ettikten sonra “Mâdem ki böyle duygularım kaldı çok şükür” diyerek teselli bulmaya çalışıyor.
Allah milletimizi oruçsuz ve neş''esiz kalmaktan korusun!
Ahıskalılar vatanlarına dönüyor
00:004/08/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ahıskalılara yapılanlar tam bir insanlık suçu ve ana tarafım da 93''ten sonra Türkiye''ye göçen Ahıskalı bir aile olduğu için bu insanlara hep sıcak bir ilgi duymuşumdur. Basından aşağıdaki haberi okuyunca yıllardır hasreti çekilen “yazımın başlığını” sürur içinde yazdım. Haber şöyle:
“Gürcistan, 1944 yılında Sovyet lideri Jozef Stalin tarafından SSCB''nin çeşitli bölgelerine sürülen Ahıska Türklerine ''vatana geri dönüş statüsü'' (repatriation statute) vermeye başladı. Tiflis yönetiminin bu statüyü verdiği Ahıskalılar, belirli bir süre içinde ülkeye dönebilecekler. Basındaki haberlere göre, Gürcistan hükümetinin konuyla ilgili görevlendirdiği komisyon, yaklaşık 30 bin kişiye ait 8000 civarındaki başvuruyu inceliyor. Gürcistan Mülteciler ve İskan Bakanlığı yetkilileri, şimdiye kadar 75 kişiye geri dönüş statüsü verildiğini belirterek, uygulamayla ilgili ayrıntılı bilginin daha sonra açıklanacağını söyledi.”
Kısa bir tarihî hatırlatma yapalım:
Ahıska Türkleri ismi Türkiye''de daha çok 1989''da Özbekistan''da çıkan olaylar nedeniyle duyuldu. O günlerde Ahıskalılardan Mesket Türkleri olarak sözedildi. Şimdi Gürcistan sınırları içinde olan Ahıska, 1828''de Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan bir antlaşmayla Ruslarda kalıyor. Kırım Savaşı''nda Ahıskalılar Osmanlı''nın yanında yer alıyorlar. 93 Harbi''nde Ahıska''dan Anadolu''ya göçler başlıyor. Birinci Cihan Harbi sona erince Ahıskalılar Kars Milli Şurası''na dahil oluyorlar. 1921''de Ankara Hükümeti ile Gürcistan arasında yapılan bir anlaşma ile Batum''un yanısıra Ahıska Gürcülere bırakılıyor. Güney Kafkasya''da Sovyet yönetimi hakim olunca Ahıska ile Türkiye''nin ilişkisi tümüyle kesiliyor.
İkinci Cihan Harbi''nde Stalin Ahıska''nın eli silah tutan gençlerini Almanlara karşı savaşa sürerken geride kalan analarını babalarını, eşlerini ve çocuklarını 1944 yılında, bir gece yarısı hayvan taşınan yük vagonlarına doldurarak kanlı bir yolculuğa çıkardı. “Kısa sürede geri döneceksiniz, yanınıza hiçbir şey almayın” denilen 70-80 bin civarındaki Ahıskalı kara kışta ölüm trenine dönen bir yolculuğa çıkarıldılar. Hastalıktan, açlıktan, havasızlıktan çoğu çocuk ve yaşlı olmak üzere 14 bin ile 20 bin arasında Ahıskalı vagonlarda can verdi. Ölüler Sovyet askerleri tarafından karlı arazilere, boş çukurlara atılarak kurda kuşa yem edildi. Ruslar, “Sovyet Hükümeti''nin Türkiye ile savaşma ihtimali var. Siz bu savaşta Türkiye''den yana tavır korsunuz. Bu nedenle sizi geçici olarak sürgün ediyoruz” şeklinde bir gerekçe öne sürerler. Ahıskalılar Kazakistan, Kırgızıstan, Özbekistan''a dağıtıldılar. Stalin''in savaşa gönderdiği 40 bine yakın Ahıskalı''dan geride kalan 15 bin kadarı yurtlarına kahramanlık madalyalarıyla döndüklerinde boş ve harap olmuş evlerle karşılaştılar. Sosyalist Sovyet lideri Stalin''in vefasızlığı karşısında şaşkına dönen Ahıskalılar madalyalarını parçalayarak, ailelerini bulabilmek için aylarca, yıllarca oradan oraya koşturdular. Stalin''in sudan gerekçelerle toplu sürgüne maruz bıraktığı müslüman halklar daha sonra yurtlarına dönebildikleri halde sadece Ahıskalılar bu haklarından mahrum edilmişlerdi.
1989 yılında Azerbaycan''a gitmiş Kuba şehrinin mescidinde yerliler ve Ahıska muhacirleri ile bir Cuma namazı kılmıştık. Duygularımı bir şiirle ifade etmiş ve bir kıtasında “Meskitler” ifadesini kullanmıştım. Beni uyardılar, “Ruslar bize aslımızı unutturmak için böyle diyorlar, biz bu ismi kullanmıyoruz” dediler, ben de derhal o dörtlüğü değiştirmiştim:
Bir Kuba da burda Azerbaycan''da
Bir yanda zümrüt dağ Hazar bir yanda
Cuma mescidine girdiğim anda
Kulağıma doldu Allahu ekber
Çoğu ellisini geçmiş kıpçaklar
Ahıska''dan gelmiş sakalı aklar
El açmış Allah''a eski topraklar
Yeniden can buldu Allahu ekber
Okundu salavât kılındı namaz
Bu manzaraya bir gönül dayanmaz
Olana görmeden kimse inanmaz
Gözümde yaş oldu Allahu ekber
Kimi İstanbul''a selam söyle der
Kimisi halimiz işte böyle der
Hepsi bir ağızdan coşup da söyler:
Mevla mutlu kıldı Allahu ekber
Ahıskalı bana “bacımoğlu” der
Arıyoruz burda sığınacak yer
Bizim kaderimiz hicretmiş meğer
Yine nevbet çaldı Allahu ekber
Aynıyız imanda dilde ve kanda
Niçin olamadık tek bir vatanda
Ayrılığın vakti gelip çatanda
Gönül orda kaldı Allahu ekber
. Ramazan Dışında İslam
00:005/08/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İçinde yaşadığımız çağda/dünyada her şey ticaret (maddi menfaat, dünya işleri) aracı. Bu yüzden olmalı ki, Ramazan gelir gelmez medyada bir yarış başlıyor. Transfer için hocaların peşine düşülüyor, sayfalar ve saatler ayrılıyor, yazılarda ve konuşmalarda da Ramazan ve oruç en geniş yeri alıyor. Bir ay böyle geçiyor, arkadan gelen on bir ayda, özellikle medyada, ama bu arada halkın da hayatında İslam''a yönelik gerekli (olmazsa olmaz) ilgi ve heyecan zayıflıyor, hatta birçok insanın hayatında yok oluyor.
Ramazan bir fırsat ayı, içinde "bin aydan hayırlı" Kadir Gecesi var, oruç değerli bir ibadet… Bütün bunlar doğru, ama İslam''a ilgiyi Ramazan ayına, ibadeti de oruca inhisar ettirmek yanlış. İslam''da imandan sonra en önemli ibadet namazdır. Beş vakit namaz, cemaatle namaz ve özellikle Cuma namazı hakkında, Kur''an''da ve hadislerde yer alan teşvikler Ramazan''ı gölgede bırakacak ölçüdedir. Gayretli ve himmetli bir grubun başlattığı ve yürütmeye çalıştığı "namazla diriliş seferberliği"ne medyanın aynı ilgiyi göstermemesi, bu faaliyetin ticarete elverişli olmamasından kaynaklanıyor olmalı.
Ramazan''da teravih var, bu namaz hakkında teşvikler var, ama Müslümanın her gününde bu değerde veya daha değerli sünnet (nafile) namazlar var: Peygamberimiz (s.a.) devamlı kıldığı 12 rekatlık müekked sünnet, Kur''an''da teşvik edilen teheccüd namazı (yalnız bu ikisi teravih namazının rekat sayısına ulaşır), duhâ, işrak, tahiyyetu''l-mescid… namazları var.
Ramazan''da fitre, Kurban Bayramı''nda bir iki günlük et yardımı var; ama İslam''da bir zekat ibadeti var ki, bu hakkıyla yerine getirildiğinde, yalnız bir ay veya yılda iki gün değil, bütün günlerinde "temel ihtiyaçlarını temin edemeyen" bir tek insan kalmaz. Bir insan ihtiyaç içinde kıvranırken elinde onun ihtiyacını karşılayacak kadar fazlası olan sorumludur. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" hadisi yanında daha bir çok ayet ve hadis bunu açıkça ifade ediyor.
Ramazan''da oruç var, ama oruç Ramazan''a mahsus değil, yıl boyu oruç ibadeti devam edebilir.
Kur''ân''ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail''in Hz. Peygamber''e (s.a.v.) gelerek Kur''ân''ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine okumaları güzel bir geleneğin (mukabelenin) de kaynağı olmuştur. Ama unutmayalım ki, Kur''an-ı Kerim''i Peygamberimiz (s.a.) ve ashâb her gün okuyorlar, mana ve hükmünü müzakere ediyorlar, hayatlarına onunla yön veriyorlardı. Onların hayatında Kur''an''ın yeri "yalnız yılda bir ay" değildi.
Güzel ahlak, erdemli davranışlar, nefse hakimiyet ve Allah rızasını her şeyin önünde ve üstünde tutmak Müslümanın zineti, özelliği, hayatının amacı olmalıdır. Böyle bir ahlak eğitiminde mesela beş vakit namaz, oruçtan daha önemli ve etkilidir. Ramazan''dan çıkınca, namazdan selam verince nefsin ve şeytanın etki alanına girersek, imanımız ve ibadetlerimiz sayesinde şeytanın bizden ümidini kesmesini sağlayacak bir iman ve ruh gücüne sahip olamazsak "bir aylık Ramazan kulluğu" bir manada boşa gitmiş sayılır.
Hasılı Ramazan Müslümanlığı yetmez, bütün zamanlarımızda Müslüman olmaya ihtiyacımız var!
Tebessümü esirgemek
00:0019/08/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ahkâm, ahlak ve âdâbına aykırı davranışlar sergilenirken bunları yapanlara karşı Müslüman tavrı nasıl olmalıdır?
Bu soruya şu cevabı vermiştim:
"… dine, ahlaka ve âdâba aykırı davranışı çekinmeden, gözünün içine baka baka, meydan okurcasına sergileyen insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlardan sakınır. Onlar kötü halleri içinde iken en azından tebessümünü esirger."
Bir dost yazar, bu teklifime şöyle itiraz ediyor:
"Peki acaba bu tutum, söz konusu seküler insanları nasıl etkiler? Onları dine yakınlaştırır mı, yoksa dinden daha da mı uzaklaştırır? Küfelik vaziyette evine dönen bir adam, örneğin, kendisine "zıkkım iç emi" imasında bulunan bir çift çatık kaştan mı, yoksa sırtını sıvazlayıp "bir derdin mi var kardeşim" diyen bir kalenderlikten mi daha müspet etkilenir?"
Bana göre "insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlar" ile onları ıslah edecek, İslam''ı ve Müslümanları sevdirecek tavırları birbirinden ayırmak gerekir. Ben birincisinde tebessümü esirgeyin diyorum, ikincisine gelince bırakın tebessümü kucaklamaya bile varım.
Defalarca şunu anlatmışımdır:
Konya ulemasından merhum hocamız Hacıveyiszade Mustafa Efendi Aziziye Camii imamı idi. Yolunun üstünde bir dükkanın önünde onu bekleyen, ayakta duramayacak kadar sarhoş birisi var; Hocanın selamına ve duasına talip. Hocamız onu her gördüğünde selam veriyor, bazen yüzünü okşuyor ve "geçecek yavrum, inşallah geçecek" diyor. Gerçekten bir süre sonra bu ibtila geçiyor, mübtela şahıs içkiyi bırakıyor ve cemaate katılıyor.
Hocamızın bu davranışından o sarhoşun "Hoca benim yaptığımı hoş görüyor, buna devam edebilirim" manasını çıkarması mümkün değil; çünkü hoca "geçecek inşallah" diyor, ama ondan şefkatini de esirgemiyor.
Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken bir sarhoşa ceza uygulanmıştı. Bu esnada bir sahâbî sarhoşa lanet okudu, "rezil adam" diye hakaret etti. Peygamberimiz buna razı olmadı ve "ona lanet okumayın, o Allah''ı ve Resulünü seviyor, şeytana yardımcı olmayın" buyurdu.
Şeytana yardımcı olarak insanları islam''dan uzaklaştırmak da sakıncalı, hoş olmayanı, haram ve günah olanı meşrulaştırmak ve önemsizleştirmek de sakıncalıdır; Müslüman tavır ve davranışında biri değil, ikisi de göz önüne alınmalıdır.
"Bizimkiler günahkarları görüp de sapıtmasın" diye bir baskı ve izolasyon ortamı kurmaktansa, o "bizimkiler"in her birine bireysel bir şuur kazandırmaya çalışmak" teklifine itirazım yok. Ama ben "baskı ve izolasyon" teklif etmiyorum, bu "şuuru kazandırma"nın yollarından biri olarak iyi ile kötü, meşru ile gayr-i meşru, uygun ile aykırı olanı birbirinden ayırmanın şart olduğunu söylüyorum. Aksi halde yine şeytana yardımcı oluruz.
Sözün özü:
Benim derdim yetişen neslin hayatında İslam''ı korumak, kötü örneklerin yükselen değer haline gelmesini engellemektir.
Kınamaya hakkın yoktur!
00:0021/08/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Nagehan Alçı diyor ki: "Ancak onun Müslüman görmediklerini aykırı olarak etiketlendirip yaşam tarzlarına müdahale etme isteğini sonuna kadar kınıyorum."
Bu kınamaya önce demokrasi ve insan hakları yönünden bakalım.
Anayasa''nın 24. maddesinde bir paragraf şöyledir:
"Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz."
Ben bir Müslümanım, dini inanç ve kanaatimi açıklıyorum, laik-demokrat-çoğulcu bir şahıs beni veya inancımı kınarsa çelişkiye düşmüş, bindiği dalı kesmiş olur.
Yazarın cümlesini bir de islamî yönden değerlendirelim:
Ben bir Müslüman olarak bağlayıcı kaynaklara bakarım; burada dinim neyi emrediyorsa onu –gücüm yettiği kadar- yerine getirmeye çalışırım. Durum böyle olunca sayın yazar beni değil, dinimi kınamış oluyor; çünkü İslam''a göre:
1. Peygamberimiz (s.a.) İslam''ı tebliğ ettikten sonra insanlar ikiye ayrılmış oluyorlar: iman edenler ve etmeyenler. İman edenlere mümin, etmeyenlere kafir deniyor ve ilke olarak müminler kafirlerden üstün oluyorlar. Ayrıca kafirlik kesin olarak İslam''a (Müslümanlığa) aykırıdır. Müminler kafirleri -zorlamadan, ikna etmeye çalışarak- İslam''a davet ederler (etmeleri gerekir). Bir insanın erdemli, insanlara faydalı olması güzel olmakla beraber bunlar, hak dine iman etmeme kusurunu telafi etmez, onun yerini tutmaz.
2. İman edenler de ikiye ayrılıyorlar: İnandığı gibi yaşayanlara "salih mümin", günah işleyenlere de "fasık mümin" deniyor. Fasık olmak kesin olarak Müslümanlığa aykırı oluyor. Ama buradaki aykırılık mümini dinden çıkarmıyor, kafir yapmıyor; kusurlu, günahkar yapıyor. Allah katında salih mümin, fasık müminden daha değerli oluyor. Bir islâmî toplumda, zahir hali salih olan bir mümin, açıkça, bilinecek şekilde günah işleyen, dinin yasaklarını çiğneyen, buyruklarını yerine getirmeyen müminden daha üstün, değerli ve itibarlı oluyor. Bir benzetme yapmak gerekirse "fasık mümin" laik sistemlerdeki sabıkalı şahıslar gibi oluyor ve bazı haklardan yararlanamıyor. Ayrıca İslam''a aykırı davranışlarını kamuya açık alanlarda yaparsa -İslamî olan, laik olmayan toplumlarda- müminlerin buna bir şekilde (en iyi sonuç alacak, insanları dinden uzaklaştırmadan ıslah edecek şekilde) müdahale etmeleri gerekiyor. Buna "emir bi''l-maruf nehiy ani''l-münker" deniyor.
Sayın yazar,
Eğer laik demokrat isen beni ve müdahale etme isteğimi kınayamazsın, mümin ve Müslüman isen yine kınayamazsın; böyle bir hakkın yok. Yalnızca bana katılmadığını, yolumu, inancımı ve görüşümü benimsemediğini söyleyebilirsin. Söylersin ama ya birilerine göre beni de hoş görürsün ya da benim teklifime göre birbirimize tahammül ederiz.
Ben ne İslami toplumda ne de laik toplumlarda farklı olanları ayırmaktan, gettolaştırtmaktan söz etmiyorum; İslam''ın böyle bir talebi yok; benim meselem laik-çoğulcu sistemlerde yaşayan Müslümanların zaman içinde ötekine benzemeleri, farklılığın vazgeçilmez çizgilerini kaybetmeleri tehlikesine dikkat çekmek ve bu konuda hassas olan müminlerin tedbir almalarını hatırlatmaktır.
Yoksul varsa fazlası olan verecek
00:0025/08/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam insanların mal ve servet bakımından eşit olmalarını hedeflemiyor; mutlaka servet farkları olacak, zenginler ve zengin olmayanlar bulunacaktır. Özel sektörün elinde, mal ve hizmet üretimi için, başka milletlerin servet yoluyla Müslümanlara hükmetmelerini engellemek için, zorunlu kamu giderline katkı yapmak, zorunlu olmayan hayırlı ve sevaplı harcamalarda bulunmak… için yeterli sermaye (servet) bulunacaktır. Ancak bütün bunların meşru ve helal olabilmesi için bir temel şart da "toplum içinde temel ihtiyaçlarını karşılayamamış, bu yüzden normal bir hayat sürdüremeyen, ihtiyaç içinde kıvranan, ıztırap çeken, mahrumiyet yaşayan bir tek şahsın bulunmamasıdır. Eğer böyle biri varsa ve -hemen yanından, yakınından başlayarak uzaklara doğru- başkalarında da ihtiyacından fazlası varsa bu fazladan, muhtaç olanın ihtiyacını karşılamak farz-ı kifayedir. Birileri bunu karşılamadığı sürece bütün elinde fazlası olanlar sorumludurlar, başkasına ait malı gasbetmiş, ellerinde tutmuş olurlar.
Efendim Allah zekatı farz kılmış, sermayemizin, servetimizin kırkta birini yoksullara veriyoruz, verdiğimiz zekat ihtiyacı karşılasın karşılamasın bunun ötesinde bir yükümlülüğümüz yoktur" denemez; birçok ayet ve hadis, zekat yetmediğinde muhtaçların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bir miktar malın daha –elinde fazlası olanlardan- alınacağına, bunun ihtiyari –isteğe bağlı- olmadığına delalet etmektedir. İslam devletinde zekat dışında vergi almanın caiz olup olmadığı tartışılırken "yoksulların ihtiyaçlarını kırkta birlik zekat karşılayamazsa devlet bu ihtiyacı karşılayacak kadar vergiyi cebren alır" denmiştir.
Ortada iki aşırı bir de gerekli ve mutedil uygulama yolu var:
Aşırı olanların biri, serveti eşit dağıtıp herkesi eşit derecede zengin veya yoksul yapmaktır. İkincisi ise sorumluluk sahibi müminlerin, kendileri ve toplum için gerekli olan servet ve sermayelerini, kendileri de yoksulluk seviyesine gelinceye kadar yoksullara dağıtmalarıdır. Birincisi denendi, iyi sonuç alınamadı. İkincisi de bir süre bir kısım yoksulun ihtiyacını giderse de uzun vadede yoksulların sayısını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Makul ve işe yarar olan uygulama, yoksullukla mücadelede devlet ile sivil toplumun işbirliği yapmaları, yardımı olabildiğince geniş tabana yaymaları ve gerekli dengeyi bozmadan toplum içinde bir tek muhtacın kalmamasını sağlamalarıdır.
Ülkemizde yoksullukla mücadele, olması gereken şekil ve ölçüde yapılmadığından açlar, açıklar, tedavisiz, tahsilsiz, bekar kalanlar, geçinmek için işverenin kölesi olmak mecburiyetine düşenler, manevi ve ahlaki değerlerinden ferağat edenler… var. Bunlar var iken bir de zenginlerimiz var. Zenginlerimizin dinî hassasiyeti olanların -öyle görünenlerin- bir kısmı, zekat dışında da yardım yaparak, yardım örgütleri oluşturarak, bunlara katkıda bulunarak yoksulluğa çare bulmaya çalışmak şöyle dursun zekatlarını bile hakkıyla ödemiyorlar. Hesabı da eksik yaparak kırkta bir zekat verdikten sonra eskiden padişahların sahip olamadıkları lüks ve refah içinde yaşıyor, üstelik bu lüks ve refahı da "aslî/temel ihtiyaç" sayarak zekat matrahından düşüyorlar.
Şu ülkede –hatta dünyada- gerçek manada temel ihtiyaçlarını karşılayamayan yoksullar var olduğu sürece hem ihtiyaç fazlası servetten hem de bilhassa lüks hayattan ve masraflı nafile ibadetlerden (nafile hac ve umre gibi) sorumlu olacağız. Kurtulmak için hiç olmazsa lüks harcamaların "kefareti olsun diye" yoksullara, zekat dışında ödemeler yapalım.
İnsanlık dramı
00:0026/08/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıdaki yazı oğluma aittir. Dostlar, Başbakanımız Sn. Erdoğan ile birlikte, Yeryüzü Doktorları''nı temsilen Cuma günü Somali''nin başkenti Mogadişu''yu ziyaret ettik. Haftalardır izlediğimiz, haftalardır yardım çağrıları yaptığımız, haftalardır içimizi acıtan insan hikayelerine ağladığımız Doğu Afrika felaketine tanık olduk. Bedeni ve ruhu yaralı insanlara, yeryüzünün unutulmuş ülkesine, bir hayalet şehre dokunduk. Bir dakika sonrası için bile hayal kuramayan insanların varlığına, hayatına, dramına birkaç saat için de olsa şahid olduk.
Şahid olmak sorumlu olmaktır. Ben şahid oldum, şimdi daha çok sorumluyum. Sizi de anlatacaklarıma şahid kılıyorum, artık siz de sorumlusunuz. Şahid ol Yarab!
Ben, Somali''de, yitirilmiş umutların, kayıp giden hayatların, göz pınarlarını kurutan yığınla acının tanığı oldum. Zaman tünelinde belki 100 yıl geriye gittim; “biz buradayız, bu haldeyiz; siz neredesiniz, insanlık nerede” diyen bakışların tanığı oldum.
Yeryüzünde... Afrikada... Somali''de... Mogadişu''da... Bir anne ve kucağında can çekişen yavrusunun tanığı oldum. Bir varmış, bir yokmuş misali aniden yok oldu yavrucak. Zaman dondu adeta. İnsanlığımdan soyundum. Acziyetimi büründüm. Anın vacibi utanç da olsa az gelirdi, utandım.
Düşündükçe ürperdim: Hesapların görüldüğü günde, cansız bedenleri çöplüklere atılan Somalili çocuklara "hangi suçlarından öldükleri" sorulduğunda... Biz ne diyeceğiz? Biz, Somali''de, Kenya''da, Etiyopya''da boncuk gözlü çocukların bir yıldız gibi bu hayattan kayıp gitmesini seyrettik insanlık olarak. Koca bir dünya idik, BM idik, süper devletler idik, petrol kralları idik. Ama köpek mamalarına verdiğimiz paranın yarısını bile ayıramadık, o masumlar açlıktan sürünerek ölmesin diye… Bizi affet ey Somalili, Kenyalı, Etiyopyalı, Sudanlı çocuk! Bizi affet!
Somali, çağın siyah aynasıdır. Eğer topyekun insanlık, o aynaya bakmaya cesaret ederse, unuttuğu bu coğrafyada başkalarının doymak bilmez iştahları yüzünden aç ölen insanların acısını pervasızca seyreden kendi çirkin yüzünü görecektir. Aç ve muhtaç bırakıp, kavga ve çatışmalarından nemalandığı, katillerinin elinden lütfen gelecek üç lokma ekmeğe mahkum kıldığı masumların; merhamet ve vicdanını kızgın çöllerde bırakıp sahra yolcularına tecavüzü zevk edinen vahşilerce kirletilince “canımı da al Yarab!” diye semalara avaz eden çaresiz annelerin âhı birgün yeryüzünü tutacaktır.
Yeryüzünde fukaralığın ve mahrumiyetin mekanı olmuş nice yerler gördüm: Kahirenin mezar evleri, Yemen''de San''a''nın yoksul varoşları, Johannesburg''un kaderine terk edilmiş Soweto''sunda teneke evlerde yaşanan acı hayatlar, Keşmir dağlarındaki özgürlük savaşçılarının kampları, Nijer çöllerinde tek gıdası darı olan çocukların uyuduğu sazdan barakalar, sefaletin kol gezdiği Filistin mülteci kampları, Rio''nun isyankar gettoları, Kenya sahrasında medeniyetle tanışmamış Masai köyleri… Hiçbiri ama hiçbiri önceki gün Mogadişu''da, mülteci kamplarında tanığı olduğum tarifsiz sefaletle kıyas edilemezdi. Burada can çekişen sadece o masum insanlar değil, topyekun insanlığın kendisiydi. Gördüğüm ve görmediğim yeryüzü coğrafyasının hiçbir yerinde milyonlar açlıktan ağlayarak ölmezdi. Somali''de ölüm, açlıkla silah arasında kurulmuş karanlık bir tuzaktı. Hangi tarafa kaçsan sonuç aynıydı: Ölmek ya da ölmek…
Onbinlerce insan; bebek, çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek… Etrafı dikenli tellerle çevrili, çöpün, lağımın, hastalığın, perişanlığın kol gezdiği kamplara toplanmış… Aylarca yıkanmadan, günlerce yemeden, yıllarca gülemeden yaşıyor. Yaşamak denirse… Herbirine bir insanın zor sığacağı, sopalara paçavraların sarıldığı barınaklarda birer ikişer aile… Gıda, su, hijyen, ilaç, aşı, şefkat, ilgi… Temel insan ihtiyaçlarının hepsinden mahrum halde ölümün nefesini duyuyorlar enselerinde. Bütün bir dünya bir hayaleti izler gibi nefesini tutmuş, bir film sahnesini seyrediyor adeta. Uzaktan, steril bir şekilde… Ve biz giriyoruz onların bu yeknesak dünyasına. Tenlerine, bedenlerine, ellerine, yüzlerine dokunuyoruz. Yoksulluklarını, çaresizliklerini kısa süreliğine de olsa sarıp sarmalıyoruz. Sevgiyle, şefkatle, çekinmeden kucaklıyoruz bebeklerini, ihtiyarlarını… Bir saman alevi gibi, bir köpüğün sönmesi gibi, o masum yüzler bir an aydınlanıp sonra yine aynı karanlığın içine yuvarlanıyor. Tarifsiz acılar ülkesinin güzel insanları…
Şimdi kıyam zamanıdır dostlar; açıkta ve gizlide, gecede ve gündüzde kıyama durup, Arzın ve Semanın Sahibi''ne açalım ellerimizi ve yakaralım: “Cennet kokulu çocuklar ölmesin, anneler kan ağlamasın; yeryüzünde, Somali''de, Afrika''da…”
Bilal''lerin, Necaşi''lerin ülkesi yangın yeri. Sessiz çığlıkları dinsin, bütün bir beşeriyet o masumların âhıyla hâk ile yeksân olmasın diye bu yangına su dökme zamanıdır dostlar. Gelin hep birlikte şu mübarek iklimde, sevdiklerini geride bırakıp Somali''ye, Kenya''ya, Etiyopya''ya koşan tüm şefkat elçilerinin, yardım kurumlarının, Yeryüzü Doktorları''nın kutlu çabasına destek verelim. Rabbimiz''in Beled suresindeki emrine uyalım ve varlığımızı yoksulluğun kurbanlarına harcayalım: "Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır".
Vareden''in Maun suresindeki kınamasından emin olmak için, inancımızın ve ibadetimizin hakkını vermek için, Rabbin rızasına ermek için davranmak zamanıdır dostlar: “Hiç bütün bir ahlakî değerler sistemini yalanlayan [birini] tasavvur edebilir misin? İşte böyle biridir, yetimi itip kakan, yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan. Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara, onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır, onlar ki niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmektir, ve üstelik onlar, [insanlara] en ufak bir yardımı bile reddederler!”
Dilerim Rabbimden: Merhamet ete-kemiğe bürünsün, iyilik tüm yeryüzünü kuşatsın.
Prof. Dr. M.İhsan Karaman
Yeryüzü Doktorları Türkiye
Yönetim Kurulu Başkanı
İnsan öldürmez
00:0028/08/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bizim Salih Tuna''mız fıkıhçılara öfkelenmiş, mealen “Doğu''da akan kanın durdurulması konusunda bir şey söylemiyorlar, kardeş kanı akıtmak haramdır demiyorlar, halbuki “dişi sineğin çorbaya değen sol ayağı hakkında hüküm verecek kadar kılı kırk yarıyorlar”... diyor.
Kardeş kanının akması karşısındaki hassasiyetine, kahroluşuna katılmamak olamaz; ama hocalar hakkında söyledikleri ile Barzani''nin fetvasını örnek göstermesi üzerine birkaç şey söylemek gerekiyor.
Mesela ben bir fıkıh ve ilahiyat hocasıyım, siteme bakılacak olursa orada “sinek kanadı”nı bulmak zordur, ama ümmetin bütün önemli mesele ve dertleri ile ilgili onlarca yazı bulmak çok kolaydır.
Dinde eğer sinekle ilgili bir hüküm varsa, olacaksa bu, uluslararası bir konu kadar dine dahildir ve onunla da ilgilenmek gerekir. Şüphesiz meseleler arasında derece ve öncelik farkı olabilir, ama hiçbir dini konu küçümsenemez.
“Barzani kadar veya gibi fetva” veremeyiz; çünkü o fetva çok arızalı, hatalı, tashihe muhtaç bir fetva.
Ne demiş?
“...biz Kürt ile Kürdün savaşmasını istemiyoruz. Kürtlerin birbirleriyle savaşması haramdır...”
Doğrusu nedir?
Ümmetin parçalanıp –ortada meşru bir sebep yok iken- birbiri ile savaşması haramdır. Bir müminin bir insanı, gereksiz yere bir hayvanı öldürmesi, gereksiz olarak bir ağacı kesmesi, bir otu yolması caiz değildir.
Hukuka dayanmadıkça bir cana kıyan bütün insanların canına kıymış gibi olur.
Kürt, Türk, Arab, Acem, Arnavut, Boşnak... hangisi olursa olsun kendi aralarında ve –etnik bakımdan- diğeri ile meşru sebep bulunmadan savaşmaları haramdır.
Kur''an-ı Kerim kural koymuş: “Eğer müminlerden iki gurup birbiri ile kavgaya tutuşursa ümmetin geri kalanı derhal harekete geçip onları adalet çerçevesinde barıştıracak. Biri hakkı kabul etmez, saldırıya devam ederse Allah''ın buyruğunu kabul edinceye kadar ona karşı savaşılacak (Hucurat:49/9).
Bunun dışında bir de cihad var.
Şu halde müminin bir insanı öldürmesinin caiz, hatta farz olduğu durumlar da var.
Kürt meselesi bahane edilerek akıtılan kana gelecek olursak:
Önce tarafların “İslam''ı hakem kılarak adaletli bir barışa razı olmaları” gerekir. Ortada böyle bir rıza yok; hakem olan da İslam (şeriat) değil.
Durum böyle olunca “fetva”yı verecek olanlar İslam alimleri değil, seküler dinin siyah cüppelileri oluyor.
Eğer taraflar İslam alimlerini hakem kılmaya ve onların fetvalarına göre hareket etmeye karar verirlerse söyleyecek çok şeyimiz vardır.
Kaldı ki, böyle bir talepleri olmadığı halde de söylüyor ve yazıyoruz.
Ama samimiyetle sineği soranlara da aynı ciddiyetle cevap veririz.
Yar ile bayram
00:0030/08/2011, Salı
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bayram''ı imdi Bayram''ı imdi
Bayram edersin yar ile şimdi
Hamdü senalar hamdü senalar
Yar ile bayram kıldı bu gönlüm
Hacı Bayram-ı Velî böyle demiş.
Onun gönül bayramı yar ile olmuş; yar olmasaydı, yâri bulmasaydı bayram edemeyecekti.
Allah''ın has kulları, kendilerini yardan gaflete düşüren her şey ile ilgilerini asgariye indirirler ki, zikir (huzur, onunla olmak) daim olsun! Bu manada onlar daima oruçludurlar.
Sıradan insanların orucu belli şeylerden uzak durmakla olur; onların orucu ise “yar ile araya giren her şey”den, “sevgi, ilgi, şuur, meftuniyet…” olarak uzak durmakla gerçekleşir.
Bir kutsî hadis mealen şöyledir: “Kulum feraiz ve nevafil (farz ve nafile ibadetlerle) bana yaklaşır da sonunda onu severim; sevince de onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum…”.
İşte ibadetlerle Allah''ın sevgisine mazhar olan, bu sevginin meyvası olarak da varlığını Rabbine veren, bütün organlarını O''nun rızasını tahsile tahsis eden kul bu devlete erince “yar ile bayram” eder. Böyle bir ilişki içinde oruçla bayram iç içe girer; her oruç (ibadet, zikir) bir adım yaklaşma, her yaklaşma bir bayramdır.
Yar ile bayramdan her kulun nasibi yok mudur?
Olmaz olur mu?
Gece tatlı uykunuzu bölüp sahur yapmak için kalktığınızda, neşe içinde Allah ne verdiyse ölçü içinde yiyip yedirirken bu sevgiyi (yakınlıkla elde edilen ilahi muhabbeti) hissedersiniz.
Akşam iftar sofrasına oturup nimetler size bakarken “O''ndan yeme izni gelmedikçe” onlara elinizi uzatamadığınızda O''nunla -teşbihte hata olmasın- yüz yüze gelmişcesine bayram sevincini hissedersiniz.
Açlık ve susuzluğun ne demek olduğunu bir daha hatırlayıp ömrü böyle geçenlere el uzattığınızda, onların ihtiyaçlarını “Yâr''in rızası için” giderdiğinizde müşahede ettiğiniz sevinç sizde “yar ile bayram” olur.
Ramazan Kur''an ile daha çok içli dışlı olduğumuz bir aydır. O''nun kitabını okudukça, dinledikçe, üzerinde düşündükçe “Yar ile sohbet” elverir; yar ile sohbet onunla bayramdır.
Üç yıl önce Mescid-i Haram''a veda ederken gönülden dile gelenler şöyle idi:
….
Gelip de buralara
Dolanıp da evinin etrafını
Orada ve burada
Kılıp da namazları, eyleyip de niyazları
Okuyup da kitabını
Hatırlıyoruz unuttuğumuzu
İşte zikir budur
Hatırlamak unuttuğumuzu, uyandırmak uyuttuğumuzu
Ya Rab,
Uyutmak istemiyoruz ruhumuzu
Unutmak istemiyoruz duyduğumuzu
Ta ezelde
“Rabbiniz değil miyim” dediğinde duyduğumuzu
“Evet, Rabbimizsin” diyerek çağrına uyduğumuzu
Bunun için öptük
Ezeli ahdimizin mührünü, kara taşımızı
Makam-ı İbrahim''de “Ahdimizdeyiz, sözümüzdeyiz” dedik
Yerlere koyup başımızı
Ya Rab,
Bitsin artık hasret
Vatan olsun gurbet
Ebedî vatan
Sana en yakın olduğumuz an
İslâm"da savaş ve barış
00:001/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir bayan tarih yazarının yaptığı gibi İslâm dînini, ya bilgi ve usul eksikliği veya peşin hükümle ve maksatlı olarak -olduğundan farklı- anlatan ve yorumlayanlara göre "o bir savaş ve kılıç dînidir, kendisini insanlara zorla kabûl ettirmiştir, Müslümanlar imkân bulur, bir ülkede veya dünyada hâkimiyeti ele geçirirlerse başka dinden olanlara hayat hakkı tanımazlar. İktidara gelememeleri ve güç yetirememeleri halinde ise teröre başvurur, masûm insanları öldürürler..."
Saptırma kasıtlı olur, ama yanlış anlama, yorumlama ve hüküm çok kere bilgi eksikliğine veya konunun uzmanı olmayanların usulsüz anlama çabalarına dayanır. İslam''ın temel kaynaklarından bir hükme ulaşmak isteyenlerin önce gerekli ilimleri tahsil etmeleri, sonra da mutlaka usul çerçevesinde hareket etmeleri zaruridir.
İslâm''ın temel kaynağı Kur''ân-ı Kerim ile Hz. Peygamber''in (s.a.v.) açıklama ve uygulamaları yukarıda özetlediğim iddiayı/iftirayı kesin bir dille reddetmektedir. Eğer Müslümanlar şu veya bu yerde ve zamanda İslâm''ın buyruklarına, örnek Peygamber''in (s.a.v.) uygulamalarına aykırı davranmışlarsa bu İslâm''ın değil, onların (bunu yapan şahıs veya grupların) suçu, günahı, ayıbı olur; hem hükümde hem de cezâda genelleme yapmak zulümdür, terörün bir başka çeşididir.
Savaş ve barış konusunda birçok âyet içinde birkaç örneğe baktığımızda şu tablo ile karşılaşırız:
"Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah''a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir. /Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O''dur. /Müminlerin gönüllerini birleştiren de O''dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti, O izzet ve hikmet sahibidir." (Enfal: 8/61-63)
"Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır." (Nisâ: 4/75- 76)
"Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir./ Onlar ki, sadece "bizim Rabbimiz Allah''tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı püskürtmemiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah''ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."(Hacc:22/39-40)
Ebû Bekir İbn el-Arabî''nin de isabetle kaydettiği gibi (Ahkâm, II, 854) bazı âyetlerde geçen "fitne ortadan kalkıncaya ve dînin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın..." meâlindeki cümleyi (meselâ Enfal: 8/39) iki şekilde anlamak mümkündür. 1. "Dünyada veya bölgede hiçbir müşrik kalmayıncaya ve herkes Müslüman oluncaya kadar". 2. "Din ve vicdan hürriyeti yerleşinceye, herkesin serbestçe dînini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak olsun bâtıl olsun din seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samîmî inanca dayanıncaya kadar."
İkinci anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber''den (s.a.v.) beri örnek devirlerde görülen uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, Müslüman olmayanları zorla İslâm''a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.(Tenkitsiz olarak rivayet edilen bazı olaylar ya çizgiden çıkanlara aittir veya aslı yoktur.) İslâm''ın savaştan amacının ne olduğu, meâli yukarıda verilmiş olan âyetle (Enfal:8/61) açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği için buna müsbet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emredilmiştir.
(Bir yazılık daha sözüm kaldı)
İslam öldürmez, diriltir
00:002/09/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir sonuç çıkarma konusunda tefsirciler görüş ve söz birliğine ulaşamamışlardır. Savaşın amacını dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları olarak anlayanlara göre barışı emreden âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu âyetlerle kaldırılmış, neshedilmiştir: Müşriklerin yakalandıkları yerde öldürülmelerini emreden âyet (Tevbe: 9/5) veya Ehl-i kitab''a karşı, İslâm''ı kabûl edinceye yahut da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye râzı oluncaya kadar savaşılmasını emreden âyet (Tevbe: 9/29), kezâ “Siz üstün durumda iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin (Muhammed :47/35) meâlindeki âyet.
Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbn el-Arabî''nin (II, 875 vd.) ve Cessâs''ın (III, 68) dile getirdikleri ikinci görüş şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve Müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış Müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dînin amaçlarına bağlıdır; buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabûl ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) de buna göre davranarak Medine''ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik gruplarla barış antlaşması yapmıştır, kezâ Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhunu yapmış, karşı tarafın anlaşmayı bozarak -Müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ''a kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran Hristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar güçlenince Ehl-i kitab''a ya İslâm, ya cizye; yarımada müşriklerine ise “ya İslâm, ya bölgeyi terk veya ölüm” teklifi gelmiştir. “Savaş ve barışın güç, fayda ve meşru amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının gözetilmemesi” hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir
Savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezâsını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adâleti sağlamak, zulmü ve kötülüğü önlemek de öyle mümkün değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm''ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Girişte meâlleri verilen iki âyet (Nisâ:4/75-76) savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsı, b) Zulmü engelleyip adâleti sağlamak. “Allah rızâsı” da fayda bakımından kullara râci olmaktadır; Allah Teâlâ''nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O''nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme râzı olmadığı için “Allah rızâsı için savaşmak”, adâlet, hukuk ve hakkâniyet uğrunda savaşmaktır. Allah''a ve hak dîne inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itâat ettikleri -nefis dahil maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur''ân''a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tâbî olanların savaş amaçları ise hukuk ve adâletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Hacc sûresinin meâlleri verilen 39-40. âyetleri, İslâm''ın farklı dinler ve inançlar konusundaki tavrını, hiçbir şüpheyi barındırmayacak ölçüde açık olarak ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ''nın, kendisine itâat eden mücahid kulları ile koruduğu mâbetler yalnızca mescitler değil, aynı zamanda diğer dinlere ait ibâdet yerleridir. İslâm''a göre ve gerçekte Allah bir olduğu için, O''nun adını anıp başka bir varlığı kastedenler veya adını -O''na yakışmayan- niteliklerle birlikte ananlar da, bilerek bilmeyerek, doğru veya yanlış Allah''ı zikretmektedirler. Dünyada insanları, farklı inanıyorlar, inançları belli bir dîne aykırı düşüyor diye cezâlandırmak veya baskı altına almak İslâm''ın -câiz görmesi bir yana- savaş sebebi saydığı bir davranıştır.
Silâhlı mücadele ve şiddet, amacı veya şekli bakımından -din, hukuk ve ahlâkça meşrû sayılan- sınırları aşınca zulüm olur, terör olur; İslâm''ın bunu da tasvip ve tecviz etmesi düşünülemez.
Davulun Sesi
00:004/09/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aslında 2 kelime arasında fark çok az. Hoşgörü kelimesinde de bir aşağılama, hoş olmayan bir şeye tahammül var. Bizim ülkemiz pek çok farklı kökenden insanın yaşadığı, çoğunluğu müslüman da olsa islamın da farklı farklı yaşandığı bir ülke. Birlikte yaşamayı bilmemiz gerekiyor. Bu birlikte yaşam sırasında da birbirimizi rahatsız etmememiz önemli. Örneğin Ramazan ayında oruç tutmayanlar da sokakta bir şey yemezler, sadece saygıdan. Ne yazık ki aynı saygı oruç tutmayana davulcu tarafından gösterilmiyor. Bırakın ibadet etmediği için oruç tutmayanı çocuklara, bebeklere, hamilelere, hastalara da gösterilmiyor. Gecenin yarısında yan evdeki bebek davul sesiyle uyanınca içim cız ediyor. Eşim hamile ve davulcu terörüyle uyanıyor her gece. Geleneklere saygım büyük ama kötü gelenekler değişmeli. Kan davası, başlık parası da gelenektir ama kötüdürler ortadan kalkmaları için uğraşılıp duruluyor. Herkesin saatinin olduğu bir ortamda davul sesiyle hamile eşimin her gece yataktan fırlaması korkunç bir olay. Ya ters bir şey olursa. Bu konulardan da bahsetseniz mutlu olacağım. Davulcuyu ne yazık ki hoş göremiyorum, çok yakında gazetelerde İzmir''de hamile karısının uyanmasıyla sinir krizi geçiren koca davulcuyu evire çevire dövdü diye okursanız şaşırmayın. (E.B. 07 Ağustos 2011 Pazar).
Okuyucumuzun şikayeti böyle idi.
Bir Ramazan''da kaldığım köyde, küçük çocuğu olduğu için –üstelik sahur yemeği vaktinden bir iki sat önce çalınan- davul sesinden çok rahatsız olan bir komşumun gece kalkıp davulcularla şöyle anlaştığını duymuştum: "Ben size şimdi, vereceğimin iki misli para vereyim siz de benim evimin yakınında davul çalmayın!"
Ramazan gecesinde davul çalmak bir gelenek mi? Ne zaman başlamış? Gelenek ise değişmesi gereken çeşitten bir gelenek mi?
Ramazan gecelerinde davul çalarak insanları sahur için uyandırma âdeti, en azından Hanefî mezhebine göre –bir çeşit musiki olduğu ve istisnalara da girmediği için- meşru değil. Şu halde bu âdetin hem geç dönemlerde hem de dışarıdan gelmiş olması gerekiyor.
Doğup büyüdüğüm şehirde Ramazan gecelerinde güzel sesli müezzinler, aletlerle büyütülmemiş insan sesleri ile "temcîd" okuyarak insanların uyanmalarına yardımcı olurlardı.
Küçük yerleşim bölgelerinde, saatin ve alarmın bulunmadığı yerlerde davul veya teneke çalmak belki işe yarar bir tedbir idi. Ama bugün özellikle büyük yerleşim alanlarında ve başka türlü uyandırma imkanlarının bulunduğu yerlerde davula ihtiyacın bulunmadığı apaçık ortada. Okuyucumun şikayetleri de haklı. Ama bugün şehirlerde yerli yersiz, zamanlı zamansız davul çalanların derdi gelenek filan değil, para kazanmaktır. Gelenek kavramı burada istismar ediliyor.
Bu "gelenek"in değişmesi konusuna gelince:
Eğer gelenekten yiyip içenler oluyorsa değişim daha zor oluyor. Bazı belediyeler sahurda davulu yasakladılar; bu yasaklamanın genelleştirilmesinde fayda var. Davulcuların beklenti ve ihtiyaçları ise gündüz vakti ve bayram günlerinde davul zurna çaldırıp üç beş kuruş vererek karşılanabilir.
İslam''a aykırı olduğu halde Müslümanların hayatında devam eden gelenekleri ortadan kaldırmanın yolu ise devamlı irşad ve eğitimdir. Geleneğe din gibi, hatta dinden daha sıkı olarak bağlı olanları yola getirmek emek istiyor. Bu yüzden olmalıdır ki, Allah Teâlâ müminleri şöyle uyarıyor:
"Onlara, ''Allah''ın indirdiğine uyun'' denildiğinde, "Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız" dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!"
İmam Hatip Okulları ve Kürtler
00:008/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kürtlerin devlet eliyle/zoruyla asimile edilme sürecine bir de İmam Hatip Okulları ile -hukuki düzenleme dışında- fiilen bazı hakları tanıyan iktidarlar sayesinde doğal asimilasyonun eklendiğini iddia eden bir yazar şunları söylüyor:
"Kürtlerin Cumhuriyet eğitiminin kıskacına girmesi, esas olarak 1951''de imam hatip okullarının açılmasıyla başlar. Türkiye''de 1950''lere kadar sadece yöresel bazı kurslarda imam hatipler yetiştirilirken, Demokrat Parti''nin iktidara gelmesiyle devlet okullarında da imam hatipler yetiştirilmeye başlandı. Kürtler bu okulların açılmasına kadar eğitimlerini Kürt medreselerinde sürdürüyorlardı. Ancak ilk açılan imam hatip okulları Kürtlerin de ilgisini çekti. Kürtlerin önemli bir kısmı medreselerin yasal olmayışını kendilerince gerekçe kabul ederek hem devletle karşı karşıya gelmemek, hem de çocuklarının dini eğitim göreceği, dolayısıyla ''Türkçü eğitim müfredatının uzağında kalacağı'' inancıyla, çocuklarını imam hatiplere yönlendirdi. Bu yıllar aynı zamanda imam hatip dışındaki diğer okullara da Kürtlerin kitlesel ilgisinin, bir diğer anlatımla Kürtlerin Türk eğitim sistemi ile tanışıklığının giderek başladığı yıllar oldu."
Yazar İmam Hatip Okullarının etkisine Kürt kültürü ve kimliği bakımından yaklaşıyor. Türkiye''de yaşayan birçok dindar Müslüman da yaklaşık olarak aynı mantığı, hatta aynı cümleleri, "Kürt" kelimesi yerine "din, dindarlık" kelimesini koyarak kullanabilir. Bu ülkede Cumhuriyet''in tek partili dönemi boyunca dine ve din merkezli kültüre karşı -bu kültür ve medeniyeti Batı''ya ait olanla değiştirmek üzere- sıkı politikalar uygulandı. Kendi dinini, dindarlığını, din merkezli kültür ve medeniyetini korumak isteyenler, İmam Hatip Okulları açılınca buraları birer kurtuluş adaları gibi görerek akın ettiler.
Şimdi İmam Hatip Okullarından şikayet edenler, memnun olmayanlar arasına bu yazar ve onun gibi düşünenler de katılmış oluyorlar. Daha önce Batıcılar, modernistler, laikçiler, din karşıtları... şikayet ediyorlardı, şimdi bunlara bir yenisi daha eklenmiş oldu.
İmam Hatip Okullarını açılışından bugüne en iyi bilen ve takip edenlerden biri olarak söyleyeyim:
Bu okullarda alınan eğitim ve bilgi, mezunlarını ırkçılıktan, etnik milliyetçilikten ümmetçiliğe (İslam milliyetçiliğine, milletim İslam demeye) yönlendiriyor. İslam, ümmete dahil olan kavimlerin, ırkların, alt kültürlerin silinmesini, yok edilmesini istemiyor. Yalnızca İslam''a aykırı olan "eski kültür ve medeniyet unsurlarını" temizlemeyi hedefliyor.
Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut, Fransız, Arap... kim olursa olsun, etnik aidiyetini dinin önüne geçirmediği sürece ona dinden ve İmam Hatip Okullarından bir zarar gelmez.
"Ayrıca İmam Hatip Okulları olmasaydı Kürtler çocuklarını devletin okullarına gönüllü olarak göndermezlerdi" şeklindeki tespit çok naif, hayalci olmanın yanında dünyaya hakim değişimi (küreselleşme belasını) hesaba katmamaya dayanıyor.
Banka reklamı
00:009/09/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Reklamcı; açgözlü, merhametsiz, maddeci kapitalizmin davulcusudur. Ticareti meşru olan eşya ve hizmetlerle ilgili olanlarında bile ayartıcılık, aşırı tüketime teşvik/tahrik, abartı, dolayısıyla yalan dolan vardır. Yalnızca tanıtma ve bilgilendirme maksadı güden ve yapıp ettikleri de bu maksada uygun olan bir reklamı da, reklamcıyı da görmedim. Niçin görmedim? Çünkü bu “alçağın yükseldiği” dünyada öyle bir reklamcı doğmadan ölmüştür; onun için göremedim.
Halihazırdaki anlayış ve uygulamaya göre reklamcılık bundan ibaret iken bir de İslam''a göre alınıp satılması, seyredilmesi, kullanılması... caiz olmayan şeylerle ilgili reklamlar var ki, bunlardaki sakınca katmerli oluyor.
İşi faizcilik olan, gelirinin büyük kısmı da faizden oluşan bankaların reklamı, İslam''a göre faiz ve faizcilik haram olduğu için bu ikinci neviden reklama giriyor.
İslam''ı dava edinen veya İslami hassasiyeti olan insanlar tarafından alınması ve desteklenmesi beklenen, manevî değerlerimizi korumayı hedefleyen gazeteler var. Bu gazetelerde faizci bankaların reklamları çıkınca bizim e-mail kaplarımız dolup taşıyor; yakınmalar, ithamlar, protestolar ve sorular yağıyor. Biz bunların bir kısmını o gazetelerin sorumlularına yansıtıyoruz; onlar da şu savunmayı yapıyorlar: Gazetenin mevcut şartlardaki geliri giderini karşılamıyor, borç içindeyiz, ya bu davadan vazgeçeceğiz veya zarureten (eğer böyle bir gazete çıkarmaya ihtiyaç/zaruret varsa) bu gibi reklamları da -zaruret miktarı- alacağız...
Böyle ise önümüzde üç mesele var demektir:
1. Bu gibi gazetelerin çıkması zaruret midir? Yani İslamcı mücadelede, meydan okumalara karşı alınacak tedbirlerde medyaya ihtiyaç var mıdır? Bundan vazgeçilebilir mi? Yerine başka bir araç konabilir mi?
Bana göre gereklidir ve ikamesi mümkün görünmüyor.
2. Banka vb. reklamı almadan, helal olan gelirlerle gazete çıkarmak, televizyon işletmek mümkün değil midir?
Bu konuyu işin erbabı olanlar bir araya gelip tartışmalılar. Varsa gerçekçi çareleri bulup ortaya koymalılar.
3. Gazeteleri ve televizyonları şu veya bu reklamı yayınladınız diye topa tutanlar kendilerine şunu sormalılar: Ben bu gazetenin veya televizyonun yaşaması, ayakta durması, emsali ile rekabet edebilmesi için ne yaptım. Mesela üç beş kuruşa kıyıp bir gazete mi aldım, yoksa gazeteyi bedava olarak internetten okumayı mı tercih ettim. Aptalları eğlendiren (vakit öldürmelerini, ömrü boşa tüketmelerini sağlayan) manasız veya seyri caiz olmayan programları ve dizileri seyrederek bunlarla geçinen televizyonların reytinglerini mi arttırdım, doğru dürüst program yapan televizyonları seyrederek bunlara destek mi verdim?...
Karz-ı hasen (Faizsiz kredi)
00:0011/09/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ kullarına büyük bir şeref ve sevap fırsatı veriyor; mealen “ihtiyacı olan birine hiçbir menfaat beklemeden, sırf bemim rızamı elde etmek için için ödünç para veren “bana ödünç vermiş olur”, ben de onun malvarlığını veya sevabını katlarım ve ona ayrıca ödüller veririm” buyuruyor(Bakara: 2/245; Hadîd: 57/11).
Faizciliği “Kendisine savaş ilan etmek” şeklinde değerlendiren Allah Teâlâ insanları faizcilere mecbur eden ihtiyaçların karşılanmasını elbette ister ve bundan hoşnut olur.
İhtiyaçlar iki şekilde karşılanır: 1. Bağışlama, geri almamak üzere verme (zekat, hibe, vakıf vb.), 2. Geri almak üzere verme.
Herkesin cebinde, kasasında hemen kullanmayacağı paralar vardır. Bunların, lazım olduğunda almak üzere (cari hesap gibi) bir yerde tutulduğunu, korunduğunu, alınan ile devamlı kalan miktarların hesaplanmasına dayalı olarak elde edilecek önemli bir miktarın, ihtiyacı olanlara faizsiz olarak ödünç verildiğini düşünelim; ne büyük bir hizmet gerçekleşir! İnsanların faizcilere, tefecilere mahkum olmaları nasıl da güzel engellenmiş olur!
Allah''a (Allah için) ödünç verme şerefine/sevabına talip olanları bu konuyu düşünmeye davet ediyorum.
Sırf bu hizmet için bir kuruluş yapılsın. Sağlam hukuki dayanakları ve sağlam yöneticileri olsun. Bu kuruluşun yeteri kadar şubeleri bulunsun. Hamiyetli insanlar yastık altında tutacakları, hatta bir gün bile olsa harcamayıp ertesi gün harcayacakları paraları bu kuruluşa yatırsınlar. Burada biriken paralardan, temel ihtiyaçları için talepte bulunanlara faizsiz olarak ödünç para verilsin. Teminatlar alınsın, imkanı olanlardan tahsil edilsin, ödeme gücü bulunmayanların borçları ise zekatlarla, bağışlarla ödensin...
Peki bu kuruluşun masrafı nasıl çıkacak?
Önce Allah rızası için bu kuruluşa bağış yapanların yardımlarıyla.
Sonra bu kuruluş tarafından kurulacak bir şirkete bir miktar sermaye aktarılıp ticaret yapılarak masraflar çıkarılabilir.
Bu kuruluşu Müslüman, hamiyetli, fedâkâr zenginler kurmalı, kendilerinin hiçbir maddi menfaatleri olmamalı, gerektiği kadar ücretli personel kullanılmalıdır.
Ümmetin bu parçası (bizler) tarihte çok güzel şeyler de yaptık; bu kuruluş o güzelliklere bir yensini ekleyecek ve belki diğer parçalara da örnek olacaktır!
İnanın bu hayal değil, sadece birkaç hamiyetli insanın sesime kulak verip harekete geçmesine bağlı ve tam anlamıyla gerçekçidir.
Hızlı trende tek oturan bayan yeri
00:0015/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce haberi okuyalım:
"Milliyet''in haberine göre, hızlı trenler ile ilgili uygulamanın Ankara Garı''nda da sürdüğü görüldü. Uzun süre sıra bekledikten sonra hızlı tren bileti almak için gişeye yanaşan erkek yolcular, ancak "bayan yanı" olmayan yerlere yerleştirildi. Yolcuların konuyu ilettiği danışma görevlileri ise her hızlı trende, tek başına yolculuk edebilmeleri için bayanlara kontenjan ayrıldığını, bu tek bayanların yanına erkeklerin oturtulmadığını anlattı. Görevliler, tek başına yolculuk etmek isteyen bayanların "yanımıza erkek oturunca rahat edemiyoruz" şikayetinde bulunduğunu, bunun üzerine belli sayıda koltuğun bayanlara ayrıldığını savundu..."
Bu haberin veriliş tarzı ve üslubu, tek oturan bayanlar için erkeksiz yer ayrılmasından bazılarının rahatsız olduğunu gösteriyor. Anlaşılan o ki, bayanlar rahatsız olsalar, olmaları ihtimali bulunsa, hatta bu rahatsızlığı açıkça dile getirenler olmuş olsa dahi -bu modern veya kadın yakınlığından hoşlanan baylara göre- ya erkekler böyle istediği için veya modernlik adına tek başına seyahat eden ve erkek yanında oturmak istemeyen kadınların da yanına erkekler oturtulmalıdır. Halbuki bu ülkenin değerlerine yabancılaşmamış, halkın hassasiyetlerine saygılı özel teşebbüs taşımacıları (otobüs şirketleri) yıllardan beri bu uygulamayı yapıyorlar ve tek başına seyahat eden kızların ve hanımların yanlarını boş bırakıyorlar. Çünkü aralarında nikah bağı veya devamlı evlenme manii bulunmayan bir kadınla bir erkeğin -aksine bir zaruret bulunmadıkça- bu kadar yakın olmaları islâmî kurallara göre caiz değildir.
Haberin tamamı okunduğunda bir başka taciz daha dikkat çekiyor. Bayanların yanına erkeklerin oturtulmamasından rahatsız olan gençler işin peşine düşüyorlar (buna da mahalle değil de modern kesim baskısı demek gerekecek herhalde), "bu emri kim verdi" diye soruyorlar, ilgililer "ne şiş yansın ne kebap" kabilinden cevaplar veriyorlar, sonra gençler biraz da medya baskısı eklensin diye durumu gazetelere yansıtıyorlar.
Artık bu çekingenlik bitmeli, öyle gerekiyorsa -din özgürlüğü sebebiyle gereken yerlerde- haremlik selamlık olmalı, öyle gerekiyorsa istemeyen kadınların yanına erkekler oturulmamalı, kadınların erkeksiz olarak yüzmeleri için havuzlar ve sahiller tahsis edilmeli, kadınlar inançlarına uygun olarak giyinmeli ve böylece okullara ve resmi yerlere girip çıkmalı, hizmet alıp verebilmeli... yöneticiler de göğüslerini gere gere bu durumu savunmalı, "din özgürlüğünün gereğini yerine getirmenin" rahatlığı içinde olmalıdırlar. Kendi modern hayat anlayış ve tarzlarını, farklı düşünen ve yaşayan büyük kitlelere (azınlık olsa da fark etmez) dayatma alışkanlığı edinenlere hadleri bildirilmeli, "eğer farklılık içinde beraberlik" yaşanacaksa bunun için zaruri olan tahammül gösterilmelidir.
Eğitimde reform
00:0016/09/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsmini "Nur tek" şeklinde vermiş, kendini de şöyle tanıtmış: Ben 4 çocuklu, lise mezunu bir ev hanımıyım. Bu Milli Eğitim Sistemi''ne 4 evlat vermiş dertli bir anne.
Bu dertli annenin milli eğitim konusundaki düşünce ve dileklerini -tartışma hakkını saklı tutarak- paylaşmaya değer buldum. Şöyle yazmış:
"Türkiye''nin Anayasa ve Terör sorununa paralel en önemli sorunundan biri de Milli Eğitim Sistemi, Eğitimin Kalitesi ve Müfredat Konusu .Zira artık eğitim kan kaybetmiyor, can çekişiyor. Bu eğitim sistemi 2023 vizyonu olan bu ülkeye hiç yakışmıyor. Türkiye hür eğitimi olmayan öğretimi ve bilgisi %100 yalana, korkuya, beyin yıkamaya dayalıdır. Ülkemiz bir sömürge ülkesi olmadı ama sömürgeciler ve içimizdeki iş birlikçileri,100-150 yıldır milli eğitimi öldürüp bizi tamamen sömürge eğitimine mahkum etmişlerdir. Tamamen beyin yıkama ve seküler bir sistemle gençlerimizi Osmanlılıktan ve Müslüman olmaktan uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Eğitimde hürriyetten, ilimden, doğru ve hür düşünceden mahrum bırakılan bu gençler elbette bu korkulu yasakçı düzenin pençesinde, basit, çıkarcı, yarım aydın olmaya mahkumdurlar.
Devlet insan için mi var, insan devlet için mi? Çocuklar bizim mi devletin mi? Bu sorular cevap bulmalı artık. Bizim olan çocuklarımızın, her ihtiyacını karşıladığımız gibi nasıl bir eğitim alacağına da biz karar vermeliyiz. Devletin sen çocuğunu doğur, besle, büyüt neyi ne kadar öğreneceğine karışma deme hakkı yok. Bu sistemle çocuklarımız ne inancına, ne kültürüne ve tarihine, ne de edebiyatına tam manasıyla hakim. Çocuklarımızın en verimli çağları hunharca katlediliyor. Her şey testler, deneme sınavları, test kitapları... sistem böyle! Nasıl bir ülke çocuklarına bunu yapar. Herhalde bizim gibi muazzam bir inancı, muhteşem tarihi, harika edebiyatı ve kültürü olan bir milleti köklerinden koparmak için icat edilmiş, seküler, statükocu ucube bir sistem.
Ülkenin sorunlarının enine boyunu konuşulduğu bir ortamda bu konuya değinilmemesini anlamak zor. Hükümetten 8 yıl boyunca bir adım beklemedik. Çünkü devasa sorunlar vardı. Hamdolsun çok mesafe kat edildi. Artık ustalık döneminde eğitimde reform mutlaka bekliyoruz. Eğitim özgürleşsin ve özelleşsin. Ana dilde eğitim, ruhban okulunun açılması ve seküler eğitimden çocuklarımızın kurtulmasını destekliyoruz.
Zenginleşiyoruz ama maneviyatı da yitiriyoruz. Zenginleşiyoruz ama gazete tirajları, kitap okuma oranları hiç artmıyor. Maneviyatlı bir zenginlik arzu ediyoruz. Mili eğitimin ismini sadece ''milli'' olmaktan çıkarıp gerçek bir milli eğitim ve kültür politikaları üretmeliyiz artık. Başbakanımızın elektronik kitap kampanyasını desteklemiyorum. Daha köklü bir reforma ihtiyacımız var. Kitapların daha çok eğitime girdiği bir reforma. Yapılacak reformla pek çok soruna çözüm bulunabilir. Kız çocuklarının okuması, töre sorunu, Kürt sorunu, gençliğin kültür ve kalite sorunu vb. gibi.
Eğitim sisteminin aksaklıklarını ve çökmüş yönlerini, ayrıca kafamdaki çözüm önerilerini yazmayı çok isterim, meraklısına!.. Allah''a emanet olun..."
İslam ötekini öldürmez
00:0018/09/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laiklik konusunda yazmak için biraz daha bekleyeceğim. Şimdi bir okuyucunun mektubu ile ilgileneceğim.
H. S. Toprak diyor ki:
“İslam öldürmez, diriltir” baslıklı yazınızla alakalı bir sorum olacaktı. Yazıda: “Müslümanlar güçlenince Ehl-i kitab''a ya İslâm, ya cizye; yarımada müşriklerine ise “ya İslâm, ya bölgeyi terk veya ölüm” teklifi gelmiştir. “Savaş ve barışın güç, fayda ve meşru amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap ve müşrik farkının gözetilmemesi” hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir.” deniliyor.
Biz “İslam, cizye veya savaş” teklifini bir savaş sebebi olarak değil, tam tersi bir savaş şartları oluşması durumunda savaşa başlamadan önce son bir çıkış arayışı olarak değerlendiriyoruz. Yazınızda sanki Müslümanların güçlü olması durumunda bu teklif doğrudan gündeme gelir şeklinde anlaşılıyor. Bunu biraz daha açıklar mısınız? “Zamanı gelince Müslümanlar savaş açıp bu şartları size dayatacaklar” diyerek Batılılara korku pompalayan odaklar var. Bu konuda düşüncelerinizi lutfeder misiniz?”
O yazıda bu sorunun cevabı var; arada kaldığı için fazla dikkat çekmemiş olabilir. Şöyle demiştik:
“Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbn el-Arabî''nin (II, 875 vd.) ve Cessâs''ın (III, 68) dile getirdikleri ikinci görüş şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dînin amaçlarına bağlıdır; buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabûl ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir.
“(Bu) İkinci anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber''den (s.a.v.) beri örnek devirlerde görülen uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, müslüman olmayanları zorla İslâm''a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.(Tenkitsiz olarak rivayet edilen bazı olaylar ya çizgiden çıkanlara aittir veya aslı yoktur.) İslâm''ın savaştan amacının ne olduğu, meâli yukarıda verilmiş olan âyetle (Enfal:8/61) açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği için buna müspet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emredilmiştir.”
Bu ifadelerden çıkan sonuç apaçıktır: Müslümanlar güçlendikleri zaman başka dinden olanları ortadan kaldırmak veya bağımsızlıklarına son vererek kendilerine tabi kılmak için savaş açmazlar. Savaşın vicdani, hukuki, ahlaki sebepleri oluşunca savaşırlar. Bugün Nato -sözde olsa bile- üyelerine bir dış tecavüz vaki olduğunda derhal savaş durumu alıyor ve tecavüzcüyü yola getirinceye kadar onunla savaşıyor. İslam toplumu ise Müslüman veya üye olup olmadığına bakmaksızın -imkanı ve gücü varsa- mazlum ve mağdurun yanında yer alıyor.
İslam ülkelerinde demokrasi ve laiklik
00:0022/09/2011, Perşembe
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasî sistemlerden birini isim vererek ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî sistemin İslâm''a uygun düşeceği mânâsına da gelmez. İslâm''ın ortaya koyduğu, iman edenleri bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasî sistemlerin de İslâm''a uygun ve meşrû olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir. İslâmî siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur''ân''da defalarca zikredilen ve Kur''ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat, hilâfet, bey''at, şûrâ, emir bi''l-ma''rûf nehiy ani''l-münker, velâyet, mülk, hüküm, adâlet, ehliyet ve emanet. Bunları ihtivâ eden sistemler İslâmîdir.
İslâm devleti veya İslâmî devletin terim olarak farkı oturmuş değildir, bunları ayrı mânâlarda kullanan kimselerin maksatlarını açıklamaları gerekir. Nisbeten oturmuş olan iki terim, İslâm ülkesi devleti ile İslâm devleti veya İslâmî devlettir. Bunlardan birincisi halkının çoğu Müslüman olan, Müslüman nüfusun hâkim bulunduğu devleti ifade etmektedir; böyle bir devletin İslâmî tanımlamasına uyması da, uymaması da vâkî olmaktadır. İslâm devleti veya İslâmî devletten maksat ise devletin temel referansının İslâm olduğu bir yapıdır. Eğer İslam ülkesi (halkının çoğu Müslüman olan bir ülke) kamusal alanı (herkese ait, herkesi bağlayan alanı) İslam''ın emir, yasak, tavsiye ve tercihlerine göre düzenliyorsa burada iki terim (İslam ülkesi ve İslâmî devlet) örtüşmüş olur. Eğer demokrasi laiklik ilkesinden ayrılmayacaksa, devlet bütün dinler ve inançlar karşısında eşit mesafede olacaksa, herhangi bir din kuralı devletin düzenine kaynak olmayacaksa bu demokrasinin İslam ile bağdaşacağı hükmü/değerlendirmesi doğru olmaz. Böyle bir devlet İslâmî olmamakla beraber Müslümanların problem çıkarmadan onun vatandaşı olabilmeleri ve farklı olanlarla birlikte yaşayabilmelerinin vazgeçilmez şartı, a) Gerektiğinde makul ölçülerde kayıpla da olsa islamî devleti kurma imkanının bulunmaması, b)"başkalarının hak ve özgürlüklerine, açık ve kesin olarak zarar vermediği sürece" inançların ve din hayatının özgür olmasıdır, kamusal ve özel alanlarda bireylerin dine uygun davranmalarının engellenmemesidir; Türkiye''nin böyle bir demokrasi anlayışı ve uygulamasına ihtiyacı vardır.
Aynı ihtiyacın diğer İslam ülkeleri için de var olduğu söylenemez. Bugün şeriatla yönetildiği iddia edilen, gerçekte ise şeriata aykırı saltanat ve dikta rejimleri ile yönetilen ülkelerde, adına demokrasi demek mümkün ise şöyle bir siyasi sisteme ihtiyaç vardır: Yöneticiler mutlaka seçimle iktidara gelecek ve yine millet iradesi ile iktidardan düşeceklerdir. Halkın iradesi mümkün ise doğrudan, değil ise yine onların seçecekleri temsilcileri vasıtasıyla belirlenir. Halkın iradesi veya yöneticinin tasarrufları İslam''ın değişmez hükümleri ile çatışamaz; çatıştığı halde halkın iradesi egemen olursa o devlet "İslâmî" niteliğini yitirmiş olur.
Peki İslamî devlette farklı inanç ve din sahiplerinin durumları (hak ve özgürlükleri) nasıl olur?
Böyle bir devlette hiçbir kimse Müslüman olmaya zorlanmaz, gayr-i Müslimler kamil manada din özgürlüğünden yararlanırlar. Müslümanlar, herkese açık yerlerde İslam''a aykırı davranışlarda bulunamazlar. Müslüman olmayanlar ise ancak kamu düzenine aykırılık, ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğüne zarar verme gibi sebeplerle özgürlük kısıtlanmasına tâbi olurlar; böyle bir sebep bulunmadıkça İslam''a aykırı diye inanç ve davranışlarına müdahale edilemez.
Adına İslâmî dediğimiz bu devlet rejimi (buna "İslamî demokrasi", "teo-demokrasi" diyenler de oluyor) halen laik olmayan İslam ülkelerinde uygulansa, bu ülke halklarının çağdaşlaşmalarına, kalkınmalarına, dünyaya farklı bir medeniyet ve hayat tarzı örneği sunmalarına engel olmaz, aksine buna uygun bir zemin teşkil eder.
İslam ülkelerine demokrasi götürme bahanesiyle oraları işgal eden sömürgeci Batı''nın maksadı, meşru olmayan emellerine mani olan İslam''ı Müslümanların hayatlarından uzaklaştırmaktır.
Konuya devam edeceğim.
İslam, demokrasi ve laiklik
00:0023/09/2011, Cuma
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam laiklikle bağdaşmaz, laik islamî devlet olmaz, ama islâmî demokratik devlet olabilir.
Bugün krallıklarla, askeri dikta rejimleriyle, sömürgecilerle işbirliği yapmış reislerle idare edilen İslam ülkelerinin yapacakları şey “islâmî demokrat ülke” olmayı gerçekleştirmektir.
İslâmî demokrat ülkede yöneticiler seçimle işbaşına gelir, seçenler veya onların belirlediği temsilcileri tarafından denetlenir, ehliyet ve liyakatlerini kaybettikleri, yoldan saptıkları sabit olunca işten el çektirilir ve yenileri seçilir. Temel meşruiyet kaynağı İslam''dır. Müslüman olmayanlar buna zorlanmazlar, insan olmaya bağlı hak ve özgürlüklerden -Müslümanlar gibi- yararlanırlar. Müslümanlar kamuya açık alanlarda ayıp ve günah olan fiillerde bulunamazlar, özel mekanlarında ne yaptıkları -topluma zararlı olmadıkça- araştırılmaz.
İslam ülkelerinde islâmî demokratik sisteme geçiş nasıl olacaktır?
Önce amaca uygun bir eğitimle fertlerin bilgili ve şuurlu birer mümin olmaları sağlanmalıdır.
İslâmî gruplar aralarında yapacakları danışmalar ve görüşmelerle, bütün gurupların ortak oldukları bir İslam anlayışını referans almada ittifak edeceklerdir. Belli bir grubun İslam anlayışında ısrar etmesi kaosa sebep olur.
Müslüman olmayanların endişelerini gidermek için onlarla da samimi danışmalar yapılmalı, hak ve hürriyetleri konusunda güvence verilmelidir.
Ülkede güçlü bir muhalefet varsa, geçiş teşebbüsü ülkenin varlık, bağımsızlık ve birliğini tehlikeye düşürecekse önce -geçici bir aşama olarak- yumuşak laiklikle demokrasiye geçiş yapılabilir. Bu uygulama laikliğin islâmî olmasına değil, zarurete dayanmaktadır.
Laikliğin İslam''a aykırı olduğu ve Müslümanlara ait -laik ve liberalist olmayan- bir demokrasinin mümkün olduğu konularında iki görüşü aktarmayı yararlı görüyorum.
Kendisi modernist İslamcı olan Prof. Fazlurrahman birinci konuda şöyle der:
“Müslümanların çağdaş dünyada var olabilmeleri için iki yol vardır; ya bütünüyle laik Batı''ya entegre olmak, yahut da İslâm''ı ve temel kaynakları yeni bir ictihad metodu (sistematik, tarihsel yorum usulü) ile yorumlayarak yeniden hayatın bütün alanlarına sokmak, böylece çağdaş dünyaya/insanlığa, laik/seküler olmayan, fakat İslâmî geleneğe değil, Kur''an''ın ahlakî ve sosyal amaçlarına uygun yeni kurum ve kurallara dayanan bir alternatif model sunmak. Ona göre tutulması gereken yol bu ikincisidir. Gelenekçi ve muhafazakâr yaklaşım ve tutumlar ile bazı Müslüman modernistlerin “sükût, iki yüzlü idarecilik, geleneği kullanmak ve tedrîcî-seçmecilik” tavır ve yaklaşımlarının varacağı sonuç, İslâm dünyasında ve Müslüman hayatında giderek laisizmin ve sekülarizmin hakimiyet kurması olacaktır (“İslâmi Çağdaşlaşma”, İslâmi Araştırmalar, s.314-320).
Fazlurrahman''ın yorum metoduna değil, laikliğin İslam''a zıt olduğu görüşüne katılıyorum.
S. P. Huntington, Türkçe''ye “Medeniyetler Çatışması” adıyla çevrilen kitabında (Ankara, 2001, s. 171,179) Türkiye''nin lider olma potansiyelinden, bunun için yenileşme modelini bir daha gözden geçirmesine ihtiyaç bulunduğundan söz ettikten sonra -ikinci konuda- şunları söylüyor:
“Türkiye, kültürel ve dini geleneklerini canlandırmanın ve İslam ve Osmanlı mirasının üzerine modern bir ekonominin ve demokratik bir siyasetin inşa edilebileceğini göstermenin zamanının geldiğini düşünebilir... İnanıyorum ki, Türkiye bu yüksek gayeye sahip çıkacaktır ve eğer İslamî bir anlayışla kalkınmayı ve demokrasiyi birleştiren bir model olabilirse bundan hem Türkiye hem de dünya faydalanacaktır... Bu onların Batılı liberal bir demokrasiyi kabul edecekleri anlamına gelmez. Onlar kendilerine has bir demokrasi şekline varacaklardır...”
Konuyu son bir yazı ile noktalayacağım.
Ne dedi, niçin dedi?
00:0025/09/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başbakanımızın Mısır ziyareti öncesinde DREAM TV ile yaptığı bir mülakatta söylediği sözler sağa sola çekilerek büyük gürültü koparıldı. Sanki o, daha önce söylemediği bir şeyi söylüyor veya Müslüman Arab ülkelerinin halkına bir teklif/tavsiye götürüyor, bir hareket başlatıyordu! Konu üzerinde yazıp çizenlerin çoğu konuşmanın nerede, nasıl ve niçin yapıldığı üzerinde durmadılar. Konuşmayı, “Başbakan veya filan parti, filan devletin taşeronu olarak İslam ülkelerine ılımlı İslam veya laiklik ihrac ediyor” şeklinde yorumlayan “İslamcı” yazarlar yanında, “Başbakan kesin olarak laikliğe karar vermiş, artık İslami düzen tehlikesi ortadan kalktı, endişeye mahal kalmadı, yaşasın..!” diyerek zil takıp oynayanlar da oldu.
Bir kere bu konuşma bir tv mülakatı. Resmi görüşmelerde veya meydan konuşmalarında söylenmiş bir söz değil.
Başbakan Türkiye tecrübesini anlatıyor ve bu anlatım da yeni değil.
Ayrıca sözün asıl hedefi “Türkiye''nin rehberliğinde İslam dünyasının derlenip toparlanması, kendi değerlerine sahip çıkması” hareketine çelme takmak isteyen yabancılar ve yabancılaşmışladır.
Konuşmanın bütününe, sözün altına, üstüne, bağlamına bakıldığında anlaşılan şudur:
a)İslam ülkeleri Müslümanlığından vazgeçmesin.
b)İslam ülkelerinde Müslümanlar olduğu gibi gayr-i müslimler ve laikler de yaşıyor. Oluşturulacak yeni rejimler bütün inanç sahiplerinin hak ve özgürlüklerini garanti altına almalıdır.
c)Türkiye laik bir ülkedir, biz müslümanız ama bu ülkenin yönetiminde bulunabiliyoruz, diğer inanç sahiplerine de eşit mesafede durmaya çalışıyoruz.
d)Halkının çoğu Müslüman olan bu ülkelerde farklı inanç sahiplerinin birbirine düşmesi, mesela Irak''ta olduğu gibi guruplar arası savaşın yaşanması tehlikesi olursa (ki, bundan endişe edenler az değildir) belli bir islamî gurubun anlayışına göre “İslami devlet” hedefinde ısrar etmek yerine “herkesin inancını garanti altına alan, farklı inanç sahiplerine eşit davranan” anlamında bir laiklik sürecinde uzlaşma olabilirse bu süreç denenmeli, iç savaşa ve elde edilen demokrasi imkanının heba edilmesine meydan verilmemelidir.
Ve bütün bunlar bir şahsi düşüncenin bir tv mülakatında ifade edilmiş olmasından ibarettir.
Benim bu okumayı yaptığım mülakat metninin ilgili bölümü şudur:
“...Biz bu süreçleri Türkiye''de aynen yaşadık. Tabii bu kavramların tartışılmasından sonra, bu kavramlar kargaşasını, eleye, eleye, eleye, artık bir yere geldik. Her şeyden önce laiklik kavramının bir matematik kavram olmadığını görürüz. Matematikte iki kere iki dörttür. Ama sosyal kavramlara geldiğimiz zaman, tanımlara geldiğimiz zaman, bunun değişik olduğunu görürüz. Şimdi laikliğin anglosakson toplumlarda farklı tanımlandığını görürüz. Avrupa''ya geldiğimizde farklı tanımlandığını görürüz. Hatta hatta Türkiye''de de bunu farklı tanımlama gayreti içerisinde olanlar vardır. Ve bunun da bedeli bu ülkede çok ağır ödenmiştir aslında... Kişiler laik olmaz. Devlet laik olur. Kişiler, dindardır, din karşıtıdır, farklı dindendir. Olabilir. Şimdi, Mısır''da Müslüman var ama Müslümanların dışında Kıptiler de var, değil mi? Farklı dinlerden olanlar, hatta az da olsa Museviler de var. Türkiye''de de yüzde 99''a yakın Müslüman var. Ama bunun yanında Hristiyan da var, Musevi de var, çok farklı yine dinlerde az da olsa Türkiye''de de var. Fakat bunlara karşı devlet olarak biz eşit mesafedeyiz. Müslüman, kendi inancını yaşayabilmeli; Hristiyan kendi inancını yaşayabilmeli; Musevi yaşayabilmeli ve onların inançlarını yaşayabilmek bizim güvencemiz altında olmalıdır. Bunu kendi medeniyetimize baktığımızda zaten görürüz. İslam tarihinde de bunun çok açık, net örneklerini görmek mümkündür. Mısır bu geçiş döneminde ve sonrasında inanıyorum ki bu değerlendirmesini en güzel şekilde yapmak suretiyle özellikle demokrasi noktasındaki bu geçişte şunu görecektir. Yani laik bir devlet yapısı, dinsizliği değil, herkesin dinini inandığı gibi yaşamasının teminatıdır. Böyle görecek. Böyle görmesi lazım. Bundan hiç endişe etmesin. Ve Anayasayı hazırlayacak olanlar da bunu orada teminat altına alması lazım. Demesi lazım ki devlet tüm inanç gruplarının inancını teminat altına alır. Hepsine eşit mesafededir. Asla sizi dininizi yaşamaktan alı koymayacaktır. Bunu böyle söylemesi lazım. Ve bu bu şekilde başlar, bu şekilde devam ederse o toplum huzur bulacaktır. Müslümanıyla, Kıptisiyle, hepsi. Hatta hatta daha ileri gidiyorum. Dinsizin bile, ateistin bile, inancına devlet saygı duyacaktır. Onu da güvence altına alacaktır. Laik devlet budur. Ama kişi laik olmaz. Tayyip Erdoğan, laik değildir. Tayyip Erdoğan bir Müslümandır. Ama Tayyip Erdoğan laik bir devletin başbakanıdır ve bunun gereğini de dört dörtlük yapmanın gayreti içindedir...”
Sıfır problem
00:0029/09/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Son yıllarda Akparti iktidarının benimsediği “komşu ülkelerle sıfır problem” politikasını bir muhalif eleştirirken şöyle dedi “…sıfır problem diye yola çıktılar, herkesle çatışıyorlar, elde var sıfır”.
Muhalif “elde var sıfır” diyor ama bu işten anlayanlar ve tarafsız konuşabilenler, takip edilen politikanın isabetli olduğunu ve başta Türkiye''nin uluslar arası itibar ve etkinliğinin artması olmak üzere birçok fayda elde edildiğini söylüyorlar.
Sıfır problem politikası iki türlü yürütülebilir:
1. İsteyene istediğini verirsin, etliye sütlüye karışmazsın, milli menfaatler ve ümmetin, insanlığın genel menfaatleri/hakları çiğnenir sesini çıkarmazsın, kimse sana bir şey demez, hatta taktik olarak övgü yağdırırlar, ama sonra sıra sana gelir ve ülkeni bile elinden alırlar. (Mesela İsrail fırsat ve imkan bulduğunda Fırat''tan Nil''e kadar uzanan büyük İsrail devletini kuracağını açıkça söylüyor, okul kitaplarında, müzelerin girişlerinde ilan ediyor. Fırat''ın bizim ülkemizde olduğunu herhalde bilmeyen yoktur.)
2. Hem milli çıkarınızı, hem de genel olarak insan hak ve hürriyetlerini koruyarak, ihtilaf ve çatışmaları “adil ve kalıcı barış”larla halletmeye çalışarak komşularınızla ihtilaflarınızı asgariye indirir, birçoğunu da çözersiniz. İktidarın yapmak istediği budur ve bunu yaparken bazen gerginlik, hatta çatışma kaçınılmaz hale gelebilir. Vaktiyle Kardak, Kıbrıs meselelerinde sokaklarda bayrak taşıyarak savaş çığlığı atanlar, bugünkü iktidar “hak, adalet ve barış” deyince “elde var sıfır” diye içten sevinirlerse çok çirkin bir iki yüzlülük ve çelişki gerçekleşmiş olur. Elbette çatışma ve savaş en sonda olmalı, bundan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Allah korusun bugün ülkemizin gireceği bir savaş birçok kazanımın kaybına sebep olacaktır. Ama savaş hiç olmayacaksa askerlik ve ordu niçin var?
Başbakan''ın Birleşmiş Milletler''de yaptığı konuşma, Osmanlı çocuklarının şanına yakışan bir konuşmaydı.
Dışişleri Bakanımızın şu sözleri de “elde sıfır”cılara bir ders niteliği taşıyor:
“Uluslararası barış girişimleri, arabuluculuk, medeniyetler ittifakı bizim savunduğumuz değerlerin uluslararası platforma yansımasıdır. Mesela sondaj çalışmasında olduğu gibi Türkiye''nin verdiği tepki, yakın çevremizdeki uluslararası sorunlarla ilgili bu değerlerle gerçeklikler arasında bir denge kurma çabasıdır. Bir vesile ile zikrettiğim husus var; devlet olmak kudret ve şefkat eline aynı anda sahip olmaktır. O devlettir ki kendi halkının çıkarlarını, geleceğini, insanlığın geleceği, bölgenin istikrarı için kimi zaman kudretini göstermek durumundadır, kimi zaman da şefkatini. Acziyet içeren bir şefkat olmayacağı gibi şefkat içermeyen bir kudret bir kaba güç haline dönüşür. Bizim savunduğumuz değerler açıktır. Bu değerler, insan hakları, demokrasi, özgürlük, istikrar ve barıştır.”
Bir bu sözlere bakın, bir de –sözde İslam ülkesi devleti olan Pakistan''ın İçişleri Bakanı Rahman Malik''in, yıllardır Çin''in zulmüne maruz kalan, vatanları ellerinden alınmış bulunan Doğu Türkistanlı mücahidlerle ilgili şu sözüne bakın: “Onlara acımasız şekilde saldıracağız. Çin''in düşmanı herkes Pakistan''ın da düşmanıdır."
Eğer mesela Çin ile Pakistan arasında olduğu gibi sıfır problem böyle bir zulme destek vererek elde edilecekse, bunun İslam, insanlık ve ahlak ile müspet ilişkisinden söz edilemez.
Üç soru ve cevapları
00:0030/09/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hanımlarımızla işlediğimiz dersler sırasında öğrenmek istedikleri konularda bazı soruları oluyor, biz de kitaplara ve bilenlere danışarak gücümüz yettiğince cevaplandırmaya çalışıyoruz. Birkaç hanım arkadaşın sorusuna cevap vermekte zorlandık ve size yazmaya karar verdik. Yardımcı olabilirseniz çok memnun oluruz.
1. Buluğa ermiş çocuklarımız tüm dini vecibeleri yerine getirmekle yükümlü müdür? Özellikle kız çocuklarımızdan erken buluğa erenleri başlarını örtmelerini teşvik konusunda anneler çocuklarının henüz olgunlaşmadığını ileri sürerek aceleci davranmak istemiyorlar. Akıl olmanın şartları nelerdir?
Cevap:
Erkek çocuklar ihtilam (rüyada orgazm olup sipermin dışa akması) oldukları, kız çocuklar da âdet görmeye başladıkları günden itibaren yaş/biyolojik bakımından yükümlü olma çağına girmiş olurlar. Bu biyolojik gelişmeler olmazsa onbeş yaşını dolduran kız ve erkek gençler yükümlü olurlar.
Akıl ve ruh sağlığı da yerinde ise, yukarıda açıklanan şekilde buluğa eren (ergenlik çağını idrak eden) gençler bütün dinî emir ve yasakların muhatabı olurlar.
Namaz kılma, oruç tutma, kızların tesettüre girmeleri gibi konularda güçlükle karşılaşmamak için daha önceden bunların eğitimleri verilmeli, çocuklar ergen olunca yapacaklarına daha önceden hazır hale gelmelidirler.
Ailenin içinde bulunduğu şartlar uygun olmadığı için bazı dini vazifelerin çocuklardan istenmesi halinde isyan ve nefret gibi daha önemli sakıncalar doğacaksa, eğitimciler uygun tedbirler alırlar, önceliklere riayet ederler, çok önemli olanı, nispeten az önemli olana feda etmezler.
2. Adetli bir kadın Safa ile Merve tepeleri arasında kalan bölüme girebilir mi, say yapabilir mi? Bu bölümler Mescid-i Haram''dan mı sayılır yoksa direk olarak bu bölüme açılan kapılardan girip say yapmakta bir mahzur yok mudur?
Cevap:
Sa''y yapılan yer (mes''â) Mescid-i Haram değildir, buraya abdesti olmayanların veya âdetli olan hanımların girmelerinde ve gerekiyorsa sa''y yapmalarında sakınca yoktur. Abdestli olmak sa''yin şartı değildir, sünnettir, imkan varsa tercih edilecektir.
3. Mehrini alamayan kadın hakkında "kocasına itaat etmesi gerekmez" şeklinde bir hüküm var mıdır?
Cevap:
Peşin konuşulmuş, sözleşilmiş mehrini almayan kadın kocasının talebi üzerine, kendi yerleşim yerinden göçerek kocanın oturduğu yere veya açtığı eve gitmeye mecbur değildir, gitmeme hakkı vardır. Bunun dışında, kocanın hakkı olan meşru talepleri karşısında kadının itaatsizlik hakkı yoktur.
Kural böyle olmakla beraber mutlu ve huzurlu bir evlilik hayatı, hak ve borç listelerini karşılıklı dayatmakla değil, karşılıklı sevgi, anlayış, fedâkârlık, dine aykırı olmayan örf ve âdetlere riayetle yaşanır.
İlahi Sistem ve Beşeri Sistem
00:002/10/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birkaç yazıda bir yazıyı tartışacağım. Yazının kime ait olduğu önemli değil; çünkü bu fikirler bir yazara mahsus değil, İslamcılık ve İslamcılar üzerine konuşup yazan birçok kişi arasında ortak.
“Birincisi, bu ideolojinin temelinde yatan “ilahî sistem”, “beşerî sistem” ayrımına dair. Bu ayrım bence hayalidir; çünkü İslamcıların “ilahî sistem” dedikleri şeyler de aslında “beşerî”dir. Çünkü, Kur''an''da ve Sünnet''te ne bir devlet yapısı ne de bir ekonomik sistem tarifi vardır; sadece bu alanlara bakan ilkeler vaz''edilir. İslamcıların yaptığı ise, bu ilkelerden türettikleri (ama aslında üstüne pek çok subjektif yorum kattıkları) kurguları “ilahî” sanıp kutsamaktır.”
Burada İslamcılara atfedilen düşünce ve uygulama ictihad başladığı günden bugüne bütün Müslüman alimlere aittir. Ashab ve daha sonraki nesillerin alimleri (müctehidleri), yalnızca “ilklere” değil, konular ve meselelerle ilgili ayetlere ve hadislere da bakarak, bunları vazgeçilemez kaynak kabul ederek İslam''ı anlamaya, anlatmaya ve yaşamaya çalıştılar. İmam Şafi''î''nin deyişi ile önlerindeki nas (ayet ve hadis) gerekli şartları taşıyorsa (manası ve hükmünde ittifak varsa, ihtilaf yoksa), “zahirde ve batında hak ile hükmettik” dediler, eğer tek ravili bir hadise göre hükmedilmiş, din bilgisine ulaşılmış ise, alimlerin bu hükümde ittifakları yoksa “zahirde hak ile hükmettik; çünkü hadisi rivayet eden tek kişi yanılmış olabilir” dediler. Sonra icma ve kıyas yoluyla bilgi ve hükme vardılar, bunu ayet ve hadise dayalı olana nisbetle daha zayıf gördüler, ama hayatı dine göre yaşamak için başka çare olmadığından (her konuda ve meselede yukarıdaki nitelikte ayet ve hadis bulunmadığından) bu yöntemleri de kullandılar (Risale, fıkra nu. 599).
Müctehidler ve onlardan din bilgisi alanlar bu bilginin bir kısmının ilahi (zahirde ve batında hak) olduğuna inandılar, ictihad (yorum, tefsir...) yöntemi ile elde ettikleri bilgileri ise ilâhî sandılar (zahirde hak ile hükmettik dediler). Bir din bilgisinin ilahî olduğuna kesin inanmak veya sanmak (zannetmek) onu kutsamak ise, kelime bu manada kullanılıyorsa bütün müminlere göre bu bilgiler kutsaldır; kesin veya ictihada göre ilâhîdir, dînîdir, kaynağı itibariyle beşerî değildir, müminleri bağlayıcıdır. Bu konuda İslamcı mümin ile -eğer varsa İslamcı olmayan- mümin arasında bir fark yoktur.
“Çünkü, Kur''an''da ve Sünnet''te ne bir devlet yapısı ne de bir ekonomik sistem tarifi vardır...” deniyor.
Doğrudur; çünkü Kur''an yapılandırma ve tarif kitabı değildir; bağlayıcı bir irşad, hidayet, hüküm (emir, talimat) kitabıdır. Sayısız âyet müminlerin, “Allah''a ve Resulüne” itaat etmelerini emrediyor, bu iki kaynağın emirlerine ters düşen emir ve talimata ise uyulmasını yasaklıyor.
Buna göre bir devlet yapısı veya ekonomik sistem:
1. Kurulurken, tarif edilirken Kur''an ve Sünneti temel kaynak olarak kullanmamış ise (kullanmak şöyle dursun bunu sistemine aykırı da buluyorsa); yani laik ve seküler ise;
2. Sistem ve tariflerde İslam''ın temel kaynaklarına aykırılık varsa bu sistemler ve tanımlar İslamî değildir, zaruret hali dışında müminler bunları uygulamazlar.
(Devamı var).
.Batı ve islâmî maksatlar
00:006/10/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Aynı sebeple, İslamcılık, İslamî ilkelerinin bazen gayrımüslimler eliyle de hayata geçebildiğini görmez. Mesela İmam Şatibi''nin saydığı "şeriatın beş maksadı"nın (dinin, canın, malın, aklın ve neslin korunması) bugün Batılı demokratik ülkelerde pekâlâ sağlandığını es geçer."
Diyor.
İslamcılık, aslında Müslümanlar tarafından gerçekleştirilmesi gereken faydalı ve doğru işlerin, erdemlerin bir kısmının Batılılar tarafından hayata geçirilmiş olduğunu görür, buna hayıflanır, Müslümanlara serzenişte bulunur, "utanın, Allah''tan korkun, sizin elinizde Kur''an gibi bir kitap, Resul (s.a.) gibi bir rehber var iken haliniz ne haldir…" der. Mesela Said Halim Paşa''yı, Mehmed Akif''i, İkbal''i, Hasen el-Bennâ''yı, Seyyid Kutub''u… okuyun, bunu açıkça görürsünüz. Ama aynı İslamcılar Batı''da asıl eksik olanın "bir hak din", "bu hak dine uygun düzen ve ahlak bütünü" olduğunu da görür, söyler, Müslümanları, bütün insanlık için "İslam''ı asrın idrakine" sunmaya; ilimde, amelde, medeniyette böyle bir kıvama gelmeye teşvik ederler. Batı medeniyetinin "tek dişi kalmış canavar" olduğunu şiirleştirirler.
Batı İslâm''ın istediği mana ve mahiyette "din, hayat, akıl, mal ve nesil" şeklinde sıralanan "dinin maksatlarını" gerçekleştirmiş değildir:
Batı dini korumamıştır. Din özgürlüğü perdesi altında dine karşı hürriyeti korumuştur. Dinsizliği, dini hayattan uzaklaştırmayı (laisizmi, sekülerizmi), dine karşı bir din olarak ortaya koymuş ve büyük bir titizlikle korumuştur. Bugün Avrupa''da ve ABD''de dinin ve dindarlığın korunduğunu iddia edebilmek için buralarda yaşayan insanların din ile alakalarını gösteren araştırmalara bakmak gerekir. Bu araştırmalar, adı geçen ülkelerde ve özellikle Avrupa''da dinsizliğin giderek yayıldığını, hristiyanlığın bu dinsizliğe ayak uydurduğunu (çanak tuttuğunu da diyebiliriz), din adamlarının, Hristiyanlığın adı ve kilisesinin kalması şartıyla dinin hayattan çekilmesi karşısında teslim bayrağını çektiklerini ortaya koymaktadır.
Ayrıca İslamcılara göre asıl önemli olan, korunan dinin hangi din olduğudur. Aynı kaynaktan gelen ve peygamberlerin çizgisinden sapmış bulunan batıl dinlerin yerine hak din olan İslam''ı ikame etmedikçe –islamcılara göre– Batı dini korumuş olmaz.
Batı yaşadığı ve yaşattığı iki dünya savaşında ve komünizm macerasında yüz milyonlarca insanın hayatına kıymıştır. Bugün de kendi köpeğinin hayatını korurken mazlum ve mağdur olmalarından sorumlu bulunduğu başka milletleri kendi menfaatini korumak için öldürmektedir.
Batının koruduğu malın kökeninde mazlum milletlerin hakları, kanları ve alın terleri vardır. Ayrıca Batı''da korunan mal (servet) dağılımında çok önemli adaletsizlikler, dengesizlikler mevcuttur.
Batı aklı aydınlanmadan günümüze birçok merhaleden geçerek gelmiş, sonunda insanlığın en büyük sorularına cevap bulmaktan aczini itiraf ederek geçici dünya hayatını "en iyi şekilde" yaşamaya kafa yormada karar kılmıştır.
Batı''da nesil korunamamış, yaşlılar çoğalmış, genç nüfus azalmıştır. Ayrıca koruna nesil de "Asım''ın nesli değil, tersidir".
Devam edeceğim.
İslamcılık, siyaset ve ahlak
00:007/10/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İslamcılık''taki ikinci ve daha da büyük problem, sistem tutkusunun Müslüman zihni siyasi bir ütopyacılığa hapsetmesi, iman, ahlak ve kültür gibi kritik meseleleri atlamasıdır. Mesela, son 20-30 yılda "İslam ekonomisi"nin nasıl olacağına dair binlerce sayfa teori üretilmiştir. Ama "serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı" üzerine çok az kafa yorulmuştur. (MÜSİAD''ın bu konudaki olumlu yayınlarını teslim edeyim.)"
Diyor.
"İslamcılığın Müslüman zihni siyasi bir ütopyacılığa hapsetmesi" iddiası/tespiti tamamen zihinsel bir kurgudur.
Bu cümledeki "İslamcılık", "Müslüman zihni", "hapsetme", "ütopya" kavramları muğlak, tutarsız ve genel geçerlikten uzaktır.
Önce "İslamcılık" ne demektir? Hangi İslamcılıktan söz ediliyor? Belli bir dönemde bir kısım Müslümanların "toplumu yukarıdan aşağı ıslah" ve bunun için öncelikle "hilafetin ihyası veya Müslümanların yönetime hakim olmaları" amaçlarına yönelmiş oldukları doğrudur; ancak bu yönelişler yine bir kısım (hatta çoğunlukta olan) İslamcılar tarafından benimsenmemiş, erken bulunmuş, başka ıslah ve değişim projeleri teklif edilmiş, öncelikler konusunda ciddi muhalefetler oluşmuştur. Bütün İslamcılarda ortak olan hedef, İslam''ı iman, ibadet, ahlak ve düzen olarak (din ve medeniyet olarak) çağın idrakine sunmak, bütün dünyaya ideal ve örnek olarak takdim ve teklif etmektir. Ama bu hedefe nasıl yürüneceği, işe nereden başlanacağı konularında farklı İslamcı yaklaşımlar olduğu gibi "kendinizi değiştirmedikçe siyasi egemenlik dahil bütün imkan ve nimetlerin –müspet veya menfi yönde- değişmeyeceği âdeta bir "küllî kaide" olarak benimsenmiştir. Bu "kendini değiştirme" kavramının içinde ve başında "iman, ibadet, ahlak, takvâ…" gelmektedir.
Biz elhamdülillah müslümanız, sayısız denecek kemmiyyette de Müslüman tanıyoruz, İslam dünyası insanı hakkında az sayılmayacak ölçüde bilgi sahibiyiz; bu bilgiye dayanarak söylüyorum "Müslüman zihni" diye genellemeye medar olacak öyle bir zihniyet mevcut değildir. Tekrar ediyorum eğer "siyasi sisteme hapsolmuş, başka alanlara kör Müslüman zihni" varsa bu mutlaka azınlıktadır.
Şartlar gerçekleştiğinde siyasi sistemin de islâmîleşmesi neden ütopya oluyor; bunu da anlayamadım!
Ansiklopedilerde ütopya şöyle açıklanıyor: "Aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum şekli. Ütopyalar, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarıdır."
İslâmî devlet aslında yok mudur, hiç olmamış mıdır? En azından Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler devri devleti islâmî değil midir? Bugün islâmî devletin gerçekleşmesi mümkün değilse niçin İslam karşıtları ve İslam''ın her alanda sistem kurmasını çıkarlarına aykırı bulan gayr-i Müslimler ile onların işbirlikçileri mesela 1947''den bu yana Pakistan''da bir İslam devletinin oluşmasına mani oluyor, bunun için binlerce insanın kanına giriyorlar? Bıraksınlar o millet islamî-siyasî sistemi kurmaya uğraşsın, sonunda bunun imkansız olduğu ortaya çıksın ve dava bitsin!
Mümkün olmasa korkarlar mı, olmasın diye canla başla çalışırlar mı?
Daha öncesi de var ya, mesela Gazzalî''den başlayarak İslam ahlakçılarının kitaplarını bir okuyun, eskiden fıkıh kitaplarının "hazr ve ibaha, istihsân" gibi başlıkları altında yazılanlara, günümüzde "İslam''da helaller ve haramlar" ismiyle yazılmış sayısız kitaba bir bakın; oralarda iş ahlakı, helal kazanç, kanaat, tasarruf, malda yoksulların hakkı, zekatı verilmemiş servetin kirliliği…" üzerine ne kadar kafa yorulduğunu görürsünüz.
Madem MÜSİAD''ın bu konudaki gayretleri teslim ediliyor, o halde İGİAD''ın çıkardığı "İş Ahlakı" dergisi de unutulmasın!
Devam edeceğim.
Bir ana ölünce
00:009/10/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başbakanımızın acısı, yazı dizisine ara vermemi gerektiriyor.
Ben bu acıyı iyi bilirim. Babam hastanede kollarımın arasında, annem ise yazlık evimde, konu komşu ile yâsîn-i şerif okumakta iken- inşaallah- rahmet-i Rahman''a kavuştular. Her ikisinde de bu kadar ağlayacağımı önceden tahmin edemezdim.
Başbakanımızın gözyaşlarını gördükçe benim de acılarım tazelendi, içim kabardı, gözlerime yaş hücum etti.
Efendimiz (s.a.)''in küçük yaşta bir oğlu vefat etmişti. Çocuk son nefeslerini verirken mübarek kucağına aldı, bu sırada "daim Hakk''a bakan gözlerinden" inci taneleri gibi yaşlar boşalıyordu. Henüz cahiliyye (İslam öncesi) çağının insani duyguları bile hakimiyeti altına almış bulunan katı geleneğinden kurulamamış bir kişi "Sende mi ağlıyorsun!" deyince "Güzel Örnek" şu cevabı vermişti:
"Kalb acı duyar, gözden yaş akar, ama –dilini göstererek- şuradan, Allah rızasına aykırı bir söz çıkmaz!"
Hepimiz Allah''a aidiz, bizi yok iken O yarattı, yine ona döneceğiz. Bu kanunun istisnası yok. Fani dünyada ömrünü tamamlayanlar iki kısım oluyor: Ahirete iman edenler ve etmeyenler.
Ahirete iman etmeyenlere göre ya bundan sonrası mechul veya yok; ölüm ebediyen yok oluştur.
Elhamdü lillah biz ahirete iman ediyoruz. Dünya (aşağı alem) hayatını -Allah''ın Peygamberleri aracılığı ile bildirdiği hayat rehberine uygun- yaşayanlar için ölüm, aşağı alemden yüce aleme göçüştür; o yüce alemde tarif edilemez mutluluklar içinde yaşayan sevgililer ile buluşmak ve hep birlikte En Büyük Sevgili''nin, sevdiklerini konuk ettiği cennette oturmaktır ve O''nun Rıdvan ve cemali ile müşerref olmaktır.
Aslında bunu bilen ve buna iman edenler ölüme sevinmelidirler; ancak "birincisi" hesap sonucunu bilemediğimiz için akıbet korkusu, "ikincisi" de Allah''ın insanlara bahşettiği akrabalık bağı ve merhamet duygusu sebebiyle yanarız, ağlarız.
Hele de ananın ölümü.
Ben torun sahibi iken bir gün akşam serinliğinde bahçede meşgul idim, anam balkondan eşime seslendi "Kızım bir yelek getir, çocuğum üşür!".
Evet ben dede iken "anamın çocuğu idim", "ağlarsa anam ağlar, kalanı yalan ağlar"dı, yaşınız ne olursa olsun anayı kucaklarken yaşadığınız duygu "çocuk" duygusudur. İşte bu kucağı, bu şefkat odağını kaybediyorsunuz; insan ağlamaz da ne yapar!
Belli ki bu güzel vâlide hayatını "ilâhî rehbere" uyarak yaşamış, hakkındaki şahidlikler bunu gösteriyor, yüzünden de nur akıyor. Dileğimiz ve duamız ebedî mutluluğa kavuşmuş olmasıdır.
Geride kalanlara Allah hayırlı ömür versin, sabr-ı cemîl ihsan eylesin!
İslamcılık ve sistem merakı
00:0013/10/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcılar hayatın bütün alanları ile ilgili olarak “islamî düzenin teorisini ve sistemini” tespit edip yazmaya ve tartışmaya niçin önem veriyorlar. Çünkü İslamcıları eleştiren “bazı Müslümanlar” da en azından “açık, demokratik ve küresel bir dünyada nasıl iyi Müslümanlar olunacağı ve İslam adına hangi değerlerin nasıl savunulacağı” konusunun “çağın en önemli islamî meselesi” olduğunu söylüyorlar. İslamcıların da davaları bu amacı dışlamıyor, ancak onlara göre İslam''ı bilmeden “iyi Müslüman” olmak, İslam''ın kapsam alanını belirleyip derli düzenli, tutarlı bir bütünlük içinde ortaya koymadan İslam''ı bilmek mümkün değildir. Şu halde onlar İslam''ı her alanda yaşamak ve yaşatmak için sistem üzerinde duruyorlar. Amelî, ahlakî kısmı, kültürü ve medeniyeti asla göz ardı etmiyorlar; ancak değer ölçüleri daima İslam oluyor. Modernizmi de bu ölçüte göre değerlendiriyorlar.
“Açık, demokratik, küresel bir dünya” değişmez ve değerli bir veri olarak sunulup “biz bunun içinde, buna uyarak neler yapabiliriz” diyenlere karşı şu görüş ve değerlendirmelerin de bulunduğunu geçmişte şöyle dile getirmiştim:
“Modernizm ve yeni dünya düzeni (bu arada üç ideoloji: muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm) insanlığın bütün halinde beklentilerini karşılama ve mutluluk imkanlarını sağlama bakımından başarılı olamadı, 1968 dünya devrimi bu başarısızlığın ilanı oldu, şimdi dünyaya yeni bir düzen gerekiyor. Bu düşünce ve hükmü Batı yakasından Rojer Garaudy, Immanuel Wallerstein, Noham Chomsky gibi düşünürler açıkça ve güçlü delillerle ifade etmişlerdir. Demokrasi de bu yazarlar tarafından tenkit edilmiş, parlak iddialar ile, gerçekleşen durum arasındaki farka, hatta çelişkiye dikkat çekilmiştir. Bugün hemen herkesin tekrarladığı bir cümle/değerlendirme şudur: “Demokrasi kusurdan uzak değil, ama kötülerin en iyisi.”
İslamcılar “sistem çalışmaları” yaparken dünyaya, beklenen ideal düzeni sistematik bir dille sunmayı da hedefliyorlar. Çünkü İslamcıların nihai hedefleri her alanda islâmîleşmektir.
“…İslamcı ideolojiden vazgeçenler sahiden de “iddiasız” kalabilmekte, eskinin “mücahitleri” bugünün “müteahhitleri”ne dönüşünce “battı balık yan gider” havasına girebilmektedir.” diyerek bazı sözde İslamcıların dönekliğini dikkatlere sunanlara şimdilik –konuyu bağlarken- bir çift sözüm var: Her inanç, dünya görüşü ve ideolojiden dönenler, eski iddialarından vazgeçenler, gözünü ancak toprağın doyuracağı ahlaksız kapitalistleri rehber edinenler olmuştur. Hatta baştan beri bütünüyle İslam''ı terk edenler de (mürtedler) olmuştur. Diğer sistemler için bir şey demeyeceğim. Ama İslam ve İslamcılık bunlardan zarar görüp davasından vazgeçmiş değildir. İslam ve onun iki temel kaynağı var oldukça “hem bu dini bütün ve kamil manada yaşamak hem de bütün insanlığa sunmak, onları bu kurtuluş kılavuzuna davet etmek” manasında İslamcılık “iddiası, sistemleştirme faaliyetleri, sivil topluluklar oluşturup öğrenme ve yaşama süreçleri…” olarak devam edecektir.
Kısas tartışmasına bir katkı
00:0014/10/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kasten cana kıyan bir caninin cezası ne olmalıdır? Eskiden beri bu sorunun cevabı tartışılmış ve farklı görüşler, uygulamalar ortaya çıkmıştır.
İslam''ın hükmü ve müslümaların uygulamaları "kısas"tır; kasten adam öldürenin –maktulün yakınları bağışlamazsa- cezası öldürülmektir, idamdır.
Bu konuda -heyet olarak hazırladığımız Kur''an Yolu isimli tefsirimizden alıntılar da yaparak- bazı açıklamalarda bulunmanın faydalı olacağına kani oldum.
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve kalan diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır. /Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız." (Bakara: 2/178-179).
İslâm''dan önce Araplar''da kabileler arası savaş, baskın, yağma, öç alma âdetleri çok yaygın bulunuyor, kabile fertleri dışında kalan insanların hayatlarına değer verilmiyor, bu sebeple güçlü olanlar zayıf olanları eziyor, hunharca katlediyorlardı. Araplar da "Hayatı korumanın çaresi öldürmektir" diyor, öldüreni öldürmek suretiyle hem tedbir hem de intikam alıyorlardı; fakat bunu yaparken intikam duygusuyla hareket ettikleri ve adalete riayet etmedikleri için yaşama hakkını korumak yerine onu ortadan kaldırmış oluyorlardı. Rivayetlere göre yukarıda meali verilen âyetin nâzil olmasına da Araplar''ın bu âdet ve tutumları sebep olmuştur. İslâm''dan önce aralarında ihtilâf bulunan, karşılıklı olarak birçok insanın katledildiği ve yaralandığı iki kabileden biri, kendini diğerinden üstün görüyor, bir erkeğe karşı iki erkek, bir kadına karşı bir erkek, bir köleye karşı bir hür erkek öldürmek istiyorlardı. Her iki kabile de müslüman olduktan sonra bu istek ve uygulamayı sürdürmeye kalkışınca, şahsî intikamı hukukî kısas cezasına çeviren, cezayı şahsîleştiren (katilden başkasının öldürülmesini yasaklayan), canlar arasında değerli değersiz farkının bulunmadığını, dokunulmazlık ve değer bakımından bütün canların birbirine eşit olduğunu bildiren âyetler geldi (İbn Kesîr, I, 299-301).
Kısasla ilgili olarak başka ayetler ve hadisler vardır. Bunlardan biri de şöyledir: " Tevrat''ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar kısas yapılacaktır diye yazdık" (Mâide 5/45) Bu iki ayet ve bazı hadisler sebebiyle "Kâfire karşılık Müslüman"ın, "Köleye karşı hür insanın", "kadına karşı erkeğin" kısas edilip edilmeyeceği konuları tartışılmıştır:
Mâide sûresindeki âyet Tevrat ehline ait olmakla beraber Kur''ân-ı Kerîm''de zikredildiğinden ve onu yürürlükten kaldıran bir nas bulunmadığından müslümanlar için de geçerlidir. yetin geliş sebebi göz önüne alındığında getirdiği hükmün, "Köleye karşı hür, kadına karşı erkek kısas edilmez" şeklinde değil, "Kısas bakımından –kabileleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun– hürler, köleler, kadınlar arasında fark yoktur" şeklinde anlaşılması gerekir. Bakara''daki âyet bunu açıklamış, Mâide âyeti de cinsler arasında –can farkı gözetilmeksizin– kısas uygulanacağını açıklığa kavuşturmuştur; âyetler arasında zıtlık yoktur, bir bütünün kısımlar halinde açıklanması söz konusudur. Ebû Yûsuf cinsler arasında kısas yapılacağı hükmüne varırken âyetleri böyle yorumlamış, âyetler arasında çelişki ve birinin diğerini neshetmesi (hükmünü kaldırması) yorumunu reddetmiştir. (Cessâs, Ahkâmü''l-Kur''ân, I, 135). yetin başında yer alan "Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı" meâlindeki cümle tek başına mâna ve hüküm ifade eden ve hükmü umumi olan (hem hüre hür, hem köleye hür; hem kadına kadın, hem kadına erkek... kısas edilir diyen) bir cümle olduğu için Mâide âyetine başvurmadan da bu âyetten, kısasta eşitlik ve genellik hükmüne ulaşmak mümkündür. Yorumda farklı bir usul takip eden müctehidlere göre de bir köleyi öldüren kimse ceza olarak kısas edilir. "Kölesini öldüreni öldürürüz..." meâlindeki hadis de (Dârimî, "Diyât", 7; Tirmizî, "Diyât", 18) bu hükmü desteklemektedir. Haksız yere gayri müslimi öldüren müslüman da kısas edilir. Aksini ifade eden hadis, müslümanlarla savaş halinde olan (harbî) gayri müslimlerle ilgilidir.
(Devamı var)
Kısas tartışmasına bir katkı (2)
00:0016/10/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mâlikî fıkıhçı Ebû Bekir İbnü''l-Arabî, 487 (1094) yılında Kudüs''te Mescid-i Aksâ''nın yanında, orayı ziyarete gelen Zevzenî isimli meşhur bir Hanefî fıkıhçısı ile Atâ el-Makdisî isimli yerli bir Şâfiî fıkıhçısı arasında –o zamanın âdetine uygun olarak– cereyan eden, bizzat dinlediği ve konumuzla ilgili olup İslâm''da insan hakları anlayışına da ışık tutan bir tartışmayı şöyle nakletmektedir (I, 61-62):
(Kudüslü fıkıhçılar Zevzenî''ye, "Kâfiri öldüren müslümanın kısas edilip edilmeyeceğini" soruyorlar, o da "Kısas edilir" cevabını veriyor, delilini sorunca da – Bakara, 178-179. âyetleri okuyor ve bunun "bütün öldürülenleri içine aldığını" söylüyor, bu noktada Atâ delile itiraz ederek tartışmayı başlatıyor).
Atâ, "Hocanın ileri sürdüğü delil (âyet) üç noktadan ona delil olmaz" diyerek şu delilleri sıralar: 1. Allah Teâlâ "Size kısas farz kılındı" buyurarak birbirine eşit olan müslümanlar arasında kısas hükmünü getiriyor, kâfir müslümana eşit değildir; çünkü hak dini inkâr etmesi onun derecesini aşağıya düşürmüştür. 2. Ayetin başı ile sonu arasında mâna ilişkisi, bütünlüğü vardır; aslı kâfir olduğu için köle hüre eşit olmayınca, halen kâfir olan kimsenin müslümana eşit olmayacağı âşikârdır. 3. Ayetin devamında "Her kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa..." buyuruluyor. Kâfirle müslüman arasında kardeşlik olamaz; şu halde kâfir âyetin hükmüne dahil değildir.
Zevzenî ise ileri sürdüğü delilin sağlam olduğunu, Atâ''nın itirazlarının bunu çürütemediğini şu gerekçelerle savunur: a) Allah Teâlâ''nın cezalandırmada eşitliği şart koştuğu yönündeki görüşünüze katılıyorum; ancak "kısas bakımından müslümanla kâfir arasında eşitliğin bulunmadığı" şeklindeki tesbitinizi doğru bulmuyorum. Müslüman gibi, İslâm ülkesinde yaşayan veya oraya izinli olarak girmiş bulunan gayri müslimlerin de hayatları ebedî olarak dokunulmazdır, bu bakımdan eşitlik vardır. Müslüman gayri müslimin malını çalsa cezalandırılır. Bu hüküm onun canının da dokunulmaz olduğunu gösterir, sahibi dokunulmaz olmasaydı malının da dokunulmazlığı bulunmazdı. b) Ayetin başının mâna bakımından devamına bağlı olduğu görüşünüze katılmıyorum. Ayetin başı genel devamı özeldir, her biri kendi çerçevesinde geçerlidir. c) "Köleyi öldüren hür kısas edilmez" hükmünüzü kabul etmiyorum. Tam aksine o da kısas edilir, bu hükmünüz size delil olmaz. d) Müslümanlarla kâfirler arasında din kardeşliğinin bulunmadığı doğrudur; ancak buna dayalı hüküm af ve diyetle ilgili olup kısasla ilgili değildir, biri diğerini ortadan kaldırmaz.
İslâm öncesinde Araplar intikam ve kısasta ısrar ederler, diyet (kan bedeli) karşılığında sulhu ayıp sayarlar, bunu yapanları para karşılığında maktulün kanını satmakla suçlarlardı. İslâm kısası tâdil edip adalet ve hakkaniyete uygun hale getirdikten sonra, meşrû görmekle beraber, maktulün yakınlarına kısastan vazgeçme ve bunun yerine diyet kabul etme seçeneğini de getirmiş; bununla da kalmayıp "kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa" diyerek iki tarafın birbirlerine din kardeşliği esasına göre bakmaları gerektiğini hatırlatmış, kısas yerine diyeti teşvik etmiştir. Maktulün yakınlarının kısastan vazgeçip diyete razı olmaları halinde katilin üzerine düşeni ödemesini, güçlük çıkarmamasını, gönlü yaralanmış din kardeşlerine elinden geldiğince iyi davranmasını istemiştir.
Kısas cezası haksız ve kasıtlı olarak öldürme ve yaralama suçlarına mahsustur. Bu suçun cezasının diyet olarak verilmesi, maktulün yakınlarının veya mağdurun rızâsına bağlıdır. Kasıt bulunmadan, kaza sonucu birini öldürme veya yaralama durumunda ise kısas cezası söz konusu olmayıp tek karşılık olarak diyet ve kefâret vardır (bk. Nisâ 4/92).
Tevrat''a göre kasten adam öldürmenin ve yaralamanın cezası başka seçeneği olmamak üzere kısastır (bk. Levililer, 24/20; Tesniye, 19; Sayılar, 35/16).
Matta İncili''ne göre Hz. Îsâ, Tevrat''ta geçen "göz yerine göz, diş yerine diş..." hükmünü hatırlattıktan sonra "Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir" demiştir (5/38). Burada Hz. Îsâ, kısas hükmüne atıf yaptıktan sonra onu kaldırdığını söylememiş, yalnızca kısas yerine bağışlamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca Matta İncili''nde (5/17-18), Hz. Îsâ''nın açıkça "Sanmayın ki ben şeriati yahut peygamberleri yıkmaya geldim; yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim... Şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır" dediği nakledilir. Sonuç olarak denebilir ki, Tevrat''a göre kasten öldürmenin ve yaralamanın cezası tekdir ve kısastır; Matta''ya göre kısasın yanında bağışlama seçeneği getirilmiştir. İslâm''da ise kısas istemek maktulün yakınlarıyla yaralanan mağdurun hakkıdır, bağışlamaları halinde diyet devreye girer; ayrıca kamu otoritesinin –kısastan hafif olmak üzere– ta''zîr yoluyla cezalandırma hakkı vardır.
Kısas bağışlanıp diyetin tamamı veya bir kısmı alındıktan sonra maktul tarafı tekrar intikam peşine düşerse veya katil ıslah olmaz yine cana kıyarsa haddi aşmış, sınırı çiğnemiş olurlar. Bu durumda her iki taraf için de âhirette azap vardır. Kısas cezası bağışlanmış bir câninin tekrar aynı suçu işlemesi durumunda, dünyadaki cezasının doğrudan kısas olacağı veya diyet yahut kısasa karar verme yetkisinin devlete bırakılması gerektiği şeklinde iki farklı görüş vardır (İbn şûr, I, 144).
Devam edeceğim.
Kısas tartışmasına bir katkı (3)
00:0020/10/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ “Kısasta sizin için hayat vardır” derken “Ey akıl sahipleri!” nidâsıyla insanları bu konuda düşünmeye; “Kısas da öldürme demek olduğuna göre, hem öldürme hem de hayat nasıl bir arada olacak?” sorusuna, akılları doğru işleterek cevap bulmaya teşvik etmektedir. İlâhî nidânın yerli yerinde olduğunun bir delili de günümüze kadar, akıllı olduklarını düşünen insanların idam cezasını tartışmalarına rağmen kaldırma konusunda ittifak edememiş olmalarıdır. Bir gün idam cezasında ittifak edeceklerini umuyorum.
Ya genel ya da özellikle öldürme suçuna mahsus olarak kısasa ve idam cezasına karşı çıkanlar şu delillere dayanmışlardır: 1. İnsanlığın faydasına olduğu gerekçesiyle bile olsa insanın tabiatı kısas ve idamdan nefret etmekte, vicdanı onu reddetmektedir. 2. Öldürme olayı bir insan kaybı olduğu gibi idam da ikinci bir cana kıymadır, insan kaybıdır. 3. Kısas yoluyla adam öldürmek kalpteki merhametsizlik ve intikam duygusundan kaynaklanır. Bu duygular kötüdür, eğitim yoluyla kalpten çıkarılmalıdır. Cana kıymak da kötüdür, ancak bunu engellemek için ikinci bir cana kıymak yerine katili hapsetmek, güç işlerde kullanmak yoluyla eğitmek, suçu bu tedbirlerle engellemek uygundur. Katili hasta olarak kabul etmek de mümkündür. Çünkü insan akıl hastası olmadan cana kıyamaz; nasıl diğer akıl hastaları hastahanelerde tedavi görüyorsa katillerin de buralarda ıslah ve tedavi edilmeleri gerekir. 4. Kanunlar yapıldıkları zaman mevcut olan topluma, onun içinde bulunduğu şartlara ve ihtiyaca uyar, buna uygun olarak yapılır. Bu sebeple herhangi bir kanunun devamlı yürürlükte bulunması işin tabiatına aykırıdır. Kısas kanunu da böyledir. Bugün toplumlar fertlerine muhtaçtırlar. Maktulün yakınları da katilin cezalandırılmasını istemektedirler. Bu iki istek ve ihtiyacı bir arada tatmin edecek çare, katili öldürmeyip ömür boyu hapis vb. şekillerde cezalandırmaktır.
Kur''ân-ı Kerîm bu itirazlara şu cevabı veriyor: “Yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapmaya veya bir cana karşılık olmaksızın birini öldüren kimse bütün insanları öldürmüş gibidir, bir canı yaşatan ise bütün insanlara hayat vermiş gibidir” (Mâide 5/32).
Hiçbir fark gözetmeksizin yaşama hakkını tanıyan ve önemini vurgulayan bu âyete göre cana kıymayı, iki kişi arasında veya bir ferde yönelik bir mesele, bir suç, bir eylem olarak düşünmek yanlıştır. Ya haksız yere cana kıyma önlenir, bütün insanlığın hayat hakkı garanti altına alınır yahut da yaşama hakkı devamlı olarak tehlikeye mâruz kalır. Toplum denilen yapı fertlerden oluşur, asıl ve hakikat olan fertlerdir. Ferdin hayatını korumak mümkün olmazsa fertlerden oluşan toplumun hayatını korumak da mümkün olmaz.
Yukarıda sıralanan itirazları tek tek cevaplamak üzere de şunları söylemek mümkündür: a) Hemen her insan kendini öldürmek isteyen, buna teşebbüs eden insanı, onu öldürme pahasına da olsa engeller. Nitekim bütün hukuk sistemleri nefsi müdafaayı hukuka uygunluk hallerinden saymışlardır. Toplumlar da ülkelerine, hayatlarına, hayatî menfaatlerine göz diken, saldıran toplumlara karşı savaş ilân edip fiilen savaşırlar. Bu iki vâkıa, hayatı ve gereklerini korumak söz konusu olduğunda insanların öldürülmesinin, insan tabiat ve vicdanına aykırı bulunmadığını göstermektedir. b) Bir toplumda eğitim başarılı olur, insanlar ağır cezalar söz konusu olmadan da adam öldürme suçunu işlemez hale gelirler, bu durum bilimsel verilere dayalı olarak tesbit edilirse nâdir hale gelen öldürme suçu için farklı cezalar ve tedbirler düşünülebilir. İslâm, maktulün yakınlarına kısas talebinden vazgeçme ve diyet isteme hakkı vererek bu kapıyı açmıştır. Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adam öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçeneksiz olma özelliğini koruyacaktır. c) Merhamet ve şefkat güzel duygular olmakla beraber yerinde kullanılmaz; zulme, hakların çiğnenmesine, insanların can güvenliğinin ortadan kalkmasına sebep olur, maktulü unutturur, hep katil lehine işletilirse makbul olmaktan çıkar, zaaf olarak değerlendirilir. d) Suçun kendi cinsinden bir fiille cezalandırılması eğilimi şahsî ve nefsânî bir duygu olmaktan çıkar, adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine yönelirse, bir eğitim ve suçu önleme aracı olarak değerlendirilirse, ona kötü gözle bakılamaz. e) Cinayeti akıl ve ruh hastalığına bağlamak ve cânileri hapishanelere ve idam sehpalarına değil, hastahanelere göndermeyi önermek aslında cinayeti teşvik etmenin ötesinde bir sonuç getirmez. Nitekim bugün uzmanların çoğunluğu bu kanaate katılmamış, cinayeti bir hastalık değil, ceza gerektiren suç saymışlardır. f) Günümüzde birçok ülkenin kanunlarında idam cezası vardır. Bu kanunları koyanlar önemli gördükleri cinayetlerde –suçluyu hapishanede çalıştırarak ondan istifade etmek yerine– idam etmeyi uygun bulmuş, yaşama hakkını korumak için zaruri bulmuşlardır. Katilin ekonomik katkısı, insan hayatını korumaktan (dolayısıyla kısas sayesinde korunacak olan insan hayatından) daha önemli ve faydalı olamaz. g) Yanlışlıkla idam ihtimalini engellemek için İslam, en küçük bir şüphe bulunduğunda bile kanunda belli cezaların uygulanmamasını istemiştir.
İki araştırmaya göre Türkiye fotografı
00:0021/10/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki araştırmanın sonuçlarını vererek kısa yorumlar yapacağım. Amerikan düşünce kuruluşu Alman Marshall Fonu''nun (GMF) yılda bir yaptığı Transatlantik Eğilimler anketine göre Türkiye''de halkın yüzde 72''si, üniversitelerde türban yasağını onaylamıyor. Halkın sadece yüzde 22''si türban yasağına destek vermiş, kalan yüzde 6''lık kesim ise görüş bildirmekten kaçınmışlar.
Bu araştırma bin kişi üzerinden yapılmış.
MemurSen ise 50 bin kişiyle yaptığı yeni anayasa araştırmasında bu konuyu da sormuş. Aldığı sonuç şöyle:
"Türkiye''nin yüzde 90''ı, seçme-seçilme hakkının kullanımı ve kamu memuriyeti dahi olsa kılık-kıyafet, inanç, yaşam tarzı vs. nedeniyle insanların özgürlüklerinin sınırlandırılmaması gerektiğini ve devletin tüm özgürlükler ve kişisel tercihler karşısında tarafsız kalması gerektiğine inanıyor."
Türkiye –çok üzücü, derinden acıtıcı son terör olayı ile heyecanı zedelenmiş olsa da- yeni bir anayasa yapmakla meşgul oluyor.
Bundan önce bu kılık kıyafet meselesi ve özel olarak da kamudan hizmet alanların ve kamuya hizmet verenlerin başörtüsü takmaları (tesettüre riayet etmeleri) meselesi çok tartışıldı, yasaklamak veya yasağı kaldırmak için birçok teşebbüslerde bulunuldu. Ama bugüne kadar –yukarıdaki araştırmalara bakılırsa- halkın yüzde onu (hadi bilemedin yirmi sekizi) istemiyor, karşı çıkıyor diye kahir ekseriyetin isteği karşılanmadı, iradeleri yasama, yargı ve yürütmeye yansıyamadı.
Eğer yeni bir demokrasi ve laiklik anlayışından söz ediliyorsa, yeni anayasada egemenliğin gerçek manada halka ait olacağı, laikliğin de din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak değişeceği sözü ciddi ise artık bu antidemokratik, insan hak ve özgürlüğüne aykırı yasağın mutlaka kalkması, yeni anayasanın bunu sağlaması -hem de öyle yarım yamalak değil, Sendika''nın araştırmasında halkın verdiği cevapta görülen geniş çerçevede sağlanması- zorunlu hale gelmiştir.
Bağnaz bir azınlığın bu milleti vesayeti altında tuttuğu dönemin mutlaka sona ermesi gerekiyor. Eğer bu olmayacaksa önemli hiçbir şey olmayacak demektir.
Gelecek yazıda fotografa biraz daha bakalım.
İki araştırmaya göre Türkiye fotografı (2)
00:0023/10/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dindarlık, amel, dinin hayattaki yeri: GMF anketine göre Türk halkının yüzde 33''ü günde 5 vakit namazını düzenli kılıyor. Toplumun yüzde 45 ile yarıya yakını, bazen namaz kıldığını belirtirken yüzde 17''lik kesim hiç namaz kılmadığını bildirdi. Türk halkının yüzde 99''ü Müslüman olduğunu belirtirken kalan yüzde 1 inancını açıklamaktan kaçındı.
Bu halkın üzerinden Cumhuriyetin ilanı ve din karşıtı (dini müminin hayatında azaltmaya yönelik laiklik uygulaması bir silindir gibi gelip geçti. Globelleşme denilen “Deccal” de insanımızı dinden ve dindarlıktan çekmeye, her alanda dünyevileştirmeye zorluyor. Bütün bunlara rağmen halkın, hayatında namaz kılmamış %17 sini hariç tuttuğumuzda %83''ü, yalnızca “elhamdülillah müslümanım” demekle yetinmiyor, öyle anlaşılıyor ki, en azından bazı dini yasaklardan uzak durmaya çalışıyor ve %33''ü beş vakit, geri kalanı da arada bir namaz kılıyorlar.
Bir fikir vermek üzere Fransa''daki duruma bakalım:
Fransa Katolik Kilisesi resmi yayın organı Le Croix''in vermiş olduğu rakamlara göre son 10 yılda Fransa''da açılan kilise sayısı 20. 60_tan fazla kilise ise resmi olarak “kapatılmış”( Son 10 yılda Fransa''da yapılan cami sayısı 2000_den fazla). Fransız halkının %64_üne sorulduğunda kendisini Katolik olarak tanımlıyor ancak düzenli olarak kiliseye devam edenlerin oranı %4. Aynı veri Müslümanlar için geçerli olduğunda Müslüman göçmenlerin %75_i kendisini “inançlı” olarak tanımlıyor, %41_i ise “ibadet eden Müslüman” kategorisinde.
Bu ülkede düzen ve değişimden söz eden, din-devlet ilişkisi bahsinde de genellikle Batı''daki “din-insan-devlet” ilişkisini öne süren kişilerin bu önemli farkı gözden uzak tutmamaları gerekiyor. Kimse unutmasın, “Bu ülke halkının %99''u Müslüman ve “Ben müslümanım” diyor. % 1''in, %17''nin haklarını ve hürriyetlerini koruma adına bu büyük çoğunluğun hak ve hürriyetleri feda edilemez. Herkes inancını yaşasın, ama laiklik, insan hakları, azınlık hakları, çağdaşlık diyerek bu büyük kitlenin, insan unsurmuzun bu büyük gövdesinin haklarına kıyılması kabul edilemez.
Dindarlık ve siyasi aidiyet:
Türkiye''de toplumun yüzde 13''ü kendini merkez sağda, yüzde 14''ü sağda ve yüzde 8''i aşırı sağda, yüzde 5 merkez solda, yüzde 12 solda ve yüzde 2 aşırı solda görüyor. Kendisini merkezde görenlerin oranı ise yüzde 23.
Halkımızın aldığı laik/seküler eğitim yüzünden din ve dindarlık ile siyasi aidiyet arasındaki bağın farkındalık bilinci zayıflamış görünüyor. Sağın ortası, sağı ve solunu toplarsak %60 civarınd sağcı var. Bunlar da “sağcılığın” dindarlıkla bağdaştığı inancı ile buralarda yer almışlardır. Toplamı %19 olan solcular ise “hiç namaz kılmayan” %17 rakkamına oldukça yakın.
Akpartiye verilen %50 oy oranında da başka amiller yanında dindarlığın önemli rolü olsa gerektir.
Türkiye normalleştikçe kendine döneceğe benziyor.
Önce deveni bağla sonra tevekkül et"
00:0027/10/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yüreğimi en fazla yakan manzara bir babanın, enkaz altında kalan eşi ve üç çocuğunun seslerini duya duya acılar içinde ve ümitsizce bekleyişi oldu. Elbette tırnağı kırılan bir insanın bile acısını hissettik.
99 Depremini Yalova''da yaşamıştım. Benim bulunduğum köyde deprem, kıyamet başlangıcı gibi hissedildi, ama köyün zemini sağlam, yapıları da oldukça ayanıklı olduğundan önemli bir hasar da can kaybı da olmadı. Birkaç kilometre mesafede lüks bir otel vardı, seminer yapmak için gelip orada bulunan yetmişten fazla mühendis, çüken otelin enkazı altında can verdiler. Yalova''ya doğru yaklaştıkça zemin çürük, yapılar dayanıksız olduğundan hasar ve can kaybı arttı. Ölenlerin sayısı 2504 olarak ilan edildi.
Ansiklopedilere geçen bilgilere göre:
"Yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2100 dava açılmış. Bu davalardan 1800''ü hukuki boşluklardan dolayı cezasız sonuçlanmış. Geriye kalan 300 davanın 110 kadarında ceza verilse de çoğu ertelenmiş. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde 7,5 yıllık zaman aşımı süreleri dolduğu için düşmüş".
Diyeceksiniz ki, ceza alsalar gidenler geri mi gelecekti?
Hayır, gidenler geri gelmeyecekti ama, bundan sonra gidenler azalacaktı!
Peki sen kadere inanmıyor musun? Tedbir eceli önler mi?
Biz tedbir almakla yükümlüyüz; eğer tedbirin faydası olmasaydı Allah Resulü (s.a.) onu tavsiye eder miydi!
Adamın biri gelip soruyor:
-Ya Resulellah, devemi salıp da mı Allaha revekkül edeyim, bağlayıp da mı?
-Deveni bağla ve Allah''a tevekkül et!
Tedbirimi aldıktan sonra tevekkül etmenin manası ve faydası nedir ki?
Birinci faydası Allah-kul ilişkisi, kulluk bilinci, Allah''ın sonsuz gücü ve rahmeti karşısında –ne yaparsa yapsın- kulunkinin sınırlı ve tek başına yeterli olduğu bilgi ve inancının uygulamaya geçirilişidir.
Birininin uzantısı olan diğer faydası, "kulun tedbirinin de korunmaya muhtaç olması" sebebiyle yetersiz kaldığımız noktada Allah''a sığınmamızdır.
Tevekkül, her şeye –bütün tedbirlere rağmen- o şeylere değil, Allah''a güvendiğimizin ikrarıdır.
Birçok deprem felaketi yaşadık, anlaşılan daha da yaşayacağız. Can ve mal kaybının en büyük sebebinin tedbiriszlik olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Bazıları çıkıp neredeyse ülkenin bütün evlerini devletin/hükümetin yıkıp yenisini sağlam olarak yapmasını teklif ediyor ve bunu yapmadığı için devleti suçluyorlar. Bu haksızlıktır. Doğru olanı şudur: Yapmaktan aciz olanlarınkini devlet, imkanı olanlarınkini de kendileri -depreme dayanıklı olmayan- yapılarını hemen yıkıp yenirlerini yapmaya koyulmalıdırlar.
Acımız büyük, ama kusurumuz da var!
Aynı acıları yaşamamak için alınacak tedbirler arasında manevi olanları da var: Başta namaz olmak üzere çeşitli ibadetler, dualar, akrabaya ilgi (sıla-i rahim), ihtiyacı olanlara her türlü yardım… Bunlar da kazları ve belaları defetmeye yarayan manevi tedbirlerdir.
Ehl-i kitab ve kutsal
00:0028/10/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1.Soru: Bir insan, dini ne olursa olsun (ateist, budist, hindu farketmez) bir hayvani keserken, bir bir sey söylemiyor yani bir put adına kesmiyor; bu et yenir mi? Yani kesen illa da yahudi veya hristiyan mı olması gerekiyor, ya da dini farketmez yeter ki Allah''tan başkası adına kesmemiş olsun yeterli mi, yani bizim için helal olur mu?
Ehl-i kitabın –İslam''da ismi anılarak haram kılınmış olanlar dışındaki- yiyeceklerinin Müslümanlara da helal olduğu şu mealdeki ayete dayanıyor:
"Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Gayri meşrû ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşrû bir nikâhla evlenmek şartıyla mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar –mehirlerini verdiğiniz takdirde– size helâldir. Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. O, âhirette de hüsrana uğrayanlardandır." (Maide: 5/5).
Ehl-i kitab (kendilerine, Kur''an gelmeden önce kitap verilenler) iafedesi hangi inanç guruplarını içine almaktadır? Dört mezheb içinde bu soruya verilen en geniş cevap Hanefî mezhebine ait olup şöyledir: Yalnızca Tevrat ve İncil''e değil, Zebur''a ve diğer peygamberelere indirilmiş küçük kitaplara (suhuf) inanan insanlar da ehl-i kitaptır. Zaman içinde değişmiş bile olsa aslı vahye dayanan bir kitaba inananlar ehl-i kitaptır, böyle bir kitaba inanmayanlar ile dine inanmayanlar ise bu kavramın dışında kalmaktadır.
Dini ile amel eden bir ehl-i kitab mensubunun –domuz, şarap, faiz gibi- İslam''da yasaklanmamış yiyecekleri (yedikleri, yemeyi caiz gördükleri) Müslümanlar için de helaldir.
Hayvan kesilirken Allah''tan başka bir nesnenin adı anılmayacak, onun adına kesilmeyecek, aynı zamanda kesen, avlayan ehl-ikitaptan olacak.
2. Soru: Hristiyanlar birçok şeye kutsal diyorlar (mesela kutsal kilise, kutsal aziz, kutsal papa, kutsal noel) gibi. Biz kutsal kavramını nasıl anlamalıyız; yani bize göre kutsal nedir? Bizde neler veya kimler kutsaldır?
Kutsal, bir dine, bir inanca bağlı/onunla ilişkili olarak tapınılan veya saygı gösterilen, dokunulmaz telakki edilen şeylerdir.
İslam''da Allah''tan başka hiçbir şeye tapmak caiz değildir ve şirk olarak adlandırılan bu davranışın asla bağışlanmayacağı Kur''an''da bildirilmiştir.
İslam''da Allah gibi değil, amma Allah için sevmek, saygı göstermek vardır. Kâbe, Kur''an, mübarek geceler, Sevgili Peygamberimiz (s.a.) bunlara örnektir. Bunlara şu manada kutsal denebilir: Kâbe Allah evi, Kur''an Allah kitabı, mübarek geceler Allah''a ibadete tahsis edilen ve ilâhî lutufların yoğunlaştığı geceler, Peygamberimiz de Allah''ın elçisi olduğu için kutsaldırlar; bu manada kutsal olana saygı gösterilir, sevilir, hakkı verilir, onlardan –ilahi talimat gereği- yararlanarak Allah''a yakınlaşma devletine erme hedeflenir.
Mimar ara bul!
00:0030/10/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ey gönül kendini vezn etmeye kantar ara bul!
Yürü git, kantarına hâlis olan a''yar ara bul!...
Saltanat mülkü konak, bir gün elden gidecek
Sana bakide ev yapacak mimar ara bul...
Kapatırlar seni bir hâl-i haraba yalınız
Ol karanlık geceler kendine bir yâr ara bul...
(Hafız Ahmet Soyyiğit)Mümin her olaydan, her oluştan kulca sonuçlar çıkarmaya, kulluk yolunda ilerlemek için istifade etmeye bakacak. Geçirdiğimiz deprem felaketinden, felaketzedelere yardım ederek elde ettiğimiz manevi kazancın yanında hem dünya hayatımızın daha az acılarla geçmesi için (mesela daha sağlam yapılar yapmak gibi) dersler çıkararak hem de “dünyanın fani, öteki âlemin baki olduğunu” bir daha hatırlayıp buna göre tedbirler alarak istifade etmeliyiz.
Diyelim ki, dünya hayatı için ibret aldık, ders çıkardık ve tedbir aldık, ama kıyamete kadar dayanacak evler de yapsak bir gün hem biz onları bırakıp gideceğiz hem de onlar harab, hatta yok olacaklar.
Eğer yalnızca dünyadaki evlerimizi güzel ve sağlam yapmak için ustalar, mühendisler ve mimarlar arayıp bulur, ama “bize bakide ev yapacak mimar arayıp bulmazsak” bu ömür ticaretini zararla kapatmış oluruz.
Ebedi alemde bize ev yapacak mimar “imanımız, amelimiz, takvâmız ve ihlasımız”dır.
İlahi inayet ve af olmazsa bunlar da yetmeyebilir, ama bunlarsız da olmaz.
Şu deprem bize “bir karanlık yerde sıkışmış olarak kalanlar” sebebiyle kabir hayatını ve ötesini hatırlatırsa ve dünyada yapıp ettiklerimizle orada bizi kurtaracak yardımcı melekleri hazırlayarak ebediyete intikal etme niyet ve azmini kuvvetlendirecekse bir tesellimiz de bu olabilir.
“Ol karanlık geceler kendine bir yâr ara bul...”
Helal et, ucuz kurban
00:003/11/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçen hafta bir soruya cevap olan yazımda kullandığım ifade bazı tereddütlere yol açmış olduğu için önce onu bir açıklığa kavuşturalım.
İfade şöyle idi:
“Dini ile amel eden bir ehl-i kitab mensubunun –domuz, şarap, faiz gibi- İslam''da yasaklanmamış yiyecekleri (yedikleri, yemeyi caiz gördükleri) Müslümanlar için de helaldir. Hayvan kesilirken Allah''tan başka bir nesnenin adı anılmayacak, onun adına kesilmeyecek, aynı zamanda kesen, avlayan ehl-i kitaptan olacak.”
Birinci cümleden maksadımız şudur: İslam''da adları anılarak haram kılınmış olan “domuz, şarap, faiz” gibi şeyleri, dindar ehl-i kitap kimseler helal sayıp yeseler bile bunlar Müslümanlara helal olmaz, Müslümanlar bunları -kim keserse kessin, üretirse üretsin- yiyemezler. İslam''da haram kılınmamış olan mesela bir hayvanı (koyunu, danayı, tavuğu…), ehl-i kitap, kendi inançlarına uygun olarak öldürür ve yerlerse bu Müslümanlara da helal olur; mesela bir papazın, bir hahamın helal sayarak yediği dana etini Müslüman da yiyebilir.
Hassas ve dikkatli bir okuyucum ikinci cümlede geçen “Allah''tan başka bir nesnenin adı anılmayacak” ifadesine takılmış ve haklı olarak bu sözden “Allah''ın da nesne olduğu” anlamı çıkabileceğini yazmış. Evet böyle bir mana da çıkabilir, bu sebeple cümleyi şöyle açmam gerekiyor:
Bir Müslüman bir hayvanı keserken, Hanefîlerin de dahil olduğu bazı müctehidlere göre Allah''ı anacak, besmele çekecek. İmam Şâfiî''nin dahil bulunduğu bazı müctehidlere göre ise besmele sünnettir, helal olmanın şartı değildir, ama hayvan Allah''tan başkası adına kesilmeyecek, kesim yapılırken Allah''tan başkasının (bu kutsal sayılan bir nesne olabilir, müşriklerin inandığı bir ilah olabilir işte bunların) adı anılmayacaktır.
Yeri gelmişken yurt içinde ve dışında son yıllarda mantar gibi çoğalan “helal sertifikası ile ilgili kuruluşlar” konusunda bir uyarıda bulunmak isterim. Bir canlı veya cansız şeyin yenmesi, içilmesi ve kullanılmasının caiz olup olmadığını belirlemek için hem ilgili bilim adamlarına hem de din alimlerine ihtiyaç vardır. Güvenilir danışma kurulları bulunmayan kuruluşlara itibar etmemek gerekir. Bu konuya bir başka yazıda daha genişçe yer vermek üzere şimdilik bu uyarı ile yetiniyorum.
Bir okuyucu da “yurt dışında vekalet yoluyla kesilen kurbanlar, ülkemizdeki kurbanlara göre daha ucuz oldukları için kurban yerine geçmez diyorlar, doğru mudur” diye soruyor.
Bir yükümlü yurt içinde veya dışında kurban almak istediğinde, nerede daha iyisi ve ucuzu varsa onu almakta serbesttir. “Pahalı olsun ucuz olsun, kaliteli olsun olmasın mutlaka yaşadığı yerleşim yerinden alması gerekir” diye bir kural yoktur.
Yeryüzü Doktorları gibi birçok hayır kuruluşu deprem bölgesine kurban ve yardım ulaştırdıkları gibi dayanılamaz yokluklar ve yoksunluklar içinde kıvranan Somali, Kongo, Nijer, Gana ve Kenya gibi Afrika ülkelerinde de vekaleten kurban kesiyor ve dağıtıyorlar. Bu ülkelerde yılda bir kere bu sayede et yiyen insanların bulunduğunu bizzat gidip görenler naklediyorlar. Bu hizmetlere katkıda bulunan insanlarımızdan Allah razı olsun!
Yeni anayasaya katkı
00:004/11/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Ya hep ya hiç" ten başkasına razı olmayanlar, ama öte yandan "hep değilse de hiç de değil" den ibaret olan gerçekliği yaşayanlar, -bunu sağlayanlara atıp tutmakla beraber- mevcut durumdan, zarureti aşan miktarlarda istifade edenler var; bunları çelişkileri, duygu ve düşünce karışıklığı içinde bocalamaları ile baş başa bırakalım.
"Bir zalim iki elini, diğeri ise bir elini kesmek istiyor" ise tek elini kesmek isteyen zalime –geçici ve zaruri olarak- teslim olma basiretini gösterelim.
Bir anayasa "adım adım İslamlaşmaya götüren" yolları tıkıyor, diğeri kısmen de olsa açıyorsa, bir anayasa demokrasinin gereği diyerek bu ülkenin %99''u Müslüman olan halkının ahlak, gelenek ve diğer değerlerini hiçe sayarken bir diğeri yine demokrasiye sığdırarak değerleri olabildiğince koruyorsa Müslüman bu iki anayasa karşısında nasıl bir tavır içine girecek?
"Hep olmadığına göre" bu anayasaların kısmen iyi olanı da kötüdür, ben bu işin içinde yokum, hiçbirini desteklemem… mi diyecek?
Yoksa "hiç de değil", eğer bu olmazsa daha kötüsü olacak diyerek "göreceli olarak daha iyisini" gerçekleştirmek için üzerine düşeni yerine mi yapacak?
Demokrat Parti 1950 yılında iktidara geldiğinde ülkeye şeriat getirmedi, tek parti devrinin zalim, baskıcı, din karşıtı laiklik anlayışını azıcık yumaşak olarak uyguladı. Halkımız bu iktidarı, sanki ülkenin rejimini değiştirmiş gibi tuttu, destekledi. İyi de etti. Altmış yıllık süreç 1950 öncesine doğru gerilemedi, bugün gördüğümüz, bildiğimiz, yaşadığımız iyileştirmelere doğru ilerledi.
Şimdi yeni bir anayasa yapılıyor. Türkiye''de sayıca azınlıkta olan birçok grup seslerini yüksek perdeden ve etkileyici biçimde çıkarmaya başladılar. Eğer büyük çoğunluk mümkün olan taleplerini, daha yüksek sesle ve etkili olarak çıkarmazsa sonuç hüsran olur.
Büyük Millet Meclisi bir web sayfası açmış. Buraya fertler bile taleplerini yazabilecekler ve ilgili komisyon bunları okuyup değerlendirecek. Bütün sivil toplum kuruluşları ve hamiyetli kişiler her imkanı kullanarak taleplerini dile getirmelidirler. Taleplerin çok dağılmaması, ayağı yere basmayan, gerçekçi olmayan taleplerin, sağlam ve mümkün olanları gölgelememesi için fertlerin ve örgütlerin bir araya gelmelerinde, müzakere ve danışma yoluyla talep paketleri oluşturup bunları sunmalarında büyük fayda vardır.
İnşaallah taslak ortaya çıkmaya başlayınca başka konularda da düşüncemi yazarım Ama şimdilik şu üç konuda tercihimi ifade edeceğim:
1. Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılamaz; statüsü kısmen değiştirilebilir.
2. Zorunlu olan "din kültürü ahlak bilgisi" öğretimi kaldırılamaz; kitapların müfredatı yeniden gözden geçirilebilir; zaten bu da yapıldı ve yapılıyor. Bu ders belli bir dinin eğitimini vermiyor; halkının %99''u Müslüman olan bir ülkede yaşayacak olanlara bu dinin kültürü ve ahlakı hakkında bilgi veriyor, diğer dinler hakkındaki bilgiye de gerektiği kadar yer ayırıyor. Din ve mezheb olarak (belli bir dinin ve mezhebin) eğitim ve öğretimi de mevcut anayasada bulunduğu halde uygulanmadı; bu da korunmalı ve uygulanmalıdır.
İnanca dayalı kıyafet eğitime de, kamu görevinden (alan ve veren olarak) yararlanmaya da mani olmamalıdır
Bayram ne zaman bayramımız olur?
00:006/11/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) Mekkeli müşriklerin zulüm ve işkenceleri altında bunalan ashabına nefes aldırabilmek için Taiflilerle görüşmeye gitmişti, talebi ya onların da İslam''a girmeleri veya sığınma hakkı tanımaları idi, burada kötü karşılandı, ayak takımı kışkırtıldı, hakarete uğradı, taşa tutuldu, mübarek ayakları yara bere içinde kaldı, yardımcısı Zeyd ise daha beter yaralandı. Güvenli bir yere sığındıktan sonra Rabbine niyazda bulundu ve bu meyanda şunu da söyledi: “İlâhî! Eğer bana karşı gazaplı değilsen çektiğim mihnetlere belâlara hiç aldırmam!”
Bu olaydan bize düşen hisse şudur: Deprem, terör, hastalık, yoksulluk, zulüm... ne ile olursa olsun mümin bir mihnete, bir imtihana duçar olduğunda asıl endişesi, “Acaba Rabbim bana darıldı mı?” olmalıdır. Eğer Rabbimiz bizden hoşnut ise, O''nun en büyük devlet olan rızasına nail isek dünya üstümüze gelse bize hayatı zehir edememelidir.
Meseleye buradan baktığımızda -gönül ve vicdan sezgisiyle Rabbin rızası konusunda iyi zan sahibi isek- her şeye rağmen (deprem, terör, tefrika, yoksulluk... olsa da) bayram neşemiz olur; çünkü biliyoruz ki, Rabbimizin bayramlarda bize lutufları, her zaman olandan daha fazla. Seven sevdiğinin lutflarından mutlu olmuyorsa sevgide bir arıza var demektir.
Kurban Bayramı''nda kestiğimiz kurbanın bir de sembol yanı var. Allah emretseydi Hz. İbrahim oğlunu bile kurban edecekti; onun Rabbine itimadı ve teslimiyeti bu noktada idi. Nefsi fani olmuş, varlığı mevhûb-i ilâhî (Allah''tan bağışlanmış) olarak beka bulmuştu. Vücud dahil her şey O''nun idi.
“Canı canan dilemiş vermemek olmaz ey dil
Ne niza eyleyelim ol ne senindir ne benim”
Fakat, “Haksız olarak bir cana kıyan bütün insanların canına kıymış gibi olur” diyen Rabbi, elbette masum İsmail''in canına kıydırmayacaktı, bu eşsiz teslimiyetle imtihan kazanılmıştı, kıyamete kadar bu erdem, bu sembol ile canlı kalacak ve her kurban kesen “Kebş-i nefsim Hakk''a kurban eyledim” fehvasınca “nefis koçunu Hakk''a kurban etmeye” çalışacaktı.
Maddi ihtiyaçlarımızın baskısı altında bunalan beşeriyetimiz, bayram sevincimizi gölgeleyebilir. Her birimizin irade gücü ve gönül zenginliği aynı değildir. İşte bu yüzden bayram sevincini yaygınlaştırmak, engelleri ortadan kaldırmak için müminlere vazifeler verilmiştir.
Kurban keser etini yoksullara dağıtırız. Müsafirlerimize ikram ederiz. Ailemize ziyafet çekeriz.
Kurban dışında muhtaçların ihtiyaçları, dertlilerin dertleri ile meşgul olur, elden geleni yapmaya çalışırız.
Dünya meşgalesi yüzünden her zaman veya gerektikçe yoklayamadığımız akraba ve eş dost kim varsa bir şekilde irtibat kurarız (en iyisi ziyarettir) hal hatır sorarız, kurumaya yüz tutmuş ilgi ve mahabbet fidanını sularız.
İşte o zaman her şeye rağmen bayram, bayramımız olur.
Taksim"de kurban protestosu
00:0010/11/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hayvan haklarını korumak için örgütlenmiş bir grubun temsilcileri Taksim Meydanı''ında pankartlar açarak, konuşmalar yaparak Kurban Bayramı''nda “kurban kesmeye” karşı çıkıyorlar, “Bayramınızı kana bulamayın”, “Kurban ile bayram yan yana olur mu?”, “Hayvanı kesmek yerine bedelini paylaşalım” gibi sloganlar atıyorlar.
Hareketin dine karşı olmadığını, yalnızca hayvan haklarını korumak istediklerini söylemeleri medenice ve bir arada yaşama amacına uygun bir yaklaşım. “Acıma duygusu”ndan yola çıkmak ve “hakkı koruma”yı amaçlamak da evrensel değerler; bunlara kimsenin bir diyeceği olmaz. Ama “hayvan haklarını korumak için yılda bir kere kurban kesmeye karşı çıkma” ya bazı itirazlarım var:
1. Allah''ın son kitabının ilk suresine başlarken besmele çekiyoruz, burada ve -besmeleyi sureye dahil edersek- üçüncü ayetinde Allah kendisinin “rahman ve rahîm” olduğunu bildiriyor. “Rahmetim öfke ve nefretimi mağlub eder” diyen de O''dur. Kimse O''ndan daha fazla merhamet iddiasına kalkışmasın. O, “her şeyi sizin için yarattım, emir ve istifadenize verdim” diyor. Şu halde canına kıyılmayacak olan “insan”dır; hayvan değildir. Yeter ki, eziyet edilmesin ve ihtiyaç yok iken hayvan bir yana bitkinin bile canına kıyılmasın!
2. Protesto edenler et yemediklerini söylüyorlar; bu bakımdan davranışlarında tutarlılık var; ancak dünyada yaşayan insanların kahir çoğunluğu et yiyor ve bu sebeple her gün, milyonlarca kara ve deniz hayvanı öldürülüyor. Bunları niçin protesto etmiyorlar! Etseler sonuç alabilecekler mi?
3. Müslümanların yoksullara yardımı yılda bir kere et dağıtmaktan ibaret değil; onlar hem bunu yapıyorlar, hem de yıl boyu çeşitli vesilelerle -Allah rızası için, bir ibadet olarak- yoksullarla ilgileniyor ve onlara her türlü yardımı yapıyorlar. “Kurban kesmek yerine onun bedelini paylaşın” tavsiyesi, “cami yapmak yerine okul yapın” tavsiyesine benziyor; bunlar birbirinin yerine geçmez; doğru olan her ikisini de gerektiği ve yeteri kadar yapmaktır.
4. Hayvanları ihtiyacımız kadar öldürmekten vazgeçtiğimizi düşünelim; o zaman ya dünyamız hayvanlarla dolacak veya üremelerini engellemek için tedbir alacağız. Birinci ihtimal hayvan itlafını zorunlu hale getirecek, ikinci ihtimal ise bir başka kıyımdır. Avustralya''da devletin binlerce kanguruyu imha etmek zorunda kaldığını hatırlamakta fayda var.
İnsanoğlu var olduğu günden beri hayvanları öldürüp yemiştir; normal, tabii, fıtri olan budur, insanları normalin dışına çıkarmaya çalışmak boşuna çabadır, sonuç vermez ve yalnızca sürtüşmeye sebep olur. Araya bir de “inanç gereği yapılan ibadete” karşı bir tavır girerse reaksiyonu da kırıcı olabilir.
İnancı ve vicdanı et yemeyi kendine haram kılanlar et yemesinler, inancı ve vicdanı eti helal kılanlar ise yesinler ve iki taraf birbirine müdahale etmesin; yine karşılıklı tahammüle geldik!
Ormanı görmemek
00:0011/11/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Neyi niçin yaptığını bilenlerin (hak dine ve dindarlığa karşı olanların), farkında olmayanları çeşitli oyunlara getirerek dinden uzaklaştırmaya çalışmaları mümkün ve vakidir. Başta san''at ve medya olmak üzere birçok etki aracının insanları dine, ahlaka, maneviyata değil, dünyaya, maddeye, refaha, gününü gün etmeye yönlendirdiği de apaçık ortada. Ancak bunlara ve bazı alanlardaki başarılarına bakarak insanımızın hayatındaki dinin mahiyeti ve yeri hakkında ölçüsü kaçan değerlendirmeler yapmak, uyarı sınırlarını aşınca karşı tarafın işine yarar, amacına hizmet eder.
Mesela cenaze ve bayram merasimleri, bu vesilelerle müminlerin din ve diyanetle yakın temasları konusunda -biraz da şartlar öyle gerektirdiği için- dini içerik ve etkiden uzaklaşma var; ama yine de bu değişim köklü ve tam değil; çünkü Ramazan Bayramı''nın adı şeker bayramına dönse de, cenazeyi profesyoneller kaldırsa da müminler bu olayların din ve diyanetle alakasından tamamen uzaklaşmış değiller. Şeker/tatlı yemeden önce camilerimizde namaz kılındığını ve belki yılın en büyük cemaatlerinin bayram namazlarında toplandığını unutmayalım. Yine bayramlarda kabristanlar dolup taşıyor; dirilerden önce ölülerle “bayramlaşılıyor”, dünya-ahiret arası ilişkiler tazeleniyor.
Arızalı ağaçlara bakarken ormanı görmemek, görmezden gelmek, inkar etmek iyi niyetle olduğunda bile uyarı etkisinden ziyade ümitsizliğe düşme, işin ucunu iyice salma, hizmet erbabının şevkini kırma, kafalarını karıştırma… gibi kötü sonuçlar doğurabilir.
Bu ülkede bayramın adı değişti, şekerin tadı kaçtı diye dinin toplumdan çekilip gittiği veya gitmekte olduğu değerlendirmesi isabetli değildir.
Bir yandan Diyanet (dindarlaşmaya hizmet ettiği için yok edilmek isteniyor), diğer yandan siviller ve gönüllüler harıl harıl, gece gündüz, paralı parasız çalışıyorlar. Binlerce camide ezan okunuyor, cemaatle namaz kılınıyor (bir ankete göre halkımızın yüzde 33''ü günde 5 vakit namazını düzenli kılıyor. Toplumun yüzde 45 ile yarıya yakını, bazen namaz kıldığını belirtiyor; hiç namaz kılmadığını söyleyenler ise yalnızca %17.) Binlerce Kur''an kursunda Kur''an, din öğretimi ve eğitimi yapılıyor. Yüzlerce İmam Hatip okulunda temel din ilimlerine giriş yapılıyor, Arapça, Kur''an, Siyer, Fıkıh, Usul… okutuluyor. Elli civarında ilahiyat fakültesinde bu ilimler daha yüksek seviyede verilmeye çalışılıyor. Bazı çevrelerin kaldırmaya çalıştıkları “zorunlu din kültürü…” dersinde İslam hakkında da bilgi veriliyor. Cuma namazları büyük kitleleri camilerde topluyor ve burada İslam anlatılıyor. Yıl boyu umre ziyaretleri yapılıyor, hac mevsiminde binlerce insanımız hasretle sıra bekliyorlar, dini yayınlarda adeta patlama var…
İşte orman budur!
Bütün bu oluşlar ve gelişmelerin kalitesi, içinin doldurulması, sapmaların düzeltilmesi bir problem olmakla beraber bu problem her zaman vardır ve olacaktır. Unutmayalım “dış, suret, şekil…” olmadan iç olmaz. Mesela şekil olarak namaz yoksa, iç, mana, etki… bakımından da namaz olmaz, namaza ulaşılamaz.
Yatsı namazının vakti
00:0013/11/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Rahman ve Rahim Olan ALLAH''ın Adıyla "Avrupada Süleymancılar diye tanımlanan cemaat namaz vakitleriyle alakalı hep farklı bir takvim kullanırdı da eleştiriler çok olurdu. 2007 senesinde T.C. Diyanet Başkanlığı da akşam yatsı arasını bir saat yirmi dakika iken, takriben iki saatın üzerine çıkartmıştı, Avrupa''da yaşayan Türklerin tepkisiyle tekrar bir saat yirmi dakikaya indirdi. Yanlış hatırlamıyorsam 1980 senesine kadar iki saat civarında oluyordu. Sonra sessizce bir saat yirmi dakkaya indirmişlerdi ve pek fazla ses çıkmamıştı. Avrupa''da namaz vakitleriyle bu kadar oynanabilir mi?
"Şimdi ortada çok tuhaf bir durum var. Aynı binada oturan iki komşudan biri Diyanet takvimi kullanıyor diğeri başka bir takvim. Biri yatsı namazına cemaat olurken diğeri evinde biraz geç kalmış olarak akşam namazına niyet ediyor. Bu durumu nasıl açıklarsınız. Bir grup 1.20 dakika , bir grup 1.30 dakika, bir grup 1.40 dakika, bir grup 2.00 saat sonra yatsının olduğunu takvimlerinde belirtmişler. Vakit namazın şartları içinde olduğundan takip edilmesi gereken yol ne olmalı?" (A. Çolak).
Cevap:
Bazı namaz vakitlerinin giriş ve çıkışları tek tanımla belirlenmiştir. İkindi ve yatsı namazları gibi bazıları ise -ictihad farkına dayalı olarak- iki tanımla belirlenmiştir.
Hanefî mezhebine göre güneş battıktan sonra Batı ufkunda önce kırmızı, sonra beyaz olmak üzere iki şafak oluşur. Ebu Hanîfe''ye göre yatsı namazının vakti beyaz şafak kaybolunca, Ebû Yusuf, Muhammed ve diğer müctehidlerin çoğuna (cumhura) göre ise kırmızı şafak kaybulunca başlar. Bu farklı ictihadların delil ve dayanakları bu konuda rivayet edilen farklı hadisler ve bazı metinlerin farklı yorumlarıdır. Bir de bu iki şafaktan biri veya diğerinin oluşup oluşmaması, kaybolup kaybolmaması bazı coğrafyalarda ve mevsimlerde farklı olmakta ve buna göre çözümler üretilmektedir.
Avrupa''da veya başka yerlerde yaşayan Müslümanlar, itimad ettikleri şahıs, kurum ve kuruluşların alimlerinin fetvaları ile uzmanlarının –iki şafakın süresi konusundaki- tespitlerine göre hazırlanmış takvimlere uyuyorlar.
Kendileri alim ve uzman olmayan müminlerin yapacakları şey, güvendikleri takvime uymaktan ibarettir. Bu takvimlere uyarak kıldıkları namazlar vaktinde kılınmış namazlardır. Onların başkaca bir sorumlulukları yoktur.
Namaz vakitleriyle ilgilenen, takvim yapan, bilgi ve iddia sahibi olan şahıslar, kurum ve kuruluşlar iki şeyden sorumludurlar (bir gün sorguya çekilirler): 1. Doğru bilgiyi elde etmek için olanca gücün ve imkanın kullanılması. 2. Müminlerin kafalarının karışmaması, aynı yerde farklı vakitlerde ve farklı cemaatlerle namaz kılınmasının önlenmesi (büyük cemaatin gerçekleşmesi, tefrikaya meydan verilmemesi) için ilgililerin iyi niyetle bir araya gelmeleri, müzakere ve tartışmalar sonunda aynı tespit ve uygulamalarda birleşmeye çalışmaları. Bu iki sorumluk yerine geldiği halde hâlâ ictihad farkı devam ederse "ictihadda yanılan bir sevap, isabet eden iki sevap alır", "farklı ictihadlara dayalı ibadet ve davranışların tamamı meşrudur, muteberdir, geçerlidir" kurallarına göre mesele çözüme bağlanmış, dedikodu, çekişme, tefrika sona ermiş olur (inşallah).
Faiz, enflasyon ve para
00:0017/11/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucumun internette bana aktardığı bir yazıda, benim “enflasyon farkının faiz olmadığı” hakkındaki açıklamamı tenkit ve ret ediliyor, bu münasebetle de “para, İslam bankacılığı, enflasyon, faiz” hakkında ilgi çekici açıklamalar yapılıyor.
Herhalde birkaç yazıda bu konulardaki bilgi, yorum ve düşüncemi bir daha yazman gerekecek.
Tenkit yazısında benden aktarılan açıklama şöyle:
“Soru:
“Enflasyon oranında faiz helal midir? Yoksa faiz yerine altın, döviz vs. mi alınmalı?
“Cevap:
“Faiz olursa, oran ne olursa olsun helal olmaz. Enflasyon oranında fazlalık faiz değildir. Mesela birine yüz lira ödünç verseniz, alt ay sonra enflasyon yüzde otuz olduğu için 130 lira alsanız bu otuz liralık rakkam fazlalığı faiz değildir, alt ay önce verdiğiniz paranın –satın alma gücü bakımından- eşit karşılığıdır. Bu böyle olmakla beraber faizcilik yapan bankalara para yatırarak buradan enflasyon oranında faiz almak caiz olmaz; çünkü: a) Bu bankalar sizden aldıkları parayı reel (enflasyon oranından fazla) faizle satmak suretiyle para kazanmakta ve size de o paradan ödeme yapmaktadırlar. b) Bankaya para yatırmak bir akit yapmaktır; bu akit, faizli para alım satım aktidir, sonunda kâr da olsa zarar da olsa yapılan akit faizli akit olduğu için İslam''a göre meşru değildir. Elinizde para var da bunu meşru yoldan nemalandıramıyorsanız Özel Finans Kurumlarına yatırabilirsiniz.”
Bu nakilden sonra tenkitçi şöyle diyor: “Enflasyon oranında fazlalık faizdir. Öncelikle yukarıdaki verilen hükmün Kuran ve hadis gibi kutsal metinlerle delillendirilmemesinin önemli bir eksiklik olduğunu belirtmek gerekiyor.”
Müctehid imamlar devrinden bu yana fetvalarda, fıkıh açıklamalarında her zaman ayetler ve hadisler zikredilmemiş, muhataplara sonuç (naslardan çıkarılan hüküm) lazım olduğu için yalnızca o yazılmış ve söylenmiştir. Benim bu açıklamam bir soruya verilen kısa cevaptan ibarettir. Faiz ve enflasyon konusunda delillere (ayetlere, hadislere, kıyasa…) dayalı detaylı açıklamaları da ilgili kitaplarımda yaptım (Mesela Mukayeseli İslam Hukuku 2. cilde bakılabilir).
(Bana gönderilen yazıda tenkit eden zatın adı olmadığı için “tenkitçi” diyorum, okursa kusura bakmasın, lütfen.)
Tenkitçi yazıya faizin (faizli işlemlerin) tarifi ile başlamış ve şöyle demiş: “Kısaca paradan para kazanmak diye açıklanan faizli işlemler”
Önce bu tarifin hem seküler bilime hem de fıkıhta yapılan tariflere uygun olmadığını kaydetmem gerekiyor. Kendisinin aktardığı hadislerde, mesela buğdayın buğday ile “eşit olsa bile veresi” veya “eşit olmadan peşin” alınıp satılması da faizdir (ribadır) ve bunun “paradan para kazanmakla bir ilgisi yoktur; olsa olsa “buğdaydan buğday kazanmak” söz konusu olur.
Bize göre doğru tarif şöyledir: “Malın mal ile veya paranın para ile değişimi (satımı veya ödünç verilmesi) mahiyetindeki bir akitte karşılığı bulunmayan bir fazlalıktır.”
İslam''a göre peşin yüz lira, vadeli yüz liradan kıymetli olduğu için satım yoluyla mübadele edilirse (mesela peşin yüz lira üç ay sonra ödenecek yüz liraya satılırsa) faiz gerçekleşir. Peşin veya vadeli olarak yüz lira mesela yüz bir liraya satılırsa yine faiz oluşur. Ama peşin yüz lira vadeli olandan daha kıymetli olduğu halde bu kıymet Allah rızası için ihtiyacı olana bağışlanır; yani para ödünç verilirse faiz olmaz, karz-ı hasen olur, üç ay sonra yine aynı değerde ödeme yapılır ve ödünç veren sevap kazanmış olur.
(Devam edecek.)
Faiz ve enflasyon farkı
00:0018/11/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bir rivayette de şöyle gelmiştir: “Hz. Bilal (RA), Resulullah (AS)''a (iyi cins bir hurma olan) berni hurması getirmişti. “Bu nereden?” diye sordu. Bilal (RA): Bizde adi hurma vardı. Resulullah (AS)''ın yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (AS): “Eyvah! Bu ribanın ta kendisi, eyvah bu ribanın ta kendisi, sakın öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al” dedi”
Yazımı tenkit eden zatın naklettiği yukarıdaki hadis rivayetinin Buhari''deki ifadesinde “”Eyvah! Bu ribanın ta kendisi, eyvah bu ribanın ta kendisi, sakın öyle yapma” kısmını görmedim, şöyle buyurulmuş: “Öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al” .
Bu hadis bize şunu anlatıyor: Ribalık olan iki malı birbiri ile trampa etmek isterseniz, ya kalite farkına bakmaksızın eşit alıp verin, yahut da birini para veya başka cinsten bir mal ile satın, ve onunla diğerini alın.
Peki niçin böyle yapalım?
Çünkü ayni mübadelede (iki malın birbiriile değişiminde) kalite farkını miktarla karşılamak mümkün değildir; bunu yapalım derken kalite karşılığını aşan fazlalık gerçekleşir ve bunu almak da faiz olur. Şu halde faizin olmaması için ribalık (mübadelesinde faiz gerçekleşen) iki malın miktar ve değer bakımından eşit olması gerekir. Eğer kalite farkı eksik fazla olmadan miktara çevirilebilseydi bu mübadelede faiz gerçekleşmezdi. (Bu konu, günümüzde mesela altın mübadelesinde önemlidir ve tartışılması gerekir).
Bilindiği gibi kağıt paranın kendine mahsus (kağıt, maden vb. olarak) değeri yok sayılır, bu para değerini, mübadele aracı olma gücünden alır. Bu para ne kadar malı alabiliyorsa değeri odur. Para olan borçta enflasyon farkı ödenmezse, borcun ödenmesi gereken günden sonra gerçekleşen enflasyon kadar eksik ödeme yapılmış olur. Enflasyon birçok mala göre hesaplanıyor, ama biz maksadımızı anlatabilmek için pirinç misalini verelim: Borcun ödenmesi gereken günde yüz liraya yirmi kilo pirinç alınıyorsa, fiilen ödendiği günde de yirmi kilo pirinç alınabilmelidir; eğer 19 kilo pirinç alınabiliyorsa borç, bir kilo pirinç kadar eksik ödenmiş olur. Ayetler ve hadisler, lafız mana ve maksad göz önüne alınarak anlaşılır ve yorumlanırsa ortaya çıkan sonuç şudur: Mal ve para mübadelesinde -ribalık olma bakımından- aynı cinsten iki nesne biri diğeri karşılığında alınıp satılıyor veya ödeniyorsa “karşılığı olmayan reel bir fazlalık” olmamalıdır.
Sevgili Peygamberimiz''in zamanında devletin parası da, kağıt para da yoktu. Altın ve gümüş parçaları tartılarak para yerine kullanılıyordu. Bu iki madenin de kendilerine mahsus değerleri vardı. Zaman içinde hem bu iki madenin kendilerine ait ve biribirine karşı değerleri değişti, hem para olarak kullanılmaları adeti değişti, hem de kendi değerleri olmayan (yok sayılan) başka nesnelerden para basıldı.
Bu değişim karşısında fukaha ne yaptı?
Bu soruya gelecek yazıda cevap verelim.
Kağıt para, enflasyon ve ödeme
00:0020/11/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eski zamanlarda piyasada hem geçerlik ve tedavül (revaç), hem de kıymet bakımından farklı paralar bulunurdu. Mesela adına dinar denilen birkaç çeşit para, keza dirhem denilen birkaç çeşit para bulunabilirdi. Böyle paraların kullanıldığı piyasada "şu kadar dirheme" diyerek bir akit yapıldığında ödemenin hangi dirhem ile yapılacağı bir problem teşkil etmiş ve "değerleri farklı ise ödeme en çok tedavül eden dirhemle yapılır, değerleri farklı değilse borçlu dilediği çeşit ile ödeme yapabilir" gibi formüller ileri sürülmüş, değer ve tedavülden hareketle belirleme mümkün olmazsa akit fasid olur denilmiştir.
Günümüzde bir ülkede kullanılan devletin resmî parası olduğu ve bunun birimle ifadesini karşılayan miktar da şu veya bu bakımdan farklı bulunmadığı için eskilerin karşılaştığı problem söz konusu değildir. Ancak bugün de enflasyon vardır; belli bir miktar üzerine yapılan akitten bir müddet sonra o miktarın alım gücü düşmekte, eşit alım gücünü bulmak için daha fazla miktar ödemek gerekmektedir. Borçlanılan miktar ile zamanı gelince ödenen miktar rakam bakımından farklı, alım gücü bakımından eşit olunca "bu rakam farkının faiz olup olmadığı" konusu bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır ki, bana sorulan soru bunun bir örbeğidir. Bu problem akdin mevzûu ve bedelin belirlenmesi ile de ilgili bulunmaktadır.
İmam Ebû Yûsuf''un yaşadığı çağda (ö.182/798) gümüş para karşısında bakır ve diğer değersiz madenlerden yapılan para (fils, mangır) değer kaybettiği için benzer problem tartışılmış, Ebû Yûsuf ödemenin, akit yapıldığı zamandaki kıymet (paranın o gün alabildiği gümüş miktarı) üzerinden yapılması gerektiğini ileri sürmüş, Hanefîler de bu içtihada göre fetvâ ve hüküm vermişlerdir. Bu içtihadı günümüzün problemine uyguladığımız zaman, değerini artık altın ve gümüşten almayan paranın, değer kaybını, ilan edilen enflasyon nispetlerinin ortalamasına göre hesaplayıp, ödemeyi böyle yapmanın faiz olmayacağı, aksine alacaklıya hakkını ödemek ve borçtan kurtulmak için geçerli bir yol olduğu ortaya çıkmaktadır. Buna göre A, B''den yüzbin lira ödünç almış, yahut B''ye, yaptıkları bir peşin ödemeli satım akdi sonucu yüzbin lira borçlanmış, borcunu da bir yıl sonra ödeyebilmiş ise, ödeyeceği miktarı bulmak için o yılın enflasyon nispetlerine bakılır; ortalama enflasyon %40 ise borçlu yüz kırk bin lira ödeyecektir. Bu ölçü aynı zamanda mevzûun ve ödenecek miktarın belirlenmesinde de işe yarayacaktır; çünkü ödeme vasıtasının (paranın) değeri değişse dahi –satın alma gücü bakımından- eşit değeri belirleme ve ödeme için bir yol bulunmuş olmaktadır
Faizin tozu ve enflasyon farkı
00:0024/11/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''ın faizi (azını ve çoğunu) haram kıldığında şüphe yok; bu yasağın bütün insanlığın menfaatine olduğunda da kuşku yok. Faiz ve karşılıksız para (borca dayalı para sistemi) yüzünden bugün bütün dünyanın “şeytan çarpmış gibi” sersemlediği, krizin pençesine düştüğü, kurtulmak için çırpındığı da apaçık ortada. İslam''ın bu üç kağıtçılığa karşı getirdiği sistem “reel karşılığı olan”, “değeri ile oynamak mümkün veya kolay olmayan” sağlam para ve “sermayenin de riske (kara ve zarara) katıldığı ortaklık ile emeğin üretimden karşılığı” sistemidir.
Ama bugün dünyada yerleşmiş ve ha deyince değiştirilmesi mümkün olmayan bir para sistemi var ve Müslümanlar da bu sistem içinde meşru işlerini yürütmek, ayakta kalmak, değerlerini korumak için yeterli miktarda maddi güce sahip olmak durumundadırlar. Mübarek dinimizi bize gönderen Rabbimiz, insanların yapıp edecekleri yüzünden yeryüzünde düzenin bozulacağını bildiği için “zaruret halinde yasakların, zaruret miktarı kalkacağı” hükmünü de vazetmiştir. Zaruretleri devreye sokmayan, sokanlarla uğraşan kimseler bir çeşit intihar teşvikçileridir. Doğru olan davranış bir yandan hak nizamı kurmak için durmadan çalışmak, bir yandan da gemiyi batırmadan su yüzünde kalmaya gayret etmektir.
Bugün insanların alım-satımda, ödemelerde, borç ilişkilerinde kullandıkları bir para var. Bu parayı merkez bankası basıyor, kalpazanlığa karşı tedbir alıyor, karşılığını ve değerini de iç ve dış ekonomik durum ile devletin para politikası belirliyor. Bu süreçte yapılan haksız tasarrufların vebali bu parayı zaruret gereği kullananlara değil, onunla oynayanlara aittir.
Tenkitte bir hadisin meali verilmişti:
“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, hiçbir kimse faiz yemekten kurtulamayacaktır. Kişi düpedüz faiz almasa da, faizin tozu ona erişecektir.”
Ebu Davud''un kitabına aldığı (nu. 3331) ve hadis alimlerinin sahih olmadığını tespit ettikleri bu rivayetin bize göre doğru tercümesi şöyledir:
“İnsanlar üzerine kesin olarak öyle bir zaman gelecek ki, faiz yemeyen bir kimse kalmayacak; eğer faiz yemezse ona da buharı (bir rivayette tozu) dokunacaktır.”
Senedi itibariyle sahih olmadığı için bu rivayetin, bu kadar önemli bir konuda (hemen herkesin faiz yediğine hüküm konusunda) delil olarak kullanılması iabetli değildir.
Ayrıca hadiste “eğer yemezse” deniyor; şu halde “tozu veya buharı dokunan” kimseler faiz yemiyorlar, faizin zararına maruz kalıyorlar.
Bunu “borca ve dolayısıyla faize dayalı para sistemi”nin yaygınlaştığı zamanda faiz yemeyen kimselerin, paranın değeri ile devamlı oynandığı için bundan görecekleri zarar şeklinde anlamak daha uygun olur.
