300 – Beyrut Kasabı Ariel Şaron
370 – Sultan II. Abdülhamid’in şeyhine yazdığı Filistin mektubu
371 – Sloganzedelere yardım etmek…
372 – Osmanlı Devleti hakkında Ücretsiz Arapça Kitaplar indir – كتب عربية عن الدولة العثمانية للتحميل مجاناً
373 – Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Islam’da Köle ve Cariye
374 – Devlet, Menemen/Kubilay olayına davetiye mi çıkardı? Menemen olaylarının içyüzü
375 – Atatürk’ü Tanrılaştırma Temayülü
376 – M. Kemal Atatürk ve Ingiliz Yapımı
377 – Yahudilerin Siyonistlerin Modern Silahı: Gıda
378 – M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi deşifre oldu
379 – Islam’a hakaret edenlerin cenaze namazlarını kılmayın
380 – Kadir Mısıroğlu ile Şeriat ve kemalizm üzerine
381 – Osmanlılar’da Cülûs Merasimi ve Biat
382 – Türk Büyükleri Hilafet makamına saygı gösterirken, M. Kemal Atatürk hakaret etmiştir
383 – Yavuz düzeni – Mustafa Özcan
384 – Atatürk’ün hayvan sevgisi
385 – Kadir Mısıroğlu’ndan “Atatürk olmasaydı adın agop olurdu” diyenlere tokat gibi cevap
386 – Neden hafızamızı silmek istediler?
387 – Yılmaz Özdil’in amacı ne? Kur’an’a bakalım
388 – Bize niye Turkey (Hindi) diyorlar ve Yahudinin sonu – Kadir Mısıroğlu
389 – Lozan Antlaşmasının Tenkidi
390 – M. Kemal Atatürk bizi kurtardı mı?
391 – Pontus meselesi, Komünizm, Felsefe, Pozitivizm, Islam, Sünnet – Kadir Mısıroğlu
392 – Yavuz Sultan Selim Alevi katliamı yapmış mıdır?
393 – Bastığın toprak OSMANLI toprağı DEYYÛS !!!
394 – M. Kemal Atatürk bir Ingiliz’i Türkiye’ye Reis mi yapacaktı?
395 – M. Kemal bizi nelerden kurtardı !?! – Hasan Mezarcı
396 – M. Kemal Atatürk’ün okuttuğu Lise Tarih kitabı
397 – Iskilipli Atıf Hoca’nın başına şapka geçirip “Giy domuz!” diyen Kılıç Ali
398 – Kadir Mısıroğlu’nun Sağlık Durumu
399 – Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark
400 – Topal Osman, Ali Şükrü Bey’i neden öldürdü? Ali Şükrü Bey’i Atatürk mü öldürttü?
401 – M. Kemal Atatürk 10 Kasım’da mı öldü?
402 – Hadisleri inkar edenlerin Tuzağı
403 – Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap
404 – Islam’da Kadının yeri – Kadir Mısıroğlu
405 – Kur’ân Apaçık mı?
406 – Atatürk ve Aleviler
407 – 19 Mayıs Yalanı – Kadir Mısıroğlu
408 – Kadir Mısıroğlu’ndan Ehli Sünnet Müdafaası 1
409 – Kadir Mısıroğlu’ndan Ehli Sünnet Müdafaası – 2
410 – Atatürk ve Din Yok Milliyet Var Safsatası
411 – Küfürbaz ve bizi anlamayan Kemalistlere
412 – Kemalist rejimin Sultan II. Abdülhamid korkusu
413 – Müslümanım ama Atatürkçüyüm diyenlere ithaf olunur
414 – Kemalizm beyinleri nasıl yıkıyor?
415 – Siyonistlerin Protokolleri
416 – Atatürk’ün Erzurum Kongresi’nden kovulması
417 – CHP’li Içişleri Bakanı Şükrü Kaya: Din bitmiştir
418 – Resmi Tarih Yalanlarına Son, Belgeler Konuşuyor
419 – M. Kemal Atatürk’e baygınlık geçirten konuşma
420 – “Atatürk 2. Dünya Savaşını önceden bildi” yalanı
421 – Kim dost kim düşman?
422 – Ayasofya ibadete açılsın peki ya biz?
423 – 1. Israil Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın itirafı
424 – Siyon Protokolleri 2
425 – Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Örtünmek (Kılık-Kıyafet)
426 – Osmanlılar Okur-Yazar Değil Miydi? – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
427 – Adolf Hitler: “Kemal Atatürk’ün (ırkan) Türklerle hiçbir alakası yoktu”
428 – Ali Naci Karacan: “Din Zehirdir”
429 – Yavuz Bahadıroğlu – Neler yıktık?
430 – Ermeni Soykırımı yapıldı mı?
431 – Harf Inkılabı’nın amacı ve Abdullah Cevdet’in pişmanlığı
432 – Kemalist rejimin basın ve vefa anlayışı
433 – Atatürk’ün Deli Raporlu Milletvekili Recep Zühtü
434 – Kadir Mısıroğlu: M.Kemal olmasaydı Yunan Harbi 2,5 yılda değil 6 ayda biterdi
435 – Yılmaz Özdil’e iki ayyaş cevabı
436 – Alkolün Zararları
437 – İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olan hocalar hain miydi?
438 – Atatürk ve Muasır Medeniyet
439 – Atatürk Başörtüsüne Karşı Değil Miydi?
***
XXX
Mustafa Kemalpaşa Camii ile ilgili
Published by
belgelerlegercektarih
on
April 13, 2012
Mustafa Kemalpaşa Camii ile ilgili
m. kemal pasa camii
***
Kemalistlerden bir cahillik daha… (Cami’yle ilgili)
Fotoğrafta Izmir Karşıyaka Çarşı içindeki Mustafa Kemalpaşa Camii görülmektedir.
Kemalistler bu Camii’nin ismine dikkat çekerek, meydan okurcasına, şu başlığı atmışlar:
“Hem Laik, hem Müslüman olunmaz diyenlere ‘KAPAK’ olsun..!”
***
Evet, yanlış okumadınız.
Üstelik bu paylaşım 700’den fazla beğeni almış…
Ve sayfa üyelerince 250’den fazla kez paylaşılmış.
***
Fesuphanallah…
Camii isminin “M. Kemal paşa” olması ile, hem laik ve hem de müslüman olunabileceği arasında nasıl bir bağ kuruluyor?
Böyle bir saçmalık olabilir mi?
Yani, bu kemalistler bu kadar mı düşünme yeteneğinden yoksun yetiştirilmişler? Bunların beyinleri kemalist ideoloji tarafından resmen esir alınmış.
Düşünemiyorlar…
***
Hadi bakalım, biz de şöyle bir sual soralım:
Kadıköy ilçesinde “Böcekli” Camii bulunuyor… Yani Camii’nin ismi “Böcekli Camii”.
Siz kemalistlere göre hem hayvan, hem de müslüman olunabilir mi??
Ne zaman hayvandan müslüman olur, işte o zaman Laik birisinden de müslüman olur.
***
NOT: “Böcekler hayvan değil” diyenleri, ki kemalistlerden herşey beklenir, özgür ansiklopedi “Vikipedi”ye havale ediyorum:
http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%B6cek
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
*
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
Tarih, M. Kemal Atatürk’ten Sultan Vahideddin’in intikamını alıyor
Published by
belgelerlegercektarih
on
April 17, 2012
Tarih, M. Kemal Atatürk’ten Sultan Vahideddin’in intikamını alıyor
***
Bir Ermeni politikacısı, Dr. Zavrieff, Rus Dışişleri Bakanlığına Rusların hayli önem verdiği “Cemal Paşa ile anlaşma planı” getirir. Buna göre, Cemal Paşa, Sultan ve Istanbul Hükümeti’nin Almanların elinde tutsak olduğunu ilan ederek hükümeti devirecek, Müslümanların Halifesi Sultan’ı kovacak…[1]
Bu senaryo size tanıdık geldi mi? Devam ediyoruz…
Doğan Avcıoğlu, Ingilizlere de önerilen bu planı Ingilizlerin geçiştirdiklerini söyler.[2] Öyle anlaşılıyor ki, Ingilizler, M. Kemal Atatürk’ün başrolde oynadığı; “Padişah’ın Ingilizler’e esir olduğunu ve onu kurtarmak amacıyla mücadele ettiğini söyleyip, Padişah’ı devirerek yurtdışına çıkmaya mecbur bırakması” şeklindeki senaryoyu, daha cazip buldular.
Aslında bu senaryo birçok yerde uygulamaya konulmuştur, önemli olan bunu görmektir.
Örneğin;
Irak… Amerika ile işbirliği yapan Talabani; Saddam’ı devirmiştir.
Mısır… Dış güçler ile işbirliği yapan muhalifler; Mübarek’i devirmiştir.
Suriye… Aynı senaryoyu burada da görmekteyiz.
Ancak yukarıda saydığım bu olaylar ile Sultan Vahidüddin meselesi arasında büyük fark var. Sultan Vahidüddin halkı tarafından sevilen bir Padişah idi ve tahta iş işten geçtikten sonra oturmuş olmasından dolayı; Onu, Birinci Dünya harbindeki yenilginin sorumluları arasında görmüyorlardı. Halk, Ittihatçıları sorumlu tutuyordu.
Sultan’ın halk tarafından sevilmesi; doğrudan doğruya Ona isyan etmeyi mümkün kılmıyordu. Bu yüzden evvela Onun itibarını düşürmek gerekiyordu.
Buna bir kılıf lazımdı ve bulundu;
– Sultan’ı; düşmanın ve Ittihatçıların elinden “kurtarmak” parolasıyla hareket edildi.
– M. Kemal Atatürk’ü Kurtuluş Savaşı veriyor göstermek.
– Sultan Vahidüddin’e, yapılan baskılarla, bu mücadele aleyhinde söz söyleterek halk nezdinde mevcut itibarını zedelemek.
Şimdi ise ülkemizde yine aynı senaryo oynanıyor. Saddam, Mübarek ve Esad gibi halkına zulmeden ancak resmi ideoloji ile sevdirilen M. Kemal Atatürk’ü devirmek için harekete geçildi. Halka zorla sevdirildiği için, açıkça ve doğrudan doğruya M. Kemal Atatürk ve onun rejimini devireceğiz denilemiyor.
Bunun yerine;
– M. Kemal Atatürk’ü, kendisini istismar edenlerden “kurtarmak” parolasıyla hareket ediliyor.
– M. Kemal Atatürk adına tesis edilen “kemalizme” savaş açıldığı belirtiliyor.
Dolayısıyla M. Kemal’in, zaten hak etmediği itibarını sıfırlamak için;
– Evvela M. Kemal Atatürk’e dokunmadan, onun verdiği emirle yerle bir edilen Dersim’in hesabı soruluyor.
– M. Kemal’e dokunmadan, Iskilipli Atıf hoca ve nicelerini idam eden Istiklal Mahkemeleri topa tutuluyor.
– M. Kemal’e dokunmadan, “Gazi” M. Kemal gibi övücü sözler söylenerek, çaktırmadan; Milli Güvenlik dersleri, andımız vs. kaldırılıyor.
Halbuki kendileri de biliyorlar ki;
– Kemalizm prensipleri, M. Kemal’in de katılımıyla CHP’nin Mayıs 1935 tarihinde toplanan Dördüncü Büyük Kurultayı’nda CHP Programı ile kabul edildi.
– Dersim emrini M. Kemal verdi…
– Istiklal Mahkemelerini M. Kemal kurdu.
Insanların, basının da yardımıyla gerçekleri görüp, bu zulümleri M. Kemal Atatürk’ün yaptığını öğrenmeleri hedeflenmektedir… Böylece kalplere dikilen put yıkılacak, en azından gelecek neslin kalbine bu put dikilemeyecektir biiznillah.
Yani hedef:
M. Kemal Atatürk ve rejimine, tıpkı onun halka ve Sultan’a yaptığı gibi, darbe yapmaktır…
Inşaallah muvaffak olunacak.
.M. Kemal Atatürk'ün Milli Mücadele Dönemi İslamcılık Politikası
Yayınlayan
tekniklegercektarih
Açık
18 Nisan 2012
M. Kemal Atatürk'ün Milli Mücadele Dönemi İslamcılık Politikası
Görsel
Prof. Dr. M. Metin Hülagü, M. Kemal Atatürk'ün Milli Mücadele döneminde İslam'ı övücü söylemlerde bulunur ve hakkında şöyle diyor:
“…Halkın Milli Mücadele'ye katılımlarını daha da artırmak maksadıyla son derece 'dindar görünmek', Hilafet ve Saltanat'a karşı sadakat ve bağlılık açıkça dile getirilmesi gerekmiştir. Bu arada Anadolu'daki Milli Mücadele karşısındaki söylentileri ve söylentileri [*] geçersiz kılınmış ve İstanbul'un çıkarmış olduğu Mustafa Kemal ve karşısındaki fetvanın hali için izale etmek için böyle bir politikaya çalışmak de, bizce, elzem Anadolu'nun işgalden sonra yeni devir ve Devlet idaresinde bulunan insanlar Devlet sistemi ile tabana yayılma arasında yeni bir devlet anlayışının hakimiyeti; Hilafet ve Saltanat gibi 'dinî kurum ve değerlerin' mevcudiyetine son verildik… ve sair gelişmeler Milli Mücadele döneminde sürdürülen Pan-İslam Yahudit İslamcılık politikasının Milli mücadelenin münhasır ve bu kesinti için olduğunu, zafer ve fayda sağlamakla elde etmek için ortaya çıktı. [1]
[*] Söz konusu dedikodu ve söylentilere göre M. Kemal Atatürk Hilafet ve Saltanat'ı kaldıracaktır. (Kı daha sonra aynı uygulamaları yapın.)
Tarihçi Prof. Dr. M. Metin Hülagü şöyle devam etmektedir:
“Milli Mücadele sırasında İslami unsurların yayımlanması ve bu suretle Pan-İslam Yahudit İslamcılık politikası güdümlerine göre heyecan ve galeyana getirilmesine çalışıldığının gösterilmesi açısından Büyük Millet Meclisi adına Mustafa Kemal Paşa tarafından 1 Mayıs 1920 tarihinde yayımlanan beyanname önem arz eder. 'Yeniden tesis etmek' isteyen ve bu uğurda kanını feda etmekten kaçınmayan halk'ın 'Hilafet ve Saltanat'a karşı' herhangi bir kötü emellerinin 'olmadığına dair Allah'a ve O'nun yeminde' bulunmuş; 'Ingiliz casusu' bu tür insanların dinlenmesi; Allah'ın yardımının ve Peygamber'in ruhaniyetinin bu uğurda savaşanlarla beraber olması duası ile son bulmuştur.” [2]
O dönem M. Kemal'in Hilafet ve Saltanat'ı kaldıracağını söyleyenlerin “Hain” ve “İngilizlere satılmış” gibi suçlamalara maruz kalmaları, son derece dikkat çekici ve düşündürücüdür. Bazılarının, M. Kemal'in “Hilafet ve Saltanat'ı kaldıracağını” fark ederek bunu dile getirmeleri, M. Kemal'in yayın beyannamesine göre “Hainlik” ve “İngilizlere satılmışlık” ise; bu durumda, M. Kemal'in eline geçen ilk fırsatta bu söylenenleri aynen yerine getirmesi “Hainlik” ve “İngilizlere satılmışlık” olmuyor mu? Ve bu, o hain damgası yiyenlerin aslında hain kaydının delili değil midir?
Öte yandan, M. Kemal'in “Hilafet ve Saltanat'a karşı herhangi bir kötü emellerinin yaşadığı her türlü kötü emellerinin Allah'a ve O'nun peygamberine yeminde yetinmeye yeteceklerine” ne demeli?
***
NOT: M. Kemal Atatürk'ün o döneme ait İslam lehindeki sözlerine dayanarak ısrarla Müslümandan ayrılma çabalarının, tarih alıp tekrar gözden geçirmelerini tavsiye ediyorum.
**********
KAYNAKLAR:
[1] (Kayseri) Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Prof. Dr. M. Metin Hülagü'nün, “Milli Mücadele Dönemi İslamcılık Politikası (1919-1923)” isimli makalesinden.
[2] M. Kemal'in söz konusu beyannamesi için bakınız; yukarıda adı geçen makaleden naklen: Public Record Office, Dışişleri Bakanlığı: 406/43, Nr 261/2.
.M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (7 bölüm)
Published by
belgelerlegercektarih
on
April 18, 2012
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (7 bölüm)
***
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 1)
(Fotoğraf: San Fransisco Konferansı’nda Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalandığını bir gün sonra [27 Haziran 1945] manşetten duyuran “New York Herald Tribune” gazetesi)
Kemalist ideolojinin dayatıldığı eğitim kurumlarından yalan – çakma tarihi “ezberleyip” mezun olanlar, çok partili siyasi hayata M. Kemal Atatürk sayesinde geçildiğini sanıyorlar, ancak aldanıyorlar. Hiç değilse Ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin veya Hürriyet ve Itilaf Fırkası’nın “ne” olduklarını bilmeleri gerekirdi, zira bunların futbol kulübü değil; birer siyasi parti olduklarını ufak bir araştırma ile öğrenmek mümkündür.
