 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
MİLLİYETÇİLİK DOSYASI – I : MİLLİYETÇİLİK NEDİR?
YAYINLAMA: 08 Ocak 2023 - 23:40
Yeni yılın ilk yazısında hepinize merhaba… İşlerimin yoğunluğundan ötürü, bir hafta boyunca yazmadım. Ama bu bir haftada o kadar çok şey oldu ki… Ülkü Ocakları Eski Genel Başkanı Doç.Dr. Sinan Ateş menfur bir suikaste kurban gitti. Allah rahmet eylesin, ailesine sabırlar versin. Bu olay halâ daha soruşturma aşamasındadır, ama kamuoyuna verilen bilgilere göre bir iç hesaplaşma izlenimi doğmaktadır. Bence bu olay sonrasında Türkiye’de kendini “milliyetçi” olarak tanımlayan bazı siyasi gruplar için “pandoranın kutusu” açılmıştır. Bunu not edelim.
Bununla kalır mı? Kalmaz… DEVA Partisi’nin Genel Başkanı Mr. Babacan “çözüm süreci” döneminden kalan bazı yarım kalmış hülyalarını kamuoyuyla paylaştı. Mr. Babacan “Atatürk İnkılaplarının günümüzde demode olduğu, bunların yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, Anayasa’da milli kimliğin çağdaş normlarla uyuşmadığı, milli kimliğin anayasadan kaldırılması gerektiğini, tarikatların tam bir özerkliğe kavuşturulmasını, kendilerine ait özel eğitim kurumlarının meşrulaştırılmasını” gülümseyen bir yüz ve gayet liberal demokrat (!) bir tavırla ifade etti. Bütün sosyal medyada bu sözlerinden sonra sert tepkiler verildi. Atatürkçü, milliyetçi ve Cumhuriyetçi vatandaşlar bu teklifin nereden çıktığını, “bölücü ve tarikatçı” bir zihniyetin CHP’nin masasında ne iş yaptığını sordular. Öte yandan, uzun zamandan beri kendilerini liberal, liberal-sol ve özgürlükçü demokrat olarak tanıtan bazı kişiler de Mr. Babacan’a destek çıktılar. Tabii ki bazı mikro milliyetçi azınlık mensupları ve bazı “tekne kazıntısı komünistler” de Mr. Babacan’ın sözlerini heyecanla karşıladılar. Sanki “Çözüm Süreci” yeniden canlanmış, “Taraf yeniden yayınlanmış” gibi hissettiler. Anlayacağınız o ki, gündemin bir numaralı maddesi milliyetçiliktir. Herkes milliyetçiliği başka tarafından anlamaktadır. Bugün, bu yüzden, yeni bir yazı dizisine başlamak istedim. Milliyetçilik dosyasını açıyorum. Bu bölümde “Millet nedir, kime denir?” ve “Milliyetçilik nedir?” sorularını cevaplayacağım. Sonraki yazılarda Türkiye’deki milliyetçiliği incelemeye devam edeceğim…
İLK ÖNCE SÖYLENECEK BİR KAÇ CÜMLE…
Türkiye’de siyasi olarak gücü olmayan ama entelektüel (!) bilinen ve kendilerini “solcu”, “liberal” veya “liberal-solcu” olarak gören bir kesim var. Bu kesim Türk kelimesinden nefret etmektedirler. Türk milleti diye bir milleti kabul etmemekte, milliyetçiliği "faşizm, haydutluk ve canilik” olarak görmekte, Türk milletine ait olan her değeri “ilkellik ve barbarlık” olarak tanımlamaktadır. Bunlara göre bizler tarihte “zorla Türkleştirilmiş Ermeni, Rum ve benzeri” milletlerin çocuklarıyız, o yüzden bize “Türk” değil “Türkiyeli” denmelidir, bizim edebiyatımız bile yoktur, “Türk Edebiyatı yerine Türkçe Edebiyat veya Yerli Edebiyat” denmelidir, Yüce Önder Atatürk bir diktatördü, Türkiye ondan beri ceberut bir baskı rejimidir. Bütün bu palavralar aslında bu arkadaşların ihanetinin tescilli belgesidir ama ben kimseyi vatan hainliği ile yaftalamak istemem. Ama şunu söyleyebilirim: “Bu arkadaşlar hem cahildir, hem kindardır, hem de emperyalist işbirlikçisidir.” Merak eden için belirteyim: Ben Atatürk’ün emperyalist ordularını yenerek kurduğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gurur duyan bir Türküm.
MİLLET KİME DENİR?
Homo Sapiens tarih boyunca grup halinde örgütlenmiş bir canlıdır. Grup halinde örgütlenebilmesinin en önemli unsuru da gelişmiş iletişim gücüdür. İletişim gücü hem insanların kalabalık gruplar halinde örgütlenebilmesi hem de ürettikleri bilgiyi gelecek kuşaklara aktarabilmesi anlamına gelir. Buradan da medeniyet doğmuştur. Kültürel antropologlar bu duruma insanın sosyal evrimi adını vermektedirler.
İnsanların ilk avcı toplayıcı ve tarım toplumlarında etnik yakınlık önemli olmaktaydı. Avcı toplayıcılar küçük klanlar halinde kapalı topluluklar içinde yaşarken, tarım toplumlarında aynı etnik kökenden gelen ama daha kalabalık topluluklara evrildiler. Bunlara kavim denmektedir. Zaman içinde ticaretin genişlemesi ile birlikte birden fazla kavimin içinde yaşadığı siyasi birlikler doğdu: İlk çağ imparatorlukları… Pers İmparatorluğu, Helenistik Çağ İmparatorlukları, Roma İmparatorluğu… Bu devletlerin vatandaşı veya tebaası olmak yeni bir toplumsallaşma biçimini getirmekteydi. Ancak bu tip büyük siyasi yapılar ortak bir medeniyet kurulması, ticari güvenlik ve siyasi istikrarın sağlanması için yeterli değildi. Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlığın kabulü ile birlikte, bu tip büyük siyasi yapıların din mensubiyeti altında örgütlenmesi öne çıktı. Artık insan toplulukları aidiyetlerini dini mensubiyetleri ile açıklamaktaydı. Yani Orta Çağ başlamıştı.
Sanayi devrimi ile ortaya yeni bir üretim tarzı çıkmıştı: sanayi kapitalizmi. Bu yeni üretim tarzı yeni bir toplumsal örgütlenme doğurdu: millet. Sanayi kapitalizmi ve toplulukların milletleşme süreci Batı’da 300 yıllık, zaman zaman çok kanlı hesaplaşmalarla süren, bir süreç içinde gerçekleşti: 1600 – 1900 arası. İşte bu 300 yıl içinde oluşan millet olgusu şu şekilde tanımlanır: “Bir millet mensubu olan bireylerin bazı ortak özelliklerin bileşkesi temelinde bir araya gelmiş insan topluluğudur.” Bu ortak özellikler dil, tarih, vatan, etnik özellikler, kültür, gelenek ve törelerdir. Dil bir toplumun birliği ve örgütlenmesi için çok önemlidir. Bu yüzden ortak bir dil milletin oluşumu için olmazsa olmaz kuraldır. Öte yandan etnik bağlar, dini ortaklıklar daha çok ilk çağ ve orta çağ toplumlarında örgütlenmesinde etkili olabilecek kavramlardır. Modern sanayi toplumunda ortaya çıkan millet tanımı daha siyasi bir tanımdır. Bir ülkenin toprakları üzerinde kurulan devlet kendi sınırları içinde tek maliye sistemi, tek para sistemi ve serbest ticareti kuran ve düzenleyen bir üst yapı kurumu olarak, aynı zamanda, kendi, vatandaşlarının (Dikkat edin, tebaa veya kul değil vatandaş, DMD), ortak bir dil, standart bir eğitim ve ortak kültürel değerlere sahip olmasını da sağlamaktaydı. Bu devletlere milli devlet, onların eğittiği ve dönüştürüp örgütlediği toplumlara millet adı verildi. Bu yüzden bugün milleti şu şekilde tanımlıyoruz: “Bir milli devletin vatandaşlarından oluşan ortak hedefler ve kaygılara sahip, ortak değerlerin bileşkesinden oluşan bir aidiyeti paylaşan insanlar milleti oluşturur.” Yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Hristiyan bir Ermeni asıllı kardeşimiz Türk Milleti’nin bir parçası iken, Sünni Hanefi Müslüman bir Türk olan meselâ Türkmenistan vatandaşı bir kardeşimiz Türk değil, Türkmen’dir. Örneğin Hrant Dink bir Türk iken, Ebulfeyz Elçibey bir Türk değil, Azeridir. Yani millet bir milli devletin vatandaşlarının ismidir.
MİLLİYETÇİLİK NEDİR?
Sanayi kapitalizminin tohumları 1600’lerde atılmaya başlandı, ancak sanayi devrimi ile ki, 1700’lerin ikinci yarısında İngiltere’de başlamıştır, maddi alanda kendini göstermeye başladı. 1789’da Fransız Devrimi ile milliyetçilik siyasi hayata doğdu. Bundan önce primitif milliyetçi hareket olarak İngiltere’de kısa süreli bir Cumhuriyet kuran Cromwell Devrimi de sayılabilir. Ancak Fransız İhtilâli ile birlikte milliyetçilik gerçek anlamda ortaya çıktı. Milliyetçilik siyasi düşünce olarak “millet hakimiyetine” dayanır. Bunun için de iki önemli ilke tartışılmaz kabul edilir: Devletin dini kurallara değil milletin temsilcilerinin yaptığı kanunlara göre idare edilmesi yani laiklik ve kralların, oligarşi ve aristokrasinin değil milletin temsilcilerinin yönetimi, yani demokrasi. Yani milliyetçiliğin dayandığı milli hakimiyet laiklik ve demokrasi ayakları üzerinde yükselir. Bunların doğal sonucu olan üçüncü ayak da Cumhuriyetçiliktir. Bu milliyetçiliğin ideal halini temsil eder. Zaman içinde her ülke kendi şartlarına uygun bir milliyetçilik geliştirmiştir. Örneğin İngiliz milliyetçiliği Cumhuriyetçi değil meşrutiyetçi iken Fransız tipi bir laiklikten ziyade dinin devletin emrinde olduğu ve milliyetçiliği kuvvetlendirdiği bir sekülarizme evrilmiştir. Ancak çok kuvvetli bir demokrasi kültürü de gelişmiştir.
Bir milliyetçinin devlet yönetiminde dini kuralların ve dolayısıyla onu vaz edecek olan papaz / haham / hoca gibi ruhbanların hakimiyetini kabul etmesi mümkün değildir. Bu milli hakimiyet ilkesine hiçbir şekilde uymaz. Yine bir milliyetçi ister bir hanedandan gelsin ister de bir azınlık oligarşisinin içinden çıksın tek adam yönetimlerine ve istibdata mutlaka karşı çıkmalıdır. Bu manada, milliyetçi kimi kavramları kullanıp teokrasiye veya tek adam / azınlık rejimlerine göz kırpan siyasetler milliyetçi kabul edilemez. Çünkü gerek Cromwell, gerek Fransız gerekse Amerikan Devrimiyle ortaya çıkan milliyetçilik ideolojisi bunlarla taban tabana zıttır. Öte yandan bir sınıfın öne çıkarıldığı siyasetler veya milli hakimiyeti tehdit eden ümmetçilik, küreselcilik veya mikro milliyetçilikler de bir milliyetçinin kabul edebileceği düşünceler değildir. Bu anlamda milliyetçilik, “sanayileşmiş ve şehirlileşmiş burjuva toplumunun ürettiği, devletin vatandaşlarından oluşan milletin toplamda hakimiyetini, refahını arttırmayı ve bağımsızlığını” kendine amaç edinmiş modern bir ideolojidir.
Devam edeceğiz.
MİLLİYETÇİLİK DOSYASI – II: MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK VE SAĞ POPÜLİZM
YAYINLAMA: 13 Ocak 2023 - 23:30
Milliyetçilik dosyasının ikinci yazısı… Sosyal medyada takip ettiğim hesaplarda insanların benim katılmadığım bir görüşte mutabakata varmak üzere olduğunu gözlemledim: “Milliyetçiler ayrımcı, şiddet taraftarı ve demokrasi düşmanıdır.” Tabiî bu arkadaşların çoğu kendini “sol” veya “liberal sol” olarak tanımlayan kişilerdir. Bu görüşün yayılmasında, elbette, Sinan Ateş cinayeti sonrası suskun kalan MHP yönetimine kendi teşkilatının verdiği tepki de katkı sağlamıştır. Ancak temel itibariyle bu görüşü savunanların ciddi bir bilgi hatası içinde olduğunu söyleyebilirim: Milliyetçilik ve ırkçılık aynı kaynaktan gelir gibi görünse de, aslında, taban tabana zıttır. İçinde yaşadığımız küreselleşme sürecinde ırkçı siyasi hareketler dönüşüp farklılaşarak sağ popülist siyasi hareketlere evrilmişlerdir. Bunlar da, klasik anlamda, milliyetçi söylemle zıt ilkelere sahiptirler. Bugün bu üç görüş arasındaki farklılıkları anlatacağım.
ONDOKUZUNCU YÜZYIL SANAYİ BURJUVAZİSİNİN İDEOLOJİSİ: MİLLİYETÇİLİK
Bir önceki yazımda milliyetçiliğin millet tanımına bağlandığı, bu tanımın da egemen siyasi rejim tarafından şekillendirildiğinden bahsetmiştim. Buna göre sanayileşen ve şehirlileşen ülkelerde zaman içinde şehirde yaşayan, şehir kültürüne intibak etmiş ve sermaye sahibi olan kesimler burjuva olarak adlandırılmaktaydı. Kapitalist bir ekonominin başat egemen sınıfı da burjuvaziydi. Milli devlet ülkenin burjuvazisinin istediği ve ihtiyaç duyduğu doğrultuda örgütlenmiş ve kendi vatandaşlarını da (kul veya tebaa değil) eğitim ve kültür politikaları yoluyla yeni bir toplumsal birime dönüştürmüştü. Bu birim milletti. Yani milli devlet kendi vatandaşlarına belli ortak değerler vererek bu değerler etrafında milleti yaratmaktaydı.
Her milli devlet millet tasarımında aynı ölçüde başarılı olmadı. Bunda egemen siyasi rejimin tanımladığı ortak milli değerlerle vatandaşların kültürel ve tarihi bagajlarında getirdikleri değerlerin örtüşmemesi etkili olmaktaydı. Bu birinci etkidir. İkinci etki sürdürülebilir bir kalkınma ve istikrarlı bir büyüme ortamı sağlanamamasıdır. Üçüncü etki de, devletin adalet ve eşitliği yeterince tesis edememesidir. Bu üç olgu vatandaşların milli devlete ve dolayısıyla devlet tarafından tanımlanmış millete aidiyetini belirleyen olgulardır. Eğer bir devlet vatandaşlarının tarihi ve kültürel değerlerini ihmal etmeden ortak milli değerleri tanımlar, istikrarlı bir büyümeyi eşitlik ve adaleti bozmadan sağlarsa, o zaman, vatandaşlar da kendilerini o millete ait hissederler. Millet inşasında başarılı devletler bu üç kriterin en az ikisini yerine getirenlerdir.
Milli devletin başarılı bir şekilde milleti inşa etmesi, doğal olarak, milliyetçilik ideolojisinin de filizlenmesine yol açar. Ancak her şeyden önce, o ülkede hatırı sayılır bir kapitalistleşmenin ve şehirlileşmenin gerçekleşmesi gerekir. Eğer sanayileşme ve kapitalistleşmede geri kalmış bir ülkede millet inşa edilmeye çalışılırsa, bu, merkezi siyasi rejime daha büyük güçlükler çıkaracaktır.
Bütün bu anlatılanlar bağlamında milliyetçilik belli başlı özelliklere sahiptir: kapsayıcılık, sekülerlik ve demokratlık. Bu üç özelliği içeren ve ülke yönetimini milli iradeye dayandıran, bütün vatandaşların refah düzeyi ve esenliğini arttırmayı amaçlayan ideoloji milliyetçiliktir.
Milliyetçilik kapsayıcıdır çünkü milleti oluşturan vatandaşları ırkına, dinine veya zümresine göre ayrıştırmaz. Ortak kimlik vatandaşlıktır. Doğal olarak milliyetçilik devletin vatandaşlarını içerir, vatandaş olmayanların esenliğini, başka ülkelerin vatandaşlarının refahını dikkate almaz.
Milliyetçilik sekülerdir yani gerek değişen yaşam tarzının dini norm ve değerlere bağlılığının azalması gerekse milli devletin idaresinin milli irade doğrultusunda olması gerektiği savunusu milliyetçiler için toplumsal örgütlenmede din adamları ve dini kurumların aktif bir şekilde yar almasının reddedilmesini gerektirir. Din ortak kültürel değerler ve dolayısıyla ortak milli değerlerin belirlenmesinde önemlidir ama yönetim ve toplumsal örgütlenmede aktif role sahip değildir. Hiçbir milliyetçi dini değerlere karşı değildir ama dini kurumların hayatı belirlemesine de taraftar olamaz.
Milliyetçilerin demokrasiden başka bir idare savunması da düşünülemez. Çünkü bütün milliyetçi hareketler despotlara, tek adam yönetimlerine, monarşi ve oligarşilere karşı milli irade savunusu olarak ortaya çıkmıştır. Haddi zatında gerek teokratik gerekse otoriter rejimler ortaçağ toplumlarının ekonomi politiğinin sonucunda oluşmuş norm ve değerlere dayanır. Milliyetçilik ise sanayileşmiş ve şehirlileşmiş modern toplumun norm ve değerlerinin yansımasıdır.
YİRMİNCİ YÜZYIL BATI TOPLUMUNUN HASTALIĞI: IRKÇILIK
Irkçılık çıkışı itibariyle Batı toplumları kökenlidir. Ancak Batı dışı toplumlarda da görülebilir. Irkçılığın temeli millet tanımı yerine ırk tanımının ikame edilmesine dayanır. Irkçılığın ana fikri, insan topluluklarının kültürel, toplumsal ve iktisadi farklılıklarını genetik farklılıklara dayandırmasıdır. Bir ırkçı kendi ırkını diğer ırklarda üstün görür, genelde her ırkçı kendi ırkının en saf ve temiz ırk olduğu düşüncesine sahiptir. Irkçılığın milliyetçiliğin yerini almasında iki temel etken olabilir: Mevcut ırkçı düşünce ya gelişmiş bir toplumda ortaya çıkmıştır ya da devletsiz bir toplumda ortaya çıkmıştır.
Çoğu Batı milletleri yirminci yüzyılda etnik olarak homojen yapıdaydılar. Fransa ve İngiltere gibi sömürgeci geçmişi olanlar da sömürge kökenli insanları aşağı görme, ABD gibi köleci toplumlarda köleleri aşağı insanlar olarak görme veya devletleşmesi gecikmiş ama genetik olarak homojen sayılabilecek Almanya veya İtalya gibi toplumlarda millet tanımının etnik kökene dayandırılması farklı ırkçı anlayışların doğmasına yol açmıştır. Burada belirleyici şey, bahsedilen Batı toplumlarının on dokuzuncu yüzyıl sonu itibariyle gelişmiş ve sanayileşmiş toplumlar olmasıdır. Sömürgeci ve köleci toplumların ekonomi politiği köle emeği veya sömürge gelirlerine dayandığı için devlet tarafından tanımlanan millet daha çok “efendi ırk” anlayışı üzerine inşa edilmiştir. İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi ise geç devletleşen ve geç milletleşen toplumlar olarak kimlik ve aidiyet inşasını hızla etnik değerler etrafında kurdular.
Batı dışı toplumlarda ırkçılık milli aidiyeti oluşturacak bir devletin varlığından yoksun olunduğu için ırk ve/veya kurumsal din etrafında örgütlenmeyle ortaya çıkmaktadır. Bunların en önemlisi Siyonist ideolojidir. Siyonizm’de İbrani ırkçılığı Yahudi dini ile iç içe geçmiştir. Benzeri bir durum Osmanlı’dan bağımsız olmak için örgütlenen Sırp, Ermeni ve Yunan milliyetçiliklerinde de görülmektedir. Burada kiliseler aynı zamanda etnik ayrımcılık güden terör örgütleriyle iç içe geçmiş vaziyetteydi.
Irkçılık milliyetçilikten iki yönden farklılaşır: Irkçılık kapsayıcı değil dışlayıcıdır ve demokrat değil otoriter yönetimleri savunur. Bir milletin içinde bulunan etnik unsurlardan birini diğerlerine üstün kabul etmek ve diğerlerini milletin dışında kabul etmek milleti birleştirmez aksine parçalar. Benzeri şekilde tek adam, tek parti veya oligarşi yönetimleri millet iradesinin reddine dayandığı için milliyetçilikle örtüşmez. Sekülerlik ayağında, yukarıda da belirtildiği gibi, bazı ırkçı hareketler dini örgütlerle eklemlenmiş durumdadır. Ama diğerleri seküler karakterdedir. Burada bence ayırıcı nokta dini kurumların örgütlenme yapısıdır. Yahudi dini, Sırp ve Yunan Ortodoksluğu ve Ermeni Gregoryenliği milli inanç sistemleridir. Öte yandan Katolik Kilisesi, milli değil küresel karaktere sahiptir. Bu yüzden Katolik ülkelerdeki ırkçılar Kilise’yle örtüşemezler.
Yirminci yüzyıl ırkçılığı milliyetçilikten sınıfsal olarak da farklı karakterdedir. Milliyetçilik üst sınıf ideolojisi iken, ırkçılık kırsal kesimin ve şehirli orta sınıfların ideolojisidir.
21‘İNCİ YÜZYILDA LÜMPEN PROLETARYA’NIN İDEOLOJİSİ: SAĞ POPÜLİZM
Son dönemde ortaya çıkan seçimli otoriter rejim veya illiberal demokrasi taraftarları olarak tanımlanan, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde küreselleşmeye olan tepkiyi yansıtan, popülist ekonomi politikaları ile birlikte yumuşatılmış ırkçı veya dinci ideolojileri savunan siyasi hareketler genel olarak sağ popülizm şemsiyesi altında toplanabilir. Özellikle gelişmiş Batı toplumlarında yabancı düşmanlığı ve İslamofobi’nin yükselmesiyle birlikte şehirlerin varoşlarında yaşayan, meslek sahibi olmayan ve şehirlileşememiş lümpen proletarya bu hareketlerin ana seçmen kaynağını oluşturur. Popülist sağ her şeyden önce bir düşman tanımlar: dış güçler, üst akıl, vatan haini elitler ve benzeri. Kitle psikolojisini kullanarak lümpen proletaryayı bu nefret söylemi ile bir araya getirir.
Sağ popülist hareketler milliyetçilikle iki noktada çelişir: Kapsayıcı değil dışlayıcıdır, özellikle okumuş ve beşeri sermaye sahibi vatandaşlar “elit” olarak damgalanır; cahil lümpen proletarya ise “halk irfanına” sahip olmakla övülür. Bu milliyetçilikle taban tabana zıttır. Öte yanda sağ popülist hareketler seküler değil ama hurafelerle ve orta çağ anlatılarıyla süslü popüler dini söylemleri seçim sloganı olarak kullanırlar. Sağ popülist hareketler görünüşte demokrat olmakla birlikte, seçimle gelmek dışında demokrasiyle pek uyumlu değildirler.
Bugün özellikle –cahil demeyim- yeterli bilgi sahibi olmayan sol kesim ırkçılığı ve sağ popülizmi milliyetçilikle karıştırmaktadır. Bu özellikle Türk solunda çok yaygındır. Türk milliyetçiliğini ekonomi politiğiyle Pazartesi anlatacağım.
MİLLİYETÇİLİK DOSYASI – III: TÜRKİYE'DE MİLLET İNŞASI SÜRECİ
YAYINLAMA: 15 Ocak 2023 - 23:25
Milliyetçilik dosyasının üçüncü yazısı… İlk yazıda milletin bir devletin vatandaşlarından oluştuğundan ve milliyetçiliğin de bütün bir milletin refah esenliğini arttırmak, adalet ve eşitlik içinde milli ekonomiyi büyütmek ve milli iradeye dayalı bir yönetimi savunmak olduğundan bahsetmiştim. İkinci yazıda milliyetçilik ile ırkçılık ve günümüzde yaygınlaşan sağ popülizm arasında ciddi farklar olduğunu söylemiş ve bunları örneklendirmiştim. Bu üç ideoloji sınıfsal açıdan farklı seçmen kitlelerine dayanmakta ve devletin idaresi hakkında savunduklarıyla farklılaşmaktaydı. Milliyetçilik üst sınıfların ve burjuvanın ideolojisi iken laiklik ve demokrasi ile birlikte var olmaktaydı. Irkçılık kırsal kesim ve şehirli alt sınıflara hitap ederken sağ popülizm lümpen proletaryanın oyuna dayanmaktaydı. Her ikisi de otoriter rejimlere taraftar olmakla birlikte, aynı zamanda dışlayıcı bir bakış açısına sahiptiler.
Bugün Türkiye’de millet inşa etme sürecini analiz edeceğim. Bu yazıda Türk milliyetçiliğinin kronolojik gelişimi veya önemli düşünürlerin bakış açılarını tartışmayacağım. Ana amacım Türk milliyetçiliği hakkında nasıl bir algı olduğu, Türk milliyetçiliğinin sınıfsal dayanakları ve bunun Türkiye’nin kapitalist gelişim sürecindeki dinamiklerle bağlantılarını incelemektir. Bunu yapabilmek için Türk milletinin siyasi inşa sürecine değinmek gerekmektedir.
TÜRKİYE’DE KAPİTALİST GELİŞİM VE MİLLETLEŞME SÜRECİ
Türkiye’nin sermaye birikim süreci çok gecikmiştir. 1850’de toprakta özel mülkiyetin kabulü ile birlikte başlayan ilkel birikim, Osmanlı döneminde köklü bir sanayi sermayesi birikimine dönüşememiştir. Bunun sonucunda Cumhuriyet kurulduğunda şehirli sanayi sermayesi ve burjuva kültürünün olmadığı, sermaye ve servetin çok cılız ölçülerde biriktiği bir toplumla karşı karşıya kalındı. Bahsettiğim cılız sermaye ise daha çok kasabalı tüccar ve eşrafın birikimiydi.
Türk milliyetçiliğinin Osmanlı’da ilk çıkışı Rumeli’nde ve İstanbul çevresinde olmuştur. Bu da doğaldır, çünkü Osmanlı’da sermaye birikiminin yoğunluklu olduğu ve modern şehir hayatına uyumlu bir burjuvazi benzeri zümrenin oluştuğu yer Rumeli ve İstanbul Çevresiydi. Rumeli’nde Manastır ve Selânik başlıca sermaye birikim merkezleriydi. Bu ilk dönem Türk milliyetçiliğini tetikleyen olgu yıkılan imparatorluktaki azınlıkların ırkçı ve şiddete dayalı milliyetçiliklerine verilen tepkiler ile Sultan Abdülhamit’in mutlakıyet rejimine muhalefetti. Osmanlı Devleti de, her devlet gibi, kendi vatandaşlarını resmî millet tanımı etrafında birleştirmeye çalışmaktaydı: Osmanlıcılık ideolojisi buradan doğdu. Fakat azınlıklar arasında yükselen ırkçılığa karşı Osmanlıcılık bir ilaç olmadı. Jön Türkler ve daha sonra İttihat ve Terakki’nin benimsediği milliyetçilik bu yüzden Osmanlıcılık gibi imparatorluk vatandaşlığı temelinde değil, Türk kültürü temelinde bir milliyetçiliğin savunusuna dönüştü. Bu milliyetçiliğe Orta Asya ve Rusya Türklerinin arasında yayılan (bütün devletsiz toplumlarda olduğu gibi) etnisiteye dayalı ve bütün Türklerin birleşmesini amaçlayan Turancılık da dâhil edildi. Yerleşik bir burjuvazinin ve sağlam bir sanayi birikiminin olmadığı, sürekli savaş halinde bulunan ve çözülme aşamasındaki bir devlette, doğal olarak, milliyetçiliğin başlıca taşıyıcısı asker ve sivil bürokrasi olmuştu.
Cumhuriyet kurulduğunda, Atatürk ve arkadaşlarının elinde Osmanlı’dan kalma bir aydın sınıfı, kasabalı eşrafın elinde cılız bir sermaye birikimi ve milli kimliği olmayan bir halk vardı. Ancak bu halkın 93 Harbi, Balkan Harbi, Çanakkale Muharebesi ve İstiklâl Harbi gibi ortak hatıraları vardı. Koca imparatorluktan 1876’dan 1918’e kadar 40 yılı aşan bir süre içinde insanlar Anadolu’ya göç etmişler ve ortak bir savaşla bağımsızlıklarını koruyabilmişlerdi. Bir milletin “millet aidiyetinin” oluşabilmesi için ortak değerler kadar ortak acıların da olması gerekir. Cumhuriyet’in kuruluşunda bu savaşların hatırası ortak acıları oluştururken ortak değerlerin en önemlisi ise İslâm Dini’ydi. Her ne kadar, bu İslam anlayışı, tarım toplumunun gelenekleri ve taşra tutuculuğunu içerse de, ortak değerler silsilesinin en önemli unsuruydu. Atatürk ve silâh arkadaşlarının elinde, bu anlamda, İslam’ın kapalı ve tutucu bir yorumu etrafında birleşen, çoğu köylerde yerleşik, savaşların ortak acısı ve Büyük Zaferin gururuyla birleşmiş, çoğunluk itibariyle Türkçe konuşan bir halk vardı. Buradan bir millet inşa edilecekti. Ancak önemli bir eksiklik vardı: Bu toplum kapitalist öncesi, yetersiz sermaye birikimi olan ve burjuvazisi olmayan bir toplumdu. Millet nasıl inşa edilecekti?
Batı’da önce sermaye birikimi ve burjuva sınıfının yükselişi, buna bağlı olarak merkezi milli devletlerin kurulması ve sonunda bu milli devletlerin millet inşa süreçleri yaşanmıştı. Bu da, kabaca, 1600-1900 arası 300 senelik bir hikâyeydi. Atatürk ve arkadaşlarının sorunu tam da buradaydı: Hem hızlı sanayileşme ve şehirlileşme sağlanacak hem de millet içinden burjuva sınıfı oluşturulup bir millet inşa edilecekti. Atatürk’ün savunduğu milliyetçilik ancak bugün, aradan yüz yıl geçtikten sonra, insanların anlayabildiği bir milliyetçilikti: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından oluşan, milli iradeye dayalı bir yönetimi, laikliği ve bağımsızlığı savunan bir milliyetçilik. Bu anlamda Atatürk’ün düşüncesindeki milliyetçilik, tam da teorinin söylediği, demokrat, laik ve vatandaşlığa dayalı bir milliyetçilikti. Ama belli bir tarihsel gelişim sürecinde kendiliğinden oluşması gereken millet kavramı ve milliyetçilik düşüncesi sermaye birikimi ile eş anlı yapılmak durumundaydı.
Atatürk devrimleri, özü itibariyle, modern bir devleti ve buna dayalı modern bir milleti inşa etme gayesi gütmekteydi. Bunu biraz da cebren yapmak durumundaydı. Ancak tarım toplumunun ekonomi politiği ve kapalı kasaba tutuculuğunun hâkim olduğu bir toplumda, gerekli sanayi üretimi ve sermaye birikimi olmadan, şehirli ve sanayileşmiş bir toplumun yaşam tarzı ve tüketim kalıplarını zorla dayatırsanız bir kültür şokuna da yol açarsınız. Bugün sağ ve milliyetçi partilerin seçmen kitlesini oluşturan insanlar, aslında Cumhuriyet döneminde başlatılan millet inşa etme sürecine, özellikle kendi İslâm anlayış ve yorumlarına ters gelen Atatürk İnkılaplarına, karşı tepkili olan kitlelerin mirasçılarıdır. Bu kitlelerde milliyetçilik ve muhafazakârlık kasaba tutuculuğu ile harmanlamış bir dindarlık, büyük ölçüde abartılmış bir Osmanlı dönemi nostaljisi içerir. Halbuki Osmanlı dönemi sonunda, bugün kendini Türk milliyetçisi ilan eden kitlelerin dedeleri kendilerini Türk olarak tanımlamamaktaydılar. Müslüman olsun Hristiyan olsun bütün azınlıklar kendi etnik aidiyetlerinin bilincindeyken, İmparatorluğun asli unsuru denilen Türkler – bir avuç aydın dışında- kendilerini Müslüman olarak tanımlamakta, en fazla bağlı oldukları aşiretleri veya tarikatları söylemekteydiler. Cumhuriyet yüz yıl içerisinde bir Türklük bilinci yaratmıştır.
İslam öncesi Türk uygarlığına dair bilgimiz Cumhuriyet’le birlikte yerleşmiştir. Anadolu’nun kadim uygarlıkları ve onların bize mirası hakkında bilgimiz Cumhuriyet döneminde gelişmiştir. İslâm’ın temel kaynaklarına vatandaşın serbestçe ulaşması, İslâm uygarlığının temel kültür eserlerine sıradan vatandaşın kendi dilinde okuyabilmesi yine Cumhuriyet sayesinde olmuştur. Hatta iddia ederim ki, Osmanlı tarihinin bilimsel yöntemle incelenmesi, arşivlerin tetkik edilmesi, Yunus Emre’den Hacı Bektaş’a, Ahi Evran’dan Hacı Bayram’a bütün manevi şahsiyetlerin hayatlarına dair bilimsel bilgi yine Cumhuriyet’le mümkün olmuştur. Kayıtlar ortadadır, Osmanlı döneminde Osmanlı tarihi ile ilgili ne kadar çalışma vardır, Cumhuriyet döneminde ne kadar vardır? Yani, söyleyeceğim o ki, bize Türk milleti kimliğini veren, bizi Türk uygarlığının geçmişine dair temel bilgilere ulaştıran Cumhuriyet’tir. Bu anlamda bir millet inşasında Cumhuriyet başarılı olmuştur.
Pekiyi neden Türk sağı -genel olarak- Atatürk Devrimlerine mesafelidir? Yukarıda anlattığım gibi, bir Türk milleti inşası ve buna bağlı olarak bir Türk milliyetçiliği ideolojisi oluşması için yapılan bu devrimler, dayattığı modern yaşam tarzı ve hurafelere dayalı kapalı bir İslam anlayışını reddetmesi sebebiyle toplumun geniş bir kesiminde tepkiyle karşılanmıştır. Çünkü sanayileşme ve şehirlileşme süreci tamamlanmadan yapılan yaşam tarzında bu cebri değişime yönelik devrimler, kapalı kasaba tutuculuğundan sıyrılamamış bu kesimlerin yabancılaşmasına yol açmıştır.
Özal’dan bu yana Cumhuriyet hükümetleri, her ne kadar akademisyenler –ben de dâhil- tarafından sert bir dille eleştirilseler de, sisteme muhalif bu toplulukların Cumhuriyet ideolojisine eklemlenmesine katkıda bulunmuşlardır. Özellikle Erdoğan dönemi, çevrede olup siyasi merkezden uzak kalmış muhafazakâr sağ eğilimli kitleleri sisteme entegre etmiştir. Geçen yazıda bahsettiğim gibi, millet inşası süreci, milleti oluşturan halkın temel değerleri ile çelişmeyen ortak değerlere dayanmalıdır. Atatürk Devrimleri zorunluydu, yapılmasa Türkiye’de ne Türk kimliği ne de Türklük bilinci yerleşebilirdi. Cumhuriyet hükümetleri, zaman içinde bu kesimler ile Devletin kurucu ideolojisini, temel millet tanımını bir araya getirebilmişlerdir. Bugün halâ daha kapalı kasaba tutuculuğuna dayalı, arkaik bir İslâm yorumunu savunan kitleler bulunmaktadır. Önümüzdeki yirmi yılın en önemli problemlerinden biri, bu grupların sisteme entegre edilerek Cumhuriyet’in değerleri ile barıştırılması süreci olacaktır.
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ
YAYINLAMA: 20 Ocak 2023 - 23:40
Milliyetçilik dosyası adı altında üç yazı yazdım. Bunlarda milliyetçiliğin ve milletin tanımlarını verdim. Milliyetçilik, ırkçılık ve sağ popülizm arasındaki farkları anlattım. En sonunda da Türkiye’de millet inşa sürecinden bahsettim. Bugün Türk milliyetçiliğinin ekonomi politiğini yazacağım. Ekonomi politik veya eski tabirle siyasi iktisat, iktisadi ve siyasi olayları geri besleme ilişkisi içinde ele alan bir iktisadi yöntemdir. Geri besleme ilişkisi derken birden fazla değişkenin birbirini eş anlı olarak etkilediği süreçler kastedilir. Bugün egemen iktisat anlayışı iktisat bilimini fizik ve kimya gibi siyasive toplumsal olaylardan bağımsız bir doğa bilimi olarak görme eğilimindedir. Halbuki iktisat insan birey ve toplumlarının davranışlarını sebep ve sonuç ilişkisi ile inleyen sosyal bilimdir. İnsan toplumlarının davranışını ise sadece faiz ve dövizle, borsa endeksi ve cari açıkla açıklayamazsınız. İnsanların birey ve toplum olarak siyasi bakış açılarından, tarihi ve kültürel mirastan, coğrafya ve iklimden etkilenmediğini söylemek hiç mümkün değildir. Zaten iktisadın ilk babaları olan Klasikler, iktisat bilimini “ekonomi politik” olarak adlandırırlardı.
Bugün Türk milliyetçiliği gibi gayet kırılganlıklar ve duyarlılıklar içeren bir alana temas edeceğim. Daha önceki üç yazımda anlattığım millet ve milliyetçilikle ilgili tanım ve temel kavramları referans alacağım Bu temel kavramlardan yola çıkarak Türk milliyetçiliğinde yaşanan anomalileri tespit etmeye çalışacağım. Bunu yaparken de, iktisadi olguların siyasi sonuçlarına değineceğim.
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN GENEL HATLARI
İlk dönemde Osmanlı’daki Jön Türkler’den, İttihat ve Terakki’ye, oradan Kuva-yı Milliye Hareketi ve CHP’ye, en nihayet Türkiye’nin çok partili hayatındaki merkez sağ partiler ve MHP’ye kadar Türk milliyetçiliğinin bazı ortak unsurları vardır. Her şeyden önce Türk milliyetçiliği kapsayıcıdır, dışlayıcı ve ayırımcı değildir. İkincisi Türk milliyetçiliği devlet merkezlidir, yani ana gayesi milletin hâkimiyeti değil devletin hâkimiyetidir. Üçüncüsü farklı gruplarda farklı ölçüde olsa da bağımsızlıktan yanadır. Dördüncüsü yine farklı milliyetçi gruplarda farklı tonlarda vurgulansa da laiklikten yanadır.
Türk milliyetçiliğinin kapsayıcılığı ile kastettiğim Osmanlı Dönemi’nde Osmanlı vatandaşlarını, Cumhuriyet Döneminde de Cumhuriyet vatandaşlarını tek bir millet olarak tanımlamaktır. Bu da teorideki modern milliyetçilik tanımı ile uyumludur. Özellikle Cumhuriyet Dönemi’nde vatandaşların ortak kimliği Türk olarak tanımlanmıştır. Bunun da çok temel bir sebebi vardır: imparatorluk bakiyesi halkların içinde etnik çoğunluk Oğuz Türkleri’ndedir. Bütün vatandaşların farklı anadillere sahip olsalar da, aralarında ortak lisanları Türkçe’dir. Bugün Cumhuriyetin vatandaşlarına verdiği bu “Türk” kimliği etnik azınlık ırkçıları tarafından eleştirilmektedir. Türk milliyetçileri hangi etnik köken ve dinden olursa olsun bütün vatandaşları “Türk milletinin” ayrılmaz bir unsuru kabul eder. Eğer Cumhuriyet kurulurken ırkçı bir bakış olsaydı ülkenin adı Türkiye değil, Oğuzeli olurdu. Çünkü Türkiye Türkleri etnik ve dilbilimsel olarak Oğuz Kavmine mensuptur. Bugün Türk milleti kavramına karşı çıkanlar ve halkalara kolektif haklar verilmesini savunanlar kendilerini siyasi vatandaşlık ile değil mensup oldukları ırk ile tanımlayanlardır. Haliyle bunlara en hafif tabirle ırkçı dememiz yanlış olmaz. Farklı etnik gruplara kolektif haklar vermek bir milli devletin kabul edemeyeceği bir şeydir. Çünkü bu milli iradeyi parçalayacağı gibi, aynı zamanda, milletin ırk ve/veya mezhep temelli tanımlanmasına yol açar. Bunun doğal sonucu çoğunluk olan Türklerde ırkçı siyasi hareketlerin kuvvetlenmesidir. Bunu hiç birimiz istemeyiz.
Türk milliyetçiliği milletin hâkimiyetinden çok devletin hâkimiyetini önemser. Bu teorideki modern milliyetçilik ile uyumlu değildir. Çünkü milliyetçi düşüncenin ilk çıkışı devlete egemen olan ideolojinin savunusu değil ama milletin haklarının devlete karşı savunusudur. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan milliyetçilik milleti asil, devletin yöneticilerini vekil olarak kabul eder. Öte yandan Türkiye’deki milliyetçiliğin genel bakış açısı devlet ve milleti bir bütün olarak düşünmek ve devletin bekasını her şeyin önüne koymak şeklinde oluşmuştur. Bu Osmanlı’dan gelen “devlet-i ebed müddet / sonsuza dek yaşayacak devlet” kavramının devamı niteliğindedir. Yine Osmanlı’dan gelen “devlete taabbüt derecesinde itaat / devlete ibadet eder gibi boyun eğmek” tanımı, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi makbul vatandaşın tanımı olmuştur. Hâlbuki modern milliyetçilik devleti milletin hizmetinde ve millete hesap veren bir mekanizma olarak tanımlar.
Milliyetçilerin hiçbiri dini değerlere saygısızlık edilmesi ve kör bir ateizm taraftarı değildir. Ancak meşruiyetini dinden alan yönetici sınıflara, teokrasiye de karşıdır. Çünkü ülke milli iradeyle yönetilmelidir. Türkiye’de milliyetçilerin bir kısmı Osmanlı nostaljisiyle milliyetçiliklerini İslamcılıkla mezcetmişlerdir. Onlara göre Türkler İslâm’ın kılıcı ve “ilâ-yı kelimetüllahın / Allah ınDinini dünyaya yaymanın” birer neferidir. Ancak ne Osmanlı’ların böyle bir iddiası (konjonktürelolarak verilen bazı fetvalar dışında) vardır ne de Osmanlı Devleti bir teokrasidir. Bunlar Türk – İslam sentezcilerdir. Bazı milliyetçiler de, bu sefer Atatürk nostaljisiyle, Türk milletinin geri kalma sebebinin İslâm olduğunu bundan kurtulmak gerektiğini, bütün vatandaşlara “lâ dini / din dışı” bir hayatın dayatılmasını önermektedirler. Bunlar çok katı laiklik taraftarı olup kendilerini ulusalcı olarak tanımlarlar. Ancak ne Atatürk lâ-dini bir hayat taraftarı idi, ne de dini toptan ortadan kaldırmaya eğilimliydi. Öyle olsaydı Ku’an-ı Kerim’in meal ve tefsirini yaptırıp halka dağıtmaz, Kütüb-i Sitte’yiterc üme ettirmez, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmazdı. Atatürk tarikat yapılanmalarına karşıydı ve bütün eylemleri tarikatlara karşı olmuştur. Bunun dışında CHP gibi merkez sola oy veren ve DP – AP – ANAP ve şimdi de AK Parti çizgisinde oy veren geniş milliyetçi çoğunluk dine karşı değildir ama laiklik taraftarı ve teokrasi karşıtıdır. Bugün neredeyse yok denecek kadar küçük bir azınlık olan Türk ırkçıları da çoğunlukla laik bir bakış açısına sahiptir.
BURJUVAZİ OLMADAN OLUŞAN MİLLİYETÇİLİK: KASABA MİLLİYETÇİLİĞİ
Osmanlı toplumu aristokrasisi olmayan bir toplumdu. Çünkü Osmanlı yönetimi kendilerinden başka yerel soyluları ve Türk Beylerini tasfiye etmiş, devşirme bürokrasiye dayanan askeri bir monarşiydi. Yine sanayileşemediği ve şehirlileşemediği için de bir burjuvazisi yoktu. Batı toplumlarında sağ aristokrasi ve kiliseden yana olan tutucularla burjuvaziye dayanan milliyetçilerden oluşur. Bizde ne aristokrasi vardır ne de burjuvazi! Bu yüzden sağ milliyetçiliğin ister istemez dayandığı kitleler kasabalı kökenli eşraf, toprak ağaları ve köylülerdi. Bu toplum kesimlerine dayanan milliyetçiler çoğunlukla merkez sağ siyasi partilerin seçmeni haline geldiler. Daha küçük bir kısmı zaman içinde kasaba tutuculuğunun ve tarikat yapılarının temsilcisi siyasi İslamcılara yöneldiler.
Sol milliyetçilerin ya da kendilerine verdikleri adla “ulusalcıların” dayandığı ise bir sınıftan ziyade bir zümreydi: bürokrasi… Özellikle tek parti yönetiminde başta Ankara ve İstanbul olmak üzere şehirde yerleşmiş devlet memurları, Osmanlı’dan miras kalan asker ve sivil bürokrasi, akademisyenler devlet mekanizmasının bizatihi uygulayıcısı oldukları ve kendilerine göre belli imtiyazlara sahip oldukları için tek parti devletinin yılmaz savunucusuydular. Bunlar zaman içinde CHP ve diğer sol partilerin seçmen kitlesini oluşturdular. Bunlar gerçek anlamda burjuvazi sayılmazdı, ama yaşam tarzıyla Avrupa burjuvazisine özenen, o günkü tabirle “asrî / çağdaş” yaşam tarzına öykünen ama ne sermaye sahibi olan ne de üretime doğrudan katkı yapan kimselerdi.
Bugün Türkiye siyasetinde sahnelenen Karagöz Hacivat oyunu, burjuvaziye dayanmayan bu iki milliyetçiliğin kapışmasından ibarettir. Bunlara sosyalist siyaseti yedeğine almış Kürt ırkçılarını da ekleyince tiyatronun oyuncu kadrosu tamamlanmaktadır. Herkese iyi seyirler
SEÇİME GİDERKEN KÜRT MESELESİ – MİLLİ DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?
YAYINLAMA: 27 Ocak 2023 - 23:40
Türkiye ne zaman seçime gidecek olsa HDP’nin ve onun yedeğindeki bir kısım liberal-solcu ve endişeli muhafazakâr aydınlatılmışların “yerel yönetimlere özerklik”, “halkların kolektif hakları”, “özyönetim” ve benzeri kavramları kullanarak “ulus devletin veya milli devletin miadını doldurduğu, çağdaş demokrasilerde başında “milli” sıfatı bulunan bütün kavramların faşizmi çağrıştırdığı” görüşlerini savunduğunu görürüz. Onlara göre Türkiyeli demek yerine Türk demek faşizmdir, Türkçe edebiyat yerine Türk edebiyatı demek ırkçılıktır ama mahalli etnik kökenleri saymak çağdaş demokrasinin gereğidir. Bu arkadaşlar Peştun kökenli Taliban’ın Afganistan’da Türk soykırımı yaptığını görmezden gelir, CIA destekli uyuşturucu kaçakçısı PKK’nın Arap ve Türkleri Irak ve Suriye’nin kuzeyinden göç ettirmesini demokrasinin gereği sayar ama kendi topraklarını eşkıyaya karşı koruyan Türk Ordusu’nu soykırımla itham ederler. Bu arkadaşların ve küresel ortaklarının repertuarlarına kattıkları son kavram da “eşcinsellere özgürlük” olmuştur. Hiç şüpheniz olmasın, bu arkadaşların fikrî dedeleri İtilaf ve Hürriyet Fırkası’nın kodamanları Said Molla, Damat Ferit ve Ali Kemal gibi sergerdelerdir. Bazı liberal-sol aydınlatılmışlar da kendilerine mürşit olarak babası, kardeşi ve kendisi İngiliz ajanı olan Prens Sabahattin’i kabul ederler. İslamcı, liberal, liberal-sol, özgürlükçü demokrat ve kendilerini nasıl tarif ederlerse etsinler bütün bu gürûhu birleştiren ortak düşman Atatürk, Cumhuriyet ve Türk Milleti’dir.
Bugün, yukarıda saydığım İtilafçı artığı gürûhun temelde savunduğu “yerel yönetimlere özerklik” ve “halkların kolektif hakları” kavramlarının iktisadi analizini yapacağım. Aslında bütün bunların arkasında ilk önce Türkiye’de iki milletli bir yapı ve federal yönetim ve arkasından da diğer ülkelerden koparılan parçalarla bağımsız bir Kürdistan kurma ideali vardır. Hiç şüpheniz olmasın, bu plan, okyanus ötesindeki emperyalist güç ABD ve hempalarının planıdır. Yine hiç şüpheniz olmasın bu plan, Osmanlı yıkılırken uygulamaya konulan Sırp, Ermeni, Yunan ve Arap isyanlarıyla aynı köklere sahiptir.
Bu yazıda şu sorulara cevap vereceğim: “Türkiye’nin kalkınma problemleri yerel yönetimlere özerklikle çözülebilir mi?” “Milli devlet olarak Cumhuriyet Kürt vatandaşlarımızı sömürmekte midir?” Başlayalım.
YEREL YÖNETİMLERE ÖZERKLİKLE KALKINMA HEDEFLERİ UYUMLU MU?
Bütün dünyada ayrılıkçı ve ırkçı hareketler gözlemlenmektedir. Örnek olarak Kanada’nın en zengin eyaleti Quebec, İspanya’nın en zengin özerk bölgesi Katalonya, İtalya’nın sanayi devlerinin bulunduğu kuzey bölgesi, Kuzey Buz Denizindeki petrol yataklarına tek başına sahip olmak isteyen İskoçya ve benzeri… Ancak dünyada ayrılıkçı hareketlerin en fakir bölgelerde çıktığına dair bir örnek yoktur, en azından ben bilmiyorum. Ancak Türkiye Cumhuriyet’in başından, hatta Osmanlı’nın son döneminden bu yana, belli aralıklarla ülkenin en fakir bölgesi Kürt isyanlarına sahne olmaktadır. İlk dönemlerde bu isyanlar milli bir kimlik taşımamaktaydı; Şeyh Sait gibi tarikat şeyhleri veya Seyit Rıza gibi eşkıyalaşmış feodal beylerin liderliğinde gerçekleşmişlerdi. Hepsinin arkasında başta Britanya olmak üzere emperyalist Batı’nın desteği bulunmaktaydı. 1960 sonrasında Kürt ırkçılığı marjinal sol terör örgütleri içinde filizlenmeye başladı. Bu pek rastlanmayan etnik ırkçı ve sosyalist koalisyonu Lenin’in “halkların kendi kaderini tayin ilkesini” esas almaktaydı. Zaman içinde bugün PKK olarak bildiğimiz hareket diğer Kürt örgütlerini tasfiye etti ve zaman içinde şehirlerde azınlık olan Türk solunu da yedeğine aldı.
Bugün HDP ve çevresinde öbeklenen sol hareketlerin temel görüşlerinden birisi “Güney Doğu bölgesinin Cumhuriyet tarafından bilerek fakir bırakıldığı, buraların Türkler tarafından sömürüldüğü bu yüzden ekonomik kaynakların ve idari yetkilerin Merkezi Yönetimden özerk yerel yönetimlere aktarılması gerektiğidir.” Yani şunu demektedirler: Güney Doğu illerinde polis, jandarma, eğitim kurumları, hastaneler, dini kurumlar ve madenler Belediyelerin yönetimine bırakılsın. Bunlar üzerinde Ankara’nın hiçbir belirleyici gücü olmasın. Bu yapının sürekliliği için de bölgeden vergi toplama yetkisini Belediyelere devri önerilmektedir. İkinci olarak da, Türk milleti tanımının yanlış olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtler ve Türkler’den oluşan iki egemen halkının olduğunu, resmi dilin hem Türkçe hem de Kürtçe olması gerektiğini savunmaktadırlar. Kendileri söylemeseler de, bir adım sonrası bağımsızlık talebidir.
İktisadi olarak bu öneriler şu anlama gelmektedir: Ortak para kullanılacak, ama Türkiye özerk idari yapılara bölünecek. İstanbul’un vergisi İstanbul’a, Bursa’nın vergisi Bursa’ya, Trabzon’un vergisi Trabzon’a ve Diyarbakır’ın vergisi Diyarbakır’a harcanacaktır. Aslında bu görüşleri savunması gerekenler ilk önce Marmara Bölgesi’nde oturan Türklerdir. Türkiye’nin GSMH’sinin yüzde 60’ı üç ilde üretilmektedir: İstanbul, Bursa ve Kocaeli. Eğer bir Marmara Cumhuriyeti kurulsa üç yıla kalmaz AB üyesi olabilir. Kişi başı geliri 20 bin doların çok üstüne çıkar. Öte yandan, ülkede tek para kullanılacak ve faizler de bu para cinsinden olacaktır. Uzun dönemde reel faizler ülkedeki ortalama sermaye verimliliğine yakınsar. Örneğin, ülkede faiz yüzde 10 iken, sermayenin getirisi İstanbul’da yüzde 20 ama Hakkari’de yüzde 5 olacaktır. Bu yüzden ülkenin geri kalanındaki sermaye de Marmara bölgesine akacaktır. Sonuçta bölgeler arası gelişmişlik farkı daha da artacak, zengin bölgeler daha zenginleşirken fakir bölgeler daha fakirleşecektir. Güneydoğu Bölgemizdeki, Karadeniz Bölgemizdeki belediyeler de ahaliden topladıkları vergiyle hem asayişi sağlayacak, hem eğitim ve sağlık hizmetlerini verecekler hem de bölgenin kalkınmasını finanse edeceklerdir. Ölme eşeğim, ölme.
Açıkçası kimse ahaliyi düşünmemektedir. Polis ve jandarma PKK militanları ile doldurulacak, Cemil Bayık ve hempaları Doğu’ya paşa olacak, uyuşturucu, insan ve silâh ticareti tam gaz yerel yönetimler üzerinden akacaktır. Bunun ötesinde KCK yapılanmasının totaliter ve baskıcı rejimi altında “özgürleştirilen” Kürt kardeşlerimiz “Yandım Allah!” diyeceklerdir. Böyle kalkınma falan olmaz.
CUMHURİYET KÜRT KARDEŞLERİMİZİ SÖMÜRMEKTE MİDİR?
İstanbul’da, Bursa’da, Kocaeli ve İzmir’de toplanan vergi gelirinin ancak yüzde 20’si bu illere harcanmaktadır. Geri kalanı diğer vilayetlerdeki harcamaları finanse etmek için kullanılmaktadır. En fakir illerde ise bu oran tersinedir. Yapılan harcamaların en fazla yüzde 30’u oradan toplanan vergiyle karşılanabilir. Yani milli devlet zenginden alıp fakire vermektedir. Bunu her zaman doğru araç ve yöntemle yapmayabilir ancak kalkınma farklarının giderilmesi için milli ve üniter devlet şarttır. Tabiri caizse, milli devlete esas karşı çıkması gereken Marmara ve Ege bölgelerindeki vatandaşlardır.
Türkiye Cumhuriyeti, sosyal, laik ve üniter bir devlettir. Bu devletin eşitliği ve özgürlüğü arttırabilmesi için insan hakları ve bireysel özgürlükleri güçlendirmesi, gelir ve servet farklarını giderecek adil bir vergi yapısının kurulması ve planlı bir ekonomiyi kamucu bir anlayışla tekrara hayata geçirmesi gerekir. Eğer devletimizi parçalayıp küresel çetelere peşkeş çekersek, kalkınmayı ve refahı bırakın bir yana, kimliğimizi, namusumuzu ve şerefimizi de kaybederiz.
SEÇİME GİDERKEN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ MESELESİ- PARTİCİLİK Mİ, MİLLET ŞUURU MU?
YAYINLAMA: 29 Ocak 2023 - 23:25
Geçen yazıda Türkiye’deki ayrılıkçı Kürt siyasetiyle bunlara destek veren bir avuç liberal solcunun düşüncelerinin iktisadi rasyonele sığmadığını, eğer hayata geçirilirse en çok Güneydoğu bölgemizdeki insanlarımızı mağdur edeceğini söylemiştim. Bugün ise karşı cenaha dair yazacağım: Türk milliyetçiliği…
Türk milliyetçiliği başlangıcında Türkler’in Osmanlı İmparatorluğundaki egemen unsur olmasına rağmen İmparatorluk bünyesindeki azınlık kavimlerin ayrılıkçı milliyetçiliklerine tepki olarak yükselmişti. Özünde de devleti ayakta tutma gayesi ile devlet merkezli ve modernleşmeci bir milliyetçilikti. Buna Rusya’dan gelen Türklerin daha ırk temelli milliyetçilikleri de eklenmişti. Ancak Cumhuriyet Dönem Türk milliyetçiliği bu köklerden kopmuştur.
Cumhuriyet kuruluşunda milliyetçiliği temel ideoloji olarak kabul etmiştir. Bu milliyetçilik teoride tanımlanmış ve Batı tarihindeki öncüllerinin gelişme dinamiklerine de uyan bir milliyetçilikti. İlk Türk milliyetçilileri gibi modernleşmeci bir ideolojiyi savunurken milletin tanımı olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını esas almıştı. İttihatçıların bir kısmının kabul ettiği Türk soylu kavimlerin birliği temelli Turancılık reddedildiği gibi, Osmanlı dönemindeki dini mensubiyet temelli millet anlayışı da reddedilmişti. Vatandaşlardan oluşan ve ortak kaygı ve zaferlerle pekişen bir millet tanımı elbette ki modern sanayi toplumunda yükselen milliyetçilik anlayışıydı. Ancak bunun için sanayileşmiş, şehirlileşmiş bir toplum ve mesleki aidiyeti olan ve vatandaşlık bilincine sahip bireylere ihtiyaç vardı. Ne yazık ki, Cumhuriyetin kuruluşundan 1990’lara kadar gelen süreçteki Türk toplumu bu hasletleri ancak yavaş yavaş ve kısmen geliştirebilmişti. Bu yüzden Cumhuriyet Devrimlerinin yol açtığı sert yaşam tarzı değişimi toplumun köy ve kasabalarda yerleşik önemli bir çoğunluğunun tepkisini çekmekteydi. Cumhuriyet yönetimleri dini sembol ve sloganlarla siyaset yapmayı kesin bir şekilde yasakladığı için Cumhuriyet Dönemi’nde kasabalı muhafazakâr kesimler, tarikat mensupları, eski Padişahçılar, İtilâf ve Terakki Partisi artıkları ve CHP’li olamayan İttihatçılar milliyetçi ismi altında siyaset yapmaya başladılar. Bu çorbadan Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka ve nihayet Demokrat Parti doğdu. Bu parti mensuplarına göre kendileri milliyetçi idi ama CHP değildi! Aslında kitabi olarak CHP’nin milliyetçiliği gerçek milliyetçiliğe daha yakındı: Vatandaşlık bilincine dayalı bir millet tanımı ve laik devlet ilkesi. Bu arkadaşlar ise, aslında, milliyetçilik adı altında, Atatürk Devrimlerine düşmanlık yapmakta, kasaba ve köylerdeki yarı feodal ağa, aşiret reisi ve eşrafın temsilcisi durumundaydılar. Bugünkü milliyetçiliğin ilk mayası budur. İkinci mayalama işlemi ise NATO’ya girişimizle başladı.
İki kutuplu dünyanın ekonomi politiğinde ya ABD’nin başı çektiği “hür, liberal ve demokrat olduğu iddia” edilen NATO blokunda yer almanız ya da Rusya’nın başı çektiği “bağımsız, sosyalist halk demokrasileri olduğu iddia edilen” Varşova Paktı’na dâhil olmanız gerekmekteydi. Bağımsız kalabilen bir avuç ülke de bağlantısızlar hareketini kurmuştu. Bizim çok fazla bir seçeneğimiz yoktu. İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmış olmamız, hem Almanlara hem de Müttefiklere yakın olmamız, Rusya’nın müstebit diktatörü Stalin’in öfkelendirmişti. Bizden Boğazlar’da üs ile Kars, Ardahan ve Erzurum’u istiyordu. O günkü şartlarda Rusya’ya karşı koyacak bir gücümüz yoktu. Bu sebeple İsmet İnönü’nün başlattığı çok partili hayat ve arkasından Menderes’in Kore Harbine ABD yanında katılmasından sonra NATO’ya kabul edildik. ABD yetkilileri için Türkiye’deki kendilerine milliyetçi diyen kasabalı sağcı kitleler çok güzel bir malzeme teşkil etmekteydi. Öncelikle Rusya ile savaş ve mağlubiyetle dolu bir tarih, hâlâ silinmemiş 93 Harbi anıları, üstüne Stalin’in küstâh talebi bu kitleleri doğal olarak ABD’ye daha yakın hale getiriyordu. Komünizmle mücadele dernekleri, bu yüzden, en elverişli adaylar olarak tarikatçıları, eski ittihatçıları, taşralı garibanları görmekteydiler. Düşünsenize gayet modern ve Batıcı Ahmet Emin Yalman, kafası her daim karışık Peyami Safa, İslamcılığın ve Milliyetçiliğin kirvesi Necip Fazıl ve vatan haini Fethullah bu isim altında bir araya gelebilmekteydiler. Zaman içinde dini ve milli hislerle yoğrulmuş bir komünizm düşmanlığı Türk milliyetçiliğinin ikinci mayası olmuştu.
Bu konjonktürde ve tam da NATO’nun tercih edeceği ilkelerle MHP Türk milliyetçilerinin partisi olarak ortaya çıktı. Artık Ziya Gökalp yoktu, Yusuf Akçura yoktu, Gaspıralı İsmail ve Ömer Seyfettin yoktu ama Necip Fazıl vardı, çeşitli tarikatlar ve NATO eğitimli subaylar vardı. Bu maya öyle bir tuttu ki, artık Türk milliyetçisi olmak demek MHP’li olmak demekti, Türk milletinin refahı, eğitim düzeyi ve modernleşmesi hedeflerinden çok Türk Devleti’nin bekası ve yıkılmaması hedefleri önemi öne çıkmaktaydı. Kendilerini de Ülkü Ocakları’ndan mülhem “ülkücü” olarak tanımlamaya başladılar. Hiç şüphesiz, MHP ve Ülkü Ocakları bağımsız ve müreffeh bir Türkiye’den yanaydı ama öncelikli hedef Türk Devletinin bekası ve içerideki “vatan hainlerine” karşı savunulmasıydı. Vatan hainleri ise genel tabirle solcular, özel tabirle komünistlerdi. Sokaktaki ülkücülere göre MHP’li olmayan Türk milliyetçisi sayılmamaktaydı. Bu durum o kadar ileriye gitti ki, milliyetçiliğinden hiç şüphe duyulmayacak Ecevit bile “komünist” ve “Türk düşmanı” olarak görülmekteydi. ABD’liler bununla yetindiler mi? Hayır… Öbür tarafta yine taşra kökenli ve vatanın bağımsızlığını savunan solcu gençleri de örgütlediler. Onlara göre de ülkücüler “Amerikan uşağı” ve emperyalizm işbirlikçisi idi. Bu iki kesim 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nın cezalandırılması mâhiyetinde 6 yıl boyunca birbirine düşürüldü. Taşralı köylü çocukları ABD ve onun güdümündeki Türk istihbaratı tarafından yönlendirilerek birbirine kırdırıldı. Sonunda ABD’nin gerçek oyuncusu, NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü, TSK 12 Eylül 1980’de oyuna bir son verdi. “Bizim çocuklar kazanmıştı.”
1980’li yıllar ANAP yönetimlerinde 1970’lerin düşman kardeşleri bir araya geldiler. Solcuların bir kısmı kendilerini liberal olarak –ki biz onları liboş olarak biliyoruz- tanımlarken, milliyetçiler de serbest piyasa ekonomisi taraftarı muhafazakârlar olmuşlardı. Devir para kazanma dönemiydi. Devlete ait kurumların özelleştirilmesine kimse ses çıkarmadı, ne de olsa komünizme karşıydık! Sol kökenli liboşlar da emperyalist güç merkezlerinde oryantasyona tâbi tutulduktan sonra liberal aydın olarak hem para hem de güç kazanmışlardı. Ne geleneksel değerler ne de Cumhuriyet’in kurmaya çalıştığı vatandaşlık bilinci ve erdemlerine uymayan ahlâksızlık genel durum halini aldı. Hayali ihracatlar, vurgun ve yolsuzluk dosyaları ve kolay kazanılan servetler…
1990’da soğuk savaşın bitmesi ve komünizmin çökmesi ile birlikte MHP’ye ve MHP’lilere gerek kalmamıştı ki… PKK terörü patladı. Artık bir kısmı Merkez sağ partilerde liberalleşmiş ve eski düşmanları yeni liboş arkadaşları ile para kazanan MHP’liler için yeni hedef belli olmuştu: Bölücülük. Ancak hem Türkeş hem de Bahçeli yönetimleri ülkücüleri sokak kavgasına karışmaktan korumuştu. Bu durumda MHP artık kendisini iktidarın doğal bir parçası ve devlet partisi olarak konumlandırmıştı. 1990’larda Demirel’e, Yılmaz’a ve Ecevit’e dışarıdan karşılıksız destek veren MHP, 1999 seçimlerinden sonra fiilen Ecevit’in ortağı olarak iktidar olmuştu. 2000’li yıllarda MHP AK Parti Hükümetlerine muhalefet ederken, yine devlet partisi olma çizgisini korudu. Yine 2015’ten sonra değişen AK Parti politikalarına destek verirken de devlet partisi çizgisindedir.
Bugün MHP’li gençlere “İlk önce milliyetçi misiniz, ülkücü müsünüz?” diye sorduğumda “Ülkücüyüz!” cevabını alıyorum. Karşımızda kendini devletle özdeşleştirmiş bir parti, parti mensubiyetini “milliyetçilikle” özdeşleştirmiş bir partililer kitlesi var. Pekiyi, benim bundan önce üç yazıda bahsettiğim milliyetçilikle bu partililerin görüşleri ne derece örtüşmektedir? Çok az…
Seçimler yaklaşırken, her iki büyük ittifakın içinde kendini “ülkücü” olarak tanımlayan siyasiler var. Yani, bir deyişle, seçim farklı cenahlardaki ülkücüler arasında geçeceğe benzer. Fakat Türkiye’nin genel haline baktığımızda milli değerlerden kopmuş, millet olma şuurundan uzaklaşmış, milli aidiyeti hızla kaybeden, dini, etnik ve siyasi mahallelerine kapanmış parçalanmış bir toplumla yüz yüze olduğumuzu görürüz. Yeniden millet olabilmemiz çok önemlidir. Bu anlamda Türk milliyetçilerinin parti değil milli kimlik, Türk milliyetçi siyasetinin de devlet değil millet merkezli yeniden kurulması gerekmektedir.
DÜŞÜK FAİZ ENFLASYONU NE ZAMAN DÜŞÜRECEK?
YAYINLAMA: 05 Şubat 2023 - 23:30
Sayın Cumhurbaşkanı TRT’de yayınlanan programda yine aynı görüşleri dile getirdi: Enflasyonun sebebi yüksek faizdir, faizi düşürdüğümüz için enflasyon da düşecektir. Bu konuda birçok kez yazdım. Ama halâ daha gazete röportajlarında, TV programlarında tekrar tekrar soruluyor: “Hocam, faizi düşürdük yine de enflasyon düşmüyor! Neden acaba?” Bugün Türkiye’nin mevcut para politikasını ve enflasyonu değerlendireceğim.
FAİZ DÜŞÜRMEK NE DEMEK?
Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi demek bankalara borç verme faizini düşürmesi demektir. Bu faiz bankalar arası para piyasasında Merkez Bankası’nın borç verme faizidir. Bankalar arası para piyasası bankaların nakit açıklarını veya fazlalarını yönetmek için birbirlerinden nakit TL alıp sattıkları piyasadır. Her gün bankaların bazısı nakit açığı bazısı da nakit fazlası içindedirler. Nakit fazlası olan bankalar nakit açığı olan bankalara, bankalar arası para piyasasında borç verirler. Bu piyasada gecelik, günlük, iki günlük veya haftalık faizler oluşur. Merkez Bankası’nın bir özelliği de “son kredi mercii” olduğu için, yani bankaların bankası olduğu için, bankalara bu piyasada borç verebilir veya bankalardan borç alabilir. İşte, Merkez Bankası’nın politika faizi bu işlemi yaparken uyguladığı faizdir.
Merkez Bankası politika faizini düşürdüğünde eğer bankaların nakit talebi yüksekse, o takdirde, politika faizi piyasada oluşan faizin altına iner. Bu durumda diğer bankalardan borçlanacaklarına Merkez Bankası’ndan borçlanmayı tercih ederler. Bu ise Merkez Bankası’nın piyasaya daha fazla para sürmesi anlamına gelir. Yani ekonomide dolanan nakit para miktarı ve buna bağlı olarak dar ve geniş anlamlı para arzı artar. Bu işlem bir defalık yapılsa, para arzı geçici olarak artar. Bankalar borçlarını ödediklerinde para arzı tekrar eski düzeyine iner. Ancak sürekli düşük faiz uygulanıyorsa ve bu faiz beklenen enflasyonun çok altındaysa, o zaman, dolanımdaki para sürekli artmaya devam eder. Yani düşük faiz politikası, aslında, açıktan para basmakla aynı anlama gelmektedir. Nitekim 2022 yılında dolanımdaki para yüzde 37 oranında büyümüştür. M1 ve M2 para arzlarının büyüme hızı ise yüzde 70’leri bulmuştur. 2022’nin ortalama TÜFE enflasyonu da yüzde 72’dir.
PARASAL GENİŞLEME VE ENFLASYON İLİŞKİSİ
Uzun dönemde enflasyonu belirleyen birçok etken vardır. Makro iktisatta uzun dönem enflasyon dinamikleri, dinamik toplam arz ve dinamik toplam talep modeli ile incelenir. Bu model egemen iktisat anlayışını yansıtan kısıtlarla yorumlanır. Bu modelde ne mi vardır? Örneğin döviz kurunun ve dış dünya fiyatlarının hiçbir maliyet etkisi olmadığı varsayılır. Yine para arzı genişleme oranı dışında iç talep genişlemesinin başka sebepleri ihmal edilir. Burada modelin ideolojik sebeplerle kısıtlanmamış halini temel alarak uzun dönemde enflasyonun sebeplerini belirtelim: parasal büyüme oranı, otonom harcamaların büyüme oranı, dış dünya milli geliri büyüme oranı, döviz kuru artış oranı, dış dünya enflasyon oranı, beklenen enflasyon oranı ve beklenen enflasyondaki artış miktarı. Egemen iktisat anlayışının bakış açısına göre, uzun dönemde bütün diğer etkenler doğrudan veya dolaylı olarak parasal büyüme oranından etkilenirler. Bu yüzden enflasyonun temel sebebinin parasal büyüme oranı olduğu söylenilir. Sonuçta parasal büyüme oranını kontrol etme gücü Merkez Bankası’nda olduğu için enflasyonu da kontrol etme gücüne sahiptir.
Sayın Nebati’nin bahsettiğini zannettikleri değil, gerçek heterodoks iktisatçılar ise, parasal genişleme haricinde diğer etkenlerin de önemli olduğunu, hatta bazı durumlarda diğer etkenlerin parasal büyüme oranını etkilediğini, dolayısıyla uzun dönem enflasyonun sebebinin parasal büyüme oranı değil diğer değişkenler olabileceğini söylerler. Hal böyle olunca, enflasyona karşı daha kuvvetli bir program uygulayabilmek için esas olarak maliye politikasının kullanılması gerektiğini öne sürerler.
Sağ olsun Hükümetimiz, biz iktisatçıların görüşlerini sınayabilmesi için, mükemmel bir deney ekonomisi oluşturmuşlardır. Eldeki verilere göre, Ortodoks iktisat da denilen, egemen iktisat anlayışının doğrulayacak sonuçlar çıkmıştır. Ancak benim kanaatim biraz daha farklıdır: Parasal büyüme oranı diğer değişkenleri etkilerken diğer değişkenler de parasal büyümeyi etkilemektedir. Yani ilişki her iki okulun bakış açılarını da içeren ve her iki okulunkinden çok daha karmaşık bir ilişkidir. Yine de, Merkez Bankamızla iftihar ederek (!) söyleyelim ki, uyguladıkları politika sayesinde bu teorik tartışmaların pek önemi kalmamıştır. O kadar hızlı ve hacimli bir parasal büyüme vardır ki, (bir yılda dolanımdaki para miktarı yüzde 37 artmış, DMD) diğer etkenlerin etkileri ihmal edilebilir. Başka bir deyişle Sayın Kavcıoğlu’nun politikası Sayın Nebati’nin sözlerini tekzip etmiş, heterodoks değil Ortodoks iktisat teorisinin söylediklerini doğrulayan sonuçlar üretmiştir.
PARASAL BÜYÜME VE AKTARIM MEKANİZMALARI
Para arzının arttırılması milli gelir ve iç talebe, bu yolla da enflasyona birkaç kanal vasıtasıyla etki eder. Parasal büyümenin farklı etkilerinin her biri aktarım mekanizması olarak tanımlanır. 2021 yılı Eylül ayında başlayan düşük faize dayalı politikanın 2022 yılında gözlemlenen sonuçlarına göre bu aktarım mekanizmalarını şöyle açıklayabiliriz:
Faizin indirilmesi parasal tabanı arttırırken para arzlarının büyümesi zaman alır. Buna mukabil faiz indiriminin anlık etkisi döviz kurlarında hızlı yükselme şeklinde tezahür etmiştir. Eh, bu da doğaldır: Merkez Bankası’nın döviz rezervi ekside ise, 500 milyar dolara yakın dış borç varsa, bunların yarısı bir yıl içinde ödenmek zorundaysa, ülkede on yıllardır süren kronik cari açık varsa, ani ve sert bir faiz indirimi de doları ve avroyu patlatır! Nitekim böyle olmuştur. Kurlardaki artış gecikmeli olarak ihracat ve turizm gelirlerini arttırır ancak anlık etki yüksek ithal girdi sebebiyle üretim maliyetlerinin patlamasıdır. Bu da başlangıçta maliyet enflasyonu oluşturur.
Parasal genişlemenin ikinci kanalı kredi kanalıdır. Kredi hacminin artması ve kredi faizlerinin düşmesi ile yatırımın ve otonom tüketimin artması beklenir. Ancak şu unutulmamalıdır: Ülkemizde, özellikle imalat sektöründe, yatırım kredileri genellikle dolara endekslidir. TL cinsi kredi alınsa bile, yatırım mallarının çoğu ithal olacağı için, yatırımın maliyetinde ciddi bir döviz kuru payı vardır. Bu yüzden kredi genişlemesi kredi kartı, ihtiyaç kredisi, emlâk ve otomobil kredisi şeklinde tezahür etmiştir. Yani yatırımlar değil otonom tüketim artmıştır. Özellikle gayrimenkul ve otomobile olan talep bir spekülâtif balona dönmüştür. Fiyatlardaki artış da bunu göstermektedir.
Kurlardaki artışın ihracat ve turizm gelirlerine bahar ve yaz aylarında yansıması iç talebi daha da şişirmiştir. Yine faiz indiriminin parasal genişlemeye dönmesi Mart ve Nisan aylarından itibaren gerçekleşmiş ve bu da hem enflasyonu hem de iç talep genişlemesini pekiştirmiştir.
Üçüncü kanal hisse senedi kanalıdır. Teoride parasal genişleme hisse senedi fiyatlarında artışa yol açacağı, hisse senedi fiyatlarındaki artışın yatırım maliyetini düşürerek yatırımı destekleyeceği ve yatırım artışına yol açacağı öngörülür. Ancak Türkiye’de finansal kültür yatırımın hisse senedi yoluyla finansmanına pek açık değildir. Firmaların borsaya kote olma oranı düşüktür. KKM uygulaması dövizi, kripto piyasalardaki çöküş de buraları bir alternatif olmaktan çıkardığı için, faizin de enflasyonun çok altında kalmasından dolayı hisse senedi piyasası tasarrufçu için tek alternatif durumuna gelmişti. Bu durum bir fondan çıkıp başka fona giren ama reel sektöre hiçbir fayda sağlamayan bir borsa balonuna sebep oldu. BİST100 2022 yılında üç defa balon gibi şişip patladı. Bu gidişle bu spekülatif dalgaların devam edeceği anlaşılmaktadır.
Sonuçta Hükümet önceliğimiz yatırım, üretim ve ihracattır demişti. Faiz düştükçe enflasyon da düşecek diye eklemişlerdi. Bu modelle ulaşılan netice ise şudur: Üretim yerine tüketim, ihracat yerine ithalat, yatırım yerine spekülatif hareketler patlamıştır. Cari açık ve enflasyon da tarihi rekorlar kırmaktadır.
YENİ BİR KENTLEŞME STRATEJİSİ – 1 : YIĞIN EKONOMİLERİ
YAYINLAMA: 12 Şubat 2023 - 23:30
Deprem felâketinde her vatandaşımız üzerine düşeni yapmakta… Geçen yazımda söylediğim gibi milletimiz el ele vermiş ve kardeşlerine hayat, umut ve teselli olmak için elinden geleni yapmakta. Ben de sahip olduğum bilgiyle biraz da olsun katkıda bulunmak istedim. Bu yüzden birkaç yazı sürecek bir diziye başladım: “Yeni Bir Kentleşme Stratejisi”
Dizinin ilk yazısında size kent iktisadı / urban economics alt branşında önemli olan bir kavramı tanıtacağım. Bu önemli çünkü sanayileşme ve kalkınma süreçleri kentleşme ile at başı gider. Kentlerin neye göre, nasıl ve ne büyüklükte kurulması gerektiği ayrı bir problemdir. Bu problemin çözümü için bazı temel kavramların tanıtılması ve standartlaştırılması gerekir. İşte “yığın ekonomileri” bu açıdan hayati bir kavramdır.
Maraş merkezli depremin biz bilim insanlarına söylediği en önemli şey Türkiye’de içinde bulunduğumuz coğrafyanın şartlarına uygun bir kentleşme stratejisinin olmadığıdır. AK Parti’nin deyimiyle “Türkiye Yüzyılı”, CHP’nin deyimiyle “Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılı” için doğru düzgün bir kentleşme stratejisi kaçınılmazdır. İşin hep mühendislik boyutu öne çıkarılıyor ancak tek başına mühendislik yeterli değildir. Başta iktisatçıların uygun kent modellerini belirlemeleri, bunun ulusal bazda yol açacağı maliyet ve getirileri planlamaları, oluşacak nüfus hareketlerinden doğacak iktisadi süreçleri belirlemeleri gerekir. Sosyologlar ve sosyal psikologları çalışmaya entegre edip kentlerin yeniden kurulmasında ortaya çıkacak sosyal maliyet ve getirilerin de tanımlanması gerekmektedir. Bu yazı dizisinin amacı biraz olsun bu fikre dikkat çekmek ve belki bir başlangıç sağlamaktır.
YIĞIN EKONOMİLERİ NE DEMEKTİR?
Kentler çoğunlukla sanayi merkezleri etrafında kurulur. Çünkü her kent yaşayanların temel bazı ihtiyaçlarını kendi içinde üreten birer sosyal birimdir. Kentlerde firmaların yığınlaşması, yani belli bir mekânda – organize sanayi merkezleri, ticaret merkezleri, çarşılar, finans merkezleri gibi – benzer firmaların konumlanması, aslında firmaların üretkenliğini etkileyen bir olgudur. Bu yüzden kentlerin merkezlerinde ve etraflarındaki kenar kentlerde firmalar kümelenir. İşte kentlerin oluşumunda birinci etken firmaları bir araya getiren bu üretkenlik artışlarıdır. Ancak firmaların yoğun bir şekilde kümelendiği mekânlarda, ister istemez bazı toplumsal maliyetler de ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda yığın ekonomileri “bir kent, bir üretim merkezi veya ticaret merkezinde firmaların kümelenmesinden kaynaklanan getiri ve maliyetlerin etkilerini tanımlayan bir iktisadi kavramdır.” Burada yine iki farklı kavramdan bahsetmek gerekir: Yığına artan getiriler ve yığına azalan getiriler. Firmaların belli bir mekânda yığılması veya kümelenmesinin sağladığı avantajlar dezavantajlardan fazla ise orada “yığına artan getiriler” vardır ve firma sayısı arttıkça maliyetlerin düşeceği ve verimliliğin artacağı anlamına gelir. Öte yandan, firmaların belli bir mekânda yığılması veya kümelenmesinin sağladığı avantajlar dezavantajlardan az ise orada “yığına azalan getiriler” vardır ve firma sayısı arttıkça maliyetlerin artacağı ve verimliliğin azalacağı anlamına gelir.
Bir kentin ideal büyüklüğü o kentteki iktisadi faaliyetlerin niteliği ve niceliği ile belirlenir. Eğer “yığına artan ekonomiler” varsa kent büyümeye devam eder, eğer “yığına azalan getiriler” var ise kent küçülür. Burada ideal kent büyüklüğü firmaların verimliliğinin maksimum ve ortalama maliyetlerinin minimum olduğu yerde gerçekleşir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta vardır: Bir kentte birden fazla sektör iş yapar. Her sektördeki firmaların üretim teknolojileri, emek ve sermaye kullanımları ve dolayısıyla maliyet yapıları birbirinden farklıdır. Bu yüzden zaman içinde bazı sektörler için yığına artan ekonomiler varken diğer bazıları içinse yığına azalan getiriler olabilir. Sonuç olarak zaman içinde kentlerde bazı sektörler küçülürken diğer bazı sektörler küçülebilir. Burada üçüncü bir kavram giriyor devreye: kentlerde uzmanlaşma. Kentin coğrafi şartları, alt yapı sermayesinin düzeyi, ülke içindeki konumu ve benzeri etkenler kentin ideal büyüklüğünü belirlediği gibi, aynı zamanda o kentin ağırlıklı olarak hangi sektörlerde uzmanlaşacağını da belirler.
YIĞINLAŞMANIN AVANTAJLARI
Firmaların yığınlaşmasının, yani belli bir bölgede birikip kümelenmesinin sağladığı avantajlar şu şekilde sayılabilir: İnovasyondan ve bilgi paylaşımından kaynaklanan avantajlar, düşük nakliye maliyetleri, coğrafi avantajlar, işgücü havuzundan kaynaklanan avantajlar. Bu avantajların hepsi firmaların maliyet ve verimliliklerini etkiler. Kısaca açıklayalım:
İnovasyondan Ve Bilgi Paylaşımından Kaynaklanan Avantajlar: Özellikle beşeri sermaye, enformasyon akışları ve işlenmiş bilgini yoğunlaştığı ana kent merkezlerinde firmaların kümelenmesi bilgi ve inovasyonların çok daha kolay bir şekilde firmalar arasında paylaşılmasına yol açmaktadır. Bu hem üretim teknolojisinde (süreç inovasyonu), hem ürün çeşidinde (ürün inovasyonu) hem de iş yapma tarzında (iş inovasyonu) yeniliklerin firmalar arasında daha hızlı ve daha düşük maliyetle yayılmasına yol açmaktadır. Özellikle yüksek teknolojinin kullanıldığı sektörler için bu geçerlidir. Toplamda, bu yüzden, yığına artsan ekonomiler oluşmaktadır.
Düşük Nakliye Maliyetlerinden Kaynaklanan Avantajlar: Firmaların bir yerde kümelenmesi ve bir yığın oluşturması, birbirlerine benzer firmaların yakınlığı ve belli bir üretim merkezinde bulunmaları sebebiyle nakliye maliyetlerini de düşürmektedir. İmalat sanayi firmaları için de bu geçerli olsa da, düşük nakliye maliyetleri daha çok hizmetler sektörü firmaları için geçerlidir.
Coğrafi Avantajlar: Firmaların pazara yakınlığı ve satış mağazalarının uygun konumda olması onlar arasında ciddi maliyet farkları oluşturabilir. Ancak firmaların doğal kaynak üretim merkezlerine yakın kümelenmesi aralarındaki rekabete rağmen toplamda maliyet düşüşü sağlayan bir avantaj üretebilir. Özellikle tarıma dayalı sanayi ve ana metal sanayi gibi işkollarında doğal kaynaklara yakın kümelenme maliyet düşüren ve verimlilik arttıran bir etki göstermektedir.
İşgücü Havuzundan Kaynaklanan Avantajlar: Belli bir sektördeki firmaların kullandığı nitelikli işgücü ve beşeri sermaye kümelenmenin etkisi ile daha düşük ücretle çalışır. Çünkü o işkolunda çalışacak insanlar o bölgede yoğunlaşır. Bu da işgücü arzını arttırır ve ücretleri düşürür. Kalabalık nüfusun bir başka etkisi de firmaların daha geniş bir satış hacmine kavuşmasıdır. Bütün bunlar kümelenen firmaların gelirlerini arttırırken işgücü maliyetlerini düşürür. Sonuç olarak yığına artan getirilere yol açar.
YIĞINLAŞMANIN DEZAVANTAJLARI
Yığınlaşmanın dezavantajlarını birkaç kalemde özetleyelim: Çevresel sorunlar, yüksek gayr-ı menkul fiyat ve kiraları, kamu mal ve hizmetlerinde darboğazlar, yolsuzluk, yüksek rekabet baskısı ve depolama alanı yetersizliği.
Çevresel Sorunlardan Kaynaklanan Dezavantajlar: Kalabalık kentler daha fazla karbon salınımına ve daha fazla enerji tüketimine yol açar. Bu hem şehirde yaşayanların yaşam standardını düşürür, hem enerji maliyetlerini arttırır hem de trafikte yoğunluğa yol açar. Kentsel bölgelerde trafik yoğunluğu işgücü ve zaman kaybına yol açar. Bunların hepsi maliyetleri arttıran ve yığına azalan getirilere yol açan etkenlerdir.
Yüksek Gayr-ı Menkul Fiyat Ve Kiralarından Kaynaklanan Dezavantajlar: Firmaların kümelenmesinin yoğun olduğu iş ve sanayi merkezlerinde kira ve gayr-ı menkul fiyatları da yükselmektedir. Bu da firmalar için artan maliyetler anlamına gelir.
Kamu Mal Ve Hizmetlerinde Darboğazlardan Kaynaklanan Dezavantajlar: Kentler büyüdükçe daha önceden planlanan ve gerçekleşen alt yapı yatırımları yetersiz kalmaya başlayabilir. Bu da hem üretim hem de nakliye maliyetlerinin artmasına yol açar.
Yolsuzluktan Kaynaklanan Dezavantajlar: Kalabalık şehirlerde artan arazi rantı ve diğer işlerde gerekli olan kamu izin ve tescilleri rüşvet ve yolsuzluğun artmasına yol açmaktadır. Bu da, bölge bazında kaynakların etkinsiz tahsisi ve maliyet artışına yol açar.
Yüksek Rekabet Baskısından Kaynaklanan Dezavantajlar: Çok sayıda firmanın kümelenmesi, bu firmalar arasında işbirliğini arttırabileceği gibi rekabeti de tetikleyebilir. Böyle bir durumda fiyatların ve firma kârlarının düşmesi söz konusu olabilir.
Depolama Alanı Yetersizliğinden Kaynaklanan Dezavantajlar: Kentler ve üretim merkezleri büyüdükçe üretilmiş mallar ve ara girdi stokları için daha fazla depolama alanına ihtiyaç duyulur. Büyük kentlerde çoğu zaman depolama alanı yetersizlikleri ekstra maliyetlere sebep olmaktadır.
Bu yazıda kısaca yığın ekonomilerinden bahsettim. Bir kentin büyümesi “yığına artan getirilerin” devam etmesi ile mümkündür. Elbette ki, bu durum, serbest piyasa şartlarını dikkate alarak geçerlidir. Türkiye’deki kentlerin görüntüsü ise bütün bu unsurların hiç dikkate alınmadan yanlış planlamayla oluşturulan yanlış kümelenmeleri çağrıştırmaktadır. Bu konuya sonraki yazılarda değineceğim.
YENİ BİR KENTLEŞME STRATEJİSİ - 2: İŞ MERKEZİNDEN ŞEHİRE, ŞEHİRDEN METROPOLE
YAYINLAMA: 17 Şubat 2023 - 23:30
Geçen yazıda şehirlerin nasıl oluştuğundan, büyüklük düzeylerinin nasıl belirlendiğinden ve bunun arkasındaki temel güç olan yığın ekonomilerinden (economies of agglomeration) bahsetmiştim. Bu anlamda yığın ekonomilerinin “bir kent, bir üretim merkezi veya ticaret merkezinde firmaların kümelenmesinden kaynaklanan getiri ve maliyetlerin etkilerini tanımlayan bir iktisadi kavram” olduğundan söz etmiştim. Belli bir işkolundaki firmaların bir üretim veya ticaret merkezinde kümelenmesi onlara ilk başta hem gelir artışı hem de maliyet azalışı şeklinde yansımaktaydı. Bu süreç devam ettiği müddetçe kümelenme büyümeye devam etmekteydi. Bu etkenlere yığına artan getiri adı verilmekteydi. Kümelenme bu noktadan sonra da devam ederse bu sefer satış gelirlerini düşüren ve maliyetleri arttıran etkenler öne çıkmaktaydı Bu etkenler ise yığına azalan getiriyi tanımlamaktaydı. İş merkezinin büyüklüğü bu modele göre yığınlaşmadan kaynaklanan getirinin maksimum olduğu firma sayısına göre belirlenmekteydi. Tabii ki, iş merkezinin coğrafi konumu, toplumsal örgütlenme düzeyi ve imar mevzuatı da bu büyüklüğü belirleyen diğer etkenlerdir. Pekiyi iş merkezleri şehirlerin oluşumuna nasıl başlangıç teşkil eder? Bu şehirler zaman içinde nasıl büyürler? Metropol, küresel şehir ve megalopol nedir? Bugün bu soruları cevaplayacağım.
İŞ MERKEZİNDEN ŞEHİRE: TEK MERKEZLİ ŞEHİR MODELİ
08 Şubat 2019 tarihli 3 sene önceki bir yazımda Kentsel İktisat branşının önemli simalarından William Alonso’nun “tek merkezli şehir modelini” şöyle tanıtmıştım:
“Alonso’nun 1964’te formüle ettiği bir merkezi iş bölgesi (ing. Central Business District, CBD) ve onun etrafında inşa edilmiş bir yerleşim bölgesinden oluşan disk şeklinde bir ideal şehri konu alan ‘tek merkezli şehir modeli’ bu konuda çalışmaların başlangıç noktasını teşkil eder. Aslında bu tarz bir şehir yapısı 19’uncu asrın ve kısmen 20’inci asır başlarının sanayi şehirlerini anımsatmaktadır.”
www.gazetebirlik.com/yazarlar/ kentsel-iktisat-sehirlerin- mekansal-acidan-iktisadi- analizi/
Yine 11 Şubat 2019 tarihli yazımda ise bu modeli kısaca tanıtmıştım:
“Alonso’nun modeli şehri iç içe halkalardan oluşan bir daire gibi tanımlar. Dairenin merkezinde daha küçük bir daire yer alır: ‘Merkezi iş bölgesi’. Burası şehrin çekirdeğini oluşturur. Çekirdek, perakende satış mağazaları, firmaların yönetim merkezleri, finans ve iletişim hizmetleri gibi iş dünyası bölgesi olarak adlandırılır. Aynı zamanda tiyatro ve müze gibi sanat merkezleri de buradadır. Çekirdekte konuttan çok ofis vardır. Çekirdeğin etrafındaki ikinci halka üretim ve imalat halkasıdır. Burada fabrikalar, atölyeler, imalat merkezleri bulunur. Üçüncü halka ise konutların bulunduğu kesimdir.”
https://www.gazetebirlik.com/ yazarlar/tek-merkezli- sehirden-metropole/
Bu model bir Neo-Klasik iktisatçıdan bekleneceği gibi şehirlerin ilk önce sanayi üretimi ve sermaye birikimini takiben kurulduğu, bütün gelişme ve büyümenin piyasa güçlerine bırakıldığı varsayımına dayanır. ABD gibi tarihi çok yeni olan ve göçmenlerden oluşan bir halka sahip olan ülkede konunun bu açıdan ele alınması çok doğaldır. En eski şehirleri 300 seneden biraz fazla ömre sahip olan ABD’de 30 yıl içinde piyasa güçleri bir şehrin veya kasabanın kurulması ve yükselmesine sebep olurken bir 30 yıl sonra bu kasabalar boşalabilmektedir. ABD’de bu açıdan mekânlar hızla yer değiştirebilmektedir. Ancak Türkiye gibi tarihi en az 2000 yıl olan yüzlerce şehri (il veya ilçe olarak) bulunan bir ülkede piyasa güçlerinden çok daha etkin tarihsel ve kültürel birikim vardır. Bunlara ek olarak Türkiye’nin nüfus yoğunluğu ABD’ye göre daha fazladır. ABD’nin nüfusu yaklaşık 332 milyon kişi iken Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 85 milyondur. Yaklaşık Türkiye’nin 4 katı nüfus vardır. ABD 9.834.000 km2’lik bir yüzölçümüne sahipken Türkiye 783.562 km2 yüzölçümüne sahiptir. Yani Türkiye’nin kabaca 12 katı… Bu hesapla Türkiye’de kilometre kareye düşen insan sayısı ABD’nin 3 katıdır. Bu yüzden ulusal ve kentsel ölçekte planlama Türkiye’de çok daha önemlidir.
ŞEHİRDEN METROPOLE: KENAR ŞEHİRLER VE ŞEHRİN ÇOK MERKEZLİ HALE GELMESİ
Tekrar 08 Şubat 2019 tarihli yazımdan alıntı yapayım:
“Kapitalizmin evrimi ve zaman içinde gerçekleşen teknoloji değişimi ile birlikte özellikle şehir içi daha çabuk ve ucuz ulaştırma ve haberleşme mümkün hale gelmiştir. Bu da, 20’inci asrın ikinci yarısından bugüne, şehirlerin çok merkezli hale gelmesine yol açmıştır. Bugün modern çalışmalar çok merkezli şehir modellerine ağırlık vermektedir. Bunların en bilineni Joel Garreu’nun Kenar Şehir (Edge City) modelidir. Kenar şehir, şehrin merkezi ile birlikte merkez dışında şehrin çeperlerine kurulan ve belli sektörlere tahsis edilen kentsel merkezlerden oluşan bir şehir modelidir.”
Takiben 11 Şubat 2019 tarihli yazımda şöyle açıklamıştım:
“Burada ABD’li araştırmacı yazar Joel Garreu’nun isim babası olduğu ve 1991 tarihli “Edge City: Life on the New Frontier” adlı kitabında tanıttığı “Kenar Şehir- Edge City” kavramıdır. Bu kavramla, Garreu alışveriş, iş yönetimi ve eğlence faaliyetlerinin daha önce şehrin ya üçüncü halkasında konutların bulunduğu ya da şehrin dışında kırsal alan olmuş olan mekânlara kayması ile oluşan yeni iş merkezlerini kasteder.
Kenar şehirler genellikle ana karayolu hatları üzerinde veya yeni açılan havaalanları etrafında kurulur. Genellikle ağır sanayi içermezler. Orta yükseklikte ofis binaları ve yer yer de gökdelenlerle kaplıdır. Geniş otopark alanları bulunur. Bu bölgeler aslında büyüyen şehirlerin ikinci, üçüncü veya bilmem kaçıncı iş merkezleri olarak ortaya çıkarlar. İlk zamanlarda merkezi iş bölgelerindeki dükkân ve ofis kiralarının yüksekliği sebebiyle bir ihtiyaca binaen ortaya çıkan kenar şehirlerde, zaman içinde yoğunlaşmanın sebebiyle, kiralar ve emlâk fiyatları tekrar yükselir. Kenar şehirlerin yaygınlaşmasının bir sebebi de özel otomobil kullanımının yaygınlaşmasıdır. Otobanlara açılan çevre yolları ve bağlantıları ile birlikte, şehrin merkezinde değil ama çeperinde yer alan bu iş merkezlerine ulaşım sorunu nispeten azalmıştır. Böylece, kapitalist ekonominin büyüme sürecinde belli şehirler klasik tek merkezli yapıdan modern çok merkezli yapıya evrilmişlerdir.”
İstanbul örneğinden gidecek olursak şehrin tarihi merkezleri olan Suriçi, Pera ve Üsküdar’ın etrafında bir üretim halkası ve konut halkası oluşmuştur. Zamanla Ataşehir, Gayrettepe, İkitelli, Etiler gibi kenar şehirler eklenerek İstanbul çok merkezli bir şehir haline gelmiştir. Bu haliyle İstanbul’u, bugün, bir metropole dönüştürmüştür.
METROPOLLER VE KÜRESELLEŞME
Tekrar 11 Şubat 2019 tarihli yazımdan alıntı yapalım:
“Metropoller çok merkezli şehirlerin bir sonraki aşamasıdır. Yukarıda anlattığım kentsel iktisattaki standart modeller sadece bir şehrin mekânsal yapısı ve birbirinden özerk bölümlerinin sınıflandırılmasını temel almışlardır. Ancak bir metropol, standart şehir tanımı içine girmez. Metropol bir şehrin idari (il yönetimi), hukuki (o ile ait imar planı) ve iktisadi sınırlarını aşan bir olguyu işaret eder. Metropol, sadece ismini aldığı şehrin ve ilin değil ama aynı zamanda çevre iller ve şehirleri de etkisi altına alır. Artık iş merkezi, üretim merkezi ve ikamet merkezi gibi ayrımlar da önemini kaybeder. Metropol, adeta, kendi başına bir ekonomi haline gelmiştir.”
Türkiye’de başlıca metropol İstanbul’dur. Onu Ankara, İzmir ve Bursa takip etmektedir. Diğer büyükşehirlerimiz metropol olmaktan ziyade çok merkezli şehirler halindedir.
Küreselleşme şartlarında metropoller daha fazla önem kazanmaktadır. Bildiğimiz gibi küreselleşmenin en ayırıcı özelliği bütün dünyada sınırsız sermaye hareketleridir. Bu sadece finansal sermayenin değil, aynı zamanda fiziki ve beşeri sermayenin dolanımını da içerir. Bu anlamda küresel ekonomi birbirine bağlanan iktisadi ve sosyal ağlardan oluşur. Her türlü sermayenin dış dünyadan gelip ülkeye dağılacağı noktalar da metropollerdir. Bu anlamda metropoller ülkelerin dünyayla iletişim ve etkileşim merkezleri olarak öne çıkar.
Bir metropol eğer küresel ekonomiye entegre olmuşsa ve küresel para, bilgi ve sermaye akımlarının geçtiği bir liman haline gelmişse bu metropol küresel şehir (global city) haline gelmiştir. Küresel şehir haline gelen metropoller ülkenin küresel rekabet gücü açısından önemli avantajlar üretmektedir. Bir ülkede birden fazla küresel şehir olabilir, bu ülkenin coğrafi büyüklüğü ve nüfus hacmiyle bağlantılıdır. Ancak küresel şehir olsun olmasın metropollerin belli sektörlerde uzmanlaşmış olması gerekir. Yani her metropol ülkedeki konumu, doğal kaynaklara yakınlığı, limanlara yakınlık ve ulaşım imkânlarına göre belli başlı sektörlerde lokomotif konumunda olmalıdır. Aynı zamanda bir ülkenin belli bir bölgesinde birden fazla metropol sağlıksız bir yoğunlaşmaya yol açabilir. Türkiye gibi orta büyüklükte ülkelerde bu faydadan çok zarar getirir.
Birden fazla metropolün yan yana oluşması literatürde megalopol diye adlandırılan yapılaşmaya dönüşür. Buna göre birden fazla metropol yaşam alanları ve iş merkezleri birbirinden ayırt edilemeyecek ölçüde iç içe geçmişse bu yapı artık megalopol haline gelir. Böyle bir yapı bütün ekonominin kaynaklarını kendine çeken bir kanserli dokuya benzetilebilir. Ülkemizde megapole örnek İstanbul Kocaeli ve Bursa’nın birbirine entegre hali olarak gösterilebilir. Tabii, arada, Yalova, Gebze ve Adapazarı da megapole dahil olmuştur. Bu çok da sağlıklı bir yoğunlaşma değildir. Hele depremi düşündüğümüzde… Aklıma getirmek bile istemiyorum…
YENİ BİR KENTLEŞME STRATEJİSİ – 3: BİZ NEREDE HATA YAPTIK?
YAYINLAMA: 26 Şubat 2023 - 23:35
Daha önce küreselleşme sürecinde ülkelerin ticarette karşılaştırmalı üstünlüklerini belirleyen etkenlerden birinin metropoller olduğundan bahsetmiştim. Metropollerde yığın ekonomilerine bağlı olarak belli sektörlerde verimlilik artışı gerçekleşiyordu. Sadece maliyet düşüşü değil aynı zamanda inovasyonu teşvik eden yapısıyla dinamik etkiler de metropollerde oluşmaktaydı. Bir metropolün ülkenin rekabet gücüne olumlu katkı yapması için, o metropolün bir küresel şehir olması da fazladan avantaj sağlamaktaydı. Küresel şehirler küresel finans, ticaret ve enformasyon ağının düğüm noktalarını oluşturan, ülkeyi dünya ekonomisine entegre eden metropollerdi. Bütün bu özellikler içinde deprem ihtimalinden hiç bahsedilmemekteydi.
Ülkemizin 10 ilini içine alan deprem felâketi ve bundan 24 yıl önce yaşadığımız Marmara Depremi’nin bize verdiği en önemli ipucu, Türkiye’de yeni bir kentleşme stratejisinin oluşturulmasıdır. Bu kentleşme stratejisi sadece kentsel iktisat teorisinde bahsedilen kentsel alanların lokasyona göre getiri ve maliyetleri ve bunun ülke ekonomisinin toplam kalkınma sürecine katkısı değil, aynı zamanda, olası depremlerde oluşacak maliyetlerin de minimum düzeye indirilmesini hedeflemelidir. Dolayısıyla Türkiye olarak bizim karşılaştığımız problem teorik problemden daha karmaşıktır.
Hem 1999 hem de 2023 depremlerinde elimizdeki ipuçları, bize, 1950’lere kadar giden bir genel kalkınma ve planlamada stratejik hatalar yaptığımızı söyler. Yeni bir kentleşme stratejisini ortaya koymadan önce nerede hata yaptığımızı görmeliyiz. Bu yazının amacı da budur. Hemen kanaatimi belirteyim: Türkiye’nin 1950’lerden bu yana gerçekleşen kalkınma süreci bir genel stratejinin çerçevesinde değil ama hükümetlerin günü kurtaran kısa vadeli çözümleri ve uygulamalarının rastlantısal bileşimidir. Devlet temel bir strateji oluşturmazsa, kentleşme ve kentlileşme, sanayileşme, eğitim ve teknoloji hedefleri net olarak belirlenmezse, kısa dönemli politikalar bu hedeflere bağlı olarak geliştirilmezse, o zaman sermaye birikimi de, kentleşme de ve eğitimde egemen sınıfların kendi çıkarlarına göre oluşur. Türkiye’de olan tam da budur.
Bu yazıda kalkınma ve kentleşme stratejisinde yapılan birkaç temel hataya değineceğim. Birincisi ülkenin temel sanayi birikimini tek bir bölgeye (Doğu Marmara) ağırlıklı olarak yıkmaktır. İkincisi kentlerin metropollere dönüşümünü temel bir kalkınma planı çerçevesinde değil siyasi iktidarların oy kazancı hedefleri doğrultusunda gerçekleştirmektir. Üçüncüsü ülkenin içinde farklı ağırlık merkezleri oluşturan Büyükşehirlerin lokasyonlarının tespitini ve aralarındaki bağlantıyı sağlayacak ulaşım hatlarının inşasını ulusal fayda yerine bazen yerel fayda bazen de kişisel faydaya göre düzenlemektir. Bunlar ulusal bazda yapılan hatalardır. Yerel bazda yapılan hataların başında yerel yöneticilerin ve halkın ortak sorumluluğunda rant iştahına dayalı imar ve iskân politikaları gelir. İkinci olarak bölgesel bazda veya il bazında kalkınma stratejisi oluşturacak yetkin kurum ve kurulların bulunmamasıdır. Bunların her birini kısaca özetleyeyim.
MEGALOPOL YARATAN ÇARPIK SANAYİLEŞME POLİTİKASI
Geçen yazıda bahsettiğim gibi bir megalopol birden fazla metropolün sınırları belli olmayacak şekilde iç içe geçmesiyle oluşan kentsel birimdir. Megalopoller ülkenin kaynaklarını kendine çeken birer kanserli dokuya benzerler. Deprem riski olmasa bile hem yarattığı plansız sanayileşme ve çarpık kentleşmeyle ülkeye yük teşkil ederler hem de ülkenin kalkınma performansını düşürürler. Deprem riskinin olduğu yerlerde megalopol oluşumu ise bu maliyetlerin üstüne depremde ölüm oranının katlanarak artma ihtimalini de ekler. Türkiye’nin 1950’lerden bu yana bir genel kalkınma stratejisi yerine dış dünya kapitalizmiyle ortaklaşa iş yapan iş adamlarının kâr maksimizasyonları doğrultusunda kalkınmayı tercih etmesi sonucunda temel sanayi birikimi tek bir bölgeye (Doğu Marmara) ağırlıklı olarak gerçekleşmiştir. Bugün, 70 yılın sonunda, İstanbul Bursa ve Kocaeli’yi içeren, Adapazarı ve Yalova’yı yutan bir megalopol oluşmuştur. Anadolu’dan plansız ve denetimsiz göç ilk önce gecekondu mahallelerinin oluşmasına, daha sonra da siyasi iktidarların imar aflarıyla bu gecekondu mahallelerinin çarpık kentsel alanlara dönüşmesine yol açmıştır. Dünyanın nadir güzellikte iç denizlerinden biri olan Marmara Denizi lâğım çukuruna, birinci sınıf tarım arazileri beton yığınına, dünyanın en güzel şehri İstanbul yaşanılmaz bir cehenneme dönüşmüştür. Bu tercihin sonunda bir avuç zengin servetlerine servet, popülist sağ siyaset oylarına oy katmıştır. Şehirlere akın eden niteliksiz, mesleksiz ve aidiyetsiz lümpen-proletarya da ranttan beslenmiştir. Ancak ülke bazında tarım çökmüş, gıda ve temel sanayi ürünlerinde dışa bağımlı hale gelinmiş, başta İstanbul olmak üzere bu megalopolü oluşturan şehirlerin tarihi ve milli karakteri silinmiştir. Depremde ne olabileceğini ise sizin hayal gücünüze bırakıyorum.
KALKINMA PLANI MI, SEÇİM KAZANMA PLANI MI?
Niteliksiz ve mesleksiz yığınların kente akını ve gecekondulaşmanın başlaması yerli ve milli siyasetçiler için bulunmaz bir nimet olmuştur. Gelen insanlar şehir kültüründen ve onun dayattığı iş bölümü ve yaşam tarzından uzak bir şekilde hayatlarını idame ettirebilmek için dini cemaatler veya hemşeri dernekleri etrafında örgütlenmişti. Hemşeri dernekleri ve dini cemaatler ciddi bir oy potansiyeline sahipti. Sağ siyasetçiler de, bu gruplara – bazen yasaların arkasından dolanarak bazen de yasaları açıkça ihlal ederek- rant ve imtiyaz sunarak bu oy kitlelerine ulaşabilmekteydiler. Tarım sektörü bilinçli olarak küçültülürken ortaya çıkan işgücü fazlasını da şehirlere sevk ettiler. Her gelen yeni kitle inşaat sektörüne kâr, siyasetçiye oy ve cemaat liderlerine imtiyaz ve itibar sağladı. Bu atmosferde siyasetçiler 10 yıllık, 20 yıllık kalkınma hedeflerini değil önlerindeki seçimi kazanmaya odaklandılar. Bütün bu ilişkiler ağı birbirini doğuran ve besleyen süreçler yarattı. Bu ortamda “Plan değil, pilav önemliydi!” “Plan” diyen “Allahsız gomaniz”, “pilav” diyen “yerli ve milli” oluyordu. Böylece elbirliğiyle hem yerli hem de milli beton mezarlıklarımızı inşa ettik!
ŞEHİRLERİN LOKASYONU VE ULAŞIM HATLARININ ULUSAL FAYDAYA GÖRE DEĞİL YEREL VE KİŞİSEL FAYDAYA GÖRE DÜZENLENMESİ
Bir siyasetçi bir şehre oy istemeye gidince onun etrafını hemen belli çıkar grupları sarar. “Şehrimize üniversite istiyoruz, tarım ve orman arazilerine imar hakkı istiyoruz, hemşerilerimiz imar affı istiyor, AVM istiyor, havaalanı istiyor” ve benzeri. Siyasetçi için bu işler, hele iktidarda ise, çok kolaydır! İl başkanının kayınçosundan referans getiren müteahhitler ihaleyi kapar, gerekli izinler belediyeden ve TBMM’den çıkartılır, oylar partiye rantlar her cinsten vatandaşa akar. Hal bu ki, medeni bir toplumda hangi kentsel alanların ne kadar büyüyeceği, hangi metropolün hangi sektörlerde uzmanlaşacağı, bu şehir ve metropollerin birden fazla ulaştırma hattıyla nasıl bağlanacağı ulusal faydaya göre planlanır. Siyasetçilerin rahatlıkla değiştiremediği, kasaba ve şehirlerdeki çıkar gruplarına imtiyaz sağlayamadığı kuvvetli bir kurumsal yapı bunun teminatıdır. Bizim en büyük hatalarımızdan birisi, özellikle kentsel alanların belirlenmesi konusunda, kurumsal yapıdan ziyade bireysel ve yerel çıkarların öne çıktığı kuralsız bir oluşuma dayanmamızdır.
RANTA DAYALI YEREL SİYASET VE BÖLGESEL KALKINMA PLANININ OLMAMASI
Ulusal ölçekte nasıl “Bize plan lazım değil, pilav lazım!” deniyorsa, yerel ölçekte de “plan yerine pilav” tercih edilmektedir. Hoş, merkezi bir plan olmayınca bölgesel ve yerel plan nasıl olsun? Yerel siyasetçiler için belediye meclis üyeliği, encümen azalığı çok önemlidir. Çünkü bu makamlar inşaat ve imar izinlerinin çıktığı, kaç katlı bina yapılacağının belirlendiği ilk kurumlardır. Tabiri caizse, bu makamlar, sahipleri için millete ve şehre hizmet kapısı değil, ekmek kapısı olmuştur. Medeni toplumlarda, hele hele tarihsel geçmişi ve eserleri olan şehirlerde, belediye meclisi üyelerinin kararıyla tarım arazileri, tarihi sit alanları imara açılmaz. Hepsinin üstünde yerel kalkınma ve kentleşme stratejisini belirleyen kurumlar, şehrin sakinlerinin tamamını temsil eden kurullar yer almaktadır. Bizde ise iş öyle yürümez: Ne kadar çok arsa çıkartırsan o kadar çok rant üretirsin, ne kadar çok rant üretirsin o kadar çok oy toplarsın, ne kadar çok oy toplarsan o kadar çabuk Ankara’ya yükselme şansın artar! Ne güzel İstanbul be!
Bütün bu anlattıklarım vahşi neo-liberalizme iman etmiş, kuralsızlığın ve kurumsuzluğun bir inanç ilkesi haline geldiği, kurallara dayanan değil ama “güçlü olanın haklı olduğu” bir toplum üretmiştir. Bu toplumun şehirleri nasıl olurdu? Daha farklı olmazdı. Ne demiş eskiler: “Böyle başa böyle tarak!”
Bir sonraki yazımda “Ne yapmalıyız?” sorusunu cevaplandıracağım
DEPREMDE ÖLMEK KADERİMİZ Mİ ?
YAYINLAMA: 04 Mart 2023 - 00:15
Benim “küçük kıyamet” dediğim 06 Şubat Depremi üzerine 26 gündür sürekli konuşuyoruz. Bu arada benim içimi acıtan bazı sözler de söylendi: “Deprem Allah’ın takdiridir, bundan kaçamazdık!”, “Suriyeli muhacirlere yeterince yardım edemediğimiz için Allah bizi depremle cezalandırdı!”, “Depremde ölüm bu işin fıtratında var!” gibi lâflar edildi. Dikkat edilirse deprem sonucu ölümlerin sorumluluğundan sıyrılmak ve sorumluluğu Allah’a yıkmak için dini kavramlarla bir retorik üretiliyor. Bu retorikte İslam’a göre kader kavramı hakkında çok çarpıtılmış ve gerçeğinden uzak bir anlayış bulunmakta. Bu konuda bilgisi yetersiz kitlelere de yanlış bir kader anlayışı anlatılıyor. Bilmeliyiz ki, kader ve kaza imanın cüzlerindendir. Bu konuda yapılacak ve öğretilecek bir yanlış insanı imanından eder. Bu sebeple bu yazıda İslam’daki kader anlayışını anlatmak istiyorum. Tabiî ki, içinizde “Hoca, sen iktisatçısın; ne diye bu işlere giriyorsun?” diyeniniz çıkacaktır. Doğrudur ben iktisatçıyım, ama aynı zamanda Hanefi-Maturidi geleneğinden bir Müslümanım. Her Müslümanın üzerine namaz gibi, oruç gibi farz olan bir vecibe de “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münkerdir.” Yani “iyilikleri emretmek ve kötülüklerden sakındırmak.” Bu manâda her Müslümanın bilmesi gerekene temel akideler aykırı bir söylem tutturulursa, bunlara karşı işin doğrusunu söylemek her Müslümana farzdır. Ben de bugün üzerime düşeni yapmak istiyorum.
İSLAM’DA KADER İNANCI NEDİR? KAZA VE CÜZ’İ İRADEYLE NE KASTEDİLİR?
Ben ilâhiyatçı değilim. İşi ehline bırakalım. İslam Ansiklopedisinin Kader maddesinde Yusuf Şevki Yavuz Hoca’dan alıntı yapalım:
“Allah’ın yaratıklarına ilişkin planını ve tabiatın işleyişini gerçekleştirmesini ifade etmek üzere literatürde kader ve kazâ kelimeleri kullanılır. Bu iki terim âlimlerce farklı şekillerde tanımlanır. Sözlükte “gücü yetmek; planlamak, ölçü ile yapmak, bir şeyin şeklini ve niteliğini belirlemek, kıymetini bilmek; rızkını daraltmak” gibi mânalara gelen kader, “Allah’ın bütün nesne ve olayları ezelî ilmiyle bilip belirlemesi” diye tarif edilir. “Hükmetmek; muhkem ve sağlam yapmak; emretmek, yerine getirmek” anlamlarındaki kazâ ise “Allah’ın nesne ve olaylara ilişkin ezelî planını gerçekleştirmesi” şeklinde tanımlanır. …
Kader konusuyla bağlantılı görülen ilâhî sıfatlardan irade hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de yapılan açıklamalara göre Allah dilediğini yapar ve dilediği şekilde yaratır. O dileyenin iman, dileyenin inkâr edebileceğini bildirmiş, iman edeceklere hidayet vermeyi, inkâr edenlerin de sapıklıklarını sürdürmesini murat etmiştir. Eğer isteseydi herkes iman ederdi, ancak insanların kendi irade ve tercihleri olmadan iman etmelerini dilememiş, onları serbest bırakmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “rvd”, “şyʾe” md.leri). …
Kader probleminin odak noktasını oluşturan insanların fiilleri konusunda Kur’an’da dileyenin iman, dileyenin inkâr edebileceği, itaat ve isyanın insanın iradesine bağlı kılındığı, kişilerin işledikleri ameller karşılığında cennete veya cehenneme girecekleri, iyi işlerinin lehlerine, kötü işlerinin aleyhlerine olduğu ve Allah’ın kullarına asla zulmetmediği ifade edilmiştir (el-Kehf 18/29; es-Secde 32/19-20; Sebe’ 34/37-38; Yâsîn 36/54, 63-64). Kur’an’da insanın, irade ve gücünü iman ve itaat yahut inkâr ve isyan doğrultusunda kullanmasına bağlı olarak müminlerle kâfirler hakkında farklı ilâhî fiillerin gerçekleşeceği de belirtilmiştir. …
Kur’an’da Allah-kâinat ve Allah-insan ilişkisi bağlamında temas edilen kader konusu doğrudan doğruya iman edilmesi emredilen esaslar arasında zikredilmemiş (el-Bakara 2/177; en-Nisâ 4/136), sadece Allah’ın yetkin sıfatlarına, bunun yanında insanın cebir altında bulunmayıp seçim hürriyetine sahip olduğu hususuna vurgu yapılmıştır. Ancak konu hadislerde farklı bir durum arzetmektedir. Bazı rivayetlerde kader iman esasları arasında zikredilmezken (Buhârî, “Îmân”, 37; Tirmizî, “Fiten”, 63)
bazılarında hayrı ve şerriyle birlikte kadere iman etmenin gerektiği belirtilmiştir (Müslim, “Îmân”, 1; Tirmizî, “Îmân”, 4). …
Kader problemi ashap arasında tartışma konusu olmuştur. Hz. Ömer, veba salgını yüzünden Şam’a girmeyip geri dönmesini kaderden kaçış olarak değerlendirenlere, hiçbir fiilin kaderin kapsamı dışında kalmadığını ve dolayısıyla bulaşıcı hastalık bulunan bir beldeye girmemenin de bir kader olduğunu söyleyerek Hz. Peygamber’in kader hakkında yaptığı açıklamayı tekrarlamış, günahları kaderin sevkiyle işlediğini iddia eden bir kişiyi de cezalandırmıştır (Ebû Zehre, s. 140-142). Hz. Ali de bir soru üzerine her şeyin kazâ ve kadere göre gerçekleştiğini ve hiçbir olayın bunun dışında kalmadığını belirttikten sonra kaderin insanları icbar altında bırakmadığını ve fiillerini hürriyet içinde gerçekleştirdiklerini söylemiş, aksi takdirde mükâfat veya ceza uygulamasının adalet ilkesiyle bağdaşmayacağını, son tahlilde ise kaderin ilâhî bir sır olma özelliğini koruduğunu bildirmiştir (Âcurrî, s. 200-215; Kādî Abdülcebbâr, Fażlü’l-iʿtizâl, s. 146-147).”
Buradan anlaşılacağı üzere kader aslında Allah’ın evrenin işleyiş yasalarını yani fizik, kimya ve biyoloji yasalarını ve yine toplumların gelişme yasalarını yani iktisat, sosyoloji ve sosyal psikoloji yasalarını koyup hayata geçirmesidir. Doğanın ve toplumların hareket kanunları Mutlak Yaratıcının sonsuz ilminden ve sonsuz yaratma gücünden kaynaklanmaktadır. Bunlara Kur’an’da “sünnetullah” denmekte, her bir doğa kanunu da “Allah’ın ayeti” olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla kader deyince bütün yaratılmışlarla beraber insanın da tâbi olduğu doğa yasaları ve toplumsal yasalar akla gelmelidir.
“Burada insanın aklı ve iradesi nerededir?” Bu soruya verilecek cevap “Allah’ın bütün muhtemel fiilleri yaratmış olması ve bu fiillerin sonuçlarını da kendi koyduğu kader çerçevesinde bilmesi” olarak cevaplandırılabilir. Burada bir örnek verelim: Bir insan bir uçurumun başında durup uçurumdan atlayıp atlamama arasında karar vermek üzeredir. Eğer uçurumdan atlarsa ölecek, atlamazsa yaşayacaktır. Uçurumdan atlarsa ölecek olması doğa kanunları yani kader gereğincedir. Çünkü yerçekimi kanunu vardır. Öte yandan atlamazsa da ölmeyecektir. Bu da doğa kanunları yani kader gereğincedir. İşte Ehl-i Sünnet kelamcılarının “Allah’ın çizdiği genel kader anlamında irade - i külliye” dedikleri şey bu doğa kanunudur. Pekiyi atlayıp atlamama kararını kim vermektedir? Tabii ki insan! Allah insanın uçurumdan atlayınca veya atlamayınca elde edeceği sonuçları yaratmıştır, bu sonuçları göze alarak atlayıp atlamamaya karar verecek olan insandır. İşte buna binaen Ehl-i Sünnet Kelâmcıları “insanın muhtemel kaderlerden birini tercih etme özgürlüğü ve sorumluluğu anlamında irade-i cüzziye” kavramını geliştirmişlerdir. Yani insan cüz’î iradesiyle Allah’ın çizdiği kaderlerden birini tercih edecek, ya ölecek ya da hayatta kalacaktır! Pekiyi kaza nedir? İnsan uçurumdan atlayıp ölmeye karar verir, atlamak onun kararıdır ve bunun sonucunda ölmesi de kaderdir. Ancak eğer insan uçurumdan atladığında uçurumun kenarında kalan bir ağaç dalına takılır ve ölümden kurtulursa bu da “kazadır”.
Müslüman “Allah’a teslim olmuş barışçı insandır.” Ancak Hz. Ömer’in dediği gibi “Allah’ın çizdiği kaderlerinden birini seçmek özgürlüğüne” de sahiptir. Yine Hz. Ali’nin dediği gibi eğer bu seçme özgürlüğü olmasaydı “dünya hayatının bir imtihan olması gerçeği de anlamsız olacaktı. Bu seçim özgürlüğü ve seçimlerin sonuçlarından kaynaklanan sorumluluğumuz irade-i cüzziyedir. Ancak bazen bizim seçimlerimizden murat edilenin tersine sonuçlar çıkarsa bu da kazadır. İnancımıza göre kaza ve kader Allah’tandır.
DEPREMDE ÖLÜMLER BİZİM KADERİMİZ MİDİR?
Deprem Allah’ın çizdiği kaderdir. Çünkü jeoloji yasalarını koyan ve işleten Allah’tır. Ancak depremde ölüm, bizzat Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye göre insanların bireysel ve toplumsal seçimlerinin, yani cüz’i iradelerinin sonucudur. Bir toplum kendisi 17 Ağustos 1999 depremini yaşamış ve bunun üzerinden 24 sene geçmiş olmasına rağmen bir önlem almamışsa, Allah’ın çizdiği “depremde binlerce kişinin ölmesi” kaderini kendi iradesiyle seçmiş demektir! Sen ilk önce il başkanının kayınçosundan imar izni ayarlayacaksın, “Kayınpeder enişte çok para var bu işte!” diyeceksin, sonra fay hattına 20 kat apartman dikeceksin, sadece iki metre dayanıksız temel atacaksın, deprem olunca da “Allah’tan geldi, ne yapalım biz!” diyeceksin! Çakır’ın dediği gibi: Ne güzel İstanbul be!
Deprem bölgesinde uygun imar izni çıkarmayan, depreme dayanıksız yapıları engellemeyen, depreme karşı sivil savunmayı örgütlemeyen, adam gibi şehir planları yapmayan, hamur gibi toprağa sünger gibi binaları dikip kira geliriyle geçinmeyi düşünen toplum ve devletler Müslüman sayılmazlar! Çünkü Allah’a ve onun jeoloji kanunlarına teslim olup onun gereğini yapmamaktadırlar ki, Müslüman “Allah’a teslim olmuş” insandır. Sonra da kendi sorumluluklarından sıyrılıp suçu Allah’a atarlar.
Bilelim ki bu tip görüşleri bildirmek milleti, özellikle gençleri dinden soğutmaktadır. Bu büyük bir vebaldir. Çünkü sadece kendinizinkini değil başkalarının da imanını bozmaktasınız. Bir tane İlâhiyatçı çıkıp da bunları derli toplu bir şekilde anlatmamaktadır, bir facia da budur. O zaman da iş bize düşmektedir. Öte yandan kendi görüşlerine muhalif yorumlar içeren Kur’an meallerini toplatıp imha etmektedirler! Sonra da TV’lere çıkıp “Ehl-i Sünnet” nutukları atmaktadırlar. Onlara sormak lâzım: Siz gerçekten Ehl-i Sünnet mensubu musunuz?
GENÇLERE SON SÖZ: Papaza kızıp oruç bozmayın.
DEPREM SONRASI MALİ VE PARASAL GENİŞLEME NASIL OLMALI?
YAYINLAMA: 10 Mart 2023 - 23:35
02 Mart’ta Ankara İYİ Parti merkezli 10 şiddetinde siyasi deprem Sayın İmamoğlu ve Sayın Yavaş’ın enkaz kaldırma çalışması ile tatlıya bağlandı. Malum iki Başkanımız da 06 Şubat Depremindeki başarılı çalışmalarıyla hem tecrübe hem de sempati kazanmışlardı. Sayın Akşener’in başrolünü oynadığı tek kişilik müsamere Altılı Masanın liderleri ve muhalif seçmenin katılımıyla büyük bir kumpanya olarak mutlu sonla bağlandı. Bütün Millet İttifakı unsurlarına seçimlerde başarılar dileyelim. Gelelim esas depreme…
06 Şubat depremi üzerinden bir aydan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında hükümet bazı destek paketleri açıkladı. Bunlardan ilki depremde ölen vatandaşların borçlarının kamu bankalarından silinmesi oldu. Daha sonra hayattaki depremzedelerin kamu bankalarına kredi borçları altı ay ertelendi. Büyük bir katılımla oluşturulan yardım kampanyasına Merkez Bankası 30 milyon, kamu bankaları da toplam 39 milyon TL bağışladı. Yardımların toplamı da 120 milyon TL’ye ulaştı. Hükümet şehirlerin hızla yeniden kurulması için inşaat ihalelerine başladı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın beyanına göre 1 sene içinde kalıcı konutların yapılması planlanıyor. Aynı zamanda Merkez Bankası politika faizini 50 baz puan daha düşürme kararı aldı. En son olarak da, Sanayi Bakanlığı’nın aldığı kararla teşvik kapsamına giren firmalardan teşvike konu olan miktar üzerinde bir seferlik yüzde 10 ilave vergi tahsil edileceği bildirildi. Çeşitli yabancı uzman ve ajansların hesabına göre depremin maliyeti 80 ile 100 milyar dolar arasında değişecektir. Hükümetin bu paketleri yeterli midir? Yeterli değilse ne yapması gerekir? Bugün bunları özetleyeceğim.
DEPREM ENKAZI DURURKEN ENFLASYON ÖNCELİK MİDİR?
Başlangıç olarak şunu söyleyeyim: İngiltere büyüklüğünde bir plaka 3 metre kaymış, arka arkaya iki büyük deprem 11 il ve 14 milyon insanın bütün hayatını sil baştan değiştirmişken, resmi rakamlarla 50 bine yakın insanımızı kaybetmişken, hiçbir hükümet çıkıp da enflasyonu düşüreceğiz, bunun için kemerleri sıkacağız, demez. Bunun zamanı daha önceydi: Eylül 2021’den bu yana popülist politika değil de enflasyona karşı bir program uygulansaydı, Türkiye küçülmezdi ama büyüme oranı yüzde 2-3 arası kalırdı. Bugün işsizlik yüzde 13 civarında sabit olurdu. Dolar taş çatlasa 9 TL, enflasyon da kabaca yüzde 10-12 arası kalırdı. Merkez Bankası rezervleri de bugünkü gibi SWAP sonrası -43 milyar dolar değil ama SWAP’a ihtiyaç duyulmayacak bir düzeyde olurdu. Ama şimdi, deprem sonrasında yüzde 55 enflasyon, yüzde 10 küsur işsizlik ve yüzde 5 büyüme ile yakalandığımız bu durumda kimse enflasyonu düşürmekten bahsetmez. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri çok iç açıcı olmamasına rağmen… Öyleyse genişletici bir para ve maliye politikası uygulanacaktır, uygulanmak da zorundadır. Bu daha yüksek bir enflasyona yol açacak olsa da, enflasyon önceliğimiz değildir. Sorun genişletici politikanın hangi kaynaklarla ve hangi kanallardan uygulanacağında düğümlenmektedir. Bu politikayı nasıl yürütmeliyiz ki, attığımız taş ürküttüğümüz kuşa değsin?
DEPREMZEDELERİN GENEL DURUMU
Afet bölgesine giden tanıdıklarımızdan, sosyal medyada konuşan ve yazan depremzedelerden ve yetkili kurumların açıkladıklarından öğrendiğimize göre depremzedelerin en büyük iktisadi sorunları kredi ödemeleridir. Hükümet depremzedelerin doğal gaz ve elektrik faturalarını altı ay ötelediğini duyurmuştu. Durum daha açıkça şöyledir: Sıradan hane halkının oturduğu ev yıkılmış, doğal gaz, kanalizasyon ve elektrik şebekeleri çökmüş, insanlar def-i hacet giderecek tuvalet bile bulamazken enerji şirketleri olmayan evin olmayan doğal gazının parasını istiyorlar! Hükümet de bunları altı ay öteliyor! Benzeri bir durum konut kredileri için geçerlidir. Eski öğrencilerimden birisi yeni girdiği ve depremde ağır hasar gören evinin kredi taksitlerinin ödemesi için bankaların aradığından söz etti! Ortada ev kalmamış, insanlar sokaklarda yatıyor kalkıyor, bankalar da kredi tahsilâtı peşinde, olacak iş değil... Başka bir sorun da esnaf ve küçük işletmelerin başını ağrıtıyor: Küçük işletmelerin işletme sermayesi ve varsa yatırım kredilerinin taksitleri var. Öte yandan ortada ne dükkân kalmış, ne han, ne hamam! Dükkân sağlamsa da ne müşteri var, ne de çalışacak işçi! Bankalar da “Kredi borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?”, diye arıyorlar!
HÜKÜMET NE YAPTI, NE YAPMALIYDI?
Hükümetin yardım kampanyası önemliydi: Toplumda birlik duygusunu pekiştirip moralleri yükseltmek açısından faydalıydı. Ama toplanan paranın yarısı Merkez Bankası ve Kamu Bankalarının kaynaklarından gelmekteydi. Şöyle düşünün: 2022 sonunda üç kamu bankasına 20’şerden 60 milyar TL sermaye desteği sağlanmış, şimdi bunun 39 milyar TL’sı kampanyada bağışlanıyor. Bu bankaların sermayesini düşürürken, depremzedelerin temel problemine bir çözüm oluyor mu? Hayır. Ödenmeyen krediler aynen kalmış durumda. Muhtemelen bunlar altı ay sonra batık kredi olarak kaydedilecektir. DASK’ın yetersiz olduğunu da hepimiz biliyoruz. Yani Kamu bankaları hem sermaye kaybetmiş durumdadır, hem de muhtemel batık kredileri oluşmuştur! Bu bankaların finansal rasyolarında ciddi bozulma anlamına gelir. Sadece kamu bankaları mı? Hayır, özel bankaların da batık kredileri artacaktır. O yüzden tırın tırın arıyorlar depremzedeleri… Hem bankaların bilançolarının düzeltilmesi hem de depremzedelerin borç yükünden kurtarılması gerekir. Bu nasıl olacak? Eğer Merkez Bankası 30 milyar TL’yi kampanyaya bağışlayacağına bununla depremzedelerin bütün borçlarını kapatsaydı, hem bankaların bilançoları düzelecek hem de depremzedeler borç yükünden kurtarılacaktı. “Hocam 30 milyar TL yeter mi?” Basit bir hesap yapalım: 30 milyar TL 18,9 kurdan yaklaşık 1,6 milyar dolar eder. Merkez Bankası son bir buçuk yılda dolar kuru 19 TL’nın altında olsun diye 60 milyar dolar üstünde piyasaya satış yapmış durumda. Sadece 2023’ün ilk iki ayı içinde 9 milyar dolar piyasaya sattığını görmekteyiz. Bu kampanyaya bağışladığının 6 mislidir. Madem dolar satacaksın, sattığın dolar karşılığında piyasadan çektiğin TL ile vatandaşın ilk önce yatırım ve işletme sermayesi kredi borçlarını, sonra konut borçlarını silersin. En iyisi depremzedelerin bütün kredilerini silmektir. Gerekirse para basar ve ödersin. “Hocam enflasyon azmaz mı?” Merkez Bankası son bir buçuk yıldır zaten bunu yapıyor, o kadar ikaz ettiğimiz halde… Bugün esas para basması gereken zamanda vatandaşın borçlarını ötelemekten başka bir şey yapmıyorlar.
Deprem aynı zamanda büyük bir vergi kaybına ve ek kamu harcamalarına da yol açacaktır. Bunu nasıl karşılayacağız. Daha Mart ayı içindeyiz. Maliye Bakanı Sayın Nebati'nin bir talimatına, gerekirse Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir Kararnamesine bakar. 2023 yılı kurumlar vergisini bir defalığına yüzde 25’e çekersiniz. Bütün firmaların bilançoları, 2022 yılı faaliyet ve kârları elinizdedir, vergi matrahı bellidir. Sadece oranı arttıracaksınız. Mart sonuna kadar bu ek yüzde 5’lik vergiyi de tahsil edersiniz. Onun yerine Hükümet teşvik almış girişimcilerin, nitelikli yatırım yapan firmaların teşviklerinden yüzde 10’luk bir kaynak yaratma peşindedir. Buradan gelecek para hem nitelikli firma ve girişimciler ile sıradan firmalar arasında eşitsizlik ve adaletsizlik yaratacaktır, hem de attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmeyecektir. Sadece kurumlar vergisi mi artsın? Hayır, beyanname ile gelir beyan eden özel kişilere de bir seferliğine ekstra yüzde 5 vergi konsun. Böylece Hükümet biraz olsun ciddi bir kaynak elde edebilir. “Aman Hocam, şimdi seçim var! Fincancı katırlarını ürkütmeyelim!” Eğer iktidar partisi zenginlerden gelecek oy kaybını düşünüyorsa 14 milyon depremzeden kazanacağı oyları da hesap etmelidir. Ankara’da bu benim yaptığım hesabı yapabilecek yetkili yok mu? Niye önermiyorlar?
Benim önerim uygulanırsa depremzedeler rahatlar, bankaların bilançoları düzelir, hükümet de ekstra oy kazanır. Enflasyon mu? Enflasyon artacak, bundan da belli bir miktar oy kaybı olur. Ancak devletin varlığı bu günler içindir. Yaralar sarılmalı, moraller yükseltilmelidir. Enflasyonun patlaması da şu an öncelikli sorunumuz değildir.
KAPİTALİZM VE KRİZLER – I: ABD'DEKİ BANKACILIK KRİZİ KÜRESEL KRİZE DÖNÜŞÜR MÜ?
YAYINLAMA: 19 Mart 2023 - 23:30
Bir hafta boyunca işlerimin yoğunluğu nedeniyle yazamadım. Tabii ki, tahmin edeceğiniz gibi bu bir haftada gündem çok hızlı aktı. Hayır, bu sefer Türkiye’nin gündemi değil dünyanın gündemi değişti. Türkiye’de gündem nispeten sakindi. Hocalar ve bürokratlar milletvekilliği adaylığına soyunmak için birer ikişer istifa dilekçelerini vermeye başladılar. Muhalefet ve iktidar bildik söylemlerine devam ettiler. Yeni bir ittifak – ATA İttifakı – kuruldu. Sayın İnce de Cumhurbaşkanı adayları kervanına katıldı. Pekiyi değişen gündem neydi? ABD’de batan Silikon Vadisi Bankası’nın sistemsel bir krizi tetikleyip tetiklemeyeceği sorusu sorulmaya başlandı. Sayın Biden da mevduat sigortasını yüzde 100’e çıkardığını beyan etti.
Bugün yeni bir yazı dizisine başlamak istiyorum: Kapitalizm ve Krizler. Bugünkü ilk yazıda mevcut durumu ele alacağım. Silikon Vadisi Bankası nasıl battı? Bankalar hangi ilkelere göre çalışmalı? Banka başarısızlıkları finansal krizlere nasıl dönüşür? Bankacılık sistemi bir saadet zinciri midir? Başlayalım…
SİLİKON VADİSİ BANKASI NASIL BATTI?
Silikon Vadisi Bankası ABD’nin 16’ıncı büyük bankasıydı. Bu büyüklüğe de birkaç sene önce ulaştı: Pandemi döneminde. Daha çok pandemi döneminde kârlılıkları artan teknoloji şirketlerine ve bu sektördeki küçük girişimlere finansman sağlayan bir bankaydı. İçinde bulunduğu sosyal ilişkiler ağı teknoloji firmalarını bulup destekleyen fonlar ve melek yatırımcıları barındırıyordu. Pandemi döneminde bu sektörde kâr ve satış patlaması yaşandığında Silikon Vadisi Bankası’nın da hem mevduat hacmi hem de kredi hacmi hızla arttı ve bu durum onu ABD’de 16’ıncı sıraya kadar taşıdı. Pandemi sürecinde genişlemeci para politikası ve düşük faizler ABD’nin tahvillerini de değerli kılmıştı. Bankanın aktifinde yüklü miktarda Hazine Tahvili bulunmaktaydı. Kredi verdiği küçük yatırımcıların hem kurumsal hem de bireysel mevduatları da kasasında bulunuyordu. Yani ağırlıklı olarak tek bir sektöre ve bu sektördeki küçük yatırımcılara kredi veriyordu. Bu müşterilerin mevduatları kısa vadeli (yani bir yıldan kısa vadelerde) ama onlara verilen krediler daha uzun (yani bir yıldan uzun vadelerde) vadeliydi. Kasada yüklü miktarda tutulan hazine tahvilleri de uzun vadeliydi, önemli bir kısmı da 10 yıllıktı. ABD pandemi sonrası artan enflasyon riskine karşı son bir buçuk yıldır sıkı politikası uygulamaktaydı. Bunun sonucu faizlerin yükselmesi ve tahvil fiyatlarının düşmesi şeklinde gerçekleşti. Yani bankanın aktifleri değer kaybediyordu. Dahası yenilenmesi daha çabuk olan mevduatlar daha yüksek faizden döndürülürken krediler uzun vadeli olduğu için düşük faiz getirisi ile devam etmekteydi. Sözün kısası bankanın pasifleri (yükümlülükleri) artarken aktifleri (alacakları) azalmaktaydı ve bir nakit sıkıntısı patlak verdi. Bankanın batacağına yönelik bir spekülasyon da mevduat kaçışına ve bankanın TMSF’ye devrine yol açtı.
BANKALAR HANGİ İLKELERE GÖRE ÇALIŞMALI?
Bütün bankaların dayanması gereken birkaç temel düstûr vardır. Eskiler bunları üç ana başlıkta özetlerdi: iffet, ketumiyet ve mazbutiyet… İffet namusluluk demektir. Bu ise bankanın parasını çar çur etmemek, mudilerin parasına dokunmamak ve yolsuzluk yapmamak anlamına gelir. Bu açıdan Silikon Vadisi Bankası’nın görünürde bir kusuru yoktur. Keza ketumiyet, yani mudilerin ve bankanın sırlarının ifşa edilmemesi konusunda da, en azından benim gördüğüm, bir kusuru bulunmamaktadır. Ancak mazbutiyet konusu öyle değildir. Mazbutiyet kelime anlamı olarak tutuculuk demektir ve bankanın yönetiminin riskleri doğru bir şekilde yönetmesi, aşırı kâr iştahına kapılmaması, muhtemel risklere karşı önlem alması ve iktisadi kavramla “riskten kaçınan / risk averse” bir tavra sahip olması anlamına gelir. Silikon Vadisi Bankası bu anlamda hiç de mazbut davranmamıştır. Her şeyden öne kredilerini tek bir sektörde, o da, yüksek riskli ama yüksek getirili küçük işletmelere yönelik olarak dağıtmıştır. İkincisi aktif vadeleri uzunken pasif vadeleri kısa kalmıştır, yani vade uyuşmazlığı problemi bulunmaktadır. Üçüncü olarak aktiflerinin önemli bir kısmı çok uzun vadeli hazine tahvilinden oluşmakta ve artan faiz oranları sebebiyle faiz riski çok yüksek bulunmaktadır. Bütün bunların yanında ABD Merkez Bankasının faizleri arttıracağını bir buçuk senedir bas bas bağırarak ilan etmesine rağmen bu konuda hiçbir önlem alınmaması düşündürücüdür. Bahsettiğim bu üç ilkeye uyulursa, bir bankacılık riskinin çıkmasını önleyecek önlemlerin bankalara düşen kısmı yerine getirilmiş olur. Diğer kısmı ise Hükümet ve Merkez Bankası’nın makro iktisadi istikrarı ve sisteme güveni tesis edecek duruşu sağlayacak olan politikalarıdır.
BANKA BAŞARISIZLIKLARI FİNANSAL KRİZLERE NASIL DÖNÜŞÜR?
Banka başarısızlıklarının üç temel sebebe dayandığı söylenebilir: Aşırı risk iştahı, vade uyuşmazlığı ve sorunlu krediler. Bu üç sebep birbirini besler. Kısa dönemde yüksek kâr elde etmek için riskli projeler kredilendirilir, bunun için de yüksek faizle mevduat toplanır. Bu tutumun ana sebebi aşırı risk iştahıdır ki, bir bankanın hiç girmemesi gereken bir yoldur: mazbutiyet ilkesi ile uyuşmaz. Yine sadece bankalar için değil bütün firmalar için geçerli olan vade uyuşmazlığı problemi faiz ve kur risklerinin katlanarak etkili olmasına yol açar. Eğer borçlarınız alacaklarınızdan daha kısa vadeli ise, beklenmedik bir faiz veya kur şoku sizi beklenmedik zararlarla karşı karşıya bırakabilir. Çoğunlukla aşırı risk iştahı bankaları vade uyuşmazlığı problemine sürükleyebilmektedir. Bunun telafisi için aktiflerde kısa vadeli tahvil bulundurmak bir çözüm olabilir. Sorunlu krediler sadece aşırı risk iştahından kaynaklanmaz. Kredi tahsis sürecinde projelerin sektöre, firmaya ve projenin kârlılığına göre ve standartlara uygun bir kontrol ve denetim mekanizmasından geçmesi hayatidir. Eğer kontrol ve denetim mekanizmaları sağlıklı işletilmez veya bu mekanizmalar gereğince kurulmazsa banka iflasa sürüklenebilir.
Tek bir bankanın iflası bankacılık sektörüne nasıl etki eder? Burada kritik kavram güvendir. Bankalar kredi dağıtan kurumlardır. Topladıkları mevduat da halkın bankaya açtığı kredidir. Kredi kelime anlamı ile “güven” demektir. Eğer bir bankanın iflası bütün sektöre olan güveni ortadan kaldırırsa kriz kaçınılmazdır. Bunu önlemek için “mevduat sigortası” gibi kurumlar ihdas edilmiştir. Biraz geriye çekilip uzaktan bakıldığında mevduat sigortası, kurallarına göre iş yapmayan, aşırı kâr iştahıyla aşırı kredi dağıtan bankaların risklerinin kamuya, dolayısıyla halka ödetilmesidir. Ancak adaletsizlik olarak görülebilecek bu uygulama, sistemin tümden çökmesini de önleyebilecek güçtedir. Çünkü bankalar aslında arkasında devletin desteğini taşıyan birer saadet zincirine benzemektedir.
BANKACILIK SİSTEMİ BİR SAADET ZİNCİRİ MİDİR?
Bir saadet zinciri nedir? Hatırlarsınız, 1990’lı yıllarda Titan ismiyle bir organizasyon çıkmıştı. Kurucusu Tosun’un ilk selefi Kenan Şaranoğlu’ydu. Herkes belli bir miktar yatırarak sisteme giriyordu. Sonra her bir üye başka üyeleri sisteme katıyordu. Her yeni üyeden alınan paraların bir kısmı o kişiyi üye yapan üyeye veriliyordu. Kalanı sisteme akıyordu. Bu sistemin devam edebilmesi için sürekli yeni üye bulmak zorundaydınız. Eğer para akışı kesilirse sistem çöküyordu. Şimdi, bankacılık sistemi de buna benzer. Çünkü bankacılık sistemi diyelim ki 10 birim parayı ekonomide elden ele döndürerek (mevduat kredi yaratır, kredi mevduat yaratır düsturuyla) 100 birim mevduat yaratır. Milletin 100 birim mevduatı varken, sistemde sadece 10 birim nakit para vardır. Yeni mevduat bankacılık sistemine akmaya devam ederse sistem yaşar. Mevduatlar bankadan çekilir ise, millet 100 birim nakit talep ederken bankalar sadece 10 birim verebilir. Bu bütün sistemin çökmesi anlamına gelir.
Elbette ki bankacılık sistemi kredi ile yatırımları ve dolayısıyla üretimi destekler. Kapitalist sistemin devamı için yatırımlar, yatırımlar için de kredi zorunludur. Bu yüzden Hükümetler saadet zinciri benzeri bir yapı olan bankacılık sistemini kutsarlar. Gerekirse sistemi ayakta tutabilmek için para basıp sisteme enjekte ederler. Bankaların borçlarını üstlenirler. Bu yüzden diyebiliriz ki, bankacılık sistemi hükümet tarafından kutsanan, meşruiyet verilen ve desteklenen bir saadet zinciridir.
Böyle kırılgan bir yapı her zaman krizlere gebedir. Bu kırılgan yapının tüm dayanağı da vatandaşın sisteme, bankalara ve hükümete güvenidir. Bu yüzden hem hükümetler hem de bankacılık sistemi üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeli, sisteme olan güveni sarsacak uygulamalardan kaçınmalıdır.
Pekiyi kapitalizmin doğasında krizler var mıdır? Bu soruyu da Cumartesi cevaplayalım.
KAPİTALİZM VE KRİZLER – II: KRİZLER KAPİTALİZMİN DOĞASINDAN MI KAYNAKLANIR?
YAYINLAMA: 24 Mart 2023 - 23:30
Öncelikle bütün okuyucularımın Ramazanı’nı tebrik ederim. Ramazan Ayı, milletimize ve bütün Müslümanlara sevgi, barış, dayanışma ve huzur getirsin. Zaten bu ayın ve bu aydaki ibadetlerin temel amacı bunları üretmektir. Bu köşede geleneğimizdir, Ramazan’a özel yazılar yayınlamak. Nasip olursa Pazartesi günü bu senenin ilk Ramazan yazısını yazacağım.
Bugünkü yazının amacı “krizlerin kaynağının kapitalizmin doğasında bulunup bulunmadığı” sorusunu cevaplandırmaktır. Elbette, bu soru iktisat bilimindeki tartışmaların temelinde yatan bir sorudur. Bu soruya verdiğimiz cevap aynı zamanda dünya görüşümüzü ve dünyaya bakış açımızı da gösterecektir. Bu soruya doğru düzgün bir cevap verebilmek için bazı önemli noktaları açıklamak gerekmektedir. Kanaatim odur ki, bu açıklamalardan sonra krizlerin kaynağı hakkındaki görüşüm daha iyi anlaşılacaktır.
Öncelikle kapitalizmin makineleşmiş üretim sistemi olduğunun vurgulanması gerekir. Bu özellik ikinci özellik olan sürekli büyüme zorunluluğuna yol açmaktadır. Kapitalist bir ekonominin sürekli büyümek zorunda olması, bu ekonomide sermaye birikimi sürecinin önemini ortaya koymaktadır. Krizlere yol açan ana olgu ise bu birikim sürecinin doğal uzantısı olan aşırı yatırım (over investment) ve aşırı kredi (over lending) olgularıdır.
KAPİTALİST ÜRETİM SİSTEMİNİN AYIRT EDİCİ VASFI: MAKİNELEŞME
Kapitalist üretim sisteminin farklı tanımlarıyla karşılaşmışınızdır. Örneğin liberal iktisatçılar “kapitalist üretim sisteminin özel mülkiyete, fikir, inanç ve teşebbüs hürriyetine ve serbest rekabete dayandığını söylemektedirler.” Ama bu tanım 18‘inci yüzyılda ortaya çıkan sanayi devrimi ve sonrasında ortaya çıkan toplumu daha önceki ekonomik yapı ve toplumlardan ayırt eden bir özellik değildir. Kapitalizm öncesi köleci toplumda da bütün bu hürriyetler bulunmaktaydı. Feodal toplumda ise inanç hürriyeti haricinde diğer hürriyetler ve özel mülkiyet bulunmaktaydı. Dolayısıyla bu tanım kapitalist ekonomi ve toplumu tam açıklamaz. Öte yandan Marksist iktisatçılar “emeğin bir meta haline geldiği toplum” olarak kapitalist toplumu açıklarlar. Ancak bu tanım da kapitalist toplumun ayırt edici özelliği değildir. Emeğin pazarda alınıp satılan bir meta haline gelmesi feodal toplumda veya köleci toplumda yok muydu? Bal gibi vardı… Üstelik köleci ve feodal toplumlarda emeğin mülkiyetine sahip olma imkânı varken – yani insanlar pazarda davar gibi alınıp satılıyorken- kapitalist toplumda kimse emeğin mülkiyetine sahip değildir, ancak belli bir ücret karşılığında emek kiralanır. Pekiyi nasıl bişr tanım getirmeliyiz ki, kapitalist toplumun ayırt edici özelliği ortaya çıksın? Benim önerim şudur: makineleşmiş üretim sistemi… Kapitalizm kendisinden önce gelen diğer üretim sistemlerinden ilk defa insan eliyle üretilen bir faktörün temel üretim faktörü olması ile farklılaşır: bu faktör üretimde kullanılan makine ve teçhizat, yani fiziki sermayedir. Kapitalizm öncesi toplumlarda temel üretim faktörü toprak ve emek gibi doğaya dayanan ve üretilmesi ekonomiye dışsal doğa kanunlarına bağlı olan faktörlerdi. Bu yüzden ilk çağ ve ortaçağlarda bir ekonominin büyümesi için daha fazla toprak ve daha fazla insana ihtiyaç duyulmaktaydı. Yine bu yüzden devletlerin sınırları çok değişkendi. Kapitalizm sonrası toplumlarda ise Napolyon Savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonunda bile ulus devletlerin sınırlar değişmemiştir. Bir ekonominin büyümesi için daha fazla nüfus ve daha fazla toprak değil, daha fazla sermayeye ihtiyaç duyulmaktaydı. Yani özetle diyecek olursak kapitalizm makineleşmiş üretim sistemidir.
MAKİNELEŞMİŞ BİR EKONOMİ SÜREKLİ BÜYÜMEK ZORUNDADIR
Makineleşmiş bir ekonomide temel üretim faktörü olan makineler yani fiziki sermaye de diğer mallar gibi üretilir. Her firmanın iflas etmemesi için her yıl belli bir miktar üretim ve satış yapması gerekir. Bu da, mal ve hizmetlerin üretildiği her sektörde belli bir minimum üretimin zorunlu olduğu anlamına gelir. Aynı şekilde makinelerin üretildiği sektörde de, her yıl, belli bir miktarda üretim ve satış yapılması zorunludur. Yoksa sektör yaşayamaz.
Makine üreten sektörde her sene belli bir miktarın üzerinde üretim ve satış yapılması demek, her sene belli bir miktar veya üzerinde yatırım yapılması anlamına gelir. Yani bir kapitalist ekonominin yaşayabilmesi için her yıl belli bir miktarın üzerinde yatırım yapılması zorunludur. Bu ihtiyaç duyulan yatırım talebinin oluşabilmesi için ekonominin tümünde belli ve düzenli bir büyüme trendi olması gerekir. Eğer sürekli ve düzenli bir büyüme sağlanamazsa bir kapitalist ekonominin kendi başına ayakta duramayacağını söyleyebiliriz. Yani karşımızda yaşamak için sürekli büyümek zorunda olan bir sistem vardır.
SERMAYE BİRİKİM SÜRECİ VE KAPİTALİZM
Bu yazıda, şimdilik, sermaye ile sadece üretimde kullanılan makine ve teçhizattan bahsedeceğim. Daha sonraki yazılarda farklı sermaye tiplerinin farklı birikim süreçleri ve farklı etkilerinden bahsedeceğim. Şimdilik sermaye ile sadece fiziki sermaye kastedilecektir. Ayrıca bir varsayımım da ekonominin dışa kapalı olduğudur. Yani ihracat ve ithalat olmadığı gibi dış borç da mümkün olmamaktadır.
Sermaye birikim süreci ile kastedilen üretim için gerekli olan sermayenin, yani fabrika ve üretim tesislerinin zaman içinde sayıca artması ve bunun için de düzenli ve artan bir yatırım sürecinin olmasıdır. Yatırımların gerçekleşmesi için hem yatırımı yapan firmaların gelecekte daha yüksek satış ve üretim beklentisi içinde olmaları hem de bu yatırımları finanse edecek yeterli tasarrufun sistemde bulunması gerekir. Eğer firmalar ve girişimciler gelecekte daha yüksek satış ve üretim beklentisi içinde değillerse, bankacılık sisteminde bulunan tasarrufların hepsini kredi olarak kullanamazlar ve bu durumda elde tasarruf fazlası oluşur. Öte yandan bazı durumlarda yatırımcılar tasarruflardan daha fazla yatırım talebinde bulunurlar. Bu durumda bir tasarruf açığı oluşur. Tasarruf açığı durumunda kredi faizleri artarak, tasarruf fazlası durumunda ise kredi faizleri düşerek tasarruf yatırım dengesini sağlar. Kısaca söylemek gerekirse, sermaye birikimi için yatırım, yatırımın finansmanı için de tasarruf gerekir.
TASARRUF, YATIRIM VE KRİZLER
Daha fazla sermaye birikimi için daha fazla yatırım, daha fazla yatırım için daha fazla tasarruf, daha fazla tasarruf için daha düşük tüketim gerekir. Neo-Klasik ve Keynescilere göre bu bir problem teşkil etmese de, bazı Yeni Ricardocu ve Marksist iktisatçılar için bu durum sınıf çatışması gösterir. Daha fazla tasarruf için daha az tüketim düşük işçi ücretleri yolu ile sağlanır. Çünkü bu iktisatçıların varsayımına göre işçiler gelirlerinin çok büyük bir kısmını tüketir ve çok az bir kısmını tasarruf ederler. Öte yandan sermayedarlar da gelirlerinin, yani kârların, çok küçük bir kısmını tüketip gelirlerinin büyük çoğunluğunu tasarruf ederler. Sermaye birikiminin devam edebilmesi için, bu yüzden, işçi ücretlerinden her seferinde daha fazla bir miktar kârlara aktarılmalıdır. İşte bu durum sürdürülemez bir durum olduğu içindir ki kapitalizmin belli aralıklarla krize girmesinin gerektiği savunulur. Neo Klasikler, yani liberal iktisatçılar içinse, tasarruf ve yatırım arasında her zaman bir denge bulunur. Yani kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu tasarruf her zaman bulunur, ekstra emek sömürüsüne gerek yoktur. Keynes’e göre ise problem tasarrufların miktarında değil ama yatırımların miktarındadır. Olumsuz beklentilerin olduğu bir ekonomide yatırımlarda düşüş istihdam ve üretim kaybına yol açar. Krizlerde milli gelirin düşmesinin arkasındaki ana unsur yetersiz yatırım ve yetersiz taleptir. Bu yüzden Keynesçiler tarafından talebin kamu harcamaları ile tamamlanması önerilir.
Bütün bu anlattığım hikâyede iki şey öne çıkmaktadır: Birincisi yatırımın kısa vadede talebi (harcama etkisi) ama uzun vadede arzı (kapasite etkisi) arttırması, ikincisi de tasarruf ve yatırım arasındaki iliş-ki. İlki üretimde ve yatırımda gecikmelerin yol açtığı dengesizlikleri gösterirken, ikincisi bankacılık ve finans sistemine atıf yapar. Bankacılık ve finans sisteminin istikrarsız yapısı yatırım ve tasarruf eşitliğinin nasıl ve ne şekilde bozulacağını anlamak için yaşamsal önemdedir.
Krizler kapitalizmin doğasından mı kaynaklanır? Evet, sürekli büyümek zorunda olan, sürekli daha fazla üretmek zorunda olan ama bunu belki nispeten daha az tüketimle yapmak zorunda olan bir sistem. Dahası kredi mekanizması yolu ile sürekli artan borç stoklarına yol açan bir sistem. Krizlerin arkasında çoğunlukla yer alan aşırı yatırım ve aşırı kredi süreçleri de dikkate alındığında krizlerin kapitalizmin doğasından kaynaklandığını söylemek gayet doğaldır.
İSLÂM TOPLUMU NEYE DAYANIR? REKABETE Mİ, DAYANIŞMAYA MI?
YAYINLAMA: 26 Mart 2023 - 23:35
Ramazan Ayı’nda bu köşenin geleneği haftada bir İslam dini ve İslâm toplumunun iktisadi ve sosyal yapısı üzerine yazılardır. Bu Ramazan’ın ilk yazısında İslâm toplumunun dayanağı olarak hangi kavramın öne çıktığını tartışacağım: rekabet mi, yoksa dayanışma mı?
Tabii ki, bütün kitaplı dinlerde dayanışma, yardımlaşma her zaman öne çıkarılır. Kur’an’da da durum bu minvaldedir. Ancak dayanışma ve rekabetin bir toplumda öne çıkması dinî hassasiyetlerden daha çok o toplumun iktisadi üretim sisteminin gerekliliklerine bağlıdır. Bunu vurgulamamız gerekir.
Bugün ilk olarak dayanışmacı ve rekabetçi toplumlar arasındaki farkları anlatacağım. Daha sonra İslâm Dininde dayanışma ve rekabet hakkında ne söylendiğini tartışacağım. Daha sonra da, genelde İslâm toplumlarında özelde Türkiye’de hangisinin öne çıktığı hakkında görüşlerimi bildireceğim.
DAYANIŞMA VE REKABET
Dayanışma veya batı dillerinden geçen haliyle solidarite zümre veya sınıflar içinde birlik duygusunu oluşturan ortak menfaat, hedef ve standartlara yönelik farkındalık ve bu farkındalığın neden olduğu birbirine destekleme eylemidir. Dayanışmacılık (solidarizm) ise, toplumsal yapı analizinde toplumu bir arada tutan ana faktörün dayanışma olduğu görüşüne dayanır. Toplumsal dayanışma (social solidarity) kolektivizmde (ortaklaşacılık) olduğu gibi bireylerin birbirinden farklılığı ve farklı beklenti ve menfaatlere sahip olduğunu reddetmez, aksine bireylerin toplumun temeli olarak kabul eder. Bu durumda dayanışmacılık bir toplumu bir araya getiren ana unsur olan farklı birey ve zümreler arasında oluşmuş bağlara atıf yapar.
Dayanışma ve dayanışmacılık kavramlarını sosyolojide ilk kullanan Emile Durkheim’dır. Ona göre toplumsal dayanışmanın tipleri toplum tipine göre değişim gösterir. Durkheim bu farklılığı anlatabilmek için mekanik ve organik dayanışma kavramlarını geliştirir. Mekanik dayanışma içindeki bir toplumda toplumun birliği ve bütünleşmesi bireylerin özdeşliğinden kaynaklanır: Benzer işleri yapmak, töre ve dini kuralların hâkim olduğu bir eğitim ve yaşam tarzı ve benzeri etkenlerle bireyler zaten birbirine benzedikleri için yakınlık ve ortaklık içine gireceklerdir. Mekanik dayanışma genellikle geleneksel küçük ölçekli toplumlarda geçerlidir. Kabile toplumlarında örneğin dayanışma kan bağına dayanmaktadır. Yine göçebe Türk boylarında hem kan bağı önemlidir, hem de obadaki herkes benzer işlerle iştigal ettikleri için de bir yakınlık sahibidirler.
Organik dayanışma ise, Durkheim’a göre, modern toplumlarda işbölümü ve uzmanlaşmanın sonucunda ortaya çıkar. Modern toplumda bireyler belli işlerde uzmanlaştıkları için her birey diğer bireylerle karşılıklı bağımlılık ilişkisi içindedir ve aynı zamanda her birey toplumsal işbölümünde birbirini tamamlamaktadırlar. Bütün bireylerin farklı işlerde uzmanlaşması, farklı görevler verilmesi ve farklı değer ve menfaatlere sahip olmasına rağmen, organik dayanışma her bir bireyin kendi işini yapabilmesi, kendi görevini gerçekleştirebilmesi ve kendi menfaat ve değerlerine sahip çıkabilmesi için diğerine muhtaç olmasına dayanmaktadır. Bu anlamda “organik” kavramı toplumun bileşenlerinin karşılıklı bağımlılığını göstermek için kullanılır.
Rekabet ise iki ve daha fazla tarafın paylaşılamayacak bir hedefe ulaşabilmek yarışmasına verilen genel addır. Rekabet, aslında, sıfır toplamlı bir oyundur, birinin kazancı diğerinin kaybıdır. Rekabet doğada birçok yerde karşımıza çıkar: organizmalar, bireyler, iktisadi ve sosyal gruplar ve benzeri… Rekabet iktisat biliminde temel kavramlardan biridir. Rekabet sayesinde her bir üretici kendisinin verimliliğini arttırmak zorundadır. Başarılılar ayakta kalır, ayakta kalmak için daha verimli ve düşük maliyetli olması gerekir. Başarısızlar ise tasfiye olur. Bütün bu sebeplerden rekabet toplumsal refahı maksimum düzeye çıkaran bir kuvvettir. Rekabetçi bir toplumda bireyler önceliklidir, bireysellik davranışların temelinde vardır ve bireylerin ortak hedef ve menfaatleri olmadığı varsayılır. Aslında dayanışmacılıkla rekabetçilik arasındaki temel fark, dayanışmacılıkta bireylerin paylaşılabilen ortak hedef ve menfaatleri varken, rekabetçilikte ortak hedef ve menfaatler paylaşılamaz.
İSLAM’DA DAYANIŞMA VE REKABET
İslâm dininin ilk defa indiği toplum çöl-göçebesi kökenli yarı yerleşik bir kasaba toplumuydu. Bu toplum kendi içerilerinde bireylerin dayanışma içerisinde olduğu kabile – boylardan oluşuyordu. Ama bu kabileler arasında ciddi bir rekabet vardı, kimi zaman iç savaşlara giden kan davaları ortaya çıkabiliyordu. Böyle bir toplumda egemen kabile olan Kureyş içinde de farklı sülaleler – klanlar arasında sert bir rekabet vardı. Yani siyasi ve iktisadi olarak belli bir kastlaşma bulunmaktaydı. Bunların üstüne köleciliği de ekleyin… İşte buyurun size dört dörtlük rekabetçi bir toplum.
Mekke’deki şirk düzeni aslında insanların tahta putlara tapmasına yol açan cehaletten kaynaklanmıyordu, aksine orada kurulmuş olan ayırımcı, baskıcı ve rekabetçi toplumun egemenlerinin çıkarlarından kaynaklanıyordu: Yani şirk düzeni aslında bir şirket düzeniydi… İşte Kur’an indiği andan itibaren Mekke müşriklerinin şehvet – şöhret – servet sacayağı üzerinde duran, güç ve kâr iştahı üreten sistemlerine karşı tavır almıştır. Tebbet Suresinde geçen “yedâ Ebî Leheb / Ebû Leheb’in eli” işte bu sömürü düzeniydi. Bakara suresinin ilk beş ayetinde müttakiler tanımlanırken “onlar, gayba inanırlar, salatı dosdoğru kılarlar ve sahip olduklarını paylaşırlar!” denmektedir. Burada salat hem namaz ibadeti hem de dayanışma ve yardımlaşma anlamındadır. “Para, servet, mal ve mülk, aile ve çocuklar” yani dünya hayatında elde edilen her şey Kur’an’ın birçok yerinde geçen tabirle geçici ve ebedi hayatta hiçbir şey sağlamayacak varlıklardır. İnsanı kurtaracak olan takvasıdır: yani insanın her şeyi bilemeyeceğine inanan, birbiriyle dayanışıp yardımlaşan ve sahip olduklarını paylaşan, Allah’a güvenerek inanan barışçı insan olmasıdır. Bu anlamda İslam’ın ilk dönem ayetleri gayet dayanışmacı, hatta kolektivisttir (ortaklaşacıdır). Ancak İslam bir din olarak olduğu kadar bir rejim olarak da hâkim olunca Peygamber’in şu emrini unutmayalım: “İşleri ehline emanet ediniz!”. Bir işin o işi en iyi yapacak olana verilmesi anlamına gelen bu emir, toplumun yapısında adil rekabetin de önemli olduğunu vurgular. Şöyle ki, toplumun işbölümü ve uzmanlaşma ile geliştirdiği organik dayanışma için, her işte en iyilerin belirlenmesi yani rekabet gerekir. Toplumun gelişebilmesi için rekabet gereklidir ama toplumun birliğini koruyabilmesi için de dayanışma gerekir. Buradan anlayabiliriz ki, dayanışma ve rekabet birbirini ikame eden kavramlar değildir ama birbirlerini tamamlarlar. Kur’an’ın ve Peygamberin emirleri de bu yöndedir. Ancak Kur’an’da aşırı dayanışmacılık hiçbir şekilde yasaklanmamışken, aşırı rekabetçilik, bireycilik ve bencillik yasaklanmıştır.
MÜSLÜMAN TOPLUMLARI DAYANIŞMA AÇISINDAN NE DURUMDA?
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Bugünkü Müslüman toplumları toplumsal açıdan Mekke Müşriklerine benzemektedir. Bir kere toplumsal birlik çoğu Müslüman ülkede yoktur. İnsanlar ırklarına, mezheplerine ve tarikatlarına göre mahallelere ayrılmıştır. Bu mahalleler arasında iktidarı elde edebilmek için öldürücü bir rekabet gelişmekte, bazen bu rekabet kan davasına dönüşmektedir. Her mahallenin kendi putu (dokunulmazları, tartışılmazları ve otoriteleri) vardır, bunların ticaretini yaparak geçinirler; tıpkı Mekke müşrikleri gibi. Her mahalle kendi içinde mekanik dayanışma içerisindedir, yani kendi inancından, kendi ırkından ve kendi hayat tarzından olan insanlarla dayanışırlar. Diğer mahallelerin insanları ise bu dayanışma içine alınmaz. Bu farklı mahalleler her biri kendi adına güç ve servet elde edebilmek için tıpkı Ebu Süfyan gibi, Ebu Lehep gibi, hiçbir ahlâki kaideye kulak asmazlar. İktidarda olan gruplar iktidarı kaptırmak istemezler, bu doğaldır. Ama muhalifler için de amaç sistemi değiştirmek değildir, sistemden biraz da kendileri yararlanmak isterler.
Bu mübarek Ramazan gününde, yardımlaşma ve dayanışmanın sadece iyi bir iş olmadığını, aynı zamanda takvanın değişmez bir parçası olduğunu, takva olmadan da kurtuluş olmadığını anlatmak istedim. Ne yazık ki, Müslüman ülkeler toplumsal hayat ve yapı açısından Peygamber’in hayalini değil ama Ebu Cehil’in hayalini yaşamaktadırlar. Allah hepimizi ıslah etsin.
KAPİTALİZM VE KRİZLER – III: KRİZLER, FİNANSALLAŞMA VE MARX
YAYINLAMA: 02 Nisan 2023 - 23:30
Krizleri anlattığım ilk yazımda, ABD’deki güncel banka başarısızlığına değinmiştim. İkinci yazıda ise krizlerin kapitalizmin doğasında bulunduğundan bahsetmiştim. Bugün kapitalist üretim sisteminin kendisini devam ettirmek isterken kendisini tüketmesinden bahsedeceğim. Sermayenin hangi süreçte reel üretimden finans kesimine kaydığını ele alacak ve bunun sonucunda krizlerin kaçınılmaz hale gelmesinden bahsedeceğim.
Kapitalist üretim sistemi eşitsizlik doğuran ve krizleri besleyen bir yapıya sahiptir. Ancak, her şeye rağmen, kapitalist üretim sisteminin yaşaması için bile bir ahlâka ihtiyaç vardır: Çalışmayı ve üretmeyi bir ibadet kabul eden püriten ahlâk. Bu anlamda kapitalist üretim sisteminin üretimden kopmaması gerekir. Eğer sistem üretimden koparsa, o takdirde, yaşaması için bir gerekçe kalmaz.
ÜRETKEN SEKTÖRLER VE ÜRETKEN OLMAYAN SEKTÖRLER
Sanayi devriminden bu yana gelişen ekonomik yapı bizi her geçen gün daha fazla uzmanlaşmaya ve işbölümüne sevk etmektedir. Şehirli toplumlarda yaşayan bizler sadece belli bir işkolunun çok özel işlerinde uzmanlaşmış bireyler olarak hayatımızın her alanında birçok hizmeti satın alıyoruz. Halbuki, sanayi toplumu öncesinde bugün para karşılığı satın aldığımız hizmetler aile içinde bedelsiz olarak üretilmekteydi. Sermaye birikiminin gerçekleşmesi için hem firmaların hem de bireylerin uzmanlaşması gerekmekteydi. Ancak uzmanlaşma arttıkça toplum içinde sanayi kadar ve hatta daha fazla hizmetler sektörü yükselmeye başladı. Hizmetler sektörü otel ve lokantacılık, eğlence, ulaştırma, haberleşme, sağlık ve eğitimle birlikte finans sektörünü de içerir. Sağlık sektörünü toplumun tamamının refahı ve esenliği için önemli bir hizmet ürettiği ve eğitim sektörünü beşeri sermaye stokunu üreten, yenileyen ve geliştiren sektör olduğu için ayrı tutalım. Diğer hizmet sektörleri doğrudan bir artı değer üretmezler. Bir ekonomide üretimden kaynaklanan gelir artı değer olarak tabir edilir. Artı değer esas olarak tarım, sanayi ve madencilik gibi sektörlerde üretilir. Hizmetler sektörü ise ekonomide üretilen bu artı değerin ekonomide dönmesini sağlar. Tabii ki, artı değer ve gelirin ekonomik döngüye girmesi çok önemlidir, ancak, sanayi, tarım ve madencilik üretimi olmadan hizmetler sektöründe herhangi bir üretim olamaz. Bu yüzden sanayi, tarım ve madencilik üretken sektörler olarak anılırken, hizmetler sektörü üretken olmayan sektör olarak anılır.
ARTI DEĞER ÜRETİMİ VE SERMAYE BİRİKİMİ
Ekonomide üretilen artı değerin bir kısmı ücret olarak dağıtılırken, bir kısmı da kâr olarak firma ve hissedarlara, kira olarak gayrı menkul sahiplerine ve faiz olarak finans sektörüne dağılmaktadır. Doğal olarak artı değer üretilmeden gelir de üretilemez. Gelir olmadan da üretilen mal ve hizmetler satılamaz. Bu anlamda artı değer üretimi kapitalizmin kısa dönemli iktisadi faaliyet döngüsü açısından çok önemlidir. Fakat artı değer aynı zamanda uzun dönemli sermaye birikimi için de hayatidir. “Hocam ne demek istiyorsunuz? Hiçbir şey anlamadık?” Biraz daha açayım:
Bir ekonominin yaşaması demek çarşı pazarda alışverişin olması ve paranın piyasada dönmesi demektir. Bunun için mal ve hizmet üretimi kadar bunları satın alacak olan insanların gelir düzeyleri de önemlidir. Üretim sürecinde kullanılan emek ve sermayenin ürüne kattığı ekstra değer bu gelirlerin de kaynağıdır. Yani artı değer olmazsa gelir, gelir olmazsa da talep olmaz. Öte yandan firmalar geleceğe yönelik olarak daha fazla büyümek gayretindedirler. Tek bir firma için her zaman bunu söyleyemeyiz ama toplamda bir bütün olarak kapitalist sistem büyümek zorundadır. Firmaların sahip oldukları sermayeyi arttırdıkları bu büyüme sürecine “sermaye birikim” süreci adı verilir. Sermaye biriktirmek için yatırıma, yatırım için kârlılığa, kârlılık için de artı değer üretimine ihtiyaç vardır.
KÂR ORANLARINDA DÜŞME EĞİLİMİ YASASI
Bir ekonomide esas artı değeri üretken sektörlerin ürettiğinden bahsetmiştim. Yani sanayi, tarım ve madencilik sektörlerinde üretilen artı değer ekonomide üretilen toplam artı değerin büyük bir kısmını kapsar. Sanayi, madencilik ve tarımda üretilen ürünlerin ekonomide sektörlere nihai mal veya aragirdi olarak dağıtılmasında ulaştırma, otel ve lokantacılık, eğlence ve perakende ticaret sektörleri görev alırken finans sektörü de üretilen üründen elde edilen parasal gelirlerin ekonomiye yeniden aktarılmasını sağlar. Her sektörde sermaye birikimi farklı zaman dilimleri içinde gerçekleşir. Ancak hepsinde ortak özellik şudur: Mevcut alt yapı sermayesi ve teknoloji düzeylerinde fiziki sermaye artışı sermayenin verimliliğini ve kârları düşüren bir etkiye sahiptir. Bu iktisatta azalan verimler yasası olarak bilinir. Yani alt yapı sermayesi ve teknoloji yenilenmesi olmadığı durumda ekonomide her sektörde uzun dönemde “kâr oranlarında düşme eğilimi yasası” geçerlidir. Sonuç olarak firmalar daha fazla sermaye biriktirmek için yatırım yaparlar, yatırım yaptıkça da kâr oranları düşer.
DÜŞEN KÂRLAR VE ARTAN FİNANSALLAŞMA
Kâr oranlarında düşme eğilimi yasası bir paradoksa benzemektedir. Mitolojide “kendi kuyruğunu yiyen yılan” olarak tabir edilen meseli andırmaktadır. Yani kapitalist sistem yaşamak için büyümek, büyümek için sermaye bitirmek, sermaye biriktirmek için de kâr etmek zorundadır. Ancak sermaye birikimi – yeni bir alt yapı yatırımları dalgası veya yeni bir teknoloji paradigması olmadan - kârların düşmesine ve dolayısıyla yatırımların ve birikimin yavaşlamasına yol açmaktadır. Kâr oranlarında düşüş sebebiyle sermaye sahipleri kaynakları yavaş yavaş reel üretimden çekerek finansal sektöre ve gayrımenkul sektörüne aktarır. Bunun sonucunda da üretken sektörlerde üretim ve artı değer düşerken üretken olmayan sektörlerde – özellikle finans ve gayrı menkul sektöründe – kârlar artmaya başlar. Lakin bu çelişkili bir durumdur. Başta da belirttiğimiz gibi tarım, madencilik ve sanayi de üretim olmadan hizmetler sektöründe üretim olamaz. Bu aslında gerçek bir kaynağı olmadan hizmetler sektöründe fiktif ve hayali kârların şişmesi anlamına gelir. Ekonomi kocaman bir balona dönüşür.
AŞIRI FİNANSALLAŞMA VE KRİZ
Dünya tarihinde görülmüş bütün büyük krizler öncesinde reel sektörde kârlar düşerken finansal sektörde kârlar ve gayrımenkul sektöründe rantlar pupa yelken artmaya başlamıştır. On yedinci yüzyılda Hollanda merkezle Lale Çılgınlığı, on dokuzuncu yüzyılda Güney Denizi Balonu ve Missouri Balonları, ABD’deki demir yolu şirketlerinin hisselerindeki balon bunlara örnektir. Yirminci yüzyılda Gürleyen Yirmiler (Roaring Twenties) 1920’li yıllarda sermayenin reel sektörden finansal sektöre akması ile başlayan bir süreçtir ve hızla edinilen finansal servetler ve lüks tüketimdeki artış ile hatırlanır. Sonucu 1929 yılında patlayan ve 1936’ya kadar devam eden Büyük Buhran olmuştur. Büyük Buhran kadar yıkıcı olmasa da benzeri bir durum – farklı şekillerde 1970’lerin petrol krizleri ve 2008 Küresel Finans Krizinde de görülmüştür. Sebep aynıdır: Reel üretimde artı değer üretimi yavaşlar, kârlar gitgide daha az oranda realize edilirken, finans ve gayrımenkul sektörlerinde çılgın bir kâr artışı oluşur. Yeni zenginler türer. Kolay kazanılan para lüks tüketimi patlatır. Ancak bu küçük bir azınlık için geçerlidir. Halkın çoğunluğunu oluşturan emekçilerin, küçük üreticilerin hem gelirleri hem de servetleri düşer. Yani ekonomi içi hava dolu bir balona dönüşmüştür. Balonun patlaması için bir iğne ucu yeter.