Kağıt para birçok fakihe göre “faizlik mal ve faizlik bedel (semen) değildir. Bana göre piyasada geçerliği ve değeri bulunduğu sürece semendir (fiyat belirleme, tasarruf, ödeme… aracıdır). Ancak altın ve gümüş gibi kendine mahsus değeri olmadığı için, değerini mübadele edebildiği maldan aldığı için “eşit ve hakkaniyete uygun” ödeme, kağıt paranın sayısına göre değil, değerine göre olan ödemedir. Yüz lira borç, altı ay sonra enflasyon farkı ile 105 lira olarak ödendiğinde değer bakımından eşit ödeme yapılmış olur, yüz lira ödenirse borç eksik ödenmiş olur. Bir kilo iyi hurmanın değer bakımından eşiti olan iki kilo hurma ile değiştirilmesi hadiste faiz sayılmıştır. Ama hurma “faizlik mal/yiyecek” olduğu için böyledir. Kağıt paranın kağıdı faizlik değildir, o semen (ödeme aracı) olduğu için alabildiği, satabildiği mal kadar değeri vardır ve bu mallar arasında eşitlik olmazsa artı veya eksi faiz gerçekleşir; eşitlik de ancak enflasyon farkını ödemekle sağlanır.
Katılım bankaları, kâr payı ve faiz
00:0025/11/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“… Hıristiyan dünyasında faiz için kullanılan İngilizce''deki "usury" kelimesi daha cazip olan "interest" kelimesiyle, İslam Dünyası''nda ise "kâr payı" ile yer değiştirdi. Neticede faiz içselleştirildi. Papalık bizzat faizin içerisinde yer alan bir kurum haline geldi. İslam Dünyası''nda ise İslam bankacılığı veya katılım bankacılığı adı altında kısmi rezerv esaslı sistem küresel bankacılık güdümünde yürütülür oldu.”
Yukarıdaki paragraf da "faiz ve enflasyon konularında bizden farklı düşünen" zata ait.
"Papalık faizin içinde yer alan bir kurum" haline geldi ve "faiz" manasına gelen usury, interest kelimesiyle yer değiştirdi diye "kâr payı"nı faiz saymak, faiz içinde görmek, bunun da faiz olduğunu ima etmek hatalı ve haksızdır.
Faizci bankalar kısmi rezerv esasına göre çalışırlar; yani bu bankalar, mevduat borçlarından çok daha az miktarda bir parayı kendilerinde rezerv olarak tutarlar, borçlarının daha fazlasını kredi olarak verir ve böylece borca dayalı para üretir, daha çok faiz kazanır ve bunun azını mevduat sahiplerine verirler.
Katılım bankaları ise fıkıhta adı "mudarabe" olan ortaklık esasına göre faaliyette bulunurlar. Bunun manası "Bankaya para yatıranların sermaye sahibi, bunu meşru (helal) olan yollardan (alım-satım, kiralama, ortaklıklar ve meşru banka hizmetleri ile) nemalandıran, kârın %20 sini veya daha azını alan, geri kalanının sermaye sahiplerine dağıtan banka ise "işi yürüten ortak (mudarib)"tır. Bu bankalar, merkez bankasının mecbur tuttuğu munzam karşılık dışındaki bütün katılım paralarını imkan ölçüsünde ve talebe bağlı olarak kullanır, kazanç sağlamaya çalışırlar. Bu bankaların çalışma sistemlerini, karşılıksız para üreterek faizcilik yapan "kısmi rezerv bankacılığı" sistemi ile aynılaştırmak isabetli değildir.
Katılım bankaları "özel finans kurumu" adıyla kurulduğu günden beri iki grup muhalif kaldı, bu bankaların aleyhinde propaganda yaptılar: "Şeriat geliyor" diyen laikçiler, "aldatılarak faiz yediriyorlar, diğer bankalardan farkı yok" diyen bazı Müslümanlar.
Bu bankaların diğer bankalardan üç önemli farkına işaret etmekte fayda var:
1. Bu bankaların ülkemizde ve/veya bir İslam ülkesinde şer''i heyetleri vardır, yapacakları işlemlerin dine uygun olup olmadığını bunlar açıklarlar ve bankalar da bu açıklamalara uyarlar.
2. Bu bankalar faizle ödünç para vermez, ortaklık, kiralama ve alım-satım yaparak ticaret ve sanayii destekler.
3. Yaptığı işlemlerin konuları "helal ve caiz" olmak durumundadır; bu bankaların katkısı ile mesela sigara ve içki alıp satmak veya üretmek mümkün değildir.
Örnek Rejim/ Sistem Meselesi
00:0027/11/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İran''da devrim olunca Türkiye''de İran modeli yükselen değer haline gelmişti. Fertler ve gruplar İran''a akın ediyor, başta merhum Humeyni olmak üzere devrimin ileri gelenleri ile görüşüyorlar, sonra buradan aldıkları düşünce ve programları Türkiye''ye taşıyarak tartışıyorlardı. Böyle bir toplantıya katılmıştım. Benim tezim şu idi: “Müslümanlar için hedef bellidir: Hayatın bütün alanlarında İslam''ın yaşanacağı bir düzeni gerçekleştirmek. Ancak bu hedefe nasıl ulaşılacak sorusunun cevabı ve takip edilecek yol her bir “İslam ülkesi”nin kendi şartları içinde, kendi alimleri, uzmanları ve düşünce adamları tarafından belirlenmelidir. Başka şartlar ve imkanlar içinde hareket eden Müslümanlarla istişare etmek, onların tecrübelerinden yararlanmak başkadır, taklit etmek başkadır; birincisi doğrudur, ikincisi yanlıştır.”
Bu düşüncemi tekrar ifade ettiğimde Humeyni ile görüşen heyetten bir şahıs şöyle dedi: “Humeyni de, ''sizin böyle bir işe kalkışmak için önceden elli yıl çalışmanız gerekiyor'' demişti”.
Yakında bir yazı okudum, oradan birkaç paragraf alıp düşüncemi ifade edeceğim.
“İslami eğilimin en kuvvetli olduğu ülke olarak Mısır gerçek bir savaş alanı oldu. Bununla beraber, artık tartışma laiklerle Müslüman düşünürler arasında değil, istedikleri İslami düzen türüne göre farklı İslami düşünce kolları arasındadır. Batı ve bunların laik kuklaları, Mısır için “Türk” hatta “Malezya” modelleri için bastırıyorlar. Bunlar İslam''ın laik düzende tâbi rol alması gerektiğinde ısrar ediyorlar. İlginçtir, ABD de daha aşırı Selefi Suudi modelini sessizce destekliyor. Bu, Vahabilerin hoşgörüsüz dar objektifinden bakılmasıyla Müslümanları İslam''dan uzaklaştırmak üzere tasarlanıyor. Onlarca yıl gölgede kaldıktan sonra Selefiler aniden Mısır''da ön plana çıktılar.”
ABD''nin İslam ülkelerinde nasıl bir İslam''ın desteklenmesini istediği konusunda daha çok “ılımlı İslam” modeli konuşuluyordu. Yukarıdaki paragrafta ise selefi modeli destekledikleri söyleniyor ve ekleniyor:
“Müslüman alimler ve eylemcilerin Kur''an''ın öğretileri ve Yüce Peygamber''in (SAV) hayatı ve Sünnet''ine dayalı politikalar geliştirmeleri zaruridir. Müslümanlar için tek model budur, başka hiçbir model yoktur... Bu, İran İslam Cumhuriyeti''nde başarılı bir şekilde tatbik edildi. Doğru, bu mükemmel bir sistem değil ama sunulan diğer sistemlerden açık ara daha iyidir. İslam, Müslümanların ihtiyacı olan her türlü koruma kadar tüm özgürlükler ve hakları da sağlar.”
Yazının bütünü göz önüne alındığında kabaca şu sonuç çıkarılabilir: “Batı''ya ait sistemler, ılımlı İslam ve selefi İslam yanlıştır, batıldır, uygulanması caiz eğildir. İran modeli iyicedir. Daha iyisini ise “Müslüman alimler ve eylemciler, Kur''an''ın öğretileri ve Yüce Peygamber''in (SAV) hayatı ve Sünnet''ine dayalı” olarak bulup ortaya koymalıdırlar.
İşte problem de bu “çözüm teklifi”nin ta kendisidir. Elbette İslami modelin hakim kaynağı vahiy olacak, elbette Peygamberimiz (s.a.)''in yolu ve yöntemi rehber olacaktır. Ama ılımlı İslamcılar ve selefiler de aynı şeyi söylüyor, aynı kaynaklar ve örneklerden yola çıkarak bu modelleri oluşturduklarını ifade ediyorlar. “Bunlar yanlış, doğrusu şu kaynakları kullanarak oluşturulmalıdır” diyenler, ne mevcut bir örneği gösteriyorlar, ne de kendileri bir model sunuyorlar; bütün söyledikleri “şu yanlış, bu batıl, alimler doğrusunu bulsun...”dan ibaret kalıyor.
Bana göre de İran, Suudi Arabistan modelleri ve ılımlı İslam modeli her ülkede örnek alınamaz; ama bunları İslam''dan dışlayarak, benimseyenleri “cahillik ve hainlikle” suçlayarak da bir yere varmak mümkün değildir.
Bugün herhangi bir İslam ülkesinde “farklı İslami modelleri savunan” gruplar” ya ortak bir alanda uzlaşacaklar, farklı alanları kendilerine bırakıp ortak alanı ihtiva eden bir -devamlı veya geçici- düzen oluşturacaklar, ya düşmanı bırakıp birbirleri ile savaşacaklar, yahut da hiçbirinin dediği olmayacak, azami din ve düşünce hürriyetini ihtiva eden bir çeşit laik demokrasiyi kabule mecbur kalacaklardır. En kötüsü de onlar birbiri ile uğraşırken sömürücü ve sömürgeci yabancıların kendi iktidarlarını ve tercih ettikleri düzeni başa geçirmeleridir.
.Yorumda çoğulculuk İslam"da birlik
00:001/12/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlkinden sonuncusuna kadar Allah''ın bütün peygamberleriyle gönderdiği din tektir, itkad (iman, inanç) bahsinde fark yoktur, amel alanında ise insanların geçirdiği tabii değişimlere paralel olarak -aynı hikmetlere, maksatlara yönelik- değişik hükümler vardır. Hatta başta değilse belli bir dönemden itibaren bütün hak dinlerin adı “İslam” olmuştur.
Son Peygamber (s.a.) in tebliğ ettiği İslam Allah nezdinde bellidir, tektir; kullara gelince araya bilgi ve yorum farkı girdiği için birden fazla İslam yorumu ortaya çıkmıştır. Bu yorumların (mezheplerin) itikalda ilgili olanları mezhep tarihçileri ve akaid alimlerince muteberlik ve sahihlik bakımından ikiye ayrılmıştır: “Hak mezhepler, hak yoldan sapmış mezhepler.
Amel ve uygulama alanında “hak-batıl” ayrımı yerine “isabetli-hatalı” ayrımı yapılmış, her ictihadın, mezhebin sahip ve tabileri kendi mezheplerini isabetli (Allah nezdinde olana uygun), diğerlerini hatalı olarak değerlendirmişler; ancak ameli alanda hatalı olan ictihadla da amel edilebileceğini, burada hatanın da makbul ve me''cur (ecirli, sevaplı) olduğunu kabul etmişlerdir.
İtikad (inanç) ile ilgili meselelerde meydana gelen ihtilaflar (farklı yorumlar) da yine ikiye ayrılmış, ilk üç asır alimlerinin (kadim selefin), Matüridi ve Eş''ari''nin yorumlarının (mezheplerinin) hak, ehl-i sünnet; bunların dışında kalanların mezheplerinin ise “hak yoldan sapmış” mezhepler olduğuna (Sünnilerce) hükmedilmiştir. Ancak bu ikinci gurup mezhepler de yine “İslam mezhepleri” içinde mutalaa edilmiş, “ittifakla dinden çıkma” söz konusu olmadıkça bu mezheplerin tabileri de İslam ümmetine dahil edilmişlerdir. Lakin tarih oyunca ve bilhassa günümüzde bu genel değerlendirme çizgisinden sapanlar, mesela bugünkü selefiler gibi “Matüridi ve Eş''ari mezheplerini” bile ehl-i sünnet dışı telakki edenler, rejim konusunda yine vahiy kaynaklarına ve günün şartlarına bakarak farklı yorum yapanları tekfir edenler (İslam''dan dışlayanlar) olmuştur, olmaktadır.
Bu genel bilgiler ışığında günümüze gelip rejim tartışmalarına, İslami rejim konusundaki farklı yorumlara geldiğimizde karşımıza çıkan mesele (problem, sorun) kısmen ameli (uygulama ile ilgili) ve kısmen de itikadi (inançla ilgili)dir. “İslam-devlet, İslam-hilafet, İslam-demokrasi, İslam-laiklik, İslam-takiyye, İslam-geçiş dönemi…” gibi konularda farklı yorumlara sahip Müslüman guruplar var. Bir ülkede rejim değişikliği sözkonusu olduğunda bu guruplar artaya çıkıyor ve taleplerini ileri sürüyor, kendi inanç, yorum ve arzularının egemen olmasını istiyorlar. Eğer bunda ısrar ederlerse işin sonu tefrikadır, kavgadır, paylaşılamayan değerin kaybedilmesi, ötekinin eline geçmesidir.
Kişiyi veya gurubu İslam''ın (ehl-i sünnetin, şi''anın veya bir başka mezhebin değil, İslam''ın) dışına çıkardığında ittifak bulunan bir sapma olmadıkça bütün faklılığa rağmen bütün gurupları “İslam ümmeti” içinde bilmek, birbirine karşı böyle davranmak kaçınılmazdır. Bu anlayış ve uygulamada birleşildiğinde “İslam''da birlik” oluşur. Her biri kendi tarafına çektiğinde (yalnız kendi dediğinin olmasında ısrar ettiğinde) ise asla birlik gerçekleşmez, düşmanı bırakıp kendi parçası ile savaşmak gibi bir hamakat ve vehamet devreye girer.
Hem İslam dünyası ölçeğinde hem de hergangi bir İslam ülkesinde farklılık içinde birliğin, dayanışma ve yardımlaşmanın, ortak düşmana karşı etkili mücadelenin olmazsa olmaz şartı “yorumda çoğulculuk” ilkesine dayalı “İslam''da birliktir”.
Ekmek, hürriyet ve Arap Baharı
00:002/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlkokulda bir okuma kitabımız vardı, kitapta yer alan “kurtla köpek” hikayesini unutmadım. Kurtla köpek arkadaş olmuşlar. Kurt açlıktan hayli zayıflamış, bekçi köpek ise iyi beslenmiş. Kurt köpeğin durumuna imrenmiş, onun gibi yaşamaya karar vermiş. Birlikte yürürken köpeğin boynunda bir iz görmüş ve bunun neden olduğunu sormuş, köpek “Bu tasma izidir, beni gerektiğinde bağlarlar” demiş. Kurt bunu duyunca “Arkadaş ben karın tokluğu için hürriyetimi feda edemem, herkes kendi yoluna” demiş ve ayrılmışlar.
SSCB dağılıp bağımsız devletler ortaya çıktığı günlerde buralara seyahatler etmiştim. İnsanların bir kısmı “Şimdi işsiz, hatta aç kaldık, ama hürriyetimiz var, bu bize yeter” diyorlardı. Bir kısmı ise “Eskiden komünizm düzeninde daha iyi haldeydik; çuval gibi de olsa herkesin giyeceği, kalitesiz de olsa herkesin yiyeceği, aileler iç içe de olsa herkesin bir barınağı… vardı, yarınımızdan emindik; şimdi öyle değiliz, ihtiyaçlarımız var, karşılığı yok…” diyorlardı.
Bazı yazarlar Kaddafi devrinde Libya''da yapılan yatırımlardan, halka sağlanan imkanlardan söz ediyor ve bu durum daha iyi idi demeye getiryorlar. Yine bazı yazarlar Libya''da ve başka yerlerde halkın sokağa dökülmesini, diktanın yıkılması ve demokrasinin gelmesi için ölümü pahasına mücadele etmesini başta ABD olmak üzere bu ülkede menfaati olan dış güçlerin tahrik ve tertibine bağlıyorlar.
Halk durumdan memnun olsaydı, “karnım tok, sırtım pek ya hürriyetim olmayıversin” deseydi yalnızca dışarıdan gelen etkilerle huzurunu, rahatını bozar, sokaklara dökülür, tanklara, toplara göğsünü gerer, işkenceleri göze alır mıydı?
Bu ülkelerde halk (ideoloji ve inançları farklı da olsa) genel olarak durumdan memnun değildi. Dini, fikri, tenkidi… yüzünden zulme uğrayan, baskı altında tutulan, hapislere atılan, işkenceye uğrayan insanların haddi hesabı yoktu. Ülkenin serveti adil paylaşılmıyor, iktidara yakın olanlar malı götürüyorlardı. Uluslararası ilişkilerde zalim ile işbirliği yapılıyordu. Mazlumlar ve mağdurlar, şartlar uygun hale gelmediği için harekete geçemiyorlardı, ama içlerinde buğuzları, kinleri, itirazları kaynaşıyordu. Başta iletişim imkanı olmak üzere şartlar uygun hale gelince harekete geçtiler; asıl amil iç dinamiklerdir; dış tesir ise bu iç dinamiğin sırtına binmiştir. Daha önce de zalim düzenlerin sırtına biniyor, halkın ezilmesi pahasına menfaat elde etmeye bakıyorlardı.
Arap kardeşlerimizin bunca fedakarlık, kan ve can pahasına elde ettikleri sonucu “aldatılmışlığa, yabancıların menfaatine alet olmaya” bağlayarak hareketi ve sonucu aşağılamak, veya önemsizleştirmek yerine hadiseye bir de müspet tarafından bakmak, “yapmak yıkmaktan daha zor” olduğu için yapma safhasında onlara yardımcı olmak kardeşliğe daha fazla yakışan tutum değil midir?
Uzak diyardan üç soru
00:004/12/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Ben Avustralya- Melbourne''de yaşayan göçmen ailelerden biriyim (gurbetçi değilim). "Sizi fazla meşgul etmeden üç sorum olacak, bu sorular sizlere daha önce de soruldu, fakat maksat başka olunca cevaplar da başka oluyor. Yıllar önce Avustralya''ya geldiğinizde sorulan sorular aynı, fakat istenilen cevap başkaydı, sizin verdiğiniz cevaplar da haliyle başka oldu.
"Birinci sorum; Kitap ve sünnete göre faiz nedir, günümüzde dünyada uygulanan faiz ile dinimizin bize bildirdiği faiz aynı mıdır? Faiz ile veresiye satış aynı mıdır, değilse arasındaki fark nedir?
"İkinci sorum: Günümüzde boşanma o kadar çoğaldı ki, ben özellikle Avustralya''yı kastediyorum, gerçi tüm dünyada da böyle. Bu durum, dini bütün dediğimiz veya bir gruba, derneğe, cemaate üye insanlar arasında artık sanki bir gelenek oldu. Grup ve dernekten kastım İslami faaliyet gösterenler. Bunlar fetvalarını kendi gruplarının hocalarından alıyorlar ve bu hocalara güveniyorlar. "İslam''da boşanmak bu kadar kolay olmasa gerektir" desem yanlış mı söylemiş olurum? Bu konuya bir açıklık getirir misiniz?
"Son sorum ise İslam''da miras; bu konuda güvenilir kaynak olarak tavsiye edebileceğiniz veya yazılarınızda genişçe, bizim gibi avam tabakasının anlayacağı bir dille açıklayabilir misiniz?
"Allah''ın rahmeti, bereketi tüm Muslumanların ve özellikle siz değerli hocalarımızın üzerine olsun! Allah sizlere doğru kıyas ve yorumlar yapma ilim ve firasetini versin!"
Cevap:
Soruya ve sorana göre fetvanın değişmesi, "fetvanın ferdi olması" kuralının bir sonucudur. Dinin hükmü değişmez; ama dinde, yükümlünün durumuna göre değişen ve hepsi -duruma bağlı olarak- meşru olan birden fazla cevap olabilir.
Faiz konusunda pek yakında birden fazla yazı yazdım. Özet olarak mesela para ile para satıldığında veya ödünç verildiğinde verilene nisbetle alınanda fazlalık bulunursa faiz gerçekleşir. Aynı cinsten olan faizlik malların değişimi de böyledir. Bir kimse ödeme süresini erteleme karşılığında borcunu arttırırsa yine faiz tahakkuk eder. Başta fazlalık şart koşulmazsa, akit böyle (faizli) yapılmazsa, enflasyon farkının -tahakkuk edince- ödenmesi faiz değildir.
Boşanmaların çoğalmasının pekçok ve çeşitli sebebi vardır. Bunların önemli olan birkaçı şöyle sıralanabilir: Eş seçiminde hata, "tahammül, fedakarlık, elde olanla yetinme ve mutlu olma, paylaşma, karşılıklı anlayış" gibi erdemlerin zayıflaması. San''at ve medyanın saptırıcı telkinleri...
İslam gerekli ve kaçınılmaz olduğunda boşanma kapısını da açık bırakmıştır. Ama Allah''ın sevmediği halde -gerekir diye- caiz kıldığı bir tasarruftur boşanma. Kadın veya erkek evlikik birliği içinde mutlu olamıyor,maddi ve manevi olarak zarar görüyorsa tatlılıkla ayrılmak caiz olur. Ama boşanma en son düşünülecek bir seçenektir; önce ailenin devamı için iki taraf ve etraf ellerinden geleni yapmalıdırlar.
Miras konusunda benim "Ana Hatlarıyla İslam Hukuku (Ensar Yayınları)" isimli kitabımdaki ilgili bölüm okunursa anlaşılacağını umuyorum.
Reddedilen askerlik mi vicdan mı?
00:008/12/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vicdanî ret, "bir kişinin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dini inançları doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesi" diye tarif ediliyor. Bu düşünce geniş manada ilk olarak 19. yüzyılda ortaya atılmış, 20. yüzyılın başlarında I. ve II. Dünya Savaşları sırasında taraftar bulmuş. Vicdani ret hakkı, günümüzde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu tarafından temel insani hak olarak kabul edilmiş.
Vicdani reddin, uyum faaliyetleri çerçevesinde ülkemizde de kabul edilmesi sözkonusu olunca lehinde ve aleyhinda yazanlar, konuşanlar oldu, konu hala hararetle tartışılıyor.
Meseleye bir İslam''dan bir de seküler sistem içinden bakmak gerekiyor.
"İslam bir barış dinidir" cümlesi çıkça tekrarlanıyor ve bazı kulaklara da hoş geliyor. Ama bunu söyleyenler Peygamberimiz (s.a.) in hayatının son on yılında defalarca –küçük veya büyük çapta- savaştığını unutuyorlar. Bu savaşların tamamı savunma savaşı da değildir. Çünkü İslam''da meşru savunma dışında kalan meşru savaşın sebebepleri arasında "düşmandan yana güvende olmak, zulmü ve baskıyı ortadan kaldırmak, İslam davetinin –yapan ve muhatabı bakımından- hürriyet içinde yapılabilmesi" gibi sebepler de vardır.
Ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kullanmayı bilmeyen, yeyip içip yatarak hantallaşmış insanlarla savaş olmayacağı apaçık bellidir. Bu yüzden de olmalıdır ki, Peygamberimiz (s.a.) çocuklarımıza binicilik, atıcılık ve yüzme öğretmemizi tavsiye etmiştir.
Kur''an''ın emri, düşmana karşı caydırıcı güce sahip olmamızdır. Ümmet gücünün yettiği kadar bu emri yerine getirecek, düşmanların saldırmaya cesaret edemeyecekleri ölçüde askeri güce de sahip olacaktır.
Meşru savaşa katılmak, durumu ve gücü buna müsait olanlara farzdır (isteğe bağlı değildir, ret hakkı yoktur). İslam''da paralı asker sözkonusu olamaz; çünkü cihad şerefli ve sevaplı bir ibadettir, ibadet para ile olmaz, cihadda ölmek şehadettir ve şehitlik çok değerli bir manevi derecedir. Savaşa katılacak olanlara geçim, silah, binek bakımlarından yardım edilir, ama bu ödev için para verilmez.
Peygamberimiz (s.a.) önemli savaşlara (gazvelere) bizzat katılmış, cephe gerisinde saklanarak savaşı idare etmemiş; cephede, askerlerin yanında bulunmuş, onlara moral ve cesaret vermiş, tehlikelere maruz kalmış ve yaralanmıştır.
Tevbe suresinin 118. ayeti, Tebük Seferi''ne katılmamaktan ötürü pişmanlık duymakla beraber hemen özür dilemeyen ve tövbeye yönelmeyen üç kişi ile ilgilidir. Rivayetlere göre bu üç kişi Kâ''b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî''dir. Hz. Peygamber seferden dönünce, sıhhî ve malî durumları elverişli olduğu halde sefere katılmayan ve hemen günahlarını itiraf edip tövbeye yönelmeyen bu üç kişinin yüzüne bakmadı. Müslümanlar da Resûlullah''a uyarak -geçici bir sürede- onlarla ilişkilerini dondurdular.
İslam''da vicdan ve iman, meşru savaşı ve bunun için hazır olmak üzere eğitim almayı reddetmez, bilakis emreder.
Din ile bağlı olmayan kişiler ve sistemlerde vicdani reddi gelecek yazıda ele alalım.
Red vicdandan mı?
00:009/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gerektiğinde, meşru olduğunda savaşı kabul etmeyen, “ne pahasına olursa olsun ama barış olsun” diyen bir sistemi insanlar uygulayamazlar. Çünkü “pahası” ölüm veya esaret olur. Ölüler ve esirler ise barış yapmazlar, köle olurlar, tâbi olurlar, ülkeleri de sömürge olur.
Bu ülkede yaşayan insanlara sorsak:
Bu topraklar sizin vatanınız; aileniz, mülkünüz, sevdiklerinizle bu ülkede bağımsız ve hür olarak yaşıyorsunuz. Bir gün bir düşman fert mülkünüze, ailenize, can ve namusunuza silahlı saldırıda bulunsa veya yabancılar silahlı saldırı yaparak ülkenizi elinizden almak, sizi öldürmek veya köleleştirmek, değerlerinizi talan etmek isteseler “Bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” mı dersiniz, elinizden geleni ardınıza koymayarak düşmanı yok veya defetmeye mi çalışırsınız?
Vatandaşların yüzde doksandan fazlasının bu soruya “karşı koyarım” cevabı verecekleri büyük ve kuvvetli ihtimaldir.
Bir de şöyle sorsanız:
Vicdani red kanunundan yararlanarak askere gitmemeyi kabul ediyor musunuz?
Buna da oldukça büyük bir rakamın “Evet, bu kanundan yararlanmak istiyorum” cevabı vermeleri ihtimali uzak değildir. Bedelli askerliğe gösterilen ilgi bu muhtemel cevabın delilidir.
Bu iki cevap bir araya getirilip bir sonuca varmak istersek sonuç şu olur:
“Vicdani red” hakkını kullananların çoğunun bu kararı vicdana değil, şahsi menfaate dayanmaktadır. “Vicdani kanaat, inanç, insan hakkı” istismar edilmekte, menfaate alet edilmektedir.
Askerliği, silah eğitimi almayı ve silah kullanmayı vicdanından ve inancından dolayı reddeden insanlar elbette bulunabilir. Sayıları az olsun, çok olsun bu insanların inandıkları gibi yaşamalarına imkan vermek seküler-laik-demokratik sistemlerin karşı çıkamayacağı bir hak olabilir. Ama bu insanlar da “sosyal bir canlı olan” insan olduklarına göre, yine kendi inançlarına göre meşru ve gerekli olduğu için ferd veya devlet olarak gerektiğinde silah kullanan, bunun için eğitim alan (askerlik yapan) insanlarla bir arada yaşamak, vergileriyle onları desteklemek mecburiyetindedirler. Hak ettiği halde insanı öldürmekten kaçınan ama öldürene silah, cephane, lojistik destek temin eden, bunu vergisiyle, oyuyla yapan insan çelişki içindedir ve bu da kaçınılmazdır. Durum böyle olunca da “vicdani red” kamil manada hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.
İslami inancına dayanarak laik bir ülkede askerliği reddetmek isteyenlerin de şu konuyu düşünmeleri gerekiyor:
Bir ülkenin rejimi İslam dışı da olsa eğer bir Müslüman o ülkenin vatandaşlığını kabul etmiş ise -bir çeşit sözleşme gereği- kaçınılamaz kurallara riayet edecektir. İnsanların dini, inancı, dünya görüşü ne olursa olsun ortak değerleri (vatan, can, namus, bağımsızlık, hürriyet…) korumakla yükümlüdürler. Kimse “birileri benimkileri korusun, bunun için yaralansın, ölsün, ben kenarda durayım” diyemez. Çünkü yazılı olsun olmasın sosyal sözleşmede “karşılıklı yardım ve koruma” maddesi de vardır.
Bir Müslüman, İslam devletinin “savaş halinde bulunduğu” bir ülkeye izin alarak girse, bu ülkenin kurallarına, insanlarının hak ve hürriyetlerine riayet etmekle yükümlüdür; etmezse hiyanet etmiş, günah işlemiş olur.
Bireyin hak ve hürriyeti ile kamunun ve devletin menfaati (hakkı) arasındaki dengenin iyi tespit edilmesi ve titizlikle korunması gerekiyor. Bugünlerde çok insan “devlete karşı bireyin hak ve hürriyetini” öne çıkarmaya çalışıyor, ama unutmayalım ki, denge ve doz kaçarsa ne birey kalır ne de onun hakkı ve hürriyeti.
Hangisine İnanalım?
00:0011/12/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Selamun Aleykum sayın hocam, bir müslüman olarak son zamanlarda Türkiyedeki büyük hocalarımıza mı, yoksa Kitabımız Kuran-ı Kerime ve sahih hadis kaynaklarına mı inanacağız; bu konuda çok muzdarib ve sıkıntılıyız. Sizin gibi muhterem ve diğer hocaların görüş ve düşüncelerinden tenzih ettiğimiz bir büyüğümüze sormak istediğim birkaç soru var hocam, cevaplarsanız beni son derece bahtiyar edeceksiniz... (M. Gedik).
Sorulara geçmeden önce giriş olarak birkaç kuralı hatırlayalım:
Din konusunda bir şeye "inanmak, iman ve itikad etmek"; iman etmek, akıl ve gönül olarak onaylayıp benimsemek için gerekli olan delil (kanıt) kesin olacak. Kesin delil fıtri (batıla saparak şartlanmamış) akıl, duyu organlarının verileri ve vahiydir. Vahiy bize Kur''an ve hadisler yoluyla ulaşıyor. Kur''an''ın bütün ayetleri Allah''tandır, bunda şüphe yoktur (sübutu kat''idir), onu anlama ve yorumlamanın da kuralları vardır; bu kurallara riayet edildiği halde farklı yoruma açık ayetler (ve hadisler) olabilir ve bu noktada kesinlik ortadan kalkar, hatası da makbul olan ictihad (tefsir, yorum) sözkonusu olur.
Hadislerin çoğunun ilk ravisi tek kişi (ferd, ahad) olduğu için bu çeşit hadisler ile bir iman konusuna kesin olarak hükmedilemez. İlk ravisinden itibaren insana güven verecek, yalan ihtimalini sıfırlayacak sayıda (kemiyet ve keyfiyette) ravi tarafından rivayet edilen hadisler (mütevatir) de itikada delil olur. İlk ravisi tek olduğu halde daha sonra yaygınlık kazanan rivayetler (meşhur) ile ortaya çıkan inanç konuları kesin olmamakla beraber Ehl-i sünnetçe benimsenmiş ve "bunları kabul etmeyenler İslam''dan olmasa da Ehl-i sünnet''ten uzaklaşmış olur" denmiştir.
Kesin delile dayanan iman konularında her alimin söyleyeceği aynıdır; farklı/aykırı söyleyene itibar edilmez.
"Caiz olan yorum ve ihtilaf alanında hangi hocanın (alimin) dediğine inanacak ve uyacağız?" sorusunun cevabı şöyle olabilir: Bir doktora gitmek istediğinizde ya onu denemiş insanlara ya da -branşı farklı da olsa- yine doktorlara sorarsınız. Din alanında konuşan ve yazanlar da ya genel olarak güvenilmiş insanlardır veya bu konulardan anlayan ve inandığı gibi yaşayan salih müminler tarafından güvenilir bulunmaktadır. İşte bu ölçü kullanılabilir. Okuyup anlayabilen kimseler, hangi alim söylemiş olursa olsun onun delil ve dayanaklarını da öğrenmeye çalışmalıdırlar.
1.Banka faizi:
Bir hoca "Bu zamanda bankaya yatırılmış olan paranın faiz adı altındaki gelirini almak haram değil helaldir... bu faiz olmaz paranın kar payı olur. Haram olan faiz, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanındaki çok yüksek oranlar ile tefecilik yapanların içinde bulunduğu haldi; yani 5 lira borç verip 15 lira alanın ana para dışındaki aldığı 10 lira faiz olur, bu zamandaki bankaların verdiği kardır" diyor.
Cevap:
Bu söz hem ayetlere ve hadislere uymuyor hem de bankacılık uzmanlarının faiz tanımlarının dışında kalıyor (bilime de uygun düşmüyor).
Hangi ekonomi ve bankacılık uzmanına sorarsanız sorun size vereceği cevap şudur: Mevduata verilen kar az olsun çok olsun faizdir. Enflasyon kadarı sıfır reel faizdir, enflasyondan fazlası reel faizdir. Seküler bilime göre faiz de kardır ve hukuka, ahlaka aykırı değildir. İslam''a göre faizin azı da çoğu da haramdır, meşru bir kazanç değildir, yoksulların daha fazla yoksullaşmasına, paranın rantını yiyenlerin ise daha çok zenginleşmesine sebep olur. Bugün dünyanın içine düştüğü krizin baş sebepleri arasında çürük (karşılığı olmayan, borca dayalı) para ile faiz vardır.
(Cevaplara devam edeceğim)
Kabir ve sonrası
00:0015/12/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kabir azabı, sırat köprüsü, , mizan yok mudur? Azap ancak cehennemde mi olacaktır?”
Cevap:
Ehl-i Sünnet''in temel kitaplarından biri olan Mevakıf metninden, bu soruya verilecek cevabın bilgisini özetleyelim.
“Kabirlerinde ölülerin diriltilmeleri, Münker ve Nekir''in sorgulaması, kafirler ile günahkârlara kabirde azap edilmesi biz Ehl-i sünnete göre haktır, gerçektir. Bu konularda mezhepler ve farklı yorumlar ortaya çıkmadan önce Ümmet''in alimleri (selef), daha sonra ise çoğunluğu bu inancı benimsemişlerdir.
Ehl-i sünnetin bu inancı, ilgili ayetlerin yorumları ile “ortak noktaları mütevatir derecesine ulaşan” pekçok hadise dayanmaktadır. Muhaliflerin ileri sürdükleri ayetler ve rivayetler ise zayıf bulunmuş ve reddedilmiştir.
Yine muhaliflerin (farklı inanç taşıyanların) “asılmış ve günlerce darağacında duran insanları görüyoruz, bunlarda bir azap görmüyoruz. Yanan, denizde balıklara yem olan, çürüyüp toz halinde etrafa savrulan cesetleri görüyoruz; bunlara kabir azabı nasıl uygulanıyor…” şeklindeki akla dayalı itirazlarına da şu cevap verilmiştir: Uyuyan veya hastalık yüzünden bütünüyle hareketsiz kalan insanlar da acı çekiyorlar, ama biz bunları görmüyoruz. Kabirde dirilmeyi ve azap görmeyi insanın, dünyada yaşadığı gibi (o bedenle) dirilmesi ve dışarıdan görülecek şekilde azap görmesi şeklinde anlamak doğru değildir. Kabir (Berzah) hayatı dünya hayatından ve bu hayata ait şartlardan, özelliklerden farklıdır. Allah dileyince kuluna kabir hayatında azap eder veya cennet hayatı yaşatır, ama biz dünyalılar bunu görmeyiz.
“Kur''an''da ve hadislerde zikri geçen sırat (köprü), mizan (terazi), hesaba çekme, amel defterinin okunması, havuz (Kevser), organların dile gelip sahiplerinin yaptıklarını bir bir söylemeleri haktır, gerçektir. Ümmetin ilk devir alimleri bu konularda ittifak etmişlerdir. Bunların dinin bilgi kaynaklarında anlatıldığı gibi olduğuna ve olacağına inanmak akla aykırı (muhal) değildir.
Başta, Ehl-i sünnet dışında kabul edilen Mu''tezile mezhebi mensupları olmak üzere bunlara akıl yönünden itiraz edenlere de yine Ehl-i sünnet alimleri makul cevaplar vermişlerdir”.
Benim bütün bu konulardaki inancım ve düşüncem Ehl-i sünnetinkine uygun olmak üzere şöyledir:
Söz ve mana (delalet) olarak sağlam ve kesin, kesin olmasa bile kuvvetli kanaat verecek güçte vahiy metinlerine dayanan, akla aykırı olmayan, yalnızca bizim dünya hayatımızda olup bitenler bakımından olağanüstü, olağan dışı olan bu hadiseler gerçekleşecektir. Ancak bunların keyfiyeti (nasıllık ve niceliği) bizim bilme ve kavrama kabiliyetimizin dışındadır, dünyada olup bitenlere benzetilmeleri, “böyle olacak, olur, olmaz…” demek doğru değildir. İnsan dünya hayatı bakımından öldükten sonra ebedi olan bir başka alemde, bir başka hayata başlamaktadır. Bu hayat vahiy yoluyla anlatılmış, anlatımda zorunlu olarak dünyadaki dilimiz kullanılmış, ancak kelimelerin karşılıklarının ahiret aleminin dilindeki karşılıklar olacağına da işaret edilmiştir.
Bir örnek olarak günahların ve sevapların tartılacağına, bunun için bir aletin (mizanın) kullanılacağına inanırım; ama tartmanın da aletin de dünyada bildiğim terazi ve tartma gibi değil, ahiret alemine ait olanlar gibi olacağına inanırım.
İnsanın yaratılışı
00:0016/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Adem ve diğer insanların yaratılışı konusundaki soruya yıllar önce yazdığım uzun bir yazıdan iktibas yaparak cevap veriyorum:
Ehl-i sünnet kelamcılarına (sahih İslam inancını açıklayan ve farklı inançlara karşı savunan alimlere) göre Allah Teâlâ bütün türleri birden ve ayrı ayrı yaratmıştır. Türler arsında evrimleşme yoluyla geçişler yoktur, evrim türlerin kendi içinde olabilmektedir. Bu inanç ve düşüncenin dayandığı naslar (insanın yaratılışı ile ilgili olanları) ve kısaca açıklamaları şöyledir:
İnsan suresinin 1. âyetine göre "İnsanın (varoluş tarihinde) adının sanının bulunmadığı bir zaman parçası şüphesiz gelip geçmiştir". Bu âyet, insan yok iken yani bir varlık değilken kesinlikle üzerinden bir zaman geçtiğini, yaratılışı tamamlanıp mükemmel bir insan haline gelinceye kadar varlıklar arasında bulunmadığını ifade eder. Çünkü insan yaratılışı tamamlanmadan önce yeryüzünde toprak, sonra babasının sulbünde bir sperm ve anasında bir yumurtadır. Daha sonra ana rahminde bir embriyo haline gelmektedir. Nitekim Yüce Allah 2.âyette insanı "katışık bir nutfe"den yani ana rahminde döllenmiş bir yumurtadan yarattığını ifade buyurmuştur. Kendisine görme, işitme gibi organlar da lütfedilen bu varlık artık yükümlülüklere muhatap ve imtihana tâbi tutulabilecek bir kıvama gelmiş olmaktadır (insanın yaratılış aşamaları hakkında bilgi için bk. Hac 22/5; Mü''minûn 23/12-15; Kıyamet 75/37).
İnsanın yaratılışını anlatan bir başka âyetin meali de şöyledir: "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının" (Nisâ:4/1).
Kur''an''da nefis (en-nefs) ve çoğulu enfüs, "insan, insanın veya başka bir şeyin kendisi, insanın hayatta iken insan olmasını sağlayan (insanın onun sayesinde, ona sahip olduğu için insan olduğu), ölünce de ebedî varlığını devam ettiren unsuru" mânalarında kullanılmıştır. Bazı âlimler, filozoflar ve sûfîler ruh ile nefsi aynı varlığın iki adı olarak açıklamışlar (Gazzâlî, İhyâ, II, 2 vd.), bazıları ise nefs ile ruhu farklı mahiyetler olarak tanımlamışlardır. İkinci tanımlamaya göre Allah Teâlâ her bir insan için tıpkı bedeni gibi bir de nefis yaratır, Şah Veliyyullah''ın "neseme" adını verdiği bu nefis, insanın hayatı boyunca yapıp ettiklerine göre mânevî bir yapı ve kişilere göre farklı özellikler kazanır. Ruh ise şahsî değil, umumidir; tek bir enerji merkezinden gelip ampülleri aydınlatan elektrik gibidir ve ilâhîdir, Allah''a aittir, halk âlemine değil, emir âlemine dahildir, Allah''ın rızasına götüren yolu nefis için aydınlatır veya onu bu yola çeker. İnsanın tabiatında ve yapısında Allah''ın rızasına aykırı yola çeken güçler de (heyecanlar, güdüler, ihtiyaçlar) vardır, ayrıca şeytanın da işi, insanı Allah yolundan saptırmaya çalışmaktır. İnsan (nefis), aldığı eğitim ve iradesi sayesinde bu iki çekim merkezi arasında mücadele ve imtihan vererek dünya hayatında kulluğunu ve tekâmülünü gerçekleştirmeye; emmâre (kötüye çeken, kötüyü emreden) nefis olmaktan kurtularak, levvâme (kendini tenkit eden, kınayan), mülheme (ilâhî ilhama mazhar olan), mutmainne (şüphelerden ve geçici zevk bağımlılığından kurtularak huzura eren), râdıye (Allah''ın takdirine razı olan), merdıyye (Allah''ın rızasına mazhar olan) nefis basamaklarına veya derecelerine tırmanmaya çalışır.
"İlk insan ve onun eşi aynı özden yaratıldıktan sonra ilk üreme ve onu takip eden nesillerin oluşması nasıl gerçekleşmiştir" sorusuna cevap arayan alimlerin bir kısmı, "Havva''nın ikiz doğurması ve aynı batında doğmayanların (bir sonrakinde doğanların) öncekilerle evlendikler gibi" akıl ve nakil yönünden kabul edilmesi mümkün olmayan formüller ileri sürmüşlerse de bize göre böyle bir tasavvur zaruri değildir; çünkü Allah Teâlâ''nın insanı nasıl yarattığını açıklayan âyetlerde topraktan, çamurdan, nefisten ve Allah''ın ruhundan üflemesinden kayıtları ve şekilleri vardır. Son şekil Hz. Îsâ''nın yaratılması ile ilgilidir. Meryem, bir erkekle beraber olmadan Allah''ın ruhundan üflemesi (Enbiyâm 21/91; Tahrîm 66/12) ve bunun açıklaması mahiyetinde olan "ruhun insan şekline bürünüp Meryem''e görünmesi" (Meryem 19/17) ile hamile kalmış ve Allah''ın ona ulaştırdığı bir kelimesi (Nisâ 4/171) olarak Hz. Îsâ''yı doğurmuştur. Kezâ Hz. Zekeriyyâ bir zürriyet vermesi için Rabbine dua etmiş, Rabbinin de duasını kabul ederek Yahyâ''yı ona vereceğini müjdelemesi üzerine "kendisinin yaşlandığını, eşinin de çocuktan kesildiğini ifade ederek" bunun nasıl olacağını sormuştu, Rabbin ona cevabı şöyle olmuştur: "İşte böyledir, Allah dilediğini yapar" (l-i İmrân 3/40), "...bu benim için kolaydır, sen hiçbir şey değilken seni de yarattım" (Meryem 19/9). Hz. Âdem''in yaratılmasında ana da yoktur baba da, Hz. Îsâ''nın yaratılmasında yalnızca ana vardır, Hz.Yahyâ''nın yaratılmasında ana ve baba vardır, fakat çocuk yapma/doğurma kabiliyetleri mevcut değildir. Kur''ân-ı Kerîm''de ve sağlam rivayetlerde "kardeşlerin birbiri ile evlendikleri" bilgisi verilmediğine göre ilk yaratılan erkek ile kadından birçok erkek ve kadının türetilmesinin nasıl olduğunun bilinmediğini, yukarıda zikredilen şekillerden birisine göre veya bir başka şekilde yaratma ve çoğaltmanın olabileceğini ifade etmek bize daha uygun görünmektedir.
Kıyamet alametleri
00:0018/12/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir soru da "Deccal, Dâbbetu''l-arz, Mehdi''nin ortaya çıkması ve Hz. İsa''nın tekrar gelmesi" gibi kıyamet alametleri ile ilgili idi.
Bu konularda "Hayatımızdaki İslam" isimli kitabımızda yeterli açıklamalar yapmıştım. Asırlardan beri alimlerin de yaptıkları açıklamalar var. Bunlara rağmen ikide bir bu konuların ekranlara ve köşelere taşınmasının herhalde tek faydası halkın ilgisini çekip para kazanmak olmalıdır.
Kafalar karıştırıldığı ve sorulduğu için konuyu bir daha özetleyelim:
İmanın şartlarından biri de âhirete inanmaktır. Âhirete iman "öldükten sonra kabir (berzah) hayatı için dirilme, sonra kıyâmet kopunca tekrar ölme (yok olma), dünyanın ve evrenin düzeninin bozulması, Allah''ın zâtından başka her şeyin yok olması, sonra O''nun dilediklerinin yeniden yaratılması, dünya hayatında yapılanların hesabının verilmesi, bu hesap neticesine göre ödüllendirme veya cezâlandırma, ödüllendirmenin cennette, cezâlandırmanın cehennemde olması ve bu ikinci hayatın sonsuza kadar devam etmesi..." olaylarını ve safhalarını içermektedir.
Dünya hayatının ve dünyanın sonu yaklaşınca Allah''ın takdir ve irâdesiyle bazı olaylar meydana gelecek ve bunlardan kıyâmetin yaklaştığı anlaşılacaktır. Kıyâmetin yaklaştığına işaret eden bu olaylara kıyâmetin belirtileri, işaretleri mânâsında "eşrâtü''s-sâ''a", "alâmâtü''s-sâ''a, alâmâtü''l-kıyâme" denilmektedir. Kıyâmet alâmetlerinin bir kısmı Kur''ân''da, bir kısmı da hadîslerde açıklanmıştır. Bunların önemli ve büyük olanları olağanüstü ve gayba dahil olaylar olduğu için insanlar bunları ancak, vahyin açıkladığı kadar bileceklerdir; bundan öte bilgi imkânı -beşer için- yoktur. Ebû Hanîfe''ye nisbet edilen el-Fıkhu''l-ekber gibi en eski akaid (inanç konusunu işleyen) metinlerde kıyâmet alâmetleri zikredilmiş ve "Bunlar âyetlerde ve sahîh hadîslerde nasıl anlatılmış ise öylece gerçektir ve olacaktır" denilmiştir. Daha sonra gelen âlimlerin bir kısmı tevil yoluna gitmeden "Vahye dayalı metinlerde nasıl anlatılmış ise öyle kabûl etmek gerekir" demişler, bir kısmı ise tevil yoluna gitmişler, meselâ "Deccâl''dan maksat şudur, Dâbbe''den maksat budur..." demişlerdir.
Kur''ân''da geçen ve geçmeyen kıyâmet alâmetlerini sıralayan hadîslerde on "büyük alâmet"ten söz edilmiştir: Doğuda, Batıda ve Arap Yarımadası''nda meydana gelecek üç büyük zelzele ve çökme, Deccâl, Hz. İsa''nın tekrar gelmesi, Ye''cûc ve Me''cûc, Dâbbetü''l-arz, güneşin batıdan doğması ve dünyayı kırk gün sürecek bir dumanın kaplaması. Yine hadîslerde, başta Peygamberimiz''in (s.a.v.) (âhir zaman peygamberi olarak) gelmesi olmak üzere zulmün, israfın, ahlâksızlığın yaygınlaşması gibi işaretlerden de (küçük âlâmetler) söz edilmiştir.
Bize göre küçük alâmetler çoktan beri ortadadır. Büyük alâmetlere gelince bunların hiçbiri henüz olmamış, meydana gelmemiştir. Bir âyette (Muhammed: 47/18), "kıyâmetin alâmetleri geldi bile" buyurulmuştur, ancak tefsirciler, Hz. Peygamber''in (s.a.v.), gelmiş değil, gelecek olan alâmetleri zikrettiğini göz önüne alarak ve haklı olarak bu âyette geçen alâmetten maksat, "insanın sorumlu ve ölümlü olarak dünyaya gelmesidir, Son Peygamber''in (s.a.v.) gelmesidir, bazı küçük alâmetlerdir ve ayın ikiye ayrılmasıdır" şeklinde yorumlar yapmışlardır. Bu alâmetlerle ilgisi bulunmayan bazı olayları zorlama yorumlarla alâmet olarak kabûl etmek ve "filân kıyâmet alâmeti gerçekleşmiştir" demek tutarsızdır, delîlsizdir, şahsî yakıştırmadır.
(Devam edecek ve örnek olarak Dabbetu''l-arz üzerinde duracağız).
Dâbbetü"l-arz
00:0022/12/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Örnek olarak Dâbbetü''l-arz''ı ele alabiliriz. Yıllar öncesinde olduğu gibi bu günlerde aynı konu yine gündeme geldi ve
"Bu alametten maksat meşhur İngiliz ilim adamı S. Hawking''dir" iddası tekrarlandı. Bu yoruma/iddiaya göre Hawking''in nitelikleri Kur''ân''da zikredilen kıyâmet alâmetleri ve Dâbbetü''l-arz ile örtüşüyormuş. Bize göre bu iddia da -diğer büyük alâmetlerle ilgili teviller ve yorumlar gibi- tutarsız, delîlsiz ve şahsî yakıştırmadan ibarettir. Çünkü:
1. Kur''ân''da "dâbbe" kelimesi, yalnızca insanı ifade etmek üzere kullanılmamış, ya bir şekilde hareket eden hayvanlar veya insanın da içlerinde bulunduğu canlılar için kullanılmıştır. Meselâ Sebe sûresinde zikredilen (34/14), Hz. Süleyman''ın vefât ettiği halde, dayanarak ayakta durduğu bastonunu kemiren ve onun yere düşmesini, böylece öldüğünün anlaşılmasını sağlayan "dâbbetü''l-arz", bütün tefsircilere göre insan değil, bir ağaç kurdudur; yani hayvandır.
2. Kur''ân ve hadîs diline göre Allah bir insan yaratacak ve buna bir görev verecekse bu insanın ortaya çıkması "yerden bitiririz, çıkarırız" şeklinde değil, "yaratırız, göndeririz, gelir, iner, doğar..." şeklinde ifade edilir. Kıyâmet alâmeti olarak zikredilen (Neml: 27/82) dâbbe ise "onlar için yerden bir dâbbe çıkarırız" şeklinde ifade edilmiştir.
3. Allah''ın yerden çıkaracağı dâbbenin konuşacak olması ille de insan olmasını gerektirmez; Kur''ân''a göre, dağlardan kuşlara kadar mûcizevî olarak konuşan başka yaratıklar ve uzuvlar da vardır.
4. Bu yaratık (Dâbbe) insanlara, "Allah''ın âyetlerine hakkıyla iman etmediklerini söyleyecek, bu konu üzerinde konuşacak, insanları iman ve âhirete hazırlık konusunda uyaracaktır. S. Hawking, benim bilgime göre Allah''a ve âhirete inanmıyor, onun söylediği, "insanların kendi elleriyle dünyayı yaşanamaz hale getirecekleri ve böylece yok olacaklarıdır, böyle bir tehlikenin varlığıdır". Tedbir olarak tavsiyesi de "Allah''a inanın, âhirete hazırlanın, ibâdet edin, kötülük yapmayın..." şeklinde değildir. Onun tedbir olarak tavsiyesi "uzayda insanların hayatlarına devam edebilecekleri alanlar ve ortamlar oluştumalarından ibarettir." Buna göre Hawking''in nitelikleri ve söyledikleri, Kur''ân''da geçen Dâbbetü''l-arz ile örtüşmemektedir, hattâ hiçbir ilgisi yoktur.
5. Kur''ân''a göre dünya kıyâmeti ile bütün evreni hattâ maddî varlıkları kapsayan kıyâmeti birbirinden zaman olarak ayırmak da mümkün değildir. İlâhî kitaba göre insanlar, dünya kıyâmetinden sonra başka bir yıldızda veya uzay kolonisinde yaşamayacaklardır, böyle bir anlayışın Kitab''da delîli yoktur.
6. Tabîî yollardan dünyaya gelmiş, okuyup öğrenmiş bir insanın, iman üzerine konuşmasının alâmet olacak bir olağanüstü yanı yoktur; asırlardan beri insanlar bu konuları konuşmakta, inanmayanları, inanıp da gereğini yerine getirmeyenleri uyarmaktadırlar. Alâmet olacak yaratığın olağan dışı bir varlık olması akla daha yatkındır.
Bize göre "Kıyâmet alâmetleri bir mümini niçin ve nasıl ilgilendirir?" sorusunun cevabı da önemlidir.
1.İman bakımından: Allah Teâlâ ve O''nun elçisi bunlardan bahsettikleri için mümin bunlara inanır, "nasıl açıklanmışlarsa öylece var olacak, yapacaklarını yapacaklardır" der.
2.Amel bakımından: Küçük büyük alâmetler zuhûr ettikçe kıyâmetin yaklaştığını anlar, kendini buna göre hazırlar, hayatına ve programlarına bu çerçevede çekidüzen verir. Esasen Allah''a ve âhirete inananan, sorumluluk duygusu taşıyan şuurlu bir mümin için şu ölümlü dünyada geçirdiği her anın onu hayatın sonuna doğru taşıdığını bilmesi, âhir zaman peygamberinin gönderildiğinden haberdar olması, küçük alâmetlerin içinde yaşaması derlenip toparlanmak, hesaba hazır yaşamak için yeterlidir. Onun büyük alâmetleri beklemeye de, tevil ederek anlamaya ve tabîîleştirmeye çalışmaya da ihtiyacı yoktur.
Hz İsa ve Mehdi
00:0023/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Hz. Mehdi diye birşey yoktur ve Hz. İsa dünyaya tekrar gelmeyecek" diyenler var.
İslami kaynaklardaki sağlam bilgiler doğru anlaşıldığı ve tahlil edildiğinde çıkan sonuç şudur:
Kesin olan, Hz. Îsâ''nın Yahudiler tarafından çarmıha gerilerek, omurgası parçalanarak öldürülmediği, Allah Teâlâ''nın kulu ve elçisini onların elinden bir şekilde kurtardığı, onu daha sonra vefât ettirdiği ve kendine yükselttiğidir. Vefât ettirmenin şekli ve zamanı ile kendine yükseltmenin nasıllığı konusu ihtimâllere (farklı yorumlara) açıktır. Kur''ân-ı Kerîm''de şehidlerin mutlu sonlarını anlatılırken "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın; bilâkis onlar diridirler, Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar..." buyurulmuştur. Bu âyete göre şehidler de -diğer insanların ölmesi gibi- ölmemişlerdir, Rableri nezdinde rızıklara mazhar olmaktadırlar; ancak bu ifadeyi "Rûhları ve cesetleriyle Allah''ın nezdine yükseltilmişlerdir ve orada dünyalılar gibi yaşamaktadırlar" şeklinde anlamak mümkün değildir. Şu halde hayatın da, ölümün de çeşitleri vardır ve Allah nezdinde olmak, Allah''a yükseltilmek maddî olarak anlaşılamaz; çünkü Allah zamandan, mekândan ve maddeden münezzehtir.
Bu konulara giriş olarak yazdığım kısımda şu önemli kuralı zikretmiştim: "İslâm âlimlerine göre inanç konusunda bir hadîsin delîl olarak kabûl edilebilmesi için onun mütevatir olması (ilk nesilden itibaren birçok râvî tarafından aktarılması) gerekir". Hz. İsâ''nın yeniden geleceğini bildiren hadîslerden hiçbiri mütevatir değildir. Tamamında ortak olan "yeniden gelecek" kısmı için mütevatir diyenler vardır, onlara göre de -bu ortak kısım dışında kalan- detaylar mütevatir değildir, delîl olmaz. Bir iki kişinin rivâyet ettiği bir hadîsi, inanç konusunda delîl olarak kabûl etmemek, Hz. Peygamber''e (s.a.) muhâlefet değildir; "O''nun böyle bir söz söylediğine dair güçlü delîl yok, söylememiş olabilir" demektir. Böyle ihtimâlli sözler ile de kesin ve ortak bir İslâm inancı oluşmaz.
Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ''nın, bir ıslâhat vazifesi ile dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zarûrî değildir; bunun ilâhî takdir ve kudret ile başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür. Müslümanların vazifesi de ıslâhat için Mehdî''yi veya Hz. Îsâ''yı beklemek değil, kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için elden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Müminlere bunu yapıp yapmadıkları sorulacak, mükâfat ve ceza da buna göre olacaktır. "Bir kurtarıcı gelecek diye bekledim, bu sebeple ben -gücüm yettiği kadar da olsa- dinin emirlerini yerine getirmedim" diyen bir kimsenin mazereti kabul edilmeyecektir.
Namaza çağrı
00:0025/12/2011, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sam yeli gibi esen ve değerlerimizi kurutan liberalizm rüzgârı bazı Müslümanları da etkilemiş olmalı ki, aile içinde din eğitimi verilmesine, erdemlerin yeşerip boy atmasını sağlamak ve ayıpları, kusurları, günahları engellemek için uygun yöntemlerle tedbir alınmasına karşı çıkıyorlar; "bırakın herkes kendi dinini, kendi ahlakını kendi seçsin, hayatını kendi ilkelerine göre yaşasın..." diyorlar.
Mümin, kendini kendine yeterli görmeyen, dünya ve ahirette başarılı ve mutlu olabilmek için ilâhî irşada (yol göstermeye) muhtaç olduğuna inanan, bu sebeple Allah''ın örnek olarak gönderdiği Peygamber''i rehber edinen, onun izinden gitmeye çalışan insandır.
Kur''an''a göre "İnsan kendini kendine yeterli gördüğü zaman yoldan çıkmış, haddini aşmış olur" (Alak:96/6).
İlahi irşad müminlere şunları söylüyor:
"Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun..." (Tahrim, 6).
Aile reisi ve diğerleri, ailenin fertlerini, sonu ahirette ceza görmek olan davranışlardan, alışkanlıklardan, ihmallerden koruyacaklar.
Nasıl koruyacaklar?
En uygun yöntemlerle günah, kusur ve ayıp olan davranışları engelleyerek, yapılması gerkenleri yaptırarak, yapılmaması gerekenleri önleyerek koruyacaklar.
Namazı kılmayan bir aile ferdini diğerleri uyarmazsa, namaza teşvik etmezse, namaz kılanla kılmayana, ilgi ve sevgide eşit davranırsa sorumluluğunu nasıl yerine getirmiş olacak?
"Ailene namaz kılmalarını emret; kendin de namazını özene bezene ve devamlı kıl..." (Taha: 20/132.
Bu âyet hem aile büyüklerinin namazlarını aksatmadan ve özenle kılmalarını hem de aile fertlerini namaz kılmaya çağırmalarını, namazı kılıp kılmama konusunda onları serbest bırakmamalarını emrediyor.
"İyilik ve dindarlıkta yardımlaşın, günahta ve hakka tecavüzde yardımlaşmayın"(Maide: 5/2).
Ailenin fertleri namazı kılmıyor, oruç tutmuyor, diğer farzları yapmıyor, haramları işliyorsa ve başta anan babaları olmak üzere diğer fertler onların bu günahları karşısında duyarsız ve tedbirsiz kalıyorlarsa yukarıda meali verilen ayete aykırı davranmış olmazlar mı?
Peygamberimiz (s.a.) yedi yaşından itibaren çocuklarımızı namaza alıştırmamız gerektiğini buyuruyorlar.
Aile fertlerinin ve özellikle aile reisinin, aileden sorumlu olduğunu ifade ediyorlar.
Kendileri gece namazlarını bitirip vitri de kılınca eşleri Aişe''yi uyandırıyor ve "Kalk, vitri kıl" buyuruyorlar.
Şu ifade de kendilerine (s.a.) aittir:
"Gece kalkıp namazını kılan sonra da eşini namaz için uyandıran, uyanamadığı takdirde yüzüne su serpen kişiye Alah rahmeti ile muamele buyursun!"
Şöyle diyenler varmış:
Namaz bir ibadettir, ibadet zorla olmaz, kişi kendi iradesiyle, baskı altında kalmadan namaz kılmalıdır ki, yaptığı ibadet olsun!
Bu söz doğrudur, ancak dünya ve ahiret hayatımız için iyi ve faydalı olanı yapmayı, kötü ve zararlı olanı terk etmeyi sağlamak için başta çocuklarımız olmak üzere insanlara eğitim vermiyor muyuz? "Bırakalım, yaparsa yapsın, yamazsa yapmasın; ister iyi olsun, ister kötü ve ahlaksız olsun" diyor muyuz? Beşeri arzularımız ve duygularımız bizi günaha, yanlışa, haksızlığa, ibadetleri terk etmeye de sevk edebiliyor. Zamanında eğitim vererek, gerektiğinde uygun şekilde müdahale ederek insanları iyiye ve güzele yönlendirirsek, kötü ve günah olandan alıkoymaya çalışırsak –liberal takılanları bilmem ama- biz müminler vazifemizi yapmış oluruz; nefsinin meşru olmayan arzularını yenme konusunda kendisine yardımcı olduğumuz, kendisi için hayırlı olduğu halde yapamadıklarını yapmasını sağladığımız insanlar da sonunda mutlu olurlar ve ibadetlerini de -eğitim safhasından sonra- kendi iradeleriyle ve severek yapar hale gelirler.
Kurt ve orman kanunları
00:0029/12/2011, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kurt kanununa göre “aç kalan kurtlar içlerinden en zayıf halkayı kendilerince bir usul ile belirleyip yerlermiş”.
Orman kunununa göre de güçlü olan haklı ve hakim olurmuş.
Bugün Batı -aksine olan bütün beyanlara ve iddialara rağmen- her iki kanunu, ama daha ziyade ikincisini uyguluyor.
İnsan hakları ile ilgili ve -sözleşmeye bağlı olarak- uluslararası bağlayıcılığı olan düzenlemelere, Birleşmiş Milletler''in kuruluş amacına, Güvenlik Konseyi''nin amacına, Batı Uygarlığı için düzülen methiyelere bakıyorum, bir de dönüp “güçlü ve kalkınmış” ülkelerin ötekilere yaptıklarına bakıyorum; arada dağlar kadar fark, denizler kadar yarık ve mesafe oldduğunu görüyorum!
Sömürgecilik asla bir hak değil, en büyük zulüm, hırsızlık ve gasptır. “Uygar” Batı yüzyıllar boyu bunu yaptı.
Açıkça sömürgecilikten utanır hale gelince bundan daha beteri olan “üstü kapalı, dışı yaldızlı, göz boyama ve kandırmaya dayalı” sömürgeciliği başlattı.
Önce kendi menfaatinin neyi gerektirdiğini tespit ediyor, sonra amacına ulaşabilmek için “barış, uygarlaştırma, insanlığı veya bir ülke halkını koruma, insan hak ve özgürlükleri, demokrasi” gibi çağdaş değerleri kullanarak zulmü ve haksızlığı örtüyor, ülkeleri işgal ediyor, ülkeleri bölüyor, ülkeleri birbiri savaştırıyor, kardeşi kardeşine, dindaşı dindaşına öldürtüyor; sonunda kendi çıkarını sağlıyor, alacağını peşin ve/veya uzun vadeli olarak alıyor.
Merhum Akif Batı uygarlığı için “Tek dişi kalmış canavar” diyordu, elhak öyle.
Francis Fukuyama “tarihin sonu” tezini ortaya atmış, Batı uygarlığını insanlığın ulaşabileceği en yüksek aşama olarak değerlendirmiş ve dolaylı olarak insanlığı bu uygarlığı benimsemeye çağırmıştı.
Şimdi Batılı düşünürler Fukuyama''dan farklı düşünüyor, her biri değerli birden fazla uygarlıktan söz ediyorlar. Bunlar arasında Batı uygarlığının, çağdaş tekonolojiden yararlanarak dişlerini tamamladığı ve otuz iki dişi ile dünyayı yemeye kalkıştığı apaçık ortada.
Orman kanununu uygulamakta ısrar edenleri “hukuk ve ahlak” ile frenlemek mümkün değildir. Bu sebeple:
1. Bütün mazlum ve mağdur halkların, zulme karşı iş ve elbirliği yapmaları gerekiyor.
2. Müslümanların, ötekileri sömürmek için değil, meşru haklarını korumak için “bütün mezhep ve meşreplerini kuşatan din kardeşliği” çerçevesinde, olabildiğince birleşmeleri, birlikte hareket etmeleri gerekiyor.
3. Ormandaki kurtları durdurabilmek için onlarınkini dengeleyecek güce sahip olmaları zaruri oluyor.
4. Nükleer enerji ve nükleer silah başta olmak üzere en etkili güç unsurlarını elde etmeyi amaçlamak kaçınılmaz oluyor.
5. Kurtların ve ormanlıların ellerinde nükleer silah bulunduğu sürece İslam ülkelerinde de mutlaka bulunması bir başka zaruret olarak ortaya çıkıyor.
6. İslam ülkelerinde asker veya sivillerin totaliter yönetimlerinin sona ermesi ve halkın iradesinin etkili olması için yardımlaşmak lazım oluyor.
7. Silah kadar önemli olan ekonomik güce sahip olmak üzere İslam ülkeleri arasında ekonomik dayanışma ve işbirliğine ihtiyaç gün gibi aşikar oluyor.
8. İslam bir iddiadan, iç boş bir isimden ibaret olmadığı için ciddi ve kapsamlı bir din ve ahlak eğitimine -ekmek ve su kadar- ihtiyaç bulunuyor.
Kurtlar izin verir mi?
00:0030/12/2011, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sözde ileri, kalkınmış, uygar Batı''nın yüzünü örten parlak maskenin arkasındaki yüz hakkında dün birkaç satır yazmıştım. Sömürgeci, ulusal (veya büyük, güçlü şirketlere ait) çıkarı için her şeyi mübah sayan Batı, köleleştirmek, örtülü veya açık olarak sömürgeleştirmek, maddi ve manevi değerlerini sömürmek… istediği zayıf toplulukların, aralarında dayanışarak, birleşerek, güçlenerek, kalkınarak değerlerini korur, yabancıların tecavüzünü engeller hale gelmelerine izin ve imkan verir mi?
Elbette vermek istemezler. Çeşitli yöntemlerle ve en etkilisi de içeriden temin ettikleri işbirlikçilerle bu ülkeleri el altından yönetirler, yönlendirirler. Irkı, mezhebi, geçmişte kalmış üzücü olayları, bir bölgeye veya gruba (şimdiki durumda ulusa) ait menfaati… sebep kılarak bir ulusu parçalara ayırırlar veya bugün maalesef uluslara bölünmüş ümmetin iki ulusunu birbirne düşürürler. Böyle bir tehlikeyi hep akılda tutmalarını sağlayarak silaha yatırım yaptırırlar, silah alımı doyum noktasına varınca arada savaş çıkarır, mevcudun tükenmesini sağlarlar. Daha neler ve neler yaparlar, yapıyorlar.
Ama tavşan da yavaş yavaş gözlerini açıyor, olup bitenin farkına varmaya başlıyor. Sözde büyük devletlerin birçok planı tutmuyor, bataklıklara saplanıyorlar, başarısız oluyorlar. Yakın zamana ait olduğu ve halen devam ettiği için Arap Baharı örneği üzerinden yürüyelim. Bu olayda belirleyici saik ister iç dinamikler olsun, ister dış; sonucun tam olarak taraflardan birinin istediği gibi olmadığı ve olmayacağı apaçık ortadadır. Meşhur meseldir; cini şişeden çıkarmak bir şeydir ve mümkündür ama yeniden şişeye sokmak mümkün olmayabilir.
Gücünü zulüm ve sömürü için kullanan devletler kaşısında korkuya, ümitsizliğe kapılarak köleliğe boyun eğmekten başka çareler mutlaka vardır. Önce halkların uyanması ve uyarılması gerekiyor. Mağdur ve mazlum ülkelerin, satılmayacak kadar ahlaklı, kendi özüne ve değerlerine yabancılaşmamış -her alanda- kaliteli, yeterli, vasıflı insan yetiştirmek için plan, program ve yatırım yapmaları gerekiyor. Çıkar peşinde olan ve kendi aralarında da -bu sebeple- çatışan güçlü devletlere karşı ustalıklı bir dış politikaya sahip olmaları, aradaki rekabetleri, zıt talepleri kullanarak kendilerini korumaya almaları, öncelik sıralamasına azami dikkat göstermeleri gerekiyor.
Yapılacak işleri, alınacak tedbirleri belirlemek ve uygulanmasını sağlamak üzere uluslararası bir sivil kuruluş oluşturmaları, bu kuruluşa elde mevcut yeterli ye yetkili alimleri, uzmanları üye yapmaları, bunların periyodik olarak toplanıp danışma ve müzakerelerede bulunmaları, aldıkları kararları kendi topluluklarına götürüp anlatmaları, kamuoyu oluşturmaları ve bu yoldan iktidarlara baskı yapmaları mutlaka faydalı olacaktır.
Müslüman toplulukların hayatlarına İslam''ı rehber edinmeleri şarttır. Bu şart gerçekleştikçe Müslümanları birbirine düşüren gayr-i meşru (İslam''a aykırı) sebeplerin pek çoğu ortadan kalkacak, en güçlü ve herkesi bağlayıcı İslam kardeşliği rabıtası hakim hale gelecektir. Farklı ictihadlar, mezhepler, yorumlar, İslam anlayışları –meşru ve makul sınırlar içinde kaldıkça, başka bir deyişle ittifakla sahibini İslam''dan çıkarır boyutta ve mahiyette olmadıkça- tefrika sebebi olamayacak, ortak alanda kardeşçe dayanışmaya engel teşkil etmeyecektir
.
.
Bugün 409 ziyaretçi (780 klik) kişi burdaydı!
.
xxxxxxxxxxxx
Hayatımızın Kum Saati
00:001/01/2012, Pazar
Hz. İsa''nın doğumunu esas alan takvime göre yıllar tamamlandıkça farklı anlayışlar ve uygulamalar içinde hemen bütün dünyada kutlamalar yapılıyor. Bu manada yılbaşının bizim tarihimiz, dinimiz ve kültürümüzle bir ilgisi yok. Ancak küreselleşmenin en bariz tezahürlerinden biri bu yılbaşı kutlamaları; dediğim gibi bütün dünyada buna katılım var. Üstelik bu kutlamaların tamamında değilse de tamamına yakınında dinimize ve ahlakımıza aykırı filler işleniyor. En iyisi böyle bir gece yokmuş gibi davranmak, normal, gündelik hayatımıza devam etmektir.
Bir de doğum günü kutlamaları var. Belli bir tarihten sonra bizim tarihimizde de Efendimiz''in (s.a.) ve Ehl-i beyt mensuplarının doğum günlerinde merasimler (mevlid merasimleri) yapılmaya başlanmış, bid''at diye buna karşı çıkanlar da olmuş, ama genel olarak benimsenmiştir ve uygulanıyor. Mesela bizdeki Kutlu Doğum Haftası''nda yapılanların çok faydalı olduğunu düşünüyorum.
Bizim gibi sıradan insanların doğum günleri için de merasimler yapılıyor. Bir kere bu merasimlerde mesela pastanın üzerine mum da yakıp üfürükle söndürmek gibi yabancı menşeli uygulamalar olmamalıdır.
Ne yapılmalıdır meselesine gelince:
Keşke hiçbir şey yapılmasa.
Eğer yapılacaksa ömrümüzden bir yılın daha geçmesinin ne demek olduğu üzerinde durulsa ve dualar edilse.
Ömrümüzden bir yılın daha geçmesi ne demektir?
Biz ahirete inandığımıza göre dünyadaki geçici ömrümüzden bir yıl daha kısalmış, son durağa bir yıl daha yaklaşılmış olması demektir. Geriden baktığımızda ömrümüze bir yıl daha eklenmiş görünüyor, seviniyoruz; ama bir de ileriye baksak ömrümüzden bir yıl daha eksilmiş olduğunu göreceğiz. Buna da sevinebilmek için Mevlânâ''ların aşkına ve irfanına sahip olmak gerekiyor.
Peki böyle bir düşünce ve bu düşünceye dayalı davranış için neden bir yılın dolmasını bekleyelim?
Ömrümüz bir kum saati gibi değil mi? Her geçen saniyede bu "ömrün azar azar tükenmesi" gerçekleşmiyor mu?
Bir mümin her gün ve sık sık "ömrünün kum saatini" gözünün önüne getirmeli ve şöyle düşünmelidir:
"Saatin alt bölümündeki kısmı (ömrümün geçen kısmını) görüyorum, üst bölüme ait bir bilgim yok, ama onun da sınırlı olduğunu ve her an azaldığını biliyorum. Gafletime bakın ki, ölümü hiç düşünmeden, ebedî hayata hazırlık endişesini yaşamadan, bu dünya hayatı fani değil de ebedi imiş gibi hayat sürüyorum. Ömrümü verdiğim, öncelediğim, peşine düştüğüm, uğrunda acılar çektiğim, ter döktüğüm, kırdığım ve kırıldığı... şeyler hep bu dünyaya ait. Bugünden sonra aklımı başıma alayım, ahirete iman eden bir mümin gibiş yaşamaya çalışayım..."
Yılda bir, ayda bir çok geç, en azından yirmi dört saatte bir böyle düşünmede, böyle bir hesap kitap yapmada büyük fayda olsa gerektir.
Filistin Direnişi ve Heniyye
00:005/01/2012, Perşembe
İsmail Heniyye 1962 yılında Filistin''de bir mülteciler kampında dünyaya gelmiş ve halen de "Başbakan olduğum halde bir mülteciler kampında yaşamayı kendim için şeref biliyorum" diyor.
Şöyle yüzüne baktığımda bana, Anadolu''nun bir köşesinde yaşayan kardeşlerimizden biri gibi sıcak ve yakın görünüyor.
Kendisine defalarca suikast düzenlenmiş, İsrail''in Gazze''ye vicdansız saldırısında yaralar almış ama granitten, hatta çelikten bir sütun gibi dimdik ayakta, direnişin güler yüzlü, mahzun bakışlı, çelik iradeli temsicisi.
Ülkemizi ziyaret ederken yaptığı konuşmalardan birinden bir alıntı yapacağım. Maksadım bu sözlerin unutulmamasına ve gereğinin yerine getirilmesine küçük bir katkıda bulunmak.
Şöyle diyor:
"İsrail''in Gazze''ye karşı yürüttüğü 5 yıllık savaşın hedefleri vardı. Birincisi hükümeti düşürmekti. İkincisi İslami hükümetin komşu ülkeler üzerinde etkili olmasının önüne geçmekti. Üçüncüsü Filistinliye boyun eğdirerek bir daha Hamas''a oy vermemesini sağlamaktı. Yani direnişi kırmaktı. Hamdolsun 5 yılın ardından Gazze bu savaşı kazanmıştır. Onlar hüsrana uğradı. Hükümet hâlâ halk tarafından kucaklanmaktadır. Direniş daha güçlü, daha genç, savaştan öncekinden daha iyi durumdadır. Filistin örneği Arap Baharı''na ilham vermiştir. Filistinlilerin sabrı tesadüfi değildir. Önce Allah''ın sayesindedir. İkinci sebep ise Filistin hükümetinin ambargoya karşı uyguladığı projelerdir. Başka bir neden de dışardan gelen yardımlardır. Ambargonun etkisini çok derin yaşamaktayız. Savaşın yol açtığı tahribatı hâlâ gidermiş değiliz. Özellikle sağlık alanında gerekli ihtiyaçları karşılayamıyoruz. Örneğin 170''ten fazla ilaç türüne ihtiyaç var. Tıbbi cihazların bakımı ve eksik parçaları gerekiyor. Altyapı büyük zarar gördü. Son savaşta hastaneler, okullar yıkıldı. İşsizlik oranı yüzde 40, yoksulluk yüzde 60. Her konuda desteğe ihtiyaç var..."
Bu sözlerden çıkardığım mana ve vazifeyi özetleyeyim:
1. Filistinli kardeşlerimizin, maddi imkanların yok denecek derecede az olmasına rağmen İsrail gibi teknolojisi ileri ve desteği güçlü bir saldırgana başarı ile direnmeleri bütün mazlumlara örnek olmalıdır.
2. Arap Baharı denilen büyük olay İslam''a ve Müslümanlara düşman olan dış güçlerin bir oyunu değil, zulme ve baskıya tahammülü kalmayan Müslüman toplulukların şanlı bir direnişi ve devrimidir. Meseleye böyle bakıp bu devrimi meşru ve hayırlı amacına ulaştırmak için yardımcı olmak diğer Müslüman toplulukların boyunlarına borçtur.
3. Sömürgecilerin, gözü dönmüş kapitalistlerin, zayıfların, yoksulların, çaresizlerin kanlarını içerek semirmiş Batılıların aç ve açık bıraktığı insanlara yardımcı olmak iman ve vicdan borcumuzdur. Bunlar arasında bulunan Gazze mağdurlarının başta ilaç olmak üzere birçok şeye şiddetle muhtaç oldukları anlaşılmaktadır. Geminin mavisi olmadı beyazı, o olmadı sarısı (yedi rengi) kullanılarak, başka araçlar ve imkanlar devreye sokularak Filistinli kardeşlerimize de yardımcı olmak için elimizden geleni yapmalıyız.
Ümmetin İhyası (İslam Birliği)
00:006/01/2012, Cuma
"Libyalıların Tunus Cumhurbaşkanı Marzuki''nin birlik çağrısına olumlu cevap vereceklerini düşündüğünü belirten Gannuşi, şimdiki Libyalı yöneticilerin akıllı ve mütevazı insanlardan oluştuğunu, halk ve hükümet olarak bu birleşmeden minnettarlık duyacaklarını ifade etti. Tunus ve Libya birlikteliğinin ötesinde, "öldü" denen ve "önemini yitirdiği" belirtilen Mağrib Ülkeleri Birliği projesinin de hayal olmadığını belirten Gannuşi, yarım yüzyıldır bu rüyanın önündeki en büyük engelin diktatör rejimler olduğunu söyledi. Gannuşi şöyle dedi: "Arap dünyasındaki bu devrimler ve değişimler halklar arasında birlik ruhunu yeniden canlandırdı. Mağrib ülkeleri (Kuzey Afrika), diktatör rejimlerin engeli olmasaydı birleşmeye en münasip halklardı. Bu demokratik devrimlerden sonra halkların rüyaları yeniden ortaya çıktı."
Yukarıdaki haberi okuyunca asırlardan beri İslamcıların hayali ve hedefi olan "İslam Birliği, ümmetin yeniden ihyası ve inşası" aklıma geldi ve onbeş yıl kadar önce yazdığım iki yazıyı bugün ve Pazar günü hatırlatmanın, sonra da yeni bir yorum yazmanın yararlı olacağını düşündüm:
" 14-15 Nisan 2007 tarihinde İstanbul Merter''de bir otelde, on beş ülkeden gelen Müslüman ilim, fikir ve hareket adamları, tarih boyunca olduğu gibi son yıllarda da yoğun olarak yaşanan ihtilaf ve tefrika konusunu görüştüler. İki gün süren sempozyumda, bu problemi yaşayan, acısını içinde hisseden, birçok değerini bu tefrika ve iç çatışmalara kurban vermiş olan insanlar konuştular, içlerini döktüler, değerlendirmeler yaptılar ve tavsiyelerde bulundular. Türkiye''de yaşayan Caferi kardeşlerimizin ev sahipliğinde gerçekleşen toplantının son kısmı, Bağcılar''da bir kapalı spor salonunda yapıldı, beş binden fazla kadın ve erkeğin hazır bulunduğu bu son toplantıda kapanış konuşmaları yapıldı ve sonuç bildirisi okundu. İşte bildirinin özeti:
1. Belli İslam mezheplerine mensup olanlar "tek İslam ümmeti"ni teşkil etmektedirler, sorumlulukları ortaktır; kanları, canları, namusları ve malları dokunulmazdır.
2. Katılımcılar Müslümanları, ortak alanları keşfederek burada işbirliğine, farklı alanlarda da birbirlerini mazur görmeye davet ederler.
3. Katılımcılar bütün İslam alimlerini, halka birlik şuur ve eğitimi vermeye, mezhep mensuplarının birbirine "kafir, fasık, sapık" demelerini engellemeye davet ederler.
4. Dini konuşmalar ve medya haberleri yeniden ele alınıp düzeltilmeli, fitne ve tefrika doğuran ifadeler terk edilmelidir.
5. Katılanlar, Irak''ta cereyan eden ve masumları hedef alan terör olaylarını mahkum etmekte ve burada cereyan eden çatışmada mezhep farkının etkili olduğunu kabul etmemektedirler.
6. Heyet, Çeçenistan, Keşmir, Somali, Filistin, Azerbaycan-Karabağ ve benzeri yerlerde Müslümanlara reva görülen zulüm ve kahrı mahkum etmektedirler.
7. Lübnan, Filistin ve Irak''ta işgale karşı direnenleri selamlamakta ve Allah''tan ümmeti, zalim işgalcilerin pençesinden kurtarmasını niyaz etmektedirler.
8. Heyet bütün İslam ülkelerini, bilim ve teknoloji alanında gelişmeye ağırlık vermeye ve barışçı amaçlarla nükleer enerjiden yararlanmaya davet etmektedirler.
9. Türkiye, İran, Suriye, Irak ve diğer ülkeleri bölmek için emperyalist ve siyonistlerin yaptıkları planlara karşı direnme ve oyunu bozmanın zaruretine dikkat çekmektedirler.
10. Toplantıya katılanlar, İslam birliği, fikirde yakınlaşma, amelde birlik, diyalog ve kardeşçe bir ortak hayatı paylaşma konularına yoğunlaşmış bir televizyon kanalı kurulmasını tavsiye ederler.
11. Farklı İslam mezhepleri arasında yakınlaşma, diyalog ve işbirliği amacını gerçekleştirmeye yönelik faaliyetleri takip ve koordine edecek bir genel sekreterlik kurulmasını uygun bulurlar.
Bunca mala, cana ve değere mal olan musibetlerden sonra da olsa son günlerde yoğunlaşan bu çeşit toplantılar ve kararlar ümit vericidir. Son toplantıda tavsiye edilen kurumlaşma da gerçekleşirse ümitlerimiz daha güçlenecektir."
22 Nisan 2007
Farklılığın amacı
00:008/01/2012, Paza
Müslümanların bölge, coğrafya, kavme/ırka mensubiyet, renk, dil, kısmen kültür, mezhep, son asırda ulus devletler olarak siyaset... bakımlarından guruplar teşkil etmiş olmalarının doğuracağı sonuç ne olmalıdır?
Çatışma mı, diyalog, dayanışma, farklılıkların oluşturduğu zenginlik ve imkanlardan yararlanma mı?
Kur''an-ı Kerim maddi (renk ve ırk) manevi/kültürel (dil) farklılıkların, Allah''ın varlık ve kemalinin işaret, delil ve tecellilerinden olduğunu, insanların sosyal guruplara ayrılmasının, bilgi, marifet ve kültür alış-verişi (teâruf) yoluyla zenginliğe ve insanların hem gurup hem de fert olarak tanınmalarına, ayırt edilmelerine vesile kılınması gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca müminler arasındaki ilişkinin, bütün diğer farklılıklara rağmen "kardeşlik ilişkisinden başkası olamayacağı"nın altını çiziyor. Önümüzde böyle bir kitap var iken müslümanlar olarak içine düştüğümüz tefrika, çatışma, düşmanlık, İslam düşmanlarıyla -kardeşlere karşı- işbirliği durumu utanç verici, insanı badbaht edici bir tablo.
Geçen pazar yazımda bu konuyu yazmış, yazıyı şu cümle ile bitirmiştim: "İşe bir yerden başlamak gerekiyor. İlk merci, bütün gurupların temsilcilerini ihtiva eden bir alimler kurulu olabilir."
Yazıyı gazeteye gönderdikten sonra bazı Arap kanallarında dolaşırken Katar''ın başkenti Doha''da, çeşitli mezheplere mensup birçok alimin katıldığı bir "birlik toplantısı"nın yapıldığını gördüm, tabii sevindim, Allah''a şükrettim. 44 ülkeden 200 civarında alim, düşünür ve gazetecinin katıldıkları toplantıya, İran''dan Muhammed Ali Teshîrî de katılmıştı. Teshîrî, İran''daki "Uluslararası Mezhepler Arasında Yakınlaşma Kurumu"nun başkanı, kendisiyle yapılan bir röportajda söyledikleri oldukça önemli: "Şîa ile Sünnîler arasında ortak olan alan yüzde doksan beş, farklı olan alan ise yüzde beştir. Biz farklı noktaları her mezhebin mensuplarına bırakarak ortak noktalarda işbirliği yapalım, kardeşçe ilşkiler kuralım... İslam düşmanlarının yaptıkları propagandalar ve komplolar yüzünden biz Müslümanlar, gerçek düşmanı bırakıp, vehmin icad ettiği (sanal) düşmanla meşgul oluyor, birbirimize düşmanca davranıyoruz...."
Bu kurumun (et-Takrîb...) tarihçesi hakkında kısa bir hatırlatma yapayım: Bilhassa Birinci Dünya Harbinden sonra İslâm ülkeleri yabancıların istîlasına uğrayıp sömürge hâline gelince her iki câmianın düşünürleri kurtuluş yolları aramışlar ve bunun ilk şartının "İslâm Birliği"nin gerçekleşmesi olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Aynı maksatla ondokuzuncu asrın sonlarında Cemâleddin Efgânî''nin sarfettiği çabalar 1940''larda yeniden canlandırılmış, İslâm birliğine bir kapı, bir yol olmak üzere mezhebler ve mensupları arasında bir yakınlaşma sağlama çalışmalarına girişilmiştir. Bu hareket ve çalışmaları yürütenler ve destekleyenler arasında Kum''da ikamet eden merci''i-taklîd Muhammed Hüseyin Burûcerdî, Necefli merci'' Muhammed Hüseyin lü-Kâşifi''l-ğıtâ, Lübnanlı merci'' Seyyid Şerefuddîn, Ezher Şeyhi Abdulmecîd Selîm ve önemli öğrencileri, Müslüman Kardeşlerin lideri Hasen el-Bennâ gibi zevât bulunuyordu. Bu gayretlerin sonucu 1947 yılında Kahire''de "Dâru''t-takrîb beyne''l-mezâhib"in kurulması olmuş ancak milletlerarası siyaset ters istikâmetlere zorladığı için bu gayretler istenen sonuçlara ulaşamamıştır. İran devriminden sonra orada bu faaliyetler yeniden başlamıştır... ve devam etmektedir.
Doha toplantısında birçok önemli mesele müzakere edilmiş, Müslüman guruplar arasında diyalogun gerekliliği vurgulanmış, guruplar arası tekfir (İslam''dan dışlama) problemi üzerinde durulmuş ve işbirliğinin önündeki engellerin teşhis ve tedavisi konuşulmuştur.
Birçok maddi ve manevi değere, nimete, zenginliğe sahip olan İslam ülkelerinde emperyalistlerin gözü var, bu nimetleri Müslümanlara bırakmak istemiyorlar, bunların hiçbiri müslümaların iyiliği için kılını kıpırdatmaz ve metelik harcamazlar, tartışılmaz gerçek budur, bunu bilip ona göre hareket etmemiz de elzemdir.
26 Ocak 2007
Birlik gücü arttırır
00:0012/01/2012, Perşembe
Akif merhum ne güzel söylemiş: Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam,
Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmıyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti!
İşte Irak''ı da taksim ediyorlar şimdi.
Bu mısralar 1913 yılında yazılmış. Bir asır sonra aynı noktadayız. Mazlum ve mağdur İslam topluluklarını güçlü ve zalim uluslar eziyorlar, sömürüyorlar, istedikleri gibi yönetiyorlar. Gazze''ye ilaç ve yiyecek dolu bir gemiyi bile göndermeye muvaffak olamıyoruz.
Niçin?
Kim ne derse desin, bu sorunun cevabı şudur: "Gücümüz yeterli olmadığı için!"
Bu gemiyi Çin, Rusya, ABD göndermek isteseydi gönderemez miydi?
Çare birleşerek, değerlerimizin önderliğinde çağdaşlaşarak, çalışıp üreterek güçlenmektir.
Allah Teala İslam ülkelerine her türlü nimeti, zenginlik imkanlarını esirgemeden vermiş; ümmetin parçaları bir şekilde birlik oluştursalar, imkanlarını ve güçlerini birleştirseler dünyanın en güçlü milleti olurlar. Ve bu millet (ümmet) gücünü ancak meşru olan çerçeve içinde kullanabilir; kimseye zulmedemez, başkaları zulme sapmadıkça, saldırmadıkça, kesin bir tehlike oluşturmadıkça dünyada barışı hakim kılar. Bu barış "İslam barışı"dır; bu barışın ayakları "adalet, merhamet, hürriyet ve muhabbet"tir.
Bakın Gannuşi ne diyor:
"Arap dünyasındaki bu devrimler ve değişimler halklar arasında birlik ruhunu yeniden canlandırdı. Mağrib ülkeleri (Kuzey Afrika), diktatör rejimlerin engeli olmasaydı birleşmeye en münasip halklardı. Bu demokratik devrimlerden sonra halkların rüyaları yeniden ortaya çıktı…
Birleşmek için siyasi, toplumsal ve kültürel bir engelimiz yok. Her iki ülkenin vatandaşlarının kahir ekseriyeti aynı ırktan, hepsi Müslüman ve yine hepsi Maliki mezhebinden. Tarihimiz, medeniyetimiz ve maslahatlarımız zaten bir."
Bu doğru ve güzel sözlere şunu eklemek isterim:
Birleşmeye Mağrib ülkelerinin çağrılması halihazır şartlarda en uygun ve kolay olabileceğindendir. Yoksa Gannuşi''nin maksadı en geniş çerçevede "İslam birliği" olmalıdır.
İslam dünyasında olup bitenleri yakından takip eden ve bilgi sahibi olan bir zatın "Arap baharı"nı, ABD ve benzerlerinin büyük oyunu olarak değil, diktatörleri yıkmak için harekete geçen mağdur Müslümanların isyanı olarak değerlendirmesi kale alınması gereken bir değerlendirmedir. Bazı yazarların diktatörlere ve onların yüzünden insanların maruz kaldıkları acılara, zararlara hiç iltifat etmeksizin ısrarla "bu isyanlar dışarıdan planlandı, büyük oyun, yine büyük oyuncular kazanacak" demeleri –bir uyarı olarak değerli olmakla beraber- daha ziyade oyuna katkı sağlıyor. O büyük oyuncuların nice oyunları başlarına bela oldu, kontrollerinden çıktı ve amaçlarının tersine gelişti. Yardım edelim de bunlar da öyle olsun.
Reşid Riza mason değildir
00:0013/01/2012, Cuma
Bir köşe yazarı tarihe mal olmuş bazı Müslümanlara takmış, ortalama ayda bir şuna benzer yazılar yazıyor:
"Müslümanlar Farmason Afganî''nin, Farmason Abduh''un, Farmason Reşid Rıza''nın metodlarını benimseyecekler, izlerinden gidecekler, zihniyet ve anlayışlarını kabul edecekler ve kurtulacaklar... Ne boş, ne kof bir hayaldir bu. (8 Ocak tarihli yazısından)".
Bu cümlelerde iki vahim hata (iftira, vehim, hayali kurgu…) var:
1. "Reşid Riza farmason" diyor; bu apaçık ve tevili mümkün olmayan bir iftiradır. R. Riza hiçbir zamanda masonluğa girmemiş, tam aksine masonluk aleyhinde dört fetva yayınlamıştır.
2. Ben Türkiye''de ve İslam dünyasında "kurtuluşu bu kişilerin izinden gitmeye bağlayan" bir kimse bulunduğunu görmedim ve okumadım. Bu kişilerle ilgili gerçek bilgiye ulaşmak için çaba göstermek ve ulaşılan bilgileri yayınlamak başkadır, bu kişilere âdeta bey''at başkadır ve bu ikincisi suizandan ibarettir.
Masonluk meselesine gelelim.
Defalarca açıkladım, "Gerçek İslam''da Birlik" isimli kitabımda da yazdım, burada bir daha tekrar edeyim:
Efgânî ve Abduh''un siyasi mücadelelerinde bir araç olarak kullanmayı ve yararlanmayı denedikleri, sonra bunun çıkmaz bir yol olduğunu görerek terkettikleri masonluk; R. Riza''nın yazılarında ve fetvalarında değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Neşredilmiş Fetâvâ''sının 977, 979, 1121, 2062. sayfalarında yer alan –masonluk aleyhindeki– dört fetvası, 1978 yılında tarafımızdan tercüme ve neşredilmiştir (Nesil Dergisi, Ekim, 1978, s. vd.) Bu fetvâlardaki açıklamalarına göre "cemiyet (masonluk) aslında siyasidir, şahsi (ferdi) veya dini hakimiyetin bulunduğu her ülkede, yönetimin dinî rengi yok oluncaya ve idarecilerin diktaları sona erinceye kadar, siyasi olmaya devam edecektir. Bu maksat hasıl olunca, cemiyet sosyal ve edebi renge bürünür; üyeleri nutuklar söylemek, konferanslar düzenlemek, önemli kişilerle tanışmak için localarda toplanırlar... Yabancılar ve onların Mısır''da, Osmanlı ülkelerinde bulunan yabancılaşmış yerli yardımcıları, yıllardan beri buralarda masonluğu yayıyorlar. Elde ettikleri sonuç, siyaset ve idarenin dinden ayrılmasına, beşeri (laik) kanunların şeriat yerine geçmesine, müslümanlar ile gayr-i müslimlerin eşit ve kardeş olduklarına, birbirlerini dost bilmeleri gerektiğine insanları inandırmak ve zihinleri hazırlamak olmuştur. Masonluk cemiyeti önce, doğrudan papalık dinî hükûmetini ve hakimiyetini yıkmak, sonra da bütün dinî idareleri yıkarak, yerine laik yönetimleri koymak için kurulmuştur... Üyelerinin çoğu cemiyetin siyasi ve nihai amacını bilmezler... İlk kurucuları, temel taşını koyanlar Yahudilerdir. Asıl amaçları Hz. Süleyman''ın saltanat ve mülkünü Kudüs''te kendi milletlerine yeniden kazandırmak ve onun heykelini (Mescid-i Aksa''yı) eski haline getirmektir... Bu amaçla önce Hıristiyan ve İslamın dinî yönetimlerini yıkmışlardır. Sonra siyonist cemiyetleri ve emelleri ortaya çıkmıştır, İkinci Dünya Harbi''nde İngilizlere yaptıkları hizmetlere karşılık olarak –onların yardımı ile– Filistin''de bir vatan edinme hakkını kazanmışlardır, şimdi de Filistin''in sahiplerini vatanlarından kovmaya çalışmaktadırlar..." (Gerçek İslam''da Birlik, s.199)
Muhammed Amâra da Efgânî ve Abduh''un masonluğa girip çıkmaları konusuna temas ettiği bölümde şu açıklamayı yapmıştır: "O tarihlerde masonluğun iyi bir şöhreti vardı; çünkü ortaçağ Avrupasında imparatorların istibdadına ve papaların otoritelerine karşı çıkmıştı, ilmi araştırma merkezleri üzerinden kilisenin gerici baskısını uzaklaştırma, bilim adamlarının akıllarını, muhafazakâr din adamlarının baskısından kurtarma, hürriyet ve demokrasi yolunda çaba göstermişti, Fransız ihtilalinin '' hürriyet, eşitlik ve kardeşlikten ibaret olan'' ilkelerini bayrak gibi kullanıyordu. Doğuda Arapların kendi geleceklerini belirleme meselelerinde, masonluğun Yahudi yöneticilerinin olumsuz etkileri henüz gün ışığına çıkmamıştı; çünkü yeni siyonizm hareketi, henüz ortada yoktu ve Filistin konusunda dünya Yahudilerinin niyet ve amaçları da keşfedilmiş değildi. Bütün bunlara rağmen Abduh ve Üstadı, masonların istibdad ile işbirliği yaptıklarını ve yabancıların, özellikle İngilizlerin Doğu''ya nüfuzları ile ilişki içinde olduklarını görünce, bu cemiyetten ümitlerini kestiler ve ''Mısır, Mısırlılarındır'' sloganı etrafında toplanan Hür Vatan Partisi''ne (el-Hizbu''l-Vataniyyu''l-Hurr) girdiler." (el-A''mâlu''l-Kâmile, C. I, s. 22, 35-36; aynı konuda bak. Abdul''âtıy, el-Fikru''s-siyasi..., Kahire 1978, s. 69).
Kadına yönelik şiddet
00:0015/01/2012, Pazar
Tevhîd, rahmet, adalet, hürriyet, barış ve muhabbet temellerine dayalı bir hayat düzeni olan İslam''da; kadınlara, güçsüzlere, çaresizlere yönelik şiddet için dayanak aramak ve çıkarmak önemli bir sapmadır, İslam''a ihanettir.
Çeşitli kültürlerde ve coğrafyalarda hayvan döver gibi -ki, hayvanı dövmek de İslam''da yoktur- kadınları, köleleri, çocukları döven güçlüler bulunmuş, Cahiliye dönemi Arap toplumunda da bu adet yaygın olarak bulunmuştur. Mekkeli Müslümanlar Medine''ye hicret edince burada yerleşmiş bulunan Yahudilerin kadınlarını dövmediklerini görmüş ve bunu garipsemişlerdi.
Peygamberimiz bir erkeğin karısını iz bırakacak şekilde dövmesi üzerine kadın için "kısas yapma"; yani erkeğin yaptığını ona uygulama hakkı tanıyarak dövme uygulamasını kaldırmak istemiş, fakat vahiy bu ıslahatın birden olmasını uygun görmemiş, zaman içinde kaldırılması yolunu açmıştı. Peygambermiz (s.a.) Müslüman toplumu tedîb ederek (eğiterek) genel manada şiddeti ortdan kaldırdığı gibi özellikle kadınlara şiddet uygulamasına karşı çıkmış, onlara sevgi, şefkat ve merhametle davranılmasını ısrarla tavsiye etmiştir. Bu ıslahatı iyi değerlendiren eski müfessirler de vardır. Bunlardan Ebû Bekir İbnü''l-Arabî''ye göre büyük alim Atâ, âyette geçen dövmenin ibâha (serbest bırakma) ifade ettiğini, genel olarak karı dövmeyi yasaklayan hadislerin ise kerahet (mekruh ve çirkin görme) hükmü getirdiğini tesbit etmiş ve sonuç olarak İslam''da "Koca, karısını dövemez" demiştir (Ahkâm, 420).
Bize göre de kadının aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbiri olarak ve içinde yaşanılan topluluğun örf ve âdetine uyularak serbest bırakılan "kocanın karısını hafifçe dövmesi" eylemi, Hz. Peygamber (s.a.) tarafından toplum ıslah edilerek, insanın ve özellikle zevcenin dövülemeyeceği ifade ve telkin edilerek ortadan kaldırılmış, "iyi bir kocanın karısını dövemeyeceği" kaidesi bu yakışıksız davranışın önüne bir set olarak konmuştur. Burada sünnet (Resûlullah''ın sözleri ve uygulaması) âyeti neshetmemiş, tarihîliğini, yerelliğini ve kültürel bağlamını açıklamıştır.
Şiddeti Müslümanlara ve İslam''a yükleyen Batılılar ile onların uydularına yönelik olarak şu notu da eklemek gerekiyor:
Bugün ABD''de karısını döven erkeklerin oranı %79, İngiltere''de ise %77 dir.
Bu istatistik sonucunu verirken "oh ne iyi, onlarda da var" demek gibi bir kompleksin veya duyarsızlığın etkisi altında değiliz; üzülüyoruz, acıyoruz ve "birbirimizi kötüde örnek alacak yerde bütün dünyada sevgi, barış ve merhameti hakim kılmaya çalışalım" diyoruz.
Merhametsiz, eğitimsiz, hasta ruhlu... insanları kısa bir müddet içinde ıslah etmek mümkün değildir. Şiddete maruz kalan, ama kurtulmak için çaresi de olmayan kadınlara, zayıflara, çaresizlere çare olmak gerekiyor. Çare olmanın pek çok usulü, yolu, yöntemi vardır. Bunlardan ikisine işaret etmek isterim:
1. Şiddet uygulayanlara karşı etkili ve caydırıcı tedbirler almak gerekiyor ki, bu devlete düşen bir vazifedir.
2. Şiddete çaresizlik yüzünden katlanan kadınlara ve çocuklara sığınma yuvaları oluşturmak, buralarda hem barınma ve korunmalarını sağlamak hem de huzurlu bir gelecek için hazırlık yapmalarına yardımcı olmak icab ediyor ki, bu vazife de hem devlete hem de sivil topluma düşüyor.
.Ben varım, öyleyse şüphesiz Allah vardır"
00:0019/01/2012, Perşembe
Depremcilikle fazla uğraşmasından olmalıdır ki, kafası sarsılmış bir bilimci "Allah''a iman edenleri tımarhaneye göndermeyi teklif" ile biten bir yazı yazmıştı. Torunum (Ulvi Murat Kılavuz) Kelam ilim dalında, hem de "Allah''ın varlığı" konusunda doktora yaptığı için yazıyı ona göndermiş, bilgi eksikliği yüzünden yanlış yönlenmeleri engeller ümidiyle bir cevap kaleme almasını istemiştim. Başlığını kendim koyduğum yazısını iki bölümde sunuyorum.
Teizm yaratıcı bir Tanrı''nın varlığını öngören ve savunan düşünme tarzlarının genel adını ifade ederken, ateizm ise bunun tam aksine Tanrı''nın varlığını reddeden açıklama tarzıdır. Kaynakları itibariyle düşünüldüğünde, gerek teizmin gerekse ateizmin Batı felsefesi geleneğinin bir parçası olduğu dikkate alındığında, Tanrı''nın varlığını kanıtlamaya yönelik teizm tarafından ortaya konulan düşüncelerin eleştirisi şeklinde teşekkül etmiş olan ateizmin de, nihayetinde Tanrı''nın var olmadığı yönündeki metafiziksel düşünce tarzının bir parçası olduğu söylenebilir. Bu noktada ifade edilmelidir ki, materyalist diye nitelendirilen Batılı düşünürlerinkiler de dâhil olmak üzere, felsefede ortaya konulmuş olan bütün düşünce tarzları, varlığı, varoluşu, yaşamı, evreni ya da en basit ifadesiyle insanın içinde bulunduğu dünyayı anlamlandırma çabasından başka bir şey değildir. İster idealist isterse materyalist bir mahiyete sahip olsun, bu çabayı felsefî kılan husus, söz konusu çabanın yalnızca beşerî düşünümün, dolayısıyla insan aklının referans noktası alınmak suretiyle realize edilen ve bir şekilde varlığı anlamlandırma amacı taşıyan bir karakter arz etmesidir.
Bilim ve bilgi felsefelerini şöyle kıyısından köşesinden de olsa bilen her akıl sahibinin kolaylıkla tasdik edeceği üzere, felsefede ortaya konulan hakikat iddiaları birtakım postülalara dayanır ve doğruluğu tartışılmaksızın düşünce sistemlerinin temeline yerleştirilen söz konusu postülalardan hareketle sistemler inşa edilir. Buna göre, ister idealist isterse materyalist felsefeler söz konusu olsun, tüm felsefe yapma biçimleri, kendileri için hareket noktası teşkil edecek birtakım kabullere dayanmak durumundadır. Aslına bakılırsa teizm ve ateizm kavramları da, bilimsel bir temele dayanmaktan ziyade, Tanrı hakkında geliştirilen beşerî düşüncenin birbirleriyle karşıtlık ilişkisi içerisinde şekillenmiş tarzları olmak durumundadır. Bundan dolayı, Tanrı''nın varlığı veya yokluğu şeklindeki bir ön kabule dayanan düşünme biçimleri olan teizm ve ateizmin kesin olarak ispatlanmış, karşı konulamaz, şüphe duyulamaz kanıtlara dayalı olarak teşekkül ettiğini iddia etmek mümkün değildir. Daha da ötesi, insanın bilme yetisinin sınırlarını soruşturan Kantçı epistemolojinin, insanın neyi bilimsel olarak bilebileceği sorusuna yönelik sunmuş olduğu imkânlar açısından ele alındığında ise, her ikisinin de bir tür inançtan ibaret olduğunu söylemek mümkündür.
.Ben varım, öyleyse şüphesiz Allah vardır" (2)
00:0020/01/2012, Cuma
Mahiyeti itibariyle insanın anlam arayışına bir yanıt teşkil eden ve insana gerek kendisini gerekse varlığı anlamlandırma imkânı sunan dinlerin ortaya koyduğu Tanrı veya Allah anlayışı ise, ne bilimsel bir ispat nesnesi ne de hümanistik düşünce tarzının birtakım kabullerinden ibarettir. Özellikle kitaplı dinlerin telkin ettiği Allah anlayışı, insanın karşılıklı ilişki içerisinde bulunduğu, onu ve tüm varlığı var etmenin ötesinde evrene her an müdahil olan, kişinin, var oluşunun her anında bizzat tecrübe ettiği "aşkın" olduğu kadar insana kendisinden de yakın "içkin" bir varlığa işaret eder. Pascal''ın "filozof ve âlimlerin değil, İbrahim''in, İshak''ın ve Yakub''un Tanrısı" sözüyle işaret ettiği husus da budur.
Tanrı''nın varlığı fikrinin tutarlı olmadığı iddiası karşısında sorulması gereken ilk soru, bilimden veya bilimsel verilerden hareketle Tanrı''nın var olmadığını ispatlama çabasının ne ölçüde tutarlı olduğudur. Bilim, fenomenler âlemini, yani gözlemlenebilir ve deneye tâbi tutulabilir varlık evrenini konu alır. Salt bilimsel verilere dayanarak Tanrı''nın varlığını ispat çabasına girmek isabetli olmadığı kadar, bunun tam aksini yaparak redde çalışmak da yanlıştır. Çünkü bilim özü itibariyle teistik veya ateistik iddialara karşı nötr olmak veya kayıtsız kalmak durumundadır. Çünkü görünür evrenin ötesinde olan "Tanrı" onun söz söyleyebileceği ve birtakım önermeler ortaya koyabileceği alanın dışında kalmaktadır. Dolayısıyla Tanrı''nın var olmadığını ispatlamak için bilimden yararlanmaya çalışmak, onu kendi sınırlarının dışına çıkmaya ve yetki aşımı yapmaya zorlamaktır. Böyle bir çaba, bilimin tanımı ve anlam çerçevesiyle çelişen bir durumdur ve bizatihî bir tutarsızlıktır.
İkinci bir adım olarak yazıda dile getirilen "varlık için bir ilk neden arayışının mantıksal bir zırvalıktan türemesi" iddiasına bakmak uygun olacaktır. Şengör''ün atıfta bulunduğu erken dönem tabiatçı Grek felsefesinin temel karakteristiklerinden birisi varlık için bir temel ilke, neden veya felsefî tabiriyle arkhe arayışıdır. Buna farklı düşünürler tarafından farklı cevaplar verilmiş olmakla birlikte, yazıda zikri geçen Anaksimandros''un "apeiron"u da bu cevaplardan birini teşkil eder. O evrendeki çokluk ve farklılığın sınırlı, nitelik ve nicelik açısından sonlu ve belirli tek bir şey, tek bir töz veya arkhe ile açıklanamayacağı düşüncesinden hareketle sonsuz ve sınırsız dediği apeironu varlık ilkesi olarak koyar. Fakat onun aperionu da maddî bir şeydir, bir arkhedir. Bu arkhenin cisimsel bir temele sahip olmayıp, felsefî anlamdaki madde kavramına bağlı olarak anlaşıldığı göz önünde bulundurulduğunda, aslında çoğu materyalist ve ateistin de bir çırpıda gözden kaçırdığı üzere, ilk çağda zuhur eden materyalist felsefelerin de özü itibariyle idealizmin, dolayısıyla da özcü bir felsefe anlayışının neden arayışının bir parçası olduğu açıktır. Bununla birlikte Anaksimandros''un aperionu, varlıkta gözlemlenen kozmosu, yani düzenliliği temellendirmekte yetersiz görüldüğünden ötürü, daha sonraki düşünürler, gerek evrendeki düzenliliği gerekse çeşitliliği izah etme kaygısıyla çeşitli fail neden arayışlarına yönelmişlerdir. Söz konusu arayışların en tipik örneği, Anaksimandros ve Anaksimenes sonrası doğa filozoflarının, tamamı plüralist materyalist olmalarına rağmen, varlıktaki hareket, çeşitlilik ve düzeni açıklama kaygısıyla Aristoteles''in fail neden diye gönderme yaptığı bir neden arayışına girmeleridir. Bu noktada Anaxagoras''ın "nous"u ve Empedokles''in "sevgi" ve "nefret" kavramları zikredilebilir. Bundan dolayı, gerçekte kendisi insanın varlığı anlamlandırma kaygısının bir ürünü olan felsefî düşüncede eğer bir mantıksal zırvalıktan bahsedilecekse, bu, evren içerisindeki çeşitli varlıkları ve bu varlıklardan oluşan bütünü herhangi bir anlamlandırıcı ve açıklayıcı nedene başvurmaksızın ele almak olacaktır.
Hollanda soruları
00:0022/01/2012, Pazar
Hollanda''da yaşayan bir din kardeşimizn soruları birçok Müslümanı ilgilendirdiği için köşemden birkaç yazıda cevap vereceğim.
1. Biz bu seneki izinimizde ilk defa Türkiye''de oruç tutma imkanı bulduk. İki hafta sonra Hollanda''ya geldik. Yolculukta fazla zahmet çekmeyeceğimizi düşünerek çocuklarla beraber niyetlendik. Ordu''dan (biz Karadenizliyiz) otobüsle iftara yakın yola çıktık. Gece Çorum''a yakın yerde imsak oldu ve niyetlendik. Uçağa bindiğimizde İstanbul''daki iftar vaktine 1 saat vardı. Ne var ki biz Hollanda yönüne gittikçe hava kararacak yerde aydınlandı. Size sorum şu: Böyle bir durumdaki insan geldiği yere göre mi yoksa gideceği yere göre mi iftar edecek? Mesela bizimle tamamen farklı saat uygulaması olan ülkelere gitmek için, biz akşama yakın yola çıktık diyelim, biz gittikçe aydınlık olacak ve uzun bir yolculuktan sonra oraya vardığımızda orada gündüz olacak. Bu soruma bir çevap verirseniz cok sevineceğim.
Cevap:
Uçak ile yolculuk sırasında biz de buna benzer bir durum ile karşılaştık. Batıya doğru uçuyorduk, hareket ettiğimiz yerde iftar vakti geldiği halde bulunduğumuz yerde güneş önümüzde idi ve biz batıya doğru ilerledikçe o da bizden önde ilerliyordu. Uçakta durumu müzakere ettik. Verdiğim ve vereceğim cevaptan önce bu konuda ortaya çıkan görüşleri özetlemekte fayda var.
Prof. M. Hamîdullah (nerhum) İslam''a Giriş isimli değerli kitabında şöyle diyor:
"... bunun aksine bir memleket saat altıda terkedilir ve yalnız üç saat sonra ulaşılan yerde mahalli saat dokuz olacağına 12 olabilir. Aklı selim bu gibi hallerde güneşin hareketini değil, terk edilen memleketin saatine uyulmasını icab ettirir." (s.212; kitabın sonunda).
Yusuf Kardâvî bir Ramazan günü Kahire''den Devha''ya uçakla giderken kaptan, o anda üzerinde bulundukları yeri esas alarak iftar vaktinin geldiğini duyurmuş. Kardâvî buna şöyle itiraz etmiş: "Güneşi görüyoruz, naslara göre güneş Batı ufkunda kaybolmadıkça (batmadıkça) iftar vakti gelmiş olmaz. Biz hareket ettiğimiz yerde değiliz, gideceğimiz yere ulaşmadık, altımızda görülen yerde de değiliz. Mesela orada bile dağın başında olanlarla altında olanlar güneşe bakarak farklı vakitlerde iftar ederler. Biz uçakta iken güneşin battığını görünceye kadar orucumuzu açamayız."
Mısır Müftüsü Dr. Ali Cum''a da aynı gerekçelerle aynı şekilde fetva vermiştir.
Kahire''de fıkıh profesörü ve Din İşleri Kurul üyesi Dr Ali Desûki, "Uçak yolcuları bulundukları yerin takvimine uyarak (kendileri uçakta iken altlarında bulunan yerde güneş batınca) oruçlarını açmalıdırlar" diyor.
Ezher alimlerinden Dr. Abdulhaken Saîdî "Uçak yolcuları hareket ettikleri yerde oruca başladıkları takdirde 12 saati tamamlayınca güneşi görseler bile oruçlarını açarlar; normal mıntıkada en uzun oruç saati budur; süre bunu aşınca Peygamberimiz''in (s.a.) tavsiyesine uyularak takdire gidilir (bu formül uygulanır)" diyor.
Benim tercihim şöyledir:
Kişinin yola çıktığı yerdeki en uzun oruç süresini aşan süre içinde –uçaktan görülmek üzere- güneş batmazsa, hareket edilen yerin takvimi uygulanır. Bu süre içinde güneş batacaksa güneşin batması beklenir. En uzun süreyi gözetmek ihtiyattır, hareket yerindeki o günün takvimine uymak da caizdir.
Not:
Onbeş gün kadar bir seyahatte olacağım, yazılarım aksarsa bağışlayın.
Hollanda soruları (2)
00:0026/01/2012, Perşembe
“Hollanda''da yaşayan (yani yabancı memlekette) bir kişi, içerisinde her türlü ürün satılan yani domuz eti ve içki de dahil, sahibi müslüman olmayan bir markette işçi olarak çalışabilir mi? Kazancı helal olur mu?"
Hz. Ömer halife iken gayr-i müslim ülkelerin tacirleri İslam ülkesindeki gayr-i Müslümlere satmak üzere domuz, şarap gibi Müslümanlara haram olan nesneleri de getiriyorlardı. Müslüman tacirleri onlara mal götürürken (ihraç ederken) yüzde on vergi (uşûr) alıyorladı. Hz. Ömer "Biz de onlardan aynı oranda vergi alalım" diye karar verdi. Lakin malların içinde haram olanlar da bulunduğu için bu malların vergisi ayınlarından (mal olarak) alınmadı, Halife''nin tensibi ile mallar gayr-i Müslümlere sattırıldı ve vergi bedelinden alındı.
Bu uygulama da gösteriyor ki, Müslümanların gayr-i Müslimlere de domuz, şarap vb. lerini satmaları caiz değildir.
Eğer bu mağazalarda çalışan Müslümanlar haram olan malları insanlara sunma, tartıp satma gibi işleri yapıyorlarsa buralarda ancak zaruret halinde; yani geçimlerini sağlayacak başka bir iş buluncaya kadar çalışabilirler.
"Bu sorum vekil haccıyla alakalı. (...) aracılığıyla (gerçi başkalarının yaptığını da duydum) hacca gidemeyenlerin yerine 600 euro karşılığı hac yaptırılıyor. Vazifeler orada öğrenciler tutulup ya da buradan görevli gidenlere yaptırılıyormuş. Buradan normal gidenlerin karşılığı 2400 euro. Bu doğru mu? Kaynağı nedir?"
Meşru bir mazereti sebebiyle haccı veya umreyi bizzat yapamayacak olan hayattaki bir mümin ile vefat etmiş mümin namına (bunlara vekaleten, bunların yerine) hac ve umre yapmak caizdir. Vekil olarak hac yapacak şahsın daha önce hac vazifesini ifa etmiş olması gerekir. Vekaleten hac yapacak şahsın, müvekkilinin yaşadığı/oturduğu yerden yola çıkması şart değildir. Vekilin masraflarının karşılanması gerekir. Bunun dışında vekile bir şey verilecekse bunun pazarlık yoluyla ve ücret olarak verilmesi caiz olmaz; hediye ve bağış şeklinde bir şeyler verilebilir.
"İslam geldikten sonraki Ehli kitabın (dolayısıyla bugün yaşayan gayr-i müslimlerin) ahiret durumu nasıl olacak? Onların da iyileri ve kötüleri var".
Allah''a şirk koşan, ahirete inanmayan bununla birlikte insanlara kötülük eden, kul hakkına tecavüz eden kimseler ahirette cennetten mahrum olurlar.
İslam ve Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.) hakkında doğru bilgi edindiği veya bunu edinebilecek durumda olduğu halde İslam''a iman etmeyen kimseler de cennetten mahrum olacaklardır.
İslam''a iman etmediği halde evrensel ahlaka uygun yaşayan, insanlara iyilik eden kimseler cennetten mahrum olsalar da bu iyiliklerinin bir şekilde karşılığını bulacaklardır.
Hollanda soruları (3)
00:0027/01/2012, Cuma
“Bir müslümanla evlenme dolayısıyla ya da başka bir sebepten müslüman olacak kişiye ilk önce ne anlatılmalı? Müslümanlık nasıl sevdirilmeli?”
Bu konuda herkese uygulanacak bir reçete vermek doğru olmaz. Samimi olarak Müslüman olmak isteyen bir kimse zaten İslam''ı sevmiş, beğenmiş ve tercih etmiştir. Onun yakınında bulunan Müslümanların yapacakları şey, mensup olduklarını iddia ettikleri İslam ile kendi ahlak ve davranışları arasında çelişkilerin bulunmaması hususunda titizlik göstermeleridir.
Casusluk yapmak, bir Müslüman hanımla evlenmek, İslam ülkesinden veya Müslümanlardan yararlanmak gibi maksatlarla Müslüman olmuş gibi görünen kimselere karşı hem dikkatli olmak, oyunlarına gelmemek gerekiyor, hem de kimsenin zihin ve kalbinde olanı kesin olarak bilemeyeceğimiz için, “o kişi nasıl görünüyorsa öyle kabul etmek ve ona göre davranmak” uygun oluyor.
Müslüman olmayanlara İslam''ı anlatmak ve sevdirmek sıradan bir iş değildir. Kaş yapayım derken göz çıkarmak da vardır.
Bir gayr-i müslimin İslam ile müşerref olmasına vesile olmak, bir mümin için dünyalara bedel bir ilahi lütuf, bir sebaplı ve şerefli vazifedir. Ancak çok dikkatli davranmak, hassasiyetlere riayet etmek, insanların hem akıllarını doyuracak bilgiyi, hem de kalblerini açacak anahtarı bulmaya çalışmak şarttır.
Ana hatlarıyla İslam''ın iman, ahlak ve amel yönlerini anlatmak, Kur''an''dan ve hadislerden uygun parçalar seçip okumak ve okutmak, Peygamberimizn hayatını ve bu arada veda hutbesini nakletmek genel olarak faydalı olacaktır.
“Bir müslümanın evladı dinden çıkıp da hırıstiyan olursa ona karşı özellike anne-babası ve diğer aile fertleri nasıl davranmalı? İlişki kesilmeli mi? Aynı şekilde bir müslümanın evladı bir inanmayanla evlenirse ailesi onunla ilişkiyi kesmeli mi? Ama kendisi hala müslüman.”
Bir Müslümanı böyle bir felaketten Allah korusun!
Böyle bir imtihana duçar olan müminler, bir yandan karşı tarafı hidayete getirmeye, diğer yandan aile fertlerini ve diğer müminleri onların zararından koruyacak en uygun davranışı arayıp bulmaya çalışmalıdırlar. Bu durumda kimi zaman tamamen alakayı kesmek, kimi zaman da sınırları koruyarak ilişkiyi devam ettirmek gerekebilir
Dindar nesil yetiştirmek
00:009/02/2012, Perşembe
Başbakan''ın "dindar nesil yetiştirmek"le ilgili sözleri muhaliflere yüklüce bir sermaye oldu. Her fırsatta eteklerindeki taşları atmayı adet edinenler bu vesile ile de hayli atışlar yaptılar, yapacaklar.
İnsan hakları belgeleri, ana babalara, 18 yaşına kadar çocuklarını kendi inançları doğrultusunda yetiştirme hakkı tanıyor. TC Anayasası''nın 24. maddesi de küçüklerin alacağı din eğitim ve öğretimini velilerinin isteğine bırakıyor. Bu durumda devletin vazifesi, çocuklarını "dindar Müslüman" insanlar olarak yetiştirmek isteyen ana babalara bu imkanı hazırlamaktır. Bu madde bugüne kadar işletilmedi, yeni bir anayasa çalışması yapılıyor, Başbakan da "çocuklarını dindar Müslüman" olarak yetiştirmek isteyenlere yardımcı olacaklarını ifade etmiş oluyor. Onun sözlerini "ülkenin bütün çocuklarını, velileri istesin istemesin dindar Müslüman yapacağız" şeklinde anlamak için "anlama arızalı" olmak gerekiyor.
Siyasi muhalifler "anlama arızalı" değiller, ama en mahir "saptırma ustaları" siyasi ve ideolojik muhalifler arasından çıkıyor.
Neymiş?
Devlet dindar yetiştiremezmiş.
Veliler istiyorsa devlet dindar yetiştirmenin kanallarını açmak mecburiyetindedir.
Neymiş?
Bugüne kadar yetişen gençler dinsiz mi imiş?
"Dindar" kelimesinin günlük kullanımda manası "dini bütün, dini hayatında uygulayan" demektir. Bunun zıttı ise "dinsiz" değil, "gevşek dinli, amelsiz, eksik bilgili ve uygulamalı… Müslüman" demektir.
Evet bugüne kadar Türkiye''de uygulanan milli eğitim politikası "isteyenin çocuğunu dindar Müslüman" olarak yetiştirmesine imkan vermedi.
Hâlâ İmam Hatip Okulları''na karşı çıkıyorlar ve onları tecrit etmek istiyorlar.
Hâlâ isteyen öğrencinin, memurun, çalışanın tesettürlü olmasına karşı çıkıyorlar.
Hâlâ okullarda "dindar Müslüman" yetiştirme imkanı, bunun için ayrılmış zaman, sınıflar ve hocalar yok.
Hâlâ okulda namaz vakti geldiğinde namazını kılmak isteyen öğretmen ve öğrenci için ayrılmış bir ibadet odası mevcut değil…
Hasılı yine tahammülsüzlükle karşı karşıyayız. Dindar Müslümanlar, devletin imkanlarıyla çocuklarımızı çağdaşlaşmak adına Batılılaştırmak isteyenlere tahammül ediyorlar, ama sözde çağdaş aydınlar, "aydınlanmışlar", isteyen velilerin çocuklarını dindar Müslüman olarak yetiştirmek için devletin üzerine düşeni yapmasına tahammül edemiyorlar.
Tarih mirası değerler
00:0010/02/2012, Cuma
İslam ümmeti 610 yılında gelen ve daha öncekileri tamamlayan, bozulanları düzelten son ilahî mesaj "İslam" ile oluşmaya başladı ve 1400 yıldır çığ gibi büyüyerek geliyor. Bizim kavmimiz ve onun tâbileri de 9. Yüzyıl''dan beri bu çığın bir parçasını teşkil ediyor. Bu yüzlerce asır içinde merkezinde İslam olan ve çeşitli kavimlerin katkılarıyla zenginleşen bir medeniyet kuruldu, bir genel kültür, bir de temeli ortak, renkleri farklı yerel kültürler oluştu.
Dünya ölçeğinde yaşanan hacmi/kaplamı kadar zararı da büyük değişim İslam dünyasını -eskiye nispetle- daha ziyade böldü, parçaladı, kolay yutulur lokmalar haline getirdi. Bu lokmalar, "ortak din, medeniyet ve kültür değerleri"ni ikinci plana atarak son bir asır içinde nesebi sahih olmaksızın doğan devletçiklere, ulusçuklara yeni değerler arama peşine düştüler. Bunu da -zengin ve muhteşem maziyi unutarak, unutturarak, inkar ederek...- kendileri inşa edemedikleri/edemeyecekleri için Batı''yı taklide yöneldiler.
Bu kötü gidişe razı olmayan, muhalif kalan, canını dişine takarak, zindanlarda çürümeyi, darağaçlarında can vermeyi göze alarak mücadele eden "asil ümmet çocukları" hep oldu; ben ve aynı çizgide düşünenler bunlara "İslamcılar" diyoruz. "Müceddid ve ıslahatçı" olarak isimlendirmek de vakidir ve uygundur.
İslamcılar din, kültür ve medeniyet olarak İslam''da kalmayı, İslam kalmayı, büyük mirası korumayı amaç ediniyorlar. Bunun için dünyada yaşanan büyük bilim ve teknoloji değişim ve gelişimine sırtlarını dönmüyor, asıl amaçlarını olumsuz etkilememek şartıyla bunlardan istifade etmeyi de gerekli görüyorlar.
Türkiye''ye gelelim.
Bir yanda bin yıllık bir miras var, bir yanda yüz yılı doldurmamış uydurma, asaletsiz, taklide dayalı, genleri yabancı bir "oluşum" var. Devletin bu oluşumdan yana tavır koymasına ses çıkarmayan hatta bunu teşvik edenler, bin yıllık mazinin ihyası ve iadesi söz konusu olduğunda "laik devlet bu işten uzak durmalıdır" kesin hükmü ile ayağa kalkıyorlar.
Zorunlu din kültürü ve ahlak öğretimi, Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Okulları, isteğe bağlı -her din ve mezhep için ayrı ve gerektiği ölçüde uygulamalı- din eğitim ve öğretimi, tesettür, dindarlığın zorunlu olarak dışa vuran tarafları, İslamlaşma amacına yönelik faaliyet gösteren sivil topluluklar... karşısında tavır alanlar, "laiklik veya çağdaşlık (yani Batılılık) elden gidiyor" diye feryad edenler "işte o oluşumun çocuklarıdır". Bin yıllık mirasın, insan fıtratına uygun, en yüce değerleri muhtevi medeniyetin çocukları ise hakka ve hukuka dokunmadan, edep ve vakarlarını koruyarak, düşmana fırsat vermeme basiretine sahip olarak davalarında ısrar ediyorlar.
Anayasa ve din eğitimi
00:0012/02/2012, Pazar
Yeni bir anayasa yapılacak. Bunun için çeşitli kesimleriyle halkın düşünce ve teklifleri alınıyor. Bu aşamada teklifi olanların, iligili komisyona tekliflerini "toplu halde, dernek, vakıf vb. olarak değil, fert fert" göndermelerinde fayda var. Çünkü işin sonunda "her bir madde için hangi yönde ne kadar teklif gelmiş" sorusunun cevabı teklif sayısına göre alınacak ve değerlendirilecektir.
Bu hamur daha çok su götüreceği için yeni anayasa ile ilgili tekliflerimizi komisyona göndermekle yetiniyor, köşemizde tartışmayı zamanına bırakıyoruz.
Anayasa değişsin değişmesin, hükümetin iradesi ve tasarrufu ile din eğitimi alanında yapılabilecek bazı önemli işler var. Bunlardan biri de "isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi"dir.
Mevcut Anayasa''nın 24. maddesinde yer aldığı halde bugüne kadar uygulanmayan "isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi", yine aynı maddede yer alan ve zorunlu olan "din kültürü ahlak bilgis" dersinden farklıdır. Zorunlu olması yerinde bulunan, bazı Avrupa ülkelerinde de benzerine yer verilmiş olan din kültürü ahlak bilgisi dersi, Türk tarihi, coğrafyası, dili, edebiyatı gibi bu ülkede yaşayan herkesin alması gerekli olan bir derstir. Bu derste belli bir dinin eğitimi ve öğretimi yoktur. Nüfusu ve tarihi ile denk olarak bu milletin din kültür ve medeniyeti ağırlıklı olmak üzere genel olarak din kültürü ve ahlak bilgisi verilmektedir.
İsteğe bağlı "din eğitim ve öğretimi" dersinde ise velileri istediği takdirde çocuklarına belli bir dinin bilgisi ve eğitimi verilecek, çocukların bu dinin manevi iklimi ve çevresi içinde sosyalleşmeleri, kişilik kazanmaları sağlanacaktır.
Ensar Vakfı''na bağlı Değerler Eğitimi Merkezi''nin emek çekilmiş, kafa yorulmuş bir çalışması var. Bu çalışmada, adı geçen dersin niçin, nasıl, nerede, kimler tarafından verilmesi gerektiği konusunda uzman araştırmalarına dayalı bilgiler ve teklifler mevcut.
Tekliflerin önemli maddeleri şöyle:
1. Din eğitimi isteğe bağlı olmalıdır (Benim teklifim: İstemeyen dilekçe vermeli, dilekçe vermeyenler bu dersi istiyor sayılmalıdır. Çünkü halkının %99''u Müslüman olan bir ülkede, aksine bir talep bulunmadıkça tabii olan İslam bilgisi almayı istemektir.)
2. Bu eğitim ve öğretimi almak isteyen on ve daha fazla öğrenci bulunduğu takdirde ilk ve orta öğretimde bu ders açılmalı ve mutlaka okulda verilmelidir. (Okul uygun bir gün veya iki yarım gün bu eğitime tahisis edilir, bu saatlerde diğer öğrenciler için başka meşguliyetler bulunur veya daha iyisi onlar için okul tatil sayılır.)
3. Bu dersler, pedagojik formasyon almış öğreticiler tarafından ücretsiz olarak verilmelidir. Mevcut din kültürü öğretmenlerine -farklı mezhepler için- hizmet içi eğitimi verilebilir.
4. Bu derslerin nasıl verileceği, program ve müfredatının nasıl olacağı gibi konuları görüşüp karara bağlamak üzere "en geniş anlamda paydaşları içeren" isteğe bağlı din eğitimi çalıştayları bakanlıkça acilen toplanmalıdır.
İslam ile müşerref olmak
00:0016/02/2012, Perşembe
Rütbesi, şanı, şöhreti, ictimai mevkii… ne olursa olsun bir beşerin Müslüman değil iken İslam''a girmesi, hidayete ermesi İslam''ın değil, o kişinin şeref kazanmasını sağlar (İslam onunla değil, o İslam ile müşreddef olur).
Sıkça okuruz, duyarız, “filan meşhur Müslüman olmuş”.
Buna seviniriz, ama “bir insan daha dünya ve ahirette mutlu olmanın yoluna girdi” diye seviniriz.
Dün (Çarşamba) gazetesinde bir ihtida, bir de uzay çağında İslam''ın yaşanmasına dair iki haber okudum; küçük yorumlarla paylaşacağım.
Türkiye Müslümanlarını dolayısıyla ümmeti üzen bir filim yapılmıştı: Gece Yarısı Ekspresi. Filmin senaristi Oliver Stone Yahudi. Eşi de Hristiyan. Hz. Peygamber zamanından beri Yahudilerin, İslam''a ve onun Peygamber''ine (s.a.) karşı olduklarını ve her türlü kötülüğü yapmak için ellerinden geleni arkalarına koymadıklarını biliyoruz (her toplulukta istisnalar vardır ve onların alınmaması gerekir). Bu O.S. da yapacağını yapmış, Müslümanların imajını kirli göstermek için sanatını kullanmıştı. Allah bu zulmün cezasının tamamnını ahirete bırakmamış ve Stone''nun oğlu Sean, İran''da belgesel çekerken Müslüman olmuş.
Şurada burada yazarlar, sanatçılar İslam ve Müslümanlar aleyhine faaliyette bulunuyor, bu maksatla köşelerini ve sanatlarını kullanıyorlar. Bu çirkin saldırılar Müslümanları üzüyor, bazen cana mal olan sert reaksiyonlar da ortaya çıkıyor. Ama öyle anlaşılıyor ki, fazla üzülmek de, taşkınlık yapmak da gerekmiyor; Müslümanlara düşen dinlerini doğru anlamak ve tam yaşamaya çalışmak; din kendini koruyor ve her şeye rağmen yaşıyor ve yayılıyor.
“Dünyanın ilk Müslüman astronotu” olarak takdim edilen Dr. Sheikhe Muszaphar Shukor (Her halde bizim tekaffumuzla isim Muzaffer Şükür olacak) “uzayda nasıl ibadet yapılacağını göstermek için” bu seyahate katıldığını ifade diyor ve ekliyor:
“Malezya''da din alimleri bir fetva hazırlamışlar. Buna göre uzaya çıkacak olan Müslüman astronot, mekik Kazakistan''dan fırlatıldığı için buranın takvimini uygulayarak beş vakit namazını kılacak, “kıble için dünyaya yönelecek, abdest yerine de teyemmüm edecek.”
Astronot mekik içinde ezanı duyduğunu ve kıbleden sapmamak için de ayağını bağladığını söylüyor.
İslam''ın insan hayatına hiçbir zorluk getirmediğini, kamil insan olmak için gerekli eğitimin “ham nefislere ağır gelebilecek” uygulamaları dışında, kulluğun eziyet değil, mutluluk vesilesi olduğunu biliyor ve yaşıyoruz. Bu astronotun yaptıkları da fıkıh ölçülerine uygundur. Allah kullarını, güçlerinin yetmediği veya normal insana zor gelen şeylerle yükümlü kılmıyor. Nerede zorluk çıksa orada ruhsat (ikincil hüküm, kolalaştırıcı uygulama, ruhsat) imdada yetişiyor.
Komümist Çin''in Uygur Türkü Müslümanlara uyguladığı zulmün tipik bir örneğini, askerde namaz kıldığı tespit edildiği için 18 yıl hücre hapsinde yatan bir Müslüman, kurtulduktan sonra kaçarak hacca gimek üzere yolculuk yaparken uğradığı İstanbul''da anlatmıştı. Seksen santim eni, birbuçuk metre boyu olan bir hücre, tamamen karanlık, yatak olarak onbeş günde bir değiştirilen pirinç sapları, kapıda, atıkları boşaltmak ve gıdasını almak için günde bir defa açılan bir küçük bölüm, atık olacak her şeyini içine koyduğu bir teneke… Bu Müslüman bu hücrede 18 yıl beş vakit namazını kılmış ve bir gün çıkıp Mekke ve Medine''ye gitme hayali ona yaşama gücü vermiş.
Bir yanda uzayda ve zindanda abeş vakit namaz kılanlar, bir yanda refah içinde yaşayıp namaz kılmayanlar; her ikisi de Müslüman!
Ne diyelim, Allah hidayet nasip eylesin!
Demokrasiyi kutsallaştırma
00:0017/02/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasi, iki güce/egemenliğe karşı halkın/burjuvanın menfaat, ihtiyaç ve iradesinin zaferi ile ortaya çıktı. O iki güç ise kilise ve krallıktı. Demokrasi, teokrasi ve mutlak monarşiyi yendi ama halkın menfaat ve iradesini ne ölçüde gerçekleştirebildi?
Bu soru bugün de anlamlıdır.
Kalkınmış ülkelerde hakim irade halkın mı, güç kümelerinin mi?
Bence ikincisinin.
Kalkınmakta olan ülkelerde kimin dediği oluyor?
Birçok ve değişken güç bileşenlerinin.
Demokrasinin felsefesi de tartışmaya açıktır.
Bir ülke için en iyisi, en hayırlısı, en doğrusu halkın (avâm-ı nasın) dediğinin mi, yoksa o ülkenin "bilgi, ahlak, tecrübe, ehliyet" bakımlarından seçkin heyetinin dediğinin mi olmasıdır sorusu birçok aklı başında adam tarafından tartışılmış, ikincisini savunan bilim ve düşünce adamları da olmuştur.
İslam''a göre de ikincisidir. Ehlü''l-halli ve''l-akd denilen bu heyet ile başkan danışmalar yaparak ülkeyi yönetirler. Yoldan çıkan olursa onu değiştirme imkanı vardır.
Doğru söz bir erdemdir, ama bazen zulüm de olur. Bir masumu düşünün, zalimden kaçıp bir yere gizlenmiş, zalim onu arıyor ve bir "doğrucu Davud''a" yerini soruyor, doğrucu da "yalan söylemek erdemsizliktir" diye masum kişinin yerini söylüyor, yalan söylemiyor, ama zulme alet oluyor, masumun kanına giriyor. Bu durumda da doğru söylemek erdem midir?
Hayır.
Demokrasi şudur, budur, filan uygulama demokrasiye aykırıdır, ülkenin menfaati, eşyanın tabiatı, işin gereği, kamunun yararı icab etse bile (bunlara aykırı olduğu durumlarda bile) demokrasinin genel-geçer kuralları uygulanmalıdır demek -ki, bunu din kuralları için bile demiyorlar- demokrasiyi kutsallaştırmak olmuyor mu?
Demokrasi teorisi hiçbir yerde, hiçbir zaman eksiksiz olarak uygulama alanı bulmamıştır. Ayrıca birçok demokrasi çeşidi vardır. Demokrasinin olmazsa olmazı hukukun üstünlüğü ile "beğenilmeyen, yoldan çıkan" yöneticilerin, seçilmiş ve atanmışların, seçenler ve atayanlar tarafından değiştirilebilmesidir.
Hukukun üstünlüğü bahsinde kanun ile hukuk arasındaki ilişkiye dikkat etmek gerekiyor. Kanuna uyulur, ama her zaman kanun hukuka uygun olmaz ve olmazsa değiştirilir.
İslam alimleri yoldan çıkanları "değiştirme kuralı"nın bile, daha büyük zarar açmaması halinde geçerli olduğuna karar vermişlerdir.
Devletin borç senetleri
00:0019/02/2012, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugünlerde Ziraat Bankası''nın bono, Hazine''nin de gelire endeksli senet (GES) ihraç edeceğine dair haberler okuyoruz.
Laik bir ülkede faiz yemekte sakınca görmeyen kimselerin bulunması tabiidir ve bunlara karşı yapacağımız, diyeceğimiz bir şey yoktur.
Faizin haram olduğuna inanan ve faiz yemekten uzak durmak isteyen kimseler için bazı açıklamalar yapmak gerekiyor.
Devlet vatandaşından borç para alır, buna karşı üzerinde faizi veya başka bir şekilde getirisi yazılı senet verirse "faizli borç" almış olur. Verdiği getiri faizdir ve fertlerin birbirinden alıp verdiği faize nispetle manevi-dinî sorumluluğu daha ağırdır. Bir kişiden faiz alanın yediği haramı ve kul hakkını telafi etmesi mümkündür; günahına tevbe eder, aldığı faizi de sahibine iade eder. Devletten faiz alan kimse ise, devlete vergi ödeyen milyonların hakkını yemiş olur.
Bankaların ve şirketlerin ihraç ettikleri tahviller ve bonolar faizli borç senetleridir. Bunları satın alanlar, üzerlerinde yazılı olan faiz oranlarında faiz gelirini alıp yemektedirler ki, İslam''a göre bu işlem ve bu gelir haramdır.
Hazine''nin çıkardığı gelire endeksli senet (GES)ler de bir iki yıl önce çıkarılanın devamı olsa gerektir.
GES''ler ilk çıkarıldığında "endekslendikleri gelir kaynakları" helal gelirlerin kaynakları olduğunu ve devletin bu kaynaklardaki hakkını senet mukabilinde satın alana devrettiğini göz önüne alarak (böyle olması gerektiğini, buna çevrilmesi lazım geldiğini söyleyerek) müspet karşılamıştık. Bu gelir kaynakları şunlardı: T.Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Devlet Malzeme Ofisi (DMO), Devlet Hava Meydanları İşletmeleri (DHMİ) ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü''nden (KIYEM). Bunlardan bütçe''ye aktarılan hasılat payları, mali bir hakkın devri yoluyla "senet alanlara" devredilmiş olacaktı. Özel görüşmelerde bazı ilgililere "Bu senetlerin "gelire endeksli senet (GES)" değil, "gelir ortaklığı senedi (GOS)" olması gerektiğini, maksat bu ise adının da böyle olması gerektiğini, ayrıca bu senetlerin "devletin borçlanma enstrümanlarını çeşitlendirme" amacı ile ve borçlanma mahiyetinde olmaması, devletin hakkı olan bazı helal gelirlerin "senet mukabilinde bedeli ile geçici devri" mahiyetinde olması gerektiğini ısrarla söylemiştim.
Medyaya düşen haberlerden, eski şekilde (gelire endeksli olduğu için faizli borçlanma olarak) devam edeceğini üzülerek öğrendim.
Gelire endeksli senet (GES) olduğu sürece bu senetler de "devlet tahvili gibidir. Gelir ortaklığı senedi (GOS) haline gelmedikçe bunların geliri de faizdir.
Suriye mazlumları
00:0023/02/2012, Perşembe
Kendisiyle yapılan bir röportajda Müslüman Kardeşler (el-İhvanu''l-muslimûn) Teşkilatı Genel sekreteri Ali Sadreddin Beyanuni, “Suriye''de Beşşar döneminde de –küçük yumuşamalar dışında- esaslı bir değişimin olmadığını, tek parti hakimiyetinin ve hukuksuzluğun devam ettiğini” söylemiş, Türkiye''nin yardımı ile kendi üyeleri bakımından şu dosyaların açılmasını ve adil bir yargılama ile sonuçlandırılmasını, yaraların sarılmasını isteyerek ve dileklerini şöyle sıralamıştı:
“Türkiye''den Suriye ile ilişkilerinde insan hakları dosyasını gündeme getirmesini bekliyoruz...
Bu doğrultuda insani olan 4 dosyanın açılmasını istiyoruz.
Birincisi; siyasi tutukluların dosyası... Suriye''de yargılanmaksızın cezaevinde tutuklu bulunan çok sayıda siyasi tutuklu var. Öncelikle bu dosya açılmalıdır.
İkincisi; kayıp tutukluların dosyası... Yani; 30 yıldır ailelerinin haber alamadığı kayıp tutukluların dosyası... Bunlar nüfus kayıtlarına göre hayattalar ancak şu anda hiçbiri ortada yok.
Üçüncüsü; Suriye''yi terk edenlerin dosyası... Bunlar çok büyük bir oranda insandan oluşmaktadır. On binlerce kişi 30 yıldır vatanları dışında yaşıyor. Ve bu insanların Suriye''ye dönmeleri mümkün değil. Yeni yasaya göre bazıları emniyetten alacakları onayla ülkelerine dönebiliyor.
Dördüncüsü; anayasanın 49. maddesine göre idamla yargılanan İhvanı Müslimin Üyelerinin dosyası... (Suriye Anayasa''nın 49. maddesinde “Müslüman Kardeşlere üye olmak, sempati duymak ya da üyelerinin ailelerine destek vermenin cezası ölümdür.”)
Bu defa İhvan, geçmişten (yaşadıkları Hama katliamından) ders almış, komşu Türkiye''den de yararlanarak müzakere, ikna, hak ve adalete davet yoluyla dertlerine çare aradıklarını söylemişti. Çünkü daha önce (1976-1982 arasında) cereyan eden İhvan eylemleri ve kalkışması yüzünden zalim ve merhametsiz baba Esed isyanı kanlı bir şekilde bastırmış, sayısı çeşitli kaynaklarda 7 bin ile 35 bin arasında değişen İhvan mensubunu katletmiş, bir kısmını tutuklayıp zindana atmış, önemli sayıda insan da ülkeden kaçmıştı.
Bu röportaj üzerine yazdığım bir yazıda şöyle demiştim:
“İhvan hesapsız kitapsız silaha sarılmasaydı, siyaset yolunu seçseydi, rejimi değiştirmek için uzun vadeli makul bir plan üzerinden yürüseydi belki başına bunlar gelmeyecek, birçok insanın kanı boş yere akmayacak, binlerce insan işkence görmeyecek, zindanlarda çürümeyecek, gurbet ellerde kalmayacaktı... olan olmuş ve üzerinden onlarca yıl geçmiş, İhvan da tecrübelerden ders almış, amacına ulaşmak için siyaset yolunu seçmiştir. Artık Suriye de geçmişin yaralarını sarmak, incinmiş gönülleri tamir etmek, haksız ve ölçüsüz mahkumiyetleri sona erdirmek için harekete geçmeli, hukuku işletmelidir”.
Ne yazık ki, İhvan ve diğer mazlumlar, mağdurlar aklın ve hikmetin gerektirdiği gibi davrandıkları, normalleşmenin gerçekleşmesi için Türkiye de elinden geleni sonuna kadar yaptığı halde Esed ve çevresindekiler “Nuh dediler, peygamber demediler”. Cuma namazlarından sonra ellerinde mantar tabancası bile bulunmayan kitleler hak, adalet ve hürriyet istediler, karşılığında sopa, işkence ve giderek kurşun, daha sonra top ve tank gördüler. Bu durumda onlara da meşru müdafaa hakkı doğdu. Şimdi mazlumların meşru müdafasını, hak ve adalet talebini destekleme zamanıdır.
Hem Suriye mazlumları hem de Türkiye''nin yaptıklarını beğenmeyen ve durmadan tenkit edenler neden bir de madalyonun diğer yüzüne bakmıyorlar!
Kadına zulüm
00:0024/02/2012, Cuma
Erkeğe de zulüm yapılabilir, Allah kullarına zulmetmez, kullarının da birbirine zulmetmelerini istemez. Bugünkü yazımın konusu kadına yönelik bir zulüm olayı ile ilgili. Bazı ülkelerde ve toplumlarda kadın zayıf, desteksiz ve çaresiz bırakıldığı için ona zulmetmek daha kolay oluyor ve zalimler de zulmü daha çok böyle kadınlara uyguluyorlar.
Ben "mesela" diye anlatayım, siz olmuş bilin.
18 yaşında bir kız kaçırılır. Kaçırmayı dört erkek, içlerinden biri için yapar. Kızı sevdiğini iddia eden yine 18 yaşındaki erkek, kız onu sevmediği ve istemediği halde zorla ırzına geçer. Olay mahkemeye intikal eder ve bu dört kişi hapse girer. Tutukluları kurtarmayı önceleyen aileler (hem mağdurun, hem suçlunun aileleri) kıza, zorla ırzına geçen genç ile evlenmesi için baskı yaparlar, ana babası "sana hakkımızı helal etmeyiz" derler. Aslında kızın istediği ve bu halinde bile kızı isteyen bir başka delikanlı daha vardır, ama ana baba, kızın onunla evlenmesine razı olmadıkları gibi suçlunun ailesi de bu genci tehdit ederler ve kızı istemekten vazgeçmesi için baskı yaparlar. Her bakımdan mağdur ve mazlum olan zavallı kızın gücü canına yettiği için "beni o zanî (zina eden, ırza geçen) ile evlendirirseniz intihar ederim" der.
Buna benzer olaylar ülkemizde sıkça vukubulmaktadır.
Bir yandan Müslüman olduğumuzu söylüyoruz, diğer yandan bakıyoruz; yaptığımızı Müslüman da gavur da yapmaz.
Ortada bir suç, bir günah var, bir haram işlenmiş. Başkalarına ibret olması, başka çaresizlerin canlarının yanmaması için mazlumun yanında yer almak gerekirken zalimin yanında yer alıyor, onu kurtarmayı bütün din ve ahlak değerlerinin önüne geçiriyorlar.
Böyle durumlarda ana babaya, mağdurun yakınlarına düşen vazife mağdura baskı yaparak zalimi kayırmak olamaz; aksine zayıfın, mazlumun yanında yer alarak suçlunun hak ettiği cezayı görmesini sağlamak olur.
Sıkça kullanılan "sana ana baba hakkımı helal etmem, sütümü helal etmem" sözleri tam bir istismar örneğidir.
Çocuğa süt vermek onun hakkıdır; ana sütünü verirken din ve ahlak yönünden mecbur olduğu bir şeyi yapmakta, çocuğa hakkını vermektedir. Hakkını almış çocuğa neyi haram ediyorsunuz; o sizin değil, onun hakkıdır.
"Analık babalık hakkımı helal etmem" diyorsunuz. Bilmiyor musunuz ki, ana ve babanın üstünde Allah''ın hakkı, dinin kuralları vardır. Ana ve baba çocuklarından meşru olmayan bir şeyi istediklerinde onlara itaat eden, Allah''a isyan etmiş olur. Elbette meşru olmayan emir ve isteklere itaat edilmeyecektir ve bu yüzden "hakkı helal etmeme"nin hiçbir değeri ve çocuklar için kötü bir sonucu olmayacaktır; çünkü Allah zulme razı değildir, çünkü dine ve ahlaka aykırı olan emir kimden gelirse gelsin ona itaat edilmez.
Sözün gittiği yere bakmak
00:0026/02/2012, Pazar
Başlıktan maksadım, maksadınız ne olursa olsun söylediğiniz bir sözün etkisinin ne olacağı, muhataplar tarafından nereye çekileceği (hangi maksada götürüleceği, neye dayanak ve destek kılınacağı) konusuna dikkat çekmektir.
İslam''dan yana olduğunu bildiğimiz birisi bakın ne diyor:
"Hıristiyanlık, sadece bir kategori olabilir ama İslâm, kategorilerden bir kategori değildir: Bütün kategorilerin kaynağı, şemsiyesi; hayatın her alanını kuşatan ve ışıtan yegâne gökkubbesi''dir. O yüzden, "din dersi", "din eğitimi" gibi nitelemeler yanlıştır ve zihin kaymasının işaretidir. Yine İmam Hatip Liseleri de, din eğitimi veren kurumlar değildir."
Bu paragrafın "gükkubbesidir". Kelimesine kadar olan kısmı doğru. Bundan sonraki kısma gelince "maksadı doğru, ama sözün gittiği yer, doğuracağı sonuç ve birinci kısma hizmet etkisi problemli, hatta zararlı.
Kamili, mükemmeli tasavvur etmek ve anlatmak güzeldir; ama mevcut şartlarda ona nasıl gidileceği, nasıl ulaşılacağı da aynı önem ve ölçüde fikir adamının çilesi ve konusu olmalıdır.
İslam''ı ülkemizde ve hayatımızda "hayatın her alanını kuşatan ve ışıtan gök kubbesi" haline getirmenin yolu "zorunlu din dersini ve İmam Hatip Okullarını" kaldırmak mıdır ki, "Din dersleri kaldırılmadığı sürece, ayağa kalkamayız" deniyor!
"Amaca ulaşmanın –mevcut şartlarda- yolu, yöntemi, araçları nedir?" şeklindeki can alıcı soruya cevap yazmadan, yalnızca hedefi göstermek ve başkalarının o hedefe götürdüğüne/götüreceğine inandığı araçlara "adeta savaş açarak" hedef düşmanlarıyla paralel çizgiye düşmek neyin nesi oluyor?
"İmam Hatip Liseleri de, din eğitimi veren kurumlar değildir." Diyor.
İmam Hatip Okullarında öğrencilik, öğretmenlik yaptın mı, bir öğrencinin velisi oldun mu, altmış yıllık bir tecrübenin dağ misali sonuçları hakkında elinde kaç araştırma var, "1951 yılında bu okullar açılmasaydı, din dersleri olmasaydı hedefe daha çabuk veya daha iyi ulaşırdık" şeklinde bir kanaat sahibi isen "ne ile, nasıl, bu okullar ve derslerin ne zararı olmuş" sorularına cevap vermen gerekmez mi?
Sen zannediyor musun ki, bu okullarda okumuş Müslümanlar "İslam''ın hayatı kuşatıcı bir din olduğundan gafiller, dini bir kategori olarak kabullenmişler ve hayatlarından memnunlar, mevcut durumu meşrulaştırmak ve devamlı hale getirme misyonunu üstlenmişler". Eğer böyle bir inanç, zan, iddia içinde isen tövbe etmeni tavsiye ederim.
Gelecek yazıda yine İslam''dan yana olduğunu bildiğim bir başka yazarın şu cümleleri de ihtiva eden yazısı üzerinde duracağım:
"Ayrıca iyi bir ahlak kodu oturtulmadan yapılacak olan din eğitiminin sakıncalarını şimdiye kadar çok yaşadık. Din eğitiminde özden ziyade şeklin ön plana çıktığı resmi yaklaşımlar, dini dindarların arasında bile bir çatışma kaynağı haline getirebilir."
Kesintiliye ve din dersine karşı mısın, değil misin?
00:001/03/2012, Perşembe
Sözün gittiği yeri hesap etmeden yazınca maksadı aşma, karşı kampta olanların ekmeğine yağ sürme tehlikesi ortaya çıkıyor.
Baştan beri kesintili eğitime karşı çıkanların maksadı belli; İmam Hatip Okullarını baltalamak.
Zorunlu ve isteğe bağlı din dersine karşı çıkanların da sebepleri açıkça ortada; “çocuklarının veya daha doğrusu bu ülke çocuklarının dindar olarak yetişmeleri” onların korkusu.
Müslüman ve bir manada İslamcı oldukları halde –kendilerince makul sebeplerle- milli eğitimin yaptığı son değişiklikleri eleştirenler, üsluplarına dikkat etmezlerse yapıcı olana değil, yıkıcı ve bozucu olana yardım ediyorlar.
Meseleye önce ilke olarak bakmak gerekiyor:
Kesintili öğretim mi, kesintisiz öğretim mi daha faydalı?
Din dersi olsun mu, olmasın mı?
Eğer kesintili eğitimin daha faydalı olduğuna ve dolayısıyla olması gerektiğine inanıyorsanız önce bunu açıkça ifade edeceksiniz (aksine inanıyorsanız bunu da açık söyleyeceksiniz).
Faydalı olduğuna ve olması gerektiğine inandığınız halde bunun zamanlamasına itirazınız varsa; “gerekli hazırlıklar yapılmadan sistemin değişmesinin sakıncaları var” diyorsanız bunu da böyle ifade etmeniz gerekiyor.
Karışık, maksadı karanlık bir üslub kafaları karıştırıyor ve dostları üzüyor.
Mesela:
“Halen derslik ve öğretmen eksiği varmış, kesintiliye geçilirse bu daha da artacakmış”.
Bu yüzden iyi olmayan sistemi savunmak yerine “bir seferberlik yaparak kısa zamanda derslik ve öğretmen eksiğini giderelim” denir.
“Müfredat mevcut sisteme göre hazırlanmış”.
Bu da mesele mi? Derhal çalışma başlatılır, yeniye göre müfredat hazırlanır. Bu çalışma başlamıştır bile.
“İlk dört yıldan sonra çocuk yaştaki öğrenci uygun seçimi nasıl yapabilecekmiş?”
Lise sonda bile uygun seçimi öğrenci tek başına yapmıyor ve daima yanılma payı vardır. Şu halde doğru olan “öğrenciyi sekiz yıl yanlış öğretim programında hapsetmek değil, dörder yıl ara ile durumu gözden geçirme imkanı ve fırsatı vermektir.
“Kızlar okuldan alınacak, eve hapsedilecekmiş.”
Bunu yapacak olan şimdi de yapıyor. Ayrıca sekiz yıl sonunda kızı okuldan mahrum etmekle dört yıl sonunda bunu yapmak o kadar farklı mıdır? Birinde kız 11-12, ikincisinde 15-16 yaşında; ikincisinde olunca yetişmiş mi oluyor? Kızları ailelere rağmen okutalım diye kesintisiz öğretimi 12 yıl yapmak mı yoksa -okulları kızların da okutulacağı hale getirerek- aileleri okutmaya teşvik mi hayırlı sonuç verir.
“Evde okutmak için bizde yeterli ebeveyn yokmuş”
Bugün ilköğretimin sonlarından başlayarak üniversiteye girinceye kadar imtihan cenderesine sokulan çocuklarımızı okul mu, ebeveyn mi, kurslar ve ücretli ev hocaları mı okutuyorlar/hazırlıyorlar!?
Düşünmek ve eleştirmek herkesin hakkı olabilir; ama sözün nereye gittiğini de düşünmek sorumluluğu vardır.
Din dersini gelecek yazıda ele alacağım.
..Din eğitimi ve ahlak
00:002/03/2012, Cuma
“Ayrıca iyi bir ahlak kodu oturtulmadan yapılacak olan din eğitiminin sakıncalarını şimdiye kadar çok yaşadık. Din eğitiminde özden ziyade şeklin ön plana çıktığı resmi yaklaşımlar, dini dindarların arasında bile bir çatışma kaynağı haline getirebilir”diyorlar.
Bu din anlayışına göre “ahlak başka, din başka” oluyor. Önce ahlak kodları oturtulacak, sonra din eğitimi yapılacak!
Ahlak kodlarını dinden bağımsız olarak mı oturtacaksınız?
Şöyle de sorayım:
Bir ahlaklı din, bir de ahlaksız din mi var?
Din eğitimi isteyenler “ahlaktan bağımsız ve görünüşten ibaret” bir dindarlık eğitimi ve öğretimi mi istiyorlar?
Tarih boyunca yapılanı ve bugün de yapılmak isteneni teori ve uygulama diye ikiye ayıralım
Teorik olarak size onbeş asırdır anlaşılan ve öğretilen dinde din ile ahlakın nasıl birbirine sarmaşmış, bütünleşmiş olduğunu gösteren bir örnek sunayım. Örneği, yüzlerce asrın birikimini temsil ettiği için fıkıhtan ve İbn bidîn isimli Hanefî fakihinden seçiyorum:
Fakihin (din aliminin) nitelikleri:
“Dünyayı değil, ahireti önceleyen, dininde basiret sahibi, Rabbine ibadette müdavim (devamlı), günahtan sakınan, Müslümanların namus ve şereflerine dil uzatmayan ve koruyan, mallarına el uzatmayan ve cemaat (ümmet) için hayırlı olan ne ise onu söyleyen, onu öğütleyen”.
Erkek ve kadın her mümine farz olan öğretim ve eğitim:
“İslam''ın farzları arasında şu da vardır: Dinini yaşamak, ibadetini yalnızca Allah için yapmak (ihlas) ve O''nun kulları arasında düzgün yaşamak için gerekli olan bilgiyi elde etmek”.
Şu halde her mümine şu öğretimi ve eğitimi almak farzdır:
“İlim ve inanç olarak kurtarıcı sahih imana kavuştuktan sonra abdest, gusül, namaz, oruç, yeterli malı olan için zekat, kendine farz olan için hac, ticaret, zenaat veya başka bir iş ile uğraşanlar için haramlardan ve mekruhlardan uzak durabilmesini sağlayacak kadar din bilgisi… Şunların bilgisini elde etmenin (öğrenmenin) farz olduğunda şüphe yoktur: Beş farz, ibadetin sahih olması buna bağlı olduğu için “ihlas”, helal ve haram olan şeyler, “riya” ibadet edeni sevabından mahrum ettiği için riya ile ilgili bilgi, hased ve kendini beğenmekle ilgili bilgi ve eğitim; çünkü bu ikisi, ateşin odunu tükettiği gibi kişinin ibadet ve amelini tüketir (yer bitirir), alım, satım, evlenme, boşanma, ağızdan çıkan sözlerin dini sonuçları… ile ilgili bilgiler”
İbn bidîn yine farz olan eğitim ve öğretimi açıklamaya devam ederek Gazzâlî''nin İhyâ''sından “takvâ” (günahtan uzak durma, Allah''ın rızasına aykırı davranmama titizliğinden) bahis açıyor ve bunun derecelerini anlatıyor.
Din iman, ibadet, muâmelât ve edeb(ahlak) tan ibarettir; din eğitim ve öğretiminin de muhtevası bunlardır.
Teorinin uygulanışı ile “Din eğitiminde özden ziyade şeklin ön plana çıktığı resmi yaklaşımlar” iddiası için başka yazı yazalım.
Uygulamada din öğretim ve eğitimi
00:004/03/2012, Pazar
Din ile ahlak –teorik olarak- içiçedir, birbirinden ayrılmaz. Kur''an-ı Kerîm''de Peygamberimizin (s.a.) "büyük, güzel, kâmil" bir ahlak sahibi olduğu ifade ediliyor. Kendileri de "Ben ahlaki erdemleri ikmal etmek için gönderildim" buyuruyor.
Din bilgi ve eğitiminin baş köşesini işgal eden ibadetler aynı zamanda birer ahlak eğitimidir. Ahlaklı olmanın içinde "bir Allah''a ve yalnızca O''na ibadet etmek" de vardır. Allah''a ibadet etmeyen, Allah''ın hakkına riayet etmeyen kimsenin ahlakı eksiktir.
İslam tarihi içinde gelip geçmiş alimler, müderrisler, mürşidler (medrese ve tekke) din öğretim ve eğitimi yaparken bunun merkezinde "ahlak" olmuştur.
Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda dinin ve eğitimcilerimizin iç kadar dışa, mazruf kadar zarfa, öz kadar şekle de önem verdiklerini, bu ikiliden bir için diğerini terk etmediklerini görüyoruz. Hiçbir İslam eğitimcisi "namazın özü, ahlaki yönü, içi önemlidir; bu olursa şekil olarak namaz kılınmasa da olur" dememiştir. Yine hiçbir İslam eğitimcisi "Namazın içi, özü, huşû ve huzû yönü önemli değildir, bunlar olmasa da olur, yeter ki şekil olarak namaz kılınsın" dememiştir. Ama bu noktada çok önemli bir ictihad vardır: Namaz farzdır, namazın kıyam, kıraat, rüku, sücud gibi rükünleri farzdır; ama namazın özü olan huzur ve huşû (namaz süresince namaz bilincinin ve heyecanının kesintisiz olması) şart ve farz değildir. Amaç buna ulaşmaktır, ama bu kamil hal elde edilinceye kadar şekil asla terk edilmeyecektir.
Bu ictihaddan (hükümden, anlayıştan) konumuzla ilgili olarak şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: Dini bilgi ve uygulamaların özü (ahlak, huzur, bilinç...) eksik olsa da uygulama devam edecek, ancak eksikliğin farkında olunacak, kemale göz dikilecek, adım adım ona doğru yolculuk devam edecektir.
Her ava giden avlanamaz, ama av yapmak isteyenin ava çıkması şarttır.
"Önce ahlak tamamlansın sonra din eğitim ve öğretimi olsun" demek, "Önce doyalım, sonra yiyelim" demek gibi abestir.
Önce yine din kaynağından ve tecrübeden yararlanarak "din eğitim ve öğretiminin özünü, ahlaki gayesini" tespit edelim, sonra öğretim ve eğitim programlarını, müfredatını buna göre yapalım" demek makuldür. Ama bunun da yolu mevcut din öğretimini yasaklamak veya azaltmak değildir; amaca uygun hale getirmek için olanca gayretle çaba göstermektir.
Nereden nereye
00:008/03/2012, Perşembe
1940''lı yılların başlarında Çorum''da ilkokul öğrencisi oldum. Okul bitinceye kadar tek bir hocadan din, Allah, peygamber kelimelerini duymadım.
Bir yıl ortaokula devam ettim; orada da durum aynı idi.
Camilerde cemaat azdı ve yaşlı idi.
Halk sistemin, toplumun, gelecek nesillerin Müslümanca olması için ne yapmak gerektiğinin değil, camilerde namazı kimin kıldıracağının, öldüklerinde cenazelerini kimin yıkayacağının ve kimin arkalarından bir Fatiha okuyacaklarının (böyle birilerinin kalıp kalmayacağının) derdine düşmüştü.
Ezanı Türkçe okutuyorlardı, hacca gitmek yasaktı, mahallelerde Kur''an okutan kadınlar sık sık karakollara celbediliyor ve taciz ediliyorlardı…
Bütün bunlar oldu (bugünkü gibi Kur''an kursları, din dersleri, İmam Hatip okulları, Kutlu Doğum haftaları… olmadı) diye halkımız daha iyi Müslüman olmadı, dinin kaplama alanı hayatın bütününü içine almadı, sistem ve medeniyet şuuru oluşmadı.
Halkın elinde oy "gücü/yaptırımı" da yoktu; çünkü bir tane parti vardı, seçim gösteriden ibaretti.
Sonra 1946''da çok partili demokrasiye geçildi, partiler halkın sesine kulak vermeye ve bu arada dinle ilgili taleplerine eğilmeye başladılar, ufak tefek tavizler verdiler.
Bu tavizlerin en önemlileri İmam Hatip okulları ile din dersleridir.
Bu ikisi halkı afyonlamadı, narkoz tesiri yapmadı, tam aksine genci kocası, kadını erkeği, okumuşu okumamışı ile insanımızın dikkatini dine yöneltti. Okutulan, anlatılan İslam idi. Bu din kendini üreten ve tamamlayan bir tabiata sahip olduğu için yalnızca "lâ ilahe illallah Muhammed resulullah"ı öğretseniz çorap söküntüsü gibi arkası gelir ve bütün hayatı kaplayıverir. (Herhalde bu sebeple de olmalı ki, Efendimiz (s.a) bunu söyleyen cennete girer" buyurmuştu.) Öyle de oldu; bu okullarda yetişen, bu dersleri okuyanların kahir çoğunluğu, en azından bilgi ve inanç olarak "bir hayat var bir de aksesuar kabilinden din, şu alan dine ait, şu alanlar din dışı" diyenlerden olmadılar.
Eski ve yakın tarihimizde hesapsız kitapsız işe kalkışmanın nelere mal olduğu görüldü.
Mümin "bir deliğe parmağını sokup da akrep tarafından ısırılınca oraya ikinci kez parmağını sokmaz".
Dimyat''a pirince giderken -ona ulaşmak şöyle dursun- evdeki bulguru da kaybetmek akıl kârı değildir.
Akılları başa devşirmenin, yıkmadan yapmayı denemenin zamanıdır.
İslam birliği Mehdi"yi mi bekliyor?
00:009/03/2012, Cuma
"Düşünür" niteliği ile tanıtılan bir yazar -tercüme edilen yazısında- diyor ki:
"Günümüzde hilafetin tekrar kurulması sadece beklenen Mehdi''nin gelmesi ile mümkün olabilir. Diğer durumlarda kurulacak yeni bir devlet, dünya sisteminin bir parçasına dönüşür ve farklı bir anlam ifade etmez."
Tercümede bir hata yoksa "işimiz Mehdi''ye kaldı" cümlesinde olduğu gibi işin zorluğunu ifade etmiyor da "İslam birliğinin veya bir İslam devletinin kurulmasının ciddi ve hakiki olarak Mehdi''nin gelmesine bağlı olduğunu" ifade ediyor.
Böyle karamsar, ümit kırıcı söylemler ne işe yarar?
Eğer "dünya sisteminin bir parçası olmak" günah ise, haram ise -ki, yazıda bu cümle de var- "harama devam edin, bu günahı işlemekten geri durmayın; çünkü ne yaparsanız yapın İslam birliğini kuramazsınız, kurmaya kalkışsanız dünya sizin beyninizi yıkar ve sistemin bir parçası olursunuz" demiş olmuyor mu?
İlk Müslümanlar şirk zemininde Müslüman oldular, cemaat oldular. İlk İslam devleti Yahudilerin ve müşriklerin de egemenliğe katıldıkları bir zeminde kuruldu. Son yüz yıl içinde İslam ülkeleri sömürge olmaktan kurtuldukça kitaba uygun bir İslam ümmeti ve devleti oluşturma çabasına girdiler. Başka ideolojiler ve amaçlar peşinde koşan Müslümanlar da oldu; ama büyük kitlenin beyni yıkanmadı, şu veya bu yoldan islâmî amaçlarına ulaşmak için mal, can ve emek vererek yollarında yürüyorlar. Dünya sistemi onların beyinlerini yıkayamadığı için askeri güç kullanarak, işbirlikçilerine kullandırarak yok etmeye çalışıyor.
Müslümanlara en büyük zararı verecek, onların azim ve çabalarını olumsuz etkileyecek beklenti "Mehdi beklentisi"dir.
Bir kere bu beklentinin islâmî meşruiyeti ve gerçekliği İslam alimleri arasında tartışmalıdır. Görüşler arasında, "Mehdi diye belli bir şahsın gelmeyeceği, uyarıcı mürşidlerin ve liderlerin mehdiler oldukları ve bunların da zaman zaman ortaya çıkacağı…" gibi olanları da vardır.
Diyelim ki, Mehdi diye "olağanüstü nitelikleri olan" bir zat gelecek ve bozulanı düzeltecek; peki o zamana kadar Müslümanların bozulanı düzeltme vazifeleri, güçleri ve imkanlarının olmadığı, olmayacağı nereden çıkarılıyor. Asıl en büyük günah böyle bir inanç değil midir?
Ortada Kur''an-ı Kerim, Peygamberimiz Efendimiz''in (s.a.) örnekliği, orta yol İslam''ının imamlarının (büyük alimlerinin) açıklamaları, yaşanmış büyük ve şanlı bir tarih var oldukça kimse Müslümanların beyinlerini -kül halinde ve geri dönüşsüz olarak- yıkayamaz.
Yapılacak şey, işi yalnızca yöneticilere, egemenlere bırakmamak, Müslüman halklar ve sivil önderler olarak devreye girmek, yönetenlerden önce yönetilenler arasında sıkı işbirlikleri/diyaloglar/birlikler oluşturmak, ilim, akıl, hikmet çerçevesinde planlar ve programlar yapmak, kutsal hedefe doğru adım adım ilerlemek, ümitsizlik aşılayanların ümitlerini kırmaktır.
Marifet bu zeminde iyi Müslüman olmaktır
00:0011/03/2012, Pazar
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) "Çoğunluğun yolumdan ayrıldığı bir zemin ve zamanda yolumdan ayrılmayana yüz şehid sevabı vardır" buyurmuşlar. "Yüz rakamının geçmediği rivayetler de var. Hz. Mevlana bu hadisi "Mecalis-i seb''a" isimli kitabında açıklıyor:
"Bu hadiste abartı var, sahih olmayabilir" diyenler yanılıyorlar; çünkü İslam''ın hakim olduğu bir zeminde Müslüman olmak, ırmak içinde bir damla olarak denize doğru akmaktır, karışık ve ayartıcı bir zeminde (toplum içinde) Müslüman olmak, çölü aşarak denize kavuşmak isteyen bir damla olmaktır. Bu yolculuk ne kadar zor ise karşılığı da o kadar büyüktür."
Bu zemini asr-ı saadete çevirmek mümkün müdür?
İlk üç nesilden sonra gelenlerin "nesil olarak- öncekiler gibi olamayacağı bildirilmiştir. Şu halde örnek nesillerden sonra gelenler üç aşağı beş yukarı "zemin, muhit, eğitim çevresi" problemi yaşamışlardır.
Ayartıcı, bozucu, yoldan çıkarıcı, saptırıcı amillere rağmen iyi Müslüman olmak mümkün müdür?
Mümkün olmasaydı istenmez ve mükâfat vaat edilmezdi.
Önce iyi Müslüman olmanın tedbirleri alınacak. Bu tedbirler çocuğun ana rahmine düşmesinden önce başlayacak ve işe yaradığı sürece devam edecektir.
"Çocukları kendi hallerine bırakalım, biz onları kendi inanç ve hayat tarzımıza uygun olarak yetiştirmeyelim, yönlendirmeyelim" demek bize göre değildir. Tek hakikatin, hatta mutlak hakikatin söz konusu olmadığı, herkesin hakikatinin, değerinin ve ahlakının kendine göre doğru ve iyi olduğunun kabul edildiği sistemlerde böyle bir hürriyet ve eğitim anlayışı mantıklı ve tutarlı olabilir. Ama müslümana göre sahih din İslam''dır, sahih dindarlık Müslümanlıktır, hakikat vahyin bildirdiğidir, vahiy akla ve Müslüman aklı da vahye aykırı (ikisi arasında çelişki) olmaz...
Şu halde düşüncede, hayat tarzında, ahlak anlayış ve uygulamasında... çoğulcu olan toplumlarda Müslümanlar, "kalabalıklar içinde yalnız gibi" olmanın yolunu arayıp bulacaklar. Etkileme bakımından kalabalık içinde, etkilenme bakımından yalnız (kendi çevresi içinde) olacaklar.
Her şeye rağmen kamil Müslüman olmak hem kolay değildir hem de bu mesele, yalnızca bugünün meselesi değildir. Bütün zamanlarda insan ve cin şeytanları ve onlarla işbirliğine mail nefis vardır. Bu sebeple "ya hep ya hiç" peşine düşmek İslam''a göre doğru değildir. Mesela iman ve ebedi kurtuluş konusunda Peygamberimiz''in (s.a.) açıklamalarına baktığımızda şunu anlıyoruz: Bir yandan açık haram şöyle dursun şüphesinden bile uzak duracağız, öte yandan imanımızı koruduğumuz sürece zaman zaman nefsimize yenilerek günah işlersek ebedî kuruluştan ümidimiz kesmeyeceğiz. İman ve ona ek olarak amel kırıntıları bulunduğu sürece bunun da değerini bilmemiz gerekiyor.
Sözün özü:
Müslümanların eksiklerini abartarak onları imansızlarla bir tutan, amel kusuru olunca imanın değerini yok sayan sözler din yönünden doğru olmadığı gibi hikmete de uygun değildir.
Her durumda tarafsızlık olmaz
00:0015/03/2012, Perşembe
Hakkın, haklının, adaletin, ahlakın… yanında yer almak farzdır; tarafsızlık adına bunların yanında veya karşısında değil de ortada bir yerde durursanız “haklı ile haksızı, zalim ile mazlumu, iyi ile kötüyü” eşitlemiş olursunuz.
Son günlerde kamu oyu milli eğitim reformuna yönelik yasal düzenleme çevresinde koparılan kıyametle meşgul ediliyor. Türkiye''de işleyen demokrasi ne ise, ne kadar ise onun çerçevesi içinde seçilmiş bir parlamento ve oluşmuş bir hükümet var; bunlara kimse “meşru değil” diyemez.
Akparti iktidara gelmeden bugün yapmakta olduklarını (bunların içinde milli eğitim reformu ve kesintili eğitim de var) yapacağını vaad etmiş, halk da buna oy vermiş. Şimdi usulü dairesinde dört artı dört… uygulamasının hukuki altyapısını hazırlamak için kanun teklifi verilmiş ve teklif komisyonda görüşülüyor. Görüşmenin belli usulü ve uygulanagelmiş bir teamül var. CHP ve diğer muhalifler meşru ve makul usul dairesinde görüşlerini ifade etseler, sıra oy vermeye gelince de kanaatleri/görüşleri yönünde oy kullansalar hiçbir mesele, kavga, gürültü çıkmayacak. Onlar, bunu yapmıyorlar. CHP bir süre önce tüzük değişikliği konusunda yaptığını, “zorbalığı, hukuk ve ahlaka aykırı engelleme yöntemini” burada da kullanmak, gövde gücüyle komisyonu çalıştırmamak, hem muhtevası gem de süresi absürt konuşmalarla bir başka şekilde engellemek istiyor. Akparti dışındaki partilerin temsilcileri de onun dümen suyuna takılmış durumdalar.
Niçin?
Ya ideolojik olarak veya siyasi bakımdan ortak olan bir karşı hedef var da ondan.
Peki bu durumda iktidar partisi ne yapacak?
Gazeteciler, tv. yayınlarında konuşanlar -müstesnalar kaideyi bozmaz- insanı çileden çıkaracak bir ölçüsüz/ahlaksız tavır içinde meşru ile meşru olmayanı, zalim ile mazlumu, haklı ile haksızı, usule uyan ile uymayanı eşitliyor, nefretî makamında tarafsızlık şarkıları söylüyorlar.
İnsaf yahu, insaf!
Bir çift sözüm de işi sokağa dökmeye çalışanlara olacak.
Aklınızı, vicdanınızı, aç kalıp da ekmekle mi yediniz be adamlar! Halkı birbirine düşürmek, ülkede kaos çıkarmak, ekonomiyi çıldırtmak, terörü azdırmak mı istiyorsunuz!
Siz zannediyor musunuz ki, iktidar bu işi kendi başına, halktan kopuk, geleceğe yatırım olsun… diye yapıyor? Eğer böyle ise içinde yaşadığınız toplumu da tanımamışsınız demektir.
Bu ülkede yaşayan vatandaşların büyük bir kısmı yapılan reformu destekliyor. Özel olarak İmam Hatip okullarına gelince onların da orta kısmının yeniden devreye girmesini isteyen milyonlar var. İktidar bu büyük iradeyi meclise yansıtmaktan başka bir şey yapmıyor.
Siz sokağa çıkınca onlar ellerini kollarını bağlayıp sizi seyredecekler mi sanıyorsunuz?
Yoksa beklediğiniz tam da bu mudur?
Yani çatışma, kargaşa, kaos ve toz duman içinde menfaat devşirme…
Bu ülkeyi seven çoğunluk sabır ve sükunu tercih eder, ama unutmayın bir gün yine sandık başına geleceksiniz.
Helal gıda
00:0016/03/2012, Cuma
Bir doktor okuyucum yazıyor: “Son zamanlarda bazı televizyon kanallarında (TRT ana haber bülteni dahil) helal gida sertifikası veren bir takım kuruluşlar gösterildi. Biz muhafazakar kesim olarak et ve et ürünlerinde bir takım islami hassasiyetleri gözetiyorduk; ancak et ve et ürünleri harici gıdalarda helallik ne anlama geliyor? Doğrusu anlamakta zorluk çekiyorum. Örneğin bir helvanın üzerinde “içeriğinde domuz yağı yoktur” ibaresi bizim için yeterli değil mi? Zaten bir çok kuruluşun gıda sertifikası aldığı bir (İSO, HACCP gibi) kurum var.
Bu durum haksız rekabet doğurmaz mı? %90''ı müslüman olan bir ülkede market raflarında üzerinde “helal gıda” ibaresi olan her ürün tabi ki diğerine göre her zaman için daha çok tercih sebebi olacaktır. Üstelik bu ürünleri alan sıradan vatandaşta “aileme ve çocuklarıma helal gıda yediriyorum” gibi yanlış bir inanış olmaz mı? Önemli olan ürün karşılığında ödenen (kazanılan paranın) helalliği değil midir? Dolayısıyla helal gıda sertifikası ile para kazanmak helal midir? Bunun yerine “içeriğinde domuz yağı yoktur” ibaresini doğrulayan bir kuruluş daha mantıklı değil midir?
Bu konuya kendi köşenizde de değinirseniz seviniriz.”
Müslümanların, hayatın her alanında dinlerini uygulmaları, dinin emir ve yasaklarına uymaları, olması gereken bir davranıştır. Dinin emirlerinin, hükümlerinin büyük bir kısmının hikmeti (niçin böyle buyurulduğu, niçin helal, haram, farz, mubah… kılındığı, ne faydası veya zararı olduğu) insanların akıl ve tecrübeleriyle bilinir. Ama beşeri bilgi araçlarının ulaşamadığı bir varlık âlemi de vardır; dünyada iken cinler, melekler, ruhlar, insanların yapıp ettklerinin bunlara tesiri… sıradan insanlara verilen bilgi vasıtalarıyla bilinemez. Ölüm ve sonrasında olacakları da akıl, bilim ve tecrübe ile bilmemiz mümkün değildir.
Bu gerçekten yol çıkarak, buradan bakarak “helal-haram” konusuna girmek, hikmeti anlamak istediğimizde mesela “besmele çekilmeden veya Allah''tan başkasının adı anılarak kesilmiş bir hayvan etinin niçin (hangi fayda veya zarar sebebiyle) murdar ve yenmesinin haram olduğunu bilemeyiz. Ama yemekten önce ve sonra ellerimizi, ağzımızı yıkamanın, dişlerimizi misvak ile temizlemenin, niçin sünnet olduğunu, su ve yemek kaplarının ağızlarının açık bırakılmasının niçin mekruh olduğunu, bir borç ilikisi kurduğumuzda bunun yazılmasının, şahit tutulmasının, rehin alınmasının niçin emredildiğini, faizin niçin haram kılındığını… aklımızla, beşeri bilgi araçlarımızla biliriz ve anlarız.
