 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
|
Ayrılsak da beraberiz...
2014-03-11 01:00:00
Değerli okuyucularımız,
1981 yılında Teknik Servis'te Pikajör çırağı olarak başlayan Türkiye gazetesindeki yolculuğum bugün itibariyle sona erdi.
33 yıl boyunca, gazetenin bütün birimlerinde, merdivenleri ağır ağır çıkarak devam eden bu yolculuğun son yedi yılı ise basamakların en yükseği gibi görünen aslında sorumlulukların en yükseğinde; gazetenin kaptan köşkünde geçti.
Teamüllerimize ve benim ölçülerime göre uzun bir süre...
Zira bendeniz, üst düzey yöneticilerin en fazla 5 yıl sonunda yenilenmesi gerektiğini düşünen ve bu düşüncemi de 5. yılın sonunda sayın Yönetim Kurulu Başkanımıza ileten biriyim.
Ama İhlas geleneğinde görev talep etmek de, affını teklif etmek de edebe uymadığından "yenilenme" bugüne kadar gecikti...
Ne mutlu ki, göreve başlarken, benim için değerini izah etmemin mümkün olmadığı merhum Enver Ağabey tarafından tevdi edilen "İhlas Gazetecilik A.Ş.'nin kurumsallaştırılması" ve Mücahid Bey tarafından tevdi edilen "Türkiye'nin okunan ve etkili bir gazete hâline dönüştürülmesi" hedeflerinin her ikisine de, yine onların destekleriyle ulaştığımızı düşünüyorum.
Bu düşünceyle de nöbeti gönül huzuru içinde teslim ediyorum.
BU HUZURU TATTIRANLARA MÜTEŞEKKİRİM...
Bana hiç layık olmadığım halde bu görevi tevdi eden merhum Enver Ağabey'e, gazetedeki değişimin gerçekleşmesinde bana inanan ve güvenen sayın Yönetim Kurulu Başkanımız Mücahid Ören'e teşekkür ediyorum. Bugünkü gelinen noktada Yazı İşleri'nden, Mali İşlere, Reklam Servisi'ne, Teknik Servis'e ve matbaalarımıza kadar yönetici arkadaşlarım başta olmak üzere, İhlas Gazetecilik A.Ş. kadrosunda yer alan bütün mesai arkadaşlarımdan; izahtan aciz olduğum seviyede destek ve gayret gördüm. Onları, üzerimdeki sorumluluğun etkisiyle zaman zaman üzdüğümü biliyorum. Ama bunların hiçbiri "içten" değil, sadece "işten" sitemlerdi. Yoksa hepsini çok seviyorum ve şahsıma olan teveccühlerini her adımda iliklerime kadar hissettim. Şu anda da onlarla vedalaşırken, bu teveccühe layık olamamanın ezikliğini yaşıyor, beni affetmelerini diliyorum.
Ayrıca, "Yeni Türkiye" yolunda bize eşlik etmek için (herkesin şaşkın bakışları arasında), hiç tanımadıkları bir mahalleye taşınmayı göze alan saygıdeğer yazarlarımıza da şükranlarımı arz ediyorum.
Sizlere de teşekkür borçlu olduğumu unuttuğumu sanmayın değerli okuyucularımız. Zira, sizi üzen hatalarımızı hiçbir zaman "emanet"e halel getirmek olarak değerlendirmediğiniz; sadece bizim acizliğimize verdiğiniz için bizi terk etmediniz. Bu vefanızın farkındayım. Ben de sizleri ölünceye kadar unutmayacağım.
Bütün herkesin, nöbeti devralan değerli dostum İsmail Kapan yönetiminde, yeni bir heyecanla, çok daha güzel şeyler yapacağını düşünerek müsterih ayrılıyorum.
"Ayrılıyorum" derken yanlış anlaşılmasın. Sadece artık "o geminin" kaptanı ben değilim o kadar... İsmimin; resmî kadro listesinde yer almaması gibi küçük bir ayrıntı dışında, tayfa olarak da olsa yine bu gemide; dönülmez akşamın ufkuna doğru yol almaya devam edeceğiz...
Yani...
Ayrılsak da beraberiz...
.Meydanların dilini anlamayan uzmanlar!..
2014-03-03 01:00:00
Çok farklı bir mahalli seçime gidiyoruz. Nitekim, bir yandan liderlerin keskin mesajlarıyla meydanların nabzı yükselirken, bir yandan da seçimin ertelenmesinden iptaline kadar bir sürü senaryo havada uçuşuyor.
Elbette seçim sonuçlarıyla ilgili kamuoyu araştırmaları, meydanların oy cinsinden tahlil ve tahminleri de yapılıyor.
KALABALIKLARIN NİTELİĞİ
AK Parti'nin Balıkesir mitingini TV'den izledim. Bir önceki seçimde yerinde izlemiş olmanın da avantajıyla manzara çok dikkatimi çekmişti. Nitekim yazı işleri ekibimiz; son günlerin moda tabiriyle "Montajsız fotoğraf" başlığıyla manşete taşıdı.
Ertesi gün değerli dostum Hakan Çelik, ilgiyle izlediğim hafta sonu programında manşetimize dikkat çekti ve kamuoyu araştırmaları konusunda kurumsal ve bireysel birikimi olan değerli konuğuna, "Bu kalabalıkların, sandıkta ipi göğüsleme anlamına gelip gelmediğini" sordu. Cevap, "Artık kalabalıklar pek anlam taşımıyor. İyi organize olan parti daha fazla kalabalık topluyor" şeklindeydi...
Bu, çok ilginç bir değerlendirmeydi...
Rahmetli Osman Bölükbaşı'yı hatırladım...
Değerli uzmanımız, kendi kurumlarının 5 bin kişi ile görüşerek yaptığı anketi "gerçeğe çok yakın" olarak sunarken 50 bin kişinin irade beyanını anlamsız buluyordu. Denizli'deki kalabalığı da gördükten sonra bu meydanları yakından görmek istedim ve özellikle de AK Parti'nin yönetiminde olmayan Isparta ve Muğla mitinglerini tercih ettim.
BU HAVADA KİMSE ZORAKİ GELMEZ
En tedirgin olduğum uçak inişini yaşatacak kadar rüzgârlı, tahminlere taş çıkartacak kadar soğuk ve yağmurlu bir havaya rağmen her iki ilde de miting meydanı tıklım tıklım doluydu. Elbette Balıkesir ve Denizli'deki kadar geniş meydanlar değildi. Ama uzmanımızı doğrulamayan tespitlerim oldu. Hadi bir an için meydanların "bindirme kalabalıkar"la doldurulduğunu varsayalım. Bu havada bu coşkuyu bu kadar uzun bir süre nasıl muhafaza edeceksiniz.
Daha da ilginci...
Mitingden sonra Valilik binasına giden başbakanın çıkışını (yoğunlaşan yağmura rağmen) yarım saat boyunca aynı meydanda beklemelerini nasıl izah edeceksiniz. Şehir içlerinde güzergâh boyunca konvoya hücum edenleri, pencerelerden kendini paralarcasına el sallayıp tezahürat yapanları da birileri mi zorluyor acaba?
Velhasıl meydanları, plazalardan doğru okumakta zorlananları Anadolu'ya; yerinden analize davet ediyorum.
ISPARTA-MUĞLA
.'Kadınca' bir cazibe... St. Petersburg
2013-10-13 01:00:00
Rus donanması Karadeniz'de sıkışıp kalmasaydı, boğazlardan rahat geçişte endişeleri olmasaydı muhtemelen bugün Petersburg diye bir şehir olmazdı. Yani, "Ruslar, böyle prestijli bir kente sahip olmalarını biraz da bize borçlular" diyebiliriz.
Neva nehrinin Baltık denizine karıştığı yerdeki uçsuz bucaksız bataklığı 300 bine yakın insanın ölümü pahasına doldurarak kurduğu kenti iskâna açan Deli Petro, 1712'de başkenti de Moskova'dan taşımış...
Rehberimiz Evrim Eken'in söylediği, "Petro'dan sonra yaklaşık bir asır kadınların yönetmesi Petersburg'un oluşumuna da yansımış" cümlesini duyunca kentte hissettiğim farkın adını koymuştum artık...
Rusya için "Deli" olan 1. Petro, müthiş bir mükemmeliyetçilik azmi ile St. Petersburg'u kursa da mimari dokunun biçimlenmesinden, saray ve kent ritüellerinin gelişmesine kadar birçok konuda asıl mührü çariçeler vurmuş.
Petro'nun 1725'te ölümünden sonra ikinci eşi 1. Katerina ile başlayan ve yeğeni 1. Anna İvanova, kızı Yelizaveta Petrovna ve 3. Petro'nun eşi 2. Katerina ile devam eden imparatoriçeler dönemi, yeni kurulmuş olan Petersburg'un karakterinin kadın eli ile oluşmasını sağlamış.
Özellikle 2. Katerina 34 yıllık çariçelik döneminde çok yönlü gelişmesine büyük özen gösterdiği Petersburg'u adeta kültür ve sanatın merkezi haline getirmiş. Daha ziyade fırtınalı özel hayatı ile anılsa da Petersburg'u gezerken eserleriyle, heykelleriyle en çok o hatırlanıyor. Hatta şehrin kurucusu 1. Petro bile, tahta çıkışının 100. yılı anısına 2. Katerina'nın yaptırdığı anıtla hatırlanıyor.
Velhasıl, "her başarılı erkeğin arkasında bir başarılı kadın vardır" ilkesi burada da, "Özel bir kentin oluşumunda mutlaka kadın vardır" şeklinde tezahür etmiş, "kadınların eseri" Petersburg'a, Moskova'yı bile gölgede bırakan bir cazibe kazandırmış...
NUH ALBAYRAK'IN ST PETERSBURG FOTOĞRALARI
HERMİTAJ, KATERİNA'NIN EN BÜYÜK İMZASI...
Petro'nun sarayını müze yapan Katerina on binlerce değerli parça biriktirmiş, diğer çarlar da bu gayreti sürdürmüş. Tamamını hakkıyla incelemek için on yıl gerektiği söylenen bu harika eserlerin dört katı da depolarda sergileneceği günü bekliyor.
İMPARATOR KOCAYA "ÇİFTE DARBE"
Deli Petro'nun torunu Peter (III. Petro) ile zoraki evlenen II. Katerina kocasını, yasak aşk yaşadığı komutanlarına boğdurarak tahta oturdu. Katerina, 34 yıllık çariçelik döneminde de hiç evlenmemiş, sınır tanımayan özel hayatını sürdürmüş. Bu anıt da, o komutanların omuzlarında yükselişini sembolize ediyor adeta...
Deli Petro'nun anıtındaki yılan, hayatı boyunca savaştığı statükocuları temsil ediyormuş.
SOM ALTIN SAAT...
Tavus kuşu figürlü altın saat. Mekanizması kurulunca saat çalıyor, figürler açılıyor. QR kodunu telefon veya tabletinize okutun ve o muhteşem gösteriyi izleyin.
##tgvideo##
SANKİ AÇIK MÜZE
Her caddesi tarihten bir yaprak olan St. Petersburg'u gezerken kendinizi açık müzede hissediyorsunuz ve kamerayı elinizden bırakamıyorsunuz...
.Reform nihayet halka indi...
2013-10-01 01:00:00
Dün, paketin açılışını salonda izledik. "Ne farkı var" demeyin... Medyanın başkenti o salona akmıştı. Uçaklarda yer bulmak için neler çektik neler... Ben, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "borulu" toplantısından sonra ilk defa bu kadar medya yöneticisini bir arada gördüm. Öte yandan, önümdeki koltuklara bakınca, "Galiba Bakanlar Kurulunu da burada toplayacak" diye düşündüm.
Hiçbir paket böyle açılmamıştı. Dolayısıyle, beklenti çok yüksekti.
Başbakan Erdoğan'ı beklerken, medyanın "paket-toto"ları konuşuldu. Bizim "XQW açılımı" manşetimizden bahsedilince bir meslektaşım, "Biz de Jandarma açılımını biliyorduk ama yazmadık" dedi.
Derken başbakan salonu teşrîf etti ve "açılış" başladı. Sunumu 20 dakika tutan paketin "takdîmi" 45 dakika sürdü. Erdoğan, değişimin önündeki engelleri uzun uzun anlatı. Çünkü bu ülkede devlet yapısı, TSK'dan YSK'ya; ordu, yargı, siyaset bütün kurumlar bu düzenin "değişmemesi" esası üzerine kurulmuş. Hatta o da yetmemiş belli aralıklarla ek tahkimatlar yapılmış!..
PAKETTEN NE ÇIKTI?
Onun içindir ki, son on yıldır peşpeşe açılan reform paketleri, binanın su basman kısmı gibi hep yapısal problemlere yönelik olduğu için vatandaşlar bireysel hayatta fazla hissedilememişti.
Bu sefer ise durum farklıydı.
Elbette burada maddeleri tek tek sıralayacak değilim. Ama benim açımdan bu düzenlemelerin en kayda değer tarafı halkın en çok hissedeceği paket olmasıdır. Her kesimden bireylerin ırkı, dili, cinsiyeti, milliyeti, siyasi görüşü veya inancı sebebiyle hor görülemeyeceği, hakaret edilemeyeceği, isteyenin istediği gibi inanabileceği ve bu inancını yaşayabileceği bir ortamın oluşturulması birey için en büyük değişimdir.
PAKETTEN ÇIKMAYANLAR...
Elbette hiç eksiği yok demek mümkün değil. Zaten bu paketi hazırlayanların da böyle bir iddiası yok. Toplantının bitiminde salondaki medya yöneticileri arasında ilk duyulan fısıltı "Aleviler'in eli boş kaldı" şeklindeydi. Gerçekten son günlerde sanki paketin içeriği hakkındaki en güçlü tahminlerden biri Alevilerle ilgili açılımlardı. Ancak Cemevlerinin statüsü dahil, Alevilerin birçok beklentisi paketten çıkmadı. Nitekim bu yöndeki eleştiriler üzerine Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, twitterdan; "Alevi açılımı konusundaki çalışmalar devam etmektedir. Bu konu daha sonra kamuoyuna açıklanacaktır" şeklinde bir 'acil müdahale'de bulundu. Elbette, toplumsal barış için toplumun bütün kesimlerini tatmin eden geniş bir değişim yelpazesi şarttır. Hakeza, yayın yönetmeni dostumun "biliyorduk" dediği "Jandarma açılımı"nın da yanlış istihbarat olduğu anlaşıldı.
Velhasıl, elbette mükemmel bir paket değildi ama benim açımdan "en canlı" paketti.
.Bayrak çok değerlidir istismar malzemesi değildir
2013-09-30 01:00:00
Birçok yazımda dile getirdim; abonelerimizin, gazeteyi kendi gazetesi olarak görüp en küçük "yanlış veya eksik"ten rahatsız olarak duruma el koyması bizim en büyük farkımızdır.
Aynı anlayışla, çözüm sürecinin devam ettiği, peş peşe reform paketlerinin açıldığı bir dönemde, logomuzda Türk bayrağını göremeyen bazı okuyucularımızın endişesini de saygıyla karşıladık ve durumu izah ederek endişelerini giderdik. Nitekim, "aboneliği bırakacağım"la başlayan görüşmeler, "ömrümün sonuna kadar devam" sözü ile bitti.
ELEŞTİRİYE EVET, İFTİRAYA HAYIR
Ancak...
Çoğunluğunu, logomuzda bayrak varken de Türkiye gazetesini okumayanların oluşturduğu bazı kişiler tezviratını sürdürüyor. Elbette gazetemizi okumayanlar da bizi eleştirebilir ama istismara ve iftiraya yönelmeden...
Efendim...
Sadece Kürtleri ve Alevileri memnun edecek bir süreç başlatılmış. Bu süreçte Türklük ve Türk bayrağı itibarsızlaşacakmış. Türkiye gazetesindeki değişim de aslında bu süreçte kendilerine destek sağlaması için hükümet projesi olarak dizayn edilmiş!..
Bu senaryonun bizimle ilgili kısmı, bunu söyleyen kişilerin Türkiye gazetesini hiç ama hiç tanımadığını gösteriyor.
Çünkü Türkiye gazetesi yayın hayatı boyunca, Türk milleti için hayırlı bir iş yapan herkesi desteklemiş ama hiçbir dönemde hiçbir karanlık ilişki içinde olmamıştır.
Gazetedeki son değişikliklerin her ayrıntısını yürüten kişi olarak "hükümet projesi" ithamlarını hayretle karşılıyorum. Zira, aylar süren çabalarla ilmek ilmek işlediğimiz bu dönemde Yönetim Kurulu Başkanımız Mücahid Ören'in iradesi ve çok değerli desteği dışında hiç kimsenin katkısı değil, bilgisi bile yoktu. Bu düzenlemeler konusunda sayın Başbakan Erdoğan ile ilk diyaloğumuz, her şeyin bittiği 6 Eylül'de Rusya yolunda 16 Eylül'deki lansmanımızın davetiyesini takdîm ederken olmuştur.
Ayrıca bu nasıl bir hükümet projesi ki, yeni dönemdeki ilk manşetimiz, Başbakan Yardımcısı sayın Bekir Bozdağ tarafından, "külliyen" vurgusuyla yalanlanmıştır.
Velhasıl bu, "proje" saçmalığına hâlâ devam etmek isteyenler, delillerini de ortaya koyamazlarsa müfteridirler.
ÖNEMLİ OLAN BAYRAĞA LAYIK İCRAATTIR
Geriye kalan şudur:
Bayrağın logodan kaldırılması tamamen kendi irademizle ve sadece yeni dizayn çerçevesindeki bir tasarrufumuzdur. Türkiye gazetesi kuruluşundan bu yana millî ve manevi değerlerine hep bağlı olmuştur. Logoda bayrağın olmadığı ilk onlarca yıldan sonra yine gazete yöneticilerinin tasarrufu ile bayrak eklenince bu bağlılık artmadığı gibi şimdi de sadece bayrak kaldırılınca bu bağlılık azalmamıştır. Türkiye'de, adı ve icraatı ortadayken milli değerlere bağlılığını pekiştirmek için ekstra enstrümanlara ihtiyacı olmayan tek gazete Türkiye'dir.
Varsayalım ki Türkiye gazetesi, son değişiklikler sırasında yayın çizgisini tamamen değiştirdi ama logosundaki bayrağı muhafaza etti. O zaman bu istismarcılara göre "problem yok" mu demekti?.. Veya logosunda bayrak taşıyan herhangi bir gazete en milliyetçi gazete mi olacaktı?
Velhasıl, neresinden bakarsanız bakın "siyasi proje" niteliği taşıyan bu sun'i dedikodular artık hiçbir anlam ifade etmemektedir. Kulak asmayan, alet olmayan okuyucularımıza şükranlarımızı arz ediyoruz.
.Tam isabet, aynen devam...
2013-09-23 01:00:00
Yeni yazarları muhafazakar değil, liberal kesim bize yakıştıramadı. Devrimciler de değişebilseydi...
Yeni yayın dönemimizde ilk haftayı geride bıraktık.
İlk sonuçlar mükemmel. Mazhar olduğumuz teveccühe, teşekkürden aciziz. Daha çok eksiğimiz olduğunu biliyoruz ve gidermek için bütün ekip gece-gündüz çalışıyoruz. Zaten yayıncılıkta, "eksiğimiz bitti" dediğiniz gün, bittiğiniz gündür.
Bu noktada bizim için önemli olan çıktığımız yolda rotamız ve yol arkadaşlarımızla ilgili değerlendirmelerdir.
MEĞER TOPLUMUN MR'INI ÇEKMİŞİZ...
Bir haftadır gelen tepkilere baktığımız zaman farkında olmadan Türk toplumunun MR'ını çektiğimizi ve bunun sonucunda da toplumdaki uyumsuz hücrelerin oluşturduğu müzmin hastalığı bir kere daha teşhis ettiğimizi gördük.
Zira...
Bizim projemizin omurgası, hayat tarzından düşünce yapısına değişen Türk toplumunun gerisinde kalmama mantığına dayanıyordu. Nitekim, reklam filmimiz de halkın çok değiştiği mesajını veriyor. Hakeza, içerik takviyemizde ve yeni yazar tespitimizde de hep aynı kriteri dikkate aldık.
Reklam filmimizin çok beğenilmesi, yeni içeriğimizin ve yazarlarımızın, yıllardır bu gazetede yazıyormuş gibi kucaklanması, hatta bu çıkışımızın; iki raket arasında gidip gelen pinpon topu durumundaki medyamız için de bir ümit kaynağı olabileceği değerlendirmeleri rotamızın doğru olduğunu gösteriyor.
NEREDE O BARIŞ BEZİRGÂNLARI
Ama ilk haftanın sonunda, yola çıkarken yaptığımız ön kabullerden bir kısmında isabet kaydedemediğimizi de anladık.
Her fırsatta vurguladığımız "bütün kesimlerin kucaklaşması"ndan, daha ziyade "uzak" kaldığımız kesimlerle kucaklaşmayı kastetmiştik. Zaten takdir edersiniz ki, insan kendi kendisiyle değil, "başka"sıyla kucaklaşır. Yani bizim, muhafazakâr kesim ile kucaklaşmak gibi bir problemimiz olamaz, zira başından beri bu kesimin içindeyiz zaten... Nitekim, "bize benzemeyen" yazarları yazı ailemize dahil ederken de Türkiye gazetesinde başlayan bu kucaklaşmanın, Türkiye için bir ilham kaynağı olmasını dilemiştik.
"AYDIN"LAR AYDINLANABİLSE...
Sanırım gerçekleşmesi zor bir dilekte bulunmuşuz. Toplumdaki bir kesimin böyle bir derdi yokmuş. Hatta o kesim, gazetemizdeki kucaklaşmaya bile itiraz etti. Muhafazakârlardan beklediğimiz itiraz, alkış beklediğimiz kesimden geldi. Galiba, anlamları yer değiştirmiş bu isimleri yeniden düzenlemek gerekiyor. Türk Dil Kurumu; yerli yerine oturmuş deyimlere zorlama karşılıklar bulmak için uğraşmaktansa, Türkiye'de kimler muhafazakâr, kimler statükocu yeniden tespit etse gerçek fonksiyonunu yerine getirmiş olur bence...
Anlayacağınız gazete Türkiye'de kollarımız açık kalmadı ama korkarım Türkiye'de kucaklaşmak isteyenlerin kolları açık kalacak.
Derseniz ki, "Günaydın... Bunu, yeni yazarlarınız daha ilk yazılarında yazmıştı zaten..." Haklısınız ama biz o kesimi, onlar kadar iyi tanıyamayız elbette. Ayrıca, ön yargıları yargılarken yola ön yargılarla başlayamazdık.
Velhasıl daha ilk haftada, Türkiye'nin kangren olmuş yarasına parmak bastığımız ortaya çıktı.
Demek ki doğru yoldayız, aynen devam...
.Önce demokrasi
2013-09-17 01:00:00
Milletin beka şartı saydığımız bu rejimi, bugün çok karanlık akîbetlere doğru sürüklemek isteyenler var...Kanaatimizce bu karışık ortamda en büyük sorumluluk basına düşüyor. Gazetemiz halk efkârının nâçiz bir hizmetkârı olarak, sebep ve gerçekleri ne olursa olsun, bu hareketlerin demokrasiye zarar vereceğine inanmaktadır. Bu sebeple, aşırı sağ, aşırı sol denen ve kardeşi kardeşe vurduracak olan rejim dışı sistemlere tamamen karşıyız.
Milliyetçiliği, Türk Milleti'nin bütünlüğüne ve demokrasi içinde yükselmesine yardımcı bir vasıta sayıyor, ırkçı, bölücü akımların çağımızın sosyal adalet ve insancılık anlayışına ve bu memleketin yüksek menfaatlerine uymayacağını düşünüyoruz.
Öte yandan Türkiye bir Müslüman memleketidir. Ama hemen belirtelim ki, dinin yeri politikanın dışında ve üstündedir.
Halkımızın bütün haklarının yanındayız. Gazeteciliğin sadece ticaret olduğuna inananlardan değiliz. Fakir ve geri kalmış milletimizin refaha kavuşmasına, sosyal adalet anlayışının geliştirilmesine hizmet eden her iktidar bizden destek görecektir. İnsan haysiyet ve haklarına aykırı, demokrasiyi zedeleyecek her davranış ise bizi karşısında bulacaktır."
.....
Yukarıdaki satırlar, gazetemizin 22 Nisan 1970 tarihli ilk nüshasında "Önce Demokrasi" başlığıyla ve "doğum tarihi olarak 22 Nisan'ın seçmemiz, demokrasiye yürekten bağlılığımızın bir gereğidir" açıklamasıyla yayınlanan makalenin bir bölümüydü.
BUGÜN YAZILMIŞ GİBİ...
Herhalde bugün yeni bir gazete çıkarsaydık yine benzer bir yazı ile başlardık.
Bu ilkelerin isabet derecesini anlamak için bugün hâlâ Türkiye'nin gündemini meşgul eden konulara bakmak yeterlidir. Bu ilkeler, hiçbir tiraj hesabı yapılmaksızın 43 yıllık yayın hayatımız boyunca harfiyen uygulanmış, kritik dönemlerde Türkiye için çok hayati görevler ifa edilmiştir. Burada akla gelebilecek, "O halde bu ülke 12 Eylül'leri, 28 Şubatları niçin yaşadı?" sorusunun cevabını biz değil, o dönemlerde yanımızda bulamadığımız gazetelerin vermesi gerektiğini düşünüyoruz.
Türkiye gazetesi, toplumda çimento fonksiyonu görme çabalarının yanı sıra, aynı yazıda verdiği söze uyarak, her dönemde iktidarlara elinden gelen desteği de vermeye çalışmıştır. Bu samimi desteğimiz, basın-iktidar ilişkilerinin sabıkalarla dolu olduğu bir ülkede bazen yanlış yorumlanmış, ancak Türkiye gazetesi, hiç komplekse kapılmadan, sadece milletinin menfaatlerini ön planda tutan yayıncılığını sürdürmüştür. Bu gerçeği, kurucumuz merhum Enver Ören Ağabey 40. Yıl Ekimizde, "Bu gazeteyi milletimize hizmet niyetiyle çıkardık. Gazeteyi hiçbir zaman kendi menfaatimiz için kullanmadık" sözleriyle dile getirmiştir.
DEĞİŞMEYEN GELİŞEMEZ...
Köklü kurumlar, dünyadaki değişime ayak uydurabildikleri ölçüde sağlamdırlar. Bu sebeple yayın kurumları zaten toplumda değişen ihtiyaç ve beklentileri zamanında tespit etmek ve cevap vermek durumundadır. Bu anlamda, sürekli olarak yenilenmek, içeriğimizi tazelemek ve çeşitlendirmek her şeyden önce yıllardır bizi tercih eden vefakâr okuyucularımıza olan bir borcumuzdur.
Öte yandan zaten dijital tehdit altında her gün kan kaybeden gazeteler her gün yeni okuyuculara ulaşmak için toplumun farklı kesimlerine ulaşmak için gayret sarf etmek zorundadır.
Türk toplumunda özellikle son dönemde yaşanan hızlı değişimin medyadan beklentileri o ölçüde artırdığını da düşünürsek, mecraları bekleyen değişimin çapı daha iyi anlaşılacaktır.
BİZİ BUGÜN DE BÜYÜK GÖREVLER BEKLİYOR
Yukarıda zikrettiğimiz toplumsal gerçeklere ilaveten, Türkiye'nin içeride ve dışarıda muhatap olduğu riskler ışığında medyanın yeniden bir görev tanımı yapması gerektiğine inanıyoruz. Balkanlar'dan Kafkaslar'a kadar bütün bölgeyi paramparça eden, ülkemizi yıllarca huzura hasret bırakan etnik çalkalanmalardan sonra şimdi de inanç farklarının servis edildiğini görüyoruz. Özellikle ülkemizde, daha bir yarayı kapatmadan farklı inanç ve mezheplere mensup vatandaşlarımızın tahrik edilerek yeni bir kardeş savaşına itilmeye çalışıldığını üzülerek müşahede ediyoruz. O halde medyamızın bugün de bu tahrikleri teşvik eden değil, teskin eden bir üslûp kullanması gerektiğine inanıyoruz. İşte bu noktada, Türkiye gazetesinin tıpkı 1970 yılında olduğu gibi bugün de bağımsız ve ötekileştirmeyen tutumuyla toplumun bütün kesimlerini kucaklayan, kaynaştıran bir çimento görevi üstlenebileceğini düşünüyoruz. Üstelik, en küçük sabıkası, güven problemi barındırmayan tertemiz geçmişi ile kendimizi bu göreve en layık gazete olarak görüyoruz.
PEKİ, NE DEĞİŞTİ?
Böyle bir görev için etkin, toplumun farklı kesimlerinin kendisini bulabileceği, beklentilerine cevap alabileceği, bir gazete hazırlamamız gerektiğini yıllar önce fark eden Türkiye gazetesi işe en önemli ama en zor noktadan başlamış ve habercilikte "devrim" olarak nitelendirilebilecek bir değişime imza atmıştır. Haberciliğin sığlaştığı ve standartlaştığı bir dönemde "özel" haberciliği tekrar keşfeden gazetemiz, artık erbabının bakmadan geçemeyeceği bir yere konumlanmıştır.
Son dönemde ise özellikle bizden farklı düşünen, farklı yaşayan kesimleri daha iyi anlayıp beklentilerine cevap vermeye çalışarak Türkiye Ailesini, özellikle "Hiçbir gazeteyi okumuyorum" diyen kesimden kazanacağımız yeni okuyucularla güçlendirmeyi hedefledik. Bu amaçla, yazar ve editör kadromuza dahil olan değerli arkadaşlarımızla aylarca çalışarak eksiklerimizi tamamlamaya, içeriğimizi çeşitlendirdik. Ve bu zengin içeriği de Görsel Yönetmenimiz Aydoğan Kaçıra ve ekibinin hazırladığı ve beğeneceğinizi umduğumuz özgün bir formatla sunduk.
Son olarak, bizim için çok değerli ve anlamlı olan logomuzda, sadece yukarıda sıraladığımız gelişimin bir sembolü olarak küçük bir değişiklik yaptık.
İŞTE YENİLENMİŞ TÜRKİYE
Ve artık Türk medyasının köklü çınarı, olgun ama gelişmiş ve genç-leşmiş yüzüyle huzurlarınızda...
Başta fedakâr ekibimiz olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
 |
1998 YILI YAZIİŞLERİ...
Gazetemizin, 1998 yılındaki Yazı İşleri toplantısı.. Enver Ören Ağabey, dönemin yöneticileri ile haberleri konuşuyor. Bu salon hala Yazı İşleri Toplantı Salonu olarak kullanıyoruz.
.Demokrasi sınavında medyanın karnesi...
2013-06-15 01:00:00
Şer odaklarının Taksim'deki provokasyonunun ardından gazeteler, söz birliği etmişçesine "Ne bu şiddet, bu celal" diyor, meselenin polisin şiddet kullanmasından kaynaklandığını yazıyordu.
OYSA Türkiye Gazetesi, medyamızda yaşanan şaşkınlığın aksine, Gezi Parkı olaylarının karanlık emellere alet edildiğini ilk fark eden ve manşetlerine taşıyan gazete oldu.
Sevgili okuyucularımız,
Masum çevre tepkisi ile başlayan Gezi Parkı eyleminin karanlık bir mecraya taşınması sebebiyle yayınladığımız haberlerden dolayı tebrik ve takdirlerini ileten herkese teşekkür ediyoruz.
Çok şükür ki, şer odaklarının ülkemizin üzerinde oluşturduğu kara bulutlar hızla dağılmaktadır. Bu zor dönemde, Türk medyası da çetin bir sınavdan geçmiştir. Başta Batı olmak üzere, birçok ülkenin ağız birliği etmişçesine meşru Türk hükümetini hedef tahtasına koyduğu, uluslararası medyanın zaman zaman eylemleri yönlendiren bir rol de üstlenerek, "Türk Baharı"ndan bahsettiği günlerde medyamızda yaşanan şaşkınlığın aksine Türkiye Gazetesi, Gezi Parkı olaylarının karanlık emellere alet edildiğini ilk fark eden ve dillendiren gazete olmuştur.
Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.
Olayların şiddete dönüştüğü 31 Mayıs tarihinde mahkeme Topçu Kışlası için yürütmeyi durdurma kararı almış, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da "Kışla değil, yol genişletme çalışması yapıyorduk" açıklaması yaparak, eylemcilerden özür dilemişti.
Atılan bu adımlar, olayları dindirmek bir yana, daha da şiddetlendirince "asıl niyet" açık edilmiş oldu. Sosyal platformdaki kara propagandanın yanı sıra bazı yerli ve yabancı medyanın aleve benzin dökercesine yaptığı yayınlar karşısında Türkiye'den yana bir duruş sergilemek, gerçek çevre eylemcilerinin iyi niyetinin açıkça suiistimal edildiğini söylemek gerekiyordu. Bu misyonu ilk olarak Türkiye Gazetesi üstlendi. Gece manşet değişikliği yaparak, Taksim'deki provokasyonu İLK gazetemiz dile getirdi.
1 Haziran tarihli manşetimiz TAKSİM'DE TAHRİK oldu.
Aynı gün diğer bütün gazeteler, söz birliği etmişçesine "NE BU ŞİDDET, BU CELAL" diyor, bütün meselenin polisin şiddet kullanmasından kaynaklandığını yazıyordu. Oysa birileri asıl amaca ulaşmak, Tahrir Meydanı'nda ilk toplananların arasına dalarak meydanı ateşleyen atlı polislerin yaptığını yaptırmak için polisi bu oyunun içine çekmek istiyordu.
Güvenlik güçleri en kritik adımı burada atıp geri çekiliyor, fakat polis gidince olayların biteceğini sananlar fena yanılıyordu. Şiddetin dinmesi bir yana, aksine sokaklar ve sosyal medyadan tahrik şiddetlenerek artıyordu. Bunu da dillendiren yine gazetemiz oluyordu;
2 Haziran -Sosyal Medyada Tahrir Tezgâhı- TWEET'LER TAHRİK KOKUYOR (Facebook ve Twitter'da sahte fotoğraflar ve yalanlarla halk isyana davet ediliyor.)
Bir yandan kurulan tezgâhı anlatırken, diğer yandan yaptığımız sağduyu çağrıları ne yazık ki karşılıksız kalıyordu. Aksine uluslararası ve sosyal medyanın yaptığı çığırtkanlıktan cesaret alan yasa dışı gruplar, hem kamunun, hem de vatandaşın malına zarar vererek, olayları daha ileri boyutlara taşımanın gayretine giriyordu. Bir gün sonraki manşetimiz de bunun acı faturasını yansıtıyordu;
"ZARAR 20 MİLYON TL" (3 Haziran)
İlerleyen günlerde de manşetimizde hep oynanan oyunu vatandaşımıza anlatmaya çalışıyorduk. İşte onlardan bazıları;
4 Haziran -BATI KAŞIYOR- (Türk baharı çığırtkanlığıyla, her türlü yalanla propaganda yapıyorlar. BBC kaçta toplanacaklarını bile önceden bildiriyor.)
5 Haziran -Gezi Parkı'nda Bildik Taktikler- GENE Mİ SEN? (Arap Baharı'nın taktisyeni Gene Sharp'ın '198 silahsız devrim yöntemi' ülkemizde de göze çarpıyor. Bu ülkelerdeki sosyal ağ organizasyonunun başındaki Albert Einstein Enstitüsü aracılığıyla ülkelere devrim ihraç eden Gene Sharp vardı. Taksim'deki taktik de birebir örtüşüyor.)
6 Haziran -Dış Bağlantılar Çözülüyor- ORGANİZE İŞLER! Olayların arkasında Turuncu Devrim ve Arap Bahları'nı örgütleyen Occupy, Otpor/Canvas gibi uluslararası oluşumlar var. Ayaklan İstanbul / Occupy İstanbul adıyla internet sayfası oluşturulmuştu. Grup üyeleri çeşitli aralıklarla "Revolt (Ayaklan) İstanbul eylemleri düzenleyip, Yugoslavya'yı parçalayan, Arap Baharı'nı başlatan Otpor/Canvas'ın desteğiyle bir halk hareketi için nabız yokluyordu. ODTÜ eylemlerinde de süreci yönlendirmeye çalışan aynı gruptu.
7 Haziran -MESELE GEZİ DEĞİLMİŞ!- Kanal İstanbul'a Rusya, HES ve nükleere İngiltere, 3. Havaalanı'na Almanya karşı. Bu ülkelerin liderleri Taksim gönüllülerini arayarak bu talepleri iletmişler.
8 Haziran -İşte Derin Darbenin Kodları- KUSURSUZ TESADÜFLER (Spekülatör Soros'un destek verdiği kuruluşlar, tezgâhı medya ve öğrenciler üzerinden kuruyor.)
9 Haziran -GEZİ'Yİ BAHANE EDEN DHKP-C YİNE İŞ BAŞINDA- (Eli silahlı provokatörler çevreye saldırdı.)
10 Haziran -Aynı Bayrağın Altında- BU NEYİN 'TAKSİM'İ? (Başbakan'ı karşılamada da, Gezi'deki mitingde de Türk bayrağı dalgalandı. Küçük bir mesele nasıl bu kadar büyüdü?)
11 Haziran -Celal Bayar'ın torunu Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali: HEDEF İKİNCİ 27 MAYIS'TI
12 Haziran -BÜYÜK OYUN BOZULACAK- 2014'te düğmeye basılacaktı, erken doğum oldu.
Aynı gün yayınladığımız Prof. Burhan Kuzu röportajı: Menderes kibardı, ama O'nu astınız.
13 Haziran -ŞER İTTİFAKI- (DHKP-C, PKK, MLKP, Devrimci Karargâh, SDP, Türkiye Gençlik Birliği gibi örgütler Gezi olaylarında ortak çalışıyor. Örgütlerin uzantıları da eylemleri halka yayıyor.)
14 Haziran -HER SATIRI İHANET- Gezi Parkı organizatörleri İstanbul'un olimpiyat adaylığına karşı kampanya başlattı...
Gezi Parkı olayları sırasında hem protestocuların tahriki, hem de polisin müdahalesi tartışma konusu olmuştu.
Bunlar, Gezi olayları ile ilgili yayınladığımız onlarca haberden bazılarıydı...
Batı'nın bu olaylardaki ikiyüzlülüğünü ortaya koyan yayınlarımızı saymadık bile...
Peki bunu neden yaptık?