M. Kemal’den önce çok partili sistem zaten mevcut idi… 1908’den 1922 tarihine kadar 14 yıl içinde tam 24 hükümet kurulmuştur.[1] Osmanlı Devleti’nde kurulan bazı siyasi partileri ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.
Buna karşılık M. Kemal dönemi tek parti rejimidir. Bu noktada haklı olarak, “o halde neden Cumhuriyeti kurdu?” diye soracaksınız. Bu sualin cevabını M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından Falih Rıfkı Atay’ın Cavid Bey’den naklettiği şu sözlerde görmek mümkündür:
“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[2]
Gerçi bu sözler Cavid Bey’e aid, ancak Falih Rıfkı da “Ne kadar yazık ki, yeni rejimin otoritesi, Izmir ve Ankara sehpaları üstünde tutundu. (..) Nasıl ki, Meşrutiyette Ittihat ve Terakki otoritesi de taklib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu” demek suretiyle tıpkı Cavid Bey gibi M. Kemal rejimini Enver Paşa rejimine benzetmiştir.[3]
Bu sözler hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır.
Türk siyasal hayatında, M. Kemal Atatürk’ün ölümünden 8 yıl sonra gerçekleşen 1946 seçimleri, iktidarın bütün baskı ve yolsuzluklarına rağmen[4] tek parti rejiminden çok partili parlamenter sisteme geçişin başlangıç tarihidir. “Beyaz ihtilal” olarak adlandırılan 1950 seçimleri ise 27 yıllık tek parti iktidarına son veren siyasi dönüşümün, bir anlamda demokrasiye geçişin miladı olarak kabul edilebilir.
Önemle ifade edelim ki, bu geçiş başımızdakilerin faziletinden dolayı değil, Batılı devletlerin zorlamasıyla mümkün olmuştur.
Yalta Konferansı’nda, II. Dünya Savaşı sonrası düzeninin temel öğesi olacak, milletlerarası barış ve güvenliği sağlayacak Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın Anayasası’nı hazırlamak üzere San Fransisco’da toplanacak konferansa çağrılacak devletler tespit edilirken Türkiye de tartışılmıştır. Stalin, Türkiye’yi kastederek, Birleşmiş Milletler’de Almanya’ya karşı bütün gücüyle savaşmış devletlerin, savaş sırasında sallantıda kalmış, “hilekârlık” yapmış olanlarla yan yana oturmasının savaşmış devletleri kızdıracağını savunmuştur. Stalin’in önerisi kabul edilerek, 1 Mart 1945 tarihi itibariyle Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerin San Fransisco Konferansı’na davet edilmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye de 23 Şubat’ta bu iki devlete savaş ilan ederek, BM konferansına kurucu üye olarak katılabilmek için gerekli hukuki koşulu yerine getirmiştir.[5]
1 Mart 1945’e kadar Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerden oluşan San Fransisco Konferansı, 25 Nisan 1945 günü toplanmış ve 26 Haziran’da “çok partili siyasi sisteme geçişi” öngören Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalanması ile çalışmalarını sona erdirmiştir.[6] Türk heyeti San Fransisco Konferansı’nda her fırsatta çok partili siyasal rejime geçileceğini ifade etmiştir. Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalanması, Türkiye’nin demokratikleşmesinde ve Batı dünyasına yaklaşmasında önemli bir adım olmuştur.[7]
Özetlersek, Ikinci dünya savaşının demokratik rejimler tarafından kazanılması ve diktatörlüklerin yıkılması, CHP’nin ülke için daha demokratik bir rejim kurması zorunluluğunu doğurmuştur. Bu zorunluluğa rağmen Ismet Inönü’nün uluslararası sisteme karşı direnişini Şükrü Karatepe şöyle ifade etmektedir;
“Diktatörlüklerin art arda devrildiği bu dönemde bile Ismet Paşa, fazla aceleci davranmıyor ve mümkün olan en az tavizle çok partili hayata geçişin yollarını arıyordu.”[8]
**********
KAYNAKLAR:
[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 6.
[2] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 327-328. (Sansürsüz baskı).
[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 360. (Sansürsüz baskı).
Bu konuda detaylı bilgi için şu çalışmamıza bakılabilir;
M. Kemal’in yönetimi; Diktatörlük:
[4] Ibrahim Arslanoğlu, Türkiye’de Demokrasinin Tarihsel Gelişimi, Uluslararası Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu, Isparta Ekim 2008, sayfa 2-16, 22-24.
Ayrıca şu kaynaklarada bakılabilir;
– Çağatay Benhür, 1945-1946 Yıllarında Türkiye’de Politik Gelişmelere Genel Bakış, Journal of Qafqaz University, 2008, sayı 24, sayfa 38.
– Korkut Boratav, Türkiye Iktisat Tarihi 1908-2007, 13. Baskı, Imge Kitapevi, Ankara 2009, sayfa 93.
– Burhan Felek, “Başarı Toplu Hareketle Mümkündür”, başlıklı yazı, Milliyet Gazetesi, 15 Ocak 1975, sayfa 1.
– Metin Toker, Demokrasimizin Ismet Paşalı Yılları 1944 – 1973 – Tek Partiden Çok Partiye 1944 – 1950, 4. Baskı, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 127.
[5] Oral Sander, Türkiye’nin Dış Politikası, der. Melek Fırat, Imge Yay., Ankara 1998, sayfa 117.
Ayrıca bakınız; Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 204.
[6] Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 205.
[7] Ahmet N. Yücekök, Ilter Turan ve , Mehmet Ö. Alkan, Tanzimattan Günümüze Istanbul’da STK’lar, Tarih Vakfı Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 162, 163.
Ayrıca bakınız;
– Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum ve Liberal Siyaset – Türkiye’de Demokrasiye Geçişin Deneyimi (1945-1950), Siyasal Kitapevi, Ankara 1992, sayfa 275.
– Cemile Burcu Kartal (2003), Türk Siyasal Hayatında Beyaz Ihtilal: 1950 Seçimleri, Atatürk Dergisi, cild 3, sayı 4, sayfa 266.
*** Imzalanan Birleşmiş Milletler Anayasası’sı için bakınız;
Click to access chart_turkce.pdf
[8] Şükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, 3. baskı, Iz Yayıncılık, Istanbul 2001, sayfa 94.
********************
********************
********************
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 2)
(Fotoğraf: Fedakâran-ı Millet Cemiyeti’nin Kamil Paşa Hükümetine yaptığı başvuru. Meclis-i Vükelâ [Vekiller/ Bakanlar Meclisi] Mazbatası’nın aslı. Başbakanlık Arşivi (BBA) – No. 123, Zilhicce 1326.)
***
NOT: Neden Ittihat ve Terakki; “Cemiyeti” de “Partisi” değil?
Çünkü o dönemin “mevzuatı” (tüzük, yasa, yönetmelik) siyasal parti ile dernek (cemiyet) arasında bir fark gözetmediği için, her Parti bir Cemiyet’ti.
***
Osmanlı Devleti’nde Siyasal Partiler…
1 – Osmanlı Ittihat ve Terakki Cemiyeti
Cemiyet ilk olarak “Ittihad-ı Osmani” adıyla (Osmanlı Birliği anlamına) 3 Haziran 1889 yılında Istanbul’da, Demirkapı’da (Sirkeci) Askeri Tıbbiye (Tıbbiye-i Şahane) mektebinde kurulmuştur. Aynı yıl Paris’teki Jön Türkler’in lideri Ahmet Rıza Bey’le ilişki kurulmuş ve cemiyet “Osmanlı Ittihat ve Terakki Cemiyeti” adını almıştır.[1]
Bu partiyle ilgili yığınla bilgi bulmak mümkündür. Bu yüzden burada üstünde durmayacağız.
***
2 – Fedakâran-ı Millet Cemiyeti
Ağustos 1908’de Istanbul, Gedikpaşa’da kurulmuştur.[2] Üstelik, cemiyetin “Hukuk-u Umumiye” isimli gazetesi bile vardı.[3] M. Kemal Atatürk döneminde gazetelerin başına gelenleri biliyoruz, hemen bildireyim ki, bu yazı dizimizin 3’üncü bölümünde gazeteler konusuna da temas edeceğiz.
Cemiyet kurucuları, 12 Ağustos 1908 tarihinde Sultanahmet Bahçesinde yaptıkları bir mitingten sonra aralarında bir cemiyet kurma yolunda sözleştiler.[4]
Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Sultan II. Abdülhamid’den maddi yardım talep etmiş ve kendilerine o dönemin parasıyla “1000 lira” verilmiştir.[5]
Daha sonra Sadr-ı âzam Kamil Paşa’dan da para istenmiştir.[6]
Gördüğünüz gibi, bir siyasi parti koskoca Padişahtan para alabiliyor.
Hatta Miting bile yapabiliyorlardı… Yani Osmanlı Devleti’nde miting yapılabiliyor ve mitingten sonra sağ kalıyorlar, yani darağacına falan gönderilmiyorlar, üstelik cemiyet kurabiliyorlar.
Hani Osmanlı’da bu tür şeyler mümkün değildi?
Halbuki bu tür faaliyetler M. Kemal Atatürk döneminde hayaldi. M. Kemal diktatoryasında insanlar derhal sudan bahanelerle Istiklal Mahkemesi’ne, oradanda doğru darağacına yollanıyordu.
Bitmedi !!
Bu silahşörlerden ve cellatlardan sonra asılan-kesilen insanları karalamak için görevi bu sefer kalemşörler devralıyordu. Zira vicdansızlar, çakma mahkemelerinde mahkum ettikleri mazlumları, milletin vicdanında da mahkum etmek istiyorlardı, ki hesabı sorulmasın.
Milletin hainleri affetmeyeceğini çok iyi bildiklerinden, en etkili gördükleri iftirada hazırdı; “Ingiliz ajanı, Vatan haini.”
M. Kemal’den gayri adeta herkesi Vatan hainliği ile suçladılar… Şeyh Said, Kazım Karabekir Paşa, Refet Bele Paşa, Ali Şükrü Bey, Kuşçubaşı Eşref vs. vs.
El insaf !!
Yunanlıları Kuvay-ı Seyyare’sindeki yiğitlerle darmadağın eden Çerkez Ethem’i de Vatan hainliği ile suçladılar. Şimdi bile, mahkeme tutanakları ortada olduğu halde, yazdığı risaleden dolayı asılan Iskilipli Atıf hocanın “Vatan hainliğinden” ötürü asıldığını iddia etmiyorlar mı?
Aynı senaryo… As-kes; Vatan haini damgası bas.
Oysa Ingilizler bir kurşun dahi atmadan Istanbul’u M. Kemal Atatürk’e teslim ettiler. Babalarının hayrına mı verdiler? Neyin karşılığında verdiler? Madem bir kurşun atmadan gideceklerdi, o halde niye geldiler? Hadi biz kovduk desek, bu Ingilizler yunanlılardan daha mı zayıftı ki, bir kurşun dahi atmadan kaçtılar? Hadi diyelim zayıftılar, bizden korktular ve kaçtılar, o halde Batı Trakya’yı neden alamadık? Musul’u neden alamadıkta Lozan’a kaldı? Öyle ya, Ingilizler “kaçtıysa”, oraları almamız icab etmez miydi?
Bu soruları çoğaltabiliriz, ancak arif olana bu kadarı kafidir.
**********
KAYNAKLAR:
[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 19.
[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 131.
[3] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 132.
[4] Sina Akşin, Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (AÜSBF) Dergisi, cild 29, sayı 1-2, sayfa 126.
[5] Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 11, 12, 13 Eylül ve 9 Kanun-ı sâni 1324. Abdülkadir Kadri, Hükumet-i Meşrutaya Hitap (Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 13 Eylül 1324.)
[6] Başbakanlık Arşivi (BBA) – Meclis-i Vükelâ Mazbatası (MVM) /No. 123. (Meclis-i Vükelâ Müzakeratına Mahsus Zabıt Varakası’nın Transkripsiyonu Dr. Şükrü Hanioğlu tarafından yapılmıştır.)
********************
********************
********************
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 3)
3 – Osmanlı Ahrar Fırkası (Fırka-i Ahrar)
(Fotoğraf: Osmanlı Ahrar Fırkası’nın Istanbul ikinci seçmenlerine Beyannamesi’nin aslı [27 Teşrin-i sâni 1324.] )
Osmanlı Ahrar Fırkası 1 Eylül 1324 (14 Eylül 1908) tarihinde Istanbul, Bab-ı âli Caddesi’nde (No:66) kurulmuştur. (Hilal Matbaasında özel bir daire). Ahrar, “hür”ün çoğuludur. Özgürler anlamındadır. Siyasal partiler yelpazesine göre Liberaller demektir.[1]
Ahrar’ın Osmanlı Devleti’nin 610’uncu yıldönümü dolayısıyla verdiği ziyafete (26 Ocak 1909) Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katılması, rakip parti Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ni öfkelendirmiştir. Gördüğünüz gibi, Osmanlı Devleti’nde siyasal partiler faaliyettedir… Üstelik, koskoca Sadr-ı âzam’ı davet edilebilmekte ve Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’da davete icabet etmektedir.
Diğer yandan Hüseyin Cahit, Ittihat ve Terakki Partisi ile özdeşleşen “Tanin” gazetesinde Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katıldığı söz konusu ziyafet hakkında iki büyük gazete sayfası uzunluğunda bir başmakale yazabilmiştir.[2]
Ancak aynı “Tanin” gazetesi Cumhuriyet, Özgürlük, Demokrasi getirdiği söylenen M. Kemal Atatürk’ün döneminde, yani 16 Nisan 1925’te süresiz kapatılmıştır.[3]
Yetmedi !!
Gazetenin sahibi ve başyazarı olan Hüseyin Cahit Yalçın, 20 Nisan 1925’te Cebeci Hapishanesi’ne tıkılmış ve 7 Mayıs’ta Çorum’da **ömür boyu sürgün** cezasına çarptırılmıştır.[4]
Suçu (!) neydi biliyor musunuz?
Gazetesi’nde, Terakkiperver Parti’nin Istanbul Merkez Şubesinin 12 Nisan’da aranmasını; “Dün Gece Terakkiperver Fırka basıldı” biçiminde duyurması.[5] Böyle diktatörlük nerede görülmüş??
Bitmedi !!
Farzedelim ki, Hüseyin Cahit suç işledi. Peki, 6 Mart 1925’te kapatılan[6] Tevhid-i Efkar, Istiklâl, Son Telgraf, Sebilürreşad gazeteleri de mi suç işledi? Hepsi mi suçluydu?
Bitmedi !!
1931 Matbuat Kanunu nedeniyle Vatan ve Vakit gazeteleri de kapatılmış, gazetelerin sahip ve yazarları Istiklâl Mahkemeleri’nde yargılanarak tutuklanmışlardır. Izmir’de Sada-i Hak, Trabzon’da Istikbâl ve Kahkaha, Istanbul’da Press de Suar isimli yayın organlarının hepsi kapatılmıştır.[7] Bunlarda mı suçluydu?
Bitmedi !!
14 Eylül 1930’da Yeni Asır gazetesi yazarlarından Behzat Arif, Yazı Işleri Müdürü Abdullah Abidin **üç buçuk yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[8] Bunlarda mı suçluydu?
Osmanlı’ya ve dinimize haşa “Ortaçağ karanlığı” diyen kemalist rejim, memleketi; “Cahiliye karanlığı”na götürdü.
Bitmedi !!
SCF’nin kapatılmasından sonra Son Posta Gazetesi’nde gerek Ahmet Ağaoğlu gerekse Zekeriya Sertel’in CHF’ye (CHP) yönelik yaptığı sert eleştiriler sonucu, Sertel ve gazetenin Sorumlu Müdürü Selim Ragıp **üç yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[9]
Eleştiri suç mudur? Evet, diktatörlükle yönetilen ülkelerde suçtur. Dolayısıyla M. Kemal Atatürk dönemi Diktatörlükten başka bir şey değildir.
Kimse kimseyi kandırmasın…
**********
KAYNAKLAR:
[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 142.
[2] Bakınız; 22 Mart 1325 tarihinde “Tanin” gazetesinde Hüseyin Cahit Yalçın’ın, “Kâmil Paşa’nın Izahnamesi” isimli yazısı.
[3] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul 1984, sayfa 153.
[4] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.
[5] Ahmet Turan Alkan, Istiklal Mahkemeleri, Ağaç Yay., Istanbul 1993, sayfa 69-85.
[6] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.
[7] Prof. Dr. Izzet Öztoprak, Kurtuluş Savaşı’nda Türk Basını, Tisa Mat., Istanbul 1981, sayfa 379-391.