İnsanı sarhoş eden, uyuşturan maddeleri vücuda almanın niçin haram kılındığını anlıyoruz; ama mesela domuz etinin niçin haram kılındığını anlamıyoruz, bilmiyoruz. Bu hayvanın mikrop taşıdığı vb. gerekçeler tatmin edici değil. Şu halde “Bunca nimeti helal kılan Allah, bu hayvanı haram kılmıştır ve ben bir kul olarak sebebini bilmesem de ona itaat ederim” demek suretiyle kulluğun gereğini yerine getirmiş olurum; bu haramın da hikmeti bu teslimiyet ve davranış olur.
Haram gıda yalnızca haram kılınmış nesneler ile bunların karıştığı yiyecek ve içeceklerden ibadet değildir. Gıdayı almak için ödediğimiz paranın da helal yoldan kazanılmış olması şarttır. İşte bu konu ile sorudaki diğer konulara da gelecek yazıda yer verelim.
Helal gıda (2)
00:0018/03/2012, Pazar
Gıdanın üstüne yalnızca “içinde domuz eti yoktur” yazmak yeterli olmaz; çünkü haram olan yiyecek yalnızca domuz eti değildir; dinî bakımdan usulüne uygun olarak öldürülmemiş hayvanların eti ile köpek, kedi, kurt, fare gibi birçok hayvanın eti de helal değildir.
İçeceklerin de üstüne mesela “içinde şarap yoktur” yazmak yeterli olmaz. Yiyecekler gibi içeceklerin de helal olabilmesi için hem sağlığa zararlı olmaması hem de içine, “rengi, tadı, kokusu belli olacak ölçüde ve şekide” haram olan bir şeyin katılmaması gerekir.
Kendileri helal olan yiyecek ve içecekler haram yoldan elde edilmiş olursa onları yemek ve içmek de haram olur.
Bir yiyecek veya içecek –zarurete düşmemiş, aç ve susuz kalmamış- bir kimse tarafından çalınırsa, sahibinden zorla alınırsa, elde etmek için yalan yere yemin edilir, yalan söylenir, hile yapılırsa... bunları yemek ve içmek haram olur.
Faiz, rüşvet, fuhuş gibi haram olan bir yoldan para kazanılır ve bununla yiyecek ve içecek alınırsa bunları yemek ve içmek de haram olur.
İt izinin kurt izine karıştığı ortamlarda, din duygusu ve Allah saygısının zayıfladığı, ahlakın bozulduğu toplumlarda yaşayan ve helal kazanmak, yemek, içmek, kullanmak isteyen Müslümanların “helal yiyecekler ve içecekler” konusunda dikkatli ve titiz olmaları gerekiyor.
Üzerinde helal damgası olmayan her yiyecek ve içecek haram değildir, ama bazılarının öyle olması ihtimali vardır. Bu ihtimalin ve şüphenin giderilmesinin bir yolu satan, veren, üreten... Müslümana “bu haram bir yiyecek veya içecek mi” diye sormaktır. Bir yolu haram helal konusunda titiz olduğu bilinen (haramı satmayan, üretmeyen) kimselerle alış-veriş yapmaktır. Bir yolu da itimada şayan bir kurum veya kuruluşun damgasını aramaktır.
Bu kurum ve kuruluşlar özel kesimden olur ve bu yoldan para kazanmak istenirse işin içine “meşru olmayan menfaat temini” girebilir. Mesela fazlaca para (bir çeşit rüşvet) verilerek helal damgası ve sertifikası elde edilmiş olabilir.
Bu ihtimali/şüpheyi gidermenin yolu kuruluşu kimlerin ve niçin yaptıklarını bilmektir. Bir başka yolu da bu işi vakıfların veya devletin yapmasıdır. Hangisi yaparsa yapsın eğer bu işten para kazanma amacı varsa durum şaibelidir; bu sebeple helal damgası vuran, sertifikası veren kurum ve kuruluşlar ya bu işi Allah rızası için yapmalı, ücret alınmamalı veya ancak masrafı almalıdırlar.
Bu iş ile ilgilenenler Müslülamanları zora sokmamak için “tek bir fetvaya ve ictihada” saplanıp kalmamalı, farklı fetvalar var iken içlerinden birini bütün Müslümanlara dayatmaktan uzak durmalıdırlar.
Farklıların dayanışması ve çatışması
00:0022/03/2012, Perşembe
Askerî darbeler kimi zaman sağa, kimi zaman sola, bazen de her ikisne yöneldi, zarar verdi. Darbelerden fayda umanlar vardı, onlar şakşakçılık yaptılar, hala da yapıyorlar. Zarar gören ve mağdur olanlar ise –her biri kendine mahsus iddia ve hedeflerinden ya vazgeçerek veya onları erteleyerek- bir an önce demokrasiye geçebilmek için işbirliği yaptılar, dayanışma örnekleri verdiler. Çünkü demokrasi her birinin serbest at oynatmasına, amacına ulaşmak için örgütlenmesine, hızlı veya yavaş yoluna devam etmesine en uygun siyasi sistem idi.
Bahsedilen işbirliği ve dayanışma çerçevesi içinde sağcılar, solcular, liberaller, islamcılar, her birinin klikleri... vardı.
İyi kötü demokrasi geldi, vesayetler önemli ölçüde azaldı. Böylece ortak tehlike ortadan kalkınca –öküz öldü ortaklık bozuldu- kabilinden her bir gurup kendi işine (davasına, yoluna, yöntemine, menfaatine...) döndü. Bu durumda az veya çok yol, yöntem, amaç, menfaat çatışması kaçınılmazdı.
Şimdi grupların her birinin karşısında diğeri olmakla beraber, hemen tamamının da karşısında ve hedefte iktidar var. Çünkü her biri yolunda yürümek, amacına ulaşmak, özel programını uygulamak ve menfaatini kotarmak... için iktidarı "kullanmak" istiyor. Sanki iktidarın hiçbir bilgisi, programı, amacı, görüşü, ilkesi ve ahlakı yok; sanki robot, birileri kuracak, programlayacak, sonra düğmeye basacak ve oynatacak!
İktidar robot olmadığını ortaya koyunca göstermelik dostluklar bozuluyor, nezaketler bir yana bırakılıyor, hakaretler, hatta komplolar başlıyor.
Benim gördüğüm kadarıyla bugünkü iktidar gücünü ve halk nezdindeki kredisini hiçbir sivil guruba (örgüte, sermaye ve medya patronlarına) borçlu değil. Ülkemizde sivil toplum örgütlerinin –ayrı ayrı- güçleri bellidir. Bu güç ne bir partiyi iktidara getirebilir, ne de iktidardan düşürebilir.
Gruplar belli sebeplerle iktidarı (partiyi) desteklemiş olabilirler; bazıları da karşı propagandalar yaptılar, partinin iktidara gelmemesi için ellerinden geleni arkalarına koymadılar; sonunda ne oldu? Malum (boylarının öşlçüsünü aldılar). Bu noktada önemli olan halkın (oy tabanının) nabzını iyi tutmak, iyi ölçmektir, iktidar da bunu yapabiliyor.
Sivil toplum, sermaye ve medya iktidarı ele geçirme, kendi irade ve menfaatleri doğrultusunda yürütme sevdasından vazgeçmeli; tenkit, uyarı, nasihat hakkını/vazifesini insaflı kullanmalı, dedikleri olmadı diye iktidarı düşman yerine koymamalı, beğenmiyorlarsa başka bir partiyi desteklediklerini açıkça ortaya koymalıdırlar.
Hiçbir kimse Allah''tan vahiy almıyor ve doğru/iyi/uygun olanı bulmak ve bilmek hiçbir kimsenin tekelinde değil. Bunca milletvekili, bakan, müsteşar, bilinen ve bilinmeyen danışman cahil, gafil, aymaz da yalnızca bazı köşe yazarları ve sivil toplum sözcüleri mi her şeyin doğrusunu biliyor?
Lütfen herkes haddini bilsin, daha mütevazı olalım, üst perdeden konuşmayalım, hele hele asla hakaret etmeyelim; yapabiliyorsak doğru bulduğumuzu münasip bir lisan ile ifade edelim.
İktdar da hiçbir kimseye tapulu değil, yanlış yapana halk zamanı gelince dersini verir.
Çocuklarımızı nasıl eğiteceğiz?
00:0023/03/2012, Cuma
Önce bir gencin samimi dert yanışına kulak verelim: "İstanbul'' da anneannemin yanında yaşıyorum. Yıldız Teknik''ta okuyorum ve 22 yaşıma yeni bastım. Çocukluğum Bursa-Giresun-İstanbul-Almanya arasında geçti. Hala tatillerde Almanya''ya gidiyorum. Babam burada ikinci eşiyle beraber yaşıyor. Derdim şu ki, çocukluğumda doğru düzgün bir din eğitimi alamadım. İki üç kere Kur-an okumayı öğrendim ama unuttum. Anneannem sağolsun namaz kılmayı ve bazı duaları öğretti. Şu an namaz kılıyorum, ama huşu içinde kıldığımı zannetmiyorum. Sizin de yazarınız olduğunuz tefsir kitaplarını okuyorum, bazı hadis kitapları ve Peygamber Efendimizin hayatını okudum. Tefsir kitaplarını okurken zorlanıyorum. 15 gün hiç işim olmadığı halde sadece bir kitap bitirebildim. Ve bitirdiğim kitaplarda da birçok şey takıldı aklıma. Kısacası uğraşıyorum kendi çapımda, Allah elbette karşılığını verecektir, buna da bütün kalbimle inanıyorum, ama yeterli olmuyor. Daha bu yaşımda hafız olamamanın verdiği pişmanlığı yaşıyorum. Hafızlığı geçtim, şöyle en temel bilgiler hariç doğru düzgün bir din bilgim bile yok. Daha kemal ilmi, bilmem ne ilmi onların ne olduğunu bile yeni öğreniyorum. Kısaca, ben din konusunda bilgin biri olmak istiyorum. Kur''an-ı Kerim''i, Peygamber Efendimizin sünnetini, fıkıhçıların söylediklerini bilmek istiyorum. Bu işin felsefesini, tarihini bilmek istiyorum. Daha bu yaşımda pişmanlıklar yaşamaya başladım, ilerde nasıl üzüleceğim kim bilir. Benim kendi hesaplarıma göre, üniversiteyi bitirip İngiltere''de master yapıp Mısır''a gidecektim. Orada en az iki sene kalacaktım ve tasavvuf vb. bir bölüm okuyacak, Arapçayı öğrenecektim. Ama bunlar benim planlarım gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini Allah bilir. Bir de çok geç oluyor sanki. Dini son sıraya koymak gibi oluyor. Tatillerde vs yaptığım okumalar da yeterli olmuyor. Tatilde okuyorum, baya bir şevke geliyorum, ama okula dönüyorum gündelik hayatın içine giriyorum ve çoğu şey uçup gidiyor. Benim bu maili yazmamdaki ana amaç şu: Sizin bana yol göstermeniz. Yani bu konuda sizden beklentim var. Niye ben diyebilirsiniz. Birinci kitabın sonlarına geliyordum, başa dönüp kitabın yazarları kimmiş diye tekrar baktım ve ilk sırada sizi gördüm ve size mail atmaya karar verdim. İlk önce düşüncelere daldım. İlk düşüncem bana inanmayacağınız ya da kaleye almayacağınız oldu. Sonra aklıma bir hadis geldi. Hani bir savaşta bir sahabe düşmanı köşeye sıkıştırıyor, tam öldürecekken kafir: "la ilahe illallah" diyor ve sahabe onu dinlemeyip öldürüyor. Peygamber efendimiz de bu olay ona nakledilince keşke öldürmeseydin diyor. Adam büyük ihtimalle can havliyle bunu söyledi. Ama bir ihtimal daha var o da doğru söylediği. İşte, ben de bu söylediklerimin hepsinde samimiyim. Bu maili size atmamdaki tek amaç dinimizi hakkıyla öğrenmek ve bu yolda bilgisiz olduğum için bana yol göstermenizi rica etmek. Aklıma, bu söylediklerimin haricinde hiçbir şey olmadığına dair Allah''ı şahit tutmak istiyorum. Siz bana inanın, eğer ben samimi değilsem ve yalan söylüyorsam, öteki dünyada cezamı çekerim, bunu en iyi bilenlerden biri de sizsiniz.
"Aslında Gülen cemaati dershanelerinde bir sene okudum. Fethullah Gülen''e de belli bir sempatim var. Fakat ne kadar iyi olsalar da, sohbetlerine gittiğimizde falan ister istemez iş başka taraflara çekiliyor. Ben şahsen onların yaptıklarını kınamıyorum. Bana göre onlar açısından mantıklı. Ben ise sadece Kur''an''ı, Peygamber Efendimizin sünnetini, hadislerini öğrenmek istiyorum. Tarafsız bir şekilde. Alimler ne dediyse, fıkıhçılar ne dediyse onu öğrenmek istiyorum. İslam tarihini öğrenmek istiyorum. Ben en iyi bir şekilde öğreneyim, sonra hangi cemaate gireceğime, hangi tarafa geçeceğime kendim karar veririm. En azından derim ki, iyi bir niyetle, sadece Allah için bu ilimleri öğrendim ve bu iyi niyetime ve çabama karşı Allah da beni doğru yola iletir. İşte benim bütün amacım bu. Allah''ın kastettiği doğru yolu bulmak ve o yolda yürümek. Geçen bir köşe yazısında, Milli Gazete''de yazan bir yazar, "Allah''ın yolunu öğrenin, kendi başınıza başaramıyorsanız bir mürşid-i kamil bulun" diyordu. Ben hep bunlara özeniyorum işte. Keşke bizim de böyle bir mürşid-i kamilimiz olsa, Allah''ın kitabına sımsıkı sarılmış ve tek amacı Allah''ın sevgisini kazanmak olan bir tarikatımız olsa ve ben burada kendimi eğitsem, nefsimi köreltsem, Yunus Emre gibi olsam, en azından onun gibilerin gittiği yolda olsam. En azından bu tür şeylere yakın bir şey bekliyorum, ben bu tür şeylere özeniyorum. Eğer nefsimi köreltemezsem, imanımı güçlendiremezsem ne gerçek Allah sevgisine ulaşabileceğim, ne Peygamber efendimizi gerçek manada benimseyebileceğim, ne huşu içinde namaz kılabileceğim ve ne de haram olan dünya zevklerinden uzak durup dinimize uygun bir hayat sürebileceğim, takva sahibi bir mümin olabileceğim.
"Ben bu konuda kararlıyım. Aklınızdan şöyle şeyler geçmesin lütfen, şimdi tefsir kitabını okudu, sabah akşam kaside dinliyor, şevke/gaza geldi böyle şeyler söylüyor, iki gün sonra okulları başlasın söylediklerini unutur. Eğer bana doğru bir yol gösterirseniz, yukarıda açıkladığım gibi bir din eğitimi almayı vaat ederseniz, ben okuluma ara vermeyi bile ciddi ciddi düşünüyorum. Erasmus programıyla seneye büyük ihtimalle yurtdışında okuyacağım inşallah bir seneliğine. Bu sebepten ötürü okulum bir yıllığına uzayacak büyük ihtimalle. Dil öğrenmek için okulumu uzatabiliyorsam, din öğrenmek için de uzatabilirim, hayli hayli uzatabilirim hem de.
"Kısacası, ben hafız olmak istiyorum (bunun bu yaşta mümkün olup olmadığını öğrenmek istiyorum), din konusunda bilgili bir kimse olmak istiyorum. Sizden Allah rızası için, Allah yoluna gitmek isteyen, Allah''ın rızasını ve sevgisini kazanmak isteyen bir genç olarak yardım bekliyorum. Yanlış anlamayın hiçbir maddi beklentim yok. Babamın yanında inşaatlarda çalışıyorum küçüklükten beri. Kendim yazları iyi para kazanıyorum Almanya''da ve babamda yardım eder zaten böyle bir durumda. Tek beklentim yol göstermeniz, bana rehberlik etmeniz.
Hakkımda hayırlısı neyse, o olur inşallah. Saygılar". (A.S.)
Din bilgisi ve eğitimi ihtiyacı
00:0025/03/2012, Pazar
Cuma günü (23. 3. 2012) köşemde yayınladığım okuyucu gencin mektubu birçok bakımdan düşündürücü, uyarıcı, tedbire sevk edici bir mektup idi.
Yarım asır kadar önce insanımız rızık peşinde yabancı (gayr-i müslim) ülkelere gittiler. Bu olay başlıbaşına bir tarih, bir tecrübe, bir dram. Aileler parçalandı, insanlar değişti, trajediler yaşandı. Bu işten kazanç ve kayıp hesabı ciltlere konu olacak boyutlardadır.
Bizim hikayemizde gurbetçi bir ailenin bir erkek çocuğu, onun din eğitimi, öğretimi ve hayatı ile ilgili problemleri var.
Bu çocuk (şimdi 22 yaşında bir genç) ne ülkesinde, ne Almanya''da, ne annesinden, ne babasından, ne okullarda kendisini tatmin edecek, ihtiyacını karşılayack bir din bilgisi ve eğitimi alamıyor. Birçok ailede olduğu gibi Osmanlı bakıyyesi bir anneannesi var; ilk ve basit bilgileri o veriyor. Çocuk Kur''an-ı Kerim''i yüzünden okumak, hatta ezberlemek de istiyor, ama buna imkan bulamıyor.
Her şeye rağmen büyük kül yığınları altında ebedi uykuya dalmamış bulunan “din duygusu” bu genci tahrik ediyor, yardımcı olmayan bir çevrede el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyor, ama bunalıyor, sonunda “imdâd” diyor.
Bugünlerde tartışılan ve inşaallah kanunlaşacak olan “4+4+4” şeklindeki kesintili zorunlu eğitim daha önce olsaydı, İmam Hatip okulları ikide bir altından üstünden budanmasaydı, zorunlu ve genel din bilgisi dersi yanında –Anayasada bulunduğu halde uygulanmayan- isteğe bağlı özel din (İslam vd.) dersi ve eğitimi verilseydi, Kur''an kurslarına başlama yaşı 15 yaşlara doğru çekilmeseydi, Kur''an kurslarında okuyan ve hafız olan çocuklarımıza ayrıca ilköğretim ve orta öğretim görme (bunu kolaylaştırma) imkanı tanınsaydı bu genç de eğilimini keşfettiği anda bu imkanlardan yararlanacak, istiyorsa hafız olacak, daha iyi din bilgisi ve eğitimi alacak, bugün yanıp yakılmaktan kurulmuş olacaktı.
Şimdi gelelim gencin şikayetlerine, sorularına ve taleplerine:
“Daha bu yaşımda hafız olamamanın verdiği pişmanlığı yaşıyorum. Hafızlığı geçtim, şöyle en temel bilgiler hariç doğru düzgün bir din bilgim bile yok” diyor.
Buna muhtaç olduğu, velileri veya kendisi istediği halde ulaşamamış milyonlar var. Şidi yapılmakta olam milli eğitim reformunun bir amacı da bu ihtiyacı karşılamaktır. Ama gel gör ki, muhalefet sokaklara dökülerek, kürsüleri işgal ederek bunu engellemek istiyor.
Hafızlık konusundaki düşüncem şudur:
Kur''an-ı Kerîm''i baştan sona ezberleyen ve tecvidli, kurallı, uygun nağmeli olarak tialevet eden bir kimsenin onun manasını anlamaması büyük bir eksikliktir. Eğer ezber ile anlama bir arada olursa ne âlâ; biri olacaksa manayı anlama (Arapça ve diğer gerekli ilimleri öğrenme) tercih edilmelidir.
İleri yaşlarda da ezberlemek mümkün ve vaki olmakla beraber bunun, eğitim-bilimcilerin uygun gördükleri küçük yaşta olması daha kolay ve daha kalıcı olmaktadır. Bu yaşı geçirmiş olanlar, meslekleri ne olursa olsun, imkan bulurlarsa ilâhî kelami vahyedildiği dilden anlamayı tercih etmeli, bunu öğrenmeye çalışmalıdırlar.
(Cevaba devam edeceğim).
Neyi nasıl okuyayım?
00:0029/03/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mektubunu yayınladığım genç, bizim heyetçe yazdığımız tefsiri ve bunun dışında bazı kitapları okuduğunu, ama bazı konuları anlamakta zorluk çektiğini, okuduğunu unuttuğunu, aklında oluşan sorulara cevap bulamadığını, okul yüzünden İslam ilimleri tahsilini geciktirdiği hissine kapıldığını… ifade ettikten sonra şöyle diyordu:
"Kısaca, ben din konusunda bilgin biri olmak istiyorum. Kur''an-ı Kerim''i, Peygamber Efendimiz''in sünnetini, fıkıhçıların söylediklerini bilmek istiyorum. Bu işin felsefesini, tarihini bilmek istiyorum. Daha bu yaşımda pişmanlıklar yaşamaya başladım, ilerde nasıl üzüleceğim kim bilir."
Günümüzde okullarda okuma alışkanlık ve zevkinin verilememesine ek olarak televizyon ve daha başka oyalayıcılar yüzünden gittikçe azalan okuma faaliyetinde bulunmanız çok önemli bir fırsat. Bu sayede pek çok mechulünüze cevap bulacağınız, öğrenmek istediğiniz birçok şeyi öğreneceğiniz kesin. Bu genç yaşınızda, zamanı iyi değerlendirmediğiniz takdirde ileride pişmanlık yaşayıp üzüleceğiniz düşünmeniz de bütün gençlere örnek olacak bir duygu ve düşüncedir.
Bu dünya hayatında hiçbir kimse, imkanları ne olursa olsun, bilinmesi gereken şeylerin tamamını öğrenemeyecek ve mechullerini eksiksiz olarak malumlara çeviremeyecektir. Esasen iyi bir Müslüman olabilmek ve insanlara hizmet edebilmek için allâme olmamız da gerekmiyor. Her Müslümana bilmesi farz olan din bilgisi kolayca öğrenilebilir. Daha ileride, daha yüksek, daha derin İslam bilgisi elde etmekten maksadımız bir yandan böyle bir arzumuzu tatmin etmek, diğer yandan daha fazla bilgi ile daha çok hizmet etmek ise bu da meşrudur, takdire değer. Bu seviyeye ulaşabilmek için öncelikle ve vazgeçilemez bir zorunluluk olarak ilmî Arapça''yı öğrenmeniz gerekiyor. Klasik ve vazgeçilemez metinleri anlayabilmek için bir ölçüde klasik mantık ve nazarî edebiyat (maânî) okumanız icab ediyor. Fıkıh ve usulü, kelam, hadis usulü dallarında uygun birer metni de mümkün ise hocalardan okumanızda fayda vardır.
Bu ön bilgileri elde ettikten sonra İslam bilgisinin üç yoluna (beyan, bürhan ve irfan) ait olup birbirini tamamlayan ve hakikati bütün boyutlarından ve cihetlerinden görerek tanımayı sağlayan kitaplardan –erbabına danışarak- bir liste yapıp bunları kendi başınıza okuyun. Bu arada veya daha sonra hangi İslam ilmi dalı sizi daha çok kendine çekti ise o dalda ihtisas yapın. Bu ihtisas doktora yapmakla olabileceği gibi erbabına danışarak yapacağınız araştırmalar, okumalar ve yazmalar yoluyla da olabilir.
İlim yolcusu daima danışma, müşkillerini çözmede yardıma başvurma ihtiyacı içinde olacaktır. Bugün elhamdülillah her dalda kendilerine danışabileceğiniz, yardımından yararlanabileceğiniz çok insanımız var. Bu yolculuğa beraber çıktığınız, çıkacağınız arkadaşlarınız olursa bu da işinizi kolaylaştırır; çünkü iki akıl bir akıldan üstündür.
Konya İmam Hatip okulunda okurken aynı zamanda okul dışındaki hocalardan ve kitaplardan Arapça ve İslam ilimleri okumaya çalışıyordum. Okul beni oyaladığı, asıl amacım olan ilimleri elde etmemi geciktirdiği için (böyle düşünerek), ifthara geçen bir öğrenci olduğum halde okulu terk etmeye karar verdim, kararımı açıkladım ve fiilen bir hafta kadar okula gitmedim. Allah cümlesine rahmet eylesin birden fazla hocam evime gelerek, beni bularak nasihat ve kararımdan dönmemi telkin ettiler. "Okul senin ilim yoculuğunu yavaşlatmaz, aksine önemli katkılarda bulunur" dediler. Şimdi düşünüyorum da, iyi ki, hocalarımı dinlemişim ve okula dömüşüm.
Siz de geciktiğinizi, ertelediğinizi düşünmeyin, iki koldan yürüyün, nasip olan ne kadar ise onu elde etmeye çalışın.
(Devamı gelecek)
.Müslümanca yaşamak için uygun çevre
00:0030/03/2012, Cuma
Genç okuyucumuz, yeterli İslam bilgisi ve uygulaması ile amacına ulaşabilmek için cemaat veya tarikat tavsiye edenlerden de söz ediyor ve şu sonuca varıyor:
"Ben ise sadece Kur''an''ı, Peygamber Efendimizin sünnetini, hadislerini öğrenmek istiyorum. Tarafsız bir şekilde. Alimler ne dediyse, fıkıhçılar ne dediyse onu öğrenmek istiyorum. İslam tarihini öğrenmek istiyorum. Ben en iyi bir şekilde öğreneyim, sonra hangi cemaate gireceğime, hangi tarafa geçeceğime kendim karar veririm. En azından derim ki, iyi bir niyetle, sadece Allah için bu ilimleri öğrendim ve bu iyi niyetime ve çabama karşı Allah da beni doğru yola iletir. İşte benim bütün amacım bu. Allah''ın kastettiği doğru yolu bulmak ve o yolda yürümek…"
Müslümanca yaşayabilmek için yeterli bilgiye ve bu bilgiyi hayata uygulayabilmek için uygun eğitime, uygun eğitim için de uygun çevreye ihtiyaç vardır. İslam tarihinde bazı alimler görüyoruz; bunlar belli bir hocadan, medreseden ziyade kitapları okuyarak yetişmiş oluyorlar ve bu usulün iyi olduğu kadar –alimlere aygısızlık, dengesizlik, ölçüsüzlük, insan tabiatına aykırı dayatmalar gibi- kötü etkileri de oluyor. Bir hocaya, bir medreseye bağlı olarak yetişmenin de dar görüşlülük, taassup, ayrımcılık gibi kötü tesirleri ortaya çıkıyor.
Bir zamanlar bazı alimler varmış, öğrenciyi bir yere kadar getirir sonra "Evladım benden bu kadar, bundan sonra sen filan alime git devamını o getirsin" derlermiş. Yine bazı tasavvuf mürşidleri varmış, onlar da müridlerini belli bir aşamaya getirdikten sonra "Evladım benim yetkim buraya kadar, bundan sonrasının tekmili için sen filan zata git" derlermiş. Bu muhlis müslümanca usulde şahıs ve onun yolu (tarikı, medresesi, programı) değil, talibin yetişmesi ön planda tutuluyor. Hoca veya mürşid, talibin, kendini aşmasını, daha ileri gitmesini isteyebiliyor ve buna yol gösterebiliyor.
Şimdi okullar var, buralarda birbirinden farklı birçok hoca bulunuyor. Öğrenci bunlardan alacağının iyisini, kendisi için, meşru amacı için uygun olanı kendi bulup alacak ki, oldukça zor bir hedef.
Kitaplar var; kimileri yoldan çıkarıcı, kimileri beyinleri dondurucu, kimileri okuyanın kabiliyetini ve birikimini en ileri hayırlı noktalara ulaştırmada yardımcı. Bunlar arasında seçim yapmak da –henüz yolda olan- okuyucuya düşüyor ki, bu da zor.
Medresler ve kurslar var; çoğu inhisarcı, bölücü, dışlayıcı; hiçbiri değilse sınırlayıcı.
Tarikatlar ve cemaatler de en azından sınırlayıcı; yani bunların da çoğu "Eşitler arasında birinciyiz" demiyorlar, "Biz birinciyiz, hatta tek doğruyuz, tek seçeneğiz" diyorlar.
Eğitim ve öğretim çevresi bundan ibaret olunca "mektubunda dert yanan, yol arayan genç" gibi olanlar ne yapacaklar? Maksatlarına nasıl ulaşacaklar?
Eğer yola düşenler sıradan insanlar ise, asgari/zaruri bilgi ve amaç için yeterli uygulama ile, mevcut saptırıcı ve ayartıcı ortamda kendilerini korumak ve müslümanca yaşamak istiyorlarsa bunların yapabileceklerinin en iyisi uygun bir çevreyi (aynı yolun yolcusu olan arkadaş gurubunu veya sahih İslam''ı esas alan ve ayrımcı olmayan bir alimi veya aynı vasıfta cemaatlerden bir cemaati yahut da yine aynı vasıfta tarikatlardan bir tarikatı) seçmektir.
İslam alimi olmak istiyorlarsa onların ne yapmaları gerektiğini dünkü yazımda ifade etmeye çalıştım.
Riya ve istismar
00:001/04/2012, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Değerli Levent Gültekin kardeş, dindarlığımızın mahiyet ve kalitesi bakımından perişan halimizi tasvir eden yazısının sonunda şöyle diyor:
Nerede o ''şükreden'' yoksullar? Nerede o ''nur yüzlü imam hatipli'' çocuklar? Nerede o ümmet şuuruyla aşılanmış zarif insanlar? Nerede o cömert dostlar? Nerede o nezaket? Nerede o zarafet? Nerede o kanaat öğretisi? Nerede o çocuksu neşe? Nerede o konferanslar, kitaplar, ilahiler? Nerede o sadakat? Nerede o tertemiz istikbal telakkisi? Nerede o latifeler, şakalar, gülüşmeler? Nerede o küçük ikramlar? Nerede o yatılı misafirler? Nerede o hassasiyet, insanlık, teselli, şefkat, kardeşlik?
Hâlâ ne diye ayet okuyorsunuz? Neden hadis aktarıyorsunuz? Terk ettiğiniz cömertlik ve kardeşlikle birlikte, artık bu sözleri de terk edin. Dini, kendi sefaletinizle incitmeyin.
Velhasıl... meselenin bu boyuta gelmiş olmasının Hayrettin Karaman gibi ilahiyatçıların sorumluluğunu arttırdığını düşünüyorum.
Hayretin Karaman Hoca gibi ilahiyatçılar bugün konuşmayacaklarsa ne zaman konuşacaklar?
Hayrettin Karaman Hocamızın şahsında tüm ilahiyatçı, din bilgini üstatlara iki sorum var:
Birinci sorum. Sayın hocam Müslümanlığın, ayetlerin, hadislerin, dini terimlerin bu kadar değersizleştirilip, akçe gibi, pul gibi pazara sürülmüş olması sizi hiç rahatsız etmiyor mu?
İkinci sorum: Din insanlara bir kalite, bir ahlak, bir kişilik, bir değer katmak için var ise günümüzde tüm olumsuzlukların, başarısızlıkların, ahlaki yetersizliklerin, kişisel defoların giderilmesinde dini argümanların kullanılıyor olmasındaki tuhaflığa dikkat çekmeyi düşünüyor musunuz? Bir başbakanın "Bundan böyle trafik kazasında ölenler de ''şehit sayılacak" demesi, sizce de acayip değil mi? Normal mi bütün bu tuhaflıklar, sayın hocam?
Sevgili Gültekin''in sorularının cevabı yazısının içinde ve benim köşeme aldığım kısımda bütün fesahat ve belağatıyla var; nezaketen birkaç satır ekleyeyim:
Elbette rahatsız, muazzeb, mutsuz oluyorum. Riya ve istismar halis müminin en büyük, en sinsi iki düşmanıdır/şeytanıdır. Birçok kusur, günah, ayıp vardır ki, bunlar zahirdir, görünürdür; bu sebeple onlardan uzak durmak hem kolaydır, hem de ihlas imtihanı bakımından fazla not alamaz; çünkü Allah için mi, halk için mi olduğu belli olmaz. Riya ve istismara gelince kimin kavlinin ve amelinin bu iki illet ile muallel olduğunu bilmek imkansız gibidir; işte bu yüzden de dini dünyaya satanlar bu sermayeyi rahat kullanırlar.
Sevgili Paygemberimiz Efendimiz (s.a.) "müslüman nesillerin en hayırlısı benim içinde bulunduğum nesildir, sonraki iki nesil de aynı derecede olmamakla beraber hayırlıdır, daha sonrakiler ise –nesil olarak- karışıktır, örnek olamaz" mealinde bir açıklama yapıyorlar. Tarihi vakıaya da baktığımızda adı ve iddiası "İslam" olan birçok insanın, grubun, havas ve avamın "gerçek müslümana mahsus kemalat" bakmından döküldüklerini görüyoruz. Ama her asırda ve nesilde, her şeye rağmen örnek müslümanların, kamil ve mükemmil (kemale götüren, işad eden) insanlarımızın olduğunu da biliyoruz. Fuzulî, "Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su" diyor. Şikayetnâmede vasıfları sayılıp dökülen sözde müslümanlar "hardır, gül böceğidir, dikenidir", ama İslam''ı gönderenin maksadı güldür. Bir gül için bu kadar dikene su vermeye değer.
İnsan nefsini levmetmelidir ki, kusurunu kemale çevirebilsin. Biz de nefsimizi ve emsalimizin nefislerini levmetmeye devam edelim, ama "insan"dan ve "İslam"dan ümit kesmeyelim.
Şehid meselesini bir başka yazıda ele alayım.
Not: 4+4+4 kanunu hayırlı olsun, Allah rızası için ona destek verenlerden de Allah razı olsun!
Şehit muamelesi
00:005/04/2012, Perşembe
Bir başbakanın “Bundan böyle trafik kazasında ölenler de ''şehit sayılacak'' demesi, sizce de acayip değil mi?” diye sormuşlardı.
Bu bağlamda “şehid”den neyin kastedildiğini anlamak için Başbakan''ın şu konuşmasına bakalım:
“Terör şehitlerine malum bizim desteğimiz var. Aileden daha önce bir kişiyi, birinci derecede yakınlığı olan bir kişiyi işe alıyorduk, şimdi onu inşallah ikiye çıkarıyoruz” dedi. Terör saldırılarında hayatını kaybeden vatandaşların ailelerine yapılan yardımlarla ilgili yeni bir düzenlemeye gidileceğini de söyleyen Erdoğan, “Pazartesi günü Bakanlar Kurulu''nda talimatını verdik. O da şu: Terör kurbanı olan, teröristler tarafından öldürülenlerin ailesine de aynı yardımı devlet olarak vereceğiz. O öldürülenleri de biz şehitler sınıfında mütalaa ediyoruz. Aynı şekilde o aileden de devlette istihdam sağlayacağız” dedi.
Bu ifade açık olarak “laik devlette şehid”i tanımlıyor ve bunlara yapılacak farklı muamele; yani yardım ve bazı ayrıcalıklardan söz ediyor.
Laik devlet, hayatını şu veya bu şekilde kaybeden bir kimsenin din yönünden şehit olup olmadığı ile ilgilenmez ve bu konuda bir hüküm de veremez. Ama bazı ölülere, dünyada yapılacak işlem, şan ve şeref, ailesine yapılacak yardım… bakımından şehit demiş olabilir; nitekim cumhuriyet devri boyunca “hava şehitleri” başta olmak üzere bu ifadeyi duyageldik. Aşağıda din yönünden şehid kime derler sorusuna cevap vereceğim. Dine göre şehit sayılmayan ölülere, dini referans almayan bir devletin şehit demesi bir örf sayılabilir ve bu örfü icad eden bugünkü Başbakan değildir. Eğer tepki gösterilecekse bu gerçeğin göz önünde tutulması gerekir.
“İslam''da şehid kime derler” sorusuna şu cevabı vermiştim:
Fıkıh kitaplarında şehidler üç kısma ayrılmıştır:
1. Dünya ve ahiret şehitleri (dünyada yıkama, kefenleme, namaz ve defin bakımından, ahirette ise o aleme mahsus nimetler ve ödüller bakımından şehit muamelesi görenler): Bunlar, Allah''ın sözü (dini, hükmü) en üstün ve hakim, inkarcıların sözü de en aşağıda olsun diye savaşan, hiçbir dünya menfaatini amaçlamayan, düşmana arkasını döndüğünde (kaçarken) değil, taarruz ederken, savaşırken ölenlerdir.
2. Dünya şehidi: Meşru olmayan maddi menfaat elde etmek, şöhret ve şan sahibi olmak, gösteriş yapmak gibi dünyalık amaçlar için savaşırken ölenler. Bunlara dünyalılar şehid muamelesi yaparlar ama ahirette bu rütbeden mahrum olur.
3. Ahiret şehidi (Dünyadaki işlemlerde değil, ahirette şehid muamelesi görecek olanlar): Savaşta olmadan, haksız yere (hakkını savunurken, zulmen) öldürülenler, tedbir aldığı halde salgın hastalıklarda ölenler, deniz kazasında boğularak ölenler, gurbette ölenler, ilim elde etme çabasında iken ölenler, çocuk dünya getirirken ölenler bu kısmın örnekleridir.
Trafik kuralları önemli ve ciddi tecrübeler, araştırmalar ve incelemeler sonunda ortaya çıkmakta ve kanunlaşmaktadır. Bu kuralların sınırlamaları dine göre de muteber, geçerli, bağlayıcı sınırlamalardır; çünkü din, bu gibi konularda tecrübenin, bilimin sonuçlarına uyulmasını emretmektedir.
Yukarıda açıklandığı üzere Allah yolunda savaşırken, meşru olmayan saldırılara karşı maddi ve manevi değerleri korumak için mücadele ederken ölenler şehid olurlar. Bunlar “hakiki” şehitlerdir. Bazı salgın hastalıklar, deniz kazası, zelzele gibi âfetler sebebiyle ölenlere de -yıkamamak, elbiseleriyle gömmek gibi dünya işlemlerinde değil, ahiretteki ceza veya mükâfatta- Allah''ın şehid muamelesi yapacağını bildiren hadisler vardır. Trafik kazalarının bunlar arasına girip girmeyeceğini bilmek mümkün değildir; bu alanda kıyas yapılamaz, “Allah bilir” demek daha uygun olur.
Kur"an dersinde abdest ve başörtüsü
00:006/04/2012, Cuma
Kahvaltıda yeğenimle beraberdim. Kız torununun "Yeni uygulmada mutlak olarak veya Kur''an dersini seçersem zorla başımı örteceklermiş" diye isyan ettiğini söyledi.
"Bunun bir kara propaganda olduğunu, kesintili eğitime ve isteğe bağlı din eğitim ve öğretimine karşı olanların uydurduklarını, maksatlarının kafa karıştırmak ve çocuklarımızı ürkütmek olabileceğini…" söyledim. Sonra medyaya göz attım; Kur''an dersinde abdest ve başörtüsü meselesinin tartışılmaya başlandığını gördüm.
Bazı akl-ı evveller (veya çok bilmişler) de "Okullarda isteğe bağlı Kur''an ve siyer dersleri olursa, bazı öğrenciler abdest alır, Kur''an okur ve namaz kılarken bazıları bunları yapmazsa ikilik çıkar, uygulama tefrika yaratır" buyurmuşlar. Diyanet okul açmalıymış, uygulamalı din eğitim ve öğretimi bu okullarda olmalıymış.
En sondan başlayalım:
Yıllardır bu ülkede, Milli Eğitim''e bağlı İmam Hatip okulları var, bu okullarda uygulamalı din eğitim ve öğretimi veriliyor, ama diğer okullarda okuyan aynı yaşta gençlerle bunlar arasında ne ikilik oldu ne de tefrika.
Vaktiyle okullarda isteğe bağlı din dersi vardı, ben de bu dersi birkaç yıl okuttum. Orta okullarda dersi istemeyen yok gibidiydi, ama liselerde istemeyenler de oldukça çoktu. O zaman da dersi alanlarla almayanlar arasında hiçbir problem yaşanmadı.
Bu konuda sayın Nazlı Ilıcak''ın aşağıdaki ifadesini daha gerçekçi ve uygun buluyorum:
"Bence, sonuçları görmeden endişe etmek beyhude! Birçok Katolik okulunun içinde küçük bir kilise bulunur. Dileyen ibadetini orada rahip ya da rahibelerle yapabilir. Bunu, Notre Dame de Sion tecrübemle söylüyorum. Avludaki kilisenin mevcudiyeti bizi hiç rahatsız etmezdi. Ama biz Müslümanlar oraya gitmezdik. Okulumuzda çok fazla Musevi ve Rum vardı. Onlarla da arkadaştık. Küçük yaşta, değişik inançtaki insanların birbirini fark ederek bir arada yaşamasının bence pedagojik bir faydası oluyor. Dinini öğrenmek isteyen gençlerin, sadece İmam Hatiplerde okuması, onları cemiyetin bir başka kesiminden adeta tecrit ediyor. Dindarı, daha az dindarı, Müslüman''ı, Hıristiyan''ı, Musevi''si ya da ateisti, değişik kimliklerinin farkına vararak iç içe yaşarlarsa, bunun şartları küçük yaşlardan itibaren hazırlanırsa, birbirlerini daha iyi anlayan insanların oluşturduğu bir topluma belki ulaşabiliriz."
İşte din eğitim ve öğretimini değil de "dinin kültürünü, genel olarak din ve ahlak konusunda bilgiyi" vermeyi hedefleyen zorunlu dersin de aynı gerekçe ile gerekli ve faydalı olduğunu savunuyoruz. Dinli dinsiz, filan mezhepten falan mezhepten, müslim gayr-i müslim bir arada yaşayacaksa birbirinin inanç, değer ve hassasiyetleri konusunda bilgi sahibi olmadıkça veya birbirini yok sayarak barış ve huzur içinde yaşamaları mümkün değildir. Bu dersin aynı zamanda "farklılara anlayış gösterme ve tahammül etme" ahlakını da kazandırması gerekiyor.
Kur"an okumak için abdest ve başörtüsü gerekli midir?
00:008/04/2012, Pazar
Kur''an-ı Kerim''i okurken veya dinlerken hanımların başlarını örtmeleri bir din hükmü (vacib, sünnet vb.) değil, bir âdâb (islâmî görgü kuralı)dır. Başını örtmeden okuyan ve dinleyen günaha girmez.
Abdesti olmayan veya yıkanması gereken bir müslümanın Kur''an-ı Kerim''e (Mushaf''a, Kur''an cüzüne, yazılı âyete) dokunmasının ve bunları okumasının caiz olup olmadığı konusunda İslam alimleri, ilgili deliller müsait olduğu için ihtilaf etmişler, farklı yorumlar yapmışlardır. Çoğunluğa göre abdestsiz okumak caizdir, fakat dokunmak caiz değildir. Bazı alimlere göre ise dokunmak da okumak da caizdir.
Bu konuda detaylı bilgi almak isteyenleri siteme havale ederek (www.hayreddinkaraman.net) muhalif görüşü özetleyeyim:
İbn Hazm "Kur''an''ı okumak, tilavet secdesi, Mushaf''a dokunmak ve Allah''ı anmak; bunların hepsi abdestli olana ve olamayana, cünübe ve hayızlı olana caizdir" diye başlık attıktan sonra genel delilini şöyle açıklıyor: "Bunlar hayırlı işlerdir, teşvik edilmiş, sevap vadedilmiş fiillerdir; bunların bazı hallerde yapılamayacağın söyleyenlerin delil getirmesi (delil ile isbat etmeleri) gerekir". İbn Hazm karşı tarafın ileri sürdükleri delilleri ise ya sahih olmayan rivayetlerden ibaret oldukları veya hükme delalet etmedikleri gerekçesiyle reddetmekte, sahabe ve tâbiûn müctehidlerinden kendi ictihadını destekleyen örneklere de yer vermektedir.
İlgili kaynaklara bakıldığında görülüyor ki, "kadınların özel hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları" konularında ittifak (icmâ) var; "mescide girme, Kur''an''a dokunma ve onu okuma, zaruret halinde tavâfı yapma" konularında ise ihtilaf edilmiş; çoğunluk bunları caiz görmemiş ama bazı fıkıh alimleri caiz görmüşlerdir.
Fıkıhta icmâ bağlayıcıdır, ama çoğunluğun görüşü bağlayıcı değildir. Meşhur dört mezhepte de bazan biri, diğerlerinin tamamına (bu mânada cumhura, çoğunluğa) muhalif olduğu halde mensupları –çoğunluğun ictihadını değil– tek kalmış olan mezhebin ictihadını uygulamaktadırlar.
Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur''an okumaya.. zorlamıyor; ama onlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye veya kınamaya hakları olamaz.
Okullarda Kur''an okuma derslerinde çocukların abdest almalarında güçlük bulunduğunda –veya bu sebeple bu dersi almak isteyenlerin azalacağı anlaşılırsa- "abdestsiz olarak Kur''an okumak ve ona dokunmak caizdir" diyen ictihadı/fetvayı uygulamak uygun olur.
Peygamberimiz (s.a.) "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin (sevdirin, sevindirin) nefret ettirmeyin" buyuruyor. Değişmez din kurallarını değiştirmeden, bozmadan kolaylaştırmak mümkün olduğunda bu yola gitmek –hele de çağımızda, bu günün şartlarında– bazen kaçınılmaz olmaktadır.
Mahalle baskısı var mı, kime?
00:0012/04/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önü sonu fazla hesaplanmadan, belki hakikatin bir yanına bakarak, fili kulağı ile tarife kalkışarak “bir mahalle baskısı” kavramı ortaya atıldı ve “patladı gitti”.
Mahalle baskısı diye bir şey varsa –ki, bir ölçüde olması tabîîdir, ya mahalle dışında/tenhada yaşarsın veya mahalleye asgari de olsa uyum yaparsın- bu baskının yalnızca dinden, gelenekten, muhafazakârlıktan… geldiği ve özgürlüğü sınırladığı iddiası kısmen doğru, kısmen yanlıştır. Doğru tarafı, nereden gelirse gelsin baskının özgürlüğü sınırladığıdır. Yanlış tarafı baskının yalnızca “sağdan” geldiği ve mutlak manada zararlı olduğu iddiasıdır.
Bireyin özgürlüğü hiçbir zaman ve hiçbir yerde (cemiyette, devlette) mutlak, sınırsız, korunmayı tek başına hak eden bir şey olmamıştır, olamaz, olmamalıdır. Birey her şeyi için cemiyete muhtaçtır (“insan sosyal bir yaratıktır” denir), hem cemiyetten istifade edeceksin, onsuz olamayacaksın, hem de cemiyeti takmayacaksın, cemiyet düzenini, asayişi, kamu sağlığını, cemiyeti ayakta tutan değerleri çiğneme özgürlüğü isteyeceksin; olmaz böyle şey.
Diğer taraftan baskı yalnızca sağdan, muhafazakâr kanattan gelmiyor; hatta bu kanattan biri çıksa da “bizim değerlerimiz apartmanın (şimdi mahalle neredeyse kalmadı), okulun, medyanın, modanın, san''atın, küresellik yüzünden yabancı dünyanın… baskısı altında; eriyoruz, yok oluyoruz, imdat!” diye bağırsa ona “haksız” demek oldukça zordur.
İki ana grup/cereyan birbirine karşı vargücü ile mücadele ediyor:
Bireyin özgürlüğünü her şeyin üstünde ve önünde görenler; bunlara göre cemiyetin, devletin, çoğunluğun değerlerinin, birey özgürlüğünün kötüye kullanılması veya kötü neticeler doğurması yüzünden tehlikeye düşmesi veya böyle bir ihtimalin bulunması hiç önemli değildir. Özgürlük olsun da sonuç ne olursa olsun!
Bireyin (insanın, beşerin) Yaratıcısı''ndan yardım almadıkça eksik olduğuna, her yaptığının ve düşündüğünün doğru ve hayırlı olamayacağına, böyle bir varlığa, sınırı abartılmış özgürlük verildiğinde hem kendisine hem de başkalarına zarar verebileceğine, bu sebeple “bir topluma has veya evrensel değerler çerçevesinde” bu çerçevenin zorunlu kıldığı kısıtlamaların meşru olduğuna, “mahalle baskısı filan gibi uyduruk, gerçekliği ve mahiyeti tartışmalı” kavramlarla bu sınırlamaya karşı çıkmanın anlamsız olduğuna inananlar da kendi inançları doğrultusunda “mutedil, makul, tabîî sınırları olan bir hürriyete “evet” diyorlar; “anarşiye, toplumun varlığını ve değerlerini tehlikeye düşüren serbestliğe “hayır” diyorlar (diyoruz).
Medyanın ve en geniş manada modanın arkasına sığınarak “baskının tek taraflı olduğunu” iddia etmek ve “mağdur”u oynamak ancak geçici bir avantaj sağlar, ama er veya geç hakikat anlaşılır.
Ya bu düzen değişecek...
00:0013/04/2012, Cuma
"Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır" (Nisâ: 4/75-76).
Allah''a ve âhirete hakkıyla iman etmiş olanların fayda-zarar, kazanç-kayıp hesapları dünya hayatıyla sınırlı değildir. Allah rızâsı ve ebedî hayat daima hesaba dahildir, dahil olmanın da ötesinde terazide ağır basmaktadır. Ölçüsünde, tercihinde, değerlendirmesinde Allah rızâsı ve âhiret menfaati ağır basan, âhiretini dünyasına değil, dünyasını –gerektiğinde– âhiretine feda eden müminler, Kur''an dilinde "dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar" yani dünyayı verip âhireti satın alanlardır. Allah emri olan savaş bu ölçüye vurulduğunda çıkacak sonuç âyette şöyle tasvir edilmektedir: Savaşa giren ya zafer kazanır veya yenilir ve şehid olur. Her iki durumda da âhireti tercih eden mümin kazançlıdır. Çünkü Allah savaşıp galip gelenlere de şehid olanlara da büyük mükâfatlar vermektedir. Rağbet edilmesi gereken de işte bu mükâfattır.
Müslümanlar Medine''ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazan başka kabileler ve Medineli bir kısım Yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve Hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması''nı yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra Müslüman olup Mekke''den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan Müslümanlarla bu madde gereği iade edilen Müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke''de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah''a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm''ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ''nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O''nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından "Allah rızâsı için savaşmak" adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah''a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur''an''a göre tâguttur, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Bu âyetler ve açıklamalardan günümüze gelecek olursak:
Uluslararası toplum, BM, GK gibi kurum ve kuruluşlar, dünyanın herhangi bir yerinde uygulanan zulmü, işkenceyi, sömürüyü, güçlünün zayıfa tahakkümünü engellemek gibi şerefli ve insani bir davanın peşinde değiller. Şöyle de denebilir: Hakkın ve adaletin peşinde olanların gücü ve geçerli iradesi yok, gücü olanların vicdanları yok; kurtların sofrasında kurt taksimi yapmakla meşguller. İşte bu yüzden dünyada huzur yok, kan ve gözyaşları sel olup akıyor.
Allah böyle kutsal bir vazifeyi müminlere vermiş, ama ne yazık ki, onlar da -bir zamanlar ifa ettikleri- bu vazifeyi yerine getirme şuur, güç ve ufkunu kaybetmişler. Ya bu dünya düzeni değişecek ya da mazlumların ahı, zalimlerle beraber acizleri ve duygusuzları da mahvedecektir.
Seni sevmek saâdettir
00:0015/04/2012, Pazar
Allah Resûlü''nün (s.a.) bir vasfı da "habîbullah=Allah''ın sevgilisi" olmasıdır. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"De ki: "Eğer Allah''ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."
Âyetin muhatabı Efendimiz; Allah ona hitaben: "Beni sevenler, benim de onları sevmemi istiyorlarsa sana uysunlar, senin gibi olmaya çalışsınlar" buyurmuş oluyor. Bu âyet Sevgili Peygamberimiz''in "Allah''ın sevgilisi" olduğuna şüphesiz delildir; daha da ötede âyet, Allah sevgisine ermek, sevgisinde saâdet ve kemâl bulmak isteyenlere bir rehber gösteriyor: "Sevgi rehberi", hem rahmet peygamberi, hem de sevgi rehberi.
Tasavvuf yoluyla iyi Müslüman, halis kul olmak isteyenler, irfan âleminde pek çok anlayış ve uygulamaya temel kıldıkları, hadisçiler sahih bulmasalar da kutsî hadis olarak rivayet edilen: "Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi sevdim/istedim; bu sebeple halkı yarattım ki, beni bilsinler" mealinde bir söze çok önem verirler. Kemale doğru ilerleyen mertebelerin zirvesinde bulunan "hubb-i sırf-ı zâtî" mefhumu, makamı ve hakikati, o rivayetin içinde geçen "bilinmeyi sevdim" cümleciğine dayanmaktadır. Daha yaratılmış bir şey yok, ama Allah onu yaratmayı seviyor; o ise, "evvel âhir Allah''ın sevgilisi ve insanlık için de sevgi rehberi olarak "Seçilmiş Zât". Bir sonraki aşamada onun özünü, ruhunu yaratıyor, Mevlid-i şerifte dile getirilen "intikal" , o nurun batından batına taşınarak en sonunda sahibini bulduğunu anlatıyor.
Bu irfana ve ona bina edilen özel râbıtaya dayanak kılmak için "hadisçilerin sıhhatini onaylamadıkları" rivayete ihtiyaç da yok sayılır. Çünkü meâlini verdiğim âyette Allah''ın, onu sevmekle iktifa etmediği, bütün insanlığın, Allah sevgisine mazhar olmasını ona ittibâ etmeye bağladığı açıkça ifade buyuruluyor. Buradaki ittibayı (ona tabi olmayı) hılkatin mebdeine götürdüğümüz zaman ta ezede "asıl sevgilinin, severek yaratılanın" o olduğu, başkalarının ilâhî sevgi devletine asaleten değil, onun yolundan, onun tâbii olarak ulaşabileceği hakikati yine açıkça ortaya çıkıyor.
Konya''da İmam Hatip Okulu''nu bitirdiğim 1959 yılında buna yakın bir anlayış ve heyecanı şöyle ifade etmişim:
Seni sevmek dü âlemde saâdet yâ Resûlallah
O''na vuslat da sendendir bu âdet ya ResûlallahSeni sevmekle eşyayı yarattı Kadir-u KayyûmBu sırra ermeye senden şefâat ya ResûlallahBuna şahid ve bürhandır hitabı Rabbimin "levlâk"Senin şanın dü kevneyne seyâdet ya ResûlallahDedi Allah "Habibim, rahmeten li''l-âleminsinin sen"Bu rahmetten kime olmaz meserret ya ResûlallahHarîm-i "kabe kavseyne" eren yoktur cüdâ sendenUlüvv-i kadrine eyler şehadet ya ResûlallahSana derse "Habîbim" bir şeriki olmayan AllahHabîb olman bize eşsiz keramet ya ResûlallahGönül ister ki hubbun bahrine dalsın fenâ bulsunKerem et âh n''olur artık, murad et ya Resûlallah
Bölünmeye giden yol kapatılmalıdır
00:0019/04/2012, Perşembe
Vaktiyle bir "kundakçı" hikayesi dinlemiştim. Bir şehirde kundakçılar türemiş; evleri, dükkanları, başkaca mekanları yakıyorlarmış. Birgün bir eve yaşlı, perişan kılıklı bir adam gelmiş, yatacak yeri olmadığını söylemiş ve çatıda barınmasına izin vermeleri için yalvarmış (Bu kundakçının ilk adımı). Evin sahibi adama acımış, kundakçı olmayabilir diye izin vermiş. Birkaç gün sonra ihtiyar elinde bir miktar çalı çırpı ile eve gelirken (Bu kundakçının ikinci adımı; yakacak topluyor) ev sahibi görmüş, "Bunlar ne?" diye sormuş, "Yola atılmış, zayi olmasın diye topladım, belki lazım olur" cevabını almış; "kışın lazım olur" demek istiyor" diye yorumlayıp dokunmamış. Bir başka gün ihtiyarın elinde kibrit ve çıra görmüş (bu üçüncü adım), "Herhalde gece uyanınca ışığa ihtiyacı oluyor" diye düşünmüş ve dokunmamış. Sonunda bir gün sahibi evine gelirken çatıdan alevler çıktığını görmüş, pişman olup döğünmüş ama iş işten geçmiş ve kundakçı işini görmüş.
İslam fıkıh usulünde "Seddü''z-zerâi''" diye bir hüküm yöntemi (fer''î asıl) var; buna göre mübah olan bir fiil, bir izin, bir tasarruf adım adım yasak ve haram olana doğru gidiyor, buna yol açıyor, bu sonucu doğuruyorsa, o "mubah serbest, helal" olan fiil… caiz olmaktan çıkıyor, yasaklanıyor. Bu kuralın, normal hayatı olumsuz etkilememesi ve hak ve hürriyetleri ölçüsüsüz kısıtlamaması için dikkatli olarak kullanılması da gerekiyor.
Hikayemizde yersiz yurtsuz bir adama yatacak, barınacak bir yer sağlamak mübah değil, müstehab, sevaplı, güzel, insani bir eylem. Lakin ortada yaygın bir tehlike var (kundakçılık) ne idiüğü belli olmayan bir adamı çatıya yerleştirmenin de buna yol açabileceği ihtimali varid; işte bu durumda seddü''z-zerî''a prensibi işletilmeli idi.
Bunları niçin yazdım?
Çağdaş İslam hukuk alimlerinden Prof. Dr. Abdulkerim Zeydân ile ilgili bilgi topluyordum, onun 2010 yılında yayınlanmış ve 2011 de teyit edilmiş bir fetvasına rasladım. Fetva Kerkük''ün Irak''tan ayırılarak Kürdistan''a bağlanmasıyla ilgili. Zeydan şöyle diyor:
"Federatif veya bölgesel sistem adı altında Irak''ın bölünmesi, izalesi farz olan bir münker (meşru olmayan bir tasarruf)tur. Bunu yapmak isteyenlere fiil, söz, destek, övgü, finansman vb. şekillerde yardımcı olmak caiz değildir. Hatta bunu yapanlarla ilgiyi kesmek, onlara karşı protest tavır takınmak gereklidir. Bu teşebbüs (tefrika, ümmetin birliğini bozmak) büyük günahlardan olduğu için teşebbüs edenlerin tazir çerçevesinde cezalandırılmaları meşru olur."
Zeydân bu fetvasına gerekçe olarak iki madde üzerinde duruyor:
1. Ayrılık için ileri sürülen gerekçeler ve mevcut duruma yönelik şikayetler böyle bir karar ve eylem için yeterli değildir. Bir yanlış, bir kötülük, ona denk veya ondan daha büyük bir yanlışla, bir kötülükle izale edilemez.
2. Müslümanların temel referansı dindir. Dinin caiz görmediği bir fiil, herhangi bir gerekçe ile tecviz edilemez.
Bizde bazı "insan hak ve hürriyetleri" havarileri de "federalizm dahil her şey konuşulabilir" gibi laflar ediyorlar da,o hikayeyi ve bu fetvayı bir katkı olur diye naklettim.
"Burası laik bir ülke, devlet yaptığını İslam''a göre mi yapıyor ki, siz bunu meşru görüp farklı teşebbüsleri din adına mahkum ediyorsunuz?" diye bir itiraz ileri sürülebilir.
Cevabım şudur:
Devlet laik diye Müslümanlar, serbest oldukları alanlarda İslam''ı uygulamıyorlar mı, imanları gereği buna mecbur değiller mi?
Durum böyle ise Müslümanların bütün farklılarla beraber üzerinde yaşadığı, ecdad yadigârı, ümmetin mülkü olan bu toprakları –yakın tarihte olanlara ek olarak- daha fazla bölmek meşru olmadığına göre Müslümanların bölmeye karşı tavır almaları gerekmez mi?
Müslümanlara düşen vazife daha fazla bölünmek, daha fazla çatışmak yerine birleşmek, bütünleşmek, hak ve adaleti birlikte sağlamak için işbirliği yapmak, birlik, dirlik ve düzenimizi bozarak meşru olmayan menfaat devşirme peşinde olanlara fırsat vermemektir. Mevcut düzen bu davranışa engel değildir. Kürt, Türk, Arab, Farsî, Berber… bütün Müslümanların âkıl adamları, Müslüman kanaat önderleri bir araya gelmeli, olup biteni müzakere etmeli, ümmetin yoluna ışık tutacak açıklamalar yapmalıdırlar. Düzen buna da engel değildir.
Demokrasi bir araçtır
00:0020/04/2012, Cuma
Demokrasi, sözde halkın iradesine dayanan bir yönetim şeklidir. Yine sözde halkın (insanların) hak ve özgürlüklerini elde etmeleri için en uygun sistemdir. Ama uygulamada halkın iradesinin yönetime yansımasının da, hak ve özgürlüklerin elde edilmesinin de önünde –en başta ahlak eksikliği olmak üzere- bir takım engeller, çıkmazlar, belirsizlikler vardır.
Çokça vurgulanan ve her şeyin üstünde tutulan "insan hak ve özgürlükleri"nde ön planda tutulan ferttir. Ve daima haktan bahsedilir, ödevden bahsedene pek rastlanmaz. Halbuki her hakkın karşısında bir ödev vardır; hem hakkı hak edebilmek, hem de hak edilen hakka fiilen kavuşabilmek için –bazı istisnai durumlar dışında- ödevlerin yerine getirilmesi gerekir. Hakkı vermek de bir ödevdir; bu ödev yerine getirilmezse hak kâğıt üzerinde kalır, yerini bulmaz.
Ödevlerin yerine getirilmesini sağlamak yalnızca hukuk yaptırımlarıyla olmaz; bu noktada ahlak vazgeçilemez bir unsurdur. Zorunlu ahlak eğitimi şöyle dursun, "ahlak öğretimi"ne bile karşı çıkanlar insan haklarından söz edip dursunlar, sonunda elleri boş, gönülleri nahoş olacaktır; çünkü "insan ödevleriyle" tamamlanmamış bir "insan hakları" bildirgesi ve belgesi, ahlak aşılanmamış bir demokrasi teorik amaçları karşılayan bir araç olamayacaktır.
Evet demokrasi bir araçtır; amaç insandır, insanın mutluluğudur. İnsan tek başına ne var, ne de mutlu olabilir; fert cemiyete ve devlete muhtaçtır. Ferdin hak ve özgürlükleri bir ağaç ise, cemiyetin hakları bir ormandır; ağaca bakarken ormanı unutmanın sonu hüsrandır.
Peki bunları niye yazdım?
Hep ferde ait haktan ve özgürlükten bahseden, hep "verelim, verin" diyen, dengeyi kaçıran, bindiği dalı kesen, içinde yaşadığı ormanın heba olma ihtimalini aklından geçirmeyen gafilleri bir de bu açıdan bakarak düşündürmek istedim.
Bir araç olan demokrasinin mahiyeti ve İslam''daki mukabili konusunda çağdaş müslüman düşünür R. Garaudy''den bir nakil ile yazıyı noktalayacağım:
Garaudy, İslam''ın, özellikle politik güç konusunda, 1. Toplumsal egemenliği göreceleştiren ancak Allah''a ait güç ilkesi, 2. Allah ile halk arasında aracılığı dışlayan şura (danışma) ilkesi ile diğer sistemlerinden farklı ve ayrı olduğunu vurguladıktan sonra diğer sistemleri şöyle tasvir ediyor: "Gücü kutsallaştıran ve yeryüzünde bir yöneticiden bir tanrı yapmaya can atan mutlakıyetçilik; batılı tipte; yani bireyselci, nicel, istatiksel, yetkilendirilmiş ve yabancılaşmış bir "demokrasi".
İslâmî olanı da şöyle tasvir ediyor: "Eğer yasanın ilâhî bir kaynağı varsa ve eğer Allah ile halk arasında ilişkileri gizleyen aracı da yoksa Medîne''nin "şûrası: danışma sistemi" bugün, doğrudan demokrasiden başka bir şeye yol açamaz. Yani her an herkesin karar vereceği bir toplum değil, fakat her problemin ortaya çıktığı düzeyde çözüldüğü bir toplum" (20. Yüzyıl Biyografisi, s.257 vd.).
.Kaç Diyanet kaç okul
00:0022/04/2012, Pazar
Demokrasi ve hürriyet rüzgarına kapılıp beynimizin tutulmasına izin vermemeliyiz. Osmanlı''nın dağılması ve sonra yenilip yok olması sebeplerinin başında zamansız, aşırı, başı sonu hesap edilmemiş, dış etkiler ve moda icabı talep edilmiş bazı hürriyetler gelmektedir. Sultan Abdulhamid''in sadrazamlarından olan Tunuslu Hayreddin Paşa bir yandan bazı hak ve hürriyetler talep ederken, padişahın yetkilerinin sınırlanması ve vekillerin (nazırların) yetki ve sorumluluklarının arttırılması için layiha sunarken diğer taraftan Namık Kemal ve arkadaşlarının Meclis-i Meb''ûsan''ın açılması ve daha fazla hürriyet istemelerini uygun bulmuyor, bu iyi niyetli talebi, etnik grupların "devlet-i aliyyeyi parçalamak" için kullanacaklarını söylüyordu. Diğerlerinin dediği –ihtilal ile- oldu, sonunda devlet parçalandı.
Ülke demokratlaşıyor, normalleşiyor; işte bu rüzgâra kapılan bazıları sonuçları hesap edilerek adım adım yürümek yerine sıçramayı teklif ediyorlar. Bu cümleden olarak "bırakın her grup kendi okulunu açsın, her grup kendi Diyaneti''ni kursun (dini örgütlenme hakkını kullansın) diyorlar. Peki be zevat, taleplerinin önünü sonunu iyi hesap etmişler midir? Pek sanmıyorum.
Geçmişe bir nazar edelim.
Peygamberimiz''in devr-i saadetlerinde, "Yerimiz uzak, bir mescid yapalım da biz de orada cemaatle namaz kılalım, bundan mahrum olmayalım" bahanesi altında bir grup (münafık) bir mescid yapmışlardı. Orada fite kaynatıldığı, mescidin ayrılığı körüklemek için yapıldığı sabit olunca müdahale edildi ve mescid yıkıldı.
Osmanlı''da dini açıklama, fetva verme ve eğitim öğretim işleri tek merkeze (şeyhülislamlığa) bağlandı. Hatta daha sonra tarikatler de bu kuruma bağlandı. Ehil olanlar dini anlatıyor, fetva veriyor, vakıflar ve şahıslar medrese açıyorlardı; ama üstte bir denetim kurumu vardı.
Şimdi Türkiye''de tek Diyanet''i kaldıralım, insanlar dini örgütlenme hakkına dayanarak kendi dini örgütlerini kursunlar, kendi camilerini ve okullarını açsınlar... Peki sonuç ne olur, bunun hesabı yapıldı mı?
Dikkat edelim, tarihimizde grupların ayrı ayrı dini örgütleri, mabetleri, camileri hiç olmadı. Her camiye her Müslüman gidip geldi. Birden fazla İslam da itibar görmedi, tek İslam anlatıldı, benimsendi ve iyi kötü uygulandı. Mezheplerde, tarikatlerde, tekkelerde çeşitlilik vardı, ama bütün mensuplarının mabedi ve dini otorite makamı tek idi.
Bugün birden fazla Diyanet, mabed ve herkesin kendi okulu olduğunda iki sonucun ortaya çıkacağı apaçık görünüyor: Birden fazla din ve birbiri ile çekişen, rekabete düşen, iyi veya kötü niyetle bölünüp parçalanan cemaatler.
Peki faydası ne?
Din hürriyeti!
İyi de şimdi din esareti mi var?
Farklı milletler gibi farklı okullar istemek yerine devletin okullarını normalleştirmeyi istemek daha makul ve faydalı olmaz mı? Hiçbir ideoloji dayatılmadan, hiçbir yalan söylenmeden gerçeklerin anlatıldığı ve okulda öğretilmesi gerekenlerin öğretildiği bir okulun peşine düşmek daha uygun değil mi?
İslam bir tanedir ve tarikatınız, mezhebiniz ne olursa olsun "ortak bir İslam" vardır. İşte bu ortak, başka türlüsü olmaz İslam''ın anlatılmasını, ibadetlerinin yapılmasını, mekanlarının korunup yönetilmesini... üstlenen bir Diyanet''in –faydası olduğu kesin de- ne zararı var?
Gelecek yazıda Diyanet üzerinde biraz daha duralım.
Diyanet ve din dersleri zararlı mı?
00:0026/04/2012, Perşembe
"İslam bir tanedir ve tarikatınız, mezhebiniz ne olursa olsun ''ortak bir İslam'' vardır. İşte bu ortak, başka türlüsü olmaz İslam''ın anlatılmasını, ibadetlerinin yapılmasını, mekanlarının korunup yönetilmesini… üstlenen bir Diyanet''in -faydası olduğu kesin de- ne zararı var?"
Son yazımı, yukarıdaki paragraf ve soru ile bitirmiştim.
Aksi sabit olmadıkça insanlar hakkında iyi zan beslemek inancımız gereği olduğundan diyorum ki, "besbelli iyi niyetli bazı zevat, Diyanet''in insanımızı sekülerleştirdiğini, hakiki dinden uzaklaştırdığını, dini mevcut laik düzeni Müslüman zihninde meşrulaştırmak ve yerleştirmek için kullandığını bunu en fazla hutbeleriyle yaptığını, bu sebeple camilerin Müslümanlara bırakılması gerektiğini…" söylüyorlar.
Eğer bu böyle oluyorsa elbette dini bütün her Müslümanın bu gidişe dur demesi farzdır. Ama bu tespitte abartı olduğunu, niyet okumanın fazlaca yer aldığını, -geçmişte kalan bazı dönemler dışında- hutbelerde "eksik İslam" anlatılmadığını, anlatılan İslam''ın günlük olaylara uygulanarak açıklanması konusunda -böyle yapanların makul ve meşru bulduğu hikmet gereği- şuurlu olarak sınırlı davranıldığını düşünüyorum. Ayrıca Diyanet''in vaaz ve yayın faaliyetini de unutmamak gerekiyor.
Cumhuriyeti kuranlar Diyanet''i, laik bir ulus devlet kurmaya araç olsun diye oluşturmuş olabilirler. Kur''an-ı Kerim''i ve Buhârî''nin Muhtasarını bu maksatla Türkçe''ye çevirtmiş, tefsir ve şerh yazdırmış olabilirler. 1950 den sonra İmam Hatip Okulları, bir yandan halkın oyunu almak, öte yandan "aydın din adamı" yetiştirerek laik cumhuriyeti halka benimsetmek maksadıyla açılmış olabilir. Din dersleri komünizm tehlikesi sebebiyle kabul edilmiş olabilir. Ama bir de dönüp olana bakalım:
Kur''an''dan bazı âyetler çıkarılmadığına, tercüme, şerh ve tefsirde tahrifler de yapılmadığına göre İslam''ın iki temel kaynağının -ki, sahih ve bütün İslam bunların içindedir- o amaca hizmet edemeyeceği açıktır ve etmemiştir. Tam aksine bu iki eser, o fetret devrinde, sahih İslam''ın muhafazası bakımından çok işe yaramıştır.
Okullara din dersleri ne maksatla konursa konsun bu dersler, çocuklarımızın İslam ile ilişki kurmaları, her mümine gerekli olan temel bilgileri almaları bakımından çok hayırlı hizmet ifa etmiştir.
İmam Hatip Okullarından mezun olanlar Türkiye''de laikliği yerleştirmek için çaba göstermiyor, faaliyette bulunmuyor, İslam kardeşiği ve ümmetin birliği yerine kavmiyetçiliğin peşinde koşmuyorlar. Tam aksine İslam''ın bütün şümulü ile hayatımıza girmesi için çalışıyorlar.
"İslam''ın bütün şümulü ile hayatımıza girmesi" büyük bir davadır. Bunun tarih boyunca, Müslümanların siyaseten hakim oldukları zamanlarda bile tam olarak gerçekleştiğini söylemek kolay değildir. Bugün ise dinli dinsiz, Müslüman kâfir, salih fâsık, yarım dinli tam dinli… bir arada yaşayan milyonlarız. Rejim de malum. Bu şartlar altında bütün ülke halkına belli bir İslam anlayışını dayatmak ve kabul ettirmek mümkün müdür, uygun mudur, hikmetli midir?
"İsteyen istediği dini ve hayat tarzını serbestçe yaşasın, biz de Müslümanlar olarak dinimizi tam yaşayalım, devletin müdahalesi de, katkısı da, yardımı da olmasın" diyorlar. Bu cümleyi duyan sanacak ki, "ülkede ne kadar Müslüman varsa tamamı bir tek İslam iman, anlayış ve uygulamasında birleşmişler, devlet din işlerini onlara bıraksa her şey mükemmel olacak, ama ne yazık ki, Diyanet var, okullarda din dersleri var… bu yüzden dinimizi doğru anlayamıyor ve yaşayamıyoruz?!"
Peki durum bu mudur?
İyi niyetliler için söylüyorum: Müminlerin işleri danışma ile yürür. Lütfen bu kadar büyük, önemli, çetrefil meseleleri tek başınıza düşünüp çözmeyin, kararlar vermeyin. Toplanın, danışın, konuşun, kırk kere düşünün sonra karar verin.
Şimdilik şöyle bitireyim:
Bence de özel dini okul açmak isteyenlere izin verilmeli ve sonuca bakılmalıdır. Bunların dışında sivil toplum çok çeşitli yol, yöntem ve örgütlenmelerle İslam''ı öğretme, din eğitimi, sağlam ve sıhhatli dini şuur oluşturma çalışmaları yapıyorlar. Bu faaliyetleri arttırılmalıdır
Diyanet''i ve okullardan din derslerini kaldırmanın peşinde koşmak yerine Diyanet''in ve okulların eksik bıraktıklarını sivil faalietlerle tamamlayalım, sonra elde edilen sonuçları tahlil edelim, değerlendirelim. Bunları yapmaya hiçbir mani yoktur. Ama pirinç peşinde koşarken bulgurdan da olma gafletine düşmeyelim!
Yeni Dersler (Kur"an ve Sîret)
00:0027/04/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seçmelik ders olarak Kur''an-ı Kerim ve Sevgili Peygambermiz''in (s.a.) hayatı okutulacak. Müslümanlar olarak bu karara sevinmemek mümkün değildir.
Gerçi Başbakan''a hitaben “Sizin yetiştireceğiniz dindar nesilden hayır çıkmaz, bu okullarda sahih din tam olarak öğretilemez, bu işi halka bırakın” diyenler var, ama ben de diyorum ki, “Size göre gerçek ve kamil din ne ise onu çocularınıza ve insanlarınıza evlerinizde, vakıf ve derneklerinizde, konferanslarınızda, sohbetlerinizde… öğretmenize bir engel yok. Siz (her kim iseniz ve İslam anlayışınıza katılan kaç Müslüman var ise) kendi imkanlarınızla bunu yapın. Hatta devlet, özel din eğitim ve öğretimi okulu açma imkanı da getirsin. Bu eğitim ve öğretimi oralarda da yapın ve hep birlikte sonucu görelim. Ama mevcut okullarda da imkan verildiğinde, ders açıldığında din eğitim ve öğretiminin yapılabileceğine, bunun da faydalı olacağına inananlara da saygı gösterin, önlerini kesmeye çalışmayın. Bu uygulamanın da sonuçlarını -tek başınıza değil- hep birlikte görelim ve değerlendirelim.
Okullarda bu desleri seçenlere okutulacak Kur''an-ı Kerim ve siret dersi hakkında bazı düşünce ve temennilerimi yazmak istiyorum.
Eşsiz kitabımızı, manasını anlamadan yüzünden okumak, ezberlemek de bir şeydir, değerlidir, sevaplıdır. Buna karşı çıkmak veya değersizleştirmek yerine “manasını da anlatarak” tamamlatmak için gayret etmek hikmet gereğidir.
“Manasını anlamayı sağlamak” iki şekilde olabilir: 1. Arapça ve diğer yardımcı ilimler öğretilir ve bunları bilenler Kitabımızı anlayarak okurlar. Bunun zor olduğu ve mevcut okullardaki seçmelik derslerle mümkün olmayacağı açıktır. 2. Orta öğretimin aşağıdan yukarıya doğru sınıflarında, her seviyeye uygun yöntem ve dil ile yazılmış “Kur''an''ın içeriği” konulu programlarla, öğrenciler bir yandan Kur''an''ı yüzünden okumayı ilerletirken diğer yandan içeriğini öğrenmiş olurlar. Uygun sınıflarda “Kur''an''ın tarihi” konusunda bilgi vermek de faydalı olacaktır.
Sevgili Peygamberimiz''in (s.a.) hayatı (sîretü''nebî, sîret, siyer) da yine sınıf seviyelerine göre erbabı tarafından yazılmış, eğitim öğretim yöntemi konusunda uzmanlaşmış heyetlerce gözden geçirilmiş kitaplardan öğretilmelidir. Bu dersin müfredatı hem Peygamberimiz''in hayatını kronolojik olarak vermeli, hem de O''nun tebliğ ettiği, açıkladığı, en güzel örnek olarak uyguyladığı din, onun sözlerine ve uygulamasına bağlı olarak anlatılmalıdır.
Bu derslerin amacına uygun olarak verilmesi ve başarı elde edilmesi büyük ölçüde öğretmenlere bağlıdır. Unutmayalım, öğretmenlik bir san''attır. Ama her san''atın bir teknik yönü de vardır. Öğretmenlerin amaca uygun olarak yetiştirilmesi başarının ilk şartıdır.
Bu iki ders, İslam''ın iki temel kaynağının dersidir. Peygamberimiz “Size Allah''ın kitabı ile sünnetimi bırakıyorum; bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapmazsınız” buyurmuşlardı. Şu halde en sahih ve sağlam din öğretimi “Kur''an ve Sîret” dersleriyle olacaktır.
İnşaallah bu teşebbüs başarılı olur, Müslümanlar dinlerini temel kaynaklarına dayalı olarak öğrenirler.
Tefrika Savunulamaz
00:0029/04/2012, Pazar
''Bölünmeye giden yol kapatılmalıdır'' başlıklı bir yazı yazmıştım. Hemen her yazıda olduğu gibi buna da katılan ve katılmayan, beğenen ve beğenmeyen, yumuşak veya sert/incitici ifadelerle tepki veren okuycularım oldu.
Alim/fakih Abdulkerim Zeydan ''Bölücülere fırsat vermemeli, ısrar edenler cezalandırılmalı'' diyordu. Buna karşı ''Zaten sizin işiniz zulümdür, işkencedir, cezalandırmaktır'' cevabı geldi. Arkasından da şu sorular: ''Peki vaktiyle Suriye, Irak, Ürdün... ayrılıp ulus devletler olurken bu alimler nerede idi, niçin bunu engellemediler?''
Suçluya ceza vermek ne şahsi intikamdır, ne de zulümdür. Şeriata/hukuka göre suç olan ve sabit bulunan fiil cezalandırılr; cezanın felsefesinde belki bir miktar ''intikam'' unsuru da vardır, ama ağırlıklı olan sebep daha derin, daha kapsamlıdır.
Osmanlı yenilip dağılma sürecine girince içeride ve dışarıda faaliyet gösteren, ortak ve özel menfaatleri bulunan bölücüler devreye girdiler ve bir büyük devletten (ümmetin olabildiğince büyük camiasından) birçok uyduruk ulus devlet çıkardılar. Bu sürece girmeden önce bu sonucu gören alimler gerekli uyarıları yaptılar, İslam birliği için yollar, yöntemler gösterdiler. Tefrika felaketi kapıyı çalınca da herbir parçada yaşayan basiretli alimler buna karşı çıktılar, birliğin bozulmaması için çaba gösterdiler; ama bir kere ok yaydan fırlamıştı. Bölünmeden sonra uyduruk devletçikler arasında ''bir şekilde birlik'' oluşturmak için gayret edildi ve hâlâ da ediliyor. İslam ülkeleri arasındaki örgütlenmeler, işbirlikleri, diyaloglar, sıfır problem hedefleri... işte bu bütünleşmeye yönelik çabaların örnekleridir. Tabii şeytanın da vazifesi var, o da boş durmuyor, birileri bağlıyor, birileri çözüyor. Birileri barıştırıyor, birişleri araya fitne fesat sokuyor...
''Belli bir dili konuşan Müslüman topluluğunun ayrı bir devlet kurmasını yasaklayan ayet veya hadis mi var'' diye de itiraz edilmiş.
Pek çok ayet ve hadis var da bir tanesini hatırlayalım:
''Hep birlikte Allah''ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah''ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O''nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.'' (Âl-i İmran: 3/103).
Müslümanlar ayrı ayrı ulus devletler kurunca bölünmüş, parçalanmış oluyorlar. Sonra ''ulusal egoizm ve çıkar'' din kardeşliğinin, ümmet birliğinin ve çıkarının önüne geçiyor. Sözde Müslüman uluslar, bazen kafirlerle işbirliği yaparak kardeşleriyle savaşıyorlar.
Eğer Müslüman isek, bu sözün manasını ve şümulünü biliyorsak yapacağımız tek şey ''davranışlarımızı dinimize uygun kılmaktır''. Ümmeti daha fazla bölmenin ve birbirine düşürmenin İslam''da yeri olduğunu kimse iddia edemez. İşte bu sebeple o yazıyı şöyle bitirmiştim:
''Müslümanlara düşen vazife daha fazla bölünmek, daha fazla çatışmak yerine birleşmek, bütünleşmek, hak ve adaleti birlikte sağlamak için işbirliği yapmak, birlik, dirlik ve düzenimizi bozarak meşru olmayan menfaat devşirme peşinde olanlara fırsat vermemektir. Mevcut düzen bu davranışa engel değildir. Kürt, Türk, Arab, Farsî, Berberî... bütün Müslümanların âkıl adamları, Müslüman kanaat önderleri bir araya gelmeli, olup biteni müzakere etmeli, ümmetin yoluna ışık tutacak açıklamalar yapmalıdırlar. Düzen buna da engel değildir.''
Pirinç ve bulgur meselesi
00:003/05/2012, Perşembe
Faruk Köse kardeşimiz, “pirinç ve bulgur meselesi” başlıklı bir yazısı ile benim bir yazımı eleştiriyor ve bazı sorular soruyor. İlgisine teşekkür ederek cevap veriyorum.
“Faizsiz finans kurumlarından radyo-televizyon yayınlarına, eğitimden üretim-tüketime kadar pekçok konuda kendisinden fetva sorulur ve o da herkesin ihtiyacı olan fetvayı vererek ''Laik düzende dini yaşamak'' hususunda hayatı kolaylaştırır” diyor.
Bu paragrafta satır arasını veya niyeti okuma yoluna gitmeyeceğim. Evet, laik düzende Müslümanların dinlerini yaşamalarına yardımcı olmak için elimden geleni yapıyorum. Ama bu benim laik düzeni kabullendiğim, meşrulaştırmaya çalıştığım anlamına gelmez. Bu konuda ne dediğimi açık ve seçik olarak yazılarımdan öğrenebilirsiniz. Düzen ne olursa olsun Müslüman, imkanlar ölçüsünden dinini yaşayacaktır. Din imkansızı teklif etmez. Fakihin vazifesi de şartlar ve imkanlar içinde, meşru olan en uygun çözümü bulmaktır.
“Şimdi bu durumda, bizim derdimiz, İslam''ın aslını ve esasını, bütün şümulü ile tedris etmek, yaşamak ve tebliğ etmek mi olacak, yoksa İslam''ı eğip bükerek, eksiltip arttırarak, şekilden şekle sokarak, orasını burasını boyayarak, kendilerinin ''dinli dinsiz, Müslüman kâfir, salih fâsık, yarım dinli tam dinli... bir arada yaşayan'' diye tabir ettiği ''milyonlarca'' insanın her birine göre ayrı bir forma sokup ''İslam'' adına onu mu vitrine çıkaracağız?” diye soruyor.
Ben ne demişim:
“Bugün ise dinli dinsiz, Müslüman kâfir, salih fâsık, yarım dinli tam dinli... bir arada yaşayan milyonlarız. Rejim de malum. Bu şartlar altında bütün ülke halkına belli bir İslam anlayışını dayatmak ve kabul ettirmek mümkün müdür, uygun mudur, hikmetli midir?”
“İnançları farklı bir topluluğa bugünkü şartlarda, biz ehl-i sünnet Müslümanlarının inancımızı ve hayat tarzımızı dayatmamız, siz de böyle olacaksınız diye zorlamamız hikmete uygun değildir” diyorum. “Dini, dinsizlerin veya fasıkların istedikleri forma sokalım” demiyorum. “Biz dinimizi doğru olarak öğrenip yaşamaya çalışacağız, ama bunu başkalarına zorla kabul ettirmek durumunda değiliz” diyorum.
“Yasal duruşu ve işlevi itibariyle Diyanet Teşkilatı ve mevcut dini eğitim, sisteme göre form verilmiş bir İslam''ı vitrine çekmek durumundaysa, buna razı mı olalım?” diye soruyor.
Diyanet veya Din Eğitimi Kurumu “Sisteme göre form verilmiş bir İslam”ı vitrine çekmiyor. Bu iki kurumun kitaplarında anlatılan İslam doğru İslam''dır, ama şartlar gereği eksik tarafları olabilir. Yanlış söylemek başkadır, eksik söylemek başkadır. Eksik söyleyen “Tamamı budur” demedikçe sapma olmaz ve eksiği tamamlamanın yolunu sivil toplum bulur ve açar, “bulmalı ve açmalı” diyorum.
“Buna razı mı olalım” sorusuna şu cevabı vereyim: İman, düşünce, benimseme olarak -varsa yanlışa, eksiğe, saptırmaya- razı olalım denemez. Ama bir amaca adım adım gidecekseniz yüz adımın ellisini bir ilerleme saymanız gerekir. Aksi halde yerinizde sayarsınız.
Bir soru da şöyle:
“…Pirinç, mesela ''İslam''ı bir bütün olarak, birey, toplum ve devlet hayatında yaşamak'' ve bulgur da mesela ''İslam''ı vicdanlara hapseden laiklik anlayışı ise, aslında böyle bir ''bulgur'' dan olmak lazım gelmez mi?”
Laiklik konusunda ne düşündüğüm malumdur; onu korumak gibi bir derdim olamaz. İslam, Müslümanlar ile gayr-i müslimlere birlikte yaşama hakkı veriyor. Müslüman''dan İslam''ı tam olarak yaşamasını istiyor; gayr-i müslime de dinini yaşama hakkı tanıyor. Onlara İslam''ı mecbur kılmıyor, Müslümanlara da “Müslüman oldukları halde kafirler gibi yaşama” hakkı tanımıyor. İslam''da din hürriyeti bu çerçevede mevcuttur.
Benim yazıdaki misalimde geçen “bulgur”dan maksadım laiklik değil, İslamî birikim ve kazanımlarımızdır. Daha fazlasını elde etmek için hikmetli çalışmak gerekir, aksi halde mevcut, meşru ve değerli kazanımlarımızı da kaybederiz. Dediğim budur.
Allah dostu (Halîlullah) Allah sevgilisi (Habîbullah)
00:004/05/2012, Cuma
Bu konudaki bir yazımda şöyle demiştim: "Bu irfana (Allah sevgilisi olmanın manasına) ve ona bina edilen özel râbıtaya dayanak kılmak için "hadisçilerin sıhhatini onaylamadıkları" rivayete ihtiyaç da yok sayılır. Çünkü meâlini verdiğim âyette Allah''ın, onu sevmekle iktifa etmediği, bütün insanlığın, Allah sevgisine mazhar olmasını ona ittibâ etmeye bağladığı açıkça ifade buyuruluyor. Buradaki ittibayı (ona tabi olmayı) hılkatin mebdeine götürdüğümüz zaman ta ezelde "asıl sevgilinin, severek yaratılanın" o olduğu, başkalarının ilâhî sevgi devletine asaleten değil, onun yolundan, onun tâbii olarak ulaşabileceği hakikati yine açıkça ortaya çıkıyor."
Bir aziz dost bu yazıma itiraz ediyor, "Allah Teâlâ''nın yalnızca bizim Peygamberimize tabi olmayı emretmediğini, Peygamberimize hitaben de Hz. İbrahim milletine tabi olmayı emrettiğini" söylüyor.
Yazımda bahis konusu ettiğim husus din olarak, dini hayata uygulama yol ve yöntemi (sünnet) olarak peygamberlere uymak değildir; benim konum "Allah sevgisine nail olmak için kime tabi olunacağı"dır. Hiçbir âyet "Allah''ın da sizi sevmesini istiyorsanız filan peygamberi izleyin ona tabi olun" demiyor; bunu yalnızca bizim peygamberimiz için söylüyor. Kendi zamanlarında yolları izlenen her peygamberin ümmeti şüphesiz Allah rızasına nail olurlar; ancak Allah''ın sevgilisi olmak için -Peygamberimizin (s.a.) dünyayı teşriflerinden ve insanları İslam''a davetinden sonra- tek aracı (yolu izlenecek, onun gibi olmaya özen gösterilecek örnek) Habîbullah Muhammed Mustafa''dır; bu mana âyette apaçıktır. Peygamberimiz dünyayı teşrif etmeden önce, ezelden beri Allah sevgilisi olmanın Peygamberimizle (onun hilkatin başlangıcı olan varlığı ile) alâkası (buna bağlı/tabi olması) ise ayetin açık ifadesi ile değil, işareti ve başka çeşitten delaletler ile sabittir. Bu ikincisine katılmayan olabilir, ama bu anlayışı dışlamak olmaz.
Allah tevbe edenleri, maddi ve manevi temizliğe riayet edenleri de sever, ama ilâhî murada uygun olarak bu sıfatlara sahip olabilmek için de Peygamberimizin rehberliğine, irşadına, ona tabi olmaya ihtiyaç vardır.
Allah''ın halîli olmakla habîbi olmak arasındaki farkı ve Peygambermizin hangisi olduğu konusunu bir sonraki yazıya bırakarak "İbrahim milletine tabi olma" konusunu, büyük alim, itikadda mezheb imamımız Mâtürîdî''nin tefsirinden yararlanarak biraz açmak istiyorum.
"İbrahim milletine tabi olma"yı öven veya emreden âyetlerde geçen "millet"ten maksat "din"dir diyenler olmuştur; bu takdirde mana "onun dinine uyun" demek olur. Milletten maksat "sünnet" tir; yani "dini, hayata uygulama yol ve yöntemidir" manası bizce daha uygundur; çünkü bütün peygamberlerin vahye dayanan dinleri birdir, birinin diğerinden farkı yoktur. Farklı olan "sünnet ve şeriatlar"dır; Hz. İbrahim''in sünnet ve şeriatı, Hz. Muhammed''in sünnet ve şeriatına en uygunu olduğu için özellikle zikredilmiştir (Matürîdî Tefsirinin Nisa suresi, 125. yetini tefsirine bak.)
İmam Mâtürîdî''nin, günümüzde tartışma konusu olan "İbrahîmî dinler" kavramına da açıklık getirebilecek ifadeleri var:
"Allah Teâlâ''nın Hz. İbrahim''e lutfettiği "halîl" olma vasfının sebebi şu da olabilir: Bütün (aslı vahye dayanan) dinlerin mensupları kendileri ile onun arasında bir bağ kuruyorlar (dinlerini ona bağlıyorlar) ve onun dinini uyguladıklarını iddia ediyorlar. Müslümanların salavat okurken ''Allah''ım, Muhammed''e, İbrahim''e olan salâtın gibi salât lutfeyle" demelerinde de bu mana vardır."
Hz. İbrahim''in dini ve ona uymanın manasını şu ayetler açık ve kesin olarak ortaya koyuyor:
"İbrâhim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilâkis o hanîf bir müslümandı; müşriklerden de değildi. / Doğrusu insanların İbrâhim''e en yakın olanı, ona tâbi olanlar, şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur" (Al-i İmran: 3/67-68).
Peygamberimiz hem Halîl hem Habîb"dir
00:006/05/2012, Pazar
Beşerî duygu ve düşünce dünyamızda "sevgili" ve "dost" ne demektir az çok biliriz; bu ilişkiyi tecrübe ederiz, yaşarız.
Allah''ı sevmek ve Allah''ı dost edinmek bahis mevzuu olduğunda, bizden O''na yönelik olan sevgi ve dostluk idrakimiz ve duygumuzda beşeri olandan sıyrılmak, tamamen farklı bir manayı idrak ve tecrübe etmek mümkün değildir. Sevgi sevgidir, ancak onun hedefi Allah olunca fark, duygudan ziyade hedefte olur ve ve Yüce Hedef''i ise idrak etmemiz zaten mümkün değildir (Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez). Her bir kul ne kadar Allah bilgi ve idrakine (marifetullah''a) sahip ise o kadar ve o keyfiyette Allah sevgisine de nail olur.
O''ndan bize (kullarına, yarattıklarına) yönelik sevginin ne demek olduğunu, nasıllık ve niceliğini ise asla bilemeyiz. Ama beşeriyet âleminde birini sevmenin güzel neticeleri hakkındaki bilgi ve tecrübelerimize dayanarak "Allah tarafından sevilmenin" başka hiçbir sevgi ile ölçülemeyecek bir mazhariyet, bir saadet, bir devlet olduğuna hem inanır hem de bunu hissederiz.
Şüphe yok ki, miraca nail olmuş, Allah''ın hitabına mazhar olmuş, kulun Allah''a yakınlaşabileceği en yüce mertebeye kadar ulaşmış peygamberlerin ve bunlar arasında, "birçok özellik ve güzelliklerle donatılmış" Son Peygamber, Sevgi rehberi ve rahmet pınarı Efendimiz (s.a.)in Allah bilgi ve idrakleri en ileri mertebededir. Şu halde onların ve O''nun sevgi ve dostluğu da bu mertebeye yakışandır.
Allah''ın halîli olmakla habîbi olmayı birbirinden ayıranlar, "halîl" olmanın ""habîb" olmaktan daha üstün bir mertebe, bir mazhariyet olduğunu söyleyenler olmuştur. Farklı olarak habîb (sevgili) olmanın mertebeleri bulunduğunu ve habibliğin en üst mertebesinin halîllik olduğunu (bu mertebede iki sıfatın birleştiğini) ifade edenler de olmuştur.
Bu arada "halîl" olma sıfatının Hz. İbrahim''e, "habîb" olma sıfatının ise Peygamberimize ait olduğunu iddia edenler ve bu iddiayı rivayetlere dayandıranlar da vardır.
Hanefî İbn Ebi''l-İzz, Tahâvî''nin akide kitabının şerhinde bu konuyu şöyle açıklamıştır:
Rasulullah (s.a.) için, mahabbet (Allah sevgilisi olma) mertebelerinin en yücesi olan "hullet" (Allah''ın halîli olma) rütbesi (sıfatı) sabit olmuştur. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Allah nasıl İbrahim''i halîl edindi ise beni de öyle halîl edindi". "Yeryüzünde yaşayanlardan birini halîl edinseydim, Ebu Bekir''i halîl edinirdim, fakat arkadaşınız (ben) Rahman''ın halîlidir." Bu iki hadis de sahih olup "Allah sevgilisi (habîb) olmak Hz. Muhammed''e, Allah dostu (halîl) olmak ise Hz. İbrahim''e mahsusutur (özgüdür)" şeklindeki iddiayı geçersiz kılmaktadır.
Allah Teâlâ tevbe edenleri, tertemiz olanları, ihsan ahlakına sahip olanları, takva sahibi olanları... sever; şu halde sevgisi umumidir, ama "hullet, halil edinme" devleti, Hz. İbrahim ile Hz. Muhammed''e özgüdür. Tirmizî''de rivayet edilen "İbrahim Allah''ın halîlidir, ben ise Allah''ın habîbiyim; övünmek için söylemiyorum " mealindeki rivayet sabit değildir.
İsrail zindanlarında açlar
00:0010/05/2012, Perşembe
5-6 Mayıs günlerinde Ankara''da, Kocatepe Kültür Merkezi''nde uluslararası Hasenü''l-Bennâ sempozyumu yapıldı. Bu sempozyumdan daha sonra söz edeceğim.
En son konuşmayı Eymen Muhammed Ebu Halid isimli bir genç yaptı. Son mübadelede serbest bırakılan “esirler”den. Bugünlerde hala devam etmekte olan açlık grevine katılmış, henüz rengi benzi yerine gelmemiş. Yürekleri yakan hikayesinden bazı kısımları aktarayım:
“Bizi, İsrail askerlerini öldürmekle suçlayarak muhakeme ettiler, müebbed vb. cezalara çaptırıp zindana attılar. Benim gibi iki bin Filistinli genç dayanılmaz şartlarda bu zindanlarda çile çekiyorlar. Büyük bir kısmı hücre hapsinde. Hücreler üç metreye iki metre, penceresiz, havasız, ışıksız, yataksız… yerler. Son açlık grevinde verdikleri tuvalete kadar bu da yoktu; iki pet şişe, biri su içmek, diğeri def''i hacet için.
Dünyanın gözü önünde sürdürülen bu işkenceye karşı iki bin esir açlık grevine karar verdiler. Yirmi günü geçti, yalnızca biraz su ve bir miktar da tuz alarak drenişlerini sürdürüyorlar. Ben (diyor genç Eymen), oruç dışında bir gün bile aç kalabileceğimi sanmıyordum; ama gördüm ki, insanın bir davası olursa, azmi ve direniş gücü de oluyormuş.
Ben (diyor Eymen) size ağlamıyorum, sizi suçlamıyorum, sizden şikayetim de yok; yalnızca bu zulmü bilmenizi ve dünyaya duyurmanızı istiyorum…”
İsrail cezaevlerinde halen 4 bin 700 Filistinli var. Bunların çoğu 17 Nisan''da, şartların iyileştirilesi, hücre uygulamasına son verilmesi ve süresiz tutukluluğun sona ermesi talepleriyle açlık grevine başladılar.
İsrail ve işgal altındaki topraklardan sorumlu Kızılhaç heyetinin başkanı Pedro Schaerer, Cenevre''de yaptığı yazılı açıklamada, cezaevi yetkililerinden, 45-71 gündür açlık grevi yapan 6 Filistinlinin durumunun düzenli olarak izlenebilmesi ve gerekli tıbbi yardımı alabilmeleri için hastaneye kaldırılmalarının istendiğini belirtti.
1948 den bu yana, Batı''nın ve özellikle ABD''nin desteği ile haksız olarak müslüman topraklarını işgal eden İsrail bu vatanın sahiplerine “ya göç ya öl” dedi, göçen göçtü, kalanlar da işkence çekiyor ve ölüyorlar. Filistin dramı bugünün dünyasında insanlığın, vicdanın, adaletin, merhametin…” ölümünü temsil ediyor. Dünyanın gözü önünde güçlü olan, zayıf olanı eziyor, istediğini elde ediyor, zayıflara da ağlamak düşüyor.
Birkaç rakkam buraya uygun düşecek:
1948 yılında Yahudilerin tapulu mülkü %8 civarında idi.
Yahudiler, büyük baskılarla yıldırılan bazı toprak sahiplerinden 1917-1947 yılları arasında 600 bin dönüm toprağı satın alabilidiler. Ancak bu toprağı satanların çoğu Filistinliler değil, tersine Suriye ve Lübnanlı Hıristiyanlardı. Çünkü Osmanlı döneminde Filistin ve Lübnan, Şam eyaletinin bir parçası idi ve herkes istediği yerde yaşayıp mülk edinebiliyordu.
1948''de işgal edilen Filistin topraklarında yaşayan yaklaşık bir milyon Filistinli ile 1967''de işgal edilen topraklarda yaşayan 3 milyon Filistinliden hiçbiri toprağını satmadı.
1967''den sonra işgal edilen Filistin topraklarına yurt dışından getirilen Yahudiler tarafından inşa edilen yerleşim bölgeleri için İsrail yaklaşık olarak 2 milyon dönüm araziye el koydu.
İsrail dediğimiz ülke 1978''de, 1982''de, 1993''te, 1996''da, 2006''da ve 2008''de Arap topraklarını tekrar tekrar işgal etti yok etti, tahrip etti. Bugün Filistinlerin elinde kalan küçücük toprak parçasını bile sahipleri serbest olarak kullanamıyorlar.
Hasenu"l-Bennâ ve İhvan
00:0011/05/2012, Cuma
Eçtiğimiz Cumartesi ve Pazar günlerinde, Ankara''da, Kocatepe Kültür Merkezinde, uluslararası Hasenu''l-Bennâ ve İhvan (Müslüman Kardeşler) sempozyumu yapıldı.
Sempozyumu düzenleyen iki dernek "Medeniyet ve Genç Birikim" dernekleri. Arkalarında büyük sermaye ve önemli mali destek bulunmayan bu iki derneğin fedâkâr mensuplarını, her bakımdan başarılı olan bu faaliyetlerinden dolayı tebrik etmek bir borçtur.
Sempozyuma, Malezya''dan Fas''a kadar uzanan İslam ülkelerinden onlarca ilim ve düşünce adamı ile akademisyen katıldı. Yedi oturumda sunulan yirmi beş tebliğde şehid Hasenu''l-Bennâ ile onun kuduğu ve hala canlılığını koruyan, etkisini sürdüren, zaman zaman gündemi ağırlıklı olarak dolduran "el-İhvânu''l-muslimûn: Müslüman Kardeşler" cemaati farklı yönlerden ele alındı, önemli bilgiler sunuldu, değerlendirmeler yapıldı. Bu vesile ile merhum ve İhvan hakkında birkaç satır yazacağım.
Hasenu''l-Bennâ (1906-1949), kesin olarak sıradan biri değil; karizmatik ve karizmasını, abartılı propagandaya değil, fazilet ve faaliyetine borçlu olan bir islâmî hareket önderi. Daha öğrenci iken (22 yaşında) müslümanların derdini dert edinmiş, alimler ve şeyhlerle görüşmüş, onların bu konuda ya dertli veya faal olmadıklarını, olmayacaklarını görünce halka yönelerek teşkilatlanma yoluna girmiş, içinde bulunduğu şartlar ve müslümanların maruz kaldıkları zulümler ile problemler öyle gerektirdiği için sırayla "ferdi, aileyi ve cemiyeti" eğitim yoluyla ıslahı da, programının engellerini etkisiz hale getirmek için siyaseti de faaiyet alanına sokmuştur. Onun kitleleri etkileyen yönü, iyi bir hatip olmasına rağmen sözlerinden ziyade örnek davranışıdır. Geceleri herkes uyuduktan sonra uzun süre ibadet eden, yırtık çorapla dolaşan, şehid olduğunda evinin kirasından borcu bulunan, 43 yıllık kısacık bir ömrün içine büyük işler sığdıran bir önder. Bir örnek vermek gerekirse; davasını anlatmak ve taraftar kazanmak için Mısır''da bulunan -büyük küçük şehirler dışında- dört bin köyün 3000''ine gitti ve buralarda halka konuşmalar yaptı. Ayrıca haftalık, onbeş günlük ve aylık altı dergi ve gazete çıkardı.
Şehid hakkında yazılacak çok şey var, bir süre sonra çıkacak olan bir kitabımda ben de onun hayatı, düşüncesi ve eserlerini yazdım. Bu yazıyı, sömürgecilerin ve makam düşkünlüğünün esiri olan yöneticilerin şehide, yakınlarına ve bu arada babasına neler ettiklerini naklederek noktalayacağım:
Devletin tetikçileri tarafından kurşunlandı, yaralı olarak hastahaneye kaldırıldı, fakat tedavisine imkan verilmediği için kan kaybından şehid oldu.
Taziye için baba evine gelenler tutuklandılar, şehid için Kur''an okumak ve cenaze namazı kılmak yasaklandı. Şehidin naşı, önünde ve arkasında birçok silahlı polisi taşıyan arabalarla çevrili bir araç ile evine götürüldü. Evin etrafı sarıldı, insanlar istese bile gelmelerine imkan bırakılmadı. Şehidin babası büyük alim ve salih insan Ahmed el-Bennâ''ya polis, vefat haberini anında ulaştırdığı için altmış yaşını aşmış bulunan babanın adeta beli büküldü, sabaha kadar "Ya rabbi, adaletine sığınıyorum, oğlumu şehid ettiler" diye inleyerek namaz vaktini bekledi. Evde yalnızdı, diğer aile efradı tutuklanmışlardı. Babaya ölüm haberi verildiğinde saat bir idi. "Eğer yalnız başına namazını kılar ve saat dokuzda defnederse eve getireceklerini aksi halde kendilerinin götürüp gömeceklerini" söylediler. O da son bir defa oğlunun yüzüne bakabilmek için buna razı oldu. Baba Ahmed Abdurrahman el-Bennâ bundan sonra olanları şöyle anlatıyor: Cenazeyi sabah namazına yakın, kimseye göstermeden getirdiler, defne hazırlama işini gören kimselere bile izin vermedikleri için çocuğumu kendim hazırladım, tabuta yerleştirdim, ancak tek başıma taşıma imkanım yoktu. Polisten yardım istedim, kabul etmediler, taşıyacak birkaç kişiye izin vermelerini teklif ettim onu da reddettiler ve "sen ve kadınlar taşıyın" dediler. Sokaklar tenha idi, kadınların omuzlarında cenaze taşındı, Kaysûn camiine geldiğimizde kimseler yoktu, camiin görevlilerini bile oradan uzaklaştırmışlardı. Çocuğumun cenaze namazını kılmak üzere önüne durduğum zaman gözlerimden yaşlar boşandı; bunlar yaş değil, insanlara rahmeti ulaşsın diye Rabbime yönelmiş niyazımdı. Namazdan sonra onu İmam Şafiî kabristanına taşıdık, defnettik ve ağlayarak evimize döndük.
Müslüman Kardeşler
00:0013/05/2012, Pazar
1928 yılı Mart ayında Hasen el-Benna tarafından kurulan el-İhvanu''l-muslimûn" cemaati bugün, aynı ismi taşıyan veya aynı ilke ve hedefleri benimsemiş olan oluşumlarla altı kıtada 72 devlete yayılmış en önemli "islamî muhalefet" gurubunu temsil etmektedir.
Cemaatin hedefi, İslam''ı en kapsamlı bir şekilde anlayıp yorumlayarak yapılacak siyasi, ictimai ve iktisadi ıslahattır. Cemaat, Filistin''de ve Irak''ta Hamas, Lübnan''da Kuvvâtu''l-fecr gibi yabancı müdahale ve sömürgeciliğe karşı mücadele veren gurupları desteklemektedir.
Cemaatin ıslahatta uyguladığı aşamalar şöyledir: Önce müslüman ferdi inşa etmek, sonra sırayla müslüman aile, müslüman topluluk (toplum), islamî hükumet, devlet ve bütün dünyaya İslam medeniyeti çerçevesinde öğreticilik.
Cemaatin sloganı da şöyledir: Allah gayemiz, Resul önderimiz, Kur''an anayasamız, cihad yolumuz, Allah yolunda can vermek en yüce emelimiz!
Kuruluşun, başkandan (el-murşidu''l-âmm) en uçtaki üyeye kadar bütün mensupların vazife ve yetkilerini açıklayan/düzenleyen bir nizamnamesi vardır. 1945 yılında kısmen değiştirilen bu nizamnameye göre kuruluşun başında, aynı zamanda merkez büronun ve danışma meclisinin de başkanı olan "genel rehber" diye çevirebileceğimiz "el-murşidu''l-âmm" vardır.
Genel rehber danışma meclisi tarafından altı yıl için seçilir, en az onbeş yıl cemaate üye olması, kırk yaşını doldurmuş bulunması ve nitelikleri vazifesine uygun olması şarttır. Rehber seçildikten sonra bütün üyeler ona bey''at ederler (yeminli sadakat sözü verirler).
13 kişiden oluşan merkez büro yürütme gücünü, en az otuz üyeden oluşan danışma meclisi ise yasama gücünü temsil eder. Bunlara da öngörülen şartları taşıyan üyeler arasından belli müddetler için seçim yapılarak üye seçilir.
Merkezin kararları başka ülkelerdeki İhvan mensuplarını ve kuruluşlarını da bağlamaktadır.
İhvan cemaatinin giderleri, imkanı müsait olan üyelerin maaşlarından ve gelirlerinden yüzde üç ila yüzde yedisini kuruluşa bağışlamalarıyla karşılanmaktadır.
İhvan''ın Batı ülkelerinde de faaliyetleri, mensupları ve Batılılarla diyalogları vardır.
Cemaat, mensuplarını eğitmek için aile, aileler topluluğu, kırsal bölgede (tenha bir ormanlık vb. alanlarda) muayyen sayıda ailelerin toplanıp imkanların darlığında yaşama ve dayanışmayı öğrenme denemesi, daha büyük kamplarda bir süre yaşama, kurslar ve kongreler, konferanslar gibi araçları kullanmaktadırlar.
Baştan beri hareket içinde kadınların da yer aldığını, onlar için özel okullar açıldığını biliyoruz. İhvan siyasi seçimlere girdiği yerlerde (Mısır, Ürdün, Filistin) listelerinde kadın adaylara yer vermiştir. Devlet başkanlığı hariç, başbakanlık dahil olmak üzere kadınların devlet hizmetinde görev alabileceklerini kabul etmektedirler.
1948 yılında Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak''tan gelen İhvan güçleri Filistin''i kurtarmak için İsrail''e karşı savaştılar ve bu savaşta Şeyh Savvaf, Mustafa Sibâî gibi meşhur liderler birliklere komuta ettiler. Savaştan döndükten sonra Mısır''da İhvan teşkilatı, devletin güvenliğine karşı tahrik ve hareket suçuyla kapatıldı, bunun üzerine İhvan''a mensup olduğu söylenen bir üniversite öğrencisi tarafından başbakan Nakrâşî''nin hayatına bir suikast ile son verildi. İhvan bu suikastı üstlenmediği gibi o zaman hayatta olan Hasen el-Bennâ "Bunu yapanlar İhvan da değildir, Müslüman da değildir" dedi. Buna rağmen kendisi de 12 Şubat 1949 günü devlet eliyle düzenlenen bir suikasta kurban gitti.
İhvan cemaatinin kuruluşundan itibaren Mürşid (H. el-Bennâ) kuruluşun yalnızca bir dinî davet ve nasihat cemaati olmadığını, ıslah programlarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak siyasete de gireceklerini ilan etmiş be bu karar bugüne kadar uygulanagelmiştir.
Günümüze kadar aşağıda isimleri yazılı zevat İhvan''ın genel rehberleri olmuşlardır:
1.Hasenu''l-Bennâ (1928- 1949), 2. Hasen Hudaybî (1949-1973), Ömer et-Telemsani (1973-1986),4. Muhammed Hamid Ebu''n-nasr (1986-1996),5. Mustafa Meşhur (1996-2002),6. Memun Hudaybî (2002-2004),7. Muhammed Mehdî Akif (2004-2010), 8. Dr. Muhammed Bedî (2010-...).
Cemaat içinde önemli görevler yapmış ve yapmakta olan ve dünyaca tanınan bazı şahıslar:
Raşid Gannuşî: Tunuslu bir siyasetçi ve Müslüman düşünür, Tunus Nahda hareketinin lideri, İhvan Dünya Tanıtm Bürosun''nun üyesi.
İbrahim Munîr: Mısırlı, Londra''da oturur, İhvan''ın Avrupa sözcüsü.
Faysal Mevlevî: Lübnan İhvan''ı genel sekreteri, Avrupa Fetva Kurulu başkan vekili.
Halid Meş''al: Suriye''de hareketin sorumlusu ve Hamas''ın siyasi büro başkanı.
İsmail Heniyye: Hamas''ın liderlerinden, onuncu Filistin hükümetinin başbakanı,yasama meclisi üyesi.
Abdulkadir Ûdeh: Önemli bir Anayasa hukukçusu ve hakim, Abdunnasır zamanında idam edildi.
Seyyid Kutub: İslam düşünürü ve edebiyat tenkitçisi, ABD''de okudu, oradan döndükten sonra İhvan''a katıldı, birçok kitabı defalarca basılmış, çeşitli dillere çevrilmiş ve çok okunmuştur. O da Abdunnasır zamanında idam edildi.
Mustafa es-Sibâ''î: Suriye İhvan cemaatinin kurucusu ve Suriye ile Lübnan''da ilk murakıb, Dimaşk Üniversitesi''nin dekanı, Nasır döneminde İhvan''ın icra kurulu başkanlığını yürüttü (merhum).
Muhammed Mahmud Savvaf: İhvan''ın Irak şubesinin kurucusu ve ilk murakıbı, Rabıta''nın kurucu meclis üyesi (merhum).
Saîd Havva: Suriye''de İhvan''ın genel murakıplığını yaptı, cemaatin önde gelen düşünürlerinden.
Zeyneb Gazâlî: Mısırlı bir İslam davetçisi, Abdunnasır zamanında yedi yıl hapis cezası çekti ve işkence gördü.
Muhammed Gazalî: Merhum Gazalî çağdaş İslam alimlerinin önde gelenlerinden olup kendine mahsus yöntemlerle günümüz meselelerine çözümler sunmuştur. Aynı zamanda başarılı bir İslam davetçisidir.
Seyyid Sabık: Fıkhu''s-sünne isimli fıkıh kitabı ile meşhur olmuş bir el-Ezher alimidir, kitabında ictihada dayalı tercih metodunu kullanmıştır.
Ahmed Yâsîn: İslam Mukavemet Hareketi (Hamas)ın kurucusu ve intifadanın imamıdır; İsrail ordusu tarafından şehid edilmiştir.
Yusuf Kardavi: Çağımızın değerli, meşhur ve müctehid bir ilim adamı ve İslam davetçisidir. Dünya İslam Alimleri Birliği''nin başkanıdır.
Zağlûl en-Neccar: Dünyaca meşhur jeolog, ilmî i''caz tefsiri (bilimin daha sonra keşfettiği gerçekleri önceden haber veren ayetlerin yorumu) üzerinde ciddi çalışmaları ve eserleri var.
2007 yılında İhvan''ın yaptığı bir araştırmaya göre bütün dünyada İhvan üyelerinin sayısı yüz milyonu aşmaktadır.
Mısır''da on milyon üye ve beş milyon da destekçi vardır.
İhvan muhalifleri bu rakamları kabul etmiyor ve sayılarının daha az olduğunu iddia ediyorlar.
Lübnan asıllı olup ABD''de yaşayan Ortadoğu uzmanı Prof. Fawaz Gerges''e göre şu anda mutedil müslümanları temsil eden İhvan (Müslüman Kadeşler), yalnızca Mısır''da değil, İslam dünyasının neresinde seçimlere girseler % 25-30 arasında oy alır.
Sempozyuma katılan mensuplarına göre İhvan''ın Arap Baharı''nda önemli rolü vardır ve sonunda rüyaları gerçekleşecektir.
Ümmeti birleştirmek farz, bölmek haramdır
00:0017/05/2012, Perşembe
Benim kimseyi küçümsemem söz konusu olamaz; tenkit ve uyarı başkadır, tahkir (küçümseme) başkadır. ''Boyuna bakmadan hak ve hürriyetten dem vuruyor'' deseniz küçümseme olur, ''Önünü arkasını hesap etmeden hak ve hürriyet havariliği yapıyor'' deseniz uyarı ve tenkit olur.
Meselem ''ümmetin birliği''dir. Tarih boyunca ümmet, tek bir yönetim (devlet, vatan, hilafet) içinde birleşmiş olsaydı, düşmanı bırakıp birbiri ile çatışıp savaşmasalardı, dinimize ve değerlerimize göz diken düşmana birlikte karşı dursalardı bugün dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olurduk. Sultan Abdülhamid''e karşı daha fazla hürriyet isteyenler bunu elde eder etmez devleti parçalamak için kullandılar; onları destekleyen iyi niyetli Osmanlı münevverleri ise sonradan pişman oldular ama iş işten geçti.
Meselem ümmetin birliğidir. Tarih geri gelse ve muktedir olsam dünyada ''İslam ümmetinin bir tek İslam devleti'' olsun diye çalışırdım, bunu bozmak ve parçalamak isteyenlere karşı mücadele ederdim.
Bugün İslam ümmeti birçok uyduruk ulus devletlere bölünmüştür. Mevcut durumda ümmetin birliğini nasıl sağlayabiliriz?
1. Halkı Müslüman olan herhangi bir ulus devletin daha fazla bölünmemesi için çalışırız.
2. Bölünmüş ümmetin ulus devletlerini adım adım birliğe götürmek için gayret ederiz. Ticari, kültürel, askerî, sınâî.. anlaşmalar yaparız, birlikler kurarız. Müslüman ülkeler ortak pazarı, parası, savunma paktı.. oluşturmak için elimizden geleni yaparız. Derken sıra siyasi birliğe gelir; sınırları kaldırıp tek bir yönetimde birleşmek mümkün olmazsa konfederatif veya federatif sistemlere benzer siyasi birlikler oluştururuz.
Meselem ''üniter laik devleti'' savunmak değildir; meselem ümmetin birliğidir. Kaza kader icabı laik ulusal yönetimlere tabi olmuş ümmet parçaları arasında, ''din kardeşliği'' temelinde birliği korumak, dayanışmak, düşmanın oyununa gelerek çatışmamak, daha fazla bölünüp parçalanmamaktır benim meselem. Biz ümmette dindarlığı, din kardeşliği şuurunu, imanını ve hayatını güçlendirmeye çalışalım; bunu yaptığımızda, bu konuda başarılı olduğumuzda ''ümmeti birliğe götüren adımlar'' arkadan gelir ve ona kimse mani olamaz.
Bugün ayrılmak ve bölünmek için savaşanların bir kısmı ''siz şeriatı terk ettiniz, biz ayrılıp onu uygulayacağız'' demiyorlar. Kaldı ki, meşru düzeni tesis etmenin yolu da ''ayrılmak, parçalanmak, kurtlara kolay lokma olmak'' değildir, ''ümmetin birliğini'' koruyarak dayanışmaktır.
Herhangi bir laik-ulus devletinde milliyetçilik ideolojisine sarılarak ümmet bölünüyor ve belli bir kavmiyet herkese dayatılıyorsa buna karşı mücadele etmek de ''müslüman ümmet''in vazifesidir. Ama çare bölünmek değildir; -madem ki laiklik ve demokrasi iddiası vardır- bu rejimin gereği olarak ''vatandaşlık esasında birlik ve eşitlik'' peşinde koşulacaktır.
İslam devleti olsaydı ''vatandaşlık'' yerine ''din'' konacak, tam eşitlik din birliğine, adalet ise insan olmaya bağlı olacaktı.
Biz ''zulmü alkışlamayan, zalimi sevmeyen, onun hasmı olan ama mazlumu seven'' bir kültürden geliyoruz. Kime ve nerede olursa olsun zulmü lanetleriz. Kötü niyetle kullanılacağı bilinen hürriyetler konusunda ise ihtiyatı elden bırakmayız.
Başlık hakkında âyet ve hadis zikretmedim; çünkü onları her müslüman bilir, bilmesi gerekir.
İslamî görüş
00:0018/05/2012, Cuma
Baştan beri kabul edilip uygulanagelen anlama ve yorumlama usulüne göre âyetlere ve hadislere bakılır. Kaynağına aidiyeti (sübutu) ve anlamı (delaleti) kesin olanlar üzerinde yorum ictihadı yapılamaz; yalnızca yerini bulup uygulama ictihadı yapılabilir. Manası ihtimalli olan ayet ve hadisler ile hakkında vahye dayalı açıklama bulunmayan konularda anlama, kıyas vb. ictihadlar yapılır ve işte bu noktada farklı görüşlerden söz edilebilir.
Usulüne uygun olarak ileri sürülmüş farklı görüşler taassup konusu olmamalıdır. Eskilerin dediği gibi "Benim görüşüm doğrudur, ama yanlış olma ihtimali de vardır; farklı görüş yanlıştır, ama doğru olma ihtimali de vardır" demek gerekir.
Tanınmış ve saygın alim Abdulkerim Zeydân''ın, "Toprağı ve halkı ile bütünleşmiş bir müslüman devletini federasyonlara bölmenin caiz olmadığı" hakkındaki görüşünü ve delilini nakletmiştim. "Bu caiz olmadığına göre teşebbüs de –gerekirse ceza ile- önlenmelidir" diyordu.
Bu onun görüşü, doğru da, yanlış da olabilir. Ben bu görüşe katılıp katılmadığımı söylemedim; yalnızca şunu söyledim:
"Bizde bazı ''insan hak ve hürriyetleri'' havarileri de ''federalizm dahil her şey konuşulabilir'' gibi laflar ediyorlar da, o hikayeyi ve bu fetvayı bir katkı olur diye naklettim".
"Bir katkı olur diye naklettim".
Benim görüşümü de şimdi yazayım:
Sayısız âyet ve hadis ümmetin birliğinin korunmasını emrediyor, bölünmeyi yasaklıyor. Bu talimatın ilk uygulaması olarak Hz. Ebu Bekir''in halife seçildiği toplantıdaki müzakere önemlidir. Ensar gurubundan Sa''d b. Ubâde "Bizden bir başkan, sizden de bir başkan olsun" demiştir. Hz. Ebu Bekir ve Ömer bunu derhal redderek "Hayır, iki başkan olmaz; bizden başkan, sizden yardımcı (vezir) olacak" dediler.
Ümmetin bir parçası bütünden ayrılıp yarı/gevşek bağlı veya bağımsız bir devlet kurunca bölünme gerçekleşir; bölünme gerçekleşince menfaatler ve ihtiraslar çatışır, bölünme çatışmaya müncer olur… Tarih boyunca da böyle oldu.
İşte bu sebeple "ümmet bir devlette birleşmiş iken" bunun bir şekilde bölünmesi caiz olmaz. Ama tarihi olaylar ve şartlar sonucu bölünme olmuş ise bu defa "tam bağımsızlıktan birleşmeye doğru giden yoldaki adımların tamamı meşru olur."
Görüşüme ititraz edenlerden biri, Hucurat suresinin 13. yetine dayanarak "İslam''ın istediği, kavimlerin ve kabilelerin ayrı ayrı devletler kurmasıdır" demiş.
Ayet mealine bakalım:
"Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O''na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır".
Bu âyet "değerli ve üstün" olmayı belli bir etnik guruba mensup olmaya bağlayanların, Arap, Türk, Kürt olmakla övünenlerin yanlış yolda olduklarını bildirmek için vahyedilmiştir. Değerli olmayı "dindarlık ve ahlaka" bağlamış, hangi ırktan, bölgeden, tabakadan olursa olsun "daha dindar ve daha güzel ahlak sahibi olan"ın diğerlerinden daha değerli olduğunu ortaya koymuştur. Bu âyetin, ümmeti bölerek ayrı devletler kurmakla uzaktan yakından alakası yoktur.
Maksadımı doğru anlamak ve değerlendirmek isteyenler, son zamanlarda bu kouya dair yazdığım dört yazıyı birlikte okumalıdırlar.
Müslüman aklı için yol birdir
00:0020/05/2012, Pazar
İslamcı mütefekkirimiz Sezai Karakoç''un bir konuşmasının, Dünya Bülteni''nde yayınlanan özetini okudum. Yıllardır yazdığım ve savunduğum düşüncelerin birçoğunda ortak olmam beni mutlu etti.
''Ben de şurada şöyle demiştim'' diye sözü çoğaltmadan (isteyen kitaplarımda, yazılarımda ve sitemde bunları görür ve okur) bugünlerde altı çizilmesi gereken düşünce ve tekliflerinden bir demeti iktibas ediyorum:
''Kürtlere gelince. Kürtler de aynı yola sarıldılar. Batı''da Londra Kürdoloji Ensitüsü''nde vb. yerlerde yetiştikleri için buna sarıldılar. Onlar da ırkçılık yolu ile gidiyorlar. İflas eden bir teori ile bir yere varmaları mümkün değildir. Kürtlerin şansı bunun tam tersinde idi. Tabii ki, elbette ki bu ulus devlet denilen nesnede, daha az olan halkların bir takım hakları çiğneniyor, onlar asimile edilmek isteniyor. Buna karşı çıkmaya elbette insanların hakkı var. Fakat bunun çözümü biz de ayrılalım değil. Tam tersine Kürtler hem kendileri için, hem bütün buradaki dört devlet için bir şans iken, bu şansı tam tersine kullandılar. Neydi bu şans; BİRLEŞTİRME!
''Bizim mutlaka şu üç şeyle yüzleşmemiz ve hesaplaşmamız lazımdır; Batıcılık, Milliyetçilik ve daha sonra gelen demokrasi. Müslümanların bunlarla hesaplaşıp orijinal ve kendine has ideolojisini bulması lazımdır. Eğer bu ideoloji bulunamazsa bir çıkış yolu yoktur. Çünkü saydığımız bu üç şey tamamen Batı''dan alınmıştır. Yeni anayasa da kendi otantik ideolojimiz konmalıdır
''Şimdi liberaller denen bir grup çıktı ortaya... Anayasaya da etki yapmak istiyorlar ve ırkı, dini bir tarafa bırakalım diyorlar. Din konusunda tıpkı ittihatçılar ve gibi düşünüyorlar, bu noktada onlarla beraberler. Soyut bir devlet teorisidir önerileri. Anayasanın alt planında bu olsun istiyorlar. Halbuki böyle bir şey dünyanın hiçbir yanında yok. Fransa''da devletin temelinde Fransızlık, milliyetçilik var. Daha başka düşünceler var, Fransız ihtilali var kökünde. İngiltere''de İngilizlik var, ABD''de Amerikancılık var kökünde. Hristyanlık var zaten hepsinde.
''Geleceğimizi düşünmek hepimizin görevidir. Madem ki Türkiye Batıcılık, Milliyetçilik ve şimdi de demokrasi üçlüsü ile ayakta sallanıyorsa ve sağlam değilse...memleketin aydınlarının bu konuyu düşünmesi lazımdır. Türkiye''nin sorunu kendine has değil. Irak''ta da, Suriye''de de, İran''da da, Mısır''da da sorun aynıdır. Körfez ülkeleri de Suudi Arabistan da ayakta duramayacaktır. Çünkü bunların hepsi çürük bir esasa dayalıdır. İslam coğrafyası aydınları bu çöken yapıların yerine sağlam kalıcı yapının projelerini üretmeleri lazımdır.
''Diriliş hareketi bir projedir. Biz diyoruz ki Türkiye''yi, Türkiye olarak düşünmeyelim. İslam lemi''ni bütünlükle düşünelim. İslam milleti kavramını yine ön plana çıkaralım, geçmişte olduğu gibi. İslam medeniyeti kavramını yeniden ortaya koyalım. Ve İslam devletine doğru gidelim. İranlısı da geliyorsa gelsin, Araplar da gelsin. Hiç birinin olmasın o devlet, İslam devleti olsun. Millet de, dili, ırkı, adetleri ne olursa olsun – İslam''a aykırı olmamak kaydı ile – muhteremdir. Herkesin mezhebi, tarikatı, cemaati kendinedir. Çünkü bir tek mezhepte birleşmeyi gerçekleştirmek temenni edilse de, mümkün değildir.
''Bu Batıcılık onlara göre insancılık, hümanizm, aydınlanmadır. Çünkü Avrupa''nın, Batı''nın ideolojisi, onlara göre insanlık ideolojisidir. Halbuki Avrupa İnsan Hakları, Batı ideolojisidir ve buna sahip çıkmak Batıcılıktır. Bir İslam ülkesi için bu bir zuldür. Kendi ideolojisi yokmuş gibi, geçmişteki insanlar boşuna yaşamış gibi, hiçbir görüşleri yokmuş, tamamen hüda-yı nabit yaşamışlar, sanki hiçbir şey üretmemişler, hiçbir fikirleri olmamış, hiçbir medeniyet kurmamışlar gibi şimdi Batı''dan insanlığı, medeniyeti, insan haklarını alacağız. Bu tabi Batılılar için söylüyorum, aynı karganın tavus kılığına girmesi gibidir.
''...Ben diyorum ki İslam''ın bir tek şartı var, o da bütün müslümanlar bir arada ve birliktedirler. Müslümanlar bir bütündür, ayrılmaz. Bu İslam''ın farzıdır, şartıdır, imanın da şartıdır...''
Altan Tan kardeşime
00:0024/05/2012, Perşembe
"Bana yapılan hücumları hak etmediğim" ile ilgili cümlesinden dolayı kendisine teşekkürle yazıya başlıyorum.
Evet, ben de Altan Bey''i severim, hatırımda yanlış kalmadıysa onlar "Mekteb" dergisini çıkarırken katıldığım bir istişare toplantısında daha taze delikanlı iken onu tanımıştım, sonra çeşitli vesilelerle tanışma ve mahabbet ilerledi.
Bölünme konusu ile ilgili yazılarıma gelen tepkilerin çoğu insafsız, benim yazımdan çok –daha önceden oluşmuş ve şahsımla ilgili olmayan– kin, nefret, taassup, mazlum ve mağdur olma duygusu, farklı politik amaçlar… bu tepkiye sebep olmuş gibi görünüyor.
Yazılarımı peşin hükümden sıyrılarak okuyanlar görüp anlayacaklardır ki, benim maksadım "mazlum ve mağdur ümmet gruplarının" dertlerine bîgane kalmak, onları örtmek, çözüm yollarını tıkamak değildir ve olamaz. Tek amacım "ümmetin daha fazla bölünmesini engellemek ve bölünmenin en başta gelen sebeplerinden biri olan "ırkçılık ve zulmü" ortadan kaldırmaya katkıda bulunmaktır.
Altan Bey''in mektubundaki sorularını ve teklifini ayrıca ele alacağım. Şimdi yazılarımda yer alan ve yukarıda ifade ettiğim maksadımı açıkça ortaya koyan kısımları yeniden dikkatlenize sunuyorum:
Meselem "üniter laik devleti" savunmak değildir; meselem ümmetin birliğidir. Kaza kader icabı laik ulusal yönetimlere tabi olmuş ümmet parçaları arasında, "din kardeşliği" temelinde birliği korumak, dayanışmak, düşmanın oyununa gelerek çatışmamak, daha fazla bölünüp parçalanmamaktır benim meselem. Biz ümmette dindarlığı, din kardeşliği şuurunu, imanını ve hayatını güçlendirmeye çalışalım; bunu yaptığımızda, bu konuda başarılı olduğumuzda "ümmeti birliğe götüren adımlar" arkadan gelir ve ona kimse mani olamaz.
Herhangi bir laik-ulus devletinde milliyetçilik ideolojisine sarılarak ümmet bölünüyor ve belli bir kavmiyet herkese dayatılıyorsa buna karşı mücadele etmek de "müslüman ümmet"in vazifesidir. Ama çare bölünmek değildir; –madem ki laiklik ve demokrasi iddiası vardır– bu rejimin gereği olarak "vatandaşlık esasında birlik ve eşitlik" peşinde koşulacaktır.
İslam devleti olsaydı "vatandaşlık" yerine "din" konacak, tam eşitlik din birliğine, adalet ise insan olmaya bağlı olacaktı.
Biz "zulmü alkışlamayan, zalimi sevmeyen, onun hasmı olan ama mazlumu seven" bir kültürden geliyoruz. Kime ve nerede olursa olsun zulmü lanetleriz. Kötü niyetle kullanılacağı bilinen hürriyetler konusunda ise ihtiyatı elden bırakmayız.
Ümmetin bir parçası bütünden ayrılıp yarı/gevşek bağlı veya bağımsız bir devlet kurunca bölünme gerçekleşir; bölünme gerçekleşince menfaatler ve ihtiraslar çatışır, bölünme çatışmaya müncer olur… Tarih boyunca da böyle oldu.
İşte bu sebeple "ümmet bir devlette birleşmiş iken" bunun bir şekilde bölünmesi caiz olmaz. Ama tarihi olaylar ve şartlar sonucu bölünme olmuş ise bu defa "tam bağımsızlıktan birleşmeye doğru giden yoldaki adımların tamamı meşru olur."
(Altan Bey ile, yazışma suretiyle musahebeye devam edeceğim)
Altan bey soruyor
00:0025/05/2012, Cuma
“İslam ümmet anlayışına göre Arnavut, Boşnak, Kürt, Türk , Arap, Gürcü, Fars… birlikte yaşayan müslüman kavimlerin İslam ümmeti (milleti) içindeki kavim hakları nelerdir?”
“Filanın şimdi söylediğini hocalar niçin daha önce söylemediler?” diye de serzenişte bulunduğu için yaklaşık yirmi yıl önce yazdığımı aşağıda, bu iki soruya cevap olarak sunuyorum:
İslâm dînî fıtrîdir; insanın fert ve toplum olarak yaratılıştan gelen, tabîatı icabı olan vasıf ve özelliklerine uygundur, bunlarla örtüşmektedir. “Allah''ın insanlara yaratırken verdiği mahiyetten (fıtrattan) ibaret olan tevhid dînine kendini ver; sağlam din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler” (Rûm: 30/30) meâlindeki âyet fıtrat ile hak din arasındaki bağı ifade etmektedir. İnsan türünü diğerlerinden ayıran akıl, irade, estetik duygu gibi fıtrî özellikler yanında insan gruplarını, topluluklarını birbirinden ayıran özellikler de vardır. Kur''ân-ı Kerîm bunlardan ikisine işaret etmektedir: “Allah''ın işaretlerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır, sonra siz zaman içinde yeryüzüne yayılan insan nev''i oldunuz.... O''nun işaretlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Bilenler için şüphesiz bunlarda büyük işaretler vardır.”(Rûm: 30/20,22). İnsanlar bir kökten geldikleri halde yeryüzüne dağılıp çoğalıyorlar, dilleri ve renkleri farklı “alt neviler”, gruplar oluşturuyorlar. Renk biyolojik farklılıklara, dil ise kültür farklarına işaret eden anahtar kelimelerdir. Yine âyette geçen “insanların dağılıp yerleştikleri yeryüzü” insan gruplarının bağlandığı, sahiplendiği toprağa; yani coğrafî unsura işaret etmektedir. Biyolojik, kültürel, coğrafî... özelliklerin bir araya getirdiği, birleştirdiği insan gruplarına Kur''ân-ı Kerîm''de “kavim” denilmektedir.
İslam kültüründe, yakından uzağa soy ilişkisi “şa''b, kabîle, aşiret” gibi kelimelerle ifade edilmiştir: “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve tanışmanız için sizi boylara (şu''ûb) ve kabilelere ayırdık, şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O''na isyandan en fazla sakınır olanınızdır; Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 48/13).
Kur''ân-ı Kerîm''de “millet” kelimesi “toplumun dîni”(Yûsu: 12/37), “ümmet” kelimesi ise “bir peygambere, bir dîne... mensup insan topluluğu, gruplar” mânâsında kullanılmıştır. Bugün bizim millet dediğimiz toplum yapısını ifadeye en yakın kelime “kavim”dir (Arapça''da el-kavm). Kur''ân-ı Kerîm''e göre insanlar bir kökten (topraktan), sonra bir ana-babadan (dem ile Havvâ''dan) yaratılmışlardır. Aynı kökten gelmelerine rağmen yeryüzüne dağılmışlar, dilleri ve renkleri farklı kılınmış (farklılaştırılmış), farklı kelimelerle ifade edilen gruplara, topluluklara (cemâat ve cemiyetlere) ayrılmışlardır. Bütün bu oluşma ve gelişmeler fıtrat (yaratılış) icabıdır, tabiîdir, Allah''ın irâdesi ile olmuştur. Ayrıca birçok âyet ve hadîs yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri... bu mânâda “yakınlar” içinde yer almaktadırlar.(Nisa:4/36) İstisnâî durumlar dışında zekât sarfında da bu önceliğe riâyet edilmiştir. Hem geçmişin, hem gelecek nesillerin, hem de hâlen üzerinde yaşayanların hakkı bulunan yurdun (mülkün) korunması İslâm''ın önemli amaçları arasındadır. İnsanın, diğerlerine nisbetle yakınlarına daha fazla sevgi duyması da tabiîdir. Bütün bu tabiîlik, fıtrîlik ve teşvikler göz önüne alındığında “aynı tarihi, kültürü (dîni, dili, âdetleri, zevkleri...) yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirini daha ziyade sevmelerine, korumalarına, dayanışmalarına, kültürlerini (ümmet camiâsına nisbetle alt-kültürlerini) geliştirmelerine ve bir değer, bir zenginlik olarak insanlığa takdim etmelerine” bu mânâda bir milliyete, hatta gerektiğinde milliyetçiliğe İslâm''ın bir diyeceği yoktur. Yeter ki bu milliyetçilik, ümmetin diğer gruplarıyla (diğer İslâm kavimleri ve bugünkü realiteye göre ulus/milletlerle) ilgiyi kesmeye, bütünlüğü bozmaya, onlara ve diğer insan gruplarına haksızlık etmeye, İslâm öncesi inanç ve âdetlere dönerek tabîî ve hukuki düzenin bozulmasına sebep olmasın! Şüphe yok ki, İslâm''ın öngördüğü ve müslümanları dâvet ettiği toplum yapısı ümmettir. Burada ümmetten maksat “Hz. İbrâhîm''in (a.s) ismini koyup(Hac, 22/78) geliştirdiği, soyundan gelen son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.) ile tamamlanan dîne (İslâm''a ve bu mânâda millete) mensubiyet râbıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır.” Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir (Hucurât, 49/10), bu toplumun yurdu bütün mü''minlerin yurdudur, bu toplum, İslâm''ı din olarak benimsememiş, başka bir dîne mensup olmuş millet ve ümmetlerden ayrı ve farklı, onları -barış, adalet ve ahlak çerçevesinde ilişkiler (diyalog) kurarak- kendi câmiasına dâvet eden, insanlığa alternatif bir dünya görüşü ve hayat düzeni sunan bir ümmettir. Siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî bağlar ve bağlantılar yanında “bir üst kültüre bağlılık” bu ümmetin guruplarını birleştirmiş ve bütünleştirmiştir.
İslâm''ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Milliyet ve milliyetçilik bu câmianın dışında kalmaya ittiği ve sebep olduğu zaman -İslâm yönünden- meşrûiyetini kaybeder. Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa müslümanların gruplar (bu arada kavimler, milletler; yani uluslar) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabîî ve zarûrîdir. Bu zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda bir millet (ulus) ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir müslüman “T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk, Kürt, Çerkez…”, “İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî”, “A.B.D. vatandaşı, müslüman, zencî”... şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, “tanışmanız, tanımlanabilmeniz için” buyruğuna uygundur.
(Müsahebeye devam edeceğim).
Aldırmayan "bizden değildir"
00:0027/05/2012, Pazar
Altan Tan kardeşimiz, "Yine yazınızda belirttiğiniz ''Vatandaşlık esasında birlik ve eşitlik'' ile neyi ifade etmek istediğinizi merak ediyor, öğrenmek istiyorum." diyordu.
Cuma günü yazımızda "teorik olarak İslam''da, farklı alt kültür gruplarının hakları ve ödevleri" konusunda bazı şeyler yazmıştık. Yukarıdaki soru üzerine bugün de "laik-demokratik-ulus devletlerinde" farklı etnik gurupların haklarına temas etmemiz gerekiyor. Soruda yer alan ifademiz şudur: "vatandaşlık esasında birlik ve eşitlik". İslam''da devletin insan unsurunu birbirine bağlayan en hakim ve üstün bağ dindir, inançtır. Laik ve seküler sistemlerde ise bunun yerini vatandaşlık alıyor ve teorik olarak "etnik aidiyetleri, alt kültürleri ne olursa olsun bütün vatandaşların haklarda ve ödevlerde eşit olmaları" gerekiyor. Peki fiilen bu eşitlik gerçekleşiyor mu?
Cumhuriyetin ilanından sonraki politikalara bakılırsa "bütün unsurları her yönden türkleştirmek" için her çareye başvurulduğu görülüyor. Hem İslam''a hem de farklı kültürel ve etnik aidiyetlere karşı takınılan tavır, yapılan uygulamalar zaman zaman isyanlara bile sebep oluyor; ancak isyanlar, acıları hala hissedilen şiddetli tedbirerle bastıtılıyor. Gün geçiyor, devran dönüyor, dünyanın geldiği nokta, her bir ülkeyi ve toplumu, eskiye nispetle daha fazla etkiliyor; bu yüzden insan hak ve hürriyetleri konusunda ilerlemeler, iyileştirmeler gerçekleşiyor. Bugün gelinen noktada "herkesi zorla belli bir etnik aidiyete sokmak ve orada eritmek" yerine "farklıların bir arada insanca, adil paylaşım çerçevesinde yaşamaları" ilkesi itiraz kabul etmez bir kural oluyor. İşte bu gerçeği göz önüne alarak kürt meselesinde de "vatandaşlık ortak bağının esas alınması, hak ve ödevlerde bu ortaklığa göre eşitliğin gerçekleştirilmesi" çözüm olabilir dedim. Bu çözüm benim iman ve davamın oluşturduğu çözüm değil,onu daha önce yazdım, ama mevcut şartlarda, "insan hak ve hürriyetlerine bağlı demokrasilerde" çözüm olsa olsa böyle olur" diyorum.
Eşitlik derken bir de "birlikten" söz ediyorum. Hem birliği hem de eşitliği sağlamak soğukkanlı, geniş ve derin müzakereleri gerekli kılıyor. Fatklı gurupların ve her bir grubun iç bölümlerinin ve fertlerinin aynı sonuca razı olmaları ,imkansız gibidir. Bu noktada karşılıklı fedakârlık ve uzlaşma kaçınılmazdır.
Meseleye çözüm getirmek üzere belli insanların bir araya gelmelerinde elbette fayda vardır. Yeter ki, bu insanlar iyi niyetli ve ehliyetli olsunlar. Ben bunlardan bir olarak görülür ve davet edilirsem elbette katılır, düşüncemi söylerim, elimdem gelen gayreti sarf ederim. Çünkü akan kan da, heba olan servette ümmete aittir; buna göz yuman, aldırmayan, bunu dert edinmeyen "bizden değildir"
Kürtaj cinayettir ve haramdır
00:0031/05/2012, Perşembe
Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.
Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.
Tarihî geçmişi:
Kur''ân-ı Kerim''de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.
Kur''ân-ı Kerim''de "ve''du''l-benât" terimi ile ifade edilen "kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi" cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle "haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan" âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.
1. En''âm sûresinde (6/98) Allah Teâlâ''nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, "nefis" kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dahildir.
2. Mümtehine sûresinde (60/12) Hz. Peygamber''e (s.a.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında "çocuklarını öldürmek" de vardır. Bu âyetteki çocuklara "cenîn" de dahildir.
Hadîslerde doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle "gizli veid" denilmiştir. Az açıklanacakaşağıda açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların "ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları "rûhun üflenmesi" ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Bağlayıcı delîl ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacib, mendûb, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır: a) câiz olup olmadığı, b) kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.
1. Câiz olup olmaması bakımından kürtaj:
Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup omadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tesbiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm''ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan "yanlış tıp ve canlılar âlemi" bilgisidir.
Gelecek yazıda: "Gazzâlî ne diyor?"
Kürtaj konusunda eksik ve yanlış bilgiler
00:001/06/2012, Cuma
Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde önemli bir seviyeyi temsil eden Gazzâlî, İhyâu-ulûmi''d-din isimli eserinde azil (temasta spermi dışarıya bırakmak) konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: "Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve''d) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir" dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).
Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir:
a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı -dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının, çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için- erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ'') demektedirler.
b) İki su karıştığında yani aşılanma/döllenme olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, döllenmiş yumurta böyle nitelendirilmektedir.
c) Yumurta döllendikten sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine "alaka" ve "muzğa" ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alaka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.
d) Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.
e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda –fıkıh hükmüne dayanak kılınacak- bilgi yoktur.
f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî''nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi, "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir.
(Konuya devam edeceğim)
Hadislerde ve fıkıhta kürtaj
00:003/06/2012, Pazar
Sahîh hadîsleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadîse göre Peygamberimiz (s.a.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor: "Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar alaka (katılaşmış kan veya asılan/tutunan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edecekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cennetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır..." (Buhârî, Bed''u''l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).
Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur''ân''da (meselâ Müminûn: 23/14) ve hadîslerde dıştan bakan birinin göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Tealâ''nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadîsleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber''in (s.a.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadîsler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi –aşağıda sıralanacak olan– önemli çelişkiler (ıztırab) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.
b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (aşılanmanın/döllenmenin gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.
c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur.
Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadîsin "cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma" konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadîsçiler bu hadîsi "Yaratılış" ve "Kader" bahislerinde rivâyet etmişlerdir.
Fıkıhta -mezheblere göre- kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:
Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. "Rahimdeki kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez" denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.
Malikî mezhebi fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir.
Şâfiî mezhebine bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin –Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle– câiz olduğunu söylerken Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir.
Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise –yukarıda açıklanmış bulunan– eksik bilgilere dayanmışlardır. (Güzel bir özet için bak. Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).
Fıkha göre çocuğun vücûb (medeni haklardan istifade) ehliyeti ana rahmine düştüğü andan itibaren başlar.
Kürtaj suçu ve cezâsı
00:007/06/2012, Perşembe
Cenini, "onda yüklü olan genetik programa göre giderek tamamlanacak olan" bir insan olarak kabûl eden fıkıhçılar, bunu imhâ etmenin bir cinayet (suç) olduğunda birleşmekle beraber bu cinayetin oluştuğuna hükmedebilmek için rahimdeki kitlenin cenîn (rahimdeki çocuk) olduğunun kesin olarak bilinmesini şart koşmuşlardır. Karındaki şişlik ve hareketin ur, gaz ve benzeri şeylerden olma ihtimâli bulunduğu müddetçe onu yok etmenin cinayet sayılmayacağı ileri sürülmüş, çoğunluğa göre ihtimâlin ortadan kalkması için müdahale sebebiyle "kitlenin dışarı çıkması ve cenîn olduğunun görülmesi" şart koşulmuştur. Cinayetin oluşabilmesi için belli bir müddetin geçmesi, çıkarılan, düşürülen kitlenin kısmen de olsa organlarının belirmiş olması şartları da aynı gerekçeye dayanmaktadır; maksat çıkan şeyin insan olduğunun kesin olarak anlaşılmasıdır. Günümüzde rahimdeki kitlenin cenîn mi yoksa başka bir nesne mi olduğunu anlamak basit bir muayene ve inceleme konusu haline geldiği için, bu konudaki tereddüt ve görüş ayrılıkları da ortadan kalkmış sayılır.
Fıkıhçıların cinayete hükmedebilmek için üzerinde durdukları bir konu da cenînin ölümünün müdahale ile meydana geldiğinin bilinmesi şartıdır. Eskiden rahimdeki cenînin hayatta olduğunu bilmenin yolları sınırlı ve ancak ilerlemiş aşamalarda mümkün olduğundan bazı fıkıhçılar, "cenin sağ olarak çıkmalı ve sonra ölmelidir, aksi halde müdahaleden önce ölü olup olmadığı bilinemez" demişlerdir. Bugün bu konuda da bir tereddüt kalmamıştır; hem bütün aşamalarda cenînin hayatta olup olmadığını hem de ölümün hangi sebepten kaynaklandığını bilmek mümkün hale gelmiştir.
Kısas ve diyet gibi cezâların belirlenmesi bakımından önemli olun bir unsur da cinayette "kasıt"tır. Mâlikî mezhebi fıkıhçıları, cenînin ölmesine sebep olan fiilin kasten yapılmış olması halinde cinayetin kasten (teammüden) işlenmiş olduğuna hükmetmişlerdir. Diğer üç mezhepte mûteber olan görüşe göre cenînin insanlığı ve cinayet fiilinden önce rahimde yaşıyor olması hususları kesin olmadığından cinayet kasten (amden, teammüden) değil, kasten yapılana benzeyen (şibhu''l-amd) veya kazâ yoluyla (hatâen) olarak değerlendirilir.
Ananın veya bir başkasının haksız ve müessir fiilinin sonucu olarak cenînin ölmesi, öldürülmesi ve düşmesinin cezâsı, klâsik fıkıhta, aşağıdaki farklı durumlara göre tespit edilmiştir:
Cenînin ölmüş olarak çıkması:
Bu durumda ölümün fiilden kaynaklandığı konusunda şüphe bulunduğundan cezâ diyettir. Maddî tazminat mânâsına gelen ve "ğurre" adı verilen diyetin miktarı beş deve veya bunu karşılayan nakit vb. olarak takdir edilmiştir.
Cenînin ana rahminden diri olarak çıkması ve çıktıktan sonra -rahimde iken yapılmış müessir fiil sebebiyle- ölmesi:
Bu durumda ölümün, dışarıdan yapılan müdahale ile meydana geldiği kesinleşmiş bulunduğundan, cenîne karşı cinayeti "kasten" sayanlara göre kısas, "kazâ yoluyla veya kastene benzer" sayanlara göre tam diyet gerekir. Tam diyet erkek çocuğu için yüz deve, kız çocuğu için elli deve veya bunların karşılığıdır (Yaklaşık 213 gram altın olarak da hesaplanmıştır). Diyeti, öldürenler dışında kalan mirasçılar alırlar. Mirasçılar bağışlarlarsa diyet borcu düşer.
Cenînin diri olarak çıkması ve sonra başka bir sebeple ölmesi:
Bu durumda ölüm, düşürme ve çıkarma fiiline bağlı bulunmadığından buna (erken doğuma) sebep olanlara tâzir gerekir; tâzir devletin veya hâkimin takdirine bırakılmış cezâdır.
Cenînin, ananın ölümünden sonra çıkması veya çıkmayıp içeride kalması:
Bu durumda da ya cenîn ölecek veya erken doğum olacaktır. Her iki halde de -sonucun oluşmasına- suçlunun fiilinin sebep olduğu bilinmedikçe cezâ tâzirdir; bilinirse cezâ diğer şıklara göre belirlenir.
Cenîni öldüren fiilin failine verilen cezâ yalnızca kısas veya diyetten ibaret olmayıp bir de keffâret cezâsı vardır; bu da köle azad etmek, bulamazsa iki ay kesintisiz oruç tutmak, bunu da yapamazsa -bazı fıkıhçılara göre- altmış yoksulu bir gün doyurmak şeklinde yerine getirilir.
Günümüzde kürtajın cezâsı:
Kürtaj, rahimde sağ olduğu bilinen çocuğun, herhangi bir aşamada öldürülmesi ve rahimin boşaltılmasıdır. Burada öldürülenin çocuk olduğu, kürtajdan önce yaşadığı ve öldürme fiilinin kasten işlendiği konusunda hiçbir şüphe yoktur. Şu halde kürtaj fiili -yerinde açıklanan- meşrû bir mazerete dayanmadığı takdirde kasten işlenmiş bir cinayettir ve cezâsı da böyle bir cinayete verilen cezâ olacaktır.
Bebek senin bedenin mi?
00:008/06/2012, Cuma
Sevgili Ali Bulaç''ın 7. 6. 2012 tarihli Zaman''da çıkan "Gerekçelerin İptali" başlıklı yazısı beni, bu konuyu yazma zahmetinden kurtardı. Yazıyı okumanızı tavsiye ederek yalnızca bir gerekçeyi biraz açmak istiyorum.
Birçok yazıda ve konuşmada kürtajı savunan bayanların "Bedenim bana aittir, ona iznim olmadan kimse dokunamaz, karışamaz" dediklerini duydum ve okudum.
Bugünlerdeki tartışma konusu, kadının bedeninin kime ait olduğu, ona dokunmanın şartları ve kuralları değil; bu sebeple "beden, erkek veya kadın sahibine nasıl ve ne kadar aittir, bu aidiyetin verdiği hak ve özgürlüğün sınırları yok mudur, varsa bunların dine, ahlaka ve milli değerlerimize ait olanlarını çiğneme hakkı da beden hakkına dahil midir?" gibi konulara dokunmayacağım.
Şimdi tartıştığımız konu, ana rahmindeki bebeğin (cenînin) hayat hakkıdır. Benim hayretle takip ettiğim husus ise, okumuş yazmış kadınların ve erkeklerin, başka alanlarda mazlumların haklarını savunanların, bir köpeğin, bir kedinin hayatı ve canı üzerinde hassasiyet gösteren, yazan, çizen, sokaklara dökülenlerin sıra rahimdeki bebeğe gelince bu kadar gaddar, zalim, vicdansız, acımasız… olmalarıdır.
Neymiş? Bedeni bayanın kendine aitmiş! Peki rahmindeki çocuğun bedeni nasıl senin bedenin oluyor? O senin kalbin, böbreğin, tırnağın mı? Yoksa o senin bedeninde müsafir olan, bir süre orada beslenip geliştikten sonra dünyaya gelip insanca hayatını sürdürecek olan bir insancık, bir ayrı beden, ruh ve kimlik sahibi varlık mıdır? İkincisi olduğunda "din, ilim, hukuk ve ahlak" ittifak ettiği halde sen nasıl oluyor da onu, apandisit veya ur gibi görüyor, istersem taşırım, istemezsem keser atarım diyebiliyorsun?!
İdeolojik veya siyasi muhalefet insanı bu hale getiriyorsa o insanlığa yazıklar olsun!
"Biz Müslümanların inancı şudur:
"Her türlü ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah''a aittir".
"Biz kesin olarak Allah'' aidiz ve O''na, şüphesiz O''na döneceğiz"
Beden, ruh (nefs), evlad, mal, makam… bizde ne varsa hepsi "mülkün gerçek ve tek sahibi" Allah''a ait olup bize emanet edilmiştir. Biz bunlarla imtihana tâbi tutuluyoruz. Bize emanet edilen her şeyle ilgili -onların gerçek ve tek sahibi olan Allah tarafından konmuş- kullanım kuralları vardır. Biz bu kurallara riayet etmekle yükümlüyüz ve bundan sorumluyuz. Bütün ibadetlerimizin nihai hedefi ellerimizi, ayaklarımızı, gözümüzü, kulağımızı… Allah''ın imişçesine O''nun tasarrufuna bırakmak, böylesine bir yakınlık içinde daha dünyada iken cennet hayatı yaşamaktır.
Bir arifin deyişiyle:
Yâ Rab kerem et niam senindir
Affeyle bu müttehem senindir
Kulun nesi var elinde, Allah!
Hatta şu yazan kalem senindir.
Diyalog, işbirliği ve yanılgı
00:0010/06/2012, Pazar
"Farklı inanç, düşünce, hayat tarzı, menfaat..." sahibi kimselerle aramıza duvar örerek aynı veya yakın coğrafyada yaşayamayız. Mutlaka bir şekilde ilişki, diyalog, alış-veriş, etkileme ve etkilenme olacaktır.
Tarikatler, cemaatler, meşru ve usulünce oluşmuş mezheplerde olduğu gibi farklılık, inancımıza göre caiz olan alanlarda ve şekillerde ise araya mesafe koymak da sözkonusu değildir. İlişki tam eşitlik içinde ve kardeşçe olacaktır.
Araya mesafe konması gereken farklı dinler, kültürler, ideolojiler, aidiyetler arasında, belli bir süre ve belli bir maksada yönelik yakınlaşmalar, anlaşmalar, diyaloglar, işbirlikleri... olabilir. Samimiyet ve şeffaflık içinde ortak bir iyiliği gerçekleştirme maksadına yönelik oldukça bu yakınlaşma ve işbirliklerinin zararı olmaz, hatta faydası olur ve bazen zaruri de olabilir. Ancak bu ilişki içinde -Müslümanlar için- kırmızı çizgilerin aşınmaması, Müslümanları farklı kılan özelliklerin ve temel değerlerin yıpranmaması, kozmopolitleşmemesi için azami dikkat gerekir. Yine bu tür ilişki içinde unutulmaması gereken bir husus da "ilişkinin süreli ve sınırlı" olduğudur. Yanılgı işte bu hususun unutulmasından, tarafların, değiştiğinin, aynılaştığının sanılmasından kaynaklanıyor.
Maksadımı içinde bulunduğumuz bir örnek ile anlatayaım:
Benzeri ilişki ve işbirliği daha önce de oldu, bundan sonra da olacaktır; Türkiye''de yaşayan, "insan hak ve özgürlüklerinden yana ve belli çevrelerin vesayetine karşı" olan bazı fertler ve gruplar, hepsine göre haksızlık (zulüm), kötülük, ahlak ve hukuk dışı olan bazı gruplaşma, tasarruf ve egemenliklere karşı âdeta bir sivil isyan başlattılar. AK Parti de bu isyanın siyasi/iktidar kanadını temsil etti. Herkes elinden geleni yaptı, sonunda Türkiye''nin tamamen normalleşmese de hayli mesafe alındığı apaçık ortada. Yolun sonuna doğru -sözünü ettiğim yanılgı yüzünden- diyalog ve işbirliği içinde olan gruplar arasında (daha açık olarak iktidarla bir kısım liberaller, islamcılarla yine bazı gruplar arasında), farklılığa tahammül ederek bir arada yaşama zarureti ile bağdaşmayan tartışmalar, itirazlar ve çekişmeler başgösterdi. Yanılgı, bazı islamcıların diğerlerini veya diğerlerinin islamcıları değişmiş sanmalarından kaynaklanıyor. Başta dediğim gibi karşılıklı etkilenmeler kaçınılmazdır, ama şuurlu ve yeterince bilgili bir Müslüman''ın -ki, bu Müslüman aynı zamanda ve bir manada islamcıdır- değişmesi demek, ya İslam imanından çıkması veya İslam''ın bazı emir ve yasaklarını bilerek çiğnemesi demektir. Müslüman/islamcıdan böyle bir değişmeyi beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.
Müslüman/islamcı, şartlar başka türlüsüne elvermediği sürece, kendisine göre meşru olmayan ve değiştirilmesi gereken düzenleme ve uygulamalara tahammül ederek, ama en azından kalbinden araya mesafe koyarak farklı olanlarla bir arada yaşar. Bu durum onun değiştiğini göstermez.
Bütün gruplar, kendilerine ait hak ve özgürlük alanlarını -yeterli bulmayarak- genişletmek için mücadele ederler. Siyasi partilere ve iktidarlara karşı da bu mücadelenin gerektirdiği şekilde tavır alırlar. Bu mücadele, meşhur benzetmeyi hatırlarsak "gemiye zarar vermeden" yürütüldüğü sürece mesele yoktur, tabiidir ve olacaktır.
Hak ve özgürlük peşinde koşarken edep, ahlak, hukuk, insaf, adalet sınırlarını çiğnememek gerekiyor; çiğneyen kaybeder.
.Dindar gençlik kindar olur mu?
00:0014/06/2012, Perşembe
"Dindar insan/gençlik yetiştirmek isteyenler bu çağda tek tip insan yetiştirmeinin mümkün olmadığını görecek ve anlayacaklar. Bu maksatla karşılıklı baskı arttıkça dindar değil kindar nesiller yetişecek. Din dersi alan, İmam Hatip okullarından mezun olanların bir kısmı bu eğitimi almayanlara kindar olurken, bir kısmı da kendi mahellesinde isyan bayrağını çekecekler..." özetle böyle diyor bir gazeteci/yazar.
Bu düşünceye göre eğitimle meşgul olanlar (devlet, çevre, ana baba, öğretmenler...) dindar nesil yetiştirmek isterlerse bu, kaçınılmaz olarak "tek tip insan yetiştirmek" demektir. Başka çevreler de dindar olmayan (bu ne ise; dinsiz mi, dine karşı mı, dine alakasız mı...?) genç nesil yetiştirmek isterse bu iki nesil birbirine düşman olur, kin besler, kindar olurlar...
Peki doğrusu nedir? Devlet ve sivil toplum iyi insan yetiştirmek için ne yapmalıdır? Böyle bir hedef ve program olmamalı mı? Yoksa olmalı da "dindarlık" mı olmamalıdır?.. Bu soruların cevabı yok. Yalnızca çocuklarını dindar yetiştirmek isteyen büyük kitleye yardımcı olmak isteyen devlete ve iktidara karşı uyarı kılığında muhalefet var? Tabii bu da olabilir, muhalefet herkesin hakkı, ancak ileriye dönük beklentiler, öngörüler; gerçeğe, tarihe, tecrübeye, bilime dayanmazsa kehanet olmaktan öteye geçmez.
İmam Hatip okulları 1951-52 ders yılında açıldı, yaklaşık altmış yıl tecrübe edildi. Din dersi, ahlak dersi, zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi de zaman içinde değişikliklere uğrasa da yarım asırdan fazladır uygulanıyor. Alınan sonuç şöyle:
1. İmam Hatip okullarından mezun olanlar bir ölçüye göre dindar oldular, ama asla tek tip ve kindar olmadılar. (İnşaallah bu yazıdan sonra bir İmam Hatipli örneği sunacağım. Sanırım ondaki kuşatıcılığa, şefkate, hizmet aşkına hayran olacaksınız).
2. Yarım asırdan fazladır din dersi alan ve almayan öğrenciler oldu. Bunlar arasındaki fark daha ziyade din bilgisi ile ilgili oldu. Ama alan ve almayan diye ikiye bölünme, kamplaşma ve birbirine karşı kindarlık asla olmadı, oluşmadı.
3. Devlet olsun sivil toplum olsun kimse kimseye dindarlık dayatmıyor. "Genel olarak din kültürü" dışında İslam dini öğretim ve eğitimini mecbur kılmayı isteyen de yok. Eğer farklılar bir arada ve barış/tahammül çerçevesinde yaşayacaklarsa birbirlerini tanımadan bu amaca ulaşmak mümkün olmaz. Tanımanın yolu da "genel bir din bilgi ve kültürü" almaktır. Sıra belli bir dinin detaylı öğretim ve özellikle eğitimine gelince burada (demokrasilerde) isteğe bağlı olma şartı kaçınılmazdır. Şu halde isteyen ana baba çocuğunun dindar yetişmesi için tedbir alacak, devlet de ona yardımcı olacaktır. İstemeyen ana baba ise çocuğunun dindar yetişmemesi için tedbir alacak, dindar nesil yetiştirme programına katılmayacaktır. Buraya kadar –mevcut sistemde- kimsenin itiraz hakkı olmamalıdır. Eğer nesil dindar olsun diye bütün ülkede dindar nesil eğitimi seferberliği ilan edilirse veya kimse dindar olmasın diye dindarlık eğitiminin bütün kanalları kapatılırsa işte o zaman demokrasilerde vatandaşın itiraz hakkı olabilir.
4. Demokratik bir toplumda din, ahlak, dünya görüşü, hayat tarzı farklı insanların bulunması kaçınılmazdır. Eğer bunlar arasında kin, çatışma, dışlama olmasını istemiyorsak yapacağımız şey, "dindar veya farklı yetiştirmeye karşı çıkmak" olmamalı, "farklıların birbirini tanımalarını ve tahammül etmelerini sağlamak" olmalıdır.
TAZİYE
Başta faiz olmak üzere harama bulaşmadan bu ülkede iş yapma ve helal para kazanmanın mümkün olduğunu fiilen gösteren, iş ve ticaret ahlakını ihya eden, hayrsever, çalışkan, dindar, güzel insan Sabri Ülker''e Allah''tan rahmet ve mağfiret diliyor, yakınlarına "başınız sağ olsun" diyorum.
.Sevgi Pınarı İmam Hatipliler
00:0015/06/2012, Cuma
Dünkü yazımda vaad ettiğim “bir İmam Hatipli örneğini” kendi mektubundan sunuyorum: “Muhterem Hocam,
“Mesajınızda "sesin-soluğun çıkmıyor" demişsiniz. Sizi çok meşgul edenler var diye, sizi rahatsız etmek istemediğimden dolayı sesim çıkmıyor. “Allah başımızdan eksik etmesin” diye uzaktan dua etmekle yetiniyorum.
“Neler yaptığımı sormuşsunuz biraz anlatayım:
“Altı ay önce Kıbrıs Güzelyurt''taki askerliğimi tamamlayarak İstanbul''a döndüm. Askerlik, -revir ve mescid sorumlusu olarak ve Ramazan''da da “Ramazan sorumlusu” olarak- özellikle manevi yönden çok güzel geçti. Rum sınırında ve Kıbrıs ikliminde birçok asker arkadaşımla sahuru, iftarı, teravihi ve hatimiyle eksiksiz bir Ramazan yaşamak bizim için unutulmaz bir hatıra oldu. (Ramazan''da kışlaya, oruç tutmak ve teravih kılmak isteyenlere imkân sağlanması; sahur ve iftar yemeği çıkarılması yönünde emir gelmişti. Buna çok sevinip bu imkânları sağlayanlara dua etmiştik.) Mescidimizde nöbetleşe teravihleri ve bayram namazını kıldırmak da nasib oldu. O mübarek günleri fırsat bilerek, “sınırda nöbet tutan” kişilerin ağzıyla “Allah''ım Kıbrıs''ta İslam''ı güçlendir” diye dualar ettik -malum şu anda orada cehalet, kumar ve gece kulüpleri çok yaygın-.
“Askerden gelince hemen …''daki Din Dersi öğretmenliği görevime başladım. 4 ve 5''lerden oluşan 12 sınıfta toplam 550 öğrencim var. Elhamdulillah, bu görevi çok seviyorum. Allahu a''lem, “Feküllün müyesserün limâ hulika leh...” kelime-i tayyibesi şu anda burada cereyan ediyor sanıyorum. Küçük kulların dünyasında olmak çok güzel. Göreve dikkat edilirse üzerlerinde çok etkili olunabiliyor. Kutlu Doğum Haftası''nda Gaziosmanpaşa çapında müftülüğün düzenlediği Peygamberimiz''e Mektup Yarışması''nda 400 mektup arasından, 10 büyük ödülden 1.''lik ve 3.''lük dahil dördünü ve iki mansiyonu öğrencilerim aldılar. (Birinci olan mektubu, tören fotoğraflarını ve Kutlu Doğum Haftası''nda öğrencilerime yaptırdığım hadis çalışmalarını içeren panoların resmini ekte size gönderiyorum. Bu panolardaki hadislere benzer birçok güzel çalışmayı saklıyorum. Bunları ileride [ “Çocuk Eliyle Kutsal” -Ayet ve Hadisler- ] adında bir kitap (ve e-kitap) olarak bastırma yönünde bir düşüncem var.)
“Bu arada, yıllardır aklımda olan bir projeyi tamamlamak geçen aylar zarfında nasib oldu: Allah''ın “yarattığı güzel ayetlerle” - “indirdiği güzel ayetleri” bir nebze de olsa insanlara bir arada sunmak. Bir kısmını görev yaptığım yerlerde çektiğim 3065 adet özel çekim çiçek fotoğrafını hem bilgisayarda hem cep telefonlarında; hem Türkçe hem İngilizce olarak internetten görülecek ve okunacak şekilde kendi web sitemde hazırladım. Herbir çiçek resminin altında Kur''ân''ı Kerim''den tabiat ile ilgili bir ayet rastgele olarak çıkıyor. Çiçeğin güzelliğini gören okuyucu onu hemen altında onu yaratanın bir sözünü okuyor. O anda okuyucunun kalbine atacağımız bir tohum birgün yeşerirse bu bizim için "kızıl tüylü develerden" daha hayırlı olacak inşallah. Sayfanın adresi şudur: http://cicekler.islamiSanat.net – örnek bir çiçeksayfası:http://www.islamisanat.net/cards/gr/b2/c02524.htm , ingilizce sayfa:http://flowers.artislamic.com
“Okul ve diğer işlerimin yoğunluğundan dolayı fazla üzerine eğilemediğim doktora tezimi özellikle yaz tatilinde hızlandırmak yönünde bir planım var, inşallah bunu yapabilirim. Genel manada ve özellikle de bu noktada dualarınıza her zaman muhtacım. Bu yaz üzerine eğilerek İslam Hukuku tezimi bitirmek istiyorum. Şu anda tezimi bitirmek ve üniversitede görev almak benim için öncelikli bir hedef değil ama yine de tezimi bitirmem gerektiğini biliyorum. Üniversitede görev almış arkadaşlarımla yapmış olduğum istişarelerde, şu anda ilköğretimde daha güzel hizmet imkânı bulunduğunu söylüyorlar, acizane ben de biraz öyle diye düşünüyorum.”
Evet, İmam Hatiplilerde kin olmaz; din olur, sevgi, şefkat, kuşatıcılık, zarafet, estetik duygu ve hizmet olur (inşâallah).
Çözüme katkı
00:0017/06/2012, Pazar
Adını ''Kürt Meselesi'' koydukları mesele her ne ise çözümünden önce doğru teşhis edilmesi gerekiyor. Bir başka gereklilik de meselenin (problemin, davanın, anlaşmazlığın...) taraflarının belirlenmesidir. Her iki gerekliliğin de yerine getirildiğini ve aşıldığını benim söylemem mümkün değildir.
Meselenin ne olduğu açık ve eksiksiz olarak ortaya konmadıkça (teşhis yapılmadıkça) çözüm konuşmaları havada kalır. Bana görünen manzaraya göre tarafların ve tarafların içindeki grupların meselenin mahiyeti ve kapsamı hakkındaki görüşleri farklı ve kısmen kapalıdır.
Taraflar konusunda da belirsizlikler ve karışıklıklar vardır. Birileri çıkıp ''Kürt meselesi, Kürtlerin talebi'' dediğinde bu sözün gerçekte (sosyal vakıada) karşılığını bulmak oldukça güçtür. Bunun yerine ''şöyle düşünen, şöyle inanan, şu görüşte olan... Kürtler, Türkler, Araplar...'' denirse bunun gerçekte karşılığı bulunabilir.
Kürt meselesini ''ana dilde eğitim ve yerinden yönetim'' gibi bir iki meseleye indirgemek, meselenin bütününü ortaya koymadan bazı parçaları üzerinde soru sormak ve alınan cevaplara göre bir hükme varmak da doğru değildir.
Ortaya koymaya çalıştığım müzakere başlıkları gösteriyor ki, birkaç kişinin, meselenin taraflarından bazılarının, meselenin tamamını değil de bir kısmını ortaya sürerek medyada çözüm araması istenen sonucu vermeyeceği gibi çözümü çıkmaza da sokabilir veya zorlaştırabilir. Bu sebeple eğer ''âkıl adamlar''ın çözüme katkıları isteniyorsa bunlarla teker teker medyada tartışmaya veya müzakereye girişmek yerine onları bir araya getirip aralarında müzakereyi başlatmalarını sağlamak uygundur.
Ben İslam ümmetinin hangi şekilde ve ne kadar mümkün ise o kadar bir ve bütün olmasını, bölünmemesi gerektiğini savunuyorum. Bu konuda yazdığım yazılardan birinde ''sedd-i zerî''a: sakıncalı olan yolu tıkama, engelleme'' kuralını açıklamak üzere bir örnek vermiştim. Bu örneği saptırmanın gereği yoktur; anlayanlar anlamıştır ki, bu örnekten maksadım, talepleri değerlendirirken etraflı düşünmek, kuvvetle muhtemel sonucu da göz önüne almaktır. Bir kimse bana ''sağlıklı bir kimsenin şeker yemesi caiz midir'' diye sorsa ''caizdir'' derim, ''obez veya şeker hastasının tatlı yemesi caiz midir'' diye sorsa ''caiz değildir'' demem gerekir. İslam iman ve ahlakının hakim olduğu bir toplumda merkezi yönetimin gevşetilmesi ve mahalli yönetime kayılması talebi ile ''ümmeti bölmenin bir adımı olarak'' yerinden yönetim talebinin hükmü aynı olmaz.
Ben İslam ümmetinin değerli bir unsuru olan Kürt kardeşlerimin ''ümmeti bölme'' peşinde olduklarını ne iddia ederim ne de buna inanırım. Hangi ırktan/kavimden olursa olsun ümmet içinde bazı hastalıklı parçalarda bu bölünme temayülü olabilir ve ümmet bütününün bu temayüle karşı tedbir alması gerekir. Benim söylediğim bundan ibarettir.
Böylelerinin şu veya bu şekilde cezalandırılması düşüncesi bana değil, bir başka alime aittir ve ictihadlara katılmasak da saygılı olmamız gerekir.
İslamcılarda ictihad ve yöntem farklılıkları
00:0021/06/2012, Perşembe
İslami meseleye ve bu meselenin sahiplerine dışarıdan bakanların değerlendirmeleri genellikle eksik, taraflı ve stratejik oluyor. Çoğu kez olanı değil, olmasını istediklerini öne çıkarıyorlar.
Bu cümleden olarak "tek tip bir İslamcılık" kavramı ortaya atıyorlar, bir veya birkaç şahsı/grubu bu kavramın içine yerleştiriyorlar, yol ve yöntemi etkileyen şartları göz önüne almadan onlardan belli bir tepki bekliyorlar, bu tepkinin kemiyet ve keyfiyetine, varlık veya yokluğuna göre değerlendirmeler yapıyorlar; "İslamcılar değişti, İslamcılık bitti, İslamcıların artık başarı şansları yok, İslamcılar yalnızca devlete ve siyasete odaklanıyorlar..." gibi sonuçlara varıyorlar.
Benim tekrar edip durduğum temel tezim şudur: Her Müslüman aynı zamanda "İslam davasının da mensubu olarak" İslamcıdır. "İslamcı plan, program, yöntem ve davranış", amaçtan sapmaksızın içinde bulunulan şartlara göre farklılık gösterebilir, ama farklı İslamcı gruplar kardeştirler, ictihad farkları kardeşliğe zarar vermez, vermemelidir.
Türkiye örneğini arkaya bırakarak son yarım asır içinde İslamcılık deyince akla gelen kişiler arasından Seyyid Kutub, Mevdudî, Nedvî, Yusuf Kardâvî örneklerinden yola çıkarak yukarıdaki tezimi örneklendirmek istiyorum:
Mısır''daki el-İhvanu''l-muslimûn, Hindistan ve Pakistan''daki el-Cemâ''atu''l-isamiyye gibi kuruluşların (cemaatler, dernekler, partilerin) öncelikli hedefleri şudur: İslam''ın onur ve itibarını iade etmek, Müslüman topluluklarda İslam düzeninin hakim olmasını sağlamak ve ona aykırı kanunları ve düzenleri buna göre değiştirmek, Batı''dan alınan ve Müslümanların hayatında yer tutan düşünce, değer, kavram ve geleneklerin yerine İslam medeniyet ve kültürüne ait olanları geçirmek.
İslamcılar bu amaca ulaşmak için takip edilecek yol ve yöntem konusunda farklı ictihadlara sahip olabiliyorlar. Mesela Seyyid Kutub ve Mevdûdî İslam devletine, dolayısıyla siyasete öncelik verirken, Nedvî farklı düşünüyor, ama Nedvî de bu amaca karşı değil, "Mazâ Hasira''l-âlem, es-Sırâ''..." gibi eserlerinde bu açıkça görülüyor. Onu "İslam devleti, İslâmî düzen için çalışmaya karşı çıkanlar veya siyaseti tamamen reddedenler" arasında görmek gerçeğe aykırı olur.
Nedvî''nin, siyaset ve düzen değiştirmekle meşgul olan İslamcılara karşı "öncelik ve ağırlık verme" yönünden bazı çekinceleri vardır. Bunu da şöyle özetlemek mümkündür: Müslümanların önderlerinin tek amaç olarak önlerine "düzeni değiştirmeyi, İslam devletini kurmayı" koymaları ve bunu "İslam''ın bütünü, tamamı" olarak tasvir ederek abartmaları, sanki bu amaca ulaşılamazsa veya ulaşılmadıkça yapacak başka hiçbir şeyin kalmadığı intiba ve kanaatini yaymaları doğru ve uygun değildir. Farklı şartlarda farklı yol ve yöntemler islamlaşmayı sağlamak bakımından daha yararlı ve öncelikli olabilir.
(Gelecek yazıda bu İslamcıların ictihad farklarını açacağım).
İslamcı Nedvî, siyaset ve cemâatler
00:0022/06/2012, Cuma
Nedvî siyasi düzenin değişmesini ıslahat planının merkezine almıyor, bunu öncelemiyor; aksine siyasi değişimi, iman ve ahlak alanlarında yapılacak ıslahatın tabii sonucu olarak görüyordu. Bu sebepledir ki, Mevdûdî''nin özellikle "el-Mustalah''tu''l-erba''a" isimli kitabında yaptığı ve şehid Seyyid Kutub''u da etkileyen "siyasi ıslahatı merkeze alma" yaklaşımını tenkit etmiş, "İslam''ın Siyasi Yorumu..." adını taşıyan kitabını bu maksatla kaleme almıştı. Bu kitap Mevdûdî''nin tabilerini öfkelendirmiş, reddiyeler yazmalarına sebep olmuşsa da Nedv''î''nin dostu Mevdûdî''yi öfkelendirmek şöyle dursun memnun etmiş, aralarında onlara yakışan yazışmalar olmuştu.
Mevdûdî yepyeni bir İslamî Devlet kurmayı hedefleyen Hindistanlı Müslümanların başında Pakistan''ın kuruluşuna katılmış, Nedvî ise kalabalık da olsalar Hindulara nispetle azınlıkta oldukları için Müslümanların, siyasi olarak ülkeye hakim olmaları mümkün olmadığı halde Hindistan''da kalmayı tercih etmişti. Her iki liderin ıslahat yaklaşımlarındaki farkı, ictihad farkı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Nedvî''nin ıslahında öncelik verdiği "iman"dan maksadı yalnızca bir zihnî kabulden ve vicdandaki kanaatten ibaret değildir; onun imanı, düşünce, duygu ve eğilimleri içine alan bir alandır. Bu sebepledir ki, kitaplarında İslam''a zıt düşünce, eğilim ve hareketlere; bu meyanda Batıcılık, Kadıyanîlik ve ırkçılığa karşı çıkmış ve bunu "imanda ıslahat"ın kısımları olarak değerlendirmiştir.
Nedvî fikirde, ictimai, siyasi düzende, eğitim ve öğretimde.. ıslahatı cemiyet, cemaat, parti kurarak gerçekleştirmek isteyenlere karşı çıkmamakla beraber bu yolu tercih etmemiştir. El-İhvanu''l-muslimûn, el-Cemâ''atu''l-islamiyye, Cemâ''atu''t-teblîğ gibi kuruluşlarda bir zaman çalışmış, her zaman onlara dostça davranmış, gerektiğinde tenkit etmiş, ancak İslâmî hizmet için bu yolun, bu yöntemin zaruri ve farz olduğunu kabul etmemiştir.
Nedvî, "Menhecun Efdal..." isimli kitabında kendi tercih ettiği ıslah ve tecdid yöntemini, İmam-ı Rabbânî örneğinde şöyle dile getirmektedir:
Hindistan''da Mogol İmparatorluğunu kuran Babür''ün oğlu Hümayun''un oğlu Celaleddin Ekber İslam''a ve Peygamberimize karşı düşmanca düşünce ve duygular içinde yetişmiş bir hükümdar idi, Brahmanlara karşı da sempatisi ve yakınlığı vardı. Bir ülkeye İslam yeni girmiş ise İslam öncesi topluluk bu yeni dini tanıyınca sahih dini tanımış olur. Buna karşı müslüman bir ülkenin hükümdarı dinden döner ve ona karşı tavır alırsa durum, İslam ile yeni tanışan ülkeye nispetle daha zor, daha problemli bir hal almaktadır. Hükümdar Ekber zeki, asabi, kapılgan bir tabiata sahip idi ve yeterli bilgisi, ilmî alt yapısı olmadığı halde dinleri araştırma ve tanıma merakına kapılmıştı. Sarayına ehl-i sünnet, şî''a, bazı sapkın mezhep mensupları, Budist, Brahman, Hristiyan, Mecusi din alimlerini topladı ve huzurunda, ortaya attığı bazı dini konuları tartışmalarını istedi. Bu alimler birbirine giriyor, horozlar, tekeler, boğalar gibi çarpışıyorlar, hükümdar da bundan zevk alıyor, eğleniyordu. Giderek İslam''dan soğudu ve sonunda irtidad etti (dinden çıktı). Bu kötü gelişmede dinini dünya menfaatine değişen sözde alimlerin de büyük etkisi oldu.