Niçin bütün Türk medyası ilk günlerde hükümet ve protestocular arasında dengeli durmaya çalışırken, birilerinin TAHRİK peşinde olduğunu öncü olarak biz yazdık?
Cevabı basit.
Ülkemiz ve milletimiz için oynanan oyun karşısında cesurca durmayı görev bildik.
Tıpkı Turgut Özal'lı yıllarda huzur ortamının bozulması ve 28 Şubat sürecinde Refah-Yol hükümetinin yıkılması için sergilenen haksız tutuma karşı durduğumuz gibi...
Ve bunun gibi daha niceleri...
Mesele zor zamanlarda sesini yükseltebilmektir.
Türkiye Gazetesi, millî duruş gerektiren anlarda hep halkının, ülkesinin yanında olmuştur.
Geçmişte olduğu gibi, ağır bedellere mahkûm edilse de...
Aslında yaptıklarımızı yazmak da pek tarzımız değil. Ama yalnız başımıza yürüdüğümüz o karanlık günler daha tam aydınlanmadan ortaya o kadar çok "kahraman" çıkmaya başladı ki, kupürleri konuşturmak zorunda kaldık.
Hep birlikte, müreffeh bir geleceğe yürümemiz temennisiyle...
.Ağaçlar tamam da fidanlar ne olacak?
2013-06-09 01:00:00
Günlerdir Gezi Parkı'yla yatıp kalkıyoruz. Birkaç ağacın sökülmesine tepki olarak başlayan çevre duyarlılığı, istemediğimiz noktalara geldi. Gezi Parkı'ndan çıkan kaos ortamı neredeyse bütün illerimize sokak sokak yayıldı. Hemen yanı başımızda üçüncü yılına giren yangını; yüz bini aşan can kaybını ve milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesini görmeyen dünya basını bu yaşananlardan manşet üstüne manşet çıkardı.
Peki Türkiye'de, Taksim'deki ağaçlardan çok daha fazla duyarlılığı hak eden canların yitip gitmesine, yüzlerce insanın yaralanmasına ne demeli? Ateşe verilen araçlar, yerle bir edilen özel mülkler, hurdaya gönderilen otobüsler o ağaçlardan daha mı değersiz? Başka ifadeyle, durumun bu şekilde gelişmesi Gezi Parkı'na hassasiyet gösteren insanımızın istediği bir durum mudur?
Bütün bu sorulara "evet" diyemeyeceğimize göre "bir ihtimal daha var"... Biz, bu ülkede çok daha önemli gerekçelerle yapılan nice gösteriler izledik. Binlerce canımıza mal olan 30 yıllık millî ızdırabımız bile böyle bir toplumsal cinnete sebep olmamıştı.
O hâlde, Türkiye'de yapılmak istenen nedir?
Sosyal medyaya bakarsanız Türkiye'de kan gövdeyi götürüyor... Kimi askerî müdahaleden dem vuruyor, kimileri de vatan cephesini, twitter üzerinden 140 karakterlik cümlelerle kurtarmaya çalışıyor. "Gösteriler beşiği"ne dönen AB'den uyarı üzerine uyarı geliyor. Konuk diplomatlar temaslarına Gezi Parkı'ndan başlıyor.
HERKESİ YANILTTILAR
Orta Doğu'da "Arap Baharı" ismiyle başlayıp Suriye'de mola veren yönetim değişikliklerinde piyangonun Türkiye'ye vurduğunu söyleyerek "Türk Baharı" hecelemelerine başlayan uzman beyanatlarını duyuncaya kadar, hükümet başta olmak üzere hemen hemen herkes eylemin kısa sürede biteceğini umuyordu. Açıkçası biz de öyle düşünüyorduk. Çünkü ekonomideki "bahar"ın ve demokratik reformlardaki dev adımların devamının da yine demokrasi ile mümkün olabileceğini, darbe veya darbeler görmüş milletimiz çok iyi bilmektedir. Hâl böyle olunca, son bir haftadır yaşananları iyi irdelemek, bu mekanizmaların bahar hareketlerindeki rollerine dikkat kesilmek gerekiyordu.
Başka ellerin, başka maksatlarla, başka toplumlara ihraç ettiği devrimleri; öncesi ve akabinde yaşananları mercek altına aldığımızda ise çok şaşırtıcı benzerlikler ortaya çıkıyordu. Bu analizleri "Gene mi sen?"," Organize işler" ve "Kusursuz Tesadüfler" başlıklarıyla paylaştık. Bu haberler Türkiye'nin gündemine oturdu, birçok sitenin manşetini oluşturdu.
Tespitlerimizin çok isabetli olduğunu söyleyenler; "içine çekilmek istendiğimiz oyunu gözler önüne serdiğimiz için" teşekkür edenler de oldu, komplo teorisi ürettiğimizi düşünenler de...
Elbette biz sadece, bu olaylar ve öncesinde yaşananların, "bahar"a yakalanan ülkelerdekilerle benzerliğinden bahsettik. Yoksa hiçbir kurum veya kişi için bir "iş birliği" iddiasında bulunmadık. Özellikle, genel yayın prensibimizin aksine, bir teknik kaza sonucu haberde ismi geçen çok değerli meslektaşım Eyüp Can Sağlık'tan özür diliyorum.
Netice itibariyle, sonunda biz haklı çıkmaktansa, analizlerimizin hayal ürünü çıkmasını bin defa tercih ederiz. Yeter ki, sadece birkaç ağacı kurtarmak için başlayan ancak neredeyse o ağaçlar kadar can kaybı ve birkaç orman oluşturacak maddi kayba ilaveten geleceğimizin garantisi olan fidanları da sokaklarda kaybetmeyelim.
.Suriye'de çözüme ilk defa bu kadar yakınız...
2013-05-25 01:00:00
Suriye krizi başladığından bu yana Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun hangi toplantısına katılmışsam ana konuya girmeden önce, saatlerce Suriye krizi ile ilgili politikamızın nasıl oluştuğunu ve geliştiğini anlatıyor. Ben de hep sayın Bakan'ın boşuna zaman kaybettiğini düşünüyorum. Çünkü bugün hâlâ Türkiye'nin Suriye politikasını sorgulamanın, anlaşılmamaktan kaynaklandığını düşünemiyorum.
Sayın Davutoğlu yine Suriye krizinin başından itibaren aşama aşama Türkiye'nin tutumunu ve kan dökülmeden çözüm için sarfedilen gayretleri, Esad'a dökülen dilleri anlatırken ben de Başbakan Erdoğan'ın Washington gezisi sonrasında çok sık rastladığımız "Türkiye sonunda siyasi çözüme razı oldu" sonucunu çıkaran üst seviye analiz dehalarını düşünüyordum...
10 AY BOYUNCA DİL DÖKMEK ASKERİ ÇÖZÜM MÜ?
Türkiye, krizin başından itibaren, kan dökülmeden çözülmesi için azami gayret sarfertti. Davutoğlu defalarca Şam'a gitti. Artık diyalog ortamının tamamen yok olmasına kadar devam eden bu süreçte İran ve Rusya dahil hiçbir ülkeden bu yönde bir gayret görülmedi. Daha sonraları Suriye'deki krizin çözümü konusunda ipe un seren ülkeler ise o günlerde Esad yönetimini gayrimeşru ilan etmek için yarışıyor; Türkiye'yi, "Temaslarınızı bir an önce sonlandırın" diye sıkıştırıyorlardı.
Ama bütün bu gayretlere rağmen bugün ülkeyi bitirme noktasına getiren süreç engellenemedi. Çünkü Suriye, ülkelerin ulusal menfaatleri için kıyasıya mücadele ettiği bir minyatür 3. Dünya Savaşı arenası olurken, başından beri meseleye insanî açıdan bakarak tavır belirleyen tek ülke Türkiye oldu.
Sayın Davutoğlu, "Ben bu milletin siciline, katillerle aynı yerde bulunmuş bir yönetici olarak geçmek istemiyorum" diyor ve Türkiye farklı bir tutum izleseydi 50 yıl sonraki yöneticilerimiz o ülkelerin halkından özür dilemek zorunda kalırlardı" diyor ve ekliyor: "Türkiye yanlış ata oynuyor" tabiri bana çok ağır geliyor, biz bahis mi oynuyoruz burada...
Aslında Türkiye, Esad'ın yanında yer alsaydı en ağır eleştiriler yine aynı kişilerden gelirdi...
Türkiye'nin başından beri alternatifleri gözetip gelişmelere göre dozu yükselten bir politika izlediğini söyleyen Davutoğlu bir konuda yanıldığını söylüyor ve ısrarımız üzerine bunu şöyle açıklıyor: "Ben Esad'ın kendi halkına karşı bu kadar gaddarlaşabileceğini tahmin etmemiştim" diyor ve şu ilginç analizi paylaşıyor: Esad'ın en büyük dezavantajı annesinin hayatta olması. Gündüz uzun uzun konuşuyoruz ama akşam eve gidip annesini görünce sanki babasının ruhu geliyor ve 'Hama'yı unutma, tek çözüm Hama...' diyor ve Esad tamamen değişiyor.
BU CENEVRE BAŞKA CENEVRE
Malum hep birlikte Cenevre-2'yi bekliyoruz. Bence bu görüşmelerin en büyük dezavantajı da ilkiyle aynı mekânda yapılacak olması. Çünkü hemen ilk toplantıyı çağrıştırıyor ve "İlkinden ne çıktı ki, daha çok Cenevre'ler olur" algısını uyandırıyor. Oysa sayın Davutoğlu'nun değerlendirmelerinden anlıyoruz ki Suriye konusunda ilk defa bu kadar net bir çözüm arzusu ile bir araya geliniyor.
Bu noktada Başbakan Erdoğan'ın ABD ziyareti çok önemli bir aşamayı oluşturuyor. Çünkü, Suriye'deki son durum taze veriler ışığında yeniden gözden geçirildi ve bu senkronizasyon ışığında "Esad'sız Suriye ve muhaliflere daha fazla destek" mutbakatı sağlandı.
(Bu arada... "Askeri müdahale veya uçuşa yasak bölge kararı çıkaramayan Türkiye'nin bu geziden hezimetle döndüğü" mealinde bir analiz yapabilen meslektaşlarıma hayretimi defalarca ekranlardan paylaşmıştım. Çok ilginçtir, sayın Davutoğlu da bu değerlendirmelere çok şaşırdığını, Türkiye'nin hiçbir zaman askeri müdahale hedefi olmadığını söyledi.)
Daha sonra 11 ülkenin katılımıyla gerçekleşen ve yine Türkiye'nin gayretleriyle oluşan Umman Mutabakatı sonucunda "Krizin uzamasından doğacak problemlerin müsebbibinin Rusya olacağı ve Cenevre'deki müzakerelerden sonuç alınamazsa muhalefete desteğin şeklinin değişeceği ilan edilmiş oldu.
Yine bu günlerde yaşanan çok önemli bir gelişme daha... Bana göre krizin bu kadar uzamasındaki en önemli etken olan muhaliflerin ayrı tellerden çalması da yeniden yapılanmaları ve yeni bir temsilci seçmeleriyle önlenmiş oluyor. Pazartesi günü ise sayın Davutoğlu'nun da katılacağı AB Dışişleri Konseyi'nden büyük ihtimalle geç de olsa Suriyeli muhaliflere uygulanan silah ambargosunu kaldırma kararı çıkacak.
Bütün bunları toparladığımızda Suriye'deki krizin çözülmesinde adeta anahtar durumunda olan Rusya belki de ilk defa bu geniş tabanlı ortak pozisyon karşısında konumunu değiştirme mecburiyeti hissedecektir.
"Bu aşamada 'çözüm' veya 'olumlu sonuç'un ölçüsü nedir" sorusuna ise sayın Davutoğlu'nun cevabı çok net:
Suriyeli mülteciler, "Artık ölüm endişemiz yok, evimize dönebiliriz" dediği zaman çözüm zamanıdır...
.Enver Ağabey'e ancak şahlanmış bir Türkiye huzur verir...
2013-04-22 01:00:00
Bugün 44. yılımıza girdik. Benim ise burada idrak ettiğim 33. yıldönümü. İlk 22'sini birbirinden coşkulu kutlamıştık. 22 Nisan'ları iple çekerdik. Resmen "bayram"a bir gün önce başlardık. Çünkü her yıldönümümüzde aramıza binlerce kişi katılır, çok daha büyümüş olurduk. Rahmetli Enver Ağabey, "Dünyadaki en büyük arzum olan '100 bin kişilik İhlas Ailesi'ne biraz daha yaklaştık" derken mutluluğunu gözlerinden okurduk.
Ne zaman ki dünya çağ atlarken Türkiye'de çağ dışı bir anlayışla kurumlar, çalıştırdığı eleman sayısına göre değil, sahibinin dünya görüşüne göre sınıflandırıldı, yatırım yapmak, istihdam açmak suç haline gelmeye başladı, bizim de yıldönümlerimizin tadı kaçmaya başladı. Hele 2001, "Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar" hesabı, yıldönümü coşkuları başta olmak üzere bütün kurumsal canlılığımızı kaybettiğimiz dönemin başlangıcı oldu.
Artık bizim için "22 Nisan"lar, -hayalden ibaret olduğu için- bazan yıldönümü sayısını bile yanlış yazdığımız bir haberden ibaretti...
Yani son 11 yıldönümü, "11 Eylül" gibiydi bizim için...
Bu yıl ise bunların hepsini geride bırakan bir hüzünle giriyoruz 44. yılımıza...
Çünkü önderimizi, ışığımızı kaybettik...
Enver Ağabey aslında 2001'den bu yana yoktu aramızda ama asıl yokluğunu şimdi farkettik.
Bocaladık, ne yapacağımızı şaşırdık bir an...
ŞAFAK, ZİFİRİ KARANLIKLA BAŞLAR
Neyse ki teselli, yine teselliye en çok ihtiyacı olandan geldi.
Değerli Yönetim Kurulu Başkanımız Mücahid Ören, daha babasızlığa alışma fırsatı dahi bulamadan derhal duruma el koyup direksiyonu devraldı ve bütün şirketlerimizi derleyip toparlayarak yeni hedefler ortaya koydu.
EMANET DE BÜYÜK SORUMLULUK DA...
Bu yeni planlama döneminde en büyük sorumluluk ise Türkiye Gazetesi yöneticileri olarak bizlere düştü... Çünkü, son ameliyata giderken dahi tirajı düşünen rahmetli Enver Ağabey için gazetenin çok önemli olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Kendisinden yıllar boyunca duyduğumuz, "En önemli ve vazgeçilmez işimiz gazetedir. Şartlar ne olursa olsun gazete mutlaka yayına devam edecek" ifadeleri artık bizim için bir vasiyet niteliğindeydi....
Nitekim Yönetim Kurulu Başkanımız Mücahid Ören, tahayyül edilemez yoğunluğuna rağmen gazetemiz için (baskı merkezlerimizi yerinde incelemek dahil) çok zaman ayırmakta ve bizim şimdiye kadar hayal edemediğimiz hedefler ortaya koymaktadır.
Artık bizim için, "Her gün daha güzel bir gazete" hedefi, genel prensibin ötesinde her şeyimizi borçlu olduğumuz Enver Ağabeye vefanın asgari şartı haline gelmiştir. Sayın Mücahid Ören'in 'hedefi gösteren, her türlü desteği veren ama sonuçtan da taviz vermeyen' yönetim anlayışında yepyeni bir döneme giriyoruz.
Belki bir süre, 'restorasyon perdesi' gerisindeki çalışmaları günü gününe farketmeyebilirsiniz. Ama bir süre sonra perde inecek ve karşınıza, Anadolu'ya yayılan gazetecileriyle, hafta içi ve hafta sonu ekleriyle yepyeni bir gazete çıkacak.
Yani önümüzdeki sonbahar, yine büyük bir tevafuka sahne olacak ve "huzur" içinde yeni ufuklara yelken açacak Türkiye'de, hep "olsa" dediklerinizin "oldu"ğu yepyeni bir Türkiye sizlerle buluşacak.
Yapacaklarımızın teminatı "yaptıklarımız" değil, Enver Ağabeye olan sevgimizdir. Çünkü biliyoruz ki, ancak muhtevasıyla, tirajıyla şahlanmış bir Türkiye ona huzur verir...
***
Bölgeden merkeze bütün ekibimize, özellikle bizi bu günlere taşıyan çok değerli iki kanadımız olan vefakâr abonelerimize ve cefakâr dağıtım elemanlarımıza, duygu yüklü Büyük Türkiye Ailesi ilavemizle şükranlarımızı sunmamızı sağlayan Sadık Söztutan'a çok teşekkür ediyorum.
Hedefine ulaşanlara mahsus duygularla yüklü yeni bir yıldönümünde buluşmak üzere...
.Batmamızı bekleyenlerin kurtarıcısı olduk
2013-03-03 01:00:00
Nuh Albayrak Enver Ören Ağabey'i ve Türkiye'yi anlatıyor -3- Alışılmış; bol sermayeli gazete kuruluşlarından çok farklı şekilde işe başlayan ve bu millete hizmet aşkından başka hiçbir gayesi olmayan Enver Ağabey'i "Bu da nereden çıktı?" diye dudak bükerek karşılayan ve "Kaç ayda batar?" totosu oynayan medya patronları yanılmışlardı, onların hesabı değil, Allah'ın hesabı tutmuştu. Bilahare bazıları gazetesini basacak kâğıt bulamamıştı ve gönderdiği bilâbedel bobinlerle imdadına yine Enver Ağabey yetişmişti. Bazıları da, bizimle kurduğu ortak şirket sayesinde gazetesini dağıtabilmişti. (Ama daha sonra 3'te bir hissemizi birkaç genel kurulda buharlaştırmaktan da geri durmamıştı.) Bütün ihtimal hesaplarını alt-üst eden bu gidişat, dönemin patronlarının kafasını da alt-üst ediyordu. O dönem de gazetemizi de basan matbaanın sahibi bu soruyu bizzat Enver Ağabey'e sormaya karar verir. Fısıldayan bir sesle, "Enver Bey, yemin ediyorum bu odadan dışarı çıkmayacak. Allah aşkına söyler misin arkanda kim var..." diye sorar. Her zamanki mütebessim sîması biraz daha aydınlanan Enver Ağabey meraklı patronumuza, "Söz mü" diye takıldıktan sonra daha da şaşırtan cevabı verir: -Allah var... Devamını Enver Ağabey şöyle anlatmıştı: "O gün cevabıma pek inanmamıştı. Seneler sonra birkaç gazete sahibi toplantı halindeyken odaya girdi ve elindeki bastonu yere vurarak 'Arkamda şunlar var, örtülü ödenek var diyenler battı ama arkamda Allah var diyen batmadı' dedi." İHLAS'A GİREN KALPTE KALIR Enver Ağabey, gazetemizi inşa ettiği "güven"le büyüttükten sonra, daha fazla insanın geçim derdine çare olmak için farklı sektörlere de girdi. Ve gerekirse bir çaycı için bir üst yöneticiyi fedâ ederek de iş yapılabileceğini, çalışana merhametle muamele edilerek bir aile yuvası gibi holdingler kurulabileceğini herkese gösterdi. Enver Ağabey birlikte çalıştığı insanların hem dünyasını, hem de ahiretini düşünür, kararlarını buna göre verirdi. Bu çatının altına bir defa giren, burayı asla unutamadı. Bunun içindir ki, bir vesileyle ayrılanlar, başka yerlerde çok iyi imkanlarla çalışsalar bile, bu kurumdan hep "Bizim..." diye bahsetti. Buna en güzel misal, yıllar önce birlikte çalıştığımız ama ayrıldığından bu yana hiç "ayrılmayan" arkadaşımız Ekrem Çalkılıç'ın dünkü gazetemizde yayınlanan "çınar" ilanıdır. Çünkü, İhlas'taki görev süresi dolup ayrılanlar sadece fiziken ayrılır, Enver Ağabeyin kalbinde baki kalırdı. BU ÇELME TÜRK MİLLETİNE... Tebeşir ve defter satarak başlayıp, "Daha çok kişiye iş vermek, daha çok hizmet demek" anlayışıyla kısa sürede 25 binden fazla kişiye ekmek kapısı olmayı başaran Enver Ağabey'in hayalinde yüzbin kişiye iş ve aş vermek vardı. Anadolu'nun mert, çalışkan insanlarından oluşan kurumların Enver Ağabey'in liderliğinde büyümesi bazılarını rahatsız etti ve demokrasi ve insan/çalışan hakları konularında Türkiye'nin çok çok ilerisinde olan bir güzide kurum "yeşil" ve "siyah" gözlüklülerin hışmına uğradı Şimdi... "En büyük hedefim yüzbin kişiye iş vermektir" diye çırpınan Enver Ağabey'in ayağına uzatılan çelme, aslında ekmeğine doğru koşan yüzbinleri yere sermedi mi? Selam olsun "vatansever"lere!.. İŞTE ENVER AĞABEY BU... Enver Ağabey'in, "Uğruna gençliğimi, hatta sağlığımı fedâ ettim" dediği Türkiye Gazetesi macerasının son 32 yılına bizzat şahit oldum. Üç gündür kırık-dökük anlatmaya çalıştığım şeylerin, Enver Ağabey'in çektiklerinin çok az bir kısmı olduğunu da biliyorum. Buna rağmen, kendi tarifiyle "geceleri ağlayarak" da olsa herkese güler yüzünü esirgemedi. Kendisine dünyayı zindan edenlere beddua etmeyi bırakın, hep dua etti. Bunları yapmak, meyveli ağacı taşlamanın gelenek haline geldiği dünyamızda her kişinin değil, ancak ve ancak "Enver" kişinin harcıdır. Makamın âli olsun Enver Ağabey... *** Cefalarla dolu böyle bir hayatta elbette, yol arkadaşı saygıdeğer Dilvin Ablamız başta olmak üzere, bütün yakınlarına da çok büyük fedakârlıklar düştü. Şimdi ise hicran ateşi... Değerli aile fertlerine ve bütün sevdiklerine Allah'tan sabr-ı cemîl, sağlıklı uzun ömür ve Cennet'te vuslat temenni ediyoruz. -BİTTİ- BU GÖZYAŞLARI NADİR AKAR AMA SEBEP OLANI DA YAKAR... Enver Ağabey'i, bir ömür boyu hep güler yüzlü gördük. Hatta bendenize bu kadar yıldır sadece "Niye gülmüyorsun" diye sitem ederdi. Ama neler çektiğini de biz biliyoruz diyemiyorum; çünkü bildiklerimizin "sadece denizde damla" olduğunu biliyorum. Ama, O herkese hakkını helal etse de O'nu ağlatanların "kamu davası"nda çok zorlanacaklarını düşünüyorum.  Bir hatıra da benden... Aradığımız ev onun çekmecesinden çıktı! Fatih'te kiralık ev bulmanın Boğaz'da yalı bulmak kadar zor olduğu 80'li yıllarda bir garip pikajöre mi kalmış kiralık ev bulmak. Konudan bir vesileyle Enver Ağabeyin de haberi olmuştu. Aradan aylar geçti... Bir gün Enver Ağabey çekmecesinden çıkardığı bir zarfı uzatarak, "Bu rada bir adres, bir de anahtar var. Oraya taşın" dedi. Bendeniz şaşkın vaziyette teşekkür edip çıkarken geri döndüm ve "Efendim, bu evin kirası ne kadar ve kime ödeyeceğim" diye sordum. "Sen kirayı boş ver. Otur, rahatına bak" cevabıyla bir kere daha şoklandım... Heyecanla adrese koştum. Fatih'teki hizmet merkezimiz olan Mehmedağa'nın yanıbaşında, boyası badanası yapılmış, pırıl pırıl bir daire. Hemen taşındık. Sadece tapu, vergi gibi angaryalarıyla uğraşmadığımız "kendi dairemiz"de oturuyorduk artık. Derken yaz geldi. Çok iyi tanıdığım sıcakkanlı, arkadaş canlısı "Kayacan" ailesinin, o zamana kadar henüz tanışmadığımız İsviçre'de mukîm üyesi Hüseyin Kayacan aradı ve "Oturduğunuz daire bizim. İsviçre'de görmeden aldık. Şimdi İstanbul'dayız. Rahatsız etmez isek gelmişken görebilir miyiz" dedi. Ev sahibine bakın, Türkiye'de yaşamadığı çok belli... Asıl şoku evin alınış hikayesini dinledikten sonra yaşıyorum: Enver Abi, İsviçre'ye geldiğinde, "İstanbul, Fatih'ten bir daire al, anahtarını da bana ver. Ev ihtiyacı olan bir arkadaşa vereceğim" dedi... Enver Ağabey o kadar yoğun işleri arasında bir vesileyle duyduğu ev ihtiyacımızı aylarca unutmamış ve ilk fırsatta İsviçre'den 'çözüm ithal etmiş'... Böyle bir kişi için gel de kendini fedâ etme... ALBÜMÜMDEN SEÇTİKLERİM Enver Ağabey, kendisini "uğurlayanlar" ve "karşılayanlar"la birlikte. ZİKRULLAH AĞABEY DE 'YETİM'... Enver Ağabey, Zikrullah Arvas'ı çok severdi ve görünce, takılmadan geçmezdi. Fatih Sofrası'ndaki bir hayırlı buluşmada elini öpmeye çalışırken... Bir temel atma töreninde merhum Seyyidler Kasım Arvas ve Mazhar Geylani ile... Cumhurbaşkanı Özal'ın Cağaloğlu'ndaki merkez binamızı ziyaretinden bir kare... Enver Ağabey için özel bir köşe HOŞ SADA Çok iyi biliyorum ki, hepinizin Enver Ağabey'le unutulmaz hatıraları var. Onları gönül dostlarımızla paylaşmaya hazırız. İşte bu köşe, bu duygu dolu hatıraları ve kareleri paylaşmak için açılıyor. Onları bize gönderin, yayınlayalım. Mail adreslerimiz: hossada@tg.com.tr sefa.koyuncu@tg.com.tr Faks: 0 212 454 31 00 Telefon: 0 212 454 30 78
.Hem soldan vurdular hem sağdan
2013-03-02 01:00:00
Nuh Albayrak Enver Ören Ağabey'i ve Türkiye'yi anlatıyor -2- Enver Ören Ağabey, gerçek bir dava adamıydı. Ehl-i sünnet vel cemaate hizmetten başka hiçbir düşüncesi yoktu. O güleryüzlü, yufka yürekli, kadirşinas, olabildiğine mütevazı lider, davasına en ufak bir saldırıda bambaşka biri olurdu. Dini hassasiyetlerin dışında hiçbir sebep O'nu öfkelendiremezdi. Enver Ağabey'e yönelik çirkin ithamların hedefinde de hep Türkiye Gazetesi'nin Bizim Sayfa hizmeti vardı. *** Türkiye Gazetesi'nin siyasetle ilgisi olmayan dinî yazılarından rahatsız olanlar, aslında samimiyet testini kaybettiklerini de ilan ediyorlardı. Her fırsatta, "Bizim dindarlara saygımız sonsuz" diyenler, 35 yıldır bizzat kendisinden defalarca dinlediğim, "Müslüman Allah'a karşı günah işlemez, ama devlete karşı suç da işlemez. Arkadaşlar, dünyada İslamiyet'in en rahat yaşandığı yer Türkiye'dir. Bu ülkenin, bu devletin kıymetini bilelim" diyen ve ömrü boyunca da bunu uygulayan bir insanın neyinden rahatsız olmuştu? Bizi sadece orta sayfamızda dini kitaplardan alıntı yaptığımız için kara listeye alanların, aslında izlediğimiz istikrarlı çizgimiz sebebiyle örnek göstermesi gerekmiyor muydu? Yeri gelmişken belirteyim... Türkiye Gazetesi bu kadar yıl boyunca radikalleşmeden muhafazakâr kalmayı başarmış bir gazetedir. Bilenler bilir, bu hiç de kolay değildir. Birkaç yüz kişilik aktif bir grup, yüzbinlerce makul, lâkin sessiz çoğunluğu bastırır ve siz daha sert, radikal bir yayın yapmanız gerektiği(!) kanaatine varırsınız. Bu karmaşık yolda baskılardan etkilenmemenin tek çaresi, iyi bir kaptanınızın olmasıdır. SİZ DE Mİ?.. Dini bilgileri yayınlamaktan vazgeçmediği için "Ya bu sayfalar biter ya da İhlas..." şeklinde açıkça tehdit edilen Enver Ağabey, ne hazindir ki, dönemin "dindar siyasetçiler"i tarafından da "Yeterli desteği vermediği" için hedef tahtasına oturtuluyordu. Oysa şimdilerde sayın Başbakan'ın üzerine basarak dile getirdiği "din üzerinden siyaset yapılmasına karşı olma"nın ötesinde bir suçumuz yoktu. Yayın ilkemiz olarak ilan ettiğimiz, İslâmiyet'in, her türlü dünyevî hedefe alet edilmemesi gerektiğine dair hassasiyetimiz, müslümanlığımızın tartışılmasına varan akıl almaz tepkilere sebep oluyordu. İlkeleri konusunda en ufak bir şüphe taşımayan Enver Ağabey'in liderliğindeki Türkiye Gazetesi ise kim karşı çıkarsa çıksın, çoğu zaman yalnız da kalsa, en ufak sapma olmadan yoluna devam ediyordu. Zaten birileri, "dindarlığınız sonunuz olacak" derken, başka birileri de "inananlar burada, siz neredesiniz?" diyorsa, biz değil, bize bunları söyleyenlerin kriterlerini gözden geçirmesi gerekiyordu. TENKİT VE TAKLİT EDİLDİK "İlkler zordur. Öncülerin geriden gelenlerde hakkı vardır" sözünü biz, Enver Ağabey'in öncülüğünde yaşayarak öğreniyorduk. Dinî ve millî hassasiyeti esas alan yayınlarla Enver Ağabey sayesinde tanışan bazı muhafazakârlarımız, kendi ölçülerine göre gördüğü eksiklerden dolayı hiç acımadan bizi yerden yere vuruyordu. "Gazetenizde neden spor haberi veriyorsunuz?", "Televizyonunuzdaki spikerlerin başı neden açık?", "Neden müzik yayınlıyorsunuz?"... Ve daha neler neler... İlâhi takdîre bakın ki, bizi en çok eleştirenlerin de yıllar sonra "kanal"ı oluyor, kimin, neyi nasıl yaptığını herkes görüyordu. Fakat aynı tepkiyi onlar almadı. Çünkü sadece "ilk"ler eleştirilirdi... Peki biz, neden mi sustuk? Cevabını hemen vereyim; Bu kurumda görev yaptığım süre boyunca Enver Ağabey'in, gerekçesi ne olursa olsun, hiçbir kişi, kurum, camia veya cemaat aleyhine yayın yapılmaması konusundaki hassasiyetine şahit oldum. Suskunluğumuzun sebebi de buydu. Muhataplarımızın da bize karşı aynı hassasiyeti göstermesini hakeden bu ilkemiz, maalesef, "Nasıl olsa mukabelede bulunmazlar" rahatlığıyla hiç de haketmediğimiz saldırıların peşpeşe gelmesine sebep oluyordu. İyi ki Cenab-ı Hakk'ın katında genel muhasebe eksiksiz tutuluyor... HASSAS TERAZİ; TÜRKİYE GAZETESİ Enver Ağabey'in, "Hayatımın anlamıdır" dediği Türkiye Gazetesi, 43 yıldır her bir nüshasında, bilinen basın meslek ilkelerinden çok daha katı kurallara uydu. "Hiçbir kişi ve kurum rencide edilmeyecek. Sansasyonel başlık verilmeyecek. On binlerce tiraj getirecek bile olsa toplumun huzurunu bozacak haberler yayınlanmayacak..." Bunlar, Türkiye'deki genel gazetecilik geleneğine göre "harakiri" demekti... Daha neler neler... Diğer yayın kuruluşlarında akla bile gelmeyen Enver Ağabey kuralları... "Kesinlikle uydurukça kelimeler kullanılmayacak"tan, "sayfalarda hiçbir sebeple okunabilir büyüklük ve netlikte İslâm harfleri yer almayacak"a kadar uzanan kat'i talimatlar... Sadece Türkiye Gazetesi'nde geçerli olan ve genellikle de mer'i pazarlama prensiplerine göre "pazarlamama" anlamına gelen, uzayıp giden ilkeler. Bunlar, şartlar ne olursa olsun hiç değişmedi. Hatta "iki gün sonra gazeteyi basacak kağıt yok" ifadelerinin sık sık telaffuz edildiği günlerde bile... GÜVEN VEREN GAZETE... Bu ülkede, bu ilkelerden hiç sapmadan gazetecilik yapmak ve bu kadar kalın çizgilere rağmen henüz kırılamamış tiraj rekorlarına erişmek... Daha da önemlisi gazetecilikte ulaşılması en zor hedef olan "güven"i oluşturmak ve bunu, fırtınalarla dolu 43 yıl boyunca muhafaza edebilmek... Bugün Allah'ın izniyle hiç kimse, "Türkiye Gazetesi yalan haber yazıyor" diyemez. Bir yayın kurumu için kazanması ve muhafazası çok zor olan en büyük hazine bu olsa gerek... YARIN: BATMAMIZI BEKLİYORLARDI AMA... ALBÜMÜMDEN SEÇTİKLERİM Öyle kareler var ki, cihana değer Bir zamanlar, her gün gündem toplantımızı Enver Ağabey'in makam odasında yapıyorduk. Ama son yıllarda çok nadir yaşadığımız bir tablo: Enver Ağabey, Yazı İşleri'ndeki gündem toplantımıza teşrif etmişti... Dünyadaki en değerli varlığı ile çok mutlu... İhlas Armutlu Tatil Köyü'nün açılışını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte yapmışlardı... Merhum Türkeş'in O'nun yanında çok özel bir yeri vardı... "Ağam, keşke seni çok daha önce tanısaydım..." Türkiye sevdasının 'gazete'ye dönüştüğü oda... Çok sevdiği merhum S.Ahmet Arvasi ve yazarımız Said Arvas ile... Afganistan Devlet Başkanı Rabbani'nin ziyaretinden bir kare... Yıl 1987... Büro açılışı için gittiği Tokat'ta arkadaşlarla sohbette... Enver Ağabey, çok sevdiği dava arkadaşlarıyla öyle bütünleşmiş ki...
.Eser, müessirini tarif eder
2013-03-01 01:00:00
İhlas ile çıktı yola... Enver Ağabey, "Hayatımın anlamı" dediği Türkiye Gazetesi'ne bir ömür harcadı. Ne acılar, ne sıkıntılar, ne baskılar gördü de, ilkelerinden milim sapmadı. Elbette bunun bir bedeli vardı. Şimdi 43 yıl geriye gidip, bunları anlatma zamanı... *** Bir gazete çıkarmak için önce zengin bir sponsor bulunur. Onun parası bitinceye kadar yayına devam edilir... Sonra harcanacak parası olan başka birine satılır veya adı yadigâr kalır, gazete çöplüğündeki yerini alır. Bir Bab-ı ali klasiğidir bu... Gelelim Türkiye Gazetesi'ne... Yıl 1970... Taze demokrasimize ayar üstüne ayar yapılan, dindarlara "yabancı" gözüyle bakılan yıllar... Doktorasını bitirmek üzere iken fakülteden ayrılan genç akademisyen Enver Ören, son asistanlık maaşı ve fakir, ama idealist birkaç arkadaşı ile bir gazete çıkarmaya karar verir. Bu beş temel direkten biri de rahmetli Mahmut Genç amcadır. Mahmut amca o günü, yıllar sonra "Enver abi 'gazete çıkaracağız' dedi. Ben de bir yerden kredi filan bulundu zannettim. Meğer 500 Lira ile başlıyormuşuz. Çok şaşırmıştım..." diye anlatır. İşte Hakikat Gazetesi, 22 Nisan 1970 günü bu şartlarda yayına başlamıştır. İlk nüshada yer alan "Önce Demokrasi" başlıklı makalede, "Niye yeni bir gazete?" sorusunun cevabı şöyle ilan edilir: 43 YILDIR GEÇERLİ... "Hakikat, Millet Meclisi'nin kuruluşunun yarım yüzyılını doldurduğu bir tarihte yayın hayatına atılıyor. Bu bir tesadüf değildir. Böyle mutlu bir günün arefesinde çıkmayı, demokrasiye yürekten bağlı olduğumuz için istedik. ........ Kaynağımız, dayanağımız Hakk'a bağlılık ve hakikate hizmettir. Bu sebeble görevimizin başında, önce millî hâkimiyeti ve demokrasiyi korumak gelmektedir. Milletin bekâ şartı saydığımız bu rejimi, bugün çok karanlık akıbetlere doğru sürüklemek isteyenler var. ...... Kanaatimizce bu karışık ortamda en büyük sorumluluk basına düşüyor. ...... Milliyetçiliği, Türk milletinin bütünlüğüne ve demokrasi içinde yükselmesine yardımcı bir vasıta saymaktayız. Bunun dışında, bölgesel, ırkçı, bölücü akımları milliyetçilik gibi göstermek, hem çağımızın sosyal adalet ve insancılık anlayışına, hem de bu memleketin yüksek menfaatlerine uymaz. Din ve vicdan hürriyetleri hususundaki düşüncemiz ise açıktır. Türkiye bir Müslüman memleketidir. Ama hemen belirtelim ki, O'nun yeri politikanın dışında ve üstündedir. Bu sebeble, onu şu veya bu şekildeki siyasete âlet etmek veya rejimlerden herhangi birinin kalıbına uydurmaya kalkmak, aldanmaların en büyüğüdür." Deklare edilen bu ilkelerin isabet derecesini anlamak için 43 yıl sonra Türkiye'nin neleri tartıştığına bakmak yeterlidir. Peki Türkiye Gazetesi, bu hedeflerinden sapmadan yola devam edebildi mi? Birlikte bakalım... İslamiyet konusundaki hassasiyet, Türkiye Gazetesi'nin yayın hayatı içerisinde esen fırtınalara rağmen zerre eksilmeden bugüne kadar gelmiştir. Bugün, değişen Türkiye'de "yükselen değer" haline gelen muhafazakârlık eskiden bu kadar 'cazip' karşılanmıyordu. Oysa Türkiye Gazetesi, yayına başlarken topu topu 8 sayfasının ikisini, dini bilgilerin yer aldığı "Bizim Sayfa"ya ayırmış ve bu sayfayı her türlü baskı ve tehditlere rağmen yayın hayatı boyunca muhafaza etmişti. Hiçbir siyasi ve ideolojik mesajı olmayan, sadece muteber İslam alimlerinin yazdıklarını nakilden oluşan bu sayfa, sanki "ülkeyi koruma ve kollama görevi"ni düzenleyen 35. maddenin en önemli muhatabıymış gibi sık sık gündeme geldi. Enver Ağabey ise bu sayfaları en önemli görev olarak görüyor ve bütün baskılara karşı duruyordu. Nitekim, 28 Şubat sürecinde "Dini sayfalara son verin" baskısı yapan paşalar, Enver Ağabey'den aldıkları "Gazeteyi kapatırım, ama o sayfaları kaldırmam" cevabıyla irkiliyordu. "28 Şubat sürecinde dik duramadınız" diyenlerin kulakları çınlasın... *** Gazetelere en çok reklam veren, fakat tirajımızın 1 milyonu aştığı bir dönemde bile bizim gazetemizi boykot eden, sebebi sorulduğunda ise "O sayfaları kaldırırsanız ilan veririz" şartı koşanlara Enver Ağabey'in verdiği cevabı da biliyoruz. YARIN: HEM SAĞDAN HEM SOLDAN VURDULAR ALBÜMÜMDEN SEÇTİKLERİM Kimi hayata veda etti kiminin saçları ağardı Yıl 1994... İstihbarat Servisimizin cefakâr muhabirleri Enver Ağabey ve çok sevdikleri "Ethem Baba"larıyla birlikte. Bu fotoğraftakilerin kimi göçüp gitti, kimi ağarmış saçları ile hizmete devam ediyor. Onlar "Hakikat"ten, "Türkiye"ye uzanan yolun yolcularıydı. Kimi menzile vardı, kimi yola devam ediyor...  Kalyon hatırası... Değerli yazarlarımız ve Enver Ağabey, hepsi Hakk'a yürüdü... Enver Ağabey'i çocuklar da çok severdi... O da çocukları... Osman Yufkayürek'in Gülistan Oteli ve (şimdi benzemese de) tanıdık simalar... Yazı İşleri ekibimizin bir zamanlar sık sık yaşadığı mutluluk... O patron değildi... Bir ağabey, bir babaydı... Öyle severdi bizleri... Ayhan Songar son nefesine kadar gazeteyi bırakmadı, Enver Ağabey de onu..