Kapalı ekonomilerde bu süreç daha çabuk işleyebilir. Açık ekonomide ise üretim açığı bir müddet daha devam eder. Üretim açığı ithalatla, ithalat da dış borçla karşılanır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde – eğer doğal kaynak ihracatçısı değillerse - balonun patlaması hemen hemen her zaman dış borçta hızlı bir artış ve akabinde bir döviz krizi ile tetiklenir. Türkiye’nin tecrübe ettiği krizlerin hemen hemen hepsi bu ana yolu takip eder.
DERİ YENİLEYEN YILAN VE MARX’IN SÖYLEDİĞİ
Kapitalist sistem, bu yüzden, kendi kuyruğunu yiyen yılan misali yaşamak için kendini yemek zorundadır. Bu sabit bir kısır döngü müdür? Eğer yeni alt yapı yatırımları ve yeni teknoloji gelişimi olmazsa, evet, öyledir. Ancak kapitalist sistem kendi iç dinamikleriyle yeni alt yapı yatırımlarını başlatan ve yeni teknoloji paradigmalarını geliştiren bir özelliğe de sahiptir. Her yeni alt yapı yatırımı dalgasında (18-25 yıl aralıklarla gerçekleşir) ve her yeni teknoloji paradigması oluşturulduğunda (45-60 yıl aralıklarla) kapitalist sistem yeni bir sermaye birikimi süreci başlatır. Bunun için de krizlerde safraları atar. Burada safradan kasıt iflas eden firmalar ve işsiz kalan milyonlardır. Ancak sonuç itibariyle iflas eden firmalar ve düşen fiziki sermaye birikimi kârların yeniden yükselmesine yol açar. Tekrar ekonomide kaynaklar finansal kesimden reel sektöre akmaya başlar. Bu anlamda kapitalizm “kendi kuyruğunu yiyen yılana” değil, krizlerde “deri değiştiren yılana” benzer.
Marx’ın anlattığı da buydu: Teknoloji ve alt yapı değişimi olmadan kapitalizm “kuyruğunu yiyen yılana” benzer. Ancak Marx bütün söyleyeceklerini bitirmeden öbür tarafa göçmüştü. Marksistler bu yüzden her daim yılanın kendi kendini yemesini bekler. Ancak Schumpeter’in gösterdiği gibi yılan kendi kendini yememekte ancak deri değiştirmektedir.
Bugün ne oluyor? Yılan deri mi değiştiriyor? Bu değişim ne zaman ve nasıl gerçekleşecek? Bunlar da gelecek hafta Pazartesi yazısına kalsın
İSLAM'DA İTİBARDAN TASARRUF OLMAZ MI?
YAYINLAMA: 07 Nisan 2023 - 23:30
Bugün son zamanlarda çok kullanılan bir söz üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım: “İtibardan tasarruf olmaz!”
Ramazan ayını idrak ettiğimiz bugünlerde insanın kendi nefsiyle baş başa kalıp hesaplaşması, evrenin büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü hatırlaması, kibir ve riyadan arınması gerekir. Ramazan ayının anlamı bir taraftan toplumda dayanışma duygusunun yeniden ihya edilmesi iken diğer taraftan insanın kendi nefsiyle muhasebe ve murakabe etmesidir. Eğer Ramazan ayında kendimizdeki bazı kötü özelliklerden arınamıyorsak, en azından bunları azaltamıyorsak o Ramazan bizim için pek de faydalı geçmiş sayılmaz.
Yukarıdaki “İtibardan tasarruf olmaz!” cümlesi bu anlamda Ramazan ayında temizlememiz gereken kötü alışkanlıklarımıza, davranış ve günahlarımıza işaret etmektedir. Bu cümleyi açıklamaya çalışırken başlıktaki soruyu soracağım: İslâm’da itibardan tasarruf olmaz mı? Ne yazık ki, hepimiz dini çevremizde yaşayıp gördüğümüz geleneklerle, tarih içinde belli siyasi menfaatler karşılığında üretilmiş kurallarla birlikte öğrenirken, aynı zamanda, yine belli şahsi menfaatler için üstü örtülmüş ve üzerinde konuşulmayan gerçeklerden ayrı olarak değerlendiriyoruz. Bugünkü yazıda itibar, gösteriş, riya, kibir ve masiva kavramlarından bahsedeceğim. Göreceğiz ki, bugün çok dindar ve mazbut olarak tanınan bazı kişilerin ettiği sözler bizatihi İslam’ın temel düsturları ile örtüşmemektedir. Bu vesileyle kendimizden başlayarak bu kavramları tekrar düşünürüz, inşaallah.
İTİBAR VE İTİBARDAN TASARRUF NE DEMEK?
İtibar, TDK sözlüğünde “saygınlık” olarak verilmektedir. Saygın olma durumu insanın toplum içinde diğer insanlardan saygı görmesi ve yine toplumsal hiyerarşide – bir makama, bir rol veya mevkiye sahip olmadan- güvenilir ve sözü geçen birisi olması olarak açıklanabilir. Yani bir kişi falanca bir kurumda Genel Müdürse, bu onu itibar sahibi yapmaz. Çünkü insanların gösterdiği saygı koltuğadır, insana değil. Yine benzeri bir şekilde bir kişi sahip olduğu servet ve parasal güçle itibar sahibi olmaz. Ancak o para gücüyle ihtiyaç duyduğu hizmetleri satın alan birisidir. Saygınlık insanın toplum içindeki eylemleri ve olaylar karşısındaki duruşuyla zamanla edindiği bir özelliktir. Toplum içinde bir insanın görüş ve düşüncelerine önem veriliyor ve o insana güven duyuluyorsa, bu o insanın daha önceki eylemleri ve çeşitli olaylar karşısındaki tavırları sebebiyledir. Saygınlık bu yüzden adalet, doğru sözlülük ve güvenilirlikle birlikte ele alınmalıdır. Burada saygınlık ya da itibar için en güzel örnek Sevgili Peygamberimizdir. Peygamberimiz El-Emin lakabıyla bilinirdi. Daha peygamberlik gelmeden kendisi Mekke toplumunda en sözüne güvenilir kişi olarak kararlarının doğruluğu ve hükümlerinin adaletli oluşuyla tanınırdı. Bir makam veya mevkiye sahip değildi, serveti de yoktu, ama o itibarını kendi davranışlarıyla üretmişti.
İtibardan tasarruf etmekle kasıt bu anlamda saygınlığı korumak demektir. Bu ise, kişinin sözüne güvenilirliğini koruması, toplumun o kişinin kararlarını doğru ve hükümlerini adil bulmaya devam etmesi ile olur. Öte yandan son zamanlarda bunu söyleyen kimseler “lüks tüketimi” ve “gösterişi” itibarı korumanın yolu olarak tanımlamaktadırlar. Dediğimiz gibi, bir devlet yöneticisinin itibarı oturduğu koltuktan kaynaklanmaz, ancak o kişinin devleti yönetirken toplum için ne kadar doğru karar aldığına ve politikalarının ne kadar adil olduğuna bağlıdır. Eğer devlet yöneticisi milletin vergilerini kendi lüks tüketimi ve gösteriş için harcıyor ve bunu itibarı korumak olarak tanımlıyorsa orada büyük bir yanlış var demektir.
GÖSTERİŞ VE GÖSTERİŞ TÜKETİMİ
İktisatta tüketim davranışı açıklanırken insanların ellerindeki kısıtlı kaynaklarla ihtiyaçlarını gidermek için tüketim yaptıkları varsayılır. Ancak hızlı kalkınma dönemleri sırası ve sonrasında ortaya çıkan yeni zenginler veya iktidara yeni gelmiş siyasi veya bürokratlar bazı durumlarda tüketimi ihtiyaçlarını karşılamak için değil, toplumda gösterişte bulunmak, daha lüks ve yüksek bir yaşam standardına sahip olduğunu herkese ispatlamak için tüketim yaparlar. Tipik bir örnek olarak aynı ihtiyacı görecek olan mallar arasında en pahalı olanı seçmek gösterilebilir. Thorstein Veblen bu tüketim davranışını “gösteriş tüketimi” olarak tanımlamış ve lüks mallarda “fiyat artınca talep edilen miktarın artmasını” anlatan Veblen Etkisi kavramını geliştirmiştir. Başlıkta sözü edilen “İtibardan tasarruf olmaz!” sözünün arkasında, aslında, gösteriş tüketimi yaparak itibarını korumak gibi çarpık bir anlayış yatmaktadır. Gösteriş tüketiminin arkasında itibarı koruma derdi değil, kibir ve riya vardır.
GÖSTERİŞİN SEBEBİ RİYA VE KİBİRDİR
TDV İslam Ansiklopedisinden Riya Maddesinde Mustafa Çağrıcı Hocamız şöyle yazmış:
“Sözlükte “görmek” anlamındaki re’y kökünden türeyen riyâ (riâ’), hadislerde ve ahlâka dair eserlerde -süm‘a (şöhret peşinde olma) kelimesiyle birlikte- “saygınlık kazanma, çıkar sağlama gibi dünyevî amaçlarla kendisinde üstün özellikler bulunduğuna başkalarını inandıracak tarzda davranma” şeklinde açıklanır. Kaynaklarda dünyevî konulardaki riyakârlıklara yer yer değinilse de (meselâ bk. Muhâsibî, er-Riʿâye, s. 183-184; Gazzâlî, III, 297-299) daha çok ihlâs ve sıdk kavramlarının karşıtı olan riya üzerinde durulmuştur. Riya, “Allah’tan başkasının hoşnutluğunu kazanma düşüncesiyle amelde ihlâsı terketme” (et-Taʿrîfât, “riyâʾ” md.); “Allah’a itaat eder görünerek kulların takdirini kazanmayı isteme” (Gazzâlî, III, 297); “ibadeti Allah’tan başkası için yapma, ibadetleri kullanarak dünyevî çıkar peşinde olma; Allah’ın emrini yerine getirmek maksadıyla değil insanlara gösteriş olsun diye iyilik yapma” (Kurtubî, V, 422; XX, 212); “insanların görmesi ve takdir etmesi için ibadeti açıktan yapma” (İbn Hacer, XXIV, 130) vb. şekillerde tanımlanmıştır.”
Yani riya insanın “kendini toplumda öne çıkarmak, saygınlığını arttırmak, taraftarını çoğaltmak ve maddi çıkar sağlamak amacıyla kendisinde üstün özellikler bulunduğuna başkalarını inandıracak tarzda davranma” olarak tanımlanır. Öte yandan dini açıdan da yine itibar, güç ve servet elde etmek maksadıyla ibadet ve hayır-hasenatı milletin gözüne sokarak yapmak, Allah rızası için değil ama insanlara ne kadar dindar olduğunu göstermek için ibadet yapmak durumuna riya adı verilir. Yani bir bürokrat kariyerinde yükselebilmek için oruç tutuyorsa, bir siyasi milletten oy toplamak için abartılı dini tavırlar içine girip sözler ediyorsa, İbn-i Hacer’e, Kurtubi’ye, İmam-ı Gazzalî’ye ve Muhasibî’ye göre riyakârdır. Peygamber Efendimiz riyayı “küçük şirk” diye nitelemiş, Allah’ın kıyamet gününde insanlara amellerinin karşılığını verirken gösteriş için ibadet ve hayır yapanlara, “Ey riyakârlar! Dünyada amellerinizi gösteriş olsun diye kimin için yaptıysanız gidin onu arayın, bakalım bulabilecek misiniz?” şeklinde hitap ederek onları huzurundan kovacağını bildirmiştir (Müsned, V, 428, 429).
Yine TDV İslam Ansiklopedisinde Mustafa Çağrıcı Hocamız, bu sefer Kibir Maddesinde, şunları yazmış:
“Sözlükte “büyüklük” anlamına gelen kibir (kibr), tevazuun karşıtı olarak “kişinin kendini üstün görmesi ve bu duyguyla başkalarını aşağılayıcı davranışlarda bulunması” demektir; ancak kelimenin daha çok birinci anlamda kullanıldığı, büyüklenme ve böbürlenme şeklindeki davranışların ise bu huyların dışa yansımasından ibaret olduğu belirtilir. Aynı kökten gelen tekebbür ve istikbâr kibre yakın anlamlara gelmekle birlikte kibri büyüklük duygusu, tekebbürü ise bu duygunun eyleme dönüşmesi şeklinde yorumlayanlar da vardır (meselâ bk. Gazzâlî, III, 343-344; Ferîd Vecdî, VIII, 43). Kaynaklarda, tekebbürün en ileri derecesinin gerçeği kabule yanaşmayarak Allah’a karşı büyüklenmek ve O’na boyun eğip kulluk etmeyi kendine yedirememek olduğu ifade edilir.”
Yani kibir büyüklenmek, kendini diğer insanlardan üstün görmek, hatta Allah’tan üstün görmek gibi hastalıklı duyguları açıklamaktadır. Benim şahsi yorumuma göre kibir riyayı, riya da gösteriş tüketimini doğurmaktadır. Mütekebbir ve riyakâr insanlara sorunca da, gösteriş tüketimini saygınlıklarını korumak için yaptıklarını söylemektedirler. Bu açıkça işin bahanesidir. Kendileri farkında olsa da olmasa da kibir insanı riyaya, riya da şirke götürmektedir.
Kıssadan hisse… Kendimizin eksiklerini görelim, kendimizi diğer insanlara üstün görmekten vazgeçelim, her neye inanıyorsak ve her ne şekilde yaşıyorsak buna içtenlikle inanıp dürüstçe yaşayalım. Gösteriş için dindarlık taslamayalım, gösteriş için israf yapmayalım. Ben kendi nefsimde bunu gerçekleştirmek için çalışacağım. Allah bizi kibirlenen riyakârlardan olmaktan korusun.
KAPİTALİZM VE KRİZLER – IV: TEKNOLOJİK DEĞİŞİM, SERMAYE BİRİKİMİ VE YARATICI YIKIM
YAYINLAMA: 09 Nisan 2023 - 23:30
Geçen pazartesi yazımı şu sözlerle bitirmiştim:
“Teknoloji ve alt yapı değişimi olmadan kapitalizm “kuyruğunu yiyen yılana” benzer. Ancak Marx bütün söyleyeceklerini bitirmeden öbür tarafa göçmüştü. Marksistler bu yüzden her daim yılanın kendi kendini yemesini bekler. Ancak Schumpeter’in gösterdiği gibi yılan kendi kendini yememekte ancak deri değiştirmektedir.
Bugün ne oluyor? Yılan deri mi değiştiriyor? Bu değişim ne zaman ve nasıl gerçekleşecek? Bunlar da gelecek hafta pazartesi yazısına kalsın…”
Bugün buradan devam edeceğim. Temel sorumuz şu: Yılanın deri değiştirebilmesi ne demek ve farklı şekillerde deri değiştirebilir mi? Değişimin zamanını, ne şekilde olacağını ve neye yol açacağını öngörebilir miyiz?
TEKNOLOJİ PARADİGMASI, ARTI DEĞER VE YARATICI YIKIM
Teknoloji paradigması ile kastedilen belli bir üretim teknolojisini karakterize eden temel üretim tarzı ve buna bağlı olarak gereken beşeri sermaye yanında, aynı zamanda, bu teknolojide işlenen ara girdi, hammadde ve temel ürünler, iş yapma tarzı, kullanılan enerji kaynağı, öne çıkan ve lider sektörleri de içeri alan bir olgular ve süreçler kümesidir. Her teknoloji paradigması kendisinden önceki teknoloji paradigmasındaki ana sektörleri de içerir, aynı zamanda eskiden kalma bazı sektörler de eski üretim teknolojisini kullanmaya devam ederler. Bununla birlikte, bir önceki teknoloji paradigmasında bulunan bir kısım sektörler tasfiye olur. Her teknoloji paradigmasında o teknolojiyle birlikte doğan yeni sektörler de ortaya çıkar. Böylece her teknoloji paradigmasında toplam üretimin işkolları bileşimi ve üretilen ürün bileşimi kendinden öncekilerden farklılaşır. Bir örnek vermek gerekirse, kabaca 1930-1980 arasında dünyada hâkim olan mekanik teknoloji paradigmasının temel ara girdileri çelik levha ve çubuklar, sentetik elyaf, bakır kablolar, temel hammaddeler petrol ve pik demir, temel enerji elektrik enerjisi, lider sektörler otomotiv, beyaz eşya ve telekomünikasyon aletleri üretimidir. Genelde üretim kitle üretim sistemi ile gerçekleştirilir. İçinde bulunduğumuz dijital teknoloji paradigmasında ise (tahminen 1980-2030 arası dönem) temel ara girdi çip ve süper iletken maddeler, temel hammaddeler doğal gaz ve silikon, lider sektörler bilişim, e-ticaret, iletişim ve akıllı cihazlar üretimidir. Genelde üretim esnek üretim sistemi ile gerçekleştirilir.
Teknoloji paradigmaları, tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, olgunlaşır ve ölür. O teknolojiye karakterini veren sektör, ürün, enerji hammaddesi ve üretim tarzı da aynı şekilde bir ömre sahiptir. Her teknoloji paradigması özellikle büyüme ve olgunlaşma süreçlerinde yüksek artı değer üretir. Artı değer üretilen katma değerin emek değer cinsinden karşılığıdır. Teknolojinin miadını doldurması ve demode hale gelmesi ile birlikte artı değer de azalır. Bu da geçen pazartesi yazımda anlattığım süreç çerçevesinde kaynakların reel sektörden finans sektörüne akarak spekülatifleşmesi, akabinde bir müddet sonra krize yol açmasına neden olur. Kapitalist sistemin kendini yenilemesi için üretimde kullanılan teknoloji paradigmasını değiştirmesi gerekir. Teknoloji paradigmasının değişmesi demek bazı sektörlerin tümden tasfiye edilmesine ve bazı sektörlerde de ciddi yatırımlarla yapının değişmesine, yeni ürünlerin icadına ve yeni sektörlerin yükselmesine yol açar. Yani sistem gelişirken safralarını atmakta, yılan yenilenmek için derisini değiştirmektedir. Çünkü yeni bir teknoloji yeni artı değer, yani yeni kâr olanakları anlamına gelir. İşte Schumpeter’in yaratıcı yıkım dediği ve girişimcileri ana aktör olarak öne sürdüğü süreç budur.
Teknoloji yenilikleri sermayenin ve emeğin verimliliğini ayakta kalan sektörlerde ve özellikle yeni sektörlerde hızla arttırır. Ürünler çeşitlenir, tüketim kalıpları ve yaşam tarzı değişir. Teknolojik paradigmanın ilk iki safhasında (doğum ve büyüme) sermayenin verimliliği ve kârlar artarken üçüncü aşamada (olgunlaşma) kâr artışı yavaşlar ve dördüncü aşamada (ölüm) kârlar düşer. İlk iki aşamada teknolojik yenilenme kârları arttırırken üçüncü ve dördüncü aşamada ise sermaye birikimi ve artan sermaye nedeniyle kârlar düşmektedir. Kârların yeniden artması ve birikim sürecinin devam etmesi için ya teknolojik yenilenme gerekecektir ya da birikmiş sermayenin miktarının azalması…
GÜÇ PAYLAŞIM SAVAŞLARI VE YENİDEN BİRİKİM SÜRECİ
Teknolojik değişim muhakkak üretim yapısını, üretimin kompozisyonunu, enerji hammaddesi ve temel ürünlerin değişimini zorlayacaktır. Ancak bu değişim sermayenin ihtiyaçlarını giderecek düzeyde bir artı değer dolayısıyla kâr sağlayabilir mi? Sağlamayabilir. Ya da, yeni bir teknoloji paradigmasına neden olacak inovasyon ve icatların varlığı garanti midir? Hayır. Yani kapitalizmin geleceği ve sermaye sahiplerinin hiçbir kısıtlama olmadan birikimlerine devam edebilmesi için belli aralıklarla teknoloji yenilenmesi gerekmektedir ama bu süreç sermaye sahiplerinin doğrudan kontrolünde değildir.
Yeni bir teknoloji geliştirilemezse ne olur? Kapitalist sistemin yaşaması için kârların artması, kârların artması için de sermayenin marjinal ürününün artması gerekir. Sermayenin marjinal ürünü teknolojik gelişme ile birlikte artar ve sermaye miktarı arttıkça azalır. Eğer yeni bir teknoloji yoksa ya da yeni teknoloji yeterince kâr yaratamıyorsa, ne olmak zorundadır? Birikmiş sermaye stokunun azalması. Sermaye stoku azaldığında sermayenin marjinal ürünü yükselir ve belli bir gecikmeyle de kârlar yükselir. Pekiyi sermaye miktarı nasıl azalır? Deprem, fırtına gibi doğal afetler yoluyla fabrikaların ve alt yapının kullanılamaz hale gelmesi bir seçenektir. Ama deprem ve doğal afetler de bizim kontörlümüzde değildir. Öte yandan savaşlar, hem insanların kontrolünde ve insanların kararlarıyla çıkar hem de sermaye miktarını yeterince azaltır. O yüzden her teknolojik paradigmanın sonunda, eğer yeni bir teknoloji ve yeterli artı değer artışı oluşmuyorsa, savaşların çıkması büyük olasılıktır. Savaşlar hem sermayenin miktarını azaltacaktır hem de savaş sonrası yeni düzenleme rejimini kimlerin kuracağını da belirleyecektir. Savaşın kazananları masayı kendi çıkarına yeniden düzenleyecektir.
DÜNYA NEREYE GİDİYOR?
Bu aralar gelişmiş ülke iktisatçıları arasında en fazla tartışılan konu bankacılık krizinin bir genel kapitalist krize yol açıp açmayacağıdır. Aslında burada anlattıklarımızın sonucunda şunu söyleyebiliriz: Mevcut teknoloji paradigması “dijital teknoloji”, düzenleme rejimi “küreselleşme” ve sistemin düşünsel dayanağı “neo-liberalizm” olgunlaşma aşamasından ölüm aşamasına geçmektedirler. Eğer nano-teknoloji, biyo-teknoloji ve suni zekâ beklenen artı değer artışını yaratamazsa, 2030 yılına doğru ciddi bir paylaşım savaşı ihtimali bulunmaktadır. Egemen güçler ufaktan ufaktan belli bölgelerde kontrollü çatışmalar çıkarmaktadırlar. Suriye iç savaşı, İran’da halk isyanı ve Rusya-Ukrayna savaşı bu çerçevede ele alınabilir. Bunlar kontrollü ve kısıtlı bir bölgedeki çatışmalardır. Ancak kapitalizmin genel krizine doğru giden bir süreç bizi bir dünya savaşına doğru da sürükleyebilir. Napolyon Savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları hep benzeri sebeplerle ortaya çıkmıştır. Bugün de bir dünya savaşının çıkmayacağını kimse söyleyemez. Neyse, bu kadar karamsarlık yeter. Cumartesiye daha eğlenceli bir konuyla karşınıza çıkacağım.
SAVUNMA SANAYİMİZDE GELİŞMELERYAYINLAMA: 16 Nisan 2023 - 23:25 | GÜNCELLEME: 18 Aralık 2025 - 14:49
Öncelikle bütün okuyucularımın Kadir Gecesini tebrik ederim. Kadir Gecesi Kur’an’ın indiği gecedir. Kur’an’da Kadr Sûresinde “bin aydan daha hayırlı olarak” ifade edilen Kadir Gecesi’nde Allah’ın rahmetinin de yeryüzüne indiği söylenir. Allah bu mübarek gecede bütün dileklerinizi kabul etsin, hepimize sağlık, huzur, ihlas ve hayırlı amel nasip etsin.
***
Bugün sizlerle son yıllarda gittikçe gelişen silah sanayimizin son ürünleri hakkında sohbet etmek istiyorum. Silah ve savunma sanayileri hem teknoloji geliştirmede sağladıkları altyapı hem de dış ticarete katkıları ile iktisadi bir önem arz etmektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin bulunduğuna benzer coğrafyalarda savunma hizmetlerinin sağladığı toplumsal fayda daha yüksek ve hayati olmaktadır. İşte bu yüzden, son dönemdeki gelişmeler, bende büyük bir heyecan yaratmaktadır.
Son on gün içinde TCG Anadolu gemimiz hizmete girdi. IMECE uydumuz uzaya gönderildi. Kızılelma insansız savaş uçağımız da son deneme uçuşlarını tamamladı. Bunlarla ilgili bilgileri kısaca paylaşalım.
TCG ANADOLU
Anadolu veya Anadolu L-400 ana yapılandırması bakımından Türkiye'nin amfibi hücum gemisi (LHD) sınıfına giren ilk gemisidir. Gemi ana formasyonu bakımından amfibik harekâtlarda da kullanılabilmektedir. Türk Deniz Kuvvetlerinin sancak gemisi rolündeki geminin yapımı için 2014 yılında ilk çalışmalar yapılmış, 1 Haziran 2015 tarihinde Sedef Tersanesi'ne verilen sipariş sonrasında ise inşa faaliyetleri başlamıştır. Geminin tasarımında İspanyol donanmasına ait Juan Carlos I (L61) gemisinin tasarımı örnek alınmıştır. 4 Mart 2023 tarihinde gemi Savunma Sanayii Başkanlığı tarafından Türk Deniz Kuvvetleri'ne teslim edilmiştir. 10 Nisan 2023 tarihinde de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı nezdinde hizmete başlamıştır. TCG Anadolu Gemimiz 17 Nisan’dan itibaren bir hafta boyunca Sirkeci İskelesinde vatandaşlarımızın ziyaretine açılmıştır.
TCG Anadolu Türk Donanmasının Amiral Gemisi olacaktır. Eğer F-35 gibi dikine iniş – kalkış yapabilen uçaklar olursa küçük bir uçak gemisi olarak da kullanılabilir. Ancak mevcut haliyle çok amaçlı amfibi hücum gemisi olarak tasarlanmıştır. Bununla birlikte son yıllarda kara savaşlarında başarıları çok net bir şekilde tespit edilen SİHA’ların konuşlandırılabileceği bir platform haline de getirilmiştir. Karada gösterilen başarılar dikkate alınırsa SİHA’larla birlikte TCG Anadolu deniz savaşlarında ciddi bir yenilik de getirecektir. Öte yandan sadece SİHA’lar değil ama TCG Anadolu’dan yönetilecek SİDA’lar (silahlı insansız deniz aracı) geminin hem denizaltı hem deniz üstü savunma kabiliyetlerini katlayacak özelliklerdir. İçinde bir tabur asker, helikopter, tank ve zırhlı araç taşıyabilen SİHA ve SİDA’ları koordine eden TCG Anadolu Türk Deniz Kuvvetlerinin gücüne güç katacaktır. Bütün emeği geçenleri tebrik ederim.
IMC UYDUSU
NTV’nin internet sitesinden alıntı yapalım:
“Türkiye'nin metre altı çözünürlüğe sahip yerli ve milli ilk gözlem uydusu İMECE, 15 Nisan 2023 günü Türkiye saatiyle 09.48'de ABD'nin California eyaletinde bulunan Vandenberg Uzay Kuvvetleri Üssü'nden başarıyla uzaya fırlatıldı. … İMECE uydusunun Türkiye'deki fırlatma programı, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal'ın katılımıyla gerçekleştirildi. … İMECE ile yine TÜBİTAK UZAY tarafından geliştirilen görüntüleme uydusu AKUP, ASELSAN ve GÜMÜŞ firması işbirliği ile üretilen görüntüleme uydusu KILIÇSAT, PLAN-S firması tarafından üretilen nesnelerin interneti ve görüntüleme uydusu CONNECTA T2.1 küp uyduları da aynı roket içerisinde uzaya fırlatıldı.”
Törene, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da video mesaj gönderdi:
"Ülkemizin ilk yüksek çözünürlüklü uydusunu, Türkiye Yüzyılı'nın habercisi olarak büyük bir gururla uzaya yolcu ettik. İMECE uydusu, görüntü çözünürlüğü, haberleşme hızı ve manevra kabiliyeti açısından Türkiye'nin en gelişmiş yer gözlem uydusu olacak. … İMECE uydusu, milli savunma, afet yönetimi, tarım, ormancılık, çevre ve şehircilik başta olmak üzere pek çok alanda gözümüz olacak. … İMECE uydusuyla bir gözlem uydusu için gereken tüm alt sistemlerin tasarım, üretim, montaj, entegrasyon ve testlerini kendimiz yaptık. … İMECE uydusu görüntü çözünürlüğü, haberleşme hızı ve manevra kabiliyeti açısından Türkiye'nin en gelişmiş yer gözlem uydusu olacak. "
Haberleşme uyduları günümüzde hayatımızın vaz geçilmezleri arasına gire birçok faaliyetin olmazsa olmazlarıdır. Bu uydulara sahip olmak önemli olduğu kadar bu uyduların bizatihi kendi imkân ve kabiliyetlerimizle üretilmesi de önemlidir. Çünkü teknoloji gelişim tarihine bakıldığında birçok icat ve inovasyonun arkasında uzay ve savunma teknolojilerine yapılan yatırımlar vardır. Çalışmalarda katkısı bulunan bütün yetkilileri tebrik ederim.
KIZIL ELMA
Kızıl Elma Türkiye’nin ilk insansız savaş uçağıdır. Akla gelen ilk soru da SİHA’larla insansız savaş uçağı aynı şey değil mi? Hayır. SİHA’lar pervaneli araçlardır, insansız savaş uçağı ise jet motoru kullanır. Çok daha hızlı, daha yüksek irtifaya çıkabilen, daha fazla bomba taşıyabilen bir araçtır. Aslında bir F-16 ne yapabilirse pilota ihtiyaç duymadan onu yapabilecektir. Anadolu Ajansından alıntı yapalım:
“Baykar açıklamasına göre, Baykar’ın tamamen öz kaynaklarıyla milli ve özgün olarak geliştirdiği Bayraktar Kızılelma, insansız savaş uçağının uçuş test kampanyası, planlanan doğrultuda devam ediyor. Kampanya kapsamında gerçekleştirilen dördüncü uçuş ile Sistem Tanımlama Testi başarıyla tamamlandı. … Şimdiye kadar iki prototipi başarıyla üretilen Bayraktar Kızılelma’nın geliştirme ve üretim faaliyetleri sürüyor. Milli insansız savaş uçağının 2024 yılında seri üretimine geçilmesi hedefleniyor. … Bayraktar Kızılelma ve Bayraktar TB3 SİHA, dünyanın ilk SİHA gemisi olacak TCG Anadolu’nun 10 Nisan’da gerçekleştirilen envantere kabul töreninde uçuş güvertesinde yerini aldı. Törende üretilen ikinci prototipi sergilenen Bayraktar Kızılelma insansız savaş uçağının 2025 yılında TCG Anadolu gemisinden uçuş testlerine başlaması amaçlanıyor.”
Savaş uçağı üreticisi firma ve ülkeler beşinci nesil savaş uçakları için ciddi AR-ÜGE harcaması ve yatırım yaptıkları için projelerden şu aşamada vaz geçemiyorlar. Bu yüzden insansız savaş uçaklarının üretilmesi ve envantere girmesi gecikti. Türkiye’nin hâl-i hazırda bu şekilde bir yatırımı bulunmamaktadır. Ancak insansız savaş uçakları çok yakın zamanda insanlı savaş uçaklarının yerini alacaktır. Örneğin ABD Hava Kuvvetleri 2040 yılına kadar güçlerinin yüzde 40’ını insansız uçaklardan oluşturmayı planlamaktadır. Bizim, bu durumda, beşinci nesil uçak ithal etmek için uğraşacağımıza insansız savaş uçağı teknolojisine ağırlık vermemiz çok daha akılcıdır. Ancak kendimiz beşinci nesil uçak üretebilirsek o durumda iş değişir. Nitekim Milli Muharip Uçak TF-X böyle bir projedir.
SONUÇ
2000’lerin başında bırakın uçağı ve gemiyi, kendi piyademizin ana muharebe silahı ve mühimmatı bile ithaldi. Silahı kendimiz üretmediğimiz için bu silahları bizlere temin eden ülkelere bağımlı hale gelmekteydik. Aynı zamanda silah ithalatı cari açığa ciddi bir katkı sağlıyordu. Hem ihtiyaç duyduğumuz her silâhı da alamıyorduk. Dostlarımız (!) ne kadar, ne zaman, nasıl ve kime karşı silahlanacağımızı belirleyerek silahları satıyorlardı. Bütün bu gelişmelerle biz milli savunmamızı bu cendereden kurtarma yolunda ciddi adımlar atmış bulunmaktayız.
SİHA, İHA ve SİDA’ların geliştirilmesi ciddi yazılımların geliştirilmesi ile mümkündür. Şüphesiz silah sanayinde kullanılan bu teknolojilerin diğer sektörlerde de kullanılması hayatımızı baştan başa değiştirecektir. Düşünsenize, insansız hava taksilerinin olduğu bir İstanbul’u. Neredeyse hiç kaza riski olmadan çok daha kısa bir sürede hedeflediğiniz yere ulaşabileceksiniz. Bunun gibi hayatımızı değiştirecek birçok yenilik bu teknolojilere dayalı olarak geliştirilebilir.
Burada bahsettiğim bu üç ürün ne AK Parti’nin ne de başka bir Parti’nin malıdır. Bu ürünler, silah ve uzay sanayilerimiz ve buralarda yapılan çalışmalar milli bir politikanın sonucudur ve hangi iktidar gelirse gelsin bu alanlara verilen desteğin artarak devam etmesi gerekmektedir.
Hepinizin Bayramını şimdiden kutlarım.
ENFLASYON HER ZAMAN PARASAL BİR OLGU MUDUR?
YAYINLAMA: 30 Nisan 2023 - 23:25
Bütün emekçi ve çalışanların 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlu olsun. İnsanlığın çalışanların hakkını veren daha adil bir toplum ve iktisadi sisteme ulaşması hepimizin en büyük dileğidir. Bu yolda çok çabalar verilmiş olsa da eşitsizlik ve adaletsizlik mevcut toplumsal ve iktisadi yapının temelinde durmaya devam etmektedir. Ancak iktisatçılar olarak bizlerin bıkıp usanmadan bunu vurgulamamız da bizim vazifemizdir.
Bugün sizlerle uzun zamandan beri yazmak istediğim bir konuda hasbihal etmek istiyorum… Enflasyon hakikaten sadece parasal bir olgu mudur? Bu konunun temel argümanını Nobel İktisat Ödüllü Milton Friedman’ın ünlü sözü vermektedir: “Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur!” Bu sözün geçerliliği etrafındaki tartışmalar iktisatçıların iktisat düşüncesinde tuttuğu yeri de göstermesi açısından önemlidir. Ne demek istiyorum? Benim ne dediğimden önce enflasyonun ne olduğunu ve sebeplerini, sonra da, Friedman Hocamızın ne dediğini anlatayım… Daha sonra benim görüşümü açıklayacağım.
ÇERÇEVE MAKROİKTİSADİ MODELDE ENFLASYON VE SEBEPLERİ
Enflasyon “bir ülkede fiyatlar genel düzeyinin artış oranına” verilen addır. Fiyatlar genel düzeyi “ülkedeki bütün mal ve hizmetlerin fiyatlarının ağırlıklı ortalamasını yansıtan bir endekstir.” İki farklı kategoride ölçülür: Mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerini ve üretici kârlarını içeren üretici fiyat endeksi (ÜFE) ve tüketicilerin mal ve hizmetleri satın aldığı mağaza ve market fiyatlarını içeren tüketici fiyat endeksi (TÜFE). İkincisi nakliye ve pazarlama masrafları ile aracı kârlarını da içerir. Bir iktisadi problem olarak enflasyon ise “fiyatlar genel düzeyinin sürekli artması” anlamına gelir.
İktisat Bilimi diğer sosyal bilimlerden farklı olarak çok sayıda ölçülebilir veri ile çalışır. Bu yüzden hem teorik modellerde mühendisliğe yakın ölçüde matematiksel araçlar kullanılır hem de bu matematiksel modellerin geçerliliğini ölçmek için karmaşık istatistik teknikleri uygulanır. Bu teknikler de ekonometri bilimini oluşturur. Bu anlamda akademik iktisatta lisans ve daha üst düzeyde kullanılan çerçeve modeller vardır. Bu çerçeve modeller ilgili değişkenleri açıklayan bütün etkenleri içerir. İktisadi açıdan düşünsel tartışmalar bu modellerde kullanılan değişkenlerin hangisinin daha etkili olduğu etrafında gerçekleşir.
Çerçeve modelde enflasyonun sebepleri dinamik toplam talep ve dinamik toplam arz modeli ile ele alınır. Buna göre enflasyonun en geniş anlamda belirleyicileri şunlardır: para arzının büyüme oranı, döviz fiyatlarının artış oranı, milli servetin artış oranı, kamu harcamalarının artış oranı, yatırımcıların beklentilerindeki değişim oranı, dış dünya milli gelirinin artış oranı, dış dünya enflasyonu, ülkenin üretim kapasitesinin büyüme oranı, beklenen enflasyon düzeyi ve beklenen enflasyon düzeyinin artış oranı... Ülkenin üretim kapasitesinin artış oranı ile enflasyon ters orantılı iken diğer değişkenlerle doğru orantılıdır. Bu değişkenlerin enflasyon üzerindeki etkileri farklı zaman aralıklarıyla gecikmeli olarak etki eder. Enflasyonu düşürmeye yönelik politikalar bu değişkenlerden bazılarını kontrol etmeyi amaçlar. Ancak politikaların etkileri farklı zaman aralığında gerçekleşeceği için enflasyona karşı politikalarda kısa, orta ve uzun vade hedefleri ayrı ayrı belirlenir.
FRIEDMAN, PARASALCILIK VE ENFLASYON
Milton Friedman parasalcı okulun kurucusu ve lideridir. Anna Schwartz ile beraber yazdığı ABD’nin Parasal Tarihi adlı ünlü eserinden yola çıkarak uzun dönemde enflasyonun tek sebebinin para arzının büyüme oranı olduğunu söyler. Burada dikkate aldığı Merkez Bankası’nın hemen hemen tamamen kontrol altında tuttuğu M1 para arzıdır. Teorik dayanağı miktar denkliğidir. Buna göre bir ekonomide herhangi bir anda oluşan nominal milli gelir para arzı miktarı çarpı paranın dolanım hızıdır. Paranın dolanım hızı M1 para arzı için uzun dönemde neredeyse sabitken, yine uzun dönemde, ülkenin reel milli geliri de ülkenin potansiyel üretimine eşdeğerdir. Buradan hareketle uzun dönemde enflasyon ancak ve ancak para arzı (M1) artış oranına eşittir. Enflasyonu önlemek için de para arzı büyüme oranını düşürmek gerekir.
Enflasyonu miktar denkliği üzerinden açıklamak ve burada en dar anlamlı para arzını kullanmak Milton Friedman’ı ve Parasalcıları çerçeve modelin dışına çıkarır. Enflasyonu belirleyen birçok değişkenin (ki çoğu toplam talebin büyüme oranını belirleyen etkenlerdir, DMD) etkilerini ihmal ederler. Bununla da kalmaz, para arzı tanımını en dar anlamlı M1 para arzı ile sınırlandırırlar. Böyle olunca hem dolanım hızı nispeten sabit olmakta hem de para arzı büyüme oranını tek başına Merkez Bankası belirlemektir.
ENFLASYON GERÇEKTEN SADECE PARASAL BİR OLGU MUDUR?
Ben ne düşünüyorum? Ben enflasyon konusunda Friedman ve Parasalcıların görüşlerine teorik bazda katılmıyorum. Kapitalist sistem ve finansal araçlar geliştikçe ekonomiler karmaşıklaşmakta ve ekonomide etkili olan para arzı tanımları M2 ve M2Y gibi geniş tanımlı para arzları olmaktadır. Para arzının tanımı ne kadar genişlerse Merkez Bankasının o para arzını kontrol gücü azalmaktadır. Ek olarak geniş tanımlı para arzının dolanım hızı da istikrarsızlaşmaktadır. Dolayısıyla sadece para politikası uygulayarak enflasyonu kontrol etmek zorlaşmaktadır. Geniş tanımlı para arzları, esas olarak, bankacılık ve finans kesimi tarafından belirlenmektedir. Bunlara ek olarak iç borç ve dış borç finansmanı, yabancı sermaye girişleri ve yabancı paralarda tutulan mevduat oranı da para arzını belirleyen etkenler arasına girmektedir. Bu yüzden, günümüzde Milton Friedman’ın ve Parasalcıların enflasyonu para politikası ile kontrol edebileceklerini savunmaları çok anlamlı olmamaktadır. Doğru ve etkin bir enflasyonla mücadele, enflasyonun belirleyicisi olan etkenlerin hepsini içermelidir. Bununla birlikte yatırımcı beklentileri, dış dünya fiyat ve gelirleri ve yabancı sermaye hareketleri hükümetlerin doğrudan kontrol edebilecekleri etkenler olmadığı için enflasyonun yüzde 100 kontrolü pek mümkün değildir.
TÜRKİYE EKONOMİ MODELİ FRIEDMAN’I DOĞRULAMAKTA MIDIR?
Dünyanın hiçbir ülkesinde ve hiçbir saygın iktisatçı tarafından savunulmayan ilginç bir görüş uzun yıllardır Türkiye’de dile getirilmekte ve 2021 Eylül ayından beri fiilen uygulanmaktadır: “Faiz sebep, enflasyon neticedir!” Bunun yanlışlığıyla ilgili daha önce defalarca yazmıştım. Mevcut para sisteminde düşük politika faizi uygulaması açıktan para basmakla eş anlamlıdır. Yani dar tanımlı para arzının büyüme oranını arttırmak anlamına gelir. Ancak bu uzun dönemli etkili olacaktır. Öte yandan faiz indirimleri hem döviz kurlarını patlatmakta, hem de konut ve otomobil fiyatlarında anormal spekülâtif artışlara yol açmaktadır. Bu da kısa vadeli enflasyonu arttıran etkidir. Üstelik bu anormal politika enflasyon beklentilerinin hem düzeyini hem de artış oranını yükseltmektedir. Öte yanda dış sermaye kaçışlarına yol açtığı için yabancı mevduat kaynaklı geniş tanımlı para arzının kısılmasına yol açmaktadır. Bu da enflasyonu düşürücü bir etki yapar. Ancak bütün değişkenleri tek tek incelediğimizde görülecektir ki, başımıza örülen bu çorabın ana sebebi düşük politika faizi uygulaması ile gerçekleşen yüksek hızlı parasal genişlemedir. Bu yüzden enflasyonu kontrol altına almak için ilk yapılması gereken para arzı artışının kontrol altına alınmasıdır.
Elbette ki, Milton Friedman’ın dediğinin tersine “enflasyon her zaman ve her yerde bir parasal olgu” değildir. Ama şundan emin olarak söyleyebilirim ki, “enflasyon Türkiye’de 2021 yılından beri büyük oranda parasal bir olgudur!”
BÜYÜME VE EŞİTSİZLİKYAYINLAMA: 05 Mayıs 2023 - 23:30
En son açıklanan gelir dağılımı verilerini, paylaşalım önce… TÜİK'in son yaptığı araştırmaya göre, en yüksek eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,3 puan artarak yüzde 48,0'a çıkarken, en düşük gelire sahip yüzde 20'lik grubun aldığı pay 0,1 puan azalarak yüzde 6,0 oldu.
En yüksek gelire sahip olan yüzde 20'lik kesim TÜİK veri seti için 2006 yılında yüzde 48,4'lük pay almıştı. Onu takip yıllar içinde aldığı payda düşüş eğilimi görülen yüzde 20'lik kesim, 2022 yılında toplam gelirden aldığı yüzde 48'lik payla 16 yılın ardından en yüksek payı almış oldu.
Bu veriler ne anlama geliyor. TÜİK anketlerden elde ettiği yıllık kişisel gelirleri baz alarak bütün topluma yönelik bir projeksiyon yapıyor. Sonra kişisel gelir verilerini büyükten küçüğe sıralıyor. Bu sıralamadan sonra ilgili verileri beş eşit parçaya ayırıyor. İşte en yüksek gelire sahip ilk parçadaki kişilerin gelirlerinin toplamını alıyor ve toplam gelir içindeki payını hesaplıyor. Buna göre şöyle yorum yapabiliriz: 85 milyonluk nüfusumuz bulunmakta ve bu nüfus ortalama 3,5 kişilik ailelerden oluşmakta iken ortalamada her ailede 1,5 kişi çalışmaktadır. Bu da yaklaşık 24 milyon 280 bin aile demektir. Bunların içinde en yüksek gelire sahip olan 4 milyon 857 bin aile toplam milli gelirin yarısına yakınını kazanmaktadır (yüzde 48). Öte yandan en düşük gelire sahip olan 4 milyon 857 bin aile ise toplam milli gelirin sadece yüzde 6’sını elde ediyor. Başka bir deyişle 24 küsur milyon ailenin ortak ürettiği gelirin yarısına yakını en zengin 5 milyon aileye gitmekte. Bu çok ciddi bir eşitsizliktir.
“Hocam ekonomimiz büyüyor, kriz şartlarında ve dünyada resesyon beklenirken Türk ekonomisi hızla büyümekte. Niçin bu adaletsiz gelir dağılımı var?” Bir çok insan büyüme olan yerde adaletsizlik olmayacağını düşünmekte olduğu için bu durum da kafalarını karıştırıyor. Bu tür soruları çok farklı kişilerden duymaktayım. Bu yüzden bugün büyüme ve eşitsizlik ilişkisini ele alacağım.
BÜYÜMENİN KAYNAĞI NEDİR?
İktisat biliminde büyüme denince kastedilen “ekonominin toplam üretim kapasitesindeki artıştır.” Toplam üretim kapasitesindeki artış da başta işgücü olmak üzere sermaye ve girişim gücünün hem miktarının hem de üretkenliğinin artması anlamına gelir. Büyüme iktisadı çalışan bilim insanları genelde gelirin toplumun hangi kesimine ne kadar dağıldığı sorununu ihmal ederler. Onlar daha çok kapitalist bir ekonominin hangi şartlarda istikrarlı ve kendi kendini besleyen bir büyüme trendine sahip olabileceğini araştırırlar. Dolayısıyla, yine genelde, devletin müdahalesinin olmadığı ve dışa açık olmayan ekonomi modelleri üzerinden analiz yaparlar.
Bir ekonominin bu anlamda büyümesinin kaynağı işgücü hacmi ve verimliliğinin artış oranı, kişi başına sermaye stoku ve sermayenin üretkenliğinin artış oranı, girişim gücünün artış oranı ve teknolojik gelişme oranıdır. Pekiyi bir ekonomi büyürken gelir de artmaz mı? Bu zenginlik yaratmaz mı? Büyüme varken fakirleşme nasıl oluyor? Bu sorular büyüme iktisadının cevapladığı sorular değildir ama kalkınma iktisadı tam da bu sorularla ilgilenir.
GELİRİN KAYNAĞI VE DAĞILIMI
Bir ekonomide üretim yapılıp piyasada satıldığında elde edilen satış geliri üretimi yapan üretim faktörleri arasında dağıtılır. Firmalar üretimden elde edilen satış geliri ile işçilere ücret, bankalara faiz, mülk veya toprak sahiplerine kira ve devlete vergi öderler. Arta kalan para (eğer varsa) firmaya kâr ve firmanın ortaklarına kâr payı olarak dağıtılır. Dolayısıyla üretim işçilere ücret, banka ve mudilere faiz, devlete vergi, mülk sahiplerine kira ve girişimcilere kâr olarak gelire dönüşür. Burada önemli olan husus yaratılan katma değerdir. Gelirin kaynağı katma değerdir çünkü bu saydığım kişi veya kurumlar hammadde ve ara girdileri işleyerek piyasada satılabilecek nihai mala dönüştüren kurumlardır. Katma değer bu dört faktörün yani işgücü, sermaye, toprak ve girişimin üretime atkılarıyla ortaya çıkar. Pekiyi devletin vergi alması burada işi bozmuyor mu? Hayır, devlet adalet, güvenlik ve altyapı hizmetlerini firma veya sektör gözetmeksizin sunar. Bunlar olmadan ne piyasa oluşabilir ne de üretim gerçekleşebilir. Bunun karşılığında da vergi alır.
Faktörlerin verimliliğinin artması ve / veya teknolojik gelişme katma değeri de arttırır. Burada gelir dağılımı açısından önemli olan soru üretim faktörlerinin katma değerin ne kadarını ürettiği ve ne üretilen gelirden ne kadarını elde ettiğidir. Örneğin katma değerin yarısını işgücü üretiyorsa adil olan gelirin yarısının da işgücünün ücret olarak almasıdır. Ya da sermaye (yani üretimde kullanılan makineler) gelirin yüzde 25’ini üretiyorsa adaletli olan o makinelerin sahiplerine yatırım kredisi veren bankaların ve dolayısıyla mevduat sahiplerinin de üretilen gelirin yüzde 25’ine faiz olarak sahip olmasıdır. Pekiyi hangi şartlar altında adil bir gelir dağılımı olur? Bunu da aşağıda yanıtlayalım.
GELİR DAĞILIMINDA ADALET NASIL GERÇEKLEŞİR?
Egemen iktisat anlayışını temsil eden Neo-Klasik okula göre “eğer ekonomideki piyasalarda yeterli rekabet şartları oluşmuşsa ve yine faktör piyasalarında adil rekabet varsa, o takdirde, her üretim faktörü üretimden üretime yani katma değere yaptığı katkı kadar pay alır.” Yani toplumdaki herkesin adil bir gelir paylaşımına ulaşabilmesi için önemli şartlardan biri rekabet ve fırsat eşitliğidir.
Sanayi üretimi içindeki sektörlerde, genelde az sayıda firma ve çok sayıda işgücü bulunmaktadır. Egemen iktisat anlayışının varsaydığı gibi tam rekabet değil eksik rekabet bulunmaktadır. Firmalar emek piyasasında çoğunlukla sıkı oligopson (2-8 arası firma sayısı olan sektör) nadiren de monopson (tek firmanın bulunduğu piyasa) konumunda olabilmektedirler. Bu da işgücü ücretlerini işçinin hak ettiğinin çok altına çekebilme gücünü firmalara vermektedir. Yani işçiler 100 birimlik üretimin 50 birimini üretirken gelirin örneğin 20 birimini elde edebilmektedirler. Hak ettikleri halde elde edemedikleri 30 birim ise pazarlık güçlerine bağlı olarak bankalar, firmalar ve mülk sahipleri arasında paylaşılmaktadır. Hizmet sektöründe sanayi sektöründen farklı olarak monopson veya oligopson yerine rekabetçi yapılar bulunmaktadır. Ancak burada ise, hem eksik bilgi hem de emeğin heterojen olması sebebi ile işgücünün elde ettiği ücretler ile ürettiği katma değer arasında ciddi farklar olabilmektedir. Dolayısıyla emeğin bu şartlarda hem örgütlü olması (sendikalaşma) hem de sosyal devlet kurumlarınca korunması (sosyal güvenlik kanunu ve asgari ücret uygulaması) bir zorunluk olarak ortaya çıkmaktadır. Tarım sektöründe ise gıda, tekstil, deri ve benzeri sanayi sektörlerindeki büyük ölçekli firmalar ile küçük çiftçilerin karşılaştığı durumlarda, çiftçiler kendi hak ettiklerinin çok altında fiyattan ürünlerini satmak zorunda kalabilirler. Bu durumda da, tıpkı işçiler gibi, çiftçilerin de örgütlenmesi (kooperatifleşmesi) ve devlet desteğine ulaşabilmesi (destekleme alımları ve teknik zirai destek) gereklidir.
İkinci olarak gelir dağılımda adaletin sağlanması için gerekli olan koşullardan biri de sektörel orantılı büyümedir. Büyüme iktisadı daha önce belirttiğimiz gibi ekonominin toplam üretim kapasitesinin büyüme dinamiklerini inceler. Ancak ekonomide çok farklı sektörler bulunmaktadır. Her sektörde teknoloji ve faktörlerin katma değere katkısı farklılaşmaktadır. Bunun da ötesinde, gerçek anlamda üretken olan sektörler tarım, sanayi, sağlık ve eğitim sektörleri iken üretken olmayan sektörler eğitim ve sağlık dışı hizmetler ve inşaattır. Eğer ekonominin kendi şartları, dış dünya ekonomisinden kaynaklanan etkenler veya hükümet politikası inşaat ve hizmetlerin orantısız büyümesine yol açarsa, o takdirde, örneğin milli gelir yüzde 5 artarken üretim kapasitesi yüzde 2 artar. Gelirle üretim arasındaki farlılık açık ekonomide ithalat ve dış borçla karşılanır. Yani, aslında, milli gelir ancak borçla büyümektedir. Bu durumda dış borcun aşırı büyümesi, dış dünyaya gelir transferine yol açarken içeride dış finansal çevrelerle bağlantılı aracıların ciddi gelir elde etmesine yol açar. Burada kim kaybeder? Başta işgücü olmak üzere üretken sektörlerdeki girişimciler. Sonuç olarak gelir dağılımında adaletin bozulmaması için dengeli ve orantılı bir büyüme sürecine ihtiyaç vardır.
Üçüncü olarak gelir dağılımının bozulmasına bir sebep de fiyat istikrarının bozulması ve yüksek enflasyondur. Özellikle sabit gelirli çalışanlar, küçük çiftçiler ve nispeten küçük ölçekli firmalar bu durumdan zarar görürken (gelirleri enflasyon altında kalırken), büyük firma sahip ve ortakları, altın ve döviz istifçisi rantiyeler, gayrımenkul sahipleri ve büyük ve orta ölçekli firmalar bu durumdan faydalanır, (gelirleri enflasyonun çok üstünde oranlarda artar). O yüzden fiyat istikrarı ve düşük enflasyon gelir dağılımda adaletin sağlanması için zorunlu şartlardan biridir.
Pazartesi Türkiye’de gelir dağılımında adaleti yazacağım.
TÜRKİYE BÜYÜRKEN NEDEN EŞİTSİZLİK ARTIYOR?
YAYINLAMA: 07 Mayıs 2023 - 23:30
Cumartesi günkü yazımda bir ekonominin büyürken eşitsizliğin neden artabileceği sorusuna yanıt aramıştım. Sonuçta üç temel noktadan bahsetmiştim: piyasalarda eksik rekabetin varlığı, sektörel orantısız büyüme ve enflasyon. Bu üç durumda eğer ekonomi büyüyorsa, büyüme ile birlikte gelir dağılımında adalet de bozulmaktaydı. Pekiyi adaleti kim yeniden sağlayacak? Tabii ki devlet! Biz Türk milleti olarak yöneticilerimizi yabancı elçileri ve devlet başkanlarını ağırlamaları, hiç alakasız insanlara ziyafet vermeleri, bilmem kaç tane zırhlı araçtan konvoyla dolaşmaları ve nutuk atmaları için seçmiyoruz. Devletin en önemli vazifesi adaleti ve asayişi tesis etmesidir. İktisadi anlamda bu gelir dağılımında adalet ve kaynak tahsisinde etkinlik anlamına gelir.
Son açıklanan verilere göre Türkiye’de yaşayan hane halklarının en zengin yüzde 20’sinin toplam geliri, ülkenin toplam gelirinin yüzde 48’ini bulmakta olduğunu belirtmiştim. En fakir yüzde 20’nin gelir toplamı ise ülke gelirinin yüzde 6’sı idi. Bu fark çok büyük bir farktır. Ancak bundan daha vahimi orta alt, orta ve orta üst gelir gruplarını içeren hane halklarının yüzde 60’ını oluşturan çoğunluğun gelirden aldığı payın yüzde 46’ya düşmesidir. Normal şartlarda bu oranın yüzde 50’nin üstünde olması gerekir. Çünkü bir kapitalist ekonominin de, bir demokrasinin de sürdürülebilmesi için orta sınıfların güçlü olması gerekir. Ancak mevcut halde çok zengin bir azınlık servet ve gücünü arttırırken orta sınıflar orta sınıf olmaktan çıkıp fakirleşmektedir. Böyle durumlarda piyasa ekonomisi tekelci kapitalizme, demokrasi de oligarşiye dönüşür.
“Pekiyi Hocam, TCG Anadolu gemisini yaptık, Kızılelma insansız savaş uçağını yaptık, KAAN milli savaş uçağının prototipi tamamlandı, ALTAY tankı yolda. Dünya krizde iken Türk ekonomisi büyüyor. Bu halde neden eşitsizlik artıyor?” Bu soru önemli çünkü insanlar elmalarla armutları karıştırmakta gayet mahirdirler. Öncelikle silah sanayiindeki gelişimeler takdir edilmeli, desteklenmelidir ve hepimiz bununla gurur duymalıyız. Ancak bu eşitsizlik yaratan büyümeye engel değildir. Hükümetin asli görevi büyümeyi sağlarken buradan elde edilen gelir artışının herkese hakkaniyetli bir şekilde yansımasını sağlamaktır. Ülkenin gelecekte ihtiyaç duyacağı sektörlere yatırımı teşvik eden, ülkeyi daha müreffeh ve insanları hep birlikte daha zengin yapacak sanayileşme, teknoloji ve kalkınma politikaları geliştiren bir hükümete ihtiyaç vardır. Bu da planlama ile olur.
Eşitsizliği arttıran büyümenin sebepleri nelerdi? Piyasalarda eksik rekabetin varlığı, sektörel orantısız büyüme ve enflasyon. İsterseniz bu üç durumu sırayla açıklayalım.
EKSİK REKABET VE EŞİTSİZLİK
Bir sektörde eksik rekabet olduğunda bu genelde firmalara iki açıdan fayda sağlar: Ürettikleri malları fahiş kârlarla satma ve çalıştırdıkları işçileri düşük ücretle istihdam etme imkânı... Yani eksik rekabet sonucunda tüketiciler toplamda daha az malı daha pahalıya satın almakta ve yaşam standartları düşmekte iken, bu firmalarda çalışan emekçiler ürettikleri katma değerin çok altında bir ücret elde edebilmektedirler. Milyonlarca tüketici ve emekçinin cebinden çıkan paralar bir kaç bin firma sahibi ve onların hissedarı rantiyelerin cebine girmektedir. Ne güzel İstanbul be! Bu sözlerim Rekabet Kurumuna, çünkü eksik rekabeti belirleyip tüketicinin ve emekçinin hakkını savunması gereken kurum orasıdır.
Eksik rekabet sadece tekel değildir, zaten tekeller çok nadir bulunan piyasa tipleridir. Öte yandan sanayi sektörlerinde oligopoller yaygındır. Oligopollerde, yani az satıcının bulunduğu piyasalarda, tekeldeki kadar olmasa bile yine fahiş kârlarla çalışma imkânı yüksektir. Öte yandan bu sektörlerde emekçilerin karşı karşıya bulunduğu durum da oligopsondur. Yani az alıcının bulunduğu piyasa… Özellikle emek piyasalarında firmalar birlikte hareket ederek ücretleri düşük tutmaktadırlar. Burada emekçinin hakkını koruması için sendikalar önemlidir ama bizdeki sendikalar gerçek anlamda sendika değildir. Bizdeki sendikalar işçilerin haklarını koruyan birliklerden ziyade farklı partilerin işçi kolları gibi çalışırlar. İşverenlerle değil birbiriyle mücadele ederler. Sendika ağaları ise bağlı oldukları partiden milletvekili olmayı temel amaç edinmişlerdir. Devletimizin, bu durumda, sosyal devlet niteliğinin daha ön plana çıkması gerekir. Bu sözlerim de Çalışma Bakanlığı’na… Çalışma Bakanlığı ensesi kalın işverenin değil emekçinin yanında olmalıdır.
Benzeri bir durum çiftçilerimiz için geçerlidir. Yerli ve yabancı sanayici ve tüccarlar çiftçinin elindeki mahsulü ucuza kapatmak için alıcı karteli oluştururken, Rekabet Kurumu bu duruma hiç el atmamaktadır. En güzel örnek fındık üreticisidir. Türkiye dünyada üretilen fındığın yüzde 70’ine yakınını üretirken dünyada en pahalı fındığı tüketen yine Türk milletidir. Yabancı firmaların taşeronu birkaç tüccar alıcı karteli oluşturup fındığı maliyeti altında toplarken, fındık üreticisi zarar etmekte, yurt içinde kalan çok az fındığı da yine tüccar ve marketler tüketiciye fahiş kârla satmaktadırlar. Ne devlet desteği vardır, ne etkin bir kooperatifleşme ne de yabancıların at oynatmasını engelleyen bir irade. Bu sözlerim hem Rekabet Kurumu hem de Tarım Bakanlığınadır.
Rekabetsizlik ve eşitsizlik konusunda son ekleyeceklerim ise Türkiye’nin 40 yıldır bir mucizevi çözüm olarak –yanlış- uyguladığı özelleştirmelerdir. Özelleştirme rekabet arttırmak için yapılır, kamu firmalarını özel tekellere değerinin altında satmak için değil. Bu uygulamaların geçmişe dönük olarak araştırılması, regülasyona gidilmesi ve gerekirse kamulaştırmanın uygulanması gerekir.
SEKTÖREL ORANTISIZ BÜYÜME VE GELİR DAĞILIMINDA ADALETSİZLİK
Sektörel orantısız büyüme ile kastedilen ülkenin üretim ve finansman kaynaklarının belli bazı sektörlere yoğun olarak aktarılmasıdır. Bu sektörler hızla büyürken diğer sektörler yavaş büyümekte veya küçülmektedir. Ülkemizde son yirmi yılda inşaat, ticaret ve hizmetler sektörüne orantısız kaynak aktarılmıştır. Burada devletin “sanayisizleşme” politikalarının yanı sıra Türkiye’nin geleceğini yabancı sermaye yatırımlarına bağlama stratejisi de etkili olmuştur. Orantısızlık ne şekilde olursa olsun verimsizlik ve etkinsizlik üretir. Bu da herkesin mutlak olarak fakirleşmesine yol açar. Öte yandan politikacılar içeride mal çeşitliliği sağladığı ve kısa dönemde sahte bir refah artışı yarattığı için ithalata gaz vermeyi, hızlı istihdam ve gelir artışı yarattığı için inşaat ve hizmetler sektörünü desteklemeyi siyaseten doğru bulurlar. Ancak ithalatı desteklemek içeride üreticiyi bitirdiği gibi dış borcun zıvanadan çıkmasına, inşaat ve hizmetler gibi sektörlere orantısız yatırım da – bunlar üretken olmayan sektörler olduğu için- ülkenin üretim kalitesini ve kapasitesini düşürmektedir. Çözüm planlı sanayileşme ve kalkınma politikalarıdır. Bu sözüm de Sanayi Bakanlığı’na… Ama her şeyden önce DPT’nin yeniden kurulması gerekliliği öncelik arz etmektedir.
ENFLASYON
Enflasyonun ne kadar zararlı olabileceğini 1,5 senedir bizzat tecrübe ediyoruz. Enflasyon hızla yükseldiğinde kamuda ve özelde maaşlı çalışanlar her geçen gün fakirleşmektedir. Tüketicilerin genel olarak borçluluk oranları artmaktadır. Bu borçluluk artışı dış borç artışı ile sonuçlanmaktadır. Konut fiyatları, otomobil fiyatları, ulaşım, eğitim, gıda, barınma ve sağlık masrafları hızla artmaktadır. Ancak döviz ve altın istifçileri, gayr-ı menkul sahipleri, al-satçılar, komisyoncular, iş yeri sahipleri hem gelirlerini hem de servetlerini katlayarak arttırmaktadır. Hükümet seçimi kazanmak amacıyla ekonomiyi fiktif olarak büyütmek için enflasyonu boş vermiştir. Bunun doğal sonucu gelir ve servet dağılımında adaletsizlik, kaynak tahsisinde etkinsizliktir. Üreticiler, çalışanlar, çiftçiler fakirleşirken, bir grup tüccar, zadegân ve istifçi para üstüne para koymuştur. Bu sözlerim de Hazine ve Maliye Bakanlığı ile TC Merkez Bankasınadır.
SONUÇ
Sonuç olarak, demem o ki, eşitsizlik yaratan büyüme gayet mümkündür. Hatta devlet tarafından denetlenmeyen ve yönlendirilmeyen bir kapitalist ekonomi her zaman eşitsizlik yaratarak büyür. Ve yine hatta, demokrasinin oturmadığı toplumlarda, devletin uyguladığı politikalar bu eşitsizlik yaratan büyüme trendini arttırır. Türkiye bunun örneğidir.
SEÇİM SONRASINDA İLK ANALİZ
YAYINLAMA: 19 Mayıs 2023 - 23:30
Öncelikli hepinizin 19 Mayıs Bayramınız kutlu olsun. Bu bayram Kuvva-yı Milliye hareketinin başlangıç günüdür. Bağımsızlığımızın ve Türk Milleti olarak bu vatanda özgürce yaşamamızın temeli bu gün atılmıştır. Allah başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün Kuvva-yı Milliye şehit ve gazilerine rahmet eylesin. Mekânları Cennet olsun.
14 Mayıs günü uzun zamandır beklenen seçimler oldu. Ülkenin her tarafında sandıklar konuldu ve millet sözünü söyledi. Sonuçlar da aşağı yukarı beklediğimiz gibi oldu. 29 Nisan 2023 tarihli yazımda şöyle demiştim:
“Yani Sayın Erdoğan yüzde 45-49 ve Sayın Kılıçdaroğlu yüzde 44-48 oy alabilirler. Sayın Muharrem İnce’nin oyları tepki oylarıdır ve çok değişebilir. Örneğin Sayın Erdoğan yüzde 45, Sayın Kılıçdaroğlu da yüzde 44 oy alırsa Sayın İnce’nin oy oranını yüzde 9’a fırlamış görebiliriz. Ya da Sayın Erdoğan yüzde 49, Sayın Kılıçdaroğlu da yüzde 48 oy alırsa Sayın İnce’nin oy oranı yüzde 2’ye düşebilir. Her halükârda, iki sonuca ulaşıyoruz: Birincisi, seçim büyük ihtimalle ikinci tura kalacaktır ve kimin birinci olacağını yalnız Allah bilebilir. (Sayın Erdoğan yüzde 45, Sayın Kılıçdaroğlu da yüzde 48 oy alabilir ya da Sayın Erdoğan yüzde 49, Sayın Kılıçdaroğlu da yüzde 44 oy alabilir.).” (SEÇİME GİDERKEN: SON DURUM, 29 NİSAN 2023, YENİBİRLİK)
Kamuoyu yoklamalarında atıp tutan birçok araştırmacı bilmem kaç bin kişiyle yapılan anket sonuçlarında benim buradaki sadece akıl yürütmeye dayalı tahminime göre çok daha başarısız olmuşlardır. Ben tabii ki sonuçları önceden tahmin ettiğimi söylemiyorum, fakat yukarıdaki alıntıda görüleceği gibi olası durumları değerlendirmiştim. Buna göre Sayın Erdoğan’ın maksimum oyu yüzde 49 Sayın Kılıçdaroğlu’nun da minimum oyu yüzde 44’tü. Seçim sonuçları buna çok yakın bir sonuç doğurmuştur. Sayın Erdoğan yüzde 49,5’la maksimum oyunu alırken, Sayın Kılıçdaroğlu da yüzde 45’le alabileceği minimum oyun biraz üstünde oy almıştır. Sayın İnce yarıştan çekilmiş olmasına rağmen yüzde 0,5 oy almıştır. İYİ Partiden Sayın İnce’ye gelen yüzde 3’lük oyu da Sayın Oğan’a gitmiş ve böylece Sayın Oğan’ın oyu da yüzde 5’in üzerine çıkmıştır. Kalanının da seçime gitmediğini tahmin ediyorum.
Bugün seçim sonrasında bir kazanç analizi yapacağım. İlk önce seçimin genel karakteri üzerinde duracağım. Sonra iki büyük ittifakın aldığı oyları, seçim stratejilerini yorumlayacağım. En son da ikinci tura yönelik görüşlerime bildireceğim.
SEÇİMİN GENEL KARAKTERİ
14 Mayıs 2023 seçimlerinin genel karakteri diğer seçimlere göre biraz daha farklıdır. Bu seçimde millet “Hangi parti veya partiler iktidar olsun?” sorusuna değil fakat “Hangi parti veya partiler iktidar olmasın?” sorusuna cevap vermiştir. Yani millet oy verirken hangi lideri istediğine göre değil hangi lideri istemediğine göre oy vermiştir.
İkinci olarak bu seçimde milletin iktisadi ve siyasi tercihleri ölçülmüştür. Seçimden önce siyasi tercihler açısından Millet İttifakının propagandası “bireysel özgürlüklerin tesisi ve kozmopolit modern yaşam tarzını” vurgularken Cumhur İttifakının propagandası “milli güvenlik ve asayişin temini ile yerel geleneksel yaşam tarzı savunusunu” öne çıkarmaktaydı. Meclis seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak sonucu bize Türk Milletinin çoğunluğu açısından milli güvenlik ve asayiş kaygısının öne çıktığını ve yerel geleneksel yaşam tarzının hala daha öncelikli olduğunu göstermektedir.
İktisadi açıdan bu seçim milletin enflasyonun maliyetleri ile durgunluğun maliyetleri arasındaki tercihini göstermiştir. Millet hayat pahalılığından mustariptir, bu gözle görülen açık gerçektir. Öte yandan durgunluğun, artan işsizliğin daha büyük maliyete sahip olacağını da düşünmektedir. Burada iktisat biliminin ne dediği önemli değildir, önemli olan milletin tercihlerinin ne yönde geliştiğidir. Bu yüzden hükümetin Eylül 2021’den beri uyguladığı politikayı beğenmese de aksi yönde bir politikanın kendisine daha fazla zarar vereceğini düşünmektedir. Elbette ki, milletin kararını belirleyen siyasi partilerin propagandası olmuştur. Bu yüzden ittifakların stratejileri burada önemlidir.
İTTİFAKLARIN STRATEJİLERİ
İktidar Eylül 2021’den itibaren ekonomiyi canlı tutmak, mümkünse işsizliği azaltmak ya da en azından artmasını engellemek için bir ekonomi politikası uygulamaktadır. Bu politikanın maliyetlerini ve yanlışlığını burada defalarca yazdım. Bazı muhalif yazarlar bu politikanın Hükümetin beceriksizliğine ve iş bilmezliğine delalet ettiğini söylemekteydi. Ben ise bu politikanın bilinçli uygulandığını söylemekteydim. Hükümet Eylül 2021’de iki sorunla karşı karşıyaydı: Hem yüksek enflasyon hem de yüksek işsizlik. Bu ikisini aynı anda düşürebilmek için ya ülkede birden büyük çaplı bir verimlilik artışı olmalı, ya çok zengin gaz ve petrol rezervleri bulunup hemen işletilmeye başlanmalı ya da dış dünyadan yüklü miktarda sermaye girişi olmalıydı. Bunların mümkün olmadığı açıktır. Hükümetin elindeki politika araçları ile iki seçenek vardı: Ya işsizlik ve durgunluğun maliyetine razı olup enflasyonu kontrol altına almak ya da enflasyonun maliyetine razı olup ekonomiyi canlı tutmak. Hükümet yüksek enflasyonun işsizlik ve durgunluktan daha az oy kaybına yol açacağını hesaplamış olmalı ki bu politikayı uygulamayı tercih etti. Bunu da millete bu şekilde anlattı. Görünüşte de bunda başarılı oldu. Öte yanda muhalefet hayat pahalılığı, enflasyon, patlayan cari açık ve dış borç, Merkez Bankası rezervlerinin sıfırlanması gibi olguları insanlara iyi anlatamadı. Daha da ileri gideyim, bu konulara pek temas etmedi. Seçime iki ay kalana kadar ne olacağı ve nasıl gerçekleşeceği belirsiz bir parlamenter rejimden başka bir şey söylemediler. Hükümet para asıp vatandaşa ucuz kredi, maaş zammı ve benzeri ulufeleri dağıtırken Muhalefet ne yapacağından pek bahsetmedi, sadece “biz gelince güven gelecek, ekonomi düzelecek” dediler. Vatandaşların çoğu için bu sözler bir şey ifade etmiyordu, ama maaş zamları ve ucuz krediler somut, elle tutulur gerçeklerdi.
İktidar bu seçimlerin Türklüğün ve İslam’ın beka mücadelesi olduğunu, muhalefet iktidar olursa geleneksel yaşam tarzımızın tehdit altında olduğunu, vatanın birliğinin tehlikeye gireceğini vurguladı. Öte yandan muhalefet bireysel özgürlüklerin teminatı olduğunu, herkesin hakkının korunacağını, hukukun yeniden tesis edileceğini vurgulayan bir söylem geliştirdi. Açıkça gördük ki, milletimizin çoğunluğu (CUMHUR + ATA İttifakları = yüzde 55) asayiş ve milli güvenliğin, geleneksel yaşam tarzı ve değerlerin bireysel özgürlüklerden ve adaletten daha önemli olduğunu düşünmektedir. Burada mahallelere (sosyolojik anlamda cemaatlere) bölünmüş toplumun bireysel hak ve özgürlüklere çok da önem vermediği gözlemlenmelidir. Buradan hareketle kutuplaşmış toplum yapısını daha iyi kullanarak propagandasını bunun üzerine kuran Cumhur İttifakı Millet İttifakından daha başarılı olmuştur. Pekiyi bu bir zafer midir?
İKTİDARIN PİRUS ZAFERİ VE İKİNCİ TUR
AK Parti hükümeti 20 yıldır iktidardadır. Bu süre boyunca 2019 yerel seçimleri haricinde hep zafer kazanmıştır. Ancak bu seçimde AK Parti yüzde 35’e düşmüş ve Sayın Cumhurbaşkanı rakip olarak kendisinin birinci tercihi olan Sayın Kılıçdaroğlu önünde yüzde 50’yi bile bulamamıştır. AK Parti yenilmezlik efsanesini kaybetmiştir. Bu büyük kayıplara yol açmış bir Pirus Zaferidir. Kazanmaları halinde sırtlanacakları iktisadi yük de cabasıdır. Ama büyük bir maharetle Pirus Zaferi’ni Mohaç Zaferi gibi anlatmaktadırlar. Öte yandan, şaşılacak bir şekilde, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı tarihte ilk defa yüzde 45’i bulmuşken muhalefet cephesi toz duman haldedir. Moraller çökmüş, seçmenler umudunu yitirmiş görünmektedir. Halbuki bir ay önce Sayın Kılıçdaroğlu yüzde 45 oy alacak, seçim ikinci tura kalacak dense öpüp başlarına koyarlardı. Bütün güçleriyle çalışacakları yerde yenilgiyi kabul etmiş görünmektedirler.
Muhalefet için hiçbir şey bitmiş değildir. Çalışırlarsa kazanma şansları hala daha vardır. Olmadı yüzde 51’e yüzde 49 kaybederler. Çalışmazlar ve yas tutmaya devam ederlerse Sayın Cumhurbaşkanı yüzde 60+ oy alır, muhalefet de (kendileri açısından) bütün bu olumlu koşullarda bile tarihinin en büyük hezimetini alır. Ne diyelim, kendileri bilir.
KÜLTÜREL YOZLAŞMANIN İKTİSADİ SEBEPLERİ
YAYINLAMA: 21 Mayıs 2023 - 23:25
Şu anda bütün dünya bir dönüşüm sürecinde. Bunun ana amili teknolojik değişimdir. Benim Hocamın Hocasının Hocası Joseph Alois Schumpeter teknolojik değişim süreçlerini uzun dalgalarla özdeşleştirmişti. Ben de buradan alacağım ve iktisadi değişimin kültürel etkilerine sözü getireceğim.
Tarih boyunca büyük yapısal değişim dönemlerinde hep büyük dirençler olagelmiştir. Değişime karşı bu toplumsal ve kurumsal dirençlerin temelinde yeni oluşacak yapının servet, statü ve iktidarlarını azaltacağı kurum ve zümrelerin itirazları bulunmuştur. Bu kendi açılarından haklıdır, kimse “attan inip eşeğe binmek” istemez. Ancak teknolojik değişime bağlı olarak gerçekleşen kurumsal ve toplumsal değişimin belli bir zaman aldığı (belki 20 yıl yani bir kuşak), eski sistem çürür ve bozulurken yenisinin hemen anında inşa edilmediği de bir vakıadır. İki toplumsal yapı arasındaki döneme “geçiş süreci” diyelim. Geçiş süreçlerinde gözlemlenen en önemli özelliklerden biri de toplumsal ve kültürel yozlaşmadır. Yani teknolojik değişime dayalı iktisadi altyapı değişiminin sonucunda sadece menfaatlari zedelenenlerin itirazları değil aynı zamanda geçiş sürecinde oluşan toplumsal ve kültürel yozlaşmaya da tepkiler de doğar. Bu ikisi çoğu zaman birbiri ile karışır ve karıştırılır. Sosyal bilimcinin ödevi de bu olguları birbirinden ayırmaktır.
TEKNOLOJİK GELİŞME VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM
Sosyal bilimlerde hâkim olan genel yaklaşım belli bir toplumsal ve iktisadi sistem içindeki çatışmaların analizine dayanır. Her toplumsal sistemin arkasında belli bir üretim tarzı bulunmaktadır. Her üretim tarzında da üretilen gelirin ve servetin paylaşılması temel çatışma konusudur. Pekiyi üretim tarzlarını belirleyen şey nedir? Üretim teknolojisi. Sosyal Bilimlerin birçok alanında teknolojik gelişme süreçlerinin sebep ve sonuçları ile ilgilenilmemesinin veya bunu bir bilim kurgu eseri gibi “hoş bir fantezi” olarak değerlendirilmesinin sebebi, teknolojik gelişmenin uzun on yıllar içinde gerçekleşmesidir. İnsanlar daha çok bugünün acil sorunlarına bir çözüm bulunmasını isterler, gelecekteki muhtemel değişimlerin sonuçlarıyla pek ilgilenmezler. Tam da bu yüzden, özellikle geçiş dönemlerinde üretim yapısı ve buna bağlı olarak insanların tüketim kalıpları ve yaşam tarzları değişirken bu değişimi açıklamakta sosyal bilimciler başarısız olur. Yanlış teşhislerde bulunur ve yanlış tedaviler önerirler. Aynı zamanda geçiş dönemlerinde eski sisteme dayalı toplumsal kurumlar yeni ihtiyaçlara cevap veremediği ve yaşam tarzı değişiminin dayattığı yeni toplumsal norm ve değerler tam olarak yerleşmediği için, norm ve değerleri olmayan, bir toplumsal örgütlenmenin içine girmeyen insan yığınları peyda olur. Bu yığınların sergilediği yaşam tarzı ve tüketim kalıpları toplumsal yozlaşmanın göstergesi olarak görülür.
Yeni bir üretim teknolojisi dünya bazında gelişmeye başlayınca, ilk önce üretimde iş bölümü değişir. Yani üretimde kullanılacak işgücünün miktarı ve niteliği, fiziki ve beşeri sermayenin üretimdeki payları ve bütün bunların örgütlenmesinde etkili olan girişim gücünün niteliği ve iş yapma tarzı değişir. Bu değişime liderlik eden yeni ürünlerin üretildiği yeni sektörlerde değişim olmaz, çünkü bu sektörlerin bir geçmişi yoktur ki değişsinler. Teknolojik değişimin etkisi en fazla bir önceki üretim sürecinden kalan yerleşik sektörlerde gözlemlenir. Bunlar arasında teknolojik değişime uyum sağlayan sektörler ayakta kalır ama üretim tarzlarını, işgücü ve sermaye yapılarını ve iş yapma tarzlarını değiştirirler. Bu sektörlerde değişim bir maliyet getirir. Bu maliyeti kaldıramayan firmalar piyasadan çekilir. Bu yüzden teknolojik değişimin birinci etkisi belli bir süre artan işsizliktir. Teknolojik değişime uyum sağlayamayan sektörler ise bütün olarak çökerler.
Her toplumsal yapı kendi içinde üretimden yüksek gelir ve servet payı elde eden ve yeni teknolojiye uyum göstermesi yüksek maliyetli olacak çevrelerden şiddetli muhalefet görür. Ancak bu değişimi kendi ellerindeki medya organlarında ve parasal destek verdikleri siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarında yerleşik kültürel değerlere aykırı ve yerleşik kurumları yıkıcı bir unsur olarak gösterirler. Bu muhalefeti şiddetlendirmek için işsiz ve çaresi kalan yığınları tahrik ederler. İki teknolojik paradigma arasındaki geçiş süreçlerinde, işte aidiyeti ve kimliği meçhul kalmış bu yığınlara dayalı popülist siyaset öne çıkar. Popülist siyaset için “yeni kuşakların talepleri” ve “yeni yaşam tarzının getirdiği ihtiyaçlar” “yerli ve milli” değildir. “Dış mihraklar”, “üst akıl” ve “dünyayı yöneten karanlık konseyin” birer oyunudur. Dayandıkları işsiz güçsüz, kimliksiz ve aidiyetsiz insan yığınları da bu “geçiş sürecine” tepkilidirler. İsterler ki, geride kalmış yaşam tarzlarını yani toplumsal ve iktisadi yapı içinde aynen sürdürsünler. Ancak bu pek mümkün değildir.
GEÇİŞ SÜRECİ NEDEN UZAR?
Akıllı bir devlet teşkilatı teknolojik değişimin yol açtığı bu olumsuz etkenleri olumluya çevirebilir. İşsiz kalanları yeni teknolojik yapıya adapte ederek istihdam edebilir, belki bir müddet eski iktisadi ve toplumsal yapıları yeni sisteme uyumlu hale gelinceye kadar sübvanse edebilir, eğitim sistemini bir anda değiştirmek yerine zamana yayarak modernize eder. Bütün bunları demokrasi içinde yapmak isterlerse, devletin popülist siyasete karşı koruyucu mekanizmalarının olması gerekir. Oyunun kurallarını popülist siyasetçiler değil ama devletin bürokrasisinin belirlemesi gibi.
Eğer geçiş süreci iyi yönetilemezse, toplum birbirine düşman iki veya daha fazla parçaya bölünebilir. Hadi biz buna iki parça diyelim: Eski yapıdaki yaşam tarzını (giyim ve yeme içme alışkanlıkları ile eğitim, dini kurumsal yapı ve aile yapısı gibi kurumlar) koruyarak yeni yapının sağladığı gelir ve servet imkânlarından faydalanmak isteyen bir parça ile yeni üretim yapısının dayattığı yeni yaşam tarzına uyum sağlamış diğer parça. Bu durum gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde farklı şekilde tezahür eder. Gelişmiş ülkeler bizatihi teknolojik değişimin öncüsüdür, bu değişimden dünya çapında elde edilen büyük gelirlerin aslan payını alırlar, doğal olarak da elde edilen bu gelir fazlasını toplumun yeni yapıya uyum sağlaması amacıyla dönüştürmek için kullanılırlar. Gelişmekte olan ülkeler ise teknolojik gelişmeden sağlanan gelirin küçük bir parçasına sahiptirler. Eldeki bu gelir kaynağı toplumun nispeten belli bir seçkin azınlığının yeni sisteme uyum sağlamasına yeterlidir. Dolayısıyla eskide kalmış yaşam tarzını sürdürmek isteyen kimliksiz ve aidiyetsiz yığınlar toplumun çoğunluğunu oluşturur. Eğer bu ülkeler, hasbelkader, demokrasi benzeri halkoyuna dayalı bir siyasi sisteme sahipse popülist partilere gün doğar. Bu partiler kimliksiz ve aidiyetsiz gürûhu yeni üretim tarzına dayalı yeni yaşam tarzına karşı tahrik ederler: “Batı taklitçisi” derler, “elitler” derler, “dinsiz ve imansız” derler. Bu durumda iktidar popülist partilerin eline geçer. İşte bu durumda eskisinin kalmadığı ama yeni toplumsal ve milli konsensüsün de kurulamadığı, kimlik çatışması yaşayan bir toplum olarak uzun süre geçiş sürecinde kalırlar. Geçiş sürecinde kalmak “popülist partilerin” çıkarınadır. Kavgadan ve itiş kakıştan onlar nemalanırlar.
GEÇİŞ SÜRECİ NE KADAR KALICIDIR?
Geçiş sürecinin uzun sürdüğü bir toplumda ve popülist partilerin hâkim olduğu bir siyasi yapıda yeni üretim tarzının sağladığı bütün imkânları talep eden ama o yeni üretim tarzına uygun üretim yapmayıp aynı zamanda eski yaşam tarzını devam ettirmek isteyen yığınlar milletin çoğunluğunu oluşturur. Yani üretim yapmadan, o üretimin gerektirdiği değişimi gerçekleştirmeden, yeni sistemin nimetlerinden faydalanmak isteyenler çoğunluktadır. Kimse kimseye bedava ekmek vermez. Böyle bir irrasyonel yapı gelişmiş ülkelerden gelecek dış borç, teknik destek ve bilimsel bilgiye muhtaçtır. Bunun için her ne kadar “yerli ve milliyiz” deseler de, her zaman, bir “büyük abi” bulup onun kuyruğuna yapışmak zorundadırlar. Bazı gelişmekte olan ülkeler petrol ve doğal gaz gibi doğal kaynak ihracatçısı oldukları için bu irrasyonel sistemi devam ettirebilirler. Diğerleri ise, dışarıdan kaynak temin edebildikleri ölçüde geçiş sürecini uzatırlar. İktisadi Kalkınma Teorisi’ndeki Bağımlılık Okulu ve Bağımlılık Teorisi tam da bunu anlatır. Emperyalistler için bu gibi ülkeler her istediklerini rahatlıkla yaptıracakları birer piyondan ibarettir.
Bazı okuyucularım sorabilir: Bu tip ülkelerde popülist iktidarlar “bağımsızlık” politikası izlemezler mi, hiç? Eğer izlerlerse, bu aslında, bir abiyi bırakıp başka abinin emrine girmekle gerçekleşir. İçerideki kimliksiz yığınlara da “Biz dünyaya meydan okuyoruz!” diye nutuk atarlar.
TEVFİK FİKRET VE HÜRRİYETYAYINLAMA: 26 Mayıs 2023 - 23:30
Geçen yazıda teknolojik paradigma değişimlerinde toplumların popülist sağ eğilimlerinin artmasının sebepleri üzerine yazmıştım. Yazının devamının kapitalizmin dünya çapında genel krizi üzerine olmasını tasarlamıştım. Ama bu siyasi herc-ü mercin olduğu, hele seçimin ikinci turunun yaklaştığı bu günlerde canım siyaset ve iktisat üzerine yazmak istemiyor. Zihnim “bu şehirden, bu devirden çok uzakta” olarak şiirin sihirli dünyasına girmek istiyor. Bende modern Türk şiirinin kurucularından Tevfik Fikret şiirinden bahsetmek istedim.
Birçok açıdan benden farklı düşünen bir şairdir Fikret: Toplumculuk yerine bireycilik, düzen ve istikrar yerine anarşizme varan bir nihilizm ve gerçekçilik yerine aşırı duygusallık. Ancak Fikret Türkçe’nin en büyük şairlerinden biridir ve kendi döneminde yürekli bir şekilde Hürriyet savunusu geliştirebilmiştir. Bugün Sis’le başlayıp Millet Şarkısı ve 95’e Doğru şiirleriyle devam edeceğiz. Bu şiirler Fikret’in “sanat için sanat” anlayışından “toplum için sanat” anlayışına geçtiği evrenin şiirleridir. Gerek Sultan II. Abdülhamit gerekse İttihat ve Terakki rejimlerini Fikret bu şiirlerde kıyasıya eleştirmiş, evrensel insan hakları ve hürriyetin cesur bir taraftarı olarak ortaya çıkmıştır.
SİS ŞİİRİ: İSTİBDADIN İSTANBUL ÜSTÜNE ÇÖKEN KARANLIĞI
Sis şiiri İstanbul’u örten kalın bir sis perdesi altında Aşiyan’dan bakan Fikret’in muhayyilesinde canlanan duyguları yansıtır. Abdülhamit’in mutlakıyet ve baskı rejimiyle sisi özdeşleştirir. Şiir iki parçadan oluşur. İlk parçası Sis’le kaplı İstanbul’un korkunç ve ürkütücü halini anlatır. Şiir şöyle başlar:
SİS
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid, / Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid. / Beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh, / Ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh; / Bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar / Bir tozlu ve heybetli yoğunluk ki, bakanlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar! / Onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim, / Lâkin sana lâyık bu derin karanlık örtü;
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim! / lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
İkinci parçada bu sefer siyasi baskıyla kaplı ve bu baskıya boyun eğen toplum anlatılır:
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus; / Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs; / Ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci' / Ey silahlı korku ki, yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli'; / Öksüz ve dulların ağzındaki her şikayet!
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn / Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn; / Yalnız nefes alma hakkı veren kanun masalı!
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak, / Ey tutulmayan vaatler, ey sonsuz muhakkak yalan,
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak; / Ey mahkemelerden biteviye kovulan hak!
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs / Ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs; / Vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar; / Ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar.
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar; / Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî; / Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî; / Ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Sis şiirinin kasvetli havası okuyucuyu boğar. Ama Fikret ümitsizlik taşımayı reddeder. Millet Şarkısı bu kötü durumun kalkacağına dair ümidi milletin kendisinde aranması gerektiğini daha sade bir Türkçe ile işler. Şiir beş kıta ve her kıtanın sonunda birer beyitten oluşur. Her sis bir gün er geç dağılacaktır. Millet Şarkısı bunu söyler. Aşağıda bu şiirden seçilmiş üç kıta görmektesiniz:
MİLLET ŞARKISI
Çiğnendi, yeter, varlığımız cehl ile kahre (cehalet ve kahıra);
Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.
Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare.
Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.
Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa... Var ol!
Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa
Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır.
Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol!
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa... Var ol!
Haksızlığın envâını (her çeşidini) gördük.. Bu mu kanun?
En gamlı sefâletlere düştük.. Bu mu devlet?
Devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun;
Artık yeter olsun bu denî zulm-ü cehâlet (aşağılık karanlık ve cehalet)…
Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol,
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa.. Var ol!
Sultan Abdülhamit Rejimi İkinci Meşrutiyet’le beraber devrilir. Ancak İttihat ve Terakki Rejimi de Fikret’i hayal kırıklığına uğratır. Bu sefer kalemi ile İttihat ve Terakki’ye nişan alır. 95’e Doğru Şiiri böyle bir şiirdir. Beşliklerden oluşur. Klasik Musammat şekli ve kafiyesindedir. Bu şiirin İlk beşliği şöyledir:
95’E DOĞRU
Bir devr-i şeamet (uğursuzluk devri), yine çiğnendi yeminler;
Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi!
Kanun diye topraklara sürtündü cebinler;
Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...
Bîhûde figanlar yine, bîhûde eninler.
Tevfik Fikret her şeyden önce vicdanının sesini dinleyen bir şairdir. Gerek II. Abdülhamit’in mutlakıyet rejimi, bu rejimdeki polis baskısı ve düşünce hürriyetinin ortadan kalkması gerekse de İttihat ve Terakki Rejimi’nin sürekli bir olağanüstü hale dönen yönetimi altında yapılan hırsızlıklar ve yağmacılıklar Fikret’i düzenden soğutmuştur. Bu da onu, belki de istemsiz olarak, muhayyel bir dünya vatandaşlığına, sorgusuz sualsiz (medeniyet merkezi olarak gördüğü emperyalist) Batı’ya biate ve milli değerlerin reddine götürmüştür. Belki ömrü vefa etse ve Cumhuriyeti görecek kadar yaşasa bu fikirleri de değişecekti. Tevfik Fikret’in sadık bir okuyucusu olan Atatürk Amasya Tamiminde belki de Millet Şarkısından esinlenmişti: “Milletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Tevfik Fikret’le başladık, bir sonraki yazı seçim sonuçları üzerine olacak, sıkıcı ama ne yapalım. Ama haftaya Cumartesi sizleri Ahmet Haşim’in sihirli rüyalar bahçesine götüreceğim. Pazartesi sıkıcı siyaset konularıyla görüşmek üzere…
SEÇİM ÖNCESİ VE SONRASI AK PARTİ
YAYINLAMA: 05 Haziran 2023 - 10:05
Aslında AK Parti sıradan bir parti değil. Evet, görünüşte bir parti var, yönetimi ve teşkilatı var. Başlangıcından beri ideolojik olarak gayet geniş meşrepli bir yapısı var. Ne de olsa bir kitle partisi görünümünde. Toplumsal taban ve siyasi çatıda, zaman ve zemine göre 180 derece değişebilen ortakları da var. Başlangıçta küreselci ve muhafazakâr demokrat iken, sonra çözümcü ve ultra liberal demokrat olabiliyor. Sonra rüzgârlar terse dönünce Turancı, Avrasyacı ve otoriterlik yanlısı rahatlıkla olabiliyor. Bu şekliyle ANAP ve DYP gibi merkez sağ partileri andırıyor.
Öte yandan AK Parti’nin tabanı bir cemaat örgütlenmesine sahip. Bütün Türkiye’yi şehir şehir, mahalle mahalle saran bir ağ ile AK Parti seçmenleri Türkiye’nin en büyük cemaatini oluşturmaktalar. Düşünün AK Parti’nin 27 küsur milyon oyu var bunların 11,5 milyonu AK Parti üyesi. Yani seçmeninin yuvarlak hesapla yüzde 40’ı parti üyesi. Bu, aynı zamanda, 60 milyon seçmenin yüzde 19’una tekabül ediyor. AK Parti cemaatine üye olmayan ama AK Partiyle siyasi ittifak içinde bulunan dini cemaat ve hemşeri derneklerinin üyeleriyle bu taban tüm Türkiye’de yüzde 30’a kadar çıkabilir. Yani her koşulda AK Parti’ye destek veren yüzde 30’luk bir kitle var toplumda. Muhalefetin işi bu bağlamda gayet çetin görünmekte.
AK Parti cemaati iktidar olmanın verdiği güçle kendi üyelerine maddi ve manevi ayrıcalıklar da sağlayan, onları farklı çıkar birliktelikleriyle sisteme bağlı kalmalarını sağlayan bir yapı. Bu taban için ailelerinin, mahallelerinin, bağlı oldukları hemşehri derneklerinin ve dini cemaatlerin de üstünde bir öncelik ve kimlik unsuru haline gelmiş AK Partili olmak. Bu üyelerin büyük çoğunluğu kasaba ve köylerden şehirlere sökün etmiş, şehir hayatında normalde tutunamayacak ve aç kalacak niteliksiz insanlarımız. Ama parti üyesi olmanın sağladığı birlikte olma duygusu, şehirde yok olmadan taşradaki hayatı yaşayabilme mutluluğu, duruma göre bazen çok az bazen de çok büyük miktarda maddi çıkar elde etme imkânı bu insanları bir arada tutan bir bileşim. Diyebilirim ki, AK Partili olmak bir (Hâşâ) iman meselesi olarak telakki ediliyor. Bütün bu kültü, cemaat ruhunu da temsil eden bir kişi var: Reis…
Tabanı bir yana bırakırsak AK Parti yönetim ve teşkilâtı ile iyice zayıflamış durumda. Parti içinde farklı sesler yok, kimse kendi fikirleriyle Parti’de yanlış gördüklerini seslendiremiyor. Parti olmanın gerektirdiği kurumsal kimlik de gayet aşınmış durumda. Yirmi yılı aşan iktidarın sonunda devlet ile parti bütünleşmiş vaziyette. Doğal olarak da Meclis grubu da sessiz, itaatkâr bir yapıda. Bu anlamda, demokrasilerde doğal olan parti içi fikirlerin yarışması, yeni lider adaylarının çıkması da pek mevzu bahis değil. Yani aslında AK Parti siyaset üreten bir yapı olmaktan çıkmış, kendi tepesinde bulunan devletin üst düzey yönetimindeki bir avuç seçkin azınlığın politikalarını kabul ve onaylama aracı haline gelmiştir. Medeni ülkelerde böyle bir parti yapısı görmeniz pek mümkün değildir. Örneğin İngiliz Muhafazakâr Partisi, sırf parti ilkelerine ve geçmişine uymayan davranışları olduğu için bir seçim kazanma makinesi olan seçilmiş Başbakan Boris Johnson’ı yerinden indirebiliyor, yerine getirdiği Liz Truss’ı da 45 günde emekliye sevk edebiliyor. Sonunda seçimi kaybetme pahasına bir Hindu olan Rishi Sunak’ı Başbakan ilan ediyor. Bu Türkiye’de, özellikle AK Parti’de düşünülemez bile.
Seçim sonuçları göstermektedir ki, AK Parti 2002’deki yüzde 35 oyuna geri dönmüştür. MHP’nin yüzde 10 oyuyla bile ancak yüzde 45’i bulmaktadır. Seçimi kazanmasının sebebi kendi etkinlik ve yetkinliği değil muhalefetin helva gibi olması, alternatif üretememesidir. Tabii bir de Reis’in yıllara rağmen tükenmeyen karizması… Bu duruma gelinmesinde en önemli etken de 2014’te fiilen 2018’de resmen başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemidir. Bu sistemde, her hal-ü kârda oyunu veren yüzde 30 gibi bir kemik seçmen ve Erdoğan gibi karizmatik bir liderle parti, parti olmaktan çıkmış ve sıradan bir derneğe dönüşmüştür.
Diyeceksiniz ki “Hocam! Sanki diğer partiler farklı mı? Onlar da parti hüviyetleri olmayan bir yapıda değil mi?” Evet, haklısınız. Başta CHP olmak üzere her bir parti belli bir yaşam tarzını temsil eden dernekler gibi. Merak etmeyin, bir sonraki yazı da CHP cemaati üzerine olacak. Ama bu yazı AK Parti cemaati üzerine…
SEÇİM SONRASI AK PARTİ HÜKÜMETİ
Cumhurbaşkanlığı Kabinesi önceki gün açıklandı. Bu kabineyi değerlendirmemiz için henüz erken. Ama seçim öncesinde birçok yazımda dile getirdiğim doğrultuda, özellikle ekonomi ve dış politikada, yüz seksen derecelik bir u-dönüşüne hazırlıklı olun.
Seçim öncesi ne demiştik? Faiz düşürüp açıktan para basmaya, Türk parasını değersizleştirmeye ve çılgın gibi kredi dağıtmaya dayalı bu program pandemi sırası ve sonrasında oluşan ekonomik koşullarda seçim kazanmaya yönelik bir popülist programdı. Her popülist program gibi seçim kazanıldıktan sonra sonlanacaktı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atanan Mehmet Şimşek, bu değişimin en güçlü habercisidir. Sayın Cumhurbaşkanı, her zaman siyasi esnekliğini takdir ettiğim pragmatist bir siyasetçidir. Seçim artık kazanılmıştır, Sayın Cumhurbaşkanı Beştepe’de onlarca yabancı devlet ve hükümet başkanı, ülkemizdeki Müslüman, Hristiyan ve Musevi din adamları önünde yemin edip göreve başlamıştır. 2024 seçimleri de, muhalefet böyle giderse büyük bir galibiyetle tamamlanacaktır. Bu durumda artık duvara dayanmış bir ekonomi ve popülist ekonomi politikaları ile gidilemeyeceğinin bilincindedir. Önümüzde çok sert bir istikrar programı ve dış politikada ciddi bir değişim hamlesi bulunmaktadır. Bu ne anlama gelir? Kısaca açıklayayım:
Hükümetin birinci önceliği negatife düşen net rezervlerdir. Merkez Bankası’nın rezervleri mevzu olunca ilk önce brüt rezerve bakılır. Bu rezervin en azından ülkenin bir yıl içinde ödemesi gereken dış borç kadar olması gerekir. Şu anda brüt rezervler kısa vadeli dış borcun yarısından daha azdır. Brüt rezervin içinde Merkez Bankası’nın kendi altın ve döviz rezervi, bankalardan gelen mevduat sahiplerine ait olan zorunlu karşılıklar ve (medeni ülkelerde pek geçerli olmayan) yabancı devlet, merkez bankaları ve finans kurumları ile yapılan swap anlaşmaları ile gelen borç para bulunmaktadır. Net rezervler brüt rezervlerden zorunlu karşılıkların çıkarılması ile elde edilir. Bugün, artık, net rezervler negatiftedir. Yani Merkez Bankasının kasasında kendine ait döviz ve altın rezervi kalmamıştır. Swap sonrası net rezervlerde “dost” ülkelerden gelen emanet paranın net rezervlerden çıkarılması ile elde edilir ki, bu değer de -60 milyar dolar civarındadır. Bu gerçeklere bağlı olarak Sayın Şimşek’in çözmesi gereken en acil problem en azından 60 milyar dolarlık, daha iyisi 100 milyar dolarlık uzun vadeli dış destek sağlamaktır. Bu destek nereden ve nasıl sağlanır? Mevcut şartlarda yabancı yatırımcının Türkiye’de menkul kıymet piyasalarına gelmesi pek mümkün değildir. Program 180 derece değişse bile bunun gerçekleşmesi için en azından bir senelik bir politika uygulamasının gözlemlenmesi gerekir. Başka bir yol ABD veya AB Merkez Bankası ile uzun vadeli (örneğin 5 yıllık, daha iyisi 10 yıllık) bir swap anlaşmasının imzalanmasıdır. 100 milyar dolar ABD Merkez Bankası FED için fındık fıstık parasıdır. Ancak böyle bir anlaşma için ABD’nin ciddi jeopolitik talepleri olacaktır: İlk istekleri İsveç’in NATO’ya alınması, sonra da Ukrayna’nın NATO’ya alınmasıdır. Hadi İsveç’e evet dedik diyelim, Ukrayna’nın NATO’ya alınması, özellikle bizim için, büyük riskler içerir. Bir Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatabilir, Türkiye de cephe ülkesi olur. Bunu istemeyiz. Üçüncü ihtimal IMF’dir. Bence en makul seçenek de IMF’dir. Belki 100 milyar dolar değil, ama başlangıç olarak 40 milyar dolarlık sermaye girişi ve IMF kefaleti, bir sene içinde bir 40 milyar dolar daha sermaye girişine sebep olabilir.
Tek başına dış destek yeterli mi? Hayır, Sayın Şimşek’in gelmesi ile belli olmuştur ki, ciddi bir istikrar programı uygulanacaktır. Faizler ilk etapta yüzde 15’e çekilir, sonra da verilere göre yüzde 30’a kadar yolu vardır. Özellikle ticari kredilerde daralma olur. Bireysel kredilere de ciddi sınırlamalar getirilmesi beklenmelidir. Memur maaş zamları yapılır, 3 milyon memurun maaşı çok büyük bir yekûn temsil etmemektedir. Ama esnafın, özellikle ucuz krediyle yüzdürülen küçük firmaların işi gayet zor olacaktır. Kurun kademeli olarak 2024 yılına kadar yükseltilmesi gerekir. Tahminim 2024 yılı başı için Dolar 24 TL, Avro 26-27 TL’dır. Kamu harcamalarında kısıntıya gidilir, yeni ihaleler ve yeni kadrolar açılmaz. Bunlar ilk tahminlerim… Hükümet programı açıklansın, tekrar yorumlarız.
Cumartesi günü “Ne olacak bu CHP’nin hali?” diye soracağız.
CHP NASIL BU HALE GELDİ?YAYINLAMA: 09 Haziran 2023 - 23:30
Hem ana hem baba tarafından Kuvvacı bir ailenin çocuğuyum. Tabiî ki, geniş ailemizde, şu anda, hem iktidar hem muhalefet seçmeni bulunmaktadır. Fakat büyük dedelerim Muharrem Ağa ve Ali Osman Ağa Kocaeli Kuvayı Milliye Çetelerinde Halit Mollanın yanında savaşmışlar. Onlardan yaşça daha büyük diğer büyük dedelerim Hacı Hüseyin Helvacıoğlu Balkan ve Çanakkale Harbi ile İstiklal Harbinde, Ahmet Demiröz dedem de hem Harb-i Umumi, hem İstiklâl Harbi’nde düzenli orduda yer almışlar. Tabii ki hepsi Kuvvacı idi. CHP’nin de temelleri Erzurum ve Sivas Kongreleri ile İstiklâl Harbi’ne dayanır.
Ancak bugün baktığımızda ne parti yönetiminde, ne de teşkilatta Atatürk’ün aziz hatırası, Kuvva-yı Milliye Ruhu ve Altı Okun eski ağırlığı görülmemektedir. Parti profesyonel siyasetçiler, kariyer peşinde araştırmacılar, AK Parti eskileri, etnikçi ve mezhepçi bazı klikler ve küresel finansa uyumlu liberal-solculardan (o da ne demekse, DMD) ortaya karışık kebaba dönmüş durumdadır. Ama bu teşkilât dışında bir de CHP cemaati vardır, tıpkı AK Parti Cemaati gibi… Her ne kadar AK Parti cemaati kadar dünyevî bir bağlılıkla bir araya gelmeseler de, CHP Cemaati birbirine daha samimi ve yaşam tarzı birlikteliğinden doğan duygularla bağlıdır.
SEÇİM ÖNCESİ CHP VE CHP CEMAATİ
Cefakâr ve vefakâr CHP seçmeni Türkiye’de her daim yüzde 20 – 25 arasında bir potansiyele sahiptir. Kıyamet kopsa bu seçmen 20’nin altına düşmez ve 25’in üstüne çıkmaz. Bu seçmenin profili hakkında benim şahsi gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.
Klasik CHP seçmeni çoğunluğu yüksek eğitimli ve/veya devlet memuru ebeveynler ve çocuklarından oluşur. Çoğu şehirli insanlardır. Burjuvası olmayan Türk toplumunda Cumhuriyetin memurlardan bir burjuvazi oluşturma projesinin doğal sonucu olarak göze çarpmaktadırlar. Bu kesimin din karşıtı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim, belki de bu kesim insanlar göründüklerinin aksine ahlâki ve imâni açıdan birçok sağcıya göre daha Müslümanca yaşamaktadırlar. Bu seçmen modern yaşamla geleneksel ahlâkı kendinde birleştirdiğini düşünen bir kesimdir. Onlara göre hanımlar mütesettir değilse, erkekler de her akşam bir kadeh parlatıyorsa Cumhuriyetçi ve çağdaştır. Okumaya çok önem verirler. Devletimizin varlığı ve halkın parası onlar için titizlikle korunması gereken değerlerdir. Mütevazi yaşarlar, yolsuzluk ve hırsızlığı akıllarından bile geçirmezler. Yalan söylediklerini, en azından ben, hayatımda görmedim. Görgüsüz değildirler, aza kanaatle yaşamayı temel düstûr edinmişlerdir. Gözünüzde canlandırmak isterseniz rahmetli Başbakanımız Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit bu seçmenin ideal prototipidir. Bu seçmene göre AK Partiye kadar Cumhuriyet Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ti, CHP Atatürk’ün partisiydi. Ne olduysa 2002’den sonra oldu… AK Parti hükümetleri, bu kesim seçmene göre, Atatürk’ün Cumhuriyetini yıkıp yerine yeni bir devlet kurmak isteyen karşı devrimcilerdi. Bu yüzden bütün kötülüklerin anası bu seçmene göre Erdoğan ve AK Parti’dir. Ancak bu seçmenin farkında olmadığı husus, aslında 1952 yani NATO’ya girdiğimizden beri, Atatürk Cumhuriyeti yoktur; ordusu ve bürokrasisi NATO tarafından tasarlanmış ve iş adamları da NATO müttefiklerine göbekten bağlı bir NATO Cumhuriyeti vardır. Ama bu seçmen halâ 1930’ların Cumhuriyeti var zannetmekteydi. Bu yüzden şehirlere sökün etmiş ve lümpenleşmiş taşralı kitleler ve arabesk bir yaşam tarzı ile bütün bunların temsilcisi olarak gördükleri AK Parti tüylerini diken diken etmektedir. Benim şahsi tahminimce yüzde 25’in yüzde 15’ini bu kesim oluşturmaktadır.
CHP seçmeninin, özellikle 1970’lerin ikinci yarısından beri en sadık ikinci kesimi Alevi kardeşlerimizdir. Yavuz Sultan Selim’den bu yana kendisini devletle özdeşleştiremeyen, nice acılar çekmiş bu toplum kesimleri için Atatürk –adeta- bir Mehdi hüviyetindedir. Laik Cumhuriyet onlar için hem bir varoluş güvencesi hem de eşit vatandaş olarak kabullerinin göstergesiydi. Bu sebeple Alevi kardeşlerimizin kahir çoğunluğu düşünmeden CHP’ye oy veren seçmen kitlesine dâhil olmuştur.
1990’lı yolların hırsız – yolsuz – tüccarlarına kucak açan merkez sağın fiyaskosundan sonra AK Parti’nin merkez sağın büyük bir bölümünü seçmen kitlesine dahil etmesi ile aslında merkez sağ siyasette bir boşluk oluşmuştu. AK Parti her ne kadar bu seçmenin çoğunluğunu alıyorduysa da, bu oylar hep kerhen olmuştur. AK Parti’nin kemik oyunu oluşturan yüzde 30’luk seçmenin yüzde 20’si kerhen merkez sağa oy veren muhafazakâr ve İslâmi duyarlılığı yüksek seçmendi. Bunlar gerçek yuvalarını AK Parti’de buldular. Ama daha şehirli ve eğitimli merkez sağ seçmen ya AK Parti’ye kerhen oy veriyordu ya da MHP, İYİ Parti veya CHP’ye yöneliyordu. Bu seçmen de nerede bakarsanız yüzde 20 civarındaydı.
Sayın Kılıçdaroğlu yüzde 25 kendi kemik seçmeni üzerine bu yüzde 20’yi almayı hedeflemekteydi. Bunun için uzun erimli bir sağa açılım projesi başlattı. Bunu da sağ partilerle kurduğu Millet İttifakı ile taçlandırdı. Aslında fikir doğruydu. Kendi yüzde 25’i, üstüne HDP’nin yüzde 7-10 arası seçmeni ve bu yüzde 20’lik merkez sağ seçmen iktidarı gösteriyordu. Ama işler öyle gitmedi.
Siyasette başarı üç kuruma dayanır: Teşkilat, doktrin ve liderlik.
CHP’nin ve müttefiklerinin teşkilâtı hem 2018 hem de 2023 seçimlerinde ne kadar yetersiz olduklarını gösterdiler. Sandıkların yüzde 40’ında temsilcisi veya müşahidi bulunmayan bir parti, bu bölgelerde gerçekten siyasi propaganda yapabilmiş midir? Pek mümkün değil. CHP cemaatinin iki temel kısmına hitap eden söylemler dışında, söylemler üretilebilmiş midir? Ne mümkün. Milletin geneli için en önemli problem olan ekonomik sıkıntıları giderecek bir program beraberce üretebilmişler midir? Bence evet, üretmişlerdir; ama… Ama bu ürettikleri programı özellikle hedefledikleri yüzde 20’lik seçmene ulaştırabilmiş, onların gönlünü çelebilmişler midir? Ne mümkün. Bir buçuk senenin bir sene iki ayını “güçlendirilmiş parlamenter sistem”, “yeni anayasa”, “bireysel özgürlükler” gibi soyut, sade vatandaşın pek de anlamayacağı meselelerle geçirdiler. Çok can yakan “sığınmacılar” meselesinde bile iki çift laf söylemediler. Buna Sayın Babacan’ın ve Sayın Davutoğlu’nun irrite edici siyasi çıkışları, Sayın Akşener’in masaya bir oturup bir kalkması eklenince seçimin sonucu benim için çok da şaşırtıcı olmadı. Millet İttifakı olarak siyasetsiz siyaset yapmaya o kadar daldılar ki, son üç ayda ancak kendilerini tanıttılar, ne kadar tanıttılarsa…
Doktrin CHP için Atatürk ilkeleri çerçevesinde sadece söylemde kalan bir sosyal demokrasidir. Söylemde kalan dedim çünkü CHP teşkilatının sendikalarla, çiftçilerle, şehrin varoşlarıyla ve emeklilerle doğrudan bir teması ve ilişkisi yoktur. Böyle sosyal demokrat mı olunur? Atatürkçülük ise sahipsizdir. Altı Ok’tan CHP o kadar kopmuştur ki “milliyetçiyim” diyeni faşist, “devletçiyim” diyeni anti demokratik, “cumhuriyetçiyim” diyeni darbeci, “halkçıyım” diyeni “popülist” ilan eden bir “liberal sol” elit partinin yönetimine hâkim olmuştur. Millet İttifakı’ndaki ortakları ürkmesin diye de “laiklik” rafa kaldırılmış, “inkılapçılıktan” hiç bahsedilmez olmuştur. Bari Millet İttifakı ortak bir doktrin geliştirse, ona da razıydık ama, AK Partinin ve MHP’nin eskisi siyasetçilerden hangi siyasi doktrini bekleyebilirsiniz ki? Kenan Paşa vakt-i zamanında söylemişti: “Eskiye rağbet olsa, bitpazarına nur yağardı!”
Sayın Kılıçdaroğlu başarılı, hatta çok başarılı bir siyasetçidir! Hemen şaşırmayın, başarısı “parti içi siyasetteki” başarısıdır. Partide kurguladığı delege yapısı her zaman onu Başkan tutmaya yaramaktadır. Ehh, böyle bir yapıya sinek gibi üşüşen, vaktinde ANAP ve DYP etrafında kümelenen profesyonel siyasetçi, parti bürokratları ve çıkar çevreleri de Sayın Kılıçdaroğlu’nun arkasında sıralanmışlardır. Diyebilirim ki, bu performansıyla, Sayın Kılıçdaroğlu AK Parti üyesi olsaydı Sayın Erdoğan’ı bile parti içinde devirebilirdi. Ama iş genel seçime gelince farklıdır. Görülmüştür ki, ortadaki yüzde 20’lik seçmeni cezbedecek bir liderlik performansı sergileyememiştir.
SEÇİM SONRASI CHP’DE GELENEKSEL KURULTAY ŞENLİKLERİ
Her seçim sonrasının klasiği CHP’ de geleneksel Kurultay şenlikleri başlayacaktır. Sayın İmamoğlu’nun adı Başkanlık için dillendirilmektedir. Kendisi yetenekli bir hatip ve başarılı bir siyasetçidir. Ama karşısındaki de, kocamış da olsa kurttur. Kurultay’da Sayın Kılıçdaroğlu karşısına kim çıkarsa ezer geçer. Bu yüzden kimse heveslenmemelidir. Beştepe de Sayın Kılıçdaroğlu’ndan gayet memnundur. Kişisel kanım, Sayın Cumhurbaşkanı’nın CHP Kurultayını özel bir ilgiyle takip edeceği ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun muhtemel zaferini sevinçle karşılayacağıdır.
KAPİTALİZMİN KABUK DEĞİŞTİRME SÜRECİ VE KRİZLER- I
YAYINLAMA: 11 Haziran 2023 - 23:30
22 Mayıs 2023 tarihinde bu köşede yayınlanan “KÜLTÜREL YOZLAŞMANIN İKTİSADİ SEBEPLERİ” başlıklı yazımda kapitalizmin bir teknolojik paradigmadan başka teknolojik paradigmaya geçmesinin yol açtığı sonuçları gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bağlamında ele almıştım. İki paradigma arasındaki süreci “geçiş süreci” olarak adlandırmıştım. Bir paradigmadan diğer paradigmaya geçmek illâ ki belli bir zaman ve belli bir toplumsal maliyet gerektirmektedir. Geçiş süreci ne kadar kısa olursa maliyeti de o kadar düşük olur. Genelde teknoloji paradigmasının yenilenmesinde lider ülkeler gelişmiş ülkeler olduğu ve geçiş sürecinin maliyetlerini karşılayacak fiziki, mali ve beşeri sermayeye sahip oldukları için geçiş süreci daha kısa olmaktadır. Paradigma değişimini takip eden gelişmekte olan ülkelerde ise geçiş süreci daha uzun ve maliyetli olabilmekteydi. Bu maliyet bazen o kadar büyük olabilmektedir ki, birçok gelişmekte olan ülke, yeni paradigmaya geçemeden paradigma eskimektedir. Aynı zamanda Tanpınar’ın deyimiyle “iki cihân âresinde” olan bu ülkeler popülist sağ rejimlere de mahkûm olabilirler. Bu da ilgili ülkelerin fikir ve inanç özgürlüğü, bireysel haklar, sosyal güvenlik sistemi, sanatsal, bilimsel ve entelektüel üretim ve benzeri sosyal sürdürülebilirliği sağlayan unsurlarının aşınmasına yol açabilmektedir.
Bugün bir yazı dizisine başlayacağım. Bu dizi her pazartesi yayınlanacak yazılarımdan oluşacaktır. Cumartesi yazılarımda ise şiirin ve sanatın sihirli dünyasına sizlerle gitmek istiyorum. Bu dizide sizlerle biraz teorik bir konuda görüşlerimi paylaşacağım: Kapitalizm aslında belli aralıklarla kendi kendini yenileyen bir sistem midir yoksa her defasında sistemin egemenleri tarafından baskıyla ve savaşlar yoluyla yok olmaktan kurtarılan yıkılmaya mahkûm bir sistem midir? Birinci sorumuz bu. Benim soruya verdiğim cevap kendi kendini yenileyen bir sistem olduğu yönünde. Bu cevaba dayalı olarak, kapitalist sistemin düzenli olarak değiştirdiği kabuk neyi temsil etmektedir? Kabuğunu değiştirip kendini nasıl yeniler? Bir gün gelir kabuk değiştiremeyip ölebilir mi? Bu soruları cevaplamaya çalışacağım.
KRİZLER VE FARKLI SERMAYE TİPLERİ
Zaman boyutunda bir kapitalist sisteme baktığımızda belli aralıklarla bu sistemin krizlere girdiği gözlenecektir. Her kriz aşamasında sistem muhalifleri – özellikle Marksistler - sistemin nihâi krizinin geldiğini, kapitalizmin çarpık düzeninin yıkılacağını beklerler. Yine gözlemleyeceğizdir ki, kapitalist sistem bu krizlerden yenilenerek çıkmaktadır. Her kriz belli bazı firmaların iflas etmesine, belli sayıda işgücünün belli bir süre işsiz kalmasına ve belli bazı sektörlerin ekonomideki payının küçülmesine yol açar. Ancak her kriz sonunda başka bazı sektörlerin payı yükselir, bu sektörlerde yeni istihdam olanakları ortaya çıkar ve kapitalist ekonomi yeni bir büyüme sürecine girer.
Kapitalist sistemde yaşanan krizlerin temelini aşırı yatırım ve aşırı üretim oluşturur. Yatırım sermaye stokunun artış hızını belirleyen en önemli etkendir. Yalnız birden fazla sermaye tipi vardır ve her sermaye tipi farklı dönem aralıklarında yenilenir. Envanter stokları (firmaların üretilmiş nihai mal, aragirdi ve hammadde stokları) ortalama yaklaşık 40 ayda, fiziki sermaye stoku (üretimde kullanılan her türlü alet edevat ve makine düzenekleri) ortalama 7-11 yılda, alt yapı sermayesi (barınma, ulaştırma, haberleşme alt yapısı ve enerji üretim ve dağıtım ağı) 18 – 25 yılda ve beşeri sermaye stoku da (üretimde kullanılan bilgi birikimi) 45-60 yılda bir değişir. Teknolojik paradigma değişimi ile beşeri sermaye stokundaki değişim birbiriyle bağlantılıdır.
Bazı sermaye tipleri sektöre spesifiktir: Envanter stokları ve fiziki sermaye stoku özellikle belli bir sektörde kullanılmak için üretilir. Alt yapı sermayesi kamu malı niteliğini haiz olduğu için farklı sektörlerde ortak faktör olarak tanımlanmalıdır. Beşeri sermayenin de, bir kısmı ortak faktör, bir kısmı da spesifik faktördür.
FİZİKİ SERMAYE VE ALT YAPI SERMAYESİ BİRİKİM SÜRECİ
Kapitalist sistemin yaşadığı krizlerden bazısı fiziki sermaye stokundaki birikimin sonucunda gerçekleşir. Sermaye miktarı arttıkça reel kâr oranlarının düşmesi bilinen ve gözlemlenen bir olgudur. Aynı zamanda sermayedar kesimin temel güdüsü de her zaman daha fazla sermaye birikimidir. Daha fazla sermaye birikimi reel kârların tasarruf fonlarına, tasarruf fonlarının da yatırımlara dönüşmesi ile gerçekleşir. Yani sermaye sahipleri daha fazla sermaye için realize edilmiş kârlara ihtiyaç duyarlar. Ama sermaye miktarı arttıkça kârlar da düşer. Bu da 7 – 11 yıllık aralıklarla aşırı yatırıma dayalı kârların düşmesine bağlı olarak yatırım talebi ve kredi arzında daralmaya ve krizlere yol açabilir. Ancak fiziki sermaye sektöre spesifik olduğu için aşırı yatırımlar da sektöre spesifiktir. Dışa açık bir ekonomide sadece fiziki sermaye birikimi değil aynı zamanda dış borç birikim süreci de önemlidir. 7-11 yıllık krizlerin gösterdiği dalga yapısı Clement Juglar’in keşfettiği ve Majör Dalga olarak bilinen konjonktür dalgasını da tanımlar. Majör Dalgaların yol açtığı krizler mali sektörü etkileme gücüyle orantılı olarak büyük veya küçük olabilir. Eğer majör dalganın daralma – küçülme safhasından mali sektör çok az etkilemişse (bankacılık sektöründe kredi daralması ihmal edilecek kadar küçük olmuşsa) krizler de ihmal edilebilir büyüklükte olur. Tersi durumda majör dalganın daralma – küçülme safhasından bankacılık sektöründe kredi daralması ciddiye alınacak bir düzeyde gerçekleşmişse krizin toplumsal etkisi (iflaslar ve işsizlik) de o kadar büyük olur. Dışa açık bir ekonomide fiziki sermaye stokuna aşırı yatırım özellikle cari açıkları ve dış borç birikimini tetikleme gücü ile de krizlerin şiddetini belirler. Eğer majör dalganın genişleme – büyüme safhasından dış borç stoku çok az etkilenmişse (dış borç birikimi ihmal edilecek kadar küçük olmuşsa) krizler de ihmal edilebilir büyüklükte olur. Tersi durumda majör dalganın genişleme – büyüme safhasından dış borç stoku ciddiye alınacak bir düzeyde etkilenmişse krizin şiddeti de o kadar büyük olur.
Altyapı sermayesinde yatırımlar daha uzun vadeli aralıklarla gerçekleşir. Kuznets’in incelediği Kuşak ve İmar Dalgaları 18-25 yılda bir dalganın dip noktasına ulaştığını göstermekteydi. Değişen kuşakların istekleri, yaşam tarzlarında artan şehirlileşme, iç ve dış göçle gerçekleşen değişimler ve alt yapının değişen şartlara göre yenilenme ihtiyacı 18-25 yıl arası periyotlarla inşaat sektörü başta olmak üzere altyapı sermayesi ile bağlantılı sektörlerin büyüme sürecine girmesini tetikler. Alt yapı sermayesi bütün sektörler için ortak faktördür. Bu yüzden ekonominin büyümesi, alt yapı sermayesi birikimi ve duruma göre dış borç birikimi İmar Dalgasından daha fazla etkilenir. Alt yapı sermayesi ülkenin ve kapitalist ekonominin değişen kabuğunu simgeleyen önemli etkenlerden biridir. Alt yapı sermayesinin birikimi kâr kadar arazı rantına da dayanır. Aynı kâr gibi alt yapı sermayesi büyüdükçe rantlar da düşer. Bu da imar dalgasının daralma sürecini başlatan ana kuvvettir. Majör dalga ve imar dalgasının dip noktaları aynı dönemde üst üste binerse krizin şiddeti de artar.
YILANIN DERİ DEĞİŞTİRMESİ
Bütün bu farklı sermaye tiplerindeki birikim ekonomide üst üste binen sektörel ve ekonomi boyu dalgalara yol açmaktadır. Hepsinde ana unsur belli bir teknoloji paradigması altında sermaye birikim sürecinin azalan kâr oranlarına tâbi olmasıdır. Aynı teknoloji paradigması değişmez ve devam ederse, sermaye birikim süreci sabit sermayenin ekonomi içindeki payını sürekli arttıracağı ve emeğin payını sürekli azaltacağı için kâr oranlarında sürekli düşüş kaçınılmaz hale gelir. İşte Marx’ın ve onu takip eden Marksist iktisatçıların bahsettiği, “Kâr Oranlarında Düşme Eğilimi Yasası” olarak formüle ettikleri ve kapitalist ekonomik sistemin nihâi çöküş sürecine gerekçe gösterdikleri süreç budur. Dikkat edilirse teknoloji paradigmasının değişmediği bir durumdan bahsetmekteyim. Ama kapitalist sistem kendi içinde düzenli aralıklarla teknoloji paradigmasını değiştirecek, yenileyecek ve ekonominin bütün yapısını dönüştürecek mekanizmalara sahiptir. Bu sayede bir yılan gibi derisini değiştirmekte ve kendini yenilemektedir.
Bu nasıl olmaktadır? Bırakılan eski deri kimdir ve nedir, yeni deri neyi sembolize etmektedir? Sermaye birikimi gerek ekonomik gerekse sektörel boyutta bundan nasıl etkilenir? Bunları da haftaya Pazartesi cevaplayacağım. Cumartesi Ahmet Haşim’in sembolizmi ve sihirli şiir dünyasına gideceğiz hep birlikte…
AHMET HAŞİM'İN SİHİRLİ HALISIYAYINLAMA: 16 Haziran 2023 - 23:35
Sizlere söz verdiğim gibi bugün büyük sembolist şairimiz Ahmet Haşim’i anlatacağım. Güzel yaz günlerinde ülkemizin bir senedir içinde bulunduğumuz ve bazen saçmalık derecesine varan siyasi tartışmalardan uzaklaşmak hepimize iyi gelecektir. Cumartesi günleri sanat ve pazartesi günleri bilim yazıları yazacağım. Şimdiden hepinize huzur ve dinginlik dolu bir yaz dilerim.
Wikipedia’ya girdim, Ahmet Haşim’in özgeçmişi şöyle:
“Ahmed Haşim, (1887, Bağdat - 4 Haziran 1933, Kadıköy, İstanbul), Fecr-î Âti topluluğu üyesi Türk şair ve yazar.
Bağdat'ta doğdu. Babası yüksek rütbeli bir memur ve Bağdat'ın eski ve bilinen sülâlelerinden biri olan Alûsîzâde sülalesinden Arif Hikmet Bey; annesi ise yine Bağdat'ın ileri gelenlerinden Kahyâzâdeler'in kızı Sara Hanım'dır. Meşhur tefsir alimi Mahmud el Alûsî, Ahmet Haşim'in babasının dedesidir.[1] Babasının Arabistan vilâyetlerindeki memuriyetleri sebebiyle, düzensiz bir ilkokul tahsili gördü. Aynı sebepten dil olarak da sadece Arapça ve Farsça öğrendi. Annesinin ölümü üzerine 12 yaşında babasıyla birlikte İstanbul'a geldi. 1897'de Galatasaray Sultanîsi'ne yatılı olarak kaydoldu. Hâşim'in sanat ve edebiyata ilgisi, Galatasaray Sultanîsi'nde başlar. Haşim 1933'te Kadıköy'deki evindeki yardımcısı Zarife Özgünlü ile evlendi. Evlendikten 18 gün sonra 4 Haziran 1933'te 46 yaşındayken vefat etti. Ahmet Haşim, Eyüp Sultan Camii'nin yanına defnedildi.”
Bağdat doğumlu ve anadili Arapça olan bir şair. Türkçeyi İstanbul’a ve Galatasaray Sultanisine geldiğinde öğrenmiş. İnsan olarak içine kapanık, çok kolay sosyalleşemeyen bir mizaca sahipti. Ancak zamanla, özellikle şöhret sahibi olduğunda, etrafındaki genç şairlerle keskin bir mizah anlayışıyla yaptığı sohbetlerle de bilinirdi. İmparatorluğumuzun son dönem yetişen bütün münevverlerinde olduğu gibi “iki cihan âresinde” kalmış, “ne Doğulu ne Batılı, hem Doğulu hem Batılı” bir kültüre sahipti.
Ahmet Haşim’in şiirlerinden bana yansıyan temel intiba, çevresinde algıladığı renk, ses, koku ve eşyaların tamamını kendi ruhunda yeniden oluşturup şiire öyle konu etmesiydi. Burada hem Divan Şiiri geleneğinin ve onun arkasındaki tasavvufi bakışın, hem de daha sonra dâhil olduğu ve Türkiye’deki en büyük temsilcisi olduğu Sembolizm akımının payı vardır. Pekiyi sembolizm nedir?
Sembolizm Fransa ve Belçika’da 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış şiir ve güzel sanatlarda mutlak gerçekliği sembolik bir dil ve mecâzi imajlarla anlatmayı amaçlayan bir sanat hareketidir. Esas olarak natüralizm ve realizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sembolizm, büyük ölçüde, gerçekliği kaba hatlarıyla temsil etmeye ve alçakgönüllü ile sıradan olanı idealin üzerine yükseltmeye çalışan natüralizme ve gerçekçiliğe, anti-idealist tarzlara karşı bir tepkiydi. Sembolist bir şair için maneviyat, hayal gücü ve rüyalar gerçekliği anlatmak için gerçekliğin kaba hatlarının çizilmesinden daha anlamlı olmaktaydı. Yani bir anlamda kapitalist toplum içinde maddiyata esir olmuş ve ideallerinden kopmuş insanların yeniden ruha, manevi olana ve ideallere dönmesini temsil etmekteydi. Sembolist akımın ilk eserlerini Edgar Allan Poe ve takipçisi Charles Baudelaire vermiş, Stephane Mallarme ve Paul Verlaine estetiğini oluşturmuş ve Jean Moreas da ismini koymuştur. Amerikalı Poe dışında diğerleri hepsi Fransız şairleridir.
Ahmet Haşim ne derece sembolistti? Bunu Göl Saatleri adlı ünlü kitabının önsözü olarak yazdığı “Mukaddime” adlı şiirinden dinleyelim:
MUKADDİME
Seyreyledim eşkâl-i hayâtı
Ben havz-ı hayâlin sularında,
Bir aks-i mülevvendir onunçün
Arzın bana ahcâr ü nebâtı.
Günümüz Türkçesiyle şöyle:
ÖNSÖZ
Seyreyledim hayatın şekillerini
Ben hayal havuzunun kenarında
Cansız bir yansımadır onun için
Yeryüzünün taşları ve otları
Burada kaba gerçekliğin aslında ölü gerçeklik olduğu, gerçekliğin batınında / içinde – özünde hayatın ruha bağlı olduğu, şairin de gerçekliğe tam olarak ulaşabilmek için kendi ruhuna dönmesi ve hayallere bağlanması gerektiğini söyler. Bu aslında bizim Divan Şiirinde de rastlanan bir özelliktir. Ancak Divan Şiiri Klasik şiirdir, belli formlar ve belli konular dışında şiir yazılmaz. Evet, Divan Şiiri soyut bir şiirdir, hayaller, benzetmeler gerçeküstü bir anlatımla iç içe geçer, ama her şair standart mecaz ve benzetmeleri kullanmak zorundadır. Ancak Haşim’de benzetmeler, imajlar standart değildir, hayalleri ile çeşitlenir ve havada uçuşur. Kullandığı formlar da sürekli değişir. Bununla birlikte Aruz Ölçüsünü kullanmada ısrarı dikkat çekicidir.
Şimdi benim çok sevdiğim bir şiirini paylaşacağım:
GELDİN
Bir gün
Akşamın ölgün
Duran o nâmütenâhî ziyâ (sonsuz ışık) denizlerine
Gark olan eşcâr (ağaçlar),
Gark olan ovalar
Oluyorken sükût ü hüzne makar (Oluyorken suskunluk ve hüzne sebep)
Geldin âlâm-ı kalbi (kalbin elemlerini) teskîne
Ey şebâbın hayâl-ı câvîdî, (Ey gençliğin sonsuz hayali)
O melül (hüzünlü) akşamın havâsı kadar
Gelişin bir sükûn-ı sârîdi… (Gelişin hastalıklı bir sessizlikti.)
İlk kısımda Haşim akşamın kızıl tonlarına boyanmış renkleri ile sevgilisine olan özleminin yarattığı hüznü birleştirmektedir. İkinci kısımda ise onu elemlerinden kurtaranın aslında sevgilisi değil, ama gençliğinden beri hayalinde var ettiği hayali sevgilisinin imajı olduğunu belirtir.
Haşim gerçeğin kusurlu doğasına değil ama idealin mükemmel doğasına aşıktır. Gerçeğin kusurlu doğası bile onun muhayyelesinde aşkın bir varlığın görkemli yansımalarına dönüşür. Bunu da Merdiven şiirinde görürüz:
MERDİVEN
Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...
Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...
Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...
Dikkat edilirse Haşim hep bir kadına, idealize edilmiş hayali bir sevgiliye yazıyor gibidir. Gerçekten de kısa hayatı boyunca kendisi derli toplu bir ilişkiye sahip olmamış, hep yalnız yaşamış bir adamdı. İmparatorluğun çöküşündeki hüzün, şark kültürünün kendini yenileyemeyişinde ki hüzün, kendini her zaman her ortamda bir yabancı gibi hissettiren hüzün onu iç dünyasına kapatmış ve kendi yalnızlığında yeni bir âlem kurmuştur. Ölümünden on sekiz gün önce bakıcısıyla evlenmesi de bu yalnız hayatının bir göstergesidir.
Büyük şairimizin son bir şiirini daha paylaşalım: Ölmek… Şair bu şiirinde hüsran çukuruna düşmek ve ölmek istiyor, hüznünün, melalinin arttığı bir anda. Aynı zamanda bir güzellik âleminde yeniden hayat bulma arzusunu da dile getiriyor. Bu şiir Haşim’in hayal ettiği âleme dair yazdığı bir şiirdir.
ÖLMEK
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye’s âşinâ-yı hüsrâna…
Titrek
Parıltılarla yanan mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-ı üryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye’s âşinâ-yı hüsrâna…
Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye samt olur ka’im
Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu’le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem
Bir derin sesle “haydi” der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.
KAPİTALİZMİN KABUK DEĞİŞTİRME SÜRECİ VE KRİZLER - II
YAYINLAMA: 18 Haziran 2023 - 23:30
Geçen pazartesi günkü yazımda farklı sermaye tiplerindeki birikimin üst üste binen sektörel ve ekonomi boyu dalgalara yol açtığından bahsetmiştim. Bütün bu dalgalarda ortak tarafın belli bir teknoloji paradigması altında sermaye birikim sürecinin azalan kâr oranlarına tâbi olmasıydı. Dikkat edilirse teknoloji paradigmasının değişmediği bir durumdan bahsetmekteydim. Pekiyi, kapitalist sistem kendi içinde düzenli aralıklarla teknoloji paradigmasını değiştirecek, yenileyecek ve ekonominin bütün yapısını dönüştürecek mekanizmalara sahip midir? Evet sahiptir. Bu sayede bir yılan gibi derisini değiştirmekte ve kendini yenilemektedir. Sonra yazımı şu sorularla bitirmiştim:
“Bu nasıl olmaktadır? Bırakılan eski deri kimdir ve nedir, yeni deri neyi sembolize etmektedir? Sermaye birikimi gerek ekonomik gerekse sektörel boyutta bundan nasıl etkilenir?”
Bu soruları cevaplamak için ilk önce teknoloji paradigmasının ne olduğundan bahsedelim. Sonra teknolojik değişim ve teknik ilerleme fonksiyonundan bahsederiz.
TEKNOLOJİ PARADİGMASI NEDİR?
Bilim ve felsefede, bir paradigma bir alana meşru katkılar oluşturan teoriler, araştırma yöntemleri, varsayımlar ve standartlar dahil olmak üzere farklı bir kavramlar veya düşünce kalıpları kümesidir. Paradigma kelimesi Yunanca kökenlidir ve "desen" anlamına gelir ve benzer olayları göstermek için kullanılır. Bir teknoloji paradigması iktisâdi anlamda, bir ekonomide farklı sektörlerde sermaye ve emek tiplerinin birbirine benzer şekil ve tarzda kullanıldığı, üretim teknolojisinin sektörler ve firmalar arasında ortak bazı süreç ve olgulara sahip olduğu, beşeri sermaye ve enerji hammaddesinin kullanılma biçiminin hemen hemen aynı olduğu, ortak idari ve mali standartların geçerli olduğu durumu tanımlamak için kullanılır.
Her teknoloji paradigmasının diğerlerinden ayırt edici unsurları bulunur: belli bir temel üretim faktörüne, belli bir enerji kaynağına, öncü veya lokomotif sektörlere ve hemen hemen bütün üretim kollarında kullanılan ortak ara girdilere sahip olması gibi…
Bir teknoloji paradigmasından diğerine geçiş aniden olmaz, zaman içinde tedrici bir şekilde değişim başlar ve bu değişim giderek hızlanır. Çünkü teknoloji paradigmasının değişimi bir firmayı veya bir sektörü değil bütün bir ekonomiyi ve bütün bir toplumu değiştirmektedir. Yeni bir teknoloji paradigması geliştiğinde eski paradigmaya bağlı sektörler hemen ortadan kalkmaz ancak giderek küçülerek ve önemlerini kaybederek yaşamaya devam ederler. Bazı sektör ve firmalar yeni teknoloji paradigmasına uyum sağlayabilirler. Bunlar kendilerini geliştirerek büyürken, diğerleri zaman içinde git gide küçülür. Teknoloji paradigmasına uyum sağlayabilmek ise maliyetlidir: üretimde makine düzeneğinizi yani fiziki sermaye stokunuzu kısmen veya tamamen değiştirmek, işgücünü yeni sisteme adapte etmek için eğitimden geçirmek, gerekirse yeni müşteri kitlelerine yönelmek ve iş yapma tarzınızı ve firma kültürünü değiştirmek. Bunlara hem para hem de zaman harcanır.
Teknoloji paradigmasının değişimini anlayabilmek için iktisadi anlamda “teknolojik değişimi” tanımlamak gerekir. Teknolojik değişimi anlamak içinde Kaldor’un geliştirdiği teknik ilerleme fonksiyonunu bilmek gerekir.
TEKNİK İLERLEME FONKSİYONU NEDİR?
Teknik ilerleme fonksiyonu, Nicholas Kaldor tarafından teknik ilerlemenin bir ölçüsü olarak emek üretkenliğindeki büyüme oranını açıklamak için geliştirilmiş matematiksel bir kavramdır. Fonksiyon aşağıdaki ifadelerle açıklanmaktadır:
(i) İşçi başına sermaye büyüme oranı ne kadar yüksek olursa, işçi başına çıktının, emek üretkenliğinin büyüme oranı da o kadar yüksek olur. Emek üretkenliğindeki artış oranı, bu nedenle, sermaye yoğunluğunun büyüme oranıyla açıklanır.
(ii) Dengede işçi başına sermaye ve işçi başına çıktı aynı oranda, yani denge büyüme oranında büyür.
(iii) Denge büyüme oranının altındaki büyüme oranlarında, işçi başına çıktının büyüme oranı, işçi başına sermaye büyüme oranından daha büyüktür.
(iv) Denge büyüme hızının üzerindeki büyüme hızlarında, tam tersi olur, işçi başına çıktı artış hızı, işçi başına sermaye artış hızından daha düşüktür.
Bu bilgiler Nicholas Kaldor’un aşağıdaki eserinden alıntılanmıştır:
Kaldor, Nicholas (1957). "A Model of Economic Growth". The Economic Journal. 67 (268): 591–624.
Bu ne anlama gelmektedir? Birinci maddede temel hipotez ortaya konulmuştur: Bir firma veya bir sektörde teknik ilerleme o firma veya sektörün üretimde ne kadar makineleştiğine, ne kadar otomatize olduğuna bağlıdır. Bunun için işçi başı sermaye oranı temel ölçü birimidir. İkinci maddede şu anlatılmaktadır: Her teknoloji paradigmasında, iktisadi büyüme dengede iken, ortalama işçi başına düşen üretim ve sermaye miktarları da denge oranında büyür. Üçüncü maddede denge büyüme oranından daha düşük oranda büyüme olmasının sebebi kullanılan işgücü miktarının sermaye miktarından daha yüksek oranda artması olduğu söylenir. Yani nüfus artış hızına, içeriye sınırsız kaçak göçmen alınması bir ülkenin büyüme hızını dengenin altına çeker. Dördüncü maddede ise denge büyüme oranından daha yüksek oranda büyüme olmasının sebebi kullanılan işgücü miktarının sermaye miktarından daha düşük oranda artması olduğu söylenir. Yani fiziki sermaye yatırımlarına dayanan bir büyüme…
Nicholas Kaldor’un ihmal ettiği önemli bir etken beşeri sermayedir. Son kırk yılda gözümüzün önünde gerçekleşen teknolojik değişimden gözlemlenen fiziki sermaye kadar beşeri sermayenin, yani üretimde kullanılan bilgi stoku ve nitelikli işgücünün miktarının artış oranının da çok önemli olduğudur. Teknik ilerleme fonksiyonundan elde ettiğimiz bu bilgilerle, gelin, teknoloji değişimi tartışalım.
TEKNOLOJİK DEĞİŞİM NEDİR?
Teknolojik değişim veya teknolojik gelişme, teknoloji veya üretim süreçlerinin icat, inovasyon ve yayılımının genel sürecidir. Temel olarak, teknolojik değişim, teknolojiler ve üretim süreçlerinin icadını ve bunların araştırma ve geliştirme yoluyla açık kaynak olarak ticarileştirilmesini veya serbest bırakılmasını, yani gelişmekte olan teknolojilerin üretilmesini, teknolojilerin sürekli ve düzenli olarak iyileştirilmesini ve ucuzlatılmasını ve endüstri veya toplum boyutunda yayılmasını kapsar. Teknolojik değişimin yayılması endüstriler arasında ve ekonomi içinde bozulma ve ayrışmaya yol açabileceği gibi bunların birbirine yakınlaşmasına da yol açabilir. Kısacası, teknolojik değişim hem daha teknoloji yoğun üretime hem de daha yüksek teknolojilere geçiş anlamına gelmektedir.
İlk günlerinde, teknolojik değişim, şimdi büyük ölçüde terkedilen ve yerini araştırma, geliştirme, yayma ve kullanımın tüm aşamalarında inovasyonu içeren bir teknolojik değişim modeliyle değiştirilmek üzere 'Doğrusal İnovasyon Modeli' ile resmedildi. Doğrusal İnovasyon Modeli kabaca şu ilişkiye dayanmaktaydı:
İcat – İnovasyon – Yayılım
İcat iktisadi bir ilişki değildi. Akademik dünyada iktisadi ilişkilerden bağımsız olarak yapılan çalışmaların sonucunda daha önce bilinmeyen ve kullanılmayan üretim süreçleri ve ürünlerin bulunması eylemine verilen addı. İnovasyon ise bizatihi iktisadi aktörler tarafından bilim adamlarının icatlarının iktisadi kâr elde edecek şekilde üretim sürecine uyarlanması ve bunun için gereken yatırımlara verilen addı. İnovasyon kabaca üç kısma ayrılabilir: üretim sürecini yenileyen süreç inovasyonu, ürünü yenileyen ürün inovasyonu ve iş yapma tarzını yenileyen iş inovasyonu. Yayılım ise belli öncü firma ve sektörler tarafından gerçekleştirilen bir inovasyonun diğer sektörlere ve sonunda bunun ekonomiye yayılması sürecine verilen addı.
“Teknolojik değişimin modellenmesi" hakkında konuşurken, bugün modern bakış açısında, bu genellikle inovasyon süreci anlamına gelir. Bu sürekli iyileştirme süreci genellikle zaman içinde azalan maliyetleri gösteren bir eğri olarak modellenir. Yani modern teoride icatlar artık ekonomideki olaylardan bağımsız bilimsel çalışmaların sonucu olarak değil, bizatihi firma veya kişi bazında girişimcilerin Araştırma ve Geliştirme faaliyetleri ve inovasyon yatırımlarının sonucu olarak tanımlanmaktadır.
Özellikle son kırk yılda gözlemlenen gelişmeler modern teorinin iddialarını desteklemektedir. Artık icatlar ekonomiye dışsal / egzojen bilimsel çalışmalara bağlı olarak üniversitelerde değil, tersine ekonomiye içsel / endojen AR-GE ve inovasyon yatırımlarına bağlı olarak firmaların laboratuvarlarında üretilmektedir. Dolayısıyla teknolojik gelişme bilimsel erdem ve basiretten çok firmaların kâr elde etme iştahına bağlı olarak gelişmektedir.
Gelecek pazartesi bu gelişim sürecini, teknolojik değişimin nasıl ekonomiye yayıldığını, bunun nasıl bir toplumsal dönüşüme yol açtığını ve teknoloji paradigmasının nasıl değiştiğini inceleyeceğim.
KAPİTALİZMİN KABUK DEĞİŞTİRME SÜRECİ VE KRİZLER - III
YAYINLAMA: 25 Haziran 2023 - 23:25
Geçen pazartesi günkü yazımı şu sözlerle bitirmiştim: “Özellikle son kırk yılda gözlemlenen gelişmeler modern teorinin iddialarını desteklemektedir. Artık icatlar ekonomiye dışsal / egzojen bilimsel çalışmalara bağlı olarak üniversitelerde değil, tersine ekonomiye içsel / endojen AR-GE ve inovasyon yatırımlarına bağlı olarak firmaların laboratuvarlarında üretilmektedir. Dolayısıyla teknolojik gelişme bilimsel erdem ve basiretten çok firmaların kâr elde etme iştahına bağlı olarak gelişmektedir.”
Bugün bu gelişim sürecini, teknolojik değişimin nasıl ekonomiye ve topluma yayıldığını inceleyeceğim.
TEKNOLOJİNİN VE İNOVASYONLARIN YAYILMASI
İnovasyonların yayılması, yeni fikirlerin ve teknolojinin nasıl, neden ve hangi oranda yayıldığını açıklamaya çalışan bir teoridir. Teori, Everett Rogers tarafından ilk kez 1962'de yayınlanan “Diffusion of Innovations” adlı kitabında popüler hale getirildi. (Rogers, Everett (16 August 2003). Diffusion of Innovations, 5th Edition. Simon and Schuster. ISBN 978-0-7432-5823-4.)
Rogers, yayılmanın, bir sosyal sistemdeki katılımcılar arasında zaman içinde bir inovasyonun iletildiği süreç olduğunu savunuyor. İnovasyonların yayılması teorisinin kökenleri çeşitlidir ve birden çok disiplini kapsar.
Rogers, beş ana unsurun yeni bir fikrin yayılmasını etkilediğini öne sürüyor: İnovasyonun kendisi, benimseyenler, iletişim kanalları, zaman ve sosyal sistem. Bu süreç büyük ölçüde sosyal sermayeye dayanmaktadır. İnovasyonun kendini idame ettirebilmesi için yaygın olarak benimsenmesi gerekir. Benimseme oranı içinde, bir yeniliğin kritik kitleye ulaştığı bir nokta vardır. 1989'da, “Regis Mckenna Inc.” danışmanlık firmasında çalışan yönetim danışmanları, bu noktanın erken benimseyenler ile erken çoğunluk arasındaki sınırda olduğunu teorize ettiler. Niş çekiciliği ile kitlesel (kendi kendine yeten) benimseme arasındaki bu boşluk, başlangıçta "the marketing chasm / pazarlama uçurumu" olarak etiketlendi. Yani bir inovasyonun ilk çıktığı aşamada onu benimseyen çok az sayıda firma bu inovasyonla gelişen yeni üretim teknolojisini, yeni enerji kullanımını veya yeni ürünü topluma tanıtmaya ve benimsetmeye, yani inovasyonu pazarlamaya, çalışırlar. İnovasyonun toplumun genelince benimsendiği noktaya kadar olan dönem “pazarlama uçurumu” olarak tanımlanır.
Benimseyenleri, yenilikçiler / inovatörler, erken benimseyenler, erken çoğunluk, geç çoğunluk ve geride kalanlar olarak sınıflandırabiliriz. Yayılma kendini farklı şekillerde gösterir ve büyük ölçüde benimseyenlerin tipine ve inovasyon-karar sürecine tâbidir. Benimseyenler sınıflandırması için kriter, bir bireyin yeni bir fikri benimseme derecesi olarak tanımlanan yenilikçiliktir (innovativeness). Yani bir toplumdaki girişimci birey ve firmalar arasında yenilikçilik, yaratıcı düşünce ve değişen şartlara uyarlanma kabiliyeti ne kadar yüksekse başlangıçta yeniliği benimseyenler o kadar çok olur, bununla ters orantılı olarak da “pazarlama uçurumu” azalır.
INOVASYON VEYA TEKNOLOJİK YENİLİKLERİN YAYILMASININ ANAHTAR KAVRAMLARI
Bir inovasyon veya teknolojik yeniliğin ekonomi ve toplum içinde yayılması (diffusion) için beş anahtar kavram başta Rogers ve diğer araştırmacılar tarafından şöyle sıralanmaktadır: İnovasyon, benimseyenler, iletişim kanalları, zaman ve sosyal sistem. Kısaca bunları açıklayalım:
İnovasyon / Yenilik: İnovasyon, sosyolojik anlamda analiz edilen birimin mevcut bilgisine göre geniş bir kategoridir. Bir birey veya firma olarak benimseyen tarafından yeni olarak algılanan herhangi bir fikir, uygulama veya nesne, incelenmeye açık bir yenilik olarak kabul edilebilir. İktisadi anlamda satış hacmini arttırması ve/veya maliyetleri düşürmesi, yani kârlılığı arttırması beklenen yeni bir üretim teknolojisi, yeni bir ürün veya yeni bir iş yapma tarzına yönelik her türlü karar ve harcamalar inovasyon olarak tanımlanır.
Benimseyenler / Adopters: Benimseyenler, minimum analiz birimidir. Temelde benimseyen ile kastedilen bir süreç, ürün veya iş inovasyonunu gören, buna karar alan iktisadi veya toplumsal aktörlerdir. Çoğu çalışmada, benimseyenler bireylerdir, ancak aynı zamanda kuruluşlar (işletmeler, okullar, hastaneler vb.), sosyal ağlardaki kümeler veya ülkeler de benimseyen olabilir.
İletişim kanalları: Yayılma, tanımı gereği, insanlar veya kuruluşlar arasında gerçekleşir. İletişim kanalları, bir birimden diğerine bilgi aktarımı sağlar. Yayılmanın gerçekleşmesi için asgari olarak taraflar arasında iletişim kalıpları veya yetenekleri oluşturulmalıdır. Bu anlamda iletişimin daha güçlü olması için, kimi çalışmalarda, yığın ekonomilerinin (economies of agglomeration) de önemi vurgulanır.
Zaman: Yeniliklerin benimsenmesi için zamanın geçmesi gereklidir; nadiren anında benimsenirler. Yeni bir teknoloji veya ürünün geliştirilmesi ile bu ürün veya teknolojiyi kendisine uyarlamaya çalışan iktisadi aktörlerin inovasyonu hayata geçirmesi arasında geçen zamana inovasyon gecikmesi adı verilir. İnovasyon gecikmesi kavramı ilk defa teknoloji farklarına dayalı dış ticaret modelini kuran Posner tarafından Teknolojik Açık modelinde dile getirilmiştir. İnovasyon gecikmesi taklit gecikmesinden talep gecikmesinin çıkarılması ile elde edilir. Talep gecikmesi ürün veya süreç inovasyonunun tüketiciler tarafından inovasyonun geliştirilmesinden ne kadar sonra talep edildiğini gösterir. Taklit gecikmesi ise ilgili inovasyonun firma tarafından hayata geçirilmesi sürecidir. Günümüzde özellikle yüksek teknolojili mal ve hizmetlerde talep gecikmesi neredeyse sıfırdır. O yüzden inovasyon gecikmesi hemen hemen taklit gecikmesi ile aynı süreye denk gelir. İnovasyon gecikmesi ne kadar yüksekse, teknolojik gelişmenin yayılması da o kadar yavaş olur.
Sosyal Sistem: Sosyal sistem, dış etkilerin (kitle iletişim araçları, iş ve toplum örgütleri veya hükümet yetkileri) ve iç etkilerin (girişim kültürü, güçlü ve zayıf sosyal ilişkiler, kanaat önderlerinden uzaklık) birleşimidir. Bir sosyal sistemde pek çok rol vardır ve bunların kombinasyonu, potansiyel bir benimseyici üzerindeki toplam etkileri temsil eder.
Kitle iletişim araçları bir iktisadi yeniliğin tanıtılması ve pazarlanması için çok önemlidir. Bu talep gecikmesini kısaltan bir etkiye sahiptir. İş ve toplum örgütlerinin inovasyonu tanıtıcı ve teşvik edici faaliyetleri de taklit gecikmesini kısaltır. Hepsinin üstünde ürün, süreç ve iş inovasyonlarının desteklenmesi, önlerindeki yasal engellerin kaldırılması ve girişim özgürlüğünün korunması hükümet yetkililerinin görevidir. Bunlar dış etkileri oluştururlar.
Öte yandan iç etkilerde bahsedilen girişim kültürü yüzyılların birikimi ile oluşan toplumun genelinin hayata bakışından etkilenen bir faktördür. Girişim kültürü örneğin İngilizler gibi tüccar toplumlarda çok yüksek iken Türkler gibi asker toplumlarda henüz daha yeni yeni gelişmektedir. Girişim kültürü bir toplumun genelinde “risklerin ne kadar kabul edilebildiği, yeniliklere ne kadar açık olunduğu ve değişimlerin ne kadar basiretle yönetilebildiğine” bağlı olarak derecelendirilebilir. Bununla birlikte “güçlü ve zayıf sosyal ilişkiler” ile “kanaat önderleri” sosyolojik kavramlardır. Dilerseniz bunları da kısaca açıklayalım:
Sosyal ağ analizinde ve matematiksel sosyolojide kişilerarası bağlar, insanlar arasındaki bilgi taşıyan bağlantılar olarak tanımlanır. Kişilerarası bağlar genellikle üç çeşittir: güçlü, zayıf veya meçhul (absent). Güçlü bağlar birbiriyle doğrudan etkileşim içinde olan insanlar arasındaki iletişim kanalını oluşturur. Zayıf bağlar ise, teorik olarak benzer toplumsal ağ içinde olup fakat birbirleriyle doğrudan ilişkisi olup olmadığı bilinmeyen insanlar arasındaki iletişim bağlarını tanımlar. Meçhul bağlar ise kişiler arasında muhtemelen mevcut olan ama eldeki verilerle tanımlanamayan ilişkileri simgeler. Sosyologların araştırmalarına göre zayıf sosyal bağların toplumdaki sosyal ağların yerleşikliğinin ve yapısının yanı sıra, bu ağlar aracılığıyla bilgi aktarımının çoğundan da sorumlu olduğu ileri sürülmektedir. Spesifik olarak, bireylere daha fazla yeni bilgi, güçlü bağlar yerine zayıf bağlar aracılığıyla akar. Yakın arkadaşlarımız bizimle aynı çevrelerde hareket etme eğiliminde olduklarından, aldıkları bilgiler zaten bildiklerimizle büyük ölçüde örtüşür. Aslında toplumsal hayattaki gelişmeler hakkında bilgilerimizin çoğunluğunu ailemiz veya yakın çevremizden değil sosyal olarak bize daha uzak olan geniş iş ve toplumsal çevremizden elde ederiz. Tanıdıklar, aksine, bizim tanımadığımız insanları tanır ve böylece daha fazla yeni bilgi alırlar. Doğal olarak inovasyona konu olan bilgi yayılması daha çok zayıf sosyal ilişkiler üzerinden gerçekleşir.
Kanaat önderliği, medya mesajlarının veya içeriğinin anlamını alt düzey medya kullanıcıları için yorumlayan aktif bir medya kullanıcısının liderliğidir. Tipik olarak fikir liderleri, fikirlerini kabul edenler tarafından büyük saygı görürler. Kanaat önderliği, Paul Lazarsfeld ve Elihu Katz tarafından öne sürülen iki aşamalı “İletişim Akışı Teorisinden” gelir. Bu teori, yeniliklerin, fikirlerin veya ticari ürünlerin yayılmasını açıklamaya çalışan birkaç modelden biridir.
İletişim Akışı Teorisine göre kanaat önderleri bilgi akışında önemli bir rol oynarlar çünkü insanlar sosyal çevrede çoğunlukla başkalarından tavsiye alma eğilimindedir. Kitle iletişim araçlarından gelen bilgiler doğrudan hedef kitlelere akmaz, ancak etkili kişilerin bilgiyi sindirdiği ve halka yaydığı bir aracılık süreci yoluyla akar. Kanaat önderlerinin karar alma sürecinde ve halkın davranışlarında etkili olmalarını sağlayan bazı özellikleri vardır. Fikir liderleri, bilgi paylaşımı yoluyla başkalarının işlerini daha iyi yapmasına yardımcı olabilir, kişisel gelişimi kolaylaştırabilir ve kişisel tanınmayı geliştirebilir.
Haftaya pazartesi bu bilgiler ışığında niye Türkiye’de inovasyon kültürünün zayıf olduğunu inceleyeceğim. Hepinizin Kurban Bayramı mübarek olsun.
KLASİK TÜRK ŞİİRİNDEKİ SEMBOLİZM
YAYINLAMA: 30 Haziran 2023 - 23:30
Öncelikle bütün okuyucularımın Kurban Bayramı’nı kutlarım. Kurban Bayramı insanın Allah uğrunda en sevdiklerinden vaz geçebilmesini sembolize eder. Geçici dünya heveslerini değil Hakikate ulaşmayı tercih eden insan olmamızı öğretir. Bu bayramda da geçici heveslerinden vaz geçip mutlak gerçekliğe ulaşmaya çalışan insanlardan olmamızı Allah nasip etsin.
17 Haziran 2023 tarihli yazımda Ahmet Haşim’in şiirinden bahsetmiştim. Ahmet Haşim Divan Şiiri geleneği ile sembolizmi birleştirmiş bir şairdi. Pekiyi bizim klasik şiirimizi oluşturan divan şiiri nasıl olur da sembolizm gibi modern bir şiir akımı ile bağdaşabilirdi? Burada esas nokta klasik tanımındadır. Batının klasik şiiri ile Türk klasik şiiri farklı medeniyet havzalarında doğdukları için farklı değer ve kurallara sahiptir. Bizim klasik şiirimiz İslâm tasavvufundan beslendiği ve İran kültür havzasında doğduğu için modern sembolizmle benzer bir felsefeye sahiptir. Bugün sizlere bu benzerliği anlatacak ve klasik şiirimizden örnekler vereceğim.
DİVAN NEDİR?
Orta Doğu, Kuzey Afrika, İspanya, Sicilya ve Güney Asya'nın İslam kültürlerinde bir Divan, bir şairin şiirlerinden oluşan ve genellikle mesnevîleri hariç tutan bir koleksiyondur. Şairler şiirlerini divanlarında topladıkları içindir ki, Klasik Türk Şiiri de divan şiiri olarak adlandırılmaktadır.
Divan şiirinin büyük çoğunluğu doğası gereği liriktir: ya geleneksel divanların en büyük bölümünü oluşturan gazeller ya da kasîdeler. Bununla birlikte, başka yaygın türler de vardı: Terci-i bend veya terkib-i bend gibi nazım şekillerinin yanında dörtlük, beşlik hatta onluklardan oluşan nazım şekilleri de kullanılırdı. Divanlarda bazen bulunan bazen de ayrı olarak derlenen tek dörtlük halinde ve özel vezinle yazılan rubailer de klasik Türk şiirinin önemli nazım şekillerindendir. Genelde divanlardan ayrı kitaplar olarak düzenlenen mesnevîler, bir tür manzum roman kabul edilirdi. Bu formun en önemli iki örneği Fuzûlî'nin “Leyla ve Mecnun'u” ile Şeyh Gâlib'in “Hüsn ü Aşk'ıdır”.
Divan şiirinin temeli Fars edebiyatında ortaya çıkmıştır. Birçok klasik Türk şairi de kendine büyük İranlı şairler Firdevsî’yi, Hâfız-ı Şirazî’yi, Nizamî–i Gencevî’yi, Sâdi, Mevlana ve Molla Câmî’yi örnek almıştır. Divan edebiyatının kural ve şekilleri Fars Edebiyatından Arap ve Türk dünyasına ve Güney Asya'ya yayıldı ve aynı zamanda divan ve divan şiiri kavramları Avrupa'da her zaman aynı şekilde olmasa da kullanıldı.
DİVAN ŞİİRİNİN GELİŞMESİ
Divan şiirinin 500 yılı aşkın bir süredir gelişimine gelince, yani –Osmanlı edebiyatı uzmanı Walter G. Andrews'in işaret ettiği gibi- bu konudaki çalışmalar külliyatı henüz emekleme aşamasında olan bir alandır. Divan Edebiyatı için diğer sanat alanlarında olduğu gibi Batılı sanat tarihçilerinin kullandığı standart yöntemler çerçevesinde açıkça tanımlanmış akımlar ve dönemler henüz belirlenmemiştir. Türk klasik şiir geleneğinin başlarında, Fars şiiri etkisi çok güçlüydü, ancak bu, Azerbaycanlı İmadeddin Nesimi (?–1417?) ve Türkistanlı Ali-Şir Nevâ'i (1441–1501) gibi Türk şairlerinin etkisiyle bir şekilde hafifletildi. Her iki şairimiz de çok saygı gören Farsça karşısında Türkçenin edebî itibarını arttıran çok güçlü eserler ürettiler. Kısmen bu tür tartışmaların bir sonucu olarak, Klasik Türk Şiiri en güçlü döneminde -16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar- Farsça ve Türkçe unsurların eşsiz bir dengesini sergilemeye başladı, ta ki 19. yüzyılın başlarında Fars etkisi yeniden hâkim olmaya başlayana kadar.
Divan şiirinin üslup akımları ve dönemleri konusunda kesinlik olmamasına rağmen, oldukça farklı bazı üsluplar yeterince açıktır ve belki de bazı şairler tarafından örneklendiği görülebilir. Dilerseniz Klasik Türk Şiirinin bu isimlerini kısaca hatırlayalım:
Fuzûlî (1483?–1556), Kerküklü Azeri asıllı Divan şairimiz. Fuzulî Azeri Türkçesi, Farsça ve Arapça'yı eşit derecede ustalıkla yazan ve Türkçe’de olduğu kadar Farsça’da da etkili olan eşsiz bir şairdir.
Bâkî (1526–1600); Divan geleneğinin önceden yerleşik mecazlarını kullanma becerisi ve Kanuni Sultan Süleyman Han dönemindeki Türk uygarlığının zirvesini şirinde bütün olgunluğuyla yansıtma kabiliyetiyle, Bâkî, güçlü bir hitabete ve dil inceliğine sahip büyük şairimizdir.
Nef'î (1570?–1635); Sultan IV. Murad Han döneminin seçkin şairidir. Gelmiş geçmiş en büyük kasîde ustası sayılan şair, idamına yol açan sert hicivli şiirleriyle tanınır.
Nâbî (1642–1712); Klasik Türk Şiirinin ağırlıklı toplumsal konulara değinen şairi olarak tanınır. Yaşadığı dönem itibarıyla Osmanlı toplum ve siyasetindeki durgunluk ve bozulma sürecini eleştiren bir dizi toplumsal yönelimli şiirler yazmıştır.
Nedîm (1681?–1730); Osmanlı tarihinin Lale Devri'nin devrimci şairi olan Nedîm, Divan şiirinin oldukça seçkin ve anlaşılması güç dilini İstanbul halkının günlük diline yaklaştırdı. Tasavvufi imgelerden ve ilâhi aşktan ziyade günlük ve dünyevi güzellikleri şiirinde anlatmıştır.
Şeyh Gâlib (1757–1799); Klasik Türk Şiirini yenileyen, yeni bir soluk getiren aynı zamanda Mevlevî Dedesi olan büyük şairimizdir. Eserleri son derece karmaşık olan ve yeni mazmunlar getiren "Hint üslubunun / Sebk-i Hindînin" Türk şiirindeki doruk noktası kabul edilir.
DİVAN ŞİİRİNDE SEMBOLİZM
Klasik Türk Şiiri oldukça ritüelleştirilmiş ve simgesel bir sanattır. Kendisine büyük ölçüde ilham veren Fars şiirinden, anlamları ve karşılıklı ilişkileri - hem benzerlik (tenâsüb) hem de karşıtlık (tezâd) - aşağı yukarı belirlenmiş olan bir sembol zenginliğini miras aldı. Bir dereceye kadar birbirine zıt olan yaygın sembollerin örnekleri, diğerlerinin yanı sıra şunları içerir:
bülbül – gül
dünya – gül bahçesi
zâhid – derviş
Zahid ve derviş karşıtlığının da gösterdiği gibi, Divan şiiri -tıpkı Türk halk şiiri gibi- tasavvuf düşüncesinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Bununla birlikte, Divan şiirinin - kendisinden önceki İran şiirinde olduğu gibi - başlıca özelliklerinden biri, tasavvuftan neş’et eden ilahi aşk kavramını dünyevi aşka dair kavram ve unsurlarla anlatmasıydı. Böylece, "bülbül" ve "gül" çifti aynı anda iki farklı ilişkiyi akla getirir: Hem ateşli aşık ("bülbül") ile sevilen ("gül") arasındaki ilişki hem de derviş ile (aşkın nihai kaynağı ve nesnesi olarak kabul edilen) Tanrı arasındaki ilişki…
Benzer şekilde, "dünya" aynı anda hem maddi dünyayı hem de keder ve faniliğin meskeni olarak kabul edilen bu fiziksel dünyayı ifade ederken, "gül bahçesi" aynı anda hem gerçek bir bahçeyi hem de Cennet bahçesini ifade eder. "Bülbül" veya ıstırap çeken aşık, genellikle -hem gerçek hem de mecazi olarak- "dünyada” yer alırken, "gül" veya sevgili, "gül bahçesinde" olarak görülür.
Divan şiiri, bu tür pek çok imgenin katı bir vezin çerçevesinde sürekli yan yana getirilmesiyle oluşturulmuş ve böylece sayısız potansiyel anlamın ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Sürekli kullanılagelen ve her şiirde farklı anlamlara gelebilen bu imgeler mazmun olarak adlandırılırdı. 18. yüzyıl Osmanlı Kadısı ve şairi Hayatî Efendi'nin şu mısraı kısa bir örnektir:
“Bir gül mü var bu gülşen-i âlemde hârsız?”
Yani bugünkü Türkçeyle söylersek:
“Bu gül bahçesi dünyada dikensiz gül olur mu?”
Burada bülbül ile sadece şair veya aşık ima edilirken, gülün veya sevgilinin dikenleriyle acı çektirebileceği gösterilmiştir. Sonuç olarak dünya hem müspet (bir gül bahçesi olduğu için Cennet bahçesine benzer) hem de menfi (dikenlerle dolu bir gül bahçesi olduğu için Cennet bahçesinden farklı) yönleriyle görülür.
Ehl-i Tasavvufa göre görünen âlemdeki her şey mutlak ve mükemmel olanın, yani Tanrı’nın, isim ve sıfatlarının yansımasıdır. Evren bizatihi Tanrının yansımasıdır ve insan da –bütün kadim Doğu ezoterizminde olduğu gibi- küçük evrendir, yani mikro kozmos. Dolayısıyla insana dair ve insan ürünü ne varsa onun arkasında ilâhi isimlerin tecellisi aranır. Aşk da böyledir. Dünyevî olana duyulan aşk kusurludur, eksik ve noksandır. Aşkın hakikisi Yaratıcıya duyulan ve yaratıcının da yarattıklarına duyduğu aşktır. İşte Klasik Türk şiiri bu anlamda mazmunları kullanmıştır. Orada şarap Allah’a duyulan aşk, meyhane dergâh veya tekke, sevgili Yaratıcı, âşık derviştir.
Ehl-i Tasavvuf nasıl ki zâhirde (görünende) bâtını (görünmeyeni) ararsa, Klasik Türk Şiirindeki şairler de dünyevî imgelerin ardında ilâhi olan mükemmel formları aramıştır. Bu sadece Klasik Türk Şiirine ait değildir ama bütün klasik sanatlarımız da, bu anlamda, sembolik ve soyut kabul edilebilir.
Son söz büyük şairlerimizden Neşâtî’nin olsun:
“İtdük o kadar ref'-i taayyün ki Neşâtî / Âyîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânuz”
Günümüz Türkçesiyle:
“Geçtik o kadar benliğimizden ki Neşâti / Cilâlanmış parlak aynada bile görünmeyiz”
SEÇİM SONRASI İSTİKRAR PROGRAMI VAR MI?
YAYINLAMA: 09 Temmuz 2023 - 23:30
10 günlük bir tatil arasından sonra tekrar merhaba… Ben Göcek, Dalyan, Kalkan ve Kaş koylarında gezerken Âl-i Osmân ülkesinde rüzgârlar bir oradan, bir buradan esmiş. Dolar patlamış, borsa şahlanmış, memura ve işçiye zamlar yapılmış, bir taraftan da vergi ve zam yağmuru sağanak haline gelmiş. Zât-ı Devletleri Sayın Cumhurbaşkanımız Rusya ile yaptığı adı konmamış Avrasya İttifakından ufak ufak ayrılma hamlelerini başlatmış ve eski dost NATO ittifakına yeniden göz kırpmaya başlamış. CHP genel başkanı Sayın Kılıçdaroğlu seçim galibiyetini (!) tekrar açıklamış ve parti başkanlığını kimseye kaptırmayacağını beyan etmiş. Yeni müttefiki de Zafer Partisi ve Sayın Ümit Özdağ olmuş. Sırf bizde mi böyle? Hayır, kefere memleketlerinde de sular durulmuyor. Fransa’da bir kısmı kaçak bir kısmı da sömürge vatandaşı olan lümpen proletarya ayaklanmış, Paris savaş alanı gibi olmuş. Rusya Wagner’in isyan teşebbüsü sonrasında halâ daha gergin. İsrail’de halk hükümete karşı protestolarını sürdürüyor.
Bugün ülkemizde Sayın Nebati’nin mümessili olduğu Türkiye Ekonomi Modeli’nin sonlanmasının ardından hayata geçen yeni ekonomi rejimini anlatacağım… Biraz güleceğiz, biraz da düşüneceğiz. Ne yapalım, güleriz ağlanacak hâlimize…
SEÇİM SONRASI NE DEMİŞTİK?
Seçim öncesi ve sonrasında birçok defalar bu köşede yazdığım gibi TEM geçici ve seçim kazanmaya yönelik popülist bir ekonomi programıdır. Örnek olarak bundan 1 ay önce yazdığım ve bu köşede yayınlanan 5 Haziran tarihli “SEÇİM ÖNCESİ VE SONRASI AK PARTİ” başlıklı yazımdan bir alıntı yapayım:
“Seçim öncesi ne demiştik? Faiz düşürüp açıktan para basmaya, Türk parasını değersizleştirmeye ve çılgın gibi kredi dağıtmaya dayalı bu program pandemi sırası ve sonrasında oluşan ekonomik koşullarda seçim kazanmaya yönelik bir popülist programdı. Her popülist program gibi seçim kazanıldıktan sonra sonlanacaktı. … Önümüzde çok sert bir istikrar programı ve dış politikada ciddi bir değişim hamlesi bulunmaktadır. Bu ne anlama gelir? Kısaca açıklayayım:
Hükümetin birinci önceliği negatife düşen net rezervlerdir. … Swap sonrası net rezervlerde “dost” ülkelerden gelen emanet paranın net rezervlerden çıkarılması ile elde edilir ki, bu değer de -60 milyar dolar civarındadır. Bu gerçeklere bağlı olarak Sayın Şimşek’in çözmesi gereken en acil problem en azından 60 milyar dolarlık, daha iyisi 100 milyar dolarlık uzun vadeli dış destek sağlamaktır. …
Tek başına dış destek yeterli mi? Hayır, Sayın Şimşek’in gelmesi ile belli olmuştur ki, ciddi bir istikrar programı uygulanacaktır. Faizler ilk etapta yüzde 15’e çekilir, sonra da verilere göre yüzde 30’a kadar yolu vardır. Özellikle ticari kredilerde daralma olur. Bireysel kredilere de ciddi sınırlamalar getirilmesi beklenmelidir. Memur maaş zamları yapılır, 3 milyon memurun maaşı çok büyük bir yekûn temsil etmemektedir. Ama esnafın, özellikle ucuz krediyle yüzdürülen küçük firmaların işi gayet zor olacaktır. Kurun kademeli olarak 2024 yılına kadar yükseltilmesi gerekir. Tahminim 2024 yılı başı için Dolar 24 TL, Avro 26-27 TL’dır. Kamu harcamalarında kısıntıya gidilir, yeni ihaleler ve yeni kadrolar açılmaz. Bunlar ilk tahminlerim… Hükümet programı açıklansın, tekrar yorumlarız.”
HÜKÜMETİN EKONOMİ PROGRAMI VAR MI, VARSA NE?
Yukarıda alıntıladığım görüşlerim üç aşağı beş yukarı doğrulanmaya başladı. Hükümetin açıklanmış bir programı hal-i hazırda yok. Ama uygulamalarından anladığımız 2024 yerel seçimlere kadar bir jonglör gibi top çevirmeye devirmeye edecek. Ben tatildeyken açıklanan iki önemli nokta oldu: Birincisi ciddi miktarda bir memur maaş zammı yapıldı. En düşük kademelerde yüzde 85’e en yüksek kademelerde ise yüzde 40’a yakın bir maaş zammı. Daha önce de yazdığım gibi memur zammı bütçe dengelerini çok fazla etkilemez. Ama niteliksiz iş gücü mükâfatlandırılmış, nitelikli iş gücü ise cezalandırılmıştır. Esas turbun büyüğü Kanal İstanbul gibi büyük masraflı, üretken etkisi hiç olmayan ve ertelenebilecek yatırımlar ile kamuda var olan büyük harcama israfıdır. Bunların kısılacağı, sonlandırılacağına yönelik her hangi bir emare gözlemlenmemektedir. Öte yandan Maliye Nazırımız Mehmet Paşa bütün gücüyle dolaylı vergilere yüklendi. İğneden ipliğe zam yağmuru başladı. Bunun olacağını bu köşede defaatle yazmıştım. Beklenen oldu. Aslında bunu görebilmek için kâhin olmaya da gerek yoktu. Maliye Bakanları yüzde 40 kayıt dışı ekonomiyi kayda almayı, haramzade, mirasyedi ve istifçilerden vergi toplamayı zaman kaybı sayarlar. Bundan bir müddet önce, (zannedersem 2015 yılı) Beştepe’de yapılan bir istişare toplantısında zamanın Maliye Nazırı Naci Ağbal'a şöyle sormuştum: “Neden KDV'yi düşürmüyorsunuz? Biliyorsunuz dolaylı vergilerin toplam vergi geliri içinde payı çok yüksek. Bu vergi adaletsizliği yaratmaz mı?” O da "Ben de biliyorum adaletsiz ama bu durumdan gayet memnunum. Çünkü benim görevim bütçeyi denkleştirmek. Gerekirse hiç düşünmeden KDV oranını daha fazla arttırırım." demişti.
İkincisi yukarıdaki alıntıda bahsettiğim gibi Merkez Bankası faiz oranını yüzde 15’e çekti. Döviz satışlarını yasakladı. Aksine döviz alımlarını da başlattı. Döviz rezervlerindeki açık yavaş yavaş düzelmeye başladı. Önümüzde yaz dönemi var. Turizmden ve bavul ticaretinden gelecek dövizlerin önemli bir kısmı Merkez Bankası tarafından satın alınacak. Bu yüzden kurda hızlı bir düşüş beklemiyorum. Ama kanaatimce Merkez Bankası ve hükümet yılsonunda Dolar fiyatını 24-25 TL arasında dengeye gelecek şekilde yönlendirecektir. Ama ne dost ülkelerden gelecek para ne de turizm parası açığı karşılamaya yetmez. Onun için dış desteğe ihtiyaç vardır.
DIŞ DESTEK NASIL SAĞLANABİLİR?