Önce Müslüman iken, İslamî bir ortamda yaşamış iken çeşitli sebeplerle din ve kültür değiştiren insanların, baştan beri dini farklı olanlara nisbetle İslam''a ve Müslümanlara karşı daha kötü duygu ve davranış içine girdikleri bilinmektedir. Ekber de böyle idi. Ahmed ve Muhammed isimlerine karşı allerjisi vardı, bu isimleri yasakladı, sığır kesimini yasakladı, domuz yemeyi, şarap içmeyi serbest bıraktı...
Hindistan gibi İslam''ın yerleştiği, büyük insanların gelip geçtiği bir ülkenin halkı da İslam''ı terk mi edeceklerdi? Tabii bu mümkün değildi, ama bu dava bir önder gerektiriyordu. Onu da kamil manada buldu (İmam-ı Rabbânî).
(Gelecek yazıda Nedvî''nin İmam-ı Rabbânî örneği)
Nedvî"nin Örneği İmam-ı Rabbânî ve Islahat Yöntemi
00:0024/06/2012, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ahmed b. Abdulahad el-Umerî es-Serhendî (İmam-ı Rabbânî) aranan alim, mücahid ve rehber olarak ortaya çıktı. Sarayda itibarı olan ve dünyalık için kafir hükümdara baş eğen, müdahane eden sözde alimlere kıyasla onun ilmi daha sağlam ve zengin idi, isteseydi o da sarayda yerini alır, cebini doldururdu. Ama o başka bir alemin insanı, Allah Resulü (s.a.)in varisi, İslam''ın fedaisi idi. Tek düşüncesi, gece gündüz aklından çıkmayan, uğrunda yanıp yakıldığı, göz yaşlarının sel olup aktığı davası, İslam''ın bu ülkede, bu halkın hayatında kalması ve yaşaması idi. Aslı Farsça olup Arapça''ya da çevrilmiş olan Mektubat''ında (mektuplarından birinde) şöyle diyordu: ''Bu ne musibet, bu ne faciadır, bize yazıklar olsun, yanıp yakılalım ki, bu ülkede, âlemlerin Rabbi''nin sevgilisi Muhammed''in (s.a.) ümmeti bu aşağılık, bu perişan duruma düşmüş, kafirler ve putperestler ise ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, ülkede hürriyet içinde yaşıyorlar; üstelik bu durum, Müslüman adı taşıyan bir hükümdarın iktidarında oluyor!''.
İmam Serhendî saraya intisap etmedi, saray civarına yaklaşmadı, ama saray adamlarıyla, üst düzey yöneticilerle ilişkisini de kesmedi. Onlara durmadan mektuplar yazıyordu. Hem tatlı hem ateşli olan, davet edebiyatının en parlak örneklerini teşkil eden bu mektuplar sayesinde muhatapların kalblerinde bulunan ama üstü küllenmiş olan iman ateşi yeniden parladı. Bu mektuplarından birinde de şöyle diyordu: ''... Sen Müslümansın, hayat gelip geçer, hükümdar ebedi yaşayamaz, bu idare devamlı olamaz; bu sebeple kendin hakkında, mensup bulunduğun ümmet hakkında, içinde yaşadığın ülken hakkında Allah''an kork,O''nu say, bunların hakkını ver...''.
İmam-ı Rabbânî Müslümanların zayıflamasını ve bundan istifade ederek ülkeye hakim olmayı ve İslam''ı buradan kovmayı kafalarına koymuş, fırsat bekeleyen Hindular''ı engelleyebilmek ve bu maksatla Müslümanların askeri ve iktisadi bakımdan güç kaybetmelerine sebep olmamak için etrafına insan toplayarak silahlı kalkışmada bulunmadı. Bunun yerine irşad ve davete devam yolunu seçti. Sonunda Ekber öldü, onun yerine oğlu Nureddin Cihangir geçti, bu hükümdar babasına nispetle daha iyi idi, İmam-ı Rabbânî ona yönelik olarak da irşadlarına devam etti. Hükümdar, seçilmiş alimlerden bir heyeti saraya alıp onlarla meseleleri istişare etmek istediğinde İmam buna karşı çıktı, ''alimler bir araya gelir saraya yerleşirlerse aralarında rekabet ve çekişme başlar bu da ülkeye zarar verir; birçok alim yerine dünyaya sırtını dönmüş, kendini dinine adamış, bilgisi sağlam bir alim yeter'' dedi. Nureddin Cihangir babasının yaptığı tahribatın önemli bir kısmını tamir etti ve öldü. Onun da yerine oğlu Şahıcihan geçti. Bu şah da babasından daha iyi idi. İmam-ı Rabbânî onunla da irşad ilgisini kesmedi; adeta ipi elinde idi, duruma göre bazen gevşetiyor, bazen de kısıyordu. Şahıcihan''dan sonra tahta geçen lemgîr Evrengzîb yalnızca Hindistan''ın değil, İslam tarihinin en büyük hükümdarlarından biridir ve onun da eğitiminde, yönetiminde, İmam-ı Rabbânî''nin oğlu ve halifesi Muhammed Masum''un büyük tesiri oldu. Bu hükümdar aynı zamanda alim idi, Kur''an''ı ezberlemişti, kırk hadis toplayıp şerhetmişti. Zamanının fukahasından yararlanarak ''el-Fetâvâ el-Hindiyye'' isimli büyük kitabı telif ve bunu ülkenin kanunu ilan etti. Yaptığı ıslahat Hindistan''da İslam''ın yok olma tehlikesini kesin olarak ortadan kaldırmış oldu.
İmam-ı Rabbani bir yandan sarayı ıslah ile meşgul olurken diğer yandan çevrenin sapkın felsefe, inanç ve adetlerinin, hurafe ve bid''atların İslam topluluğuna sızmasına karşı sert ve amansız bir mücadele yürüttü. Bunların başında da ''vahdet-i vücud'' inancı geliyordu. Bu inanca kendini kaptırmış birçok insan sahih İslam iman ve uygulamasından sapıyordu. İmam bu inanca karşı da mücadele etti, Muhyiddin b. Arabî gibi İslam büyüklerinin hal icabı dile getirdikleri vakdet-i vücudun nihai kemal olmadığını, bir çeşit keşif hatası olduğunu, kemalin bu hali aşmakta bulunduğunu ifade etti.
Öğrencilerinden biri ona mektup yazarak Şeyh Abdulkerim Yemenî isimli bir zatın ''Allah küllîleri bilir, ama cüz''îleri bilmez'' dediğini bildirdi. Bu Yunan felsefesinden İslam dünyasına sızmış bir düşünce idi. Şeyh bu mektuba oldukça sert olan şu cevabı yazdı:
''Kardeşim, ben bu çeşit hurafeleri dinlemeye tahammül edemiyorum; Hz. Ömer''den gelen damarım (nabzım) yükseliyor, bu damarlarda dolaşan Faurukî kanım fışkıracak hale geliyor. Bunu söyleyen Yemenli Abdulkerim olsun, Taylı İbn-i Arabî olsun (fark etmez), Fütûhât-ı Medeniyye (Peygamberimizden aldığımız ilim ve feyiz) bizi Fütûhat-ı Mekiyye''ye (İbn Arabî''nin kitabına) muhtaç olmaktan kurtardı. Biz İbn Arâbî''yi değil, Muhammed el-Arabî''yi (s.a.) istiyoruz, biz Fusûs''un (İbn Arabî''nin bir başka kitabının) değil nusûsun (Kur''an ayetleri ve hadislerin) peşindeyiz.''.
Bir başka İslamcı Yusuf Kardâvî"nin tenkidi
00:0028/06/2012, Perşembe
Yusuf Kardâvî, Nedvî''nin özgeçmişini anlattığı kitabında, yukarıda geçen, Nedvî''nin benimsediği ve İmam-ı Rabbânî''de kamil temsilini bulan ıslalahat yöntemini açıkladıktan sonra şu cihetlerden tenkid etmiştir:
1. Bu yöntem gerçekçi olmaktan çok ideal, hatta ütopik olandır.
2. Hükümdarlıkla yönetilen topluluklarda başı ıslah etmek, gövdeyi (halkı, geri kalanları) de ıslah etmektir. Ama bugün yönetim şekli değişmiştir, baştakiler de durmadan değişmektedir.
3. Bugün ümmetin dinî hayatına zarar veren düşünce ve hareketler hükümdarlardan, yöneticilerden ziyade ülkelerin bir kısım seçkinlerinden, okumuşlarından, "aydınlar"ından gelmektedir ve mücadelenin muhatapları değişmiştir.
4. Bu yöntem İmam-ı Rabbânî gibi müstesna mürşidlerle başarıya ulaşabilir, ama bu mürşidleri her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir.
Farklı islamcılık örnekleri ve aralarındaki yöntem tartışmalarını bize göre şöyle noktalamak mümkündür:
Müslümanlar için nihai hedef bellidir ve sabittir (kamil manada ve bütün alanlarda İslam''ı yaşamak ve yaşatmak). Nihai hedefe götüren adımlar ile her bir adımda uygulanacak usul ve araçlar ise şartlara göre değişir ve bunu da belirleyecek olanlar Rabbânî alimler, samîmî ve mücahid islamcılardır.
İslamcı cemaatler arasındaki farklara ilave olarak bir cemaatin değişik zaman ve mekanlardaki yöntem farklarından da bahsetmek mümkündür. Mesela Mevdûdî''nin Cemâati her zaman ve her yerde aynı yolu izlemedi. 1947 yılında sömürgeciler, Ulusal Kongre ve Müslüman Birliği partilerinin talebini kabul ederek ülkeye bağımsızlık vermeyi ve ülkenin ikiye bölünmesini (Hindistan Devleti ve Pakistan İslam Cumhuriyeti) kabul ettiler. Cemâat da Hindistan, Pakistan ve Cammu-Keşmir Cemaatleri şeklinde üçe ayrıldı.
Bölünmeden sonra Hindistan''da ve Cammu-Keşmir''de İslam ve Müslümanlar büyük meydan okumalarla, güçlüklerle, problemlerle karşılaştılar. Bunlara karşı mücadele edenlerin başında Cemaat geliyor ve şu vasıtaları kullanıyordu: Müslümanlara ve gayr-i Müslimlere yönelik çağrı (tebliğ), çeşitli Hindistan dillerinde kitap, dergi ve gazete yayınları, okullar ve enstitüler kurup işletmek, davet ve tebliğ işini hakkıyla üstlenecek kişiler yetiştirmek, halkı şuurlandırmak, Kur''an-ı Kerim''i ve İslam''a ait kitapları çeşitli Hind dillerine çevirip yayınlamak, Müslümanların birlik olmaları için çaba göstermek... (Siyaset yok).
Pakistan''da benzer problemler yanında farklı bir temel problem vardı. M. Ali Cinnah vefat ettikten sonra (1948) Pakistanlı liderler ve yöneticiler -Yeni devletin rejimi İslâmî olacak diye karar alınmış olmasına rağmen- rejim konusunda farklı ve muhalif konuşmalar yapmaya başladılar. Müslümanlar birliği Partisine katılan komünistler, sömürgecilerin işbirlikçileri, değerlerine yabancılaşmış yerli aydınlar, Kadiyânîler, sünnete cephe alanlar... İslâmî rejimden yan çizmek isteyenlere destek veriyorlardı. Bütün bunara karşı Cemaat, "İslâmî bir anayasa yapılması, İslam kanunlarının uygulanması, Kur''an ve Sünnet ile bağdaşmayan kanunların iptal edilmesi için canla başla çalışmaya koyuldular (Siyaset var).
Bu yazıların sonunda "İslamcılara ne oldu, neredeler?" sorusuna şu cevabı vermek isterim: İslamcılar her zaman, her yerde, nihai hedefleri değişmeksizin şartlara uygun duruş, davranış ve yöntemlerle vardır, var olmaya devam edeceklerdir.
İmam hatiplerin misyonu
00:0029/06/2012, Cuma
Sayın Türköne ile "İmam Hatiplerin misyonu bitti, bitmedi" konusunda karşıt görüşle bir tartışma yapacağım hiç aklıma gelmemişti, demek kaderde bu da varmış.
İlgili yazısı bence çok problemli, zorlanarak yazılmış, dalgın ve yorgun bir halde kaleme alınmış, diyeceğini açık seçik diyemeyen bir yazı intibaı veriyor. Bazı noktaları tartışalım:
"Bugünün muhafazakâr hegemonyası içinde çelik çekirdeği, bugün sayıları yüz binlere varan İmam-Hatiplilerin oluşturması..."
Türkiye''de muhafazakâr hegemonyası varsa bunun tabanı/destekçisi halktır. Ülkeyi muhafazakârlığın dışına çekmek için çabalayan siyasilere ve devrimcilere halk itibar etmemiş, onları gönül ve oy ile desteklememiş, fırsat bulduğunda altlarından sandalyeyi almış ve değerlerini muhafaza edeceğine inandığı kadroları işbaşına getirmiştir. Bu durum 1950 den bu yana böyledir ve önemli bir diliminde henüz İmam Hatipliler yoktur.
İmam Hatiplilerin muhafazakârlığı "körükörüne maziden devralınanı korumak ve bunların köklü değişimine karşı çıkmak" şeklinde değildir. İmam Hatiplilerin korumak istediği, mahiyetine aykırı olarak değiştirilmesine karşı çıktığı değer İslam''dır. İmam Hatipliler "İslam''dan uzaklaşmış toplumu yeniden İslam''a götürme" davasını benimsemiş -bu manada- inkılapçı bir nesildir. Bugün Türkiye''de bir "İslami hegemonya"dan söz etmek tutarsızdır. İslam ile ilgisi bulunsun bulunmasın geleneğin korunması söz konusu ise "Türkiye''yi AB''ye sokmak ve demokrasiyi tamamlayıp güçlendirmek için çalışan bir iktidarı ve onu destekleyen tabanı bu manada bir muhafazakarlıkla nitelemek de gerçek dışıdır. Ayrıca nesil olarak İmam Hatipliler, geleneğin korunması bahsinde seçicidirler; İslam''a aykırı olan gelenek bid''attır ve onun sünnetle değiştirilmesi gerekir.
Bugün siyasette, bürokraside, ticarette, medyada, akademide... İmam Hatip neslinden pek çok insanımız var; buna kim itiraz edebilir? Ülkenin hukuku meşruiyet tanımış, onlar da bu imkanlara sahip olmuşlardır. Bu makam, mekan ve imkanlara sahip olan İmam Hatipliler özel hayatlarında -genele nispetle- daha dindar olabilirler, bu da onların hakkı, hatta vazifesidir. Ama farklı olanları kendilerine benzetmek için baskı yapmazlar, zor kullanmazlar, şiddete asla yaklaşmazlar. Anlatarak, sevdirerek, ikna ederek İslamlaştırma vazifesi ise yalnızca İmam Hatiplilerin değil, bütün müslümanların vazifesidir; bu misyon İmam Hatiplilerin varlık sebebidir ve bu misyonun sona erdiğini söyleyen ya ne dediğinin farkında değildir veya bu misyona karşı çıkmakta, bunu muhafazakârlık saymakta ve buna karşı mücadele bayrağını açmaktadır. Eh, bu da –mevcut düzende- insanların hakkıdır, yapabilirler, ama neye ve kime karşı mücadele ettiklerini iyi düşünmeleri gerekir.
(Konuya devam edeceğim).
İmam hatiplerin misyonu (2)
00:001/07/2012, Pazar
İddiaya göre İmam Hatip Okulları, katı laikliğin uygulandığı, din öğretimine izin verilmediği bir dönemde, mevzuata (tevhîd-i tedrisat kanununa) uygun (veya bana göre ona uydurularak) açıldı. Bunu isteyen halkın maksadı devlet ile ters düşmeden din öğretimi imkanı elde etmek idi. Artık bu ihtiyaç ortadan kalktı, genel öğretimin içine seçmeli din dersi kondu, din burada öğrenilecek, İmam Hatip okullarının bu manada misyonu sona erdi, yalnızca İmam ve Hatip yetiştirecek kadar ve bu keyfiyette meslek okulu açılır, ama bu okullar genel olarak din öğretimi okulu olmamalıdır...
Geçmişe ait misyon konusunda bazı tamamlayıcı bilgiler vereyim:
Katı laiklik döneminde uygulanan tevhîd-i tedrisat kanununun 4. Maddesi şöyledir: ''Maârif Vekâleti yüksek diniyât mütehassısları yetiştirilmek üzere Dâr-ül-fünûnda bir İlâhiyât Fakültesi tesis ve imâmet ve hitâbet gibi hidemât-ı diniyenin ifâsı vazifesiyle mükellef memûrların yetişmesi için de ayrı mektepler küşâd edecektir.''
Bu madde gereğince 1949 yılında Ankara''da İlahiyat Fakültesi ve onlarca yerde İmam ve Hatip yetiştirmek üzere iki yıllık kurslar açıldı. 1951-52 ders yılında Demokrat Parti iktidarında açılan İmam Hatip okulları ise yedi yıllık orta öğretim seviyesinde bir okul olup tevhid-i tedrisat kanununa uygun değildir. Bu okulların ilk öğrencilerinden bir olduğum ve okula girdiğimde gerçek yaşım da 18 olduğu için sağlam bilgilerim var. Buna göre bu okulları isteyen büyük halk kitlesinin isteği yalnızca din eğitim ve öğretimi değildi, ülkenin okumuş yazmış, bürokrat, yönetici, siyasetçi kesiminin de din eğitimi ve öğretimi almış, kendi dilinden konuşan ve kendi kültüründen olan kimseler olmasını istiyorlardı. İlktidarlar buna bir süre direndiler (İmam Hatip mezunlarına yüksek öğrenim imkanı tanımadılar), ama halkın iradesi bunu da aştı ve bu okullar ''hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan okullar'' oldu. Şu halde bu okulların misyonu şudur: Öğrenci normal lise derslerini de alır, imam ve hatip olacak kadar din eğitim ve öğretimi de alır; mezun olunca dilerse İlahiyat''a giderek veya mesleğe girerek o yolda ilerler, dilerse başka alanlarda yüksek öğrenim görür ve hayatını o alanlarda devam ettirir. Bu misyon sona ermemiştir ve ermez.
İmam Hatip okullarının ''laik devletin elinde, onun amaçlarını gerçekleştirmenin veya istismarın aleti'' olduğu iddiası da tutarlı değildir. Devlet bunu istemiş, siyasiler veya başkaları istismara yetltenmiş olabilir. Ama gerçekleşen ne olmuştur?
Değerli olan bir şey istismar edilebilir, yapılacak olan değerliyi yok etmek değil, istismarı engellemek veya buna aldırmadan yoluna devam etmektir.
''Devletin amaçlarına alet olma''ya gelince bu da asla tahakkuk etmemiştir. İmam Hatip mezunlarından olup din hizmetinde olanlar laik devletin istediği dini değil, sahih ve tam İslam''ı anlatmışlar ve onun hayata geçmesi için gayret içinde olmuşlardır. Bazı çatlak ve camiayı temsilden uzak sesler dışarıda tutulursa İmam Hatip neslinin tensil ettiği İslam ''Ehl-i sünnet ve cemaat'' İslam''ıdır, sahih ve tam İslam''dır.
Din hizmeti dışında iş ve vazifede olan İmam Hatipliler de radikal laik, kemalist ve vesayetçi devlet temsiline karşı çıkmışlar, ülkenin normalleşmesine doğru atılan en önemli adımlar onların iktidarında gerçekleşmiştir.
Gelelim din eğitimine.
(Gelecek yazıda)
Din eğitimi devlet ve sivil toplum
00:005/07/2012, Perşembe
Bir iddiaya göre "devletin din eğitim ve öğretiminden el çekmesi, bunu sivil topluma bırakması demokrasinin gereğidir".
Bu iddianın iki şıkkı var: Birincisi demokrasilerde devletin din eğitimine karışmaması. İkincisi din eğitim ve öğretimini sivil tolumun yapması ve Türkiye''de bunun başarıyla yapılıyor olmas; bu sebeple de devletin İmam Hatip Okullarına gerek kalmadığı.
Laik demokrasilerde devletin belli bir dini, bunun eğitim ve öğretimini inancı ve hayat tarzı farklı olan kimselere (vatandaşlarının tamamına) dayatması kabul edilemez. Ama Türkiye''de İmam Hatip Okulları ile devlet, İslam eğitim ve öğretimini bütün vatandaşlara mecbur kılmıyor. Bu okullar farklı okullar, genel orta öğretim okulları değil, buralara çocuklarını göndermek de herkes için mecburiyet değil. Hadim devletten vatandaşların bir (büyük) kısmı İmam Hatip adıyla orta öğretim seviye ve imkanlarına sahip bir okul açmasını istemiş, devlet de bunu açmış, program ve müfredatını ilan etmiş (Eskiden müfredata laik devletin ideolojik müdahalesi oluyordu, şimdi din eğitiminin başında bir İlahiyat Hocası var, müfredatı da İlahiyat-eğitim dalı uzmanları hazırlıyorlar, ideolojik baskı da yok gibidir). İşte bu okullara isteyen vatandaş çocuğunu gönderiyor. Talep olmazsa okullar kapanır, talep varsa devam eder; bunda demokrasiye aykırı ne var?
İddia sahibinin demek isteyip de demediği husus "Türkiye''de, İmam Hatiplerin yerine geçecek olan bir din eğitim ve öğretimini hangi sivil tolum kuruluşunun (veya kuruluşlarının) yaptığı"dır.
Çelişkiye düşme pahasına "bu yıl okullara konan seçmeli din derslerinden" söz ediliyor. Bu dersler de devletin okullarında okunduğuna göre "sivil toplum" işi değil ve devlet burada da var. Kur''an Kusları da Diyanet''e, Diyanet ise devlete bağlı; burada da sivil toplum söz konusu değil. Peki şu "başarı ile din eğitimi ve öğretimi veren, devletin müdahalesinden uzak sivil toplum hangisi, bu eğitim ve öğretimi nerede ve nasıl yapıyor? Bu can alıcı ve iddiayı ispat için şart olan bilgiden eser yok.
"İmam Hatip Okullarında verilen din derleri, genel öğretimde verilen seçmeli dersleri boğar, ezer, olumsuz etkiler" iddiası da temelsizdir, sonucu beklemeden verilmiş peşin hükümdür, geçmiş tecrübe sonuçlarına aykırıdır.
Bu ülkenin devlet okullarında uzun yıllar isteğe bağlı İslam din dersleri verildi. Bu dersler verilirken İmam Hatip Okulları da vardı. Ben genel devlet okullarında bu "isteğe bağlı din derslerinin" öğretmenliğini yaptım. Öte yandan İmam Hatip Okullarında ve İlahiyat Fakültesinde (daha önce Y.İslam Enstitülerinde) de öğretmenlik yaptım. İşin içindeyim. İddiaların aksine bu dersi alanlarla almayanlar arasında bir ikilik çıkmadığı gibi İmam Hatip Okullarının bulunması, bu okullarda daha çok ve çeşitli din öğretiminin ve bu arada din eğitiminin yapılması da diğer okullardaki isteğe bağlı din derslerine zarar vermedi, bu dersleri olumsuz etkilemedi.
Türkiye demokrasisinde olması gereken hem sivil toplumun din eğitim ve öğretimi yapmasına izin vermek, hem okullarda isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi yaptırmak, hem de çocuklarına okulda daha çok din eğitim ve öğretimi aldırmak, sonra da istediği yüksek öğrenimi yapmasını sağlam isteyenler için İmam Hatip Okullarını –talebe göre- açmaktır. Bunları çatıştırmanın, birini diğerinin yerine koymaya çalışmanın manası ve faydası yoktur.
Sivil Din Eğitim ve Öğretimi
00:006/07/2012, Cuma
"Din eğitimi sivil topluma bırakılsın, devlet bu işe karışmasın, aksi halde ideolojiye alet ve istismar ediliyor" şeklindeki şikayet ve talebin önemli gerekçesi, "din eğitim ve öğretiminin sıhhatli, amacına uygun, dindarların ihtiyaçlarına cevap verecek mahiyette olmasının gerekliliği"dir.
Çok detaya dalmadan sivil din eğitim ve öğretiminin geçmişine bir bakalım:
Fıkıh (din) alimleri başta, "imamlık, müezzinlik, iftâ, din eğitim ve öğretimi…nin" birer ibadet olduğunu, bu işlerin Allah rızası için yapılması gerektiğini ve ücret almanın caiz olmadığını açıkladılar. Cihad, din eğitimi, cami hizmetleri, devlet memurluğu gibi işleri yürütenlerin geçimleri devlet tarafından sağlanıyordu; bu sebeple kendilerini din eğitimine adamış kimseler geçim derdi çekmiyorlar, öğrencilerinden de ücret almıyorlardı. Devletin maliyesi değişip gider kalemlerinden din eğitimi hizmetini yürütenlerin geçimliği kesilince eğitimciler ihtiyaç içine düştüler, maişet temini için başka işlerle meşgul oldular, din eğitimi ve cami hizmetleri aksadı. Bu durumu gören din alimleri "zaruret sebebiyle" bu hizmetlerden ücret almanın caiz olduğu hükmünü benimsediler. Bundan sonra ibadet sayılan hizmetleri yürütenlerin ücretleri ya devlet, ya bazı devletliler ve zenginler, ya vakıflar veya hizmeti alan şahıslar (öğrenciler, cami cemaati…) tarafından ödenir oldu.
Eğer bu şekilde yürütülen din eğitim ve öğretimine "sivil" deniyorsa ve bu eğitime siyaset, ideoloji, menfaat, mensubiyet taassubu… karışmadığı sanılıyorsa önemli bir yanılgı söz konusudur. Bu ödemeleri yapan her kim ve kimseler ise onların maddi veya manevi menfaat ve tercihleri daima devreye girmiş ve eğitimi etkilemiştir.
Konuya açıklık getirecek bir fıkrayı anlatmanın tam zamanıdır:
Bir köye yeni bir imam gidiyor (eski ifade ile tutuluyor). Köyün iki önemli (ödeme yapan) ağası var, biri, Fatiha''da geçen bir kelimenin "dâllîn" şeklinde, diğeri ise "zâllîn" şeklinde okunmasından yana. İmam düşünüyor, birini tercih etse diğerini isteyen ağa ücreti kesecek, formülü buluyor ve "velezdâllîn" diye okuyor.
Bazı vakıflar müderrislerin belli bir mezhebe mensup olmasını şart koşuyorlar.
Peygamberimiz (s.a.) "Ümmetin ileride bölüneceğini, birçok farklı din anlayışı (yorumu, mezhebi) ortaya çıkacağını, bunlardan yalnızca birinin hak ve kurtarıcı olduğunu" haber veriyor, kurtarıcı olanı da "Benim ve ashâbımın yürüdükleri yol" diye açıklıyor.
Adına sivil denilen din eğitim ve öğretimini yetmiş iki fırka kendine göre yapacak ve yaptıracak ise burada "din eğitimine bir müdahalenin olmadığını, sahih, sağlam ve amaca uygun" olduğunu söylemek tutarsızdır.
Söylemek istediğim veya talebim, "Bir grubun din anlayışını, mezheb ve meşrebini -en doğrusu benimkidir diyerek- herkese dayatması" değildir; söylemek sitediğim sivil denilen uygulamada da müdahale, istismar, kullanma gibi istenmeyen tesirlerin bulunacağıdır.
İnşaallah bir başka yazıda şu konuyu yazacağım: "Eğer genel olarak eğitim ve öğretime siyaset, ideoloji, istismar karışmasın diyorsanız türkçe, edebiyat, tarih, coğrafya, psikoloji, sosyoloji, felsefe derslerini de sivillere bırakmanız gerekir; çünkü ulus devlet ve diğer ideolojik devletler bu dersleri de kullanıyor ve istismar ediyorlar.
Cumhuriyet Türkiyesinde İslamcılık
00:008/07/2012, Pazar
Kendi halinde "müslümanca" yaşamaya çalışan, İslam''ı kendi aile hayatında bile yaşatmayı dert edinmeyen Müslümanlara "islamcı" demiyorum. İslam''ı en yakınından başlayarak en uzaklara kadar yaymayı, sahih İslam''ı bozulmaktan ve hayatta eksilmekten korumayı dert ve dâva edinen, bu dert ve dâva uğrunda maddi ve manevi fedâkârlıklarda bulunan kimselere İslamcı diyorum.
Türkiye''de cumhuriyet devrimi din ve medeniyet olarak İslam''ı karşı cepheye koydu, dini hayatta asgari sınırlar içine çekmek, medeniyetimizi de Batı''nınki ile değiştirmek için -Adliye vekili M.Esad Bozkurt''un deyişiyle- kan ve barutu dahi kullandı.
Bu devrim karşısında islamcıların tavır ve tepkileri farklı oldu; ama tamamı ictihad ürünü ve ictihadlarına göre meşru idi. İki Saîd''i örnek olarak hatırlayalım: Şeyh Saîd isyanı tercih ediyor, Nursî imkanların izin verdiği ölçüde tebliğ (eğitim-öğretim) yolunu seçiyor.
İsyanlar daha ziyade, isyan ihtimallerini yok etmek için tertiplerle beraber yürümüş ve tenkil ile sonuçlanmıştır.
1951-52 ders yılında İmam Hatip Okulları açılıncaya kadar silahlı isyan yolunu seçmeyen islamcılar davalarını şu vasıtalar ve faaliyetlerle yürütmüşlerdir:
Doğu''da Tillo medreseleri ve benzerleri, Erzurum''da Sakıp Efendi, Karadeniz''de Dursun ve Salih Efendiler, Konya''da Hacıüveyiszade Mustafa Efendi, Hacı İsa Ruhi Efendi, İzmir''de Hacı Salih Efendi, İstanbul''da Süleyman Efendi, Hüsrev Efendi gibi (Allah cümlesini rahmetine daldırsın) zevat, her türlü eza ve cefaya göğüs gererek medrese derslerini devam ettirdiler (İslamî ilimleri okuttular).
İlim, ahlak ve izin (hilafet, icazet) bakımlarından ehil olan tasavvuf mürşidleri gizli olarak islâmî eğitimi sürdürdüler.
Eli kalem tutan islamcılar kitap ve yazı yazarak, becerebilenler gazete ve dergi çıkararak dâvaya hizmet ettiler. Kitaplar ve dergilerin muhtevaları yazan ve çıkaranların ictihadlarına göre kimi zaman, bedeline katlanarak sert ve isyankâr, kimi zaman yasakları çiğnemeden "iman, ibadet, ahlak çerçevesinde" İslam''ı anlatma ve yaşatmaya yönelik oldu. Demkrasi yolunda ilerlemeler oldukça -karşılıklı etkileşim içinde- bu faaliyetlerin muhteva ve üslubu da değişti.
İmam Hatip Okulları açılınca yukarıda sıraladığım faaliyetleri yürütenlerin büyük çoğunluğu bu okullara ilgi gösterdi, ümit bağladı, gelişip amaca uygun hale gelmeleri için önemli katkılarda bulundular. Şüphe ile bakanlar da zaman içinde korkularından emin olarak destekleyenler safına katıldılar. Bu okulları açan devletin maksadı ne olursa olsun gerçekleşen sonuç şudur: İmam Hatip Okulları ülkemizde islamlaşmaya müspet katkısı olan okullar olmuştur.
Çok partili demokrasiye geçilince ve İmam Hatip Okulları mezun verince ülkemizdeki okumuş yazmışların, siyasetçilerin, üst düzey yöneticilerin de tabanı değişmeye başladı; taşradan merkeze ömenli bir yürüyüş/katılma gerçekleşti. Sermayenin rengi çoğaldı (yeşili de devreye gidi), İslam''ın siyasi, sosyal, ekonomik, hukuki kısımlarını da hayata sokmayı amaçlayan siyasi ve sivil toplum faaliyetleri başladı.
Bütün bu faaliyetleri yürütenlerin şuur ve niyetlerinde "İslam''ı yaşamak ve yaşatmak" var oldukça yapılan her şey "islamcılık" içinde görülmelidir. Yani "Bu İslamcılara ne oldu, nereye kayboldular, değiştiler" gibi iddia sahipleri meseleye bir de buradan bakmalıdırlar. Kemale yolculuk gereklidir, ama adım adımdır ve beşerin her işinde eksiklikler vardır; bardağın hem boş hem dolu tarafını görmemiz gerekiyor.
Cevaplar
00:0012/07/2012, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biriken bazı sorulara birkaç yazıda cevap vereceğim.
Soru:
Çağrı Merkezinde Satış Yapmak. Yüz yüze görmediğin bir insana telefon aracılığıyla ve evine bir kaç gün sonra gelen sözleşmeyi imzalaması şartıyla bir hizmet satmak caiz midir?
Cevap:
Telefonla akit yapmak kural olarak caizdir. Bir akdi yazıya geçirmek, altını imza etmek, trafikte tescil, tapu muamelesi gibi işlemler akdin kurlmasının değil, güvenliğinin ve hukukun korunmasının şartıdır; yani bunlar yapılmadan önce karşılıklı irade beyanı (icab ve kabul) ile akit gerçekleşir.
Yapılan akit mesela bir hizmet akdi ise, akdin bir tarafını diğer taraf belli bir işte çalıştırmak, ondan belli bir hizmeti almak istiyorsa şahsı görünce akdi bozabilir. Bir malı görmeden alan veya kiralayan kimse de gördüğünde akdi bozma hakkına sahiptir. Bu hakka "görme muhayyerliği" denir. Fıkıh kitaplarında ve Mecelle''de yer alan görme muhayyerliğini özetleyelim:
Hanefî mezhebi dışındaki mezhepler görme muhayyerliğini ya hiç tanımamakta, yahut da dar sınırlar içinde kabul etmektedirler. Bu muhayyerliği en geniş ve açık bir şekilde benimseyen Hanefîlerdir. Mezhebin görüşlerini kanunlaştıran Mecelle, görme muhayyerliğini, satım akdini esas alarak şöyle tarif etmiştir: "Bir kimse bir malı görmeden satın alsa görünceye kadar muhayyerdir; görünce dilerse fesheder, dilerse kabul eder" (md. 320).
Görme muhayyerliğinin dayanağı karşılıklı rıza ve anlaşma değil, kanun mesabesinde olan hadistir (Müslim, Büyû'', 17; Ebû Dâvûd, Büyû'', 36) Bu sebeple taraflar görme muhayyerliğini iskat edemez, kaldıramazlar.
Görme muhayyerliğinin geçerli olduğu tasarruflar yine feshi kabil olan tasarruflardır; mislî olmayan belli malın satımı, kiralanması, taksimi ve böyle bir mal karşılığı sulh... görme muhayyerliğinin söz konusu olduğu tasarruflardır (Mecelle, mad. 507, 1153, 1548).
Görme muhayyerliğinin geçerli olması iki şarta bağlıdır: a) Akit mevzûu malın mislî değil, kıyemî mallardan olması, b) Alan tarafın malı görmemiş bulunması. Bu şartlar içinde muteber olan görme muhayyerliği bir müddet ile sınırlı değildir; mal ne zaman görülürse muhayyerlik hakkı devreye girer; alıcı ya kabul eder, yahut da akdi fesheder.
Mecelle''de (md. 145,146) ve fıkıh kitaplarında verilen çeşitli tariflerin birleştiği noktalara göre mislî mal, birimleri arasında hesaba katılacak önemli fark bulunmadığı için, biri diğerinin yerini alabilen maldır. Kıyemî mal ise, biri diğerinin yerini alamayacak kadar birimleri arasında fark bulunan maldır. Bu tarife göre mislî malın aynı cins ve vasıfta olanları birimleri itibariyle birbirine eşittir. Mesela temiz Meksika buğdayı bir cins buğdaydır, aynı vasfı taşıyan birimleri kıymetçe birbirine eşittir, biri diğeri yerine kabul edilir. Katı ve sıvı yağlar, arpa, tuz, hurma, üzüm, kâğıt gibi yüzlerce mal mislîdir. Arazi, ev, dükkân, elde yapılmış mobilya, hayvanlar vb. da kıyemî mallardır.
Görme muhayyerliği şu durumlarda düşmektedir:
a) Malı veya örneğini görmekle.
b) Satın alanın ölmesiyle muhayyerlik vârislere geçmez ve akit kesinleşir.
c) Akit mevzûun malın değişikliğe uğraması ile.
d) Satın alanın mevzû üzerinde, feshi kabil olmayan bir tasarrufta bulunması ile.
Cevaplar (2)
00:0013/07/2012, Cuma
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kimse yok mu derneği ihtiyaç içinde olan birine ev eşyası verdi, daha sonra o kişinin durumu düzelince bu eşyaları öğrencilere vermiş, öğrenciler de taşınırken eşyaları dışarı atmışlar, eşyalardan biri kıymetli bir halı imiş. Halıyı çöpte görüp alan kişi bilirkişilere götürünce epey bir para ettiğini anlamış.. Halıyı bulan da borcu çok olan biri. Bu halıyı satıp parasını kullanmak doğru mudur?
Cevap:
Bir kimse sahip olduğu bir şeyi kaybeder de onu bir başkası bulursa buna "buluntu eşya: lukata" denir. Buluntu eşyanın sahibini bulmak ve malını ona teslim etmek ana kuraldır. Bulunan malın canlı, cansız, bulanın zengin yoksul… olması gibi durumlara ait farklı hükümler ve uygulamalar vardır.
Sorudaki halı buluntu eşya değil, terk edilmiş (atılmış, atık) eşyadır. Halıyı öğrencilere veren hibe etmemiş de âriyet (kullanıp iade etmek üzere) vermiş ise onu atanlar sorumlu olurlar. Ama atılmış eşyayı değerli de olsa bulanın kullanmasında sakınca olmaz. İslam''da israf haram olduğu için onu değerlendiren sevaba bile girmiş olabilir.
Soru:
Hem devlette hem de özelde çalışmak caiz midir? Devlet yasaklamış olsa bile dini açıdan hükmü nedir? İnsan devlette çalışmasındaki verimini düşürmeden özelde çalışmasında bir sakınca var mıdır? (bununla birlikte, dershanelerde çalışan oldukça fazla milli eğitim öğretmeni var. MEB da pek müdahale etmiyor)
Cevap:
Müminler, muhatapları müslüman, gayr-i müslim, dost düşman… kim olursa olsun verdikleri söze, akit ve ahidlere bağlıdırlar, onu yerine getirmekle yükümlüdürler. Devlet tüzel kişidir ve milyonlarca insanı temsil etmektedir. Devlet atama yaparken, iş verirken şahıslarla sözleşme yapıyor, şahıslar bu sözleşmeyi kabul ediyorlar. Sözleşmeye aykırı hareket "ahdi bozmak, sözünde durmamak, şartları yerine getirmemek" demektir ve zaruret hali dışında caiz değildir.
Soru:
Biri içki içilen yerde Kuran okumaya zorlanmış, ilaç adlarını okumuş. Böyle bir yerde Kuran okunması caiz midir? Okuyan vebale girer mi? Karşıdakinin ihya olma ihtimaline dayanarak okunsa yine de sakınca oluşturur mu?
Cevap:
Bir mümin, zaruret bulunmadıkça içki içilen yerde bulunmaz, kalmaz, vakit geçirmez. Bilmeden veya mecburiyetten bulunmuş ise ilk fırsatta orayı terk etmesi gerekir. Böyle bir yerde Kur''an okumanın maksadına bakmak gerekir. Mesela bir mümin içki içen birinin yanına giderek yaptığının haram olduğunu söyler, gerekirse içkiyi haram kılan ayeti ve hadisleri okuyabilir. Sorudaki şahıs Kur''an okumaya zorlandığına göre karşı tarafın maksadının kötü olduğu anlaşılıyor; bu durumda onları "ilaç adlarını okuyarak" aldatmak ve durumu kurtarmak –başkasına gücü yetmeyenler için– güzel bir kurtuluş yoludur.
Soru:
Benim işim otomobil satışı. Bu satış işleri bilindiği üzere çoğunlukla kredili satışlar. Bizim işimizde maaş düşük pirim usülü çalışma sistemi vardır. Şimdi kullandırdığım her kredi için bana prim verilmekte bu da aylığıma yansıtılmakta. Bu durumda faizle kredi satan bir firmanın kazancından para kazanmaktayım yani bizzat kredi işlemlerini ben yapmaktayım. Peki benim gibi birinin kazandığı bu para için nasıl bir açıklama yapılabilir?
Cevap:
Geçiminizi sağlayacak bir iş bulur bulmaz oradan ayrılın. Faize aracılık ederek kazanılan para helal olmaz.
Cevaplar (3)
00:0015/07/2012, Pazar
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru:
Guineapig Kemirgen/Hind Domuzu denilen bir hayvandır. Temizdir dışkı yemez tavşana çok benzer ancak kulakları kısadır. Adı Guinea Pig olmasına rağmen domuz ile bir akrabalığı yoktur. Bir diğer adı da Cavia''dır. Kobay olarak kullanılır. Bu hayvanın üretiminin yapılması; Ticaretinin yapılması veya zor durumda kalmadığımız halde etinin tüketilmesi caiz midir?
Cevap:
Bu hayvan ot, saman ve yeşillik ile besleniyor. Eskiden Güney Amerika''da etini yemek üzere evcilleştirilmiş. Adına Hind Domuzu dense de domuzla bir akrabalığı yok.
Kobay olarak veya etini yemek üzere edinmek, beslemek ve ticaretini yapmakta bir sakınca yoktur. Bu münasebetle eti yenen ve yenmeyen hayvanlarla ilgili bilgimizi tazeleyelim:
Kur''ân-ı Kerîm''de haram olan yiyecekler bazı âyetlerde özetlenerek, bâzısında ise teferruâta girilerek ifade edilmiştir. Birinci nevi âyetlerde "boğazlanmadan ölmüş hayvan, vücuttan akmış kan, domuz ve Allah''tan başkası adına kesilmiş hayvanlar" olmak üzere haram yiyecekler dört adettir.
Haram kılan ayetler sarih ve kesin olduğu için fukahâ mezkür dört şeyin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında kalan hayvanlara gelince:
Kur''ân-ı Kerîm''de Rasûl-i Ekrem (s.a.)''i kastederek "onlara temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri de haram kılar" (el-A''raf: 7/157) buyuruyor. Burada pis şeyler diye tercüme ettiğimiz "el-habâis" in tefsirinde müctehidler ihtilaf etmişlerdir.
Bazı müctehidlere göre habîs, Allah ve Resulunün haram kıldıklarıdır, yâni haram oldukları hakkında âyet veya hadis bulunan şeylerdir: Bu sebeple haşarât, kurbağa, yengeç, kaplumbağa gibi hayvanlar haram değildir.
Ebû Hanîfe, Şâfiî gibi müctehidlere göre ise "habis" umûmiyetle insanların (veya Kur''ân-ı Kerîm nâzil olduğu sırada arap toplumunun) tiksindiği, iğrendiği şeylerdir; dolayısıyla yukarıda sayılan canlılar ve benzerleri haramdır. Pislik ve leş yiyen hayvanlar da "habîsler" içinde mutâlaa edilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.) Hayber günü ehlî eşek etini yasaklamıştır. Bu nass sebebiyle cumhûra göre ehlî eşek ve katır haramdır. At, Ebû Hanife''ye göre helâl değildir, İmameyne ve Şafiî''ye göre helâldir.
Resûlullah (s.a.)''in bütün köpek dişli yırtıcılar ile yırtıcı pençesi olan kuşları yemeyi yasakladığı rivayet edilmiştir.
Hanefîler bu hadiste geçen "sibâ" kelimesini "et yiyenler" şeklinde anlamışlar ve bu nevi hayvanları haram saymışlardır.
İmam Şâfiî "insanlara saldıran ve parçalayan", şeklinde anladığı için tilki ve çakalı istisnâ etmiştir.
İmam Mâlik yırtıcılar için haram yerine "mekruh" tabirini kullanmıştır.
Ulemânın ekseriyeti deniz hayvanlarının helâl olduğu görüşündedirler. Ancak karada yaşayan ve yenmesi haram olan insan, domuz, köpek, ayı gibi hayvanların ismini taşıyan deniz hayvanlarında ihtilâf etmişler; bazıları bunların helâl olmadığını ifâde etmişlerdir. İmam Mâlik''e göre yalnızca deniz domuzu mekruhtur.
Deniz hayvanları için helâl sınırını çok geniş tutan bu görüşün delîli âyetlerdir: "Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah''ın bol nimetinden faydalanmanız için denize –ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün– boyun eğdiren de O''dur..." (en-Mâide: 5/96)
Hanefîlere göre deniz hayvanlarından yalnızca –bütün nevileriyle– balık helâldir. Bu hayvanın boğazlanması gerekmez. Kendiliğinden ölen yenmez. Dalga, taş, havasızlık, avlanma gibi sebeplerle öleni yenir. Diğer deniz hayvanları ya iğrençtir, yahut da –boğazlanmadığı için– meyte hükmündedir (Burada anlatılanların kaynak ve delilleri için Helaller Haramlar isimli kitabıma bakılabilir)..
Bir Mezar Bir İnsan
00:0019/07/2012, Perşembe
Muhder (Hz. Muhammed''i Tanıma ve Tanıtma Uluslarası Derneği) ile Sarayova''da bulunan “Uluslararsı Sarayova Üniversitesi”nin ortaklaşa tertip ettikleri aile sempozyumunda bulunmak üzere gittiğim Bosna-Hersek''ten bazı intibalarımı yazacağım.
Sarayova şehrindeki bir mezarlıkta medfun “Asrın Hakîmi Aliya İzzet Begoviç”. Bu şehre gidip de onu ziyaret etmemek, dua etmemek, aziz hatırasını yadetmemek olamaz.
Yaş ilerledi, sıcak havada mezara giden yokuşu tırmanmak kolay olmadı, ama onun hayatı ve Boşnak kardeşlerimizin dramı yanında bu zahmetler safâ sayılmalı.
“Ben anıt-mezar filan istemiyorum, sade bir kabre defnedin, mezar taşıma övgülü sözler yazmayın, ''Allah kulu Aliya” yazın demiş ve öyle yapmışlar. Başta “Ezelden Ebede Var olan''ın, tek var olanın, fani olan herşey gelip geçtikten sonra varlığı devam edenin O (Allah) olduğu (huve''l-baakıy) yazılmış. Altına da “Abdullah: Allah''ınkulu Aliya”. En altta “Allah''a yemin ederim ki biz köle olmayacağız” ifadesi kazınmış.
İşte bir Allah kulu, bir İslam insanı, bir hakîm (bilge kişi), bir ahlak abidesi.
Aliya''yı okuyanlar ondaki bilgi birikimi, tefekkür derinliği, ictihada dayalı İslam anlayışı, bir müslüman aklının dünya görüşü, bütün müslümanların paylaşması gereken yüce ve gerçekçi hedefler hakkında bilgi sahibidirler. Böylesine bir kafa, gönül, kişilik ve ahlakın -tabîî olan ama emsalinde nadir görülen- tevazuu ve teslimiyeti karşısında derin düşüncelere dalmamak mümkün değil.
Çok şükür, nasip oldu, çoğu akademya mensubu olan cemaatimiz ile bir cenaze namazı kıldık, arkasından şefkat ve mahabbet göz yaşları ile tezahür ederken dualar ettik.
O “Ben müminim ve yaşadığım sürece mümin kalacağım”, “Teslimiyet, teslimiyet işte İslam” diyordu. Bu gibi sözleri söyleyen çok, yaşayan çok değil; o yaşamış.
On yıldan fazla süren zindan hayatında bronşit olmuştu, hayatının sonuna kadar bu hastalıktan muztarib oldu. Buna rağmen bir yandan ateş altındaki makamında oturarak savaşı yönetiyor, bir yandan da gerektikçe güç şartlarda cepheye giderek mücahidlere moral veriyordu.
Bir gazeteci “Korkuyor musun” diye sorunca, “Evet, korkuyorum” diye cevap vermişti. Yani o etten kemikten oluşan bir beşerdi, korkulacak yerde korkuyor ve bunu itiraf etmekten çekinmiyordu, ama davası uğrunda korkuyu yeniyor, canını, evladını, canı gibi sevdiği Boşnak gençlerini feda etmeyi göze alıyordu.
Kader onu lider olmaya itmeseydi daha çok okuyacak, daha çok düşünecek ve daha çok üretecekti; ama onun azı, bazılarının çoğundan daha bereketli, etkili ve kalıcı.
Bir mümin için en büyük rütbe “Allah kulluğu”dur. Bu rütbeyi hak ettiğini kabrine kazıtarak ispat eden Aliya''ya Allah''tan rahmet ve cennet diliyorum.
Bir tünel bir insanlık dramı
00:0020/07/2012, Cuma
Sarayova Havaalanı''na yakın bir yerde başlayan, 1.60 m. yükseklik ve sekizyüz metre uzunluğunda, ambargoyu delmek için açılmış bir tünel var. Boşnak mücahidlerin bütün imkansızılıklara rağmen kazma kürek gibi iptidai aletlerle açtıkları bu tünel savaşın kaderini değiştirmiş bir tüneldir. Çünkü Bosna savaşında NATO, AB, ve özellikle Hollandalı askerler Müslümanların aleyhine çalışmış, karşı tarafa azami yardımda bulunmuşlardır. Müslümanların havadan ikmal yolları kesilmiş, gece yarısı hava alanından kritik malzeme taşımak isteyen mücahidler taranmış, bir iki gün içinde sekiz yüzden fazla şehit verilmiştir. Başka çare kalmadığını gören mücahidler yaşlı bir ninenin evinden başlayan ve havaalanına yakın bir yerde biten tüneli kazmışlar, içini yarı yarıya ahşap ve demir ile tahkim etmişler, dar bir ray döşemişler ve bu rayların üzerinden sevkıyat yapmışlardır.
Tünele indik, olan biteni de çekilen bir filmden izledik. Yağmur yağdığında tünele su sızıyor, bazen diz kapağını geçecek kadar su birikiyor. Mücahidler sırtlarında ağır yük ile iki kat durumda bu tüneli geçiyor, silah ve kritik malzemeyi hava alanından dağlardaki kardeşlerine ulaştırıyorlar. Tünelden ihtiyaca göre halk da geçiyor ve güvenli bölgeye intikal ediyorlar.
Evini terk etmeyen ve karınca kararınca mücahidlere hizmet veren teyze bu yazının asıl sebebidir. Şimdi doksanını geçmiş ve hayatta olan bu teyzeyi görseniz, bir Anadolu köylü ninesinden ayırt edemesiniz. Kılığı, kıyafeti, nurlu yüzü, kalbinde acılar ve fırtınalar barıdırırken muhafaza ettiği tebessümü ile tamamen bizden. Elindeki bir kaptan, tünel çıkışında mücahidlere su dağıtırken kurtuluş vb. savaşlardaki bizim kahraman kadınlarımızdan biri.
Bosna savaşında yaşanan facialar saymakla bitmez. Rehberimiz Abdulhamid''in ifadesiyle her kasabanın, köyün, evin, hatta ferdin bir dramı, bir acı hikayesi vardır. İşte bazıları:
Temmuz 1995''te Srebrenitsa Katliamı gerçekleşmiştir. Bu faciada 8,372 (resmi olmayan rakkamlara göre on binden fazla) Boşnak hunharca öldürülmüştür. Bosna-Hersek''in Srebrenitsa kentinde general Ratko Mladiç komutasindaki ağır silahlarla donatılmış Bosna Sırp ordusu bu trajedinin katil tarafıdır. Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, belgelerle kanıtlanmıştır. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa''yı güvenli bölge ilan etmiş olmasına rağmen 400 silahlı Hollanda barışgücü askerinin varlığı katliamı önlememiştir. Boşnakların silahlarının toplandığı, Sırplara ise silah verildiği de tespit edilmiştir. Öldürlenlerin cesetleri parçalanmış, daha sonra da tanınmamaları için birbirine karıştırılarak toplu gömülmüştür. Şimdilerde DNA testi ile parçalar birleştiriliyor ve yeniden defnediliyorlar.
Sırplar ve Hırvatlar, Ruslardan ve Siyonistlerden yetmiş civarında işkence usulü öğrenmiş ve bunları Boşnaklar üzerinde uygulamışlardır.
Osmanlı''nın ve İslam''ın izlerini silmek için yıkım bu cihetlere yönetilmiş, nice tarihi değer yok edilmiştir.
Avrupa''da para vaadi ile şu ilan yapılmıştır: “Bosna''da canlı hedefe ateş etmek isteyenler bize başvursunlar”. Başvuranlara para verilmiş ve binlerce masum bunlar tarafından kuş gibi avlanarak öldürülmüştür.
Batı, istediği kadar Müslüman öldükten ve tahribat yapıldıktan sonra içinden çıkılamaz bir antlaşmaya (14 Aralık 1995 Dayton) imkan tanımış, böylece âdeta patlamaya hazır bir bomba imal edilmiştir.
Bu zalim savaşta Müslüman kardeşlerimize İslam ülkelerinden yardımlar yapılmış ise de bunları yeterli saymak mümkün değildir.
Batı''nın davranışının gerekçesi şudur: “Boşnaklar Rus güdümündeki Sırplara yedirilmeyecek, ancak Avrupa''nın ortasında bir İslam devletine de imkan ve izin verilmeyecektir.”
Şu halde bunca facianın ana sebebi Osmanlı''nın oralarda bıraktığı ümmet parçasının Müslüman olması ve Müslüman kalmak istemesidir. Durum böyle olunca mesele, bir bölge, bir Boşnak meselesi değil, ümmet meselesi olmaktadır; ama onu yok etmek isteyenlerin bilinci ve yardımı daha güçlü olmuştur.
Ne kadar yazık, ne kadar acı, ne kadar utandırıcı!
Dilerim orucumuz makbul olur da bu sayede merhametimiz, özgeciliğimiz, ümmet bilincimiz güçlenir.
Bir medrese bir medeniyet
00:0022/07/2012, Pazar
Uluslararası Sarayova Üniversitesi yaptığımız aile sempozyumunun ev sahibi idi. Kuruluş ve işleyişinde ülkemizin önemli katkıları olan bu üniversite merhum Aliya''nın bir rüyası, bir vasiyetidir. Merhum Prof. Dr. Sabahaddin Zaim''in, U.S. Üniversitesi''nin kurucu rektörü olarak 2003-2004 yıllarında görev yapmış olması bu noktada hatırlanmalıdır..
Bosna''da İslam Medeniyeti''ni ihya edecek ilim, düşünce ve ahlak adamlarını yetiştirmesi beklenen üniversitenin önemli probemlerinden biri öğrenci kaynağıdır. Değerli, gayretli ve dertli rektör yardımcısının verdiği bilgiye göre öğrenci kaynağı halihazırdaki kozmopolit durumunu devam ettirirse üniversitenin misyonunu ifa etmesi muhal gibidir.
Tito devrinden beri bu ülke Slavlaştırılmak istenmiş, İslam''ın izlerini yok etmek için tedbirler alınmış ve bu meyanda Müslüman kızların Sırp ve Hırvat erkeklerle evlendirilmesi ideolojik bir politika olarak benimsenmiştir. Savaştan önce Zagrep''te düzenlenen bir sempozyuma katılmıştım. Zagrep''teki büyük caminin altında bir kafeterya ve burada, loş ortamda oturup sevgili gibi davranan genç çiftler görmüştük. "Caminin altında bunların ne işi var" şeklindeki muhtemel sorumuza imam şu cevabı vermişti: ''Kızlarımızın, Müslüman delikanlılarla buluşup tanışacağı başka bir ortam yok, Sırp ve Hırvatlarla evleniyor, din ve medeniyet değiştiriyorlardı. Böyle olmaktansa buraya gelsinler, Müslüman gençler olarak tanışsınlar, konuşsunlar, çay kahve içsinler ve birbirleriye evlensinler'' istedik".
Bosna şehirlerinin ve özellikle Sarayova''nın sokaklarında dolaşırken görülen manzara (çıplaklık, davranışlar, hayat tarzı…) buralarda Müslümanlığın çok aşındığını, hayat ile büyük ölçüde alakasını kestiğini gösteriyor. "Savaş aklımızı başımıza getirmeseydi Müslüman geleceğimizden ümit kesmek üzereydik" diyen Bosnalılar var.
Peki yeniden diriliş için ne yapılmalı?
Bu sorunun cevapları içinde önemli yeri olan birisi de eğitim ve öğretimdir.
Hem U.S. Üniversitesi''ni misyonuna yöneltmek hem de Bosna''da "yeniden İslam''a" hareketini başarılı kılmak için okullar açmak, mevcutları içinde maksada uygun olanları desteklemek gerekiyor.
Uygun kaynak ihtiyacını en uygun bir şekilde karşılayacağı anlaşılan orta öğretim kurumu, bu ülkede birkaç asırdan beri devam eden "medreseler"dir.
Medrese bizim medeniyetimizin okuludur. Türkiye''de kendini derleyip toparlamak ve asrın ihtiyacına cevap verecek ıslahatı gerçekleştirmek üzere iken kapatılmış olan bu kurumların birkaç güzel örneği Bosna''da devam ediyor. Biz Bosna-Hersek''in Travnik kentindeki tarihi Elçi İbrahim Paşa Medresesi''ni ziyaret ettik. Değerli müdüründen medrese hakkında bilgi aldık. Medeniyetimizin izlerini taşıyan binası, Osmanlı zamanındaki yol sebebiyle yıkılınca Avusturya devleti tarafından inşa edilmiş. Okulda hem kız hem de erkek öğrenci var; ayrı sınıflarda okuyorlar. Yakın zamanlara kadar derslerin yarısı Arapça ve İslam ilimleri, diğer yarısı ise fen ve kültür dersleri imiş (şimdi birincisi yüzde otuza indirilmiş), buradan mezun olan gençler lise mezunu sayılıyorlar, Arapça ve İngilizce''yi anlayıp konuşuyorlarmış. Ülkede beş altı tane böyle medrese varmış. İşte bunlar çoğaldığında ve Uluslarası İslam Üniversitesi''nin hakim öğrenci kaynağını teşkil ettiğinde Aliya''nın rüyası gerçekleşecektir.
Bize iki vazife düşüyor: 1. Bu medreselere yardımda bulunmak. 2. U.S. Üniversitesi paralı olduğu için medrese mezunu öğrencilere burs vererek üniversiteye girmelerini sağlamak.
Bir cami bir vefa
00:0026/07/2012, Perşembe
Merhum Aliya İzzet''in en büyük emeli Osmanlı''nın terk etmek mecburiyetinde kaldığı Bosna''da bir İslam devleti kurmak, din ve medeniyet olarak İslam''ı ihya etmekti. Ben her iki kelimede de problemler bulunmakla beraber "ihya" kelimesini "inşa" kelimesine tercih ediyorum. İhya bir çeşit restorasyondur; aslına uygun hale getirmektir ve klasik kaynaklardaki "tecdid"e denk düşebilir. İnşa ise eskisi var ise yıkarak, yok ise yeniden "yeni bir şey yapmak"tır. Bu ise "ıslahat" manasında değil de "değiştirme" manasında reforma denk düşebilir.
Gerçi "ıstalahta (ad koymada, kavramlaştırmada) kavga olmaz" derler; insan maksadını açıkça ifade edince kullandığı isim/adlandırma önemini kaybeder.
İslam''ı ihya etmek, yaşadığımız çağda, insanlığın ve insanımızın ihtiyaçlarını göz önüne alarak, ilk devir mütefekkir ve ulemasının kendi devirleri için yaptıklarını bu devir için yapmaktır. Aynı kaynaklar, aynı usul, ama uygulama alanı farklı olduğu için sonuç da "meşruiyet çerçevesinde" farklı olacaktır.
Aliya kısa sayılacak ve gailelerle dolu ömrü içine müspet manada ihya veya inşa projesini fikir ve fiil olarak ortaya koymayı başarmıştır. İşin fiil kısmı yetişmiş bir kadroyu, sabır ve fedâkârlıkla yürütülecek uzunca bir süreci gerekli kılıyor. Yetişmiş kadro aileden başlayıp cemiyet ve okul içinde devam edecek bir eğitimi zorunlu hale getiriyor. İşte bu sebeple Aliya, Boşnak kızların Boşnak veya Türk (müslüman) erkeklerle evlenmesini istiyor. Aynı amaca yönelik okullar ve özellikle bir üniversite üzerinde ısrar ediyor. Bu program yalnızca Bosna''nın değil, hemen bütün İslam dünyasının muhtaç olduğu bir programdır. Buna destek vermek de bir cihadın desteklenmesidir.
Aliya''ya vefa kabilinden yapılacak çok şey var; bunlardan biri de onun adını taşıyan bir cami inşası.
Bosna-Hersek Cumhuriyetinde dikkatimizi çeken şey "semboller yarışı veya savaşı" oldu. Hristiyanlar dağlara taşlara haç dikerken müslümanlar da minareli mescidler/camiler yapıyorlar. Aynı yarışı Makedonya ve Kosova''da da görmüştük. Aliya yaşarken biri ona "Bizim haçlarımız sizin minarelerinizden yüksek" demiş, o da "Bizim hilalimiz sizin haçlarınızdan çok daha yüksekte" cevabını vermiş. Yani bu yarış/savaş yeni de değil.
Sarayova''ya İslam ülkeleri camiler yapmışlar ve bu camiler onların (ülkelerin) adlarıyla anılıyor. Türkiye''nin burada yaptığı yeni bir cami yok. Radyo Bir''in kurucusu ve yöneticisi olan, merhum Aliya''nın yakınında bulunup yetişmiş, gazi ve mütefekkir bir genç, Aliya adına bir cami yapmak istediklerini, yerinin ve projesinin hazır olduğunu, bunu Türkiye''nin yapmasının çok manidar olacağını ifade etti. Biz de bu teklife heyecanla katıldık. İnşaallah Türkiye o camiyi inşa ve merhum Aliya''nın aziz hatırasına armağan eder!
(Başbakanımızın bu yazıyı okuması bile bu hayırlı hizmetin ifası için yeter ve artar).
Arap baharında İslam"a yolculuk
00:0027/07/2012, Cuma
Arap baharı adı verilen çok yönlü ve şümullü hareket hakkında farklı, birbirine benzeyen veya zıt düşen değerlendirmeler, yorumlar var. Ben bu baharın bol ve bereketi ürünler verecek bir yaz ve güz ile sonuçlanacağını umanlardanım. Aksini söyleyenlerin, bahar öncesini görmezden gelmeleri, “devam etseydi daha iyi olacaktı” dercesine ifadelerde bulunmaları da hayretimi mucip oluyor.
Bu hareketi başlatanların çağdaş sömürücü Batı olduğu kanaatinde değilim. Başlatan zulümdür, baskıdır, despot yöneticilerin çağı okuyamamalarıdır, gerilimin patlamasıdır. Hareket bir kere başlayıp sonuç almaya yönelince dünya düzeni kurucu ve oyuncularının kendi menfaat ve politikaları istikametinde işe müdahil olmaları tabiidir. Ama bu herşeyin onların dediği ve istediği gibi olacağı manasına gelmiyor.
Meseleye bu yazıda rejim bakımından yaklaşmak istiyorum.
Heyecanlı ve hesapsız bazı müslümanlar, farklı kesimlerin yaşadığı bu ülkelerdeki reformları, İslam''a uygunluk yönünden değerlendiriyor ve olumsuz sonuçlara varıyorlar. Bunlara katılmıyorum. Normal bir sosyal değişim bir adımda olmaz. Farklı iradelerin çatıştığı bir toplumda bir grup her istediğini başkalarına dayatamaz. Adım adım mükemmele gitmeyi amaçlayanlar, hem ülke hem de dünya şartlarını göz önünde tutmak durumundadırlar.
Bir de laik(çi) kesim var; onlar da olup biteni kendi davalarına uygun olarak değerlendirmeyi tercih diyor ve bu baharın laik-demokratik ulus devletler ürünü vereceğini düşünüyor, umuyor ve söylüyorlar.
Geçtiğimiz ayda Tunus Nahda Partisi başkanı Raşid el Gannuşi''nin Tunus resmi kanalı Vataniye 1''de yaptığı açıklamaları TİMETÜRK nakletmişti (8 Haziran). Burada geçen şu ifade, Arap Baharı''nın ilk adımını atan ülkenin önde gelen ve tabanı olan liderinin rejim anlayışı bakımından önem arzediyor:
“Dengeli siyaset, Yusuf Kardavi tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. Dengeler ve öncelikler üzerinden kurulan bir kavramdır. Maslahat fıkhının bir bölümüdür bu. Çünkü İslam insanların maslahat ve faydalarını korumak için geldi. Buna göre yaptığınız tüm amellerde hayır ile şer (fayda ile zarar) arasındaki dengeye korumanız gerekiyor. Dini, nefsi, aklı, malı, canı, aileyi, eşitliği, çevreyi ve özgürlüğü korumak için geldi İslam. Dengeli siyaset için buna riayet etmemiz gerekiyor!
“Sizden anladığım kadarıyla ılımlı laiklik İslam''a aykırı değil?” şeklindeki soruya da şu cevabı veriyor:
“Tabii ki laiklik dışlayıcı olmadığı sürece İslam''la beraber yaşayabilir. Ilımlı laikliğin getirdiği kazanımları İslam ile de getirebiliyoruz. Ilımlı laiklikte hoşgörü ve ötekiyi kabul etmek var. Farklılık ve renklilik var. Bütün bunlar islamda var zaten. Ama İslam''ın laikliğe ihtiyacı yok.
Arap Baharı''nın yönünün İslam olduğu kanaatimi destekleyen başka örnekleri gelecek bir iki yazıya bırakıyorum.
Gannûşî"yi Doğru Anlamak
00:0029/07/2012, Pazar
Raşid el-Gannûşî İhvan (Müslüman Kardeşler) kökenli bir islamcı liderdir. Tunus''ta iktidarda bulunan Nahda Hareketi Partisi''nin 9. Kurultayı''nda oyların yüzde 72''sini alarak başkanlığa seçilmiştir.
Gannûşî''nin laik demokrasiden yana olduğu ve dolayısıyla Tunus''un rejiminin de bu mahiyette olacağı şeklinde iddialar ve yorumlar var. Bunların yanlış anlamaya dayandığı kanaatindeyim ve bu kanaatimi onun, aşağıda nakledeceğim söz ve davranışlarına dayandırıyorum.
Seçimlerden sonra Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi''ye tebriklerini sunmak için Mısır''a gelen Gannûşî, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Mısır seçimlerinin Suriye devrimine hem manevi hem de siyasi anlamda destek sağladığını, Suriye devriminin çok yakında başarıyla sonuçlanacağını ve İslamcıların diğer güçlerle birlikte Suriye''de iktidara geleceğini savundu.
Şu an Arap dünyasının ve devrimlerin lokomotifi konumunda olan Mısır''da seçimlerde kazanılan başarının sadece Mısır''ın değil, bütün Arap dünyasının başarısı olduğunu ifade eden Gannuşi, bu haliyle Mısır''ın ve Tahrir Meydanı''nın Arap dünyasının geleceğine yön verdiğine dikkati çekti.
Londra''da çıkan el-Mecelle''de 3 Ekim 2011''de kendisiyle yapılan bir röportajda, yine konumuzla ilgili belirleyici açıklamalar var; ancak röportajın alt başlığının ''Programımızda şeriatın uygulanması yok'' şeklinde oluşturulması ilgi çekici (bazıları olanı değil, olmasını istediklerini yazıyorlar).
El-Mecelle-Seçimlerden önce Tunus''u ziyaret eden Erdoğan basın toplantısında Tunus''taki demokratik değişimi desteklediklerinden, laik devletten söz etti,laikliğin İslam''a aykırı olmadığını söyledi, bu konuşması Arap ülkelerinde ve özellikle islamcılar nezdinde tepki ile karşılandı?
Gannûşî- O bu sözü Tunus''ta değil, Mısır''da, Türkiye''nin özel durumunu açıklarken söyledi; maksadı kendisinin müslüman ve islamcılığı ile laik bir devleti yönetmesi arasındaki çelişkiyi gidermekti (ikisinin arasını telif etmekti); Ben Mısır veya Tunus vatandaşlarının böyle bir telif (ara bulma) durumunda olmadıklarını düşünüyorum; çünkü bu iki devlet kendilerini ''İslam Devleti'' olarak tanımlamaktadırlar.
Mecelle- Yani siz Tunus için laik devleti dışarıda tutmuyor, reddetmiyorsunuz?
Gannûşî- Tunus Devleti laik değildir; bu devletin dili Arapça, dini İslam''dır; o din ile alakasını kesmiş değildir. Bu sebeple siyasetini, kültürünü, ilişkilerini, her alanda, yöneticilerin ve yetkililerin anladıkarı dine uygun olarak yürütmeleri tâbiidir.
Mecelle- Ama Tunus kamu oyunda, Partinizin iktidara gelmesi halinde şeriatı uygulayacağı korkusu var?
Gannûşî- Parti programımızda şeriatın tatbiki yok; önceliğimiz Tunus''ta, hiçbir ayrım gözetmeden bütün vatandaşların özgürlüklerini güvence altına alan gerçek bir demokrasiyi kurmaktır. Bizim inancımıza göre İslam kanunlarına insanların mecbur tutulmaları gerekmiyor; çünkü İslam''da zorlama yoktur, o iman ve ikna temellerine oturmaktadır... Ancak unutmamak gerekir ki, Tunus''ta Medenî kanunun bir bölümü ve aile kanunu şeriata dayanmaktadır. Tunus okullarında İslam ilimleri okutulmaktadır. Mescidleri yöneten bir Din İşleri Bakanlığı vardır; bütün bunlar gösteriyor ki, Tunus''ta devlet din ile ayrışmamıştır, dine önem vermektedir. İslam''da sema (Tanrı) adına konuşan bir kilise olmadığı için ne bizim partimiz ne de bir başkası İslam adına konuştuğun iddia edemez, İslam''ı yorumlamayı tekelinde tutarak farklı yorumları dışlayamaz. Çünkü Allah tarafından vekalet verilen (halife tayin edilen) bu hareket veya başkası, filan alim veya başka biri, falan kurum veya bir başkası değildir; Allah''ın halifesi ümmettir. Vazifesini ferdî veya heyetler tarafından yapılacak ictihadlarla bütün farklı görüşler, çatışmalar, ittifak veya ona yakın bir görüş birliği arayışları ile yerine getirecektir. Parlemento da bir ictihad kurumudur; medya, üniversite, düşünce kurluşları da buna dahildir.
Mecelle- Fakat siz İngiltere''de yaptığınız bir açıklamada alkollü içki satışını ve kadınların plaj kıyafetini yasaklamayacağınızı söylediniz?
Gannûşî- İslam''da dinin (İslam''ı topluma uygulamanın) tarihini bilen hiçbir kimse insanların yeme, içme, kılık kıyafet gibi hayat tarzlarını cebir, zorlama ve tehdit yoluyla değiştirmeyi kendine caiz görmez. Allah insanları hür yaratmıştır, hiçbir kimseye inanları zincirlere vurup -hatta cennete- sevk etme yetkisi vermemiştir. İnsanları bir yere götürecek olan onların bizzat kendileri, vicdanlarında oluşan kanaattir; tehdit ve baskı dindarlık değil, iki yüzlülük (münafıklık) sonucunu doğurur; bu ise insana yamanacak en kötü vasıftır.
Mursî (Mısır) örneği
00:002/08/2012, Perşembe
Ben Arap Baharı ile ilgili olarak başladığım bu yazıların ilkine "Arap Baharında İslam''a Yolculuk" başlığını koymuştum. 15 asırdan beri Müslüman olan, dillerinde nazil olmuş bir kutsal kitaba sahip bulunan, kültür ve medeniyetleri et ve tırnak gibi İslam ile içiçe geçmiş olduğu görülen bir insan topluluğunun (bugün için Arap ulus devletlerinde yaşayan ümmet parçasının) mevcut zalim, baskıcı, totaliter başkanlara ve yönetime baş kaldırmalarının sebepleri içinde adalet, hürriyet ve ekmek talebi olsa bile en etkili amilin din olduğu kesin gibidir. Diğer amiller de meşruiyet ve gücünü dine uygunluğu, dinin gereği olduğu inanç ve söyleminden almaktadır. Bu hareket duruluncaya kadar hayli aşamalardan geçecek, engellerle boğuşacaktır, ama İslam''ın, insan hayatında daha geniş çerçevede etkili olacağı bir siyasi ve sosyal değişimle son bulacaktır.
Bizim bu görüş ve beklentimizi paylaşanlar olduğu gibi paylaşmayanlar da vardır. Paylaşmayanlardan biri Fransız İslamolog ve siyaset bilimci yazar Olivier Roy''dur. Bir yazısında ''Arap Baharı İslami Bir Devrim Değil''dir diyor. Ona göre Arap Baharı isyanları laiklik istemese de hareket laik bir harekettir, göstericilerin İslami sloganlar atmaması ve İslami taleplerde bulunmaması ''İslami devlet ütopyası''nın son bulmasından kaynaklanıyor. Yazısının sonlarında "İslam ile işimiz henüz bitmedi" diyerek asıl maksat ve tarafını açığa veren Roy, yıllardan beri "siyasi İslam''ın iflası"ndan söz ediyor, daha doğrusu arzusunu vakıa olarak sunmaya çalışıyordu.
Steven A. Cook daha temkinli:
"...Siyasi sistemde gücün dayanak noktası olan Mısır Cumhurbaşkanlığı artık Müslüman Kardeşler''de ve gözlemciler "Mısır''ı kim kaybetti?" diye soruyorlar. Cevap: Hiç kimse. Mısırlıların yüzde 51.7''si Mursi''ye oy verdi. Yarış sona erdi ve şüphe yok ki geleceklerinden endişe duyan Mısırlılar da var ...Müslüman Kardeşler, demokrasinin onlar için ne anlama geldiği konusunda oldukça belirsizdirler zira şûrâ kavramına başvurmaktadırlar ki şûrâ, Mısır demokrasisinin temeli olabilir de olmayabilir de. Şeriat hakkında da belirsizliği korumaktadırlar. Mursi ve İhvan''ın ileri gelenleri İslam Hukuku''nu icra edeceklerini söylemişlerse de İhvan''ın Özgürlük ve Adâlet Partisi''ndeki üyeleri Mart ayında yaptıkları bir ziyarette Amerikan dış politika çevresine "Şeriat''ın ilkelerini desteklediklerini ama bunun ille de Şeriat''ın muayyen hukuki kuralları demek olmadığını" söylediler. Konudan bihaber olanların kulağına hoş gelebilir ancak bu ifade, perdelemekten öte bir anlam taşımaz."
Gannûşî ile yapılan bir röportajı nakletmiştim, orada Gannûşî buna benzer (şeriatın uygulanması önceliğimiz değildir mealinde) bir söz söylemişti. Ama arkadan yaptığı açıklamada bu sözden maksadını da ortaya koymuştu: "Biz insanlara şeriatı dayatmayacağız, zorla Müslümanlık (iman, ibadet...) olmaz, işe anlatmadan, eğitimden, iknadan başlayacağız..." İşte Cook''un "perdelemekten öte bir anlam taşımaz" diye değerlendirdiği sözün de manası budur (Şeriattan vazgeçmek sözkonusu olmayıp topluma benimsetmek için takip edilecek yöntemden söz edilmektedir).
Hareketin İslam''a yolculuk olduğu düşüncemi Mısır örneğinde destekleyen olay Muhammed Mursî''nin seçilmesi ve konuşmalarıdır.
Peki kimdir bu Mursî?
61 yaşındaki Muhammed Mursi, Müslüman Kardeşler''in öne çıkan isimlerinden. Uzun yıllar ABD''de eğitim gören Mursi, ilk olarak 1980''lerde Şarkiya''da Müslüman Kardeşler örgütüne bağlı "antisiyonist komitede" yer aldı. 2000-2005 yılları arasında Mısır parlamentosunda bağımsız milletvekilliği yapan Mursi, 2008 yılında tutuklandı. 8 ay tutuklu kalan Mursi, hapishaneden kaçtı. Mısır''daki ayaklanmalar sırasında Müslüman Kardeşler tarafından kurulan Özgürlük ve Adalet Partisi''nin başkanı seçildi. Mısır cumhurbaşkanlığı seçimleri''nde aday gösterildi. 61 yaşındaki Mursi, 22-23 Mayıs''ta düzenlenen başkanlık seçimlerinin ilk turunda % 25.5 oy aldı ve ikinci tura girmeye hak kazandı. İkinci turdan da, %51.73 oy alarak, Mısır''ın 5.cumhurbaşkanı oldu.
(Konuya devam edeceğim)
Mısır örneği (2)
00:003/08/2012, Cuma
30 Temmuz tarihli TİMETURK''de yer alan, Siyonist araştırmacı ve dış politika analisti Mark Silverberg''in, Mısır''da rejimin geleceği ile ilgili sözleri ve istatistik bilgileri bizim görüşümüzü teyit ediyor:
''...Seçimler, sonuçları ister iyi olsun ister kötü demografik faktörler tarafından belirlenir. Mısır''da nüfus yapısı ve halkın düşünceleri uzun zamandır; cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinden önce belli idi. Ancak biz kimseyi dinlemedik. Dinliyorduysak da yanlış sonuçları arıyorduk.''
Analist, Gallup uluslararası araştırma kuruluşunun 2008 ve 2010 yıllarında Mısır''da gerçekleştirdiği kamuoyu yoklamalarına ve bu kamuoyu yoklamalarında Mısırlıların % 95''inin İslam''ın siyasete tesirinin olmasını, % 64''ünün İslam şeriatının, kanun koymada esas olmasını, % 54''ünün kamusal alanlarda kadınlarla erkeklerin ayrı olmasını istediği, % 82''sinin zina edenlerin recmedilmesini, % 84''ünün İslam''dan dönenlerin idam edilmesini onayladığı sonuçlarının çıktığına işaret etti.
Silverberg, Mısırlıların yüzde yetmiş beşinin parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Müslüman Kardeşleri ve Selefileri seçmesinin sebebinin bu olduğunu, bu yönelim gölgesinde Mısır''ın İslam''ı seçmesinin de gayet doğal olduğunu belirtti. Son olarak ise Müslüman Kardeşler ile Selefilerin gelecek birkaç sene zarfında Mısırlıların günlük hayatında şeriatı uygulamaya başlayacağı yönündeki tahminlerini dile getirdi.
Bu bilgiler bize şunu söylüyor:
Mısır halkı, dinin müslüman hayatında bölünmesine, hayatın bir kısmının din dışı bırakılmasına (laikliğe) razı değildir. Halkın yüzde doksan beşi ''İslam''ın siyasete de tesir etmesini'' istmektedir. Sıra cezalara, kadın-erkek ilişkisine geldiğinde –bu konularda yine İslam içinde farklı yorumlar bulunduğu için- oran düşmektedir. Şu halde Mısır halkı iradesinin hayata geçirilmesinde ''İslam''ın bütün hayatı kapsaması'' esas olacak, ''detaylar müzakere yoluyla'' karara bağlanacaktır.
1977 yılında el-Ezher İslam Araştırmaları Merkezi''nin hazırladığı ''İslam Anayasası Modeli'' ile ilgili tavsiye kararında şöyle deniyordu: ''el-Ezher ve özellikle İ.A.Merkezi, İslâm''ı hayatın yolu ve sistemi kılmak isteyen herhangi bir devletin hizmetine sunulmak üzere, mümkün olduğu kadar bütün İslâm mezheplerinin ittifak ettikleri hükümlere ve ilkelere dayalı bir anayasa modeli hazırlamalıdır...''
Bu model yayınlandı, bu konuda başka çalışmalar da yapıldı (Benim Mukayeseli İslam Hukuku isimli kitabımın birinci cildinde tercüme, tenkit ve tahlilleri vardır), Arap Baharında İslam''a doğru yol alan topluluklar bu modellerden de yararlanıyorlar. ''Mümkün olduğu kadar bütün İslam mezheplerinin ittifak ettiği hükümler ve ilkeler'' kaydı, teferruatta boğulmamak ve ihtilafa düşmemek için önemlidir.
Mısır örneğinde el-Ezher ve onun otuz beş yıl önce ortaya koyduğu İslam Anayasası Modeli önemli/belirleyici role sahiptir. Mevcut Mısır anayasasının 2. Maddesi de şöyledir:
''Devletin dini İslam, resmi dili Arapça, yasamanın temel kaynağı İslam Hukukunun temel kurallarıdır.''
Şimdi bunlara bir de Mursî''nin konuşmalarından parçalar ekleyelim:
''Şeriat dışında seçenek kabul etmeyiz, Kur''an anayasamızdır.''
''Kur''an önceden de anayasamızdı, gelecekte de olacak. Kuran anayasamız olmaya devam edecek. Anayasamız Kuran''dır. Hz. Muhammed önderimizdir. Cihad yolumuzdur. Allah yolunda şehadet en büyük arzumuzdur. Tümünün üstünde, Allah''ın rızası amacımızdır. Şeriat, sonra yine şeriat, sonra yine şeriat. Halkımız onunla rahmet ve tazeliğe kavuşacak.
''İslam şeriatı olmadan bu ümmetin hayrı yoktur. Önce Allah''ın huzurunda sonra da sizin önünüzde yemin ediyorum. Allah''ın izniyle anayasa metni de dahil olmak üzere İslam şeriatı kesinlikle gerçekten uygulanacaktır.
''Mısır halkının, ulemasının, fıkıhçılarının ve anayasa uzmanlarının üzerinde ittifak ettiği gibi...''
.Libya örneği
00:005/08/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı''nda İslam''ın etkisi ve geleceği konusunda kötümser tahminlerde bulunanlar niçin öncelikle giden ile geleni karşılaştırmazlar, bilemiyorum. Yeni liderler ve nispeten hür olan Müslüman halk İslam''a dönmeyecek de, zalim, laik, ABD veya Rusya yahut da siyonistlerin güdümünde olan devrik liderler mi İslam''a dönecekti!? Halkını ezen ve soyan, İslam''ı da yalnızca istismar eden (bazıları buna bile yanaşmıyorlardı) despotlar daha yıllarca iktidarda kalmalı ve zulümlerine devam mı etmeliydiler? Evet kan döküldü, tehlikelerle karşılaşıldı, ama hangi iyinin ve ıslahatın bir bedeli yoktur ki!
Komünizme yeşil elbise giydirdiğini sanan zalim Kaddafi, halkına fare demiş ve taraftarlarına "çıkın, bu fareleri öldürün" diye seslenmişti, bu akıbete kendisi uğradı ve Libya yeni bir yola girdi. Bu yolun İslam ile ilgisine (İslam''a yolculuk mahiyetinde olduğuna) dair bazı tespitler aktaracağım.
Devrimin kaderini değiştiren lider Mustafa Abdulcelîl bir konuşmasında şunları söyledi: "Libya''da hukukun temel kaynağı İslam hukuku (şeriat) olacaktır. Bankaları faizden arındıracağız..."
Bingazi''de devrimin zaferinin kutlandığı günde şöyle dedi: "Zaferi havaya ateş ederek değil, tekbir ve secde ile kutlayalım".
Abdulcelil''in şeriatı uygulayacaklarına dair konuşmasını kötü emellerine alet etmek isteyen dünya medyası yaygara koparınca insanların endişelerini giderecek bir açıklama yapmıştır; bizdeki bazı basın mensupları bunu "Abdülcelil, şeriat sözlerinden döndü" şeklinde verdiler. Halbuki onun açıklaması şöyle idi:
"Uluslararası kamuoyuna garanti veririm ki, Müslüman olan Libyalılar ılımlıdır. Pazar günü sadece evlilik ve bankacılık ile ilgili konularda şeriat kurallarını örnek verdim. Faiz artık yasak ve çok eşlilik de serbest olacak. Ama bu diğer modern kanunları yok sayacağız ve insan haklarına saygı göstermeyeceğiz anlamına gelmiyor"
Bu sözlerde "şerait sözlerinden dönme" var mı? İnsan haklarına riayet edeceğiz, modern kanunları yok saymayacağız" demek, "şeriattan vaz geçtik" mi demektir? İslam hukuku temel kaynak olduktan sonra ona aykırı olmayan düzenleme ve uygulamaların devam etmesi tabiî değil midir?
Şimdi Libya''da geçici meclis seçimi yapıldı, bu seçimde Müslüman Kardeşler''in partisi ikinci oldu. Seçimleri Ulusal Güçler İttifakı kazandı. Geçici yönetimin eski Başbakanı Mahmud Cibril''in liderliğinde 58 siyasi oluşumun bir araya geldiği Ulusal Güçler İttifakı, Meclis''teki 200 sandalyeden 39''unu almayı başardı (Müslüman Kardeşler''in 17 sandalyesi var). Libya Meclisi''nde 200 sandalye bulunuyor, bunların 80''i siyasi partilere ayrılmış durumda. 120 sandalye bağımsız milletvekilleri için ayrılmış kontenjanı oluşturuyor.
Mahmud Cibril yumuşak laik bir rejimden yana. Ancak seçim sonuçları kesinleşmeden yaptığı açıklamada Cibril, partisinin Libya''nın birliğini esas aldığını vurgulamış, İslami hükümlere uymanın temel ilkeleri olduğunu söylemiştir.
Siyaset yorumcularına göre: Gelecek yıl baharda yapılması planlanan seçimlere kadar görev yapacak ve yeni anayasayı hazırlayacak Ulusal Konsey''de, bağımsız adayların eğilimleri genel eğilimi ve yeni hükümetin yapısını belirleyecektir. Yeni durumda İslamcıların yine de hükümeti kuracak çoğunluğu sağlama şansları olabilecektir. Her durumda İslamcıların iktidarda veya muhalefette Libya siyasetinde etkili olacakları anlaşılmaktadır.
Yemen örneği
00:009/08/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yemen''de bugün durum oldukça karışık ve karmaşıktır; ülkede şiddet seçim sandıkları kurulu iken de devam etti. Kuzeydeki Şii mezhebine mensup Hutiler ile güney bölgesinin bağımsızlığını savunan partiler seçimlere karşı idiler, seçim günü geldiğinde seçim bürolarına saldırdılar, sandık görevlisi 8 asker öldürüldü. Yine de seçmenin %60''ı seçim sandığına gitmişti. % 99 oy oranı ile 2 yıllık bir süre için seçilen Hadi Mansur''un esas gündemi anayasa değişikliği, çok partili seçimler olmasına rağmen, patlayan bombalar eşliğinde oturduğu koltuğundan ilk mesajı el-Kaide''ye karşı vereceği savaşı şiddetlendireceği oldu...
Bütün bunlara rağmen Yemen''de işlerin rayına oturacağı ve uygun bir geçiş döneminden sonra bu ülkenin özelliklerini de yansıtan bir islâmî modelin oluşacağı ümidimizi besleyen olaylar ve olgular var:
Yemen Anayasası ülkeyi ve rejimi şöyle tanımlıyor:
Madde 1. Yemen Cumhuriyeti bağımsız bir Arap İslam devletidir. Ülke parçalanamaz bir bütündür, Yemen halkı da Arap-İslam ümmetinin bir parçasıdır.
Madde 2. Devletin dini İslam, resmi dili Arapça''dır.
Madde 3. İslam Hukuku (şeriat) bütün yasamaların kaynağıdır.
el-Kaide ve Ensâr''ş-şerî''a aşırı bir din anlayışına sahip ve şiddet yanlısı olsa da bunların ülkedeki tabanı ve halk desteği oldukça zayıftır.
Buna karşı 13 Eylül 1990 da kurulan "Islah İçin Yemen Birlik Partisi (et-Tecammu''u''l-yemenî li''l-ıslah) gelecek için ümit verici. Partinin halk (kabileler) tabanı geniş ve güçlü. Müslüman Kardeşler geleneğinden geliyor; ancak kurucu ve sonraki yöneticiler, ülkenin şartlarına göre önemli yöntem değişiklikleri yapmışlar. Parti başta bazı kabileleri ve selefîleri kanatlarının altına almış, sonra islâmî bir demokrasi ve çoğulculuk ilkelerine yönelmiştir; son devrimden önceki seçimlere katılmış, ikinci parti olmuş ve koalisyonlarda yer almıştır. Ülkedeki kabile yapılanmaları sebebiyle bu iki amacına şu anda ulaşamamış olsa da yolunda yürümektedir.
Partinin sekiz ilkesi şöyledir:
1. İnanç (akide) ve şeriatıyla İslam: Evren, insan ve hayata dair kapsamlı tasavvura kaynak olan inanç ve bütün alanlarında hayatı düzenleyen bir şeriat.
2. Allah''ın kitabı ve Resulü''nün sünneti hukukun ve meşruiyetin ölçütü ve esasıdır; bunlara uymayan her şey batıldır, terk edilir.
3. Bütün çeşitleriyle istibdadı dışlayan, her alanda halka danışmaya (şûrâya)dayanan, İslam kurallarının kontrolüne tâbi bir demokratik yönetim.
4. İslamî manasıyla hürriyet; bu, Allah''ın insanları onunla değerli kıldığı, yaratılıştan verilmiş ve onsuz hayatın düzgün olamayacağı bir haktır.
5. Allah''ın Müslümanlara farz kıldığı, hayatlarına temel kılmalarını emrettiği adalet.
6. Halkı ve toprağı ile bir bütün ve Arap ümmetinin bir parçası olan Müslüman-Arap Yemen.
7. Arap ve İslam birliğini gerçekleştirmek için devamlı çaba.
8. Eski ve yeni ıslah tecrübelerinden istifade.
Partinin şimdiki lideri ile 1 Ağustos''ta yapılan bir röportajda, "acele etmeden, sabırla, barışçı yollardan, er veya geç hedeflerine ulaşacaklarını" ifade etmiştir.
Suriye
00:0010/08/2012, Cuma
Suriye halkının yüzde oniki veya ondördü Nusayrî dini veya mezhebine bağlıdır. İşte bu azınlık orduya sızmış, bir ihtilal yaparak iktidara gelmiştir ve yarım asırdır bu ülkeyi bu azınlık yönetmektedir. Suriye''de Kürtler, Türkmenler, Sünniler, Şiiler ve Hristiyanlar kısmen bölgesel olarak yaşıyorlar. Baba Hafız Esed, kırbaçla, dayakla, baskıyla ve Gizli Servisin uyguladığı işkenceyle Suriye devletini bir arada tutmayı başarmış ve iktidarını güya dikensiz bir şekilde sürdürebilmişti. Ama bu dikensizlik Nusayrî azınlık ile onlara boyun eğen, destek veren bir menfaat gurubu için sözkonusu idi; sünnî çoğunluk için Suriye bir açık ceza evi gibiydi. Mesela Müslüman kardeşlere mensup olmak idamlık suç idi. Hak isteyen, zulme baş kaldıran Hama''da otuz bin insan katledilmişti...
Sonunda bıçak kemiğe dayandı, çevredeki hareketin (Arap Baharı)nın da etkisiyle çoğunluk hak isteyerek sokağa döküldü; kırmadan, dökmeden hak, hürriyet, adalet istediler. Oğul derhal babasının "sünneti"ne girdi ve halkın üzerine polisi, orduyu saldı, kan gövdeyi götürdü, halk da meşru savunma hakkını kullanarak silahlandı, direniyor. Siyasi yorumcu ve gözlemcilerin çoğuna göre Suriye''de rejim ve yöneticiler değişecektir; şimdi konu, gelecek rejimin ve yönetimin nasıl olacağıdır.
Nusayrîlik hakkında Doğu''da ve Batı''da birçok araştırma yapılmış, kitaplar ve makaleler yazılmıştır. Onun Ca''fer''iyye-isnâaşeriyye mezhebinden farklı olmadığını, yani bir İslam mezhebi olduğunu iddia edenlerin yanında (Mesela İranlı yetullah Ca''fer Sübhânî) İslam dışı bir batıl din olduğunu söyleyenler, bir de bu oluşuma tarafsız yaklaşanlar olmuş. Kendi kitaplarına ve sosyal araştırmalara dayalı açıklamalara bakıldığında –bunlar doğru ise- Nusayrîlere müslüman demek mümkün değildir. Ancak bu dinde sır saklamak, takıyye, içindekini dışa vurmamak, hangi toplumda yaşanıyorsa dış itibariyle onlara uymak... bir din kuralı olduğu için haklarında kesin söz söylemek zor oluyor. Ben burada bu din veya mezheple ilgili bir hüküm beyan edecek değilim, ama böyle bir azınlığın çoğunluğu, zorbalıkla ve zulümle daha fazla yönetemeyeceğinin kesin olduğunu söyleyebilirim.. Bir kere tesbih dağılınca bölgesel azınlıkların/grupların iştahlarının kabaracağı, tahrike ve tertiplere açık hale gelecekleri de tabîîdir. Hür ordunun, rejim ve yönetim muhaliflerinin dağınık olmaları, toplayıcı bir liderliğin bulunmaması önemli bir başka açmazdır.
Bütün bunlara rağmen "olmasaydı, bulmasaydı" demenin faydası yoktur; bu isyanın durdurulması da mümkün değildir. Vicdanı olan, insan hayatına değer veren herkesin Suriye''de akan kanın bir an önce durmasına –ki, bu Esed''in ve çevresinin iktidarı bırakmalarına bağlıdır- katkı sağlaması, bu maksatla elinden geleni yapması gerekiyor. Çözüm asla intikama dönüşmemeli, "onlar kesti, şimdi sıra bizde" düşüncesine asla destek verilmemeli, bir masumu öldürmenin bütün insanları öldürme ölçüsünde bir cinayet olduğu unutulmamalıdır. Çözüm bir mezhebin diğerleri üzerindeki zaferi ve mutlak hakimiyetinden ibaret de olmamalı, şiddete başvurmayan, hakkına razı olan herkesin hak ve hürriyetten nasibini aldığı bir ülke, bir toplum oluşturmak hedeflenmelidir.
Bu ülkede İslam''ın geleceği konusunda ise ümitliyim; asırlarca islâmî hayat yaşanmış, bu hayatın izleri genlere, kültür kodlarına, coğrafyaya yerleşmiştir; böyle bir zeminde hayat ancak islâmî olacak, olma yolunda ilerleyecektir
İslâmcılık tartışılıyor
00:0012/08/2012, Pazar
Mübarek Ramazan günlerinde "meleklerin cinsiyeti, oruç tutmayana şiddet" gibi ya abes veya kasıtlı konuların tartışılması yerine islamcılığın tartışılması elbette daha haytırlıdır. Ancak tartışma kör döğüşünü hatırlatıyor. Önce "islamcılık nedir" sorusunun cevabında ittifak edip sonra görüş bildirmek yerine herkes kendi islamcılık tanımını, karşı tarafın da tanımı farz ederek tartışıyor.
Bir de vaktiyle yapılmış tartışmaların, söylenmiş sözlerin tekrarı söz konusu. Bazı yazarların yeni uyandıkları anlaşılıyor.
Konuşulmuşa ve tartışılmışa örnek olarak birkaç yıl önce verdiğim cevap ve yazdığım yazıdan alıntılar yapacağım:
Siyasal İslâmcılık bitti mi, niçin?
Siyasal İslâmcılık nisbeten yeni bir terim, İslâm''ın mensuplarından istediklerinden bir kısmının, belli bir dönemin şartları içinde öne alınmasıyla ve gerçekleştirilme stratejileriyle ilgili. Bu bir kısmından maksat da İslâm''ın siyasî, sosyal, hukukî ve ekonomik talepleridir. "Bütün olmadan parça da olmaz" düşüncesinden yola çıkan İslâmcılar, "inancın, ibâdetin, eğitimin, medeniyetin olabilmesi için siyasî iktidarın da müslümanların elinde olması gerekir" diyorlardı. Bu düşünce dün de, bugün de yanlış değildir, ancak müslümanların bütün misyonu, siyasî iktidar şartına bağlı değildir, siyasî iktidar başkalarının elinde olduğu zaman da İslâm, müslümanlar ve onların insanlığa rahmet olan dîni temsil ve tebliğ vazifeleri devam eder. Ben buna da İslâmcılık dediğim için "İslâmcılık bitmez" diyorum. İslâmcılığın muhtevâsını yalnızca siyasî iktidar ile sınırlamak doğru değildir, hiçbir devrin İslâmcısı da dâvâsının sınırını böyle çizmemiştir. Dün siyasî iktidar da müslümanların elinde olsun diye çalışanlar, bu amaçlarına eremedikleri zaman ve zeminlerde yine İslâmcı olarak misyonlarını -geri kalan alanlarda, ama iktidar mücadelesinden de vazgeçmeden- sürdürüyorlardı. Bugünün müslümaları -ki bana göre hepsi aynı zamanda İslâmcıdır, işte bunların bir kısmı- yaşadığımız dünyanın şartları içinde, yeni bir siyasî İslâmcılık çizgisi/hedefi belirlediler: Demokratik, laik, çoğulcu bir düzen içinde (bunlar müslümanların talebi değil, verili şartlardır), başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermedikçe İslâm''ı, azamî ölçülerde yaşamak; bunun içinde bütün şubeleriyle sosyal hayat da vardır...
Olivier Roy gibi bazı yazarlara göre "siyasi İslam" iflas etmiştir ve artık "post İslam" dan söz etmek gerekir. Yine yerli ve yabancı birçok yazara göre "İslamcılar değişmiş, davalarını terk etmiş, sekülerleşmiş ve küreselleşen dünyaya uyum sağlamışlar, batılı manada demokrat olmuşlardır, bu demokrasiden başka yol yoktur..."
Bu iddiaların iki kusurdan kaynaklandığı için gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum: 1. Olanı değil, olmasını istediklerini düşünüyor, kuruyor ve yazıyorlar. 2. İslam''ın özü, tabiatı ve müminlerin hayatındaki yeri konusunda bilgi eksikleri var, dışa (mesela son isyan hareketlerindeki sloganlara ve pankartlara, İslamcıların görünmemelerine) bakarak hükme varıyor, isabetsiz genellemeler yapıyorlar.
İslam her değişime olumsuz bakmıyor, her değişimi yasaklamıyor, İslam''ın amaçları doğrultusundaki değişimi (gelişmeyi, iyileşmeyi, kemale ermeyi) teşvik ediyor; ama bozulma manasında değişmeyi istemiyor, bu değişmeye karşı tedbir alınmasını istiyor.
Müslüman (Müslim) ve mümin terimleri baştan beri vardır, ama İslamcı terimi, bir siyasi ideoloji olarak ikinci meşrutiyetten sonra konuşulmaya başlanmıştır; yani yenidir. Bütün zamanlarda ve bir zamandaki bütün dünyada tektip bir İslamcı yoktur. Müminleri İslam dairesinden çıkarmayan farklı İslam anlayışları hep olduğu gibi farklı İslamcılar da olmuştur. İslamcı olmanın en önemli ayırıcı özelliği "dinin etki alanı" ile ilgilidir ve İslamcı laik olamaz.
Daha önce niçin siyasi bir dava olarak İslamcılık yoktu?
Çünkü İslam dünyasında "din ile dünyanın, din ile siyasetin, din ile devletin ayrılması, ayrı olduğu" şeklinde bir düşünce de uygulama da yoktu. Müminlerin bütün inanç ve davranışları -yorumlar isabetli olsun olmasın- dine dayandırılıyor, meşruiyetini dinden alıyordu. Bazılarının iddia ettiği gibi Selçuklu''da, Osmanlı''da laiklik nüveleri yoktu; örfî kanunlar, vergiler, teşrifat kaideleri... dinden bağımsız değildi, bütün bunlar "dinin serbest bıraktığı, ülü''l-emre yetki verdiği alanlarda" oluyordu ve meşruiyetini yine dinden (dinin verdiği yetki ve imkandan) alıyordu.
İslam dünyasında "yenileşme hareketleri" Batı''nın etkisiyle başladı, bazıları Müslümanları dinin geri bıraktığını iddia ettiler, batılılaşmadan yana olanlar dini asgari sınırlara indirmek (iman ve ibadetler dışında kalan hayattan dini çıkarmak) ve medeniyet değiştirmek istediler. Yenileşmeyi ve değişmeyi istemekle beraber bütün şümulüyle dinden vazgeçmeyenler ise -ki, bunlara geniş manada İslamcılar diyebiliriz- ictihad ve tecdidi devreye sokarak hem Müslüman kalmak hem de çağdaşlaşmak istediler. Kalın çizgilerle ayırırsak ortaya Batıcılar ve İslamcılar diyebileceğimiz iki gurup çıktı...
Müslümanları medeniyet ve düzen değiştirmeye zorlayanlar hep batıcılar oldu, güç olarak da askeri kullandılar. Asker ya demokrasiyi yıkarak doğrudan duruma el koydu veya demokrasi maskesi altında asker destekli sivil otoriteler duruma hakim oldular; yani halkın iradesini engellediler.
İşte İslamcılarda bazılarının gördüğü, görmek ve göstermek istediği değişikliğin -ki, bu taktik değişikliğidir- sebeplerinden biri budur. İslamcılar da peygamber olmadıklarına göre elbette ötekilerden etkilenme de söz konusudur.
İsme değil maksada bakalım
00:0016/08/2012, Perşembe
"Kendi halinde "müslümanca" yaşamaya çalışan, İslam''ı kendi aile hayatında bile yaşatmayı dert edinmeyen müslümanlara "islamcı" demiyorum. İslam''ı en yakınından başlayarak en uzaklara kadar yaymayı, sahih İslam''ı bozulmaktan ve hayatta eksilmekten korumayı dert ve dâva edinen, bu dert ve dâva uğrunda maddi ve manevi fedâkârlıklarda bulunan kimselere İslamcı diyorum." demiştim.
Maksat bir, ifade farklı başka tarifler de var.
Bazı yazar dostlar "islamcı kelimesine takılıyor, bunun olumsuz tedâîleri konusunda uyarıda bulunuyor, "müslümanları islamcı olan ve olmayan" şeklinde ayırmanın sakıncasını hatırlatıyor, "müslüman" kelimesinin yeterli olduğunu, "islamcıların tarif ve hedeflerinin müslüman tarif ve hedeflerinden farklı olmadığını" söylüyorlar.
Eğer tarihe ait şartlar (İslam ümmeti/toplumu içinde batıcılık, türkçülük, kavmiyetçilik gibi ideolojilerin ortaya çıkması) sebebiyle islamcılık diye bir dava ve terim kültür dünyamıza girmemiş olsaydı mesele yoktu, dostların dedikleri gibi "müslümanlık, müslüman olmak" bizi ve davamızı ifade için yeterli olacaktı. Ama olan oldu, ismen veya dinen müslüman olan bazı şahıslar ve guruplar "İslam''a aykırı olmadığı kanaatiyle veya aykırı olduğunu bile bile" mesela batıcılık, türkçülük gibi davaların peşine düştüler. Bunları ifade ederken "mesela türkçü, kavmiyet davası güden müslümanların" karşısına "müslüman"ı koyarsanız "onları müslümanlık dışına atmış olursunuz. Ama "müslüman için gerekli ve sahih gördüğünüz bir davadan başka bir davanın peşine düşen müslümanları diğerlerinden ayırmak için "müslüman türkçü", kavimciliği reddeden ve kimliğimizin belirleyici unsurunun İslam olduğunu savunan müslümanlara da "islamcı müslüman" derseniz tarafları İslam dışına atmamış olursunuz.
Değerli yazarımız Hilal Kaplan''ın şu ifadesinin altına her müslüman imzasını koymalıdır:
"İslâmcılık, muhafazakârlık, dindarlık, vb. yeni mefhumlar üretmek ve tüketmek yerine, Müslüman kavramının azametini Müslümanlara anlatmanın, neden sosyolojik bir kategorinin ötesine işaret ettiğini göstermenin, bizlere emanet edilmiş bu kıymetli ismin arkasında barındırdığı ontoloji, epistemoloji ve aksiyolojiyi idrak edip tavzih etmenin gerekli olduğu kanaatindeyim".
Ancak tarihi bir gerçek olarak İslamcılık vardır, onu değerlendirmek bir zarurettir. Ayrıca bugün de müslüman olduğu halde Kaplan''ın tavsif ettiği çerçevede müslüman olmayanlar –belki mevcudun çoğu olarak- vardır. Bize emanet edilmiş olan kâmil müslümanlığı tavzih ve takip eden müslümanlara "islamcı", edemeyenlere ise "islamcı olmayan müslüman", "eksikli müslüman" veya fıkıh ve kelam ıstlahlarına göre "fasık ve sapkın" müslüman demenin, dostların uyardığı sakıncaları davet edeceği kanaatinde değilim. Aksine müslümanların "kamil islam aynasına" bakarak kendilerine çekidüzen vermelerine davet işlevini görebileceğini düşünüyorum. Yeter ki, herkes kendi İslam''ını mutlaklaştırıp diğerlerini dışlamasın; tevazu ve şefkat içinde ictihadını sunsun!
İhvan ve İran
00:0017/08/2012, Cuma
Ankara''da düzenlenen ''Uluslararası Müslüman Kardeşler ve Hasan El- Benna Sempozyumu”na katılmak için Türkiye''ye gelen Müslüman Kardeşler Suriye Başkanı Riyad Al-Shakfa, Müslüman Kardeşler hareketi ve Ortadoğu''da yaşanan gelişmeler hakkında Cihan Haber Ajansı''na değerlendirmelerde bulunmuş (5 Mayıs 2012). Söylediği iddia edilen sözler arasında şunlar da varmış:
"Benim görüşüme göre Suriye''den sonra ayaklanmalar İran''a geçecektir… Ayaklanmaların İran''a geçmesi durumunda, orada Arap baharı değil İslami bahar başlayacaktır… İran yönetiminin de bundan ciddi korkuları var… Suriye''deki devrimin başarılı olması halinde Irak''taki durum da bundan etkilenecektir”.
Suriye rejiminin Irak''taki Şiilerin başa gelmesine destek verdiğini hatırlatan Shakfa, "Suriye''deki devrimin başarısı bütün bölgede ciddi değişikliklere yol açacaktır. Bu sayede İran, Irak, Suriye üzerindeki Hizbullah ittifakının beli kırılacak ve bölge böyle bir beladan kurtulmuş olacaktır" değerlendirmesinde bulunmuş.
İranlı bir siyasetçi de Suriye halkını destekleyen Türkiye için “Sıra size gelecek” demişti.
Adı “İslam ülkeleri” olan ülkelerin ulus devletler şeklinde olmaları, farklı rejim, ideoloji ve mezheplere mensup bulunmaları ve bu mensubiyetlerin politikalarına tesir etmesi ümmet (İslam birliği) için büyük bir beladır.
Şimdi Arap islam ülkelerinde laik diktatötler devriliyor ve yerine İslam''ı merkeze alan demokratik rejimler geliyor. Bu rüzgarın Suriye''ye de ulaşmasından sonra buradaki hareket (hak talebi ile sokağa dökülmek, sonra meşru müdafaa zaruretiyle silaha sarılmak) üzerine farklı değerlendirmeler yapılıyor. Bir Müslümanın, hatta vicdan sahibi, adalet duygusu yıpranmamış bir insanın hareketten önceki Baba ve Oğul Esed rejimine de, hareketten sonraki katliamlara da destek vermesi mümkün değildir. Hür Suriye ordusu adına masum kanları akıtılıyorsa, haydutluklar yapılıyorsa buna da destek vermek söz konusu olamaz.
İslam ülkeleri ve buralarda yaşayan düzgün insanlara düşen vicdani ve dini vazife bu ateşi söndürmek için elden geleni yapmaktır.
Bu ateş, kanaatime göre, Esed''in ve taraftarlarının iktidarı ve mevcut rejimin devam etmesi halinde mümkün değildir. Şu halde Esed''i desteklemek de caiz değildir.
İran, Rusya, Çin Esed''i destekliyor. Başta İhvan (Müslüman Kardeşler) olmak üzere mağdurlar ve mazlumlar da bu destek karşısında öfkeye kapılıyor, kinleniyor, bazen caiz olmayan davranışlar da sergiliyorlar.
Şakfa o sözleri aynen söylemiş mi, bunu bilmiyoruz; çünkü ifade yazılı olarak verilmemiş. Söylediğini farz edelim; bunu gelip geçici bir öfkeye, bir mağduriyete, bir mazlumiyete hamletmek ateşi söndürmek ve ümmet birliğini zedelememek için tercih edilmelidir. Bu sözleri İhvan ve İran arasındaki ilişkinin temel ve hakim ifadesi olarak kabul etmek mümkün değildir; çünkü İhvan''ın en azından Humeynî devriminden bu yana İran''da islâmî hareketi desteklediği ve ilişkilerin de kardeşçe olduğu sabittir.
Gelecek yazıda bunun örneklerini sunacağım.
İhvan Müslüman İran"ı destekler
00:0023/08/2012, Perşembe
Kuruluşundan beri İhvan''ın (Müslüman Kardeşlerin) riayet ettiği kural, ümmeti bölecek, parçaları birbirine düşürecek, birliğe zarar verecek davranışlardan uzak durmak, mezhep farklarını ön plana çıkarmamaktır. Özellikle ümmete düşman olan güçlerle mücadele eden Müslümanları desteklemektir. Bu kuralın varlık ve işlerliğini gösteren örnekler:
İhvan''ın kurucusu ve hâlâ manevi önderi olan Hasen el-Bennâ -Hocası Muhibbuddîn el-Hatîb''in aksine- Mısır''da, Sünnî-Şîî yaklaşması faaliyetine (takrîb) destek vermiştir.
Suriye İhvanı''nın lideri (el-murâkıbu''l-âmm) Mustafa Sibâî, "es-Sünnetü''n-nebeviyye" konulu kitabında aynı yaklaşımı benimsemiştir.
İhvan''ın üçüncü lideri Ömer Telemsânî ed-Da''ve dergisinde yazdığı bir makalede (Temmuz, 1985, sa. 105) şunları kaydetmiştir:
"Şîa ile diğerleri arasındaki siyasi ihtilaflardan uzak olarak İhvan, çeşitli mezheblere mensup bulunan Müslümanların safları arasında elle tutulur bir yaklaşmanın olması için elinden geleni yapmaktadır… Doğu''dan Batı''ya her yerdeki Müslümanların canu gönülden istedikleri bu birlik ve yakınlaşma konusunda gayret göstermezlerse her iki grubun alimleri dini vazifelerini ihmal etmiş olacaklardır."
Muhammed Gazâlî, "Keyfe nefhemu''l-İslam" isimli kitabında (s. 142):
"Öteden beri siyasi ihtiraslar, Müslümanların inançlarını da etkilemiş, dinden olmayan bazı hususları inanca dahil etmiştir; bunun sonucunda Müslümanlar -küçükleri dışında- iki büyük gruba ayrılmışlardır: Sünnîler ve Şîîler. Halbuki bu iki grup Tek bir Allah''a ve Onun Resulü Muhammed''e (s.a.) iman ediyorlar; her iki grubun inancı içinde Müslüman olmak ve kurtuluşa ermek için gerekli olan unsurlar mevcuttur."
Raşid el-Gannûşî (el-Hareketu''l-islamiyye ve''t-tahdîs, s. 17):
"İslam''ın cemiyet düzenini ve devleti de içine alan kapsamlı tasavvuru üç büyük islâmî harekette mevcuttur: Müslüman Kardeşler, Mevdûdî''nin Cemâati ve İran''da Humeynî hareketi."
Mevdûdî (Mecelletu''d-d''ave, Ağustos 1979, sa. 19):
Humeynî devrimi islâmî bir devrimdir, bunu gerçekleştirenler Müslüman topluluk ve islâmî hareket içinde yetişmiş gençlerdir, bütün Müslümanların ve özellikle islâmî hareketlerin bu devrimi desteklemeleri ve her alanda yardımlaşmaları dini bir vazifedir."
İhvan''ın Küveyt''te çıkan el-Muctema'' isimli degisinin başlangıç yazısını sözcüleri İsmâîl eş-Şattî kaleme almıştı (özeti): İmâmî Şîîler İslam ümmeti ve Muhammedî milletin bir parçası olduğu için, İslam''a ve ümmete düşman olan güçlerle mücadelelerinde onları desteklemek farzdır. Şah mecûsîliğin bayrağını taşıyor, imâmî Şîîler ise İslam bayrağını taşıyorlar. İran devrimi sonunda oluşacak islâmî kurumlar ve tecrübe, islâmî devlet kurmak isteyen diğer müslümanlar için de önemli bir birikim olacaktır."
İran''da Humeynî''nin liderliğindeki devrim başarıya ulaşınca İhvan, çeşitli ülkelerdeki temsilci/liderlerini topladı, özel bir uçak kiralayarak Humeynî''yi tebrike gittiler.
İhvan, son savaşında Lübnan Hizbullahı''nı ciddi bir şekilde desteklemiş ve Suûdî alim Abdullah b. Cibrîn, Hizbullah aleyhine bir fetva neşredince İhvan uleması buna şiddetle karşı çıkmıştır.
Mezhepçilik ve mezhebî siyaset ümmeti parçalar, birbirine düşürür ve tüketir. Mezhepçilik yerine -her grubun farklı mezhep inançlarını kendilerine bırakıp- ortak İslam imanında kardeş olmaya bakmak gerekiyor.
İslamcılığın kökü İslam"dadır ve islamcılık bitmez
00:0024/08/2012, Cuma
Daha önce de oldu, bugünlerde de "islamcılık" adı altında İslam tartışılıyor. Bütün mesele İslam''ın şümulü (kaplama alanı) ve müminlerden talepleridir. Bu konuda bir anlama birliğine varmadan kör döğüşüne benzer anlamsız tartışma sürüp gidecektir.
Eski ve yeni islamcıların talepleri, peşine düştükleri dava ile İslam''ın Kur''an''da, sünnette, icmâda, ilmihalde yer alan taleplerini mukayese ederseniz "İslamcılığın kökü dışarıdadır" diyemezsiniz, doğru cümle "İslamcılığın kökü İslam''dadır" cümlesidir. İslamcılık, "İslam''ın müminlerden taleplerini en geniş manada idrak etmek ve bunu dava edinmek" olunca aslında her Müslümanın aynı zamanda islamcı olması gerekirdi. Ama nasıl her Müslüman namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, bazı haramları işliyorsa aynı şekilde islamcı olmama kusurunu/günahını da işliyor.
Bugün islamcılığı tartışanların bir kısmı "İslam''ın kapsamını tartışma konusu yapmaya cesaret edemedikleri için" bunu islamcılık üzerinden yapıyor, aslında İslam''da mevcut olmayan taleplerin bazı Müslümanlar tarafından -hatta dışarıdan sokulan bir fikir, bir cereyan olarak- benimsendiğini, uydurulduğunu, İslam''a maledidiğini söylemeye çalışıyorlar.
Gelin açıkça ve mertçe İslam''ın kapsamını tartışalım. "İslam''da siyaset yok, devlet yok; sosyal, hukuki, ekonomik düzen yok" diyorsanız bunu açıkça söyleyin, delillerinizi serd edin, bunu tartışalım.
Bize göre İslam hayatın her alanını kaplıyor, her alanı ile ilgili irşadları, emirleri, tavsiyeleri, yasakları… var. Baştan beri -adı konsun konmasın- İslam''ın taleplerini ferdin ve toplumun hayarında var kılmayı, korumayı ve İslam''ı yaymayı dava edinenler islamcıdır; bu manada islamcılık her devirde var olmuştur ve olmaya devam edecektir.
Bir daha yazayım;
İslâm bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasî sistemlerden birini isim vererek ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî sistemin İslâm''a uygun düşeceği mânâsına da gelmez. İslâm''ın ortaya koyduğu, iman edenleri bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasî sistemlerin de İslâm''a uygun ve meşrû olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir. İslâmî siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur''ân''da defalarca zikredilen ve Kur''ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat, hilâfet, bey''at, şûrâ, emir bi''l-ma''rûf nehiy ani''l-münker, velâyet, mülk, hüküm, adâlet, ehliyet ve emanet.
İslamcılığın niçin bitmeyeceği düşünce ve inancını da sevgili İsmail Kara''dan aktarayım:
"İslamcılık bitti diyenler sanki bitmesini istiyormuş gibi davrananlar galiba. Ömrünü tamamlayan İslamcılıklar var tabii, ayrıca bu tarihte yeni bir şey de değil. Fakat İslam dünyasının, Müslümanların, bu arada Türkiye''nin bu kadar büyük tehdit ve tehlikelerle, baskı ve şiddetle, soğuk savaş sonrası yeni emperyalizmle karşı karşıya olduğu bir dönemde İslamcılığın biteceğini düşünmek kafaları bir tarafa doğru yönlendirmek değilse safdillik olur. Yakın tarihte İslamcılığı doğuran şartlar bugün ziyadesiyle ve ağırlaşarak mevcuttur. Unutmayınız ki bütün tarihi boyunca İslamcılığın yeniden yorumlayarak bayraklaştırdığı temel kavramlardan biri cihaddır. Bugünkü sönüklüğü aldatıcı olabilir. Ayrıca İslamcılığın yeni bir dindarlık ve hayat arayışı ve iddiası var. Bu inançlara ve ahlaka kadar uzanıyor. Dini, kaynakları yeniden okumak, anlamak ve yorumlamak istiyor. Bir ölçüde felsefi problemler ve yoklamalar bunlar. Dolayısıyla iktidara gelip gelmemekle hallolacak düzeyde veya ortadan kalkacak tipte değil. Bir şey daha var: Anlaşılan o ki hem uluslararası sistem hem de yerli siyasi odaklar daha uzun müddet İslam meselesini kuşatmak, biçimsizleştirmek, yönlendirmek, tahrik etmek için çaba sarfedecekler. Bu da kaçınılmaz olarak İslamcılığı, İslamcılıkları diri ve canlı tutacaktır."
Ya isim ya muhteva
00:0026/08/2012, Pazar
İslamcılığı öldürenler, onun muhtevasından da rahatsız olanlar bir yana (onlarla tartışmada hem taraf olmak hem de üslub farklı olacaktır) bizimkiler diyeceğim zevat ile anlaşmazlık, islamcılığın muhtevası üzerinde değil, bu muhtevaya "islamcılık" demenin fayda, zaruret ve zararı üzerinedir. Aslında Müslümanlığa dahil olan vazifelerin "islamcılık" adıyla ayrılması ve üzerine hüküm bina edilmesinin zararlı olduğunu düşünen ve yazan dostlar, islamcıların hedeflerine karşı değiller. "İslam''ın tamamı veya mücadele alanlarının değişmesi sebebiyle belli bir kısmı" manasınadaki hedeflerde birleştiğimize göre tartışma öze değil, söze dönük hale gelmektedir.
"Söz", yani bu kelimenin kullanılması kültüre, kaynaklara, iteratüre girmiştir; engellemek, buna son vermek -bize göre- mümkün değildir. Ama "Ben bu kelimenin belli islami vazifeler ve bunları dava edinen Müslümanlar için kullanılmasına karşıyım, benim için Müslüman vasfı tek başına yeterlidir" diyenlere saygımız tabiidir. Varsın onlar böyle düşünsün ve böyle adlandırılsınlar, farklı düşünen ve adı kullananları da anlayışla karşılamak gerekir.
Ben yazılarımda "Said Halim Paşa, Ahmed Naîm Bey ve benzerleri kendilerine ''islamcı'' dediler" demedim. Bu isim henüz yerleşmeden farklı sebeplerle "isme" karşı çıkanlar arasında bu iki isim de vardır; ama islamcılığın muhtevası bakımından bunlar birinci sınıf islamcılardır.
Mesela Said Halim Paşa, o zamana kadar kullanılmamış ve Ziya Gökalp tarafından kullanılmış bulunan "islamlaşma" kelimesine itiraz etmemiş, bu kelimeyi kullanmış, islamlaşmayı bir dava olarak ortaya koymuş ve Paşa üzerinde güzel çalışmalar yapan Prof. H. Bostan''a göre Paşa bunu "islamcılık manasında kullanmıştır.
Paşa "İslamlaşma"yı şöyle anlatıyor:
"Bizim için ''İslamlaşmak'' demek, İslamiyet''in inanç, ahlak, yaşayış ve siyasete ait esaslarının tam olarak tatbik edilmesi demektir. Bu tatbikin ise o esasların, zaman ve muhitin ihtiyaçlarına en uygun bir şekilde tefsir edilmesinden sonra yapılması gerekir. Kendisinin Müslüman olduğunu söyleyen bir adamın, kabul etmiş bulunduğu dinin esaslarına göre hissedip, düşünüp, hareket etmesi gerekir. Bunu yapmadıkça, yani İslamiyet''in ahlak, hayat ve siyasetine kendini tamamıyla uydurmadıkça, yalnız Müslümanlığını itiraf etmek ona bir şey kazandırmaz. Hiçbir saadet de elde edemez. Bir Kant''ın yahut bir Spencer''in ahlak görüşüne inanan, ayrıca içtimai hayatta Fransız, siyasette İngiliz usulünü kabul eden bir Müslüman, ne kadar bilgili olursa olsun, ne yaptığını bilmeyen bir kimseden başka bir şey değildir (Buhranlarımız, s. 186 vd.)
Hamza Türkmen kardeşimiz de HAKSÖZ dergisindeki makalesinde, Ahmed Naim Bey''in islamcılık kelimesine hangi ortamda ve niçin karşı çıktığını anlattıktan sonra kelimenin yerleşmişliğini şöyle açıklıyor:
"…Ancak İslamcılık terkibi, İslam coğrafyasındaki 20. Yüzyıl ulus devlet yapılanmalarıyla birlikte dayatılan batılı değer ve politikalara karşı tavır alan ve İslam''ı yeniden kültürel ve siyasal planda alternatifleştirmeye çalışan müslümanları nitelemek veya suçlamak amacıyla batıcı, laik ve ulusçu unsurların gündemleştirdiği bir tanım olarak yeniden hayat buldu. İslamcılık terkibinin kullanımı, ayrıştırıcı ve tasnif edici özelliği dolayısıyla da resmi ideolojilere muhalif müslüman kesim tarafından genellikle onay aldı."
Kendi tercihini de açıklıyor:
"Şahsen İslamcı kelimesinden, hoşlanmamakla birlikte, özellikle oryantalist girişimler neticesinde, hüviyetinde İslam yazdığı halde İslam''ı yaşamayan hatta düşman olan Müslümanlarla, bir siyasi-sosyal duruşu, bakışı olan dini yaşamaya çalışan Müslümanları birbirinden ayırt etmek için kullanılan bir kelime olarak ''İslamcılığın'' gereğine inananlardanım. Böyle bir ayrımsamayı yapmak ve anlamak gerek…"
Tartışmanın adlandırma değil, muhteva üzerinde sürdürülmesinin daha yararlı olacağını düşünüyorum.
Müslüman sıfatı yetmemiş
00:0030/08/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ile müslüman arasındaki ilişki her fert, topluluk ve toplum için "tam uyumluluk" olmamış, müslümanım diyen ve inancımıza göre de müslüman kabul edilmesi gereken insanlarda "ilim, iman, amel, ahlak" bakımından önemli –ama zayıflık veya eksikliği insanı İslam dairesinden çıkarmayan- farklar var olagelmiş. İslam her bir ferdi ve toluluğu, iki cihanda mutlu ve Allah''ın muradına ve rızasına uygun kılacak kabiliyet, ahkâm ve çözümleri ihtiva ettiği halde müslümanım diyen insanlarda –İslam''a göre- pek çok kusur, eksiklik, ihmal, gevşeklik.. görülmüştür. Bir de imanda ve amelde farklı yorumlar, anlayışlar, usul ve uygulamalar olmuş; bunları benimseyenlerin bir kısmına "sünnî", bir kısmına "gayr-i sünnî" denmiştir. Sünnî olanlara da selefî, Eş''arî, Mâtürîdî, Nakşî, Kadirî, Mevlevî, Rifâ''î.. sıfatları eklenerek bölüklere ayrılmıştır. Her bir bölükte müctehid (bilgiyi vahiy kaynağından alan), mukallid (bilgiyi, deliline bakmadan müctehidden veya ondan alandan... alan), müttebi'' (bilgiyi müctehidden, deliline bakarak alan) müslümanlar bulunmuştur. Sıra amele gelince ibadetlerde, muamelatta (buraya bütün siyasi, hukuki, ictimai alanlar girmektedir) ve ahlakta eksikli olan müslümanlar çokça bulunmuş; bu yüzden müslüman sıfatının yanına "salih, takva sahibi, kamil", "fâsık, facir, günahkâr" sıfatları eklenmiştir.
Evet Allah Teâlâ "Allah''a davet eden, salih amel sahibi olan ve ''şüphesiz ben müslümanlardanım'' diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir!?" buyuruyor; ama bu sözün (müslümanım sözünün) güzel olabilmesi için bunu söyleyenin: a) İnsanları Allah''a (İslam''a) davet etmesi, b) Kendisinin de başkalarını davet ettiği İslam''ı eksiksiz uygulaması gerekiyor. Fussılet suresinin bu 33. âyetinin tefsirinde İmam Ebu Mansur Mâtürîdî şöyle diyor: "Allah''a çağırmaktan maksat bir Allah''a kulluğa ve O''nun dinine çağırmaktır; yahut dince iyi ve meşru olanı yapmaya, kötü ve gayr-i meşru olanı terk etmeye çağırmaktır; bunu hem kendisi uygulayacak hem de başkalarını ona davet edecektir. Bu ifade bütün iyi, güzel ve hayırlı olan şeyleri ve Allah''a itaatın tamamını ihtiva etmektedir".
Müslümanım diyenlerin ve inancımıza göre de müslüman kabul edilmesi gerekenlerin yüzde kaçı bu ayetteki tarife uygun müslümandır?
Tarife uyanlar az, uymayanlar çok olduğuna göre bunları –dince gerekli olduğu için, eksikliklerine göre bazı hükümlere tabi olacakları için- birbirinden ayırmak üzere müslüman sıfatının yanına bir de "salih, fasık, sapkın..." gibi sıfatlat eklenmiştir. Mesela "Her salih kul müslümandır, ama her müslüman salih kul değildir". İmam Matürîdî''nin açıkladığı geniş çerçeveli "dava ve daveti" temsil eden müslümanları ifade etmek üzere "mücahid, müctehid, müceddid, dâ''î, mürşid" gibi sıfatlar kullanılmıştır.
Bir tarihte, İslam''a ve müslümanlara yönelen saptırıcı ve bozucu bazı tehlikeri, meydan okumaları fark eden gayretli bazı müslümanlar, mesela turancılık ve batıcılık ideolojilerine karşı "çareyi İslam''da arayalım" diye yola çıkmışlar, mücadele etmişler ve bunlara da –kim derse desin, birileri- İslamcı demiş. Başta bu kelimeye takılanlar olmuş, ama sonra kelime yerleşmiş. Bu insanlar mesela medeniyet, kültür, siyaset gibi bir alanda yoğunlaştıkları için "iman, ibadet ve ahlaka önem vermediklerini" söylemek çirkin bir iftiradır.
Şimdi tekrar edelim: Her müslüman islamcı değildir, ama her islamcı müslümandır. Bir de şu var: Her müslüman, ismi kullansın kullanmasın –mana, mefhum ve muhteva olarak- islamcı olmak mecburiyetindedir.
Müslüman kelimesi/sıfatı yeterli diyenler önemli bir hususu/sakıncayı gözardı ediyorlar: Eksiğinin farkında olmadan, kamil olanla ilgilenmeden, kendi halinden memnun olarak hayatına devam eden "eksikli müslüman" için kendini ıslah ve ikmal kapıları kapanmış olur.
Bu İsrail"in hakkından kim nasıl gelecek?
00:0031/08/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yahudi milleti değil, Siyonist İsrail ve siyonistler için ''Allah haklarından gelsin'' bedduasında bulunuyorum. Çünkü bunlar dünyanın başına beladırlar. Batılılar bunlardan yaka silkmiş, Madagaskar adası gibi bazı yerlerde tecrid edilmelerini bile düşünmüşler, ama sonunda -Osmanlı''nın hakkından gelince- boşluktan istifade ederek Filistin topraklarına yerleştirmişler.
Müslümanlar, farklı din mensupları ile bir arada insanca yaşamaya alışıktırlar ve asırlar boyunca hakim oldukları zaman ve mekanlarda gayr-i müslimlere, bütün temel insan haklarını tanıyarak birlikte yaşamışlardır. Yahudiler, Katolik İspanya''nın katliamından kaçınca onlara kucak açanların başında Osmanlı''nın geldiğini herkes biliyor. Gel gör ki, siyonistlerin hedefi, haksız ve hukuksuz olarak yerleştikleri, gasp ettikleri, durmadan sınırlarını genişlettikleri Filistin topraklarında Müslümanlar ve Hristiyanlarla -hak, hukuk, edep, dayanışma çerçevesinde- birlikte yaşamak değil, Nil''den Fırat''a kadar yayılan ve başkenti Kudüs olan büyük İsrail devletini kurmak ve başta Sahra ve Aksa meccidleri olmak üzere İslam mabetlerini yıkmak, Aksa''nın yerine Süleyman mabedini yeniden inşa etmektir. Bu niyetlerini gizlemiyor, gelip giden turistlerin ziyaret ettikleri yerlerde asılı levhalarda, maketlerde açıkça ilan ediyorlar.
Siyonist İsrail''in şimdiye kadar yaptıkları yanında hafif kalsa da Müslümanları rencide edecek olan son marifetleri, müzeye çevirdikleri bir caminin bahçesinde şarap festivali yapmaya kalkışmalarıdır. İsrail''in Beerşeva kentindeki Beerşeva Camii, dönemin Kudüs mutasarrıfı Abdülkerim Bey tarafından 1906 yılında yaptırılmış. Osmanlı buraları kaybedince cami müzeye çevrilmiş. Koca ülkede başka bir yer yokmuş gibi bir eski camiin bajhçesinde şarap festivali yapılması, her bahane ile Müslümanları döven ve öldüren siyonistlerin yeni bir tahriki olsa gerek.
İsrail ABD''ye, ABD de Ortadoğu''da en güvenilir partner olarak İsrail''e dayanıyor. İsrail''i mağlup etmek, ABD''yi mağlup etmek demektir; bunun da -imkansız değil, ama zor olduğu ortada. Filistin vaktiyle Rusya''nın desteğine dayandı, ama bundan da bir şey çıkmadı.
Kur''an-ı Kerim onlarca ayette ''kâfirlere bel bağlamanın hüsran ile sonuçlanacağını'' söylüyor, Müslümanları birlik, kardeşlik ve dayanışmaya davet ediyor. Bugün parçalanmış İslam dünyasını bir bütün olarak ele aldığımızda ''politikadan savaşa kadar'' her alanda önemli bir güç teşkil edecek insan, mal, bilgi ve teknoloji birikimine sahip olduğumuz apaçık ortada. Ümmete ait olan değerlere Batı''nın ne kadar muhtaç olduğu da görülüyor. Bu güç, kendi çıkarlarını korumaktan aciz olsun ve küçücük İsral ve benzerleri, tamamına kafa tutabilsin diye İslam dünyasının parçalanması hem sağlanmış hem de destekleniyor. Kendimize gelmedikçe, birlik ve dayanışmaya dönmedikçe, İslam barışını Müslüman gücüyle sağlamadıkça daha pek çok camimizde şarap festivali yapabilirler.
Onlara değl, kendimize kızalım, kendimizi ayıplayalım!
Haydin çocuklar namaza
00:002/09/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazetemizin dünkü (1. Eylül. Cumartesi) nüshasında yer alan haberin baş tarafını hatırlayalım:
"İzmir''in Bergama ilçesine bağlı Göçbeyli beldesinde, 40 gün boyunca 200 vakit namazı camide cemaatle kılan öğrencilere hediyeler verildi. Merkez Camisi İmam Hatibi Fatih Aktaş, "Haydi Çocuklar Namaza" sloganıyla çocukları camiye alıştırmak için bir proje başlattı. Katılan öğrencilerde aranan şart ise 40 gün boyunca 200 vakit namazı camide kılmaktı. Ödül olarak dizüstü bilgisayar, bisiklet, çeyrek altın ve çeşitli hediyeler koyuldu. Projeye katılan 51 öğrenciden 12''si, 200 rekat namazı camide kıldı ve büyük ödül dizüstü bilgisayar almaya hak kazandı. Bütün öğrencilere çeşitli hediyeler, camide en çok namaz kılanlara da bisiklet ve çeyrek altın verildi…"
Bir yıl önce en büyük torunumun çocuğu sevgili Mustafa ile böyle bir "büyük dede-torun mücamelesi" yaşadık. Namaza alışma vakti gelmişti, bazen kaçırsa da namaz kılıyordu, "Bir yıl hiç geçirmeden namazını kılarsan sana ne istersen alacağım, vereceğim" dedim, o da "kabul" dedi ve dediğini de yaptı. Söz bir kere ağızdan çıkmıştı, yerine getirlecekti, yılın ikmali yaklaştıkça "zorlanacağım bir şey isterse ne yapacağım" diye düşündüğüm oldu. Ne ise sonunda mutlu gün geldi, Mustafamız vaadini yerine getirmiş, bir yıl beş vakit namazını kılmıştı, söz yerine geldi diye namazı bırakmak da yoktu, o zaten kendine, yaşına ve başına uygun idraki, şuuru, sevgisi ile namazını kılmakta idi, bu bir yıllık ödüllü uygulama ise alışkanlığını pekiştirmeyi sağlayacaktı.
"Bir ayped istiyorum" deyince rahatladım, derhal istediğini kendine teslim ettim.
Haberde okuduğumuz olay bana göre örnek bir olay. Buna başka açıdan ve olumsuz yaklaşanlar da olabilir. Unutmayalım ki, biz çoğulcu bir toplum içinde yaşıyoruz, kocaman adamlar ibadetleri terk ediyorlar, ayıp ve günah şeyleri açıkça yapıyorlar. Bunları ayıplamak, "emir bi''l-ma''rûf…" yapmak yasak. Bazı meşhurlar açıkça zina yaptıklarını itiraf ediyorlar, "nikahın ne önemi var, önemli olan aşkımız" diyorlar (aşktan maksat şehvet, cinsel arzu; nitekim kısa zamanda biri bitiyor, diğeri başlıyor). Bütün bunlar medyada ve sahnede açıklanıyor ve alkış alıyor. Bizim değerlerimiz çiğnendiğinde uyarmak yasak, alkışlamak serbest. Peki bu gidişin yeni yetişen nesiller üzerinde etkisi ne olacak? Özel bir eğitim görmeyen çocuklarımız "öyle de olur, böyle de olur" demeyecekler mi?
Durum bundan ibaret olunca, çocukların kendiliklerinden iyi, doğru, güzel ve meşru olanı bulup hayatlarına uygulamalarını beklemek gaflet ve saflıktan başka bir şey değildir.
Namaz aynı zamanda alışmayı gerektiren bir ibadettir. Çocuğun idrak seviyesi ne olursa olsun onu zamanı geldiğinde (ergenlikten biraz önce) namaza alıştırmak gerekir. Ödül, takdir, teşvik gibi müspet araçlarla çocuk namaza alışınca idrak seviyesi geliştikçe "namaz ile ilgili şuuru, heyecanı, ihlası" da gelişir, kemale doğru yol alır.
Unutmayalım ki, müslümanların önemli bir kitlesi "cehennem korkusu ve cennet ümidi ile" ibadet ve itaat ederler; bu da bir kulluk seviyesi olarak kabul, hatta -belli kitleye yönelik olarak- teşvik edilmiştir.
Büyüklerin dikkatini namaza yöneltmek için birkaç yıldır yürütülen "Namaz ile diriliş", "Haydin Namaza", "Namaz Gönüllüleri Platformu" hareketleri güzel sonuçlar verdi, vermeye devam ediyor. Şimdi de çocuklarımızı bu büyük ibadete alıştırmak için teşvik ödüllü faaliyetler başladı; Allah bu yollarda gayret gösteren, emek ve para harcayanlardan razı olsun!
.Filistin istismarı, mezhepçilik ve ulusçuluk
00:006/09/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devletin verdiğini az bulan yeniçeriler kazan kaldırınca ''şeriat isteriz'' derse bu bir şeriat istismarı olur.
Gövde gösterisi yapmak, liderliği kapmak, ulusal çıkarlarını korumak ve stratejik amaçlarına ulaşmak gibi maksatlarla Filistin''den yana gözükmek, ''Ben bunları Filistin için yapıyorum'' demek de Filistin istismarıdır.
Filistin yıllardan beri İsrail zulmü altında inliyor, İsrail adım adım Filistin''i yutma yolunda ilerliyor, Gazze''yi yutmasına bir avuç Filistinli mücahid mani oluyor; İslam dünyası değil.
Gûya Suriye Filistin davasını destekliyor ve İsrail''i engelliyormuş; onun böyle bir gücü olsa Golan tepelerini geri alırdı.
Zalim Suriye yönetimi gidip yerine belki sünnîlerin çoğunluğu teşkil edeceği bir yönetim (mesela İhvan ağırlıklı bir yönetim) iş başına geldiğinde bunların İsrail ile işbirliği yapıp Filistin davasına ihanet edecekleri ihtimali mi var!?
Bunları niçin yazdım?
Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah''ın zalim Suriye yönetimini desteklediğini ilan etmesi sebebiyle. Bakın ne diyor:
''İsrail ve Amerika''nın karşısında olan her rejimi destekleriz. Suriye yönetimine öncelikle İsrail''e karşı takındığı tutum, ikinci olarak da reform ve diyaloğa hazır olduğuna inandığımız için destek veriyoruz. Suriye''deki olayların başladığı ilk haftalarda, Cumhurbaşkanı Beşşar Esed ile bir araya geldim, ''halkın meşru talepleri olduğunu, mutlak bir reforma ihtiyaç duyulduğunu'' ilettiğimde olumlu cevap verdi. Ancak muhalefet diyalog masasına oturmaktan yana değil, rejimi yıkmaktan yanaydı.''
Hangi rejimi, meşru bir rejimi mi yıkıyor da onlara karşı çıkıyorsun!
Erdoğan ve Davutoğlu da defalarca görüştüler ve saatlerce halkın sesine kulak vermesini söylediler, söz verdi, ama yapmadı. Bir yandan halkın meşru talepleri olduğunu söylemek, öte yandan bu halkı hunharca katleden bir yönetime destek vermek nasıl oluyor?
Şimdi dönüp bir de mazlum halkın bir temsilcisi ile insaflı bir şîî alimi dinleyelim:
Suriye muhalefetinin en büyük direniş cephesi Livau''t-tevhid''in lideri Abdulkadir Salih:
''Biz adil bir devlet istiyoruz, barışçıl gösterilerde de bu talepleri ilettik rejime. Fakat karşılığında vahşice saldırılar yaşadık ve halkın üzerine ateşler açıldı. Suriye halkının dramı yeni değil 40 yıldır aynı dozajda bir sindirme ve sistematik baskı politikası uygulanıyor. Ama biz buna karşı çıkıyoruz artık! Artık herkesin özgürce kendini ifade edebileceği, konuşmaktan korkmadığı, hak ve adalet kavramlarının anlam bulduğu bir yönetim talep ediyoruz. Allah''ın izniyle tüm etnik gruplarıyla beraber Suriye Halkı bu kazanımı elde edecek! Suriye''de 18 aydır neredeyse her gün yüzlerce kişi katlediliyor. Bu halk sadece özgürlük talebinde bulunduğu için bu dramı yaşıyor! Lütfen bu katliama ve vahşi politikalara karşı sessiz durmayın! Bu izledikleriniz film değil, gerçek tüm çıplaklığıyla gözler önünde.''
Lübnan Yüksek Şii Konseyi Üyesi Seyyid Hani Fahs:
''Suriye''de yaşananlar artık suç olmaktan çıkıp korkunç bir faciaya dönüştü. Suriye devrimine destek vermekte geç kalındı. Lübnan''daki Şiilerin yüzde 70''inin Suriye yönetimini desteklediği yönündeki iddiaları doğru değil. Suriye devrimine destek veriyoruz ve bunu, 10 Ağustos''ta bazı Şii alimlerle birlikte bildiri yayımlayarak duyurduk. Suriye ve Arap ülkelerinde yaşanan halk ayaklanmalarına destek veren Şiilerin sesi çoğunluk tarafından bastırılıyor... Tahran''ın dış politikadaki en büyük hatası olaylara karşı ideolojik bir yaklaşım sergilemesidir.''
.Doğru adres
00:007/09/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazımda şöyle demiştim: ''Mezhepçilik ve mezhebî siyaset ümmeti parçalar, birbirine düşürür ve tüketir. Mezhepçilik yerine -her grubun farklı mezhep inançlarını kendilerine bırakıp- ortak İslam imanında kardeş olmaya bakmak gerekiyor.''
Bu yazıyı eleştiren bir yazar benim adresimin yanlış olduğuna işaret ederek doğru adresin Ahmed el-Katib, Hüseyn Fazlullah olduğunu yazdı. Şöyle diyordu:
''Dolayısıyla Şia''ya yaklaşma adına atılacak her adımın bizi götüreceği nokta din anlayışında çoğulculuktan başkası değil! Tabii ümmeti Şiileştirme politikalarının etkisinden tam anlamıyla koruyabilirsek!.. Bir yanda ''mezhepçilik'' diye yaftalanan tavır, diğer yanda ondan kurtulmak adına sergilenen ''çoğulculuk'' durumu. Bu ikisinin ortası yok mu? Elbette var. Ayetullah Fadlullah gibi, Ahmed el-Kâtib gibi sağduyulu Şiilerin sesi. Onlardan önce İmam Zeyd''in çizgisinde kristalleşen ideal tavır. Dolayısıyla İmamî Şiiliğe zeytin dalı uzatanlar, gerçekçi hareket etmek istiyorsa adres olarak burayı göstermeli.''
Birkaç yazıda bu iki zatın, ''mezhepçilik parçalar, herkesin mezhep inancını kendine bırakalım, hak dinin mezhepler arasındaki ortak noktaları üzerinde kardeşlik ve birlik kuralım'' şeklinde özetleyebileceğim düşünce ve teklifimi destekleyen sözlerini nakledeceğim. Benim katılmadığım görüşleri de var, onlara da işaret edeceğim.
Peşinen şunu kaydedeyim:
Ben ne mezhep inancı bakımından Şîa''ya yaklaşma ne de dînî çoğulculuk peşindeyim. Peşin hüküm ve kanaatler anlayış kabiliyetine zarar vermedikçe benim maksadımı anlamak çok kolaydır: Herkesin mezhebi kendine, mezheb konularını tartışmaya açarsak şimdiye kadar olduğu gibi kıyamete kadar da sürer ve bir sonuca ulaşamayız. Halbuki bütün mezheb, cemaat, tarikat ve meşrebleriyle İslam''a ve Müslümanlara düşman olanlar karşısında Müslümanların (mezheplerin değil, Müslümanların) birliğine ihtiyacımız var. Bu birliği nasıl oluşturabiliriz? İşte düşünce ve hareketimizi bu dava üzerinde yoğunlaştıralım.
''Dinî çoğulculuk'' üzerinde duran da ben değilim, doğru adres diye gösterilen Ahmed el-Katib. Aşağıda bunu açıkça görecek ve okuyacağız.
Ahmaed Kâtib Şîî-Ca''ferî medreslerinde okumuş, Irak, Kuveyt ve İran''da Şîî medrselerde (havze) hocalık yapmış, halen Lonrda''daki Medeniyetlerarası Diyalog Cemiyeti''nin başkanlığını yapan bir zat. Gelenekleşmiş Şîî mezhebi kurallarını eleştirdiği için birçok meşhur Şîî-Ca''ferî alim tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş, ''cahil, sapkın hatta münkir'' olduğu ileri sürülmüştür.
Bana göre, Şîî mezhebinin olmazsa olmaz kurallarını tartışmaya açmakla -İslam birliği, farklı mezheplere mensup Müslümanların kardeşliği... davası- bakımından uygun olmayan bir yola girmiştir. O bunu, Sünnîlere yaklaşayım diye de yapmamıştır; çünkü Sünnîleri de sert bir şekilde eleştiriyor. Ama kendi -belki eski- mezhebine mensup kişilerle arasında tamiri güç bir yarık açmıştır. Tenkitleri yüzünden Sünnîlere de yaranacağını sanmıyorum
Onun sözlerini gelecek yazıda nakledelim.
Ahmed el-Katib (Sünnî olsun, Şîî olsun) mezhep yerine demokrasi istiyor
00:009/09/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Doğru adres olarak gösterilen iki zattan biri olan (diğeri Hüseyin Fazlullah, ona da geleceğim) Ahmed el-Katib''in Şîî ve Sünnî mezhepleri, imamet, sahabe, hilafet, demokrasi, İslam birliği gibi konulardaki görüşlerini doğrudan kendi eserlerinden ve konuşmalarından vereceğim. Gerektikçe kendi görüşüme de işaret edeceğim.
14 Mayıs 2012 tarihinde İslam-online sitesinin yaptığı röportajdan:
''Genel olarak Müslümanlar birlikte yaşıyorlar, aralarında gerçek bir ihtilaf yok; bu sebeple bizim Sünnî ve Şîî medreselerini (ekollerini, mezheblerini) birbirine yaklaştırmaya da ihtiyacımız yok; bizim ihtiyacımız bu ikisini yepyeni bir insani düşünce; yani demokrasi düşüncesi ile değiştirmektir. Bu iki medrese diktaya veya istibdada dayanıyor ve her ikisinin de ömrü bitmiştir veya bitmek üzeredir. Bizim yeni bir kültürü yaymamız gerekiyor ki, bu da diyalog, çoğulculuk, demokrasi ve insan haklarıdır...''
''Çatışmaların sebebi bu iki mezhebin fıkhıdır, bu sebeple çözüm onları değiştirmekte ve yerlerine insana yönelen, herhangi bir ideolojiye angaje olmayan laik devletlerdir'' diyebilir miyiz? şeklindeki soruya şu cevabı veriyor:
Evet Sünnî ve Şîî siyaset fıkhı istibdada dayanır, istibdad ancak istibdad fıkhı yapar...''
rpcstqhotmail.com adresli ''Din ve Siyaset'' sitesinde, 2011 Aralık ayında yapılan bir röportajdan:
''İşte İmam Hüseyn, bakın Kerbelâ''da ne diyordu: ''Ben, dedemin ümmeti içinde ıslahat yapmak için yola çıktım''. Hak hukuk tanımayan zalimlere karşı isyan eden bir halk, tarihi olarak Sünnî mezhebine mensup da olsa Şîîliğe ve Kerbelâ''da Hz. Hüseyin''e daha yakındır. Zalim yönetici de tarihi veya mezheb mensubiyeti bakımından Şîî de olsa, Muaviye oğlu Yezid''e daha yakındır.
Suriye''de halkın isyanı yönetim Alevî olduğu için değil, zalim olduğu içindir. Yönetimin zulmü ve şiddeti de halk Sünnî olduğu için değil, zulme baş kaldırdığı içindir.
Sünnî ve Şîî mezhepleri dikta yönetimlerinde doğdu, gelişti ve bugüne kadar yaşadı. Herkes için hürriyet getiren demokrasilerde de bu iki mezheb mensupları yanyana yaşayabilirler, yardımlaşır ve dayanışırlar... Tarihi ihtilaf, ''hangi rejim ve hangi yönetici'' konusunda idi. Her iki mezhebin mensupları bugün, herkese hak ve hürriyet getiren demokrasi düşüncesinde birleştiklerine göre tarihi ihtilafın dayanağı ortadan kalkmıştır. Şimdi bu iki grup, birbirine yaklaşarak değil, birleşerek (tekarub değil, vahdet içinde) yaşayabilirler...
Ben soruyorum:
Zulme, istabdada, hukuksuz şiddete karşı olmak, hakkın, hürriyetin, adaletin yanında yer almak her Müslümanın vazifesidir. Ancak mezheb yerine demokrasi, imamet veya hilafet devleti yerine laik devlet teklifi doğru adres midir?
Ben ''herkes kendi mezhebini muhafaza edebilir, yeter ki, mezhepçilik yapılmasın'' demiştim. Beşer tabiatını, toplum kurallarını iyi bilenler, halkın mezhebini demokrasi ile değiştirmeyeceğini de iyi bilirler.
Nakıllere devam edeceğim.
El-Katib doğru adres mi?
00:0013/09/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
et-Teşayy''u''s-siyasî ve''tüteşayyu''u''d-dînî isimli kitabından:
Önsözden: Sünnî ve Şîî düşünce ümmete, mezheb kimliğini görmezden gelerek bakmalıdır; yani ümmeti, hak, hürriyet, adalet, demokrasi arayan bir gruplar topluluğu olarak görmelidir. Birbirini yok etmenin, uzaklaştırmanın, hakim olmanın peşinde olmamalıdırlar. Sünnîler Şîîlerin tarihini, aşırı gidenlerinin sözlerini bir yana bırakmalı, Şîîler de Sünnileri karşıt olarak değil, kendini koruyan, kucak açan bir kardeş topluluk olarak görmelidirler… Her iki grup, lügatlarından “Sünnî ve Şîî” terimlerini silmeye bir hazırlık olarak, ayrım yapmaksızın ümmete hizmeti, ölmüş ve tarihe karışmış, diktatörce, sapmışça kalıntılardan kurtulmayı ve İslam''ın özüne sarılmayı hedefleyen bir strateji uygulamalıdırlar.
Sonsözden: Bugünün meselesi benim Şîî olup olmadığımdan çok hak ve adaleti arayıp aramadığım, şûrâ ve demokrasiye bağlı kalıp kalmadığımdır.
Şîî ve Sünnî gibi mezheb unvanları sonradan takılmış siyasi unvanlar olduğu için Müslümana gerekli olan “İslam''ın kendisine verdiği ismi korumak ve onunla anılmaktır ki, o da “Müslüman”dır.
2007 yılında yayınlanan “es-Sünne ve''ş-şî''a vahdetu''d-dîn…” isimli kitabından:
Müt''a nikahı konusundaki Sünnî-Şîî fıkıh ihtilafını şu şekilde çözmek mümkündür: Ya her bir mezheb diğerinin ictihadına saygı gösterecek veya iki mezheb şu şekilde birleştirilecektir: Müt''a ancak -zinaya düşme tehlikesi gibi- zaruret hallerinde geçici olarak caizdir.
(Geçmişte bir zaman ben bunu yazdığımda gürültü koparmışlardı).
Doğru adres olarak gösterilen el-Katib sahabe konusunda, Sünnîlerin asla kabule yanaşmayacağı şeyler söylüyor:
Sahabe de diğer Müslümanlar gibidir; onların lehinde ve aleyhinde olan bunlar için de söz konusudur. Sahabeden kim iyi davranırsa onu överiz, kim kötü davranırsa kınarız. Onların Hz. Peygamber''i (s.a.) görmek ve O''nun çağında yaşamış olmanın ötesinde büyük bir üstünlükleri yoktur; hatta onların günahları başkalarının günahından daha çirkindir; çünkü onlar mucizeleri, işaretleri doğrudan gördüler; şu halde bizim günahlarımız daha hafiftir; çünkü bizim mazeretimiz onlarınkinden güçlüdür…
(Söz uzamasın diye aşağıdaki paragrafı aynen nakletmiyorum, özetliyorum):
Cemel Savaşı gösteriyor ki, sahabe hata ve günahtan uzak değildir. Muaviye yıllarca Hz. Ali''yi ve onun yanında olan ashabı minberlerden lanetlemiş, Hz. Ali de ona ve yanındakilere lanet okumuştur. Birçok sahâbî Muaviye''yi sahabeden bir olarak kabul etmemişlerdir.
el-Katib''e göre ümmeti birliğe götüren yolun başı çoğulcu demokrasidir; şöyle diyor:
Birlik dünyaya önem vermemek (zühd) ile, başkalarına karşı alçak gönüllü olmakla, başkalarının mallarını, haklarını ve menfaatlerini öncelikle korumakla başlar; demokrasiyi benimsemekle amacına ulaşır; o demokrasi ki, çoğulculuğa ve başkalarının haklarına saygı gösterir, başkaları için farklı olma hakkını tanır, onların duygularına hürmet eder. Geçmişlerimiz (selef)den her biri yalnızca kendisinin (kendi mezhebinden olanların) kurtuluşa ereceklerine inanmak, Allah''ı inkar derecesine varmayan, basit ve parçaya ait bazı ihtilaflı konular yüzünden diğer mezhep mensuplarını kafir, bid''at ehli ve sapkın ilan etmekle hata etmişlerdir.
Allah''a, ahirete, Büyük Peygamberimiz Muhammed Mustafa''nın (s.a.) Allah elçisi peygamber olduğuna iman eden herkesin -farklı mezhebine ve detaylardaki ihtilafa bakılmaksızın- Müslüman kardeş kabul edilmesi kesinlikle gereklidir. Her şeyi yerli yerine koymak, dengeli değerlendirmek, ihtilafı büyütüp, ittifak noktalarını önemsizleştirmekten uzak durmak gereklidir.
Bana göre el-Katib doğrularla yanlışları birbirine karıştırıyor ve onun yöntemi (mezhepleri terketmek, birleştirmek, demokrasi ile değişmek, iki tarafın hatalarını sayıp dökerek düzeltmeye kalkışmak…) ümmette birliği sağlamaz, ihtilafı içinden çıkılmaz hale getirir. Ve ben ısrar ediyorum: Mezhep içi tartışmaları her mezhebin kendine bırakmak, mensuplarını dinden çıkarmayan mezheplere “İslam mezhepleri” olarak bakmak ve ortak iman esaslarını göz önüne alarak kardeşçe dayanışmak çıkar yoldur ve doğru adrestir.
(Hüseyin Fazlullah ile devam edeceğim).
Hüseyin Fazlullah ve İslam birliği
00:0014/09/2012, Cuma
Muhammed Hüseyn Fazlullah –bazı şîa alimlerinin itraz, itham, tekfir ve tadlîllerine (sapkın demelerine) rağmen şî''anın, ictihad ve fetva selahiyetli bir alimi, âyetullahı ve merci''idir. Onun İslam birliği, sünnî-şîî ihtilafının bu birliğe engel olmaması konularındaki görüşleri, benim görüşlerime çok yakındır. Ancak o, şüphesiz bir şîî alimdir, aşırı giden şîî alimler gibi –sünnîlere çok ters gelen- inançları ve ictihadları yoktur, daha mülayim, sünnîlere daha yakın, insaf sahibi, birlikçi bir ilim, düşünce ve islami hareket adamıdır.
Ona göre de şî''anın imamları ma''sumdur (peygamberler gibi ısmet sıfatları vardır), hilafet hakkı (imamet) Hz. Ali''ye aittir, bu hakkın Hz. Peygamber tarafından ona verildiğine dair sağlam rivayetler vardır, bir şîînin sünnî mezhepleriyle amel etmesi caiz değildir…
Ancak H. Fazlullah''a göre Kur''an tektir ve asla değişmemiştir, sahabe tekfir edilemez, onlara sövülemez, Hz. Peygamber''in eşlerine saygı gösterilir, velayet-i fakih bir ictihaddır, onu kabul etmeyen şîî olmaktan çıkmaz, şîî-sünnî yaklaşması birbirine mezhep propagandası ve daveti yaparak değil, bizi müslüman kılan ortak imanda kardeşlik ile gerçekleşir.
Onun bazı kitaplarından ve konuşmalarından yukarıda yazdıklarımı ortaya koyan sözlerini naklediyorum:
Yüksek sesle tekrar tekrar söyledik ki, dinin temeli (usulü) üçtür: Bir Allah''a, peygamberine ve ahirete inanmak. Bunlara iman eden mümindir, birini bile inkar eden kafir olur. İmamet, adil, aklın iyi ve kötüyü bilmesi gibi meselelerdeki farklılık ise dinin değil, mezhebin temel inançlarıdır (usulüdür). Bu sebeple imamlar hakkında , şî''a gibi kesin bilgi ve kanaat sahibi olanlar onlara inanırlar, kesin kanaat sahibi olamayanlar inanmazlar; ama inanmadılar diye de İslam''dan çıkmazlar, ancak şîa onları bu konuda hataya düşmüş olarak görür.
(Ali Özek Hoca''nın başkanı olduğu İSAV''ın yıllarca önce yaptığı ve benim de aktif olarak katıldığım sünnî-şîî sempozyumunda biz de aynı sözleri “sonuç bildirisine” yazmıştık).
Allah Teâalâ bize, Hristiyan ve Yahudilerle en güzel bir şekilde tartışın diyorsa müslüman olan şîîler ve sünnîler birbiri ile en güzel bir şekilde diyalog kurup tartışmazlar mı?
Bir yandan müslümanları şîî veya sünnî olmaya çağırmak (davet etmek), diğer yandan müslümanları birliğe çağırmak arasında çelişki yok mudur?” şeklindeki bir soruya şu cevabı veriyor:
Hayır, yoktur. Çünkü sünnî şîîye veya şîî sünnîye bilip anlayıp karar vermeden gel sünnî veya şîî ol diyecek değildir. Bu iki mezhebe ve başkalarına mensup olan müslümanlar birbirini, bütün müslümanlara düşman olan güçler, zulüm ve hıyanet karşısında işbirliğine çağıracaklar, ortak iman esaslarına dayalı bir İslam birliğine çağıracaklar.
Ahmed el-Katib''in beklenen Mehdî''yi kabul etmemesi, şîî anlayışa uygun imamet inancına karşı çıkması hatırlatılarak “onun hakkında ne dersin” sorusuna şu cevabı veriyor:
Ahmed, ihtisası dışında kalan konularda yazmıştır. O halifelerin hilafetini inkar eden bir sünnî gibidir; yani bize göre o müslümandır, ama şîî değildir.
Merhum H. Fazlullah gibi şîî, Yusuf Kardavî gibi sünnî alimler ne kadar çok olur ve sesleri yüksek çıkarsa İslam birliği de o kadar çabuk oluşacaktır; inşaallah.
Akif"in Meali
00:0016/09/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mütefekkir, şair, islamcı, ahlak abidesi Mehmed Akif Ersoy merhumun yıllardır özlenen mealinin bir kısmı (üçte biri) bulundu ve iki değerli araştırmacının tashih, tertip, karşılaştırma gibi çalışmalarıyla yayınlandı. Bekleneceği gibi iki farklı tepki verildi: Sevinen, tebrik eden, keşke diğer kısmı da bulunsa da yayınlansa diyenlerin tepkileri. Öfkelenen, azarlayan, din kurallarını (vasiyet meselesi) hatırlatan, sahte olduğunu iddia edenlerin tepkileri.
Bazı kimseler var; yalnız kendilerinin dini bilip onunla amel ettiklerini sanıyor ve başkalarına dönük olarak ''din bekçiliği'' yapıyorlar. Onlara kardeşçe tavsiyem her an din aynasına bakıp kendilerini görmeye çalışmalarıdır.
Önce ''bu meal gerçekten Akif"e mi aittir?'' sorusuna bakalım.
Ona ait olduğuna iki sebeple (delil ile) inanıyoruz:
1. Rivayet yolu (haber kaynağı): Yüksek İslam Enstitüsü"nde okurken bizim de hocamız olan merhum Mustafa Runyun alim, dürüst, İslam için gayret eden, sorumluluğunu müdrik bir zat idi; işte bu zat, eldeki meal kısmının (latin harfleriyle daktilo edilmiş metnin) Akif"e ait olduğunu oğluna söylüyor. Mustafa Hoca Mısır"da okumuş, orada yaşayan Akif dostlarıyla ve mealden haberdar olan şahıslarla uzun süre ve sıkça beraber omuş idi.
2. Dirayet (ilmî inceleme) yolu: Bu yoldan da yaptığımız inceleme ve -merhuma ait olup şurada burada yayınlanmış bazı ayet mealleriyle- karşılaştırmalar sonunda vardığımız kanaat ve karar.
Vasiyet meselesine takılıp ''Madem ki Akif bu mealin yakılmasını vasiyet etmiş bunun yapılması gerekirdi, vasiyete aykırı hareket edildi, bu ise caiz değildir'' diyenlerin iyi niyetli olanlarına söyleyeceğim şudur:
Vasiyet iki çeşittir: a) Bir kişinin hak, hukuk (alacak, borç, vaad vb.) ve hayırlarıyla ilgili olup vefatından sonra yapılmasını istedikleri; bunları yerine getirmek gereklidir. Meşru bir mazeret olmadan yerine getirmeyenler sorumlu olurlar. Meşru mazerete örnek, kişinin zaten varis olan bir yakınına bir malı veya menfaati vasiyet etmesidir. Peygamberimiz ''varise vasiyet olmaz'' buyurduğu için bu vasiyet yerine getirilmez. Malının üçte birden fazlasını vasiyet eden kimsenin bu vasiyeti de ancak varisleri razı olursa uygulanır.
b) Kızımı evlendir, oğlumu filan yerde okut, kitaplarımı filan yere ver... şeklindeki talepler ve bunlara ilişkin verilen sözler de vasiyet terimi içinde görülmüştür. Ancak bunların yerine getirilmesi talebin hem meşru olmasına hem de vasiyet edenin vefatından sonra şartların değişmemiş olmasına bağlıdır. Şununla evlendir dediği kişi ölmüş veya sonradan ahlakı değişmiş ise bu vasiyet yerine getirilmez. Okul kapanmış veya daha iyisi açılmış ise istenen aynen yerine getirilmez, maksada göre uygun olan yapılır.
Akif"in meali bir mal değildir; müminlerden gizlenmesi, insanların istifade etmelerinin engellenmesi caiz olmayan bir ilimdir. Akif bu ilmin, kendi zamanının şartlarında kötüye kullanılacağından korktuğu için gizlenmesini, hatta yakılmasını istemiş, ama ne kendisi yakmış, ne de emanet ettiği zat yakabilmiştir. Muhtemelen şartların değişme ihtimalini düşünmüş ve beklemişlerdir. Keşke ellerindeki tam nüshayı yakanlar da böyle düşünseler ve bekleselerdi. Şimdi şartlar değişti. Ortada birçok meal var, bize göre caiz olmasa da namazda Türkçe okumak isteyenler zaten bunlardan okuyorlar. Ayrıca namazda Kur"an"ın Türkçe okunmasını dayatacak bir iktidar, bir devlet de yok ve artık olamaz. Olursa da birden fazla meal bulur ve bunu gerçekleştirirler.
Şu halde Akif"in mealini hala saklamak veya yakmak caiz olmadığı gibi bunu yayınlamak da dinin hükümlerine aykırı değildir.
Kem söz sahibine aittir
00:0020/09/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (s.a.) hakkında karalayıcı, küçük düşürücü, hakaret içeren bir filim yapılmış, bu yüzden müslümanlar ayağa kalktılar, kendi ülkelerinde şiddet içeren toplantı ve yürüyüşler yapıyorlar, filmi yapan kâfiri tel"in ediyor ve filmin oynatılmaması için tedbir alınmasını istiyorlar.
Tepki ve talep normaldir, ama normal ve meşru olmayan davranış şiddettir, masum insanların canlarına ve mallarına zarar vermektir.
Düşünce ve ifade hürriyetini hakarete kadar vardıranlar bizim ülkemizde ve dünyada eksik değiller; başbakandan sıradan insanlara kadar birçok kimseye basında, sanat gösterilerinde, kitaplarda hakaret ediliyor; yargıya müracaat ediliyor, yargı bilirkişiye havale ediyor, bilirkişi de çok kere ''Bu bir ifade ve düşünce hürriyeti eseridir, suç sayılmaz'' diye rapor veriyor.
Şüphesiz Peygamberimiz Efendimize hakaret ile bir başkasına hakaret eşit değil, ama ''Kur"an"ın değerli kılındığını bildirdiği'' hiçbir insana hakaret caiz olamaz. Düşünce ve ifade hürriyetini hakarete kadar genişletenler henüz insan olamamış yaratıklardır. Her kim ve ne sebeple olursa olsun Peygamberimize ve bu arada başka dinlerin mensuplarının kutsallarına hakaret etmek eğer bireye ait bir davranış ise ahlaksızlık, edepsizlik, değerlere isyandır. Bir şahıstan çıksa da bunu bir gurup, kuruluş, kurum, ajan vb. tertip ediyorsa meselenin ideolojik, siyasi ve stratejik boyutu da var demektir.
İslam"ı ve Peygamberini herkesin sevmesi beklenemez; ama insana ve kutsallara saygı insan olan herkesten beklenir. Böyle bir saygısızlık yapıldığında yapanın en yakını birinci derecede engellemek ve kınamaktan sorumludur; sonra bu sorumluluk halka halka genişleyerek insanlık şuur ve onuruna sahip herkesi içine alır, almalıdır.
Son olayda ve benzerlerinde İslam topluluklarında görülen tepki davranışlarını tasvip etmek mümkün değildir. Toplanılır, engellenmesi, yapanın cezalandırılması istenir, sorumlular uyarılır... ama yakmak, yıkmak, öldürmek, yaralamak ne demektir; bunun hangi kitapta yeri vardır?!
İşin siyasi ve stratejik yönüne gelince; bu bakımdan yapılanlar tam da tuzağa düşmenin, düşmanın istediğini gönüllü yapmanın resmidir.
Kurt kuzuyu yemeye niyet edince, kendisi derenin üst (aşağıya akan) tarafında olduğu halde daha aşağıdaki kuzuya ''suyumu niçin bulandırıyorsun'' diye bağırır, sonra da saldırarak yermiş. Sözde büyük (doğrusu iri) devletlerin, İslam dünyasına yönelik planları, projeleri, talepleri, çıkarları var; bunlar bir yeri işgal etmeyi, bir yere saldırmayı, bir yerde iktidar değiştirmeyi gerekli kıldığında başvurdukları taktiklerden biri de kitleleri sokağa dökecek tertiplerdir.
Peygamberimize canımız feda; ama bunu, hayatımızda O"nu örnek alarak, getirdiği dini ve hayat nizamını insanlığa mal etmeye çalışarak ortaya koymalıyız.
Kırk yıllık Yani...
00:0021/09/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Değişimin değişmez bir kanun olduğu söylenir ama pek kolay, çabuk ve bazı alanlarda kendiliğinden olmadığı da apaçık ortada. Şu laikçilerin İmam Hatip okulları ile başörtüsüne bakışları işte bu değişmeyenlerin başında geliyor. ''Kırk yıllık Yani, olur mu Kâni'' demişler; Yani"nin; yani gayr-i müslimin Kâni; yani Müslüman olduğu, ihtida olayı nadir değil, fakat bu laikçiler -ki, çoğu eski ve yeni CHP çatısı altında bulunuyorlar- bir türlü hidayete eremiyorlar.
Başbakanımız Denizli"de İmam Hatip okullarından, dört artı dörtten ve seçmeli Kur"an, din ve siyer derslerinden söz etti ya, yine tozu dumana kattılar, medyada şovlar yapıyor, kaybettikleri (bu sebeple hayali) ihtilal muhataplarını tahrike çalışıyorlar.
Bağnazlık, peşin hüküm, kökleşmiş kanaat aklın sağlıklı işleyişine mani olduğu için bir türlü söyleneni anlamıyorlar. Adıyla sanıyla profesör bir bayan çıkmış hâlâ ''Bu kadar İmam Hatip okuluna ihtiyaç yok, kızlar imam olmadıklarına göre onların orada ne işi var, bu bir karşı devrim, iktidar dini siyasete alet ediyor...'' diyor. Altmış senedir bu terane devam ediyor, hiç değişmedi.
İmam Hatip okulları, laikçilerin istedikleri gibi ''bir meslek okulu''; yani yalnızca imam ve hatip yetiştiren ve sadece ilahiyat fakültelerine öğrenci hazırlayan okullar değil. ''Çocukları hangi mesleği, fakülteyi, dalı seçerse seçsin ama dindar olmalarını, milletimizin temel değerlerine yabancılaşmamalarını'' isteyen veliler İmam Hatip okullarına akın ediyorlar.
Hemen bir başka itiraz avazesi yükseliyor: Diğer okullar dinsiz mi yetiştiriyor?
Seçmeli din derslerine bile itiraz etmenin manası nedir? ''Çocuklar okullarda din öğretimi ve eğitimi almasınlar'' demek değil midir? Ben 1940"lı yıllarda ilkokulda ve orta okulda okudum; bir hocadan bir kere olsun din, Allah, Peygamber sözü işitmedim. Ama ilkokul son sınıfta bizi Halkevi"ne götürdüler, kız arkadaşlarla eşleştirerek dans öğrettiler (uygarlık).
Her şeye rağmen ''diğer okullar -hele de bu seçmeli dersler konduktan sonra- dinsiz yetiştiriyor, İmam Hatiplerden başka dinimizi ve değerlerimizi koruyacak bir okul yok'' demiyoruz, diyemeyiz. Ama İmam Hatiplerin bu maksada daha uygun olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
''Başörtüsü, din dersleri, genel maksatlı İmam Hatip okulları öğrencileri bölüyor, farklılaştırıyor, bu da milli birliğe aykırı'' diyorlar.
Bu itirazın gideceği yer şudur: Milli eğitim, değerler yönünden tek tip insan yetiştirecek şekilde ayarlansın.
Peki bu değerler nedir?
Eğer milli değerlerimiz ise bunun başında ve özünde din vardır. Yapılan araştırmalar halkımızda inancın, dine saygının ve az çok dini uygulamanın büyük çoğunluğu teşkil ettiğini gösteriyor.
Şu halde tek tiplik adına ya değerlerimizden vaz geçecek, sözde evrensel olan Batılı -bu da sağ mı, sol mu çözülmüş değil- değerleri dayatacaksınız, yahut da bütün öğrencilere dini mecbur hale getireceksiniz. Eğer demokrasi diyorsanız bunu yapamazsınız, İslam diyorsanız yine yapamazsınız. Çünkü zorla, dayatarak dindarlık olmaz. Bu sebeple hem isteyene hizmet versin diye alternatif okullar açılıyor (istemeyen çocuğunu göndermez), hem de yine isteyene bütün okullarda belli ölçüde din bilgisi alma imkanı sunuluyor.
Bundan iyisi can sağlığı.
"Her bayan başını örtsün!"
00:0023/09/2012
Din adına konuşan biri çıkıp ''Ülkede yaşayan bütün bayanlar örtünecek; (tesettüre girecek) müslüman olanlar dinlerinin hükmü gereği, müslüman olmayanlar da "ikilik olmasın, açıklar erkekleri rahatsız etmesin..." diye örtünecekler'' dese laikliği benimseyenler, liberaller, yarım müslüman veya gayr-i müslim olanlar bunu nasıl karşılarlar!?
Bu sorunun cevabını her bir gurup ayrı ayrı düşünsünler.
Benim derdim ne bu soru, ne de cevabı; ülkemizde hukuk, ahlak, insan hakları ve hürriyetleri bakımından aynı mahiyette olan bir söz yıllardır, hem de önemli mevkiler işgal etmiş adamlar/kadınlar tarafından söylenip duruyor ve belli bir kesim bunu alkışlıyor. Bakın ne diyorlar:
''Ülkemizde yaşayan bütün kızların ve kadınların kamuda çalışanları ile okuyanları tesettürden çıkacaklar, özellikle başlarını açacaklar. Diğer kızlar ve kadınlar da bizim açmalarını istediğimiz yerlerde açacaklar, buralara örtülü giremeyecekler!''
Niçin?
''Çünkü örtünmek uygarlığa aykırı, ayrımcılığa sebep oluyor ve bizi rahatsız ediyor...''
Bunu uygulayan komünist ve faşist ülkeler oldu; onlar daha uygar değillerdi, ayrıca hak ve hürriyet taraftarlarınca topa tutuluyorlar, bunun insan hak ve haysiyetine aykırı olduğu söyleniyordu. Ama sıra örtünmek isteyen müslümanlara gelince tarife değişiyor, hükümler ve değerler altüst oluyor.
Bir yandan ''farklılık tabîîdir, haktır, zenginliktir'' diyorlar, diğer yandan ''farklılık bölüyor, farklıyı rahatsız ediyor'' diyorlar.
Bölen, parçalayan, insanları birbirine düşüren farklılık değil, farklılığa tahammülsüzlüktür. İnsanlara, birbirinin inancına, hayat tarzına, siyasi... tercihine saygı göstermeyi (bana göre tahammül etmeyi) öğretecek yerde, bir uygarlık ve hayat tarzını –ona inansın inanmasın, katılsın katılmasın- herkese dayatmayı öğreten ve önerenler var ya, işte asıl bölücüler onlardır. Bunların arasında kimler yok ki: Bazı gazeteciler, akademisyenler, san"atçılar, edebiyatçılar, Batı kulübü üyeleri...
''Okullarda öğrencilerin bir kısmı başını örter, bir kısmı açarsa bu ayrımcılık doğurur ve "örtünmeyenler müslüman değil mi" sorusuna/şüphesine yol açar'' diyorlar.
Örtünme İslam"ın emirlerinden yalnızca biridir; toplumda müslüman olan ve İslam"ın birçok emrine aykırı yaşayan milyonlar var; diğerleri onlara ''müslüman değil'' mi diyorlar veya her gün bölüklere ayrılıp kavga mı ediyorlar veya ayrı mahal ve mahallelerde mi yaşıyorlar? Madem ki toplumda farklılığa tahammül var, gelin bunu okullarda öğretmeye başlayın.
Doğru yol ve yöntem budur.
Din istismarı
00:0027/09/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mevcut anayasanın 24. maddesinin son fıkrası şöyle diyor:
"Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz."
Bu Türkçesi ve mantığı bozuk fıkra, eskiden bir de 163. madde diye meşhur olmuş ve canlar yakmıştır şu ceza maddesine konu olmuştu;
"Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (...) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır".
163. madde kaldırıldı, darısı anayasanın yukarıda alıntılanan fıkrasının başına; o da yakında –yeni bir demokratik anayasa yapılırsa- kaldırılacak.
Laikliği istismar eden, dine karşı bir din gibi kullanmak isteyen kesim, hem 163"ün kalkmasına razı değildi, hem de mezkür fıkranın kalkmasını istemezler. Ellerine fırsat geçse 163"ten daha beterini getirerek din hürriyeini, "adı var kendi yok" durumuna götürürler.
İmam Hatip okulları, seçmeli dini dersler konularında yapılan değişiklikler ve yenilikler laikçileri rahatsız ettiği için yine bu meşhur "istismar" maddesini gündeme soktular, ağızlarından düşürmüyorlar: Bu iktidar, İmam Hatip okullarının orta kısmına imkan tanımak, Din bilgisi, Kur"an-ı kerim ve Peygamberimizin (s.a.) hayatı derslerini okullara seçmeli olarak koymak suretiyle "dini istismar" ediyormuş. Eskiden olsa hemen anayasa mahkemesine başvurur, düzenlemeyi iptal ettirirler, bununla da yetinmez, partinin kapatılması için dava açarlar, bunu da elde ederlerdi. Şimdi bu imkanları, halkın iradesiyle ellerinden alındı, bu yüzden "istismar konusunu" yalnızca bir korkuluk olarak kullanıyor ve sık sık dile getiriyorlar.
Demokrasilerde siyasi partiler, halkın ihtiyaç ve daha ziyade isteklerini göz önüne alarak vaadlerde bulunurlar ve oy isterler. Eğer yeterli oyu alır da iktidara gelirlerse vaadlerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Şu halde demokrasilerde bütün partiler istismar suçu/kusuru/ayıbı işliyorlar demektir; çünkü oy almak için konuşuyor, söz veriyor ve söylediklerini yapıyorlar. Yani maddi veya manevi bütün ihtiyaçlar ve istekler oy alabilmek için siyasi konuşmaların konusu oluyor ve yine oy alıp iktidarda kalmak için (istismar ederek) verilen sözler yerine getiriliyor! Şu mantığa bakın!
İşin hakikatine bakılacak olursa siyasi veya gayr-i siyasi bir şahıs, inandığı ve samimi olarak istediği bir şeyi dile getirir ve bunu yaparsa ona "istismar ediyorsun" denemez. İnanmadığı ve istemediği halde sırf hedef kitleyi etkilemek ve onlardan almak istediğini alabilmek için söylüyor ve yapıyorsa burada istismar gerçekleşir.
"İktidar istismar ediyor" diyenlerin, parti mensuplarının beyin ve kalplerine girmeleri, samimi olup olmadıklarını orada görmeleri gerekiyor; bunu yapmadıkça istismardan söz edilemez, aksi halde bu kavram istismar edilmiş olur.
Yarış Var Rekabet Yok
00:0028/09/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Rekabette egoizm vardır, kendi çıkarını öncelemek veya paylaşmadan ''hep bana'' demek vardır. Yarışmada ise –tek başına yarış olmayacağı için- daima başkaları da vardır, yolda, işte ve oyunda başkalarıyla birlikte olmak, paylaşmak, ama en büyük payı hak ederek almak için çabalmak vardır.
İbadette en takvalı,ihlaslı, ihsan sahibi, kullukta en önde giden, olmak; yaptığını değil, yapamadığını görmek, mahcup olmak ve daha bir cehd ile yola koyulmak vardır.
Ticarette, zenaatta, üretimde meşruluk çizgisinin dışına asla çıkmaksızın daha fazlasını yapmak için çaba vardır; çünkü bu alanda da daha fazlası, yapan ve kazananın daha fazla tüketmesine yaramayacak –çünkü bu israfa girebilir- daha fazla mal ile ibadet ve cihad etmesine yarayacaktır.
Bu yazıda benim asıl maksadım ise ''islami hizmette yarış''tır.
Güzel dinimizi öğretmek,ilâhî murada uygun olarak yaşanmasına yardımcı olmak, insanlığı iki cihanda mutlu edecek ''Peygamber yolu''nu bütün insanlığa açmak için –fert, cemiyet, cemaat, tarikat, okul... olarak- yola çıkanlar, ''hayırda ve hizmette yarışa çıkanlar''dır.
Eğer her biri diğerini asıl davaya üye olmak bakımından kardeş bilir ve hayatlarının her alanında olduğu gibi yarışta da Peygamber yolunun düsturunu rehber edinirlerse yarış vardır ve makbuldür. ''Tek yol bizimki, tek rehber (veya en üstünü, büyüğü...) bizimki'' derlerse; bunu da aşarak diğerleri aleyhinde konuşur, onları azaltmak, küçültmek ve devreden çıkarmak için çalışır veya böyle bir niyet taşırlarsa ''rekabet'' başlar ve bu makbul değildir. Bir kere kardeşçe yarış, bölücü rekabete dönüşünce hep birlikte ve daha çok sayıda amaca doğru yol alan yarışçıların yerini, durup birbiri ile uğraşan, en azından vakti zayi eden yarışçılar alır.
Şunu unutmayalım:
Beşer olarak tek ve en büyük olan Allah Resulü"dür (s.a.), tek kitap Allah"ın kitabıdır, tek yol Allah Resulü, ehl-i beyt ve ilk üç neslin –camia olarak- yürüdükleri yoldur; bunlardan başka ümmet içinde en üstün, tek, en başarılı gibi iddialar görecedir; her gurup kendine ait olan için böyle düşünür ve böyle inanır; ama unutmamalıdır ki, diğerleri de kendileri için aynı inanç ve düşünce içindedirler. Eşyanın tabiatı gereği bu böyle olunca ümmetin birliğini, hayırda ve hizmette yarışı, emanet yüküne birlikte omuz vermeyi gerçekleştrebilmenin tek yolu, ''üstünlük, teklik, büyüklük'' gibi konulardaki inanç ve kanaatleri her gurubu kendine bırakmak, bunu diğerlerine karşı dile getirmemek ve hem hududu hem de hedefi aynı olan yolda ( ortak inanç, dava ve cihadda) birleşmek, kardeşçe yarışmaktır.