[8] Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi 1931-1945, Altın Kitaplar, Istanbul 1983, sayfa 67.
[9] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yayınları, Istanbul 1977, sayfa 199-201.
********************
********************
********************
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 4)
(Fotoğraf: [Hürriyet ve Itilâf Fırkası] Denizli Şubesi kurucularının Delikliçınar mevkiinde de bir Şube açmak için gönderdikleri dilekçenin aslı. KAYNAK: Başbakanlık Arşivi [BBA – BEO], Dahiliye Gelen – Giden, 1327 )
***
4 – Hürriyet ve Itilâf Fırkası
Hürriyet ve Itilâf Fırkası, 8 Teşrin-i sâni 1327 (21 Kasım 1911)’de Istanbul’da kurulmuştur. (Şehzadebaşı Imaret Caddesi, 19.) [1]
Parti, Ittihat ve Terakki karşısındaki en büyük ve güçlü muhalefet partisi olmuştur.[2]
Hürriyet ve Itilâf Fırkası, kuruluşundan 20 gün sonra 11 Aralık 1911 Istanbul ara seçimine katılmıştır. Bu seçimde Ittihatçıların adayı Dahiliye Nazırı (Içişleri Bakanı) Memduh Bey, Itilâfların adayı ise eski Sadr-ı âzâmlardan Tunuslu Hayrettin Paşa’nın oğlu Fırka’nın kurucularından Tahir Hayrettin Bey idi. Seçim sonucunda muhalefetin adayı 195’e karşı 196 oyla seçimi kazanmış ve büyük bir sürpriz yarattığı gibi iktidarda büyük bir tedirginlik ve kuşku oluşturmuştur.[3]
Fırka’nın yayın organları ise, “Teşkilât, Takdirat, Teminat, Merih, Hemrah, Islâhat, Şehrah, Ifham” gibi gazetelerdir.[4]
***
5 – Osmanlı Sosyalist Fırkası
Parti, Eylül 1326 (1910) yılında Istanbul’da kurulmuştur. (Nuru Osmaniye’deki Hürriyet Matbaası)[5]
Parti, kendi yayın organı olan Iştirak gazetesinde, “Ey Tramvaycılar, size ittihadınız, kıyamlarınız ne zarar veriyordu? Ey Anadolu Şimendiferi memurları, bir işaret-i teyakkuzunuz Hugnen’i derakap yumuşatmadı mı? Birleşiniz, el ele veriniz, artık kâfî… Artık çalışan fıkranın da gülmesi lazımdır…” diyerek işçileri grev yapmaya çağırıyordu.[6]
Osmanlı Devleti’nde işçileri grev yapmaya çağıran böyle bir parti mevcut idi… Oysa M. Kemal Atatürk döneminde bunlar “kıtır kıtır kesilmez miydi” ??
***
6 – Osmanlı Demokrat Fırkası (Fırka-i Ibad)
Kuruluş çalışmaları fiilen 1908 Temmz’unda başlamış, resmî izin ise 1909 Şubat’ında alınmştır.[7] 31 Mart Vak’ası patlak verdiği zaman fırkanın henüz program ve tüzüğü tamamlanmış değildi. Fakat fırkanın Dr. Ibrahim Temo’nun önderliğindeki genç kurucuları, 31 Mart Vak’ası aleyhindeki eylemlere katılmışlardır.[8] Fırka, bu olaylar sırasında kurulan “Hey’et-i Müttefika-i Osmaniye”nin bildirisine de katılmıştır.[9] Parti’nin seçim beyannamesi için bakınız; Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 26 Eylül 1324.
Fırka, 5 Aralık 1911 (22 Teşrin-i sâni 1327) tarihli toplantıda Hürriyet ve Itilâf partisine katılma kararı aldığını Taşra kulüplerine tamim etmiştir. Bazı kulüpler örneğin, Şarköy ve Cerrahpaşa kulüpleri bu direktife uymuşlardır.[10] Alınan bu kararı kabul etmeyen yalnızca Bezmi Nusret Bey’dir.[11]
***
7 – Ittihad-ı Muhammedi Fırkası (Fırka-i Muhammediye)
23 Mart 1325 (5 Nisan 1909) tarihinde Istanbul “Volkan” gazetesi idarehanesinde kurulmuştur.[12]
Ittihad-ı Muhammedi (“Muhammed’çi birlik” anlamına) adlı siyasal parti, 31 Mart olaylarından 10 gün önce, parlamento dışında kurulmuştur. 21 Mart 1325 tarihinde Ayasofya camiinde okunan mevluttan sonra Derviş Vahdeti’nin bir nutku ile kuruluşu, ilân edilmiştir.[13] Fırka, “Fırka-i Muhammediye”, “Volkan’cılar Cemiyeti”, “Cemiyet-i Muhammediye” olarak da adlandırmıştır. Kurucular, üyelerine “Muhammedî’ler” adını vermişlerdir.[14]
Fırka’nın sahip olduğu yayın organı “Volkan” gazetesidir.[15]
Kendisiyle yapılan bir röportajda Vahdeti, Volkan’ın günde 25.000 kadar sattığını söylemiştir.[16]
***
8 – Mutedil Hürriyetperveran Fırkası (Mutedil Liberaller)
Teşrin-i sâni 1325 (Kasım 1909) tarihinde Istanbul, Bâb-ı âli, Tanzimat gazetesi idarehanesinde kurulmuştur.[17] Fırka üyeleri arasında Mebusan Meclisi Ikinci Reisliğine seçilenler olmuştur.[18]
***
9 – Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası (Cemiyet-i Hafiye ya da Yapıcılar Derneği Sorunu)
Parti, 1909 yılının sonunda Paris’te kurulmuştur. (2 Avenue des Camoens, 16e.) [19]
Fırka Fransızca ve Türkçe çeşitli yayın organlarına sahip olmuştur. Türkçe olarak Yeni Yol gazetesini yayınlamıştır. Asıl yayın organı ise önceleri “Islahat-ı Esasiye Fırkası’nın” daha sonra ise “Hürriyet ve Itilâf”ın yayın organı olarak çıkan Fransızca “Mécheroutiette” gazetesidir. Bazı sayıları Ingilizce de çıkan bu derginin yanısıra gene Fransızca olarak aylık “Le Constitutionnel” çıkarılmıştır. Ayrıca “Quelques Réflexions sur la Guerre” adlı bir broşürü de vardır.[20]
***
10 – Ahali Fırkası
Ahali Fırkası Şubat 1325 (Şubat 1910) yılında Istanbul’da kurulmuştur.[21]
Parti, müthiş siyonizm ve yahudi düşmanıdır. Parti Başkanı ve Gümülcine Milletvekili Ismail Bey, açıkça yahudi düşmanı olduğunu, bu milletin Osmanlılar ve Türkler için büyük bir tehlike olduğunu ileri sürmüştür.[22] Parti, bir yayın organına sahip olamamıştır. Fakat, kendisini destekleyen gazeteler de az değildir. Bunların başında Yeni Gazete bulunmaktadır[23]. Ayrıca Sada-yı Millet, Ikdam[24] ve Yeni Ikdam gazeteleriyle, Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın gazetesi Iştirak[25], Fırka’yı desteklemişlerdir.
***
11 – Heyet-i Müttefika-i Osmaniye
Bu parti 4 Nisan 1325 (17 Nisan 1909) tarihinde Istanbul’da kurulmuştur.[26]
***
12 – Milli Meşrutiyet Fırkası
23 Ağustos 1328 (5 Temmuz 1912) tarihinde Istanbul’da kurulmuştur. Merkezi ise Ifham Gazetesi Idarehanesidir.[27]
***
Evet, bu liste uzar gider… Hepsini yazamadık, ancak öyle zannediyorum ki bu kadar malumat kâfîdir.
**********
KAYNAKLAR:
[1] Tesisat ve Yeni Ikdam gazeteleri, 9 Teşrin-i sâni 1327.
[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 264.
[3] Tahir Hayrettin Bey’in mazbatası Mebusan’ın 28. Umumi içtimaında (10 Kânun-ı evvel 1327) kabul edilmiştir. Mazbata metni ve ayrıntılı bilgiler için bakınız; Tanin ve Yeni Ikdam gazeteleri, 29 Teşrin-i sâni 1327.
[4] Hürriyet ve Itilâf partisinin yayın organları hakkında Meclis’teki bir tartışma için bakınız; Mebusan Meclisi Zabıt Ceridesi 1327 – 1911, C 6, D 1, Si 4, Içtima 32, sayfa 682. (Mebusan Meclisi tutanağı).
[5] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 247.
[6] Iştirak Gazetesi, No. 3, sayfa 36-41.
[7] Tonguç Gazetesi, 1 Nisan 1909 (19 Mart 1325) tarihli sayısında Fırkanın kuruluşu haberini vermektedir. Ayrıca bakınız; Mustafa Saffet, Azâd gazetesi, 1326, No. 1, sayfa 3, 4.
[8] Dr. Ibrahim Temo’nun kurucu rolü için bakınız; Ziya Şakir, Hürriyet ve Itilâf. (Tan gazetesindeki bir yazı dizisi).
[9] Osmanlı Gazetesi, 18 Nisan 1908.
[10] Teminat Gazetesi, 1327/No. 211, sayfa 4. Alemdar Gazetesi, 1327/No. 308/108. Tesisat Gazetesi, 11 Teşrin-i sâni 1327 tarihli sayısında yeni fırka hakkında şu kutlamayı yayınlamıştır: “Osmanlı Demokrat Fırkası’ndan: vatan ve milleti istikma-li saadetine çalışmak üzere teşekkül eden Hürriyet ve Itilâf fırka-i siyasiyesinin erkân-ı muhteremesine Fırka-i Ibad güldeste-i tebrikâtını arz ve o gaye-i kemâle vusulünü an-samim’ül-kalb temenni eyler.”
[11] Bezmi Nusret, Fırkalar ve Ben, Istanbul, 1328.
[12] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 182. Bununla beraber Derviş Vahdeti kuruluş tarihini “1324 senesi Kânun-ı sânisinin 24’üncü Cumartesi günü” bildirmektedir. Bakınız; Ittihad-ı Muhammedi Cemiyetinin Hakikati (Volkan Gazetesi, No. 70, sayfa 1.) (Fakat bu sembolik bir tarih olsa gerektir.)
[13] Volkan Gazetesi, 24 Mart 1325.
[14] Özellikle Volkan gazetesi böyle bir ifade kullanmaktadır. Bakınız; Tarık Zafer Tunaya, Volkan’ın Lavları, Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1967.
[15] Bu gazetenin 49. sayısından itibaren (5 Şubat 1324 – 18 Şubat 1908) başlığı altında şu satır yazılıdır: Ittihad-ı Muhammedi Fırkasının Mürevve-i Efkârı.
[16] Ittihat Gazetesi, No. 8, 20 Mayıs 1325, sayfa 3.
[17] Parti’nin kuruluş haberleri için bakınız; Ikdam Gazetesi, 27 Teşrin-i evvel 1325. Sada-yı Millet gazetesi, “Mutedil Liberaller” adıyla bir fırka kurulacağından (12 Teşrin-i sâni 1325), Sabah’ta (9 Teşrin-i sâni 1325), “Mutedil Liberal” fırkasından bahsetmektedirler. Yeni Gazete’de de kuruluş haberine rastlanmaktadır (22 Teşrin-i sâni 1325).
[18] Mebusan’ın 1. Yasama Devresi Birinci Reis Vekilliğine 86 oyla Kudüs Mebusu (ve Müftüsü) Ruhi El Halidi Bey seçilmiştir. (Islahat Gazetesi, Haziran 1325.)
[19] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 219.
[20] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 224.
[21] Yeni Gazete, 8 Şubat 1325.
[22] Örneğin Meclis’te yaptığı bir konuşma için bakınız; Mebusan Meclisi Zabıt Ceridesi, D:1, Si: 4, Içtima: 34, sayfa 715. (Mebusan Meclisi tutanağı).
[23] Yeni Gazete’nin Müdürü ve Başyazarı Abdullah Zühdü, “Ahali Fırkası” başlıklı başmakalesinde şöyle demektedir: “Meclis-i Mebusanımız ve memleketimiz en ziyade böyle bir fırkaya muhtaçtır” (10 Şubat 1325).
[24] Ikdam Gazetesi’ne göre bu fırka “Avrupa’da radikal sosyalist denilen fırka aksamından biridir” (9 Şubat 1325).
[25] Iştirak mensuplarına göre Ahali Fırkası sosyal demokrat bir fırkadır ve vücud-ü memleket için faydalıdır. Bakınız; Hayat-ı Meşrutiyet – Ahali Fırkası (27 Mart 1326. No. 7, sayfa 106).
[26] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 207.
[27] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 351.
********************
********************
********************
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 5)
(Fotoğraf: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın liderleri: [Soldan sağa] Kâzım Karabekir, Refet Bele, Dr. Adnan Adıvar, H. Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy)
Birkaç bölümdür Osmanlı Devleti’nde kurulmuş olan partilere, yapılan seçimlere ve gazete haberlerine yer vermiştik. Kemalistlerin “Diktatörlük” dediği Osmanlı Devleti’nde bu tür faaliyetlere izin verilirken, ısmarlama tarihçilerin Cumhuriyet, Özgürlük, Hürriyet gibi süslü, cicili – bicili kelimelerle övdüğü M. Kemal Atatürk döneminde yeni açılan “bir” partiye dahi tahammül edilemiyor ve binbir entrikayla ve hukuk dışı bir şekilde kapatılıyor.
***
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Tek Parti Yönetimi kurulduktan sonra sistemli muhalefet çabaları olarak ortaya çıkmış iki partiden bahsedebilmek mümkündür. Bunlardan birincisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, diğeri ise ondan beş yıl sonra kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır. Sistemli denilebilecek bu muhalefet çabaları çok uzun sürmeyecek ve geriye dönüş çok çabuk yaşanacaktır. Her ne kadar partilerin kapatılmasının ve muhalefetin susturulmasının iktidarı elinde tutanlar tarafından “geriye gidişin engellenmesi” ve “ülkeyi ileri götürmek” adına yapıldığı iddia edilmiş olsa da esas amacın muhalefeti susturarak tek parti yönetimini pekiştirmek amacıyla yapılmış olduğunu her iki partinin kapatılma sebeplerinden kolayca anlaşılmaktadır. Bu kısa dönemli çok partili sistem deneyimlerini, demokrasi yolunda atılmış adımlar olarak kabul etmek zorlama bir yorum olacaktır.
Evvela Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) ile başlayalım… Ardından Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla devam edeceğiz.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TpCF) oluşmasına yol açan siyasal olay, 20 Ekim 1924 günü, Menteşe (Muğla) mebusu (milletvekili) Esat Efendinin Mübadele, Imar ve Iskan Vekili Refet Beye yönelttiği bir soru önergesidir.[1] Bu önerge mübadil ve muhacirlerin yerleştirilmelerinde görülen beceriksizlik ve yolsuzlukları eleştiriyordu. Bir hafta sonraki toplantıda Bakanın verdiği yanıtı, Meclis doyurucu bulmamış, “sual” “istizah”a (gensoruya) çevrilmiştir.
O gün Kazım Karabekir askeri görevinden istifa ederek Meclise katılmıştır. Vatan gazetesi haberi şöyle duyurmaktaydı:
“Kazım Karabekir Paşa Askerlikten istifa etti. Meclis mühim hadiseler arifesinde. Birçok mebuslar, Refet Paşadan sonra Karabekir Paşanın da müfettişlikten istifasıyla Meclise iltihakını yeni bir teşkilatın tebellürüne [billurlaşmasına] atfetmektedir”[2]
Aynı gazetenin ertesi günkü yazısındaysa şunlar yazıyordu:
“Siyasi Teşkilatların Tebellürüne Doğru. Mecliste Ali Fuat Paşanın Ordu Müfettişliğinden istifası ve Meclise iltihakı bekleniyor. Cevat Paşanın da istifası tahmin edilmektedir.”[3]
Gerçekten, 30 Ekim’de Ali Fuat Paşa istifa etmiştir.
Sonunda, 8 Kasım 1924 Cumartesi günü, Hükumete “Çarşamba gününden beri devam eden istihzalar neticesi, 19 adem-i itimada (güvensizlik oyuna) karşı 148 rey ile itimad beyan edilmiştir.”[4] 41 milletvekili oylamaya katılmamış, biri de çekimser kalmıştır. Önerge sahibi Esat Efendi güvenoyu verenler arasındaydı. Ertesi gün Halk Fırkası’ndan (CHP) istifalar başlamıştır.[5]
Bunlardan bir örnek olarak, Rauf Beyin istifanamesi şöyleydi:
“Halk Fırkası Riyasetine,
Perşembe günü cereyan edilen müzakereye verilen şekil, şimdiye kadar velev haricen olsun, muhafazasına çalıştığım birlik imkanını artık selbetti. Cumhuriyet idaresinin teyit ve takviyesine serbestçe çalışmak üzere fırkadan ayrıldığımı arzederim.