.Ön'de yaşadı, geç anlaşıldı
2013-01-18 01:00:00
Sırası gelen herkes gidiyor.... Ama sadece ömrünü verimli geçirmeyi başaranlar fark ediliyor. Mehmet Ali Birand da uzun sayılmayacak ömrüne, tahayyül edilmeyecek bir verimlilik sığdırmayı başaran bir meslektaşımızdı. Bu başarı sadece, yıllar boyunca 30 günlük 'ay'a '32 gün'ü sığdıracak kadar hızlı, ölüme giderken bile habercilik yapacak kadar hırslı olmasından kaynaklanmıyordu. 'İlk'lerle dolu meslek hayatında daima irdeleyici, sorgulayıcı ama kesinlikle ön yargısız ve objektif tarzıyla farklı olmayı başardı. "Zor" bir maharet daha... Meselelere bakış açısı olarak hep bulunduğu dönemin ilerisinde yaşadı. Hatta bu özelliği sebebiyle zaman zaman da farklı yargılara muhatap oldu. Bizler daha "askerî vesayet" tabirine yabancıyken o "Emret Komutanım" diyebilmiş, yıllar önce "Kürt Sorunu" ifadesini kullanıp "Silahla çözülmez" teşhisini koymuştu. Bu 'farklı' değerlendirmeleri yüzünden de farklı değerlendirilmişti. Oysa yıllar sonra milyonlar aynı yerde buluştu. BELGESELLERLE İZ BIRAKTI Bütün bunlara ilaveten imza attığı belgesellerle Türkiye'nin en karanlık dönemlerinin aydınlatılmasına da büyük katkı sağladı. Özellikle, kendi yanlışlarını da zikredecek kadar cesur bir duruşla hazırladığı son belgeseli, "Son Darbe 28 Şubat" tam zamanında çok önemli bir fonksiyonu yerine getirirken kendisinin de bayağı hırpalanmasına sebep oldu. Üstelik de, ömrünün büyük kısmını aynı saflarda geçirdiği meslektaşları tarafından... Bugün arkasından göz yaşı dökerek ona övgüler dizenlerin çoğu, doğru olmasına ragmen hoşlarına gitmeyecek şeyler yazdığı için onu yerden yere vurmuş, "zamanın ruhuna ayak uydurmakla itham edip(!) adeta ötekileştirmişlerdi. Bu durum, medya mahallesinde yadırganmayacak kadar yaygın bir durumdur. Asıl 'insaflı' olmak nadirattandır. Merhum Mehmet Ali Birand'ın farkı da bundandır... *** Ruhu şâd olsun diyor, ailesine, yakınlarına ve medya dünyasına baş sağlığı diliyorum.
.Biz de 'daraldık'...
2013-01-01 01:00:00
Türkiye'de "gazete" dendiği zaman uzun yıllar o bildiğimiz kallavi ebat anlaşıldı. Bu algıyı değiştirmek için yapılan bazı teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlandı. Hatırladığımız son iki tabloid boy gazete -bedava dağıtılmalarına rağmen- medya tarihine gömülmekten kurtulamadı. Ama son dönemde HaberTürk'ün başlayıp Bugün'ün takip ettiği 'ara ebat' denemesi başarılı oldu. "Efendim, giden herkes görüyor; Batıda toplu taşıma araçlarında, okuma kolaylığının da etkisiyle olsa gerek; herkesin elinde tabloid gazeteler var." Olabilir... Malum; alışkanlıkları, ihtiyaçlar oluşturuyor. Bizim metrobüslerde bırakın bir şey okumayı, insanlar yolculuğunu hasarsız bitirmenin savaşını veriyor hâlâ... Neyse... Bu 'ara ebat' formülünün verdiği cesaretle olsa gerek, 15 Ekim'de Hürriyet; aynı matbaada basılan dört gazete ile birlikte enden daraldı. Peşinden diğer gazeteler de peyderpey bu uygulamaya geçti. Elbette, "daha ekonomik, daha sempatik" gibi makul gerekçeler var. Biz, her gün onlarca haberi hazırlayıp; yer yokluğundan size ulaştıramamanın sıkıntısını yaşarken sayfalarımızı biraz daha daraltmak istemedik. Ama artık bizim dışımızda daralmayan iki gazeteden birinin eli kulağında, diğeri de bizim tesislerimizde basıldığı için bizi bekliyor. Geldiğimiz noktada ise ilan ebatları başta olmak üzere gazete literatüründe artık yeni ölçüler baz alınmaya başlandı. KÖYÜN TEK AKILLISI BİZ MİYİZ... Aklıma gelen bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ermiş bir zat rüyasında bir süre sonra köyünde bir yağmur yağacağını, ondan sonra da köy çeşmesinden su içenlerin delireceğini görmüş. Aynı rüyanın üç defa tekrarlaması üzerine de durumu ciddiye almış ve bahçesine bir sarnıç kazıp içme suyu ile doldurmuş. Nitekim bir süre sonra uzun süren yağmurlar yağmış. Ne olur ne olmaz diye düşünen yaşlı amca ve hanımı artık suyu sarnıçtan içmeye başlamışlar. Nitekim bir süre sonra köy halkının davranışlarında gariplikler zuhur etmeye başlamış. Hâline şükrederek suyu sarnıçtan içmeye devam eden amca bir süre sonra farklı bir durumla karşılaşmış. Ne zaman dışarı çıksa bütün köy halkı "deliye bak, deliye bak" diye peşine takılırmış. Her ne kadar aslında kendilerinin deli olduğunu izah etmeye çalışmışsa da anlatamamış. Sonunda, 'tek kalma'nın yükünü daha fazla taşıyamaz olmuş ve hanımına, "Git şu köy çeşmesinden iki testi su getir" demiş... Bu, sadece bir hikâye. Yoksa biz 'akıllı' meslektaşlarımızı takip ediyoruz... KALBİMİZDEKİ YERİNİZ ÇOK GENİŞ... Elbette kaçınılmaz gibi görünen bu sürecin iyi yönetilmesi de çok önemli. Bu daralmayı, bir ebat ayarlaması olarak uygulayan gazetelerle, yeni bir modele geçiş olarak algılayıp böyle uygulayan gazeteler net biçimde fark edildi. Nitekim, son dönemdeki görsel gelişimimizi borçlu olduğumuz Aydoğan Kaçıra ağabeyimiz, bu "daralma"nın, görüntü ve muhtevamızda herhangi bir olumsuzluğa sebep olmaması için ekibiyle geceler boyu çalışarak yeni ebada en uygun modeli geliştirdi. Yani, kalıbımız daralsa da kalbimizdeki yeriniz her gün genişliyor. Her gün daha güzel bir gazete sunma gayretlerimiz de bundandır zaten... Hatta, size olan sevgimizin bir tezahürü olarak bu yılı "Okuyucuya Vefa Yılı" ilan ettik ve neler planlıyoruz neler... Zamanı geldikçe paylaşacağız... Bu vesîleyle size ve sevdiklerinize mutlu ve sağlıklı bir yıl diliyorum...
.Arap Baharı İran'dan başladı..
2012-12-29 01:00:00
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Rahim Mehmanperest Ankara'daki temaslarından sonra dün de İstanbul Konsolosluğu'nda medya temsilcileriyle görüştü. Bu toplantılarda usuldendir; önce genel bir sunum yapılır ama başlık genellikle soru-cevap bölümünden çıkar. İranlı diplomat Mehmanperest de; meslek hayatım boyunca en sık duyduğum "kritik bir süreçten geçiyoruz" cümlesiyle başladı ve "Batı bu bölgede istikrar istemez. Müdahale edebilmesi için karışıklık çıkarmaya çalışır. Bölgemizdeki problemlerin çözümüne üçüncü ülkeleri dahil etmeyelim, aramızda halledelim" şeklinde özetlenebilecek bir sunum yaptı. Sonra salonda bulunan herkesten soru alındı. Bu soruların tamamını not eden Mehmanperest, belli birkaç başlık altında toplanabilecek büyük bölümünü de "toptan" cevapladı. Ama cevabını bulamadığını düşündüğü birkaç soruya ayrıca değindi. Bunlardan biri de bendenizin, "Suriye'den sonra sıranın size geleceğinden korktuğunuz için Esad'ı desteklediğiniz düşünülüyor, böyle bir endişeniz var mı?" sorusuydu... Mehmanperest bu soruya 'itina' ile cevap verdi: "Böyle bir korkumuz yok. Niye olsun ki, Arap Baharı İran'dan başladı. Biz o süreci 34 yıl önce yaşadık. Bir yönetim halkın desteğini alamıyorsa o zaman korkmalı. Bizim böyle bir endişemiz yok. Arzu ediyorsanız 11 Şubat'ta İran'a gelin ve milyonlarca kişinin coşkulu desteğini görün..." HALK İSTEMİYORSA DEĞİŞTİRİR... Evet... İlginç bir bakış açısı. Tv kamu spotunda "Aşım var" diyen çocukların, "Ben o sıkıntıyı atlattım" rahatlığıyla verilen bu cevabı inandırıcı kılmak isteyen İranlı diplomat, en güçlü iktidarın halka dayanan iktidar olduğunu, güçsüz yönetimlerin, halkının ne istediğine bakması gerektiğini de ilave etti. Yine aynı bakışla, bizim Arap Baharı diye isimlendirdiğimiz oluşumun asıl doğru isminin "İslamî Uyanış" olduğunu, yıllardır diktatörlerin yönetimi altında ezilen halkların bilinçlenerek demokrasiye sarıldığını ve bunun sonucu olarak da diktatörlerin tek tek yıkıldığını söyledi Mehmanperest... Kendisinden bu cümleleri dinlerken beynimden dilime mekik dokuyan, "O zaman Suriye'de neden bunu engellemeye çalışıyorsunuz" sorusunu bütün salonun gözlerinden de okumuş olacak ki sabrımızı daha fazla zorlamadan konuyu oraya getirdi... "Suriye'de çoğunluğun ne istediğini nereden biliyorsunuz. Türkiye'de de muhalifler silaha sarılırsa ve batı da bunları desteklerse ne olacak!.. Suriye'de halk Esad'ı istemiyorsa onun yerine başkasını seçer..." SON GÜNLERDE TARTIŞILAN YAKLAŞIM Bu izah hazirunu tatmin etmedi doğrusu. Çünkü sayın sözcü de çok iyi biliyor ki Suriye'de de, "uyandığını" ifade ettiği diğer İslam ülkelerinde de defalarca seçim yapıldı. Nitekim, bu çarpıcı gerçeğin farkında olduğu için ilave izah ihtiyacı duydu: "Bu yönetim ile seçime gitme konusunda tereddüt varsa Suriye'deki bütün kesimlerin temsil edildiği bir geçici yönetimle seçime gidilir ve uluslar arası kurumların denetlediği bir seçim yapılır..." Galiba bu da, son günlerde tartışılan "Suriye çözümü"ne İran yaklaşımıydı... Rahim Mehmanperest CNN, BBC gibi batılı kanalların gerçeklerin kamuoyuna ulaşmasını engellediğini iddia ederek özellikle İran ile ilgili haberleri doğrudan kaynağından almamızı tavsiye etti. Hatta Türk yetkililere iki ülke medyasının diğer ülkenin üst düzey yöneticileri ile görüşmeler düzenlemesini ve iki ülke yöneticilerinin diğer ülke hakkındaki değerlendirmelerinin doğrudan kamuoyuna ulaşmasını tavsiye ettiğini söyledi. Hatta toplantı sonrasında da Türk Medyası ile samimi diyalog içinde olduğu için teşekkür ettiği Başkonsolos Mahmud Haydari'ye de kibarca Türk gazetecileri İran'da görmek istediğini ifade etti. Artık bu "medya açılımı"ndan kim kârlı çıkar bilmiyorum...
.Galiba TÜSİAD da normalleşiyor...
2012-12-21 01:00:00
Başkan Ümit Boyner önceki akşam bazı yayın yönetmenlerine görev süresini değerlendirdi. Önce TÜSİAD'ı tanıttı ve "Toplam katma değerin %50'sini, (enerji hariç) dış ticaretin %80'ini, kamu ve tarım dışındaki istihdamın %60'ını, kurumlar vergisinin %85'ini oluşturan 4 bin şirketten oluşan bir sivil toplum kuruluşuyuz" şeklinde özetlediği portre hazırûnu çok etkiledi. Sonra, görevi devraldığı 2010 genel kurulunda yaptığı konuşmadaki, "Türkiye'nin ekonomide ve demokrasideki 'iki açık'la başı dertte..." tespitini hatırlattı. Sonra da bu iki tespiti baz alarak, her iki alanda gelinen noktayı değerlendirdi: "Dünya ticaret hacminde kademeli azalma sürecine gidiliyor. İhracat üzerine kurulu büyüme stratejimiz gözden geçirilmeli. Zira dış ticaretteki bu olumsuz havaya ilaveten içeride de aşırı soğutma politikası problem doğurabilir. Demokraside de 'açık' sürüyor. Sistem kendini askeri vesayetten kurtardı ama kendi içinde sorunları devam ediyor. Başarılı bir demokrasi muhaliflerin ve azınlıkların haklarını da en üst düzeyde koruyabilen sistemdir... Bireyler istedikleri kadar dindar olabilirler veya olmayabilirler ama devletin bu konuda bir tavrı olamaz..." TÜSİAD başkanının yaptığı bu laiklik tarifi çok dikkatimi çekti. Çünkü Türkiye'de laiklik hep "dinsizlik" olarak algılandı ve uygulandı. Bu tarifte de açıkça görüldüğü gibi devlet "laik" olabilir. Oysa Türkiye'de kendini devletin yerine koyup "laik" olarak niteleyen ve kendileriyle aynı görüşte olmayanları da "antilaik" olarak yaftalayan kesim bu tarifi dikkatle incelemelidir. Bu tür bir laikliği herhalde en çok muhafazakâr kesim benimser. Derken elbette konu TÜSİAD'ın durumuna geldi... Sayın Boyner'in çizdiği "şeffaf ve demokrat bir TÜSİAD" portresine salonda itirazlar oldu ve meslektaşımız Eyüp Can, "Toplumdaki algınızı araştırdınız mı?" diye sordu ve hafızalarda, "beğenmediği hükümeti hırpalayan hatta istifa ettiren bir güç odağı" olarak yer aldıklarını vurguladı. Ümit Hanım buna, "Ben o ilanlara baktım tamamen ekonomik eleştiriler sıralanıyor" şeklinde cevap verdi. Bu açıklamayı Enis Berberoğlu, "Ama sonunda hükümetin istifası isteniyor" şeklinde tamamladı. Bu konuda ise Ümit Hanım'ın, "TÜSİAD'a, kurumsal etkinliği dışında ekstra bir siyasi güç atfedilmesinin veya böyle bir güce sahip olmasının doğru olmadığı" tespiti dikkat çekiciydi. Ciddi bir eleştiri de Karaalioğlu'ndan geldi: Geriye dönüp bakıldığında yaşananların kendisini doğrulamadığını, mesela 28 Şubat sürecine karşı net bir duruş sergilemediklerini, yine başörtüsü tartışmalarında mağdurların yanında yer almadıklarını söyledi. Başkan Boyner bu eleştirilere de "TÜSİAD'ın AB sürecini bütün gücüyle desteklediği, AB üyesi bir ülkede başörtüsü tartışmasının çok gülünç olacağı" şeklinde cevap verdi. Erdal Şafak'ın, "üye yatırımların çoğunun çevre düşmanı tekstil sektöründe olduğu" yönündeki doğrudan "şah"a yönelen teşebbüsünü, başkan ve yönetim kurulu üyeleri çevreye duyarlılıklarını dile getirerek topyekûn püskürttüler... Bendeniz, Başkan Boyner'in, "Kürtler, kendini Türk vatandaşı gibi hissetmek istiyor" ifadesini hatırlatarak, gelinen noktada böyle hissedememelerine sebep olan mahrumiyetlerine somut bazı örnekler rica ettim ancak Kürt vatandaşlarımız adına bu tespiti yapmasına rağmen "örnek"leri kendilerine sormamızı tavsiye etti. Netice itibariyle bu sohbetten edindiğim intiba TÜSİAD'ın artık temsil ettiği kurumların ekonomik çıkarlarını koruma yerine birtakım siyasi mülahazalarla öne çıkan hükümetlerüstü bir görüntüden uzaklaşmaya çalıştığı yönünde oldu. En azından bu gazeteyi temsil ettiğim 5.5 yıldır ilk defa "TÜSİAD" imzalı bir davetiye almış biri olarak benim açımdan TÜSİAD normalleşiyor... Bu dönem de "Ümit Boyner" dönemi olarak tarihe geçiyor.
.Güney'in en güneyi: Ümit Burnu
2012-12-16 01:00:00
Nuh ALBAYRAK'ın G. AFRİKA İZLENİMLERİ nuh.albayrak@tg.com.tr AVRUPA'NIN 'KURTULUŞ' YOLU İstanbul'un fethedilmesiyle birlikte ticaret yollarının Osmanlı Devleti'nin eline geçmesi Avrupa'yı yeni yollar bulmaya sevk etti. Portekizli denizci Bartholomeu Dias, 1488'de Ümit Burnu'nu keşfetti. Burnun bulunmasıyla Hindistan'a ulaşan ticâret yolunun ağırlık merkezi Atlas Okyanusu'na kaydı. İşte bu tarihten sonra stratejik bir önem kazanan ve 5 asırdır denizcilere yol gösteren Ümit Burnu...  Cape Point, okyanuslar arasında sınır kabul ediliyor.
.Altın ve elmasın vatanı G.Afrika
2012-12-15 01:00:00
GEZİ YAZISI Nuh ALBAYRAK'ın G. AFRİKA İZLENİMLERİ nuh.albayrak@tg.com.tr Avrupalıların, Hindistan'a giderken fark ettiği, Nelson Mandela'nın demokrasiyle yücelttiği ülkenin ekonomik ve politik başkentlerini gezdim; izlenimlerimi sizlerle de paylaşayım istedim. Çünkü Güney Afrika, üç ayrı başkenti olan, orta yerinde başka bir ülkeyi barındıran "farklı" bir ülke... Bir kere daha ilk adımınızda zihninizdeki -en azından benim zihnimdeki- "Afrika" algısı tersyüz oluyor. Çünkü bu ülke, bırakın Afrika algısını "Amerika"yı hele de Güney Amerika'ya bile taş çıkartacak kadar gelişmiş bir ülke... Bence asıl fark, siyahların hakim olduğu bu ülkedeki hoşgörü ve demokrasinin, onlara efendilik taslayan beyazları aydınlatacak seviyede olmasıdır... Yukarıdaki rengârenk fotoğraf çağrıştırdığı için "dünyanın gökkuşağı" diye başlık atmadık. Bu, kendilerinin özellikle kullandığı bir nâm-ı diğer... Neden mi?.. Ülkede yaşayanların %79'u siyah, %8'i beyaz, geri kalanı ise binbir renkten... Yine halkın %68'i Hıristiyan, %2'si Müslüman, %1.5'u Hindu, geri kalanı (%28.5) ise aklınıza gelen her inançtan... Afrikanca ve İngilizce başta olmak üzere 11 resmî dil var, konuşulan dil sayısını hiç sormayın; çünkü bilmiyorum. İşte size tam bir "renkkuşağı"... Daha da önemlisi bütün bu farklılıkları bağrında, huzur içinde barındırmayı başarmış bir ülke. Üstelik de komplekse kapılmadan, farklılıkların üzerini kapatmadan. Tam tersine farklılıklara saygı göstererek, zenginlik bilip; sahip çıkarak... Afrika'da Hıristiyan, Müslüman ve yerel dinlere mensup kişiler özgürce dinlerini yaşamakta. Çoğunluğun Hıristiyan olduğu ülkede her inanca saygı gösteriliyor. Mesela, umumi yerlerde, büyük mağazalarda Müslüman vatandaşların Ramazan ve bayramlarını kutlayan afişler asılıyor. Elbette her yerde olduğu gibi burada da bu hoşgörü ortamını istismar edenler de var. Mesela birçok ülkede olduğu gibi burada da Vehhabilik ismi verilen S. Arabistan kaynaklı sapık bir akımı, 'İslamiyet' gibi göstererek yaymaya çalışıyorlar. Ülkemizde kış mevsiminin ağırlığını tam olarak hissettirdiği bu günlerde Güney Afrika da yaza girmiş durumda. Zaten yılın büyük bölümü yaz-bahar olarak geçiyor... Topu topu bir aylık kışı var. O da bize göre bahar... Nitekim her yer yemyeşil... Gel gör ki sebze-meyve hep 'turfanda'. Bir kilo kıyma 4 Euroya alınırken, senenin en "ucuz" mevsiminde bile biberi 5 Eurodan aşağıya yiyemiyorsunuz. Güney Afrika geleneklerine sıkıca bağlı bir toplum olma özelliğini halen sürdürüyor. Etnik yapısında siyah, beyaz ve melezlerin de içinde bulunduğu bir kültür mozaiği. Mesela Müslüman anne babalar, erkek çocuklarını isterlerse doğumdan 1-2 gün sonra sünnet ettirebiliyor. Yerli siyahlar ise farklı bir "sünnet" geleneğini halen devam ettiriyormuş. Şöyle ki... Erkek çocuklar 18 yaşına gelince özel bir seramoni ile "erkekliğe" adım atıyor. Mahallenin en ehil büyüğü ile 'erkek adayı' ormana gidiyor ve bir hafta boyunca tamamen doğal şartlarda; avlanarak ve ot-kök toplayarak hayatını sürdürmeye çalışıyor. Yedinci gün ormanda sünnet ediliyor ve yaraları iyileştikten sonra, çocukluğu geride bırakmış ve erkekliğini ıspatlamış bir "adam" olarak mahallesine geri dönüyormuş. FOTO GALARİ İÇİN TIKLAYIN ÇOK RENKLİLİĞİN SİMGESİ Hint Okyanusu sahilindeki bir plajda yer alan değişim kabinleri ülkedeki çok renkliliğin sembolü gibi. Kabinler farklı renklere boyanarak âdeta "Rainbow ülkesi" lakabına uyum sağlamış... LION PARK'TA ASLANLAR SERBEST, İNSANLAR KAFESTE... Bakmayın adının Aslan Parkı olduğuna; zürafadan çitaya, devekuşundan sırtlana her tür hayvan itina ile besleniyor... Ayrıca bu parkta hayvanlar serbest dolaşıyor, insanlar kafeslerde. Eli sopalı adam da sizi yanıltmasın. O, Aslan Terbiyecisi Alex. Bir türlü anlaşma var aralarında. Alex onları besliyor, aslanlar da onu idare ediyor. Yoksa her eli sopalıya itaat etmiyorlar. Kafesli araçtan inme cesareti gösteren birkaç ziyaretçiyi parçalamışlar netekim... BURASI DA ONLARIN TENEKE MAHALLESİ Güney Afrika'nın en ünlü gecekondu mahallesi Soweto geniş bir alana yayılmış. Burası aynı zamanda ırkçı yönetimlere karşı olan ayaklanmaların merkezi. 1955'de Freedom Square'de (Özgürlük Meydanı) Özgürlük Bildirisi bu meydanda okunmuş. Burada her gelirden her kültürden insanları görmek mümkün. TAŞIMA AĞAÇLA YEŞİL ÖRTÜ İngilizler, sömürge döneminde kuru bir kıta olan Güney Afrika'ya, Arjantin'den Hindistan'a kadar ellerinin erdiği her yerden binlerce çeşit, yüzbinlerce ağaç getirmiş ve yetiştirmiş. Rehberimizin bu açıklamasına benim tepkim, "Hayret, İngilizlerin faydalı olduğu ülke de varmış..." oldu. DIŞI ÇEVRECİ, İÇİ VERİCİ Afrikalılar baz istasyonlarını yapay ağaçlara gizleyip görüntüyü bozmamış. Johannesburg elmas ve altının ana vatanı 1867'de elmasın bulunması Güney Afrika'nın rengini değiştirmiş. 1886'dan itibaren altın yatakları işletilmeye başlanınca Johannesburg, ülkenin en büyük merkezi durumuna gelmiş. Bir süre önce Başbakan'ın ziyareti sebebiyle gittiğimiz Bruney'de bulunduğumuz günlerde, "Aman kaşık-çatal, musluk-anahtar ne bulursanız çantaya atıp getirin" şeklinde onlarca mesaj almıştık... Oysa bu mesajları asıl Johannesburg'ta olanlara göndermek lazım. Zira 'altın'ın, dünya ehli ile ilk buluştuğu yer bu şehirmiş. Dünyada üretilen her 100 kilogram altının 65 kilogramının Güney Afrika'da üretildiğini, Johannesburg'un ise bu ülkenin ekonomik kalbi olduğunu düşünürseniz bu şehrin, bu ülke için ne kadar önemli olduğu anlaşılır sanırım. Ayrıca, toprağı eşeleyince karşınıza çıkan bol kalorili 'siyah altın'ların ocakları da yine bu bölgede yoğunlaşmış durumda... Johannesburg para devir daiminin en hızlı olduğu şehir. 1867'de elmasın bulunması Güney Afrika'nın rengini değiştirmiş. 1886'dan itibaren altın yatakları işletilmeye başlanınca Johannesburg, Güney Afrika'nın en büyük merkezi durumuna gelmiş. Çeşitli endüstri kollarının (işletme, elektrik, kimya sanayi) yanı sıra ticari ve kültürel kuruluşlarıyla Johannesburg, Güney Afrika'nın en büyük ekonomik merkezi. YARIN: GÜNEYİN EN GÜNEYİ, ÜMİT BURNU
.BM'de kıtalar ve inançlar temsil edilmeli
2012-11-10 01:00:00
> BRUNEI Bali'deki Demokrasi Forumu'ndan sonra Başbakan Erdoğan'ın neredeyse bütün ülke temsilcileriyle yaptığı ikili temaslar da bittikten sonra Brunei'ye müteveccihen yola çıktık. Yolu yarıladığımız sıralarda Başbakan Erdoğan sürpriz bir şekilde kabine geldi ve kendisine ikram edilen tropik meyvelerden bize de ikram edilmesini istediğini, bunu kontrole geldiğini söyledi. Ekip bu konuda medyanın tam desteğini aldı çünkü bütün görevliler, ikramlarının geri çevrilmesini âdeta başarısızlık olarak addediyor... Meyve muhabbetinden sonra ayaküstü başlayan ve gelen sorularla daldan dala devam eden sohbetin özellikle BM ile ilgili bölümünü sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü konuşulanlar, dün üst manşetimizde yer alan haberin ve Bali'deki forumdan aktardığımız, "Bu BM ile asla..." şeklinde özetlenebilecek izlenimlerimizin sonrasında zihinlerde oluşan, "Nasıl bir yapı olmalı?" sorusunun cevabı gibiydi. ADİL TEMSİL OLMAZSA OLMAZ Başbakan, "Şu andaki haliyle her şeye, her zaman beş ülke karar veriyor. Hatta bunlardan bir tanesi 'hayır' dediği zaman en hayati konuda bile adım atılamıyor" sözleriyle, neye itiraz ettiğimizi bir kere daha hatırlattıktan sonra zihnindeki müstakbel 'BM Güvenlik Konseyi'nin yapısını şöyle açıkladı: Biz diyoruz ki, Güvenlik Konseyi her kıtadan ve İslamiyet'ten Budizm'e her yaygın inanç sisteminden birer temsilciden oluşsun. Bu temsilciler kendi içinde dönüşümlü olarak değişsin. Ve bu üyeler birer yıl tam yetki ile başkanlık görevini yürütsün... Böylece, bugün dünya üzerinde BM'nin aciz kaldığı bütün mağduriyetlerin ana çözümü olarak gösterilen "temsilde adalet" ilkesinin gerçekleşmiş olacağı düşünülüyor. Belki o zaman BM, daha itibarlı ve dünya genelinde, gerektiğinde 'hakem' rolü oynayabilecek bir hale gelecek. ALMANYA ÇIKAR PEŞİNDE "Peki daimi üye olmayan Almanya, Japonya, Brezilya gibi ülkeler BM'nin bugünkü yapısına ve değişiklik çabalarına ne diyor?" sorusuna verilen cevap ise BM'de kimin, nasıl bir değişiklik peşinde olduğunu ortaya koyuyor: Almanya 20 yıldır BM Güvenlik Konseyi'nde değişiklik istiyor ama sadece kendisi için. Yani, 'Şu andaki yapı kalsın ama ben de dahil olayım' diyor. Gerçekleşmesi istenen çoğunluğa dayalı yapıyı da iyi dizayn etmek gerektiği gündeme geldi. Zira, küçük bir ülke, çoğunluğu sağlamak için kilit ülke haline gelebilmekte ve farklı işbirlikleri sağlıksız kararlara sebep olabilmektedir. Bunlar ilerleyen süreçte netleşecek konular. Ama çok net olan bir şey var; BM için geri sayım başladı. Ne mutlu vesile olanlara...
.Zirvenin özeti: Bu BM ile asla...
2012-11-09 01:00:00
> BALİ Arkadaşımız Osman Sağırlı farklı insanî dramlar sebebiyle Haiti'den Somali'ye, Arakan'a kadar dünyanın değişik sancılı bölgelerinden aktardığı izlenimlerinde en büyük sorumluluğu taşıyan BM'nin hiçbir şey yapmadığını, hatta buralardaki muhtaç insanlar için toplanan paraların bir avuç BM görevlisi tarafından, kendi lüks ve konforları için nasıl çarçur edildiğini aktarmıştı kamuoyuna... O dönemlerde henüz fazla tartışılmasa da bizim, "BM'nin yapısı değişmelidir" mealindeki yayınlarımız tarihe önemli bir not düş-müştü. Bir süre sonra özellikle Suriye'de yaşananlar BM'yi kökten sarsan bir etki yaptı. Çünkü, süreç ilerledikçe artan katliamlar karşısında BM'nin kılı kıpırdamadığı gibi Türkiye vb. ülkelerin teşebbüsleri de iki daimi üyenin menfaatleri uğruna harcanırken aslında bir taraftan da BM'nin acziyeti bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyordu. Bu aşamada Başbakan Erdoğan BM'nin yapısını tartışmaya açtı. Ama artık herkesin bildiği bu gerçekler, dünyanın beş efendisinin işine gelmediği için gündeme de gelmedi. Çünkü, bu ülkeler BM'yi, kendilerine hizmet etmesi için kurmuştu ve bu yapı 'değiştirilemez hatta teklif dahi edilemez'di. ZİRVEDE BM MUTABAKATI... Ama artık dünya çok değişti ve BM'de de mızrak çuvala sığmaz hale geldi. Nitekim, 5. Bali Demokrasi Forumu'nda da ev sahibi Endonezya'nın Cumhurbaşkanı Yudhoyono, daha açış konuşmasında, "Uluslararası toplum, Suriye ve benzer ülkelerdeki insanî trajedilerin önüne geçilmesi için koruma görevini üstlenmelidir. BM Güvenlik Konseyi'nin reformuna bugün hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Güvenlik Konseyi ancak küresel gerçekliğe uygun olarak temsil ile etkin olabilecektir" diyerek âdeta çerçeve çizdi. Daha sonra kürsüye gelen Başbakan Erdoğan da Türkiye'nin bu konudaki tavrını çarpıcı ifadelerle tekrarladı. Başbakan'ın, "BM'nin hem vizyonu hem de yapısı yenilenmek zorundadır" şeklinde özetlenebilecek bu sözleri geniş yankı yaptı. OKYANUS SAHİLİNDE DE KONU BM Akşam üzeri Hind Okyanusu sahilinde Başbakan Erdoğan ve Türk heyeti ile zencefil çayı içerken perde arkası izlenimleri de aldık. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Başbakan'a, "Efendim BM ile ilgili eleştirileriniz bütün liderler tarafından büyük ilgi gördü" derken, Başbakan da "Bütün liderler 'Good speech, good speech' deyip durdular ama önemli olan fiiliyat" ifadeleriyle bu konunun bundan sonra da takipçisi olacağının sinyalini verdi. Görünen o ki, Esad kendisi ile birlikte BM'yi de tarihe gömecek. Bunun zamanı o kadar önemli değil. Âlimler, "Bir şey mutlaka olacaksa, oldu bilmelidir" demişler. Bence artık BM'nin de yeni yapısı üzerinde ders çalışılmalı ve bu yapıda Türkiye'nin, etkin olduğu geniş coğrafya ile mütenasip olarak azami inisiyatif sahibi bir konumda yer alabilmesinin altyapısı hazırlanmalıdır.
.MÜSİAD: Nâm-ı diğer inovasyon...
2012-09-16 01:00:00
> KONYA MÜSİAD ile yakın diyaloğumuz, çok değerli 3. dönem başkanı Ömer Bolat ile başladı kesintisiz devam ediyor. Aynı dönemde iki farklı kurulda görev tevdi etmeye varan teveccühlere mazhar oldum. Bu vesile ile öncelikle 7-8 yıllık izlenimimi paylaşmak isterim ki MÜSİAD'ın, "içki içen birini üye kabul edip etmeme" tartışmaları ile çizilen portrenin çok çok fevkinde, çok aktif, katılımcı ve hızlı gelişen bir yapıya sahip olduğunu gördüm. Yöneticileri, en çok MÜSİAD'ı ve faaliyetlerini hakkıyle tanıtamadıkları gerekçesiyle eleştirmişimdir. Zira... Sabahın 07.00'sinde kurullarla başlayıp gece yarılarına kadar devam eden yoğun faaliyetlerle âdeta bir arı kovanını andıran MÜSİAD Genel Merkezi, sanki bütün teşkilattaki diriliği sembolize ediyor. MÜSİAD, hazırladığı farklı raporlarla da bilhassa ekonomi yönetimi için âdeta projektörlük görevi yapmaktadır. HAZIRLIKLI BAŞKAN Bütün kurumsal faaliyetlerinde, sunumlarda ve yakından izlediğim GİK ve IBF gibi büyük organizasyonda yöneticilerden en çok duyduğum ifadelerden biri "inovas-yon"dur ki, ezber bozan faaliyetleri bu ifadeyi telaffuzu hak etmektedir. Bu hafta sonu da Konya'da gerçekleşen 78. Genel İdare Kurulu'nu (GİK) izleme fırsatı buldum. Aynı zamanda bu organizasyon, yeni dönem ve yeni başkan ile ilk "genişletilmiş" diyaloğumuz idi. Günün yoğun programlarından sonra gittiğimiz Sille'deki sohbette başkan, yönetim mantığını ve başkanlık prensiplerini anlattı. Başkan Nail Olpak da inovasyon geleneğini aynen devam ettireceğe benziyor. Hatta başkanlığa yürüyüş biçimi de tam bir inovasyon örneği... Zira, başkan adaylığı kesinleştikten sonra genel kurula kadarki süreyi, başkan seçildikten sonra zaman ayıramayacağı hazırlık çalışmaları ile geçirmiş. Birçok sektör temsilcisi ile görüşmüş, onları dinlemiş, projelerini paylaşmış. KALKINMA BULUŞMALARI... Konya'daki GİK esnasında ise MÜSİAD'ın, sonuçlarının bütün Türkiye'de hissedileceği daha geniş kapsamlı yeni bir inovasyon uygulamasıyla tanıştık. Kalkınma Bakanlığı bünyesinde bulunan 26 Kalkınma Ajansı ile ortak çalışma başlatılmış. Bu ajansların bölge temsilcileri ile o bölgeyi temsil eden MÜSİAD üyeleri, "kalkınma"nın kamuda belirlenmiş yol haritaları ile özel sektörün beklenti ve şikayetlerini masaya yatırıp, örtüşen ve ayrışan noktaları belirlediler. Hükümetin, uğruna bakanlık ihdas ettiği "kalkın-ma"nın, beklenen seviye ve süratte gerçekleşmesi için neler yapılması gerekenleri tespit ettiler. Bence bu, uzun vadeli bir ulusal inovasyondur... Zira bu teşebbüs her şeyden önce, hep şikayet ettiğimiz 'bürokrasi' ile kalkınma bazında en hızlı ve isabetli mücadelenin de en kestirme yoludur. Bu yeni iş birliği projesi, hükümete de "deneme yanılma" sistemi ile zaman harcamadan, en isabetli uygulamaya en kısa yoldan ulaşma fırsatı vermiştir ki yoğun programını zorlayarak Konya'daki heyecanı paylaşan Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz da bu fırsatın farkında olduklarını ilan etti.