Âl-i Osman ülkesinde Sultan Mecit Han merhumdan bu yana gelenek haline gelmiş bir uygulama vardır: Hükümetler kendi harcamalarını disiplin altına almak istemezler, israfa varan kamu harcamalarına devam etmek isterler. Bu açıkların ancak bir kısmı ahalinin ümüğünü sıkarak karşılanabilir. Daha kolay ve kısa vadede daha az acıtıcı bir yol vardır: dış borç. Yani kefere ülkelerinden gelecek borç parayla gösteriş harcamalarına devam etmek. Ancak dış borçlar birikince ve ödeme vakti gelince, bu dış borcu ödemek için ya milletin ümüğüne tam çökersiniz ya da devletin ve milletin hazinesinin yönetimini keferelere bırakırsınız. Bu dün Düyun-u Umumiyye idi, bugünse IMF. Bir üçüncü yol dış politikada taviz vererek, belki ittifak değiştirerek ekstra dış borç elde etmektir. Bugün Zât-ı Devletleri Sayın Cumhurbaşkanı, savaş süresince Türkiye’de kalması üzerine anlaşılan ve Neo-Nazi ideolojisinde olan Ukraynalı Azov Taburu komutanlarını Ukrayna’nın kukla Cumhurbaşkanı Zelensky’e verdi. Bu aslında Rusya ile adı konmamış askeri ve jeo-politik ittifaktan ufak ufak ayrılacağımızın göstergesi olabilir. Sırada İsveç’in ve ardından Ukrayna’nın NATO’ya alınması kararları var. Hükümet ricali bir adım atmıştır ve beklemektedirler. Eğer ABD tarafında bir yumuşama gözlemlenir ve ciddi miktarda dolar akışına müsaade edilirse, yeniden sıkı bir NATO müttefiki olma yoluna girebiliriz. Yok, karşı tarafta bir tavır değişimi olmazsa, bir kaç bakanın görevden affı kabul edilir ve Putin’le yola devam denilir. Bu süreç 2024 yılı yerel seçimlerinden sonra IMF ile kapsamlı bir anlaşma ile sonuçlanır.
Bugünlük bu kadar. Cumartesi Yahya Kemal’in şiiriyle sizleri buluşturacağım.
YAHYA KEMAL VE TEK NEO-KLASİK ŞAİRİMİZ
YAYINLAMA: 14 Temmuz 2023 - 23:30
Öncelikle bugün yıldönümü olan 15 Temmuz hain darbe ve işgal teşebbüsünde şehit düşen vatandaşlarımızı minnet ve rahmetle anıyorum. FETÖ gibi mankurtlardan oluşmuş casus şebekelerine karşı devletimizin ve milletimizin her daim uyanık olmasını temenni ediyorum.
***
Bugün Yahya Kemal’den ve şiirinden bahsedeceğim. Öğrencisi olmuş ve kendisi gibi büyük bir Türk şairi olan Ahmet Hamdi Tanpınar Yahya Kemal Beyatlı’yı “O bizim Neo-Klasik şairimizdi!” diye anlatır. Neo-Klasik Yeni Klasik demektir. Pekiyi Klasik nedir? İsterseniz ilk önce Yahya Kemal’i bir tanıyalım sonra onun ne kadar Neo Klasik olduğunu ele alırız.
YAHYA KEMAL BEYATLI KİMDİR?
Yahya Kemal, 2 Aralık 1884'te Ahmet Âgâh adıyla Üsküp'te doğdu. Agâh Kemal, Esrar, Mehmet Agâh, Süleyman Sadi gibi müstear isimlerle yazdı. Kökleri Osmanlı sarayına kadar uzanan seçkin bir aileden geliyordu ve çeşitli özel okullarda eğitim gördü. İstanbul Vefa Lisesi mezunuydu.
Yükseköğrenime başlamak üzereyken anne ve babası arasındaki şiddetli anlaşmazlıklar onu bir süre okuldan uzak tuttu. Okula dönmeye çalıştığında sömestr çok geç olduğu için geri çevrildi. Okula gitmemesi, II. Abdülhamit'in (1876-1909) baskıcı rejimine denk geldi ve Yahya Kemal çeşitli rejim karşıtı hareketlerin içinde yer aldı. Tutuklanmamak için 1903'te Paris'e gitti. Yurt dışında kaldığı süre boyunca sürgündeki diğer Türk aydınları, siyasetçileri ve yazarlarıyla tanıştı. Avrupa'da yoğun bir şekilde seyahat etti ve çeşitli kültürlerle tanıştı.
Yahya Kemal, Paris'teyken edebiyata ilgi duydu ve Fransız romantik akımından etkilendi. Sonunda şiir yazmak istediğine karar verdi ve önce Fransız Parnasse şairlerinin tarihi eserlerini inceledi. Sonuç olarak, pürüzsüz ve saf şiirsel çizgiler oluşturmak için Türk Divan şiirini canlandırmanın yollarını aradı.
Yahya Kemal'in şiirleri, Türk müziğinden ödünç alınan kavramlarla yazıldığı ve şiiri adeta Türkçe sözlerle bir beste gibi olduğu için Klasik Türk Mûsikisiyle iç içedir. Şiir dilinin dış ritmini aruz ölçüsüyle ve melodilerini de sağlam nazım şekilleri ve kafiyelerle verir. Şiirin iç ritmini ise Türk – Osmanlı medeniyetinin yaşam tarzında, tasavvufun insana ve dünyaya bakışında ve kendisinin Rumelili kökenlerinde arar. Bu iç atmosferi sağlamanın en doğru yolu ise yüzlerce yıllık birikimle oluşmuş ve İstanbul halkının dilinde hayat bulmuş Temiz Türkçe’dir. Yahya Kemal için bu, iç uyumu yani kendi deyimiyle “deruni ahengi”, sağlamanın tek yöntemiydi. "Şiir müziğe benzer. Şiir beyitlerden oluşmaz, şiir melodidir." diyordu. Büyük şairimiz eserlerinde bu görüşleriyle çoğunlukla tutarlıydı ve vaaz ettiği şeyi uyguladı; şiirinde müzik ve anlam el ele gider.
Şiirlerinde ve nesirlerinde hâkim olan ana düşünce, Türk milletinin vatanın alın teri ve gözyaşlarıyla şekillendiğidir. Aşk şiirlerinde bile stilize edilmiş tarihi ve kültürel değerler yer alıyordu. Yahya Kemal'in şiirlerinde hissedilen bir diğer özellik de İslam'a karşı sergilediği adeta kadınsı duyarlılıktır. Bunun açıklaması, babasının onunla çok az zaman geçirmesi ve ilk din derslerini annesiyle uzun saatler boyunca ettiği sohbetlerde almasıdır. Yahya Kemal, ilahi ve nefeslerin söylendiği, geçmişin değerlerinin yaşatıldığı bir evde büyümüş, dolayısıyla şiirlerinde din ve estetiği bir arada kullanmıştır.
Büyük şairimizin çocukluğundaki hislerini AÇIK DENİZ şiirinin başlangıç mısraları çok güzel anlatır:
“Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı "Byron"u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl...
Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,
Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını,
Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu...
Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu...
Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rü'yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.
Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular...”
BATIDA VE DOĞUDA KLASİK EDEBİYAT
Klasik kavramıyla kastedilen klasik antik çağın eserleri ve bu çağdaki edebî yöntemdir. Batı dünyasında, klasikler geleneksel olarak Klasik Yunan ve Roma edebiyatını ve bunlarla ilgili orijinal dilleri, Eski Yunanca ve Latince'yi incelemeyi ifade eder. Klasik kavramı, ayrıca, Greko-Romen felsefesini, tarihi, arkeolojiyi, antropolojiyi, sanatı, mitolojiyi ve toplumu ikincil konular olarak içerir. Batı uygarlığında, Yunan ve Roma klasiklerinin incelenmesi geleneksel olarak beşeri bilimlerin temeli olarak görülüyordu ve bu nedenle geleneksel olarak tipik bir seçkin Avrupa eğitiminin mihenk taşı olmuştur.
Türk Osmanlı sanat ve şiiri ise Antik Yunan ve Roma’ya dayanmaz. Her ne kadar, özellikle devletin örgütlenmesi, teşkilâtı ve diğer yaşam tarzına dair Bizans – Doğu Roma örneği alınmışsa da, sanat İran’dan alınmadır. Geçen haftaki Divan Şiiri ile ilgili yazımda bundan bahsetmiştim. Doğal olarak bir Türk – Osmanlı münevveri için medeniyetin dayanağı İran’dır. Bu, bütün İslâm alemi için de böyledir. Nitekim, İslâm uygarlığının temelinde İran ve Bizans imparatorluklarından tevarüs edilen miras bulunmaktadır.
NEO KLASİSİZM NEDİR?
Neo-Klasisizm, klasik antik çağın sanat ve kültüründen ilham alan dekoratif ve görsel sanatlar, edebiyat, tiyatro, müzik ve mimaride Batılı bir kültürel hareketti. Neo-Klasisizm, büyük ölçüde Pompeii ve Herculaneum'un yeniden keşfedildiği dönemde Johann Joachim Winckelmann'ın yazıları sayesinde Roma'da doğdu, ancak Avrupalı sanat öğrencilerinden oluşan bir kuşak Büyük Tur'larını bitirip İtalya'dan evlerine döndükçe popülaritesi tüm Avrupa'ya yayıldı. Ana Neo-Klasik hareket, 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı ile aynı zamana denk geldi ve Romantizm ile eşanlı rekabet ederek 19. yüzyılın başlarına kadar devam etti. Mimaride ise Neo-Klasik stil 19., 20. ve 21. yüzyıla kadar devam etti.
Bizim için Neo-Klasisizm zirvesini İstanbul dilinde, yaşam tarzında ve estetiğinde bulan Klasik Türk Sanatını modern çağın şartlarına göre yeniden yorumlamak anlamına gelmelidir. Öyle ya, Batılılar kendi kültürel mirasına dönerse bu Neo-Klasisizm sayılıyorsa, bizim için de eski Osmanlı şiir ve sanat anlayışının, estetiğinin yeniden yorumlanması olarak görülmelidir. Pekiyi Yahya Kemal Neo-Klasik şairimiz miydi?
YAHYA KEMAL, HEREDIA VE DİVAN ŞİİRİNE DÖNÜŞ
Yahya Kemal Beyatlı, özellikle Fransız Parnasyen şair José Maria de Heredia’dan etkilenmiştir. Heredia kimdi? Heredia Küba doğumlu Fransız asıllı bir şairdi. Az sayıda yazdığı ama klasik sonnet nazım şekline katı bir şekilde riayet şiirleri klasiği modern anlayışla ve dille yeniden yorumlanın güzel bir örneğiydi. Yahya Kemal öğrenci iken başlarda Ahmet Haşim gibi Fransız sembolistlerinin etkisi altında kalmışsa da, sonradan kendisi için en doğru limanın Heredia’nın yönteminde olduğuna karar getirdi. Bununla divan şiirinin ve bütün bir Türk uygarlığının şirinde yeniden canlandırılması gerektiğini, bunu ifade için yüzyıllar için de berraklaşmış İstanbul Türkçesi’nin en güzel araç olduğunu düşünüyordu. Tıpkı Heredia gibi o da az yazdı, uzun yıllar bir şiir kitabı neşretmeden şiirleri ilk önce elden ele yayıldı, böylece İstanbul’un edebiyat çevrelerinde haklı bir yer edindi. Ölümünden sonra düzenlenen şiirleri iki ayrı kitapta toplandı. İlki “Kendi Gökkubbemiz” adlı kitabıydı ki, en beğenilen ve temiz İstanbul Türkçesi ile yazılmış şiirleri bu kitaptaydı. Bu şiirler Cumhuriyet dönemi zevk ve anlayışıyla klasik zevk ve anlayışımızın güzel bir sentezini vermekteydiler. “Eski Şiirin Rüzgârıyle” adlı kitabında ise dış görünüş ve dil itibariyle Divan Şiiri’nin bir devamı olan şiirleri bulunmaktaydı. Gene de, bu şiirler, muhtevâ itibariyle gayet modern şiirlerdir. Bu sebepten “Eski Şiirin Rüzgârıyle” kitabı son Osmanlı şairinin son Divanı olarak kabul edilebilir.
Yahya Kemal bu ölçülerle bakıldığında bizim tek Neo Klasik şairimizdir. Tabii ki bir yazı Yahya Kemal için yeterli değildir. Haftaya Cumartesi Yahya Kemal’in şiirinde “Rind” kavramı ile devam edeceğiz. Ama Osmanlıların son ve Cumhuriyet’in –bence- en büyük şairinden bir rübai ile yazımı bitireyim:
Eslâf kapıldıkça güzelden güzele // (Eskiler kapıldıkça güzelden güzele)
Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele // (Canlılık vermiş o neşeyle gazelden gazele)
Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm // (Sönmez kıyamete kader eski şiir)
Bir meş’aledir devredilir elden ele // (Bir meşaledir devredilir elden ele
NAKŞİBENDİLİK – I: KÖKLER
YAYINLAMA: 16 Temmuz 2023 - 23:30
Menzil Şeyhi Abdülbaki Erol’ün vefatı dolayısıyla kamuoyunda Nakşibendilik tartışılır oldu. Bugün Türkiye’de birçok cemaat kendisini Nakşibendîliğin bir kolu olarak tanımlamaktadır. Bu cemaatlerin kılık – kıyafet, erkân ve örgütlenmelerine bakıldığında klasik Osmanlı dönemi tasavvuf ekollerinden ciddi olarak ayrıştıkları görülmektedir. Musikiye ve genel olarak sanata mesafeli duruş, Şeriat kurallarını en yüzeysel ve zahiri yöntemle yorumlayış, toplumun en alt ve en eğitimsiz zümrelerine sesleniş gibi birçok vasfıyla Anadolu’nun Rum Erenlerinden veya Horasan Erenlerinden çok farklı bir İslâm ve Tasavvuf anlayışını temsil ettikleri görülmektedir. İşin enteresan tarafı da, Horasan Erenleri ve dolayısıyla Rum Erenlerinin dayandığı kaynak ile Nakşibendiliğin dayandığı kaynak aynıdır: Hâce Yusuf-ı Hemedâni… Pekiyi nasıl oldu da Nakşibendîlik böyle bir dönüşüm geçirdi? Bana göre silsiledeki iki âbidevi isim bu kırılma ve karakter değiştirmede çok önemli bir konuma sahiptir: İmam-ı Rabbani ve Mevlana Hâlid-i Bağdadi…
Bugün, bu çetrefilli konuyu anlatmak için bir yazı dizisine başlıyorum. Biliyorum, bu konu ince ve netameli bir konudur. Birçok insanımız bu cemaatlere gönül vermiştir. Bu insanlarımızın çoğu için Nakşibendilik bağlı oldukları şeyhin fotoğrafı ve sohbetine devam ettikleri dervişin söylediklerinden ibarettir. Bu insanlarımız tasavvufun tarihi şahsiyetlerini de, adeta İstanbul’un Çarşamba Semtindeki Kur’an kursu hocası gibi birisi zannetmektedirler. Halbuki, tasavvuf tarihi çalışmalarına bakıldığında ve menakibnameler incelendiğinde işin öyle olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden öncelikle söylemeliyim ki, burada Nakşibendî Yolu hakkında sadece tarihi malûmat vereceğim. Ben kendim de, özellikle, Hâcegân Yolu’nun büyüklerine büyük bir saygı duymaktayım. Ancak yukarıda bahsettiğim karakterdeki insanlar Nakşibendî cemaatlerine bağlı insanlarımızın çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bu yüzden yazdıklarımda kafanızı karıştıran bazı bilgilere rastlarsanız Hâcegân Yolu’nun büyüklerine dair gerek Cemaat Büyükleri, gerek İlahiyat Hocaları tarafından yazılmış, gerekse neşredilmiş menakibnâmelere bir bakmalarını tavsiye ederim.
Bu yazıda Nakşibendiliğin köklerine ineceğim. Bu ise Hacegân (Hocalar) Yolu’nun hikâyesidir. Hikâyemiz Hâce Yusuf-ı Hemedâni ile başlar… Haydi başlayalım; gayret bizden tevfik Allah’tan…
HÂCE YUSUF-I HEMEDÂNİ
Ebu Yakub Yusuf el-Hemedâni ki, en çok Yusuf-ı Hemedâni olarak bilinir (doğumu 1048 veya 1049/440 - ölümü 1140/535), Orta Çağ'da yaşamış bir İranlı sûfiydi. O, Nakşibendi tarikatının kendisinden neş’et ettiği, basitçe Hacegân (Hocalar) olarak bilinen, Orta Asyalı Türk mutasavvıflar grubunun ilkiydi. Türbesi Türkmenistan'ın Merv şehrindedir.
1048 veya 1049'da Hemedan yakınlarındaki Buzanjird'de doğdu, on sekiz yaşında Bağdat'a taşındı. Zamanının üstadı Şeyh İbrahim bin Ali bin Yusuf el-Firuzabadi'nin gözetiminde Şafii fıkhı üzerine tahsil gördü. Bağdat'ta, en genç olmasına rağmen ona diğer öğrencilerinden daha fazla saygı gösteren büyük alim Ebu İshak el-Şirazi ile eğitimini sürdürdü. Fakat o, hocalarının aksine bir Hanefi Maturidi idi. (Buradan yola çıkarak, tamamen benim tahminime göre Türk asıllı olması muhtemeldir, DMD.)
İbn Halikan'a göre, dini kariyerine dini ilimlerin yetiştirilmesiyle başladı, hem saygın bir hadis ve fıkıh alimi hem de Bağdat'ta popüler bir vaiz oldu. O kadar parlak bir fakih idi ki, o sahadaki bütün âlimler arasında zamanının fetvâ mercii olarak kabul gördü. Önce İslam ilminin merkezi olan Bağdat'ta, sonra İsfahan'da, Buhara'da, Semerkand'da, Harezm'de ve Orta Asya'nın her yerinde tanınır hale geldi.
Daha sonra, yoğun bir şekilde münzevi bir yaşam tarzını benimseyerek ilim ve fıkıh çalışmalarını bıraktı ve doğuya gitti, önce Herat'a, daha sonra da mezarının hâlâ var olduğu söylenen Merv'e yerleşti. Kendini zühde verdi ve Şeyh Ebu Ali el-Farimedi'nin talimatıyla sürekli ibadet ve mücahede (nefs terbiyesi amacıyla ruhsal mücadele) ile uğraştı. Şeyh Abdullah Cüveynî ve Şeyh Hasan Semnânî’nin meclislerine katıldı. Nakşibendiliğin içinden çıktığı Hâcegân Yolunun temel ilkelerini belirleyen Hâce Abdülhalik Gucdevânî ile Hazret-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî de dâhil olmak üzere arkasında dört halife bıraktı.
Denir ki, Yusuf-ı Hemedânî hocalarından hem cehrî zikir (açıktan, yüksek sesle zikir) hem de hafî zikr (içten, sessiz zikir) üzere icâzet almıştı. Ahmet Yesevî Hazretlerine cehrî zikir talim ettirirken Abdülhalik Gucdevâni Hazretlerine hafî zikir talim etmişti. Bu da, her iki büyük mutasavvıfın çevreleriyle ilgiliydi. Ahmet Yesevî okur-yazar olmayan göçebe Türkmenleri irşâd ederken, Abdülhalik Gucdevâni şehirli yerleşik Türkleri irşâd ediyordu.
HÂCE ABDÜLHALİK GUCDEVÂNİ
Abdülhalik Gucdevâni (ölümü 1179), Hâcegân Yolu’nun kurucusu ve 8 düstûrunu yazan büyük Türk mutasavvıfıdır. Kabri bugünkü Özbekistan’dadır.
Abdülhalik Gucdevâni Hazretleri, Buhara yakınlarındaki küçük Gucdevân kasabasında doğdu. Babası, önde gelen bir fakih olduğu Doğu Anadolu'daki Malatya'dan Orta Asya'ya göç etmişti. Abdülhalik Gucdevâni, Buhara'da tefsir okurken önce tasavvuf yoluna karşı bir ilgi uyanışı yaşadı. Yusuf-ı Hemedânî'nin elinde ileri eğitim aldı ve yukarıda belirttiğim gibi Hocasından hafî zikir talim etti.
Abdülhalik Gucdevâni, Nakşibendi silsilesinin sonraki nesillerine, onların tasavvuf uygulamalarını yöneten, özlü bir şekilde Farsça formüle edilmiş ve toplu olarak "Kutsal Sözler" (Kelimât-i Kudsiye) veya "Düstûrlar / Kurallar" olarak bilinen bir dizi ilke miras bıraktı. Bu düsturlar sekiz adettir. Daha sonra Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bunlara üç düstûr daha eklemiştir.
Sekiz Düstûr şunlardır:
1. Yâd-ı Kerd: Sürekli sözlü ve zihinsel olarak zikir halinde olmak.
2. Bâz-ı Geşt: Kalbden sürekli Kelime-i Tevhîdi geçirmek.
3.Nigâh-ı Daşt: Kelime-i Tevhid’i tekrar ederken, konsantrasyonu bozacak düşüncelere karşı hazırlıklı olmak.
4.Yâd-ı Daşt: İbâdetten alınan ruhani zevk, cezbe veya müşahede hâlinde İlahi varlığa konsantre olmak, kendini kaybetmemek.
5.Hûş der Dem: Zamana odaklanmak için kişinin nefes vermeyerek veya nefes almayarak nefesini kontrol etmesi.
6.Sefer der Vaten: İki anlamı vardır: İlki kendisinin nasipli olduğu şeyhini bulmak için vatanından ayrılıp sefer çıkmak. Bu zahiri anlamdır. İkincisi ise kişiyi kınanacak özelliklerden övgüye değer özelliklere sahip olmaya götüren içsel bir yolculuk anlamına gelir. Buna şehâdetin izharı, yani gizli tarafının görülmesi veya açığa çıkması da denir.
7. Nazar ber Kadem: Zahiri anlamı kişinin ev dışında yürürken ayaklarına bakması, haramdan gözlerini kaçırmasıdır. Bâtınî anlamı ise kişinin İlâhi hakikate giden yolda nihâi yolculuğun amacından sapmamasıdır.
8.Halvet der Encümen: Topluluk içinde yalnızlık. Kişi toplumdan kaçmamalı, aksine toplumun içinde olmalı, onlara iyi bir Müslümanı temsil etmeli. Ancak topluluk içinde olsa bile gerçekte yalnız olduğunun, sadece Allah ile beraber olduğunun bilincinde olmalı.
TOPARLARSAK
İlk sekiz düstûr bize Hacegân Yolu’nun hem ilk dönem melâmilerinin hem de daha sonra kurulacak olan Kalenderilik ve Hayderiliğin çok ortak yönü olduğunu göstermektedir. Her şeyden önce Yolculuk insanın kendi içine bir yolculuktur. Kendi eksiklerini, zaaflarını görme, bunları düzeltmek için nefsiyle mücadele etme, bütün bunları yaparken de topluluktan kopmama, sosyal olarak insanlarla ilişkilerini devam ettirme üzerine kuruludur. Hâcegân yolunda en kınanan yaklaşımlar kendi ilmiyle övünme, tasavvuf yolunu meslek edinip bundan gelir elde etme, cezbe haline girip kendini kaybetme, yaşarken kendisi veya müritleri tarafından övülüp manevi derecelerini izhar etme (insanlara anlatma) şeklinde özetlenebilir. Yani birileri veya Şeyhin kendisi tarafından Gavs veya Kutup ilan edilmesi, âleme Allah adına tasarruf edebileceğini iddia etmesi, müritlerden hediye kabul etmesi, emeğinin dışında –özellikle dini mertebesini kullanarak- gelir elde etmesi, lüks kâşânelerde yaşaması Hâcegân Yolu’nda hiçbir şekilde kabul edilmezdi. Hele tarikatın şirkete dönüşmesi hiç düşünülemezdi bile. Umalım ki, hâlâ bu ilkeler geçerli olsun.
Gelecek pazartesi Şâh-ı Nakşibend’den İmâm-ı Rabbani’ye olan dönemi inceleyeceğiz.
YAHYA KEMAL VE RİND KAVRAMI
YAYINLAMA: 21 Temmuz 2023 - 23:30
Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde en önemli kavramlardan biri “rinddir”. Günümüz Türkçesinde rindmeşrep gibi kavramlar rind sözcüğünden türetilmiştir. Pekiyi bu rind ne demektir? Klasik Türk – İran Medeniyetinde karşılığı nedir? Divan şiirinde ne anlama gelirdi? İlk önce bu soruları cevaplayalım…
RİND NEDİR?
Rind, Klasik Türk Şiirinde dünya işlerine önem vermeyen kimse, kalender, gönül eri anlamında kullanılır. Çoğulu “rindân”dır. Bu yolda yazılmış şiirler de rindâne sözcüğüyle nitelenir.
Agâh Sırrı Levent bakınız nasıl tasvir ediyor rindliği: Rindlik “Divan şairlerinin hüviyyetidir. Divan şairleri şahsen nasıl bir hayat takip ederlerse etsinler, daima dünya âlâyişinden uzak bulunmak, maddeye kıymet vermez görünmek isterler. Onlar için cihanın bir pula değeri yoktur. Daima rindlikten bahsetmeleri, lâubâli ve derbeder görünmeleri bundandır. Ağzına bir katre içki koymayanların bile, zaman zaman meyhaneden, şaraptan ve sâkiden bahsetmeleri de, yalnız bazı hakikatleri tasavvufi remizlerle ifade etmek istemelerinden değil, belki rind ve derbeder görünmek arzusuna uymalarındandır.” (Agâh Sırrı Levent, Divan Edebiyatı).
Bir de Vikipedi’ye bakayım dedim; Rind maddesi aynen şöyle:
VİKİPEDİ DE NE YAZIYOR?
“Rind, geçmiş İslam toplumlarında her tabaka arasında ortaya çıkabilen ve hâkim tavırlardan farklı kendine özgü bir yaklaşım sahibi olan, antik dönemin kinik filozoflarına benzer özelliklerle ön plana çıkan insan tipi. Rind Tanrı'ya inanmakla birlikte konformist ve konservatif düşünme ve yaşama biçimlerine mesafeli duran, kalender meşrep, hazcı olmamakla birlikte dini sebeplerle dahi olsa haz düşmanlığına kapılmayan, tüm insanlara hoşgörüyle yaklaşan, latifeden anlayan, hoşsohbet ve bilge (arif) bir karakteristiğe sahip insan örneğidir. Uludağ'a göre ise ‘rindler daha çok melamiler ve kalenderler gibi gelenek ve göreneklere aldırmadan geniş bir hürriyet ve gönül rahatlığı içinde yaşarlar.’[1] Özellikle Fuzuli'nin (1483-1556) Rind ile Zahid adlı eserinde bu tipin kendisiyle aksi özellikler sergileyen zahid tiplemesiyle söyleşisi içerisinden özellikleri belirginleştirilir.[2] Rind ile Zahid adlı eserde, Tanrı'ya ibadet ve zühd ile varmayı amaçlayan zahid (baba) ile Tanrı'ya aşk ve samimiyetle varılacağını savunan rind (oğul) arasında geçen konuşmalarla kendini tanıma ve olgunlaşma yolunda iki ayrı tavır sergilenir ve her tavrın kendini ortaya koyuş biçimi ile muhalifine yönelik eleştirisi ortaya konulur. Eserde zahidin baba, rindin oğul olarak kişileştirilmesi zühdün (asketizm/kaçınıklık) rindane tavrın öncülü, zühdün kabuk, rindliğin çekirdek ve asıl olduğunu sembolize etmektedir.[3]
1.Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul, 1991, s.399
2. Fuzuli, Rind ile Zâhid-Sıhhat ile Maraz, Çev. Hüseyin Ayan, Büyüyen Ay, İstanbul, 2012
3. Ahmet İçli, Fuzûlî'nin Rind ü Zâhid Eserinde Rind ve Zâhid Değerlendirmeleri Üzerine Bir İnceleme, "Muzaffer Akkuş Armağanı" (Ocak 2013) Konya, Kömen Yayınları, s.25”
Buradan anlayacağımız üzere Osmanlı klasik kültürünün en önemli karakterlerinden biri olan rind, hoşgörülü, dindar olsa bile kendi yaşam tarzını başkasına dayatmaktan kaçınan, şehvet – şöhret – servet üçgeninin içine girmekten korkan, evrende gördüğü her şeyi Allah’ın güzelliğinin bir yansıması olarak gören, bu dünyanın güzelliklerini de Allah’ın bir yansıması olduğu için seven ve yaşamak isteyen, esprili, neşeli ve hatırşinas kişiliktir. Dikkat edilirse bu karakter Anadolu’da Türk Tasavvufunun temel ekolleri olan Mevlevilik, Bektaşilik, Bayramilik gibi tarikatlerin ve Melametiliğin mensuplarına has bir karakterdir. Bu anlamda rind eski tasavvuf kültürümüzün temel karakteri olmanın yanında bugün ciddi ölçüde çöl Araplarının yaşam tarzına uyarlanmış hoşgörüsüz, asık suratlı, insana Cenneti değil Cehennemi hatırlatan, Allah’ın rahmetini değil gazabını öne çıkaran ve herkesi kendisi gibi yaşamaya zorlamayı temel kural edinmiş cemaat mensuplarından tamamen farklı bir karakterdir. Yahya Kemal Beyatlı yeni bir söyleyişle Divan Şiirini ve bütün bir Türk Osmanlı medeniyetini yeniden canlandırmak isterken bu rind karakterine dayanmıştır. İtiraf edelim ki, onun hakkında yazılan yüzlerce makale ve anı kitaplarında bahsedilen şekliyle kendisi de bir rind gibi yaşamaktaydı. Malı mülkü yoktu, bekârdı, çoluğu çocuğu yoktu ama kendi hayatını idame ettirecek bir geliri her zaman oldu. Mal biriktirip servet yapmak yerine etrafındaki hayranlarına Türk Osmanlı medeniyetini anlatmaya ve sevdirmeye ömrünü vakfetti.
Burada hepimizin Münir Nurettin bestesiyle tanıdığımız ünlü şiirini paylaşalım: Rindlerin Akşamı
RİNDLERİN AKŞAMI
Dönülmez akşamın ufkundayız.. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyâh açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.
Gurûba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harâb ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lâle açmalıdır göğsümüzde, yâhud gül.
Bir rind yaşlılık yıllarında ölümü sessizlik ve huzurun yer aldığı bir bahçede uyumak gibi düşünür ve ölmeden önce hayatının son demlerinde de bu dünyadan ve hayattan elde edeceği neşe ve hazzı elde etmek ister.
Büyük şairimiz kendisinin Hâfız-ı Şirazi’ye Yakup Kadri’nin ise Ömer Hayyam’a meftun olduğu söylerdi. Buna rağmen Ömer Hayyam’ın meşhur rübâilerini Farsça’dan aynı aruz kalıbıyla Türkçe’ye çevirmiştir. Aşağıda bu rübâilerden üçü yer almaktadır:
RÜBAİLER
Her rind, bu bezmin nedir encâmı bilir
Dünyamızı nâgah zalâm örtebilir
Bir bitmeyecek şevk verirken beste
Bir tel kopar âhenk ebediyen kesilir.
***
Dünyâda ne ikbâl ne servet dileriz
Hatta ne de ukbâda saâdet dileriz
Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
Yâranla tarab yâr ile vuslat dileriz
***
Eyyâm geçer şânı da sürmez şeb olur
Aşk ehli hıredmend ise Cem-mezheb olur
Derk etmemek isterse günün geçtiğini
Hem câm ile hem yâr ile leb-ber-leb olur
Demiştim ya, Yahya Kemal esas Hâfız-ı Şirazî’ye hayrandır. Pekiyi kimdir Hafız?
HÂFIZ-I ŞİRÂZİ
Hâce Şemsüddin Muhammed Hâfız-ı Şirazî ya da kısaca tanındığı ismiyle Hafız toplu eserleri birçok İranlı tarafından Fars edebiyatının zirvesi olarak kabul edilen bir Fars lirik şairi idi. Eserleri genellikle şiirlerini ezbere öğrenen ve onları günlük atasözleri ve sözler olarak kullanan Farsça konuşulan dünyada insanların evlerinde bulunur. 14. yüzyıl sonrası Fars edebiyatını diğer herhangi bir İranlı edipten daha fazla etkileyen bu şairin hayatı ve şiirleri birçok çalışmanın konusu olmuştur.
Hafız en çok, muhtemelen ölümünden sonra derlenen şiirlerinden oluşan bir koleksiyon olan Hafız Divanı ile tanınır. Kendisi "antinomiyen" yani “genel geçer ahlak kurallarına karşı gelen kimse” olarak ve çalışmaları da "teozofik - yani, tüm din ve inançların İlahi Hakikati bulmak, ulaşmak için olduğunu öngören ve böylece her din ve inancın hakikatin bir bölümüne sahip olduğunu ileri süren düşünceler bütününe ait" terimi ile tanımlanabilir. 13. ve 14. yüzyıllarda "teozofi" terimi teolojiden farklı olarak, yalnızca kutsal kitaplardan ilham alan yazarlar tarafından mistik çalışmaları belirtmek için kullanıldı. Bizdeki haliyle tamamen dinin yasaklarına odaklanmış softalar teolojiyi temsil ederken derviş – rind ise teosofiyi temsil etmektedir. Yani Hafız’ın şiirleri tam da bir rindin, kalender meşrep bir dervişin şiirleridir. Hafız, öncelikle gazel türünde yazmıştır; bu, ilahi ilhamın coşkusunu aşk şiirlerinin mistik biçiminde ifade etmek için ideal bir üsluptur. Netice de, o da bir mutasavvıftı.
Gazellerinin temaları arasında sevgili, inanç ve ikiyüzlülüğü açığa vurma yer alır. Gazellerinde aşk, şarap ve meyhaneleri ele alır, hepsi esrimeyi ve kısıtlamalardan kurtulmayı temsil eder, ister gerçek dünyevi hırslardan uzak bir boş vermede isterse aşığın ilahi aşktan söz ederkenki sesinde olsun. Farsça konuşanlar üzerindeki etkisi büyüktür. Özellikle Fars geleneksel müziği, görsel sanatlar ve Fars kaligrafisindeki şiirlerinden doğan bir etkidir bu. Mezarı doğum yeri olan Şiraz'dadır. Şiirlerinin uyarlamaları, taklitleri ve çevirileri tüm büyük dillerde mevcuttur.
Büyük şairimiz Yahya Kemal meftun olduğu Hâfız’ı ve onun temsil ettiğini düşündüğü rind karakterini çok güzel bir şiirinde birleştirmiştir. Bu şiir, aynı zamanda Yahya Kemal’in mezar taşı kitabesinde de yer almaktadır: Rindlerin Ölümü.
RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şirâz’ı hayâl ettiren âhengiyle.
Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Ruhu şâd, mekânı Cennet olsun.
NAKŞİBENDİLİK: DOĞUŞ VE DEĞİŞİM
YAYINLAMA: 23 Temmuz 2023 - 23:30
Geçen Pazartesi Hacegân yolu ve onun düsturlarını belirleyen Abdülhalik-i Gucdevânî Hazretlerinden bahsetmiştik. Hâce Abdülhalik’ten sonra Hâcegân yolu bir dizi büyük mutasavvıf tarafından geliştirildi. Bunların sırasıyla isimleri şöyledir: Ârif-i Reyvegerî, Mahmud Encîr Fagnevî, Ali Ramitenî, Muhammed Baba Semmâsî, Seyyid Emir Külâl ve Hâce Muhammed Bahaüddin Şah-ı Nakşibend. Son isim Hâcegân yolunu Nakşibendiliğe dönüştüren ve temel kurucu düsturlarına eklemeler yapan Şâh-ı Nakşibenddir. Ondan sonra artık bir Nakşibendi tarikatından söz edebilmek mümkündür.
ŞÂH-I NAKŞİBEND: TARİKATIN KURUCUSU
Ali Ramiteni’den itibaren Hâcegân büyükleri cehrî zikre (açık, yüksek sesle zikre) yönelmişlerdi. Aynı zamanda belli bir dönem halvete girmek, sema ya da semah dönmek de bu dönemden itibaren Hâcegân Yolu’nun belirleyicisi idi. 1318 – 1389 yılları arasında yaşamış olan Buhara doğumlu Hâce Bahaüddin Şah-ı Nakşibend yeniden cehrî zikrden hafî zikre (sessiz, içten yapılan zikre) döndüğü gibi halvet ve sema’yı reddetmişti. Bu konuda TDV İslâm Ansiklopedisi’nden Hamid Algar’ın yazdığı Nakşibendiyye maddesine göz atalım:
“Bahâeddin Nakşibend’in Hâcegân silsilesinde niçin hâkim bir konuma yerleştirildiği ve silsilenin önemli bir halkası olmaktan ziyade niçin Nakşibendîliğin pîri kabul edildiği açık değildir. Onu daha önceki hâcelerden farklı kılan tek husus hafî zikir konusunda ısrarlı olmasıdır. Nitekim kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevapta cehrî zikri, halveti ve semâı reddetmiş, “Tarikin neleri içermektedir?” denildiğinde “zâhirde halk, bâtında Hak ile olmak” (halvet der encümen) şeklinde cevap vermiştir (Câmî, s. 391). Bu ifade, ilk dönem Nakşîliğinde merkezî öneme sahip sekiz ilkeden (kelimât-ı kudsiyye) biridir. Şeriata bağlılığı vurgulayan diğerleri de Horasan Melâmetiyyesi’nin temel ilkelerinin bir nevi devamı mahiyetindedir. Dolayısıyla tarikatın Melâmetiyye’nin ilkelerini tevarüs ettiği söylenebilir. Tarikat Alevî silsileye (silsiletü’z-zeheb) sahip olmakla birlikte Sünnîliğe güçlü bir şekilde bağlıdır, Bekrî silsilenin ön plana çıkarılması da bu bağlılığa işaret etmektedir.”
Tasavvuf deyince akla vahdet-i vücut gelir. Vahdet-i vücut bütün varlığın bir olduğu düşüncesi temelinde evrendeki her şey, iş ve oluşun Allah’ın isim ve sıfatlarının bir yansıması olduğu görüşüdür. Bu açıdan çok ince farklarla Tanrı’nın evrenin ruhu evrenin de Tanrı’nın bedeni olduğunu vaaz eden panteist düşünceye benzetilir. Ancak panteizmle temelde farklılaşır. Vahdet-i vücudu savunan, ismini koymasa bile fikri bulup geliştiren Muhyiddin-i Arabi’dir. Bir çok fâkih ve Şeriat uleması bu görüşe karşı çıkmışlardır. Pekiyi Hâcegân Yolu büyükleri vahdet-i vücuda nasıl bakıyordu? Yine Hamid Algar’a kulak verelim:
“Nakşîlik’te Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin bazı sistematik düşüncelerine yönelik eleştirel bir tavır söz konusudur. Ancak bu tavrın, tarikatın Müceddidiyye kolunun kurucusu İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Sirhindî öncesinde kökleri bulunmamaktadır. Ubeydullah Ahrâr, Muhammed Pârsâ ve Abdurrahman-ı Câmî gibi ilk dönem Nakşibendî şeyhleri İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd görüşünü benimsemişlerdir. Geç dönem Nakşîliğinin siyasetle ilişkileri abartılı şekilde bütün Nakşibendî geleneğinin bir özelliği olarak tanıtılmak istenmiştir. Halbuki VIII. (XIV.) yüzyıldan itibaren Yeseviyye, Kübreviyye ve Nakşibendiyye şeyhleri dahil Orta Asya şeyhlerinin büyük bir kısmı aynı esasları paylaşıyordu. Şeriata bağlılık, bir şeyhin denetimi altında olmak, bazı durumlarda siyasî faaliyette bulunmaktan ibaret olan bu esaslar Bahâeddin Nakşibend’den sonra Ubeydullah Ahrâr, Ahmed-i Sirhindî ve Hâlid el-Bağdâdî’de korunarak merkezî bir doktrin niteliği kazanmıştır.”
Buradan anlayacağımız Hâcegân Yolu’nu Anadolu Erenlerinin benzeri cehri zikir yapan, sema dönen ve halvete giren, şehvet – şöhret – servetten kaçınan, vahdet-i vücut inancına bağlı bir yol olarak görebiliriz. Burada aynı kökten geldikleri Yesevîlikle olan ilişkileri de önem kazanmaktadır. Hâce Bahaüddin Şah-ı Nakşibend işte bu çizgiden temel ayrılma sergilemiştir: Müzik ve semayı bırakmış, cehri zikirden hafî zikire dönmüş ve halvet uygulamasını terk etmiştir. Ancak Yolun diğer unsurlarını, özellikle vahdet-i vücut inancını savunmuştur. Ayrıca sekiz düstura üç ayrı düstur da eklemiştir:
Vukuf-ı Zamanî: zamana vakıf olup ömrün her geçen anını kontrol altında tutup boşa zaman geçirmemek.
Vukuf-ı Adedî: çekilen zikir sayılarına hakim olmak ve daima tek sayılarda zikir çekmek.
Vukuf-ı Kalbi: kalp atışlarına konsantre olarak insanın kalbinin daima Allah’la beraber olmaya yoğunlaşmasını sağlamak.
ŞAH-I NAKŞİBEND’DEN İMAM-I RABBANİ’YE
Hâce Bahaüddin Şah-ı Nakşibend’den sonra Hâcegân Yolu artık Nakşibendi Tarikatına dönüşmüştür. Şah-ı Nakşibend’i takip eden şeyhler sırasıyla şöyledir: Yakub-u Çerhî, Alaeddin-i Attâr, Ubeydullah Ahrar. Hâce Ubeydullah Ahrar Timur devri ve sonrasında yaşamış ve hatta Timur’un ona intisap ettiği de söylenmiştir. İstanbul’un Fethine destek için dervişlerini halifesi Abdullah-ı İlâhî liderliğinde yollamıştır. O zamanki haliyle Anadolu Tasavvufu ve temsilcileri olan Bektaşi, Mevlevi ve Bayrami tarikatları ile Nakşibendiliğin arasında ritüeller dışında temel bir fark olmadığı söylenebilir: Hepsi vahdet-i vücut inancına sahipti ve tasavvuf yolunun dinin özü olduğuna, tarikat makamının da şeriat makamının üzerinde olduğuna inanmaktaydılar. Pekiyi bundan sonra Nakşibendilik nasıl dönüştü?
Hâce Ubeydullah Ahrar’ın soyundan geldiği söylenen Kâbil’de doğmuş ama Delhi’de bir dergâh kurmuş olan Nakşibendî Şeyhi Hâce Muhammed Bakibillah kendisine gelen genç ve yetkin bir Hintli âlimi eğitimi altına aldı. Bu alim ileride kısaca İmâm-ı Rabbanî olarak bilinecek Ahmed-i Faruk-i Serhendi’dir. Kendisi tasavvuf büyüklerince ve tarikat erbabınca “Müceddid-i Elf-i Sâni / İkinci Bin Yılın Yenileyicisi” ünvanı ile de onurlandırılmıştır.
Şâh-ı Nakşibend’den bu yana gelen vahdet-i vücut inancı içindeki Nakşi Yolu İmâm-ı Rabbâni ile yeni bir kırılma içine girer. O Mektubat’ında yazdığı gibi vahdet-i vücuda ve Muhyiddin-i Arabî’ye muhalif değildi. İbn-i Teymiyye ve selefiler gibi onu tekfir de etmiyordu. Ancak vahdet-i vücut anlayışının manevi eğitimde / yolculukta yetersizlikten kaynaklanan algı hatası olarak yorumluyordu. İmam-ı Rabbânî, tasavvufun ve tarikatın önünde sonunda şeriatın üstüne çıkamayacağını da söylüyordu. Bu konuda TDV İslâm Ansiklopedisi’nden yine Hamid Algar’ın yazdığı İmam-ı Rabbani maddesine göz atalım:
“Genellikle tasavvuf literatüründe tarikat şeriatın özü veya şeriatın bir derece ötesindeki mertebe olarak görülmüştür. Bu görüş her iki durumda da tarikatın şeriata üstünlüğünü iddia eder. Sirhindî ise tarikatı şeriatın bir hizmetçisi haline dönüştürür. Şeriatın üç kısmı vardır: İlim, amel ve ihlâs. Bu üçü kâmilen bir arada bulunmadıkça şeriat tam mânasıyla tatbik edilmez. Sûfîleri toplumdaki diğer insanlardan ayıran tarikat şeriatın bir hizmetçisi olup görevi ihlâsı kemâle erdirmektir. Tarikata intisap etmekten maksat yalnızca şeriatı mükemmel bir şekilde yaşamaktır, yoksa şeriata ilâveten yeni şeyler ortaya koymak değildir (a.g.e., I, 100-101). Bu tür ifadeleri değerlendirirken onun sadece İslâm’ın hukukî esaslarını değil vahiy yoluyla gelen dinin tamamını kastettiğini unutmamak gerekir.”
“Tarikata intisap etmekten maksat yalnızca şeriatı mükemmel bir şekilde yaşamaktır, yoksa şeriata ilâveten yeni şeyler ortaya koymak değildir.” İşte Kalenderi ve Melametiler ile aynı kökenden çıkmış, Abdalân-ı Rum ile aynı kazanda pişmiş bir yol gele gele tasavvufu “şeriatı mükemmel bir şekilde yaşamak” olarak tanımlamaya gelmiştir. Bu değişim nasıl gerçekleşti? Kısaca belirtelim: Bâbürlü İmparatoru Ekber Şah bütün dinleri birleştiren ve Muhyiddin-i Arabinin görüşlerini de ön plana çıkaran Din-i İlâhi adında yeni bir imparatorluk dini kurmaya çalışıyordu. İmam-ı Rabbani’nin yaşadığı dönem tasavvufi fanteziler peşinde koşulacak zaman değil, dinin aslına koruma zamanıydı. O dönem için İmam-ı Rabbani gerekli mücadeleyi yapmıştı. Kendisi karşı olmasa bile vahdet-i vücuda karşı bir tavır takınması da, yine, Ekber Şahın uydurma dininin Muhyiddin-i Arabi ve vahdet-i vücut inancına dayanmış olmasıydı. Bu yüzden İmam-ı Rabbani sıkı bir şeriat ve ehl-i sünnet savunusu üzerine görüşlerini oturttu.
Ta Yusuf-u Hemedâni’den gelen batınî tasavvuf yolu ilk önce Şâh-ı Nakşibend döneminde erkân ve ritüelleriyle farklılaşmıştı, daha sonra da İmam-ı Rabbani’nin eserlerinde titiz bir şeriat uygulamasından başka bir şey olmayacak hale getirilmişti. İmam-ı Rabbani kendi zamanına göre haklı olabilirdi. Ancak açtığı yol, zaman içinde, özellikle orta doğu coğrafyasında selefiliğe yakın bir bakış açısına evrilecekti. Bu da bugünkü cemaatlerin çoğunun dayandığı Mevlâna Halid-i Bağdadi Hazretlerinin hikâyesidir. Bu hikâyede haftaya kalsın…
MERKEZ BANKASI'NDA YENİ DÖNEM
YAYINLAMA: 28 Temmuz 2023 - 23:35
Öncelikle bu yazının yazıldığı 10 Muharrem günü mucibince dünya saltanatı ve güç için Emevi Sultanı ve zalim Yezid’in emriyle Kerbelâ’da şehit edilen Hz. Hüseyin Efendimiz’i ve beraberindeki Ehl-i Beyt mensuplarını rahmetle anıyorum. Bilelim ki, gerçek mü’minler Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya dost olanlara dost, düşman olanlara düşmandır.
***
Bugün sizlerle Turgut Uyar’ın şiir dünyasına bir giriş yapacaktım ama her zamanki gibi Âl-i Osman ülkesinde rüzgârlar yine sert esmeye başladı. TCMB enflasyon hedeflerini radikal bir biçimde değiştirdi; bu en azından gerçekçi hedefler belirlemesi hasebiyle umut verici. Aynı zamanda Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece bir kararnameyle TCMB Başkan Yardımcıları değişti: Yeni başkan yardımcıları Osman Cevdet Akçay, Hatice Karahan ve Fatih Karahan. Bu arada BIST100’de artış, piyasa profesyonellerinin tabiriyle “ralli” devam ediyor. Bazı iktisatçılara göre bu uluslararası piyasalarda “Türk ekonomi yönetimine güven arttı” şeklinde yorumlanmakta. CDS’lerin düşmesi de bu görüşü kuvvetlendiren bir etken. Öğrencilerim de soruyorlar: “Hocam, işler iyiye gidiyor galiba… Siz ne dersiniz?” Ben de, bu yüzden, Turgut Uyar’ı haftaya bıraktım, bu meseleler hakkında ne dediğimi yazdım. Buyurun, başlayalım…
TCMB’NİN ENFLASYON HEDEFİNİ YÜKSELTMESİ NE ANLAMA GELİR?
Her Merkez Bankası uyguladığı para politikasının işleyip işlemediğini görmek ve gidişatı kontrol etmek için ara hedefler belirler. Aynı zamanda politikanın sonucunda asıl amaçlanan nihai hedefler de olur. Bir bakıma bu hedefleri belirleyerek Merkez Bankaları kendi başarı kriterlerini de koymuş gibidir. Aslında King veya Briç Oyununa benzer bu durum: Her oyuncu kaç el alabileceğini oyun öncesinde deklare eder. Merkez Bankası da enflasyon hedefini açıklarken, eğer bu hedefin üstünde bir enflasyon gerçekleşirse başarısının ve politika uygulamalarının sorgulanacağını bilir. Bu yüzden ulaşılabilecek hedefler koymak bir Merkez Bankası için önemlidir. TCMB 2023 sonu için yüzde 58, 2024 sonu için yüzde 33 ve 2025 sonu için yüzde 15 enflasyon hedeflerini açıkladı. Bu bir önceki yönetimin hedeflerinden oldukça farklıdır. Bir önceki yönetim hem çok düşük enflasyon hedefleri koymuş hem de enflasyonu düşürmek bir yana arttırmak için elinden geleni ardına koymamıştı. Bu yüzden TCMB’nin güvenilirliği ve saygınlığı yerlerde sürünmekteydi. Sayın Nebati’nin veciz ifadesiyle “TCMB ve para politikası itibarsızlaşmıştı!”. Şimdi açıklanan hedefler nispeten ulaşılabilir hedeflerdir. Ama bu hedefler başka bir şey de ifade ediyor: TCMB enflasyonu hızlı bir şekilde düşürmek istemiyor, bu sene için zaten para politikasının etkisi çok geçerli olmaz ve sene sonu için yüzde 58 gerçekleşebilecek bir orandır. Öte yandan 2024 yılı için yüzde 33 hedefi enflasyonda yüzde 25’lik bir düşüş içermektedir. Bu nasıl olabilir? Özellikle yerel seçimlerden sonra çok sert bir istikrar programı uygulanmasıyla… 2025 yılı için de konan hedef yüzde 15’tir. Bu da 2025 yılında enflasyonu yüzde 18 daha düşürmek anlamına gelir. Yani 2024 yılı Nisan ayında başlayacak çok sert bir istikrar programının 2025 yılında da aynı sıkılıkla devam edeceği anlamına geliyor.
Pekiyi Merkez Bankası enflasyonu iki sene de yüzde 10’un altına indiremez mi? İndirebilir. O zaman ne yapması gerekir? Cevaplayalım.
TCMB 2024 YILI SONUNDA ENFLASYONU YÜZDE 10 ALTINA ÇEKEBİLİR Mİ? ÇEKERSE NE OLUR?
28 Mayıs’ta iş başına gelen Hükümet ve yeni TCMB yönetimi eğer gerçekten enflasyonu düşürmeyi ana hedef olarak belirleselerdi belli bazı eylemleri ivedilikle yerine getirmeleri gerekecekti. Öncelikle Hazine ve Maliye Bakanlığı önderliğinde ilgili Bakanlık ve Kurumların uzmanlarının ortak çalışmasıyla bir istikrar programı hazırlanırdı; bunun tamamlanması için bir ay yeterli olurdu. Dolayısıyla Haziran sonunda veya Temmuz başında dört başı mâmur bir istikrar programı hazırlanması için hiçbir engel yoktu. (Hükümetin en büyük şansı muhalefetin olmamasıdır; şu anda Türkiye’de fiziken ve fiilen bir muhalefet yoktur, DMD) Böyle bir istikrar programı başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere bütün kamu kurumları ve bakanlıklarda ciddi bir tasarruf başlatmalı, gereksiz ve ertelenebilecek ancak büyük masrafa yol açan yatırım ve ihalelerin sonlandırılması, vergi gelirlerini arttırırken vergi yükünü düşük ve dar gelirliye, maaşla geçinen orta sınıflara değil rantiye, haramzade ve kodamanlara yüklemeliydi. Bunlar Maliye politikası ayağıdır. Para politikası ayağında (her ne kadar ben enflasyon hedeflemesine ve politika faizinin para politikası aracı olarak kullanılmasına karşı olsam da, DMD) mevcut yapı içinde politika faizinin yıl sonu hedeflenen enflasyon düzeyine yaklaştırılması gerekirdi. Yani eğer 2023 sonu için yüzde 58 enflasyon hedefi konmuşsa, bu programda faizin de hemen yüzde 40’lar seviyesine çekilmesi sene sonuna doğru da yüzde 58’e ulaşacak şekilde arttırımların devam etmesi gerekirdi. Pekiyi bunun sonucu ne olurdu? İktisatta mucizevi bir şey olmaz, uygulanan her ilacın bir yan etkisi, maliyeti bulunur. 2024 sonunda enflasyonu yüzde 10’lara çekmenin maliyeti ekonomik küçülmedir, kredi zincirinin kırılmasıdır, varlığını yüksek enflasyonist ortamda canlı ekonomideki paranın devir hızının yüksekliğine borçlu birçok küçük ve verimsiz işletmenin batmasıdır. İşsizliğin yüzde 15’lere ve daha yukarısına fırlamasıdır. Pekiyi Sayın Cumhurbaşkanı bunu göze alır mıydı? Tabii ki, hayır. Her ne kadar muhalefet diye bir kurum olmasa da Sayın Cumhurbaşkanı yerel seçimler üzerinde çok ciddi şekilde çalışmaktadır. Hedef İstanbul, Ankara ve İzmir’i almaktır. Yüksek enflasyondan kaybedilen oylar fazlasıyla canlı bir ekonomiyle geri gelmektedir. Bu yüzden böyle bir programa müsaade etmesinin siyasi hedeflerine ulaşamama sonucunu doğuracağından endişelenmektedir.
HÜKÜMET VE MERKEZ BANKASININ BİR YOL HARİTASI VAR MIDIR?
Hem vardır, hem yoktur. İktisadi anlamda Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ciddi bir dış destekle beraber sağlam bir istikrar programını gerektirmektedir. Böyle bir şeyi ben duymadım ve görmedim. Seçimler bittiği iki ay olmuş, daha ortada kapsamlı bir istikrar programı bulunmamaktadır. TCMB Başkanı bile iki ay sonra ilk defa halkın karşısını çıktı, biz de sesini duymuş olduk. Yani iktisadi anlamda bir plan ve program bulunmamaktadır. Eğer varsa, bu program halka açıklanmamıştır.
Öte yandan siyasi anlamda gayet sağlam bir yol haritası bulunmaktadır. Benim kanaatimce Sayın Cumhurbaşkanımız hem Sayın Şimşek’e hem de Sayın Erkan’a “Seçimlere kadar büyümede yavaşlama istemiyorum. Canlılığın korunması gerekir. Siz ekonomik canlılığı koruyarak elinizden geldiği kadar enflasyonu kontrol edin, beklentileri olumlu yöne çevirecek bir görüntü verin.”, talimatını vermiştir. Yeni atanan guvernör yardımcılarının da bir vitrin düzenlemesi olarak faydası olduğunu düşünüyorum. Bu isimler duyulunca herkesi bir iyimserlik dalgası kapladı ancak ekonomi temennilerle, inşallah – maşallahla idare edilmez. Sağlam eylemlerle ekonomi politikası kalıcı sonuçlar üretir. Bu manada bir eyleme henüz tesadüf etmedik.
TÜRK EKONOMİSİNE GÜVEN ARTIYOR MU?
Uluslararası kurumların hangi hükümete, ne derece güvendiğine yönelik gerçekçi bir istatistik bulunmamaktadır. Elimizde dolaylı yoldan güvenin arttığına yönelik bilgiler verebilecek göstergeler vardır. BİST100 endeksindeki artış, CDS’lerdeki düşüş gibi… Ancak tekrar kendi kendimize sorduğumuzda “Acaba güvenin artmasına neden olacak ne yapıldı?” diye, göreceğiz ki aslında yapılan bir şey yoktur. KDV’ye fahiş zamlar yapmak, emekçileri açlık sınırında yaşamaya zorlamak dışında bir önlem alınmamıştır. Bir de “dost ve kardeş ülkelerden” borç para istenmiştir. Dolayısıyla bu değişimlerin güveni arttırdığı ve yabancıların Türk piyasalarına para yağdıracağı beklentisi çok gerçekçi değildir.
Bu güzel ve sıcak yaz gününde mecburen sıkıcı iktisadi meseleler hakkında konuştuk Pazartesi Nakşibendiliğin nasıl tasavvuftan selefi benzeri bir yapıya dönüştüğünü anlatacağım. Haftaya Cumartesi günü ise “İkinci Yeni’nin en yakışıklı şairi” Turgut Uyar ve şiirini ele alacağım.
NAKŞİBENDİLİK: HİNTTEN ANADOLU'YA NAKŞİBENDÎLİK: HİNTTEN ANADOLUYA
YAYINLAMA: 30 Temmuz 2023 - 23:25
Daha önceki yazıların bir özetini verecek olursak Horasan’da Hemedan’dan gelmiş bir ulu şeyh olan Yusuf-ı Hemedâni’nin halifelerinden biri olan Abdülhalik-i Gucdevâni’nin kurduğu Hâcegân Yolu vahdet-i vücutçu, halvet (ibadet için bir müddet toplumdan kaçıp inzivaya çekilmek) ve sema (musiki ve raks ile zikri birleştiren bir ibadet) ritüellerini uygulayan bir Türk Tarikatı idi. Bu anlamda Anadolu’daki Bektaşilik, Bayramilik ve Mevlevilikten çok da farklı değildi. Zaman içinde Hâcegan Yolundan ayrılarak Nakşibendi ismini alan tarikatın kurucusu Hâce Muhammed Bahauddin Şâh-ı Nakşibend halvet ve semayı bırakmış ve hafî zikre geçmişti. Ancak vahdet-i vücut inancını devam ettirmişti. Nakşibendiliğin yeni bir kırılmaya gitmesi İmam-ı Rabbani ile olmuştu.
Geçen hafta bir Orta Asya tarikatı olan Nakşibendîliğin Babürlü İmparatorluğu zamanında Hindistan alt kıtasına nasıl geldiği, bu yolu açan büyük mutasavvıf İmam-ı Rabbani’nin hikâyesinden bahsetmiştim. Ekber Şah zamanında çok özel şartlarda (Hükümdarın Din-i İlahi adında yeni bir din uydurduğu şartlarda) İmam-ı Rabbani tasavvuf anlayışını vahdet-i vücut inancından uzaklaştırmış ve katı bir şeriat savunuculuğu yapmıştı. İmam-ı Rabbani, aynı zamanda, müceddid-i elf-i sâni yani ikinci bin yılın yenileyicisi olarak da tanınır. Bu unvanına hürmeten ondan devam eden Nakşibendi silsilesi Müceddidiye olarak adlandırılır.
Bu hafta her biri Nakşibendiliğin kolları olan Müceddidiye’den Mazhariyye’nin, Mazhariyyeden de Hâlidiyye’nin nasıl doğduğundan bahsedeceğim. Bu aynı zamanda Türkistan kökenli bir târikatın Hint kıtasından geçerek Kuzey Iraklı Kürt kökenli bir şeyh vasıtasıyla Türkiye’ye nasıl yayıldığının da hikâyesi olacaktır. Bu geçiş sürecinde Osmanlı İmparatorluğunda yenilenme hareketlerinin sağladığı imkânlarla Halidiyye’nin imparatorluğun yarı resmî tarikatı haline gelmesini de inceleyeceğim. Halidiyye’nin Nakşibendilik içinde bir önemli kırılma noktası da râbıtayı temel ritüel haline getirmesidir. Bugün Türkiye’de en önemli Nakşîbendi cemaatlerinin hepsi Halidiyye silsilesinden gelmektedir.
MAZHAR-I CÂN-I CÂNÂN VE MAZHARİYYE
Hindistan’da Nakşîbendi Müceddidi şeyhlerinden biri de Nûr Muhammed Bedâuni’dir (ö. 11135/1723). Nakşibendî silsilesinde ve bütün Nakşî kaynaklarda yer almakla birlikte hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye kolunun kurucusu İmâm-ı Rabbânî’nin torunlarından Şeyh Seyfeddin Serhendî’nin (ö. 1096/1685) halifesidir. Şeyh Nûr Muhammed’in en önemli halifesi Mazhâr-ı Cân-ı Cânân’dır. Şeyh Nûr Muhammed Hakkında TDV İSLÂM Ansiklopedisinde Hâmid Algar şunları yazar:
“Bilmeyerek dahi olsa sünnete aykırı bir davranışta bulunduğu zaman günlerce tesiri altında kalan Bedâûnî on beş yıl istiğrak halinde kalmış, sadece namaz vakitlerinde sahv haline dönmüştü. Kendisine yapılan bağışları kabul etmemesi, okumak için dünya ehli bir kimseden ödünç olarak aldığı kitabı gafletlerinin karanlığı sarmıştır diye okumadan önce üç gün bekletmesi, yediklerinin helâl olduğundan emin olmak için ekmeğini kendi eliyle pişirmesi, Bedâûnî’nin dünya ehline duyduğu güvensizlik kadar zühd ve takvâ konusundaki titizliğini gösteren örneklerdir.” (TDV İSLÂM Ansiklopedisi, Şeyh Nûr Muhammed Bedâuni Maddesi, Hamid Algar.) Anlaşılan Şeyh Nûr Muhammed meczup ve münzevi bir Şeyh imiş.
Esas adı Şemsüddîn Habîbullāh Mîrzâ Mazhar Cân-ı Cânân olan şeyh Afgan asıllıdır. 1 Ramazan 1110’da (3 Mart 1699), ailesi Dekken’den Ekberâbâd’a (Agra) göç ederken Kâlâbâğ adlı küçük bir kasabada doğdu. Muhammed b. Hanefiyye yoluyla Hz. Ali soyundan geldiğini ileri süren Mirza Mazhar’ın ailesi, Afganistan’dan Hindistan’a gidip Bâbürlü İmparatoru Hümâyun’un hizmetine giren ilk kabile olan Kaşgal kabilesine mensuptur. Babası Babürlü İmparatorluğunda asker ve idareci idi. O babasının mesleğini devam ettirmeyip dini ve tasavvufi ilimlere yöneldi. İsmini dönemin hükümdarı olan Evrengzib / Orancebe’nin önerisiyle Cân-ı Cânân (Canlar Cânı) olarak babası koymuştur. Mazhar ise şiirlerinde kullandığı mahlasıdır. Mirza ise prens anlamına gelir ve Timurlu geleneğinde soylulara verilen bir unvandır. Bakın Hamid Algar ne diyor hakkında:
“Mirza Mazhar, bunun üzerine Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Nûr Muhammed el-Bedâûnî’ye intisap etti; Bedâûnî’ye bağlılığı onun vefatından sonra da devam etti ve türbesinde altı yıl süreyle inzivaya çekildi. Bedâûnî son dönemlerinde ona bir mürşid aramasını söylediği için Şah Muhammed Zübeyr, Şah Hâfız Sa‘dullah ve Muhammed Âbid Sünâmî adlı üç Nakşî-Müceddidî şeyhine daha intisap etti. Şah Hâfız Sa‘dullah bir şair olarak kabiliyetini geliştirmesine yardımcı oldu; Muhammed Âbid Sünâmî de ona Kādirî, Sühreverdî ve Çiştî tarikatlarına intisap etmesi için ayrıca destek verdi. Böylece Mazhar, Nakşibendî-Müceddidî silsilesinin dört ana kolunu kendi şahsında birleştirmiş oldu.” (TDV İSLÂM Ansiklopedisi, Mazhâr-ı Cân-ı Cânân Maddesi, Hamid Algar.)
Şeyh Mazhâr-ı Cân-ı Cânân Babürlü İmparatorluğunda Şii – Sünni çatışmasının orta yerinde yaşamıştır. O dönemde kendisi katı bir sünnî taraftarı olarak tartışmalara katılmıştır. Onun döneminde Nakşî yolunun Ehl-i Sünnet’e aidiyet vurgusu artmıştır. En önemli halifesi Abdullah Dehlevî’dir ki, o da Hâlid-i Bağdâdi’nin şeyhidir. Gerek kendi gerekse halifesinin döneminde Nakşî Yolu’nun Ehl-i Sünnet savunusu sadece inanç düzeyinde değil ama aynı zamanda mensup bulundukları İmparatorluk Düzeni’nin siyaseti gereğincedir. Burada Nakşî Yolu’nun kurulu siyasi düzenin yanında yer alan bir siyasi içerik sahibi olmaya başladığını görmekteyiz. Diyebiliriz ki, Mazhar-ı Cân-ı Cânân ile birlikte Nakşibendilik siyasi olarak devlete egemen güçlerin yanında yer almayı bir görev kabul etmiştir. Bu, aynı zamanda, Şeyhi Nur Muhammed’den çok farklı bir hayat anlayışına da sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim kendisi Şii militanlarca dergâhında şehit edilmiştir.
MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ VE HALİDİYYE
Asıl adı Ebü’l-Behâ Ziyâüddîn Hâlid b. Ahmed b. Hüseyn eş-Şehrezûrî el-Kürdî olup Osmanlı vatandaşı olarak 1779’da Kuzey Irak Süleymaniye’de doğmuştur. Ailesi iki taraftan da Kâdiri Tarikatına mensup köklü Kürt ailelerindendir. 1827’de Şam’da vefat etmiştir. 1809’a kadar Kuzey Irak ve Bağdat’taki medreselerde müderrislik yapmıştır. Sonrasını Hamid Algar’dan okuyalım:
“1809’da Süleymaniye’yi ziyaret eden Mirza Rahîmullah Azîmâbâdî adındaki Hindistanlı bir derviş kendisine Hindistan’a giderek Delhili Nakşibendî şeyhi Abdullah Dihlevî’den el almasını tavsiye etti. Bunun üzerine derhal yola çıkan Hâlid, İran ve Afganistan üzerinden altı ay kadar sonra Delhi’ye ulaştı. Yol boyunca karşılaştığı Şiî ulemâ ile, özellikle de Tahranlı bir müctehid olan Şeyh İsmâîl-i Kâşî ile mezhep tartışmalarına girişmesi ve bu tartışmaları ısrarla devam ettirmesi yolculuğunun meşakkatli geçmesine sebep oldu. Delhi’de Abdullah Dihlevî ile görüşerek ona intisap etti. Nakşibendiyye’nin seyrüsülûk mertebelerini beş ayda (diğer bir rivayete göre ise on bir ayda) katetti ve şeyhi tarafından halife olarak Süleymaniye’ye geri gönderildi. Kendisine Nakşibendiyye’nin yanı sıra Kādirî, Sühreverdî, Kübrevî ve Çiştî tarikatlarından da irşad için izin verildi.” (TDV İSLÂM Ansiklopedisi, Hâlid-i Bağdâdî Maddesi, Hamid Algar.)
VAKA-YI HAYRİYYE VE HALİDİYYE’NİN YÜKSELİŞİ
1826’da Sultan II. Mahmut Han tarafından Vakâ-yi Hayriyye ile Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında, aynı zamanda, Ocak’la köklü bağları olan Bektaşi Tarikatı da kapatıldı. Binlerce cilt kitap, divanlar, menakıbnameler, erkân kitapları meydanlarda yakıldı. Yüzlerce Bektaşi dervişi idam edildi, binlercesi de imparatorluğun uzak diyarlarına sürüldü. Pekiyi Bektâşi Tekkeleri ne oldu? İşte, Bektâşilerden geriye kalan boşluğu hızla Mevlâna Hâlid-i Bağdadi’nin halifeleri ve Nakşibendi Tarikatı doldurmuştur.
Mevlâna Halid-i Bağdâdi Nakşibendî Tarikatının dönüşümünde ve Osmanlı diyarında kök salmasında çok önemli bir yer teşkil eder. Çok sayıda halifesi ile İmparatorluğun her köşesine irşadı götürmüştür. Mazhariyye’den gelen bir itiyatla devlete egemen olan gücün yanında olan bir siyasi tavır günün şartlarında Nakşibendiliğin hızla imparatorluk topraklarında ve devlet erkânı arasında yayılmasına yol açmıştır. Aynı zamanda, kapatılan Bektâşi Tarikatı’nın görüşlerinin aksine, şiâ karşıtı görüşleri, vahdet-i vücut anlayışını reddetmesi ve şeriatın sıkı bir savunucusu olması da Sultan II. Mahmut’un gözüne girmesinde önemli bir paya sahiptir. Diyebiliriz ki, Tanzimat ve sonrası dönemlerde Nakşibendî - Hâlidî Tarikatı gayrı resmi devlet tarikatı hüviyetine bürünmüştü.
Mevlâna Hâlid-i Bağdadi’nin tarikat erkânına getirdiği yenilik rabıtadır. Rabıta zikr esnasında müridin şeyhinin yüzünü hayal etmesidir. Daha önce de var olan rabıta Mevlâna Halid’le beraber genel kural haline gelmiştir. Bugün Türkiye’deki birçok cemaat Nakşibendî – Hâlidî silsilesine bağlıdır.
SONUÇ:
Melâmeti ve Kalenderîlere benzer düsturlarla ortaya çıkan, mal – mülk sahipliği, iktidar kavgası ve şehvetten uzak durması ile bilinen vahdet-i vücut anlayışına sahip bir tasavvuf ekolü, önce zikir sırasında müzik ve rakstan yani semadan, daha sonra vahdet-i vücut anlayışından ve tarikatın şeriatın üstünde olduğu inancından vazgeçmiş, daha sonra katı sünnî bir tutumla devlete egemen olan güçlerin tarafında aktif siyasete destek veren bir tavır içine girmiştir. Süreç yedi yüz yıla yakın bir süre içinde gelişmiştir. Pekiyi Cumhuriyet Dönemi’nde Nakşibendî Tarikatı demokratik bir toplumda ve kapitalist ekonomik sistem içinde nasıl şekillenmiştir? Bu soruyu da başka bir yazıda cevaplarız.
KAPİTALİST TOPLUMDA DEĞİŞEN SANAT ANLAYIŞI VE İKİNCİ YENİ ŞİİRİ
YAYINLAMA: 04 Ağustos 2023 - 23:30
Ahmet Haşim Sembolizm ve Divan Şiirinin bir sentezini yapmış, Yahya Kemal Beyatlı ise Fransız Parnasyenlerinden etkilenmiş ve sonra da Neo-Klasik akımın Türkiye’deki temsilcisi olmuştu. Tabii ki, bu Neo Klasisizm Klasik Türk Şiiri olan Divan Şiirinin modernleştirilmiş bir versiyonuydu. Her iki şair de şiiri nesirden çok musikiye yakın bir sanat olarak değerlendirirlerdi. Bu yüzden şiirde buldukları ses çok önemliydi: Bestelerini aruz ölçüsü ve kafiye gibi söz oyunlarıyla bestelemekteydiler.
OSMANLI SONRASI DÜNYA VE TÜRK ŞİİRİNDE YENİLİK: SOSYALİST GERÇEKÇİLİK, DADAİZM VE GARİP AKIMI
Cumhuriyet Dönemi’nde milliyetçiliğin etkisiyle toplumcu ve idealist bir şiir yapısı oluştu. Hece ölçüsü, halk şiiri kaynakları ve Cumhuriyet devrimlerinin savunusu bu şiirin temellerini oluştururdu. Ancak dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sanat anlayışı köklü bir şekilde değişiyordu. Bir tarafta kapitalist sistemdeki artan eşitsizlik, bir tarafta şehirli toplumun hayata ve dünyaya bakışındaki değişimden etkilen yeni estetik ister istemez şairlerin hayata bakışını da değiştiriyordu. Birinci Dünya Savaşı, insanlığın daha önce görmediği ölçüde kanlı ve yıkıcı olmuştu. Aristokratik geleneğe dayalı toplumlar çökmüş, imparatorluklar dağılıp yeni uluslar yükselmiş ve sanayi kapitalizmi bütün gücüyle yerleşmişti. 1929 Buhranı bu sistemin bütün açmazlarını da gözler önüne sermişti: Emek sömürüsü, yoksulluk içindeki yığınların üstünde yükselen ve açgözlülükle desteklenen bir şımarıklığın sonucu lüks yaşamlar içinde bir azınlık, artan gelir ve servet eşitsizliği. Böyle bir dünyadaki olayların, elbette ki, Türkiye’de de yansımaları olmaktaydı. Bütün dünyada ortaya çıkan bu olumsuzlukların menbaı olan şehirli topluma yönelik eleştiriler iki ana eksende toplanmaktaydı: Bir tarafta sosyalist gerçekçilik akımı, diğer yanda elitist bir bireycilik savunusu.
Sosyalist gerçekçilik kapitalist şehirli toplumun sınıflar arası çatışmalarını anlatan, muhayyel bir sosyalist topluma giden yolda idealize edilmiş emekçi kahramanları hikâye eden toplumcu bir sanat anlayışıydı. Özünde kapitalist toplumdaki bütün burjuva ahlâkına karşı, eşitsizliği ve sömürüyü anlatmayı amaçlayan, estetik kaygılardan ziyade şiirde anlama önem veren ve bu anlamı sosyalist ideolojiyle pekiştiren bir içeriğe sahipti. Öte yanda bireyci ve elitist bir sanat anlayışı olarak Dadaizm öne çıktı. Bakın Vikipedi’de Dadaizm hakkında ne yazıyor:
“Dada, Dadaizm veya Dadacılık I. Dünya Savaşı yıllarında başlamış kültürel ve sanatsal bir akımdır. Dada, Dünya Savaşı'nın barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa ve erotizme bir protesto olmuştur. Mantıksızlık ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesi Dada'nın ana karakteridir.
Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Jacques Magnifico, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı, 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı kafede toplandı. Dada bildirisi de burada açıklandı.
Dada isminin nereden geldiği konusunda kesin bilgi olmamakla beraber Fransızcada oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada"nın, bu kişilerin yarattığı edebî akımın ismi olarak seçildiği yönünde bir görüş vardır.
Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Dadacı yazarlar, kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini, pisliğini, iğrençliğini, berbatlığını, rezilliğini vurguluyorlardı.
Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupault, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes’in yazılarının yer aldığı "De Litterature"dü (dö Literatür). Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı. Dadacılar sürrealizm akımına yöneldiler.”
Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulmuştu. Ancak Osmanlı bakiyesi aristokratik şiir anlayışının yerini halk şiiri temelli Milli Edebiyat Akımı alamıyordu. Oluşan yeni topluma yeni bir şiir anlayışı da gerekliydi. Bu ortamda şekli unsurlarını Dadacılıktan (eski anlayışın devamı olan ölçülü, uyaklı ve resmî İstanbul Türkçesine dayalı şiirin reddi) ve muhtevâsını da (siyasi iklimin elverdiği ölçüde) sosyalist gerçekçilikten alan Garip şiiri doğdu. Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu… Sonradan Garip Şiiri (İkinci Yeni’nin çıkması ile birlikte) Birinci Yeni olarak da adlandırıldı.
Garip şairleri genç Cumhuriyet’in Halkçılığında sosyalizmi bulduklarını düşünen idealistlerdi. Aynı zamanda İstanbul merkezli, İmparatorluktan miras olan şâirane söyleyişe, hece veya aruz ölçüsüne dayalı kafiye ve söz oyunları içeren şiire karşı, kafiyesiz ölçüsüz ve sokaktaki sıradan vatandaşın sözleriyle o sıradan vatandaşın hayatını resmetmeye çalışan bir şiir anlayışına yöneldiler. Bu tutar mıydı? Pek mümkün değil… Kültürel hadiseler üç beş günde veya bir iki ayda değişmez. Yüzyılların birikimi hemen unutulmaz. Değişim olsa bile gelenek o değişimin içinde farklı şekillerde yeniden filizlenir. Garip şiirinin başına da bu geldi. Onun içinden İkinci Yeni Doğdu…
SERVET-İ FÜNÛN VE DİVAN ŞİİRİNİN SÜRREALİZMLE EVLİLİĞİ: İKİNCİ YENİ AKIMI
İkinci Yeni, Türk şiirinde Garip Akımı ve 1940 toplumcu gerçekçi kuşağının etkilerinin yoğun olarak hissedildiği bir dönemde ortaya çıktı. İkinci Yeni'nin doğuşunda dünyadaki mevcut şiir anlayışının büyük etkisi oldu. İkinci Yeni temsilcileri Dadaizm akımların dünyadaki yansımalarından etkilendiler. Varoluşçuluk düşüncesinin ve Fransız sürrealistlerinin Türkiye'de iyice tanınmasına paralel olarak İkinci Yeni şiir anlayışı şekillendi.
1950'lerde, önceleri birbirinden habersiz bir şekilde ve genellikle Garip şiirine bir tepki olarak yazan Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Edip Cansever gibi isimler 1956'dan itibaren şiir ve yazılarını Pazar Postası'nda yayımlamaya başladılar. Böylece bu şairlerin eserlerinde görülen şiirsel değişim belirginleşti ve bir hareket niteliği kazandı. Bu şairlere daha sonra Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda, Kemal Özer, Özdemir İnce, Nihat Ziyalan, Alim Atay, Seyfettin Başçılar, Ercüment Uçar gibi başka isimler de eklendi.
İkinci Yeni ne diyordu? Garip Akımı şeklen Dadaistleri izlemekle birlikte toplumcu duyarlılık ve idealizme de sahipti. İkinci Yeni şairleri şiirin konusu olarak toplumsal duyarlılıkları, idealize edilmiş kişilikleri almaya karşıydı. Daha da ileri gittiler: Şiirde anlamın hiçbir önemi yoktu. Halbuki Garip Akımı şiirin sadece anlamdan oluştuğunu söylerlerdi. İkinci Yeni şairleri için kullanılan dil aristokratik geleneğin ağdalı dili veya basit halkın sade dili değildi: Şiir yoksul çoğunluğun değil aydın azınlığın anlayacağı bir dille yazılmalıydı. Şirin konusu sınıfsal çatışmalar, toplumsal duyarlılıklar olamazdı; hatta, şiirin konusu bile olamazdı. Şiir siyaset ve siyasi kavgalardan uzak, yüksek soyutlama içeren ve şairin serbest esinlenmeyle oluşturduğu imgelere dayalı bir iç musikiye sahip olmalıydı. Soyutlama, düşler, anlamsız görünen ve gizli anlama sahip imgeler, mantığın altüst edilmesi… Bunlar sürrealizmin etkileridir. Ancak İkinci Yeni’de benim dikkatimi çeken ve genel olarak edebiyat eleştirmenlerinde rastlamadığım bir nokta Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret’in ilk dönem Servet-i Fünûn şiiriyle büyük benzerliğidir. İkinci Yeni şairleri tabii ki öztürkçe şiirler kaleme almışlardı, ama burada kullandıkları dilin semantiğine aykırı tamlamalar, anlamsızlığa yelken açış ve elitizm bana ilk dönem Servet-i Fünûn şiirini hatırlatmaktadır: Sanki Cenab’ın Elhân-ı Şitâ’sı veya Fikret’in Yağmuru Farsça tamlamalar yerine öztürkçe kelimeler ve yeni uydurulmuş tamlamalarla tekrar yazılmaktaydı. Bir taraftan da şiirlerindeki anlamsızlığa kadar giden soyutlamalar ve imge zenginliği (her ne kadar Klasik Şiirimizde imgeler ve mazmunlar sınırlı sayıda ve katı kurallara bağlı olsa da) ben de Divan Şiiri’ne modern bir dönüş izlenimi yaratmaktadır. Bu eğilim daha sonraları farklı bir yöne giden Garip şairi Oktay Rıfat’ta ve İkinci Yeni’nin sert muhalifi Attila İlhan’da da görüldüğü üzere, zamanla Divan Şiiri formlarına geri dönüş şeklinde tezahür etmiştir. İkinci Yeni şiirinde Divan şiiri yansımalarını en güzel Turgut Uyar ve Sezai Karakoç’ta görürüz.
Pekiyi İkinci Yeni’nin en yakışıklı ve en âşık şairi Turgut Uyar ne yazmıştı? O da haftaya kalsın
EKONOMİ POLİTİKASININ EKONOMİ POLİTİĞİ
YAYINLAMA: 06 Ağustos 2023 - 23:25
İktisat biliminin şafağında Smith’den Marx’a kadar iktisat bilimi “ekonomi politik – siyasi iktisat” olarak adlandırılırdı. Çünkü ilk kurucu babalara göre iktisat bilimi devlet yöneticileri, sınıflar ve diğer zümrelerin siyasi ve kültürel tercihlerini ele alırdı. Neo-Klasik İktisatla birlikte iktisadi faaliyet zamandan ve mekândan bağımsız akılcı bireylerin kendi kişisel çıkarlarını maksimize ettiği bir oyun olarak modellenmeye başladı. Bu bakış açısı iktisadi olayların siyasi tercihler, tarihsel süreç ve kültürel birikimden bağımsız olarak dünyanın her yeri ve tarihin her anında değişmez bazı ilkelere bağlı olduğu yargısının oluşmasına sebep oldu. Tabii ki, böyle bir yargının oluşmasında, o dönemde (19’uncu yüzyıl) iyice egemen hale gelmiş olan Newton Fiziğinin de etkisi vardır. Newton Fiziğindeki atomların yerini akılcı bireyler, çekim kanunu gibi kanunların yerini de miktar kuramı ve piyasalar almıştı. Neo-Klasik iktisat, böylece, kendisinin içinden doğduğu siyasi iktisadı bitirmişti. Bu öyle aşırı bir noktaya gelmişti ki, piyasaların yarattığı rekabet toplumu ve ekonomiyi ulaşabileceği en yüksek refah düzeyine kendiliğinden getirecekti. Rekabetin doğru düzgün işlediği bir ekonomide enflasyon, işsizlik ve ekonomik krizlerin olması mümkün değildi. Böyle bir durumda bir ekonomi politikasına da ihtiyaç kalmıyordu. Ekonomi sonsuz ve bozulmaz bir dengeye gidiyordu. Herkes mesut, herkes bahtiyardı!...
Günümüzde ekonomi politik deyince, daha çok heterodoks (sakın yanlış anlaşılmasın Sayın Nebati’nin bahsettiği heterodoks iktisat değil, DMD) iktisatçıların önem verdiği ve iktisadi faaliyetin toplum içindeki farklı zümre ve sınıfların çıkarları üzerindeki veya dünya ekonomisi içinde farklı ülkelerin çıkarları üzerindeki etkilerini inceleyen bir yöntem anlaşılır. Tabii ki, bu yöntem her şeyden önce, Neo-Klasik iktisadın varsaydığı, yukarıdaki paragrafta anlatmaya çalıştığım bozulmaz ve sonsuz bir dengeyi gösteren ilâhi ahengi reddetmek zorundadır. Yani ekonomik hadiselerin denge yerine dengesizlik, sonsuz ve bozulmaz bir uyum yerine çatışmaya dayalı olduğu varsayılmak zorundadır. Bu anlamda ekonomi politik, herhangi bir olayın toplum içinde hangi kesimleri veya dünyadaki farklı ülkeleri ne kadar etkilediğini inceleyen düşünceler bütünü olarak tanımlanmak durumundadır.
Bir ekonomi politikasının ekonomi politiği deyince, uygulanan ekonomi politikasının kimin cebinden alıp kimin cebine koyduğu incelenmelidir. Yani “Uygulanan ekonomi politikası sonunda hangi kesimler görece fakirleşmiş ve hangi kesimler görece zenginleşmiştir?” sorusuna cevap aranır. Bugün Türkiye’nin son döneminde uygulanan politikaların kimlere yarar sağladığı ve kimlere de zarar verdiğini tartışacağım.
2021 EYLÜLÜNDEN HAZİRAN 2023’E KADAR OLAN SAĞ POPÜLİST EKONOMİ POLİTİKASI
2021 yılı Eylül ayında Hükümetin önünde ciddi bir ekonomi politik tercih bulunuyordu. Yüzde 16 civarında bir enflasyon ve yüzde 13 civarında bir işsizlik. Elbette dünya gibi Türkiye de pandemiden çıkmıştı. Pandemi bütün dünyada negatif bir arz etkisi yaratmış, ticaret yavaşlamış, maliyetler artmış, durgunluk içinde enflasyon yani stagflasyon tehlikesi artmıştı. Bu tip durumlar hükümetlerin en zor karar aldığı durumlardır: Ya enflasyonu düşürüp işsizliği arttıracaksınız, ya da işsizliği düşürüp enflasyonu arttıracaksınız. Hükümet seçimini işsizliği düşürüp enflasyonu arttırmaktan yana kullandı. Bu kararı almalarında Sayın Cumhurbaşkanı’nın gençliğinden kalma siyasi önyargılarından çok 2023 seçimlerinin etkili olduğunu düşünüyorum. Durum siyasi açıdan gerçekten kritikti. 2019 yılında İttifakla seçime giren Muhalefet başta İstanbul ve Ankara olmak üzere hemen hemen bütün büyük şehirleri almıştı. Mevcut durumda muhalefet ve iktidar oy oranlarında kafa kafaya görünmekteydiler. Pandemiden kalan birikmiş borçlar esnafı, küçük işletmeleri ve üreticiyi boğuyordu. Her an bir iflas dalgası yaşanabilirdi. Öte yandan enflasyon, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de başını kaldırmıştı. Hükümet siyasi bir karar ile iktisadi bir karar arasında kalmıştı. Normalde stagflasyonla mücadele belli bir süre için işsizliğin artmasına razı olup enflasyonu kontrol altına almayı gerektirirdi. Yüzde 16 enflasyonu yüzde 10’un altına çekmek için işsizliğin belki yüzde 16 – yüzde 20 aralığına sıçramasına razı olmak gerekecekti. Öte yandan işsizliği Türkiye’nin NAİRU’su olan yüzde 10 civarına çekmek için enflasyonun patlatılması gerekecekti. Kritik soru şuydu: İşsizlik artarsa ne kadar oy kaybederiz, enflasyon artarsa ne kadar oy kaybederiz? Özellikle gelişmekte olan ülkelerde seçmen davranışı işsizlikten daha fazla etkilenmektedir. Yani bir istikrar programı uygulansa, en az iki senelik bir durgunluk kapıdaydı ve bu da zaten kafa kafaya olan oyların muhalefetin lehine dönmesine kolaylıkla yol açabilirdi. Öte yandan enflasyon artışı batmak üzere olan bir çok firmanın borçlarının erimesine yol açacaktı. Ekonomik canlılık devam edecekti. Belki büyük şehirlerde yaşayan eğitimli ve hayat beklentisi yüksek ama maaşlı çalışan orta sınıflar bundan olumsuz etkilenecekti ama AK Parti’nin ana seçmen kitlesini oluşturan esnaf, tüccar tabakası, tasarruflarını mevduat yerine altın ve dolarda tutan muhafazakâr kesimler bu durumdan nemalanacaktı. Yani enflasyon işsizlikten daha az oy kaybettireceği için Hükümet kararını verdi: Sayın Cumhurbaşkanı meşhur sözlerini söyledi: “Faiz sebep enflasyon neticedir!” 2021 Eylül’ünden 2023 Haziran’ına kadar nâmütenahi para basıldı, aşırı yüksek negatif reel faiz politikası ile krediler azdırıldı, hızla artan dövizin artış hızını kesmek için KKM ihdas edildi, o da yetmeyince Merkez Bankası döviz rezervleri satıldı.
Bu politika sağ popülist politikadır. Enflasyon önemsenmeden ekonomiyi büyütmeyi amaçlayan politikalar popülist politika olarak bilinir. Eğer popülist politika parasını altın ve dövize istifleyen rantiyelerin, büyük sermaye ve finans kesiminin, gayrımenkul zenginlerinin işine yarıyorsa sağ popülist politika olur. Seçime kadar olan dönemde hepimiz gördük: altın ve döviz istifçileri, gayrımenkul zenginleri, büyük sermaye grupları finans sektörü kârlarına kâr, servetlerine servet kattılar. Küçük işletmeler ve esnaf borçlarını sıfırladılar, (çünkü enflasyonla sattıkları malların fiyatları artarken borçları sabit olduğu önemsizleşti). Öte yandan emekçiler, maaşlı çalışanlar ve çiftçiler perişan vaziyettedir. Bu kesimlerin servetleri azaldı, gelirleri ve satın alma güçleri düştü ve borçları ikiye üçe katlandı. Yani hükümet seçim kazanmak için fakirin cebinden alıp zenginin cebine koydu. Enflasyon ve cari açık patladı, TCMB rezervleri suyunu çekti. Ama ekonomi canlı olduğu ve ucuz kredi imkânları bulunduğu için insanlar durumun vahametini tam olarak idrak edemediler. Sonuç olarak seçimleri Sayın Cumhurbaşkanı kazandı.
SEÇİM SONRASI SAĞ İSTİKRAR PROGRAMI
Seçim sonrasında Maliye Bakanlığına Sayın Mehmet Şimşek, TCMB Başkanlığına Sayın Gaye Erkan atandı. Nebati – Kavcıoğlu yönetiminden farklı bir idare götürüleceği yönünde kuvvetli mesajlar verildi. Seçimde muhalefete destek vermiş olan birçok iktisatçı ve piyasa profesyoneli hemen yeni yönetime biat ettiler. Piyasalarda bahar rüzgârları esiyordu. Şairin dediği gibi: “Esti nesîm-i nevbahar, açıldı güller subh-dem / Esti bahar rüzgârı, açıldı güller sabah vakti”…
Ancak acı gerçekleri söylemek lazım: Ekonomi inşallahla, maşallahla idare edilmez. Politika uygulaması için eylem gerekir, eylem için program ve plan, plan içinse irade… Hâl-i hazırda bir program yoktur, ama bölük pörçük eylemler vardır. Kimi toplantılarda söylenen bazı sözler, verilen ümitler ve tweetlerle paylaşılan temenniler... Bu aslında arkada bir siyasi irade olmadığını da gösterir. “Hocam, ne demek siyasi irade yok? Daha iki ay önce yüzde 52 oy olan Sayın Cumhurbaşkanı var…” diye düşüneceksiniz, biliyorum. Ama bu sözlerim “bir istikrar programı uygulanması için gerekli siyasi irade yok” anlamında anlaşılsın. Çünkü daha seçim süreci bitmedi, en azından Sayın Cumhurbaşkanı için… Bütün kuvveti ile 2024 Mart’ında İstanbul, Ankara ve İzmir’i almak için bastıracaktır. Bu süre içinde kredi daraltılmasına gitmek istemiyor. Ancak öte yandan arabanın benzini de bitmiştir. Mart 2024’e kadar durumu idare edecek dış desteğe ihtiyacı vardır. Dış destek dış borç demektir. Sayın Şimşek ve Sayın Erkan’ın birinci vazifesi enflasyon ve cari açığı kontrol etmek değil, bu süre zarfında işleri idare etmek için gerekli dış fonları bulmaktır. Siyasi irade istikrar programına seçimlerden sonra destek verecektir.
Seçim sonrası ne olur? Ne olacak, seçimi kazanmak için enflasyon ve cari açık yaratan ekonomi programı orta sınıfı perişan edip zengini daha zengin etmişti. İstikrar programı uygulanırken de bu programın maliyetini daha fazla vergi, daha fazla zam ve hızla yükselen faiz ve daralan krediyle yine maaşlı çalışanlar, emekçiler ve küçük üreticiler ödeyecektir. Yani bugün biraz daha artan sıkıntılar daha başlangıçtır, turbun büyüğü heybededir ve 2024 seçimlerinden sonra ortaya çıkacaktır.
İKİNCİ YENİ ŞAİR TURGUT UYARYAYINLAMA: 11 Ağustos 2023 - 23:35
İkinci Yeni Şiiri birden fazla şairin Garip Akımına bir tepki olarak kendi bireysel katkılarıyla oluşturduğu ve zamanla belli temalar etrafında kuramsallaştırdıkları bir şiir akımıydı. Geçen haftaki yazımda bundan bahsetmiştim. Temel unsurlar şunlardı: Bazen anlamsızlığa kaçacak kadar gerçekten kopuk imgeler, hiç duyulmamış isim ve sıfat tamlamaları ve neredeyse dünyadan ve toplumdan kopuk gibi gözüken bir bireysellik. Rüyalar ve gerçeklik iç içe geçmiş bir şekilde yan yana sunulurken sıradan insanın dilinden uzak uçlarda seçkin bir dil… Eğitimsiz çoğunluğun değil eğitimli azınlığın zevkine hitap eden bir şiir anlayışı… İşte İkinci Yeni’nin en yakışıklı ve en âşık şâiri Turgut Uyar… Bugün onun şiiri hakkında sizlerle sohbet edeceğim…
TURGUT UYAR’IN KISA HAYAT HİKÂYESİ VE ESERLERİ
4 Ağustos 1927’de Ankara’da doğdu. Annesi ev hanımı babası ise askerdi… O da babasının yolundan giderek Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nde okumuştu. Ancak askerliğin ona göre bir şey olmadığını anlamıştı. 1947 yılında 20 yaşında iken annesinin isteği üzerine ilk eşi Yezdan Şener’le evlendi. Düşünün 20 yaşında bir çocuk evleniyor… Cumhuriyetin bu ilk kuşağı gerçekten erken olgunlaşan bir kuşaktı. İlk şiir kitabını 1949’da yazdı: “Arz-Hal”… İkinci kitabı “Türkiyem” ise 1952’de basıldı. Bu iki kitabında biraz halk şiiri etkisi, biraz Cumhuriyet devrimlerinin verdiği bir idealizm biraz da Garip Şiirinin etkisi vardı. Onun gerçek anlamda Turgut Uyar olması için 1959’da çıkan üçüncü kitabını beklemek gerekiyordu: “Dünyanın En Güzel Arabistanı”. Kapitalist toplumda yalnız kalan şehirli bireyin problemlerini, sıkıntı ve açmazlarını, yeni ve soyut bir şiir tarzıyla anlattı. Buradaki şiir anlayışını “Tütünler Islak” (1962) ve “Her Pazartesi” (1969) adlı kitaplarında da devam ettirdi.
1966’da 19 yıllık evliliğin ardından ilk eşinden ayrıldı. Bu yıllarda Cemal Süreya ve Tomris Uyar’la mektuplaşmaya başladı ve 1969’da büyük aşkı Tomris Uyar’la evlendi. 1970 yılında yayınlanan “Divan” adlı şiir kitabında Klasik Türk Şiiri şekillerinden yararlanarak şiirini zenginleştirdi. “Toplandılar” (1974) ve “Kayayı Delen İncir” (1982) Turgut Uyar’ın kapitalist ekonomide eşitsizliğe ve sınıf mücadelesine kendi tarzında kapalı bir şekilde değindiği eserleri oldu. 22 Ağustos 1985’te sirozdan vefat etti.
TURGUT UYAR ŞİİRİNİN ANA TEMALARI
Turgut Uyar ilk iki kitabından sonra gerçek şiir macerasına başlar. Yazının başında bahsettiğim bireysel problemlere dönük, kapalı bir şiir tarzına yönelir. Kendisi zaten yenilik yapmak için hataların yapılacağını, hatta yenilik için hataların gerekli olduğunu söyler. Yeni bir şiir dili oluşturmak için o hataları kendisi de çokça yapar.
Turgut Uyar şiirinin ana temaları şunlardır: Doğa sevgisi, şehirli insanın yalnızlığı, rüyalar ve gerçekliğin iç içe geçtiği bir sürrealizm, içten içe gelişen emekçi sınıf savunusu ve cinsellikle iç içe geçmiş bir aşk tanımı.
Doğa sevgisi: Kendisi şehirli bir insan olmasına rağmen kent hayatından pek hazzetmez, içten içe dağlarda, doğada bir Robinson Crusoe gibi yaşamayı özler.
Şehirli insanın yalnızlığı: Gelişmekte olan bir kapitalist ekonomide, hele 1950’li yılların Soğuk Savaş şartlarında kapitalist sistemin yarattığı yapaylık, insanın kendine ve çevresine yabancılaşması, dayanışmanın yerini rekabetin, insan soyluluğu ve erdemlerinin yerini güç ve para elde etme hırsının alması şairleri de bir yol ayrımına getirir: Ya sosyalist gerçekçi bir çizgide doğrudan topluma hitap eden siyasi bir şiir, ya da sistemden -görünürde- kaçarak bu eşitsiz ve acımasız düzenin bireyin ruhunda yarattığı tahribatı anlatan kapalı bir şiir. Turgut Uyar ikinci şıkkı tercih etti.
Rüyalar ve gerçekliğin iç içe geçtiği bir sürrealizm: 20’inci Yüzyılın en önemli atılımlarından birisi olan Freud’un Psikanalizi geliştirmesi ve bilinçaltının insan davranışlarını açıklarken öne çıkması sanatın her dalını etkilemiştir. Bilinçaltı denince rüyalar akla gelir. İşte sürrealizm – gerçeküstücülük rüyalar yoluyla hem sanatçının hem de okuyucunun bilinçaltına hitap eder. Rüyalar yoluyla gerçek algıların ötesinde bir iç âhenk yaratılır.
Emekçi sınıf savunusu: Turgut Uyar sosyalist gerçekçi bir şiir anlayışına sahip değildir. Ancak son iki kitabında kapitalist sistemdeki emek sömürüsüne ve eşitsizliğe tepkisini kendi tarzında sergiler.
Cinsellikle iç içe geçmiş bir aşk tanımı: Klasik Türk Şiiri ve Şark sanatında aşk soyut bir kavram olarak ele alınır. Mutlak aşk Allah’a duyulan aşktır ve dünyevî olan her sevgi Allah aşkının yansımasıdır. Turgut Uyar, her ne kadar gelenekle ilişkisini koparmadan onu farklı bir biçimde sürdürse de, aşk tanımı tamamen dünyevîdir. Onun şiirinde aşk coşkun duygular kadar tensel hazları da içerir. Burada Turgut Uyar’ın tam anlamıyla maddeci olduğunu söyleyebiliriz.
Bu temaları görebileceğiniz “Dünyanın En Güzel Arabistanı” kitabının ilk şiiri Geyikli Gece’ye bir göz atalım:
GEYİKLİ GECE
Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk
Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık
Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden
"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli
Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor
Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında
Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı
Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk
"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"
Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
Haftaya Turgut Uyar ve Divan Şiirinden bahsedeceğim.
LOZAN ANLAŞMASININ EKONOMİ POLİTİĞİ
YAYINLAMA: 13 Ağustos 2023 - 23:35
Bizim sağ muhafazakâr gelenekte en büyük eksiklik başta tarih ve din kültürü bilgisinin eksik olması ve bu yetersiz bilgiyle insanların fikir sahibi olduklarını zannetmeleridir. Buna en güzel örnek Lozan Anlaşması etrafında yapılan tartışmalardır. Şimdi rahmetli olmuş olan ve o dönemde kafasına fes takıp istanbulin redingot ve setre pantolon giyip elde bastonla dolaşmayı Müslümanlık zanneden bir ağabeyimiz Lozan tartışmalarında başı çekmekteydi. Bu ağabeyimiz Lozan’ın bir mağlubiyet olduğunu söylemekte, Sevr anlaşması diye bir şey olmadığını, İstiklâl Harbinin olmadığını ve/veya bir aldatmaca olduğunu, Lozan Anlaşması’nda İngilizlerin istediklerinin olduğunu ve İslâm Devleti ile Hilâfetin Merkezi olan Osmanlı’nın yıkılıp İngilizlerin istediği laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu söylemekteydi. Dileyen youtube’da hâlâ duran ilgili ağabeyimizin cumartesi sohbetlerini dinleyebilir.
Sonra ahali arasında kahvehane köşelerinden kendini “İslâmcı olarak” niteleyen TV programlarına kadar bir şâyia yayıldı: Lozan’ın gizli maddeleri… Bu beyzadelere göre Atatürk İngilizlerle anlaşmış, onların istediği gibi Osmanlı Hanedanı’nı göndermiş, Hilâfeti ve Saltanatı kaldırmış, İslâm Dinini toplum hayatından çıkarmış ve 100 yıl boyunca madenlerimizi ve doğal kaynaklarımızı kullanmama sözü vermişti. Koca koca adamlar buna inanıp “2023’te Lozan’ın hükmü bitecek ve biz petrol çıkarabileceğiz, Türkiye’nin gücüne güç katılacak!” deyip heyecanla beklemekteydiler. Alın, 2023 geldi işte, Lozan Anlaşması yüz yılı doldurdu… Nerede gizli maddeler? Nerede altın, elmas ve petrol? Tabii ki bu petrol meselesi milleti Atatürk ve Cumhuriyet hakkında şüpheye düşürmek için söylenen boş lakırdılardan ibaretti. Ama Lozan’ın gerçekten bir ekonomi politiği vardı…
Bugün ilk önce şu soruları cevaplayacağım: “Lozan bir mağlubiyet miydi?”, “Osmanlı Hilâfet ve Saltanatı İngilizler için bir tehdit miydi?”. Sonra da, o dönemde, İngilizlerin – ve onların hempası diğer emperyalistlerin - en fazla canını yakan şey olan Lozan’ın ekonomi politiğinden bahsedeceğim.
LOZAN BİR MAĞLUBİYET MİYDİ?
Lozan Anlaşması ne bir mağlubiyettir, ne de galibiyettir. Zafer Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkumandan Meydan Muharebesi’nde şehit kanları, gazilerin azmi ve Türk Milletinin iradesi ile kazanılmıştır. (Başkumandanlık Meydan Muharebesi tabirinin uygun olmadığını, Başkumandan Meydan Muharebesi denmesi gerektiğini Fahrettin Altay Paşa kendi sözleriyle beyan etmiştir, DMD) İngiliz maşası Yunan ordusu, onu takip eden Rum palikaryaları arkalarından kepazelik ve rezaletler bırakarak korkuyla kaçarken onların taraftarı İtilâfçılar, İslâmcı ve ayrılıkçılar ile İngilizlerden maaş alan hainler kaçacak delik aramıştır. Lozan sadece askeri zaferin bir tescilidir. Nokta.
OSMANLI HİLÂFET VE SALTANATI İNGİLİZLER İÇİN BİR TEHDİT MİYDİ?
Bizim saçı sakalı ağarmış İslâmcı ağabeylerimiz İslâm ülkelerinin İslâm Hilâfeti altında birleştiği takdirde Batı emperyalizmine karşı birlikte direneceklerini düşünürler. Onlara göre, Atatürk’ün hilâfeti kaldırması İslâm ülkelerinin çil yavrusu gibi dağılıp gavurun oyuncağı olmasına yol açmıştı. Bu yüzden İslâm’ın birliğini ve izzetini savunacak, İngiliz sömürgesi altındaki Müslüman milletleri ayağa kaldıracak Padişah’ın ve Halife’nin varlığı İngilizler için büyük bir tehditti. Lozan Anlaşması’nın “gizli maddeleri gereğince” Atatürk İngilizlerle anlaşmış, saltanat ve hilâfeti kaldıracağına söz vermiş, milleti dininden uzaklaştırmıştı. Bunu dinleyen ve hiçbir tarihi malûmatı olmayan sıradan vatandaşlar şöyle düşünebilir: Saltanat ve hilâfet kaldırıldığı için Hindistan, Mısır ve Arabistan’da İngiltere sömürge kurabildi! Ama acı tarihi gerçekler tam tersini söylemektedir: İngiltere 1858’de Hindistan’ı, 1882’de Mısır’ı ve 1914 sonrasında bugünkü Irak, Ürdün, İsrail ve Filistin, Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez Emirliklerini sömürgeleştirdi. Bu tarihlerde Ankara basit bir Anadolu kasabası, İstanbul da saltanat ve payitahtın merkeziydi. Birinci Dünya Savaşı’nda Sultan Reşat İngilizler ve müttefiklerine karşı Cihad ilan etmişse de, Araplar bırakın cihada katılmayı İngilizlerle bir olmuş bize karşı savaşmıştır. İstiklâl Harbi sırasında Atatürk ve arkadaşlarını eşkıya, Allahsız kitapsız, farmason ve Bolşevik ilan eden Şeyhülislâmlık fetvaları da, Yunan Ordusunu Pâdişahın Ordusu gibi tanıtan İslâm Teali cemiyeti broşürleri de ve İstanbul’daki İngiliz idaresi de Padişah ve Halife’den gayet memnundu. Onlar için Padişah ve Halife Müslüman ülkeleri kolaylıkla idare edebilmek için kendi ellerindeki kullanışlı bir araçtan ibaretti. Onların asıl rahatsız olduğu Sevr Anlaşmasını kabul etmeyip istiklâl ve hürriyet için savaşan Gazi Mustafa Kemal Paşa, TBMM ve Türk Ordusu idi. Nitekim Kuva-yı Milliye başta Hindistan olmak üzere bütün İngiliz sömürgelerinde bağımsızlık isteğini canlandırdı. 1960’lara geldiğimizde artık “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” yoktu.
LOZAN’IN EKONOMİ POLİTİĞİ
Emperyalizm aşamasına gelmiş kapitalizm sadece kapitalist toplumlarda emeğin sömürülmesini içermez; bunun da ötesine gider ve merkez kapitalist ülkelerin diğer ülkeleri pazar haline getirip onların kaynaklarını gasp etmesini de içerir. Buna uluslararası sömürü adı verilir. Emperyalist sistemde bir ülkenin yönetimini doğrudan emperyalistlerin elinde tutması zorunlu değildir. Eğer o ülkeler uluslararası sermayeye teslim olmuş, toprakları, doğal kaynakları, mali sektörleri ve sanayileri uluslararası sermayenin güdümüne girmişse siyasi yönetimlerin “yerli ve milli” olmasının bir mahzuru ve önemi yoktur.
Osmanlı’nın son döneminde duruma bir bakalım: Bütün Balkan vilâyetlerinde ekonomik ve ticari ilişkiler Avusturya ve İtalya, Irak, Hicaz ve Yemen İngiltere, Suriye ve Lübnan Fransa etki alanındaydı. Yani ana ticaret ve finans merkezleri olan Selânik, Beyrut ve Basra’da yabancı firmalar ve onların temsilcisi yerli Hristiyan tüccarlar hâkimdi. Yüzyıllardır kabul edilmiş ve zamanla genişletilmiş kapitülasyon hakları ile yabancı tüccar ve firmalar her türlü ayrıcalıkla imparatorluk ekonomisinde istedikleri gibi at oynatmaktaydılar. Ziraat Bankası haricinde bütün bankalar yabancı sermayeli, yöneticileri yabancı ve çalışanları da yerli Hristiyanlar idi. Osmanlı Bankası ki, İmparatorluğun Merkez Bankası konumunda idi, Fransız şirketiydi yöneticisi de İngiliz’di. Düyûn-u Umumiye idaresi devletin bütün vergi idaresini, devletin tekellerden elde ettiği geliri kontrol etmekteydi. Madenlerimiz, limanlarımız, demiryollarımız yabancı firmalar tarafından işletiliyordu. Türk ne iş yapardı? Asker olup vatan için şehit düşerdi ve köylü olup müstevliler için ekin ekerdi.
Lozan Anlaşması kapitülasyonları kaldırdı. Yani yukarıda bahsettiğim yabancı şirketlere verilen bütün ayrıcalıkları ortadan kaldırdı. Düyûn-u Umumiye İdaresi kaldırıldı. Lozan’ın akabinde genç Cumhuriyet limanları, madenleri ve demiryollarını millileştirdi. Tam anlamıyla “yerli ve milli” ihtisas bankaları kurdu. TCMB’yi kurdu. Cumhuriyet Osmanlı’nın borçlarını da kuruşu kuruşuna ödedi. Lozan Anlaşması’nda verilen tek iktisadi taviz, 1929 yılına kadar milli gümrük uygulamasına gidilmemesi idi. 1929’da gümrükler yabancı mallara karşı yükseltildi.
Lozan emperyalistlerin Türk ekonomisi üzerindeki iğvasını kırmıştır. Sayın Bahçeli’nin deyimi ile “Hans, Sam, Toni, Coni, Herkel ve Frank’ın alayına” hiç unutamayacakları bir tokat atmıştır. Emperyalistlerin güdümündeki yarı-sömürge ekonomisini “milli ekonomiye” dönüştüren adımları başlatmıştır. Bugün Lozan’a karşı çıkanların yüz sene önce karşı çıkanlarla benzerliği ise düşündürücüdür: İslâmcılar, tarikatçılar, PKK’lılar, “sözde” soykırım savunucuları ve vatansız solcular. Lozan’ı savunanlar da yüz yıl sonra yine aynı kişilerdir: milliciler ve vatanperverler.
Allah Atatürk ve arkadaşlarına rahmet eylesin.
KRİZLERİN SEBEBİ KAPİTALİZM MİDİR, YOKSA EKONOMİ DIŞI ETKENLER Mİ?
YAYINLAMA: 20 Ağustos 2023 - 23:30
2008 Krizinden bu yana hem “piyasa profesyonelleri” hem de akademik iktisatçılar tarafından giderek artan yoğunlukta tartışılan olgu krizlerdir. 1980’lerin başından 2008 krizine kadar gerek “piyasa profesyonellerinin” tamamı gerekse akademik iktisatçıların çoğu için artık iktisadi olaylarda keşfedilmemiş bir şey kalmamıştı, liberal ekonominin düsturları herkes tarafından kabul edilmesi gereken kutsal normlardı, özelleştirme – finansallaşma her ekonomide tartışılmadan kabul edilmesi gereken yapısal reformların temelini oluşturmaktaydı, iktisat bilimi her zaman ve her mekânda geçerli genel kurallara sahipti. Tabii ki, bu söylemlerin arkasında ciddi bir politik bakış açısı vardı: Soğuk Savaş sonrası dünyada ABD’nin küresel imparatorluğunu kuvvetlendirmek ve desteklemek için bu görüşler akademik dünyada baskın hale getirildi. Ancak siz bir görüşü iktisadi hayatın gerçeklerinden bağımsız olarak sıra dışı yöntemlerle – bazen parayla satın alarak bazen de siyasi baskıyla zorlayarak - hâkim kılmaya çalışsanız bile, iktisadi gerçekleri değiştiremezsiniz. Nitekim 2008 Krizi ile bizlere anlatılan masalın sonunun geldiği belli olmuştu. Dünyadaki ekonomik sistem her tarafından dökülüyordu. Yaşamak için eşitsizliğin ve adaletsizliğin artmasına muhtaçtı ama bu da önünde sonunda sistemin çökmesine yol açacaktı.
Bugün ekonomik kriz nedir ve sebepleri nelerdir sorusunu yanıtlamaya çalışacağım. Bu çok çetrefilli bir süreçtir ve takip eden birkaç yazıda da bu konuyu tamamlamaya uğraşacağım. Öncelikle “Kriz nedir?” sorusuna cevap verelim.
EKONOMİK KRİZİN TANIMI
Bir kriz bir bireyi, grubu veya tüm toplumu etkileyen istikrarsız ve tehlikeli bir duruma yol açacak (veya verebilecek) herhangi bir olay veya dönemdir. Krizler, insan veya çevre meselelerinde, özellikle aniden, çok az uyarıyla veya hiç uyarı yapılmadan ortaya çıktıklarında olumsuz değişikliklerdir. Bu anlamda iktisadi krizin en genel tanımı ve belirleyicisi “iktisadi faaliyet düzeyinde sürekli bir küçülmeyi tetikleyen sert bir düşüştür.” İktisadi faaliyet düzeyinin en temel göstergesi ise GSYİH’dır. Yani herhangi bir sebeple üç ayda bir açıklanan GSYİH verisi üç aylık veya yıllık bazda küçülme sergiliyorsa ve buna bağlı olarak bu küçülme süreklilik kazanma eğilimi içindeyse bu durum iktisadi kriz olarak adlandırılır. Örneğin ülkemizin tecrübe ettiği 1994, 2001 ve 2008 krizleri milli gelirdeki küçülmeyle tanımlanır. Yine bu örnekleri göz önüne alırsak şu anda içinde bulunduğumuz iktisadi problemler kriz olarak tanımlanamaz, çünkü yüksek eşitsizlik ve enflasyona rağmen ekonomik küçülme gerçekleşmemiştir.
Marksist iktisatçılar kapitalist ekonomik sistemin uzun dönemli olarak sürdürülebilir olmadığını ve sistemin kaçınılmaz olarak azalan kârlar sebebiyle çökmesinin mukadder olduğunu savunurlar. Marksistlere göre gelir ve servet dağılımında eşitsizlik kapitalist sistemin doğasının gereğidir; ekonomi büyüse de küçülse de eşitsizlik ve sömürü bulunmaktadır. Ancak sistemin bir krize girmesi için aşırı sermaye birikimi ve sonuçta reel kârların düşmesi uzun dönemde temel sebeptir. Bu anlamda Marksist İktisat literatüründe kriz sürecini detaylandıran özel bir “Kriz Teorisi” de bulunmaktadır.
Keynesgil iktisatçıların bakışı, Marksistlerden farklı olarak, uzun döneme değil kısa döneme yoğunlaşmıştır. Onlara göre kısa dönemde Milli Gelirde durgunluk ve küçülmenin sebepleri genelde talep yetersizliğinden kaynaklanır ve aktif devlet müdahalesi olmadan kapitalist sistemin her an krizler yaratabilecek potansiyele sahip olduğu savunulur. Bunun temel sebebi olarak kapitalist bir ekonomide kısa dönemde var olan yaygın belirsizlik, istikrarsızlık ve kitle psikolojisine dayalı irrasyonel yatırımcı davranışı öne çıkarılır.
Egemen iktisat anlayışını temsil eden Klasik ve Neo-Klasik okullara göre ise rekabetçi bir kapitalist sistemin kendiliğinden krize girmesi mümkün değildir. Ya tutarsız ve yanlış politikalar (bütçe açıkları ve popülist para politikaları) ya da ekonomiye dışsal faktörler (salgınlar, doğal afetler veya savaş) sebebiyle ekonomik krizler gerçekleşir. Bu iktisatçılara göre, eğer rekabetçi bir ekonomi oluşturulur ve devlet müdahalesi en aza indirilirse, dışsal etkenler ve şoklar olmadığı müddetçe işsizlik ve enflasyon doğal seviyelerinden ayrılmayacak, ekonomi doğal büyüme oranında büyüyecektir.
O zaman karşımızda bulunan kriz olgusunun tanımlanması için iktisadi görüşlerin tasnifi şu şekilde gerçekleşebilir. Uzun ve kısa vadeye göre kriz tanımları, krizin nedenleri üzerine yapılan tartışmalar, krizlerin çözümleri için gerekli olan politikalar etrafındaki tartışmalar… Ama esas soru başkadır: Krizler kapitalist sistemin doğasından mı kaynaklanır, yoksa kapitalist sistemden bağımsız dışsal etkenler tarafından mı üretilir? Bu yazıda bu soruya cevap vermeye çalışacağım.
KRİZLERİN SEBEBİ KAPİTALİZM MİDİR?
Kapitalist üretim biçiminin “uzun dönemde kendiliğinden istikrarlı ve orantılı bir büyüme sağlayıp sağlayamayacağı” iktisat teorisinin en temel tartışma konusudur. Bütün teorik tartışmaların, farklı politika uygulama ve önerilerinin, sahada siyasi rekabetin dayandığı politik argümanların arkasında aslında bu soruya verilen cevabın niteliği bulunmaktadır. Yukarıda bahsettiğim gibi, Marksist iktisatçılar, Marksist yöntem ve modelin gerektirdiği gibi, daha çok uzun dönemli ve sermaye birikim sürecinin sonucunda gerçekleşecek kâr oranlarında kaçınılmaz bir düşüşe bağlı olan bir krizden bahsetmekteydiler. Öte yandan Keynesgil iktisatçılar ise sermaye birikim süreci gibi uzun dönemli bir süreci ele almadan, kısa vadede yatırımcıların kitle psikolojisiyle hareketine, kapitalist sistemdeki yaygın istikrarsızlık ve belirsizliğe bağlı olarak milli gelirin tam istihdam düzeyinden uzaklaşabileceğine ve müdahale olmadan ekonominin ciddi krizler içine girebileceğine inanmaktaydılar. Her iki okul da, devletin etkin müdahalesi olmazsa, kapitalist sistemin doğası gereği ekonominin kısa ve/veya uzun dönemde krizlere girme ihtimalinin yüksek olduğunu söylemekteydiler. Pekiyi egemen iktisat okullarına mensup iktisatçılar hangi sâiklerle kapitalist sistemin kendiliğinden krizlere sebep olmayacağını, krizlerin ancak ve ancak yanlış politika uygulamaları ve dışsal şoklarla gerçekleşeceğine inanıyorlardı? Bunun için iktisadın şafağına gitmek gerekir.
Adam Smith’in The Wealth of Nations / Milletlerin Serveti’ni yayınladığı 1776 yılından David Ricardo’nun Principles / İlkeler’ini yayınladığı 1817 yılana kadar dünya ekonomisine baktığımızda iktisadi faaliyetin (ilk kapitalistleşen ülkelerde bile) yüzde 60-70 oranında tarımsal üretime dayandığını görmekteyiz. Tarım ekonomisinin ağırlıklı olduğu dönemi 1870-80’lere kadar uzatabiliriz. Egemen iktisat anlayışının ana okulları olan Klasik ve Neo-Klasik iktisat okullarının geçerli olduğu bu dönemde bugün bildiğimiz anlamda makineleşmiş, sermaye yoğun bir ekonomi, şehirli nüfusun yoğun olduğu bir toplum ve bütün millete yaygın bir milli eğitim sistemi henüz yoktu. Ekonomide fiyatlar genelde tarım ürünlerinin fiyatlarıydı ve bunlar tarım ürünü pazarlarında günlük olarak belirleniyordu. Bugün bizim Neo Klasik okul olarak bildiğimiz iktisat okulunun tam rekabete ağırlıklı vurgu yapması, fiyatların piyasada arz ve talebe hemen intibak ettiğini varsayması, aslında, içinde bulundukları iktisadi yapıyı açıklama ihtiyacından kaynaklanmaktaydı. Bu yüzden Smith’i, Ricardo’yu, Mill’i ve Walras’ı gereksiz yere eleştirmek büyük bir hata olur. Aynı şekilde dünya ekonomisinin makineleştiği, sanayi ve yüksek teknoloji üretiminin tarım üretiminin çok üstüne çıktığı, insanların büyük yoğunlukla şehirlerde yaşadığı bu dönemde, fiyatların ve ücretlerin günlük olarak piyasalarda değil ama siyasi ve sınıfsal güç ilişkileri ile belirlendiği bir çağda tarım ekonomisi şartlarını varsayarak liberal ekonomi politikalarını savunmak daha da büyük bir hatadır. Buna ek olarak, bugünkü dünyada, küreselleşme olgusu dünya çapında gelir ve servet eşitsizliğini arttırmış, üretimde verimlilik ve üretkenlik insanlık tarihinin en yüksek düzeyine çıkmışken yine dünyadaki gelir ve servet dağılımının bu kadar dengesiz ve eşitliksiz olması düşündürücüdür. Finans kapitalin, dev sanayi kartellerinin sahip olduğu ulusal ve küresel tekel gücünün, sürekli daha fazla kâr ve daha fazla sermaye birikimi yapamadan devam edemeyecek bir iktisadi düzenin varlığının tartışılmadan 19’uncu asrın tarım ekonomisi şartlarını anlatan modellere dayanarak ekonomi politikalarının üretilmesi bu sorunları daha da arttırmaktadır.
“Hocam, eğer bu dediğiniz doğruysa, bütün dünyada sürekli krizin olması gerekir! Çünkü bütün dünyada eşitsizlik ve adaletsizlik var!” derseniz cevabım şudur: Neo-liberal iktisat anlayışının bugünkü çağdaş kapitalist üretim sistemini gerçekçi olarak tanımlayamaması elimizde veridir. Aynı zamanda bilgiyi üreten akademinin, haberi enformasyona dönüştüren medyanın egemen sistemin bir avuç sahibinin çıkarları doğrultusunda çalıştığı da hepimizin malumudur. Ancak krizler için bahsettiğimiz istikrarsız ve eşitliksiz ekonomik yapı sadece temelleri oluşturmaktadır. Bir krizin çıkması ve bunun uluslararasında yayılması için birçok farklı sebep olabilir, bunlar içerisinde yanlış ve popülist politikalar da bulunmaktadır. Ama krizin çözülebilmesi için önerilen politikaların olmayan bir ekonomik yapıyı varsayması politikaların başarısını tesadüfi hale getirmektedir.
Sonuç olarak şu tespiti yapalım: Kapitalist üretim sistemi krizlerden beslenen ve krizleri doğuran bir sistemdir. Doğası gereği, kısa dönemde belirsizlik ve istikrarsızlık uzun dönemde gelir ve servet dağılımda eşitsizlik yaratır. Krizlerin çözümü ise doğru yönde devlet müdahalesine muhtaçtır.
Buradan devam edeceğiz…
TÜRKİYE EKONOMİ MODELİ BİTTİ Mİ?
YAYINLAMA: 25 Ağustos 2023 - 23:30
Bir önceki Maliye Bakanımız Sayın Nebati’ye göre Türkiye Ekonomi Modeli yüzyılların birikimi yanlış politikalardan bir dönüşü temsil etmekteydi. Hatırlarsınız şu sözlerle görüşlerine teorik bir alt yapı sunmuştu:
“Neo klasik ekonomi düşüncesinden, epistemolojik bir kopuşu temsil eden, heteredoks yaklaşım, günümüzde giderek ön plana çıkan; davranışsal ekonomi ve nöro ekonomiyle daha fazla önem kazanmaktadır.”
Tabii ki, Sayın Bakanımızın sosyal medyada viral olan “gözlerinin ışıl ışıl olduğu”, “altı ay uykuya dalsa altı ay sonra cennete uyanacağı” gibi veciz ifadeleri de vardı. Bu köşede, derslerimde ve TV yorumlarımda defalarca söylediğim gibi Türkiye Ekonomi Modeli pandemi sonrası şartlarında oluşan yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon sorununa karşı yaklaşan seçimlerin de verdiği ilhamla bulunmuş bir popülist bir politikaydı. Amacı enflasyonu çılgınca arttırmak pahasına işsizliği düşürmek ya da en azından arttırmamaktı. Bu sayede seçimlerde AK Parti’nin en çok oy aldığı küçük orta boy işletme sahipleri, esnaflar, tasarrufunu faizde değil döviz ve altında istifleyen mütedeyyin vatandaşlar rahatlayacak ve oylarını değiştirmeyeceklerdi. Zaten düşük oy aldığı beyaz yakalı çalışanlar bu politikadan kaybetse de oylarına çok etki etmeyeceğini de biliyorlardı. Ancak bu politika önemli bir kısmı AK Parti seçmeni olmayan zengin rantiye azınlığın da servetini katlayarak arttıracaktı. Ehh, o kadar kusur kadı kızında da bulunurdu. Böylece yüksek enflasyonu azdıracak parasal genişleme ve kredi patlaması yaşandı. Pandemi sürecinde batık hale gelmiş firmaların borçları sıfırlandı, altın ve döviz istifçileri servet üstüne servet yaptılar, rantiyeler ve zengin azınlık âbad oldu, canlı ekonomi sebebiyle işini kaybetmeyen ve zaten düşük bir hayat beklentisi içinde düşük gelir grubu çalışanlar da bu gidişten rahatsız olmadı… Sonuçta, kıl payıyla da olsa seçim kazanıldı. Her popülist politika gibi bu politika da siyasi hedefe ulaştığında bırakılacaktı. Dün TCMB PPK’sının aldığı kararla politika faizinin %7,5 düzeyine çıkarılması bu sürecin başladığının bir göstergesidir.
POLİTİKA FAİZİNİ ARTTIRMAK NE ANLAMA GELİR?
Merkez Bankası’nın bankalar arası piyasada ihtiyaç duyan bankalara borç verme faizi politika faizidir. Merkez Bankası’nın bankalara borç olarak verdiği her kuruş parasal tabanı arttırır. Doğal olarak politika faizi arttırıldığında bankaların maliyeti artacağı için TCMB’dan daha az borçlanacakları umut edilir. Ancak bu garanti değildir. Çünkü her faiz düzeyinde TCMB’nın bankalara ne kadar borç para vereceği sadece politika faizine değil ama bankaların nakit ihtiyaçlarına da bağlıdır. Örneğin TCMB faizi arttırsa bile bankaların nakit ihtiyaçları başka farklı sebeplerden artmışsa faiz artırımının etkisi az olabilir veya hiç olmayabilir. Rezerv talebi bankacılık sisteminde ve ekonomide aşırı belirsizlik olduğu durumda, bankalar likidite sıkıntısı içine girdiğinde ve zorunlu karşılık oranları arttığında artar, tersi durumda da azalır. Bu anlattığım Merkez Bankasının politika faizinin parasal taban üzerindeki etkisidir. Diğer bütün etkenler sabitken ve bankaların rezerv talebi yüksekken Merkez Bankası politika faizini arttırdığında parasal tabanın artış oranı yavaşlar. Etkinin tam olarak para arzı büyüme hızına yansıması yaklaşık altı ay, enflasyona yansıması ise yaklaşık bir senedir.
Politika faizinin kısa dönemde etkisi ise enflasyon beklentileri ve döviz kurları üzerindedir. Politika faizini arttırdığınızda ileriye yönelik enflasyon beklentileri ve güncel kur düşer, düşürdüğünüzde ise ileriye yönelik enflasyon beklentileri ve güncel kur artar. Bu iki değişken güncel enflasyon üzerinde daha kısa sürede etkili olur. Mevcut sistemde (yani politika aracı olarak politika faizinin kullanıldığı enflasyon ve faiz hedeflemesi rejiminde) TCMB’nin politika faizini arttırması enflasyonu düşürmeye yönelik bir politikadır. Ama şunu hemen belirtelim ki, yüzde 1’lik faiz artışının önce parasal genişleme oranını, sonra iç talebin büyüme oranını ve nihayet enflasyon oranını ne kadar düşüreceğini bilememekteyiz. Bu yüzden ben her zaman faiz veya enflasyon hedeflemesi yerine parasal hedeflemeyi savunmaktayım. Ancak bu konunun tartışılması günümüz için pratik değildir.
Kısaca özetleyecek olursam politika faizini en azından mevcut düzende beklenen ve Merkez Bankası’nın hedeflediği enflasyon oranına eşit olarak belirlemek gerekir. Son iki senedir TCMB yönetimleri bunun tam tersini yaptı. Bu yüzden ne koyduğu enflasyon hedeflerine ulaşabildi ne de açıkladığı raporlar ciddiye alınır oldu. Bu da Merkez Bankası’nın güvenilirliğinin azalmasına yol açtı.
TCMB DÜN YAPTI?
Her şeyden önce dün TCMB faizleri olması gereken düzeye doğru arttıracağı beklentisini yarattı. Bu düzey nedir? Merkez Bankası 2024 yıl sonu için yüzde 33 enflasyon hedefini koymaktadır. Bu da eğer enflasyonu düşürmek istiyorlarsa, politika faizini yıl sonunda yüzde 33-35 arasına çıkarmaları anlamına gelir. Şu anda yüzde 25 olan politika faizini Aralık 2023’te yüzde 35’e çıkarmak için Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında 250 baz puan artışlara gitmesi gerekir. Önden yükleme yapılacaksa Eylül’de 500, Ekim ve Kasım’da 200’er ve Aralık’ta da 100 baz puan artışı da düşünülebilir. Ancak bu durumda bile politika faizi ancak enflasyon artışını durduracak düzeye gelecektir. Enflasyonu düşürmek için ise mevcut şartlarda enflasyon hedefinin üzerinde bir politika faizi uygulanmalıdır, örneğin yüzde 40 gibi. Bu düzeye Nisan 2024 gibi ulaşılacağını düşünmekteyim.
İkincisi içine para politikası ile alakası olmayan bilgiler eklenmemiş, sade, basit ve anlaşılır şekilde yazılmış ve TCMB’nin kararlılığını samimiyetle vurgulayan bir politika metni dağıtıldı. Buradaki önem şuradan kaynaklanmaktadır: TCMB politikasını oluştururken ulaşılabilecek hedefler (2023 sonu için yüzde 58, 2024 sonu için yüzde 33 ve 2025 sonu için yüzde 15 gibi) koyar, bu hedeflere uygun bir şekilde politika araçlarını kullanırsa (politika faizini 2023 sonunda yüzde 35’e çekmek gibi), o takdirde piyasadaki aktörlerde TCMB’nin hedefleri ve politikalarında kararlı olduğuna ikna olurlar. Bu da enflasyon beklentilerini TCMB hedeflerine ve hatta altına indirebilir. Yani dün itibariyle TCMB kendi güvenilirliğini yeniden kazanmak ve enflasyon beklentilerini düşürmek için önemli bir adım atmıştır.
Pekiyi sadece dünkü karar yeterli midir? Hayır. TCMB bu kararın devamı olan kararları alabilmeli kendi çizdiği üç yıllık hedefler çerçevesinde ayrılmayacak şekilde kararlarını almalı ve bunları açık ve şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşmalıdır. Bu da yetmez. Para politikasının kapsamlı bir istikrar programı ile desteklenmesi gerekir.
ANTİ ENFLASYONİST İSTİKRAR PROGRAMI NASIL OLUR?
Her şeyden önce uygulanan istikrar politikasının kambiyo rejimiyle uyumlu olması gerekir. Türkiye mevcut şartlarda sermaye kontrollerine gidemez. O yüzden sermaye tam hareketli olmalıdır. Hükümetin ve ekonomi bürokrasisinin sabit kur rejimi istemedikleri de biliniyor. O yüzden bu, dalgalı kur rejimiyle devam edeceğiz, anlamına gelmektedir. Bu şartlarda istikrar programının temeli sıkı para politikası olması gerekir. Maliye politikası da sıkı olmakla birlikte para politikasını destekleyici mahiyette olmalıdır. Bu bilgileri de kafadan sallamıyorum. Geçenlerde kaybettiğimiz merhum Robert Mundell’a Nobel iktisat ödülünü kazandıran ünlü Mundell Flemming Modeli’nin basit sonuçlarıdır yazdıklarım.
Sıkı para politikasını destekleyen sıkı maliye politikası kabaca vergilerin arttırılması ve harcamaların kısılması anlamına gelir. Burada önemli olan hangi vergilerin arttırılacağı ve hangi harcamaların kısılacağıdır. Çünkü bu kararlar sınıfsal kararlardır. Hükümet bu kararlarla rantiye ve zenginleri mi yoksa üretici ve emekçileri mi destekleyeceğini bildirecektir.
Vergi ve harcama politikalarının bazıları bir seneden uzun vadede tamamlanır. Bu yüzden Eylül ayında açıklanması beklenen Orta Vadeli Program’ı beklemek durumundayız. Aynı zamanda Orta Vadeli Programla uyumlu olması gereken 2024 yılı Bütçesi de Aralık ayında tamamlanacaktır. Bunları gördükten sonra Hükümetin enflasyonun maliyetini hangi kesimlere ödeteceğini tekrar yorumlarız.
Gelelim başlıktaki soruya: Türkiye Ekonomi Modeli bitti mi? Bitti, bitti… Ama dün değil, Sayın Kılıçdaroğlu’nun da katkısıyla 28 Mayıs 2023 tarihinde, seçim süreci bittiğinde bitmişti… Sadece bazıları yeni anladı programın bittiğini.
Pazartesi görüşmek üzere…
EKONOMİK KRİZLERİN ARKASINDAKİ TEMEL SEBEP: SERMAYE BİRİKİMİ- I: İLK SANAYİLEŞMİŞ TOPLUMLARDA SERMA
YAYINLAMA: 27 Ağustos 2023 - 23:25
ZAFER HAFTASI KUTLU OLSUN
Yazıma başlamadan önce içinde bulunduğumuz hafta sebebiyle bütün milletimi tebrik ederim. Bu hafta Türk tarihinde Sakarya, Başkumandan ve Dumlupınar Meydan Muharebelerinin yanında Malazgirt, Mohaç ve Çaldıran gibi Meydan Muharebelerini de içerir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılında doğru düzgün bir kutlama programı yok. Sakarya Meydan Muharebesi’nin üzerinden 102, Başkumandan ve Dumlupınar Meydan Muharebelerinin üzerinden 101 yıl geçmiş. Ne muhalefetten ne de iktidardan bir ses duymuyoruz. Muhtemelen 30 Ağustos Zafer Bayram’ını da öğle üstün körü geçip bitirecekler. Eğer devlet unuttuysa millet unutmamalı! Zafer Haftanız ve Zafer Bayramınız kutlu olsun!
***
Bu yazı bir yazı dizisinin başlangıcıdır. Amacım sermaye birikiminin kapitalizm tarihi boyunca değişen ve artan önemini anlatmaktır. Bu yazıda “Sermaye nedir?” ve “Neden sermaye birikimi kapitalizm için hayatidir?” sorularını cevaplamaya çalışacağım. Daha sonraki yazılarda ise değişen toplumsal yapı ve genişleyen küresel ekonomiyle birlikte sermaye birikiminin değişimini ve karmaşıklaşmasını inceleyeceğim.
SERMAYE NEDİR VE KAÇ TİPTEN OLUŞUR?
Kapitalist üretim tarzı kendisinden önceki üretim tarzlarından çok temel bir noktada farklılaşır. İnsanlık tarihinde ilk defa üretimdeki temel faktör insan eliyle üretilen bir meta haline gelmiştir: Makineler… Bugün yapay zekânın ve endüstri 4.0’ın konuşulduğu bu dönemde makineleşmenin ne kadar hayati ve ciddi olduğunu da rahatlıkla idrak edebilirsiniz. Bu yüzden kapitalist üretim biçimini makineleşmiş üretim sistemi olarak da tanımlayabiliriz.
“Pekiyi bu sermaye nedir, Hocam” Bu soruyu iktisat biliminde sermayeyi ayırt etmek için kullanılan sınıflandırmayla cevaplandıralım… Sermaye dört ana başlık altında sınıflandırılır: Fizikî sermaye, beşerî sermaye, alt yapı sermayesi ve mâli sermaye. Fizikî sermaye üretimde kullanılan her türlü makine ve teçhizatı tanımlarken beşerî sermaye (içinde entelektüel mülkiyeti de barındıracak şekilde) üretimde kullanılan bilgi stokunu anlatır. Alt yapı sermayesi ise kapitalist üretimin ve sanayi toplumunun yaşaması için gerekli olan bina stokunu, ulaştırma, şehircilik ve enerji altyapısını içerir. Bu üçü üretimde doğrudan kullanılırken mâli sermaye ise üretimde doğrudan kullanılmaz ama üretimin finansmanı için gerekli olan mali fon stokuna verilen addır.
KAPİTALİST EKONOMİNİN MOTORU: SERMAYE BİRİKİMİ
Kapitalizm öncesi toplumlarda bir ekonomi sürekli büyümek zorunda değildi. Çünkü üretimin ana faktörü olan toprak miktarı kısıtlıydı. Dolayısıyla zenginlik sahip olunan toprak ve doğal kaynak miktarıyla orantılıydı. Kapitalizm öncesi ekonomilerin tarihinde bir devlet ve toplumun zenginleşmesinin birinci yolu bu yüzden yeni topraklara sahip olmaktan geçmekteydi. Toprak hem tarımsal üretimin ana faktörü olarak hem de içinde bulunan doğal kaynaklar sebebiyle önem arz ediyordu. Bu yüzden zenginleşen toplumlara baktığımızda bu toplumların ya fatih toplumlar (yani askeri güçle diğer toplumların topraklarını ele geçiren toplumlar) olduğunu ya da kâşif toplumlar (yani yeni kıtalar, el sürülmemiş topraklar ve yeni ticaret yolları keşfeden toplumlar) olduğunu görürüz. Bu yüzden yeni topraklar fethedilmedikçe veya keşfedilmedikçe o ekonominin üretim kapasitesi belli bir düzeyde sabit kalmaktaydı. Nüfus artışı ile gıda yetersizliği tarih boyunca görülen büyük salgınlara veya büyük göçlere yol açmıştı. Kısaca özetlersek kapitalizm öncesi toplumlarda ekonomilerin büyümesi sınırlıydı ve nihai olarak sıfır büyümeye gitmekteydi. Kapitalist ekonomide ise işler bambaşka şekilde gelişir…
Kapitalist ekonomide üretimin temel faktörleri fizikî ve beşerî sermayedir. İlk sanayi toplumlarında ise bu sadece fizikî sermayeydi denilebilir. Fizikî sermaye üretimde kullanılan makine ve teçhizattır ve bu da diğer mallar gibi bir üretim sürecinde üretilir. Makine teçhizat üreten sektördeki firmaların temel prensipler itibariyle diğer firmalardan farkı yoktur: Ayakta kalmak, iflas etmemek için her sene düzenli olarak belli bir miktar veya üzerinde satış yapması gerekir. Rekabetçi piyasalarda firmaların iflas noktasındaki üretim miktarı bu minimum üretimi gösterir. Eğer firmalar her sene düzenli bir miktar veya üstünde satış yapmak zorundaysa, bu makine ve teçhizat üreten sektör için de geçerlidir. Makine ve teçhizat sektörünün bu satışı yapabilmesi için diğer sektörlerin her sene belli bir miktar ve üzerinde yatırım yapması gerekir. Yatırım ise ekonominin toplam üretim kapasitesinin artması anlamına gelir. Teknoloji, nüfus ve sermayenin yıpranma oranı veri iken ekonominin artan üretim kapasitesinin, yani artan mal arzının karşılanması için tüketicilerin gelirlerinin ve tüketimlerinin artması gerekir. Yani kapitalist ekonomi yaşayabilmek için büyümek zorundadır. Milli gelirdeki küçülme bütün döngünün bozulmasına yol açacağı içindir ki, ekonomik krizin tanımında en önemli kriter olarak belirtilmiştir.
SERMAYE BİRİKİMİ SINIF ÇATIŞMASI VE KARL MARX
Kapitalist ekonomi yaşamak için büyümek zorundadır demiştik. Bunun iki yüzü vardır: Tasarruf artışı ve gelir artışı.
Tasarruflar her sene mali sermayeye yapılan katkılardır. İlk kapitalist toplumlarda (buna örnek olarak başta İngiltere olmak üzere 19’uncu yüzyıl gelişmiş ülkelerini gösterebiliriz) tasarruflar daha çok toprak zenginlerinin (aristokrasi) ve sermayedarların (burjuvazinin) tasarruflarıydı. Maaşlı çalışanların (proletaryanın) gelirleri büyük oranda tüketime gidiyordu. Yatırımların finansmanı için gerekli fonlar aristokrasinin rantlarından ve burjuvazinin kârlarından oluşuyordu. Öte yanda zaman içinde yatırımla artan üretimin satılabilmesi için de tüketimin artması gerekiyordu. Yani proletaryanın gelirlerinin ve sayısının artması gerekiyordu. Toplam ücret fonlarının toplam üretim içinde artması tüketimin artması için gerekliydi ancak bu toplam rant ve kârların toplam gelir içinde payının düşmesi anlamına geliyordu. Yani milli gelir artışı için yatırım artışı, yatırım artışı için tasarruf artışı, tasarruf artışı için de tüketimin azalması gerekliydi. Ama bu bir paradokstu: Üretilen fazla ürünü satabilmek için ücret gelirleri nispeten artmalıydı ama bu tasarrufun düşmesine yol açardı. Makine ve teçhizat üretiminin yaşayabilmesi için yatırım ve onun için tasarruf artışı gerekliydi ama bu sefer nispeten ücret gelirleri azalacağı için üretilen fazla mal elde kalacaktı. Yani sürekli büyümek zorunda olan kapitalist ekonominin büyümesi proletarya ile aristokrasi ve burjuvanın sınıfsal çatışması ve gelirden pay elde etme kavgası yüzünden duracaktı. Eğer nüfus artmıyor, makineler yıpranmıyor ve teknoloji değişmiyorsa sermaye birikim süreci kaçınılmaz olarak kapitalist ekonominin çökmesine yol açıyordu.
İşte Karl Marx bunu söylüyordu. Kapitalist sistem kuyruğunu yiyen bir yılana benziyordu, yaşamak için sermaye birikimi yapmak zorundaydı ama bu sermaye birikimi uzun dönemde aşırı üretim ve krize götürecekti.
Pekiyi nüfus artıyorsa, her sene belli miktar makine yıpranma ve demode olma sebebiyle hurdaya çıkıyorsa ve teknoloji az ya da çok gelişiyorsa Marx’ın söylemleri reddedilebilir miydi? Evet, reddedilebilirdi. Neo-Klasik büyüme teorisi, aslında, kapitalist bir ekonominin krize gitmeden sermaye birikimi yapabileceğini, bu yüzden her ekonominin nüfus artış hızı, amortisman oranı ve teknolojik gelişme hızının toplamına eşit olan bir doğal büyüme oranında büyüyeceğini söyleyecekti. Ancak bütün bunlar tam rekabetçi piyasa yapısı, devlet müdahalesinin olmadığı bir özel ekonomi ve dışa kapalı otarşik bir ekonomi varsayımlarına dayalıydı. Ki bu varsayımlar, Yirminci Yüzyıl ekonomilerini düşündüğümüzde hiç de gerçekçi sayılmazdı.
Cumartesi büyüme teorileri ve sermaye birikimi konusuna ayrıntılı olarak anlatacağım. Göreceğiz ki, kapitalist ekonomi Marx’ın söylediği gibi kuyruğunu yiyen bir yılan değildir (yani nihâi bir çöküş gelmemektedir) ama kapitalist sistem yaşamak için büyümek, büyümek için de belli aralıklarla kabuk değiştirmek (yani krize girmek) zorunda olan bir yılandır. Bunu anlatırken dört farklı sermaye tipindeki birikime bakacağız.
EKONOMİK KRİZLERİN ARKASINDAKİ TEMEL SEBEP: SERMAYE BİRİKİMİ – II: BÜYÜME VE SERMAYE BİRİKİM SÜRECİ
YAYINLAMA: 01 Eylül 2023 - 23:40
Geçen yazıda Karl Marx’ın kapitalizm eleştirisini sınıfsal temeller üzerine oturan bir toplumda ücret ve kâr paylarını arttırma çabasından doğan sınıf çatışmasına bağladığından bahsetmiştim. Marx’a göre doğası gereği uzlaşmayacak bir çatışmanın sonucunda kapitalist ekonomiler aşırı üretim, satılamayan mallar, yüksek işsizlik ve düşen kârlarla kaçınılmaz bir krize girecekti. Pekiyi, Marx’ın bu söylemleri reddedilebilir miydi? Evet, reddedilebilirdi. Bu cevabı Neo-Klasik iktisatçılar verdiler: Neo-Klasik büyüme teorisi… Bu teoriye göre, kapitalist bir ekonominin krize gitmeden sermaye birikimi yapabileceği, bu yüzden her ekonominin nüfus artış hızı, amortisman oranı ve teknolojik gelişme hızının toplamına eşit olan bir doğal büyüme oranında büyüyeceği söylenmekteydi. Ancak bütün bunlar tam rekabetçi piyasa yapısı, devlet müdahalesinin olmadığı bir özel ekonomi ve dışa kapalı otarşik bir ekonomi varsayımlarına dayalıydı. Ki bu varsayımlar, Yirminci Yüzyıl ekonomilerini düşündüğümüzde hiç de gerçekçi sayılmazdı.
Bu yazıda büyüme teorileri ve sermaye birikimi konusunu ayrıntılı olarak anlatacağım. Büyüme teorilerinin temel konusu nedir? Genel varsayımları ve temel soruları nelerdir? Eksiklikleri nelerdir? Bu soruları cevaplamaya çalışacağım.
BÜYÜME TEORİLERİNİN TEMEL KONUSU NEDİR?
İktisat biliminde büyüme teorileri adı altında toplanan çalışmalar zannedildiği gibi üç ayda bir açıklanan GSYİH’nın güncel büyüme oranını incelemez. Çünkü GSYİH’nın büyüme oranı, esasen, bir ekonomideki yerleşiklerin toplam harcamalarındaki büyümeyi sergiler. Pekiyi büyüme neyi inceler? Büyüme iktisadının konusu bir ekonominin bütün kaynaklarını kullanarak elde edebileceği maksimum üretim düzeyinin, yani tam istihdam GSYİH’nın veya potansiyel üretimin büyüme oranını belirleyen dinamikleri inceler. Bir ülke para basarak, “dost ve kardeş ülkelerden” borç alarak veya mülklerini (arazi, fabrika, enerji santrali ve liman gibi tesisler veya MB altın ve döviz rezervlerini) satarak harcamalarını finanse edebilir. Ama bunlar üretim kapasitesini arttırmayacağı gibi aksine azaltabilir. Potansiyel üretimi arttıracak olan nedir? Üretimde kullanılan girdilerin miktarındaki artış ve yine üretimde etken girdiler olan üretim faktörlerinin verimliliğinde artış. Yeni hammadde kaynaklarının (yeni doğal gaz ve petrol rezervlerinin ve çeşitli madenlerin) keşfi üretimde kullanılacak hammadde miktarını arttırır. Bu da üretim kapasitesinin artması için gerekli koşullardan biridir ama yeterli değildir. Bunlar yanında üretim faktörleri olan emek, sermaye, toprak ve girişimin miktarlarının da artması gerekir. Emeğin artışı iktisadi kurallara bağlı değildir, nüfusun artışına bağlıdır. Öte yandan sermaye artışı doğrudan iktisadi bir ilişkidir ve yatırımlara bağlıdır. Toprağın miktarının değişmediği varsayılır ki bu gerçekçidir. Girişimin artması ise teşebbüs hürriyeti, ticaret kültürü ile coğrafi ve tarihi etkenlere bağlıdır. Bu yüzden büyüme teorisindeki modellerin ezici çoğunluğu sermaye miktarındaki artışı açıklamayı amaç edinirler. Üretim faktörlerinin verimliliği ise teknolojik gelişme hızı ve işgücünün verimlilik artışına bağlıdır.
BÜYÜME TEORİLERİNİN GENEL VARSAYIMLARI
Büyüme iktisadına göz attığımızda çok farklı büyüme teorilerinin belli varsayımları ortak olarak belirlediklerini görürüz. Bir kere büyüme modelleri uzun dönemlidir, yani on yıllar alacak sürede gerçekleşmesi beklenen değişimleri inceler. Bu yüzden, örneğin, Merkez Bankasının politika faizinin artırmasının üç ay sonra yol açacağı değişimler bu modellerin araştırma konusu dışındadır. Fakat, örneğin, 1960’larda Demirel dönemindeki planlı kalkınma ve sanayileşme hamlesinin 1980 ve sonrasındaki sanayileşme ve şehirlileşme üzerindeki etkileri tam da büyüme iktisadının araştırma konusudur. İkinci olarak, büyüme iktisadı modelleri genelde kapalı ekonomi varsayar. Bu da şu anlama gelmektedir: Doğrudan dış yatırımlar yoktur ve dışarıya ne göç verilir ne de dışarıdan göç alınır. Aynı zamanda dış borç ilişkileri de, uzun dönemde, yok sayılır. Üçüncü olarak tam rekabet varsayılır ve devletin aktif olarak müdahale etmediği varsayılır, (Harrod – Domar ve Kaldor Passinetti Modelleri bu varsayımların sonucunda istikrarlı büyüme için devlet yatırımlarının gerekli olduğu sonucuna ulaşırlar, DMD). Tam rekabet varsayımı da ekonomilerin fiyatları belirleme gücü olmayan küçük ölçekli (KOBİ’ler benzeri) firmalardan oluştuğunu öngörür. Yani büyüme modellerinde dev fabrikaların, küresel ölçekte üretim yapan firmaların yeri yoktur. Dördüncü olarak, birkaç istisna haricinde, uzun dönemli bir ilişki varsayıldığı için tasarruf yatırım eşitliği varsayılır. Tasarruf uzun dönemde sadece milli gelirin bir fonksiyonudur, yani servet birikimi ve kredili tüketim yok sayılır. Bütün tasarrufun zorunlu olarak yatırıma dönüştüğü kabul edilir, dolayısıyla tasarruftan ayrı bir yatırım fonksiyonu kabul edilmez. Beşincisi, çoğunluk büyüme modellerinde tek tip bir sermaye varsayılır, fizikî ve beşerî sermayeler ile altyapı sermayesi arasındaki farklar ihmal edilir. Altıncısı büyüme teorilerini çoğunda (hepsi değil) bütün bir ekonomi için tek bir üretim fonksiyonu varsayılır ve bu üretim fonksiyonunda sadece fizikî sermaye ve emek yer alır. Alt yapı sermayesi hiçbir şekilde ayrı bir sermaye tipi olarak görülmez, endojen büyüme modelleri haricinde beşerî sermaye yok sayılır, girişim gücü ihmal edilir ve toprak sınırsız miktarda kabul edilir. Farklı sektörlerdeki farklı oranlarda kullanılan sermaye ve emek miktarları (genel denge modelleri haricinde) ihmal edilir. Tabii bu varsayımları birer birer sayınca diyeceksiniz ki, “Hocam, bu modeller bugünkü gerçekleri içermiyor, nasıl bilim bu?” Ama bilim tam da budur: İlk önce basit bir model kurarsınız, bir gerçeği en temel sebebiyle açıklarsınız. Bu model gerçeği yeterince açıklamazsa modeli geliştirir ve karmaşıklaştırırsınız. Bu yüzden, bugünkü gerçekleri açıklayacak daha karmaşık ve daha açıklayıcı modellerin geliştirilmesi zaruridir.
BÜYÜME TEORİLERİNİN TEMEL SORULARI VE SIR ROY HARROD
Yukarıda anlattığımız varsayımlar dahilinde Büyüme İktisadının temel soruları ilk sefa Sir Roy Harrod tarafından sorulmuş ve cevaplandırılmaya çalışılmıştır. Harrod üç farklı büyüme oranından bahsetmiştir: temin edilen veya arzu edilen büyüme oranı (warranted growth rate), güncel büyüme oranı (actual growth rate) ve doğal büyüme oranı (natural growth rate). Temin edilen büyüme oranı yatırımcıların ve sermayedarların arzu ettiği büyüme oranıdır. Güncel büyüme oranı üç ayda bir açıklanan reel GSYİH büyüme oranı iken doğal büyüme oranı da potansiyel üretimin büyüme oranıdır.
Harrod’un ilk sorusu bir doğal büyüme oranı olup olmadığıdır? Harrod’a göre böyle bir oran vardır. Harrod teknolojik gelişme hızının sıfır olduğunu varsayar. Tasarruf oranının (toplumun gelirlerinin yüzde kaçını tasarrufa ayırdığını gösteren oran) sabit bir değer olduğunu ve sosyolojik normlarla belirlendiğini kabul eder. Üretimde sermaye ve emek kullanım oranları ile sermaye ve emek verimliliklerinin teknolojik olarak sabit olduğunu varsayar. Yine amortisman oranının (makinelerin yıllık yıpranma ve yenilenme oranı) yine teknik olarak sabit olduğunu varsayar. Nüfus artış hızı da demografik bir değişkendir. Buna bağlı olarak doğal büyüme oranı nüfus artış hızı ve amortisman oranının toplamına eşittir. İkinci soru güncel büyüme oranı ile temin edilen büyüme oranının birbirine eşit olup olmadığıdır. Harrod burada yatırımcıların beklentilerini bir hızlandıran modeli ile açıklar ve güncel büyüme oranı ile temin edilen büyüme oranının her zaman birbirini tutmayabileceği, hatta tutmasının çok küçük bir ihtimal olduğunu gösterir. Üçüncü soru da temin edilen ve güncel büyüme oranları birbirini tutarsa bu oranların doğal büyüme oranına yakınsayıp yakınsayamayacağıdır? Bunun için tasarruf oranı bölü sermayenin ortalama verimliliği oranının (bir makinenin bir saatte kaç birim üretim yapacağını gösteren oran) doğal büyüme oranına eşitlenmesi gerekir. Ama bunu sağlayacak hiçbir ekonomik mekanizma yoktur. Çünkü tasarruf oranı, sermayenin ortalama verimlilik oranı, nüfus artış oranı ve amortisman oranı birbirinden ve ekonomik değişkenlerden bağımsız ve sabittir. Bu eşitliğin oluşması tesadüflere bağlıdır. Buradan ne sonuç çıkar? Devlet müdahalesi olmadan kapitalist ekonomi kendi haline bırakılırsa güncel büyümenin doğal büyüme oranına yaklaşması tesadüflere bağlıdır. Kapitalist ekonomi ya bir depresyona ve sonu gelmez durgunluğa girecektir ya da sonu hiperenflasyona kadar gidebilecek aşırı hızlı bir büyüme sürecine girecektir. Yani kapitalist sistem doğası gereği istikrarsızdır ve müreffeh ve istikrarlı bir toplum için devlet müdahalesi şarttır.
Bu sonuca ulaşırken kapitalist ekonomide Harrod tasarruf oranı ve sermayenin verimlilik oranını değişmediğini varsaymıştır. Aynı zamanda girişim gücünün etkisini ve teknolojik gelişmeyi de ihmal etmiştir. Bunlar modelinin zayıf yönleridir. Ancak, kendisinden sonra gelecek büyüme modellerinden farklı olarak tasarruftan ayrı bir yatırım fonksiyonu da varsaymıştır. Bu da güçlü tarafıdır. Marx’a çok benzer bir şekilde sabit oranlara dayalı bir üretim fonksiyonu (Leontieff tipi üretim fonksiyonu) kullanmış ve onun gibi kapitalizmin doğasından gelen istikrarsızlığı vurgulamıştır. Ama Marx’tan fazla olarak bir doğal büyüme oranı da tanımlamıştır ve kapitalist ekonominin bir yolla güncel büyüme oranlarını bu doğal büyüme oranına yakınlaştırırsa krizlere girmekten kurtulabileceğini göstermiştir. Oysa Marx çözümü kapitalist ekonominin ortadan kalkmasında görmekteydi. Pazartesi günkü yazımda sermayenin ortalama verimlilik oranının değiştiği Solow - Swann ve tasarruf oranının değiştiği Kaldor – Passinetti modellerini inceleyeceğim
BÜYÜMENİN YÖNÜNÜ NE BELİRLER: PİYASA MI YOKSA SINIF ÇATIŞMASI MI?
YAYINLAMA: 03 Eylül 2023 - 23:30
Geçen yazıda Sir Roy Harrod’dan ve onun büyüme iktisadının başlangıcını temsil eden sorularından bahsetmiştim. Harrod’dan önce Marx dolaylı yoldan bu soruna temas etmiş ve bir kapitalist ekonominin istikrarsız bir büyüme sergileyeceğini, sınıf çatışması ve güç ilişkileri nedeniyle sonsuza dek büyümesinin mümkün olmadığını söylemişti. Sonuç kaçınılmaz bir çöküştü. Bu yüzden Marx doğrudan kapitalist sistemin lağvedilmesini ve sosyalizme geçilmesini savunmaktaydı. Harrod ise her kapitalist ekonominin kaynakların tam istihdam edilerek büyüyebileceği, sihirli bir büyüme oranı olduğunu göstermişti. Buna doğal büyüme oranı denmekteydi. Eğer güncel büyüme oranları bu düzeyde olursa kapitalist ekonomi sorunsuz büyümeye devam ederdi. İsterseniz burada ufacık bir denklem yazayım:
s x a = (n+d) dengeli büyüme güncel büyüme oranı = doğal büyüme oranı
s= ortalama tasarruf oranı, n = nüfus artış hızı, d = amortisman oranı; a = sermayenin ortalama üretkenliği katsayısı
Eğer bu eşitlik sağlanırsa güncel büyüme oranı doğal büyüme oranına eşit olacağından ekonomi problemsiz bir şekilde büyüyecektir. Ancak Harrod’a göre zurnanın zırt dediği yer de tam burasıdır. Eğer bir şekilde bu eşitlik sağlanamazsa ya yüksek büyüme olacaktır ya da düşük büyüme. Örneğin yüksek büyümeye bakalım.
s x a > (n+d) yüksek büyüme güncel büyüme oranı > doğal büyüme oranı
Denklemde gösterilen bütün parametreler (yani s, n, d, a) birbirinden ve ekonomik değişkenlerden bağımsız olduğu için bu dengesizlik durumunu değiştirecek bir ekonomik mekanizma yoktur ve ekonomi sürekli ve artan bir enflasyon sürecine girer. Öte yandan düşük büyüme durumu bunun tersidir:
s x a < (n+d) düşük büyüme güncel büyüme oranı < doğal büyüme oranı
Bu sefer de yine denklemdeki parametreler değişmeyeceği için ekonomi sürekli bu dengesizlik durumunda kalır ve gitgide artan bir işsizlik döngüsüne girer.
Harrod’a göre bir doğal büyüme oranı vardır ama kapitalist bir ekonominin bu doğal büyüme oranına kendi kendine ulaşması tesadüflere bağımlıdır. Yüksek büyüme koşullarında devlet yatırımları kısıp tasarrufları arttırmalı (yani vergileri arttırmalı) düşük büyüme şartlarında ise devlet yatırımları arttırıp tasarrufları kısmalıdır (yani vergileri azaltmalıdır). Harrod bunun için uzun dönemli planlara göre yönetilen bir karma ekonomiden yanadır.
Gerçekten kapitalist sistem istikrarsızlıktan kendi kendine çıkamaz mı? Çıkabilir… Pekiyi nasıl çıkar? Burada iki farklı bakış açısından bahsedeceğiz: Neo-Klasikler ve Post Keynesyenler. İlkönce Neo-Klasik Solow modelinden bahsedelim.
SOLOW BÜYÜME MODELİ VE PİYASANIN DENGELİ BÜYÜMEYİ SAĞLAMASI
Solow’un büyüme modelinde uzun dönemde güncel büyüme hızının doğal büyüme hızına yakınsaması sermayenin ortalama verimliliğindeki değişimle beraber gerçekleşmektedir. Bunun için Harrod ve Marx’ın tersine bir birim üretim yapmak için sabit miktarda sermaye ve emek kullanımını varsayan Leontieff tipi bir üretim fonksiyonu yerine emek ve sermayenin birbirinin yerine geçebildiği Cobb-Douglas tipi bir üretim fonksiyonu kullanmıştır. Bu bize ne sağlar? Bir ekonomide sermaye miktarı nüfus artış hızından daha hızlı büyüdüğünde, başka bir deyişle istihdam edilen insan başına makine sayısı arttığında sermayenin ortalama üretkenliği yani “a” katsayısı azalır. Tersi durumda da “a” katsayısı artar. Bu durumu mali sermayeyi ekonomiye dağıtan finans sektörü ile birleştirerek reel faizler ve “a” katsayısı arasında bir ilişki de kurar. Bununla birlikte denklemdeki diğer parametreler sabittir. Sonuç ne olur? Eğer ekonomi bir sebepten doğal büyüme hızının üstünde yüksek büyüme hızı ile büyürse kişi başına sermaye miktarı artar ama sermayenin ortalama üretkenliği yani “a” katsayısı azalır. Öte yandan eğer ekonomi bir sebepten doğal büyüme hızının altında düşük büyüme hızı ile büyürse kişi başına sermaye miktarı azalır ama sermayenin ortalama üretkenliği yani “a” katsayısı artar. Her iki durumda da süreç eşitlik sağlanana kadar devam eder. Yani Solow der ki, eğer rekabetçi piyasa kuralları işliyorsa ve finans sektörü etkin şekilde çalışıyorsa her ekonominin güncel büyüme oranı uzun dönemde doğal büyüme oranına yaklaşır.
KALDOR BÜYÜME MODELİ VE SINIF ÇATIŞMASININ DENGELİ BÜYÜMEYİ SAĞLAMASI
Solow Modelini savunan iktisatçılar Neo-Klasik Okula mensup olarak bilinirler ve burada başı Chicago Üniversitesi ve MIT mensupları gibi ABD’li iktisatçılar çeker. Öte yandan Atlantik’in diğer tarafında İngiltere’de Cambridge Üniversiteli iktisatçıların başı çektiği farklı bir görüş ortaya çıkar: kâr, yani sermayenin getirisi, piyasa tarafından değil toplumdaki güç ilişkileri yani sınıf çatışması tarafından belirlenir. Bu iktisatçılar Post – Keynesyen olarak tanınırlar. İşte Kaldor’un büyüme modeli bu iktisatçıların görüşünü yansıtır. Nicholas Kaldor kendi büyüme modelinde tıpkı Marx ve Harrod gibi Leontieff tipi bir üretim fonksiyonu kullanmıştır. Yani bir birim üretim için belli ve sabit miktarda emek ve sermaye istihdam edilir. Bu tip bir üretim tekniğinde kişi başı sermaye, kişi başı üretim ve sermaye – emek oranları değişmez, sabittir. Dolayısıyla sermayenin ortalama üretkenliği yani “a” katsayısı da değişmez. Ya ne değişir? Ortalama tasarruf oranı, yani “s” katsayısı. Solow’da işçiler ve sermayedarlar aynı oranda tasarruf yaparken, Kaldor’da toplam tasarrufların tamamı ya da büyük kısmı sermayedarlar tarafından yapılır. Sermayedarın geliri kâr iken işçinin gelir ücrettir. Dolayısıyla kâr oranı arttıkça ortalama tasarruf oranı, yani “s” katsayısı da, artar; azalınca da azalır. Kâr oranı arttığında aynı zamanda ücret oranı da düşer. Sonuç ne olur? Eğer ekonomi bir sebepten doğal büyüme hızının üstünde yüksek büyüme hızı ile büyürse aşırı sermaye birikimi olur, bu uzun dönemde atıl kapasite ile üretim, reel ücretlerin artmasını ve reel kârların düşmesini getirir. Dolayısıyla ücretler artıp kârlar düşünce ortalama tasarruf oranı, yani “s” katsayısı da, azalır. Öte yandan eğer ekonomi bir sebepten doğal büyüme hızının altında düşük büyüme hızı ile büyürse yetersiz sermaye birikimi olur, bu uzun dönemde reel ücretlerin düşmesini ve reel kârların yükselmesini getirir. Dolayısıyla ücretler düşüp kârlar artınca ortalama tasarruf oranı, yani “s” katsayısı da, artar. Her iki durumda da süreç eşitlik sağlanana kadar devam eder. Yani Kaldor der ki, ekonomide dengeli büyümeyi sağlayan sınıf çatışmasıdır. Ekonominin denge büyüme oranına yaklaşması için piyasanın etkin çalışması değil işçi sınıfının müzakere gücünün yüksek, sendikaların kuvvetli ve demokrasinin etkin olması gerekir.
TEORİDEN PRATİĞE: GERÇEKTE NE OLUYOR?
Şöyle sorduğunuzu duyar gibiyim: “Hocam, sanki iki farklı gezegendeki iki farklı ekonomiden bahsediyorsunuz? Bu iktisatçılar ne söylüyorlar, Allah aşkına?” Bu model farklılıkları gerçek iktisadi hayatın bir boyutunu öne çıkarıp, o boyuta büyük önem atfetmelerinden kaynaklanıyor. Amerikalı iktisatçılar piyasaların ve özellikle mali sektörün (bankacılık ve finans sektörü) etkin çalışmasının kapitalist ekonomiyi istikrarlı bir büyüme patikasına sokacağını söyler. Onlar için kısa dönemde de en büyük problem, bu yüzden, enflasyon ve mali istikrarsızlıktır. İşçiler işsiz kalmış, işsiz kalmasalar bile yarı aç yaşamaktalar, onların umurunda değildir. Bu yüzden “a” katsayısını değişken ama “s” katsayısını sabit varsayarlar. Öte yandan o dönemin İngiliz iktisatçıları için önemli olan tam istihdamda bir işgücü piyasası ve medeni standartlarda yaşayan bir işçi sınıfıdır. Ama üretimde verimlilik, artan enflasyon pek umurlarında değildir. Bu yüzden “a” katsayısını sabit ama “s” katsayısını değişken varsayarlar. Diyebiliriz ki, Solow modeli bugün Türkiye’de de hâkim olan Neo-Liberal görüşü temsil ederken, Kaldor modeli ise artık pek taraftarı kalmamış sosyal demokrat bakış açısını temsil eder. Pekiyi gerçekte olan nedir? Bana göre, bu bahsettiğim sınırlarda, hem “s” hem de “a” katsayısı değişkendir. Yani hem piyasalarda rekabetçilik hâkim olmalı ve finans sistemi etkin çalışmalı, hem de işgücünün müzakere gücü yüksek olmalı ve demokrasi sağlıklı bir şekilde işlemelidir.
Tabii ki, bu iki model de eksikliklere sahiptir. Gelin bunları kısaca özetleyelim.
TEORİDE EKSİK KALANLAR
Her iki model de doğal büyüme hızını veri kabul ederler. Yani gelişmekte olan ülkelerin hızlı büyümesi için kalkınma programı uygulaması, bu modellere göre, nafiledir. Ne yaparsanız yapın büyüme hızınız doğal büyüme hızınıza gelecektir. Bu kabul edilemez. İkinci olarak bu iki model de sermayeyi her sektörde kullanılabilen tek tip bir sermaye olarak kabul eder. Bu da yetmez milli üretimi de tek bir üretim fonksiyonuyla anlatır. Halbuki bir ekonomide yüzlerce farklı sektör vardır, her sektörde kullanılan sermaye tipi ve onun üretkenliği farklıdır. Üçüncüsü her iki modelde de beşerî sermaye ve altyapı sermayesinden bahsedilmez. Dördüncüsü teknoloji gelişme ve emeğin verimlilik artış hızı veridir. Beşincisi bu ekonomiler dışa kapalıdır.
Haftaya iktisatçılar teknolojiyi büyümeye nasıl dâhil etmişler, onu tartışacağız.
OVP NE DİYOR, NE DEMİYOR?
YAYINLAMA: 10 Eylül 2023 - 23:30
Cumartesi günü işlerimin yoğunluğu nedeniyle yazamadım. Geçtiğimiz hafta önemli gelişmeler oldu. Yeni Orta Vadeli Program açıklandı. Türkiye’nin genelde 2018 yılından beri yaşadığı değişen politika tercihlerinin devamı olan ve özelde 2021 Eylül ayından beri izlediği “sıra dışı” politikaların sonucu olan yüksek enflasyon ve döviz açığından kaynaklanan sorunlarını çözmek için yeni bir ekonomik programa ihtiyaç duyduğunu biliyoruz. Bu anlamda yeni OVP ne anlama geliyor? Tam teşekküllü bir program olarak mı tasarlanmış, yoksa yerel seçimlere kadar durumu idare etmek için bir geçiş dönemi programı mı? Bu soruların cevaplanması gerekir.
Öte yandan başladığım bir yazı dizisi vardı: Büyümenin belirleyicileri nelerdir, kapitalist sistemin içine girdiği krizlerle sermaye birikimi ve büyüme zorunluluğu arasında ilişki var mıdır? Yazı dizisinde kaldığımız yer teknolojik gelişme ve büyüme ilişkisiydi. Yazı dizisine devam etmeyi ve tamamlamayı düşünüyorum. Ancak bu yazıda OVP ile ilgili görüşlerimi anlatacağım. Cumartesi teknolojik gelişme ve büyüme ilişkisi için büyüme iktisatçıları neler söylemiş, buradan devam ederiz.
YENİ AÇIKLANAN ORTA VADELİ PROGRAM NE DİYOR?
T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın hazırladığı ve internet sitesinde yayınlanan 2024-26 OVP’sinden alıntı yapalım. OVP’de temel amaçlar şöyle betimlenmiş:
“OVP’nin temel amaçlarından biri, iç ve dış dengenin sağlandığı istikrarlı bir büyüme ortamını sürdürürken enflasyonun dönem sonunda tek haneli seviyelere düşürülmesini sağlayarak refahı artırmaktır. Bu dönemde, yapısal dönüşümlerin yanı sıra sıkı parasal duruş ve mali disiplin temel makroekonomik politika araçları olacaktır. Bu sayede, enflasyonla mücadele güçlendirilerek güven ve istikrar ortamı pekiştirilecek, istihdamı artıracak üretken yatırımlar için sağlıklı bir iş yapma zemini oluşturulacak, yeşil ve dijital dönüşüm odağıyla üretim ve ihracatın teknoloji kompozisyonu iyileştirilecektir.
Program döneminde, fiyatlama davranışlarını etkileyerek iç talebi dengelemesi beklenen sıkı parasal duruş, enflasyonun arz yönlü nedenlerine yönelik yapısal politikalarla desteklenecektir. Bu bağlamda, girdi maliyetlerini düşürücü ve arzı artırıcı uygulamalar sürdürülecektir.”
(https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2023/09/Orta-Vadeli-Program_2024-2026.pdf)
78 sayfalık OVP’de 2024, 2025 ve 2026 yılları için birçok temenniler belirtilmiştir. Bunlar arasında en önemlileri temel amaçlar olarak şöyle özetlenebilir:
Büyüme, İstihdam ve Üretim
- İç ve dış denge sağlanarak elde edilecek istikrarlı bir büyüme (yüzde 4 – 4,5 arsı yıllık büyüme hedefi)
- Üretimin kompozisyonunda katma değerin artması ve daha yüksek teknolojili üretimin desteklenmesi,
- Üretimin kompozisyonunda nitelikli iş gücü ve beşeri sermaye kaynaklarının daha etkin bir şekilde tahsis edilmesi,
- Nitelikli işgücü ihtiyacını giderecek şekilde meslek liseleri mezunlarına öncelik sağlanması ve desteklenmesi,
- İşgücü ihtiyacını karşılamak için uluslararası göç politikalarının düzenlenmesi sağlanacaktır.
Fiyat İstikrarı ve Finansal İstikrar
- Enflasyon hedeflemesi devam edecektir.
- MB bütün araçlarını etkin kullanarak sıkı para politikası uygulayacaktır.
- Mevduatların yerli para cinsine döndürülmesi teşvik edilecektir.
- 2026 yılı itibariyle enflasyonun tek haneye inmesi,
- Tüketim artış hızının yavaşlatılması ve tüketim kredilerinin sınırlandırılması,
- Makro ihtiyati tedbirlerin sadeleştirilmesi,
- Yurt içi ve yurt dışı işlemlerde katılım bankacılığı, katılım sigortacılığı ve katılım finansının desteklenmesi ve payının arttırılması amaçlanmaktadır.
Kamu Maliyesi
- Kamu harcamaları kısıtlanacak, öncelikli harcama alanları (verimlilik ve refah arttırma paylarına göre) belirlenecek ve bunun dışındaki harcamalar azaltılacaktır.
- Kamu gelirlerinin, vergi ve prim tahsilâtının daha etkin işlemesi sağlanacaktır.
Dış Ticaret ve Cari Denge
- GB Anlaşmasının yeniden düzenlenmesi için çalışmalara devam edilecektir.
- Yüksek katma değerli ihracat için kredi, teşvik ve destekler verilecektir.
- Yurt içi ara girdi üretimine destek olunacaktır.
- Enerji ithalatını sınırlandırmak için gaz ve petrol aramaları devam edecektir.
Bütün bunların yanında Yeşil Dönüşüm, Dijital Dönüşüm ve Afet Yönetimi hakkında temenniler yazılmıştır. Büyüme başlığı altında 30, İstihdam’da 23, Fiyat İstikrarında 10, Ödemeler Dengesinde 53, Finansal İstikrar’da 24 ve Kamu Maliyesi’nde 40 madde halinde politika önermeleri sunulmuştur.
BİR PROGRAM NASIL HAZIRLANIR?
Bir OVP hazırlanırken genel olarak 3 yıl boyunca siyasi iktidarın ekonomik politikalarda yol haritasının belirlenmesi amaçlanır. Her OVP’de öncelikli fırsat ve tehditlerin belirlenmesi, politikaların bunlara göre oluşturulması beklenir. Aynı zamanda üç yıllık bir sürede tamamlanamayacak olan daha uzun vadeli zaman gerektiren işlere yönelik de temenniler belirtilir. Doğal olarak büyüme, üretimin kompozisyonu, eğitim, istihdam ve dış ticaretin miktar ve kompozisyonu üç yıllık bir sürede halledilecek meseleler değildir. Eğer hazırlanan OVP dönemi anormal iktisadi şartlar (ödemeler dengesi krizi, finansal kriz, savaş hali, yüksek enflasyon ve/veya yüksek işsizlik gibi) içeriyorsa, o takdirde OVP’nin bunlara öncelik vermesi gerekir. Bu da yetmez, hazırlanan planın ve konulan hedeflerin birbiriyle uyumlu olması gerekir. Üç sene boyunca öncelikli sorunların çözümü için gerekli olan politikalar ayrıntısıyla açıklanmalı ve iç ve dış iktisadi aktörleri politikanın başarılı olacağına yönelik ikna etmesi yaşamsaldır.
Bu açılardan baktığımızda OVP Türkiye’nin öncelikli problemlerine yönelik politikaları ayrıntı vermeden geçmekte, ancak sonuçları üç yıldan çok daha uzun vadede gerçekleşecek ve yine çok sayıda dış etkenin etkisine açık olan alanlarda çok ayrıntılı hedefler koymaktadır. Aynı zamanda büyüme, istihdam, finansal istikrar ve enflasyon konularında konulan hedefler birbiriyle çelişiyor görüntüsü vermektedir. Bu çelişkinin olmaması için Türkiye Ekonomisi’ne çok hızlı bir şekilde ve ciddi miktarda yabancı sermaye girişi olması zorunludur. Bunun nasıl sağlanacağı programda belirtilmemektedir.
TÜRKİYENİN ÖNCELİKLİ SORUNLARI NELER?
Ben bütün hatlarıyla bu programın hedeflerine karşı değilim, bir istisna haricinde… Türkiye’de bu kadar işsiz varken, üniversite mezunları bile işsiz kalmakta iken ve ülkede sayısı 17 milyona vardığı söylenen çoğunluğu eğitimsiz ve niteliksiz işgücü olan sığınmacılar varken “gerekirse daha fazla yabancı işgücü getireceğiz” hedefini kabul edemem, kimsenin kabul etmesini de beklemem. Bunun haricinde hedefler güzeldir, keşke gerçekleşse diyebilirim. Ancak bu programın hedeflerinin nasıl gerçekleşeceği konusunda bir fikrimiz bulunmamaktadır. Çünkü programda bu konularda bir ipucu verilmemektedir.
Pekiyi Türkiye’nin öncelikli sorunları nelerdir? Birincisi, MB’nin uzun süredir devam eden yüksek ölçekli döviz rezerv açığıdır. Kendimiz dolar basamayacağımıza göre bir şekilde bu döviz açığının giderilmesine yönelik bir planın olması gerekir. Maalesef bu OVP’de görülmemektedir. İkincisi yüksek enflasyonla bütünlüklü mücadele için sadece yüksek faiz ve enflasyon hedeflemesi yetmez, düşük gelirli vatandaşların ay sonunu getirmek için kullandığı kredi imkânlarını kısmak da yetmez hatta refah hedeflerinizle terstir. Enflasyona karşı bütünlüklü bir politikalar demeti verilmemektedir. Üçüncüsü kronik hale gelmiş dış ticaret açığı ve cari açıkla ilgili kısa vadede yapılacak en önemli iş büyüme oranını düşürmektir, bunu da geniş halk yığınlarının değil devletin harcamalarını kısarak yerine getirmeniz gerekir. Servet vergisi ve müterakki kurumlar vergisinin de gerekliliği ortadadır. Bu politikalar aynı zamanda dördüncü problem olan bütçe açığının disiplin altına alınmasını da sağlayacaktır.
İlk intibahım itibariyle 2024-26 OVP’si üzerine çok şık bir yazıyla güzel isimler ve ayrıntılı bir adresin yazıldığı zarfa benzemektedir. Ancak zarfın içi boştur. Zarfın içi de benim kanaatime göre 2024 Mart seçimlerinden sonra, muhtemelen IMF desteğiyle, dolacaktır.