Istanbul mebusu Rauf.”[6]
Artık ok yaydan çıkmıştı… Iktidarın kaynağının yavaş yavaş halk egemenliğinden uzaklaşarak bir “monarşiye” dönüşmesinden kaygı duyanlar ve ayrıca iktidarın toplumsal sorunlara cevap verecek niteliklere haiz olmadığını düşünen bu milletvekilleri 24 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kurmuştur. Yeni kurulan parti meclisteki diğer milletvekilleri arasında da oldukça ilgi uyandırmıştır.[7] Karaosmanoğlu, Atatürk’ün Halk Fırkası’nın mecliste azınlıkta kalacağı yönündeki kaygılarını[8] aktardıktan sonra durumun düzeltilmesi adına M. Kemal’in bir dizi tedbir alma gereği hissettiğini aktarır.
Parti’nin kuruluşu ile ilgili Cumhuriyet’in ilanı sırasında Matbuat umum Müdürlüğü yapan Zekeriya Sertel Bey’in 1925 başlarında bir çeşit almanak olarak çıkan “Resimli Yıl”a yazdığı “Türkiye’nin Siyasi Tarihi” başlıklı makalenin bir bölümü şöyledir:
“Onların tek bir endişesi vardır ve bütün bu yeni cereyan bu endişeden doğmuştur: diktatörlüğün, istibdatın (despotluğun) önüne geçmek. (…) Bu zihniyetin manasız ve hailesiz (engelsiz) ilerlemesi memlekette bazı tehlikeler ihdas edebilirdi. Reis-i Cumhura fazla hak verilmesi bir gün bu makama gelecek eşhasın tahakküm ve istibdatını intac edebilirdi. Bunu ancak birinci fırkanın harekatını daimi bir kontrol altında bulundurabileceği yeni fırka yapabilirdi. Reis-i cumhurun istibdatına, eski fırkanın vazifesini suistimal etmesine ancak böyle bir emniyet sübabı mani olabilirdi. Işte TpCF’nı doğuran en büyük amil budur.”[9]
M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından, M. Kemal’in ölümü üzerine, Ulus Gazetesi’nde; “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır”[10] diyecek kadar yakın dostlarınan Falih Rıfkı Atay’ın yazdıkları, Zekeriya Sertel’i doğrulamaktadır:
“Yeni seçimlerde Birinci Millet Meclisi’nin ikinci grubu tasfiye edilmiştir. Fakat bir muhalefet partisinin bütün unsurları yeni Meclise gelmiştir. Aralarında siyasî şöhretler, yarı veya tam aydınlar şöyle böyle Türkçüler, fakat bilhassa Osmanlılar vardır. Devrimci değildirler. Gerici de değildirler. Bunlar ‘bilâ kayd-ü şart Hâkimiyet-i Milliye’ prensibini tutacaklar, M. Kemal’in diktatör olmaması için dostça, muhalifçe uğraşacaklardır. Biraz sonra ilk gerçek demokrasi savaşını bunlar verecekler, ‘Terakkiperver Cumhuriyet’ Fırkasını kuracaklardır. Kendileri ile M. Kemal arasında asıl ayırıcı çarpışma, Cumhuriyet ilân edildiği zaman başlıyacaktır.”[11]
Ancak M. Kemal bildiğini okumaktadır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın “gerici” olduğunu iddia etmekte ve başından beri Genç isyanıyla alakalı göstermektedir. Fakat bu partinin Ankara’nın ötesinde tek bir şubesi dahi yoktu diyen Tekin Erer[12], yeni kurulmuş olan bir partinin bu kadar sıra sürede ciddi bir teşkilatlanma yapamadığını vurgulamaktadır. Fırkanın Urfa haricinde hiçbir şark vilayetinde teşkilatı yoktu. Sadece Urfa, Trabzon, Sivas, Samsun ve Eskişehir’de teşkilatları bulunan partinin doğu vilayetinde meydana gelen bir isyanla ilişkilendirilmesi düşündürücüdür.
Aynı şekilde Lord Kinross “…Istanbul’da ve üç büyük taşra şehrinde örgütlenerek, ileride seçimlere de katılmaya hazırlanıyordu. Daha tutucu kimseleri üyeleri arasına katmak isteseydi, belki de bir ara çoğunluğu bile eline geçirebilirdi. Ancak, düşmanlarının gerici kuvvetlerle işbirliği ettiğini ve Meclisi parçalamaya çalıştığını ileri sürmelerine rağmen, bunu yapmadı” diyerek, Terakkiperver’in gerici olarak adlandırılan kimselere kucak açmadığını yazmaktadır.[13]
Fırkanın dini siyasete alet etmek gibi bir çabasının olmadığını, tam tersine dini siyasete karıştırmaya her zaman prensip olarak karşı çıkıldığını Kazım Karabekir’in meclisteki bir konuşması açıkça ortaya koymaktadır.
Kazım Karabekir Paşa, mecliste yaptığı konuşmasında:
Dini alet ederek milli mevcudiyeti tehlikeye sokanlar lanete şayandır. Bu hareket, vatana ihanettir. Bunların en şiddetli şekilde tedibi için hükümetin yapacağı her hareketi partimiz bütün kuvvetiyle destekleyecektir.”[14] derken partinin yayınlamış olduğu ilk maddede “Her nevi irticai hareketlere mukavemetten çekinmeyeceğiz”[15] denmiş ve parti kurucularından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da isyan üzerine “isyanlar, irticalar tenkil, asiler ve mürteciler te’dip olunmalıdır” demiştir.[16]
M. Kemal’in ruh hali hakkında bilgi edinebilmemiz için “The Times” muhabiri Maxwell Macartney ile 21 Kasım 1924 tarihinde yaptığı bir mülakata bakmamız yeterli olacaktır… Bu mülakat hakkında dönemin Ingiliz Büyükelçisi şunları söylemektedir:
“…Macartney’le konuşurken kullandığı dil ile sözlerinin tonu, açıkça, kıyasıya savaşacağına işaret ediyor. Betimlenen şu sahne: Gazi tam anlamıyla çılgına dönmüştü; (…) muhalefet üyelerinin isimlerini tek tek sayarken yüzü kıpkırmızı kesilmişti…Mr. Macartney Ankara’dan cidden çok yakın bir zaman içinde silahların patlayacağını düşünerek dönerken, Vasıf ve Necati de Galata Köprüsü’nü asılmış cesetlerle süsleyecek kadar iş bitirici bir kurum olan Istiklal Mahkemesi’nin başına geçmek üzere hükümetten ayrılarak Istanbul’a doğru yola çıkmışlardı.”[17]
Sonunda M. Kemal Atatürk muhalefeti susturabilmek için 4 Mart 1925’te 578 sayılı Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkardı.[18]
Bu yasayla iktidara olağan üstü yetkiler verilmiştir. Istiklal mahkemelerinin verdiği kararların meclisin onayına gerek olmadan sadece hükümet tarafından onayıyla yürürlüğe girecek olması da ne kadar sıkı bir istibdat yönetiminin kurulacağını doğrular niteliktedir.
Istiklal Mahkemeleri adından da anlaşılacağı üzere savaş döneminden kalma mahkemelerdir ve savaş döneminin gerekleri üzerine kurulmuştur. Mahkemelerin bir savaş varmışcasına tekrar canlandırılması ülke içerisinde bir savaş ortamı yaratma çabalarının bir ürünüdür.
M. Kemal Atatürk’ün eski sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy dahi Istiklal Mahkemeleri aracılığıyla muhalefetin susturulması konusunda şunları söylemekten kendini alamamıştır:
“Birinci Büyük Millet Meclisi’nde ne kadar tanınmış muhalif varsa, hepsi birer bahane bulunarak Istiklal Mahkemeleri’ne getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. Istiklal Mahkemeleri’nin en mühim icraatı, muhalefeti ve matbuatı susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”[19]
Var olmayan bir savaşı kazanmaktan daha çok, Ali Fuat Cebesoy’un da söylediği gibi, mahkemelerin, ister basın olsun ister bir parti olsun muhalefet olanları susturmak görevini iktidar adına yerine getirdiği görüntüsü vermektedir. Ali Gevgilli’nin konuyla ilgili yaptığı bir çalışmada söyledikleri de yukarıdaki tezleri destekler niteliktedir.
Gevgilli çalışmasında: “Gelenekçi, liberal ya da ileri ayırımı yapmaksızın, resmi ideoloji’nin dışındaki tüm siyasal örgütlenişle birlikte direnen basını ve yığınsal iletişim kanallarını da kapatıyordu.”[20]
Prof. Dr. Osman Akandere’nin Takrir-i Sükun kanunuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyledir:
Takrir-i Sükun kanunuyla 1920’li yıllar boyunca muhalefetsiz, sivil toplumsuz ve tepeden inmeciliğe karşı koymayan “uysal bir toplum” yaratma çabası başarıya ulaşmıştır.[21]
M. Kemal Atatürk hedefine ulaşmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır.[22] Üstelik, partinin savunması alınmadan.
Partinin kapatılmasına sebep olarak gösterilen parti tüzüğünün 6’ıncı maddesi “Fırka efkar ve itikat-i dinîyeye hürmetkardır” ifadesidir. Bu sırada 1924 Anayasası’na göre devletin resmi dininin Islam olduğu düşünülürse bir fırkanın parti tüzüğüne inançlara ve dinlere saygıyla yaklaştığını belirtmesinde ne gibi bir sakınca görüldüğünü anlamak güçtür.
Nitekim bu konuda M. Kemal Atatürk’ten daha ılımlı olduğunu düşündüğümüz Ismet Inönü şöyle demektedir:
“Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin programında bulunan ‘Milli ve dini geleneklere sadakat’ sözü büyük reformlar ve inkılâplar yoluna girmiş olan Atatürk idaresi ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına karşı muhafazakâr bir zihniyetin ifadesi sayılmıştır. Aslında bu iddia her büyük reformun karşısında tabiî ve meşru olan muhafazakâr cereyanı temsil eder masum bir iddia görülebilirdi. Kaldı ki, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi bir muhafazakâr cereyanı temsil ettiğini de hiç bir zaman söylememiştir. Kaydedilmeye lâyıktır ki, Terakkiperver Fırkanın başında bulunanların büyük kısmı mazileri ve zihniyetleri itibariyle ilen fikirli ve ıslahatçı insanlardı.”[23]
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını Lord Kinross şöyle yorumlar:
“Gazi, işi büyük ölçüde siyasi bir komplo gibi ele almayı daha uygun görmüştü. Bu, kaçırılmayacak bir fırsattı. Zira top yekun bir iktidar için sabırsızlanan ve kendisine karşı olan herkesten kuşkulanmaya başlayan Gazi’ye, onları suçlamak ve yolunun üzerinden uzaklaştırmak olanağı veriyordu.”[24]
Parti kapatılmakla kalmadı, Izmir Suikastı davası ve Istiklal Mahkemeleri ile Mecliste bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebusları siyasi hayattan tecrit edilmişlerdir. Takrir-i Sükun Kanunu ile başlayan muhalefeti tasfiye hareketleri Izmir Suikastı ve Istiklal Mahkemeleri ile sonuçlandırılmıştır. Mahkeme sonucunda 4 kişi idama mahkum edilirken, 7 kişi 10 yıl sürgün cezası almıştır. Izmir Suikastı davasında 6 Terakkiperver mebusu idama mahkum olmuş, 13 mebus Ikinci Meclis’ten sonra politika hayatından silinmiş, yasaklı mebuslardan bir çoğu M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra 1939 yılında tekrar siyasi arenaya dönebilmişlerdir.
**********
KAYNAKLAR:
[1] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 100.
[2] Vatan Gazetesi, 28 Teşrini evvel 1340.
[3] Vatan Gazetesi, 29 Teşrini evvel 1340.
[4] Vakit Gazetesi, 9 Teşrini sâni 1340.
[5] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 101.
[6] Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, Istanbul, Vatan Neşriyat, 1957 cild 2, sayfa 109.
[7] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 85.
[8] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, Iletişim Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 67.
[9] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 132.
[10] Falih Rıfkı Atay, Ulus Gazetesi, 11 Kasım 1938.
[11] Falih Rıfkı Atay, [1961], Çankaya: Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 393.
[12] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 23.
[13] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 462).
[14] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 18.
[15] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 18.
[16] Tekin Erer, Türkiye’de Parti Kavgaları, Toker Matbaası, Istanbul 1966, sayfa 144.
[17] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 91-92.
[18] Alpay Abacalı, Türk Basınında Demokrasi, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayını, 1994, sayfa 126-141.
Ayrıca bakınız; Hasan Türker, Türk Devrimi ve Basını 1922-1925, Izmir, Dokuz Eylül Yayınları, 2000, sayfa 187-230. Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, Istanbul, Remzi Kitabevi, 1973, sayfa 146-155. Orhan Koloğlu, Türk Basını, Ankara, Kültür Bakanlığı yayını, 1993, sayfa 53.
[19] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 29.
[20] Ali Gevgilili, Türkiye’de Yenileşeme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, 2.basım, Bağlam Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 125.
[21] Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, Çok Partili Hayata Geçişte Rol Oynayan Iç ve Dış Tesirler (1938-1945), Iz Yayıncılık, Istanbul 1998, sayfa 22.
[22] F. Hüsrev Tökin, Türk Tarihinde Siyasi Partiler ve Siyasi Düşüncenin Gelişmesi, Elif Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 69-71.
Ayrıca bakınız; Ercan Haytoğlu (1997), Türkiye’de Demokratikleşme Süreci ve 1945’te Çok Partili Siyasi Hayata Geçişin Nedenleri (1908-1945), Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 3, sayfa 48).
[23] 9 Eylül 1963 günlü Ulus Gazetesi.
[24] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 497.
********************
********************
********************
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 6)
(Fotoğraf: Serbest Cumhuriyet Fırka reisi Ali Fethi Bey’i karşılamak için 4 Eylül 1930’da Izmir’de toplanan halktan bir görünüm)
12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırka’nın (SCF) kurulmasındaki asıl amaç, toplumsal muhalefeti denetleme, yani güdümlü ve kontrollü bir muhalefetti. Ancak Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulduğu andan itibaren halk tarafından gerçek bir muhalefet partisi gibi algılanarak, büyük ilgi ve destek gördü. Geniş muhafazakar halk kitlelerinin partiye akın etmesi üzerine 17 Kasım 1930’da kapatıldı.[1]
SCF, kendinden önce kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan (TpCF) hem kuruluş hem de kapanış özellikleri bakımından ayrılmaktadır. Her iki parti de CHP içinden çıkmış olmakla beraber; TpCF, CHP içindeki “doğal bir muhalefet hareketinin partiden ayrılması” ile kurulmuş; SCF ise, “tamamen bazı şartların zorlaması sonucunda M. Kemal tarafından kurdurulmuş, göstermelik bir muhalefet yaratma girişimi”nden ibarettir.[2]
Tevfik Çavdar’da, yıllardan beri biriken ve artan toplumsal muhalefet potansiyelini kontrol edebilir ve rejim karşıtı olmayan bir partiye (SCF’ye) yönlendirmek muhalif partinin kuruluş nedenlerinden biri olabileceğini yazmıştır.[3]
Kendiliğinden ve doğal bir muhalefet partisi olarak kurulmayan, “güdümlü bir muhalefet yaratma düşüncesinin ürünü” olan SCF’nin kuruluş ve örgütlenişi de “yapay” özellikler taşımaktadır[4]. Fethi Bey tarafından M. Kemal’in isteği ile 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan SCF, doğal bir gelişmenin ürünü olmamasına ve tüm “muvazaa” (danışıklı dövüş) görüntüsüne rağmen, hızlı bir şekilde gelişti ve halktan büyük ilgi gördü. Bu ilgi CHP’de tedirginlik yaratırken, SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in daha ilk günlerde iktidara aday olduklarına yönelik açıklaması, yeni partiye karşı CHP’deki rahatsızlığı arttırdı. Çünkü, CHP ileri gelenleri, SCF’yi hiçbir zaman iktidara aday bir parti olarak düşünmemişlerdi. Onlar için SCF, “küçük ve tehlikesiz bir muhalif parti” olarak TBMM’de bulunacak ve pek de suya sabuna dokunmayan eleştirilerle yetinecekti.