.Avrupa'dan bakınca...
2012-09-08 01:00:00
2014 Dünya Kupası grup eleme maçı için iki gün evvel Amsterdam'a geldik. Futbol Federasyonu "iyi bir başlangıç için" yayın yönetmenlerini de davet etmiş. Gerçi medya ile başlanan işlerin pek de hayırlı olmadığı görüldü ama Futbol Federasyonu Başkanı Sayın Demirören'in BJK Başkanlığı döneminde (neredeyse bütün yayın yönetmenlerinin Beşiktaşlı olmasının da etkisiyle) gelenekselleştirdiği "medya destekli Avrupa Seferleri"ni federasyona da taşıdığı anlaşılıyor. Neyse Hollanda'ya dönelim... Bendeniz elbette haddimi aşarak bir futbol otoritesi gibi yanlış kurulan takımdan, ilk sınavdaki taktik hatalarından, bu fırsatın bir daha zor yakalanabileceğinden filan bahsetmeyeceğim. Bunlar, biz Amsterdam'ın su kanallarını sayarken Milli Takım'ın antrenmanından aldığı nefese kadar her şeyini takip eden değerli Spor Müdürümüz Naci Arkan'ın işi... BİZİM İLK DÜĞME YANLIŞ GALİBA... Dün gün boyunca Amsterdam'da dolaştık. Cuma namazını da kilise iken satın alınıp camiye çevrilen görkemli bir binada kıldık. Belki buralarda çok alışılmış bir ayrıntıdır ama beni oldukça etkiledi. Simetrik bir durumun Türkiye'de cereyan ettiğini düşündüm... Sonra maç saatine kadar caddelerde dolaştım. Ay-yıldızlı formalarla gruplar halinde dolaşan, tezahürat yapan Türk gençleri gördüm. Üstelik de etrafta bir tek polis memuru yokken... Bu manzaralar da beni çok düşündürdü. Yine Hollandalıların, bu maçın rövanşında aynı vaziyette İstanbul'da dolaştığını hayal ettim. Gerisini ise düşünmek bile istemedim... Maç öncesinde ise yol boyunca Türk bayraklarıyla süslenmiş konvoylar eşliğinde Amsterdam'ın Arena'sına geldik. Bizi stat civarında Türk ve Hollandalı taraftarlardan oluşan karnaval havasındaki kalabalık karşıladı. Maçı ise Milli Takım formalarımızla Hollandalıların arasında izledik. Hiç kompleks yapmayalım beyler... Avrupa'nın, her şeye rağmen demokrasi, insana saygı ve fair play hususunda bizden fersah fersah ileride olduğu her vesile ile ortaya çıkıyor. Bu özeleştiriye cevap olarak kimse bizim üstün meziyetlerimizden filan bahsetmesin. Zira, oradan baktığımızda durum daha da vahimleşiyor. Çünkü normalde bizim dinimizin, örf ve adetlerimizin bu meziyetlerin çok daha fevkinde telkinleri var aslında... Netice itibariyle spordan siyasete her alanda hâlâ Avrupa Kriterlerine ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor...
Atayurt'tan geliyorum
2012-07-08 01:00:00
Gezi yazısı-1 NUH ALBAYRAK yazıyor Altı Çin, üstü Rusya; işte Mongolya... Türkiye'nin iki misli; geniş bir araziye sahip olmasına rağmen denize kıyısı olmayan bir ülke... Bu kadar şanssız bir coğrafya olmaz herhalde. Yukarı baksan Rusya, aşağı baksan Çin... Geleneksel giyinen yaşlıların yanında, 'çılgın batı' tarzı gençler, uzaydan düşmüş gibi görünen kadınlar ve "Bu ne ya... Ben neredeyim?" dedirten cinsten lüks jeepler... İşte Moğolistan! Moğolistan, bizim için özel anlamı olan 'Orta Asya'nın öbür ucunda, 'Türkistan' ile Doğu Türkistan arasında, 'Atayurt' diye andığımız bölgede yer alır. Ama pek tanımadığımız bir ülke olduğu da bir gerçek. En azından ben böyle hissettim ve bana ilginç gelen bazı izlenimlerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Bu noktada, Orta Asyalı olduğu 'gözlerinden' okunan Yayın Koordinatörümüz Aydoğan Kaçıra'nın teşvik ve tazyikini de dile getirmek zorundayım... FOTO GALERİ Türkiye'nin iki misli; geniş bir araziye sahip olmasına rağmen denize kıyısı olmayan, Rusya ve Çin tarafından kuşatılmış bir ülke... Dünyada bu kadar şanssız bir coğrafya olmaz herhalde. Yukarı baksan Rusya, aşağı baksan Çin... Ne fark eder demeyin. Bir kere, ülkenin bir kısmını Rusya (Rusya'ya bağlı Buryat Özerk Bölgesi), bir kısmını da Çin (İç Moğolistan) zaten iç etmiş. Kalan kısmının da (Moğolistan Halk Cumhuriyeti) bu iki ülkenin, özellikle de Rusya'nın her alanda görünmeyen bir markajı altında olduğunu daha Ulan Batur'un mimarisinden anlıyorsunuz. Zira binalar, (yeni inşa edilen siteler dahil), komünist ülkelerde görmeye çok alıştığımız kibrit kutusu modeli 'soğuk' bloklardan oluşuyor. Yine Rusya'nın "merkeziyetçi" alışkanlığının yansıması olsa gerek; 1350 m. yüksekte kurulu, yıllık iklim ortalaması -1.3 derece olan ve dünyanın en soğuk başkenti olarak anılan Ulan Batur, şehrin ortasından geçen dev boruların oluşturduğu merkezi sistem ile ısıtılıyor. Düşünebiliyor musunuz, biz bu sistemi tek bina için bile çekemiyoruz. Çin işkencesi gibi... Aylarca süren kış boyunca hava sıcaklığının; pardon soğukluğunun eksi 40'ları bulduğu bir yerde bekle ki 'merkez'den sıcak su gele... Neyse binalara takılıp kalmayalım, yavaş yavaş şehre dalalım... Ulan Batur'a adım atar atmaz 'tezat'lar sizi sarsıyor. Tarih kitaplarında gördüğümüz gibi giyinen yaşlıların yanında, kafasının iki tarafını kazıtıp tepesini diken 'çılgın batı' tarzı gençler, çamur deryası caddelerde; sanki yere basmadan yürümeye çalışan, uzaydan düşmüş gibi görünen modern giyimli, yüksek ökçeli Moğol kadınlar, oto tamirhanesi görünümündeki caddelerde birkaç adımda bir gözünüze batan süslü bar ve pavyonlar... Yollarda hakim olan eski model döküntü araçların arasında, "Bu ne ya... Ben neredeyim?" dedirten cinsten lüks jeepler ve arabalar... Halkla olan ilk diyaloglarımdan, kendini beğenmiş şımarık Avrupalıların dışında, Balkanlar'dan Afrika ve Asya'nın büyük bölümünde geçerli olan Türkiye'den; özellikle de İstanbul'dan olmak 'itibarı'nın, burada da geçerli olduğu intibaını ediniyorum. Bu düşüncemi, yaklaşık 20 yıldır orada yaşayan Mustafa Bey ile paylaştığımda, Türkleri 'yabancı' olarak bile görmediklerini söylüyor: "Batılı bir turisti gördükleri zaman, 'bak yabancı' diye bize gösteriyorlar." Bunda, 150 bin civarında olduğu tahmin edilen "Türk" kökenlinin veya nüfusun yüzde 6'sını teşkil ettiği söylenen Müslümanların bir etkisi var mı bilmiyorum... ULAN BATUR AYNEN BİZİM KÖY GİBİ... Bendeniz, Konya'nın Ilgın kazasında geniş bir vadinin ortasında, çok eski tarihlerde kurulmuş, yaklaşık 1500 haneden oluşan büyük bir kasabada doğdum. Kasabamızın adı Çiğil ve bugün Kırgızistan sınırları içinde bulunan 'Balasagun' bölgesinde yaşayan ve Moğolların zulmünden kurtulmak için Anadolu'ya göç eden Çiğil Türkleri tarafından kurulmuş. Çocukluğumda, kasabanın 'old town (eski şehir)' bölümü çok dikkatimi çekerdi. Sanki sarp dağlar arasına sıkışmış, arazinin santimle ölçüldüğü bir yermiş gibi evler kucak kucağaydı. Evin içi ise birinden diğerine geçilen zincirleme odalardan, labirent koridorlardan oluşuyordu. Cephe duvarı olmadığı için pencere de olamayacağından odalar, 'dam'a açılan 'tepedelik'ler vasıtasıyla aydınlatılmaya çalışılırdı. Haliyle evinize, bırakın atın-arabanın gelmesini, yayaların bile tek sıra halinde ilerlemek zorunda olduğu 'aralık'lardan geçerek ulaşabilirdiniz. Tonlarca arpa, buğday hatta saman evin metrelerce uzağındaki aralık başına boşaltılır ve eve sırtınızda taşınırdı. Aslında kendi mahallemi ve doğduğum evi tarif ettim... Rahmetli dedemden, "Bizim aslımız Yörük'tür. Atalarımız burayı yurt edinmiş" sözünü duyup, 'Yörük'ün anlamını da öğrendikten sonra, "Her mevsim başka bir yaylada konaklayan, çadırdan başka kapalı mekanlarda hafakanlar basan atalarımız bu 'tepedelikli' evlere kendisini niçin hapsetti acaba" diye çok düşünürdüm. "Moğolistan'dan memleket muhabbetine nasıl geçtik" demeyin. Ben de bunları, Ulan Batur'da hatırladım ve yılların derinliklerinde kalan o soru tekrar zihnimde canlandı... ATAYURDA KÖPRÜ KURULDU Asırlardır Atayurdu diye andığımız, hasretiyle uzaktan yandığımız topraklar şimdi artık çok yakın. Haftada üç günle başlayan ve kısa zamanda her güne yayılması beklenen uçak seferleriyle Türk Yurdu şimdi daha yakınlaştı. Coşku ile karşılamalarına bakılırsa onlar da bize kavuştu... "ATIMIZ CANIMIZ, ÇADIRIMIZ DA ÇADIRIMIZ..." Uçak keşfedilmiş, kapı komşuları uzayı yol etmiş umurlarında değil; "At, 'murat'tır" diyor, onu hiçbir şeye değişmiyorlar. Hâlâ uçsuz bucaksız vadilerde uzun mesafeli at yarışı geleneklerini sürdürüyorlar. Nitekim bir tanesine, Orhun Abideleri'nden dönerken rastladık. Moğol Çadırı önünde hatıra... THY Psikologu Ceyda Şenel, Hostes Rabia Çalışkan, THY Basın Danışmanı Dr. Ali Genç, TAV Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Erdoğan, Hostes Melike Çokon ve bendeniz... ÇADIR İTİBARDIR Moğolların "Onsuz olmaz" dedikleri bir diğer gelenek de Moğol Çadırı. Hatta itibarlı misafirleri bu çadırlarda ağırlıyorlar. Mesela Cumhurbaşkanlığı'na kurulan Cengiz Han Çadırı'nda sadece önemli konuklar ağırlanıyormuş. Hele şehir dışına çıktığınızda geniş vadilerde çadır kentler en sık karşılaşacağınız manzaradır. Direksiyon zıtlığı sadece bu iki araçla sınırlı değil, nerdeyse yüzde 50-50... 70'LERİN SİRKECİ'Sİ GİBİ Bolluk içinde darlık Moğolistan'da yolda gördüğünüz bütün araçlar 'taksi'dir. Her gelene el kaldırabilirsiniz. 'Korsan' da yok, 'korsana bindin' cezası da... Moğolistan 1.5 milyon kilometrekarede sadece 2.8 milyon kişinin yaşadığı dünyanın en seyrek nüfuslu ülkesi. Bu nüfusun da yarıdan fazlası başkent Ulan Batur'da toplanmış. Hadi bu da onların bileceği bir iş; biz de yıllardır, "Köyden geldim şehre, şaşırdım birden bire" şarkısı söylemiyor muyuz!.. Fakat beni şaşırtan ve ta oralardan köyüme döndüren ilginç durum şu... Aynen bizim dedeler gibi ucu bucağı görünmeyen vadileri at ve davar sürülerine terk etmişler ve daracık bir alanda binaların itişip kakıştığı bir şehir kurmuşlar. Bizim köyün aralıkları kadar olmasa da; daracık yollarda her gün saatlerce çile dolduruyorlar. 70'lerin Sirkeci, Eminönü manzaralarından daha vahim. Kilitlenmiş kavşaklarda trafik polisi de çaresizlikten kenara çekilip seyrediyor. Bizim, polis eskortuyla 'bir düz, iki tersten' örerek iki saatte geçtiğimiz caddeleri onlar, ne kadar zamanda ve nasıl aşıyor bilmiyorum. Yolların tamamı çift yönlü ve çok dar. Belli başlı ana kavşaklar dışında sinyalizasyon sistemi yok. Gece yarısında bile trafik sakinleşmiyor. Bundan sadece trafiği fırsata çeviren taksiciler memnun. 'Taksimetre' diye tutturmaz, parayı bastırırsanız sizi çok ilginç yerlerden götürüp 'şıp' diye menzile ulaştırıyor. Bu arada, yolu düşenlere bir not; Moğolistan'da yolda gördüğünüz bütün araçlar 'taksi'dir. Her gelene el kaldırabilirsiniz. 'Korsan' da yok, 'korsana bindin' cezası da... Sadece, 'uluslararası' havaalanının iki şeritli, tek yönlü 'protokol' yolunun yanı başındaki boş araziden iki şeritlik bir yol daha açıyorlar. Muhtemelen, Başbakan Erdoğan, bu ülkeyi ziyaret ettiği sıralarda, 'duble yol'u kulaklarına fısıldadı... Trafikte dikkatimi çeken bir ilginç durum daha... Araçların kiminin direksiyonu sağda, kimininki solda... "Peki trafik hangi yönden işliyor" diye sorarsanız, sağdan ama ne fark eder ki... Bu karma direksiyon meselesini araştırdım. Rusya'dan Kore'ye, Japonya'ya kadar her yerden ikinci el araba almışlar. Özellikle Japonlar buraya sattıkları önemli miktardaki ikinci el araçların boyasını, kaportasını elden geçirmiş ama direksiyonları sola almayı unutmuşlar!.. Artık öyle ne bulurlarsa almıyorlar ama mevcut karmaşa ne zaman sona erer bilinmez... KAYIPLARIMIZI ORADA BULDUK Bizim çocukluğumuz da yaylalarda geçti. Çadırlarda, damlarda yattık, sürüler otlattık. Minik oğlakların, kuzuların inanılmaz sevgisini tattık. Sonraları modaya uyup şehirlere taşındık ama bu bahsettiğimiz manzaralar bıraktığımız yerlerde de yok artık. Elbette yaylalar yerinde duruyor ama damların yerinde villalar, davarların yerinde de arabalar var. İşte çocukluğumla birlikte yıllara gömülüp giden bu hatıraları Moğolistan'da tekrar hatırladım. Yeşile boyanmış uçsuz bucaksız yaylalar ve keyfince otlayan kuzular, koyunlar. Her şey eskisi gibi, hiç bozulmamış. Oksijen bile hormonsuz. Hele o gökyüzü... Meğer bizim gördüklerimiz gökyüzü değil, 'gömük yüzü'ymüş. Cam gibi parlayan gökyüzü ile bembeyaz bulutlar; başlı başına bir fotoğraf... YARIN: TARİH HAZİNESİ, ABİDELER BELDESİ
.
.Türk medeniyetinin doğduğu yer
2012-07-09 01:00:00
Gezi yazısı-2 NUH ALBAYRAK yazıyor Altı Çin, üstü Rusya; işte Mongolya... Bugünkü Moğolistan Türklerin 'Anayurdu'dur. Türk medeniyetinin en eski eserleri olan Orhun Âbideleri devletimiz tarafından restore edildi. Türk tarihinde ilk defa iki kardeş; Bilge Kağan ve Kül Tigin, devlet idaresini kıskançlık duymadan birlikte idare etme basiretini göstermiştir Moğolistan'ın tarihi değer ve derinliklerini anlatmak için "Atayurt"un üzerine söylenecek başka söze hacet yok zaten... Gezimiz kapsamında bu bölgede bulunan ve bizim için çok büyük değere haiz olan Orhun ve Tonyukuk Abidelerini de ziyaret ettik. Bunlarla ilgili bilgileri, tarih konusunda otorite olan yazarımız Ekrem Buğra Ekinci'den talep ettim, sağ olsun bizi kırmadı. Dilerseniz ilk yazılı belgelerimiz olan bu abideleri biraz tanıyalım... 'Türk' sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kullanan Göktürk Hakanlığı'dır. 'Göktürk'; Gök'ten türemiş gibi bir mânâya gelir. Göktürkler, Hun İmparatorluğu'nun mirasçısıdır. Bilge Kağan ve Kül Tigin; Göktürk Hakanlığı'nın en meşhur hükümdarlarıdır. 682 yılında dağılmış boyları bir araya topladığı için İlteriş (Ülke Toplayan) unvanını alan Kutluğ Kağan'ın oğullarıdır. Türk tarihinde ilk defa iki kardeş devlet idaresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım etmiştir. Bilge Kağan ile Kül Tigin iç ve dış bütün tehlike ve tehditleri ortadan kaldırdı. Doğu Roma İmparatoru Göktürklere elçiler gönderip iyi münasebetler kurmuştu. Bu devirde Göktürk Devleti, Asya'da büyük bir prestij elde etti. Bilge Tonyukuk, Türk tarihinin en mühim şahsiyetlerindendir. Bilge Kağan, Budizm'in Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, vezir Bilge Tonyukuk buna karşı gelerek, hayatî bir din olmayan Budizm'in Türk milletini uyuşturacağını söylemiştir. Nitekim Çin hâkimiyetine düşen Tibetliler buna canlı bir misaldir. Böylece tarihçiler Bilge Tonyukuk'un bu ileri görüşlülüğü ile Türk milletine büyük bir hizmetinin geçtiğini söyler. Göktürk devrinin en mühim eseri Orhun Âbideleri'dir. Bunlar 720-735 seneleri arasında diktirilmiş altı taş sütundur. Moğolistan'ın kuzeyinde Orhun Nehri kenarındaki Koşo Saydam gölü vadisindedir. Bugünkü Moğolistan, Türklerin anayurdudur. Moğolların anayurdu ise daha kuzey doğusundadır. Bilge Kağan ile Kül Tigin kitâbeleri bir km arayla bulundu. Bilahare Türkiye tarafından restore edilerek iki abide de aynı bölgede kapalı bir alana taşındı. Bilge Tonyukuk'un kitâbesi bunların doğusunda Tola Nehri yanında Bayan Çokto havzasındadır. Kitâbeler, eski Türk dili, tarihi, edebiyatı, hukuku, sanatı, töresi hakkında mühim bilgiler verir. Türk ismi, ilk defa bu kitâbelerde geçer. Dünyanın eski ve mükemmel alfabelerinden birisi olan ve sağdan sola yazılan 38 harfli Göktürk yazısı ile yazılmıştır. Burada, Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kül Tigin'in ve Bilge Kağan'ın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk'un bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifadeleri istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. Bu kitâbelerdeki ifadeler parlak bir millet şuurunun göstergesidir. Hakan, kendisini halktan birisi gibi görüp teb'asına hesap vermektedir. Ayrıca teb'asını hatalarından dolayı bir baba gibi ikaz etmektedir. Kitâbelerden üç tanesi çok mühimdir. Bunlardan ilki 243 ve 217 cm yükseklikteki iki taştan müteşekkil Bilge Tonyukuk kitâbesidir. 720 yıllarında dikilmiştir. Kül Tigin'e ait olan 732 tarihlidir ve 3.35 metre yüksekliktedir. Bilge Kağan'a ait olanı ise 735 tarihlidir ve 3.75 metre yüksekliktedir. Zamanın yıpratmasından oldukça iyi korunmuş sayılabilir. Orhun Kitâbeleri'ni 1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev buldu. 1893 yılında Danimarkalı Vilhelm Thomsen, Rus Türkolog Radloff'un da yardımıyla, kitâbelerdeki Çince yazılardan istifade ederek Orhun alfabesini çözdü ve kitâbeleri okumaya muvaffak oldu. HASRETLE SARILDILAR Orhun Abideleri'ne ulaştığımızda geriye çekilip Türk heyetinin kavuşma coşkusunu 'panoramik' izledim. Yıllar süren hasretten sonra gelen vuslat gibiydi... ANITLAR BAYRAM ETTİ "Türklüğün temel taşları"na ilgi çok büyüktü... Sayın Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile birlikte hatıra fotoğrafı çektiren kabin görevlileri doyamamış olacak ki takım halinde tekrar kuşattılar anıtın çevresini... Heyetimizin şahsına münhasır üç değerli ismi olan İskender Pala, Aladdin Kuday ve Dr. Ali Genç'i ise içeride yakalayamadığımız için müze kapısında telafi etmeye çalıştık hatamızı... Bendeniz ise fotoğraf çektirme zevkini, Karakurum'da emanet bulduğum ok ve yay ile tatmaya çalıştım. MOĞOLİSTAN'IN EN KALİTELİ YOLU Burası Türkiye'nin inşa ettiği, Karakurum ile Orhun Abideleri arasındaki 40 km'lik yol. Başkentin en 'lüks' caddelerinde bile bu kalitede yol yok. Hatta diğer yollarda Ege haritası çizer gibi gitmeye alışan Moğol şoförlerin bu yolda seyrederken uykusu geliyor. Paralanan Ulan Batur'da her yer inşaat. Köprü de kuruldu. Şimdi sıra Türk müteahhitlerde... BİNALAR YÜKSELİYOR Moğollar maden bulmuş gelirini halka dağıtmış Moğolistan, birkaç yıl öncesine kadar birçok ülke gibi yer altındaki hazinelerin fakir bekçisi durumundaymış. Ama 2009'da bir düzenleme ile madenlerini yabancı şirketlere açmış. Bu karar, Moğollar için tam bir dönüm noktası olmuş. Çünkü devlet, madenlerden aldığı payın büyük kısmını doğrudan nakit olarak halka dağıtmış. Cebi para gören çarşı-pazara koşmuş, ekonomileri rekor büyüme kaydetmeye başlamış. Alışveriş hevesleri biraz geçince bina yapmaya başlamışlar. Nitekim, Ulan Batur'un her yerinden inşaatlar yükseliyor. İşin ilginç yanı, Moğolistan'ın etrafında çok aktif olan Türk yatırımcılar burada pek yokmuş. Ama THY uçuşlarının başlamasından sonra bu durumun da değişeceğini tahmin ediyorum. Moğolistan Milli Müzesi, tarihî değerlerinin büyük bölümünü içinde barındıran en önemli mekanları... ADIM BAŞI MÜZE VAR Asırlık geleneklerini yaşatmaya çalışıyorlar Moğollar, Rus kültürünün yoğun etkisine rağmen geçmişle irtibatlarını sağlayan kültürlerine sımsıkı sarılmışlar. İnsan, onları görünce; "Bizi savuran ne menem rüzgârmış ki, Ruslardan baskın çıkmış; bizi atalarımızdan koparmış" diye düşünmeden edemiyor. Belki kalkınmayı tamamlayamamış olabilirler ama kültür ve sanat konusunda çok iddialılar. Hayatın her adımında atalarından, köklü geçmişlerinden derin izler bulursunuz. Sadece Ulan Batur'daki müzeleri hakkıyla gezmek için bir hafta yetmez. Sanat merkezleri, tiyatro salonları, kütüphaneleri... Ayrıca en popüler alışveriş merkezleri atalarının kullandığı objelerle dolu. Hatta günlük hayatlarından kullandıkları eşya ve aksesuara kadar her alanda tarihlerini hâlâ yaşıyorlar. BİTTİ
.Artık Türkiye gazetesinde haber de seyredebilirsiniz
2012-06-27 01:00:00
Değerli okuyucularımız, Yayıncılıkta başarılı olarak 40., 50. Yaşları idrak etmek oldukça zordur. Bir lokantacı olsanız, lezzeti bir kere tutturduğunuzda ve tattırdığınızda artık kurumunuzu aynı verimlilikte asırlara taşımanın tek şartı o lezzeti iyi muhafaza etmektir. Sultanahmet köftecisi önünde, komşu köfteciye kadar uzanan kuyrukların aradığı tek şey "o eski lezzet"tir. Oysa gazetecilikte bu, o kadar kolay değildir. Çünkü bir taraftan yayın ilkelerinizi, ilerleyen yıllarda şartlar ne olursa olsun muhafaza etmek, diğer taraftan da sektörünüzdeki baş döndüren gelişmeleri sürekli izlemek ve uygulamak zorundasınız. Yani son derece muhafazakâr ama aynı zamanda bir o kadar da yenilikçi olmak zorundasınız. Oysa köklü yayın kurumlarında değişim; büyük gemilerin manevrası gibi oldukça zordur. BİZE BAKINCA... Bu iki açıdan Türkiye gazetesini değerlendirecek olursak... Bir kere başlangıçta belirlenen yayın çizgisi ve ilkelerimizin isabet derecesi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Nitekim, 22 Nisan 1970 tarihinde yayınlanan ilk nüshamızda yayınlanan adeta bir manifesto niteliğindeki "Önce Demokrasi" başlıklı yazıdan birkaç satır aktarmamız bu iddiamızı ispatlamaya yetecektir: "Gazetemiz, Millet Meclisinin kuruluşunun yarım yüz yılını doldurduğu bir tarihte yayın hayatına atılıyor. Bu (yayına başlama tarihi olarak 22 Nisan'ın seçilmesi), bir tesadüf değildir. Böyle mutlu bir günün arefesinde çıkmayı, demokrasiye yürekten bağlı olduğumuz için istedik. ... Görevlerimizin başında önce Millî Hâkimiyeti ve demokrasiyi korumak gelmektedir. Milletin beka şartı saydığımız bu rejimi, bugün çok karanlık akıbetlere doğru sürüklemek isteyenler var. İlim kuruluşları ise bambaşka bir hüviyet içindedir. Profesörler kürsülerini terk etmiş, politikacıların arasına karışmıştır. Gençlik, bombalar imal ediyor, barikatlar kuruyor, birbirini öldürüyor. Gazetemiz, bu hareketlerin eninde sonunda demokrasiye zarar vereceğine inanmaktadır. Bu sebeple, aşırı sağ, aşırı sol denen ve kardeşi kardeşe vurduracak olan rejim dışı sistemlere tamamen karşıyız. ....... Milliyetçiliği, "ırkçılık" değil, Türk Milletinin bütünlüğüne ve demokrasi içinde yükselmesine yardımcı bir vasıta saymaktayız. ....... Din ve vicdan hürriyetleri hususundaki düşüncemiz ise açıktır. Türkiye bir Müslüman memleketidir. Ama hemen belirtelim ki, dinin yeri, politikanın dışında ve üstündedir. İslâmiyet'in muhatabı bütün insanlık, alanı ise bütün dünyadır. Bu sebeple, onu şu veya bu şekilde siyasete âlet etmek veya rejimlerden herhangi birinin kalıbına uydurmaya kalkmak, aldanmaların en büyüğüdür. ....... Gazeteciliğin "ticaret" olduğuna inananlardan değiliz. İnsan haysiyet ve haklarına aykırı, demokrasiyi zedeleyecek her davranış bizi karşısında bulacaktır." 42 yıl önce yazılan ve Türkiye gazetesinin gen haritasını oluşturan bu ilkelerin isabet derecesini anlamak için bugün hâlâ darbelerle yüzleşmeye ve demokrasimizi kesintilerden kurtarmaya çalıştığımızı hatırlamak yeterlidir. Gazetemizin Kurucusu ve Sahibi Sayın Enver Ören'in, 40. Yıl Mesajı'nda yer alan, "Bu gazeteyi milletimize hizmet niyetiyle çıkardık. Onu her zaman milletimizin bir emaneti olarak gördük. Bu emaneti göz bebeğimiz gibi koruduk. Gazeteyi hiçbir zaman kendi menfaatimiz için kullanmadık. En sıkıntılı günlerimizde dahi bu hizmetin kesintiye uğramadan devam etmesi için ne gerekiyorsa onu yaptık" ifadeleri, bu ilkelerimizin 42 yıldan beri kıl kadar esnetilmeden uygulanmakta olduğunu göstermektedir. NE KADAR YENİLİKÇİYİZ... Gazetecilikte belki de en zor ve belirsiz konudan bahsediyoruz. Hızla gelişen dünyada insanların her gün değişen ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışacaksınız. Bu, yazıldığı kadar kolay yapılabilecek bir şey değildir. Değişen hayat şartlarına paralel olarak gazetelerden beklentiler de sürekli değişmektedir. Durumu gazetemiz açısından değerlendirecek olursak... Açık yüreklilikle söylemeliyiz ki, özellikle 90'lı yıllarda Türkiye'de kültür promosyonunu başlatmış, "eve götürülecek tek gazete" unvânını alarak tiraj rekorları kırmış bir gazete olmamıza rağmen, 2001'den itibaren başlayan krizli yıllar yayınlarımızı da büyük ölçüde rutinleştirmişti. Oysa aynı dönem, yayıncılığın büyük değişim yaşadığı, rekabetin çok acımasızlaştığı ve dijital medyanın da etkisini arttırdığı, bir dönemdi. Biz de bu değişimden daha fazla geri kalmamak için yaklaşık beş yıl önce, başarıya susamış genç kadromuzun verdiği cesaretle yayın kalitemizi arttırma seferberliğine giriştik. Üstelik de çıtayı oldukça yükseğe taşıyarak dijital yayın tehdidine karşı nitelikli yayıncılığı da hedefledik. Bu meyanda sektörümüzde ilk defa, toplumda büyük kesimlerin ortak problemi olan çevre, sağlık, engelliler gibi konulara sosyal sorumluluk anlayışı ile yaklaşan tematik sayfalar oluşturduk. Son üç yıldır ise özel haberciliğe ağırlık verdik ve çok önemli bir mesafe de katettik. Artık her gün bir veya birkaç haberimizin 100'ün üzerinde haber sitesi tarafından iktibas edilmesine alıştık. Onlarca özel manşetimiz bizden günler sonra diğer gazetelerde yer aldı. Bize, takip ve taklit edilme onurunu yaşatan ekibimize şükranlarımı sunuyorum. YENİ BİR DÖNEM BAŞLIYOR... Elinizde bulunan gazete ile yeni bir döneme adım atma gayreti içindeyiz. Şöyle ki... Artık mizanpajımızı da içerikte oluşan canlılığa uygun hale getirdik. Bundan sonra grafik derinliği olan, daha rahat okunan bir gazete sunmaya çalışacağız. Öte yandan uzun zamandır gereken önemi veremediğimiz dijital türevlerimizi de teknik ve editoryal açıdan daha sağlıklı bir yapıya kavuşturduk. Artık yepyeni yüzü ile aktif bir web sitemiz, onun da iPad, iPhone ve Android versiyonları test yayınlarını tamamlamış olarak hizmete sunulmuştur. Yine, bütün sayfalarımızın orijinal haliyle yer aldığı e-Türkiye çalışmamız da tamamlanmış olup birkaç aydan beri yayındadır. Öte yandan Twitter ve Facebook başta olmak üzere önemli sosyal mecralarda da gazetemiz yer almakta, hem her gün içeriğimiz geniş kitlelerle paylaşılmakta hem de yeni gelişmeler, Türkiye Gazetesi imzası ile sunulmaktadır. Bu konuda çok tecrübeli bir ekibimiz günün 24 saatinde görev başındadır. Ve artık önemli bir gelişme olduğu zaman gerek web sitemizde, gerekse Twitter'da ilk duyuran birkaç mecradan biri biz oluyoruz. HÂLÂ KALİTELİ ÜRÜN DEĞERLİDİR... Netice itibariyle hâlâ özgün ve değerli üretiminiz varsa bunu sunduğunuz mecranın hiç önemli olmadığını, her halükârda katma değere dönüşeceğini düşünüyoruz. Evet, şu anda dijital ortamda bu pek mümkün olmuyor. Ama insanlar, sizin o özgün içeriğinize sizden başka yerden ulaşamadığı zaman bu realize dönemi başlayacaktır. Bunun da çok uzak olmadığını düşünüyoruz. Nitekim gazete yönetimleri tarafından bu konuda çok ciddi adımlar atılıyor. Buraya kadar paylaşmaya çalıştığımız dijital hamlelerimiz hemen her gazetenin yapmaya çalıştığı olmazsa olmaz şeylerdir. Oysa biz gazetecilikte yine bir 'ilk'e imza atarak, gazete-internet ilişkisine farklı bir boyut getirdik. İnternet teknolojisini sürekli olarak gazetenin tepesindeki bir tehdit olarak algılamaktansa, interneti bizatihi yazılı medyayı güçlendirmekte kullanabileceğimizi düşündük ve "gazetecilikte görüntülü haber" dönemini başlattık. Artık Türkiye gazetesindeki haberleri okumakla kalmayacak, aynı zamanda "seyredeceksiniz"... Bunun için mobil cihazınıza, gazetemizde seyretmek istediğiniz haberi taratmanız kâfi... Bugünden itibaren bazı haberler için başlattığımız bu uygulama yakında daha da çeşitlenecek ve gazetemizde yer alan yemek tarifini arzu ederseniz yine gazetemizden görüntülü olarak da izleyebileceksiniz. Veya çocuğunuzun yaş gününde çektiğiniz 3 dakikalık görüntüyü, gazetemizde yayınlatarak bu mutluluğunuzu yüz binlerle paylaşabileceksiniz. Bugün gazetemizle birlikte takdim ettiğimiz dört sayfalık tanıtım gazetemizde bu yeni uygulamalarımızla ilgili geniş bilgiler bulabilirsiniz. Ayrıca gazetemizin bu günlere gelmesinde payı olan yöneticilerimize, yazarlarımıza, mesai arkadaşlarımıza ve elbette Türkiye Ailesi'nin ayrılmaz parçası olan okuyucularımıza vefa borcumuzun gereği olarak, Sadık Söztutan'ın yoğun gayretleri ve derin üslûbuyla anlam kazanan "Aile Albümü"nü de yine bugünkü gazetemizle birlikte takdim ediyoruz. Aramızdan ayrılanlara Allah'tan rahmet diliyoruz. Bu vesile ile dar kadro ve imkanlara rağmen amatör bir heyecan ve inanılmaz bir gayretle bu çalışmaları gerçekleştiren ve bizim için dünyanın en değerli gazetecileri olan mesai arkadaşlarımıza şükranlarımızı arz ediyoruz.
.Dışişleri gerçekten, 'dış' işler mi?
2012-06-21 01:00:00
> RIO DE JANEIRO Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Meksika'da başta ABD?Dışişleri Bakanı Hillary Clinton olmak üzere çok sayıda mevkidaşı ile görüşme fırsatı buldu. Türkiye'nin dışişleri politikasının son dönemde büyük bir değişim yaşadığında herkes mutabık, değerlendirmeler ise muhtelif. "Statikocu bir politikadan, daha doğrusu politikasızlıktan, bulunduğumuz bölgenin gereği olan aktif bir durum kazandık" diyen de var, "Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesi terkedildiği için 'sıfır sorun' hedefi ile yola çıktık, 'safi sorun'a battık" diyen de... Özellikle Meclis'te ise "Dışarıyla uğraşmaktan içeriyi unuttular" eleştirisi sık sık dile getiriliyor. UÇAKLARDA İLAÇLANIRDIK Bir kere Türk vatandaşı olarak sınıf atladığımız, yurt dışına çıkan herkesin dile getirdiği bir gerçek. Uçakta dezenfekte edilen, kapısında da pasaport kontrolü yapılan günlerden, 70 ülkenin vize bile sormadığı günlere geldik. Bize karşı en çok kapris yapan Avrupa'da sohbet ettiğimiz birçok diplomatımız, "Eskiden bizi davet bile etmezlerdi şimdi, bizimle istişare etmeden bölge ile ilgili hiçbir karar almıyorlar" diyor. Sırbistan Cumhurbaşanı Tadiç, kendi ülkesinde, kendi medyasına, "Türkiye'nin bir bölgesel güç olduğu malum. Ama bunun da ötesinde artık Balkanlar'dan Ortadoğu ve Kafkaslar'a kadar dünyanın baş ağrısı olan bu bölgede hiçbir uluslararası problem Türkiye'nin katkısı olmaksızın asla çözülemez" diyor. Dış politikamızdaki bu değişimin başrol oyuncularından olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Los Cabos'ta Pasifik Okyanusu'nun; gece sessizliğinde daha da esrarengizleşen çırpınışları eşliğinde yaptığımız uzun sohbette bu değişimin anlaşılmamasından yakındı, Özellikle "Sıfır sorun ilkesi çöktü" değerlendirmelerine çok kızan Davutoğlu, Türkiye ile ilgili algı değişikliğinin diplomatik derinliklerini ilginç örneklerle anlattı. DIŞA HARCANAN, BOŞA HARCANAN MIDIR? Aktif dış politika döneminde tarihi eserlerin ihyasından Somali'ye kalkınma projesine kadar bütün Osmanlı coğrafyasına önemli hizmetler götürülmesine içeride "Himmete muhtaç dede, kime himmet ede?" eleştirisi yapılıyor. Oysa, Osmanlı'dan bu yana aleyhimizde yapılan sistemli yıpratmaların bertaraf edilmesine en büyük katkıyı bu hizmetler yapıyor. "Güneydoğu'da yüzlerce susuz köy varken Lübnan'daki içme suyu ve hastane ihtiyacından bize ne?" eleştirisi, ne insani açıdan ne de ulusal açıdan muteber bir yaklaşım değildir. Kaldı ki, 'içeride hiçbir şey yapılmıyor' görüşü de pek gerçekçi olmasa gerek... Zaten Türkiye uluslararası arenada, kendi menfaatine yönelik, dar bakış açılarını terkedip, bütün dünyanın ihtiyaç duyduğu ve kimsenin reddedemeyeceği insani ve vicdani politikalar üretmeye başladıktan sonra gelişmiş ülkelerin modern emperyalist çemberini yırtmayı başarmış; dünya genelinde itibar kazanmıştır. Bunun en bariz tezahürü BM'deki oylamalardır. Nitekim, BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliğini başarıyla tamamlayan Türkiye, en popüler ülkelerin en kısa 10 yıl aradan sonra tekrar aday olabildiği halde "Emin misiniz?" soruları arasında ilk defa 6 yıl aradan sonra tekrar aday oldu ve destek konusunda aynı dönem için yıllardır kulis yapan Almanya ve İspanya'yı ikiye katlamış durumda... 'NAMIN YÜRÜSÜN TÜRKİYE' İÇİN Mİ? Bütün bu algı değişikliğinin amacı sadece dünya çapında kuru itibar kazanmak değildir. Çünkü, ülkeler arası ilişkileri de sonuçta insanlar yönetiyor ve insanın devrede olduğu her yerde 'sıcak ve samimi diyalog' fark yapıyor. Ticarette de siyasette de bu böyledir. Çok yakınmışızdır, "Bizde daha iyisi var ama satamıyoruz" diye. Çünkü dış ticaret bile siyasi yumuşamayı izliyor. Zaten bugün Türkiye'nin ihracatta geldiği nokta gibi, 2023 için konan 1 trilyon dolarlık dış ticaret hedefi de ancak siyasi ilişkilerin gelişmesi sayesinde mümkündür. Bütün bunlara ilaveten sayın Davutoğlu'nu dinlediğiniz zaman, uygulanan dış politika konusunda kafanızda en küçük soru işareti kalmıyor.