TEKNOLOJİK GELİŞME, TEKNİK İLERLEME VE BÜYÜME
YAYINLAMA: 15 Eylül 2023 - 23:35
Büyümeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Daha önceki yazılarımda kapitalist bir ekonominin yaşamak için büyümek zorunda olduğundan bahsetmiştim. Bu büyüme herkesin sandığı gibi üç ayda bir açıklanan GSYİH’nin artış oranı değildi, buna güncel büyüme deniyordu. Büyüme iktisadında incelenen ise bir ekonominin tam istihdam halinde üretebileceği maksimum gelirin, yani potansiyel üretimin uzun dönemli artış hızıydı. Bu da, üretim sürecinde kullanılan üretim faktörlerinin artış hızına bağlıydı. Bu üretim faktörleri işgücü/emek, sermaye, toprak/gayrı menkul ve girişimdi. Geleneksel büyüme modellerinde girişimin büyüme oranı (kısmen girişim gücünün kolay ölçülemeyen bir olgu olmasından dolayı) ihmal edilirken, toprak/gayrı menkul sınırsız büyüklükte kabul edilirdi. Doğal olarak büyüme oranını hesaplarken temelde sermaye ve emek faktörlerinin büyümelerine bağlı olduğu varsayılmaktaydı. Burada iki önemli varsayım vardı: Birincisi sermaye ve emek sektörel ve yapısal farklılıklar göstermemekteydi. Yani her sektörde kullanılan emek ve sermaye tek tip ve birebir aynıydı. Bu da sermayenin diğer tiplerini ihmal edilerek sadece fiziki sermaye (üretimde kullanılan makine ve teçhizat) ve emeğin de zihni emek ihmal edilerek sadece fiziki emek olduğu varsayımına götürüyordu. 19’uncu Yüzyıılın sonu ve 20’inci Yüzyılın başı için bu varsayımlar nispeten gerçekçi sayılabilirdi. Gerçekten de o dönemde, yeni başlayan kütle üretim sistemi ile üretim ağırlıklı olarak fiziki sermaye ve fiziki emeğe dayalıydı. İkinci varsayım ise dışa kapalı ekonomi varsayımıydı. Yani dış ticaret, dış göç, dış sermaye yatırımları ve dış borç imkânları ihmal edilmekteydi. İlk zamanlar için bu da anlaşılır ve nispeten gerçekçi varsayımlardı.
Bu bağlamda büyüme iktisatçılarının sorduğu ana soru “kapitalist bir ekonominin hiçbir hükümet müdahalesi olmadan tam istihdam halinde istikrarlı bir büyüme oranına ve bu büyüme oranına kendiliğinden ulaşmasına sebep olacak bir mekanizmaya sahip olup olmadığı sorusu” idi. Marx, doğrudan bu soruna odaklanmasa da, yazdıkları itibarıyla anlaşıldığı üzere, böyle bir “doğal büyüme oranına” sahip olmadığını ve kapitalizmin sınıf çatışmasına bağlı eşitsizlikler ve istikrarsızlıklar sebebiyle çökmek zorunda olduğu görüşündeydi. Harrod ise kapitalist bir ekonomide bir “doğal büyüme oranının” olduğunu ama bu büyüme oranına ekonomiye ulaştıracak bir mekanizma olmadığını, sistemin doğası gereği istikrarsız olduğu, sonuç olarak istikrarlı bir büyüme için devlet planlaması ve karma ekonominin zorunlu olduğu sonucuna ulaşıyordu. Harrod teknoloji düzeyinin ve işgücü verimliliğinin sabit olduğu bir ekonomide doğal büyüme oranının nüfus artış hızı ve amortisman oranının toplamına eşit olduğunu, dengeli büyüme için de ortalama tasarruf oranı ile sermayenin ortalama verimliliğinin çarpımının doğal büyüme oranına eşit olması gerektiğini söylemekteydi. Ona göre bu oranların hepsi ekonomi dışı etkenler tarafından belirlendiği için ekonomiyi doğal büyüme hızına yaklaştıracak bir mekanizma yoktu. Ekonominin doğal büyüme oranına ulaşabilmesi için ortalama tasarruf oranının veya sermayenin ortalama verimliliğinin değişerek dengeye intibak etmesi gerekirdi. Solowve Swan birbirlerine yakın zamanlarda yayınladıkları makalelerinde benzer bir model kurmuşlardı. Onlara göre sermaye miktarı arttıkça ortalama verimlilik düşmekteydi, azaldıkça da ortalama verimlilik artmaktaydı. Bu sayede aşırı yatırım ve aşırı sermaye birikimi olduğu dönemlerde sermayenin ortalama verimliliği düşecek, eksik yatırım ve eksik sermaye birikimi olduğunda ise sermayenin ortalama verimliliği artacaktı. Bu değişim sayesinde temin edilen büyüme oranı uzun dönemde doğal büyüme oranına yaklaşmaktaydı. Ancak bunun için bütün piyasalarda tam rekabet şartlarının var olması ve finans sisteminin etkinlikle işlemesi gerekliydi. Aynı soruya Kaldor ve Pasinetti’ninyakın zamanlarda ve benzer modellerle verdiği cevapta ise ortalama tasarruf oranı değişmekteydi. Toplumlar içinde emekçiler ve sermayedarlar farklı gelirlere ve farklı tasarruf oranlarına sahipti. Sermayedarların tasarruf oranları emekçilere göre çok daha yüksekti. Emek gelirlerinin toplam gelir içindeki payı arttıkça tasarruf oranı düşmekte, tersi durumda tasarruf oranı artmaktaydı. Tasarruf oranındaki bu değişim sayesinde temin edilen büyüme oranı doğal büyüme oranına uzun dönemde yaklaşmaktaydı. Bu ilişkini geçerli olabilmesi için işçi sınıfının örgütlü ve müzakere gücünün yüksek olması yanında toplumda demokratik hakların gelişmiş olması gerekmekteydi.
Dikkat edilirse bu modellerin hiç biri teknolojik gelişmenin etkilerini göstermemekteydi. Teknolojik değişimi büyüme modeline ekleyen iktisatçılar (Sir Roy Harrod ve Sir John Hicks) da teknolojik gelişme hızını ekonomiden bağımsız dışsal bir değişken olarak ele almaktaydılar. Bunun sonucunda modeller çok değişmedi, sadece doğal büyüme oranının tanımında ufak bir değişiklik yapıldı: Doğal büyüme oranı artık nüfus artış hızı, amortisman oranı ve teknolojik gelişme hızının toplamından oluşuyordu. Bugün ilk önce temel kavramları açıklayacağım. Daha sonra teknolojik gelişmenin büyüme üzerinde genel etkilerini inceleyeceğim. Bir sonraki yazıda endojen büyüme teorilerinden bahsedeceğim.
TEKNOLOJİ, TEKNOLOJİK GELİŞME VE TEKNİK İLERLEME NEDİR?
Teknoloji iktisatçıların genelince “üretim fonksiyonuna” verilen addır. “Bir firma ne kadar sermaye ve emek kullanırsa ne kadar üretim yapar?” sorusunun cevabı üretim fonksiyonu ile verilir. Ancak bu tek bir firma için geçerlidir ve toplumun bütünü ve ekonominin tamamı için başka bir tanım geçerli olmalıdır. Schmookler “İcatlar ve İktisadi Büyüme / Invention andEconomic Growth” adlı kitabında teknolojiyi “sanayi üretiminde toplumsal bilgi havuzu” olarak tanımlar. Schumpeter’e göre ise genel bir teknoloji tanımından ziyade her ekonomik sistemin belli dönemler için tâbi olduğu teknoloji paradigmaları vardır. Her teknoloji paradigması belli düzeyde bir toplumsal bilgiyi yine o bilgi ile uyumlu üretim tarzı, girişim kültürü, toplumsal örgütlenme ile ilişkilendirir. Her iki tanımı birleştirecek olursak bir teknoloji paradigması belli bir dönem için geçerli olan toplumsal bilgiye dayalı üretim yöntemleri ve o üretimde kullanılan üretim faktörlerini tanımlar. Bu tanıma bağlı olarak teknolojik gelişme bir teknoloji paradigmasından başka teknoloji paradigmasına geçmek olarak tanımlanabilir. Bu geçiş için öncelikli olarak mevcut toplumsal bilgi havuzunun büyümesi ve farklılaşması gerekir. Bu da çok uzun zaman alacak bir süreçtir. Bazı iktisatçılar bu değişimin belli dönemlerde hızla gerçekleştiğini savunurken (ki bunlardan biri de benim) bazılar sürekli bir değişim süreci varsayar. Ancak bütün iktisatçıların ortak olarak kabul ettikleri olgu teknolojik değişimin hep ileriye doğru olduğu yönündedir. Çünkü zaman geçtikçe toplumsal bilgi havuzu küçülmez, aksine büyür. Pekiyi teknolojik gelişme ile teknik ilerleme arasındaki fark nedir?
Bir teknoloji paradigması değiştiğinde ekonomideki ve toplumdaki genel atmosfer değişir. Ama ekonomideki yüzlerce faklı sektörde bu teknolojik gelişmenin farklı etkileri doğar. Teknolojik gelişmenin üretim kapasitesine ne ölçüde yansıdığı teknik ilerleme kavramı ile açıklanır. Teknik ilerleme/technicalprogress “teknolojik değişimin kişi başı üretimde yol açtığı artış oranını” gösterir. Bu nasıl gerçekleşir? Üç yolla: Birincisi daha önce de üretilen bir ürünün daha az sermaye ve daha az emek kullanılarak üretilmesidir ki, bunu başka bir deyişle bu ürünün daha az birim maliyetle üretilmesi olarak da tanımlayabiliriz. İkincisi mevcut ürünlerin niteliklerin gelişmesi ve yenilenmesi olarak açıklayabiliriz ki, bu da ürün yenilenmesi olarak tanımlanır. Üçüncüsü ise yeni teknoloji paradigması ile ortaya çıkan yeni ürünlerdir.
Teknolojik gelişmenin teknik ilerleme vasıtasıyla büyümeye katkısı olumludur. Ya mevcut ürünlerden daha fazla ve daha düşük maliyetle üretilecek, ya mevcut ürünler yenilenecek veya yepyeni ürünler üretilmeye başlanacaktır. Ancak geleneksel iktisat modellerinde sıkça yapılan bir varsayım bu modellerin gerçekçiliğini sınırlamaktadır: Teknolojik gelişme dışsaldır. “Teknolojik gelişmenin kaynağı icat ve keşifler ise, bu icat ve keşifleri yapanlar da bilim insanlarıdır. Onlar da bir kâr güdüsüyle iş yapmazlar. En azından 19’uncu Yüzyıl sonu ve 20’inci Yüzyıl başında böyleydi. Dolayısıyla icat ve keşifler bilim insanlarının çalışması sonucunda ortaya çıkmışlarsa, teknolojik değişimin iktisadi olaylarla bağlantısı yoktur, bu yüzden ekonomiye dışsaldır.” Geleneksel modellerdeki bu bakış açısı, maalesef, teknolojik değişimi ve teknik ilerlemeyi çok hızlı yaşadığımız bu dönemde, açıklayıcılığı olmayan bir bakış açıkçısıdır. Bugün bilimsel patentlerin, icat ve keşiflerin büyük çoğunluğu büyük firmaların AR-GE departmanlarından çıkmaktadır. Üniversiteler bile önemli çalışmalarında özel sektör firmaları ile ortaklaşa çalışmakta, çoğu zaman araştırmanın sponsorluğunu bu firmalar üstlenmektedir. Yani bilimsel icatlar da ciddi şekilde kâr güdüsüne bağlı olarak gerçekleştirilmektedir.
Teknik ilerleme için sadece icatlar mı gerekir? Hayır, aksine bunun kâr getirecek bir yatırıma dönüştürülmesi gerekir. Bu yatırımlara genel olarak inovasyon yatırımları, mevcut ürünü daha çok miktarda ve daha az maliyetle üretmek için yapılan inovasyona süreç inovasyonu, mevcut ürünü yenilemek veya tamamen yeni bir ürün üretmek için yapılan inovasyona da ürün inovasyonu adı verilir. Bu inovasyonu kim yapmaktadır? Girişimci. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi geleneksel modellerde (Schumpeter haricinde) girişim gücünün önemi de ihmal edilmiştir.
Pazartesi Romer’ın öncülük ettiği endojen büyüme teorilerini ve Schumpeter’in yaratıcı yıkımını anlatacağım.
ENDOJEN BÜYÜME VE BEŞERİ SERMAYE
YAYINLAMA: 17 Eylül 2023 - 23:30
Teknolojik değişim ve büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen iktisatçılar iki ana soruyu cevaplamaya çalışırlar: Birinci soru şudur: “Teknolojik değişim ekonomiye dışsal mıdır yoksa içsel midir? İçsel ise, o takdirde, teknolojik değişim hangi iktisadi sürece dayanır?” İkinci soru ise birinci sorunun devamında gelir: “Teknolojik değişim nasıl ve ne şekilde ekonomide yayılır?” Tabiî ki, Cumartesi günkü yazımda belirttiğim gibi teknolojik değişim büyüme sürecini çok kuvvetli bir şekilde etkilemektedir. En basit haliyle bile, teknik ilerleme hızı doğal büyüme oranını belirleyen temel parametrelerden biridir. Özellikle çağımızda, bir teknoloji paradigmasından başka birine geçtiğimiz bu günlerde, teknolojik değişimin büyüme üzerindeki etkisini çok net olarak görebilmekteyiz.
Bugünkü yazımda endojen büyüme teorisini anlatmaya çalışacağım. Bu teori teknolojik gelişmenin beşeri sermaye gibi bir faktörle kuvvetli ilişkisi olduğu varsayımından yola çıkarak teknolojik değişim ve teknik ilerlemenin firmaların bilgiye ve beşeri sermayeye yaptıkları yatırımlara bağlı olduğunu söyler. Ama öncelikle iki soruya verilen cevapları ele alalım.
TEKNOLOJİK DEĞİŞİMİN KAYNAĞI: SCHUMPETER, MANDEL VE ROMER
Bundan önce incelediğimiz büyüme iktisadı modellerinde teknolojik değişim ya ihmal edilmekte ya da iktisadi sistemden bağımsız bir değişken olarak kabul edilmekteydi. Teknolojik değişimin iktisadi üretim ve büyümeye etkisi “teknik ilerleme” kavramı ile tanımlanmaktaydı. Yeni bir teknolojik paradigmanın oluşması için “toplumsal bilgi havuzunun değişmesi” gerekmekteydi. Bu da bilimsel çalışmalar sonucunda elde edilen icat ve keşiflere bağlıydı. Bilimsel çalışmalar bilim insanları tarafından üniversitelerde kâr amacı güdülmeden yapılmaktaydı. Bir icat veya keşfin iktisadi üretime uyarlanması ise inovasyon yatırımları ile olmaktaydı. Endojen büyüme teorisi öncesinde Kiel okulundan Schmöller ve Spiethoff gibi iktisatçılar teknolojik gelişme ve keşiflerin yol açtığı inovasyon yatırımları ile belli dönemlerde kapitalist ekonominin büyüme kapasitesinin artacağından bahsetmişlerdi. Ancak bu iktisatçılar ana amaç olarak iktisadi büyümeyi tanımlamayı hedeflemekteydiler. Benzeri şekilde iktisadi büyümeden ziyade uzun vadeli ekonomik dalgalanmaları açıklamaya çalışan Schumpeter inovasyon yatırımlrının bir teknolojik paradigmadan başkasına geçilirken çok önemli olduğunu, ancak inovasyon yatırımları yapanın girişimci olduğunu, bu yüzden teknolojik değişim ve teknik ilerleme hızlarının girişim gücünün hacmi ve kalitesi ile bağlantılı olduğunu söylemekteydi. Dikkat ederseniz bu modellerde, teknolojik değişim (bilimsel icat ve keşiflerin gerçekleşme) hızı dışsal olmakla birlikte teknik ilerleme içseldir. Çünkü yeni icat ve keşiflerin ekonomiye uyarlanması için üretim fonksiyonundaki önemli üretim faktörlerinden biri olan girişimin payı ve katkısı gereklidir. Aynı zamanda teknik ilerleme inovasyon yatırımlarına bağlıdır ki, bu da tamamen iktisadi bir eylemdir. Marxis iktisatçılar içinde önemli bir isim olan Ernst Mandel, yine Kondratieff Dalgalarını incelediği 1978 tarihli “Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları / Long Waves of Capitalist Development” adlı eserinde, bir adım daha ileri giderek büyük sermaye sahibi ve geniş maddi imkânlara sahip firmaların büyük AR-GE laboratuvarları kurduğunu, artık bırakın inovasyon yatırımlarını, icat ve keşiflerin bile büyük sermayenin kâr hedefleri doğrultusunda şekillendiğini söylemişti. Yani teknolojik değişim icatlara ve keşiflere bağlıydı, bu ise büyük sermaye sahibi firmaların AR-GE harcamalarına dayanmaktaydı. Kısaca özetleyecek olursak geleneksel büyüme modellerinde teknolojik değişim ve teknik ilerleme ekonomiye dışsal kabul edilirken, Kiel Okulu akademisyenleri ve Schumpeter teknolojik değişimin dışsal ama teknik ilerlemenin içsel olduğunu savunuyordu. Mandel ise hem teknolojik değişim hem de teknik ilerlemenin ekonomiye içsel olduğunu söylemekteydi. Tabiî ki, yukarıda belirttiğim gibi, bu adı geçen iktisatçılar bu olgulara başka iktisadi modeller içinde değinmekte ve bir iktisadi büyüme modeli çerçevesinde teknolojiyi ele almamaktaydılar. Teknolojik değişimin ve teknik ilerlemenin ekonomiye içsel olduğunu iddia eden büyüme teorisi endojen büyüme teorisidir. Başta Romer olmak üzere birçok endojen büyüme teorisyeni teknolojik değişimin kaynağı olarak beşerî sermaye birikimini göstermişti. Dolayısıyla, o güne kadar hiç dikkate alınmayan bir sermaye tipi olan beşerî sermayenin hem doğrudan üretime katkısını hem de doğal büyüme oranına etkisini ele almışlardı. Endojen Büyüme teorisi ne idi? Kısaca özetleyelim:
Endojen büyüme teorisi, iktisadi büyümenin öncelikle dışsal güçlerin değil, içsel güçlerin sonucu olduğunu savunur. Endojen büyüme teorisi, beşerî sermayeye, inovasyona ve bilgiye yapılan yatırımın ekonomik büyümeye önemli katkı sağladığını savunmaktadır. Teori aynı zamanda bilgiye dayalı bir ekonominin ekonomik kalkınmaya yol açacak olumlu dışsallıklarına ve kartopu etkilerine de odaklanmaktadır. Endojen büyüme teorisi öncelikle bir ekonominin uzun vadeli doğal büyüme oranının politika önlemlerine bağlı olduğunu savunur. Örneğin AR-GE harcamaları veya eğitime yönelik sübvansiyonlar, bazı içsel büyüme modellerinde inovasyon teşvikini artırarak büyüme oranını artırmaktadır.
1980'lerin ortalarında, bir grup büyüme teorisyeni, uzun vadeli büyümeyi belirleyen dışsal faktörlere dayalı geleneksel büyüme modellerini giderek daha fazla yetersiz bulmaktalardı. Bu yüzden modelde açıkça belirtilecek ve tamamen iktisadi ilişkilerle açıklanacak şekilde teknik ilerleme hızını tanımlamayı amaçladılar. Kenneth Arrow (1962), Hirofumi Uzawa (1965) ve Miguel Sidrauski'nin (1967) çalışmaları bu araştırmanın temelini oluşturdu. Bu modellerde teknik ilerleme fiziki sermaye yatırımlarının bir fonksiyonu olarak tanımlanmaktaydı. Ancak AR-GE harcamalarının veya toplumsal bilgi havuzunun daha fazla makine yatırımı ile artacağını savunmak pek mâkuldurmuyordu. Paul Romer (1986), Robert Lucas (1988), SergioRebelo (1991) ve Ortigueira ve Santos (1997) teknolojik değişimi salt fiziki yatırımlara bağlamaktan vazgeçtiler ve üretim fonksiyonuna üçüncü bir üretim faktörü olarak beşerî sermayeyi, yani “üretimde kullanılan birikmiş bilgi stokunu” dahil ettiler. Temel model Solow Modelinin beşerî sermaye eklenmiş ve genelleştirilmiş bir versiyonuydu. Fiziki sermayeden daha kuvvetli ve etkin olarak, bu modellerdeki büyüme, ekonomi üzerinde yayılma etkisi yaratan ve fizikî sermaye birikiminin Solow Modelindeki azalan getirisinden kaynaklanan etkiyi azaltan beşerî sermayeye yapılan yatırımdan kaynaklanmaktadır. Daha sonraki çalışmalarda piyasa sisteminin içinde kalarak bir ekonomide optimal beşerî sermaye üretimi üzerine yapılan çalışmalar da eklendi. Son dönemlerde Romer Modelinin çok sektörlü hale getirilmiş versiyonlarıyla bir sektörde gerçekleşen teknik ilerlemenin diğer sektörlere ve ekonominin geneline nasıl ve ne hızla yayıldığı araştırılmaktadır. Yani yukarıdaki ikinci soruya cevap ürettiler. Pekiyi bu çok meşhur ve 2018 yılında Romer’ın Nobel İktisat Ödülü almasının da gerekçesi olan Romer Modeli neydi? Kısaca açıklayalım.
ROMER MODELİ
Romer’ın büyüme modeli tam rekabet şartları altında beşeri sermayenin de dahil olduğu bir üretim sisteminde ortaya çıkan artan getiriler ve kartopu etkilerine dayanır. Romer beşeri sermaywyi tanımlarken “fikir” kavramını kullanır. Beşerî sermaye birikmiş bilgi stokudur. Teknolojinin yani Smookler’in tanımıyla “toplumsal bilgi havuzunun” temel bileşeni bu yüzden beşeri sermayedir. Beşerî sermayesi yüksek olan toplumların teknoloji düzeyinin de yüksek olması beklenir. Yani teknolojik gelişmenin kaynağı beşerî sermayenin miktarıdır. Bu anlamda beşerî sermaye temel bilgiden tutun mesleki bilgiye çok kapsamlı bir yelpazeyi içerir. Öte yandan Romer beşerî sermayeyi çok dar kapsamlı “fikir” kavramını kullanarak tanımlamıştır. Romer’ın “fikir”olarak tanımladığı olgu herhangi bir alandaki yeni bir bakışı, yeni icadı veya yeni keşifleri içerir. Yeni fikirler beşerî sermayenin temelini oluşturursa ve beşerî sermaye de üretimde önemli bir faktörse, o takdirde, bu büyüme oranını da belirleyecektir. Beşeri sermayede olan bir birimlik artış, Romer’a göre, fiziki sermaye gibi sadece yatırımı yapan firmanın üretimini arttırmaz, aynı zamanda bütün ekonomide de bilgi stokunu arttırır. Bu sayede çok küçük girişimcilerin geliştirdiği yeni fikirler sadece kendisinin beşerî sermayesini değil, aynı zamanda, bütün toplumun da beşeri sermayesini arttırır. Bu sayede tam rekabet şartları altında ve diğer faktörler azalan getiriye sahip iken beşerî sermaye artan getiriye sahiptir. Aslında bu şu demektir: Bir firma yeni bir fikir geliştirdiğinde bu fikri geliştirmenin maliyetini üstlenir ama bu yeni fikirden ekonomideki bütün firmalar faydalanır. Bu sayede beşerî sermayedeki yüzde 1‘lik artış üretim gücünde yüzde 1’in çok üzerinde bir artışa yol açmaktaydı.
Romer bu yaklaşımıyla özellikle 20’nci Yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülen ve dünya ekonomisinde gözlenen büyümeyi açıklamaya çalışır. Geleneksel modellerin sadece sermaye birikimiyle açıklamaya çalıştığı ama başarılı olamadığı bu büyümenin kendi deyimiyle yeni fikirlerin üretilmesinden ya da daha genel tabirle beşerî sermaye artışından kaynaklandığını vurgular. Pekiyi beşerî sermaye artışı veya yeni fikirlerin hayata geçirilebilmesi neye bağlıdır?
Her şeyden önce, teknolojik değişim için yeni fikir, icat veya keşif gerekir. Bunlar içinse iki gerekli şartın sağlanması gerekir: beşeri sermayeyi arttırabilecek bir eğitim sistemi ve bu beşeri sermayeyle teknolojik değişimi sağlayacak AR-GE araştırmaları için yeterli mâli sermaye. Eğer bunlar varsa öncelikli şartlar oluşmuş demektir Fakat bu yeterli midir? Değildir. Bunların yanında yenilikçiliği teşvik eden ve destekleyen bir girişim gücü ile inovasyon yatırımları karşılığında mâkul bir getirinin olması gerekir, yani telif ve patent hakları. Romer’ın modeli basitleştirilmiştir: tam rekabet vardır ve dolayısıyla yenilikçiliğin getirisi yoktur. Girişimcilik önemsenmez. Mali sermayenin sınırsız olduğu varsayılır. Hepsinden önemlisi bilgi bir ortak mal olduğu için bir firmanın yaptığı inovasyonu her firma bedelsiz olarak kullanır.
Romer tabii ki bu konuda bir başlangıçtır. Günümüzde Romer modeline dayanarak farklı modeller üretilmektedir ancak dayandığı temel fikir itibariyle piyasa mekanizmasının sermaye birikimi yolu ile değil ama bilgi birikimi yoluyla kendiliğinden büyümeyi garanti ettiği ve teknolojik değişimin sürekli olduğu varsayılmaktadır. Bunlar günümüzün gerçekleriyle uyumsuzdur.AR-GE harcamaları, buna bağlı olarak yapılan icat ve keşifler, beraberinde yapılacak inovasyon yatırımları belli bir getiri olmadan yapılmaz. Bu ise, en azından paten ve telif hakkı gibi, teknolojide belli bir süre için geçerli olan tekel gücünü içeren bir modeli gerektirir. Bu model nerede var? Schumpeter’de… O da cumartesiye kalsın.
SCHUMPETER, İNOVASYON VE YARATICI YIKIM
YAYINLAMA: 22 Eylül 2023 - 23:35
Geçen yazıda teknolojik değişim ve teknik ilerlemeyi bir büyüme modeli içinde formel bir şekilde anlatan iktisatçıların en meşhuru Romer’ın modelinden bahsetmiştim. Kısaca hatırlayalım isterseniz:
“Her şeyden önce, teknolojik değişim için yeni fikir, icat veya keşif gerekir. Bunlar içinse iki gerekli şartın sağlanması gerekir: beşerî sermayeyi arttırabilecek bir eğitim sistemi ve bu beşerî sermayeyle teknolojik değişimi sağlayacak AR-GE araştırmaları için yeterli mâli sermaye. Eğer bunlar varsa öncelikli şartlar oluşmuş demektir. Fakat, bu yeterli midir? Değildir. Bunların yanında yenilikçiliği teşvik eden ve destekleyen bir girişim gücü ile inovasyon yatırımları karşılığında mâkul bir getirinin olması gerekir, yani telif ve patent hakları. Romer’ın modeli basitleştirilmiştir: tam rekabet vardır ve dolayısıyla yenilikçiliğin getirisi yoktur. Girişimcilik önemsenmez. Mali sermayenin sınırsız olduğu varsayılır. Hepsinden önemlisi bilgi bir ortak mal olduğu için bir firmanın yaptığı inovasyonu her firma bedelsiz olarak kullanır.” (ENDOJEN BÜYÜME VE BEŞERÎ SERMAYE, DÜNDAR MURAT DEMİRÖZ, 18.09.2023, YENİBİRLİK)
ROMER MODELİNİN EKSİKLİKLERİ
Şu anda içinde yaşadığımız çağda firmalar arasındaki ulusal ve uluslararası rekabetin dikkate değer bir kısmı inovasyonlara dayanmaktadır. İnovasyon icat ve keşifler ile ortaya çıkan teknolojik değişimin girişimciler eli ile üretime uyarlanması için yapılan yatırımlara verilen addır. Yani teknolojik değişimin kaynağı icat ve keşifler iken, bunun üretimde yol açtığı değişim anlamına gelen teknik ilerlemenin kaynağı da inovasyonlardır. İnovasyon mevcut bir ürünün daha ucuza ve daha yüksek kârla üretimine neden oluyorsa “süreç inovasyonu” ve mevcut bir ürünün nitelik değiştirmesi veya yeni bir ürünün üretimine neden oluyorsa “ürün inovasyonu” olarak adlandırılır. Gerek süreç gerekse ürün inovasyonu için AR-GE harcamalarına ihtiyaç vardır. AR-GE harcamaları diğer yatırımlara göre daha fazla risk ve belirsizlik içerir. Ayrıca standart yatırımlarda yatırımın başlangıç dönemi tek dönem ise AR-GE yatırımlarında bu birden fazla dönem alabilir. Bu yüzden AR-GE yatırımları için daha fazla risk sermayesi ayrılmalıdır. Yani finansal imkânların yeterliliği AR-GE harcaması ve inovasyon yatırımları için zorunludur. Romer modelini kurarken isteyen herkesin mevcut faiz düzeyinden rahatlıkla finansman bulabileceğini varsaymıştır. Bu Romer modelinin birinci açmazıdır. Gerçek hayatta bir inovasyon projesine ciddi kaynak elde etmek için çok çaba harcamak gerekir. Herkes de finansmana ulaşamayabilir.
Yeterli miktarda para olsa bile, bu finansman imkânlarını kullanabilecek sağlam bir girişim gücüne ihtiyaç vardır. Nihayetinde, krediyi bulup AR-GE harcamasını yapacak olan girişimdir. Girişim gücü bireyler de olabilir, firmalar da… Ancak bir ülkede sağlam bir girişim gücünün olması demek ticaretin işleyişinin önündeki yasal engellerin kaldırılması, yenilikleri teşvik eden bir mevzuatın oluşması olduğu kadar, aynı zamanda, ülkenin köklü bir girişim kültürüne de sahip olması anlamına gelir. İşte tam burada, Romer’ın tam rekabet piyasası varsayımı girişimi öldürmektedir. Çünkü tam rekabetçi piyasada, aslında, girişim gücü yoktur. Girişim, bütün iktisat ders kitaplarında bahsedildiği gibi bütün kaynakları bir araya getirip üretim ve satışı organize eden üretim faktörüdür. Ancak bu tanımda bir eksik vardır: girişim aynı zamanda üretim süreci ve üründe gerekli yenilikleri planlayan ve gerçekleştiren kişi veya kurumdur. Dolayısıyla girişim gücü olmadan inovasyon da olamaz. Tam rekabetçi piyasada ise, firmalar ürettikleri malın fiyatını belirleyemeyen, ödedikleri maliyetleri belirleyemeyen, mevcut ürün yapısını veya üretim teknolojisini veri kabul eden pasif bir kimliktedir. Halbuki girişimci mevcut yapıyı kırıp, yeni bir yapı inşa etmekle de yükümlüdür; inovasyon bu demektir. Sonuç olarak tam rekabetçi bir ekonomide inovasyon yapabilecek inisiyatife sahip firmalar yoktur. Romer’ın modeli “gökten zembille inmiş icat ve keşifleri” çok küçük belki de sıfır maliyetle hayata geçiren, hayata geçirdiği anda bu inovasyonun hızla bütün ekonomide bedavaya kopya edildiği bir ekonomiyi anlatır. Bunun bugünkü gerçeklerle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. İkinci eksiklik de buradadır.
Tam rekabetçi bir piyasasının uzun dönemde temel sonuçlarından biri de sıfır ekonomik kârdır. İnovasyon uzun dönemli bir iş olduğu için Romer modelinde AR-GE harcamaları ve İnovasyon ekonomik olarak anlamlı bir kâr getirmez. Bir iş kârlı olmadıkça girişimci niye onun maliyetini üstlensin? Girişimcinin inovasyon yapabilmesi için normal üstü kârlar elde edebilmesi gerekir. Romer’ın modelinde bu da yoktur. Burada Türkiye güncelinden bir örnek vereyim: Mühendis kökenli ve finans doktoralı olup kendisini ekonomist (!) (iktisatçı değil elbette) olarak lanse eden meşhur isimlerden biri Türkiye’nin kurtuluşunun daha fazla fen lisesi açmakta olduğunu söylemişti bir zaman. Bu Hocamızın Romer’ın modelini bildiğini veya bilse bile anlayabileceğini pek zannetmiyorum ama tam da Romer’ın söylediğini söylemektedir. Daha fazla mühendis yetiştir, bunlar daha çok inovasyon yapsın (girişimci yok çünkü!), ekonomi daha hızlı büyüsün! Ne güzel İstanbul be!
Romer bütün bu gerekli şartlardan sadece eğitim sistemi üzerine bir şeyler söylemiştir. Bu da beşeri sermaye birikiminin eğitim sistemine bağlı olması yüzünden tabiîdir. Fakat mevcut haliyle Romer Modeli veya ondan türetilen diğer modeller teknolojik değişim, teknik ilerleme ve büyüme arasındaki ilişkiyi tam olarak vermemektedir. Ancak Schumpeter bunu çok güzel anlatmıştır. Burada benim Hocamın Hocasının Hocası olan Joseph Alois Schumpeter’in değindiği üç nokta çok önemlidir: Yaratıcı yıkım kavramı, geçici baskın firma modeli ve beşeri sermaye birikimine bağlı teknolojik paradigma değişimi.
YARATICI YIKIM
Yaratıcı yıkım (Almanca: schöpferische Zerstörung / yaratıcı tahribat), yeni inovasyonların eski inovasyonların yerini aldığı ve geçerliliğini yitirdiği bir süreci tanımlayan ekonomideki bir kavramdır. Kavram, en kolay şekilde, onu Karl Marx'ın çalışmasından türeten ve inovasyon ve iş çevrimi teorisi olarak popülerleştiren Avusturyalı iktisatçı Joseph Alois Schumpeter ile özdeşleştirilir. Bazen “Schumpeter'in fırtınası” olarak da bilinir. Marksist ekonomi teorisinde bu kavram, daha geniş anlamda, kapitalizm altında servetin birikmesi ve yok edilmesiyle ilgili bağlantılı süreçlere atıfta bulunur.
Alman sosyolog Werner Sombart, bu terimlerin ilk kez Krieg und Kapitalismus (Savaş ve Kapitalizm, 1913) adlı çalışmasında kullanıldığını kabul etmektedir. Ancak Marx'ın daha önceki çalışmalarında, yaratıcı yıkım veya yok etme fikri (Almanca: Vernichtung / imha), kapitalizmin yalnızca önceki iktisadi düzenleri yıkıp yeniden yapılandırmasını değil, aynı zamanda (ister savaş, ister düzensiz veya düzenli ve periyodik krizler yoluyla olsun) mevcut servetin değerini sürekli olarak düşürmesi ve yeni servetin yaratılmasına zemin hazırlaması gerektiğini de ima eder.
Schumpeter belli dönemsel aralıklarda icat ve keşiflerin yol açtığın teknolojik değişime ve bunun üretimin sektörel ve servetin toplumsal dağılımını değiştirecek şekilde inovasyonlara ve teknik ilerlemeye yol açtığını söyler Burada ana aktör girişimcidir. Pekiyi girişimcinin aktif olarak yer aldığı piyasa nasıl piyasadır? Schumpeter bu soruya cevabı inovasyonlara dayalı bir rekabetin geçerli olduğu geçici baskın firma modeli ile vermiştir.
GEÇİCİ BASKIN FİRMA MODELİ (Transcient Dominant Firm Model)
Baskın firma tekelci gibi piyasayı yönlendiren ve diğer firmaların takip ettiği, piyasa payının yüzde 50’sinden fazlasına sahip lider firmaya verilen addır. Geçici baskın firma ise belli bir süre için bir patent anlaşmasıyla belli bir ürün veya üretim teknolojisinin kullanımında tekel gücüne sahip olan firmadır. Schumpeter’in modelinde bu piyasada çok sayıda firma vardır. Firmalardan biri ürün veya süreç inovasyonu yapar ve bu inovasyonun patentini alır. Patent süresi müddetince bu inovasyonun sağladığı teknoloji tekeli kârlarından da yararlanır. Diğer firmalar için de yeni bir ürün veya üretim süreci geliştirmenin yolu açıktır. Bu da onları AR-GE harcamalarına ve inovasyona teşvik eder. Eğer başka bir firma daha nitelikli bir ürün veya daha düşük maliyetli bir üretim süreci geliştirirse bunun patentini alır ve yeni geçici baskın firma o olur. Bu modelde firmalar teknoloji tekelini ele geçirmek için inovasyon harcamaları yolu ile rekabet ederler. Her yeni patent bir önceki tekelin yıkımını ve yeni bir tekelin yaratılmasını sağlar: yaratıcı yıkım. Burada kritik rol hangi alana, nasıl AR-GE harcaması yapacağını öngören ve bunu planlayıp gerçekleştiren girişimcidedir.
TEKNOLOJİK PARADİGMA DEĞİŞİMİ
Schumpeter’e göre her teknolojik paradigma kendi ihtiyaçlarına göre bir eğitim sistemini de beraberinde getirir. Eğitim sistemi beşerî sermayenin üretilmesini üstlenir. Aynı zamanda eğitim sisteminin yüksek öğretim kısmı da bilimsel araştırmaların, dolayısıyla icat ve keşiflerin kaynağıdır. Her teknoloji paradigması kendi ihtiyaç duyduğu beşeri sermaye birikimini yaratır, ancak bu paradigma içinde yer almayan icat ve keşifler ilk başlarda kâr getirmez. Zaman içinde teknoloji paradigması yaşlanmaya başlayıp toplumun değişen ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyince, daha önce değerlendirilmeyen icat ve keşifler inovasyonlara yol açar. Bunları girişimciler yapar. Ancak inovasyonların hayata geçmesiyle birlikte teknoloji paradigması da değişmeye başlar. Teknolojik değişim dönemleri Schumpeter’e göre 45-60 yıllık bir periyotta gerçekleşmektedir. Her teknoloji paradigması bir Kondratieff Dalgasına karşılık gelir. Dolayısıyla, doğrudan bunu söylemese de, Schumpeter beşerî sermaye birikimi, girişim gücünün aktif inovasyonları ile birlikte her paradigmanın ilk 20-30 yılında doğal büyüme oranında bir artış, akabinde de takip eden 20-30 yılda bir azalış olacağını söylemektedir. Bu modelin geçerliliği aktif bir girişim gücüne, inovasyonları teşvik edecek bir getiriye (patent gelirleri ve sağladığı tekelci kârlar), AR-GE finansmanını sağlayacak bir mali sermayeye ihtiyaç duyar.
Pazartesi benim teknolojik değişimle ile ilgili kendi bakış açımı anlatacağım.
DIŞA AÇIK ÇOK SEKTÖRLÜ VE ÇOK SERMAYELİ BÜYÜME
YAYINLAMA: 24 Eylül 2023 - 23:30
Bugün büyüme problemi hakkında kendi görüşlerimi anlatacağım. Tabiî bu konuda bir makalem yok. Küreselleşme ile ilgili bir kitabım var, güncel büyüme ve finansallaşma ile ilgili bir uluslararası makalem var, yine ekonomik büyümenin sektörel etkileri üzerine yönettiğim birkaç tez var. Ancak büyüme teorisi üzerine teorik model olarak sadece Solow Büyüme Modelini dışa açık hale getiren yönettiğim bir doktora tez çalışması var. Ancak yıllardır ilgilendiğim konulardan biri… Bunun sebebi biraz da konjonktür teorisiyle birbirleri ile iç içe geçmiş konular olması olabilir. Bu yazıda anlatacağım bazı kavramlar büyüme iktisadı haricinde konularda benim çalışmalarıma dayanmaktadır. Ancak formel bir büyüme modeli halinde henüz bir araya getirilmemişlerdir. Bu yüzden buradaki görüşlerimi bir açış peşrevi olarak değerlendiriniz lütfen. Ümit ederim ki bu yazı böyle teorik bir modeli içeren makale veya kitabın başlangıcı olsun.
BÜYÜME PROBLEMİNE GENEL BAKIŞ
Bugüne kadar olan yazılarımda anlattığım büyüme modellerinin ortak noktası (Marx hariç) her kapitalist ekonominin bir doğal büyüme oranı olduğudur. Ekonominin dengeli ve istikrarlı büyüyebilmesi için güncel büyümenin uzun dönemde bu doğal büyüme oranına yakınsaması gerekir. Bu süreci sağlayan bazı modellerde sermaye birikimi arttıkça sermayenin üretkenliğinin düşmesi (Solow – Swan Modeli ve türevleri), bazı modellerde ise kâr oranlarındaki değişime bağlı olarak tasarruf oranını değişmesi (Kaldor – Pasinetti Modeli) idi. Teknolojik değişim ve onun sonucunda ortaya çıkan teknik ilerleme ise büyüme modeli geliştirmemesine rağmen Schumpeter’de ve Romer’la beraber endojen büyüme modellerinde öne çıkmaktaydı. Bütün bu büyüme modelleri (Schumpeter’in ki hariç) ekonomide tek bir sektörün bulunduğu, tek tip bir sermaye ve yine tek tip bir emek kullanıldığı varsayımına dayalıydı. Yine bu modellerde ekonomi dışa kapalı kabul edilmekteydi.
Bugünkü anlamda küreselleşmenin olduğu ve hükümetlerin aktif bir şekilde kalkınma ve büyüme süreçlerine müdahale ettiği, çok sektörlü ekonomi şartlarında büyüme nasıl modellenir? Öyle durumlar ortaya çıkmaktadır ki, doğal büyüme hızı değişmese de kişi başı gelirde ve kişi başı sermayede ciddi dalgalanmalar olabilmektedir. Kişi başı eğitime aynı miktarda para harcayan ülkelerin büyüme oranları birbirinden farklılaşabilmektedir. Bu farklılıkları nasıl açıklayabiliriz?
Benim ana önerilerim şudur: 1. Sermayenin fizikî sermaye, beşerî sermaye ve altyapı sermayesi olarak üç farklı tipte tasnif edilmesi ve her birinin sektöre spesifik olması. 2. Dış açıkların ve dış borç birikiminin modele dahil edilmesi. 3.Emeğin tanımının sadece basit fizikî emek olarak değil ama farklı sektörlerde beşerî sermaye yoğunluğuna göre artan kullanım oranlarında zihnî emeği de kapsayacak şekilde geliştirilmesi. Bunlar ana önerilerim. Bu, basitçe ifade edilecek olursa, dışa açık çok sektörlü karma bir ekonominin birden fazla farklı doğal büyüme oranı üretebileceği bir modelin temel varsayımlarıdır. Ancak önemli bir nokta da kentsel iktisat alanındadır. Günümüzde hızlı ve istikrarlı büyüyen ve daha fazla kişi başı refah üreten ekonomiler dengeli bir şehirleşme süreci olan ekonomilerdir. Bu açıdan büyüme sürecinin nasıl gelişeceğini belirleyen faktör sadece toplam milli ve sektörel sermaye ve servetin ne hızla biriktiği değil ama aynı zamanda ülke içinde servet ve sermayenin mekânsal dağılımının dengeli olup olmadığıdır. Bu temel tespitler doğrultusunda kafamdaki modeli açıklayayım izninizle…
BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN FARKLI SERMAYE TİPLERİ
İçinde bulunduğumuz çağda üretim süreci eskiye nazaran daha karmaşık hale gelmiştir. Her şeyden önce sermaye farklı tiplerde bulunmakta ve her sektörde birim üretim için farklı her tipten farklı miktarda kullanılmaktadır. Bir örnek verecek olursak bir ameliyathanede kullanılan fizikî sermaye neşter ve benzeri teçhizat, kullanılan çeşitli elektronik makine ve bilgisayarlardır. Ancak burada en önemli faktör beşerî sermayedir, yani cerrahın, uzman anestizistin ve ameliyat hemşiresinin birikmiş bilgi birikimi. Kullanılan alt yapı sermayesi ameliyathanenin kendisi, elektrik, su ve gaz dağıtım şebekesidir. Dikkat edilirse fizikî ve beşerî sermaye yapılan işe göre farklılaşırken, alt yapı sermayesi her iş için ortaktır. Bir kumaş fabrikasında işi koordine eden tekstil mühendisleri ve teknik elemanlar beşeri sermayeyi oluştururken, orada kullanılan dokuma tezgâhları fizikî sermayedir. Altyapı sermayesi ise yine aynıdır: fabrikanın mekânı, elektrik, gaz ve su şebekesi. Bu üç üretim faktörü birbirini tamamlar ve bir birim üretim için her birinden belirli oranlarda kullanım gereklidir. Her sermaye tipi farklı işlerde farklı oranlarda kullanılır ancak altyapı sermayesi bütün sektörlerin ortak üretim faktörü iken fizikî ve beşerî sermaye sadece tek bir sektör için üretilir. Örneğin bir cerrah iktisat hocası olarak neredeyse sıfır verimliliğe sahipken ben bir cerrah olarak sıfır değil negatif verimliliğe sahibim! Mâzallah hastanın ölümüne sebep olabilirim. Benzeri şekilde sucuk üreten makineyi kumaş fabrikasında, dokuma tezgâhını da et kombinesinde kullanamazsınız. Sonuç olarak bir ülkede dengeli bir büyüme gerekiyorsa üç sermaye tipinin her sektörde birbirine orantılı büyümesi gerekir. Ekonominin bütününde de sektörlerin toplumsal ihtiyaca uygun olarak orantılı büyümesi zorunludur. Eğer bir sektörde (örneğin sağlık sektörü) sadece tek tip sermayenin (örneğin dev şehir hastaneleri) aşırı büyümesi gerçekleşirse ama o sektörün işlemesi için gerekli olan diğer sermaye tipleri yetersiz miktarda artarsa (örneğin tıp hekimi sayısı ve modern tıp cihazları üretimi) aşırı büyüyen sermaye tipi atıl kalır (hastaneler inşa edilir ama içinde yeterli doktor ve tıp cihazı bulunmaz). Bu durum kaynakların etkin tahsis edilmediği duruma örnek teşkil eder. Benzeri şekilde bir ekonomide kaynakların önemli bir kısmı tek bir sektöre aktarılırsa (örneğin inşaat sektörü) aktarılırsa, diğer sektörlere ayrılan kaynaklar onların yeterince büyüyememesine sebep olur. Bu dengesiz ve kalıcı olmayan bir büyümeye sebep olur. Buna kısaca sektörel orantısız büyüme adı verilir.
DIŞ BORÇ VE SERMAYE BİRİKİMİ
Danışmanı olduğum Dr. Barkın Akçayer’in doktora tezinde Solow Büyüme Modelinin dışa açık bir versiyonunu inceledik. Küreselleşme şartlarında küçük ekonomilerin toplam tasarrufları milli tasarruflar artı küresel ekonomiden ithal ettiği tasarruflardan, yani dış borçtan, oluşur. Tasarrufların tamamen -yatırıma dönüştüğü varsayıldı. Bu durumda küçük bir ekonomi yerli tasarruflar artı dış borç kadar yatırım yapabilmektedir. Bu doğal büyüme hızını değiştirmese de kişi başı sermaye ve kişi başı milli gelirin artmasına yol açmaktadır. Ancak kişi başına sermaye arttıkça hem kişi başı dış borç stoku artmakta hem de sermayenin reel getirisi de düşmektedir. Bu yüzden, sermayenin ortalama gelirinin dış dünya faiz oranının altına indiği belli bir kişi başı sermaye ve kişi başı dış borç düzeyine gelindiğinde dış borç alınamaz duruma gelinmektedir. Bu durumda yatırımlar sadece yerli tasarruflarla karşılanacağı için kişi başı sermaye ve kişi başı milli gelir hızla düşmektedir. Biz bunu belli aralıklarla yaşadığımız krizlerde tecrübe ettik: 1994, 2001, 2008, 2018 ve2021-2023 krizi. Dikkat ederseniz bu modelde hem sermayenin ortalama ürünü hem de ortalama tasarruf oranı değişmektedir. Bu model, aynı zamanda, küçük ülkelerin büyüme dinamiklerinin dış dünya faiz oranlarına ve dış dünya likidite hacmine ciddi bir bağımlılık içinde olduğunu da göstermektedir. Bu modeli çok sektörlü küçük bir ekonomi için uygularsak, dış borç stokundaki dalgalanmalar ile sektörel orantısız büyüme arasındaki bağlar kurulur.
FİZİKÎ EMEK VE ZİHNÎ EMEK AYRIMI
Her çalışan çalışırken emeğini sarf eder. Bunları iki kategoriye ayırabiliriz: zihnî emek ve fizikî emek. Örneğin ben bu yazıyı yazarken klavyeye dokunan parmaklarım ve belli bir süre sandalyede oturmaktan tutulan eklemlerim beni harcadığım fiziksel güç miktarını belirler. Burada harcadığım fizikî emektir. Ama bu yazıyı yazarken yazıyı herkesin anlayıcı bir dille yazmaya özen göstermem, (bu çok önemli çünkü biz iktisatçılar 100 sayfada anlatılabilecek bir konuyu iki sayfada matematik denklemleri ile anlatabiliriz, dolayısıyla bu çok teknik bir konudur, DMD.), güncel örneklerle anlatmak için planlama yapmam sürecinde harcadığım zaman ve tasarım için sarf ettiğim emek benim zihnî emeğimdir. Her işte fizikî emek ve zihnî emek oranı değişir. Bir yazar çok daha fazla zihnî emek sarf ederken bir temizlik işçisi çok daha fazla fizikî emek sarf eder. Burada önemli olan bir nokta da zihnî emek sarf etmek için belli bir beşerî sermaye birikimi olması gerekir. Örneğin ben bu yazıyı belli bir bilgi birikimine sahip olmadan yazamam. O bilgi birikimi olmadan ne kadar zihnî emek harcarsam harcayayım, bu yazıyı yazamam. Dolayısıyla üretim süreçlerinde zihni emek ve beşerî sermaye birbirini tamamlar. Toplumsal açıdan baktığımızda beşerî sermayenin üretimi eğitim sektöründedir. Eğitim sektöründe de büyük oranda beşerî sermaye ve zihnî emek kullanılır. Ancak her sektörde farklı beşerî sermaye ve zihnî emek gereklidir: avukat, muhasebeci ve cerrah örneklerinde olduğu gibi.
SONUÇ YERİNE
Bir ülkenin dengeli ve istikrarlı büyümesi için şu şartlar gereklidir:
1.Fizikî sermaye bir ülkenin uzun dönemde öncelikleri sıralamasına göre sektörlere orantılı bir miktarda dağıtılmalıdır. Bunun için makine teçhizat sanayinde uzun dönemli planlama gereklidir.
2.Benzeri şekilde beşerî sermaye de uzun dönemde toplumsal ihtiyaçlara göre sektörlere etkin bir şekilde dağıtılmalıdır. Bu yüzden eğitim sektörü de uzun dönemli planlamaya tâbi tutulmalıdır.
3. Alt yapı sermayesi diğer iki sermaye tipindeki planlamayla orantılı olarak büyümelidir.
4. Bütün bunlar hedeflenirken dış borcun tahammül sınırlarında kalması, bir dış borç krizinin yaratılmamasına özen gösterilmelidir.
5. Bu saydıklarım finans sektörü eli ile piyasa mekanizması tarafından sağlanamaz mı? Mümkün ama pek muhtemel değil. Çünkü bahsedilen süreçler on yıllar sürecek olan süreçlerdir. Finans piyasaları ise kısa vadeli, yani birkaç yıl ileriyi görecek şekilde, çalışır. Bu yüzden ciddi bir planlama yapılması dengeli büyüme için zorunludur.
Cumartesi Türkiye’nin büyüme problemlerini anlatacağım.
TÜRKİYE NASIL İSTİKRARLI VE SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR BÜYÜME TUTTURABİLİR?
YAYINLAMA: 29 Eylül 2023 - 23:30
Geçen yazıda bugünün şartlarında oluşan karmaşık ekonomik yapının nasıl bir büyüme modeli ile tanımlanabileceğinin genel şartlarını vermiştim. Bugünün şartları nelerdi? Birincisi küreselleşmenin yol açtığı sonuçlar: dış sermaye hareketleri, doğrudan yatırımlar ve dış göç dalgaları. İkincisi üretimin karmaşık doğası: Sermaye tek tip olarak değil ama birbirini tamamlayan üç tipte tanımlanmalı. Yine emek de sadece fizikî emek olarak değil fiziki ve zihni emeğin bileşimi olarak tanımlanmalı. Üçüncüsü teknolojik değişimi ve teknik ilerlemeyi günün şartlarına uyan daha dinamik bir süreçle modellemek. Dördüncüsü tek sektörlü bir ekonomi varsayımından vaz geçip çok sektörlü bir ekonomiyi modellemek. Bu dört temel prensip çerçevesinde Türkiye’nin iktisadi büyümesinin sürdürülebilir ve istikrarlı bir şekilde daha yüksek oranlara çıkması ne şekilde mümkün olur? Bugünkü yazımda bu soruyu cevaplamaya çalışacağım.
ANA HEDEF: DOĞAL BÜYÜME ORANINI YÜZDE 7’YE ÇIKARMAK
Doğal büyüme oranı (natural growth rate), daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, nüfus artış hızı, amortisman oranı, teknik ilerleme hızı ve emeğin verimlilik artış oranının toplamından oluşur. Bütün büyüme modellerinin ortak sonuçlarından biri nüfus artış hızını (daha fazla doğumu teşvik ederek veya dış göçle) arttırmak veya amortisman oranını (ekonomik ömrü bitmemiş fabrika, tesis ve altyapıyı yenileyerek) yükseltmek doğal büyüme oranını arttırsa da kişi başı gelir ve kişi başı sermaye stokunu düşürmektedir. Buna fakirleştiren büyüme denir ve hiçbir hükümet böyle bir büyüme hedeflemez. O zaman teknik ilerleme hızı ve emeğin verimlilik artış oranını arttırmak gerekir. Teknolojik değişimin teknik ilerlemeye dönüşebilmesi için inovasyon yatırımlarına ihtiyaç vardır. İnovasyon yatırımı içinse her şeyden önce finansman gerekir. Türkiye’de firmaların bırakın süreç ve ürün inovasyonu yapmasını, mevcut fabrikalarını büyütebilmek için bile finansmana ulaşmaları çok sıkıntılıdır. Kredilerin büyük kısmı firmaların ancak mevcut durumlarını korumalarını sağlayacak kadar büyüklüktedir. Yetersiz tasarruf bunun temel sebebidir. Benzeri şekilde inovasyonu kendi sermayesi ile finanse edebilecek büyük ölçekli firmalarımız da çok az sayıdadır. Teknik ilerlemede belli bir seviyenin üzerine çıkamamış firmalar için yabancı finansman kaynakları da son derece sınırlıdır. Bu yüzden teknik ilerlemenin devlet tarafından finanse edilmesi, gerekirse sadece teknoloji üretecek kamu firmalarının kurulması önem arz etmektedir. Tek başına para yeter mi? Yetmez. Bilimsel çalışmaların, proje onaylarının ülkenin önümüzdeki en az yirmi yıllık sektörel üretim hedeflerine göre organize edilmesi gerekir. Yani üniversitelerin üretimi ile (bu gerek icat, keşif ve inovasyon çalışmaları olsun gerekse beşerî sermaye üretimi olsun) farklı sektörlerdeki sanayi ve tarım üretiminin birbirini tamamlayacak şekilde planlanması gerekir. Türkiye’de çok fazla üniversite bulunmaktadır, yine bu üniversitelerde belli bölümler orantısız olarak (iktisat, işletme, iletişim, kamun yönetimi ve hukuk gibi) büyümüştür. Yani bazı işkolları için ihtiyaç fazlası beşerî sermaye birikimi olurken bazı işkolları içinse ihtiyaçtan çok az beşerî sermaye üretilmektedir. Üretimde ara eleman ihtiyacı had safhadadır ama buna yönelik bir eğitim reformu yoktur. Yani eğitim sistemini bugünün ve gelecek yirmi yılın ihtiyaçlarını gözeterek yeniden düzenlemek, eğitimin kalitesini arttırmak ve bilimsel eğitimle ülkenin üretim hedeflerini bir arada planlamak gerekmektedir. Bunlar olursa 10 yıl içinde doğal büyüme oranını yüzde 5’ten yüzde 7’ye çekebiliriz.
YAN HEDEF: TEMİN EDİLEN BÜYÜME ORANINI DAHA İSTİKRARLI HALE GETİRMEK
Temin edilen büyüme oranı (warranted growth rate) yine bütün büyüme iktisadı modellerinde ortalama tasarruf oranı ile sermayenin ortalama üretkenliği oranının çarpımına eşittir. Yani tasarruf edilen gelirin uzun dönemde ne kadar üretim kapasitesi artışına yol açacağını gösterir. Burada büyüme modellerinde ihmal edilen kritik bir rol finans kesiminin rolüdür. Finans kesimi tasarrufları farklı sektörlerde üretim ve yatırım finansmanı olarak değerlendirir. Teorik modellerde (kolaylaştırma adına) tek sektörlü üretim temel alınırken, gerçekte ekonomide birbirinden farklı yüzlerce sektör bulunmaktadır. Kredilerin hangi sektörlere ne kadar dağıtıldığına göre sermayenin ortalama verimlilik oranı değişir. Bankacılık ve finans kesimi 10 yıllık veya 20 yıllık perspektifle yatırımlara bakmaz. Daha kısa vadeli görüşe sahiptir. Böyle olunca iş sadece finans kesiminin insafına bırakılırsa bazı sektörlere aşırı kredi plasmanı olurken diğer bazılarına yetersiz kredi plasmanı olur. Bu da orantısız ve dengesiz büyümeye yol açar. Bunun için kamu bankaları dengeleyici bir unsur olarak kullanılabilir. Ancak, her zaman belirttiğim gibi, büyük ölçekli genel bir büyüme ve kalkınma planı çerçevesinde kredilerin sektörel dağılımı yönlendirilmelidir. Bugün görünen tabloda devlet müdahale ile orantısız kredi dağılımını azaltacağı yerde daha da arttırmaktadır.
BİRİNCİ TEMEL STRATEJİ: SEKTÖREL YATIRIM VE EĞİTİM PLANLAMASI
Yukarıda bahsedilen iki ana hedefe ulaşabilmek için, yani daha yüksek bir doğal büyüme hızı ve daha istikrarlı bir temin edilen büyüme hızına ulaşabilmek için, planlamanın şart olduğundan bahsetmiştik. Ama bu planlama nasıl yapılmalı? Öncelikle bu planlamayı yapacak özerk bir kurumun olması gerekli; eski DPT gibi. Tabiî ki, bu kurum, yeni çağın şartlarına göre yenilenmiş olarak teçhiz edilmeli. İkinci olarak uzun dönemi (10 ve 20 yıllık süreleri) kapsayacak şekilde sanayileşmede ve ihracatta öncelikli sektörler belirlenmeli. Bunun yanında doğal büyüme hızını yüzde 7’ye çıkaracak bir genel büyüme hedefi de konmalı. Bu hedeflere daha nitelikli ürünler ve daha yüksek katma değerli üretimle ulaşılacağı âşikârdır. Sonuç olarak iş dönüp dolaşıp beşerî sermaye birikimine gelmekte… Eğitim sisteminin, bu anlamda, yeniden düzenlenmesi, 10 – 20 yıllık süreçlerde öncelikli ihtiyacımız olan beşeri sermayenin hangi niteliklere sahip olması gerektiğinin ölçülmesi, bu hedefler doğrultusunda insan yetiştirilmesi çok önemlidir. Yani eğitime yatırım sadece sosyal bir harcama ve destek değil, aslında iktisadi büyümenin temel motorunu teşkil eden bir süreçtir.
İKİNCİ TEMEL STRATEJİ: DIŞ FİNANSMAN KAYNAKLARININ ETKİN YÖNETİLMESİ
İnovasyon yatırımlarının ve üç tipte sermaye birikiminin ihtiyaç duyduğu yatırımların uygun finansal kaynakları gerektirdiği ortadadır. Türkiye’nin en temel yapısal problemlerinden biri de düşük ortalama tasarruf oranlarıdır. Böyle olunca, özellikle küreselleşme süreci içinde, tasarruf açığı dış borçla karşılanır. Burada kritik nokta şudur: Dış borcun ödenebilir olması için ülkenin yıllık üretim kapasitesindeki nominal artışın kur artış oranı artı bir yıllık dış borç ana para ödemesi artı dış borç faizini karşılayacak düzeyde olması gerekir. Kötü bir örnek olarak son yılların Türkiye ekonomisini ele alabiliriz: 2022 yılı ortalama enflasyonuna yüzde 50 diyelim. Büyüme oranı da kabaca yüzde 5 olsun. Yıllık güncel gelir artışının da tamamen üretim kapasitesi artışı olduğunu varsayalım (ki bu çok iyimser hatta hayalî bir varsayımdır). Öte yandan dış borç faizimizin oranı 2022 yılı yüzde 7 diyelim. Dolar kuru da 18’den 26’ya çıkarak yüzde 44 değer kazanmıştır. Toplam dış borcun ana parasının yüzde 20’si geri ödendiği düşünülüsün. Nominal üretim kapasitesi artışı yüzde 55 iken dış borç artış oranı yüzde 71’dir. Aradaki yüzde 16’lık açık yeniden dış borç alınarak kapatılmaktadır. Bu durum sürdürülebilir değildir. Bu dengesiz ve orantısız büyümenin yol açtığı bir sonuçtur. Dış borçlar kredi kanalıyla üretken olmayan hizmetler ve inşaat sektörüne gittiği için nominal üretim artışı borcun artış hızını karşılayamamaktadır. Bu yüzden dış borç kaynaklarının birinci temel stratejide öngörülecek olan üretken sektörlere dağıtılmasını sağlamak ve bunu örgütlemek kamu otoritesinin birinci önceliği olmalıdır.
ÜÇÜNCÜ TEMEL STRATEJİ: DIŞ GÖÇÜN KONTROL ALTINA ALINIP SINIRLANDIRILMASI
İktisat biliminde Rybczynski Teoremi şunu söyler: Bir ülkede üretim kaynaklarından birinin artışı o ülkede o kaynağı yoğun olarak kullanan sektörlerin üretimini mutlak olarak arttırırken, diğer sektörlerin üretimlerinin nispî olarak düşmesine yol açar. Asya, Afrika ve Orta Doğu’nun niteliksiz işgücünü bir ülkeye doldurursanız, niteliksiz işgücünü yoğun olarak kullanan, kalitesiz ve düşük katma değerli ürünler imâl eden sektörlerin ekonomi içindeki payları büyürken, nitelikli işgücü kullanan, teknoloji ve beşerî sermaye yoğun sektörlerin ekonomi içindeki payı küçülür. Uzun dönemde sonuç en zenginden en fakire herkesin daha fakirleşmesidir. Yani atlet, don patiska satarak kalkınma hedefleyip bölgesel güç olma hayali görüyorsunuz demektir! Ne güzel İstanbul be!
DÖRDÜNCÜ TEMEL STRATEJİ: TEKNOLOJİK DEĞİŞİME DEVLET DESTEĞİ
Söylediklerimi tekrar etmeme gerek yok! Türkiye’de teknoloji üretebilecek ve onu öz sermayesi ile finanse edecek büyüklükte firmalarımız bir elin parmaklarını geçmemektedir. Dış sermaye teknoloji ve inovasyon konusunda seçici davranmaktadır; bu yüzden de inovasyon için yeterince dış destek de sağlanamamaktadır. Ehh, memlekette de tasarruf açığı vardır. O zaman teknoloji yatırımlarına kim öncelik edecek? Tabiî ki devlet. Savunma sanayimizde gelişmeler güzel bir örnektir. Ancak geliştirilen ürün ve tekniklerin diğer sektörlere aktarılması ve bunun belli bir plan çerçevesinde yapılması da Türk Devletinin en öncelikli hedefi olmalıdır.
MUHAFAZAKARLIKTAN NE ANLAMALIYIZ?
YAYINLAMA: 01 Ekim 2023 - 23:25
Cumhuriyetin Yüzüncü yılındayız. Ne acıdır ki, devletimiz koskoca bir asrı devirmiş ama ne doğru dürüst bir kutlama var ne de halkımız bu yüzyıl dönümünü gurur ve şevkle idrak etmede… Bunun sebebi Türk toplumunun son 20 yılda başta küreselleşmenin ve yıkıcı siyaset dilinin etkileri olmak üzere çeşitli etkenlerle kendi ortak değerlerini kaybetmeye başlaması ve birbirine yabancı mahallelere bölünmüş olmasıdır. Cumhuriyet’in vatandaşı, Cumhuriyet’in sanatçısı, Cumhuriyet’in bilim insanı hatta Cumhuriyet’in yöneticisi olup Cumhuriyet’e düşman gözle bakabilmek ciddi şekilde incelenmesi gereken psikolojik ve sosyolojik bir arızaya işaret etmektedir.
Bu izlenimlerime dayanarak birkaç yazı boyunca muhafazakârlık üzerinde görüşlerimi açıklamak istiyorum. Çünkü medeni toplumlarda muhafazakârlar o toplumun ortak norm ve değerlerini korumayı kendilerine temel düstûr edinirler. Görünüşte Türkiye 1950’den bu yana (arada birkaç yıllık istisnalar haricinde) muhafazakâr siyasi partiler tarafından idare edilmektedir. Eğer 73 yıl boyunca muhafazakâr siyasetin hâkim olduğu bir yönetim süreci varken toplumun bölünmeye başladığı, değerlerinin dış etkenlere karşı çok zayıfladığı, aile kurumunun önemini kaybettiği, milli ve dini aidiyetin zayıfladığı ve vatandaşlık bilincinin aşındığı bir atmosfer oluşmuşsa, ya muhafazakâr yönetimler gerçekten muhafazakâr değildir, ya muhafazâ edilmek istenen değerler çok iptidâi ve kırılgandır ya da muhafazakâr siyaset yetersiz ve başarısızdır. Bu üç farklı görüşü Türkiye özelinde savunan kişi ve/veya kesimler bulunmaktadır. Ahalimiz ise bir kavram ve kafa karışıklığından mustariptir. Kimin sağcı, kimin solcu olduğu; ortak değerlerimizin ne olduğu; hatta bizlerin kim olduğumuz hakkında her kafadan bir ses çıkmaktadır. Bu yüzden bu yazımda ilk önce kavramları yerli yerine oturtalım istedim. Muhafazakârlık nedir, kime muhafazakâr denir, bu tanım ülkeden ülkeye zamandan zaman değişir mi? Bu sorulara cevap vereceğim.
MUHAFAZAKÂRLIK NEDİR?
Muhafazakarlık, geleneksel kurumları, gelenekleri ve değerleri teşvik etmeyi ve korumayı amaçlayan kültürel, sosyal ve politik bir felsefedir. Muhafazakarlığın temel ilkeleri, içinde ortaya çıktığı kültür ve medeniyete göre değişiklik gösterebilir. Batı kültüründe, belirli bir ulusa bağlı olarak muhafazakarlar, çekirdek aile, örgütlü din, ordu, mülkiyet hakları ve monarşi gibi bir dizi sosyal kurumu teşvik etmeye çalışırlar. Muhafazakarlar, toplumsal düzeni garanti altına alan ve yavaş yavaş gelişen kurumları ve uygulamaları tercih etme eğilimindedir. Muhafazakarlığın taraftarları genellikle modernitenin belirli yönlerine (örneğin kitle kültürü ve laiklik) karşı çıkarlar ve geleneksel değerlere geri dönüş ararlar, ancak farklı muhafazakar gruplar korumak için farklı geleneksel değerleri seçebilirler.
Terimin siyasi bağlamda ilk yerleşik kullanımı, Fransız Devrimi'nin politikalarını geri almaya çalışan Bourbon Restorasyonu döneminde François-René de Chateaubriand ile 1818'de ortaya çıktı. Tarihsel olarak sağcı siyasetle ilişkilendirilen bu terim, o zamandan beri geniş bir görüş yelpazesini tanımlamak için kullanıldı. Muhafazakar olarak kabul edilen tek bir politika dizisi yoktur çünkü muhafazakarlığın anlamı, belirli bir yer ve zamanda neyin geleneksel olarak kabul edildiğine bağlıdır.
Muhafazakar düşünce, mevcut geleneklere ve ulusal kültürlere uyum sağladığı için önemli ölçüde değişiklik göstermiştir. Örneğin, bazı muhafazakarlar daha fazla ekonomik müdahaleyi savunurken diğerleri daha fazla laissez-faire görüşünü, yani serbest piyasa ekonomisini savunur. Bu nedenle, dünyanın farklı yerlerinden gelen ve her biri kendi geleneklerini koruyan muhafazakarlar, çok çeşitli konularda fikir ayrılığına düşebilir. Bu duruma örnek olarak Fransız Devrimi'ne karşı çıkan ancak Amerikan Devrimi'ni destekleyen 18. yüzyılda bir politikacı olan Edmund Burke, 1790'larda Anglo-Sakson muhafazakarlığının ana teorisyenlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Günümüzde muhafazakâr klişesi altında tanımlanan çok farklı siyasi ve toplumsal kurumları birleştiren ortak sorun küreselleşmenin etkileridir. Küreselleşme hem çok hızlı bir iktisadi değişim hem de kültürel farklılıkların hızla silindiği bir toplumsal sürece yol açmaktadır.
MUHAFAZAKÂRLIĞIN FARKLI TANIMLARI
Samuel P. Huntington gibi bazı siyaset bilimciler muhafazakarlığı durumsal, yani ilgili toplumun içinde bulunduğu duruma bağlı, olarak gördüler. Bu tanıma göre muhafazakarlar “kendi zamanlarının yerleşik kurumlarını savunan kişiler” olarak görülür. Yine de farklı düşünürler farklı temalara bağlı olarak farklı muhafazakârlık tanımları geliştirmişlerdir.
GELENEK (TRADITION)
Evrensel bir tanımın olmamasına rağmen, bazı temaların muhafazakar düşüncede ortak olduğu kabul edilebilir. Michael Oakeshott'a göre “muhafazakar olmak tanıdık olanı bilinmeyene, denenmişi denenmemişe, gerçeği gizeme, gerçek olanı mümkün olana, sınırlı olanı sınırsıza, yakını uzağa, yeterli olanı fazla olana, uygun olanı mükemmele, şimdiki kahkahayı hayalî mutluluğa tercih etmektir.” Yani muhafazakârlık aslında elinde olanın kıymetini bilmek, ata sözünde dendiği gibi “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak”, yani tarihsel birikim sonucunda miras alınan değer, norm ve davranışları bilinemeyecek ve anlaşılamayacak yeni değer, norm ve davranışlara tercih etmek anlamına gelmektedir. Bu tür bir gelenekçilik, 'ölülere oy' veren toplumsal örgütlenmenin zamanla test edilmiş yöntemlerine duyulan güvenin bir yansıması olabilir. Gelenekler aynı zamanda o toplumdaki insanları bir araya getiren bir kimliğe aidiyet duygusunu da temsil edebilir.
HİYERARŞİ
Geleneğe dayalı muhafazakarlık tanımının aksine, Corey Robin gibi bazı sol görüşlü siyaset teorisyenleri, muhafazakarlığı öncelikle “sosyal ve ekonomik eşitsizliğin genel savunusu” olarak tanımlıyor. Bu perspektiften bakıldığında, muhafazakarlık, eski kurumları ayakta tutma girişiminden çok Robin’in kendi sözleriyle, "güce sahip olmanın, onun tehdit altında olduğunu görmenin ve onu geri kazanmaya çalışmanın hissedilen deneyimi üzerine bir meditasyon ve bu deneyimin teorik bir yorumudur".
Siyaset filozofu Yoram Hazony, geleneksel muhafazakar bir toplumda üyelerin, yaş, deneyim ve bilgelik gibi faktörleri içeren sosyal hiyerarşi içinde onurlandırıldıkları ölçüde önem ve etkiye sahip olduklarını ileri sürer. Dolayısıyla Hazony’ye göre muhafazakârlık bu bireylerin sahip oldukları güç ve itibarı koruma içgüdüsü ile güç ve itibarlarını kaybetme korkusuna dayanır. Her iki düşünüre göre toplumlarda gücü ve üretim ilişkilerini kontrol eden zümreler bu gücü kaybetmemek için muhafazakâr görüşleri sahiplenirler.
GERÇEKÇİLİK (REALISM)
Muhafazakarlık, Noël O'Sullivan tarafından "insanın kusurluluğu felsefesi" olarak adlandırılmıştır ve bu, taraftarları arasında insan doğasına ilişkin olumsuz bir bakış açısını ve onu 'ütopik' planlar yoluyla iyileştirme potansiyeline ilişkin karamsarlığı yansıtmaktadır. Kısaca açıklayacak olursam O’Sullivan’a göre insan doğası gereği kusurludur, bu kusurlu doğa kaosa evrilmeye ve toplumsal düzenin bozulmasına eğimlidir. Bu yüzden toplumların bir düzen ve otoriteye bağlı olarak yönlendirilmesi, bu düzen ve otoritenin tartışılmaması gereklidir. Bu anlamda muhafazakârlık “toplumu bir sürü, yöneticileri de çoban” olarak anlar. Buna da “gerçekçilik” adını verirler.
OTORİTE
Otorite, muhafazakarlığın temel ilkesidir. Daha spesifik olarak, Max Weber'e göre geleneksel otorite, "çok eski geleneklerin kutsallığına ve bunlar altında otoriteyi kullananların - örneğin ebeveynler, rahipler ve hükümdarların - meşruluğuna dair yerleşik bir inanca dayanmaktadır". Danny Kruger da, muhafazakar otoriteyi “bir ailede veya toplulukta uygulanan, zorlayıcı olmayan sosyal ikna” olarak tanımlamaktadır. İşte gerçekçilik adı altında savunulan ve insanların kusurlu doğaları sebebiyle bir “çobana” ihtiyaç duydukları söylenen görüşün doğal sonucu olan “Pekiyi çoban kim olmalı?” sorusunun cevabı da burada verilir: aile ölçeğinde baba, dini ölçekte din adamları sınıfı ve toplumsal ölçekte egemen iktidarlar. Bunların meşruiyeti de “çok eski geleneklerin kutsallığına” dayanmaktadır. Günümüz toplumunda muhafazakârlığın bu tanımı çok kabul edilebilir değildir.
TEPKİSELCİLİK (REACTIONISM)
Tepkiselcilik, sağ siyasette toplumun toplumsal dönüşümüne yönelik politikalara karşı çıkan bir yaklaşımdır. Özünde hangi sebeple olursa olsun toplumsal değişime yol açan etkenlere karşı olarak geliştirilen tepkilere dayanır. Popüler kullanımında tepkiselcilik, sosyal, politik ve ekonomik değişime karşı olan bir kişinin güçlü gelenekçi muhafazakar siyasi perspektifini ifade eder. Corey Robin gibi bazı akademisyenler tepkiselci (reactionist) ve muhafazakar kelimelerini eşanlamlı olarak değerlendirmektedir. Mark Lilla gibi diğerleri ise tepkiselcilik ve muhafazakarlığın farklı dünya görüşleri olduğunu savunuyor. Lilla’yı destekler mahiyette olarak siyaset bilimci Francis Wilson, muhafazakarlığı “siyasi çatışmanın gerilimi çerçevesinde belirli kalıcı değerlerin savunulduğu bir toplumsal evrim felsefesi” olarak tanımlıyor.
Tepkiselci, toplumun önceki siyasi durumu olan statükoya dönüşü destekleyen siyasi görüşlere sahip olan ve statükonun çağdaş toplumda bulunmayan olumlu özelliklere sahip olduğuna inanan kişidir. Güçlü bir tepkiselci hareketin ilk örneği, Fransız Devrimi'nde serbest bırakılan rasyonalizm, laiklik ve bireycilik güçlerine karşı organikçilik, ortaçağcılık ve gelenekçilik kavramları etrafında yoğunlaşan Alman Romantizmiydi.
Tepkiselci ve gerici birbirine çok yakın kavramlardır. Ama tepkiselcilik değişime karşı bir tavır olarak ortaya çıkarken, gericilik bizatihi değişimin bir illüzyon olduğunu ve insanın doğasının başlangıçtan beri aynı olduğunu, dolayısıyla insanın doğasının / fıtratının değişmemesi sebebiyle toplumsal değişimin de gerçek olmayacağı üzerine kuruludur. Biri değişimi kabul edip bunun insanlar için kötü olduğunu söylerken, diğeri esasen hiçbir şeyin değişmediğini savunur.
Cumartesi günü Türkiye’deki muhafazakârlığı bu anlattığım standartlar çerçevesinde inceleyeceğim.
TÜRK MUHAFAZAKARLIĞININ HİKAYESİ - IYAYINLAMA: 06 Ekim 2023 - 23:30
Cumhuriyetin Yüzüncü yılındayız ve bu zamanda en son konuşulması gereken hatta hiç konuşulmaması gereken konular etrafında fırtınalar kopmakta… Türk milletinin kimliği, Türk Devletinin meşruiyeti sorgulanıyor; tarihimiz ve kültürümüz küçümseniyor ve en önemlisi biz Türk milletinin mensupları bir millet şuurunu kaybetmiş gibi görünüyoruz. Bütün bunlar da kendini “yerli ve milli” olarak tanımlayan bir iktidarın yirmi yılı geçen iktidarının sonunda gerçekleşiyor. Soru şudur: Türkiye’de hâkim siyasi iktidar gerçekten muhafazakâr mı, yoksa kendilerini muhafazakâr mı zannediyorlar? Pazartesi günkü yazımda bahsettiğim muhafazakârlık tanımlarına dayanarak Türk muhafazakârlığını nasıl tanımlayabiliriz?
Öncelikle pazartesi günkü yazımda bahsettiğim tanımları kullanarak muhafazakârlık hakkında kendi yorumumu belirteceğim. Sonra da Türk muhafazakârlığının hikâyesini bugünkü ve pazartesi günkü yazılarımda elimden geldiğince anlatacağım.
BİR İKTİSATÇIYA GÖRE MUHAFAZAKÂRLIĞIN TANIMI
Muhafazakârlık modern bir ideolojidir, yani sanayi toplumlarında ortaya çıkan bir kavramdır. Kapitalist üretim biçiminin doğal sonucu olan millet ve ulus-devlet kavramları ile birlikte değerlendirilmesi gerekir. Modern toplumda toplumu bir arada tutan ve ona bir aidiyet sağlayan ortak değerleri belirleyen de millet kavramının tanımıdır. Din, modern toplumda kimliğin doğrudan tanımlayıcısı değildir ancak milli kimliği kuvvetlendiren ve destekleyen bir unsurdur. Milli devlet de ortak değerler etrafında birleşmiş vatandaşlar topluluğunun ortak siyasi ve idari örgütüdür. Bu şekilde tanımlandığında millet ve milli devletin tamamlayıcısı da vatandır. Sanayi toplumunda kendi dinamikleriyle (dış etkenlere bağlı olmadan) gelişen toplumların çoğu tek vatan, tek devlet ve tek millet düsturunu göre kurulmuştur. Milli devletler sanayi öncesi toplumdan gelen ve sanayi toplumunun işlemesine engel olacak bölgesel ve feodal bağları, dini ve etnik farklılıkları bir “ergime potası / melting pot” içinde eritip bir milli kimlik oluşturmak, bu milli kimlik etrafında milleti örgütlemek ve vatanı millet adına sahiplenmek amacı güderler. Bazı milli devletler bu eylemde başarılı olmuşlar ve milli devlet vasfını idari biçim olarak üniter devlet vasfıyla birleştirmişlerdir. Bu eylemde kısmen başarılı olan diğerleri üniter devlet yerine daha esnek feodal idari biçimleri almışlardır. Burada Belçika, Çekoslovakya ve Yugoslavya örnekleri savaş sonrası dış güçlerin eliyle kurulmuş devletleri tanımlar. Nitekim Çekoslovakya ve Yugoslavya parçalanmıştır. Bu devletlerin tanımladıkları milli kültür oluşamamış, sanayi öncesi kimlikler ergime potasında eritilip yeni bir kalıba dökülememiştir. Belçika ise bugün olsa rahatlıkla parçalanabilecek bir yapıdır ama uluslararası siyasi kuvvetlerin odağında bir bölge olduğu için parçalanması şimdilik önlenmektedir. Birleşik Krallık çok başarılı bir uygulamayla İngiliz egemenliğini Britanyalılık kimliği etrafında ve Kraliyet hükmünün meşruiyetiyle oluşturmuştur. Almanya etnik açıdan gayet homojen olmasına rağmen tarihsel açıdan sadece Nazi döneminde baskıyla bir üniter devlet olabilmiştir. Bu yüzden bin beş yüze yıla varan bölgesel yönetimleri ancak federal bir yapıyla bir araya getirebilmişlerdir. İdari yapı Federal olmakla birlikte Almanya tam anlamıyla milli bir devlettir. Bu ve benzeri örnekler uzun uzun açıklanabilir.
Sanayi toplumlarında muhafazakârlık, bu yüzden, topluma milli kimliği veren ortak değerleri korumak, milli devlet teşkilâtı ve kapitalist üretim ilişkileriyle oluşmuş siyasi ve iktisadi statükonun devamını sağlamak, vatanın bölünmezliğini ve devletin egemenliğini güçlendirmek amacı güder. Burada, medenî bir toplumda devletin egemenliği milletin egemenliği ile eş anlamlıdır, çünkü devlet bizatihi milletin siyasi ve idari örgütüdür. Ancak zaman durmamıştır, toplumlar hızlı veya yavaş ama mutlaka değişime mâruz kalmaktadır. Değişimin ana motor gücü üretim yapısında değişimi sağlayan teknolojik değişimdir. Buna günümüzde çok kuvvetli bir şekilde hissedilen küreselleşmenin olumsuz etkilerini de eklemeliyiz. Değişimin kaçınılmaz olduğu şartlarda medenî toplumlar ortak kimliği kontrollü bir şekilde yavaş yavaş değiştirirler. Milli devletin eğitim, kültür ve entegrasyon politikaları bunun için vardır.
Bütün bu anlattıklarım çerçevesinde modern toplumda muhafazakârlık şehirli toplumun üst sınıfları ve entelijansiyasının çoğunluğunun ideolojisidir. Mevcut milli değerlerin yaşatılması ve değişen zamana uyum gösterecek şekilde geliştirilmesi, milli kimliğin tekâmül etmesini sağlamak, devletin bütünlüğü ve vatanın bölünmezliğini korumak muhafazakâr düşüncenin temelini teşkil eder. Amerikan, İngiliz, Alman ve Fransız toplumlarında muhafazakârlık iyi eğitimli ve şehirli seçkinlerin ideolojisidir. Marjinal ırkçılık veya dincilik ya da yıkıcı sosyalist akımlar genelde alt sınıfların, eğitimsiz lümpen proletaryanın tercihlerini yansıtır. Sanayi öncesi toplumun yaşam tarzını savunmak ve değişim karşısında ayakta durması mümkün olmayan etnik ve dini topluluk ve örgütleri devam ettirmeye çalışmak muhafazakârlık olarak addedilmemelidir. Çünkü bu topluluk ve yaşam tarzlarının şehirli ve sanayileşmiş toplumda yaşaması için gerekli maddi şartlar ortadan kalkmıştır.
TÜRK MİLLİ KİMLİĞİNİN OLUŞUMU
Türkiye’de milli devlet oluşumu Vaka-yi Hayriye’yle başlar: Sultan II. Mahmut Han devri… Balkanlar ve Anadolu coğrafyası üzerinde kozmopolit bir imparatorluğu, yine Balkan ve Anadolu coğrafyası kökenli vatandaşların örgütlü bir devleti haline getirme yönünde üst yapı değişimlerinin temeli Osmanlı’nın son dönemine dayanır: Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri. Mısır, Kuzey Afrika, Suriye, Irak, Hicaz, Yemen, Romanya ve Sırbistan hiçbir zaman otantik Osmanlı kültürel ve idari coğrafyasında olmamıştır. Klasik dönemden Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerine kadar kendilerine has özerk yönetimler ve hukuk kurallarıyla idare edilmişlerdir. Ancak Bugünkü Makedonya, Mora haricinde Yunanistan, Bulgaristan Türk Rumelisi’ni oluştururdu. Osmanlı kültürü ve yaşam tarzı buralarda kök salmıştı. Türkçe konuşmamakla birlikte Arnavutluk, Bosna ve Kürt vilâyetleri de bu ortak Osmanlı kültürünün hâkim olduğu coğrafyalardı. Türk muhafazakârlığının hikâyesi Türk modernleşmesinin de hikâyesidir. Adeta birbirlerinin zıt ikizidir ve birbirlerine dayanmaktadırlar.
ATATÜRK’ÜN İSMET PAŞA’YA MEKTUBU
Yüzüncü yılını idrak ettiğimiz Cumhuriyetimiz milli ve üniter bir devlet olarak savaş meydanlarında kan dökülerek kurulmuştu. Kuran halk da Osmanlı kültürünü yaşayan ve yaşatan Anadolu ve Rumeli ahalisiydi. Cumhuriyeti kuranların karşılaştığı manzara çok acıydı. Atatürk Cumhurbaşkanı olduğunda İsmet Paşa’ya yazdığı ve Başbakan olmasını rica ettiği mektupta şöyle demekteydi:
“Sevgili paşam, Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın.
Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.
Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz.
Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda.
Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.
Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.
Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı %60’ı geçiyor.
Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.
Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.
Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor.
Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler.
Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı.
Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.
Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney.
Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız.
Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.
Allah yardımcımız olsun!”
Yani bir daha esir duruma düşmemek için, bağımsızlığımızı kaybetmeden güçlü, müreffeh ve kendine güvenen bir millet olabilmemiz için hızla değişmemiz gerekiyordu. Bu zorunluluktu. Ama hızlı değişim kendi problemlerini de yaratacaktı. İşte Cumhuriyetin Osmanlı müktesebatı almış ilk devir muhafazakârlarında rastlanmayan bayağı ve avamî görüşleri taşıyıp gösteriş tüketimine boğulan bugünkü “sözde muhafazakârların” oluşmasına sebep olan bu hızlı değişimdir. Pazartesi bunun hikâyesini anlatacağım.
TÜRK MUHAFAZAKARLIĞININ HİKAYESİ - II
YAYINLAMA: 08 Ekim 2023 - 23:30
Bu yazıyı kaleme alırken dünyanın siyasi konjonktürü tamamen değişmiş durumda. Radikal dinci terör örgütü Hamas İsrail kasabalarına ve sivil halka saldırı düzenledi. Biz tabiî ki, ne radikal dinci terörizmin ne de ırkçı ve yayılmacı Siyonizmin tarafında olabiliriz. Bazı romantik solcular devrim hevesiyle, bazı hayalperest İslâmcılar da cihad gayretiyle heyheylendiler. Türk devleti muhatap olarak eşkıyaları değil devletleri alır. İsrail rejimi zâlim ve baskıcıdır ama biz onlara karşı tavır almadıkça bize düşmanlık etmemişlerdir. Devletler arası ilişkileri saygı çerçevesinde kurmak yaşamsaldır. Bizim açımızdan önemli noktalar şunlardır:
1. Filistin’deki yarı kurumsal özerk devletçik Asala ve PKK gibi terör örgütlerine arka çıkmakta, Karabağ’da Ermenistan’a, Kıbrıs’ta Rumlara destek vermektedir. Hamas ise radikal dinci bir terör örgütüdür. Terörle sorunu olan bir ülke olan Türkiye’nin bu yarı kurumsal devletçiğe açık destek vermesi yanlış olurdu. Nitekim devletimiz içerideki romantik solcu ve hayalperest İslâmcıların aklına uymamış, köklü bir devlet gibi tavır almıştır.
2. İsrail’e yapılan saldırının karşısında yer almak ve İsrail’le diyaloğu sürdürmek önemlidir. Çünkü İsrail’de işbaşında olan Siyonist Hükümetin işleri rayından çıkarmaması ve sivil katliamına yönelmemesi için diplomatik yoldan yönlendirilmesi gerekecektir. Burada Türkiye barışı sağlama yolunda uzlaştırıcı rol oynayabilir. Sayın Cumhurbaşkanı bu konularda derin tecrübeye sahiptir.
3. İsrail Devletinin çok abartılan ve şişirilen güvenlik ve istihbarat mekanizmasının bir balon olduğu ortaya çıkmıştır. Üç – beş eşkıya dikenli telleri makasla kesip, pikaplarla baskın düzenleyip ibadet halindeki insanları öldürüp kaçıracaklar da benim diyen devlet bunu önleyemeyecek. Şaka gibi… Bu durum ciddi bir zafiyet göstergesidir. İsrail bu zafiyetin verdiği hırsla bütün bölgeyi kaosa sürükleyebilecek kanlı operasyonlara girişebilir. Türkiye’nin tarafsızlığını koruması önemlidir.
4. Terörle mücadeleyi masum sivilleri katletmeden incelikle yapan Türk Güvenlik Güçleri’nin ne kadar kıymetli olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak içeride bulunan milyonlarca sığınmacı içinde bu olaylara tepki olarak şiddet eylemlerine girişebilecek olanlara karşı şimdiden etkili ve sert önlemler almak da yine Türk Güvenlik Güçlerinin vazifesidir. Kalıcı çözüm ise kaçakların ülkelerine iade edilmesi ile sağlanır.
Umarız daha büyük acıların yaşanması önlenir.
İLK DÖNEM TÜRK MUHAFAZAKÂRLIĞI
“Yani bir daha esir duruma düşmemek için, bağımsızlığımızı kaybetmeden güçlü, müreffeh ve kendine güvenen bir millet olabilmemiz için hızla değişmemiz gerekiyordu. Bu zorunluluktu. Ama hızlı değişim kendi problemlerini de yaratacaktı. İşte Cumhuriyetin Osmanlı müktesebatı almış ilk devir muhafazakârlarında rastlanmayan bayağı ve avamî görüşleri taşıyıp gösteriş tüketimine boğulan bugünkü “sözde muhafazakârların” oluşmasına sebep olan bu hızlı değişimdir. Pazartesi bunun hikâyesini anlatacağım.”
Cumartesi günkü yazımı bu paragrafla bitirmiştim. Cumhuriyet fakir bir ülkede bir şehirlileşme ve sanayileşme projesidir. Atatürk’ün öncülük ettiği devrimler Türk milletinin yaşam tarzında da ciddi ve sert değişimlere yol açtı. Zaten Türk modernleşmesinin kökleri Osmanlı’nın son dönemine uzanmaktaydı. Bu anlamda Osmanlı modernleşmesi II. Mahmut’la başlayıp Sultan Abdülhamit’e ve Jön Türklere kadar gelir.
Ben çocukluğumdan beri muhafazakâr bir çevrede büyüdüm. Bu çevrede Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet sac ayağındaki modernleşmeye esas olarak bir karşı duruş yoktu: Milli ve halk iradesine dayanan bir devlet, bağımsız ve sanayileşmiş bir ekonomi, gelişmiş şehirler, bilimsel ilerleme… muhafazakâr kesim bunların hiçbirine karşı değildi. Zaten ailemin iki tarafından da dedelerim Kuva-yı Milliyeci idi. Ancak Atatürk Devrimlerinin bazısına karşı naif bir tepkisellik vardı: Örneğin Paşa kendisi Türk Müziği dinlediği halde neden halka bunu yasaklamıştı? Doğu klasikleri ve Osmanlı’dan miras sanatlarımız neden öksüz bırakılmıştı? Dil devrimiyle birlikte anlatım kabiliyeti yüksek İmparatorluk Türkçesinden halka garip gelen kelimelerle (tilcik, yazgaç, betik, bölem, yır vb) konuşulan garip bir dile niye geçmiştik? Ezan niye Türkçe okunmaktaydı? Ayasofya niçin müze yapılmıştı? Bu ve benzeri sorulara cevap aranırdı. Cumhuriyetin ilk dönem muhafazakâr aydınları bugünkü cinci Hocalardan çok farklıydı: Cemil Meriç, Peyami Safa, Nurettin Topçu, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmet Akif… Bu ve benzeri muhafazakâr aydınlarımız Cumhuriyet’e karşı değildi. Sanayileşmiş ve şehirlileşmiş bir toplum olmamızın yaşamsallığını biliyorlardı. Bilimsel gelişmelere de karşı değillerdi. Kendileri yaşam tarzları itibariyle son dönem Osmanlının üst sınıflarını ve seçkinlerini temsil ediyorlardı. Onların her biri, kendi tarzlarında da olsa, Osmanlıdan gelen geleneksel yaşam tarzımız ve kültürümüzü geliştirip yenileyerek kendimize has bir şehirli toplum olmamızı savunurlardı. İstanbul dilinin ve yaşayışının inceliklerini geliştirerek bütün topluma yayma gayesindelerdi.
TÜRKİYE’NİN HIZLI DEĞİŞİMİ SONUCU ORTAYA ÇIKAN KİMLİK KRİZİ
Cumhuriyet döneminin en temel problemi Batının 300 senede demlene demlene geliştirdiği sanayi toplumu ve şehir hayatını 50 senede üretmek zorunda olmamızdı. Geçen yazıda verdiğim Atatürk’ün İsmet Paşa’ya mektubunda bahsettiği şartlar bizi bu şekilde hızlı bir değişime mecbur etmekteydi. Bu hızlı şehirlileşme ve sanayileşmenin yol açacağı toplumsal problemler vardı: Köyden kente göç, emeğin tarımdan alınıp sanayi ve hizmetlere aktarılması, toplumsal kimlik ve aidiyet krizi. “Hocam 1923 – 1983, 60 sene… Bu sürede birçok değişim yapılabilirdi. Niye toplumsal sorunlar ortaya çıksın?” Bu sorunun cevabı hem çok basittir hem de çok girift… Basittir çünkü bir toplumun kültürü ve yaşam tarzı uzun yıllar içinde yavaş yavaş değişir. Girifttir, çünkü devlet zoruyla kültür ve yaşam tarzı değişimi eğer üretim yapısında aynı hızla bir değişim gerçekleşmiyorsa, işgücünün niteliği ve alt yapı sermayesi aynı hızla değişmiyorsa, sonunun nereye çıkacağı belli olmayan bir yola sokar toplumu. 1923’te nüfusun yüzde 80’i kırsalda yaşamaktayken 1983’te nüfusun yüzde 40’ı kırsal kesimdeydi. Bugün 2023’te bu oran yüzde 10’un altındadır. Özellikle 1960 – 1980 arası ilk iç göç dalgasını 2000-2023 arası ikinci iç göç dalgası takip etti. Kırsal kesimde tarım ekonomisinin gerektirdiği yaşam tarzı ve değerler kümesi şehirde tamamen işlevsiz kalmaktaydı. Hızlı göçle gelen yığınları şehrin üretim yapısına entegre edecek, onlara yeterli ve gerekli eğitimi verecek bir mekanizma da yoktu. İmar alt yapısı bu iki iç göç dalgasını karşılayacak şekilde düzenlenmemişti. Bu insanlar artık tarım yapamazlardı ama şehre ve sanayi ekonomisine de entegre olamıyorlardı. Yaşamak için bir şekilde kapitalist sistemden nemalanmaları gerekiyordu ama kasabalarından getirdikleri yaşam tarzını da korumak istiyorlardı. Sonuç: artan gecekondulaşma, cemaat birlikleri ve hemşeri örgütleri etrafında toplanmış niteliksiz ve mesleksiz insan yığınları, kayıt dışı ekonomi ve şehre transfer olmuş kasaba tutuculuğu. Bunlar varlıklarını yaşam tarzlarını değiştirmeden sürdürebilmek için kamu arazisine gecekondu yapıp imar affıyla zengin olan, bir cemaatin içerisinde hem kasabada alıştığı kapalı yaşam tarzını sürdürüp hem de cemaatin sağladığı iş imkânlarıyla kapitalizme entegre olan ve ne artık kasabalı ne de halâ kentli olan insanlarımızdı. Kapalı kasaba sosyolojisi metropole gelmiş, göç eden yığınlar kapitalizme entegre olarak tamamen rant ve kâra dayalı bir çıkarcılığa bürünmüştü. Bu özelliklere sahip kitleler lümpen proletarya olarak adlandırılır. İşte 2000’li yıllardan itibaren karşımıza çıkan ve ilk dönem örneklerinden çok farklı olan yeni muhafazakârlık bu lümpen proletaryanın ideolojisidir. Özünde Cumhuriyet modernleşmesinin gerektirdiği yeni aile yapısı, yeni toplumsal normlar ve yeni zaman algısına karşı çok sert bir düşmanlık gösteren ama Cumhuriyetin modernleşmesinin getirdiği imkânlara, zenginleşme fırsatlarına balıklama atlayan bir muhafazakârlık tipi. Bu üst sınıfların ve seçkinlerin ideolojisi olan muhafazakârlıktan farklı, sanayi toplumunda yaşaması mümkün olmayan tarım toplumu değerlerini sera ortamında yaşatmayı hedefleyen amorf bir muhafazakârlıktı. Klasik gericilik sayılamazdı, çünkü Amish’ler veya Hasidikler gibi medeniyetin nimetlerini reddetmiyorlar aksine onları iştahla tüketiyorlardı. Klasik muhafazakârlık da değildi, çünkü bu kitlelerin ne din anlayışı, ne yemek ve sofra kültürü, ne sanat zevki ne de çalışma ahlâkı İstanbul’da en güzel şeklini bulmuş olan Osmanlı kültürüyle uzaktan yakından alakalıydı. Ben izninizle bu ideolojiyi “lümpen muhafakârlık” olarak adlandıracağım.
Cumartesi günü yukarıda bahsettiğim lümpen proletaryanın sanatçısı, filozofu ve ideoloğu olmayan ideolojisi “lümpen muhafazakârlığı” anlatmaya çalışacağım. Tabii ki İsrail’deki olaylar büyümezse…
ARABESKTEN LÜMPEN MUHAFAZAKARLIĞA BİR ALATURKA RAPSODİ!
YAYINLAMA: 13 Ekim 2023 - 23:35
“İşte 2000’li yıllardan itibaren karşımıza çıkan ve ilk dönem örneklerinden çok farklı olan yeni muhafazakârlık bu lümpen proletaryanın ideolojisidir. Özünde Cumhuriyet modernleşmesinin gerektirdiği yeni aile yapısı, yeni toplumsal normlar ve yeni zaman algısına karşı çok sert bir düşmanlık gösteren ama Cumhuriyetin modernleşmesinin getirdiği imkânlara, zenginleşme fırsatlarına balıklama atlayan bir muhafazakârlık tipi. Bu üst sınıfların ve seçkinlerin ideolojisi olan muhafazakârlıktan farklı, sanayi toplumunda yaşaması mümkün olmayan tarım toplumu değerlerini sera ortamında yaşatmayı hedefleyen amorf bir muhafazakârlıktı. Klasik gericilik sayılamazdı, çünkü Amish’ler veya Hasidikler gibi medeniyetin nimetlerini reddetmiyorlar aksine onları iştahla tüketiyorlardı. Klasik muhafazakârlık da değildi, çünkü bu kitlelerin ne din anlayışı, ne yemek ve sofra kültürü, ne sanat zevki ne de çalışma ahlâkı İstanbul’da en güzel şeklini bulmuş olan Osmanlı kültürüyle uzaktan yakından alakalıydı. Ben izninizle bu ideolojiyi “lümpen muhafazakârlık” olarak adlandıracağım. Cumartesi günü yukarıda bahsettiğim lümpen proletaryanın sanatçısı, filozofu ve ideoloğu olmayan ideolojisi “lümpen muhafazakârlığı” anlatmaya çalışacağım.”
Pazartesi günkü yazımı bu satırlarla bitirmiştim. Günümüzde kendini “muhafazakâr” olarak tanımlayan kitlelerin temeli lümpen proletaryaya dayanmaktaydı. İlk önce bunu tanımlayacağım. Sonra bu kitlelerin hayata bakışlarındaki temel düsturları inceleyeceğim: kasaba yaşam tarzının şehirde devamı, kuralsızlığın yüceltilmesi, üretim yerine ranta ve yağmaya dayanan ekonomi, ahlâka değinmeyen bir zâhiri din anlayışı, emeğe değil imtiyaz ve kayırmacılığa dayanan kariyer planı. Takiben bu kitleleri temsil etme iddiasındaki siyasilerin sağ popülist politikalarına değinip bunların dayandığı sözde entelektüel katman olan “liberal solcularla” tamamlayacağım. Haydi başlayalım.
LÜMPEN PROLETARYA NEDİR?
Marksist teoride lümpen proletarya, sınıf bilincinden yoksun alt sınıftır. Karl Marx ve Friedrich Engels bu sözcüğü 1840'larda icat ettiler ve onu, özellikle 1848 devrimleri bağlamında, gerici ve karşı-devrimci güçler tarafından sömürülen, toplumun düşüncesiz alt katmanlarına atıfta bulunmak için kullandılar. Lümpen proletaryanın devrimci potansiyelini göz ardı edip onu proletaryayla karşılaştırdılar. Diğer gruplar arasında suçlular, serseriler ve fahişeler genellikle bu kategoriye dahil edilir.
“American Heritage Dictionary of the English Language / İngiliz Dilinin Amerikan Mirası Sözlüğü” lümpen proletaryayı "proletaryanın en alt tabakası" olarak tanımlar. Yukarıda yazdığım gibi orijinal olarak Marksist teoride proletaryanın (yani işçi sınıfının) sınıf bilinci olmayan üyelerini, ilâveten suçluları, serserileri ve işsizleri, genel olarak da kendi kolektif çıkarlarının bilincinde olmayan alt sınıftan insanları tanımlamak için kullanıldı. Modern kullanımda, genellikle kronik işsizleri, evsizleri ve kariyer suçlularını da içerecek şekilde tanımlanır. Örneğin ABD Komünist Partisi'nin web sitesi bunu şu şekilde tanımlıyor:
“Genellikle ekonomiye olumlu katkısı olmayan istihdam edilemez (unemployable) kişilerdir. Bazen kapitalist toplumun en alt katmanı olarak tanımlanırlar. Kavram suçlu ve akli dengesi yerinde olmayan kişileri de içerebilir. Bazı aktivistler onları ‘en radikal’ olarak görmektedir çünkü onların ‘en çok sömürüldüğünü ancak örgütlenemediklerini iddia ederler.’ Bu yüzden lümpen proletaryanın sınıf mücadelesinde ilerici bir rol üstlenmek yerine ücretli ajanlar olarak hareket etme olasılıkları daha yüksek.”
Yani farklı tanımlarda şu ortak özelliklere rastlanıyor: Toplumun en alt katmanlarındaki üretkenliği düşük, eğitimsiz ve mesleksiz insanlar. Bunlara ek olarak suç ekonomisinin içindeki kesimler de dahil edilmektedir. Pekiyi ya bizim lümpen proletaryamız, onların özelliği nelerdir? Bizim lümpen proletaryamız kapitalist sömürüden çok ikili ekonomi yapısından kaynaklanmaktadır. Osmanlı’dan bakiye tarım toplumunun yanında hızla sanayileşen Türk ekonomisinde bir de sanayi ekonomisi gelişti. Sermaye birikimi ve şehirlileşme onu takip etmesi gereken yaşam tarzı değişiminden çok hızlı gerçekleşti. Tarım alanları ve kasabalar hızla boşalıp buradaki insanlar şehre sökün ettiklerinde bu insanları sanayi ekonomisine ve şehir hayatına entegre edecek bir mekanizma da yoktu. Dolayısıyla bu insanlarımız tarımdan sanayiye geçiş sürecinde üretkenliği düşük (hatta bazı örneklerde üretkenliği hiç olmayan), şehir hayatına uyumlu bir eğitimden geçmemiş ve kendi çocuklarını da bu eğitime sokmak istemeyen ve sanayi toplumunun ihtiyaç duyduğu uzmanlaşmaya sahip olmayan mesleksiz insanlardı. Bir insan hayatını üretimle sağlayamazsa ve kim olduğunu mesleğine (yani emeğine) dayandıramazsa bir sınıf bilinci de olmaz. Batıdaki örneklerinden farklı olarak bu insanlarımız örgütlenebildiler. Bu başarının sırrı tarım toplumundan sahip oldukları aidiyetlerinde gizlidir. Bunlar etnik (aşiret mensubiyeti), dini (tarikat veya mezhep mensubiyeti) veya yerel (hemşerilik ilişkileri) aidiyetlerdir. Bu aidiyetler insanlarımızın kasabadaki tutucu ve dış etkenlere kapalı yaşam tarzını sürdürmelerini sağladılar. Bağlı oldukları gruplarıyla kendilerini tanımladılar, çünkü o grup onlara sanayi üretimine ve onun gerektirdiği yaşam tarzına dahil olmadan eski alışkanlıklarını devam ettirme imkânı sağlamaktaydı. Tarikat, aşiret veya hemşeri derneklerinin onlardan istediği şey çok küçüktü: işaret edilen partiye oy. Lümpen proletarya ve onları örgütleyen etnik veya dini grupların yanında manzarayı tamamlayan üçüncü grup da popülist siyasi partilerdi. Türkiye’de her parti şehirlerde gettovari mahallelerde yaşayan bu gruplardan bir kısmını tekellerine almıştır. Cemaat ve tarikat önderleri servet, siyasiler güç sahibi olurken lümpen proletaryamız da eski kapalı yaşamını çok zorlanmadan şehirde sürdürebiliyordu. İşte bu sentetik siyasi ve toplumsal yapının düşünsel dayanağı da “lümpen muhafazakârlıktır”.
LÜMPEN MUHAFAZAKÂRLIĞIN TEMEL DÜSTÛRLARI
Bu iç içe geçmiş çıkar ağının düşünsel dayanağı lümpen muhafazakârlık ortak milli değerlerin muhafazasını ve milli bilincin inşaasını değil, her cemaat veya aşiret grubunun kendi gettosunun arkaik değerlerinin savunusuna dayanır. Böyle olunca bu lümpen muhafazakârlar örneğin kadınların eğitimine, iş hayatı ve sosyal hayatta yer almasına karşıdırlar. Bir erkeğin aynı anda birden fazla evlilik yapması insan haklarından sayılırken, kamu arazisini gasp edip kaçak bina dikmek üretkenlik ve çalışkanlık, kayıt dışı insan istihdam edip vergi kaçırmak girişimcilik, askere gitmemek için her türlü tezgâhı çevirip İsrail protestolarına kefen niyetine beyaz çarşaf giyip katılmak vatanseverlik, şehrin ortasında sokakta dana kurban etmek dindarlık ve merdiven altı tarikat yurtlarında çocuklara tecavüz etmek tasavvuf olarak takdis edilir. 80’lerde arabesk büyük bir sanat akımıyken (!) bugün Batı kentlerinin varoşlarında alt sınıfın müziği olan “rap” “yerli ve milli tınılarla” milliyetçi ve muhafazakâr gençlerimizin gönlünde taht kurmuştur. Gençler aile değerlerine, sevgi ve saygıya, köklü kültürümüze değil vurdulu kırdılı filmlerdeki “yarı istihbaratçı yarı mafya tiplerin olduğu hikâyelere” meftun olmaktadırlar. Bu alaturka rapsodinin fikri liderleri ise vaktiyle “Abant sofralarının ücretli müdavimi olan”, Kıbrıs’ta “Yes be Annem!”, FETÖ yanında “Yetmez ama evet!”, PKK yanında “insan hakları, demokrasi ve halkların kardeşliği!” diyen temelde Türk kimliği ve Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmanlık besleyen “liberal sol” aydınımsılardır. Onlara göre gecekondu dikip imar affıyla zengin olan, tarikat bağıyla iş adamlığına yükselen “yerli ve milli arkadaşlar” Türkiye’nin yeni ve ilerici burjuvasını oluşturuyordu! Yeni zamanlarda milli devlet, milli kimlik, ortak değerler, vatan ve bayrak artık para etmiyordu. Çeşitlilik içeren kimliksiz bir toplum olmalıydık. Ne güzel İstanbul be!
Pekiyi lümpen muhafazakârların temel düsturları nelerdir:
Birincisi kasaba yaşam tarzının şehirde devamının savunulmasıdır… Ehh, lümpen proletaryanın sömürülmesi için onlara vaad edilen şey tam da buydu. İkincisi kuralsızlığın yüceltilmesidir. Şehirdeki eğitim ve yaşam standartları, medeni kurallar ve devletin kanunları bu insanlarımızın kabul edemeyeceği şartlardır. Kuralları ihlâl etmek veya kendi çıkarlarına bozmak en temel itiyatlarındandır. Ancak aşiret veya cemaat kurallarını hiçbir şekilde ihlâl etmezler çünkü varlık sebepleri bu aşiret veya cemaatlere aidiyetleridir. Üçüncüsü üretim yerine ranta ve yağmaya dayanan ekonomidir… Çok doğal, belli bir konuda uzmanlaşmayan, teknik meslekî eğitimi olmayan insanlar nasıl yaşar? Ya cemaat şirketlerinde ucuz iş gücü ya da cemaat ağlarıyla palazlanmış al-satçı veya komisyoncu olarak. Bu ikinciler kendilerini genelde “serbest meslek” olarak tanımlarlar! Dördüncüsü ahlâka hiç değinmeyen bir zâhiri din anlayışıdır ki, burada cemaat mensupları sakalın uzunluğuna, tuvalete girerken ve çıkarken okunacak dualara, kadın erkek ilişkilerindeki yasaklara aşırı ihtimam gösterirken kul hakkına girmeyi, kamu malını gasp etmeyi, yalan söylemeyi ve işçinin emeğini sömürmeyi hiç önemsemezler. Sonuncusu ise emeğe değil imtiyaz ve kayırmacılığa dayanan kariyer planıdır. Ehh, Türk lümpen proletaryası “Hans, Sam, Toni, Coni, Herkel ve Frank’a” benzemez! Rahmetli Özal’ın deyimiyle “iş bilen ve iş bitiren” bir lümpen proletaryadır. Onların fark ettiği gerçek şudur ki, alaturka rapsodinin sahnelendiği memleketimizde emeği ile kazanıp geçinmek enayiliktir, amaç adamını bulup gerekli makamları görüp hızla yükselmektir. Bunun için ehliyet ve liyakat değil, emniyet ve sadakat ana gerekliliktir.
“Hoca, sen çok statükocu olmuşsun. Dünya değişiyor, değiştir bu kafayı!” Ne yapalım, biz paramızı emeğimizle kazanıyoruz, Allahtan başkasına boyun eğmeyiz, doğruya doğru eğriye eğri deriz. Bu devirde buna enayilik deniyorsa, evet enayiyiz!
Pazartesi görüşmek üzere…
MESCİD-İ AKSA'NIN HİKAYESİYAYINLAMA: 15 Ekim 2023 - 23:25
İsrail’in kendi iddiasıyla “terörle mücadele ettiği”, Hamas’ı imha etmek üzere bir kara harekâtı planladığı bugünlerde içimiz dışımız İsrail ve Filistin oldu. Önce ilkeyi söyleyelim: Her devlet terörle mücadele eder, çünkü terörle müzakere edilmez; ama kendine devlet diyen bir devlet eşkıya gibi, terörist gibi de davranmaz. Kendi vatandaşlarıyla dolu bir şehri, içindeki eşkıyalar sebebiyle, ablukaya olup bomba yağmuruna tutmaz. İsrail Hükümeti’nin bugünkü uygulamalarını bir devlet değil ancak terör örgütleri yapar.
Uzun yıllara dayanan Filistin ve İsrail çatışmasının sebeplerinden biri de Kudüs şehrinin üç kitaplı din için kutsal kabul edilmesi ve oraya hâkimiyetin büyük bir itibar getirmesidir. Yine de Museviler için Kudüs Şehri ve onun içinde barındırdığı Süleyman Mabedi Hristiyan ve Müslümanlara oranla daha önemlidir. Çünkü Kudüs’e sahip olmak onların itikatları için önemli bir farz, Süleyman Mabedi’nin yeniden inşası Mûseviler için çok önemli bir dinî hedeftir. Süleyman Mâbedi denince akla hemen gelen Mescid-i Aksa veya daha çok kullanılan tabirle el – Aksa Camii’dir. Çünkü Mescid-i Aksa’nın inşâ edildiği yer Mâbed Dağı’dır ki, burası Hz. Süleyman’ın inşa ettirdiği söylenen Süleyman Mabedinin bulunduğuna inanılan yerdir. Müslümanların genel inancına göre Peygamber Efendimiz Mirac’a çıkmadan önce Mescid-i Aksa’ya gelmiş ve sonra da hemen yakındaki Kubbet-is Sahra’dan miraca yükselmiştir. Yani Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Mâbed Dağı Müslümanlar için Peygamberin Miraca yükseldiği yer, Mûseviler için de en önemli dini hedef olan Süleyman Mâbedi’nin üzerine kurulmuş olduğu yerdir.
Bu yazıda Süleyman Mâbedi ile ilgili yazmayacağım. Ama Mescid-i Aksa’nın hikâyesini yazacağım. Acaba Peygamberimiz Miraca çıkarken gerçekten bugünkü Mescit-i Aksa’ya mı geldi? Mescid-i Aksa ne zaman, kim tarafından ve niçin inşaa edildi? Gerçekten Kudüs’teki bu Camii Müslümanlar için kutsal mı, yoksa tarihte unutulmuş siyasi bir entrikanın mı ürünü? Haydi başlayalım…
KUR’ANDA MİRAÇ VE MESCİD-İ AKSA HAKKINDA NE YAZIYOR?
Kitâb-ı Mübîn Kur’ân-ı Kerîm Peygamber Efendimiz’in Mirâcını şöyle anlatır:
İsrâ Suresi 1. Ayet:
“Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî bâreknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huves semîul basîr.”
“Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki kulunu geceleyin, kendisine bazı alametlerimizi göstermek için (Mekke'deki) Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götürdü. Çünkü, gerçekten her şeyi işiten, her şeyi gören O'dur.” Muhammed Esed Meali.
Şu anki bilgilerimize göre düşündüğümüzde Peygamber Efendimiz Mirâç Gecesinde ki, Hicretten bir sene evvel Recep Ayının 27’inci gecesidir, Allah’ın hikmetiyle Mekke’den bir şekilde Kudüs’e, Mâbed Dağına uçmuştur. Sonra da oradan Mirâca yükselmiştir. Bu durumda Allah’ın Hicretten önce inen bu âyetinde bahsi geçen Mescid-i Aksâ’nın o dönemde inşa edilmiş olması gerekirdi. Acaba bu konuda tarihler ne demektedir?
MESCİD-İ AKSÂ’NIN TARİHİ
Hz. Ömer Efendimiz zamanında fethedilene kadar Kudüs Bizans Yönetimi altında idi. Mâbed Dağı’nda 543 yılında İmparator Justinianus tarafından yapılan “Nea Ekklesia Theotokos / Tanrı’nın Annesinin Yeni Kilisesi ya da Meryem Ana Kilisesi” vardı. Müslümanlar Kudüs’ü fethettiğinde bu kilisenin harabeleri bulunmuştu. Hz. Ömer fetihten sonra bu bölgede bir yeri temizletmiş ve cemaatle namaz kılmıştır. Sonra burada küçük bir mescit yaptırdığı rivayet edilir.
Daha sonra Emevi Sultanı Muaviye yönetimi sırasında, bugünkü Mescid-i Aksa Camii’nin bulunduğu yerleşkenin yakınında küçük bir ibadethane inşa edildi. Yerleşkenin güney duvarında yer alan bugünkü Cami, orijinal olarak beşinci Emevi Sultanı Abdülmelik tarafından 691 yılında veya onun halefi I. Velid tarafından veya her ikisi tarafından bir hatıra İslam anıtı olan Kubbet-üs-Sahra ile aynı eksende bulunan bir cemaat camisi olarak inşa edilmiştir. 746 yılındaki depremde yıkılan cami, 758 yılında Abbasi halifesi Mansur tarafından yeniden inşa ettirildi. 780 yılında Abbasi halifesi Mehdi tarafından daha da genişletildi ve daha sonra on beş nef ve bir merkezi kubbeden oluştu. Ancak 1033 Ürdün Rift Vadisi depreminde yeniden yıkıldı. Cami, Fatımi halifesi el-Zahir (hükümdarlık dönemi 1021-1036) tarafından yeniden inşa edildi ve camiyi yedi koridora indirdi ancak iç kısmını bitkisel mozaiklerle kaplı ayrıntılı bir merkezi kemerle süsledi; mevcut yapı 11. yüzyıl taslağını korumaktadır.
Yani bütün kayıtlardaki ortak bilgilere göre bugünkü Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra ilk olarak bir külliye şeklinde Emevi Sultanı Abdülmelik tarafından başlatılmış ve oğlu I. Velid tarafından tamamlanmıştır. Yani yukarıda bahsedilen İsrâ Sûresinin ilk âyetinin inmesinden nereden baksanız 100 sene sonra Mescid-i Aksa’nın temelleri atılmıştır, hatta ilk inşaatta Meryem Ana Kilisesinden kalıntıların da kullanıldığı rivayet edilmektedir. O zaman Kur’an’da bahsedilen Mescid-i Aksâ neresidir? Buraya sonra geleceğim… Ama Emevî Sultanları’nın burayı neden inşa ettirdiği ve niçin bu kadar önem verdiklerini araştıralım.
EMEVİ HÜKMÜNÜN ZAYIFLAMASI VE ABDULLAH BİN ZÜBEYR’İN HILAFETİ
Zalim ve lânetli Emevi Sultanı I. Yezid öldüğünde oğlu II. Muaviye tahta geçti. II. Muaviye insaflı ve imanlı birisiydi. Babasının Kerbelâ Zulmünü lanetledi, yine Yezid’in herkese zorunlu tuttuğu Kaderiyye inancını da reddetti. Rivayetlere göre hastalıktan iki ay sonra vefat etmiştir ancak Emevi ailesinin tıynetini düşününce zehirlenmiş olması büyük ihtimaldir. Yerine geçen ve dedesi I. Muaviye’nin entrikaları ve üçkâğıtlarında önemli rol oynamış olan Mervan bin Hakem oldu. Böylece saltanat Emevi sülalesi içinde Süfyâni Hanedanından Mervâni Hânedanı’na geçti. Mervan bin Hakem yaşlıydı ve o da iki sene sonra öldü. Yerine oğlu Abdülmelik bin Mervan çıktı.
Abdullah bin Zübeyr Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Zübeyr bin Âvam ile Hz. Ebû Bekir’in kızı Esma binti Ebû Bekir’in oğludur. Yani Hz. Zübeyr babası, Hz. Ebû Bekir dedesi, Hz. Âişe teyzesi ve Hz. Peygamber de eniştesiydi. Abdullah bin Zübeyr, Yezid'e karşı çıktığı Mekke'ye yerleşti ve ardından Yezid'in 683'teki ölümünün ardından kendisini halife ilan etti. Bu arada, Yezid'in oğlu ve halefi II. Muaviye’nin saltanatından haftalar sonra ölmesi, Halifelik genelinde Emevi otoritesinin çöküşünü hızlandırdı ve bu eyaletlerin çoğu daha sonra Abdullah bin Zübeyr’in hükümdarlığını kabul etti. Yaygın olarak halife olarak tanınmasına rağmen, Hicaz dışında yetkisi büyük ölçüde kâğıt üstündeydi. 685'e gelindiğinde Emevi Halifeliği, I. Mervan döneminde Suriye ve Mısır'da yeniden kurulurken, Irak ve Arabistan'da Ali yanlısı ve Harici güçler Abdullah bin Zübeyr otoritesine meydan okuyordu. Abdullah bin Zübeyr’in kardeşi Mus'ab, 687 yılından 691'de yılında Abdülmelik tarafından mağlup edilip öldürülene kadar Abdullah bin Zübeyr’in Irak'taki hükmünü sürdürdü. Nihayetinde Abdülmelik’in acımasız ve gaddar komutanı Haccac-ı Zâlim 692'de Mekke’yi kuşattı, büyük katliamlar yaptırdı ve Abdullah bin Zübeyr’i şehit etti. 683’ten 692’ye kadar Mekke ve Medine’nin, yani Hac yapılan mukaddes beldelerin hâkimi Abdullah bin Zübeyr’di. İşte Mescid-i Aksa’nın inşasının, Kudüs’ün Mekke ve Medine’nin yanında üçüncü Hac merkezi olmasının sebebi bu tarihte saklıdır.
İslam peygamberi Hz. Muhammed'le olan aile bağları ve sosyal bağlarının prestiji ve kutsal Mekke şehri ile olan güçlü ilişkisi sayesinde Abdullah bin Zübeyr, Emevi yönetimine karşı çıkan etkili, hoşnutsuz Müslüman gruplara liderlik edebildi. Hicaz'ı Halifeliğin siyasi merkezi olarak yeniden kurmaya çalıştı. Ancak Mekke'den ayrılmayı reddetmesi, kardeşi Mus'ab'a ve fiilen bağımsız bir şekilde hüküm süren diğer sadık kişilere bağımlı olması daha kalabalık eyaletlerde iktidarı doğrudan kullanmasını engelledi. Böylece kendi adına yürütülen mücadelede ancak küçük bir rol oynadı.
Müslüman kitlelere ve büyük İslâm şehirlerine ulaşamayan Abdullah bin Zübeyr’in Mekke ve Medine’ye gelen hacılar üzerinde bırakacağı intiba ve yol açacağı etki Emevi Saltanatı için bir tehditti. Bu yüzden Abdülmelik Hacc için Mekke ve Medine’ye gidilmesini yasakladı. Onun yerine hacıları kendi hükümleri altındaki Kudüs’e gönderdiler. Orada Mescid-i Aksa vardı, Peygamberimiz oradan Mirâca yükselmişti! Abdullah bin Zübeyr 692’de şehit edildikten sonra Hacc farizası tekrar eski haline döndü.
Sonuçta Kur’an- ı Kerim’de bahsedilen Mescid-i Aksa’nın bugünkü Mescid-i Aksa olması mümkün değildir. Zaten Kur’an’da Kudüs ve Süleyman Mâbedi için Beyt-ül Makdis kavramı kullanılır ve Mirâç Mucizesi orada gerçekleşseydi ayette de Beyt-ül Makdîs adı geçerdi. Pekiyi Kur’an’da bahsedilen Mescid-i Aksa neresidir?
GERÇEK MESCİD-İ AKSA NERESİDİR?
Peygamber Efendimiz’in Hicret’inden önce, bazı zamanlar kendi başına Mekke dışına çıkarak şehirden biraz uzakta ki bir Mescide giderek dua ve ibadet ettiği birçok siyer tarihinde (örneğin Taberi gibi) yazılmıştır. Bu mescide Uzaktaki Mescit anlamında Mescid-i Aksa denmekteydi. Yani Mirâc Hadisesi Kudüs’te değil Mekke şehrinin biraz dışındaki bir Uzak Mescit’te gerçekleşmişti. Emevî mel’unları Medine’nin başkentliğini aldıkları gibi, Mekke’nin yerine Kudüs’ü, Kâbe’nin yerine de bugünkü Mescid-i Aksa’yı geçirmek istediler. Okuduğumuz din kitaplarındaki Mirâç Hadisesi’nin yeri ile ilgili rivayetler Emevî’lerin eklemesiyle oluşmuştur. Bugünkü anlamda, otantik olarak, Mescid-i Aksa’nın inanıldığı gibi bir mukaddes mekân olmadığını, belki de siyasi bir entrikanın sonucunda ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
100'ÜNCÜ YILINDA CUMHURİYET: NELERİ BAŞARDIK? – II (1963-2023)
YAYINLAMA: 27 Ekim 2023 - 23:30
Yarın Cumhuriyet Bayramı! Cumhuriyetimiz 100 yaşında olacak. Bu kutlu günlerde bizlerin bir 100 yıllık muhasebe yapması da gerekli. Pazartesi günü 1960’lara kadar neyi ve nasıl başardığımızı anlatmıştım. Bugün ise 1960’lardan bugüne başardıklarımızı anlatacağım.
Menderes Döneminde Atatürk Döneminde başlamış olan iç ticari liberalleşme hamlesi tamamlanmıştı ama ülkenin gerek temel ağır sanayi gerekse de enerji tesisleri açısından büyük eksiği vardı. Ayrıca temel şehircilik alt yapısı da yetersizdi. Artık NATO İttifakı’nda olan ülkemizin bu problemlerini çözerek bir şekilde sınıf atlamasına NATO’daki büyük ağabey ABD pek sıcak bakmıyordu. Onlara göre Türkiye tarım yapıp, ordu beslese kâfi idi. Bu kısır döngüyü aşmak ve ağır sanayiyi kurmak isteyen Menderes Sovyetlere yanaşınca kıyamet koptu. Sonuç 1960 Darbesi olmuştu.
1960’TAN 1980’E PLANLI KALKINMA DÖNEMİ
Yukarıda belirttiğim gibi Türkiye 1960’ların başında temel ağır sanayi tesisleri ve enerji santralleri eksik olan bir ekonomiye sahipti. Evet, devlet desteğiyle tarıma dayalı sanayi kurulmuş, bazı iş adamları yine devlet desteğiyle belli bir sermaye birikimine ulaşmıştı. Ancak bu daha ileri gitmek için yetersizdi. Türkiye’nin Atatürk’ün tam bağımsızlık idealine ulaşabilmesi için kuvvetli bir sanayiye ve mamur şehirlere ihtiyacı vardı. Gerçek anlamda sanayileşmek için şehirlerin de medeni ölçülere tekâmül etmesi gerekliydi. Ancak elektrik su ve kanalizasyon şebekeleri yetersiz, şehirleri birbirine bağlayacak karayolları ağı eksik durumdaydı. İşte bu dönemde merhum Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel sahneye çıktı: Nâm-ı Diğer Barajlar Kralı Çoban Sülo!
1960 – 1980 arası Türkiye çok hızlı bir şekilde alt yapı sermayesi ve fizikî sermaye birikimini sağladı. Bunda dönemin planlı kalkınma politikalarının ve DPT’nin sorumlu ve etkili mesaisinin büyük katkısı vardır. Özellikle Süleyman Demirel’in ilk başbakanlığındaki kalkınma sürecinin bir daha eşi benzeri görülmemiştir. Bu dönemde Türkiye’nin her tarafına içme suyu, şehirlerden bütün köylerine kadar elektrik götürülmüştü. Ülkenin şehirleri (otoban olmasa bile) karayolları ağı ile birbirine bağlanmış, Şimdi 15 Temmuz ismiyle bilinen Boğaziçi Köprüsü inşa edilmişti. Cumhuriyet’in yüz akı eğitim kurumları olan Maarif Kolejleri’ne Anadolu’nun dört bir tarafında Anadolu Liseleri eklenmişti. Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılayacak büyük barajlar yapılmış, çiftçiye verilen destekler ve uzun vadeli planlama ile tarımsal üretim rekor kırmaktaydı. Petrol rafinerileri ve ağır sanayi tesisleri devlet eliyle inşa edilmiş ve ülke sanayisine büyük katkıda bulunmaktaydı. Aynı zamanda ithal ikameci kalkınma programlarıyla gerçek anlamda bir Türk sermayesi palazlanmış ve kasabalı tüccarlar burjuvaya dönüşmeye başlamıştı.
Sanayileşme ve şehirlileşme, beraberinde sınıf çatışmasını da getirmişti. Özgürlükçü 1960 Anayasasının verdiği imkânlarla işçi sendikaları ve onlara dayanan bir sol siyaset de gelişmekteydi. Bu dönemin ikinci önemli siması Bülent Ecevit bu atmosferde ortaya çıkmıştı: Nâm-ı Diğer Karaoğlan! Merhum Başbakanımız Ecevit CHP’yi modern bir sosyal demokrat parti hüviyetine dönüştürmeye başlamıştı.
1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı yapıldığında rahmetli Ecevit ve rahmetli Erbakan koalisyon hükümetindeydi. Türk ordusu ve donanması NATO’daki ağabeyimiz ABD’nin istememesine rağmen sınır ve deniz ötesi bir harekâtla yavru vatanımızı kurtardı. Tabii bunun cezası ABD tarafından fena kesildi. 1974-80 arası Türk gençleri (çeşitli istihbarat oyunları ile) sağcı – solcu çatışması ile birbirine kırdırıldı. Sonuç, ABD’li Conilerin “bizim çocuklar” dediği 12 Eylül Darbesi oldu.
1980 – 2002 ARASINDA LİBERALLEŞME REFORMLARI
1980 ve 1993 yılları arasında memleketin kaderine hükmeden baş aktör rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal oldu. 1980 yılında darbeden hemen önce 24 Ocak kararları ile dış ticari liberalleşme sürecini başlattı. Türkiye’nin gelişen sanayisinin daha yüksek satış ve kâra ulaşabilmesi için kapalı ekonomiden ihracata yönelik bir ekonomiye dönüşmesi gerekiyordu. Bu bir kapitalist ekonomi için önemlidir. Ne kadar başarılı olduğumuz veya niye başarılı olamadığımız bundan sonraki yazıların konusudur.
Dış Ticari Liberalleşmeyi takiben İç Mâli Liberalleşme Reformu 1985-86 yıllarında yapıldı. Bankacılık sektörü üzerindeki regülasyonlar kaldırıldı ve o zamanki adıyla IMKB kuruldu: bugünkü adıyla BIST. Bir kapitalist ekonominin iki kanadı vardır: reel sektör ve mali sektör. Serbest bankacılık ve finans sermayesi birikimi olmadan reel sektör tek başına götüremez. Bu reform da önemliydi.
Dördüncü ve son liberalleşme hamlesi 1989 yılında 32 No’lu Kanun Hükmünde Kararnameyle gerçekleşti: Dış Mali Liberalleşme… Bu kararla döviz alım ve satımı, dövizle borçlanma, yabancı sermayenin giriş – çıkış serbestisi yurt çapında serbest bırakıldı.
Bu kararların olumsuz etkilerini neyi başaramadığımızı anlatacağım gelecek yazılarımda olacak. Ancak bu reformları rahmetli Özal çok hızlı bir şekilde hayata geçirdi. Bu da, 1990 yılında sonlanan Soğuk Savaş sonrasındaki dünyaya daha hızlı entegre olmamızı sağladı. Reformların zamanlaması ve sıralaması farklı olabilirdi. Bunu da yine gelecek yazılarımda anlatacağım.
Özal Dönemi’nin en önemli gelişmeleri arasında haberleşme, yani bugünkü tabirle telekomünikasyon, altyapısının kuvvetlendirilmesi olmuştur. Şehirlerarası telefon şebekeleri tamamlanmıştır. Bu dönemin öne çıkan sektörleri bankacılık ve finans, turizm ve medya sektörleridir. Bu dönemde hızlı liberalleşmenin getirdiklerinin yanında, iki büyük krizi de tecrübe ettik: 1994 ve 2001 Krizleri.
2003-2023 ARASI ERDOĞAN DÖNEMİ
2001 Krizi sonrası uygulanan iktisadi istikrar programı ne kadar ekonomik yapımızı dönüştürmüşse bu dönemde iktidara gelen AK Parti hükümetleri de siyasi yapımızı değiştirmiştir. Bu dönemin öne çıkan figürü ise mevcut Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dır: Nâm-ı Diğer Reis!
Elbette içinde yaşadığımız sürecin birçok iktisadi problem içerdiği açıktır. Ama bu yazının amacı Cumhuriyetin yüz yılında neleri başardığımızdır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın döneminde de, yine her zaman olduğu gibi, mecburiyetler öncelikleri, öncelikler de politikaları belirlemiştir. 2001 Krizinin enkazından çıkarken Türkiye’nin kırılgan bir mali sermayesi, askeriye harcamalarda, yatırım mallarında ve enerji hammaddesinde dışa bağımlık, şehirlerin alt yapısında eksiklikler ve ileri ulaşım imkânlarında yetersizlikler bulunmaktaydı. Tayyip Beyin başbakanlığı döneminde başarılan en önemli işler Türkiye’nin 1970’lerden 2001 yılına kadar yaşadığı 30 yılı geçen yüksek enflasyonun dizginlenmesi, 2018 yılına kadar bir finansal istikrar yakalanması olduğu söylenebilir. Ne var ki, 2018’den bu yana bu kazanımlar ciddi sekteye uğramıştır. Bununla birlikte Tayyip Beyin yönetiminde AK Parti Hükümetleri Türkiye’nin ulaştırma imkânlarını otoyollar, hızlı trenler ve her tarafa ulaşan havayolları ağıyla çok ileriye götürmüştür. Yine şehircilik alt yapısında çok önemli katkılar sunmuş, hemen hemen bütün şehirlerimizde raylı sistem hayata geçirilmiştir. Demirel’in Boğaziçi Köprüsü, Özal’ın Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün yanına Yavuz Sultan Selim Köprüsü, İstanbul’u Bursa ve İzmir’e bağlayan Osman Gazi Köprüsü ve Çanakkale Köprüsü bu dönemde yapılmıştır. Büyükşehirlerimizi daha hızlı birbirine bağlayan otoyollar da inşa edilmiştir. Bu dönemin en önemli başarılarından biri de temelini rahmetli Başbakanımız Ecevit’in attığı Türk ordusunun teçhizatının millileştirilmesi projesidir. Özellikle donanmamız tamamen yerli üretim gemilerle donanmış, ordumuz temel muharebe silâhlarından obüslere yerli silahlarla güçlendirilmiştir. Son dönemde imal edilen yüksek teknolojili İHA ve SİHA’larımız ordumuzun gücüne güç katmıştır.
İki yazıdır anlattıklarım dönem dönem Türkiye Cumhuriyetinin nasıl mecburiyetlerle karşı karşıya olduğunun ve bunları nasıl çözmeye çalıştığının hikâyesidir. Batının 300 yılda aştığı mesafeyi 100 yılda aştık. Bu ise birçok sosyal ve iktisadi dengesizliklerin oluşmasına ve yeni problemlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bazen Türk kalkınmasında dış etkenler olumlu ve olumsuz yönde etkin olurken bazen de iç şartlar ve uygulanan iktisadi stratejiler etkili oldu. Eksiklerimiz ve nerede başarısız olduğumuzu da sonraki yazılarımda ele alacağım.
Ancak yazımın sonunda yüz yıllık bu kutlu mirası devraldığımız Büyük Atatürk’ün 10’uncu Yıl Nutkundan bir parça paylaşmak isterim:
GAZİ PAŞA’DAN TÜRK MİLLETİNE!
“Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu olsun!
…
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. … Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mâmur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. … Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır. … Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
ATATÜRK BUGÜNÜ GÖRSE NELERE ÜZÜLÜR, NELERE SEVİNİRDİ?YAYINLAMA: 11 Kasım 2023 - 00:00
Dün 10 Kasım’dı. Atatürk’ün ebediyete intikalinin 85’inci yıldönümü… Atatürk ismi gibi bu milletin ve Cumhuriyet’in babasıdır. 85 yıl sonra bile daha dünmüş gibi onu anmamızın bir sebebi de milletçe hepimizin babası olan Atatürk’e bitmeyen sevgimizdir. Onu rahmet ve minnetle anıyoruz.
İşlerimin yoğunluğu nedeniyle geçen hafta yazamadım. Cumhuriyet’in yüz yılda neler başardığını iki yazıyla anlatmıştım. Bugün Cumhuriyet’in yüzyılı boyunca neleri başaramadığımızı anlatacağım. Bunu da Gazi Paşamızın bakışıyla yorumlamaya çalışacağım. Ama öncelikle belirtmem gereken önemli bir nokta var: Ekim ayı boyunca Cumhuriyetin başarısı ve başarısızlıkları tartışılmadı. Sadece Atatürk döneminde başarılanlar menkıbevi bir üslûpla anlatıldı. Atatürk sanki bir evliya imiş gibi onun yaşam öyküsü etrafında modern kasideler yazıldı. Halbuki Cumhuriyet sadece Atatürk’ü ve onun dönemini değil, İnönü, Bayar ve Menderes, Demirel ve Ecevit, Özal, Yılmaz, Çiller ve Erbakan ve tabii ki Erdoğan dönemlerini de içermektedir. Kaldı ki, artık 1920’ler, 1930’lar dünyasından çok farklı bir dünyadayız. Dünya değişmiş ve Türk milleti de değişmiştir. O yüzden, ben, karınca kararınca bütün bir Cumhuriyet döneminin muhasebesini çıkarmaya çalışacağım. Bunları anlatırken Türkiye’nin konjonktürel ve kısa vadeli (bir ülkenin yaşamında 10 yıl bir gün gibidir, DMD) problemlerini mümkün olduğunca es geçeceğim. Bunları zaten hep yazıyor ve konuşuyorum.
ATATÜRK BUGÜNLERİ GÖRSE NELERE SEVİNİRDİ?
Bence her şeyden önce ölümünün ardından 85 sene sonra bile kendisine duyulan sevgiyi gördüğünde çok duygulanırdı: Kendi muasırları olan Lenin, Stalin, Mao, Roosevelt, Churchill, Gandhi, Hitler ve Mussolini’nin kendi toplumlarında unutulmuş ve ancak popüler dizilere ve filmlere konu olduklarında hatırlandığını, kendisinin ise popüler siyasetçiler, sanatçılar ve bilim adamlarından daha fazla önemsendiğini ve her daim halkının içinde yaşadığını gördüğünde çok duygulanacağına adım gibi eminim. Ne demişti, unutmayalım: “Beni hatırlayınız!”
Daha önceki iki yazıda anlattığım gibi Türkiye Cumhuriyeti Batı’nın 300 yılda kat ettiği yolu 100 yılda aşmıştır. Artık sanayileşmiş ve şehirlileşmiş bir ülkeyle karşı karşıyayız. Temel sanayi altyapısı tamamlanmış, şehirleri modern ulaşım imkânlarıyla donanmış, ordusu ve donanması büyük oranda yerli silahlarla teçhiz edilmiş, kuvvetli fizikî ve beşeri sermaye birikimi olan bir ülke, elbette ki Gazi Paşamızı ve onun yakın yoldaşlarını mutlu ederdi.
Atatürk her ne kadar kendi döneminde başaramasa bile, en yakın çalışma arkadaşları İsmet İnönü ve Celâl Bayar’ın Cumhuriyeti çok partili demokrasiye geçirmesinden de memnun olurdu. Çünkü onun başlattığı bütün altyapı ve üstyapı devrimlerinin ortak gayesi özgür bireylerden oluşan ve kendi kendini idare eden bir milletti, yani çağdaş demokratik toplum.
Kadınlarımızın eğitim düzeyinin yükseldiğini, onların toplumun her kademesinde temsil edildiğini, TCMB’nin başında iyi eğitimli bir kadın olduğunu, üniversitelerde öğrenci ve akademisyenlerin büyük bir kısmının kadın olduğunu ve kadın voleybol takımının dünya şampiyonluğunu görse gurur duyardı.
Ancak her şey öyle güllük gülistanlık değil tabiî ki… Yukarıda bahsettiğim hızlı sanayileşme ve şehirlileşmenin yol açtığı toplumsal, iktisadi ve siyasi problemler de onu düşünceye sevk ederdi. Şimdi bunları ele alalım.
ATATÜRK BUGÜNLERİ GÖRSE NELERE ÜZÜLÜRDÜ?
Cumhuriyetin yüz yıllık hikâyesinde başardıklarımız kadar başaramadıklarımız da vardır. Bu başarısızlıklarımızı iktisadi, siyasi ve toplumsal olarak sınıflandıracağım. Öncelikli olarak iktisadi başarısızlıklarımızı dilim döndüğünce anlatayım…
Cumhuriyetin İktisadi Başarısızlıkları
Cumhuriyetin yüz yıllık iktisadi serencamını ele aldığımızda karşımızda Osmanlı’dan kalan üç büyük ve çözülememiş problem vardır: Birincisi, kronik cari açık ve buna bağlı olarak yüksek dış borç; ikincisi dönem dönem aşılsa da yüz yılın büyük bir kısmında hâkim olan yüksek enflasyon ve bütçe açıkları; üçüncüsü ise yetersiz sermaye birikimi ve benzeri ülkelere oranla nispeten düşük kişi başına milli gelir.
Türkiye Sultan Abdülmecit’ten bu yana sürekli cari açık vermektedir. Bu cari açıklar birikerek dış borç stokunu arttırmaktadır. Yüksek dış borç düzenli aralıklarla (7 – 11 yıl arası) ülkenin ödemeler dengesi kaynaklı krizlere girmesine yol açmaktadır. Sonuç olarak ülkenin doğal büyüme hızı ihtiyacımız olan yüzde 7’nin altında gerçekleşmekte ve güncel büyüme oranları krizler nedeniyle yüksek istikrarsızlık içermektedir. Kronik cari açık Cumhuriyetin yüzyılı boyunca çözülememiştir ve bizim kuşağa ve bizden sonrakilere çözülmesi gereken temel sorunların ilki olarak miras kalmıştır.
Hem hızlı büyümek zorunda olup hem de kronik cari açıktan mustarip olmak, yani üretilen mal ve hizmetleri dışarıdan çok içeriye satabilen bir ekonomi olmak, doğal olarak (Atatürk dönemi, Demirel’in ilk beş yılı ve Erdoğan’ın ilk 10 yılı haricinde) yüz yılın yetmiş yılını sürekli olarak yüksek enflasyonla yaşamamıza sebep olmuştur. Yüksek enflasyon Osmanlı’dan bugüne siyasetçiler için kalkınmanın kolay bir yolu olmuştur: Sermaye birikimi için para bas, ucuz kredi ver ve iç talebi şişir. Bu da enflasyonla büyümeyi, gelir ve servet dağılımının bozulmasını da beraberinde getirmiştir. Halbuki daha zor ve sabır isteyen dış talebe ve ihracata yönelik bir ekonomi, kalkınma planlarını takip eden istikrarlı bir büyüme siyasetçi için çok tercih edilir bir yol değildir.
Osmanlı’dan kalan ve bizim bildiğimiz Kanuni’den beri mevcut bulunan kişi başı yetersiz sermaye ve kişi başı düşük milli gelir problemi de Cumhuriyet döneminde çözülememiştir. Elbette küresel kapitalizme entegrasyon, çok partili hayatın demagog ve popülist siyasetçilerin güdümünde olması bu problemin çözümündeki önemli engellerden biridir. Hızlı ve çabuk yoldan zengin olmanın yolu verimliliği arttırıp marka değeri olan ürünler üretmek yerine siyasetle ilişki kurup ucuza kredi ve teşvik kapmak, çabuk oy kazanıp hızla iktidar olmanın yolu da üretken sektörlere yatırımlar ile bilim ve teknolojiyi geliştirmek değil de kamu arazilerini yağmalayıp, ruhsatsız yapılara imar izni vermek ve üretken olmayan hizmetler ve inşaat sektörlerini gazlamak olunca düşük sermaye birikimi doğal sonuçtur. Düşük sermaye birikimi de bize yüksek reel faizler, düşük reel ücretler ve balon ekonomisi olarak döner.
Osmanlı’dan devralmadığımız ama yüz yıl içinde (belki hızlı sanayileşme ve şehirlileşmenin sonucu olarak bize yansıyan) bizim ürettiğimiz problemler de bölgeler arası gelişmişlik farkı, çarpık şehirlileşme ve orantısız sanayileşmedir. Ülkenin hemen hemen bütün sanayii Doğu Marmara bölgesine toplanmıştır. Samsun - Adana arasında bir hat çizersek, bu hattın doğusu ortalama Pakistan ayarında iken batısı ortalama Avusturya ayarındadır. Şehirler planlı bir şekilde büyümemiş, üst üste binmiş estetikten uzak ucube apartman yığınlarından oluşmaktadır. Hâliyle bir şehirli kültürü de oluşmamıştır. İmar rantı, kolay yoldan para kazanma uyanıklığı, tarım ekonomisindeki yaşam kültürünü şehirde devam ettirme ısrarcılığı bu çarpık şehirlileşmeye yol açmıştır.
Atatürk bunları görse “Çocuk; hadi yeni çağda yeni problemler çıktı, anlarım. Yahu Osmanlı’dan kalma sorunları çözememişsiniz, ayıp değil mi?” der ve çok üzülürdü.
Cumhuriyetin Siyasi Başarısızlıkları
Cumhuriyet’in yüz yılında olması gerektiği gibi bir burjuva demokrasisine dönüşemediğini bugün net olarak görmekteyiz. Burjuva demokrasisinde siyasi partiler üretilen artık değerin paylaşımında kendi temsil ettikleri sınıfların paylarını arttırmak üzere siyaset yaparlar. Ancak bizim lümpen demokrasimizde siyasi partiler toplum içindeki yaşam tarzlarının savunusu üzerine siyaset geliştirirler. Bir parti eline bayrağı almış “Bana oy veren Türk, gerisi Türk düşmanıdır!” demekte, bir parti eline Kur’an’ı almış “İmanınızı korumak ve Müslüman olmak için bana oy verin, yoksa topunuz cehennemlik olursunuz!” demekte, bir başka parti “En Atatürkçü biziz, rakı içen ve karısının başı açık olan Atatürkçüdür, gerisi Atatürk düşmanıdır!” demektedir. Namaz kılıp oruç tutan ve karısı baş örtülü olan sağcı, rakı içip karısının başı açık olan solcudur! İktisadi olarak ise hepsi NATO’cu, AB’ci ve özelleştirmecidir. Atatürk bunları görse efkârlanıp bir sigara yakar ve “Bana tekrar çizmelerimi giydirecekseniz!” derdi.
Cumhuriyetin Toplumsal Başarısızlığı
Kime sorarsanız “Biz Türküz, Atatürkçü’yüz!” demektedir. Pekiyi “Türk kimdir?” diye sorarsanız kimsenin vereceği ortak bir cevap yoktur. Türk olmak kimine göre Orta Asyalı, kimine göre Müslüman, kimine göre laik, kimine göre sosyalist olmaktır! Yani ortak siyasi bir kimlik oluşturamadık! Türkiye’deki temel kimlik çatışmalarının sebebi de ortak kimliğin oluşamamasıdır. İnsanlar da yerel, etnik ve mezhepsel kimliklerini öne çıkarmaktadırlar. Halbuki modern toplum vatandaşlık bilinci ve kimliği üzerine kurulur. Lümpenleşmiş bir toplumda bu kimliği oluşturmaksa gayet zordur. Böyle bir toplumda üçkâğıtçı ve uyanıklara gün doğar! Atatürk bunları görse ne derdi? Onu da siz düşünün…
Bu saydığım sorunlar çözülmez değildir, ancak her şeyden önce bu problemleri çözme iradesini gerektirir. Toplumun yönetici kesimi, sermayedarları ve düşünce önderleri kendi kısa vadeli siyasi ve iktisadi menfaatleri yerine hepimizin ortak menfaatlerini düşünmediği müddetçe orkestra bu Alaturka Rapsodi’yi çalmaya devam eder. Vesselâm…
ÖZGÜRLÜK MÜ, BAĞIMSIZLIK MI?
YAYINLAMA: 17 Kasım 2023 - 23:30
Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılında toplumsal olarak çözmemiz gereken problemlerden biri bugünkü başlığı mı oluşturuyor: Özgürlük mü, bağımsızlık mı? Atatürk ve arkadaşları Cumhuriyeti kurarken somut iktisadi ve toplumsal gerekliliklerle karşı karşıyaydı ama hiçbir siyasi hareketin fikri temelleri olmadan kalıcı olması düşünülemez. Atatürk’ün ve Cumhuriyetin kurucu babalarının fikri temellerini belirleyen bir tarihsel olay ve iki büyük sanat ve düşünce adamıdır. Tarihsel olay Fransız Devrimi ve düşünce adamları da Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp’tir.
Fransız Devrimi Atatürk’ün cumhuriyetçiliğinin ve devrimciliğinin kaynağıdır. Fransız ihtilâlinin mottosu “Fraternite, Egalite, Liberte!” Yani “kardeşlik, eşitlik ve özgürlük”. Bu motto Jön Türkler tarafından “uhuvvet, müsavat ve hürriyet” olarak çevrilmişti. Bugünkü Türkçe eserlerde mottonun sıralaması değiştirilir ve “eşitlik, kardeşlik, özgürlük” olarak seslendirilir.
Fransız ihtilâlinin en önemli özelliği tarihte ilk defa yönetici olmayan bir sınıf olan burjuvazinin bir halk ihtilâliyle monarşiyi (mutlakıyet rejimini) ve onun destekçisi aristokrasi (soylular sınıfı) ve ruhban sınıfını devirmesidir. Temel hedefi “vatandaşların birliği” olarak siyasi bir tanım getirdikleri milletin mutlak hakimiyetine dayalı, bireylerin düşünce, inanç ve girişim özgürlüğünün bu hakimiyetin temeli olduğu bir toplum kurmaktı. Bu da zorunlu olarak cumhuriyet idaresini gerekli kılıyordu. Son dönem Osmanlı aydınları ve tabii ki Cumhuriyet’in kurucu kadroları için Fransız İhtilâlinin bir örnek teşkil etmesi doğaldır. Ne var ki, pratikte Fransız İhtilâlinin kendisinin dahi ideallerine ne kadar yaklaştığı tartışılır durumdadır.
Burada Fransız İhtilâlinin Atatürk ve arkadaşları üzerindeki etkisi tebaa yerine vatandaşlık, köylülük yerine şehirlilik, kutsal hanedan hakimiyeti yerine millet hakimiyeti, cemaat üyeliği yerine özgür bireyler olarak tezahür ettiği söylenebilir. Ancak Fransız İhtilâli düsturları içinde olmayan bağımsızlık / istiklâl düsturu Atatürk’ün düşüncesinde ve Cumhuriyet tasarımında çok önemli bir yere sahiptir.
Büyük şairimiz Tevfik Fikret Fransız İhtilâlinin “eşitlik, kardeşlik ve özgürlük” düsturlarını savunurken Atatürk ve kuşağını da etkilemiştir. Öte yandan Atatürk’ün “milli filozofumuz” diye iltifat ettiği Ziya Gökalp da Durkheim sosyolojisini Türkiye’ye uygulamasıyla öne çıkmıştır. Diyebiliriz ki Altı Okun ilham kaynağı bu iki büyük adamdır: Laiklik, Cumhuriyetçilik ve İnkılapçılık Fikret’ten, Milliyetçilik, Devletçilik ve Halkçılık Gökalp’ten. Pekiyi bağımsızlık / istiklâl nereden gelmekteydi? O da Türk toplumunun içinde bulunduğu şartlarla diğer altı ilkenin zorunlu sonucuydu diyebiliriz.
“Hocam, iyi güzel söylüyorsunuz da bağımsızlık ve özgürlükle neyi kastediyorsunuz? Türkiye’de şu anda böyle bir sorun yok ki?” Olmaz mı? Türkiye’nin temel siyasi çelişkileri bu iki fikir etrafında dönüyor. Sanki bu iki fikir birbirinin zıttı imiş gibi yansıtılıyor. Siyasi kavgalarda ya birini ya da öbürünü savunmanız gerekiyor. Yani toplum bir deli gömleğinin içine hapsoluyor. Açalım isterseniz.
ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK NEDİR?
Siyasi anlamda Özgürlük, toplum içinde otoritenin kişinin yaşam tarzına, davranışlarına veya siyasi görüşlerine dayattığı baskıcı kısıtlamalardan özgür olma durumudur. Yani bireyler kendi yaşam tarzlarına, tercih ve beğenilerine siyasi otorite ve/veya dini ve yerel cemaatler tarafından getirilen sınırlamalar olmadan sahip olmalıdır.
İktisadi anlamda özgürlük, genellikle serbest piyasa olarak adlandırılan serbest, adil ve açık rekabet ortamı anlamına gelir. Burada özel mülkiyet hakkı, fırsat eşitliği ve girişim özgürlüğü önemli kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.
Hukuki açıdan özgürlük, bireylerin gereksiz müdahale olmaksızın hareket etme özgürlüğüne (negatif özgürlük) ve hedeflerine ulaşmak için fırsatlara ve kaynaklara erişime (pozitif özgürlük) sahip olduğu, tamamı adil bir yasal çerçeve içerisinde olan dengeli bir toplumsal ortam anlamına gelir.
Bireylerin özgürlüğü bireylerin davranış ve seçimlerinde keyfi sınırlamaların olmaması anlamına da gelir. Bu anlamda özgürlüğün kullanılması ehliyete tabidir ve başkalarının haklarıyla sınırlıdır. Dolayısıyla özgürlük, bireylerin başka hiç kimseyi özgürlüğünden mahrum bırakmadan, hukukun üstünlüğü altında tercih ve davranışlarını sorumlu bir şekilde kullanmasını gerektirir. Yani bir bireyin özgürlüğü diğerlerinin özgürlüğü ile sınırlıdır. Bireysel özgürlük bu şekilde sınırlandırılır ki toplumsal özgürlük gerçekleşsin.
Bağımsızlık, bir milletin, ülkenin veya devletin sakinlerinin ve nüfusunun veya bunların bir kısmının kendi toprakları üzerinde kendi kendini idare ettiği ve egemenliğini hayata geçirdiği bir durumdur. Bağımsızlığın zıttı, bağımlılıktır. Yani bir milletin veya bir ülkede yaşayan insanların kendi kendini idare etmediği, bunun için kısmen veya tamamen başka millet veya devletlerin sınırlamalarına tâbi olduğu durumdur.
Özgürlük bireylerin diğer bireylerin davranış veya baskısıyla sınırlandırılmadığı durumu gösterirken bağımsızlık da milletlerin diğer milletlerin davranış ve baskısıyla sınırlandırılmadığı durumu gösterir. Burada ana soru şudur: Bireylerin her birinin özgürlüğünün meşru sınırları nedir? Örneğin ben ne yaparsam başkasının özgürlüğü kısıtlamış olurum? Her toplumda bu meşru hukuk kuralları ve kanunlarla çizilir. Ama bu kanunların da uyması gereken temel kurallar evrensel insan hakları tarafından belirlenmiştir. Bu yüzden bir devlet kanunlarını uygularken ne kadar evrensel insan haklarına uygun davranırsa o devletin vatandaşları için o kadar özgürlükler artar.
ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK ÇELİŞİR Mİ?
Bugünkü siyasi ortamda iki ana bakış açısına göre taraflar saf tutmaktadır: Bir tarafta bireysel özgürlükleri öne çıkaran, insan haklarını, buna bağlı olarak yargının tarafsızlığını savunanlar bunu demokrasi ve çağdaşlık adıyla sunmaktadırlar. Bu değerlerin hayata geçmesi için de dünyaya entegrasyonu, küresel sisteme ve onun ruhu olarak addettikleri Batı Medeniyetine koşulsuz bağlılığın gerektiğini söylemekteler. Yani bireysel özgürlükler için milli bağımsızlıktan taviz verilmesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Buna da Atatürkçülük demekteler. Bu görüşte olanlara Atatürk ne derdi? Hayal etmeye gerek yok, Gençliğe Hitabe’de söylemiş zaten: “…Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. …” Yani Gazi Paşa, kendi bireysel çıkarlarını istilacıların siyasi amaçlarıyla birleştirmiş olabilirler, diyor. Bu kişiler için bireysel özgürlük, kendi servet ve güçlerini tahkim etmek ve dolayısıyla bireysel hareket alanlarını arttırmak için milli bağımsızlıktan taviz vermek demektir. Bu Atatürk’ün karşı olduğu bir durumdur.
Öte yanda diğer taraf “beka meselesi” diyerek her türlü muhalif görüşü susturmaya çalışmakta, onları Batı İşbirlikçisi diye adlandırmakta, meşhur bir kahvecide oturanları Siyonist uşağı olarak tel’in etmekte, rasyonel iktisadi politikalara geçilmesini öneren akademisyenleri “mandacı iktisatçı” olarak hedef göstermektedir. Bu düşüncede olanlar için Türkiye’nin bağımsızlığını sağlamak bütün Türklerin zorla veya güzellikle aynı fikirde olmasını sağlamaktan geçmektedir. Fırsat eşitliğini, bireysel özgürlükleri ve insan haklarını savunmak bozgunculuk ve yıkıcılık olarak görülmektedir. Ve yine, bunlar da savundukları çizginin “Atatürk’ün yolu” olduğunu, kendilerinin “yerli ve milli olduğunu” söylemektedirler. Atatürk bunlar için derdi? Birçok sözü vardır ama kendisinin idealize ettiği gençliği tanımlarken kullandığı ve Fikret’ten alınma sözlerle “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum hedeflediği tartışılmazdır. Eğer bağımsızlık için özgürlükten vazgeçilmesini savunsaydı, kendisine yapılan teklifi kabul eder ve kendisi Padişah ve Halife olurdu.
HEM ÖZGÜRLÜK HEM DE BAĞIMSIZLIK
Benim görüşüm ne? Bence evrensel hukuk çerçevesinde bireysel özgürlükler, fırsat eşitliği ve kanun hakimiyeti sağlanmazsa o ülkenin bağımsız olması pek mümkün değildir, olsa bile o bağımsızlığın vatandaşlar için bir kıymet-i harbiyesi olmaz. Öte yandan bağımsız bir millet olmadan özgürlükler derseniz, belki küçük bir ihtimal daha müreffeh olursunuz ama sizi siz yapan değerleri kaybedersiniz, her zaman dışarıdan gelecek talimatlara göre yol alırsınız.
Bizim için Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında hem Bağımsızlık hem de Özgürlük ana hedefler olmalıdır. İkisi birbiri ile çelişmez aksine birbirini tamamlar. Atatürk ve arkadaşlarının bakış açısı da tam olarak budur. Vesselâm…
KÜRESELLEŞMENİN SİYASİ YÜZÜ - POPÜLİST SAĞ I: POPÜLİZM NEDİR?
YAYINLAMA: 24 Kasım 2023 - 23:35
Arjantin’de Javier Milei, Hollanda’da da Geert Wylders seçimleri kazandı. Macaristan’da Orban, Hindistan da Modi, Ukrayna’da Zelensky, İtalya’da Meloni, İsrail’de Netanyahu ve benzerleri… 2024’te de ABD’de Trump ve Fransa’da da Le Pen büyük şansa sahipler. Bütün bu saydığım liderlerin ortak tarafı çarpık küreselleşmenin sonuçları olmalarıdır. Yeni teknoloji paradigması ve küreselleşme sebebi ile iktisadi alt yapısı değişen dünya sisteminin siyasi ve sosyal üst yapısının yenilenmemesi, merkez siyasetin hâlâ daha 1970’ler formatında olması sebebiyle toplumların ihtiyaçlarına cevap verememesi popülist sağ siyasetin bütün dünyada yükselmesine yol açmıştır. Merkez siyasi partilerde hem doktrinel zayıflık hem de kadro ve lider eksikliği göze çarpmaktadır. Buna mukabil küreselleşmenin etkisiyle milli kimliğin parçalanmasıyla karşı karşıya kalkan toplumlar içerde kimlik krizi geçirmekte, korkunç düzeylere varan göçmen akını ülkelerde ırkçılık ve yabancı düşmanlığını kışkırtmakta, gelir ve servet dağılımının bozulması sebebiyle fakirleşen orta sınıflar lümpenleşmekte, bu lümpenlere dayanan şovmen siyasetçiler iktidara gelmektedir. Bu siyasetçilerin hepsi popülist sağ genel adı altında zikredilse de ortak bir ideolojileri yoktur. Hepsi günün şartlarına göre değişen politik söylemlere sahip, pragmatik ve makyavelist siyasetçilerdir. Ana hedefleri kafalarındaki davayı gerçekleştirmek değil, ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek ve iktidarda kalmaktır.
Bu süreci anlatmak için birkaç yazıyı içeren bir yazı dizisine ihtiyaç vardır. Elbette ki popülist sağ olarak bilinen siyasi hareketler ülkelere göre değişkenlik gösteren politik önerilere sahiptir. Ama ortak özellikleri küreselleşme sürecinin doğurduğu iktisadi ve siyasi problemlere çözüm getiremeyen merkez siyasete tepki duyan kitleleri demagoji ve propaganda ile yönlendirebilme kabiliyetleridir. Bu liderler, o kadar ilkesiz ve ideolojisizdir ki, popülist politikalarını eleştirdiğim Sayın Cumhurbaşkanı bile bunların yanında bir De Gaulle gibi ağır ve tutucu bir lider olarak kalmaktadır. Bugünkü yazıda genel olarak popülist sağ kavramını inceleyeceğim. İkinci yazıda ise Javier Milei ve Anarko Kapitalizmi anlatacağım. Daha sonra üçüncü yazıda dinci ve ırkçı popülist hareketleri ele alacağım.
POPÜLİZM NEDİR?
Popülizm, "halk" fikrini vurgulayan ve sıklıkla bu grubu "elitler” ile karşı karşıya getiren bir dizi siyasi duruştur. Sıklıkla düzen karşıtı ve apolitik duygularla ilişkilendirilir. Terim 19. yüzyılın sonlarında gelişmiştir ve o zamandan bu yana çeşitli politikacılara, partilere ve hareketlere genellikle aşağılayıcı bir ifade olarak kullanılmıştır. Siyaset bilimi ve diğer sosyal bilimlerde popülizmin çeşitli farklı tanımları kullanılmış olup, bazı akademisyenler bu terimin tamamen reddedilmesini önermektedir.
Popülizmi yorumlamaya yönelik ortak bir çerçeve, düşünsel yaklaşım (ideational approach, İng.) olarak bilinir: Bu yaklaşım, popülizmi, "halkı" ahlaki açıdan iyi bir güç olarak sunan ve onları yozlaşmış ve kendi çıkarlarına hizmet eden olarak tasvir edilen "elitler” ile karşılaştıran bir ideoloji olarak tanımlar. Popülistler "halkın" nasıl tanımlandığı konusunda farklılık gösterirler ancak bu, sınıfsal, etnik veya ulusal çizgilere dayalı olabilir. Popülistler tipik olarak "elitleri", homojen bir varlık olarak tasvir edilen ve kendi çıkarlarını ve çoğu zaman da büyük şirketler, yabancı ülkeler, göçmenler veya diğer grupların çıkarlarını "halkın" çıkarlarının üstünde gözetmekle suçlanan siyasi, ekonomik, kültürel ve medya kuruluşundan oluşan bir grup olarak sunarlar. Popülist partiler ve toplumsal hareketler genellikle kendilerini "halkın sesi" olarak sunan karizmatik veya baskın figürler tarafından yönetilir. Düşünsel yaklaşıma göre popülizm sıklıkla milliyetçilik, liberalizm veya sosyalizm gibi diğer ideolojilerle birleştirilir. Dolayısıyla popülistler, sol-sağ siyasi yelpazenin farklı yerlerinde bulunabilir ve hem sol popülizm hem de sağ popülizm mevcuttur. Homojen bir ideolojisi yoktur. Bu yazıda ben de düşünsel yaklaşımı kullanacağım.
Düşünsel yaklaşım popülizmin, popülist politikacıların sergileyebileceği belirli ekonomik politikalar veya liderlik tarzlarının aksine, popülizmin altında yatan belirli fikirlere göre tanımlanması gerektiği fikrini vurgulamaktadır. Bu tanımda popülizm terimi, "halka" seslenen ve ardından bu grubu "elitler" ile karşı karşıya getiren siyasi grup ve bireyler için kullanılmaktadır.
Bu yaklaşımı benimseyen Albertazzi ve McDonnell, popülizmi "erdemli , homojen ve egemen bir halkı”, “haklarından, değerlerinden, refah, kimlik ve sesinden mahrum etmeye çalışan zümre” olarak tasvir edilen bir dizi elit ve tehlikeli “ötekiler” ile karşı karşıya getiren bir ideoloji olarak tanımlar. Benzer şekilde siyaset bilimci Carlos de la Torre, popülizmi "siyaset ve toplumu iki uzlaşmaz ve düşman kamp: halk ile oligarşi veya iktidar bloğu arasındaki mücadele olarak bölen Manici bir söylem" olarak tanımlamaktadır.
Mudde ve Rovira Kaltwasser’a göre, bu anlayış çerçevesinde, "popülizm her zaman yerleşik düzenin eleştirisini ve sıradan insanlara övgüyü içerir" ve Ben Stanley'e göre ise popülizmin kendisi de “halk ve elitler arasında düşmanca bir ilişkinin" ürünüdür ve "böyle bir ikilemin ortaya çıkma ihtimalinin ortaya çıktığı her yerde gizlidir". Siyaset bilimci Manuel Anselmi, popülizmin, "kendisini halk egemenliğinin mutlak sahibi olarak algılayan" ve "düzen karşıtı bir tutum sergileyen" "homojen bir topluluk-halk savunusu" olarak tanımlanmasını önermiştir.
POPÜLİST SAĞ’IN ANATOMİSİ
Küreselleşme doğası itibariyle milli devletlere karşıdır. Çünkü milli devletler resmi sınırlarla tanımlanmış bir vatan üzerinde aynı devlete vatandaşlık bağıyla bağlı insan topluluğunu millet olarak tanımlar ve egemenliğin kayıtsız şartsız bu millete ait olduğunu iddia eder. Küreselleşme ise sınırları anlamsızlaştırdığı için milli devletin üzerinde yükseldiği vatanı, küresel bir toplum ve küresel bir tüketim kültürü oluşturduğu için milleti, küresel sermaye (sıcak para ve spekülatif sermaye hareketleri) ve emek (fakir ülkelerden zengin ülkelere göç eden kaçaklar) hareketleri ile de milli devleti tehdit etmektedir. Dünya da yaşam tarzı ve tüketim kalıpları benzeşirken her ülkede milletler düşman mahallelere bölünmektedir. İşte burası sağ popülizm için münbit bir vaha gibidir.
Sağ popülist siyasetçi öncelikle kendi ülkesindeki şartlara göre bir elit tanımı yapar: Bu elitler kimi yerde yabancı sermayenin işbirlikçisi, kimi yerde halkı zabt–u rapt altına almış halk düşmanı bürokrasi, kimi yerde de göçmenleri, insan haklarını savunan entelektüellerdedir. Burada duruma göre aşırı devlet düşmanı, yabancı sermaye veya göçmen karşıtı, bazen de radikal dinci sloganlar kullanırlar. Küreselleşmenin etkisiyle kişilik parçalanmasına uğramış halkın içindeki daha geniş kalabalıklara dayanan orta alt ve alt sınıfları bu sınıfların rahatlıkla içselleştirebileceği hamasi sözlerle yönlendirirler. Yani “popülist sağ” için bir ütopya, bir ideoloji yoktur, önce milletin içinde bir düşman olarak “elitlerin” tanımlanması ve bunlarla “dış güçler” arasındaki bağlantının kurulması önemlidir. Dolayısıyla “popülist sağ” hareketler tepkisel hareketlerdir, yapmak değil yıkmayı arzularlar.
Bu süreçte, halkın orta alt ve alt sınıflarının kendini özleştirebileceği, mahalle kahvesindeki dayıların, kabul günlerinde ev hanımlarının, câmi cemaatinin benimseyeceği “halkın içinden” bir lider gerekir. Bu liderin doğru düzgün eğitimli olup olmaması önemli değildir, hatta eğitimsiz olması tercih edilir. Kabul görmüş konuşma lisanının formel tarzı yerine argo kelimeler kullanması da seçmeninin onayını alması için önemlidir. Lider “Verin iktidarı bu kardeşinize,” der “bütün sorunlarınızı mucizevi bir programla çözeyim!” Bu arada sorunların sebebi olarak sıklıkla “dış güçler” ve onların yardakçısı olarak lanse edilen “elitler” gösterilir. Üniversite hocaları, aydın ve sanatçılar hor görülür ve kalabalıklara yuhalatılır.
Her şey milletin bölünmüşlüğünden ve umutsuzluğundan istifade edilerek iktidara gelmek üzere kurgulanmıştır. İktidara geldikten sonra da aynı politika devam eder. İdeolojisi ve ilkeleri olmayan popülist iktidar, değişen şartlara göre 180 derece politika değiştirebilir. Bütün bunları yaparken Lider ve Partisi “halk” için fedakârlık yapmaktadır. Ancak “dış güçler” Lideri ve popülist iktidarı “kıskandığı” için onları iktidardan indirmek istemektedir. Ülkesine göre değişecek şekilde dini, milli veya sosyalist argümanlarla bu görüşler defalarca tekrarlanır. Muhalefet ise “dış güçlerin” maşası olarak tel’in edilir.
Pekiyi Javier Milei bu tanımların neresine uyuyor? Savunduğu Anarko Kapitalizm ne? O da Pazartesi’ye…
KÜRESELLEŞMENİN SİYASİ YÜZÜ - POPÜLİST SAĞ II: JAVIER MILEI VE ANARKO KAPİTALİZM
YAYINLAMA: 26 Kasım 2023 - 23:25
Arjantin’de Javier Milei Cumhurbaşkanı seçildi. İlk bakışta kulaktan dolma bilgilerle atıp tutan bir adam görünüşü veriyor. Ama CV’sine bakıldığında hiç de öyle biri olmadığı anlaşılıyor. İsterseniz Hz. Google’a başvuralım, Milei kimmiş acaba? Wikipedia’da şunlar yazılı:
JAVİER MİLEİ KİMDİR?
“Javier Gerardo Milei, 22 Ekim 1970'te Buenos Aires'in Palermo kentinde doğdu. Villa Devoto mahallesinde büyüdü ve daha sonra Sáenz Peña'ya taşındı. Milei'nin annesi Alicia ev hanımıydı, babası Norberto ise otobüs şoförüydü. Milei, ebeveynlerinin kendisini dövdüğünü ve sözlü tacizde bulunduğunu, bunun da on yıl boyunca kendileriyle konuşmamasına neden olduğunu, küçük kız kardeşi Karina ve anneannesi tarafından desteklendiğini söylemişti.” Yani orta alt sınıftan bir ailede yetişmiş, ailesiyle sorunları olan bir karakterle karşı karşıyayız. Devam edelim:
“Milei, Cardenal Copello ortaokulu da dahil olmak üzere Katolik okullarına gitti. Okulda, öfke patlamaları ve saldırgan söylemleri nedeniyle ona “El Loco” (Çılgın) lakabı takıldı. Milei, ergenlik çağının sonlarında ve yetişkinliğin başlarında, çoğunlukla Rolling Stones'un cover'larını çalan Everest cover grubunda şarkı söyledi. Ayrıca Arjantin'de hiperenflasyonun olduğu 1989 yılına kadar Chacarita Juniors futbol takımında kaleci olarak oynadı ve kendini ekonomi alanında kariyer yapmaya adadı.” Anlaşılan sorunlu çocukluğu onun dengesiz ve kontrolsüz kişilik sahibi olmasına yol açmış. Ayrıca içinde bulunduğu toplumun istikrarsız ve anormal yapısı da onu uç tercihlerde bulunmaya sevk etmiş. Devam edelim:
“Milei, iktisat okurken bir süpermarkette insanların ‘kendilerini malların üstüne’ attıklarını gördüğünü ve bunu anlamak için ekonomiyi daha detaylı incelemeye başladığını söylemiş. Milei, lisans eğitimini özel Belgrano Üniversitesi'nden İktisat Bölümünden almış ve Instituto de Desarrollo Económico y Social [es] ile özel Torcuato di Tella Üniversitesi'nden yine iktisat alanında iki yüksek lisans derecesi almış.
Milei, 21 yılı aşkın bir süredir makroiktisat, büyüme iktisadı, mikroiktisat ve matematiksel iktisat dersleri veren bir öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. İktisadi büyüme konusunda uzmandır ve Arjantin üniversitelerinde ve yurtdışında çeşitli iktisadi konularda ders vermiştir. 50'den fazla akademik makale yazmıştır.” Yani kamuoyuna kendini lanse etmek istediği gibi halkın içinden ve eğitimsiz bir insan değil. Aksine bir akademisyen! Devam edelim:
“Milei, bireysel emeklilik şirketi Máxima AFJP'de bir müddet baş ekonomist olarak görev aldı. Daha sonra bir mali danışmanlık şirketi olan Estudio Broda'da yine baş ekonomist ve Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü Merkezi'nde bir hükümet danışmanı olarak çalıştı. Bu süre zarfında HSBC Arjantin'de de kıdemli ekonomist olarak çalışmaktaydı. Milei, 2012 yılından bu yana ulusal bir düşünce kuruluşu olan Fundación Acordar'ın Ekonomik Çalışmalar bölümünü yönetmektedir. Aynı zamanda B20 üyesi ve Uluslararası Ticaret Odası Ekonomi Politikası Grubu üyesi, G20 danışmanıdır. 15 yıl boyunca Corporación América adlı özel şirkette Eduardo Eurnekian'ın baş ekonomisti ve mali danışmanı olarak çalıştı.” Yani sadece akademisyen değil Arjantin’in büyük finans sermayesi için de çalışan bir profesyonelle karşı karşıyayız… Devam edelim:
“Milei, “El Camino Del Libertario” (Özgürlük Yolu) da dahil olmak üzere birçok kitabın yazarıdır. Televizyonlarda popüler bir kişilik: Ejes'in 2018 sıralaması, 235 röportaj ve 193.347 saniyeyle onu televizyonda en çok röportaj yapılan iktisatçı olarak gösteriyor.” Yani kamuoyunun bildiği, tanıdığı ve söylemlerine ilgi gösterdiği rating’i olan bir kişilik aynı zamanda.
MILEI’NIN SİYASİ SÖYLEMLERİNDEN ÇIKARDIĞIM POLİTİK İMAJI
Wikipedia’nın dediğine göre Milei kendini Libertaryen ve Avusturya Okulu mensubu olarak tanımlamaktadır. Bazı söylemlerinde ise libertaryenlerin de önüne geçip anarko kapitalizmin savunucusu konumuna yükselmektedir. Son seçim kampanyasında kamuoyunda yarattığı imaj ise şöyledir:
Milei, popülist, sağcı özgürlükçü ve muhafazakâr ideolojilerin bir karışımının damgasını vurduğu karmaşık ve tartışmalı bir kamusal imaj geliştirdi. Ultra liberal ekonomik görüşleri ve sağcı popülist söylemiyle tanınan Milei'nin siyasi duruşu, uluslararası medya ve siyasi yorumcular tarafından çeşitli yorumlara konu oldu. Ultra liberal önerileri arasında birçok kamu hizmetini üslenen bakanlıkların lağvedilmesi, Merkez Bankası’nın kapatılıp Peso yerine Dolar kullanılması, organ ticaretinin serbest bırakılması olduğu söylenebilir. Tabii ki bu program büyük ölçüde özelleştirme de içermektedir. Sağcı popülist söylemi ise her türlü sol görüşün vatan hainliği olduğunu söylemesi, kürtajı yasaklamayı vaat etmesi, mevcut yerleşik siyasi düzenin (ki merkezinde Peronist ideoloji bulunmaktadır, DMD) beceriksiz ve hırsız olduğunu söylemesi öne çıkmaktadır. 2023 başkanlık kampanyası sırasında kazandığı birinci tur galibiyetiyle öne çıkan yükselişi, geniş çapta ilgi uyandırdı. Milei'nin önerileri hem beğenildi hem de eleştirildi. Eleştirilere rağmen onun ekonomik liberalizmi, mali muhafazakarlığı ve azaltılmış hükümet müdahalesini savunması, geleneksel siyasi yapılardan hayal kırıklığına uğrayan Arjantin seçmenlerinin bir bölümünde yankı buldu. Milei'nin kamusal imajı, geçen yazıda bahsettiğim küreselleşmenin etkileri ile yeni toplumsal ihtiyaçlara cevap üretemeyen çağdaş Arjantin siyasetinin yarattığı boşluğun tipik bir sağ popülist propagandayla doldurulmasını özetlediği görülebilir.
Bence Milei’nin kamu önünde üstlendiği “biraz nobran, sistemin elitleriyle kavgalı ve çoğu zaman onlara küfreden, karmaşık sorunlara mahalle kahvesindeymiş gibi basit çözümler öneren uçuk kaçık bir adam” rolü bilinçli tercih edilmiştir. Böylece ideal bir sağ popülist lider olarak umutsuz halkı demagoji ve uç önerilerle ikna edebilmiştir. Bundan sonra önerilerinin ne kadarını uygulayabilecektir, bekleyip göreceğiz.
LİBERTANYENİZM, ANARKO KAPİTALİZM VE AVUSTURYA OKULU
Pekiyi bu Libertanyenizm ve Anarko Kapitalizm nedir? İkisinin arasındaki fark nedir? Avusturya okulu ile bağlantısı nedir? Kısaca anlatayım.