Hatta, SCF’nin TBMM’de eleştirilerde bulunabilmesi, muhalefet yapabilmesi için yapılacak olan milletvekili seçimlerinde CHP tarafından SCF için milletvekili kontenjanı ayrılacaktı. M. Kemal, Fethi Bey ve Ismet Paşa arasında geçen görüşmelerde partiye kaç milletvekili ve ne kadar para verileceği pazarlıkla belirlendi. Üstelik CHP’den SCF’ye verilecek milletvekillerinin seçimini de M. Kemal yaptı. 1931 yılında yapılacak seçimler için Ismet Paşa 50 milletvekili önerirken, Fethi Bey 120 milletvekili istemişti ve sonunda 70 milletvekilinde anlaşmışlardı.[5]
Fethi Okyar’ın şu sözleri dikkatle okunmaya değerdir: “Kütahya mebusu (milletvekili) Nuri ve Erzurum mebusu Tahsin Bey’lere Gazi (M. Kemal Atatürk), benim fırkama (partime) geçmeleri için emir verdi. Onlar da ‘Emredersiniz Paşam’ diyerek kabul ettiler. Biraz sonra gelen Reşit Galip Bey’e aynı emir verildi. O da, ‘Baş üstüne Efendim’ diyerek kabul etti.”[6]
TBMM’de muhalefet yapabilecek ölçüde SCF’ye milletvekili kontenjanı lütfedilmesi, CHP’nin SCF’ye biçtiği rolü net biçimde göstermektedir.
SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in iktidara aday olduklarını açıklaması ve halktan gördükleri ilgi, CHP’nin iktidarı kaybedebileceği olasılığını gündeme getirdi. Bu da CHP yöneticilerini SCF karşısında hırçınlaştırdı. SCF’nin arkasındaki halk desteğinin bir göstergesi de, partinin kuruluşundan sadece bir ay sonra yapılan Belediye seçimleridir. Bu seçimlerde yapılan tüm baskılara ve CHP yöneticilerinin çabalarına rağmen, 502 seçim bölgesinden 22’sinde SCF kazandı. SCF’nin kazandığı yerlerden biri de Samsun’du. Yeni kurulan SCF’nin hazırlıksız bir şekilde katıldığı yerel seçimlerde gösterdiği başarı önemli bir ölçüttü.
SCF basında da kendisine birçok destek buldu. Istanbul’daki Yarın ve Son Posta gazeteleriyle Izmir’deki Yeni Asır gazetesi SCF’yi destekliyorlardı.[7] Bu gazetelerden başka doğrudan SCF’yi desteklemek amacıyla Izmir’de bir gazete yayınlandı: “Serbes Cumhuriyet.”[8]
1924-25 yıllarındaki TpCF denemesinden sonra, 1930 yılında girişilen SCF denemesi ile görüldü ki, CHP iktidarı tehlikededir. Modernleşme sürecinin ve iktidarının tehlikede olduğunu, çoğulcu bir ortamda bunların tehlikeye düşeceğini gören CHP, “olası tüm muhalefet odaklarını” ya ortadan kaldırdı, ya da kendine bağladı.
Danışıklı dövüşe ne gerek var diye sorabilirsiniz… Açıklayalım…
Halk, 18 kuruşa devlet eliyle ithal edilen şekerin neden kendisine 60 kuruştan satıldığını biliyordu. “Halkçı” diktatörlük 18 kuruşa ithal ettiği şekeri altı komisyoncudan geçirerek halka ulaştırıyordu. Çoğu zaman da, şeker yoksul halka hiç ulaşmıyordu. Bir koyunun 50 kuruşa satıldığı bir ortamda bir emekçi ailesinin şeker satın alması zaten olanaksızdı.
Yoksul halk şekerden önce, ekmeği bile yeteri kadar yiyemiyordu. “Türk çiftçisi”nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketinin amaçları değerlendirilirken, 1935-36 yıllarına ilişkin şunlar söyleniyor:
“Fakir gruptaki hububat istihlaki yetişkin erkek başına senede 416 kilo ekmeğe tekabül ettiği halde, hali vakti nispeten daha iyi olan 2’nci grupta bu istihlâkin (tüketimin) azalacak yerde 452 kiloya yükselmesi, köylünün 1935-36 senesinde ekmek ihtiyacını bile tamamiyle karşılayamaz olduğunu göstermektedir. 2’inci grupta kâhil (yetişkin) erkek başına senelik ekmek istihlaki 1’nci gruba nazaran 70 kilo buğday ekmeği daha fazla, yani cem’an (toplam) 34 kilo fazladır.”[9]
Komisyoncuları zengin etmeyi amaç edinen bir siyasal iktidar, elbette emekçi toplum kesimlerinin yararını bir yana itecekti. Zaten söz konusu olan “sınıfsız bir toplum”du. (…)
Istanbul’un büyük tüccarları, Milli Mücadele’de vatan kurtaran, şimdi karşılığını isteyen sivil-militer bürokratların soygun ve sömürü olanaklarını artırmak için, her seferinde yoksul halka daha fazla yükleniyordu.
“Gelir farkı gözetilmeksizin”, her yetişkin erkek “yurttaş”tan yılda 8 ila 15 lira arasında değişen yol vergisi alınıyordu. Yetişkin beş nüfusa sahip bir köylü ailesi için bu, yılda yaklaşık 60 TL. ödeme zorunluluğu demekti.
Bir ton buğdayın 40 liraya satıldığı koşullarda bu vergiyi ödemenin ne demeye geldiğini anlamak zor değildir. “Sınıfsız”, “imtiyatsız”, “kaynaşmış” toplumda hapishaneler vergilerini ödeyemeyen yoksul köylülerle dolup taşıyordu…
Devlet, tüketim malları üzerinde tekel kurarak, yeni vergiler koyarak, eski vergileri artırarak yoksul halk üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu. Kötü ürün ve fiyatların aşırı düşüşü karşısında vergi yükü giderek artıyordu. 1927’yi baz alan endekse göre, vergi yükü 1934’te 153’e çıkmıştı. Nüfus başına gayri safi gelir ise, aynı yılları esas alan endekse göre, (1927=100), 1930’da 92.6’ya, 1934’de 60.5’a kadar gerilemişti.[10]
Gelirde aşırı düşüşler olurken , artan vergilerin yarattığı baskı dayanılmaz boyutlardaydı…
Yol vergisiyle ilgili olarak, Gülten Kazgan şunlan yazıyor:
“Amacı demiryolu yapımının finansmanı olan Yol Vergisi de bir “baş” vergisi idi, her ailedeki yetişkinlerden alınan (8-15 TL. oranındaki) bu vergi, gelirdeki azalıştan bağımsız bir yük getiriyordu. Ürün fiyatları (üçte bire) 1/3’e düşünce, bir de buna kötü ürün yılları eklenince, tutarı aynı kalan verginin (gelir üzerinden) yükü bununla ters orantılı olarak ağırlaşmış oluyordu. Nitekim 1930’larda (1932-1934), 1932’deki kötü ürün yılının da etkisiyle, bu vergiyi ödeyemeyip bedeni yükümlülüğü yerine getiren yol yapımında çalışanların sayısı 700 bin kişiyi buldu. Aynı durum hayvan sayım vergisi için de geçerliydi: Hayvan başına kuruş olarak tahsil edilen bu vergi, hayvanların fıyatları veya hayvansal ürünlerin fiyatlarından bağımsızdı. Vergi 1929’da tekrar artırılmıştı. Bu ürünlerin fiyatları yarı yarıya düşerken, verginin aynı kalması, gelir üzerinden ödenen verginin ağırlaşması demekti.”[11]
Öte yandan iç ticaret hadlerinin % 40 (1930) civarında tarımın aleyhine olarak bozulduğu bir ortamda , ‘ruhları çağıranlar’ın neden geri yollayamadıklarını anlamak kolaylaşıyor. “Güdümlü muhalefet”e hemen büyük bir kitle desteğinin ortaya çıkması, “yeni parti”nin kitleler yararına bir programa sahip olmasından değil, iktidar partisinden kaçışın bir göstergesiydi. Halk yığınları Fethi Bey’in lideri olduğu partinin ne programından ne de temel politikalarından haberdardı.
Ama sağduyuyla “halkçı ve inkılapçı iktidar”dan kaçıyordu…
Samet Ağaoğlu, “Serbest Fırka” kurucularının Izmir’e gelişinde halkın Serbest Cumhuriyet Fırkası’na gösterdiği büyük ilgiyi şöyle anlatıyor:
“(…) Halk Anadolu Gazetesi’nin matbaasına doğru yürümüş… Matbaanın iç tarafına saklanmış olan polis neferleri, halkı korkutmak için olacak, izdihamın üzerine tabanca boşaltmaya koyulmuş ve atılan kurşunlardan biri 14 yaşındaki mektepli bir çocuğa rastgelerek öldürmüştür.
Bu meyanda hiçbir şeyden haberi olmayan bizler otelde idik ve alt kattaki salonda bir çokları ile görüşüyorduk. Birden bire otele büyük bir kalabalık hücum etti. Herkes müteheyyiç ve mütehevvirdi (heyecanlı ve öfkeliydi). Kimi ağlıyor, kimi nefrin ediyor, kimi tehditler savuruyor. Kalabalığın ortasında ihtiyar bir adamcağız kucağında taşıdığı bir çocuğu birden bire Fethi Bey’in ayaklarına atarak[12]:
– ‘Işte size bir kurban. Başkalarını da veririz! Yalnız sen bizi kurtar, dedi ve ağlayarak Fethi Bey’in ellerine sarıldı. Manzara müthiş ve tüyler ürperticiydi. Kanlara bulanmış körpe mektepli bir çocuk Fethi Bey’in ayakları altında son nefesini veriyordu. Babası da Fethi Bey’in ellerine sarılarak yakıcı bir lisanla daha başka evladını da kurban vermeye hazır olduğunu söylüyordu. Yalnız bizi kurtar! Kurtar bu zalim mutemetlerin elinden diye yalvarıyor.”[13]
Işte, bütün bu zulümler milleti her an patlamaya hazır bir bomba haline getirdi. Yüksek vergilerle halkın sömürülmesinden doğan hoşnutsuzluğu ve M. Kemal’in gerçekleştirdiği bir dizi reformun toplumda uyandırdığı memnuniyetsizliği ölçmek ve bunların Serbest Fırka’ca denetlenmesini sağlamak, dolayısıyla yıllardan beri biriken ve artan toplumsal muhalefet potansiyelini kontrol edebilir ve rejim karşıtı olmayan bir partiye (SCF’ye) yönlendirmek ve böylece tabiri caizse halkın gazını almak amaçlanmıştır.
Nitekim Amerikan Büyükelçisi Grew şöyle demektedir, “yeni parti, ülkenin siyasi ateşini ölçmek için bir termometre olmuştu; ateşin yüksekliğinden kimsenin şüphesi olamazdı.”[14]
Bir muhalefet partisi, aslında gizli olarak var olan, fakat siyasal baskılar nedeniyle görünmeyen siyasal muhalefeti ve bu muhalefetin gücünü de ortaya koyabilirdi.[15] 1930 yılında, hoşnutsuzluğun (çapını büyük olasılıkla bilmemekle beraber) farkında olan M. Kemal, raporların ve ülkede sık sık yaptığı kendi inceleme gezilerinin sonucunda, toplumsal hoşnutsuzluğu belli bir yöne yönlendirmek[16] istemiştir. Ülkede pek çok şeyin yolunda olmadığı ve hoşnutsuzluğun arttığı açıktır. Bir muhalefet partisi, emniyet sübabı işlevi görebilirdi.[17]
Ancak başarı belirtileri SCF’nin hızla iktidara gelme isteğini kamçılamış, dolayısıyla anlaşmaya (danışıklı dövüşe) aykırı bir şekilde hareket etmiştir. Işte bu, partinin sonunu hazırlayan en önemli etken olmuştur. Ibrahim Hilmi Çığıraçan’da, 9 Temmuz 1946’da Yeşilköy Halkevinde okumak üzere hazırladığı “Türkiye’de Intihap Usulleri ve Parti Mücadeleleri” başlıklı konferansında “meclis içinde, mücadeleden ziyade münakaşa ve muvazene (danışıklı dövüş) partisi olarak kurulmuş” olan SCF’nin sona erdirilmesini, “biran evvel iktidar mevkiine geçmek” arzusuna bağlamaktadır.[18]
Ayrıca M. Kemal’in Fethi Bey’e: “Siz hemen birkaç ay içinde iktidara geçmek için uğraşıyorsunuz.”[19] demesi, oyunu açıkça ortaya koymaktadır. M. Kemal Atatürk’e; “Bir siyasi partinin iktidara gelmek istemesinden daha doğal ne olabilir” diye sormak lazımdı. Lakin o dönemde bunu sormak, kelleyi vermeyi göze almak demektir. Fethi Bey de bunu gayet iyi bildiğinden olsa gerek 17 Kasım 1930 günü Dahiliye Vekaletine (Iç Işleri Bakanlığına) pullu dilekçe göndererek SCF’yi kapattığını açıklamıştır. Bu açıklamasının dikkat çekici bölümünü buraya aynen alıntılıyoruz:
“… fırkamız (partimiz) âtiyen (gelecekte) Gazi Hazretleriyle siyasi sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır. Bu vaziyette kalacak siyasi bir teşekkülün mevcudiyetini fırka müessisi sıfatiyle muhafaza ve idameyi muhal buluyorum. Bu sebeple SCF’nin feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arzederim efendim. A. Fethi.”[20]
Fethi Okyar’ın anılarından, bu fesih beyannamesinin bile bir pazarlık konusu olduğunu öğreniyoruz. M. Kemal Atatürk döneminde, Fethi Bey’e kurduğu partinin fesih gerekçesini dahi olduğu gibi yazma hakkı verilmemiştir. Örneğin, mektubun M. Kemal Atatürk ve Ismet Paşa tarafından düzeltilmeden önceki bir cümlesi şöyleymiş:
“Fırkamız doğrudan doğruya Gazi Hazretlerinin teşvik, ısrar ve tasvipleriyle vücuda gelmiş ve büyük reisimizin her iki fırkaya (CHP ve SCF) karşı eşit yardım muamelesine mazhar olacağı teminatını almıştı.” [21]
Diplomatik dili, halk diline tercüme edecek olursak fesih nedeni şöyle olsa gerek; “M. Kemal verdiği sözde durmadı, onunla çatışmayı da göze alamıyorum ve bu yüzden partiyi kapatıyorum.”
Böylece Fethi Okyar, M. Kemal Atatürk’e “Bir siyasi partinin iktidara gelmek istemesinden daha doğal ne olabilir?” sualini yöneltmek yerine; partiyi kapatarak “kelleyi kurtarmıştır.”
Partinin kurucularından Ahmet Ağaoğlu’nun aktardıklarına bakılırsa, parti kurucusu Fethi Bey, parti kapatıldıktan sonra, “aldatıldığını” itiraf etmiş ve M. Kemal Atatürk’ün Fırka’yı “sırf memleketteki vaziyeti anlamak, halkın nabzını tutmak için” kurdurduğuna kanaat getirmiştir.[22]
Her başarısız çok partili hayat denemesi tek parti yönetiminin yerleşmesinin önündeki engelleri kaldırmaya yaramış ve Tek Parti Yönetimi’nin pekişmesini sağlamıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın “kendini fesh etmesinden” sonra tek parti yönetimi yerleşmiş, 1946’ya kadar rakipsiz ve her şeye egemen olan görüntüsünü korumuştur. Bu kısa dönemli çok partili sistem deneyimlerini, demokrasi yolunda atılmış adımlar olarak kabul etmek zorlama bir yorum olacaktır.
**********
KAYNAKLAR:
[1] Çetin Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, Karacan Yayınları, Istanbul 1982, sayfa 32.
Ayrıca bakınız; F. Hüsrev Tökin, Türk Tarihinde Siyasi Partiler ve Siyasi Düşüncenin Gelişmesi, Elif Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 75.
[2] Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1950), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1992, sayfa 101-102.
[3] Tevfik Çavdar, Serbest Fırka, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 8, Iletişim Yayınları, sayfa 2052 – 2059.
[4] Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1994, sayfa 141-148.
Ayrıca bakınız; Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.
[5] Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.
[6] Fethi Okyar, Ve Mehmet Seyitdanlıoğlu, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Fethi Okyar’ın Anıları, 3.baskı, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 135, 136.
[7] Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1950), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1992, sayfa 101, 102.
Ayrıca bakınız; Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1994, sayfa 141-148.
– Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.
– Tevfik Çavdar, Serbest Fırka, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 8, Iletişim Yayınları, sayfa 2052 – 2059.
– Tarık Z. Tunaya, Türkiyede Siyasi Partiler, 1859-1952, Istanbul, 1952.
– Çetin Yetkin, Atatürk’ün Başarısız Demokrasi Devrimi, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul, 1997.
– Cem Ermence, 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul, 2006.
[8] Hakkı Uyar, “SCF’nin Yayın Organı: Serbes Cumhuriyet Gazetesi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce cilt 7, Liberalizm, Iletişim Yayınları, Istanbul, 2005.
[9] Türk çitfçisi’nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketi, Ankara, 1938, sayfa 41-55.
[10] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252.