Cesur cahiller
00:0030/09/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam hakkında başkalarına ders (fetva, bilgi, fikir...) vermeye kalkışanların fakih olmaları gerekir. Fakih, ''Yeterli derecede Arapça bilecek, temel islâmî ilimleri okumuş olacak, yeteri kadar usul ve bağlayıcı metin (âyet ve hadis) bilecek, sahabeden beri İslam hakkında ehliyetle konuşan ve yazanlar ile bunların ilim ve anlayışları hakkında bilgi sahibi olacak veya bu bilgiye ulaşma yolu kendisine açık olacak, ümmetin alimlerinin ittifak ettikleri hükümleri bilecek. Eğer fakih, yaşadığı zamanda müslümanların soru ve dini bilgi ihtiyaçlarını karşılacaksa, yukarıdaki bilgilere ek olarak zamanında hakim veya etkili olan bilim, kültür, medeniyet, siyaset, ekonomi, toplum yapıları, düşünce ve ideolojiler hakkında da gerektiği kadar bilgi sahibi olacak veya bu bilgileri alabileceği kanallara sahip bulunacak. Bütün bunlara ek olarak aynı seviyedeki alimlerle devamlı istişare, fikir alış-verişi içinde bulunacak.
Şimdi her köşede, her bucakta İslam hakkında konuşan, ''ictihad, fikir, görüş'' serdeden, mangalda kül bırakmayan; alimleri, fakihleri ve islamcıları tenkit etmenin öteside yerden yere vuran cesur yazarlara ve konuşurlara bakıyorum da ''cahil cesur olurmuş'' özdeyişini hatırlamadan edemiyorum.
Genelden özele geçelim:
Kendi acizlerini, bilgisizliklerini, işe yaramazlıklarını örterek geçinmekte olanların bir iddiaları da şudur:
Şu islamcılar olmasa ''bugün bize gerekli olan doğru, gerçek İslam bilgisine ve islamî hayat programlarına kavuşacağız, ama ne yazık ki, onlar (islamcılar), ''İslam diye İslam olmayanı, ötekini, modernizmi, yeşil elbise giydirilmiş kafirliği...'' insanlara takdim ettiklerinden, bir türlü doğru İslam anlayış ve programına ulaşamıyoruz...
Soruyorum:
Eğer siz doğru İslam bilgi ve programına sahip iseniz elinizi kolunuzu bağlayan mı var; neden derhal onu ortaya koymuyorsunuz.
Yok sizde böyle bir bilgi yoksa,islamcıların ortaya koyduklarının İslam"a aykırı olduğunu nereden biliyorsunuz!?
Daha özele gelelim:
Kavramların arkasına saklanıp gölge oyunu oynamak yerine itham ettiğiniz islamcıları sahneye çıkarın, siz de çıkın; ''filan islamcı şunları diyor, bu İslam değil, doğrusu şudur'' deyin. Böylece ümmet, hem yanlışı hem de doğruyu sizin sayenizde öğrensin!
O yok, bu yok; cahilin cesareti ve cahil cesurun gürültüsü var!
İslamcılar ve İslamî düzen
00:004/10/2012, Perşembe
İşi gücü bırakıp İslamcılarla uğraşan taifenin bir kısmı da bu "düzen meselesi"nden onlara vuruyorlar.
Neymiş?
İslamcıların ortaya koydukları "çağdaş, İslam"ı çağa sunacak bir düzen taslakları, projeleri, bu konuda eserleri, hazırlıkları yokmuş".
Bu iddianın sahiplerinin kime İslamcı dedikleri de belli değil. Tariflerine bakılırsa "İslamcılığın belli bir dönemin şartlarındaki uygulamasını alıp genelleştiriyor sonra da bunu eleştiriyorlar. O günün şartlarında uygulanan İslamcılığı ele alıp yine o günün şartlarında "öyle değil, şöyle olmalıydı" deseler mesele kalmayacak, ilim ve düşünce adamına yakışanı yapmış olacaklar. Ama genellemek, bütün zamanların İslamcılarını bir tarife/çuvala sokmak sonra da üzerinde sopa gezdirmek ilme, hikmete ve ahlaka uygun düşmüyor.
Düzen meselesine gelince, mesela Cevdet Paşa"dan, Said Halim Paşa"dan beri bizde, Nedvetu"l-ulemâ"nın kuruluşundan beri Hindistan"da, ilan edildiği günden beri Pakistan"da, Abduh"tan beri Mısır"da, Muhammed Tahir b. şur"dan beri Tunus"ta, Abdulhamîd b. Bâdîs"ten beri Cezayir"de, büyük Senûsî"den beri Fas"ta... İslam"ın çağdaş hukuk, ekonomi, cemiyet, siyaset, uluslararası ilişkiler, ahlak, estetik, eğitim... düzeni üzerinde düşünülmüş, yazılmış, tartışılmıştır. Mecelle böyle bir çalışmanın eseridir. Hukuk-ı aile kararnamesi öyledir. Mecelle"nin değişen şartlarda yeniden ele alınması (tadilat) çalışmaları böyledir. Cumhuriyet şeriatı lağvetmeseydi bu çalışmalar devam edecek, su yolunu bulacaktı. Başka İslam ülkelerinde devam etti ve yüzlerce eser ortaya çıktı. el-Ezher, İslam Anayasa Kanunu üzerinde bir çalışma yaptı. Dünyanın bir yerinde İslami düzene geçilirse uygulansın diye ilan etti. Bu çalışmayı yine İslâmî bakışla tenkit edenler, bir manada tamamlayanlar oldu. Ziyaulhak zamanında, diğer alanlarda olduğu gibi "Pakistan ekonomisini İslamileştirme" alanında da çalışma yapıldı, onlarca alim çalışarak kapsamlı bir rapor hazırladılar ve bu rapor, öngörülen aşamalar çerçevesinde uygulamaya kondu. Başkanı ABD öldürmeseydi bu çalışmalar devam edecekti.
İddia sahipleri ya bunlardan habersiz bulunuyorlar veya bunları beğenmiyor; yanlış, eksik, yetersiz buluyorlar. Eğer böyle ise onların zihninde doğru olan var demektir; neden ortaya çıkarmıyorlar? Böyle bir bilgi, tasavvur ve çalışmaları yoksa mevcudun uygunsuz olduğunu nereden biliyorlar?
Önemli bir hususa daha işaret edelim:
İslam"da bir değişmeyenler bir de şartlara göre değişmesi caiz olanlar vardır. Bir yerde bütünüyle İslami hayata geçme teşebbüsü başlamadan şartlar bilinemez; ne zaman başlanır ve şartlar ortaya çıkarsa İslam alimleri, değişmeyenlerin ışığında ictihad ederek yeni şartların İslamî düzenini ortaya koyarlar. Bundan önce de "teşebbüs ve geçiş" aşaması olur; bu teşebbüs ve geçiş aşamasının fıkhı, geçişten sonraki düzen kadar, hatta daha önemlidir. Laik bir ülkede "İslam ceza hukuku nasıl olmalıdır" konusu değil, "bu düzenden İslâmî düzene nasıl geçilir?" konusu ele alınmalı, işte bunun düzeni ortaya konmalıdır. Bu da yapılıyor, ama gel gör ki, sözde İslami düzenden yana olanların bir kısmı geçiş dönemi fıkhına "küfür" damgası basıyor, hayal aleminde tahtadan ata binerek cevelan ediyorlar.
Mevcudu sıfırlamak
00:005/10/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''İslamlaşmak için önce mevcut hali sıfırlamak gerekirmiş, mevcut hale göre, mevcut hal göz önüne alınarak yapılacak tefekkür, tasavvur, düzenleme... İslam ve İslâmî olmazmış. Mevcudu yıkmak, enkazı kaldırmak ve mevcut ile hiçbir alakası olmayan yeniyi ''bize ait olanı, kamil manada İslamî olanı kurmak, inşa etmek gerekirmiş''.
Bu tezi bir teorik bir de pratik alanda tahlil ve tenkit edelim.
Teorik olarak böyle bir inşa yapabilmek için bunun mimarlarını, mühendislerini ve emekçilerini gökten indirmek gerekir. Çünkü yer yüzünde, bizim dünyamızda, bizim tarihimizde yetişmiş olanların ruh ve bedenlerini, zihin, zihniyet ve bilgilerini, biyolojik ve psikolojik tevarüslerini sıfırlamak mümkün değildir. İnşacılar gökten inmeyeceklerine göre her şeyden evvel kendileri ''mevcut''tur; mevcut durumda var olmuşlardır, mevcuttan etkilenmişlerdir. Doğru ile yanlışı, tam ile eksiği, ideal olanla olmayanı? bu mevcut halleri ile ayıracak, belirleyeceklerdir.
Hiçbir mevcut tamamen kötü, yanlış, eksik, batıl, İslam dışı değildir. Peygamberimiz (s.a.) İslam''ı tebliğ ettiğinde mevcut durum, şirk inancı, ahlakı, kültürü ile ''cahiliyye'' durumu idi. Ama bu durumun (mevcudun) içinde İslam''a tamamen aykırı, kısmen aykırı ve uygun olanlar vardı. Tamamen aykırı olan sıfırlandı, kısmen aykırı olan tadil edilerek alındı, tamamen uygun olan olduğu gibi bırakıldı. Oruç, hac gibi ibadetlerden tutun ticaret, ziraat, hukuk, ahlak, ötekilerle ilişkilere kadar her alanda bu uygulamanın bol örnekleri vardır.
Pratik alanda sıfırlama üzerinde düşünelim:
Islahat (veya inşa) uygulayacağınız bir insan topluluğu var ve bu topluluk; inancı, ahlakı, kültürü, medeniyeti, hayat tarzı ile ''bir mevcut''tur. Bu mevcudu sıfırlamak ne demektir... Meşhur gemi misali üzerinden yürüyecek olursak, hem gemiyi hem yolcuları yok etmek mi gerekiyor? Böyle ise yeni gemi ve yeni yolcularla -inşacılar dahil- bugün var olanların ne alakası olacak? Yeni oluşumda bugünküler yok ki, bunların inşasından söz edilebilsin.
İslamcıları tenkit cezbesine ve cazibesine kapılarak hayal aleminde at oynatmanın bir faydası yoktur.
Önümüzde Kur''an-ı Kerim ve O''nun en doğru müfessiri ve uygalayıcısı Örnek Resul (s.a.) var. Geçmiş zamanların şartlarında doğru İslam''ı bulmak ve uygulamak için yola çıkmış insanlar, bunlar tarafından ortaya konmuş bereketli gayretler ve eserler var. Biz karanlık bir gecede pusulasız olarak denizde yön bulma durumunda değiliz. Mevcudun doğrusunu eğrisinden ayıracak sağlam ölçütlerimiz var; bunları kullanarak mevcudu ıslah imkanımız var. Islaha kendimizden başlayacak, en yakından uzağa doğru yürüyeceğiz. Mevcudu değil, mevcudun İslam dışı olanını; düşünce, tasavvur, iman ve hayatımızdan atacak, işte bunu sıfırlayacağız; ama bu da zaman alacak, belki de -tıpkı geçmiş zamanlarda olduğu gibi- başarı kısmen olacaktır.
...Seçmeli dînî dersler ve İmam Hatip Okulları
00:007/10/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şu ana kadar bin 141 İmam Hatip orta kısmı açıldı. Onlardan 411"i İmam Hatip Liseleri bünyesinde, geri kalan 730"u da bağımsız İmam Hatip Ortaokulu olarak açıldı. İmam Hatip Lisesine gelen öğrenci sayısı tahminin üzerinde oldu. Normalde İmam Hatip Liselerine 85-90 bin kişi civarında kayıt yapılıyordu. Bu açıklamanın yapıldığı tarihe kadar bu okulların lise bölümü için 258 bin öğrenci müracaat etti ve onlardan 125-130 bininin kaydı yapıldı.
Seçmeli dînî derslere gelince:
Matematik uygulamaları dersini yaklaşık olarak 495 bin,
Yabancı dil dersini 413 bin,
Kur"an-ı Kerim dersini 402 bin,
Hazreti Muhammed"in hayatıyla ilgili dersi 256 bin,
Yaşayan diller ve lehçeler dersini ise 21 bin öğrenci seçmiş.
Bu ülkede din eğitim ve öğretimi resmi ve özel bütün alanlarda yasaklandı, yalnızca az sayıda Kur"an kursu vardı, bunlara da ancak eğtim ve öğretim yaşı geçmiş kimseler alınıyordu. Ama Müslüman halkımız gizli olarak Kur"an-ı Kerim okutan hocalara, islamî ilimler okutan eski müderrislere çocuklarını gönderdiler, hem hocalar hem de öğrenciler eza ve cefa gördüler ama vazgeçmediler; yeterli olmasa da din eğitim ve öğretimi bu şartlarda devam etti. 1951 yılında yedi ilimizde, yedi yıllık İmam Hatip okulları açıldı; müezzinlik ve imamlık dışında hiçbir geleceği ve yüksek öğrenime devam imkanı bulunmayan bu okullara halkımız büyük rağbet gösterdi, binalarını yaptılar, çocuklarını gönderdiler. Sol ve dine soğuk iktidarlar ve ara rejimler darbeler vursa da su yolunda akmaya devam etti. Gün geldi bu okulların sayısı beşyüzü aştı. Yine bir ara rejim döneminde altı ve üstü budandı (orta kısımları kapatıldı, lisesinden mezun olanların da yüksek öğrenime geçmelerinin önüne engeller kondu.) Mevcut iktidar bu engelleri kaldırdı, şimdi sayıları yukarıda kaydedilen miktarı buldu, liselerine de tahmin edilenin iki katı öğrenci başvurdu.
Bazı kesimler ''bütün okullar İmam Hatip oluyor/olacak, seçmeli değil, seçtirmeli dersler'' diye yakındılar, yakınıyorlar. Bugünkü verilere dayalı bir tespite göre ''gelecekte öğrencilerin yüzde 12,67"si İmam Hatip kökenli olacak. Türkiye"deki okul sayısı yetmiş bin ise okulların yaklaşık yüzde 2,70"i de İmam Hatipli olmuş oluyor. Talebe göre okul açmanın serbest olduğu bir zamanda İmam Hatip sayısı budur ve halkının %99"u Müslüman olan bir ülkede bu sayı az bile görülebilir. Demokrasiden, din ve düşünce özgürlüğünden söz ediliyorsa dileyen veli çocuğunu İmam Hatip"e gönderebilir, gönderebilmelidir; bunda yadırganacak bir cihet olmamalıdır.
Kur"an-ı Kerim ve diğer iki dînî seçmeli dersi seçenlerin sayısı benim gibi inanan ve düşünenler açısından yeterli olmasa da sevindirici ve ümit vericidir. Bu rakamlar, çocuklarını İmam Hatiplere göndermeyen vatandaşlarımızın da Müslüman olduklarını, çocuklarının kitaplarını ve dinlerini öğrenmelerini istediklerini gösteriyor. Bu dersleri seçmeyen pek çok vatandaşımız da şüphesiz Müslümandır ve kendilerince makul sebepleri vardır.
Demokrasilerde bu durum normaldir. İslamî düzende ise bütün Müslümanların çocukları zorunlu olan din bilgisini ve eğitimini almaya mecburdurlar, bundan ancak Müslüman olmayanlar muaf tutulurlar.
Kira sertifikası
00:0011/10/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinimiz helal yoldan para kazanma ve servet edinmeyi yasaklamıyor. Servet "helal yoldan" kazanılacak ve meşru çerçevede sahiplik, kullanım, hakkını verme gibi şartlar da yerine getirilecek.
Dinin koyduğu kırmızı çizgilere riayet eden bir müminin elinde tedavüle yatırım ve ticarete elverişli servet varsa bunu değerlendirecek. Değerlendirme yollarından biri de akar (gelir getiren mal) edinmektir. Mesela bir taşınmaz veya uçak, otobüs, gemi gibi bir taşıma aracı alıp bunu kiraya vermek böyle bir yatırımdır. Bu işleri yapan bir şirketten hisse senedi alarak ona ortak olan da şirket aracılığı ile aynı yatırımı yapıyor demektir.
Yakın zamanda Hazine Müsteşarlığı Varlık Kiralama Anonim Şirketi (HMVKŞ) tarafından ihraç edilecek olan kira sertifikaları, bu sertifikaları satın alan yatırımcının, kira geliri olan bir mala ortaklaşa sahip olmasını ve onun kira gelirinden hissesi kadarını elde etmesini sağlıyor. İlgili düzenlemede sertifika şöyle tanımlanıyor:
"Kira sertifikaları, varlık kiralama şirketlerince, kendi nam ve sertifika sahiplerinin hesabına ve yararına, satın almak veya kiralamak suretiyle devralınan varlıkların finansmanını sağlamak amacıyla düzenlenen ve sahiplerinin bu varlıklardan elde edilen gelirlerden payları oranında hak sahibi olmalarını sağlayan menkul kıymetlerdir."
Şirket, mesela devletin kullanmakta olduğu bir binayı veya aracı devletten satın alıyor, kira sertifikası satarak şirkete ortak ettiği şahıslardan topladığı para ile devlete borcunu ödüyor. Bu malı yine devlete kiraya veriyor, sertifika sahiplerine, bu kira gelirinden hisselerine düşen miktarı ödüyor. İlk uygulamada işlem iki yıllık olarak düzenleniyor, iki yıl sonunda devlet, sattığı malları geri satın alıyor ve bedellerini şirkete, şirket de sertifika sahiplerine ödüyor.
Bu işlem, faize bulaşmadan devletin kamu finansmanına yardımcı oluyor, tasarruf sahiplerinin de helal yoldan (faiz değil, kira geliri alarak) faydalanmalarını sağlıyor.
Zekatını eksiksiz veren, zekat dışında da Allah rızası için yardımlar yapan, kalan parasını helal yoldan değerlendirerek arttırmak isteyen müminler için -dinin kurallarına uygun işlemlerle- birey olarak veya şirket kurarak, şirketlere ortak olarak bu maksatlarını gerçekleştirme imkanı vardır. Ortak olduğu şirketin malını kiraya vererek gelirini almak da bu meşru yollardan biridir.
Sol yanağını mı çevireceksin?
00:0012/10/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhalif liderlerden biri, "Ülkeyi savaşa sokacak hiçbir teklifin ve kanunun altında imzamız olamaz" diyor. Diğeri de "Müslümanlar biribirini öldürüyor, buna içim yanıyor, iktidar nasıl savaş için tezkere çıkarır" diyor.
Hz. İsa"ya izafe edilen bir söz var: "Sağ yanağına biri tokat atarsa ona karşılık verme, sol yanağını da -vursun diye- ona çevir (Matta 5, 39; Luka, 6/29).
Ama Kur"an-ı Kerim böyle demiyor; zulmü ortadan kaldırmak, hakkı yerine getirmek, güçlünün zayıfı sömürmesini engellemek, haksız başkaldırmayı, isyanı, ihtilali önlemek için gerekirse savaşa izin veriyor veya duruma göre emrediyor. "Size yapılan haksız saldırıyı misli ile defedin" diyor. Ve bizim dinimiz İslam, kitabımız da Kur"an-ı Kerim. Biz Müslümanlar, yeryüzünde, Allah"tan geldiği gibi aynen korunmuş, değişmemiş tek kitabın Kur"an olduğuna inanıyoruz. Tevrat ve İncil"de vahyedildiği gibi korunduğu halde Kur"an"da olana aykırı düşen bir ifade varsa bunun da yine Allah tarafından, son kitabı ve Peygamberi vasıtasıyla değiştirilmiş (nesih), eski hüküm kaldırılmış, onun yerine yenisi konmuş diye inanıyoruz. (Tarih boyunca Hristiyanların, o ayetleriyle amel etmemiş oldukları da unutulmamalıdır).
Yine Kur"an"da yer alan bir ayetin meali şöyledir:
"Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allah"ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever. / Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah"a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız." (Hucurat: 49/9-10)
Ülkenin savaşa girmesi bir felakettir, zafer kimin olursa olsun savaş bir musibettir, aklı ve vicdanı olan hiçbir kimse durup dururken kavga ve savaş istemez. Ama biri diğerinin canına, malına, namusuna kastederse, tecavüz ederse mağdurun meşru savunma hakkı devreye girer ve -İslam"a göre- bu değerlerini korumak için kavga ederken ölen şehid olur. Halkı Müslüman olsun gayr-i müslim olsun bir ülke, bir başka ülkeye haksız olarak saldırırsa saldırıya uğrayan ülkenin meşru savunma hakkı vardır (Gerektiğinde savaşa imza atmayacaksın da düşmanın vatanı işgal etmesine seyirci mi kalacaksın!) Bir ülkede iktidar olsun, mütegallibe olsun güçlü olan zayıf olanı eziyor, zulmediyor, haklarını vermiyor, aksine sömürüyorsa gücü ve imkanı bulunan diğer ülkelerin duruma müdahale etmeleri ve zulme dur demeleri gerekiyor. Bir topluluk içinde gruplar oluşur ve bunlar arasında çatışma çıkarsa hakkı temsil eden kimselerin güçleri yetiyorsa haksıza karşı haklının yanında olmaları gerekiyor.
Bütün bu açık, kesin, herkesin bilmesi gereken gerçekler ve kurallara rağmen o muhalif liderlerin söylediklerine ne demeli, bilemiyorum.
İslam devlet ve siyaset
00:0014/10/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcıların "islâmî devlet"i bazı zaman ve zeminlerde merkeze almalarına karşı, "İslam iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir, devlet, siyaset ve hayat düzeni insan aklına ve tecrübesine bırakılmıştır" diyenler, bugün de var ve tartışmayı taze tutuyorlar. Aşağıdaki yazım yıllarca önce bu iddiaya karşı yazılmıştı:
İslâm"da mefhum, muhtevâ, şekil ve fonksiyon (kavram, içerik, biçim ve işlev) açılarından devlet, iki ana kaynak olan "Kur"ân-ı Kerîm ve Sünnet" yanında, fıkıh kitaplarının "kazâ, siyer, imâmet, bağy (devlete isyan) salât, zekât, velâyet" bölümlerinde ele alınmış, ayrıca "el-ahkâmu"s-sultaniyye, es-siyâse-tü"ş-şer"iyye ve kelâm" kitaplarında işlenmiştir. İslâm dünyasında modern hukuk sistematiği benimsendikten sonra ise devlet ve anayasa hukûku (nizâmu"d-devle, nizâmu"l-hukm) hukûkun ayrı bir bıranşı hâline gelmiş ve müstakil kitapların konusu olmuştur.
Başlangıçtan yirminci asra kadar İslâm"ın devletle ilgisi, başka bir deyişle devletin İslâm bütünü içinde yer almış olduğu inancı ve görüşü tartışma dışı tutulmuş, yalnızca bu ilişkinin şekil ve şümulü tartışılmıştır. Asrımızın başlarından itibaren İslâm dünyasında Batı"nın etkisi güçlendikçe, tartışma konularının içine "İslâm"ın devlet ile ilgisi" de girmiş, bu konuya müsbet ve menfî olarak karşıt yönlerden yaklaşan taraflar ortaya çıkmıştır. Tâhâ Hüseyn, Ali Abdurrâzık gibi modernistler, İslâm"da devletin ve hükûmetin şekli, ilgili kurumlar ve bunlarla ilgili düzenlemelerin eksik olduğundan hareket ederek "İslâm"da devlet ve İslâmî devlet"ten söz edilemeyeceğini, dînin hedefinin iman, ibâdet ve ahlâktan ibâret bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna karşı geçmiş ulemânın tamamı, çağdaş İslâm hukukçularının da büyük ekseriyeti "İslâm"ın belli nitelikleri bulunan bir devleti öngördüğü, bunu gerçekleştirmeyi Müslümanlara vazife kıldığı" tezini savunmuşlar, buna delil olarak da Kur"ân-ı Kerîm ve Sünnet"te devletin unsurları ve vazifeleri ile ilgili bulunan âyetleri, Hz. Peygamber"in (s.a.) uygulamasını ve zarûret prensibini göstermişlerdir. (Bu delillerin detaylı açıklaması, Mukayeseli İslam Hukuku isimli kitabımın 1. cildinde vardır.) Zarûret prensibinden maksat ise, İslâm"ın fert ve toplumla ilgili amaçlarının, bu amaçlara yönelmiş bir devlet bulunmadan gerçekleşmesinin imkânsız olmasıdır. "İhtiyaç genel olsun, özel olsun, zarûret sayılır." Müslümanların maddî ve mânevî varlıklarını, değerlerini korumaya, düzene ve adâlete ihtiyaçları vardır; bu ihtiyaç neyi gerektiriyorsa (kurum, kuruluş vb.) onu gerçekleştirmek dînî vazifedir; "farzı (vâcibi) tamamlayan şey de farzdır" cümlesi, fıkıhta bir genel kaidedir. Bu tezi haklı olarak savunanlara göre kaynaklarda devlet ve hükûmetin şekli, kurumların detayları ile ilgili bilgi ve talîmatın bulunmaması ihmâl değil, hikmet eseridir; hikmet ise Müslümanlara, içinde bulundukları şartlara uygun olarak amaca ulaştıran şekli seçme imkânı vermekten ibarettir.
Vekalet usulüyle kurban ibadeti
00:0021/10/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mezheb farklılıklarına göre vacib veya birinci dereceden sünnet olan "bayrama ait kurban" ibadetinden başka nafile, adak, yeni doğuma şükran (akika), bazı hac şekillerindeki gereklilik, ceza için yapılan kurban ibadetleri de vardır.
Peygamberimiz (s.a.) in uygulamasına bakılınca en makbul olanı yükümlünün kurbanı kendinin kesmesidir. Ancak günümüz şartları hem yükümlülerin kendilerinin kesmesine hem de istedikleri yerde kesmelerine imkan vermiyor. Bu yüzden kurban ibadeti genellikle kesene vekalet vermek suretiyle yapılıyor. Bazen bu vekalet zincirleme de oluyor; mesela yükümlü bir vakfa veya derneğe parasını vererek kurban alıp kesmeleri için vekalet veriyor, dernek/vakıf temsilcisi, kurbanın kesileceği yerdeki temsilciye, o da kesen kasaba vekalet veriyor, kurban böyle kesiliyor. Dinimizde güçlük olmadığını, şekil ve maksat yerine geldikten sonra yapılanın meşru olduğunu biliyoruz. Eğer her yükümlünün kurbanı kendinin alıp kesmesi şart olsaydı bugün büyük güçlük çıkar ve bu ibadeti yapmak çok kimse için mümkün olmazdı.
Bir vakfa veya derneğe kurbanı alıp kesmesi için vekalet ve bedeli verildiğinde vakfın/derneğin belli bir paraya herkes için ayrı ayrı kurban satın alması, böylece sahipleri önceden belirlenmiş kurbanları kasaba vekaleti aktararak kestirmesi de mümkün değildir. Caiz olan bir uygulama örneği verelim: Kuruluşlar kurbanlık hayvanları, kuruluş adına –kendi paralarıyla veya borçlanarak– toptan satın alırlar. Yükümlüler vekalet ve bedeli vermiş olduklarından bunların yazılı olduğu liste ele alınır, hayvanlar sürüden teker teker ayrılıp isimler teker teker okunur, işte bu sırada kuruluş hayvanı yükümlüye satar, artık onun olan kurbanı kesmesi için kasaba vekalet verir (teamül, niyet ve sözleşme gereği bu işlem saniyeler içinde gerçekleşir ve kurban kesilir. Yine vekalet sözleşmesinin içeriği gereğince ya kesilen hayvanın tamamı kuruluşa bağışlanır ve kuruluş artık malı olan bu kurbanları istediği gibi harcar, ya belli bir yerin yoksullarına dağıtmaları sağlanır, ya bir kısmı şöyle bir kısmı böyle işlem görür...
"Kurban eti satılamaz" deniyor. Bundan maksat, "kurban yükümlüsü, kurbanın herhangi bir parçasını satamaz" demektir. Kurban kesilip de eti, derisi, sakatatı... uygun yere verilince o yer (hakiki veya hükmi şahıs) artık kendi malı olan kurbanı ister yer, ister satar, ister saklar, ister başkasına bağışlar...
"Kurban yükümlünün kendi ülkesinin muhtaçlarına dağıtılmalıdır, harice değil" deniyor. Bu ifade de mutlak manada doğru/uygun değildir. Ümmet bir bütündür, müminler kardeştir, kardeşlerin hangisi daha muhtaç ise onun tercih edilmesi gerekir. Yükümlünün yoksul yakınları, komşuları kendi imkanlarıyla veya başka yardımlarla yılda yüz kere et yiyor, uzakta (mesela Afrika"da) olan bir yoksul ise yılda bir kere, o da kurban bayramında Türkiye"den giden kurban sayesinde et yiyorsa elbette hariçteki tercih edilecektir.
Sözün özü:
Dileyen kendi kessin, dileyen yakın çevresine dağıtsın, ama meşru ve caiz olmak şartıyla başka şekillerde veren ve dağıtanlara da sataşılmasın.
Kurban başka tasadduk başkadır
00:0026/10/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendilerini modern zamanların din alimi sanan, başkalarını da geçmişte kalmış sayan bazı şahıslar "Artık zaman ve şartlar değişti, eskileri tekrar etmek yerine yeni şeyler söylemek gerekir, şekle saplanmamak, öze ve maksada bakmak lazımdır…" kabilinden sözler ediyorlar.
Dini bilen onda değişmeyenlerin, kıyamete kadar değişmeyecek olanların bulunduğunu da, bazı şekillerin özden ayrılamayacağını da bilir. "Zaman sana uymazsa sen zamana uy" diye bir özdeyiş vardır, ama bu söz her zaman, mekan, durum, alan için geçerli değildir. Din, zamana uymak için değil, zamanı kontrol etmek, zamanı kendine uygun hale getirmek için vardır. Dinin insan hayatında var etmek istediği değerler değişmez; bu değerleri taşıyan araçlar, ifade, ilişki biçimleri değişebilir. Bunların da hangilerinin ve nasıl değişeceği yine dinin sabit kaynaklarında gösterilmiş, öğretilmiştir. Din faizi, içkiyi, rüşveti, zulmü haram kılmıştır; zamanımızda bunlar yaygın hale geldi diye dinin kurallarını değiştirip, dini zamana uydurup "Artık bunlar helal sayılmalıdır" denemez. Din nikah bağı bulunmadan karı-koca gibi yaşamayı haram kılmıştır; "Zamanımızda toplum içinde itibar gören insanların bir kısmı bile böyle yaşıyorlar, kimse bunları ayıplamıyor, şu halde bunu da artık caiz görmek gerekir" denemez. Din akrabaya ilgi gösterilmesini, bireyin yakından uzağa çevresinin dertlerine çare olmaya çalışmasını, "kendine iyi bakmak" la yetinmemesini, öncelikle müminler, arkasından bütün insanları kardeş bilmesini, onlara kardeşçe davranmasını… istemiştir. "Şimdi zaman değişti, bireyin hakları ve mutluluğu merkeze alındı, başkası yüzünden külfete, eziyete, fedâkarlığa katlanmanın zamanı geçti" diye dinin bu talebi değiştirilemez. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.
İbadet alanına gelelim:
Namaz, zikir, oruç, kurban, adak, itikâf, hac, zekat, sadaka/tasadduk (gönüllü sosyal yardım)… özel ibadetlerdir (Niyete bağlı olarak her meşru davranış ibadet olabilir ve buna da genel ibadet diyebiliriz). "Zamanımızda insanlar bunları terk ediyorlar, namaz yerine yogayı, oruç yerine diyeti, zekat ve sadaka yerine vergiyi, hac yerine yoksullara yardım edip tatil yerlerine gitmeyi… tercih ediyorlar; ibadetleri de bu değişime uygun hale getirmeli" denemez.
Kurban ibadeti, kurban edilmesi caiz olduğu bildirilen hayvanların usulüne uygun olarak kesilip etinin de yine usulüne uygun olarak harcanması ile gerçekleşir. "Bunun yerine sadakayı (yoksullara başkaca yardımları) koyalım" derseniz yetkiniz olmadığı halde din kuralı koymuş, dini değiştirmiş olursunuz. Dinde kurban da vardır, yoksullara başkaca yardım da vardır; Peygamberimiz"in (s.a.) zamanından itibaren geçmişte de Müslümanlar hem kurban kestiler, hem de yoksullara çeşitli yardımlarda bulundular; hatta zaman içinde bu yardımları kurumlaştırdılar (vakıflar, imarethaneler, darülacezeler, kervansaraylar, himaye altına almalar, cami akçeleri… bazı örneklerdir).
Alimlerin işi dini zamana uydurmak değil, zamanın derin problemlerine, kokuşmuşluğuna, sapmalarına, çeşitli alanlarda var olan krizlerine, insanlara hayatı zehir eden davranış ve tasarruflara… dinin yol göstericiliğinde çare aramak olmalıdır.
Peygambersiz din olmaz
00:0028/10/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hak din Allah tarafından, bir peygambere vahyedilen, peygamberin de kendisine vahyedildiği gibi ümmetine tebliğ ettiği, bizzat uygulayarak, gerektiği kadar açıklamalar yaparak öğrettiği dindir. Biz Müslümanlar ilk insan olan Âdem"in aynı zamanda ilk peygamber olduğuna iman ediyoruz. Ondan sonra pek çok peygamber gelmiş, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.) ile peygamberler zinciri sona ermiş, O"nun tebliğ ettiği din (İslam), insanlık var oldukça yaşayacak ve yolumuza ışık tutacak din olarak ilan edilmiştir. Bu dinde var olan ictihad yöntemi, şartlar değişse bile ana kaynaktan, değişik durumlara ve şartlara göre hüküm ve bilgi çıkararak ihtiyacı karşılama imkanı vermiştir.
Geçmiş zamanlarda, bir peygamber gelip geçtikten ve tebliğ ettiği dinin sahih bilgisi de ortadan kalktıktan sonra yeni bir peygamber gelinceye kadar dünyada yaşayan insanlar peygambersiz kalmışlardır (Bunlara ehl-i fetret deniyor). İşte bu insanların ebedî âlemde kurtuluşa ermeleri için ne ile yükümlü oldukları tartışılmıştır. Kur"an-ı Kerim"de yer alan apaçık ifadeye göre "Allah, peygamber göndererek dinini tebliğ etmedikçe kullarına, niçin iman etmediniz diye ceza vermiyor".
Bir de peygamber veya onun dini sahih olarak yaşadığı, mevcut olduğu halde içinde bulundukları coğrafya veya durum sebebiyle ondan haberdar olmayan insanlar bulunmuş. İslam alimleri, şartları peygamber bilgisine ulaşmak için müsait olmayan insanların da ehl-i fetret gibi olduklarını açıklamışlardır. İmam Gazzali gibi bazı alimler, uzak diyarlarda, dağ başlarında yaşayan insanların, mevcut hak peygamber hakkında yalnızca basit bir duyum almış olmalarını da sorumluluk için yeterli görmemişler, "üzerinde düşünmeyi tahrik edecek ölçüde" bir bilgilenme gerekir demişlerdir.
Bugün ehl-i fetret sayabileceğimiz insan sayısı daha da azalmıştır; kapalı rejimler dışında insanların, Peygamberimiz (s.a.) hakkında doğru ve yeterli bilgiye sahip olma imkanları artmıştır. Buna rağmen O"na iman etmeyen, ya dinsiz veya artık kurtarıcı olmayan bir dine mensup olarak yaşayan insanların ebedi âlemde kuruluşa erebileceklerini söylemek İslam dışı, bilgisiz veya ölçüsüz konuşmak olur. Bildiğim kadarıyla İslam alimleri arasında bunu (duyduğu, yeterince bilgi aldığı veya alma imkanına sahip olduğu halde Peygamberimiz"e iman etmeyenlerin cennete girebileceğini) söyleyen biri yoktur. Konuşulan, tartışılan husus, bilmeyen, duymayan, bilgisi yeterli olmayan ve bu yüzden iman etmemiş olanların cennete girip giremeyecekleriyle ilgilidir.
Benim ve bildiğim alimlerin inancımız şudur:
Peygamberimiz hakkında yeterli ve doğru bilgiye veya bunu edinme imkanın sahip bulundukları halde O"na iman etmeyenler için ebedi alemde kurtuluş yoktur. Hayatımızın her adımında O"nu örnek almadıkça, O"nun mübarek izinden yürümedikçe ne dünyada mutlu olabiliriz, ne de ahirette.
Salavât Allah''tan, melekten, bizden
Rabbim ayırmasın mübarek izden
Bir damla eksilmez koca denizden
Şefaatle yusun yuyanlar beni
İbadete odaklanmak
00:001/11/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kültür ve medeniyet değiştirmeyi marifet sayanlar, buna öncülük edenleri minnetle ananlar var, bir de bunların uyduları, iki cami arasında bînamaz "islam modernisti" denen taife var. Bunlar çifteli; ne Müslüman ne öteki, ne doğulu ne batılı, biraz ondan biraz bundan, uyarlamacı, dini zamana uydurma peşinde koşan takım. Onlar ve bunlar takmışlar: Cami çok, okul yapın, İmam Hatip okulları çok, yenilerini açmayın, çoğunu kapatın, normal liseler açın, hacca gidip Araplara para yedirmeyin, ülkemizde hayır yapın, kendi kültür ve medeniyet davanızda ısrar köylülüktür, bunu bırakın kentlileşmeye bakın… derler. Cumhuriyet Bayramı"nı "en büyük" diyerek mesela Kurban Bayramı"na alternatif yapmaya kalkışırlar.
Bre baylar ve bayanlar, niçin yanlışta ısrar ediyor, bir arpa boyu mesafe katedemediğiniz halde "dediğim dedik, çaldığım düdük" demeye devam ediyorsunuz! "Şu olmasın bu olsun" diyecek yerde "o da olsun bu da olsun; hem cami, hem okul; hem hac, hem hayır, hem İmam Hatip hem diğerleri…" demeye niçin yanaşmıyorsunuz. Çatlasanız da patlasanız da bu milleti batılı yapamazsınız; çok çalışır ve fırsat bulup toplum mühendisliği yaparsanız elde edeceğiniz sonuç, yapmak değil, bozmaktan ibaret olacaktır ve kısmen olmuştur.
Gelelim uydulara, onlar da ibadet-ahlak, şekil-öz meslesine takmışlar. Geçende birini dinledim: "Efendim asıl problem Müslümanların ahlak yerine ibadete odaklanmalarıdır" diyor. Bu iddianın mantık bakımından sonucu şu olur: Müslümanlar ahlakı dışlayarak ibadet ediyorlar; bu sebeple ibadet eden Müslümanlar ahlaksız; öte yandan bazı Müslümanlar ile ötekiler ibadet yapmadıkları, ibadete odaklanmadıkları için ahlaklıdırlar! Böyle bir iddianın eğitim bilimine, ibadet bilincine ve gerçeğe aykırı olduğu apaçık ortadadır.
Kur"an-ı Kerim açık ve kesin olarak diyor ki: Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayasızlık ve kötülükten meneder. Allah"ı anmak her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir (Ankebût: 29/45).
Yani ibadet ve bunların başında namaz aynı zamanda bir ahlak eğitimidir. İbadete odaklanmakla ahlaklı olmak arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. İbadet edenler arasında ahlakça kusurlu olanlar bulunabileceği gibi, ibadet etmeyenler arasında da erdemliler bulunabilir; ama bu vakıa, ibadetin ahlaklı olmaya engel olduğunu veya ibadetsizliğin ahlaklı olma sonucu doğurduğunu göstermez.
İslam adına konuşanların, onun sıradan bir mensubu değil, örnek ve eğitimci konumunda olanların (böyle bir görüntü verenlerin) ahlak ile ibadeti karşı karşıya getirmek yerine her ikisini teşvik etme yo-lunu seçmeleri gerekmez mi? İşte o körolası taklittir ki, bunları okul-cami, hac-hayır, İHL-diğer okullar… ayrımcılarının peşine düşerek ibadet-ahlak ayrımcılığına sürüklemiştir!
AK Parti ve İslamcılık
00:002/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcılık kavramı çerçevesinde Akpartiye bakanlar, onu bu bakımdan değerlendirenler, "Akparti kadrosu islamcı idi, sonra bundan vazgeçti, döndü, dünyevîleşti…" diyenler var. Akpartinin demokrasi ve laiklikle ilgisi konusunda da karşıt değerlendirmeler nevcut; kimilerine göre Akparti demokratlaşmayı sağlayamadı, böyle bir derdi de yok, kimilerine göre laikliği göstermelik, kimilerine göre samimi olarak laik-demokrat…
Bu farklı ve çelişkili değerlendirmeleri okuyan ve dinleyen parti yönetici ve mensupları muhtemelen "Yahu biz neymişiz de farkında değilmişiz" diyorlardır.
Merhum Akif, öğretmeni kovdular diye köylülere verip veriştiren bir cami konuşmacısını (aslında kendini) anlatır da sonunda oda sahibinin şu ifadesini dile getirir:
Yatacağınız odanın sahibi Mestanlı Dayı,
Getirirken beni, sağ elde fener, mescidden;
«Gürül gürül okuyor hep, gürül gürül okuyor;
Yanıl da bir, deli oğlan, baban mezarda mı, sor!»
Deyivermez mi, ne dersin?..."
Sırtında yumurta küfesi bulunmayan, hürriyet ortamında neyi sallasa korkusu da olmayan kalemler atıp tutuyorlar; iç ve dış şartları asla göz önüne almadan hayal ettikleri İslam"dan, demokrasiden, laiklikten söz ediyorlar ve her biri farklı hedeflerini Akparti"nin niçin gerçekleştirmediğini soruyorlar, partiyi sorguluyorlar. Sormak ve sorgulamak vatandaşın hakkı olabilir de bence insafsızca, ölçüsüzce ve gerçek dışı değerlendirmeler yapmaları uygun değil. "Baban mezarda mı?" diye soran, Akparti"nin hangi şartlarda doğduğunu, nereden nereye nasıl geldiğini, halen içinde bulunduğu şartlarda neleri ne kadar yapabileceğini; yapamayacağı, zamanı gelmemiş bir teşebbüsün maliyetinin ne olacağını düşünen de söyleyen de bunlar arasında yok gibi. Hatta içlerinde ve içlerinden partiyi tongaya düşürmek isteyenlerin de bulunduğu kanaatini taşıyorum.
Bu değerlendirmeleri yapanlar, mesela islamcılık yönünden Partiyi temsil eden çekirdek kadronun dünü ve bugünü üzerinde ahkam kesenler onları (dün ve bugün beyinlerinin ve gönüllerinin içinde olanı) nereden ve ne kadar biliyorlar?!
"Biz beyin ve günüle olana değil, fiile bakarız" diyorlarsa, bunların dününde ülkeye şeriat mı getirilmişti, niyet ve kapılar arkasındaki bazı boş konuşmalar dışında beyan edilen ve uygulanan şeriat mıydı? Kısmen iktidar olduklarında İslam"a göre mevzuat mı değiştirildi, bankalar İslam bankaları mı oldu, meyhaneler kıraathanelere mi dönüştü, rektörler başörtüsüne selam mı durdular!? O gün olup bitenleri hikmete bağlayarak mazur görenler bugün olup bitenleri niçin hikmete bağlamıyorlar?!
Laik-demokrat bir ülkede islamcıların, "ülkeyi ve toplumu islamlaştıracağız" diyerek yola çıkmaları, parti kurmaları ve siyaset yapmaları -teori bir yana, pratikte- mümkün müdür? Bu mümkün veya uygun olmadığında böyle niyet taşıyanlar ya farklı bir politik yol ve yöntem uygulayacaklar ya da bunu caiz görmüyorlarsa siyaset dışı faaliyetler ile yollarında yürüyeceklerdir. Bir bahçeciden, kış ortasında taze kiraz bekleyip bunu neden yetiştiremediği için onu eleştirenler, değiştiğini iddia edenler meyve ziraatinden bîhaber olanlardır.
İslamcılığı yalnızca siyaset, devlet ve bir partiye odaklamanın yanlışlığını bir başka yazıda ele alacağım.
Kasıtlı yanlış
00:004/11/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcılığı yalnızca siyaset, devlet ve bir partiye odaklamanın yanlış olduğunu yazmıştım; ama bu bir yanılma değil, kasıtlı saptırmadır.
Peki bu niçin yapılmaktadır?
Çünkü İslamcılık hem kavram hem de tarih boyunca temsili ve uygulaması bakımından tam, doğru, sahih bir çerçevede tasavvur edilir de buna yönelik açıklamalar ve değerlendirmeler yapılırsa onu ne dövmek ne de öldürmek mümkündür; bu kimsenin haddine düşmez! Fakat İslamcılığı bir partiye veya İslamcılığın bir tavrı, parçası, şartlara göre aşaması olan siyaset ve devlete odaklarsanız, İslamcılık budur derseniz onu kolayca döver, hatta öldürürsünüz (yani İslamcılık öldü, bitti, bu bir hayal idi, düş idi, geldi geçti dersiniz).
Defalarca söyledim bir daha yazayım:
İslamlaşma içinde farklı yöntemler, üslub, aşama anlayış ve uygulamaları olabilir; ancak düşünce ve faaliyet, İslam''a zıt bir cereyan ve durum karşısında İslam''a sarılmak, onu sahih olarak Müslümanların hayatında korumak, ötekiler arasında da yaymak olduğu sürece bunların tamamı ''İslamcılık''tır. Bu kelimeden hoşlanmayanlar ''dava, davet, İslamlaşma, cihad, Müslümanlığın gereği…'' gibi isim ve ifadeler kullanabilirler, bunların da tamamı –benim anlayışıma göre– İslamcılıktır. Irkçılık, dinsizlik, İslam karşıtlığı, batılılaşma gibi düşünce ve hareketler karşısında illa da İslam, Müslüman kültürü ve medeniyeti diyenler İslamcılardır.
Bu büyük/geniş çerçeveye giren Müslüman, öncülerin öteden beri, yöntem ve aşamalar bakımından farklı anlayış, tutum ve uygulamaları olmuştur. Selefîyiz diyerek irfan (tasavvuf) yolunu dışlayan İslamcılar olduğu gibi Senûsîlerde gördüğümüz gibi ilim ile irfanı, din ve ahlak eğitimi ile cihadı, zikir ile üretimi bir arada yürütenler olmuştur. Konyalı Zeynelâbidîn Efendi, İranlı ve Afganistanlı Efgânî gibi tepeden ıslahat taraftarı olanlar bulunduğu gibi daha sonraki döneminde Abduh, Hindistanlı Ebü''l-Hasen en-Nedvî gibi tabandan başlamayı tercih edenler vardır.
İslamcılığı yanlış tanımlayan ve eleştirenlerin bir başka körlüğü (veya körlük taklidi) de ahlak eğitimi ile ilgilidir. Bunlara göre İslamcılar siyasete odaklanmakta, illa da İslam devleti demekte, Müslümanların, fert ve topluluk olarak ahlak eğitimini ihmal etmektedirler. Bu anlayış ve değerlendirme sadece yanlış ve eksik değil, aynı zamanda bir zulümdür/haksızlıktır. Her nedense bizde bazı yazarlar, mesela İhvan hareketinin ve bu hareketin öncülerinin karşısına merhum Bedîüzzeman''ı ve onun ıslahat hareketini koyarak karşılaştırmalar yaptılar, bunu göklere çıkarırken diğerlerini batırdılar. Bu da zulümdür ve herkesten önce Bedîüzzeman''ın isyan edeceği bir haksızlıktır. Yöntem farkı vardır ve ictihada, farklı şartlara göre tabîîdir; ahlak eğitimine gelince, İhvan''ın kurucusu kabul edilen Hasenü''l-bennâ da Bedîüzzeman da buna birinci derecede önem vermişler; önce iman ve ahlak, sonra hareket demişlerdir. Abduh ve Bedîüzzeman önce siyaseti (tepeden ıslahatı) denemişler, sonra şartların buna elvermediğini görerek tabanın eğitimine öncelik vermişlerdir.
Bilir bilmez İslamcılar hakkında konuşmak, değerlendirmeler yapmak, hele de birini alıp diğerini atmak, mensuplarını birbirine düşürecek ifadelerde bulunmak hiyanet değilse gaflettir ve bundan mutlaka uzak durulmalıdır.
Kur''an-ı Kerîm''in bize öğrettiği kural/hikmet şudur: Bizden öncekiler günahları ve sevapları, yanlışları ve doğruları, başarıları ve başarısızlıklarıyla gelip geçtiler; bizim vazifemiz onların izlerine basarak, yaptıklarını taklit ederek yürümek değildir, bizim vazifemiz, geçmişten örnek ve ibret alarak (istifade ederek) kendi zamanımızın gerektirdiği yol ve yöntemi –hepimizin ortak kaynak ve değerlerinden– bulup çıkarıp uygulamaktır. Bir de ''seninki, benimki'' demeden, ''hepsi bizimki'' diyerek hayırda ve hizmette yarışmaktır.
.ABD ve biz
00:008/11/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Obama yeniden başkan seçildi, ABD bütün dünyayı iyi veya kötü etkileyen bir ülke; bu ülkenin yöneticilerinin kişilik, ahlak, siyaset renkleri de bu yüzden önemli ve herkesi ilgilendiriyor. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olmayan ve demokrasiye bağlı bulunan bu ülkenin sıkıntıları ve ümitleri var; bunların başında ekonomik kriz ve sosyal gruplar arasındaki mesafenin giderek büyümesi, birliğin ve barışın tehlikeye girmesi var. Obama"nın zafer konuşmasından birkaç cümle alarak, benzeri biz dahil birçok ülkede mevcut bu problemlerle nasıl başa çıkacağı konusunu irdelemek istiyorum:
"Birliğimizin ileri doğru geliştiğini görüyoruz".
Aslında birliğin ileri doğru geliştiği yok, ama aleve yonga, yangına benzin dökmenin de faydası olmadığından bu üslubu kullanıyor.
"Biz, Amerikan ailesi olarak hepimiz bir ulus halinde bir aradayız. Bizim yolumuz uzundu ve yolumuzu mücadeleyle aştık ve Amerika için iyi günler daha önümüzde. Bu ülke, diğer ülkelerden daha zengin bir ülke. Ama bizi zengin yapan bu değil. Üniversitemiz, kültürümüz de değil. Amerika''yı istisnai kılan, bizi bir arada tutan şey, dünyadaki en büyük çeşitliliğe sahip olan toplum olmamız".
Amerika bir ulus devlet, hemen bütün ulus devletler gibi onun da halkı tek bir ırktan, renkten, soydan, kavimden oluşmuyor; yetmiş iki buçuk etnik grup bir araya gelmiş ve "bir ulus" oluşturmuşlar. Peki bu grupları bir ulus yapacak, bir arada tutacak, aralarında sevgi, barış ve dayanışma sağlayacak maddi ve/veya manevi unsur nedir? Bu can alıcı soruya Obama"nın da vereceği gerçekçi ve ikna edici bir cevap yok, ancak onun vurgu yaptığı unsur dikkat çekici. Bizde bazı yazarlar sıkça ekonomik unsura atıf yaparlar, ekonomi bozulursa her şeyin altüst olacağını söylerler. Bu teşhiste gerçeklik payı bulunmakla beraber ekonomiyi de ikinci plana düşürecek manevi unsurdan söz etmezler. Obama bu psiko-sosyal manevi unsura ağırlık veriyor, "Bizi bir arada tutan şey, dünyadaki en büyük çeşitliliğe sahip olan toplum olmamız" diyor. Diyor da, bu çeşitlilik uzun zaman bir zenginlik olmuşsa da giderek ayrışmaya dönüşüyor, bu ayrışma ve belki çatışmanın ilacı nedir? Obama ona dokunmuyor, dokunamıyor. Din, ahlak, eğitim… diyemiyor; çünkü bu unsurlarda birlik yok ve uç veren kriz bunlara rağmen uç veriyor.
Geçende bir yazı okudum, yazar, "İslam birliğimizin harcı olamıyor" diyordu. ABD"de Hristiyanlığın binbir çeşidi yanında başka dinler de var, Türkiye"de ise başka dinler devede kulak. Peki buna rağmen niçin İslam birleştiren harç olamıyor. Bu sonucun İslam"dan kaynaklandığı söylenemez; çünkü o, Müslüman olsun olmasın ümmetin ve teb"anın birlik, beraberlik, iyilik, barış ve dayanışma içinde yaşamalarını hem hararetle tavsiye ediyor, hem de gerekli tedbirleri almış. Olumsuz sonuç "Müslümanız diyenlerin onu doğru anlayıp yaşamamalarından, bu milletin çocuklarından bir kısmının da bu dine cephe almalarından" kaynaklanıyor.
"Romney''i tebrik ediyorum. Çok güçlü bir çalışma yürüttü. Önümüzdeki haftalarda Romney''le bir araya geleceğiz, ülke hakkındaki görüşlerimizi paylaşacağız" diyor, rakibi de onun başarılı olması için dua ettiğini söylüyor.
Ülkemizdeki iktidar-muhalefet arası ilişkisiyle mukayese edildiğinde ibret alınası bir manzara!
"Ekonomimiz toparlanıyor. Savaş dönemi sona eriyor. Ben umutlu olalım diyorum. Ama kör bir umuttan bahsetmiyorum. Sizlerin çabalarıyla, Allah''ın yardımıyla bu yolda ilerleyeceğiz ve dünyadaki en büyük ülkeyi daha da ileri götüreceğiz".
Güçlü başkan ümitli, ama ümidi kör ve hayali değil; halkının çabası ve Allah"ın yardımı şartına bağlı.
Kültürümüzde bir söz vardır: "Gayret bizden, tevfik (başarı lutfu) Allah"tandır" deriz. ABD Başkanı başka dinden, ama bizimle ortak bir değere sahip olduğu anlaşılıyor. Bizim siyasilerimize de bu değeri hatırlatıyorum: Boş çekişmeleri, illa da iktidar hırsını bir yana bırakın, hep birlikte ülke için çalışın ve kulu olduğunuzda Allah"a güvenin.
Kur"an ve siyer birlik harcıdır
00:009/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazetemizde aşağıdaki haberi okuyunca o güne sevinç ve ümitle başladım:
"Çorum, Sivas, Malatya, İzmir, İstanbul, Erzincan ve Tunceli gibi Türkiye''nin değişik illerinden Ankara''ya gelen bir grup Alevi dedesi, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer''i makamında ziyaret ederek okullarda Kur''an ve siyer derslerine onay vermesinden dolayı tebriklerini sundu. Alevi dedeleri, cemevlerinde ve halk eğitim merkezlerinde Kur''an eğitimi verilmesi için de destek istedi".
Sünni kesimden bir kısım yazarlar İmam Hatiplere, Kur"an, din ve siyer dersine -sözde ve hayalde daha ilerisini elde etmek için- karşı çıkarken, İslamlaşma karşıtları da ideolojik sebeplerle bu derslerin konmasını şiddetle protesto edip mağduriyet ağıtları yakarken, ülkenin iyileşmesinden rahatsız olanlar Alevilerle Sünnileri birbirine düşürmek için tertip ve tahriklerin peşinde koşarken şuurlu ve vicdanlı dedelerin Milli Eğitim Bakanı"na gelip kendi çocukları için de bu dersleri istemeleri, bakanlığı tebrik ve teşvik etmeleri ülkemizin birlik, beraberlik ve selameti için müjde mahiyetindedir.
Türkiye"de ve dünyada Müslümanların birliğini sağlamak ve pekiştirmek için en önemli rehber Kur"an ve sünnet (siyret)"tir. Bu sebepledir ki, sevgili Peygamberimiz (s.a.) ümmetine şu vasiyette bulunmuştur: "Size Allah"ın kitabı ile sünnetimi (bir rivayette de Ehl-i Beyt"imi) bırakıyorum; bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla doğru yoldan sapmazsınız".
Allah"ın kitabı Kur"an"dır ve eksiksiz olarak ümmetin elindedir. Peygamberimiz"in sünneti ve bu sünnetin örnek temsilcisi Ehl-i Beyt de ümmetin hayatında, gönlünde ve dilindedir. Bize bu iki eşsiz kaynağı unutturmak, bunlara rağmen beşerî zaaf yüzünden tarihte yaşanmış acı olayları bir tefrika aracı olarak devamlı gündemde tutmak ümmete en büyük kötülüktür.
İki yıl önce bir yazımda şöyle demiştim:
"Bugün dünyada Müslümanların Sünnilerden sonra sayıca en fazla olanları Şî''a''dır. Kim ne derse desin Şî''a kavramı Caferî, Zeydî ve kendilerini Müslümanlığın içinde görüp bilen Alevîler arasında birçok ortak inanç ve değeri ihtiva etmektedir. Bunların tamamı Hz. Ali ve Ehl-i Beyt''e büyük sevgi ve saygı besler, dinin öğrenilmesinde Ehl-i Beyt''i vazgeçilmez ve (bazılarına göre) öncelikli kaynak olarak kabul ederler.
"Yaklaşık bir milyar dörtyüz milyon Sünni Müslümana göre de Ehl-i Beyt, sanki her bir Müslümanın ailesidir, kamil insan ve örnek ailedir. Ehl-i Beyt''in ashabdan olanları (Peygamberimiz''in hayatında yaşamış olanları) dinin naklinde ve yorumunda önde gelen kamil insanlardır. Daha sonra gelip öncekilerin izinde yürüyenleri de şeriatta ve tarikatta Sünnilerin de imamları olmuşlardır, Allah''ın sevgili kullarıdır.
Ehl-i Beyt''in (özellikle on iki imamın) hayatları -kısmen menakıbe bürünmüş olsa bile- bilinmektedir. Bu zevatın tamamına göre Kur''an-ı Kerim ve Hz. Peygamber''in sünneti, yerlerine başkasının konamayacağı iki din kaynağıdır."
Gönlü Allah, Peygamber ve ümmet sevgisi ile dolu olanlar Kur"an ve Siyret rehberliğinde birlikte ilerledikçe ümmet düşmanları kötülüğe fırsat bulamayacaklardır.
Kira sertifikası
00:0011/11/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devlet kira sertifikası çıkardı, bazı malları kurulan bir şirkete satıyor, parasını alıp ihtiyacını karşılıyor, yatırım ve hizmet yapıyor. Malı alan şirket değerlendiriyor, değeri eşit parçalara bölüyor, her parça için üzerinde değeri yazılı bir sertifika çıkarıyor, bunları isteyene -belli bir süre sonunda geri alma şartıyla- satıyor, şirket malları devlete kiraya veriyor, sertifika sahipleri bu kiraları alıp kazanç sağlıyorlar.
Bir başka kira sertifikası şeklini de katılım bankaları yapacak: Bu bankaların elinde leasing yaptıkları (satın alıp isteyene kiraya verdikleri) oldukça yüklü malları var. Kurdukları bir şirkete bu malların mülkiyetini devrediyorlar (satıyorlar) ve bedelinden istifade ediyorlar, şirket de bu malların değerinde sertifika çıkarıp isteyenlere satıyor, sertifikaları alanlar bu mallara -sertifika ölçüsünde- ortak oluyorlar ve kira gelirinden istifade ediyorlar. Süre dolunca banka sattığı malı, sertifikaların üzerinde yazılı fiyattan geri alıyor ve işlem sona eriyor.
Bir malı yukarıda açıklanan şekil ve şartlar dahilinde satmak, satın almak, kira gelirinden faydalanmak caiz midir?
Bu konu Hanefi mezhebinin fıkıh ve fetva kitaplarında hicrî altıncı asırdan beri tartışılmış, muhalifleri olduğu gibi caiz görenleri de olmuş, sonunda Osmanlı"nın İslam hukukuna (şeriata) göre düzenlediği Mecelle"de (kanunda) yerini almış ve uygulanmıştır.
1990 yılında Bahreyn"de kurulan, içinde pek çok uzman ve alimin yer aldığı İslami Finans Kuruluşları için Muhasebe ve Denetleme Kurumu (AAOIFI), geri satın alınırken nominal fiyatı değil, piyasa fiyatını şart koşarak bu işlemi caiz görmüştür.
Anahatlarıyla İslam Hukuku isimli kitabımdan detaylarını aktarayım:
Halkın, faizsiz kredi bulma ihtiyacını karşılamak üzere bulup uyguladığı, fukahânın da fıkıh kaidelerine göre düzenlediği el-bey"u bi"l-vefâ (geri alma şartıyla satım) dan maksat, "bir malı, bedelini iade edince geri almak üzere satmaktır". İslâm hukukuna göre rehin alanın, önceden şart koşarak rehinden istifade etmesi faiz mahiyetindedir ve caiz değildir. İstifade konusunda en katı görüşü benimseyen Hanefîler, altıncı asırda, geri alma şartıyla satım usûlünü bulmuşlardır. Bu usûl hem mal sahibinin malı kesin olarak elinden çıkarmadan, fakat onu aracı kılarak para temini sağlamakta, hem de şeklen malı almakla beraber aslında parayı ödünç veren şahsın, teminat mahiyetindeki maldan istifade etmesine imkân vermektedir. Bir malı, bedeli ödendiği zaman geri vermek şartıyla da olsa satın alan şahıs bu mala malik olmaktadır. Bu mülkiyet, normal satım akdinin temin ettiği mülkiyetten farklı olmakla beraber -çünkü bedeli ödenince geri verilmek mecburiyeti ve kaydı vardır- yine de bir nevi sınırlı aynî hak mahiyetindedir.
Mecelle"nin 118. maddesine göre geri alma şartıyla satım (vefâen beyi), "bir kimse, bir malı, bir başkasına, bedeli iade edince geri vermek, üzere satmaktır". Maddenin devamından anlaşıldığı üzere bu akit, satın alanın aldığı maldan faydalanması bakımından "caiz satım" akdi, tarafların akdi feshetme imkânları bakımından "fasid satım" akdi ve satın alanın malı, bir başkasına satmaması bakımından "rehin" akdi hükmündedir.
Fıkıh kitaplarında beyi" bi"l-istiğlâl veya istiğlâlen beyi" şeklinde ifade edilen, bizim kısaca "kiralama şartıyla satım" dediğimiz akit de aslında bir "geri alma şartıyla" satımdır. Ancak burada mezkûr akde bir de satanın, sattığı malı kiralaması şartı eklenmektedir (Mecelle, 119).
Konuya devam edeceğim.
Kira sertifikaları (2)
00:0015/11/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir önceki yazımda kira sertifikası uygulamasının Hanefî fıkıh kitaplarında ve Mecelle"de (madde. 118,119, 396-403) yer alan geri alma şartıyla satım (beyi bi"livefa) ve kiralama şartıyla aynı şekildeki satım (beyi bi"l-istiğlal) hükümlerine tâbi olduğunu ifade etmiştim. Bu muamele şekillerinin asırlardan beri tartışıldığını, caiz görenler yanında görmeyenlerin de bulunduğunu, fetvaya dayalı olarak geniş ölçüde uygulandığını biliyoruz. Durum bundan ibaret iken bazı sivri dilli, hakikati ve isabeti kendi tekelinde gören, farklı rey sahiplerine dil uzatan, hatta iftira eden bazı şahıslar kira sertifikalarının aleyhinde yazılar yazdılar, İslam ülkelerinde ve Türkiye"de bu işleme fetva verenlerin bunu para karşılığında yaptıklarını söylediler. Bunları okuyanların kafaları karışacağı için bazı açıklamalara ihtiyaç hasıl oldu.
Öncelikle şunu ifade edeyim: İslam"ın getirdiği kardeşlik, başkasını kendine tercih, yardımlaşma, Allah rızası için fedâkârlıkta bulunma ahlak ve erdemleri, elinde fazla malı ve parası bulunan müminlerin bunu, ihtiyacı olanlara -Allah rızasından başka bir karşılık beklemeden- bağışlamasını veya ödünç vermesini gerektirir; ancak bu gereklilik hukuki ve mecburi değildir; ahlakidir, vicdanidir, daha üst derecede bir dindarlıktan kaynaklanır. Hukuki ve mecburi olanı zekattır, mirastır, zaruret durumunda vergidir, zaruret miktarınca zorla almaktır.
Fıkıhçıların bazılarının caiz gördükleri geri alma ve kiralama şartıyla satım akdi eski uygulamada çok kere geçinmek, temel ihtiyacını karşılamak için mala ve paraya ihtiyacı olan kimselere uygulanıyordu; ihiyaç sahibi evini, dükanını, bineğini, alet ve edevatını geri alım şartıyla satıyor, sonra onu kiralıyor ve sıkıntı çekiyordu. Bugün uygulamaya konan kira sertifikaları temel ihtiyaçlarını karşılamak için malını satanlara uygulanmıyor; ticaret yapıp para kazanmak isteyenlere uygulanıyor. Malını satan bedelinden faydalanarak (ticaret, yatırım, üretim yaparak) para kazanıyor, onu alan ve kiraya veren de kira gelirinden yararlanıyor. Ayrıca kira sertifikalarının tek uygulama şekli malı satın alıp sonra satana kiraya verme şeklinde değildir; mesela zaten sertifika satan tarafından başkalarına kiraya verilmiş veya verilebilir mallara ait uygulama daha yaygındır.
İslam bankalarının, bazı islami ticaret kurum ve kuruluşlarının hem yurt dışında hem de ülkemizde dinî/şer"î danışmanları vardır. Yurt dışını bilmem, ama ülkemizde bu danışmanlar para karşılığında fetva verecek kadar dinsiz, ahlaksız, vicdansız kimseler olamaz; alanlarında ilelemiş, alandaşları tarafından takdir edilen, halkın da güvendiği kimselerdir. Aldıkları para ise -iftiracıların ağızlarını sulandıracak ölçüde- değildir; huzur hakkı, telif hakkı ölçüsünde mütevazı ücretlerdir.
Gelecek yazıda yurt dışında ve ülkemizde fetvaların nasıl oluştuğunu anlatacağım.
Fetvalar nasıl veriliyor
00:0016/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ülkelerinde ekonomi alanına ait kurumlar ve kuruluşların işlem ve faaliyetlerinin İslam"a uygun olması bir ilkedir. Bu ilkeyi gerçekleştirmek üzere de fetva-danışma heyetleri oluşturulmuştur. Tanınmayan, ehliyeti ve güvenilirliği bu konunun alimlerince kabul edilmemiş bir kişinin fetvası veya mütalaası ile hareket eden kurum ve kuruluş yoktur. Önemli bir örnek Bahreyn"de kurulmuş olan "İslâmî Finans Kuruluşları İçin Muhasebe ve Denetleme Kurumu (AAOIFI)" dur. Bu kuruma hemen bütün kurum ve kuruluşlar üyedir veya oradan çıkan fetvalara itibar etmektedirler. Kurumun fetva heyeti içinde Malezya, Pakistan, Endonezya"dan Ortadoğu"ya kadar uzanan bölgeden tanınmış birçok alim yer almaktadır. Son zamanlarda bizde tartışılan "kira sertifikaları" bu kurumun 17 numaralı mi"yarına (standardına) dayanmaktadır. Bu standart, kurumun çıkardığı ve Türkçe"ye de "Finans Kurumları için İslami Standartlar" adıyla çevrilip Katılım Bankaları Birliğince yayınlanan kitapta "yatırım sertifikaları (sukuk)" genel başlığı altında yer almaktadır. Burada incelenen ve hükmü açıklanan sertifikaların birden fazla çeşidi vardır:
Kiradaki varlıkların aslına malik olmayı sağlayan sukuk, varlıkların menfaatlerine malik olmayı sağlayan sukuk, hizmet paketine malik olmayı sağlayan sukuk, murâbaha akdine dayalı sukuk, selem akdine dayalı sukuk, istisna akdine dayalı sukuk, emek -sermaye/mudârabe ortaklığına dayalı sukuk, sermaye/müşâreke ortaklığına dayalı sukuk, yatırım vekâletine dayalı sukuk, müzâraa ortaklığına (zirâat ortakçılığı) dayalı sukuk, müsâkât ortaklığına (bağ-bahçe ortakçılığı) dayalı sukuk, muğârase ortaklığına (ağaç dikip yetiştirme ortakçılığı) dayalı sukuk.
Geri alım şartıyla satıma yer veren madde de şöyle yer almıştır:
"5/2/2- İkincil piyasalarda işlem görmesi câiz olan sukuk türlerini ihraç eden tarafın izahnamede, ihraç tamamlandıktan sonra kendisine arz edilecek sertifikaları piyasa değeri ile geri satın almayı taahhüt etmesi câizdir. Ancak sertifikanın nominal değeri ile geri satın alınacağı vaadinde bulunmak câiz değildir.
Sertifika ihracının caiz olduğuna dair standardın (fetva mi"yar, çözüm) nasıl oluştuğu uzunca bir bölümde anlatılmıştır; yalnızca son kısmını nakledeyim:
Fıkıh Kurulu, 18 Zilhicce 1423 / 19 Şubat 2003 tarihinde ilgililere açık bir oturum düzenledi. Bu oturuma merkez bankalarını, finans kuruluşlarını, muhasebe firmalarını temsilen otuzun üzerinde uzman katıldı. Oturumda ayrıca fıkıh alimleri, akademisyenler ve konuyla ilgilenen diğer uzmanlar da bulundu. Bu oturumda, gerek oturum öncesinde taslağın gönderildiği kişilerden alınan gerekse oturum sırasında serdedilen tüm görüşler ve mülahazalar dinlendi. 1 ve 2 numaralı İslâmî Standartlar Komisyonu üyeleri, dile getirilen görüş ve mülahazaları cevaplayıp açıklamalarda bulundu. 1 ve 2 numaralı İslâmî Standartlar Komisyonu üyeleri, 2 Muharrem 1424 / 5 Mart 2003 tarihinde düzenlediği toplantısında, söz konusu oturumda arz edilen görüşleri ve Fıkıh Kurulu"na yazılı olarak iletilen mülahazaları inceleyip tartıştı ve uygun gördüğü düzeltmeleri yaptı. Fıkıh Kurulu, 2-7 Rebîülevvel 1424 / 3-8 Mayıs 2003 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 10. toplantısında, İslâmî Standartlar Komisyonu tarafından önerilen düzeltmeleri tartıştıktan sonra uygun gördüğü hususları ekledi. Fıkıh Kurulu, bu aşamalar neticesinde hazırlanan standardı, kurulun toplantı tutanaklarında kayıtlı olduğu gibi bazı maddelerde oy birliği bazı maddelerde ise oy çokluğu ile kabul etti.
Bizde de katılım bankalarının danışman heyetleri ve ayrıca Katılım Bankaları Birliği"nin heyeti var; bunlar kılı kırk yararak hükme varıyorlar. İstenen fetvayı vermek şöyle dursun, pek çok isteği ve teklifi caiz görmeyip geri çeviriyorlar, bankalar da menfaatlerine aykırı olduğu halde bu fetvalara uyuyorlar.
Dışarıdan farklı görüş sahiplerini insafa, edebe, itham konusunda takvaya davet ediyorum.
İdam cezası
00:0018/11/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arşivime baktım, 2008 ve 2011 yıllarında da idam konusu tartışılmış ve ben, siyasi suç işleyenlerin değil de haksız yere ve kasten adam öldürenin kısas yoluyla öldürülmesini (idam edilmesini) savunan yazılar yazmışım. Bugün onlardan birini hatırlatıyorum:
Allah Teâlâ "Kısasta sizin için hayat vardır" derken "Ey akıl sahipleri!" nidâsıyla insanları bu konuda düşünmeye; "Kısas da öldürme demek olduğuna göre, hem öldürme hem de hayat nasıl bir arada olacak?" sorusuna, akılları doğru işleterek cevap bulmaya teşvik etmektedir. İlâhî nidânın yerli yerinde olduğunun bir delili de günümüze kadar, akıllı olduklarını düşünen insanların idam cezasını tartışmalarına rağmen kaldırma konusunda ittifak edememiş olmalarıdır. Bir gün idam cezasında ittifak edeceklerini umuyorum.
Ya genel ya da özellikle öldürme suçuna mahsus olarak kısasa ve idam cezasına karşı çıkanlar şu delillere dayanmışlardır: 1. İnsanlığın faydasına olduğu gerekçesiyle bile olsa insanın tabiatı kısas ve idamdan nefret etmekte, vicdanı onu reddetmektedir. 2. Öldürme olayı bir insan kaybı olduğu gibi idam da ikinci bir cana kıymadır, insan kaybıdır. 3. Kısas yoluyla adam öldürmek kalpteki merhametsizlik ve intikam duygusundan kaynaklanır. Bu duygular kötüdür, eğitim yoluyla kalpten çıkarılmalıdır. Cana kıymak da kötüdür, ancak bunu engellemek için ikinci bir cana kıymak yerine katili hapsetmek, güç işlerde kullanmak yoluyla eğitmek, suçu bu tedbirlerle engellemek uygundur. Katili hasta olarak kabul etmek de mümkündür. Çünkü insan akıl hastası olmadan cana kıyamaz; nasıl diğer akıl hastaları hastahanelerde tedavi görüyorsa katillerin de buralarda ıslah ve tedavi edilmeleri gerekir. 4. Kanunlar yapıldıkları zaman mevcut olan topluma, onun içinde bulunduğu şartlara ve ihtiyaca uyar, buna uygun olarak yapılır. Bu sebeple herhangi bir kanunun devamlı yürürlükte bulunması işin tabiatına aykırıdır. Kısas kanunu da böyledir. Bugün toplumlar fertlerine muhtaçtırlar. Maktulün yakınları da katilin cezalandırılmasını istemektedirler. Bu iki istek ve ihtiyacı bir arada tatmin edecek çare, katili öldürmeyip ömür boyu hapis vb. şekillerde cezalandırmaktır.
Kur''ân-ı Kerîm bu itirazlara şu cevabı veriyor: "Yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapmaya veya bir cana karşılık olmaksızın birini öldüren kimse bütün insanları öldürmüş gibidir, bir canı yaşatan ise bütün insanlara hayat vermiş gibidir" (Mâide 5/32).
Hiçbir fark gözetmeksizin yaşama hakkını tanıyan ve önemini vurgulayan bu âyete göre cana kıymayı, iki kişi arasında veya bir ferde yönelik bir mesele, bir suç, bir eylem olarak düşünmek yanlıştır. Ya haksız yere cana kıyma önlenir, bütün insanlığın hayat hakkı garanti altına alınır yahut da yaşama hakkı devamlı olarak tehlikeye mâruz kalır. Toplum denilen yapı fertlerden oluşur, asıl ve hakikat olan fertlerdir. Ferdin hayatını korumak mümkün olmazsa fertlerden oluşan toplumun hayatını korumak da mümkün olmaz.
Yukarıda sıralanan itirazları tek tek cevaplamak üzere de şunları söylemek mümkündür: a) Hemen her insan kendini öldürmek isteyen, buna teşebbüs eden insanı, onu öldürme pahasına da olsa engeller. Nitekim bütün hukuk sistemleri nefsi müdafaayı hukuka uygunluk hallerinden saymışlardır. Toplumlar da ülkelerine, hayatlarına, hayatî menfaatlerine göz diken, saldıran toplumlara karşı savaş ilân edip fiilen savaşırlar. Bu iki vâkıa, hayatı ve gereklerini korumak söz konusu olduğunda insanların öldürülmesinin, insan tabiat ve vicdanına aykırı bulunmadığını göstermektedir. b) Bir toplumda eğitim başarılı olur, insanlar ağır cezalar söz konusu olmadan da adam öldürme suçunu işlemez hale gelirler, bu durum bilimsel verilere dayalı olarak tesbit edilirse nâdir hale gelen öldürme suçu için farklı cezalar ve tedbirler düşünülebilir. İslâm, maktulün yakınlarına kısas talebinden vazgeçme ve diyet isteme hakkı vererek bu kapıyı açmıştır. Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adam öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçeneksiz olma özelliğini koruyacaktır. c) Merhamet ve şefkat güzel duygular olmakla beraber yerinde kullanılmaz; zulme, hakların çiğnenmesine, insanların can güvenliğinin ortadan kalkmasına sebep olur, maktulü unutturur, hep katil lehine işletilirse makbul olmaktan çıkar, zaaf olarak değerlendirilir. d) Suçun kendi cinsinden bir fiille cezalandırılması eğilimi şahsî ve nefsânî bir duygu olmaktan çıkar, adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine yönelirse, bir eğitim ve suçu önleme aracı olarak değerlendirilirse, ona kötü gözle bakılamaz. e) Cinayeti akıl ve ruh hastalığına bağlamak ve cânileri hapishanelere ve idam sehpalarına değil, hastahanelere göndermeyi önermek aslında cinayeti teşvik etmenin ötesinde bir sonuç getirmez. Nitekim bugün uzmanların çoğunluğu bu kanaate katılmamış, cinayeti bir hastalık değil, ceza gerektiren suç saymışlardır. f) Günümüzde birçok ülkenin kanunlarında idam cezası vardır. Bu kanunları koyanlar önemli gördükleri cinayetlerde -suçluyu hapishanede çalıştırarak ondan istifade etmek yerine- idam etmeyi uygun bulmuş, yaşama hakkını korumak için zaruri bulmuşlardır. Katilin ekonomik katkısı, insan hayatını korumaktan (dolayısıyla kısas sayesinde korunacak olan insan hayatından) daha önemli ve faydalı olamaz. g) Yanlışlıkla idam ihtimalini engellemek için İslam, en küçük bir şüphe bulunduğunda bile kanunda belli cezaların uygulanmamasını istemiştir.
Derdiniz estetik mi cami mi?
00:0022/11/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslüman halkın tepkisinden korkanlar açıkça camiye karşı çıkamıyorlar da yerini, şeklini, zamanını… bahane ederek yapanlara, yaptıranlara çatıyorlar gibi geliyor bana.
Niçin mi böyle geliyor bana?
Çünkü üslubun estetikle alakası yok, üslub bozuk; hakaret, tezyif, kin dolu, kaba ve çirkin. Bu kadar kaba ve çirkin konuşanların, yazanların estetikten bahsetmeleri acı bir gülümseme sebebi oluyor.
İstanbul"un her tarafı sözde göğü delen, ama aslında estetiği delen, şehrin manzarasını kirleten ucube yüksek/iri yapılarla dolarken bunların fazla sesleri çıkmıyor da şurada burada birkaç tane cami yapılmasına (topu topu koca İstanbul"da on onbeş cami yapılmak isteniyor) karşı çıkıyorlar.
Bir müslüman estetikten önce ihtiyaca bakar. Bugün Cuma ve bayram namazlarını karda kışta, sıcakta soğukta dışarılarda kılıyoruz, yer bulamayıp namazdan mahrum olanlar az değil, buna rağmen –cami ile namaz ile alakası olmayan bazılarının– camiyi çok ve gereksiz bulmaları ayrı bir münasebetsizlik.
Peygamberimizin yaptığı ilk mescid kerpiçten, hurma kütüğü, gövde ve dallarından yapılmış çok basit bir mabed idi; ama onun öyle bir "manevi estetiği" vardı ki, giren bir daha çıkmak istemiyor; çıkan ise denizden çıkmış balık gibi oluyordu. Müslümanlar çoğalıp zenginleşince, başka kültür ve medeniyetlerle temas kurup yeni düşünce ve zevkler edinince farklı, büyük, "güzel" camiler yaptılar, ama bir daha o "manevi estetik" aynısıyla veya misliyle bulunamadı.
Batı"da kiliseler var, eskisi ve yenisi, hepsi birbirine benziyor. Pazar ayinlerinde bile çoğu boş, cemaati az, ama bunlar duruyor ve yenileri de yapılıyor; üstelik yalnızca dağ başlarında değil, şehirlerin en işlek, en kalabalık yerlerinde ve meydanlarında yapılmış ve yapılıyor. Bizim ise en azından Cuma ve bayramlarda camilerimiz cemaate yetmiyor, ihtiyaç var, bunun için yapılıyor ve yapılmalıdır.
Güzellik meselesine gelince "zevkler ve renkler tartışılmaz" denmesine rağmen kıyasıya tartışılıyor. İstanbul"un yedi tepesine yapılmak istenen büyük camileri yetişkin mimarlar tasarlıyorlar; onların da bilgileri ve zevkleri var, gazete köşelerinde yazan "korsan mimarlar" çizmeden yukarı çıkmakta sakınca görmüyor, tenkit değil, "tu kaka" yapıyorlar.
Bence bunlara aldırmamak, ama ehli olan, iyi niyetli olan, işten anlayanlara kulak vermek, mümkün olduğu kadar ortak güzeli bulmaya çalışmak gerekiyor.
İslam Barış Gücü
00:0023/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
BM barış gücü, BM"in kusurları ve taksirlerini taşıyor; tartışılmaz ahlak kurallarını ve hukuku çiğneyen, zayıflara zulmeden, kendi haksız çıkarı için başkalarına zarar veren ülkelere ve topluluklara müdahale ederek dur demek yerine, dünyayı yöneten ve sömüren ülkelerin iradelerine tabi oluyor, akan kana, çiğnenen haklara aldırmadan bekliyor, ne zaman patronların gönlü olur, durum onların irade ve çıkarlarını gerçekleştirmeye müsait hale gelirse o zaman müdahale ediyor. Müdahaleyi de pazarlıkla yapıyor, talepleri karşılanmadıkça zulme seyirci kalıyorlar. Bunun pek çok örneğini yakın tarihimizde gördük, görmeye de devam ediyoruz. Son örnek Suriye ve Gazze; sözde büyük devletler kuzuyu paylaşamadıkları, her biri kendine mahsus çıkarı tam olarak garanti edemediği için kan akıyor, ülkeler harabeye dönüyor.
İslam ahlak ve hukukuna, ümmetin sorumluluğuna baktığımızda şunu görüyoruz:
"Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa –Allah"ın emrine geri dönünceye kadar– haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever" (Hucurat: 49/9).
Ayet haksız yere devlete baş kaldıran gruplar ile devlet arasındaki savaştan değil, halk arasında meydana gelen anlaşmazlık ve kavgalardan bahsediyor. Bunlara karşı güçlü çoğunluk, halkın geri kalanları, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde tarafları anlaştırmak, aralarını bulmak ve gerekirse güce başvurarak haksızlığı önlemekle yükümlü oluyorlar. Devlete baş kaldıran, hukuka boyun eğmeyen âsi gruplar (bâğîler), halkın geri kalanına karşı da haksız yere savaş ilân etmiş oldukları ve zarar verdikleri için müctehidlerce bu âyetin kapsamına alınmışlar; –bazı istisnalar dışında– aynı hükme ve muameleye tâbi tutulmuşlardır. Eğer başkaldırma, devleti yönetenlerin dinden ve adaletten sapmaları sebebiyle olursa bu defa müminler sapanlara karşı cihad edenlerin yanında yer alacaklardır. Fıkıh kitaplarının "bağiy, cihad, kadâ" bölümleri ile kelam kitaplarının imamet/hilafet bölümlerinde ve ahkâm-i sultaniyye kitaplarında bu konu detaylarıyla işlenmiştir. Özet olarak İslâm toplumu, hem dışarıda hem içeride –gerek halktan iki grup ve gerekse halk ile devlet gücü arasında- meydana gelen haksız çatışmalar karşısında ilgisiz ve duyarsız kalamaz, barış ve adaletin gerçekleşmesi için elinden geleni yapmakla yükümlüdür.
İslam ülkeleri bir araya gelip aralarında bir antlaşma imazlasalar ve gerek bir ülke içinde ve gerekse ülkeler arasında bir anlaşmazlık, bir çatışma çıktığında önce hakem heyetleriyle çözüm arasalar, haksız taraf çözüme yanaşmadığında, teşkil edecekleri bir ortak güç ile duruma müdahale etseler yaşanan birçok facia, zulüm, tahribat önlenir, hak ve adalet yerini bulur.
Bir de İslam Nato"su olabilir; onu da gelecek yazıda açalım.
İslam NATO"su
00:0025/11/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
N.A.T.O. (Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı), İkinci Dünya Savaşı"ndan sonra, komünist emperyalizminin muhtemel saldırılarına karşı, hür milletlerin, istiklal ve toprak bütünlüğünü savunmak niyetiyle 4 Nisan 1949"da kurulan savunma teşkilatıdır.
Antlaşmanın beşinci maddesine göre: "Üyelerden birine yapılan saldırı, bütün üyelere yapılmış kabul edilmektedir. NATO; hürriyetleri ve hukukun üstünlüğünü tanıyan milletlerin, medeniyetlerini, barış ve güvenliğini sağlar ve karşılıklı askeri, sosyal, kültürel yardımı esas alır." Antlaşmaya taraf olan ülkeler, Birleşmiş Milletler Kanunu"na uygun olarak, barış ve milletlerarası güvenliği korumayı ve Kuzey Atlantik bölgesinde istiklal ve refahı geliştirmeyi taahhüt etmişlerdir.
Ansiklopedilere geçmiş bu sözler, bu teahhütler daima tek yanlı, tarafgir, hak ve hürriyet için değil, antlaşmaya dahil ülkelerin çıkarlarını korumak için işletildi. Hatta bu ülkeler arasında bile (Mesela Türkiye örneği) farklı uygulamalar yapıldı.
Hak ve hürriyetlere saygılı olan inanlık kesimi bunları, yalnızca kendileri için değil, bütün insanlar için korumalıydılar. Nato üyesi ülkenin hak ve hürriyeti saygıya layık da üye olmayan, gücü de yetersiz olan ülkeler ve topluluklarınki layık değil mi?
Satırlar arasında gizli manalara dikkat edilirse bu antlaşmanın, İslam"ı da dışladığı anlaşılacaktır; nitekim gün geldi, komünizm tehlikesi bertaraf edildi ve yeni düşmanın yeşil (İslam) olduğu bu teşkilatın sekreteri tarafından ifade edildi.
Şimdi fesi sarığı önümüze koyup düşünelim:
Ümmet olarak Nato"ya mı güveneceğiz, yoksa biz de bir Nato mu oluşturacağız?
Bu soruyu Kur"an"a sorduğumuzda bize şu cevabı veriyor:
"Allah"ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah"ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar –her çeşit– güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir. (Enfâl: 8/60).
İslâm"a göre savaş gücüne sahip olmaktan, savaş için hazırlanmaktan maksat, dinleri başka da olsa fiilen savaşarak insanları öldürmek olmayıp onların maddî ve mânevî olarak kendilerine ve başkalarına zarar vermelerini engellemektir. Bu da, mevcut ve muhtemel düşmandan daha güçlü olmakla mümkündür. Sağduyusunu yitirmemiş olan topluluklar, ortada zaruret bulunmaksızın kendilerinden daha güçlü bir topluluğa saldırmazlar. "Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh" şeklinde manzumlaştırılmış bulunan bu ilke, barışın ancak, bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmaları sayesinde gerçekleşebileceğini ifade etmektedir. Ayetin bu kısmı evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki "Savaş atları" ve bazı sahih hadislerde (Müslim, "İmâre", 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir örnektir. Bugün caydırıcı güç nükleer güçtür (silahlardır). Bu silahlar ABD, İsrail, Çin, AB, Hindistan, Rusya… gibi ülkelerin ellerinde bulunduğu sürece ümmetin elinde de bulunmalıdır. "Ümmet"ten maksadım müslümanların bütünüdür. Bugün bu bütünlük ulus devletler yüzünden parçalanmış olsa bile bu durum, bir güvenlik antlaşması, bir İslam Natosu oluşturmaya engel değildir. Ancak İslam Natosu"dur ki, bütün insanlık için hak ve hürriyeti hedefleyecektir.
Mezheb, mezhebçilik ve birlik
00:0029/11/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mezheb, dini anlama ve hayata uygulama ihtiyacından ve yükümlülüğünden doğmuş bir bilgi demetidir; dinin dışında değildir, ama din de tek bir mezhebin, yalnızca onun içinde değildir. Din ilâhîdir, Allah tarafından vahyedilmiştir, mezheb ise o ilâhî olanın yanında, vahye muhatap olan müminlerin beşerî anlayışlarını, kavrayışlarını, yorumlarını ve uygulama formüllerini de ihtiva eder.
Vahyedilmiş metinleri okuyup anlama, yorumlama, bunlardan çözüm çıkarma imkanına fiilen sahip olmayan müminlerin kendilerine ait bir mezhepleri olmaz; mezhebi (ictihadı) olan alimlerden fetva alır, onların söylediklerini ve yazdıklarını okur, dinler, uygularlar. Eğer devamlı olarak bir alimin ictihadlarını (mezhebini) uygular, din bilgisini yalnız ondan alırlarsa "şu mezhebe bağlı, tabi, şu mezhebden" diye bilinirler. Ama ictihad edemeyen müminlerin daima tek bir müctehidden bilgi ve fetva alma mecburiyetleri yoktur. Ya ehil olduğu için ictihadı ile amel eden veya ehil olmadığı için ehlinden fetva alarak kul olmaya çalışan mümin vazifesini yapmış sayılır.
İbâdetlere, hukuki ilişkilere, suçlar ve cezalare, siyasi ve ekonomik ilişkilere ait konular "amele, fürû"a" dahildir; bir de inanç konuları vardır; bu inanç konularında da alimler arasında anlayış, yorum, görüş farkları meydana gelmişti; yani inanç (itikad) mezhebleri de vardır. İtikad mezhebleri önce ikiye ayrılmış, birine ehl-i sünnet ve hak mezheb, diğerine ehl-i bid"at ve hak olmayan mezheb denmiştir. Bu iki ana grup da kendi aralarında farklı alt gruplara bölünmüşler, ortaya birçok itikad mezhebi çıkmıştır. Araştırmalara göre bir milyar altıyüz milyon civarındaki müslümanın 200-300 milyonu ehl-i sünnet dışındaki mezheblere bağlıdırlar. Bu iki camia –aşırı giden azınlığı dışarda tutarsak genel olarak- birbirini İslam dairesinin dışında tutmazlar (tekfir etmezler), tamamı birbirini din kardeşi bilirler.
Amelde olsun itikadda olsun mezhebcilik, "yalnız kendi mezhebini hak bilmek ve diğerlerini bu mezhebe davet etmek, kabul etmeyenleri dinden olmasa bile kardeşlikten, yakın ilgiden dışlamaktır". İşte müminleri bölen de budur; yani mezhebler ve bunlara bağlı (mensup) olmak değildir, mezhebciliktir.
Mezhebciliğin iç ve dış siyasete yansıyan, siyaseti etkileyen tarafı bugün bizi daha ziyade ilgilendirmekte ve hasretini çektiğimiz "İslam birliği"nin önünde güçlü bir engel olarak durmaktadır.
İran"dan Lübnan"a uzanan şeride hakim olma hedefini bir örnek olarak alalım; buraya tek başına şîa veya tek başına sünnîler hakim olmak istediklerinde –ki, bu mezhebciliktir- bu hedef, aralarında savaşa kadar varan tefrika ve ihtilafa sebep olmaktadır. Halbuki hem bu şeride hem de bütün stratejik bölgelere, ötekilerin şerrinden korunmak için "ümmetin hakim olması" hedef olur ve bununla yetinilirse tefrika çıkmaz.
Tefrikanın tek sebebi elbette mezhebcilik değildir, ama bu yazıda önemli bir sebep olarak onu ele almış olduk.
Mezheb tabîîdir, ona karşı çıkmanın manası ve hikmeti yoktur, ama mezhebcilik tabîî değildir, İslam birliğini istiyorsak ona karşı mücadele etmemiz gerekir.
Deniz ürünleri ve ictihad farkı
00:0030/11/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hayli zamandır sorulara cevap vermeye fırsat olmadı, aşağıdaki soru ile başlayarak yazılarımızın arasına cevapları sokalım diyorum.
Soru:
Mezheplerin varlığı, ictihad farklılıkları Müslüman için hep bir rahmet, dini yaşamada kolaylıktır. İbadet şekillerindeki küçük detayların farklılığı anlaşılır şeylerdir. O alim el böyle bağlanmalı diye elindeki delillerle ictihad etmiş, o hükme varmışken, diğeri biraz başka tarzda olduğuna hükmetmiştir. Her ikisinin arkasından giden de doğru namaz kılmış olur.
Ancak helal/haram konusunda benim takıldığım bir nokta var. Balık dışındaki deniz canlılarının yenilip yenilmeyeceği üzerinden gidelim. Şimdi Allah katında midye ya haramdır ya helal, alimler bu hükme ulaşmaya çalışırlar. Malum ayet üzerinden (denizden size verdiklerimizden hem süs hem yiyecek…….) giderek kimisi sınıflandırma yok, denizden her çıkan yenir derken, kimisi necis görülenler yenmez demiştir. İnanışımıza göre midye helal hükmü çıkaran imamın dediğini yapıp yiyen harama girmez. Hatta ictihadda doğruyu bulana 2 yanılana 1 sevap vardır da denilir. Peki Allah katında midye nasıl hem helal hem haram olabilir? Başta Allah"ın haram mı helal mi saydığı hükmüne ulaşmak için uğraş verirler dememiş miydik? Allah"ın bu konuda bir hükmü muhakkak var, o da ya helal ya haram. Eğer Allah katında haramsa nasıl ulaşılan helaldir ictihadı isabetsiz olmasına rağmen yiyen günaha girmez ve müctehidine uğraştığı için sevap kazandırır?
Konu üzerinde kafa yormuş bir okuyucum işte böyle soruyor. Bugün deniz ürünleri ile ilgili ictihad farklarını biraz daha açarak açıklayayım, gelecek yazıda da "Allah"ın hükmü, bu hükme isabetin yolu, isabet edemeyenin nasıl ecir kazanmış olacağı…" sorularına cevap vermeye çalışalım.
Ulemânın ekseriyeti deniz hayvanlarının helâl olduğu görüşündedirler. Ancak karada yaşayan ve yenmesi haram olan insan, domuz, köpek, ayı gibi hayvanların ismini taşıyan deniz hayvanlarında ihtilâf etmişler; bazıları bunların helâl olmadığını ifâde etmişlerdir. İmam Mâlik"e göre yalnızca deniz domuzu mekruhtur. Bazı müctehidler kurbağa ve timsahı, bazıları da yılanı istisna etmişlerdir.
Deniz hayvanları için helâl sınırını çok geniş tutan bu görüşün delîli âyetlerdir: "… deniz avı ve yiyeceği size helal kılındı…" (el-Mâide: 5/96) ve hadislerdir: "Denizin suyu temiz, ölmüş hayvanı helaldir."
Hanefîlere göre deniz hayvanlarından yalnızca-bütün nevileriyle- balık helâldir. Bu hayvanın boğazlanması gerekmez. Kendiliğinden ölen yenmez. Dalga, taş, havasızlık, avlanma gibi sebeplerle öleni yenir. Diğer deniz hayvanları ya iğrenç oldukları veya balık olmadıkları halde boğazlanmadıkları için yenmez.
Peki tamamı veya çoğu yenir diyen müctehidler ile bunların fetvasına göre hareket eden müminler –eğer Allah katında hüküm böyle değilse- nasıl oluyor da haram yemiş olmuyor, üstelik sevaba giriyorlar?
Cevabı gelecek yazıda.
İctihad ile kulluk
00:002/12/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kulluk yalnız Allah"a olacaktır ve bu da O"nun kulundan ne istediğini; yani kulunun nasıl davranmasını, neye nasıl inanmasını, neyi nasıl yapmasını dilediğini bilmeye bağlıdır.
Kur"an ve hadisler "Allah"a ve Rasulüne itaat ve onların bildirdiklerine ittiba (uygun davranma) üzerinde ısrarla duruyor ve bunlarsız kulluğun olmayacağını kesin olarak ifade ediyor. Şu halde kulluk: Bilmek, itaat ve ittiba ile gerçekleşiyor.
Allah Teâlâ peygamber göndererek kulundan ne istediğini bildirmediği takdirde kul, ne yaparsa yapsın ona itaatsizlik etmemiş (mesela haram yememiş), bu sebeple de cezayı hak etmemiş oluyor.
Peygamber gönderip kulundan ne istediğini bildirdiğinde eğer belli bir konuda belli (açık ve kesin) bir bilgi gelmiş ise bunu, açıklandığı gibi yapmadıkça kulluk gerçekleşmez. Şarap, faiz, zina, domuz, yalan, iftira; cana, mala, namusa tecavüz haramdır; namaz, oruç, hac, zekat, gerektiğinde cihad farzdır; bu haramlar ve farzlarla ilgili açıklamalar (vahiy, âyetler ve hadisler) açık ve kesindir. İşte bu ve benzeri konularda itaat (kulluk) ancak açıklanana, bildirilene uygun davranmakla gerçekleşir.
Son din İslam"dır, insanlık var oldukça Allah"a kulluk bu dinin bildirdiklerine uymakla olacaktır. İnsan, eşya ve ilişkiler mahiyet veya nitelik bakımından durmadan değişiyor; Hz. Peygamber"in yaşadığı zamanda bulunmayan birçok nesne, ilişki biçimi, araç, âdet ve âlet ortaya çıkıyor. Eğer vahiy, hem geldiği zamanda hem de bütün zamanlarda olacak ve bulunacaklar için açıklamalar yapsaydı evler dolusu kutsal kitap ve hadisler olması gerekirdi. Ayrıca o günün muhataplarının hayatlarında bulunmayan şeylerden bahsetmek abes olurdu. Bu sebeple Allah Teâlâ o gün yaşayanlar ile daha sonra gelecek olanlar için zorunlu olanları açıkladı, geri kalanları ise "açıkladıklarına bakarak bulup uygulamalarını" kullarına bıraktı. İşte bu "açıkladıklarına bakarak bulup uygulama"nın adına ictihad denir.
İctihad kul/beşer işidir; o bakacak, anlayacak, düşünecek ve söylenmişten söylenmemişin bilgisine ulaşacak. Bu işte hatanın veya ihtilafın (farklı anlama, sonuç çıkarma, çözmenin) kaçınılmaz olduğu –insanın mahiyeti ve nitelikleri bakımından- kaçınılmazdır. Buna rağmen Allah, "açıklamadıklarımı da, açıkladıklarıma bakarak doğru (ben açıklasaydım nasıl açıklar idiysem öyle) bulun, aksi halde bana itaatsizlik etmiş olursunuz" deseydi kullarına "imkansızı teklif" etmiş olurdu. O imkansızı teklif etmeyeceğini de bildirmiştir. Şu halde ictihadlık alanda itaat, kulun çabası sonunda ulaştığı zan ve kanaate göre davranmasıyla gerçekleşecektir. Bu zan ve kanaate göre haram bildiğinden uzak duracak, helal bildiğine yaklaşacak, farz ve vacib bildiğini yerine getirecektir. İctihad yapamayacak olanlar da yapanlara danışarak, onlardan fetva alarak itaat edeceklerdir.
Yasak olan, vahyi göz önüne almadan (açıklananlara bakmadan) kendi aklı ve arzusuna göre hüküm çıkarıp uygulamaktır. Usulünce ictihad yapıldığında ise sonuç hatalı olsa da (mesela Peygamberimiz hayatta olsaydı da bu sonuç ona arzedildiğinde hatalı bulsaydı) yine de kul üzerine düşeni yapmış ve bir ecir (ahiret için değerli karşılık) almış olacaktır. İsabet etmiş olması halinde ise ecri artacaktır. Bu ecir meselesinin de hikmeti, müctehidi olanca gücünü sarf etmeye teşviktir.
Dilencilik
00:006/12/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Duha suresi 10. ayetinde "El açıp isteyeni de sakın azarlama" denilmektedir. Öncelikle bilmemiz gereken bu ayetin gece namazı emrinde olduğu gibi sadece peygambere özel bir emir mi olduğu yoksa ekseriyetteki gibi peygamber nezdinde tüm Müslümanlara emir anlamı mı taşıdığı ve "azarlama" emrinden kastın "geri çevirme" anlamında mı yoksa "vermesen de azarlama" anlamında mı olduğudur. Her ne olursa olsun orta halli veya zengin olan birisinin kendisinden isteyen dilenciye hiçbir şey vermemesi hoş gözükmemekle beraber günümüz dilencilerinin çok büyük bir kısmının muhtaç olmaması ve bunun yaygın bir alışkanlık /geçim yolu olarak kullanılıyor olmasını bilmem beni de yukarıda bahsettiğim tereddüte itmektedir. Dünyanın en zengin insanı da olsanız yalancı olma ihtimali çok yüksek bir dilenciye para veresiniz gelmez. İzlenim yapıp gerçekçi görürsek vermek yolu da hiç sağlıklı olmayıp sahtekarlar gerçek muhtaçtan daha acındırıcı olacak şekilde rol yaptıklarından bu da çözüm değildir. Yukarıdaki ayeti göz önüne aldığımızda (eğer ayet tüm Müslümanlara emir hükmünde ise) terslemek ve imkan varsa vermemek ayete muhalefet olur. Ayrıca her gün defalarca dilenci müracaatına kalan birisi bu durumda her isteyene (bahse konu sahtekarlık ihtimali de yüksek olmakla beraber) vermek durumunda mıdır? Aydınlatırsanız memnun olurum."
Soru böyle.
Soruda meali verilen ayet, Peygamber (s.a.)in şahsında ümmetine buyruktur; gelip bir şey isteyen azarlanmayacak, kendisine hakaret edilmeyecek, kişinin ihtiyacından fazlası var ise isteyen de vermeyi hak ediyorsa verilecek, verilemeyecekse gönül kırmadan savuşturulacaktır.
Dilenciliği meslek edinenlere istediklerini vermemek gerekir, ama mümkün olan incelemeyi yaptıktan sonra vermeyerek yanılmaktansa vererek yanılmak evladır.
Geçimliği olan bir kimsenin dilenmesi caiz değildir.
Geçimden aciz olan kimse, o istemeden ihtiyacı karşılanmıyorsa istemeye mecbur kalır ve bu takdirde istemek caiz olur.
Peygamberimiz (s.a.) üç duruma düşen kimsenin istemesinin caiz, bundan başkasının istemesinin ise haram olduğunu ifade buyurmuştur: 1. Başkalarının ihtiyacını karşılamak veya insanları barıştırmak için harcama yaparak borçlanan, 2. Bir felaket, kaza, kuraklık vb. sebebiyle varlığını kaybedip ihtiyaç içine düşen, 3. Kendisini tanıyan doğru dürüst üç kişinin "filan şahıs gerçekten muhtaçtır" diye tanıklık ettikleri kimse.
Dilenciyi, isteyeni ayıplamadan ve bu işi yasaklamadan önce toplumun, aralarında yaşayan yoksullarla ilgilenmiş, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan tek kişi kalmayıncaya kadar, en uygun yol ve yöntem ile onların ihtiyaçlarını karşılamış olmaları gerekir. Bu yapılmayınca istemesi caiz olan kimseler isteyecek, elinde olanlar da "istemeden onlara veremedikleri için özür dileyerek" yardımda bulunacaklardır.
.Mursi"den ne istiyorlar
00:009/12/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mursi"den önce, birçok Arap ülkesinde olduğu gibi Mısır"ın da 2007 tarihli anayasasında (madde 2) "Devletin dininin İslam olduğu" şöyle yer almıştı: "İslam devletin dinidir, Arapça resmi dilidir, İslam hukukunun (şeriatın) ilkeleri yasamanın üst kaynağıdır".
Anayasası böyle idi, yönetimi de askeri diktaya dayanıyordu. Buna rağmen AB"nin bir baskısı olmadığı gibi ABD de Mısır"ı destekliyor ve yardım ediyordu.
Şimdi ne oldu da AB Parlamentosu Başkanı, AB"nin Mısır"la olan siyasi ve ekonomik ilişkilerinin kesilmesi çağrısında bulundu ve şöyle devam etti: "Avrupa Birliği"nin çoğulcu bir demokrasinin olmadığı Mısır"la ne siyasi ne de ekonomik işbirliği yapması mümkündür. Müslüman Kardeşler Mısır"da insanların dini duygularını siyasi amaçlar doğrultusunda araç olarak kullanıyorlar, böyle bir rejimin anlayacağı tek şey ekonomik baskıdır".
Obama da, ABD"nin "Mısır halkına ve tüm Mısırlıların haklarına saygı gösteren bir demokrasiye geçişe yönelik desteğinin devam edeceğini hatırlattı." Yani destek, laik ve çoğulcu demokrasiye geçiş şartına bağlı.
Mursi"den önce demokrasi yoktu, ama anayasaya rağmen İslam"ı kaale alamayan bir yönetim vardı ve daha da önemlisi Filistin"e karşı İsrail"e destek veriliyordu.
Şu halde Batı"ya göre Mursi"nin iki önemli suçu, kusuru, seküler günahı var: 1. İsrail"in değil, Filistin"in yanında yer alıyor. 2. Anayasa"da yer alan İslam"ı hayata geçirmesi ihtimali var. Bu ise "laik demokrasi" değil, İslam"ı temel referans alan bir "demokrasi"dir.
Tahrir Meydanı"nı kimlerin niçin doldurduğunu ve bunları destekleyenlerin niçin desteklediklerini doğru anlamak için yukarıdaki bilgileri hatırda tutmak gerekiyor.
Yaşanan çatışmaların ardından Mısır devlet televizyonundan halka seslenen Mursi"nin şu sözleri olup bitenleri doğru anlamak bakımından dikkat çekicidir:
"Siyasi muhalefet adı altında yaşananlar elem verici, fakat ne olursa olsun zulüm ve fesat yıllarından sonra halkın iradesi yönetimde olacak. Ülkeyi karıştırmak için silah kullanan eski rejim kalıntıları hiçbir şekilde yeniden Mısır topraklarına dönemeyecek. Bütün Mısırlılar eşit durumdadır. Ülkedeki ölüm ve saldırılara müsaade etmeyeceğiz, silah ve molotof kullanarak insanları öldüren ve yaralayanlar cezasız kalmayacak."
"Yakalananlar, eski rejimle bağlantılı kişiler. Onlara para ve silah temin ediyorlar. Hem Mısır içerisinden hem Mısır dışarısından para desteği geliyor."
"Yasal düzenlemeler, yargıyı engellemek anlamına gelemez. Yargıya saygımızı gösteriyoruz. Devletin kanunlarını korumak için onları destekliyoruz. Yasal düzenlemelerin iptalini yasaklayan 6. madde sadece ülkeyi korumak için konuldu. Buna rağmen 6. maddede ısrarcı değiliz, muhaliflerle diyalog görüşmesinin ardından, varılacak karara göre söz konusu maddeyi iptal edebiliriz".
Din kültürü ahlak bilgisi
00:0013/12/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1970"li yıllarda orta öğretime "İslam Ahlakı" dersi konmak istendi, ama buna şiddetli itirazlar geldiği için İslam kelimesi kaldırıldı ve zorunlu ahlak dersi kondu. Saint Joseph Fransız erkek lisesinde birkaç yıl bu dersi okuttum. İlk girdiğim sınıf 11. Fen sınıfı idi. Bu sınıfta silahlı çatışmalara giren militanlar bile vardı. Bir Fransız hocayı dövmüş, hastanelik etmiş ve okuldan ayrılmasını sağlamışlar; tabii bunları dersi kabul ettikten ve bir süre de okuttuktan sonra öğrendim. Sınıfta gergin bir hava vardı, işaretleriyle tahtaya bakmamı istiyorlardı, baktım, uzunca tahtanın alt köşesinden başlayıp üst köşesinde biten yazı şöyleydi: "ahlak istemezüüüüüük!!!"
Zor bir durumla karşı karşıya olduğumu anladım, kürsüden aşağıya indim, ilk sırada oturan bir öğrencinin omuzuna elimi koydum, "tahtadaki ders konusu üzerine sizinle biraz konuşabilir miyiz" dedim. Kabul etti ve "arkadaşlarımızın istemeyiz dedikleri ahlak nedir?" sorusuyla derse başladık. O derste açıkça "sizi de kaçırmaya niyet etmiştik, ama vazgeçtik, nasıl olsa biri gelecek, siz devam edin" dediler. Ders kitabını ve müfredatı o sınıfta uygulamadım, her derste, bir öncesinde beraber seçtiğimiz bir konuyu serbest olarak işledik: Konuştuk, tartıştık, öğrendik.
Sonra bu ders kaldırıldı, 12 Eyül"den sonra komünizm korkusuyla zorunlu din kültürü ahlak bilgisi dersi kondu. Bu ders konmadan önce de çok tartışıldı, laikliği ihlal ile komünizm tehlikesini önleme ikilemi arasında gidip gelen askerler hem isim hem de içerik yönünden laikliğe aykırı olmayacak bir şekil vererek bu dersi zorunlu hale getirdiler. Maksat genel olarak dinler ve ahlak, halkının kahir çoğunluğu müslüman olan bir ülkede tabii olarak daha ziyade İslam hakkında öğrencilerin bilgi sahibi olmaları ve tabii biraz da komünist ve anarşist değil de dindar olmalarını sağlamak olsa gerek.
Şimdi seçmeli din, Kur"an ve Peygamberimizin hayatı dersleri kondu. Bunları seçenlere dinin yalnızca bilgisi değil, eğitimi de verilecek. Seçme kişilerin iradesine bırakıldığı için laiklik ve din özgürlüğüne aykırılık iddiası da söz konusu olamayacak. Peki bunun yanında din eğitimi değil de genelde dinler, özelde (biraz daha fazla olarak) İslam ve ahlak hakkında bilgi veren bir zorunlu derse ihtiyaç var mıdır, konsa laikliğe ve din özgürlüğüne aykırı olur mu?
Bu sorunun bana göre cevabını yarın yazayım.
Rusya"da zorunlu
00:0014/12/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinin kültürü, ahlakın bilgisi dersi "Türkçe, Türk edebiyatı, Türkiye tarihi" gibi aslında yalnızca Türkleri ilgilendiren dersler gibidir; bu ülkede yaşayan insanlar, kendi dinleri, ana dilleri, alt kültürleri ne olursa olsun çoğunluğun dili (hem de resmi dili), tarihi ve edebiyatı hakkında, çoğunluk da onlarınkine dair bilgi sahibi olacaklar ki -birlik olmasa bile- beraberlik olabilsin, beraber yaşamak durumunda olanlar birbirlerini tanısın, özellik ve hassasiyetlerine vakıf olsunlar.
Önceki tecrübede ayrıca seçmeli din öğretim ve eğitimi bulunmadığı için zorunlu dersin müfredatına "sureleri ezberlemek" gibi bazı fazlalıklar konmuş idi, şimdiki müfredatta bunlar yok, maksada uygun başka değişiklikler de yapıldı ve yapılabilir.
Zorunlu din kültürü dersinde öğretmenlerin hatalı davranışları yüzünden "dinden soğumak gibi" bazı olumsuz sonuçlar ortaya çıkmış olabilir, ama daha çok ve daha yaygın olarak güzel sonuçların elde edildiğinde şüphe yoktur.
İnsanların beraber yaşadıkları bir toplumda birbirinin dinini ve kültürünü bilmesinin faydalı, hatta zaruri olduğunun Rusya da farkına varmış ve bu konuda bir zorunlu ders koymuş. 8 Eylül 2012 tarihli gazetelerde yer alan haberi şöyle:
"Rusya''da 2012-2013 eğitim yılında, 4. sınıf ve üstü öğrencileri için din ve ahlak dersi zorunlu hale geldi. Bununla çeşitli din ve etnik mensubunun bir arada yaşadığı ülkede, ortak dini ve ahlaki değerlerin kazandırılması planlanıyor. Öğrenciler; Ortodoks Hıristiyanlığı, İslamiyet, Musevilik gibi semavi dinlerin yanısıra Budizm, dünya dinleri kültürü ve ahlak etiği derslerinden birini tercih edebilecek."
Haberde detay bulunmamakla beraber bir çeşit "zorunlu-seçmeli" ders olduğu anlaşılıyor; öğrenci mutlaka din ve ahlak dersi alacak, ama dersin bir ortak bir de çeşitli kısımları olacak, çeşitli kısımlarda birini seçme imkanı bulunacak.
"Her şeyin ilmi cehlinden yeğdir" demişler: "Bilmek, bilmemekten iyidir. Bazı şeyleri bilmek ise yalnızca iyi değil, ayrıca zorunludur."
Erkek de tamamlıyor
00:0016/12/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gannuşi, "Hayat, kadın ve erkeğin birbirini tamamladığı öğelerden oluşur" dediği için muhalefet kadın konusunda ona ve partisine güvenmediğini söylüyor, "Kadın tamamlıyor" değil, "Kadın eşit" demesi gerektiğini ileri sürerek gürültü koparıyorlarmış. Bu muhalefetin istediği başka bir kültür, medeniyet, hayat felsefesi ve tarzıdır. Gannuşi"nin, Mursi"nin, Abdulcelil"in (İhvan"ın ve diğer İslamcı hareketlerin) istediği ise bizim (Müslümanların) ait oldukları, korumak ve geliştirmeyi amaç ve dava edindikleri medeniyet, kültür ve hayat tarzıdır.
İslam düşüncesinde "fıtrat" gerçeği temel dayanaklardan biridir. Fıtrat Yaradan"ın, yarattıklarına verdiği özelliklerdir, tabiattır, kabiliyyettir. Maddi ve manevi olanıyla dünya (daha doğrusu evren ve ötesi) bu fıtrat sayesinde varlığını devam ettiriyor, değişen şartlara uyum gösteriyor ve tekâmül ediyor.
Farklı olup birbirini tamamlamak fıtrat gereğidir, birbirini tamamlayan iki unsur eşit değerdedir, ama farklıdır. Yalnızca kadın erkeği tamamlamıyor, erkek de kadını tamamlıyor. Eşitlik peşinde olanlar fıtrat gereği olan farklılığa karşı çıkıyor, canlı ve cansız evreni yeniden yaratmaya kalkışıyorlar; Kur"an da bunlara şöyle sesleniyor: "Şu insanoğlu, Yaradan"la ilgisini keserek, O"na ihtiyacı olmadığına inanarak çizgiyi aşar, fıtrat gereği olan düzene baş kaldırır" ve ekliyor: "Hiç şüphe etme, dönüp dolaşıp geleceğin Rabbindir" (Alak: 96/8); istesen de istemesen de evren nasıl yaratılmış ise öyle olacak, sen onu değiştiremeyeceksin, değiştirmeye kalkarsan bozacak, hem ona hem kendine zarar vereceksin, iyisi mi Yaradan"ın kanunlarını keşfet ve ona uyum yaparak huzur bul, mutlu ol!
Peygamberimiz (s.a.) kadınla ilgili -çoğu kimsenin yanlış anladığı- bir kaburga kemiği benzetmesi yapıyor ve bu benzetmede kadının farklı oluşunun fıtrat gereği olduğunu, onu beşer aklınca düzeltmeye ve değiştirmeye kalkışmanın bozmaktan ve kırmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını ifade buyuruyor.
Kadınla erkeğin insani değer yönünden eşit olduklarını da elma örneği ile açıklıyor: "Onlar bir elmanın iki yarısı gibidir".
"Kesin olarak bilin ki, ben erkek olsun kadın olsun hiçbirinizin ortaya koyduğu bir ameli (işi, emeği, eseri, ibadeti…) zayi etmeyeceğim, siz (erkeler ve kadınlar) birbirinizden olmasınız…" mealindeki âyet de (Al-i İmran: 3/195) eşitlik içinde farklılığın altını çiziyor.
İyi ki farklı olmuşuz, birbirimize yardım ederek, birimizde olmayanı, yaratılış amacını gerçekleştirmek üzere tamamlayarak Yaradan"ın murad ettiği hayatı sürdürüyoruz.
Rabbini ve sınırlarını bilenler iki cihanda huzur ve saadetin anahtarına sahip olmuşlardır.
Öğrenci mi anarşist mi?
00:0020/12/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemiz uzay teknolojisine ilk önemli adımını atıyor ve savunmadan tarıma kadar birçok alanda faydalı bilgiler verecek olan bir uyduyu uzaya fırlatıyoruz. Bu mutlu olayı izlemek ve kutlamak için ülkenin büyükleri (rütbesi büyük, milyonlar seçmiş, makamı büyük…) bir üniversiteye gidiyorlar. Üniversitenin bir kısım öğrencisi misafirleri taş, sopa, molotof kokteyli, ateş, küfür ve hakaretle karşılıyorlar. Güvenlik güçleri engellemese saldırıp dövecek, hatta öldürecekler. Ortalık savaş alanına dönüyor, vergilerimizle alınmış ve yapılmış şeyler yakılıyor, kırılıyor, bozuluyor…
Şimdi bütün bunları yapanlara öğrenci mi diyeceğiz, anarşist mi?
Bütün bunlar yapanların yanına kalacak ve yaptırımsızlık yüzünden arttırarak suç işlemeye devam yolunu mu açacak?
Devletin güvenlik güçleri vazifelerini yapıyorlar; bunlar sopa yiyor, yaralanıyor hatta canlarından oluyorlar kimsenin gıkı çıkmıyor, öğrenci denilen eşkıyaya bir şey olsa, polis veya asker biraz sert yapsa kıyametler kopuyor, vazifesini yapanlara söylenmedik söz kalmıyor.
Demokrasi ve hürriyet adına muhalefet, fikir hürriyeti ve gösteri-yürüyüş serbest olabilir, ama şiddet nasıl serbest oluyor? Serbest değilse şiddete başvuranlara niçin müsamaha ediliyor. Polise, askere, araçlara, halkın ev ve iş yerlerine… saldıranlar, yakıp yıkanlar niçin serbest bırakılıyor, neden caydırıcı cezalar yok?
Eğer ülkemizde resmen tanınmış bir umumi ahlak ve âdâb olsaydı, bu âdâb ve ahlakın eğitimi bütün halka verilseydi, cezadan önce eğitimden söz etmek isterdim. Âdâb ve ahlak diye ağzınızı açsanız, hürriyet ve demokrasi adına sözü ağzınızda bırakıyorlar. Zorunlu ahlak eğitimi olsun deseniz sokaklara dökülüyor, edepizliği ayyuka çıkarıyorlar. Peki bu durumda suspus olup eşkıyanın sokaklara hakim olmasına, şiddetin her çeşidini masum insanlara uygulamasına rıza mı göstereceğiz.
Haksızlığı, edepsizliği, anarşiyi, suçu engellemek için nasihat işe yaramıyorsa azarlarsınız, sert konuşursunuz, bu da işe yaramıyorsa caydırıcı yaptırım uygularsınız; yol ve çare budur, neden bu yola girilmiyor?
Biri çıkıp da bana "öğrenciler büyük Millet Meclisi"ne bakıyorlar, orada seçilmişlerin birbirine söyledikleri sözleri (hakaret, küfür, gürültüye boğma, sözü kesme…) ve uyguladıkları şiddeti görüyorlar; bunlar yaptığına göre ayıp da değil, suç da değil diyor ve aynısını yapıyorlar" dese ne cevap veririm diye düşünmüyor değilim!
Elektrik kesildi ezan sustu
00:0021/12/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazetemizde çıkan bir haber üzerine, cemaatin memnun olmayacağını bilerek hakkaniyet adına bazı şeyler söylemem gerekiyor.
Haber şöyle:
"Trakya"da elektrik dağıtımının özelleştirilmesinden sonra, ihaleyi alan Trakya Elektrik Dağıtım AŞ (TREDAŞ) Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne"de elektrik borcu olan birçok caminin elektriğini kesti. Çorlu"nun Ulaş beldesinde bulunan Çamlık Camii"nin elektriğinin de bu kapsamda TREDAŞ ekipleri tarafından 6 ay önce kesildiği ortaya çıktı. TREDAŞ son olarak caminin ısıtması için olunan aboneliğe bağlı elektriği de önceki borcunu gerekçe göstererek kesti. Kesintinin ardından ezan sesinin de sustuğu camide cemaat lüküs (gaz lambası) ışığında ibadetlerini yapmaya çalışıyor… TREDAŞ yetkilileri ise özelleştirme öncesinde bölgede bulunan müftülüklere gerekli uyarıları yaptıklarını, yeni uygulamayı müftülüklere göndererek buna göre tedbir almaları gerektiğini bildirdiklerini ifade ettiler."
Fıkıh"ta bir hüküm vardır; bir başkasının mülkü olan mekana (eve, bağa, tarlaya…) sahibinin izni olmadan girip namaz kılmak caiz değildir. Bu yer, orada bulunulduğu sürece gaspedilmiş sayılır.
Elektriği bir özel şirket üretiyor veya satın alıyor, sonra bunu isteyene (abone olanlara) satıyor. Abone olmak, satın almak demektir. Satın alan ister özel ister tüzel kişi (dernek, vakıf, şirket, daire, cami, okul…) olsun aldığı elektriğin bedelini ödemeye mecburdur; ödemezse haksızlık etmiş olur. Sahibinin rızası dışında kullandığı elektrik ışığında yapacağı ibadet de zedelenir.
Çare, güçleri yetiyorsa cemaatin, yetmiyorsa daha geniş cemaatin (yakından uzağa çevredeki Müslümanların) para toplayarak borcu ödemeleri ve helal elektriğe kavuşmalarıdır. Elektriği bedava vermiyor veya eski alacağını istiyor diye şirketi suçlamak haksızlıktır.
Benim meselem sahiplerini hiç tanımadığım, hiçbir alakam bulunmayan şirketi savunmak değildir, benim meselem Müslümanların hak hukuk konusunda kılı kırk yarmaları, attıkları her adımın şeriata uygun olması konusunda titizlik göstermeleri yönünde uyarıdır.
"Kesintinin ardından ezan sesinin de sustuğu camide" ifadesi de bize yakışmıyor. İlk ezan mikrofona okunup hoparlörden duyurulmadı, bu aletlerin icad edildiği yakın zamanlara kadar da ezanlar minarelerden insan sesiyle okundu ve duyuruldu. Adı geçen camide de mutlaka insanlar ezanı okuyorlar ve seslerinin yettiği kadar çevreye duyuruyorlardır.
"Bu yüzden uzaklardan ezan duyulamıyor" dense buna bir şey diyemeyiz, ama "ezan sesi de sustu" ifadesi hilaf-ı hakikattir, bu da müminlere yakışmaz.
Mezhep taklidi
00:0023/12/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"…Diyanet''in yayınladığı 2 ciltlik ilmihalden edindiğim bilgi sayesinde, sandığımızın aksine müctehid olmayan Müslümanların bir mezhebin görüşlerine bağlı kalmak zorunda olmadığını, sadece müctehidin kendi ictihadına göre amel edeceğini öğrendim. Peki bu durumda parmağı Hanefi mezhebine göre abdesti bozulacak kadar kanayan Hanefiliği benimsemiş bir Müslüman Şafii''ye uyup "abdestim bozulmadı" diyerek namaz kılabilir mi? (Bir başka deyişle neden yeniden abdest alır?) Veya Ramazan''da acıkıp susayan bir Hanefi mezhebi mensubu ''Şafii''de kefaret sadece cinsel ilişki ile gerekir'' diyerek orucunu Ramazan"dan sonra sadece kaza etmek üzere bozabilir mi? (Bir başka deyişle neden bozmaz?)".
Gerekli gördükçe bana soru yazan ve cevap bekleyen, okuduğunu dikkatli ve şuurlu okuyan bir okuyucum bu defa ondört kadar soru göndermişti. Bunların bir kısmı Ramazan, Kadir Gecesi gibi bugün için güncelliği bulunmayan sorular; bunlara inşaallah zamanı gelince cevap yazarız. Yukarıdaki gibi her zaman güncelliği bulunan sorularına ise arada bir cevap yazacağım. Bugünkü başlık onun sorusunun da başlığıdır.
Cevap:
Taklid, telfik, mezheb vb. konularda geniş bilgi edinmek isteyenlere benim "İslam Hukukunda İctihad" isimli telif, "Dört Risale" isimli tercüme kitaplarımı tavsiye ederim. Bu kitaplarda müctehid olmayan müminlerin bir müctehidi taklid etmesi gerektiğini, ama tek müctehide (mezhebe) bağlı kalma mecburiyetinin bulunmadığını Hanefî mezhebi fukahasının da eserlerinden nakıllerle açıkladım. Burada bir özet vereyim:
Taklit, deliline bakmadan bir müctehide itimad ederek onun ictihadı ile amel etmektir. İltizâm, bir müctehidin bütün ictihadlarını -bir bütün hâlinde- taklit etmeye karar vermek ve bunu uygulamaktır. İntikâl, bir mezhebi iltizam ettikten sonra, ya bütün olarak, yahut da bazı meselelerde ondan ayrılarak bir başka mezhebin hükmünü uygulamaktır. Bir veya birkaç meselede, bir mezhebe intikâl edince, o meselenin ait olduğu "bütün"de bu mezhebe uygun hareket edilirse telfik değil, intikâl gerçekleşmiş olur. Meselâ bir Şâfiî Müslüman, kadına dokununca abdestin bozulmaması konusunda Hanefî mezhebine intikâl eder de, abdestin bütününde (diğer hükümlerinde de) Hanefî mezhebine uygun hareket ederse -meselâ bir yeri kanayınca abdestin bozulduğunu kabûl ederse- telfik değil, intikâl yapmış olur. Ancak aynı misalde, Hanefî mezhebine, abdestin bütününde uymaz, örnek olarak "kanamanın abdesti bozmaması bakımından Şâfiî mezhebini taklit ederse", bu iki taklidi bir abdest olayında gerçekleştirirse, telfik yapmış olur. Telfikı caiz görenlere göre bunda bir sakınca yoktur. Telfikı caiz görmeyenlere göre ise abdestin tamamında intikâl ettiği mezhebin ictihadlarına uygun hareket etmesi gerekir.
Telfik caizdir diyen fukahaya göre abdestte telfik yapan, namazını da eski mezhebinde veya kısmen intikâlde bulunarak, yahut da telfik yaparak kılabilir. Telfikı caiz görmeyenlere göre abdestte Hanefî mezhebini taklit eden Şâfiî, telfik değil de intikâl yapmış ise namazda da Hanefî mezhebine riâyet edecektir. Abdest alırken telfik yapmış olursa namaz kılamaz; çünkü bunlara göre abdesti yok sayılır.
Kafaları karıştırmamak için şunu söyleyebilirim: Din bilgisi (ictihad veya tahkik derecesinde) yeterli olmayan bir mümin, itimad ettiği bir alime sorar veya onun kitabını okur, o alimin mezhebi hangisi olursa olsun aldığı cevabı uygular. Bunda hiçbir sakınca yoktur.
Bir mümin, acıktım susadım diye keffareti gerekli görmeyen bir müctehide uyarak orucunu bozamaz; çünkü meşru mazeret bulunmadan Ramazan''da oruç tutmamak (bozmak) bütün müctehidlere göre haramdır.
Cümlenin maksudu bir" değil
00:0027/12/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Cümlenin maksudu bir lakin rivâyât muhtelif" derler; yani "Hepimiz aynı şeyi kast ediyoruz ama farklı söylüyoruz". Böyle olan durumlar ve sözler vardır, fakat çok kere farklı söyleyenlerin maksatları, anlatmak istedikleri şeyler de farklı olur.
Suriye meselesi, islamcılık, İmam Hatip okulları, zorunlu ve seçmeli din veya din kültürü dersleri gibi konularda, genellikle aynı değerleri ve düşünceleri paylaştığımız dostlarımızla farklı düşündüğümüz veya farklı söylediğimiz oluyor, olmuştur, olacaktır; bunda yadırganacak bir durum da yoktur. Bu dostların derdi ülkemizde islamlaşma, dindarlık, din eğitim ve öğretimi; yani bunların bulunması, gelişmesi değildir; onlar böyle bir gelişmeden rahatsız olmak şöyle dursun mutlu olurlar. Fakat ortak amacımız için kullanılan araçların uygun olup olmadığı konusunda farklı görüşler, yorumlar ve teklifler söz konusudur.
Zorunlu din kültürü ahlak bilgisi dersi konusunda da mesela sevgili Yasin Aktay, değerli Hilal Kaplan gibi dostlarımız farklı düşünüyor ve yazıyorlar; ama onların maksadı "din eğitimi, dindarlaşma, islamlaşma olmasın" değil, tam aksine "olsun ve sağlıklı olsun"dur. "Teklif edilen araç (zorunlu ders) uygun bir araç mıdır?" sorusuna onlar "Hayır" cevabını veriyorlar, ben ve benim gibi düşünenler ise "Evet" cevabını veriyoruz.
Bir de sözleri gibi maksatları da farklı olanlar var; bazı solcular, laikçiler, dindarlaşma (veya sünni dindarlaşma) karşıtları yalnızca zorunlu din kültürü dersine değil, seçmeli Kur"an, Hz. Peygamber"in hayatı ve din derslerine de karşı çıkıyorlar. Din hürriyeti, laiklik, insan hakları gibi kavramları kullanarak ulaşmak istedikleri hedef, "dindarlaşmayı azaltmak veya ortadan kaldırmak"tır. Bunların bazılarına göre dindarlaşmanın ardından şeriat düzeni gelecek ve laiklik elden gidecektir, kimilerine göre ülkenin bütün müslümanları sünnileşecektir, kimilerine göre alenen günah işlemek zorlaşacaktır… yani tehlikeler bunlardır ve engellenmelidir.
Temel maksadımız bir olan dostlarımızı böyle bir düşünceden ve hedeften tenzih ediyorum.
Geçmiş zamanlarda "tahammül" başlığı altında birkaç yazı yazmıştım da olumlu ve olumsuz pek çok tepki ile karşılaşmıştım. Olaylar beni tasdik ediyor; halktan ziyade okumuş yazmış kesimde tahammülsüzlük gittikçe artıyor, farklılığa tahammül edecek yerde onu ortadan kaldırmak hedef oluyor. Halbuki "sosyal bir varlık olan insan" her bakımdan farklı olan hemcinsleriyle birlikte yaşamak durumundadır. Rejim, sistem, düzen ne olursa olsun bu böyledir. Ya insanlığın değerini, huzur ve asayişi koruyacak sınırlar dahilinde farklılığa tahammül edilecek yahut da kavga, gürültü, kan, kin devam edecek, hayat herkese zehir olacaktır.
Seçim biz "insanlara" bırakılmıştır.
Çıplaklığın Bu Kadarı
00:0028/12/2012, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Çok kanıksadığımız, normal gibi görmeye başladığımız örtünmeme, açık saçık giyinme hatta yarı çıplak sokakta gezme ve böyle gezenlere isyerek bakma davranışlarının ne kadar günah olduğunu maalesef hatıra getirmemeye başladık. Ya da belki bayanların bu davranışına bir müdahale olmadığı, müdahalesiz imtihan dünyası olup, Kuran"ın ifadesiyle "serbest" bırakmanın bir örneği olması sebebiyle insanlar bu kadar duyarsız, bu kadar normalleşti bu ayıp. İnternetiyle, gazetesiyle, televizyonuyla, sokağıyla… Bukadar kaçınılmaz/korunulamaz seviyeye gelince de haliyle müslümanın işi çok zorlaşıyor. Şimdi öyle kıyafetler rahatça sokakta giyiliyor ki bakmamak/etkilenmemek için peygamber olmak lazım.
Peki hocam, bu durumda güçler dengesinde yani şeytanın elindeki güç/koz ile bizim zayıf irade ve dirayetimiz arasında bir uçurum, bir dengesizlik yok mu? Eşit şartlarda güreşmiyor gibiyiz.Ya da bir ağırlık var, kaldırabileceğimizin üstünde ama kaldırmalısın denilmiyor mu? İnsana gücünün yetmeyeceği şeyin yüklenmeyeceği İslam"ın temel prensiplerindendir. Bu açıdan bakınca günahımız bir nebze olsun hafiflemez mi?
Veya şöyle bir soruyla aradığımız cevabı bulmaya çalışalım: Her günahın bir hacmi, ağırlığı, büyüklüğü olduğunu düşünelim; Tahran"da, Cidde"de, Mekke"de yaşayan bir müslümanın harama bakmasıyla, İstanbul"da yaşayan müslümanın harama bakması aynı büyüklükte günahlar mıdır?"
Cevap:
Açık saçık gezmenin serbest olduğu toplumlarda peçeli kadından tutun da bir karış alt giysiyle, göğüs çatalı açık, sırtı beline kadar çıplak kadınlara ve kızlara kadar sokağa çıkanlardan, sernest dolaşanlardan geçilmiyor. Erkeklerin de kılık ve kıyafetleri, bunlara ilgi duyanlar bakımından oldukça cazip olabiliyor.
Bu toplum gerçeği karşısında cinsel günah işlemek istemeyen erkekler ve kadınlar ne yapacaklar?
Herkesi zorla örtmek mümkün değil.
Kur"an-ı Kerim bir yandan cazip yerlerin örtülmesini isterken diğer yandan erkeklerin ve kadınların harama bakmaktan sakınmalarını, iradelerini kullanarak kendilerine hakim olmalarını istiyor. Günümüz ve ülkemiz şartlarında bu ikinci yol "tek yol" olarak karşımızda duruyor: Gözümüzü sakınacağız, ısrarla ve tekrar bakmayacağız, duygularımıza hakim olacağız.
Çok zaman geçti, "çıplaklık tacizdir" başlıklı bir yazı yazmıştım, âdet olduğu üzere tepkiler oldu. Şunu diyordum: İslâmî bakımdan günah işlememek için gayret eden bir kimseye karşı bu günaha kışkırtan, insanları tahrik eden kılık kıyafetle dolaşmak, bu insanlar için tacizdir, eziyettir, tuzaktır, imtihanı zorlaştırmaktır.
Evet böyle dedim, böyle olduğuna inanıyorum, ama yapılacak bir şey de yok; iş başa düşüyor, imtihan zorlaştıkça bedelinin değeri de artıyor, bir yandan belki günahın derecesi azalıyor, ama bir yandan kesin olarak sakınmanın ecri, sevabı, manevi ve ahlaki değeri artıyor.
"Çıplaklığa bakınca tahrik olmak hastalıktır" diye bizim kesime sataşanlar oluyor. Şöyle bir cevap verilebilir: "Duvara, ağaca, kuşa, pisliğe ve çıplaklığa aynı duygularla bakmak hastalıktır"
Esed"i af mı edelim?
00:0030/12/2012, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suriyeli bir ilim ve fikir adamıyla yapılan bir röportajı dinleme fırsatı buldum. Bu zatın tezi şudur: Suriye"de ve başka yerlerde zulme uğrayan Müslümanlar zulüm kimden gelirse gelsin, boyutu ne olursa olsun sabretmeli, asla silaha sarılmamalıdırlar. Kısas (kasten ve haksız yere adam öldüreni idam etmek) dahil hiçbir kimseye ölüm cezası verilmemelidir. İnsanlar silah yoluyla ikna edilemezler, sabır ve tahammül yoluyla ikna edilebilirler, gönülleri kazanılabilir.
Bütün bunların Kur"an"a ve Sünnet"e dayandığını iddia eden konuşmacı, Hz. Adem"in oğullarından birinin diğerini haksız yere öldürmek istediğinde mağdurun buna mukabele etmediğini, Peygamberimiz"in (s.a.) Mekke döneminde şiddete başvurmadığını, kısas konusunda Kur"an"da affın öncelendiğini… delil getiriyor.
İnsanların af, öğüt, iyi muamele, yardım yoluyla gönüllerinin daha iyi kazanılabileceği, zorla imanın ve ibadetin olmayacağı, şiddetin şiddeti çekeceği genel olarak doğru olsa da bu delillerin genel olarak Arap Baharı ve özel olarak da Suriye olayları üzerine gönderilmesi -bana göre- kesin olarak yanlış, hatta saptırmadır. Delil ile medlul arasında uzaktan yakından bir alaka yoktur.
Kısas hakkında affın öncelenmesi ancak tek gözünüzü kapatarak ayetlere bakarsanız söyleyebileceğiniz bir söz olur. İlgili ayetlerde (Bakara: 2/178-179) kısasın bir hak olarak verildiği, affın bir rahmet olduğu, ancak "kısasta bizim için hayat olduğu" ifade buyuruluyor. Kısasta hayat varsa af nasıl öncelenmiş oluyor.
Hz. Adem"in oğullarından birinin zalim kardeşine el kaldırmaması nasıl oluyor da bütün zulümlere karşı sabretmenin Sünnet"e uygun olduğuna delil kılınıyor? Habil el kaldırmadı diye dünyada sulh ve kardeşlik mi hakim oldu? Zalimler yola mı geldiler?
Peygamberimiz (s.a.) Medine"ye göçüp yeterince güçlendikten sonra düşmanlarla savaşmadı mı? Antlaşmaya hiyanet eden Yahudileri cezalandırmadı mı? Ashab"dan suç işleyenlere gerekli cezaları vermedi mi? Hz. Ebu Bekir isyancılara, dini pazarlık konusu yapanlara savaş açmadı mı?...
Bedîüzzeman Hamîdiye Alayı"nda bizzat at binip kılıç kuşanarak savaşmadı mı?
Hucurat suresinde Allah Teâlâ şöyle buyurmuyor mu?
"Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allah"ın emrine geri dönünceye kadar– haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever" (49/9).
Peki niçin "hakkına tecavüz etmiş olursa da affedin" demiyor?
Suriye olayları başlamadan önce oradaki Müslümanlar silahsız olarak sokağa çıkıp hak ve adalet istediler. Bunlara silahla mukabele edildi. Türkiye defalarca "kardeşlerin arasını düzeltmek için" teşebbüste bulundu, Esed güçleri hak vermeye ve zulümden vazgeçmeye yanaşmadı. Kur"an"a ve Sünnet"e göre bütün müminlerin Esed"e karşı mücadele etmeleri gerekiyordu; ne yazık ki, bölündüler, zulmün tarafını tutanlar oldu. Dinlediğim konuşma da zalimin ekmeğine yağ sürüyor; üzüldüm
.
Bugün 522 ziyaretçi (1359 klik) kişi burdaydı!
.Haksızlık yoksulluk yolsuzluk
00:003/01/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Öteden beri devam edip gelen ve hemen hiçbir zaman kökü kazınamayan bu üç kötü vakıadan şikayet edenlerin siyasi kanadına diyeceklerim var:
Haksızlığın çaresi hak ve adaleti gerçekleştirecek bir hukukun hakim olmasıdır.
Yoksulluğun çaresi zenginlerin elindekini alıp devleti patron yapmak, sonra bal tutanların parmak yalaması, halkın ise bir lokma bir hırka ile yetinmeye mahkum edilmesi değildir. Vahşi kapitalistlerin açgözlülüğüne mahkum olmayan, insanca üretimi hürriyet içinde gerçekleştiren, iş bilen ve ahlaklı müteşebbisler yoluyla ihtiyacı karşılayacak kadar üretim yapmak, bu üretimden herkesin, insanca yaşayacağı kadarına sahip olmasını sağlamak, bunun ötesindeki zenginliği ve fazlaya sahip olmayı meşru saymaktır.
Yolsuzluğun çaresi ahlak eğitimidir. Yolsuzluğun gerçekleşebilmesi için bu zincire dahil olan şahısların vicdansız, hain, yalancı, iki yüzlü, kamu yararına kendi haksız menfaatini tercih edenler… yani ahlaksız olmaları gerekir. Bu olumsuz vasıflara sahip olmayan kimse yolsuzluk yapamaz.
Siyasiler muhalefette iken iktidarda olanları yolsuzlukla, adaletsizlikle, hukuksuzlukla suçlar dururlar; bunu yaparken "2012 böyle geçti" diyerek koca bir yılın yekün hanesini böyle kapatmak siyaseten işe yarar mı, bilmiyorum, ama bana göre söyleyenin inandırıcılığını zedeliyor. Asıl önemlisi ise şudur: Ben, mevcut iktidarın temsilcilerinin beceriksiz ve ahlaksız, iktidara gelmek için çırpınan muhaliflerin ise becerikli ve ahlaklı olduklarına nasıl inanacağım?
Cevabı yine ben vereyim:
Muhalif siyasetçi ölçülü konuşacak, yalan söylemeyecek, iftira etmeyecek, küfretmeyecek, ortaya inandırıcı projeler koyacak, sicili temiz olacak, ülke ve toplum menfaati söz konusu olunca iktidar kavgasını bırakacak, bu menfaatin gerçekleşmesi için çalışacak (gerekirse iktidarla işbirliği yapacak).
Eğer muhalif siyasetçilerde bu ahlak ve davranışı, bu güzel vasıfları görmezsem şöyle demem haklı ve mantıklı olur:
Haksızlık, yoksulluk ve yolsuzluk üç büyük kötülüktür, bunlarla mücadele etmek her akıl ve vicdan sahibi insanın vazifesidir; ama "bu iktidarla olmuyorsa" "bu muhalefetle hiç olmaz".
.İyilik-kötülük, günah-sevap ilişkisi
00:004/01/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Kur"an"da pek çok ayette olumlu, güzel, örnek davranışları olan müminler övülmüş, mükafatla müjdelenmiştir. Aynı şekilde kötü özelliklere sahip insanlar da sınıflandırılmış, yaptıklarının kötülüğüne dikkat çekilmiş, cezalandırılacakları vaad edilmiştir.
Bir Müslümanda tüm kötülükler ve tüm iyilikler bulunamayacağına göre, konu edilen iyi özelliklerden bazılarına vakıf olup ödülle müjdelenen, övülen bir insanda, yerilen, ceza vaat edilen şeylerden de bulunabilir. Tersini de söylemek mümkündür. Peki hemen herkes için geçerli olan bu durumda o kişiye ahirette nasıl muamele edilecektir? Hemen aklımıza gelen "kötülüklerinin cezasını çektikten sonra azaptan kurtulup cennete girerek iyiliklerinin karşılığını alma" cevabına gelince; Allah"ın, bir davranışı nedeniyle övüp mükafat vaad ettiği bir kulu (başka bir davranışı için) cezaya da sokabilecek olması nasıl olabilir? Bir başka deyişle mükafatın bir anlamı ve de belki de önemli bir ayağı o korkunç azaba düçar olmamak değil midir? Sanırım size bu zamana kadar sorduğum onca soru içerisinde en karmaşık olanlardan ve anlatmak istediğimi anlatmakta en çok zorlandıklarımdan biri buydu. Ancak arife tarif gerekmez diyerek işin içinden sıyrılıyor ve cevabınızı bekliyorum."
Evet, "mükâfatın bir anlamı (çeşidi) de cezayı düşürmek, azaltmak ve eksiltmek"tir. Bu cümleye dikkat edilirse, cezayı tamamen kaldırmak bir mükâfat olduğu gibi azaltmanın ve eksiltmenin de bir af, bir mükâfat olduğu anlaşılır.
Allah Teâlâ şirk (yaratılmışı yaratanın yerine, yanına koymak, ona eş turmak) dışında bütün günahları affedebileceğini buyuruyor. Ama yine birçok ayet ve hadiste çeşitli günahlardan ve bunlara ait cezalardan, hepsinden önemlisi de "içi ceza görenlerle dolu olan" cehennemden söz ediliyor.
Bir kul düşünelim günah işlemiş, kul hakkını ödememiş, borçlu kalmış; öte yandan sevap kazandıran ibadet ve amelleri de olmuş olsun. Günah, haram, yasak olan fiil ve davranışlardan Allah hakkı olanların (kulların hakları ile ilgisi bulunmayanların) bağışlanması veya cezalandırılması doğrudan Allah"a kalmıştır. Bu kulun güzel amelleri sebebiyle cezasının azaltılması veya hafifletilmesi mümkün olduğu gibi, güzel ameline bakılmaksızın Allah tarafından affedilmesi de beklenebilir. Üzerinde kul hakkı varsa bunu Allah doğrudan bağışlamıyor, kulun hakkını ondan (sevabından) alarak veya alacaklının cezasını ona naklederek ödetiyor.
Bir kulun güzel amellerinin, kazandığı büyük ve çok ecir ve sevabının olması, öte yandan günahı ne kadar olursa olsun bağışlanıp doğrudan cennete gitmesini gerektirmiyor; aksi halde günahın önemi ve karşılığı olmazdı. Sevap ve günah değerlendiriliyor, her birinin hakkı veriliyor, yekün hanesinde günah kalırsa ve Allah da onu affetmezse kul günahının cezasını çekiyor, sonra sevabının karşılığını almak üzere cennete giriyor.
Konu ile ilgili iki ayet meali nakledelim:
"Gündüzün iki ucunda gecenin de (gündüze) yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir…" (Hud: 11/114).
"Tevbe ve iman edip salih amel işleyenler başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir; Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir." (Furkan: 25/70).
İmam Mâtürîdî Tefsiri"nde bu ayetten iki farklı sonuç çıkarılabileceğini söylüyor: 1. Allah tevbe eden kullarını bundan sonra sevaplı amellere muvaffak kılar. 2. Ahirette, tevbe ettikleri her bir günahın karşılığında onlara sevap (mükâfat) verir
İslâmî çözüm
00:006/01/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Örnek olarak çözülecek mesele (anlaşmazlık, çatışma sebebi) "etnik ayrışma" olsa demokrasilerde ve İslâm"da çözüm nasıl olur?
Demokrasilerde eşitlik, düşünceyi açıklama, kültürü koruma, siyasi özgürlük gibi insan hakları tanınmış olacağından (olması gerektiğinden) bir etnik grup bu haklardan yararlanmak isteyebilir. Demokrasi ulus devlet ve toplumda uygulanıyorsa çoğunluğu oluşturan hakim ulusun (etnik grubun) adı, dili, kültürü, siyasi hakları… baskın çıkar, neredeyse kaçınılmaz olarak eşitlik diğer grupların aleyhine bozulur. Ve o gruplar eşitlik isteyince dananın kuyruğu kopar, ihtilaf kapanmaksızın devam eder, huzur ve asayiş geçici ve güce dayalı olarak, ayrıca rıza ile değil, çaresizlikten tahammül psikolojisi ile sağlanabilir.
İslamî çözüm söz konusu olduğunda önce ayrılıkçı talep ve kalkışmaların önemli sebeplerinden üçünü ele alalım: Kavmiyetçilik/ırkçılık, adaletsizlik, din farkı.
İslam"da hakim unsur etnik bir özelliğe dayanamaz. Yöneticiler de belli bir kavim mensuplarından değil, makama ehliyetli olanlar arasından seçilir. Ehliyet "dindarlık, ahlak, bilgi, beceri, yetişmişlik" vasıflarına dayanır. Bu vasıfları taşıyan ümmet fertleri, hangi kavimden geliyor olurlarsa olsunlar yönetime seçilirler veya tayin edilirler.
Adaletin kurallarını (mevzuat, yorum, yargı, gelir dağılımı) hakim unsur değil, vahiyden ilham alan alimler açıklarlar. Bu kurallar arasında, peygamber soyu bile olsa belli bir etnik aidiyete imtiyaz tanınmak yoktur. Herkes, son tahlilde Yaradan"ın ve mülkün asıl sahibinin belirlediği hakkını alır ve –O"nun belirlediğini bildikçe- buna razı olur. Vahyin yorumunda ve uygulanmasında beşeri hatalar olabilir; ama bunlar bir yandan tartışmaya açıktır, diğer yandan hatası bile bağışlanmış olan ictihada dayanır; grupçuluğa değil. Haklar ve hürriyetler ümmeti bölünmeye, parçalanmaya, birbirine düşmeye asla götüremez; çünkü bunlar bir nevi anayasa suçudur; kardeşliğe dayanan birlik esastır, birliği bozmak icmaya dayalı suçtur, günahtır; bu sebeple kimse buna teşebbüs edemez. Hakların ve hürriyetlerin yorumu ve kullanılması kardeşlik ve birlik esasına aykırı olamaz.
İslâmî çözüme bütün Müslümanlar imanları gereği razı olurlar. Ümmet içinde farklı dinden olanlar da bulunabilir. İslam farklı din mensuplarının, temel insan haklarından yararlanarak İslam devleti içinde yaşamalarına imkan tanımaktadır. Onlar da bu hakkı kötüye kullanmadıkları, kendileri de bir parçasını teşkil ettikleri ümmetin birlik, dirlik ve menfaatine ters düşen davranış ve teşebbüslerde bulunmadıkları sürece İslam"ın adalet ve rahmetinden yararlanırlar.
Etnik ayrışma dahil birçok meselenin çözümsüz kalmasının suçu/vebali İslam"da değil, onu ya anlamayan, ya uygulamayan ya uygulamayı engelleyen veya islâmî çözüme razı olmayanların boynundadır.
Biz sıcak odalardan kar seyrederken
00:0010/01/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suriye olayında bugün, kim suçlu kim masum, kim haklı, kim haksız, başta nasıl olmalıydı… konularını tartışmanın faydası yok. Faydalı iki konu var: 1. Burada akan kan nasıl ''adil ve makul bir çözümle'' durdurulabilir. 2. Ölümden ve zulümden kaçarak başka ülkelere sığınmış insanların hali ne olacak?
Daha kar bastırmadan, Türkiye sınırına dayanmış, içeriye alınmayı bekleyen, çoğu kadın, yaşlı ve çocuk binlerce insanı haber kanallarından seyrettik. Burada bile bombalanıyorlar, elbiseleri, yiyecek, giyecek ve yakacakları, doktor ve ilaçları… yok. Bir kadıncağız ''Acele ile evlerimizden çıkıp kaçtık, üzerimizde yazlıklar var, üşüyoruz, açız, hastayız…'' diyordu.
Şimdi hamiyyet duygusunun her şeyi bastırmasının zamanıdır, şimdi fazlası olanın vermesinin vacib olduğu zamandır, şimdi insan kardeşliğinin bütün yakınlıklardan baskın çıkmasının şart olduğu zamandır, şimdi onları düşünerek sıcak odalarda titremenin zamanıdır, şimdi lokmaların boğazda düğümlenmesinin zamanıdır.
Kimin elinden ne geliyorsa onu ortaya koyması, bu insanlık dramının acılarını azaltmak için çaba göstermesi farz-ı kifayedir.
Suriye''de halkın yüzde altısını ''ülkenin halkı'', geri kalanı ya terörist veya ona yardım ve yataklık edenler olarak gören, ülkeyi yok edinceye kadar vurmaya devam etmeye azmetmiş, kendi iktidarlarını korumadıkça hiçbir çözüme yaklaşmayan bir yönetim var. Bu yönetimin elinde/içinde ülkeyi imha edecek kadar silaha sahip bir ordu var. Yerde tanklar, gökte uçaklar bomba yağdırıyor…
Bunlara ses çıkarmadan barış havariliği yapanları Allah ıslah etsin!
Evet bana göre de bir ülkeye dışarıdan müdahale edilmemeli, ama her kuralın bir istisnası vardır; göz göre göre bir halkın katledilmesine rıza gösterilemez. Müdahalenin çeşitleri vardır, illa da Suriye''yi bombalamak gerekmez, ama birileri bir tarafa, diğerleri diğer tarafa bir şekilde yardım ettikleri sürece olan Suriye''ye ve halkına oluyor. Bu yardım da bir müdahaledir; öyle ise Allah rızası için bu halka acıyın ve ''Ey yardım edenler, bir araya gelin, kendi çıkarlarınızı ikinci plana atın ve kanı durdurun!''
Tefsirler
00:0011/01/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Bilimin gelişmesiyle hepimizce malum pek çok ayetin sırrı son birkaç yüzyılda açıkça meydana çıkmış, tefsir edilebilmiştir. Benim merak ettiğim ise bin yıl hatta birkaç asır önceki tefsirlerde bu konularla ilgili en ufak bir ilmi gelişme yokken bu ayetler nasıl açıklanıyordu? Parmak izine, gök cisimlerinin dönmesine, karışmayan deniz suyuna ve buna benzer yeni anlaşılmış onlarca ayet. Eski müfessirler bu ayetler hakkında da bir şeyler yazsalar gerek. Yoksa açıklamadan geçmişler midir? "Aç oku merak ediyorsan eski tefsirleri" derseniz eğer, bizim muhakkak sizin kütüphanenizde mevcut olan o eserlere hem ulaşmamız zor hem de aradığımız bilgiye ulaşmamız sizin kadar kolay değil. İşte bu yüzden alimlere sorulmaz mı çoğu şey…"
Cevap:
Ehl-i Sünnet"in iki büyük imamından biri olan Ebû Mansur Mâtürîdî, Allah"ın varlık ve birliğini bilme, bu bilgiye ulaşma bakımından aklın da bir ilahî elçi (resul) olduğunu söyler. Akıl yalnızca Allah"ın varlık ve birlik bilgisine ulaşmakla kalmaz, duyu organları, bunları güçlendiren araçlar, ilham gibi yardımcılarla daha pek çok bilgiye ulaşır, icad ve keşfe kılavuzluk eder. Allah Teâlâ insanları, binlerce yıllık birikimle ulaşacakları noktada yaratmamış, bu noktaya ulaşma kabiliyeti ile yaratmıştır. İlk adımı ikincisi takip eder, bilim, teknik, icad, keşif gelişerek devam eder, insanoğlu ihtiyacını, Allah"ın lutfu olan bu bilme ve bulma araçlarıyla karşılar. İnsanoğlu tekerleği icad etmek için peygamber gönderilmesine muhtaç değildir, bunu zamanı gelince kendisi bulacaktır. Ama insanoğu yeryüzünde kendine yakışan hayat düzenini kurmak ve bunu koruyarak geliştirmek için ilâhî rehberliğe muhtaçtır ki, bu rehberliği, Allah"tan bilgi (vahiy) alan Peygamberler yapmaktadırlar.
Allah"ın ilminin sınırı olmadığı için O, birgün kullarının, denizlerin derin diplerine dalıp üç tabaka karanlığı keşfedecekelerini, göklere çıkıp atmosferi geçerek nefes alamaz hale geleceklerini ve basınç değişikliği yüzünden uğayacakları sıkıntıyı yaşayacaklarını, parmak izlerinin fonksiyonunu, dünyanın ve gök cisimlerinin şekillerini ve hareketlerini doğru bileceklerini, mikrobu keşfedeceklerini… bilmektedir. Paygemberler yaşarken mucizeler, akıllarıyla değil de duyu ve duygularıyla inanabilen insanlara kolaylık sağlıyordu. Daha sonraki çağlarda gelip yaşayacak insanlara da inanmada kolaylık olsun veya imanları güçlensin diye ertelenmiş mucizeler vardır; işte Kur"an"da açıkça veya işaret yoluyla zikredilmiş, eskiden anlaşılamamış, sonra bilimin gelişmesiyle anlaşılabilir hale gelmiş bazı olaylar ve olgular bunun örnekleridir.
Bunlara eskiler ne demişler, nasıl anlamışlar sorusuna gelince:
Allah"ın sonsuz gücüne, ilmine ve hikmetine delalet edecek şekilde yorumlar yapmışlardır; bu yorumlar gerçeğe uygun olmasa bile asıl amaç olan delaleti (Allah"ın ilim, kudret ve hikmetini göstermesi) korunmuştur. Nitekim yine Mâtürîdî, birbirine karışmayan iki deniz diye tercüme edilen kısmı (Rahman: 55/20) "cinleri, odundan çıkan ama ondan ayrılmayan alev ucundan yarattı" şeklinde tefsir ettikten sonra "bize gerekli olan bunun mahiyetini anlamak değil, buna kadir olan Allah"ın kudretini idrak etmektir" diyor.
Bu iki denizi "tatlı ve tuzlu denizler" diye anlayan çok eski müfessirler vardır. Bu arada "yer ve gökteki denizi", "Arap yarımadasının birbirinden ayırdığı iki deniz" şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
Yine çok eski tarihlerde gök cisimlerinin daire şeklindeki bir yörüngede döndüklarini ifade eden alimler vardır, ama güneş ve diğerleri batıda denize dalıp yüzer, sonra doğudan çıkar diyenler de olmuştur.
Suriye konulu bir tartışma
00:0013/01/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Levent Gültekin 31/12/2012 tarihli yazısına "Hayrettin Karaman"ın kutsal savaşı" başlığını atmış. Yazısında bu başlık dahil pek çok yakışıksız söz var, pek üst perdeden konuşmuş, bana nasihatlar veriyor, ABD ve İsrail"in planlarından habersiz olduğumu, yani gaflet ve cehalet (bereket açıkça dalalet dememiş) içinde olduğumu… söylüyor. Bunlara cevap verecek değilim, köşemde kayıkçı kavgasına meydan vermedim, vermem.
Ama okuyanı yanıltacak bazı ifadeleri tavzih kabilinden karşılamak isterim.
Benim kutsal savaşım olmaz; eğer Allah"ın emrettiği bir savaş söz konusu olursa bu savaş kutsaldır (cihaddır, ibadettir) ve kutsallığını benden değil, dinden alır.
Benim yazımda söz konusu ettiğim silahlı direniş "meşru savunma"dır. Bunun meşru savunma olup olmadığını ilmî yönden tartışabilirsiniz, ama "meşru savunma" diyeni dövme hakkınız olamaz; bu davranış ilim (yazar) âdâbına sığmaz.
Cevdet Sait Hoca"nın "Kur"an"ın tarafını tutuyorum. Ben en baştan beri rejimin muhalifiyim bunu herkes biliyor. İslam aleminin en büyük sorunu "sömürüye elverişliliktir. "İslam alemi maalesef aklını yitirdi" sözlerinin altına ben de imzamı atarım. Ama tenkit ettiğim ve edeceğim başka sözleri ve düşüncelerinin olması da tabiidir.
Gültekin diyor ki:
"Hayrettin Karaman Hoca"ya göre "Suriye"de sorun silahla çözülmez, yapmayın etmeyin birbirinizi öldürmeyin" diyenler zalimin ekmeğine yağ sürüyormuş."
Cevdet Said, hem iktidara hem de muhalefete "birbirinizi öldürmeyin" demiyor, muhalefete "o sizi öldürse bile sabredin, mukabele etmeyin" diyor. Bu da bir görüş, ama bana göre değil; Suriye"de zalim Esed muhaliflerin kökünü kazımaya azmetmiş, ülkeyi kendi iktidarı ve çıkarı için harabeye çevirmiş ve buna devam etmekte iken muhalefete silahı bırakın, sizi daha rahat öldürsünler" demek, zalime yardımdır.
"İktidarın tamamen siyasi hesaplarla aldığı tutumlarını meşrulaştırmak için her gün bir ayet bulup çıkaracak mısınız? Agresif siyasete dinsel onay vermeye daha ne kadar devam edeceksiniz?" diyor.
Yukarıdaki satırları okuyunca yazıdaki sertliğin ve konu dışına kayarak benim iktidarla ilgili tavrımın tenkidine/tahkirine geçişin asıl sebebinin, yazarın iktidara karşı onulmaz/tarafgir/ölçüsüz muhalefetinden kaynaklandığı kanaatine vardım. Konumuz AK Parti iktidarı olmadığı için ben buraya girmeyeceğim.
28 Şubat ve benzerlerinde zalime karşı tavrım daima dik ve tavizsiz oldu. Ama bu tavır, "şartlar ne olursa olsun zalime karşı silahlı mukabelede bulunalım" diyecek kadar akıl dışı olamazdı. Suriye"de de Esed"in zulmü yeni değildi ve ben bu zulme karşı olduğumu defalarca ifade etmiştim, ama mazlum Suriye halkını savaşa davet etmedim. Bu direniş (öyle birkaç küçük gösteri filan diye küçümsemek yakışmıyor) önce silahsız başladı ve yeterince devam etti, sonra bizim tahrik ve teşvikimiz söz konusu olmadan silahlı direnişe dönüştü. Bu durumdan sonra direnişçiler vazgeçse bile Esed"in onları sonuna kadar imha edeceğini bildiğim için onlara yardım etmek gerektiğini yazdım.
Sayın Gültekin "İslam"da savaş, barış, hicret, isyan…" konularında bana ders ve öğüt vermeye kendini yeterli görüyorsa bu onun takdiridir, bir şey diyemem, ama kendi payıma bu konularda ondan ders alma durumunda değilim.
Esed liderliğindeki Nusayrî Baas rejiminin ümmet, İslam, Suriyeliler ve Filistin için İhvan iktidarından daha hayırlı olduğunu ve olacağını söyleyen varsa onun aklına, vicdanına ve bilgisine şaşarım.
Her hal ve kârda tenkit ve tartışma edep sınırlarını aşmamalı, muhataba söylemediğini söyletme (söylemiş varsayma) yoluna gidilmemelidir. Bir de şunu hatırlatayım: Bir kimse kendini yanılmaz, bilgilerini de tartışma götürmez kabul ederse bu bir çeşit hastalıktır.
Not:
Yazı ile meşgul olamayacağım on günlük bir seyahatte olacağım.
Mali"ye sömürgeci / Haçlı seferi mi?
00:0025/01/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haçlı seferleri, mutaassıp hristiyan din adamlarının kışkırtmaları ve dini istismar eden Avrupa krallarının ittifak halinde destekleri ile İslam"ı ve müslümanları yok etmek için düzenlenmişti. Bereket o çağda müslümanlar güçlü oldukları için bu belayı kanlı da olsa defettiler.
Sovyet Bloku"nun dağılması ve demir perdenin yıkılmasından sonra Nato genel sekreteri ve ABD başkanı mealen şöyle demişlerdi: "Kızıl düşmanımızı ortadan kaldırdık, şimdi karşımızda yeşil düşman (İslam ve mülümanlar) var".
İslam"ın ötekilere düşmam olmadığı, farklı vatandaş, topluluk ve devletlerle –onları ortadan kaldırmaya kalkışmadan, hak ve hürriyetlerine saygı göstererek- bu dünya hayatını paylaşmaya engel olmadığını Batılılar da kendi ilim adamlarından öğrenmiş olmalıdırlar. Buna rağmen bu İslam ve islamcı müslüman düşmanlığının asıl sebebi nedir?
Siyaset bilimci değilim, bu sebeple iddialı konuşamam, uzmanları okuyarak elde ettiğim bilgi ile sezgime dayanarak bu soruya cevap vereceğim:
Asıl sebep, ABD ve Batı"nın, açık sömürgecilik döneminden sonra eski sömürgelerinde oluşturdukları üstü kapalı sömürgecilikle ilgilidir. Bir rejim, siyasi sistem, yönetim ne olursa olsun (krallıklar, askeri diktatörlükler, selefiyeye taviz veren ülkeler dahil) eğer Batı"nın üstü kapalı sömürgecilik politikasına uyum gösteriyorlarsa bunlar uslu çocuklar veya "imtiyazlı köleler"dir, onlara dokunmak gerekmez, aksine korunmaları ve desteklenmeleri gerekir. Sağcı, solcu, İslamcı, sivil, asker kimler olurlarsa olsunlar eğer Batı"nın sömürgeciliğinin farkında ve buna karşı iseler, tekerlerine taş koyma ihtimali varsa bunlar düşmandırlar. Dünyayı ikna etmek için kullanılacak bahaneler i
se ikna edilecek kitleye göre değişir: Köktencilik, demokrasi karşıtlığı, halka zulüm, baskı,
terör, Batı düşmanlığı, Batı"nın çıkarları ile çatışma…
19. ve 20. yüzyılda eski Sudan ve Afirka"da faaliyet göstermiş islamcı önderlerden bazılarının hayatını yazmaya çalışıyorum. Kuzeyde Senûsîler, Güneye doğru Sokoto İslam Devleti ve benzerleri ile savaşanlar ve bu devletlere son verenler Fransa ve İtalya gibi Batı devletleri olmuş. Hindistan"da bağımsız İslam devleti kurma teşebbüslerini İngilizler kanlı olarak engellemişler. Pakistan"a yapılanlar da gözümüzün önünde. Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, açıklanan bahane (aldatıcı sloganlar ve sözler) başka, asıl maksat başkadır ve asıl maksat Batı"nın haksız, zalim, sömürgeci, insanlık dışı, ayrımcı politika ve çıkarlarına taş koyma ihtimali bulunan müslüman egemenlik ve bağımsızlığına meydan vermemektir.
El-Kaide"nin İslam anlayışı ve İslamlaşma yöntemi ile birçok konuda mutabık değilim, ama bir ülkede Batılıların egemen olmasına, el-Kaide"nin egemen olmasını tercih ederim. Eninde sonunda eldeki sahih İslam kaynakları ve bütün dünyayı etkileyen global değişim, İslami yönetimleri de etkileyecek, ifratlar yontulacaktır.
Batı"nın derdinin, el-Kaide"nin hakim olması durumunda halkın maruz kalacağı zarar olduğuna asla inanmıyorum; halkı
düşünen Batı, Suriye"de olanlar karşısında böyle davranmazdı.
İslam milleti
00:0027/01/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam kaynaklarında "millet", bir dine bağlı insan topluluğu demektir. Bu milletin dini İslam, hayat yolu şeriattır.
İslam milletinin içinde çeşitli kavimlere (etnik kökenlere) mensup fertler ve gruplar vardır. Bunlar dil, örf, âdet ve geleneklerini –İslam"a aykırı olmamak şartıyla- muhafaza ederler, ama etnisiteye ait hiçbir değer, dine ait olanın önüne geçemez. Kavimler, kabileler, etnik gruplar, millet (İslam ümmeti) içinde bir "kardeşler ailesi" teşkil ederler.
Milliyyet, "millet bağı, millete aidiyet" demektir. Müslüman bir Kürde "milliyetin ne" diye sorulduğunda "İslam" cevabını" verir, "kavmiyetin ne" diye sorulduğunda "Kürt" diye karşılık verir. Türk, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Laz… bütün müslümanlar için soru ve cevap aynıdır.
İslam"ın yerine -kendinize göre manasını değiştirerek de olsa- Türk"ü koyar, buna "ulus" der, diğer etnik grupları ise "kavmiyet, milliyet vb. nitelemeleriyle bu ulusun içine sokarsanız kavramları karıştırmış, olmayacak bir davanın peşine düşmüş olursunuz.
Şöyle bir itiraz yapılabilir:
Laik demokrat bir ülkede müslümanlardan başka insanlar da -onlara eşit olarak- yaşarlar; bu sebeple "İslam milleti" kavramı ve hakikati bunları dışarıda bırakır. Bu rejimlerde ülke halkı din birliğini değil, mesela vatana aidiyet birliğini veya vatandaşlığı ifade eden bir kavram çerçevesinde ifade edilmelidir.
Evet, bu tespit doğrudur, ancak Türkiye"de ve benzeri bazı ülkelerde "ülke halkı", "Türkiyeli, TC. vatandaşı" diye değil, "Türk" diye anılıyor, "Türk milleti, Türk ulusu" deniyor; diğer etnik gruplara da "Siz de Türksünüz" denmiş oluyor; onlar da –müslüman olsunlar olmasınlar- haklı olarak "Biz Türk değiliz, Kürdüz, Arnavuduz…" diyorlar.
İslam"da çözüm şudur:
Bütün müslümanlar kardeştir, hiçbir kavmin diğerine üstünlüğü yoktur, bütün etnik grupların milliyyeti İslam"dır. Gayr-i müslim vatandaşlar (teb"a) ise din kardeşi değildir ama "İslam yurdu ehalisidir: Ehlü-dâri"l-İslam"dır. Temel insan haklarında müslüman ehali ile eşit muamele görürler.
Demokrasilerde ise bütün etnik grupların eşit olmaları ve tamamı kast edildiğinde tamamını kapsayan bir "halk, millet, ulus" ismiyle anılmaları gerekir.
Şimdi Akif"e kulak verelim:
Hani milliyyetin İslam idi
kavmiyyet ne?
Sarılıp sımsıkı duysaydın a milliyyetine.
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfrolur, başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın Türk"e; Lazın Çerkez"e, yahut Kürd"e,
Acemin Çinliye rüchanı mı
varmış? Nerde!
Müslümanlıkta "anasır"mı
olurmuş ne gezer,
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor peygamber.
Müslümanlık ve Türklük
00:0031/01/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çoktan tartışma dışı kalmış olması gereken bazı konuları siyaset hortlatıyor. İslam-ırkçılık ilşkisi de bunlardan biridir. Biz de hararetli tartışmaların cereyan ettiği dönemde yazdıklarımızdan bir kısmını bir daha hatırlatmak istedik:
Varoluş açısından bakıldığında Müslümanlık kavimler, ırklar, mekânlar ve zamanlar üstüdür; varlığı belli bir ırka, kavme, zaman ve mekâna mahsûs ve bağlı değildir. Tarihte İslâm"ı din olarak benimsememiş bulunan Türk boylarının ırkî ve kavmî özelliklerini de koruyamadıkları, zaman içinde köklü bir kültür değişimine uğradıkları görülmüştür.
Meşrûiyet açısından Türklüğe göre Müslümanlık, bu kavmin oniki asır önce benimsediği, bağlandığı bir dindir. Türkler Müslüman olduktan sonra millî değerlerinden önemli bir kayba uğramamışlar, buna karşı çok önemli kazançlar elde etmişler, İslâm"a yatkın fıtratlarını geliştirerek büyümüşler; öldürücü, yıkıcı, sömürücü olarak değil, adâlet, hakkaniyet, hizmet ve yüksek ahlâkî değerlerin temsilcisi olarak cihan hâkimiyeti mefkûresine ulaşmışlardır. Türklük ile Müslümanlığın imtizacından doğan bu büyük medeniyetin gerileme sebeplerini yine bu iki unsurda aramak çelişkiye düşmek olur.
İslâm dînî fıtrîdir; insanın fert ve toplum olarak yaratılıştan gelen, tabîatı icabı olan vasıf ve özelliklerine uygundur, bunlarla örtüşmektedir. "Allah"ın insanlara yaratırken verdiği mahiyetten (fıtrattan) ibaret olan tevhid dînine kendini ver; sağlam din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler"(Rum-30/30) meâlindeki âyet fıtrat ile hak din arasındaki bağı ifade etmektedir. İnsan türünü diğerlerinden ayıran akıl, irade, estetik duygu gibi fıtrî özellikler yanında insan gruplarını, topluluklarını birbirinden ayıran özellikler de vardır. Kur"ân-ı Kerîm bunlardan ikisine işaret etmektedir: "Allah"ın işaretlerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır, sonra siz zaman içinde yeryüzüne yayılan insan nev"i oldunuz.... O"nun işaretlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Bilenler için şüphesiz bunlarda büyük işaretler vardır."(Rum: 30/20, 22). İnsanlar bir kökten geldikleri halde yeryüzüne dağılıp çoğalıyorlar, dilleri ve renkleri farklı "alt neviler", gruplar oluşturuyorlar. Renk biyolojik farklılıklara, dil ise kültür farklarına işaret eden anahtar kelimelerdir. Yine âyette geçen "insanların dağılıp yerleştikleri yeryüzü" insan gruplarının bağlandığı, sahiplendiği toprağa; yani coğrafî unsura işaret etmektedir. Biyolojik, kültürel, coğrafî... özelliklerin biraraya getirdiği, birleştirdiği insan gruplarına Kur"ân-ı Kerîm"de "kavim" denilmektedir. Yakından uzağa soy ilişkisi ise "şa"b, kabîle, aşiret" gibi kelimelerle ifade edilmiştir: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, ve tanışmanız için sizi boylara (şu"ûb) ve kabilelere ayırdık, şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O"na isyandan en fazla sakınır olanınızdır; Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır." (Hucurât: 48/13. Aşiret için bkz. Şuarâ: 26/214; Tevbe: 9/24; Mücâdele: 58/22).
Kur"ân-ı Kerîm"de "millet" kelimesi "toplumun dîni" yusuf:12/37), "ümmet" kelimesi ise "bir peygambere, bir dîne... mensup insan topluluğu, gruplar" mânâsında kullanılmıştır. Bugün bizim millet dediğimiz toplum yapısını ifadeye en yakın kelime "kavim"dir. Kur"ân-ı Kerîm"e göre insanlar bir kökten (topraktan), sonra bir ana-babadan (Âdem ile Havvâ"dan) yaratılmışlardır. Aynı kökten gelmelerine rağmen yeryüzüne dağılmışlar, dilleri ve renkleri farklı kılınmış (farklılaştırılmış), farklı kelimeler isimlerle anılan gruplara, topluluklara (cemâat ve cemiyetlere) ayrılmışlardır. Bütün bu oluşma ve gelişmeler fıtrat (yaratılış) icabıdır, tabiîdir, Allah"ın irâdesi ile olmuştur. Ayrıca birçok âyet ve hadîs yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri... bu mânâda "yakınlar" içinde yer almaktadırlar. (Nisa:4/36). İstisnâî durumlar dışında zekât sarfında da bu önceliğe riâyet edilmiştir. Hem geçmişin, hem gelecek nesillerin, hem de hâlen üzerinde yaşayanların hakkı bulunan yurdun (mülkün) korunması İslâm"ın önemli amaçları arasındadır. İnsanın, diğerlerine nisbetle yakınlarına daha fazla sevgi duyması da tabiîdir. Bütün bu tabiîlik, fıtrîlik ve teşvikler göz önüne alındığında "aynı tarihi, kültürü (dîni, dili, âdetleri, zevkleri...) yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim, ulus gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirini daha ziyade sevmelerine, korumalarına, dayanışmalarına, kültürlerini (ümmet camiâsına nisbetle alt-kültürlerini) geliştirmelerine ve bir değer olarak insanlığa takdim etmelerine" bu mânâda bir milliyete, hatta gerektiğinde milliyetçiliğe İslâm"ın bir diyeceği yoktur. Yeter ki bu milliyetçilik, ümmetin diğer gruplarıyla (diğer İslâm kavimleri ve gruplarıyla) ilgiyi kesmeye, bütünlüğü bozmaya, onlara ve diğer insan gruplarına haksızlık etmeye, İslâm öncesi inanç ve âdetlere dönerek dînin zedelenmesine sebep olmasın! Şüphe yok ki, İslâm"ın öngördüğü ve Müslümanları dâvet ettiği toplum yapısı ümmettir. Burada ümmetten maksat "Hz. İbrâhîm"in (a.s) ismini koyup (Hac: 22/78) yaydığı, soyundan gelen son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile tamamlanan dîne (İslâm"a ve bu mânâda millete) mensubiyet râbıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır." Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir (Hucurat:49/10), bu toplumun yurdu bütün mü"minlerin yurdudur, bu toplum, İslâm"ı din olarak benimsememiş, başka bir dîne mensup olmuş millet ve ümmetlerden ayrı ve farklı, onları kendi câmiasına dâvet eden, insanlığa alternatif bir dünya görüşü ve hayat düzeni sunan ve teklif eden bir ümmettir. Siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî bağlar ve bağlantılar yanında bir üst ve üstün değere (İslam"a) bağlılık bu ümmetin gruplarını birleştirmiş ve bütünleştirmiştir.
M. Akif ve Irk(çılık)
00:001/02/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak, tefrika çıkarmak Hz. Peygamber"in (s.a.) lânetlediği bir davranıştır.
Müslüman olmak, kavmiyet/ulus bağını, İslâm kardeşliği bağına tâbi kılmak demektir. İslâm bağı bütün bağların üstündedir. Birbirine İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif"in haklı isyânını önceki yazılarımda aktarmıştım. Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak durumunda kalınca M. Âkif"in -bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyyetin, ırk asâletinin, İslâm"a hâdim ve ümmet birliğine açık bir milliyet/ulus bağının müsbet mânâda altını çizdiğini görüyoruz:
Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk"a tapan milletimin istiklâl
Akif bu mısralarda ırkçılık/ulusçuluk yapmıyor, ırkçılık ve ulusçuluk karşısındaki tavrından vazgeçmiyor, yalnızca "ümmetin bir parçası olan Türk ırkının kahramanlığından" söz ediyor (unutmayalım ki, o tarihte bu kahraman ırkın içinde Arnavut Akif gibi birçok Kürt, Laz, Çerkez… fiilen yer almaktadır) ve bu ırk "Hakk"a taptığı için" istiklali hak ediyor. İstiklal (bağımsız bir devlete sahip olmak) de, ümmeti parçalayarak değil, tarihi şartlarda zaten parçalanmış olan ümmetin önemli bir unsurunun, ümmet düşmanlarının işgal, istila ve hakimiyetinden kurtulmasıdır. Ümmetin unsurları teker teker sömürgeci ümmet düşmanlarının hakimiyetinden kurtulacak, bağımsız "ulus" devletler kuracak, sonra bu ulus devletler bir şekilde yeniden ümmeti teşkil ve inşa edeceklerdir. Akif"in görüşü ve hedefi budur.
İslâm"ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir Müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa Müslümanların gruplar (bu arada kavimler, uluslar) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabiî ve zarûrîdir. Bu zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda bir millet/ulus ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve Müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir Müslüman "T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk", "İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî", "A.B.D. vatandaşı, Müslüman, zencî"... şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce Müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe Müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, "tanışmanız, tanımlanabilmeniz için" buyruğuna uygundur.
İslam yetmez mi?
00:003/02/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasilerde, fikri olan konuşacak, düşünce hürriyeti herkese bu hakkı veriyor. Bu sebeple her yerde herkesten, her konuda "sözde düşünce" açıklamaları vaki oluyor ve tam manasıyla bir açıklama/söz kirliliği âfakı sarıyor.
İslam"da böyle kayıtsız şartsız bir söz hürriyeti yoktur; her konuşan önce düşünecek:
Söyleyeceğim doğru mudur?
Faydası var mıdır?
Bir başkasına veya topluma faydasına denk veya daha fazla zararı var mıdır?
Dine, ahlaka, âdaba aykırı bir tarafı var mıdır…?
Bu soruları sorup dine, hukuka ve ahlaka uygunluk sonucuna ulaşınca sözünü söyleyecek, düşüncesini açıklayacak. Aksi halde kişi, dünyada ve ahirette sözünden de sorumludur, sorgulanır.
Kamuya açık alanlarda konuşanların sözleri kulağımıza çarpıyor; çizmeci daha çok pantolondan, terzi de daha ziyade mühendislikten, doktorluktan, dinden söz ediyor; neymiş "söz hürriyeti" varmış!
Gelelim sadede:
Televizyonda bir konuşmayı biraz dinledim, konuşmacı tarihçi imiş, konu da demokrasi, çoğulculuk, hak ve hürriyetler çerçevesinde "farklılar arasında birliğin" hangi bağ/aidiyet ile sağlanacağı.
Konuşmacı diyor ki, "Başbakan ve çevresindekiler ikide bir de bunun İslam kardeşliği ile sağlanabileceğini söylüyorlar, ama bu fikir artık demode olmuştur, madem İslam sağlıyor da Irak"ta olanlar niçin oluyor. Aidiyet "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı" bile olmamalıdır, çünkü bunu da istemeyenler var, daha kapsayıcı bir kavram bulunmalıdır…?"
İsteyen daha kapsayıcı bir kavramı arasın dursun, bulursa ve buna da herkes razı olursa vakit kaybetmeden ilan etsin ki, bu muazzam keşif zayi olmasın!
Bu ülkede yetmiş milyondan fazla insan yaşyor; diyelim ki bunların az bir kısmı "İslam kardeşliğ" veya "TC. Vatandaşlığı" aidiyetine razı olmadılar, peki bunların dediğini yaparsanız o büyük kitlenin hakkı ve rızası nasıl karşılık bulacak? İstenen azınlık dayatması mı?
Dünyanın herhangi bir yerinde sahih İslam, hayatın bütününe hakim bir düzene kaynaklık etti de orada İslam kardeşliği ve –ötekilere yönelik- İslam adaleti toplumda birliği sağlayamadı mı? Buna bir tek örnek verilebilir mi? Ortada İslam"ın adı var, kendisi ya yok, ya eksik. Bir yerde mezhep dinin önüne geçirilmiş, bir yerde "sözde kardeşlerin" bir kısmı aç ve sefil, bir kısmı lüks, israf ve sefahete boğazına kadar batmış, sözde kardeşler içinden gücü ve adamı olan işini hallediyor, bundan mahrum olana ise "kardeşlik" yetmiyor…
Yani yetmeyen İslam değil, sahte, içi boş, sözde kardeşliktir!