Libertanyenlik kabaca özgürlükçülük olarak tercüme edilebilir. Libertanyenler, yasa önünde eşitliği ve örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve seçim özgürlüğü gibi sivil hakları vurgulayarak vatandaşın bireysel özerkliğini ve siyasi özgürlüğünü en üst düzeye çıkarmaya çalışırlar. Libertanyenler genellikle otoriteye, devlet gücüne, savaşa, militarizme ve milliyetçiliğe şüpheyle yaklaşır veya bunlara karşı çıkarlar, ancak bazı Libertanyenler mevcut ekonomik ve politik sistemlere karşı muhalefetlerinin kapsamı konusunda farklılaşırlar. Çeşitli Libertanyen düşünce okulları, devletin ve özel iktidarın meşru işlevlerine ilişkin çeşitli görüşler sunar. Libertanyenizmin çeşitli biçimlerini ayırt etmek için farklı sınıflandırmalar kullanılmıştır.
Herkesin anlayacağı şekilde açıklarsak liberal, libertanyen ve anarko kapitalist görüşler temelinde piyasa ekonomisi ve rekabete dayalı, girişim özgürlüğü ve özel mülkiyete bağlı bir toplum ülküsünü amaçlar. Aralarında derece farkı bulunmaktadır. Aşağıda bu farkları anlattım:
Liberaller asayiş, adalet ve savunma gibi aslî rollerinin dışında bazı temel kamu hizmetlerinin (eğitim ve sağlık gibi) minimum ölçüde devlet tarafından belirlendiği bir serbest piyasa ekonomisini savunur. Libertanyenler için eğitim ve sağlığın bile tamamen özelleştirilmesi, asayiş, savunma ve adalete de minimum para harcanması gerekir. En uçtaki anarko kapitalizm ise devletsiz bir toplum önerir: mahkemeler kapatılmalı ve anlaşmazlıklar özel kişileri temsil eden özel hukuk temsilcileri arasındaki uzlaşmayla çözülmeli, polis ve jandarma kapatılmalı ve güvenlik özel şirketler tarafından sağlanmalı ordu da lağvedilip Wagner ve Blackwater gibi özel ordular istihdam edilmelidir. Tabii ki Merkez Bankası kaldırılmalı her banka kendi adına para basabilmelidir. Elbette anarko kapitalistlerin söylemleri bizim için saçmalıktan başka bir şey değildir. Türk tarihi ve medeniyeti devletsizlik ve ordusuzluğu hiçbir şekilde kabul etmez. Ancak bu görüşler ciddi dergilerde savunulmaktadır. Pekiyi Avusturya Okulu ile ne bağlantıları vardır?
Avusturya Okulu liberal görüşlere dayanan heterodoks bir iktisat okuludur ve temel teorik önerme olarak, “bireysel bilgi, zaman, beklenti ve diğer öznel faktörler de dahil olmak üzere bireylerin öznel seçimlerinin tüm ekonomik olaylara neden olduğunu” söyler. Avusturya Okulu mensupları, “yöntemsel bireycilik” adı verilen bir yaklaşımla, bireysel tercihin sosyal sonuçlarını inceleyerek ekonomiyi anlamaya çalışırlar. Bireylerden ziyade toplam değişkenlere (Keynesgil İktisat ve türevleri), denge analizine (Neo Klasik İktisat ve türevleri) ve toplumsal gruplara (Marksist, Neo-Ricardocu veya Post Keynesgil okullar) odaklanan diğer ekonomik düşünce okullarından farklıdır. Yani diyebiliriz ki felsefi ve iktisadi anlamda libertaryen görüşlerin alt yapısı Avusturya Okulu tarafından sağlanmıştır. Örneğin devletin ekonomiden tamamen el çektirilmesi ve Merkez Bankası’nın kapatılıp her bankanın ayrı banknot basması Avusturya Okulu’nda savunulan görüşlerdendir.
Javier Milei’nin bir Hayek veya Mises olmadığı aşikârdır, ama zır cahil de değildir. Ağzı bozuk bir şarlatan gibi davranan, bununla kurulu düzene meydan okuyan cesur ve çılgın halk adamı rolünü oynamaktadır. Dayandığı teorik görüşler ise çok özel şartlarda çok özel toplumlarda belki başarılı olabilecek görüşlerdir. Bu anki Arjantin’in ise doğrudan Amerikan mandası olmasına yol açacaktır.
YAPAY ZEKÂNIN EKONOMİ POLİTİĞİ - I
YAYINLAMA: 10 Aralık 2023 - 23:25
Sevgili kardeşim Can Toktaş bir süredir gazetemizde yazmaya başladı. Ben de yazılarını keyifle okuyorum. Kendi profesyonel uzmanlık alanında bizleri bilgilendiriyor. Ben de bugün istedim ki, yapay zekâ hakkında yazayım. Tabiî ki ben bilgisayar mühendisi değilim. Bir iktisatçı olarak benim ilgimi çeken teknolojik değişimin yaratacağı iktisadi, toplumsal ve siyasi değişimdir. Yapay zekâ yeni bir teknolojik paradigmanın başlangıcı mı olacak? Kökleri neye dayanmakta? Yakın ve uzak gelecekte ne tür değişimlere yol açacak? Bugün bir giriş yapayım, daha sonra ki yazılarda ayrıntılandırırız.
YAPAY ZEKÂ NEDİR?
Sevgili kardeşim Can Toktaş’ın uzmanlık alanına girmek istemem. Ama kısaca yapay zekânın ne olduğunu anlatayım dedim. Daha sonra ne tür iktisadi ve toplumsal değişime yol açabileceği üzerinde dururuz.
Yapay zekâ (AI), insanların veya hayvanların zekasının aksine, makinelerin veya yazılımların zekasıdır. Akıllı makineleri geliştiren ve inceleyen bilgisayar bilimlerinin bir çalışma alanıdır. Bu tür makinelere yapay zekâ denilebilir.
Yapay zekâ teknolojisi sanayide, devlet ve hükümet idaresinde ve bilimde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bazı yüksek profilli uygulamalar şunlardır: Gelişmiş web arama motorları (ör. Google Arama), öneri sistemleri (YouTube, Amazon ve Netflix tarafından kullanılır), insan konuşmasını anlama (Google Asistan, Siri ve Alexa gibi), sürücüsüz arabalar (örn. Waymo), üretken ve yaratıcı araçlar (ChatGPT ve AI sanatı) ve strateji oyunlarında (satranç ve Go gibi) insanüstü oyun ve analiz geliştirme.
Alan Turing, Makine Zekâsı adını verdiği alanda önemli araştırmalar yapan ilk kişiydi. Yapay zekâ, 1956 yılında akademik bir disiplin olarak kuruldu. Bu alan birden fazla defa önce bir iyimserlik dalgası ve ardından hayal kırıklığı ve büyük hacimli gelir kayıplardan oluşan döngülerden geçti. Derin öğrenmenin önceki tüm yapay zekâ tekniklerini geride bıraktığı 2012'den sonra ve transformatör mimarisiyle 2017'den sonra yapay zekâya ilgi ve finansman imkânları dünya ölçeğinde büyük bir hızla arttı.
Yapay zekâ araştırmasının çeşitli alt alanları, belirli hedeflere ve belirli araçların kullanımına odaklanır. Yapay zekâ araştırmasının geleneksel hedefleri arasında akıl yürütme, bilgi temsil ve sunumu, planlama, öğrenme, doğal dil işleme, algılama ve robot bilimi desteği yer alır. Genel zekâ (bir insan tarafından gerçekleştirilebilecek herhangi bir görevi tamamlama yeteneği), alanın uzun süredir devam eden çalışmaları arasındadır. Bu sorunları çözmek için yapay zekâ araştırmacıları, arama ve matematiksel optimizasyon, biçimsel mantık, yapay sinir ağları ve istatistik, yöneylem araştırması ve ekonomiye dayalı yöntemler de dahil olmak üzere çok çeşitli problem çözme tekniklerini uyarlayıp birbirlerine entegre ettiler. Yapay zekâ ayrıca geri besleme ilişkisi içinde psikoloji, dilbilim, felsefe, sinir bilimi ve diğer birçok farklı bilimsel alandan da yararlanmaktadır.
YAPAY ZEKÂ ARAŞTIRMASININ HEDEFLERİ
Yukarıda bahsettiğim hedefleri kısaca açıklayalım:
Akıl yürütme ve problem çözme
İlk araştırmacılar, insanların bulmaca çözerken veya mantıksal çıkarımlar yaparken kullandıkları adım adım akıl yürütmeyi taklit eden algoritmalar geliştirdiler. 1980'lerin sonlarına ve 1990'lara gelindiğinde, belirsizlik ve eksik bilgilerle başa çıkmak için olasılık ve iktisat kavramlarını kullanan yöntemler geliştirildi. Bu algoritmaların çoğu büyük akıl yürütme problemlerini çözmek için yetersizdi çünkü "kombinatoryal patlama" yaşarlar: yani problemler büyüdükçe katlanarak yavaşlarlar.
İnsanlar ilk yapay zekâ araştırmalarının modelleyebileceği adım adım çıkarım yöntemini nadiren kullanırlar. Sorunlarının çoğunu hızlı, sezgisel yargılar kullanarak çözerler. Doğru ve etkili akıl yürütme bu yüzden insanlar için, çözülmemiş bir sorundur. Bilgisayarlar bir problemi çözerken problemin çözümünde her olası gelişmeyi de dahi ederek adım adım çözme eğilimi içindedirler. Bu ise problemle alâkası olmayan birçok etkeni de incelemeyi beraberinde getirir. Dolayısıyla bu yöntemle problem çözmek için ya (insan hızıyla) çok büyük zaman ya da çok büyük düşünme hızı gerekir. Bugün yapay zekâ bu hızın çok üstüne çıkmıştır.
Bilgi temsili
Ontoloji, bilgiyi bir alan içindeki bir dizi kavram ve bu kavramlar arasındaki ilişkiler olarak temsil eder. Bilgi temsili ve bilgi mühendisliği yapay zekâ programlarının soruları akıllıca yanıtlamasına ve gerçek dünya olgu ve süreçleri hakkında çıkarımlar yapmasına olanak tanır. Resmi bilgi temsilleri, içeriğe dayalı indeksleme ve erişim, görüntü yorumlama, klinik karar desteği, bilgi keşfi (büyük veri tabanlarından "ilginç" ve eyleme geçirilebilir çıkarımlar çıkarma) ve diğer alanlarda kullanılır.
Benim bunlardan anladığım şudur: İnsan hafızası çok geniştir ve bütün bir insan hayatı boyunca insan beyni algıladığı bütün görüntü, ses, acı, zevk, dokunuş ve kokuları durmadan kaydeder. Ancak bu kayıtlı olgu ve süreçlerden meydana gelen bilgi kümesi ve bu bilgi kümeleri arasındaki zamansal ve mekânsal ilişkilere dair beynin izlenimlerinin çoğu bilinç altına depolanır. Bir sokakta yürürken aniden yirmi sene önce bambaşka bir olayı hatırlamamızın sebebi o olayda hissettiğimiz ses, koku veya görüntülerin bir benzerine rastlamış olmamızdır. Bu gibi olaylar haricinde kayıtlı bilgilerin çoğu bilinç altına depolanır. Yapay zekânın ise bir bilinçaltı yoktur. Bütün algıladığı bilgiler aktif bir şekilde hafızasındadır. Bu açıdan insan zekâsından farkı bir şeyleri hatırlamak zorunda olmamasıdır. İnsan zekâsı bilgiyi duyu organları vasıtasıyla toplarken yapay zekâ bilgiyi internet ağları üzerinden toplar. İnsan zekâsı duyu organlarının getirdiği bilgileri kendi öznel algı süzgecinden geçirerek kaydederken, yapay zekânın duyu organları ve öznel algı süzgeçleri yoktur. Bilgiler ikili matematiksel kodlar olarak kaydedilir ve bilgisayarlar arasında bilgilerin farklı algılanması diye bir durum yoktur. Yani insandaki öznel algı süzgeci dolayısıyla ortaya çıkan farklılık ve duygusal derinlik yapay zekâda yoktur.
Planlama ve karar verme
Bir karar alıcı aktör (İngilizcesinde agent / ajan kullanılmakta ama ben Türkçenin anlam ve müzik dağarcığına daha uygun olduğunu düşündüğüm aktör kelimesini kullanıyorum, DMD.) dünyayı algılayan ve eyleme geçen irade sahibidir. Rasyonel bir aktörün hedefleri veya tercihleri vardır ve bunları gerçekleştirmek için harekete geçer. Özellikle iktisatta bizler insanların kendi öznel fayda, getiri, güç ve itibarlarını maksimize etmek ve kayıplarını da minimize etmek amacıyla davrandıklarını varsayarız. Çoğunlukla da bu doğrudur. Bunun için de her insan, bilinçli veya bilinçsiz plan yapar. Yapay zekâ karmaşık karar alma mekanizmalarında (örneğin bir bölgede çevreyi kirletecek bir maden ocağının açılmasının sağlayacağı fayda ve zararları hesaplamak ve ne yapılacağına karar vermek gibi) insanlardan farklı olarak çok daha hızlı ve çok daha geniş bir hafızayla karar alır; buna ek olarak aynı zamanda insanların sahip olduğu öznel menfaat, güç ve itibar ilişkilerine sahip olmadığı için kararları daha net bir öznellikle alabilir. Ancak unutulmaması gereken şey, yapay zekânın hangi fonksiyonu maksimize edeceğini halâ daha insanlar belirlemektedir. Dolayısıyla çok gelişmiş ve adeta canlı gibi gözüken bir hesap makinasından çok da farklı değildir. Bu açıdan yapay zekânın kullanıcısı olan insanın menfaat, tercih, güç ve itibar ihtiyacı bilgisayarın kararlarını da belirler.
Makine öğrenimi
Makine öğrenimi, belirli bir görevdeki performanslarını otomatik olarak artırabilen programların incelenmesidir. Başından beri yapay zekanın bir parçasıydı. Yani yapay zekâ bu yolla sürekli kendi eksikliklerini düzeltip daha etkin çalışma potansiyeli geliştirme imkânına sahiptir. İnsanın zekâsının gelişmesi ve tekâmülü binlerce yılı alırken makine öğrenimi yapay zekânın bu tekâmülünü günlere sığdırabilmektedir. Burada da yapay zekânın hız ve çok geniş aktif hafızasının payı büyüktür.
Doğal dil işleme
Doğal dil işleme programların İngilizce gibi insan dillerinde okuma, yazma ve iletişim kurmasına olanak tanır. Spesifik problemler arasında konuşma tanıma, konuşma sentezi, makine çevirisi, bilgi çıkarma, bilgi alma ve soru yanıtlama yer alır. Bu da “yapay zekânın insanileştiği” algısını yaratan en önemli etkenlerdendir. Sizle anadilinizde konuşup size cevap veren bir otomat! Bilim kurgu romanı gibi… Ama unutmayın, o konuşan sesin arkasında bir kişilik, bir irade yok…
Makine algısı
Makine algısı, dünyanın çeşitli yönlerini anlamak için sensörlerden (kameralar, mikrofonlar, kablosuz sinyaller, aktif lidar, sonar, radar ve dokunsal sensörler gibi) gelen girdileri kullanma yeteneğidir. Bilgisayarlı görme, görsel girdiyi analiz etme yeteneğidir. Bu alan konuşma tanımayı, görüntü sınıflandırmayı, yüz tanımayı, nesne tanımayı ve robotik algılamayı içerir. Farkındaysanız yapay zekâ kamera ve sensörler vasıtasıyla görüntü ve sesler algılarken sıcaklık ve soğukluk gibi bir kısım dokunsal duyu olgularını da algılayabilmektedir. Ancak koku ve tat duyuları algısı dışındadır. Dolayısıyla gerçekliği sadece 2.5 duyu ile algılarken insan 5 duyu ile algılamaktadır.
Sosyal zekâ
Duygusal hesaplama, insan hissini, duygularını ve ruh halini tanıyan, yorumlayan, işleyen veya simüle eden sistemleri içeren disiplinlerarası bir şemsiyedir. Örneğin, bazı sanal asistanlar konuşkan bir şekilde konuşacak, hatta esprili bir şekilde şakalaşacak şekilde programlanmıştır; onların insan etkileşiminin duygusal dinamiklerine karşı daha duyarlı görünmelerine veya insan-bilgisayar etkileşimini başka şekilde kolaylaştırmalarına neden olur. Ancak bu, acemi kullanıcılara, mevcut bilgisayar aracılarının gerçekte ne kadar akıllı olduğuna dair gerçekçi olmayan bir anlayış verme eğilimindedir. Duygulanımsal bilişimle ilgili orta düzeydeki başarılar arasında metinsel duyarlılık analizi ve daha yakın zamanda çok modlu duyarlılık analizi yer alır; burada yapay zekâ, videoya kaydedilen bir konu tarafından görüntülenen etkileri sınıflandırır. Buradaki ana nokta insanların olgu ve süreçleri algılarken sahip oldukları beş duyuyla oluşan duygularını taklit edecek bir şekilde yapay zekânın işlemesidir. Ancak bu yukarıdaki kısımda belirtildiği üzere algı yetersizliği gibi yapay zekânın duygusallığının da yapay olduğu gerçeğini değiştirmez. Örneğin “Boğaz’ın 17’inci yüzyıldaki manzarasını sürrealist tarzda resm et” gibi bir emir verdiğinizde yapay zekâ bütün sür realist olarak tanımlanan eserleri, oradaki teknikleri, gerçeği yorumlama tarzlarını kullanarak 17’inci yüzyıl boğazına dair bir görüntü oluşturabilir. Ancak bu diğer insan ressamların yüzyıllar içindeki eserlerinden alınan bilgilerin ortalamasına dayanarak üretilir. Kendiliğinden bir yaratıcılık içermez.
Yapay zekâya dayalı bu değişim ekonomiye ve topluma nasıl yansıyacak? O da cumartesiye kalsın…
YAPAY ZEKÂNIN EKONOMİ POLİTİĞİ – II
YAYINLAMA: 15 Aralık 2023 - 23:35
Geçen yazıda yapay zekâ nedir sorusunu cevaplamıştım: İnsan zekâsını eksik boyutlu da olsa taklit eden, eksikliklerini de muhteşem hızı ve neredeyse sınırsız hafızası ile tamamlamaya çalışan makine zekâsı… Şüphesiz daha çok işin başında olsak da bilim-kurgu roman ve filmlerinde rastladığımız robotlara çok yaklaştığımızı anlıyoruz. Yapay zekânın gelişimi insansı robotlara, yani siborglara gider mi, yoksa şimdiden tahayyül edemeyeceğimiz bir gelişim süreci mi izler, bilemeyeceğim. Ancak işin iktisadi kısmı hakkında birkaç kelâm edecek düzeydeyim.
TEKNOLOJİK DEĞİŞİM, TEKNİK İLERLEME VE TEKNOLOJİ PARADİGMASI
Teknolojik değişim iktisadi açıdan “bir toplumun bilgi havuzundaki değişimin yansıması olarak yeni üretim teknikleri ve yeni ürünlerin icadına” dayanır. Ana akım iktisat teorisinde yaygın olarak teknolojik değişimin bilimsel çalışmaların neticesinde akademinin ürünü olduğu vurgulanır ve iktisadi karar alma mekanizmalarından bağımsız olduğu varsayılır. Ancak Schumpeter’in görüşlerini takip eden iktisatçıların başını çektiği evrimci iktisat yaklaşımı, bununla paralel olarak ana akım iktisattan dallanarak gelişen içsel büyüme modelleri ve Mandel gibi bazı Marksist iktisatçılar teknolojik değişimin artık sadece akademideki çalışmaların sonucu olmadığını, aksine, büyük firmaların kendi kârlarını arttırmak için bilimsel araştırmaları finanse ettiklerini savunmaktadır. Bu ise bugünkü güncel gerçeklere daha uygun bir görüştür. Şöyle açıklayayım: Büyük firmalar (özellikle ilaç, kimya ve silâh sektörlerindeki büyük firmalar) bizatihi yeni icatlarda bulunmak için hem üniversitelerde araştırma merkezlerini paraya boğmakta hem de bizatihi kendileri araştırma merkezleri kurmaktadır. Yani bilimsel icatların ne yöne gelişeceği 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda olduğu gibi akademisyenlerin merakları doğrultusunda rastlantısal bir şekilde değil ama büyük firmaların üretim, pazarlama ve kâr hedeflerini tamamlayacak şekilde gelişmektedir. Büyük firmalara ek olarak, özellikle savunma sanayi, havacılık ve uzay araştırmaları sektörlerinde 20’inci yüzyılda bu yana ciddi olarak kamunun finanse ettiği araştırmalar da söz konusudur. Dolayısıyla artık diyebiliriz ki teknolojik değişimin dinamikleri hem büyük kapitalist firmaların hem de uluıs devletlerin strateji ve politikaları tarafından belirlenmektedir.
Yeni teknolojiler ve yeni ürünler icat edildikçe, bunun ekonomik üretime (gerek firma gerekse ülke bazında) yansıması için bunların inovasyon yatırımına dönüşmesi gerekir. İnovasyon yatırımları ile hem üretim süreci daha ucuza ve daha bol üretim yapacak şekilde ilerlerken, aynı zamanda yeni ürünlerin üretilmesine ya da mevcut ürünlerin yenilenerek çeşitlenmesine yol açar. İşte bu da iktisat teorisinde teknik ilerleme denilen süreçtir: “Üretim fonksiyonunda aynı miktarda çıktıyı daha az girdi ve maliyetle, ya da aynı miktarda girdi ve maliyetle daha fazla miktarda veya daha çok çeşitte çıktıyı üretmeyi sağlayan gelişmeye teknolojik gelişme adı verilir.” Genelde teknolojik gelişme firma veya sektör ölçeğinde değerlendirilir. Teknolojik gelişmeyi tetikleyen inovasyon yatırımlarını bireysel veya kurumsal girişimciler yapar. Burada piyasa trendlerini önceden görebilme, üretim süreci ve ürün yapısını bu trendlere uygun olarak değiştirebilme kabiliyeti önemlidir. Tabii ki, inovasyon yatırımları ciddi anlamda ekstra risk içerir. Bu riskin değerlendirilmesi de yine, girişimcinin ödevidir.
Teknolojik değişim ve onun sonunda farklı sektör ve firmalarda ortaya çıkan yeni üretim süreçleri ve yeni ürünler, ekonomi ölçeğinde yeni bir teknoloji paradigmasını oluşturur. Her teknoloji paradigmasında ana lokomotif sanayiler yeni üretim teknolojisini kullanan ve yüksek büyuüme potansiyeli olan sektörlerdir. Yine her teknoloji paradigmasında öne çıkan ürünler olur, bu ürünler yeni teknoloji paradigmasının sebep olduğu yeni tüketim tarzını yansıtırlar. Her paradigma da temel enerji kaynağı ve temel ara girdi de vardır.
ESKİ VE YENİ TEKNOLOJİ PARADİGMALARI AÇRASINDAKİ DİNAMİK İLİŞKİ
Pekiyi bir teknoloji paradigmasında sadece yeni sektörler ve teknolojiler mi vardır? Hayır. Bir önceki teknoloji paradigmasının temel sektörleri varlığını kuvvetle devam ettirir, belki onlarda da üretim teknolojisinde ve ürün çeşitliliğinde yenilikler olabilir. Dolayısıyla önceki teknoloji paradigmalarından kalan sektörler varlıklarını önemleri azalarak da olsa devam ettirirler. Bu ilişki mevcut teknoloji paradigmasıyla bir önceki arasında ciddi bir karşılıklı etkileşim olduğunu gösterir. Pekiyi, bu ilişkiye dayanarak gelecekte ki teknoloji paradigması hakkında ipuçları elde edebilir miyiz? Elbette… Örneğin yapay zekâ mevcut teknoloji paradigmasındaki en yeni üründür, varlığını da şu anda içinde bulunduğumuz dijital teknoloji paradigmasındaki gelişmelerin sonucuna borçludur. Benim ve bir çok bilim insanının tahmini yapay zekânın bir sonraki teknoloji paradigmasındaki temel ara girdi (ve hatta temel sermaye malı) olacağıdır. Ancak tek başına yeni bir ürün bir teknoloji paradigması oluşturmak için yeterli midir? Tabii ki hayır… Örneğin yapay zekâya dayalı akıllı evlerin olduğu, akıllı arabaların ve uçan taksilerin şehirlerde cirit attığı, ameliyatların sıfır hata ile robot cerrahlar tarafından yapıldığı bir dünya tasavvur edin. Bu dünyadaki yüksek otomatizasyon bugünkünden çok daha yüksek bir enerji kullanımı gerektirecektir. Daha bol ve daha ucuz, aynı zamanda sürdürülebilir bir enerji kaynağı olmadan yeni bir paradigma oluşmaz. Bu verdiğim örneklerin varlığı için tek başına yatay zekâ yeterli olur mu? Hayır… Uçan taksilerin, akıllı evlerin, hatta tam otomatize olmuş şehirlerin varlığı için sadece yapay zekâ yetmez, nano teknolojiye dayalı nano mühendislik, ilhamını doğadaki doğrusal olmayan sistemlerden alan biyo teknoloji olmadan bunlar tek başına mümkün değildir. O zaman diyebiliriz ki, nano teknoloji paradigması dijital teknolojiden sonraki paradigma olacak ve temel ara girdi ve sermaye ürünü de yapay zekâ olacaktır. Bunların muhakkak sürdürülebilir, bol ve ucuz bir enerji kaynağına ihtiyaç vardır. Bu uranyum haricinde, örneğin hidrojen gibi, çok bulunan ve nispeten ucuz bir elementin nükleer enerji üretiminde kullanılması ile sağlanabilir. Çünkü bu saydığımız yeni teknoloji paradigmasının özellikleri nükleer enerjiye ihtiyacı da ön plana çıkarıyor. Ancak mevcut nükleer teknoloji dünya üzerinde çok kıt olan bir elemente (uranyuma) dayanmakta, bu yüzden, sadece belli sayıda ülkenin nükleer teknoloji (o da kısıtlı olarak) kullanmasına imkân tanımaktadır. Hidrojen örneği ise dünyada en rahat bulunacak elementlerden birisine işaret etmektedir. Böyle bir teknik gelişme sağlanırsa, yani yakıtı hidrojen olan nükleer enerji santralleri hayata geçirilirse, o zaman yeni, bol ve ucuz bir enerji kaynağı bütün insanların kullanımına açılabilecektir.
YENİ TEKNOLOJİ PARADİGMASININ GETİRDİĞİ: YARATICI YIKIM
Benim Hocamın Hocasının Hocası Joseph Alois Schumpeter’in iktisat literatürüne yaptığı en meşhur katkılardan biridir “yaratıcı yıkım”. Schumpeter’in görüşleri ve bunlardan yola çıkılarak oluşturulan evrimsel iktisat modelleri iktisadi sistemlerin zaman içerisinde doğrusal olmayan ve çok değişkenli süreçler olarak sürekli değiştiğini söyler. Ülkelerin siyasi yapılarındaki değişim toplumsal yapı değişimine, toplumsal yapı değişimi tüketim ve yaşam tarzındaki değişime, yaşam tarzındaki değişim üretim yapısındaki değişime, o da teknoloji paradigmasındaki değişime dayanır. Her teknoloji paradigması bir öncekinin ektiği tohumlar ve attığı temeller üzerinde yükselir, ancak eski teknoloji paradigmasının içindeki bazı ürünler, bazı sektörler ve hatta bazı kurumlar yenisinde de yaşarken, bazı sektörler çöker, bazı ürünlerin üretimi tamamen durur, tüketim ve yaşam tarzımızda da bu yüzden köklü değişiklikler olabilir. İşte yeni bir teknoloji paradigmasının sonucunda yeni sektör ve yeni ürünler yeni iş alanları, yeni meslekler anlamına gelirken, çöken sektör ve üretimi sonlanan ürünler de işsizlik ve servet kaybı anlamına gelir. Daha ileri bir yapıya geçmek için kapitalist üretim sistemi değişime ayak uyduramayan sektör, ürün ve kurumları tasfiye eder: Tıpkı bir yılanın derisini değiştirmesi gibi… Bu değişime Schumpeter yaratıcı yıkım (creative destruction) demektedir. Ben de başka bir kavram daha ekliyorum: yıkıcı inşa (destructive construction)… Nasıl yeni bir teknoloji paradigması için yenilikçi girişimcilerin yaratıcı hamleleriyle eskisini tasfiye ederse, aynı zamanda yıktığının yerine de yenisini inşa etmek zorundadır. Firmaların, bireylerin ve devletlerin zamanı dondurması ve değişimi durdurması mümkün değildir. Ancak değişimi iyi tahlil edip kendilerini yeni teknoloji paradigmasının getirdiği fırsat ve tehditlere göre yenilemeleri gerekir.
İçinde bulunduğumuz değişim sürecinde devletler hangi politikaları ve firmalar hangi stratejileri geliştirmeleri? Bireylerin kariyer planlamaları ne olmalı? Bunları da pazartesi yazarız…
YAPAY ZEKÂNIN EKONOMİ POLİTİĞİ – III
YAYINLAMA: 17 Aralık 2023 - 23:45
Geçen yazıyı şu sorularla tamamlamıştım: “İçinde bulunduğumuz değişim sürecinde devletler hangi politikaları ve firmalar hangi stratejileri geliştirmelidir? Bireylerin kariyer planlamaları ne olmalı?” Bu soruları cevaplamak için ilk önce içinde bulunduğumuz iktisadi ve toplumsal değişim sürecini iyi anlamalıyız.
İktisat tarihine baktığımızda teknolojik paradigma değişimi dönemleri her zaman büyük çalkantıların olduğu, dünyada jeo-politik ve iktisadi güç merkezlerinin değiştiği, insanların yaşam tarzında yani tüketim kalıpları ve toplumsal örgütlenmelerinde dönüşümün gerçekleştiği dönemler olduğunu görmekteyiz. Tabii ki bir teknoloji paradigmasından diğerine geçiş hemen bir günde gerçekleşmemektedir. Her bir teknoloji paradigması 45 ilâ 60 yıl arasında geçerli olduğu ve bir kuşağın da kabaca 20 yıl olduğu düşünülürse, bir paradigmadan başka bir paradigmaya geçiş de 1 – 1,5 insan kuşağı olarak kabul edilebilir; yani 20 ilâ 30 yıl arası. Bizim şu anda içinde bulunduğumuz dijital teknoloji paradigması temelleri Soğuk Savaş Döneminde yani 1970’lerin başında atılmıştır ve artık bu paradigmanın da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Neticede denebilir ki, 2010’lardan 2040’lara olana zaman dilimi Dijital Teknoloji Paradigmasından bir sonrakine geçiş sürecini içerecektir. Bir sonrakini nasıl adlandırabileceğimizi şimdiden bilemeyiz; onun adını geleceğin teknoloji tarihçileri ve iktisat tarihçileri koyacaklar. Ama bilmemiz gereken ve tarihte de her dönem tekrarlanmış olan gerçek şudur: üretim yapısı değişirken tüketim yapısı, insanların iş ve özel hayatları, yaşam tarzları da değişecek. Yaşam tarzındaki değişim aile yapısını, insanların sosyal ilişkilerini ve buna bağlı olarak içinde bulundukları sosyal ilişki ağlarını, bu ağların büyüklüğünü, sıklığını ve karşılıklı bağlantılarını da değiştirecek, yani toplumsal yapı değişecek. Bunun sonucu kaçınılmaz olarak toplumsal üst yapı, yani devlet teşkilatı, siyaset biçimi, dini kurumlar, şirketler ve sendikalar gibi birçok toplumsal kurum da değişecek. Eğer bireyler, kurumlar, şirketler ve devletler bu değişimi yeni teknoloji paradigması yerleşik hale gelmeden tamamlayabilirse teknolojik değişimin fırsatlarından yararlanabileceklerdir. Tersi durumda çözülmeye, bozulmaya ve yaşam gücünü kaybetmeye mahkûmdurlar. Geçen yazıda bahsettiğim yaratıcı yıkım tam da budur.
YENİ TEKNOLOJİ PARADİGMASININ YOL AÇACAĞI İKTİSADİ DEĞİŞİMLER
Önümüzdeki yeni teknoloji paradigması ne getirecek? Bugünden bunlar hakkında ne söylersek spekülasyondur. Ancak bugün (yani 21’inci yüzyılın ilk çeyreği) başlayan değişim sürecine odaklanarak bazı tahminlerde bulunmak mümkündür. İlk önce her teknolojik değişim sürecinin doğal olarak kapitalist üretim biçiminde yol açtığı dönüşümü ele alalım. Üç temel değişim söz konusudur: Birincisi üretim kapasitesinin artması, ikincisi ürün çeşitliğinin artması ve üçüncüsü yeni ürünlerin ortaya çıkması. Birincisinin sonucunu dünyada geçmiş dönemlere nispetle çok daha geniş ve birbiri içine geçmiş dış ticaret ilişkilerinin ortaya çıkmasında ve emek ile sermayenin uluslararası hareketliliğinin artmasında görüyoruz: bugün bu süreci küreselleşme olarak tanımlıyoruz. İkincisinin sonucu artık tek tip mal ve hizmetlerin değil ama neredeyse kişiye özel üretimin ortaya çıkmasında tecrübe ediyoruz; bunun sebebi de dijital teknolojiyle kurgulanan üretim tezgâhlarında çok çeşitte malın aynı anda üretilmesine olanak veren esnek üretim sistemidir. Hizmetlerden buna örnek verecek olursak, eskiden TV yayınlarını belli bir saatte seyredebilirseniz seyredebilirdiniz. Şimdi önünüzde binlerce alternatif olan ve sizin zevkinize göre bir seçim yapmanıza olanak tanıyan dijital platformlar var. Sosyal medyada beğendikleriniz ve paylaşımlarınıza göre yapay zekâ tarafından önünüze getirilen paylaşımlar ve reklâmlar var. Adeta herkes farkında olsa da olmasa da kendi kamuoyunu ve kendi sosyal medyasını oluşturmaktadır. Üçüncüsü ise yeni mesleklerin ve iş kollarının ortaya çıkması anlamına gelir. Örneğin önümüzdeki dönemde dron pilotluğu, blokchain ve yapay zekâ gibi yeni bilgisayar ürünlerindeki uzmanlık, tasarımcılık, genetik mühendisliği, sosyal psikoloji uzmanlığı gibi alanlar öne çıkacaktır. Mevcut işkolları da bambaşka düzlemlerde yeniden şekillenecek ve yapı değiştirecektir. Bu ise bütün ülkelerin milli eğitim sistemlerini güncellemelerini, firmaların yeni gelişecek sanayi ve ürünlere göre kendi satış ve üretim yapılarını uyarlamalarını ve bireylerin gelecekte önemli olacak işkollarına göre kendi eğitimlerini belirlemelerini gerektirecektir.
YENİ TEKNOLOJİ PARADİGMASININ GETİRECEĞİ TOPUMSAL VE İNSANİ DEĞİŞİMLER
Küreselleşme, esnek üretim sistemi ve yeni ürün ve işkolları ister istemez toplumların yaşam tarzlarında, sosyal örgütlenmeleri ve ilişkilerinde yenilenmeyi de zorunlu kılacaktır. Burada değişim birbirine paralel olduğu kadar zıt güçleri de harekete geçirmektedir. Örneğin üretimin küreselleşmesi, eğer küreselleşme şartlarının sağladığı fırsatları iyi değerlendirirlerse, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma hızlarını, kişi başı sermaye ve kişi başı gelirlerini ve ihracatlarının hem nitelik hem de niceliğini arttıracak sonuçlar doğuracaktır. Öte yandan tüketimin küreselleşmesi ise dünyanın her yanında yeme içme kültürünü, sanat anlayışını, estetik ve etik değerleri birbirine yakınlaştıracak ve kültürel farklılıkları en aza indirecektir. Yani bir nevi “küresel üretici” ve “küresel tüketici” profili doğmaktadır. Bu ise milli değerlerin aşınmasına, milli devletlere aidiyetin (yani vatandaşlık bilincinin) azalmasına ve bireycilik ile ben merkezciliğin artmasına yol açacaktır. Yani insanlar bir taraftan bencilleşirken ve ideolojisizleşirken öte yandan farklı coğrafyalardaki insanların yaşamları git gide birbirine benzeyecektir. Tabii ki, bu değişimin daha çok yeni teknoloji paradigmasına uyum sağlayabilen bireylerde görülmesi muhtemeldir. Kendini yeni yaşam tarzına eğitim ve bilgi donanımıyla adapte edemeyen bireyler ise kendilerini çözülen milli kimlik yerine etnik ve dini kökenlere dönmeye zorunlu hissedebilirler. Bu ise her türlü popülist sol ve sağ hareketlerin kuvvetlenmesine yol açacak bir gelişmedir. Irkın veya dinin kutsanması, dışa kapalı ve totaliter bir toplum arayışı özellikle teknolojik değişime intibak edememiş birey ve toplumlarda yaygınlaşacaktır. Bugün bile bu etkileri açık bir şekilde görmekteyiz. Pekiyi hangisi kazanacak? Bu haliyle giderse kazanacak olanı değil ama kaybedecek olanı söyleyebiliriz: milli devlet ve milli kimlik. Aydınlanmanın bu en önemli kazanımı, yani anayasa ile çerçevesi çizilmiş vatandaşlardan oluşan gönüllü ve siyasi bir kimliğin oluşturduğu millet ve onun örgütlü hali olan milli devletin kaybı çok önemli problemlere yol açabilir. Onun için milli devletlerin genç kuşakların bireysel özgürlük talebine uygun olarak eğitim sistemlerini paket programlardan ziyade bireysel tercihlere daha ağırlık veren, yaratıcılığı geliştiren ve yeni teknolojinin iletişim imkânlarını daha etkin kullanmayı öğreten bir şekilde yeniden tasarlaması gerekmektedir. Öte yandan teknolojik değişimin yıkıcı etkisinin yol açacağı ciddi bir gelir ve servet eşitsizliği ile de karşı karşıyayız. Bunu giderecek şekilde, yeni çağın imkânlarını da kullanarak sosyal devletin yeniden inşa edilmesi gereklidir. Eğer bu yapılmazsa, sosyal devletin yerini tarikat ve cemaat vakıfları veya etnik dayanışma örgütleri gibi insanı özgürleştirmek yerine köleleştirmeyi amaçlayan, elde ettikleri güçle devleti ele geçirip totaliterleştirmek isteyen zümre ve kurumlar alacaktır. Küreselleşmenin zorunlu sonuçlarından biri de göç hareketleriyle özellikle gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde artan konut sıkıntısı olabilir. Gelecekte örneğin her ailenin konut mülkiyetinin sınırlanması (hem adet hem de metre kare olarak) düşünülebilir. Bunu sağlamak için konut mülkiyetinin kamulaştırılması da gündeme gelebilir.
İnsanların tercihleri ve sosyal ilişkiler ağları değiştikçe din ve hukuk gibi kurumların da bundan bağımsız olması düşünülemez. Önümüzdeki dönemde (eğer hâlâ medeni bir ortamda yaşamak istiyorsak) milli hukukların da tâbi olacağı uluslararası hukukun daha da güçlenmesi ve yaptırım gücüne sahip olması gerekir. Bugünkü hâliyle, Rusya ve İsrail örneğinde görüldüğü gibi, “güçlü olanın haklı olduğu” bir uluslararası hukuk ortamı bulunmaktadır. Bunun nasıl ve hangi yollarla hayata geçirileceği ise bir başka yazı konusudur. Öte yandan hukuka göre toplumların tarihsel köklerine daha fazla dayanan, toplumsal bilinçaltından etkilenen ve onu şekillendiren dinlerin de mevcut haliyle yaşayabilmeleri pek mümkün gözükmemektedir. Dünyada mevcut dini yapılar, tıpkı diğer toplumsal kurumlar gibi, insanları kendine göre şekillendiren bir mekanizmaya sahiptir. Dini kurum ve kurallar özellikle en alt gelir ve eğitim düzeyinde insanların çekip çevrilmesine, zabt-u rabt altına alınmasına göre teşkilatlanmış gibi görülmektedir. Ancak artan bireyselleşme, her kulun Allah’la iletişimini bir cemaatin katı ve standartlaşmış kurallarından ziyade kendi huzur bulduğu bireysel bir ölçekte kurmasını dayatmaktadır. Bütün insanlar zamanla daha bireyselleşmiş bir dini yaşam arzu edeceklerdir. Benim anladığım kadarıyla bu, bir taraftan bizdeki tasavvuf gibi mistik akımların yaygınlaşmasına, öbür taraftan artan bir sekülerleşmeye yol açacaktır. Çelişkili gibi gelecektir, ama maddi dünyadaki değişim de çelişkiler barındırmaktadır ve barındırmaya devam edecektir.
İşte “Bu değişim trendleri içinde birey, firma ve devletlerin stratejileri ne olmalıdır?” sorusuna cevap verecekken sayfada yer kalmadı. Bu yüzden, “Sorunun cevabı bir sonraki yazıya inşallah!”, diyeli
TOPLUMSAL DEĞİŞİMİN YÖNETİLMESİ- JAPONYA VE TÜRKİYE ÖRNEĞİ
YAYINLAMA: 22 Aralık 2023 - 23:40
Geçen yazının sonunda şu soruyu sormuştum: “Bu değişim trendleri içinde birey, firma ve devletlerin stratejileri ne olmalıdır?” Bu yazıda yukarıdaki soruyu dolaylı yoldan ve tarihi bir örnekle cevaplamaya çalışacağım. Elbette bu çok kapsamlı bir problemdir. Teknolojik değişim ve onun firma bazında üretime yansıması olan teknik ilerleme ile küresel ölçekte ortaya çıkan teknoloji paradigması zaman içinde toplumsal ve siyasi yapıda da değişimleri zorunlu kılmaktaydı. Aynı zamanda bireyin içinde yaşadığı şartların değişimi sebebiyle yaşam tarzında ve tüketim kalıplarında da radikal değişimler olabilmekteydi. Önemli olan üretim teknolojisindeki değişime toplumun değerlerini parçalamayacak ölçüde hızlı bir şekilde intibak etmek olmalıdır. Buradaki kastım bireyin yaşam tarzında, toplumun örgütlenmesinde ve kurumların yapısında gerçekleşecek değişimin hızıdır. Yoksa üretim teknolojisindeki değişim ne kadar hızlı gerçekleştirilirse o kadar daha az maliyetli olur.
Teknik ilerlemenin sonucunda ortaya çıkan teknoloji paradigması bireyleri, toplumları, devletleri ve kurumları değişime zorlar. Bireylerin yaşam tarzları ve tüketim kalıplarını değiştirmeleri nispeten kolay iken, toplumsal değişim ağır ve sancılı olabilir. Çünkü toplumsal değişim toplum içindeki güç ve itibar ilişkilerinin değişmesine, yeni teknoloji paradigması ise kârların sektörel dağılımının değişmesine yol açar. Bu ise toplum içindeki bazı grupların güç ve itibar kaybederken yeni bazı grup ve zümrelerin güç ve itibar kazanmasına sebep olabilir. İşte güç ve itibar kaybına uğrayan grup ve zümreler toplumsal değişime muhalefet ederler. Bu değişim karşıtı toplumsal muhalefetin finansörü de kâr oranları düşen ve varlıkları tehlikeye giren sektörlerdeki sermaye sahipleri olur. Bu yüzden teknoloji paradigmasının değişiminin yol açtığı toplumsal değişim dönemlerinde devletin bu değişimi akılcı bir şekilde yönetmesi, geçiş döneminde “yaratıcı yıkımın” toplumsal maliyetlerini yumuşatacak önlemleri alması ve bir yumuşak geçiş sürecini koordine etmesi gerekir. Eğer bu süreç doğru idare edilirse, toplumdaki güç ve itibar değişimi süreci grup ve zümrelere en az kayıpla, kâr ve servet dağılımı süreci de en az maliyetle tamamlanır. Eğer süreç iyi idare edilmez ve/veya göz ardı edilirse yıkımın iktisadi, toplumsal ve siyasi faturası çok daha ağır olur. Bunu bir örnekle anlatalım:
Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecinde Türk ve Japon toplumunu değerlendirelim. Japonya’da İmparator Meiji ve bizde Sultan II. Mahmut Han dönemlerini örnek olarak ele alacağız.
MEİJİ DÖNEMİ JAPONYASI VE II. MAHMUT DÖNEMİ TÜRKİYESİ
Meiji dönemi Japon tarihinde 23 Ekim 1868'den 30 Temmuz 1912'ye kadar uzanan bir dönemdir. Meiji dönemi, Japon halkının Batılı güçler tarafından sömürgeleştirilme riskiyle karşı karşıya olan yalıtılmış bir feodal toplum olmaktan çıkıp Batılı güçlerin etkisi altında ortaya çıkan modern, sanayileşmiş ulus devlet ve yeni ortaya çıkan bilimsel, teknolojik, felsefi, politik, hukuki ve estetik fikirler çerçevesinde teknoloji paradigmasına uyum sağlayarak küresel büyük güç konumuna geçtiği dönemdi. Tamamen farklı fikirlerin bu kadar toptan benimsenmesinin bir sonucu olarak, Japonya'daki değişiklikler derindi ve sosyal yapısını, iç politikasını, ekonomisini, askeri ve dış ilişkilerini etkiledi. Dönem, İmparator Meiji'nin saltanatına denk geliyordu.
Meiji dönemindeki hızlı modernleşmenin muhalifleri de vardı; toplumdaki hızlı değişimler, eski samuray sınıfından pek çok hoşnutsuz gelenekçinin 1870'lerde Meiji hükümetine karşı isyan etmesine neden oldu; bunların en ünlüsü Satsuma İsyanını yöneten Saigō Takamori'ydi. Ancak Meiji hükümetinde hizmet ederken sadık kalan Itō Hirobumi ve Itagaki Taisuke gibi eski samuraylar da vardı.
Japon modernleşmesinin başarısında Batı’dan alınan fikirlerin doğrudan taklidinden ziyade geleneksel Japon kültürü ile sentezlenmesi, değişime muhalif olan, özellikle yerel asilzadeler olan şogunların bürokrat ve iş adamı sınıfına dönüştürülme sürecinin hızlı olması, şogunların vurucu gücü olan ve bizdeki yeniçerilere benzer şekilde efsanevi savaşçılar olan samurayların zamanında bastırılıp yeni orduya entegre edilmelerini gösterebiliriz.
Meiji’den neredeyse 42 yıl önce Sultan II. Mahmut Han 1826 yılında Vaka-yi Hayriyye ile eski devlet ve toplum sisteminin unsurlarını sert bir şekilde tasfiye etti. Devam eden süreçte Tanzimat Dönemi adı verilen kılık kıyafette ve devlet teşrifatında batılı gibi olan ama üretim yapısı olarak hâlâ bir tarım toplumundan farklı olmayan bir Türkiye manzarası ile karşı karşıya kaldık. Yenilenme sürecinde başta yeniçeriler olmak üzere eski ordu tamamen kanlı bir süreçte tasfiye edildi, buna mukabil yerine gelen yeni ordunun yerleşmesi zaman aldı. Bu da hem iç hem dış güvenlik açısından sorunlar doğurdu. Batılı kurumların yerleştirilmesi, imparatorluk toplumunun üst yapısından modern milli devlet üst yapısına geçerken eski ile yeninin sentezinin etkinlikle yapılmaması, değişimin sadece üst yapıda kalıp üretim altyapısında değişimin sağlanamaması, modern milli devletin temelini teşkil eden vatandaşlığa dayalı millet kavramının oluşturulamaması, aksine modernleşme yolundaki reformların farklı etnik ve dini unsurlarda ayrılıkçı ve milliyetçi akımları teşvik etmesi Türkiye’nin modernleşme sürecini zayıf ve başarısız kılmıştır.
Japon modernleşmesini Türk modernleşmesinden daha başarılı kılan unsurlar tarihi ve jeo-politik unsurlardır. Japon toplumu Türk – Osmanlı toplumuna göre daha homojen bir toplumdu, daha açık konuşursak, tek etnisiteye dayalı bir toplumdu. Öte yanda Osmanlı ise Türk kültürünün hakim olmasına rağmen çok etnisiteli ve çok dinli bir toplumdu. Böyle bir toplumun heterojenliği milli devletin üst yapı kurumlarının çok da etkili olmaması sonucunu doğurdu. Bir başka farklılık Japon toplumunun tam anlamıyla feodal bir yapıya sahip olması idi. Bu yüzden ellerinde birikmiş servet olan bir asilzadeler grubu – şogunlar- bulunmaktaydı. Yeni düzenle birlikte şogun aileleri holding sahibi sermayedarlar olarak Japon tipi tekelci bir kapitalizmi hayata geçirdiler. Bizde ise yerli Türk aristokrasisi bulunmamaktaydı, ticaret Müslüman ve Türk ahalide yaygın bir iş değildi, toprakta özel mülkiyet bile yoktu. Doğal olarak bunun sonucunda sanayi sermayesine dönüşebilecek birikmiş servet sahibi aileler de bulunmamaktaydı. Bu yüzden Türk tipi bir sanayi kapitalizmi oluşamadı. Üçüncü faktör Japonya’nın ada devleti olması ve dış güçlerin baskısından Türkiye’ye göre daha korunaklı olmasıdır. Öte yandan o dönemdeki Türkiye emperyalist Batı toplumlarının doğrudan hedefinde, dışarıda savaşlar içeride isyanlarla boğuşan, zaman içinde hızla biriken bir dış borç sorunuyla karşı karşıya bulunan bir ülke konumundaydı.
Teknolojik paradigma değişimini doğru yöneten devlet Japonya idi ve bu Japonya’nın bir büyük güç olarak 20’inci yüzyıla girmesini sağladı. II. Dünya Savaşı sonrasında bile bu birikmiş servet, beşeri ve mali sermaye Japonya’nın süratle toparlanmasında önemli bir faktördür. Öte yandan Türkiye, II. Mahmut sonrası Osmanlı yönetiminde modernleşmesini ve değişimi doğru idare edememiştir. Elbette yukarıda bahsettiğim dışsal faktörler bu başarısızlıkta önemli role sahiptir. Ancak “değişimi yumuşak geçişle” sağlamak yolunda uygulanması gereken politikalar tam da bu kısıtların etkilerini en aza indirecek şekilde uygulanmadığı için başarısızlık gelmiştir. Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet inkılabı ise aynı işi çok daha hızlı ve sert bir şekilde yapmak zorunluluğundaydı. Bu ise bugün hâlâ temel problemlerimizden biri olan bölgeler arası gelişmişlik farkları, hızlı ve çarpık sanayileşme, orantısız şehirlileşme, bir şehir ve burjuva kültürünün tam anlamıyla oluşturulamaması, bireylere tam anlamıyla bir milli aidiyet verilememesi gibi sorunları doğurdu. Biz bir önceki paradigmaya tam olarak uyum sağlayamamışken şimdi kapımızda yeni bir teknolojik paradigma değişimi durmaktadır. Bu değişimi bu sefer iyi yönetmek zorundayız ve bu süreçte kısır parti çekişmeleri ve şahsi menfaat kavgaları ekseninde değil ortak hedefe kanalize edilmiş bütün bir milletin gücünü seferber etmeliyiz.
.
Bugün 244 ziyaretçi (463 klik) kişi burdaydı!
2023 YILININ MUHASEBESİ
YAYINLAMA: 06 Ocak 2024 - 00:00
Bugün ve Pazartesi yazılarımda yeni yılda memleketteki genel siyasi ve iktisadi durumun fotoğrafını çekip önümüzdeki süreçte nereye doğru değişebileceği hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Öncelikle 2023 yılının genel bir muhasebesini yapalım.
2023 YILININ MUHASEBESİ – SEÇİM ÖNCESİ
2023 yılının iktisadi ve siyasi olarak iki farklı hükümetin yılı gibi görünmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Bu köşede çok uzun zamandır yazdıklarım 2023 yılında doğrulandı. 2023 yılına girerken Hükümetin ve onun 2021 yılı Eylül ayından itibaren uygulamaya başladığı Türkiye Ekonomi Programının birinci önceliği 2023 Seçimlerini kazanmaktı. Pandemi sürecinden sonra Türkiye ekonomisinin büyük çoğunluğunu oluşturan mikro ve küçük ölçekli işletmelerin borç batağında ve nakit sıkışıklığı içinde olduğu bilinmekteydi. Aynı zamanda 2021 yılı Eylül ayında Hükümetin karşısına çıkan ikili problem de hem yüksek enflasyon hem de yüksek işsizlikti. Hükümetin elinde her ikisini de aynı anda düşürecek sihirli bir değnek de yoktu. Ya düşük enflasyon ve daha yüksek işsizlik ya da daha yüksek enflasyon ve düşük işsizlik arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Burada Türkiye’nin iktisadi yapısı ve Hükümetin dayandığı oy tabakasının da karar almada yardımcı olduğun u not edelim: Türkiyede satış geliri ve kârlarda önemli bir payı olmayan ama istihdam ve üretimde aslan payına sahip olan mikro ve küçük ölçekli işletmeler bir enflasyonla mücadele programında ayakta kalamazlardı. Yüksek işsizlik ve durgunluk Hükümete seçim kaybettirirdi. Öte yandan işsizliği düşürerek ve ekonomik büyümeyi sürdürerek enflasyonu patlatmak daha az zarar verecek bir seçim gibi görülmekteydi. Yüksek enflasyondan satış devir hızı yüksek olan küçük ve mikro işletmeler faydalanacak aynı zamanda yüksek borç birikimleri de sıfırlanacaktı. Önemli bir nokta da şuydu ki, mikro ve küçük ölçekli işletme sahipleri ve çalışanları AK Parti seçmeninin kahir ekseriyetini oluşturuyordu. O yüzden 2021 Eylülünde düğmeye basıldı: “Faiz sebep, enflasyon netice!” dendi, “Nass var nass, sana bana ne oluyor?” dendi, açıktan para basıldı, kredi kanalları anormal şişirildi ve enflasyon patlatıldı. Buna mukabil yüzde 13’lerdeki işsizlik yüzde 9 altına çekildi.
2023 yılının ilk yarısı çetin bir siyasi kampanyayla başladı… derken Rusya ve Ukrayna savaşı patladı. TC Hükümeti ve Sayın Cumhurbaşkanı bu savaşta gerçekçi ve akılcı bir politika uyguladılar. Türkiye’nin tarafsızlığı korundu. Bu durumun Sayın Cumhurbaşkanı’nın seçim kampanyasına olumlu yansıdığını düşünüyorum. Bizler savaşı konuşurken Türkiye hiç beklemediği anda Asrın Felâketi dediğimiz büyük bir depremle karşılaştı. 11 vilâyetimiz yerle yeksan oldu, can kayıplarımız içimizi yaktı, kaybolan servetler iktisadi gücümüzü zayıflattı… Bu durumun da, ister istemez Sayın Cumhurbaşkanı’nın kampanyasını olumsuz etkilediği düşüncesindeyim.
Seçim kampanyasının muhalefet açısından görünüşte coşkulu, ses getiren bir tarafı olmasına rağmen hedeflenen Cumhur İttifakı seçmenine yönelik akılda kalan, açık ve net vaatlere sahip olmaması düşündürücü idi. CHP’nin kendi açıkladığı ekonomik program teknisyenlerden tam not aldı, doğruydu da… Ancak seçimleri kazanmak için teknik program değil, milleti ikna edecek açık ve net vaatler gerekliydi. Millet İttifakının en açık ve net vaadi “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”, “9 Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın etkin olacağı bir Cumhurbaşkanlığı Konseyi” ve “Helalleşme Söylemi” idi. Seçime iki ay kala masanın dağılıp tekrar toparlanması “bunların kafaları çok karışık” imajını oluşturdu. Öte yandan Sayın Cumhurbaşkanı kendi seçmen kitlesini iktisadi olarak mümkün mertebe korumaya alırken, “istikrarlı ve güçlü, ne yaptığını bilen bir yönetim” imajı oluşturdu. Sonuçta seçim de değişen bir şey olmadı: Sayın Cumhurbaşkanı kendisine oy veren kitleyi korudu, ikinci turda %52 ile seçimi kazandı.
2023 YILININ MUHASEBESİ – SEÇİM SONRASI
Seçim sonrasında her şeyin değişeceğini 3 yıldan beri yazıyordum. Nitekim öyle oldu. Seçimi Sayın Cumhurbaşkanı zor da olsa kazanmıştı ama iktidar politikalarıyla, kadrolarıyla kökten değişmişti. Popülist politikadan vaz geçilmiş ve yeniden geleneksel iktisat politikalarına dönülmüştü. Cumhur Başkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ikilisi ekonomi yönetimini eş güdümle götüreceklerdi. Bu arada TCMB’nin başına ilk defa bir kadın Başkan atandı: Hafize Gaye Erkan… Merkez Bankası’nın hem politikaları hem de politika kurulu değişti. Politika faizi altı ayda %34 arttırılarak %42,5’a çekildi. Merkez Bankası brüt ve net rezervleri 40 milyar doların üstünde arttı, SWAP sonrası döviz açığı da 30 miyar doların üstünde azaldı. Dolar kuru burada ve TV’de defalarca kez söylediğim gibi sene sonu 30 TL’ye gelecek şekilde kontrollü bir şekilde arttırıldı. Bankacılık ve finans kesimindeki bilimsel gerçeklere aykırı regülasyonlar büyük ölçüde kaldırıldı. Ülkenin risk primini oluşturan CDS primi 300 puan kadar düştü. Buradan anlıyoruz ki Sayın Erkan ve TCMB üzerine düşen görevi bihakkın yerine getirmiştir. Ancak Maliye Politikası açısından bunu söylemek pek mümkün değildir. Bunun iktisadi olarak hiçbir haklı gerekçesi olmasa bile siyasi olarak çok önemli bir gerekçesi vardır: 2024 yerel seçimleri… Reis başta İstanbul olmak üzere hem Ankara hem de İzmir’i kazanmak istiyor. Bunun içinde kesenin ağzını biraz açacaktır. Bu yüzden sıkılaşma sadece para politikalarında gerçekleştirilirken Maliye Politikası ayağı halâ daha suskunduır.
Seçim sonrasında siyasi gelişmeler Cumhur İttifakı için olmasa da Millet İttifakı için hem hareketli hem de yıkıcı oldu. Her şeyden önce Millet İttifakı ve Masa dağıldı. Benim kanaatim, örneğin, Sayın Cumhurbaşkanı biraz yüz verse DEVA ve Gelecek Partilerinin AK Partiye katılmaya hazır oldukları yönündedir. İYİ Parti ciddi bir şekilde kendini CHP’den ayrıştırdı, HDP de renk vermese de belli bir mesafe koydu. Yerel seçimlere her iki partinin de kendi adayları ile katılacağı söylenmekte...
Seçim sonrasında iktidarın politikalarından sonra en büyük değişiklik CHP yönetiminde oldu. 13 yılı aşkın bir süredir CHP Genel Başkanı olan Sayın Kılıçdaroğlu Kurultay’da Özgür Özel’e kaybetti. Bu Kurultay mağlubiyetinin arkasında en temel neden seçimi kaybetmesi kadar seçim mağlubiyeti sonrasında hiçbir hesap verme girişiminde bulunmaması da gösterilebilir. Sayın Özel’in bu galibiyetinde ona tam destek veren Sayın İmamoğlu’nun da payı büyüktür. CHP 2024 seçimlerine yeni bir kadroyla gidiyor, ama söylemler ve kampanya nasıl farklılaşacak, bunu bize zaman gösterecektir.
2023 yılının sonlarında başlayan ve hâlâ devam eden Gazze Trajedisi de hepimizin içini acıttı. Bakırköy kadar bir yere sıkıştırılmış, eğitimsiz, fakir ve baskı altındaki 2,5 milyon masum sivil Hamas ve İsrail çatışmasının günah keçisi oldu. Hamas’ın kökleri ve politikaları itibarıyle doğru bir yerde olmadığını söylerken, İsrail’deki popülist, faşist ve Siyonist hükümeti ne gaddar ve vahşi bir şekilde terör ürettiğini vurgulamak isterim.
2023 – CUMHURİYETİN 100’ÜNCÜ YILI
Cumhuriyetimizin Yüzüncü Yılı devlet erkânı açısında olmasa bile halk açısından coşkuyla kutlandı diyebiliriz. Ancak gözlemlediğim birkaç nokta var:
1. 100 yıl olmuş Cumhuriyet kurulalı…Bütün konuşma ve tartışmalarda ağırlıklı olarak Atatürk Dönemi anlatıldı. Halbuki Atatürk Dönemi 15 yıldır… Geriye kalan 85 yıl ne oldu? Ben kendim adına elimden geleni yaptım. Meslektaşlarım Özgün Burak Kaymakçı ve Aziz Burak Atamtürk ile birlikte EKOTÜRKTV’de her Çarşamba Cumhuriyet’in yüz yılını anlatıyoruz. Yine İstanbul Üniversitesi İktisat Fakultesinde Misak-ı İktisadi Kongresinde bu konuya enine boyuna değindik. Ben de naçizane bu çalışmada katkılarımı sundum. Ancak genel kamuoyunda bu yönde bir eğilim sergilenmemesi beni üzdü.
2. Hem trajik hem de komik bir olgular silsilesi olarak ülkemizde “İslamcı” olarak adlandırılan ama merdiven altı cemaatlerin başı çektiği bir kitle ile kendilerine “seküler milliyetçi” diyen bir grup arasında kimlik tartışmalarının alevlenmesi 100’üncü yılda en istemeyeceğimiz işti. 100 yılda hâlâ milli kimliğimizin ve milli değerlerimizin ne olduğuna karar verememişsek yuh olsun hepimize…
3. Bu olumsuz kanaatlerime rağmen milletimizin kahir ekseriyetinin hem Cumhuriyet’e hem de onun kurucusu Büyük Atatürk’e samimi ve içten bir sevgi ile bağlandığını görmek benim için çok sevindirici olmuştur. Kenan Paşa zamanında olduğu gibi resmi devlet protokolünün değil samimi vatandaşların sahip çıkması beni umutlandırmıştır.
Pekiyi 2024’te ne olacak. Pazartesi kahve falımdan ne çıktığını sizlerle paylaşırım…
2024 YILINDA BİZLERİ BEKLEYENLER
YAYINLAMA: 07 Ocak 2024 - 21:00
ENFLASYONLA MÜCADELE PROGRAMI VE ENFLASYON
Geçen yazıda belirttiğim gibi 2023 yılında enflasyonla mücadele için elini taşın altına koyup vazifesini yapan Sayın Erkan ve TCMB yönetimidir. Gerçekten de, Nebati – Kavcıoğlu yönetiminin akıl almaz işlerini ve enflasyonun bir numaralı sebebi olan gevşek para politikasının etkilerini ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yaptılar. Ancak enflasyonu gevşek para politikası ile patlatabilirsiniz de, sadece sıkı para politikası ile indiremezsiniz. Enflasyon hızla artarken oluşan enflasyonist beklentiler ve bununla birlikte oligopolist sanayi – ticaret yapısının sahibi olduğu tekel gücü birleşince bugün satıcı enflasyonu denen olgu oluştu. Enflasyonist beklentileri kırmadan ve fahiş fiyatlama yapan firmaları kontrol altına almadan enflasyonu düşürmenin maliyeti daha yüksek olur. Sadece sıkı para politikası uygulayarak enflasyonu çok daha uzun zamanda ve sıradan vatandaş, sabit gelirli çalışanlar ve emekçilerin çok daha fazla yük yüklenmesiyle düşürebilirsiniz. Bu yüzden sıkı bir maliye politikası zorunludur. Lakin şu ana kadar böyle bir politika uygulamasına veya buna dair bir açıklamaya bile rastlamadık. Sebebi basittir: 2024 seçimleri… Ben sıkı para politikasının yanında 2024 Mart seçimlerinden önce sıkı maliye politikasının uygulanacağını zannetmiyorum. İktisadi olarak ve millet için akılcı olan bu olsa da, siyasi olarak hükümetin siyasi çıkarları için akılcı olan sıkı maliye politikasının (harcamaların kısılması ve vergilerin artması) seçim sonrasına ertelenmesidir. Bu birinci noktadır.
İkinci nokta para politikasının sıkılaşmasına ve politika faizinin hızla arttırılmasına rağmen enflasyonun düşmemesi, hatta daha fazla yükselmesidir. Bunun sebebi para politikalarının toplam talep genişlemesi üzerinde ve dolayısıyla enflasyon üzerinde gecikmeli etkiye sahip olmasıdır. Bu etki Türkiye’de 6-9 ay arası bir süre kadar gecikme anlamına gelmektedir. 2024 enflasyon hedefi (bu hedef revize edilecektir) yüzde 36, enflasyon beklentisi de yüzde 45’tir. Politika faizinin en az bu beklenti kadar olması gerekir ki, bir sıkı para politikasının başladığı söylenebilsin. Yani, sizin anlayacağınız, TCMB bu ay da yüzde 2,5’luk bir artışla politika faizini yüzde 45’e getirdiğinde dezenflasyonist program daha yeni başlamış olacaktır. Bunu açık piyasa işlemlerinde ihale sayısı ve hacimlerinin, yine TCMB’nin bankalara haftalık borç verme sayısı ve hacimlerinin kısıtlanmasını da içeren miktar kısıtlamaları takip edecektir. Enflasyonda ilk düşüş etkileri en erken haziran ayında ortaya çıkabilir. Bu süreç içerisinde hem parasal genişleme oranı hem de kredi genişleme oranında önemli bir düşüş bekliyorum. Yani bugünkü politikanın etkileri en erken 6 ay sonra görülecektir.
Üçüncü nokta belli bir miktar azalmış olsa da TCMB’deki döviz açığıdır. Şu anda 36 milyar dolarlık SWAP sonrası döviz açığı bulunmaktadır. Bu açık kapanmadan enflasyon beklentilerinde düzelme beklemek fazla iyimserlik olur. Pekiyi bu açığı nasıl kapatacağız? Açık ve net konuşmak lazım: Hiçbir Merkez Bankası’nın borçlu olması düşünülemez bile… Bir Merkez Bankası’nın borçlu olması düşünülemezken, Medine dilencisi gibi “dost ve kardeş ülkelerden” para dileneceği hiç akla gelmez. Maalesef, düşünülemeyecek ve akla gelmeyecek olan bizim başımıza gelmiştir… TCMB’nin ve Hazine’nin durumu özetle budur. Dost ve kardeş ülkelerden gelecek üç beş kuruşla bu açık kapanmaz. Bu yüzden, ben, seçim sonrasında Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir sürpriz daha yaparak bizi şaşırtacağını ve IMF ile veya büyük bir küresel finans kuruluşuyla anlaşma sağlayacağını düşünüyorum. O zamana kadar büyük oranda bankacılık sisteminde regülasyonlar kaldırılmış ve normal faiz oranları ile birlikte kredi piyasaları da dengeye gelmiş olacaktır. Bu sayede 2024 yılının ikinci çeyreğinde, yani Nisan – Mayıs – Haziran aylarında, bu anlaşma duyurulur, üçüncü çeyrekte ise döviz pozisyonumuzda ciddi bir rahatlama olur.
Bütün bu olguları ve belirttiğim üç noktayı dikkate alacak olursak 2024 yılının ilk çeyreği, yani seçime kadar olan dönemde, döviz kurları kontrol altında tutularak parasal sıkılaşmaya devam edilecektir. Tahminim enflasyon Ocak’tan Mayıs’a kadar yüzde 65’ten yüzde 75’e doğru yükselecektir. Dolar kuru Ocak’tan Mart’a kadar 30 TL’dan 33 TL’ya kontollü olarak arttırılabilir.
Seçim sonrasında üçüncü noktanın ne derece geçerli olabileceğine bağlı olarak enflasyon senaryosu değişecektir. Eğer yıllık 25 milyar dolardan iki yıllık bir dış kredi desteği sağlanabilirse, kurların üzerindeki baskı azalır ve sene sonu dolar kuru 39 – 40 TL arasında bir yere çıkar. 2024 ve 2025 enflasyon hedeflerine daha acısız ve istihdamdan daha az fedakârlık yaparak ulaşabiliriz. Eğer böyle bir anlaşma sağlanamazsa, 2024 ve 2025 hedeflerinin yukarıya doğru revize edilmesi söz konusudur ve enflasyonun ancak hepimizin daha fazla fedakârlık etmesiyle, daha uzun zamanda ve daha acılı bir şekilde düşürülmesi mümkün olacaktır. Böyle bir durumda seçim sonrasında küçük oranlı bir devalüasyonla Haziran ayında Dolar kurunun 40TL civarına sıçraması beklenebilir.
2024 YILINDA KİM KAZANACAK, KİM KAYBEDECEK?
Üzülerek söyleyeyim ki, istikrar programlarının uygulandığı ekonomilerde programın uygulama sürecinde hiç kimse kazanmaz. Çünkü enflasyonun yol açtığı dengesiz servet dağılımı ve etkinsiz kaynak tahsisinin sonucunda ortaya çıkan verimsizlik ile artan dış borç yükünün süratle azaltılması için hepimiz borç öderiz. Bu yüzden program süresince herkes, az ya da çok, kaybeder. Ancak enflasyonun düşmesi ve normal seviyelere gelmesi ile elde edilecek uzun vadeli kazanç açısından bakarsak herkes kazanacaktır. Bu nokta enflasyonun toplam refah etkisinin zamansal dağılımıdır.
Enflasyon dönemlerinde verimsiz, küçük ölçekli ve niteliksiz işgücü ile çalışan firmalar vurgunsal kârlar elde ederken, borçluların borçları ve servet sahiplerinin de servetleri azalır. Büyük ölçekli firmalar enflasyonun hem getirilerinden hem de maliyetlerinden daha az etkilenir. Enflasyon döneminin en büyük kaybedeni maaşlı çalışanlardır, özellikle iyi eğitimli ve nitelikli işgücünün kaybı oransal olarak niteliksiz işgücünün kaybından daha yüksektir. Çünkü en niteliksiz işgücünün alması gereken asgari ücret hızla artarken ortalama ücretler asgari ücrete yaklaşmaktadır. Şimdi, bir istikrar programının ana gayesi enflasyonun yol açtığı bu eşitsizlikleri azaltarak sıkılaşmaya gitmek olmalıdır. Bunun için ödenmeyen KGF Borçlarının tahsili, vergi aflarının durdurulması, kamuda israfın sıfırlanması, müterakki kurumlar vergisi ve servet vergilerinin ihdası gerekebilir. Bu tarz bir maliye politikası ile istikrar programının maliyetinin sabit maaşla çalışanların ve emekçilerin sırtına yüklenmesini sınırlandırmış olursunuz. Bu takdirde 2024 yılında daha çok kaybedenler servet sahipleri, rantiyeler, arsa, otomobil, döviz ve arsa spekülatörleri olur. Yok, 1950’den beri Sağ Hükümetlerin gittiği yoldan gidilirse, enflasyonda fakirleşen sıradan vatandaşların, sabit gelirlilerin ve emekçilerin sırtına bütün bir programın maliyeti biner.
Her halükârda, kredi genişleme ve parasal genişleme oranlarının düşeceği bu iki yılda, özellikle seçim sonrasında, kredi bulmak zorlaşacak, bulsanız bile faiz maliyeti yüksek olacak, Temmuz maaş zamları bir gıdımın ötesine geçmeyecektir. Hepimizin harcamalarımıza dikkat etmemiz gerekir. Mümkünse uzun vadeli borçlanın, kesinlikle kısa vadeli borçlanmayın.
2024 yılı zor bir yıl veya çok zor bir yıl olacak. Yazımı Sayın Albayrak’ın bir sözüyle bitireyim: “Allah sonumuzu hayretsin!”
EHLİYET VE LİYAKAT
YAYINLAMA: 20 Ocak 2024 - 00:00
EHLİYET VE LİYAKAT NEDİR?
TDK sözlüğünde ehliyet “yeterlilik, yetkinlik” olarak tanımlanırken liyakat “bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu” olarak tanımlanmıştır. Bunu referans alarak bu kavramları şu şekilde tanımlayabiliriz:
Ehliyet “herhangi bir işte çalışabilmek veya görevi yerine getirmek için gerekli olan eğitim derecesine, bilgi düzeyine ve beceriye sahip olmak durumu” anlamına gelir. Liyakat ise “ilgili işin gerektirdiği sorumluluk bilincine, ahlâki değerlere, işin icabı olan teamül ve kültüre sahip olmak durumu” anlamında kullanılır. Zaten liyakat “ilgili işe layık olmak” anlamında değerlendirilmelidir.
EHLİYET VE LİYAKAT HER ZAMAN BİR ARADA OLUR MU?
Özel sektör veya kamu sektöründe işe alınan insanların hem ehliyetli hem de liyakatli olmasına dikkat edilir. Bazı vatandaşlarımızın zannettiği gibi her ehliyetli insan liyakatli, her liyakatli insan da ehliyetli olmak zorunda değildir. Marifet ilgili kadronun gerektirdiği hem liyakat hem de ehliyet derecesine sahip insanları seçip, görevlendirmektedir. Örnek verecek olursak bir üniversitede akademisyenliğin gerektirdiği iş ahlakı, görev bilinci, sorumluluk alabilme özverisine sahip, yıllarını akademiye vermiş bir Hocamızı düşünün. Bu Hocamızın sayılan özellikleri ile liyakatli olduğu tartışmasızdır. Ancak bu Hocamız ellili yaşlarına gelmiş olmasına rağmen hâlâ Doktor Öğretim Üyesi kadrosunda bulunabilir. Yeterli derecede yabancı dili veya gerekli akademik puanı olmadığı için Doçent olamamıştır. O yüzden bu Hocamızın ehliyeti, yani akademik yetkinliği Doçent ve Profesör kadrolarına atanması için yeterli değildir. Bu durumda Hocamız Doçentlik için liyakatlidir ama ehliyetli değildir.
İkinci örnek olarak akademik puanları çok yüksek ve 5 yabancı dili bülbül gibi konuşan bir Hocamızı ele alalım. Bu Hocamız derslerine zamanında gelmemekte, hatta bazı dersleri mazeretsiz boş geçirebilmekte, astlarına baskı uygulamakta, öğrencilerinden “not karşılığı hediye” istemektedir. Yani akademik yetkinliğine rağmen bir öğretim üyesinde olması gereken ahlâki değerlere sahip değildir. Bu durumda Hocamızın ehliyetli ama liyakatsiz olduğunu söyleyebiliriz.
EHLİYET VE LİYAKATİN İKTİSADİ ÖNEMİ
Hem ekonomi genelinde hem de işletmeler özelinde iş alımında ehliyet ve liyakate özen göstermek hayati derecede önemlidir. İnsan kaynaklarının tahsisinde ehliyet ve liyakate önem vermemek birçok sorunlara yol açabilir. Bu sorunlar işletmeler özelinde ve ekonomi genelinde benzer ama farklı sorunlara yol açmaktadır. Dilerseniz bunları özetleyelim:
Bir firmanın gerek üretim gerekse üretim dışı faaliyetlerinde ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların görevlendirilmesi en başta verimsizliğe yol açar. Verimsizlik firmanın işgücü maliyetlerini yükseltebileceği gibi, sorumsuz ve iş ahlâkına sahip olmayan çalışanlar iş ortamını da bozarlar. Yani sadece kendileri verimsiz olmakla kalmayıp diğer çalışanların da verimliliğini düşürürler. Dolayısıyla ehliyetsiz ve/veya liyakatsiz insanların istihdam edilmesi firmayı beklenenin üzerinde bir maliyet artışına maruz bırakır.
Ülke bazında ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların iş kollarında istihdamı genel üretim kapasitesinde düşüşe, sosyal adalette bozulmaya, gelir ve servet dağılımında eşitsizliğin artmasına yol açar. Sosyal barışın bozulmasının yanı sıra, uzun dönemde bütün ülkenin mutlak olarak fakirleşmesine neden olur. Bu yüzden, diyebiliriz ki, ehliyet ve liyakate önem verilmemesi tek bir firma için sadece firmanın verimliliğini düşürürken, bütün ülke için baktığımızda herkesin genel fakirleşmesine sebep olmaktadır.
Hükümetin ve belediyelerin açtığı kamu ihalelerinde ehliyet ve yetkinlik yine çok önemli bir kriterdir. İktidar Partisinde tanıdıkları olan, ilgili kamu kuruluşunda çeşitli usulsüz yollarla ilişkiler geliştiren firmalara ehliyetine ve liyakatine bakılmaksızın ihale verilmesi hem kamu kaynaklarının hak etmeyen insanları zengin edecek şekilde israf edilmesine hem de toplumun ihtiyaç duyduğu kamu mal ve hizmetlerinin yetersiz düzeyde olmasına yol açacaktır. Bu da ülkenin genel refah düzeyini düşürdüğü gibi aynı zamanda üretimin de niteliksizleşmesine yol açacaktır.
Ehliyet ve liyakat kriterlerine uygun kaynak tahsisi yapan ekonomilerde her birey, firma ve kurum üretime ve toplumsal refaha yaptıkları katkı ile orantılı bir gelir elde eder. Kaynak tahsisinde etkinlik sağlandığı için işçilerin yaşam standardı, işverenlerin kârları, devlet hizmetlerinin toplumsal refaha katkısı artar. Büyük çaplı israf önlenir, kaynakların boş yere harcanmasının önüne geçilir. Toplumsal açıdan sosyal barışı ve milli birliği bozacak hızla zenginleşmelerin, haksız kazançların önüne geçilmiş olur. Bu anlamda siyasetçilere, yüksek bürokratlara ve iş adamlarına büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Bu yazıdan anlaşıldığı üzere bir firmanın verimsizliği sadece o firmanın kârlarını düşürmemekte, işçisine düşük yaşam standardı ve müşterisine niteliksiz tüketim olarak yansımaktadır. Öte yandan kamu işletmeleri ve siyasi otoritenin ehliyet ve liyakate önem vermemesi bütün bir ülkenin kaynaklarının heba edilmesine ve bütün toplumun refah kaybına yol açmaktadır.
EHLİYET VE LİYAKATİN ARTMASI İÇİN NE YAPMALI?
Siyasiler karar alırken elde edecekleri oy oranına bakarlar. Bazen kısa vadeli siyasi çıkarlar iktidarların ehliyet ve liyakat kriterlerini gevşetmesine yol açabilir. Ancak bunun sonucu hem ülke bazında verimsizliğin artması hem de ahlaki yozlaşmanın hızlanması olarak zuhur eder. Uzun dönemde sonuç millet olarak topyekûn fakirleşme ve milli değerlerin zayıflaması olarak karşımıza çıkar. Bu yüzden hükümetlerden bağımsız olarak hem kadroların ihdasında, hem de ihalelerin verilmesinde ehliyet ve liyakat kriterlerinin bağımsız kurumlar tarafından belirlenip denetlenmesi hayati önem içermektedir. Siyasi iktidarların kısa vadeli oy hedefleri ile milletlerin uzun vadeli refah artışı arasında bir çelişki oluşmaması için kurumsallaşma ve standartlaşmanın öneminin büyük olduğu açıktır.
Bakın, bu noktada en güzel örneklerden birisi asgari ücret düzeyidir. Türk ekonomisinde asgari ücret düzeyi açlık sınırına yakın tespit ediliyor. Asgari ücret olması gerektiği gibi fakirlik sınırı civarına yakın olursa firmaların ciddi oranda maliyet artışı ve zararla karşılaşacağı kesindir. Bunun sebebi, genel olarak bütün üretimde artan verimsizliktir. Bu verimsizliğin temel sebeplerinden biri de ehliyete ve liyakate yeterince önem verilmemesidir. Gereksiz ve israfa kaçan kamu harcamaları, özel sektörde yanlış ve verimsiz yatırım harcamaları, ülkenin ihtiyacına yönelik bir eğitim sisteminin olmaması ehliyetsizlik ve liyakatsizliği arttıran unsurlardır. Bu konuda gecikmeden önlem alınması hepimiz için gerekli ve zorunludur.
DİNDARLIĞIN EKONOMİ POLİTİĞİ - I
YAYINLAMA: 27 Ocak 2024 - 00:00
DİNDARLIK NEDİR?
Dindarlık, dini adanmışlığı veya maneviyatı içerebilen bir erdemdir. Çoğu dindarlık anlayışının ortak unsuru “ilâhi olana duyulan” saygı borcudur. Dini bir bağlamda dindarlık, ülkeler ve kültürler arasında farklılık gösterebilen dindar faaliyetler veya bağlılıklarla ifade edilebilir.
Dindarlık bir erdem ise erdem nedir? Erdem veya fazilet bireylerin sahip olabileceği ahlaki, sosyal veya entelektüel boyutlarda bir mükemmellik özelliğidir. Erdemin geliştirilmesi "insanlığın iyiliği" olarak kabul edilir ve bu nedenle yaşamın nihai amacı veya varlığın temel ilkesi olarak değerlendirilir. İnsanın pratik etiğinde erdem, yüksek ahlaki standartlar göstermeyi başaran eylemleri seçme eğilimidir: belirli bir çaba alanında doğru olanı yapmak ve yanlış olandan kaçınmak, bunu yapmak faydacı bir bakış açısıyla gereksiz olsa bile… Birisi doğru olanı yapmaktan zevk aldığında, zor ya da başlangıçta hoş olmayan bir şey olsa bile, erdemi bir alışkanlık haline getirebilir. Böyle bir kişinin, böyle bir eğilimi geliştirmiş olması nedeniyle erdemli olduğu söylenir. Erdemin zıddı kötülüktür ve kötü niyetli kişi, kendi zararına olan alışkanlık haline gelmiş kötülüklerden zevk alır.
İSLÂM DİNİNDE DİNDARLIK, ERDEMLİLİK VE MUTTAKİLİK
Bu anlamda dindarlık bir dinin kurallarına riayet ve dinin öğretisine adanmışlık, ilahi iradeye teslimiyeti de içeren dini bir erdemdir. Her dinde dindarlığı tanımlayan o dinin öğretisi, kuralları ve ilahi varlık hakkındaki tasavvurlardır. İslâm dininde dindarlığın bir erdem olarak tanımı Kur’an-ı Kerim’de geçen ayetlerle belirtilir. Bakara Sûresi 1-5’inci Ayetlerin Meali şöyledir:
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla… Elif Lâm Mim. İşte bu üzerinde hiç şüphe olmayan Kitaptır. Müttakilere (Erdem sahiplerine) bir hidayettir. Onlar (o müttakiler) gayba iman eder, salâtı (birinci anlamı namaz, ikinci anlamı dayanışma) dosdoğru yerine getirir ve sahip oldukları (para, bilgi ve iktidar) ile infâk ederler (onları ihtiyaç sahipleri ile paylaşırlar). Onlar sana indirilene (Kur’an-ı Kerim) ve senden öncekilere indirilenlere (diğer Peygamberlere indirilen Kitap ve suhuflar) ve ahiret gününe (ölümden sonra diriliş ve yeni bir hayata) şeksiz ve şüphesiz iman ederler. İşte bunlar (bu erdemliler) Rablerinden bir hidayet (manevi aydınlanma) üzere olanlar ve kurtuluşa erenlerdir.”
Yine Kur’an’da birçok yerde geçen ve mü’minlerin (Allah’a güvenerek inananların) temel düsturu olarak zikredilen ifade de şudur: “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker // iyilikleri emretmek ve kötülüklerden uzaklaştırmak”
Bu durumda İslâmî anlamda erdem sahibi olanları (yani muttakileri) Allah iki düzlemde tanımlıyor: iman ve eylem boyutları. Bu özelliklere sahip olanlar Rablerinden gelen bir hidayete (yani manevî aydınlanmaya) ve (bu dünya ve öte dünyada) kurtuluşa erenlerdir.
İman boyutu Gayba, Kitaplara ve Ahiret Gününe imandır. Gayb yani bilinmeyen kavramı başta Allah’ın Zât-ı şerifi olmak üzere, ondan bir hazine olan Ruha, Allah’ın hizmetkârı olarak yaratılmış Meleklere, Allah’ın bizim bilgimizin ötesinde bir yöntemle indirdiği vahye ve bilmeyeceğimiz, gözlemle kesin olarak emin olamayacağımız geleceğe (yani kadere) işaret eder. Zaten iman kelime manâsı olarak “Allah’a güvenerek inanmak” demektir.
Eylem boyutu ise hem Allah’a temel ibadet olan namazın edâ edilmesi hem de erdem sahiplerinin birbiriyle dayanışması anlamına gelen salâtı, ihtiyaç sahipleri ile sahip olduklarımızı paylaşmamızı, iyilikleri emretmemiz ve kötülüklerden uzaklaştırmamız anlamına gelen “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” kavramını içerir. İyilikleri emretmekle kasıt Allah’ın emrettiği ve Peygamberi’nin eylemleriyle bize öğrettiği güzel ahlâka dayalı bir yaşam sahibi olarak insanlara örnek olmak, kötülüklerden sakındırmak ise başta ailemiz ve çevremiz olmak üzere Allah’ın kötü davranış olarak tanımladığı eylemlerden uzak durmak ve adaletsizliğe, cehalete, köleleştirmeye, sömürüye, iki yüzlülük ve yalancılığa, yani topyekün zulme karşı duruş sergilemek anlamına gelir.
İnsanlar erdemli bir hayatı ilk önce kendileri yaşamalı ve çevresine örnek olmalıdır. Kendilerinde iyi hasletler olmayan ve yine kendilerini kötü hasletlerden temizlemeyen insanların iktidar veya para gücüyle diğer insanlara zorla bir yaşam tarzı dayatması Allah’ın ve Peygamberi’nin maksadı olamaz. Bunu ben söylemiyorum, Allah söylüyor. Bakara Sûresi 256’ıncı Ayet mealen şu anlama gelir:
“Dinde zorlama (baskı-tiksindirme) yoktur. Rüşd (yani doğru ve güzel olan) gayy’den (çirkinlik ve sapıklıktan) net bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tağutu / tağutları reddeder Allah'a iman ederse (güvenerek inanırsa) hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir.”
TAĞUT YANİ BASKI VE ZULÜM DÜZENLERİ
Yani her insan önce kendisini hesaba çekmeli, eylemlerini düzeltmeli, bundan sonra çevresine ve başkalarına güzel örnek olmalıdır. İnsanlara iyiliği zorla değil sevdirerek benimsetmelidir. Ayette geçen tağut kavramı bunun için çok önemlidir. İsterseniz tağut nedir bir bilene soralım:
TDV İslâm Ansiklopedisi’nden Metin Yurdagür Hoca’nın kaleminden Tağut Maddesinden alıntıdır:
“Sözlükte “azmak, sınırı aşmak” anlamındaki tuğvân (tuğyân) kökünden türeyen bir isim/sıfat olup müfred-cemi ve müzekker-müennesi aynı şekilde kullanılır. Asıl mânası “aşırı derecede azgın ve mütecaviz”dir. Bundan hareketle Allah’tan başka tapınılan ve hak yoldan saptıran her varlık, put, şeytan, kâhin ve sihirbaz tâgūtun kapsamı içinde düşünülmüştür (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri). Kur’ân-ı Kerîm’de tuğyan kavramı otuz dokuz yerde geçer; tâgūt ismi sekiz âyette yer alır. Tâgūt dışındaki kullanılışlarda kavram birkaç âyette suyun taşması, gözün hedefini şaşması, terazinin dengesinden saptırılıp eksik tartması gibi anlamlarda kullanılır, diğerlerinde dinî ve ahlâkî alanlardaki aşırılıklar, sapkınlıklar, zulüm ve tecavüzler çerçevesinde geçer. Beş âyette bu kavramla Firavun’un azgınlığına atıf yapılır, dört âyette tuğyân ile küfür birbirinin tamamlayıcısı konumunda zikredilir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṭġy” md.). … Nahl sûresinde geçen âyette (16/36) her ümmete bir peygamber gönderildiği, bunların temel hedeflerinin insanlara tâgūttan uzak durup sadece Allah’a kullukta bulunmayı telkin etmekten ibaret olduğu belirtilir. Zümer sûresindeki âyetlerde ise (39/15-17) Allah’tan başkasına kulluk edenlerin hem kendilerini hem etkileri altında kalan kişileri hüsrana sevkettikleri bildirildikten sonra puta (tâgūt) tapmaktan sakınıp yalnız Allah’a yönelenlerin ebedî mutluluğa ereceği haber verilir.”
Buradan hareketle Firavun ve benzerlerinin kurduğu özgürlüğün olmadığı baskı rejimleri veya çeşitli grupların mensupları üzerinde kurduğu zorbalığa ve baskıya dayalı sömürü düzenleri Allah’ın yasakladığı “tağut” tanımı içine girer. Bakara Sûresi 256’ıncı Ayet’te net olarak erdemli insanların baskı ve zulüm rejimlerine karşı çıkması gerektiği bildirilmiştir. O takdirde herhangi bir kişi veya kurumun “iyiliği yaymak için” para ve iktidar gücünü kullanması tağutlukla aynı kapıya çıkar.
Buradan devam edeceğiz.
DİNDARLIĞIN EKONOMİ POLİTİĞİ - II
YAYINLAMA: 29 Ocak 2024 - 00:00
Takiben, dindarlık bir erdemse, erdem veya faziletin bireylerin sahip olabileceği ahlaki, sosyal veya entelektüel boyutlarda bir mükemmellik özelliği olduğunu yazmış, erdemli davranışın içinde bulunulan ahlâkî sisteme göre iyi olan eylemlerde bulunup kötü olan eylemlerden kaçınmak olduğundan bahsetmiştim. Bu bağlamda İslâm dini çerçevesinde dindarlığın yani erdemli olmanın muttaki kavramı ile açıklandığını, bunun iman ve eylem boyutlarının olduğunu söylemiştim. İman boyutu Allah’a, Ruha ve Ruhun ölümsüzlüğüne, Allah’ın meleklerine, Kadere, başta Kur’an-ı Kerîm olmak üzere Mukaddes Kitaplara ve Ahiret Gününe iman olduğunu belirtmiştim. Eylem boyutunda ise muttakinin, yani erdemli dindar insanın, vasfının temel ibadet olan namazı kılmak, birbiriyle dayanışma içinde olmak, sahip olduklarını ihtiyaç sahipleri ile paylaşmak, iyilikleri teşvik edip kötülüklerden sakındırmak ve her türlü baskı ve zulüm sistemine karşı duruş sergilemek olduğunu bildirmiştim. İlk yazının özeti kısaca budur.
Pekiyi bugün karşılaştığımız, çeşitli dizilere konu olan, toplum hayatı ve kamu yönetiminde göz önüne gelen dindarlık Kur’an-ı Kerîm’de bahsedilen dindarlık mıdır? Sadece Türk toplumunda değil, bütün dünyada teknolojik gelişme ve küreselleşmenin etkilerine karşı gelişen dindarlık ne ölçüde bu tanıma uymaktadır? Bugün bunlara değinmek istiyorum.
DÎNÎ UYGULAMALAR NE ÖLÇÜDE DÎNÎDİR, NE ÖLÇÜDE DÜNYEVÎDİR?
Bütün dinlerin ortak özelliği insanın gözlemleriyle kavrayamadığı ama varlığını hissettiği bir yaratıcı gücün varlığına iman etmektir. Dinlerin temelde farklılaştığı yer ise bu yaratıcı gücün mahiyeti, ondan gelen haber veya ona dair bilgiye ulaşma metodu ve bu dünyadaki yaşamın ve insan varlığının anlamı üzerinedir. Dinleri din olarak belirleyen ana unsurlar bunlardır. Bir örnek verecek olursak üç kitaplı dinde de bir yaratıcının varlığı, onun melekleri vasıtasıyla evreni yönettiği, ondan haber getiren Peygamberlerin ve bu peygamberlere inen kitapların doğruluğu ortak inançtır. Hatta ayrıntılarda üç kitaplı din de ortak kıssalara dayanır. Ancak İslâm’da evrensel ve mutlak olarak eşsiz benzersiz bir Tanrı anlayışı var iken Hristiyanlık’ta evrensel ama tek varlıkta üç ayrı şahsiyetin (Teslis akidesi: Allah, Kutsal Ruh ve Hz. İsa) olduğu bir Tanrı’nın bulunduğuna inanılır. Tabii bu üç şahsiyetin farklı ağırlıklara sahip olmasına göre Hristiyan mezhepleri farklılaşır. Musevilikte ise evrensel olmayan (sadece Yahudi kavminin Tanrısı) ama mutlak olarak tek ve eşsiz benzersiz bir Tanrı anlayışı vardır. Bu iman akideleri dünyevî olamaz, çünkü akıl ve gözlemle reddedilemeyecek ya da ispat edilemeyecek metafizik kavramlara dayanmaktadırlar.
Pekiyi dinlerde dünyevi olan unsur nedir? İnsanların tüketim kalıpları ve yaşam tarzı üzerine getirilen, dini metinleri kaynak olarak gösteren ama dünyevî ihtiyaçlara göre verilen hükümler dünyevî unsurlardır. Her dindeki ritüeller, bu ritüellerin dini yaşam içindeki önemi, kılık kıyafet şartları, yeme içme emir ve yasakları, aile yaşamına dair emir ve yasaklar hepsi dini metinlerden yola çıkarak belli bir zaman ve belli bir toplumdaki ihtiyaçlara göre insanların yorumlarına bağlı olarak verilen hükümlere dayanır. Bunların genel ahlâkla, erdemli davranışlarla veya ilâhî varlığın mahiyeti ile uzaktan yakından alâkası yoktur. Çünkü günlük hayatımızda bizim tüketim kalıplarımızı (yani neyi yiyip neyi içtiğimizi, nasıl giyindiğimizi, aile hayatını hangi kurallara bağlı olarak kurduğumuzu) belirleyen içinde bulunduğumuz toplumun üretim yapısıdır. Üç kitaplı dindeki tüketim kalıplarımıza getirilen kurallar daha çok tarım toplumun ekonomi politiğinden etkilenmiştir. Genelde bu hükümler kendi çağlarında saygın din adamları tarafından o günkü toplumsal ve iktisadi şartlarda ortaya çıkan sorunlara dini açıdan çözüm bulmak için üretilmiştir.
Pekiyi teknolojik gelişme ve buna bağlı olarak iktisadi yapı değişimi gerçekleşirse ne olur? Yaşam tarzı ve tüketim kalıplarına yönelik hükümlerin bazıları anlamsızlaşır. İnsanların yaşadığı gerçek hayat ile inandıkları dinin hükümleri çelişirse bu hem bireysel olarak travmalara hem de toplumsal açıdan ayrışmaya yol açar. Örneğin tarım toplumunda iş bölümü gereği kadının okumaması, çalışmaması ve evinde oturması doğaldır. Bu yüzden hanımların ev işleri ile ilgilenmesi, eşinden izinsiz dışarıya çıkmaması, kendi işinin sahibi olmaması yönünde hükümler verilir. Bunlar temel ilmihal kitaplarına girer. Bu yapılırken Hz. Hatice’nin iş kadını olması, Hz. Aişe’nin siyasetçi ve ordu komutanı olması, Muaviye’nin anası Hind’in kadın hareketinin ve buna bağlı muhalefetin liderliğini yapması göz ardı edilir. Ancak şehir yaşamı, sanayi kapitalizminin üretim biçimi kadının da okuyup iş hayatında yer bulmasını zorunlu kılar. O zaman dindar adam ne yapacaktır? Ya tarım toplumunun yaşam tarzını kapitalist toplumda devam ettirecek ve maddi olarak çok zahmetli bir hayatı tercih edecektir, ya da dini (olduğunu zannettiği ama dünyevî olan) hükümleri göz ardı edecektir. Bu da haliyle psikolojik travma ve manevi buhran yaratacaktır. Ya toplumsal sonuçları? Bakalım…
DİN TOPLUMSAL DAYANIŞMAYI MI, TOPLUMSAL AYRIŞMAYI MI DESTEKLER?
Sanayileşmiş şehir toplumunda kapalı kasaba yaşam tarzının dikiş tutmayacağı açıktır. Milli devletin getirdiği bir zorunluluk olarak ilk ve orta öğretimde zorunlu eğitim, cinsiyet eşitliği, kadının iş hayatında yer alması, bunun sonucunda çekirdek ailenin ortaya çıkması kapalı kasaba yaşam tarzının sonunu getirir. Ancak bu grupların önderleri kolay pes etmezler. Şehirlere göç eden kasaba kökenli insanların hayata kendi emekleriyle tutunması öteden beri belledikleri yaşam tarzlarından vaz geçmelerini gerektirir. Ya bu hayat tarzından vaz geçmeden hayata tutunma imkânı onlara verilirse? Buna büyük çoğunluğu balıklama atlar. İşte Türkiye’deki kimi kapalı cemaat grupları, Hristiyan Amish ve Mormonlar, Musevi Hasidikler bir cemaatin koruyucu şemsiyesi altında sanayileşmiş şehir toplumunda hayatta kalma garantisini bu insanlara sağlıyorlar. Karşılığında bu cemaatlerin şirketleri için ucuz iş gücü, cemaatlerin desteklediği siyasetçiler için oy deposu, cemaat liderleri için hızla artan servet ve siyasi güç temin edilmektedir. Bu cemaatler çok sıkı bir disiplin ve günün gerçeklerine uymayan bir biat anlayışı ile yaşamlarını devam ettirirler. Kapalı topluluklar gettolaşır ve kendilerini genel toplumdan ayrıştırırlar.
Geçen yazıda bahsettiğim gibi dayanışma ve karşılıksız yardım dindar insanın alamet-i farikasıdır. Bu gruplarda dayanışma ancak kendi aralarındadır. Kendilerinden olmayanlara yardım edilmez. Karşılıksız yardım değil iş ve aş karşılığında mutlak itaat beklenir. Bu gruplar içerisinde mevcut toplumsal şartların zorunlu kıldığı bireysel özgürlükler olamaz. Bireysel özgürlüğünü talep edenler gruptan, dolayısıyla grubun desteğinden dışlanır. Böyle olunca her bir kapalı grup kendini genel toplumdan farklılaştırır, adeta rahmetli Şerif Mardin’in dediği gibi kendi mahallelerine kapanırlar. Temeli dayanışma olan bir dinin dindarlık anlayışı bu şekilde toplumsal ayrışmaya sebep olur.
KAPALI CEMAAT YAPILARI ERDEMLİ İNSANLARI MI HEDEFLER?
Başa dönersek bugün her din ve ülkede görülen dindarlık örnekleri ne o dinin temeli olan dayanışma ve yardımlaşmayı ne de ahlâkî olarak öne sürdükleri manevi aydınlanma ve bireysel özgürlüğü desteklemektedir. Aksine ayrışmayı ve bölünmeyi fitillemektedirler. Bu manada günümüzde ortaya çıkan dindarlık örnekleri erdemli insan örneği olarak gösterilemezler. Yaptıkları iş şeklen dine uygun olsa da mânen dinin temel emirlerinin ihlâl edilmesidir. Bu yüzden bu kapalı cemaat yapılarının insanlarını birer muttaki – erdemli insan kılmayı hedeflediklerini söyleyemeyiz.
Devam edeceğiz…
DİNDARLIĞIN EKONOMİ POLİTİĞİ - III
YAYINLAMA: 03 Şubat 2024 - 00:00
TÜRKİYE’DE DİNDARLIK ARTIYOR MU, AZALIYOR MU?
Türkiye’nin kahir çoğunluğu (farklı mezhep ve meşreplerde olsa da) Müslüman’dır. Dolayısıyla bu soru, dindarlık tanımının İslâm dinindeki karşılığı olan muttaki kavramı çerçevesinde, cevaplanır. Dindar olarak bilinen ve tanınan kişi ve kurumlar gayba, Kitap ve Peygamberlere, vahye, kadere ve kıyamet gününe iman ettiklerini söylerler. Ancak Allah’ın kitabından bucak bucak kaçarlar. Peygamber ve sahabesi gibi dayanışma ve yardımlaşma içinde değildirler, karşılıksız iyilik içine girmezler. İnsanlara verdikleri destek karşılığında ucuz iş gücü, kitle halinde oy ve itibar elde ederler. Peygamber’in hadisini çarpıtıp Müslümanların 73 fırka olduğunu, 72’sinin Cehennemlik birinin Cennetlik olduğunu söylerler. O biricik fırka da kendileridir! Böylece kendileri dışındaki Müslümanların Müslüman olmadığını ima ederler. Her türlü kanun açığını, siyasi ve iktisadi imtiyazları kullanarak acımasız bir emek sömürüsünün de katkısıyla servet biriktirirler, bunun adına ticaret derler, ticaretin de Peygamber sünneti olduğunu üstüne eklerler. Bu mu takva / muttakilik, bu mu dindarlık? Eğer bunlar artıyorsa dindarlık artmıyor, aksine azalıyordur. Biz bilmeden Allah’ın Dinini mi değiştirdiler?
TÜRK – OSMANLI KÜLTÜRÜNE YABANCI BİR DİNDARLIK MI FİLİZLENİYOR?
Her büyük din gibi İslam da onlarca farklı milletin ve birçok farklı kültürün ortak dinidir. İslâm’ın temel kuralları tartışılmaz. İmanın ve İslâm’ın şartları bu kuralları belirler. Ancak dinin yaşanması, pratik uygulaması ülkeden ülkeye ve kültürden kültüre değişebilir. Bugün yükselen dindarlık (o da ne kadar dindarlıksa, DMD) kadar bu dindarlığa tepki olarak yükselen bir din düşmanlığı bulunmaktadır. Bu görüşü savunanların temel fikri İslâm’ın Araplaşmak olduğudur. Dolayısıyla dindar olarak tanımlanan kitleleri Türklüğe ihanetle suçlamaktadırlar. Bu görüşe farklı bir zaviyeden ben de katılırım. Ancak Arap tarzı İslâm ile bizim dindar kitlelerin tarzı İslâm taban tabana zıttır. Hicaz Araplarının İslâm anlayışında, tasavvuf, kabir ziyaretleri, Kandil kutlamaları, tarikatlar, tarikat ibadetleri zinhar yasaktır, bid’at sayılır. Bunların en hafifleri kimi Hanbelî fakihleri iken Hanbelî’likten Vehhabî’liğe, oradan selefi radikal cihatçılığa kadar giden tekfirci bir söylem vardır. Bu İslâm anlayışı hiçbir şekilde bizdeki, Kandil gecelerine hürmet eden, tasavvufu dinin en güzel yorumu olarak kabul eden İslâm anlayışı ile uyuşamaz. O yüzden “Türkler İslâm oldukları için Araplaşmaktadırlar”, diyemeyiz. Ancak Türk – Osmanlı Kültürü bir şehir kültürüydü. Musikisi, mimarisi, mutfağı, şiiri, tarikat erkânı ve beşerî ilişkileri ile kozmopolit imparatorluk kültürünün en güzide örneğiydi. Bu insanların Allah’a, doğaya ve insanlara bakışı ile kasabalı mesleksiz ve eğitimsiz lümpenlerin bakışı da farklılaşır. Bugün bizdeki dindar kisvesine bürünen kişi ve gruplar kapalı kasaba tutuculuğu ve yaşam tarzını şehirde devam ettirmek isteyen, mesleksiz ve eğitimsiz lümpen kitlesinin İslâm anlayışını temsil etmektedirler. Bunlar Araplaşmayı değil, Türk – Osmanlı Kültürü’nün kapitalist sistemle eklemlenen yozlaşmış halini sergilemektedirler.
DEĞİŞEN ŞARTLARA GÖRE DİNİ AHKAMIN YENİLENMESİ Mİ GEREKİYOR?
Hiçbir dinin temel ahkâmı değişen şartlara göre değişmez. Allah’a, meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, kıyamet ve gününe ve kadere inancın değişmesi için gözlemlenen olgulardan elde edilen veriler yetersizdir. İslâm’ın temel ibadetlerinin değişmesi için de bunlar bir gerekçe olamaz. Pekiyi tartışılan nedir? Mesele sanayileşmiş şehir toplumunda kasaba yaşam tarzını devam ettirmek isteyenlerden kaynaklanmaktadır. Bunlar pazartesi günkü yazımda bahsettiğim dini gerekçelere dayalı dünyevi hükümlere dair tartışmalardır. Örneğin kadınların okuması, iş hayatında yer alması, kocasından izin almadan kendi hayatını belirlemesi, modern finans kuralları ile şirket yönetimi ve ticaret, medeni hukukun geçerli olması, demokrasi ve laikliğin prensipleri ve benzeri konulardır tartışma konusu olan. Bu da dindarlıkla alâkalı değil öncelikle siyasetle alâkalıdır. Allah ne bir iktisadi nizam ne de bir devlet yönetim şekli göndermiştir. Allah “insanların problemlerini yaşadıkları çağın şartlarına göre birbiriyle uzlaşarak (istişare ederek) çözmelerini” istemektedir. Değişen iktisadi şartlar yaşam tarzını, yaşam tarzı da güç ve servet ilişkilerini değiştirir. Güç ve servet kaybetmek istemeyenler yaşam tarzlarını değiştirmek istememektedirler. Yoksa Allah’ın Hükmü zamana ve mekâna göre değişmez, değişen insanların Allah’ın hükmünden ne anladıklarıdır.
TARİKAT VE CEMAATLERİN BU KADAR GÖZ ÖNÜNE ÇIKMASI NE ANLAMA GELİYOR?
Türkiye’de cemaatlerin ve tarikatların bu kadar göz önüne çıkması siyasi ve iktisadi bir meseledir. Bu gruplar eskiden de vardı, gelecekte de var olmaya devam edeceklerdir. Bunları yasaklayarak yok etmek de mümkün değildir. Sosyolojik olgu ve süreçleri kanun ve tüzükle değiştiremezsiniz. Bugün Hükümet’in dayandığı önemli bir seçmen bu tarikat ve cemaatlerin yönlendirmesi ile karar vermektedir. Küresel kapitalizmin ve sahip olunan siyasi imtiyazların desteğiyle devlet kurumlarında belli bir yer edinmişler, kurdukları vakıflara bağlı şirketlerle holdingleşmişlerdir. Yani kapitalist sisteme çarpık bir şekilde eklemlenmişlerdir. Daha önce bu servet birikimine ve kamusal alanda görünüme sahip olmadıkları için bazı kesimler şaşırmaktadır. Bilinsin ki, bunlar, zannedildiği kadar çok değildir. Türk toplumunun kahir ekseriyeti bozulmuş haliyle bile Türk – Osmanlı Kültürü’ne bağlıdır. Yapılması gereken tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi bu cemaat yapılarının sıkı bir devlet denetimine alınmasıdır. Yukarıda da belirttiğim gibi bu yapıların görünürlüğünün artması dindarlaşmaya değil insanların dini anlayışının yozlaşmasına delalet eder.
Vesselâm…
MERKEZ BANKASI'NDA DEĞİŞİM VE YENİ YÖNETİM
YAYINLAMA: 10 Şubat 2024 - 00:00
Bu yazıda Gaye Erkan’ın istifasını getiren süreci kısaca anlatıp buradan edinilmesi gereken derslere atıf yapacağım. Sonra Perşembe günü yapılan çiçeği burnunda Merkez Bankası Başkanı ve yardımcılarının basın toplantısından bahsedeceğim. Bu toplantıya dair izlenimlerimi paylaşacağım. Bu yazıdan sonra, özellikle akademik camia ve sosyal medyada isminden söz edilmeden bahsedilen Modern Para Teorisi’ni anlatmak istiyorum. Her kafadan ses çıktığı için istedim ki okurlarım ne nedir, tam olarak öğrensin.
GAYE ERKAN’IN İSTİFASINA GİDEN SÜREÇ
Sayın Erkan ilk göreve geldiğinde herkes “liyakatli” bir isim olduğundan söz etmişti. Bense Sayın Erkan ve kadrosunun ehliyetli olduğunu ama liyakatli olup olmayacaklarını geleceğin göstereceğini söylemiştim. Nitekim bu görüşümü bu köşede de 20 Ocak 2024 tarihli “EHLİYET VE LİYAKAT” başlıklı yazımda da açıklamıştım. İsterseniz oradan bir alıntı yapalım:
“Ehliyet ‘herhangi bir işte çalışabilmek veya görevi yerine getirmek için gerekli olan eğitim derecesine, bilgi düzeyine ve beceriye sahip olmak durumu’ anlamına gelir. Liyakat ise ‘ilgili işin gerektirdiği sorumluluk bilincine, ahlâki değerlere, işin icabı olan teamül ve kültüre sahip olmak durumu’ anlamında kullanılır. Zaten liyakat “ilgili işe layık olmak” anlamında değerlendirilmelidir.“
Yani Merkez Bankası Başkanı’nın eğitimi, donanımı ve daha önceki iş tecrübesi ehliyetinin / yetkinliğinin göstergesidir. Yani aslında Başkanın ehliyetinin göstergesi geçmiş performansıdır. Bu açıdan Sayın Erkan ehliyetli idi. Öte yandan Başkanın bu makama lâyık olduğunun göstergesi kurum kültürüne uygun yönetim tarzına, teamülleri sürdürmesine, Başkanlığın gerektirdiği sorumluluk bilinci ve ahlâki değerlerine bağlıdır. Bir Başkanın liyakatli olup olmadığını o makama geldikten sonra içinde olacağı yönetim tarzı gösterecektir. Pekiyi bir Merkez Bankası yöneticisinin sahip olması gereken temel ilkeler nelerdir? Bunlar iffet, ketumiyet ve mazbutiyettir. Bu ilkeler aynı zamanda genel bankacılık ilkeleridir de…
MERKEZ BANKACILIĞINDA LİYAKATİN GÖSTERGELERİ: İFFET, KETUMİYET VE MAZBUTİYET
İffet namuslu olmak demektir. Merkez Bankası devletin kasasıdır ve parası da milleti parasıdır. Kasada ki döviz rezervlerini çar çur etmemek ve parayı hesapsız kitapsız sarf etmemek anlamına gelir. Hakkını yemeyelim, Sayın Gaye Erkan iffetli bir yönetim sergilemiştir.
Mazbutiyet risklere karşı tutucu olmak demektir. Merkez Bankası açısından bu, ülkede fiyat istikrarı için etkili bir politika stratejisi oluşturmak, bu stratejiyi vatandaşa en az zarar verecek politika araçlarıyla gerçekleştirmek, rasyonel ve ulaşılabilecek hedefler koymak anlamına gelir. Bu manada bir önceki yönetime göre daha tutarlı bir politikalar demeti uygulamaya başladığı ve riskleri azalttığı için Sayın Erkan’ın mazbutiyet açısından notu fena değildir. Ancak politika hedefleri ve politika uygulamasının zamanlarında sorun bulunmaktadır. Bu yüzden tutuculuk anlamında Sayın Erkan ancak geçer not alabilir.
Ketumiyet ise suskunluk, ağzı sıkılık demektir. Bu açıdan Sayın Erkan’ın medyada bazı magazin gazetecilerine verdiği demeçler, yabancı yatırımcılara dair paylaştığı beyanatlar bir Merkez Bankası Başkanının sahip olması gereken ağzı sıkılığa ve diplomatik bilgiye sahip olmadığını gösterdi. Üstüne bir de ailesinin gayr-ı resmi olarak Merkez Bankası yönetimine karıştığı yolunda şayialar patlayınca Sayın Gaye Erkan’ın liyakati sorgulanır hale geldi. Yani, ez cümle, Sayın Gaye Erkan’ın görev için yeterli liyakate sahip olmadığı kanaati kamuoyunda pekişti. Bu da istifasına giden yolu açtı.
YENİ BAŞKAN’A BİR HOCA OLARAK TAVSİYELERİM
Yeni Başkan Sayın Karahan da önceli gibi ehliyetli bir isim olarak göze çarpmaktadır. Ancak liyakatli olup olmadığını zaman gösterecektir. Para Teorisi ve Politikası dersi veren bir Hoca olarak kendisine tavsiyelerim şunlardır:
Sayın Başkan, her şeyden önce başında bulunduğunuz kurum Kuvvacıların kurduğu bir kurumdur. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası TSK ile birlikte Türk milletinin bağımsızlığının teminatı olan kurumların başında gelir. Görevde bulunduğunuz süre içinde namuslu bir yönetim sergileyip milletin TL ve döviz rezervlerini çar çur etmeyip boşa harcamamanız gerekir. Politika strateji, taktik ve hedeflerini belirlerken tutucu olmanız, aşırı riskli, “iddialı” ve maceraperest pozisyonlar almamanız gerekir. Çünkü tutturulabilir hedefler belirlerseniz tutturabilirsiniz, bu ise Merkez Bankası’nın başarı hanesine artı puan yazar, güvenilirliği artar. Çevrenizde “iddialı” hedeflere yönelik telkinler olursa bunları temkinle karşılayınız. Son olarak ağzı sıkı olmaya özen gösteriniz. Herkese, özellikle medyaya demeç verirken açık verecek sözler sarf etmeyiniz. Düzenli olarak kamuya açık basın toplantıları yaparak politikanın gidişatını açık ve net bir şekilde resmi yollardan beyan ediniz. Akraba ve taallûkatınızı Banka işlerine karıştırmayınız. Çok zor da değil, bakın Jerome Powell nasıl yapıyorsa siz de öyle yapınız.
BAŞKANIN İLK BASIN TOPLANTISI
Perşembe günkü basın toplantısı bu açıdan önemliydi. Sayın Karahan Başkan Yardımcıları ile birlikte bir ekip olarak kamuoyu karşısına çıktı. Söylemleri oturaklı ve aklı başında bir izlenim verdi. Buradan benim edindiğim izlenim daha belli bir müddet “faiz indiriminin olmayacağı” yönündedir. Eğer aylık enflasyon trendi beklenenin üstünde çıkarsa veya beklenmedik şoklar oluşursa ekstra faiz arttırımının da gelebileceği söylenebilir. Ancak her şey mevcut trend de giderse en azından bir sene politika faizi bu seviyede sabit kalacaktır.
Bu tür toplantılarda daha fazla soru alınması Bankanın uygulayacağı politika hakkında kamuoyunu daha iyi bilgilendirmesini sağlayacaktır. Bunun haricinde bu toplantıların her ay düzenli olarak yapılması çok faydalı olacaktır.
Ancak bu toplantıda ufak tefek bazı sıkıntılar gözüme çarptı: Sayın Karahan’ın mevcut enflasyon hedefinin devam ettiğini vurgulaması ve aynı zamanda -çok olumsuz bir şey olmazsa- bir faiz arttırımının daha gelmeyeceğini imâ etmesine karşın Sayın Akçay bu hedefin “iddialı” bir hedef olduğunu, yani ulaşılması güç bir hedef olduğunu, buna rağmen bu hedefe ulaşmak için gerekli tedbirlerin de alınması gerektiğini söylemesi bir çelişki gibi gözüktü gözüme… İlk önce “iddialı” politika hedefleri aynı zamanda “riskli” politika hedefleridir. Bu beyan hem mazbutiyet – riske karşı tutuculuk ilkesi ile çelişir, hem de Başkanın politikasının yeterli olmadığı ek tedbirlerin süratle alınması gerektiği anlamına da yorulabilir. Merkez Bankası beyanatlarının bu tarz agresif ve spekülasyona açık ifadeler içermemesi gerekir Çünkü bu tarz açıklamalar “ketumiyet – ağzı sıkılık” ilkesini de ihlâl eder… Eğer Jerome Powell’dan bize ne diyorsanız, dönüp Sayın Durmuş Yılmaz’ın beyanatlarına bir göz atmanızı tavsiye ederim.
Allah yeni Merkez Bankası Başkanımıza ve ekibine kolaylıklar versin… Biz de elimizden ne geliyorsa destek verelim. Çünkü enflasyonu normal seviyelere indirmek ekonomimiz için en önemli hedeftir.
MODERN PARA TEORİSİ (MPT)- I
YAYINLAMA: 12 Şubat 2024 - 00:00
Bu durum geçen üç sene içinde yoğunlaştı. Bugün de uygulanan politikaya bu görüşteki arkadaşlar sıkı muhalefet etmekteler. “Hocam siz de muhalefet etmiyor musunuz?” Hayır, ben uygulanan para programının mevcut sistem içinde ve mevcut araçlarla ehven-i şer olduğunu, ama politikanın maliye ayağının ve uzun dönemli kalkınma planının eksik olduğunu savunuyorum. Ayrıca işin idari ayağının pek liyakate uygun olmadığını (aman yanlış anlaşılmasın, ehliyete değil liyakate uygun olmadığını) savunuyorum. Bu görüşteki Hocalarımız ismini vermeden 40 yıllık bir mazisi olan Modern Para Teorisini savunmaktadırlar. Bugün bu teoriyi temelleriyle anlatmaya çalışacağım.
MPT NEDİR?
Modern Parasal Teori (Modern Monetary Theory) veya Modern Para Teorisi (Modern Money Theory), parayı bir kamu malı ve Merkez Bankası’nı da bir kamu tekeli olarak tanımlayan ve işsizliği bir para tekelcisinin vergi ödemek ve tasarruf arzularını tatmin etmek için gereken finansal varlıkların arzını aşırı derecede kısıtladığının kanıtı olduğunu varsayan heterodoks bir makro iktisadi teoridir. Yani parasal sıkılaşma işsizlik yaratır demektedir. MPT'ne göre hükümetlerin faiz ödemek için maliye politikasını kullanarak yeni para yaratabileceklerinden dolayı borç biriktirme konusunda endişelenmelerine gerek yoktur. MPT’ne göre, ekonomi tam istihdama ulaştığında birincil risk, harcamalar üzerindeki tek kısıtlama görevi gören enflasyondur. Bunun haricinde makro iktisadi politikanın esas yoğunlaşması gerekenin tam istihdam hedefi olduğunu söyler. MPT ayrıca, özel sektörün harcama kapasitesini azaltmak için herkese uygulanan vergilerin artırılması yoluyla enflasyonun çözülebileceğini savunur. Dolayısıyla anti enflasyonist programın temeli MPT’ne göre sıkı maliye politikası olmalıdır.
MPT tartışmalı bir bakış açısı içerir ve teorik bütünlüğü, savunucularının politika tavsiyelerinin sonuçları ve aslında ortodoks makro iktisattan ne ölçüde farklı olduğu hakkında diyaloglarla aktif olarak tartışılmaktadır. MPT, makroekonomik teorinin ana akım anlayışına karşıdır ve birçok ana akım iktisatçı tarafından ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Bu eleştirileri ve karşı argümanları sonraki yazılarda ele alalım. Bugün MPT nedir, ne söylemektedir, bu konulara ağırlık vereceğim.
MPT’NİN TEMEL İLKELERİ NELERDİR?
MPT'nin ana ilkeleri, kendi fiat yani kâğıt, parasını çıkaran bir hükümetin:
a) Kamunun harcamalarından önce vergi veya borç ihracı şeklinde para toplamaya gerek kalmadan mallar, hizmetler ve finansal varlıklar için ödeme yapabileceği;
b) Kendi para birimindeki borçlarda temerrüde düşmeye zorlanılamayacağı;
c) Para yaratımının ve kamu harcamalarının tam istihdam yoksa enflasyona sebep olmayacağı ve genişlemeci politikalarının enflasyona ancak ve ancak tam istihdam durumunda yol açacağı;
d) İsteğe bağlı vergi değişikliklerine güvenmek yerine talep kaynaklı enflasyonu kontrol etmek için otomatik stabilizatörlerin güçlendirilmesini, yani müterakki kurumlar vergisi ve servet vergisi ihdasını,
e) Tahvilleri bir fonlama aracı olmaktan ziyade para politikası aracı olarak ihraç ettiğini
Söylemektedir. İlk dört MPT ilkesi, ana akım iktisadın para yaratma ve enflasyonun nasıl çalıştığına dair anlayışıyla çelişmez. Ancak MPT’ni savunan iktisatçılar, bütçe açıklarının faiz oranları üzerindeki etkisine ilişkin beşinci ilke konusunda ana akım iktisatla aynı fikirde değildirler.
MPT’NİN TEORİK YAKLAŞIMI
Biraz MPT’nin teorik yaklaşımını açalım. Egemen finansal sistemlerde bankalar para yaratabilir, ancak bu "yatay - horizontal" işlemler net finansal varlıkları artırmaz çünkü varlıklar yükümlülüklerle dengelenir. MPT savunucusu iktisatçılara göre, "Hükümetin bilançosu, varlık tarafında herhangi bir yerli parasal aracı içermemektedir; dolayısıyla Hükümet’in sahip olduğu bir parası yoktur. Hükümet tarafından ihraç edilen tüm parasal araçlar borç tarafındadır ve harcama, vergilendirme veya tahvil arzı ile yaratılıp yok edilmektedir." MPT'nde "dikey para" hükümet harcamaları yoluyla dolaşıma girer. Vergilendirme ve yasal ödeme aracı, borcun silinmesine ve itibari paranın para birimi olarak kurulmasına, ona özel bir vergi yükümlülüğü şeklinde talep yaratarak değer kazandırılmasına olanak sağlar. Ayrıca para cezaları, ücretler ve lisanslar da para birimine talep yaratır. Bu para birimi yerel hükümet tarafından veya kabul edilen yabancı bir para birimi kullanılarak çıkarılabilir. Özel güven ve para biriminin kabulü ile uyumlu olarak devam eden bir vergi yükümlülüğü, para biriminin değerinin temelini oluşturur. Hükümet istediği zaman kendi para birimini çıkarabildiği için MPT, kamu harcamalarına (hükümetin bütçe açığı veya bütçe fazlası vermesine bağlı olarak) göre vergilendirme düzeyinin gerçekte enflasyonu ve işsizliği düzenleyen bir politika aracı olduğunu ve hükümetin kendi faaliyetlerini finanse etme aracı olmadığını savunur. Görüldüğü üzere MPT'nin teorik yaklaşımı tipik olarak ana akım veya Ortodoks iktisadın önerdiği hükümetin her zaman ve her yerde kemer sıkma gerekliliğini tersine çevirmektedir. Dolayısıyla ana akım para teorisi ile MPT’nin para politikasının politika sonuçlarına dair söyledikleri da aynı şekilde taban tabana birbirine zıttır.
Burada farklı bir terminoloji ile karşılaşmaktayız: dikey ve yatay işlemler. İsterseniz bunları açıklayalım.
DİKEY İŞLEMLER NEDİR?
MPT, kamu sektörü ile özel sektör arasındaki işlemi "dikey (vertical) işlem" olarak tanımlar. Devlet sektörü hazine ve merkez bankasını içermektedir. Özel sektör, yerli ve yabancı özel bireyleri ve firmaları (özel bankacılık sistemi dahil) ve para biriminin yabancı alıcılarını ve satıcılarını içerir. Dikey işlemleri örneklendirelim:
Egemen bir hükümetin genellikle ülkenin merkez bankasında bir işletme hesabı vardır. Bu hesaptan hükümet vergi ve diğer girdileri harcayabilir ve alabilir. Her ticari bankanın aynı zamanda merkez bankasında bir hesabı vardır ve bu hesap aracılığıyla rezervlerini (yani bankalar arası işlemlerin takas ve mutabakatına yönelik parayı) yönetir.
Bir hükümet para harcadığında (örneğin bir yol veya inşaat ihalesi açtığı veya yeni kadrolara alım yaptığı durumda), hazinesi merkez bankası nezdindeki işletme hesabını kredilendirir ve bu parayı özel banka hesaplarına yatırır. Bu para ticari banka sektöründeki toplam mevduatı artırır. Vergilendirme ise tam tersi şekilde işler: vergi mükellefleri hükümete ödeme yapmak için banka hesaplarından para çeker; dolayısıyla ticari bankacılık sektöründeki mevduatlar düşer. Yani MPT derki; bir hükümet harcama yaparken kendi finansmanı için gerekli olan parayı da yaratır. Nihayetinde hükümetin borçlanma ve iç borç gibi bir derdi olamaz. Açık verirse bunu Merkez Bankası kanalıyla finanse eder. Ekonomi tam istihdamda değilse, bu durum, enflasyon da yaratmaz.
YATAY İŞLEM NEDİR?
MPT’ni savunan iktisatçılar, bankaların kredi vermesi yoluyla geniş para arzının genişletilmesi de dahil olmak üzere, özel sektör içindeki her türlü işlemi "yatay" işlemler olarak tanımlar.
MPT’ni savunan iktisatçılar, bir bankanın elindeki mevduatlar ve sermaye gereksinimi nedeniyle borç verme konusunda tamamen kısıtlandığı para çarpanı kavramını yanıltıcı olarak görür. (Bu para çarpanı hem ders kitabı modellerinde hem de uluslararası Merkez Bankası ve Bankacılık muhasebesi kriterlerinde temel kavramlardan biridir, DMD.) Bankalararası piyasadan (veya merkez bankasından) borçlanmanın maliyeti, borç verme konusunda pratik bir sınırlama olmaktan ziyade, özel bankanın rezerv veya sermaye gereksinimlerinin üzerinde borç vermesi durumunda karlılık hususunu temsil eder. İstihdam üzerindeki etkiler, bir para tekelcisinin vergi ödemek ve tasarruf arzularını tatmin etmek için gereken finansal varlıkların arzını aşırı derecede kısıtladığının kanıtı olarak kullanılır.
MPT'ne göre, banka kredisi para tabanının bir kaldıracı olarak görülmeli ve bir ekonominin elinde bulunan net finansal varlıkları arttırıcı bir araç olarak görülmemelidir: yalnızca hükümet veya merkez bankası herhangi bir kısıtlama olmaksızın nakit para ihraç edebilir.
Yani MPT teorisyenleri bizim derslerde öğrettiğimiz para arzı teorisinden farklı bir bakış açısı içine giriyorlar. Para arzı ders kitabı metinleri, Merkez Bankası ve Bankacılık muhasebesinde basılı kâğıt para ve her çeşit mevduattan oluşur. MPT ise para arzını kredilerle tanımlamaktadır. Yani karşımızda Keynesgil temalara dayanan, çok çeşitli Post Keynesgil argümanı da içeren bir kredi-para modeli durmaktadır. Bu durum paranın büyük kısmının yatay olduğunu ve bunun da ekonomiye içsel olduğunu söylemektedir.
Pekiyi bu teorinin açmazları var mıdır? Enflasyonu ve işsizliği nasıl tanımlar? Açık ekonomiye dair getirdikleri bir argüman var mıdır? Bu teoriyi kimler ve nasıl eleştirmektedir? Bu da Cumartesiye kalsın
MODERN PARA TEORİSİ (MPT) - II
YAYINLAMA: 17 Şubat 2024 - 08:20
1970’lerden bu yana dünyada her geçen gün daha fazla ağırlıkla hakimiyetini pekiştiren, IMF İstikrar Programlarında vücut bulan ve her problemde sıkı para ve sıkı maliye politikası öneren Yeni Klasik İktisat anlayışına biraz aşırıya kaçan bir tepki olarak adlandırılabilir.
TEORİLER VAHİY MİDİR; BÜTÜN HAKİKATİ ANLATIRLAR MI?
İktisat Biliminde birçok farklı teori vardır. Bu aslında bizim incelediğimiz toplumsal ve iktisadi yapıyı tam olarak gözlemleyemediğimiz gerçeğiyle örtüşür. Aslında biz sosyal bilimciler (ve tabii ki iktisatçılar) toplumsal süreçleri incelerken “fili tanımaya çalışan körlere” benzeriz. Bir kör filin bacağını tutmuş “Fil ağaç gibidir.”, demiş; diğer bir kör filin kulağını tutmuş “Fil yelken gibidir”, demiş. Bir başka kör ise filin kuyruğunu tutmuş “Fil yılan gibidir.”, demiş. Halbuki filin hakikati bunların hepsini içerir ama hiçbiri değildir. İktisadi süreçleri ve iktisat teorilerini de böyle ele almak gerekir. Bir teorinin hakikatin tamamını açıkladığı, söylenebilecek her şeyi söylediği gibi bir yargıya varırsanız, bilimden uzaklaşırsınız. Bunu çoğu zaman “Ortodoks” olarak tanımlanan iktisatçılar yaparken bazen de MPT teorisyenleri yapmaktadır. Halbuki her model bir ekonominin genel durumunu ve toplam hakikatini değil belli şartlar altında ve belli bir mekân ve zamanda oluşan özel durumunu anlatır. Modellerin varsayımları da bu şartları tanımlar. Bu yüzden Modern Para Teorisini mutlak hakikatmiş gibi sunmak, IMF tarafından birbirinden farklı problemlere her zaman sıkı para ve sıkı maliye politikasını çözüm olarak sunmaya benzer. Ancak uygun şartlarda modern para teorisinin önerdiği sonuçların geçerli olabileceğini de unutmayalım. Önemli olan belli bir özel durumu anlatan modellerden birinin tüm hakikati açıklayabilme kudretine sahip olduğu gibi bir inanca sahip olmamaktır.
MPT’DE PARA VE MALİYE POLİTİKALARININ YER DEĞİŞTİRMESİ
Modern Para Teorisi’nin bir kredi-para modeli olduğunu söylemiştik. Genel iktisat müfredatında anlatılan para çarpanı, mevduat temelli para arzı gibi yaklaşım ve kavramları reddeder. Para arzını esas olarak bankacılık sisteminin yarattığını söyler ki, bu bakış açısıyla bir taraftan Hayek’e öbür taraftan Wicksell’e göz kırpar. Bu anlamda hükümet borçlanması bankacılık kredisini arttıracağı için para arzını arttırır, vergi artışları ise para arzını daraltır. Bu yüzden enflasyonla mücadele ve para arzının kontrolü MPT’ye göre para politikası ile değil maliye politikası ile sağlanır.
Öte yandan politika faizi bir dışsal değişkendir, MB Başkanı tarafından belirlenir. Yani aslında gelir ve kaynak dağılımını belirleyen para politikasıdır. (Burada bahsedilmeyen ama varsayılan kritik nokta şudur: politika faizi ile piyasa faizi arasında bir ayrım güdülmez, DMD.) Yine para politikası istihdamı da belirleyebilir. Dolayısıyla para politikası milli geliri kontrol etmek ve hane halkı arasında dağılımını belirlemek için kullanılır. Bu görüşleri yazan bir öğrenci standart para dersinden geçemez. Çünkü gerek her çeşit Keynesgil, gerekse Neo-Klasik Okul ve ardıllarınca kabul edilen şey esas olarak enflasyonu kontrol için para ve milli geliri kontrol için maliye politikası kullanılması gerektiğidir.
MPT hükümetin sınırsız iç borçlanmasında ve gerekirse iç borcun para basılarak kapatılmasında hiçbir mahsur görmemektedir. Yine standart makro iktisat derslerinde anlattığımız dışlama etkisi de bu teoride yoktur. Dışlama etkisi, kabaca, hükümetin bankalardan borçlanması sonucunda bankaların özel sektöre daha az kredi vermesi durumunu anlatır. Yani hükümet borçlanırsa özel sektör yatırımları düşer. MPT “Hükümet harcama yaptıkça bankalarda kredi arzını arttırır ve bu da kendi borçlanması için gerekli kaynağı yaratır.”, der. Bu yüzden bu teoriye göre görüş bildiren Hocalarımız paylaşımda bulundukça, piyasa profesyoneli arkadaşlar ne olduğunu şaşırmaktadır. Örneğin “açıktan para basmak enflasyon yaratmaz” denilince herkesin kafası karışmaktadır. Bir de Nebatieconomics’in sonuçlarına bakınca (çünkü açıktan basılan para enflasyonu 8 ayda yüzde 16’dan yüzde 75’e çıkarmıştır, DMD) herkes tepki göstermektedir. Halbuki ortada belli şartlarda geçerli olan bir teoriden yola çıkılarak belirtilen görüşler vardır. Önemli olan teorinin hangi şartlarda geçerli olduğunu bilmek ve mevcut durumla uyup uymadığını göstermektir.
Geçen yazıyı şu sorularla bitirmiştim:
“Pekiyi bu teorinin açmazları var mıdır? Enflasyonu ve işsizliği nasıl tanımlar? Açık ekonomiye dair getirdikleri bir argüman var mıdır? Bu teoriyi kimler ve nasıl eleştirmektedir? Bu da Cumartesiye kalsın…”
MPT’NİN ENFLASYON VE İŞSİZLİĞE DAİR SÖYLEMLERİ GÜNÜMÜZ ŞARTLARINDA TÜRKİYE’DE TUTAR MI?
Yukarıda bu teorinin enflasyon ve işsizliğe dair ne söylediğini açıkladım. Ancak bu görüşler çok özel durumda geçerlidir. Örneğin yatırımların faiz oranına çok duyarlı olduğu ve para talebinin de faizlere aşırı duyarsız olduğu durumda para politikası milli gelir üzerinde gayet etkilidir. Ekonominin tam istihdamda olması da önemlidir, bu teoride. Ancak tam istihdamın tanımı üzerine ayrıntılara girilmez. Meselâ Türkiye’de yüzde 8,9 işsizlik vardır. MPT savunucusu Hocalarımıza göre – aslında hepimize göre- bu çok yüksektir. Ancak Türkiye’nin tam istihdam işsizlik oranı yüzde 10’dur dediğinizde (ki böyledir) yüzde 8,9 işsizlik aşırı istihdam anlamına gelmektedir. ABD ve gelişmiş ülkeler için tasarlanmış alternatif bir teoriyi Türkiye gibi altı kişiden birinin kaçak göçmen olduğu ve yüzde 5-6 arasında bir yapısal işsizlik bulunan gelişmekte olan ülkelerde savunmak pek gerçekçi olmasa gerek. Bu yapısal işsizliği uzun dönemli (en az on yıl sürecek, DMD) planlı kalkınma politikaları ve göçmenlerin kontrol altına alınması ile çözebilecekken kısa vadede para basıp kredi vererek çözmeye kalkarsanız enflasyon patlar. Son üç senede yaşadığımız gibi…
MPT DIŞA AÇIK EKONOMİ İÇİN NE SÖYLER?
MPT savunucularından Warren Mosler 2010 tarihli “Seven Deadly Innocent Frauds / Yedi Ölümcül Masum Sahtekârlık” adlı küçük 63 sayfalık kitapçığında, ticaret açıklarının sürdürülebilir olduğunu ve kısa vadede yaşam standardına faydalı olduğunu söyler. Ona göre ithalat, ithalatçı ülkeye ekonomik bir fayda sağlar çünkü ülke reel mal arzını arttırır, tüketicilerin daha çok ve daha ucuza tüketim yapıp refahlarının artmasının sağlar. Öte yandan ihracat, ihracatçı ülke için ekonomik bir maliyet oluşturur çünkü vatandaşların tüketebileceği reel mal arzı azalır, hane halkları daha az ve daha pahalı mal tüketmek zorunda kalır ve refahları düşer.
Bu görüşlere yönelik bir eleştiri ucuz ithal malları sebebiyle aynı sektörde yerli üretim yapan firmaların rekabet gücünün azalmasına, üretim ve istihdam düşüşüne yol açabileceğidir ancak ilgili kitabında Mosler başta olmak üzere MPT savunucuları bu değerlendirmeyi ekonomik temelli bir değerlendirmeden ziyade subjektif değer temelli bir değerlendirme olarak tanımlarlar: belirli bir sektördeki üretici kârları ve istihdamın sağladığı toplumsal yarar mı daha yüksektir yoksa daha ucuz ithalat sebebiyle tüketicilerin elde edeceği toplumsal yarar mı? Bunun bir toplumsal tercih olduğunu ve tüketicilerin faydasının daha önemli olduğunu söylerler. Akla gelebilecek bir soru da şudur: Yüksek dış ticaret açığı veren ülkelerde döviz fiyatları veya ithal malı fiyatlarındaki ani bir artış sonucunda negatif bir arz şoku ile karşılaşılabileceğidir. Bu durumda Merkez Bankaları’nın piyasada döviz satarak fiyatları dengeleyebileceği savunulur. Tabii ki bu durum için gerekli olan şart Merkez Bankası’nın kuvvetli döviz rezervlerine sahip olmasıdır.
Mosler’ın görüşleri bana rahmetli Mehmet Genç Hocamızın üzerinde titizlikle durduğu ve Osmanlı, İran ve Çin gibi yakınçağ tarım imparatorluklarında anlamlı olabilecek İaşecilik / Provizyonizm Sistemini hatırlattı: Ahali kıtlık çekmesin diye Osmanlı başta olmak üzere bu eski imparatorluklar ihracatı yasaklayıp ithalatı teşvik ederdi. Ne sanayi, ne milli devlet ne de modern finans imkânlarının olmadığı geçimlik ekonomiler de belki -o da ancak kısa dönemde – anlamlı olabilecek bir politikayı bugün savunmak nasıl olabilir? Ancak ABD veya AB gibi parası rezerv para olan büyük ve gelişmiş ekonomilerde sol siyasetin savunabileceği bir politika olabilir. Ancak milli parası rezerv para olmayan, dış borcu yüksek, teknolojide dışa bağımlı gelişmekte olan bir ülkede bu tip bir politika ancak ülkenin kepenklerini kapatıp dükkânın anahtarlarını küreselci emperyalistlere teslim etmesi anlamına gelir.
MPT, cari açıkların dış borçla finanse edildiği durumda tahvil sahibi yabancı olsun veya olmasın, ihracatçı ülkenin para birimine talep olduğu ve borç yükümlülükleri de kendi para biriminde olduğu müddetçe hükümetlerin asla iflasa sürüklenemeyeceğini söyler. Bu değerlendirme de, yukarıda bahsettiğim gibi, özellikle ABD ekonomisi için geçerlidir. ABD’nin ithalatı da dış borcu da dolar cinsindendir. İsterse, basar parayı ve öder. Pekiyi bizim gibi ülkeler? Biz TL basıp borcumuzu ödeyebilir miyiz?
Bu noktada MPT savunucusu iktisatçılar, borçlu hükümetin döviz yaratamaması nedeniyle yabancı para cinsinden borcun hükümetler için mali bir risk olduğu konusunda ana akım iktisatla aynı fikirdedir. Bu durumda hükümetin dış borcunu ödeyebilmesinin tek yolu, borcunu ödemek istediği süre boyunca para biriminin yabancılar tarafından sürekli yüksek talep görmesini sağlamaktır: Yani yabancı yatırımcıya yüksek faiz ve özel imtiyazlar, bizim anlayacağımız şekilde kapitülasyonlar, vererek döviz pozisyonunu koruyabilirler. Bu da pek arzu edilmese gerektir.
MPT’yi savunan ve karşı çıkan görüşleri bir sonraki yazıda ele alacağım. Aynı zamanda Keynesçi ve Neo-Klasik okullarla örtüştüğü ve farklılaştığı yerleri de belirteceğim.
BÜYÜYEN TÜRKİYE'DE NİYE CÜZDANLAR KÜÇÜLÜYOR?
YAYINLAMA: 04 Mart 2024 - 00:00
HARCAMA BİLEŞENLERİNE GÖRE BÜYÜME
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 yılının son çeyreğine ilişkin yayımladığı dönemsel gayrisafi yurt içi hasıla istatistiklerine göre Türk Ekonomisinin 2023 yılı büyümesi toplam harcama bileşenlerine göre şu oranlarda gerçekleşmiş:
Yerleşik hane halklarının nihai tüketim harcamaları, 2023 yılında bir önceki yıl zincirlenmiş hacim endeksine göre yüzde 12,8 artarken, hane halkı tüketim harcamalarının GSYH içindeki payı da yüzde 59,1 olmuş. Aynı dönemde devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 1,7, gayrisafi sabit sermaye oluşumu, yani brüt yatırımlar, ise yüzde 10,7 artmış. Dış ekonomiyle büyümenin bağlantısı açısından 2023 yılında mal ve hizmet ihracatı yüzde 2,7 azalırken ithalatı yüzde 11,7 artmış.
TÜİK verilerine göre 2023 yılı büyümesi ağırlıklı olarak tüketim ve özel sektör yatırımlarına dayalı olarak gerçekleşmiş. Kamu harcamalarının artışı ihmal edilebilecek düzeydeyken, ihracat artmamış aksine azalmış ve ithalat da patlamıştır. 2023 yılı seçim yılı idi ve Hükümet doğrudan bütçe harcamaları ile değil ama hem kamu bankalarından talimat yoluyla hem de özel bankalardan zorlamayla kredi arzını genişletmiştir. Otomobil, emlâk ve ihtiyaç kredilerinde artışla beraber zorda kalan firmalara verilen işletme sermayesi ve yatırım kredileri büyümenin ana motor gücünü oluşturmuş gibi görünüyor. Öte yandan krediye dayalı bu büyümenin doğal sonucu olarak da ithalatın patladığını net olarak görüyoruz.
TEMEL ÜRETİM SEKTÖRLERİNE GÖRE BÜYÜME
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 yılının son çeyreğine ilişkin yayımladığı dönemsel gayrisafi yurt içi hasıla istatistiklerine göre Türk Ekonomisinin 2023 yılı büyümesinin ana üretim sektörlerine dağılımı ise şu oranlarda gerçekleşmiş:
Üretim yöntemine göre dört dönem toplamıyla elde edilen yıllık Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH), zincirlenmiş hacim endeksi olarak, 2023 yılında bir önceki yıla göre yüzde 4,5 arttı. Öte yandan ekonomi 2022 yılında yüzde 5,6; 2021 yılında ise yüzde 11,5 büyüme göstermişti. Salgın yılı olan 2020'de ise büyüme yüzde 1,9 seviyesinde kalmıştı.
GSYH'yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2023 yılında bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; finans ve sigorta faaliyetleri toplam katma değeri yüzde 9,0, inşaat yüzde 7,8, hizmetler yüzde 6,4, diğer hizmet faaliyetleri yüzde 4,6, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri yüzde 3,8, gayrimenkul faaliyetleri yüzde 2,7, bilgi ve iletişim faaliyetleri yüzde 1,3, mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri yüzde 1,2 ve sanayi yüzde 0,8 artmış. Tarım sektörü ise yüzde 0,2 azalmış.
Yukarıda adı geçen sektörlerden sanayi ve tarım haricindekiler üretken olmayan sektörlerdir. Bu sektörlerden toplumsal refahı olumlu şekilde etkileyen kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetlerini de ayıralım. Geri kalan sektörler üretken olmayan sektörlerdir ve bu sektörler milli gelir artışından daha hızlı büyümüş olduğu gözlemlenmektedir. Özellikle finans ve sigorta faaliyetleri, inşaat ve hizmetler sektörleri hızlı büyümüştür. Eğer bir ülkede üretken olmayan sektörler milli gelirden daha hızlı büyüyor ve üretken sektörler olan sanayi yerinde sayarken tarım küçülüyorsa bu büyümenin sağlıklı olduğu söylenemez. Çünkü ekonomide yaratılan artı değer üretken sektörlerden gelirken, diğer sektörler artı değeri ekonomiye ve topluma dağıtırlar. 2023 yılı büyümesi üretim artışından kaynaklanmayan bir (artı değer değil) ranta dayalı büyümeyi göstermektedir. Pekiyi tarım ve sanayi üretimi yeterli değilse açık nasıl kapatılmaktadır? Elbette ithalatla… Onu da yukarıda zikretmiştim.
EMEĞİN GELİR İÇİNDEKİ PAYI
İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yıl yüzde 26,3 iken bu oran 2023 yılında yüzde 32,8 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise yüzde 53,7 iken yüzde 46,3 oldu.
TÜİK verilerine baktığımızda işgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı 1998 – 2000 arası yüzde 26 - 27 arasındaki iken 2001 krizi sonrasında 2001-2006 arası yüzde 24-25 arasına düşmüş, 2007- 2013 arasında yüzde 25-27 arasında dalgalanmış, 2013 -2019 arasında yüzde 28’den düzenli bir şekilde yükselerek 2019’da yüzde 31’e kadar çıkmıştır. 2020, 2021 ve 2022 yıllarında hızla düşerek yüzde 26,3’e gerilemiştir. Yani aslında AK Parti iktidarında 2020’ye kadar emeğin gelirden payı artarken son üç yılda Yüksek enflasyon sürecinin de etkisiyle bu pay hızla düşmüştür. 2023 senesi ise seçim ekonomisiyle bu payın arttırıldığını gözlemlemekteyiz.
BÜYÜMEDE DEPREM ETKİSİ
Bu verileri analiz ederken gözden kaçırmamamız gereken bir nokta vardır. 2023 yılında Büyük Felâket olarak adlandırdığımız ve 10 ilimizi vuran depremin etkileri istatistiklerde görülmektedir. Şöyle ki:
2023 yılında gayrisafi sabit sermaye oluşumunun, yani brüt yatırımların, yüzde 10,7 arttığını yukarıda yazmıştım. Gayrı safi sabit sermaye oluşumu eskiyen, hurdaya çıkan ve yenilenmesi gereken üretim teçhizatına yapılan yatırımları, yani amortisman harcamalarını da, içerir. Deprem sebebiyle büyük oranda tarıma dayalı gıda ve tekstil sektörü gibi sanayi tesisleri bulunan 10 ilimizde bu tesisler yerle bir olmuştur. Haliyle 2023 yılı sanayi üretimi büyük oranda düşmüştür. Ancak bölgede toparlanmada ve yeniden inşa çalışmaları da devam etmektedir. Sanayi büyümezken yatırımların yüzde 10,7 artmasının sırrı buradadır. Aynı zamanda yıkılan konutların yeniden inşası için de seferberlik ilan edilmiştir. Bölgede hem fabrika hem konut inşası inşaat sektöründeki hızlı büyümeyi açıklamaktadır.
NEBATİECONOMICS VE GELİR DAĞILIMINDA BOZULMA
Emeğin gelir içindeki payının 2003-2019 arasında yüzde 25’ten yüzde 31’e çıkmasına rağmen 2020 -2022 arasında hızla yüzde 26’ya düşmesinin sebebi nedir? İlk önce pandemi ve sonra da Türkiye Ekonomi Modeli denen ve benim Nebatieconomics adı verdiğim programdır. Bu program fiyatlarını belirleme gücüne sahip bir avuç iş adamına, servet sahibi rantiyerlere ve yabancılara büyük bir servet aktarımına sebep olurken maaşlı çalışan emekçiler, küçük esnaflar, çiftçiler ve emeklilerin gelir içindeki payının düşmesine yol açmıştır. İşte beni sokakta çeviren ve biz bu büyümeyi hissetmiyoruz diyen insanlarımız bu büyük çoğunluğa mensuptur. Daha da zenginleşmiş ve müreffeh azınlık ise keyf-ü sefa içinde vur patlasın çal oynasın yaşamaya devam etmektedir.
BÜYÜME VE GELİR DAĞILIMI
YAYINLAMA: 13 Mart 2024 - 21:00
Bu köşede 04 Mart 2024 tarihli yazımda buna değinmiştim:
“TÜİK verilerine baktığımızda işgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı 1998 – 2000 arası yüzde 26 - 27 arasındaki iken 2001 krizi sonrasında 2001-2006 arası yüzde 24-25 arasına düşmüş, 2007- 2013 arasında yüzde 25-27 arasında dalgalanmış, 2013 -2019 arasında yüzde 28’den düzenli bir şekilde yükselerek 2019’da yüzde 31’e kadar çıkmıştır. 2020, 2021 ve 2022 yıllarında hızla düşerek yüzde 26,3’e gerilemiştir.”
“Bir ekonomi büyürken herkesin de geliri artmak zorunda değil mi?” “Büyüme gelir dağılımında bozulmaya nasıl yol açar?” “Nasıl ve ne şekilde bir büyüme gelir dağılımında adaleti bozmadan gerçekleştirilebilir?” Bu yazıda bu soruları cevaplamaya çalışacağım. Ancak bundan önce iktisadi büyüme ile ne kastettiğimizi açıklamamız gerekir. İlk önce bu durumu açıklığa kavuşturalım.
İktisadi büyüme GSYİH’nin üç aylık büyümesi midir?
Büyüme denince hepimizin ilk aklına gelen üç ayda bir açıklanan milli gelir serilerindeki artış oranıdır. Bu aslında iktisadi büyümeyi göstermez. Pekiyi neyi gösterir? Ekonomide o üç ay içinde yapılan çeşitli harcamaların toplamının reel değerini ve onun üç aylık veya yıllık artış oranını gösterir. İktisadi büyüme ile kastedilen ise bir ekonominin üretim potansiyelindeki artış oranıdır. Güncel büyüme rakamları kısa vadeli harcama artış oranını gösterirken iktisadi büyüme üretim kapasitesindeki uzun dönemli artış oranını gösterir. Bunu dilerseniz bir örnekle anlatalım:
Hükümet kısa dönemde çeşitli harcamalar yaparak özel sektörden mal ve hizmet satın alabilir. Benzeri şekilde dış sermaye hareketleri yolu ile ülkeye giren finansal sermaye bankalar yolu ile tüketici kredilerinin genişlemesine yol açabilir. Daha basit bir şekilde Merkez Bankası para arzını arttırarak ekonomide ekstra satın alma gücü yaratabilir. Bütün bu ve benzeri eylemler milletin o üç ay için daha fazla harcama yapmasına imkân sağlar. Ancak bunlar üretim kapasitesinde bir artışa yol açmayabilir, büyük oranda açmaz da. Harcama artarken üretim kapasitesi aynı hızla artmıyorsa bu neye yol açar? Kısa dönemli bir rahatlama ve sanal refah artışı akabinde, farklı oranlarda dış açığa, enflasyona ve borç birikimine neden olur. Pekiyi, “üretim kapasitesini ne arttırır?” Şimdi bu soruyu cevaplayalım.
İktisadi büyümenin kaynakları
İktisadi büyüme bir ülkenin üretim kapasitesindeki artışı gösteriyorsa üretim kapasitesini belirleyen etkenler de büyümenin kaynaklarını oluştururlar. Bu kaynaklar üretim faktörlerinin artış hızı ve teknik ilerleme hızıdır. Üretim kaynakları nitelikli ve niteliksiz emek, fiziki ve beşeri sermaye ile altyapı sermayesi, toprak -gayrı menkul ve girişimdir. Bu üretim faktörlerinin miktarının birbirleri ile belli bir orantıyı koruyarak artması önemlidir. Bu yüzden her bir üretim faktörünün artış miktarını belirleyen harcamalar ve bu harcamaları etkileyen politikaların birbiri ile orantılı olması yaşamsal öneme sahiptir.
Fiziki sermayenin artış oranı makine teçhizat yatırımlarına ve makine teçhizat endüstrisinin kapasitesine bağlıdır. Beşeri sermayenin büyüme oranını ise aile ve kurumların eğitim yatırımları ve eğitim sektörünün kapasitesi belirler. Alt yapı sermayesinin büyüme hızını belirleyen genellikle kamunun alt yapı yatırımları ve bununla birlikte inşaat sektörünün üretim kapasitesidir. Toprağın ve gayrı menkulün artması (ülke sınırları değişmedikçe) pek mümkün olmadığı için teoride bu ihmal edilir. Öte yandan girişim gücünün artması da öyle kısa vadede kotarılacak bir iş değildir. Girişim gücünün oluşması hem zaman hem de kültürel birikim meselesidir. Dolayısıyla girişimin gelişmesi de teorik olarak ihmal edilir. Teknik ilerleme AR-GE ve inovasyon yatırımları ile üniversite sektörünün akademik üretkenliği ile doğru orantılıdır.
Anlayacağınız iktisadi büyümenin öyle para basarak veya dışarıdan borçlanarak finanse edilen harcama artışıyla doğrudan ilişkisi yoktur. Eğer harcama artışı doğru ve orantılı bir şekilde üretim faktörleri artışına ve teknik ilerlemeye yönlendirilirse o takdirde belli bir gecikme sonrasında üretim kapasitesi artışına yol açar. Burada önemli noktalardan biri sadece harcama ve üretim kapasitesi artışının örtüşmesi değil, aynı zamanda, üretim faktörlerinin artışlarının da dengeli ve birbiriyle orantılı olmasıdır.
İktisadi büyümenin orantılı olması ne demektir?
İktisadi büyümenin aslında farklı emek ve sermaye tiplerinin artış oranlarına bağlı olduğundan yukarıda söz etmiştim. Ancak bahsedilmesi gereken önemli bir nokta daha vardır. Sermaye ve emek genel olarak birbirinin yerine geçebilirken (yani birbirinin ikamesi iken) farklı tipte emek (nitelikli ve niteliksiz emek) ile farklı tipte sermaye (beşeri sermaye, fiziki sermaye ve alt yapı sermayesi) birbirlerini ikame etmez ama tamamlarlar. Dolayısıyla dengeli büyüme için sadece beşerî sermayede veya sadece alt yapı sermayesinde artış değil, bütün sermaye tiplerinin birbiriyle orantılı olarak aynı hızda arttırılması gerekir. Burada farklı sermaye tiplerinin üretimi ve kullanımı için geçen süre farklıdır. Beşeri sermaye minimum on altı yılda üretilirken kullanımı da 30 yılı bulur. Öte yandan alt yapı sermayesinin üretimi beş yıla varan sürelerde olurken kullanım ömrü 25 sene civarında gerçekleşmektedir. Fiziki sermayenin üretimi 1,5-2 yıl gibi çok daha kısa süre tutmakla birlikte kullanım ömrü de daha kısadır. Kullanıldığı sektöre göre fiziki sermaye ömrü 7-11 sene arasında değişmektedir. Bu sermaye tiplerinin birbirini tamamlayan ve birbiri ile orantılı hızlarda büyümesi için çok dikkatli ve planlı bir kalkınma stratejisine ihtiyaç vardır. Aynı zamanda her sermaye tipinin üretildiği farklı bir sektör bulunur. Eğer tek bir sermaye tipine dayalı bir büyüme programı uygulanıyorsa bu programın sonucunda üretim kapasitesinde bir artış olmayacağı gibi diğer sektörlerde yetersiz yatırım, ilgili sermaye tipinin üretildiği sektörde de aşırı yatırım gerçekleşir. Bu durumda gelirin sektörel dağılımı ve sınıfsal dağılımı dengesizleşir. Durumu açıklamak için bir örnek verelim:
Bir ekonomide üretim için eşit oranda altayapı sermayesi, beşeri ve fiziki sermaye gerektiğini varsayalım. Yani 3 TL’yı üç tane 1 TL’ya ayırıp her 1 TL’yi bir sermaye tipine yatırıma aktarmak gerekir. Elde bulunan kredi kaynakları ile 3TL’nın 2 TL’sını alt yapı sermayesi yatırımına ve 1 TL’sını da beşeri sermaye yatırımına ayırdık. Fiziki sermaye yatırımına bir kaynak ayırmadık. Yatırımlar tamamlandığında üretim kapasitesinde bir artış olur mu? Sermayenin katkısıyla bir artış olmaz, eğer işgücü – yani nüfus - arttıysa onun katkısıyla bir artış olur. Sermayenin katkısıyla bir artış olmaz dedik, çünkü üretim kapasitesinde sermaye katkısının artması için her bir sermaye tipinden eşit miktarda artması gerekir. Bu yüzden alt yapıya yapılan 2 TL’lık ve beşeri sermayeye yapılan 1 TL’lık yatırımlar atıl yatırım olmuştur. Bu sermaye tiplerinde aşırı yatırım var iken fiziki sermayede eksik yatırım vardır. Bununla birlikte üretim artışıyla karşılanmayan bir gelir artışı eğitim ve inşaat sektörlerine aktarılmıştır. Bu da gelirin sektörler arası adaletsiz dağılımına yol açmıştır.
Gelir dağılımı adaletinin bozulmasındaki en temel reel ekonomi faktörü sektörel orantısız büyümedir. Bunun önüne geçilmesi için öncelikle ciddi bir planlı kalkınma stratejisi oluşturulmalıdır. Bu öyle birkaç cümle ile anlatılamaz. Bu yüzden Pazartesiye bu konuyu ele alalım.
Özetleyecek olursak Sayın Kavcıoğlu ve Sayın Nebati’nin başında bulunduğu popülist program yüksek enflasyon yoluyla ciddi bir servet ve gelir transferine yol açmıştır. Gelir dağılımı ücretliler aleyhine sert bir şekilde bozulmuştur. Ancak bu kısa vadeli etkidir. Bir de son 20 yıllık uygulamaların yarattığı ve Türk ekonomisinin potansiyelinin altında büyümesine ve bunun için de dış borçlanma sarmalına girmesine yol açan orantısız büyüme problemi vardır. Bu uzun vadeli sorunun etkileri yapısaldır ve kökleri daha derinlerdedir. Para basarak, borç alarak kalıcı büyüme çok küçük bir ihtimalle sağlansa bile, inşaata gaz verip fabrikalara ve makine parklarına yatırım yapmayarak hiçbir şekilde üretim potansiyelinizi arttıramazsınız. Onun için gelir dağılımı problemini sağlam ve planlı bir sanayileşme olmadan çözebilmek zordur.
ENFLASYON DÜŞECEK Mİ?
YAYINLAMA: 28 Mart 2024 - 00:00
MERKEZ BANKASININ FAİZ KARARI
Nitekim bu sebeple genel olarak 250 baz puanlık bir artış bekleniyordu. Bense biraz daha vites arttırıp Merkez Bankası’nın cesaretli davranıp 500 baz puan arttırması gerektiğini yazmıştım. Neticede, Merkez Bankası geçen hafta Perşembe günü politika faizini 500 baz puan arttırma kararı verdi. Dahası Merkez Bankası günlük borç faizi bandını da genişletti. Bilindiği gibi politika faizi bir haftalık repo faizi iken günlük borç verme ve borç alma faizleri de gösterge faizi olan politika faizine göre belirlenmekteydi. Pratikte Merkez Bankası 150 baz puan olan günlük borç ve bandını 300 baz puana çıkardı. Bu şu demektir: Merkez Bankası’nın bankalara borç verme faizi %53’e kadar çıkabilir. Yani aslında “Efektif olarak yüzde 8’lik bir faiz artışı yapılmıştır.”, dense yeridir.
TCMB Başkanı Sayın Fatih Karahan’ı ve PPK üyelerini kararlı ve sağlam duruşları sebebiyle tebrik ediyorum. Bu kararla üç önemli noktayı vurgulamış oldular:
Birincisi TCMB’nin politika belirlerken siyasi baskıyla karar aldığı, Sayın Cumhurbaşkanı’ndan izin almadığı durumda faiz arttıramayacağı gibi söylentiler dolanmaktaydı etrafta. Bu kararla birlikte, TCMB yöneticileri bu tür söylentilerin aslının olmadığını, kendilerinin siyasetten bağımsız bir şekilde karar alabildiklerini göstermişlerdir.
İkincisi döviz kurunda yeni bir spekülatif atak olma ihtimali belirirken bu tür kıpırdanmalara, kontrolsüz kur artışlarına da müsaade etmeyeceğini belirtti. Görsel, yazılı ve sosyal medyada Doların bir ay içinde 50 ilâ 100 TL arasında bir değere sıçrayacağı şeklinde spekülatifler yorumlar dönmekte. TCMB bu tarz bir spekülasyona hiçbir şekilde izin vermeyeceğini göstermiş oldu.
Üçüncüsü gerçek anlamda parasal sıkılaştırma şimdi başlamış oldu. Çünkü 2024 sonu için Merkez Bankasının tahmini ortalama yüzde36 ve üst limiti de yüzde 42 iken, piyasa ve kamuoyunda genel beklenti enflasyonun yıl sonunda yüzde 45-50 arasında gerçekleşeceği yönündeydi. Bu beklentilerin olduğun yerde politika faizinin yüzde 45’te olması ancak politikanın normal seyrine dönmesi anlamına geliyordu. Sıkılaştırma içinse bu faizin üstüne çıkmak gerekiyordu. Bu anlamda önemli bir iş gerçekleştirilmiştir.
ENFLASYONU YÜKSELTMEK KOLAY, DÜŞÜRMEK ZORDUR…
“Pekiyi Hocam, TCMB doğru pozisyon aldı diyorsunuz, o zaman enflasyon düşecek mi?” Elbette, sadece para politikası ile enflasyonu koordine etmek kolay değildir. Burada temel bir noktayı belirtmek isterim: Enflasyonun arttırıldığı, kredi ve harcamaların tam gaz arttığı durumlarda toplumsal olarak çok problem olmaz: fiyatlar arttıkça ücretler ve diğer gelirler de artar. Bu arada reel satın alma gücü sabit maaşlı çalışanlar aleyhine bozulsa da bu çok fark edilmez. Ancak iş enflasyonu kontrol etmeyi ve düşürmeyi hedefleyen bir program uygulamaya gelince işler tersine döner. Böyle bir programda kredilerin ve harcamaların artış hızı yavaşlatılmalıdır, bu da bütün toplum için ister istemez yüksek enflasyon dönemine göre reel olarak daha az harcama ve daha az refah anlamına gelir. Tabii ki, anti-enflasyonist programlar, ya da bugünkü dublaj Türkçesi meşhur tabirle “dezenflasyon programları”, vatandaşların reel satın alma gücü ve refahını kısarken ekonominin genelinde de, iyi senaryoda doğal büyüme oranının altında bir büyüme ve kötü senaryoda küçülme ile karşı karşıya kalınmasına sebep olabilir.
Bu durumu farklı bir örnekle açıklayalım: Bir otomobili 3-4 saniyede saatte 0 km’den saatte 100 km hıza çıkarabilirsiniz. Anca 100 km hızla giderken 3-4 saniyede durmak aynı kolaylıkta olmaz. Hızı arttırırken otomobilin motoru çok zorlanmazken, hızı düşürürken daha temkinli olmalıyız. Çünkü çok sert bir frenle hem fren ve vites balataları hasar görebilir, hem de otomobilin kontrolünü kaybedebilirsiniz. Bu yüzden ehliyet kursu Hocaları hız keserken yavaş yavaş, pompalaya pompalaya fren yapmamızı tavsiye ederler.
Aynı durum enflasyonun düşürülmesi için de geçerlidir. Bugün Hükümet istese enflasyonu 6 ayda sıfırlar. Nasıl mı? Devlet bütün harcamalarını ve memur-emekli maaşlarını keser, hiçbir harcama yapmazsa, milli gelir hızla düşer, iflaslar artar, işsizlik tepeye çıkar ama enflasyon da düşer. Gerçekten bunu mu istiyoruz, hakikaten böyle bir hedefi olan bir devlet olabilir mi? Tabii ki hayır. Bu yüzden, enflasyonu hızla yükseltebiliriz ama sıra düşürmeye gelince büyük sosyal facialar yaratmadan yavaş yavaş düşürmek de zaman alır.
PARA POLİTİKASI YETER Mİ, DEĞİLSE NE YAPMALI?
“Enflasyonu düşürmek zaman alacak, anladık. Pekiyi, sadece para politikası yeter mi?” Hayır, yetmez. Çünkü enflasyonun arttığı dönemde faizler indirilirken bankacılık sektöründe kredi arzı da tam gaz arttırılıyordu. Bu yetmezmiş gibi kamu harcamaları da çok hızlı bir şekilde arttırıldı. Yani sadece faiz indirimi ve genişletici para politikası değil, aynı zamanda genişletici maliye politikası da uygulandı. Bu da yetmezmiş gibi, kur artışlarını kontrol etmek amacıyla döviz rezervleri yakıldı. Dolayısıyla şimdi ne yapmamız gerekiyor: Hem sıkı para hem de sıkı maliye politikaları uygulanmalı, ek olarak da yakılan rezervleri yerine koymak için dış destek de sağlanmalı. Yani herkesin anlayacağı şekilde ifade edersek 2021’den 2023 Mayıs’a neler yapılmışsa tersini yapmamız gerekecek.
Hocam, Devlet daha çok vergi alacaksa, ben ne olacağım? İki yakam bir araya gelmiyor?” Bu soruyu soran çok vatandaşımız var. Doğrudur, yüksek enflasyon en çok sabit gelirlileri yani maaşla çalışan işçi ve memurları olumsuz etkiler. Bugünkü durumda bunlara emekliler de eklenmiş vaziyette. Pekiyi enflasyonist süreçte gelirine gelir, servetine servet katanlar kimler: Arsa ve emlâk rantçıları, mirasyediler, döviz ve altın istifçileri, sattığı mal veya hizmetin fiyatını belirleme gücüne sahip firma ve tacirler… Doğal olarak enflasyonun yükseldiği dönemde kim faydalanmışsa, enflasyona karşı istikrar programını da bu kesimleri vergilendirmek üzerine kurmak gerekir. Bu anlamda son haftalarda tartışılan ve benim de bir senedir destekleyip önerdiğim servet vergisi uygulamaya sokulmalı. Ancak bu 200 bin dolar gibi nispeten düşük bir birikim sahiplerinden değil de, örneğin bir milyon dolar ve üstü servet sahiplerinden yüzde 5 oranında alın malıdır. Yeter mi? Yetmez… Kurumlar vergisi müterakki olmalıdır. Emekçinin, çalışanın gelir vergisini müterakki kesiyorsunuz, ama patronların vergisi müterakki değil… Bu noktanın da düzeltilmesi gerekir. Son olarak ciddi bir kamuda tasarruf programının hayata geçirilmesi elzemdir. Bütçe dışına çıkarılan ve Maliye – Sayıştay denetiminden muaf olan fonların yeniden bütçeye dahil edilmesi de önemli bir önlem olacaktır. Bunlar yapılırsa KDV ve ÖTV’yi arttırmayı bırakın, azaltsanız bile yine sıkı maliye politikası uygulamış olursunuz.
Yani sonuç olarak sıkı maliye politikası tartışma konusu değildir. Tartışma konusu Hükümetin enflasyonun maliyetini kimin sırtına yükleyeceğidir. Ben bu yükün zenginlerin, servet sahiplerinin, aşırı kârlar elde eden kapitalist şirketlerin sırtına yüklemesi gerektiğini düşünüyorum.
Ya dış destek? O nasıl olacak? Onu da başka bir yazıya bırakalım
RAMAZAN ÖZEL - III: İSLAM'DA YÖNETİCİLERDE OLMASI GEREKEN İYİ VASIFLAR
YAYINLAMA: 01 Nisan 2024 - 00:00
Yine de, yeni seçilen Belediye Başkanlarımızın kulağına küpe olması için bu yazı bir vesile olursa ne mutlu bana… Halkımızın oylarıyla ve milli iradeyle seçilen bütün Başkanlarımızı tebrik eder, başarılar dilerim.
İSLÂMIN BİR SİYASET TEORİSİ VAR MI?
İslâm dininin yöneticilerde olmasını istediği bazı vasıflardan bahsedeceksek İslâm’ın bir siyaset teorisi de olması gerekir. İşin doğası gereği böyle olması gerektiği düşünülür. Ancak, ne yazık ki, Siyaset Biliminin doğmasından bin küsur sene önce ortaya çıkmış bir dinin bilimsel yöntemlere uygun bir şekilde siyaset teorisi sahibi olması da pek makul değildir. Zaten bu anlamda İslâm’ın bir siyaset teorisi de yoktur. Ancak İslâm en son ilâhi din olarak insan bireyi ve toplumları için neyin doğru neyin yanlış ve neyin iyi neyin kötü olduğunu söyler. Bu anlamda ideal yönetici için bir ahlâki çerçeve çizer.
Kur’an ve Sünnet’te geçen ve yöneticilerin / emirlerin sahip olması gereken vasıflar arasında zikredilen, daha sonra İslâm alimlerince toplanıp bir araya getirilen temel vasıflar iki kategoriye ayrılabilir: Yöneticilerin sahip olması gereken özellikler, bir de kaçınması gereken özellikler. İlk önce, bu yazıda yöneticilerin sahip olması gereken özellikleri anlatalım. Sonra da kaçınmaları gereken özellikleri haftaya Pazartesi anlatalım.
YÖNETİCİLERİN SAHİP OLMASI GEREKEN HASLETLER
Kur’an ve Sünneti araştırıp bunlara dayalı olarak hükümler çıkaran İslâm alimlerinin ortaya koyduğu bir dizi kavram vardır ki, ideal yöneticilerin sahip olması gereken vasıfları ifade ederler. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: Adalet, müsavat, vahdet ve itidal. Dilerseniz her bir kavramın kısaca tanımını ve şimdi ne anlama geldiklerini ifade edelim:
1.Adalet: TDV İslâm Ansiklopedisinde ilgili başlıkta Mustafa Çağrıcı Hoca “adaleti” şöyle tanımlamış:
“Ferdî ve içtimaî yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine uygun yaşamayı sağlayan ahlâkî erdem. … Adâlet, ‘davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak (Allah hakkında kullanıldığında ‘şirk koşmak’)’ gibi mânalara gelen bir masdar-isimdir. Yine aynı kökten bir masdar-isim olan ve ‘orta yol, istikamet, eş, benzer, misil, bir şeyin karşılığı’ gibi mânalara gelen adl kelimesi, sıfat olarak kullanıldığında âdil ile eş anlamlı olup aynı zamanda Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biridir … Adâlet, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde genellikle ‘düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hükmetme, doğru yolu izleme, takvâya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık’ gibi anlamlarda kullanılmıştır.”
Buradan çıkaracağımız hüküm üç temel kavrama dayalı bir yönetim anlayışını gerektirir: hakkâniyet, eşitlik ve tarafsızlık. Yani her vatandaşının hakkını verme ve onların hakkını koruma yöneticinin adil olması için gereklidir. Bunun ötesinde vatandaşlar arasında hiçbir ayırım gözetmemesi gerekir ki bu da eşitliktir, (bunu müsavat kavramında inceleyeceğim). Üçüncü özellik ise yöneticinin bir hüküm verirken veya karar alırken farklı çıkar grupları karşısında tarafsız kalabilmesi özelliğidir. Adil bir yönetici yakın akraba ve taallukatını kendi yanında çalıştırmaz, bir karar alırken mümkün olduğunca tarafsız kalmaya çalışır.
2.Müsavat: TDV İslâm Ansiklopedisinde ilgili başlıkta İlhan Kutluer Hoca “müsavatı” şöyle tanımlamış:
“Sözlükte müsâvât kelimesi “ölçü ve değer bakımından eşit olma, iki şey arasındaki eşitlik, denklik” anlamına gelir (Lisânü’l-ʿArab, “svy” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “svy” md.). Ahlâk ve hukuk terimi olarak müsâvat genellikle değer, hak, ödev ve sorumluluk yönünden insanlar arasında gözetilmesi gereken eşitliği belirtir. İki ayrı nesne birbirine bazı bakımlardan eşit olabilir. Nitekim ahlâk felsefesinde eşitlik kavramı birbirinin alternatifi de olabilen çeşitli yaklaşımları ifade eder. Bunlardan ilki insanların güç yahut kapasite bakımından yaklaşık eşitliğini, ikincisi insanlık onuruna sahip olma yönünden eşitliği, üçüncüsü de belli sosyal şartlarda sağlanması gereken eşitliği esas almaktadır. … Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde eşitlik tabii bir hak olarak kabul edilir. Buna göre bütün insanlar eşit yaratılmıştır, ırk veya nesep insana hiçbir üstünlük sağlamaz. İnsanlar arasındaki üstünlüğün gerekçesi, onların başta akıl olmak üzere sahip oldukları yetenekleri yerli yerince kullanma iradesi ortaya koymaları ve ahlâkî erdemlere uygun davranışlarda bulunmalarıdır.”
İnsanlar güç ve servet açısından eşit değildir ama İslâm’da yöneticinin insanlar arasında inancına, etnik kökenine veya servetine göre ayırımcılık yapması men edilir. Çünkü bütün insanlar insanlık onuruna sahip olma yönünden ve belli sosyal şartların herkes için sağlanması yönünden eşittir. Yönetici de karar ve davranışlarında bu eşitliğe saygı göstermek ve titizlikle korumakla sorumludur.
3.Vahdet: Vahdet birlik demektir. Genelde Allah’ın birliği, onun eşi benzeri olmayacak bir şekilde tek Tanrı olması durumunu ifade için kullanılır. Ancak yöneticilerin davranışları bağlamında toplumun birliği anlamında önemli bir kavramdır. Eğer yönetici adaletli olmak durumundaysa ve insanlar arasında eşitliği gözetmeliyse, o takdirde yöneticinin bundaki en önemli amacı toplumun birliğini sağlamak ve bu birliği bozacak ayırımcılık ve ayrıştırmacılıktan uzak durmak olacaktır. İyi yönetici toplumu kendini destekleyen ve desteklemeyen iki ayrı grup olarak veya inanç, mezhep veya etnik köken olarak ayrı topluluklar olarak tanımlamaz, toplumun bütün mensuplarını bir kabul eder.
4.İtidal: TDV İslâm Ansiklopedisinde ilgili başlıkta Mustafa Çağrıcı Hoca “itidali” şöyle tanımlamış:
“Adl kökünden masdar olup klasik sözlüklerde ‘iki aşırı tutum ve davranış arasındaki orta hal’ şeklinde tanımlanan i‘tidâl bu genel tanım çerçevesinde ‘orta halde bulunma, ölçülü ve ılımlı olma, soğukkanlılık, denge, düzgünlük, doğruluk’ şeklinde açıklanmıştır; ayrıca adâlet kelimesinin bir anlamının da ‘itidal ve istikamet’ olduğu belirtilir (Lisânü’l-ʿArab, “ʿadl” md.; et-Taʿrîfât, “el-ʿadl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ʿadl” md.). Felsefe kültürünün İslâm dünyasında gelişmesiyle birlikte itidal kelimesi ‘mizaç, karakter ve ahlâkta aşırılıklardan uzaklık, ılımlılık, denge’ mânasında ahlâk ve psikoloji terimi olarak kullanılmaya başlanmıştır. … Kur’ân-ı Kerîm’de itidal kelimesi geçmemekle birlikte aynı kökten olan ‘adele’ fiili bir âyette insanın itidalli, uyumlu, düzgün bir yapıda yaratıldığını ifade etmek üzere kullanılmıştır (el-İnfitâr 82/7; krş. Taberî, XXX, 87; Şevkânî, V, 458). Ayrıca çeşitli âyetlerde ahlâkî eğilimlerde, huylarda, tutum ve davranışlarda ifrat ve tefrit yönündeki sapmalar yerilmiş, bu hususta itidalli davranmanın önemine işaret edilmiştir. Harcamalarda (el-İsrâ 17/29; el-Furkān 25/67), dünya ve âhiret işlerine yönelmede (el-Bakara 2/201), dostluk ve düşmanlıkta (el-Bakara 2/193-194; el-Mâide 5/8), cezalandırmada (el-Bakara 2/178; en-Nahl 16/126) aşırılığı yasaklayan âyetler Kur’an’ın itidale verdiği önemi gösteren örneklerden bazılarıdır.”
Yani anlayacağımız iyi bir yönetici her türlü aşırılıklardan kaçan ölçülü ve dengeli bir insan olmalıdır. Bu yüzden gösteriş amacıyla harcama yapmayan, dini ibadetlerini insanların gözüne sokarak yerine getirmeyen, siyasi anlamda cezalandırma ve ödüllendirmede de aşırıya kaçmayan bir insan olmalıdır.
SONUÇ:
Modern toplumlarda da, geleneksel toplumlarda da iyi bir yöneticiden beklenen özellikler değişmez. Bu kavramlar genel anlamda ilâhi dinlerde de emredilen özelliklerdir. Bunun sebebi yukarıda bahsettiğimiz adalet, müsavat, vahdet ve itidal olarak dört temel kavram, yani bir yöneticinin toplumu bölmeden, bireyler arasında eşitliliği koruyarak ve adil kararlar alarak ölçülü davranması ve aşırıya kaçmaması hem toplumun doğasına hem de insanın yaradılışına uygundur. Yöneticilerin bu özelliklere sahip olması önemlidir. Ancak bir de kaçınması gereken özellikler vardır. Onları da bir sonraki Pazartesi anlatırız.
ZAFER VE HEZİMET
YAYINLAMA: 04 Nisan 2024 - 00:00
ZAFER: 2023’TEN BU YANA CHP’DE NE DEĞİŞTİ?