[11] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252-253.
[12] Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 165, 166, 167.
[13] Samet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, sayfa 57.
[14] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 521.
[15] C. Koçak, Türkiye Tarihi, cild 4, 8. baskı, Cem Yayınevi, Istanbul 2005, sayfa 148.
[16] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 16. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1999, sayfa 260.
[17] H. C. Armstraong, H. C., Bozkurt, Nokta Kitap Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 203.
[18] Ibrahim Hilmi Çığıraçan, Istanbul: Hilmi K., 1946, sayfa 22, 23.
[19] Asım Us, Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım – Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerine Ait Hatıralar ve Tetkikler, Istanbul: Vakit M., 1964 sayfa 142.
Ayrıca bakınız; Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 270.
[20] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 273.
[21] Fethi Okyar, (Haz. Cemal Kutay), Üç Devirde Bir Adam, Istanbul: Tercüman Tarih Yay., 1980, sayfa 528.
Ayrıca bakınız; Ahmet Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, Istanbul, 1969, 2. basım, sayfa 90, 91.
[22] Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, 3. baskı Iletişim Yayınları, Istanbul 1994, sayfa 102.
********************
********************
********************
M. Kemal Atatürk’le çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 7 ve SON)
Aslında bırakın Türkiye’de demokrasiyi, hürriyeti, cumhuriyeti; “Tek ‘Parti’ rejimi” bile yoktu. “Tek ‘adam’ rejimi” vardı… O da “M. Kemal Atatürk rejimi” idi.
Çünkü Mebus (Milletvekili) tayinleri M. Kemal Atatürk tarafından bizzat yapılıyordu. 1927’de yayınladığı bir tamimde M. Kemal şunları söylüyor:
“Aziz vatandaşlarım. Cumhuriyet Halk Fırkası, namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için tespit ettiğim zevatın heyeti umummiyesini ittılanıza (bilginize) arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinın birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan, her daire-i ihtihabiye’ye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim.”[1]
Yukarıdaki alıntıdan M. Kemal’in şahsi iradesinin ne kadar belirleyici olduğu anlaşılıyor. Mebus tayinini CHF’ye (CHP’ye) bile bırakmıyor. Kimlerin mebus olacağına ve kimlerin hangi illerin mebusu olacağına kendisi karar veriyor…
1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde;
“(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kati vaziyet Gazi hazretleri umumi listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.
Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür? Herhalde, “Hakimiyet kayıtsız şartsız M. Kemal’in ve onun yakın çevresinindir” demek gerçeğe daha uygun düşüyor. (…)
Böylesi koşullarda mahkemelerin “bağımsızlığı” da içi boş bir slogan olmaktan öteye gidemez. Cumhurbaşkanı, CHF tüzüğüne göre daimi ve değişmez genel başkandır. Meclis üyelerini de kendisi belirlediğine göre, bu durum, onun hem partiye, hem de meclise hâkim olmasına imkân veriyordu. Parti içinde ve dışında kendi iradesi dışında hiçbir girişime izin vermiyordu.
Hitler; “…M. Kemal’in ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi benim”[2] derken, M. Kemal’in şahsi rejimine verdiği önemi ifade ediyordu.[3]
Seçimlere katılacak adaylar CHP genel sekreteri ve fiili genel başkan tarafından belirlenmiş ve halkın onayına sunulmuştur. Seçim yapmanın anlamını yitirdiği seçimler sadece şeklen var olmuştur.[4] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, ki kendisi Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucular listesinin 1’inci sırasında yer alır [5], tek parti döneminde yapılan seçimlerle ilgili şu şekilde yorum yapmaktadır:
“Gerçi iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre bütün illerde milletvekili seçimleri yapılıyordu, ama bu seçim, işin formalite yönüydü. Halk Partisi tarafından gösterilen aday mutlaka seçiliyordu. O halde bu adaylar, ‘halkın seçimine sunuluyordu’ demektense, ‘halkın oylamasına sunuluyordu’ deyişini kullanmak belki daha yerinde olur.”[6]
M. Kemal’in 1927 seçimleri ile alakalı yayınladığı bildiri ve tamimleri (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 532-535) üzerinde bir değerlendirme yapan siyaset bilimci Prof. Dr. Taha Parla, M. Kemal’in tutumu ve seçimlerdeki etkisini şu şekilde belirlemektedir:
“…Atatürk, artık tam bir ‘tek-seçici’ olarak, katıksız biçimde birinci tekil şahıs ifadesiyle konuşmaktadır:
(Atatürk) : ‘…milletvekili adayı olarak saptadığım kişiler’, ‘birlikte çalışmağa uygun gördüğüm arkadaşlar, (b)unlardan her seçim çevresine ayıracağım milletvekili adayları…’
Açıktır ki adayları saptayan bir parti kurulu, organı yoktur; hepsini tek başına seçen ve bunları seçim çevrelerine dağıtan mutlak bir parti şefi vardır…*sonucu baştan belli olan bir seçim* için milletin göstermiş olduğu isabetli davranışı övüyor:
(Atatürk) : ‘…sunduğum adaylar memleketin her tarafında aziz vatandaşlarımın ittifakla genel onay ve seçimine mazhar oldu’, bu davranıştaki soylu anlam…’
Tek-partinin plebisiter şefi, istediği kişileri milletvekili olarak millete onaylatıyor; ulusal egemenliği kullanacak olan Millet Meclisi’nin tüm üyelerini kendi seçiyor/seçtiriyor.”[7]
Resmen Millet ile dalga geçiyor. M. Kemal döneminde kapatılan gazeteler, milleti kandırmadığı için kapatıldılar herhalde…. 1927 seçimlerinde, M. Kemal Atatürk’ün seçtiği adayların millet tarafından “mecburi” olarak onaylandığı halde, kemalist kalemşörlerin sanki seçim yapılıyormuş havasıyla attıkları ısmarlama manşetleri hep beraber okuyalım…
***
Evvela kelimelerin anlamları:
Namzet: Aday.
Intihabat: Seçimler.
Rey: Oy.
Müntehib-i sani: Ikinci derece seçmenleri.
Kamilen: hep birden.
***
“Bütün Türkiye tek bir vücut gibi Gazi’nin gösterdiği namzetlere rey veriyor.”[8]
“Gazi, Ismet ve Kazım Paşalar Hazeratı Beşiktaş ve Adalar’dan müntehib-i sani namzedirler – Müntehib-i sani intibanını ilk neticesi: kamilen fırka namzetleri kazandılar.”[9]
“Şehrimizde müntehib-i sani intihabatı başladı – Dün binlerce müntehib-i evvel reylerini attılar”[10]
“Intihabadın birinci safhası bitiyor: 15 Ağustosta müntehib-i sani intihabatı tamamıyla bitecek ve artık iş mebusların intihabına kalacak.”[11]
“Gazi Hazretleri namzetlerin daire-i intihabiyelerini tefrik buyurdular. (Bizzat imza buyurdukları Istanbul namzet listesi fotokopisi)[12]
“Dün Ankara ve Istanbul dahil olduğu halde 23 vilayette intihabat yapılmış ve fırka namzetleri müttefikan mebus intihab edilmişlerdir.” (Şehrimizde 1458 müntehib-i saninin ittifak-ı arasıyla)[13]
“Intihabatın kısm-ı küllisi (48 vilayet) ikmal edildi.”[14]
“Intihabat her yerde bitti ve kamilen fırka namzetleri mebus oldular.”[15]
**********
KAYNAKLAR:
[1] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 31 Ağustos 1927. Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 534.
[2] Falih Rıfkı Alay, Çankaya, 1881 -1938 Atatürk’ün Doğumundan ölümüne Kadar, Istanbul, sayfa 319.
[3] Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 113.
[4] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 16. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1999, sayfa 259.
[5] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin kurucular listesinin 1’inci sırasında:
http://www.add.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=87&Itemid=78
[6] Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet, 3. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 574-575.
[7] Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, cild 1, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Iletişim Yayınları, Istanbul 1997, sayfa 54.
[8] Vakit Gazetesi, 3 Eylül 1927.
[9] Cumhuriyet Gazetesi, 2 Ağustos 1927.
[10] Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ağustos 1927.
[11] Cumhuriyet Gazetesi, 14 Ağustos 1927.
[12] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Eylül 1927.
[13] Cumhuriyet Gazetesi, 3 Eylül 1927.
[14] Cumhuriyet Gazetesi, 4 Eylül 1927.
[15] Cumhuriyet Gazetesi, 6 Eylül 1927.
**********
Kadir Çandarlıoğlu
.Çevik Bir: 28 Şubat Islam’a karşı ve Israil için yapılmıştır
Published by
belgelerlegercektarih
on
April 19, 2012
Çevik Bir: 28 Şubat Islam’a karşı ve Israil için yapılmıştır
(Fotoğraf: Çevik Bir ve Martin Sherman imzasıyla yayınlanan makale ve söz konusu şok edici ifadelerin yer aldığı paragraf)
28 Şubat’ın mimarlarından dönemin Genelkurmay 2. Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir, Israilli stratejist Martin Sherman ile “Middle East Quarterly” isimli Amerikan (ABD) Dergisine yazdığı makalede, postmodern darbenin yalnızca “Islam”a karşı değil, aynı zamanda Israil ile dostluğun sürmesi için de yapıldığını itiraf ediyor.
Işte makalede geçen mezkur ifadelerin çevirisi:
“Ordu, Anayasa hükümlerine göre, Kemal Atatürk’ün miras bıraktığı laik (seküler) Cumhuriyet’i korumakla vazifelidir. Ordu, Türkiye’nin yönünün Islam’a döndürülmesine veya Israil – Türk askeri ilişkilerinin tehlikeye atılmasına seyirci kalmayacağını Erbakan’a açıkça bildirmiştir.”
***
Orjinali:
“It didn’t. Under the provisions of Turkey’s constitutional system, the military is charged with protecting the secular republican legacy of Kemal Atäturk, the founder of modern Turkey. The army made it clear to Erbakan that it would not sit idly by and watch Turkey turn toward Islam[*] or allow Israeli-Turkish military relations to be jeopardized.”
[*] Makalede “Islam” kelimesinin kullanılması, “Irtica” kelimesinin anlamının “Islam” olduğunun en yetkili ağızdan tasdikidir. Türkiye’de halk çakmasın diye “irtica”dan dolayı darbe yaptık diyenler, yurt dışında bunu gizleme ihtiyacı hissetmedikleri için açıkça “Islam” kelimesini kullanıyorlar.
Sultan Vahidüddin, M. Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı
Published by
belgelerlegercektarih
on
April 20, 2012
Sultan Vahidüddin, M. Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
( 2 adet fotoğraf: Üstteki; M. Kemal’in şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Inebolu’dan geri çeviren telgrafın sureti [dipnot: 5] ve alttaki; M. Kemal’in geri çağırılmasının “Ingiliz baskısından” ileri geldiğini bildiren “çekilmemiş” telgrafın sureti [dipnot: 11] )
***
Sultan Vahidüddin’in (rahmetullahi aleyh) vatanından ayrılmak zorunda kalışını “korkudan kaçmak” şeklinde yorumlayan kemalistler, sultana iftira atmaktadırlar. Oysa sultanın bu hareketi bize göre, tıpkı Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) Mekke’den Medine’ye hicret etmesi gibidir. Zaten M. Kemal dönemindeki Tarih kitabında haşa Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) hicreti dahi “kaçmak” olarak tavsif edilmiştir.[1] Meseleye bu açıdan bakacak olursak, padişahı kaçmak ile suçlamaları aslında sürpriz sayılmaz. Peygambere saygısı olmayan bir rejimden, padişaha saygılı olması beklenemez. Madem Sultan Vahidüddin gittiği için eleştiriliyor, o halde kundaktaki çocuklara varıncaya kadar bütün Hanedan üyelerini sürgün edip ölüme terk eden M. Kemal de eleştirilsin. Sanki M. Kemal ve avenesi Sultan Vahidüddin’nin hicret etmemesi halinde O’na dokunmayacaktı… Neyse.
Padişahın vatanından ayrılmak zorunda kalışının yanı sıra Anadolu’ya, Milli Mücadele’nin başına geçmemiş olmasını da kemalist kalemşörler işlerine geldiği için (haşa) “hainlik” veya “korkaklık” olarak değerlendirmişlerdir.
Oysa bu da iftiradan öteye gitmemektedir.
Şimdi size kısaca Sultan Vahidüddin’in cesaretine ilişkin iki vak’a zikredip, daha sonra M. Kemal Atatürk ve Ingilizlerin oynadıkları oyuna temas etmek istiyoruz.
Bilindiği gibi, Sultan Vahidüddin şehzadeliği döneminde Almanya’ya gitmişti. Cephede siperleri gezerken umulmadık bir tehlikeye karşı başını eğmesi ihtar edildiği zaman şu cevabı vermişti:
“Türk başı düşman karşısında eğilmez.”[2]
Diğer hadise…
Ittihat ve Terakki’nin despotluğunu ve zalim yönetimini tenkid ettiği için takibe alınan Mülâzım Şaban Efendi, o dönem şehzade olan Vahidüddin’in köşküne sığınmıştı. Polislerin, Mahmud Şevket Paşa’nın “yakalama” emriyle gelmelerine rağmen Sultan Vahidüddin şöyle rest çekmişti:
“Bana mensup olan, sarayıma iltica eden, masumiyeti de bence malum olan bir adamı garezkar düşmanlarına teslim edemem. Zorla içeri girmek isteyenleri vururum… Beni öldürmedikçe Şaban Efendi’yi alamazlar.”[3]
Bu iki misalden Sultan Vahidüddin’in cesur biri olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Işgal yıllarındaki tutumu ise cesaretsizliğinden değil; fedakarlığındandır.
Bundan dolayıdır ki, Sultan Vahidüddin’in işgal ve Kurtuluş Savaşı sürecindeki tutumu ve Anadolu’ya geçmemesi hakkında insaflı bir tarihçi şöyle demektedir:
“6’ıncı Sultan Mehmed Vahidüddin için ‘ Vatan haini ‘ derler, ben küçük bir ilave yapacağım: ‘ vatanına ihanet ile idama mahkum olup, yaşının çok ilerlemiş olması, Fransa’ya eski hizmetlerinin hatırlanması ve Fransa’yı sevdiğinden şüphe edilmemesi dolayısiyle ölüm cezası, müebbet kalebentliğe çevrilen Mareşal Peten gibi ‘ diyeceğim.
Mazileri çok temiz olan ve memleketleri felaket girdabına düştükten sonra işbaşına geçen, ağır mes’uliyetler yüklenen, yeni milletlerini daha fazla çiğnetmemek için nefret edilen, galip düşmanlara dostane el uzatmak durumunda kalan, o kara bahtlı insanlar, milletlerin tarihlerinde sigorta lambalarına benzerler. Kendilerinin yanması büyük tesislerin kurtulmasını temin eder.
6’ıncı Sultan Mehmed Vahidüddin’in tuttuğu yol, başta Topkapı Sarayı hazinesi ile, müzelerimizde ve milli kütüphanelerimizdeki kıymetlerine baha biçilmez, en küçük bir parçası yerine konulmaz hazinelerimizin kahhar düşmanlar tarafından yağmasını önledi.”[4]
Dolayısıyla eğer Sultan Vahidüddin Istanbul’da oturmayarak Anadolu’daki milli hareketin başına geçseydi, şüphesiz işgalciler, Istanbul’a bir daha çıkmamak üzere tamamen yerleşirlerdi.
Hal böyleyken yine de yapması gerekeni yapmış ve şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Anadolu’ya göndermişti. Ancak şehzade Ömer Faruk Efendi, 27 Nisan 1921’de M. Kemal Atatürk tarafından geri çevrilmiştir.[5]
Sahi, M. Kemal Ömer Faruk Efendi’yi neden geri çevirdi?
Sultan Vahidüddin’in Anadolu’ya geçmemesini (ki yukarıda sebebini yazdık) eleştiren kemalistler, bu soruya bir cevap verseler ya.
Ne var ki bu tür sorulara kafa yormak yerine -hiç düşünmeye gerek bile duymadan- Sultan Vahidüddin’in neden M. Kemal’i geri çağırdığını soruyorlar.
Bu suale cevap verebilmek için evvela meselenin geniş mikyasta ele alınması icab eder. O halde dilimiz döndüğünce özetlemeye çalışalım…
Yunanlı yazar Hristos Angelomati’nin, Yunan Generali Dimitri Vakka’nın “Savaş Önderi Venizelos” başlıklı Yunanca yapıtından aktarmış olduğuna göre, “M. Kemal Istanbul’dan Samsun’a hareket edeceği günlerde, Yunan istihbarat servisi bunu haber almış ve Istanbul’daki Yunan askeri kurulu şefi Albay Yeoryios Katethakis bu konuyu Ingiliz işgal gücü Başkomutanı General George Milne’nin dikkatine sunarak onun tutuklanmasını istemişti.