Dengesiz yorumlar
00:007/02/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suriye"de bir avuç Nusayrî, mezheplerinin gereği olan sıkı takıyye içinde halkın büyük çoğunluğunu teşkil eden Sünnîleri zaman içinde eritme politikası takip ediyorlar. Siyasi muhalefet yasaklanıyor, İhvan üyesi olmanın cezası idam oluyor. Devrim/isyan öncesi Libya"da, Mısır"da, Tunus"ta İslam"a açık veya kapalı savaş açılıyor, ülkeler laik/seküler sistemlere sürükleniyor. Mali"de bir yandan güçlü misyonerlik teşkilatı Hristiyanlaştırma faaliyetine hız verirken diğer yandan Batılı sömürgecilerin aletleri olan yönetimler efendilerine hizmet ediyorlar. Orduya sırtını dayamış olan (ülkenin servetinden onlara da yalatan) idareciler, İslam ülkeleri ve İslam dini üzerinde çeşitli (tamamı gayr-i meşru ve Müslümanların aleyhinde) emelleri, planları olan irili ufaklı sömürgecilerle işbirliği yapıyorlar; sömürgeciler onları koruyor, onlar da sömürgecilerin menfaatlerini koruyorlar. Ayıplar örtülemez hale gelince işbirlikçilerin biri gidiyor (gideriliyor) diğeri geliyor/getiriliyor.
Durum böyle devam ederken İslam"dan yazarlarının pek sesleri çıkmıyor; bu durumdan memnun olduklarını söyleyemem, ama değişmesi için bir çaba, bir yol gösterdikleri de görülmüyor.
Ateş düştüğü yeri yakıyor, mazlum ve mağdur halklar önce silahsız isyanlarda bulunuyorlar, onlara karşı acımasız şiddet kullanılınca onlar da silaha sarılıyorlar. Kimi yerlerde hesap tutuyor, fazla kan dökülmeden zalim veya kafir yönetim uzaklaştırılıyor, daha Müslümancası olsun diye çalışılıyor. Kimi yerlerde ise hesap tutmuyor, zalimin ölçüsü ve vicdanı yok, dünyanın göze önünde halkı ve ülkeyi mahvediyor veya Mali"de olduğu gibi yabancıları ülkesine müdahaleye davet ediyor, pis çizmeler/paletler İslam topraklarını kirletiyor.
İşte o zaman kalemler ateşin yazılar döktürüyor, İslam hukukuna müracaat ederek "zalim, fasık veya kafir yönetime isyanın" caiz olup olmadığı konusundaki yorumları aktarıyorlar ve birçoğu da "isyanı Ehl-i sünnet dışı, Hariciliğe mahsus bir yol ve yöntem" olarak mahkum ve ilan ediyorlar.
Bir kere Arab Baharı"nden beri tutulan yol, hesapsız kitapsız isyan (ayaklanma, sevra, devrim, haricîlik) değil, temekkündür. Temekkün, "fazla kan dökülmeden, faydadan çok zarara sebep olmadan meşru olmayanı değiştirmek mümkün görülürse silahlı da olsa buna teşebbüs" demektir ve bu yol ehl-i sünnet dışı bir yol değildir. Ehl-i sünnet"in çoğuna izafe edilen sabır (isyan etmeyip zalim ve kafir yönetimi Allah"a havale etmek, durumın düzelmesi için dua ve nasihat yolunu seçmek) bir icma hükmü değildir ve tartışmaya açıktır.
Ebu Hanîfe"ye göre:
Meşru ve adil bir yönetime dahi -silaha başvurmadan- muhalefet eden bir kimse cezalandırılamaz. Zalimin ise devlet başkanlığı geçerli/meşru değildir, başarı şansı güçlü görüldüğü takdirde ona karşı gerektiğinde silahlı mücadele caizdir
Doğuştan gelen kötü huylar
00:008/02/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Dinimiz namaz kılmama, oruç tutmama, zekat vermeme gibi yapması insanın elinde olan ibadetleri yapmayanları ceza ile uyarmıştır. Ancak karşılığında ceza olan bir başka durum ise insanların doğuştan yaradılışında olabilecek kibirli, öfkeli, cimri, kinli olabilme gibi pek elde olmayan, hayatı boyunca terk edemediği, mayasında bulunan özelliklerdir. Can çıkmadan huy çıkmaz, huylu huyundan ölünce vazgeçer gibi sözlerimiz de olduğu gibi, herkesin bu menfi özeliklerden biri ya da birkaçı ile tanıdığı pek çok insan vardır ki böyle doğar ve böyle ölür. İnsanlar onu bu şekilde tanır ve huyunu değiştirene neredeyse hiç rastlanmaz. Allah her kulu farklı özelliklerde yaratmıştır. Beni bu soruyu sormaya cesaretlendiren/ateşleyen şey ise Kur"an"da okuduğum şu ayettir. "Gerçekten insan pek hırslı(ve sabırsız)yaratılmıştır" (Meraic-19). Burada "yaratılmıştır"derken bu menfi özelliklerin yaratıcısı tarafından kimyasına yerleştirildiğine, dolayısıyla insanın da bunu değiştirecek şansının olmadığına işaret edilmekte değil midir? Özet olarak kimisi yumuşak huylu, güzel sözlü olabildiği gibi diğeri tam tersi olabilir. İnsanın elinde olmayan bu davranış tarzlarından sorumlu tutulması durumunu izah eder misiniz?"
Başlık ve soru böyle. Cevaba gelince:
Mâtürîdî gibi imam (önder, rehber) alimlerin bu soruya verdikleri cevabı özetleyeyim:
İnsanın aceleci (İsra:17), elinde olanı tutucu (İsra:100), sabırsız ve tahammülsüz (Meâric: 19) yaratıldığını ifade eden âyetler insanlarda bu hallerin yaratılıştan mevcut olduğunu ve imtihan için verildiğini ortaya koyuyor. İmtihandan maksat: İnsanın, bunlara karşı imanı, aklı ve iradesiyle mücadele ederek tekamül edebilmesi ve insan-ı kâmil olabilmesi imkânıdır.
Bu hallerin, duyguların, kabiliyetlerin, güdülerin, huyların değişmez olduğu, bunları kontrol etmenin mümkün bulunmadığı iddiası veya kanaati isabetli değildir. İnsanlara eğitimle değişme kabiliyeti de verilmiştir. Genel olarak insanlar kendilerine haz, zevk ve mutluluk veren şeyleri hemen (acilen) elde etmek ve bunların zıttına sebep olan şeylerden de acilen uzaklaşmak, kurtulmak isterler. Ama eğitim saysinde akıl, iman ve irade bu halleri ve duyguları kontrol eder hale gelince kısa vadede haz veren bazı şeylerin uzun vadede veya ebedi hayatta insana zarar vereceğini ve onu bedbaht edeceğini, keza kısa vadede insana zahmet veren, zor gelen bazı şeylerin de bunlara tahammül edildiği takdirde uzun vadede veya ebedi hayatta insanı mutlu kılacağını anlarlar ve bu anlayış doğrultusunda duygu ve arzularını kontrol ederler. Terbiye yırtıcı, ele avuca sığmaz hayvanları bile ehlileştirir, insanlara alıştırır, hatta işte güçte kullanılır hale getirir. İnsana uygulanacak eğitim
ise daha ötesini yapar; iyiye ve kötüye, zarara ve faydaya açık (her ikisine müsait) hal, huy, kabiliyet, duygu ve güdüleri iyiye yönlendirir, aceleciden "iş bitiren", cimriden "tutumlu", sabırsızdan "dirençli", atılgandan "kahraman" insanlar çıkarır.
İnsanlar yaratılıştan verilmiş hal ve kabiliyetlerden değil, bunların kötüye kullanılmasından sorumlu olurlar ve kötüye kullanmamak insanların elindedir.
Tashih:
Dünkü yazıda üç kelime atlanmış:
"Durum böyle devam ederken İslam"dan yazarlarının" değil, "Durum böyle devam ederken İslam"dan yana köşe yazarlarının" şeklinde olacak.
"Afrika"ya "ılımlı İslam" Mali"den yayılmak isteniyor"
00:0010/02/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başbakanlığa bağlı Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı araştırmacılarından Mustafa Efe, Millî Gazete"ye Mali konusunda önemli açıklamalar yapmıştı. Buradan bazı önemli pasajları aktaracağım ki, ümmetin bir parçasında neler niçin oluyor sorusuna cevap arayanlara faydası olsun:
1884"ten 1960 yılında bağımsızlığını kazanıncaya kadar Fransa"nın fiili olarak sömürgesi olan bu ülke Fransa tarafından bağımsızlık verildikten sonra da Fransa"nın yetiştirip yerine bıraktığı kişilerin oluşturduğu jakoben laik hükümetler tarafından yönetildi.
Mali"ye İslam Kuzey Afrikalı tüccarlar vasıtasıyla ulaştı. Mali"nin kuzeyindeki İslam dünyasının en önemli şehirlerinden olan Timbuktu yüzyıllardır İslam ilim geleneğine yüzlerce âlim yetiştirmiş bir İslam ilim merkezi… 1324 yılında Mansa Musa"nın Hacc ziyareti Mali"yi bütün dünyada bilinir kıldı. Mansa Musa"nın yanındaki 60 bin adamı 180 ton altın taşıyıp getirmişlerdi.
Yüzyıllarca İslami yönetimlerin hâkim olduğu Mali Batılıların sömürgecilik çalışmaları sırasında Hıristiyanlaştırma çalışmalarına karşın Müslümanların dirayetli çalışmalarıyla ve mücadeleleriyle Müslüman olarak kalmıştır. Bugün de halkın yüzde 94"ü Müslüman"dır. Fakat sömürgecilik sonrasında Mali bağımsız bir devlet haline gelince Batılılar özellikle de Fransa yeni sömürgecilik metotlarından biri olarak kullandıkları Batılılaşma, çağdaşlaşma ve modernleşme adı altında toplumsal dejenerasyon yapmışlardır. Aslında Mali"nin yaşadığı tecrübe bütün İslam Dünyası"nda da benzer şekillerde yaşanmıştır. Fakir veya zengin hepsi öncelikle kendilerini Müslüman olarak değil Malili olarak tanımlıyorlar. Mali"de yönetimler eliyle içki kullanımı, moda adı altında Malili kadınların açılıp saçılması ve pop kültürü özendirilerek Müslüman toplum çökertilmeye çalışılmıştır. Şimdi çok rahat bir şekilde castel birasını içen ve domuz etli sandviçini yiyen, pub ve kulüplerde Kurban Bayramı"nı kutlayan ve bu durumu normal gören bir toplum ortaya çıkmıştır. Kurban Bayramı kutlamaları çerçevesinde büyük stadyumlara getirilen pop sanatçıları konserler veriyor. Malili Müslüman kadınların çoğunluğunun tesettür diye bir kaygılarının bulunmadığı görülüyor. Mali"de yaşanan kültürel
dejenerasyon, İslam ve Afrika kültüründeki yozlaşma normal bir durum olarak görülüyor. Mali, Batı Afrika"da ılımlı İslam anlayışının yayılmasının öncü ülkesi olarak görülüyor.
Bütün Afrika ülkelerinde olduğu gibi Mali"de de İslâmi çalışmaların önündeki en büyük engel misyoner teşkilatlarıdır. Güçlü Avrupa ülkelerini arkalarına alan Hıristiyan misyonerler ellerindeki geniş imkânları kullanarak Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya çalışıyorlar.
Mali"de 22 Mart 2012 tarihinde askerler, hükümet kuzeydeki ayrılıkçı Tuareglere karşı yeterince önlem almıyor diye darbe yaptılar. Fakat yönetimi ele geçirince kuzeydeki isyancılara karşı herhangi bir harekette bulunmadılar. Bu da gösteriyor ki darbenin asıl nedeni kuzeydeki isyancılar değildi. Bu süreçte Tuaregler kuzey bölgelerinin tamamını çok kısa bir süre içerisinde önce Kidal"i daha sonra da Gao ve Timbuktu şehirlerini ele geçirdiler. Mali ordusunun zaten toplamda sadece 8 bin askeri bulunuyor. Hükümet maaşları ödeyemiyor. Piyasada da para sıkıntısı var. Bu darbenin arkasında ABD"nin olduğu söylenmektedir. Mali"de darbe cuntasının komutanı olan yüzbaşı ABD"de Uluslararası Askeri Eğitim Programı kapsamında eğitim alan bir kişidir.
Mustafa Efe "Batılılar her an Mali"ye saldırabilir" diyor ve Mali Dini İşler Bakanı ile yaptıkları ilginç görüşmeyi de aktarıyor ve ekliyor: "İsyan edenler Mali"den ayrılmayı değil İslam hukukunu istiyor. Dini İşler Bakan"ına "halka sorun" dediğimizde; "halka sorarsak onlar şeriatı ister, soramayız" dedi."
Selefîler
00:0014/02/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yalnız İslam dünyasında değil, dünyanın hemen her yerinde kendi İslam anlayışlarını yaymak için çaba gösteren selefîlerin silahlı veya silahsız olarak siyasete girenleri son zamanlarda daha sık anılır oldular. En son gündeme gelmeleri de Mali"deki olaylar sebebiyle oldu.
Birkaç yazıda bunların kökenini, inanç ve yöntemlerini, Osmanlı döneminde ve cumhuriyete geçiş yıllarında bizdeki temsilcilerini tanıtmak faydalı olacağa benziyor.
Selef geçmişler, halef ise onlardan sonra gelip onların yerine geçenlerdir. İslamî kaynaklarda selef ikiye ayrılır: Öncekiler (mütekaddimîn), sonrakiler (müteahhirîn).
Önceki selef İslam"ın örnek asırlarında (özellikle ilk üç nesilde) yaşayan alimler, örnek kişilerdir. Bunların fazilet ve rehberlikleri ittifakla kabul görmüştür. Konumuz bakımından özellikleri "sünnete bağlılık ve inanç konularında tevil yerine "nasıllık ve nicelik belirlemeden" naslarda nasıl geçmiş ise öylece kabul etmek, iman etmek, teslim olmak ve bu konuları tartışmamaktır.
Sonraki selefîlerin imamı İbn Teymiyye ve onu örnek alan Muhammed b. Abduvehhab"dır.
İbn Teymiyye"den başlayalım:
Hicrî 661 tarihinde Harran"da doğan İbn Teymiyye, Tatar istilâsı üzerine pederiyle Şam"a gelerek orada yetişmiştir. Pederinden fıkıh ve fıkıh usûlü okumuş ve Şemsüddin, Zeynüddîn-i Sencâ, Muhammed b. Asâkir gibi zevâttan hadis öğrenmiştir. Üstadlarının adedi iki yüzü mütecâviz olduğu haber veriliyor. Kütüb-i Sitte ve Müsnedleri defalarca okumuştur. Kitâbu Sibeveyh"i hem okumuş ve hem tenkit etmiştir. Tefsirde, ferâizde, hesap ve cebir gibi matematikte, kelâm ve felsefede en üstün dereceye vâsıl olmuştur. Zekâsı, hâfıza kuvveti, ifade kudreti cihetiyle fıtratın bir hârikası idi. Öğrendiklerini asla unutmak bilmeyen bu hafıza ve zekâ numûnesinin bu birikimini, tam zamanında ve yerli yerinde talâkatle sarf ve sevkettiğini Hâfız Zehebî hayrânlıkla yâdeder. Yirmi yaşına varmadan tedrîs ve iftâya başlamıştı. Menkul ve mâkûlde, selef ve halefin mezâhibine vukufta misli görülmemiş bir seviyyede idi. Tefsire, hadise, fıkha, usûle dâir eserlerinin ve sapık mezhepler hakkındaki reddiyyelerinin, müşkil meseleleri hall için yazdığı risâlelerinin adedi üç yüze ulaşmıştır.
Sekizinci hicrî asırda cereyan eden bu İbn Teymiyye bahsi ve tartışmasında ona karşı olanların başında, o devrin ricâlinden Hâfız Sübkî (756) ile oğlu Tâcüddin Sübkî (776), İzzüddîn Muhammed İbn Cemâa (766), müfessir Ebu Hayyân (745) görülür. Onu savunanlar ise bunlardan mâada ehl-i ilimdir. Bu saffın başında da İbn Kayyim (751), Zehebî (748), İbn Kesîr (774), Muhammed b. Kudâme (774) , Ahmed b. Kudâme (771), Muhammed b. Müflih (763), gibi Şeyhin güzîde tilmizleri ve o devrin hadîs hafızları bulunmaktadır. Bunları da İbn Hacer Askalânî (852), Bedrüddin Aynî (855), Süyûtî (911) gibi hadis hafızları tâkip etmişlerdir. Daha sonra İbrahim Şihâbüddîn Şehrizûrî (1101), Aliyyülkarî (1014), Âlûsî (1170), Şah Veliyyullah Dehlevî (1176), Şevkânî (1250), Sıddîk Hasen Hân gibi muhaddisler zinciri takip etmiştir.
(Devam edeceğim)
Selefîler (2)
00:0015/02/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İbn Teymiyye"ye hücum edenler te''vîlcilerdir; yani müteşabih denen ifadeleri lafızdan uzaklaşarak yorumlayan ve bildik seviyelere indirenlerdir. Onu savunanlar ise selef yolunu tutan tefvîzcilerdir; yani ifadeyi olduğu gibi kabullenip mana ve keyfiyetini tartışmadan Allah"a havale edenlerdir. İbn Teymiyye"ye yönelik en şiddetli tenkit konuları bazı kutsal sayılan mekanları ziyaretin caiz olmaması, bir defada yapılan üç boşamanın tek sayılması, arşa istiva ve ilâhî sıfatlardır. Nu"mân el-Âlûsî"nin Cilâü''l-ayneyn isimli eserindeki ifadesine göre asıl hücum sebebi aynı asırda yaşayanların birbirini çekememesi, şöhret-i kâzibe, akîde muhâlefeti, Muhiddîn-i Arabî gayretidir.
İbn Teymiyye, büyük Türk emiri Mahmud Gazân gibi, Mısır Sultanı Nâsır Kalavun gibi bütün İslam hükümdar ve emirlerinin saygısını kazandığı halde yalnız Şam ümerası tarafından defalarca hapsedilmesi ve nihâyet 728 tarihinde hapishânede vefat etmesi, bu âteş parçası zekâ ve irâdenin ele avuca sığmaz bir halde bulunmasından dolayıdır. Nasıl ki vefâtında halk kadar, hükûmet de bu ilim ışığının sönmesine acıyarak cenâzesinin büyük bir ihtifal ile kaldırılmasına müsâade etmiş, binlerce cemaat tarafından üç nöbet cenâze namazı kılınmıştır.
Muhammed b. Abdulvahhab (v. 1792) :
Genç yaşında İran ve Irak''ta bulunan, dinî ilimlerden başka felsefe dersleri alan ve tasavvufa intisab eden Muhammed, sonradan İbn Teymiyye''nin tesirinde kaldı; O''nun gibi bu da, vahdet-i vücud''u esas alan İbn Arabî tasavvufunu reddetti; halkın tasavvuf büyüklerine ve bunların kabirlerine karşı gösterdikleri büyük alâkaya ve şirk derecesine varan davranışlara şiddetle karşı çıktı; taklidi reddederek ictihad yapılmasını, Kitap ve Sünnet''e dönülmesini, bidat ve hurafelerden uzak durulmasını istedi. Halkın selef anlayış ve uygulayışındaki İslâm''a ters düşen davranışlarını, bunlardan menfâatlenen şeyhlerin ve din adamlarının inkâr etmemesinden, bunlara karşı çıkmamalarından şikayet etti.
İbn Abdulvahhâb ıslâhât hareketi için Arabistan yarımadasını, onun da gözden ırak bir mıntıkasını seçmişti. Gerçekleşebilmek için ıslahâtın siyasi bir desteğe ihtiyacı olduğunu hissederek Der''iyye Emîrî Muhammed b. Suûd ile temas kurdu, ona fikirlerini açtı, ikna etti ve tam desteğini kazandı. 1792 yılında vefat ettiği zaman -İbn Suûd da 33 yıl önce ölmüştü- ıslâhât Yarımada''da tutulmuş ve yayılmış bulunuyordu. Emîr''in oğlu Abdülaziz ve torunu Suûd zamanlarında yeni cereyan Yarımadanın dışına taştı. Osmanlı''ya meydan okudu, Irak, Suriye ve Haremeyn''e girildi. 1801 yılında Kerbelâ''ya hücum eden Vehhabîler, Hz. Hüseyin''in kabri dahil, bütün mukaddes bilinen makamları yerle bir ettiler. Osmanlı Devleti hareketin hem siyasî hem de fikrî yönden kendilerine ters düştüğünü, tehlikeli gelişmeler gösterdiğini görerek Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa''yı tenkil ile görevlendirdi ve ayrıca kesif bir aleyhte propagandaya girişti. Mehmed Ali Paşa, Vehhabî kuvvetlerini yendi ve Yarımadanın içlerine sürdü, bu şekilde yeni hareketin devletleşmesi yüz yıl gecikmiş oldu; ancak bu esnada hareket propaganda ve davet faaliyetine devam ederek gelişme ve genişlemesini sürdürdü.
Bilâhere "Vehhâbilik" diye adlandırılan hareket, halk sûfiliğinin en önemli faktör haline geldiği bir sırada, İslâm ümmetinin tedricen içine düştüğü ahlâkî çöküntüye bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Vehhâbiliğin ilk müsamahasız ve dar görüşlü günleri geride kaldıktan sonra da bu ahlâkî sâik onun mirası olarak devam etti. Vehhâbilik sedece kurucusunun başlattığı hareket için bir ad değil, İslâm dünyasında dinin, yozlaştırıcı düşünce ve tutumlardan ayıklanmasını savunmanın ve din üzerinde bağımsız (ictihada dayalı) hükümler verme, yorumlar yapma faaliyetinin genel adı olmuştur.
Osmanlı"da Selefî damar
00:0017/02/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İbn Teymiyye ile Vehhâbîler arasındaki ilişkinin mukabili, Osmanlı döneminde Birgivî Mehmed Efendi ile Kadızadeliler ve Üstüvânîler arasında bulunabilir.
Asıl adı Takıyyüddin Muhammed olan Birgivî Mehmet Efendi 1523"te Balıkesir"de doğmuştur. Müderris olan babası Pîr Ali"den Arapça ve diğer âlet derslerini okumuş ve Kur"an"ı ezberlemiştir. Daha sonra İstanbul"a gelip Haseki Medresesi"nde okumuş, sonra da dönemin tanınmış âlimlerinden olan Ahîzâde Mehmet Efendi"den ve Rumeli kazaskeri Abdurrahman Efendi"den ders almıştır. Abdurrahman Efendi"den icazet alıp müderrisliğe başlamıştır. Kanunî döneminde Edirne kassam-ı askerî"si olmuş, bu süre zarfında ders vermeye, camilerde vaaz vermeye devam etmiştir.
Osmanlının kuruluşundan XVI. asra kadar merkezi yönetimde etkili olan Fahr-i Râzî Mektebine karşı bir hareket olarak doğan Birgivî hareketi ilhamını İbn Teymiyye"den almış, özellikle taşra uleması ve cami vaizleri arasında taraftar toplamıştır. Birgivî"nin en önemli eseri "et-Tarikatu"l-Nuhammediyye fî beyân-i sîreti"n-nebeviyyeti"l-Ahmediyye"nin ismi dahi, bütün tarikatlerin meşruiyet ölçüsü olarak Muhammedî Tarikat"ı esas almaları gerektiğini îma ediyor. Mukaddimesinde de bu eseri "ğafil alimler ile cahil tarikatçıları, şeytanın tuzakları ve içine düştükleri aşırılıklar konusunda uyarmak" maksadıyla yazdığını söylüyor ve ilk bölümü "Kitab"a ve Sünnet"e sarılma, sonradan dine sokuılmuş bid"atlar ile aşırılıklar" konusuna tahsis ediyor.
Birgivî Mehmet Efendi"nin, günümüzde de etkilerini kısmen devam ettiren İslam anlayışına göre dinin esasında olmayıp sonradan çeşitli sebeplerle dine karışmış olan uygulamalar (bid"at) kaldırılmalıdır. Amelde Hanefî mezhebine bağlı olan Birgivî, îtikâdî konularda zaman zaman Ahmed b. Hanbel tarafından kurulan ve daha sonra İbn Teymiyye tarafından hararetle savunulan Hanbelî mezhebinin fikirlerine yaklaşmıştır.
Kadızâde Mehmet Efendi 1582"de Balıkesir"de doğmuştur. Kadızâde lakabı babasının kadı olmasından kaynaklanmaktadır. Gençliğinde Birgivî"nin talebelerinden ders almıştır.
Kadızâdeli Mehmet Efendi"nin tartıştığı başlıca konular şunlardır: Akla dayanan ilimlerin meşru olup olmadığı, Hızır Aleyhisselam"ın hayatta olup olmadığı, Ezanın, Kuran"ın ve Mevlid"in makamla okunup okunamayacağı, sema ve devranın caiz olup olmadığı, Tasliye ( Hz. Muhammed"e salâvat) ve tarziye (sahabeye Radiyallahu anh demek)"nin caiz olup olmadığı, tütün içmenin caiz olup olmadığı, Hz. Muhammed"in ebeveyninin imanla ölüp ölmediği, Firavunun imanına kail olmanın caiz olup olmadığı, İbn-i Arabî"nin kâfir sayılıp sayılmayacağı, Yezid"e lanet edilip edilemeyeceği, Hz. Muhammed"in ölümünden sonraki örf ve adetlerin terkinin şart olup olmadığı, kabir ve türbe ziyaretlerinin caiz olup olmadığı, Regaib, Kadir ve Berat gibi gecelerde cemaatle namaz kılınıp kılınamayacağı, büyüklerin eteklerinin öpülmesinin doğru olup olmadığı, el sıkışmanın, kahve içmenin caiz olup olmadığı, emr-i maruf ve nehy-i ani"l münker… Bu konular aynı zamanda Kadızâdeli Mehmet Efendi ve Abdülmecid Sivasî arasındaki tartışmaların odak noktasını oluşturur. Bu tartışmalar şeriat- tarikat çekişmesi olarak da yorumlanabilir.
Bu zâtlardan sonra mezkûr mücâdelenin temsilciliğini, yüzyılın ortalarında Kadızâdelilerden Üstüvânî Mehmed Efendi ile karşısında Abdülehad Nûrî Efendi, asrın sonunda da Kadızâde muakkiblerinden Vânî Efendi ile sûfiyyeden Niyâzî Mısrî Efendi üstlenmişlerdir.
Sapmalara (bid"atlara) karşı tavır
00:0021/02/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçmişte ve günümüzde bid"at mevzûunda iki aşırılık göze çarpmaktadır.
Birincisi bid"atlerle mücâdelede ifrat:
İbn Hazm, İbn Teymiyye, Muhammed b. Abdulvehhâb gibi âlimler, Vehhâbîler, Kadızâdeliler, Üstüvânîler gibi gruplar müslümanları sünnet yolunda birleştirmek ve bidatları ortadan kaldırmak için mücâdele bayrağını açmışlardır. Ancak mücâdelede usûlleri çok sert ve kırıcı olduğu için müsbet netice alamamış, bidatçıların taassubunu körüklemiş, birleştirmek yerine ayrılmalara, sünnete bağlamak yerine ondan uzaklaşmalara sebep olmuşlardır. İslâmî terbiyede, iyiyi emir ve kötüyü yasaklamada esas, kaş yaparken göz çıkarmamak, bir avuç pirinç için bir çuval bulguru zâyi etmemektir. Geniş kültürü ve tecrübesiyle Kâtip Çelebi bu mevzûuda eskimez sözler söylemiştir:
"Ancak şunu söyleyelim ki, bütün bu bidatlar halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bidat bir halkın arasında yerleşip oturduktan sonra artık şeriatın beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak işidir diye halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk alışıp âdet edindiği işi, eğer sünnet, eğer bidattır, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikatta olan bidatlar için Sünnî padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bidatlar hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vâizler nice yıllar kendini verip halkı bir bidattan döndüremediler.
İmdi halk âdetini bırakmaz, her ne ise Allah"ın istediğine göre sürülür gider. Ancak, başta bulunanlara, İslâmların düzenini korumak ve İslâmlığın şartları ve esaslarını halk arasında saklamak lâzımdır. Vâizler genel olarak halkı sünnete rağbetlendirmek ve onları bidattan uzaklaştırmak yolunda yumuşaklıkla va"z ve nasihatle yetinince üzerlerine düşen vazifeyi yapmış olurlar. Tanrının elçisi (s.a.) üzerine düşen yalnız bildirmektir, tutmak halka kalır, güçle tutturmak olmaz. Kısacası bu yolda derinleşmek ve ince elemek faydalı değildir. Zira Peygamberimizin (s.a.) zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini sünnete uydursalar ve araştırsalar, sünnetten çok uzaklaşmış bulunur. İnsaf edip herkes kendisini yoklasa, sünnete uymakla hiç ilgili bulunmaz. Çoğu zamanlarda çıkan işler ve sözler hiç bir yoldan bidattan sıyrılmış değildir..." (Kâtip Çelebi, Mizânu"l-Hak, İst. 1972, s. 65).
Meşrûtiyettten Cumhuriyete geçiş yıllarında bir hurâfe edebiyatı furyası başlamıştı, sonradan Günaltay soyadını alan ve başbakan olan müderris (Prof.) M. Şemseddin yazdığı bir kitabın adını "Hurâfâttan Hakikata" koymuştu. M. Akif, Ahmed Naim, Aksekili Ahmed Hamdi gibi İslâmcılar da bid"at ve hurâfelerden arındırılmış bir dini anlatmak ve yaşatmak için çalışıyor, yazılar yazıyorlardı. Bu arada, bid"at ve hurâfelere din sosyolojisi ve eğitimi açısından da bakmak gerektiğini, halkın eline eğitim ve öğretim yoluyla sağlam bir din inancı ve pratiği verilmediği takdirde, bid"at ve hurâfelerle mücadelenin din hayatı bakımından kötü sonuçlar da verebileceği tezini savunanlar da vardı. Eskilerden Kâtip Çelebi"nin, yenilerden Yahya Kemal"in buna benzer tezlerine karşı A. Naim gibi zatlar
tasfiyeyi savunuyorlardı.
İkincisi bidatçılığa karşı aşırı müsamaha:
İslâm âlim ve mürşidlerinin, çevrelerinde yaygın binlerce bid"at ve hurafe karşısında sükût etmeleri, küçük bir menfâat kaybını, basit bir ferâgatı göze almamaları bid"at mevzûunda ikinci aşırılığı teşkil etmektedir. İleri sürülen mâzeret "fitne" ihtimalidir. Ancak bu tâbirin mefhumu üzerinde durmak gerekir. Fitne nedir? Şahsî menfaatlerin azalması, dünyevî dostlukların zâil olması, şöhretlerin gölgelenmesi.. irşadı durduracak fitneler midir? Kanaatimizce bunlar ve benzerleri; yani zararı şahsî olan ve maddî menfaate dokunan neticeler mürşidler için mâzaret teşkil edecek fitneler değildir. Fitne İslâm"a ve İslâm cemaatine
zarar verecek, onları birbirine düşürecek, birliği ve beraberliği sarsacak, az fayda karşısında çok zarar getirecek davranışlar, hâdiseler ve neticelerdir.
Sömürgecilerin oyunu
00:0022/02/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ülkelerinde ekonomik ve stratejik çıkarları olan Batı ülkeleri, bu çıkarlara zarar verecek uyanış ve yönetimlere
karşı çıkarlar. Bütün gayretleri, kendileriyle işbirliği yapacak yönetimleri işbaşına getirmek ve varlıklarını sürdürmelerini sağlamaktır. Rejimin krallık, dikta, sözde cumhuriyet ve demokrasi olması onlar için önemli değildir. Kökten dincilik, siyasal İslam ve selefilik de onlar için çıkarlarına göre kullanılacak kavramlardır, oluşumlardır.
Geçen yazılarımda açıklamaya çalıştığım gibi bugün kökten dincilik ve selefîliğin en koyu olarak uygulandığı ülke Suudi Arabistan"dır; ama ne ABD"nin ne de Avrupa"nın bundan bir şikayetleri var. Suûdîler de türbeleri, Peygamberimiz ve ashâbı ile ilgili tarihi izleri yıkıp yok ettiler veya yok olmaya terk ettiler. Onlar da tasavvufa karşılar, tevessüle karşılar, "şefaat ya Resulallah" deseniz "şirk koştunuz" derler, bid"at saydıkları pek çok uygulamaya savaş açmışlardır, kadınları cendere altında tutarlar, halkı cemaatle namaz kılmaya cebrederler… Batı, bunlar böyle yapıyorlar, insan hak ve hürriyetleri adına buraya müdahale edelim ve demokrasi(!) getirelim filan demez. Ama sıra Mali"ye gelince, orada tamamı selefi olmayan islâmî gruplar, asker ve gayr-i islami yönetime başkaldırıp ülkeye –kendi bildiklerince- islâmî bir düzen getirmeye kalkışıp başarılı da olacakları anlaşılınca birileri askeri müdahalede bulunur, diğerleri de ittifakla ona destek verirler.
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!
Dünya kamu oyunu ikna etmek ve kazanmak için başvurdukları kara propaganda ise hemen hiç değişmez: İnsan hak ve özgürlükleri adına müdahale ediyoruz, aksi halde kökten dinciler, selefiler ülkeye hakim olacak ve halka zulmedecekler…!
Eğer zulüm konuşacaksak birincisi Batı"nın açık ve şimdi kapalı sömürgecilik dönemlerinde zayıf (çoğu İslam) ülkelerine yaptıkları zulmü konuşalım.
Baba ve oğul Esed"in müslüman Suriye halkına yaptıkları zulmü konuşalım…
İnsan haklarından bahseden Batı, dünyada emsali nadir görülmüş bu zulüm, bu katliam, bu tahribat karşısında hala pis çıkarlarının peşindeler, bunun pazarlığını yapmakla meşguller; böyle bir dünya düzeni yalnızca vicdanımı yaralıyor ve midemi bulandırıyor.
Mali"den haberler
00:0024/02/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugünkü haberlerden Fransızların müdahalesinin isyanı bitirmek için yeterli olmadığını, iki tarafın kayıplar verdiğini öğrendik. Haberler öyle veriliyor ki, sanki isyancılar haksız, zalim, yanlış yolda, bunlara karşı mevcut askeri rejim ve Fransız müdahalesi haklı. Hani uzun yıllar Amerikan filmlerinde senaryolar öyle yazılmıştı ki, seyredenler hep Kızılderilileri haksız bulur, zalim ve gasıp beyazları tutarlardı; bu sihirbazlık tekrarlanıyor.
Ben de toparladığım bazı farklı haberleri aktaracağım:
Mali"de geçen yıl Ocak ayında ülkenin kuzeyinde başlayan isyan, Mart ayındaki askeri darbenin neden olduğu otorite boşluğuyla büyümüş, ülkenin yarıdan fazlası isyancıların kontrolüne girmişti.
Ülkenin kuzeyini denetimi altında bulunduran grupların başkent Bamako"ya ilerlemesi üzerine Fransa, Mali hükümetinin talebiyle 12 Ocak"ta müdahaleyi başlatmıştı.
Mali"nin kuzeyinde hâkimiyet kuran en büyük 3 silahlı grup Ensaruddin, Tevhid ve Cihad Hareketi, Mağrib El Kaidesi, ülkede dini inançlara dayalı bir yönetim kurulmasını istiyor.
Afrika ülkeleri için demokrasi modeli olarak gösterilen Mali"de devlet başkanının terör ile baş edemediğini savunan askerler yönetime el koydu. Orta rütbeli subayların gerçekleştirdiği darbede "demokrasinin askeri" olarak anılan Devlet Başkanı Amadou Toumani Toure başkanlık sarayından kaçmak zorunda kaldı. Eski bir asker olan Toure, 1992 yılında bir cuntayı devirmiş ve yönetimi sivillere devretmişti. Toure 2002"de devlet başkanı seçilmiş, ülkenin daha önce görmediği reformlara imza atarak Mali"yi Afrika"nın en istikrarlı demokrasisi haline getirmişti. İki kere üst üste başkan seçilen Toure, bir ay sonra yapılacak seçimler ile görevini bırakacaktı.
Ensaruddin Sözcüsü Sanda Veled, yaptığı açıklamada, "''Savaş bizi, Batı Afrika"daki Tevhid ve Cihad örgütünün yanı sıra diğer İslami hareketlerle de yakınlaştıracak. Düşmanımız bir. Mali"nin kuzeyi işgalcilere mezar olacak. Biz ölüme hazırız, Fransızlar ise sadece yaşamayı ve masum insanları öldürmeyi bilirler"'' dedi.
Veled, yerel basın kuruluşlarından birinde yayınlanan açıklamasında, "''Askeri açıdan güçlüyüz, ama bizi güçlü kılan sadece silahlarımız değil imanımızla savaşıyor oluşumuz"'' ifadesini kullandı.
Ensaruddin hareketinin yanında savaşmaya hazır olduklarını belirten El-Kaide ile bağlantılı olduğu belirtilen "''Sahra Emirliği"'' adlı hareketin Sözcüsü Abdullah eş-Şankıti de saldırıya devam etmeleri durumunda Mali"yi Fransızlar için cehenneme çevirme tehdidinde bulundu. Fransa ordusunun müdahalesi eşliğinde direnişçilere karşı ilerlemeye geçen Mali ordusunun ele geçirdiği yerlerde yargısız infazlar yaptığı bildirildi. Uluslararası İnsan İzleme Örgütü, Severe kasabasında en az 11 kişinin infaz edildiğini açıkladı. Kasabanın hastanesi yakınındaki bir askeri kampta gerçekleşen infazlara yerel halkın da tanıklık ettiği belirtildi. Aynı bölgede 20 kadar kişinin de öldürüldüğü ve cesetlerin kuyulara atıldığına yönelik raporların da var olduğu açıklandı.
Uluslararası İnsan İzleme Örgütü ayrıca, kasabada tecavüz olaylarının yaşandığına dair görgü tanıkları olduğunu bildirdi. Mali İnsan Hakları Derneği Başkanı Mariko da derneğin ordunun kontrolü ele geçirdiği yerlerde bazı kişilerin yasadışı infaz edildiğini belgelediğini, olayın aydınlatılması için araştırma yapacağını ve yakında olayın sorumluları hakkında rapor yayımlayacağını açıkladı.
Perşembe günü yazımda Ensaruddin komutanı ile yapılmış bir röportajı aktaracağım.
Mali"de Ensaruddin Komutanı ile yapılmış röportaj
00:0028/02/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sahra Medya, Mali"nin kuzeyindeki Timbuktu şehrini kontrol eden Ensaruddin hareketinin komutanlarından Sanda bin Buamama El-Timbukti ile aşağıdaki röportajı yapmıştır (Yer darlığından biraz kısalttım):
Sahra Medya: Sizin yönetiminizde bulunması, Timbuktu"yu hangi yönlerden Mali"nin diğer bölgelerinden ayırmaktadır?
Sanda bin Buamama El-Timbukti: …Ulaşımın zor olduğu bir bölgede hareket edilmesine rağmen, başarılı ve hızlı bir şekilde güvenliğin sağlanması, gıda, su ve elektrik gibi halkın temel ihtiyaçlarının yerine getirilmesi ve merkezi otoritenin sağlanmasında gösterilen başarıyı herkes gözlemleyecektir. Elimizde tuttuğumuz bölgede güvenliğin ve gıda iaşesinin sağlanmasına, kamu kurum ve tesislerinin korunmasına vesile olduk, şimdiye dek uzun bir yol aldık. Bundan sonrası için şehrin meselelerini görüşmek üzere halk komiteleri tesis etmeyi, mümkün olduğunca eğitim kurumları açmayı hedefliyoruz. Allah"a şükürler olsun, bu konularda şehir sakinlerinden gayet olumlu bir karşılık gördük, özellikle de şehrin önde gelenlerini oluşturan ilim ehlinden ve mahalle liderlerinden…
S.M:, Azavad Milli Kurtuluş Hareketi ile ilişkileriniz nasıl?
S.B.T: Bizler Ensaruddin hareketi olarak İslam"ı toplumumuzda hakim kılmak, onun adaletini ve nimetini yaymak istiyoruz… Bu hedefimiz doğrultusunda demokrasi ve laiklik gibi dışarıdan empoze edilen, dinimizle, akidemizle çelişen her türlü çözümü ve fikri reddediyoruz.
Azavad Milli Kurtuluş Hareketi isimli oluşum kendi beyanatlarından da anlaşılacağı gibi, demokrasiye inanıyor ve sorunları uluslararası güçlerin hukukuna götürmeyi destekliyor. Ve dahası pek çok defa küresel çaptaki "terörle mücadele" sürecine katılmaya hazır olduklarını ilan ettiler.
Bunlar gösteriyor ki bizler onlarla çok farklı planlara ve hedeflere sahibiz. Fakat aynı bölgede bulunmamız ve düşmanımızın ortak olması bizler ve onlar arasında kaçınılmaz bir ilişki ve temasa neden olmaktadır. Aramızda meydana gelen problemlerin barışçıl yollardan çözümü ile sorunların giderilmesini istemekteyiz.
S.M: El Kaide İslami Mağrib Hareketi ile ortak çalıştığınız ile ilgili iddialara cevabınız nedir?
S.B.T: Zalim tağutlara karşı İslami gerekçeler ile kıyama geçen herkes hakkında el-Kaide ile ilişkide olduğu iddiaları gündeme gelmektedir. Evet, gerçekten de bu bölgede olan hareketler, el- Kaide burada varlık gösterip, temsilcilerini ve evlatlarını bulundurduğundan beri el -Kaide ile ilişki ve dayanışma halindedir.
S.M: Mali"nin yeni rejimi ile görüşecek misiniz?
S.B.T: Talep ettiğimiz ve uğrunda çabaladığımız, İslam"ın hakimiyeti ve gölgesi altında yaşamaktır. İslam Şeriatı dışında her türlü rejimi ve yasayı reddediyoruz. Görüşme olacaksa bu mübarek gayemiz için olacaktır. Görüşme olsun diye görüşmek zaman israfından başka bir şey değildir, bunu yapmayacağız.
S.M: Kuzey Mali"ye askeri müdahale çağrılarına bakışınız nedir?
S.B.T: …İnandığımızı yaşamamızı engellemek isteyen küstahlara karşı Allah"ın izniyle, ona verdiğimiz sözü tutmak için, onun yardımına dayanarak direniriz. Ya toprağımızda şeref ve onurumuzla yaşar, ya da Allah yolunda şehid oluruz. Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah"a mahsustur. Bütün işler O"na döndürülür. Öyle ise O"na kulluk et ve O"na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Hud 123).
Tahlilini ve değelendirmesini gelecek yazıya bırakalım.
İşgalcilerin aldatıcı gerekçeleri
00:001/03/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir İslam ülkesinde halk, zulme ve küfre başkaldırınca bazı Müslüman yazarlar "öküzün altında buzağı aramaya" kalkışıyor ve "Şimdi durup dururken bu kazığı hangi yabancı, emperyalist, İslam düşmanı… güç oynattı" sorusunu soruyor ve cevaplar arıyorlar.
"Eğer durup dururken" şartı gerçek ise onlara katılmamak mümkün değildir. Ama "durup dururken" değil de ortada apaçık ve kesin bir zulüm, bir İslam ve islamlaşma karşıtlığı var iken ve beşerce hesaplara göre şartlar da müsait görülerek isyan gerçekleşmiş ise müslümana düşen bunu desteklemek ve başarısı için elinden geleni yapmaktır.
Gelelim ötekilere; yani Müslüman olmayan, İslam"a ve sahih manada İslamlaşmaya da karşı olanlara… Bunlar başkaldıranlar ile buna muhatap olanlara, kendi çıkarları ve ideolojileri açısından bakıyorlar: Eğer kendileri için gelen gidenden kötü/zararlı ise derhal dünya kamu oyunu yönlendiriyorlar, sonra de gerekli müdahaleyi yapıyorlar.
İslam dünyasındaki ayaklanmaları emperyalist-lerin işine gelmeyen halk kesimi veya İslami gruplar yapmış ise dünya kamu oyunu kandırmak için başvurulan ithamlar "terör, radikal İslam , selefîlik, insan hak ve özgürliklerinin çiğnenmesi" dir.
Daha önceki birkaç yazımda bunların bahanelerden ibaret olduğunu, sömürücülerin işlerine geldiği takdirde selefilere de, insan haklarını ihlal edenlere de ses çıkarmadıklarını açıklamıştım.
Şimdi vereceğim örnek İhvan ile ilgilidir. Bilindiği gibi Müslüman Kardeşler, mesela Suudiler gibi selefî değillerdir; hatta bu ülkenin bazı Vehhabî alimleri, İhvan aleyhinde kitaplar yazıp yayınladılar. Arap Baharı adı verilen hareketlerde İhvan"ın etkisi ve mesela Mısır"da iktidarı ortaya çıkınca bu defa "selefilik veya terör" bahanesini bir yana bırakarak doğrudan "şeriat düzeni" tehlikesinden söz etmeye başladılar. Onlara göre şeriatı uygulayacak olanlar Hanefî-Mâtürîdî de olsa, Selefî de olsa sonuç aynıdır; karşı çıkılmalıdır.
Siyonist varlıktaki Ariel Siyasi Araştırmalar Merkezi"nde dış politika analisti Mark Silverberg"in aşağıya aldığım ifadesi bunun örneğidir (TIMETURK, 30 Temmuz 2012):
"Mısır"da Askeri Konsey, siyasi sahaya egemen İslami akım karşısında bir süre direnecek. Ancak sonunda Humeyni döneminde İran"da, Erdoğan döneminde de Türkiye"de olduğu gibi boyun eğecek. Batı, bölgede politikasının neden başarısız kaldığını hala anlayabilmiş değil. Bu nedenle de tamamen farklı kültüre ait başkalarının üzerine düşüyor. Arap Baharı karşısında hala bu hatalı yolu izlemeye de devam ediyor.
"Mısırlıların yüzde yetmiş beşinin parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Müslüman Kardeşleri ve Selefileri seçmesinin sebebi budur (halkın çoğunluğunun şeriatçı olmasıdır). Bu yönelim gölgesinde Mısır"ın İslam"ı seçmesi de gayet doğaldır. Müslüman Kardeşler ile Selefiler gelecek birkaç sene zarfında Mısırlıların günlük hayatında şeriatı uygulamaya başlayacaklardır".
İslam dünyasında bir problem varsa bunun hem değerlendirmesini hem de çözümünü yine Müslümanlar yapmalı, çıkar ve ideolojileri farklı olan emperyalistlere asla kulak asmamalı, fırsat vermemelidirler.
.Bireysel emeklilik konusu
00:007/03/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsteyenin yatırdığı parayı, katılım bankalarının, İslam"a uygun işlem ve yatırım sepetlerinde değerlendirmeleri belli bir süre geçtikten sonra hak sahibine toptan veya aylık şeklinde ödemeleri esasına dayanan "bireysel emeklilik" konsunda, geçtiğimiz Pazar günü bir yazı yayınlamıştım. Okuyucum bu yazı üzerine soruyor:
"%25 primini devletin karşıladığı, insanları tasarrufa yöneltmek amacıyla bireysel emeklilik diye bir sistem başlatıldı.
"03.03.2013 tarihinde bu konu ile yapmış olduğunuz açıklamayı okudum. Çoğu kişinin olduğu gibi benim de kafamda şu soru var?
"Finans kurumlarının, gerek kredi kartlarından gerekse mal karşılığı verdikleri kredileri ödeyemeyen insanlardan tahsil ettikleri, kar payı adı altındaki paralar, katılım hesaplarına veya bireysel emeklilik fonlarının değerlendirildiği hesaplara girerse bu fonlardan veya katılım hesaplarından alınan paralar caiz olur mu olmaz mı?"
Devlet kamu yararını gözeterek ve adaletten ayrılmaksızın insanlarına reel faizsiz kredi (teşvik kredisi) verebilir, bağışlarda bulunabilir. Lüzumsuz veya ikinci derecede önemli olan harcamaları kısmak ve tasarrufu teşvik amacıyla bireysel emekliliği de teşvik ediyor, teşvik için belli bir meblağı hibe ederek prim şeklinde ödüyor; böylece önemli ölçüde bir sermaye birikecek, bu sermaye meşru yatırımlara, üretimlere yönlendirilecek, istihdam alanları genişleyecek ve ülkenin serveti, halkının refahı artacak…
Katılım bankalarının İslâmî konuları danıştığı (tek kişi değil) heyetleri var. Bireysel emeklilik fonlarının da hangi alanlarda nemalandırılabileceğini bu heyetlerden soruyorlar ve aldıkları cevaba göre uygulama yapıyorlar.
"Finans kurumlarının, gerek kredi kartlarından gerekse mal karşılığı verdikleri kredileri ödeyemeyen insanlardan tahsil ettikleri, kar payı adı altındaki paralar" ifadenizi düzeltmek gerekiyor.
Katılım bankalarının yaptıkları meşru işler arasında bir de murabaha vardır ki, manası: "Bir malı satın alıp üzerine makul bir kâr koyarak vadeli satmak"tır. Bu bankaların kredi kartları da aslında "murabaha vekalet ve kefalet kartı"dır. Bankadan bu kartı alan müşteri aldığı malı banka adına alır ve tüketmeden önce de kendine satın alır. Banka, hemen işlemin ardından ona bir mesaj gönderir, banka adına aldığı malı peşin mi, taksitle mi almak istediğini sorar ve aldığı cevaba göre işlem yapar.
Murabaha işleminden kazanılan para ticârî kârdır ve meşrudur. Bu paralar vadesinde ödenmezse ve ödemeyen, imkanı bulunduğu halde ödemeyi yapmamış ise enflasyon farkı tahsil edilir ve bu, hak edilmiş alacaktır. Enflasyon farkını aşan miktar bir çeşit ceza olarak tahsil edilirse bankanın ve yatırımcının hesabına geçmez, hayır yolunda sarf edilir.
Bu bankalarda, bireysel emeklilik sepetine helal olmayan bir kazancın girmemesi kuraldır.
Ayakta su içmek
00:008/03/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Okuyucum şöyle bir yazı okumuş:
"İnsanlar ayakta suyu içerler ve bu su, hiçbir yere etkisi olmadan direk onikiparmak bağırsağına geçer. Su insanlar için önemlidir. Bu sıvıyı ayakta içtiklerinde vücuttaki su midede birikmez ve vücuda hiçbir faydası olmaz. Eğer insanlar sıvıyı oturarak içerse bunlar önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra onikiparmak bağırsağına geçer. Bu durumda oturarak su içme usulüne uymakla insan kolera dahil, bir çok insan hastalıklarından korunmuş olur… Peygamberimiz (s.a.) "Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutur da içerse kusmaya çalışsın" buyurmuştur…"
Dinimze göre ayakta su içmenin hükmü nedir?"
Cevap:
Buhari gibi sahih hadis kitaplarında Peygamberimizin ve başta Hz. Ali olmak üzere birçok ashabın ayakta yeyip içtikleri nakledilmiştir. Soruda geçen hadis de sahihtir. Hadis ve fıkıh alimleri ilk bakışta çelişik gibi görünen bu rivayetleri şöyle uzlaştırmışlardır:
Normal, tabîî, daha faydalı olanı oturarak yemek ve içmektir. Ama insanın çeşitli halleri ve ihtiyaçları vardır, gerektiğinde ayakta da yenir ve içilir. Peygamberimiz (s.a.) de genel olarak oturma halinde yeyip içimiş, ama ihtiyaç duyduğunda, durum oturmaya müsait olmadığında ayakta da yemiş ve içmiştir. Bu sebeple bir mazeret yok iken ayakta yemek ve içmek tenzihen mekruh (yeme içme âdâbına ters) kabul edilmiştir.
Helal haram konusunda veya başka bir dînî konuda ayet ve hadis yazanların, nakledenlerin, delil olarak kullananların o konudaki ilgili bütün hadis ve ayetleri yazmaları ve söylemeleri gerekir. Aksi halde dinin hükmü sıhhatli bir şekilde ortaya konmuş olmaz. Meselâ bu konuda Buhârî"nin kitabına aldığı şu hadisi de nakletmek gerekir:
Hz. Ali ayakta iken su içti ve şöyle dedi: "Bazı kimseler, ayakta su içmeyi hoş görmüyorlar, halbuki ben, şu yaptığımı, Peygamberin de (s.a.) yaptığını gödüm."
Ayakta içilen suyun doğrudan barsağa geçtiği ve vücuda faydasının olmadığı bilgisine, miladi 1349 da vefat eden İbn Kayyim"de de rasladım; bu bilginin eskilerden alınmış olması ihtimali var.
"Ayakta içilen suyun doğrudan oniki parmak barsağına geçtiği ve vücuda hiçbir faydasının olmadığı" bilgisini bir tıp profesörüne sordum. Şu cevabı verdi:
İçilen suyun emilimi zaten miğdede değil, barsaklarda olur. Suyun vücuda faydası bu emilime bağlıdır. Ayakta su içildiğinde su miğdede daha az kalır ve barsaklara daha hızlı geçer, "ama vücuda faydası olmaz" sözü bilime ve bilinene uygun değildir.
Bireysel emeklilik
00:003/03/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şimdiye kadar ülkemizde bireysel emeklilik ya bir çeşit hayat sigortası şeklinde yapılıyordu veya içinde İslam"a göre meşru/caiz/helal olmayan işlem ve gelirlerin de bulunduğu yatırım fonlarına yatırım yapmak suretiyle gerçekleşiyordu ve bu sebeple biz de "bireysel emeklilik caiz değildir" demiştik.
Şimdi katılım bankaları, içinde haram olan hiçbir işlemin ve gelirin bulunmadığı yatırım fonları aracılığı ile bir çeşit bireysel emeklilik kapısını açmış bulunuyorlar.
İlgililerin yaptıkları açıklamalara göre:
1. Bireysel Emeklilik Sistemi aslında düzenli gelire sahip olan insanların emeklilik öncesindeki gelir ve hayat standardını daha sonra da devam ettirebilmelerine imkan tanımak adına oluşturulmuş, uzun vadeli yatırım imkanıdır.
2. Sistem özü itibariyle 10 yıl vadeye dayalı tasarruf ve yatırımdır. Müşteri (süre sonunda) dilerse emekli gibi düzenli maaş alabilir, dilerse tek seferde biriken parasını "varsa" kârıyla birlikte tahsil eder. Ancak lehdarın vefat etmesi halinde, lehdar tarafından önceden belirlediği kişiye (yoksa varislerine) fonda biriken anaparası ve "varsa" kârının ödenmesi (zarar varsa anaparadan mahsup edilir) garanti edilmektedir.
3. Burada fon yönetimi mevzu bahis olup, müşterinin aylık ödeyeceği tasarruflarla kurulmuş fonda eskiden hazine bonosu bulundurma zorunluluğu vardı. Yeni mevzuat bu zorunluluğu kaldırmış olup, fonun tamamı kıymetli maden ile (katılım bankalarının altın hesabı gibi), İMKB"deki hisse senetleri ile (islami endekse uygun ürünlerle) veya bu ürünlerin karmasından oluşabileceği gibi fonun % 10"unu geçmeyecek şekilde katılım havuzlarında değerlendirilmesine de imkan tanımaktadır. Hazine bonosu ve repo zorunluluğu ortadan kalktığı için bu üründe faiz bulunmamaktadır.
4. Bu üründen yararlanacak müşterilerimize anapara ve getiri garantisi verilmemekte olup zarar da sözkonusu olabilir.
Yukarıda verilen bilgiye göre faizden
uzak kalarak yatırım yapmak veya ileride emekli maaşı gibi meşru bir aylık gelire kavuşmak isteyenler, katılım bankalarında başlatılan bu "helal kazanç fonlarına" yatırım yapabilirler. Süre sonunda elde edilecek kâr ve ana para yatırımcıya aylık olarak da ödenebileceği için bu yatırım "meşru bir bireysel emeklilik" işini görmektedir.
Katılım bankalarının bu işteki rolü ve kazancı iki şekilde olabilir:
1. Hizmet ücreti alabilirler.
2.Fona yatırım yapmak isteyen müşterilerle mudarebe şirketi ilişkisi kurarlar, işi yürütürler ve kârdan pay alırlar.
.Şefâat
00:0010/03/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinî bir terim olarak şefâat, "günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için, Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O"na dua etmesi, dilekte bulunması" ve daha çok "bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vukû bulacak aracılık ve dilekleri" demektir.
Mu"tezile bilginleri, âhirette günahkârlara şefâat edilmesinin sözkonusu olmayacağını, ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefâat edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri ise haklı ve isabetli olarak her iki durumda da şefâatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan diğer seçkin insanlar tarafından şefâat edilebileceğini savunurlar. Ancak Allah"ın izin vermediği hiçbir kimse şefâat edemeyecektir (meselâ bk. Bakara 2/255; Meryem 19/87; Tâhâ 20/109).
Allah"a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O"na denk olduğuna değil, O"nun nezdinde reddedilemez şefâat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. Âyetü"l-kürsî içinde yer alan "Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefâat edemez" meâlindeki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta, şefâatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında şefâatlerine izin verilecek olanlar da Allah"a yakın ve sevgili kullar olacaktır. Ayrıca bunların başkaları hakkında istediklerinin Allah tarafından kabûl şansı daha fazladır.
Kur"ân"ın ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefâat mümkün olmakla birlikte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefâate bel bağlamadan, kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılarak, Allah"a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur"ân-ı Kerîm"de gerekse hadîslerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur"ân"ın şefâat konusundaki -2/48. âyette olduğu gibi- ümit kırıcı üslûbu, şefâat beklentisinin insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sürüklemesini engellem içindir; yine Kur"ân"ın tövbelerin kabûl buyurulacağına dair çok net ifadeleri ise tövbenin kişiye hatâlı inanç ve davranışlarını terkettirmesinden, böylece düzeltici ve ıslâh edici bir fonksiyon icrâ etmesinden ileri gelmektedir.
Buhârî, Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan müelliflerin kitaplarında yer alan birçok hadîs, bütün insanların mahşerde, korku içinde bekleşirken işlemin bir an önce başlaması konusunda Peygamberimiz"e (s.a.v.) mahsus şefâatten ve bunun yanında gerek O"nun ve gerekse diğer peygamberlerin, salih kulların, hocaların, talebelerin, dostların şefâatlerinden söz etmekte, bu şefâatlerin hak ve gerçek olduğunu söylemektedir. Dünyada insanların Hz. Peygamber"in (s.a.v.) kabrini ziyaret etmek, O"na salât ve selâm okumak, ezan okunduktan sonra vesîle duasını yapmak, iyi insanlarla beraber olmak, onların sevgisini kazanmak, iyi evlât ve öğrenci yetiştirmek gibi amellerinin (iş, hizmet ve eserlerinin) ilgililerin şefâatlerini hak etme bakımından tesirleri olduğunu ifade eden sahîh hadîsler de mevcûttur.
Bütün bu delîller karşısında bir kimse, diğerine "bana şefâat et" derse bunda bir yanlışlık olmaz. "Şefâat yâ Resûlallah!" demek de böyledir. Bunu diyen kimse, Hz. Peygamber"in (s.a.v.) şefâatini istemektedir. Bunu isterken de Allah"ın O"na şefâat selâhiyet ve izni verdiği bilgisine dayanmaktadır. "Allah izin versin vermesin sen bunu yapabilirsin" diyen yoktur ve bu talebin açık veya gizli bir şirkle alâkası bulunamaz.
Geçmişte milliyetçilik tartışmaları
00:0014/03/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm kaynaklarında "millet" din, "milliyet" de bir dine aidiyet manasında kullanıldığı için bugünkü milliyetçilik tartışmaları o günlerde "kavmiyetçilik, Türkçülük" başlıkları altında tartışılıyordu. Merhum Akif"in:
"Hani milliyyetin İslam idi, kavmiyyet ne!"
mısrâ"ında bu iki terimin farkı açıkça ortaya konmuştur.
Meşrutiyet döneminde birkaç defa şeyhülislamlık makamında bulunan Musa Kâzım Efendi (1858-1920) İslam Mecmuası"nda "Din ve Terakki" başlığı altında üç makale yazıyor, sonuncu makalesinde -ki, bu makaleler Külliyâtı"nda da yer almıştır (s.283)- şöyle diyor:
İslam dini… müslümanlar arasında kardeşlik temelini kurmuştur. Bu temeli kurduktan sonra onu sonuna kadar koruyabilmek için gereken tedbirleri de almıştır. Bu dinde zekatın, yardımlaşma ve dayanışmanın farz olması, düşmanlık ve hasımlığın; gıybet, iftira ve yalanın; iki yüzlülük ve ayrılıkçılığın; bölünme, karışıklık ve bozgunculuk çıkarmanın; bir kavme ve etnik köke bağlı olma davasının (ideolojisinin) şiddetle yasaklanmış olması hep, İslam kardeşliğini devamlı korumak için alınmış tedbirlerdir… (Yapılması gerekenler yapılmaz, yasaklananlar yapılırsa) o millet arasında kardeşlikten eser kalmaz ve bunun sonucu olarak o milletin yaşaması da mümkün olmaz".
Ta"kîb ve Tenkid Mecmuası sahibi Nüzhet Sabit Bey, Musa Kâzım Efendi"nin bu sözlerine itiraz sadedinde bazı sorular soruyor, sorunun muhatabı cevap vermeyince araya Ahmed Naîm Bey (1872-1934) giriyor. Şimdi onu okuyalım:
"… adı geçen makaleden bazı ifadeleri naklederek Mecmuadan açıklama istiyor ve size göre meselenin kapalı ve problemli yönlerini şöyle soruyorsunuz:
Kavmiyet daavası ne dereceye kadar dince yasaklanmıştır?
Hangi şekli yasaktır?…
Türkçe yahut Çince konuşan bir müslüman "Türküm, Çinliyim" demekle kavmiyet davası gütmüş olacak mı?
Yoksa asıl maksat, diğer kavmiyet ve milliyetleri aşağı görmemek midir?...
Bu sorulara Ahmed Naim Bey (özetle) şu cevabı veriyor:
Musa Kâzım Efendi bu konuya işaretle yetinmiştir. Türk Yurdu Mecmuası"nın yoldaşı olan İslam Mecmuası"nın da, dostunu gücendirmemek için bu konuyu daha fazla deşmeyeceği apaçık bellidir. Şu halde oradaki hizmet arkadaşlarını bu müşkil durumdan kurtarırsam tepki gösterilecek bir iş yapmış olmayacağım.
Müslümanlar arasında kavmiyet ve etnik aidiyet davasının belirmesi onbeş yirmi senelik bir iş ise de en ziyade açığa vurulması ve memleketimiz için hayati bir mesele haline getirilmesi Meşrutiyet"ten itibaren başlıyor. Bu da cehalet yüzünden Avrupa"dan aldığımız zararlı, İslam vücudu için verem mesabesinde öldürücü bir yabancı bid"atıdır. Zaten Avrupa"nın daima en fena şeylerini almak, iyi şeylerini de bozmadıkça uygulamamak bizim en dikkat çeken felaketlerimiz arasındadır…
Musa Kazım Hazretleri gibi yetkili bir ağızdan, İslam adını taşıyan mecmûada, yukarıya aldığımız sözlerinden başkasının çıkması zaten ihtimal dahilinde değildir.
(Devamı var)
Ahmed Naim Bey ve kavimcilik
00:0015/03/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ahmed Naim Bey "İslam"da Da"vây-i Kavmiyet" isimli eserinde, kişinin, mensup olduğu ırkı, soyu, kavmi, kabileyi merkeze alarak bir ideoloji oluşturmasının, İslam birliği ve kardeşliği yerine soy/ırk birliği ve kardeşliğini koymasının İslam"daki yerini anlatıyor. Kendisi bu tartışmaya Meşrutiyet"in ilk ayında İttifak gazetesiyle ve Arab kardeşlere hitaben yazdığı iki makale ile girdiğini, Sebîlürreşad dergisinin 212. Sayısında "Türkçülere karşı açılan dindarca mücahedeye" de katıldığını ifade ettikten sonra şöyle devam ediyor (sadeleştirerek özetliyorum):
Bizim davamız şudur: Etnik aidiyet davası/ideolojisi, Musa Kâzım Efendi"nin buyurdukları gibi dinin kınadığı ve reddettiği, İslam öncesine (Cahiliye devrine) ait bir davadır. İslam"ın ayakta kalması ve devam etmesine, müslümanların refah ve saadetine büyük bir darbedir. Özellikle İslam dünyasının büyük bir kısmı kafirlerin eline geçmiş iken buradaki birkaç avuç müslümanın "Ben Türküm, ben Arabım, ben Kürdüm, ben Lazım, ben Çerkesim gibi davalarla birbirine karşı sevgi bağını zerre kadar gevşetmeleri- hele düşmanımızın tecavüz ayakları kalbimizi çiğnediği bir sırada- cinnettir; kavimcilik ve ırkçılık bayrağını ellerinde tutanların aldığı manaca da vatanperverliğe aykırıdır. Din ve iman, akıl ve iz"an dairesinden uzaklaşılsa bile kavim ve ırk mutluluğunun aldatıcı serabı peşinde koşan Arnavut kardeşlerimizin başına gelen büyük musibet bizim için ibret dersidir. "Aynı sebepler aynı sonuçları doğurur" kaidesine göre bu yolda devam edilirse, İslam"ın son sığınağı olan bu yurt da -Allah korusun!- kafirlerin yurdu haline gelecektir.
Uydum kalabalığa diyen ve nereye, niçin gittiğini bilmeyen çoğunluk bir tarafa bırakılırsa halis Türkçü önderlerin ikiye ayrıldığını görüyoruz: Katışıksız (halis) Türkçüler ve Türkçü-İslamcılar.
Halis Türkçüler geleneklerimizle alakalarını keserek yepyeni bir müfkûre (ortak gaye, ideoloji), yeni bir iman, yeni bir kavim, yeni bir millet çıkarmak istiyorlar. İleri gelenlerini dinlediğimiz zaman davalarını şöyle özetleyebiliriz:
Bizi, kavimcilik gayesinin peşine düşmeye iten şey, Türklerin dışarıdan ve içeriden karşılaştığı tehlikelerdir. Şimdiye kadar bu devletin bekası için en büyük fedakârlığı yapan Türkler şimdi zayıf düştüler. Maarifi, ticareti, sanayii, ziraati mahvoldu. Bu vatanda yaşayan bunca müslüman ve gayr-i müslim kavimlerden ise, bunca fedâkârlığa karşı ancak cefa gördüler. Artık fedâkarlığı onlardan biraz kısıp kendilerine yönlendirmenin zamanı geldi. Bunun için yeni bir mefkûreye (ideolojiye) ihtiyaç var. İslam bağı (rabıtası) ikinci dereceye kalır. Din mefkûresi bizi mesut ettikçe arkasından koşabiliriz. Ama şimdi o mefkûre gevşedi. Demek ki, eski iman ile kurtulacağımız yok. Bir de bu kavimcilik/milliyetçilik davası Avrupa"dan kopup gelen coşkun bir seldir, onu durdurmak mümkün değildir. Çağdaşlaşarak ilerleyeceksek Avrupa topluluğundan (cemaatinden) ayrılamayız. Avrupa"da dine dayalı mefkûre müzelik olmuştur, biz hala o yolu izlersek müzelik oluruz. Buna binaen bu halk önce Türk, sonra müslüman olmalıdır. Ayrıca dışarıda kalan İslam toprakları Avrupalıların eline geçti, içeride de müslüman etnik gruplar, islam kardeşliği adına sanıldığı kadar yapışık değil. Şu halde Türklük mefkûresiyle Boğaziçi"nden Okyanus"a kadar, ırkı ve dili aynı olan seksen milyon halkı bir bayrak altında toplamak için niye çalışmayalım!
Gelecek yazıda: A. Naîm bu davayı nasıl çürütüyor?
Türkçülüğe karşı İslam kardeşliği
00:0017/03/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ahmed Naim Bey halis Türkçülerin tezini şöyle karşılıyor:
Bunlar ile uzun boylu tartışmanın manası yok. Aşılamak istedikleri şey açıkça dinsizlik mefkûresidir. Halktan dini soyup onun yerine bir başka şey konamayacağını, "Allah"ın dinini hakim kılma: i"lây-ı kelimetüllah" uğruna kılı deprenmeyen bir herifin ta Kamçatka yaylalarındaki ırkdaşları için silaha sarılamayacağını, bin yıldan beri kardeşimdir dediği, bin yıldan beri sevincine ve kederine ortak olduğu, uğrunda hayatını feda etmekten çekinmediği din kardeşini bırakan bir kimsenin Sibirya"nın bilmem hangi boz ovalarında hristiyan mı, şamanî olduğu bilinmeyen Yakut kardeşini sevemeyeceğini düşünemeyen, Türklerin ikbal devirlerinin İslam dinine sımsıkı sarıldıkları dönemde olduğunu, gerileyip bozulmalarının ise iman ve inancın gerilemesi ile başladığını gizleyen kişilerle tartışma yeri herhalde bu makale değildir.
Biz yalnız Türkçü-İslamcılarla dertleşebiliriz. Zira bunlarla İslam dairesinde anlaşmak, onlara hakikati din namına kabul ettirmek daha kolaydır zannındayım. Bunlarla yaptığımız tartışmalarda daha insaflı olduklarını gördüm. Bunlar gerçi Türk unsurunun zayıflığından, yardıma muhtaç olduğundan bahsederler, ama İslam camiasını (topluluğunu, ümmeti) kırmak istemezler. Bu camiayı, hem diğer müslüman grupların (kavimlerin, ırkların) ayrılmaması hem de Türklerin daha kolay eğitilmesi ve yükselmesi için gerekli görürler.
Ama bir noktada yanılıyorlar: "Türklük camiası (Türk birliği) İslam camiasını takviye eder, ırk davası İslam"a aykırı değildir, iki mefkûre birbiri ile çatışmaz, aksine birbirini tamamlar. İslam"dan nasip alamamış birçok gençleri, hiç değilse kavmiyet ve vatan davası ile İslam"a ısındırmaya çalışabiliriz…" diyorlar. Din imanı yanıbaşında bir de kavim imanı koyuyorlar. İçlerinde iman ve İslam"a bağlılıklarından asla şüphe etmediğim bazılarının, kavmi ile övünmesi islamî duyarlığına hiç zarar vermiyor, aksine "bir insan, müslüman da olsalar diğer kavimlere karşı bir gurur duygusu içinde övünürse bu, onun yükselmesini ve ilerlemesini sağlar" diye inanıyorlar.
Bunlarla tartışıp da davalarını savunamaz duruma düşürdüğünüzde "Ne yapalım, biz bu davayı bıraksak Türklük mahvolacak, Araplar ve Arnavutlar daha önce başladılar, biz meşru savunma durumundayız, başlatan daha zalimdir…" diyorlar. Ama Araplara dönseniz onlar da buna benzer mazeretler ileri süreceklerdir.
Biz Türkçü-İslamcı kardeşlerimize deriz ki:
Türkün yardıma ve irşada muhtaç olduğu inkar edilemez. Türkü bundan sonra da zarar verecek yorgunluklara salıp dünya ve ahiret saadetini düşünemeyecek hale getirmek haksızlıktır. Türkün sosyal, ekonomik ve ahlaki durumunu ıslah etmek takdire şayan, Allah katında makbul bir iştir. Bunu elde temek için diline hizmet etmek, edebiyatını ruhunun gıdası haline getirmek, kavmin ilim ve amel (aksiyon) gücünü arttırmak pek mübarek bir vazifedir. Kendileri Türk olmadıkları halde Türkçe konuşan diğer müslüman kardeşlerinizin de bu konuda size yardım etmeleri dini vazifedir. Fakat bu faaliyetlerin hiçbiri sizi, sınırı aşarak İslam öncesi kavimcilik davasına dönmeye, atalarla övünmeye sevk etmemelidir. Dil bir anlaşma aracıdır. Türkün dilini ve bilgisini geliştirin, ama ona "Ey Türk" diyecek yerde, Ey Müslüman" diye hitap edin. Onu gayrete getirmek istediğinizde bunu, Türklük namına değil Müslümanlık namına yapın. Dört beş senedir bu ham davanın arkasına düştünüz; bu size, diğer Müslüman kardeşlerinizi kırmaktan başka ne getirdi? Kim üç nesil geriye gidince halis muhlis Türk çıkar?
Cengiz"in yasasını, İlhan"ın yurdunu tanımak, Altın Ordu"yu anmak bize lazım değil; mazideki şirk ile övünülmez. Bize Muhammedî şeriatı, İslam yurdunu, İslam mücahidlerini bilmek, tanımak gereklidir. İslam şerefinin yanında kavmiyet şerefi anılmaya değmez!
Bir kimse kavmine sırf kavmi olduğu için, hasız da olsa yan çıkar, tarafını tutar, yardım ederse bu meşru değildir; ama kavmine hak dairesinde ve hiçbir tarafa haksız ve düşmanca davranmaksızın yardım ederse bu meşrudur, güzeldir.
İslam"ın hedefi, kavmiyet bağını, İslam bağı içinde eritmektir.
Haydutların ve teröristlerin cezası ve affı
00:0021/03/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Maide suresinin 33 ve 34. Ayeti bu konu ile ilgilidir:
"Allah"a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır. /Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna. Biliniz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir".
Bir önceki âyette "Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur" buyurulmaktadır. Bu âyetlerde ise yeryüzünde fesat çıkaranlara dünya ve âhirette verilecek ceza belirtilmekte, tövbe edenlerin ise affedilecekleri bildirilmektedir. Bir önceki ayetin gelişine Medine"deki Yahudilerin antlaşmayı bozarak Müslümanlara hıyanet etmeleri sebep olmuş ise de "sebebin hususi olması hükmün umumi olmasını engellemez" kuralından hareketle bu âyetlerin kapsadığı hükümlerin genel olduğunu söylemek mümkündür. Haksız yere bir kişinin öldürülmesini bütün insanların öldürülmesi gibi telakki ederek öldürme olayını insanlığa karşı işlenmiş suç sayan Kur"an bu âyetlerde de silâhlı eşkıyalığı ve yol kesiciliği, halkın huzurunu kaçırdığı ve düzeni bozduğu için, devlete (Allah ve resulüne) karşı işlenmiş büyük bir suç, açılmış savaş olarak görmüş ve caydırıcı cezalar getirmiştir.
Allah ve resulüne savaş açanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlardan maksat, insanların Allah inancını sarsmaya ve yıkmaya yönelik faaliyetlerde bulunan, Allah ve resulünün koyduğu ilkelere karşı düşmanca tavır alıp meşrû nizama karşı çıkan; hırsızlık, eşkıyalık ve kanunsuzluk yapan, yol kesip insanlara korku salan, halkın emniyet ve asayişini bozup canlarına, mallarına veya namuslarına tecavüz eden şahıslar veya bu fiilleri örgütlenerek yapanlardır. Âyette kullanılan kelimeden hareketle İslâm hukukunda bu suç "hırâbe" olarak adlandırılmıştır Bunlar gayri müslimlerden olabileceği gibi Müslümanlardan da olabilir. İslâm, getirmiş olduğu inanç ve ahlâk sistemine karşı düşmanca tavır almaya müsaade etmediği gibi yeryüzünde fesat çıkararak gerek çevrenin gerekse meşrû devlet düzeninin bozulmasına da izin vermez. Zira o, sadece insanların değil, aynı zamanda çevrenin ve ekolojik dengenin de korunmasını, böylece insanların huzurlu ve mutlu bir hayat yaşayabilmelerini hedefler.
Uygulamada bazı görüş ayrılıkları olmakla birlikte İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre silâhlanıp açıktan devlete baş kaldıran ve eşkıyalık yapan kimseler yalnızca adam öldürmüş iseler idam edilirler. Hem adam öldürmüş hem de soygun yapmış iseler öldürülür ve asılırlar. Sadece soygun yapıp terör havası estirenlerin bir elleriyle bir ayakları çapraz olarak kesilir. Yalnızca terör havası estirmiş, fakat soygun yapmamış olanlar sürgün edilirler. Bir başka yoruma göre ise âyette öngörülen cezalar suçun çeşidine ve niteliğine göre sıralanmış olmayıp içlerinden birinin seçilmesi istenmiştir; devleti yönetenler benimsenen ceza siyasetine göre bu cezalardan uygun gördüğü birini tercih edebilecektir (Elmalılı, III, 1664).
Sürgünü hapis cezası olarak yorumlayanlar da vardır.
Eşkıya yaptıklarına pişman olup da kendiliğinden teslim olduğu takdirde âyetin zâhirine göre yukarıdaki cezaların tamamı düşer. Müfessir ve hukukçu Şevkânî, kanaatini bu şekilde açıkladıktan sonra sahâbenin uygulamasının da böyle olduğunu ifade eder (bk. II, 44). Ancak gerek müfessirlerin çoğunluğu gerekse hukukçular, konuyla ilgili diğer âyetleri de göz önünde bulundurarak bu durumda âmme hukukuyla ilgili cezaların düşeceği fakat kısas ve tazminat gibi ferdî hakların saklı olduğu kanaatindedirler. Hak sahipleri isterlerse ceza talebinde bulunabilirler, isterlerse affederler (Râzî, XII, 218; Elmalılı, III, 1667; Ebüssuûd, III, 32).
Haydutlar ve silahlı muhaliflerle görüşme
00:0022/03/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haydut/eşkıya yol keser, soygun yapar, kanunlara uymaz, haksız yere cana, mala, ırza tecavüz eder; ama onun siyasi bir talebi yoktur.
Bâğî denen siyasi muhalifler ise kendilerine göre düzen ve yönetici değiştirmek üzere toplanır, örgütlenir ve silahlı veya silahsız olarak amaçlarına ulaşmaya çalışırlar.
Siyasi muhalifler silaha sarılmazlar, şiddete başvurmazlarsa kendilerine dokunulmaz, yönetimden yana olanlara tanınan haklar onlara da tanınır. Eğer silaha sarılırlarsa önce onlarla görüşülür, kendilerine nasihat edilir, haksızlıkları konusunda ikna edilmek için elden gelen yapılır: bu teşebbüsler başarılı olmazsa şiddete şiddet ile mukabele edilerek zararları engellenir.
İslam tarihinde ilk muhalefet, zekat konusunu bahane ederek itaattan çıkan ve merkeze cephe alan bazı kabileler tarafından temsil edildi.
Havazinliler zekâtlarını ödemeyeceklerini bildirdiler. Bazı kabileler de dinden döndüler. Her taraftan irtidat haberleri Medine"ye ulaştığı zaman Ebu Bekir (r.a), elçiler göndermek suretiyle İslâm"a dönmelerini sağlamaya çalıştı. Ancak, Abslar"la, Zubyanlar"ın Medine"ye saldırmaları üzerine bu tehlikeyi yok etmek için faaliyete geçmek zorunda kaldı. Bu arada diğer bir takım kabilelerin elçileri Medine"ye gelerek, namazı kılacaklarını, ancak zekâtı ödemeyeceklerini bildirdiler. Ve bu durumun kabul edilmesini istediler. Halife bunu kabul etmedi ve savaş son çare haline geldi.
İkinci önemli siyasi muhalefet Hz. Ali halife olunca ve Muâviye"nin azli kabul etmeyip bey"atı da reddetmesi üzerine ortaya çıktı. Hz. Ali Muâviye"ye defalarca adam göndererek bu yanlış yoldan vazgeçmesini istedi. O bazı şartlar ileri sürdü, bu şartlar gerçekleşmesi mümkün olmayan şartlardı, Muaviye söz dinlemeyince Halife Hz. Ali savaş yoluyla onu itaata getirmek üzere harekete geçti, savaş devam ederken karşı tarafın talebi üzerine yine görüşmeler başladı, iki taraf hakem tayin ettiler ve hakemlerin çözüm üretmesini istediler. İşte bu olay üzerine, sonradan Hâricîler diye meşhur olan muhalefet ortaya çıktı. Hz. Ali"nin bunlara karşı tutumu ve uygulaması, İslam siyaset teorisinde örnek olmuş ve Serahsî"nin Mebsût"u gibi kaynaklarda yerini şöyle almıştır (Bağiy: Devlete karşı ayaklanma bahsine bakılsın):
Hz. Ali Cuma namazında, minberden halka hitap ederken (bizdeki ifadesiyle hutbe okurken) mescidin bir köşesinden Havâric (bir gurup Hâricî) ayağa kalkarak "Hüküm Allah"a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali sözünü kesti, onlara dönerek "Söz doğru ama söyleyenlerin maksadı hak ve doğru değil. Sizin mescidimize girip orada Allah"ı anmanızı, ibadet yapmanızı engellemeyiz, gücünüzü düşmana karşı bizim gücümüze eklediğiniz sürece sizi ganimetten mahrum etmeyiz, bize karşı savaşa girmedikçe de sizinle savaşmayız" dedi ve kaldığı yerden hutbesine devam etti.
Büyük İslam fıkıh alimi Serahsî (v.483/1090), yukarıdaki vakıayı aktardıktan sonra şu açıklamaları yapıyor (maddeler halinde özetliyorum):
1. Hâricîler, Hz. Ali hutbeye başlayınca onu şaşırtmak, ortalığı karıştırmak için bunu sıkça yaparlardı.
2. "Söz doğru, ama maksat doğru değil" derken Hz. Ali şunu kast ediyor: "Bu söz doğru, ama bunların maksadı, Muaviye ile mücadele ederken ihtilafın çözümünü (bu konudaki hükmü) hakemlere bırakmayı kabul ettiğim için beni tekfir etmektir (kâfir olduğumu ilan etmektir), bu sözü de bu maksatla tekrar edip duruyorlar; işte bu maksat yanlıştır, bâtıldır."
3. Hz. Ali, karşı taraf ona bunları yaptığı halde onlara "Kâfir" demiyor, "Kardeşlerimiz bize karşı cephe kurdular..." diyor, kendilerine muhalefet hakkı tanıyor, söz hürriyeti veriyor, silaha ve şiddete başvurmadıkları sürece cezalandırma yoluna gitmiyor.
4. Muhalifler Hz. Ali"ye açıkça "kâfir" deselerdi bu ağır bir hakaret olurdu ve hapis vb. ceza verilebilirdi, onlar bu hakareti üstü kapalı, dolaylı, ima yoluyla yaptıkları için kendilerine hakaret cezası da uygulamıyor.
(Pazar günü devam edeceğim).
İsyan ve sonuçları
00:0024/03/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçmiş zamanlarda hemen her yerde eşkıya, haydut, yol kesen; cana, mala, ırza saldıranlar olmuştur. Aynı zamanda yöneticilere ve yönetenlerin bağlı bulundukları sisteme muhalefet edenler de olmuştur. Bunların örgütlü veya topluluk halinde bulunanları devlet için zaman zaman büyük bir gaile teşkil etmiştir. Devlet asayiş ve huzuru sağlamak için iki yoldan yürümüştür: 1. Asker ve diğer güvenlik güçlerini göndermiş, şiddete şiddetle mukabele etmiş ve eşkıya ile silaha sarılan muhalifleri etkisiz hale getirmiştir. 2. Hey"et-i nâsıha; yani (öğüt veren, yanlış yola girenlerin hak olana dönmeleri için onlarla görüşen, onları dinleyen) etkili insanlarını göndermiştir. Bu heyetler karşı taraf ile konuşup görüşmüşler, onları dinlemişler, haklı talepleri var ise bunu merkeze iletmişler, yanlışın düzelmesi için çaba göstermişlerdir.
Bazen de şiddete başvuran muhalifler veya haydutlar kendiliklerinden pişman olmuşlar, tövbe etmişler, af dilemişler ve yetkili merci tarafından affedilmişlerdir.
İsyan durumunda devletin ilk işi şiddet, asma, kesme, idam, işkence değildir; bunlara son çare olarak başvurulur. İlk iş asileri dinlemek, isyanın sebeplerini öğrenmek ve eğer haksızlık, yanlışlık varsa bunu derhal gidermek, hakkı ve adaleti uygulamaktır. Bu yapıldığı ve ortada bir haksızlık kalmadığı halde isyan devam ediyor ve şiddet yoluyla halka zarar veriyorsa işte o zaman devlet elbette harekete geçecek ve asileri etkisiz hale getirecektir.
Devletin hukuka ve ahlaka aykırı davranan yönetenlerine, bunların icraatlarına ve İslam"a aykırı olan düzenine karşı haklı kalkışmalar da olabilir. İlgili kaynaklarda, böyle durumlarda isyanın caiz olup olmadığı tartışılmış, farklı ictihadlar ortaya çıkmıştır; ama bu farklı görüşler içinde, meşru olmayanı hoş gören yoktur, zulmü ortadan kaldırmak için isyana başvurmanın sonuçta ıslah mı, felaket mi getireceği konusu (bu ihtimal karşısında doğru olan tutum) tartışılmaktadır.
Geçmişte Kürt vatandaş ve kardeşlerimize karşı bazı yanlışlar ve haksızlıklar yapılmıştır, ama bunları gidermenin yolu o zaman da, bu zaman da yollu yolunca talep ve siyaset idi. Sonunda bu noktaya gelinmiş olması sevindiricidir.
Geçmiş bir yana yakın tarihlerde ülkemizde hakkını isteyen, bunun için toplantı ve gösteri yapan kimselere, bu eylemi başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden yapıyorlarsa müdahale eden de yoktur, onlara karşı şiddet gösteren de yoktur. Ama mesela Suriye"de bu böyle olmamıştır; ellerinde silah şöyle dursun sopa bile bulunmayan kitleler sokağa çıkmış hak, hukuk, adalet, meşru bir düzen istemişlerdir. Yönetimin ise bunlara cevabı şiddet ve kurşun olmuştur. Yöneticilerin dostları aylarca kendilerine nasihat ettikleri, haklı talepleri karşılamalarını tavsiye ettikleri halde yönetim bunları dinlememiş, daha önce yapılanları tekrar ederek ortalığı kan gölüne çevirmiş, binlerce masumun canına kıymış, ülkeyi harab etmiştir.
Haksızlık karşısında susmayanlar, düzeltmek için yola çıktıklarında bunun ne sonuç vereceğini hesap etmeliler; bu doğru, ama bir doğru daha var: Ülkeleri yönetenler de yanlışta, zulümde, meşru olmayan icraatta ısrar ettiklerinde sonucun ne olacağını düşünmek durumundadırlar. Meşru ve zaruri olmadıkça insanları korkutmanın, burunlarını kanatmanın da hesabı önce bu dünyada, olmadı ahirette mutlaka sorulacaktır.
Batı neyi niçin destekler
00:0028/03/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suriye"de kan gövdeyi götürürken Batı neyin pazarlığını yapmaktadır?
Belki iyi niyetli ama komplo teorilerine fazlaca meyilli bazı yazarlar, Ortadoğu"da birbiri ardından ortaya çıkan hareket, direniş ve değişim olayını ısrarla ABD ve Avrupa"nın bir planı, bir oyunu olarak değerlendiriyorlar. Yani bu hareketlerden ve değişimden önceki diktatör yöneticiler büyük oyuncuların oyuncağı olmuyor da "hak, hukuk, adalet, hürriyet, İslam" diye
yola çıkan, meydanları dolduran ve bu uğurda en değerli varlıklarını feda eden halk alet oluyor veya oyuna geliyor!
Batı"nın ve özellikle İngiltere ve ABD"nin neyi niçin destekledikleri konusunda aydınlatıcı bir röportaj okumuştum; bilim ve düşünce adamı, ünlü muhalif Noam Chomsky bu röportajda şunları söylüyordu:
Başlıca enerji üreten ülkeler hala, Batı destekli diktatörlüklerin sıkı kontrolü altındadır. Yani Arap Baharı"yla oluşan ilerleme sınırlıdır ancak önemsiz değildir. Batı kontrolündeki diktatörlük sistemi aşınmaktadır. Aslında bir müddettir bu aşınma devam etmektedir. Örneğin 50 yıl geriye gidecek olursanız ABD planlamacılarının temel endişesi olan enerji kaynakları büyük ölçüde millileştirilmişti. Sürekli bunu tersine çevirmek için çabalar vardı fakat başarılı olamadılar.
ABD"nin Irak işgalini ele alalım. Kendini adamış bir ideolog hariç herkes için Irak"ı demokrasi aşkımız için değil, dünyadaki ikinci ya da üçüncü büyük petrol kaynağı ve temel enerji üreten bölgenin ortasında olduğu için işgal ettiğimiz aşikardır.
Birleşik Devletler, Irak"ta Irak milliyetçiliği tarafından büyük ölçüde şiddet dışı direniş ile ciddi şekilde hezimete uğradı. Birleşik Devletler direnişçileri öldürebilir, fakat caddelerde gösteri yapan yarım milyon insanla baş edemez.
Siyasi İslam"a dair endişe ise herhangi bir bağımsız gelişmeyle ilgili endişeyle aynıdır. Herhangi bir bağımsız şey hakkında endişe etmelisiniz zira altınızı oyabilir. Aslında biraz da ironiktir çünkü geleneksel olarak Birleşik Devletler ve İngiltere, politik İslam"ı değil, radikal İslami köktenciliği, gerçek endişeleri olan laik milliyetçiliği engelleyecek bir erk olarak güçlü şekilde desteklemişlerdir.
Mesela Suudi Arabistan dünyadaki en aşırı köktenci, radikal İslamcı bir devlettir. Fakat ABD ve İngiliz politikasının kalesidir. Mısır"daki Cemal Abdülnasır"ın ve Irak"taki Abdülkerim Kasım"ın laik milliyetçilik tehdidine karşı sabit şekilde Suudileri desteklediler. Fakat siyasi İslam"dan haz etmiyorlar zira bağımsız hale gelebilir.
Demokrasi özlemimiz Joseph Stalin"in özgürlük, demokrasi ve dünyanın bağımsızlığıyla ilgili Rus vaatlerine dair konuşması seviyesindedir. Sovyet komiserlerinden ya da İranlı imamlardan duyduğunuzda güleceğiniz türden bir ifadedir, ancak Batılı mevkidaşlarından duyduğunuzda kibarca ya da hatta hayranlıkla baş salladığınız bir şeydir.
Eğer sicile bakarsanız demokrasi özlemi kötü bir şakadır. Belirli stratejik ve ekonomik çıkarlara uyuyorsa demokrasiyi desteklerler.
Doğru söze ne denir!
Boşanmalar niçin artıyor
00:0029/03/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İstatistik Kurumu"nun tespitlerine göre boşanan çiftlerin sayısı 2012 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 2,7 artarak 123.325"e yükseldi. Geçtiğimiz yılda en yüksek boşanma hızı Ege Bölgesi"ndedir. Ege Bölgesi"ni de Batı Anadolu Bölgesi izlemektedir. Boşanma hızının en düşük olduğu bölge ise Ortadoğu Anadolu Bölgesi.
Allah insanı çift yaratmış, madde ve mana alanlarında çiftin her teki, diğerine muhtaç; mutluluk, huzur, üreme, eğitim, yardımlaşma, değerlerin gelecek nesillere aktarılması… hep çiftlerin evlenmesi, aile kurması ve aileyi korumasına bağlıdır. Bu yüzden dinimiz ve geleneğimiz evlenmeyi teşvik etmiş, bu olayı düğünlerle, şenliklerle karşılayıp ilan etmiş, yuva kurmayı iyi, yuva yıkmayı kötü görmüştür.
Yuvanın huzurlu ve devamlı olabilmesi için eş seçiminde titiz davranılması istenmiş; güzellik, zenginlik, soy soptan önce dindarlık ve ahlakın aranması tavsiye edilmiştir.
Boşanma Allah Teâlâ"nın, zorunlu hale geldiğinde izin verdiği ama sevmediği bir olaydır. Boşanma olayının yan tesirleri yalnızca çiftleri değil, onlardan ziyade çocukları ve azalarak iki tarafın çevresini olumsuz etkilemektedir. Baskılar, kavgalar, cinayetler, küslükler de cabası.
Gittikçe artan boşanma olaylarında sebeplere bakıldığında bunların çoğu, boşanmayı zorunlu kılan sebepler değil, giderek artan tahammülsüzlük, kanaatsizlik, doymazlık, maddeye düşkünlük, taklit gibi ahlaki ve psikolojik sebeplerdir. Bunların giderilmesi ise büyük ölçüde "ahlak eğitimi" ile olabilir.
İslam, "durum ne olursa olsun, taraflardan biri veya her ikisi evlilik devam ettiği takdirde ne kadar zarar görürse görsün evlilik devam etmelidir" demiyor. Sebep ne olursa olsun evlilik çekilemez hale gelirse bunun devamından hem çiftler hem de çevreleri zarar görürler. Bu takdirde anlaşarak, kendileri anlaşamıyorlarsa araya hakemleri sokarak tatlılıkla ayrılmak/boşanmak gerekir. Çocuklar varsa, boşanmadan sonra da meşru olan iyi ilişkilerin, çocuklar ve akrabalık adına sürdürülmesi icab eder.
Gel gör ki, boşanmaların çoğu "evlilik çekilemez hale geldiği" için değil, daha müreffeh, daha hür, daha hazlı bir hayat ümidi/hayaliyle oluyor. Yıllardır "ekonomik özgürlük" edebiyatı yapıldı. Ne imiş, kadın boşandığı takdirde aç ve açık kalmamalı, evlilik birliğini bu korku yüzünden sürdürmemeli imiş. Peki bu korkuyu nasıl gidereceksiniz; kadını paralı bir işte çalıştırarak. Paralı bir işte çalışan kadın hür müdür? İşten atılma korkusu yok mudur? Birçok işe yaramaz adamın ağız kokusuna tahammül etme riski yok mudur…?
İslam kadını, aç kalmamak için çalışmaya mecbur tutmuyor, hür seçimi ile isterse ve gerekirse kendine uygun işlerde çalışmasına izin veriyor. Ama kadın çalışsın çalışmasın onun geçimini mutlaka sağlıyor; bunun için hukuki, ahlaki ve sosyal tedbirler alıyor.
Geçici, birkaç saat veya gün sürecek bir yol arkadaşlığında bile arkadaşlarınıza tahammül etmeniz gerekir; hiçbir kimse diğerinde bütün aradıklarını bulamaz. Beraberlik, bulunanlar ile bulunmayanlar arasında kurulacak bir denge ile yürür; beklentilerden var olanlar, yok olanları önemsiz kılacak ölçüde oldukça beraberlik sürer, sürmelidir; çünkü beraberliği bozanların bundan sonrası için beklentilerinin gerçekleşme ihtimali de hiçbir zaman garantili değildir
Arkasında bir hinlik olmasın da!
00:0031/03/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Medyaya düşen bir habere göre Brave New Foundation tarafından hazırlanan bir video klipte Hıristiyan ve Yahudi din adamları, insansız hava araçlarının kullanımını dini değerler açısından "uzaktan kontrollü suikast" olarak nitelendiriyor. Bir rahip "İnsana teslim olma şansı tanımadan öldürme fikrine kurgulanmış. Bu Hz. İsa"nın öğretilerine tamamen aykırı" diyor. Rahip ve hahamlar tarafından bu araçların, Roma ve Katolik kiliselerinin "Haklı Savaş Teorisi" prensiplerine uygun olmadığı da ifade ediliyor. Din adamları teoriye göre savaşın son çare olarak görülmesi ve bu yolun tercih edildikten sonra da iyi niyetle yürütülmesinin şart olduğuna dikkat çekiyor.
Bu haberi okuyunca aklımdan geçenleri not etmek istedim:
Demek ki, Hristiyanlık"ta "bir yanağına vurana diğerini çevirmek" değil veya bunun yanında "haklı savaş teorisi" varmış.
İnsana teslim olma şansı tanımadan öldürmek dine aykırı imiş. Bu -eğer onlarda varsa- yalnızca Yahudilik ve Hristiyanlığa mahsus bir kural değil; İslam"a göre de suçlu yakalanır, muhakeme edilir ve ancak hakim kararı ile cezaya mahkum olur. Asker veya sivil şahıslar bir kimseyi veya grubu kendi başlarına ölüme mahkum edip infaz edemezler.
Savaş son çare imiş. Evet İslam"da da barış esas, savaş son çaredir. Tarihi uygulamaya bakıldığında Hristiyanların son çare olarak değil, ilk çare olarak savaşa, baskına, talana, katliama kalkıştıkları, Hristiyanlığı yaymak, İslam"ı ve Müslümanları yok etmek ve ülkeleri soyup soğana çevirmek için haçlı seferleri düzenledikleri görülmektedir. Acaba o zaman bu doktrine esas teşkil eden İncil ayetleri henüz gökten nazil olmamış mı idi.
Sonradan fıkıh kuralları (kanunlar) içinde yer alan Peygamberimiz"in kesin talimatı şöyle idi:
Müslümanlar, düşman bir topluluğun saldırısından ve kötülük etmesinden güvende olmak veya o topluluk içinde uygulanan bir zulmü, özellikle din yüzünden baskıyı kaldırmak için bir askeri hareket düzenlediklerinde önce düşmanı uyarırlar, Müslüman olmaya davet ederler, eğer düşman bunu kabul etmezse iki taraf için güvenliği sağlayacak şartlarla bir barışa davet ederler, düşman bunu da kabul etmezse savaş zorunlu hale gelmiş olur ve yapılır. Savaşta mabetlere, din adamlarına, yaşlılara, kadın ve çocuklara, işinde gücünde olan masum insanlara, hayvanlara ve bitkilere -zaruret dışında- zarar verilmez. İslam tarihinde genellikle bu kurallar uygulanmıştır.
Yahudi ve Hristiyanlar da uyguladılar mı acaba?
Geçmişi bir yana bırakalım, bu hahamlar ve rahipler, Rusya"nın Çeçenlere, Hinduların Müslümanlara, İsrail Yahudilerinin Filistinlilere, Nusayrî Esed"in kendi halkına ve Sünnîlere, Fransızların milli çıkarları için Afrikalılara… yaptıklarını görmüyorlar mı? "Zorunlu savaş teorisine" bunların tamamı uygun da yalnızca Obama"nın insansız hava uçakları mı uygunsuz. Bunların yaptığı ve yaptırdığı suikastların hesabı niçin sorulmaz?
Papa mahkumların ayaklarını yıkayıp öpüyor, bazı Hristiyan ve Yahudi din adamları insansız hava araçları sebebiyle Obama"ya çatıyor; bütün bunların arkasında samimi duygu ve düşüncelerin dışında bazı amaçlar ve hinlikler yoktur inşaallah!
Âkıl Ma"kul insanlar
00:004/04/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde akan kan dursun, ölmek ve öldürmek için sarf edilen millî servet ülkenin güçlü ve müreffeh olması için sarf edilsin, bu ülkede belli bir grup (çoğunluk veya azınlık) değil, bütün insanların mutlu olabilmelerinin yolu açık olsun… Evet işte bunlar isteniyor ve bunun da adına "çözüm süreci" deniyorsa buna, millet ve memleket düşmanlarından gayrı kim "Hayır" diyebilir?!
Meseleyi özele indirelim. Otuz yıldır ülkede kan akmasına sebep olan PKK"nın silah bırakması, bundan sonra çözümün (taleplerin yerine gelmesinin) dağda ve ovada silahlı hareket ile değil, sivil toplum, partiler ve Meclis"te (siyaset kurumunda) aranmasını bu topluluğun önderi istiyor, bu isteğini ilan ediyor, taraftarlarına bildiriyor, itaat etmelerini talep ediyor.
Şimdi soru şudur:
Bu ilan ve talep, şimdiye kadar girilen yolun çıkmaz olduğu veya döneminin sona erdiği idrakinden mi kaynaklanıyor, yoksa hükümet halktan gizlediği bazı verilemez tavizler verdi de bu sebeple mi silahlar bırakılıyor?
Dileğimiz birinci ihtimaldir.
Muhalefetin iddiası veya endişesi ise ikinci ihtimaldir.
İkinci ihtimalin devamlı gizli kalması mümkün değildir; böyle bir şey varsa ortaya çıkar ve "verilemeyecek tavizler" verilemez ya, vaad edilmiş ise buna kimse razı olmaz ve süreç de sona erer. Böyle bir ihtimal var diye, birinci ihtimali yok sayarak sürece karşı çıkmak, süreci baltalamak, hayali veya evhamı gerçek yerine koyup insanları ağır bir itham ve hakaret bombardımanına tabi tutmak aklı başında, vicdanı bozulmamış adamların yapacakları bir şey olmamalıdır.
Aklı başında dedim de aklıma şu "âkıl insanlar" ifadesi geldi.
Bu ifade ve teşebbüs ortaya çıkar çıkmaz -hemen daima olduğu gibi- bilir bilmez herkes konuşmaya, ahkam kesmeye koyuldu. Bu ahkam kesilirken (bugüne kadar) bu insanların kimlerden ibaret olduğu ve ne yapacakları belli değildi; ama herkes kendine göre isimler buluyor, vazifeler uyduruyor ve veryansın ediyordu. (Şu bizim memleketin haline bak!)
Kısaca bu âkıl kelimesi üzerinde de duralım:
Kökü akıl olursa "âkıl" yazılmalı, kökü "ekl" olursa "âkil" şeklinde yazılmalı. Âkil: Yiyen, yiyici" demektir. Âkıl ise aklı başında, akıllı manasına gelir. İslam ilmihali kitaplarında "âkıl ve bâliğ" diye iki kelime geçer; işte buradaki âkıl, yükümlü olacak kadar aklı bulunan, "bâliğ" de ergenlik çağına gelmiş olan demektir.
Yetmiş küsur milyon insanımızın pek azı (akıl hastası olanlar) dışında tamamı bu manada "âkıl" insanlardır. Çözüm sürecine katkı yapsınlar diye düşünülen insanlar ise bu "âkıl insanlarımız" içinden, bu vazife için uygun olduğu düşünülenlerdir. Bu nitelikte de pek çok insanımız vardır; bunların bir kısmının seçilmesi, "bunlardan başkası yok" manasına gelmez.
İki yanlıştan bir doğruya
00:005/04/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki yanlış yıllardan beri süren facialar dizisine, büyük ölçüde can ve mal kaybına sebep olarak sürüp gitti.
Birinci yanlış, hak aramak için silaha sarılmak idi. Her fert ve grup kendine göre hak saydığı bir şeyi elde etmek için silaha ve şiddete başvurursa bunların bulunduğu yerde ne güven, ne düzen, ne devlet, ne millet kalır; onlar birbirini yerken fırsat kollayan aç kurtlar (sömürgeci yabancılar) hepsini birden köleleştirir, yer bitirirler. Eskiden (mutlakiyet rejimlerinde) hak istemenin yolları daha dar, isteyenlerin işi daha zor idi. İyi kötü demokrasilerde bu yollar genişledi, hakka ve haklıya kulak tıkayan yöneticilerin belli süreler sonunda değiştirillme imkanı ortaya çıktı. Eğer çoğunluk ve onlara dayanan iktidarlar haksızlıkta direnirlerse uluslarası kurumlar ve baskı grupları devreye girebiliyor…
Öyle anlaşılıyor (veya inşaallah böyledir) ki, birinci yanlışın yolcuları bu yolun çıkmaz olduğunu idrak ettiler ve silahları bırakarak çareyi/çözümü siyaset kurumunda aramaya karar verdiler; bu herkes için hayırlı olan bir karardır.
İkinci yanlış hak isteyenlere karşı devletin şiddet kullanması idi; bu da yıllarca devam etti. Şunu unutmayalım ki, bu ülkede haksızlığa uğrayanlar yalnızca Kürtler değildi; İslam"a bağlı, dinini kamil manada yaşamak isteyen diğer unsurlar da şiddete maruz kaldılar, zindanlara atıldılar ve darağaçlarında can verdiler. Bu yolun yanlış olduğu çok açık olmasına rağmen ideolojik taassup kudret sahiplerinin gözlerini kör, akıllarını donuk hale getirdiği için yanlışın idraki çok gecikti ve bu millete çok pahalıya mal oldu. Şimdi iktidarda olanlar bu yolun da yanlış olduğunu, her ağzını açana, her hak siteyene sopa ve silah ile mukabele etmek yerine onları dinlemenin, istenen şey hak ve isteyen haklı ise bunu mutlaka yerine getirmenin tek meşru yol olduğunu idrak ettiler. Elbette her talep haklı değildir, bazı sloganların ve taleplerin arkasında gizlenen kötü emeller ve maksatlar olabilir; ama doğru olan, haklıyı haksızdan, objektif kriterler ile ayırmak ve mutlaka haktan ve haklıdan yana olmaktır.
Çözüm sürecinde benim en çok ilgilendiğim, üzerinde ısrarla durulmasını tavsiye ettiğim, teferruatın buna feda edilmemesi gerektiğine kani olduğum husus, "hak talebinde şiddet ve silah yerine siyaset kurumunun kullanılmasına karar verilmiş olması"dır. Bu ülkede yaşayan, bu ülkeyi ve milleti seven, bir damla kanın, bir gram millet servetinin boşa akmasından rahatsız olan ve ıstırap duyan herkes işte bu kararı desteklemeli ve bundan geri dönülmemesi için olanca gücünü sarf etmelidir.
Hak isteyen ve haklı olana şiddetle karşılık vermek ne kadar haksız, çirkin ve gayr-i meşru ise, "ya istediğimi verirsiniz veya zorla alırım" demek de o kadar haksız, çirkin, zararlı ve gayr-i meşrudur.
Akıl için yol bir olmalıdır
00:007/04/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Artık şu "akıl, âkıl, makul" tartışmalarını, niyet okumaları, insanlara düşünmedikleri ve yapmadıkları şeyleri izafe ederek ileri geri konuşmaları bir yana bırakalım da yıllardır bu milletin sırtına binmiş şu ağır yükü nasıl kaldırıp yerine atarız; ülkeyi bölmeden, milleti birbirine kırdırmadan, düşmanın ekmeğine yağ sürmeden önümüzdeki bu belayı (tefrikayı, fitneyi, savaşı) nasıl defederiz konusuna eğilelim; hem de milletçe eğilelim. Çünkü bu mesele –ilk bakışta bir gurubun meselesi gibi görünse de aslında- bir iktidarın, bir muhalefetin, bir grubun meselesi değil, bütünüyle ülkenin, hatta ümmetin meselesidir.
Siyasetçiler Kürt meselesine ve bunun bir uzantısı olan teröre "sinekten yağ çıkarma" hesabıyla, oy kaygısıyla, iktidara gelme veya iktidarda kalma sevdasıyla değil, bir milli mesele olarak baksınlar da söylemlerini ve eylemlerini buna göre ayarlasınlar.
İktidarın, çözümden yana olanların ve onları temsil eden âkıl insanların bu ülkeye zarar vereceğini düşünenler, sananlar, iddia edenler ya samimidirler (böyle olacağına inandıkları için) iyi niyetle ve değerleri koruma amacıyla böyle söyler ve yaparlar veya samimi değildirler; aslında çözümü istememektedirler ve bu yüzden bazı değerlerin ve hassasiyetlerin arkasına gizlenerek fitne fesat peşindedirler. Bu ikincileri Allah ıslah etsin!
Birinci gruba gelince ben kendi payıma şunu kesinlikle ifade etmek isterim: Bu milletin birlik, beraberlik ve meşru ortak menfaatlerine aykırı olacak hiçbir tasarruftan yana olamam.
İktidar da eğer yerini korumak istiyorsa millet çoğunluğunun istemediği bir şeyi yapmaz, yapamaz.
Hükümeti temsil edenlerin, âkıl insanlara dedikleri şudur:
Bu ülkede kan akmaması, anaların ağlamaması, milli servetin heba edilmemesi için ne yapmak gerekiyorsa bunu paylaşalım, bu konuda yardımlaşalım. Düşündüklerimiz doğru ise bizi destekleyin, yanlış ise düzeltin. Ortak paydamız, problemlerin çözülmesi için silah ve şiddet yerine siyaset ve diyalogun geçmesi; hak, hukuk, adalet, kardeşlik çerçevesinde taleplerin ele alınması, belli bir süreç içinde problemin çözüme kavuşturulmasıdır. Uygun göreceğiniz şekilde halkımız ile temas kurun, onlarla halleşin, taleplerini ve endişelerini öğrenin, bunları çözüm açısından değerlendirin ve hem onlara, hem de bize tavsiyelerde bulunun.
Ortada ne amir var ne de memur. İyi niyetle, millet ve memleket sevgisi saikiyle bu davete icabet eden insanların külfetten başka bir menfaatleri yok. Ama onlara göre, bir damla kanın bile akmasını önlemek mümkün ise her külfete, her zahmete değer.
Ne verdiler?
00:0011/04/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Barış sürecine karşı çıkanların bir kısmı -eğer gerçeği yansıtsa önemli olacak- iki gerekçe ileri sürüyorlar: 1. Hükümet ne verdi de PKK birden çekilmeye karar verdi? Mutlaka bizden gizlenen ve PKK"ya verilen önemli bir taviz var! 2. Bu sır olan taviz sonunda ülkemizi bölecek ve bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulması sonucunu doğuracak.
Eğer bu iki ihtimal zayıf olarak dahi bulunsa 63"lerin çoğunun bu sürece katılmaları mümkün ve muhtemel değildir.
Birinci ihtimali ele alalım:
Hükümet bize de böyle bir tavizden söz etmedi. Peki taviz var ise bunu ne kadar gizleyebilir; bu nasıl bir taviz ki, kimse bilmeden sonuna kadar işleyecek ve istenmeyen sonucu doğuracak?! Ülkede şimdiye kadar ne gizli kaldı ki, bu kadar önemli ve iki taraf arasında konuşulmuş olan bir "sır" gizli kalabilsin! Hem eni sonu bu "taviz" ortaya çıkacak değil mi; eğer verilmeyecek, halkın rıza göstermesi mümkün olmayan bir taviz ise ortaya çıkınca kesin olarak engellenmez mi?
İkinci ihtimal ülkenin bölünmesi. Eskiden belki vardı, dile getirildi, ama şu son süreçte PKK temsilcilerinin bağımsız bir Kürt devleti kurma talepleri yok. "Merkeze bağlı ama güçlü bir bölgesel yönetim" talebi ise müzakereye ve tartışmaya açıktır; eğer bunun sonunda bir bölünmeye gideceği kestirilirse baştan tedbir alınır.
Şimdi ne verildiği ve bu sürecin nasıl oluştuğu konusundaki düşüncemi söyleyeyim:
Verilen şey yeni değil, AK Parti iktidara geldiği günden beri demokratikleşme ve bunu sağlayacak bir anayasadan söz ediyor, bu anayasayı çıkarmak için olanca gücünü harcıyor. Uzlaşma komisyonundan bir sonuç çıkmaz ise AK Parti olarak teklifi meclise getireceklerini ve gerekirse üzerinde uzlaşma gerçekleşmeyen maddeleri ayrı paketler halinde referanduma süreceklerini ifade ediyorlar. Bu anayasada haklar ve özgürlükler genişletilecek; neyin ne kadar yeni, geniş ve demokratik olacağını da halkın temayülü belirleyecek. Halkın istemediğini iktidarın yapmayacağı da kesin olarak belli, açıkça ifade ediliyor.
İki taraftan binlerce can gitti, oluk gibi kan aktı. PKK da bu yolun çıkmaz olduğunu anladı, "silah bitti, siyaset başladı" diye ilan etti. İçtendir, değildir; bunu Allah bilir, ama biz, söylenene (zahir olana) itibar etmek durumundayız. İçten değilse, tekrar silaha sarılırsa ülke ne kaybeder?
Hiçbir şey.
Ne kazanır?
Bir süre de olsa kanın durmasını, insanların silahtan başka bir yolun olup olmadığı konusunda düşünme fırsatı bulmasını.
Bahar Allerjisi
00:0012/04/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Arap Baharı"nın asıl sebebi ve saiki nedir?" sorusuna verilen cevaplar arasında iki ana eksen var: 1. Ortadoğu"ya hakim olmak, çıkarlarını garanti altına almak, halkların kendi çıkarlarına olan özgün hareketleri engellemek… için Batılı emperyalistlerin planlaması, kışkırtması ve perde arkasından yönetmesi (Ben baştan beri buna katılmıyorum). 2. Askeri diktanın baskısından ve zulmünden bıkan, hürriyetsizlik yüzünden bıçağın kemiğe dayanma noktasına geldiği halkların iç dinamikleri. Bu dinamikler arasında ve belki de başında "İslam imanı" var. Asıl saik budur; diğeri arkadan gelir.
İslam ve şeriat diyenin ağzı tıkanıyor, sosyal adalet yok, hürriyet yok, yolsuzluk almış başını gidiyor, ülkelerin varlıkları zalimleri destekleyen sömürgeci Batı"ya peşkeş çekiliyor, büyük kitleler açlık sınırının altında yaşıyorlar, başını örten kadınlar insan haklarından mahrum oluyorlar, saltanat babadan oğula devredilerek devam ediyor… Bir halkı ölüm pahasına harekete geçirmeye bütün bu amiller yetmez mi? Yeter de artar bile.
Asıl söylemek istediğim Arap Baharı"ında "İslam"ın rolü" veya "islâmî hedef" ile ilgili. Arapların genel olarak İslam"a bağlı olduklarında şüphe yok. Batılı sömürgecilerin bu ülkeleri madde ve manada istiyla ettikleri günlerden beri sürdürülen "İslâmî hareket"in amacı, A"dan Z"ye bir İslam toplumu; tabii bunun içinde bağımsız İslam devleti de var. Yıllardan beri sürdürülen ve uğrunda büyük bedeller ödenen "sivil İslam eğitim ve öğretimi", bu ülkelerde kamil manada bir İslam toplumu talebini büyük kitlelere mal etmiştir.
Hemen kaydetmek gerekir ki, İslam toplumu, içinde yalnızca Müslümanlara hayat hakkı (temel insan hakları) tanınan bir toplum değildir; bu toplumda hakim unsur İslam"dır, Müslümanlardır; bu bakımdan farklı olanlar ise onlara emanettirler ve bütün temel insan haklarına sahip olurlar.
Bütün alanlarda İslam"ı hakim kılma iman ve hedefini benimsemiş, bunu dünya hayatlarının en kutsal amacı edinmiş kitleler, mazlum ve mağdur olan diğer unsurlarla işbirliği yaparak sonunda harekete geçtiler; işte Arap Baharı budur.
Buna kimler karşı çıktılar?
Eski sömürü düzeninden pay alanlar.
Bölgede Sünnî İslam"ın hakim olmasını ideolojilerine ve/veya menfaatlerine aykırı bulanlar.
Birinci zümreyi etkisiz hale getirmek, devreden çıkarmak nisbeten daha kolay, ama ikinciler için durum o kadar kolay değil; çünkü bunlar ABD"dir, AB"dir, Rusya"dır, Çin"dir, İsrail"dir…
Bunlar Mısır"dan memnun değiller, orayı karıştırıp iktidara -dolaylı olarak- el koymak istiyorlar.
Suriye"de muhaliflerin başarılı olmasını istemiyorlar; çünkü tedbir almazlarsa Sünni İslam hakim olacak; bu ise onların uykularını kaçırıyor.
Bugünlerde ölen Tiçır, baba Buş, o zamanın NATO genel sekreteri "Bizim düşmanımız İslam" demediler mi? Bunu niçin unutuyoruz?
Suriye"de kan gövdeyi götürürken neyin pazarlığı yapılıyor?
Sünnî İslam"ın iktidara gelmesini engellemenin pazarlığı yapılıyor!
Öksürükler, tıksırıklar, ipe un sermeler hep bu "bahar alerjisi"nden!
Âdem oğulları kardeştir
00:0014/04/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şeyh Sadî-i Şîrazi (1193, Şiraz -1292) İran''ın Şiraz kentinde doğdu, Bağdat''a gidip Nizamiye Medreseleri''nde tahsilini tamamladı. 30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika''yı dolaştıktan sonra 1256''da memleketi Şiraz''a dönerek eserlerini yazmaya başladı. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katıldı, Haçlılara esir düştü, on dört defa hacca gitti. Bizden önceki okur yazar Osmanlılar içinde onun eserlerini (özellikle Gülistan"ı) okumamış olanı azdır. İşte bu İslam hakîmi bakın Gülistan"da ne diyor:
Adem"in çocukları birbirinin vücut organları gibidir; çünkü yaratılışları aynı asıldan (cevherden)dir. Birgün organlardan biri derde tutulursa diğer organların da rahatı kaçar. Sen ki, diğer kardeşlerinin dertlerinden üzülmüyorsun; sana insan adını vermeleri uygun düşmez!".
İslam dünyasının hakîmleri bundan sekiz asır önce bu irfana sahip olmuşlardı. Müslümanlar dahil bütün dünya (insanlar) bugün ondan ne kadar uzağa düştüler. Bugün dünyayı yöneten bilgiler, duygular ve eğilimler "sınırsız ihtiraslar, bencillikler, hayvanlarla ortak olan güdüler"dir. Kadim irfanın sesi kısılmış, azalan sahipleri köşelerine çekilmiştir; seslerine kimsenin kulak verdiği yoktur.
Bugün "bütün insanları kardeş bilme ve dertlerine ortak olma" irfan ve duygusu şöyle dursun, bir ana babadan doğmuş kardeşler birbirini yiyor. Aynı ülkede yaşayan, aynı mezhebi ve/veya dini paylaşan insanlar kıyasıya birbirini öldürüyorlar.
Âdem"in ilk çocuklarından biri diğerini kıskançlık yüzünden öldürmüş; o günden bugüne insanlar birbirine şiddet uygulamışlar; peki elde edilen nedir? Ölenler ölmüş, öldürenler de ölmüş, dünya kimseye kalmamış. Geride kalan ise ne yazık ki, acı dolu maziden miras kalan düşmanlıklar, bencillikler ve ayrışmalar olmuş.
Hak dinler insanları zorla dine davete karşıdırlar. Bu dinlerin hakim olduğu mekanlarda ve zamanlarda farklı inanç sahipleri, hak din mensuplarının himayeleri altında hür yaşamışlardır. Düşmanlık görmedikleri, saldırıya uğramadıkları halde din yüzünden insan öldürenler hak dinden sapanlardır.
Toprak yüzünden haksız yere insan öldürenler o toprakların altına girip çürümüşlerdir ve o topraklar kaç kere sahip değiştirmiştir.
İktidar ve hakimiyet amacıyla insan öldürenlerin iktidar ve hakimiyetleri -dünyanın ömrüne göre- bir an sürüp sona ermiştir.
Hak iddiası ile adam öldürenler elde ettiklerinin safasını sürememişlerdir…
Hasılı kavgadan, kandan, kinden geri duralım ve gelin Yunus"u dinleyelim:
Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz
Yunus sözün anlar isen, mani''sini dinler isen
Sana iyi dirlik gerek, bunda kimseler kalmaz
Çözüm ümidi
00:0018/04/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"PKK"nin silah bırakıp sınır dışına çekilmesi için ne verdiniz?" diye sorup duranların bir bildikleri varsa bunu hemen açıklamaları gerekir. Eğer yoksa, yapılan açıklamalar var, bunlara itibar etmeliyiz.
Hükümet ne diyor?
Biz halkımızdan gizli bir şey vermedik, vermeyiz; onlar silah bırakıp çekilecekler, biz de yalnızca onlar için değil, bu ülkede yaşayan bütün insanlar için daha iyi, demokratik, hak ve özgürlükleri genişleten, vesayetlere son veren bir anayasa yapacağız; vereceğimiz budur.
PKK adına konuşanlar ne diyor?
BDP Eş Başkanı Gültan Kışanak, gazetecilere yaptığı açıklamada, çekilme sırasında kimsenin burnunun kanamaması gerektiğinin, aksi halde her şeyin altüst olacağının altını çizdikten sonra ikinci aşama (ne verilip ne alınacağı konusunda) şunları söylüyor.
"Türkiye"de demokratikleşme konusunda ne yapılabilir ne yapılamaz, bunları toplum olarak hep beraber tartışmamız, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, toplumun tüm dinamikleri bu tartışmanın içine girmeli. Aksi halde bu şöyle algılanacak ki, aslında çözüm istemeyenlerin yaratmak istediği atmosfer de bu, bir al-ver meselesi. Siz ne istiyorsunuz, onlar ne alacak ne verecek meselesi. Bu böyle değil. İkinci aşamanın toplumsal müzakere aşaması olarak tanımlanmasının daha doğru olacağını düşünüyorum."
İşte açıklamalar bunlardır ve bunun ötesinde -bilgi ve belgeye dayanmadan- ne söyleniyorsa dayanaksızdır, asılsızdır, uydurmadır, vehimdir, hayaldir.
Çözüm için üç maddelik ön şartın önemli olduğu anlaşılıyor:
1.PKK çekilirken asla bir zayiat sözkonusu olmamalıdır. Bunu hükümet temin edecek, etmelidir.
2.Hak, hukuk, adalet talebi bundan sonra siyasetle, diyalogla, toplum mutabakatı ile olacak ve asla bir daha silahla hak aramaya dönülmeyecektir.
3.Bütün tarafları tatmin edecek, herkesin istediğini yüzde yüz alacağı bir çözüm hayaldir. Olabileceğin en iyisi de zaman alacaktır; şu halde herkesin sabırlı olması gerekecektir.
İşte bugün için önemli olan bu üç ön şartın gerçekleşmesidir; buna herkesin samimi olarak karar vermesi ve gerekli adımları atmasıdır.
Bunlar zor değil, şu halde çözüm için neden ümitli olmayalım!
Biz bölücü değil, birlikçi ve barışçıyız
00:0019/04/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
19 Nisan Cuma günü âkıl insanlar Marmada bölgesi heyetinden mazereti olmayan arkadaşlar (ben bu gün başka bir toplantıda olacağım) İzmit"i ziyaret edecekler. Buradaki faaliyeti organize eden kişilerin ya yanlış verdikleri veya yanlış anlaşılan duyurularına göre heyet, önce BDP ve AKP il temsilcilerini ziyaret edecek, sonra sokağa çıkıp halk ile temas kuracaklarmış. Bizim aldığımız kararlara göre parti ziyareti yoktu, olsa bile bunun yalnız iki partiye münhasır olması mümkün değildir, ya o merkezde bulunan bütün partiler ziyaret edilir veya hiçbirine gidilmez.
Âkıl insanlar heyetine kimse vazife ve talimat vermedi; yalnızca hükümet, artık kanın durması, meselelerin siyaset, hukuk ve diyalog yoluyla çözülmesi kararına destek verenleri yardıma çağırdı. Bu yardım da bütün katmanları ve kesimleriyle halkı dinlemek, bu konudaki düşünce ve endişelerini doğrudan onlardan öğrenmek, kendi işlevlerinin neden ibaret olduğunu anlatmak ve sonunda hükümete bir rapor sunmaktan ibarettir. Heyetin işi ve işlevi, anlaşmazlıkların ve taleplerin detaylarına inmek ve bu konuları tartışmak değildir; heyetin işi, insanımızın, bu problemi savaş, çatışma, şiddet yoluyla mı, barış, anlama, dinleme, diyalog ve hukuk yoluyla mı çözülmesini istediğini ve niçin istediğini sormak, anlamak ve gerekiyorsa yalnızca bu konuda fikir alış-verişinde bulunmaktır.
Kocaeli"nde çıkan yerel gazetelerden birinde bu ziyaret ilanı verilince internette okuyucuların tepkilerine de yer verilmiş. Bir vatandaşın tepkisi şöyle:
"Şimdi Kürtler bu ülkede okullarda okuyor mu? Okuyor. Devlet memuru oluyorlar mı? Oluyorlar. Askeri okullarda okuyup yüksek rütbede subay oluyorlar mı? Oluyorlar. Ülke içinde istediği yerde ikamet edebiliyor mu? Ediyorlar. İstediği gibi ticaret yapabiliyor mu? Yapıyor. Seçme seçilme hakkı var mı? Var. Bu ülkede Kürt kökenli başbakan cumhurbaşkanı oldu mu? Oldu. Kürtçe konuşup Kürtçe şarkı türkü söylüyorlar mı? Söylüyorlar. Türklere tanınan tüm haklar Kürtlere de sağlandı mı? Sağlandı. Geriye ne kaldı? Bölünmek ve Kürdistan"ı kurmak mı? AKP ve akil insanlar bunu mu istiyor? O zaman dansöz gibi kıvırmayacaklar, açıkça biz Kürdistan"ı kuracağız, böleceğiz diyecekler. Gerisi hikaye. Yukarda saydım, geriye sadece bölünmek ve Kürdistan"ı kurmak kalıyor."
İşte bu heyetlerin ziyaretlerinde vatandaşlar bu düşüncelerini ve endişelerini de dile getirecekler ve anında, canlı olarak şuna benzer cevaplar alacaklardır:
Biz asla bu ülkenin bölünmesine razı olamayız. Ayrıca bu ülkede yaşayan Kürtlerin yüzde doksanından fazlası da bölünmeye, ayrı bir Kürdistan devleti kurmaya karşıdırlar. Yukarıda sayılan hakların tamamı, evet, Kürtlere de verilmiştir. Ancak daha önceleri hem bu hakların bir kısmı onlara verilmemişti, hem de güvenlik gerekçesiyle insanı çileden çıkaracak yanlışlar yapılmıştı. Bugün durum daha iyidir, fakat bazı ek talepler vardır, bu taleplerin içinde bölünme yoktur, diğerleri ise zaman içinde sosyal mutabakat hasıl oldukça gerçekleşebilecektir veya gerçekleşmeyecektir. Bizim çağrımız, talepler ne olursa olsun ve ne kadarı verilirse verilsin, razı olmayanların silaha sarılmaması ve kardeşliği, barışı, birliği ve dirliği bozmaması, legal siyaset, hukuk ve adalet yolundan ayrılmamasıdır.
Geçmişin aynasında çözüm
00:0021/04/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Filibeli Ahmet Hilmi Bey, Osmanı münevverlerinin ön safında yer alan bir zat idi. Pek çok değerli eser bırakarak muhtemelen "masonluk ve siyonizm hakkındaki yazıları yüzünden" zehirlenerek şehid edilmiş olan Filibeli merhum, Yeni Tasvîr-i Efkâr isimli gazetede, 1910 yılında "Pek Müşkil Bir Vaziyet: Milliyet Meselesi Karşısında Türkler" başlıklı bir yazı yayınlıyor (nr. 314, 14 Nisan 1910, 4 Rebiulâhir 1328, s.l). Bu yazının önemli bulduğum kısmını biraz sadeleştirerek sizlerle paylaşacağım; merhum sanki günümüzde yaşıyor ve mevcut problemlerimize çareler arıyor:
Türkler, aynı vatan üzerinde oturan/yaşayan unsurları, her birinin din ve lisanı, kavmiyyet ve âdetleri baki kalmak üzere, "Osmanlılık" yüce değerleri içinde tevhid etmek vazifesiyle mükelleftirler. Kanları bahasına fethettikleri altı yüz senedir muhafaza eyledikleri bu vatanda, hukuk ve vazifelerde ortak ve birleşmiş bir "Osmanlı milleti" meydana getirmeye çalışıyorlar.
Türkler, hakimiyet ve fatihlik haklarından ancak bu tek millet lehine istifa ediyorlar. Bu emel, ancak sevgi ve dostlukla gerçekleşebileceği için bunun gerektirdiği şekilde davranıyor, duçar oldukları saldırılara karşı yalnız hakkaniyet ve akl-i selim ile mukabele ediyorlar. "Nasyonalist" olmakla itham edilmemek için, apaçık haklarını bile ortaya koymaktan kaçınıyorlar.
Türkler Osmanlılık namına bazı haklarını terk ediyor ve hayal ettikleri gaye olarak resmi dil ve siyasi emel hususunda birlik sağlamış bir Osmanlı milleti husule getirmek istiyorlar. Bu millet birleşmiş (ittihad halinde) bir millet olup onu oluşturan her uzvun özellikleri baki kalmakla beraber resmi dini islâm, resmi dili Türkçedir.
Diğer unsurların düşünürlerine göre ise Türklerin tek millet nazariyesi ve lisan meselesi yine Türklerin üstünlüğü ve baskınlığı demektir. Onların nihai olarak ulaşmak istedikleri hedef: Bir vatanda yek diğeriyle hiçbir samimi bağlantısı olmayan birtakım milletler meydana getirmek, vatanı belli/resmi sınırlar ile değilse de bir şekilde farklılaşmış sınırlar ile birtakım parçalara ayırarak, bu suretle, birleşmiş bir millet ve hükümet değil, farklı ve bölünmüş topluluklardan oluşan birbirine yabancı birçok kavimden ibaret bir ülkeye ait bir hükümettir.
Bu nazariye hem Türklere, hem diğer unsurlara, hem de vatana, hatta İslâmiyete ihanet olacağından kabulü mümkün değildir…
Türkler tek/birlik halinde bir Osmanlı milleti için hakimiyet ve fatihlik haklarından vazgeçiyorlar, ama bundan; Türkiye"nin Arap, Çerkez, Kürt, Arnavut, Rum, Ermeni, Bulgar memleketi yapılmasına razı olma manasını çıkarmak hiç de doğru değildir. Bütün Osmanlılar aynı hukuk ve vazifelere malik olacaklardır. Demek iş Osmanlı olmaktadır. "Osmanlı" birleştirici kelimesi yerine konacak her (başka) özel bir kelime (isim), millet ve vatan birliğine ters düşen bir düşünceyi ve gayeyi içerir. Osmanlı olmayana karşı her kim olursa olsun bir Türkün derhal hâkimiyetini hatıra getirmesi ve istifasını geri alması gayet tabiî bir şeydir…
Bir Türk, kendi nefsine neyi münasib, kendi refah ve saadeti için neyi lâzım görüyorsa bunların hepsini diğer unsurlardan (etnik ve kültürel gruplardan) olan vatandaşlarına, kardeşlik ve eşitliğin tam mana ve gereği ile vermeye hazırdır. Bundan fazlasını bir Türk"ten istemek haksız ve mantıksız olduğu için hiçbir vakit kabul görmez. Türkiye"nin parçalanması, vatanın elden çıkması şartıyla Türkler hiçbir vakit altı yüz senedir döktükleri kan ile tuğrasını çektikleri mukaddes haklarından feragat etmediler, etmezler ve etmeyeceklerdir.
(Devamı var).
Geçmişin aynasında çözümü düşünmek
00:0025/04/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Osmanlı şemsiyesi altında devam edecek birliğin iki vazgeçilmez şartının "resmi dilin Türkçe, resmi dinin de İslam" olmasına bağlı olduğunu vurguladıktan sonra Filibeli dil hakkında şunları söylüyor:
Eğer Türkçe genel ve resmi dil olmayacaksa hangi dil olacak? Arapça mı, Bulgarca mı, Kürtçe mi? Hangisi? Vatan için gerçek bir dengeye, samimi bir gerekliliğe, kurulu düzen ve hukukun kaçınılmaz kıldığı bir duruma dayalı olmadıkça hiç birinin tercihine bir sebep bulunmaz. Böyle bir tercihi hiçbir unsur kabul etmez.
Peki "bütün lisanlar genel ve resmi olsun" mu denecek? Bu da mümkün ve uygulanabilir değildir.
Her yerin çoğunluğuna göre bölge dili mi resmi dil olacak? O halde Türkiye"de tek millet bulunmayacak; çıkarları devamlı birbiri ile çatışacak, birbirine zıt kavimler bulunacak. Bir vatanda birçok vatan kurulacak, başka ve daha açık bir deyişle ortadan Türkiye ve Osmanlılık kalkarak yerine Arabistan, Ermenistan, Kürdistan, Rumistan… memleketleriyle, birini diğerine bağlayacak hiçbir rabıtası ve ortak menfaati bulunmayan birçok milletler geçecek!
İşte milliyetperverlerin Genç Türkler öncülüğünde kurulan Meşrutiyetten beklediği faydalar bunlardan ibaret oluyor!
Hangi tarafsız düşünür ve araştırıcıya sorsak bize vereceği cevap "Bu taleplerin kabulü Türkiye"nin zayıflaması, bölünmesi, mahvolması ve ortadan kalkması" olacaktır…
Eğer Meşrutiyetin ülkeyi ve milleti kurtarmak, selamet ve saadete ulaştırmak için yapıldığını düşünürsek biraz insaf etmemiz icab eder. Eğer inkılabı, Türkiye"de on türlü hükümet ve birbirine yabancı bir sürü millet hasıl etmek için yapıldı zanneden var ise pek çok aldanıyor; eğer Meşrutiyeti Türkiye"nin idam fermanı sananlar var ise yine pek çok aldanıyorlar!
Türkiye tek bir vatandır ve daima böyle bir Türkiye olarak kalacaktır. Türkiye Osmanlılarındır ve hiçbir unsurun değildir. Osmanlı yüce adı altında toplanacak olan tek milletindir.
Türkiye"de kurumlaşmış dinler korunur ve serbest olurlar. Lakin Türkiye"nin resmi dini İslam"dır.
Türkiye"de birçok unsur (etnik grup) vardır ki, etnik/kültürel özelliklerine saygı duyulur. Lakin tamamı, Osmanlı adı altında tek bir milleti oluştururlar.
Türkiye"de farklı unsurların kendilerine ait diller, serbesttir ve saygı duyulur; lakin din dili Arapçadır, resmi dil ise Türkçedir.
Osmanlı adını ve Osmanlı birliğini kabul etmeyenler Osmanlı vatanının düşmanlarıdır…
Büyük mütefekkir Filibeli Ahmed Hilmi Bey"in bu sözleri bugün de canlılığını koruyor. Bir farkla ki, o da "Osmanlı" adı yerine konacak/bulunacak toplayıcı, birleştirici bir ad ile ilgilidir.
Orta yolda buluşanlar
00:0026/04/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fıkıh Usulü ilminde tartışılan "icmâ", "ümmetin müctehidlerinin, amel ve uygulama ile ilgili bir konuda görüş ve ictihad birliğine ulaşmış olmaları"nı ifade ediyor.
Sahâbe icmaının mümkün ve gerçekleşmiş olduğu konusunda görüş birliği var gibidir. Bunun dışındaki icma iddialarının gerçekleşmiş olup olmadığı tartışmaya açıktır.
Müslümanların meselelerini çözmek, İslam birliğini olabilecek azami ölçüde gerçekleştirmek, tartışılan konularda kafa karışıklığını gidermek ve sahih İslam"ın sözünü söylemek "icma"sız olmayacaksa işimiz çıkmazda demektir. Çünkü ümmet, başka sebepler yanında İslam anlayışı bakımından da gruplara ayrılmıştır ve her grubun kendine mahsus alimleri vardır. Mesela selefîler denilen camianın en uçta olanları Suudi Arabistan selefîleridir. Bunlar ve inançdaşları, ümmetin kahir ekseriyetini teşkil eden Mâtürîdî ve Eş"arîleri ehl-i sünnet bile kabul etmiyorlar. İçlerinden daha uçlara giderek kendileri gibi inanmayanları tekfir edenleri var.
Ehl-i sünnet dışında kalan mezhepleri paranteze alsak bile Ehl-i sünnet çerçevesine giren ümmet çoğunluğu da aralarında önemli görüş, yorum, mezhep, menfaat… sebepleriyle bölük bölük olmuşlardır. Bu bölüklerden ikisini örnek olarak alalım: 1. Tasavvufa karşı çıkanlar, 2. Tasavvufu savunanlar.
Asırlardan beri bu iki grubun mensupları bulunmuş ve aralarında ittifak (icma) oluşmamıştır.
Tasavvuf örneğinden devam edelim: Bir yanda "şeriatı esas alsa ve zahir ilme aykırı olan tasavvuf marifetini reddetse" bile tasavvuf ve tarikatı İslam dışına itenler var, diğer yanda "zahir ilme ve şeriata aykırılığı apaçık olsa bile şeriatı bırakıp tasavvuf marifetini alanlar" var. Bu iki yaklaşıma "ifrat, aşırılık, uç" diyelim; bu konuda orta yol nedir?
Bana göre orta yol, şeriata aykırı olmayan, Peygamberimiz Efendimiz"in (s.a.) örnekliğinde ihlas ve ihsan mertebesinde Müslümanlığı elde etmek için özel eğitim veren tasavvufu meşru görmek, İslam dışına itmemektir.
İşte bu örnekte olduğu gibi, bütün islâmî konularda aşırı uçlardan uzak duran, orta yolda buluşan alimlerin ittifakını ümmete duyurmaya ve ümmetin bu alimleri rehber edinmesini sağlamaya gayret etmek gerekiyor.
Yani icma değil, orta yolda buluşanların
ittifakı.
İslâmî çözüm
00:0028/04/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir meselenin, bir anlaşmazlığın, bir çatışmanın İslam"a göre çözülmesi, çatışmanın barışa döndürülmesi nerede ve ne zaman olur?
Düzen (rejim, sistem) olarak İslam"ın benimsendiği ülkede ve benimsenen din sağa sola çekilmeden uygulandığı zamanda olur.
Bugün birçok İslam ülkesi ya Türkiye gibi açıkça (anayasasında yazılı olarak) veya anayasasında "dini İslam" yazdığı halde uygulamada laik sistem yürürlüktedir. Laikliğin temel özelliği "dinin bağlayıcı, siyasi, hukuki bir kaynak, bir otorite olarak tanınmaması"dır.
Resmen veya uygulamada laik olan bir ülkeye siz "İslam"a göre çöz" derseniz bu sözün ayağı yere basmaz, havada kalır, üstelik İslam"ı da yıpratırsınız.
Eğer İslâmî çözüm istiyorsanız önce rejimi değiştireceksiniz.
Eğer rejimi değiştirmek istiyorsanız, hayatlarının bütününde İslam"ın uygulanmasına razı olan bir ümmet oluşturacaksınız.
Eğer böyle bir ümmet oluşturmak istiyorsanız bilmem kaç yıl, âlim, âkıl, hakîm, salih kişiler eliyle halkı eğiteceksiniz.
Bunlar olmadan "şu kadar yıl önce şu kadar alim bir araya gelmiş de padişaha mektup göndermiş de, itaatlarını ve hilafetten ayrılmayacaklarını bildirmişler de biz de böyle yapalım…" demenin yeri ve uygulama kabiliyeti yoktur.
Ayrıca bugün ve dün İslam Yurdu"nun ehalisi (halkı) tamamen müslüman olmamıştır, olmaları da şart değildir. Hemen her asırda ve mekanda, İslam Yurdu (dâru"l-İslam) içinde müslüman olmayanlar ve müslüman olup da farklı etnik kökenlerden gelenler bulunmuştur. Bu yazıda müslüman olmayanların statüsünü, gelecek yazıda da farklı etnik grupların durumunu ele alacağım.
Büyük İslam hukuk alimi Serahsî"nin el-Mebsût isimli eserinin Siyer (devletler umumi hukuku) bölümünde diyor ki:
Hz. Peygamber devrinde ve İslam"ın geldiği coğrafyada yaşayan Arab müşrikleri ile İslam"dan dönenler dışında kalan "Yahudi, Hristiyan, Mecusi ve putperestler Müslüman olmayı kabul etmezlerse kendilerine cizye (bir çeşit baş vergisi) vererek İslam ülkesinde, oranın vatandaşı olarak yaşamaları teklif edilir. Müslüman olmayı reddeden muharib gayr-i Müslimlere -savaşmadan önce- bu ikinci seçeneği teklif etmek farzdır; çünkü savaşın bitmesi ve barış içinde yaşamanın mümkün olması -ki, istenen budur- bu usul ile elde edilebilmektedir.
Gayr-i Müslim topluluklar bu ikinci teklifi kabul ederlerse "bizim ülkemizin halkından olurlar (yasîrûne min ehl-i dârinâ), muâmelât alanında (toplumun tamamına ait hukukta) onlar da Müslümanlar gibi olurlar, bu hukuka uyarlar, aile, miras, şahsın hukuku, iman ve ibadetler gibi konularda ise kendilerine ait hukuka ve kurallara tâbi olurlar.
Serahsi "ehl-i İslam, İslam ehalisi" olurlar demiyor, "İslam ülkesi ehalisi" olurlar diyor. Bu iki ifadenin farkı açıktır. İslam ülkesinde müslümanlar da, müslüman olmayanlar da haklardan ve özgürlüklerden yararlanarak yaşarlar ve bunlara "İslam ülkesi halkı" denir.
Ümmet içinde farklılık ve çözüm
00:002/05/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâmî inanca ve anlayışa göre bütün insanlar, "Son Peygamber"in kendilerine gönderildiği muhatap kitle" olarak "Muhammed ümmeti"dir. Bu ümmetin bir kısmı onun davetini kabul ederek Müslüman olmuşlar, bir kısmı ise henüz Müslüman olmamışlardır. Müslüman olmayanlardan ayrı devlet sahibi olanlarla -onlar saldırmadıkça, zulmetmedikçe ve tehlike teşkil etmedikçe- barış içinde ilişki kurulur.
İslam devletinin vatandaşları olan gayri müslimlerle ilgili hükümleri bundan önceki yazıda özetledik.
Müslüman olan ümmetin tek bir devlet veya bir şekilde siyasi birlik kurmaları ideal olanıdır.
Sömürgecilerin, ümmet düşmanlarının çalışmaları ve Müslümanların ise cehalet, gaflet ve hiyanetleri yüzünden ayrı (ulus) devletler kuran Müslüman toplulukların aralarındaki ilişkinin kardeşçe olması Kur"an-ı Kerîm"in gösterdiği hedeftir. Nimetler adaletle paylaşılmalı, acılar, problemler, felaketler, zulümler, saldırılar… yardımlaşarak karşılanmalı ve hafifletilmelidir. Irk, mezheb, menfaat gibi amiller, İslam kardeşliğinin önüne geçmemeli, farklılıklar (mesela bir ırk, bir mezheb) diğerlerine dayatılmamalı, ortak olan kelimede (tevhidde, din kardeşliğinde) birlik titizlikle korunmalıdır.
Bir İslam ülkesinde ise mezheb, ırk, bölge, parti farklılıkları, Müslümanlar arasındaki kardeşlik ilişkisini bozmamalı, bunlar İslam bağının önüne ve üstüne geçmemelidir.
Geçmişte ve günümüzde bu teorik islam düzeni işledi mi, problemleri çözebildi mi, evet veya hayır ise nasıl ve niçin?
Bu kitaplık soruya burada birkaç satır içinde cevap vermeye çalışacağım:
Yukarıda anlatmaya çalıştığım "islâmî düzen" bundan ibaret ise insani problemleri bundan daha iyi çözecek bir düzen olamazdı. Ama ne yazıktır ki, daha Râşid Halifeler"in üçüncüsü olan Hz. Osman devrinden beri İslam ümmeti uzun süreler içinde huzur ve mutluluk yüzü göremedi.
Niçin?
Çünkü çeşitli zamanlarda ve coğrafyalarda ırk, mezhep, saltanat ve iktidar hırsı, maddi menfaat… din bağının ve İslam ahlakının önüne/üstüne geçti, geçirildi. Ve ne yazıktır ki, bu güzelim din daima istismar edildi; saydığım din dışı amiller, din kullanılarak meşrulaştırıldı.
Bugün de İslam dünyasında kimi zaman alimler, kimi zaman siyasiler ve başkaları toplantılar yapıyorlar, güzel ve doğru sözler de söyleniyor, hatta kararlar alınıyor, ama uygulama yok veya eksik.
Niçin?
Çünkü iman, şuur, heyecan, bilgi ve eğitim olarak hayatımızda İslam eksik!
Demokrasilerde çözüm gelecek yazıda.
Demokrasilerde Çözüm
00:003/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasiler genellikle laik oluyor, Müslümanların kendilerine mahsus bir demokrasilerinin olabileceği yazılmış ve tartışılmış ise de bunun hem teorisi hem de uygulaması üzerinde ittifak oluşmamıştır.
Laik demokrasi ile yönetilen bir ulus devlette "İslami çözüm"den söz etmek "deniz üzerinde ev kurmaya" veya "karada gemi yüzdürmeye" benziyor. Daha önceki bir yazımda, İslami çözüm isteyenlerin işe nereden başlamaları gerektiğini yazmıştım.
İslam da, laik demokrasi de parçalı uygulanamaz; bunlar ayrı ayrı birer bütün teşkil ederler ve her bir kurallarının, uygulamalarının, bünyenin diğer parçalarıyla irtibatı ve alakası vardır.
Ulus devletin, etnik aidiyete dayalı davalar ve talepler bakımından en çıkmaz sokağı, belli bir ırkı veya etnisiteyi ülkenin diğer vatandaşlarına dayatmasıdır. Asırlar oyunca Kürt belli bir ırkın, kavmin, etnik grubun adı olmuş ise, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bir ulus devlette Kürt olmayan unsurlara da –hangi yorumla olursa olsun- Kürt derseniz problem çıkar ve çözüm ister. Çözüm ise ülkede yaşayan farklı etnik aidiyetleri bir bütün halinde ifade edebilecek bir kavram ve bu kavrama dayalı mevzuat ile olur.
Bir kısım Kürtler "Biz kardeş olmak istemiyoruz, eşit vatandaş olmak istiyoruz" diyorlar. Müslüman olan Kürtlere "din kardeşiyiz" derseniz bunun bir manası, bir karşılığı olur ve buna kimse itiraz etmez. Ama önce Kürd"e "Türk" , arkasından da "kardeşiz" derseniz başa; yani çözümsüzlüğe dönersiniz.
"Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar hak, özgürlük ve ödevlerde eşittirler" veya "eşit vatandaştırlar" derseniz kimseye, ait olmadığı bir kavmî aidiyeti dayatmadan meselenin bu parçasını çözmüş olursunuz.
"Her Türk müslümandır ve müslüman Türktür" cümlesi problemli olduğu gibi, Türk"e ve Kürd"e hangi manayı verirdeniz verin bunları tarihi ve sosyal bağlamından koparamazsınız ve "Her Türk Kürttür veya her Kürt Türktür" diyemezsiniz; derseniz çözülmesi gereken bir problem oluşur.
Demokrasinin hak ve özgürlükler temeline oturduğu söylenir. Bu hak ve özgürlük sahibi insanlar hem bireylerdir, hem de gruplardır. Bireyler ve grupların her "hak iddiaları" hukuki, ahlaki evrensel kurallar bakımından hak olabilir de, olmayabilir de. Eğer hak ise ülkenin bütün fertleri ve grupları bunun, sahibine verilmesi için görüş ve işbirliği yapmalıdırlar. Eğer hak değilse, bunu talep edenler insafa gelip taleplerinden vazgeçmelidirler. Her iki durumda da olmaması gereken, herkesin kırmızı çizgisi "hakkın, silah zoruyla alınmasına kalkışmak"''tır.
Bugün eğer girdiyse, Türkiye"nin girdiği çözüm süreci işte budur: Yani hakkın silaha sarılarak değil, barış, siyaset ve diyalog yoluyla talep edilmesi ve bundan asla vazgeçilmemesidir.
İslâmî sigorta
00:005/05/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinimizin faizi haram kıldığını biliyoruz. Bugün bankaların verdiği kredilerde ve tefecilerin işlemlerinde haram olan faizin gerçekleştiğinde şüphe yoktur. Faizin azı ve çoğu haramdır; "katlı faiz haramdır da, tek karlı, ilk kredi sözleşmesinde şart koşulan faiz haram değildir" şeklindeki sözlerin ve yorumların dayanağı yoktur; bu yorumlar Kur"an-ı Kerim âyetlerini bir bütün halinde ve nüzul tarihini göz önüne almadan ve ilgili (açıklayıcı) hadisleri yok sayarak yapılan yorumlardır. Müslümanlar faize yaklaşmamalı, yoksulların ve muhtaçların ihtiyaçları tasadduk, bağış ve faizsiz kredi (karz-ı hasen) yoluyla giderilmeli, yatırım ve üretim için sermaye ihtiyacı ise ortaklık, kiralama, vadeli satın alım gibi yollarla sağlanmalıdır.
Sigortaya gelince:
1.Bugün cari olan primli veya ticari sigorta sisteminde sigorta şirketi, gerçekleşmesi kesin, hatta belli olmayan bir teahhüt karşılığında sigortalıdan para (prim) alıyor, bunu kendine malediyor, sigorta süresi hasar vb. vukubulmazsa süre sonunda teahhüt de ortadan kalkıyor, sigortalı olmak isteyen yeniden para ödemek durumunda kalıyor.
2.Sigorta şirketleri topladıkları primleri, haram helal farkı gözetmeksizin nerede fazla kazanç varsa orada değerlendiriyorlar.
3.Bireysel emeklilik adı verdikleri sistemde de toplanan paralar helal ve haram araçları içinde toplayan sepetlerde değerlendirildiği takdirde bu sisteme girmek de caiz olmuyor.
4. Sigorta şirketleri re-sigorta yaparak bir üst şirkete benzer şartlarda kendilerini sigorta ettiriyorlar.
Dini referans almayan kapitalist sistemin ürünü olan bu sigortacılığa karşı Müslümanların bulduğu ve şimdilik zayıf da olsa uyguladıkları bir başka sigorta şekli daha var; buna üyelik sigortası, islami sigorta, tekafül sistemi gibi adlar veriliyor.
Bu Müslüman sigortasında işlem şöyle işliyor:
Bir şirket kuruluyor (vakıf da olabilir), şirket, sisteme girmek isteyen müşterilerinden, sigorta ettirmek istedikleri şeyin değerine uygun paralar alıyor, bu paraların bir kısmını, muhtemel hasarlar için ayırıyor, geri kalanını ortaklık esasına göre helal işlerde değerlendiriyor, arttırmaya çalışıyor. Müşterilerin (üyelerin) sigorta ettirdikleri değerlerinde bir hasar meydana gelirse ayrılan paradan bu hasar karşılanıyor ve üyeler bu gideri, karşılıklı olarak birbirlerine hibe etmiş oluyorlar (daha başta buna razı oluyorlar). Bütün üyelerin verdiği paralar, banka hesapları gibi adlarına kayıtlı oluyor. Paranın geri kalanı ile yapılan işlemlerden kazanç olmuşsa bu kazanç da üyeler arasında paylaştırılıyor. Üye (sigortalı) sistemden çıkmak istediğinde hesabına bakılıyor, hasar ve zarar dışında artan parası varsa kendisine iade ediliyor. Şirket yerine ve duruma göre hizmetten ve/veya ortaklıktan para kazanıyor.
İşte esası bundan ibaret olan şirketler ülkemizde de Katılım Bankaları tarafından kurulmaya başlandı, bunlardan biri bir iki yıldır başarı ile uyguluyor. Bu sistem geliştikçe diğer sigortalara gitme zarureti ortadan kalkacak ve Müslümanların ilgisi ile kalkmalıdır.
Bizim işimiz
00:009/05/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Maksatları üzüm yemek değil de bekçiyi/bağcıyı dövmek olan kimseler "âkıl" kelimesine taktılar; "birilerine akıllı demenin başkalarına akılsız demek olmadığını" dil bilenler ile mantıklı olanlar bilirler. Üstelik biz kendimize akıllı demiyoruz; başkaları deyince de "Hayır" mı diyelim.
Asıl maksada, yazının başlığına gelince:
Anlamak isteyenler için bizim işimizin, misyonumuzun, gayretimizin, hedefimizin ne olduğunu anlamak çok kolay; ama anlamak isteyenlere!
Ortada bir savaş, çatışma, vurum kırım, ölü yaralı varsa ve bu da devam ediyorsa bu durumu iyi görmeyenler, bitmesini isteyenler için iki yol vardır:
1.Savaşa devam etmek ve dağa çıkanları, isyan edenleri bitirmek.
2.Eğer onlar da isterlerse silahı ve ülkeyi terk etmelerini, bundan sonra istediklerini silah ve şiddet ile değil, demokratik siyaset yoluyla elde etmek üzere çalışmalarını sağlamak.
Biz şu aşamada PKK"nin ve onları destekleyenlerin talepleriyle meşgul olmuyoruz, bu konuda ancak şunu söylüyoruz:
"Demokratik bir ülkede insanlar, başkalarına ters gelen, kabul edilemez olan taleplerde bulunabilirler, şiddet ve hakaret içermeyen söz ve talepler yasaklanmaz. İstenenin verilmesi veya verilmemesi ise bir şahsın veya grubun iradesine değil, milletin iradesine bağlıdır. Millet iradesinin tecelli ettiği yer meclistir, referandumdur. İstenileni millet verirse ne alâ, vermezse kimsenin silaha sarılma hakkı yoktur, istemeye devam etme hakkı vardır".
Misyonumuz açık, seçik ve kesin olarak şudur:
Bundan sonra silah ve şiddet yok, usulünce konuşmak ve istemek var.
PKK ve onu destekleyenler açık olarak "Biz bundan sonra silahı değil, siyaseti kullanacağız, bırakın ülkeden çıkıp gidelim ve siyasi temsilcilerimiz taleplerimizi takip etsinler" diyorlar.
Bu beyana karşı "Hayır, artık şiddete ve silaha veda etseniz bile sizi bırakmayız, geçmişin hesabını soracağız, gelin teslim olun, olmazsanız sizi öldürürüz" diyenler var; ama unutulmasın ki, bu yolun sonu çıkmazdır; otuz yıldan fazladır deneniyor, ne dağa çıkanlar istediklerini alabiliyorlar, ne de onları bertaraf etmek isteyenler bunu yapabiliyorlar. Ülke ve millet büyük zararlar görüyor, acılar, kinler, ayrılıklar… artıyor.
Akıl ve hikmetin yolu ikincisidir, biz de buna inandığımız için "silahı bırakma siyaseti alma" konusunda insanlarla konuşuyor, fikirlerini dinliyor, endişelerine kulak veriyoruz.
Toplantılara gelip düşünce ve endişelerini dile getirenlere teşekkürler. Toplantılara gelip bizi konuşturmamak için ellerinden geleni yapanlara gelince, bunların içinden samimi olanlara, millet ve memleket sevgisinden hareket edenlere şunu söylemek isterim: Bizim millet ve memleket sevgimiz daha az değildir, ama çare insanları şiddet yoluyla susturmak değil, aksine, konuşarak ikna etmeye çalışmak, hukuk ve adalet çerçevesinde birlikte yaşamaya alıştırmaktır.
İslamcılar namaz kılmazlar mı?
00:0010/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yakınlarda islamcılık ve islamcılar ile ilgili iki yazı okudum. Bunlardan birinin yazarı (daha doğrusu konuşanı; çünkü o konuşmuş biri de kaleme almış) islamcıyı şöyle tarif ediyor: "Namaz kılmadıkları halde İslam"ı savunanlar".
İkinci yazıda da islamcıların en önemli vasıflarının "sivil ve muhalif duruş" olduğu ifade ediliyor, şimdilerde ise bu duruşun iktidar ile bütünleşmeye, teslimiyet ve atalete dönüştüğü söyleniyordu.
Bu yazıda birinci anlayış ve anlatışı ele alacağım.
Bazı yazarların islamcılıkla ilgili bir takıntıları, bir dertleri olduğu anlaşılıyor. "Âkıl adamlar" konusunda "âkıl" kelimesine takılıp "onların akıllı olduklarını kim tespit etmiş, başkaları akılsız mı" kabilinden saçma itirazlarda bulunanlar gibi bu yazarlar da "islamcılık" nitelemesine (bu kelimenin seçilmesine) itiraz ederek tenkide başlıyorlar. Halbuki islamcılar her kimler ise bu kelimeyi onlar seçmediler, başkaları onları bu isimle anmayı tercih etti ve isim yerleşti. Buna itiraz etmenin anlamı kalmadı. Önemli olan mana ve mefhumdur, bu kelimeden neyin kastedildiğidir, içinin ne ile doldurulduğudur.
Okur yazar bir kimsenin kalkıp da "İslam"ı savunan ama namaz kılmayan kimselere İslamcı denir" demesini "normal" bulmuyorum; bunun salim bir düşünce ve ilmî bir araştırmaya dayanmadığını düşünüyorum.
Batıcı, Türkçü, Turancı, Osmanlıcı gibi terimlerin ortaya çıktığı bir dönemde "hayatın bütün alanları için İslam"ı referans olarak almaktan vazgeçmeyen, İslam"ı tebliğ edildiği ve kamil manada yaşandığı çağdaki şekil ve mahiyeti ile anlamak ve yaşamak isteyen, müslüman kalarak çağdaşlaşmayı amaç edinen, İslam medeniyetini bir başka medeniyetle değişmeye karşı çıkan, ümmetin mümkün olduğu ölçekte birliğinden (ittihad-ı İslam"dan) yana olan …" insanlara "islamcı" demişler.
Her grup, cemaat, mezheb, tarikat… içinde farklılıklar olduğu gibi islamcılar içinde de farklılıklar vardır; ama yukarıda saydığım ve daha başkaları da bulunan unsurlar onların ortak noktalarını teşkil eder. Namaz (inandığı gibi yaşamak) konusuna gelince yine her grup içinde bu konuda da farklılıklar bulunduğu gibi islamcılar arasında da vardır; kimileri ehl-i tariktir, kimileri tarikatlere karşıdır. Kimileri gece namazlarına kadar beş vakit ve nafile namazlar kılarlar, çok secdenin alınlarında sabit izleri vardır, kimilerinin de amelde kusuru vardır. Kim bütün islamcıları teker teker incelemiş de "namaz kılmadıklarını" tespit etmiş!?
İslamcı teriminin içini dolduran manaya baktığımızda islamcılığı bir döneme ve o dönemde bu isimle anılan şahıslara münhasır kılmamız da doğru değildir. Başka dinlere, ideolojilere, felsefelere, hayat tarzlarına, siyasi tercihlere karşı İslam"ı savunan, fikirde ve fiilde İslam"ı yaşatmak için çabalayan insanları –böyle dertleri ve faaliyetleri olmayan diğer müslümanlardan ayırarak anmak, söz konusu etmek için- her zaman islamcı veya bu maksadı ifade eden bir başka kelime/isim/vasıf kullanılabilir. Bunların da amelde kusurlu olanları da olmayanları da bulunur.
Eski ve yeni İslamcılar
00:0012/05/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"…Veya İslamcı entelektüeller siyasetin yedeğinde kalmayı kabul ederek kendi tercihleriyle özgünlüklerini ve özerkliklerini terk ettiler. Entelektüeller siyasetle bütünleştikçe ve siyaset de hegemonik bir güce dönüştükçe entelektüel cevvaliyetin vazgeçilmezi olan "eleştirel" duruş zorlaştı, inkıraz kaçınılmaz oldu. Genetiğinde "muhalif ve sivil" bir duruş barındıran İslamcılık "eskilerinin" iktidarında en sessiz, en silik günlerini yaşıyor".
İkinci yazıda bu cümlelere yer verilmişti.
Yazar "eski ve yeni islamcılardan" söz ettiğine göre, bazılarının yaptığı gibi "islamcıları ve islamcılığı belli bir dönemde bir avuç insana" münhasır kılmıyor. Başlangıcını çok eskilere götürmese de bugüne kadar devamını kabul ediyor.
İslamcılığın kelimesine değil de muhtevasına baktığımızda onu Hz. Peygamber (s.a.)"den başlatıp günümüze kadar getirmemiz ve bundan sonra da dünya yüzünde insanlar var oldukça devam edeceğini kabul etmemiz daha
isabetli olacaktır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) belli bir zamandan beri adına "islamcı" denilen hak erleri hakkında ümmetine bilgiler vermiştir:
"Ümmetimden bir bölük, muhaliflerden etkilenmeksizin kıyamete kadar hakkın yanında olacak ve hakkı ayakta tutacaklardır; başkalarının onlardan ayrılması kendilerine zarar vermeyecektir".
"Allah Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında, dinlerini (dindarlıklarını, İslam ile ilgilerini) ıslah ve ihya edecek kimse(ler) gönderecektir".
İman, hayat düzeni ve ahlak konularında hak, iyi, doğru, Allah rızasına uygun olan her ne ise Allah onu Kur"an"da, kıyamete kadar yolumuza ışık tutacak bir üslubda ve yöntem ile bildirmiş, Peygamberimiz (s.a.) de gerekli açıklamaları yapmış ve en güzel uygulamanın örneklerini vermiştir; işte bu İslam "sahih İslam"dır.
Birçok sebeple ümmet, sahih İslam"ı kısmen bozar, inanç ve amellerine onda olmayan, yabancı ve bozucu unsurları katarsa veya sahih İslam ile kısmen de olsa ameli (uygulamayı) terk ederse onları yola getirecek, ıslah edecek, uyaracak, zıt unsurları/katkıları temizleyecek, hayatı İslam"a göre yaşamayı teklif ve bunun için mücadele edecek insanlara ihtiyaç vardır. İşte bu insanlara tarih içinde davetçi, tebliğci, müceddid, muslıh (ıslahatçı), islamcı, ma"rufu emreden münkeri yasaklayan gibi isimler verilmiştir. Ben bu ve benzeri isimlerin tamamını, aynı mana ve mefhumun isimleri olarak kabul ediyorum.
İslamcı"yı bu kavram çerçevesine yerleştirince eski ve yeni islamcılar arasındaki farkı da bu geniş çerçeve içinde ele almak ve insanı kuşatan şartlar içinde değerlendirmek gerekli olur.
Müceddid, ıslahatçı, islamcıların genel ve özel niteliklerine, bu arada onların daima "muhalif ve sivil bir duruş" içinde olup olmadıklarına gelecek
yazıda bir başlık açabiliriz.
İslamcı "muhalif entelektüel" midir?
00:0016/05/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İslamcı entelektüeller" ve "genetiğinde muhalif ve sivil bir duruş barındıran İslamcılık" ifadeleri hem kavram hem de tarihimizdeki temsili bakımından bize uymuyor.
Bizim medeniyetimide ve kültürümüzde "âlim, ârif, hakîm ve Osmanlı"nın son döneminde münevver" vardır. Bunların hiçbiri "muhalif ve sivil" bir duruş ile tanımlanamazlar. İslam siyaset düzeninde parti ve demokrasilerdekine benzer muhalefet yoktur. Ulemâ, urefa ve hükemâmızın ortak referansı Kur"an ve Sünnet, ortak kâmil örneği Hz. Peygamber (s.a.)dir. Âlimler halkın olduğu kadar yöneticilerin de yanında, yakınında olurlar; ama onların uydusu olarak değil, eğiticisi, öğreticisi ve hakka yönlendiricisi olarak yanlarında bulunurlar. Yöneticiler şeriata uydukları sürece (ulema dahil) havas olsun avam olsun hiçbir kimse bunlara (ülü"l-emre) muhalefet edemez; herkes onlara itaat etmekle yükümlüdürler.
Hz. Ebu Bekir halife seçilince ilk konuşmasında "Ben Allah"a ve Rasulüne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edeceksiniz, ben yoldan çıkarsam o zaman bana itaat yoktur" demişti. Hz. Ömer de halife olunca bu mealde bir konuşma yapmış, cemaatten
biri kılıcını göstererek "yoldan çıkarsan seni bununla yola getiririz" demiş, halife de ona teşekkür ve Allah"a hamdetmişti.
İslam alimi, hakîmi, münevveri "dine karşı veya din karşısında hür ve bağımsız" değildir; Allah"ın kulu ve kölesidir, ama nefsi dahil olmak üzere Allah"ın yarattıklarından hiçbir kimsenin kulu ve kölesi olmaz. Vahye mazhar ve Allah tarafından bize örnek olan Peygamberimiz (s.a.) hariç ve müstesna başka hiçbir kimsenin ictihadı, yorumu ve tefsiri, belli bir konuda bilgisi ve ehliyeti olan kimseyi bağlamaz. Onları dinler, üzerinde düşünür ama kendi ictihad ve yorumuna uyar. Bu ferdi hayat için böyledir. İctimai hayatta ise herkes ülü"l-emrin çıkardığı kanunlara (tercihe, mezhebe, emre) uymak durumundadır. Herhangi bir kanun veya kararı tenkit etme ve farklı bir teklifte bulunma hakkı vardır, ama itaat etmeme hakkı yoktur.
Usulüne göre yapılmış ictihadlar, yorumlar ve yetkilisi tarafından alınmış kararlara fikir ve ilim yönünden muhalif olmak caizdir, ama bu muhalefet kardeşlik, yardımlaşma, destek, sevgi hal ve davranışlarına zarar verecek şekilde olamaz.
İslamcı, İslam münevveri, İslam alimi yaşadığı zaman ve zeminde, olabildiğince müslümanca bir hayat yaşanması uğrunda fikir ve emek harcar. Din ve medeniyet olarak İslam"ı bir başkası ile değiştirmek isteyenlere muhaliftir, onlarla asla işbirliği yapamaz, yalnızca onları hakka (İslam"a) davet eder. İslam içinde kalmak isteyenlerin de içinde bulundukları şartlar gereği farklı tutum, ictihad ve yöntemleri olabilir. Bu farklılık makul ve meşru gerekçelere dayandığı sürece bunlardan birini tercih eden islamcı, diğerlerini tercih edenlerle yine kardeşlik ve dayanışma içinde olur.
Daha özel ve açık bir örnek vereyim:
Merhum Erbakan"ın kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi İslam idi, islamcılar bu hedefte ona muhalif olamazlardı, ama yöntem konusunda bazıları muhalif olabilirler, başka yöntem gruplarının yanında olabilirlerdi.
O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur; bu mana ve mahiyette yanlarında olmak da olmamak da
islamcılığa aykırı değildir.
Eski defterler yenilenen iftiralar
00:0017/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir dostumuzun gönderdiği elektronik mektuptan yine hakkımda dedikodular ve iftiralar edildiğini, eski defterlerin karıştırıldığını öğrendim. Dostum "sağda solda konuşuluyor, mutlaka bir cevap yazın" dediği için bu satırları yazıyorum.
Fatih Altaylı"nın bir programında Ali Murat Daryal, Zekeriya Beyaz ve daha başkaları var. Ali M. Daryal daha önce de yaptığı gibi benim kaleme almadığım bir kitabı "bana yamayarak" ondan bazı satırlar okuyor. Bu satırlarda güya ben:
Peygambermizin, Ehl-i kitabı tek seçenek olarak İslam"a davet etmediğini;
Ehl-i kitabın cennete gireceğini;
Allah"ın oğlunun rahmet olduğunu söylüyorum.
Orada bulunan ve bu sözleri duyanlar "Allah Allah", "Yazıklar olsun" gibi sözler söylüyorlar. Araştırmacı gazeteci Fatih Altaylı da –hatırladığıma göre kendisinin de bulunduğu başka programlarda bu iddia daha önce başka bir hoca tarafından dile getrildiği halde- konuyu araştırma zahmetine katlanmıyor, yeni duymuş gibi hayretini ifade ediyor.
Bu kadar yalan ve yanlışın hangisini doğrultayım, şaşırdım doğrusu, ama bir yerden başlayayım:
Önce bana ait olduğu söylenen kitap:
"Polemik Değil, Diyalog" adı verilen ve 2006 yılında Ufuk Kitap yayınevince basılan kitap 21 ilim adamı ve yazarın konuşma, makale ve diğer yazılarından oluşuyor. Bana ait ve tartışma konusu olan bölüm benim kalemimden çıkmış değil, yaptığım bir konuşma başkaları tarafından çözülerek basılmıştır. Şu halde "bizzat yazdığı kitabında şöyle diyor…" ifadesi yalandır, yanlıştır, iftiradır.
Konuşmalar yazma gibi olmaz, bir de çözüm problemi araya girer; önemli bazı kısımlar atlanır, sözün başı ve sonu arasına başka –parantez arası- sözler girer; derken bir de kötü niyet olunca sözü sağa sola çekmek kolaylaşır. Böyle de oldu. Bana, başka sebeplerle karşı olan çevreler bu kitabı istismar ettiler ve kötü emelleri için kullandılar. Ben köşemde defalarca yazı yazdım, anladıklarının yanlış olduğunu, benim böyle bir ifade ve inancı benimsemediğimi, başkalarına ait bir görüşü naklettiğimi, kendi görüşüme de yer yer işaret etttiğimi söyledim. Olmadı Diyalog isimli bir kitap yazdım. Olmadı bu kitabı genileterek "Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları" adıyla yayınlattım (Ufuk Kitap, İst. 2011, 210 sayfa).
Ali M. Daryal"ın, Allah"tan ve ahirette hesaptan korkmadan "benim kaleme almadığımı ve beni suçlamak için okuduğu satırlardan onun anladığı manayı asla kabul etmediğimi defalarca açıkladığım" bir kitabı eline alıp, televizyona çıkarak karalama ve iftiraya devam etmesindeki maksadı okuyucuların takdirine bırakıyorum.
Asla benimsemediğim bu üç iftirayı nasıl cevaplandırdığımı, meselenin aslını ve faslını da gelecek yazıda özetleyeyim.
İftiraya cevap
00:0019/05/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İftiracının işine gelen kısımlarını okuyarak dinleyenlerin kafalarını karıştırdığı kısımlara gelince:
"Peygambermizin, Ehl-i kitabı tek seçenek olarak İslam"a davet etmediğini" söyledim, yine söylüyorum. Tek seçenek demek "ya müslüman olursunuz ya da sizi öldürürüm" demektir. İslam öyle demedi, bütün insanları İslam"a davet etti, ama müslüman olmak istemeyenlere başka teklifler de sundu. Bunları aşağıda kitabımdan nakledeceğim.
Ehl-i kitabın, şirki bırakıp bir Allah"a ve ahirete inandıkları, Peygamberimizden haberdar iseler onun da peygamber olduğuna inanmaları şartıyla kurtulabilecekleri görüşü bana değil, başka bazı alimlere aittir; ben bunu aktardım ve açıkladım.
"Allah"ın oğlu" sözünden maksat O"nun rahmet sıfatıdır" sözü bana ait değil, bir kısım hristyanlara aittir; ben onların böyle dediğini ve bunun tenzih ve tevhide doğru bir adım olduğunu söyledim.
Şimdi iki kitaplardan bazı alıntılar yapacağım ki, iftiracının sözü saptırdığı açığa çıksın:
Polemik Değil… isimli kitaptan:
"Ben, Hz. İsa"nın niteliklerini şu veya bu mezhepteki bir Hıristyan kardeşimin anladığı gibi anlamayabilirim. Çünkü ben Müslümanım zaten. Ama ben Hz. İsa"ya piç demiyorum, Hz. İsa"ya sahtekâr demiyorum, Hz. İsa diyorum. Allah"ın sevgili bir kulu diyorum, Peygamberi diyorum ve Allah"ın O"na çok müstesna mucizeler lütfettiğine inanıyorum. Bir Müslüman olarak, benden bu kadar. Ancak illa da "Sen de Hz. İsa"nın İbnullah (Allah"ın oğlu) olduğunu kabul et" dememek lazım, yani onu zorlamamak lazım" (s. 34).
Ben, şimdi "Hz. İsa peygamber değildir," desem, bundan, Îseviler alınmaz mı? "Peygamber değil, sahtekârın biri hatta babası da belli değil," desem, bu hoşlarına gider mi? Gitmez. Peygamberimiz için de "yalancı" diyen bir Hıristyan, bir Musevi ile bir Müslüman diyalog yapamaz ve birarada bulunamazlar. Aynı
masanın etrafına oturamazlar, bunun sonu savaştır. Herkes bunu böyle bilmeli." (s. 34).
"Ben bu Peygamberi bırakırsam cennete gidemem." Dikkat edin, bu anlayış, yani Hz. Muhammed"i bırakmak hepsini bırakmak demektir. Çünkü bunların da kurtuluşlarının olacağını kim söylüyordu? Hz. Muhammed söylüyordu. İşte bunu ortadan kaldırırsan, ayağın boşa basar." (s.36)
Diyalog isimli kitabımdan:
"…Acaba Kur"an onları yalnızca, tek seçenek olarak Mülüman olmaya mı davet ediyor yoksa başka bir seçenek daha mı var?
"Allah Teala: "Aranızda ortak/ eşit olacak bir söze gelin; Allah"tan başkasına tapmayalım, ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah"ı bırakıp da birimiz diğerimizi Rab edinmesin..."(Âl-i İmrân: 3/64) diyor. Yani aslında bu tevhid inancı bütün ilâhî (aslı vahye dayanan) dinlerde var. Tevhid üç dinde de var. Çünkü aynı kökten geliyor. Farklılıklar sonradan çıkmıştır. Bugün bazı Hristiyanların "İbn"den (Allah"ın oğlu ifadesinden) maksat "Allah"ın rahmetidir, O"nun Rahman ve Rahîm sıfatıdır" diye yaptıkları yorum da inançlarının özünde tevhîdin olduğunu gösteriyor; bu yorumlarla bir mânada yitiklerini arıyorlar. Allah birdir netice itibariyle. Ve Allah kullarını tevhide çağırıyor… (s. 182).
Evet ben diyorum ki:
1. İslam düşüncesinde "Şirk koşmadan Allah"a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini" kabul eden bir yorum vardır.
2. Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur"an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah"a, şeksiz olarak ahrete iman etmeye ve salih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup teb"a olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam"ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor" (s. 200).
Hangisi katil
00:0023/05/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İkinci Dünya Savaşı sırasında Stalin yönetiminin acımasız baskılarına dayanamayan bir grup Azeri Türk"ü, "öz kardeş" saydıkları Türkiye"ye sığınmaya karar verip yola çıkıyorlar (1945). Can pazarı bir kaçış yolculuğundan sonra Aras Nehri"nin üzerinde bulunan Boraltan Köprüsü"nü (Iğdır) geçiyorlar ve Türk sınır karakoluna sığınıyorlar. 146 Azeri Türk"ü kurtuluşun tarifsiz sevincini yaşıyorlar. Başka Karakol Komutanı olmak üzere Mehmetçikler, Azeri kardeşlerini bağırlarına basıyor, ekmeklerini onlarla bölüşüyor, yataklarını ikram ediyorlar. 146 soydaşın hayatlarını kurtardıklarını düşünerek onlar da mutlu oluyor.
Sevinmekte acele ettikleri kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Zira Karakol Komutanı"nın üstlerine yazdığı mektuba gelen şifreli cevap, inanılmaz bir "kara haber"dir: "Karakolunuza sığınan Azerileri derhal Sovyet yetkililerine teslim edin!" Komutan bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünüyor. İnsan, öldürüleceğini bile bile kardeşini düşmana teslim eder mi? Buna vicdan dayanabilir mi? Daha tafsilatlı olarak durumu bir kez daha bildiriyor, fakat gelen cevap aynıdır: "Derhal teslim edin!" "Derhal teslim edin, yoksa vatana ihanetle yargılanacaksınız."
Azerilerin lideri Karakol Komutanı"na yalvarıyor: "Bizi siz kurşuna dizin, ama Moskof"a teslim etmeyin. Öleceksek, ay yıldızlı bayrağımızın dalgalandığı Anadolu topraklarında ölelim."
Komutan ağlıyor, askerler ağlıyor, Azeriler ağlıyor... Ankara"daki yöneticiler ise, Stalin"le aralarında bir pürüz olmaması için soydaşlarını kurban etmeye çoktan karar vermişlerdir. "Milli Şef" İsmet İnönü şöyle buyurmuştur: "Sovyetler Birliği ile aramızda bir pürüz istemiyorum. Bir daha böyle küçük meselelerle beni meşgul etmeyin."
Çaresiz kalan Karakol Komutanı, "Bizi siz kurşuna dizin" diye yalvararak ağlayan 146 Azeri"yi gözyaşları içinde Kızılordu görevlilerine teslim ediyor.
Boraltan Köprüsü"nün bir ucu Türk toprağında, bir ucu Sovyet toprağındadır. Azeri kafilesi, Boraltan Köprüsü"nü yarıladıkları sırada, karşıdan yaylım ateşe tutuluyorlar. Buna rağmen, çoğunun son sözleri, "Yaşasın Türkiye" oluyor. Hepsi ölüyor.
Bu 146 insanı ölüme gönderen mi katil, yoksa:
Kendi vatandaşını suçlu masum ayırmadan, çoluk çocuk demeden öldüren, kendi insanının üzerine, düşmana atılmayan bombalar atan, kan deryası içinde mutlu nutuklar atarak dünyaya meydan okuyan Esed"den kaçarak Türkiye"ye sığınan yüzbinlere kucak açan, milyar liralar harcayarak onların ihtiyaçlarını karşılayan, Suriye"de adil bir düzen kurulsun diye gece gündüz diplomatik her yolu deneyen Erdoğan ve ekibi mi katil!?
İnsan bir şey söylemeden önce siciline baksa çoğu kez ağzını açamaz
İslamcılık ve sünnetle amel
00:0024/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamcılığı bir "batılılaşma manasında modernleşme", bir "sekülerleşme", bir "İslam kılığında İslamdan uzaklaşma" olarak anlamakta ısrar eden bazı yazarlara, Osmanlı"nın son döneminde İslam dünyasında, İslam"ı din, hayat düzeni ve medeniyet olarak korumaya çalışan fedakâr insanların (İslamcıların) hayatlarını ve eserlerini okumalarını tavsiye ediyorum.
Şunun bunun yorumlarına aldanmamak için tek yol bu zevatın eserlerini okumak ve yaptıklarını –İslam düşmanlarından, siyonist ajanlardan değil- sahih kaynaklardan okuyup öğrenmektir. Ben karınca kararınca bu tavsiyeme bir zemin hazırlamak için yüz İslamcı (müceddid, İslami hareket öncüsü) zat seçtim, bunların hayat hikayelerini, düşüncelerini ve ıslahat programlarını birinci derecede kendi eserlerine, ikinci derecede ise sahih kaynaklara dayanarak yazmaya başladım. Birinci cilt İZ Yayıncılık"tan çıktı, ikinci cildi de teslim ettim, üçüncü cilde çalışıyorum ve dostlardan dua bekliyorum.
Bir çeşit muhafazakârlık adına tarihi günümüze taşımaya, asırlarca önce yanılabilir (peygamber olmadıkları için masum da olmayan) insanların ictihad ve yorumlarını bugünün müslümanlarına dayatmaya çalışan, bu bağlamda islamcıları da insafsızca eleştiren/karalayan çoğu iyi niyetli insanların dillerinden düşürmedikleri bir ifade/tavsiye var: Çare sünnet ile ameldir; yani Peygamberimiz (s.a.)in yolun takip etmek, onu örnek almaktır.
Onlar bilmiyorlar mı ki, Kitab ve Sünnet ile amel herkesten önce islamcıların tavsiyesi, ilkesi, olmazsa olmaz şartıdır.
Ama (işte kavga bu amadan sonra kopuyor) sünnetle amel nasıl olacak?
Hadis diye rivayet edilen her metin sahih midir ve sünneti (peygamberimizin uygulamamızı istediğini) mi bize taşımaktadır?
Sahih hadislerle sabit bir sünnet, belli bir mezhebin ictihadına uygun değilse, mezheb mi uygulanacak, hadis (sünnet) mi?
Birçok müctehid, mesela altı sahih denilen hadis kitabında geçen ve "sahih" denilen birçok hadis ile amel etmemiş (bunları uygulamamış), ya kıyas, mesalih vb. kurallarla ictihad etmiş veya başka bir hadisi veya hadis yorumunu tercih etmiştir. Kendilerince (on kadar madde ile tespit edilmiş bulunan) meşru ve makul gerekçelerle belli hadislerle ameli terk eden müctehidler, "sünneti terk eden islamcılar" mı oluyorlar!?
Bilim, teknik ve teknolojinin alanına giren konularda Peygamberimizin söylediklerine -bunların vahye dayalı olmadığını anlayan ashab- itiraz eder, farklı görüşler ileri sürerlerdi; bunlar sünnetle amel etmemiş mi oldular?
"Bir toprağı ıslah eden oraya sahip olur" mealindeki hadisi Ebu Hanîfe ve daha başka bazı müctehidler, "Peygamberimiz bu sözü, devlet başkanı sıfatıyla söylemiştir, malik olabilmek için önceden izin alınması gerekir, halifeleri farklı uygulamalar yapabilirler, izin vermeyebilirler" diye yorumluyorlar. Farklı uygulama yapan ve bu toprakları, izinsiz ıslah edene mülk olarak vermeyen müslüman yöneticiler sünnete yan mı çizmiş oluyorlar?..