2023 Seçimlerinden hemen akabinde hem bu köşedeki yazılarımda hem de Ekotürk TV’de programlarımda Millet İttifakı’nın darmadağın olduğundan, muhalefetin hepsinin siyasetin çöp tenekesine gönderildiğinden bahsediyordum. Mart 2024 seçimleri için de İstanbul ve Ankara’nın AK Parti’nin avcuna düşmek üzere olduğunu belirtmekteydim. O zaman hakikaten başta CHP olmak üzere muhalefetin tamamı toz duman vaziyetteydi. Hemen hemen herkes benimle benzer görüşleri açıklıyordu. Aradan 11 ay geçtiğinde ne oldu da bütün siyasi manzarayı değiştirecek bir sonuç ortaya çıktı? Bu sorunun cevabı “lider – teşkilat – doktrin” üçlüsünde saklıdır.
Her siyasi parti vatandaşı kendi önerdiği politikaların doğru ve faydalı olduğuna ikna edip oylarını almayı amaçlar. Bunun için siyasi propaganda faaliyeti yapar. Bu faaliyette lider, teşkilat ve doktrinin hem birbirlerini tamamlaması hem de vatandaşın ihtiyacına cevap vermesi gerekir. Bir siyasi parti için en önemli unsur siyasi doktrindir, yani o partinin ideolojisi, dünya görüşüdür. Sağlam bir doktrini olmayan bir parti kalıcı başarılar elde edemez. İkinci olarak teşkilat, yani partinin üye ve çalışanları, eşgüdüm içinde ve sahada her noktaya ulaşacak şekilde örgütlenmeli ve çok sıkı çalışmalı. Doktrin partinin kimliğiyken teşkilat ise partinin halkla temas eden yüzüdür. Üçüncü etken olan lider, özellikle bizim gibi Akdeniz toplumlarında en önemli faktördür. Lider seçmenleri partiye cezbedecek, teşkilatı örgütleyip çalıştıracak ve doktrini halkın ihtiyaçlarına göre yorumlayacak kişidir. Genelde Kuzey ve Batı Avrupa siyasetinde liderin önemli olmadığı gözlemlenirken, Akdeniz toplumlarında lider çok önemli hale gelmektedir. Halk liderde kendini görmek ister, bunun ötesinde ve aynı zamanda halk liderde kararlılık ve tutarlılık görmek ister. Liderin iletişim gücü çok önemlidir: Burada seçmenle kurulacak samimi bir ilişki, hem davranışları hem de konuşma kabiliyeti ile seçmenleri etkileyebilmesi lideri başarılı kılan faktördür.
2023’te olmayan ve 2024’te olan şey işte budur: CHP ilk önce teşkilatla işe başladı, kurultaya gitti, Sayın Kılıçdaroğlu’nu emekli eden Sayın Özel Genel Başkanlığı kazandı. Sayın Özel kendisiyle beraber bütün parti teşkilatını da gençleştirdi. Bugün seçimi kazanan il ve ilçe başkanlarının büyük çoğunluğu CHP gençlik kollarından yetişme kadrolardır. CHP vatandaşla yeni ve yıpranmamış yüzler aracılığıyla iletişime geçti. 2023 yılında yamalı bohça gibi Altılı Masa partilerinin teşkilatı seçim çalışmalarında hiç görünmedi. Biraz CHP biraz da İYİ Parti teşkilatı… Onlar da yeteri kadar ısrarlı çalışmadılar. Teşkilat açısından aradaki fark çok açıktır.
CHP için bir sonraki adımda doktrinle seçmenlerin talep ve ihtiyaçlarının bağdaştırılması gelmekteydi. Başta Sayın İmamoğlu olmak üzere CHP’nin adayları yirmi yıldır kullanmadıkları Sosyal Demokrasi, Halkçılık, Atatürkçülük ve Cumhuriyet gibi kavramları dolu dolu kullanmaya başladılar. Ama bunu yaparken vatandaşa tepeden bakan, seçmeni küçümseyen, elitist bir tavırla değil, çarşıda pazarda annelerle, amcalarla, gençlerle yüz yüze bir faaliyetle hayata geçirdiler. Yani CHP sağdan transfer yapmaktan vazgeçip kendi doktrinini kendi teşkilatı ile yeni toplumsal şartlara uyumlu bir şekilde yeniledi. 2023 seçimlerinde ise birbirinden çok farklı siyasi görüşlere sahip altı benzemezden bir sentez çıkması pek mümkün değildi, çıkmadı da. Üstüne üstlük vaat ettikleri ile halkın ihtiyaçları arasında uçurum bulunmaktaydı. 2023’teki ideolojik açık 2024’te büyük oranda kapatıldı.
Lider’e gelince: 2023’te Sayın Kılıçdaroğlu iyi ve dürüst bir politikacı olmasına rağmen bir lider değildi. Karşısında da Sayın Erdoğan gibi Türk siyasi tarihinin en karizmatik liderlerinden birisi bulunmaktaydı. Sonuç hiçbirimiz için şaşırtıcı olmadı. 2024 Yerel Seçimlerinde ile her il ve ilçenin özelliklerine uygun ve o il veya ilçenin yerlisi adaylar öne sürüldü. Yerel bazda liderlik teşkilattaki gençleşme ve doktrindeki tazelenme ile birlikte başarılı oldu. Burada Sayın İmamoğlu’na ayrı bir yer vermemiz gerekir. Gerçekten de hem CHP’nin teşkilat ve yönetiminin yenilenmesinde verdiği destekle önemli bir katkı yaptı hem de seçim sürecindeki liderlik performansıyla İstanbul’da CHP’nin tek başına Büyük Şehir’le birlikte 26 İlçe Belediyesini almasını sağladı.
Özetlersek CHP kendisini yenileyerek önemli bir başlangıç yaptı. Ama bu sadece bir başlangıç. Önümüzdeki dört seneyi iyi değerlendirip çok çalışmaları gerekecek. Bu seçim 1989 Seçimine benzetiliyor ama unutmayalım 1989 seçimi sonrasında SHP’nin çöküşü ve Refah Partisi’nin yükselişi gelmişti. Dolayısıyla 2028 Seçimleri için CHP’nin elindeki şansı iyi değerlendirmesi gerekir. İyi değerlendiremezse bu maceranın sonu hüsran olabilir; tıpkı 1994 yılındaki SHP gibi…
HEZİMET: AK PARTİ, DAVA VE DAVA RUHU
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin en büyük zararı verdiği kurum bizatihi AK Parti olmuştur. AK Parti kendi içinde tartışma, yenilenme ve özeleştiri dinamikleri olmayan, Reis’in atadığı memurlardan oluşan bir parti gibi görünmektedir. 2018 seçimlerinden sonra Reisin Zaferi AK Parti’nin Mağlubiyeti diye bir yazı yazmıştım. Burada kısaca seçimi Sayın Cumhurbaşkanı’nın kişisel karizmasının kazandığını, bu zaferin AK Parti’ye rağmen olduğunu, AK Parti teşkilatının halktan kopmuş olduğu ve seçim sürecinde yeterince çalışmadığı için pozitif değil negatif katkıda bulunduğunu belirtmiştim. Böyle giderse bir daha seçimde Reisin karizmasının da işi kurtaramayabileceğini söylemiştim. 2024 Seçiminde öngörüm gerçekleşti.
Tıpkı CHP’de olduğu gibi AK Parti’yi de lider – teşkilat – doktrin çerçevesinde inceleyelim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın liderliği, yukarıda da belirttiğim gibi, Türk siyasi tarihinde görülmüş en yüksek seviyelerden birini temsil etmektedir. Karizmatik liderliği ve seçmenle kurduğu yakın ilişkinin (ve muhalefetin beceriksizliğinin) sayesinde iki defa 2018 ve 2023’te zafere ulaştı. Bunu yukarıda bahsettiğim gibi AK Parti’nin düşük performansına rağmen başardı. Ancak 2024 seçimlerinde Sayın Cumhurbaşkanı çok öne çıkmadı, bununla birlikte Başkan adayları (özellikle Ankara ve İstanbul’da) rakipleri karşısında çok sönük kaldılar. Liderler zayıftı, ya teşkilat? AK Parti teşkilatı 2024 seçimlerinde bugüne kadar gördüğüm en zayıf performansını gösterdi. Zaten işi siyasetten ziyade ticaret halini almış bir teşkilattan çalışmasını pek beklemezsiniz. Son olarak Doktrin… Sayın Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle dava, yani Partinin kimliğini belirleyen temel dünya görüşü, artık AK Parti teşkilatı için bir şey ifade ediyor mu? Bence dava ruhu tuz ruhu olmuştur. Dava ruhu teşkilatın partinin ideolojisine bağlılığı ve siyasi hedeflerine adanmışlığı ile doğru orantılıdır. Reis’in katkısıyla bedava elde edilen makamlarda kişisel kariyer planlaması öne çıkmış ama partinin davası ve toplu başarısı önemsenmez olmuştur. Söylemesi acı ama gerçek: 20 senenin sonunda oluşan toplumsal yapının halkı hor gören elitleri artık AK Partililer, fakirin fukaranın temsilcisi, kimsesizlerin kimsesi ve sessiz yığınları sesi CHP’liler olmuştur.
Sonuç olarak AK Parti’nin ciddi bir şekilde özeleştiri yapması teşkilattan üst yönetime kadar yeniden yapılanmaya gitmesi gerekir. Her şeyden önce, AK Parti’nin parti olarak ayağa kalkması ve kurumsal kimliğini canlandırabilmesi için yeniden yapılanmaya gitmesi zorunludur. Sadece bu değil, halkla yeniden temas kurabilmesi ve politikalarını halkın tercihlerine göre yenilemeleri gerekir.
2024 Seçimi bütün milletimize hayırlı olsun. Kazanan Başkanların da yolları açık olsun.
Ramazan özel – IV: İslam'da yöneticilerin kaçınması gereken kötü vasıflar
YAYINLAMA: 07 Nisan 2024 - 23:35
Bugün geçen Pazartesi’den kalan bir yazının devamını yazacağım. Ramazan’a Özel dördüncü yazımın konusu İslâm’da yöneticilerin kaçınması gereken kötü vasıflar. Geçen yazıda iyi vasıfları anlatmıştık. İslam bir siyaset teorisi içermez, bir iktisat teorisi içermediği gibi. Ancak bir dinden beklendiği gibi toplumun, bireylerin, yöneten ve yönetilenlerin sahip olması gereken ahlaki normları bildirir. Buna göre bir yöneticinin sahip olması gereken iyi vasıfları olduğu gibi kaçınması gereken kötü vasıfları da bulunmaktadır. Bu vasıflar, aynı zamanda, bir yönetici adayı için liyakat kriteri görülmelidir. Geçen Pazartesi yazımda bir yöneticinin sahip olması gereken iyi vasıfları şöyle sıralamıştım: Adalet, müsavat, vahdet ve itidal. Bu hafta ise yöneticilerin kaçınması gereken hasletlerden bahsedeceğim. Bilmeliyiz ki, temel dini hükümler, bütün insanların kabul edebileceği ve insanın fıtratına uygun hükümler içerir. Bu yüzden yeni seçilmiş Belediye Başkanlarımızın da bu kötü hasletlerden kaçınacağını ümit ederim.
YÖNETİCİLERİN KAÇINMASI GEREKEN HASLETLER
İslâm Dininde temel kaynaklarda yöneticilerin aşağıdaki özelliklerden kaçınması gerektiği bildirilir: Kibir, tefrika, taaddi ve israf. Dilerseniz her bir kavramın kısaca tanımını ve şimdi ne anlama geldiklerini ifade edelim:
1.Kibir: TDV İslâm Ansiklopedisinde ilgili başlıkta Mustafa Çağrıcı Hoca “kibri” şöyle tanımlamış:
“Sözlükte ‘büyüklük’ anlamına gelen kibir (kibr), tevazuun karşıtı olarak ‘kişinin kendini üstün görmesi ve bu duyguyla başkalarını aşağılayıcı davranışlarda bulunması’ demektir; ancak kelimenin daha çok birinci anlamda kullanıldığı, büyüklenme ve böbürlenme şeklindeki davranışların ise bu huyların dışa yansımasından ibaret olduğu belirtilir. … Âyetlerin bazısında tekebbür ve istikbar, kendisinin Âdem’den daha üstün olduğunu ileri süren İblîs’in büyüklenme duygusuna kapılarak Âdem’e secde etmesini isteyen ilâhî buyruğa karşı çıkışını anlatır (el-Bakara 2/34; el-A‘râf 7/12-13; Sâd 38/74). Diğer âyetlerde ise aynı kavramlar inkârcıların Allah’ın âyetleri, kitabı ve dini, Peygamber ve onun tebliğleriyle müslüman topluluk karşısındaki aşağılayıcı ve reddedici tutumlarını, kendini beğenmişliklerini ifade eder. Önceki peygamberlerin tebliğ faaliyetlerinin açıklandığı âyetlerde onların da benzer tepkilerle karşılaştığı anlatılarak bu tutumun her devirdeki inkârcıların ortak tavrı olup bunun bir ahlâk hastalığı sayıldığı belirtilir. Bazı âyetlerde istikbâr, inkârcılar arasından özellikle varlıklı ve aristokrat kesimin yoksul ve zayıf çoğunluğa karşı takındığı aşağılayıcı ve baskıcı tutumu ifade etmek üzere kullanılır ve bu sosyal problemle ilgili olarak çeşitli peygamberlerin kavimlerinden örnekler verilir.”
Kibir Kur’an Kıssaları içinde Nemrut ve Firavun kıssalarının konusudur. Herkesin bildiği gibi Nemrut ve Firavun kendi iktidarlarının verdiği güce güvenerek büyüklenmiş, kibre düşmüş, Allah’a meydan okumuşlardır. Kibir Mustafa Hoca’nın dediği gibi her şeyden önce Şeytan’ın vasfıdır. Kazandığı seçimlerle, oturduğu koltukla, yönettiği para ve güçle kendini bir şey sanan, esas gücü aldığı halkı küçümseyen, hiçbir hukuki ve ahlâki kuralla bağlı olmadığını düşünen yöneticiler kibirli yöneticilerdir ve bu özellikleriyle önce Şeytan’ın sonra da Nemrut ve Firavun’un günümüzdeki izdüşümleridir. Bu yüzden iyi bir yöneticinin kibirden sakınması gerekir. Kendisini hiç kimseden üstün görmemeli ve özellikle kendini halkından üstün olarak hiç görmemelidir. Makam ne kadar yükselirse tevazu da o kadar artmalıdır.
2.Tefrika: Tefrika ayrımcılık ve bölücülük anlamına gelir. TDV İslâm Ansiklopedisinde ilgili başlıkta Tuncay Başoğlu Hoca “tefrikayla” ilgili şunları yazmış:
“İnsanlar yaratılışları gereği birlikte yaşamaya muhtaçtır. Hayatın zorluklarının aşılması, huzur ve güvenliğin sağlanması ancak toplu halde barış içinde yaşamakla mümkündür. İslâmiyet insanlar arasındaki farklılıkları tanışma ve dostluğa vesile olarak görür; tek üstünlük ölçüsünün yalnız Allah’a karşı duyulan derin saygı (takvâ) olduğunu bildirir (er-Rûm 30/22; el-Hucurât 49/13). Kur’an’da, ‘Takvâ ve iyilik üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın’ buyurulur (el-Mâide 5/2); hak dinden uzaklaşılması, müslümanların birliğinin parçalanması veya buna alet olunması şiddetle kınanır (et-Tevbe 9/107-108). Diğer bir âyette toplumun fırkalara ayrılıp birbirine düşürülmesi Allah’ın gönderdiği azap çeşitleri arasında sayılırken (el-En‘âm 6/65) bir hadiste de, “Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır” buyurulur (Müsned, IV, 375). Ailede, toplumda, sosyal ve ekonomik kuruluşlarda tefrikadan sakındırılırken Allah’a, resulüne ve müslüman yöneticiye itaat edilmesi, ihtilâf çıkması durumunda Allah’ın hükümlerine başvurulması emredilir (en-Nisâ 4/59, 65, 69).”
Yukarıda Tuncay Başoğlu Hoca’nın bildirdiğine göre bir toplumun ayakta durabilmesi için o toplumun temel bazı ortak değerler ve normlar etrafında bir araya gelmesi ve bu ortak değerleri mümkün olduğunca koruması gerektiği bildirilmektedir. Eğer ortak değerler değil farklılıklar öne çıkarılır ve bu farklılıklar etrafında toplumun farklı topluluklara bölünmesinin yolu açılırsa o toplumun ayakta durabilmesi mümkün olmaz. Bu yüzden Müslümanların yöneticilerine (yani mevcut hukuk düzeni ve devlet nizamına) itaat etmesi gerekirken, yöneticilerin (yani hukuk düzeni ve devlet nizamının) de insanlar arasında dinî, ırkî, cinsî veya siyasî ayrım yapmaması gerekir. Eğer yönetici “bana oy verenler ve vermeyenler” gibi ayrım yaparsa, devlet kurum ve kuralları adamına göre işletilirse o zaman toplumun her bireyinin eşit olduğu söylenemez. İyi bir yönetici vatandaşlar arasında ayırım yapmaz, etrafında imtiyazlı ve torpilli kimseler olmaz, devletin kaynaklarını adaletli bir şekilde toplumun tamamına eşit olarak dağıtır. Bu yüzden iyi bir yönetici tefrikadan, ayrımcılıktan, imtiyaz ve torpil dağıtmadan uzak durmalıdır.
3.Taaddi: TDV İslâm Ansiklopedisinde ilgili başlıkta İbrahim Çelik Hoca “taaddiyi” şöyle tanımlamış:
“Sözlükte ‘hızlı koşmak, sınırı aşmak, tecavüz etmek’ anlamındaki adv kökünden türeyen taaddî terim olarak, advin ‘hedefine ulaştığı halde hızını kesemeyen kimsenin daha ileri noktalara gitmesi’ mânasından hareketle ölçüyü ve sınırı aşmayı, taşkınlık yapmayı, haklılık sınırını geçmeyi, başkalarına saldırmayı ifade eder. Dargınlık ve anlaşmazlığın kin, nefret ve silâhlı çatışmaya vardırılmasına adâvet ve udvân, bu tutum içinde olana adüv denir (Râgıb el İsfahânî, el-Müfredât, “ʿadv” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ʿadv” md.).”
İslam’da haddi ve sınırı aşmak ve taşkınlık yapmak her şeyden önce Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmek, Allah’ın sınırlarını aşmak anlamına gelir. İkinci olarak insanları toplum içinde aşırıya kaçması, kendisine çizilen hudut ve sınırların dışına çıkmaya çalışması ve taşkınlık içine girmesi anlamına gelir. İnsanların toplumsal kurallara uyması devlet gücüyle sağlanır, pekiyi devlet gücüne hakim olanları kim kontrol edecektir? İşte bir yöneticiye görev verilirken dikkat edilmesi, onun kendisi için çizilen görev tanımının dışına çıkmayacak, görevini kötüye kullanmayacak, kendisini seçen halkın karşısında haddini bilecek bir insan olmasına dikkat edilmesi gerekir.
4.İsraf: TDV İslâm Ansiklopedisinde ilgili başlıkta Cengiz Kallek Hoca “israfı” şöyle tanımlamış:
“Sözlükte ‘haddi aşma, hata, cehalet, gaflet’ gibi anlamlara gelen seref kökünden türetilmiş olan isrâf genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, akıl veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı, özellikle mal veya imkânları meşrû olmayan amaçlar için saçıp savurmayı ifade eder (Lisânü’l-ʿArab, ‘srf’ md.). İsrafla seref arasında ayırıma giderek birincisine ‘haddi aşmada ifrat’, ikincisine ‘tefrit’ anlamını verenler olmakla birlikte genellikle her ikisi de aşırı inanç, tutum ve davranışlar için kullanılmaktadır. İsrafçı kişiye müsrif denir. Gazzâlî’nin açıklamalarına göre dinin, âdetlerin ve insanlığın gerekli kıldığı yerlere gerekli gördüğü ölçüde harcamak cömertlik, bu ölçülerin altına düşmek cimrilik, bunların üstünde harcamada bulunmak ise israftır (İḥyâʾ, III, 259-260).”
Belediye ve Merkezi Hükümet olsun, bir yöneticinin en önemli hasletinin müsrif olmaması ve muktesit olması gerektiğidir. Çünkü yöneticinin harcadığı para kendi parası değildir, milletin parasıdır. İslâm insanların kendi paralarını harcarken bile sınırlara dikkat etmelerini tavsiye ederken, başkasının parasını har vurup harman savurmayı hiçbir şekilde kabul etmez. Bir yönetici israftan kaçınmalıdır, yönettiği kaynakları en uygun ve etkin şekilde kullanmalıdır, her şeyden önce gösterişten kaçınmalı ve itibardan tasarruf etmelidir.
KENT LOKANTALARI SOSYALİZM Mİ? LİBERALİZMİN PEÇESİNİ AÇALIM!
YAYINLAMA: 15 Nisan 2024 - 00:00
Bayram’da akraba ziyaretleri yaptık. Kuzenlerimle görüştüm; Bursa’ya, eşimin memleketine, gittik. Daha az sosyal medya daha çok sosyalleşmek demek, onu da hatırladım. Sosyal medyaya daha az girdim ama, son girişimde, enteresan bir tartışma konusunun patladığını gördüm: Bildiğiniz gibi İBB Başkanı Sayın İmamoğlu’nun en önemli eserlerinden biri olarak sunduğu Kent Lokantalarıydı. İstanbul’un, özellikle dar gelirli ve öğrencilerin ulaşabileceği muhtelif semtlerinde, İBB işletmeleri olarak kurulan Kent Lokantaları her gün 4 kat yemeği 40 TL’den halka sunmaktaydı. Bugünkü şartlarda dar gelir grubundakiler için bulunmaz bir nimet. Bu hizmet İstanbul ahalisi arasında çok takdir topladı, Sayın İmamoğlu’nun zaferinde bu ve benzeri sosyal belediyecilik örneklerinin çok önemli bir katkısı vardır. İşte sosyal medyada, kendini liberal olarak tanıtan bazı hesaplar, Kent Lokantalarının çok büyük bir yanlış olduğunu, sosyalistleşmenin örneği olduğunu savunmaktalar. Ben de bugün bu konuda yazmak istedim. Biliyorum ki, ülkemizde 40 yıldır yapılan negatif haber bombardımanı yüzünden kamu işletmeciliğinin hedef ve amaçları yanlış bilinmektedir. İşte bu yazıyla bir nebze olsun bu bilgisizliği gidermek istedim.
LİBERALLER NE SÖYLEMEKTEDİR?
Neo – Klasik iktisadın şafağından bu yana kendini liberal olarak tanıtan düşünür ve iktisatçılar ekonomide devlet müdahalesi ve üretiminin mahzurları ve zararları üzerine konuşmaktalar. Onlara göre kapitalist bir ekonomi her zaman tam istihdamda olarak istikrarlı bir büyümeyi sürekli ve düzenli olarak sağlayacak mekanizmalara sahiptir. Bu mekanizmanın temelinde de rekabetçi piyasalar yatar. Rekabetçi piyasalarda oluşan fiyat, faiz ve ücretler ekonomide üretici ve tüketicilerin, işçi ve işverenlerin, kiracıları ve ev sahiplerinin hepsini aynı anda elde edebilecekleri en yüksek mutluluk seviyesine getirir. Bunun için fiyatların anlık olması ve anında dengeye intibak etmesi, piyasalarda eksik rekabet olmaması gerekir. Eğer bu şartlar sağlanırsa ekonomide herkes mutlu olur… Tıpkı Zeki Müren’in şarkısında söylediği gibi: “İsmim Mesut, göbek adım Bahtiyar! Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz!”
Liberal olduğunu iddia eden iktisatçılar, mevcut iktisadi şartların tam rekabet, esnek fiyatlar ve tam bilgi gibi varsayımları içerip içermediğine bakmadan, sanki bütün şartlar sağlanıyormuş gibi, devlet müdahalesine karşı tavır alırlar. Gerçekten, eğer bütün piyasalarda tam rekabet şartları varsa, orada devlet müdahalesine gerek kalmaz. Çünkü tanım itibariyle herkes üretime yaptığı katkı kadar gelir elde ederken, ülkede tam istihdam düzeyinde üretim yapılır ve kâr oranları da çok düşüktür. İşte bu şartlarda devletin ekonomiye müdahalesi nispî fiyat oranlarını bozarak gelir dağılımını daha adaletsiz hale getirir, kaynakların ekonomideki sektörlere dağılımındaki etkinliği bozarak verimsizlik yaratır. Devletin doğrudan üretimi ise, devlet firmaları zararına çalıştığı için hem haksız rekabete yol açarak serbest girişimi cezalandırırken, hem de zarar eden firmaların zararı dürüst vergi mükelleflerinin cebinden karşılanır. Bunların üstüne bir de, ekonomide fazla büyümüş bir devletin ister istemez hırsızlık ve yolsuzluğa yol açacağını söyleyen bazı iktisatçılar da vardır. Bunlar da “Devlet müdahalesi eşittir yolsuzluk, yolsuzluk eşittir düşük gelir ve adaletsiz gelir dağılımı!”, demektedirler.
KENT LOKANTALARI HAKKINDA NE SÖYLENİYOR?
Bu görüşler çerçevesinde sosyal medyada temelde Kent Lokantaları hakkında şu görüşler üretilmektedir:
1.Kent lokantalarında piyasanın çok altında fiyata hizmet sunularak bu işletmeler zararına çalışmaktadırlar. Bu zarar çalışan ve hakkıyla vergisini ödeyen vatandaştan çıkarılmaktadır.
2.Kent Lokantaları lokantacı esnafına karşı haksız rekabete girmekte, arkasında 16 milyonluk İstanbul halkının hakkı olan kaynakları kullanan İBB’nin desteğiyle lokantacı esnafını zora sokmakta, girişim gücünü zayıflatmaktadır.
3.Kent Lokantalarında istihdam edilen insanlar, harcanan kamu kaynakları başka alanlarda kullanılsa çok daha fazla yarar sağlardı.
4.İBB kendi siyasi ve iktisadi gücünü kullanarak hem İstanbul’da verimsizliği arttırmakta hem gelir dağılımını bozmakta hem de toplam geliri düşürmektedir.
Bütün bu görüşler ancak ve ancak tam rekabet şartlarının geçerli olduğu bir ekonomi yapısı varsa geçerlidir. Ancak papaz her zaman pilav yemez. Zurnanın zırt dediği yer de tam olarak burasıdır. Her şeyden önce kapitalist sanayi ekonomisinde tam rekabet için gerekli ve yeterli şartlar yoktur. Ne mallar, ne teknoloji, ne de tüketiciler homojendir. İkincisi fiyatlama sistemi sanayi mallarında genellikle anlık değildir, uzun vadeli sözleşmelere bağlıdır. Bunun sebebi hem üretimde hem de yatırımda olan gecikmelerdir. Üçüncüsü her piyasada az sayıda üretici vardır, bunlar da büyük ölçekli üreticilerdir. Yani liberal öğretinin söylediklerinin geçerli olması için gereken şartlar mevcut değildir.
LİBERAL ÖĞRETİ EMEKÇİLER VE ÇALIŞANLAR İÇİN NE SÖYLÜYOR?
Diyelim ki, bütün bu şartlar gerçekleşti. Liberal öğretinin bize söylediği, vadettiği dünya çalışanlar için ne ifade etmektedir? Bu soruya cevabı hep teknik jargonla verirler. İnsanın anlayacağı basit dille bir şey söylemezler. Teorik çalışmalarda da, emek piyasası ve ücretler hakkında vadettikleri hep sumen altı edilir. Şimdi size açıklıkla bu durumu anlatayım:
Neo-Klasik emek piyasası modeli ve liberal öğreti her piyasada olduğu gibi, emek piyasasında da tam rekabet varsayar. Tam rekabetçi emek piyasasında sendika olmaz, sosyal güvence olmaz, toplu sözleşme olmaz, sözleşmeyle belirlenmiş ücretler olmaz ve hatta asgari ücret olmaz. Rahmetli Kemal Sunal’ın Kibar Feyzo filmindeki amele pazarı geçerlidir. Her gün işe gidersin, o gün sana ihtiyaç varsa ihtiyaç kadar çalışırsın. Gün sonunda kaç saat çalıştıysan o kadar yevmiye alırsın. Ertesi gün aynı işte çalışman garanti değildir. Tabii ki, sigorta migorta Hak getire! Böyle bir piyasada oluşacak tam rekabetçi ücret de “geçimlik ücret” olarak tanımlanır. Herkesin anlayacağı şekilde ifade edersek geçimlik ücret açlık sınırında ücrettir: Yani sadece beslenme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını sağlayacak bir ücrettir. Yani liberaller demektedirler ki, sendikasız, sigortası ve güvencesiz akademisyeninden temizlik işçisine her çalışanın 17 bin TL alması durumunda tam istihdam sağlanır. Çakır’ın söylediği gibi: Ne güzel İstanbul be!
KENT LOKANTALARI NE SAĞLIYOR?
İçinde bulunduğumuz yüksek enflasyon ortamında hayat pahalılığı en yüksek şekilde büyük şehirlerde hissedilmektedir. Yine her iktisatçının bildiği gibi yüksek enflasyon geliri ve serveti sabit maaşlı çalışanlar ve emekçilerden alıp esnafından holdingine sermaye sahiplerinin cebine aktarır. İşte böyle vahim bir durumda, kentlerde yaşayan emekçilerin hayat standardı çok düşmektedir. Kent Lokantaları bu anlamda sosyal refahı arttıran, emekliye, işçiye ve öğrenciye biraz nefes aldıran bir uygulamadır. Sebep olduğu zarar yarattığı sosyal refahın yanında devede tırnaktır. Kaldı ki, Kent Lokantasına giden vatandaşlar zaten lokantaya da gitmemektedir, gidemezler de. Dolayısıyla lokantacı esnafına haksız rekabet de söz konusu değildir. Aslında mesele sadece Kent Lokantaları değildir. Genel olarak Kamu İşletmeciliği prensiplerinin yeniden özümsenmesi gerekir. Buna da inşallah bir sonraki yazıda devam ederiz.
Kamu işletmeciliği ve özelleştirme ilkeleri - I
YAYINLAMA: 21 Nisan 2024 - 22:25
Elbette kamu işletmeciliği denince birçok insanımızın aklına yolsuzluk, hırsızlık, israf ve verimsizlik gelmektedir. Bu yüzden insanlarımızın çoğu -yanlış bir ölçüyle- kamu işletmeciliğine karşı ve özelleştirmeye taraftar olmaktadır. Kolay değil, 1980’lerden bu yana 40 yılı aşkın bir süredir vatandaşımıza özelleştirme lehine ve kamu işletmeciliği aleyhine asimetrik bir haber bombardımanı yapılmaktadır. Bunda -çok vatanperver ve milliyetçi (!) olduğundan emin olduğum- sayın yazılı ve sözlü medyamızın büyük bir payı vardır. Bu yüzden insanlarımızın önemli bir kısmının bu konuda yanlış yönlendirildiği kanaatindeyim.
Bugünkü yazıda kamu işletmeciliğinin temel ilkelerinden bahsedeceğim. Daha sonraki yazıda da “Özelleştirme nedir, nasıl yapılır?” sorularını cevaplayacağım. Göreceğiz ki Türkiye’de ne kamu işletmeciliği ne de özelleştirme gereğince ve hakkıyla uygulanmamıştır.
KAMU FİRMALARINI DEĞERLENDİRME KRİTERLERİ
1. Bir kamu firması üretim yaparken kârı amaçlamaz. Kamu firmasının amacı “Sosyal Refahı” maksimize etmektir. Bu ise firmanın belli bir düzeye kadar zarar edebileceği anlamına gelir.
2. Bir piyasa da Doğal Tekel şartlarının oluşması kamu firmasının varlığını gerekli kılar. Doğal Tekel’ler genelde kamu firmalarıdır. Burada da ayırıcı nokta özel tekellerin kâr maksimizasyonu için fahiş fiyat koyması, buna rağmen kamu firmalarının kâr amacı gütmemesidir.
3. Bütün ülke bazında ve bütün ulusa yönelik, bölünemez özellikteki kamu mal veya hizmetlerinin üretilmesi her zaman özel firmalar için kârlı veya tatminkâr değilken kamu firması tam da kamu mal veya hizmetini üretmek için kurulur. Hangi malın kamu malı olduğu hangisinin özel mal olduğu ülkeden ülkeye ve zamandan zamana değişir. Ancak, önemli olan, şartların kamu malı olarak işaretlediği malların sektörlerinde kamu firmasının varlığının gerekliliğidir.
4. Sanayileşme ve kalkınmasını tamamlayamamış ülkelerde ve bu ülkelerin kalkınması için belirli stratejik önemi olan sektörlerde sermaye birikimi oluşturma amaçlı politikalar kamu yatırımlarını gerekli kılar. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’de sermaye birikimi yaratmanın yolunun özel teşebbüsten geçtiği yönündeki azınlık görüşü hemen terk edilmiştir. Bunun en temel sebebi, belirli bir sanayileşme ve şehirleşme seviyesine ulaşamamış ekonomilerde kapitalist üretim biçiminin yerleşmesi ve kurumlaşması zaman almaktadır. Halbuki erken dönem Cumhuriyet Türkiye’si gibi ülkeler gelişmiş ülkelerle aralarındaki farkı kapatmak için hızlı kalkınmak zorundadırlar. Bu da kamu üretimini zorunlu kılmaktadır.
5. Sanat ve amatör spor gibi bazı özellikli işkolları piyasa şartlarında yüksek kaliteli üretim yapamazlar. İnsanlık tarihi boyunca, sanat kolları popüler ve klasik (yüksek) sanat olarak iki kısma ayrılmıştır. Sanatın popüler olan kısmı eğlencelikken, klasik olan sanat yüksek bir kültür ve beğeni seviyesini zorunlu kılmaktadır. Ülkelerin kalkınması için sadece fabrika bacaları değil, fikir ve estetik üreten yaratıcı beyinlere ihtiyaç vardır. Normal piyasa şartlarında geniş kitlelerin talep etmeyeceği ve dolayısıyla kendi kendini idame ettiremeyecek klasik sanat ürünlerini destekleyecek kamu finansmanına gereksinim duyulmaktadır. Yine toplumun zihnî ve bedenî sağlığı ve gençliğin sağlıklı bir sosyalleşme sürecine girmesi için devlet desteğinin amatör spora kaydırılması gerekmektedir. Bütün bunlar bazı hallerde spor ve kültür gibi işkollarında kamu firmalarını gerekli kılabilir.
6. Teknoloji geliştirmek ve yüksek teknolojili alanlarda üretim yapmak büyük miktarda ve uzun vadeli sabit maliyetler içerir. Bu yüzden bu sektörlerde iş yapacak firmalar yüksek miktarda sermayeye ihtiyaç duyarlar. Eğer bir ülke kalkınmasını tamamlamak istiyorsa, teknoloji yarışında geri kalmamalıdır. Ancak firmaları yeterli sermaye birikimine ulaşamamış ekonomilerde bu iş de kamu eliyle yürütülmek zorunda olabilir.
Bütün bu sayılan kriterler, kamu firmasının temel amacını öne çıkarmaktadır: “kişilerin değil toplumun çıkarına faaliyet göstermek.” Toplumun çıkarını nasıl ölçeriz? İşte size bir milyon dolarlık uzman sorusu… Bu soruya cevabı her görüşten sosyal bilimci kendi zaviyelerinden vermiştir. Ancak iktisat bilimi ölçülemeyecek değerlere göre değil, ölçülebilecek değerlere göre analiz yapar. Bu anlamda bir piyasada iktisatçıların sosyal refah olarak tanımladıkları değer alıcı ve satıcı refahlarının, yani üretici ve tüketici artıklarının, toplamından oluşur. Teorik olarak satıcıların kârları toplamı satıcı refahını, alıcıların tüketim kalite ve miktarı da alıcı refahını oluşturur. Normal şartlarda, rekabet arttıkça satıcı kârları düşer ve alıcı refahı artar. En yüksek toplumsal refah tam rekabetçi piyasa şartlarında oluşur ki satıcı kârı -iktisadi anlamda- sıfırlanırken alıcı refahı maksimum düzeye çıkar. Burada sıfır iktisadi kâr muhasebe değeri olarak sıfır kâr değildir; piyasadaki en düşük risksiz getiri oranında bir kâr oranına karşılık gelir. İşte bir kamu firması piyasada sosyal refahı maksimize etmek için tam rekabetçi fiyatlardan fiyatlama, üretim ve satış yapar. Ancak kamu firması, ki çoğu zaman bunlar kamu tekeli olur, yüksek ölçekten doğan ekstra maliyetleri sebebiyle zarar edebilir. Burada kamu firmasını değerlendirirken en önemli noktaya geliriz: Kamu firmasının yarattığı sosyal refah (alıcı refahı + satıcı kârı toplamı) özel oligopol veya tekellerin yaratacağından daha düşük olmadığı müddetçe kamu firması görevini yerine getirmiş sayılır. Yani “kamu firması zarar ediyor” diye özelleştirilmez, aksine kamu firmasının yüksek kâr etmesi var oluş sebebine aykırıdır.
TÜRKİYE’DE KAMU İŞLETMECİLİĞİ
12 Eylül Darbesinden sonra Türkiye’de sağ politika bir dönüşüme uğradı: Ehl-i Sünnet sakallı ve Amerikan tıraşlı bir grup iş adamı, türedi zengin ve/veya aydınlatılmış, ABD’yi “Allahsız gomanizlere” karşı müttefik olarak gördüler. Bütün yazılı basın organlarında bir taraftan Türk-İslâm sentezi adıyla kasaba tutuculuğu poh pohlanırken bunların iktisadi doktrini olarak da Rahmetli Cumhurbaşkanı’mız Özal’ın tabiriyle “serbest piyasa ekonomisi” kabul edildi. Rahmetli Özal’a göre, refahı “iş bilen iş bitiren uyanık iş insanları”, yine “işini bilen memurlar” yaratırdı. O dönem yükselen bir trend halindeki Neo-Liberalizmin Reagan ve Thatcher ile beraber en mümtaz simasıydı kendileri. Gariban ahaliye ise dindarlığı kendilerinden menkul abiler cemaat evlerinde “devletçilik gomanizmdir, gomanizm Allahsızlıktır, Allahsız’lar da Cennet’e değil Cehennem’e gider!” diye propaganda yapmaktaydı. Bazı düşün adamları ise “ülkemize demokrasiyi Anadolu’nun irfanı getirecek: açın halkın önünü, yapın özelleştirmeleri!” diyordu. Kamu işletmelerine düşmanlık işte bu dönemde başladı. Hatta İktisat Fakültesi Hocalarından bazıları ülkemizi “son komünist ülke”, “verimsiz ve hantal bürokrasi eliyle fakir bırakılmış ülke” olarak tabir ettiler. 1990’larda “serbest piyasa ekonomisi olmadan demokrasi olmaz”, “PKK’yla barışmadan çağdaş olunmaz” ve “AB’ye girip Kıbrıs’ı vererek özgür olabiliriz” ve benzeri söylemlerle bu argümanlar genişletildi. Esas olan ise, bizim gibi bütün gelişmekte olan ülkelerde milli devletleri zayıflatıp o ülkeleri birer pazar ve yarı sömürge konumuna getirmek isteyen küresel emperyalizmin etkileriydi. Yani bizim yerli ve milli siyasetçilerimiz, yerli ve milli iş adamlarımız kurumlarımızı, mülklerimizi ve tesislerimizi haraç mezat satarak “Osmanlıyı kuracaklarını zannederken” aslında Devlet Bey’in tabiriyle “Hans, Sam, Toni, Coni, Herkel ve Frank’ın” istediklerini yapıyorlardı.
Türkiye’de 1980’öncesinde de, sonrasında da hakkıyla bir kamu işletmeciliği yapılmadı. Kamu firmalarının bazıları doğrudan eş – akraba – taallukatın işe alındığı arpalıklar olarak görülmekteydi. Elbette bu kurumlar birer siyasi batık durumuna gelmişti. Öte yandan diğer kamu firmaları ise aşırı kârla çalışmaktaydı. Bunun sebebi de basittir: Hükümetteki siyasiler büyük sermayeyi, zengin ve kodamanları vergilendirmektense, büyük KİT’leri aşırı kârla çalıştırıp açığı bu şekilde kapatıyorlardı. Yani, her iki durumda da, KİT’ler kamu işletmeciliği ilkelerine göre çalışmıyordu. Rahmetli Özal ve ABD’li müttefikleri bu zafiyeti de kullandılar: Cumhuriyet’in işletme ve fabrikaları milletin sırtına yüktü, onlara göre. Bu trend 2000 yıllarda Sayın Cumhurbaşkanı ve onun Maliye Bakanları Unakıtan, Babacan ve Şimşek tarafından hızlandırılarak devam etti. Sonuçta, artık özelleştirilecek bir yer de kalmadı pek…
Pekiyi özelleştirme ne zaman ve nasıl yapılmalı? Bir sonraki yazıda cevaplarız…
KAMU İŞLETMECİLİĞİ VE ÖZELLEŞTİME İLKELERİ - II
YAYINLAMA: 29 Nisan 2024 - 00:00
Böylece tüketicinin temel tüketim malları ve işletmelerin de temel ara girdileri ucuza arz edilir. Ara girdi ve ara hizmetin kamu firmalarınca arzı özel sektör maliyetlerini düşürür ve üretim artışına katkı sunarken, tüketim mallarının kamu elinden arzı da tüketimi ucuzlatarak tüketicinin alım gücünü arttırır. Bu ikisi iktisat biliminde üretici artığı (firmaların ekstra kâr kazançları toplamı) ve tüketici artığı (tüketicilerin ekstra satın alma gücü kazançları) olarak tanımlanır ve toplamları da ilgili piyasada ki sosyal refahı oluşturur. Bununla birlikte kamu firmaları, aynı zamanda kamu mal (ekmek, süt, ilaç vb.) ve hizmetlerini (sağlık, eğitim, ulaştırma, barınma vb.) üretmek için kurulur. Kamu mal ve hizmetlerine ilave olarak ülkenin gelişmişlik düzeyine göre değişen stratejik ürünler de kamu eliyle üretilebilir.
Kamu işletmeciliği sosyal refahı arttırıyorsa niçin özel sektörü tümden kaldırmayalım? Bu soru önemlidir. Bilelim ki, ekonomide her kazancın bir maliyeti vardır. Bütün üretimi devletleştirmek de bu maliyetleri çok arttırır ve toplumun tümü için çok yüksek maliyetler ortaya çıkabilir. Bu yüzden sadece belli sektörlerde kamu üretimi yapılır.
Kamu firmalarının maliyeti var da özel firmaların maliyeti yok mu? Genelde kamu firmalarının özel firmalara göre çok daha yüksek ölçekli üretim yapması gerekir. Ayrıca dolaylı yoldan da olsa merkezi yönetime bağlı oldukları için uzun bir bürokrasi zincirinin birer halkasıdırlar. Bu yüzden kamu firmalarının bürokratik yapı ve yüksek ölçekten dolayı ortalama maliyetleri özel sektör firmalarına göre daha yüksek olabilir; büyük oranda da böyledir. Böyle olunca, kamu firmaları kendi varlık sebepleri gereğince tam rekabetçi fiyata yakın (tam rekabetçi fiyat + yenileme yatırımı birim maliyeti) bir fiyattan satış yaptıklarında yüksek ihtimalle zarar edeceklerdir. Kamu firmalarının zararı merkezi yönetimce finanse edilir. Bu da vatandaşa ekstra vergi yükü olarak geri döner. Bütün bu sebeplerden kamu işletmeciliği bütün sektörlerde değil, o günün koşullarında en fazla sosyal refah yaratacakları sektörlerde yapılır.
Bugünkü yazıda “Özelleştirme nedir, nasıl yapılır?” sorularını cevaplayacağım. Göreceğiz ki Türkiye’de ne kamu işletmeciliği ne de özelleştirme gereğince ve hakkıyla uygulanmamıştır.
ÖZELLEŞTİME UYGULAMALARINI DEĞERLENDİRME KRİTERLERİ
Tıpkı Kamu işletmeciliğinde olduğu gibi özelleştirmede de sosyal refahı maksimize etmek esası teşkil eder. Yani bir firma, kamu firmalarının özel firmalardan farklı olarak bürokrasiden kaynaklanan ekstra maliyetler varsayımından hareketle ancak iki gerekçeyle özelleştirilebilir:
(i) Eğer özelleştirme sonucunda tam rekabet veya tam rekabete yakın bir piyasa yapısına yol açacak ölçek ekonomileri mevcut ise özelleştirme sosyal refahı arttırır.
Tam rekabetçi bir piyasanın sanayi ekonomisi şartlarında oluşması pek mümkün değildir. Ancak tam rekabet olmasa bile, firmaların aşırı kâr olanaklarının düşük olduğu etkin rekabet şartları da sağlanırsa, özelleştirme düşünülebilir. Çünkü rekabetçi bir ortamda firmalar olabilecek en düşük kâr oranlarıyla çalışır ve fiyatla maliyet arasındaki fark çok düşük olur. Fiyat ne kadar düşük olursa tüketim ve tüketimden elde edilen sosyal fayda da o kadar artar. Teknik olarak büyük bir kamu işletmesi en azından 20 firmaya paylaştırılabilirse rekabetçi bir alternatif oluşabilir. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Geçmişte enerji dağıtımında olduğu gibi büyük bir ulusal kamu tekelini bölgesel özel tekellere paylaştırırsanız bu rekabeti arttırmaz, aksine fahiş fiyatlarla sosyal refah olabilecek en düşük seviyeye iner. Çok sayıda firmaya bölüştürülebilmeli derken özelleştirme sonrasında her bir firmanın birbirine rakip olacağı şartların da oluşturulması gerekir. Bu dediklerimizin gerçekleşebilmesi için, o sektörde ideal firma ölçeğinin yeterince küçük olması gerekir.
(ii) Eğer kamu tekelinin yarattığı bürokratik zarar sosyal refahı özel tekelin yarattığının da altına çekmişse, kamu firması bedelsiz olarak özel tekele dönüştürülebilir.
Yukarıda bahsettiğim gibi kamu işletmeleri özel sektör şirketlerine göre çok daha büyük ölçekli üretim yaparlar. Eğer optimal firma büyüklüğünden daha yüksek sermaye gerektiren bir sektörde iseler sermaye maliyetleri sebepleri ile zarar edebilirler. Buna bürokrasiden doğan idari maliyetleri de eklemeliyiz. Bu durumda kamu firması kamu üretimi ilkelerine uygun fiyatlama yaparsa zarar edebilir. Ancak yaratacağı sosyal refah artışı çoğunlukla sebep olduğu maliyetin üstündedir. Örneğin Kent Lokantaları ele alınırsa, İBB’nin Kent Lokantaları’ndan doğan zararı öğrenci, emekli ve dar gelirliye sağladığı sosyal refahla mukayese bile edilemez. İşte eğer kamu işletmesinin yarattığı zarar ürettiği sosyal faydayı özel tekelin bile altına indirirse, o takdirde özelleştirilmeli veya kapatılmalıdır. Aksi takdirde kamu tekelinin tek bir özel firmaya satışı sosyal refahı düşüren bir uygulama olur ve bir avuç insana servet transferine neden olur.
Bunlar haricinde özelleştirme uygulamasına gerekçe olarak öne sürülen bütçe açığının kapatılması, Avrupa Birliği kriterleri gibi gerekçeler iktisadi açıdan anlamsız gerekçelerdir.
Bu iki kriter ve daha önce bahsettiğimiz Kamu İşletmeciliği kriterleri bize şu sonuçları sağlamaktadır:
• Kamu firmaları zarar edebilirler.
• Kamu firmaları hiçbir zaman aşırı kârla çalışmamalıdır.
• Özelleştirmenin nedeni kaynak tahsisini düzeltmek ve sosyal refahı arttırmaktır. Bütçe açığını kapatmak gibi bir amaçla özelleştirme yapılamaz.
• Ancak ve ancak kamu firması çok yüksek maliyetlerle çalıştığı ve bu maliyetlerden kaynaklanan zarar tekelci piyasanın yarattığından bile daha düşük bir sosyal refah oluşturuyorsa firma bedelsiz özelleştirilebilir.
Türkiye’de kamu işletmeciliği yukarıda belirtilen kriterlere göre yapılmamaktadır. Çünkü stratejik sektörlerdeki kamu firmaları aşırı kârlarla, adeta özel tekelmişçesine faaliyet göstermektedirler. Bunun sebebi, doğru düzgün bir vergi sisteminin olmamasıdır. Bu da devletin açıklarını kapatmanın yolu olarak KİT ürünlerinin aşırı kârla satılmasına yol açmaktadır.
Türkiye’de özelleştirme politikaları da özünde, özel tekeller yaratan uygulamalar olmuştur. Bu durum ancak elden bedelsiz çıkarılabilecek kadar zararda olan KİT’ler için geçerli olmalıdır. Ancak dönüp geçmişe baktığımızda, özelleştirilen bu firmalar hem aşırı kârla çalışan firmalardır (dolayısıyla bütçe açığının kapanmasında katkısı olan firmalardır) hem de bunların satışında gerekçe olarak bütçe açığı öne sürülmektedir. Aslında, yoklukları bütçe açığını daha da arttıracak bu firmaların, en azından sabit sermaye amortisman dönemi kadar bir vadede elde edebileceği kârları şimdiki değerleri toplamı kadar bir fiyata satılmaları gerekir. Bu ise en azından 15 yıllık kârların şimdiki değerleri toplamına denk gelir. Halbuki, geçmişe baktığımızda özelleştirilen firmaların 1-2 senelik kârların toplamına elden çıkarıldığı gözlemlenmektedir. Bu bütçe açığını daha da arttıracaktır.
Kamu firmalarında birikmiş fizikî ve beşeri sermaye stoku, bu firmaların özelleştirilme yerine ciddi bir denetim ve yeniden örgütlemeye ihtiyaç duyduğunu gösterir. Faaliyet dışı maliyetleri ortadan kaldıracak hiçbir önlem alınmadan, sadece son çare olan özelleştirmeye başvurmak, refahı arttıracağına azaltmaktadır
EMEKÇİLERİN GELİRLERİ NEDEN DÜŞÜK?
YAYINLAMA: 02 Mayıs 2024 - 00:00
Bugün 1 Mayıs vesilesiyle sizlerle önemli bir konuyu paylaşmak istedim: Bugün niçin bütün ücretlerin ortalaması asgari ücrete yaklaşmakta ve hangi sebeplerle asgari ücret açlık sınırı civarında belirlenmektedir? Ücretleri arttırabilmek için bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yeterli olur mu? Türkiye fakirliğe katlanmak zorunda mıdır?
ÜCRETİN TEMEL BELİRLEYİCİLERİ NEDİR?
Ana akım iktisada göre eğer ekonomide emek piyasası da dahil bütün piyasalarda tam rekabet geçerliyse emeğin saatlik ücreti bir işçinin bir saatte üretebileceği değere eşittir. Yani ücretin temel belirleyicisi emeğin üretkenliğidir. Tabii ki, her piyasada ve her firmada emeğin üretkenliği farklılaşır. Uzun dönemde tam rekabetçi emek piyasasında oluşan denge reel ücreti geçimlik ücrettir: yani bir işçinin kendisi ve ailesinin ancak barınma, beslenme ve giyinme ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelir düzeyi. Yani uzun dönemde tam rekabetçi emek piyasasında kabaca bugün açlık sınırı olarak ölçülen ücret düzeyi kadar bir ücret düzeyi oluşur. Ancak modern toplumlarda insan kurucu öğedir, emek de basitçe alınıp satılan bir meta olamaz. Modern sanayi toplumu şehirli bir toplumdur ve şehirli toplumda bireylerin ve toplumun ihtiyaçları tarım toplumuna göre çok farklılaşır: barınma, beslenme ve giyinmenin yanında eğitim, sağlık, kültürel ve sosyal faaliyetler, ulaştırma gibi alanlarda yapılacak tüketim harcamaları da zorunlu harcamalar kabul edilir. Çünkü ancak bu harcamaları yapamayan bir birey ne kendisine ne de topluma faydalı olabilir.
Sanayi kapitalizminin bir özelliği tam rekabetçi piyasayla bir arada olabilmesinin çok muhtemel olmamasıdır. Özellikle büyük sanayi firmalarının olduğu sektörlerde firmalar hem kendi mallarının fiyatlarını hem de işçi ücretlerini belirleyebilme gücüne sahiptir. Mal fiyatı belirleme gücü “tekel gücü” ve ücret belirleyebilme gücü de “monopson gücü” olarak tanımlanır. Tekel gücü sahibi firmalar kendi mallarını üretim maliyeti artı alternatif maliyetin çok üstünde aşırı bir kârla satabilirlerken, işçi ücretlerini tam rekabetçi fiyatın – yani açlık sınırının- altına indirme gücüne de sahiptirler. Bu ise yukarıdaki paragrafta bahsettiğim emeğin bir meta olarak değerinin bile altında bir ücret anlamına gelir. Bu yüzden 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında işçi sendikaları örgütlenmeye başladı. İşçilerin bir araya gelmesi ve toplu ücret pazarlığı süreçlerinin başlaması ile sendikalar – eğer başarılı bir müzakere süreci yürütebilirlerse- emekçinin ücretlerini açlık sınırı üstüne çekebilme gücüne kavuştular. Yine de ücretin temel belirleyicisi işçinin üretkenliği olmaya devam etti.
İşçinin üretkenliği sektörden sektöre ve firmadan firmaya değişir. Örneğin bir sektörde standart işçinin üretime yaptığı aylık katkı açlık sınırının üç katı kadar olabilirken, diğerinde açlık sınırının altında olabilir. Sektörel üretim ve firma üretimi farklı teknik değerlere sahipken, aynı ülkenin eşit vatandaşları olan işçilerin şehirde yaşamını idame ettirmek için gerekli ihtiyaçları aynıdır ve toplumsal ihtiyaca göre belirlenir. Bu yüzden hükümetler asgari ücret uygulamasına geçtiler. Asgari ücret bir işçinin herhangi bir işte alabileceği minimum ücret düzeyini gösterir. Genellikle asgari ücret açlık sınırının çok üstünde ve fakirlik sınırının biraz altında belirlenir. Açlık sınırı 4 kişilik bir ailenin hayatta kalabilmek için gerekli olan gelir düzeyini gösterirken, fakirlik sınırı aynı dört kişilik ailenin bütün temel fiziki, sosyal ve kültürel harcamalarını sağlayabileceği bir düzey olarak hesaplanır. Özet olarak söylersek firmaların işgücü maliyeti olarak ücret üretim teknolojisi ve verimlilik kriterlerine göre değerlendirirken, toplumsal açıdan ücret o ülkenin vatandaşının değerini ve medeni bir hayat yaşama gücünü gösterir. Her ülke hükümeti, elbette ki, vatandaşlarına yüksek bir yaşam standardı sağlamayı amaçlar. Asgari ücreti, emekli ücretlerini ve memur maaşlarını da buna bağlı olarak belirlemek ister. Ancak ülkenin topyekûn üretim gücünün de bu ücreti vermeye uygun olması gerekir. Sonuç olarak diyebiliriz ki ücret düzeyi işgücünün üretkenliği, emek piyasasının rekabet yapısı, sosyal güvence sağlayan hukuki düzenlemeler ve asgari ücret düzeyi tarafından belirlenir.
ASGARİ ÜCRET NE MİKTARDA OLMALI?
İşgücünün üretkenliği birçok faktöre bağlıdır: Doğru bir eğitim sistemi, yüksek kişi başı fiziki sermaye, düşük inovasyon gecikmesi ve etkin bir kaynak tahsisi. Eğer bunlar yerine getirilirse ülkedeki firmaların açlık sınırının çok üstünde ve fakirlik sınırının biraz altında bir asgari ücret vermesi mümkün olur. İşgücünün üretkenlik düzeyi sosyal bir ihtiyaç olarak belirlenen fakirlik sınırına yakın bir ücretin ne kadar altındaysa, asgari ücret de o kadar altında olur. Bugün Türkiye’de işgücü gelirlerinin ortalaması aylık 30 bin TL civarındadır. Tabii ki bu ortalamanın çok üstünde aylık gelir elde edilen sektörler vardır, ancak sektörlerin çoğunda işgücünün aldığı maaş bu ortalamanın altındadır. Açlık sınırı 17 bin TL iken asgari ücret de tam olarak bu düzeydedir ve fakirlik sınırı da 54 bin TL civarındadır. Medeni bir toplum kriter olarak alınırsa asgari ücretin ve en düşük emekli maaşının 40 bin TL, en düşük memur maaşının da 55 bin TL olması gerekir. Hemen şu soruyu soracaksınız, biliyorum: “Hocam, ne yaptınız? Bu kadar asgari ücretle ben iflas ederim?” Bunun söyleyen okuyucularım haklıdır. Çünkü Türkiye’nin, özellikle tarım ve sanayide, işgücünün üretkenliği çok düşüktür. Pekiyi, işgücünün üretkenliği niye düşüktür? Cevaplayalım.
İŞGÜCÜNÜN ÜRETKENLİĞİNİ BELİRLEYEN FAKTÖRLER
Yukarıdaki paragrafta birkaç temel faktör sıraladım. Bunları sırasıyla açıklayalım.
Doğru Eğitim Sistemi: İktisadi açıdan doğru ve ülkenin kalkınma ihtiyaçları ile uyumlu bir eğitim sistemi işgücünün üretkenlik düzeyini belirleme açısından çok önemlidir. Pisa skorları vesaire burada temel kriter değildir. İstediğiniz kadar çocuklara integral öğretin, bu onlara iş gücüne katıldıklarında ihtiyaç duyulan üretkenliği sağlayacak donanımı vermez. Her ülke gelecek yirmi yılını planlayarak ekonominin lokomotifi olacak sektörlerini, bu sektörlerde ne tip yapısal dönüşüm yapacaklarını, ekonomide temel ihtiyaç alanı haline gelecek sosyal hizmetleri planlar. Bu plana uygun olarak gelecek yirmi yılda ihtiyaç duyulacak işgücü miktarı ve niteliğini de projeksiyonlarla belirler. İşte eğitim sistemi bu ihtiyaca binaen yeniden yapılandırılır. Bir takımda herkes Hagi olamayacağı gibi, bir toplumda herkesin üst düzey müdür, mühendis veya doktor olması mümkün değildir. Ara elemanlar her iş kolunda çok önemli rollere sahiptir. İlk önce bu ihtiyaçların belirlenmesi ve eğitim sisteminin bu ihtiyaçlara göre sil baştan yeniden tanzimi birinci önceliktir.
Yüksek Kişi Başı Fiziki Sermaye ve Etkin Kaynak Tahsisi: Türkiye’de kabaca her 10 yılda bir makine parkının yenilenmesi gerekir. Çünkü makinaların bir kısmı hurdaya çıkar veya teknolojik gelişme sebebiyle demode olur. Mevcut işgücü üretkenliğini koruyabilmek için bir kere bu yenilenmenin her 10 yılda bir gerçekleştirilmesi gerekir. 2000’lerin başı ve yine 2010’ların başında bu yenilenme sağlandı. Ancak 2020’lerde yapılması gereken makine parkı yenilenmesi gerçekleştirilemedi. 2018 yılından 2023 seçimlerine kadar kısa duraklamalarla uygulanan popülist politikalar, 2020 – 2022 arası pandemi krizi, 2023 depremi, bizim makine parkımızı yenileyemememizin sebepleri arasındadır. Ancak 2000’li yıllardan itibaren Türk ekonomisinde kaynakların sanayi ve tarımdan hizmetler ve inşaata aktaran politikalar buradaki temel sebeptir. Kaynakları yeniden tarım ve sanayiye aktaracak yeni bir kalkınma programına ihtiyaç vardır. Yani hem makine parkının yenilenmesi hem de ülke kaynaklarının sanayi ve tarım yönünde yeniden tahsisi gereklidir.
Düşük İnovasyon Gecikmesi: Teknolojik gelişme hem sermaye hem de emeğin üretkenliğini arttırır. Ancak, hemen akla geldiği gibi, her ülkenin yeni teknoloji geliştirmesine gerek yoktur. Ayrıca bu çok maliyetli de olabilir. Ancak yeni teknolojilerin ne hızla ekonomiye adapte edildiği önemlidir. Teknolojik yeniliklerin üretime adapte edilme süresi “inovasyon gecikmesi” olarak tanımlanır. Bu gecikme ne kadar az süre de olursa, ekonomide teknoloji düzeyi o kadar yüksektir. İnovasyon gecikmesini kısaltacak şekilde sanayi ve teknoloji politikaları oluşturulmalıdır. Gerekirse kamu burada aktif rol alabilir.
İşgücü üretkenliğini düşüren bu üç faktörün haricinde ücretlerin olması gerekenin altında olmasının diğer sebepleri olarak şunlar sıralanabilir: Ülkede (5 milyon Suriyeliyi bir kenara bırakırsak) hiçbir kanuni gerekçeyle varlıkları kabul edilemeyecek 72 milletten 8 milyon kaçak vardır. Bunların kahir ekseriyeti niteliksel kaba işgücüdür. Bizim uyanık işverenlerimiz ayda 200 dolara bu kaçakları çalıştırıp sömürmektedirler. Sonra da “Türkler çalışmak istemiyor!” demektedirler. İşte bu 8 milyon kaçak ücretleri aşağıya doğru çeken bir etki yaratmaktadır.
Türkiye imalat sanayinde firmaların yüzde 90’ı mikro ölçeklidir. Haliyle düşük sermayeli bu firmalar niteliksiz iş gücü talep etmektedir. 40 bin TL asgari ücret verecek donanıma sahip değillerdir. Ülkede suç ekonomisi büyümüş, kayıt dışı ekonomi artmıştır. Merkezi ve yerel yönetimlerde usulsüz ve denetimsiz harcamalar, kontrol edilmeyen ve hesapsızca verilmiş krediler, seçim ekonomisinin parçası olan zengin Türklere ve yabancılara servet transferi ülkenin üretim gücünü topyekûn düşürmektedir.
Eğer bu problemler çözülmezse, korkarım, asgari ücret artık açlık sınırında bile verilemez olur.
İSLAM DÜNYASI NEDEN GERİ KALDI? - I
YAYINLAMA: 13 Mayıs 2024 - 00:00
SOSYAL BİLİMCİLER DEĞİŞİMİ NASIL AÇIKLAR?
Bugün bir yazı dizisine başlıyorum: İslam Dünyası neden geri kaldı? Neden bilimsel gelişmeyi, sanayileşmeyi, üretimde standartlaşmayı İslâm Ülkeleri kendi özgün yöntemleriyle gerçekleştiremediler? İslâm Dini mi gelişme önünde engel teşkil etti? İslâm Ülkelerinin yayıldığı coğrafya mı bu ülkelerin geri kalmasına sebep oldu? Otoriter Devlet yapıları mı geri kalmanın sebebiydi? Bu soruları cevaplamaya çalışacağım. Bilelim ki, ben de bu konuları yazarken öğreniyorum ve bu soruların kesin ve net cevapları yoktur. Çünkü iktisadi ve sosyal olaylar karmaşık ve dinamik süreçlerde gelişir. Hiçbir iktisadi ve toplumsal olayı bütün gerçekliğiyle açıklayan bir düşünce de olamaz. Toplumsal kültür, coğrafi şartlar, siyasi yapı, üretim teknolojisi hepsi değişimin veya değişememenin bir veçhesini açıklar. Bu yüzden sosyal bilimciler ilgilendiklerini problemin sadece bir kısmını belli bir değişkenin etkisini tanımlayacak şekilde açıklamaya çalışırlar. Yani gerçeğin sadece bir kısmını açıklamaya yönelirler. Bu amaçla modeller kurulur. Sosyal bilimci toplumsal gerçeğin sadece bir kısmını açıklayacaksa, hangi kısmını açıklayacaktır? Burada dünya görüşü devreye girer. Liberal dünya görüşüne sahip sosyal bilimciler bireysel özgürlüklerin ne derece geçerli olduğunu, piyasa mekanizmasının çalışması için gerekli olan şartları, girişim gücünü ve rekabeti vurgularken, sosyalist görüşte olanlar ise toplumsal hayatı sınıf çatışması, gelir dağılımı dinamikleri ve sömürü çerçevesinden ele alırlar. Daha milliyetçi bakış açısına sahip olan idealistler ise toplumsal değişim ve başarıyı milli kültürün sağlıklı ve kendi köklerinden gelişmesi, milli kimlik ve değerlerin geliştirilebilme kapasitesi ve dayanışma ile açıklarlar. Muhafazakâr ve dini görüşleri öne çıkaran aydınlar ise toplumun ilerlemesini dini inancın ve anlayışın en saf ve temiz bir şekilde yaşanmasına, toplumsal gerilemeyi ise dinin temel değerlerinden, inanç ilkeleri ve erdemlerinden uzaklaşmaya bağlarlar. Kurumsalcılar ise iktisadi ve toplumsal değişimi incelerken toplumsal kurumların ve siyasi yapının gelişmeye uygun olup olmadığına önem verirler. Dolayısıyla sosyal bilimciler karmaşık bir gerçekliği parçalara böler ve kendi ideolojilerine göre en önemli olan kısmını açıklarlar.
İSLAM DÜNYASI’NIN MAKUS TALİHİ: İHTİŞAMDAN ÇÖKÜŞE
İslâm Dünyası neden geri kaldı? Bu soru çetrefilli bir sorudur. Geç dönem Osmanlı’da da bu soruya cevap aranmıştı. Ancak o dönem münevverleri için esas cevap verilmesi gereken soru Osmanlı’nın Batı karşısında neden geri kaldığıydı. Elbette bizim yanıt aradığımız soru çok daha genel bir sorudur. Aslında soru haklı bir sorudur: 16’ıncı Yüzyılı düşünelim. Dünyadaki en güçlü, büyük ve zengin ülkeler arasında dört büyük Türk İslâm İmparatorluğu bulunuyordu: Osmanlı İmparatorluğu, Safevi İmparatorluğu, Türkistan’da Timurlular ve sonra Şeybaniler, Hindistan’da Babürlü İmparatorluğu… Bu İmparatorluklara yakın güce sahip tek Batı devleti İspanya Krallığı ile tek yönetim altında bulunan Kutsal Roma Germen İmparatorluğu idi. Avrupa’nın geri kalan ülkeleri mezhep savaşları ve engizisyon baskısı ile güçten düşmüş küçük krallıklardan oluşuyordu. Doğu’da dünyanın diğer kısmından uzak duran Çin İmparatorluğu vardı. Rusya ise Osmanlı’nın vasalı Kırım Hanlığı’nın vasalı önemsiz bir devletti. 16’ıncı yüzyılda bir kişi iki yüzyıl sonra fakir, parçalanmış ve güçsüz Avrupa’nın dünyanın yarısından fazlasına hükmedeceğini söyleyebilir miydi? Mümkün değil. İşte akla hayale gelmeyen şer gerçek oldu: bir avuç Avrupalı dünyaya hükmeder hale geldi. Öte yanda 16’ıncı yüzyılda dünyanın en zengin ve müreffeh toplumları olan İslâm ülkeler hızla geri düştüler, sırayla Batı’nın sömürgesi haline geldiler. İşte bu hızlı ve beklenmedik çöküş her defasında Müslüman ülke aydınlarınca, özelde de Osmanlı münevverlerince sorulmuştur: Biz niye geri kaldık?
Bu uzun bir yazı dizisi olacak. Ancak ilk yazıda cevaplamak istediğim bir soru var: Genelde İslâm Dünyasının özelde Osmanlı’nın Batı karşısında geri kalmasının sebebi İslâm Dini midir? İslâm Dini yüzünden mi Müslümanlar bilimsel gelişmeyi kaçırdı, sanayileşmede geri kaldı?
GERİ KALMANIN SEBEBİ DİN MİDİR?
Hemen genel kanaatimi söyleyeyim: Bir toplumun ileri gitmesinin de geride kalmasının da sebebi din değildir. Hangi toplum ve hangi din olursa olsun, bir toplumun üretkenlik düzeyi, toplumsal örgütlenmesi, eğitimin düzeyi ve yaygınlığı, kültürel ve estetik değerlerin geliştirilmesi dinin ne olduğuna bağlı değildir. Ama bu arada hiçbir ilişki olmadığı anlamına gelmez. Dinin yorumlanması ve hayatta pratik uygulaması o ülkenin toplumsal ve iktisadi gelişmişlik düzeyine bağlıdır. Hemen bir örnek verelim: İslâm tarihinin en yüksek medeniyet seviyelerinden birini temsil eden Endülüs Emevi Devletinde çok dinli ve çok kültürlü bir kozmopolit din hayatı vardı. İbn-ür Rüşt ve Muhyiddin el – Arabi gibi deha seviyesinde düşünürlerin çıktığı bu toplumda dini uygulamada yer alan hoş görü ve yaşam zenginliği maddi ve kültürel zenginliğin, mamur ve müreffeh şehirlerin etkisiyle ortaya çıkmıştı. Endülüs Devleti Müslüman olduğu için yükselmedi ama yeni yerleştikleri İspanya topraklarına uygun bir toplumsal ve siyasi örgütlenme geliştirdikleri için daha müreffeh ve mamur bir ülke elde ettiler. Bunun sonucunda da daha özgürlükçü ve hoşgörülü bir dini uygulama hayata geçti. Başka bir örnek de bugünkü Afganistan ve Bosna Hersek’in karşılaştırılmasıdır: Her iki ülke de Sünni Hanefi Müslüman’dır ancak Bosna’da Aliya İzzetbegoviç bir bilge kral çıkarken, Afganistan’da Taliban türemiştir. Dışarıdan bakıldığında her iki ülkenin aynı dinin aynı mezhebinin mensubu olduğunu söylemeyi bırakın, sanki birbirinden apayrı iki dinin mensubu oldukları zannedilir. İki ülkenin farkları insan sermayesinin yetişmişliğine, coğrafi konumlarına, iklime ve tarihsel birikimine bağlıdır. Yani din gelişmişlik düzeyini etkilemez ama gelişmişlik düzeyi – hangi din olursa olsun - dinin pratikte uygulamasını belirler.
İslam Dünyasının 16’ıncı yüzyıldaki zirvenin ardından 200 yılda Batıya karşı üstünlüğünü kaybetmesinin sebepleri nedir? Yazının başında söylediğim gibi iktisadi alt yapıda değişim olmadan sosyal üst yapıda değişim olmaz. 15’inci yüzyılın son çeyreğinde Batı biraz kaderin cilvesi, biraz coğrafyanın sağladığı avantajlar ama en önemlisi kendisini güçsüz gösteren parçalı ve dağınık yapının etkisiyle hızla yükselmeye başladı. Bu yükseliş 16’ıncı Yüzyıl sonuna kadar da hissedilmedi. Ancak 18’inci yüzyıla geldiğimizde Batı’nın üstünlüğü artık gözle görülür olmuştu. Batının yükselişinin başı coğrafi keşifler ve ticaret yollarının değişimi ile başlar. Bir sonraki yazımda buradan devam edeceğim.
İSLAM DÜNYASI NEDEN GERİ KALDI? - II: YETERSİZ SERMAYE BİRİKİMİ VE PİYASA MEKANİZMASININ OLUŞMAMASI
YAYINLAMA: 16 Mayıs 2024 - 00:00
Toplumsal gerçeklik ve bu gerçekliğin içinden geçtiği dinamik süreç çok farklı yönlerden incelenebilir. Bu anlamda toplumsal gerçekliğin hangi kısmına odaklanılacağı sosyal bilimci için önemli bir sorunsaldır. Nitekim geçen yazıda sosyal bilimcilerin çalışma yöntemi ve dünya görüşleri arasında bir bağlantı olduğunu şöyle açıklamıştım:
“Sosyal bilimci toplumsal gerçeğin sadece bir kısmını açıklayacaksa, hangi kısmını açıklayacaktır? Burada dünya görüşü devreye girer. Liberal dünya görüşüne sahip sosyal bilimciler bireysel özgürlüklerin ne derece geçerli olduğunu, piyasa mekanizmasının çalışması için gerekli olan şartları, girişim gücünü ve rekabeti vurgularken, sosyalist görüşte olanlar ise toplumsal hayatı sınıf çatışması, gelir dağılımı dinamikleri ve sömürü çerçevesinden ele alırlar. Daha milliyetçi bakış açısına sahip olan idealistler ise toplumsal değişim ve başarıyı milli kültürün sağlıklı ve kendi köklerinden gelişmesi, milli kimlik ve değerlerin geliştirilebilme kapasitesi ve dayanışma ile açıklarlar. Muhafazakâr ve dini görüşleri öne çıkaran aydınlar ise toplumun ilerlemesini dini inancın ve anlayışın en saf ve temiz bir şekilde yaşanmasına, toplumsal gerilemeyi ise dinin temel değerlerinden, inanç ilkeleri ve erdemlerinden uzaklaşmaya bağlarlar. Kurumsalcılar ise iktisadi ve toplumsal değişimi incelerken toplumsal kurumların ve siyasi yapının gelişmeye uygun olup olmadığına önem verirler.”
Biz İslam Dünyasının geri kalma sebeplerinden hangisini vurgulayacağız? Benim tercihim her yazıda bir konuyu ele almak… Pekiyi konu başlıkları ne olacak? Yukarıdaki geçen yazıdan yaptığım alıntıda görüleceği üzere temelde bazı konu başlıkları var ve ben bunları aşağıdaki gibi sıralıyorum: Birincisini sermaye birikimi, piyasa mekanizmasının sağlıklı bir şekilde oluşumu ve bireysel haklar olarak belirleyelim. İkincisi, birinciyle çelişkili olsa da, gelir dağılımı, sınıf çatışması ve sömürü kavramları üzerine temellendirilir. Üçüncü olarak milli kültür ve milli kimliğin oluşumu ile bu milli kimliğin zaman içinde kendi dinamikleriyle gelişebilme potansiyelini söyleyebiliriz. Dördüncü olarak toplumsal kurumların açıklık, şeffaflık ve kapsayıcılık düzeyleri değerlendirilir. Beşinci konu başlığı da coğrafi konum ve etkileri olabilir. Bu konu başlıklarının hepsini teknolojik değişim, teknik ilerleme ve toplumun üretkenlik düzeyi ve ilerleme hızlarına olan etkileri özelinde değerlendireceğim. Ben bugünkü yazımda birinci konu başlığı çerçevesinde sorunu ele alacağım. Zaten yazının başlığı da bu duruma temas ediyor.
GERİ KALMANIN BİRİNCİ SEBEBİ: YETERSİZ SERMAYE BİRİKİMİ VE GİRİŞİM KÜLTÜRÜ EKSİKLİĞİ
İslâm Dünyası neden geri kaldı? Kapitalist üretim biçiminde sisteme ruhunu veren üretim faktörü sermayedir. Ancak sermaye de farklı tiplere ayrılır: Fiziki sermaye, altyapı sermayesi, beşerisermaye ve mali sermaye… Fiziki sermaye üretimde kullanılan her türlü makine, teçhizat ve alet edevattır. Alt yapı sermayesi genelde bütün topluma ortak fayda sağlayan kamu malı niteliğindedir ve ulaştırma, şehircilik, haberleşme ve enerji altyapısı olarak tanımlanır. Beşeri sermaye hem toplumsal hem de bireysel anlamda üretimde kullanılan bilgi düzeyini gösterir. Bu ilk üç sermaye tipi üretimde birbirini tamamlayan üretim faktörleridir ve her iş kolunda bunların kullanım alanları farklılaşır. Dördüncü sermaye tipi olan mali sermaye ise üretimin ve dolayısıyla diğer sermaye tiplerinin finansmanı için gerekli olan fon birikimini gösterir. Bu açıklamalar çerçevesinde sermaye birikimi hem fiziki, beşeri sermaye ve altyapı sermayesine yapılan yatırımları ifade eder hem de bu sürecin finansmanında kullanılan mali sermayenin birikimini sağlayan tasarruf yapabilme kapasitesini gösterir. Bu anlamda ele alacak olursak 19’uncu Asra gittiğimizde İslam Dünyası’nın tamamında sermaye birikim sürecinin yetersiz kaldığı net bir şekilde gözlemlenir.
Her şeyden önce yetersiz sermaye birikiminin iki temel sebebi olabilir: Yetersiz tasarruflar ve girişim kültürünün zayıflığı. İlk üç sermaye tipinin gelişimi için, yani fiziki sermaye yatırımları, altyapı yatırımları ve eğitim ve bilime yatırımların finansmanı için ilk önce mali sermayeye ihtiyaç vardır. Bu da yeterli tasarrufları sağlayacak bir milli gelir düzeyini, bu tasarrufları toplayacak ve yatırıma sevk edecek bir finans sistemini gerektirir. Ancak ne kadar yüksek gelir sahibi olsanız ve ne kadar kuvvetli bir finans sektörüne sahip olsanız da, finans sektöründen gelen fonlara yaratıcı ve kârlı işlere aktarabilecek bir girişim gücünüz yoksa, para, zaman ve çaba heba olur. Girişim gücünün gelişebilmesi için merkezi hükümetlerin çok ağırlıklı olmadığı, fonların büyük kısmını kendine çekmediği, ticaretin canlı olduğu ve ticaret kültürünün yaygın olduğu, ticaret merkezleri olarak şehirlerin merkezi idarenin baskısından belli ölçüde bağımsız yapıda olduğu bir toplumsal ortam gerekir. Güvenli ticaret yollarının varlığı ve nehir ve deniz ulaşımının gelişmiş olması da önemlidir.
Orta çağ ve yakınçağda ticaretin ana belirleyicisi İpek ve Baharat Yolu üzerinden geçen uluslararası ticaret hatlarıydı. İslam Dünyası’nın orta çağdaki parlak medeniyet düzeyinin birinci sebebi uluslararası ticaret yollarına hakimiyettir. Bu yollardan akan ticaret İslam ülkelerinde servet birikimine ve yollar üzerinden bulunan şehirlerin gelişmesine yol açıyordu. Büyük şehirler, tercihen limanı olan şehirler kozmopolit yaşam tarzıyla kültür ve sanatın gelişmesine de olumlu katkıda bulunurlar. Bu şehirlerde tüccar sınıfı ilkel ticaret sermayesini biriktirir. Sermaye birikiminin 16’ıncı asırdan itibaren giderek azaldığını söyleyebiliriz. Bunun ana sebebi de ticaret yollarının değişmesidir. Artık İpek ve Baharat yolu üzerinden Akdeniz ticareti eski potansiyelini kaybetmişti. Yeni Dünyanın keşfi ve okyanus ticaretinin öne geçmesi, okyanus kıyısında limanları olan ve okyanus gemiciliğini geliştirmiş ülkelerin işine yaradı: İngiltere, İspanya, Portekiz ve Hollanda.
Ticaret yollarının değişmesi dışında İslam Dünyasının Batıdan önemli bir farklılığı toplumların tüccar toplumlardan ziyade askeri toplumlar olmasıdır. Başta Osmanlı olmak üzere, bütün İslam ülkelerinde birey hakları, bireysel inisiyatif ve yaratıcılık desteklenen kavramlar değildi. İnsanlar cemaatler şeklinde sınıflandırılıyordu. Ticaret kapalı lonca gruplarının tekeline bırakılmıştı. Böyle bir ortamda mucitlerin, filozofların ve sanatçıların yetişmesi zorlaşmaktaydı. Şehirler askeri valilerin yönetiminde idi, şehirlerin yönetimine o şehrin ileri gelenlerinin de ortak olması düşünülemezdi. Tersine Batı’da şehirler Kilise’nin ve Aristokratların yetkisinin azaldığı, yönetiminde tüccar ve burjuva sınıfının söz sahibi olduğu, görece bireysel özgürlüklerin daha fazla olduğu mekânlardı. Artan ticaret ve gelişen ticaret burjuvazisi sanatı, felsefeyi ve bilimi destekler mahiyetteydi. Girişim kültürünün oluşmasında önemli bir unsur da özel mülkiyetin olmasıdır. 16’ıncı asırda İslam Dünyası’nın büyük bir kısmı Osmanlı Hükmü altındaydı ve Osmanlı Düzeni tam anlamıyla özel mülkiyetin hâkim olduğu bir düzen değildi. Müesses nizamım temeli askeri ihtiyaçlar idi. Çoğu zaman fiyatlar merkezi otorite tarafından belirlenir, ulaştırma ve nakliye bile askeri amaçlar temelinde şekillenirdi. Bu şartlarda bir burjuva sınıfının oluşması ve bir girişim kültürünün gelişmesi pek mümkün değildi. Fiyatların merkezden belirlendiği, zenginlerin burjuvaya dönüşmediği, toplumun dini cemaatler olarak örgütlendiği, özel mülkiyetin sınırlı olduğu bir toplumda ne piyasa gelişir ne de girişim kültürü. Buna ticaret yollarının değişmesi ile gelen gelir ve servet kaybını ekleyelim. 16’ıncı Asırda büyük ticaret şehirleri olan Erzurum, Amasya, Sivas, Bursa, Şam ve Halep gibi şehirler yüzyıllar içinde fakirleşmiş ve kasabalara dönüşmüştü. Öyle ki, 19’uncu Asra geldiğimizde İslam Dünyasının en önemli ticaret merkezleri İstanbul, Beyrut, Kahire ve Selânik’ten ibaretti. Hindistan ve Türkistan sömürgeleşmiş olduğu için bu ülkelerdeki şehirlerin denetimi de Batılıların elindeydi.
Sermaye birikiminin önündeki bir engel de finans kesiminin yetersizliğiydi. Daha 14’üncü Asırda İtalya’da çift düzen hesap uygulanmakta ve serbest bankacılık gelişmekteydi. Hollanda ve İngiltere gibi deniz ticaretine hâkim ülkelerde hızla borsalar gelişiyordu. Sömürge ticareti bir nevi ilkel anonim şirketler olan kumpanyalar vasıtasıyla idare ediliyordu. İslam Dünyasında bankacılık yok muydu? Para vakıfları üzerinden İslâmi usullerle bir bankacılık sistemi gelişmişti ancak bu da sıkı devlet kontrolünde olarak ilerliyordu. Neticede, bugün dahi devam eden problemlerin temeli gücümüzün zirvesinde olduğumuz 16’ıncı Asırda atılmıştı.
Pekiyi sınıf çatışması ve sömürü temelli bir analiz yaparsak ne demeliyiz? O da bir sonraki yazıda…
İSLAM DÜNYASI NEDEN GERİ KALDI? – III : SINIF BİLİNCİ VE ÖRGÜTÜ OLMAYAN TOPLUM
YAYINLAMA: 27 Mayıs 2024 - 00:00
İKTİSADİ SINIF VE SINIF ÇATIŞMASI NEDİR?
Her üretim düzeninde üretimin temel unsurları olan üretim faktörleri bulunur. En önemli üretim faktörü emek yani işgücüdür. Bunun yanında toprak ve/veya gayrı menkul ve her çeşidiyle sermaye de yer alır. Son olarak girişim gücünü de eklemeliyiz. Bir toplumda iktisadi sınıfları oluşturan insan grupları yukarıda sayılan üretim faktörlerinin sahiplerinden oluşur. İşçi sınıfını maaşlı ve ücretli çalışanlar oluştururken, sermayedar / kapitalist sınıf da sermaye sahiplerinden oluşur. Toprak ve gayrı menkul sahipleri ile girişimciler de yine diğer sınıfları oluştururlar. Her sınıfın geliri sahip oldukları üretim faktörünün getirisi tarafından belirlenir: Emeğin geliri ücret, sermayenin geliri faiz, girişimcinin geliri kâr ve gayrı menkul sahibinin geliri kira / ranttır. Bir üretim düzeninde yapılan toplam üretim bu dört üretim faktörüne gelir olarak dağıtılır. Toplumsal hareketlilikleri belirleyen en önemli etkenlerden biri de her sınıfın toplam gelirden elde ettiği payı arttırmak için içine girdiği mücadeledir. Toplam üretimden elde edilen gelir payını arttırmak için yapılan mücadeleye sınıf çatışması adı verilir.
SINIF OLMASI İÇİN SINIF BİLİNCİ GEREKİR
İktisatçılar çoğunlukla sınıfsal yapıyı modellerken üretim faktörlerinin özdeş / homojen olduğunu varsayarlar. Bu modellemede kolaylık sağlasa da, gerçekçi değildir. Emek kesiminin içinde nitelikli ve niteliksiz emek ayrımı gerekirken, aynı zamanda emeğin iki temel bileşeni olan zihni ve fiziki emek her iş kolunda farklı oranlarda kullanılır. Dolayısıyla emekteki iş koluna göre farklılaşma ücretlerde de farklılaşma yaratır. Sermaye için de durum benzerdir: Fiziki sermaye üretimde kullanılan her türlü makine ve teçhizat iken, beşeri sermaye üretimde kullanılan birikmiş bilgiyi temsil eder.
Altyapı sermayesi kamusaldır ve çoğunlukla kamu mülkiyetindedir. Dördüncü olarak mali sermaye ise üretimin finansmanı için gerekli olan mali fonlardır. Her bir sermaye tipi kullanıldıkları iş koluna göre farklılaşır. Son olarak girişim gücü üretim, yatırım ve inovasyon harcamalarını planlayan, yürüten ve diğer üretim faktörlerini koordine eden çaba olarak tanımlanır. Modern toplumda sermaye ve girişim çoğunlukla iç içe girmiştir. Bu yüzden girişim gücü de iş kolu ve sektörlere göre farklılaşır. Her birey tek bir üretim faktörü sahibi olmak zorunda değildir. Örneğin bir yerde maaşla çalışan yüksek öğrenimli bir kişi, aynı zamanda, bir firmanın ortağı da olabilir. Bunlara ek olarak kiraya verdiği bir dükkanı da olabilir. Bu durumda bu kişi emeği karşılığında ücret, firma ortaklığı karşılığında kâr payı ve gayrı menkul sahipliği karşılığında kira geliri elde eder. Bu durum kapitalizmin ilk aşamalarında çok rastlanan bir durumdu. İşletmeler genelde küçük ölçekli aile işletmeleriydi ve firmanın sahibi aynı zamanda hem firmanın çalışanı hem finansörü hem de girişimcisi olmaktaydı. Kapitalizm geliştiği ve sanayi toplumu yerleşik hale geldiği ölçüde işbölümü ve uzmanlaşmanın artmasıyla bu roller de farklılaşmaya başladı.
Bugün paragrafın başında verdiğim örneğe uygun insanlar kapitalizmin ilk zamanlarına göre toplumda çok daha az bir oranda bulunmaktadırlar. Yani işçi sınıfı daha büyük oranda sadece ücretli çalışanlardan oluşmaktadır. Öte yandan girişim, gayrı menkul ve sermaye sahipleri zaman içinde daha bir iç içe geçmişlerdir. Çünkü modern toplumdaki firmalar, tüzel kişilik olarak çoğunlukla hem sermaye, hem girişim hem de gayrı menkulün sahibi konumuna gelişmişlerdir. Bu yüzden üç faktörün sahipleri eskiye göre daha fazla benzeşmekte ve çıkarları örtüşmektedir.
Sonuç olarak sosyal bilimlerde analiz aşamasında çoğunlukla sınıf çatışması olarak tanımlanan işçi sınıfı – sermayedâr sınıfı çelişkisi buradan neşet etmektedir: Girişimci ve toprak sahiplerinin çıkarları da çoğunlukla sermayedâr sınıfının çıkarlarıyla özdeşleşmektedir. İktisadi sınıfın oluşması için o sınıfın içindeki bireylerin sınıf içindeki diğer bireylerle ortak çıkar ve amaçları doğrultusunda eşgüdüm içinde olmaları gerekir. Bunun için de sınıfın örgütlü olması gerekir. (Örgüt deyince terör örgütü anlamayın hemen, örneğin işçi sınıfı sendikalar ve meslek odaları etrafında örgütlenir.) Ancak sermaye, girişim ve gayrı menkul sahipleri doğaları gereği işin başlangıcında (firma ve işveren örgütleri çatısı altında) örgütlü iken, işçi sınıfının örgütlenmesi çok daha zordur. İşçi sınıfının örgütlü olmadığı ya da örgütlerinin sermaye sınıfının güdümünde olduğu durumlarda kaçınılmaz bir şekilde ortaya sömürü çıkar. Çünkü daha az ücret, daha yüksek kâr, faiz ve rant demektir.
SINIF BİLİNCİ, TOPLUMSAL DEĞİŞİM VE MUHALEFET
Herhangi bir iktisadi düzende ve her hangi bir toplumda, o toplumu bir arada tutan iktidardır. Her toplumda mutlaka bir iktidar bulunur: İktidar düzenin kurallarını koyar, güvenliğini sağlar, gelir dağılımını belirler. Ancak bir toplumun kendini zaman içinde yenileyebilmesi için mutlaka muhalefetin de resmi bir şekilde yönetimde temsili gerekir. Ortaçağ tarım toplumlarında iktidarlar mutlaktı, iktidar devletle, devlet de Tanrıyla özdeşleştirilirdi. Örneğin Katolik Kilisesi kendisini İsa’nın bedeni, Sasani Şahları ve Osmanlı Pâdişahları kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak tanımlarlardı. Safevi Şahlarının Mehdi olduğunu inanılırdı. Böylece iktidar kutsallaştırılır ve iktidarın temsil ettiği gelir ve servet paylaşımı Allah’ın emri olarak kabul edilirdi. Bu şartlarda sömürülen emekçi sınıfın itirazlarını seslendirecek bir kurum olamazdı; çünkü bu itirazlar Allah’ın iradesine itiraz ve kutsal kabul edilen iktidara isyan olarak görülürdü.
Batı’da kapitalizmin gelişmesi ile birlikte uzun ve acılı bir sürecin sonunda bir örgütlü işçi sınıfı oluştu. İşçi sınıfının haklarını ve sistemi yenileyici muhalefetin temeli olduğunu kabul eden sol siyaset kurumları gelişti. Modern şehirli ve sanayileşmiş toplumlar bu işçi sınıfı mücadelesiyle bugünkü demokratik kurumların oluşmasına vesile oldular. Bugünkü anlamıyla demokraside artık iktidar devletle özdeş değildir, muhalefet de ülke yönetiminde söz sahibidir. Eğer sınıf çatışması ve ona dayalı sınıf mücadelesi olmasaydı bugünkü demokrasi de olmazdı.
İSLAM TOPLUMLARINDA SINIF BİLİNCİ VE ÖRGÜTLÜ SINIFLAR VAR MI?
İslâm toplumlarında, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, farklı birçok tarihsel, sosyal ve iktisadi sebepten dolayı, sermaye birikim süreci yetersiz kalmıştı. Başta Osmanlı olmak üzere İslâm Devletleri ticaret ve üretim temelli bir yapı üzerinde değil askeri temelli bir yapı üzerinde kurumsallaşmışlardı. Toplumsal çıkar grupları kendilerini dini ve mezhebi farklılıklar etrafında örgütlemekteydiler. Bu ise kitlelerin ve bireylerin iktisadi çıkarlarını dikkate almayan, üretimdeki paylarına değil yaşam tarzı ve tüketim kalıplarına yönelik siyaset kurumlarının gelişmesine yol açtı. Siyasetin konusu üretim, üretimden elde edilen gelirin paylaşımı, kalkınma ihtiyaçları değil, insanların ne yiyip içtikleri, nasıl yaşadıkları, ne giydikleri oldu. Böyle olunca muhalefet de esas olarak devleti ve kurulu üretim ve gelir mekanizmasını değiştirmeyi değil, iktidarı ele geçirip devletin nimetlerinden faydalanmayı esas hedef olarak aldı.
Bu analizim İslâm Dünyası’ndaki az sayıda devlet olarak tanımlanabilecek ülkeler için geçerlidir. İslâm ülkelerinin büyük çoğunluğu emperyalistler tarafından kurgulanmış ve o ülkedeki azınlık mezhep veya etnisiteye mensup iktidarların aşiret / kabile yönetimi benzeri oligarşik ve baskıcı yönetimlerle yönetilmektedir. Buralarda orta çağdan kalan kutsal devlet anlayışı bir azınlık yönetiminin tahakküm aracı olmuştur. Bu yapının doğal sonucu fakirlik, geri kalmışlık, cehalet ve şartlar olgunlaşırsa iç savaştır. Zaten bunları bugün İslâm Dünyası’nın her tarafında görmekteyiz.
Türkiye’ye gelirsek… Türkiye hiçbir zaman sömürgeleşmemiştir. Selçuklu ve Osmanlı’ya dayanan büyük bir devlet hafızasına sahiptir. 1826’dan bu yana modern devlet kurumlarına, 1876’dan bu yana belli aralıklarla da olsa Meclis’e, Cumhuriyet’le birlikte başlayan sanayileşme ve şehirlileşme hamlesine, dünya sistemiyle entegre bir ekonomiye ve her alanda üretim yapabilecek bir sermaye birikimine sahiptir. Ancak, bununla birlikte, belki de Soğuk Savaş’ın yâdigârı olarak, örgütsüz bir işçi sınıfına, sınıf bilincinden uzak yığınlara, üretimde paylaşımı değil yaşam tarzını öne çıkaran bir siyasete sahiptir. Bu yüzden muhalefet zayıftır, “Biraz da biz iktidar olalım, biz devletin nimetlerinden nasiplenelim!” demektedirler. Sonuçta da iktisadi ve toplumsal meselelerin açıklıkla tartışılmadığı, bunlarla alakasız gündemler etrafında zaman ve emek harcandığı, iktisadi ve toplumsal geleceğin yeterlilikle planlanmadığı bir yapıya sahibiz. Bunları bilmez ve değiştirmek için emek harcamazsak hiçbir zaman Afganistan olmasak da yine, hiçbir zaman Batıyı yakalayamayız.
İSLAM DÜNYASI NEDEN GERİ KALDI? - IV: MİLLİ KİMLİK VE MİLLET OLUŞUMU
YAYINLAMA: 01 Haziran 2024 - 00:00
MİLLETİN TANIMI NEDİR?
Bazı yerlerde tanımlamak için ulus kavramı da kullanılan ama benim tercih ettiğim tanımla millet, insan bireyleri arasında kolektif bir kimliğin, dil, tarih, etnik köken, kültür, bölge veya toplum gibi belirli bir nüfustaki ortak özelliklerin birleşiminden ortaya çıktığı geniş bir toplumsal organizasyon türüdür. Bazı milletler etnisite / soy birliği etrafında inşa edilirken, çoğunlukta olan diğerleri ise siyasi anayasalarla sınırları ve içeriği belirlenen toplumsal organizasyonlardır.
Bir millet, genellikle, bir etnik gruptan daha açık bir şekilde siyasi şuurla oluşur. İrlandalı siyaset bilimci Benedict Anderson, milleti "hayali bir siyasi topluluk” olarak tanımlamış ve “en küçük ulusun üyelerinin bile diğer üyelerin çoğunu asla tanımayacağı, onlarla tanışmayacağı ve hatta onların isimlerini bile duymayacağı, yine de her birinin zihninde ortak toplumsal değer ve normlara dayalı bir topluluğa mensubiyet duygusunun hâkim olduğu” bir topluluk olarak açıklamıştır. Anderson’ı destekleyen şekilde İngiliz sosyolog Anthony Smith de milletleri özerkliklerinin, birliklerinin ve özel çıkarlarının bilincine varan kültürel-politik topluluklar olarak tanımlamıştır.
Son dönem akademisyenler arasındaki fikir birliği, milletlerin sosyal olarak inşa edilmiş, tarihsel olarak tesadüfi ve örgütsel olarak esnek olduğu yönündedir. Tarih boyunca insanların akraba gruplarına ve geleneklerine, bölgesel otoritelere ve anavatanlarına bağlılıkları olmuştur, ancak milliyetçilik (devlet ve milletin bir ulus devlet olarak aynı hizada olması gerektiği inancı) 18. yüzyılın sonuna kadar öne çıkan bir ideoloji haline gelmemiştir.
SOSYAL BİLİMLERDE MİLLETİN FARKLI TANIMLARI
Milletlerin nasıl oluştuğu ve geliştiğine dair üç dikkate değer bakış açısı vardır: Halk arasında popülist milliyetçilik anlayışlarını yansıtan ancak günümüzde akademisyenler arasında büyük ölçüde gözden düşen primordializm / ilkelcilik, her zaman milletlerin var olduğunu ve milliyetçiliğin doğal bir olgu olduğunu öne sürer. Bu anlayışa göre millet soy birliği etrafında şekillenir. Etnosembolizm milliyetçiliği dinamik, gelişen bir olgu olarak açıklar, devamında milletlerin ve milliyetçiliğin gelişiminde sembollerin, mitlerin ve geleneklerin önemini vurgular. Bu daha çok ortak kültürel ve dini değerler etrafında milletin tanımlanmasına dayanan bir bakış açısıdır. Milletin bugünkü akademik camiada baskın tanımı olarak primordializmin yerini alan modernleşme teorisi, yapılandırmacı bir yaklaşımı benimsemektedir ve millet kavramının, sanayileşme, şehirlileşme, kitlesel eğitim gibi miili bilincin oluşmasına katkıda bulunan modernleşme süreçleri nedeniyle ortaya çıktığını öne sürer. Ben de modernleşme teorisini savunmaktayım.
Modernleşme teorisinin savunucuları, milletleri, yukarıda bahsettiğim Anderson tarafından türetilen bir terim olan "hayali topluluklar" olarak tanımlamaktadır. Bir millet, “genişletilmiş ve paylaşılan bağlantıları hayal etmek için maddi koşulların mevcut olması ve millete mensup her birey kendisini öznel olarak başkalarıyla somutlaşmış bir birliğin parçası olarak deneyimlese bile nesnel olarak ortak bazı değerlere dayanması” anlamında hayali bir topluluktur. Hocam ne demek şimdi bu? Şöyle basitleştireyim: Örneğin Türkiye’de 85 milyon Türk olarak hepimizin birbirini tanıması, birbirimizle maddi ilişkiye girmemiz mümkün değildir ama Türk vatanı hepimizin evi, Türk Bayrağı hepimizin bağımsızlık sembolü, Filenin Sultanları hepimizin gururu, Cumhuriyet hepimizin devletidir. Çoğu zaman, bir milletin üyeleri birbirlerine yabancı kalır ve muhtemelen hiçbir zaman bir araya gelmeyeceklerdir buna rağmen birbirini tanımayan bu insanların ortak bir vatandaşlık şuuru etrafında birleştiği gözlemlenir. Sonuç olarak sosyal bilimcilerin çoğu tarafından millet, ortak duyarlılığın bir tür kolektif kimlik sağladığı ve bireyleri siyasi dayanışma içinde birbirine bağladığı "icat edilmiş bir gelenek" tarafından bir araya getirilmiş bir topluluk olarak görülür. Bununla birlikte bir milleti bir araya getiren temel "hikaye" etnik niteliklerin, değerlerin ve ilkelerin bir bileşimi etrafında inşa edilebilir ve aidiyet anlatılarıyla yakından bağlantılı olabilir. Buna rağmen milleti inşa eden modern devlet kurumlarıdır.
20. yüzyılın sonlarında sosyal bilimcilerin çoğu iki tür millet olduğunu savundu: Fransız cumhuriyetçi toplumunun başlıca örneği olduğu sivil millet ve Alman halklarının örneklediği etnik millet. Alman geleneği, Johann Gottlieb Fichte gibi 19. yüzyılın başlarındaki filozoflardan kaynaklanmakta ve onları diğer milletlere mensup insanlardan ayıran ortak bir dili, dini, kültürü, tarihi ve etnik kökenleri paylaşan insanlara atıfta bulunuluyordu. Zaten bu gelenek primordializmin temelini oluşturmaktaydı. Öte yandan sivil milletin izleri Fransız Devrimi'ne ve 18. yüzyıl Fransız filozoflarından kaynaklanan fikirlere kadar uzanıyordu. Temelde bir devletin vatandaşlarından oluşan ve "birlikte yaşama" isteğinin merkeze alınması, bunun da bir onaylama eyleminin sonucu olarak ortaya çıkan bir millet yaratması olarak anlaşılmaktaydı. Bu, diğerlerinin yanı sıra, Ernest Renan'ın da vizyonudur. Anlaşılacağı üzere modernleşme teorisi sivil millet tanımına dayanmaktadır.
Özetleyecek olursak çağdaş akademik camianın çoğunluğunun kabul ettiği millet tanımına göre bir devletin vatandaşı olarak ortak milli eğitimden geçen, şehirlileşmiş ve sanayileşmiş toplumlarda daha hızlı gelişmesi beklenen ve ortak kültürel, coğrafi ve tarihsel değerlerle pekişen “birlikte yaşama” isteğinin bir araya getirdiği topluma millet adı verilir.
MİLLET OLMA BİLİNCİ GELİŞMEYİ NASIL ETKİLER?
Millet olma bilinci ya da eskilerin tabiriyle milli şuur öncelikle bir toplum içinde dayanışma ve toplumsal güveni pekiştirirken, toplumsal ayrılıkları, iç savaşa dahi gidebilecek toplumsal çatışmaları yatıştıran bir unsurdur. Bir toplumun gelişmesi ve kendi kaderini tayin edebilmesi için yönetim hakkının doğrudan kendine ait olduğunun bilincinde olması, toplumun çıkarlarının kendi çıkarlarıyla örtüştüğüne inanması ve kurulu düzene güvenmesi esastır. Atasözünde dediği gibi: “Birlikten kuvvet doğar!” Sanayileşmiş ve gelişmiş ekonomilerde bireylerin vatandaşlık bilinci de en üst düzeydedir. Devletin koyduğu kurallara uymaları için insanlar zorlanmaz aksine insanlar birbirlerine ve devlete güvendikleri için gönüllü olarak kurallara uyarlar. Bu seviyede bir vatandaşlık bilinci demokrasinin de sağlıklı işlemesine yol açar.
İlk çağ topluluklarında, ortak kimlik aşiret ve boylar etrafında oluşurdu. Bu millete göre çok daha küçük ve dışlayıcı bir tanımdır. 20’inci yüzyılda Batı’da peydah olan ve Dünya’yı yok olmanın eşiğine getiren “ırkçılık fikri” bu ilk çağ topluluklarının kimlik anlayışını yansıtır. Orta çağ toplumlarında insanları bir araya getiren ortak kimlik ise dini mensubiyettir. Bugünkü teokratik rejimler ve onların dayattığı toplumsal kimlik, bu yüzden, orta çağdan kalmadır ve ilkel tarım ekonomisinin değer ve normlarını yansıtır. Millet ise sanayileşmiş ve şehirlileşmiş toplumların ortak kimliğidir. Milli kimliği oluşturan ana unsur bireylerin sisteme ve birbirlerine olan güvenidir. O yüzden hukukun üstünlüğü ilkesi ve kanunların tarafsızca ve ayırım olmaksızın uygulanması önemlidir. Milli şuurun kuvvetli olduğu toplumlarda sosyal sermaye de kuvvetlenir.
İSLAM TOPLUMLARI NEDEN MİLLETLEŞEMEDİ?
Dünyadaki İslam toplumları içinde millet olma bilincine sahip iki toplum görürüz: Türkiye ve İran. Bunlara Sovyetler Birliğinden kalma oldukları için henüz gelişme aşamasında olsalar da başta Azerbaycan olmak üzere Türk Dünyası ülkelerini ve Bosna Hersek’i de ekleyebiliriz. Bunlar haricindeki İslam ülkelerinde insanların birbirlerine ve kurulu devlet düzenine güvenleri yok denecek kadar azdır. Hukukun üstünlüğü değil Sayın Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle “üstünlerin hukuku” hakimdir. İktidarı ele geçiren her türlü torpili, kayırmacılığı yapar. İktidar “millete hizmet makamı” değil, şahsi zenginlik ve ikbal elde etme aracı olarak görülür. Toplumlar genelde ortaçağdan kalma dini kimlikler etrafında veya ilk çağlardan kalan kabile kimlikleri etrafında örgütlenme aşamasındadır. Bu yüzden, bu ülkeler, emperyalistlerin her türlü ayak oyununa açık ve iç savaşa müsait toplumsal yapılar üretirler. Birbirine güvenmeyen, vatandaşı olduğu devlete ve mensubu olduğu millete aidiyet hissetmeyen, kendi komşularını düşman olarak gören bireylerin olduğu toplumlar ortak bir kalkınma hedefini de üretemezler, üretseler bile o hedefe doğru ilerleyemezler. İslam toplumlarının çoğunun geri kalmasının bir sebebi de, bu yüzden, bu toplumların bir millet vasfına yeterince sahip olamamalarıdır.
İSLAM DÜNYASI İSLAM'I TERK ETTİĞİ İÇİN Mİ GERİ KALDI?
YAYINLAMA: 03 Haziran 2024 - 00:00
İlk yazıda bir giriş yaptım ve İslâm Dünyası’nın geri kalmasının sebebinin İslâm dini olmadığını, hiçbir dinin ne ilerlemeye ne de gerilemeye yol açmayacağını söyledim. İkinci yazıda geri kalmanın en temel bileşeninin İslâm Dünyası’nın kendi doğasına özgü bir sermaye birikim rejimi, bireysel özgürlükler ve piyasa mekanizması kuramaması olduğunu vurguladım.
Üçüncü yazıda geri kalmanın bir başka sebebi olarak İslâm toplumlarında sınıf bilincinin oluşmaması ve sınıf mücadelesinin yenileyici etkisinden uzak olmalarını ekledim. Dördüncü yazıda ise İslâm toplumlarının milletleşememesi ve bu toplumlarda vatandaşlık bilince dayalı bir milli şuurun gelişmemesini geri kalmanın bir başka nedeni olarak gösterdim. Aslında bu dört neden farklı sosyal bilimciler tarafından savunulur ve eldeki bilgilere dayanarak söyleyebiliriz ki her dört neden de gerçeği açıklayıcı niteliktedir. Buna rağmen, farklı dünya görüşündeki sosyal bilimciler birbirleri ile sert tartışmalara girdiler ve bu dört görüş sanki birbirinin rakibi imiş gibi davrandılar.
Halbuki saydığım bu dört neden de birbirini doğuran ve birbirinden beslenen nedenlerdir. Aralarında karşılıklı bağımlılık ilişkisi vardır. Bu dört görüş gerçeğin farklı yüzlerini gösterirler ve birbirlerini tamamlarlar. Kısaca açıklayayım isterseniz: Sermaye birikimi, bireysel özgürlükler ve piyasa mekanizması olmadan ne sınıf mücadelesi, ne demokrasi ve halk iradesi ne de milletler oluşabilirdi. Sınıf mücadelesi olmadan sanayi toplumu modern bir köleci topluma dönüşür, girişim gücü sıfırlanır, demokrasi kuvvetlenmez ve milli şuur oluşamazdı. Milletleşme, vatandaşlık bilinci ve milli şuur olmasa ne kapitalizm, ne demokrasi, ne de sınıf mücadelesi olurdu. Batılılar sanayileşme, bireysel özgürlükler ve piyasayı, sınıf mücadelesi, demokrasi ve vatandaşlık bilinci ile birlikte geliştirdiler. Bunları eş anlı olarak geliştiremediği için de İslam ülkeleri geri kaldılar. Bu yazıları yazdıktan sonra farklı tanıdıklardan bazı eleştiriler geldi. Bu eleştirilerin özünü tek bir cümlede özetleyeyim…
“İslâm Dünya’sının geri kalmasının sebebi tabii ki İslâm Dini değildir, hatta aksine, İslâm Dini’nden, onun emir ve tavsiye ettiği ahlâk, yaşam tarzı, değer ve normlardan uzaklaşıp Batılıları taklit etmemizdir.”
Bu görüş Türkiye’deki geniş milliyetçi – mukaddesatçı kitle tarafından genel kabul gören bir düşünceye dayanır. Herkes Allah’ın emrettiği ve Peygamberimizin yaşamından örnek vererek öğrettiği gibi İslâm’ı yaşasa bütün bu sorunlar ortadan kalkar, gelir ve servet dağılımı eşitsizliği olmaz, İslâm ülkeleri Batı karşısında gizli veya açık esir konumuna düşmez, dünyaya yön vermeye devam ederlerdi. Burada sıklıkla örnek olarak Asr-ı Saadet / Mutluluk Çağı gösterilir. Ben bu görüşe ne karşıyım, ne de taraftarım. Çünkü bu görüşü savunanların İslami değerler denince anladığı ile benim anladığım arasında farklar var. Bugün bu farkları açıklamaya çalışacağım.
“İSLAMİ DEĞERLERE GÖRE YAŞAM” NE ANLAMA GELMEKTEDİR?
Rahmetli Şerif Mardin Hoca’nın tâbiriyle “bizim muhafazakâr mahallede” İslâmî değerlere göre yaşam bir tabu haline gelmiştir. Bunu en uç örnekleriyle, biraz abartarak özetleyeyim: Herkes beş vakit namaz kılarsa, içki içmezse, faizli işlerden uzak durursa, Kur’an okumayı öğrenirse, çocuklarını bu ahlâk üzerine yetiştirirse, Batılı toplumların “sapkın” alışkanlıklarından uzak durursa ideal bir Müslüman hayatı yaşar. Buraya kadar katılırım: Her din mensupları için bir ahlaklı yaşam rehberi sunar. Müslüman için de bu rehber İman ve İslâm’ın şartları, 32 ve 54 farzla özetlenir. Ancak böyle yaşayınca Batı’ya nispetle geri kalmayacağımız, hatta onlardan daha ileride olacağımız iddiası abesle iştigaldir. Bu kardeşlerimize sorulur: Batı sömürgecileri İslâm’ın kurallarına göre mi sömürgecilik yapıyorlardı da başarılı oldular? Kapitalizmi kuran Batılılar beş vakit namaz mı kılıyordu? Milli iradeyi yönetimin temel kaidesi haline getiren Fransız ve Amerikan Devrimlerinde ki liderler, sözgelimi Robespierre ve Franklin Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezhebine mi mensuplardı? Bunlar gibi yüzlerce soru üretebiliriz.
Bu bakış açısındaki yanlışlık, insanların günlük hayatlarındaki yaşam tarzı ve tüketim kalıplarının üretim tarzını belirleyeceği gibi bir saplantıya sahip olmalarıdır. Bizim muhafazakâr mahallenin dokunulmaz gördüğü tabulaşmış kavramlardan biri de “Asr-ı Saadet’tir.” Asr-ı Saadet Peygamber Efendimiz ve Dört Halife dönemlerinin toplu adıdır. İnanılır ki, bu dönem bütün insanlığa örnek olması gereken erdem ve faziletlerin yaşandığı bir dönemdir. İslâm Tarihi kitaplarına bakmadan, o dönemdeki iktidar, güç ve servet kavgalarını öğrenmeden basit ahaliye merdiven altı cemaat hocaları tarafından bu hayal satılır. Halbuki çıplak gerçek öyle değildir: Peygamber Efendimiz dönemi bir tarafa bırakılırsa Asr-ı Saadet, içinde Cennet’le müjdelenmiş 10 sahabenin de bulunduğu, güç ve iktidar kavgalarıyla doludur. Hz. Ebûbekir 2,5 senelik halifeliğinde kanlı isyanlarla karşılaşmış ve dönemi iç savaşlar dönemi olmuştur. Yine de şanslıymış ki, yatağında ölmüş. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz Ali suikastlere kurban gitmişlerdir. Cemel Savaşında bir yanda Peygamberimizin eşi Hz Aişe, Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Talha ve Hz. Zübeyr varken diğer yanda Hz Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz vardır. Sıffîn Savaşında sahabe ile sahabe savaşmıştır. Tarihi vesikalar Asr-ı Saadet’in Peygamberimiz sonrasında hiç de mutluluk çağı olmadığını söyler.
Her Müslüman gibi ben de elimden geldiğince, Allah’ın emrettiği şekilde yaşamaya çalışırım. Günah işlersem Allah’tan affetmesini dilerim. Ancak toplumsal ve iktisadi gelişmenin diş fırçası yerine misvak kullanmakla gelmeyeceğini de bilirim. O zaman bu görüşe karşı mıyım? Hayır, değilim. İslâm toplumları İslâm’ın temel ilkelerinden koptukları için bu duruma gelmişlerdir, diyebilirim. Pekiyi, bu durumu nasıl açıklarım? Cevap aşağıda…
KARUN, FİRAVUN, NEMRUT, ZÜLEYHA VE ŞEYTAN OLMAMAK
Allah Kur’an’da Bakara Sûresi’nin ilk beş ayetinde müttakilerin / erdemli kişilerin gayba (kadere ve Allah’ın takdirine) inanan, birbiriyle dayanışma içinde olan ve sahip olduklarından ihtiyaç fazlasını diğer insanlarla paylaşan insanlar olduğunu söyler. Yine hem Peygamberimize hem de ondan önceki peygamberlere, hem Kur’an’a hem de ondan önceki Kutsal Kitaplara (Tevrat, Zebur ve İncil) inandıklarını ekler. Burada aslında Allah iyi örneği anlatmıştır: Allah’a inanan ve bencillikten - İslâmi tabirle nefsaniyetten- uzak, kibre kapılmamış, dayanışmacı ve paylaşımcı bir insan tipi… Pekiyi kötü örnekler var mıdır? Vardır. Allah Kur’an’ın muhtelif yerlerinde Müslümanların benzememesi gereken lanetli tiplerden bahseder. Bu kötü karakterlerin ortak özelliği kibre ve nefsaniyete kapılarak sapkınlığa düşmüş olmalarıdır. Kendi güzelliği ve şehvani arzularıyla kibre kapılıp Hz. Yusuf’a iftira atan Mısır Veziri’nin karısı Züleyha ilk örnektir. Güzelliği ve cazibesi ile kibirlenen insanlardan olmamamız gerektiği öğütlenir. Elindeki iktidar gücüne bakarak kibre kapılan ve ceberrut birer zorba kesilen Firavun ve Nemrut Allah tarafından lanetlenir. Allah her türlü tek adam yönetimi, tiranlık ve zulüm rejimine karşı çıkmamızı emreder. Buradan devlet adamlarının nasıl davranmaması gerektiği anlaşılır. Sahip olduğu servetiyle kibirlenen, yanında çalışanları acımasızca sömüren ve yetim hakkına el uzatan Karun lanetlenir. Buradaki hisse de servet sahibi zenginleredir, Karun gibi olmamaları emredilir. Yaptıkları köprüler, yollar ve gökdelenlerle kibirlenen Ad kavmi, ticarette hile yapıp adam kazıklamayı iş edinen Medyen ve Eyke kavmi, ahlâksız yaşamlarını kendileri yaşamakla kalmayıp diğer insanlara da zorla dayatan Lut kavmi, şehvet ve güç hırsı ile kardeşini öldüren Kabil… Bu gibi örnekler hep Müslümanlara nasıl olmamaları gerektiğini söyler. En kötü örnek ise bilim adamları ve aydınlara verilen örnektir: İlminiz ile kibirlenmeyin buyrulur, eğer bilginizle kibre kapılırsanız Şeytan gibi olursunuz, denir.
Pekiyi İslâm ülkelerinin hâli nedir? Allah’ın lanetlediği bu örneklerdekinin bire bir benzerleri bugünkü Müslüman toplumlarda bolca bulunmaktadır. Nemrut ve Firavun gibi diktatörler, Karun gibi para babası sömürücü kodamanlar, Züleyha gibi şehvet düşkünleri, Kabil gibi kardeş katilleri ve benzerlerinden bolca bulunmaktadır. İslâm ülkelerinin hemen hemen tamamı Âd Kavmi ve Medyen ve Eyke kavimlerini hatırlatmaktadır. En tehlikelisi de ilmi ile kibirlenip Allah’ın barış ve sevgi yolundan uzaklaşanlar ve toplumlar içinde tefrika çıkarıp bölücülük yapanlardır ki, onlar da Şeytanlaşanlardır. Müslümanlar Allah’ın yapma dediklerini yaptıkları için bu haldedirler. Pekiyi bu yazıda yazdıklarım diğer dört yazıda yazdıklarımla çelişir mi? Hayır… Adil ve eşitlikçi toplum, vatandaşlık bilincine, bireysel özgürlüklere sahip ve hukuka saygılı bireyler, emeğinin hakkını bilen ve savunan sınıf bilincine sahip ahlâklı ve cesur insanlar.
Allah adildir… Allah’ın yapma dediklerini yapan Müslümanlar geri kalırken, Allah’ın emirlerini kısmen de olsa uygulayan Batılılar ilerlemiştir. Vesselâm
ENFLASYONUN SEBEBİ NE: ARSIZ FİRMALARIN FAHİŞ KÂRLARI MI YOKSA ASGARİ ÜCRET ARTIŞLARI MI? ENFLASYONU
YAYINLAMA: 08 Haziran 2024 - 10:45
Şu anda seçimlerden bu yana 1 seneyi doldurmuş bulunmaktayız. Bu yazıda ilk önce Hazine ve Maliye Bakanlığı ile TCMB’nin bir yıllık karnesini vermeye çalışacağım. Sonra da kamuoyunda bu bir sene içinde çok tartışılan bir konu olan “satıcı enflasyonuna” ya da “kâr çekişli enflasyona” değineceğim.
YİĞİDİ ÖLDÜR HAKKINI VER
2023’te yeni ekonomi yönetimi iş başına geldiğinde görünürdeki hedef enflasyonu düşürmekti. Ancak bunu yapabilmesi için bazı başka problemlerin de çözülmesi gerekiyordu. En başta TCMB net rezerv açığı 70 milyar dolar civarındaydı. Bütüğn bankaların bankası olan TCMB borçlu olabilir miydi? İnsanın aklına bile gelmeyecek bu durum TCMB’nin başına gelmişti. Yabancı yatırımcı borsadan çıkmıştı, çıkarken dövizlerini de alıp götürmüşlerdi. Ülkenin dış borçlanma faizini belirleyen iki temel ögeden CDS primimiz çok yükselmişti. Türkiye yüzde 9-10 arası dolar faiziyle borçlanabiliyordu. Bankacılık sistemine düşük faizle kredi arz etmeleri için baskı amacıyla getirilen bir sürü ipe sapa gelmez yönetmelik bulunmaktaydı. Bu bütün finans sistemindeki risklerin takip edilip kontroılü için gerekli bilgilerin alınmasını engelleyen yüksek belirsizlik yaratmaktaydı. Tasarruf araçlarının getirileri baskılandığı için parası olanların birikimlerini enflasyona karşı koruyabilmek için gayrımenkul ve otomobil alımına yöneldiği görüldü. Bütün ekonomide topyekûn şekilde fiyat – değer arasın daki bağ kopmuştu. Enflasyon beklentilerini sürekli artıyordu.
Yiğidi öldürüp hakkını verelim. Gerek Sayın Şimşek gerekse TCMB yönetimi yukarıda saydığım anormallikleri düzeltmek ciddi bir mesai sarf ettiler. Bankacılık sisteminde sisteme baskı uygulayan ve belirsizlikleri arttıran düzeltmeler kaldırıldı. Faiz beklediğimizden yavaş da olsa arttırıldı ve Şubat 2024’ten itibaren yıul sonu beklenen enflasyonun üstünde bir politika faizine ulaşıldı. KKM’nin tasfiyesi büyük oranda gerçekleştirildi. Geçen hafta itibariyle de TCMB net rezervleri pozitife döndü. CDS primlerimiz düşmeye devam etmekte ve uluslararası kredi değerlendirme kurumları da Türkiye’nin kredi notunu yavaş yavaş yükseltmektedir. Bunlar gerçekleştirilmeden bir para politikasının etkinliğinin artması söz konusu olamazdı. Zaten bunu ben değil Sayın Nebati söylemiş ve “Hamdolsun, bizim dönemimizde para politikası etkisizleşti, önemsizleşti!”, demişti. İşte bütün bu olumsuzlukların önemli bir kısmı aşılmıştır. Bundan sonra esas zorlu iş gelmektedir: enflasyonu düşürmek.
Bunlar Hükümet ve TCMB’nin karnesindeki olumlu notlardır. Pekiyi olumsuz notlar? Her şeyden önce külliyatlı miktarda bir dış sermaye girişi olmamıştır. Sayın Şimşek çok uğraşmasına rağmen bunu başaramadı. İkincisi ciddi ve kapsamlı bir istikrar programı oluşturulamadı. Enflasyonla mücadele sadece TCMB’nin faiz kararına bırakıldı. Maliye Politikasının ciddi bir desteği henüz söz konusu değildir. Hayat pahalılığı dar gelirli geniş kesimlerin belini bükmektedir. Enflasyonla mücadelenin ciddiyetine halk ikna edilememiştir, halkın 2024 yıl sonu enflasyon beklentisi %100’lerde iken Hükümetin hedefi yüzde 38’dir. Dolayısıyla açıklığa, şeffaflığa ve samimiyete dayalı bir halkla ilişkiler yönetimi yoktur. Önümüzdeki süreçte bu aksaklıklar ve eksikliklerin giderilmesini temenni ederiz. Ancak meseleler temenni ile değil eylemle çözülür. Onun için eylemleri izlemeye devam edeceğiz.
KÂR İTİŞLİ SATICI ENFLASYONU
Bu bir yıllık dönemde Sayın Şimşek’in yönetiminde enflasyon yüzde 38’den yüzde 75’e çıkmıştır. Hem enflasyonla mücadele edeceğiz deyip hem de enflasyonu ikiye katlamak insanların kafasını karıştırmaktadır. Ancak enflasyona karşı bir mücadele için hem anormal şartların normalleştirilmesi hem de siyasi karar alıcıların da tam desteği gerekmekteydi. Malum 2024 Mart ayında seçimler vardı. Bu yüzden siyaset ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadelesine gerçek anlamda destek vermedi. Mart 2024’ten sonra Hükümet’in desteği daha berraklaştı. Ama Sayın Şimşek bütün bu zorlukları halka anlatamazdı, çünkü geniş emekçi kesimler, maaşlı orta sınıflar hayat pahalılığı altında eziliyorlardı. İşte bu ortamda yeni bir enflasyon teorisi ortaya çıktı: kâr itişli satıcı enflasyonu… Bu görüşü savunanlara göre “hükümetin yaptığı hiçbir harcama -ekonomi tam istihdamda olmadığı müddetçe- enflasyon yaratmaz.” Enflasyon sınıflar arası mücadelenin bir sonucudur ve enflasyonu belirleyen ana unsur fırsatçı iş adamlarının fiyat belirleme güçlerini kullanarak aşırı fiyat artışlarını hayata geçirmeleridir. Buna örnek olarak da milli gelir içindeki emek opayının düşmesi ve kâr paylarının hızla yükselmesi gösterilmektedir. Bu görüşleri okuyunca aklıma şu sorular geliyor: “Eylül 2021 öncesinde neden satıcı enflasyonu yoktu? Tekel gücü sahibi firmalar daha önce bu güçlerinin farkında değiller miydi? Yoksa 2021 öncesi bu iş adamları halkçı ve emekçiden yana bir tutum sahibiydiler de 2021’de içlerinde ki emekçi düşmanı canavar birden mi uyandı?” Bu sorulara yukarıdaki görüşü savunanlar cevap veremezler. Doğrusu şudur ki, satıcı enflasyonu ve fiyat belirleme gücüne sahip firmalar enflasyonist ortamı kendi yararlarına kullanarak kârlarını katlayabilirler. Yani satıcı enflasyonu enflasyonun kök sebebi değildir, ama enflasyonist süreci şiddetlendiren ve büyüten bir etkisi vardır. Elbette buradaki temel güdü sınıfsaldır. İşyeri sahipleri neden işçiyi düşünsünler ki? Onlar kendi kârlarına bakarlar.
Bu bir senelik süreçte ikinci bir görüş peydah oldu: “İşçi ve emekli ücretlerini arttırırsak enflasyon patlar! Asgari ücrete zam yapmayalım, böylece talep ve enflasyon düşsün!” Hemen aklıma şu sorular geldi: “Sendikalar çok mu güçlü? İşverenler mağdur, işçiler gaddar mı? Emekliler zevk-ü sefa mı sürüyor?” Bu durumu da aşağıda değerlendirdim:
ENFLASYONU İŞÇİ ÜCRETLERİ VE EMEKLİ MAAŞLARI MI PATLATTI?
Türkiye’de ne 2021 ve 2024 arası enflasyon sürecini ne de genel olarak bütün Cumhuriyet dönemindeki enflasyon sürecini ücret artışına bağlamak ancak emekçi düşmanlığı, millet ve halk düşmanlığı veya cehaletle açıklanabilir. Ben iyi niyetli bakıyorum ve bu gibi düşünceleri sarf edenleri cehaletle itham etmekle yetiniyorum. Bir ülke de ücret artışlarına dayalı enflasyon olabilir ancak bu belli şartlarda mümkündür: Birincisi ülkedeki işgücü tamamı örgütlü olacak ve sendikalar çok kuvvetli olacak. İkincisi işverenlerin pazarlık gücü sendikalardan aşağı olacak. Üçüncüsü uzun vadeli sözleşmeler değil kısa vadeli sözleşmeler olacak ya da sözleşmelerde ücretler aylı veya üç aylık enflasyona göre düzeltiliyor olacak. Ülkemizde bırakın güçlü sendikayı sendika bile yoktur. Olanlar partilerin işçi kollarıdır. Bu sendikamsı yapılar ücret pazarlığını görünüşte yaparlar, esasında pazarlık işverenin kârlarını garantiye alan Karagöz Hacivat oyunundan ibarettir. Bir de, bunların üstüne, ülkemizdeki yerli, göçmen ve kaçak milyonlarca kayıtsız çalışan vardır. Bunların ne aldıkları ve hangi şartlarda çalıştıkları meçhuldür. Asgari ücret artışları senelik TÜFE genel endeksi üzerinden yapılırken bu artışların bırakın gelecek enflasyona karşı geçmiş enflasyona karşı bile emekçinin gelirini koruması mümkün değildir. Normalde bu kadar yüksek enflasyonda ücretler üç ayda bir ve gıda, konut ve ulaştırma fiyatları temelli (ücretliler geçinme endeksi benzeri) bir endeks üzerinden hesaplanmalı… Enflasyonun sebebi ücret artışı değil tersine ücretlerdeki yetersiz de olsa artışın sebebi enflasyondur.
Hocam! O da olmaz, bu da olmaz diyorsunuz? Pekiyi bu enflasyonun sebebi ne?” Bu bir sonraki yazının konusun olsun. Ama kısaca bir ipucu vereyim: Türkiye uzun bir süredir aşırı talep genişlemesi ve aşırı istihdamla büyüyor. Bu da haliyle hem cari açığı hem de enflasyonu patlatıyor. Buradaki kritik değerimiz de NAIRU’dur; yani “enflasyonu arttırmayan doğal işsizlik oranı”… Bu oran Türkiye’de yaklaşık %10’dur. Yani işsizlik yüzde 10’un altına indiğinde enflasyon oranı artmaya başlar. Yüksek enflasyon sürerse, zamanla, bu durum enflasyonist beklentileri de patlatır. Yani enflasyon enflasyonu doğurur. Bugün Türkiye’de olan da budur.
ENFLASYON VE NAIRU: TÜRKİYE'DE ENFLASYONİST AÇIK MI VAR?
YAYINLAMA: 10 Haziran 2024 - 00:00
İşsizlik farkı ile kastedilen bir ülkedeki enflasyonu arttırmayan işsizlik oranı yani NAIRU’dan dar tanımlı işsizlik oranı çıkarıldığında olan farktır. Eğer güncel işsizlik oranı NAIRU’nun üstündeyse işsizlik farkı negatif olur, bu ekonomide deflasyonist açık olduğunu gösterir ve enflasyonu düşürücü bir etki yaratır. Eğer güncel işsizlik oranı NAIRU’nun altındaysa işsizlik farkı pozitif olur, bu ekonomide enflasyonist açık olduğunu gösterir ve enflasyonu arttırıcı bir etki yaratır. Bu ilişki enflasyon beklentilerinin stabil, belirsizliğin düşük ve dış dünyadan gelen şokların ihmal edilebilecek düzeyde olduğu durumda geçerlidir. Eğer enflasyon oranındaki değişim işsizlik farkı ile aynı yönde ve birbiri etrafında DNA sarmalı gibi ilerliyorsa enflasyonist beklentilerin bozulmamış, belirsizliğin düşük ve dış şokların ihmal edilecek düzeyde olduğu anlamına gelir. Eğer tersi geçerliyse, bu durumda, enflasyonist beklentilerin bozulmuş, belirsizliğin yüksek ve dış şokların ekonomiyi sert şekilde etkileyecek düzeyde olduğu düşünülür. “Hocam ne diyorsunuz?” Anlatmaya çalışayım. İlk önce NAIRU ne ondan bahsedelim…
NAIRU: ENFLASYONU ARTTIRMAYAN İŞSİZLİK ORANI
İşsizlik ve enflasyon arasındaki ilişki Keynes’den öncesine dek tartışılan bir olguydu. Bir ekonomide tüm kaynaklar etkin bir şekilde kullanılsa dahi işsizlik oranı yüzde 0 olmaz. Her zaman mevcut ücret düzeyinde çalışmak istemeyen iradi işsizler ve bir işten bir işe geçerken kısa süreli geçici işsizler mevcuttur. Bu işsizlerin oranı toplam işgücünün yüzde 2,5 – 3’ü kadar bir oranda olduğu kabul edilir. Bu orana doğal işsizlik oranı adı verilir. Neo-Klasik ve erken dönem Keynesçi iktisatçılara göre bir ekonomi eğer tam istihdamdaysa, yani işsizlik oranı yüzde 2,5-3 arasındaysa talep genişlemeleri enflasyon artışına ve talep daralmaları
enflasyon düşüşüne yol açar. Yani işsizlik oranı diyelim ki yüzde 3’ün üstündeyse enflasyonun sebebi talep genişlemesi olamaz. Ya beklentiler de artış gerçekleşmiş ya da ekonomi iç veya dış maliyet şoklarına maruz kalmıştır. Bu teorik bilgiyi sınamaya kalkınca araştırmacılar, özellikle gelişmekte olan ülkelerde çılgın ve çarpık sonuçlarla karşılaştılar: İşsizlik oranı yüzde 7-8 civarında iken görünürde enflasyon beklentilerinde artış veya maliyet şoku olmadan genişlemeci para ve maliye politikaları enflasyon artışına yol açmaktaydı. Bu durumda ekonomide talep artmakta, enflasyon artmakta ama işsizlik oranı tam istihdam düzeyinin hayli üstünde gerçekleşmekteydi. Gelişmekte olan ülkelerde üretimde robotlaşma pek muhtemel görülmeyeceğinden, haliyle bu durum, teorik bir çelişkiye yol açmaktaydı. Bu yüzden yeni bir işsizlik tanımı geliştirildi: Enflasyonu arttırmayan işsizlik oranı ya da NAIRU. Teoride ihmal edilen veya dikkat edilmeyen bir olgu olan yapısal işsizlik böylece modele dahil edildi.Ana akım işsizlik modeli gelişmiş ülkeleri örnek almaktaydı. Bu ülkelerde ülke içi bölgeler arası gelişmişlik veya kalkınmışlık farkları ve sektörler arası teknoloji farkları çok değildi. Ancak gelişmekte olan ülkelerde bu farklar belirgindi. Bölgeler arası kalkınmışlık farkları para ve maliye politikası ile kısa dönemde çözülemez , ancak uzun dönemli sanayi, eğitim ve teknoloji ayaklarını içeren kalkınma planları ile çözülür. O zaman, yüzde 2,5- 3’lük doğal işsizlik oranı değil ama bu orana yapısal işsizliğin eklenmesi ile elde edilen NAIRU’nun kullanılması gerekir. Buraya kadar her şey güzeldir ancak NAIRU’nun bir özelliği ülkelere göre farklılaşmasıdır. Çünkü her ülkenin gelişmişlik şartları farklılaşmaktadır.Bu yüzden NAIRU’nun tahmini için ekonometrik modeller kullanılır. Türkiye için yapılan 1990 – 2020 yıllarını kapsayan farklı çalışmalarda NAIRU yüzde 8-12 arasında tespit edilmiştir. Ben yorumlarımda genelde bu oranı kabaca yüzde 10 olarak alıyorum. Ancak bu yazı için TÜİK’in yayınladığı dar tanımlı işsizlik oranlarının Ocak 2014 ve Mart 2024 arasındaki basit ortalamasını hesapladım. Yüzde 11,11 değeri çıktı. Bu değeri son 10 yıl için NAIRU olarak kabul edelim. Bu demektir ki Türkiye’de son 10 yılda işsizlik oranı %11,11’in altına indiğinde hem enflasyon hem ithalat artışa geçer. Şöyle açıklayalım: İnsanlar ülke içinde tam kapasite üretebileceklerinden daha fazla satın alma gücüne sahip olduklarında hem enflasyon artar hem de talep fazlası ithalatla kapatılır. Üretim gücü ve kapasitesini arttırmadan daha fazla satın alma gücü nasıl yaratılır? İçeride genişletici para ve maliye politikaları, bankacılık kredisinin genişlemesi veya dış borç… İnsanların kafasının karıştığı nokta tam burasıdır. Eğer doğal işsizlik oranını kriter alırsanız Türkiye’de 2 seneden beri yüzde 8-9 arası işsizlikle yüksek enflasyonun beraber gittiği gözlemlenir.Yani hem yüksek enflasyon hem de yüksek işsizlik vardır. Bu ancak maliyet şokları, tekelcilerin satıcı enflasyonu, asgari ücret artışları gibi arz yönlü etkenlerle açıklanabilir. Çünkü bu kadar yüksek işsizlikle talep fazlası olamayacağı düşünülür. Ancak kazın ayağı öyle değildir. NAIRU’yu kriter alırsanız (ister yüzde 10 ister yüzde 11,11 olsun) Türkiye ekonomisinin son iki yıldır aşırı istihdamda, bir başka deyişle enflasyonist açıkta olduğu görülür. Yani artan enflasyonun sebebi iç talebin hızla ve kontrolsüz bir şekilde arttırılmasıdır. Enflasyon da ücret, kâr veya maliyet itişli değil, talep çekişlidir.
SON ON YILIN İŞSİZLİK VE ENFLASYON FARKLARI
GRAGİK
Yukarıdaki grafikte mavi renkle gösterilen DU, NAIRU olarak – bu yazı için kabul ettiğimiz – yüzde 11,11’den güncel enflasyonun çıkarılması ile elde edilmiştir ve işsizlik farkını gösterir. Kırmızı renkli DENF ise aydan aya yıllık TÜFE enflasyonunun değişimini gösterir. Grafikte dikkat edilirse Eylül 2021’e kadar enflasyondaki değişim ve işsizlik farkı bir DNA sarmalı gibi birbiri etrafında dalgalanmaktadır. Eylül 2021’den sonra işsizlik farkı pozitif değerde artmaya devam etmekte ama enflasyondaki değişim ile arasındaki ilişki kopmaktadır. Eylül 2021’den itibaren ülkede ne olmuştur? Fırsatçı iş adamlarının Eylül 2021’de birden gözü açılmış ve fiyatlarını fahiş bir şekilde arttırmak akıllarına mı gelmiştir? Yoksa Türkiye’deki “gomanizler” ve “servet düşmanı (!) sendikalar” çok kuvvetlenip ücretleri anıormal şekilde mi arttırmışlardır. Hayır, elbette bunların hiçbiri olmamıştır… Olan benim Nebatieconomics dediğim, Hükümetin seçim kazanmak için uyguladığı genişletici para ve maliye politikalarıdır. “Nass var nass, sana bana ne oluyor?”, denmiştir! Eylül 2021’den itibaren bu politika işsizlikte ciddi bir düşüşe yol açmıştır, doğrudur. Ama işsizlik yüzde 11,11’in çok altına inmiş ve ekonomi aşırı istihdama ve enflasyonist açığa düşmüştür. İşsizlikteki azalmanın getirdiği oy, enflasyondaki artışın götürdüğü oydan her zaman daha fazla olur. Bu politika siyaseten doğruydu, nitekim Cumhur İttifakı seçimi almıştır. Ancak iktisaden neya mal olduğu grafikte net olarak görülmektedir. Dikkat ederseniz Eylül 2021 sonrasında kırmızı renkli enflasyondaki değişimi gösteren DENF değişkeni yüksek oranda dalgalanma göstermektedir. Bu enflasyonist beklentilerin patladığı, belirsizliğin arttığı anlamına gelir. Eh, böyle bir ortamda fırsatçı kodaman ve haramzadeler de Hükümetin popülist politikasının etkisini büyütmüş, fahiş zamlarla paralarına para, servetlerine servet katmışlardır. Kimse satın aldığı malın gerçek değeri hakkında bir fikre sahip olmadığı için kodamanlar ne fiyat koyduysa kabul etmektedir.
AVRUPA PARLAMENTOSUNDA POPÜLİST SAĞIN YÜKSELİŞİ
YAYINLAMA: 15 Haziran 2024 - 00:00
Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde bu gidişat iyice göz önüne çıktı. Dilerseniz ilk önce BBC Türkçe’den alıntı yapalım:
BBC’NİN YORUMU
“Pazar gecesi sona eren Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri kıta politikasında sarsıntıya sebep oldu. Birçok büyük ülkede aşırı sağın kazanımlar elde ettiği seçimlerin ilk ve en çarpıcı sonuçlarından biri Fransa’da erken seçim kararı oldu. Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede, 720 sandalyeli Avrupa Parlamentosu için 6-9 Haziran tarihleri arasında seçimler düzenlendi. Dün akşam sandık çıkış anketleri gelmeye başladığında Avrupa’da aşırı sağın yükselişi en çok dikkat çeken unsur oldu. Avrupa Parlamentosu tarafından Pazartesi sabahı açıklanan geçici sonuçlara göre merkez-sağdaki Avrupa Halk Partisi (EPP) en büyük grup olarak kaldı. Merkez-soldaki Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı (S&D) da ikinciliğini korudu. Bunlara ek olarak, bugün herhangi bir gruba dahil olmayan radikal sağ partilerin de parlamentoda temsilinin artması bekleniyor. Ayrıca Almanya, Fransa, İtalya gibi birliğin en büyük ülkelerinde aşırı sağın gösterdiği performans dikkat çekiyor.
EPP’den Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Pazar akşamı seçim sonuçlarını, “Bugün EPP için güzel bir gün. Seçimleri kazandık” diyerek kutladı. Komisyon başkanlığına yeniden aday olan Von der Leyen’in bu sonuçlarla yeniden seçilme şansı yüksek görülüyor. Bazı kesimler tarafından, yeniden seçilebilmek için merkezi aşırı sağa yakınlaştırmakla da suçlanan Von der Leyen, seçim sonrası ise yeni AB parlamentosunda "aşırılıklara karşı bir kale" inşa etme sözü verdi. “Aşırı sağ ve aşırı solun desteğinin arttığı doğru” diyen Von der Leyen öte yandan “Merkez yerini koruyor” vurgusu yaptı. Kesin olmayan sonuçlara göre seçimlere katılım oranı AB çapında yüzde 51 oldu. Bu oran 5 yıl önceki seçimlerden yaklaşık yarım puan yüksek.”
(https://www.bbc.com/turkce/articles/c2eeg30p4mqo, 10 Haziran 2024)
Seçimlerin hemen sonrasında hem Avrupa’da hem de Türkiye’de bir tartışma yaşandı: Bir kısım yorumcular bu partileri faşist veya aşırı sağ partiler olarak tanımlarken diğer kısım yorumcular ise bu partileri vatansever ve milliyetçi olarak tanımlamaktaydılar. Ben bu ikisine de mesafeli duruyorum. Bu yüzden bu siyasi akımı tanımlarken “popülist sağ” kavramını kullanmayı tercih ediyorum.
YÜKSELEN FAŞİZM Mİ, VATANSEVERLİK Mİ YOKSA POPÜLİZM Mİ?
En büyük etkiyi yaratan Fransa’da Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Birlik Partisi’nin yüzde 31,5 oyla birinci parti olması oldu. Almanya’da da Neo-Nazi grupların koalisyonu gibi görünen AfD’nin (Alternativ für Deutschland / Almanya için Alternatif) ikinci parti konumuna yükseldi. Zaten İtalya’da Hükümet’te bulunan Başbakan Giorgia Meloni’nin geçmişi neo-faşist hareketlere dayanan partisi İtalya’nın Kardeşleri (FdI) da oyunu ve sandalye sayısını arttırdı. AP seçimlerinde bu üç ülke kritik önem sahiptir. Çünkü ülkelerin AP kontenjanları nüfusa göre belirlenmektedir ve 720 üyeli AP içinde bu üç ülkeden Almanya 96, Fransa 81, İtalya 76 sandalyeyle en fazla parlamentere sahip ülkelerdir. Pekiyi bu partilerin en belirleyici söylemleri nedir? AB kurallarının milli devletleri sınırlayıcı niteliğine karşı olmak, göçmen düşmanlığı, küresel finansa karşı duruş, milli değerler ve aile savunusu. Bu siyasi partileri neden aşırı sağ veya vatansever olarak nitelendirmiyorum? Bu soruyu cevaplamam için aşırı sağ ve vatanseverliği tanımlamam lazım.
1930’lar Avrupası’nda Almanya, Avusturya, Macaristan, Polonya, İtalya ve İspanya’da yükselen aşırı sağ hareketler ki, bunları genel olarak faşizm tabiri altında sınıflandırırız, demokrasi ve liberal ekonomi karşıtı, tekelci sermayeye dayanan ve emek sömürüsünü destekleyen, militarist tek parti yönetimlerini savunmaktaydılar. Liderlerine Führer (Lider), Duçe (Dük / Bey) veya Caudillo (Önder) diye ünvanlar vermekteydiler. Dini, kültürü ve aile hayatlarını kendi siyasi rejimleri yönünde değiştirmeyi amaçlamaktaydılar. Rekabetçi ve kurumsal bir piyasa ekonomisine de mülkiyetin kamulaştırıldığı sosyalizme de karşıydılar. Bireysel hakları toplumun düşmanı olarak görürlerdi. Bugünkü popülist sağ partiler rekabete, liberal ekonomiye ve demokrasiye karşı değillerdir. Çünkü, zaten, varlık sebepleri kendini yenileyemeyen demokrasilerin yarattığı fırsatlardır. Hemen hemen hepsi ABD ve NATO taraftarıdır. Geleneksel aile hayatını ve toplumsal değerleri korumayı amaçlamaktadırlar. Partileri içinde kültleşmiş liderler yoktur. Bu açıdan bu partileri faşist olarak değil ama bayağı sulandırılmış faşist karikatürleri olarak görmek daha doğrudur. Öte yandan bu partiler geleneksel Merkez Sağ partiler gibi de değildir. Avrupa siyasetinde Merkez Sağ partiler o toplumların seçkin, eğitimli ve yüksek gelirli şehirli sınıflarının temsilcisidir. Her biri geleneksel değerleri ve aile hayatını savundukları gibi, aynı zamanda, demokrasiyi ve modern toplumun kurallarını da savunurlar. Siyaset ciddi ve seçkin bir iş olarak kabul edilir. En önemlisi milleti ırk veya din temelli değil vatandaşlık temelli tanımlarlar. Bugün yükselen popülist sağ eski Merkez Sağ’ın ciddiyet ve standartlarına sahip değildir. Dayandıkları kitleler küreselleşmeden olumsuz etkilenen küçük sanayici ve çiftçiler gibi sınıflarla, şehirlerde çoğunluğu oluşturan alt gelir gruplarına mensup kişilerdir. Siyasetlerinin temeli seçkinlere düşmanlığa dayanır. Lider olarak çıkan insanlar De Gaulle, Adenauer veya Churchill’in sınıfsal geçmişine sahip değildir, siyasi ilkeleri neredeyse hiç yoktur. Tek amaçları kendini yenileyemeyen burjuva demokrasisinin halk kesimleri içinde yarattığı boşluğu değerlendirerek iktidar olmaktır. Bu yüzden komik ve absürt karakterler liderliği ele geçirebilmektedir.
POPÜLİST SAĞ KALICI MI GEÇİCİ Mİ?
Her üretim teknolojisi kendi ekonomik alt yapısını da beraberinde getirir. Ekonomik altyapı değişimi zamanla tüketim davranışlarını ve yaşam tarzını değiştirir. Nihayet yaşam tarzı değişimi sosyal ihtiyaçlarda değişimi, sosyal ihtiyaç değişimi de siyasi yapı değişimini getirir. Ama bu değişim ha deyince olmaz. Zaman gerektirir. Geçiş döneminde ise bu tür siyasi yapılar, popülist sağ ve sol hareketler doğar. Eğer Avrupa’da yeni şartlara uygun bir siyasi yapı oluşabilirse ki bence oluşacaktır, o takdirde bu hareketlerin tepkisel ve geçici hareketler olduğu söylenebilir. Eğer yeni bir siyasi yapı kurulamazsa, bu sefer, bu faşist karikatürü popülist siyasetin Avrupa’nın çöküşüne yol açması kaçınılmazdır.
“Hocam bunların sebebi küreselleşme dediniz, ama anlatmadınız?” Onu Pazartesi yazısına sakladım. Hepinizin Bayramını şimdiden kutlarım.
POPÜLİST SAĞIN YÜKSELİŞİNDE KÜRESELLEŞMENİN ETKİSİ
YAYINLAMA: 17 Haziran 2024 - 00:00
Bugün yükselen popülist sağın arkasındaki itici güç olan Küreselleşmeyi ve onun nasıl bu siyasi hareketin gelişmesine yol açtığını anlatmak istiyorum. İlk önce küreselleşme nedir, onu anlatalım.
KÜRESELLEŞME NEDİR?
Küreselleşme 1990’lı yılların başından itibaren sosyal bilimler literatüründe git gide daha fazla tartışılan bir süreçtir. 1990’da Soğuk Savaş’ın sonlanması Küreselleşme Sürecinin siyasi ayağını başlattı: Soğuk Savaş’ı sosyalizm kaybetmiş ve Liberalizm kazanmıştı. Liberal düşünürlere göre bu tarihin sonuydu ve bütün ülkeler serbest piyasa ekonomisine geçmeli ve ekonomilerini dış dünyaya açmalıydılar. Millet kavramı, milli devlet kurumları, geleneksel değerler ve milli ahlâk gerici ve çağdışı kavramlardı. Milletler ayakta kalmak istiyorlarsa millet olmaktan, milli devlet kurumlarından ve geleneksel değer ve ahlâk normlarından kurtulmalıydılar.
Bugün bütün dünyaya dayatılan vatansız, milliyetsiz ve tarihsiz woke kültürünün temelleri bu zamanda atılmaya başladı. Tabii ki, bu siyasi görüşler, küreselleşmenin sebebi değil sonucudur aslında. Küreselleşmenin esasen iktisadi sebepleri vardır ve kendisi de büyük oranda iktisadi bir süreçtir. Pekiyi iktisat ilmi küreselleşmeyi nasıl açıklar? Görünürde Küreselleşme ile kast edilen artan dış ticaret, gelişmiş küresel finans piyasalarının ortaya çıkması, her çeşit sermayenin ülkeler arasında sınırsız bir hareketi şeklindedir. Her çeşit sermaye hareketi ile anlatılmak istenen mali sermaye (uluslararası finansal fon akışları), fiziki sermaye (doğrudan dış yatırım) ve beşeri sermaye (beyin göçü) hareketleridir. Buna karşın emeğin uluslararası hareketi çok sınırlanmıştır.
Yine dış ticaret de bütün mallarda artmamıştır. Her çeşit sanayi mamulü ve hizmetlerde dış ticaret artarken, tarım mamullerinde dış ticaret sınırlıdır. Liberal düşünürlerin küreselleşmeden bekledikleri kısaca şöyleydi: Bütün dünya kültürleri birbirlerine yakınlaşacak, din ve ırk ayrımına dayalı ideolojiler zayıflayacak, ülkeler arasında ve ülkeler içinde servet ve gelir farkları azalacak, “özgürlükçü demokrasi” her yerde hâkim olacaktı. Olması istenen buydu ama olan bunun tam tersi oldu: Özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde dini ve etnik kökenlere dayalı ideolojiler daha güçlendi, serbest dış ticaret artarken bu ülkelerin dış açıkları da arttı, ülkeler arasında ve ülkeler içindeki gelir ve servet eşitsizliği daha da büyüdü, dünyada demokrasiler değil ama şoven rejimler güç kazanmaya başladı.
Sınırlandırılan emek hareketleri milli sınırlardan taştı ve kaçak göçmenler olarak hepimizin başına patladı. Sosyal Bilimciler nerede yanılmıştı? Aslında yanılan bütün sosyal bilimciler değildi, ancak Liberal – Küreselci görüşte olanlardı. Küreselleşmeye temkinli yaklaşan Şüpheciler işlerin bu şekilde gelişeceğini daha sürecin başlangıcında söylemekteydiler. Ana akım iktisatçıların bakış açısında Küreselleşme’nin problemlerini görememelerinin temel sebebi genel kabul gören modelin varsayımlarında yatmaktaydı. Bu varsayımlara göre ülkeler arası teknoloji farkları, sermayenin sektörlere göre farklılaşması ve emeğin ülkeler ve sektörler arası verimlilik farkları yok sayılmaktaydı. Aynı zamanda teorik olarak küreselleşmenin bütün mal cinslerinde dış ticaret ve bütün faktörlerde uluslararası hareketlilik yaratacağını varsaymaktaydı. Bu varsayımlar pratik gerçeklerle uyumsuzdu. Bu yüzden teorik modellin sonuçları eşitsizliğin azalacağını ön görürken, pratikte küreselleşme eşitsizliğin artmasına yol açtı.
KÜRESELLEŞMENİN MİLLİ DEVLETLERİ ZAYIFLATAN ETKİLERİ
Milli devletlerin gücü milli sınırlar içinde ekonomiyi etkileme ve kontrol etme gücünden kaynaklanmaktadır. Küreselleşme tam olarak bu noktada milli devleti vurmuştur. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve sınırsız bir şekilde dünyayı devretmesi milli devletlerin para ve maliye politikalarının etkinliğini düşürdü. Bilgi ve enformasyonun uluslararası hareketliliği milli devletin istihbarat ağını zayıflattı. Doğrudan dış yatırımın sağladığı avantajlar milli devletlerin planlamadan vaz geçmesine sebep oldu. Bilgi ve enformasyon akışlarının sınırsızlaşması küresel bir tüketici profili oluşturdu. Ülkeler ve kültürler arası sanat, kültür ve yaşam tarzı farkları azalmaya başladı.
Herkes aynı yemeği yer, aynı diziyi seyreder, aynı futbol takımını tutar hale geldi. Küreselleşme milletleri bir araya getiren kimlikleri zayıflatırken, bununla birlikte, etnik ve dini kimliklerin de yeniden parlamasına yol açtı. Etnik ve milli aidiyetler toplum içinde güçlenirken milli devletler de küreselleşmenin etkilerinden korunabilmek için bölgesel gruplaşmalara girdiler. Sonuçta serbest piyasa ekonomisi ve liberal demokrasinin hakimiyetinde tek kutuplu bir dünya yerine ticaret savaşları ve bölgesel paktlarla ayrışan çok kutuplu bir dünya oluştu. Bunun üzerine son 10 senedir dünyanın fakir bölgelerinden sökün eden kaçak göçmenler de eklenince teorinin çıkarımları tamamen çöpe atıldı.
AVRUPADA YÜKSELEN POPÜLİST SAĞ
Başta Avrupa olmak üzere Küreselleşme sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan milli kimliğin yıpranması, gelir ve servet eşitsizliğinin artması, kaçak göçmen istilası gibi sosyolojik ve iktisadi etkenlerin siyasi sonucu popülist sağın yükselmesi oldu. Popülist sağ siyasetin en önemli argümanları olarak AB müktesebatına karşı tutumları, kaçak göçmenlere duyulan tepkileri dillendirmeleri ve finans kapitale karşı duruşları gösterilebilir. Bu üç etken yukarıda anlattığım Küreselleşme sürecinin doğal sonuçlarıdır. Popülist sağın yükselmesinde bir başka unsur da siyasetin merkezinde yer alan partilerin değişen toplumsal şartlara uygun siyaseti üretememesi, toplumun ihtiyaçlarını görerek onlara yönelik politikalar geliştirememesi, hatta bütüncül olarak bakarsak Küreselleşme sürecinin pasif bir aparatı haline gelmeleridir. Artan eşitsizliğin, azalan sosyal güvencenin, artan toplumsal şiddetin yarattığı etkileri ortadan kaldırmak şöyle dursun, bu etkileri arttıracak şekilde seyirci kalmaları kitleleri popülist sağ partilere doğru yönlendirmiştir. Toplumsal olaylara çözüm üretirken olayların sonuçlarını ortadan kaldırmaya çalışmak yanlış bir yöntemdir.
Doğru çözüm olayların sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Küreselleşmenin kendisi değil ama çarpık yapısı, özellikle büyük küresel şirketlere, finans kapitale ve emperyalist devletlere avantaj sağlayan mekanizmalar ortadan kalkmadıkça çelişkiler devam edecektir. Bütün dünyada gelir ve servet eşitsizliğini ortadan kaldıracak ortak önlemler alınmadıkça ne terörün, ne iç savaşların ne de kaçak göçmenlerin önünü alabilirsiniz. Dünyadaki sermayeyi az gelişmiş ülkelerin kalkınmasını finanse etmek için kullanabilirsiniz. Küreselleşme sayesinde bütün ülkelerin ticarete katılabileceği, küresel toplumun emperyalist beş ülke tarafından değil bütün ülkeler tarafından ortaklaşa yönetilebileceği, cehalet, fakirlik ve despotizmle etkin bir şekilde mücadele edilen bir dünya yaratmada faydalı olabilir. Dünya Bankası ve IMF yapısı değiştirilerek sadece Atlantik Merkezli Emperyalist Gücün değil bütün insanlığın çıkarına çalışacak hale getirilebilir. Birleşmiş Milletler gerçekten bütün bir dünyanın parlamentosu haline gelebilir. Bütün bu saydıklarım size hayal gibi gelebilir ama hepsi insan iradesiyle yapılabilecek işlerdir. Ancak ülkelerin siyasi otoriteleri genelde uzun vadeli yapısal problemlere kısa vadeli geçici çözümler üretmek eğilimindedir. Böyle olunca da problemler zaman içinde büyümektedir. Ne diyelim, herkesin hepimizin ortak çıkarları için akl-ı selim ile karar almalarını dileyelim.
MÜTAREKE MÜNEVVERLERİ - I
YAYINLAMA: 29 Haziran 2024 - 00:00
Son zamanlarda Türk milletinin kimliğini reddetmek, Türk tarihini çarpıtarak alternatif bir tarih yazmak yeniden moda oldu. FETÖ’cülerin eylemlerini anımsatıp onların bakış açısını yansıtan bu gibi davranışlar bizim gibi Millicileri de rahatsız etmektedir. Bu arkadaşlar benim muhayyilemde Mütareke Döneminde İngiliz dalkavuğu münevverleri veya işgal İzmir’inde Yunan güçleri ile çalışıp zenginleşen iş birlikçileri çağrıştırmaktadır. Bazen aydınlatılmış, bazen lümpen entelijansiya olarak tanımladığım bu arkadaşları bugün yeni bir sıfatla adlandıracağım: Mütareke münevverleri! Ama öncelikle Mütareke Dönemini, mankurtkavramını anlatacak ve orijinal mütareke münevverlerini size tanıtacağım. Haydi başlayalım…
MÜTAREKE DÖNEMİ NEDİR?
Mütareke Dönemi, Türk tarihinde 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayıp Mudanya Mütarekesi ile sona erdiği kabul edilen ve vatanın düşman tarafından işgali ve Türk İstiklâl Harbiile betimlenen ara döneme verilen addır. Mütareke Dönemi çeşitli edebiyat eserlerine konu ve sahne oluşturmuş ve özellikle, birçok şair ve yazara ilham kaynağı olmuştur. Bunlar arasında dönemin edipleri kadar Cumhuriyet dönemi şair ve yazarları da bulunmaktadır. Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Sodom ve Gomore, Selahattin Enis'in Mahalle ve Ayşe Kulin'in Veda başlıklı tarihî romanları bu tür edebiyat yapıtlarına örnektir.
Anlaşılacağı üzere Mütareke Döneminde Büyük Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde söylediği gibi “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.” İktidarın işgalcilerin güdümünde olduğu bu şartlarda, değişen iktidara uyum sağlayıp kendi katarını yürütmek için millet, istiklâl ve vatanından vazgeçen “mankurtlar” da “mütareke münevverleri” olarak tanımladığım kişilerdir. Pekiyi mankurt nedir? Aşağıda anlattım…
MANKURT NEDİR VE KİME DENİR?
Mankurt, Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köledir. Kökeni Orta Asya'ya dayanan bu yönteme ise ''mankurtlaştırma'' denir. Mankurt haline getirilmek istenen kişinin önce başı kazınır, ardından başına ıslak bir deve derisi sarılır ve elleri kolları bağlı bir şekilde güneş altında bırakılır. Deve derisi kurudukça gerilir. Gerilen deri, başı mengene gibi sıkar ve inanılmaz acılar vererek kişinin aklını yitirmesine neden olur. Böyle bir kişi bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan bir köleye dönüşür.
Mankurt Babamın dostu ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1980 yılında yazdığı “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanında Kırgız destanlarından ilhamla geliştirdiği bir kişiliktir. Güncel konuşma dilinde mankurt bazı işlemler sonucu öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren ve düşmanının kuklası haline gelmiş olan insan tipini temsilen kullanılır.
Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" adlı eseri pek çok Batı ve Türk diline çevrilip yaygınlaşırken "mankurt" kavramı da kabul görerek literatüre girmiş ve “mankurt” ve “mankurtlaştırma” temaları yaygınlaşmıştır. Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" eserinden yapılan iktibasla "Mankurtizm", ''sosyal kimlik değiştirme ve öz köküne yabancılaşma" temalarını karşılayan bir terim olarak sosyal psikoloji literatüründe yerini almıştır.
Cengiz Bey ve Babamın ortak dostu çağdaş Kazak şairlerinden Muhtar Şahanov, "Yenilen Galip ya da Cengiz Han'ın Halası" konulu Otrar Manzumesi’nin doğuşunu anlatırken şunları söylemektedir: "Eserimizde, kültür tarihimize derin kökler salmanın bizler için pek önemli olduğunu anlatmak istiyordum. Her insanın doğduğu yere sıkı sıkıya bağlı olması gerekir. Bunsuz büyük çaplı yazar olmaz. Köksüz insanlar ortaya çıkınca "mankurtizm" hali olur."
OSMANLI’NIN SON DÖNEMİNDE MÜTAREKE MÜNEVVERLERİ
Mütareke Döneminde istilacılara dalkavukluk yaparak makam, mevki ve servet peşinde koşan bir çok münevver bulunmaktaydı. Ben bu mankurtlardan en azılı dört tanesini tanıtacağım: Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ali Kemal, Said Molla ve Damat Ferit Paşa…
Rıza Tevfik Bölükbaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi, Millî Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde yaşamış hekim, filozof, şair, siyasetçidir. 8 Haziran 1920’de Ankara’daki Büyük Millet Meclisi tarafından vatana ihanetlerinden dolayı DamadFerid Paşa, Rıza Tevfik, Dâhiliye Nâzır-ı Esbâkı Âdil, Konya Vâlisi Cemal, Keçecizâde İzzet, Refik Hâlid, Defter-i HâkânîEmini Refik, Tayyar Paşa gibi isimlerin de aralarında bulunduğu on dört kişi hakkında kanuni soruşturma ve takibat yapılması kararı çıkarılmıştı. Rıza Tevfik’in Ankara hükûmeti tarafından suçlanmasının başlıca nedenleri, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Millî Mücadele hareketine muhalefeti, daha sonra Sevr Antlaşması’nı imzalaması yanında, Mütâreke Döneminde İngiliz Muhipler Cemiyeti’ndeki faaliyetleriydi. Paris’ten İstanbul’a döndükten sonra Anadolu’daki Millî Mücadele’ye olan muhalefeti ve “millî hisleri rencide edici davranışları” Darülfünûntalebelerinin sert protestolarıyla karşılaştı. Bunun üzerine Rıza Tevfik, Darülfünûn’daki görevinden istifa etti. (Atatürk Ansiklopedisi, Rıza Tevfik Bölükbaşı)
Ali Kemal Mütareke Dönemi ve öncesinde İngiliz yanlısı tutumları, bu yönde sert polemikleri ile bilinen gazeteci ve siyasetçidir. Kuvvacılara “eşkıya, haydutlar, serseriler ve eli kanlı katiller” diyen, İngiliz kuklası hükümetin İçişleri Bakanlığı’nı da bir müddet yürüten Ali Kemal, Büyük Zafer sonrası İzmit’te ahali tarafından linç edilmiştir. Bugünkü cahil ve vatansızlar, bir marifetmiş gibi, Ali Kemal’in Britanya eski Başbakanı BorisJohnson’ın büyük dedesi olması sebebiyle övünmüşlerdi.
Sait Molla, Mütareke Dönemi’nde İngiltere’nin Anadolu üzerindeki emellerini gerçekleştirmek amacıyla kurdurulan “Türkiye’de İngiliz Muhipleri Cemiyeti” (Assocciation of theFriends of England in Turkey)’nin kurucu Genel Başkanı, Kürt Teali Cemiyeti üyelerinden, Türkçe İstanbul Gazetesi’nin sahibi ve yazarı, Şûrâyı Devlet Azası (Danıştay Üyesi), Adliye Nezareti Müsteşarıydı. Sait Molla, Mustafa Neşet Molla’nın oğlu ve Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin yeğenidir. Bu sebeple dini çevrelerde önemli bir nüfuza sahiptir ve “Molla” sıfatını almıştır. Sık sık bu dini nüfuzunu ve vasfını kullanarak ön plana çıkmaya ve halk üzerinde etkili olmaya çalışan bir kişi idi. Menfaatine düşkün bir kişilik yapısında olan Sait Molla, Mütareke’nin imzalanması ile birlikte İstanbul’a dönerek, İngilizler lehinde ve İngiliz mandasının kabul edilmesi yönünde yazdığı makalelerle dikkat çekmiştir. Sait Molla, Şûrâ-yı Devlet üyeliği ve Adliye Nezareti Müsteşarlığı yapmış, İngilizlerden aldığı parayla Türkçe İstanbul Gazetesi’ni çıkarmıştır. Molla, aslında İngiliz Büyükelçiliğinden her ay 300 lira aldığı bilinen bir İngiliz ajanıdır. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, İngiltere Büyükelçiliği’nde görevli Protestan Misyoneri Rahip Robert Frew ve İngiltere Büyükelçiliği Baş Tercümanı Mr. Ryan tarafından 20 Mayıs 1919 günü İstanbul merkezli olarak Sait Molla’ya kurdurulmuş bir cemiyetti. Cemiyetin kuruluş çalışmalarını Sait Molla yürütmüş olduğundan resmi kurucu Sait Molla görünmekte ise de, aslında bu faaliyetlerin baş mimarı, İngiliz Gizli Servisi’nin (İntellegenceSevice) İstanbul Şubesi Başkanı ve İngiliz Yüksek Komiserliği’ndeki “baş casus” Papaz Frew” (Anadolu’da Albay Emiling ismini kullanmıştır) idi. (Atatürk Ansiklopedisi, Sait Molla)
Damat Ferit Paşa, Osmanlı Sadrazamı… Asıl adı Mehmet Ferit olup Şura-yı Devlet azasından Seyyid Hasan İzzet Efendi’nin oğludur. İstanbul’da doğdu. Mensup olduğu aile esas itibariyle ‘İsluven’ ve Karadağ’ın ‘Poşasi’ (Boşası) köyündendir. … I. Dünya Savaşı sonlarında, ülkeyi savaşa sokan ve kaybeden İttihatçıların iktidarı bırakmak zorunda kalmasıyla birlikte Padişah Vahdettin nezdinde yıldızı parlayan Damat Ferit Paşa, Mondros müzakerelerine baş murahhas olarak gönderilmek istenmiştir. Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, Padişah’ın bu isteğini reddetmiştir. İngilizlerle arasının iyi olduğunu, ülkenin ve Padişah’ın geleceğine dair kavi söz aldığını telkin ederek Padişah’a nüfuz eden Damat Ferit Paşa, İzzet Paşa Hükûmetini İttihatçıların devamı olmakla suçlamıştır. … (İzzet Paşadan sonra Sadrazam olan) Tevfik Paşa’ya karşı muhalefetin giderek artması üzerine Padişah, Tevfik Paşa’nın istifasını sağlayarak Sadaret’eDamat Ferit Paşa’yı getirmiştir. (4 Mart 1919) Bu göreve getirilmesinde Padişah’ın eniştesi olması ve İttihat ve Terakki karşıtı ve İngiliz yanlısı olması büyük rol oynamıştır. Damat Ferit Paşa’nın ilk önemli icraatı Dersaadet Divan-ı Harb-i Örfisi Hakkında Kanun adıyla çıkarılan bir kararnameyle kurulan Divan-ı Harb-i Örfiler olmuştur. (8 Mart 1919) Divan-ı Harplerde çok sayıda eski İttihatçı yargılanmıştır. 9 Martta İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb’e, “kendisi ve efendisi Padişah’ın Allah’tan sonra İngiltere’ye umut bağladıklarını” söyleyen Damat Ferit Paşa, 30 Martta Amiral Calthorpe’a Osmanlı Devleti’nin yalnız İngiltere’ye tâbi olmak istediğini belirten bir tasarı sunmuştur. Bunda, Padişah’ın egemenlik hakları saklı kalmak şartıyla Araplara ve Kürtlere muhtariyet, Ermenilere bağımsızlık verileceğini bildirmiş buna karşılık İngiltere’den asayişi sağlamak üzere gerekli gördüğü yerleri işgal etmesini istemiştir. Osmanlı ülkesini tam anlamıyla İngiliz himayesine sokmayı amaçlayan bu tasarı İngilizleri dahi şaşırtmıştır. (Atatürk Ansiklopedisi, Damat Ferit Paşa)
İşte kendi kişisel çıkarlarını istilacıların siyasi amaçlarıyla birleştiren dört mankurt… Pekiyi bugünküler? Onlar da pazartesiye İnşaallah
MÜTAREKE MÜNEVVERLERİ – II: LİBOŞLAR, YES BE ANNEMCİLER, YETMEZ AMA EVETÇİLER, ÇÖZÜMCÜLER VE TÜRKİYE
YAYINLAMA: 01 Temmuz 2024 - 00:00
Geçen yazıda rahmetli Cengiz Aytmatov’un popülerleştirdiği eski Türkçe bir kavram olan mankurt üzerinden Osmanlı’nın yıkılışında vatan ve namuslarını Majesteleri Britanya Kralına gönüllü veya şahsi menfaat karşılığı peşkeş çeken vatansızları anlatmıştım. Bunları mütareke münevveri olarak tanımlamıştım. Kimdi bu mütareke münevverleri? Filozof Rıza Tevfik, gazeteci Ali Kemal, ulemadan Sait Molla ve mülkiyeden Damat Ferit Paşa… Hepsi kendi ikbal ve istikballerini Majestelerinin inayetine teslim etmişlerdi. Bu mütareke münevverleri artık yaşamıyorlar ama habis ruhları içimizdeki yeni mütareke münevverleri arasında yeniden hayat bulmakta. Bugün isim vermeden bu mütareke münevverlerini savundukları fikirler üzerinden ifşa edeceğim. Göreceksiniz ki, çevrenizde bilerek veya bilmeyerek mankurt ve vatansız olan onlarca insan vardır.
TÜRKİYE İŞGAL ALTINDA MIDIR?
Hemen aklınıza bir soru gelecektir: “Hocam, şimdi mütareke dönemi var mı? Mütareke yoksa mütareke münevveri nasıl var olur?” Elbette ülkemiz işgal altında değildir, TSK yerlileşen silahlarıyla çok güçlüdür, devletimiz – ciddi iktisadi sorunlarına rağmen- bağımsızdır. Bu yüzden Cumhuriyet ve Türk Milletine karşı olan bu zevat düşmanlığı açıktan açığa değil, örtülü bir şekilde yapmaktadır. Aslında bu ve benzeri kişiler hemen hemen bütün dünyada bulunmaktadır. Çünkü 1970’lerde yavaş yavaş başlayan küreselleşme süreci 1990’da Soğuk Savaş’ın bitmesi ile birlikte uluslararası sermayenin güdümünde milli devletleri, millet olgusunu ve milli kimliği ortadan kaldıracak şekilde işlemeye başlamıştır. Uluslararası sermayenin dünyanın tamamında hakimiyetini pekiştirmek için milli devletlerin hakimiyetinin zayıflaması gerekmektedir. Büyük küresel kodamanların kurduğu vakıflar bazen çevrecilik ve doğa sevgisi, bazen demokrasi ve insan hakları bazen de LGBT hakları üzerinden milli kimliği, millete aidiyeti zayıflatacak propagandaları her geçen gün daha da arttırmaktadırlar. Süreç öyle şiddetlenmiştir ki, küreselleşmeyi kendi çıkarına kullanmak isteyen ABD gibi emperyalist bir devleti bile tehdit edecek hale gelmiştir. Pekiyi, uluslararası sermaye bu propagandayı kiminle yapmaktadır? Etki ajanları ya da, diğer adıyla, lümpen entelijansiya…
ETKİ AJANI VEYA LÜMPEN ENTELİJANSİYA KİME DENİR?
Lumpen entelijansiya İngilizce “lumpenintelligentsia” kelimesinin tercümesidir. Oxford Sözlüğünde kelimenin anlamı şöyle verilir: “Entelijansiyanın topluma yararlı bir katkı yapmadığı ya da zevkten, kültürden vs. yoksun olduğu kabul edilen bir kesimi. Ayrıca daha genel olarak: Kolektif olarak değersiz ya da güçsüz görülen entelijansiya” ("lumpenintelligentsia". OxfordDictionaries.com. Oxford University Press.) Pekiyi entelijansiya nedir? Entelijansiya, bir toplumun siyasetini, politikalarını ve kültürünü eleştiren, şekillendiren ve yönlendiren karmaşık zihinsel çabalarla meşgul olan üniversite eğitimli insanlardan oluşan bir statü sınıfıdır; bu haliyle, entelijansiya akademisyenler, filozoflar, öğretmenler, gazeteciler ve edebiyat yazarlarından oluşur. Bu anlamda lümpen entelijansiya toplumun siyasetini, politikalarını ve kültürünü olumlu yönde eleştirip gelişmesini yol açmayan, aksine toplumun gelişmesinin önünde engel olan, hatta toplum dışı etkenlerin toplum içinde temsilcisi olan, milli kültür ve zevkten yoksun kesim anlaşılır. Etki ajanı ise bir ülkedeki kamuoyunu etkilemek veya başka bir ülkeye faydalı sonuçlar üretmek için karar almak amacıyla konumlarını kullandığı söylenen bazı itibara sahip kişileri tanımlamak için kullanılan tartışmalı bir terimdir. Terim, hem bir istihbarat servisinin kontrolü altında faaliyet gösteren bilinçli ajanları hem de "yararlı aptal" olarak sınıflandırılabilecek siyasi muhalifleri, yani eylemlerinin yabancı bir gücün çıkarlarını nasıl desteklediğinden tamamen habersiz birilerini tanımlamak için kullanılır. Küreselleşme sürecinin uluslararası sermayenin güdümünde olduğu, uluslararası sermayenin iktisadi çıkarları için milli devletlerin otorite ve etkisinin zayıflatılmak istendiği temel alınırsa, uluslararası fonlar tarafından beslenen ve örgütlenen aydınlatılmış arkadaşların hem lümpen entelijansiyaya mensup hem de etki ajanı olduğu söylenebilir. Amaçları küresel vatandaş olmak, küresel topluma entegre olmak, vatanı ve milli değerleri insanlığın gelişimi önünde bir engel olduğunu anlatmak olan bu insanların orijinal mütareke münevverleri ile benzerliği şâyan -ı hayrettir. Pekiyi ülkemizde son 20 yılda ortaya çıkmış bu yeni “mütareke münevverlerini” nasıl tanıyacağız? Burada bunları kronolojik bir sırayla -kendime göre- sınıflandırdım: “Liboşlar”, “Yes be Annemciler”, “Yetmez ama Evetçiler”, “Çözümcüler” ve “Türkiyeliler”.
LİBOŞLAR!
Soğuk Savaş bittiğinde eskiden kendini sosyalist olarak tanımlayan bazı aydınlatılmışlar hemen yeni şartlara uyum sağladılar: Artık onlar kendilerini liberal demokrat olarak tanımlamaktaydılar. Burada gerçekten çok az sayıdaki liberali tenzih ederim ancak bu zamana ve zemine göre renk değiştiren arkadaşlar hızlı bir şekilde Batı dünyasından fonlarla desteklenen hareketlere mensup oldular. Onlara göre insanlığın önündeki en büyük engel milli devletler, insanlığın gelişimini yavaşlatacak en tehlikeli olgu millet olgusu idi. Bunlar terkedilmeli, evrensel gerçekler (o da ne demekse) doğrultusunda ülke serbest piyasa ekonomisine açılmalıydı. Kendilerine liberal diyen ama kamuoyunda “liboş” olarak tanınan bu arkadaşlar özelleştirmeyi, dışarıdan kontrolsüz yabancı sermaye girişlerini ve bu günlerde de kaçak işgücü ithalatını hararetle savundular, savunmaya devam etmektedirler. Liboşların en önemli özelliği Küresel emperyalizmden yana olmak kadar, aynı zamanda, iktidara kim gelmişse ondan yana olmaktır. Bu da tamamen duygusal sebeplerledir.
YES BE ANNEMCİLER!
AK Parti’nin iktidara ilk geldiği yıllarda Kıbrıs Meselesi gündeme geldi. AB bizi birliğe almak için Kıbrıs’ta tek devletli çözüme razı gelmemiz gerektiğini, öyle olursa hem Kıbrıs hem de Türkiye’nin AB’ye tam üye olabileceğini telkin etmişti. Bizdeki etki ajanları, liboşların önderliğinde, vaveylayı başlattılar: “Kıbrıs Türkiye için bir ayak bağıydı. Hem Kıbrıslılar da Türk olmak istemiyordu. Kıbrıs’ta çözüme karşı gelmek ve ‘Kıbrıs Türktür!’ demek faşistlikti. Ecevit ve Erbakan’ın yoldaşı, milli kahramanımız Denktaş statükocu ve hırsızdı.” İşte bu zevat – ı namuhtereme (saygın olmayan kişiler) Kıbrıs’taki referandumda Annan Planı’nın kabulü için “Yes be Annem!” sloganını attılar. Allah’tan Rumlar hayır dedi de, habis plan işlemedi. AB ne yaptı? Rum Kesimini AB’ye aldı! YETMEZ AMA EVETÇİLER! 2011 yılında Anayasa Değişimi sürecinde bir kısım “liboş” ve “Yes be Annemci” bu sefer “Yetmez ama Evetçi” olarak arz-ı endam ettiler. Aslında AK Parti Hükümeti kendisine ayak bağı olduğunu düşündüğü yüksek yargıyı güçten düşürmek ve kısmen kendi kontrolüne almak için bir dizi değişiklik önermişti. Bu mütareke münevverlerine göre tümden Türkiye Cumhuriyeti’ni tasviye etmek ve Sevr Hükümlerini hayata geçirmek gerekliydi de, şimdilik bu değişimlere de “Yetmez ama Evet” demek gerekiyordu. Zaman içinde gördük ki bu kişiler küresel emperyalizmin maşası ve tetikçisi FETÖ casus teşkilatından nemalanmaktaydılar.
ÇÖZÜMCÜLER
2012 yılında, sonradan Sayın Cumhurbaşkanı’nın da kabul ettiği gibi, siyasi bir hatayla “Çözüm Süreci” denen proje başlatıldı. Temelde PKK’nın silah bıraktırılması için bölücü terör örgütünün siyasi kanadı vasıtasıyla Eşkıyabaşı Öcalan’la iletişim sağlandı. Tabii ki, çakal çakaldır, kurt da kurttur. Bölücü Terör Örgütü silah bırakmayı bir tarafa koyun, bütün Güneydoğu vilayetlerimizi silah deposuna çevirdi, o dönemde devlet güçlerinin “proje gereği” göz yummasından da istifade ederek Güneydoğu’daki il ve ilçelerimizde özyönetim ilan etti. İşte bu “Çözüm Süreci” adı verilen çözülme sürecinde mütareke münevverleri yeniden piyasaya çıktılar. Onlara göre Türk demek ilkellik, Türk olduğunu söylemek faşistlikti! Şimdi çok sıkı Reisçi olarak bilinen bir Hanım Ablamız Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin ismini, bayrağını değiştirmesi gerektiğini söyledi. Bu Hanım Ablamız Casus Başı Feto’dan övgüyle “Hocaefendi!” diye bahsederken, o günlerde omuzlarında poşu Eşkıyabaşı Apo’nun “önümüzü aydınlattığını” söylüyordu. Ancak hiçbir milli devlet kendi otoritesini sıfırlamaya tahammül edemez. Çakallar çakal olduğu gibi kurtlar da kurttur!