!!! Ancak General Milne bu isteğe müspet (olumlu) cevap vermemiştir. !!! [6]
Yunan istihbaratı bile M. Kemal’in müfettişlik değil de, Kurtuluş Savaşı için gönderildiğini biliyordu, ki bunu anlamak için M. Kemal’in geniş yetkilerle donatılmış olduğunu gösteren Padişah fermanını okumak kâfi idi.
Yunan istihbaratı, Ingiliz istihbaratından daha mı üstündü?
Tabi ki hayır.
Peki, Ingilizler M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı başlatacağını bildikleri halde neden Samsun’a çıkabilmesi için vize verdiler?
Çünkü Ingilizler, M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı adı altında kendileriyle işbirliği yaparak Osmanlı Devleti’ni tarihe gömeceğini pekâlâ biliyordu. Eğer M. Kemal gerçekten Kurtuluş Savaşı için gitmiş olsaydı, bunu Yunan istihbaratından daha ziyade dünyanın en iyi istihbarat teşkilatına sahip olan Ingiltere bilir ve gereğini yapardı.
Yunanistan’ın eski Büyükelçilerinden Konstantinos Sakellaropulu dahi bunun farkına varmış ve şunları yazmıştır:
“Osmanlı Imparatorluğu hükümeti, M. Kemal’i askeri müfettiş olarak Küçük Asya’ya göndermek kararını alınca, inanıldığı gibi, rahat oturmayan bir Generali Istanbul’dan uzaklaştırmak istememiştir. Bu hükümetin amacı, Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak; barış görüşmeleri sırasında Itilaf devletleri üzerinde baskı kullanmak ve Türklerin sert bulacağı barış koşullarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı güçleri kurdurmaktı.”[7]
Yukarıda da belirttiğimiz gibi daha evvel Yunan makamlarınca uyarılmasına rağmen M. Kemal’in Anadolu’ya geçmesine izin veren General Milne; bu sefer Haziran’da, Osmanlı yönetiminden, M. Kemal ve yanındakilerin derhal Istanbul’a çağrılmalarını talep etmiştir.[8] Böylece Sultan Vahidüddin’in Kurtuluş Savaşı’na “karşı olduğu izlenimi” verilmek istenmiştir. Ancak Sultan Vahidüddin bütün baskılara rağmen Ingilizlerin bu talebine menfi (olumsuz) cevap vermiş ve kararında direnmiştir.
Bu gelişmeler kaydedilirken, 8 Haziran günü, sabaha karşı Yıldız Sarayı’nda, Padişahın kaldığı dairede yangın çıkmış ve daire büsbütün yanmıştı. Yangında Padişahın bütün eşyaları, para ve mücevherleri yanmış; kendisi zor kurtulmuştu. Istanbul’daki Ingiliz Yüksek Komiseri Sir Arthur Calthorpe, bu olayla ilgili yazısında, ortada “suikast” söylentileri dolaştığını bildirmişti.[9] Bu iddiayı, 8 Haziran’da Ingiliz Generali Deedes’le görüşen Sait Molla’nın, ona, yangının “dışarıdan çıkarılmış” olduğunu söylemiş olması teyit etmektedir. Ayrıca Deedes, başka bir kaynaktan da aynı şeyi işitmiş olduğunu belirtmiştir.[10] Öyle anlaşılıyor ki, direnmesinden ötürü Sultan Vahidüddin’e gözdağı verilmiştir.
Ingilizleri bir müddettir oyalamış bulunan Istanbul Hükümeti, artık yapılan baskılara daha fazla dayanamayarak M. Kemal’i geri çağırmak zorunda kalmıştır. M. Kemal’in geri çağırılmasının “Ingiliz baskısından” ileri geldiğini bildiren “çekilmemiş” telgraf suretini[11] yazıya eklediğimiz fotoğrafta görebilirsiniz. Söz konusu çekilmemiş ve müsvedde halinde kalmış telgraf, “Harp Tarihi Vesikaları Dergisi”nin 21 no’lu belgesi olarak yayınlanmıştır. Aynı derginin 22 no’lu belgesinde ise davetin “hükümet kararı” olduğu bildirilmektedir.
Nitekim Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevad Paşa, 11 Haziran 1919 tarihinde M. Kemal’e gizlice geri çağrılışının gerçek sebebini şöyle açıkladı:
“Sizin gibi kıymetli bir generalin Anadolu illerinde dolaşması kamuoyunda iyi bir etki uyandıracağından bahisle Istanbul’a çağrılmanızı Ingilizler istedi.”[12]
General Milne 30 Haziran’da Harbiye Nezareti’ne yazdığı telgrafında; M. Kemal’in vazifesine son verilmesi için 8 Haziran’da Osmanlı hükumetine çağrı yaptıklarını fakat buna hükumetin pek itibar etmediğini hatırlatarak, konuya hassasiyet göstermelerini bir kez daha ikaz etti.[13]
Bu sırada Istanbul’daki Ingiliz Yüksek Komiseri Amiral Galthorpe da iki gün evvel General Milne’in hatırlatmalarına dikkat çekerek Osmanlı Hariciye Nezareti’ne verdiği 2 Temmuz 1919 tarihli notada, M. Kemal’i Istanbul’a geri çağırmak için yapılan teşebbüslerin sonuç vermediği ve 17 Haziran’da Osmanlı hükumetine verilen notaya cevap dahi alınmadığını belirtiyordu.[14]
Milne ve Galthorpe’un notalarına bakılırsa, Osmanlı hükumeti bunları o zaman için geçiştirdiği gibi , uygulamaya da koymamıştır.
M. Kemal’in Sultan Vahideddin tarafından geri çağrılması, 2-3 Temmuz 1919 gecesi idi ve bu sırada M. Kemal Tercan’a (Erzincan) varmıştı bile. Üstelik M. Kemal’in faaliyetleri Sultan Vahideddin tarafından “yurtseverce duyguların sonucu” olduğu kabul ediliyordu. Diğer yandan Padişah, M. Kemal’in Istanbul’a gelmesini -yabancıların kendine haysiyet kırıcı bir işlem yaptırırlar endişesi ile- doğru bulmadığı gibi, azledilmesini de uygun görmediğinden Harbiye Nezaretinden iki ay hava değişimi istenilerek, durum belli oluncaya kadar istediği kent ya da kasabada dinlenmesinin en uygun çözüm yolu olacağını ifade ediyordu.[15]
Ingilizler gerçekten M. Kemal’i tevkif etmek isteselerdi, kendi kontrollerinde bulunan Samsun’da bunu rahatlıkla yapabilirlerdi. Bu şekilde davranmalarının ve Osmanlı hükumetine baskı yapmalarının sebebi, Istanbul ile Anadolu arasında ikilik çıkarmaktır.
(Yazının sonunda M. Kemal’in Istanbul’a geri çağrılmasıyla ilgili uzunca bir NOT bulacaksınız, mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.)
Ingilizlerin böyle bir oyuna başvurmalarının sebebine gelecek olursak…
Ingiltere, Hilafeti elinde bulunduran Osmanlı Devleti’ni savaşla ortadan kaldırmaktan ve Hilafeti ilga etmekten çekinmiştir. 18 Mayıs’ta (1919) Ingiltere’nin Hindistan Naibi, Hindistan Bakanlığı’na gönderdiği acil ve gizli telgrafta şöyle diyordu:
“Türkiye’nin Hristiyan devletler tarafından tamamen parçalanmış olduğu görünümü, Müslümanları, Islam adına cihad başlatmada Emir’i (Halife’yi) desteklemeye sevkedebilir. Bir Islam ayaklanması olasılığı ihtimal dışı sayılmamalıdır.”[16]
Bu telgraftan birkaç gün sonra, yani 23 Mayıs’ta Paris’teki Ingiliz Büyükelçisi Lord Derby, Lord Curzon’a gönderdiği yazıda, Fransız yazar Pierre Loti’nin Barış Konferansı’nda Islam Halifesine karşı girişilecek hareketin Afrika’dan Hindistan’a kadar binlerce Müslüman arasında akislere yol açacağına ve Fransa’nın çıkarlarını büyük ölçüde etikleyeceğine dair bir uyarı yaptığını bildirmiştir.[17]
Bu iki büyük işgalci devletin müşterek kaygısı, neden böyle bir oyunun oynandığını açıkça göstermektedir.
Akademisyen tarihçi Prof. Dr. Baskın Oran, halifeliğin 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılmasıyla ilgili şunları yazıyor:
“Doğrudan Musul sorunuyla bağlantılı olmasa da, Musul sorunu sırasında da Türkiye’nin aleyhine olmuştu. Öncelikle bu karar dünyadaki Müslümanların tepkisini çekmişti. Hatta Ingiliz yönetimi de Türkiye’nin din etkenini kullanmasından ve özellikle Mısır ve Ortadoğu’nun diğer bölgeleri ile Hindistan’daki Müslümanların etkisinden çekiniyordu ve bu kararı memnuniyetle karşılamıştı. Hatta Ingiliz yetkilileri kendi aralarındaki yazışmada ‘Türklerin bindiği dalı kestiklerini’ belirtmişlerdi.”[18]
Ingiltere ve Fransa, ellerinin altındaki müslüman ülkeleri gelecekte de rahat bir şekilde sömürebilmek için Hilafetin kaldırılmasını bu yüzden çok istiyorlardı. Işte M. Kemal gibi Hilafet, dolayısıyla Islam düşmanının Kurtuluş Savaşı adı altında Osmanlı Devleti’ne yapacağı darbe, işgalcilerin bütün sorunlarını çözmekteydi.
Böylece Ingilizler, Osmanlı gibi çetin bir düşmandan kurtulmakla kalmayacak, aynı zamanda Osmanlı saltanatından bağımsız bir kurum olan Hilafet makamından ve Kur’an nizamından da kurtulacaklardı. Üstelik “görünürde” Osmanlı Devleti’ni kendileri yıkmadıkları için, gelecekte de kimse onlardan hesap sormayacaktı.
Ayrıca Ingilizler, yine “görünürde” Hilafeti kendileri kaldırmadıklarından dolayı; hakimiyetleri altındaki müslüman ülkelerin vatandaşları Ingiltere’yi sorumlu tutup huzursuzluk çıkarmayacak ve başlarında Halife olmayan bu başı boş ülkelerin başına M. Kemal gibi başka ajanlar yerleştirip sömürmeye devam edebileceklerdi.
Hakikaten M. Kemal ve avenesi, “kurtulduk” yani kaybedilmiş bir şey yok diyerek Ingilizlerden hesap sorulmasının önünü tıkamış ve “yurtta sulh, cihanda sulh” parolasıyla bize ait olan eski topraklarımızı talep etmeyen bir nesil yetiştirilmesinin alt yapısını oluşturmuştur. Bu propaganda, telkin ve bulandırmalar o raddeye gelmiştir ki, eski topraklarımızı talep eden bizler; “Hain”, topraklarımızı Lozan masasında peşkeş çekenler ise “Kahraman” ilan edildiler.
“Yurtta sulh, cihanda sulh” aslında “Yurtta katliam, cihanda sus pus”tur.
***
NOT:
M. Kemal’in Istanbul’a geri çağrılma meselesi…
M. Kemal’in Sultan Vahidüddin tarafından geri çağırılması, onun Ingilizlerin kontrolünde bulunan Samsun’dan ayrılmasından “sonradır”. Bunu iyi anlamak lazım. Yani Sultan Vahidüddin, bütün baskılara rağmen, M. Kemal’in Samsun’dan ayrılıp güvenli bir şehir olan Erzurum’a vasıl oluncaya kadar Ingilizleri oyalamıştır. Dikkatinizi çekerim, M. Kemal’in askerlikten istifa ettiği yer “Erzurum”dur, Samsun değil. Zaten artık buna ihtiyacı da kalmamıştı. M. Kemal’in Erzurum’a vardıktan sonra geri çağrılmasının hiçbir hükmü, anlamı ve dezavantajı yoktur. Kaldı ki, geri alınmış olan madalyaların ve nişanların tekrar M. Kemal’e iadesini istemiştir.[19]
Bu konu belgelerde olmasına rağmen[20], -muhtemelen resmi ideoloji gereği- diğer kaynaklarda bulunmamaktadır. Nitekim Nutuk’ta işlenmemiştir. M. Kemal’e yapılan bu jest, daha doğrusu Milli Mücadele’ye verilen bu destek, Ingilizlerden gizlenmek amacıyla basına da sızdırılmadığı gibi, Takvim-i Vekayi’de de (Osmanlı Devleti’nin Resmi Gazete’si) yayınlanmamıştır.[21]
Unutulmaması gereken bir ayrıntı da şudur; Ingilizler, M. Kemal’den başka III. Kolordu komutanı Refet Paşa’yı da geri çağırmışlardı. M. Kemal’in geri çağrılması konusunda Ingilizleri oyalayan Osmanlı Devleti, Refet Paşa’yı ise derhal azletmişti.[22] Bu gelişmeden de M. Kemal’e özel bir önem verildiği açıkça görülmektedir. Söz gelmişken M. Kemal’e hususi bir ehemmiyet verildiğine dair bir vak’a daha zikretmek yerinde olur. II. Ordu veya Yıldırım Kıtaları Müfettişi Mersinli Cemal Paşa’nın yaveri Cevat Rıfat (Atilhan) Bey, M. Kemal’e verilen geniş yetkilerin Mersinli Cemal Paşa’ya verilmemesinden dolayı Cemal Paşa’nın bu duruma çok içerlediğini ve bu yüzden sadarete (Sadrazamlığa) bir şifre yazdığını belirtir. Bu şifreye, sadaretten verilen cevapta ise, geniş yetkilerin verilmesinde M. Kemal Paşanın Padişah Vahidettin ile olan dostluk ve samimiyetinin rolü olduğu ifade edilmiştir.[23]
Binaenaleyh, Sultan Vahidüddin üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmıştır.
*
atatürk vahdettin kurtulus savasi milli mücadele vahdettin hain mi, kemal atatürkün madalyalari nisanlari geri verildi[19] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal’e madalya ve nişanlarının geri verilmesi hakkında bir irade-i seniyye (Padişah buyruğu)
***
atatürkün madalya ve nisanlarinin iadesi m. kemal padisah, m. kemal vahideddin atatürk padisah atatürk idam fermani padisah, idam fermani vahdettin
Belgenin latinize edilmiş hali…
***
Öyle zannediyorum ki, M. Kemal ve Sultan Vahidüddin Saray’daki görüşmelerinde bütün bu konuları enine boyuna müzakere etmişlerdi.
Aksi takdirde, M. Kemal daha Samsun’da iken Kurtuluş Savaşı hakkında telgraflar çekip, beyanda bulunması üzerine derhal Padişah tarafından geri çağrılırdı. Öyle ya, bir müfettişin haddine mi düşmüş Kurtuluş Savaşı’na ilişkin beyanda bulunmak?
Kolay anlaşılmasını sağlamak amacıyla M. Kemal’in Samsun’a çıkışından başlayarak askerlikten istifa etmesine kadarki gelişmelerin bir kronolojik özetini çıkaralım:
M. Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır.
26 Mayıs 1919’da Havza (Samsun) ileri gelenlerine yaptığı konuşmadan yalnızca bir cümle:
“Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız!”[24] Bir müfettişin böyle bir konuşma yapması nasıl düşünülebilir?
28 Mayıs 1919 tarihinde ise Havza’dan 3’üncü, 15’inci ve 20’inci Kolordu Komutanlıklarına içinde şu cümlenin geçtiği bir telgraf çekiyor:
“…Milletin esaretten Kurtuluşu, hâkim ve müstakil olarak topraklarımızda yaşayabilmesi…”[25]
6 Haziran günü General Milne, M. Kemal’in Istanbul’a çağrılması için Harbiye Nezareti’ne yazı gönderiyor.[26]
12 Haziran’da ise M. Kemal Amasya’ya geliyor ve aynı gün Hükumet Konağı’nda bir konuşma yapıyor. O konuşmadan da bir cümle alıntılayalım:
“Hep beraber aziz vatanımızı ve bağımsızlığımızı kurtarmak için bütün gücümüzle çalışacağız!”[27]
Iki hafta sonra yani 26 Haziran’da Amasya’dan Tokat’a hareket ediyor.[28]
Nihayet 28 Haziran günü Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıkıyor[29] ve 3 Temmuz’da Erzurum’a ulaşıyor.[30]
Harbiye Nazırı’nın M. Kemal’i Sultan Vahidüddin adına Istanbul’a çağırdığı telgraf ise “5 Temmuz” (1919) tarihlidir.[31]
M. Kemal’in Mayıs ayında Kurtuluş Savaşı ile ilgili telgraflar çekip beyanlarda bulunması ve Ingiliz Generali Milne’nin 6 Haziran’da M. Kemal’in geri çağrılmasını talep etmesi nerde; M. Kemal’in Erzurum’a vardıktan 2 gün sonra yani 5 Temmuz’da Sultan Vahidüddin tarafından geri çağrılması taa nerde.