Bu örnekleri ve soruları çoğaltabiliriz; ama önemli olan maksadımızdır; ona gelince:
Sünnet başımız gözümüz üstüne; ama onu doğru anlamak ve maksadına uygun yaşamak şarttır.
"Fitneye sebep olacak grupçu hesaplar"
00:0030/05/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2010 yılında ölen ve Hizbullah hareketinin manevi lideri olarak bilinen Muhammed Hüseyin Fadlallah"ın oğlu olan Ayetullah Seyyid Ali Fadlullah, Seyyid Hasan el-Emin ve Seyyid Hani Fahs Lübnan"da "İran"dan bağımsız Şii Taklid Mercileri" olarak tanınıyorlar.
Fadlullah, Lübnan"ın başkenti Beyrut"taki İmameyn Haseneyn Camii"nde yaptığı konuşmada, Lübnanlı siyasi oluşumların, Suriye krizine askeri olarak karışmasının Lübnan"ın iç huzurunu etkilediğine dikkat çekerek "toplumun tüm kesimlerini, fitneye sebep olacak grupçu hesapları bir an önce terk etmeye" çağırıyor, Fadlallah, "Hizbullah birliklerinin Suriye"den çekilmesi gerekiyor" diyor.
Batılı devletlerin Suriye krizine yaklaşımını da eleştiren Fadlullah, şunları ekliyor: "…Halkın hayal ettiği özgürlük, şerefli hayat gibi kavramların büyük devletler nezdinde hiçbir önemi yok. Onlar, ancak kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder."
Lübnan Yüksek Şii Konseyi Üyeleri Seyyid Hasan el-Emin ve Seyyid Hani Fahs da 10 Ağustos"ta Suriye"deki halk hareketini desteklediklerini belirten bir bildiri yayınlamışlardı.
Medyaya düşen bu haberleri sırf şu cümle için iktibas ettim: "Toplumun tüm kesimlerini, fitneye sebep olacak grupçu hesapları bir an önce terk etmeye çağırıyor".
Bizde nasıl iç muhalefet, iktidarın yapıp ettiklerine, sırf kendi menfaatleri ve siyasi gelecekleri penceresinden bakıyor, en olumlu tasarrufları bile ya görmezden geliyor veya bir bir kulp bularak önemsizleştirme çarelerini arıyorlarsa; Suriye konusunda da Esed"i veya muhalifleri destekleyenlerin önemli bir kısmı meseleye her şeyden önce grupçu bir gözle bakıyor, desteklediği tarafı - ki, bunların çoğunun desteği veya muhalafeti mezhepçilikten veya siyasi çıkardan kaynaklanıyor- ne yaparsa haklı, karşı tarafı ise ne yaparsa haksız görüyor, böyle değerlendiriyorlar.
Sözlerini alıntıladığım alimler şîî taklid mercileri; yani fetvalarına başvurulan alimler; ama bunların iki özelliği var: a) İran"dan bağımsızlar, b) Grupçuluk zincirini kırabilmişler.
İşte bu iki özelliğin tabii sonucu da Suriye konusunda şöyle tecelli ediyor:
Bu konuya hiçbir taraf, siyasi veya mezhebi bir grupçuluk açısında, grupçuluğun esiri olarak bakmasınlar. Ölenler hangi taraftan olurlarsa olsunlar insandırlar ve İslam, "bir insanın haksız yere öldürülmesi bütün insanları öldürmek gibidir" ilkesine sahiptir.
Taasup ve tarafgirlik bir yana bırakılırsa şu husus teslim edilecektir: Baba Esed"den bu yana Suriye"deki yönetim islâmi değildir, demokratik de değildir, diktatörlüktür ve bu yönetim zulümsüz olmaz.
Mercilerin ifade ettiği gibi "…halkın hayal ettiği özgürlük ve şerefli hayat" meşru bir hayaldir, makul bir taleptir. Bu talebe karşı düşmana kullanılamayacak silahlarla saldıran Esed"i tutmak caiz değildir, bu sebeple Hizbullah Suriye"den çıkmalı, silahlı desteğe derhal son verilmelidir.
Denebilir ki, "her iki tarafa da silahlı destek verilmesin, adil bir barış için gayret edilsin".
Bu teklife katılmamak mümkün değil, ama gel gör ki, açıkça bilineni Rusya"nın Esed"e silah sattığı ve bunu daha önce yapılmış bir akde dayandırmasıdır. Sanki Rusya, işine geldiğinde nice akdi bozmamış gibi!
Ayrıca zulmün ve katliamın baş aktörü ile masaya oturarak "adil bir barış" nasıl sağlanır?
Zaten Esed"in istediği karşı tarafı imha etmek veya ülkeyi bölmek ve ondan sonra adil (!) bir barış sağlamak değil midir?
Böyle değil ise Türkiye"nin altı ay devam eden "adil barış" tekliflerini niçin reddettti?
Kutsal
00:0031/05/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Her ulusun kutsalları vardır; vatan, ana, bayrak gibi".
Bir siyasi lider bu cümleyi kurunca "kutsal" kelimesine takıldım, ansiklopedilere baktım, şu bilgiyi gördüm:
"Kut, Türk, Moğol ve Altay şamanizminde ve halk inancında kutsal enerji, yaşam gücü. Hut, Kud, Gut da denir. Eski Orta Asya Türk ve Moğol inanışlarına göre yaşam kaynağını Göktanrı"dan alır. Yiğitler Tanrı"nın kendilerine inayet ettiği; kut sayesinde ölümlerden kurtulur ve başarıdan başarıya koşarlar. Beyler ve kağanlar kutsanmıştır, yani kut sahibidir. Ancak doğuştan itibaren kut sahibi olabilmek için çeşitli ritüeller gerekir. Tanrı"nın kutu geri çekmesi kağanın tahtını ve yaşamını yitirmesi anlamını taşır…"
Bu bilgilere göre Müslüman olduktan sonra Türklerin "kut ve kutsal" ile ilgili inanç ve düşüncelerini de değiştirmiş olmaları gerekiyor. Artık Müslümanın inandığı Allah, şamanistlerin inandığı "Göktanrı" değildir; Kur"an"da anlatılan Allah"tır. Allah"ın kulları ile ilişkisi, neyi kime, nasıl vereceği ve nasıl alacağı da vahiy kaynaklarında anlatıldığı gibidir.
Kut, Allah"ın verdiği hayat gücü ve enerji ise İslam"a göre Allah bunu yalnızca yiğitlere, beylere ve kağanlara vermiyor, bütün kullarına veriyor. Bütün kulları, Allah"ın verdiği güç ve kabiliyetler sayesinde büyük başarılara namzettirler; bunların gerçekleşmesi ise kulun gayretine ve şartların uygunluğuna bağlıdır.
"La havle velâ kuvvete illa billah" cümlesi bütün müminlerin zikridir ve manası da "Beceri ve güç ancak Allah iledir, O"nun sayesindedir" demektir.
Allah"ın vahiy yoluyla bilgi verdiği peygamberleri vardır, bunlara da "kutsanmış" denmez, peygamber denir, din konusunda yanılmazlık ve günah işlememe özellikleri vardır. Peygamberler dışında kalan bütün kullar, iman, ibadet ve güzel ahlak vasıtasıyla Allah"a daha yakın olma şans ve imkanına sahiptirler; O"na yakın olanlara da "mukaddes" veya "kutsal" denmez, "velî, evliya" denir.
Vatan, bayrak ve ana İslam inancına göre "kutsal" değildirler, "değerlidirler". Eğer kutsal olsalardı –kut inancına göre- Tanrı tarafından verilmiş ve kutsanmış olmaları gerekirdi ki, bu da bütün toplulukların vatanları, anaları ve bayrakları için geçerli olurdu; yani bizim milletimize ait olanın "kutsallık yönünden" bir farkı olmazdı; herkesin kutsalı kendine ait olurdu. Halbuki İslam"a göre hak din ile ötekilerin değerleri eşit değildir; mesela İslam"ın kökünü kazımak için haçlı bayraklarla Şark"a doğru akan haçlı selinin bayrağı İslam"a göre kutsal değildir, şerrin ve zulmün sembolüdür.
Çocuğunu lağım çukuruna atan ana da "kutsal" olamaz; veya kutsal ise bu kutsallık bir değer olamaz.
Vatanımızı ve şahsi malımızı gerektiğinde canımız pahasına koruruz, vatanımızı severiz, o bize muhtaç olduğumuz pek çok şeyi veriyor ve onda derin hatıralarımız, eserlerimiz, tarihimiz var.
Bayrağımızı yukarıda tutarız; çünkü o bizim bütün değerlerimizi temsil ediyor (etmelidir).
Anamıza ve babamıza saygı gösteririz; çünkü onlar bizim velînimetimizdir. Onların rızalarını alırsak dünyada ve ahirette başarılı olma şansımız artar.
Ama bunlara kutsal demenin, bunlara mistik bir mahiyet vermenin "İslam kültür ve medeniyetinde" yeri olduğunu sanmıyorum.
.Bop rop şop
00:002/06/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı"nı, ABD-İsrail işbirliği içinde hazırlanan ve yürütülen "büyük ortadoğu projesi"nin bir aşaması olarak görenler ve böyle değerlendirenler hem bu ikiliyi fazla büyütüyor, hem de halkların iman, tarih ve tabiatlarından kaynaklanan değişimleri küçültüyor ve küçümsüyorlar.
İsrail"in Nil"den Fırat"a uzanan büyük İsrail devleti hayalini bilmeyen yok. ABD de hem Ortadoğu"da güveneceği bir ayak, hem enerji kaynaklarının güvenliği, hem de ABD"deki yahudi lobisini memnun etmek için "yani karşılıklı menfaate dayalı olarak" daha geniş ve bir şekilde hükmü altında olan bir Ortadoğu planlamıştır ve bunu gerçekleştirmek için çalışır. Ama bunlar haşa ne Tanrı"dırlar, ne de O"ndan özel bir güç almışlardır.
BOP"un peşinde olanlar varsa bu bölgenin gittikçe uyanan ve kendi kaderini belirlemek isteyen halkları da var. Benim kanaatime göre Arap Baharı"nın asıl saiki önce insan topluluklarının hürriyet, adalet ve bağımsızlık aşkıdır, sonra da bu bölgede yaşayan insanların çektikleri zulmün hasıl ettiği gerilim ile İslam imanıdır. Bu saiklerle yola çıkan toplulukların ilerleyişinde, yanlarında veya karşılarında olanların elbette kendi hesapları da olacaktır, ama asıl hesap bu halkların hesabıdır ve er veya geç bu hesap tutacaktır.
Allah ABD"nin ve İsrail"in kötü niyetlerini başlarına çevirsin!
Ama kötü niyetleri ve faaliyetleri olanlar yalnızca bunlar mıdır ki, bazı kalemler durmadan BOP"tan söz ediyorlar, bütün iyi niyetli çabaları itibarsızlaştırıyorlar ve öteki kötülerin üstünü örtüyorlar.
ROP (Rus Ortadoğu Planı) yok mudur? Eğer yoksa yaklaşık bütün dünyayı karşısına alarak, milyarlarca dolar harcayarak Esed"i niçin tutuyor? Onun kaşına gözüne mi aşık?
ŞOP (Şîî dünyasının bir Ortadoğu projesi/planı) yok mudur? Yoksa niçin Irak"tan Lübnan"a kadar şîîlerle elele vererek belli bir sonuç için milyarlara mal olan çabalar gösteriliyor? Eğer burada mezheb ve/veya milli (ulusal) çıkar/amaç olmasaydı sünnîlerle de elele vererek ümmet için hayırlı olan ne ise onun gerçekleşmesi için çalışmak gerekmez miydi?
Avrupa, Çin, ABD, İsrail… bütün bunların ortak düşmanı İslam, yok edilmeleri veya köle edinilmeleri için savaştıkları insanlar ise müslümanlardır. İşte ümmetin asla unutmaması gereken nokta budur.
Elbette iç ve dış siyaset ötekilerle de ilişki kurmayı, hatta yardımlaşmayı gerekli kılabilir, ama "öteki ötekidir", mukadderatını ötekine teslim etmek ve ona sırtını dayamak büyük gaflettir.
.Katılımcı demokrasi nasıl olacak?
00:006/06/2013, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasilerde halkın iradesi egemen olacak, halk temsilcileri vasıtasıyla iradesini ortaya koyacak, yasama bu iradeye göre yapılacak, yürütme, yargı ve denetim de yasalara uygun olarak icra edilecektir.
Bu kurallar teorik olarak tutarlı görünüyor, ama pratikte pek çok engelleyici durum var:
Başta temsilin imkansızlığı geliyor. Bir milletvekili bir yandan seçildiği bölgedeki binlerce insanın, diğer yandan da ülkesinin bütün insanlarının iradelerini temsil edecek; bu imkansızdır. Milletvekil(ler)i kendilerine oy veren insanların, yasama ve yürütme faaliyetlerinde ne istediklerini bilemezler, bilseler de –bu istekler çelişik olacağı için- onları temsil edemezler. Ayrıca parti disiplini gereği üstten alınan kararlara uymak durumundadırlar.
Temsil problemini bir ölçüde aşmak için katılımcı demokrasi, azınlığın haklarının ön planda korunması, azınlığın çoğunluğu engellemesi gibi bazı ilkeler icad edilmiştir. Ancak bunların da söylenişi kulağa hoş gelmekle beraber gerçekleşmesi mümkün değildir.
Önce katılımı ele alalım.
En yakın zamanlı bir örnek olarak Taksim Gezi Parkı konusunda katılımcı demokrasiyi uygulamaya kalkışalım.
Belediye birkaç proje hazırlasın, başkalarına da bu imkanı tanısın, sonra projeleri halka arzetsin, bir şık da "olduğu gibi kalsın" şeklinde olsun. Belli bir süre verilsin, süre sonunda bu projelerin hepsi belli oranlarda oy alacaktır. Bu arada projelerin bütün halka arzedilmesi imkansızdır ve bu da bir arızadır.
Şimdi azınlığın hakkı nasıl korunacak, uzlaşma nasıl olacak?
Azınlığın çoğunluğu engellemesi ilkesi işletilirse ve "olduğu gibi kalsın" diyen azınlığın dediği olursa projelerden vazgeçilecek, azınlığın dediği olacak; bu uzlaşma mıdır?
Projeler içinden en çok oy alan devreye sokulursa diğerlerini tercih edenlerin iradeleri nasıl temsil edilmiş olacak? Yalnızca onlara da sorulmuş olması temsil ve katılım ve dolayısıyla uzlaşma için yeterli olacak mıdır? Eğer böyle ise mesele yok, bu sistem işler, ama böyle olduğunu ve olacağını sanmıyorum. Her oy sahibi (veya grubu) kendi dediğinin olmasını isteyecek ve olmadığında buna gönül hoşnutluğu ile katlanmayacak (tahammül etmeyecek)tir, etmiyorlar.
Bu durumda iki tepki ortaya çıkıyor: Ya demokratik olgunluk dedikleri (ama meydanda pek görülmeyen) ahlak devreye giriyor, muhalif oy sahipleri hukuk içinde muhalafetlerini devam ettiriyor ve oylarını arttırmaya çalışıyorlar. Yahut da hazımsız, tahammülsüz, ham topluluklarda "istediklerini yaptıramayanlar" şiddete başvuruyorlar.
Eğer demokrasi uygun bir siyasi sistem olarak kabul ediliyorsa bunun tabii sonuçlarına da katlanmak (tahammül) gerekiyor; tabii sonucu "çoğunluğun istediğinin gerçekleşmesidir"; azınlıkta ve muhalefette kalanlara düşen de oyunu arttırmak için çaba göstermektir.
Şiddete başvuranlara müsamaha gösterenlerin demokrasi ile yakından uzaktan akrabalığı olamaz.
Huzursuzluk niçin var?
00:007/06/2013, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Akan kan dursun, hak talepleri insan hakları ve hukuk devleti çerçevesinde dile getirilsin, silaha ve şiddete asla başvurulmasın".
İşte bu mesajı ilettik, iki ay boyunca halkımıza ve onların bu konudaki görüşlerini, düşüncelerini almaya, öğrenmeye çalıştık.
Akıl için yol bir olduğundan "aklını hevesine ve hizbine kaptırmamış insanlarımız" ile çok kolay anlaştık.
"Barışı kim istemez, elbette kan ve kin son bulsun, ama…" diyenler ikiye ayrılıyordu:
Samimi olarak bazı endişeleri olanlar. Bunların da kimi pkk"den kimi de hükümetten şüphe ediyorlar, "bu işin arkasında ülkeye zarar verecek başka şeyler olabilir" diye korkuyorlardı.
Samimi olmayanlar; yani aslında barışı istemeyenler, dağdakilerle vuruş kırışın sürüp gitmesinden yana olanlar; bu kaos ortamında şahsı ve grubuna ait menfaat devşirmekten başka bir derdi olmayanlar da var. Bunlar çözüm sürecini sabote etmek için "âkıl" kelimesinden tutun da her adımda söylenen ve yapılanların içinden işlerine geleni cımbızla çekip kafaları bulandırmak ve süreci sabote etmek için konuşuyor ve çalışıyorlardı.
Samimi endişeleri olanlar ile çözüm sürecinin yalnızca kürt meselesi ile sınırlı kalmamasını, ülkemizde başka mağdurlar ve mazlumların da bulunduğunu, sürecin genişletilmesini ve azami demokratikleşme ile her ferdin ve grubun problemlerine kulak verilmesi ve derdine çare aranmasını isteyenlerin şikayet ve taleplerini başka yazılarda ele alacağım. Bu yazıda ise son günlerde yaşadığımız olaylar üzerine bazı şeyler söylemek istiyorum:
Bu ülkeyi ve insanımızı sevenlerin, haktan, adaletten ve barıştan yana olanların şu temel ilkeyi gözden uzaklaştırmamaları gerekiyor: Hak talebi, demokratik ve hukuki protesto hakkı ile şiddet asla yanyana gelmemeli ve "haksız şiddet" nereden gelirse gelsin ona karşı çıkmada ittifak edilmelidir.
Sivillerin ve sivil toplum örgütlerinin, hukukta meşru görülen ölçülerde meşru savunma dışında "haklı şiddeti" olamaz. Güvenlik güçlerine taşla, sopayla, molotof kokteyli ile, bombalarla saldıranlar tartışmasız olarak suç işlemiş olurlar ve bunları savunmak hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz.
Demokratik protesto eylemlerinin herhalde bir tanımlaması ve hududu vardır; bunlar aşılmadıkça güvenlik güçleri asla şiddet kullanamazlar, aşılırsa da ancak gerektiği kadar, zaruret ölçüsünde şiddet kullanabilirler.
Gezi Parkı konusunda "buradaki doku bozulmasın, özellikle ağaçlar kesilmesin" diye orada toplanan, oturan, konuşan kimseler çevreye zarar vermedikleri ve başkalarının hak ve huzurlarını bozmadıkları sürece eylemlerine devam edebilmeliydiler; "bunlar ne yaptı da güvenlik onlara hem de aşırı güç kullandı" sorusunun cevabı ilgililer tarafından ikna edici olarak verilmeli ve sorumlular yaptıklarının karşılığını görmelidirler.
Ama güvenlik güçleri demokratik protesto haklarını kullanan kimselere karşı şiddet uyguladı diye İstanbul başta olmak üzere ülkemizin birçok yerinde şiddetin en vahşisini sergileyenlere hepimizin karşı çıkmamız kaçınılmazdır. Hatta onları durdurmak ve cesaretlerini kırmak için bir süre haklı ve demokratik eylemlerimizden bile vazgeçmemiz gerekiyordu. Bunu yapacak yerde ellerimize kap kacak ne varsa alıp ortalığı velveleye verince anarşiye destek vermiş olduk; bunu bilmemek mümkün değildir.
Peki bile bile bu destek niçin verildi?
Bir arkadaşımız "ağaç bahane, bunun sebebi genel huzursuzluk" demişti. Gelecek yazımda bu konuyu ele alacağım.
Korku gerçek mi bahane mi?
00:009/06/2013, Pazar
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Korku, endişe, tehlike algısı insanları harekete geçiren düşünce ve duygulardır. Korkuyorsanız uykularınız kaçar, endişeli iseniz huzurunuz olmaz, bir tehlike görüyor, hissediyorsanız oturup beklemezsiniz.
İşte bu insana ait gerçek, onları harekete geçirmek isteyenler için de önemli ve eşi bulunmaz bir araçtır. Ortada korkulacak, endişe edilecek bir durum, bir tehlike bulunmadığı halde iletişim kanallarını kullanarak, yalan yanlış haberler yayarak, şurada burada bazı tertiplere girişerek (öldürüp, yaralayıp, kaçırıp, gaspedip… başkalarının üzerine atarak) asılsız korku icad edersiniz, sonra sıra bu korkudan kurtulmak için kitleleri harekete geçirmeye gelir.
İğrenç bir örnek aklıma geldi, 27 Mayıs darbesinden önce iktidarın, muhalif gençleri yakalayıp öldürdüğünü ve cesetlerini et kombinalarında kıyma yaptıklarını yaymışlar, bazı vatandaşlar da buna inanmışlardı.
Tayyip Bey İstanbul belediye başkanı olursa "kolu başı açık dolaşan kızlar ve kadınların engelleneceğini, otobüslere alınmayacağını, kol ve bacaklarına jilet vurulacağını yaymışlardı.
Bunların hiçbiri olmadı, daha hür oldular.
Erbakan iktidara gelirse şeriat geleceğini, laiklerin hak ve özgürlüklerinin ellerinden alınacağını yaydılar; bunların da hiçbiri olmadı, aksine haklar ve özgürlükler genişledi. Ama yine de bu sanal korkular dayanak kılınarak 28 Şubat felaketi gerçekleşti.
Aynı yalanları AK Parti için de uydurdular. Ama AK Parti iktidara gelince Cumhuriyetin en büyük ve en önemli demokratikleşme (hakları ve özgürlükleri genişletme, vesayetleri kaldırma) paketlerini arka arkaya yürürlüğe koydu. Üstelik ekonomiyi rayına soktu, imar, ulaşım, eğitim, ağaçlandırma, sağlık, sosyal politikalar… alanlarında "inkar edenin gözüne duracak" ilerlemeler kaydetti.
İçeride bu yalanlara dayalı korkular pompalanırken dışarıda da "İslam korkusu, islâmi terör" yalanı devreye sokuldu ve bütün zulümlere dayanak kılındı.
Şimdi soru şudur:
Türkiye"de gerçek bir "şeriat tehlikesi" veya "seçilmiş bir başkanın diktatörlük ilan ederek hak ve özgürlükleri kısıtlaması" tehlikesi var mı?
Var diyenler ya bilgisiz, saf, aldatılmış, yoğun propagandanın etkisine kapılmış kimselerdir veya sanal korku yaratarak kötü maksatlarına ulaşmak isteyen hainlerdir.
Daha önce de yazmıştım, bir daha tekrar edeyim:
Bir mümine göre "şeriat tehlikesi"nden söz etmek mümkün değildir; gerçek şeriat düzeni âlemlere rahmet bir Peygamber"in uyguladığı ve ümmetine emanet ettiği düzendir. Ama Türkiye"de müslümanların da büyük çoğunluğu yine kötü temsiller ve anlatımlar sebebiyle şeriat düzenini istemiyorlar. Yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: "Sıradan müslümanlar iman, ibadet, merasimler, örtünme, eğitim ve öğretim gibi alanlarda İslam"a evet, laik-demokratik düzenin şeriatla değiştirilmesine hayır" diyorlar.
ABD"li ünlü araştırma kuruluşu Pew Şirketi"nin 2008-2012 yılları arasında, 39 ülkede 80 ayrı dilde yaptığı görüşmeler sonucunda elde ettiği verilere göre, Türkiye"nin 67'si demokrasiyi, güçlü bir lidere tercih ediyor. Türkiye"dekilerin yüzde 12'si ülkelerinin şeriat kanunları ile yönetilmesini istiyor. Bu oran Tunus"ta yüzde 56, Nijerya"da yüzde 71, Endonezya"da yüzde 72, Mısır"da yüzde 74, Afganistan"da ise yüzde 99 olarak çıkıyor.
Bu durumda şeriat korkusunun gerçeklikle bir ilgisinin olmadığı anlaşılıyor. Buna rağmen niçin korkudan, tehlikeden, endişeden, huzursuzluktan söz ediliyor; maksat nedir?
Gelecek yazıda.
Hazım ve tahammül
00:0013/06/2013, Perşembe
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adalet, hazım (sindirme) ve tahammül (katlanma) farklı grupların bir arada, barış ve dayanışma içinde yaşamalarının vazgeçilemez şartıdır.
"Rabbena hep bana" düşünce ve ahlakı (ahlaksızlığı) ne kadar yayılırsa, "bir kişiye on pul, on kişiye bir pul" dağılımı ne kadar devam ederse huzursuzluk, ayrışma, kinlenme, kavga da o kadar artar ve yaygınlaşır.
Son on yılda yeterli olmasa bile işsizlik, yoksulluk, sağlık alanlarında iyileştirmeler yapıldı.
Bir hukuk adamı, "Bir İmam Hatipli"nin başbakan olmasını içime sindiremiyorum, buna katlanamıyorum" demişti. O İmam Hatiplilerin zihniyetine sahip müslüman babalar ve dedeler, Cumhuriyet devriminden bu yana nelere katlandılar ve neleri sindirdiler... Bu ülkede "başlarını açan kadınlara karşı" bir protesto yürüyüşü, bir engelleme eylemi yapılmadı, ama örtenlere karşı neler ve neler yapıldı...
Bu ülkede şu veya bu okullara karşı, şu veya bu derslere karşı bir protesto eylemi yapılmadı; ama İmam Hatip okullarına ve din derslerine karşı bunlar yapıldı.
Örnek çok, açık gerçek bu ülkede bir kesimin hazımsız ve tahammülsüz olduğudur.
"Kardeş olalım, kerdeşçe yaşayalım" sözleri güzel, ama şimdilik bu ilişki oldukça uzak ufuklarda görünüyor. Bugün "tahammül, sindirme ve adil paylaşma" günüdür.
Şu aşamada çözüm, kardeşlikte değil, adalet ve tahammüldedir. Adalet ve tahammül ortadan kalkınca kardeşler de birbiri ile kavga ederler, hatta birbirini öldürürler.
Ya -Allah korusun- her grup bir ayrı devlet kurup kendi tercihlerinden başkasına yer vermediği bir düzende yaşayacak, ki bu mümkün değildir; ya da gruplar fiziki olarak yanyana, hatta içiçe oldukları gibi tahammül ve sindirme bakımından da ortak bir "ahlak ve psikoloji" halini yaşayacaklar. Hayat bunu zorunlu kılıyor; bu zorunluluğa karşı çıkmanın sonucu huzursuzluk, anarşi, kavga ve tahribat oluyor.
Son on yılda haklar ve özgürlükler alanında da önemli adımlar atıldı, vesayetler kaldırılmaya çalışılıyor, demokratik bir anayasa yapma azmi var, ideolojik gruplardan birine, diğeri aleyhinde imtiyaz ve imkan verilmiyor, şiddet ve hakarete başvurmadıkça herkes düşüncesini söylüyor, talebini ortaya koyabiliyor. Bu genel iyileştirmeler ve eskiye ait sakatlıkların tamiri, dengenin yeniden kurulması yönünde atılan adımlar birilerinin işine gelmiyor, onları rahatsız ve huzursuz ediyor. Mesela kemalistler, çağdaş yaşamcılar, bazı ateist ve marksistler, çıkar grupları, bazı ulusalcılar.. dindar müslüman kesimin bu demokratikleşmeden yararlanmasına ve bazı haklarını elde etmelerine tahammül edemiyorlar. Bu haklar ve özgürlükler, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar da vermiyor, onları tehdit de etmiyor, ama "sindirim ve katlanma bozukulğu" sebebiyle huzursuz oluyorlar.
Bir de her şeye kara diyen, iktidarın bir tek tasarrufunu bile takdir etmeyen, daima karanlık tablolar çizen, ülkeyi uçurumun kıyısında gösteren, kavga ve hakaret dilini en çukur noktasına kadar pervasız kullanan bir muhalefet ve bunca taarruza karşı bazen savunma hakkını ölçülü kullanan bazen de ölçüyü kaçıran bir iktidar var. Bu durum da halkın huzursuz, halinden şikayetçi, nefrete meyilli, kavgaya hazır hale gelmesine sebep oluyor.
İçerideki husurzluğu bir yandan besleyerek bir yandan da fırsatı ganimet bilerek ülkeyi istedikleri gibi yönetmek (yönetilmesini) isteyen dış mihraklar ve menfaat grupları var.
Yirmi yaş civarındaki gençliğin özellikleri konusunda da bazı çevreleri "çok iyimser" görüyorum, ben aynı görüşte değilim. Kırk elli yaşlarında olanların yetiştirdikleri bu neslin özellikleri konusunda daha insaflı ve objektif değerlendirmelere ihtiyaç var.
Olayların arkasında yatan sebepleri araştırırken kimse, çevrecilik adına üç beş ağacın kesilmesi ve bir meydanın düzenlenmesine tepki sebebine takılıp kalmasın. Büyük resmi görsün, hükmünü buna göre versin.
Sebep Cendere mi?
00:0014/06/2013, Cuma
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Şimdi o yeni siyaset (iktidar) toplumu yeniden cendereye alan bir yolda ilerliyor" cümlesini, tespitini, düşüncesini tartışacağım.
Eğer Akparti iktidarı, önce özgürlük alanlarını genişletmiş, demokratikleşme yönünde önemli adımlar atmış ise şimdi niçin bundan vazgeçsin de toplumu cendereye sokma yoluna girsin!
Görüş sahiplerinin önce bu soruya ikna edici bir cevap vermeleri gerekiyor.
Sonra bu "cendere"nin içini doldurmaları gerekiyor.
"İktidar neler yapmış da toplumu cendereye sokmuş"; bu sorunun detaylı açıklanması gerekiyor.
Ortalıkta dönüp dolaşan örneklere bakıldığında "Gezi Parkı düzenlemesinin halka sorulmaması, alkollü içkilerle ilgili düzenleme, bir kesimin edebe aykırı gördüğü davranışların kamuya açık alanlarda yapılmaması ile ilgili tavsiye ve tepki, eğitimde dindarlaşmaya temayül, İmam Hatiplerin önlerinin açılması, başkanlık sistemi, bazı etnik ve dini grupların taleplerinin gerçekleştirilmemesi …" konuları öne çıkıyor.
Bütün bunlar ve benzerleri de bir noktada toplanıyor: Çoğulculuk yerine çoğunluk sistemi.
Bu iki sistemi karşı karşıya getirmenin, çelişik görmenin yerine şöyle bir telif mümkün değil mi: Ülke yönetiminde çoğunluk, sosyal hayatta çoğulculuk.
Yasama, yürütme ve denetimde çoğulculuk mümkün değildir. Olabilecek şey, bütün kesimlerin görüşlerini ve taleplerini dinlemek, sonunda iktidar (yönetici) olarak bir şeye karar vermek ve uygulamaktır; o şeye katılmayanlar daima olacağı için yönetim çoğunluğa göre gerçekleşecektir; bunun başka yolu yoktur.
Sosyal hayatta çoğulculuktan maksadım demokratik toplumlarda bütün inanç, görüş, ideoloji sahiplerinin, bütün farklı hayat tarzlarının eşit haklara ve özgürlüklere sahip olmasıdır. Ancak dünyanın bütün demokratik toplumlarında kamu düzeni, genel ahlak ve âdâb, genel sağlık, kamu düzeni, başkalarının hak ve özgürlükleri gibi kriterlerin, hak ve özgürlükleri kısıtladığı ve kısıtlaması gerektiği malumdur.
Ayrıca Osmanlı bakıyesi ve büyük çoğunluğu müslüman olan bir milletin vazgeçilmez değerlerinin, çoğunluğa göre "zedelendiği kanaati" hasıl olduğunda "sosyal hayatta çoğulculuk" uzun soluklu bir problem teşkil eder ve çözümü de zaman alır.
Şimdi çoğulculuğun renklerine/taraflarına, gruplarına bir vazife, devlete de bir vazife düşüyor.
Farklı kesimler kamuya açık alanlarda hayat ve eylemlerini yürütebilmeleri için yukarıda sayılan kısıtlayıcı ilkelere riayet edecekler, ayrıca tahammüllü olacaklardır. Bu da amaca uygun bir eğitimle gerçekleşebilecektir.
Devlet de bu kısıtlayıcı ilkeleri mümkün olduğu kadar daraltarak, özgürlük tarafına ağırlık vererek uygulamaya gayret edecektir.
Türkiye"de son günlerde olup bitenleri yalnızca özgürlük alanlarının daralmasına, çoğulculuğun zayıflamasına bağlamak ve delile, belgeye, bilgiye dayanan manipülasyonları "komplo teorisi" diyerek bir kalemde silmek tehlikeli ve zararlı bir gaflettir!
Direnişin gerekçesi ve meşruiyeti
00:0016/06/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Direnişçiler devam kararı almışlar. Yaptıkları açıklama şöyle başlıyor:
"Taksim Gezi Parkı"nda ağaç katliamını durdurmak için başlayan direnişimiz, Gezi Parkı sınırlarını aşarak İstanbul halkının ve ardından Türkiye"nin dört bir yanından yurttaşların onbir yıllık AKP iktidarına karşı birikmiş olan öfkesi ile buluştu. Yüz binlerce insan sokaklarda direnişlerinin 18"inci gününü tamamladılar…"
Açıklama motivasyonlarını ve maksatlarını da deşifre ediyor. Açıklama baştan sona siyaset ve ideoloji kokuyor, herşey abartılmış ve at gözlüğünden bakılarak görülenler söylenmiş.
"Onbir yıllık AKP İktidarına karşı birikmiş olan öfke" den ve bu öfkenin halkı sokaklara döktüğünden söz ediliyor.
Şu halde daha önceki beyanlarıyla bizi aldatmaya kalkışmışlar; çünkü daha önce bir partiden, ona duyulan öfkeden değil, çevre duyarlığından, iktidarın halkı danışmamasından… söz ediliyordu.
Halkın nefrette, direnişte, hatta "teşhiste ve şikayette" birleştiğinden de söz ediliyor.
Hangi halk, ne kadarı ve niçin?
Ak Parti"ye oy veren, oy vermediği halde bu eylemi ve özellikle şiddeti, şiddete sebep olanları ve iş çığırından çıktığı halde direnişe devam edenleri desteklemeyen, ayıplayan, hatta bunlara öfke duymaya başlayanlar halk değil mi, bu ülkenin insanları değil mi?
Bu ülkede yaşayan insan sayısı belli, direnişe katılan ve destekleyenlerin sayısı kaçtır? Bütün halk mı, çoğunluk mu, azınlık mı?
Desteklemeyenler az olsun çok olsun halk değil mi?
Direnişi destekleyenlerin gerekçeleri aynı mı?
"Yönetimi bize bırakın" diyenlerden "ağaçları kesmeyin" diyenlere kadar ortada kaç grup var? Bunlar bir meydanı işgal etmede ve gürültü çıkarmada birleştiler diye bütün veya bir kısım halk çevreci veya "aynı mahiyette muhalif" mi oluyorlar?
"Bu gençler özgürlük temelli itaatsizliği ve farklılığı kişilik sahibi olmak olarak gören bir eğitim ve dünya sistemi içinde kimlik kazandılar" deniyor.
Gençlerin kişilik özellikleri "farklılık ve özgürlüğe dayalı itaatsizlik" ise bu ülkeyi yönetenler, kamu düzenini, kamu yararını, asayişi korumaktan sorumlu olanlar "bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar" mı desinler?
"Akıl veren kişiler" olayların ertesinde köşelerinden veya tv ekranlarından "krizin iyi yönetilemediğini, şiddete başvurulduğunu, bu sebeple işin çığırından çıktığını, yönetimin sorumlu olduğunu…" söylediler. Gerçi çadırları bile polis yakmamış ya, diyelim ki, ilk aşamada yönetim hatası var, peki şimdi hükümet ve idareciler diyalog yolunu açtılar, gençleri de muhatap olarak aldılar, taleplere kulak verdiler, istişareli çözüm için adımlar attılar… Bütün bunlara rağmen niçin hala "direnişe devam" kararı alınıyor ve talepler devlet erkini paylaşırcasına genişletiliyor?
Devlet sokaktan yönetilemez, muhalifler de taleplerini şiddet kullanarak dayatamazlar. Devleti sandıktan çıkanlar yönetir, muhaliflere ve halka da danışır, ama sonunda kararını verir ve uygular; "dediğim olmadı" diye kimsenin hukuk dışına çıkma hakkı olamaz.
Öfke kardeşliği
00:0020/06/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu başlığı değerli dost, bilge insan Erol Göka"dan aldım.
Bir yanda "samimi" çevreciler ve özgürlükçüler, bir yanda siyasi, ideolojik, dini ve mezhebi muhalefet, bir yanda maddi menfaat, bir yanda karakterleri gereği veya kiralanmış olan tahripçiler, kan dökücüler, polis dövücüler; diğer yanda Türkiye"nin önce bölgede, sonra dünyada önemli bir oyuncu olmasını istemeyen veya bu ülkenin gittikçe dindarlaşmasından korkan dış aktörler… "Son olaylarda dahli olan bu kadar farklı grubu bir amaçta birleştiren bağ ne olabilirdi" diye düşündüğümde" makul cevap "öfke kardeşliği" oluyordu.
Herkes AK Parti iktidarına ve bu iktidara omuz veren halk kesimine öfkeli, ama öfkenin sebepleri farklı. Anlaşılan bu "kozmopolit birlik", "önce ortak düşmanı yok edelim, sonra kavgayı aramıza taşırız" diyorlar.
Olaya iyi niyetle yaklaşan ve çözüm arayan düşünürler ve yazarların bir kısmı kabahati iktidarda görerek öğütlerini ona yöneltiyorlar; bana göre bu tek taraflı bir bakış, görüş ve çözüme götürmez bir yöntemdir. Bir kısmı ise meseleye daha bütüncül, daha geniş perspektiften bakıyorlar ve tavsiyelerini, öğütlerini bütün taraflara yöneltiyorlar.
Tavsiyeler, öğütler, yol göstermeler ister tek yanlı ister çok yanlı olsun "öfke kardeşlerini" makul çizgiye getirmeye yetmeyecektir; çünkü onlar yalnızca öfkede ve muhalefette kardeştirler, ama "niçin öfke, neye muhalefet" dendiği zaman ortaya birçok taraf, talep, amaç çıkmaktadır.
Bu durumda iyi niyetli yol gösterenlerin, mesela hükümete yönelik tavsiyelerinde "her şeye, muhaliflerin bütün tahriklerine, kaba ve kavga dili kullanmalarına rağmen siz iktidarın ve gücün ağırbaşlılığını, özgüvenini temsil edin" demeleri yararlı olabilir. Muhaliflere ise söylenecek "tek söz" yoktur; muhalif çeşidi kadar söze ve davranışa ihtiyaç vardır.
Tesir etsin etmesin herkese söylenecek bir söz varsa o da, "hak talebinin hukuk dışına çıkarak ve şiddete başvurarak yapılmaması"dır; bu tavsiyede bütün tarafların birleşmesi şarttır. Şiddet konusunda güvenlik güçlerine söylenecek söz ise "gereğinden ne bir fazla ne bir eksik olsun" demekten ibarettir. Hukuk dışına çıkan, şiddet kullanan, devletin polisine taş, molotof, hatta kurşun atan, başkalarının hak ve özgürlüklerini çiğneyen, milli servete zarar veren marjinallere, militanlara karşı –başka çare kalmadığında- devletin güç kullanması görevidir; bu görevi ölçülü yapanlara "yapmayın, etmeyin" demek makul ve meşru değildir.
Yirmi yaş civarında olup AK Parti iktidarından başkasını yaşamamış olan; muhatap alınmak, özgürlüklerini garanti altına almak isteyen online gençlik ile elbette diyalog kurulmalıdır; ama çoğulcu demokrasilerde dahi her grubun bütün istediklerini elde etmesinin mümkün olmadığı unutulmamalıdır. Önemli olan kazanılmış hakların kaybedilmemesi ise iktidar, böyle bir endişeye mahal bulunmadığı konusunda iyi niyetlileri ikna için daha fazla gayret sarfetmelidir. Samimi olarak endişe ve korku içinde olanlar da –bunu istismar ederek çeşitli rantların ve amaçların peşinde olanlardan ayrılarak- korkularının dayanaklarını açıkça ortaya koymalı, "kesilen ağaçların" gölgesine sığınmamalıdırlar.
Niçin korkuyorlar? İçki düzenlemesi mi, kamuya açık alanlarda öpüşmenin kısıtlanması mı, okullara seçmeli islami derslerin konması mı… sebep her ne ise o, açıkça ortaya konmalı, tartışılmalı, kendilerine bu yapılanların ülkeyi şeriat düzenine götürmesinin imkansız gibi olduğu ikna edici bir üslub ve mantıkla anlatılmalıdır.
Ülkede siyaset ve demokrasi alanının genişletilmesi için çaba göstermek başkadır, sebebi ne olursa olsun hukuk dışına çıkmak, şiddete başvurmak, insanları rahatsız ve huzursuz etmek, halkı birbirine düşürecek eylemlerde bulunmak başkadır. İyi niyetlilerin bu ikincisinin karşısında yer alması kaçınılmazdır.
Çare Tahammül Eğitimi
00:0021/06/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
En uygun siyasi sistem olarak hep demokrasiden söz ettiler. Ülkeye az çok (çok partili, serbest, açık ve dürüst seçimli) demokrasi geldi.
Yıllardır bu ülkeyi yöneten, adaletsizlik içinde servetine el koyan, cebri medeniyet ve kültür (din) değişimine taraftar olan, neredeyse kutsallaştırdıkları demokrasi ve insan haklarına aykırı tutumları (devrimler, darbeler, sokak hareketleri) destekleyen kesim bu demoktrasiden memnun olmadı; çünkü halkın çoğu (çoğunluk), onların deyişi ile hasolar, memolar, köylüler oylarıyla adaletsizliğe ve cebri değişime karşı direndiler ve kendilerine daha yakın kadroları iktidara taşıdılar.
Gâsıp imtiyazlılar, zoraki kabullendikleri demokrasinin işlerine yaramadığını, hatta hedeflerinin tam tersi sonuçlar doğurduğunu görünce birkaç defa askeri devreye soktular, meşru iktidarları devirdiler, ülkeyi büyük zararlara sokma pahasına eski imtiyazlarını elde etmeye çalıştılar. Giderek bu yol da tıkandı. Bu defa çoğunluğun oyuyla iktidara gelen kadroların ülkeyi yönetmesini engellemek için "yeni demokrasi tarif ve formülleri" ileri sürmeye başladılar: Demokrasi sandık değilmiş, çoğunluğa rağmen azınlığın taleplerine itibar edilmeliymiş, bu azınlık sokağa çıkıp başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verse, devletin güvenlik güçleri ile savaşsa bile onların eylemlerini meşru görmeli ve desteklemeliymiş, çoğunluk değil çoğulculuk demokrasisi uygulanmalıymış…
İnsanoğlunun araya araya "en iyis bu" diye bulduğu demokrasinin pek çok problemi ve eksiği var ya, bu başka bir konu olduğundan ve şu anda demokrasi üzerinde ittifak bulunduğundan "çoğulcu demokrasi"nin nasıl çare olabileceğini düşünmemiz gerekiyor.
Bana göre -geçende bir yazımda da kaydettiğim gibi- çoğulculuk daha ziyade toplum hayatında uygulanabilir; bundan maksadım farklı inanç, ideoloji, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip insanların bulunduğu bir toplumda herkesin, o yazımda açıkladığım sınırlar dahilinde hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşayabilmesidir. Bunun da olabilmesi için farklı fert ve grupların, kendilerine ters gelen, beğenmdikleri, benimsemedikleri farkılıklara tahammül etmesine bağlıdır. "Hoş görmesi" demiyorum; çünkü hoş olmayan hoş görülmez, "tahammül etmesi" diyorum. Bunun da gerçekleşebilmesi için "tahammül eğitimi"ne ihtiyaç vardır.
Tahammül eğitimi aileden, yakın ve uzak çevreden, medyadan, okuldan meclise kadar uzanan aktörlerle yapılır. Her grup kendi insanına kendi değerlerini aktaracak ve işleyecektir; bu tabiidir, ama aynı zamanda farklı olana, "birlikte yaşama zarureti sebebiyle" tahammül etmeyi de öğretecektir.
Ben bir müslümanım, inancıma göre çevremde İslam ahkâm ve ahlakına aykırı bir şey gördüğümde onu bir şekilde engellemek için harekete geçmem gerekiyor, ancak bu hareket iyi sonuç vermeyecekse (böyle bir toplum ve düzen içinde yaşıyorsam, yaşamak durumunda isem) harekete geçmeyeceğim, itirazımı içime gömeceğim ve "tahammül edeceğim".
Laik kimlikli olanlar da hayatını mümkün olduğu ölçekte dinine, inancına göre yaşamak isteyenlere, bunlar onun hak ve özgürlüklerine hemen zarar vermediği sürece tahammül edecekler, itiraz etmeyecekler, engellemeye çalışmayacaklar ve kendi değerlerini hakim kılmak için eylem yapmayacaklar. Her grup benim dediğim olsun diye sokağa dökülürse bunun sonu anarşidir, çatışmadır, kaostur.
Talepler dile getirilir, alınanlar alınır, alınmayanlar için ise demokratik yollardan talep devam eder ve sabırla beklenir.
Kutuplaşma ne zaman başladı
00:0023/06/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki konu gündemde; çokça konuşuluyor ve bir teşhis/suçlama unsuru olarak kullanılıyor:
Biri "kutuplaşma.
Diğeri "kamusal alanın daralması".
Toplumumuzda süratle bir kutuplaşma oluyormuş, bunun bir yaygın çatışmaya dönüşme ihtimali ve tehlikesi varmış.
"Kutuplaşma"dan neyin kastedildiği açık değil, "cümlenin maksudu da bir değil".
Eğer kutuplaşmadan maksat "birbirine yabancılaşmış, çatışmaya hazır gruplar" ise bunun temeli Tanzimat"tan itibaren atıldı, Cumhuriyet"in başından itibaren ise keskin ve kesin bir hal aldı. Ancak kutuplardan biri –ki, milletin asli unsuru idi- dövülerek, sürülerek, zindana atılarak ve asılarak sindirildi, diğeri ise devletin bütün imkanları kullanılarak semirtildi. Gün geldi bu faşizmin devam edemeyeceği anlaşıldı, istemeyerek ipler biraz gevşetildi. Bu defa ipleri gevşeyenler hak ve özgürlük alanlarını genişletmek için oylarını ve başkaca demokratik imkanlarını kullandılar. Süreç mahrum ve mağdurların gaspedilmiş haklarının bir kısmına kavuşmaları noktasına geldi, bu defa devlet destekli semirmişler bunu sindiremediler. Şimdi mızıkçılık çıkarıp demokrasiyi istismar ederek ama anti-demokratik yöntemlerle kutuplaşmayı çatışma noktasına getirmeye koyuldular.
"Kamusal alanın daralması" ifadesi de problemli ve bozuk. Bence doğru ifade "kamuya açık alanlarda özgürlük problemi veya özgürlük alanının daralması" olmalıdır.
Bu iddianın sahiplerine göre Ak Parti iktidarı özgürlük alanlarını daraltmış, dar alanda sıkışanlar patlama noktasına gelmişler, Gezi Parkı olayları da bunun bir tezahürü imiş.
Daha önce de yazdım; bu iddianın sahipleri açıkça ve madde madde sayarak hangi özgürlüklerin nasıl daraltıldığını ortaya koymalılar ki, biz de anlayalım, tartışalım ve anlaşmaya çalışalım.
Soruyorsunuz, ortaya iki grup cevap çıkıyor:
Biri genel olarak hak ve özgürlüklerin genişletilmesi konusunda iktidarın sorumluluğunu yerine getirmediği.
Diğeri alkollü içki düzenlememesi, seçmeli din dersleri, bazı tasarrufların halka sorulmadan yapılması, edeb ve âdâb ile ilgili bazı konuşmalar…
Birinci konu demokratik bir anayasanın yapılmasına bağlı ve bunu kimlerin, nasıl ve niçin engelledikleri apaçık ortada.
Diğeri ise sokağa dökülüp ülkeyi savaş alanına çevirmeye yeterli bir gerekçe değil, ancak araya biraz da yalan katarak istismar edilebilecek şeyler.
Hasılı kutuplaşma bu iktidarın zamanında başlamadı, bozulan dengenin düzelmesi için atılan adımları kabul etmeyen ideoloji ve menfaat grupları kendi kutuplarının değerlerini topluma dayatmaya alıştıkları için işi gürültüye ve kavgaya boğarak statükolarını korumak istiyorlar; olay budur.
Çaresini de yazdım:
Hazım, tahammül, adalet.
Kalbin Körlüğü
00:0027/06/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur"an-ı Kerim gözün kör olmasını değil, kalbin kör olmasını asıl körlük ve eksiklik sayıyor:
"Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki ibret almış kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir" (Hac:22/46).
Bir olayı, bir manzarayı, bir nesneyi birden fazla kişi izler, gözlemler; onlara ne gördükleri sorulduğunda -ortak noktalar olsa da- önemli olanı farklı şeyler söylemeleridir. Şu halde göz ve kulak yalnızca bir alet; asıl gören ve işiten beyin (Kur"an"ın deyişi ile kalb) oluyor.
Kalbin körleşmesinin amilleri çoktur; bunların belki de başında beyni yıkanmışlık, şartlanmışlık, bir bağımlılık yüzünden aklını feda etmişlik gelir.
Sözü yine Gezi Parkı ve sonrasındaki eylemlere getirmek istiyorum.
Adı büyük (şöhretli) bir takım yazarlar, sanatçılar ve siyasetçiler hepimizin gözleri önünde cereyan eden bu olayları, bu eylemleri çok farkılı okuyor, görüyor ve değerlendiriyorlar.
Doksanlılar dedikleri ve masum gördükleri bir grup var. Bunlar Türkiye"de sözleri dinlenmesi gereken bir "âkıl insanlar heyeti" haline getirildi. Peki 1071 lilerden 1990"a kadar gelip geçmiş veya hala geçmemiş/yaşayan nesiller neden "âkıl" kişiler olmuyor, onlara da sorulması, onların da görüş ve taleplerinin alınması gündeme gelmiyor?
Diyelim ki, bu doksanlılar yeni bir demokrasi uygulaması başlatıyorlar; bu uygulama neden eleştirilmiyor da hep övgü konusu oluyor?
Ayrıca onların masumluğu (samimi olmaları, siyaset dışında bulunmaları, siyasi taraf olmamaları, çapulcularla şöyle ya da böyle bir ilişki içinde olmamaları) nereden belli? Bundan nasıl emin olunuyor?
Şimdi körlük konusuna geliyorum:
Mesela yüz kişi "masum, hukuka bağlı, demokrasi ve çevreden başka dertleri olmayan" gençler olsun, peki bunları görüp de, ülkenin dört bir yanında evlerinden tencere tava çalarak insanları rahatsız eden, sokaklara çıkıp vuran, kıran, yakan, yıkan, devletin güvenlik güçlerine savaş açan fertleri ve grupları görmemek veya görüp de bunları da "o yüz kişi gibi değerlendirmek" tam bir kalb körlüğü (akıl tutulması da denebilir) değil midir?
Bir sanatçı konser veriyor, dinleyenler de katılıyorlar, şarkı bitince "iyi bir çabulcular korosu olduk" diyor, sözde espri yapıyor, ama ima ettiği şey "başbakanın çapulcular dediği hukuksuz isyancıları, eşkıyayı", masumlar safına katmak, bütün eylemleri meşrulaştırmak, hatta sevimli hale getirmek.
Bu kalb körlüğü değil midir?
Suyu getiren ile testiyi kıran, hem de kasıtlı, planlı, kötü maksatlı olarak kıranı bir tutmak zulüm, bir görmek körlük değil midir?
Siyasi ve ideolojik muhalefet insanlara kötüyü iyi, siyahı beyaz, zulmü adalet, anarşiyi demokrasi… olarak gösterdiğinde toplum çok önemli ve tehlikeli bir problemle karşı karşıya gelmiş demektir.
Gemi örneğini unutmayalım, gözü ve kulağı olanlar doğru görmeyi ve doğru duymayı engelleyen "kalp körlüğü"ne düşmekten sakınmalıdırlar. Bu körlük, toplum gemisini kayalara çarptırdığında kimin sağ kalacağı belli olmaz. Allah korusun sağ kalan da başka bir gemide kürek mahkumu olabilir.
Birinci aşama tamam mı?
00:0028/06/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çözüm süreci çerçevesinde yapılan görüşmelerde halkımızın genel olarak problemin "silahsız, kansız, görüşmeler yoluyla, bir haksızlık varsa o giderilerek, haklı bir talep varsa o gerçekleştirilerek" çözülmesinden yana olduğunu tespit etmiştik. Ülkemizin tek problemi PKK değil elbette, ama bu da önemli bir problem, çözülmesinde ülkemiz için büyük faydaların bulunduğu şüphesiz. Çözüme karşı olanların teklifi "dağdakileri sonuna kadar öldürmekten ibaret" idi. Otuz yıldır bu yoldan gidildi, ama her iki taraftan nice canlar gitti, biten tükenen olmadı, hatta arttı. Sonunda inşaallah akl-ı selimin yoluna gelindi (bunu umuyoruz). Çözüm muhtemelen şu aşamalarda olacak: 1. PKK silahları bırakıp ülke dışına çıkacak. 2. Kürtlerle ilgili olan bazı sıkıntılar giderilecek ve onların haklı talepleri gerekli hukuki ve idari tedbirlerle karşılanacak. 3. Yurt dışına çıkmış olan PKK mensuplarından suç işlememiş olanlar yurda gelip normal vatandaş olarak hayatlarına devam edecekler. 4. Suç işledikleri sabit olanlar ülkeye dönmek isterlerse ya affedilecek veya hukuki işleme tabi tutulacaklar.
Son günlerde PKK adına konuşanlar "PKK üzerine düşeni yaptı, birinci aşama tamam, şimdi hükümet ikinci aşama için gerekeni hemen yapmalı" diyorlar.
Sayın Başbakan"ın açıklamalarına göre bölgede terör eylemleri sona ermemiş, azalmış ama sona ermemiş. Ayrıca çekilme de tamamlanmamış.
Süreci sabote etmek isteyen pek çok tarafın olacağında şüphe yok, silahsız çözüm taraftarı olan Öcalan ve onun tabilerine rağmen bazı terör olayları olabilir; ama bu konuda çok hassas olunması, sabotaja prim verilmemesi, gerekli tedbirlerin alınması hayati önem taşıyor.
"Çekilme Haziran sonuna kadar tamamlanır" denmiş, ama şimdi Eylül"den söz ediliyormuş.
Silahların bırakılması gerekirdi. Silahlarla çekilmenin sebebi önem arz ediyor: Güvensizlik mi, tekrar dönme niyeti mi, başka bir şey mi? Bunun açıklanması gerekiyor.
Eğer PKK tarafı güvenmiyorsa, hükümet de güvenmez; güven olmayınca çözüm de olmaz.
Güvenin de ötesinde çekilme bir taktik ise ve ilk emirle silahlı olarak geri dönme niyeti varsa bu daha da vahimdir.
Biz iyi zannımızı koruyalım, bir daha silahla hak talebinin kesin olarak olmayacağına inanalım. Bu inancımızı pekiştirmek için çekilmenin bir an önce tamamlanması ve karşı tarafa da güven verilmesi gerekiyor.
Hükümetin ikinci aşama için atacağı adımların bence en önemlisi "demokratik bir anayasa" yapılmasını sağlamaktır. Kanunlar ve idari tasarruflarla yapılacak olanlar daha kolaydır ve hükümet, birinci aşama tamamlanınca bunları geciktirmemelidir.
Anayasaya gelince bunun, yalnızca hükümete bağlı olmadığını herkes biliyor. Ayrıca demokratik bir anayasanın gidereceği sıkıntılar yalnızca Kürtlere de ait değildir. Bu anayasayı bekleyen pek çok taraf, grup ve fert vardır. İyi bir anayasanın yapılabilmesi için iyi niyetli herkesin gayret göstermesi, tarafların acele etmemeleri ve en önemlisi "bu olmadı, hadi silah başına" niyet, söz ve davranışının kesin olarak ortadan kalkması gerekiyor.
Bu ülkenin halkını Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-şeriatçı diye birbirine düşürmek isteyenler asla bize dost olamazlar; şu halde kimse düşmanın oyununa gelmesin!
Dindarlık İslamcılık sekülerleşme
00:0030/06/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu başlığın ortasında islamcılık, solunda dindarlık, sağında batılılaşma/sekülerleşme var. Bu üç kavram arasındaki ilişki tartışılıyor.
Bazı yazar ve yorumculara göre dindarlık başka islamcılık başka (bunlar birbirine eşit değil), islamcılık bir islâmîleşme hareketi değil, sonucu itibariyle bir sekülerleşme hareketidir. İslamcılarda bilgi-eylem kopukluğu vardır, "bugün İslamcıların neden özel bir kültür, bir sanat akımı üretemediğinin, İslamcılar"da neden inanmış bir mümin ahlakı ve imanına rastlayamadığımızın, rastlasak bile çok az rastladığımızın sebebi biraz da bu arızdan kaynaklanıyor(muş).
Benim bu yoruma/değerlendirmeye itirazım var.
İslamcılığı ve islamcıları belli bir dönemde yaşamış İslam alim ve münevverlerinin düşünce ve hareketlerine tahsis edip öncesi ve sonrasını da bu çerçevede tanımlamaya itirazım var.
Osmanlı"ya batılılaşma mikrobu bulaşmaya başlayınca bazı gayretli müslümanlar buna karşı çıkmış, kendi dinimizi ve medeniyetimizi korumamız gerektiği tezini savunmuşlardır. Bunlar islamcılardır.
Daha sonra bilhassa İttihatçıların hataları Osmanlı"da kavmiyetçilik mikrobunu yaymaya başlamış, bazı gayretli müslümanlar buna da karşı çıkmışlar ve birliğimizin, kardeşliğimizin, sosyal yapımızın temel dayanağı ve rabıtası olarak İslam"ın altını çizmiş, "İslam birliği" ve "ümmet yapısını" savunmuşlardır. Bunlar da islamcılardır.
Tarih boyunca İslamın ve müslümanların maruz kaldıkları meydan okumalara karşı müslümanca tavır alan ve tehlikeleri savmak için fikir ve fiil cihadı yapan müslümanlar İslamcıdır.
Eğer bu isim hoşa gitmiyorsa -ki kendisi de bir islamcı olan Ahmed Naîm Bey"in de hoşuna gitmiyor- başka isim bulalım, ama müsemmayı "sahih müslümanlığın" dışına çıkarmayalım; çünkü bu haksızlıktır.
Eğer dindar kavramı içinde "dini, hayatımızın bütün alanlarında koruma ve yaşatma vazifesi" yoksa bu dindarlık "eksik bir müslümanlıktır". Bu vazife varsa dindar aynı zamanda islamcıdır.
"İslamcılık yüzünü ahiretten dünyaya, ibadet ve tâatta ilerlemeden dünyaca ilerlemeye, zühd hayatı ve ahlakından dünyada müreffeh yaşama amacına çevirmiştir" demek istiyorlarsa bu da gerçeklikle örtüşmeyen bir genelleme oluyor.
İslamcılık isminin ortaya çıktığı zamanlardan itibaren bu çerçevede adı anılan insanları, İsmail Kara"nın listesinden görelim:
Filibeli Ahmed Hilmi, Şeyhülislam Musa Kazım, Said Halim Paşa, Seyyid Bey, İskilipli Âtıf Efendi, Mehmed Akif, Ahmed Naîm, Elmalılı M. Hamdi Efendi, Ferid Kam, M. Ali Ayni, İzmirli İsmail Hakkı, İsmail Fenni, Ahmed Hamdi Akseki, Mustafa Sabri Efendi, Bedîüzzeman Said Nursi, M. Şemseddin Günaltay, Eşref Edip, Nurettin Topçu, N. Fazıl Kısakürek…
Şimdi şablonu bunlara uygulayalım. Allah için söyleyin, "sekülerleşme, inanmış bir müminin ahlak ve imanından mahrum olma bu zevatın kaçına uygun düşüyor! Yarısına bile uygun düşmezse "topunu birden topa tutmak" haksızlık ve dahası gerçek dışına düşmek olmaz mı?
Dün gayretli müslümanlar kendi şartları içinde gerekeni yapmışlar, bize düşen bugün de gerekeni yapmaktır; bu gerekenin başında "İslam"a yönelik meydan okumalar karşısında fikir ve fiil ile cihad" vardır. Bunu yapanlara hangi ismi verirseniz verin Allah onlardan razı olsun!
Açık büfe israfı
00:004/07/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslami ve/veya insani hassasiyeti olanlar "kendine iyi bak"çı olmazlar. Çünkü bu ifade egoizmin, benciliğin, merhametsizliğin, bireysel takılmanın sembol cümlesidir. İnsan gibi insanlar bireylerin, ancak öteki bireyler ile ahlak temelli nice ilişkiler içinde var olabileceklerini ve insan olmanın gereğinin de bu olduğunu bilirler.
Ben kendime iyi bakayım, öteki beni ilgilendirmesin, öteki de yalnızca kendine iyi baksın, başkası onu ilgilendirmesin.. böyle insan topluluğu olur mu?
Ben doydum, giyindim ve ısındım, başkası aç, çıplak ve üşüyor; bende ihtiyacımdan fazlası var, bununla acın, çıplağın ve üşüyenin ihtiyacını gidermiyorum, öylece bakıp seyrediyor ve kendime iyi bakmaya devam ediyorsam, Müslüman olmak bir yana "ben insan" olur muyum?
Lüks otellerde, lokantalarda ve davetlerde açık büfe yiyecek ve içecek sunuluyor. Açık büfe uygulamasının amacı, herkesin istediğinden, ihtiyacı kadarını almasını sağlamak, insanlara istemediğini veya ihtiyacından fazlasını sunmayı engellemek olmalıdır. Gel gör ki, henüz akıl ve iradesini insan gibi kullanmasını öğrenememiş olanlar tabakları tepeleme dolduruyorlar, çatlayıncaya kadar yiyorlar, aldıklarının yarısı artıyor ve bu da çöpe gidiyor.
Dünyada bir tane aç, açık, yoksul olmasa bile bu yapılan israftır, tabiata karşı işlenmiş cinayettir, gelecek nesillerin hakkına tecavüzdür. Kaldı ki bugün dünyada açların ve ihtiyaç içinde ıstırap çekenlerin sayısı toklardan, tuzu kuru olanlardan kat be kat fazladır. Bunları düşünmeden "ağzı serbest bırakılmış harman öküzleri gibi" tıkınmanın İslam ahlak ve âdabı ile insanlık vicdanına uygun düşmeyeceği bilinmiyor mu? Bu uygunsuzluk tıkınanları ve dökenleri rahatsız etmiyor mu?
Bizim (Müslümanların) ahlak ve âdâbına ve bize bunu öğreten Sevgi ve edeb rehberimizin sünnetine geldiğimizde O (s.a.) bize şunu söylüyor: "Irmak kenarında abdest alsanız bile suyu israf etmeyin, boşuna harcamayın".
Geçende bir yaran sofrasında yemek yiyorduk, ben yeterince yiyip durdum, hane sahibi şu kabı "sünnetleyelim" dedi; yani "kalanı da yiyip kabı boşaltalım" diyor. Ben de şöyle dedim: "Asıl sünnet, doyduktan sonra, hatta doymaya yakın yemeyi bırakmaktır."
Doyduktan sonra yemeye devam edip kabı silip süpürmek yerine artanı, fazlayı muhtaca vermek asıl sünnet iken Müslümanların bu kavramı kullanarak "doyduktan sonra da yemeye devam etmeleri" ahiret alameti olsa gerektir.
Allah verdiği nimetlerden bizi sorguya çekeceğine yemin ediyor. Bu sorguda "nimetten kendin istifade ettiğin gibi insan kardeşlerine de el uzattın mı" sorusu mutlaka vardır.
Raporum (1)
00:005/07/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çözüm sürecine katkı yapan âkıl adamların ortak raporunun hükümet tarafından açıklanmasının daha uygun olacağını düşündüğüm için bizim gruba zamanında sunduğum raporumu yayınlamamıştım. Herkes yayınlayınca ben de iki yazıda açıklamaya karar verdim:
Durum
Türkiye"nin pek çok alanda birçok problemi, çözüm bekleyen durumları var; aslında bu geçmişte ve günümüzde az veya çok her toplumda vardır.
Problemlerin daha fazla (kamil manada) demokratlaşma ile çözüleceğine dair genel bir kanaat mevcut. Ama mesela gelir dağılımındaki bozukluk ve buna bağlı olarak sosyal adalet yalnızca demokratikleşme ile çözülemez. Veya demokratikleşme bu problemi de kapsayacak bir mahiyette olmalıdır.
Ülkemizin çözüm bekleyen problemlerinden önemli biri de "Kürt meselesi" ve buna bağlı olarak PKK terörünün sona erdirilmesidir.
Hükümet Kürtlerin ve PKK"nın temsilcileriyle görüşmeler yapmış, bu kesime ait taleplerin demokratik hukuk devleti ilkeleri içinde çözülmesi ve silahlara veda edilmesi konusunda taraflar mutabık kalmışlardır. Bildiğimiz kadarıyla yol haritası şöyledir: Belli bir süre içinde PKK ülkeden çıkacak, zaman içinde silahlar terk edilecek, militanlar normalleşecek ve taleplerin mümkün olanları bir yandan yasama, bir yandan da icra yoluyla peyderpey karşılanacaktır.
Bizim işimiz
Hükümet, yukarıda özetlenen durumu 62 âkıl adama sunarak şunu istedi:
Durum ve amaç bundan ibarettir. Sizden bu süreçte bize yardım etmenizi istiyoruz. Neyi nasıl yapacağınıza siz karar verin, sonunda bize bir rapor hazırlayın, çözüm faaliyetinde bu rapordan istifade edelim.
Biz de âkıl adamlar olarak ülkeyi dolaştık, birçok toplantı ve görüşme yaptık, gözlemlerimiz, izlenimlerimiz, halkın düşüncesi konusunda bilgilerimiz oldu; bu arada talep ve teklifleri de aldık.
Aşağıda bunları benim açımdan özetleyeceğim:
Gözlemler, izlenimler:
Bütün ülkede, çözüm sürecine karşı çıkanlar içinden 4-5 bin kişilik bir grup gerektiğinde şiddete başvurarak eylemler yaptılar. Bunların bir kısmı "çözüm işlerine gelmediği" için, bir kısmı ise çözüm için yapılanları ülkenin birlik ve bütünlüğüne zararlı gördükleri için süreci durdurmak, âkıl adamların faaliyetlerine izin vermemek için çalıştılar. Genel olarak güvenlik güçleri bunları engelledi, zaman zaman güvenlik zaafı oldu ve âkıl adamlar sıkıntılı durumlara düştüler.
Kapalı alan toplantılarına katılanlar arasında her kesimden temsilciler oldu. Bu toplantılarda herkes konuştu, düşüncesini serbest olarak ortaya koydu. Bizler genel olarak düşünceleri tartışmadık, yalnızca açıklanacak noktalar varsa bunları açıkladık. Kendilerine "düşünce ve teklifleriniz kaydedildi, gerekli mercilere ulaştırılacak" dedik.
Otuz yıldır devam eden çatışmadan en fazla zarar görenlerin, ateşin düştüğü yerde canı yananların çözümü daha fazla oranda istedikleri görüldü. Çözüme karşı şüpheli ve isteksiz olanlarda siyasi çıkar unsurunun da etkili olduğu (çözüm başarılı olursa buna öncülük eden iktidarın siyasi kazancının hesaba katıldığı) kanaatindeyim.
Güven ve şüphe konusunda üç farklı psikolojiden söz edilebilir:
a)Hükümete güvenenler, iktidarın yanlış, ülkeye zarar verecek bir adım atmayacağından emin olanlar. Karşı tarafın da "gelinen noktada başka yol kalmadığını gördükleri için" samimi olduklarını düşünenler.
b) İki taraftan birinden (ya hükümetten veya PKK"dan) şüphe edenler.
c) Her iki taraftan da şüphe edenler, "bu işin arkasında bilemediğimiz, açıklanmayan, ama zararlı bir şey" olduğunu düşünenler.
Bu üçüncü grubun diğerlerinden daha az olduğu kanaatindeyim.
Siyasi muhalefet ve onların etkisinde olanlar "kendilerinin ve âkıl adamların çözüm süreci konusunda bilgi sahibi olmadıklarını, kendilerinden bir şeylerin saklandığını" düşünüyor ve söylüyorlardı.
(Devamı var).
Ramazan"da ibadet
00:007/07/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Raporumun devamı var, Mısır, Suriye, Kürtler, Alevîler, Gezi ve sonrası gibi konularda yazılacak çok şey var, ama bunca gürültü patırtı içinde bir Ramazan''a daha kavuştuk. Bundan sonraki yazım çıktığında Ramazan başlamış olacağı için bu yazımda bir giriş yapmayı –daha doğrusu geçmişte yaptığımı hatırlatmayı- istedim.
''İbadet, ubudiyet, tapınma, kulluk'' kelimeleri ''itaat etmek, boyun eğmek, kutsal manada saygı sunmak, en büyük varlık diye iman edilene yaklaşmak için bir takım merasimler ifâ etmek ve hareketler yapmak''tır. Bir ayete göre insanlar ve cinler ''kulluk etsinler diye'' yaratılmışlardır. Kâfiri mü''mini, fâsıkı âbidi, iyisi kötüsü, maddecisi ruhçusu ile bütün insanlar kulluk etmektedir; ancak kimi kula, kimi nefsine, kimi dünya menfaatlerine, kimi gazap ve ihtiraslarına, kimi gerçek diye inandığı bir hayale veya ideolojiye, kimi batıl mabutlara... kimi de yegâne ma''bud (tapılmaya layık) olan Allah Teala''ya.
Bütün hak dinler gibi İslâm''ın da gayesi insanı bütün batıl inanç ve kulluklardan kurtararak kendini ve Rabbini tanıtmak, yalnız O''na ibadet etmesini sağlamak, bütün mevcudiyetiyle O''na bağlamak ve bu bağlılık içinde gerçek hürriyete kavuşturmaktır. İnsan mutlak manada hür değildir ve olamaz; yukarıda işaret edildiği üzere mutlaka bir bağlılığı ve kulluğu vardır; şu halde asıl kölelik ve esaret, insanın kendisinden aşağı veya ona denk olana bağlanması, kul ve köle olması, gecesini gündüzünü onun yoluna feda etmesidir. Hürriyet ise bu bağlılıklardan kurtularak büyüklük ve kemaline sınır, yücelik ve azametine hudut bulunmayan Allah''a bağlanmak, O''na kul olmak, kainata bu kulluk imanı içinde bakmak, her şeyi bu anlayış içinde yerine koymaktır.
İslâm dini bu ''ebedî mutluluk vasıtası kulluğu, bu bağlılık içindeki hürriyeti'' temin edebilmek için insanlığa bir iman nizamı, bir ibadet, hukuk, devlet, iktisat, cemiyet... nizamı getirmiştir. Temizlik, namaz, oruç, hacc, zekât, cihad, Allah rızası için yapılan her davranış, dua, zikir... ibadet binasının bölümlerini teşkil etmektedir. İbadetlerin hikmet ve gayelerinin birisi ve en önemlisi ''nefsi tezkiye, ruhu tasfiye''dir; yani insanı terbiye etmek, bütün imkân ve kabiliyetlerini hayra, iyiye yöneltecek hale getirmektir.
Her yıl idrak edip bir ay yerine getirmeye çalıştığımız Ramazan ibadeti çok değerli ve amaca uygun bir ibadet demeti olup oruç, teravih namazı, sahur, iftar, fukaraya tasadduk ve ikram, ayın sonunda fıtır sadakası gibi ibadetlerden teşekkül etmektedir.
Bu fırsat ayından azami istifadeyi Allah Teâlâ cümle kullarına nasib eylesin!
Raporumun devamını bundan sonraki yazıda vereceğim.
Raporum (2)
00:0011/07/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
(Gizlenen bir şeyler var diyenler oluyordu).
"Eğer şimdilik gizlenen bir şey varsa bunun, behemehal ya icra veya yasama olarak ortaya çıkacağını, sonuna kadar gizlemenin mümkün olmadığını, ortaya çıkınca da milletin gerekli tepkiyi gösteceğini, zararlı ise buna imkan vermeyeceklerini" söyledik; ikna olanlar da olmayanlar da bulundu.
Şüpheler şu şekillerde dile getirildi:
PKK durup dururken silahı bırakıp çekilmez; onların mutlaka ülkemiz için zararlı olacak bir planları vardır.
Başbakan, başkanlık konusunda PKK"den destek alma karşılığında onlara federasyon ve/veya Öcalan"ın serbest bırakılması tavizini vermiştir.
Bu gelişme, ABD"nin BOP"sinin bir aşamasıdır, emperyalizmin oyununa geliyoruz.
PKK terörü çok unsurlu bir olaydır; yalnızca taraflardan birinin barışa yaklaşması bunu sağlamaz, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, Türkiye"yi engellemek isteyen dış mihrakların engellemeleri sözkonusudur; bu sebeple çözüm başarılı olamayacaktır.
Teklifler (Tavsiyeler):
Çözüm konusunda halka devamlı ve açık bilgiler verilmeli, halk, hiçbir şeyin gizlenmediğine ikna edilmelidir.
Kürtlerin talepleri demokratikleşme ile çözülecekse başka kesimlere ait taleplerin de çözüm sürecine ithal edilmesi gerekir. Ülkemizde halinden memnun olmayanlar yalnızca Kürtler değildir. Sağcı, solcu, zengin, yoksul, çalışan, emekli, laik, dindar, Alevi, Sünni… kesimlerin de kendilerine göre haklı ve demokratik talepleri vardır. Çözüm sürecinde bütün kesimler muhatap alınmalı, istedikleri olmasa bile dinlenmeli, demokratik tepki koymalarına imkan verilmelidir.
Taraflar şiddet ve çatışma dilini terk etmeli, barış, anlayış, empati ve saygı dilini kullanmalıdırlar.
Bütün tarafların kırmızı çizgisi "şiddet, çatışma ve silah" olmalı, her ne sebeple olursa olsun silaha, taşa, yakıp yıkmaya sarılma düşünce ve eylemine asla taviz verilmemelidir.
Siyasi muhalefet çözüme ne kadar katkı sağlarsa o kadar sempati ve dolayısıyla oy kazanacağını unutmamalıdır.
İktidar bütün tarafları devamlı olarak katkıya davet etmeli, bu amaçla işbirliğine devamlı açık olmalıdır.
Demokratik bir anayasa çözümün sağlıklı yürümesi ve sonuçlanmasının olmazsa olmaz şartıdır. Bütün taraflar samimi olarak bunu gerçekleştirmeye gayret etmeli, şahsa veya gruba ait çıkarlar bir tarafa bırakılmalıdır.
İyi olanın tamamı olamıyorsa tamamından (olandan ve olmayandan) vazgeçmek yerine olabilen iyiyi gerçekleştirmeli, geri kalanı zamana bırakılmalıdır.
Yersiz ve zamansız tenkitler
00:0012/07/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ABD, İsrail, İngiltere ve gerçek İslam"dan da demokrasiden de uzak duran bazı Arap ülkelerinin ortak plan ve destekleriyle Mısır"da darbe yapıldı, seçilmiş cumhurbaşkanı görevden ve göz altına, anayasa da askıya alındı, kısa zamanda demokrasiye geçileceği ilan edildi.
Bir yandan demokrasiyi yıkıyor, diğer yandan kısa zamanda ona geçileceğini söylüyorlar; gülmeli mi, ağlamalı mı!
Bu önemli, çok yönlü ve geniş etkili olay üzerine bilen bilmeyen, iyi niyetli ve kötü niyetli, özel hesabı olan ve olmayan birçok kişi ve taraf konuştular, yazdılar,
çeşitli tepkiler ortaya koydular ve devam ediyorlar.
Bütün bunları hepimiz takip ediyoruz, burada tekrarına gerek yok, ama İslamcı çevreden gelen ve bence "yeri ve zamanı olmayan" tenkitler üzerinde
kısaca durmak istiyorum.
İhvan"ın iktidar için acele
ettiği, buna hazır olmadığı, Mursî"nin iyi yönetemediği, bütün muhalefeti kucaklayamadığı tenkitleri öne çıkıyor.
Önce bu tenkitlerin "yeri ve zamanının yanlış olduğunu" bir daha hatırlatmam gerekiyor. İyi niyetli Müslümanların bunu, daha önce yapmaları, kardeş yöneticileri uyarmaları, kendileri doğru olanı biliyorlarsa bunu bir şekilde ona ifade etmeleri gerekirdi ve bu yapılsa faydalı olurdu. Ama şimdi yalnızca faydasız değil, aynı zamanda zararlı; zararı ise yüzde yüz haksız olan darbecilere dolaylı destek vermek, hatta yaptıklarını meşrulaştırmaktır.
Mursî ve İhvan"ın hazır olup olmadığı ve hataları bence tartışmaya açıktır; bir kısmını onlar da kabul ediyorlar, ama bir kısmı ictihad farkına dayanır ve taraflarca savunulabilir. Bu yazıda bu konuya girmeyeceğim.
Eğer tenkit edilecekse şimdi bunun muhatabı İhvan ve Mursî değil, Sisi ve onun iplerini
ellerinde tutan taraflardır.
Bazı gerçekleri hatırlayalım:
İhvan iktidara gelince içeride ve dışarıdaki İslam ve/veya İhvan karşıtları onları başarısız kılmak için harekete geçtiler ve ellerinden geleni yaptılar. Bu iktidara karşı olmanın, onlardan rahatsız olmanın baş sebebi "İhvan"ın islamcı olması"dır. İhvan iktidarı Mısır"da, Müslümanlara özgü ve belki de dünyada ilk tecrübesi olacak bir "farklı demokrasi"yi gerçekleştireceklerdi. Bu demokrasi laik olmayacaktı, ama olabildiği kadar çoğulcu olacak, farklı kesimlerin hak ve özgürlüklerini de koruyacaktı.
Bu iktidara karşı olmanın ikinci önemli sebebi dünya oyuncularının kuklası olmaması, Arap Baharı sürecine dahil olarak bağımsız bir ümmet oluşumuna katkıda bulunmasıdır.
Bir başka önemli sebep de İsrail"e rağmen Filistin davasına hizmet etmesi, kapıları ve
geçitleri açarak kardeşlerimize bir parça nefes aldırmasıdır.
Bütün bunlar, İhvan iktidarının hata hanesine değil, başarı hanesine yazılmalıdır. Ve bütün bunları hangi İslamî iktidar yaparsa yapsın malum çevre
buna karşı çıkacak ve engellemeye kalkışacaktır.
Söylediklerimizi teyid eden birkaç olayı da hatırlayalım: Suudi Arabistan ve bazı Arap ülkeleri, Mursî"ye zırnık vermezken Sisi"ye yardım yağdırıyorlar. İsrail ABD"ye başvurarak Mısır"a (Sisi"ye) yapılmakta olan yardımın kesilmemesini istiyor.
Apaçık bir darbeye "darbe"
dememekte ısrar ediyorlar…
Müslümanların şimdi yapmaları gereken Mursî yönetimini ve İhvan"ı tenkit etmek değil, desteklemektir, Sisi"yi ve arkasındakileri da takbih etmektir.
.Herkesi kucaklamak nasıl olacak?
00:0014/07/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İktidarlar, yönettikleri toplumun bütün kesimlerini kucaklamalı, her düşünce, hayat tarzı ve ideoloji grubu ile uzlaşmalı…" deniyor ve bu ifade sık sık tekrarlanıyor.
İyi güzel de bunun nasıl olabileceği konusunda da birkaç söz söylense daha iyi olmaz mı?
Bu nasihatı verenler fert veya grup olarak herkesi kucaklıyor, daha doğrusu herkesle kucaklaşabiliyorlar mı?
Mesela bir askeri veya sivil kesim bir grubun hayat ve varlığına kast eder, onları ortadan kaldırmak ister, bunun için plan ve program yaparsa hedef grup bunlarla nasıl kucaklaşacak? Onları kendi hallerinde nasıl hoş görecek?
Bir fert veya grup diğerine kucağını açtığında karşısındaki arkasını döner, bununla da yetinmez tekme atmaya başlarsa kucaklaşma nasıl olacak?
Uzlaşma da böyle:
Farklı düşünce ve hedef sahibi olan vatandaş gruplarından bazılar, diğer bazıları ile uzlaşmak istemiyor, yıkıcı muhalefetini devam ettirmek istiyorsa onlarla nasıl uzlaşılacak?
Peygamberimiz (s.a.) Mekke"de iken siyasi düzeni değiştirmeye teşebbüs etmeksizin "Müslümanlar olarak hür yaşamayı" talep etti, onlar buna yaklaşmadılar, Müslümanlara inanma ve ibadet hürriyeti tanımadılar, hayatlarına kastettiler, dayanılmaz baskılar ve işkenceler uyguladılar.
Medine"ye hicret ettiklerinde orada yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve müşriklerle anlaşarak bir ortak yönetim oluşturdu. Herkes dinini hür olarak yaşayacak, gerekli noktalarda ortak hareket edecek, hak ve sorumluluk sahibi olacaklardı. Yahudiler ve müşrikler ihanet ettiler, ortaklık bozuldu, Müslümanların hakimiyetinde bir devlet zorunlu hale geldi, bu devlette ötekiler de temel insan haklarından yararlanacaklardı, ama ihanetlerinden emin olmak için Müslümanların kontrolü altında olacaklardı.
Türkiye"de, din, inanç(sızlık) ve mezhep konularında bir uzlaşmayı ve kucaklaşmayı düşünelim; bu nasıl gerçekleşebilir?
Gayr-i müslimlerle uzlaşma "biraz onların dininden, biraz da Müslümanların dininden alıp bir kozmopolit din oluşturmakla" mı olacak? Bu elbette olmaz.
Dine veya İslam"a inanmayanlarla da bu manada bir uzlaşma olamaz.
Alevîler Sünni, Sünnîler de Alevî olmak istemezler. Biraz ondan biraz bundan alalım deseniz bu da olmaz.
Bu gruplar kendi aralarında birbiri ile kucaklaşır, ama farklılarla ne kadar içten kucaklaşabilirler; şüpheliyim.
Peki kucaklaşma ve uzlaşma dışında bir formül yok mudur?
İslam"a ait olana yukarıda işaret ettim.
Demokrasilerde ise iktidar sandıktan çıkar, muhalefet hukuk ve ahlak çerçevesinde muhalefetini yapar, taleplerini ve projelerini halka açıklar, farklı inanç ve hayat tarzı sahipleri başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden hür yaşarlar, şiddete asla başvurulamaz ve hukuk dışına çıkılamaz. Bunun ötesinde uzlaşma ve kucaklaşma yerine "birbirine tahammül" beklemek daha gerçekçidir.
Din ve siyaset
00:0018/07/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dini siyasetten, dünya işlerinden, devletten ayırma konusu, Batı"dan gelen laiklik ve sekülerlik rüzgârı yüzünden en az bir asırdır tartışılıyor.
Bu konuda iki temel tez var:
1.Din iman, ibadet, ahlaktır, diğer konulara din kitaplarının teması tarihi ihtiyaç sebebiyle olup devamlı bağlayıcı değildir; dünya işleri, siyaset, devlet insan akılı, bilgisi ve ihtiyaçları çerçevesinde insanlar tarafından kurulmalı ve yönetilmelidir, din bu işlere karıştırılmamalıdır.
2.Din yalnızca iman, ibadet, ahlak ve ahiretten ibaret değildir, İslam"ın kesin ve açık hükümleri, talimatı, bağlayıcı emirleri dünya işlerinin önemli bir kısmını da yani (dinin, insanların bilgi ve becerisine bıraktığı teknik ve teknoloji dışında kalan hukuk, ekonomi, siyaset, uluslar arası ilişkileri…) içine almaktadır. Bir mümin iman edecek, ibadet edecek, İslam ahlakı ile ahlaklanacak, ama aynı zamanda yine dinin buyrukları gereği olarak faiz yemeyecek, zina yapmayacak, içki içmeyecek, usulüne uygun nikah yapacak, aile kuracak, savaş ve barış yapacak, siyasette, ekonomide, hukukta… Kur"an-ı Kerim"i ve Sünnet"i birinci derecede bağlayıcı kaynak olarak kabul edecek ve uygulayacak.
Ehl-i Sünnet Müslümanlığı ki, hakim Müslümanlık budur ve Şî"a"nın önemli bir kısmı tarih boyunca ve günümüzde ikinci tezi kabul etmişler, birincisini İslam dışı telakki etmişlerdir.
Bu durumda dünyanın herhangi bir yerinde Müslümanlar bir topluluk ve bir devlet oluşturduklarında siyaseti nasıl dinin dışında tutacak ve "siyaseti dinsiz" yapacaklar?
Bir mümin iman, ibadet ve ahlak konularında dinli, diğer konularda dinsiz nasıl olacak?
Eğer mümin, tuvalet adabından ölüme ve sonrasına kadar hayatın her adımında dini rehber edinecekse, buna mecbur ise "siyaseti, dini işe karıştırmadan yapmanın" manası nedir; bunu nasıl anlamak gerekiyor?
Bu sorulara benim cevabım şudur:
Müminler ya İslam"ı her alanda uygulama imkanı bulmadıkça siyasete girmeyecek, devlet işlerinde sorumluluk almayacaklar; bu bir ictihaddır ve tercihtir; ya da böyle bir yaklaşımı İslam"ın ve Müslümanların geleceği/bekası için tehlikeli ve sakıncalı görenler siyasete girecek, ama mevcut şartlarda neyi ne kadar yapmak mümkün ise onu yapacak, kalanı zamana, imkana ve gelecek nesillere bırakacaktır.
Mümin, attığı her adımın dinine, imanına, dolayısıyla Allah rızasına uygun olduğu bilgisi ve şuuru içinde olacak, aksaklılardan af dileyecek, Hz. Peygamber"in (s.a.) örnekliğinde kemale doğru yol almaya çalışacaktır.
Bir seyahat sebebiyle bir iki yazım aksayabilir. Bağışlayın.
Sandıksız demokrasi olur mu?
00:0021/07/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her toplumda gayr-i memnunlar vardır ve genellikle bunlar sandıktan ümitlerini kesmişlerdir; çünkü azınlıktadırlar.
Peki çoğunluk memnun mudur?
Çoğunluğa dahil olanlar da fert ve grup istekleri, çıkarları ve beklentileri bakımından tam tatmin ve memnuniyet içinde olamazlar; ama genel hedefler, kamuya ve ülkeye ait kazanımlar bakımından memnun oldukları sürece sandıkta tercihlerini kullanır ve çoğunluğa dayalı iktidarı gerçekleştirirler.
Demokrasinin sayılamayacak kadar çok problemleri, arızaları, tutarsızlıkları var; lakin insanlar şimdilik bundan iyisini bulamadıklarını söylüyorlar. Bu bağlamda -azınlığın iradesini iktidara taşıma bakımından- sandık problemli ve yetersiz olsa bile az çok demokrasiye hayat verebilmek için başka bir araç bulunamamıştır.
Azınlıkların hak ve özgürlüklerini, demokrasi adına, çoğunluğa karşı savunanlar da sandığı kaldırmaktan söz etmiyorlar; ama "demokrasi sandıktan ibaret değildir" diyorlar ve çoğunluğa bir "demokratik ödev" yüklüyorlar: Azınlıkların hak ve özgürlüklerini korumak, onların da taleplerini karşılamak.
Peki bu talepler çoğunluğun talepleri, değerleri ve iradesi ile çatışıyor/çelişiyorsa çözüm nasıl olacak?
Mesela bazıları "benim/bizim özel hayatımıza kimse karışmasın"; bazıları da "filan yerler mabed olarak kabul edilsin" diyorlar. Sandıktan çıkan çoğunluk iktidar ve tabanı da bunları kabul etmiyor; çözüm nasıl olacak?
"Azınlık mahrum olmasın, çoğunluk kabul etsin" derseniz, çoğunluğun iradesinin hiçe sayıldığı bir "demokrasi" nasıl oluyor?
"Efendim çoğunluk başkalarının hak ve özgürlüklerine niçin müdahale ediyor, onlara ne?" diyenler oluyor.
Peki bu talepler ve istekler çoğunluğa maddi veya manevi olarak zarar veriyor, onların hak ve özgürlükleri ile çatışıyorsa yine bu itiraz yapılabilecek m?
Herkese ait bir meydanda yöneticilerden izin almaksızın toplanan, burada çadırlar kuran, ortalığı sidik kokusuna boğan, küçük büyük çadırlarda karışık yatan, o meydanda hakkı olan başkalarını mahrum edenler engellenirse "özel hayatlarına müdahale" edilmiş oluyor; edilmeyecek mi?
Birisi bir değirmen yapsa sonra "burası mabed"dir dese; kendisi için bunu diyebilir, kendisi gibi düşünenler için de diyebilir, ama çoğunluğa döner de "kanun çıkarın, buranın mabed olduğunu hepiniz kabul edin, herkes, bizim gibi inanmasa da buraya mabed desin" derse azınlık hakkıdır diye çoğunluk buna da mı evet diyecek?
Demokrasinin yeni baştan tartışılmasına bir diyeceğim yok da, azınlığın her talebinin -çoğunluğa rağmen- yerine getirilmesinin teoride kalacağını, uygulamada daha çok sandıktan çıkan iktidarın dediğinin olacağını düşünüyorum. Bu durumda azınlığa düşen ülkenin varlık ve huzurunu tehlikeye düşürmeden talebini devam ettirmek ve yenilerini meşru yoldan alıncaya kadar alabildiği ile yetinmektir.
Kimler ancak kardeştir
00:0025/07/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah"a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız (Hucurât: 49/10).
Bu ayet mealinde geçen "ancak" kelimesi cümlenin başında olsaydı "Ancak müminler kardeştir" denecek ve müminler ile başkalarının maddi veya manevi kardeş olmaları mümkün ve/veya meşru olmayacaktı. Ama âyet öyle demiyor; "müminler arasındaki ilişki ancak kardeşler arasındaki ilişki olabilir; bunun dışına çıkıldığında mümin ahlak ve davranışının dışına çıkılmış olur" diyor.
Müminler ile mümin olmayanların ilişkisine gelince, bunlar bir kere doğumdan kardeş olabilirler; bunun olamazlığı ileri sürülemez. "Manevî ve mecâzî olarak kardeş olabilirler mi?" sorusunun cevabı ise zikredilen ayete göre -imkan dairesinde- müsbet de olabilir. Vuku (gerçekleşme) dairesinde ise genel gerçeklik, farklı dinden olanların birbirine insan kardeşi olarak davranmalarının zor ve nadir olduğudur.
İlgili âyetlerin tamamına bakıldığında müminler hem bütün insanlıktan hem de iman kardeşlerinden sorumludurlar; dünyada haksızlığın engellenmesine (Âl-i İmrân 3/108), din ve vicdan özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin uygulanmasına katkıda bulunmak (Nisâ 4/75; Hac 22/40), ülkede ise bunlara ek olarak mümin kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak ve haksızlıkta ısrar edenlere karşı haklının yanında yer almakla yükümlüdürler. Mealini başa aldığım âyet ikinci yükümlülüğe, bunun dayanağı olan kardeşliğin altını çizerek dikkat çekmektedir.
Birkaç yazıda, "uluslarası ilişkilerde temel kural ulusal çıkardır" diyen modern, zalim ve ahlak dışı görüşe dayanarak Türk dış politikasını tenkit eden müminlere bazı ilâhî talimatı hatırlatacağım. Ama bu yazıda "müminler arasındaki kardeşlik" kavramına ve uygulamasına bakmak istiyorum.
Adama sorarsınız "Burası kimin?". "Bize emanet, mülk Allah"ın" diye riyâkârane cevap verir. Peki madem mülk Allah"ın, sana yalnızca emanet edilmiş, "mülkün sahibinin talimatına uygun" hareket ediyor, "mülk üzerindeki tasarrufunu böyle yapıyor musun?" diye sorulduğunda kem küm eder.
Hani deve kuşuna "Uç" demişler, "Ben deveyim" demiş, "Çök de binelim" demişler "Ben kuşum" demiş ya, bu emanetçiler ve sözde kardeşler de böyledirler; "Emanet ise hakkını ver, kardeş isek kardeş gibi davran" denirse, "ama, lakin, fakat…" diye başlar, birden mülke sapına kadar sahip çıkar, kimseye zırnık koklatmaz, kardeşliği de lafta bırakır, uygulamada daraltır da daraltırlar.
En zararlı daraltma, "bütün müminlere ait olup sıralaması ihtiyaç ve liyakata bağlı" olması gereken kardeşliğin "hizip, grup, tarikat, mezheb, akrabalık, cemaat, parti, menfaat…" ölçütlerine kurban edilmesidir.
Bir işe, bir muameleye, bir imkana layık ve ehil olan mümin kardeş yerine -yukarıda sıraladığım ilişki biçimleri yüzünden- layık olmayan bir başkasını tercih etmek zulümdür ve Allah zalimleri sevmez.
Allah"ın mümin kulları zulme razı
00:0026/07/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yerde zulüm varsa, güç elinde olanlar, zayıfları, çaresizleri eziyorlar, sömürüyorlar, haklarını gaspediyorlar; hasılı zulmediyorlarsa buna dur diyecek gücü olan müminler ne yapacaklar?
Bu sorunun cevabını Kur"an Yolu"ndan alalım:
"Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır." (Nisa: 4/75-76).
Müslümanlar Medine"ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım Yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması"nı yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra Müslüman olup Mekke"den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan Müslümanlarla bu madde gereği iade edilen Müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke"de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah"a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm"ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. İlgili âyetler savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ"nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O"nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından "Allah rızâsı için savaşmak" adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah"a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur"an"a göre tâguttur, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Yanlış anlaşılmasın; bu şartlarda Suriye ile savaşalım demiyorum, ama "zulümden bize ne, biz ulusal çıkarımıza bakalım" diyenlerin mümin ahlakı ile alakasını ortaya koymaya çalışıyorum.
Bütün ilâhî dinlere hak ve hürriyet
00:0028/07/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam"da savaşa, saldırıyı defetmek, zulmü ortadan kaldırmak, din ve düşünce hürriyetini sağlamak için izin vardır.
Sonradan beşer eliyle kısmen değiştirilmiş ve bozulmuş olsalar da aslı vahye dayanan dinlerin mensuplarını, mabedlerini ve kültürlerini korumak da müminlere yüklenmiş ödevler arasındadır.
Allah teâlâ buyuruyor:
"Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kadirdir./Onlar sırf "Rabbimiz Allah"tır" dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah"ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler –ki oralarda Allah"ın adı bol bol anılır– yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir" (Hac: 39-40).
Genellikle bu âyetlerin Kur"an"da savaş izni veren ilk âyetler olduğu kabul edilir. Mekke"de müşriklerin ağır baskı ve işkencelerine mâruz kalan Müslümanlar onlara karşılık vermek istediklerinde Resûlullah, Allah"tan savaş izninin gelmediğini söyleyip kendilerine sabırlı olmalarını tavsiye etmiş, nihayet bu âyetlerin gelmesiyle ilk savaş müsaadesi verilmiştir.
39 ve 40. âyetler birlikte değerlendirildiğinde, inanç özgürlüğünü ve dinin icaplarını yaşama serbestisini sağlama hedefinin, savunma hazırlıklarını haklı kılan sebeplerin başında geldiği söylenebilir
"Manastırlar, kiliseler, havralar" diye tercüme edilen kelimelerin anlamı, ilki rahiplerin ibadet için kapandıkları yüksek ve sarp yerlere yapılmış inziva yerleri, ikincisi Hıristiyanların ve üçüncüsü Yahudilerin ibadet mahalleridir.
Bu âyetin "ki oralarda Allah"ın adı bol bol anılır" şeklinde çevrilen kısmını sadece mescidlerin sıfatı olarak yorumlayan müfessirler de vardır Ancak bütün ilâhî dinlerdeki ibadetlerde Allah"ı çokça anmanın temel hedef olduğunda şüphe yoktur. Ayrıca diğer dinlerin mabedlerinin tahrip edilmesine de Allah"ın razı olmadığı âyetten açıkça anlaşılmaktadır.
Aynı âyetin "eğer Allah"ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı" şeklinde tercüme ettiğimiz kısmını yorumlarken, gerektiğinde savaşın da devreye girebileceği, ayrıca kendisine iman edenlere, putperestlere karşı mücadele gücü vermesi; topluma, bireylerinin birbirlerine haksızlık etmelerini önleyen bir yönetim nasip etmesi, tanıklık vb. hukukî yolları göstererek hak sahiplerinin hak gaspı yapan tarafa karşı korunması gibi durumların da söz konusu olduğu göz önüne alınmalıdır.
Hasıl bütün hak dinlerin adı olan İslam, yalnızca mümin kardeşlere yapılan zulmü değil, diğer din mesuplarına yapılan zulmü de engellemek için elden gelenin esirgenmemesini müminlerden istemektedir.
Suriye"de mazlum hangi taraf
00:001/08/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan önceki üç yazımda Müslümanların birbiri ile ilişkilerinin "ancak kardeşlik ilişkisi" olabileceğini, kardeş olmak için Müslüman olmanın yeterli olduğunu, mezheb, cemaat, tarikat, vb. farkının kardeşlik ve derecesi için ölçüt olamayacağını, dinde derecenin dindarlığa (takvaya) bağlı bulunduğunu, Müslüman olmayanların da mazlum ve mağdur olmaları durumunda yine Müslümanlar tarafından korunmalarının, adaletin tahakuku için gereken ne ise yapılmasının vazife olduğunu… ifade etmiştim.
Bu İslâmî temel kurallar çerçevesinde Suriye"deki olaylara baktığımızda çarpışan iki tarafın ya müminler olduğunu veya birinin mümin, diğerinin ise başka dinden olduğunu varsayalım:
Zulüm (haksızlık, ayrımcılık, adaletsizlik…) ister müminden gelsin, ister kafirden gelsin hak ve adalet tarafında olması gereken müminlerin vazifesi "mağdur ve mazlumun yanında yer almak" ve zalime karşı durmaktır.
Önce zalime nasihat edilir. Nasihatle yola gelmiyorsa -eğer güç dengesi müsait ise- güç kullanılarak zulüm engellenir.
Adamın birisi çıkıp da Suriye"de Esed, ailesi ve mezhebdaşlarının haklı, adil, dürüst olduklarını iddia ederse ya bilgisi eksiktir veya başka (meşru olmayan) maksadı vardır.
Esed ve yandaşları, halkın isyanından önce de zalim idiler, sonra da zalimler.
Önce bu aile ve yandaşları ülkenin nimetlerini sömürüyorlar ve kimse onlardan hesap soramıyordu. Serbest seçim yoluyla yöneticileri değiştirmek ve halkın razı olduğunu başa geçirmek mümkün değildi. Yüzde altı civarında olan Nusayrî azınlık yüzde doksandan üstün tutuluyor ve imtiyazlı bulunuyordu…
İsyan silahlı başlamadı, demokratik usuller ile hak talep edildi, asla şiddet ve silah kullanılmadı. Ama karşı tarafın hak, adalet, demokrasi vb. ile yakından uzaktan alakaları bulunmadığı, ölüm pahasına durum ve mevkilerini korumaktan başka bir düşünceleri de olmadığı için silaha sarıldılar, ülkeyi harab ettiler, yüzbinlerce insan öldürdüler.
Hadi öncesini bir yana bırakalım, gerekçe ne olursa olsun bir yöneticinin, olaylar başladıktan sonra, ülkesine ve insanına, Esed"in yaptığını yapması caiz, meşru, makul, vicdani… olabilir mi?
Olamazsa susanlar niçin susuyorlar, duranlar niçin duruyorlar, köşelerinde "başta şöyle olmalıydı böyle olmalıydı" diye lüzumsuz gevezelikler yapanlar niçin bunu yapıyorlar da hep birlikte "Esed, zalimsin, yaptığın insan olana yakışmaz, yeter içtiğin kan, yıktığın hanuman" demiyorlar!
Şu adı var, kendi yok olan İslam dünyası eğer "İslam dünyası" olsaydı din kardeşlerine olan şöyle dursun, dünyanın hiçbir köşesinde zulüm devam edemezdi.
Mısır"da neler oluyor?
00:002/08/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir sosyal paylaşım sitesinde ve bazı Arap televizyonlarında kullanılan ve gizli yapıldığı anlaşılan bir toplantının görüntülerine göre oturumun Başkanlığını Mısır Anglikan Toplumu Başkan Yardımcısı Papaz Andrei Zeki yapıyor. Mısırlı bir kısım yazar, hukukçu ve akademisyenler, ülkedeki İslami eğilimli grupların siyasi arenadan uzaklaştırılması ve anayasanın iptali gibi konuları ele alıyorlar.
Görüntüde konuşan bir gazeteci özetle şunları söylüyor: "Mısır"da Siyasal İslami akım sorunu Mübarek hatta Enver Sedat döneminden kalmıştır. Çözüm siyasal İslami akımın, siyaset sahnesinden silinmesidir. İsterseniz gelin açıkça şunu konuşalım, romantizmi bırakalım, demokrasi falan… Kan akmıştır, akacaktır.
Hiçbir ülke yoktur ki, bir adım öteye kansız ulaşabilsin. Bizim konumuz halk savaşına dönüştürmemek,
çok kan akıtmamak…"
Kapalı kapılar ardında daha nice böyle toplantıların yapıldığında şüphe yok.
Farklı inanç, ideoloji ve siyasi hedef sahiplerinin farklı konuşmaları ve yorumları olacaktır; biz Müslümanlar olaylara nasıl bakmalıyız? Göz boyayan, kafa karıştıran propagandalara ve saptırmalara kapılarak "Mursi şu hataları yaptı, Müslümanlar devlet yönetimine hazır değiller, ülke nereye giderse gitsin biz başımıza belayı satın almamak için herşeyi kabullenip kendi işimize (bu da ne ise) bakalım" mı diyeceğiz, yoksa olaylara Müslümanın imanı, ahlakı, firaseti ve sorumluluğu penceresinden mi bakacağız?
Elbette ikncisi.
Mısır"da ve başkalarında islâmî devlet ve yönetimin karşısında iki önemli engel var: 1. İslam ülkelerinin başına çöreklenmiş bulunan yiyici, işbirlikçi, sivil veya askeri dikta yönetimleri; 2. Başka dinler, ideolojiler ve ulusal çıkarların sebep olduğu "İslam karşıtlığı".
Mısır"a buradan bakınca şunu apaçık görürüz/görmeliyiz: Bu iki grup(engel) âdeta işbirliği içinde önce Mursî"nin başarılı olmaması için ellerinden geleni yaptılar, sonra darbeyi kışkırttılar, sonra darbecilere
maddi ve manevi
olarak sahip çıktılar.
ABD ve Avrupa ne ister, ne istemez?
İslamî yönetimi istemez, kendi çıkarları ve politikalarına alet edebilecekleri yönetimleri isterler.
Eğer engellenmeseler Mursî ve partisi, Mısır"ın sağduyulu halkı ile elbirliği yaparak Müslümanlara özgü bir demokrasi örneği sergileyecekler(di).
Bakın Mursî, Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton"a ne diyor:
"Ben, tüm dünyanın ve Avrupa Birliği"nin takip ettiği şeffaf seçimler aracılığıyla halkım tarafından seçildim. Görevden uzaklaştırılmam da ancak demokratik yollarla ve halkın oyladığı anayasa uyarınca olabilir. Eylül ya da ekim ayında genel seçimler sonrası görev sürem ile ilgili ülkede anayasal boşluk doğmasın diye referandum düşünüyordum. Mesele koltuğa bağlılık değildir. Mesele 2011 Ocak Devrimi"nin demokratik kazanımlarını korumaktır."''
ABD, AB, demokrasi ve Türkiye
00:004/08/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ABD ve AB zaman zaman Türkiye hakkında raporlar yayınlıyorlar, Türkiye"deki demokrasi ve insan haklarına riayet durumu hakkında değerlendirmeler yapıyorlar; yani kendilerinde bu hakkı görüyorlar, bizi güdülecek, eğitilecek, reşidliği tamamlanmamış bir ülke ve toplum olarak görüyorlar.
Bu durum beni rencide ediyor ve en azından "Niçin biz de ABD ve AB"deki demokrasi, insan hakları uygulaması, çifte standart, modern sömürü, başka ülkelerin iç işlerine karışmak gibi konularda raporlar hazırlayıp dünyaya duyurmuyoruz" diyorum.
Adamlara bak, utanmadan, yüzleri kızarmadan, kelleden ziyade pişmiş ve pişkin olarak işlerine gelince askeri veya sivil diktatörleri, kralları, despot yöneticileri destekliyorlar, onlarla işbirliği yapıyorlar, bunların ülkelerindeki insan hakları ihlallerini görmezden geliyorlar, demokrasi yokluğundan şikayet etmiyorlar… İşlerine gelmediği zaman, dünyanın gözü önünde hilesiz hud"asız ve yüzde ellinin üstünde bir oranla seçim kazanmış devlet başkanını askeri darbe ile makamından indiren suçlu askerle "Siz darbe yaptınız, bu meşru değildir, derhal kışlanıza çekilin ve cumhurbaşkanını serbest bırakın, işinin başına dönsün" demiyorlar. Kem küm ediyorlar, seçilmişlerin zamanında demokrasinin eksik olduğundan söz ediyorlar… Peki Mursî"nin eksik demokrasisi tenkit konusu oluyor da, Sisi"nin demokrasiyi öldürmesi niçin tenkit konusu olmuyor, üstüne üstlük "Ordunun demokrasiyi inşa ettiğinden" söz ediliyor.
Kırk yıl daha yaşasam böyle bir saçma sözü duyacağım aklıma gelmezdi: Demokrasi, eksikleri olan demokrasi ile değil de darbe ile inşa ediliyor!!!
AB ve ABD"nin, başka ülkelere yönelik politikaları ahlak dışı bir politikadır ve belirleyici unsur "ulusal çıkar"dır.
AB ve ABD Türkiye"ye dönük olumsuz bir tenkitte/değerlendirmede bulunduklarında derhal onlara dönüp şu soruları sıralamak gerekiyor:
Siz ülkenizde yaşayan azınlıklara, kendi vatandaşlarınız gibi davranıyor musunuz?
Sizde siyahla beyaz, Müslüman ile Müslüman olmayan hem yazılı belgelerde hem de -daha önemlisi- uygulamada eşit midirler?
Geri kalmış veya kalkınmakta olan ülkelerin yer altı servetlerini ucuza kapatmak, vermek istemezlerse güç kullanmak, iç işlerine karışmak, gerekirse darbe yaptırmak ve kargaşa çıkarmak… ahlak ve vicdan ile birlikte olabilir mi? Siz bunları "hep yaptığınıza göre" ahlak, vicdan, insan hakları ve demokrasiden dem vururken yüzünüz kızarmıyor mu?
Bir "uluslararası toplum" lafı tekrarlanıp duruyor.
Allah aşkına bana bu toplumu parmağınızla işaret ederek gösterebilir misiniz? BM mi, Güvenlik Konseyi mi, sivil oluşumlar ve teşebbüsler mi…? Eğer bunlar ise yandı zayıflar, kazandı güçlüler!
Müslüman münevverler, alimler ve kanaat önderleri halkları ile meşgul olacak, müslümanları uyandıracak, dünyada olup bitenleri doğru anlatacaklar, bu halklar ümmeti yeniden teşkil etme yoluna girecekler, ümmet oluşunca dünyaya rahmet inecek, "İslam barışı"nın huzurlu gölgesinde insanlar mutlu olacaklardır.
Fıtır Bayramı"nda neler oluyor?
00:008/08/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Fıtr" kelimesi yarmak, yaratmak, ilk yaratılış durumu, orucun sona ermesi gibi manalara geliyor. Bizim "Ramazan Bayramı" dediğimiz bayramın da asıl adı "Fıtır Bayramı"dır; çünkü bu bayramın bir manası da oruç ibadetini başarı ile yapan müminlerin oruçlarını açtıkları, böyle bir ibadete muvaffak oldukları için Allah"a şükrettikleri, O"nun lütfettiği maddi ve manevi nimetlerle mutlu oldukları, bu mutluluğu sevinç ve nezih eğlencelerle de ızhar ettikleri, bu güne mahsus maddi yardım (fıtır sadakası) ile nimeti paylaşarak süruru yaygın hale getirdikleri gündür. Aşağıda mealini vereceğim hadise göre bugün "büyük ve genel af" günü de olduğu için günahlarından arınmış müminlerin "dünyaya geldikleri, yaratıldıkları gün"de olduğu gibi tertemiz hale dönmelerinin, hayat için beyaz bir defter açmalarının insana bahşettiği saadet duygusunu yaşadıkları gündür.
Peki bayram gününde, müstesna kişiler dışında insanların gözleriyle göremedikleri âlemlerde
neler oluyor?
Cevabı, vahye muhatab olan Allah Sevgilisi,
Âlemlere Rahmet Peygamberimiz (s.a.) veriyor:
Bayram günü olunca melekler sokak başlarını tutar ve müminlere şöyle seslenirler: "Size lutuflarda bulunan ve üstelik bolca ödüller de veren kerem sahibi Rabbinize koşun! Gece namaz kılmanız istendi kıldınız, gündüz oruç tutmanız istendi tuttunuz, Rabbinize itaat ettiniz, hadi gidip ödüllerinizi alın!"
Bayram namazı kılınınca da şöyle seslenirler: "Haberiniz olsun, Rabbiniz günahlarınızı bağışladı, evlerinize doğru yolda olarak dönün; çünkü bugün ödül günüdür, manevî göklerde bu güne "ödül günü" adı verilmiştir".
Kul isteye isteye günah işlemez; istemeyerek işler. Nefsi ve şeytanı ile imanı, iradesi ve ahlakı arasındaki mücadeleyi kaybettiği, nefsine yenildiği zamanlarda günah işler ve henüz kalbi kararmamış, hala Rabbi ile kulluk alakası mevcut ise derhal pişman olur, üzülür, ağlar, telafi yolları arar, tevbe eder, af diler. Kullarının bu durumlarını kendilerinden daha iyi bilen Mevlâ, onlara temizlenme, hayata yeni doğmuş gibi yeniden başlama fırsatları da verir. Bazı günlerde ve gecelerde genel af ilan eder, kulu ile arasına girmiş olan günah perdesini yırtar, dünya hayatının en büyük saadet vesilesi olan "kulluk bilinci ve huzurunu", arada günah ârızası olmaksızın doya doya yaşama imkanını bahşeder.
Allah"ın has kulları kulluktan sevap, karşılık, ödül vb. de beklemezler. Onların ibadetten aldıkları zevk ve yaşadıkları saadet ödüllerin en büyüğüdür. Zaten En Büyükleri de (s.a.), "Şu dünyada bana eşsiz saadet veren bir şey varsa o da namazdır" buyurmuştur. Bu has kulluk yolu herkese açıktır, Allah bu yolu asla kapatmaz, kapatırsa kullar kapatır, ama O"nun rahmeti öfkesinden baskın olduğu için kula öfkelenip yüzüstü bırakacağına düştükçe kaldırır, çamurunu pisliğini (günahlarını) temizler, mahcup yüzünü yine kendine döndürür, defalarca yeni, beyaz, tertemiz sayfalar açarak has kulluğu yakalama fırsatı verir.
İşte böyle bir gündür "Fıtır Bayramı" günü.
Ağzındaki baklayı çıkardı
00:009/08/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Günlerdir yazıyor, ağzı kalabalık, çok bilmiş, hükümleri kesin ve keskin bir "gazeteci". Kaddafi"yi, Hüsnü Mübarek"i, Esed"i ve benzerlerini tutuyor, bu zalimlerin saltanatına son vermek isteyen Müslüman halkı ve onların önemli bir parçası olan İhvan"ı yerden yere vuruyor, sapla samanı birbirine karıştırıp duruyordu.
Acaba bu zatın asıl maksadı nedir?
Kimden ve neden yanadır?
Diye soruyor ve merak ediyordum. Sonunda bir dizi yazının sonuncusunda baklayı ağzından çıkardı, ben de ne olduğunu, ne dediğini, niçin dediğini anlayıp rahatladım.
Siyaset ve demokrasi yoluyla iktidara gelmek ve İslam ile bağdaşabilir bir demokrasi tesis etmek için çabalayan İhvan hakkında bakın ne diyor:
"Her iki koşulda iktidara gelmeyi amaçlayan bu İslamcılar sonuçta devleti ve toplumu İslamlaştırmayı hedeflemektedirler. Bu amaçlarını engelleyecek her kim olursa olsun onlar için o saf dışı bırakılması gereken bir düşmandır. Mısırlı Müslüman Kardeşler"in aydın ve din adamları
arasında bir gecelik sohbet bu gerçeği çok net ortaya çıkarır. Söylem ile eylem arasındaki farkın yani takiyenin ne kadar keskin olduğu hemen anlaşılır…"
Günaydın mı demeli, ne demeli bilemedim.
Hangi Müslüman "toplumu İslamlaştırmayı hedeflemez"? Çok bilmiş bey, biraz da İslam ve dinler tarihi okusaydı olmaz mıydı? "Toplumu kendine kazanmak" istemeyen bir din var mıdır?
İslam dini Müslümanlara "insanları dine davet" vazifesini vermiştir. Batıl dinlerden farkı ise "zorlamanın olmaması"dır. Müslümanlar ötekilere İslam"ı anlatırlar, mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın İslam ile müşerref olması için ibadet duygusu içinde çaba gösterirler. Bir toplumda Müslümanlar yeterli sayıya ve güce ulaştıklarında hayatın her alanında İslam"ı uygulamak üzere yola koyulurlar. Toplum içinde Müslüman olmayanların da insan haklarından istifade ederek yaşama hakları vardır; yeter ki, din ve ideolojilerini başkalarına kabul ettirmek veya İslam"a ve Müslümanlara zarar vermek üzere silaha sarılmasınlar, şiddete başvurmasınlar. Bunu yapmadıkları sürece onların da ve bu arada Müslümanların da islâmî hükümeti denetleme ve tenkit hakları vardır. İcraatı beğenmezlerse (yani yöneticilerin, islâmî meşruiyetin dışına çıktıklarına veya beceriksiz olduklarına kanaat getirirlerse) oylarını, iktidarı değiştirme yönünde kullanırlar. Halkın çoğunluğu hangi kadroyu iktidara getirirse onu hükümet olarak bilir, vatandaşlık vazifelerini yerine getirirler.
Laik demokrasilerde şiddet kullanarak rejimi değiştirmek, şeriat getirmek nasıl kabul edilemezse, islâmî yönetimlerde de şiddet kullanarak şeriat düzenini yıkmaya kalkışmak kabul edilemez. Şiddet kullanmaksızın ülke halkını ikna ederler de serbest oylarla rejim değişirse buna karşı yapılacak şey barış içinde insanları aksine ikna etmeye çalışmak olur. İşte İhvan da bunları yapmak ister.
Hasılı şunu anladım ki, bu "gazeteci bey"in korkusu şeriatmış, islamî düzenmiş, zalim diktatörleri de bu düzene yol vermedikleri için tutuyormuş.
Eh ne diyelim, insanlar arasında öylesi de olacak, böylesi de…
"Yahu kim bu gazeteci?" diye soruyorsunuz ama isim vermem; ismin ne önemi var, fikri bilelim ve onu tartışalım.
Sürecin aşamaları
00:0011/08/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Silah ve şiddet yerine diyalog ve demokrasi yoluyla hak arama, bir daha asla silaha dönmeme, inadına barış ve demokrasi yolunda ilerleme, bugün olmadı yarın, yarın olmadı ertesi gün elde etme ümidi ile hep hukuk ve meşruiyetten yana olma manasındaki "barış süreci" şimdilik devam ediyor. Ancak PKK ve onun siyasi temsilcileri "süre" veriyorlar, hükümeti samimi olmamak, ayak sürümek, kararsız olmakla itham ediyorlar, en kötüsü aba altından sopa göstererek sözü "şu tarihe kadar dediğimiz olmazsa yine silaha başvururuz" demeye getiriyorlar.
İşte asıl samimiyetsizlik ve çelişki budur!
"Silahlara veda, diyalog ve demokrasiye dönüş" kararı ve söylemi samimi ise -ki, biz hala böyle olduğuna inanmak istiyoruz- asla silahtan, şiddete dönmekten söz edilemez; edilirse olup bitenin bir nihai karar değil, deneme olduğu ortaya çıkar.
BDP ve Öcalan adına konuşan bir milletvekili "Kürt halkının taleplerini şu kadar madde olarak hükümete sunduk, şu tarihe kadar mutlaka kanunlaşması gerekiyor…" diyor.
Türkiye"de başka etnik kökenliler gibi Kürtler de var, ama BDP"nin veya PKK"nin bütün Kürtleri temsil ettiklerini kabul etmemiz mümkün değil; çünkü seçim sonuçları ve Kürtlerin büyük bir kitlesinin AK Parti"ye oy verdiğini herkes biliyor.
Demokratikleşme paketi de yalnızca BDP"ye ait değil, başta iktidar olmak üzere diğer partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının da demokratikleşme paketleri var. Bu paketlerin ortak ve farklı maddeleri mevcut. Meclis müzakere eder, bir kısmını kabul, bir kısmını ise reddeder. Reddetti diye nasıl diğer gruplar silaha sarılmıyorsa BDP"nin temsil ettiği
grup da silaha sarılamaz; sarılırsa hukukun, meşruiyetin, demokrasinin dışına çıkmış olur ve karşılığını görür; yani bundan kimsenin kazançlı çıkması mümkün değildir.
Bir de tarafların değerlendirilmesi ve kullanılan dil meselesi var.
Empati yapalım ve diyelim ki, bir kısım Kürtlere göre Öcalan bir kahramandır, liderdir, PKK bir gerilladır,
hak savaşçılarıdır…
Onlar da empati yapsınlar ve desinler ki, devlete göre ortada büyük bir suç vardır, bu suçu işleyenlerin bir kısmı yakalanmış, mahkum olmuş ve cezalarını çekmektedirler, bir kısmı ise suç işlemeye devam etmektedirler.
Devlet böyle düşünür ve böyle davranır. Buna rağmen AK Parti, geleceğini riske atarak ülkenin ve halkın menfaatini kendi menfaatinin önünde tutarak "asilere" el uzatıyor, "bu yol yanlış, gelin silahsız çözelim" diyor; bu ele, karşı taraf da el uzatıyor, "Evet, öyle yapalım" diyor. Şu kadar zamandır kan akmıyor, bölge halkı memnun ve huzurlu, hayat yavaş da olsa normale dönüyor, şimdi dönüp de "ya hemen dediklerimizi yapın, istediklerimizi verin ya da silaha sarılırız" demenin alemi var mıdır? Otuz yıldır bu ülke neler kaybetti, ülkesini ve halkını sevenler yine kayıp yıllara dönerler mi?
Lütfen herkes samimi olsun, hukuk ve meşruiyetten sapmasın, dilini de kontrol etsin!
Büyük balığın oyunları
00:0015/08/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ecdadımız bir "devlet-i muazzama" kurmuşlar, İslam fethi ile büyük bir coğrafyada egemen olmuşlar, bu egemenliklerini zulüm için değil, adalet, huzur, hayra yönelik hürriyet için kullanmışlardı. Birden fazla iç ve dış sebepler bu "muazzam, büyük, ulu devlet"i zayıflattı, parçaladı, dünkü küçük devletler "düvel-i muazzama", büyük devlet ise "hasta adam" oldu. Adı büyük kurtlar hasta adama saldırdılar, her biri eline geçirdiği uzvunu gövdesine indirdi, "İslam"ı devletten, siyasetten ve zaman içinde toplumdan dışlamak şartıyla" bir avuç toprak üzerinde "laik cumhuriyete" izin verdiler.
Geçmiş zamanlarda kuzuyu yemeye karar vermiş olan aç kurtlar, iç işlerimize müdahale edebilmek için mesela Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkların haklarını bahane ediyorlardı. Şimdi de bunların varisleri var; bunlar kuzu postuna bürünmüş domuzlar, ayılar ve kurtlardan oluşuyorlar. Kendi aralarında birlikler kurmuşlar: AB, BM, GK, Şanghay Beşlisi… Ama bu birliklerin tek amacı, parlak sözler ve çekici bahaneler ileri sürerek güçlülerin güçsüzleri sömürmeye devam etmelerinden ibarettir. Uluslararası hukuk ve kurallar, ne kadar çeksen o kadar uzayan lastik misali güçlülerin menfaati yönünde çekiliyor. Mesela İsrail saldırırsa, dengesiz güç kullanırsa, kuralları ihlal ederse BM"de birkaç güzel konuşma yapılır, gaz alma kabilinden karar da alınır, ama GK"de derhal veto hakkı kullanılır, İsrail"in yaptığı, "meşru savunma hakkını kullandığı" gerekçesiyle yanına kâr kalır. Filistin en küçük şüpheye yer bırakmayacak bir gerekçe ile birkaç çocuk oyuncağı füze atar kıyameti koparırlar, Filistin"e idam kararı çıkarırlar.
Şimdi gelelim büyük balığın -sıraya göre- son oyununa.
Mısır"da yıllardan beri bir asker diktatör, ABD"nin izni ile iktidarda, bir yandan kendisi ve çevresi kese ve kasalarını dolduruyorlar, bir yandan da onları iktidarda tutanların -ki bunların içinde İsrail"in önemli bir yeri vardır- çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Bu oyun devam ettiği sürece ne demokrasi, ne halkın menfaati ve iradesi sözde büyükleri ve sözde uluslararası toplumu ilgilendiriyordu. Halk "yeter, söz milletindir" diyerek harekete geçti, silahsız bir devrim ile kendilerine uygun bir demokrasiyi gerçekleştirmenin yoluna girdi. Ülkede ve çevrede dengeler değişmeye başladı, Filistinlilere bir parçacık nefes aldırıldı, Arap Baharı desteklendi, İslam ülkeleri arasında işbirliğinin güçlendirilmesi yönünde adımlar atıldı… Tabii büyük balık, küçükleri yutma güçlüğüne düşeceğini anlayınca hemen harekete geçti, askere uygun vasıta ile emrini verdi ve herkesin gözü önünde, bağıra bağıra bir darbe yapıldı, demokrasi engellendi, iyiye giden düzen bozuldu.
Uluslararası hukuk ve teamüllere göre ne beklenmeliydi?
Hemen ilgili kurumlar toplanmalı, "bu bir darbedir, suçtur, meşru değildir, derhal son verin ve seçilmişler işlerine devam etsinler" diye karar almalıydılar.
Peki onlar ne yaptılar?
"Bu bir darbedir" bile demediler.
Uzaktan yakından gelen arabulucular, meşru olmayanı meşruluğa çağırmak yerine, meşru olana "sen bunu kabullen" dediler. Kabullenmeyince de ikinci katliam başladı, yüzlerce ölü, binlerce yaralı!
"Yıkılsın bu dünya" diyenler haklı değil mi?
Bu dünya düzeni mutlaka yıkılmalı ve değişmelidir. Ve değişecektir; ama "kanlı mı, kansız mı" orası belli değil.
İki yol da yanlış
00:0016/08/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İster bir kısım halkın ayaklanması, şiddete başvurarak, yakıp yıkarak, öldürüp yaralayarak duruma hakim olması ve seçimle işbaşına gelen iktidarı alaşağı etmesi, yerine kendilerinin veya istedikleri bir grubun gelmesi şeklinde olsun, ister bütün bunlara benzer haksız ve hukuksuz eylemleri asker yapmış olsun her iki yol da yanlıştır.
Doğru ve meşru olan yol hangisidir?
Laik demokrasilerde iktidarın yaptıklarını beğenmeyenler serbestçe tenkit haklarını kullanırlar, kanunlara uygun olarak toplantı ve gösteri yaparak itirazlarını kamu oyuna sunarlar, sivil toplum kuruluşları ve partiler olarak yanlış ve doğru hakkındaki düşünce ve tercihlerini açıkça söyler ve savunurlar; bütün bunları ya iktidarın yanlışlarını doğrultmak veya bir sonraki seçimlerde mevcut iktidarı düşürmek için yaparlar. Nihayet seçim tarihi gelir, sandık ortaya konur, iktidar ve taraftarları da düşünce ve projelerini seçmenlerle paylaşırlar. Seçim sonucunda ya muhalefetin dediği olur, iktidar değişir veya iktidarın dediği olur onlar yönetime devam ederler. Laik demokratik hukuk devletlerinde başka bir meşru yol yoktur.
İslam"da (bir çeşit demokrasi olan İslâmî rejimde) yasama, yürütme, yargı ve denetim meşruluk kaynağını dinden alır. Bu temel şarttır. Hazırlanacak olan anayasaya da "belli sürelerde başkan ve iktidarın devam edip etmeyeceği seçimlerle belirlenir" deniyorsa -ki, bu ilk dönemlerde zaman zaman yapılan bey"at yenilemelerine benzer- seçimler yapılır ve sandıktan çıkan sonuç bağlayıcı olur. Ülkede her vatandaşın tenkit ve denetim hakkı bulunmakla beraber bunu, ilmi ve ahlakı ile temayüz etmiş kişilerin ümmeti temsilen yapması daha uygun görülmüştür. Bu kişiler bir mecliste toplanabilirler, iktidarı devamlı denetlerler, iktidar da onlarla istişare ederek (danışma yaparak) ülkeyi yönetir. Hz. Ebu Bekr"in dediği gibi "yönetim Allah ve Resulü"ne itaat ettiği (hukuk ve ahlak yolundan ayrılmadığı) sürece herkes ona itaat eder; bu durumda isyan büyük günah olur. İktidar meşru yoldan saparsa meclis onu iktidardan uzaklaştırır, direnirse ve meclis (seçkinler, alimler, kanaat önderleri) durumu böyle değerlendirirse iktidar zorla değiştirilir.
Bazıları Mısır olayları ile Gezi olaylarını karşılaştırıyor ve "ikisi aynıdır; biri demokraside, diğeri darbe ile yapılıyor" diyorlarmış. Bu karşılaştırma ve benzetmeyi anlamakta güçlük çekiyorum
Bir kere Gezi olayının başlangıcı, bir tespit ve iddiaya göre çok dar bir alanda tenkit ve hak talebi ile ilgili idi. Ama hukuka aykırı işgal haline gelince devlet müdahale etti; bu müdahalenin dozu tartışılabilir, ama Mısır"da olanla mukayese edilemez.
Sonraki aşamada bir avuç haydutun şiddete başvurarak iktidarı değiştirme isyanına dönüştü; bunun da Mısır"da olanla bir benzerliği yok.
Mısır"da seçilmiş, meşru bir iktidar var, bu ülkenin şartlarına uygun bir demokrasiyi tesis için çalışıyor, iktidarın yaptıkları ülkeyi soymakta olan askerlerin işine gelmiyor, darbe yaparak demokrasiyi durduruyorlar.
Bu yapılana "darbe" demeyenler, "meşru değil" demeyenler, "kınamayanlar", Gezi olaylarını örnek göstererek "saptıranlar", "zulmü alkışlayanlar" aynaya bakıp "ne olduklarını" teşhis etsinler!
Zaruret hali istismarı
00:0018/08/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aykut Topkan genç bir imam, öğrenmeye ve bilgisini hayırda kullanmaya azimli. Zaruret halinde faizli kredi ile mesken edinme konusundaki bir yazımın maksadı dışında kullanılmasından endişeli, aşağıdaki mektubu yazmış, bunu okuyucularımla paylaştıktan sonra bir ek açıklama da yazacağım.
"… siz "çaresizlik sebebiyle kredi alınabilir" diye fetva verdiniz. Günün Meseleleri ve Ticaret İlmihali kitaplarınızdan zaruret bölümlerini enine boyuna okuyup inceledim, gerçekten fakihlik böyle bir şey olsa gerek; fıkhın realiteye uygun olması gerektiğini ortaya koymuşsunuz. Ancak şimdi -imam olduğumu söylemiştim- arkadaşlar, "Hayreddin Karaman fetva verdi" diyerek araba ve ev alabiliyorlar, hatta modası geçince değiştiriyorlar... Ben şahsen sizin ortaya koymuş olduğunuz zaruretin bende ve durumumda olanlarda oluştuğunu düşünmüyorum; çünki siz "parayı işletme" şartı da koyuyorsunuz; bir memur işletebilir parasını, hiç işletmese kenara koysa on yıl sonra ev alabilir, iki yıl sonra da araba. Ben 24 yaşında imamım, ne araba alabilirim ne ev, ama aklımı kullanıp birikim yaparsam iki yıl sonra araba on yıl sonra ev alabilirim. Herşey hemen olmaz, zaman ister; zamanla olması mümkün olan birşey nasıl zaruret kapsamında olacak anlamıyorum. Sizin suçunuz yok tam okumayarak kendine pay biçenlerde suç... Nasıl doğuda Şâfiî"nin, batıda Ebu Hanife"nin nikah fetvası istismar ediliyorsa sizin ki de o durum. Bence siz fakıhliğinizin gereğini yapıyorsunuz. Siz zarureti diken üstünde oturmaya benzetiyorsunuz, ama o rahatsızlık kimsede yok, minderde oturmaktan daha rahatlar. Konuyu dağıttım belki hocam, ama isminizin istismar edilmesine ve yanlış tanınmanıza içim el vermiyor. Ben, benim ve durumumda olanların sizin zaruret anlayışınıza dahil olmayacağı kanaatindeyim. Benim sizden istirhâmım anlatmaya çalıştığım zümre sizin anlattığınız zaruret kapsamına dahil mi? Dahil diyorsanız açıklayınız; dahil değil diyorsanız bir köşe yazısı yazmanızı rica ediyorum ki, insanlar özellikle hocalar yanlışa düşüp insanlara da kötü örnek olmasınlar, zaruret olsa dahi insanların gözü önünde almasınlar, konuşmasınlar. Halk anlamaz zaruretten, "Faiz haramdır kardeşim" der geçer ve hocalara da "Kılıfı bulmuşsunuz" der. Bu konuda biraz dertliyim kusuruma bakmayın değerlendirmelerinizi heyecanla bekliyorum. Saygılarımla".
Bir konu hakkında kulağa gelen söylentilerle yetinmeyip araştırmak, "kim, nerede, nasıl söylemiş" sorusunu sormak, gerekiyorsa sözün veya fiilin sahibine ulaşarak işin gerçeğini öğrenmek, ancak bundan sonra bir kanaat sahibi olup gerekeni yapmak ne güzel; dinimiz ve ahlakımız da bunu emrediyor. Aykut Hoca bu konuda güzel bir örneklik sergiliyor.
Bu konuyu hakkıyla öğrenmek isteyenler benim siteme girerek (www.hayreddinkaraman.net) yazdıklarımı okumalılar. Ayrıca "İslam"ın Işığında Günün Meseleleri" veya "İş ve Ticaret İlmihali" isimli kitaplarımdan bu konuya dair kısımları okumalıdırlar.
Biz zarureti tarif ederiz, kimin durumunun bu çerçeveye girdiğini belirlemek ise mümin mükellefin işidir.
Havîc-i asliyye denilen ve temin edilmediğinde insana sıkıntı veren, hayatın normal akışını engelleyen ihtiyaçlar "zaruret kapsamına" giriyor. Bir insanın ailesiyle oturacağı, haline uygun bir mesken, işi veya hayatı için gerekli olan -olmadığında sıkıntıya sebep olan- mütevazı bir araba, sadece hayatı devam ettirmek için değil, dengeli ve yeterli beslenmek için gerekli gıda… bu ihtiyaçlar arasındadır. Kirada oturmak ev sahibi olmanın yerine geçmez ve sıkıntıyı gidermez. Bu ihtiyaçları karşılamak için Müslüman önce kendi imkanlarına bakacak. Kendinde mecal yoksa karz-ı hasene (menfaatsiz ödünç verme uygulamasına) başvuracak, burada yoksa faizsiz bankaya başvuracak, burada da yoksa (olmuyorsa veya arada önemli ve zaruret halinin devamına sebep olacak kadar büyük fark varsa) diğer bankalara başvuracak. "Ben yine de diğer bankalara başvurmam, takva adına sıkıntıya katlanırım, ailem ve çocuklarım da katlanırlar" diyebiliyorsa bunu uygulayacak.
Bir başka yazımda sıraladığım bu çareleri biraz daha açacağım.
Zarurete düşürenler sorumlu
00:0022/08/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir insan, hele de Müslüman topluluğunda varlıklı kimseler ve yokluk içinde olanlar bulunduğunda, varlıklıdan alıp yoksulu da onun seviyesine getirmek çare değildir; böyle bir hedef fıtrata aykırıdır ve denendiği halde istenen sonuç alınamamıştır. Ama varlıklıdan alıp, yoksula, normal bir hayat için gerekli ihtiyaçlarını sağlayacak kadar vermek çaredir, mümkündür, denenmiş ve sonuç alınmıştır. Ömer b. Abdülaziz zamanında, İslam toplumunda, temel ihtiyaçlarını sağlamamış insan kalmadığı için zekatın nereye verileceği bir problem olmuştur.
Bugün İslam ülkeleri de dahil olmak üzere bütün dünyada, kaba bir hesaba göre insanların yüzde yirmisinin serveti, yüzde seksene düşen servetten daha fazladır. Bu kadar servete hükmeden azınlığın bu serveti helal/meşru yollardan kazandıkları şüpheli olduğu gibi, bu servet üzerinde yoksullara ait olan hakkı vermedikleri de kesin gibidir. Aksi halde geri kalmış ve yoksul ülkelerde, vicdanı olanların hayatını karartan yoksulluk ve perişanlık manzaralarını göremezdik.
Bu gidişin sonu ne olacak?
Doğu''dan ve Batı''dan aklı erenlerin söylediklerine göre en fazla elli yıl içinde bu çarpık düzen değişmezse, her gelen on yıl bir öncekinden daha kötü olmak üzere dünyanın kazığı kopacak, zenginler önce özel güvenlik aracılığı ile hayatlarına devam edecekler, sonra bu da fayda vermeyecektir.
Şimdi bundan önceki yazıda sözkonusu ettiğim zaruret halinin giderilmesi konusuna dönüyorum; şöyle demiştim:
Bu ihtiyaçları karşılamak için Müslüman önce kendi imkanlarına bakacak. Kendinde mecal yoksa karz-ı hasene (menfaatsiz ödünç verme uygulamasına) başvuracak, burada yoksa faizsiz bankaya başvuracak, burada da yoksa (olmuyorsa veya arada önemli ve zaruret halinin devamına sebep olacak kadar büyük fark varsa) diğer bankalara başvuracak...
Peygamberimiz (s.a.) yardım istemeye gelen bir şahsa ip ve balta vermiş, ''çalış ve kazan, bu senin için daha hayırlıdır'' demişti. Ferd için olsun toplum için olsun insanların çalışması ve üretmesinin hayırlı olduğunda şüphe yoktur. Ayrıca zengin fakir her mümin israftan uzak duracak, tasarrufa riayet edecek, ırmağın kıyısında abdest alsa bile suyu az kullanmaya çalışacaktır.
Ama çalışamayacak durumda olanlar, çalıştığı halde normal giderini karşılayamayanlar, çalışmak istediği halde iş bulamayanlar bu ve benzeri sebeplerle ihtiyaç içinde olanlar daima bulunacaktır.
Bu durumda olanların ihtiyaçlarından yararlanmaya kalkışmak; onların namus, mal, emek ve imkanlarına haksız olarak el koymak en aşağılık ahlaksızlıktır.
Yakından uzağa akrabadan varlığı müsait olanlar ilk yardıma koşanlar olmalıdır. Arkadan diğer mümin kardeşler ve en sonunda devlet devreye girmelidir.
Allah Teâlâ, ihtiyacı olana, hiçbir menfaat beklemeden ödünç para veren kuluna, ''kendine ödünç vermiş'' gibi muamele edeceğini vaad ediyor. Peki nerede bu vaad karşısında heyecana kapılıp yarışa kalkan Allah kulları! Neden bu ''karz-ı hasen'' uygulamasını kurumlaştırarak sosyal ibadetlerin en
sevaplısını yapmıyorlar?
(Devam edeceğim).
Arttırmanın peşinde geçen ömürler
00:0023/08/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tekâsür sûresinde Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Çokluk peşinde koşup yarışma sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı".
Hadi dünya hayatında, olabildiğince çoğu elde etmekten ve alabildiğine haz peşinde koşmaktan başka amacı olmayan imansızlar, kapitalistler, aç gözlüler bütün ömürlerini çoğaltmanın peşinde harcıyorlar, peki bu dünyayı ahiretin tarlası, imtihan yeri, emanet, gelip geçici bilen, böyle inanan (inandıklarını söyleyen) müminlere ne demeli; onlar da çoğaltmanın peşinde koşma bakımından ötekilerden geri kalmıyorlar!
Müminler fert ve cemiyet olarak bütün imkanlarını, Allah"a makbul bir kul olmanın, bu kulların kurduğu bir cemiyeti, bir medeniyeti, bir dünya düzenini insanlığa sunmanın peşinde olmalı değiller mi?
Bir karış toprak için insan öldürenler, biraz daha fazla kazanmak için insanları yoksullaştıranlar veya yoksulları süründürenler, alırken süzgeci geniş tutup verirken kılı kırk yaranlar nasıl Müslüman oluyorlar!
Birileri normal bir hayat için gerekli olan ihtiyaç maddelerini temin edemiyor, diğerleri fazlayı daha da artırmanın peşinde koşarken yokluk ve yoksulluk içinde harama el uzatmaya mecbur kalanların halini görmüyorlar. Bu durumda fıkıhçılar elbette "zaruret kaidesine göre" fetva verecek, çaresiz kalanlar için ihtiyaç miktarı nesnenin -normal durumlarda meşru olmayan yollardan- temin edilebileceğini söyleyecekler; ama şurası unutulmamalıdır ki, insanları bu duruma düşürenlerden mutlaka hesap sorulacaktır!
Evet, zarurete düşen, ihtiyacını karşılamazsa sıkıntı çeken, hayatı normal olmaktan çıkan insanlar başka kapı kalmayınca faizli krediye de başvururlar; ama bunun günahı, servetlerindeki yoksul haklarını ödemeyenlerin boynundadır.
Bir kimsenin meskene, yiyeceğe, giyeceğe, taşıta, tedaviye vs… ihtiyacı bulunduğunda elinde fazlası olanlar ona karşılıksız yardım etmelidirler. Bunlarla alış-veriş yapanlar müsamahalı davranmalı, ucuz ve gerekirse mümkün olduğu kadar az kâr ile vadeli vermelidirler.
Katılım bankaları darlık içinde olanlara mesken, araba vb. alıp sattıklarında, mümkün olan en az kâr ile işlem yapmalıdırlar.
Bütün bunlar yapıldığında hiçbir mümin, faizci bankanın kapısını çalmaz.
Elinde imkan olanlar vazifelerini yapmazlar da yoksullar, zaruret icabı faize veya başka bir mahzura el uzatırlarsa bunun da günahı, yoksulun halini görmezden gelerek "servetine servet katma peşinde ömür geçirenlere" ait olacaktır.
Caferîler, Nusayrîler ve Hizbullah
00:0025/08/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ca"ferî/İsnâ aşerî/Şî"î deyince çoğunlukla İran"da ve Irak"ta yaşayan Müslümanlar akla gelir. Bu mezhebin mensuplarının Müslüman olduklarında şüphe yoktur. Ehl-i Sünnet"e görer "ehl-i bid"at" olarak nitelendirilseler de İslam"ın olmazsa olmaz iman esaslarına onlar da yaklaşık olarak Sünnîler gibi iman ederler. Onları Şîî-Ca"ferî yapan farklı inançları ise kişiyi İslam"dan çıkarmayan konulara aittir.
Lübnan"da yaşayan Hizbullah da İran ve Irak"ta yaşayanlar gibi Müslüman Şîîlerdir.
Suriye"de nüfusa oranları en fazla yüzde on olan Nusayrîler (bunlara Alevîler de deniyor) ise, Hafız Esed"den önce birçok İranlı alim tarafından Müslüman kabul edilmeyen bir mezhebe bağlıdırlar. Hafız Esed darbe ile iktidara gelip de devlet başkanı olmak isteyince, o zamanın anayasasında "devlet başkanlarının Müslüman olma şartı" bulunduğundan Mûsâ Sadr gibi bazı Şîî alimleri ikna ederek "Nusayrîlerin Şîî Müslüman olduklarına dair" fetvalar aldı.
Mezhepler tarihine ait kaynaklarda Nusayrîlerin takıyyeci oldukları, asıl inançlarını ve sırlarını "şeytanın günahından yaratıldığına inandıkları karılarına" bile söylemedikleri kaydedilmiştir. Hafız Esed zamanına ait olan bu sözde Şîîleşmenin de bir takıyye olması ihtimali kuvvetlidir. Ayrıca Hafız Esed"in de mensup olduğu Baas Partisi"nin ideolojisi, amaç olarak Ortadoğu"da tek bir Arap devleti kurulmasını benimsemiştir. Partinin sloganı birlik, özgürlük ve sosyalizmdir. Bu amaç ve siyasi hedefin de İran İslam Devleti hedeflerine ters düşmesi gerekir.
Bu durum karşısında İran"ın ve Hizbullah"ın Esed"i desteklemesi oldukça düşündürücüdür; başka bir deyişle "siyasetin dine ağır bastığı" anlaşılmaktadır. Kaldı ki, Nusayrîler halis Şîî bile olsalar Baasçı oldukları ve Sünnîlere zulmettikleri için İran"dan ve Hizbullah"tan onları desteklememeleri beklenirdi.
Hasan Nasrullah"a rağmen bütün Şîîlerin ve Hizbullah mensuplarının Esed"i desteklemedikleri de bir gerçektir. Nitekim Hizbullah"ın eski Genel Sekreteri Şîî alim Subhi Tufeyli Hizbullah"ın Suriye politikasını aşağıdaki ifadesiyle sert bir şekilde eleştirmiştir: "Suriyeli Şîîlerin korunmaya ihtiyacı yoktu. Onları bataklığın içine biz sürükledik. Bugün Şîîler bizim hatalarımız yüzünden tehlike altında. Seyyide Zeynep Türbesi de öyle. Korunması gerekmiyordu. Biz Seyyide Zeynep"i seviyoruz da Sünniler nefret mi ediyor? Seyyide Zeynep Türbesi"ni korumak propaganda için bir bahane. Konu Filistin"e gelince İsrail"e tek bir füze atmıyor. Suriye"deki varlığımız sadece İsrail"e hizmet ediyor."
Keşke diğer Şîî alimler de bu kadar doğrucu ve cesur olabilseler!
Ölüm değil de silah mı önemli?
00:0029/08/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aylardan beri "Suriye"de Esed, halka karşı kimyasal silah kullanırsa uluslarası güç müdahale edecek" deyip durdular. ABD de en yetkili ağızlardan da bunu işittik.
Peki kimyasal bomba kullanılmaz da diğer silahlarla yüzbinden fazla çoğu masum insan katledilirse bu meşru mudur ki, kimse müdahale etmiyor ve bütün dünya katliamları seyrediyor; hayır, yalnızca seyretmiyorlar, bazı ülkeler Esed daha fazla öldürsün diye, bazıları da muhalefet kendini korusun ve Esed"i indirsin diye her türlü yardımı yapıyorlar. Ancak bu konuda da bir sakatlık var: Esed"e yardım edenler gerektiği kadar ediyorlar; muhalefete yardım edenler ise yetersiz, savaşı mümkün olduğunca uzatacak kadar yardımda bulunuyorlar.
Bu dengesizlik ve sakatlık dışında benim vicdanımı yaralayan iki husus daha var:
Rejimi islâmi olmasa da halkının çoğu müslüman olan bir ülkede halk, zulme baş kaldırmış ve "yeter, artık söz milletin olsun" demiştir. Bu ülkede yıllardır bir aile, sırtını askere dayayarak ülkeyi keyfine göre yönetiyor, ülkeye ve halkına zarar veriyor. Buna rağmen iktidarını sürdürmek istiyor, amacına ulaşmak için de taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmıyor.
Peki halk ne istiyor (du)?
Reform yap, demokrasiyi getir, ortaya sandığı koy, serbest seçimler olsun, halk kimi yönetime getirirse o yönetsin, başarılı olamazsa bir sonraki seçimde başarma ihtimali bulunan başkaları iktidara gelsin...
Şimdi bu konuda lüzumlu lüzumsuz konuşan, yazan ve çizenlere soruyorum:
Bu iki talebin hangisi meşru? Esed"in talebi mi, halkın talebi mi?
Bu konuda tartışılacak bir taraf var mı?
"Talep halktan gelmiyor, dışarıdan geliyor, onların da maksadı şudur, budur..." diyorlar.
Diyelim ki bu iddia da doğrudur.
Suriye"de ve başka yerlerde müslüman halkın dediği olunca mı Suriye kazanır, Filistin kazanır, İslam ümmeti kazanır; Esed"in, H. Mübarek"in, Zeynelabidin b. Ali"nin.. dedikleri olunca mı? Yıllardır onlar yönetiyordu, ziyan ortada değil mi, "kim ne kazandı" diye sorup araştırmak gerekmez mi? İş ciddiye binince İsrail niçin Esed"in gitmesini istemez oldu!
İkinci vicdan sızım gayr-i müslümlerin müdahalesi, ümmete çekidüzen vermeye, ümmet arasında "adaleti" korumaya kalkışmaları!
Her Cuma hutbesinin sonunda okunan bir âyet var; son zamanlarda meali de veriliyor. Bu âyette Allah Teâlâ "adaleti, iyiliği ve yakınlara mali yardımda bulunmayı" emrediyor, "bireysel, sosyal ve siyasi sapmaları, kötülükleri, çirkinlikleri (fahşâ, münker, bağiy)" yasaklıyor.
Böyle bir âyete asırlar boyu muhatap olmuş bir ümmetin haline bak!
Adalet yerine haksızlık, iyilik yerine "kendine iyi bak" felsefesi, yakınlara yardım yerine yakınları sömürme amacı hakim olmuş. Bireyler ahlaksız, cemiyet düzensiz, siyaset bozuk.
İşte bunun adına "Allah"a isyan" denir ve bu isyanın cezası da bugün adına "İslam dünyası" denilen "adı var kendi yok" kitlenin çektikleridir.
Kabahat ne dinin, ne de İslam düşmanlarınındır; o ikisi kendine düşeni yapıyor, kabahat "eksik müslümalığımıza" aittir.
Büyük Ümmet Projesi (BÜP)
00:0030/08/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hakkında çok konuşuldu, yazıldı, tartışmalar yapıldı. Bu projenin bize ait olmadığı, bölgede ABD menfaatleri ile İsrail"in güvenliğini ve tarihi hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik bir proje olduğu açıktır.
İktidar bu projeye bir şekilde katılırken elbette yukarıda özetlediğim amaca hizmet etmeyi düşünemezdi, onlara bunu yakıştırmak zulüm olur.
Üç tavır sözkonusu olabilirdi: Kenarda durup seyretmek, içine girip yönünü değiştirmeye çalışmak, şerrini azaltmak, hayrını çoğaltmak, buna karşı bir başka proje oluşturmak.
Şimdiye kadar Batı"nın, İslam dünyası aleyhine, kendilerinin veya İsrail"in lehine
olan birçok projesine karşı ya stratejisi eksik, hamasi ve
duygusal karşı çıkışlar yaşandı veya kenardan seyredildi; onlar da yapacaklarını yaptılar, alacaklarını aldılar, işgal edecekleri vatanımızı (dâru"l-islamı) işgal ettiler, sömürecekleri kadar sömürdüler.
Büyük Ortadoğu Projesi şimdilik rafa kaldırılmış veya ertelenmiş görünüyor. Fırsat elverdiğinde yine devreye sokulacağından şüphe etmem; çünkü bugünün zalim dünya düzeninde uluslar kendi çıkarları, Batı da sağlam İslam"ı engellemek için vardırlar.
Bazı yazarlar Arap Baharı"nı da BOP"un uygulama aşamaları içinde görüyorlar. Ben buna katılmıyorum. Batı ile yerli işbirlikçileri engelleyemezlerse Arap Baharı, BOP"un değil, BÜP"ün aracı olacaktır. Çünkü bu baharın hakim gücü, laik diktatörlere baş kaldıran, müslümanlara mahsus ve dünyaya örnek bir demokrasi ile ülkelerini yönetmek isteyen müslüman halktır. Bunların en örgütlü ve tecrübeli olanı Müslüman Kardeşler"dir (İhvan). Müslüman Kardeşler"in İslam anlayışları mutedil ve sağlam, tecrübeleri de yeterlidir. Harekete katılan diğer gruplar arasında aşırılar, kendidlerine ve ümmete zarar vermeleri muhtemel olanlar da vardır; ama bunların zaman içinde ya ortaya gelecekleri veya etkisiz durumda kalacakları umulmaktadır.
Eğer Arap Baharı başarılı olursa, ABD, İsral, AB, Çin, Rusya onu durdurmazsa, yıllardır müslüman halklara zulmeden, ülkelerin servetini çarçur eden, yabancılara peşkeş çeken, iktidarları babadan oğula devreden veya aralarında paylaşan diktatörler, zalimler, müstebidler birer birer ortadan silinecekler, İslam ülkeleri sahipleri tarafından yönetilmeye başlanacak ve bunun sonucu da "BÜYÜK ÜMMET PROJESİ"nin hayat bulması, gerçekleşmesi ve inşaallah ümmetin, İslam rahmetini temsil ederek dünyanın yüzünü güldürmesi olacaktır.
İktidar dün BOP"un zararını engellemeye çalışıyordu, bugün de BÜP"ni gerçekleştirmenin ilk adımları olan Arap Baharını destekliyor. Allah yardımcıları olsun!
Bir yandan haklı olarak BOP"a karşı çıkanlar bir yandan da (şimdi) haksız olarak Arap Baharına karşı çıkıyorlar.
"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" derler ya, işte misal budur.
Adım adım birliğe
00:001/09/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçtiğimiz Perşembe günü Diyanet İşleri Başkanımız sayın Mehmet Görmez"in daveti ve iştiraki ile, Din İşleri Yüksek Kurulu başkanı ve bazı üyeleri, seçkin bir İlahiyatlı grubu Türkiye"den; M. Ali Teshîrî başkanlığında İranlı bir heyet de İran"dan olmak üzere bir araya geldik.
Bilindiği gibi Tesahîrî "Mezhebleri yakınlaştırma Kuruluşu"nun başkanı. Bu kuruluşun merkezi İran"da ve tarihi de kırklı yıllara kadar uzanıyor. İlk kuruluşunda el-Ezher başkanlığının da katkısı var. Zaman içinde duraklamış, Humeynî merhumdan sonra yeniden canlanmış.
Kuruluşun amacı hakkında biri olumlu, diğeri niyet okumaya dayalı olumsuz iki tez var.
Olumlu olanı şöyle:
Bu kuruluşun amacı, mezhepleri değiştirerek birbirine yaklaştırmak, aradaki farkı azaltmak değildir; maksat herkesin mezhebini kendine bırakmak, bizi müslüman ve mümin yapan (olmazsa olmaz) inanç esaslarındaki ortaklığımızdan yola çıkarak din kardeşliğimizi pekiştirmek, ortak değerlerimizi güçlendirmek, ortak düşmanlarımıza karşı birlikte mücadele etmektir.
Olumsuz olanı da şöyle:
Bu kuruluşun maksadı şîîlik propagandası yapmak, sünnîleri şîîleştirmektir.
Ehl-i sünnet müslümanlarının davranış ve ilişki kurallarından biri de şudur: "Biz dışa vuran, açıklanan, söylenen ne ise ona göre hüküm ve fikir sahibi oluruz, insanların içlerinde gizledikleri niyet ve maksatlarını ise Allah"a bırakırız".
Toplantıda yapılan konuşmalar içinde her iki mezheb mensuplarının mezheb propagandası yoktu. Bütün konuşmalar "mezheb farklarını konuşma ve tartışma dışında bırakarak ortak inanç temeline dayalı kardeşliği pekiştirmeye, bu kardeşlik anlayışını genişletmeye ve ümmeti yeniden ihyaya yönelik idi. Meselâ Teshîrî"nin şu vurgusu dikkat çekici idi:
"Osmanlı devleti ve hilafeti var iken az çok bir ümmet birliği de vardı. Bu birlik müslümanlara güç veriyordu, bu gücü kırmak için Batı Osmanlıyı parçalayıp yıkmaya karar verdi, bu kararı uygulamaya başladıkları günden beri durmadan bölünüyor ve parçalanıyoruz, artık düşmanın oyununa gelmeyelim… İngilizler para vererek iki tv kanalı kurdurdular, biri sünnilik adına şîaya, diğeri şîa adına sünnilere veryansın etmekteler; tekfir, küfür, hakaret silahlarını kullanmaya devam ediyorlar. Biz Ehl-i sünnetin değerlerine saygılıyız, Ehl-i sünnetin de Ehl-i beyti samimi olarak sevdiklerinden eminiz…"
Mukabil konuşmalarda aynı düşünce ve duygular ifade edildi.
Bundan yirmi yıl kadar önce değerli hocamız Ali Özek"in başkanı olduğu İSAV birkaç gün süren bir sempozyum düzenlemiş ve bu sempozyuma başta İran olmak üzere İslam ülkelerinden değerli alimleri davet etmişti. Tarih boyunca sünnî-şîî ilişkileri enine boyuna görüşüldü ve tartışıldı. Sonuç bildirisinde şu satırlara yer verillmişti:
"Sünnîler ile şîîler mezheb esaslarında farklı olsalar da din esaslarında farklı değiller. Her iki camia "Allah"a, Peygambere, Kur"an"a ve âhirete…" iman ediyor. Ümmetin bu iki camiası mezheb kavgasını bir yana bıraksın, ortak oldukları inanca dayalı din kardeşliği çerçevesinde birleşsin, birlikte hareket etsin, vahdeti gerçekleştirsinler…"
Yirmi yıl önce söylenen ile bugünlerde söylenen aynı idi. Söylemde kusur yok, ama amelde kusur var; amaca ulaşmak için iki tarafın da daha fazla gayret sarfetmesi gerekiyor.
İçeriden ve dışarıdan yıkıcı ve bölücü çabalarla parçalanan ümmeti yeniden birleştirmek zor olsa da imkansız değildir; amaca doğru atılan her adım bir ibadettir, hatta cihadd
Anadolu Platformu
00:005/09/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İşin başında birkaç hamiyetli, gayretli ve ihlaslı Müslümanın bir araya gelerek bir "eğitim ve davet" platformu oluşturmaları, sonra da bunun dernekleşmesiyle ortaya çıkan ve ümmetin geleceğini inşada önemli bir rol oynayacağına inandığım bir "gerçek sivil toplum örgütünden" söz edeceğim.
"Gerçek sivil toplum örgütü"nden maksadım, devletin bir parçası olmayan, toprağın ve devletin sahibi olan ve hadim (hizmetçi) değil mahdum (hizmet edilen) olması gereken halkın bağrından kopmuş, halkı temsil eden, belli ilkeler çerçevesinde hem halkı eğiten hem de devlete yön veren örgütlerdir.
Kurucular Anadolu"nun bütününe kucak açışlarını şöyle ifade ediyorlar:
"Platformumuz; Anadolu"nun çeşitli beldelerinde müstakil çalışmalar yapan kuruluşların birbirini tanımak, tecrübe paylaşımında bulunmak, ortak değerlerimiz etrafında buluşmak suretiyle birlikte çalışmalar gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelen kuruluşlardan oluşmaktadır. Bu kuruluşlar yerel farklılıklarını muhafaza ederek, paylaşımı, diyalogu ve ortak değer üretmeyi amaçlayan kuruluşlardır."
Zaman içinde yetmiş civarında STK"yı çatısında toplayan platformun muhlis-mücahid işçilerinden, onların görüş ve hedeflerinden, yayınlarından da söz edeceğim.
Bu yazıda ve devamında ise son sempozyumlarından (bu faaliyete Kuzuluk Buluşmaları diyorlar) ve sonuç bildirisinden bahsetmek istiyorum.
20–25 Ağustos 2013 günlerinde, Kuzuluk"ta yapılan bu öğretim ve eğitim toplantısının başlığı DEĞİŞEN DÜNYA VE İSLAM idi.
20. 08. 2013 Salı akşamı, 21.00–22.30 saatlerinde, selamlama konuşmalarından sonra koordinasyon kurulu başkanı Turgay Aldemir"in "Değişen Dünya ve İslam" konulu nefis (hem ifadesi, hem de manası güzel, içi dolu, ufku geniş) açılış konuşmasını dinledik.
21. 08. 2013 Çarşamba gündüzünde Prof. Dr. Berat Özipek, " Ne Değişti? Küreselleşme ve Türkiye" konulu sunumunu yaptı.
Öğleden sonra sıra gençlerin idi; "dünyayı ve düzeni değiştirme ufkuna sahip herkesin genç olduğu"nu ilan ederek oturuma başladılar, "Değişen Dünya ve Gençlik, 21. Yüzyıl Gençliği, Yeni Bir Sosyal Dil; Sosyal Medya, Yeni Dönem Müslüman Gençliği" konularında, "çok şükür böyle gençlerimiz de var" diyerek dinlediğimiz konuşmalar yaptılar.
22. 08. 2013 Perşembe sabah panelinde Nasuhi Güngör, "Milli Mücadele ve TC"nin Kuruluş Serüveni"ni, Ömer Altaş "AK Parti Sonrası Değişen Türkiye"; öğleden sonra Mehmet Uçum "21. Yüzyıl Siyasal Sistem İhtiyacı", Veli Karataş, "21. Yüzyıl İhtiyaçlarına Dini Değerler Açısından Bir Bakış" konulu konuşmalarını yaptılar.
Akşam ben "İslam Dünyası, Problemler ve Çözüm Teşebbüsleri" konulu konuşmamı yaptım.
Cuma sabahı Hüseyin Özhazar"ın, "Yeni Dünya"da ve Türkiye"de İslam", Prof. Dr. Ayşen Gürcan"ın , "Değişen Dünyada İslam Perspektifinden Aile İlişki Yönetimi" konulu konuşmaları, akşam da "platformun hocası" diyeceğim Ramazan Kayan"ın, "Değişen Dünyada Değişmeyen Sorumluluklarımız" başlığını taşıyan hasbihali vardı.
Cumartesi öğleden önce Prof.Dr. Yasin Aktay"ın, "Yeni Bir İslam Siyaset Anlayışına Doğru" başlıklı sunumu, akşam da (bana göre profesör) Mustafa Özel"in "Küresel Ekonomi ve İslam" konulu paneli vardı.
Pazar sabahı –ki, ben ayrılmak durumunda kalmıştım- Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu"nun büyük bir ilgi ile dinlenen sohbeti oldu.
Cuma namazından sonra Suriye şehidleri için kıldığımız gıyâbî cebnaze namazına çoluk çocuk, kadın erkek bütün platform cemaati katıldı, Ramazan Hoca"nın duası çok anlamlı ve etkileyici idi.
Platform Doğu"dan Batı"ya bütün ülkeyi -hedef olarak da ümmeti ve insanlığı- kucaklamak istediği için buluşmalarda yetişkin erkekler kadar gençler ve kadınlar da bulunuyorlar, sorular ve katkılarla aktif olarak faaliyete katılıyorlar.
Bazı okuyuculara sıkıcı gelebileceğini bilerek bu detayı aktarmamın sebebi, platformun kalitesi hakkında bir kanaat edindirmeyi istememdir.
Yarın inşaallah sonuç bildirisini vereceğim.
Kuzuluk Buluşması Sonuç Bildirgesi
00:006/09/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki yazıda bütününü vereceğim bu bildirgede Anadolu Platformu kendini de tanıtmış oluyor.
- 21. Yüzyıl"ın ilk çeyreğinde değişen bir dünya ve değişen bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Bu büyük değişime hep birlikte şahitlik etmekteyiz.
- Bir kriz ve kaos döneminden geçmekteyiz. 20. Yüzyıl"ın başında emperyalist devletler tarafından açılan parantez kapanmaktadır. İslam dünyasını parçalayan, bölen ve Müslümanları birbirine düşman kılan Sykes-Picot Sözleşmesi"ne dayanan düzen miadını tamamlamış görünmektedir. Coğrafyamıza kondurulan gayrimeşru gecekondu devletlerde yaşanan diriliş, direniş ve devrim hareketleri, emperyalist güçleri ve kukla rejimleri derinden etkilemekte ve insanlığa yeni bir dirilişi muştulamaktadır. Bu devrimlere "Batı"nın ya da ABD"nin oyunudur" demek, tarihsel süreci doğru okuyamamak ve bu güçleri kadir-i mutlak görmek anlamına gelmektedir. Unutmamak gerekir ki büyük güçler(!) engelleyemedikleri değişimleri yönlendirmeye çalışırlar. Yaşanan da budur. Bu dönemde yaşayabileceğimiz kısa vadeli başarısızlıklar uzun süreli hedeflerimize ulaşmamızı engelleyemeyecektir.
- Bu değişim süreci bilinç ve basiret üzerine bina edilmiş mücadelelerden geçecektir. Ortaya çıkan bir gerçek var: Batı merkezli dünya sistemi insanlığa refah ve fayda değil; kaos ve zulüm getirmiştir.
- Modern devletler sahip oldukları imkânları -daha özelde medya ve iletişim aygıtlarını- bir savaş aracı olarak kullanmaktadır. Bu yöntemlerle yeni zihin kodlarımız oluşturulmaya çalışılmakta travmatik bir yenilgi psikolojisine sürüklenmemiz istenilmektedir.
- 20. Yüzyıl"da dizayn edilen yönetimler çatırdamakta, Hakk ve halktan uzak iktidarlar devrilmektedir. Aslında yaşadığımız bu kriz, siyasi olmakla birlikte daha çok düşünsel bir krizdir. Bu krizin çözümünü farklı yapı ve odaklarda değil; kendi değerlerimiz ve topraklarımızda aramalıyız.
- Artık yeni bir ihya ve inşa dönemindeyiz. Değişim kaçınılmazdır ve değişim; yıkım değil yeni bir başlangıçtır. Tarihteki en büyük değişim ve gelişim süreçleri büyük kaosların, acı ve gözyaşlarının ardından yaşanmıştır. Bu süreç yeni çözümleri de bünyesinde barındırmaktadır. Unutulmamalıdır ki değişim zordur ve bedel ister. Değişimin öncüsü olmak en çok Müslümanlara yaraşır.
- Toplumsal iradeye dayanmayan hiçbir değişim meşru değildir. Elçiler, mesajlarını gönderildikleri toplumun diliyle ulaştırmışlardır. Bize düşen ise sözümüzü söyleyeceğimiz topluma o toplumun diliyle gitmek ve onlarla iletişimimizi kuvvetlendirmektir.
- Ezilen, zulüm gören bir milletin haklarına kavuşması için mücadele etmek, inanç değerlerimizin bizlere yüklediği bir sorumluluktur. Kuru diplomasinin dilini kullanan değil gönülden gönüle konuşan Müslümanlar çözümün merkezi olmalıdır.
- Bugünü anlamak için geçmişe bakmalıyız. Çünkü geçmişe bakarak anlar, geleceğe bakarak yaşarız. Eski ve yeniyi çatıştırmadan, yeni sorunlara yeni çözümler önererek hikmet eksenli hareket etmeliyiz. Büyük ve küresel düşünmeliyiz. Geleceğe yönelik tasavvuru olmayanlar bugünü dönüştüremez, geleceği de şekillendiremez.
- Değişmez olan ilkelerdir. İnsanlar ve kurdukları sistemler geçicidir. Bu anlamda bugün insanlığı kuşatan kapitalizm, siyasal alanda dayatılan demokrasi ve ulus devlet anlayışı yerine daha adil çözümler sunabiliriz. Geçmişte Müslüman toplumlar insanlığı adalet ve merhamet iklimiyle buluşturmuşlardı. Bugün de bu buluşmayı yeniden sağlayabilirler.
- Bütün insanlığın kurtuluşu olmayan hiçbir şey, bizim de kurtuluşumuz olmayacaktır. Bu çerçevede nebevi misyon başkasının dertleriyle dertlenebilmektir. İslam"ın sabitelerinden sapmadan yenilikleri takip etmeli ve değişimin öncüsü olabilmeliyiz. İslam"ın en önemli değişmezlerinden biri de "sürekli hareket" halinde olmaktır.
Ümmetten ulusa geçtik ne kazandık
00:003/10/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam hakkında az çok bilgisi olan herkes şunları bilir:
İslam"dan önce onun ilk muhatabı olan Araplar kabilelere bölünmüşlerdi ve aralarında çatışmalar, yağmalar, üstünlük iddialarına dayalı nefretler ve kinler eksik olmuyordu. İslam geldi, ilk muhataplarına hitaben bütün mensuplarını "kabile, soy sop, renk, servet, bölge" farkına bakmaksızın bir ve beraber olmaya, "din birliği ve din kardeşliği ekseninde" bir özel topluluk (ümmet) teşkil etmeye çağırdı. Hz. Peygamber (s.a.) dönemi ile Emevilerin kuruluşuna kadar geçen dönemde -Hz. Osman"ın hilafetinde başlayan bazı bozulmalar ipucu verse de- bu çağrı gerçekleşti. Eşsiz insan, büyük rehber, Allah Elçisi Muhammed Mustafa"nın (s.a.) güçlü etkisi ve emsalsiz cazibesi ile insanları bölüp parçalayan ve birbirine düşüren anlamsız iddialar ve davalar ortadan kalktı, eski köleler efendi, eski efendiler "eski kölelerinin" komutasında subay veya asker, yönetiminde yönetilen oldular. Siyah beyazı, yoksul zengini, sıradan insanlar soylu ailelerden gelenleri, filan kabileden olanlar falan kabileden olanları sevdiler. Kardeşlik dine, değer de ferdin erdemine bağlı hale geldi. Artık Allah"ın istediği ümmet oluşmuştu.
Bu ümmetin içinde dini farklı olanlar da vardı. Bunlar öncelikle İslam"a çağrılmışlardı, ama tek seçenek olarak değil; dileyen Müslüman olur, dilemeyen kendi dininde kalır, ama Müslüman devletin egemenliğini tanır, temel insan hak ve hürriyetlerinden yararlanarak ve ümmetin bir parçası olarak hayatlarına devam ederdi.
Kavim kabile davası, soy sop istismarı Emevilerle başladı, Müslüman bile olsalar Arap olmayanlar "azad edilmiş köleler (mevâlî)" sayıldılar, halife adını taşıyan zalim sultanlara yarananlar ahlaksız oldukları halde üstün, zulme ve sapmalara karşı çıkanlar erdemli olsalar da aşağı kabul edildiler (devletten böyle muamele gördüler). Etki tepkiyi doğurdu, bu defa başka ırktan, soydan, kavimden olanların etnik damarları kabardı, uyutulmuş yılan uyandırıldı, mevâlî sultan oldu, sözde halife kukla haline geldi.
Peygamberimiz (s.a.) "ümmetin bir halifesi olacağını, ikinci halife ortaya çıkarsa bunun bertaraf edilmesini" buyurduğu halde mesela Endülüs"te ikinci bir halifelik kuruldu, başka yerlerde de adı halife olmasa bile bağımsız sayılacak ölçüde merkeze uzak yönetimler (sultanlıklar, beylikler, hanlıklar…) kuruldu.
Çağımızda kavimciliğin, kabileciliğin yerini "milliyetçilik, ırkçılık, ulusçuluk" aldı. Kavim ve kavim manasında millet olabilirdi, ama "…cilik, …çılık" olamazdı; dava ancak İslam davası, kardeşlik İslam kardeşliği, birlik de din merkezli "ümmet birliği" olmalıydı.
Osmanlı, zaman zaman siyasi ve ictimai İslam Birliği (ümmetin ihya ve inşası) için çalıştı, bu amaca ulaşma ihtimalini kendileri için büyük tehlike görenler elbirliği ile bu devleti parçaladılar. Ortaya adı Müslüman birçok uyduruk devlet çıktı; bu adı Müslüman devletler, gerektiğinde Müslüman olmayanlarla işbirliği yaparak veya onların iğvasına kapılarak birbirini yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ümmetin servet ve imkanları, ümmetin düşmanlarına akıyor. Sonunda kazanan daime ötekiler (İslam düşmanları) oluyor.
Ey kanaat önderleri, ey alimler, ey mürşidler nerelerdesiniz!
Ümmet size emanet değil miydi?
Küçük hesapları bir yana bırakarak bu emaneti korumayı niçin birinci amaç edinmiyor, bölücülere çanak tutuyorsunuz veya susuyorsunuz! (Çanak tutmayanları ve susmayanları tenzih ederim).
Vazifede tehlike, hatta ölüm varsa sizin vazifeniz yalnızca başkalarına şehidlik tavsiye etmek mi, eğer bu makam yüce ise niçin siz de onu göze almıyorsunuz!
İslam"a atılan çamur: Terör
00:004/10/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam"ın sahih kutsal metinleri ve örnek tarihi (nesilleri) mutaassıp muhaliflerinin gözlerini kamaştırıyor, doğruları söyleyerek onu itibardan düşürme imkanını ortadan kaldırıyor. İslam bugün de çeşitli bunalımlar içinde çare arayan insanlığa kendini, ilâhî bir çare olarak sunuyor. Eğer bu din, olduğu gibi insanlığa sunulursa zalimlerin, din istismarcılarının, insanları birbirine düşürerek menfaat sağlama peşinde olan insan suretindeki canavarların... süngüsü düşecek, "hak gelecek, batıl ya gidecek ya da etkisiz hale gelecek". İşte bundan korkan "batıl din ve ideoloji bağnazları" ile kandan ve istismardan rant sağlayan yaratıklar İslam"a cepheden (doğruları söyleyerek) hücum edemedikleri için arkadan dolanmayı; iftira, tertip, tahrif, sahte algı yönetimi yollarını seçmektedirler.
Son yıllarda en azından Batı"da başarılı oldukları bir kampanya "İslam ve Müslümanlar ile terör arasında kurdukları ilişki" olmuştur. 11 Eylül"den sonra daha da güçlenen ve hızlanan bu kampanya Batı"da bir "İslam korkusu" psikolojisi doğurmuş, bazıları gerçekten korkmuş, bazıları ise korkar görünmüş, korkuyu yaymaya çalışmışlardır.
İslam ile mertçe olmayan savaşın sahte kahramanlarına göre bu din teröre yol açıyor ve Müslümanlar diğerleri için daima bir terör tehlikesi oluşturuyorlar. Bu hükmü İslam"ın sahih metinlerinden, doğru yorumundan ve tarihinden çıkarmak mümkün değildir.
Bu ahlaksız savaşın iki önemli aracı var: 1. Tertip edilen canavarca eylemlerin Müslümanların üzerine atılması. 2. Az da olsa, marjinal de olsalar bazı Müslüman grupların, sahih İslam anlayışında yeri olmayan ve cumhurun da kabul etmediği yorumlara dayanarak veya çaresizlik yüzünden başvurdukları terör eylemleri.
Birincisini hemen her gün yaşıyoruz. 11 Eylül eyleminin bile üzerinde ciddi şaibeler vardır.
İkincisi her toplumda bulunabilir ve onunla mücadele edilir, ama insaflı olanlar bu marjinal grupları, ait olduklarını iddia ettikleri dine ve toplumun geneline mal etmez, genelleme yapmazlar. Bu yanlışa düşen gruplarla sahih İslam"ı temsil edenler arasındaki mücadelenin bir örneğini sunuyorum.
Devle olarak bilinen Irak Şam İslam Devleti"nin uygulamaları karşısında Suriye direnişinin en büyük 5 grubu ortak bir bildiri yayımladı (28.11.1434/ 02.10.2013. İşte o bildiri:
Azezdeki müslümanların kanının akmasını durdurmak için çağrı:
Allaha hamdu senalar olsun, Allah Teala yüce kitabında şöyle buyuruyor; "Yardımlaşmayı teşvik etmek, iyilik yapmak yahut insanların arasını düzeltmeyi amaçlamak dışında onların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantılarda hiçbir hayır yoktur. Kim Allahın rızasını gözeterek bu tür hayır amaçlı şeyler yaparsa Allah onlara büyük mükafaat verecektir" Nisa, 114).
Resulullah (SAV) dedi ki; "Namaz kılanlar birbirlerine sataşmaları sureti ile şeytana ibadet ederler".
Bu bildiriyi hazırlayıp imzalayan Mücahid gruplar olarak her iki Müslüman grubun (Irak -Şam Islam Devleti ve Asifetüşşimalin) arasında son günlerde Azez bölgesinde meydana gelen çatışmaları üzüntü ve esefle takip ettik. Bu yaşanan olaylar üzerine aşağıda isimleri bulunan gurupların sorumluları olarak deriz ki:
1. Her iki grubun bir an önce ateşkes yapmalarını talep ediyoruz,
2. Irak - Şam İslam Devleti grubundaki kardeşlerden birliklerini ve güçlerini ana merkezlerine acil olarak geri çekmelerini ve Müslümanları mürted ilan edip tekfir etmekten vazgeçmelerini talep ediyoruz..."
Allah-u Tealadan Müslüman kanının akıtılmaması ve sözümüzü ortak tek bir düşman üzerine birleştirmesini; bizleri, "Salih Amel ve Salih Niyet"te, ortak bir kelimede birleştirmesini niyaz ederiz..."
Bildiride "Müslüman kanı", "ortak düşmana karşı birleşme" ifadeleri geçiyor. Bunlar, bildirinin konusu sebebiyle zikredilen ifadelerdir. İslam"a göre din farkı gözetilmeden her masum can korunur, "ortak düşmana karşı birleşme" ise terör için değil, saldıranlara karşı meşru savaş içindir.
Ah bu gazeteciler!
00:006/10/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yıllardan beri çeşitli münasebetlerle gazeteciler bana telefon açarak "şu konuda düşünceniz, değerlendirmeniz… nedir?" diye sorarlar, ben de telefonda cevap verirdim. Son zamanlarda, aksine bir zaruret bulunmadıkça soruyu yazılı istiyorum, cevabı da yazılı veriyorum; çünkü bir defa, evet bir defa bile telefonda söylediklerimin veya yaptığım bir konuşmanın doğru ve tam çözülüp aktarıldığına şahid olamadım. "Doğru ve tam" olmak şöyle dursun, aksini, zıttını, anlatmak istediğimin tam tersini anlayıp (veya saptırıp) yazanlar da oldu.
Radikal Gazetesinden Ezgi Başaran kamuda başörtüsü serbest bırakılırken polis, asker ve hâkimlik mesleklerinin istisna edilmesine itiraz ediyor ve bu konuyu, ilim yolculuğunda bir süre yardımcı da olduğum değerli ilahiyatçı, M.Ü. İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku profesörü Abdullah Kahraman"a da soruyor. Kahramanın verdiği cevabı şöyle aktarıyor:
Prof. Kahraman şöyle anlattı: "İslamda farklı hukuk doktrinleri vardır. Bazıları kadınları birtakım işler için ehil görür, bazıları görmez. Bir doktrine göre hâkimlik ve devlet başkanlığı kadınlara göre değildir. Kadının fiziki ve psikolojik özellikleri bu meslekleri aksak ve eksik icra edeceğini düşünür. Bir kadın devlet başkanı olamaz çünkü erkeklere namaz kıldıramaz, öne sürülen sebeplerden biridir. Hâkim olamamasının ardındaki mantık da kadının duygusal olmasıdır. Kadın bazı ceza davalarında erkeğe göre daha az dayanıklı kabul edilir. Aslında bütün mesele kadının sosyal hayattaki yeriyle ilgili fikriniz ne ise, orada düğümlenir. Bu sözünü ettiğim doktrin "kadın evinin sultanıdır" bakış açısının ürünüdür. Ve aslında sadece İslam muhitlerine değil, Batı"da da hâlâ bu bakış açısıyla karşılaşırsınız. Bugün bir Müslüman kadına sen hâkim olamazsın çünkü Sünni fıkıha göre uygun değildir, diyemezsiniz. Derseniz bir insan hakkını çiğnemiş olursunuz. Ayrıca hukukta da dualite yaratırsınız. İslam hukukunun tek bağlayıcılığı ahlakidir bugün itibariyle."
Ben sayın Kahraman"ı yakından tanıdığım için daha ziyade son iki cümleyi yadırgadım, bağlamından koparıldığını ve özetlenirken önemli kelime ve cümlelerin kaçırıldığını düşündüm. En iyisi sözün sahibine sormaktı, ben de öyle yaptım. Aldığım cevabın konuya ilişkin olanını veriyorum:
"…Esas sorusu şu idi madem sünni fıkhında kadın hakim olamıyor, başörtülü kadınlar neden hakim olmak istiyor? Bir de "paketin hakimleri dışarıda bırakmasında bu anlayışın etkisi olabilir mi?" Ben de –uzunca konuşmamı özetlemek gerekirse- şöyle dedim: "Bu konuda fıkıhta tek görüş yok ve mesele ictihad ve ihtiyac meselesidir, değişmezler arasında değildir, müslümanlar ihtiyac duyarsa kadından hakim de olabilir. Ayrıca basörtülü kızlar bu hakkı fıkha dayanarak değil, anayasal haklarına binaen talep ediyorlar, siz burada fıkıhtaki bir görüşü önlerine engel olarak koyarsanız dualist davranmıs ve kurnazlık yapmıs olursunuz".
Daha çok yadırgadığınız son iki cümleye gelince:
O ifade sözün bağlamı içerisinde şöyle geçiyordu: "Bu günkü meri hukuk yanında islam hukukuna sadece ahlaki bir rol biçildiği için siz buna dayanarak başörtülü kadınları anayasal bir haklarından mahrum bırakamazsınız…"
Sayın Kahraman"ın açıklamasından anlaşılıyor ki o, "İslam hukukunun tek bağlayıcılığı ahlakidir bugün itibariyle" cümlesini kendi inancı ve kanaati olarak değil, seküler hukukun anlayış ve kabulü olarak ifade etmiştir. Maksadı da şudur: İslam hukukunda kadının hakim olup olmayacağı o hukuka ait bir hükümdür; seküler hukuk fıkhı kabul etmiyor, şu halde kabul etmediğiniz bir hukuka dayanarak kadını "seküler hukukun tanıdığı bir haktan mahrum ederseniz" çelişkiye düşmüş olursunuz. Ya fıkhı tanıyın ve bütünüyle uygulayın, ya da onu tanımıyorsanız kendi hukukunuzu uygulayın.
Hasılı meslektaşlarıma tavsiyem şudur: Gazetecilerin sorularını yazılı alın ve yazılı cevap verin. İyi niyetli de olsalar dikkat ve alan bilgisi eksikliği yüzünden önemli hatalar oluyor.
.Kuzuluk Buluşması Sonuç Bildirgesi (2)
00:008/09/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
D
in ilahidir, değişmez. Dini yorum ise içtihada bağlıdır ve değişkendir. Bu anlamda dinin kendisi ile dini yorumu birbirinden ayırt etmeliyiz. İslam"ın tabiiliğini bozan, aşırıya kaçan siyasal bir dilin kullanımı doğru değildir.