TÜRKİYELİLER!
2023 Seçimlerinin hemen sonrasında kaşarlanmış liboşların, eski “Yes be Annemci”, “Yetmez ama Evetçi” ve “Çözümcülerin” ortaklaşa desteği ile yeni furya başladı: Türkiyelilik! Bunlara göre Türk Edebiyatı, Türk ekonomisi, Türk Müziği demek faşistlikti, ırkçılıktı! Türkçe edebiyat, Türkiye ekonomisi, Türkiye Müziği denmesi ise demokratlıktı. Ama Alman Edebiyatı, Kürt Edebiyatı, Fransız Sineması, İtalyan mutfağı diyebilirdiniz… Sonra Türk Milleti demek de faşistlik ve ırkçılık sayılmaya başlandı. Bunlara göre Osmanlı’nın II. Mahmut’tan sonraki Hükümdarları (Vahıdeddin hariç), bütün İttihatçılar, başta Aziz Atatürk olmak üzere bütün Cumhuriyet yönetici ve politikacıları faşist, eli kanlı ırkçıdırlar. Çünkü Padişahlar Türk Hakanı unvanı kullanmakta, Cumhuriyet Yöneticileri ise Türk Milleti adına görev yapmaktaydılar. Bunlara göre demokrat bir insan “Türkiyeliyim!” demeliydi. Fransız Fransızım, Alman Almanım, İngiliz İngilizim diyecek, Türk Türküm derse faşist olacak, ırkçı olacak! Ne güzel İstanbul be! İşte bu yüzden bugün “Türkiyeliyim!” diyenin Sait Molladan, Ali Kemal’den, Damat Ferit’ten farkı yoktur! Eksiği yoktur, fazlası vardır!
SOSYAL AĞ ANALİZİ: BİREY TOPLULUKLAR VE TOPLUM
YAYINLAMA: 08 Temmuz 2024 - 00:00
İnsan gelişmiş beyni ile kendisini, ailesi ve çevresi ile doğayı tanımlama ve anlamlandırma eylemini yerine getirirken konuşma ve iletişim yeteneği ile kalabalık gruplar halinde örgütlenebilmektedir. Her insan bireyinin yaşadığı toplumda birden fazla rolü bulunur. Örneğin kendimi ele alayım: Ben Hocalarım için onların asistanı veya genç meslektaşı (50 yaşında genç meslektaş olur mu?, DMD) iken öğrencilerim için dersin Hocası, kızım için Baba iken Annem için Oğul, TV izleyenleri için ekonomi yorumcusu, YeniBirlik okuyucuları için köşe yazarı, mahalle esnafı için müşteri, futbolseverler için Galatasaray taraftarı, yabancılar için Türk, başka dinden olanlar için Müslümanım. Bireylerin toplumsal hayatta içine girdikleri her rol için gerekli olan belli bir davranış kalıbı olur. Futbol muhabbeti yaptığım arkadaşlarla konuştuğum gibi TV’de yorum yaparken ya da kızımla bir aradayken konuşamam. Bu farklı davranış kalıplarını biz topluluklar içinde öğreniriz. Her topluluk veya grup belli bir amaçla gönüllü olarak bir araya gelmiş insanlardan oluşur. Bugün insanların toplum içinde kendi bireysel çıkarları ile örtüştüğü için dahil olduğu grupları tanımlayan, onların özelliklerini hesaplamaya ve zaman içinde gelişimlerini tahlil etmeye yarayan Sosyal Ağ Analizini tanıtacağım. Biraz teknik bir konu olduğu için mümkün olduğunca basitleştirmeye çalışacağım.
SOSYAL AĞ ANALİZİ (SNA) NEDİR?
Sosyal Ağ Analizi (SNA), ağlar ve grafik teorisi kullanılarak sosyal yapıların araştırılması sürecidir. Ağ bağlantılı yapıları düğümler (ağ içindeki bireysel aktörler, insanlar veya şeyler) ve bunları birbirine bağlayan bağlar, kenarlar veya bağlantılar (ilişkiler veya etkileşimler) açısından karakterize eder. Sosyal ağ analizi yoluyla yaygın olarak görselleştirilen sosyal yapıların örnekleri arasında sosyal medya ağları, bilgi dolaşımı, arkadaşlık ve tanıdık ağları, akran öğrenen ağları, iş ağları, bilgi ağları, zorlu çalışma ilişkileri, iş birliği grafikleri, akrabalık, hastalık bulaşması ve cinsel ilişkiler yer alır. Bu ağlar genellikle düğümlerin noktalar ve bağların çizgiler olarak temsil edildiği sosyogramlar aracılığıyla görselleştirilir. Bu görselleştirmeler, ilgi duyulan nitelikleri yansıtacak şekilde düğümlerinin ve kenarlarının görsel temsilini değiştirerek ağların niteliksel olarak değerlendirilmesi için bir araç sağlar. Sosyal ağ analizi, modern sosyolojide anahtar bir teknik olarak ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda şu alanlarda da önemli bir popülerlik kazanmıştır: antropoloji, biyoloji, demografi, iletişim çalışmaları, iktisat, coğrafya, tarih, bilgi bilimi, örgütsel çalışmalar, fizik, siyaset bilimi, halk sağlığı, sosyal psikoloji, iktisadi ve toplumsal kalkınma çalışmaları, sosyodilbilim ve bilgisayar bilimi, eğitim ve uzaktan eğitim araştırması…
SOSYAL AĞ TEORİSİ NASIL GELİŞTİ?
Sosyal Ağ Analizinin teorik kökleri, sosyal aktörleri birbirine bağlayan ilişki kalıplarını çalışmanın önemi hakkında yazan Georg Simmel ve Émile Durkheim gibi ilk sosyologların çalışmalarına dayanmaktadır. Sosyal bilimciler, 20 yüzyılın başlarından bu yana, kişilerarası düzeyden uluslararası düzeye kadar her ölçekteki sosyal sistem üyeleri arasındaki karmaşık ilişkiler dizisini ifade etmek için "sosyal ağlar" kavramını kullandılar. 1930'larda Jacob Moreno ve Helen Jennings temel analitik yöntemleri tanıttılar. 1954'te John Arundel Barnes, geleneksel olarak halk tarafından kullanılan ve sosyal bilimciler tarafından kullanılan kavramları kapsayan bağ kalıplarını belirtmek için, bu terimi, sınırlı gruplar (örneğin kabileler, aileler) ve sosyal kategoriler (örneğin cinsiyet, etnik köken) için sistematik olarak kullanmaya başladı: . 1970'lerden itibaren Ronald Burt, Kathleen Carley, Mark Granovetter, David Krackhardt, Edward Laumann, Anatol Rapoport, Barry Wellman, Douglas R. White ve Harrison White gibi bilim insanları sistematik sosyal ağ analizinin kullanımını genişletti. 1990'ların sonlarından itibaren sosyal ağ analizi, Duncan J. Watts, Albert-László Barabási, Peter Bearman, Nicholas A. Christakis, James H gibi sosyologların, siyaset bilimcilerin, iktisatçıların, bilgisayar bilimcilerin ve fizikçilerin çalışmalarıyla daha da canlandı. Fowler, Mark Newman, Matthew Jackson, Jon Kleinberg ve diğerleri, kısmen çevrimiçi sosyal ağlar hakkında mevcut yeni verilerin ve yüz yüze ilişkin "dijital izlerin" ortaya çıkmasıyla yeni modeller ve yöntemler geliştirip uygulamaktadırlar. Bugün Sosyal Ağ Analizi geçmişe nazaran çok daha fazla imkân sunmaktadır çünkü içinde bulunduğumuz sosyal medya ağları bizim tüketim tercihlerimiz, dini inançlarımız, siyasi görüşlerimiz, arkadaş çevremiz hakkında büyük hacimli bilgiyi depolamaktadır. Akıllı telefonlar sağ olsun!
SOSYAL AĞ ANALİZİ BİREY MERKEZLİ BİR TOPLUM DÜŞÜNCESİNE Mİ DAYANIR?
Bir sosyal ağ, çok basit bir sebepten insanları gönüllü olarak bir araya gelmesiyle kurulur: Örneğin her hafta belli bir günde okey oynamak için bir araya gelen dört arkadaş gibi. Bu okey grubu dört kişilik küçük bir ağdır. Varsayalım ki, bu ağ içinde iki arkadaş ortak iş yapmaya karar verdi ve ortaklaşa bir firma kurdular. Onlar artık aynı zamanda ikinci bir ağın içerisinde bir arada bulunmaktadır: Firmanın çalışanları, tedarikçileri, mali ve hukuki müşavirleri, müşterileri bu geniş ağı oluştururlar. Diğer iki arkadaş ise bir spor klübüne üye oldular. Bu sefer onlar da çok farklı amaçlarla bir araya gelmiş insanlar grubunun çok farklı değer ve normlara sahip üyeleri oldular. İşte sosyal ağların her biri bireylerin gönüllü olarak içine girdikleri ve kendi hedefleri ile örtüşen kazançlar elde etmeyi umdukları insan gruplarıdır. Eğer bir grubun içinde yer almak o bireye yarardan çok zarar getiriyorsa o gruptan ayrılırsınız. Aynı zamanda siz ayrılırken başkaları o grubun içine girebilir. Doğal olarak sosyal ağlar statik değildir, dinamik, yani zaman içinde değişebilen süreçlerdir. Diyebiliriz ki, sosyal ağların (üyelerin hepsini kapsayan özellikleriyle) genel kimliği, üyelerinin bireysel kimliklerinin bir sentezidir. Üyeler değiştikçe bu genel kimliğin de değişmesi gerekir. Bütün bu bilgilere dayanarak “toplumlar” ve “topluluklar” üyesi bireylerin toplamından oluşur diyebilir miyiz? Liberal sosyal bilimciler genel olarak bu argümana dayanırlar. Dolayısıyla din, millet ve sınıf gibi bireyin üstündeki toplumsal yapıları analizin temeline almazlar. Çünkü bunlar da en nihayetinde birer sosyal ağdır. Şöyle diyelim, insanların oluşturduğu çıkar temelli ortaklıklara dayanan sosyal ağlara topluluk adı verilirken, bu toplulukların arasındaki daha büyük sosyal ağa da toplum adı verilir. Ancak ümmet, sınıf ve millet ayırımları bunlardan biraz daha farklıdır.
MİLLET, ÜMMET VE SINIF
Modern anlamda millet bir milli devletin vatandaşlarından oluşur. O milli devletin yasaları ile belirlediği sınırlar insanların bireysel hak ve özgürlüklerini sınırlar. O milli devletin verdiği zorunlu eğitim hizmeti bireylere millete mensubiyet bilincini verir (veya vermesi gerekir) ve onları ideal bir vatandaş olarak yetiştirir. Eğer milletin yüzyıllara dayalı olarak geliştirdiği kültürel norm, değer ve yapılarla (töre, gelenek, dini uygulamalar, aile yapısı vb.) milli devletin kurumları örtüşüyorsa milli kimlik de daha kolay kabul edilir, benimsenir. Eğer milli devletin kuralları ile vatandaşların kültürel değerleri örtüşmüyorsa o zaman problem çıkar. Ümmet, genel anlamda İslâmi açıdan bu anlama gelmese de, vatandaşın anladığı şekilde aynı dine mensup insanları temsil eder. Her dinin toplumsal ve bireysel hayatı sınırlayan kuralları vardır. Haramlar ve helaller, günlük düzenli ibadetler, topluluk içi yardımlaşma ve dayanışmayı öne çıkaran kurallar ve benzeri. Bu kural ve normlar siyasi ve hukuki bir otoriteden ziyade ailede ve yakın toplumsal çevrede alınan eğitimle kuşaktan kuşağa aktarılır. Ancak ümmete mensubiyetin sırrı da millete mensubiyete benzer. Eğer dinin kuralları insanların mevcut yaşam tarzı ve üretim teknolojisiyle örtüşüyorsa sorun çıkmaz. Örtüşmediği noktalar dananın kuyruğunun koptuğu yerlerdir. Her üretim sistemi sermaye, emek, toprak ve girişim gibi üretim faktörlerine dayanır. Bu üretim faktörlerinin sahipleri de üretim faaliyetindeki ortaklıkları ile iktisadi sınıfları oluştururlar. İşçi sınıfı, çiftçi sınıfı, sermayedar sınıfı gibi…
İktisadi sınıflar üretimden elde ettikleri payları en yükseğe çıkarma amacıyla bir araya gelirler. İstisnalar olsa da, yapılan çalışmalar göstermektedir ki, işçi sınıfından sermayedar sınıfa geçmek veya tersi çok yaygın değildir. Yani toplumsal anlamda dikey hareketlilik çok sınırlıdır. Dolayısıyla tıpkı ümmet ve millet gibi içinde bulunduğunuz sınıftan çıkmak da kolay değildir. Bu üç toplumsal ağın, yani millet, ümmet ve sınıfın, diğer toplumsal ağlardan farkı şudur ki, her birey bu ağların içine doğup bu ağların içinde geliştiği için bu ağlara gönüllü olarak katılmış olamaz. Keza bu ağlardan çıkmak da öyle kolay değildir. Böyle bir karar bireyin kendisinden bir parçasını söküp atmaya benzer. Bu yüzden bu üç sosyal ağ, bireylerin toplamından daha fazla veya daha az bir şeye tekabül eder. Yani bu sosyal ağları sadece bireyler bazında tam olarak tanımlayamazsınız. Bugün bütün dünyada ki siyasi çatışmaların sebebinin de, değişen üretim yapısına uygun olarak millet, ümmet ve sınıfların değişiminin daha yavaş olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
KÜRESEL EMPERYALİZMİN KÜLTÜREL YANSIMASI
YAYINLAMA: 13 Temmuz 2024 - 00:00
Bugün içinde bulunduğumuz toplum 1970’lerden bu yana yüzyılların birikimiyle oluşmuş milli kültür, yaşam tarzı ve dini bakışların zayıflayıp ortadan kalkma sürecinin sonucunda şekillenmiştir ve bu şekillenme veya şekilsizleşme hızlanarak devam etmektedir. Şekilsizleşme tabirini özellikle kullanmaktayım çünkü insan bireylerinin tarih içinde geliştirdiği yaşam tarzı, toplumsal kültür, norm ve değerlerin hızla tahrip edildiği ve yerine eşitlik, bireysellik, özgürlük ve evrensellik gibi soyut bazı kavramlara dayandığı iddia edilen bir kuralsızlığın ikame edildiği bir ortamda yaşamaktayız. Tabii ki bu süreç gökten zembille inmemiştir. İktisadi altyapıdaki, yani üretim tarzı ve teknolojisindeki, hızlı değişimin sonuçlarına bağlı olarak gelişmektedir. Bu değişimin birinci ve en önemli sonucu çarpık küreselleşme sürecidir. İkincisi bu çarpık küreselleşme sürecini kendi maddi çıkarları (küresel hegomonyasının devamı, jeo-politik kazançlar, askeri ve iktisadi üstünlüğünü kaybetmeme arzusu gibi) doğrultusunda kullanan ABD merkezi idaresi ve küreselleşmeden nemalanan sermaye gruplarıdır. Üçüncüsü hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde milli devlet yapılarının bu değişimi kendi yapılarını geliştirecek ve toplumlarının milli menfaatlerini koruyacak şekilde değerlendirememiş olmalarıdır. Bütün bunların sonucunda milli değerleri olmayan, millete ve içinde bulunduğu toplumun değerlerine aidiyet hissetmeyen, bireysel özgürlüğü anarşist ve nihilist bir kuralsızlık ve hedonist bir bencillik zanneden, kendini dünya vatandaşı hisseden ve yerleşik ahlâk kurallarının insanlığı geriye götürdüğüne inanan bir insan tipi yaratmak amaçlanmaktadır. Bu anarşist, nihilist ve hedonist bireylerin şekilsiz toplumu da “woke culture – woke kültürüne” dayanmaktadır.
WOKE KÜLTÜRÜ NEDİR?
Biraz Wikipedia’ya baktım. Bu konuda birçok makale var ama İngilizce Wikipedia şu an için bizi idare eder. Bakalım Wikipedia Hazretleri ne demiş: “Woke, Afro-Amerikan Yerel İngilizcesinden (AAVE) türetilen, orijinal olarak ırksal önyargı ve ayrımcılığa karşı uyanıklık anlamına gelen siyasi bir argo sıfattır. 2010'lardan itibaren ırksal adaletsizlik, cinsiyetçilik ve LGBT haklarının reddi gibi toplumsal eşitsizliklere ilişkin daha geniş bir farkındalığı kapsamaya başladı. Woke aynı zamanda Amerikan Solu'nun kimlik politikaları ve sosyal adaleti içeren, beyaz ayrıcalıkları ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kölelik tazminatları gibi bazı fikirlerinin kısaltması olarak da kullanıldı.
Uyanık kal ifadesi 1930'lardan beri AAVE'de mevcuttur. Bazı bağlamlarda, Afrikalı Amerikalıları etkileyen sosyal ve politik konulara ilişkin farkındalığa atıfta bulunuldu. Bu ifade, 20. yüzyılın ortalarında Lead Belly'nin ve milenyum sonrası Erykah Badu'nun kayıtlarında dile getirildi.
Uyanma terimi 2010'larda daha da popülerlik kazandı. Zamanla cinsiyet ve ötekileştirilmiş olarak algılanan kimlikler gibi ırkın ötesindeki meselelerle giderek daha fazla bağlantılı hale geldi. 2014 Ferguson protestoları sırasında bu ifade, Afrikalı Amerikalılara yönelik polis saldırıları hakkında farkındalık yaratmaya çalışan Black Lives Matter (BLM) aktivistleri tarafından popüler hale getirildi. Terim Siyah Twitter'da kullanıldıktan sonra, uyanma terimi, bunu genellikle BLM'ye desteklerini belirtmek için kullanan beyaz insanlar tarafından giderek daha fazla kullanıldı; bazı yorumcular bu kullanımı kültürel tahsis olarak eleştirdiler. Bu terim Y kuşağı ve Z kuşağı üyeleri arasında popüler hale geldi. Kullanımı uluslararası alanda yayıldıkça, 2017 yılında Oxford İngilizce Sözlüğü'ne eklendi.
2020 yılına gelindiğinde bu terim, siyasi sağdaki pek çok kişi ve Batı ülkelerindeki bazı merkezciler arasında çeşitli sol ve ilerici hareketleri hedef alan alaycı bir aşağılayıcı ifade haline geldi. Woke, kimlik ve ırkla ilgili ideolojilerin savunucularını küçümsediğini düşünen yorumcular tarafından saldırgan olarak görüldü. Daha sonra, uyandırma yıkama ve uyandırma kapitalizmi gibi terimler, genellikle "performatif aktivizm" olarak adlandırılan bir olguya, samimi bağlılık yerine mali veya siyasi kazanç için sosyal veya politik nedenleri kullananları eleştirmek için ortaya çıktı.”
IRKÇI AMERİKALILARIN GÜNAHLARINI BİZ Mİ TELAFİ EDECEĞİZ?
Wikipedia Hazretlerinin özetinden anlaşılacağı üzere, ABD’de onyıllar boyunca ayrımcılığa tabi tutulan ve ikinci sınıf insan muamelesi gören siyahi kardeşlerimizin hak arayışlarına dayalı olarak çıkan bir kavram woke kültürü. Özünde “eşitsizliğe ve ayrımcılığa karşı uyanık olmak” anlamına geliyor. Ama emperyalizmin etkileri çok hızla yayılan ve her ortama uyum sağlayan bir kanser olduğunu biliyoruz. ABD merkezli kültür – sanat endüstrisinin bütün dünyada ırkçı ABD’nin günahlarını bütün insanlığa ödetmek için ciddi bir mesai sarf ettiğini görüyoruz. Son dönemde dizilerde zenci şövalyeler, lezbiyen robotlar, Çinli kovboylar görmekteyiz. Sanat gerçeği resmetmektense milli kültüründen kopmuş ve vatansızlaşmış bir insan tipini yaygınlaştırmak, idealize etmek için kullanılmaktadır. ABD’liler için bu çok sorun olmasa gerektir zira zamanında Batı’da tutunamamış ipten kazıktan kurtulmuş haydut, sapık, cani ve yobazların kurduğu, Kızılderilileri soykırıma tabi tutup Afrikalıları köleleştiren bir güruhun çocuklarıdır kendileri. Tarihsiz, köksüz ve sadece çıkarların birleştirdiği yarı cahil bir toplum… Ama bugün ABD merkezli emperyalizmin etki ajanları “woke kültürünü” bütün dünyaya yaymak için canla başla seferber olmuş durumdalar. Özellikle bizim gibi sığınmacı ve kaçak cenneti haline gelmiş ülkelerde bazı vatansız etki ajanları vasıtasıyla “woke kültürünü” yaymak için oluk oluk para akıtıyorlar. Zamanında Bölücü Eşkıyabaşı Apo’yu “beş vakit namaz kılan” “aydınlanmacı filozof” ilan edenler, Casusbaşı Feto’nun önünde yerlere kapanıp “Hocaefendi!” diye salya sümük ağlayanlar, Kıbrıs’ı AB’ye peşkeş çekmek isteyenler bugün Türklüğü reddedip “Türkiyeliyim!” diyenlerdir.
Daha önceki yazılarımda “mütareke münevveri” diyerek tanımladığım bu insanlar en son sığınmacılarla Türklerin evlenmesini teşvik eden “uyum projelerini” planlıyorlar. LGBT hakları ile birlikte PKK’lı eşkıyanın siyasi özgürlüğü, FETÖ’cü casusların inanç ve düşünce özgürlüğünü savunuyorlar. Onlara göre “Zaten Türk Milleti yoktur, Türk Kültürü ve Medeniyeti yoktur! Sınırları açıp dünyanın her yerinden insanları ülkemize kabul edelim! Buna karşı çıkanlar, ‘Türk tarihi ve medeniyeti vardır’ diyenler, ırkçıdır, faşisttir! Atatürk gaddar bir diktatör, Cumhuriyet militarist bir diktatörlük Türkler’de asimile olmuş diğer milletlerden insanlardır.” Çakır’ın çok sevdiğim sözünü tekrar söyleyeyim: Ne güzel İstanbul be!
Ülkemiz iki bin yıllık bir imparatorluk kültürünün olduğu, Akdeniz Medeniyeti’nin en güzel örneklerinin sergilendiği, kimsenin ırkı veya diniyle hor görülmediği bir ülkedir. Cumhuriyetimiz dünyanın en haklı, en namuslu ve en adil vatan savaşının sonunda kurulmuştur. Milletimiz bu Cumhuriyetin vatandaşlarının ortak ülküde birleştiği, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden gelen değerlerle yoğrulmuş, kaybedilmiş vatan topraklarından gelip burada bir olmuş insanlardan oluşur. Woke kültürünün temsilcisi mütareke münevverleri bilsin ki, ne Devletimizden, ne milletimizden ne de vatanımızdan vaz geçmeyiz. Yine bilinsin ki, sömürgeci ve emperyalist devletlerin günahlarını kimse bize fatura edemez. O mütareke münevverlerine tavsiyem “woke kültürlerini” rahatça yaşayabilecekleri özgür ama kimliksiz ülkelere gitsinler. Tıpkı FETÖ’cü veya PKK’lılar gibi. Vesselâm…
KÖSEM SULTAN'DAN ALINACAK İBRET - I
YAYINLAMA: 20 Temmuz 2024 - 00:00
Yani Mehmet Akif merhuma göre geçmiş olaylardan ibret alınırsa, aynı hatalar tekrar edilmezse tarih de tekerrür etmez. Elbette Mehmet Akif katı gerçekçi bir şair ve düşünürdü. Şiirlerinde, özellikle toplumsal hayattaki, gerçekleri bütün çirkinliğiyle anlatırdı. Amacı yukarıdaki beyitte dediği gibi insanları ibret almaya yönlendirmekti. Ancak kazın ayağı öyle değildir. İnsanlar çok farklı zaman ve mekânlarda olsalar bile benzer koşullarda benzer tepkileri vermeye eğilimlidir. Bir iktisatçı olarak Mehmet Akif’i anlayabiliyorum; çünkü biz iktisatçıların çoğu da, aynı Mehmet Akif gibi, insanların rasyonel ve realist olması gerektiğini düşünürüz. Ama veriler çoğu zaman bunun tersini gösterir. İnsanlar kendi menfaatlerini içlerinde bulundukları sosyal ağların ortak menfaatleri ile özdeşleştirir ve sürü psikolojisiyle hareket eder. Benzeri şekilde farklı zaman ve mekânlarda benzer sosyal rollere sahip çok farklı insanlar benzer koşullarda tıpatıp aynı tepkileri verebilir, aynı hataları yapabilirler. Buna çok örnek verebiliriz. Dilerseniz açayım.
Dünya Tarihi okumaya başladığımda gözüme ilk çarpan şey tarihin gerçekten tekerrürden ibaret olduğuydu. Örneğin hem Tokugawa öncesi Japonyasında, hem Merovenj Hanedanı dönemi Fransa’sında bizdeki Kösem Mahpeyker Sultanın tıpatıp benzerleri vardı. Hikâye benzerdir. Bir Kraliçe küçük yaşta tahta çıkan oğlunun naibesi olarak yönetimin başına geçer. Zaman içerisinde kendi sosyal ağlarını oluşturur. Kendi kontrolünde bir iktidar çevresi, yine kendi kontrolünde ordu ve finansal kaynaklar gücünü pekiştirmesine yol açar. Oğlu büyüdüğü vakit onunla iktidar mücadelesine girer ve sahip olduğu iktidar ağıyla onu da bertaraf eder. Sonra torunu tahta çıkınca büyük naibe olarak göreve devam etmek ister. En sonunda kendinden daha hırslı gelini tarafından alt edilir. Bütün bu ilişkiler ağının benzerliği kendi şahsi menfaatlerini içlerinde bulundukları sosyal ağla özdeşleştiren insanların gönüllü kararları ile naibeleri desteklemeye devam etmesindedir. Burada çok tipik insan karakterleri ile karşılaşırız. Aradan asırlar geçtikten sonra geçmişe bakan bizler o zamanda nasıl böyle hatalar yapılmış diye şaşırırız.
Bu ve bir sonraki yazıda Valide Hatice Mahpeyker Kösem Sultanımızın hikâyesini anlatacağım. Uzun süren ve süreklilik arz eden iktidarların neden zaman içinde hem sistemin hem de iktidar sahibinin yıkımına yol açtığını anlatmaya çalışacağım. Bu yazıda Kösem Sultanımızın Haseki Sultan olarak hayatını inceleyeceğiz. Bir sonraki yazı ise Valide Sultanlığını ele alacak. Göreceğiz ki Kösem Sultanımız ortadan kaldırmak istediği ve Safiye Sultanla özdeşleştirdiği iktidar canavarının zaman geçtikçe bizatihi kendisi olmuştur.
KÖSEM SULTANIN HİKÂYESİ – ANASTASIA’DAN KÖSEM SULTAN’A
Bir Rum Ortodoks papazının kızı Anastasia Payitaht’a, oradan da Saray-ı Hümayûn’a getirilir. Orada Büyük Valide Safiye Sultan’ın emriyle eğitilir. Güzel şarkı söyleyen bu genç cariye hüsn-ü hat, matematik ve musiki eğitimi alır. Zaman içinde yeni tahta çıkan genç hükümdar Sultan Ahmed Han’ın gözdesi ve sonra da Hasekisi olur.
Anastasia ilk önce Hatice, sonra da Mahpeyker ismini alır. Tarihlerin yazdığına göre “sürüye liderlik eden” anlamına gelen Kösem ismini ona Sultan Ahmed tevdi etmiştir. Böylece Rum Kızı Anastasia bizim Hatice Mahpeyker Kösem Sultanımız olur.
Kösem’in ilk Haseki Sultan olduğu zamanda imparatorluktaki bürokrasi, ordu komutanları ve finansal kaynakların çoğunu perde arkasından Sultan Ahmed’in Babannesi Safiye Sultan kontrol etmekteydi. Sultan Ahmed’in babası Sultan III. Mehmed tahta çıktığında 19 kardeşini öldürtmüştü. Bunun halk içinde yarattığı travma çok büyüktü. Böyle bir ortamda Sultan Ahmed ve büyük aşkı Kösem Sultan hem Safiye Sultan’ın perde arkasındaki iktidarını sonlandırmak hem de veraset sistemini değiştirmek için çaba harcadılar. Ayrıca dönemin en büyük toplumsal sorunu Anadolu’daki Celâli Ayaklanması idi.
Kösem Sultan biraz da kendi çocukları Şehzadeler Mehmed, Murad, Süleyman, Kasım ve İbrahim’i hem de kendi çocuğu gibi büyüttüğü Şehzade Osman’ı korumak için Sultan Ahmed Han’ın kardeş katlini kaldırması için üzerindeki iknâ gücünü kullandı. Böylece Sultan Ahmed Han kendi kardeşi ve müstakbel padişah Şehzade Mustafa’yı idam ettirmedi, bir odada hapsetti. Bunun yararı da görülmüş oldu, çünkü Sultan Ahmed sonrasında kardeşi Sultan I. Mustafa, oğulları Sultan Genç Osman, Sultan IV. Murad ve Sultan İbrahim tahta çıktılar.
Safiye Sultan’ın Eski Saray’a gönderilmesi ve elindeki kaynakların büyük bir kısmının kontrol altına alınması ile iktidar yeniden kadın sultanlardan erkek Padişahlara geçmiş gibi gözüktü. Ancak burada önemli nokta Safiye Sultan’ın tasfiyesinin hemen akabinde bir yıl sonra Valide Handan Sultan’ın da vefat etmesidir. Kendisine aşkla bağlı Sultan I. Ahmed üzerindeki etkisi ile Haseki Kösem Mahpeyker Sultan perde arkasında ipleri eline almaya başladı. Yabancı seyyahların anlatılarından elde ettiğimiz bilgilere göre, Kösem Sultan zeki, etkileyici, birden fazla dil konuşan, karizmatik lider diyebileceğimiz bir karakterdeydi. Sultan Ahmed Han devlet işlerinde eşinin tavsiyelerine her zaman önem verir, onunla devlet işlerini istişare ederdi. Bu dönemde Kösem Sultan kendi sosyal ağlarını kurmaya başladı. Ordudan, devlet erkânından ve kurduğu vakıflar yoluyla büyük maddi yardımlar yaptığı dini cemaatlerden önemli bir çevre edindi. Halkın da belli aralıklarla yaptığı yardımlarla desteğini kazanmasını bildi.
Kösem Sultan, Sultan Ahmet’in üzerindeki etkisini kullanarak tıpkı büyük büyük büyük Kayınvalidesi Hürrem Sultan gibi Sultan Ahmet’le nikâhlanarak özgür bir kadın statüsünü aldı. Bu Harem tarihinde pek rastlanmayan bir durumdur. Genç bir Haseki olarak elde etmeye başladığı bu gücü yeni getirdikleri veraset sistemini (ve tabii kendi şehzadelerini) korumak için kullanacaktı.
DİVANE MUSTAFA VE GENÇ OSMAN FACİASI
Sultan Ahmed’den sonra kardeşi Sultan I. Mustafa tahta geçti. I. Mustafa hakkında tarihçilerin çoğu aklî dengesinin yerinde olmadığını söylerken, birkaç tarihçi de onun derviş karakterli bir zat olduğundan bahsederler. Çok anlatılan “balıklara para atan Padişah” bu Sultan I. Mustafa’dır. Bu yüzden Osmanlı tarihlerinde kaydedilen “divâne - deli” lakabı kendisine verilmiştir. Bu garip hallerinden dolayı Sultan I. Mustafa halledilip, tekrar hapsedildi. Yerine Sultan Ahmed’in en büyük oğlu Sultan II. Osman geçti.
Lâfı uzatmayalım. Tarihimizde Genç Osman vakası olarak bilinen elim hadise iktidarı eline geçirmek isteyen I. Mustafa’nın annesi Halime Sultan ve Sultan II. Osman’dan rahatsız olan Yeniçerilerin bir kısmı tarafından düzenlenmiştir. İnşallah bir başka yazımda Genç Osman ve III. Selim’i anlatırım. Sultan II. Osman’ın şehit edilmesi sonrasında Kösem Sultan harekete geçti. I. Mustafa tekrar halledildi ve çocuk yaştaki Sultan IV. Murat tahta çıktı. Ancak bir farkla… Artık Osmanlı Devleti tarihinde ilk defa bir Vâlide Sultan naibe-i saltanat olmuş ve resmen yönetimin başına geçmişti. Valide Kösem Mahpeyker Sultan Hazretleri… Tabii ki, o zamana kadar kurduğu bütün sosyal ağlar da eskisine göre çok daha kuvvetli bir hale gelmişti. Herkesin menfaatine uygun olduğu için gayr-ı resmî olarak bir İmparatoriçemiz vardı artık…
Kösem Sultandan alınacak ibret - II
YAYINLAMA: 22 Temmuz 2024 - 00:00
Herkesin menfaatine uygun olduğu için gayr-ı resmî olarak bir İmparatoriçemiz vardı artık…” Geçen yazıyı burada bitirmiştik. Türklerin kadim tarihinde ve geleneklerinde kadınlar diğer toplumlara göre daha söz sahibidir. Yönetimde de kadınların söz hakkı vardır. Örneğin Bumin Kağan’ın eşi İlbilge Hatun veya savaşçı Saka Ecesi Tomris Hatun gibi… Bunda göçebe geçmişimizin de payı vardır. Ancak Akdeniz havzasında yerleşik hale gelen Türk boyları Bizans, Arap ve Fars kültürleriyle etkileşim içinde ataerkil bir düzeni benimsemişlerdir. O yüzden 1000 yıllık Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizde Hükümranlık yetkisine sahip kadın Sultanlar çok görülmez. Bunun istisnası Hürrem Sultan’la başlayıp Kösem Sultan’la nihayetlenen Kadınlar Saltanatı devridir. Kadınların resmen hükümranlık yetkisi olmadığı için işleri perde arkasından yürüttüğü, ordu ve bürokrasinin sadakatini satın aldığı ve bunun için de çok büyük ölçekli usulsüzlük ve rüşvet ağlarını oluşturduğu bir dönem. Bunda çok genç yaşta tahta çıkmış tecrübesiz padişahların da rolü vardır. III. Murat, III. Mehmet, I. Ahmet, I. Mustafa, II. Osman, IV. Murat ve IV. Mehmet gibi… İşte böyle bir ortamda zekâsı, güzelliği, teşkilatçılığı ve acımasızlığıyla öne çıkmış olan Kösem Sultan Kadın Sultanların iktidarının zirvesini teşkil eder.
VALİDE KÖSEM MAHPEYKER SULTAN HAZRETLERİ
Sultan IV. Murat Han’ın çocuk yaşta tahta çıktığında Kösem Sultan fiilen sahip olduğu iktisadi ve siyasi gücü Naibe-i Saltanat olarak resmileştirmişti. Parayla, makam ve mevki vaadiyle, gerekirse şantajla satın aldığı devlet adamları, ordu komutanları ve ulemadan oluşan iktidar ağı artık mutlak olarak onun demir yumrukları arasında idi. 10 seneye yakın bir zaman böyle geçti. Çocuk Padişah Sultan IV. Murad adeta tahta kazayla oturmuş bir şehzade gibiydi. Harem’e kapanmış ve devlet işlerinden el çektirilmişti. Her şey planlandığı gibi devam ediyordu ki… Kafesine kapatılmış aslan uyandı.
SON OSMANLI CİHANGİRİ IV. MURAD HAN
IV. Murad 1623'ten 1640'a kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun Hükümdarıydı ve hem devletin otoritesini yeniden tesis etmesiyle hem de yöntemlerinin acımasızlığıyla bilinir. IV. Murad, Sultan I. Ahmed (hükümdarlık dönemi 1603–17) ile Kösem Sultan'ın oğlu olarak İstanbul'da doğdu. Henüz 11 yaşındayken bir saray komplosu ile iktidara getirildi ve amcası I. Mustafa'nın yerine geçti. 18 Mayıs 1632'de mutlak iktidara gelinceye kadar imparatorluk, annesi Kösem Sultan tarafından naibe-i salṭanat olarak yönetildi. Onun saltanatı en çok Osmanlı-Safevi Savaşı için dikkate değerdir; bu savaşın sonucunda elden çıkmış Irak tekrar fethedilmiş, Kafkasya'yı yaklaşık iki yüzyıl boyunca iki imparatorluk gücü arasında bölüştürürken aynı zamanda kabaca mevcut Türkiye-İran-Irak sınırlarının temelini de atmıştır. Bağdat’ın yeniden fethi sebebiyle Sultan IV. Murat Bağdat Fatihi olarak da bilinir. Yani 1623’ten 1632’ye kadar 9 seneyi aşkın 10 seneye yakın zaman Devlet-i Aliyye Kösem Sultan’ın entrika ağlarıyla idare edildi. Bağdat’ın ve Irak’ın kaybı, Anadolu’da çıkan isyanlar, Yeniçeri ihtilalleriyle geçen bir dönem. Kösem Sultan’ın mutlak otoritesi arttıkça ülkede asayiş ve milletin refahı düşmekteydi. 1632’de 20 yaşındayken Sultan IV. Murad iktidarı kendi ellerine aldı. Validesinin yıllar içinde kurduğu çıkar ve rüşvet ağlarını dağıtmak ve tekrar devlet otoritesini tesis etmek için acımasız ve sert tedbirler aldı. Şüphesiz ki, büyük bir asker ve komutandı. Benim şahsi kanaatime göre dedeleri Fatih ve Yavuz’dan sonra en büyük üçüncü Mareşaldi. Ancak dedelerine göre dezavantajı olarak kendi Validesi gibi bir düşmanı vardı. Tıpkı Kösem Sultan’ın Safiye Sultan’ın gücünü tasfiye etmesi gibi, bu sefer de Sultan IV. Murad Kösem Sultan’ı tasfiye etmek için uğraştı. Bunda da başarılı oldu. Ülkede asayişi tesis etti, orduya yeniden düzen ve intizam getirdi. Irak ve Bağdat’ı, bugünkü Ermenistan’ı Safeviler’den geri aldı. 1640’ta 28 yaşında vefat etmesi Türk milleti adına büyük talihsizliktir. Ölümünün sebebi olarak Osmanlı tarihçileri (her şüpheli ölümde olduğu gibi) gut hastalığını ve karaciğer yetmezliğini (yani siroz) belirtir. Ancak ben Kösem Sultan’ın bir suikastinin daha muhtemel olduğu kanısındayım. Yerine kardeşi Sultan İbrahim (nâm-ı diğer Deli İbrahim) ve dolayısıyla Kösem Sultan geçti.
VALİDE-İ KEBİR VE GELİN KAYNANA SAVAŞI
Sultan İbrahim ruhi dengesi bozuk bir hükümdardı. Harem’de zamanını geçirmekle meşguldü. Devlet idaresi ise yeniden Kösem Sultan’ın eline geçti. Ancak Sultan İbrahim biraz başını kaldırıp ağabeyi gibi Validesini sınırlandırmaya kalkınca Kösem Sultan hiç acımadan kendi oğlunu tahtından indirdi, gözlerinin önünde boğdurdu ve torunu IV. Mehmed’i tahta geçirdi. Normalde dört yaşındaki çocuk padişah IV. Mehmed’in annesi Hatice Tarhan Sultan’ın Valide Sultan olması gerekirken Kösem naibe-i saltanat ünvanını ve iktidarı bırakmak istemedi. Artık yeni bir unvan kullanıyordu: Valide-i Muazzama – Büyük Valide… Devlet yönetiminin mafyalaşması, asayişin bozulması, askerin eşkıyalaşması hepsi birden devlet erkanının yeni bir tercihte bulunmasına yol açtı. Gelini Hatice Tarhan Sultan’ın tertibiyle bir gece Harem’de bir darbe düzenlendi. Kösem Sultan ve ona bağlı devlet erkânı katledildi. Tarhan Sultan Valide Sultan oldu ama devlet işlerini meşhur Köprülü Mehmet Paşa’ya bırakıp Kadınlar Saltanatı devrini sonlandırdı.
KÖSEM SULTAN’IN HİKÂYESİNDEN ÇIKARILACAK DERS
Mutlak güç hem sahibini yozlaştırır hem de devleti yıkıma sürükler. Kösem Sultan’ın hayatı bize bu açıdan güzel bir örnek sunar. Sadece biz sıradan insanlara değil, aynı zamanda, günümüz devlet idarecilerine de ciddi nasihatler içerir.
Bunları birkaç madde olarak özetleyelim:
1.İktidar şahsileşmemelidir. Kadınlar Saltanatı döneminde iktidarı elinde tutan Sultan kendini devletin, memleketin ve ordunun sahibi olarak görürdü. Devlet yönetimini şahsi meselesi olarak tasavvur ederdi. Halbuki Fatih Sultan Mehmet’le birlikte hükümet idaresinin şahsiliği ortadan kaldırılmış ve kurumsallaşma sağlanmıştı. İktidar şahsileşince herkesi ilgilendiren kararlar alınırken sadece iktidar sahibi ve yakınlarının menfaati kollanır. Bu da yozlaşmaya yol açar.
2.Sadakat kanunlara olmalı, ehliyet ve liyakat ilkesine uyulmalıdır. Şahsi iktidarların en önemli özelliği ehliyet ve liyakatin rafa kaldırılmasıdır. Onun yerine emniyet (güvenlik) ve sadakat ikame edilir. Emniyet halkın değil iktidar sahibinin güvenliğini temsil eder. Sadakat ise devlete ve kanunlara değil iktidardaki kişinin şahsınadır. Böyle olunca iktidar sahibi halkın menfaatine bir şey yapmak istese de yapamaz, çünkü çevresinde yetkin insanlar değil dalkavuklar vardır.
3.İktidar paylaşılmalı, güçler birbirini dengelemelidir. Bir idari sistemin başarılı olması için iş bölümü şarttır. Her iş için o işi en iyi yapacak insanlar tayin edilmeli, onlara yetki ve sorumluluk verilmeli, üst yönetici de bu kişiler arasında koordinasyonu sağlamalıdır. Yani bir yönetici orduyu da ben idare ederim, diyaneti de ben idare ederim, belediyeleri de ben idare ederim derse hiç birini idare edemez, hepsi elinde patlar. Makul olan iktidar sahibinin gücünü paylaşması ve bu güçlerin birbirini dengelemesidir.
4.Devlet politikaları iktidar sahiplerinin şahsi ikballerini değil milletin refahı ve güvenliğini hedeflemelidir. Devlet kurumsallaşır, güç dağıtılır, ehliyet ve liyakat ilkelerine uyulur, güçler birbirini denetlerse o zaman devlet mekanizması aslî vazifesine döner: yani milletin refahı ve güvenliğini sağlamak. Eğer idare şahsileşir, güç tek elde toplanır ve bürokrasi dalkavuklaşırsa politikalar iktidar sahibinin şahsi ikbaline göre şekillenir. Millet de fakr-ü zaruret içinde harap olur.
Bugün modern toplumlarda elbette saltanat rejimleri, harem ağalarının etkinliği, devlet yöneticisinin yolsuzluk ve rüşvet ağları yoktur, olmamalıdır da. Ama Mehmet Akif merhumun söylediği gibi geçmişteki hatalardan ders alınmazsa, aynı olaylar farklı şekillerde yeniden gerçekleşme ihtimaline sahiptir. Onun için bütün idarecilerimizin Kösem Sultan’ın hikâyesini bilmesi gerekir. Vesselâm.
KAMALA HARRIS, OLİMPİYATLARDAKİ KEPAZELİK VE MAVİ VATAN MASALI(!)
YAYINLAMA: 29 Temmuz 2024 - 00:00
Yerine büyük ihtimalle Başkan Yardımcısı Kamala Haris aday olacak. 2024 Paris olimpiyatları liberal sol (o da ne demekse, DMD) aydınlatılmışların “muhteşem avangart sanat” diye tabir ettiği, benim gibi düşünenlerin ise “kültürel yozlaşma” olarak tanımladıkları bir grup eşcinselin gösterisiyle açıldı. Bunlara ek olarak TBMM genel kurulunda bir Y-CHP (bilerek CHP demiyorum, gerçek CHP’lileri tenzih ederim) milletvekili “Mavi Vatan bir masaldır!”, dedi. Bu üç olay birbiriyle bağlantılıdır ve ABD sermayesi güdümündeki Küresel emperyalizmin kudurmuş saldırganlığının göstergesidir. Bu yazıda bu üç olayı bir arada değerlendireceğim.
BIDEN’IN VEDASI NE ANLATIYOR?
İlerlemiş yaşının etkisiyle sürekli gaflar ve garip hareketler yapan Joe Biden partisinin ve parti yandaşı medyanın baskısıyla adaylıktan çekildiğini açıkladı. Anlaşılan o ki, bu Biden’ın istemeye istemeye verdiği bir karardı. Kamuoyu yoklamalarında Trump’ın bayağı gerisinde kalması da bu süreci hızlandırdı. Bu olayın iki boyutu vardır. Birincisi ABD’de siyasi partilerin kurumsal kimliği liderlerden daha kuvvetlidir. Böyle bir olay Türk siyasetinde (kısmen CHP hariç) düşünülemez bile. Bir partinin mevcut liderine karşı görüş beyan ederseniz, görüşlerinizin tartışılmasını bir yana bırakın hemen partiden atılırsınız. Çünkü Türk siyasetinde, özellikle sağ partilerde, liderler (hâşâ) Allah’ın parti içindeki gölgesi mutlak muktedirlerdir. Doğrusu Demokratik Parti’nin yaptığıdır. Olayın ikinci boyutu ise dünya siyasetinde yükselen millici, küreselleşme karşıtı siyasettir. ABD’de mevcut iktidar ABD’nin küresel hegemonyasını devam ettirmek isteyen savaş lobisi ve finans sektörünün güdümündedir. Bu kesimler küresel tek devleti ve küresel vatandaşlığı kurmak ve küresel sermayenin önündeki bütün engelleri kaldırmak istemektedir. Öte yandan benim “Kasabanın Şerifi” olarak adlandırdığım Trump ise ABD milli değerlerini, Amerikan toplumunun asli unsurlarını ve milli devletin yeniden kuvvetlenmesini isteyen kesimlerin temsilcisidir. Muhtemelen Trump geldiği anda Rusya – Ukrayna Savaşı sona erecek ve Gazze’de bir şekilde ateşkes sağlanacaktır. İşte bu yüzden küreselci sermaye grupları baskı yaparak seçimleri kaybetmesi muhtemel Biden’ı yarıştan çektiler.
KAMALA HARRIS KİMİN TEMSİLCİSİ?
Kamala Devi Harris 20 Ekim 1964 doğumludur. Kendisi ABD’nin 49’uncu ve hal-i hazırdaki başkan yardımcısı olan Amerikalı bir politikacı ve avukattır. ABD tarihindeki ilk kadın başkan yardımcısı ve en üst düzey kadın yetkili olmasının yanı sıra, ilk Afrikalı Amerikalı ve ilk Güney Asyalı Amerikalı başkan yardımcısıdır. Demokratik Parti üyesi olan Harris, 2017'den 2021'e kadar Kaliforniya'da ABD senatörü ve 2011'den 2017'ye kadar Kaliforniya başsavcısı olarak görev yaptı. Joe Biden'ın başkanlık yarışından çekilmesinin ardından Harris, ABD'nin 2024 başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti olası adayı olarak tanımlanmaktadır. 2020'de, ortak sponsorluk modellerine göre ideoloji puanları veren tarafsız bir kurum olan GovTrack, Harris'i 116 Kongre için "siyasi açıdan en sol" kategoriye yerleştirdi. Aynı zamanda kendisi iki partili yasa tasarılarına katılma olasılığı en düşük olan Demokrat Senatörler arasındaydı. Harris, 2020'de The New York Times tarafından Biden'ın politikalarını büyük ölçüde yansıtan pragmatik bir ılımlı olarak tanımlandı. Sol görüşlü aktivistler Harris'i bir savcı olarak "sağ görüşlü" olarak adlandırılan geçmişteki eylemlerinden dolayı birçok kez eleştirdiler. Karşımızda duruma göre pozisyon alabilen, karizmatik liderlik özellikleri bulunmayan, ilkesiz ve pragmatik bir siyasetçi var. Belki, biraz da zorunluluktan, küreselci cephenin kısa zamanda Trump karşısına çıkarabileceği ve rahatlıkla yönlendirebileceği bir aday olması da bu kararda etkili olmuş olabilir. Kadın olması, bir tarafının Hintli, bir tarafının Afro – Amerikalı olması da küreselci cephe için artı puan olarak yazılabilir. Küresel sermaye tek dünya devleti kılıfı altında hakimiyetini pekiştirmek için üç temel hedef belirledi: Milli ve egemen devletler, milli kültür ve değerler ve aile. Hedeflenen sömürü düzeni için vatansız, kimliksiz ve cinsiyetsiz insanlara ihtiyaç vardı. Uluslararası göç sömürülecek ucuz işgücü sağlarken, milli devletlerin zayıflaması da küresel firmaların ülkelerin kaynaklarına daha rahat ulaşabilmesi için zorunluydu. Hem milli kimlik hem de milli devletin zayıflatılması için milletler içinde dini ve etnik farklılıklar körüklendi. Ailenin yıkılması için eşcinsellik ve cinsiyetsizlik teşvik edildi. İşte Kamala Harris bireysel özgürlük adına kaçak göçmenlerin ve eşcinsellerin savunucusu olarak lanse edilecektir. Esasında ise küresel emek ve doğal kaynak sömürüsünü en yüksek seviyeye çıkarmak isteyen ve ABD dahil bütün egemen devletleri, bütün köklü kültür sahibi milletleri zayıflatıp çökertmeye çalışan küresel sermayenin temsilcisidir.
OLİMPİYAT AÇILIŞINDAKİ KEPAZELİK
“Hocam, ne komplo teorisi yazdınız be!” Doğrudur, ilk bakışta komplo teorisi gibi görülüyor. Ancak geçtiğimiz 10 yılı bir gözümüze getirirsek, üstüne Paris Olimpiyatları açılış seremonisindeki kepazeliği eklersek hiç de öyle olmadığını anlarız. Son 10 yıldır Birleşmiş Milletlerin sürdürülebilirlik kriterlerinden Netflix dizilerine kadar yayılan bir eşcinsellik propagandası artan oranlarda yapılmaktadır. Bilinen ödüllü romanlardan uyarlanan dizilerde heteroseksüel erkek kahramanlar eşcinsel, zenci ve kadın kahramanlara dönüştürülmektedir. Zenci elfler, Çinli şövalyeler, ırklar arası evlilikler, travesti robotlar arz-ı endam etmektedir. Dünya nüfusunun belki yüzde 1’ini oluşturan bir kesim bütün dünya televizyonlarında toplumun çoğunluğu gibi lanse edilmektedir. Cinsel özgürlük adı ile aile kurumu yıkılmaya çalışılmaktadır. Öyle bir ortamın içindeyiz ki, mutlu ve birbirine sadık eşlerin varlığı ilkellik, aile kurumu gericilik, milli kültürü korumak ve milli devletten yana olmak faşistlik ve ülkesini istila eden kaçak sığıntılara tepki göstermek ırkçılık olmaktadır. Son Olimpiyat Açılışı bütün bu sürecin üstüne bardağı taşıran son damla olmuştur. Olimpiyat Açılış seremonisi Avrupa Kültürüne, Fransız tarihi ve milletine hakaret anlamına gelmekte, Hristiyan ve Müslümanların inançları ile dalga geçilmektedir. Seremonide Fransızların dünya tarihindeki en önemli eylemi olan ve modern toplumun fikri temellerini atan Fransız İhtilâli eşcinsel ve travesti ihtilâli olarak gösterilmiştir. Vatandaşlık ve millet olma bilinci, özgürlük ve bağımsızlığın şekillendiği Fransız İhtilâli cinsiyetsiz, milliyetsiz ve kimliksiz bir toplumun başlangıcı gibi sunulmuştur. Bu da yetmemiştir. Hristiyan’lar için ilâhi kişilik ve Müslümanlar için Büyük Peygamber olan İsâ Aleyhisselâm ve aziz Havarileri Paris’in varoşlarındaki travesti fahişeler olarak resmedilmiştir. Montesquieu, Voltaire, Dumas, Hugo, Mallerme, Verlaine, Baudlaire ve Sartre’ın sanatının yerini müptezel bir sirk gösterisi almıştır. Danton, Robespierre, De Gaulle ve Mitterand mezarlarında ters dönmüşlerdir. Bu kepazeliğin üstüne açık ara farkla en fazla olimpiyat madalyasına sahip Rusya’nın oyunlardan (savaş gerekçesiyle) menni buna rağmen Gazze’de çocuk katleden İsrail’in oyunlarda arz-ı endam etmesi işin tuzu biberi olmuştur. Bizi de unutmayalım, kambersiz düğün olur mu hiç? Dünya ve Avrupa şampiyonu sporcularımızın kafilesini Türkiye Olimpiyat Komitesi, hangi akla hizmetse, çizgili pijama kreasyonuyla donatmış, gencecik sporcularımızı ele güne maskara etmişlerdir. Bu işten kim, ne kadar para kaldırdı, araştırılması ve hesap sorulması gerekir.
MAVİ VATAN MASAL MI?
Tam bunlar konuşulurken mütekâid hariciyeci ve Y-CHP milletvekili bir zat TBMM kürsüsünde “Mavi Vatan masalı” demiştir. İşte 2000’li yılların başından beri bütün dünyada kendi vatanı ve milletine düşman olarak devşirilen “aydınlatılmışların” son temsilcisi de bu zattır. Ben bu tipleri son olarak “mütareke münevveri” olarak tanımlamıştım. Mavi Vatan Türkiye’nin kendi karasularında egemenlik hakkını tanımlayan bir kavramdır. Kuvva-yı Milliye’den büyüyen Atatürk’ün partisi CHP ne zamana kadar “Yetmez ama Evetçi”, “Yes be Annemci” liberal solcuları bünyesinde barındıracak? Emperyalistler karalarımız ve denizlerimizde istedikleri gibi at oynatsınlar, biz “barış ve demokrasi” diyelim… Ne güzel İstanbul be! Bu zatın bir an önce partiden atılması gerekir. Onun için Mr. Babacan’ın Partisi veya DEM hazırdır, merak etmesin, açıkta kalmaz! Bir sonraki yazım kimliksiz toplum ve emperyalizm üzerine olacak. Kalın Sağlıcakla…
İKTİDAR VE MEŞRUİYET
YAYINLAMA: 19 Ağustos 2024 - 00:00
Hem hükümetin iş işten geçinceye kadar önlem almakta yetersiz kalması hem de “Anadolu irfanı” sahibi halkımızın cahilce tutumları bizlere bu felâketi tekrar tekrar yaşatmakta. Aynı hataları tekrar ettiğimiz içindir ki tarih tekerrür ediyor. Gazi Meclisimiz de kendisinden beklediklerimizi boşa çıkarmadı. Can Atalay’ın tekrar Meclis’e dönmesine yönelik oturumda yumruklar havada uçuştu. Sporcu eskisi bir vekilimiz konuşma özgürlüğünün neredeyse sınırsız olduğu Meclis kürsüsünde dilini değil yumruklarını konuşturdu. Aristo insan için “Hayvan-ı natık / konuşan hayvan” derdi. Ama bu şekilde bir konuşmayı ima etmemişti herhalde… Kamu mal ve hizmetlerine yapılan zamlar ve artan işsizlik de başka bir konu…
Enflasyonu düşürmek için talebin kısılması bir zorunluluktur. Ama 85 milyonluk ülkede kimlerin talebi ve harcamaları kısılacak kimlerin harcamaları kısıtlanmayacak? İşte 10 milyon dolarlık uzman sorusu… Cevap elbette ki siyasi tercihlerdir. Enflasyonu düşürmek sadece para politikası ile gerçekleştirilmez, Maliye politikasının da desteği gerekir. Hükümetin israfa varan harcamaları, üretken olmayan sektörlere bol keseden dağıtılan kredi ve teşvikler, rantiyelere tam gaz devam eden servet transferi durdurulmazsa, bebek bezi, ilaç, sigara ve doğal gazdan alınan KDV ile sıkı maliye politikası uygulanırsa enflasyon milletimize çok acı vererek düşürülür.
Mevcut durumda bir avuç müreffeh azınlık servetine servet katarken, emekçi halk kitleleri en acı ilacı içmekte: Fakirden al zengine ver. Tersine Robin Hood ekonomisi. Hazine ve Maliye Bakanlığının uygulamaları Sayın Cumhurbaşkanımızın çok önem verdiği “fakir fukara garip gurebanın sesi, kimsesizlerin kimsesi” sloganını değil, “yerli yabancı rantiyelerin, istifçi ve haramzadelerin sesi, ensesi kalın göbeği şişlerin kimsesine” dönüşmüş durumda. “Dezenflasyon Programı” ile ilgili (öyle bir program varsa) daha sonra yazacağım. Bütün bu gaile arasında liglerimiz de açıldı. Bir Galatasaraylı olarak 25’inci şampiyonluk ve beşinci yıldızı bekliyoruz. Ne diyelim, hak eden kazansın. Bugün ve bir sonraki yazıda İktidar ve Meşruiyet üzerine yazacağım. Sonraki yazıda ise tarihten çok bilinen bir şahsiyetin yaşam öyküsünden örnekler vereceğim: Gaius Julius Caesar. Göreceğiz ki, iki bin yıl önce Roma Cumhuriyeti’nde olanlar ile bugünkü siyasi hadiseler birbirine çok benzemekte… Benim gençliğimde siyasi iktidarlar hep “İktidar olduk, ama muktedir olamadık!” derlerdi. Uygulayacakları politikaların devletin diğer kurumları tarafından denetlenmesini ve bazen durdurulmasını da vesayet olarak tanımlarlardı. Hamdolsun, bugün siyasi iktidarı denetleyen bir kurum neredeyse yoktur. “Vesayet” ortadan kalkmıştır. Ancak görmekteyiz ki, birçok alanda siyasi iktidar muktedir olamamaktadır. Bunun sebebi nedir? Meşruiyet ve iktidar arasındaki ilişki nedir? Hadi başlayalım…
İKTİDAR NEDİR?
Siyaset biliminde iktidar, aktörlerin kapasitelerini, eylemlerini, inançlarını veya davranışlarını belirleyen bir etkinin toplumsal ürünüdür. İktidar, yalnızca bir veya bir grup aktörün diğerine karşı tehdit veya güç kullanması (baskı) anlamına gelmez; aynı zamanda yaygın araçlar (kurumlar gibi) aracılığıyla da uygulanabilir. Herkesin anlayacağı dille ifade edersek kalabalık gruplardan oluşan insan toplumlarının örgütlenmesini şekillendiren, yönlendiren ve değiştiren yönetim gücü ve kabiliyeti iktidar olarak adlandırılır. İktidar, aktörleri birbirleriyle ilişkili olarak düzenlediği için yapısal biçimler de alabilir: Örneğin, bir efendi ile köleleştirilmiş bir kişi, bir ev sahibi ile onun akrabaları, bir işveren ile onun çalışanları, bir ebeveyn ile bir çocuk, bir siyasi temsilci ve seçmenleri arasında ayrım yapmak gibi… Bu bağlamda iktidar gücü kullanılarak söylemsel biçimler, kategoriler ve dil ile bazı davranışlara ve gruplara diğerleri karşısında meşruiyet kazandırılabilir. Otorite terimi genellikle meşru olarak algılanan veya sosyal yapı tarafından sosyal olarak onaylanan iktidar için kullanılır. İktidar kötü ya da adaletsiz olarak görülebilir; ancak iktidar aynı zamanda iyi bir şey olarak da görülebilir ve başkalarına da yardım edecek, harekete geçirecek ve güçlendirecek hümanist hedefleri gerçekleştirmek için miras alınan veya verilen bir şey olarak değerlendirilebilir.
MEŞRUİYET NEDİR?
Siyaset biliminde meşruiyet, genellikle geçerli bir yasa veya rejimi yürütmekte olan bir otoritenin hakkı ve kabulüdür. Bir otoritenin meşru kabul edilmesi için toplumun genelinin üzerinde uzlaştığı bir temel kurallar çerçevesinde bu gücü elde etmiş olması gerekir. Örneğin monarşilerde iktidarın meşruiyeti Hanedan’dan olmakla tanımlanırken, İran veya Papalık gibi teokrasilerde dini hiyerarşide belli bir düzeyin üzerine çıkmak meşruiyeti sağlamaktadır. Demokrasilerde halkın seçimi ile meşruiyet elde edilir ama aynı zamanda Anayasa ve yasalarla iktidara oy vermeyenlerin temel hak ve hürriyetleri koruma altına alınır. Aynı zamanda çağdaş demokraside meşru iktidarlar sınırsız güç kullanamazlar, yaptıklarının hesabını Anayasa ve yasalarla tanımlanan çizgide kamuoyuna verirler. Otorite, yerleşik bir hükümetteki belirli bir konumu belirtirken, meşruiyet terimi bir hükümet sistemini belirtir; burada hükümet, "nüfuz alanını" ifade eder. Meşru görülen bir otoritenin çoğu zaman güç kullanma hakkı ve gerekçesi vardır. Siyasi meşruiyet, yönetimin temel bir koşulu olarak kabul edilir; bu durum olmadan hükümet, yasama konusunda kilitlenme yaşayacak ve çökecektir. Durumun böyle olmadığı siyasi sistemlerde, popüler olmayan rejimler, küçük ve etkili bir elit kesim tarafından meşru kabul edildikleri için hayatta kalırlar. Bu durumda sistem demokrasiden fiili oligarşiye dönüşür. Kısaca özetleyecek olursak her toplumun yaşayabilmesi için bir iktidara ihtiyaç vardır. Ancak bu iktidarın gücünün kaynağı ve gücünün etki alanı toplumun kabul ettiği kurallar tarafından belirlenir. Bu da meşruiyet olarak tanınır. İktidarı meşru olmayan bir şekilde (askeri güç kullanarak, yolsuzluk ve usulsüzlük yaparak veya dış destekle) elde eden veya elinde tutan yönetimlerin muktedir olmaları zorlaşır. Çünkü iktidarı muktedir kılan şey onun meşruiyetidir.
İKTİDARIN MEŞRUİYETİ, HALKIN RIZASI VE HUKUK
Şüphesiz ki, iktidar olması için bir devlet teşkilâtının olması, devlet teşkilâtının olması için de toplumun kabul ettiği belirli bir kurallar dizisinin bulunması şarttır. İktidar gücüne sahip kişi veya gruplar, hangi devirde veya hangi coğrafyada olursa olsun, meşruiyet sahibi olmak için iki temel değere sahip olmalılar: halkın rızası ve hukuk. Eğer halk iktidarın tasarruflarından razı değilse toplumsal huzursuzluk baş gösterir, huzursuzluk büyürse farklı şekillerde otoriteyi tanımama başlar, daha da devam ederse iş isyana kadar gider. Demokrasilerde halkın rızası iktidarın meşruiyetinin kaynağıdır. Ancak bu yetmez. Halkın rızasını alarak seçilen ve iktidara oturan kişi veya gruplar Anayasa, kanunlar ve hukukun evrensel prensipleri ile çelişen işler yaparsa sahip oldukları meşruiyeti kaybederler. Güç kullanmak sadece siyasi ve hukuki iktidarlara mahsus değildir. Eşkıyalar ve suç örgütleri de güç kullanır. İktidarı ve devleti bunlardan ayıran halkın rızasına sahip olmaları ve hukuka uymalarıdır. Eğer bir iktidar meşruiyetini kaybederse suç örgütlerinden bir farkı kalmaz. Bir sonraki yazıda iktidarın türleri üzerinde tartışacağız.
İKTİDAR VE MEŞRUİYET: İKTİDARIN BEŞ YÜZÜ
YAYINLAMA: 24 Ağustos 2024 - 00:00
İktidar deyince akla ilk gelen de devlet yönetimine hakim olan kişi veya grupların kullanabildikleri güç idi. Ancak iktidar bireyler ve topluluklar arası ilişkilerde çok farklı yüzlere kavuşabilir. Bugün French ve Raven’ın klasik makalesinden yola çıkarak “iktidarın beş yüzünü” anlatacağım. İktidarın her farklı yüzünde meşruiyetin kaynağı da değişecektir. Bir başka deyişle ele alırsak iktidar her sosyal ağ içinde bulunur. Sosyal ağın içeriği ve niteliğine göre de iktidarın büyüklüğü, sınırları ve meşruiyet kaynağı değişir. Hatırlarsınız birkaç ay önce b u sosyal ağ analizi üzerine yazmıştım.
İKTİDARIN BEŞ YÜZÜ: FRENCH VE RAVEN
“Sosyal psikologlar John R. P. French ve Bertram Raven tarafından 1959'da yürütülen iktidarla ilgi bir dikkate değer çalışmada, güç beş ayrı ve farklı biçime bölünmüştür. French ve Raven benim iktidarın beş yüzü olarak tanımladığım iktidarın beş tipini zorlayıcı (coercive), ödüllendirici (reward), meşru (legitimate), referans (referent) ve uzman (expert) iktidar olarak tanımlamıştı. Daha sonra Raven 1965'te bunlara altıncı bir iktidar tipini ekledi: bilgisel (informational) iktidar. French ve Raven, sosyal etkiyi "bir kişinin (etkinin hedefi) inanç, tutum veya davranışında başka bir kişinin (etkileyici bir kişi ya da vekilin) eyleminden kaynaklanan bir değişiklik" olarak tanımladılar ve sosyal iktidarı böyle bir etki için, yani, “vekilin mevcut kaynakları kullanarak böyle bir değişikliği meydana getirme yeteneği ve potansiyeli” olarak tanımladılar. Sosyal iletişim çalışmaları ile ilgili olarak, sosyal etki ortamlarındaki iktidar, ikna taktikleri ve liderlik uygulamalarıyla ilgili geniş bir araştırma alanını ortaya çıkarmıştır. Sosyal iletişim çalışmaları aracılığıyla liderlik ve iktidarın yakından bağlantılı olduğu teorileştirilmiştir. Ayrıca farklı iktidar biçimlerinin kişinin liderliğini ve başarısını etkilediği varsayılmıştır. Bu fikir kurumsal iletişimde ve iş gücü genelinde sıklıkla kullanılır. French ve Raven’a göre liderliğin sosyal etkiyi ve iktidarı içermeyen pek çok resmi tanımı olmasına rağmen, liderlikle ilgili herhangi bir tartışma kaçınılmaz olarak bir liderin bir grup veya kuruluşun üyelerini belirli bir yönde hareket etmeye ve hareket etmeye ikna ettiği araçlarla ilgilenmek zorundadır. Şimdi dilerseniz iktidarın beş yüzünü inceleyelim.
ZORLAYICI İKTİDAR
Zorlayıcı iktidar, iktidar sahibi tarafından yönettiği kişi ve gruplara olumsuz etkilerin uygulanmasıdır. Aynı zamanda ödülleri erteleme veya alıkoyma yeteneğini de içerir. Değerli ödüllere duyulan arzu ya da bunların alıkonulması korkusu, iktidar altındakilerin itaatini sağlayabilir. Zorlayıcı iktidar, bunu deneyimleyen insanlarda kızgınlık ve direnç oluşturduğundan, iktidarın en bariz fakat en az etkili biçimi olma eğilimindedir. Tehdit ve ceza, zorlamanın yaygın araçlarıdır. Birinin kovulacağını, rütbesinin düşürüleceğini, ayrıcalıklarının reddedileceğini veya istenmeyen görevlere verileceğini ima etmek veya tehdit etmek - bunlar zorlayıcı güç kullanmanın özellikleridir. Zorlayıcı iktidarın kapsamlı kullanımı örgütsel bir ortamda nadiren uygundur ve yalnızca bu güç biçimlerine güvenmek, çok soğuk ve yoksul bir liderlik tarzıyla sonuçlanacaktır. Hatırlanacağı gibi bir iktidarın muktedir olabilmesi için meşrutiyetinin olması gerekmekteydi. Bu da herkes tarafından kabul edilen kurallar ve yasalar çerçevesinde topluluğun rızasına sahip olmayı gerektiriyordu. İktidarın bu yüzünde topluluğun rızasına rağmen sahip olduğu gücü kullanarak kişi veya grupları zorlayarak yönlendirebilmek söz konusudur. Bu tip bir iktidar, genelde, meşruiyetin kaybedilmesine yol açar.
ÖDÜLLENDİRİCİ İKTİDAR
Ödüllendirici İktidar, gücü kullanan kişinin değerli maddi ödüller verme becerisine bağlıdır; bireyin başkalarına faydalar, izinler, istenen hediyeler, terfiler veya ücret veya sorumluluk artışı gibi bir tür ödül verebilme derecesini ifade eder. Bu iktidar açıktır ancak kötüye kullanıldığında etkisizdir. Ödül gücünü kötüye kullanan kişiler baskıcı davranabilir veya çok açık sözlü oldukları veya 'işleri çok hızlı hareket ettirdikleri' için azarlanabilirler. Başkaları birinin istediğini yaptığı için ödüllendirilmeyi bekliyorsa, bunu yapma olasılıkları yüksektir. Ödüllendirici iktidar temelindeki sorun, ödüllendirenin, ödüller üzerinde gerektiği kadar kontrol sahibi olamamasıdır. Amirler maaş artışları üzerinde nadiren tam kontrole sahip olurlar ve yöneticiler çoğu zaman tüm eylemleri tek başına kontrol edemezler; Hatta bir şirket CEO'sunun bile bazı işlemler için yönetim kurulundan izin alması gerekir. Bir birey mevcut ödülleri tükettiğinde veya ödüller başkaları için yeterince algılanan değere sahip olmadığında gücü zayıflar. Ödülleri kullanmanın sıkıntılarından biri, aynı motivasyonel etkiye sahip olmaları için genellikle her seferinde daha büyük olmalarının gerekmesidir. O zaman bile, eğer ödüller sık sık verilirse, insanlar ödülden öylesine doyuma ulaşabilirler ki, etkinliğini kaybederler. Örneğin bir iktidarın seçim öncesinde iş adamlarına düşük faizle kredi dağıtması, EYT uygulaması, vergi affı gibi uygulamalar buna örnek gösterilebilir. Ancak unutulmaması gerekir ki, demokratik ülkelerde iktidarın bu gibi ödüllendirici uygulamaları iktidar sahibinin kendi kesesinden değil milletin cebinden karşılanmaktadır.
MEŞRU İKTİDAR
"Konumsal iktidar" olarak da adlandırılan meşru iktidar, bir bireyin bir örgüt içindeki konum sahibinin göreceli konumu ve görevleri nedeniyle sahip olduğu güçtür. Meşru güç, pozisyonun sahibine devredilen resmi yetkidir. Genellikle üniforma, unvan veya etkileyici bir fiziksel makam gibi çeşitli güç nitelikleri eşlik eder. Bir hükümetteki yetkililer, bürokrasideki görevliler, firmaların yönetim şemasındaki yetkililer hep bu konumsal veya meşru iktidar tanımına girer. Bu iktidar tipi genel olarak meşruiyetini rızaya değil yasa ve tüzüklere dayandırır. Demokrasilerde konumsal iktidarın yasa ve tüzük kadar halk iradesi veya rızasına da sahip olması önem kazanır. Bu bağlamda iktidar ilişkisinin yönü de önem kazanır. Basit bir ifadeyle iktidar, yukarıya veya aşağıya doğru [kim tarafından?] olarak ifade edilebilir. Aşağı doğru iktidar ile bir şirketin üstleri, astlarını örgütsel hedeflere ulaşma konusunda etkiler. Bir şirket yukarıya doğru güç sergilediğinde ise astlar liderlerini veya liderlerinin kararlarını etkiler. 21’inci yüzyılda modern firma yönetiminde yukarı doğru iktidar ilişkileri önem kazanmaktadır. Şirket yöneticileri kararları alırken çalışanların görüşlerini de dikkate almalıdır. Bu durumda yönetimlerinin meşruiyeti artacak ve iktidarın muktedirlik düzeyi yükselecektir.
REFERANS İKTİDARI
Referans gücü, bireylerin başkalarını etkileme ve sadakat oluşturma gücü veya yeteneğidir. İktidarı elinde bulunduran kişinin karizmasına ve kişilerarası becerilerine dayanır. Bir kişiye belirli bir kişisel özelliğinden dolayı hayranlık duyulabilir ve bu hayranlık kişilerarası etki için fırsat yaratır. Burada iktidar sahibi kişi, bu kişisel niteliklerle özdeşleşmek ister ve kabul edilen bir takipçi olmanın tatminini yaşar. Milliyetçilik ve vatanseverlik soyut bir tür referans gücü sayılır. Örneğin askerler ülkenin onurunu savunmak için savaşlarda savaşırlar. Bu en az görülen ikinci iktidar tipidir ama en etkili olanıdır. Reklamcılar uzun süredir spor figürlerinin referans gücünü ürün tanıtımları için kullanmaktadır. Spor yıldızının karizmatik çekiciliği, sözde onayın kabulüne yol açsa da, bireyin spor arenası dışında çok az gerçek güvenilirliği olabilir. Demokrasilerde bazı zamanlar ortaya çıkan popülist liderler genellikle sevilen, karizmatik kişilik özelliklerine sahiptir ancak iktidarı ele geçirdikten sonra doğruluk ve dürüstlükten yoksun eylemlere girerse, o takdirde, popülist lider partisinin konumu pahasına kişisel avantaj elde edecek bir duruma girer. İşte bu gibi durumlarda iktidar gücünün istismarı ve kötüye kullanımı söz konusudur. Referans gücü tek başına istikrarsızdır ve uzun ömür ve saygı isteyen bir lider için yeterli değildir. Ancak diğer güç kaynaklarıyla birleştirildiğinde kişinin büyük başarıya ulaşmasına yardımcı olabilir. Bu iktidar tipinde meşruiyetin kaynağının kurallarla bir ilgisi yoktur, doğrudan halkın rızasına dayanır.
UZMAN İKTİDARI
Uzman iktidarı, iktidar sahibi kişinin becerilerinden veya uzmanlığından ve kuruluşun bu beceri ve uzmanlığa olan ihtiyaçlarından kaynaklanan bir bireyin gücüdür. Diğerlerinden farklı olarak, bu tür yetki genellikle oldukça spesifiktir ve uzmanın eğitim aldığı ve vasıflı olduğu belirli alanla sınırlıdır. Bir durumu anlamalarını, çözüm önermelerini, sağlam muhakeme yapmalarını ve genel olarak diğerlerinden daha iyi performans göstermelerini sağlayacak bilgi ve becerilere sahip olduklarında, insanlar onları dinleme eğilimindedir. Bireyler uzmanlıklarını sergilediklerinde insanlar onlara güvenme ve söylediklerine saygı gösterme eğilimindedir. Konunun uzmanları olarak onların fikirleri daha fazla değere sahip olacak ve diğerleri bu alanda liderlik için onlardan yararlanacaklardır. 2023 seçimleri sonrasında Sayın Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olması, 2001 Krizi sonrasında rahmetli Kemal Derviş’in Ekonomiden sorumlu Bakan olarak atanması buna örnektir. İktidarın beş yüzü bu şekilde özetlenebilir. Pazartesi günü Gaıus Julius Caesar’ın hayat hikâyesini bu kriterlerle değerlendireceğiz.
İKTİDAR VE MEŞRUİYET: SEZAR'IN HİKAYESİ
YAYINLAMA: 26 Ağustos 2024 - 00:00
Öncelikle herkesin bildiği isim olan Sezar’ı kullanacağım. İsmin orijinali Latince Gaius Julius Caesar olarak yazılır ve Gayus Julyus Kayzar olarak okunur. Biz Türkler zamanında ismi Fransızca kaynaklardan iktibas ettiğimiz için Sezar olarak biliyoruz. Halbuki Osmanlı Hükümdarlarına verilen Kayser-i Rum, Alman Hükümdarlarına verilen Kaiser, Rus Hükümdarlarına verilen Çar unvanları aslında ismin orijinali Kayzar’dan türemiştir ve İmparator anlamına gelir. Sezar’ın isminin İmparatorluk unvanı olarak kullanılması Sezar’ın yeğeni ve ilk Roma İmparatoru Augustus’tan bu yana bir gelenek olagelmişti. Benim babam yaşındakilerin kuşağı Sezar’ı Kleopatra filminde tanımışlardır. O filmde Kleopatra’yı Elisabeth Taylor, Sezar’ı da Rex Harrison oynamıştı. Benim kuşağım içinse meşhur Rome – Roma dizisi, Sezar’ı, dostlarını ve düşmanlarını tanıtan ana etken olmuştur. Ben Sezar’ı ilk Kleopatra filminde tanıdım, daha sonra Lise’de İngiliz Edebiyatı dersinde Shekspeare’in ünlü Julius Caesar eserini okudum. Buna ek olarak, bir savaş sanatı tarihi meraklısı olarak, Sezar’ın seferlerini ve savaşlarını anlatan onlarca kitap okudum. Bunlar arasında Sezar’ın kendi kitabı olan “Commentarii de Bello Gallico - Galya Savaşı Üzerine Notlar” adlı eseri de bulunmakta. Bugün okuduklarımdan elde ettiğim intibalarımı sizlerle paylaşacağım.
MÖ 60: ROMA CUMHURİYETİ’NİN DÖNÜŞÜMÜ
Roma Devleti, kendi çağının Yunan devletleri gibi, bir şehir devleti idi ve kendini bir Cumhuriyet – Respublica olarak tanımlardı. Demokrasi kelimesi Yunan coğrafyasına aittir ancak Roma Cumhuriyeti ve Yunan Demokrasileri benzerdi. Bugünkü anlamda, aslında, bir şehirde yaşayan insanların içinde seçkin ve soylu ailelere mensup aristokratların oligarşik yönetimi olarak tanımlanabilir. Roma Kanunları Senato’da yapılır, yöneticileri olan Konsüller iki sene de bir Senato içinden seçilirdi. Senato’yu ve Senato’daki kararları Roma Dini kutsal kabul etmekteydi. Senatörler Roma’yı yönetecek kuralları koyarken aynı zamanda dini bir ibadeti de yerine getirmiş oluyorlardı. Roma Cumhuriyeti’nin kuruluş hikayesi aslında bu soylu aileler olan “patricilerin” başlarındaki Etrüsk kökenli “Rex” unvanlı kralı indirmeleri ile başlar. Bu yüzden Roma dini ve geleneğine göre “Kral olmak, tahta oturmak ve taç takmak” hem yasalara hem de dine karşı gelmek demekti. Zaman içinde Roma Cumhuriyeti İtalya’daki diğer şehirleri birer birer ele geçirdi. Ancak bu şehirlerin her biri kendi yönetim birimlerini, Senato’larını oluşturmakta serbesttiler. Vatandaşları da Roma vatandaşı değil, o şehrin vatandaşı sayılırdı. Her şehirde bir Roma Magistaratus’u (hem vali hem de yargıç olan yönetici) bulunurdu. Bu müttefik şehir vatandaşlarından seçkinler ve Roma Cumhuriyeti’ne bağlılığını kanıtlayanlardan bazılarına da Roma Vatandaşlığı verilirdi. M.Ö. 60’a geldiğimizde Roma Cumhuriyeti artık bir şehir devletinin ölçeğini çok aşmıştı. Fas Cezayir ve Mısır haricinde Akdeniz’in kıyılarını ele geçirmişti. Büyük ordular ve büyük generallere sahipti. Ekonomi büyümüş, yönetilen coğrafya ve nüfus hem büyümüş hem de çeşitlenmiş, ordular şehir sakinlerinin milis teşkilâtından profesyonel savaş mekanizmasına dönüşmüştü. Akdeniz ticaretinin bütün serveti Roma’ya akıyordu. Ve hala daha, bir şehir devletinin yönetim şemasına sahipti. İşte bu şartlarda güç ve iktidar kavgaları baş göstermişti. Sulla’nın askeri darbesi ve diktatörlüğü sonrasında Roma siyasetinin üç büyük ismi Crassus, Pompei Magnus ve Sezar bir üçlü yönetim, yani triumvira kurmuşlardı. Crassus ve Pompei asilzade patrici sınıfından gelmiyorlardı. Crassus çok zengin bir iş adamı, Pompei ise geçmişte zaferler kazanmış büyük bir generaldi. Kendisine sadık lejyonları vardı. Sezar ise Roma’nın en eski Patrici ailelerinden birinden gelmekteydi, iyi bir eğitim görmüştü ama ne Crassus kadar serveti ne de Pompei kadar şöhreti vardı. İleride Roma siyasetinde lider olmak istiyorsa, hem paraya hem de askere ihtiyacı vardı. Bu sorunun çözümü Galya Valiliği ile geldi.
GALYA SAVAŞI VE SEZARIN YÜKSELİŞİ
Antik Galya bugünkü Fransa, İsviçre, Kuzey İtalya ve Belçika’yı içeren büyük bir ülkeydi. Buranın yerlileri Kelt soyundan gelen ve Galyalı olarak bilinen kabilelerdi. Meşhur çizgi roman Asterix bu halkları anlatmaktadır. 9 seneye yakın bir zamanda, MÖ 58-50 yılları arasında, Sezar bu ülkenin tamamını fethetti. Bugünkü İngiltere’ye bir deniz aşırı sefer yaptı ve yine bugünkü Almanya’ya ilk seferleri düzenledi. Bu savaşlar sonunda kendi karizmatik liderliğine bağlanmış deneyimli lejyonlara, büyük bir servete ve asil olmayan sıradan vatandaşlar arasında büyük bir şöhrete sahip olmuştu. Sezar’ın hem sıradan halk arasında popülarite kazanması hem de ekonomik ve askeri güce sahip olması Roma Senatosu’nu endişelendirdi. Yukarıda da belirttiğim gibi Senato’nun kırmızı çizgisi tek adam – kral olma heveslileriydi. Bu yüzden Sezar’ı Galya’da haksız bir savaş vermek ve haksız yoldan servet edinmek ithamlarıyla mahkemeye verdiler. Ordularını ve unvanlarını bırakıp Roma’ya gelmesini ve mahkemeye çıkmasını emrettiler. Sezar’ın buna cevabı şu oldu: “Zarları atma zamanı!”
SEZAR VE ROMA İÇ SAVAŞI
MÖ 49 yılının 10 veya 11 Ocağında Sezar, emrindeki tek bir lejyonla, askerlerin geçmesi yasak olan ve Roma’nın sınırını teşkil eden Rubicon ırmağını geçti. Kış sebebiyle diğer birlikleri Galya’da kalmış ve karla kaplı geçitlerden gelmeleri de zaman alacaktı. Öte yandan Crassus’un ölümünden sonra Senato’daki soylularla ittifak kuran Pompei’nin kendine sadık lejyonları İtalya’nın dışında idi. Roma’yı savunacak bir ordu da yoktu. Sezar bu sebeple bir kumar oynadığını ima eder şekilde “Zarları atma zamanı!” demişti. Pompei Roma’da durup savunma yapmak yerine Senato’yla birlikte güneye çekildi. Oradan kendine sadık birliklerin olduğu Yunanistan ve Anadolu’ya geçmeyi planlıyordu. Yani zorlayıcı iktidara (askeri güç) sahip olmak için meşruiyet merkezini (Roma’yı) gözden çıkarmıştı. Bununla birlikte meşruiyetin kalbini, yani Senato’yu yanında götürüyordu. Sezar ile Pompei ve Senato’nun muhalif kısmı arasındaki iç savaş bütün Roma topraklarında Mö 49’dan MÖ 45’e kadar sürdü. Sonunda Sezar savaşı kazanarak bütün Roma’daki tek güç oldu. Savaş sonrasında kendisini ömür boyu diktatör ilan etti. Bir sene sonunda ise, MÖ 15 Mart 44’te Senato’da senatörler tarafından öldürüldü.
SEZAR’IN İKTİDARININ BEŞ YÜZÜ
Hiç şüphe yok ki Sezar antik çağın beş büyük generalinden biridir. Diğerleri Büyük İskender, Kartacalı Hannibal, Pyrrhus ve Scipio Africanus’tur. Sezar’ın hayat hikayesinde ve iktidar ele geçirmesinde, kendince meşruiyet elde etmesinde en önemli pay, sahip olduğu askeri güç ve generalliktir. Ancak Roma Siyasetinde 16 sene hep en tepede olmak ve sonunda tek güç haline gelebilmek için bundan daha fazlası gerekirdi. Şimdi Sezar’ın iktidarının beş yüzünü ele alacağım.
ZORLAYICI İKTİDAR: Zorlayıcı iktidar, iktidar sahibi tarafından yönettiği kişi ve gruplara olumsuz etkilerin uygulanmasıdır. Bunun en kolay yolu askeri güç kullanmaktır. Sezar elindeki küçük ama deneyimli orduyu vakit geçirmeden kullanarak meşruiyet merkezi Roma’yı ve Roma Hazinesini ele geçirmiştir. Bir defa merkeze hâkim olunca, işler çok daha kolaylaşmıştır. Ama elindeki lejyonların zorlayıcı gücü yeni bir Senato kurması için yeterli değildi. Bunun için ödüllendirici güce ihtiyacı vardı.
ÖDÜLLENDİRİCİ İKTİDAR: Ödüllendirici İktidar, gücü kullanan kişinin değerli maddi ödüller verme becerisine bağlıdır; bireyin başkalarına faydalar, izinler, istenen hediyeler, terfiler veya ücret veya sorumluluk artışı gibi bir tür ödül verebilme derecesini ifade eder. Sezar Roma’yı ve Hazinesini ele geçirince hızlıca yeni Senatörlerin ve yöneticilerin seçilmesini sağladı. İnsanlara hem makam, hem de para vadetti. Bununla birlik Pompei ile kaçan muhalif senatörleri de “devlet düşmanı” ilan etti. Roma din adamlarını bağışlarla, halkı Galya ganimetleriyle hediyeye boğdu. Zaten ordu elindeydi, din adamları ve halkı da yanına alınca yeni bir iktidar kurması zor olmadı. Ancak bütün işlerin meşruiyet içinde olması önemliydi.
MEŞRU İKTİDAR: "Konumsal iktidar" olarak da adlandırılan meşru iktidar, bir bireyin bir örgüt içindeki konum sahibinin göreceli konumu ve görevleri nedeniyle sahip olduğu güçtür. Sezar her şeyden önce çok eski bir Patrici ailesinden gelmekteydi. İlk meşruiyet kaynağı budur. Bununla birlikte Roma’yı ele geçiren ve Senato’yu yenileyen Sezar kendi yakın adamlarını Senato kararıyla yönetime getirdi. Böylece kâğıt üstünde meşruiyete kavuşmuş oldu. Ama meşruiyetin diğer kaynağı olan halkın rızası da yanındaydı. Uzun yıllarda elde ettiği Galya ganimeti, kaçan Senatörlerin el koyduğu mal varlıkları ile sıradan halka ihsanlarda bulundu. Bu da onun referans iktidarını arttırdı.
REFERANS İKTİDARI: Referans gücü, bireylerin başkalarını etkileme ve sadakat oluşturma gücü veya yeteneğidir. İktidarı elinde bulunduran kişinin karizmasına ve kişilerarası becerilerine dayanır. Sezar efsanevi bir komutan olarak kendi lejyonerleri için tapılan, peşinden ölüme gidilen karizmatik bir liderdi. Ancak ödüllendirici gücünü kullanarak sıradan halk ve din adamları arasında da karizmasını pekiştirdi. Böylece, adeta, yirmi birinci yüz yılın popülist sağ politikacılarının ilk örneğini teşkil etti. Sezar’ın bir Uzman İktidarına sahip olduğu söylenemez. Bir uzmanlığı varsa, o da, komutanlığıdır ki, bunun etkisini diğer iktidar tiplerinde inceledik. Sezar’ın “Yeni Roma” vaadi neydi? Bu kimin tekerine çomak soktu ve onu ölüme götürdü? Cumartesi bunları anlatacağız.
KEMAL'İN ASKERLERİ
YAYINLAMA: 31 Ağustos 2024 - 00:00
Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı’ydı… Başbuğ Atatürk’ün kahraman Ordumuza hediye ettiği bugünün özel ve genel anlamı vardır. Özel anlamı 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz ve devamında 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da kazanılan Başkumandan Meydan Muharebesi’nin yıl dönümü olmasıdır. Bu savaş Sakarya Zaferi’nin devamı, Türk milletinin var olma ve bağımsızlık azminin göstergesi ve Cumhuriyetin temel dayanağıdır. Genel anlamı ise Türk tarihinin en büyük zaferlerinin yıl dönümlerinin bu hafta içinde olmasıdır: Malazgirt, Otlukbeli, Mercidabık, Mohaç ve Sakarya Muhabereleri. O yüzdendir ki içinde bulunduğumuz hafta Zafer Haftası olarak adlandırılır. Bu zaferin benim ailem açısından da anlamı vardır: Hem babamın hem de annemin dedeleri, yani benim dört büyük dedem de bu savaşta yer almıştır. Bu nesil neredeyse gençliğinin tamamını savaşta geçirmiştir: Birinci Dünya Harbi, Çanakkale Muharebeleri, Kuvva-yı Milliye çeteleri, Sakarya ve Başkumandan Meydan Muhabereleri. Türk Milleti onları ve onlar kendilerini bir isimle çağırırlardı: Kemalin Askerleri… Bu yazı bağımsızlığımızı, birliğimizi ve varlığımızı borçlu olduğumuz o aziz askerlerimizin anısına yazılmıştır. Ruhları şad ve mekânları Cennet olsun…
BÜYÜK ZAFERİN ASKERİ AÇIDAN ÖNEMİ
Genç nesillerimiz şunu iyi bilsinler ve hiç şüphe duymasılar ki dünya tarihinde görülmüş en haklı ve en meşru zaferlerden biri İstiklal Harbi’ni sonuçlandıran Büyük Zaferdir. Türk ordusu, neredeyse 300 senedir hep savunma harbi yapmaktaydı. Stratejik anlamda uzun yıllar sonra ilk defa taarruz harbine Büyük Zafer’le girdik. Bu şu sebepten önemlidir: Savunma yapan taraf her zaman daha avantajlıdır. Müstahkem mevkilerin arkasında yerleşmiş, ağır silahlar tarafından desteklenen karnı tok ve dinlenmiş birlikler… Bu yüzden taarruz eden tarafın asker sayısı, silah, cephane ve teçhizat açısından savunma yapan taraftan daha üstün olması gerekir. Başkumandan Meydan Muharebesi’nde durum böyle değildi. Asker ve silâh sayısı hemen hemen eşitti. Ordunun teçhizatı bütün raporların verdiği bilgilere bakılırsa Yunanlıların teçhizatından daha üstün değildi. Bu da doğaldır. Arkasında ekonomisi, fabrikası olmayan bir halkın bir sene hazırlıkla elinde avucunda ne kaldıysa toplayabildiği ancak buydu. Düşman ise arkasına dünya emperyalizminin ağababası İngiltere’nin desteğini almıştı. Afyon ve Dumlupınar mevzileri o kadar sağlam takviye edilmişti ki, İngilizler “Türkler bu mevzileri altı ayda geçerlerse altı günde geçtik desinler!” diye yazmaktaydı. Başbuğ Atatürk ise savaşın başlangıcından 15 gün sonra İzmir’e gireceğimizi düşünüyordu. Kemal’in askerleri hem İngilizleri hem de Başbuğ Atatürk’ü yanılttı: tam 14 gün sonra Türk Askeri İzmir’e girmişti!
SÜVARİ KOLORDUSU VE FAHRETTİN ALTAY PAŞA
Türklerin savaş sanatı ilk tarihlerinden beri süratle hareket eden süvarilere dayanmaktaydı. Mete Han – Motun Yabgu’nun ilk kez teşkilatlandırdığı, Gök Türkler’den Cengiz’e, Alparslan’dan Osmanlı Tımarlı Sipahisi’ne kadar ordunun temeli bu süvariydi. Türk süvarilerinin son görkemli temsilcisi Fahrettin Altay Paşa’nın Süvari Kolordusu idi. Hem Sakarya’da hem Kocatepe ve Dumlupınar’da düşmana baskın veren, arkasını çevirip imha eden, zafer sonrası süratle İzmir’e yürüyen bu eşsiz kahramanlardı. Bugün modern süvari birlikleri olan tankçı ve zırhlı birlik sınıflarının atası da bu süvaridir. Bu yüzden milli tankımızın adı Fahrettin Paşamızın soy adıdır: Altay!
BÜYÜK ZAFERİN SİYASİ ÖNEMİ
Hiç şüphesiz İstiklâl Harbi sadece Türk Milleti’nin mirasıdır. Bu mirasa başkalarını dahil etmek dedelerimizin mücadelesine karşı saygısızlık olur. Ancak Büyük Zafer’in hamasi duygularla değil, temsil ettiği büyük siyasi değerle anlaşılması da önemlidir. Batı kapitalizmi, sömürgeciliği ve emperyalizme karşı bir duruş olarak İstiklâl Harbi ve Büyük Zafer bütün mazlum milletler için, emperyalizm karşıtı aydınlar için ve eşitlik – kardeşlik – özgürlük ülküsüne inanan hümanistler için de önemli bir mihenk taşıdır. Atatürk’ü anlatacak hiçbir sıfat anti – emperyalist kadar açıklayıcı ve kapsayıcı olamaz. Bütün müttefiklerimiz kendi onurlarını ayaklar altına alan sözde barış (!) anlaşmalarına (Brest Litovsk, Versailles ve St. Germain Anlaşmaları) boyun eğer ve düşmana esareti kabul ederken Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalin Askerleri bize Sevres Anlaşması ile biçilen deli gömleğini yırtıp atmışlardır. Arnold Toynbee’nin dediği gibi: “Mustafa Kemal Paşa Türk’ün kendi vatanında özgür ve egemen olacağını göstermiş ve Kuvva-yı Milliye onun liderliğinde gelişmiştir.” Bugün insanlarımız kendi vatanlarında yaşamak istemiyorsa Atatürkçü olduklarını söylemesinler. Aydınlarımız küresel emperyalizmin güç kaynaklarından beslenerek Kemalist olamazlar. Milliyetçilerimiz Türk Tarihinde Atatürk ve Kemalin Askerlerini yok sayarak milliyetçi olamazlar. Siyasetçilerimiz “milletin egemenliğini” göz ardı ederek ne demokrat ne de siyasetçi olabilirler. Bu yüzden 30 Ağustos’un siyasi anlamı üzerinde tartışılmalı ve çalışılmalıdır.
BÜYÜK ZAFERİN MİLLİ ÖNEMİ
Bugün üzerinde yaşadığımız bir vatanımız, çocuklarımızın eğitim gördüğü iyi okullarımız, her türlü sektörde üretim yapan bir ekonomimiz, seçimle ve millet iradesiyle iş başına gelen siyasetçilerimiz, Türk olma bilincimiz varsa bunu Büyük Zafere ve İnönü’nde, Sakarya’da, Kocatepe ve Dumlupınar’da şehit düşen Kemalin Askerlerine borçluyuz. Eğer büyük zafer olmasaydı Türkiye Güney Amerika ülkeleri gibi Kızılderili ve Afrikalı köle kökeninden gelen, İspanyolca konuşup kendini Batılı sanan ülkeler gibi olacaktı. Buna rağmen halâ bu vatana sevgiyle bağlanmayı ırkçılık, bu devlete vatandaş olmayı faşistlik olarak gören, devletimizin, bayrağımızın ve tarihimizin kimliğini sorgulayan türediler aramızda bulunmaktadır. Küreselleşmenin ağır ve bozucu etkilerine karşı milli varlığımızı medeni dünyadan kopmadan korumamız ve onurlu bir devletin onurlu vatandaşları olmamız için 30 Ağustos’u, temsil ettiklerini iyi anlamalı ve anlatmalıyız.
Zafer Bayramımız Kutlu Olsun! Allah Başbuğ Atatürk ve Kemalin Askerlerinden razı olsun…
SEZAR'IN HİKAYESİ: YENİ ROMA
YAYINLAMA: 07 Eylül 2024 - 00:00
Sezar iktidarın beş yüzünden dördünü etkin olarak kullanmaktaydı. Ancak kendisi bir uzman iktidarına sahip değildi; uzmanlık alanı askerlik olduğu için bu onun zorlayıcı iktidarını ve referans iktidarını destekleyen bir unsurdu. Adeta antik çağ Akdeniz kıyılarında bugünkü popülist sağ siyasetçilere benzer bir profil çizmekteydi. Elindeki askeri güçle zorla iktidara el koymuş, yağmaladığı Galya’dan elde ettiği ganimetle ve el koyduğu rakiplerinin mallarıyla halkı ve din adamlarını satın almış, yönetim kademelerine kendine yakın adamları yerleştirmişti. En sonunda kendini ömür boyun diktatör ilan ettirerek “tek adamlığını” resmiyete bağlamıştı. Ama işler burada tersine dönü. O zamana kadar kendine karşı koymayan, karşı koysa bile gücü yetmeyen, olup bitenlere ses çıkaramayan senatörler Sezar’ın diktatör ilan edilmesinden 1 sene sonra hep beraber Senato’da Sezar’ı öldürmüşlerdi. Bunun sonucu Sezar taraftarları ve karşıtları arasında bir iç savaş çıkmış ve iç savaş sonunda Roma Cumhuriyeti Roma İmparatorluğuna dönüşmüştü. İlk İmparator da, Sezar’ın varisi ve büyük yeğeni olan Gaius Octavianus Julius Caesar olmuştu ki, kendisi Augustus adıyla tanınır. Senatörler Sezar’ı niçin öldürdüler? Bu onun “tek adam” olma heveslerinin sonucu muydu? Yoksa başka sebepleri de var mıydı? Bu soruların cevaplanması için Sezar’ın hayalindeki Yeni Roma’yı anlamak lazım…
CUMHURİYETİN KALIBINA SIĞMAYAN ROMA
Daha önceki yazıda anlattığım gibi Roma Cumhuriyeti İtalik Yarımadasında bir şehir devleti idi. İç siyasi dengeleri, kanunları, yönetim şekli hep bu şehir devleti ölçeğine uyumlu bir şekilde tasarlanmıştı. Ancak zaman içinde hemen hemen bütün Akdeniz’in kıyılarına hâkim olan büyük bir devlete dönüşmüştü. Roma sınırlarını koruyan yüz binlerce lejyonerin büyük kısmı Roma Vatandaşı olmayanlar arasından seçilmekteydi. Roma servetini oluşturan büyük ticarette Roma Vatandaşlarından çok vatandaş olmayan tebaanın payı bulunmaktaydı. Sezar elde ettiği mutlak gücü korumak ve Roma yönetimini ulaştığı sınırlara uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu. Bu projesinin adı da “Yeni Roma” idi.
YENİ ROMA
Aslında Sezar’ın Yeni Roma’sı iktisadi ve siyasi bir değişim ihtiyacını yansıtmaktaydı. Yukarıda belirtildiği gibi Roma’nın sınırları, ekonomisi, ordusu ve nüfusun miktarı ve içeriği çok değişmişti. Bu köklü değişim eski sistemdeki birçok unsurun ortadan kalkması veya içerik değiştirmesi anlamına geliyordu. Böyle bir değişim günümüzde bütün kamuoyunun ortak kararıyla gerçekleştirilir. Sezar ise değişimin hızlı olması gerektiğini düşünüyordu. Bu görüşünün sebebi olarak sadece eski sistemin asilzadelerinin sistem değişikliğine karşı olmasını göstermiyordu, aynı zamanda, kendi mutlak iradesinin ve ölene kadar değişmez iktidarının bir gereksinimi olarak da istiyordu. Temelde üç alanda yenilik yapmayı düşünmüştü: Yönetim gücünün içinde eski patrici ailelerinin etkisini sınırlandırmak ve Roma vatandaşlığının kapısını başka uluslardan tebaaya açmak, İtalya dışında yeni Roma kolonileri kurmak ve geniş çaplı yol ve inşaat faaliyetlerine girişmek. Bu anlamda Sezar reformlarını aşağıda kısaca özetledim:
JÜLYEN TAKVİMİ: Sezar'ın reformlarından en önemlisi, geleneksel cumhuriyetçi ay-güneş takviminin kaldırıldığı ve onun yerine artık Jülyen Takvimi olarak adlandırılan bir güneş takviminin konduğu takvimle ilgiliydi. Bu Jülyen Takvimi bugün kullandığımız güneş takviminin atasıdır.
YASAMA VE YARGIDA REFORM: İmparatorluğu daha iyi yönetmek ve destekçilerini makamlarla ödüllendirmek için yargıçların ve senatörlerin sayısını (600'den 900'e) artırdı. Ayrıca İtalya'nın dışında, özellikle de Roma'nın MÖ 2. yüzyıldaki fetihleri sırasında yıkılan Kartaca ve Korint bölgelerinde, İtalya'nın nüfusunu eyaletlere boşaltmak ve huzursuzluğu azaltmak için koloniler kuruldu. Kraliyetin asilzadeleri isimlendirme yetkisi, adamlarının (özellikle kendi ordularında savaşmış tecrübeli ve sadık lejyonerlerin) ailelerinin yararına olacak şekilde yeniden canlandırıldı. Daimi mahkeme jüri havuzları da tribuni aerarii'yi kaldıracak ve geriye yalnızca şövalyeleri ve senatörleri bırakacak şekilde değiştirildi. Yani asilzadeler arasına kendi lejyonerlerini yerleştirmek ve onları toprak sahibi asilzadeler yapmak, rakip asilzadeleri Roma’dan uzaklaştırmak için Roma dışı şehir ve kolonilere göndermek ve yargıç, senatör ve tribünler arasına kendi yandaş adamlarını yerleştirmek amaçlanmaktaydı. Bunlara ek olarak nüfus ve siyasi temsiliyeti de değiştirmek istiyordu.
NÜFUS VE VATANDAŞLIK: Kendisinin ve devletin yönetimini istikrara kavuşturmak için daha fazla idari önlem aldı. Sezar, nitelikleri sıkılaştırarak tahıl üretim hacmini 320.000'den 150.000 ton civarına düşürdü. Nüfusun azalmasını engellemek için çok çocuklu ailelere özel ikramiyeler teklif edildi. (Yani Sezar “Bir çocuk yetmez, en az üç olmalı!”, demekteydi.) Nüfus sayımının yapılmasına yönelik planlar yapıldı. Vatandaşlık, Cisalpine Galya'daki bazı toplulukları ve Cádiz'i kapsayacak şekilde genişletildi. Hatta yeni Senato’daki Senatörlüklerden bazıları vahşi ve barbar olarak bilinen Galyalı şeflere verildi. (Yani Sezar “Galyalı mülteci kardeşlerimiz!”, diyordu) Romalı asilzadelerin toprak, gelir ve siyasi gücü azalırken, Sezar ve “mülteci kardeşlerinin” gücü ve serveti artmaktaydı.
BORÇ YÖNETİMİ VE SİYASİ AFLAR: İç savaşlar sırasında Sezar ayrıca yeni bir borç geri ödeme programı başlatmıştı (borçlar affedilmezdi ama ayni olarak ödenebilirdi), belli bir miktara kadar kiraları bağışladı. Düşmanlarının kendisine duydukları şükran duygusunu geliştirmek ve kendisi ile Sulla'nın intikamcı diktatörlüğü arasında bir zıtlık oluşturmak amacıyla, iç savaşlar sırasında ki düşmanlarının çoğu affedildi: Buna bağlık olarak Sezar'ın merhameti sıradan insanlara yönelik siyasi propaganda ve tapınak toplantılarında yüceltildi.
İNŞAAT VE ALTYAPI YATIRIMLARI: İspanya'ya yaptığı keşif gezisinden önce başlayan inşaat programları, burada Sezar Forumu ve Venüs Genetrix Tapınağı'nın inşasıyla devam etti. Ostia limanının genişletilmesi ve Korint Kıstağı boyunca bir kanalın genişletilmesi de dahil olmak üzere diğer bayındırlık işleri de planlandı. (Yani kendi adını taşıyan meydanlar, yeni ve görkemli mâbetler, yol ve kanal inşaatları iktidarının halk içinde somutlaşmasına yol açtı.) Bu işlerle çok meşgul olması ve Senato'yu, yargıçları ve kendisini ziyarete gelenleri görmezden gelmesindeki katılığı da Roma'daki pek çok kişiyi yabancılaştırdı.
YÖNETİMDE PARTİZANLIK VE YOLSUZLUK: MÖ 58'de Clodius tarafından restore edilen sivil dernekler olan collegia yeniden kaldırıldı. Destekçilerini ödüllendirme eylemleri, astlarının yasadışı zafer törenlerine izin vermesine ve müttefiklerin yılın geri kalanında bu görevi üstlenebilmesi için konsüllükten istifa etmesine neden oldu. MÖ 45 yılının son gününde, sonraki konsüllerden biri öldüğünde, Sezar'ın yerine bir günlük bir müttefiki seçilmişti. Desteklerini sağlamak için partizanlarının yolsuzluğu da göz ardı edildi; taşra şehirleri ve müttefik devletlerden faturalarını ödemek için zorla haraç alındı. Yani siyasi taraftarlarını bir arada tutabilmek için yolsuzluk ve usulsüzlüğe izin verdi ve bunların yol açtığı bütçe açığını da diğer Romalıların cebinden ödedi.
SEZAR’IN SONU BİZE NE ANLATIYOR?
Bütün bunların sonucunda diktatör ilanından bir sene sonra Senatörlerin çoğunluğunun katıldığı kumpasla, Sezar, Senato’da öldürüldü. Aslında kendisi Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak istemiyordu, büyüyen devleti yeni ölçeğine göre yeniden yapılandırmak ve ölene kadar tek güç kalmak istiyordu. Ancak ölümünü takiben çıkan iç savaş neticesinde Senatörlerin ve asilzadelerin en korktuğu şey gerçekleşti: Cumhuriyet ortadan kalkmış, Krallar’a bile rahmet okutacak Roma İmparatorları dönemi başlamıştı. Bir lider ne kadar karizmatik ve başarılı olursa olsun, her şeyden önce yaptığı iş ve eylemlerinde meşruiyeti gözetmelidir. Bu yüzden herkesi etkileyecek temel kararlarda tek başına değil, her kesin rızasını alarak karar vermelidir. Askeri ve iktisadi güç yoluyla, yani zorlayıcı iktidar ile satın alınan sadakat, meşruiyete değil hem iktidar sahibinin hem de toplumun yozlaşmasına yol açar. Gerçek muktedir olanlar hukukun çerçevesinde halkın rızasına dayalı eylemler yapar, her zaman eleştiriye açık olurlar. Değerli olan bu şartlar içinde lider olabilmek ve lider kalabilmektir.
NARİN KIZI ÖLDÜREN YAPI: AŞİRET-1
YAYINLAMA: 14 Eylül 2024 - 00:00
Biraz sosyoloji ve biraz iktisat bilimlerinin kavramlarından yararlanacağım. Allah Narin kızımıza rahmet eylesin, kabri nur mekânı Cennet olsun. Katillerinin önce Devlet sonra da Allah cezasını versin.
Ben kendimi bildim bileli bu ülkenin yeterince sanayileşememiş, modernleşememiş ve şehirlileşememiş bölgelerinde töre cinayetleri diye bir şeyden bahsedilir. Bunların çoğunda mağdur kadınlardır. Bizim bildiğimiz töre veya namus cinayetlerinin çok daha fazlası da mağdurun ailesi veya çevresi tarafından sumen altı edilir. Olayın ve suçun hakikati resmi makamlar ve kamuoyundan gizlenir. Bunun sebebi orta çağ tarım ekonomisinden kalmış ve halâ daha iktisadi ve toplumsal gelişimini sağlayamamış bölgelerimizdeki aşiret veya aşiret benzeri topluluklardır. Bu topluluklar toplumun tabi olduğu genel kurallar olan hukuk kurallarına ve onları uygulayacak devletin resmi makamlarına göre değil kendi geleneklerinden tevarüs ettikleri “töre” denen “sözlü kurallara” ve onları uygulayan “ağa” veya “aşiret reisine” göre yönetilir. Modern toplumda, bu toplulukların ister istemez devlet ve hukukla çatışması kaçınılmazdır.
İlk önce topluluk ve toplum nedir? Onu anlatalım. Sonra topluluk türleri ve topluluk ilişkilerini sınıflandıralım. Daha sonra da aşiret bunlardan hangisine girer, anlatalım.
TOPLULUK VE TOPLUM
Alman sosyolog Ferdinand Tönnies, 1887 tarihli “Gemeinschaft und Gesellschaft / Topluluk ve Toplum” adlı klasik eserinde iki tür insan birlikteliğini tanımladı: Gemeinschaft (genellikle topluluk veya cemaat olarak çevrilir) ve Gesellschaft (toplum veya cemiyet). Tönnies, sosyal bağlar hakkında düşünmenin bir yolu olarak Gemeinschaft-Gesellschaft ikilemini önerdi. Hiçbir grup yalnızca biri ya da diğeri değildir. Topluluk, kişisel sosyal etkileşimleri ve bu etkileşimlere dayalı rolleri, değerleri ve inançları içeren insan grubudur. Toplum ise dolaylı etkileşimleri, kişisel olmayan rolleri, resmi değerleri ve bu tür etkileşimlere dayanan insan grubu anlamına gelir. Her birey farklı toplulukların üyesi olabilir. Ancak tek bir toplumun üyesidir. Topluluklar golf klubü üyeliği, futbol klubü taraftarlığı veya tarikat mensubiyeti gibi insanların tercihlerine göre oluşturulan insan gruplarıdır. Öte yandan toplum bütün bireyleri kapsayan ortak değer ve normlara dayanır. Yani toplum toplulukların hepsini içeren en büyük insan grubudur.
TOPLULUĞUN TANIMI VE TÜRLERİ
Topluluk; yer, normlar dizisi, kültür, din, değerler, gelenekler veya kimlik gibi sosyal açıdan önemli ortak özelliklere sahip bir sosyal birimdir (yani bir bireyler grubu). Topluluklar, iletişim platformları aracılığıyla belirli bir coğrafi alanda (örneğin bir ülke, köy, kasaba veya mahalle) veya sanal alanda yer alan bir yer duygusunu paylaşabilir. Yakın soy bağlarının ötesine uzanan kalıcı iyi ilişkiler aynı zamanda insanların kimliği, uygulamaları ve aile, ev, iş, hükümet, TV ağı, toplum veya insanlık gibi sosyal kurumlardaki rolleri için önemli olan bir topluluk duygusunu da tanımlar. Topluluklar genellikle kişisel sosyal bağlara göre küçük olsa da, "topluluk" aynı zamanda milli topluluklar, uluslararası topluluklar ve sanal topluluklar gibi büyük gruplara bağlılığı da ifade edebilir. Örneğin hemşehri dernekleri, tarikat ve cemaatler, Yelken Klubü veya Büyük Klup Üyeliği, Kadıköy Maarifli, Galatasaraylı ve İstanbul Erkekli olmak, AK Parti veya CHP üyeliği gibi birçok topluluk olabilir. Bununla birlikte Uluslararası Yazarlar Birliği üyeliği veya Müslüman ve Hristiyan olmak gibi milli sınırları aşan topluluklar da olabilir. Bu anlamda Topluluk türlerini aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz:
1.Konum Tabanlı Topluluklar: Yerel mahalle, banliyö, köy, kasaba veya şehir, bölge, ulus ve hatta bir bütün olarak gezegen arasında değişir. Bunlara yer toplulukları da denir.
2.Kimliğe Dayalı Topluluklar: Yerel klik, alt kültür, etnik grup, dini, çok kültürlü veya çoğulcu medeniyet veya günümüzün küresel topluluk kültürleri arasında değişir.
3.Örgütsel Temelli Topluluklar: Aile veya ağ tabanlı loncalar ve dernekler etrafında gayri resmi olarak örgütlenen topluluklardan, daha resmi, birleşik derneklere, siyasi karar alma yapılarına, ekonomik girişimlere veya küçük, ulusal veya uluslararası ölçekte mesleki derneklere kadar uzanır.
4.Kasıtlı Topluluklar: Önceki üç türün bir karışımı olan bunlar, manastırlar ve tekkelerden modern eko-köylere ve konut kooperatiflerine kadar uzanan, ortak bir sosyal veya manevi amacı olan oldukça uyumlu yerleşim topluluklarıdır.
Toplulukları sınıflandırdığımız gibi topluluk içi ilişkileri de sınıflandırmamız gerekir. Böylece her bir topluluğu tanımlayabilmemiz için gerekli olan standart kriterlere ulaşırız. Paul James ve arkadaşları topluluk ilişkilerini haritalandıran bir sınıflandırma geliştirdiler. (James, Paul; Nadarajah, Yaso; Haive, Karen; Stead, Victoria (2012). Sustainable Communities, Sustainable Development: Other Paths for Papua New Guinea Honolulu: University of Hawaii Press.)
Buna bağlı olarak topluluk içi ilişkileri aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz:
1.Yere Bağlı Topluluk ilişkileri. Bu, belirli yerlere ve belirli insanlara kalıcı bağlılığı içerir. Geleneksel ve kabile topluluklarının aldığı baskın biçimdir. Bu tür topluluklarda toprak kimliğin temelidir.
2.Yaşam Tarzına Bağlı topluluk ilişkileri. Bu, ahlaki açıdan yüklü veya çıkara dayalı ilişkiler veya sadece aynı yerde yaşamak veya çalışmak gibi belirli seçilmiş yaşam biçimleri etrafında bir araya gelen topluluklara öncelik vermeyi içerir.
Dolayısıyla bunu da aşağıdaki alt formlara ayırabiliriz:
a. Ahlaki olarak sınırlı topluluk yaşamı: Birçok geleneksel inanca dayalı topluluk tarafından benimsenen bir yaşam biçimi.
b. İlgi temelli topluluk yaşamı: düzenli etkileşim anları için bir araya gelen spor, eğlence temelli ve iş toplulukları.
c. Yakınlığa Bağlı Topluluk İlişkileri: Komşuluk veya iş ortaklığının bir kolaylık topluluğu veya bir yer topluluğu oluşturduğu durum.
3. Önceden Planlanmış Topluluk İlişkileri. Bu, bir topluluğun bilinçli olarak yansıtılacak ve yeniden yaratılacak bir varlık olarak ele alındığı yerdir. Kapalı topluluk gibi ince bir reklam sloganı yoluyla yansıtılabilir veya siyasi entegrasyon arayan insanlardan oluşan süregelen birlikler, profesyonel projelere dayalı uygulama toplulukları, bireysel gelişimi, yaratıcılığı ve özerkliği güçlendirmeyi ve desteklemeyi amaçlayan birleştirici topluluklar biçimini alabilir. Bu anlamda millet, önceden planlanmış veya hayal edilen topluluğun en büyük biçimlerinden biridir.
AŞİRET NEDİR?
Aşiret bir kapalı topluluktur. Kapalı bir topluluk, dışarıdakilerle ve toplulukların dışındakilerle olan bağlantıları kasıtlı olarak sınırlar. Kapalı topluluklar dini, etnik veya politik nitelikte olabilir. Kapalı toplumların yönetişimi farklılık gösterir. Tipik olarak, kapalı toplulukların üyeleri ya topluluğa doğarlar ya da kabul edilirler. Kapalı topluluğun tam tersi, dış topluluklarla sosyal ilişkileri sürdüren açık topluluktur. Modern sanayi toplumunda, yukarıda verdiğim birçok örnekte olduğu gibi, topluluklar açık topluluklardır. Yani toplumun tamamı ve diğer topluluklar ile açık, şeffaf ve hesap verebilir bir ilişki içindedirler. Genel toplum kurallarına, devletin çizdiği sınırlara ve hukuka uyarlar. Üyeliğe girilmesi ve çıkılması bireysel tercihe bağlıdır. Böyle olunca örneğin Kanarya Sevenler Derneğinin yöneticisi bir suç işlerse diğer dernek üyeleri onu korumazlar. Aşiretler ise böyle değildir.
Aşiret hem konum tabanlı hem de kimliğe dayalı bir topluluktur. Mensupları belli bir bölgeden ve belli bir soydan gelirler. Topluluk İlişkileri açısından da yer ve yaşam tarzına bağlı ilişkilere dayanır. Topluma kapalı bir yapıdadır ve kuralları sözlü gelenekten gelen “Töreye” göre belirlenir. Aşiret mensupları aşirete doğarlar ve bazen evlilik yoluyla aşirete mensup olurlar. Orijinal olarak tarımsal üretime dayalı ve aşiret reisinin güdümünde hiyerarşik bir yönetim sistemi bulunur. Aşiretin yöneticilerinden biri suç işlerse Töre gereği bu devlete ihbar edilmez. Suç sumen altı edilir. Narin Kızımızın içinde doğduğu ve öldürüldüğü yapı budur.
Pekiyi bu yapılar 21’inci yüzyılda nasıl neşv-ü nema bulur? İnsanların vicdanı ve aklı nerede? Bu soruları da pazartesi cevaplayalım…
NARİN KIZI ÖLDÜREN YAPI: AŞİRET-2
YAYINLAMA: 16 Eylül 2024 - 00:00
Kapalı topluluğun, dışarıdakilerle ve toplulukların dışındakilerle olan bağlantılarının kasıtlı olarak topluluk tarafından sınırlandırıldığını, kapalı toplulukların dini, etnik veya politik nitelikte olabildiğini ve toplumun genel kuralları olan hukuk ve genel yönetim sistemi olan devletten bağımsız bir şekilde yönetilmeye çalışıldığını söylemiştim. Bugün bu yapının arka planındaki iktisadi ve toplumsal güç ilişkilerinden bahsederek bu yapıyı tanımlamaya çalışacağım.
BOY VE AŞİRET FARKI
Eski Osmanlı kaynaklarına bakarsanız aşiret göçebe oymakları tanımlamak için kullanılır. Bu oymaklar her biri Oğuz Boylarından birine bağlı göçebe Türkmen gruplarını tanımlar. Örneğin kendimden örnek verecek olursam Ben Adapazarlı bir Manavım. Manavlar Osmanlı kaynaklarında şöyle tarif edilir: “Oğuzların Kayı Boyu Manab Aşireti, konar göçer etrâk yörükânındandır.” Yani Oğuzların Kayı Boyunun Manab Aşireti yörük Türkmen oymaklarından biridir. Zaman içinde Manab sözcüğü “manav” haline dönüşmüştür. Bugün Bursa, Sakarya, Kocaeli, Bolu, Bilecik ve Balıkesir vilayetlerimizde yerli Türkler kendilerini bu şekilde tanımlarlar. Yani, aslında, Ertuğrul ve Osman Gazi ile Bitinya bölgesini fethedip yerleşen ilk Oğuzların soyundan gelmekteyiz. Ancak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki aşiretler, Türkmen oymaklarından çok farklı bir ekonomi politiğe dayanır. Bu kısımda bu farkı anlatacağım.
Göçebe Türkmenler’in ekonomi politiği hayvancılık ve avcılığa dayanan, özel mülkiyet yerine grup mülkiyetinin geçerli olduğu ve obanın yönetiminde bütün ailelerin söz sahibi olduğu bir yapıyı getirmişti. Hayvancılık yaptıkları için sürüleriyle beraber hareket ederler, “yurt” denen çadırlarını yani evlerini yanlarında taşırlardı. Obanın sürüsü obanın ortak mülküydü. Yemekler ortak olarak pişirilir ve askeri bir disiplinle herkese pay edilirdi. Obanın kilimhanesi de ortaktı. Burada dokunan kilimlerin ihtiyaç fazlası satılırdı. Oba yönetimi eski Oğuzca “toy”, bugünkü dilde “kurultay” denen meclislerle yürütülür ve Oba Beyi toyda seçilirdi. Yani ilkel bir kabile demokrasisi vardı. Son söz olarak kadın – erkek eşitliği çok önemliydi, çünkü savaş zamanı hem erkekler hem de kadınlar atlı asker olarak savaşırlardı.
Doğu ve Güneydoğu’daki aşiretler çoğunlukla Kürt ve Arap etnisitesine dayanır. Bu aşiretlerin çoğu göçebe geleneğinden değil yerleşik tarım ekonomisi geleneğinden gelir. Bu aşiretlerde kapalı bir toplum yapısı bulunur ama grup mülkiyeti değil özel mülkiyet vardır. Yani aşiretin soydan geçen reisleri veya günlük deyimle “ağaları” aşiretin ekip biçtiği toprakların da sahibidir. Aşiret, yönetici aileye soy veya hısımlık bağıyla bağlanmış ailelerden oluşur. Ekip biçtikleri topraklar aşiretin yönetici ailesinindir. Ağanın topraklarını sürerler, ağanın evlerinde kalırlar, ağaya hizmet ederler. Ağa bu ailelere, yani marabalara iş, aş ve başını sokacak ev verir. Bunun karşılığında da mutlak sadakat ister. Bu hiyerarşik yapı din adamları tarafından da kutsanır. Ehl-i Sünnet itikadında “ulü’l emre itaat esastır.” Ancak bu “ulü’l emr” ile aslında devlet otoritesi kastedilir. Yani iyi bir Müslüman devletin kanunlarına uymak durumundadır. Şia’da “ulü’l emr” din adamları sınıfı anlamına gelir. Bizdeki aşiretlerde ise “ulü’l emr” Ağadır. Yani devletin yerine Ağa ve kanunun yerine “töre” konmuştur.
AŞİRET MENSUBU OLMANIN ANLAMI
Bugün aşiretler kırsal kesimde oldukları kadar şehirlerde de meskûndurlar. Aşiret mensuplarının bir kısmı şehirlerde yine aşiretin yönetici ailesinin sahip olduğu şirketlerde, iş yerlerinde çalışırlar. Bazıları onların sahibi olduğu konutlarda kiracıdır. Aşiret mensubu olmak demek, her şeyden önce soy olarak aşiretten olmayı gerektirir. Aslında aşireti Batı Avrupa’daki klanlarla benzer bir geniş aile tanımı ile tanımlayabiliriz. Bununla birlikte evlilik yolu ile de aşirete girilebilir. Aşiret bağlarının şehirlerde ve sanayi kapitalizmi içinde nasıl ayakta kaldığı da önemli bir sorudur. Şehirli toplum bireyin kendi emek, yetenek ve üretimiyle ayakta kalabildiği, kendi hayatını kendi yönlendirebildiği bir toplumdur. Yani bireyselleşme öne çıkar. Bunun doğal sonucu yaşam tarzında tarım ekonomisinden kaynaklanan değer ve normların öneminin azalmasıdır. Şehirli bireylerin bu sebeple tüketim kalıpları da değişir. Kasaba toplumunun içinde sahip oldukları tutucu yaşam tarzından daha özgür ve seküler bir yaşam tarzına geçerler.
Pekiyi sahip oldukları üretkenlik gücüyle şehirde tutunamayacak olan bireyler ne yaparlar? Ya kendi içine doğdukları değerler ve yaşam tarzından vazgeçecekler ve başka bir insan olacaklardır ya da şehirde tutunamayacaklardır. İşte tam bu noktada aşiret bağları devreye girerek üçüncü bir alternatif sunar: Adamın eğitimi ve yeterliliği ne düzeyde olursa olsun, aşiret ona şehirde ayakta kalması için gerekli iş imkânını sağlar. Bunun karşılığında aşiret hiyerarşisini aynen korumasını, sadakatini ister. Böylece aşiretler ucuz ve sadık işgücüne kavuşurlar. Aşiret mensubu da normalde şehirde sahip olamayacağı imkânlara kavuşur. Bunun karşılığında da özgürlüğünü verir. Bir aşiret mensubu için varlığının sebebi ve anlamı o aşiretin mensubu olmaktır. Sahip olduğu her şeyi aşirete borçludur. Aşiretin kapalı bir topluluk olduğundan bahsetmiştim. Bunun anlamı aşiret içi insan ilişkilerinin Töre’ye göre düzenlenmesidir. Aşiret içi bir suç işlenirse, hesabı aşiretin içinde görülür. Suçlunun devlete teslim edilmesi veya devletin koyduğu hukuk kurallarının uygulanması aşiretin iktidarını ortadan kaldırır. Bir aşiret mensubunun kendisi ve ailesi için en uygun çözüm aşirete ve Töre’ye karşı çıkmamak olacaktır. Çünkü aşiret mensubiyeti hem bu dünyada hem öte dünyada ona kendisinin sahip olamayacağı mükâfatlar sunacaktır. Öte yandan aşiret yönetimi ve Töre’sine karşı gelirlerse hem bu dünyada hem de öte dünyada hayatı kendisi ve ailesi için Cehenneme dönebilir. Aşiret benzeri örgütlenme, aynı zamanda, Cemaat yapıları ve mafyatik örgütlenmelerde de geçerlidir. Üyeler, bu organizasyona bağlı olarak menfaat elde ederler. Bunun karşılığında sadakatlerini verecek ve özgürlükten vazgeçeceklerdir. Devlet ve kanundan yana değil, içinde bulundukları örgüt ve örgütün iç yasasından (Töre, Erkân veya Racon, her ne ise, DMD) yana olacaklardır.
AŞİRETLERDE KADININ YERİ
Modern toplumda kadın ve erkek, cinsiyetine bakılmadan eşit haklara sahiptir. Sanayi toplumu şartlarında tarım toplumunun ilkel feodal yaşam tarzını devam ettirmeyi amaçlayan aşiretlerde (ve cemaatlerde, DMD) kadın bir kuluçka makinesi, ev işlerini yapan bir hizmetçi olarak görülür. Sözüne itibar edilmez. Okuması tasvip edilmez. Erken yaşta evlendirilip başlık parası kazandıracak bir nevi sermaye olarak değerlendirilir. Aşiretin kendi hiyerarşik yapısı, aile bazında, erkeğin egemenliği şeklinde daha küçük hiyerarşilerle desteklenir. Üstü örtülen, göz önünden, hukuktan ve kamu otoritesinden saklanan birçok genç kadının ölümünün, erken yaşta evlendirilmesinin ve okutulmamasının sebebi yaratılan bu hiyerarşik ve kanundan bağımsız toplumsal yapının, aşiretin otoritesinin dağılmamasıdır. Nüfusun yarısını oluşturan kadınların üretim dışı bırakılması hem kadınlara mahpusluk hem de toplumun tamamına fakirlik olarak geri döner.
YİRMİ BİRİNCİ ASIRDA AŞİRET YAPISI MI OLUR?
Olur. Eğer toplum düal bir iktisadi yapıda ise, olur. Yani ülkenin yarısı Avusturya standartlarında modern bir sanayi ekonomisi şartlarında yaşarken, diğer yarısı Pakistan standartlarında tarım ekonomisi şartlarında yaşarsa olur. Cumhuriyetin kuruluşundan beri tartışılan ve 1950 sonrası (Hamdolsun, yerli ve milli siyasetçilerimiz sayesinde) rafa kaldırılan toprak reformu yapılmazsa olur. Siyasetçiler aşiretlerde hazır oy deposu, aşiretler marabalarda ucuz iş gücü, marabalar aşiretlerde dünya ve ahiret saadeti görürse olur. Ülkenin bir kısmındaki geri kalmışlığı giderecek planlı ve kamucu kalkınma planları uygulanmazsa olur. Anayasa’da yazan Sosyal Devlet ilkeleri uygulanmazsa olur. Bu yapılar varlığını devam ettirdiği müddet sürece daha çok Narin’ler ölür
Merkez Bankası faiz indirmeli mi?
YAYINLAMA: 28 Eylül 2024 - 00:00
Malum, şu anda Hükümet ve Merkez Bankası’nın ortaklaşa yürüttüğü ve kendilerinin “dezenflasyon süreci” adı verdikleri bir politikalar demeti yürürlükte. Bu süreçte 2021 – 2023 yılları arasında uygulanan ve benim “seçim kazanmak için popülist politika” olarak tanımladığım kendilerinin de “heterodoks politikalar” olarak isimlendirdiği, Türk ekonomisinin bütün dengelerini bozan, üreteni berbat rantiyeyi abat eden politikaların bıraktığı enkazı kaldırmak ana hedef olmuştu. O yüzden gerçek anlamda bir sıkı para politikası uygulanması gecikti. 2024 Mart Yerel Seçimleri sonrasında gerçek anlamda sıkı para politikası başladı. Farklı kurum ve iktisatçıların tahminine göre sene sonu enflasyon yüzde 40-45 oranları arasına gerileyecek. Hal-i hazırda ise politika faizi yüzde 50’dir. Bunun üstüne ABD’de de bir faiz indirme süreci başladı. Sonuç olarak ekonomiden söz sahibi bazı lobiler ve çıkar grupları TCMB faiz indirsin diye baskı oluşturmaya başladılar. Bugün “Merkez Bankası faiz indirmeli mi?”, “Hangi şartlarda faiz indirimi yapılmalı?” ve “Faiz indirimini kim talep ediyor?” sorularını cevaplandırmak istiyorum. Ancak öncelikle 2023 Haziran’dan 2024 Eylül’üne geçen 15 ayda neler oldu, onları bir hatırlatayım…
2023 HAZİRAN’DAN BU YANA “DEZENFLASYON SÜRECİ”
2023 Genel Seçimleri sonuçlandığı ve yeni Hükümet kurulduğunda iş başına gelen Sayın Şimşek’in kucağında bulduğu üç ateş topu vardı: Yüksek enflasyon, yönetmelikler ve tüzüklerle irrasyonel politikalara zorlanan bir bankacılık ve finans kesimi ve Merkez Bankası’nın devasa döviz açığı…Sayın Mehmet Şimşeğin koordinatörlüğünde ilk önce finans kesimi üzerinde zorla düşük faizle kredi verdirme amaçlı boğucu bürokratik baskıyı kırma ve mevzuatı sadeleştirme süreci başlatıldı. Bu arada ağır ağır Merkez Bankası faizi yükseltilmeye başlandı. Ekonomi yönetiminin dış finansal piyasalarda güveni arttırmak için seferberliğe girdiğini de gözlerimiz gördü. Sayın Şimşek, sanki Evliye Çelebi imiş gibi, başkent başkent, konferans konferans dünyayı dolaştı. Burada da amaç dışarıdan döviz girişi sağlamaktı. Ancak parasal sıkılaştırma diye adlandırılan süreç gerçek anlamda Mart 2024 seçimlerinden sonra hayata geçti. Burada Sayın Cumhurbaşkanı’nın “seçim öncesi ekonomiyi çok boğmamak istemesinin” de önemli olduğunu düşünüyorum.
İlk etapta hem mevzuat sadeleştirildi hem de KKM peyderpey tasfiye edildi. Bu süreçte artan faizlerle birlikte önemli miktarda bir kısa vadeli sermaye girişi gerçekleşti. “İyi de Hocam, o kadar döviz girdiyse ekonomiye neden dolar düşmedi?” Çünkü gelen dövizi sünger gibi Merkez Bankası çekmekteydi. Böylece Merkez Bankası döviz rezervlerindeki açık pozisyon düzeldi. Yine de düşmedi demeyelim, çünkü dolar kuru reel olarak değer kaybetti. 2023 Eylül ayında 25 TL olan dolar kuru bugün 33 TL civarındadır. Yani bir sene içinde (33-25 =8 TL) civarında bir artış olmuş ki bu yüzde 32’lik bir yıllık artış anlamına gelir. Ele alınan dönemde TÜFE yüzde 52 artmıştır. Yani dolar yüzde 20 civarında reel değer kaybındadır. Bu arada Merkez Bankası’nın topladığı dövizin bir kısmı da tasfiye edilen KKM hesapları için ödendi. Netice de 15 ayın sonunda mevzuat sadeleştirilmiş ve döviz pozisyonu düzeltilmiş hale geldi. Yine de döviz rezervlerinin hala yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervlerinin ülkenin kısa vadeli dış borç ödemelerini bire bir karşılaması gerekir. Merkez Bankası’nda 150 milyar dolar civarında brüt rezerv varken dış borç 200 milyar doların üzerindedir. Yani Merkez Bankası döviz toplamaya devam etmelidir.
Mart 2024’ten itibaren ilk defa TCMB politika faizi yıl sonu beklenen enflasyonun üzerine çıktı: yüzde 50. İşte bu yüzden gerçek anlamda sıkı para politikası Mart 2024’ten sonra uygulanmaya başlamıştır. Para politikasının tam ve kesin etkileri için belli bir gecikme süreci beklenmesi gerekir. Friedman bunun 15 ilâ 18 ay olarak belirlerken, bugünkü şartlarda Türkiye için 12 ay daha uygun bir süre olur. Bu yüzden bu politikanın esas etkisini Mart 2025’te göreceğiz.
TCMB FAİZ İNDİRMELİ Mİ?
Yukarıda anlattığım süreçten anlayacağımız iki nokta vardır: Birincisi Merkez Bankası hala daha döviz rezervlerini iyileştirmek ve kısa vadeli sermaye akışlarının Türkiye’ye yönelmesini sağlamak zorundadır. Bunun için yüksek faiz şarttır. İkincisi, kendi verdikleri isimle “dezenflasyon sürecinin” başarılı olup olmadığını Mart 2025’ten önce görebilmemiz pek mümkün değildir. Bu yüzden süreci daha tam tamamlamadan sonlandırmak politika uygulaması mantığı açısından pek doğru sayılmaz. Ben Merkez Bankası’nın Mart 2025’e kadar hem faiz indirmemesi gerektiğini hem de faiz indirmeyeceğini düşünüyorum. Eğer önerildiği gibi 2024 Kasım ve Aralık aylarında bir faiz indirimi olursa, burada politika uygulamasının teknik gerekçelerinin değil çeşitli baskı ve lobi gruplarının kulisleri neticesinde oluşan siyasi gerekçelerin etken olduğunu söyleyebiliriz.
HANGİ ŞARTLARDA FAİZ İNDİRİMİ YAPILMALI?
Teknik olarak bakacak olursak TCMB 2023 Haziran ayında devraldığı yüzde 38’lik enflasyona ulaşmadan ve TCMB brüt döviz rezervleri 200 milyar doları aşmadan faiz indirimine gitmemelidir. 2024 Sonu TÜFE enflasyonu benim tahminime göre yüzde 43 – 45 arasında gerçekleşecektir. Eğer faizlere hiç dokunmadan bu duruşu TCMB devam ettirirse Mart 2025’te Tüfe enflasyonu en iyimser tahminle yüzde 35 – yüzde 38 arasına inebilir. İşte, o zaman, Nisan 2025’te politika faizi yüzde 47,5 veya yüzde 45’e çekilebilir. Benim tercihim yüzde 48 olur. Eğer ben Merkez Bankası Başkanı olsam, enflasyon yüzde 15’in altına inene kadar manşet enflasyonun yüzde 10 üstünde bir politika faizi uygularım. Eğer 200 miyar dolar brüt rezev hedefi ve yüzde 38’lik enflasyon hedefi birlikte daha erken gerçekleşirse faiz indirimi de daha erkene alınabilir. Ancak bu, Mart 2025’ten önce, pek mümkün gözükmemektedir.
FAİZ İNDİRİMİNİ KİM İSTİYOR?
Hükümetin ana seçmen kitlesi olan ve Anadolu’daki geniş yığınları temsil eden milliyetçi – muhafazakâr hane halkı geleneksel alışkanlıklar ve İslâmî inanışlarının etkisiyle oldum olası faizli mevduata mesafelidir. Ahalimizin çoğu parasını altın ve döviz olarak istifler. Yani Hükümetimizin alay-ı vâlâ ile duyurduğu “liralaşma süreci” yerli ve milli ahalimizin hiç umurunda değildir. Dolar yükselince, ahalimiz, “Hamdolsun!” diyerek şükür secdesine kapanır. Bu yüzden ana seçmen kitlesinde yüksek faiz doların yeterince yükselmemesi anlamına geldiği için pek popüler değildir.
Dolar fiyatıyla bağlantılı olarak ihracatçı ve turizmcilerimiz de düşük faiz istemektedir. Cennet misali koylarımıza punduna getirip otel konduran ve Türk vatandaşlarına yabancılara çektiklerinin iki misli fiyat çeken bu turizmcilerimiz, dolar kurunun yükselmesi ile bayram edeceklerdir. Yine 13 milyon sığınmacıdan (Suriyeliler hariç) kanunsuz ve kaçak olarak gelen 8 milyon sığınmacıyı asgari ücretin altında ve sigortasız olarak kayıt dışı çalıştıran “iş bilen ve iş bitiren” ihracatçılarımız da dövizin artmasını istemektedir. Eğer faiz indirilirse bu arkadaşlar şükür secdesine kapanmasa bile, rakılarını Sayın Fatih Karahan’ın şerefine kaldıracaklardır.
Faiz indirimini isteyen bir başka güruh da çalışmadan, emek sarf etmeden borsa spekülasyonu yoluyla servetlerine servet katan büyük borsa oyuncularıdır. Faiz indirimi borsada yeni bir ralli başlatacak diye heyecanla beklemekteler. Sevinerek ifade edeyim ki, çalışmadan zengin olmayı, kısa yoldan köşeyi dönüp voliyi vurmayı kendine şiar edinmiş ahalimiz içinden bugün nice cevval borsa yatırımcısı çıkmıştır. Onların arasında da şükür secdesine gidip “Hamdolsun!” diyecekler kadar afiyetle rakıları nûş edecek olanlar da vardır.
Son olarak faiz indirimini isteyen önemli bir kesim de inşaat sektörüdür. Dağa taşa çirkin kibrit kutusu evler yapıp, 100 TL’lık konutu 500 TL’ya satmaya çalışan, bir deprem olduğunda bu kibrit kutuları kâğıttan kuleler gibi devrilen inşaat sektörümüz de faiz düşüşü ile ciddi bir kazanç elde edeceklerini düşünmektedirler.
Bu yüzden faiz indirimi teknik değil, siyasi bir karar olacaktır. Eğer Hükümet dolar ve altın istifçilerinin, turizmci ve ihracatçı firmaların, rantiyelerin, borsa spekülatörü ve müteahhitlerin daha fazla kazanmasını istiyorsa faiz indirir. Ancak bu faiz indirimi Haziran 2023’ten bu yana aldığımız yolun heba edilmesini yol açacaktır. Ondan sonra da Türkiye için IMF’ten başka çare görünmez olur. Vesselâm…
Durgunluk konjonktüründe firma yönetimi- I: Fırsatlar ve tehditler
YAYINLAMA: 30 Eylül 2024 - 00:00
Elbette durgunlukla kastedilen kitabi anlamda bir ülkenin yüzde 1’den daha az büyümesidir. Ancak her ülke nüfus artış oranı, amortisman oranı ve teknolojik ilerleme hızının toplamından oluşan belli bir “doğal büyüme hızına” sahiptir. Bu anlamda doğal büyüme hızının altındaki her büyüme oranı durgunluk konumuna işaret edebilir. Türkiye’nin doğal büyüme oranı yüzde 5’tir. Bu oran Cumhuriyet ekonomisinin 100 yıllık büyüme trendini göstermektedir. 2025 ve 2026 yıllarında iyimser tahminle yıllık ortalama yüzde 2 ve 3 arasında büyüme oranlarıyla karşılaşacağız. Bu da, aslında, Türk ekonomisinin durgunluğa gireceğinin ifadesidir.
“Hocam, ABD ve AB’de yüzde 2-3 büyüme durgunluk olarak değil ama büyüme başarısı olarak anlatılır. Siz nasıl Türkiye’de durgunluktan bahsedebilirseniz?” Sosyal bilimlerde temel kavramları değerlendirebilmek için standart sayısal değerler pek bulunmaz. Ülkelerin kalkınmışlık düzeyleri, şehirlileşme ve sanayileşme derecelerine bağlı olarak iktisadi istatistiklerin temel kritik değerleri değişir. Gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı yok denecek seviyededir. Amortisman oranları gelişmekte olan ülkelere göre daha düşüktür. Teknoloji yenileme ihtiyaçları da daha azdır. Doğal olarak doğal büyüme oranları da yüzde 1-1,5 arası seyretmektedir. Böyle olunca yüzde 1’in altında büyüme durgunluk olarak adlandırılır. Öte yandan Türkiye gibi ülkelerde sermaye birikiminde eksiklerin giderilmesi, teknolojik yeniliklere sanayinin intibakı gibi sebeplerden gelişmiş ülkelere göre daha fazla yatırım yapılması zorunludur. Öte yandan nüfus da artmaktadır. Bu yüzden doğal büyüme hızları çok daha yüksektir.
Bu ve bir sonraki yazıda önümüzdeki iki yılda Türk imalat sanayiindeki firmaların durgunluk konjonktüründe nasıl yönetilmeleri gerektiği üzerinde düşüncelerimi paylaşacağım.
İMALAT SANAYİİNDE ÜRETİM VERİLERİ
Bir sanayi ekonomisinde üretimin kalbi imalat sanayiidir. Çünkü imalat sanayii tarım ve madencilikle birlikte artı değer üreten sektörlerin en önemlisi ve ekonomiye en yaygın olanıdır. Günümüzde dış ticaretin kahir ekseriyeti de imalat sanayi ürünlerinde gerçekleşmektedir. Hizmetler sektörü ise üretken olmayan sektördür. Yani, hizmetler sektörü üretken olan sektörlerde elde edilen artı değeri ekonomiye yeniden dağıtan sektördür. Dolayısıyla, bir ekonominin genel durumunu görmek için imalat sanayiini değerlendirmek anlamlı ve geçerli bir yaklaşım olur.
İmalat sanayiinde üretimin durumunu görebilmek için kapasite kullanım oranları ve imalat sanayi üretim endeksine bakılır. Kapasite kullanım oranı bir firmanın mevcut durumda üretebileceği maksimum üretimin yüzde kaçını yaptığını gösteren orandır. İmalat sanayii sektöründeki tüm firmaların kapasite kullanım oranlarının ortalaması da imalat sanayi kapasite kullanım oranını verir. Türkiye’de 2007 – 2024 arasındaki 17 senede 2008 – 2009 Küresel Krizi ve 2020-21 Pandemi Dönemi haricinde kapasite kullanım oranları yüzde 75-80 arasında dalgalanmıştır. Bu aralığı normal kabul edebiliriz. Verilere bakıldığında imalat sanayi kapasite kullanım oranı 1 yıllık bir periyotla yüzde 75-80 bandında dalgalanmaktadır. Eğer kapasite kullanım oranı yüzde 75’e veya 75’in altına inerse ve burada uzun süre dalgalanmadan kalırsa imalat sanayii sektöründe durgunluğun göstergesidir. 2024 Mart ayından bu yana İmalat Sanayi kapasite kullanım oranı yüzde 77’den yüzde 75,70’e düşmüştür. İşte eğer Hükümetin hedeflediği dezenflasyon programı tavizsiz uygulanırsa imalat sanayi kapasite kullanım oranları uzun bir süre yüzde 75 civarında kalacaktır.
İmalat Sanayi üretim endeksi bütün imalat sanayiinde yapılan reel üretim düzeylerinden oluşan bir endekstir. Bunun yıllık yüzde artış oranlarının negatif olmaması gerekir. 2012 yılından bu yana geçen 12 senede imalat sanayii üretim endeksi aydan aya yıllık ortalama yüzde 10 civarında büyüme sergilemiştir. 2018 – 19 krizi ve 2020-21 pandemi döneminde negatif değer olan bu oran 2024 Nisan ayından bu yana sürekli negatif değerdedir. Yani imalat sanayi üretimi son altı aydır yıllık bazda küçülmektedir. Önümüzde iki sene boyunca uygulanacak olan dezenflasyon programında imalat sanayii üretim endeksi her zaman küçülmese bile yüzde 10’un çok altında bir büyüme sergileyecektir.
Bu iki değer bize ciddi oranda bir durgunluk olacağını ima etmektedir. Pekiyi firmalar bu durgunluk sürecinde ne tür tehditler ve fırsatlarla karşı karşıya kalacaktır? Durgunluk konjonktüründe firmalar nasıl yönetilmelidir? Şimdi bu noktalara değinelim.
DURGUNLUK SÜRECİNDE FİRMALARIN KARŞILAŞACAĞI TEHDİTLER FIRSATLAR
Firmaları değerlendirirken ele almamız gereken bazı değerler bulunmaktadır. Bunları likidite durumu, aktif yapısı, borç yapısı ve kârlılık olarak temel başlıklarda toplayabiliriz. Durgunluk (yani ekonominin bir müddet boyunca doğal büyüme oranının altında büyümesi) konjonktüründe firmanın bu dört temel değeri nasıl etkilenir? Bu kriterlerle hangi tehditler belirginleşir? Kısaca ayrı ayrı değerlendirelim.
Likidite Durumu: Bir firmanın likiditesi o firmanın aktiflerini ne kadar az kayıpla ve ne kadar kısa zamanda nakde döndürebileceğini gösterir. Özellikle kısa vadeli borçların yüksek olduğu durumlarda firmanın likiditesinin yüksek olması önemlidir. Firma ne kadar az kayıpla ve ne kadar kısa zamanda aktiflerini nakde döndürebiliyorsa o kadar likiditesi yüksektir. Gelişmekte olan ülkelerde, genel bir özellik olarak, gelişmiş ülkeler göre firmaların likiditesi daha düşüktür. Bunun sebebi mali sermaye birikiminin yetersizliği, buna bağlı olarak kredi imkânlarının kısıtlı ve yüksek maliyetli olması, özsermayenin yetersizliği gibi etkenler sayılabilir. Türk imalat sanayiinde özellikle mikro ve küçük düzeydeki firmalarda diğerlerine göre likidite çok düşük ve özsermaye çok daha fazla yetersizdir. Dezenflasyon programı ile bağlantılı gerçekleşmesi gereken kredi arzı artış oranındaki düşüş özellikle küçük ve mikro ölçekli firmaların önemli bir kısmının nakit sıkıntısı içine girmesine yol açacaktır.
Aktif Yapısı: Bir firmanın aktifleri içinde kısa vadeli ve uzun vadeli alacaklar, nakit rezervleri, üretimde kullanılacak hammadde ve ara girdi envanteri, satılmaya hazır mal envanteri, kısa ve uzun vadeli menkul kıymetler ve bina ve benzeri taşınmaz mallar bulunur. Firmanın nakit ve nakde döndürebilir menkul kıymetlerinin miktarı toplam aktifleri içinde ne kadar yüksekse likiditesi de o kadar yüksektir. Aragirdi ve mal envanterinin nakde döndürülmesi belli bir ıskontoyla gerçekleşebilir. Bu da değerinin altında satım demektir. Sene sonu indirimli satışlar, işte, elde kalan fazla mal envanterini belli bir değer kaybıyla nakde dönüştürme amacı güder. Durgunluk konjonktüründe nakit ve peşin ödemeler azalırken, taksitli satışlar artar. Toplamda brüt satışların artış hızı da düşer, hatta, brüt satışlarda düşme de olabilir. Bu durumda firmanın nakde döndürülebilir varlıkları içinde envanter stoklarının payı artar. Bu da nakde döndürüldüğünde belli bir değer kaybının olması anlamına gelir. Dezenflasyon süreci boyunca, özellikle kısa vadeli kredi artış oranları azalacaktır. Bankalar duran varlıkları yüksek olan büyük firmalara daha fazla kredi dağıtırken, duran varlıkları düşük olan mikro ve küçük ölçekli firmalara daha az kredi ayıracaklardır. Yani mikro ve küçük ölçekli firmaların hem kredi limitleri enflasyonun altında artacak hem de daha yüksek faiz ödeyeceklerdir. Alacakları daha uzun vadeli firmalar, peşin satış yapan veya kısa vadeli alacak yapısına sahip firmalara göre daha düşük likiditeye sahip olacaklardır. Burada da küçük ve mikro ölçekli firmalar orta ve büyük ölçekli firmalara göre daha avantajlı olacaklardır. Firmaların krediye ulaşma maliyetleri ile alacaklarının vadelerini kendi ölçekleriyle uyumlu hale getirmeleri gerekir.
Borç Yapısı: 2025 ve 2026 yıllarında, eğer dezenflasyon programı devam ederse, firmaların reel satışları ya hiç artmayacak ya da düşecektir. Bu süreçte ilk önce talep artışı yavaşlayacak ve enflasyondaki düşüş çok daha yavaş gerçekleşecektir. Bu süreçte kısa vadeli borçları yüksek olan firmaların ödemeleri zorlaşacaktır. Öte yandan borç vadesi daha uzun olan firmaların durgunluk ve satışlardaki yavaşlamadan kaynaklanan maliyetleri daha az olacaktır. Firmaların önümüzdeki iki senede borç yapılarını konjonktüre uygun olarak yeniden düzenlemeleri gerekir. Bu anlamda profesyonel yardım almaları tavsiye edilir.
Kârlılık: İmalat Sanayiinde, özellikle mikro ve küçük ölçekli firmaların kârlılık oranları 2021 -23 yılları arasındaki Nebatieconomics döneminde ciddi oranda artmıştı. Önümüzdeki iki sene içinde ise bunun tam tersi olacaktır. Özellikle mikro ve küçük ölçekli sanayi üreticileri için kâr oranlarının reel olarak düşmesi, yani özsermaye kârlılığının enflasyon altında kalması, kaçınılmazdır. Bu da firmaların kendi özsermayelerini tüketecekleri anlamına gelir. Borçlanmayla bu açık kapatılacak olursa, bu sefer yüksek faiz ve vergi maliyetleri kârlılığı düşürecektir. Öte yandan öz sermayesi yüksek, fiyat belirleme gücü olan büyük firmaların kârlılığının süreçten daha az etkileneceği söylenebilir.
Cumartesi günü önümüzdeki iki sene boyunca firmaların nasıl bir politika izlemeleri gerektiği üzerinde duracağım.
Ufkun ötesi
YAYINLAMA: 05 Ekim 2024 - 00:00
DURGUNLUK KONJONKTÜRÜNDE FİRMA YÖNETİMİ – II: FİRMALAR NE YAPACAK
Geçen yazıda önümüzdeki iki senenin imalat sanayimizde mikro ve küçük ölçekli firmalar için ciddi sıkıntılar içerebileceğinden bahsetmiştim. Bugün ilkönce Türk İmalat Sanayin in genel olarak bir profilini çıkaracağım. Sonra da firmaların yapması gerekenleri bildiğimce anlatacağım.
TÜRK İMALAT SANAYİİNİN PROFİLİ
TCMB tarafından internet sitesinde verilen 2023 yılı Sektör Bilançosunda (2024 yılı daha tamamlanmadığı için haliyle sektör bilançosu da bulunmamaktadır, DMD) Türk İmalat Sanayiinin sektör kimliğine ulaşabilmekteyiz. Sektör Bilançoları her sene firmalar tarafından verilen bilanço değerlerinden yararlanılarak oluşturulan toplulaştırılmış bilançolardır. Tabii ki, Sektör Bilançosuna bütün firmalar dahil olmayabilir. Ancak çok büyük hacimde bir örnekleme ulaşıldığı için istatistiki olarak bütünün iyi bir tahmincisi kabul edilir. 2023 yılı İmalat Sanayi Sektör Bilançosunda firma sayısı 173.471’dir. Bu firmaların toplam çalışan sayısı ise 3.765.894 kişidir. Sektör Kimliğinde firmaları hukuki yapısı ve iktisadi ölçeğine göre tasnif etmektedirler.
Hukuki yapıya göre, 2023 yılında Türk İmalat Sanayii’nde kayıtlı firmaların yüzde 17,04’ü anonim şirket, yüzde 82,40’ı limited şirkettir. Geri kalanları ise yüzde 0,56’lık bir paya sahiptir. Yani Türk İmalat Sanayii’nde yer alan firmaların kahir ekseriyeti limited şirkettir.
İktisadi üretim ölçeğine göre ise daha ayrıntılı bir sektör profili çıkarılabilir. Buna göre toplam 173.471 firmanın yüzde 65,14’ü mikro ölçekli, yüzde 25,78’i küçük ölçekli, yüzde 7,26’sı orta ölçekli ve yüzde 1,82’si ise büyük ölçekli firmalardır. Firmaların çalıştırdığı toplam 3.765.894 kişinin yüzde 7,70’i mikro ölçekli, yüzde 20,58’i küçük ölçekli, yüzde 28,62’si orta ölçekli ve yüzde 43,10’u ise büyük ölçekli firmalarda istihdam edilmektedir. Pekiyi, bu firmaların ölçeklerin ortalama çalıştırdıkları kişi sayısı nedir? Cevap şöyledir: mikro ölçekli firmalar ortalama 2,56 kişi, küçük ölçekli firmalar ortalama 17,32 kişi, orta ölçekli firmalar ortalama 85,64 kişi ve büyük ölçekli firmalar ortalama 515,84 kişi istihdam etmektedir.
Bu verilerden elde ettiğimiz bazı bilgiler bulunmaktadır. Her şeyden önce Türkiye’de istihdamı genelde mikro ve küçük ölçekli firmaların yarattığı yolunda bir şehir efsanesi vardır. En azından bunun imalat sanayiinde geçerli olmadığını görmekteyiz. Toplam firmaların yüzde 90,92’sini oluşturan mikro ve küçük ölçekli firmaların toplamından daha fazla kişiyi toplam firmaların 7,26’sını oluşturan orta ölçekli firmalar istihdam etmektedir. Orta ölçekli firmaların istihdam ettiği kişinin bir buçuk katını da toplam firmaların yüzde 1,82’sini oluşturan büyük ölçekli firmalar istihdam etmektedir. Bir başka gerçek de şudur: imalat sanayiindeki orta boy firmaların toplam firma sayısının en az yüzde 20’sine çıkması, büyük firmaların da toplam firma sayısının en az yüzde 5’ine çıkması gerekmektedir. Mikro firmaların bir kısmını küçük ölçekli firmaya, küçük ölçekli firmaların bir kısmını da orta ölçekli firmaya dönüştürmemiz gerekirdir. Haliyle bir kısım orta ölçekli firmanın da büyük ölçekli firmaya dönüşmesi zorunludur. Yani Türk imalat sanayiinin ölçek büyütmesi gerekir.
Türk imalat sanayii firmalarının satış, toplam aktif ve toplam özkaynak paylarına gelince… Firmaların ölçeklerine göre imalat sanayi payları aşağıda sıralanmıştır. Toplam satışların yüzde 2,40’ı mikro ölçekli, yüzde 12,10’u küçük ölçekli, yüzde 18,40’ı orta ölçekli ve yüzde 67,10’u büyük ölçekli firmalar tarafından sağlanmıştır. Toplam aktiflerin yüzde 4,30’u mikro ölçekli, yüzde 11,30’u küçük ölçekli, yüzde 18,30’u orta ölçekli ve yüzde 66,10’u büyük ölçekli firmalara aittir. Toplam özkaynakların yüzde 3,80’ine mikro ölçekli, yüzde 9’una küçük ölçekli, yüzde 17,80’ine orta ölçekli ve yüzde 69,40’ına da büyük ölçekli firmalar sahiptir.
Yukarıdaki verilerden anlayabileceğimiz en önemli nokta şudur: Türk imalat sanayiinde mikro ve küçük ölçekli firmalar sahip oldukları aktif toplamı ve özkaynağa oranla orta ve büyük ölçekli firmalardan daha az satış yapmaktadırlar. Satış hacimleri toplamda düşük olmakla birlikte, bu firmalar, aynı zamanda orta ve büyük ölçekli firmalara göre daha verimsizdirler.
2025 VE 2026 YILLARINDA FİRMALAR NE YAPMALI?
TCMB’nin geçen hafta yayınladığı “Konkordato Analizi” bu yazının konusu için çok önemli veriler sunmaktadır. Analizde finansal stres altında bulunan firmaların konkordato talebinde bulunma nedenleri ve bu taleplerin finansal koşullarla ilişkisi ele alındı. Analizde, firmaların borçluluğu, borç ödeme kapasiteleri ve likidite durumlarının konkordato süreçlerinde belirleyici faktörler olduğu vurgulandı. TCMB’nin bu analizinde, konkordato firmalarının ticari borçlarının toplam aktiflere oranının yüzde 36 olduğu ve diğer firmalar için bu oranın yüzde 11 olduğu vurgulandı. Yine, konkordatolu firmaların hazır değerlerinin kısa vadeli yükümlülüklere oranının (nakit oranı) yaklaşık yüzde 2 olduğu ve buna karşın diğer firmalar için ise bu oranın yüzde 8 olduğu belirtildi. Sevgili Öztin Akgüç Hocamızın Finansal Yönetim kitabında bu iki oran için şu kritik değerler önerilmektedir: ticari borçların toplam aktiflere oranının yüzde 33’ü geçmemesi ve nakit oranının da yüzde 20’nin altına inmemesi gerektiğini söyler. Bunlara ek olarak cari oranı da ben ekleyeyim. Yine Öztin Hoca’dan alıntıyla dönen varlıkların kısa vadeli yabancı kaynaklara oranı olan cari oranın gelişmiş ülkelerde en az yüzde 200 olması gerektiği, ancak gelişmekte olan ülkelerde bu oranın yüzde 150 olarak tespit edilmesinin yerinde olduğu söylenir. Görüleceği üzere konkordato ilan eden firmalar nakit sıkıntısı içinde olan, likiditesi düşük ve kısa vadeli borçlarını karşılayamayan firmalardır. 2023 yılı sektör bilançolarına bu gözle bir bakalım:
2023 yılında Türk İmalat Sanayiinin tüm firmalar genelinde cari oran yüzde 163,7 iken firmaların ancak yüzde 30 kadarı kritik değer olan yüzde 150’yi geçmektedir. Yine nakit oranı İmalat Sanayiinin tüm firmalar genelinde yüzde 30,2 iken firmaların ancak yüzde 30 kadarı kritik değer olan yüzde 20’yi geçmektedir. Firmaları yüzde 25’i içinse bu oran yüzde 2 ve altında olmaktadır. Son olarak İmalat Sanayiinin tüm firmalar genelinde ticari borçların toplam aktiflere oranı yüzde 49,5 iken ancak firmaların yaklaşık yüzde 20’si için kritik değer olan yüzde 33’ün altındadır. Konkordato verilerine göre yorumlarsak firmaların yüzde 75’i için bu değer yüzde 36 ve üstündedir. Bu verilere göre imalat sanayii tüm firmalar genelinde bu firmaların yüzde 20-25 arasındaki kısmı için kon kordatoya gitme ihtimali bulunmaktadır.
Geçen yazıda belirttiğim gibi 2025 ve 2026 yıllarında dezenflasyon programı devam ederse, banka kredilerinin genişleme hızı ve parasal büyüme hızı azalacaktır. Muhtemelen bu iki yıl boyunca talebin genişleme hızı da düşecektir. Bununla birlikte enflasyon ve faizlerdeki düşüş daha yavaş olacaktır. Bu yüzden satışların nominal değerindeki artış hızının yavaşlaması beklenmelidir. Özsermayesi yetersiz olan, kısa vadeli borçlarla çarkları döndüren firmalar ki, bunlar çoğunlukla mikro ve küçük ölçekli firmalardır, bu süreçte daha fazla sıkıntıya girecek olan firmalardır.
FİRMALAR İÇİN ÖNERİLER
Finansal stres altına girebilecek ve iflas tehlikesi yaşayabilecek firmalar büyük oranda küçük ve mikjro ölçekli firmalardır. Bu firmalar ne yapmalıdır. Birkaç önerimizi aşağıda sıralayalım:
Mümkün olduğunca kısa vadeli borçlarını uzun vadeli borçlar ile kapatmaya çalışmalılar. Bu borç yapısını ve borcun vade yapısını düzeltecektir.
Mümkünse yeni ortaklar bulmalılar. Böylece özsermayeleri arttıracaklar ve sermaye yapılarını düzelteceklerdir.
Eğer içinde bulundukları alt sektör ihracata uygun ise iç talebe değil dış talebe yönelik üretim yapabilirler. Her ne kadar bugün ihracat talebi pek tatminkâr olmasa da, önümüzdeki iki senede dış dünya ekonomisindeki imkânlar milli ekonomimize göre daha fazla olacaktır.
Mikro ve küçük ölçekli firmalar birleşerek ortak üretim ve ortak satış konsorsiyumları kurabilirler. Bu hem likiditeyi ve sermayeyi arttıran hem de maliyetleri düşüren bir uygulama olabilir.
Özsermayesi yeterli, borç yapısı dengeli ve riski düşük firmalar önümüzdeki iki yıl içerisinde büyüme ihtimali olan firmalardır. Özellikle bu süreçte üretimden çekilen firmaların tesisleri çok ucuza satın 2026 sonrasındaki genişleme konjonktürü için yatırım yapabilirler.
Hükümetimiz ne yapmalı? Mevcut durumun düzeltilmesi için kapsamlı bir yapısal reform neleri içermeli? Bunları gelecek hafta Cumartesi günkü yazımda anlatacağım. Pazartesi günü işlerim nedeniyle yazı yazamayacağım. Cumartesi görüşmek üzere
Durgunluk konjonktüründe devlet yönetimi
YAYINLAMA: 12 Ekim 2024 - 00:00
Bu durgunluk konjonktüründe Türk imalat sanayiinin ağırlıklı mikro ve küçük ölçekli firmalardan oluşan yüzde 25’inin olumsuz etkileneceğini, bazı firmaların küçülmeye gidebileceğini bazı firmaların da konkordato ilan edebileceklerini söylemiştim. Pekiyi bu durumun olumsuz etkilerini azaltmak için hükümet ne yapabilirdi? Bu da bu yazının konusudur.
BİR MİLYON DOLARLIK SORU: HÜKÜMETİN ÖNCELİĞİ NE OLMALI VE NE OLACAK?
Bir ekonominin sorunları hastalığa benzer. Hükümet de tedaviyi uygulayacak hekime... Tıpkı yüksek ateşli bir hasta da olduğu gibi, enflasyon da ekonominin yüksek ateşidir. Yüksek ateş durumunda hastanın kan değerleri bozulur. Kan değerlerinin normale dönmesini sağlamak ve tam yerinde teşhisi koymak için hekimler ilk önce ateşi düşürmek isterler. Bir defa ateş düşünce, kan tahlili hekime doğru teşhis için doğru değerleri sağlar.
Hasta – ekonomi analojisi ile anlatmak istediğim şudur: Yüksek enflasyon ortamında tüketici, üretici ve politik karar alıcılar için hem bugünkü fiyatlar hem de geleceğe yönelik fiyat tahminleri gerçek değerleri yansıtmaz olur. Böyle bir ortamda, ekonomideki esas sorunlara perde çekilir. Gerçek sorunları göremezseniz, doğru tedaviyi de uygulayamazsınız.
Hükümet 2021 -23 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Genel Seçimlerini kazanmak için popülist bir politika uyguladı. Uygulamış olduğu politikanın amacı siyasi başarı elde etmekti: Nitekim elde etti, seçimler kazanıldı. Ancak bu politikanın iktisadi bir maliyeti vardı: yüksek enflasyon… Şimdi Hükümetin önündeki en önemli sorun enflasyonu tekrar normal seviyelere indirmektir. Bu yüzden Hükümetin önceliği enflasyonla mücadele olmalıdır. Fakat böyle mi olacak? Bakalım…
POLİTİKA FAİZİ İNDİRİLİR Mİ?
Son günlerde hem iş hayatı, hem akademik camia hem de finans sektöründe faiz indirimi ihtimali tartışılıyor. Faiz indirimi demek, dezenflasyon programından vaz geçmek demektir. Maliyeti ise yüksek enflasyon, muhtemel bir döviz krizi ve IMF kapısına mecbur kalmak demektir. Sayın Cumhurbaşkanı çok tecrübeli bir siyasetçidir. 2024 yılındaki yerel seçim mağlubiyetinin ardından köprünün altından çok sular akmıştır. Şu anda Sayın Cumhurbaşkanı’nın siyasi iktidarına alternatif bir muhalefet yoktur. Muhalefet, amiyane tabirle, helva gibidir. Hal böyle iken Sayın Cumhurbaşkanı, bir avuç ihracatçı ve turizmci ile döviz spekülatörleri servetine servet katsın diye 2023’ten bu yana uygulanan politikadan vaz geçer mi? Bence geçmez. Benim kanaatim enflasyon yüzde 40’ın altına inmeden bir faiz indirimi yapılmayacaktır. Yani sıkı para politikası devam edecektir. Pekiyi, bu süreç nasıl devam edecek? İmalat sanayiinin hali nice olacak?
ENFLASYONU DÜŞÜRMENİN MALİYETİNİ KİM ÖDEMELİ?
Enflasyonu düşürmek için kimi iktisatçılar arzı arttırmalıyız, üretim ekonomisine geçmeliyiz diyorlar. Doğrudur, eğer elinizde kullanılmayan fabrika, işlenmeyen toprak ve maden varsa bu dedikleri anlaşılır. Yani ekonomi potansiyel üretiminin altında işliyorsa spesifik sektörlere yönelik desteklerle arz arttırılabilir. Ancak durum öyle değildir. Türkiye, hala daha, tam istihdam ve bazen aşırı istihdamda üretim yapmaktadır. Yani arzın kısa dönemde artması mümkün değildir. Bu uzun vadeli politikalar ister.
Maliyetler veri iken enflasyon ile işsizlik arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Pandemi süresince dünya ekonomisinde maliyetler artmıştı. Ancak şu an konjonktür öyle değildir. Dış dünya enflasyonu düşüş eğilimindedir. Buna mukabil Türkiye’de enflasyonu arttırmayan işsizlik oranı, yani NAIRU, yüzde 10 civarındadır. Yani işsizlik yüzde 10’un üstüne çıkmadan enflasyonda kalıcı bir düşüş sağlayamazsınız. Açıklanan son verilerde Haziran ayında yüzde 9,2 olan işsizlik, Temmuz’da yüzde 8,8’e, Ağustos’ta ise yüzde 8,5’a düşmüştür! Bu talebin halâ daha (özellikle Hizmet sektörü kaynaklı) yüksek olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla enflasyonu düşürmek için iç talep artışını düşürmek zorunludur. Bu da topluma belli bir maliyet yükleyecektir. Pekiyi, bu maliyeti toplumun hangi kesimleri ağırlıklı olarak ödeyecektir? Bu da siyasi ve sınıfsal bir tercih meselesidir.
İdeal olanı enflasyon döneminde bundan nemalanan, servetine servet katan kesimlerin, rantiyelerin, döviz ve altın istifçilerinin ve hükümetin maliyeti üstlenmesidir. Bunun için bugünkünden farklı bir maliye politikası uygulanmalıdır. Bugünkü maliye politikası maaşlı çalışanlar, işçiler, küçük sanayi ve tarım üreticileri, emekli ve emekçilerin sırtına vergi yükünü bindiren bir politikadır. Bunlar enflasyon sürecinde zaten ciddi maliyet ödeyen kesimlerdir. Mevcut hal devam ederse Türkiye Cumhuriyeti’nde çalışanların ortalama ücreti asgari ücrete, asgari ücret de açlık sınırının altına yaklaşacaktır. Yani toplumsal olarak mutlak fakirleşeceğiz.
Pekiyi ne yapılmalı? Öncelikle kurumlar vergisinin yüzde 33 tabanı üzerinden müterakki hale getirilmesi gerekir. Yani minimum yüzde 33 olmak üzere, her firmanın yıllık kârı dilimlere ayrılır. Ne kadar yüksek toplam net kâr elde ediliyorsa vergi oranı da o kadar yükselir. Büyük holdingler, bankalar, sigorta şirketleri, büyük turizm ve inşaat şirketleri yüksek dilimden vergi öder. Küçükler ise kârlarından yüzde 33 vergi öderler. İkinci olarak müterakki servet vergisi uygulanmalıdır. Sahip olunan bütün mevduat ve menkul kıymetlere yıllık bir defaya mahsus yüzde 20’den başlayan ve toplam matrah arttıkça artan bir servet vergisi uygulanmalıdır. Böylece büyük servet sahipleri ve rantiyeler daha yüksek vergi ödeyeceklerdir. Üçüncüsü kamuda ciddi bir tasarruf programı uygulanmalıdır. Sağlık, eğitim ve savunma harcamaları tasarruf programının dışında tutulmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve devlet ricalinin yurt dışı ve yurt içi seyahatleri minimuma inmeli, gereksiz ve yüksek maliyetli alt yapı yatırımları durdurulmalı, KÖİ sistemiyle yapılmış hastane, havalimanı, yol ve köprü ödemelerinde garantiler kalkmalı, fiyatlar TL cinsinden hesaplanmalı, gerekirse bu tesisler kamulaştırılmalıdır. KGF ve benzeri devlet garantili kredi alıp ödemeyen firmalardan borçlar tahsil edilmeli, gerekirse firma sahiplerinin mal ve mülküne haciz getirilmelidir. Bunlar yapılırsa KDV ve ÖTV indirilir, hatta daha yüksek ve tatminkâr ücretler memur ve kamu çalışanlarına ödenebilir. Önerdiğim türde bir maliye politikası yükü zengin ve servet sahipleri ile büyük firmaların ve bizatihi devletin sırtına yükleyecektir. Tercih Hükümetindir. Bir avuç zengin ve rantiye ile tekelci büyük sermayeden mi yana olacak yoksa halkın geniş emekçi kesimlerinden mi? Zaman bize bunu gösterecektir.
ESAS TEDAVİ: PLANLI KALKINMA VE SANAYİ POLİTİKASI
Öyle veya böyle, bir Hükümet isterse enflasyonu düşürebilir. Esas mesele enflasyon düştükten sonra karşımıza gelecektir. Türkiye’nin temel yapısal sorunları bulunmaktadır. Bu sorunları tek tek teşhis etmek ve ülke kaynaklarını sorunları çözmek için seferber etmek gerekir. Bunun için en kalıcı çözüm planlı bir kalkınma ve sanayileşme politikasına geçmektir.
Türkiye’nin temel yapısal sorunları ve bunların çözümleri de Pazartesi’ye kalsın.
Daron Acemoğlu ve tezleri- I
YAYINLAMA: 19 Ekim 2024 - 00:00
MIT öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu Nobel İktisat Ödülünü almıştı. Hepimiz sevindik. İktisadi Gelişme Kürsüsü Başkanı olarak benim için de Daron Hoca’nın çalışmaları önem arz etmekteydi. Ancak memlekette herkes çok sevinmedi. Özellikle sol cenahtan hem saygın ve ciddi hem de ideolojik ve gayrı ciddi eleştiriler geldi. İslamcı bilinen aydınlarımız pek ses çıkartmazken bir kısım Atatürkçü aydınlarımız da Daron Hocayı Atatürk düşmanı olmakla itham ettiler. Yani, ülkemiz üçüncü Nobelini, hem de bizim branşımız olan iktisat alanında, almış ama sevineni kadar üzüleni de var. Baba dostum rahmetli Prof. Dr. Tevfik İsmayılov’un deyimiyle “Garibe bir iş!”. Bu yüzden bugün ve pazartesi günkü yazılarımda Daron Acemoğlu’na Nobel kazandıran görüşleri ve ona yöneltilen olumlu ve olumsuz eleştirileri anlatacağım.
İKTİSATTA BÜYÜME VE KALKINMA SORUNLARI
Büyüme iktisadı kapitalist ekonomi şartlarında bir ülkenin bütün kaynaklarını tam istihdam ettiği durumda üretim kapasitesinin büyüme sürecini inceleyen iktisat alt branşıdır. İlk büyüme modelleri bütün piyasalarında tam rekabet şartlarının geçerli olduğu bir kapitalist ekonominin dışarıdan hiçbir müdahale olmadan kendiliğinden dengeli, sürekli ve istikrarlı bir büyüme oranına sahip olup olmadığı sorusunu cevapladılar. Bu büyüme oranına doğal büyüme oranı denir ki, bütün iktisatçıların ortak görüşü, böyle bir büyüme oranının olduğu yönündedir. Doğal büyüme oranı bir ülkenin nüfus artış hızı, sermayenin amortisman oranı, emeğin verimlilik artış hızı ve teknolojik ilerleme hızının toplamından oluşuyordu. Örneğin Türkiye’nin 100 yıllık doğal büyüme oranı yüzde 5 civarındadır. Cevap aranan ikinci soru güncel büyüme oranlarının (yani üç ayda bir açıklanan GSYİH büyüme oranlarının) doğal büyüme oranına yakınlaşıp yakınlaşmayacağı, eğer yakınlaşıyorsa nasıl yakınlaşacağı üzerinedir. Sir Roy Harrod olmak üzere bazı radikal, Keynesçi ve Post Keynesçi iktisatçılar güncel büyüme oranlarının kendiliğinden doğal büyüme oranına yakınlaşması için bir mekanizma olmadığına, bu yüzden merkezi planlama gerektiği görüşündeydiler. Öte yandan Neo Klasik okuldan Solow güncel büyüme oranlarının doğal büyüme oranına sermaye / emek oranında ve dolayısıyla sermayenin getirisinde değişimle yakınlaşacağı doğrultusunda sonuçlar elde ettiler. Bazılarınca Keynesçi bazılarınca da Post Keynesçi olarak tanımlanan Nicholas Kaldor’un ve Michail Kalecki’nin büyüme modelleri ise sınıf çatışması yoluyla ortalama tasarruf oranlarındaki değişimle güncel büyüme oranlarının doğal büyüme oranına yakınlaşacağını gösteren modeller geliştirdiler. Bütün bu yaklaşımlar doğal büyüme oranını veri, değişmez, kabul etmekteydi. 20’inci yüzyılın ikinci yarısında doğal büyüme oranının nasıl değişebileceği sorusuna başta Romer olmak üzere bir grup iktisatçı teknolojik gelişme hızındaki değişimi dikkate alarak cevapladılar. Teknolojik gelişme ana akım iktisatçıların çoğu tarafından iktisadi gelişmeden ve piyasalardan bağımsız bir bilimsel aktivite olarak ele alınmaktayken, bu iktisatçılar teknolojik gelişmenin bizatihi kapitalist ekonomik sisteme içsel olduğunu iddia ettiler. Bu fikir 19’uncu yüzyıldaki Kiel Okulu iktisatçıları, 20’inci Yüzyılda Joseph Alois Schumpeter ve takipçileri ve Marksist iktisatçı Ernest Mandel’in fikirlerine dayanmaktaydı.
Bütün bu modeller bir kapitalist ekonominin alt yapı sermayesi problemlerinin olmadığı, toplumsal sınıfların kapitalist iş bölümü ve uzmanlaşma ile belirlendiği, kurumsal yapının milli devletlerin ve sanayi toplumunun doğasına uygun olarak belirlendiği, ülkeler arasında coğrafi, tarihi ve kültürel farkların olmadığı varsayımları altında kurulmuştu. Ancak büyüme modelleri bu kısıtlı çerçevede azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden çok gelişmiş ülke ekonomilerini, o da kapalı ekonomi şartları altında, incelemeye imkân veriyordu. İki Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığını yeni kazanmış ülkeler ise çoğunlukla alt yapı sermayesi yetersiz olan, tam anlamıyla sanayileşememiş ve şehirlileşememiş, hatta milli kimliğin tam anlamıyla oluşmadığı geri kalmış yapılardı. Haliyle, bu ülkelerin büyüme süreçleri büyüme modellerinde anlatıldığı gibi işlemiyordu. Bu noktada kalkınma iktisadı çalışmaları öne çıkmaya başladı.