.Arena'ya muhteşem dönüş...
2012-05-28 01:00:00
Malumunuz Başbakan Erdoğan, bu stadın inşaatının bir an önce tamamlanıp devreye girmesi için bakanını, başkanını seferber etmiş, açılış maçında da hazır bulunmuştu... Ama konuşması esnasında protesto edilmiş, tamamlamasına izin verilmemişti. Bunun üzerine de maçı beklemeden stattan ayrılmıştı. Sayın Başbakan kariyeri, insani değerlerini değiştirmeyen nadir kişilerden biridir. Bunun için de çok duygusaldır. Oysa, bu statta o akşam gördüğü muamele, bırakın işin "nankörlük" boyutunu, insan olarak da son derece ağır bir davranıştı. "KARŞILIKSIZ KALMAZ" DEMİŞTİM O akşam da buradaydım. O manzarayı bizzat izledim ve kendi kendime, "Ben Recep Tayyip Erdoğan'ı birazcık tanıyorsam bunu cevapsız bırakmaz" diye düşünmüştüm. Fakat dürüst olmak gerekirse, böyle bir rövanş aklımın ucundan bile geçmemişti. Dün stattakilerden kaç kişi bunu düşündü bilmiyorum ama ben daha İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu'nun, arkadaşımız Ercan Seki'ye bizzat bu mekandan verdiği mesajları gazetemizde okurken o günü hatırladım. Buradaki manzarayı da gördükten sonra, Siirt'teki kürsüde okuduğu şiir sebebiyle reva görülen muameleye yine orada aldığı halk desteği ile verdiği cevap gibi Türk Telekom Arena kürsüsünde gördüğü tepkiye de yine buradaki muhteşem manzara ile cevap verdiğinden şüphem kalmadı. Stattaki havayı anlatmak için, protokol bölümünde etrafı seyrederken gözü dolan bakanlar, vekiller gördüğümü söylemem yeter sanırım. ORGANİZASYON MUNTAZAM... Bu tür organizasyonlarda kalabalığı toplamak pek zor değildir. Asıl zor olan intizamı sağlamak, kimsenin ruhu ve burnu kanamadan işin üstesinden gelmektir... Bu anlamda, daha önceki mitinglerde ve organizasyonlarda da başarılı çalışmalarına şahit olduğumuz İstanbul Teşkilatı bence bu kongrede "ustalık" belgesini imzalamış. Âdeta mini bir İstanbul gibi düzenlenmiş sahneden, gelin gibi süslenmiş sahaya kadar muazzam bir hazırlık yapılmış. Ve daha da önemlisi, bu organizasyona mütenasip biçimde organize olmuşlar, her ihtimali düşünüp hazırlanmışlar. İSTANBUL, TÜRKİYE'NİN ANAHTARI Tek aday olarak kongreden güçlenerek çıkan başkan Babuşcu kürsüden çok iddialı sözler verdi. İstanbul'u kazanan bütün Türkiye'yi kazanmıştır hep. Nitekim Başbakan Erdoğan, "İstanbul'un desteği devam ettiği sürece İstanbul'dan aldığımız ilham ve güçle 21. Yüzyılı Türkiye Yüzyılı yapacağız" dedi ve statta bulunan herkesten, "desteğin devam edeceği" konusunda söz aldı. Bu stat İstanbul'un, İstanbul ise Türkiye'nin anahtarı olarak kabul edilirse sayın Kılıçdaroğlu kapıda daha çok bekleyeceğe benziyor..
.Bu plan tutar mı?..
2012-04-14 01:00:00
Suriye yönetiminin, Annan Planı çerçevesinde biraz da kerhen başlattığı Ateşkes Süreci ağır-aksak gidiyor. Bir kere ateşkesin başlangıç anına kadar; son fırsatları değerlendirme anlayışıyla devam eden katliamlar Esad'ın samimiyet testini daha baştan kaybettiğinin bir işareti aslında... Nitekim dün cuma namazı çıkışı farklı yerlerde barışçı gösteriler yapan halkın üzerine ateş açılması sonucu ilk gelen haberlere göre 11 kişi öldü. Umarım bu sayı artmaz. Her şeye rağmen izafi bir sessizlikten bahsetmek mümkün. Ama bu sürecin başarılı olup olmayacağını belirleyecek asıl unsur, bu sükûnetin kalıcı hale gelmesi ve Suriye halkının beklentilerine cevap verilmesi yönünde ciddi adımların sür'atle atılıp atılmayacağıdır. Türkiye'nin, Annan Planı'na olumsuz yaklaştığı iddiaları doğru değildir. Asıl Kofi Annan ne hikmetse, Türkiye'nin Suriye'deki kanı durdurma konusundaki gayretlerine şaşı bakmaktadır. Başbakan Erdoğan, G. Kore seyahatimiz esnasında "Kofi Annan'ın İstanbul'da toplanacak olan Suriye'nin Dostları Zirvesi'ne bizzat katılmasını özellikle rica ettim" demişti ama yine de yardımcısını göndermekle yetindi. Oysa Esad'ın, bugün Annan barış planını uygulamasındaki en büyük etken İstanbul'da toplanan zirvedir. Ve Annan bunu görebilseydi bizzat katılmanın yanı sıra bu zirveden daha güçlü mesaj çıkması, için elinden geleni yapardı. Yani, bugün Suriye'de şeklen de olsa kan dökülmesi yavaşlamışsa bunda Türkiye'nin payı büyüktür. Nitekim Başbakan Erdoğan, "Annan Planının uygulandığı kanaatinde değilim. Uygulansın, Suriye halkının beklentilerine cevap versin başımız gözümüz üstüne diyelim" şeklindeki ifadesiyle Türkiye'nin yöntem değil sonuç peşinde olduğunun altını çizdi. PLÂNIN BAŞARI KRİTERLERi Peki Annan Planı'nın başarılı olduğu nasıl anlaşılacak... Gerçi bunun kaba tarifini yukarıda yaptık. Ama daha müşahhas kriterleri dün, bazı medya yöneticisi ve yazarlarla yaptığı toplantıda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ifade etti. Bu kriterler, bu plandan Türkiye'nin beklentilerini de ifade etmesi bakımından önemlidir. Kısaca aktaracak olursak: Gerilimde düşme trendi var. Ancak bu, 6 maddelik planın uygulandığı anlamına gelmiyor. Bunun için üç önemli kriter var: 1- Tanklar ve ağır silahlar şehir merkezlerinden çekildi ama şehirler etrafında bir tehdit oluşturacak şekilde mevcudiyetini sürdürmekte olduğu bir tespittir. En kısa zamanda kışlasına dönmesi ve orada kalması önemlidir. 2- Bu durumun kalıcı olabilmesi için BM gözlemcileri bütün alana sirayet edecek sayıda ve yetkiyle gönderilmelidir. 3- Bu 6 maddelik plan bu sürecin tümünü kaplayan bir plan değil, bir "başlangıç zemini" oluşturabilecek bir plandır. Bunun kalıcı olup olmadığının en önemli göstergesi ise barışçıl gösteriler yapan kişilere, gruplara; hangi düşüncede olursa olsun müdahale edilmemesi, onların kendi görüşlerini ifade edebilecekleri platformun oluşturulması. Bu olmadan siyasi diyalogdan bahsetmek mümkün olmaz. Bu yöndeki talep, fikir ve yayınların serbest bırakılması, bütün Suriye'nin uluslararası medyaya açılmasıdır... Sayın Davutoğlu'nun ifade ettiği bu kriterleri zikrettikten sonra dün cuma çıkışı olanlar tekrar hatırlanırsa bu planın geleceğini tahmin etmek zor değil... ANNAN PLANI MÜLTECİLERİ ARTIRDI Türkiye'ye gelen Suriyeli mülteci sayısı, Annan Planı'ndan sonra büyük artış gösterdi.
.Medya taraf olmalı"
2012-04-10 01:00:00
PEKİN Dün Urumçi'den Pekin'e geçtik. Yol 4 saate yakın sürüyor. Ama saat ayarı değişmiyor. Daha doğrusu ben Türkiye'nin her yerinde aynı saat dilimini kullanmanın yanlış olduğunu düşünürken 11 katımız genişlikteki Çin'in her yerinde aynı saat dilimi kullanılıyor. Neyse biz yine Pekin yoluna dönelim... Uçakta, mütevazı ve mütebessim tavırlarıyla her zaman dikkat çeken Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız Taner Yıldız ile biraz sohbet imkânı bulduk. Sohbetin konusu elbette enerjiydi... Sayın bakan da enerji ihtiyacımızın karşılanması konusunda medyanın yerli kaynakları teşvik yönünde birazcık iltimas yapması gerektiğini söyledi. Malum bizde işin magazin tarafıyla ilgilenmek modadır. Medyamız da bu modacılara ilgi göstermeyi pek sever ya... Enerji bakanımız da bu noktada biz medya yöneticilerinin biraz daha sorumlu davranmamız gerektiğini söylüyor. Ve ekliyor: Dünyayı en çok kirleten ABD Kyoto Sözleşmesini imzalamadı. Ama bizden bu konuda her türlü fedakârlık bekleniyor. Hoş biz kirlettiğimiz kadarını temizleyelim ama sen de kendi kirini temizle; bu kadar yıldır kirlettiğini bana temizletmeye kalkma. ABD önden buyursun, biz de peşinden gidelim. Hani her konuda Amerika'yı izlememiz isteniyor ya!.. ASRIN ASIL NÜKLEER BOMBASI ENERJİ Enerji konusunda dışa bağımlılığın beraberinde getirdiği olumsuzlukları sürekli yaşıyoruz. Son doğalgaz zammı buna en açık örnek. Tamamen sizin dışınızdaki sebeplerden kaynaklanan çok küçük bir gelişme bir anda sizin enerji faturanızı zıplatıyor. Hatta bu olumsuzlukların her zaman masumane sebeplerden kaynaklanması da gerekmiyor. Bazen özellikle sizi bitirmek için de sun'i sebepler oluşturulup enerji darboğazında boğulmanız da hedeflenebiliyor. Zaten artık çağımızdaki uluslararası mücadele artık topla-tüfekle veya modern silahlarla değil, neredeyse tamamen enerji savaşları şeklinde cereyan ediyor. Amerika, İran'ın nükleer bomba üretmeye çalıştığını ispatlamaya çalışıyor. Bence bu, göstermelik gerekçe. Nitekim İran, "sadece nükleer enerji üretiyoruz" diye yemin billah ediyor, ABD duymuyor. Çünkü, şımarık çocuğu İsrail'in asıl isteğini yerine getirmek için bu konuyu "Saddam'ın kimyasal bombaları"(!) gibi kullanmak istiyor sadece... Zira, İran petrol rezervine nükleer enerjiyi de ekledikten sonra neyine lazım nükleer bomba... HOPDEDİKS'LER BİTMİYOR Hatırlarsınız, Bergama'da altın üretimi konusunda zavallı Eurogold firmasının 'çevreciler'den çekmediği kalmamış, bu işe girdiğine gireceğine pişman olmuştu. Oysa yıllar sonra anlaşıldı ki bu gösterilerin tamamını Türkiye aleyhine faaliyetlerden sabıkalı bir Alman vakfı finanse, hatta organize ediyormuş. Hatta bu durumun trajikomik hikâyesini arkadaşımız Osman Sağırlı, "Hopdediks'i kim kandırdı" başlığıyla haber yapmış, tam sayfa yayınlamıştık. Nükleer enerji konusunda ülkemizde yaşananlar da bundan farklı değil. Bütün gelişmiş ülkelerin nükleer enerji üretimi ile ilgili rakamlar ortada dururken sıra bize gelince nükleer enerji üretimi birdenbire "büyük bir ihanet" oluyor. Daha bitmedi. Aynı çevreler, HES'lere de çevreyi tahrip ettiği gerekçesiyle karşı çıkıyor. İyi de bu kardeşlerimizin, hızla artan enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağımız konusunda bir fikri var mı acaba? Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve Enerji Bakanı Taner Yıldız ile birlikte Urumçi'deki Büyük Cami'yi ziyaretimiz sırasında, heyetteki ikinci SONY NEX-7 sahibi Mücahit Arslan'dan fotoğrafımızı çekmesini rica ettik; sağolsun bizi kırmadı...
.Hem tarihî, hem ticari, hem de siyasi...
2012-04-09 01:00:00
Üç günlük resmî ziyaret için Çin'e gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı takip eden gazete yöneticileri arasında, Genel Yayın Yönetmenimiz Nuh Albayrak da bulunuyor. Çin, Doğu Türkistan sebebiyle Türkiye'deki buluttan bile nem kapan bir politika izleyegeldi... Öyle ki, yıllarca birlikte çalıştığımız Servet Kabaklı'nın Sultanahmet'teki küçücük parkın adını "Doğu Türkistan Parkı" koyması bile diplomatik krize sebep olmuştu bir zamanlar. Genel tavır, "Ben Doğu Türkistan'da istediğimi yapayım, siz hiç sesinizi çıkarmayın" anlamına geliyor. Hatta, 2009 yılında Doğu Türkistan'daki protestoları bastırmak için uyguladığı yoğun şiddete Başbakan Erdoğan'ın "âdeta soykırım" nitelemesiyle iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler en gergin dönemine girmişti. ÇİN'E BAHAR GELİR Mİ? Çin'in, Doğu Türkistan'daki Türklere gösterilecek yakınlığı, Türkiye'de PKK'lılara destek vermekle eşdeğer tutan hassasiyeti, son dönemde kendilerinden binlerce kilometre uzakta yaşanan "Arap Baharı"ndan sonra daha da arttı. Hatta, Çin'in Suriye'deki rejime verdiği desteğin en önemli sebeplerinden biri de bu tedirginliktir. İşte bu yüzden bu gezi tarihî öneme haizdir. Zira, bugüne kadar ilk defa bir Türk başbakan; 6 bakan, onlarca diplomat ve 300'e yakın iş adamı ile, Çin'in 'sinir ucu' demek olan Doğu Türkistan bölgesinin kalbi olan Urumçi'ye çıkarma yapmayı başarmıştır. Yani bütün olumsuzluklara ve eleştirilere rağmen Türkiye'nin dış politikada "sıfır sorun" prensibi işlerliğini sürdürmektedir. REKORLAR ŞEHRİ URUMÇİ Dünyada deniz kıyısına en uzak şehir olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na giren Urumçi, Çin'in batı bölgesinin en önemli ekonomi merkezidir. Çin, son yıllarda bu bölgenin kalkınmasına öncelik vererek bu bölgeyi sanayi merkezi haline getirmiş olup, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin toplam üretiminin yarıdan fazlası Urumçi'de gerçekleşmektedir. Başbakan Erdoğan burada iki gün boyunca bölgenin en büyük şirketleri ile görüşecek, beraberindeki iş adamlarına öncülük edecek. THY'nin buraya direkt seferler düzenlemesi ekonomik ve siyasi bakımdan yeni bir dönem başlatacak. THY Genel Müdürü Temel Kotil bunun için özellikle bu heyetle Urumçi'ye geldi. Başbakan Erdoğan'ın birçok "ilk"lere sahne olan Çin gezisi Urumçi'den sonra başkent Pekin ve Çin'in finans merkezi Şanghay etaplarıyla devam edecek. Bu gezide, Rusya ve Almanya'dan sonra en büyük üçüncü partnerimiz olan Çin ile son dönemde artan ithalat sebebiyle oluşan ticari dengesizliğin giderilmesi için Türk yatırımcılara yeni kolaylıklar talep edilecek. Bu çalışmalar aynı zamanda Çin ile ticaret hacmimizi 2015'te 50 milyar dolara, 2020'de ise 100 milyar dolara çıkarma hedeflerine önemli katkı sağlayacak. YİNE SURİYE Bu gezinin elbette çok önemli siyasi hedefleri de var. Bu noktada ise en önemli başlık yine Suriye... G. Kore ve İran gezilerinde İstanbul'daki Suriye'nin Dostları Zirvesi'nin tatmin edici kararlarla sonuçlanmasını hedefleyen Türkiye bu gezide ise Pekin'in dikkatini 10 Nisan'dan sonraya teksif etmeye çalışacak. Başbakan Erdoğan'ın hareketinden önce Konya'daki, "10 Nisan'dan sonra ciddi adımlar atarız" ifadesi de bunu işaret etmektedir. Zira şayet Suriye'de 10 Nisan'dan sonra da kan akmaya, Esad can yakmaya devam ederse ne ayak sürüyen ülkelerin ne de bunu kamufle eden Annan'ın da hiçbir bahanesi kalmayacak.
.Ahmedinejad mı rahatsızdı, İran mı?
2012-03-30 01:00:00
MEŞHED İran ile ilişkilerimiz tarih boyunca diplomatik nezaket ifadelerinin önüne pek geçememiş. Birbirimize karşı hep itinalı ve ihtiyatlı davranmışız. Ulusal çıkarlarımız için birbirimizi idare etmişiz. Zaten ülkeler arası ilişiler hissiyatla değil, karşılıklı kazanımlar üzerinden yürür. İran ile şu andaki durumumuz da bence 'tarihin tekerrürü'nden ibaret. Devrimden sonra Avrupa ve Amerika ile arası limonileşen, son dönemdeki nükleer krizi ile de hedefteki ülke haline gelen İran, bu badireyi hasarsız atlatma konusunda Türkiye'ye hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor. Türkiye de bazen 'stratejik ortağı' ABD'yi kızdırma pahasına bu desteği hakkiyle veriyor. Daha iki gün önce Başbakan Erdoğan, "İran'ı ne zaman vuralım?" sorusuna cevap aranan bir dönemde gerçekleşen ve İran'ın davet bile edilmediği Nükleer Enerji Güvenliği Zirvesi'nde bile İran'a çok ciddi destek verdi. ...VE GELDİK İRAN'A Temaslar başladı. Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Rahimi ile yapılan görüşme sonrasında karşılıklı olarak iki ülke arasındaki ilişkiler, "Kardeşçe ve kesinlikle zarar görmez" olarak tarif edildi. (Hoş içeride kavga edilse bile dışarıda yine böyle konuşulur.) Bir süre sonra da Sadabad Sarayı'ndaki resmî yemek için hazırlıklar başladı. Ancak, tam yola çıkmak üzereyken yayın yönetmenlerinin arasına bir bomba düştü: "Yemek iptal..." Böyle bir saatte böyle bir söz şaka değilse gazeteciler için tek anlamı "kriz" demektir. Altı doldurulmaya başlandı bile... "Zaten Rahimi ile yapılan görüşme sonrasında, 'Suriye'yi hiç konuşmadık' ifadesi de oldukça manidardı!.." Nitekim İstanbul'daki meslektaşlarımız da teyakkuza geçmiş, bizden "Krizin ayrıntıları"nı soruyordu. Daha sonra Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın rahatsızlığından bahsedildi ama bizim literatürde bunun anlamı da "diplomatik gerekçe"dir... Yapacak bir şey yok. Kıyafetlerimizi değiştirip yemeğe gittik. GERÇEKTEN KRİZ OLABİLİR Mİ? Bu düşünceler gazetecilik açısından oldukça cazibeli ama acaba gerçekten doğru mu? Şu anda iki ülke arasındaki en belirgin iki pürüz doğalgaz fiyatı ve "Suriye"dir. Birincisinde asıl mağdur Türkiye, ayak sürüyen İran'dır. Suriye konusunda ise İran'ın, aylar önce can kaybı konusunda uyarmak zorunda kaldığı ve artık Rusya'nın bile savunamadığı Beşar Esad için, en çok ihtiyacı olan Türkiye'yi bu kadar kolay gözden çıkarması pek akılcı görünmüyor. Nitekim, aynı akşam bir süre sonra yemeğe katılan başbakanlık danışmanları da, "Kriz mi var" sorumuzu şaşkınlıkla karşıladı. Zaten dün de malumunuz görüşme gerçekleşti... Anlaşılan odur ki, rahatsızlık Türkiye ile ilgili değil. O halde Ahmedinejad hakkında bir "iç hastalık" söz konusuydu. "Yüksek tansiyon"dan veya "yüksek kademe"den...
.Enerji Güvenliği Zirvesi'nde 'can güvenliği' arıyoruz
2012-03-27 01:00:00
SEUL Başbakan Erdoğan'ın, 5 ay aradan sonra ilk defa çıktığı yurt dışı gezisinin görünen gerekçesi Enerji Güvenlik Zirvesi'ne katılmaktı. Bu, sürekli artan enerji açığına nükleer çözüm arayan Türkiye için son derece önemli bir zirve elbette. Zira Çernobil faciası henüz zihnimizden silinmeden Japonya'daki Fukişuma Nükleer Santrali'nde yaşanan sızıntı ile had safhaya ulaşan endişeler bu zirvede ele alınacak ve nükleer santrallerdeki güvenlik problemlerine çözüm aranacaktı. Ancak, Başbakan'ın bu gezisinde, görünenden çok daha önemli bir anlam yüklü. Başbakan Seul'de ABD Başkanı Obama ile görüştü; ana konu Suriye idi. Dün Ürdün, Şili, Kazakistan ve İtalya liderlerinden BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'a kadar herkese yine Suriye'deki vahameti aktardı, Türkiye'nin çözüm teklifini paylaştı. Bugün, Rusya Devlet Başkanı Medvedev'le, Türkiye'ye döndükten sonra da 7 Mayıs'ta görevi devralacak olan Putin ile aynı konuyu görüşecek. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Hulusi Akar da heyetle birlikte Seul'e geldiler. Oysa zirvede konuşulan "enerji güvenliği" meselesinin, MİT'in veya askerin görev alanına giren türden bir güvenlik meselesi olmadığı malum. Nitekim bu görüşmelerin tamamında bu iki isim de yer aldı. Dahası var... Heyet bu akşam buradan ayrılacak ve Suriye'deki 'oyun'un en önemli aktörlerinden olan İran'a geçecek ve dinî lider Hamaney'e kadar bir dizi görüşmeler yapacak. Konuyu söylemeye gerek yok herhalde... Görüldüğü gibi bu gezi aslında Uzak Doğudan Orta Doğuya kadar uzanan bir Suriye turu... BÖYLE DEVAM ETMESİ MÜMKÜN DEĞİL Çünkü: Suriye'de bıçak kemiğe dayandı. Artık problem kangrenleşiyor ve Türkiye'ye yansıması her geçen gün taşınamaz boyutlara ulaşıyor. Suriye sınırımıza çok yakın köylere bomba yağıyor. Sayıları 100 binlere ulaşabilecek mülteci akını bekleniyor. Ama durum Libya'daki boyutları çoktan aşmış olmasına rağmen kimse oralı olmuyor ve bu karmaşık problemle Türkiye baş başa kalmış görünüyor. Suriye konusunda başından beri uluslararası irade ile hareket etmeye özen gösteren Türkiye, gelinen son noktayı konunun muhataplarına anlatmaya çalışıyor. Zira, 1 Nisan'da İstanbul'da toplanacak olan "Suriye'nin Dostları" zirvesinden mutlaka etkili bir sonuç alınması gerekiyor. Artık durum özellikle Türkiye açısından, bilmem ne zaman ve nerede toplanacak olan zirveyi bekleyebilecek gibi görünmüyor. İşte Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere bütün Türk heyeti Seul'de, "enerji güvenliği" afişleri altında, Suriye halkı için "can güvenliği" arıyor. Ve bu konudaki "kararlılığını" anlatıyor...
.Tarihin teşekkürü...
2012-02-10 01:00:00
Aslında hiç düşünmüyordu ama çok sevdiği gazetemizin sahibi Enver Ören'in ısrarı üzerine başlamıştı yazmaya... Fakat... Türkiye ailesi onu bağrına öyle bastı ki, 12 Ocak 1992 günü başlayan bu beraberliği ancak 20 yıl sonra gelen ölüm ayırabildi. Hatta son yazısını, yoğun bakım yolunda yazmıştı. Vazife şuurunu bize lisan-ı hal ile öğrettin. Bir de hem mütefekkir hem de mütevazı olabilmeyi... Değerli hocam, Abdülhamid Han'ın ahirete intikal ettiği gün uğurluyoruz sizi. İşte tarihin teşekkürü...
.Avrupa'da 'Egemen'lik artık bize geçti...
2011-12-04 01:00:00
> PRAG Cumhuriyet döneminde Avrupa ile ilişkilerimizde her alanda fırçalanan, aşağılanan taraf biz idik. Düne kadar, "içinde şeytan var" diye insanları diri diri yakanlar, bize sürekli insanlık dersleri verirlerdi. Avrupa maçlarına 1-0 yenik başlar, 8-0'lara kadar giderdik!.. Uçaklarımızı mı ilaçlamadılar, hakkımızda aşağılayıcı filmler mi çevirmediler... Haritada yerini bile bulamadığımız Lüksemburg diye bir kasaba devletinden, 1 milyon dolar kredi için gördüğümüz muameleyi hâlâ dehşetle hatırlıyorum. Meğer cebi delik olanın başı da eğik olurmuş... Nitekim son yıllarda ekonomimiz güçlendikçe bizim de Avrupalılar karşısında duruşumuz değişti. İnsan hakları, demokrasi ve hayat standartları bakımından Avrupa'nın hâlâ bizden önde olduğu bir gerçektir. Hatta, AB'den ekonomik bir beklentisi kalmayan Türkiye de bu yüzden Avrupa yolculuğuna devam etmek istiyor. Ama artık ilişkiler seviye kazandı, hiçbir platformda aşağılanmıyoruz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Avrupa'nın ağababası"nın evinde "sefil kıta" ifadesini kullanabiliyor artık. EGEMEN BEY 'BAĞIŞ'LAMIYOR Bu ekonomik dik duruşa son yıllarda Avrupalılarla görevleri gereği en çok muhatap olan Egemen Bağış'ın espri ve hazırcevap kabiliyetleri de eklenince durum daha da değişti. Artık deplasmanlarda da saha avantajını biz kullanıyoruz ve rövanşı alıyoruz. Her müzakerede biz kazanıyoruz demiyorum ama en azından artık aşağılanmıyoruz. Bizi doğrulayan bu tür anekdotlar, görüşme salonlarından çıkıp bize kadar ulaşıyor artık. Nitekim bir süre önce KPK'da sırf Türk heyetini rezil etmeye çalışan Hollandalı haşarı parlamenter Barry Madlener'ın, Egemen Beyden aldığı cevabın "ıstılah manası"nı öğrendiği zaman düştüğü durumdan sonra bir daha böyle bir şeye teşebbüs edeceğini sanmıyorum. Yine, Yunanlı parlamenterin, topu Egemen Beye çarptırarak Cumhurbaşkanımıza gol atma niyetiyle, "Sefil Avrupa'ya girmek için niye bu kadar çabalıyorsunuz" sorusuna, "Sizi sefaletten kurtarmak için..." cevabıyla topu kendi kalesinde gördü. Daha dün Prag'daki konferansta, konuşması boyunca Egemen Bağış'a sataşan ve her seferinde cevabını alan Rum parlamenter, Egemen Beyin yanına gidip, "Kendisini 10 dakika dinlerse ikna edebileceğini" söyleyince "Benim argümanlarım çok güçlü. Ben seni ikna ederim, işinden de olursun" cevabını alınca susup geri çekildi. Kendisinden dinlediğim şu ayrıntı ise gerçekten tam bir rövanş niteliğinde... Özellikle, yaşadıkları ekonomik kriz sebebiyle halkına kötü davranan AB ülkesi temsilcilerine, hafif bir gülümsemeyle; "Biz de kriz yaşadık. Ama gecelik faizin % 8.000'lere ulaştığı dönemlerde bile hürriyetleri kısıtlamadık. Kriz var diye insanlara böyle muamele etmek medeni Avrupa'ya yakışmıyor. Arzu ederseniz, insan haklarına saygı çerçevesinde krizle mücadele yöntemleri konusunda yardımcı olabiliriz" diyerek, Avrupalıların 'insan hakları' kılıfına sokulmuş sorgulamaları karşısında terleyen seleflerinin intikamını alıyormuş. Bu da "Avrupa çapında normalleşme" olsa gerek... CAFE SLAVIA'DA SON ESPRİLER... Prag'da tarihî derinliğe sahip mekânlardan bir olan Cafe Slavia'da, tarih boyunca burada kahve içmiş meşhurların fotoğrafları asılı. Bunlardan biri de Türk Şair Nazım Hikmet... Meşhur olmadığımız için fotoğrafımız asılmayacak da olsa burada biz de kahve içtik ve AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın, Twitter'de fırtına estiren Leonardo Da Vinci esprisiyle başlayıp yenilerinin eklendiği güzel bir kahve sohbeti yaptık. Prag'daki şehir turu sırasında AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın rastladığı Giresun Endüstri Meslek Lisesi mezunu gençler bir AB projesi için burada bulunduklarını anlattılar ve AK Parti hükümetinin kendilerini "katsayı zulmünden kurtardıkları için" teşekkür ettiler.
.Gidilmeyen yolları diken kaplar...
2011-11-17 01:00:00
> MUMBAI Devlet, hükümet ve özel sektör temsilcilerimizin Japonya, G. Kore, Endonezya, Singapur ve nihayet Hindistan gezilerinde bulundum. Her ziyarette cumhurbaşkanımızdan bakan ve oda başkanlarımıza kadar bütün yetkililerimiz her konuşmalarında, doğuyu çok ihmal ettiğimizi, artık bu yanlışa son verileceğini ifade ettiler. Ancak, bugün geldiğimiz noktaya bakılırsa yönümüzü pek de doğuya dönememişiz. Zira bir ülke ile ilişkilerin gelişmişlik ölçüsü sık gerçekleşen ziyaret ve iade-i ziyaretlerde sarf edilen karşılıklı iltifatlar değil ticaret hacmini ifade eden rakamlardır. Burada da bizi ilgilendiren elbette ne kadar mal ve hizmet satabildiğimizdir. Bu açıdan bakınca geçen yıl Çin'e 2.2 milyar dolar tutarında ihracat yapmışız ama 17 milyar dolar da ithalatımız var. Aynı şekilde, bir zamanlar düşman işgalinden kurtulması için yardıma gittiğimiz ve çöküşüne bizzat şahit olduğumuz G.Kore'ye geçen yıl 4.7 milyar dolar ödememize karşılık sadece 300 milyon dolarlık geri alabilmişiz. Ve Hindistan... 406 milyon dolar ihracata karşılık 4.8 milyar dolar ithalat... Şuraya gelmek istiyorum. Bir ülkeye ürün veya hizmeti özel sektör satıyor ise de kapıyı devlet açıyor. Yani, rekabetin kol gezdiği bir dünyada ne kadar kaliteli malınız olursa olsun, yıllar boyu sırtınızı döndüğünüz bir ülke ile sadece alışverişte maksimum iş birliği sağlayamazsınız. Başka bir deyişle, devlet yanında olmadığı zaman özel sektörün yapabileceği budur... YOLLAR YÜRÜMEKLE AŞINMAZ AMA... İTO Başkanı Murat Yalçıntaş fuar açılışındaki konuşmasında bir Hind atasözünü aktardı: Uzun süre gidilmeyen yolları diken kaplar... Yani... Uluslararası ilişkileri coğrafi bazda ele alan Türkiye uzun yıllar, Batı'ya yaklaşmak için Doğu'dan uzaklaşmak gerektiğini zannetti. Şimdi ise Avrupa sallanmaya başladı. Yani yıllardır yatırım yaptığımız tahvil tepetaklak... Elbette Türkiye, son yıllarda güneşin doğduğu yönü fark etti ve "eksen kayması" eleştirileri pahasına bu hatayı telâfi etmeye çalışıyor, ama yollardaki kökleşmiş dikenleri temizlemek kolay olmuyor... Nitekim, bir süre önce bizimle iş birliği yapmak isteyip yeterli ilgi görmeyenler şimdi nazlanıyor. Bu bakımdan, İTO önderliğinde düzenlenen bu fuar, özellikle Hindistan için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bu arada, elbette bundan sonra da Batı'ya sırtımızı dönmekten bahsetmiyoruz. Çünkü bu daha büyük bir hata olur. Sadece, dış ilişkileri, sadece Türkiye'nin menfaatlerine göre düzenlemeyi, değişmeyen devlet geleneği haline getirelim yeter.
.Ya Almanlar, "Önden buyurun" deseydi...
2011-11-02 01:00:00
> BERLİN Almanya'nın gündeminde Türkiye ve Türkler var. Sirkeci'den tekrar kalkan tren Türk siyasetçilerle birlikte 50 yıllık bir yükü de Almanya'ya taşıdı. Dün Başbakan Erdoğan'ın da dahil olmasından sonra en üst seviyede gündeme yerleşmiş olduk. Türkler, elbette yarım asırdır burada. Ama bence bu yarım asırlık serüven, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı tarafından düzenlenen ve Berlin'de iki gündür devam eden "50. Yılında Almanya'daki Türkler Sempozyumu" sayesinde "resmiyet" kazandı. Çünkü... 1961'de, birkaç yıl sonra geri dönecekleri özellikle vurgulanan anlaşma çerçevesinde Türkiye'nin trene bindirip "postaladığı" bu garibanlar, burada karşılaştıkları bütün zorluklara göğüs germiş, Almanya'nın geri gönderme gayretlerine direnmiş ve bu soğuk toplum içerisinde imkansızı başararak kendine yer bulmuş. Ama Almanya'nın, artık ihtiyacı kalmadığını düşündüğü bu insanları başından atma hayalleri hiç bitmemiş. Hâlâ yürürlükte olan "Alman vatandaşı olmak istiyorsan Türk vatandaşlığından çıkacaksın", daha da beteri, "Almanca bildiğini sınavla ıspatlayamayan eşini, anneni-babanı yanına getiremezsin" gibi çağ dışı uygulamaların hedefi başka ne olabilir? İşte, bu platformda Türk yetkililer, "Meğer vatandaşlarımızı Sirkeci'den davul-zurna ile meçhule uğurlamışız" derken, "Sadece iş gücü beklerken, insanların geldiğini" geç fark eden Almanlar ise bütün engellemelerine rağmen Türklerin artık bu toplumun ayrılmaz bir parçası olduğunu itiraf ediyordu. Nasıl etmesinler ki, bir zamanlar köle seçer gibi uzun sopalarla uzaktan muayene ile işe aldıkları bu insanlar bugün, kurdukları 70 bin işletmede 400 bine yakın işçi çalıştırarak 35 milyar Euro ciro oluşturmanın ötesinde bu ülkeye spordan siyasete, sanattan sosyal hayata her alanda çok önemli katkılar sağlamış. Hepsi bir tarafa artık binlerce Alman gelinimiz, bu evliliklerden doğan 120 binin üzerinde ortak ürünümüz var... Velhasıl bu sempozyum, içten içe herkesin kabul ettiği bu gerçeğin resmiyet kazanması açısından çok önemli. Bundan sonra her iki ülke de bu fiili duruma uygun politikalar üretecektir. "Bu noktada asıl eksiği olan Almanlar'dır" diye düşünebilirsiniz. Ama siz, burada yaşayan vatandaşlarınızın daha en temel hak olan "seçme" hakkını kendisine verememişseniz, burada yaşayan 3 milyon Türk'ü baştan siz yok sayıyorsunuz demektir. Bu durumda, başka bir devletin ciddiye almasını nasıl beklersiniz? Ya Almanlar, kendi vatandaşlarımıza daha Anayasal hakkını bile veremediğimizi hatırlatıp, "Siz önden buyurun"deselerdi ne cevap verecektik acaba?.. Sonuç... 50 yıl önce Münih Tren İstasyonu'nda 11. Perona yanaşan Gurbetçi Treni ile başlayan serüven 1-11-11 tarihinden itibaren yeni bir aşamaya geçti. Her iki ülke bu sempozyumda ortaya koyduğu samimiyeti sürdürürse, macera mutlulukla, Türk filmi mutluluk sahnesiyle bitecek. Yok her şey salonda kalırsa gurbetçiler, "Almanya acı vatan" türküsünü bilmem kaç nesil daha çalmaya devam eder..
.Medya Zirvesi'ndeki en rahat kişi bendim...