Müslümanlar farklı dini anlayış ve yorumlara sahip olabilirler. Bu, ümmetin birliğine halel getirmez. İslam dünyasının birliğini yeniden tesis edebiliriz. Bunun için kapsayıcı ve çağdaş bir sisteme ihtiyaç vardır. Dünyanın neresinde olursa olsun kendisini İslam ailesinden sayanlar, birbirinin düşmanı değil kardeşleridir. Müslümanlar olarak bu hedefi hemen gerçekleştiremezsek de görece iyiye sahip çıkmalıyız. Başarı odaklı değil istikamet üzere olmalı, kardeşlik hukukuna riayet etmeliyiz.
İslam ümmetinin yeniden inşasında ve ulusal-küresel zulüm sistemlerinin sona erdirilmesinde "Yeni Türkiye" stratejik bir konumda bulunmaktadır. 2007"den itibaren yaşadığımız süreç Yeni Türkiye"nin böyle bir ufka sahip olduğunu göstermiştir. Bu durum aynı zamanda Türkiye"yi küresel güçlerin hedefi haline de getirmiştir. Gezi Parkı olayları bu emperyalist saldırılardan biridir ve bu türden girişimlerin devam edeceği de anlaşılmaktadır.
İnandığı değerler üzerinde yürüyecek olan Yeni Türkiye"de, gençler ve kadınlar büyük rol alacaktır. Kadınları ve gençleri ihmal eden hiçbir tutum ve hareket başarıya ulaşamaz.
Dünyayı değiştirme ufkuna sahip olan herkes gençtir. Gençlik bir dönemin adı değil bizi geleceğe taşıyacak bir ruhtur. Kendine güvenen, araştıran, üreten, duyarlı, inançlı, zaman ve mekâna yön verme gücünü hisseden örgütlü bir gençlik yeni Türkiye"nin en büyük sermayesidir.
Örgütlü değilseniz özgür değilsiniz, sadece kalabalıksınız. Özgürlüğümüzün teminatı örgütlülüğümüzdür.
Denetim ve disiplin toplumundan çıkıp özgürlük toplumuna geçmek gerekir. 21. Yüzyıl"ın ihtiyacı özgür toplumlardır. Özgürlüğünü İslam"dan almayanlar merhametli olamazlar. Bu yüzden Yeni Türkiye"yi inşa edenler adalet ve merhameti merkeze almalıdırlar. Bu adalet ve merhamet ikliminin oluşmasında sivil kuruluşlara büyük sorumluluklar düşmektedir. Sivil yapılar, içinde yaşadığı topluma can verdikçe yaşayabilir. Gelinen süreci daha ileri taşımak için, farklılıklar içinde bir arada yaşama konusunda sivil hareketlere önemli görevler düşmektedir.
Bir sivil hareket olan Anadolu Platformu kadim, modernite, küreselleşme süreçlerinden geçen bu tarihi misyonun icrasında hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış ve kaçınmayacaktır. Sekizincisini gerçekleştirdiğimiz Anadolu Buluşması bu sorumluluğun ve inancın göstergesidir. Çağın idrakini doğru okuyarak daima İslam"ın sabiteleri üzerinden bir yenilenme hali içerisinde olan Anadolu Platformu, Yeni Türkiye"nin inşasında sorumluluk almaktan kaçınmayacaktır. Toplumsal ve siyasal sorunların çözümünde aktif rol alacak, hayatın içinden alimler, entelektüeller, liderler için bir ocak olmaya devam edecektir. Hedefimiz göz aydınlığı, yüz akı olan yeni nesillerin inşası ve tüm arzın imarıdır. Mücadelemiz onur, erdem ve adalet mücadelesi olacaktır.
Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu.
Acı tatlı haberler
00:0011/10/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birinci haber:
"Gezi Parkı eylemleri sırasında Kabataş"ta kucağında 6 aylık bebeği bulunan başörtülü Z.D."ye saldırdığı iddia edilen zanlılarla ilgili yürütülen soruşturmada bazı isimler belirlendi."
Ana muhalefet lideri ve aynı yolun yolcuları bu olayın ortaya çıktığı günlerde sırf iktidarı yıpratmak ve inadına muhalefet yapmak için "bu haber uydurma, böyle bir şey olmadı" demişlerdi. Biz mağdureyi ve yakınlarını tanıdığımız için yalan olma ihtimaline zerre kadar yer vermiyor, ama boyu posu kocaman adamların ellerinde hiçbir gerekçe bulunmadan olayı inkar etmelerini de acı duyarak izliyorduk.
Bu ne gözü dönmüşlük idi, bu ne bağnazlık idi, sözde masum hatta yeni demokrasi biçiminin temsilcileri olan bu vahşiler, ellerine fırsat geçse şüphesiz Esedleşeceklerdi; bu apaçık ortaya çıkmıştı. İyi niyet postuna bürünmüş sözde demokratlar bu "halk devrimcileri"nin avukatlığını yapıyor, bunların "demokrasinin yeni versiyonu"nu temsil ettiklerini söylüyorlardı. Allah milleti ve memleketi bu yakan, yıkan, kan içen, farklılığa tahammülsüz, zayıfları ezen, çaresizlere işkence edip üzerine ... yaratıklardan ve bunların demokrasi anlayışlarından korusun!
İnşaallah failler ortaya çıkar, ben o zaman inkarcı muhaliflerin utanmaz yüzlerine bakacağım; herhalde kızarmayacak, ama moraracak!
İkinci haber:
Genelkurmay Başkanı sayın Necdet Özel, Kosova- Prizren"deki tarihi Sinan Paşa Camii"ni ziyaret etmiş ve özel anı defterine şunları yazmış: "Ortak tarihi ve kültürel bağlarımızın olduğu güzel Kosova Cumhuriyetini gezim esnasında Sinan Paşa Camii"ni görmekten mutlu ve mesut oldum. Tarihi eserlerin yaşatılmasından dolayı da mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Bu eserlerin yaşatılmasında katkı sağlayan herkese teşekkürlerimi iletiyorum. Bu ziyaretim vesilesiyle dost ve kardeş Prizren halkına esenlikler diliyorum. Yaklaşan Kurban Bayramını tebrik ediyorum ve nice sağlıklı ve güzel günler temenni ediyorum. Cemaati bol olsun."
"Bu haberin neresi tatlı" diye soran olmaz ya, olursa cevabım şudur:
Bir TC. Genelkurmay başkanının yurt dışında cami ziyareti ilk değilse nadirdir ve önemlidir.
Deftere yazılan yazı tamamen seküler değildir ve manidardır; karşımızda, mensup bulunduğu ümmetin manevi değerlerine yabancılaşmamış bir asker var; Kurban bayramını tebrik ediyor, bir caminin yalnızca tarihi önemine ve tamirinden duyduğu mutluluğa temas etmiyor, "cemaati bol olsun" diyor.
Bir zamanlar bu ülkede askerlikten ayrıl(ma)mış bazı siyasetçiler camileri kapatıyor, yıkıyor, asker barınağı yapıyor, kalanlarının da içinde ibadet edenlerin ezanına, ibadet diline, hutbesine... müdahale ediyorlardı. Bugün ise şerefli bir asker "caminin cemaati bol olsun" diyor; işte bu da tatlı bir haberdir.
.Baasçıların mezhep istismarı
00:0018/10/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müctehid olmayan müminler din ile ilişkilerini bir mezhep üzerinden kurarlar; yani mukallidler ve avam için din mezhep demektir.
Dinin iman ve amel (yapıp etme, uygulama) diye iki parçası vardır; iman ile ilgili kısmına ait mezhepler "itikadi", amel ile ilgili mezhepler de "fıkhî, amelî" genel adlarıyla anılırlar.
İtikadi mezhepler iki grupta toplanır:
Sünnî (ehl-i sünnet), gayr-i sünnî
(ehl-i bid"at ve dalalet).
Sünnî kelimesi sünnetten alındığına göre manası "Peygamberimizin yolu" demektir. Diğerleri ise "Bu yoldan ayrılan, sapanların yolu" manasına gelir.
Kendilerine sünnî denilenlere göre diğerleri sünnetten sapmışlardır. Ehl-i bid"at denilenlere göre de kendileri sünnet üzeredirler, asıl başkaları sünnetten sapmışlardır. Yani Müslümanların hiçbir grubu, "Dini anlama ve uygulamada Hz. Peygamber"i (s.a.) devre dışı bırakmaz, onun yolundan ayrılmayı caiz görmezler. Şu halde mesele sünnetin (Hz. Peygamber"in yolunun) ne olduğunu belirlemede düğümlenmektedir.
Mezhepler tarihi kaynaklarına bakıldığında ehl-i sünnet adını alan büyük grubun da üçe ayrıldığı görülür: Selef, Eş"arîler ve Mâtürîdîler. İşin garibi şudur ki, bu üç grubun sonraki bazı temsilcileri de birbirini "Ehl-i sünnet olma veya olmama" bakımından farklı değerlendirmişler, birinin diğerini ehl-i sünnet dışına koyduğu görülmüştür.
Biz genel kabulü göz önüne alarak bu üçüne sünnî (ehl-i sünnet) dersek her üçünün ittifak ettikleri bir itikad "hilafet, imâmet-i kübrâ, dinin siyasi uzantısı" ile ilgilidir. Bu üç mezhebe göre dinde laiklik olamaz, dinin devlet ile ilişkisi yok sayılamaz, müminlerin "devleti dine dayanarak yönetecek bir imam (halîfe) seçmeleri ve imam, şeriattan (dini hukuktan) ayrılmadıkça ona itaat etmeleri farzdır".
Geçmişte ve günümüzde kendilerine sünni diyen ama "devleti dinden ayıran, laikliği benimseyen, dini, hayatın bazı alanlarından uzak tutan" fertler ve gruplar adları ve sıfatları ne olursa olsun "sünnî, ehl-i sünnet" değildirler.
Bu girişten sonra şu haberi birlikte okuyalım:
"Esed"in adaylığının büyük bir risk teşkil edeceği ve aday olması halinde kazanamayabileceği, bunun rejimin çökmesi sonucunu getirebileceği konusunda ortak kanaatte olan ve Suriye Baas rejimini destekleyen çevreler Beşşar Esed"in gelecek seçimlerde yerine aday olacak sünni bir isim üzerine müzakerelere başladılar. Iraklı Şii lider Ammar el-Hekim"in başkanı olduğu Yüksek İslam Konseyi"nin önde gelen bir ismi, Suriye ile İran, Irak ve Rusya"dan üst düzey kişiler arasında gizli görüşmelerin sürdüğünü söyledi."
Peki değişmesinden korktukları ve tedbir üzerinde düşündükleri Baas ideolojisi nedir?
Ansiklopedilerde şöyle yazıyor:
"Arap ulusunun tek bir sosyalist devlette birleşmesini amaçlayan siyasal milliyetçi sol ideoloji". Baas Partileri de bu ideolojinin partileridir.
Bu partilerin başına adı sünni olan birinin getirilmesi bir mezhep istismarı ve bir hokkabazlıktır. Adı sünni olan bu şahıslar ve onların destekçileri sünnet haini ve gerçek ehl-i sünnet düşmanıdırlar.
En kötü istismar
00:0017/10/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
En kötü, en iğrenç, en tehlikeli, en ahlak dışı istisimar "din istismarı"dır. İslam tarihinde bu istismarın, dini siyaset için kullanmanın en unutulamaz örneği, Sıffîn Savaşı"nda yenileceklerini anlayan kavmiyetçi ve saltanat düşkünü Emevî ordusunun başvurduğu Kur"an istismarıdır; Kur"an sayfalarını mızrakların ucuna takarak hakkı temsil eden Hz. Ali"nin askerlerinin kimyasını bozdular ve sözde "Kur"an"ın hakemliğini" istediler. Halbuki maksatları Kur"an"ın gösterdiği hakkı kabul etmek değil, yenilgiden kurtulmak idi. Daha sonra hilafeti saltanata çevirdiler, saltanatın da meşru olduğuna dair fetvalar verebilen "saray ve saltanat uleması"nı kullandılar, dini kullandılar, raşid hilafetin kâmil manada bir daha geri dönmemek üzere tarihe karışmasını sağladılar. Sonrakiler de ne zaman İslam"ın engelleyeceği bir tasarrufa kalkışsalar yanlarında, halkı kandıracak, sözde meşruiyeti sağlayacak saltanat fetvacılarını buldular, bulundurdular.
Din istismarı yalnızca İslam"ın ve Müslümanların başının belası da değil, Haçlı Seferleri"nde dindar veya menfaatini din ile birleştirmiş Hristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtan ve oluk gibi kan akmasını sağlayan papazlar da dini istsimar ediyorlardı. Bugün en barış sever postunda görünen Budist din adamları da Müslümanların kanlarını akıtmak için dinlerini istismar ediyorlar. Ümmeti inşa etmek ve zalim diktatörlerin sultasından Müslümanları kurtarmak için yola çıkan ve bedel ödeyen "Bahar Müslümanları"nı mağlub etmek için milyarları akıtan Arap sultanları da dini istismar ediyor, bunu yaparken Tunus"tan Suriye"ye kadar bu Bahar"ın çiçeklerini soldurmanın "cihad ve cennetlik bir amel" olduğunu söyleyen kiralık fetvacılardan istifade ediyorlar.
Şu bayram günlerinde bu acı ve sert yazıyı yazmama sebep olan son örnek ise Mısır"da bayram namazında yaşandı. Darbenin ardından oluşturulan geçici yönetim ve ordu yetkililerinin katıldığı bayram namazında verilen hutbede hatib, Allah"tan korkmadan, kuldan utanmadan şöyle diyor: "Mısır ordusu, Hz. İsmail gibi kendisini feda etmiştir". Bu sözün söylendiği hutbe, Başkent Kahire"nin Medine"t en-Nasr bölgesindeki Silahlı Kuvvetler Camisi"nde kılınan bayram namazında veriliyor, cemaat içinde Mısır Geçici Cumhurbaşkanı Adli Mansur, Başbakan Hazım Biblavi, Savunma Bakanı Abdulfettah es-Sisi, İçişleri Bakanı Muhammed İbrahim"in yanı sıra ordu ve İçişleri"ne bağlı çok sayıda subay bulunuyor. Suriye"de de bir alim, "Esed"in askerleri ashab gibidir, muhalifleri öldürenler cennetlik, ordudan ölenler şehiddir" kabilinden sözler söylüyordu.
Bu kimi kiralık, kimi nefsinin esiri, kimi gafil olan sözde alimlerin günahları büyüktür. Eğer bu konuda "gafil olan" takım, gerektiğinde iktidarı, sultanları ve orduyu da tenkit etse, yanlışlarını söylese ve onları hakka ve hakkaniyete davet etselerdi, "samimi gafiller" safında olur ve bağışlanabilirlerdi. Ama ne yazık ki bunlar, zalim iktidarlar karşısında ahras (dilsiz) ve mazlumları mahkum etmeye sıra gelince bülbül gibidir.
Sisi denilen sinsi, son günlerde ortaya çıkan bir konuşmasında bu hareketi, "sırf ordunun menfaati için yaptığını" açıkça söylüyor, buna rağmen ve o söylemese de bu apaçık ortada iken bu nasıl alimliktir ki, hakkı batıl, batılı hak gösteriyor; Allah cümlemizi emmare nefsin esaretinden kurtarsın!
Tahammülsüzler ve çıkarcılar koalisyonu
00:0020/10/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dışarıda Türkiye"yi sevenler ve bu ülkenin iyiliğini isteyenlerin hayran olduğu, içeride yıllarca bu milletin değerlerine yabancılaşmış yöneticilerden çekmediği kalmayan büyük halk kitlesinin aile ferdi gibi kabullenip gece gündüz dua ettiği Recep Tayyib Erdoğan ile onun mesai arkadaşları ve son günlerde özellikle Ahmed Davudoğlu ile Hakan Fidan karşısında bir cephe oluşturan, iç ve dış desteklerle bu üçlüyü yıpratmak ve iktidardan düşürmek için plan üzerine plan kuranların saiki ve maksadı nedir?
Aslında iç ve dış muhalifleri birlikte düşündüğümüzde hem saikler hem de maksatlar farklıdır; ama bunları tek cephede toplayan amil ortak nefret ve mutlak muhalefettir.
ABD"nin Ortadoğu politikasının merkezinde İsrail"in güvenliği ve bu amaç ile de yakın ilişkisi sebebiyle İslamlaşma karşıtlığı var. İslamlaşmanın bir hedefi de "Uyduruk ulus devletler halinde bölünmüş İslam ümmetinin, İslam temelinde birleşerek sömürgecilere karşı bir güç dengesi oluşturmasıdır". Bu hedef ümmet için bir Allah emri, bir ibadet, İslam düşmanları için ise büyük bir tehdit ve tehlikedir.
Zayıf İslam topluluklarını etkileri altına alarak soyan, sömüren, kendi çıkarları için kullanan diğer Batı ülkeleri de Türkiye"nin önderliğinde sömürüye dur diyecek bir gücün, bir birliğin oluşmasına kesin olarak karşıdırlar.
İçeride bu ülkeyi yıllarca silahlı kuvvetleri arkalarına alarak ve baskı kurarak yöneten, her istediklerini yapan, ideolojik ve dini muhalefete nefes aldırmayan, başını kaldıranı ezen, sesini çıkaranı boğan, ülkenin servetini aralarında paylaşan bir azınlık, "Artık yeter, söz milletindir diyerek" en azından oyları ile kendi insanlarına ve değerlerine sahip çıkan büyük kitleye tahammül edemiyorlar. Onlar İslam"a ancak ortalıkta görünmemek şartıyla tahammül ediyorlardı; hak ve hürriyetler genişletilip İslam, Müslümanların şahsında hemen her yerde görünür hale gelince, gerektiğinde sarıldıkları ve meşruiyet kaynağı olarak kullandıkları bütün kuralları bir yana bırakarak yıkıcı muhalefet yoluna girdiler.
Tepe tepe kullandıkları ama uygulamadıkları bir demokrasileri vardı; tahammül edemedikleri kitlenin siyasi temsilcileri bu aleti de onların elinden alıp daha kamil manada uygulama yoluna girince yeni yeni demokrasiler uydurmaya, bu defa da bu uyduruk (bazen hayali) demokrasileri kullanmaya başladılar. Bu nasıl demokrasi ise içinde yalan dolandan başka "şiddet kullanarak iktidarı devirme hedefi" bile var!
Şimdi sıralamaya çalıştığım saik ve maksatların bir özetini dinlemek için bu yalan dolan ve şiddete hedef edinilen üçlüden birine, Sayın Ahmed Davudoğlu"na kulak verelim
Son demokratikleşme paketi ve birçok özgürlükçü adımlarla halkına, milletine güvenen, onunla yola çıkmaya ahdetmiş bir siyaset anlayışının hakim olduğunu anlatan Davudoğlu, Konya"dan şöyle sesleniyor:
"Eski Türkiye demek, kendi sınırları dışında hiçbir meseleyle ilgilenmeyen Türkiye demektir. Dış politika dendiğinde birkaç meseleye indirgenmiş dış politika konusuyla ilgilenen, onlarda da sadece defansif olan Türkiye demektir. Kıbrıs gibi Ermeni meselesi gibi defansif olan, kendi alanında kalan Türkiye demektir. Pasifliği, edilgenliği rasyonel dış politika zannedenlerin ülkesi demektir. Yeni Türkiye, halkıyla kenetlenmiş siyasi kadroların, AK Parti kadrolarının yaptığı gibi halkıyla kenetlendikçe, o halktan destek aldıkça hep ileriye bakan Türkiye demek. Eski Türkiye en ufak sanayi ihtiyacını bile dışarıdan sağlayan Türkiye idi. Şimdi kendi tankını, topunu, inşallah kısa zamanda kendi uçağını yapacak büyük Türkiye var."
Ey bu ülkenin öz çocukları, kafanız karışmasın, insanlarınıza ve değerlerinize sahip çıkın!
Gazeteci de haddini bilmeli
00:0024/10/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her şeyi bilen bir Allah"tır, Hz. Peygamber (s.a.) bile, kendisine bir şey sorulduğunda eğer Allah"tan bilgi gelmemiş ise "Bunu bilmiyorum" der, din konusunda bile kendi akıl, tecrübe ve duygularına dayalı bir açıklama yapmaz, mutlaka Allah"tan aldığı bilgiyi naklederdi; çünkü dini bildiren yalnızca Allah"tır. Dünyaya ait tıp, teknik, üretim, ulaşım gibi konularda bazen toplum içinde edindiği bilgiyi nakleder, eğer bu bilgi isabetli olmazsa "siz dünya işinizi daha iyi bilirsiniz" derdi. Tıp konusunda da söylediklerinin çoğu vahiy dışı beşeri bilgidir, din hükmü olarak değerlendirilemez.
Hakkıyla ilim sahibi olmuş bir alim, bir uzman, bir bilim adamı mütevazı olur, her konuda konuşmaz, konuştuğu her konuda da kesin ve keskin konuşmaz; "Ben böyle düşünüyorum, bu sonuca ulaştım, ama yanılabilirim" der, araştırma ve danışmalarına devam eder.
Bir Peygamber, bir din alimi, bir bilim adamı böyle iken bizim gazetecilere bakın –bu noktada "müstesnalar kaideyi bozmaz" diyerek ihtiyat tedbirini alıyorum- köşe yazarları, haberciler, yorumcular, tv konuşmacıları maşallah her şeyi biliyorlar, her konuda konuşuyorlar, çoğunun bir bağlantısı var; ya ücrete, ya gruba, ya ideolojiye, ya nefrete veya muhabbete...
Tabii olarak ülkemizde ve dünyada insanların pek çok, çeşitli ve önemli bir kısmı çetrefil, zor, hatta kısa vadede çözülemez meseleleri var. Bu meseleler hakkında gönül istiyor ki, daima iyi bilenler konuşsun ve hiçbir sebeple doğru bilgiyi saklamasın, saptırmasın. Bunu yapanlar var, Allah onlardan razı olsun ve sayılarını arttırsın!
Televizyonlar, radyolar, gazete ve dergiler bilgiye, habere, yoruma, görüntüye... muhtaçlar; bunlar olmadan onlar olamıyor. Ama bu kadar basın yayına muhtaç olduklarını bulmak oldukça zor; onlar da (bir kısmı) yalana, yanlışa, kalitesize yöneliyorlar.
Kıtlığa dayanan bu arıza en masumu. Asıl vahim olanı ise şunlardır:
1.Bilen de bilmeyen de konuşuyor ve yazıyor.
2.Bilen bilgisini çıkar ve ideolojisine göre kullanıyor. Doğru olanı yerinde ve zamanında söylemiyor.
3. Ülkemizde ve dünyada mevcut problemler ve bunların çözümüne yönelik faaliyetler söz konusu olduğunda herkes rahatça, bazen ölçüyü ve insafı da kaçırarak tenkitlerini sıralıyor; sıra çözüme, tavsiyeye, doğru, uygun, faydalı, halledici... olana gelince söz bitiyor. Ya bilmiyorlar ya da bildikleri halde "işlerine gelmediği için" söylemiyorlar.
Doğru, uygun, işe yarar olanı bilmiyorlarsa yapılanı nasıl tenkit ediyorlar; doğruyu bilmeyenin yanlışı bilmesi nasıl mümkün oluyor!?
Doğru olanı biliyorlarsa bunu söylemeyip insanların ve dünyanın zarar görmesini nasıl içlerine sindiriyorlar!?
Biz Müslümanlar, insanların yapıp ettiklerinin, ağızlarından çıkan her kelimenin silinmez bir deftere kaydedildiğine, bir gün gelip hesabının sorulacağına inanıyoruz. Hiç olmazsa bu inanca ortak olanlar sözlerine sahip olsalar, sözün ve sükûtun sorumluluğunu unutmasalar!
Anadolu"dan ümmete giden yolda Platform
00:0012/09/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anadolu Eğitim ve Davet Platformu, içlerinde benim ümit bağladığım ve takdir ettiğim Ensar, ÖNDER, İlim Yayma gibilerin de bulunduğu birçok kuruluş ile iş ve gönül birliği içinde çalışıyor. Zihniyet, ilke ve temel görüşlerini iki önemli temsilcilerinin yazılarından aktaracağım. Bu nakiller bize Platform"un niçin ve nasıl farklı olduğunu ve ümmete giden yolu açmada etkili olabileceğini gösterecektir.
"Platform"un Hocası" dediğim Sayın Ramazan Kayan bilgi yönünden iyi yetişmiş, İslâmî kişilik yönünden örnek bir zat. Kitapları içinde kırka yakın baskısı yapılanı var. "Nebevî Bir Eylem: Davet" isimli kitabında diyor ki:
"Günümüzde İslâmî yapıların davet çalışmalarında farklı önceliklere sahip olmaları bir yere kadar anlaşılabilir… "İman hakikatleri", "nefis tezkiyesi", "direniş bilinci", "cihad ruhu", "tevhid ve şirk", "İslam ahlakı", "İslam devleti", "siyasal İslam", "toplumsal değişim", "İslami eğitim ve terbiye", "özgürlük arayışı" vs. konular ekseninde kümelenen davet ve irşad çalışmaları İslam"ın bütünselliği içinde yürütülmediği zaman süreç içinde parça merkezli kemikleşmelere ve kopuşlara neden olmaktadır… Müslümanların var olan enerjileri bu defa birbirine karşı kullanılmaktadır. Anlaşılan o ki, yeni açılımlar için öncelikle kendimizi, özelimizi aşmak lazım… Dünya bizden ibaret değil… Tek doğru da bizimki değil… Bizim doğrumuz da doğrulardan bir doğrudur… Önemli olan, kalkışta önceliklerimiz farklı olsa da ortak hedefe yürüyebilmektir." (s.210)
Platform"un önemli fikir işçilerinden ve koordinasyon başkanı Turgay Aldemir diyor ki:
"İnsanlık diye bir dert ve ıstırabımız olduğu için yüreklerimiz bizi bugün buraya taşıdı. Tebliğ ve davet biz Müslümanların öncelikli vazifesidir. Yapılan işlerin tüm amacı insanları fıtratlarıyla buluşturmaktır… İslam ümmetinin hayırlı vasfı her dönem vasat olmaktır… Aşırı uçlardan ve kutuplardan uzak durmalıyız… Yöntem olmadan hedef olmaz. Bir yürüyüşün kararlılığı ilk adımlarında gizlidir. Bir medeniyetin gücü ise değerlerinde saklıdır. Bu anlamda temel değerlerimiz tevhîd, adalet, özgürlük, meşveret, merhamet, ahlak ve onurdur… Merhum Nureddin Topçu"nun ifadesiyle "yarınki Türkiye"nin kurucuları yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına geçit vererek sabırlı, azimli ve gösterişsiz, nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileridir…"
"Tevhîdin gereği olarak insanları birleştirici çalışmalar yapmalıyız. Özellikle İslam dünyası için gittikçe büyüyen iki büyük tehlike ile hızla yüzleşmeye doğru gidiyoruz: Milliyetçilik ve mezhepçilik; bu iki unsuru bertaraf edecek olan (şey ise), sözde kalmayan ümmetçilik ve karşılığı olan İslam kardeşliğini ihyadır. Milliyetçilik laikliğin İslam dünyasında Truva atıdır. Mezhepçilik fitnesine karşı "mezhebi din haline getirmeyen" bir anlayışı güçlendirmeliyiz… Mücadelede birlikte olmasak da dinde kardeş olduğumuzu unutmamamız gerekir. Evet biz bir teşkilatta birlikteyiz, fakat bilmeliyiz ki, beraber olmadığımız ancak dinde kardeş olduğumuz milyonlarca kardeşimiz var. Dinde kardeş olmasak da insanlık ortak paydamız olan milyarlarca insanın olduğu bilinciyle meselelerimize yaklaşmamız gerekiyor. Elimizle ürettiğimiz çalışma modelleri yeniliğe ve dönüşüme, yenilenmeye açık olmalı. İctihadi olan yöntem ve fikirleri mutlaklaştırmadan her daim yenilemeliyiz. Bu buluşma ortamları bizi geleceğe taşımalı, sürekli kendimizi yenilemeliyiz."
Anadolu Eğitim ve Davet Platformu"nu yeterince tanıttım. Merak edilen diğer konular ve canlı takip için sitelerine da bakmak gerekir.
Türkiye"de, hatta İslam dünyasında yaşayan ve davet hedefi bütün insanlığı kucaklayan ümmetçi müminleri, bu platforma katkı sağlamaya davet ediyorum. Bir grup içinde vazifenin bir parçası ile meşgul olmak bu katkıya engel olmamalıdır.
.Bir dinin iki mabedi olmaz
00:0013/09/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu cemevi meselesi son yıllarda kamuoyunu çok meşgul etti. Başlangıçta bir kısım Alevî vatandaşlar, kendilerine göre uygun gördükleri yerlerde cemevi adıyla binalar yaptılar. Bu yapıların ibadethane (mabed) olarak kullanılacağı veya camiye alternatif olacağı konularında bir beyan yoktu. Daha önce, özellikle şehirlerde Alevîlerin ölülerinin cenaze namazları da camilerde kılınıyordu, ikinci adımda bazıları cenazelerini cemevlerinden kaldırmaya başladılar. Üçüncü adımda cemevlerinin, tıpkı camiler gibi ibadethane (mabed) olarak tanınması talebi ortaya çıktı. Bu talep henüz karşılanmadı, ama bir başlangıç yerine "aynı mekanda bir cami, bir de cemevi yapma" uygulaması başlatıldı. Beyanlarına bakılırsa bu uygulamanın amacı bölme değil, birleştirme, çatışma değil, buluşma imiş.
Şimdi soruyorum:
Her ikisi de Müslüman olan Sünniler ile Alevîler, bütün Müslümanların ortak mabedi olan camide namazlarını kılar, cenazelerini kaldırır; samah, ayin, zikir, dînî musiki, özel sohbetler gibi yine bir kısmı ibadet sayılabilecek faaliyetlerini özel mekanlarında (tekke, dergâh, cemevi…) yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur; yoksa farklı dinlerin mensupları gibi ibadetlerini, farklı mabetlerde yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur.
Bu teşebbüsün taraflarından biri şöyle diyor:
"Devlet taraf tutarak, "Camiden başka ibadet yeri olamaz İslam"da" gibi ipe sapa gelmez, hiç bir bilgiye dayanmayan bir düşünceyi kendisine düstur yapamaz."
Bir kere devlet "camiden başka ibadet yeri olmaz" demiyor, bunu diyen bir devlet temsilcisini ne gördüm, ne duydum.
Devletin ve önemli sayıda halk kitlesinin dediği şudur:
İbadet, şartları taşıyan her yerde olur. Mesela namazı dileyen camide kılar, dileyen evinde, işyerinde, tarlasında bağında, tekkesinde, dergahında, cemevinde … kılar. Ama bir dinin iki mabedi olmaz. Mabed, mezhebleri ve tarikatleri farklı da olsa bir dine mensup olan bütün müminlerin ortak ibadethanesidir. Bu ibadethane dışında kalan ve içinde bir dine mensup grupların bazı ibadetler ile ayinler vb. icra ettikleri yerlere "mabed" denmez, "tekke, dergâh, cemevi, dernek evi" gibi isimler verilir. Ve bu uygulama yıllardır böyle olmuştur, ipe sapa gelir, bilgiye ve geleneğe dayanmaktadır.
Ortak mabed ve özel ayin vb. yerlerin aynı mekanda da, farklı mekanlarda da olması caizdir, tarihte de olmuştur. Ama hiçbir zaman bu gruplara mahsus özel mekanlar ortak mabed olan camiye alternatif olmamıştır, onun yerine konmak istenmemiştir. Asıl ipe sapa gelmez, bilgiye dayanmaz ve birlik amacına aykırı olan talep ve uygulama, gruplara mahsus özel mekanları, mabed diyerek caiminin yerine koymak, grupları ortak mabed olan camiden uzaklaştırmaktır.
Camilerle cemevlerinin aynı mekanlarda yapılması eğer sembolik birkaç uygulama ile sınırlı olmaz da birden genelleştirilirse köprü kurmadan ırmak geçmek gibi bir risk sözkonusu olabilir. Bunu yapmak isteyenler önce, Alevîler ile Sünnîlerin din alimlerini, kanaat önderlerini bir araya getirmeli, belli bir süreç içinde önce dinamitlenen köprüleri yeniden kurmalı, fikirler ve gönüller kaynaştıktan, taraflar birbirini anladıktan, bu farklı yapıların birinin genel, diğerinin özel olduğunu kabullendikten… sonra uygulamaya devam etmelidirler.
Kimsenin niyetini okumak durumunda değilim, ama kesin kanaatim şudur ki, müminlerin mabedlerini ikilemek birleştirmeye değil, bölmeye hizmet edecektir.
Çözüm süreci üzerine
00:0015/09/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye baştan sona dolaşıldı, halkın her kesimi (daha ziyade her kesimin temsilcileri) ile bire bir görüşüldü, iyi niyetli, milletini ve memleketini seven herkesin "yıllardır canımızı ve malımızı tüketen, daha önemli işler ile meşgul olmamızı engelleyen, düşmana fırsat veren" bu krizin sona ermesinden yana oldukları açık ve kesin olarak görüldü. İyi niyetli muhaliflerin veya şüphe içinde olanların endişelerini biz de paylaşıyorduk, ancak bizim farkımız o endişelerin uzak ihtimal olduğu merkezinde idi. Halkımızın istemediği, ülkenin aleyhine olan herhangi bir alış-verişe kimsenin razı olmayacağı tabii idi.
Bu durum tespitinin tabii sonucu şu olmalı idi:
Süreç yürüsün, herkes süreci takip etsin ve elinden geldiği kadarı ile desteklesin, yanlış yapılırsa sesini çıkarsın, demokratik muhalefetini ortaya koysun ve sonunda herkesin yüzü gülsün!
Ne oldu?
PKK yönünden:
Eğer oyun içinde oyun yoksa Öcalan"ın duruma tam olarak hakim olmadığı anlaşıldı. Bir iç mücadelenin devam ettiği ortaya çıktı. Bu yüzden yeterli sayıda ve şekilde ülke dışına çıkma şartı yerine getirilemedi. Buna rağmen –sanki bu şart yerine gelmiş gibi- ikinci aşamaya geçilmesi ve talep edilen hakların verilmesi isteniyor. En kötüsü, çirkini, kabul edilemez olanı ve sürecin ruhuna taban tabana zıt bulunanı ise "ya dediğimiz olur veya tekrar silaha sarılırız" tehdididir. Bu tehdit ve onu gerçek kılan "çekilmemiş silahlı unsurlar" bulundukça sürecin işlemesi mümkün değildir.
Siyasi muhalefet yönünden:
Siyasi muhalefetin sözcülerine bakılırsa bunların, baştan beri bu hayati meselenin AK Parti iktidarı tarafından çözülmesini istemedikleri anlaşılıyor. Sözleri ve davranışlarının başka türlü okunması mümkün değil. Devamlı olarak yaptıkları, atılan adımların müspet olanlarını görmemek veya önemsizleştirmek, anlamsız şüpheleri körüklemek, olmayanı (verilmeyeni) olmuş (verilmiş) göstermek, süreci baltalamaktan ibarettir. Kendilerinin kanı durdurmak, huzuru ve sükunu sağlamak için gösterdikleri bir yol, bir yöntem yok; "vuralım, kıralım, öldürelim, bitirelim" demiş oluyorlar. Eğer teklifleri bu ise zaten çözüm teşebbüsünden önce otuz yıldır olan bu idi; şu halde bırakın –hatta yapabiliyorsanız- destekleyin, çözüm başarılı olursa ne ala, olmazsa zaten sizin dediğiniz olacak!
Aklı ve vicdanı düzgün olanlara yakışan süreci desteklemektir; diyelim ki, başarılı olmadı, ne kaybederiz?
Kayıp şöyle dursun, çatışmasız geçen süre içinde elde kalan can ve mal büyük kazanç değil midir?
Halk yönünden:
Alınan bilgilere göre halkın ümidi biraz zayıflasa da yok olmadı, kabul edilebilir ıslahat ile çözümün başarılı olmasını canu gönülden istemeye devam ediyorlar.
İktidar yönünden:
İktidar bir yandan karşı tarafın verdiği "silahı bırakacağız, siyaset yapacağız" şeklindeki sözün yerine getirilmesini bekliyor, diğer yandan bütün demokratik talepleri, mevcut şartlarda olabildiğince karşılayacak bir demokratikleşme paketi" üzerinde çalışıyor. Dönüşümler bir günde ve bir adımda olmaz, ayrıca siyasetin de bağlayıcı kuralları vardır.
Eğer çözüm başarılı olmazsa bu kötü sonuca katkı yapanlar bundan sonraki can ve mal kaybının "iştirak halinde mesulü" olacaklardır.
Bir de, daha önce bazı durumları ve değerleri istismar edenlerin ellerinde meşru görünen bir bahane kalmayacaktır.
Kimseyi camiye zorlamıyoruz
00:0019/09/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Namaz kılmayan, oruç tutmayan, içki, kumar, faiz gibi harama bulaşan ama Sünni Müslüman olduğunu söyleyen (böyle bir aileden gelen) yüzbinlerce insan var. Laik bir düzende bunları dinin emirlerini yapmaya, yasaklarından uzak durmaya zorlayamayız, hatta tavsiye bile edemeyiz. Ama bu kişiler "Bizim Sünni-İslam inancımız budur, bunu da İslam olarak tanıyacaksınız (hem normal Sünni Müslümanlar tanıyacak hem de devlet tanıyacak)" derse buna hem Sünni Müslüman birey olarak hem de laik devlet olarak itiraz hakkı sözkonusu olur.
Müslüman-Sünni bireyler olarak "İslam"ın bağlayıcı kaynakları ortada, onlara göre böyle bir Müslümanlık olmaz ve böyle bir Müslümanlık "normal, sahih, aslına uygun Müslümanlık" olarak tanınamaz, tanıyamayız" deriz.
Laik devlet de "Benim devlet olarak din tanımlama ve tanıma yetkim olamaz. İsteyen istediğine inanır ve inandığı gibi yaşar, onun bu hakkını korurum ama ben, laik devlet olarak değerlendirme (tanıma) yapamam" der.
Bahailik, Kadıyanilik gibi yeni din iddiaları ortaya çıktığında durum ve hüküm aynıdır:
İslam devletinde bunların "hakları korunan inançlar cinsinden" olup olmadıkları belirlenir ve "kamu düzeni ve asayişin korunması" bakımından da durum müzakere edilir, sonra buna göre muameleye tabi tutulurlar. Nitekim ilgili kaynaklarda İslam dışı inançlara verilecek haklar ve gerekli kısıtlamalar konusu ele alınmış, mesela Müslümanların çoğunlukta olduğu yerleşim merkezlerinde Hristiyanların yortularında sokaklarda sesli parçalar okuyarak haç taşımalarına izin verilmemiştir.
Ayrıca İslâmî düzende cami, kilise, havra ve batıl din mabedini, eşitlemek amacıyla (veya böyle bir riske rağmen) camilerin yanlarına yapmak asla kabul edilemez, caiz görülemez, Kur"an ve Sünnet"in açık hükümlerine aykırıdır. Müslümanlar daima hakkı hak, batılı batıl olarak görmek ve değerlendirmek durumundadırlar. Hz. Ömer"in Kudüs"teki uygulaması tarihi kiliseyi koruma gerekçesine dayanır. Genel uygulama farklı dinlere ait mabedlerin farklı mekanlarda bulunmasıdır.
Laik ülkelerde de çeşitli gerekçelerle bu yeni dinlere kısıtlamalar getirilmiştir.
Alevîlik sözkonusu olduğunda onları ikiye ayırmak gerekiyor:
1. "Müslümanız, Kur"an"a ve Peygamber"e iman ediyoruz" diyen, devamlı veya aksatarak namaz kılan, camiye gelen, diğer dini vazifelerini de yapmaya çalışan Alevîler. Bu kesimin "Bizim mabedimiz cami değil, cemevidir, bizim mabedimiz olarak cemevimizi tanıyın" diyeceklerini sanmıyorum. Bu Alevîleri "asimile olmuşlar, Sünnileşmişler" diye küçümseyenler tahammülsüz, dar görüşlü ve insanları belli inançlara zorlayan takımdır.
2. Sünni Müslümanların inandıkları Kur"an"a ve Peygamber"e inanmayan, daha ziyade şifahi geleneğe dayalı bir inancı ve bu inanca uygun din hayatı tarzını tercih eden Aleviler. İşte bu kesimde "Bizim mabedimiz cami değildir, cemevidir" diyenler bulunuyor. Laik bir ülkede insanların bunu deme hakları vardır. Buna göre kendilerinin mabed dedikleri mekanları yaparlar, orada toplanırlar ve kendilerinin ibadet dedikleri şeyleri yaparlar. Onların bu haklarına itiraz eden yok, onları illa bizim gibi Müslüman olun ve camiye gelin diye zorlayan da yok. Tam aksine onlar, Sünni çoğunluğu "Bizi şöyle kabul edin" diye zorluyorlar ve farklı inanan ve düşünen Alevîleri de camiden uzaklaştırmaya zorluyorlar.
Sünni Müslümanlığı "İslam"ın Arap yorumu", kendilerine göre düzenledikleri ve adına "Alevîlik" dedikleri bir inancı da "İslam"ın Türk-Anadolu yorumu" olarak nitelemenin dini, ilmi ve tarihi gerçekliği yoktur. Arap dedikleri müminlerin başında Hz. Peygambr (s.a.), dört râşid halife ve Peygamberimiz"in övdüğü sahabe vardır. Hz. Ali, oğulları ve torunları (oniki imam) da o Araplar arasındadır. Onların İslam yorumları, kıyamete kadar gelip geçecek bütün Müslümanların İslam"ıdır. Bu İslam"da bildiğimiz ibadetler, haramlar ve helaller vardır. Buna aykırı bir İslam yorumu İslam değil, başka bir inançtır.
Kafaların bu denli karışık olduğu, yakın tarihlerde bile insanların inanç farkı yüzünden birbirine düştüğü bir sosyal ve politik ortamda huzur, düzen, kardeşçe ilişki ve dayanışma isteyenler işe nereden başlamak gerektiği konusunda keşke daha derin düşünseler ve daha geniş danışmalar yapsalar.
Anarşi demokrasi mi oluyor?
00:0020/09/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
AK Parti iktidarını bütün demokrasilerde geçerli ve meşru olan yollardan düşüremeyeceklerini anlayan "müzmin ideololjik muhalifler" son çare olarak bir şeyleri bahane edip sokağa dökülme, kimileri tencere tava çalma, kimileri yakıp yıkma, kimileri devletin güvenlik güçlerine karşı yaralayıcı, hatta öldürücü eylemlerde bulunma yolunu seçmiş bulunuyorlar. Mısır"daki olaya "darbe" diyemeyenler, Esed"e "zalim ve haksız" diyemeyenler, her türlü vesayete kapalı demokratik bir anayasaya "Evet" diyemeyenler bu eylemlere de "anarşi, suç-isyan, meşru olmayan eylem, demokrasiye aykırı tutum…" diyemiyorlar. Bunu diyemedikleri gibi bir de meşrulaştırma çabasına düşerek kırk dereden su getiriyorlar.
Neymiş?
Demokrasi sandık değilmiş, çoğunluğun iradesi yeterli değilmiş, yönetimde (kararda ve icrada) mümkünse bireye kadar inerek sormak, herkesin görüş ve talebini almak ve bunları yönetime yansıtmak gerekirmiş… En geniş manada sorma ve danışmaya karşı değilim, ama devlet yönetiminde birkaç partinin ortak iktidarı bile ayak bağı olurken sokakları meclis yapmanın yönetimi nasıl bir çıkmaza sokacağını da düşünmek gerekiyor.
Bu anarşi avukatlarına göre iktidar, Gezi eylemlerinde demokrasiye ve insan haklarına aykırı davranmış, orantısız güç kullanmış, bu "sokak demokrasisine" müdahale etmemesi, iktidardan rahatsız olanların sokakta serbestçe eylem yapmalarına izin vermesi, bu da yetmez "onların istediğini vermesi" gerekirmiş.
Bu anarşi avukatlarına göre ortalığı yakıp yıkan anarşistler demokratik haklarını kullanıyorlarmış ve -sıkı durun- "iktidarı düşürmek maksadıyla yasak eylem yapmak suç değilmiş", böyle bir suç yokmuş.
Yüksek tahsil yapmış, bazıları akademik titr sahibi olan bu anarşi avukatlarına şaşmak gerekebilir, ama ben şaşmıyorum; çünkü bilgi ve diploma başka, ahlak başkadır. İdeolojik muhalefet ve taassup vicdanlarını karartmış olan kimseler, ord. profesör de olsalar onlardan hayır gelmez.
Yassıada mahkemelerinde bilirkişi ve şahid olarak dinlenen nice hukuk profesörünün utanç verici davranışlarını unutmadık.
Hürriyet insan gibi insanlar içindir. İnsanlığı (ahlakı) eksik olanlar için hürriyet daha çok ve daha rahat zarar verme aracıdır. Düşünme ve düşünceyi açıklama hürriyeti, basın yayın hürriyeti adına gazetelerde yazan, radyo ve televizyonlarda konuşan, sosyal medyayı kullanan birçok kimsenin ne kadar zararlı bilgi kirlenmesine sebep oldukları gözler önündedir. Demokrasilerde bunlara karşı önleyici tedbirlerin alınması imkansız gibidir, ama "Gezi olaylarında bir kadını zırhlı aracın ezdiği haberini resimli olarak yayan" bir kimseyi düşünün, bu ve benzerlerinin yaptıkları yanlarına kâr kalıyor. Siyasilerin ahlak kuralları ile sınırlı olmayan açıklamaları ve konuşmaları ülkede olup biten şeylerin doğru bilinmesini ve anlaşılmasını engelliyor. Siyasilere, yazarlara çizerlere itimad eden halk kitleleri yanlış bilgiler, zararlı kanaat ve duygular edinerek birbirlerine karşı öfkeleniyor, kinleniyor, patlamaya hazır hale geliyor ve bazen de patlıyorlar.
Ülkemiz maddi kalkınma hamlesinden önce manevi kalkınma hamlesine muhtaç görünüyor. Manevi kalkınmadan maksadım "insanı insan yapan ahlak değerlerini" elde etme çabasıdır. Ailelerin ve yöneticilerin böyle bir ihtiyacı herşeyden önce derinden ve şiddetli olarak hissetmeleri gerekiyor.
Ağzını açan "insan haklarından" söz ediyor. Üzerinde ittifak edilmiş bulunan insan haklarını kim gerçekleştirecek, kim uygulayacak, kim haklıya hakkını verecek? İnsan değil mi?
Eğer biz insan haklarının yanına "insan ödevlerini" koymazsak, ahlak eğitimiyle "insanlık ödevleri" şuurunu yaygınlaştırmazsak o insan hakları kâğıtlarda yazılı kalmaya mahkum olur ve oluyor da.
Devlet katılım bankası
00:0022/09/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce ''Özel Finans Kurumu'' adıyla vücut bulan ve uygulanan ''farklı banka'' modeli daha sonra, özelliğine uygun olan ''Katılım Bankası'' adını alarak yolculuğuna devam etti ve ediyor. Evet bu isim mahiyetine daha uygun idi; çünkü bu bankaların temel niteliği insanlara faizli kredi vermemesi, hesap sahiplerine de faiz değil, olursa ticaret kârı vermesiydi; yani bu bankaların işlemlerinin özü ''kâra ve zarara katılma'' idi.
Laik ülkelerde işlemlerinin büyük kısmı faizli muameleye dayalı bankalar yaygındır. Türkiye''deki bankaların sahip olduğu para ve işlem hacmi göz önüne alındığında halen faizci bankalara göre katılım bankalarının varlık oranı yüzde beştir. Halkının yüzde doksanından fazlası Müslüman olan bir ülkede faizciliğin bu kadar yaygın ve neredeyse tabii hale gelmesi düşündürücüdür. ''İnsanlar yaşadıkları gibi inanırlar'' denir ya, elhak doğrudur; anlaşılan odur ki, bu ülkenin insanlarının çoğu önce faiz alıp vermeye başlamışlar, sonra da bir kulp bularak faizi meşrulaştırmışlardır.
Peki katılım bankaları, faizciliğin bu kadar yaygın olduğu bir ortamda varlık amaçlarını gerçekleştirebiliyorlar mı?
Şekil şartları bakımından bu soruya ''evet'' cevabı verilebilir. Öz ve maksat bakımından ise ortada büyük bir engel mevcuttur: Faizci bankalarla rekabet engeli. Şöyle ki:
Bugün mevcut dört katılım bankası da özel kesim sermayesine aittir. Çalışanlarının da önemli bir kısmı, ''faizsiz ekonomi'' konusunda -ülkemizde verilmediği için- öğrenim görmemiş kimselerdir. Özel kesim, koyduğu sermayenin para kazanmasını ister, çalışanlar da azami kâr ve asgari risk için çırpınırlar. İşte bu yüzden katılım bankalarının işlemlerinin yüzde doksanından fazlası ''murabaha'' adını verdiğimiz, ''malı peşin alıp isteyene vade farkı ile satma'' şeklinde olmaktadır. Bu işlem caiz olmakla beraber bu bankaların kuruluş maksatları daha ziyade ''ortaklık yoluyla finansman'' olduğu için amaç bir türlü gerçekleşmemiştir. İyi niyetli yöneticilerin ortaklığa alan açmak için gayret ettiklerini biliyorum, ama özel sermayenin bu bakımdan sınırlayıcı olduğu da bir gerçektir.
Son aylarda devletin katılım bankası kuracağı haberleri dolaşmaya başladı. Bazı bankalar da devlet ile ortak olarak katılım bankası kurma niyetini ızhar ettiler. Bütün sermayesi devlete ait olmak üzere kurulacak katılım bankası amaca ulaşma bakımından büyük bir fırsat olacak, devletin kâr beklentisi ikinci planda bulunacağından amaca giden yoldaki önemli engel de ortadan kalkacaktır. Bazı üniversitelerimizde İslam bankacılığı ve islamî finansman konularında lisans üstü öğretim verilmeye başlandı. Hem özel hem devlet katılım bankaları yönetici ve pesonel seçerken bunları tercih ve ayrıca bu alanda eleman yetiştirmeyi teşvik etmelidir.
Devlet kamu yararı sözkonusu olduğunda yüklü teşvikler veriyor. Bu ülkede yatırım, üretim ve ticareti ortaklık yoluyla finanse eden farklı bankaların başarılı olması, faizci işlemlere bir alternatifin hayat bulması kamu yararına önemli bir katkı olacaktır. Tamamen veya kısmen özel sermayenin katılmadığı devlet katılım bankalarına imkan
verilirse bunun sosyo-ekonomik sonuçları sosyal adaletten yana olan herkesi sevindirecektir.
Kafa karışıklığı mı?
00:0026/09/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru:
"Benzer durum Sünni, Şii, Zeydi, İbadi, Zahiri mezheplerin mescitleri dışındaki mekânlarda ibadet ettiğine inanan Ahmedi, Kadiyani, Dürzi, Bahai, Nusayri ve beş vakit namazı, Ramazan orucunu reddeden Aleviler için de geçerlidir. Onların toplandıkları yer ismi ne olursa olsun -tekke, zaviye, dergâh, cemevi vs.- onlar "ibadethane" diyorsa bizce de ibadethanedir."
Yukarıdaki sözü bir Müslüman söylerse söz doğru mudur?
Doğru değilse kafalar mı karışmıştır, yoksa kafalar karıştırılmak mı isteniyor?
İkinci sorunun birinci şıkkı doğrudur, "kafalar karışmıştır", ikinci şıkkı niyet okumaya gireceği için evet diyemem.
Birinci soruya gelelim:
İslam"a ve Müslümanlara göre hak din ile batıl din bellidir. İster aslı sahih iken sonradan bozulmuş olsun, ister aslı da beşer tarafından uydurulmuş bulunsun batıl bir dine mensup olanların mabetleri olabilir. Bu mabetlere kendileri "mabed, ibadethane" dedikleri gibi Müslümanlar da buralara "ibadethane, mabet" derler, ama bir kayıt koyarak derler: "Buralar şu batıl dinin mabedidir, ibadethanesidir" derler.
"Peki bunların yaptıkları İslam"a göre ibadet ve mekanları da İslam"a göre mabet midir" diye sorulursa Müslüman"ın vereceği cevap tektir: Bunların dinleri ve ibadetleri İslam"a göre batıl olduğu gibi mabetleri de İslam"a göre mabet (İslam mabedi) değildir. Müslümanlarla sulh içinde yaşayan batıl din mensuplarına din hürriyetinin verilmesi ve onların mabetlerinin korunması –ki İslam böyle yapar- başkadır, onlara "hak din, hak ibadet, hak dinin mabedi" demek başkadır.
Bu ikincisi denemez.
Bugün biz Türkiye"de neyi tartışıyoruz?
Batıl dinlerin mabetlerini mi, kendilerini İslam"ın içinde gören ve kabul eden Alevîlerin mabedini mi?
Şüphe yok ki, ikincisini tartışıyoruz.
Şimdi tutup da İslam"a göre batıl olan dinler ve onların mabetleri ile Alevîlere ait olanı birbirine benzetmek, aynı kategori içine sokmak "farklı şeyleri aynı hükme tabi kılma" yanlışına düşmek olduğu gibi samimi Alevîleri de incitecektir.
Bugün ülkemizde yaşayan, asırlardır hayatın acısını ve tatlısını paylaştığımız; eş, dost, hısım, komşu, ortak… olduğumuz Alevîler Müslümandırlar. Bunları başka (İslam"a göre batıl) bir dine mensup görmek ve göstermek haksızlıktır. Zaten kendilerine de sorulduğunda büyük kitle "Müslüman" olduklarını, "Allah"a, Muhammed"e, âmentüye" iman ettiklerini söylüyorlar.
İşte bu Alevîler söz konusu olduğunda onların mabedi "İslam"da tek mabet olan camilerdir, mescidlerdir". Onlar da bunun aksini iddia etmezler.
Geriye cemevi denilen ve son yirmi otuz yıl içinde ortaya çıkan, içinde Alevîlerin dînî ve kültürel bazı faaliyetler icra ettikleri mekanlara verilecek isim ile statü kalmaktadır.
İyi niyetlerinden şüphe ettiğimiz bazı kimseler bu mekanlara da inadına "mabet" demek, Alevîlere camiyi kapatmak ve İslam içinden "Sünnî ve Alevî" adlarıyla iki din çıkarmak istiyorlar.
Biz de diyoruz ki, İslam"ın mabedi tektir ve bu mabedin adı camidir, mesciddir ve mezhebi, tarikatı ne olursa olsun bütün Müslümanlara aittir. Bunun ötesinde "mezheplere ve tarikatlara ait" olup zikir, ayin, kültürel faaliyet, din eğitim ve öğretimi… yapılan, özel yerler elbette olabilir; bu yerlere çeşitli isimler ve statüler de verilebilir, ama "mensupları Müslümanlar olan" bütün grupların mabedi tektir, başka mekanları bu mabedin karşısına dikmek bölücülüktür.
Paketten korkanlar
00:0027/09/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasi sonuçta halkın iktidarı ise Türkiye son on yılında oldukça hızlı adımlarla demokrasinin önündeki engelleri birer birer kaldırıyor. Bu engeller arasında kemalist ideoloji, askeri ve bürokratik vesayetler, bölücülük, ulusçuluk ve ırkçılık, egoist sermaye, bir tarafa yaslanmış medya, halkın iradesini kayıtlar altına alan darbe anayasası... vardı. Bütün bu engellerden zarar gören çeşitli halk kesimleri kimi meşru, kimi gayr-i meşru savunma yollarına girdiler, ceberut devlet karşısında çaresiz kalmış kesimler dış ve iç mihrakların istismarı için uygun zemin haline geldi. Dindarlara, etnik gruplara, mazlum ve mağdurlara karşı işleyen devlet gücü insanları hapishanelere düşürdü, dağlara çıkardı, hicrete zorladı, bazılarını da hayata küstürdü.
Bugün bir yanda gerçek manada halkın iktidarı için gerekeni yapmak isteyenler var (bunların başında iktidar geliyor), diğer yanda da kendi amaçlarına daha uygun gördükleri için statükonun devamı için çabalayanlar var (bunların da başında muhalefet geliyor). Paket henüz açıklanmamışken kıyıdan köşeden alınan bilgi ve tahminlere dayalı olarak farklı tepkiler ve değerlendirmeler var:
"Bu paketi biz teklif etmiştik, yeni bir şey yok".
"Bu paket PKK"nın dayatması sonunda çıkarılmıştır; halkın değil, onların taleplerini karşılamaya yöneliktir".
"Paket yetersizdir"...
Peki halkın ve ülkenin menfaati neyi gerekli kılıyor?
Eğer bu paket şimdiye kadar verilmemiş bazı hak ve özgürlükleri veriyorsa, haksızlıkları azaltıyorsa, birçok alanda normalleşmeyi sağlıyorsa... daha önce teklif edilmiş, başkaları tarafından da düşünülmüş olması neyi değiştirir; bu yüzden pakete karşı çıkmanın, onu önemsizleştirmenin makul bir gerekçesi olabilir mi?
Bu ülkenin hiç mi milli ve umumi bir meselesi yok? Eğer varsa niçin -memleket hainleri dışında kalan- bütün taraflar milli meslelerde tek ses, tek vücut, tek irade olamıyorlar?
Bence milli ve umumi meselelerimiz var, ama grup taassubu gözleri kör, vicdanları sağır yapmış; "meselenin çözümü filan gruba yarayacaksa olmasın, memleket zarar görse de mesele devam etsin" zihniyeti bizi bu hale getirmiş bulunuyor!
Herkesin, kimi ortak, kimi farklı alanlarda şikayetleri var. Bunların düzelmesini istemeyenleri bir yana atalım, iyi niyetli ıslahçıların hiç mi ortak çözüm projeleri yok? Elbette vardır, ama "çözüm sürecinde de görüldüğü gibi" ortak çarede işbirliği yerine ihtilaf lar ön plana çıkarılıyor ve iyi niyetli çabalar da sonuçsuz kalıyor.
Çare İslam"da diyoruz, yanaşmıyorlar.
Çare demokratikleşmede diyorlar, hadi deyince ipe un seriyorlar.
Şu halde siyasi iktidar azami genişlikte danışmalar yapacak, bütün düşüncelere önem vererek dinleyecek, sonra aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirerek kararını verip icra edecek; "yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol."
Dini çoğulculuk
00:0029/09/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir dinin samimi mensubuna sorsanız: "Hangi din hak dindir ve ebedi kurtuluş sağlayabilir?"
Size vereceği cevap tektir: "Yalnızca benim dinim hak dindir ve ona uygun yaşayanları ebedi saadete kavuşturur".
Herhangi bir dinin bağlısı şöyle bir cevap vermez, veremez: "Şu anda mevcut ve yaşanan bütün dinler hak dindir, benimki de onlardan biridir, hangisine uygun yaşasanız ahirette kurtuluşa erersiniz."
Eğer bir din mensubu bu son cevabı verseydi o zaman "dinde veya dini çoğulculuk"tan söz edebilirdik.
Böyle bir cevabı verenler yok mu?
Vardır. Ama bunları da ikiye ayırmak gerekir:
1. Dinlere yukarıdan –filozofça, bir dine bağlı olmaksızın, hiçbir dinde mutlak hakikat görmeksizin- bakanlar; bunlara göre hiçbir dinde mutlak hakikat yoktur, her din, mensuplarına göre mutlak hakikattir (izafi mutlaklık).
2. Dinleri, mensuplarının, onları yaşayanların inanç, temsil ve uygulamalarından soyutlayarak, metinleri yorumlayarak bir din tasavvur eden ve bu dinin içinde bütün dinlere pay verenler.
Bu iki düşüncenin İslam"da yeri yoktur.
Müslümanlara göre, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem"den son Peygamber Hz. Muhammed"e (s.a.) kadar Allah"ın vahyettiği bütün dinler hak dinlerdir. Ancak son dinden önceki bütün dinler miadlarını doldurmuş, Allah tarafından irşad ve hidayet rehberliğinin bayrağı Son Peygamber"e teslim edilmiş, bundan öncekilere verilen "İslam" ismi bu dine özellikle verilmiştir. Bugün yeryüzünde İslam"dan başka hak din yoktur. Bugün yeryüzünde yaşayan insanların tamamı, Peygamberimiz tarafından İslam"a davet edilmektedir. Bütün insanlar ya (inananlar) bilfiil, veya (inanmayanalar) bilkuvve Son Peygamber"in ümmetidir. Birincilere "ümmet-i icabet", ikincilere "ümmet-i davet" denir.
Dinlerin resmi, bağlayıcı ilmihalleri vardır. Bu ilmihallerde yer alan inanç ve talimatı yok sayarak, bu dinlere hayali birer varlık/yapı vererek kendi hayal ve tasavvurlarındaki "hak din" çerçevesine sokanların maksatlarını bilemem, ama yaptıkları gerçek dışı, hayatta karşılığı olmayan fikir jimnastiğinden ibarettir.
Başka dinler için söyleyemem, ama İslam"da, hak din sayılmayan batıl dinlerin mensupları, onların mabetleri ve hayat tarzları da korunur. Kimse İslam"a girmeye zorlanmaz. Ama bu tutum, batıl dinleri hak saymak veya dini çoğulculuk değildir, din hürriyetidir.
Pırıl pırıl gençlerle camileri korumak
00:0025/10/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhalefet sözcüleri böyle diyorlar. "Pırıl pırıl gençler" ise ODTÜ"de ve Gezi ile sonrasında ortalığı savaş alanına çeviren, şiddet yoluyla iktidarı değiştirmeyi hedefleyen -veya bu niyette olanların kullandığı- gençler. Koruyacakları camiler de Dolmabahçe"deki cami ile ODTÜ arazisinden (devlet arazisinden) geçen yol civarında yapılması planlanan cami ve bu vesile ile Başbakan"ın "Biz gerekirse yol için cami de yıkarız" ifadesidir.
Mevcut iktidarın pek çok caminin yapılmasına vesile olduğunu herkes biliyor da, şu ana kadar yol için bile olsa cami yıktığı oldukça nadirdir. Diyelim yol için gerekli oldu da cami yıktı, tıpkı kestiği ve söktüğü ağaçların yerine on mislini diktiği gibi yıkacağı caminin yerine de daha iyisini yapacağında şüphe yok.
Peki bu muhalif siyasetçilerin cami ile ve cami korumakla ilgileri nedir?
CHP"nin geçmişini karıştırmıyorum, bugünküleri eskilerin yaptıklarından sorumlu tutmuyorum, ama yenilerin de öyle cami imarı ile pek ilgilendikleri yoktur; bunu herkes görüyor ve biliyor.
Bu vesile ile Kur"an"a göre "camileri imar etmek ve korumak" ne demektir sorusuna kısa bir cevap vereyim:
"Allah"ın mescidlerini ancak Allah"a ve âhiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah"tan korkup çekinen kimseler imar edebilirler. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur." (Tevbe:9/18)
Bu âyet de birçok benzerlerinde değişik vesilelerle ve farklı üslûplarla ortaya konan iman-amel arasında güçlü bir ilişki bulunduğu fikriyle ve davranışlarda sırf Allah"ın hoşnutluğunu gözetmenin önemli olduğu ilkesiyle örtüşmektedir. Bütün bu anlatımların ortak noktası şudur: Aklî ölçülere ve geleneklere göre ne kadar yararlı ve önemli sayılırsa sayılsın, bir işin Allah katında değer kazanmasının ön koşulu, Allah"a ortak koşmamak ve
O"nun hoşnutluğunu kazanma iradesine sahip olmaktır.
Burada "imar etme" ile mescidlerin maddî anlamdaki imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa mânevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Âyet her iki mânaya açık durmakla beraber, mescidlere gereken ilgiyi gösterme, Rasûlullah"ın uygulamaları ışığında caminin fonksiyonlarını belirleyip bunları canlı tutma, özellikle Allah"a kulluk ve İslâm kardeşliğinin pekiştirilmesi amacına dönük faaliyetlerle mescidleri ihya etme anlamı daha güçlü bulunmuştur.
Eğer muhalefet, pırıl pırıl gençleriyle bunu yapacaksa onlara canu gönülden müteşekkir olur, alınlarından öperiz.
Ya birlik ve beraberlik veya kaos
00:0027/10/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünyada birçok ülke ekonomik kriz, anarşi ve terör belaları içinde çalkalanırken bizim ülkemiz göreceli olarak istikrarlı ve ekonomik göstergeleri oldukça düzgün bir süreç içinde bulunuyor. Ülkede hem sosyal refahı, hem büyümeyi, hem istikrar ve kamu düzenini, hem de dost ve düşman diğer ülkelerle bir yandan ahlaka uygun, diğer yandan ülke menfaatine ters düşmeyen ilişkileri korumak ve devam ettirmek kıldan ince sırat köprüsünden geçmek gibi zordur. İktidar bunu başarmak için çaba gösteriyor, elbette eksikleri, kusurları olabilir; bunları yapıcı tenkitlerle ve doğru olanı da göstererek düzeltmeye çalışmak bütün iyi niyetli vatandaşların hem hakkı hem de borcudur. Diyelim ki iktidar söz dinlemedi ve ülke kötüye gidiyor, geminin kaptanını değiştirmenin demokrasilerde iki yolu yoktur; yol tektir, o da milletin takdiridir ve bunu zamanında yapılan veya erken seçimlerde oyları ile ortaya koyacaklardır.
Bir siyasi kadro ahlaksız, beceriksiz ve ülke için zararlı olduğu halde onları iktidara getirecek veya orada tutacak kadar oy potansiyelini temsil eden halkın onlara oy vermeye devam edeceklerini farz etmek eşyanın tabiatına aykırıdır ve mümkün değildir. Eğer bu kadar vatandaş bir siyasi kadroya oy veriyorsa, muhalif olanlara düşen vazife buna saygı göstermek, iktidarın meşruiyetini kabullenmek, ama muhalefet ve tenkid hakkını da yine demokrasinin kurallarına göre sonuna kadar kullanmaktır.
Küçük büyük muhalif gruplar bu makul ve meşru usulü bırakır da hukuka, ahlaka ve ülke menfaatine aykırı olan anarşi, isyan, terör, şiddet yolunu seçerlerse, bu yola girenlere destek verirlerse bu savaşın kazananı olmaz; yahut da bu savaşı ülkenin ve milletin düşmanları kazanır; hem de kendileri can ve mal harcamadan, milleti parçalayıp birbirini kırdırarak kazanırlar.
Bir ülkede yaşayan bütün insanların aynı inancı, dünya görüşünü, hayat tarzını, ideolojiyi benimsemiş olmaları vaki olmamıştır. Farklılık tabîîdir ve devamlıdır. Bu sosyal gerçeklik karşısında farklı bireyler ve gruplar, önlerine koydukları hedeflere ulaşabilmek için çeşitli yollara başvurabilirler.
Hedefler arasında huzur ve istikrar için en tehlikeli olanları, a)tek başına ülkeye hakim olup diğerlerini haklarından mahrum etmek, b)bütün vatandaşları tektipleştirmek, c) şiddeti araç olarak kullanmaktır.
Doğru ve faydalı olanı ise farklılar arasında diyalogdur, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikçe her bireyin ve grubun farklılığını yaşaması imkanıdır, ülkenin nimetlerinin adil paylaşımıdır.
Ben birlik ve beraberlik terimlerine farklı anlamlar yüklüyorum. Birlik inanç, dava ve hayat tarzları arasında fark bulunmayanlar arasındaki ilişkinin adıdır; beraberlik ise farklı oldukları halde -yukarıda özetlediğim makul ve meşru usulü tercih ederek- bir ülkenin vatandaşları olarak dirlik ve düzen içinde hayatı paylaşanların ilişkisinin adıdır. Bu iki ilişki makul ve meşru usul dahilinde çelişmez ve çatışmaz ve bu durumda birlik ilişkisi içinde olmak, beraberlik ilişkisi içinde olmaya mani değildir.
Hasılı ya birlik ve beraberlik, yahut da kaos; ülkenin ve milletin düşmanı olmayanlar kaosu seçerler mi?
Başörtüsü ve laik demokrasi
00:0031/10/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laikliği bir ideoloji haline getirmiş ve din hürriyetini engellemeye vasıta kılmış olanlar yıllardan beri şu ezberi tekrarlıyorlar:
"Laiklik olmadan demokrasi olmaz, laiklik insan hak ve özgürlüklerinin teminatıdır, laik bir ülkede kamu hizmeti verenler her vatandaşa eşit davranmak mecburiyetindedir, bu mecburiyet ise hizmet verenin dinî veya ideolojik aidiyetini gösteren bir sembol, bir belirti kullanmamasını zorunlu kılar, başörtüsü ve Müslümanca sakal İslam"a aidiyet simgeleridir, bu sebeple kamu hizmeti verenler sakal bırakamazlar, bayanlar başlarını Müslümanca örtemezler..."
Çok yakında eski bir CHP milletvekili bayan bu düşünceyi tekrar ettiği için eskilere ilaveten veya zorunlu tekrar olarak bir daha tahlil ve tenkit ihtiyacı duydum.
Bu davanın sahipleri daha önce hizmet alanların da dini sembol (mesela başörtüsü) kullanmalarına karşı çıkıyor, bu yüzden mesela öğrencilere başörtüsünü yasaklıyorlardı. Şimdi normalleşmeye doğru bir adım atmış olmalılar ki, yalnızca kamu hizmeti verenlere yasaklıyorlar.
Demokrasi son tahlilde halkın kendini idare etmesi ise halkın içinden sayısı az veya çok bir grubun insan hak ve özgürlüklerinden istifade etmesine rağmen diğerlerinin edememesi bu sisteme aykırı olmalıdır. Eğer farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzları bulunan vatandaşlar bir ülkenin vatandaşları ise tamamının eşit olarak hak ve yükümlülükleri olmalıdır.
Laiklik toplumu dinden arındırmayı hedeflemiyorsa -ki, katı laiklik uygulamaları dışında böyle bir hedef yoktur- her vatandaşa, başkalarının haklarına zarar vermedikçe inancına göre yaşama hakkı ve imkanı vermelidir.
Şimdi soru şudur:
İnancı gereği başını örten bir devlet görevlisi, sırf örtündüğü için başkalarının haklarına zarar vermekte midir?
Buna evet diyenlerin dayandıkları illiyet bağı gerçekçi ve gerçeğe uygun değildir.
"İnancı farklı olan bir vatandaş, başını örten bir bayan hakimin kendisine karşı adil davranacağı konusunda şüpheye düşer, emin olamaz" diyorlar.
Halbuki asıl dini ve ideolojik kimliğini gizleyenler bu bakımdan risklidir, güven vermezler. Eğer mesela hakimin inancı ve ideolojisi belli oluyorsa onunla işi olanlar bu bakımdan dikkatli olur, oyuna gelmez, aldatılamaz, daha bir titizlikle hükmü ve icraatı takip ederler.
Ayrıca dürüstlük, adalet, hakkaniyet, vazifeye sadakat her şeyden önce bir inanç ve ahlak meselesidir; başkaları için genel bir hüküm veremem, ama Müslümanların kitabı "düşmana karşı dahi adil olmayı" emrediyor (Mâide: 8/5). Müslüman, karşısındaki şahsın inancı ve hayat tarzı ne olursa olsun ona adil davranmaya mecburdur; böyle bir kuralı ve hassasiyeti olmayanlar ise aidiyetlerini gizlerlerse daha tehlikeli olurlar.
Provokasyon ve niyet okuma
00:001/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
B.M. Meclisi"ne başını örterek girmeye karar vermiş bulunan hanım milletvekillerimizin bu karar ve davranışları karşısında siyasiler ile kemalistlerden iki farklı tepki geldi:
Birincisine göre bu, gecikmiş bir demokratikleşme adımıdır, hem seçilen hem de seçenlerin Meclis"te temsilleri bunu gerekli kıldığı halde haksız olarak yıllarca engelleme yapılmıştır, bu niyet ve karara saygı gösterilmelidir.
İkincisine göre bu bir karşı devrim adımıdır, bu adımlar ülkeyi İranlaştıracaktır, bu bayanların örtünmeleri Başbakan"ın emriyle olmuştur, karar siyasi ve ideolojiktir, fiil bir provokasyondur.
Karşı devrim ve İranlaştırma iddiaları gülünüp geçilecek iddialardır; üzerinde durmaya bile değmez. Çünkü karşı devrim, bir ülkede iyi kötü, ahlaklı ahlaksız, hak ve batıl… her inanç ve hayat tarzına hak ve hürriyet tanıyan adımların değil, hayatın bütün alanlarında herkesin İslam kurallarına tabi olmalarını sağlayan devrimin adıdır. Türkiye"nin böyle bir devrime hazır olmadığı apaçık ortadadır. Yakın tarihimizde İslâm"a karşı devrim silahlı güçlere dayanılarak ve halka rağmen yapılmıştır; bugün ne Silahlı Kuvvetler ne de halk böyle bir devrime destek verecek durumda ve konumda değildir.
Provokasyon iddiası aslında anarşi ve fesat çıkarma niyetinde olanların kendilerini açığa vermeleri anlamına gelmektedir; çünkü bunu tercüme edersek şu manaya ulaşırız: "Meclis"te ve Meclis dışında –ülke halkına nispetle- bir azınlık olarak başörtüsüne karşıyız, eğer Meclis"te buna izin verilirse harekete geçecek ve hukuk dışı eylemlerde bulunarak ortalığı karıştıracağız." Yani inancı gereği örtünenler haklarını kullanıyorlar, haktan ve demokrasiden yana olmayanlar ise bunu bahane ederek fesat çıkarıyorlar. Bunların hukuku, demokratik kuralları ve kanuna itâatları yok; kendi taleplerini dayatırlar, gerçekleştirmek için de gerekirse bütün ülkeyi ateşin içine atarlar.
Emirle örtünme iddiası de yeni değildir; eskiden "ya emirle veya para karşılığında, gündelik alarak" şeklinde çirkin iddialar ve iftiralar ortaya atarlardı, şimdi milletvekilleri için "yevmiye ile" diyemedikleri için "emirle" diyorlar. Bu iddiada bir hakaret bir de cehalet var:
Bir milletvekiline, inanmadığı halde sırf siyasi ve şahsi çıkarı için olduğundan farklı göründüğünü" yakıştırmak hakarettir, ama onlar bunu hep yapmaktadırlar.
Cehalet hem bilgi hem de ilgiye aittir. Onlar bilmiyorlar ki, bu insanlar milletvekili olmadan da namazında niyazında Müslümanlardı, bir kısmı da aksine bir zaruret olmadığında örtünüyorlardı. Şimdi ülke normalleşiyor, onlar da haklarını kullanıyorlar.
İlgiye dair cehaleti de şöyle ifade edebilirim: Dini yaşamayan, yaşama ile ilgisi bulunmayanlar, dindar bir kimsenin baskı altında verdiği tavizlerin psikolojik sıkıntısını da, inancına ve ahlakına ters düşen bir emir karşısındaki dirençlerini de bilmezler. Dindarları da, menfaatleri karşısında kolayca eğilip bükülen düzenbaz ahlaksızlarla bir tutarlar. Çünkü onlara göre dindarlık diye bir şey yoktur, istismar vardır, açıkta olan her dini davranış din istismarıdır.
Kim ne derse desin ne sanırsa sansın bu ülkede yaşayan Müslüman milyonlar gerektiğinde açık, gerekmediğinde -özel mekanlarında- kapalı/görünmez olarak inançlarına uygun yaşayacaklardır; niyetleri ise ancak Allah bilir.
Dilerim niyet okuyanlar kendilerini O"nun yerine koymaktan sakınırlar!
Dindarlıkta bütünlük ve zaruret hali
00:003/11/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Hz. Ali''nin (Allah ondan razı olsun), Kur''an''ı istismar eden muhaliflere karşı söylediği bir söz vardır: ''Söz doğru ama kötü maksat için kullanılıyor''.
Bugün de bazı eksikleri, kusurları bulunan, bulunabilen dindar Müslümanlara karşı muhaliflerin kullandıkları bir ifade var: ''Efendim bunlar, riayet ettikleri dinî kurallar ve yaptıkları ibadetlerde de samimi değiller, eğer samimi olsalar şu şu hataları, eksikleri, kusurları olmazdı, dini bütünü ile uygularlardı…''
Bunu söyleyenlerin maksadı dindarları uyarmak, dini daha kamil manada yaşamaya teşvik olsaydı ''söz ne kadar güzel, tenkit ne kadar yerinde'' diyerek onları tebrik ve takdir ederdik. Ne yazık ki, maksat kötü, hedef bâtıl. İstedikleri, ''dindarların dini hayatlarında eksik kalanları da yapmaları'' değil, tam aksine yaptıklarını da terk etmeleridir. Bu hükmümüzün delili de şudur: Bunu söyleyenler laik olduklarına göre ''dini bölüyorlar, bir kısmına izin veriyorlar, muamelat denilen diğer kısmını ise yasaklıyorlar'' demektir, laiklik budur. Şu halde farkında olmadan gülünç bir çelişkiye düşüyorlar, hem ''samimi iseler dini tam uygulasınlar'' diyorlar, hem de dinin büyük bir kısmının uygulanmasını laik devlet adına yasaklıyorlar.
Müslümanların el kitaplarına (ilmihallere) bile baksalar şunu görecekler:
1. Amel (uygulama) önemli olmakla beraber imanın olmazsa olmaz bir parçası değildir; yani bir mümin günah işledi, bazı dini hükümleri, inandığı halde ihmal ettiği için dinden çıkmaz. Eğer böyle olmasaydı tarihte ve günümüzde mümin bulmak oldukça zor ve nadir olurdu.
2. Mümin elinden geldiği, gücünün yettiği kadar dinine, imanına uygun yaşamaya çalışır. İrade zaafı, çeşitli iç ve dış tahrikler gibi sebeplerle günaha girdiğinde, can bedende olduğu sürece tevbe kapısı açıktır, hemen pişman olmak, gönlünü Rabbine açarak af dilemek elindedir ve Allah, Peygamberi''nin dilinden ''af dileyenler, tevbe edenler temizlenirler, günahı
işlememiş gibi olurlar'' buyuruyor.
3. Dinde bir kural daha vardır: ''Zaruretler geçici olarak yasakları kaldırır, haramları mubah kılar''. Birçok durumda zaruret (zorda kalma, mecbur olma) bulunduğu halde mubah olma iznini kullanmamak (azimetle amel etmek) daha üstün bir dindarlık davranışıdır, ama izni kullanmak (ruhsat ile amel etmek) de bir imkandır, dindarlığa aykırı değildir, günah değildir.
Zaruretin iki boyutu vardır: Birinci boyut hayati olandır; gereği yapılmazsa arkasından ölüm veya sakatlık gelecektir. İkinci boyutu normal hayatı engelleyen, sıkıntıya düşüren ihtiyaçtır; gereği yapılmazsa hayat devam eder, ama sıkıntılı olur, birçok iş, verim, üretim, hizmet aksar, uzun vadede birinci boyuta da geçiş olabilir. İşte bu iki boyuttaki zaruret de ''zaruret hali kalkıncaya kadar ve ihtiyacı karşılayacak ölçüde'' birçok dini yasak ve haramı kaldırır. Birçok dedim; çünkü mesela zaruret var diye bir masumun canına kıymak veya ırzına geçmek asla caiz ve mübah olmaz.
İslamî bono
00:007/11/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İngiltere Müslüman olmayan ülkeler arasında ilk "faizsiz veya İslami bono" çıkaran ülke olacakmış. Bu haberi veren kaynaklara bakılırsa çıkarılacak olan bu enstrümanın İslamîliği bir yana adında bile anlaşma yoktur. "Sukuk, tahvil ve bono" ifadeleri kullanılmaktadır. Haberin devamındaki açıklama da şöyledir:
"İslami finans sektörünün hacminin 2 trilyon dolara yaklaştığı belirtiliyor. Sukuk adı verilen İslami mali ürünlerin farkı, İslam"daki faiz yasağına göre şekillenmeleri olarak niteleniyor. Borç alışverişinden çok yatırım olarak tanımlanıyorlar. Genelde ilk ödeme Müslüman bir yatırımcıdan bu örnekte İngiliz hükümetine yapılıyor. Borç vermek değil de, bir varlığa yatırım gibi görülüyor. Yatırımcı da kazancını faiz olarak değil, kâr payı ya da kira olarak alıyor. İngiltere hükümetinin satacağı tahvillerde yatırım büyük ihtimalle gayrimenkullere yapılmış olacak".
Değerlendirmeye isimden başlayalım:
Eğer yatırımcı faizle borç vermiyorsa bu enstrümana "bono veya tahvil" denmesi uygun değildir; çünkü bu iki kâğıt genellikle faizli işlemlere aittir.
Eğer hem şekil, hem de maksat yönlerinden İslam fıkhına uygun bir "helal kazanca, gelire, tabii aynı zamanda zarara ortaklık" söz konusu ise "hisse senedi", bir malı satın alıp kiraya verme mahiyetinde bir yatırım ise "sukuk" terimleri uygundur.
Son zamanlarda çokça adı anılır hale gelen sukukun normal uygulaması mesela şöyle olmalıdır: Bir şirket kurulur, bu şirket helal gelir getiren malları satın alır, belli meblağlara karşılık gelecek şekilde bölerek bir çeşit sened çıkarır, bunları satar (yani senedin ki, bu işlemde adı sukuktur) mukabili olan malı, sukuku satın alana satmış olur. Bu sukuka sahip olan gelirini alır. İstediği zaman sukuku bir başkasına satabilir. Kiraya verilen bir gemiyi, oteli, otobüsü, dükkanı, evi satın alıp kirasından istifade etmekle bu işlem arasında mahiyet ve hüküm farkı yoktur.
Ancak gittikçe yaygınlaşan sukuk uygulaması böyle cereyan etmiyor. Daha çok şu şekilde yapılıyor: Sıcak paraya, para olarak sermayeye ihtiyacı olan bir kuruluş, malı devamlı ve kesin olarak elden çıkarmaksızın ihtiyacını karşılamak için "belli bir süre sonra geri satın alma taahhüdü ile satıyor, satın alan şirketten kiralıyor, şirket sukuk çıkarıyor, sukuku alanlar belli bir süre (mesela dört yıl) kira geliri alıyorlar, dört yıl sonra sukuk şirkete geri satılıyor, şirket de malı ilk sahibine satıyor.
Asırlarca önce insanların açık ve kesin faizli işleme mecbur olmalarını engellemek ve şeklen de olsa meşru bir işlem ile ihtiyacı karşılamak için bir kısım fukaha bu şekli caiz görmüş, adına da "elby"u bi"l-istiğlâl" demişlerdir. İşlem Mecelle"de de yerini almıştır.
Tekrar ediyorum, bu işlemde maksat malı satmak değil, geçici bir süre satar gibi yaparak ve geri kiralayarak para elde etmek, daha sonra malı geri almaktır. Caiz görülme gerekçesi de başka şekilde ihtiyacın karşılanması mümkün olmadığı veya tarafların işine gelmediği için, buna izin verilmediğinde apaçık faize düşme tehlikesini önlemektir.
Bu işlemi "İslamî bir alternatif" olarak sunmayı uygun görmüyorum. Bugün de bu işleme cevaz verenlerin gerekçesi: a)"hem şekli hem de maksadı itibariyle İslamî olan" işlemlere, Körfez"in sözde Müslüman para babalarının yanaşmamaları, "zarar ihtimali bulunmayan, hatta kârı bile önceden belli olan yatırımlara iltifat etmeleri, b) dara düşmüş ticari kuruluşların apaçık faize düşmeden ihtiyaçlarını karşılama imkanına kavuşturulmasıdır.
Şekil şartının şöyle veya böyle yerine getirilmesi dünyaya İslâmî olanı sunmak için yeterli değildir. İslam"ın istediği namuslu tüccar, namuslu sanayici, namuslu ortak, kanaatkâr sermayedar, kâr ve zararın adil paylaşımı ve emeğin hakkının verilmesidir.
İdeal olanın gerçekleşeme-mesinin vebalini yalnız bir tarafa atmak da haksızlıktır; bütün tarafların vebali ve kusuru vardır, bunun da baş sebebi iman za"fı ve ahlak eğitimi eksikliğidir.
Çoğunluğu kale almamak
00:008/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Liberal demokrasi tanımlamasında insan (birey) hakları ön planda oluyor ve çoğunluğa karşı azınlığın haklarının korunmasına vurgu yapılıyor.
Kim koruyacak?
Bir yandan sivil toplum, diğer yandan devlet koruyacak.
Nasıl korunacak?
Eğitim, müsamaha, kanun ve idari tedbirlerle.
Bireyin ve azınlığın kendine hak olarak gördüğü şeyi toplumun çoğunluğu böyle görmüyor, hatta kendi hak ve özgürlükleri, değerleri bakımından zararlı buluyorsa korumaz ve engellemeye çalışır.
Çoğunluğun istemediği, zararlı, çirkin, gayr-i meşru gördüğü bir davranışı, bir uygulamayı, bir ilişkiyi hükümetler de kanun ve düzenlemelerle koruyamaz.
Liberallere göre onsekiz yaşını doldurmuş insanlar; öğrenci, memur, sivil, yaşlı, genç ne olurlarsa olsunlar, evli olmasalar bir mekanda evli gibi yaşayabilirler. Üstelik bir mekanda yalnız bir çiftin çiftleşmesine (nikahsız bir çift teşkil etmelerine) değil, birden fazla çiftin yaşamasına da bir engel yoktur.
Diyelim ki bu bireysel haktır, toplum içinde azınlık da olsalar demokrasi bunlara bu hakkı tanır. Çoğunluğa göre bu durum ahlaksızlık, rezillik, onursuzluk, ayıp, günah (zina), düşüklük… olarak kabul ediliyorsa durum ne olacak.
Ben söyleyeyim: Toplum (apartman, mahalle, çevre…) buna tepki gösterecek, çirkin duruma bir şekilde müdahale edecek, mahalle baskısı yapacaktır. Baskıya maruz kalanlar medyayı ve devlet kurumlarını kullanarak yardım isteyecekler, medya karışacak, devlet kurumları da baskıyı engelleme bakımından gevşek davranacaktır.
Bütün bu söylediklerim sosyal gerçeklerdir. Masa başında kurgulanan liberal demokrasi ve toplumun dönüştürülmesi projeleri sosyal gerçeklik ile çelişir ve çatışırsa mutlaka problemler çıkacak, huzur ve sükun bozulacak, birlik ve dirlik zarar görecektir.
Bir toplum içinde yaşayan birey, topluma olan ihtiyacı ve zorunlu alış-verişi uğruna bazı özgürlüklerinden fedâkârlık edecektir. Hem toplumu kale almamak, toplum değerlerini takmamak, bu değerlere isyan etmek, hatta fiilen veya kavlen küçümsemek, tahkir ve tezyif etmek hem de o toplum ile alış-verişe talip olmak, o toplumun varlığından yararlanmak mümkün değildir.
"Batı"da şu şöyle, bu böyledir" şeklindeki argümanlar, meşrulaştırma delilleri bu noktada işe yaramaz ve yaramamalıdır; çünkü her bir toplumun (kavim, ümmet, milletin) kendine özgü değerleri, sınırları, kutsalları, kuralları vardır; ortak değerler ve kurallar kadar, hatta bazen bunlardan
daha fazla farklı değerler etkili olabilir.
Konuyu özelleştirelim:
Bugünlerde tartışılan konu, kadın (serbestçiler bu kelimeyi tercih ediyorlar) ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarıdır.
Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre bu durum meşru değildir, birçok sakıncası vardır. Birçok erkek öğrenci ailesi yanında kahir çoğunluğu ile kız öğrenci ailesi bu duruma razı olmazlar.
"Razı olmuyorlarsa aynı evde barındırmasınlar, ayırsınlar" demek kolay, bunu uygulamak -istenen yardımlar alınamazsa- zordur.
Bizim toplumumuzda -haklı olarak- birisiyle düşüp kalkmış erkek ve daha ziyade de kız ikinci sınıf eş adayı durumundadır. Zampara erkekler de sıra evliliğe gelince eli erkek eline değmemiş kız ararlar.
Kızı veya oğlu evli olmadığı birisi ile bir evde beraber yaşayan aileler komşularının ve yakınlarının yüzlerine bakamazlar.
Toplumun özelliğini göz önüne almadan dayatılan değişim şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da başımıza nice dertler açacaktır.
Peki çare nedir?
Bana göre birinci çare, yüzde yüze yakını Müslüman olan bu toplumda "İslam"ı temel referans alan bir demokratik düzen"dir.
Liberal demokraside ısrar edilecekse hükümetlerin, bu rejime ters düzen devlet davranışlarına teşebbüs etmemesi, ama bireylerin, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini "gönüllü olarak" kullanmamalarıdır.
İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur.
Hangi eve girilemez
00:0010/11/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam"da ve bizim İslam içinde oluşmuş ve değişmiş kültürümüzde ev, nikah bağı ile birbirine bağlı bulunan çiftin ve yakınlarının oturdukları mekan, yuva, barınak manasına gelir.
Hz. Ömer böyle bir evin içinden şüphe uyandıran seslerin geldiğini işitmiş ve baskın yapmış, ev sahibi de bu baskının İslâmî kurallara aykırı olduğunu söylemiş, büyük Halife bu uyarıyı kabul etmiş, adamın meşru olmayan fiili hakkında takibat yapmamıştı.
Son günlerde "kızlı erkekli birlikte kalınan veya hukuki şartları taşımayan yahut da terör yuvası olarak kullanılan öğrenci evleri" üzerine yapılan tartışmalarda Hz. Ömer"in bu uygulamasının delil olarak kullanıldığını, bu örnek ve delile göre niteliklerini zikrettiğim öğrenci evlerinin de denetlenemeyeceğini ileri sürenler oldu.
Başta, İslam"a göre evin tarifini verdim. Eğer bir evde nikahsız bir çift yaşıyorsa veya kızlı erkekli öğrenciler birlikte kalıyorlarsa, yahut da bir evde ülke için tehlikeli olan bazı faaliyetlerin yapıldığı konusunda ciddi şüpheler varsa İslam"a göre devlet bu evi denetler, basar, gayr-i meşru olan fiilleri engeller, failleri cezalandırır.
İslam"ı siyasi ve sosyal hayatın dışına itmeyi amaç ve ilke edinmiş bir siyasi rejimde (laik demokratik cumhuriyette) doğru ve yanlışı, meşru ve gayr-i meşrûu, ahlaka uygun olanı ve olmayanı belirlerken İslâmî referansları kullanmak kafa karıştırıcı ve saptırıcı bir çelişkidir. İslam bir bütündür; ya alır, kabul eder, uygularsınız ya da dine ve mümine saygı göstererek aziz dini, ona zıt ve düşman olan bir siyasi sistemi meşrulaştırmak için kullanmaktan vazgeçersiniz, vazgeçmeniz gerekir.
Liberal demokratik sistem 18 yaşını doldurmuş bay ve bayanın bir mekanda birlikte yaşamalarını, cinsel ilişkide bulunmalarını, hatta çocuk sahibi olmalarını yasaklamıyor. Bu sistemde günah kavramı yoktur, ayıp kavramı da görecelidir, fludur, ne idüğü belirsizdir. Ahlak nerede ise bireysel hale gelmiştir; tartışmalarda "kimin ahlakı, o senin ahlakın, bana kendi ahlakını dayatamazsın" gibi sözler sıkça kullanılmaktadır. Bir de "evrensel ahlak" ifadesi varsa da buna göre değerlendirme yapmak da imkansızdır; çünkü uygulamaya geçildiğinde onun da detayda izafi olduğu görülmektedir.
İşte böyle bir siyasi ve sosyal sistemi alır da bin yıl, iyi kötü İslam"ı yaşamış bir topluma zorla uygulamaya kalkışırsanız karşınıza binlerce problem, aksaklık, bozukluk çıkacaktır.
İşi yıkmak olandan yapmayı beklemek abestir.
Ne ekersen onu biçersin. Bugün tartışılan, taraftarı ve karşı çıkanı bulunan ürünün tohumu yıllarca önce atıldı, hayli zamandan beri de ürün veriyor. Bu ürünü bekleyenler mutlu, hem ekime hem de ürüne karşı olanlar mutsuz. Laik devlet -her inanca eşit mesafede değil- mutlulardan yana, hukukunu da bu mutluluğu devam ettirme amacıyla düzenlemiş.
Bu çerçevede sosyal problemler devam edecektir. Aileyi tehdit eden gelişmeler aileye bağlı muhafazakâr çevreleri üzecek, derin derin düşündürecek ve şikayete sevk edecektir.
Nasıl etmesin ki, yirmi yaşını geçmiş bir üniversiteli kız, televizyonda utanmadan ve çekinmeden şunları söylüyor: "On sekiz yaşımı doldurdum, bana ailem karışamaz, özel hayatıma müdahale edemez, istediğim kimse ile kalır ve kanun yasaklamadıkça istediğimi yaparım, asıl yanlış olan bu özgürlüğe karşı çıkmaktır…"
Profesör unvanlı birçok yol gösterici de hararetle bu kızın tezini savunuyorlar.
Değil mi ki İslam"a aykırıdır, değil mi ki mevcut iktidarın istikametine zıttır onlar elbette bir "cihad" duygusu içinde tezlerini savunacaklardır.
Onları anlıyorum da "bizimkileri" anlamakta zorlanıyorum.
Mahalle baskısı
00:0014/11/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ben, aşağıda bazı kısımlarını tekrarlayacağım yazımda "mahalle baskısı olsun" demedim, "olur, olacak" dedim. Yazıyı kendi ufkuna hapsolmadan okuyanların bunu böyle anlamaları hiç de zor değildi, ama sanki ben "mahalle baskısı olsun" demişim gibi konuyu tartışmaya başladılar.
Mahalle baskısı kavramını Prof. Dr. Şerif Mardin gündeme getirdiği zaman bunu bir sosyal vakıa ve tespit olarak getirdi, bazı çevreler bunu da saptırdılar. (SORAR)ın düzenlediği "Mahalle baskısı" konulu toplantıya konuşmacı olarak katılan Mardin şu açıklamayı yapmıştı: Osmanlı"da mahalle gerçek bir birim idi ve ve toplumu temsil ederdi. Mahalleyi oluşturan unsurların başında camiler vardı. Cumhuriyet"le birlikte caminin yerini alan okullar iyiye, güzele ve doğruya yönelik derinlemesine felsefeler üretemediler. Avrupa"da insanlar dindar olsun olmasın, iyiye, güzele ve doğruya dair felsefe üretmişlerdir. Binlerce sayfa yazı üretmişlerdir. Bizim Cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinlemesine araştıralım diye bir şey
yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız.
Bunları bulamadığınız
zaman göz kalıyor. Göz ve bakma, paradoksal olarak mahalle baskısı unsurlarından biri gibi geliyor."
Ben de tartışılan yazımda, bir manada mahalle baskısının kaçınılmaz olduğunu sosyo-psikolojik bir tespit olarak şöyle ortaya koydum:
"...Toplum (apartman, mahalle, çevre...) buna tepki gösterecek, çirkin (gördükleri) duruma bir şekilde müdahale edecek, mahalle baskısı yapacaktır. Baskıya maruz kalanlar medyayı ve devlet kurumlarını kullanarak yardım isteyecekler, medya karışacak, devlet kurumları da baskıyı engelleme bakımından gevşek davranacaktır. Bütün bu söylediklerim sosyal gerçeklerdir. Masa başında kurgulanan liberal demokrasi ve toplumun dönüştürülmesi projeleri sosyal gerçeklik ile çelişir ve çatışırsa mutlaka problemler çıkacak, huzur ve sükun bozulacak, birlik ve dirlik zarar görecektir. Bir toplum içinde yaşayan birey, topluma olan ihtiyacı ve zorunlu alış-verişi uğruna bazı özgürlüklerinden fedâkârlık edecektir. Hem toplumu kale almamak, toplum değerlerini takmamak, bu değerlere isyan etmek, hatta fiilen veya kavlen küçümsemek, tahkir ve tezyif etmek hem de o toplum ile alış-verişe talip olmak, o toplumun varlığından yararlanmak mümkün değildir. Toplumun özelliğini göz önüne almadan dayatılan değişim şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da başımıza nice dertler açacaktır. (Açsın değil, "kaçınılmaz olarak böyle olacaktır" diyorum).
Çare olarak da şunu söylüyorum:
"Bana göre birinci çare, yüzde yüze yakını Müslüman olan bu toplumda "İslam"ı temel referans alan bir demokratik düzen"dir.
Liberal demokraside ısrar edilecekse hükümetlerin, bu rejime ters düşen devlet davranışlarına teşebbüs etmemesi, ama bireylerin, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini "gönüllü olarak" kullanmamalarıdır.
İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur".
Bu yazıda, tartışanların takıldığı üç konu şudur:
Devletin bireysel özgürlüklerine karşı mahalle baskısı uygulayanları engelleme konusunda gevşek davranması.
Mahalle baskısının, değerleri çiğnenenler için hak olması.
İslam"ı referans kabul eden demokratik düzen.
"Devlet gevşek davransın, mahalle baskısı yapılsın" demiyorum, "bunlar kaçınılmaz olur, bunları engellemek mümkün olmaz, eğer olmasın diyorsanız karşılıklı anlayış, fedâkârlık ve iyi niyet gerekir" diyorum.
Gelecek yazıda bu üç konuyu biraz daha açacağım.
Devletin gevşek davranması
00:0015/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir ülkede kahir çoğunluğun değerlerine ters düşen davranışlar uluorta sergilenirse çoğunluk bunu hoş karşılamaz, hatta farklı şekillerde tepki gösterir, mahalle baskısı da oluşur. Bundan şikayet eden ve davranışının bireysel hakkı olduğunu savunan vatandaşlar devlete başvurunca kolluk kuvvetlerinden meclise kadar devletin bütün temsil kurumları, çoğunluğu karşılarına alarak azınlığın bu "haklarını" tanımayı savunma ve engellemeyi önleme bakımından gevşek davranırlar (davransınlar demiyorum, bu böyle olur, bu sosyal bir gerçekliktir diyorum).
Üç örnek üzerinde duralım: Nikahsız birliktelik, kürtaj ve eşcinsellik.
Liberal demokrasinin uygulandığı ülkelerde bile -birincisi hariç- bu konularda tartışmalar devam ediyor, taraftar ve karşı olanlar farklı tepkiler ortaya koyuyorlar, meclisler kanun ve düzenleme konularında ya ağırdan alıyorlar veya zorlanıyorlar.
Devleti birçok alanda temsil eden hükümetleri böyle davranmaya sevk eden iki amil var: 1. İdeoloji, 2. Oy kaygısı.
Hükümetleri tek bir parti kurduğunda genellikle bu partinin bir siyasi tarafı, yaslandığı bir ideolojisi ve bir ahlak anlayışı oluyor. Bireysel hak ve özgürlük adına talep edilen ve iktidar partisi ile yaslandığı çoğunluğun beğenmediği, gayr-i meşru, ayıp, zararlı, günah... telakki ettiği bir uygulamayı iktidar da istemediği için -şartlara göre açıkça karşı çıkmasa bile- ağırdan alır, gevşek davranır.
Çok partili demokrasilerde iktidara gelmenin tek aracı sandıktır, oydur. Büyük çoğunluğun istemediği bir şeyi yapan iktidarların bir sonraki seçimde oy, hatta iktidar kaybetme ihtimali kesine yakındır. Bu sebeple de hükümetler (devlet) mesela kürtajı serbest bırakma, eşcinsellerin evlenmesini meşrulaştırma gibi adımları atmayı istemez.
Ben tecrübeme ve eşyanın tabiatına dayanarak böyle görüyor ve böyle diyorum. Bunun nesine itiraz ediliyor!? Benim gördüğümü, ülkemizde ve dünyada olup biteni herkes görmüyor mu?
Ha, "bu böyle olmasın, bireysel hak ve özgürlükler çoğunluğa rağmen verilsin ve korunsun, çoğunluk azınlığa ve bireye ahlak dayatmasın..." diyenler olabilir, onları da kimsenin engellediği yok, herkes diyeceğini diyor, ben de diyeceğimi diyorum.
Diğer iki konuyu da gelecek iki yazıda ele alacağım.
Mahalle baskısının hak olması
00:0017/11/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Liberal demokraside ısrar edilecekse (çare): hükümetlerin, bu rejime ters düşen devlet davranışlarına teşebbüs etmemesi, ama bireylerin de, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini "gönüllü olarak" kullanmamalarıdır. İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur."
Demiştim.
Buna itiraz edenler, "demokrasilerde hak ve özgürlüklerini kullanan bireylere mahalle baskısı uygulanamaz; uygulanırsa hukuk çiğnenmiş, suç işlenmiş olur" diyorlar.
Bu itiraza birkaç yönden cevabım var:
1.Demokrasilerde bazı hak ve özgürlüklerin, kamu menfaati, düzeni, genel sağlık, genel ahlak ve âdâb, başkalarının hak ve özgürlükleri gibi sebeplerle sınırlandığını biliyoruz. Çoğunluğa göre ahlak ve âdâba aykırı bulunan bir davranış da bu ilke gereği sınırlanabilir. Ama daha iyisi kanunla sınırlama yerine centilmenlik gereği sınırlanması, bireylerin gönüllü olarak buna katılmalarıdır.
2.Yüzde doksandan fazlası Müslüman olan bir ülkede vatandaşların dindarlığı, dinle ilişkisi ne kadar gevşek olursa olsun bazı konularda hassasiyet yüzde doksanları bulur. Tartıştığımız konuda "Kızınızın bir evde erkeklerle beraber kalmasına razı olur musunuz" şeklindeki soruya verilen cevap yüzde doksan civarında "Hayır" şeklinde olmuştur. Kendi kızının nikahsız olarak bir erkekle aynı evde kalmasını istemeyen kimseler, başkalarının kızlarının kalmasına da hoş bakmaz, bir şekilde tepki gösterirler (kendiliğinden mahalle baskısı oluşur).
Eğer kızlarla erkekler sokakta öpüşme, kucak kucağa olma vb. davranışlarda bulunurlarsa kozmopolit şehirlerden uzaklaştıkça tepki daha belirgin ve daha çok hissedilir.
3.Buraya kadar dini devreye sokmadım. Şimdi ona gelelim:
Bir Müslüman, gözünün önünde, İslam"a göre ayıp, günah ve gayr-i meşru bir şeyin yapıldığını ve olduğunu görürse bunu ya birey olarak ya da -daha uygunu- onları temsil eden İslam devleti eliyle (zorla) düzeltmeye mecburdur, buna gücü yetmiyorsa sözlü olarak müdahale edecek, doğru, güzel ve iyi olanı söyleyecektir. Buna da gücü yetmezse veya içinde yaşadığı rejim buna imkan vermezse kalbiyle bundan nefret edecek, bunu yapanlara güler yüz göstermeyecek, ilişkisini kesecek, boykot edecek; yani hoş görmediğini ortaya koyacak bir tepkide bulunacaktır.
Müslüman, meşru olmayan, inancına göre ayıp ve günah olan bir davranış karşısında bunu tasvip etme manasına gelecek bir durum ve tutum sahibi olamaz. Islah ümidi bulunan yerde ve durumda ve bu maksada uygun davranış elbette makbuldür, ama kabullenme ve hoş olmayanı hoş görme söz konusu olamaz.
Dinin emri ve hükmü bu olduğuna göre, eğer din ve inanç hürriyeti de herkese inancına göre yaşama hakkı veriyorsa dindar bir Müslümanın en azından hakkı ve vazifesi olan kalbî itirazı davranışlarına yansıyacak ve bu da kaçınılmaz olarak bir mahalle baskısı oluşturacaktır.
İçinde yaşadığı topluluğun hoş görmeyeceği bir davranışı sergileyen kimseler, topluluk hiçbir baskı davranışında bulunmasa bile üzerlerine düşen gözlerden baskı hissederler; bu da ayrı bir gerçektir.
Yüzüncü Yılında İmam Hatip Sempozyumu
00:0021/11/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
23-24 Kasım 2013 günlerinde A.K.B. Kongre ve Kültür Merkezinde (Yıldız Teknik Ün. Davutpaşa Kampüsü-Esenler) önemli bir sempozyum yapılacak. Tehlikeli ve üzücü ayrışmaların körüklendiği şu günlerde bu sempozyuma, aynı hizmet amacına bağlanmış beş sivil toplum kuruluşumuzun ortaklaşa imza atmaları da ümitlerimizi tazeleyen bir tablodur. İlim Yayma Cemiyeti, Vakfı, ÖNDER, Ensar Vakfı ve TÜRGEV kendi medeniyetimize, kültürümüze, okullarımıza, değerlerimize dönüş yolculuğunda elele verdiler; onlarla beraber Anadolu Platformu gibi daha başka kuruluşlarımız da var.
Bugünkü İmam Hatip okullarının açılışından bu yana yüz yıl geçmedi, ama bu okulların çekirdeğini teşkil eden okullar Cumhuriyet"ten önce 1913 yılında açılmıştı (Medresetü-l eimmeti ve"l hutaba).
1951-52 ders yılında açılan yeni/bugünkü İmam Hatip okulları ise, araya giren uzunca bir fetret döneminden sonra "zaman içinde, halkın ruh kökünden gelen talebi ile gelişerek medeniyetimize yolculuğumuzun okulları" olmak üzere atılan ilk ve mübarek bir adım idi.
Bu okullar üzerinde çok tartışmalar ve operasyonlar yapıldı.
Sözde din istismarı yapmayan CHP"nin kapattığı halde açtığını iddia ettiği (ve bu iddiayı ortaya atarken farkında olarak veya olmayarak din istismarı yaptığı) İmam Hatipler"in kısa tarihi şudur:
Tevhid-i Tedrisat Kanunu"nu medreseleri kapatmış, 4. Madde gereğince imamlık ve hatiplik gibi dini hizmetlerinin görülebilmesi için ayrı okullar açılmasını istemişti. Kanunda öngörülen bu okullar, 1924 yılında İmam Hatip Mektepleri adı altında 29 merkezde açıldı. Okullar, 4 yıllık ortaöğrenim seviyesinde idi. Bu okulların müdürleri özel bir din eğitimi görmemişlerdi, amaçları Cumhuriyet"e bağlı, aydın din adamları yetiştirmekti. Ders saatlerinin çoğu bilim ve yabancı dil dersleriydi ve dinle ilgili dersler ikinci plandaydı, 1930"da öğrenci azlığı bahanesiyle kapatıldı.
1949 yılında ortaokul mezunu askerliğini yapmış kimselerin alındığı 10 ay süreli İmam Hatip Kursları açılarak din hizmeti görevlisi yetiştirme uygulaması başladı. 1949 sonuna kadar 50 kişinin mezun olduğu bu kursların süresi daha sonra iki yıla çıkarıldı ve meslek okulu mezunlarının da kurslara girmesine imkan verildi.
Bu tarihçeden anlaşılacağı üzere bugünkü İmam Hatip Okulları"nın açılış tarihi olan 1951 yılından önce CHP"nin yaptığı iki şey vardır: 1. İslam"ı hakkıyla öğrenip halka öğretecek ve din hizmetlerinde rehberlik edecek insanları yetiştirecek olan İmam Hatip okullarını kapatmak. 2. 1946 yılında iktidarı kaybedeceğini anlayınca halkın isteklerine bir parçacık kulak vererek yetişkin insanlara çok sınırlı bilgi vermek ve yine çok sınırlı din hizmetlerinde istihdam etmek üzere İmam Hatip kursları açmak.
Burada maksadım bir partiyi yermek, bir başkasını övmek değildir; birinci maksadım gerçeği ortaya koymak, ikinci maksadım ise şunu "toplum mühendislerinin" kafalarına kazımaktır: Sizler masa başında kesip biçin, ama bilin ki, bin yıl İslam"ı yaşamış, genlerine bu mübarek din, onun medeniyet ve kültür unsurları oturmuş olan bu millet, değerlerinin okullarını gerekirse yer altında da kurar, iktidarlara kurdurur ve yolunda yürür.
İmam Hatip dostlarını sempozyuma davet ediyorum.
Dedikoducu
00:0022/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ünü gitikçe yayılan Ahmet Ünlü yine aleyhimde konuşmuş, konuşma da YouTube''da yayınlanmış. Bu defa konuşmasının bahanesi şöyle: Kendisini İmam-ı Rabbânî sempozyumuna davet etmişler, benim konuşmacı olduğumu duyunca davete icabet etmediği gibi bir de mazeretini açıklayan konuşma yapmış; mazereti ''şunları bunları yapan benim konuşmacı olmam'' imiş.
Ben A.Ünlü''yü muhatap alıp yazmak ve konuşmak istemem, ama ısrarla sürdürdüğü birkaç iftirası sebebiyle bu yazıyı kaleme almayı zorunlu gördüm:
Tazelediği iddia ve iftirasına göre ben
''1.Yahudi olup da kafir olmayan ve cennete girecek olanlar var,
2. Muaviye''yi sevemem,''
demişim, o da yetmiş beş sayfalık reddiye yazmış, ben cevap vermemişim, ''Ben böyle demedim'' dememişim.
''Muaviyeyi sevemem'' dediğim doğrudur. Onu Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.anum) da sevmiyorlar. Ünlü''nün dayanak kıldığı hadisi ben, onun anladığı gibi anlamıyorum ve Peygamberimiz''i, ehl-i beytini ve O''nun yolunu izleyen, hilafeti zalim saltanata çevirmeyen, ashabını sevdiğim için onu sevmiyorum; ama Efendimiz ''sövmeyin'' dediği için de sövmüyorum. Halbuki Muaviye, Hz. Ali''ye sövmüş, kendi adamları bir yana Sa''d b. Ebî Vakkas gibi zatlara bile sövmelerini emretmiş, ama Hz. Sa''d sövmediği gibi Hz. Ali''nin faziletlerini sayıp dökmüştür (Müslim, Tirmizî, İbn mâce).
Ümmetin de Muaviye''yi sevdiğini sanmıyorum; eğer sevselerdi çocuklarına onun adını da koyarlardı, ben bu isme hiç rastlamadım. Ünlü onu seviyorsa varsın sevsin, buna itirazım olmaz; Allah hepimizi, sevdikleriyle haşretsin!
Diğer iki konu yalandır, iftiradır.
Ona ve onun gibi atıp tutanlara cevap olarak 210 sayfalık bir kitap yazdım; kitabın adı ''Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları''dır (Ufuk yayınları, 2011). Bu kitapta ''Ben öyle demedim, nakil yaptığınız kitap benim kalemimden çıkan bir kitap değildir, bir konuşmamı çözüp basmışlardır, böyle yayınlarda yanlış anlamaya müsait cümleler, kopukulullar, eksiklikler olur…'' dedim. Buna rağmen ''cevap vermedi'' demek, hala o kitabı kaynak göstermek iyi niyetle telif edilebilir mi?
Türkiye''de ve dışarıda benim tanıdığım ve bu konudaki tartışmalarda adı geçen hiçbir Müslüman kimse, ''Bir kişi hem Yahudi ve Hristiyan olur, hem de kafir olmaz ve cennete girer'' demiyor, dememiştir. Bu cümleyi ikide birde tekrar edenler iftira ediyorlar.
Benim ''katılmadan sözlerini naklettiğim'' bazı alimlerin ayetlere dayanarak, ayetleri kendi anlayışlarınca yorumlayarak dedikleri şudur: ''Bir Yahudi veya Hristiyan Allah''ın bir, ahiretin hak olduğna iman eder, amel-i salih işler ve son peygamber Muhammed Mustafa''dan haberdar oldukları takdirde onun da peygamber olduğuna iman ederlerse ahrette kurtuluşa erebilirler. Böyle iman eden ve diyen kimseler resmi Yahudilik ve Hristiyanlığı terk etmiş ve ''Hanîf'' olmuşlardır.''
Bu anlayışa katılmamak, tenkit etmek bilenlerin hakkıdır; ama sözü eksik nakletmek, insanları töhmet altında bırakmak Müslümanın ve ahlak sahibi kimselerin yapabileceği bir şey değildir.
İslami demokrasi
00:0024/11/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''İslam referanslı demokrasi, islâmî demokrasi ve İslam demokrasisi'' ifadelerini aynı manada kullanıyorum. Bu konudaki düşüncemi ileride yazacağım. Bu yazıda ise merhum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi''nin aynı konuya dair düşüncesini yer göstererek esrinden özetleyeceğim:
Bolşevizm, Masonluk, Beşeri demokrasi; ''eşitlik, kardeşlik, hürriyet, adalet'' iddialarıyla yola çıkmış, komünizm yoksullara refah ve eşitlik, masonluk insanlara kardeşlik, demokrasi de hürriyet vaad etmiştir. Ancak bunların hiçbiri vaadlerini gerçekleştirme kabiliyetini haiz değildir. Komünizm (Bolşevizm) ekmek için insanların ellerinden hürriyetlerini almış, ama ekmeği de, emeğin hakkını da adaletle verememiş, kapitalizme düşman iken dev gibi bir devlet kapitalizmi oluşturmuş, servet de adaletle paylaşılmamıştır. Masonların kardeşliği dar bir sınır içinde söz konusudur. Beşeri ulusalcı demokrasinin hedefi, insanların kendi iradeleriyle elde edemeyecekleri bir etnik bağa, dar milliyetçilik çerçevesine hapsedilmiştir ve beşer, sırf vicdanı ile demokrasinin hedeflerini gerçekleştiremez. İslam demokrasisine gelince; bu demokrasi ilâhî talimata, emir ve yasaklara dayanır. Bu emir ve yasaklar, iman ve vicdan ile birleşince gerçekleşme şansı artar. Ancak İslam demokrasisinin hayat bulmasının şartı da Müslümanların, ilk nesil iman ve ahlakına geri dönmeleri ve gerçek manada Müslüman olmalarıdır. Bu takdirde her iki yönden iyi yetişmiş önderleri halkın önüne düşer, ibadetlerle camileri şenlendirir, hayırda ve iyiyi teşvik, kötüyü engellemede onlara örnek olurlar. Böylece önderler ile onları takip eden halk bir bütün olarak ''ahlaki erdemleri ve insani ilkeleri'' ile diğer milletlere örnek olurlar. İslâmî birlik içinde ırka ve kavme ait farklar eridiği gibi zenginleri ile yoksulları arasındaki mesafe de kısalır.'' Mevkıfu''l-akl, C.I, s. 16).
M. Sabri Efendi konuya şöyle devam ediyor: ''Bu kitabın dördüncü cildinde şunu ispat ettim: İslam, kavmiyet ve diğer bağlara mukabil sosyal-siyasi aidiyetin bütün gereklerini kendinde toplayan, başka hiçbir dinin ona yakın bir seviyeyi elde edemediği bir aidiyettir (cinsiyye). Bu aidiyet sayesinde üçyüz milyonu bulan nüfusu (kitabın yazıldığı tarihteki nüfus sayısı) ile bütün Müslümanlar arasında bir dayanışma ve denge şirketi kurulmuş olur. Bu topluluğun Arabı, Arap olmayanından, siyahı beyazından -dindarlık ve ahlaki erdem dışında- üstün değildir. Her Müslüman kendisi için istediğini, kardeşi olan diğer Müslüman için de ister. Bu dayanışma ve denge topluluğu, eski masonluktan da yeni komünizmden de daha ilkelerine sadık, daha temiz ve daha yücedir. Çünkü bu ortaklığın ve dayanışmanın amacı, dünyadan da önce ahreti kazanmaktır, ona her mümin dinî bir ödev olarak sarılır ve çünkü ondaki demokrasi, slogan, propaganda ve aldatmalara dayalı demokrasilerden daha sahihtir. Bir Fransız özdeyişinde ''Herkes kendisi için, Allah ise herkes içindir'' dendiği gibi kalbini bütün beşeriyetin faydasına açan ve insanlardan önce Allah katında sorumluluk şuuruna sahip olan İslam demokrasisi, başka ulusların aleyhine olarak kendi ulusu için çalışmaz; böyle olunca da siyasilerin ortaya koyduğu diğer demokrasilerden elbette üstün olacak ve onlardan daha çok insanlığın iyiliğine hizmet edecektir. Yoksulların ihtiyaçlarını garanti eden gelirler, ''mallarından Allah''ın yoksullar ve muhtaçlar için pay ayırdığı zenginler''den gönüllü olarak onlara doğrudan ulaşacak, servetin çoğu, yoksulları zenginlerin esiri olmaktan kurtarmak için yola çıkıp da kendilerine esir eden siyaset simsarlarının elinde kalmayacaktır. (Mevkıfu''l-akl, I, s. 20 vd.
Mustafa Sabri Efendi''ye göre insanların çıkarına ve mutluluklarına en uygun siyasi sistem ''hukuk devleti'' sistemidir. Demokratik Cumhuriyetlerde yöneticiler kanunu eşitlik esasına göre uygulasalar bile kanunları beşer yaptığı sürece amaca ulaşılamaz; çünkü demokratik yönetimlerde de sağcılar ve solcular vardır, son söz hakim olan tarafın olur; onlar da yoksullar hatta orta tabakanın değil, kendi çıkarlarının tarafında olurlar. Batı''da fıkhı (hukuku) olan bir din bulunmadığından buradaki Demokratik Cumhuriyetler beşeri (zalim ve hakkı bilmez insan elinden çıkmış) kanunları uyguladılar, ama Müslümanların elinde ilâhî naslara dayanan bir hukuk, bir fıkıh vardır ve bunu uygulayarak -gayr-i müslimler ve azınlıklar dahil- herkesin mutlu olacağı bir sonuca ulaşmak mümkün olacaktır.
İmam Hatip okulları da İslamcılık da ölmedi
00:0028/11/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Mümtazer Türköne en azından beni şaşırtan bazı yazılar kaleme alıyor. Bir zamanlar "İslamcılık öldü" dedi, bu tezi ispat için çabaladı. Yenice bir yazısında da İmam Hatip okullarını öldürdü. Daha vahimi bu okullara ve/veya dershanelere gönül verenler arasında fitne oluşturacak şu satırlara yer verdi:
"Dershaneleri kapatma teşebbüsü, hükümetin daha doğrusu Başbakan"ın imam-hatipler üzerine inşa ettiği eğitim politikasının mütemmim cüzü olabilir mi?
"Bir uçta dershanelerin, öbür uçta imam-hatiplerin yer aldığı bir kutuplaşma veya kamplaşmayı mı yaşıyoruz?
"...Sempozyumun tanıtım metninde ve açış konuşmasında şu cümle yer alıyor: Türkiye"de eğitim kademelerinin 4+4+4 olarak yeniden düzenlendiği süreçte imam-hatip liselerinin eğitim sistemimiz içindeki yeri güçlenmiştir. Peki dershaneler kapatılınca imam-hatipler daha da güçlenmiş mi olacak? Cevap muhataralı, ancak bu soruya "evet" cevabı verenleri takip etmemiz lâzım."
"Nitekim hükümet bu okulların önünü açmak için özel bir çaba harcıyor. Yalnız harcadıkları çaba yetmiyor. Birbiriyle bağlantılı iki açmazları var: Birincisi bu okullarda eğitim kalitesi çok düşük, ikincisi talep yok."
"Türkiye"nin yeni kuşak elitleri artık imam-hatip mezunları değiller. İmam-hatipler hüzünlü, acılı, meşakkatli hatıralardan ibaretler."
"İmam-hatipleri hayırla ve saygıyla yâd ediyoruz; ama hepsi bu kadar. Bugün din eğitimini devletin buz gibi soğuk ellerine mahkûm edecek her teşebbüs gelecek nesillere yapılacak en büyük kötülüğe dönüşecektir..."
Ben İmam Hatip camiasını yakından tanıyanların önde gelenlerinden biriyim; bu okullarla ilgili kuş uçsa haberim olur. Okuyucularımı temin ederim ki, dershane konusu ile İmam Hatip okulları arasında sayın yazarın uydurduğu (veya hayal ettiği) öyle bir ilişki ve çatışma yoktur.
İmam Hatip mezunlarının yeni kuşak elitleri olup olmadığını söyleyebilmek için Türkiye"deki elitlerin ve mezun oldukları okulların tam bir listesine sahip olmak gerekir. Yazarın elinde böyle bir liste varsa bana da gönderse memnun olurum. Ben ailemden ve İSAM çevresinden birkaç örnek vereceğim: İki oğlum, damadım, üç torunum İmam Hatip mezunu olup tamamı akademyada ve aksiyonda önemli yerlere gelmişlerdir. İSAM"dan Tahsin Görgün, Recep Şentürk ve İbrahim Kalın yeni kuşak elitlerden değillerse Türkiye"de elit yok demektir.
Yazarın, İmam Hatiplerin ruhuna Fatiha okumayı çok istediği anlaşılıyor, ama acele etmese iyi eder; çünkü bu okullar ve mensupları hem onun, hem benim, hem de nesiller ve asırlar boyu insanlarımızın ruhuna Fatihalar okuyarak hayatlarına devam edeceklerdir. Delil mi istiyorsunuz, buyurun rakamlara:
2002-03 ders yılında 450 İmam Hatip Okulu ve 71 100 İmam Hatip öğrencisi vardı.
2013-14 ders yılında (orta ve lise dahil) 2074 İmam Hatip okulu ve 450696 İmam Hatip öğrencisi var.
2011-12 ders yılına nispetle bile okul sayısındaki artış üç mislinden fazladır, öğrenci sayısındaki artış da iki misline yakındır.
İmam Hatip okullarını, bu okullara gönül ve emek vermiş halkımızı, bu okullarda ibadet ruhu ile hizmet etmiş ve eden binlerce hocamızı, mezunlarının yurt içinde ve dışında verdikleri bunca meşkûr hizmeti bilenler, sayın Türköne"nin sarfettiği -yukarıdaki son- cümleyi sarfedemezler.
Lütfen yangına su ile gidelim, benzin ile değil.
Çoğunluğun diktatörlüğü mü?
00:0029/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Baskın Oran, "ünivrsite öğrencilerinin erkekli kızlı bir evde kalmaları" ile ilgili tartışma üzerine yazdığım bir dizi yazımdan, bağlamını kopararak bir cümle alıyor ve şu sonucu çıkarıyor:
"Yüzde 99"u Müslüman bir ülkeyiz. "Azınlığın diktatörlüğü"nden daha rezil bir şey arıyorsanız, o da "çoğunluğun diktatörlüğü"dür. Üstüne bir de "dinimiz böyle emrediyor" sosu döküyor, Prof. Hayrettin Karaman gibi ulemadan, "bireyler, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini gönüllü olarak kullanmasınlar" diye fetva alıyor. Ne hatırı yahu, çoğunluk ne buyurursa onu yapacaksın diyor hazret! Bu fetvayı yüzde 90"ı Budist yüzde 4"ü Müslüman olan Myanmar"da duyuverirlerse bak artık; hepten yandı gülüm o gariban Müslümanlar. Yunanlılar duyarlarsa B. Trakya ne olur?"
Esasa girmeden usul hakkında şunu söylemem gerekiyor: Benden hükümet fetva filan almıyor, Türkiye fetvaya göre yönetilen bir "İslam cumhuriyeti" değil, laik demokratik anayasa ve kanunlara göre yönetilen bir ülke. Bu ülkede diğer inanç ve hayat tarzı sahipleri nasıl hürriyet içinde görüşlerini yazıyor ve konuşuyorlarsa ben de bir köşe yazarı olarak yazıyorum ve gerektiği zaman konuşuyorum; hasılı ben fetvahane görevlisi değilim, gazetede köşe yazarıyım. İhtisas alanım "Fıkıh" olduğu için fıkıh penceresinden yazdığım yazıları, bana güvenen bir kısım Müslümanlar fetva gibi algılar ve uygularlarsa buna da kimsenin bir itirazı olamaz.
Bana göre diktatörlüğün tamamı rezildir ve İslam diktatörlüğü kabul etmez; ancak "çoğunluğun diktatörlüğü, azınlığınkinden niçin daha rezil oluyor" bunu pek anlamış değilim. Diktatör dilediğini yapacak ve yaptıracak olduğuna göre haksız bir uygulamadan az kişinin zarar görmesi daha rezil oluyor, çok kişinin zarar görmesi daha az rezil ve kötü oluyor! Aman bunu elinde silah olan azınlık duymasın!
Myanmar (Burma)"da olup bitenlerin benim "barış ve huzur içinde yaşamak için sivil ve gönüllü bir tedbir" teklifimle alakası yok. Ben çoğunluk diktatör olsun ve azınlığa zulmetsin demiyorum; bir Müslüman olarak bunu diyemem. Türkiye"de yıllarca yaşanan durum, diktatör azınlığın çoğunluğa reva gördüğü zulümdür. Bir ülkede çoğunluğun ruhuna ve davranışlarına oturmuş değerler vardır, birileri bu değerleri hiçe sayar, hassasiyetleri çiğner, inadına ve tahrik edici davranışları sergilerse çoğunluk mutlaka bir tepki gösterir, bu kaçınılmazdır, bu tepkinin en hafifi mahalle baskısıdır ki, bundan maksadım "güler yüz göstermemek, ilgi kesmek, iyiliği esrgemek"tir. Benimki sosyo-psikolojik bir tespittir.
Oxford Üniversitesi"nden Alan Strathern, Myanmar ile Sri Lanka"da yaşanan katliamları ve soykırımı incelemiş ve "öldürmeme, şiddetten uzak durma" ilkeleri olan Budist öğretisinin şiddet diline nasıl dönüştüğünü yazmış. İşte bazı cümleleri:
"İki ülkede de, küçük bir azınlık olan müslümanlar genelde barışçı bir tavra sahip.
Mart ayında, ülkenin orta kesimindeki Meiktila"da Müslümanları hedef alan saldırılarda en az 40 kişi öldü. Saldırıları kışkırtan Aşin Wirathu isimli bir Budist rahipti.
Her iki ülkede de, ekonomik kaynaklı şikayetler istismar ediliyor. Dini azınlıklar, çoğunluğun düş kırıklıklarının günah keçisi haline geliyor.
Tarihi itibarıyla Budizm Hristiyanlıktan daha barışçıl bir din değil.
Halkın geniş kesimleri Budizmi milli kimliğin temel unsurlarından biri olarak görmeye başladı.
Her iki ülkede de çoğunlukta olmalarına karşın birçok Budist, dinlerinin tehdit altında olduğunu ve uluslarının birlik içinde olması gerektiğini düşünüyor.
Küresel gelişmelerin de bunda kritik rolü var."
Şimdi orada olup bitenlerle benim yazdıklarım arasında ne ilişki var? Ben çoğunluk azınlığa bunları yapsın mı diyorum? Eğer oradaki azınlık Müslümanlar, Türkiye"deki azınlık muhaliflerin yaptıklarını yapsalar bir tanesi canlı kalmaz. Buradaki azınlık, çoğunluğun –benim kaçınılmaz dediğim- kalben itiraz hakkını bile tanımıyor, eğer maksat huzur ve barış ise mesleye bir de böyle ve buradan bakılsın!
İmam hatiplerde eğitim ve öğretim
00:001/12/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam hatip okullarıyla ilgili yazımda zikrettiğim okul ve öğrenci sayısı, ilgili kurumdan aldığımız yeni bilgiye göre şu noktaya ulaşmıştır:
Orta ve lise dahil okul sayısı: (2220).
Öğrenci, sayısı: (756 558).
100. Yıl Sempozyumu"nda yaptığım konuşmada da söylediğim gibi ilk ve orta öğretimde 15 milyondan fazla öğrenci var, imam hatiplerdeki öğrenci sayısı ise -kendine göre çok önemli bir rakam olmakla beraber- onbeşte biri bile bulmuyor. Bizim bu öğretim seviyesindeki çocuklarımız bir milyon değil, onbeş milyondur. Biz bu öğrencilerin tamamının kendine yabancılaşmadan, kaybettiğimiz zaman kaybolacağımız değerlerimizden uzaklaşmadan kaliteli bir eğitim ve öğretim almalarını isteriz.
Türkiye"nin laik-liberal eğitim ve öğretim anlayışı ve uygulaması bizim amacımızı gerçekleştirmek için uygun değil. Bu anlayışın üreteceği insan tipi, ne kendisi ne de belli bir kültürün ve medeniyetin sahibi olmuş (olamamış), iki arada bir derede kalmış, ömrünün tamamını şu fani dünyada fani amaçlarına adamış, iletişim araçlarının sunduğu, hatta dayattığı ayartıcı, bozucu, oyalayıcı, faydasız, hatta zararlı ürünlere bağışlanmış veya bağımlı olmuş… tiplerdir. Bu sistemin başarı ölçüsü tamamen dünyalıktır, maddidir, sekülerdir; bu ölçü içinde ahlak, dindarlık, manevî değer yoktur.
Bu yıl uygulanmaya başlayan seçmeli dersler içindeki Kur"an-ı Kerim, İslam bilgisi ve Peygamberimiz"in hayatı ile ilgili dersler şüphesiz faydalıdır; ama bu dersler seçmelidir, ancak seçenler okuyacaktır, ayrıca mecburi olan bir sürü lüzumsuz ve bir kısmı yanıltıcı derslerin arasında sıkışıp kalmıştır. Din ve ahlak alanında uygulama bilgiden önemlidir, uygulama eğitimdir. Seçmeli ders alanlara uygulamanın (eğitimin) nasıl yapılacağını da zaman gösterecektir. Din kelimesinden vebadan kaçar gibi kaçanların karşı çıktıkları "zorunlu din kültürü ahlak bilgisi" ise bir genel kültür dersidir; doğrudan İslam öğretim ve eğitimi değildir.
İmam hatip okullarının farkı bir yandan dine dair derslerin daha yoğun olması, diğer taraftan bu okullarda öğretimin yanında eğitimin de bulunmasıdır. Eğitimde çevrenin önemini herkes bilir; imam hatip okulları "bir eğitim çevresi" olarak çok önemlidir. Bu okullara ait olmak bir eğitim unsurudur, bu okulların içinde olmak, büyük ölçüde aynı değerleri paylaşan arkadaşlar arasında bulunmak bir başka unsurdur, etkili bir çevredir.
İmam hatip okullarında bizim bin yıllık tarihimize ait kültür yazımız ve dilimiz de öğretilmektedir. Okulda Osmanlıca yazı ve Kur"an dili öğretimine başlayan bir öğrenci ileride bunu ilerletme şansına daha fazla sahiptir. Fuzulî"yi, Nef"î"yi geçtik Mehmet Akif"i anlamaktan aciz hale gelmiş bir yeni nesil söz konusudur; imam hatipliler hiç değilse Akif"i anlama şansına sahiptirler.
Yazdıklarımın tamamının bütün imam hatiplerde eksiksiz gerçekleştiğini iddia etmiyorum; ama ilgili birimlerin ve yardımcı sivil toplum kuruluşlarının takdire değer gayretlerinin, güzel niyet ve hedeflerinin, bu hedeflere yönelik çalışmalarının olduğunu biliyorum.
Şimdi önümüzde iki önemli hedefimiz olmalıdır:
İmam hatiplerde keyfiyete, kaliteye yönelmek ve bu okulları kalite yönünden de örnek hale getirmek.
İmam hatip çevresinin, diğer okullarda okuyan kardeşleriyle ilişki kurarak, edindikleri değerleri onlarla paylaşmaya çalışmaları.
Evet, biz dindar, kendi kültür ve medeniyetine sahip, ama dünyadan haberdar ve dünyaya kendi değerlerini sunabilecek bir gençlik, bir nesil yetiştirmek istiyoruz. Başkalarının da farklı hedefleri vardır ve olacaktır. Eğer medenilere yakışan bir yarış olursa buna itirazımız olmaz ve bu yarışı kazanmayı hayatımızın sebebi ve anlamı biliriz.
Ümmeti Kur"an"ın rehberliği yaşatır
00:005/12/2013, Perşembe
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur"an-ı Kerîm"e ve onun en sahih açıklaması ve uygulaması olan Allah Elçisi"nin (s.a.) sünnetine bakıldığında "müminlerin ancak kardeş olabilecekleri", "ancak müminlerin bibirini velî edinebilecekleri", "gayr-i müslümlerle şartlı olarak iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurulabileceği", "gayr-i Müslimlerin, kendi dinlerinden olmayanlardan hoşnut olmayacakları"nın defalarca ifade edildiği görülecektir. Bu ilâhî düsturlar değişmez, çağdaş allamalar ve pullamalar bizi aldatmamalıdır. Uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin de önemli rolü vardır, hatta menfaat çoğu defa dinin önüne geçer ve onu –samimi ve usule uygun olmayan yorumlarla- kendine tabi kılar. Ama samimi bir müslümanın, menfaatini dinin önüne geçirmesi mümkün değildir, olmamalıdır; çünkü dini buna yol vermez.
Şimdi aşağıdaki iki haberi bu ilâhî düstur çerçevesinde okuyalım:
İsrail"de yayımlanan Yedioth Ahronot gazetesinin haberine göre Arap ülke temsilcilerini, diplomatik ilişkileri bulunmayan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile gizli bir toplantıda iki hafta önce bir araya geldiler. Peres, Birleşik Arap Emirlikleri"nin Abu Dabi şehrinde düzenlenen güvenlik konulu bir toplantıda, arkasındaki İsrail bayrağının salondaki dev bir ekrana yansıtıldığı video konferans boyunca 29 Arap lidere bir konuşma yaptı. Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Yemen, Katar, Endonezya, Malezya ve Bangladeş"in temsilcilerinin de bulunduğu konferansta sarf ettiği sözler basına verilmedi. Peres"in bol bol İsrail"in Ortadoğu"daki politikasını övdüğü ve İslam dünyasını İran"a karşı birlikte hareket etmeye çağırdığı kaydedildi."
"Suudi Kraliyet ailesinin önde gelen üyelerinden Prens Velid bin Talal, ABD Başkanı Barack Obama"nın İran tarafından "kandırıldığını" iddia etti. Ülkesinin İsrail ile bir zımni ittifakın parçası olduğunu saklamayan Suudi lider, Obama"nın "zayıf konumu" nedeniyle bu anlaşmayı yapmak zorunda olduğunu, "daha güçlü bir başkan olsa hayır diyeceğini" iddia etti. Suudi prens, Sünnilerin "İsrail"den çok İran"dan nefret ettiği" iddiasında bulundu ve "Tehdit İran"dan, İsrail"den değil" dedi."
Akıl, müminlere ait feraset, iman nurunun takviye ettiği basiret tutulması olmadan, Kur"an"ın rehberliği terk edilmeden bunlar olabilir mi, bu sözler söylenebilir mi?
İkinci haber:
"Mart ayındaki darbenin ardından istikrar arayışlarının sürdüğü Orta Afrika"da eski sömürgeci Fransa"nın askeri varlığı artıyor. Müslüman Devlet Başkanı Michel Djotodia yönetimindeki iktidar, 2015"te yapılması beklenen seçimlerle demokrasiye geçiş için çabalarken, kaos içindeki ülke ile ticareti kesen Batı"nın müdahale için bahane aradığı belirtilmişti. Son gelişmeler de bu açıklamaları destekler nitelikte. Fransa, 200"den fazla askerinin Orta Afrika Cumhuriyeti"ne girdiğini ve ülkedeki Fransız askeri sayısının 600"e yükseldiği belirtildi..."
Fransızlar kahrolası ulusal çıkarları için yakın zamanlarda Mali"yi de işgal ettiler. Çağdaş sömürgeciler İslam ülkelerini -sözde iyilik etmeleri şöyle dursun- kendi hallerine bıraksalar, Arap baharı devam edecek, ümmet önce parça parça kendine gelecek, sonra "ancak kardeş olabilecek" parçalar bir şekilde bütünleşecek, ötekilerle de "iyilik ve adalet çerçevesinde" ilişkiler kuracaklar. Bu kutsal yoculuğun iki önemli engeli var: 1. Müslümanların gafleti, Kur"an"ın rehberliğini terk etmeleri, 2. Dünyaya hakim gayr-i Müslim güçlerin vicdansılığı, ahlaksızlığı ve iki yüzlülüğü.
Mescidler Kadar Farklı Mescidler Kadar Bütün
00:006/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberimiz (s.a.) Medine"ye hicret edince ilk iş olarak Mescid"i inşa etti. Evler de hemen Mescid"in yanından başlıyor, mümkün olduğu kadar ona yakın bulunuyordu. Mescid İslam dininin eğitim ve öğretiminin yapıldığı, İslam kültür ve medeniyetinin de mayalandığı mekan idi.
Mescid tek idi, Cuma ve Bayram namazları için yine uzunca bir zaman tek kaldı, vakit namazları için evleri uzakta olan Müslümanlara küçük mescidler yapma izni verildi. İhtiyacı bahane ederek "Mescidlerin bütünlüğünü bozmak isteyen" kötü niyetlilere izin ve imkan verilmediği gibi yaptıkları mescid de yok edildi. Müctehidler bir yerleşim merekezinde Cuma namazının birden fazla camide kılınması halinde sahih olup olmayacağını bile tartıştılar.
Bu uygulamadan iki sonuca ulaşmak mümkün görünüyor:
1.Müslümanların mescidleri, ihtiyaca binaen farklı mekanlarda ve birden fazla olsa bile "bir dine mensup ve tamamı birbirinin kardeşi olan ümmet fertlerinin tamamına ait bir bütün teşkil ederler". Mescidler bir grubun tekelinde olamaz, bütün müminlere açıktır, ümmetin birlik ve bütünlüğünü temsil eder.
2. Mescidleri ümmeti bölmeye, grupları dışında kalanları dışlamaya, grupçuluğun aracı ve ocağı haline geteirmeye kalkışanlar engellenir.
Müslümanların ilk zamanlarda eğitim, öğretim, ibadet, danışma, zikir, fikir, itikâf… için başka mekanları yoktu; yani mescid, tekke, medrese veya başka isimlerle kurulmuş/yapılmış mekanları yoktu. Diyelim ki, ihtiyaca binaen zaman içinde bunlar oldu; ama meşruiyetlerinin, islâmî olmalarının vazgeçilmez şartı "tamamının, ümmetin tamamına açık, ortak kural ve esaslara bağlı, ümmetin tamamını bağlayan bağın önüne grup bağını çıkarmayan, değer ve derece dağıtımını grup bağına ve değerine değil, İslam bağına ve islâmî değerlendirmeye tabi kılan" yapılar olmaları idi.
Şimdi bakalım, tarih boyunca bu tartışmasız tespitlere uyuldu mu, "islâmî" denilen kurum ve kuruluşlar "ümmetin tamamını kucaklayan, aynı amaca yönelmiş, yine umuma ait fayda ve zarurete binaen farklı mekanlarda ve şekillerde hizmet sunan" yapılar mı olmuş, yoksa çoğu, "ayrı bir dinin, ayrı bir ümmetin kurum ve kuruluşları" haline mi gelmiş.
Bu sorunun doğru cevabını bulmak için sondan bir önceki paragrafta ortaya koyduğum "meşruiyet ve islâmîlik" ölçütlerini kullanmak gerekiyor. Bu ölçütlere uyanlar "ümmetin kurum ve kuruluşları, ilk Mescid"in yavruları"dır, uymayanlar ise Peygamberimiz"in yıkılmasını emrettiği "zırar" mescidi örnekleridir.
Bu yazının hedef kitlesi, İslam dünyasındaki bütün gruplardır.
Alimlerin ihtilafı rahmet mi zahmet mi?
00:008/12/2013, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Alimlerin (müctehidlerin) ihtilafı rahmettir'' mealinde bir hadis rivayet edilir, ama hadis alimleri bu rivayetin sened yönünden sahih olmadığında ittifak etmişlerdir. Bazı alimler de ''Bu rivayetin sahih bir senedi yoksa da manası uygundur'' derler.
Peki manası nedir?
Manası şudur: Müctehidler, vahyin açıkça belirlemediği din hüküm ve kurallarını, ihtiyaca binaen bulmak için çaba gösterirler ve eşyanın tabiatı icabı da hepsi aynı sonuca ulaşamazlar. Bir konuda birden fazla ictihad ortaya çıkar. Burada ihtilaftan maksat ''alimlerin veya ümmetin birbirine düşmesi değil, birden fazla fikrin, çözüm teklifinin ve ictihadın ortaya çıkması'' demektir.
Bu manada ihtilafın rahmet olabilmesi için ümmetin (müctehid ve alim olmayan müminlerin) bu ictihadlar karşısında muhayyer olması, dilediğini alıp onunla amel edebilmesi gerekir. Aksi takdirde; yani ümmet, bir tek müctehidin bütün ictihadlarını bir bütün olarak benimsemeye ve ancak onunla amel etmeye mecbur tutulursa ihtilaf rahmet (kolaylık, genişlik, çözüm bolluğu) olmaz, darlık olur.
Bir de alimlerin ittifakından (icmadan) söz edilir. Eğer müctehidler bir din hükmünde ittfak ederlerse elbette bunun bir manası ve otoritesi olacaktır. Fakat yüzbinlerce ihtilaflı ictihada karşı üzreinde ittifak edilen ictihalık hüküm sayısı oldukça azdır.
İhtilafın rahmet olabilmesinin önemli bir şartı da müctehidlerin ve onlara tabi olanların birbirine karşı durum ve tutumlarıdır:
İctihad ile ilgili bazı sahih hadislerde ''Müctehid, Allah''ın muradı olan hükmü bulmuş olursa iki, bulamaz da yanılırsa bir sevap alır'' denmiştir. Şu halde ictihadı hatalı bile olsa bir müctehid ve ona tabi olanlar ictihad ile amel ettiklerinde ''kulluk vazifelerini yerine getirmiş oluyorlar''. İlk üç nesilden intikal eden usulü kullanmak şartıyla, ''usule dayalı'' bütün ictihadlar meşrudur ve hiçbir müctehidin ''daima haklı ve isabetli olma'' imtiyazı yoktur.
Durum böyle olunca hem müctehidler ve alimler hem de onlara tabi olanlar birbirine bu nazarla, bu mana ve hüküm çerçevesinde bakmak ve ilişki kurmak durumundadırlar. Nasıl fıkıh mezheblerine (ictihadlarına) tabi olanlar (mesela bir Hanefî bir Şâfi''îye) kardeş olarak bakmış, isabetli olsun hatalı olsun ictihada saygı göstermiş ise bugün de alimlerin, usulü dairesinde ortaya koydukları düşünce ve çözümlerine -hem onların hem de tabilerinin- saygı göstermeleri ve farklı düşünceler yüzünden birbirlerine düşmemeleri, düşman olmamaları, tafrikaya sapmamaları gerekir.
Peki böyle oluyor mu? Alimler birliği oluşuyor mu? Alimlerin farklı düşünce ve çözümleri rahmet mi oluyor, zahmet mi?
Cevap gelecek yazıda, inşALLAH.
İhtilaftan tefrikaya
00:0012/12/2013, Perşembe
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Alimlerin ihtilafı (farklı ictihadlarının bulunması) her zaman ümmete rahmet mi oldu? Bu sorunun cevabını bulmak için önce –sonu tefrikaya varan- ilk ihtilafların ortaya çıktığı dönemi bir hatırlayalım:
"Hz. Hasen b. Ali"nin çok kısa süren devrini saymazsak hulefâ-i râşidîn devri Hz. Ali ile son bulur. Aynı yolu takip ettiği için Emevî halife Ömer b. Abdülazîz"i de bunlar arasına katan müellifler vardır.
Hz. Osman"ın şehadetinden sonra, Medine"deki sahabenin çoğu Hz. Ali"ye müracaat ederek, onun istememesine rağmen kendisine bey"at ettiler. Hz. Ali halife olunca Hz. Ebû Bekr ve Ömer devrinin örnek yönetim tarzını iâde etmek üzere giriştiği faaliyet meyanında bazı valileri de azletti. Bunlar arasından Şam valisi Muâviye azil emrine itaat etmediği gibi, câmide şehid Halîfe"nin kanlı gömleğini ve eşinin kesilmiş parmaklarını teşhir ederek halkı katillere karşı tahrîk etti. Entrika ve tahrikler iç savaşa müncer oldu, yenileceğini anlayan Muâviye, Amr b. Âs"ın tavsiyesiyle Kur"an sahifelerini mızraklara taktırarak Kitab"ın hakemliğini taleb etti. Meşhur hakem olayında Amr b. Âs"ın hile ile Muâviye"yi halife ilân etmesi netice vermemiş, karışıklıklar Hz. Ali"nin hâricî İbn Mülcem tarafından şehid edilmesine kadar devam etmiştir..."
Ümmet içinde kavgayı ve tefrikayı önlemek için ehl-i sünnet uleması şöyle bir formül işleri sürmüşlerdi: Hz. Ali tarafı da Muaviye tarafı da ictihad ettiler, haklı ve isabetli olan Hz. Ali idi, ama karşı taraf da ictihadında yanılmış olsa da kınanamaz, hatta "ictihad sevabı almışlardır" denir.
Ben bu formülün sıhhatini tartışacak değilim, ama ihtilafın ve bu formülün sonunun rahmet değil, felaket üstüne felaket olduğunu ve bu felaketlerin günümüze kadar devam ettiğini bir daha hatırlatmak isterim.
Alimlerin, itikad, ibadet, siyaset.. alanlarındaki farklı ictihadları İslam tarihinde rahmete, genişliğe, kolaylığa, çözüm zenginliğine sebep olmadı, tam aksine taasuba, tarafgirliğe, kavgaya ve tefrikaya sebep oldu.
En masumu ibadetle ilgili ictihad ihtilafları olduğu halde bu bile tefrika sebebi olmuştur. Çünkü Hanefî ve Şâfiî fıkıhçılarının çoğuna göre, bu iki mezhebden birine mensup olanlar, diğerine mensup olan imamın arkasında namaz kılamazlar.
Buyurun cenaze namazına!
Bu tefrika değil de nedir?
Mesela Hz. Ali"ye bey"at edildikten sonra ortaya çıkan siyasi ihtilafı, tefrikaya düşmeden halletmek için her iki tarafın takva sahibi alimleri bir araya gelselerdi, meseleyi tarafsız olarak müzakere etselerdi, ittifakla veya çoğunlukla ulaştıkları sonucu iki tarafa bağlayıcı olarak tebliğ etselerdi "ihtilaf rahmet ile sonuçlanırdı." Böyle olmadı. Diyelim ki, iki taraf da ictihad ediyor, bu ictihadın sonu tefrika, savaş, zulüm, karşılıklı küfürleşme.. olursa hatalı taraf bundan nasıl sevap alır ve sorumlu olmaz?
Savaşta yaralanmış ashaba su dağıtan şahsı, her susuz yaralı, bir başka yaralıya sevketmiş, önce ona ver demişti. Bu ahlak nereye gitti de saltanat için isyanlar, savaşlar ve katliamlar ortaya çıktı!
Bütün bunlar olup biterken alimler yok muydu? Niçin alimler birliği oluşturarak tefrikayı önlemediler?
O zaman onlar bunu yapmadı veya yapamadıysalar bugünkü alimler birliği (leri) ne yapacaklar? Bugünküler daha mı alim, daha mı takva sahibi ve bugünkü Müslümanlar daha mı hakka ve hakikate boyun eğmeye hazırlar?
Cevap gelecek yazıda.
Alimler fırkası
00:0013/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün mevcut olan, ''alimler birliği'' değil, bu ismi taşıyan, ama gerçekte ''alimler fırkası''; yani bölünmüş ümmetin küçük parçalarını temsil eden gruplardır.
Ümmetin alimleri, ehl-i sünnet ve ötekiler, tasavvuf erbabı ve karşı çıkanlar, usulünce ictihada taraftar olanlar ve karşı çıkanlar, tek mezhebe bağlı olanlar ve olmayanlar, bir etnik veya dini gruba bağlı olanlar ve olmayanlar, kavmiyetçiler ve kavmiyetçi olmayanlar, belli bir siyasi partiyi destekleyenler ve karşı olanlar şeklinde bölünmüş ve gruplaşmışlardır. ''Her grup kendine ait olana sarılmakta, onunla tatmin olmaktadır''. Âyetler, hadisler, ictihadlar, ibareler peşin hükümlere göre seçilmekte ve yorumlanmakta, sonuçta ''tek kitap, tek peygamber, tek kıble'' sahibi ümmet ''tek yolda'' olamamakta, farklı dinlerin halklarına karşılık bir ''tek camia'' teşkil edememektedirler.
Allah Teâlâ, ''Ey iman edenler! Allah''a itaat edin, Peygamber''e itaat edin, sizden olan ülü''l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz –Allah''a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız– onu, Allah''a ve Peygamber''e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir'' buyuruyor (Nisa: 4/59). Birçok müfessir ''ülülemr''i ''alimler olarak tefsir ediyorlar. Bu tefsire göre ümmet, ulemasına itaat edecek; ama ümmetin uleması yok, fırkaların uleması var. Ayrıca anlaşmazlıkların çözümü için Kur''an-ı Kerim''e ve Sünnet''e başvurulacak; bunu kim yapabilir? Müctehid alimler yapabilir. Peki bugünkü anlaşmazlıkları, problemleri Kitab''a ve Sünnet''e götürerek çözecek müctehidler var mı? Alimler fırkalarının çoğuna göre yok, olamaz ve iddia edenler de dışlanır.
Bir kişinin yapamadığını birden fazla alim bir araya geldiğinde yapabilir, alimler topluluğu birlikte çalışarak ictihad da yapabilirler; bunu (şûra ictihadını) kabul edenlerin sayısı daha çoktur. Peki ümmetin ve ulema fırkalarının tamamının itaat edeceği bir ''ictihad şârası'' oluşturmak mümkün mü?
Teorik olarak '' evet, ama pratikte ''imkansız''.
Bu yazdıklarımı abartılı bulanlar olacaktır; size ibretlik tecrübelerden, olup bitenlerden, vakıadan söz edeyim:
Bu yılın Nisan ayında ''30 alimin bir araya gelerek Türkiye Alimler Birliği''ni kurdukları haberini okuduk.
Yine Nisan ayında ''Türkiye Alimler Birliği Platformu'', Grand Anka Oteli''nde gerçekleştirilen basın toplantısında kuruluş kararını ilan etti. Bu platform, baştaki birlik değil.
Aynı günlerde Diyarbakır''da kurulan İslam Âlimleri Birliği açılış toplantısında konuşan alimler, Müslümanların birlik beraberliğine vurgu yaparak, birlik beraberliğin yolunun alimlerin ittifakından geçtiğini belirtti. Bu birlik de yukarıdaki iki ''birlik''ten başkadır.
Mısırlı ilim ve davet adamı Safvet Hicazî ve Muhammed Musa eş-Şerif hocanın sekreterliğini yürüttüğü Dünya Ehl-i Sünnet Âlimleri Birliği (er-Râbitatü''l-Âlemiyye li Ulemâi Ehli''s-Sünne)''nin kuruluş aşamasındaki toplantılarından birine de Dâru''l-Hikme ev sahipliği yaptı.
Karadavî''nin başkanlığında kurulmuş olan ''Dünya Müslüman Alimler Birliği'' var.
Irak''ta ''Müslüman Alimler Birliği'' var.
Yine Irak''ta ''Şii ve Sünni Alimler Birliği'' var.
Lübnan, bilad-ı şam, sufi... alimler birlikleri var.
Bu kadar ayrı birlik, birlik midir, fırka mıdır? Fırka ise birlik nasıl olur?
Cevabı gelecek yazıda.
Alimler de ümmet de bölünmüş
00:0015/12/2013, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Teorik olarak şöyle düşünebiliriz:
Eğer ta başta alimler ihtilaf etmeselerdi veya ihtilaf (ictihad farkı) olsa da bu ihtilaf ümmeti mezheplere bölmeseydi "alimlerin ihtilafından kaynaklanan tefrika" olmazdı.
Bu cümleyi açalım:
Alimlerin ictihad farklarının olması tabîîdir, insanın yaratılışı gereği olan bir vakıaya din karşı çıkmaz, nitekim bu sebeple İslam da ictihada ve hatalı isabetli ictihad ihtilafına izin vermiştir.
İctihad ihtlafı, su geçirmez kaplar gibi mezheplerin oluşmasına sebep olmayabilirdi; ama ne yazık ki bu sonuç gerçekleşti.
Mezheb olsa bile mezheb taassubu, mezhepçilik olmasaydı alim olmayan Müslümanlar dini hayatlarında muhtaç oldukları bilgiyi ve fetvayı bir bütün olarak İslam mezheplerinden alır, daha geniş (rahmeti bol) bir çözüm imkanı içinde olurlardı. Ne yazık ki, bu da olmadı.
Ama bugün meselemiz (ümmetin parçalanmasının sebeplerinden biri olan alimlerin ihtlafının tefrikaya dönüşmesi) fıkıh ve kelam mezheplerinin birden fazla olmasına dayanmıyor. Bugünkü problem, ümmeti bir noktada birleştirecek "alimler birliğinin" bulunmaması, tam aksine tefrikayı besleyen "alimler fırkaları"nın bulunmasıdır.
Alimler fırkaları niçin vardır?
Öne çıkan sebepleri sıralayalım:
1- Gaflet ve taassup. Bundan maksadım şudur: Bir konu alimlerin tartışmasına açık ise kesin değildir; kesin olmayan bir düşünce, bir çözüm teklifi, bir ictihad; kesin olan emir ve talimatın önüne geçemez, üstünde olamaz. Dinde tefrika, ümmetin bölünmesi, ümmet parçalarının birbirine karşı hale gelmeleri, daha da ileri giderek çatışmaları kesin olarak haramdır. Bir alim grubu, kesin olmayan ictihad ve düşünceleri, kesin haram olan tefrikaya sebep olduğu halde bunda ısrar ediyorlarsa -hıyanet yoksa- "gaflet ve taassup" var demektir.
2- Hıyanet. Bundan maksadım ilmin menfaate alet edilmesi, maddi veya manevi çıkar yüzünden hak ve hakikatten sapılmasıdır. Tarihte ve günümüzde güç ve iktidar sahiplerinin yanında yer alan, gücün ve iktidarın haram menfaatinden istifade edebilmek için onlara hizmet eden alimler bulunmuştur; işte bunların yaptıkları "hıyanet"tir. Yakından örnekler olarak Suriye"de Esed"in, Mısır"da Sisi"nin yanında yer alan ve bunların yaptıklarının meşru olduğuna dair fetva veren alimleri hatırlatabilirim.
3- Grupçuluk (taassubun bir çeşidi). Ümmetin tarikat, mezhep, siyasi parti, etnik topluluk, kabilecilik, bölgecilik, ulusçuluk… yüzünden parçalara ayrıldığını ve bazen bu parçaların birbiri ile savaştıklarını biliyoruz. İşte bu parçaların her birinin alimler fırkası vardır. Bu alimler fırkaları, dinin kesin ve tartışma götürmez emir ve talimatını öne alarak bir araya gelebilseler bir çeşit "ümmetin icmâı" oluşur ve icmâa aykırı davranmak da kolay olmaz. Ama ne yazık ki, bu fırkalar bir araya gelmiyorlar, eğer mecbur olur da bir araya gelirlerse hakta ve hakikatte birleşmek yerine ayrılığı pekiştirerek ayrılıyorlar. Bazen güzel konuşmalar yapılıyor, ortak noktalara ait sonuç bildirileri yayınlanıyor, ama samimiyet olmadığı için uygulanmıyor.
Peygamberimiz (s.a.) "Kıyamete kadar ümmet içinde bir topluluğun (tabii bir kısım alimlerin) hak ve hakikati temsil ederek var olacaklarını" bildirmiştir. Şüphesiz her fırka "İşte o alimler biziz" diyeceklerdir. Ama dinimizde hak ve hakikat, kaf dağının arkasında gizli değildir; Kitap"ta, Sünnet"te ve icmada açıklanmıştır.
Çare bu açık ve kesin talimatı (hüda beyyinâtını) rehber edinmek ve hakem kılmaktır.
Türkiye"nin dostları ve düşmanları
00:0019/12/2013, Perşembe
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Uluslararası ilişkilerde ne dostluk ne de düşmanlık sürekli oluyor; birgün "savaş ilan edecek duruma gelenler" kısa bir süre sonra el sıkışıyor, dostluktan, dayanışmadan, işbirliğinden dem vuruyorlar.
Şu günlerde dostumuz var mı, bilmiyorum; ama "ümmetin toparlanması, hak ve adaletin gerçekleşmesi, mazlumların adalete kavuşması, zayıfların ezilmemesi" için çabalayan ve uçuşa geçmek üzere olan Türkiye"nin muhalifleri ve düşmanları oldukça çok.
Değerli Dışişleri Bakanımız "komşularla sıfır problem" hedefini açıkladı ve bunu gerçekleştirmek için olağanüstü çaba harcadı, harcamaya devam ediyor. Ama "Yurtta sulh, cihanda sulh" sloganıyla yola çıkan, fakat içeride sulhu darağaçları ve zindanlarla sağlayan, cihanda sulhu da kabuğuna çekilerek, Lozan"da isteneni vererek, İngilizlerin paylaşma teklifine rağmen Musul"u bile almaya cesaret edemeyerek... sağlayanlar yeni politikanın da böyle olmasını bekliyorlar. Halbuki yeni politikanın merkezinde "hak, adalet, haklının yanında mazlumun karşısında olmak, gerektiğinde değerleri çıkarların önünde tutmak" gibi bizim temel değerlerimiz var. "Tek bizim ve bizimle problem olmasın da kim kime ne yaparsa yapsın, dünya nereye giderse gitsin" diyen bir politika ile "sıfır problem" elde edilecekse "istemez, kalsın" demek elbette bize düşen ve bize yakışan tercih olacaktır.
Bir de problemin bizden mi, komşulardan mı, yoksa dünyanın iri (büyük değil) oyuncularından mı kaynaklandığına bakmak gerekiyor:
İri devletler tarafından, Ortadoğu"da İsrail"in güvenliği ile "petrol, gaz, uranyum" gibi kritik maddelerin en ucuz ve güvenli bir şekilde temini amacına yönelik bir düzen kurulmuş. Bu düzenin devamı, mazlum ve mağdur halkların uyanmamasına, birleşmemesine ve güçlenmemesine bağlı. "Uyanma, güçlenme ve birleşme"nin gerçekleşmesi bir lider/öncü devlet gerektiriyor ve son yıllarda Türkiye bu amaca uygun tek devlet olarak sivriliyor.
İşte sıfır probleme de, Türkiye"de istikrara da, AK Parti iktidarına da karşı kurulan komplolar, tuzaklar, oyunlar tahkil edilirken bu "iri devletler ile Türkiye arasındaki" örtülü mücadelenin daima göz önünde tutulması gerekiyor.
Akl-ı selim ve kalb-i selim sahiplerinin bir dönüp sağlarına ve bir daha dönüp sollarına bakmaları gerekiyor; bu iktidar kadrosunun yerine koyabilecekleri
başka bir kadro varsa –ki, bana göre yoktur- bir diyeceğim olamaz, yoksa kimse pire için yorgan yakmamalıdır.
Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: "Zarar-ı âmmı def"içün zarar-ı hâss ihtiyor olunur".
Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim:
Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.
Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu"nu dua ile anıyorum.
Hürriyet, din ve ahlak
00:0020/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ancak hür insanların ahlaki ve dini davranışlarında samimiyet bulunabilir. Baskı altında ahlaka ve dine uygun davranan insanlara gelince bunların da samimi -baskı olmasa bile öyle davranacak olanları- bulunabilir, ama "baskıcının istediği gibi görünme" şaibesi daima mevcuttur.
Hürriyet ile din ve ahlak arasındaki ilişkinin bir başka boyutu da haddin ve hakkın tecavüzü ile ilgilidir. Kayıtsız, şartsız, sınırsız bir hürriyet hiç olmamıştır ve olmamalıdır. Bütün mesele "kayıt, şart ve sınır"ın, hürriyetin özüne zarar vermeyecek ölçüde olmasında düğümlenir. Dindarlar, hürriyete dayanarak dini değerlerin çiğnenmesine razı olmazlar, bundan incinirler ve tepki gösterirler. Herhangi bir ahlak felsefesini ve buna göre yaşamayı benimsemiş olanlar da o ahlak ilkeleri çiğnendiği, hiçe sayıldığı ve alenen ihlal edildiği zaman rahatsız olur, tepki gösterirler. Yasama ve veletin diğer organları işlerini yaparken ülkede huzur, güven ve asayişin var olmasını ve bozulmamasını hedefe koyarlar/koymalıdırlar. Hürriyetle ilgili düzenleme ve uygulamalarda da bu esasın göz önüne alınması zorunludur.
Ülkemizde düşünceyi açıklama ve basın hürriyeti dahil bir takım temel hak ve hürriyetler anayasada yerini almıştır ve uygulamada da işler durumdadır. Bu ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanların din ve ahlak anlayışlarına aykırı bir davranış, hürriyete dayanılarak ortaya konursa büyük kitle bundan rahatsız olur ve tepki gösterir. Hürriyetçilerin "azınlığın aykırı davranışlarına imkan verilmeli, çoğunluğun baskısı devlet tarafından engellenmelidir" şeklindeki talepleri -ben ısrarla iddia ediyorum ki- tam olarak gerçekleşmez; bu dünyanın her yerinde az veya çok böyledir. Bu durumda hürriyete dayanarak çoğunluğun dini ve ahlaki değerlerini hiçe sayan, bunlara saygı göstermeyen, alenen çiğneyen kimseler yaptıklarının sonıucuna da katlanmak durumunda kalırlar (kalsınlar demiyorum, kalırlar diyorum).
Bir İslam ülkesinde yaşayan dini azınlıkların din hürriyetleri vardır. Bu hürriyete dayanarak İslam"ın kutsallarına (Kur"an"a, Peygambere, İslam büyüklerine…) dil uzatsalar; yani kendi inançları ve din hürriyeti gereği bunların sahte, yalan, küçük, değersiz olduğunu söyleseler bu davranışlarının sonucu ne olur? Devlet ister şeriatla yönetilsin, ister laik demokrat olsun büyük Müslüman halk kitlesi buna şiddetle tepki gösterir, huzur ve istikrar bozulur, canlar yanar, maddi ve manevi pek çok zarar ortaya çıkar. İşte bunlar olmasın diye -sınırlama mevzuatta bulunsun bulunmasın- sosyal hayat hürriyete sınır getirir, hür kimseler kendi iradeleriyle hürriyetlerini sonuna kadar kullanmazlar.
Bir de çoğunluğun dar görüşlülüğe, taassuba, insafsızlığa dayalı olarak azınlıkların hürriyetlerini "normal, hak, meşru, zorunlu" olanın dışında sınırlamaya kalkışmaları vardır. Buna yine çoğunluğun içindeki kamil kanaat önderlerinin karşı çıkmaları ve devletin de bu haksızlığı engellemesi hak olur, gerekir.
Diyelim ki, bir ülkede basın hürriyeti var. Basın bu hürriyete dayanarak "ağır, yüz kızartıcı, utanç verici" bir suçlama ile gözaltına alınan kimselerin çarşaf çarşaf görüntülerini veriyor, televizyonlar bu görüntüleri bıktıracak ve bulandıracak kadar tekrarlıyor, hafızalara çakıyor. Savcılıkta sorgulama yapıldıktan veya mahkemeye sevk edildikten sonra bu kişilerin masum (suçsuz, ithamlardan uzak) oldukları anlaşılırsa "iz yapan iftira ve itham lekesi" nasıl çıkacak? Bu insanların zedelenen itibarları ve ailelerinin maruz kaldıkları utanç nasıl izale edilecek. Basın hürriyeti bu ahlaksız, insafsız, adaletsiz, vicdansız davranışı nasıl meşru hale getirecek ve bunu yapanların, yapanları haberdar ederek sebep olanların (emniyetin) bir sorumluluğu olmayacak mı!?
Derin devlet de yapı da meşru değildir
00:0022/12/2013, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devlet, kendisini temsil eden hakiki ve hükmi şahıslarda, sembollerde ete kemiğe bürünür ''devlet'' olarak görünür. Yürütmenin başında olan hükümet (iktidar) yetkisini halktan alır. Bu yetkiye dayanarak devleti yönetir. Yönetimde eli ayağı olan bürokratlar da hükümete bağlıdır; yetkiyi kanunlar, yönetmelikler ve belli alanlarda hükümetin iradesi verir.
Yönetme yetkisini halktan alan hükümetlerin ve bürokrasinin -devlet sırrı olan konular dışında- her işi açıktır, şeffaftır, denetime tabidir. Devlet sırrını da yine yetkili hükümetin ilgili birimleri bilir.
Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir.
Bu derin yapıları ikiye ayırmak uygun olur:
Birincisi kendilerine göre iyi niyetli, devlet ve millet hayrına faaliyeti amaçlayan yapılardır. Bunların ülkeye ve millete iyilik etme iddiasında bulunmaları kendilerini meşru ve haklı kılmaz. Ülkeye ve millete ''iktidar gibi, devletin organları gibi'' hizmet etmek istiyorlarsa yapacakları şey, devletin kanunlarına göre yetki almak ve açık/şeffaf olmaktır. Aksi halde çatışmalar, tasfiyeler, ülkede huzursuzluk ve güvensizlik kaçınılmaz olacaktır.
İkincisi ülkenin ve milletin hayrına, menfaatine değil de kendi çıkarlarına ve/veya ideolojilerine hizmet için oluşan devlet içindeki gizli yapılardır. Bunların ortaya çıkmaları, hedeflerine ulaşabilmek için halktan usulüne göre yetki almaya teşebbüs etmeleri beklenemez. Ülke içinde ve dışında bazı güçler ve çevrelerle işbirliği yaparlar; bu başkalarını kullanırlar, kendilerini de onlara -bilerek bilmeyerek- kullandırırlar.
Programını ortaya koymuş, hedeflediği icraatı açıklamış ve halkından yeterli oyu alarak iktidara gelmiş hükümetlerin, hem kendilerine hem de ülkeye zarar vermesi kaçınılmaz olan ''derin yapılara'' müsamaha etmemesinden, gücü yettiği takdirde tasfiye etmesinden daha tabii bir şey olamaz; aksi halde bu yapılar onu yer ve bitirirler.
Merhum Muhsin Yazıcıoğlu''nu, ''şahsına ve grubuna ait menfaati, gerektiğinde kamu menfaati için fedâ etme erdemi''ne örnek olarak zikretmiştim. Bazıları bunu yanlış anlamış, ''devletin bekası için derin devlet tarafından öldürüldü ve o buna razı idi'' manasını çıkarmışlar.
Yukarıda maksadımı, neye örnek verdiğimi açıkladım. Şimdi şunu ilave edeyim: Turgut Özal''ı, Eşref Bitlis Paşa''yı, Muhsin Yazıcıoğlu''nu ve daha nicelerini hangi gerekçe ile olursa olsun öldüren derin yapılar canidir, katildir ve cinayetlerinin ''kamu menfaati, devletin bekası'' ile bir alakası yoktur. Devletin bekası ve kamu menfaati bu değerlerin öldürülmesini değil, yaşatılmasını zorunlu kılıyor. Gezi kalkışmasını ve benzerlerini tezgahlayan yapılar da millet-devlet düşmanlarıdır, devletini ve milletini sevenlerin bunlara destek vermesi düşünülemez.
Şimdi de derin yapıların bütün silahlarını üzerine çevirdikleri bir Erdoğanımız var;
duam onu ve namuslu çevresini Allah''ın koruması, tavsiyem ise milletini, mukaddesatını seven herkesin bu korumaya vasıta ve yardımcı olmasıdır.
Anlama özrü mü yoksa...
00:0026/12/2013, Perşembe
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsan bir sözü niçin yanlış (söyleyenin maksadına uymayan bir manada) anlar?
Bunun birden fazla sebebi vardır: Sözü söyleyen yanlış anlamaya müsait söylemiştir, okuyan veya dinleyenin bilgisi veya ilgisi yeterli değildir, peşin hükümlü olarak dinlemiştir...
Hangi sebebe dayalıdır bilmem, ama benim bir yazımda kullandığım Mecelle maddesi ve ona dayalı yorumum alakasız bir tarafa çekildi, yazının üstü ve altı, sözün oldukça açık ifadesi müsait olmadığı halde "benim, yolsuzlukları örtmeye delil getirdiğim, haramı yumuşattığım, muğalata yaptığım" hükmüne varıldı.
Hemen ifade edeyim: Yolsuzluk özel değil, genel (kamuya, âmmeye ait) bir zarardır, bu zararı önlemek için yolsuzluğa bulaşmış kişilerin zarara uğramasına aldırmadan gereken yapılır, yolsuzluk engellenir ve kamunun zararı telafi edilir. Eğer "Zarar-ı âmmı def"içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur; yani, kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir" kuralını yolsuzluklarla ilgili olarak kullansa idim bundan ancak bir mana çıkardı ki, o da yukarıda yazdığım manadır.
Peki ben bu kuralı hangi maksatla hatırlatmıştım?
"Bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar"dan maksadım, mesela bir derneğin, vakfın, hizmet grubunun bir teşebbüsünün –haklı veya haksız olarak- engellenmesidir. Bunu engelleyen hükümet ise ve bu engellemeye karşı yapılacak mücadele hükümeti yıpratacaksa, bu yıpratma da mevcut şartlarda kamuya zarar verecekse zarar sineye çekilir, sabredilir, zamanı beklenir ve hükümeti yıpratmaya kalkışılmaz.
Eğer zarara uğrayan "özel kesim" kendini, devletten ve hükümetten daha önemli, kamu için zorunlu, engellenmesinin de özele değil, kamuya daha büyük zarar olduğunu takdir ediyorsa, böyle düşünüyorsa bu onlara ait bir ictihad olur ve ben bu anlayışa katılamam.
Gelelim Hasan Demir Bey"in yazısına:
"Levent Gültekin"in iddiasına göre ihalelerde alacalı işler... 1994 yılında yani Sayın Erdoğan"ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde kendisine sorulan, "Hocam, daha güçlenmemiz, davayı sağlama almamız gerek. İhale verdiğimiz kişilerin kârlarından komisyon alabilir miyiz?" sorusuna Mecelle"den verdiği şu cevap üzerine başlamış. "Akl-ı selim ve kalb-i selim sahiplerinin bir dönüp sağlarına ve bir daha dönüp sollarına bakmaları gerekiyor; bu iktidar kadrosunun yerine koyabilecekleri başka bir kadro varsa -ki, bana göre yoktur- Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: "Zarar-ı âmmı def"içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur". Yani, kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir." Sayın Karaman, Yeni Şafak"ta kaleme aldığı son yazılarından birinde âdeta bu yazıya gönderme yaparak ses ve görüntülerle destekli son yolsuzluk iddialarına bir meşruiyet göndermesinde de bulunmuş."
Bu kadar eğriyi nasıl doğrultacağım bilemiyorum! Bu soru bana o tarihte sorulmuş ise özel bir toplantıda sorulmuştur; bunu, izin almadan açıklayan kişinin ahlakını kendine bırakıyorum. Bu soruyu da, verdiğim cevabı da şimdi hatırlamıyorum, ama şimdi sorulsa ne cevap vereceğimi başka bir yazımda ifade edeceğim.
Sayın Gültekin"in ve Hasan Demir"in "o soruya cevap" diye yazdıkları ifade o gün söylenmiş olmayıp daha birkaç gün önceki yazımda geçmiştir. Yukarıda açıkladığım gibi konu da "yolsuzluk veya ihaleden komisyon almak" değildir, tam aksine kamuya zararlı olacak herhangi bir iş, davranış ve menfaatin meşru olmadığını pekiştirmekle ilgilidir, bu maksatla söylenmiştir.
Dilin, mantığın ve ahlakın isyan edeceği nakiller ve yorumların böyle zatlardan suduruna hayret ediyorum!
Rüşvete ve yolsuzluğa fetva verilmez
00:0027/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Benim rüşvete fetva verdiğimi, yolsuzlukların örtülmesini istediğimi söyleyen veya ima eden ahlak yoksunlarına, eğer Müslüman iseler, iftiranın, karalamanın, itibar katlinin dünyada ve ahretteki sorumluluğunu hatırlatıyorum. Müslüman değilseler, dillerinden düşürmedikleri "evrensel ahlak kitabında yaptıklarının yeri var mı" diye soruyorum.
Benim elli civarında kitabım, binlerce sayfa yazıyı içeren sitem var; buralarda ne söylediğim, ne yazdığım ortada, bunları bırakıp da kapalı kapıları zorlayanlara sesleniyorum: Dini konuşma ve açıklama bakımından açamayacağım bir kapım yoktur, arkadan dolanmaya, casusluk yapmaya gerek yok, bana sorabilirsiniz.
Ben yolsuzluğun üstü örtülsün, yolsuzluk yapanların üzerine gidilmesin filan demem; ama:
Din, hukuk ve ahlaka aykırı olduğu halde suçu sabit olmamış, hüküm giymemiş, hükmü temyizde tasdik edilmemiş insanlara –ki, bunlar henüz masumdurlar- sırf itham ve iddialara dayanarak "suçlu" muamelesi yapmam, yapılmasına razı olmam, onların ve ailelerinin maruz kaldıkları maddi ve manevi işkenceye itiraz ederim.
Yolsuzluk iddiaları ile ilgili bilgileri hukuka ve ahlaka aykırı olduğu halde elde edip çarşaf çarşaf ilan edenlere "zalim ve ahlaksız" derim.
Kendilerini aynı zamanda "savcı, hakim ve yüksek hakim" yerine koyup insanları suçlayan ve mahkum edenlere, "yahu sizde hiç insaf, vicdan, utanma duygusu, Allah korkusu, manevi sorumluluk hissiyatı… yok mu" derim.
Şeytana ve nefse uyup ister özele, ister kamuya yönelik bir haksızlık yapan, suç işleyen, milyonların kul hakkını yiyen kimselere -bu suçlar sabit olduğunda- asla müsamaha etmem, cezalarını çekmelerini isterim; ama cezalarını çekerken de "keşke yapmasaydılar, hem kendilerine hem çevrelerine yazık ettiler" der, üzülürüm.
Bazılarının iftira ettikleri gibi bana başbakan, belediye başkanı iken, "Hocam, daha güçlenmemiz, davayı sağlama almamız gerek. İhale verdiğimiz kişilerin kârlarından komisyon alabilir miyiz?" diye bir soru sormadı ve ben de ne ona, ne de bir başkasına "Evet" diye cevap vermedim.
Bana o değil ama birçok kişi, "Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır" diye sordular.
Buna verdiğim cevap şudur:
Hayır işlesin diye teşvik ve sevkettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir.
Hemen kaydedeyim ki, insanları bir yerlere toplayıp manevi baskı yaparak yardım toplandığında da yukarıdaki sakınca (sevap alamama) sakıncası vardır. En uygunu insanlara, baskı yapmadan, mecbur bırakmadan ihtiyacı bildirmek ve hür iradeleriyle istedikleri kadar yardım etmelerine imkan vermektir.
Bir yerlere yardım edecek diye bir kimseye "layık, ehil, en iyisi, en hesaplısı, kamu için en yararlısı olmadığı halde" ihale verilirse yapılan ihanet olur ve elbette caiz olmaz.
İslam"a hizmet kuruluşlarına bağışlar
00:0029/12/2013, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çok partili demokrasiye geçmeden önce Diyanet"in kadrosu oldukça kısıtlı idi. Şehirlerde ve köylerde birçok camiin kadrolu görevlisi yoktu. Cemaat kendi aralarında topladıkları bağış para, tahıl vb.nden, din görevlisine aylık öderlerdi.
Cami, Kur"an kursu gibi din eğitimi ve ibadet yerleri yine halktan toplanan bağışlarla yapılırdı, şimdi Diyanet Vakfı, belediyeler ve vakıflar devreye girmiş olsalar da halkın bağışı devam etmektedir.
Dindar halkımız hem çocuklarının, inandıkları dinin eğitim ve öğretimini almaları, hem de gittikçe azalan ve yetersizleşen din görevlileri sebebiyle boşluğu doldurmak için 1950"den sonra okul istediler. 1951 yılında ülkemizin yedi vilayetinde yedi yıllık İmam Hatip Okulları açıldı. Hiçbirinin devlet veya yerel yönetimler tarafından yapılmış bir binası yoktu. Ya hayır sahiplerinin bağışladığı veya bazı kurum ve kuruluşlara ait boş, fakat yetersiz, eksikli binalarda öğretim ve eğitim başladı. Ben Konya İmam Hatip Okulu"na girmiştim. Binası eskiden polis koleji olarak kullanılmış oldukça eskimiş, yetersiz, okul için elverişsiz bir bina idi.
Türkiye"nin yedi vilayetinde dindar ve hamiyetli Müslümanlar kolları sıvadılar, yaptırma ve yaşatma dernekleri kurdular, halktan bağış toplayarak İmam Hatip Okulları için uygun binalar yaptırmaya koyuldular. Konya"da Hacıüveyszade Mustafa Efendi Hocamız o yaşında beni veya benim gibi öğrencilerden birini, gideceği köyden itibarlı bir zatı da yanına alarak köy köy dolaşır, öğrencilere Kur"an okutur, vaaz verdirir, sonra köylüden yardım isterdi. Tozlu yollarda, sıcak havada uzak köylere gittiğimizi, arabadan indiğimizde terin üzerine yapışmış toz ile çamurdan adama döndüğümüzü hatırlıyorum.
Bu okullar işte bu yoldan halkın bağışlarıyla yapıldı. Sonra Yüksek Okullar ve Fakülteler kuruldu, halk bunlar için de önemli bağışlarda bulundular, yurt ve okul binaları yaptılar, yapıyorlar.
Yalnız İmam Hatip Okulları ve Kur"an Kursları mı bu yardımlardan yararlandı? Elbette hayır. Dernek ve vakıfların yurt içinde ve dışında kurdukları özel okullar, kolejler, kurs ve yurt binaları, bunların zorunlu ve gelirlerinin karşılayamadığı giderlerini de yine dindar halkımız Allah rızası için karşıladılar, karşılamaya devam ediyorlar.
Şimdi Müslümanların daha hür, daha rahat oldukları bir zamanda hayır kurumlarına ve din hizmetine ait yapılara yapılan yardımların mesele yapılması, bunlara ayrılmış olduğunu ilgililerin onayladıkları ve tanıklık ettikleri meblağlara, "mal bulmuş mağribî gibi" el koymaları, verenleri ve aracılık edenleri sahtekarlık ve hırsızlıkla suçlamaları düşündürücüdür. Toplamada, bir yerde korumada, aktarmada, kayıtta usulsüzlükler olabilir, kimse "bunlar oluversin" demez, ama usul hatası başkadır, hayır ve hizmet sahiplerini bin pişman hale getirecek kötü muamele başkadır.
İlgililer bu paraları geri versinler vermesinler, dindar ve hamiyetli halkımız yine de hem Balkan Üniversitesi"nin, hem Osmancık İmam Hatip Okulu"nun, hem de diğer hayır ve din hizmeti yapılarının ihtiyaçlarını ibadet hazzı içinde karşılayacaklar ve bu kervan yürümeye devam edecektir.
Şunu da şimdilik kısaca not edeyim ve günü geldiğinde daha uzun yazayım:
Ben bir İmam Hatipliyim ve bu okullardan halkımızın din eğitim ve öğretimi bakımından büyük faydalar sağlayacağına inanıyorum, elimden geldiği kadar da yardımcı oluyorum. Ama biz tekelci, ayrımcı ve rekabetçi değiliz; kimse de böyle olmamalıdır. Ülkemizde ne kadar hayra hizmet kurum ve kuruluşu varsa birbirini kardeş bilmeli, hayırda yarışmalı ve hizmeti -bu arada bağışları ve imkanları- adil olarak paylaşmalıdırlar.
.
.
.
.
|
| Bugün 435 ziyaretçi (1132 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|