Padişah bütün baskılara ve hatta kendisine yönelik suikast girişimine rağmen M. Kemal’e zaman kazandırmış ve nihayet Erzurum’a vardığını öğrenince “göstermelik” olarak geri çağırmıştır. Zira kendisi de çok iyi bilmektedir ki; “Atı alan Üsküdar’ı çoktaaan geçmiştir.”
M. Kemal, beklenen bu gelişme üzerine artık ihtiyacı kalmadığı askerlikten 8/9 Temmuz 1919 tarihinde istifa etmiştir.[32]
1918 sonuyla 1919 ortasına kadar Anadolu’ya tayinleri yapılan Cafer Tayyar, Mersinli Cemal ve Kazım Karabekir paşaların ardından M. Kemal’i de Anadolu’ya gönderen Sultan Vahidüddin, böylece Kurtuluş Savaşı’nın temellerini atmış ve üzerine düşen vazifeyi fazlasıyla yapmıştır.
Eğer Sultan Vahidüddin M. Kemal’in yakalanmasını isteseydi, Kazım Karabekir Paşa’ya tevkif ettirirdi. Bu noktada şayet birisi “Kazım Karabekir paşa M. Kemal’e sadık kalmıştır” derse, o halde biz de, “Padişah, emrini dinlemeyen Kazım Karabekir paşayı neden görevden almadı?” diye sorarız.
Kısaca ifade etmek gerekirse, Sultan Vahidüddin; “M. Kemal’i geri çağırmak için göndermemiştir!..” Ama M. Kemal, kendisine bu görevi veren Sultan Vahidüddin’e ihanet etmiştir.
.
**********
.
KAYNAKLAR:
.
[1] Tarih II, Ortazamanlar, Devlet Matbaası, Istanbul, 1931 yılının Lise Tarih kitabı, sayfa 90.
[2] Nihal Adsız, Türk Ülküsü, Istanbul 1956, sayfa 85.
[3] Ahmed Reşit Rey, Gördüklerim, Yaptıklarım, Istanbul 1945, sayfa 263.
[4] Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, Istanbul, sayfa 439.
[5] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 400. M. Kemal’in şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Inebolu’dan geri çeviren telgrafın sureti için fotoğrafa (2 adet fotoğraftan üstteki), Türkçesi için yazının sonuna bakınız. Ayrıca belgeler için bakınız; Kadir Mısıroğlu, Osmanoğulları’nın Dramı, Sebil Yayınevi, 6′ıncı basım (ilk basım 1974), Istanbul 1992, sayfa 96.
Ayrıca bakınız; Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi, Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1973, sayfa 176.
[6] Hristos Angelomati, Hronikon Meğalis Trağodias [Büyük Felâketin Kroniği], Atina, sayfa 85.
Ayrıca bakınız; Dimitri Vakka, O Venizelos, Polemikos İğetis (Savaş Önderi Venizelos), Atina, 1949, sayfa 29.
[7] Konstantinos Sakellaropulu, İ Skia Tis Diseos – İstoria Mias Katastrofis (Batı’nın Gölgesi – Bir Felaketin Tarihi), Atina, 1961, sayfa 56.
[8] Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile ilgili Ingiliz Belgeleri, cild 2, tercüme eden: Cemal Köprülü, Cumhuriyet, Istanbul 2001, sayfa 54.
[9] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4142/87757: Calthorpe’dan Ingiltere Dışişleri Bakanlığı’na yazı, İstanbul, 10.6.1919.
[10] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4158/94940.
[11] Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Ankara 1952, sayı 1, vesika no: 21. Telgrafın sureti için fotoğrafa bakınız. (2 adet fotoğraftan alttaki)
[12] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, Ankara 1964, sayfa 29.
[13] Documents On British Foreing Policy 1919-1939, First Series, (Ed. E.L. Woodward and R. Butler) cild 4, nr: 460.
Ayrıca Bakınız; Bilal Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, cild 1, sayfa 35.
[14] Bilal Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, cild 1, sayfa 36.
Ayrıca Bakınız; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, (Tercüme eden: Cemal Köprülü), Ankara 1991, sayfa 134.
[15] M. Kemal Atatürk, Nutuk, cild 1, MEB Yayınları, Ankara 1987, sayfa 37.
Ayrıca Bakınız;
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 1, sayfa 21-22.
– Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, (Tercüme eden: Cemal Köprülü), Ankara 1991, sayfa 135.
– Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, (Tercüme eden: Necdet Sander), Istanbul 1981, sayfa 278.
Bu telgrafın metninin tamamı için ayrıca bakınız; Tahsin Ünal, “Milli Mücadele Başlarında M. Kemal”, Türk Kültürü, sayı 73, Ankara Kasım 1968, sayfa 47. Aktaran: Zekeriya Türkmen, Yeni Devletin Şafağında M. Kemal, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2002, sayfa 127-128.
[16] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4231/98558.
[17] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4179/79172: Derby’den Curzon’a yazı, Paris, 23.5.1919.
[18 Baskın Oran, Türk Dış Politikası – Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, cild 1: 1919-1980, Iletişim Yayınları, 15. Baskı, Istanbul 2009, sayfa 267.
[19] Atatürk’le Ilgili Arşiv Belgeleri, Ankara 1982, sayfa 79. 81 numaralı belge.
[20] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Babıali Evrak Odası, Dahiliye Gelen nr: 345542.
Ayrıca bakınız;
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dosya Usulü Irade Tasnifi, nr: 68/20, 21.
[21] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cild 2, sayfa 31-32.
[22] Takvim-i Vekayi, 17/7/1335, 3600.
Ayrıca Bakınız;
Sina Akşin, Istanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, cild 1, Cem Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 360.
[23] Cevat Rıfat Atilhan, Büyük Cihat Dergisi, sayi 21, 3 Ağustos 1951. Akt. Zekeriya Türkmen, a.g.e., sayfa 84.
[24] Havzalı Zübeyroğlu M. Fuat, Vatan Matbaası, 1925, sayfa 36.
Ayrıca bakınız; M.Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, Birinci Kitap, Türkiye Iş Bankası Yayını, Ankara, 1959, sayfa 141.
[25] Nurettin Peker, 1918-1923 Istiklal Savaşı’nın Vesika ve Resimleri (Inönü, Sakarya ve Dumlupınar Zaferlerini sağlayan Inebolu ve Kastamonu havalisi deniz ve kara harekatı ve hatıralar), Gür Basımevi, Istanbul, 1955, sayfa 26.
Ayrıca bakınız; Naşit Hakkı Uluğ, Atatürk Biyoğrafisinin Esasları ve Belgeleri, Atatürk Devrimleri Milletlerarası Sempozyumu Bildirileri (10-14 Aralık 1973), Istanbul Üniversitesi Atatürk Devrimleri Enstitüsü Yayını, 1975, sayfa 117.
– Kazım Karabekir, Istiklal Harbimiz, Türkiye Yayınevi, Istanbul, 1969, sayfa 35.
[26] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı Yayını, Ankara, sayı 19 vesika 494.
Ayrıca bakınız; Afet Inan (Atatürk’ün manevi kızı), Kemal Atatürk’ü Anarken, Atatürk’ten Hatıralar cild 2, Ikinci Baskı, Ankara 1956, sayfa 83.
– Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk’ün Hayatı ve Eseri, Güven Basımevi, Ankara, 1963, sayfa 305.
– Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, Vatan Neşriyatı Istanbul, 1953, sayfa 82.
– Hüsnü Himmetoğlu, Kurtuluş Savaşında Istanbul ve Yardımları, cild 2, Ülkü Matb., Istanbul 1975, sayfa 230.
[27] Ahmet Demiray, Resimli Amasya (Tarih, Coğrafya, Salname, Klavuz ve Kazalar), 1954, sayfa 135, 136.
Ayrıca bakınız; M.Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, Birinci Kitap, Türkiye Iş Bankası Yayını, Ankara, 1959, sayfa 142.
– Necip Güngör Kısaparmak, Milli Eğitim Cephesiyle Amasya, Kardeş Matb., Ankara 1966, sayfa 9.
– M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 22.
– Mehmet Önder, Atatürk’ün Yurt Gezileri, Türkiye Iş Bankası yayını, Ankara, 1975, sayfa 41.
[28] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 40.
Ayrıca bakınız; Halis Asarkaya, Ulusal Savaşta Tokat, Tokat Basımevi, Tokat, 1936, sayfa 18.
[29] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 43.
Ayrıca bakınız; Türk Istiklal Harbi, cild 2 (Batı Cephesi), Kısım 1, T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi, 1963, sayfa 118 – 120.
[30] Naşit Hakkı Uluğ, Atatürk Biyoğrafisinin Esasları ve Belgeleri, Atatürk Devrimleri Milletlerarası Sempozyumu Bildirileri (10-14 Aralık 1973), Istanbul Üniversitesi Atatürk Devrimleri Enstitüsü Yayını, 1975, sayfa 120.
Ayrıca bakınız; Mahmut Goloğlu, Erzurum Kongresi, Nüve Matb., Ankara 1968, sayfa 63.
– M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 43.
[31] Türk Istiklal Harbi, cild 2 (Batı Cephesi), Kısım 1, T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi dairesi, 1963, sayfa 119.
Ayrıca bakınız; Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı Yayını, Ankara, sayı 2, vesika 29.
[32] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 47.
Ayrıca bakınız; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 1, sayfa 15. (Meclis Tutanakları)
– Türk Istiklâl Harbi, cild 2 (Batı Cephesi), Kısım 1, T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi dairesi, 1963, sayfa 119.
***
5’inci dipnota ek olarak, M. Kemal’in şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Inebolu’dan geri çeviren telgrafın Türkçesi:
6/497 Makine başında
Inebolu’da şehzâde-i necâbetpenah Ömer Faruk Efendi Hazretlerine:
Anakara: Bilâ 27 Nisan 1337 16/15 Abdi.
“Telgrafnâme-i necâbetpenahilerini kemâli memnuniyetle aldık. Zatı fahimânelerinin Anadolu’yu teşrif buyurmaları, emsâli müessife-i tarihiyye delâleti ile sâbit olduğu üzre erkân-ı saltanat-ı seniyye arasında bazı sû-i telâkkiyata mahal verebileceğine ve vahdet-i milliyeyi yeniden teşevvüşe düşürmek suretiyle de fevkalâde dâi-i mahâzır olacağı muhakkak olduğundan vatan ve milletin bütün Hanedân-ı Saltanat-ı Seniyye erkânının hizmetlerinden istifade edecekleri zamanın hulûlüne intizaren şimdilik Istanbul’da temdid-i ikâmet buyurmaları meftûr oldukları muhabbet-i vataniyye iktizasından görüldüğü maalihtiram arzolunur efendim.”
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
M. Kemal
27 Nisan 1337 (1921)
.
**********
.
Kadir Çandarlıoğlu
.
**********
.
Benzer konular için “Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık kitabımızda yer alan şu konulara bakılabilir:
– Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı – 1 (14 Bölüm) (sayfa 154)
– Vahdettin Atatürk’e kaç para verdi? – Mehmet Altan yazıyor (sayfa 184)
– Dürrizâde Fetvası Ingiliz baskısıyla verilmiştir (4 Bölüm) (sayfa 185)
– Tarihe ışık tutan Avni Paşa’nın hatıratı çıktı (sayfa 196)
– Sevr; “Proje”dir ve onaylanmamıştır, benimsenmemiştir (13 delil) (sayfa 199)
– Vahidüddin zaferi Ayasofya’da kutladı – Sultana Hain diyenler utansın (sayfa 203)
– M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü (4 Bölüm) (sayfa 204)
– Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık (5 Bölüm) (sayfa 215)
– M. Kemal dost mu, yoksa düşman mı ? Cevabı kendisi versin (sayfa 324)
– M. Kemal’in Milleti ve Meclisi aldattığının delili (Nutuk’tan) (sayfa 353)
– Kim Ingiliz dostu? Vahdettin mi, yoksa M. Kemal mi? (sayfa 355)
– Ve M. Kemal dini kullandığını itiraf ediyor (Türk Tarih Kurumu kaynaklı) (sayfa 357)
– M. Kemal kendini ele veriyor (Bu kadar da olmaz) Cuma günü tatil günü meselesi (sayfa 377)
– Osmanlı’yı Atatürk yıkmadı yalanı (sayfa 419)
– Vahidüddin (rh.a.) : “M. Kemal bize ihanet etti” (sayfa 432)
– M. Kemal Atatürk Osmanlı Devleti’ne darbe yapmıştır (13 Bölüm) (Mutlaka okunmalıdır) (sayfa 433)
.
**********
.
Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal ve Ingiliz oyununu deşifre ediyor
Published by
belgelerlegercektarih
on
April 20, 2012
Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal ve Ingiliz oyununu deşifre ediyor
Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi şöyle demektedir:
“Ingilizlerle M. Kemal muvazaasının asarını (danışıklı döğüşünün eserlerini), Lozan müzâkeratı zamanına kadar te’hir etmeyerek (ertelemeyerek) “Mudanya” Mütârekesinden Yunan inzihamından evvelki, yani Ingilizlerle Anadolu’da zuhur eden Kemâl’i kıyamını bastırmak üzere hem Istanbul’daki Halife hükümetine cebr-u tazyik icra ettikleri (baskı yaptıkları), hem de müşkülât ikaından hâli kalmadıkları zamanlarda bile bulmak mümkündür. Istanbul’un ve Halife’nin ecnebi işgâl-i askerisi altında serbest hareketten mahrum vaziyeti, Anadolu’yu Halife aleyhine ayaklandıran M. Kemal’i mücâdelede galip getirmeye sebep olduğu gibi meb’deinden (başından) itibaren üç sene süren M. Kemal harekâtının Yunanlılar’a karşı yüz ağarlamıyarak mağlubiyetle ve Anadolu dahilinde şehirden şehire çekilmekle geçen birinci, ikinci ve kısmen üçüncü senelerinde bile, müdafaa-i memleket nâmına yine bu hareketten hayır ve menfaat husûlî ihtimâlini hatırından çıkarmayan ve esasen M. Kemal’i Anadolu’ya husûsî bir sıfat ve mâhiyette gönderen Padişah’ın hiç bir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek Ingilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve M. Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada Ingilizler de aynı adamla (yani M. Kemal’le) Padişah’a Makam-ı Hilâfet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harb-i umûmî neticesinde Izmir’i velev muvakkaten (geçici) olsun, Istanbul’daki Hilâfet Hükûmeti’nin elinden alarak, Yunanlılar’a veren ve sonra bunu Ankara’nın lâik hükümetine iâde eden Ingilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilâfeti, bu alışveriş içinde Âlem-i Islâm’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”
Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal ve Ingiliz oyununu deşifre ediyor
Published by
belgelerlegercektarih
on
April 20, 2012
Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal ve Ingiliz oyununu deşifre ediyor
Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi şöyle demektedir:
“Ingilizlerle M. Kemal muvazaasının asarını (danışıklı döğüşünün eserlerini), Lozan müzâkeratı zamanına kadar te’hir etmeyerek (ertelemeyerek) “Mudanya” Mütârekesinden Yunan inzihamından evvelki, yani Ingilizlerle Anadolu’da zuhur eden Kemâl’i kıyamını bastırmak üzere hem Istanbul’daki Halife hükümetine cebr-u tazyik icra ettikleri (baskı yaptıkları), hem de müşkülât ikaından hâli kalmadıkları zamanlarda bile bulmak mümkündür. Istanbul’un ve Halife’nin ecnebi işgâl-i askerisi altında serbest hareketten mahrum vaziyeti, Anadolu’yu Halife aleyhine ayaklandıran M. Kemal’i mücâdelede galip getirmeye sebep olduğu gibi meb’deinden (başından) itibaren üç sene süren M. Kemal harekâtının Yunanlılar’a karşı yüz ağarlamıyarak mağlubiyetle ve Anadolu dahilinde şehirden şehire çekilmekle geçen birinci, ikinci ve kısmen üçüncü senelerinde bile, müdafaa-i memleket nâmına yine bu hareketten hayır ve menfaat husûlî ihtimâlini hatırından çıkarmayan ve esasen M. Kemal’i Anadolu’ya husûsî bir sıfat ve mâhiyette gönderen Padişah’ın hiç bir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek Ingilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve M. Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada Ingilizler de aynı adamla (yani M. Kemal’le) Padişah’a Makam-ı Hilâfet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harb-i umûmî neticesinde Izmir’i velev muvakkaten (geçici) olsun, Istanbul’daki Hilâfet Hükûmeti’nin elinden alarak, Yunanlılar’a veren ve sonra bunu Ankara’nın lâik hükümetine iâde eden Ingilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilâfeti, bu alışveriş içinde Âlem-i Islâm’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”