2011-10-21 01:00:00
Başbakan Erdoğan'ın Medyayı Bilgilendirme Toplantısı, yakın zamanda bir benzerini hatırlamadığım türden bir "medya zirvesi"ydi. Bütün gazete ve TV'lerin sahibi ve yöneticisi salonda yerini almıştı. Üç saat süren toplantıda Başbakan önce terörle mücadele konusunda son bilgileri paylaştı, sonra da soruları cevapladı. "Konuşulanların orada kalması" birkaç defa rica edildiği için ayrıntılara girmek doğru olmaz ama terörle mücadelede medyadan yeterli desteği almayı hedefleyen bir toplantıda neler konuşulacağını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek... O salonda sayın Başbakan medyanın tutumunu değerlendirirken belki de koltuğunda en rahat oturan gazete yöneticisi bendim... Çünkü... Gazetemizin kurucusu ve sahibi Enver Ören'in, "Milletin huzurunu feda etme pahasına kazanılacak bir tirajı kesinlikle istemiyorum. Fedakârlık eden her zaman biz olacağız, milletimizin bir ferdi bile bizim yayınımızdan dolayı maddi-manevi zarar görmeyecek" şeklindeki talimatı, yayın hayatımızda daima hukuki sınırlardan önce devreye girmiştir. Dünkü toplantıda sayın Başbakan'ın kibarca telkin ettiği kriterler bizim yıllardır uyguladığımız şeylerdi ve bize çok "tanıdık" geldi. Oysa bazı meslektaşlarımız bu talebe, "Ne yapmamız gerektiğini tam olarak anlayamadık" diye cevap verdi. Terör eylemleri ile ilgili haberleri sunuş biçimimiz işte bu yüzden medyadaki genel eğilime uymuyor. Ve, bu farklı "sunuş"un gerekçelerini anlatan dünkü yazımız Başbakanlık Konutu'ndaki toplantının özeti gibiydi... Başbakan'ın, "Terörle mücadeleden sonuç alan ülkelerde, başta siyaset ve medya olmak üzere bütün kesimler tam bir uyum içindeydi. Bizde ise bu milli meselede böyle bir uyum ve koordinasyon olmadı" ifadesi ile "Bu beladan kurtulmak istiyorsak siyaset ve medya başta olmak üzere herkes üzerine düşeni yapmalı" satırlarının ne farkı var... Hakeza... Başbakan'ın, "Medya, terör örgütünün kanlı eylemlerini geniş kitlelere aktararak teröre hizmet ediyor. Hatta örgütü eleştirdiğini zannediyor ama örgütün amacını gerçekleştiriyor. Cenaze törenlerindeki dramların geniş kitlelere yayılmasını sağlayan medya tam da örgütün istediğini yapıyor. Medya, terörün ülke gündemini esir almasına izin vermemeli. Biz de millet de hassas ve sorumlu bir yayıncılık bekliyoruz" ifadeleri, tam da bizim defalarca yazdığımız ama bazı meslektaşlarımıza bir türlü anlatamadığımız gerçeklerin ta kendisi değil mi?.. Bu toplantı, kendiliğinden bir araya gelemeyen medya mensuplarını da yan yana getirmeyi başardı. Umarım, bir türlü anlaşılamayan bu ilkelerin uygulandığı "sorumlu yayıncılık" anlayışının da başlangıcı olur. Toplantı sonundaki "topyekûn mutabakat"a bakılırsa problem yok gibi ama malum... "Ayinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz...
.Yeter artık ama...
2011-10-20 01:00:00
Neredeyse her gün yeni bir acı. Sonuncusu hepsinden acı... Hepimizin canı burnunda... Herkes "Yeter artık..." diyor. Ama bazan "söylem" ile "eylem" birbirini tutmuyor. Yani, bu beladan gerçekten kurtulmak istiyorsak herkes kendi üzerine düşeni yapmalıdır. Teröristlerden 'intikam'ı asker alacaktır. Devlet ve hükümetin asıl görevi teröristlerin istismar malzemelerini ortadan kaldırmaktır. Hem de bu cinayetlerden olumsuz etkilenmeden... Geriye kalan her kurum ve kişi ise konumu ve durumu itibariyle bu çalışmalara katkı yapmak zorundadır. Bu katkı, muhalefet için "konu terör ise siyaset biter" diyebilmek, Kürt vatandaşlarımız için "kalleşten kardeş olmayacağını bilmek", medya için ise "duygu ve öfkeyi kontrol ederek PKK'nın ekmeğine yağ sürmemek"tir. ARTIK FARKINA VARILMALI Terörle dolaylı mücadelede en etkili yöntem olan "sorumlu yayıncılık" konusunda maalesef medyamız sınıfta kalmıştır. 15 Ağustos 1984'te verdiğimiz ilk şehitten itibaren, yaşanan dramı, gözyaşı edebiyatıyla tiraja dönüştürmeye başlayan medyamız, terör örgütüne 'PR' hizmeti anlamına gelen bu habercilik tarzını bırakamadı. Bu tarzı, ilk yıllar için anlayışla karşılasak bile sonuçlarının net biçimde ortaya çıktığı günümüzde hâlâ devam edilmesi anlaşılır gibi değildir. Acı ama gerçek... Terör örgütü medyayı çok iyi kullanmaktadır. Medyanın en iyi biçimde değerlendirilebileceği saatlerde planlanan saldırılardan sonra haber, fotoğraf ve görüntü servisi bile yapılmaktadır. Daha da üzücü olanı, devlet kurumlarının olaylardan sonraki anlamsız ketumluğu yüzünden asıl etkiyi oluşturan ilk haberlerin kaynağı tamamen terör örgütüdür. Cenaze törenlerinde yaşanan ve sadece katilleri zevkten dört köşe eden görüntüler ise sadece eylemlerin etkisini kat kat arttırmaya yaramaktadır. Aslında, terör örgütünün; milyarlarca lira ödeyerek veya silahla gerçekleştiremeyeceği asıl başarısı budur. BU, GAZETECİLİK DEĞİL... Değerli meslektaşlarım, Sadece terör örgütüne yarayan yayın tarzının adı gazetecilik olamaz. Zira, burada olayları gizlemekten filan bahsetmiyoruz, sadece sorumlu davranılmasını istiyoruz. Bütün bu acılara rağmen bu tarz yayınlarda ısrar etmenin en "masum" sebebi, "akan kanı tiraj veya reytinge dönüştürme gayreti"dir. Zira diğer şık, "terör örgütüne bilinçli olarak destek vermek"tir. Bu net ifadeleri kullanmaya hakkımız olduğunu düşünüyoruz, çünkü yıllardır bu tür "acı" sayfaları yaparken bu itinayı özellikle gösteriyoruz. Lütfen bu katkıyı, bu millet için çok görmeyin.
.Kaliforniya'daki Türkiye
2011-10-10 01:00:00
GEZi YAZISI NUH ALBAYRAK - LOS ANGELES > LOS ANGELES Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Anadolu Kültür ve Yemek Festivali'ndeyiz. 50 dönüm alana sığdırılan bu mini Türkiye'yi görüp de etkilenmemek mümkün değil... Festival alanına, her biri Anadolu'da yaşamış 14 medeniyeti sembolize eden kapılardan geçerek giriyorsunuz. Ve her kapıda, o dönemin kıyafetleriyle tarihten ışınlanmış gibi görünen Amerikalı mankenler tarafından karşılanıyorsunuz. Böylece daha girişte Anadolu'nun ne kadar zengin bir kültür hazinesi olduğu beyinlere işleniyor. Buradan geçenlerin, yeni kurulmuş; kültür fakiri bir ülke olan ABD'de yaşayanlar olduğunu da düşünürseniz etkinin boyutunu daha iyi tahmin edebilirsiniz. İçeride ise başta İstanbul olmak üzere Konya, Mardin, Van, Antalya, Burdur, Isparta gibi şehirlerin burada tekrar kurulduğunu görüyorsunuz. TÜRKİYE'Yİ GEZİYORLAR... Mini Türkiye'de hayat, farklı saatlerde, farklı illerin farklı faaliyetleriyle yürüyor. Ziyaretçilerin ilk durağı "Van" oluyor. Van'ın gülen yüzü "Bak Hele Bak Yusuf Konak" aynı neşe ve esprileriyle Los Angeles'a taşınmış. Nitekim ziyaretçiler, burada yaptıkları ve bir daha hiç unutamayacakları Van kahvaltısı ile güne başlıyorlar. Biraz sonra, "Mardin" tarafından gelen yanık namelere doğru yönelen ziyaretçileri, Elkadim müzik grubu, fondaki Mardin Kalesi'nin de katkısıyla Erdoba Hotel'deki sıra gecesinin büyülü atmosferine taşıyor. Reyhani oyunu başlıyor ve biraz sonra meydan; yerli-yabancı herkesin katıldığı iç içe geçmiş halay halkalarıyla doluyor. Hemen yan tarafta ise Mardin İl Kültür Müdürü Davut Beliktay, mahalli kıyafetiyle kolları sıvamış çiğköfte yoğuruyor. "Hayırdır Davut Bey?" diyoruz, "Memleketimizi tanıtmak için her türlü fedakârlığa hazırız" cevabıyla bizi duygulandırıyor. KALİFORNİYA'DA EZAN SESLERİ... Derken öğle saatlerinde bir anda bütün faaliyetler duruyor. Kısa bir sessizlikten sonra Şehzadebaşı Camii'nden yükselen yanık bir ezan sesi bütün festival alanına hakim oluyor. Ve yoğun bir katılımla öğle namazı eda ediliyor. Cami çıkışında, önemli bölümleri aslına uygun olarak kopya edilmiş olan Topkapı Sarayı'nı gezerken "Hazine Dairesi"nden gelen Kur'an-ı kerim tilaveti ile birlikte oraya yöneliyorsunuz. Ve Hafız Abdullah'ı rahle önünde görünce bunun bir teyp kaydı olmadığını anlıyorsunuz. Ve yemekler... Gönüllü ev hanımlarının aylar öncesinden başlayarak hazırladığı, Türkiye'nin her yöresinden tam 190 ayrı lezzete buyurun... Bir yandan Amerikalılar yeni lezzetlerle tanışırken, burada yaşayan Türkler de özledikleri yemekleri tadarak hasret gideriyorlar. HERKES MEMNUN... Kaliforniya eyaleti, Ermeniler'in kalesi... Hatta geçmişte iki konsolosumuzu da burada katletmişlerdi. Hatta, Los Angeles'ta rastladığımız "Little Armenian" tabelasının, bu bölgede kurulan "Küçük Ermenistan"ı gösterdiğini öğrenmiştik. Nitekim bazı Ermeniler başlangıçta, Anadolu Festivali'ni engellemeye çalışmışlar. Ama akıllı bir strateji ile bu çalışmalara dahil edilen Türkiye'deki Ermeniler, buradakilerin bakış açısında önemli değişiklikler sağlamış. Burası "Küçük Türkiye"... Burada, Akdamar Kilisesi maketi önünde diz çöküp ağlayan Ermenileri, üç yaşında ayrıldığı Mardin'i çok merak ettiği için geldiğini söyleyen Süryanileri her zaman görmeniz mümkün. Buradaki manzara bize şunu söylüyor: Toplumlar, üzerlerindeki siyasi ipoteklerden kurtuldukları anda ülkemiz hakkındaki yanlış algılardan da kurtulacaklar... MEŞHUR KAHVALTI MEKÂNI Namını dünyanın öbür ucuna taşıyan "Bak Hele Bak Yusuf Konak" da festivalde... "Sıra 7 kilometrelik kahvaltıda" diyen Yusuf Konak'ın menüsünde bulunan zeytin hariç her şey Van'da yetişiyor. Kavurmalı yumurta, bal-kaymak, tereyağı ve Van'ın otlu peyniri sofranın vazgeçilmezi... AMERİKALILAR HALAY ÇEKTİ Festival alanına giren ziyaretçileri, İstanbul Boğazı'nın dev maketi karşılıyor. Kalabalık bir grubun katılımıyla çekilen halay, ortama daha da neşe katıyor. Festival için 400 gönüllü çalışıyor... Dolmabahçe Sarayı'nın kapısından giriş yapılan festivalin İstanbul bölümünde, üç boyutlu Kız Kulesi, İstanbul Boğazı ile Sultanahmet Camii'nin silüeti, içerideki konuklarda İstanbul'da gezintiye çıkmışlar hissini uyandırıyor. Mevlânâ Müzesi, Mardin Taşevleri, Aspendos Antik Tiyatrosu, Van Akdamar Kilisesi olağanca ihtişamıyla misafirlerini karşılıyor. 60 bin kişinin ziyaret etmesi beklenen festival için yaklaşık 400 kişinin gönüllü olarak çalıştığını da kaydedelim... İSMET YEDİKARDEŞ GÖREV BAŞINDA "Mardin"de dolaşırken değerli sanatçı İsmet Yedikardeş'e rastladık. Kendine has tarzı ile çizdiği Mardin tabloları ve oracıkta; çamur çekerek ürettiği çanak-çömleklerle "Anadolu"ya derinlik katıyor. AMERİKALI KUR'AN-I KERİM DİNLİYOR! Hafız Abdullah festival alanında kurulu "Topkapı Sarayı"nda Kur'an-ı kerim okuyor. Amerikalılara en enteresan gelen mekân da burası... 101 DÜKKÂNDA YOK YOK... Festival alanında 101 adet dükkân yer alıyor. Bunlardan 40'ı Türk mutfağının seçkin yemeklerini satıyor.  TARİHÎ MEKÂNLAR TANITILIYOR Festival alanına girerken geçilen her kapı bir Anadolu uygarlığını temsil ediyor ve yan duvarlarda da o uygarlık hakkındaki tarihi bilgiler Türkçe ve İngilizce anlatılıyor.
.BM'de Türkiye günü...
2011-09-23 01:00:00
> NEW YORK Başbakan BM Genel Kurulu'nda kendinden emin ve son derece zengin gözlem ve birikimiyle bütün dünya temsilcilerinin dikkatini çeken bir konuşma yaptı. Erdoğan'ın bu konuşması dikkatleri?bir kere daha Türkiye üzerinde topladı. Zira bu konuşmanın tek kelime ile özeti, "BM'ye de one minute"tür... HAKLILIĞIMIZ TEYİT EDİLDİ Başbakan Erdoğan, BM Genel Kurulu'ndaki konuşmasına BM'ye yıkıcı darbelerle başladı. Önce BM'nin Somali'deki büyük fiyaskosundan başlayıp, İsrail'in şımarıklıkları karşısındaki aczinden veya sınırsız müsamahasından bahsetti uzun uzun... Bu değerlendirmelerim siz değerli okuyucularımıza bazı başlıklarımızı hatırlattığını zannediyorum. Zira arkadaşımız Osman Sağırlı'nın yerinde ve net tespitlerine dayanarak "BM nerede?" diye sormuş, bu köhnemiş kurumun en kısa sürede masaya yatırılması gerktiğini söylemiştik. Hatta BM memurlarının felaket bölgelerindeki akıl almaz keyfi davranışlarına dikkat çekerek masum ve mağdurları korumak için önce BM için tedbir almak gerektiğini söylemiştik. Nitekim BM'nin, İsrail karşısındaki etkisizliğini de ayrıntılarıyla gündeme getirmiş, son tarafgir Mavi Marmara Raporu ile bu durumunu daha net biçimde ortaya koyduğunu söylemiştik. Evet, tespitlerimizin bizzat BM'nin merkezinde bir kere daha teyit edilmiş olması haberlerimizdeki isabetin en net göstergesidir. Öte yandan Başbakan Erdoğan'ın Kuzey Afrika gezisinden özel fotoğraflarla kamuoyuna aktardığımız önemli ayrıntılar da genel kurulda bu bölümle ilgili satır başlarını oluşturuyordu. Fedakar ekibimizle dünyanın öbür ucunda gurur duydum. Teşekkürler arkadaşlar. Daha nice başarılara...
.Her şey aslına rücu ediyor
2011-09-22 01:00:00
> NEW YORK Yurt dışına çıktığım zaman, özellikle de cumhurbaşkanı ve başbakanın gezilerini izlerken hep aynı duyguları yaşarım. Dışarıdan baktığınız zaman Türkiye'nin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor. İçeride terör başta olmak üzere bazı problemler yaşıyor olabiliriz. Ama bunlar bizim görüş açımızı daraltmamalı, hedeflerimizi küçültmemeli. Özellikle Osmanlı coğrafyasında yaşayanlar, başları her sıkıntıya düştüğünde Türkiye'yi hatırlamıştır. Son dönemde Türkiye'nin kendinden emin adımları, aktif dış siyaseti bu beklentiyi daha da yüksek seviyelere taşıdı. Bunun içindir ki, yıllardır uzaklaşmaya çalıştığımız İslam dünyası, bütün vefasızlığımıza rağmen bizi coşkuyla kucaklıyor. Bir süre önce gittiğim Üsküp'te ilk defa görüştüğümüz bir Makedonyalı müslüman kardeşimiz, "Siz buralarda görünmeye başladığınız andan itibaren bizim yürüyüşümüz bile değişti" demişti. Balkanlar'ın yanısıra Kafkaslar'da, Orta Doğu ve Afrika'da benzer ifadeleri sık sık duymuşuzdur. Hatta, "Siz gideli huzur yüzü görmedik" diyerek Türkiye'ye büyük vebal yükleyenleri de... Son Afrika turu sırasında Başbakan Erdoğan'ın karşılaştığı ve gerçek boyutunun fotoğraf karelerinden anlaşılması asla mümkün olmayan manzara da bu duyguların en üst seviyede ifadesinden başka bir şey değildi. Fütuhat hayallerime gerekçeler hazırlama derdinde değilim. Zira zamanımızda fetihler coğrafi sınırları değiştirmekle değil, sınırları anlamsız kılan siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hamlelerle yapılıyor. "Biz önce kendi ülkemizi, vatandaşımızı düşünelim" diyenler olsa da artık "büyük ülke" olmanın yolu buradan geçiyor. ARTIK ESKİ TÜRKİYE DEĞİLİZ... Bunu, şu anda icra etmekte olduğumuz gezi sırasında çok daha iyi anlıyoruz. Eskiden buralarda karşılaştığımız muamelelerle bugünkü ortamı mukayese etmek mümkün değildir. Elbette Türkiye güçlü bir ülke olma yolunda dev adımlar atıyor. Ama bunu pekiştiren asıl güçlülük algısı bölgesindeki pozisyonudur. Nitekim dünya zirvesine sahne olan New York'ta Türkiye'nin bu kadar farkedilir olmasının asıl sebebi bölgesinde üstlendiği rol ve gördüğü teveccühün rüzgarıyla birlikte gelmesidir. Bu farklılık ABD Başkanı Obama ile yapılan görüşmeye de yansımıştır. Türkiye artık, "yeni talimatlar almak için" değil, kendi taleplerini dile getirmek için masaya oturmuştur. Nitekim, İsrail gibi ABD'nin sinir uçlarına dokunan maddelerde bile Türkiye kendi tezlerini teyid ettirmiştir. Eski Türkiye-ABD zirvelerinin tam tersine, şimdi muhtemelen Barack Obama, görüşme sonuçlarını kendi organlarına nasıl ifade edeceğini düşünmektedir. Belki de her şey aslına rücu edecektir. Neden olmasın, tarih tekerrürden ibarettir.
.3 ülke ve 3 farklı tablo
2011-09-18 01:00:00
NUH ALBAYRAK 'Bahar Turu' izlenimleri 3 ÜLKE VE 3 FARKLI TABLO Mübarek döneminin bittiğine inanan Mısır halkı, geçim derdiyle meşgul. Tunus'ta insanların hayatında bir değişiklik yok. Libya ise "Derdin nerede?" diyenlerle, "Cebin nerede?" diyenleri birbirinden ayıramazsa daha uzun süre huzuru bekler... Dünya liderlerini kıskandıran fotoğraf Libya'nın Misrata kentinde halka hitap eden Başbakan Erdoğan büyük ilgi gördü. Meydanda tekbir getiren binlerce Libyalı, Türkiye ve Başbakan Erdoğan lehine pankartlar açıp sloganlar attı. Erdoğan da bu ilgi karşısında halkı coşturan bir konuşma yaptı. Erdoğan, yaptığı konuşmada, Misrata'ya, 74 milyonluk Türk milletinin selamını getirdiklerini söyledi. "Biz biriz, beraberiz, kardeşiz. Bu kardeşliğimiz, dün vardı, bugün var, yarın da olacak" diyen Erdoğan, şöyle devam etti: "Misrata'nın benim ve arkadaşlarımın dünyasında farklı bir yeri var. Misrata'da, 3 kelimeyi yeniden öğrendim. Burada sabrı gördüm, burada yıkılan binalarda savaşı gördüm, sonunda da zaferinizi gördüm." Erdoğan'ın konuşma yaptığı meydanda, erkeklerin yanı sıra birçok kadın ve çocuk da yer aldı. Başbakan Erdoğan'ın Misrata'dan Bingazi'ye geleceği saatin 17.00 olarak duyurulması üzerine halk, saat 16.30'dan itibaren miting alanını doldurmaya başladı. Trablus ve Misrata programının uzaması sebebiyle halk, Erdoğan'ı dinlemek için yaklaşık 5 saat meydanda bekledi. Erdoğan'ın gelmesiyle birlikte meydandakiler coşkuyla, "Erdoğan, Erdoğan" tezahüratları yaparak tekbir getirdi. Erdoğan da tezahüratlara el sallayarak karşılık verdi. MISIR Yeni bir seferberlik bekliyor Mübarek döneminin tamamen bittiğine inanan Mısır halkı, değişmeyen gündemi olan geçim derdiyle meşgul. Mısır'da değişimin sembolü haline gelen Tahrir Meydanı şimdi sessiz. Ama o günlerde Hüsnü Mübarek'in son darbelerine göğsünü siper eden "Tahrirciler" şimdi de işin peşini bırakmış değil. Kendini iyi yetiştirmiş gençlerden oluşturdukları bir temsilci grubu, gidişatı sürekli izliyor ve gerek gördükleri hallerde sürece müdahil oluyorlar. Yeni dönemin aktörleri de bu uyarıları ciddiye alıyor. Bunun dışında ise, artık Mübarek döneminin tamamen bittiğine inanan Mısır halkı, değişmeyen gündemi olan geçim derdiyle meşgul. KARMAŞA ŞEHRİ KAHİRE... Mısır, dünyanın en eski medeniyetlerinden biri... Arap coğrafyasında eşine zor rastlanır bir kültürel derinliğe sahip. Müslümanların nice göz bebekleri burada yatıyor. Ama gel gör ki, bu değerler çöp dağları arasında kaybolmak üzere. İslam âleminin en kutsal şehirlerinden biri olan Kahire çevre düzeninden trafiğine tam bir karmaşa şehri. Nil gibi bir bereket sembolü, Kahire'den geçerken adeta bir kirlilik kaynağı haline geliyor. YENİLENME BAŞLAMAZSA.... Mısır'ın sembolü olan piramitlerin civarına sanki inşa edildikleri günden bu yana el sürülmemiş. Bir yayın yönetmeni arkadaşımız, "Türkiye'den herhangi bir belediye başkanını buraya getirseniz ve 'Bu bölgeyi düzenle' deseniz, çok değil; üç ay sonra buraların çehresi değişir" diyerek Türkiye'nin, her bakımdan olduğu gibi yerel yönetimcilik açısından da Mısır'dan fersah fersah önde olduğuna dikkat çekti. Yani Mübarek'i başından defeden Mısır, başlarındaki çok daha büyük bir beladan kurtulmak için yıllar sürecek bir yenilenme ve temizlenme seferberliği başlatmadıkça otantik bir turizm ülkesi olarak kalmaya mahkumdur. OSMANLI'DAN SONRA GARİP KALDI... Mısır'ın başkenti Kahire, Yavuz Sultan Selim'in 1517'de Memlüklerle olan Mercidabık zaferinden sonra Osmanlı yönetimine geçti. Şehirde hâlâ Osmanlı izlerini görmek mümkün. Bunların başında Mehmet Ali Paşa Camisi geliyor. Fakat Osmanlı'dan sonra diğer kentler gibi burası da çarpık yapılaşmanın ve kötü yönetimlerin kurbanı oldu. Çekilen fotoğraflarda en dikkat çekici kare, bir Libyalı'nın Başbakan Erdoğan'ı alnından öpmesiydi. Libya sokaklarında savaşın izini görebiliyorsunuz. Top mermileri, sergiye çıkmış... LİBYA Kaddafi gitti ancak daha bahar gelmedi Libyalılar, "Derdin nerede?" diyenlerle, "Cebin nerede?" diyenleri birbirinden ayıramazsa daha uzun süre huzuru bekler... Anadolu'da "acı bahar" diye bir ifade vardır. Yüksek yaylalarda bahar mevsiminin yarılanmış olmasına rağmen bir türlü sırtınız ısınmaz. İşte Libya da tam olarak "acı bahar"ı yaşıyor. Gördüğünüz her Libyalının bir veya iki kolu havada. Konvoyda araç kullanan şoför bile bizim hayatımızı tehlikeye atma pahasına zafer işareti yapmaya çalışıyor. Bu belki zor gerçekleşen bir zaferin pekiştirilmesi içgüdüsünden kaynaklanabilir. Zira, hâlâ tedirginliğin hakim olduğu Libya'da bu noktaya ne kadar zor gelindiğini çok rahat biçimde görebiliyorsunuz. Özellikle Misrata gibi bazı şehirler tam bir harabeye dönmüş. Büyük kayıplar vererek ulaştıkları bu zaferi coşkuyla kutlamaları elbette en tabii hakları. YENİ SÖMÜRÜ DÜZENİ Ancak ülkede bahar havasına kavuşmak için daha katetmeleri gereken çok mesafe var. Bir kere ülke henüz tam huzura kavuşmuş değil. Bazı yerlerde hâlâ çatışmalar sürüyor ve Kaddafi ve oğulları ele geçmedikçe bu tedirginlik de bitmeyecektir. Yönetim ise tam bir karmaşa... Farklı kesimlerin desteklediği farklı isimler şimdilik uyumlu davranmaya çalışıyor. Ama ortak düşman bertaraf edildikten sonra durum ne olacak belli değil. Bütün bunlara ilaveten, Afrika'yı tarih boyunca sömüregelen Avrupa, aynı alışkanlığını yeni dönemde de farklı yöntemlerle sürdürmeye çalışıyor. Nitekim, daha şimdiden Avrupa medyasında, "Libya'yı kurtarmak için çok masraf yaptık, yeniden imarı için harcanacak 300 milyar euronun da aslan payı elbette bizim olacak" mealinde beyanatlar çıkıyor. İşte size yeni sömürü düzeni... Önce yık, sonra yap. Faturasını da kat kat çıkart... Ayrıca zamanında bu ülkeyi bu diktatöre kim teslim etmişse... Velhasıl Libyalılar bu aşamada, "Derdin nerede?" diyenlerle, "Cebin nerede?" diyenleri birbirinden ayıramazsa "baharı bekleyen kumrular gibi..." daha uzun süre huzuru bekler. Ülke tam huzura kavuşmuş değil. Bazı yerlerde hâlâ çatışmalar sürüyor . TUNUS Devrimi yaşayan ülke... İnsanların hayatında bir değişiklik yok. İlgilendikleri tek şey ülkenin istikrarlı bir yönetime kavuşması... Kahire'nin üçte biri kadar nüfusa sahip olan Tunus, Kuzey Afrika'daki ülkelerin en temiz ve düzenlisi. Halkın gelir seviyesi ve hayat standardı bakımından da rahatlıkla hissedilebilecek bir üstünlüğe sahip. Aynı zamanda Arap Baharı'nın da öncüsü olan bu ülkede devrim kolay gerçekleştiğinden Tunus da, Tunuslular da fazla bedel ödememişler. İnsanların hayatında bir değişiklik yok. İlgilendikleri tek şey ülkenin istikrarlı bir yönetime kavuşarak belirsizlikten kurtulması. BAŞÖRTÜSÜ ÖZGÜRLÜĞÜ "Bu değişikliğe nasıl bakıyorlar?" derseniz, devrimi en kolay gerçekleştiren ama pratik hayatta en belirgin hisseden ülke Tunus'tur. Zira, artık başörtüsü ile rahatça sokağa çıkılabiliyor. Evet, size garip gelebilir ama Tunus'ta "Bahar"dan önce başörtüsü yasaktı. Bu yasağa uymayan birçok kadının sokak ortasında başörtüsünün çekilip alındığı olmuştur. Her şeylerini alan Fransa'nın bir 'hediyesi' midir bilinmez ama bir İslam ülkesinde başörtüsü ile sokağa çıkılamaması olacak şey değildi. Nitekim de olmadı... Malum... "Bir kavim kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez." Tunus'taki iş adamlarımız da bu değişimden son derece mutlu. Çünkü, hukukun olmadığı bir ülkede işiniz bir diktatörün insafına kalmış demektir. Yusuf Ziya Cömert, Tunus'ta bir âmâ hafızı dinlerken... Yusuf Ziya Cömert için ambulans uçak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Kuzey Afrika temaslarını takibi sırasında rahatsızlanan Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert'in sağlık durumu iyi. Tunus'ta hastaneye kaldırıldıktan sonra bir kalp damarına stent takılan Cömert, tedavi gördüğü hastanede bir süre kontrol altında tutulacak. Cömert, tedavisi tamamlandıktan sonra hafta başında ambulans uçakla İstanbul'a getirilecek. Erdoğan'ın sağlık durumu ile yakından ilgilendiği Cömert'in tedavisine Türkiye'de devam edilecek. > Fotoğraflar: Nuh Albayrak
.Bu gezi Türkiye'nin bölgedeki gücünü tescilledi
2011-09-17 01:00:00
> TRABLUS Arap Baharı turumuzun son durağındayız. Son günde Libya'nın en önemli ve stratejik üç şehrini ziyaret ettik. Trablus ve Bingazi malum... Üçüncü durağımız ise hem coğrafi hem de siyasi bakımdan bu iki şehrin arasında yer alan Misrata... TRABLUS BİR ÖLÜ ŞEHİR Trablus'a girişte Amerikan filmlerindeki terk edilmiş kasabaları hatırladım. Diğer önemli değişiklik ise, yakın zamana kadar bütün ülkeyi, özellikle de Trablus'u süsleyen Kaddafi odaklı görsellerden eser kalmamış olması. Hatta eski Libya, bazı sivil araçlardaki El Cemahiriye ibaresi dışında bayrağına varıncaya kadar değişmiş. Kapalı kepenkler önünde ilerleyen konvoyumuz Şüheda Meydanı'na gelince ıssızlığın sebebini anladım. Çünkü neredeyse bütün Trablus bu meydana toplanmıştı. BU GEZİ BİR "MİLAT" OLACAK... Başından itibaren değerlendirdiğimizde bu gezinin, zamanlama ve hazırlama bakımından son derece isabetli olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Bunun bir kanıtı da Sarkozy'nin önceki gün İngiliz meslektaşı ile birlikte, görüntüye girmek için başını uzatan meraklıların telaşıyla yaptığı geziydi... Ama Başbakan'ı her üç ülkede de yakînen izlemiş biri olarak bu bölgede hiçbir Batı ülkesinin, kesinlikle Türkiye kadar şansı olmadığını söyleyebilirim. Çünkü onların bu ülkelerle teması hep sömürü seviyesinde olmuş. Bazı yöneticilerle zaman zaman karşılıklı menfaate dayanan uyumları olmuşsa da hiçbir zaman Arap halkının sevgi ve sempatisini kazanamamışlar. Asimilasyon sonucu hakim olan Fransızca benzeri emareleri yanlış yorumlamamak gerekir. Oysa Türkiye her fırsatta İslam dünyasını kendinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapmasına rağmen, bu coğrafyada yaşayanlar, Osmanlı sevgisini bütün canlılığıyla nesilden nesile aktarmışlardır. Son yıllarda ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun tezleri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kararlı tavrı ile Türkiye zorla tutunmaya çalıştığı sun'i yörüngeden, olması gereken tabii konuma geçince de bu sevgi derhal tezahür etti. Bugün Arap dünyasında gelmiş geçmiş hiçbir liderin, gittiğimiz her ülkede gün boyunca terennüm edildiğini duyduğumuz "Erdogan" ismi kadar popülaritesi yoktur. TÜRKİYE BU BÖLGENİN YILDIZI OLABİLİR Yani, Batı ne kadar yırtınsa da bu bölgede en geniş tabanlı destek Türkiye'ye aittir. Türkiye, bu ülkelerin yeniden yapılanma döneminde, eski dönemin Batı işbirlikçisi alışkanlığı ile hareket eden yeni oyuncularına karşı biraz tahammüllü ve stratejik davranmayı başarabilirse Orta Doğu'da ebed, elbet bizimdir. Başbakan Erdoğan'ın Şüheda Meydanı'nda yaptığı konuşmayı ve Libyalıların coşkulu mukabelesini izleyenler bunu çok daha iyi anlayacaktır. Bu arada... Başbakan Erdoğan "laiklik reçetesi" tartışmasını da özellikle mi bu gezi esnasında başlattı bilmiyorum ama bu 'açılım'ın da Türkiye'nin bu bölgedeki faaliyetleri hakkında dış dünyada oluşacak tereddütleri bertaraf edecek ve Türkiye'ye küresel destek sağlayacak son derece stratejik bir hareket olduğunu düşünüyorum. Yani içeride yıllarca başımızı ağrıtan laiklik, dışarıda işimize yarayabilir.
.Yeni dönemin başlangıcı
2011-09-14 01:00:00
> KAHİRE Eskiden, Arap ülkelerinde veya İslam dünyasında Türkiye'ye karşı gördüğümüz yakınlık Mısır'a gelince biraz dozaj kaybediyordu? Bunu da yadırgamamak gerekiyordu. Zira Mısır, İslam dünyası liderliği konusunda Türkiye'yi en büyük rakip olarak görüyordu. Oysa Türkiye son dönemde dış politikada yaşadığı normalleşmeden sonra daha ciddi bir tehlike haline gelmişti Mısır için... Şimdi, Hüsnü Mübarek ile birlikte Mısır halkı üzerindeki ambargo da kalkmışa benziyor. Düşünebiliyor musunuz, Mübarek döneminde İsrail Büyükelçiliği'ne böyle bir muamele yapılabilir miydi? Yani yeni dönemde Türkiye'ye karşı Mısır'da da sempatinin arttığını, daha doğrusu baskı ortadan kalkınca halkta Türkiye'ye karşı zaten var olan teveccühün ortaya çıktığını görüyoruz. Ki, iki gündür Kahire'de şahit olduğumuz manzara da bunu doğruluyor. Arap baharının nasıl bir 'yaz' getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu biraz da baharda ekilecek tohumlara bağlı. YENİ DÖNEM, YENİ DÜZEN... Her ne kadar, eski saplantılarından kurtulamayanlar Arap dünyasında yaşananların, yine ABD ve özellikle de İsrail'in kontrolünde ve arzuları doğrultusunda cereyan ettiğini düşünüyor ise de ben aynı kanaati taşımıyorum. Bu ülkelerde yeni dönemin dikkatle dizayn edilmesi şartıyla... Başbakan Erdoğan da dün bütün dünyanın izlediği konuşmasında özellikle bu aşamanın hassasiyetine dikkat çekmiş, yaşananları kendi çıkarlarına göre yönlendirebilecek mihraklara dikkat çekmiştir. Şayet Türkiye, hassas ve dikkatli bir strateji ile birikimlerini aktararak bu ülkelerin, gücünü milletinden alan istikrarlı yönetimlere kavuşmasına katkı sağlayabilirse hem İslam dünyasında hem de batıda büyük itibar ve güç kazanacaktır. Başbakan'ın dünkü konuşmalarında itina ile seçtiği mesajları, bu dönemin başlangıcını ilan eder gibiydi...
.Terör örgütüne destek verdiğinizin farkında mısınız!..
2011-08-20 01:00:00
Terör haberlerini soğukkanlı değerlendirmek yayın hayatımız boyunca sürdürdüğümüz bir hassasiyettir. Hem de vatandaşlarımızın; yanan yüreğinden fışkıran öfke ile mütenasip olmayan başlıklarımızı görünce telefona sarılıp, "Bu şehitlerin sizin için hiç mi değeri yok" şeklindeki tahammülü zor tepkilerine rağmen... Çünkü, tam tersine, teröristin işini kolaylaştırmamak için böyle davranıyoruz. Hatta, "Bütün basın yayın organları, başından beri bu hassasiyeti gösterseydi bu bela bugün bu seviyeye gelemezdi" iddiasında bulunuyoruz. Kamuoyunda dehşete sebep olmayan bir eylem, terör örgütü için beyhude çabadan ibarettir. Saldırı talimatını verenler ancak ertesi gün gazetelerdeki manşetleri, TV ekranlarındaki yürek parçalayan cenaze törenlerini gördükten sonra hedefine ulaştığına emin oluyor. Kimse, "Emin misin, yanında mıydın?" demesin. Roj TV'nin ofisinde ele geçen "Talimatname" ile teröristlere, "Saat 14.30'dan sonra eylem yapmayın, haber yayınlarında geniş yer almasını güçleştiriyor" talimatı verdiği ortaya çıktı. Başka söze ne hacet... Ama çok ilginçtir... Bu 'ifşaat' salı günü gazetelerimizde geniş yer aldı. Ertesi gün, (talimatlara uygun olarak) erken saatte Hakkari'deki hain saldırı gerçekleşti. Ve ne yazık ki, medyamız, sanki bir gün önce yayınlanan tavsiyelere uyarcasına bu haberi yine çarşaf çarşaf yayınladı. Meslektaşlarımızla yaptığımız sohbetlerde, bu düşüncelerimize hemen herkes katılıyor, gel gör ki, "Ama bu da önemli haber canım... Görmezden gelemezsin ki..." diyorlar. Elbette haberi görmezden gelmeyelim. Ama duygusal da davranmayalım. İşte bir medya yöneticisinin sorumluluk alması, dik durması gereken nokta da tam burasıdır. Bizler, bu konuda içimizden geldiği gibi davranamayız. Soğukkanlı olmak zorundayız. Bizim takınacağımız tavrın, toplumun büyük kesimini; katlanarak etkileyeceğini unutmayalım. ACABA BİZ Mİ YANLIŞ YOLDAYIZ!.. Bu konuda yalnız kaldığımız için hassasiyetimiz sonuçsuz kalıyor. Sadece teröristlere yarayan bu yayın tarzında ısrarı anlamak mümkün değil. Rüyasında, bir süre sonra yağacak yağmurun suyundan içen herkesin aklını kaybedeceğini gören biri bahçesine bir sarnıç kazıp temiz su ile doldurur. Bir süre sonra gerçekten yağmur yağar ve köy çeşmesinden su içenlerin davranışları garipleşmeye başlar. Derken bir süre sonra sarnıçtan su içen karı-koca dışındaki herkes aklını kaçırır. Ne var ki, herkes bunların peşine takılıp, "Deliye bak, deliye..." diye bağırmaktadır. Bir gün, bu duruma daha fazla dayanamayan amca, "Hanım... Git şu köy çeşmesinden bir testi su getir" der... Velhasıl, değerli meslektaşlarımız kimin ters yönde ilerlediğini tekrar gözden geçirmezlerse korkarım biz de daha fazla dayanamayıp köy çeşmesinden su içmeye başlayacağız. Lütfen biraz sorumluluk...