Elbette kalkınma için öncelikle büyüme gerekir. Ancak sınai büyüme için öncelikle bir sanayi altyapısının oluşması, buna bağlı olarak sanayileşmiş üretime uygun bir toplumsal yapının kurulması, şehirlileşmenin artması ve hepsinin üstünde milli devlet kurumları ve milli kimliğin oluşması gerekmekteydi. Az gelişmiş ülkelerde, bırakın sanayi üretimini, onun öncesinde var olması gereken (ulaştırma, haberleşme, enerji ve şehircilik) altyapısının yetersiz olduğu ya da hiç olmadığı görülmekteydi. Bu ülkelerin çoğu eski sömürge toplumlarıydı. Gelişmekte olan ülkeler ise bir şekilde altyapı sermayesini kısmen tamamlamış, mevcut teknolojide birçok sektörde sanayi üretimi yapabilen ama bölgeleri arasında gelişmişlik farkları bulunan ve yeni teknoloji geliştirecek kapasitesi olmayan ülkelerdi. Kalkınma iktisatçıları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için fakirlikten kurtulmaları, gelişmiş ülkelere üretim yapısı ve yaşam standardı açısından yakınlaşmaları için reçeteler ürettiler. Ana sorunlar sermaye birikimi yetersizliği, tasarruf yetersizliği, eğitim sisteminin eksikliği, şehirlileşme altyapısı problemleri ve kurumların (yani kültür, din, sivil toplum kuruluşları ve devlet örgütlenmesi) eksik ve noksanlığı olarak tanımlandı. Her iktisatçı bu sorunlardan biri üzerine yoğunlaşan çalışmalara yöneldi. Bu sorunların çözümü için iki farklı yol önerildi: Dışa kapalı devlet merkezli planlı kalkınma modelleri ve dışa açık gelişmiş ülke sermayesine bağımlı kalkınma modelleri. İşte Daron Acemoğlu az gelişmişliğin toplumsal kurumların büyüme ve kalkınma için yetersizliğine dayandığı üzerine tezlerini inşa etti.
DARON ACEMOĞLU KİMDİR?
Kamer Daron Acemoğlu, 3 Eylül 1967'de İstanbul'da Ermeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Kevork Acemoğlu (1938–1988), İstanbul Üniversitesi'nde ticaret hukuku profesörüydü. Annesi İrma Acemoğlu (ö. 1991), Kadıköy'de bir Ermeni ilkokulu Aramyan Uncuyan'ın müdiresiydi ve iyi bir şairdi. Babası Kevork Hoca hem bizim Üniversitenin saygıdeğer Hocalarındandı hem de Doğan Avcıoğlu’nun önderliğindeki YÖN Hareketi üyelerindendi. Aslında bir yazıda da Doğan Avcıoğlu ve Kevork Hoca’yı anlatmak isterim. Daron Hoca 1986 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun olmadan önce Kadıköy'de annesinin müdiresi olduğu Ermeni ilkokulundan mezun oldu. Gençlik yıllarında siyaset ve ekonomiyle ilgilenmeye başladı. Britanya’da York Üniversitesi'nde eğitim gördü ve 1989'da ekonomi dalında lisans diplomasını aldı. 1990'da ekonometri ve matematiksel ekonomi alanında yüksek lisans derecesini ve 1992'de ekonomi alanında doktora derecesini aldığı London School of Economics'te (LSE) eğitim gördü. Doktora tezi “Makroekonominin Mikro Temelleri Üzerine Denemeler: Sözleşmeler ve Ekonomik Performans” başlığını taşıyordu. Doktora danışmanı Kevin W. S. Roberts'tı. LSE'deki doktora sınav görevlilerinden biri olan James Malcomson, tezinin yedi bölümünden en zayıf üçünün bile "doktora ödülü için fazlasıyla yeterli olduğunu" söyledi. Arnold Kling ise, onu bir “wunderkind / harika çocuk” olarak nitelendirdi.
Acemoğlu, ham Türkiye Cumhuriyeti hem de ABD vatandaşıdır. İyi derecede Fransızca, İngilizce ve Türkçe bilmektedir ve biraz da Ermenice konuşmaktadır. Özal Dönemi devlet eski bakanı İsmail Özdağlar'ın kızı olan ve MIT'de elektrik mühendisliği ve bilgisayar bilimleri profesörü olarak çalışan Asuman Özdağlar ile evlidir. Arda ve Aras adlı iki oğulları vardır.
DARON ACEMOĞLU’NUN KATKILARI
Daron Hoca ve James Alan Robinson demokrasi ve diktatörlüğün iktisadi sebeplerini inceleyerek işe başladılar. “Demokrasi ve Diktatörlüğün İktisadi Kökenleri” adlı kitaplarında ana argümanları şudur: Bu kitapta, "demokrasinin, toplumsal elitlerin onu devirmek için güçlü bir teşviki olmadığında pekiştiğini" ileri sürmektedirler. Bu süreçler (1) sivil toplumun gücüne, (2) siyasi kurumların yapısına, (3) siyasi ve ekonomik krizlerin doğasına, (4) ekonomik eşitsizliğin düzeyi, (5) ekonominin yapısı ve (6) küreselleşmenin biçimi ve kapsamına bağlıdır.
Acemoğlu ve Robinson, 2012 yılında yayınladıkları Ulusların Çöküşü adlı kitaplarında, teknolojinin ön saflarında yer alan ekonomik büyümenin ilk önce siyasi istikrarı ve yaratıcı yıkımı gerektirdiğini savundular. İkinci olarak, onlara göre tekel ve oligopol haklarının verilmesine ilişkin kurumsal kısıtlamalar olmadan kalıcı büyüme gerçekleşemezdi. Buna örnek olarak Sanayi Devrimi'nin Büyük Britanya'da başladığını söylüyorlardı çünkü 1689 tarihli İngiliz Haklar Bildirgesi iktisadi ve siyasi tekeller üzerinde bu tür kısıtlamalar yaratmıştı.
Acemoğlu ve Robinson, bu kitaplarında "ülkeler arasındaki kalkınma farklılıklarının yalnızca siyasi ve ekonomik kurumlardaki farklılıklardan kaynaklandığı konusunda ısrar ediyorlar ve bazı farklılıkları kültür, hava durumu, coğrafya veya en iyi politika ve uygulamalar hakkındaki bilgi eksikliğine bağlayan diğer teorileri reddediyorlardı." Burası benim ve birçok iktisatçının katılmadığı noktadır.
2019 yılında, yine Acemoğlu ve Robinson’ın beraber neşrettikleri kitap olan Dar Koridor’da bir ülkenin istikrarlı ve dengeli bir şekilde kalkınması için Devlet / İktidarın Gücü ile Halkın Gücünün birbirini dengelemesi ve sınırlandırması gerektiğini, bu dengenin bozulması halinde ya Güçlü İktidar Zayıf Halk yani otoriter rejimler ve kurumsal çözülmenin geleceğini, ya da Zayıf İktidar Güçlü Halk ile kaos ve toplumsal çözülmenin gerçekleşeceğini söylediler.
2023 yılında yayınlanan İktidar ve İlerleme: Teknoloji ve Refah Üzerindeki Bin Yıllık Mücadelemiz, Acemoğlu ve Simon Johnson'ın teknolojinin tarihsel gelişimi ve teknolojinin toplumsal ve politik sonuçlarını konu alan bir kitabıdır. Kitap, yeni makineler ile üretim teknikleri ve ücretler arasındaki ilişki, teknolojinin toplumsal faydalar için nasıl kullanılabileceği ve yapay zeka konusundaki coşkunun nedenleri üzerine üç soruyu ele almaktadır.
İktidar ve İlerleme, teknolojilerin otomatik olarak sosyal faydalar sağlamadığını, faydalarının dar bir elit kesime gittiğini savunuyor. Yapay zekaya (AI) oldukça eleştirel bir bakış açısı sunuyor ve yapay zekanın işler, ücretler ve demokrasi üzerindeki büyük ölçüde olumsuz etkisini vurguluyor.
Daron Hoca’ya sosyalist iktisatçılar sömürgeciliği olumlu gösterdiği, uluslara arası sömürünün Batı’nın gelişmesindeki yerini vurgulamadığı, coğrafi farklara atıf yapmadığı ve Amerikan ideolojisinin neferliğini yaptığı yönünde eleştiriler getirip, ultra liberal demekteler. Öte yandan Amerika’daki liberteyen yazarlar da Acemoğlu’nu fazla devletçi ve emek yanlısı olarak görüp adeta Acemoğlu’na komünist demekteler. Hangisi doğru? İkisi de değil. Bunları ve benim görüşlerimi de pazartesi yazarım
Daron Acemoğlu ve tezleri - II
YAYINLAMA: 21 Ekim 2024 - 00:00
Bu yazıda bunların ne anlama geldiğini yorumlayacağım. Bununla birlikte Daron Hoca’ya yöneltilen eleştiriler bulunmakta ki, bunların bir kısmına ben de kısmen katılmaktayım, bu eleştirileri de değerlendireceğim.
DARON ACEMOĞLU’NUN ANA TEZİ VE SOSYAL SERMAYE
Biz iktisatta sermaye kavramını genelde üretim faktörlerini betimlemek için kullanırız. Bunlar üretimde kullanılan her türlü makine ve teçhizat anlamında fiziki sermaye, bütün sektörlerde üretimin etkin bir şekilde var olması için gerekli olan ve (ulaştırma, haberleşme, enerji dağıtımı, elektrik, gaz ve su şebekeleri gibi şehircilik hizmetlerini içeren) altyapı sermayesi ve üretimde kullanılan birikmiş bilgiyi içeren beşeri sermayedir. Ancak sermaye kavramını kullandığımız ve doğrudan üretim sürecinde etkin olmayan iki kavram daha vardır: mali sermaye ve sosyal sermaye.
Mali sermaye mevcut üretim kapasitesinde üretimi ve üretim kapasitesinde artış sağlamak için gerekli olan yatırımı finanse eden mali fonlara verilen addır. Mali sermaye (finansal hizmetler haricinde) doğrudan üretime girmez ama mali sermaye olmadan da ne üretim ne de yatırım mümkündür. Mali sermayeyi üreten bankacılık ve finans sektörüdür.
Sosyal sermaye, "belirli bir toplumda yaşayan ve çalışan insanlar arasındaki, o toplumun etkili bir şekilde işlemesini sağlayan ilişki ağlarıdır". Kişilerarası ilişkiler, paylaşılan kimlik duygusu, paylaşılan anlayış, paylaşılan normlar, paylaşılan değerler, güven, iş birliği ve karşılıklılık yoluyla sosyal grupların etkili işleyişini içerir. Bazı sosyal bilimciler sosyal sermayeyi ortak bir amaç için kamu malları üreten bir sermaye biçimi olarak tanımlar, ancak bu yaklaşım tartışmalıdır. Bir bireyin sosyal sermayesi çevresi ve çevresi ile olan ilişkilerine bağlıdır. Bir toplumun sosyal sermayesi ise onun bir millet vasfına sahip olmasını sağlayan ortak kimlik duygusu, ortak norm ve değerler ve ortak yaşam standartlarıdır. Yani bir toplum ne kadar milletleşebilmişse sosyal sermayesi de o kadar yüksektir.
Daron Acemoğlu’nun gerek Robinson’la birlikte yazdığı ve demokrasi ve diktatörlüğün iktisadi sebeplerini incelediği “Demokrasi ve Diktatörlüğün İktisadi Kökenleri” gerekse 2012 yılında yayınladıkları “Ulusların Çöküşü” adlı kitaplarında anlattığı aslında esaslı ve kalıcı bir kalkınma için en önemli unsurun “sosyal sermaye” olduğudur. Bir insan topluluğunun millet olabilmesi için üç temel esas vardır ve bunlar aynı zamanda Fransız İhtilâlinin sembolü olan sloganıdır: Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik.
Eşitlik vatandaşların yasalar ve devletin uygulamaları karşısında eşit olduğu, torpilli, imtiyazlı ve il başkanının kayınçosundan referanslı kimsenin olmadığı ve her vatandaşın fırsat eşitliğine sahip olduğu bir toplumun temel düsturudur. Özgürlük o topluluk içinde bireylerin inanç ve düşüncelerini ifade edebilme ve serbest girişimde bulunabilme özgürlüğünü ifade eder. Bu özgürlükler toplumsal barış için sınırlandırılır: Bir bireyin özgürlüklerinin sınırı diğer bireylerin özgürlükleridir. Eşitlik ve özgürlüğün olduğu bir toplumda bireyler arasında ortak bir kimlik ve dayanışma duygusunun oluşması ise kardeşliği temsil eder. Bu dediklerimin gerçekleşebilmesi için bir milli devlete ya da sol cenahta olduğunu iddia eden arkadaşların tercihiyle bir ulus devlete ihtiyaç vardır. Bu milli devletin kuvvetler ayrılığı ve laiklik ilkelerini benimsemiş katılımcı bir demokrasi olması da gerek şarttır.
Daron Hoca’nın meşhur ettiği kavramlardan “kapsayıcı kurumlar” işte bu eşitlik, kardeşlik ve özgürlüğü sağlayan devlet ve toplum yapısını oluştururken, “dışlayıcı kurumlar” tam tersine eşitlik kardeşlik ve özgürlüğü bozan kurumlardır.
Daron Hoca’nın ele aldığı ülke örnekleri, esas itibariyle, eskiden sömürge olmuş ve birbiriyle aynı coğrafyayı paylaşan ve başlangıçta aynı iktisadi birikime (veya birikimsizliğe) sahip olan ülkelerdir. Örneğin Haiti Adasındaki Dominik ve Haiti Cumhuriyetleri… İngiliz etkisi altındaki Dominik Cumhuriyeti Anglo Saksonlar’dan aldıkları kurumsal yapıyla ilerlerken İspanyol – Fransız etkisi altındaki Haiti başarısız olmuştur. Yine ABD ve Meksika sınırında yer alan ve yarısı Meksika’nın yarısı ABD’nin olan bir kasabanın ABD‘li yarısı Meksikalı yarısına fark atmıştır. ABD İngiltere’nin eski sömürgesi iken Meksika İspanya’nın eski sömürgesidir. Yani demektedir ki İngiliz sömürgeciliği “kapsayıcı kurumlar” ürettiği ve sömürgelerine de bunları öğrettiği için iyi iken İspanyol sömürgeciliği “dışlayıcı kurumlar” ürettiği için kötüdür. Burada bir insanlık suçu sayılması gereken sömürünün kısmen de olsa güzellemesi yapıldığı doğrultusunda eleştiriler gelmektedir. Buraya sonra değineceğiz. Ancak bahsettiğim bu iki kitapta Anglo Sakson tipi liberal demokrasinin kalkınma için tek, tek değilse bile en önemli, etken olduğunu söylemektedir.
2019 yılında, yine Acemoğlu ve Robinson’ın beraber neşrettikleri kitap olan “Dar Koridor’da” ise Daron Hoca dümeni Anglo-Sakson tipi demokrasiden Kıta Avrupası tipi demokrasiye kırmıştır, denebilir. Bu kitapta İktidarın Gücü ile Halkın Gücünün birbirini sınırlaması ve denetlemesini gerektiren bir hassas dengenin istikrarlı bir toplum için zorunlu olduğundan söz eder. Yani kardeşliği sağlaması gereken devlet ve iktidar çok güçlü olursa iktidara sahip zümreler eşitliği ortadan kaldırır, yönetim bir tiranlığa evrilir ve bu da uzun dönemde topluca fakirleşmeye götürür. Öte yandan devletin zayıf olması durumunda ise özgürlüklerin sınırlamaları kalkar, kardeşlik ortadan kalkar, toplumsal kaos ve anarşi doğar ve yine eşitlik yıkılır. Sonuç yine fakirleşmedir. Bunun için özgür bireyler kadar kardeşliği de tesis edecek sağlam bir devlete ihtiyaç olduğunu vurgular. Burada da liberteryenler Hocayı solculuk ve hatta komünistlikle itham etmektedir.
Aslında Daron Hoca ne liberaldir ne de komünisttir. Güçlü bir sosyal devletin olduğu demokratik ve eşitlikçi toplumu savunur. Bu ise Sosyal Demokrasidir.
İYİ SÖMÜRGECİLİK VAR MIDIR?
Tabii ki yoktur. Daron Hoca’nın verdiği örnekler doğrudur ve bu spesifik örneklerde ulaştığı sonuçlara da kimse itiraz edemez. Ancak söyledikleri eksiktir. Örneğin iyi sömürgeciler olarak nitelendirilen İngilizlerin en büyük sömürgesi Hindistan’dı. Hindistan çok kalabalık ve çok farklı dini ve etnik gruplardan oluşan bir ülke olmasına rağmen parlamenter demokrasiyi bugüne kadar getirmiştir. Ancak Hindistan bugün bile kalkınmış bir ülke sayılabilir mi? Ülke içinde eşitsizliklerin ortadan kalktığı veya azaldığı söylenebilir mi? Söylenebilirse bile, bunun sebebi Amritzar Katliamı gibi lanetlenmesi gereken eylemlere imza atmış İngiliz emperyalizmi midir, yoksa Gandhi ve Nehru’dan bu yana bağımsız bir milli devletin uyguladığı kalkınma stratejileri midir? Bir başka İngiliz sömürgesi (şu anda yarı Amerikan sömürgesi sayılabilecek) Irak ve Mısır’dır. Acaba bu ülkeler iyi sömürgeci olan İngiliz kurumlarından ne ölçüde istifade edebilmişlerdir? Niye bu ülkelerde o kadar sene süren İngiliz sömürge yönetimine bağlı olarak “kapsayıcı kurumlar” oluşmamıştır? Bu yüzden ülkelerin başarılarını onları eğiten ve medenileştiren sömürgeci ağabeylere bağlamamalıyız. Öte yandan verilen örneklerin hepsinde sosyal sermayenin kuvvetli bir şekilde geliştiği toplumların başarılı olduğu görülmektedir. Bu ise milli kültür ve milli kimlik aidiyeti oluşturmuş, eşitlik, kardeşlik ve özgürlüğü hayata geçirebilmiş ülkelerin kalkınma yarışında öne geçebileceğini göstermektedir.
“Ya ABD ne olacak Hocam? O da mı kötü örnek?” ABD kolonilerinde yaşayan ve Bağımsızlık Savaşını kazananlar Avrupa’dan gelen göçmenlerdi. Pekiyi Amerika’nın gerçek sahiplerine ne oldu? Onlar mı isyan ettiler İngiltere’ye? Onlar, yani Kızılderililer, dünyanın gördüğü en büyük soykırımlardan birine tâbi tutuldular. Yani İngilizler kendi insanlarını götürdükleri yerlere “kapsayıcı kurumları” kurmuşlardı, ancak bu kurumlar, o toprakların gerçek sahibi olan Kızılderililer için hiç de “kapsayıcı” değildi. Neticede onlar medeniyetsiz vahşiler değil miydi?
KALKINMA İÇİN SADECE SOSYAL SERMAYE YETERLİ Mİ?
Hayır. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi kalkınma her şeyden önce büyümeyi gerektirir. Bu ise yeterli sermaye birikimi, etkili bir tasarruf – yani finans – sistemi olmadan pek mümkün değildir. Az gelişmiş ülkelerde, örneğin bugünkü Afganistan’da, iktidar Taliban Rejiminde değil de kapsayıcı kurumların hâkim olduğu liberal bir demokraside olsa Afganistan ne kadar kalkınabilirdi? Sermaye yetersizliği emperyalistlerden dış borç alınarak mı kapatılacaktı? Gelen dış borçlar ne kadar Afgan Halkının geleceği ve refahı için gerekli olan alanlara aktarılacak, ne kadarı Batılı kartelci firmaların kâr maksimizasyonuna yönelik harcanacaktı? Uluslararası sermaye bir ülkenin refahını arttırmak için değil öngörülebilir ve yüksek kâr için gelir. Burada dış borcu ülkenin menfaatine olan alanlara yönlendirmek devletin işidir. Yine azgelişmiş ülkelerde yeterli bir alt yapı sermayesini oluşturmak ve beşeri sermayeyi gerekli düzeye yükseltmek ancak ve ancak milli devletin kalkınma planları ile olur. Yol, elektrik şebekesi ve asayiş olmayan etrafta eşkıyaların kol gezdiği yere, çalıştıracak mühendis olmayan ülkeye (Devlet Bey’in veciz ifadesiyle) Hans, Sam, Toni, Coni, Herkel ve Frank gelir mi? Sanmıyorum.
Bence Daron Hoca’nın tezleri, yani sosyal sermayenin kalkınma hızına olumlu katkısı, ancak ve ancak altyapı sermayesini tamamlamış, mevcut teknolojide birçok sektörde üretim yapabilecek kapasitede olan gelişmekte olan ülkelerde doğrulanabilir. Ancak kalkınmanın en alt düzeyinde olan azgelişmiş ülkeler için geçerli olması pek mümkün değildir.
ACEMOĞLU’NUN HAKLI OLDUĞU NOKTA
Bir ülkenin kalkınma süreci, hele az gelişmiş ise, çok meşakkatli ve uzun zaman gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte “kapsayıcı kurumların” varlığı, belli bir gelişmişlik düzeyinin üstüne çıktığınızda çok etkili olabilir. Demokrasinin, eşitlik, kardeşlik ve özgürlüğün varlığı hem büyüme hem de kalkınma hızına olumlu yönde katkı yapabilir. Ancak bir ülkede “kapsayıcı kurumlar” hızla dışlayıcı kurumlara dönüşebilir. Hocanın “Dar Koridor” kitabında belirttiği gibi hassas güç dengesi bozulursa ülke ya dışlayıcı kurumların hâkim olduğu bir otokrasiye dönüşür ve hızla bir fakirleşme başlar, gelir ve servet adaleti bozulur ya da ülke Lübnanlaşarak kaos ve iç savaşın pençesinde mahvolur. Yani kapsayıcı kurumlar belli bir gelişmişlik düzeyinden sonra ve yavaş yavaş kalkınmaya katkı sunarken, dışlayıcı kurumlar bir anda ülkenin Cehenneme dönmesine sebep olabilir. Bunun en büyük örneği, belki de en “kapsayıcı kurumların” yer aldığı ve son derece ileri bir demokrasi olan Weimar Almanyası’nın 1933’ten 1938’e kadar beş sene içerisinde dışlayıcı kurumlar vasıtasıyla Nazi Almanya’sına dönüşmesidir. Bu hem Almanlar hem de bütün Dünya için büyük acılara sebebiyet vermiştir.
Bu yüzden Daron Hoca’nın teorisi esas “dışlayıcı kurumların” olumsuz etkisini göstermesi açısından önemlidir.
Yeni çözüm sürecinin ekonomi politiği
YAYINLAMA: 26 Ekim 2024 - 00:00
Mealen eğer terör örgütünü silâh bıraktıracaksa, Apo’nun hapisten çıkarılıp Meclis’te DEM Parti grubunda konuşmasını istedi. Eğer bu girişim başarılı olursa affedilmesi için gerekenleri yapabileceğini de ekledi. Tabii kamuoyumuz böyle bir konuşmayı başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere herkesten beklerdi de Sayın Bahçeli’den beklemezdi. Konuşmanın içeriğinden çok konuşmacının kimliği çoğumuzu şaşırttı. Ama ben şaşırmadım. Uzun zamandan beri Türk Sağı (ki bence CHP’nin seçmeni değil ama yöneticileri de bu gruba dahildir) denen siyasi grubun hiçbir ideolojiye sahip olmadığından, siyaseti esnaflık gibi bir meslek olarak gördüklerinden, tek amaçlarının kendi şahsi siyasi ikballeri olduğundan, genel seçmen kitlesinin de kasabadan şehre göç eden mesleksiz, aidiyetsiz ve eğitimsiz geniş kitleler olduğundan dem vuruyorum. Bu yüzden Sayın Bahçeli’nin partisinin ve içinde bulundukları Cumhur İttifakının siyasi geleceği için 40 yıldır söylediklerini bir çırpıda çöpe atmasına hiç şaşırmadım. Demek o zaman siyaseten öyle gerekiyordu, şimdi de siyaseten böyle gerekiyor.
Tabiî ki, ben siyasetçi değilim. 25 senedir İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesiyim. 7 yıldır YeniBirlik yazarıyım. Falanca partinin filanca il başkanı ne demiş, Anadolu’nun falanca kasabasında parti il başkanı kimin takımından seçilmiş, hiçbir zaman böyle dertlerim olmadı. Ben milletimin vergileriyle maaş alan bir iktisat profesörüyüm. Bu yüzden, falanca lider veya filanca partiye değil doğrudan milletime karşı sorumluyum.
Bu yüzden bugün yeni çözüm sürecinin doğal sonucu olabilecek bazı olguların iktisadi analizini yapacağım. Bu yazıdaki görüşlerim bazılarımızı kızdırabilir, yıllarca öğrendiğimiz ezberlerin bozulmasına yol açabilir. Niyetim hiçbirinizi kızdırmak değil, sadece bilgim kadarınca süreci açıklamak.
KÜRTÇÜLER NE İSTİYOR?
Öncelikle her şeyi açık bir şekilde konuşmaktan yanayım. Türkiye’de uzun yıllardan beri kendileri ve -özellikle- liberal sol aydınlatılmışlar tarafından “Kürt Siyasi Hareketi” olarak tanımlanan yapı, esasen, bölücü terör örgütü PKK’nın şehirdeki siyasi propaganda koludur. Hukuken bunu diyemezsiniz denebilir, ben hukuken konuşmuyorum zaten. Bu siyasi parti ve onun örgütü, kendilerinin de kabul ettiği üzere, PKK’yla organik bağ içerisindedir. O zaman romantik kelimelerle “demokrasi, insan hakları ve özgürlük” diyerek hayale kapılmayalım. Sorumuzu açık bir şekilde soralım: Kürtçüler ne istiyor?
Cevap açıktır: Kendi kontrollerinde bağımsız bir Kürt Devleti. Bu devlet Türkiye, Irak, Suriye ve İran’dan alınacak topraklar üzerinde kurulacaktır. Kendilerini “Kürt Siyasi Hareketi” olarak tanımlayan bu arkadaşlara göre bu ülke Büyük Kürdistan’dır. Bu emele ulaşmak için ilk etapta dört ülkede özerk Kürt Bölgelerinin oluşturulması ve sonra da bu bölgelerin birleşerek bağımsızlık kazanması ana amaçtır. Yine kendilerinin bildirdiğine göre “Kürt Siyasi Hareketi” “devrimci, feminist, çevreci, sosyalist” bir harekettir. İdari olarak kantonların özyönetimi ilkesinden ve doğrudan demokrasiden bahsederler. Ancak son 7-8 yılda Rojava “pratiğinde” (!) hepimizin gördüğü durum bambaşkadır: Kürt olmayan Arap ve Türkmenlerin zorla yerlerinden sürüldüğü, kendilerine karşı olan Kürtlere her türlü baskının yapıldığı, hukukun ve devlet nizamının değil kaba kuvvetin egemen olduğu bir yapı… Bir de ABD emperyalizminin taşeronu olmaları cabası. Pekiyi Türkiye’dekiler farklı mı? Teorik olarak bir farkları yoktur, bunu kendileri de kabul eder. Köprüyü geçene kadar “ayıya dayı” diyerek konfederasyondan, halkların kardeşliğinden dem vururlar, iktidarı ele geçirdikleri anda ise -adeta Kamboçya’daki Pol Pot rejimi misali- demir yumrukla milleti inim inim inletirler.
İşte çözüm süreci, aslında, Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bir kısmı üzerinde başka bir devlet kurmak isteyen, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından bir kısmını etnik kökeni ve soy bağlarına bağlı olarak ayrıştırmak isteyen, askeri anlamda yenilmiş ve siyasi anlamda da söyleyecek bir sözü kalmamış bir suç örgütüyle vatanın ve devletin egemenliği üzerinde müzakere etmek demektir. Hukukçular daha iyi bilir, Ceza kanununda ilgili madde şöyle geçiyordu galiba: “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü yıkmaya çalışmak, yıkmaya çalışanlara yardım ve yataklık etmek…”
Varsayalım ki çok milliyetçi ve mukaddesatçı siyasilerimiz bu konuda aziz milletimizin de onayını aldılar. Yeni çözüm süreci başladı ve sonuçlandı. Bölücü eşkıya ve terör örgütü silâh bıraktı. Bunun gerçekleşmesi için onların istediklerinden bazısını verecekseniz. Aslında Kürt kökenli kardeşlerimizin alınan devlet hizmeti, siyasi temsiliyet, vatandaşlık hakları açısından hiçbir eksiklikleri yoktur. O zaman, onların istekleri ve devletimizin vereceği taviz sahip olmadıkları üzerinedir: kollektif haklar ve en azından federatif bir yapı olacak şekilde özerklik. Türkiye tek millet ilkesinden vaz geçip, kurucu iki halk ilkesine göre yeniden kurulacaktır. Yani “Kürt Siyasi Hareketi” adıyla PKK ülkenin bir kısmında kendi bayrağı, kendi ordusu ve polisi, kendi meclisi ve resmi dili olan bir özerk yönetimde tam hâkim olurken, ülkenin geri kalanında da merkezi yönetimde ortak olmak istiyor. Bunun Kürt kardeşlerimizin isteği olmadığını söylemek çok mümkündür. Öyle ya, 40 yıldır dağda bir grup eşkıyaya komutanlık taslayan Murat Karayılan, Cemil Bayık ve benzerleri çözüm yapılınca ne olacak? Karayılan Urfa’da emekli hayatı mı yaşayacak, Bayık Bingöl’de iddia bayisi mi açacak? Bu adamlar, yani kırk yıldır Cumhuriyet’e başkaldıran eşkıyalar, Doğu’ya Paşa, askeri ve mülki amir olmak isteyecekler. Aşağısı kurtarmaz. Pekiyi böyle bir yapı iktisadi olarak hem biz hem de onlar için rasyonel mi? Bakalım…
FEDERASYON VE KURUCU İKİ HALK DAHA BÜYÜK FAKİRLİK GETİRİR
Diyelim ki Türkiye başta sözde Kürdistan olmak üzere birkaç eyalete bölündü. Her eyalet kendi vergisini toplayabilme, kendi eğitim, sağlık, güvenlik hizmetlerini verme hakkına sahip oldu. Bölücü terör örgütünün sözde Kürdistan eyaleti Türkiye’nin gelişmişlik düzeyi en düşük bölgesidir. Buradan toplanan vergilerle, bugün beğenmedikleri Cumhuriyet idaresinin sağladığı hizmetlerin onda birini bile yapamazlar. Çünkü Türkiye’nin doğu bölgesindeki vilayetlerden toplanan vergi o vilayetlere yapılan kamu harcamalarının yüzde 20’sini bile karşılayamaz. Merkezi Hükümet destek çıkabilir, denebilir. Kusura bakmasınlar ama, Marmara’nın Ege’nin, Akdeniz’in de eli armut toplamıyor. Bu tarz konfederatif bir yapıda diğer bölgelerdeki vatandaşlar kendi vergilerinin kendi bölgelerinde harcanmasını isterler. Yani bölge vatandaşlarımız çözüm süreci başarılı olursa bugün milli devletin sağladığı imkânları unutsunlar. Marmara’nın vergisi Marmara’ya, Ege’nin vergisi Ege’ye harcanır. Sözde Kürdistan eyaletinden toplanacak vergi de kendi bölgelerinde, artık ne kadar toplayabilirlerse.
TÜİK’in verilerine bakarsak kaçak doğal gaz ve elektrik kullanımının Doğu ve Güneydoğu bölgemizde vahim oranlara yükselmiş olduğunu görüyoruz. Sözde Kürdistan Eyaleti’nde PKK militanları jandarma ve asker, örgüt liderleri komutan ve kaymakam – vali olacakları için bölgedeki vatandaşlarımız kaçak elektriği ve gazı unutsunlar. Son kuruşuna kadar tahsil edilir.
Bölgede çok saygı duyulan din adamı Meleler ve aşiret reisleri de tası tarağı toplamaya hazırlansınlar, çünkü devrimci KCK yönetiminde dini taassuba ve hurafelere yer yoktur. Onların “halkı özgürleştirme” ile kastettiklerinden biri de dini toplumsal hayattan silmektir. Dileyen örgütün önemli yazarlarını bir okusun. Hem hurafeci Melelere hem de işbirlikçi feodallere son vereceklerini kendileri beyan ediyor, ben demiyorum.
Eğer bir entegrasyon sürecinde iki farklı devlet ticaret engellerini kaldırır, emek ve sermaye dolaşımını serbest bırakır, ortak para politikası uygular ama her ülke kendi özgür maliye politikasını uygularsa sermaye fakir olan bölgeden zengin bölgeye kaçar. Çünkü gelişmiş bölgedeki birikmiş alt yapı sermayesi ve beşeri sermaye sebebiyle sermayenin getirisi gelişmemiş bölgeden daha fazla olacaktır. Ancak ortak para politikası olduğu için reel faizler bu ikisinin arasında olacaktır. Yani bölgede ne kadar servet sahibi, iş adamı, eğitimli insan varsa, fabrikalarını da firmalarını da, birikimlerini de alıp İstanbul’a İzmir’e kaçar.
Özetleyecek olursak sözde Kürdistan’ın kurulması bölgenin bugünkünden daha da fakirleşmesine, özgürlüğün artmasının tersine karanlık bir baskı rejiminin kurulmasına yol açar. Oradan kaçan insanları da diğer bölgelere alırlar mı, (bence almazlar da, neyse) bilmiyorum. Bir de böyle bir bölünme sonunda İstanbul’da, İzmir’de yaşayan Kürt kökenli kardeşlerimizi Marmara ve Ege Bölgesel yönetimleri kendi bölgelerinde barındırır mı? Barındırmaz herhalde… Yani bugüne kadar olmamış olan iç savaşın tohumları yeni çözüm sürecinde atılmış olur.
Bu konuda daha söylenecek çok şey var da… O da başka bir zaman inşallah…
Cumhuriyetin anlamı
YAYINLAMA: 28 Ekim 2024 - 00:00
HOCAM EROL MANİSALI
Her daim Cumhuriyet ilkelerini, eşitlik, kardeşlik ve özgürlüğü, milli bağımsızlığı savunan bir aydındı. Görüşlerini bilimsel çerçevede her zaman aynı netlik ve dürüstlükle savunurdu. Bugün örneğini çok gördüğümüz insanlar gibi ilkelerinden vaz geçip her esen rüzgâra göre konum ve şekil değiştirmezdi. Türkiye’nin kendi değerleri ve milli bağımsızlığını koruyarak çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması için bütün hayatı boyunca çalıştı. Yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Bizleri de asistan veya meslektaş olmaktan önce kendi evlâdı gibi sevdi. Bugün ülkemizin içinde bulunduğu sorunlara karşı bundan yıllar önce uyarılarda bulunmuştu. Yarın, Cumhuriyet Bayramı’nda, ölümünün ikinci yıldönümü… Hocamızı ve Babamızı rahmet ve minnetle anıyorum. Kabri nûr, mekânı Cennet olsun…
CUMHURİYET 101 YAŞINDA
Yarın Cumhuriyet Bayramı. Türkiye Cumhuriyeti 101 yaşına giriyor. Geçen sene millet olarak coşkuyla kutladığımız 100’üncü yılından bu yana Cumhuriyet’in ne kadar önemli olduğunu, bizim millet olarak var olmamız için temel ilkeleri barındırdığını daha iyi anladık. Cumhuriyet Osmanlı’dan bu yana devam eden gelişme çizgimizin son halkasıdır. Temel ilke ve kurumlarıyla Cumhuriyet masa başında İngiliz zabitlerinin kalemleriyle veya yönetim üzerinde ilahî haklara sahip olduğunu iddia eden hanedan veya ruhban sınıflarının ianesi ile değil ama milletin azim ve kararıyla, milli iradenin tecellisiyle, savaş meydanlarında kan dökerek kurulmuştur. Hepimizin dedeleri gibi benim büyük dedelerim de Çanakkale’den girip Dumluıpınar’dan çıkmışlardır. Cumhuriyet Türk’e giydirilmek istenen Ateşten Gömleğin bizatihi milletçe yırtılıp atılmasıdır. Hepimizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.
Bugün size Cumhuriyetin anlamı hakkında yazacağım. Kelimenin etimolojisinden girip Türkiye Cumhuriyeti’nin bizler için ne ifade ettiğiyle tamamlayacağım. Haydi başlayalım.
CUMHURİYET KELİMESİNİN ANLAMI
Latince “res publica / kamu meselesi” ifadesine dayanan cumhuriyet, monarşinin aksine, siyasi gücün temsilcileri aracılığıyla halkın elinde olduğu bir yönetim şeklidir. Aslında, daha net bir ifadeyle Cumhuriyet, iktidarın kaynağını hanedan mensubu olmaktan değil halktan alan, yani monarşi olmayan, bütün yönetim şekillerinin genel adıdır.
Bir cumhuriyette temsil, vatandaşların serbest seçimlerine dayanabilir veya dayanmayabilir. Birçok tarihi cumhuriyette temsil, kişisel statüye dayandırılmış ve seçimlerin rolü sınırlandırılmıştır. Bu olgu bugün de geçerlidir: Serbest seçimlere ve parlamenter demokrasiye dayanmayan veya kısmen demokratik kuralları benimsemiş birçok Cumhuriyet olabilir. Geçmişteki sosyalist ülkeler, bugün Afganistan, İran veya Vatikan gibi teokratik Cumhuriyetler veya özgürlükçü olmayan / illiberal demokrasiler olarak tabir edilen bazı otokratik yönetimler de görünüşte Cumhuriyettir. Sorun Cumhuriyet meşruiyetini ve iktidar kaynağını halktan aldığı halde, halk iradesinin hangi araç ve kurumlarla yansıtıldığındadır.
Cumhuriyet terimi, modern anlamını MÖ 509'da Etrüsk kökenli ve “Rex” olarak bilinen kralların devrilmesinden MÖ 27'de İmparatorluğun kuruluşuna kadar süren antik Roma Cumhuriyeti'nin anayasasına atıfta bulunarak geliştirildi. Bu anayasa, önemli etkiye sahip zengin aristokratlar olan “particilerden” oluşan bir Senato ile karakterize ediliyordu. Aynı zamanda bütün yurttaşların oyları ile belirlenen bazı meclisleri vardı. Yine bütün vatandaşların oyları ile o zaman hem hâkim hem de vali yetkilerine sahip olan “magistratuslar” seçilmekteydi. Aynı zamanda ana yasama kurumu olan Senato’da halkın temsilcisi olan “tribunuslar” da bulunmaktaydı. Bu anlamıyla esas yönetim erki aristokrat “patrici” sınıfının elinde olması ile Roma Cumhuriyeti oligarşik bir cumhuriyet olarak tanımlanabilir. Yine de sokağın sesi de Roma politikasında çok önemli bir yer işgal etmekteydi. Ünlü Roma atasözü şöyle der: “Vox populi vox Dei”; yani “Halkın sesi Hakkın sesidir.”
AMERİKAN BAĞIMSIZLIK SAVAŞI, FRANSIZ İHTİLALİ VE MODERN CUMHURİYET
Orta Çağ’ın özelliği Avrupa’da merkezi olmayan monarşilere dayanan devletlerin olmasıydı. 16’ıncı yüzyıldan itibaren silah teknolojisindeki gelişme ile birlikte mutlak monarşiler Orta Çağ'ın çoğunda var olan sınırlı ve merkezi olmayan monarşilerin yerini aldı. Aynı zamanda ve bu gelişmeye muhalif olarak, bir dizi yazarın “liberalizm” olarak bilinen ideolojiyi yaratmasıyla hükümdarın tam kontrolüne karşı bir tepki de görüldü.
Bu Aydınlanma düşünürlerinin çoğu, cumhuriyetlerden çok anayasal monarşi fikirleriyle ilgileniyorlardı. İngiltere’de bir müddet Cumhuriyet kuran Cromwell rejimi cumhuriyetçiliğin itibarını zedelemişti ve düşünürlerin çoğu cumhuriyetlerin ya anarşiyle ya da tiranlıkla sonuçlanacağını düşünüyordu. Bu nedenle Voltaire gibi filozoflar mutlakiyetçiliğe karşı çıkarken aynı zamanda güçlü bir şekilde monarşi yanlısı oldular.
Jean-Jacques Rousseau ve Montesquieu cumhuriyetleri övdüler ve Yunanistan şehir devletlerini model olarak gördüler. Ancak ikisi de o zamanki Fransa gibi 20 milyon nüfuslu bir devletin cumhuriyet olarak yönetilmesinin imkansız olacağını düşünüyordu. Rousseau, Korsika'daki cumhuriyetçi deneyime (1755-1769) hayran kaldı ve küçük, kendi kendini yöneten komünlerden oluşan ideal bir siyasi yapıyı önerdi. Montesquieu, bir şehir devletinin ideal olarak cumhuriyet olması gerektiğini düşünüyordu, ancak sınırlı bir monarşinin daha geniş topraklara sahip bir devlete daha uygun olduğunu savundu.
Amerikan Devrimi, monarşinin değil, yalnızca İngiliz Parlamentosunun koloniler üzerindeki otoritesinin reddi olarak başladı. Ancak İngiliz hükümdarının kolonileri temsili hükümet haklarının ihlali olarak değerlendirdiği durumdan korumadaki başarısızlığı, hükümdarın tazminat talebinde bulunanları hain olarak damgalaması ve otoritesini göstermek için Amerika’ya askeri birlikleri gönderme kararı, Amerikalıların bu konudaki algısını kökten değiştirdi: artık İngiliz hükümdarı bir tiran ve İngiliz monarşisi de tiranlık olarak görülüyordu. Netice’de Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonrasında bir Cumhuriyet kuruldu.
Bugün modern Cumhuriyet kavramının doğuşu, etkinliği ve dünyaya yayılışı Amerikan Devriminden çok Fransız ihtilâline dayanır. Fransızlar bir millet olarak kendilerini eşitsizliğe, fakirliğe, ayrımcılığa ve emir kulu olmaya zorlayan Fransız monarşisi, onun soylular tabakası ve Kilise’nin temsil ettiği dini kurumlarına karşı ayaklandılar. İlk defa Batı’nın gelişmiş ve büyük toplumlarından biri, bir millet olduğunun farkına varmıştı. İhtilâlin sonunda aristokratlar, papazlar ve Kral idam edildi. Birinci Cumhuriyet kuruldu. İhtilâlin sloganı “fraternité, égalité, liberté / kardeşlik, eşitlik, özgürlüktü” Bu slogan şu şekilde Cumhuriyetin anlamına yansıdı:
Bütün Fransızlar vatandaş olarak birbirleri, Hükümet uygulamaları ve Kanunlar önünde eşit haklara ve yükümlülüklere sahiptir. Kimse dini veya etnik sebeplerden ayrıcalık sahibi değildir. Bu eşitlikti.
Her vatandaş fikir ve inancını yaşama ve ifade etme, mülk edinme ve istediği işte girişim sahibi olma ve fırsat eşitliğine sahiptir. Eğitim ve sağlık hizmetleri kamu tarafından bedelsiz sağlanacaktı. Bu da özgürlüktü.
Bütün Fransız Vatandaşları ortak vatan ve ortak Cumhuriyet’e sahip, tasada ve kıvançta ortak, kendi milli değerleri etrafında birleşmiş kardeşlerdi. Bu da kardeşlikti.
Fransız İhtilâli Cumhuriyet kavramı ile birlikte zorunlu iki ilkeye de öncülük etmiştir: Laiklik ve milliyetçilik. Bütün vatandaşlar mensup oldukları Fransız Milleti’nin gelişmesi, ilerlemesi ve refahı için çalışmalıdır. Üç silahşörlerin dediği gibi: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” Yine devletin hiçbir kurumu veya erki herhangi bir dinin kurum ve ruhbanına terk edilemez. Toplumun idaresi muhakkak millet iradesine dayanır, dini kurallara dayanmaz. Yani bizim anlayacağımız şekilde: “Hâkimiyet bilâ kayd-u şart milletindir! / Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!”
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Bizim Cumhuriyetimiz fiilen yıkılmış ve müstevlilerin esiri olmuş bir monarşinin yerine savaş meydanlarında istilacılara karşı kazanılan zafer sonrasında millet iradesi ile kurulmuştur. Cumhuriyetimizin dayandığı temel ilkeler hiç şüphesiz milliyetçilik ve laiklikti. Tıpkı Fransız İhtilâlinde olduğu gibi… Yine metinlere geçmese de, Türk entelektüellerinin İkinci Meşrutiyetten beri “uhuvvet, müsavat ve hürriyet” olarak söyledikleri kardeşlik, eşitlik ve özgürlük hem Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hem de o dönemdeki bütün Jön Türklerin vaz geçmeyeceği temel şiarlarıydı. Cumhuriyet rejimi bütün vatandaşların tek bir siyasi kimlik etrafında kardeşliğini ve tek milleti, bütün vatandaşların din ve vicdan özgürlüğü ile beraber kamu idaresini belirleyen kuralların dini otoriteye değil millet iradesine dayanmasını, yani laikliği benimsemişti. Laiklik, milliyetçilik ve Cumhuriyetçilik birbirini tamamlamakta ve desteklemekteydi.
Bugün bazı çevrelerin hem vatandaşların hukuki ve siyasi kimliği Türklüğü, hem iktidarın kaynağını millet iradesinden aldığı Cumhuriyet’i hem de iktidarın millet iradesinde olmasını sağlayan ve imtiyaz ve kayırmacılığın önüne geçen laikliği hedef aldığını görmekteyiz. Bilelim ki, millet olarak bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının esenliği ve varlığı bu ilke ve kurumların yaşamasına bağlıdır. İçinde bulunduğumuz coğrafyadaki devletsiz aşiretlerden, halk düşmanı tiranlıklardan bizi ayıran ve onların içine düştüğü çukurdan bizleri koruyan Cumhuriyet kurum ve ilkeleridir. Bu ilke ve kurumlara hep birlikte sahip çıkmalıyız.
Hepimizin babası Aziz Atatürk ve silâh arkadaşlarını rahmetle yâd ediyorum. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Kasabanın şerifi geri döner mi?
YAYINLAMA: 02 Kasım 2024 - 00:00
Bu satırların düzenli okuyucuları bundan dört sene önce yazdığımız 06 Kasım 2020 tarihli “KASABANIN ŞERİFİNE VEDA MI EDİYORUZ?” adlı yazıda veda ettiğimiz Donald Trump’ı ve ona ithafen kullandığımız “Kasabanın Şerifi” lakabını hatırlayacaklardır. İlgili yazının linki aşağıdadır:
(https://www.gazetebirlik.com/kasabanin-serifine-veda-mi-ediyoruz)
O yazıyı yazarken daha seçim sonuçları netleşmemişti ama Biden önde gidiyordu. Dilerseniz ne yazmışım bakalım:
“Eğer ikinci dönem başkanlığını kazanırsa, Kasabanın Şerifi, bugüne kadar dile getirdiği söylemleri daha pervasızca hayata geçirmeye çalışacaktır. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Soğuk Savaş sonrası iyice pekiştirilen ve kendilerinin “establishment” olarak adlandırdığı kurulu düzenini yıkmak için daha fazla ve daha somut adımlar atacaktır. Ama bu kurulu düzenin değişmesi kolay mı? Hiç de kolay değil. Çünkü işin içinde birkaç yönetmelikle bazı kanunların değişmesi yok sadece… Binlerce uluslararası şirketten oluşan milyarlarca dolarlık bir çıkar ağı; AB, Japonya, Kanada, İngiltere gibi müttefiklerle oluşturulan küresel ittifak; IMF, WB, WTO, BM ve benzeri uluslararası kurumlardan oluşan devasa bir bürokrasi ve bütün bunların kaymağını yiyen ABD finans kapitali… Bütün bu çıkar gruplarının değirmenini yıkmak kolay değildir. Arı kovanına çomak sokmaya benzer, failinin yüzünü gözünü şişirir! Ama en azından Kasabanın Şerifi, halktan aldığı güçle bu yöndeki uygulamalarını daha pervasızca yapacaktır, diyebilirim.
Eğer Biden kazanırsa ne olur? Aslında Biden öyle büyük bir iddianın adayı değil. Seçim de, zaten, Trump’ı sevenlerle Trump’ı sevmeyenlerin bilek güreşine dönmüş durumda. Bu yüzden Biden kazanırsa Trump’ın ABD kurulu düzeninde yaptığı tahribatı gidermek için bir restorasyon dönemi başkanı olmaya soyunmakta. Önemli bir ayrıntı da, Biden’ın bir ABD’li liberal solcular, Hollywood entelektüelleri, Latin, Siyahi, Asyalı ve Müslüman göçmenler, bilişim ve finans sektörlerindeki büyük sermayedarlar, çevrecilerden oluşan yamalı bohça gibi bir koalisyonun başında iktidara yürümesidir. Yani geldiğinde, aslında eski sistemi korumaktan başka da bir şey yapmayacaktır. İşi sistemin teknokratlarına bırakıp kendisi halka umut dağıtacaktır. Bunda ne derece başarılı olur, emin değilim. Çünkü ABD’nin tek süper güç, dünyanın jandarması, küresel banka gibi rollerine dayalı kurulu düzen kapitalizmin geldiği son durumda sürdürülemez. Ne dünya eski dünya, ne de ABD eski ABD! Kendi fikri olmayan, adeta arkasında bulunan yamalı bohça koalisyonun etkisiz bir temsilcisi görüntüsü veren Biden’ın daha pasif bir Başkan görüntüsü vereceği kesin. Arkasında ise işleri yürütecek veya eskisi gibi yürütmeye çalışacak askeri ve finansal bürokrasi bulunacaktır.”
HARRIS KİMİ TEMSİL EDİYOR?
Sonuçta Biden kazandı. Biden kazandıktan sonra dünya pek huzur yüzü görmedi: Özellikle ABD’nin jeo-politik önceliğini Orta Doğu’ya vermesi, Rusya’yı iki yıl boyunca kışkırtıp sonra da Ukrayna Savaşı’nı başlatacak fitili ateşlemesi, İsrail’e tam destek vererek bir bölgesel savaşa gidebilecek adımlar atması, Suriye’de bölücü eşkıyalara paralel devlet kurup onları bir ordu olarak teçhiz etmesi… Bütün bunlar aslında Biden ve şimdi de Harris’in teslim ettiği, arkasındaki savaş lobisinin desteği ile ABD merkezli tek dünya devletine gidecek, tarihsiz ve kültürsüz bir dünya toplumunu zorla bütün dünya milletlerine dayatacak, millet gerçeğini ve milli devlet kurumlarını ortadan kaldırmaya veya en azından zayıflatmaya çalışacak bir küresel emperyalizm sürecinin göstergeleridir. Bana göre Kamala Harris’in kazanması halinde Orta Doğu’daki kan gölü artarak devam edecektir. Dünya’da kültürsüzlüğü, tarihsizliği ve kimliksizliği temsil eden “woke kültürünün” yayılması desteklenecektir. Bu bizi olduğu kadar ABD’yi bile tehdit edecek bir olgudur. Çünkü küresel para, bilgi ve insan akışlarına karşı ülkeleri ve o ülkelerin yaşam tarzını, kimliğini korumayı amaç edinen milli devletleri zayıflatan, milli devletlerin yerine küresel kartelleri ve para babalarını öne çıkaracak bir süreç söz konusudur.
Pekiyi Kasabanın Şerifi neyi temsil ediyor? Kasabanın Şerifi’ni lider olarak doğuran etkenler nelerdir? Bakalım…
SOĞUK SAVAŞ SONRASI TEK KUTUPLU DÜNYANIN İMKÂNSIZLIĞI
Bugün itibariyle ABD bir yol ayrımındadır: Ya 1990’lardan kalma “Tek Süper Güç” konumundan vazgeçip kendi kıtası ve kendi bölgesine çekilecek ya da “Tek Süper Güç” konumunu korumak için askeri ve ekonomik gücünü kullanacak. ABD’nin problemi daha ne yapacağına karar verememiş olmalarıdır. Trump birinci şık olan kendi içine dönerek kuvvetlenen ABD seçeneğinin kötü ve demagojik bir temsilcisi iken, Kamala Harris ve arkasındaki koalisyon da ikinci seçeneğin temsilcisidir.
1990 yılında Berlin Duvarı’nın çökmesi ve SSCB’nin dağılması ile sonuçlanan süreç ardından Soğuk Savaş bitmişti. Soğuk Savaş (genç kuşaklar için bu masal gibi geliyor biliyorum ama biz içinde yaşadık, hatırlatalım; DMD) 1946 – 1990 arasında dünyanın merhum Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in ifadesiyle “hür dünya ittifakı” yani ABD merkezli NATO ittifakı ile Sovyet Rusya merkezli komünist blok arasında bölündüğü, her ittifakın üyesi ülkeleri ittifakın askeri stratejisine göre şekillendirdiği, her iki tarafta da diğer ittifak hakkında biz sıradan insanların ciddi bir dezenformasyona / yanlış bilgilendirmeye maruz kaldığı, bütün ülkelerin çıkacak bir nükleer savaşta alacakları rollere göre konumlandığı, hiçbir ülkenin içinde bulunduğu ittifaktan bağımsız hareket edemediği bir dünyayı anlatmaktadır. Soğuk Savaş bittiği ve ABD tek süper güç olarak kaldığı anda, bazı düşünürler “artık tarihin sonunun geldiği, bütün dünyanın liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine geçmesi gerektiği, bunu yapanların ayakta kalıp, yapmayanların yok olacağı, ABD’nin merkezinde olduğu tek dünya devletine gidişin başladığı gibi görüşler dolaşıma sunuldu. Bize şimdi çılgınca gelen bu görüşler o zaman diğer ülkelerde olduğu gibi bizde de heyecanla karşılandı. Örneğin kendilerine şimdi liberal sol diyen bir kısım zevat, Türkiye’nin bu süreçte Türk kimliğini bırakması, Atatürk ve Kemalizm’i tartışması, milli devleti tasfiye etmesi, bize emperyalistler tarafından atılan ve atalarımızı lekelemeyi ve milli onurumuzu kırmayı hedefleyen her iftirayı kabul etmesi yönünde kampanyaya başladılar. Bir taraftan PKK militanları diğer taraftan FETÖ şakirtleri de bu süreçte aktif olarak yer aldılar. Bu ve benzeri hadiseler sadece bizde değil bütün ülkelerde farklı şekilde uygulandı. Hedef aile kurumunu, milli kültürü ve milli devlet ve kurumlarını ortadan kaldırmaktı. Bu sayede tarihsiz, kültürsüz ve milliyetsiz insanlar güruhu küresel emperyalizmin kontrolüne girebilecekti. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta da vardı: Acaba ABD tek süper güç olarak bütün dünyayı yönetebilecek kapasiteye sahip miydi? Geçtiğimiz 34 yıl içinde bunun mümkün olmadığını gözlerimizle gördük.
KÜRESELLEŞMENİN OLUMSUZ ETKİLEDİĞİ SIRADAN İNSANLARIN TEMSİLCİSİ: DONALD TRUMP
Bütün dünyayı ABD’nin tek başına yönetmesi imkânsızdı. Bu hedef uğrunda kullanmaya çalıştığı küreselleşme süreci dönüp dolaşıp kendisini bumerang gibi vurdu. Bütün dünya denizlerinde dolaştırılan uçak gemileri ve dünyanın her tarafında hazır ve nazır bulunan ABD askerleri ciddi bir bütçe açığına yol açtı. 1990 öncesinde “özgürlüğün ve demokrasinin temsilcisi” olarak bilinen ve çoğu insan tarafından “sempatiyle” bakılan ABD, Ayetullah Humeyni’nin dediği gibi “büyük şeytan” olarak adlandırılmaya başlandı. Dünyanın farklı yerlerine, özellikle Çin’e, üretimi kaydıran büyük ABD firmaları ABD’nin kendi içinde hem işsizliğin hem de dış ticaret açıklarının artmasına yol açtı. Dünyanın her tarafından, özellikle Güney Amerika ve Doğu Asya’dan, gelen göçmenler Amerikan kimliğini ve yaşam tarzını bozmaya başladı. 1950’lerde bütün dünyaya sunulan ve küçük sıradan üreticiler, satıcılar ve orta sınıfların üstünde yükselen “Amerikan Rüyası” diye bir şey kalmadı. Tabii ki bu durum, başta yabancı düşmanlığı olmak üzere popülist sağın üstünde yükselebileceği anomalileri oluşturdu. Özellikle ABD’nin okyanus kıyılarına uzak orta kesimlerinde, kırsal bölgelerde yeniden Amerikan Rüyasına dönmek için özlem duyanların sayısı arttı. Bunlara göre ABD başka ülkelerin sorunlarını çözmek için savaşa girmemeli, yabancı mal, insan ve firmaların ABD’ye girmesi önlenmeli, küçük üretici ve orta sınıflar desteklenmeli, ABD yeni bir izolasyonist döneme girmeliydi. İşte Kasabanın Şerifi güçlerini kendi sınırları içinde toplamış, dünyaya karşı daha mesafeli ama mevcut ülkeler ve ekonomiler içinde en güçlüsü ve kendi kıtasında ise bir devasa bölgesel güç olarak yer alan bu ABD rüyasını temsil etmektedir. “Amerika’yı yeniden büyük yapın!” sloganı bu anlama gelmektedir. Ancak dört sene önce yazdığım gibi Trump kazanırsa bu dediklerini ne kadar yapabilir? O tartışmalı.
Burada keselim. Pazartesi, “Trump’ın seçilmesi durumunda Türkiye’yi neler bekliyor?” sorusunu cevaplayacağım.
Kasabanın şerifi geri dönerse Türkiye’yi nasıl etkiler?
YAYINLAMA: 04 Kasım 2024 - 00:00
ABD’nin değişmez bazı müttefikleri vardır, İngiltere, İsrail, AB, Avustralya gibi. Bazı ülkeleri sahip oldukları potansiyel güç ve tehditten dolayı gayrı resmi işgal altında bulundurur, Almanya, Güney Kore ve Japonya gibi. Bazı ülkeleri ekonomisi bunlarla hemen hemen bütünleştiği için arka bahçesi olarak görür, Kanada ve Meksika gibi. Bazı ülkelerle de bölgesel bazda ve sınırlı konularda ittifak içerisinde bulunur, Türkiye ve Mısır gibi. Bir de düşman olarak tanımladıkları vardır. Hâl-i hazırda Rusya ve Çin ana düşman olmaya adaydır. Bunların yanında konjonktüre göre değişebilen kısa dönemli düşmanları da olabilir, Irak, İran, K.Kore veya Küba gibi. ABD’nin uzun vadeli küresel stratejisini belirlerken bunlar kolay kolay değişmez. Bu strateji Pentagon, CIA ve ABD Dış İşleri ve bunlara bağlı yüzlerce araştırma merkezi tarafından geliştirilir. Bu kadar ciddi bir iş halkın seçtiği popülist politikacılara bırakılmaz.
Ancak bazen tarihte ve jeo-politikte kırılma anları olur. Bu kırılma anlarında ana stratejinin (ABD’nin askeri ve ekonomik güvenliği ve egemenliğini korumak) koyduğu hedeflere nasıl ulaşabilecekleri hakkında bu kurumlar içerisinde görüş farklılıkları olabilir. Bu durumlarda kurumlar ve devlet içinde kendi bakış açısını hakim kılmak için bir mücadele başlar. Görüş farklılıkları ana stratejiyi değiştirmez, dolayısıyla ana düşmanlar (Rusya ve Çin) ve ana müttefikler (İngiltere ve İsrail) değişmez. Ancak geçici ve bölgesel müttefikler dost olmayan ülke veya güvenilmez müttefikliğe, geçici düşmanlar da açılım yapılan ülkelere dönüşebilir. Örneğin Obama’nın ikinci dönemi ve Biden dönemlerinde Türkiye bölgesel müttefiklikten güvenilmez müttefikliğe düşmüştü, (elbette bunu deklare etmezler ama ABD’nin beslediği uluslararası kurumlardan çıkan kararlar, ABD’nin Türkiye aleyhine gelişen bölge politikası ve benzeri eylemlerden bu sonucu çıkarabiliriz, DMD), Trump döneminde de K.Kore ile bir yumuşama sergilenmişti.
Şu anda bizim gibi uluslararası iktisat ve jeo-politik üzerinde düşünen ve çalışan uzmanların gördüğü üzere ABD bir yol ayrımında bulunuyor. Ana müttefikleri ve ana düşmanları değişmeden ABD’nin askeri ve ekonomik güvenliği ve egemenliğini korumanın yolu küresel hegemonyasını arttırmak mı yoksa yeni bir izolasyonist politikayla dünyanın geri kalanına karşı mesafeli durmak mı? İşte ABD derin devletinde karşı karşıya gelen bu iki görüşten yeni izolasyonizmi temsil eden siyasetçi Trump’tır, nâm-ı diğer Kasabanın Şerifi. Öte yandan ABD’nin küresel hegemonyasını arttırmayı hedefleyen, bunun için de dünyada savaşları körüklemeyi planlayan kesimleri de Harris temsil ediyor.
“Hocam, sonucu halk belirliyor, seçimlerde Pentagon ve CIA ne kadar etkili olabilir?” Tabiî ki, bu doğrudur. Başkan halk tarafından seçiliyor. Ama devlet içindeki hâkim görüş ile halkın seçtiği Başkan’ın temsil ettiği güç karşı karşıya gelirse, işte o zaman, her iki görüş de tam hâkim olamaz. Bu da ABD’nin bütün gücüyle bir strateji etrafında çalışmasını engeller, işler sürüncemede kalır. Bugün Trump’ın seçilmesi ve ABD kurumlarında da izolasyonist politikanın hâkim olması durumunda neler olabileceğini yazmaya çalışacağım.
KASABANIN ŞERİFİNİN YENİ İZOLASYONİST POLİTİKASI
Öncelikle Trump’ın vaatlerine bakarsak içeride vergileri indirmek, faizleri düşürmek yolu ile iç talebi büyütmeyi amaçlamaktadır. Pekiyi vergi indiriminden kaynaklanan açıkları nasıl telafi edeceğini söylüyor? Tarifeleri, yani gümrük vergilerini arttırarak açığı kapatacağını söylüyor. Bu da aslında ciddi dış ticaret açığı veren ABD ekonomisinin ithalatı kısmasını ve içeride ithal edilen malları üreten ithal ikameci sektörleri büyütmeyi amaçladığını göstermektedir. Yani ABD ekonomisi daha az ithalat yapan ama içeride daha fazla üretim yapan bir ekonomiye dönüştürülmek isteniyor. Bunu takip eden başka bir politika da ABD ihracatını arttırmak ve bunun için gerekirse düşmanlarıyla bile ateşkes sağlamak hedeflenmektedir. Yani ABD ithalatını kısarken üretimini ve ihracatını arttırmayı amaçlamaktadır.
Bu hedeflerin gerçekleşmesi için Küreselleşme süreci ile gerçekleşen iki akışın yönlerinin tersine çevrilmesi gerekir. Küreselleşme ile birlikte Güney Amerika ve Güney Asya ülkeleri başta olmak üzere milyonlarca mülteci, kaçak ve sığıntı ABD’ye yerleşmiştir. Öte yandan ABD sermayesi ise başta Çin ve Güney Kore olmak üzere başka ülkelere fabrika ve üretim tesislerini taşımıştır. Şimdi Trump demektedir ki, “Gelen yabancıları, sığıntı ve kaçakları göndereceğim, onlar yerine Amerikalılara iş imkânları yaratacağım.” Bunu tamamlar şekilde dışarıya kaçmış ABD sermayesini de tekrar ABD’ye dönmeye teşvik edecektir. Yani daha yerlileşmiş bir Amerikan ekonomisi… Bu belki de Neo-Merkantilist bir ekonomi politikası olarak adlandırılabilir.
Madem ABD kendi ülkesine yönelmeyi, ekonomisini mümkün olduğunca yabancı unsurlardan arındırmayı düşünüyor, o zaman ana düşman olarak hangi ülkeyi hedefe koymalıdır? Tabii ki, Çin. Çünkü ABD sermayesinin en fazla kaydığı, ABD’nin en fazla ithalat yaptığı ve ABD’nin ekonomik güvenliğini en fazla tehdit eden ülke Çin’dir. Bu ise ABD’nin ana askeri gücünü, parasal desteklerini ve dış politikasını Çin’e karşı örgütlemesi gerektiği anlamına gelir. Bunu yapmak için ABD askeri ve parasal kaynaklarını örneğin Orta Doğu gibi sürekli bela üreten bir yerden ve Rusya – Ukrayna savaşından çekmesi zorunluluğunu gösterir. Nitekim olacak olan da budur. Bence Trump gelirse bir iki ay içinde hem Rusya Ukrayna Savaşı hem de İsrail’in Gazze’deki katliamı sona erer.
TÜRKİYE’NİN ROLÜ VE YENİ DÖNEM NELER GETİRİR?
“Pekiyi Hocam, ABD’nin Orta Doğu’dan çekilmesi halinde ana müttefiki olan İsrail’in hâli nice olur?” İşte burada devreye biz giriyoruz. Trump’ın ve ona yakın düşünen ABD kurumlarının İsrail’e destek olacak bir müttefik bulmaları gerekir. ABD beslemesi PKK’yla olacak iş değildir bu. Bölgede yönetim tecrübesi olan, muhtemelen halkının çoğunluğu Müslüman olan, ordusu güçlü, beşeri sermayesi yeterli ve nüfusu büyük olan, İsrail ile tarihsel ve coğrafi bir problemi olmayan ve ABD ile ortaklığı olan bir ülke aranır. Çok da aramaya gerek yok, bu ülke Türkiye’dir.
Eğer Kasabanın Şerifi bu senaryoda anlattığımız gibi Gazze’de İsrail’i durdurur ve Rusya – Ukrayna savaşını bitirirse Orta Doğu’da enerji hatlarının güvenliğini sağlayacak, bölgede ticarette öncülük edecek bir Türkiye’ye ihtiyaç duyar. Türkiye’de bu şartlarda İsrail’le yeni bir yumuşama sürecine girer. Böyle bir durumda Türkiye’den istenecek şey ise NATO ittifakındaki konumunu sarsacak ilişkilerden kaçınması olabilir. Sayın Cumhurbaşkanı pratik bir siyasetçidir. Eğer bir barış süreci başlarsa ona katkıda bulunacaktır. BRICS üyeliği ve SHANGHAI işbirliği örgütü üyeliği gibi süreçler de dondurulur. İşler iyi giderse bu hem Türkiye’ye daha fazla yabancı sermaye girmesine yol açar hem de zaman içinde mültecileri kademeli bir şekilde ülkelerine gönderme sürecini başlatır.
Trump’ın koyacağı tarifeler bizim ticaretimizi olumsuz etkiler mi? Bence tarife artışından kaynaklanacak maliyet barışın sağlayacağı risk düşüşü ve Türkiye’ye ABD desteğiyle gelecek olan sermaye akışından kaynaklanacak kazancın çok altında kalır. Bu yüzden hem genel olarak döviz açığımıza hem dezenflasyon programına katkı sağlayacağı hem de ekonomik canlanmaya sebep olabileceği için Kasabanın Şerifi Türkiye için daha olumlu bir konjonktür anlamına geliyor.
Pekiyi ABD’de yaşayan bir Türk olsaydım, kime oy atardım? Tabii ki Kamala Harris’e… Ancak Türkiye’de yaşayan biri olarak Trump’ın bizim için çok daha faydalı ya da başka bir deyimle çok daha az zararlı olacağı kanaatindeyim.
Demokrasi nereye gidiyor? – I Teknik ilerlemenin yol açtığı kaos
YAYINLAMA: 11 Kasım 2024 - 00:00
Ama her sene katlanarak artan başka bir duygu daha vardı: Sevgi… Ebediyete doğru akıp giden zaman içinde Türk çocuklarının Atatürk’e duyduğu sevgi katlanarak artıyor. O bunun için bizim Babamızdır. Ruhu şad, mekânı Cennet olsun…
TEKNİK İLERLEME DEMOKRASİNİN SONUNU MU GETİRECEK?
Bugün birkaç yazı devam edecek bir diziye başlıyorum. İçinde bulunduğumuz kaotik çağda geçmişten gelen değer ve normların hızla yıprandığını, insanların dinlere inancının ve milli aidiyetlerinin zayıfladığını, aile kurumunun yıprandığını, velhasıl toplumları bir arada tutan ortak kimliğin parçalanma sürecinin başladığını temaşa ediyoruz. Böyle zamanlarda insanlar içinde bulundukları sosyal ağ ve toplumlara güvenlerini kaybeder ve belirsizlik artar. “Pekiyi Hocam, bunun sebebi ne?”, diye sorarsanız teknolojik değişim ve etkileri derim. Tabiî ki, bu çok değişkenli ve karmaşık bir süreçtir ancak süreci başlatan ana amil teknik ilerleme ve onun yol açtığı üretim alt yapısındaki değişimdir.
Toplumlar, özellikle 20’nci asırda oluşan demokratik toplumlar, her şeyden çok güvene dayanır. Güven terimiyle, başta bireyin toplumsal sisteme, sonra iş çevresine ve en son da ailesine olan güvenci ve inancını kastediyoruz. Aslında her toplumsal örgütlenme insanların doğada olmayan ama sanki varmış gibi inandıkları kavramlar etrafında bir araya gelip dayanışmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu kavramlara örnek olarak adalet, eşitlik, özgürlük, devlet ve hukuk gibi kavramları gösterebiliriz. Bunlar insanları, diğer canlılardan farklı olarak, büyük kitleler halinde birlikte hareket etmesine sebep olan ve insanın iletişim gücüyle orantılı olarak büyüyen kavramlardır. Bir toplumsal sisteme olan güvenç ve inanç kalmayınca, bireylerin arasındaki iletişim kopar, insanların birlikte hareket etme kabiliyeti zayıflar ve bireyler en ilkel dürtüleri ile harekete geçerler: Karnını doyurma, barınma ve güvenlik. İşte, bu yazı dizisinde, içinde bulunduğumuz çağda demokrasileri bir arada tutan “insanların sisteme ve birbirlerine olan güven duygusunun” zayıflaması ve toplumların kaotik süreçlere girişinin sebep ve sonuçlarını anlatacağım. Bu yazıda demokrasilerin zayıflamasına yol açan ana amil olan teknik ilerleme ve sonucunda ortaya çıkan teknolojik gelişmeyi, bunların üretim altyapısı, yaşam tarzı ve siyasi sistem üzerindeki etkilerini ele alacağım.
TEKNOLOJİK PARADİGMA DEĞİŞİMİ
Burada öncelikle bazı tanımları verelim.
Teknolojik Değişim “bir toplumun bilgi havuzundaki değişimin yansıması olarak yeni üretim teknikleri ve yeni ürünlerin icadına” dayanır. Meselâ bugün daha başında olduğumuz nano-teknoloji ve yapay zekâ gibi ürün ve tekniklerin icat edilme süreci.
Teknik İlerleme: “Üretim fonksiyonunda aynı miktarda çıktıyı daha az girdi ve maliyetle, ya da aynı miktarda girdi ve maliyetle daha fazla miktarda veya daha çok çeşitte çıktıyı üretmeyi sağlayan gelişmeye teknik ilerleme adı verilir.” Yani teknik ilerleme teknolojik değişimin üretim sürecine adaptasyonu sürecidir. Bu muhakkak olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçlara da yol açar: Bir firma daha az maliyetle daha çok üretim yapar ve kârlarını arttırırken ve tüketiciler daha ucuz ve bol tüketim yaparken bir kısım insan işsiz kalabilir.
Pekiyi teknolojik değişimin teknik ilerlemeye dönüşme sürecinde kritik olan etken nedir: İnovasyon.
İnovasyon: “Firmaların teknolojik değişimle ortaya çıkan kâr fırsatlarını değerlendirmek için firmanın üretim sürecini ve ürün yelpazesini değiştirmek ve geliştirmek için yaptığı yatırım harcamalarına verilen addır.” Firmaların üretim sürecini değiştirmek için son teknoloji makineler alması ve onların birlikte çalışma düzeneklerini yenilemesi süreç inovasyonu, teknolojik değişimi ürünlerin çeşitlenmesi ve farklılaşması yönünde kullanarak ürünleri yenilemesine de ürün inovasyonu adı verilir.
Her teknoloji değişimi firmalar için teknik ilerlemeyi getirirken toplumlar için teknolojik paradigma değişimini getirir. Bir Teknolojik Paradigma “bir ekonomide (veya dünya ekonomisinde) genelde kullanılan üretim teknolojisi ve onunla paralel ortaya çıkan ürünleri içeren bir teknik ilişkiler ağıdır.” Teknolojik değişim, teknik ilerleme ve bunların sonunda farklı sektör ve firmalarda ortaya çıkan yeni üretim süreçleri ve yeni ürünler, ekonomi ölçeğinde yeni bir teknoloji paradigmasını oluşturur. Her teknoloji paradigmasında ana lokomotif sanayiler yeni üretim teknolojisini kullanan ve yüksek büyüme potansiyeli olan sektörlerdir. Yine her teknoloji paradigmasında öne çıkan ürünler olur, bu ürünler yeni teknoloji paradigmasının sebep olduğu yeni tüketim tarzını yansıtırlar. Her paradigma da temel enerji kaynağı ve temel ara girdi de vardır. Pekiyi bir teknoloji paradigmasında sadece yeni sektörler ve teknolojiler mi vardır? Hayır. Bir önceki teknoloji paradigmasının temel sektörleri varlığını kuvvetle devam ettirir, belki onlarda da üretim teknolojisinde ve ürün çeşitliliğinde yenilikler olabilir. Dolayısıyla önceki teknoloji paradigmalarından kalan sektörler varlıklarını önemleri azalarak da olsa devam ettirirler. Bu ilişki mevcut teknoloji paradigmasıyla bir önceki arasında ciddi bir karşılıklı etkileşim olduğunu gösterir.
İktisatçıların çoğu bugün içinde bulunduğumuz ve sonuna gelmekte olan teknoloji paradigmasını Dijital Teknoloji olarak tanımlamaktadırlar. Bir önceki ise Mekanik Teknoloji olarak adlandırılır. Bir teknoloji paradigmasının başlangıcı ve sonu için net bir tarih vermek zordur ama 1970’lerde Mekanik Teknoloji Sonlanırken Dijital Teknoloji gelişmeye başlamıştır. Dijital Teknolojinin bütün gücüyle öne çıktığı yıllar 1990’lardır ve 2000’lerle birlikte hâkim hale gelmiştir. Dijital Teknoloji’nin 2020’lerde sonlanması ve yeni bir teknolojik paradigmaya geçilmesi beklenmektedir. Bugün dijital teknolojinin son ürünü yapay zekâ bir sonraki teknoloji paradigmasının ana girdisi ve (muhtemelen) ana üretim teknolojisi de nano-teknoloji olacaktır. Ama bilelim ki, biz kâhin değiliz. Sadece ihtimallerden bahsedebiliriz.
Yani özetle şu anda bizler iki farklı teknoloji paradigması arasındaki geçiş döneminde yaşıyoruz. Bu değişimin yumuşak ve can yakmadan gerçekleşmesi kadar sert ve can alıcı bir şekilde gerçekleşmesi de mümkündür. Benim kanaatim, şu anda ikinci ihtimalin daha ağır bastığıdır. Bunun toplumsal ve siyasi sonuçlarını da demokrasilerin sarsılması, ortak değerlerin ortadan kalkması ve milli aidiyetin zayıflaması ile görmekteyiz.
DEĞİŞİMİ YÖNETEBİLDİK Mİ?
Her teknolojik değişim sürecinin ilk önce yeni ürünler, yeni pazarlar ve yeni iş imkânları ile birlikte mutluluk getireceği düşünülür. Nitekim öyle de olur. Ancak süreç sadece teknolojik değişimle kalmaz, teknolojik değişim iktisadi altyapının üretim tarzının değişmesine, o da sosyal üstyapı ve tüketim kalıplarının değişmesine yol açar. En sonunda da siyasi yapı değişimi gelir. Eğer ülkeler ve milletler bu değişime hazırlıklı olarak değişim sürecini sağlıklı yönetirlerse ortaya çıkabilecek sorunlar en aza indirilebilir.
İçinde bulunduğumuz dijital teknolojinin en olumlu etkileri enformasyon akışının sınırsız hıza çıkması, bilginin çok geniş kitlelere ulaşabilmesi, paranın küresel ekonomide dolaşım hızının neredeyse sınırsız olmasıdır. Bunun doğal sonucu olarak sermaye daha çok bilişim hizmetleri ve finansal hizmetlerde yoğunlaşmıştır. Bu iktisadi alt yapı değişiminin bir başka sonucu da Küreselleşmedir. Özellikle 2010 yılı ve sonrasında dünya ekonomisi büyük ölçüde entegre olmuş, ülkeler ucuz ve bol dış sermaye imkânına kavuşmuşlardır. Bu da normal şartlarda sağlanamayacak bir refah artışı anlamına gelir. Öte yanda Küreselleşmenin çok olumsuz etkileri de olmuştur. Ülkeler arası ve ülkelerin içinde gelir ve servet eşitsizliği artmış, dünya ekonomisi büyük oranda büyük küresel firmaların güdümüne girmiş, milli devletlerin kendi ekonomileri üzerinde belirleyici gücü zayıflamış, özellikle gelişmekte olan ülkelerde dış sermaye hareketlerine bağımlılık artmış, bir küresel parlamento olması gereken BM, ABD ve hempalarının emperyalist emellerinin temsilcisi olmuş, fakir ülkeler açlık, salgın hastalık ve iç savaşlarla mahvolmuş, milyonlarca mülteci zengin gelişmiş ülkelere akın etmiştir. Maalesef, özellikle Batının gelişmiş ülkelerinde bu yıkıcı değişimi toplumların menfaatine yönetebilecek siyasetler gelişmemiştir. Parti ve devlet yapıları hala daha 20’nci yüzyıldaki hallerini korumaktadırlar. Eğer bir değişim olmuşsa, bu da olumsuz yönde olmuştur. Teknolojinin getirdiği işsizliğe, mültecilerin yarattığı iktisadi ve toplumsal sorunlara bu tefessüh etmiş yapı halkı tatmin edecek çözümler üretememiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ve eski Sovyet bloku ülkelerinde milli devleti ve milli kimliği korumak öne çıkmış, literatürde geçen tabiriyle “illiberal / özgürlükçü olmayan demokrasilere” dönüşmüşlerdir. Gelişmiş ülkelerde ise ırkçı ve dinci popülist siyaset hızla yükselmektedir.
Görünen o ki, bugün gelişmiş Batı ülkelerinde demokrasinin klasik şekli olan sınıflara dayalı siyaset zayıflamakta ve kimlik siyaseti öne çıkmaktadır. Bu Türkiye için de geçerlidir. Kimlik siyasetinin en ölümcül tarafı bir milleti ortak değerlerinden kopararak birbirine düşman topluluklar / cemaatler haline getirmesidir. Bu ise hem milli aidiyeti zayıflatacak hem de milli devletleri temellerinden sarsacaktır. Yaşanan bu sorunlara yeterli çözüm üretilememesi toplumsal sisteme olan güveni sarsıp popülist sağ partilere uygun ortam oluşturmaktadır.
Bir sonraki yazım dünyada ve Türkiye’de solun başarısızlığı üzerine olacaktır.
Demokrasi nereye gidiyor – II
YAYINLAMA: 16 Kasım 2024 - 00:00
“Görünen o ki, bugün gelişmiş Batı ülkelerinde demokrasinin klasik şekli olan sınıflara dayalı siyaset zayıflamakta ve kimlik siyaseti öne çıkmaktadır. Bu Türkiye için de geçerlidir. Kimlik siyasetinin en ölümcül tarafı bir milleti ortak değerlerinden kopararak birbirine düşman topluluklar / cemaatler haline getirmesidir. Bu ise hem milli aidiyeti zayıflatacak hem de milli devletleri temellerinden sarsacaktır. Yaşanan bu sorunlara yeterli çözüm üretilememesi toplumsal sisteme olan güveni sarsıp popülist sağ partilere uygun ortam oluşturmaktadır.
Bir sonraki yazım dünyada ve Türkiye’de solun başarısızlığı üzerine olacaktır.”
Geçen yazıyı bu sözlerle bitirmiştim. Bilindiği gibi Kasabanın Şerifi ABD Başkanlık seçiminde benim tabirimle “Hollywood Solcusu” Kamala Harris’e karşı ezici bir galibiyet aldı. Elbette, Demokratik Parti beynelmilel sol düşüncenin zinhar temsilcisi olarak görülemez. Ama, hapishane kaçkınları ve haydutların kurduğu Vahşi Batı’dan sol namına çıkabilecek de budur. Burada Avrupa’da sosyal demokrat sayılabilecek ama ABD’de “kızıl komünist” olarak bilinen Bernie Sanders’ın sözleri önemlidir. Bakalım ne demiş:
Vermont'u 2007'den bu yana temsil eden ve Demokratların başkanlık adaylığı için iki kez yarışan bağımsız Senatör Bernie Sanders, 5 Kasım 2024 Salı günü Demokratların seçim başarısızlığına dair açık bir teşhis sundu. Sanders yaptığı açıklamada, "İşçi sınıfından insanları terk eden bir Demokrat Parti, işçi sınıfının da onları terk ettiğini görecektir" dedi. “Önce beyaz işçi sınıfı vardı, şimdi Latin ve Siyah işçiler de var. Demokrat liderlik statükoyu savunurken Amerikan halkı öfkeli ve değişim istiyor. Ve haklılar.”
Sadece ABD mi? Hayır… Avrupa’da da sol yelpaze altında tasnif edilecek partiler (İngiltere ve Türkiye haricinde) ezici mağlubiyetler alıyorlar. Fransa’da ise neo-liberal Macron, sırf aşırı sağ iktidara gelmesin diye, kerhen destekleniyor. Sol niye bu durumda? Bugün bu konuya değineceğim…
LİDER, TEŞKİLAT VE DOKTRİN
Bir siyasi hareketin partiye dönüşüp siyasi hedeflerine ulaşabilmesi için yukarıdaki başlıkta ifade edilen üç etkenin birbirini tamamlaması ve halkın rızasına ulaşabilmesi önemlidir.
Lider bir partinin siyasi programının vitrin yüzüdür, hem partinin programını halkın öncelikli problemlerine bir çözüm olarak sunabilme hem de halkta kendi içinden çıkmış bir insan izlenimi yaratabilme kabiliyetinin olması gerekir. Öyle entelektüellerden alınan üç – boy oyla seçim kazanamazsınız. Seçim kazanamazsanız, görüşleriniz hayata geçmez. Bu yüzden lider çok önemlidir.
Teşkilat, partinin önde gözükmeyen ama perde arkasında büyük yükünü çeken, halkın genel kesimiyle parti arasında doğrudan etkileşim sağlayan idealist ve örgütlü çalışanlarıdır. Bir partinin teşkilatı sağlam değilse, doğru strateji ile halkla irtibata geçemiyorsa, iş bölümü teşkilat içerisinde etkinlikle sağlanamıyorsa, siyasi başarı beklemek mucizelere kalmıştır.
Doktrin, bir siyasi parti veya hareketin ruhunu temsil eder. Her partinin belli ve vazgeçilmez siyasi hedefleri, bu hedeflere ulaşabilmek için çizilmiş temel stratejileri ve partinin kimlik ve kültürünü belirleyen temel norm ve değerleri doktrin olarak nitelendirilebilir. Eğer partinin politikaları kendi siyasi doktrininin reddine yol açacak kadar bu doktrinden uzaklaşmışsa, kısa süreli geçici başarılar alabilir. Ancak kalıcı başarı beklemek hayalperestlik olur.
SOL SİYASET NEDİR?
Burada hemen Marksist veya Sosyalistlerden eleştiri gelmesin Ben mümkün olan en geniş ölçekte genel bir tanım getirmeye çalışacağım. Sol siyaset, toplumsal eşitliği ve eşitlikçiliği destekleyen ve elde etmeye çalışan, genellikle bir bütün olarak toplumsal hiyerarşiye veya belirli toplumsal hiyerarşilere karşı çıkan çeşitli siyasi ideolojileri tanımlar. Sol siyaset tipik olarak, taraftarlarının diğerlerine göre dezavantajlı olarak algıladığı toplumdaki kişiler için bir kaygıyı ve eşitsizliğin uygulandığı toplumun doğasını değiştiren radikal araçlarla azaltılması veya ortadan kaldırılması gerekliliğine olan inancını içerir. İktisat profesörü Barry Clark'a göre, solcu siyasetin destekçileri "insani gelişmenin, bireylerin işbirlikçi, karşılıklı saygıya dayalı ilişkilere giriştiğinde arttığını, bunun ancak statü, güç ve zenginlik açısından aşırı farklılıklar ortadan kaldırıldığında gelişebileceğini iddia ediyorlar." (Clark, Barry (1998). Political Economy: A Comparative Approach. Westport, Connecticut: Praeger Press. ISBN 9780275958695.)
Sol-sağ siyasi yelpazede, Sol ve Sağ, Fransız Devrimi sırasında, Fransız Ulusal Meclisi'ndeki oturma düzenine atıfta bulunarak icat edildi. Solda oturanlar genel olarak Eski Rejime ve Bourbon monarşisine karşı çıkıyor ve Devrimi, demokratik bir cumhuriyetin kurulmasını ve toplumun sekülerleşmesini desteklerken, sağdakiler Eski Rejimin geleneksel kurumlarını destekliyorlardı. Sol teriminin kullanımı, 1815'te Fransız monarşisinin yeniden kurulmasından sonra Bağımsızlar için de kullanıldığında daha belirgin hale geldi.
Sol olarak kabul edilen ideolojiler, belirli bir zaman ve mekandaki siyasi yelpazedeki yerleşime bağlı olarak büyük ölçüde değişiklik gösterir. 18. yüzyılın sonunda, ilk liberal demokrasilerin kurulmasıyla birlikte, Sol terimi Amerika Birleşik Devletleri'ndeki liberalizmi ve Fransa'daki cumhuriyetçiliği tanımlamak için kullanıldı; bu terim, Fransa'nın geleneksel muhafazakarlar ve monarşistlerden oluşan sağcı siyasetine göre daha az derecede hiyerarşik karar almayı destekliyordu. Modern siyasette Sol terimi tipik olarak klasik liberalizmin solundaki ideolojiler ve hareketler için kullanılır ve ekonomik alanda bir dereceye kadar demokrasiyi destekler. Bugün, (bizim aydınlatılmışların liberal sol dediği) sosyal liberalizm ve sosyal demokrasi gibi ideolojiler merkez sol olarak kabul edilirken, Sol tipik olarak işçi hareketi, sosyalizm, anarşizm, komünizm, Marksizm ve sendikalizm de dahil olmak üzere 19. ve 20. yüzyıllarda öne çıkan ve sistem olarak kapitalizmi eleştiren hareketlerin genel adıdır. Buna ek olarak, son “sol terimi” aynı zamanda dönemde (Blair – Clinton – Schröder tarafından öncülük edilen ve solun kendi doktrininden uzaklaşmasıyla sonuçlanan Üçüncü Yol ile başlayan süreçte) sivil haklar hareketi, feminist hareket, LGBT hakları hareketi, kürtaj hakkı hareketleri, çok kültürlülük, savaş karşıtı hareket ve sivil haklar hareketi dahil olmak üzere kültürel açıdan liberal toplumsal hareketlerin geniş bir yelpazesine de uygulanmaktadır.
SOL SİYASET DOKTRİNİNİ VE TEŞKİLATINI KAYBETTİ
Bugün iktisadi eşitsizliğin ve emek sömürüsünün her ölçekte arş-ı âlâya çıktığı, toplumların içinde hem yaşam güvenliğinin hem de sosyal güvencenin yok olmaya yüz tuttuğu ortamda sol siyasetin öne çıkması gerekirdi. Ancak tam tersi oluyor. Çünkü sol partilerin teşkilatları, çoğunlukla, emek taraftarlığından, geniş çalışan sınıfların iktisadi kazanım mücadelesinden vaz geçerek kendini Küreselleşmeci, çevreci, azınlıkçı ve marjinal yaşam tarzı savunucusu olarak tanımlayan başka bir teşkilata dönüştü. Eski sol olarak adlandırılan sol partilerin teşkilatları (ki İngiliz İşçi Partisi teşkilatı hala daha öyledir) işçi sendikalarına dayanırlardı. Sendikalar örgütlü emek güçleridir ve sol partiler bu sayede düzenli ve örgütlü teşkilatlara kolaylıkla ulaşırlardı. Bugün sol partilerin teşkilatları küreselleşmenin doğal sonucu olan kimliksiz ve aidiyetsiz toplumlarda ortaya çıkan türedi yaşam tarzlarına göre oluşmaktadır. Burada iki önemli tercih var: Birincisi üretim ve emek mücadelesinden tüketim ve yaşam tarzı mücadelesine geçiş, ikincisi de kitlesel ve sınıfsal mücadeleyi temel alan sol siyaset pratiğinden bireysel haklar ve bireysel mücadeleye (homoseksüellerin bireysel yaşam tarzı tercihleri ya da kadınların bireysel kürtaj yapma hakları gibi) yöneliş. Dolayısıyla teşkilatlar yamalı bohça gibi ve disiplinsiz hale gelmiştir.
Doktrindeki değişim daha çarpıcıdır. Üçüncü Yolcular bazı temel etkenleri veri alarak sol siyaset doktrinini yeniden oluşturmak istediler. Bu veri alınan etkenler Küreselleşme, piyasa ekonomisi ve bireysel haklar olmuştur. Küreselleşme deyince emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele rafa kaldırılmış, piyasa ekonomisi deyince de Batının insanlık tarihine kazandırdığı en önemli kurumlardan olan sosyal devlet çöpe atılmıştır. Bireysel haklar ile ise sınıfsal haklar ve sınıf mücadelesinin ruhuna Fatiha okunmuştur. Teşkilat yoksa ve doktrin rafa kaldırılmışsa lider çıksa ne yazar, çıkmasa ne yazar? Ama üzülerek belirtelim ki, lider de çıkmamıştır. Ancak lidersizlik sadece solun değil, merkez sağın da genel problemidir.
BUGÜNÜN LİBERAL SOLU…
Sıradan insanlar, ortalama vatandaşlar ve maaşlı çalışanların yaşam mücadelesi, içinde bulundukları bel kırıcı eşitsizlik, artan ve katılaşan işsizlik varken “insan hakları, göçmen hakları, azınlık hakları, homoseksüel hakları” diyerek adeta kendi halkları ile dalga geçmektedirler. Sol partiler emekçilere ve halkın geniş kesimlerine değil terörist olma potansiyelleri yüksek kaçak sığıntılara ve azınlık ırkçılarına kucak açmaktadır. Karşı çıkanı da “ırkçı ve faşist” olarak damgalamaktadır. Örgütlülüğe karşı örgütsüzlüğü, milli devlete karşı küresel piyasayı, milli birliğe karşı çeşitliliği savunmaktadır. Pekiyi geniş kitleler ne yapsın? Ne olacak, kendilerine bir umut veren popülist sağ siyasete yelken açmaktadırlar.
Pekiyi, popülist sağ siyaset nedir? Demokrasiyi yeni çağda yönlendirecek kalıcı ana akım olabilirler mi? Doktrinleri nedir? Onu da Pazartesi yazarız…
Demokrasi nereye gidiyor? III
YAYINLAMA: 18 Kasım 2024 - 00:00
İşin enteresan tarafı, bu partiler, eskiden sol partilerin seçmen havuzunda yer alan kitlelerden oy almaktadır. Geçen yazıda sol siyasetin neden başarısız olduğunu anlatmaya çalıştım. Sol partilerin doktrinleri ve teşkilatları “eski sol” diye tabir edilen klasik sol siyasetten farklılaşmıştı. Aslında değişen teknoloji ve buna bağlı olarak kabuk değiştiren üretim yapısı, dünyayı her geçen yıl daha hızlı saran küreselleşme dalgasının etkileriyle birlikte hem sağ hem de sol siyasetin doktrinlerini gözden geçirmesi gerekirdi. Maalesef bu yapılmadı.
Bugün dünya siyasetine yön veren ana temalar Küreselleşmenin doğurduğu sorunlardan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden bugünün sağ ve sol ayrımları Küreselcilik – Millicilik ekseninde yer alıyor. Geçen yazıda bahsettiğim gibi, kendi doktrinini kaybeden ve teşkilatının kaynağı olan emekçilerle bağları kopan sol siyaset (Avrupa’daki Sosyal Demokrat, Yeşiller gibi yeni sol partiler) bugün sisteme muhalif konumda değil, aksine sistemin ana partileri olmak durumundadır. Yani Harris ve benzeri siyasetçiler sömürüye karşı değil aksine sömürüyü besleyen bir siyasi cephe oluşturmuşlardır. Bu yüzden öncelikle “Küreselleşme nedir?” sorusunu cevaplandıralım, sonra sol siyasetin boşalttığı muhalefet koltuğunu dolduran popülist sağı bu bağlamda değerlendirelim.
KÜRESELLEŞME NEDİR?
Küreselleşmenin ideal tanımı “dünyadaki bütün ülkeler arasında, devletlerin arasında resmi bir anlaşma olmadan, kendiliğinden oluşan ve bütün mal ve hizmetlerin serbest ticareti ile ülkeler arası bütün enformasyon, sermaye ve emek hareketlerinin tam serbestliğinin gerçekleştiği küresel ortak pazar” olarak verilebilir. Buradaki önemli nokta küreselleşmenin devletlerin arasında resmi bir anlaşma olmadan kendiliğinden gerçekleşmesidir. Küreselleşmenin oluşmasına neden olan birçok etken vardır ancak ben iktisadi açıdan en önemli etkenin teknolojik değişim ve teknik ilerleme olduğunu düşünüyorum.
Yukarıdaki tanım küreselleşmenin ideal tanımı dendi, pekiyi güncel tanımı nedir? Hemen yapalım: Güncel hayatta gerçekleştiği şekilde Küreselleşme “dünyadaki gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında, devletlerin arasında resmi bir anlaşma olmadan kendiliğinden oluşan, sermaye ve teknoloji yoğun mallar ve hizmetlerin serbest ticareti ile ülkelerarası enformasyon ve sermaye hareketlerinin tam serbestliğinin gerçekleştiği küresel ortak pazar” olarak tanımlanabilir. Bu haliyle dünyada başta tarım ürünleri olmak üzere emek yoğun ve düşük teknolojili malların ticareti sınırlandırılmakta, yine emek hareketleri de sıkı kontrol altında tutulmaktadır. Aslında, bu anlamda, gerçekleşen Küreselleşme sürecinde az gelişmiş ve fakir ülkeler oyun dışında tutulmaktadır.
Küreselleşmenin süreç içindeki aktörlere sağladığı önemli imkânlar vardır. Bununla birlikte sebep olduğu çok ciddi problemler de bulunmaktadır. Aşağıda problemlere değiniyorum.
KÜRESELLEŞMENİN YARATTIĞI PROBLEMLER
Bu problemleri uzun uzun anlatmayacağım çünkü her biri ayrı bir makale konusu olur. Bu yüzden sadece özetleyeceğim.
Küreselleşme sürecinde, özellikle – doğal kaynak ihracatçısı olmayan- gelişmekte olan ülkelerin dış finansal hareketlere artan bağımlılığı.
Milli devletlerin para ve maliye politikalarının etkinliğinin azalması
Finansal piyasalarda artan volatilite ve belirsizlik
Hem ülkeler arasında hem de ülke içinde artan gelir ve servet eşitsizliği
Fakir ülkelerden gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelere artan kayıt dışı göç
Aile değerlerinin ve milletleri bir arada tutan aidiyet duygusunun zayıflaması
KÜRESELLEŞMEYE TEPKİ OLARAK DOĞAN POPÜLİST SAĞ
Her şeyden önce, 20’inci yüzyıldan kalma yerleşik siyasi yapının sağ kanadı, içinde bulunduğu toplumun en seçkin zümreleri arasından, onların tercih ve çıkarlarını seslendirmek amacıyla oluşturulmuştu. Almanya’da Hristiyan Demokratlar, İngiltere’de Muhafazakârlar, Fransa’da Cumhuriyetçiler gibi önemli siyasi partilerden oluşmaktaydı. Bu siyasi partilerin alt gelir grupları ve ayak takımının oylarına talip olduğu ve onları elde etmek için popülist politikalar uyguladığı görülmemiştir. Bunlar daha çok sol siyasete özgü özelliklerdi. O yüzden popülist sağ siyasetin ismindeki “sağ” sözcüğünden başka klasik sağ partilerle benzerliği yoktur.
Klasik sağ Batı demokrasilerinde “yerleşik düzenin” ve onu kuran zümrelerin temsilcisi iken bugün “woke kültürünün” ve Küreselleşmenin hâkim olduğu paradigmada Batı ülkelerinde “henüz yerleşememiş” düzenin ve onun hâkim zümrelerinin temsilcisi geçen yazıda bahsettiğim “Üçüncü Yolcular” veya kendilerine verdikleri isimle “liberal solculardır”. Biz bunları ülkemizde “yetmez ama evetçiler” veya “yes be annemciler” olarak biliriz. Küreselleşmenin yarattığı artan belirsizlik, para akımlarının girdiği ülkeyi abat çıktığı ülkeyi berbat eden yapısı, bütün dünyada artan borç yükü, milli devletlerin güçten düşmesi ve ekonomilere yeterince müdahale edebilecek güçlerinin kalmaması, sınırlandırılan uluslararası emek hareketliliğinin kaçak emek hareketlerine ve fakir ülkelerden sökün eden kaçak insan yığınlarına yol açması, büyüyen suç ekonomisi ve benzeri etkenlerin hepsi ülkelerin içinde geleneksel kitleleri bir çözüm arayışına itmişti. Emperyalizme karşı, işsizlik ve emek sömürüsüyle mücadele eden bir solun olmadığı durumda sağdan alınan bazı kavramlar üzerine popülist söylemlerle halkı cezbeden “popülist sağ” hareketlerin gelişmesi kaçınılmazdı. Bu yüzden popülist sağ siyaset artan eşitsizlik ve işçi sınıfının fakirleşmesine duyulan tepkinin amorf bir sonucudur.
POPÜLİST SAĞDA LİDERLİK
Popülist sağ hareketlerin her biri “karizmatik liderler” üreten kurumlardır. Her şeyden önce, bu liderler, kendilerini halkın (yani alt gelir grubu emekçi sınıflar olan proletarya ve ayak takımı anlamında lümpen proletaryanın) içinden çıkmış, halkın temsilcisi olarak tanımlarlar. Onların tanımıyla halk yani “proletarya ve lümpen proletarya” gerçeği, doğruyu ve iyiyi temsil ederken, yerleşik düzenin temsilcisi olarak ilan ettikleri elitler (buna ülkemizde monşerler, laikler veya Beyaz Türkler diyorlar) gerçek olmayanı, yanlışı ve kötüyü temsil ederler. Lider (buna bazen komutan, bazen şef bazen de reis gibi lakaplar takılır) informal (bazen argoya kaçan) konuşma tarzı, yerleşik kültürün kaba ve bayağı olarak gördüğü günlük tavırları ile geniş halk yığınlarını tavlar. Onları her türlü kötülüğün ve musibetin temsilcisi olarak gösterdiği elitlere ve yerleşik düzene karşı kışkırtır. Mücadelenin sonunda onlara (borçlanma imkânları ile) ucuz tüketim ve (kaçak yapılarına ruhsat vermek gibi kanun dışı yöntemlerle) hızlı servet biriktirmeden oluşan bir lümpen Cenneti vaat eder. Karşısında bir liderliği olmayan ama popülist liderin tanımladığı elitlere birebir uyan siyasi tercihleri ile Üçüncü Yolcular vardır. Sonuç kaçınılmaz olarak popülist sağ iktidardır.
POPÜLİST SAĞDA TEŞKİLAT
Popülist sağ partilerin teşkilatları yerel hemşehri dernekleri, dini inanç grupları, küçük esnaf ve yerel üretici birlikleri gibi Küreselleşmeden zarar gören toplumsal grupların örgütlerine dayanır. Bunlar arasında çıkar çatışması ancak iktidara geldikten sonra ortaya çıkar. İktidara gelene kadar onları bir arada tutan yerleşik düzene ve onun temsilcisi elitlere duyulan nefrettir. Yani idealler ve düşünceler etrafında değil, şehirli burjuva kültürüne duyulan kin etrafında bir araya gelen bir güruhtan bahsediyoruz.
POPÜLİST SAĞDA DOKTRİN
Yukarıda bahsedilen liderlik ve teşkilat yapısını okuyunca popülist sağın bir ideale dayanan düşünce sisteminin olmadığını anlarsınız. Nitekim yoktur. Popülist sağın seçmeni de, siyasetçileri de “ne pahasına olursa olsun” iktidara gelmeyi amaçlarlar. Bunu elde edebilmek için her türlü politikayı savunabilirler. Bu yüzden her ülkede popülist sağ, o ülkenin alt sınıflarının talepleri doğrultusunda şekillenir, ülkeden ülkeye de çok farklı görünümler alabilir. Milei gibi ultra-liberal de olabilir, Orban gibi müdahaleci devletçi de… Ancak hepsinin ortak olduğu nokta, neye karşı olduklarında saklıdır: Birinci ortaklıkları göçmen karşıtlığıdır. İkinci ortaklıkları “woke kültürünün” sonucunda gelişen marjinal yaşam tarzlarına karşı olmalarıdır. Üçüncü ortaklıkları çevreci duyarlılıkla üretimi ve enerji tüketimini kısmaya yönelik yaklaşımlara karşı olmalarıdır. Yani karşımızda elle tutulur bir doktrinleri yoktur. Demokrasiden anladıkları da “sadece kendilerinin halkın iradesini temsil ettikleri, diğerlerinin halk düşmanı olduğu ve ne pahasına olursa olsun iktidara gelmeleri gerektiğidir.” İktidar olunca da “ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak” temel amaç olur.
POPÜLİST SAĞ SİYASET GEÇİCİ Mİ, KALICI MI?
Günü birlik politikalarla, halkın korkusunu ve sınıf atlama hevesini sömüren sloganlarla, borçlanma ekonomisi ve milli servet yağmasıyla ancak geçici bir iktidar oluşturursunuz. Hele bir de doktrininiz yoksa, siyasi iktidarın kalıcılığı da çok şüpheli hale gelir. Bu yüzden “popülist sağ” iktidarlar iktidarı ele geçirdikten sonra iktidarlarının kalıcılığını sağlamak için otoriterleşme eğilimlerine girerler. Bunu halka kabul ettirirlerse, popülist sağ iktidar özgürlükçü olmayan ve otoriter bir rejim tesis eder. Halka kabul ettiremezlerse silinir giderler, çoğu mahkemede hüküm giyer, (Berlusconi gibi).
Yeni bir üretim teknolojisi yeni bir toplum demektir. Yeni bir toplum da yeni siyaset ihtiyacını gösterir. Sağlam ve halkın ihtiyaçlarına kalıcı çözümler öneren bir doktrini, güçlü ve halka ulaşan bir teşkilatı ve demokrat bir liderliği olan bir siyasi hareket gelişirse, popülist sağ dönemi de kapanır. Tersi durumda bütün Avrupa’da az ya da çok otoriter ve özgürlükçü olmayan rejimlerin kurulması işten bile değildir.
Toplumsal süreç olarak teknolojik değişim
YAYINLAMA: 25 Kasım 2024 - 00:00
Bununla birlikte niye bazı toplumların teknoloji geliştirebilirken diğer toplumların sadece bunu kendilerine uyarladığını ya da niye uyarlayamadıklarını da anlatmak gerekir. Bugünkü yazımda bu sorulara cevap vermek niyetindeyim.
TEKNOLOJİK DEĞİŞİM VE BÜYÜME ARASINDAKİ İLİŞKİ
Doğası gereği teknoloji geri gitmez. Çünkü bilgi yıpranmayan bir stoktur ve geçmişte elde edilen bilgi ve deneyimler ileriki kuşaklara aktarılır. Ancak ve ancak mevcut insan uygarlığı “Nuh Tufanı” benzeri bir doğal afetle yıkılırsa her şey sil baştan inşa edilmek zorunda kalır.
Teknolojik değişim bir toplumun üretim ve tüketim yapısına doğrudan etki eden bilgi havuzunun gözle görülür ölçüde değişmesini gösterir. Bilgi havuzunun değişmesi icat ve keşiflerle gerçekleşir. İcat doğada daha önce bulunmayan bir ürün, teknik veya yöntemin bulunması anlamına gelir. Örneğin bilgisayarların icadı… Keşif ise doğada bulunan ama insanlar tarafından bilinmeyen bir şeyin ortaya çıkarılmasıdır. Amerika kıtasının veya elektriğin keşfi gibi… Teknolojik değişim süreci eskiden üniversiteler ve araştırmacıların etkili olduğu bir süreç olarak düşünülürken bugün teknolojik değişim üniversiteler kadar, hatta daha fazla, büyük firmalar tarafından yönlendirilmektedir. Bu firmalar, özellikle teknolojik paradigma değişimi dönemlerinde, bütün kaynaklarını yeni teknolojili sektörlere aktaran büyük küresel firmalardır.
Teknik ilerleme ise teknolojik değişimin özelde firmanın ve genelde ekonominin üretim kapasitesinde artış sebep olması anlamına gelir. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, teknik ilerleme “aynı sayıda girdi ile daha çok ürün üretebilmek” ya da “aynı miktarda ürünü daha az girdi ile üretebilmek” anlamına gelir. Bu da “icat” ve “keşifle” ortaya çıkan yeni ürün ve tekniklerin pazarlanabilir veya üretim sürecinde kullanılabilir hale getirilmesi ile olur. Buna da “inovasyon” adı verilmektedir. Teknik ilerleme bağlamında iki farklı inovasyon bulunur: Üretim tekniğinde değişim anlamında “süreç inovasyonu” ve ürünün niteliğindeki değişim anlamında “ürün inovasyonu. İnovasyonun teknik ilerlemeye yol açması için firmanın girişim kapasitesi ve toplumun girişim kültürünün yüksek olması gerekir. Çünkü inovasyon firmaların “fırsat ve tehditleri” hesap ederek icat ve keşiflere yaptıkları yatırımdır.
Bir firmanın inovasyon yapması veya sadece bir sektörde inovasyonun gerçekleşmesi ülkenin iktisadi büyümesini çok etkilemez. Bunun gerçekleşmesi için teknik ilerlemenin önce diğer sektörlere daha sonra da bütün ekonomiye yayılması gerekir. Buna teknolojik değişimin yayılımı (diffusion of tecnological change) adı verilir.
Bir ekonominin güncel büyümesi o ekonomi içindeki harcamaların büyümesi ile doğru orantılıdır. Ancak, iktisat biliminde büyüme ile kastedilen “bir ekonominin üretim kapasitesindeki” artıştır. Bu anlamda her türlü sermaye stoku hacmi, istihdam edilebilir işgücü hacmi, üretimde kullanılan bilgi (beşeri sermaye stoku) hacmi ve sermaye ve emeğin üretkenlik düzeyleri üretim kapasitesini belirler. Üretim kapasitesindeki artış da her çeşit sermaye ve işgücünün artış hızı, işgücü verimlilik artış hızı, teknik ilerleme hızına bağlıdır.
Belli bir üretim teknolojisi altında her ekonominin bir doğal büyüme hızı vardır. Bu doğal büyüme hızı nüfus artış hızı, amortisman oranı, teknik ilerleme hızı ve işgücünün verimlilik artış hızına bağlıdır. Bir ekonominin uzun dönemde daha hızlı büyümesini istiyorsak bu dört oranın artması gerekir. Ancak amortisman oranı ve nüfus artış hızını arttırarak doğal büyüme hızını arttırmak, kişi başı gelirin düşmesine, yani fakirleştiren büyümeye yol açacaktır. Hem kişi başı gelirin hem de doğal büyüme hızının artması için teknik ilerleme hızı ve işgücünün verimlilik artış oranının artması gerekir.
İşte bu anlattığım sebeplerden, fakirleştiren ve istikrarsız büyüme yerine zenginleştiren ve istikrarlı bir büyüme için icatlar ve keşifler yolu ile teknolojik değişim, inovasyon yolu teknik ilerleme ve bunun ekonomiye yayılmasına ihtiyaç vardır. Bu işi doğru yapan ülkeler on yıllar içinde diğer ülkelerle aralarındaki farkı açmışlardır. Pekiyi “bu işi nasıl doğru yaparız?” İşte 10 milyon dolarlık uzman sorusu…
TOPLUMSAL SÜREÇ OLARAK TEKNOLOJİK DEĞİŞİM NEDİR?
Teknolojik değişimin teknik ilerlemeye yol açması, bunun da doğal büyüme hızını arttırmasından yukarıda bahsettim. Ancak bu süreçte önemli bir nokta girişim kültürüdür. Çünkü inovasyonu yapan, yani AR-GE harcamaları ile teknolojik değişimi yeni üretim teknikleri ve yeni üretime dönüştürecek yatırımı yapan girişimcidir. Bu belki de girişimcinin iktisadi açıdan en önemli fonksiyonudur. Eğer bir toplumda ticaret ve girişim kültürü belli bir geçmişe sahipse, firmalar ve bireysel girişimcileri cezbeden bir yatırım ortamı bulunuyorsa orada inovasyon yatırımlarının başarısı için gerekli alt yapı oluşmuş demektir.
Bir başka önemli etken inovasyonlar için gerekli mali sermaye birikimidir. İnovasyon yatırımları normal yatırımlara göre hem daha fazla zaman gerektirir hem de daha fazla belirsizlik içerir. Bu yüzden bir ülkede inovasyonların yoğunlaşması isteniyorsa mali imkânların yüksek olması gerekir. Gelişmiş ülkeler bu açıdan avantajlıdır. Ancak likidite ve mali sermaye sıkıntısı çeken gelişmekte olan ülkelerde inovasyonların anlamlı oranda gerçekleşmesi zorlaşmaktadır.
Türkiye ve benzeri ülkelerde hem girişim kültürü henüz gelişme aşamasında hem de mali sermaye yetersiz durumdadır. Günümüzde teknolojik yenilikler, daha çok, büyük firmalar tarafından gerçekleştirilmektedir. Türkiye ve benzeri ülkelerin teknoloji geliştirmesi için önünde iki alternatif vardır: Ya yabancı sermayeye dayalı teknoloji yatırımları ya da kamunun merkezi planlamayla yönlendirdiği teknoloji yatırımları. Dış sermaye dayalı teknoloji politikası hem daha kolay hem de daha ucuzdur. Ancak bunun karşılığında getirilecek teknoloji ve know-how’ın niteliği ve hangi sektörlere yönelik olduğu küresel finans sisteminin size biçtiği role göre belirlenir. Türkiye ve benzeri ülkelerin kalkınma hedefleri doğrultusunda daha pahalıya mal olacak ve daha uzun sürede sonuç verecek olmasına rağmen merkezi planlama ve kamu yatırımlarına dayalı bir teknoloji politikasını tercih etmesi gerekir.
Bir başka önemli nokta da piyasa ekonomilerine has bir problemdir: ülke gelişmiş olsun olmasın günümüzde hem icat ve keşiflerin hem de inovasyonun büyük oranda firmalar (daha çok küresel sermaye) tarafından yönlendirildiği bir vakadır. Geliştirilen herhangi bir ürün veya üretim tekniğinin genel olarak insanlığın selameti özel olarak da içinde bulunulan toplumun refahını arttıracak şekilde kullanılması ancak tesadüflere kalmıştır. Çünkü inovasyon yatırımı, adı üstünde, yatırımdır ve inovasyonu yapan girişimcinin de ana hedefi kâr maksimizasyonudur. Burada “bilginin özel bir mal mı yoksa kamu malı mı olduğu” meselesi karşımıza çıkar. Her bilgiyi kamu malı olarak tasnif edemeyiz (yoksa yazar, sanatçı ve bilim adamlarının telifi gelirler yalan olur!, DMD). Ama örneğin suni zekânın kullanımı ve ekonomiye yayılımı, SİHA teknolojisinin türevlerinin topluma katkı sağlayacak şekilde diğer sektörlere dağılımı, özel ve genelde küresel firmaların kâr iştahına bırakılmayacak kadar önemlidir. Yani toplumun refahını arttıracak şekilde teknolojinin kullanılması için, bütün ülkelerde muhakkak, kamu denetimi, müdahalesi ve üretimi gerekir.
Önümüzdeki 20 - 30 yıllık süreçte eğitim ve bilim politikamız, sanayi politikamız, girişim kültürünü kuvvetlendirmek için hem rekabet desteklerini hem de bireysel özgürlükleri arttıracak hukuki ve siyasi reformlarımız, bütün bunları bir ana plan çerçevesi içine alacak teknoloji ve kalkınma politikamızın oluşturulması şarttır. Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği silah sanayi teknolojisi ve ürünlerinin ülkemizin savunmasına yaptığı katkı ortadadır. Ancak bu konjonktürel ihtiyaçlara göre belirlenmiş kısıtlı bir politikadır. Benim kastettiğim ise bütün ekonomiye olumlu etkilerde bulunacak ve hükümetlerden bağımsız uzun dönemli planlamayla gerçekleştirilecek daha kapsamlı bir teknoloji ve kalkınma programıdır. Belki de, DPT’nin yeniden açılmasına ek olarak, aynı zamanda hükümetten bağımsız ve yeterli fonlara sahip bir Milli Teknoloji Geliştirme Enstitüsüne de ihtiyaç bulunmaktadır. Bilelim ki, artık uluslararası rekabette ayakta durabilmek için teknik ilerleme hızımızı milli hedeflerimize doğru yönlendirmek ve arttırmak zorunlu hale gelmiştir.
Millicilik mi, küreselcilik mi? – I: Küreselleşme ve kalkınma ilişkisi
YAYINLAMA: 30 Kasım 2024 - 00:00
Küreselleşme süreci devletlerin tercihleri ve konsensüsü dışında teknolojik değişim ve teknik ilerlemenin sonucu olarak kendiliğinden doğmuş bir süreçtir. Bu süreçte her türlü sermayenin ülkeler arasında hareketi neredeyse sınırsız hale gelirken sermaye yoğun ve yüksek teknolojili mallar ile hizmetlerde serbest ticaret de neredeyse sınırsızlaşmıştır. Buna karşın, emek yoğun mallar ve tarım mamullerinde ticaret hala daha engellenmekte ve emeğin ülkeler arası hareketi de sıkı kontrol altında tutulmakta idi. Bu yüzden küreselleşmenin sağladığı serbest ticaret ve uluslararası sermaye hareketlerinin avantajlarından yararlanan, kapalı ekonomi şartlarına göre daha yüksek yaşam standardına kavuşan gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkelerdi. Ancak az gelişmiş ülkelerin bu oyunda yeri yoktu, oyun dışı kalmışlardı. Azgelişmiş ülkelerin ayırıcı vasıfları alt yapı sermayesinin eksik ve yetersiz olması, beşeri sermaye birikiminin zayıf olması ve yüksek nüfus ile niteliksiz işgücü yığınlarına sahip olmalarıydı. Bu ortamda Afrika ülkeleri, İslâm ülkelerinin çoğu, bazı Güney Doğu Asya ülkeleri fakirlik kısır döngüsünden çıkamıyordu. Bunu Soğuk Savaş’ın sonlanmasıyla ortaya çıkan Küresel Dengesizlik sonucunda gelişen siyasi ve jeo-politik istikrarsızlık takip etti. Sonuç az gelişmiş ülkelerdeki insan yığınlarının fakirlik, açlık, terör ve savaşlardan kaçarak zengin ülkelere kaçak yollardan göç etmesi oldu. Bugün dünya siyasetinde bir numaralı sorun, bu kaçak göçmenlerdir.
Küreselleşme sadece refah mı sağladı? Olur mu hiç. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi demek hem sıcak para (kısa vadeli yabancı borç) akımlarının hem de doğrudan dış sermaye yatırımlarının serbestçe istediği ülkeye girebilmesi demek. Kısa vadeli dış borç ve doğrudan yatırımlar birbirinden farklı sebeplerle gelir ve sonuçları da birbirinden farklıdır. Ancak her ikisinin de ortak olan tarafı uluslararası finans kurallarına uygun bir hukuki mevzuata sahip olmayı ve uluslararası tahkim kurallarını kabul etmeyi beklemeleridir. Bu kurallar ise, doğası gereği, gelişmiş ülkeler tarafından ve gelişmiş ülkelerin menfaatleri doğrultusunda oluşturulur ve uygulanır.
Kısa vadeli sermaye hareketleri, genelde istikrarsız ve riski yüksek olan ama bunun karşılığında yüksek faiz veya finansal getiri ödemeye razı ülkelere giderler. Geldikleri ülkelerde, kaldıkları müddetçe, kurların yükselmesini istemezler. Kısa zamanda hızla gelir, belli bir kâr elde ettikten sonra da hızla çıkarlar. Sürekli kısa vadeli, sermaye hareketlerine bağımlı olan ekonomiler, belki bu gelen borç parayla, kısa vadede normalde yapacakları harcama ve elde edecekleri milli gelirin üstüne çıkarlar ama uzun vadede artan dış borç yükü adım adım bu ekonomileri döviz krizine sürükler. Bu tip ekonomiler, genelde gelişme olan ülke ekonomileri olup, ayırıcı unsurları kronik cari açık vermeleridir.
Uzun vadeli sermaye hareketleri ve doğrudan dış yatırım göreli olarak daha istikrarlı, riski daha düşük ve bununla birlikte faiz oranları da düşük ülkelere gelirler. Bu yatırımcıların bir beklentisi de yerli paranın çok değerli olmamasıdır. Çünkü doğrudan dış yatırımcı bir ülkeye gelirken o ülkenin iç talebi kadar, belki daha fazla, çevre ülkelere ihracat potansiyelinden de yararlanmak ister. Bu yüzden doğrudan yabancı yatırımcının gelmesi için ülkenin ihracat potansiyeli olan, kronik cari açığı olmayan, vergi mevzuatında kendilerine imtiyaz sağlayan ve işgücünün nispeten ucuz olduğu bir ülke olması gerekir. Doğrudan dış yatırımcının sermaye yatırımlarında bulunması veya emeklilik fonları gibi uzun vadeli iştiraklerin gelmesi, elbette ki, ülkenin kalkınmasına olumlu katkıda bulunur. Ancak yabancı yatırımcının ülkeye teknoloji ve know-how getirmesi, ülkenin milli kalkınma hedeflerinde öncelikli sektörlere gelmesi garanti değildir. Devletler uygun anlaşmalarla yabancı sermayeyi kalkınmada öncelikli sektörlere yönlendirebildiği ve teknoloji transferi imkânı sağlayabildiği müddetçe bunlar ülkenin kalkınma hedeflerine ulaşmasında ve daha hızlı büyümesinde katkı sağlarlar. Ancak bu anlaşmalar yapılmazsa, yabancı yatırımcı sadece kendi çıkarını maksimize edecek yatırımlar yapar. Bununla birlikte ülke ekonomisi de yabancı (yani küresel) sermayeye tek taraflı bağlanmış olur.
Dikkat edilirse, yukarıda anlatılanlar bağlamında herkesin anlayabileceği bir dille özetleyecek olursak küreselleşme sürecinin kalkınmaya olumlu etkisi de olabilir, olumsuz etkisi de… Eğer ülkenin sahip olduğu kaynaklar ve küresel sermayenin sağlayacağı imkânlar göz önüne alındığında, bu imkânları uzun vadeli milli hedefler doğrultusunda değerlendirecek politikalar geliştirilebilirse küreselleşme gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarına olumlu katkı sağlayacaktır. Ancak bu uzun vadeli bir süreçtir. Küresel sermayenin olumlu katkısının etkileri uzun dönemde, yani 10-15 yıllık bir periyotta, ortaya çıkabilecekken, ülkenin ahalisi hemen kazanımlar elde etmek ister. Örneğin geniş kredi imkânlarına dayalı satın alma gücü artışı, ucuz ithal mallarının ülkeyi işgal etmesi ya da ucuz yabancı işgücünün sağladığı çabuk ve kolay kazançlar gibi… Bu yüzden doğru ve ülkenin geleceğini sağlama alacak, kalkınma hızını arttıracak politikalar kısa vadede ne ahalinin, ne küçük ve orta ölçekli işletmelerin işine gelir. Sıcak para yoluyla ucuz ve bol gelen kredilerle sahte bir refah on yılı yaşamak, daha kendi kasabasından çıkmamış insanların Avrupa’ya turistik seyahatleri, artan tüketim çılgınlığı, uzun dönemde bu ülkeleri borç batağına sürükler.
“Hocam, olay bu kadar netse, neden ülkenin uzun vadede borç batağına sürüklenmesine yol açan politikalar uygulanır?” Çünkü ahali de, siyasetçi de kısa vadeli hesap peşindedir. Siyasetçi dört veya beş yıllık hedefler belirler, seçmen ise en fazla bir yıllık geleceği hesap eder. Bugün iyi olacaksınız ama borçlarınızı çocuklarınız faiziyle ödeyecek deseniz, kimse itiraz etmez. İşte dünyada yükselen popülist siyasetin bir kaynağı bu miyopik bakıştır. Bu durum aynı zamanda demokrasilerin de sorunu olarak karşımıza çıkar.
Bazı sosyal bilimciler, bu noktadan yola çıkarak, gelişmekte olan ülkelerde, belli bir sermaye birikimine kadar modern demokrasi yerine daha otoriter yönetimlerin ve özgürlükçü olmayan (illiberal) demokrasilerin hâkim olması gerektiğini savunurlar. Çünkü, onlara göre, modern demokrasi kitlelerin kısa vadeli çıkarlarını göz önüne alarak politika geliştirilen bir yönetim tarzı getirir. Öte yandan otoriter yönetimlerin halka hesap verme zorunluluğu yoktur. Gelişmekte olan ve milli kalkınma politikaları izlemesi gereken bir ekonominin bunun için bir müddet kendi tüketim ve refahından vaz geçebilmesi için demokrasi yerine otoriter yönetim veya özgürlükçü olmayan demokrasi tarafından yönetilmesi gerekir, derler.
Pekiyi demokrasi içinde kalkınmanın yolu yok mudur? Vardır, olmaz mı… Ancak bunun için siyasetçilerin yetki ve güçlerinin sınırlandırılması gerekir. Örneğin (bizde eskiden var olan DPT gibi) kalkınma stratejilerini belirleyecek bağımsız bir kurumun olması ve hükümetler değişse de uymak zorunda oldukları stratejileri belirlemesi gerekir. Bu kurumların Daron Hoca’nın bahsettiği gibi kapsayıcı kurumlar olması da önemlidir. Yani kalkınma sürecinin meşakkatini bütün topluma adil bir şekilde yayılması bu şekilde sağlanır.
Bütün bu anlattığım süreç sonunda dünyada bazı gelişmekte olan ülkeler 2000 -2020 arasında hızla gelişmiş ve kalkınmıştırlar. Bu ülkelerin ortak özellikleri küresel sermaye imkânlarını milli devlet politikaları ile uyumlu hale getirebilmiş, hem dış sermaye hem de planlı devlet yatırımlarını birlikte kullanabilmiş olmalarıdır. İkinci bir ortak özellikleri ise kronik cari açık vermemeleridir. Öte yandan bazı gelişmekte olan ülkeler de kendilerini küresel sermayeye teslim etmişlerdir. Bu ülkelerin dış borç birikiminden kaynaklanan düzenli aralıklarla döviz krizlerine girdiklerini, orta gelir tuzağında saplandıklarını ve her geçen gün daha fazla dışa bağımlı hale geldiklerini görüyoruz. Bunun yanı sıra, bir de hem göçmenlere karşı hem de dış sermayeye karşı içe kapanmacı siyaset hareketleri bu ülkelerde gelişmektedir. İşte bu yazdıklarım bağlamında bir sonraki yazıda millici ve küreselci siyaset hareketlerini inceleyeceğim.
Suriye’de Esad rejimi neden çöktü?
YAYINLAMA: 09 Aralık 2024 - 00:00
Malum onun tezleri de neden bazı ülkelerin hızlı kalkınma süreçlerine girerken diğer bazı ülkelerin başarısız oldukları ve çöktükleri üzerine idi. Ben tabiî ki, bazı temel noktalarda Daron Hoca’dan farklı düşünüyorum. Buradaki yazılarımda bu farklılıkları anlattım ve kendi görüşlerimi de ana hatlarıyla açıkladım. Bugün, hızla değişen gündemi dikkate alarak, Suriye’deki devletin neden çöktüğünü, bu görüşlerim bağlamında, ele almak istiyorum.
Son 10 gün içerisinde Suriye’deki muhaliflerin yıldırım hızıyla ilerlediği iç savaşta Cumartesi gecesinden Pazar sabahına Baas Rejimi kâğıttan kaplan misali dağıldı. Gazetemiz YeniBirlik’te konuyla ilgili 08 Aralık 2024 tarihli haber şu idi, hatırlayalım:
“BAAS PARTİSİ REJİMİ ÇÖKTÜ BEŞŞAR ESED ŞAM'DAN KAÇTI”
Esed rejimi, başkent Şam'da kontrolü kaybedip rejim karşıtı gruplar kent merkezine girmeye başlarken, Esed'in bir uçakla Şam'dan ayrıldığı yönündeki iddialar gündeme oturdu.
Suriye'nin başkenti Şam'da göstericilerin kilit öneme sahip yerleşkelere girmesiyle Beşşar Esed rejimi kentin kontrolünü kaybetti. Rejim güçleri, Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve uluslararası havalimanından çekildi. Öte yandan Beşşar Esed'in akıbeti merak edilirken Şam'dan Humus'a giden uçakla ilgili iddialar gündemde...
ESED ŞAM'I TERK ETTİ
Suriyeli yetkililer, Beşşar Esed'in başkent Şam'dan uçakla ayrıldığını ve bilinmeyen bir yere gittiğini açıkladı.
İnternetteki uçuş takip sitelerinde, Şam'daki havalimanından kalktıktan sonra en son Humus'un batısında görülen ancak sonra izi kaybolan bir uçağın Beşşar Esed'i taşıdığı iddia edildi.
Söz konusu uçağın radardan kaybolmadan önce 1600 fit yüksekliğe kadar alçaldığı ve "olağandışı hareketler" yaptığı iddiaları ortaya atıldı.
NE OLMUŞTU?
Silahlı muhalif gruplar uzun bir mücadeleye girerken, rejim uluslararası baskılara rağmen sorunun diplomasi ve barışçıl yollardan çözümüne yanaşmadı.
Suriye'de 27 Kasım'da yoğunlaşan çatışmaların ardından ülkede Halep, İdlib, Hama'dan başlayarak pek çok bölgede kontrolü kaybetti.
Son olarak başkent Şam'da halkın da sokaklara dökülmesiyle rejim güçleri, kamu kurumları ve sokaklardan çekilmeye başlarken rejim karşıtı gruplar kent merkezinde kontrollerini artırdı.
61 yıllık kanlı Baas rejimi ve 53 yıllık Esad ailesi iktidarı sona ermiş oldu.
ÇÖKEN REJİMİN BAŞBAKANINDAN AÇIKLAMA
Beşşar Esed iktidarının Başbakanı Muhammed Gazi el-Celali, sosyal medya hesabından paylaştığı video mesajında, "Suriye'de halkın seçeceği bir hükümetle çalışmaya hazır olduklarını ve her türlü desteği sağlamaya hazır olduklarını" belirtti.
Kamu mallarına zarar verilmemesi çağrısında bulunan Celali, "Kimseye dokunmayacağını söyleyen ve bize elini uzatan muhaliflere elimizi uzatıyoruz." dedi.
Celali, "Suriye tüm Suriyelilerin. Bu ülke normal bir ülke olabilir, bu ülke komşularıyla ve dünyayla iyi ilişkiler kurabilir. Bu tercih, Suriye halkının seçeceği yönetime kalmış. Biz, seçilecek yeni yönetimle iş birliğine hazırız. Onlara her türlü desteği sağlayıp devlet dosyalarını kolayca onlara aktarmaya hazırız." ifadelerini kullandı. “
BİR DEVLETİ AYAKTA TUTAN MİLLİ GÜÇ UNSURLARI VE SURİYE
Modern devletler meşruiyetlerini Allah’ın seçtiği kutsal bir hanedana veya din adamlarının kutsamasına borçlu değillerdir. Halklar da devletlerin güttüğü reaya değildir. Bir başka özellik de hükümet ile devletin özdeş kabul edilmemesidir.
Kapitalist üretim biçimi, yani makineleşmiş sanayi üretimi ortaya çıktığından beri modern toplumlar Orta Çağ toplumlarından hızla farklılaşmışlardır. Bugün bildiğimiz anlamda devletlerin temeli farklı biçimlerde de olsa halk iradesine dayanır. Halkı oluşturan bireyler de artık devletin tebaası değil ama kanun önündeki eşit vatandaşlardır. Aynı devletin vatandaşı olmak, artık din, soy ve bölge mensubiyetine değil, vatandaşlıkla tanımlanmış siyasi ve hukuki hak ve yükümlülüklere dayanır. Yani bir devletin vatandaşları milleti oluştururlar ve bu anlamda millet etnisiteye ve dine dayalı değil hukuki ve siyasi müştereklere dayalı vatandaşların birliğidir. Bu yüzden devletin temel vazifesi vatandaşları adına, onların çıkarına, asayişi, iktisadi kalkınmayı, sosyal ve iktisadi adaleti ve hukukun üstünlüğünü tesis etmesidir. Orta Çağ devletlerinde halk, yani tebaa, Hükümdara, yani devlete bağlı ve ondan vazife alır iken, modern devlet millete bağlı ve ona karşı sorumlu durumdadır. Bu anlamda modern devletin yürütme ve yasama gibi erkleri meşruiyetini milletten alır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında modern devletin sadece milletin hizmetinde olması ve milletine karşı sorumluluğu değil, aynı zamanda, bütün dünya devletleri tarafından kabul edilmiş ve temel insan hakları çerçevesinde şekillenmiş uluslararası hukuka da bağlı olması gerekir. O zaman, diyebiliriz ki, modern devletin meşruiyeti millet iradesi ve uluslararası hukuka dayalıdır.
Bir devleti ayakta tutan temel milli güç unsurları askeri güç, iktisadi güç, siyasi güç ve sosyo kültürel güçtür. Ancak bu güçlerin her biri doğrudan veya dolaylı olarak milli iradeye dayanmalıdır. Milli irade sadece seçimler demek değildir, aynı zamanda, milleti oluşturan vatandaşların rızasına sahip olmak anlamına gelir. Örneğin seçimde yüzde 50 oy alan bir iktidar ilk senesinde milletin rızasına muhalif uygulamalar gerçekleştirirse, meşruiyetini kaybedebilir. Milletin rızası dışında, zorla ve baskıyla kurulan bir rejim, ancak ve ancak dış destekle ayakta kalabilir. Konjonktür değişir ve dış destek ortadan kalkarsa, baskıcı rejimin uzun süre yaşaması mümkün olmaz.
Askeri güç, özellikle Orta Doğu ve Balkanlar gibi istikrarsız coğrafyalarda, önemi artan bir unsurdur. Temel işlevi ülkenin ve milletin dış tehditlere karşı savunulmasını sağlamaktır. Ancak askeri güç tek başına yeterli olmaz. İçeride asayişin temini, iç güvenlik güçleri olan polis ve jandarmanın marifetiyle gerçekleşir. Sağlam bir güvenlik teşkilatına sahip olan devletler adaletin tesisi, refahın artırılması ve medeni hakların korunması açısından daha etkili olacaklardır. Bu anlamda askeri gücün millete dayanması gerekir. Yani ordu milletin ordusu olmalıdır. Bu anlamda profesyonelleşme ne kadar önemli olsa da, zorunlu askerlik hizmetinin, özellikle bizim de içinde bulunduğumuz Orta Doğu’da, önemi açıktır.
İktisadi güç temel sermaye birikimini tamamlamış, milli sermaye sınıfının hâkim olduğu, her türlü mal ve hizmeti üretebilecek bir ekonomiye sahip olmak anlamına gelir. Böyle bir ekonomi hem milletin refahını sağlamak hem de askeri gücü desteklemek açısından önemlidir. Ancak iktisadi gücün milletin rızasını alabilmesi için gelir ve servet dağılımında adalet, eğitimde ve girişimde fırsat eşitliği, mümkün olduğunca rekabetçi piyasaların tesisi, istikrarlı bir büyüme süreci gereklidir. Bu yüzden hem iç ve dış güvenlik teşkilatlarının sağladığı asayiş hem de siyasi gücün uyguladığı politikalar önemlidir.
Siyasi güç hem devleti yöneten siyasi kurumları hem de devletin mekanizmasını teşkil eden bürokrasiyi kapsar. Modern devlet hiç şüphesiz demokratik olmalıdır. Bu ise hükümetlerin belli bir süre için yönetim yetkisini seçimle elde etmesi anlamına gelir. Ancak hükümetlerin yetkileri, yine halk iradesine dayalı yasalar ve yargı sistemi sınırlandırılır. Öte yandan bürokrasi de hem Hükümetle uyumlu çalışmalı hem de halkın tamamını kapsayıcı bir şekilde oluşturulmalıdır. Siyasi güç öyle bir şekilde teşkil edilmelidir ki, bir ülkede yaşayan vatandaşların iradesinden daha yüksek bir kişi veya kurum iradesi olmamalıdır. Böylece siyasi güç hem toplumsal istikrarın hem de yeri gelince iktidar değişimini sağlayacak esnekliğin teminatı olur.
Sosyo – kültürel güç ise bir milletin geçmişinden gelen değerlerini koruyarak yaşam tarzını değişen zamana uygun olarak geliştirebilme, bu yaşam gücüne dayalı olarak milletin kendini ve çıkarlarını dünya kamuoyuna doğru yansıtabilme kapasitesini gösterir. Her milletin içinde birçok farklılık olabilir. Ancak önemli olan bu farklılıkların ortak yaşam tarzı ve ortak kimlik değerleri etrafında birleşebilmesidir.
Suriye Baas Rejimi toplum içinde azınlıkta olan bir mezhep mensuplarının oligarşisine dayalı, uluslararası hukuka ve millet iradesine dayanmayan, baskıcı ve dışlayıcı kurumlara dayalı bir bürokrasi üzerinde yükselen bir polis devletiydi. Devlet derken bu devlet modern bir devletin özelliklerine sahip değildi. Devlet – parti – hükümet özdeşleşmiş durumdaydı. Askeri gücü millete değil bir azınlık grubuna ve dış müttefiklerinin desteğine bağlıydı. İktisadi gücü zayıftı. Siyasi gücü neredeyse yoktu, çünkü ne milletin rızasına ne uluslararası hukukun değerlerine dayanmayan, baskıcı bir yönetimi vardı. Böyle bir yapıda sosyo kültürel güçten de bahsedemezsiniz zaten. 2011’den bu yana Rusya ve İran’ın dış desteğiyle ayakta kalan bu yapı, dış desteği kaybettiği anda birkaç para-militer gücün karşısında bile dayanamadı ve dağıldı.
Bundan sonra ne olur? Kimse ABD ve hempalarının Suriye’ye özgürlük ve demokrasi getireceğini zannetmesin. HTŞ ve PYD gibi yapılardan da, orada, kapsayıcı ve çoğulcu bir demokratik rejim kurmaları beklenmesin. Büyük ihtimalle ilk etapta Türkiye’nin, ABD’nin ve Rusya’nın anlaşmasıyla kurulacak bir geçici hükümet görevi devralacaktır. Ancak gerçekçi olmak gerekirse Suriye’deki istikrarsızlık önümüzdeki yıllar içinde artarak devam edeceğe benziyor.
İslam toplumları kime benziyor? Noel ağacı, İslam ve Geyikli Baba
YAYINLAMA: 14 Aralık 2024 - 00:00
Bu yazıda tekrar küreselci ve millici siyasete dönecektim ki, ülkede yeni bir tartışma başladı: Bir grup üniversite öğrencisi kendi üniversite kampüslerinde bir çam ağacını yılbaşı eğlencesi olarak süslemişler. Bunu gören bazı mütedeyyin olduklarını iddia eden gençler de bunları protesto ederek ağacın önünde namaz kılmışlar. Öğrenciler müteddeyinlik iddiasındaki gençlere “gerici, mürteci, Atatürk düşmanı” diye saldırırken, kendilerini mütedeyyin zanneden gençler de öğrencilere “kâfir, Allahsız, Batı taklitçisi” demekteler. Bu durum aslında Küreselleşmenin gündelik hayatımıza yansıyan etkilerinden biridir.
Bu yazıda ilk önce Noel Ağacı’na karşı kendilerini mütedeyyin olarak tanımlayan gençlerin söylemlerinin İslami dayanağı olan Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifi vereceğim. Sonra bunun tarihi sebeplerini ele alacağım. Daha sonra bugün Müslüman toplumların gerçekten Ehl-i Kitab’a mı benzediği, yoksa tarihteki bir başka gruba mı benzediğini ele alacağım. Bu yazıyı yazdığım Cuma gününün hürmetine Allah-ü Teala bize doğruyu ve eğriyi ayırmayı nasip etsin. Amin.
EHL-İ KİTABA BENZEMEYİN DİYEN AYET VE HADİSLER
“Ey îmân edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” (el-Mâide, 51)
Mâide sûresi 120 âyettir. Medine’de inmiştir. Bu sûre Hudeybiye anlaşmasından sonra, Hicret’in 6. senesinde veya 7. senesinin başlarında vahyolunmuştur. Mushaf tertîbine göre 5, nüzûl sırasına göre 110. sûredir.
51-52. âyetlerin iniş sebebiyle alâkalı şöyle bir rivayet nakledilir:
Hâris oğullarından Ubâde b. Sâmit (r.a.) Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’e gelip: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim Yahudilerden birçok dostum var. Onların dar zamanımda bana yardım edeceklerinden de eminim. Ama ben, o Yahudi dostlarımın dostluğunu terk edip Allah ve Rasûlü’ün dostluğuna dönüyorum; Allah’a ve Rasûlü’ne dostluk besliyorum” dedi. Orada bulunan Abdullah b. Übeyy ise: “Ben, zamanın ilerde başımıza getirebileceği felâketlerden korkan bir adamım. Onun için önceki dostlarımın dostluğundan ayrılacak değilim” dedi. Peygamberimiz ona: “Ey Ebu’l-Hubâb, Yahudilerin dostluğunu Ubâde b. Sâmit’inkine tercih ediyorsan buyur öyle yap!” buyurdu. Abdullah b. Übeyy de: “Evet öyle yaptım” deyince bu (51 ve 52.) âyetler indi. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, VI, 372; Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 200-201)
Yani bu ayet yeni İslam toplumunun oluşma aşamasında Medine havalisindeki Yahudi kabileleriyle savaş halinde bulunulduğu dönemde Müslüman toplumuna bir kimlik kazandırmak ve onları bir araya getirmek amacıyla o günün şartlarına yönelik olarak inmiştir. Çam ağacıyla veya Noel’le bir alakası yoktur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:
“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudi ve Hristiyanlara benzemeyin! Yahudilerin selamlaşması parmak işaretiyledir, Hristiyanların selamlaşması ise el ile işaret etmekten ibarettir.” (Tirmizî, İsti’zân, 7/2695)
Kütüb-ü Sitte’den bu hadis yukarıdaki ayetle benzer bir durumu işaret ediyor. Yani İslam toplumu daha kimliğini oluşturan yeni bir toplumdur ve onlara savaş halinde bulundukları toplumlardan farklı bir kimliğe sahip olmaları öğütleniyor.
MÜSLÜMANLAR BATILILARA MI BENZİYOR?
Bugün İslam Dünyasının içinde bulunduğu kahredici ve utanç verici duruma bakarsak bir üniversite kampüsündeki Yılbaşı Ağacı en son derdimiz olsa gerektir. Haddizatında Müslüman toplumlarının Batı toplumlarına ne kadar benzediği de tartışmalıdır. Geçen senelerde yapılan bir çalışmada İslâm’ın temel prensiplerine uygun toplumların ilk 20’sinin Müslüman olmayan toplumlar olduğu belirtilmişti. Hele bir Kilise’ye bile mensup olmayan insanların çoğunlukta olduğu İskandinav ülkeleri bu listede başı çekmekteydi.
Batı toplumlarında eksikleri ve noksanlarıyla halkın iradesine dayanan demokrasiler, hukukun üstünlüğü, kanunlara saygı, insan hakları ilkelerine riayet ve sosyal devlet ilkeleri hâkimdir. Genel olarak İslam ülkelerinde ise despot rejimler ve tiranlıklar, gelir ve servet dağılımında adaletsizlik, hukukun değil güç sahiplerinin üstünlüğü, kanunlara ve insan haklarına göre kurumsal idare yerine keyfi idareler, azınlık oligarşisi hâkimdir. Bu açılardan hiç de Batı toplumlarına benzedikleri söylenemez.
İslâm toplumları mezhep ve kabileler arası savaşlarla perişan olur ve birbirlerini boğazlarken, her bir grup farklı bir Batılı emperyalist gücün himayesindedir. Örneğin Suriye’de HTŞ ABD’nin, PYD İsrail’in Esad rejimi de Rusya’nın temsilcisi konumunda idi. Boğazlananlar Müslüman, boğazlayanlar da Müslümandır. Somali’de, Afganistan’da, Yemen’de, Irak’ta ve Libya’da durum birebir böyledir. Bir tek Gazze’de İsrail Müslümanları katletmekte, buna da hiçbir Müslüman Devletin sesi çıkmamaktadır. Bilim, sanat ve kültür alanında üretim yoktur. Ne kadar da Batıya benziyor, değil mi?
İslam Dünyası’nın içine düştüğü durum Batı’ya benzemekten değil, Batı’ya benzememekten kaynaklanır. Pekiyi İslam Toplumları kime benziyor?
İSLAM TOPLUMLARI KİME BENZİYOR?
Kur’an’da Allah lanetlenmiş kimse ve kavimlerden bahseder. Bu örneklerin hepsi müşrikleri içerir. Müşrikler Allah’a inanmakla birlikte, onun yanında ve onunla beraber başka Tanrılar, başka otoriteler de kabul ederler.
Örneğin Âd kavmi… Büyük saraylar, gökdelenler, yol ve barajlar sahibi bu kavme Hz. Hud Peygamber olarak gönderildiğinde dediler ki: “Biz Allah’a inanırız. O halde bizim gibi zengin ve itibarlı kimseler varken Allah niye senin gibi bir fakiri Peygamber seçti?” Şehirleriyle ve zenginlikleriyle kibirlendiler ve Allah’ın gazabına uğradılar.
Medyen ve Eyke Kavmi… Ticarette her türlü hile ve entrikayı uygulayan bu kavimde herkes birbirini kazıklayıp haksız kazanç peşindeydi. Peygamberleri Hz. Şuayb’a hakaret edip kovdular. Hileci ticaretlerine devam ettiler ve Allah’ın gazabına uğradılar.
Nuh Kavmi… Belki de meşhur Atlantis uygarlığıdır… Büyük şehirleri, geniş servetleri ve yüksek refahları vardı. Ama müşriktiler ve bu idarelerini zulüm ve sömürüyle elde etmişlerdi. Kibirliydiler ve Allah’ın gazabına uğradılar.
Lût Kavmi… Homoseksüellik gibi bir günahı işlemenin yanında, kendileri gibi olmayan herkesi de kendileri gibi yaşamaya zorluyorlardı. Öyle ki, Lût Peygamber’e misafir gelen Meleklere bile tasallut ettiler… Müşriklerdi ve Allah’ın gazabına uğradılar.
Firavun ve Nemrut. Tek adam saltanatıyla kibirlendiler, “Küçük dağları ben yarattım!” dediler, Allah’ın laneti ve gazabıyla karşılaştılar.
Karun zenginliğiyle kibirlendi, etrafına zulmetti ve insanları sömürdü… Sonuçta Allah’ın gazabına uğradı…
Bugün İslam Toplumlarına baktığımızda Batı toplumlarından çok Allah’ın lanetlediği ve gazap verdiği müşrik toplumlara benziyorlar. Hemen hemen hepsi tek adam rejimi ile yönetiliyor, büyük saraylar yapıyorlar, her toplumda bir avuç zengin, Karun gibi, emek sömürüsüyle semiriyor… Ticarette her türlü üç kâğıt, hile ve desise söz konusu… Hukuk ve standartlar Hak getire… Her şeyden öte İslam Toplumları’nda her grup, tıpkı Lût Kavmi gibi, kendi yaşam tarzını zorla diğerlerine dayatmak istiyor.
Pekiyi Allah adil değil mi? Niye bu toplumlara gazap etmiyor? Allah gazabı iç savaş, fakirlik, düşman işgali, açlık ve rezil olmak yoluyla etmiştir. Bundan daha büyük gazap olur mu?
NE YAPALIM, NOEL’İ Mİ KUTLAYALIM?
Arasında benim de dostlarım olan Hristiyan Kardeşlerimizin Noel Bayramını tabii ki kutlayalım. Ama ne Noel Bayramı bizim bayramımızdır ne de Noel Baba bizim kahramanımızdır. Pekiyi bize ait benzer bir kahraman var mı? Var… Noel Baba ve Noel Kutlamaları yerine Geyikli Baba ve bizim öz kahramanlarımız olan diğer Anadolu Erenlerini çocuklarımıza anlatalım. 30 Aralık 2019 tarihinde bu köşede yazdığım bir yazıda Geyikli Babayı anlatmıştım. Oradan bir alıntıyla bitirelim. Yazıyı okumak isteyenler için aşağıda linki bulunmaktadır:
“Aşıkpaşazade tarihinde anlatılan Anadolu erenlerinden biridir Geyikli Baba. Aslen Horasanlı olduğu bilinen Geyikli Baba, Aşıkpaşazade’de geçen kendi ifadesiyle “Baba İlyas-ı Horasanî halifesidir, Seyyid Ebu’l Vefa tarikindendir.” Geyikli Baba dağlarda geyiklerle yaşayan, geyik postundan giysiler giyip geyik sütünden kımız yapıp içen bir Rum Abdalıdır. Bütün o dönemin Türkmen şeyhlerinde olduğu gibi Kalenderi Hayderi gelenekten gelip Vefâî’liğe bağlanmış olmalıdır. Ertuğrul Gazi’nin alpı, Osman Gazi’nin yoldaşı ve Orhan Gazi’nin akıl hocası olan Turgut Alp’in de şeyhidir. Bursa’nın fethine abdallarıyla birlikte katılıp bugün Uludağ’ın yamaçlarında olan Kırk Kilise mevkiini fethetmesi ile ünlüdür. Bu yüzden Orhan Gazi kendisine mal ve mülk verecek olmuş, o ise reddetmiş ve sadece dervişleri için bir zaviye yapacak yer talep etmiştir. Orhan Gazi de, Geyikli Baba’ya Bursa’nın İnegöl ve Kestel ilçeleri arasında kalan Uludağ’ın doğu yamaçları üzerinde bugün Baba Sultan köyü olarak bilinen mevkii vakıf olarak vermiştir. Bugün Baba Sultan köyüne giderseniz Geyikli Baba’nın türbesini, dergâhını ve mescidini ziyaret edebilirsiniz. Bütün bir ovaya hâkim manzaradan 800 yıllık dev çınarın altında “vatanın fatihi cetlerimizle” beraber yaşarsınız.”
https://www.gazetebirlik.com/noel-baba-ekonomisi-aya-nikola-ve-geyikli-baba
Ücret ve iş gücünün verimliliği
YAYINLAMA: 21 Aralık 2024 - 17:22 | GÜNCELLEME: 30 Aralık 2024 - 13:12
Bu satırların yazıldığı anda daha 2025 yılı asgari ücreti belirlenmemişti. Son dönemde en çok merak edilen iktisadi açıklamalar arasında asgari ücret ilanları yer almakta. Geçmiş senelerde bu böyle değildi. Özellikle 2016’dan beri, her geçen sene artan bir ilgi ve bununla beraber dozu artan tartışmalarla takip edilmekte asgari ücret müzakereleri. Normal şartlar altında asgari ücret ilanları bu kadar ilgi çekmez çünkü medeni bir toplumda asgari ücret en vasıfsız ve acemi iş gücünün aldığı ücreti gösterir ve bu ücrete çalışanların toplam iş gücü içinde oranı da yüzde 10’u geçmez. Bununla birlikte asgari ücret diğer ücretler için bir taban teşkil eder ve diğer ücretler genelde asgari ücretin katları olarak tespit edilir.
Yüksek enflasyonun olduğu ülkelerde (hiçbir ekonometrik çalışma yapmaya gerek olmadan) söyleyebiliriz ki, en fazla refah kaybını sabit gelirli çalışanlar tecrübe eder. Çünkü diğer gelir sahipleri üç aşağı beş yukarı kendi net gelirlerini enflasyona uyarlayabilirken, sabit gelirli (yani maaşlı) çalışanlar bu kabiliyetten yoksundur. Ücret ve maaş sözleşmeleri ne kadar uzun dönemli belirleniyorsa refah kaybı da o kadar artar. 2021’den bu yana asgari ücret meselesinin neden bu kadar yakıcı hale geldiğinin bir sebebi de budur.
Bu tartışmalara paralel olarak son dönemde iş gücünün verimliliği meselesi çeşitli mihraklarca ortaya atılıp tartışılmaya başlandı. Tartışmanın özü şudur: ücretlerin reel değerini belirleyen iş gücü verimliliğidir ve Türkiye’de iş gücünün verimliliği düşüktür. Yani özetle şu iddia edilmektedir ki, Türk insanı çalışmayı sevmeyen, bedavadan yüksek gelir sahibi olmak isteyen bir yapıdadır. Türk gençleri de iş beğenmemekte, alnının teriyle çalışmadan hemen yüksek mevki ve maaşlara ulaşmak istemektedirler. Bu yüzden ücretler de düşüktür ve düşük olmak zorundadır. Bu görüşleri savunmak Türk milletine ve emekçisine hakarettir.
Pekiyi Hocam, ücret ve iş gücü verimliliği arasında ilişki yok mu? Elbette var ama iş gücü verimliliğini belirleyen birden fazla faktör vardır. İşte bu yazıda bu ilişkiyi anlatmaya çalışacağım.
İŞ GÜCÜNÜN VERİMLİLİĞİNİ BELİRLEYEN FAKTÖRLER
Bir işletmede iş gücünün verimliliğini belirleyen faktörler iş gücünün miktarı, iş bilgi ve tecrübesinin yanı sıra sermayenin miktarı ve teknoloji seviyesidir. Bir ülkede iş gücünün verimliliğini ise yine iş gücünün miktarı, nitelikli iş gücü ve sermayenin sektörlere etkin dağılımı, sermaye miktarı ve genel teknoloji düzeyi belirler. İş gücü miktarı artınca, genel olarak, iş gücünün üretkenlik düzeyi düşer, öte yandan sermaye stoku artınca da yükselir. Nitelikli iş gücünün eğitim aldığı iş alanı ile ekonomide istihdam talep eden iş kolları arasında uyum varsa iş gücünün sektörel dağılımı etkindir ve üretkenliğini arttırır. Uyum ne kadar azsa iş gücünün verimliliği de o kadar düşer. Bir ülkede kişi başı sermaye oranı yükseldiği müddetçe iş gücünün verimliliği de artar. Aynı şekilde sermayenin sektörel dağılımında etkinlik ne kadar bozulursa iş gücünün verimliliği de o kadar düşer.
Türkiye’de iş gücünün verimliliğinin düşük olması bir vakadır. Ancak bunun sebebi işçimizin tembel olması, hak etmediği kazançların peşinde koşması veya az çalışması değildir. Her şeyden önce dünyada işçilerin en uzun zamanlı ve yoğun çalıştığı ülkelerden biri de Türkiye’dir. Ancak her on senede bir yenilenmesi gereken imalat sanayi makine parkında 2020’den itibaren yeterli derecede yenilenme olmamıştır. Yani iş gücü miktarı – özellikle 13 milyon göçmenin de ekonomiye entegre olmasıyla birlikte – artarken sermaye miktarı yeterli oranda artmamıştır. İkinci bir etken olarak son yirmi yılda kaynaklar daha çok üretken olan sanayi ve tarımdan üretken olmayan hizmetler ve inşaat sektörlerine aktarılmıştır. Yani toplam yatırımlar yetersiz olduğu gibi bu yatırımların sektörel dağılımı da iş gücünün verimliliğini arttıracak yönde değildir. Nitelikli iş gücünün etkin dağılımı orta ve yüksek eğitimin iktisadi kalkınma ihtiyaçlarına uygun olarak düzenlenmesi ile mümkündür. Ne yazık ki, bu alanda da, etkinlik sağlanamamıştır. Nitelikli iş gücü için bazı iş kollarında talep fazlası varken bazı iş kollarında da arz fazlası vardır. Teknoloji meselesini hiç açmıyorum; Türkiye gibi dünyanın ilk yirmisinde yer alan bir ülkenin, kendi potansiyeline göre teknoloji üretme ve geliştirme performansı yeterli değildir. Özellikle imalat sanayiinde ciddi sayıda (toplamın yüzde 90’ı) firma küçük ve mikro ölçeklidir. Yani sermaye birikimi yetersiz firmalar çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu yüzden, yani firmaların bedavacılığı (devletten ihale alarak büyüme stratejisi), sermaye yetersizliği, Hükümetlerin sanayisizleşme ve özelleştirme politikaları, ülkenin ekonomik hedeflerini hiçbir şekilde gözetmeyen eğitim, bilim ve teknoloji politikaları ve sınırsız göçmen kabulüne dayanan göç politikası neticesinde iş gücünün verimliliği gayet düşük seviyededir.
Yani iş gücünün verimliliğinin düşüklüğünün sebebi emekçiler değil Hükümetin plansız kalkınma stratejisi, yanlış sınıfsal ve sektörel tercihleri, iş dünyamızın sermaye yetersizliği, iş hayatının yeterince kurumsallaşamaması ve ranta elde etme güdüsüdür. İş dünyası deyince akla hemen TÜSİAD gelmesin mahalle berberinden köşedeki oto tamirciye kadar hepsi iş dünyası içindedir. Son olarak iş gücünün verimliliği faiz düşürerek veya maliye politikası uygulayarak arttırılamaz. Adam gibi bir planlı kalkınma stratejisine ihtiyaç vardır ve bunun sonuçları da en az 10 sene sonra alınır.
REEL ÜCRET VE VERİMLİLİK İLİŞKİSİ
Neo-Klasik iktisat okulunda (bugünkü moda tabirle Ortodoks iktisat anlayışının temelini oluşturan okul) uzun dönemde emek piyasasında emeğin marjinal ürünü (yani kabaca iş gücünün verimliliği) ile reel ücretin eşit olması gerekir. Tabii, buradaki tam rekabetçi emek piyasası bugün geçerli olmayan birçok varsayıma dayalıdır. Ancak, bugünkü güncel şartlarda, birebir eşit olmasa da reel ücreti belirleyen önemli etkenlerden biri iş gücü verimliliğidir. Şöyle düşünün: Hiçbir firma bir işçiye kendine kazandırdığı paradan daha fazlasını vermez, verirse zarar eder. Eğer işçi o firmaya çok az kazandırıyorsa firma da işçiye düşük ücret vermek zorundadır.
İşçilerin ücretlerini belirleyen önemli bir unsur da sendikaların pazarlık gücü ve iş gücünün sendikalaşma oranıdır. Maalesef, bizde hemen hemen her sektörde en az üç sendika bulunmakta ve bunlar kabaca AK Parti, MHP, CHP ve HDP gibi siyasi partilere yakınlıklarına göre kurulmaktadır. Yani sendikalar adeta siyasi partilerin işçi kolları gibidir ve sendika yöneticilerinin amacı iş gücünün refahını arttırmaktan çok kendi şahsi ve siyasi menfaatlerini azamileştirmektir. Düşünsenize, AK Parti’ye yakın bir sendika başkanı bir dönem sonra milletvekili veya Çalışma Bakan Yardımcısı olabilecekken asgari ücreti 5 bin TL daha fazla arttırmak için bu olasılıktan niye vaz geçsin? Akıllarından bile geçmez.
5 milyon Suriyeli misafirimizi bir yana koyalım, onlar savaştan kaçan ve uluslararası hukukla ülkemize sığınan kardeşlerimizdir. Ancak ülkede 8 milyonun üstünde, 72 milletten kaçak sığıntı bulunmaktadır. Bunların yol açtığı iki temel iktisadi olgu vardır: Birincisi ülkede ortalama ücret düzeyini aşağıya doğru çeken ve kayıt dışı emek arzını arttıran bir etki söz konusudur. Bu aynı zamanda bu kaçak göçmenlerin kayıt dışı istihdamı ve ciddi bir emek sömürüsüne yol açmaktır. İkincisi emekçilerin temel yaşam standardını düşürmektedir: Gıda, enerji konut fiyatları Arş-ü Âlâya çıkmıştır.
Bütün bu şartlar dahilinde bizim emekçimiz tembel olmadığı ve aşırı çalıştığı halde hak ettiği ücret düzeyine kavuşamamaktadır. Ortalama ücret asgari ücrete yaklaşmakta, asgari ücret de açlık sınırının altına inmektedir. “Asgari ücreti fazla yükseltmeyin, çünkü zaten Türk işçisi bunu hak etmiyor!” demek gaflettir, dalalettir ve hatta hıyanettir. Öte yandan, bir de, “Asgari ücreti yükseltmeyin, enflasyon azar!” diyorlar. Bunun da iktisadi açıdan pek geçerli bir yanı yoktur.
Pazartesi hem “Asgari ücret ne olmalı?” sorusuna cevap verelim, hem de asgari ücret ve enflasyon ilişkisine değinelim.
Asgari ücret, ücret ve fiyat enflasyonu ilişkisi
YAYINLAMA: 23 Aralık 2024 - 00:00
Daha ılımlı bir görüş ise şunu söylüyor: “Asgari ücrete zam yapalım ama 2025 yılı hedeflenen enflasyonu kadar yapalım!”. Bu görüşü Mehmet Şimşek’ten IMF yöneticilerine, bazı kesimlerin “ortodoks ekonomist” dediği piyasa profesyonellerine kadar çok çeşitli insanlar savunmaktadır. İçinde benim de olduğum üçüncü bir görüş de “asgari ücret artışının enflasyona etkisinin normal şartlarda minimal olduğu, emekçimizin medeni hayat şartlarını asgari ölçüde de olsa sağlayacak bir geliri hak ettiğini, bu yüzden asgari ücrete en az 2024 yılı enflasyonu kadar (yüzde 45-47 arası) zam yapılması gerektiğini” savunanlar var.
Bugün sizlere asgari ücretin belirlenme kriterlerini anlatacağım. Bana göre olması gereken, olabilecek ve olacak asgari ücret düzeylerini belirteceğim. Daha sonra asgari ücret ile ücretler genel seviyesi ilişkisini ele alacağım. Son olarak da ücret enflasyonu ve fiyat enflasyonu ilişkisini açıklayacağım.
ASGARİ ÜCRET NİYE VAR? NEYE GÖRE BELİRLENİR?
Son dönemde Daron Acemoğlu başta olmak üzere bazı ana akım iktisatçılar ücretlerin esas belirleyicisinin emek verimliliği olduğunu söyleyerek asgari ücrete zammın beyhude olduğunu, reel hiçbir kazanç getirmeyeceğini söylemekteler. Verimlilik ve reel ücret arasında bir ilişki elbette vardır, ancak firma ölçeğinde bile iş gücü verimliliğini belirleyen birden fazla emekten bağımsız değişken vardır. Bunu Cumartesi günkü yazımda açıklamıştım. Arzu edenler için aşağıda yazının linki bulunmaktadır.
(https://www.gazetebirlik.com/ucret-ve-is-gucunun-verimliligi)
Emek verimliliği ve reel ücret eşitliğine dayalı bu yaklaşım Neo-Klasik Okulun “tam rekabetçi emek piyasası” modelinden elde edilen sonuçtur ve esas olarak sendikaların, iş güvencesinin ve toplu sözleşmelerin olmadığı, ücretlerin günlük belirlendiği, halk arasında bilinen tabirle “amele piyasasını” anlatmaktadır. Bugün modern toplumda böyle bir piyasa yoktur ancak ana akımdaki iktisatçılar sanki böyle bir piyasa varmış gibi konuşmaya ve yazmaya devam etmektedirler. Pekiyi, bu “tam rekabetçi emek piyasasında” dengede ücret düzeyi neye karşılık gelmektedir? Teknik olarak “geçimlik ücret” olarak bilinen bu ücret düzeyi, herkesin anlayacağı dille ifade edersek, “açlık sınırında” bir ücret düzeyine karşılık gelir. Eğer bugün “sendikalardan” yakınan, “esnek çalışma sistemine geçişi” savunan, “yarı zamanlı işlerin faydalarından” bahseden bir ekonomist (iktisatçı değil yanlış anlamayın, Türkçeyi Amerikan aksanıyla konuşan ekonomist, DMD) görür veya duyarsanız biliniz ki hepimizin açlık sınırında çalışmasının doğru olduğunu düşünmektedir.
“Hocam, bize tam rekabet piyasasının her zaman en iyi sonuçları ürettiği söylendi. Siz ise tersini söylüyorsunuz. Neden?” Elbette tam rekabet piyasası piyasaların çoğunda ulaşılabilecek en iyi sonuçtur ancak emek piyasası için öyle değildir. Hatta söyleyebiliriz ki, olabilecek en kötü sonuç da değildir. Eğer emek piyasasında oligopson (emek talep eden az sayıda firma bulunan piyasa) veya monopson (emek talep eden sadece tek firma bulunan piyasa) olması durumunda ücretler açlık sınırının da altına iner. Şunu unutmayın: İnsan emeği patates veya domates değildir ki, pazarda ucuza satılsın.
Sanayi üretimi büyüdükçe, özellikle emek piyasasında monopson veya oligopsonlar oluştukça hükümetler asgari ücret uygulamasını başlattılar. Burada amaç emeğin vicdansızca sömürülmesinin önüne geçmek ve emekçiye en azından medeni standartları (minimum düzeyde olsa bile) sağlayacak bir gelir garantisi sunmaktır. Asgari ücret açlık sınırı ile fakirlik sınırı arasında belirlenir. Ülkenin genel refah ve üretkenlik düzeyi arttıkça asgari ücret fakirlik sınırına daha yaklaşır. Bugün ülkemizde son rakamlarla açlık sınırı 22.000 TL ve fakirlik sınırı da 66.000 TL’dir. İkisinin ortalaması olan 44.000 TL ilk bakışta makul bir öneri gibi durmaktadır. Ama… aması vardır.
Gelir ve servet dağılımı nispeten adil ve fiyat istikrarını sağlamış ülkelerde asgari ücret çalışanların en fazla yüzde 10’unun ücretine karşılık gelir. Yani asgari ücret o ekonomideki en düşük vasıflı niteliksiz işgücünün geliridir. Bugün ülkemizde medyan gelir hızla asgari ücrete yaklaşmaktadır. Asgari ücret ise, bildiğiniz gibi 17.002 TL olup açlık sınırının altındadır. Asgari ücret ve civarında ücret alanlar ise toplam çalışanların yaklaşık yarısıdır. Normal şartlarda asgari ücret artışı toplumun tamamında paralel bir ücret artışına yol açmayabileceği gibi, aynı zamanda çalışanların yarısına yakın bir kısmını da doğrudan ilgilendirmezdi. Ancak 2021’den bu yana gözlemlediğimiz hızla artan enflasyon süreci hem bozuk olan gelir ve servet dağılımını daha da bozmuş hem de yarattığı belirsizlik sebebiyle reel fiyat katılıklarına yol açmıştır.
Bu bilgiler bağlamında bence olması gereken asgari ücret 40 bin TL’dir. Ama… İşin aması şudur ki, 40 bin TL asgari ücret, özellikle imalat sanayiinde fiyat belirleme gücü olmayan ve toplam imalat sanayii firmalarının yüzde 90’ını oluşturan mikro ve küçük ölçekli işletmelerin iş gücü maliyetlerini katlanılamaz seviyeye çıkarabilir. Hizmetler sektörü için aynı olumsuzluk yoktur, orada mikro ve küçük ölçekli işletmeler fiyatlarını ayarlayabilmektedir. Bunun sebebi imalat sanayiindeki küçük ölçekli işletmeler büyük firmalara tedarikçilik yapmakta ve onlara karşı fiyatları belirleyememekte iken (çoğu mahalle esnafı olan) hizmetler sektöründeki küçük firmalar tüketici ahaliye karşı tam anlamıyla fiyat belirleme gücüne sahiptir. Bu yüzden 40 bin TL asgari ücret birçok imalat sanayii firmasının batmasına yol açabilir. Bence olabilecek asgari ücret 2024 yılı enflasyonu (yüzde 45) ve 2025 yılı hedeflenen enflasyonu (yüzde 20) üzerinden bileşik hesapla yani (17.002 x 1,45 x 1,20 =) 29.583 TL’dir. Biz buna yuvarlak hesap 30 bin TL diyelim. Bu imalat sanayii firmalarını zora soksa da batırmaz. Ama emekçinin hiç olmazsa 2024 yılı başındaki durumunu 2025 yılı sonuna kadar korumasını sağlar, (o da 2025 yılında yüzde 20 enflasyon hedefine ulaşılırsa).
Pekiyi olacak olan ne? 22 bin TL açlık sınırı demiştik. Ağanın eli tutulmaz. 3 bin TL fazlasını verirler ve 25 bine anlaşırlar. Bu sadece 2024 yılındaki kayıpları karşılar. 2025 yılının ilk iki ayında asgari ücret yeniden açlık sınırının altına iner…
ASGARİ ÜCRET ARTIŞI VE ENFLASYON ORANI
Hepiniz fark etmişsinizdir, asgari ücret zammı açıklandığının ertesi günü mahalle esnafı kendi fiyatlarına o kadar zam yapmaktadır. Pekiyi bu adil bir zam mıdır? Hayır. Türkiye’nin son 5 yılında toplam milli gelir içinde ücret payları yaklaşık yüzde 40 civarındadır. Net işletme artığı payı da yaklaşık yüzde 40’tır. Yüzde 20 de ara girdi ve hammadde maliyetidir. Diyelim ki 100 TL’ye bir mal üretiliyor. Bunun 40 TL’si ücret ödemesi, 40 TL’si kâr + amortisman ve 20 TL’si da hammadde ve aragirdi maliyeti olsun. Eğer asgari ücrete %50 zam gelirse ücret maliyeti 60 TL’ya çıkar. Firma, 40 TL kârını korumak isterse malın bedelini 120 TL’ye çıkarması yeterlidir. Yani bütün çalışanlar asgari ücret alsa, asgari ücrete yüzde 50 zam yüzde 20 enflasyon yaratır. Bu da sadece zammın yapıldığı ay için geçerli olur. Ancak (çok yüksek bir oran olsa bile) çalışanların yarısı asgari ücret civarında kazanmaktadır. Bu ise asgari ücrete yüzde 50 zammın sadece tek seferlik yüzde 10 fiyat artışına sebep olması anlamına gelir. Neden böyle olmuyor?
Hem ara girdi hem de nihai mal ve hizmet satan sektörlerdeki firmalar kâr oranlarını korumak istiyorlar. Yani asgari ücrete yüzde 50 zam yapıldığında ara girdi ve hammadde satıcıları da yüzde 50 zam yapıyor. Ücret maliyeti 60’a, aragirdi maliyeti 30’a çıkıyor. Bu durumda nihai mal üreticisi de mal fiyatına yüzde 50 zam yapıp kârını 60’a fiyatı da 150’ye çekiyor. İşte bu “reel fiyat katılığıdır”. Her kesim toplam hasıla içinde gelir payını sabitlemek istiyor. Ancak işgücü ve küçük üretici (çiftçi ve küçük imalatçı) kendi paylarını koruyabilme gücüne sahip değildir. Bu da büyük üretici, hizmetler sektörü firma sahipleri ve rantiyelerin (toplumun maksimum yüzde 20’si) yararına, geniş toplumsal kesimlerin aleyhine adaletsiz bir gelir dağılımına yol açmaktadır. Bu kırılmadığı müddetçe emekçi perişan olur, enflasyon beklentisi de düşmez…
Yani kısaca özetlersek asgari ücrete yapılacak zam normal şartlarda enflasyonu çok daha az arttırması gerekirken doğrudan fiyatlara yansıyor. Burada emekçiye zam yapmamak değil, rekabet yasalarını işletmek, yüksek kârları ve servetleri vergilendirmek ve enflasyon programının başarısı için sektör temsilcileri ile mutabakata varmak gerekir. Reel fiyat katılığı ve enflasyon ilişkisini bir sonraki yazıda ele alalım.
Merkez Bankasının PPK faiz kararı, reel fiyat katılıkları ve enflasyon
YAYINLAMA: 28 Aralık 2024 - 10:19 | GÜNCELLEME: 28 Aralık 2024 - 10:27
Pazartesi günkü yazımda asgari ücret ile ücret ve fiyat enflasyonları arasındaki ilişkiyi ele almıştım. Türkiye’de Eylül 2024 ayı verilerine göre ücret ödemelerinin milli gelir içindeki payının yüzde 40 olduğunu belirtmiş, aynı zamanda asgari ücretle ve yakın düzeylerde ücretle çalışanların toplam işgücünün yaklaşık yarısı olduğunu söylemiştim. Bu hesapla asgari ücret zammının enflasyona yansımasının (asgari ücret zammı oranı x yüzde 40 x yüzde 50) kabaca yüzde 20’si kadar olması gerekirdi. İki gün önce Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamasıyla asgari ücrete yüzde 30 zam yapıldı. Bu demektir ki, ekonominin genelinde bu zammın (sadece Ocak ayı için) en fazla yüzde 6 kadar bir TÜFE artışına neden olması gerekir. Ancak böyle olmadığını Pazartesi günkü yazıda bildirmiştim. Bunun sebebi reel fiyat katılıklarıydı ve bugün onları açıklayacaktım.
Ancak bildiğiniz gibi Merkez Bankamız dün önemli bir PPK toplantısı nihayetinde yeniden faiz indirim sürecini başlattı. Bu yüzden ilk önce bu durumu yorumlayacağım. Daha sonra reel katılıklara değineceğim.
DÜN PPK KARARI NE OLDU?
Gazetemizin 26 12 2024 tarihli ilgili haberi aşağıdadır. Haberin tamamı için linki de paragrafın sonunda verdim.
“Merkez Bankası bugün yılın son faiz kararını açıkladı. Merkez Bankası yaklaşık iki yıl aradan sonra politika faizini ilk kez indirerek 250 baz puan düşürdü ve yüzde 47,50'ye çekti. ... Yine ayrıca gecelik vadede borçlanma ve borç verme oranlarının bir hafta vadeli repo ihale faiz oranına kıyasla -/+ 150 baz puanlık bir marj ile belirlenmesine karar verildi. … TCMB, 2025 yılında 12 yerine 8 faiz toplantısı yapma kararı aldı. … Banka, şubat, nisan, mayıs, haziran, temmuz, ağustos, eylül, ekim ve kasım aylarında ise faize dokunmamıştı. Beklenti anketine katılan ekonomistlerin çoğunluğu politika faizinin indirileceğini tahmin etmişti. Ekonomistlerin beklentilerinin ortalama değeri faizin 150 baz puan indirilerek yüzde 48,50'ye çekilmesi yönünde olmuştu.”
(https://www.gazetebirlik.com/merkez-bankasi-faiz-kararini-acikladi-indirim-kac-puan-oldu)
Pekiyi bu ne anlama geliyor? Yeniden Nebatieconomics’e dönüş mü var. Bakalım…
PPK KARARI NE ANLAMA GELİYOR?
Merkez Bankamız’a uzun bir müddettir imalat sanayi ve ihracatçılardan faiz indirim talepleri gelmekteydi. Geçen ay topa Sayın Cumhurbaşkanımız da girdi ve faizlerin yakın da ineceğini bildirdi. Toplumsal ve siyasi baskı bir yana, enflasyonun süregelen dinamiklerinde parasal sıkılaşmanın bozulmaması da gerekiyordu. Elbette parasal sıkılaşma için beklenen faizin reel faizin pozitif olması önemlidir ancak mevcut durumda enflasyon beklentileri toplumsal kesimlere göre çok farklılaşmaktadır. Bu yüzden bir çok iktisatçı, pratikte, politika faizini güncel enflasyonla mukayese etmektedirler. Beklentiler de bu şekilde oluşmaktadır. Bu yüzden Merkez Bankamızın sıkı duruşunu devam ettirmesi için faizi yüzde 47’nin altına indirmemesi gerekliydi. Dünkü karar hem iş dünyasının hem de Sayın Cumhurbaşkanımızın gönlünü alarak sıkı para politikasını devam ettirmektedir. Bir önemli noktada PPK toplantılarının sayısını azaltmak yönünde olmuştur. Bu da daha geniş aralıklarla karar verileceği anlamına gelmektedir. Pratikte bankalara likidite sunarken kullanacağı faiz de %49’dur, (faiz bandının üst limiti). Yani Merkez Bankamız üzerine düşen vazifeyi yapıyor, siyasetin ve iş dünyasının gönlünü alıyor. Bununla birlikte metinde vurgulanan önemli nokta Maliye Bakanlığının da elini taşın altına koyması gerektiğiydi. Ne diyelim, hayırlara vesile olsun.
REEL FİYAT KATILIĞI NEDİR?
Makroekonomide katılıklar, denge tarafından belirtilen seviyeye uyum sağlayamayan gerçek fiyatlar ve ücretlerdir veya bir şeyin bir fiyatı veya ücreti diğerinin göreli değerine sabit tutmasıdır. Yani reel katılıkla kastedilen her hangi bir fiyatın, bu ücret, kâr veya rant ya da emtia fiyatları olabilir, belli bir fiyata veya toplam satışlara oranını sabit tutma olarak tanımlanabilir. Bunu gerçekleştirebilmek için ilgili iktisadi aktörün fiyat belirleme gücünün olması gerekir. Örneğin bir firma sahibi elde ettiği faaliyet kârının toplam satışlar içindeki payını sabit tutmayı amaçlarsa bu reel katılık olarak tanımlanır. Benzeri şekilde örgütlenmesi ve müzakere gücü yüksek olarak bir sendikada işgücünün toplam sanayi gelirleri içindeki payını korumayı, elinden gelirse arttırmayı amaçlar. Bu durumda iki tane önemli kritik değer vardır: Birincisi ilgili iktisadi aktörün fiyat belirleme gücü olmalıdır, ikincisi fiyatı reel olarak sabit bir değerde tutmanın sağlayacağı bir getiri olmalıdır.
Yüksek enflasyon sürecine girdiğimiz 2020 yılının son çeyreğinden itibaren fiyat belirleme gücü büyük sanayi firmaları, her boydan hizmetler sektörü (finans, sağlık, eğitim ve ticaret) firmaları gibi fiyat belirleme gücüne sahip aktörler üretimden kendilerine düşen payları sabitlemek isterler. Bunun karşısında ise genel olarak maaşlı çalışanlar, küçük çiftçiler ve küçük imalat sanayi üreticileri fiyat belirleme gücüne sahip değildir, kendi gelir paylarını koruyamazlar. Bu durumda belli sektörde kârlar ve rantlarda reel katılıklar oluşurken, bunları kazanan aktörlerin gelirleri de reel olarak artmaktadır. Devlet, eksik de olsa, asgari ücrete zam yaptığında fiyat belirleme gücüne sahip firmalar ve ara girdi satıcıları kârlarının reel değerlerini korur hatta arttırırken, garibana yapılan %30’luk bir zam bile emekçinin satın alma gücünü iki ay bile koruyamıyor. Yani enflasyon fiyat belirleme gücüne sahip kesimlerin abat olmasına, geniş emekçi kesimlerin ise berbat olmasına yol açıyor.
Pekiyi Hükümet ne yapmalı? Rekabet kurumu var, Ticaret Bakanlığı’nın en son açıklanan genelgesi var, Maliye Bakanlığı var. Bunlar ne iş yapmaktalar? Bu kurumların vazifesi haksız kazançları kontrol etmek, rekabetin ve gelir dağılımının adil bir şekilde tesisini sağlamak değil mi? Anayasamızda devletin başı olarak Sayın Cumhurbaşkanı’mızın devlet kurumlarını harmoni içerisinde çalıştırması gerektiği bildirilmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu adaletsiz duruma müdahale etmesini arz ederiz.
Bugün 244 ziyaretçi (464 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 280 ziyaretçi (1029 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|