.Somali'yi Türkiye'ye duyuran gazeteci
2011-08-16 01:00:00
Tarih 24 Temmuz 2011 pazar... Dünya basını Norveç'teki katliamı müslümanların üzerine yıkmakla meşgul; Türkiye'deki meslektaşlarımız da "Vahşet adası" üzerine senaryolar yazmakla... Gelelim bize... Dünyanın sancılı bölgelerini bir radar gibi tarayan arkadaşımız Osman Sağırlı, yeni hedefini Somali olarak belirlemiş ve maceralı bir yolculuktan, akla gelmez engellerden sonra Kenya'ya, oradan da Dadaab Kampı'na ulaşmıştı. İşte biz de aynı gün Osman Sağırlı'nın bu kamptan gönderdiği birbirinden çarpıcı fotoğrafları yüreğimiz parçalanarak sayfalarımıza aktararak "Somali Harekatı"nın ilk startını aynı tarihli gazetemizin sürmanşetinden diye verdik. Birkaç gün sonra Osman Sağırlı Kenya'dan Somali'ye geçti ve karşılaştığı manzarayı bize aktardı. Hatta, gündem toplantılarımıza telefonla katılarak vehameti iyi anlamamız için ilave çaba sarfetti. Somali, "Sözün bittiği yer"di... HER GÜN TAM SAYFA Hafta boyunca tam sayfa haberlerle, "Ölüme çeyrek kala"yı yaşayan "Somali'nin son hali"ni Türkiye'ye haykırdık. Özellikle, adeta "Ölüyorum anne" diye feryad ederek bu dünyayı daha göremeden terkeden Abdullah'ın kendinden kopuşunu an be an yaşayan Madina annenin gözyaşları orada yaşanan dramın boyutlarını anlatmaya yetiyordu. Milletimiz bu haberlere büyük ilgi gösterdi. Yanlış anlaşılmasın, medyamız demedim. Çünkü, sitesinde yayınladığı "Gazete manşetleri" bölümüne Türkiye gazetesini almaya bile gerek görmeyen at gözlüklü yöneticilerin, sadece bizde yayınlanan bu haberlerden haberi bile olmadı... Ta ki, kamuoyunda Somali farkındalığı oluşuncaya kadar... Derken Somali'den dönen Osman kardeşimiz, 3 Ağustos Çarşamba günü TGRT HABER TV'de başlayan Türkiye Platformu programına konuk olarak katıldı ve can alıcı özel görüntüler eşliğinde yaptığı son derece isabetli yorumlarla "Afrika'da neler oluyor" sorusuna tatmin edici cevaplar verdi. Bu günlerde zaten Türk medyası da Somali'yi keşfetmişti artık!... Türk milletinde Somali'de yaşayan kardeşlerimize karşı görülmemiş bir hassasiyet oluşmuş, mübarek Ramazan ayının da etkisiyle kişiler ve kurumlar yardım için seferber olmuştu. Bu gayretler gün geçtikçe çığ gibi büyüdü, devletin de sürece dahil olması ile birlikte koordineli ve kurumsal bir özellik kazandı. OSMAN YİNE ÖNCÜLÜK ETTİ Bu yardım seferberliğinden çok etkilenen Osman kardeşimiz durumu yerinde görmek için bir hafta önce tekrar Afrika yollarına düştü. Nairobi Havaalanı'nda başlayan engelleri aşarak Somali'den kaçabilen Somalililer'in çilehanesi olan Dadaab Kampı'na ulaştı. İlk izlenimlerini, ülkelerinin yeraltı zenginliklerinin faturasını ödeyen bu zavallı kardeşlerimizin, "Bir lokma ekmek için" katettikleri yolları, çektikleri çileyi geçen Cumartesi günü sizlere aktardık. Güzel yansımalar da vardı. Önceki ziyareti esnasında gözyaşı ve dram görüntülerini tespit eden kamerası, bu sefer de ay-yıldız markalı kolileri kucaklayan kardeşlerimizin; unuttukları için pek beceremedikleri gülüşlerinin fotoğrafını çekiyordu... Elbette yine sadece Türkiye gazetesi... Dadaab Kampı'ndan her gün birbirinden çarpıcı gözlemlerini hem TGRT HABER TV ekranlarında hem de sayfalarımızda sizlerle paylaşmaya devam eden Osman Sağırlı, önümüzdeki günlerde tekrar Somali'ye geçecek ve dramın kaynağındaki son durumu izleyip sizlere aktaracak. Nihayet Türk gazetecilerden oluşan kalabalık bir ekip de Dadaab Kampı'na ulaştı. Konunun, kamuoyumuzda konu ile ilgili hassasiyetin muhafazası açısından, yaşananların daha geniş bir yelpazeden aktarılması elbette çok daha etkili olacaktır. Hatta belki de bu sayede Somali'de yıllar sonra ilk defa "farklı" bir bayram yaşanacak. İyi ki yoğun gündeme rağmen günlerce devam eden ısrarlı yayınlarımızla Somali'ye dikkat çekmişiz. Onların ahvalini Türkiye'ye aktararak hem onların bir nebze olsun ferahlamalarına hem de kadirşinas milletimizin, din kardeşi açlıktan ölürken tok yatma vebalinden kurtulmasına vesile olabilmişsek ne mutlu bize. İşte bizim gazetecilik anlayışımız budur... Teşekkürler Türkiye... Teşekkürler Osman Sağırlı...
.Kuzey Kıbrıs, Güney'i geçecek
2011-07-21 01:00:00
> GİRNE Kıbrıs'ın kuzeyi ile güneyi arasındaki çarpıcı farkı çoğumuz bizzat görmüş, benim gibi görmeyenler de defalarca dinlemiştir. "Aradaki tel örgü sanki bir sınır çizgisi değil, çöl ile vaha gibi iki farklı dünyayı birleştirmeye çalışan dikiş ipliğidir." Bu tablo, Ada'nın bir bölümünde yaşayan insanları, bütün dünyanın amansız bir biçimde cezalandırması sonucu oluşmuştu. Ekonomik ve siyasi bakımdan çifte kıskaca alınan KKTC iflas edecek ve Rumlar'ın kucağına düşecekti... Kuzey Kıbrıs üzerinde kurulan bu oyun tutmadı. Onuruna önem veren Kıbrıs Türkü, Anavatan'ın ciddi desteği sayesinde bu ucuz plana teslim olmadı. Bütün olumsuz şartlara rağmen hem siyasi hem de ekonomik mücadelesini sürdürdü. Kuzey Kıbrıs'a çok önemli yatırımlar yapıldı. Ada'nın eski halini bilenler, güney ile aradaki farkın hızla kapandığını ifade ediyorlar. Hatta, sahil şeridinde yer alan ultra lüks tesislerin güney kesimde bulunmadığını söyleyen Türk iş adamları, benzer tesisleri Rumlar'ın da istediğini söylüyorlar. ARTIK KUZEY DE GÜNEŞ GÖRECEK Velhasıl, nereden bakılırsa bakılsın, Kıbrıs'ta zaman Kuzey'in lehine işliyor. Başbakan Erdoğan'ın gezi boyunca yaptığı açıklamalara bakılırsa önümüzdeki dönem KKTC'de içme suyundan duble yollara, tam bir kalkınma seferberliği başlıyor. Siyasi cephede de şartlar Türkiye'den yana gelişmeye başlamış olup Başbakan'ın, "Bıçak kemiğe dayandı" ifadesi aslında çözümü haber vermektedir. Türkiye'nin muhataplarına itimat telkin eden, karşılıklı güvene dayalı ve çözüm odaklı dış politikası bir müzmin hastalığı daha tedavi sürecine sokmuş görünüyor. Bütün bunlardan da önemlisi bu gezi sayesinde, Kıbrıs'taki kardeşlerimize empoze edilen "yalnız bırakılma" endişesi bertaraf edilmiş, bir zihniyet devriminin startı verilmiştir. Yani... Başbakan Erdoğan'ın dün Barış ve Özgürlük Bayramı'ndaki konuşmasında yer alan, "Kuzey Kıbrıs, Güney'i geçecektir" ifadesi bir temenni değil, tespittir.
.Son Barış Harekâtı...
2011-07-20 01:00:00
> LEFKOŞA Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, ehemmiyetine dünkü manşetimizde dikkat çektiğimiz KKTC gezisine biz de iştirak ettik. Ercan Havaalanı'nda büyük bir coşku ile karşılandık. Sayın Başbakan'ın manifesto niteliğindeki konuşması esnasında coşkulu kalabalık, "Vatanımız için hep beraber çalışacağız. Çocuklarımız için, geleceğimiz için hep beraber başaracağız" şeklinde sloganlar atıyordu. Gezi öncesine dönecek olursak... Son dönemde gerek Kıbrıs'ın her iki kesiminde gerekse Türkiye ve Yunanistan'da cereyan eden gelişmelere bakıldığında öne çıkan ortak paydayı "Kıbrıs'ta hiçbir şey bundan önceki gibi devam etmeyecek" şeklinde ifade edebiliriz. Bahsettiğimiz gelişmeleri biraz daha yakından analiz ettiğimizde ise yaşadığı ekonomik kriz sebebiyle uzun süredir kendi derdine düşen Yunanistan'ın Rumlar'a fazla destek şansı kalmazken, Rum Kesimi de yaşadığı bir patlama sonunda yaşadığı rüya aleminden uyanarak gerçeklerle yüz yüze geldi. Türk tarafının ise Ada'sı ile Anayurdu ile başından beri yürüttüğü ama Rumlar'ı şımarık çocuğa çeviren Avrupa'nın bir türlü görmek istemediği gerçekçi ve yapıcı politikanın nihayet sonuçlarını alma aşamasına geldiği anlaşılıyor. Aslında Avrupa'nın da ne Yunanistan ile ne de Rumlar ile uğraşacak mecali yok... Kimsenin başına gelen felaket bizi sevindirmez ama bizde, "Keser döner, sap döner. Gün gelir, hesap döner" diye bir söz vardır. Veya... "Onların hesabı varsa, Allah'ın da bir hesabı vardır." Anlayacağınız, bu yıl, özellikle sayın Başbakan'ın bu gezisinden sonraki dönem Kıbrıs için çok farklı bir dönem olacak. Kısaca... Bu gezi, gerek ilk iki barış harekatı, gerekse o dönemden beri Türkiye'den KKTC'ye yapılan üst düzey ziyaretler dikkate alındığında Kıbrıs için "Nihai Barış Harekâtı" olacağa benziyor.
.Sözleşmelilere 'zorunlu tatil'
2011-07-18 01:00:00
Sözleşmeli kamu personelinin önemli bir bölümü seçimden önce kadrolu statüsüne alındı. Ancak, tamamen 'bürokratik sağırlık' sonucu, sözleşmelilerin bir kısmı bu düzenlemenin dışında kaldı. Bürokrasinin iddiası, "Bu sözleşmeliler 4B statüsü dışında olduğu için bu düzenlemenin dışında kaldı". Mağdur sözleşmeliler ise, "Biz 4B statüsüne tabiyiz, kadroya alınmalıydık" diyor... Biz bu konuyu, seçim öncesi yaptığımız canlı programlarda sayın Başbakana ve ilgili bakanlara ilettik. Edindiğimiz genel intiba, "bu sonucun; düzenleme aşamasındaki bir aksaklıktan kaynaklandığı, hükümetin böyle bir iradesi olmadığı" yönünde... Bunun içindir ki hemen hemen bütün yetkililer, problemin seçimden sonra düzeltileceğini ifade etti. Gerçi, "düzeltme" konusunda da tarafların görüşü farklı. Sözleşmeliler, ilk uygulamadaki aksaklığın yine bir ek kararname ile halledilebileceğini söylerken, hükümet tarafı ise "önce bir kanuni düzenleme ile sözleşmelilerin 4B kapsamına dahil edilmesi gerekir" diyor. Mağdur sözleşmeliler, seçimden hemen sonra twitter ve facebook da dahil olmak üzere her türlü vasıta ile seçim öncesinde verilen sözlerin yerine getirilmesini beklediklerini bize ilettiler. Biz de bazı duyarlı meslektaşlarımız ile birlikte konunun takipçisi olduk. YEMİN KRİZİ SÖZLEŞMELİYİ VURDU Gel gör ki, daha seçimin ertesi gününden itibaren Türkiye'nin gündemine sun'i bir bomba düştü... Bir partinin yüzde 50 oy oranıyla iktidara geldiği bir ülkede, daha hükümet kurulmadan 'erken seçim'in bile telaffuz edildiği bu garip dönemde, sözleşmelilerin feryadı da bizim hatırlatmalarımız da amacına ulaşamadı. Şimdi bu kriz giderildi ama Meclis de tatile girdi. Araştırmalarımız, 'yemin krizi'ne kilitlenen siyasi otoriteden herhangi bir irade beyanı gelmediğinden olsa gerek ki, bürokrasi camiasında da bu yönde bir hazırlık çalışması tespit edemedik. Saygıdeğer sözleşmeli kardeşlerimiz... "Bizdeki emanetiniz" olarak gördüğümüz bu konuyu sürekli takip ettik, ediyoruz, edeceğiz. Sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Onun için, size 'mutlu son'la neticelenecek en küçük adımı bile iletmeyi çok arzu ediyoruz. Ama bazı meslektaşlarımızın yaptığı gibi küçük kelime oyunları ile umut tacirliği yapmayı da kesinlikle istemiyoruz. Konuyu bu şekilde canlı tutmayı sürdürürseniz mutlaka sonuca ulaşacağınızdan şüpheniz olmasın. Ve... O zamana kadar daima yanıbaşınızda olacağımızdan da...
.Medya, terörün ekmeğine yağ sürmemeli...
2011-07-16 01:00:00
Önceki gün 13 askerimizin şehid edilmesi ile ilgili acı haberi alınca yine meslek hayatımın en zor günlerinden birini yaşadım. Böyle acılı günlerde bu duyguları hep yaşıyorum... Önce insanî tarafım devreye giriyor ve, "Olabilecek en sert biçimde tepkini dile getirmelisin" diyor. Hatta ne sürmanşet ne de manşet beni tatmin etmiyor, içimden sayfayı yan yatırmak geçiyor. Ama biraz sonra akan bu kanların, ağlayan anaların vebali üzerime çöküyor, "Başka ocakların da sönmesimi istemiyorsan duygularınla değil, aklınla hareket etmelisin, terör haberlerini büyütmemelisin" düşüncesi beynime hakim oluyor. Peşinden, "Ama yarın yine birçok gazete bu haberi geniş verecek ve haklı olarak herkes bizi eleştirecek" diye düşünüyorum. Sonunda yine içim kan ağlayarak hatta bazı okuyucularımızı üzmeyi dahi göze alarak sorumlu davranmaya karar veriyorum. Değerli okuyucularımız, Elbette acı çok büyük ve ateş düştüğü yeri yakar. Ama emin olun ki biz bu muhasebeyi çeyrek asırdır yapıyoruz. En kolayı bu tür acı haberleri manşete çekip hepimizin duygularına tercüman olmaktır. Biz de bunu rahatlıkla yapıp taktir toplayabiliriz. Peki neden yapmıyoruz?.. Bu kayıplara herkesten fazla üzüldüğümüz ve akan kanın durmasını en çok biz istediğimiz için... Çünkü, terör eylemlerini gazetelerin, lanetleyerek dahi olsa çarşaf çarşaf vermesi, TV kanallarının döndüre döndüre yayınlaması inanın sadece teröristlerin işine yarıyor. Onların, milyarlar harcayarak yapamayacağı kadar etkili biçimde reklamı yapılıyor. Ve bendeniz iddia ediyorum; eğer bütün basın ve yayın kuruluşları bu konuda başından beri bu hassasiyeti gösterseydi terör bu seviyeye gelemezdi. Bugün manşet yapmamızın sebebi ise çok açık; birincisi, dualarla ebediyete yolcu ettiğimiz 13 fidanın arkasında bıraktığı çarpıcı insan öykülerini... İkincisi de devlet ve milletin teröre tepkisini seslendirebilmek... Allah'ın, bu kandil günü hürmetine bize bir daha böyle acılar göstermemesini diliyor, saygılar sunuyorum.
.Zamanın ruhunu okuyamayan zaman aşımına uğrar
2011-07-15 01:00:00
Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, birkaç defa dinleme fırsatı bulduğum geçmişten geleceğe ışık tutan analizleri gerçekten insanın ufkunu genişletiyor. Dün de (gazetemizin Mayıs ayında gerçekleştirdiği Türkiye Toplantıları'nda "Yüzyılın Dönüşümü" başlığı altında ülkemizin yeniden inşasını anlattığı konuşmasıyla birçok noktada örtüşen) ve yeni Türk dış politikasını çok iyi tercüme eden bir analizini, Çırağan Sarayı'nda sınırlı sayıdaki gazeteci ile yaptığı sohbette dinledik. Sayın Bakan Türkiye'de Tazminat, Cumhuriyet ve Demokrasiye geçiş dönemlerinden sonra şimdi de "4. Büyük Restorasyon Dönemi"nin yaşandığını, kısaca vatandaşlık ve tarihdaşlık paydasında oluşturulacak bir kimlik anlayışı ile içeride ve koptuğumuz coğrafyada ilişkileri tamir etmek şeklinde ifade edebileceğimizi söyledi. Bu restorasyonun önemini anlatırken de, "2050'de ilk on büyük ekonomiye Çin, ABD, Hindistan, Brezilya, Rusya, Kanada gibi büyük nüfus ve toprağa sahip "kıta ülke"lerinin sahip olacağı tahmin edilmektedir. Bizim bu saatten sonra fütuhat yapamayacağımıza göre tek çare etrafımızdaki coğrafya ile sağlayacağımız iyi ilişkilerle ekonomik ve siyasi entegrasyonu oluşturmaktır" dedi. Bu analizler esnasında sayın bakanın sık sık vurgu yaptığı "zamanın ruhunu yakalamak" mefhumu çok dikkatimi çekti. Kısaca, konjonktürü iyi yakalayarak uluslararası ilişkilerde ileriyi gören, isabetli bir diplomasi ile kısa sürede hedefe ulaşmanın sırrı... Her yerde ve her zaman geçerli bir kurallar manzumesi değil, tam aksine ülkeye, zamana ve şartlara göre değişen stratejiler... Bunu yakalayabilirseniz, masum ifadesiyle 'süreklilik' denilen statüko bile size karşı direnemez. Nitekim, son dönemde bu formülü keşfeden ve uygulayan Türkiye, etrafındaki 'düşmanımın düşmanı dostumdur' ortak paydasında oluşturulan demir perdeleri eritti ve yepyeni bir imaj yakaladı. Öbür taraftan zamanın ruhunu yakalayamayan bazı liderlerin, Arap Baharı'nda nasıl tam bir hazan mevsimi yaşadığını hep birlikte izliyoruz. Hatta bu açıdan bakınca sayın Davutoğlu'nun, "Rum kesiminin Kıbrıs'ta çözümü geciktirerek tek taraflı olarak dönem başkanlığını üstlenmesi durumunda AB ile olan ilişkilerimiz donma noktasına gelir" ifadesini bir tehditmiş gibi algılayarak, "Şimdi bu açıklamaların zamanı değil" şeklinde cevaplandıran Avrupa Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle de zamanın ruhunu yakalayamamış... Öyle olmasaydı bu ifadelerin, uzun zamandır AB ile aramızda bir buzdağı olan Kıbrıs meselesini çözmenin tam zamanı olduğu işaretini anlayabilirdi.
.Konya için büyük şans..."
2011-07-06 01:00:00
Konya Valisi Nezih Doğan için kullanılan bu ifadeyi birçok kişiden duydum. Kendisi ile iki saatten uzun bir süre sohbet etme imkânı buldum. Küresel rekabet, ülke ve bölge kalkınması gibi konulardaki düşüncelerini, Konya ile ilgili çalışmalarını ve ileriye dönük planlarını hayranlıkla dinledim. Çünkü sayın valinin anlattıkları, kafamızdaki alışılmış vali şablonuna hiç uymuyordu. "Son yıllarda tanımakla müşerref olduğum 'ezber bozan' valilerden biri daha..." diye düşünüm. Zira... Eskiden bütün valiler yetkisizlikten bahseder, aslında birçok şey yapmak istediklerini ama ellerininin, kollarının bağlı olduğunu söylerlerdi. Bu doğruydu aslında. Ama yeni İl Özel İdareleri Kanunu valilere büyük fonksiyonlar yükledi. Bundan sonraki dönemde de gerçekten bir şeyler yapmak isteyenlerle kanunu bahane edenler belli oldu. Sayın Konya Valisi Nezih Doğan'ın da kendisine verilen hizmet imkânını sonuna kadar kullanmaya çalışanlardan biri olduğunu yakınen gördük. Hem de paradigmaları alt-üst ederek... Konya'da tarımın, hayvancılığın geliştirilmesinden bahsetmek anlaşılabilir bir durum. Ama bir vali Konya'nın denize açılmasından, enerji üssü olmasından bahsediyorsa hakikaten "Konya için büyük şans" demektir. Sayın valiyi dinlerken Başbakan Erdoğan'ın 2023 hedefinin içi boş bir söylemden ibaret olmadığını anladım. Meğer 2023 yürüyüşü Anadolu'dan başlamış bile...
.Herkesin yüzü gülüyor
2011-06-25 01:00:00
NUH ALBAYRAK, MÜLTECİ KAMPINDAKİ İZLENİMLERİNİ YAZIYOR Sadece çocuklar değil herkes mutlu. Oysa bu imkânsız bir şey. Meğer onlar "sevgi"ye hasretmiş... "SURİYELİ MİSAFİRLERİMİZ" YENİDEN HAYATA TUTUNDU Kamplarda yaşayan binlerce Suriyelinin Türkiye sayesinde hayata tutunduğunu gördük. Mültecilerin her türlü ihtiyacı karşılanıyor. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe de iş adamlarının katkısıyla hazırlanan yardımları 'misafirlerimiz'e ulaştırdı. YÜZLER GÜLDÜ, UMUTLAR YEŞERDİ... Hatay Yayladağ'da eski bir fabrikaya kurulan çadırkentte bulunan Suriyeli mültecilerin yüzü Türkiye'nin uzattığı şefkât eli sayesinde gülüyor. Kendi ülkelerinde görmedikleri sevgi ve şefkati gören mülteci çocukların yüzünden gülücükler eksik olmuyor... > HATAY ONLAR BİZİM MİSAFİRLERİMİZ! Biz mülteci ifadesini kullanmıyoruz. Bu kardeşlerimiz zaten bizim akrabalarımız, yakınlarımız, en azından din kardeşlerimizdir. Niye sığınmış olsunlar ki bize... Ancak misafirimiz olurlar. Samimi dostlukların uzakları yakın; olmazları mümkün kıldığını dün bir kere daha müşahede ettim. Şöyle ki... Samimiyet abidesi Abdüssamet Sürmeli Hataylıdır. Ama uzun yıllardan beri Bursa'da mukimdir. Her ne kadar kendisini "Yıldırım'da garip bir mobilyacı" diye takdim etse de Bursa'nın önemli şahsiyetlerindendir. İşte bu güzel insanın Hatay aşkı ile Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Recep Altepe'nin, Türkiye sınırlarını aşıp Balkanlar'a kadar ulaşan yardımseverliği birleşince Bursa ile Hatay "kardeş şehir" olmuş. BURSA'DAN SURİYE'YE! Eee malum... Kardeşin derdi senin derdin... Hatay bu günlerde yağmur gibi yağan misafirlerini en iyi şekilde ağırlama derdinde... Bursalılar da bu yoğun gayrete bir katkı yapmak istemişler. Kamyonlara malzemeler yüklenmiş, ver elini Hatay... Daha da önemlisi Başkan Recep Altepe malzemeleri adrese teslim gönderme yerine bizzat kendisi de gitme kararı almış ki, asıl anlamlı olan da bu. Çünkü oradaki yetkililer, "Devletimiz güçlü, hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Ama bize ve mülteci kardeşlerimize 'yanınızdayız' mesajı veren bu tür ziyaretler bizim için çok önemli" diyor. Bu güzel yolculukta Recep Başkan'a biz de eşlik ettik. Antakya Belediye Başkanı sayın Lütfi Savaş bizi karşıladı ve hep birlikte Altınözü ve Yayladağ'daki mülteci kamplarını ziyaret ettik. Önce Altınözü... Belediye Başkanı M. Cavit Alkan bazı genel bilgiler verdi: "4556 misafirimiz var. Buradaki Tekel depolarına yerleştirdik. Dağınık gelen aile fertlerini bir araya getirmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla, yerleşim birimleri arasında transferler oluyor, yekun değişebiliyor..." Sonra Yayladağ'a geçtik. Belediye Başkanı Mustafa Kemal Dağıstanlı'nın da katılımı ile çadırkente gittik. YAŞASIN TÜRKİYE Kampların girişinde toplanan Suriyeliler bizi alkışlarla ve tempo halinde, "Yaşasın Türkiye... Kanımız, canımız sana feda Erdoğan" tezahüratlarıyla karşıladı. Her iki kampta da Hataylı gönül dostumuz Mehmet Tuna'nın yardımıyla birçok mülteci ile konuştuk. Birbirinden vahim şeyler anlattılar. Ben bunlara girmeyeceğim. Çünkü daha önce Osman Sağırlı, Adem Demir ve Salih Bilici arkadaşlarımız hem de sınırın her iki tarafından da bu dramı detaylarıyla aktardılar. Ben burada hemen hemen bütün mültecilerin dile getirdiği başka bir gerçekten bahsedeceğim... GÜLEN MÜLTECİLER GÖRDÜM Bir kere bir mülteci kampındayım ama çocuklar neyse ama kadınlar, gençler dahil herkesin yüzü gülüyor. Yani gülen mülteciler gördüm, düşünebiliyor musunuz... Oysa bu imkansız gibi bir şey... Evini-yurdunu terk etmiş, başına inanılmaz işler gelmiş, nice yakınlarını kaybetmiş insanlar... Şimdi de gurbette, her ne kadar mevcut şartlarda olabileceğin en iyisi yapılmaya çalışılıyorsa da alışmadıkları bir tarzda ve akîbeti meçhul bir halde yaşıyorlar... Bu insanlar kolay kolay gülebilir mi?.. Ama gözlerinin içi gülüyordu hepsinin... Bakışları mutluluk doluydu... Teşekkür ve duaların hesabı yok... Bu nasıl mümkün oluyor diye uzun uzun düşündüm ve buldum... Günlerdir 3-4 saat uyku ile idare eden ve neredeyse bütün mesaisini mülteci kampı ile geçiren Cavit Beyin açıklamalarındaki bir bölüm çok dikkatimi çekmişti. Cavit Bey, bütün programını hatta hayatını alt-üst eden mültecilerden "misafirlerimiz" diye bahsediyor: "Biz mülteci ifadesini kullanmıyoruz. Bu kardeşlerimiz zaten bizim akrabalarımız, yakınlarımız en azından din kardeşlerimizdir. Niye sığınmış olsunlar ki bize... Ancak misafirimiz olurlar..." diyor. İşte, mültecileri bile güldüren sır, Türkiye'nin konuya bakışını özetleyen bu cümlelerde saklıydı aslında... Zira, bizler iyi biliriz vatandaşını potansiyel düşman olarak gören bir yönetimin dayanılmaz ağırlığını. Onlar meğer sevgi ve şefkate muhtaçmış...
.Herkes kazandı, çokbilmişler kaybetti...
2011-06-14 01:00:00
Bizler, tevazu kültürüyle yetiştik. Kendi başarımızdan bahsetmek 'ayıp' sayılır. Başkası bile bahsetse yüzümüz kızarır. Ama bugün sizden özür dileyerek tevazuya bir günlük ara vereceğiz... Malumunuz, seçim öncesinde birçok ilde nabız tutmaya çalıştık, gözlemlerimizi sizlerle paylaştık. Özellikle 'ağır abiler' diye nitelediğimiz isimlerin aday gösterildiği illerden bakınca bunun; üzerinde çok çalışılmış, sonuçları iyi sorgulanmış bir çalışma olduğunu düşünmüşüz ve yazımızın başlığını, "Asıl çılgın proje bu..." şeklinde atmışız (04 Haziran 2011). Sonuçlara bakınız. Bakanların gönderildiği ve de çoğu AK Parti açısından problemli olan bu illerde oy patlaması olmuş. Hatta bu iddia, yüzde 60 müktesep oyu olan Gaziantep'te bile işlemiş. Şimdi de il bazındaki değerlendirmelerimizi sorgulayalım: İzmir için "Gelenek değişiyor. Değişim bu seçimde başlar, gelecek seçimlerde netleşir" demişiz (25 Mayıs). AK Parti İzmir'de oyunu yüzde 30'dan 37'ye, milletvekili sayısını da 9'dan 11'e yükseltmiş. "Bursa seçmeni farkı görmüş... Sonucu da 12 Haziran'da göreceğiz" demişiz (27 Mayıs). AK Parti Bursa'da, Faruk Çelik'i kaybetmekten dolayı 'evlat hasreti' burukluğuna rağmen oyunu da milletvekili sayısını da arttırmış. 45 BAYAN VEKİLİ KİM SEÇTİ? Hatay'da Başbakan Erdoğan'ın mitingini izlemiş ve coşkuya dikkat çekmiştik (29 Mayıs). Sonuç ortada... Aynı yazıda dile getirdiğimiz ve "insafsızlık"la itham edilmemize sebep olan, "AK Parti'nin bayan oyları artabilir" ifademizin de arkasındayız. AK Parti yetkilileri son iki seçimde aldıkları oyların analitik değerlerini açıklasın, bakalım. Giresun'da, "AK Parti'nin 4. sıra adayı ile CHP'nin 1. sıra adayı yarışıyor" demişiz (8 Haziran). Öyle olmuş ve sonuç 3-1 çıkmış. "Erzurumlu, 'Yaz gardaşım, 5-1' diyor" şeklinde başlık atmışız (9 Haziran). N'olmuş?... Rize'de, AK Parti 2007'de 2 milletvekili çıkardığı halde bu seçim için, "3-0'ın önünde engel görünmüyor" demişiz (10 Haziran). Aynen öyle olmuş. Hatta Rizeliler'in bu tahminini paylaştığımız sayın Hayati Yazıcı'nın, "Biz, (olsaydı) 4. milletvekilini de çıkarabileceğimiz kadar oy almalıyız" demişti, bu bile gerçekleşmiş... Son olarak... Benim "Çılgın Proje" diye nitelediğim aday sisteminin Batman'da, Kürt Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'e rağmen işe yaramayacağına dikkat çekerek, "2007'deki 2-2 dengesinin bozulması zor" demişiz (10 Haziran). Bozulmamış. MİLLETİ TANIMAYAN BİLMİŞLER... Şimdi... Bizim alemdeki, âleme tepeden bakan, çok bilmiş üstadların gerdanlarını gere gere yaptıkları dış destekli dizaynlar ve beyanlara ne oldu? Demek ki, ya onlar bu milleti hiç ama hiç tanımıyor, ya da bu millet onları çok iyi tanıyor! Nitekim, CHP dahil herkesin kazandığını beyan ettiği bu seçimin tek mağlubu bu bizim müzminler oldu ve Kılıçdaroğlu'ndan önce onların ne yapacağı merak konusu bence. İkincisi de, sırf hissettiklerimizi yazdığımız için bizi uzaydan gelen yaratıklar olarak niteleyen ve "AK Parti'nin merkezinden bakanlar bile böyle bir manzara göremiyor. Acaba siz nereden bakıyorsunuz da bunları görmeyi beceriyorsunuz" diyen değerli kardeşlerime şimdi ben soruyorum: Siz neredesiniz Allah aşkına?... SAYIN GÖKÇEK, SIRA SİZDE... Biz bu seçimden sonraki dönemde iki konuyu çok yakından takip edeceğiz. Biri, teknik bir ayrıntıdan dolayı 4B'lilere tanınan kadro hakkından istfade edemeyen belediyeli sözleşmelilerin mağduriyetinin giderileceği yönünde aldığımız sözlerin yerine getirilmesi... Diğeri de, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Gökçek'in, Kırıkkale'deki programımızda, "Kırıkkaleliler Beşir abiyi iki arkadaşı ile birlikte Meclise göndersin, Yeşilvadi Projesi'ni gerçekleştirmeyi ben taahhüt ediyorum" demişti. Biz de "Sayın Başkan, canlı yayındayız, Kırıkkaleliler bunu yaparsa sözünüzü unutmayın" demiş, "Bizim sözümüzü diğerleriyle karıştırmayın" cevabını almıştık. Kırıkkale 3-0 dedi. Sıra sayın Başkan'da!...
.Ne cevherler görürsün gezsen Anadolu'yu
2011-06-12 01:00:00
SEYAHAT NUH ALBAYRAK Anadolu'dan kampanya izlenimlerini yazıyor BİR UÇTAN BİR UCA 25 gün boyunca Türkiye'nin bir ucundan öbür ucuna dolaştık. "Şimdiye kadar neden buralara gelmedim ki" diye hayıflandığım, her biri diğerinden güzel o kadar çok yer gördüm ki... İNSANLIK YAŞIYOR Asıl cevher ise Anadolu insanımız... Yeni tanıştığımız fedakârlık sembolü o kadar dost var ki... Bence, "İnsanlık kalmamış" diye düşünenler, Anadolu'da birkaç gün dolaşsın yeter... Sakın, "Yeter artık, suyunu çıkardın" demeyin. Aslında ben dün seçim gezilerini de sözlerimi de noktalamıştım. Ama "yoğun istek üzerine" bugün de bir potpuri yapmak zorunda kaldım. Bu 'yoğun istek' maymuncuk gibi bir şey. TV programları tekrarlanırken, siyasete girmek için bahane aranırken vs... O kadar ki, arada benim gibi gerçek anlamda kullananlar da kaynar gider. Neyse... Başa dönelim... Geçen ay nasıl olduğunu anlamadan kendimi yollarda buldum. Devamını zaten biliyorsunuz. Ayrıntılar ise bana, "Bi daha..." diyen arkadaşların seçtiği fotoğraflarda... Ben, fotoğrafı çekilemeyecek bir ayrıntıdan bahsedeceğim. Bu geziler esnasında duyduğum, "Hiçbir aday böyle bir performans sergilemedi. Bu seçim geçti ama 2015'i kaçırma..." türü sözlerin haddi hesabı yok. Demek ki dolduruşa gelmek böyle bir şey... Bir ara, "YSK'ya bir gitsem... Onlar olmayacak şeyleri yapmakta mahirdir. Belki benim için de bir yol bulur, adaylığımı bu seçime yetiştirirler" diye bile düşündüm. Neyse ki, kendimi fazla kaybetmeden seçim bitti. GENEL TESPİTLER... Dolaştığımız bütün şehirlerdeki gözlemler ışığında şu tespiti yapabiliriz. Türkiye'de 'propaganda'da da büyük değişim gerçekleşti. Hadi, çevre konusundaki hassasiyet, yapılan kanuni düzenlemeden kaynaklandı diyelim. Ama sokakta karşılaşan rakip ekiplerin birbirine başarı dilemesi, 'fanatik' taraftar olan esnafın, hayatında oy vermeyeceği partiye mensup ekipleri davet edip ikramlarda bulunması gibi şeyler de kanunda yazmıyor herhalde... ANADOLU DOST DOLU Tabii bunlar 'normal' yerlerde. Güneydoğu'da ise BDP'li ekiplerin en önemli görevi, esnaf ziyareti yapan AK Parti ekiplerini takip ederek, girdikleri her dükkânın önüne bir minibüs dolusu 'gönüllü' ile gelip, müziğin sesini sonuna kadar açarak tacizde bulunmakmış. Bu uygulamadan da en fazla Tarım Bakanı Mehdi Eker ve ekibi mağdur olmuş. Bu ekiplerin bir diğer önemli görevi de bilboardlardaki BDP dışındaki adayların gözünü oymak... Umarız onlar da bir gün 'normal'leşir... Hareketli bir seçim dönemi yaşadık. Gittiğimiz her şehirde çok değerli dostlar edindik. Hepsine gönüller dolusu sevgilerimizi gönderiyor, tekrar görüşmeyi diliyoruz. KOCATEPE MANZARASINA NAZAR DEĞDİ TGRT HABER TV Ankara Temsilcisi ve 25 gün boyunca en çok gördüğüm kişi olan Batuhan Yaşar, Ankara'da AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek ile olan yayınımızı, bana jest olsun diye binamızın Kocatepe Camii manzaralı terasından başlattı. Ama bu manzaraya nazar değmiş olacak ki stüdyoda tamamlayabildik. (Fotoğraf: Gökhan Kaya) YAŞINI SORMAYIN... Bursa'da, sayın Bülent Arınç ile doğum gününde görüştük. Yayından sonra sürprizimiz olan doğum günü pastasını samimi bir ortamda yedik. Yalnız söz verdiğimiz için yaşını yazamıyoruz. KALENİN BURCUNDAYIM... Giresun Kalesi'nin zirvesinden şehir manzarası. Yanlış anlamayın, gezmek için çıkmadık. Yayın için uygun mekân ararken yolumuz düştü. (Fotoğraf: Bünyamin Yazar) MEYAN KÖKÜ DOPİNGİ... Hatay'da Uzunçarşı'da şerbetçinin ikramını, "Bilmediğim şeyi içmem" diye reddettim. Ama dostumuz Abdussamet Sürmeli'nin (solda) tavsiyesine güvenerek bardağı diktik. (Fotoğraf: Mehmet Tuna) YAYINIMIZA İLGİ ZANNETMİŞTİM Erzurum'da etrafımıza toplananların TV yayınına ilgi gösterdiğini zannetmiştim ama yayın bitince Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın etrafını çevirip taleplerini sıralayınca gerçeği öğrendim. SAMSUN'DA ESKİ BİR DOST Cezayir'den tanıştığımız ve candan dost olduğumuz Zaman Gazetesi Samsun Bölge Temsilcisi Mükremin Albayrak ile de yıllar sonra seçim turu sayesinde hasret giderdik. KIZILIRMAK MANZARASI Kırıkkale'de yayın saatini beklerken zamanımızı değerlendirdik ve Şarlak mevkiine giderek Kızılırmak'ın oluşturduğu harika manzarayı seyrettik. ADANA EKİBİMİZLE HASRET GİDERDİK Yıllardır bir araya gelemediğimiz Adana Baskı Merkezi personelimiz ile yemekte buluştuk. İHA Adana Bölge Müdürü Adnan Kulak'ın da hazır bulunduğu yemek Adana gezimizin en güzel tarafıydı. ERDOĞAN BEY'E RASTLADIK Trabzon'dan Rize'ye giderken Erdoğan Bayraktar'a, sabahın erken saatlerinde Sürmene'de turlarken rastladık. Maratonun sonlarına yaklaşmış olmasına rağmen hâlâ dinamikti. (Fotoğraf: Batuhan Yaşar) BUNLAR DA İZMİR'İN FEDAİLERİ İzmir'de de Baskı Merkezimiz'de çalışan cefakâr arkadaşlarımızla bir araya geldik. Yemek yedik, muhabbet ettik, "İyi ki seçim oldu" sitemlerine de hak verdik. (Fotoğraf: Arif Ergün) EVET AYDER... Ayder yaylasına giderken gördüğüm bu şelale beni hayran bıraktı.
.35 saat canlı yayın...
2011-06-11 01:00:00
BATMAN- Dün Trabzon'dan 'son durak' Batman'a geldik. Birçok büyük şehirde olmadığı kadar modern bir havaalanı sizi şaşırtıyor. Şehre geldiğinizde karşınıza çıkan ultra lüks binalar şaşkınlığınızı katmerliyor. Vakit kaybetmeden Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in izini sürmeye başladık. Nerede yakaladık dersiniz? Kuveyt, S.Arabistan ve Katar'dan gelen, bölgeye toplam 11 milyar dolar tutarında yatırım yapmak isteyen iş adamları ile görüşürken!... Yanlış duymadınız... Türkiye için bile büyük rakam ama bölge için doping, terör için panzehir... Bu heyet normalde Ankara'da görüşmelerini yapıp dönerlerdi. Bakanların Anadolu'ya dağılmalarının hikmetleri işte... DENGE BOZULUR MU? Burada nabız tutmak kolay değil. Yok yok... Çok şükür güvenlik problemi bile yok. Ancak, insanlar kolay kolay fikrini söylemiyor. Yarın için bir şeyler "koparmak" için ısrar ettiğimiz birkaç kişi ancak, "Denge..." diyebildi. Yani 2007'deki 2-2'lik skoru kastediyorlar. Bu seçimde bir Batmanlı bakanın kendi şehrinde olması elbette önemli. Ancak asıl önemlisi, devletin mâli musluğuna hükmeden bir Kürt bakanın burada olması, ana istismar konularından olan 'mağduriyet ve ayırım' iftirası için en canlı cevaptır. Bütün bu etkenler 'denge'yi bozabilecek mi? Zor ama imkânsız değil... NOKTAYI BATMAN'DA KOYDUK 25 gündür devam eden yayın maratonumuza dün noktayı koyduk.. 25 ilin nabzını tuttuk. Binlerce kilometre yol gittik, 20 ilden toplam 35 saat canlı yayın yaptık. Bu süre içerisinde çok tecrübeler, ilginç hatıralar yaşadık. Uydudan düştük, çatıdan stüdyoya uçtuk. En ilgincini de Giresun'da yaşadık. Planlanan hizmetlerin anlatıldığı son 20 dakikaya girdiğimiz anda bütün Giresun'un elektrikleri kesilmiş, yayının sonuna kadar da gelmemişti. BİZ GÖRÜNDÜK, ONLAR YORULDU Gazete veya TV yayıncılığında asıl yıprananlar, görülmeyenlerdir. Programlarımız esnasında gerek karşımızda, gerekse merkezde onlarca sessiz kahraman, bizi kusursuz olarak size ulaştırmak için kendilerini paraladılar. Zaman zaman karşılaştığımız küçük aksaklıkları size yansıtmamak için kendilerini paraladıklarına hep şahit olmuşumdur. Bunlar gazete için de geçerli. Editörden operatöre, renk ayırımdan, baskıya hatta dağıtıma kadar yüzlerce cefakâr insan bu satırların ve karelerin size kaliteli ve zamanında ulaşması için gece-gündüz emek sarfediyor. Bu vesileyle bizi sayfada veya ekranda sizlere ulaştıran bu isimsiz kahramanlara kalbî teşekkürlerimi arz ediyorum. ÇAT ORAYA... ÇAT BURAYA... Coğrafya'dan borçlu geçen yönetmenlerin, bize Türkiye sahnesinde köşe kapmaca oynatan, yola çıkarken güzergâh değiştirip bizi zıplatan 'engelli koşu' programlarına rağmen yayınlarımıza zamanında yetişmemizde, günde birkaç uçak bileti değiştiren Burcu Hanım'ın katkısı büyüktür. Ama, haksızlık etmeyelim, yayın saatinden yayın tarzına kadar her türlü talebimizi büyük bir elastikiyetle karşılayan, yayın ve program yönetiminin yaklaşımı her türlü takdîrin uzerindedir. Tabii bu arada bilhassa yayın saatleri konusunda bize gösterilen 'elastikiyet' bazı programcı arkadaşlarımız için 'mağduriyet'e dönüştü. Özellikle, saat 20:00 civarında programı olan arkadaşların sabrını çok zorladık zannediyorum. Ama bu kadar... Söz... Artık ayağınıza dolaşmayacağız!
.Rizeli mi, vefalı mı?..
2011-06-10 01:00:00
RİZE - Artık maratonun sonuna yaklaştık. Allah izin verirse siz bu satırları okurken biz Maliye Bakanı sayın Mehmet Şimşek ile son noktayı koymak üzere Batman'da olacağız. Bu son programda size önemli sürprizler hazırladığımızı da belirtelim. Rize'ye mecburen çok erken saatte geldik ve henüz esnaf işbaşı yapmadığı için nabız tutmaya, havaalanındaki kafeteryaları saymazsak sabahçı kahvelerinden başladık. Her tanışma faslında soyadımı duyan herkes, "Albayraklar'la akrabalığın var mı" diye sorar. Ben de "Yok, ben Konyalı'yım" diye cevap veririm. Bu net açıklamaya rağmen konuşmanın devamı genellikle şöyle devam eder: "Ama burnun Karadenizliler'e çok benziyor..." Bence bir sakıncası yok. Hatta içten içe memnun bile oluyordum. Düşünsenize... Burundan dolayı Başbakan'ın hemşehrisi sayılırdım. Ama bu gezide bütün hayallerim söndü. Zira bu buruna rağmen her Karadenizli, benim Karadenizli olmadığımı anladı. Gerçi, telefonu şarja takmak için girdiğim çay ocağına dalan birisi bana dönüp, "Şurada oturan müfettişlere üç torpilli çay..." dedi ama o da benim gibi yabancıydı galiba... IPhone'un zararları işte... VEFÂLİDUR RİZELİ... Malum Rize, Başbakan Erdoğan'ın memleketi ve kendisi burada çok seviliyor. Biz Başbakan'ın Kasımpaşa'da doğup İstanbul'da büyüdüğünü biliriz ama sanki hep Rize'de yaşamış. Zira neredeyse her Rizeli'nin kendisiyle ilgili bir hatırası var. Rizeliler bu muhabbeti vefa ile de süslemiş. Zira Rizeliler, 2007'de bağımsız aday Mesut Yılmaz'a yol verdi ise de kuruluşundan itibaren tek temsilcisi olarak AK Parti''yi Meclis'e gönderdi. Bu seçimlerde ise bir Mesut Yılmaz pürüzü de mevzubahis olmadığına göre 3-0'ın önünde bir engel görülmüyor. Program konuğumuz olan Türk siyasî tarihine "son devlet bakanlarından" diye geçecek olan sayın Hayati Yazıcı idi. Yayından sonraki çay sohbeti sırasında, Rizeliler'in bu tahmini kendisine iletip fikrini sorduğumda, "Biz fazlasını bekliyoruz"cevabını aldım ve çok şaşırdım. - Nasıl yani... Zaten toplam 3 milletvekili çıkaracaksınız?.. - Olabilir... Öyle yüksek bir oy oranına ulaşmalıyız ki, dördüncü milletvekili hakkımız olsaydı onu da biz çıkarmalıyız. SÖZLEŞMELİLER İÇİN SON NOKTA Sözleşmeli kardeşlerimiz sağ olsunlar bütün programlarımızda bizi yalnız bırakmadı. Biz de onların feryadını, etkili-etkisiz demeden görüştüğümüz her yetkiliye iletmeye çalıştık. Dünkü konuğumuz ise Devlet Personel Başkanlığı'nı uhdesinde bulundurması sebebiyle Başbakan'dan sonra konunun en yetkili kişisiydi. Meseleyi bütün çıplaklığıyla kendisine ilettik ve son durumu sorduk. Kendisi de konuya gösterdiği hassasiyetin bir emaresi olarak reklam arasında Devlet Personel Başkanı sayın M. Tekin Arslan ile görüştü ve nihai durumu açıkladı: Belediyelerde ve diğer bazı kamu kurumlarında çalışan sözleşmeliler, yapılmakta olan bir düzenleme ile 4B kapsamına alınarak kadrolu olacak. Çok farklı bir statüye tabi olan 4C'lilerle ilgili herhangi bir çalışma yok. AYDER Mİ, KÜMBET Mİ? Bu arada bazı Rizeli dostlarımız bizim önceki günkü Giresun notlarımız arasındaki Kümbet Yaylası muhabbetimizi okumuşlar ve biraz da bozulmuşlar. Oysa biz, bugüne kadar Karadeniz Bölgesi dışında gördüğümüz bütün 'yeşil'lerin çakma olduğunu söylemiştik. Dediler ki, "Sizi Ayder Yaylası'na götürelim de yeşil görün..." Benim "Hayır" demem mümkün mü?.. Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra menzile ulaştık. Zaten yol boyunca gördüğüm manzara sebebiyle ben kendimden geçmiştim. Fotoğraf makinemi alıp kendimi, yaylanın sadece kuş sesleriyle delinen sükûnuna bıraktım. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Batuhan'ın, "Programa geç kalacağız" paniği ile kendime geldim ve hemen dönüşe geçtik. Ama bana, "Kümbet mi, Ayder mi" diye sormayın lütfen... Her ikiside...
.Yaz gardaşım 5-1!..
2011-06-09 01:00:00
> ERZURUM Dadaşlar diyarında gün boyu çarşı pazar dolaştık. Eee... Erzurum'da iseniz nabız tutmaya elbette cağ kebabından başlanır... Gerçi bazı okuyucularımız, "Mutfak kısmını transit geç" dese de biz yediğimizi inkâr etmeyiz. Konu yemekten açılmışken... Batuhan ile 15 gündür dolaşıyoruz. Oldukça stresli bir iş yapıyoruz. Düşünün... Size verilen yayın programına göre biletlerinizi ayarlamış, bavulunuzu toparlamış yola koyulmuşsunuz. Ertesi gün Bülend Bey'den iki satırlık bir ferman; "Yarın İzmit iptal, canlı yayın Batman'dan..." Tabii Batuhan darmaduman... Hadi şimdi kendini bir kenara bırak, Batuhan'ı toparlamaya bak... Zaten son iki ili de bitirdikten sonra bu maratonun genel hikayesini yazacağım, bazılarının ipini pazara çıkaracağım... Yani bütün bunlara rağmen Batuhan ile (yemek hariç) hiçbir problemimiz olmadı... Yemekte de sadece 'süre' problemimiz var. Genel Müdürü gibi, daha ben çorbayı bitirmeden o tatlı tabağının dibini görüyor. Neyse, her anlaşmazlık böyle olsa keşke... KITLAMA EŞLİĞİNDE SİYASET 'Nabız turu'muzu Taşhan'da sürdürdük. Orta yerindeki ulu çınarın serinliğinde sıralanmış oltu taşı mamulleri arasında kıtlama çaylar eşliğinde siyaset muhabbeti... - Erzurum'da durum nasıl? - Abi, 6-0 filan diyorlar ama bence 5-1 olur, öyle de olsun varsın... - Neden? - Ya... Bunlarla olmuyor ama bunlarsız da olmaz. Gerçi bu Bahçeli'den hiçbir şey olmaz ama... - Ne oldu şimdi!.. - Ya öyle işte... Geçen gün BDP'liler Cumhuriyet Caddesi'ne pankart asmaya kalktı, yine ülkücü arkadaşlar engel oldu. - Peki çözüm bu mu sence... - Ya ne ya!.. - Bence o tepki sandıkta gösterilmeli. - Yok gardaşım, sandıkta da gösterilmeli, pankart da indirilmeli... - BDP'li bağımsız adayın durumu nasıl peki... - Ümitsiz vaka... Hatta son günlerde yaptıkları bazı taşkınlıklar daha da tepki topladı. Merak etmeyin, her dükkandaki sohbeti aktarıp başınızı ağrıtmayacağım ama hepsinin ortak paydası, "Erzurum'dan bir tane MHP çıkarır, gerisini AK Parti alır..." SOĞUKTA SICAK YAYIN... Yayın konuğumuz kabinenin başarılı üyesi Sağlık Bakanı Recep Akdağ idi. Yakutiye Medresesi önünde, Erzurum'un 'erkek havası'nda sıcak ve tempolu bir yayın oldu. Twitterdan yağan sorulardan sadece Erzurum ile ilgili olanları sorabildik. Programın ayrıntılarını tekrarlamaya gerek yok. Fakat sayın bakanın anlattığı bir anekdotu izninizle aktarmak istiyorum. Yayın sonuna doğru sayın bakana, "Efendim, hiç gizlemeyeceğim, ben çok üşüdüm. Umarım sizi de üşütmemişizdir" dedim. Sayın bakan, "Erzurumlu üşümez" dedi ve ekledi: Benim 5 yaşında bir kızım var. Kış Olimpiyatları sırasında buradaydık, beraber annemin mezarını ziyarete gittik. Elbette hava çok soğuktu, üşümesin diye sarıp sarmalamak istedik. Reddetti ve "Ben Erzurumlu'yum, üşümem" dedi. (Gerçi annesi Ordulu ama...) Sonra birlikte Olimpiyat Oyunları'na geldik. Basın mensubu arkadaşlar kızımı görünce, "Sen üşümüyor musun" dediler. Ben hemen araya girip, "O Erzurumlu, üşümez" dedim. Fakat daha sözüm bitmeden kızım, araya girdi ve titrek bir sesle, "Ben Orduluyum" dedi...
.4-0 sürpriz değil
2011-06-08 01:00:00
> GİRESUN Şu âna kadar nabzını tuttuğumuz 14 ilden en ilginç izlenimi Giresun'da edindik... Çünkü belediye başkanı CHP'den ama 12 Haziran için CHP'nin 1. sıra adayı ile AK Parti'nin 4. sıra adayı yarışıyor ve AK Partililer "4-0 değil, 3-1 sürpriz olur" diyor! Bu bir ütopya olabilir mi?.. Bir kere, 16 ilçenin 11'i AK Parti'nin, biri merkez ilçe olmak üzere sadece 3'ü CHP'nin... Bunların da, isabetsiz aday sebebiyle AK Parti tarafından resmen hediye edildiği söyleniyor. Bunlara, "İki yıldır bir şey görmedik" diyen Giresunlular'ın pişmanlığını ve genel seçimin mantığını da ilave edersek neden olmasın... ALTIN KALPLİ ŞAHİN Giresun seferimizde az zamanda çok şeyler yaşadık. Öncelikle, bizi her zamanki içten tebessümü ile karşılayan Dostlar Meclisi'mizin kurucusu değerli valimiz Dursun Ali Şahin ile hasret giderdik. Programa, Batuhan'ı çok etkileyen 'Gizem'li Giresun türkülerinden bir demet ile başlamamızdan da çok memnun olduğunu söyleyen değerli valimiz, bu kısacık sürede Giresun kültürüne yaptığı katkıları uzun uzun anlattı ve sonunda da ekledi: Yine de bunlar yapacaklarımın teminatı olamaz. YENİ TANIŞTIĞIM 'ESKİ DOSTLAR' Beni çok duygulandıran anlamlı bir hâtırayı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Abdullah Üzeyir ve Bünyamin Yazar, uçaktan iner inmez bizi teslim alan ve bir sonraki durağımız olan Erzurum'a teslim edinceye kadar hiç yalnız bırakmayan iki fedakârlık abidesi. Her ikisi de kendini iyi yetiştirmiş, özgüven sahibi ama aynı zamanda son derece olgun ve mütevazı arkadaşlar. İlk defa görüşüyor olmamıza rağmen bize onlarca yıllık dost gibi davrandılar. Bu meziyetler, Bünyamin'in anlattıkları ile daha da anlam kazandı: "Benim babam kesintisiz 25 yıldır Türkiye Gazetesi abonesidir. Ben, kendimi sizin Sevgili Peygamberim kitaplarıyla Evliyalar Serisi kasetlerinin arasında buldum. Hâlâ her dolabımızda bir ansiklopedi veya kitap takımınız var. Ben, büyüme çağımda sizin neşriyatınız dışında TV dahil hiçbir farklı yayınla muhatap olmadım." İşte 'iyi arkadaş'ın marifeti. Darısı şimdiki çocukların başına... KÜMBET BİR ÂFET... Öte yandan, bir günlük bu yoğun geziye bir de Kümbet turu sığdırdık. Yol boyunca gördüğüm manzaradan anladım ki ben şimdiye kadar 'yeşil'in hep 'çakma'sını görmüşüm... Hızlı tırmanışta tek problem doyasıya fotograf çekememekti... Ayrıca Albayrak Grubu'nun işlettiği Koçkaya Tesisleri'nde de tıpkı yeşilin hası gibi misafirperverliğin de hakikisini gördük. Tadı damağımızda kaldı. Genel Müdür Turhan Toraman'a söz verdik, tekrar geleceğiz.
.Sözleşmelilerden Başbakan'a bin şükran, bir istirham
2011-06-07 01:00:00
> KIRIKKALE Bugün size bir kereye mahsus olmak üzere sabrınızı zorlayıp bir 'sözleşmeli' öyküsü anlatacağım. Malumunuz TBMM iki ay önce tatile girdi. Herkes seçim bölgelerine dağıldı. Artık çok zaruri işler dışında her şey yeni Meclisi bekleyecek. Sadece 'çok zaruri' durumlar için de hükümete Kanun Hükmünde Kararname yetkisi verildi. Meydanlar şenlenmeye başlayınca -siyaset hiçbir zaman ilgi alanıma girmemesine rağmen- biz de seçim heyecanına kapıldık. Hatta bizimki çok daha çetin bir maratondu. Çünkü adaylar nihayetinde kendi il sınırları içerisinde turlarken, biz İzmir'den Hatay'a, Samsun'dan Mersin'e savrulmaya başladık. Gittiğimiz her ilde, otantik mutfaklarda 'nabız tuttuk'. Akşamları da kabine üyelerini TGRT HABER Tv Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar ile birlikte programa aldık. İnteraktif programlarımızda twitterdan 'yağan' bütün soruları konuklarımıza aktarmaya çalıştık. Bazan da "Arkadaşlar, boşuna uğraşmayın, onlar aralarında anlaşmışlardır, bunları sormazlar" türü sitemler aldık. Mesajların çoğu, 'mailbox'larımızın da uzun zamandır aşina olduğu 'sözleşmeliler'e aitti. Hem kadro talep ediyorlar hem de, "Bu kadar zamandır sesimizi duyuramadık da şimdi seçim telaşı arasında mı duyuracağız" türü ümitsizlik "serdediyorlardı." Feryat Başbakan Erdoğan'a ulaştı ve kürsüden "sözleşmelilerin probleminin çözüleceğini" ilan etti. Ama elbette çözüm yeri yeni Meclisti... İŞ BİLENİN, TWITTER KULLANANIN... Bu açıklama sözleşmelileri tetikledi ve "Seçimden önce..." diye tempo tuttular. Programlarımızda sözleşmeli bombardıman daha da yoğunlaştı. Çok acıklı öyküler de vardı: "Evleneceğim, nikah tarihi için sözleşmeyi bekliyorum" veya "İki hafta sonra çocuğumuz doğacak, lütfen..." Samsun'da, bu talepleri ilettiğimiz sayın Suat Kılıç, "Kardeşlerimiz merak etmesin, söz veriyorum. Zeynep Hanım, düğün tarihini belirleyebilir. Hemen araştıracağım, konu KHK ile çözülebiliyorsa Allah'ın izniyle seçimden önce halledeceğiz. Ama kanuni düzenleme gerekiyorsa mecburen 'sona' kalır ama kesinlikle 'dona'kalmaz" dedi. Sözleşmeliler, bu işin takibini bize yüklemişti. Biz de halkımızın verdiği bu görevden kaçmadık, 'sözleşmeli avukat' olduk... Suat Kılıç Bey'den sonra Mersin'de sayın Zafer Çağlayan'a, Gaziantep'te sayın Hüseyin Çelik'e twitter mesajlarını bütün açıklığıyla aktardık. Özellikle Hüseyin Çelik ile Dünya TV'nin şık stüdyosunda yaptığımız programa sözleşmeliler damgasını vurdu... Bu yoğunlaşma kendisinin Milli Eğitim Bakanlığı görevi münasebetiyle bu konuda 'müdahil' özelliğinden kaynaklanıyordu. O akşam, takdire şayan bir tutumla konunun seçimden önce çözülmesi için çok gayret sarf etti, program arasında ilgili kişileri arayarak teknik açıdan 'olabilirlik' yollarını araştırdı. Programda 'avukatlık' yetkimize dayanarak kendisinden bu konuyu sonuna kadar takip etme sözü aldık. Adana'da sayın Ömer Çelik'in bilimsel söylemlerinden fırsat bulamadık ama biz de iştahımızı ertesi gün sayın Başbakan ile olan randevumuza sakladık. KARAR TAMAM AMA NOKSAN... Ertesi gün sözleşmelilerin kadroya alınmasını öngören KHK, Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Tam, "Çok şükür davayı kazandık, avukatlık bitti" diye rahat nefes almayı hayal ederken, bu sefer de kapsam dışı kalan 5393'lüklerin sitem bombardımanına tutulduk. Daha sabahtan fragmanlar ile birlikte mail ve twitter yağmaya başladı. Program geceyarısı başlamasına rağmen bizimkiler tam kadro mesaideydi, mesajlar tavan yaptı... Tabii, twitter muhabbetleri de eksik değildi: Bizim "geleneksel programcılarımız" Nuri Elibol ile Murat Odabaş'ın kucağındaki kağıt tomarlarına takılan bir kullanıcı, "Ya arkadaşlar, boşuna uğraşmayın, bunlar kağıtlara gömülmüş, bizim twitleri görmezler bile" diyenden, "Bunlar soruları Başbakandan almıştır, bizim konuyu soramazlar" diyene kadar birçok arkadaşa da cevap yetiştirmeye çalıştım ve büyük risk alarak, "Beni izlemeye devam edin" dedim. Çünkü acemi biri olarak, bir seferde beş soru sorma marifetini gösteren iki ustadan söz almak kolay iş değildi. Derken bir ara sözü kaptım sahaya daldım: -Efendim, öncelikle sözleşmelilerin kadroya alınmasını bugün itibariyle hallederek bizi kurtardığınız için teşekkür ederiz. Ama belediyelerdekiler sitem ediyor... -Bildiğim kadarıyla o arkadaşların şartları iyi, böyle bir talebi yok. - Hem de çok var efendim, bize gün boyunca mesaj yağdı. - Bize talep ulaştırırlarsa değerlendiririz. GÖKÇEK'E DE İLETTİK İlk adım tamam... En azından önümüze bir bürokrasi canavarı çıkmamıştı. Tabii bu cevaptan sonra, "Lütfen bu konunun takipçisi olun" şeklindeki yoğun twitlerden sonra bizim avukatlık görevi tazelendi. Pazar akşamı Kırıkkale'de izinli İçişleri Bakanımız Beşir Atalay'ı konuk ettik. Burada bir parantez açayım. Sayın bakan meğer ekranlardaki görüntüsünden çok daha sıcakkanlı ve hoşsohbetmiş, umarım bu fırsatı tekrar yakalarım. Mesaj yağmuru altında biten programdan sonra aynı mekanda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile programımız başladı ama sayın Gökçek'in Kılıçdaroğlu muhabbetinden fırsat bulmak bizimkilerden söz almaktan daha zormuş... Nitekim programın normal süresinde bizim twitlere sıra gelmedi. Neyse ki, eski yöneticilik gücümü kullanarak sayın Bülend Ayanoğlu'ndan ek süre aldım ve beklenen soruyu sayın başkana ilettim: - Belediyelerdeki sözleşmeliler de kadro istiyor. - Aynen katılıyorum, sayın Başbakana bizzat ileteceğim, herhalde bizi kırmaz. Sayın Başbakanın konu ile ilgili beyanlarını aktardık. - O halde mesele kalmamış... Evet, gerçekten mesele kalmadı sayılır ama bizimkiler de "Seçimden önce bitsin, sandığa neşeli gidelim" diyor. Sayın Başbakanım... Mahalli idarelerdeki sözleşmelilerin sayısı sadece 6 bin civarındaymış. Seçim öncesinde özel itina ile gerçekleştirdiğiniz bu hayırlı hizmet, küçük bir ayrıntı yüzünden gölgede kalmasın...
.Asıl çılgın proje...
2011-06-04 01:00:00
> GAZİANTEP İki gündür Gaziantep'teydik... Çarşı-pazar dolaştık. Esnafla, tüccarla, konuştuk. Güvenilir, tarafsız gözlemcilerden şehirdeki gidişatı soruşturduk. Gerçi, Gaziantep'in son dönemde hızla ilerlediği İstanbul'dan da hissediliyor. Ama bu kadarını ancak yerinde görebilirsiniz. Çünkü durum, uzaktan görülenin çok çok üzerinde... İşin ilginç yönü bu hızlı gelişme süreci AK Parti'nin genel ve yerel iktidar dönemi ile tam örtüşüyor. Gaziantep ekonomiden, sosyal hayata her alanda tabiri caizse çağ atlamış. Eskiden insanların yakınından bile geçmediği harabeler şimdi şehrin en yoğun alanları... Elbette ahali de olanların farkında... Kadirşinas Antepliler, "Bu hükümet güzel şeyler yapıyor ama ben yine de bunlara oy vermeyeceğim" diyen bazı beynini kiraya vermiş ucubeler gibi davranmamış ve geçen seçimlerde sandığa gidenlerin % 60'ı AK Parti'ye oy vermiş. YENİ?SEÇİM, YENİ?HEDEF Şimdi yeni bir seçim sürecindeyiz. Ve, Başbakan Erdoğan'ın 2023 stratejisi gereği buralı olmayan ağır toplardan Hüseyin Çelik buradan aday ve seçim çalışmalarının lokomotifi... Bu seçimde AK Parti'nin yaptığı bu düzenlemenin hedefi oyları arttırmak ise sayın Hüseyin Çelik'in, Gaziantep'teki oy oranını yüzde 60'ın üzerine çıkarması gerekir. Sayın Çelik de bunun için "Kendi rekorumuzu kıracağız" diyor ama... Bu, özellikle Gaziantep'te pek kolay bir değil... Zira, seçmenin adı Kemal mi ki, boş laflara prim versin. Geçen seçimde AK Parti'ye oy vermeyen bir vatandaş (yani yüzde 60'ın dışındaki seçmen) mevcut hizmetlerden daha fazlasını görmeli ki oyunun rengini değiştirsin. Bu durumda, Gaziantep için şimdiye kadar yapılanlar geride kalmış olup yeni şeyler gerçekleştirmek lazım... Yani, yeni adaylar, Gaziantep'in şanına layık bir yatırım paketi ile gelmek zorunda... ASIL ÇILGIN PROJE Bu noktadan bakınca, AK Parti'nin bu dönem uyguladığı "ağır abi aday sistemi", bu iller için büyük bir açılım vesilesi oldu. Nitekim, daha önce ziyaret ettiğimiz İzmir, Ankara, Mersin gibi illerde de aynı durum var. Bu illerin her birinde sağlık kompleksi, istihdam alanları ve de mutlaka yeni bir stat yatırım listesindeki asgari müşterekleri olmuş. Dolayısıyla bence, birçok büyük ilde büyük yatırımlar yapılmasını sağlayan bir strateji olması hasebiyle asıl çılgın proje bu... Kaldı ki bu güçlü adayların gittiği her ile yeni bir heyecan gelmiş. Galiba AK Parti, sayın Hüseyin Çelik'in ifadesiyle muhalefete 'kalıcı rahatsızlık' vermeye devam edecek...
.Ya siyasî gericiler...
2011-06-03 01:00:00
> GAZİANTEP Yaklaşık on gündür farklı illerimizde nabız tutuyoruz. TGRT HABER Tv'nin 'atom karınca' Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar ile birlikte ağır topları interaktif Tv programlarında ağırlıyoruz. Seçime kadar devam edecek bu turlar sonunda ortaya çıkacak tabloyu sizlerle paylaşmayı arzu ediyorum. Bugün izin verirseniz propaganda sürecine geniş açıdan bakmak istiyoruz. YALANDAN 'SİYASET' ÖLMÜŞ... Hemen hemen bütün az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi eskiden bizde de popülist politikalar revaçtaydı. Liderler, seçim dönemlerinde akla gelmedik vaatlerde bulunurdu. Orta yaş grubu, "Kayseri'ye liman getireceğim... Bütün bekarları evlendireceğim" türü seçim esprilerini iyi hatırlar. Bunların durduk yerde çıkmadığını da... Ne yazık ki, bugün bize çok komik gelen bu tarz, o yıllarda ilgi görüyor, her lider diğerinden "beş fazla vererek" oyları satın alıyordu. Seçimden sonra da 'hafıza-i beşer, nisyan ile malul' oluyordu. Arada unutulmayan sözler de vardı ama keşke hepsi unutulsaydı. Çünkü, bu tür küçük hesap icraatlarının faturasını yıllardır ödüyoruz ama hâlâ bitiremedik. İşte size örnek... Sayın Süleyman Demirel bir 'baba'lık yaptı ve emeklilik yaşını düşürdü. Sonrası hepimizce malum... Babalık, ülkeye oldu 'baba bir kazık'... Bu 'musibet'ler, yeni dönem siyasetçilere ders oldu. Arada, "Mazot 1 TL olacak, ÖSS kalkacak" gibi vaatlerle ortaya çıkan üretim hatası siyasi virüsler olmuşsa da bünyeyi sarmadan atılmışlardır. Artık, siyasiler belli bir konsensüs dahilinde, sorumlu politikalar izlemeye başlamıştı. Özellikle AK Parti, seçim ekonomisi denen 'serap'a sarılmayarak, oy uğruna ülkeyi harap etmemiştir. ÜRPERTEN NOSTALJİ Derken geldik bugünlere... Sayın Kılıçdaroğlu'nun, meydanlarda savurduğu vaatler bize hep 70-80'li yılları hatırlatıyor. Verilen bu sözlerin listesinin bile tutulduğunu sanmıyorum. Hatta sayın Kılıçdaroğlu muhtemelen gündüzleri vaat dağıtıyor, geceleri de seçimi kazanmamak için dua ediyordur. Zira, farz-ı muhal iktidar oldu, o gün yandığı gündür. Velhasıl seçmene, "Denenmişi deneme..." diyen muhalefet, denenmiş çıkmaz yolları tekrar denememelidir.
.Bayan oylarında patlama olabilir...
2011-05-29 01:00:00
> ANTAKYA-ESKİŞEHİR Antakya dün çok kalabalıktı. Sanki iki gün önce gördüğüm şehirden başka bir yere gelmiştik... Miting alanına ulaşıncaya kadar Başbakan'ın otobüsünün önü defalarca kesildi. Caddenin her iki tarafı da miting alanı gibiydi. Bütün binaların balkon ve terasları salkım-saçak bayrak sallayan vatandaşlarla doluydu... Daha sonra, polis kayıtlarına göre 70 bin civarında kişinin toplandığı miting alanına ulaştık. Bizi eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin karşıladı. İki gün önceki görüşmemizde miting için yoğun şekilde hazırlandıklarını anlatmış, "Bu sefer çok farklı olacak" demişti. Ve yüzünde, beklediğine kavuşan insanlara mahsus bir memnuniyet ifadesiyle miting hakkında bilgiler verdi: Burası Antakya'nın en geniş meydanı ve ilk defa miting için kullanıldı. Etrafta en az bu kadar da alana girememiş hemşehrilerimiz var... Bu arada gerek caddelerde, gerekse miting alanında baskın çoğunluğun bayanlardan oluştuğu ve büyük bir heyecanla Başbakan Erdoğan'a tezahürat yaptığı dikkatimi çekti. Başbakan'ın, aday tespitinde bayanlar lehine kota koyduğunu biliyoruz. Ama siyaset dünyasında Deniz Baykal ile başlayan kaset vukuatları karşısında ortaya koyduğu, "Bunlar özel hayat değil, ahlâksızlıktır" şeklindeki net tavır, bayanların gönlünü fethetti. Bu seçimde AK Parti'nin bayan oylarında büyük patlama olabilir. Hatta, hiç tahmin etmediğiniz ailelerde bayanlar, eşlerinden gizli olarak AK Parti'ye oy verirse şaşırmayın. "KISKANANLAR ÇATLASIN" İkinci durağımız olan Eskişehir'e girişte aynı coşkuyu göremedik ama miting alanı oldukça neşeliydi. Başbakan, Eskişehir'de gerçekleştirdikleri hizmetlere CHP'li belediyenin sahip çıktığını söylemesi üzerine yükselen, "Kıskananlar çatlasın" tezahüratlarına, "Çatlamasınlar, onları da aramıza alalım" şeklinde cevap verdi. Bu arada AK Parti Teşkilatı'nın organizasyonunu kutlamak gerekir. Gün boyunca açık havanın hakim olduğu şehirde miting esnasında aniden şiddetli bir yağmur bastırdı. Fakat kısa sürede miting alanında bulunan herkese yağmurluk dağıtılarak ıslanmaları önlendi. VALİ İKNA ETTİ Dün programda Simav ziyareti de vardı. Ancak heyetin Eskişehir'de bulunduğu sıralarda Simav'da hava şartlarının çok olumsuzlaştığı, yoğun yağmur ve sel oluştuğu yönünde haberler geldi. Başbakan Erdoğan yine de Simav'a gitmekte ısrar etti. Ancak Kütahya Valisi Kenan Çiftçi'nin, Başbakan Erdoğan'ı ikna etmesi üzerine gezinin Simav bölümü iptal edilerek İstanbul'a dönüldü.
.Hatay'da icraatlar konuşuyor...
2011-05-28 01:00:00
> ANTAKYA Hatay'da bizi gönül ehli iki değerli dost Abdüssamed Sürmeli ve Mehmet Tuna karşıladı. Ama onlardan da önce, daha uçağın kapısında iken çok şık bir havaalanı tesisi bize, "Hoş geldiniz" dedi. Şehre ilerlerken karşılaştığımız modern çevre yolları, viyadükler, alt ve üst geçitler dikatimizi çekti. TGRT HABER TV Ankara Temsilcisi ve program arkadaşım Batuhan Yaşar'ın, "Sadece 7-8 yıldır görmediğim Antakya'nın bu kadar değiştiğine inanamıyorum" şeklinde ifade ettiği şaşkınlığını, bölgenin önde gelen iş adamlarından Mehmet Tuna gidermeye çalıştı... "Son dönemde Hatay resmen yeniden inşa ediliyor. Bir taraftan modern yollar, barajlar, sanayi tesisleri kurulurken diğer taraftan bütün tarihî ve kültürel değerler restore edildi." Bu duygularla eski belediye binası önünden başladığımız canlı yayında da eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Hatay'ın büyük bir şantiyeye döndüğünü, her gün bir açılış veya temel atma töreni yaptıklarını söyledi. Şehrin, sırtını dayadığı Habib-i Neccar Dağının zirvesindeki tarihî kale kalıntılarının bile restore edileceğini ve kurulacak teleferik tesisleri ile bu müstesnâ mekânların halkla buluşturulacağını anlattı. 12 Haziranda tekrar yetki isteyen iktidar partisi adayları, en büyük teminat olarak bu icraatlarını gösteriyor. Programda, Hataylılara bir mesajı olup olmadığını sorduğumuz sayın Sadullah Ergin, "Hemşehrilerime çok açık ve net söylüyorum. Şayet yapılan hizmetlerden memnunlarsa ve artarak devam etmesini istiyorlarsa bize görev versinler..." diyerek, bu hizmetleri başka hiçbir partinin gerçekleştiremeyeceğine işaret etti. TATLI SOHBETLER Günübirlik ziyaretimizde sınırlı vaktimizi "kasapta tepsi kebabı" ve "közde pişmiş künefe" ile değerlendirirken aslında nabız tutma peşindeydik. Sohbet ettiğimiz Hataylılar, "Sadullah Bey siyasete girmiş olmaktan memnun mu bilmiyoruz ama biz 'iyi ki girmiş' diyoruz. Çünkü eskiden kişilerin avukatlığını yapıyordu. Şimdi ise Ankara'da bütün Hatay'ın avukatlığını yapıyor" diyorlar. Bu arada ziyaretimiz esnasında Hatay'ın, Başbakan'ı ağırlama heyecanına da şahit olmuştuk. Ve, bugün de miting izlenimlerimizi sizlerle paylaşmak üzere sayın Başbakan ile tekrar Antakya'ya gidiyoruz...
.Bursa, Uludağ'ı aşıyor
2011-05-27 01:00:00
Bu seçimlerin dikkat çekici illerinden biri de Bursa... Biri dışında bütün adaylar değişti. Meclis'in en belirgin isimlerinden sayın Bülent Arınç buradan aday oldu. O halde... "Haydi Bursa'ya" dedik ve TGRT HABER'in cefakâr ekibi ile birlikte yola düştük. Önce, şehre damgasını vuran Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe'den canlı yayında "Gelişen Bursa"yı dinledik. Daha sonra Bursa'nın "en son kazanımı" Arınç'ı, kamp kurduğu Polisevi'nde ziyaret ettik. Bir süre sohbetten sonra birlikte gittiğimiz bir mitingde kendisini dinledik, dinleyenleri yakından izledik. Hatta civardaki bazı kahvehanelerde kendisini dinlemeyenleri biz dinledik. Kendisine, "Bursa'nın yeni değeri" dedik. Çünkü, bu şehrin Türkiye'ye hatta dünyaya açılması hususunda daha şimdiden, bu seçim telaşı arasında attığı adımları dinledik. Yakın zamanda, Bursa'ya özel uçaklarla Balkanlar'a ve birçok ilimize yoğun seferler başlarsa şaşırmayın. Hakeza, Ankara İstanbul hızlı treni iki yıl içerisinde buraya kadar uzatılacağı da dikkate alınırsa, dağ ve denizle kuşatılmış olan Bursa havadan ve karadan bu kuşatmayı yaracak ve dünyaya açılacak. Yani, Bursa'nın bizatihî sahip olduğu tarihî ve manevî hazinelerle, çok değerli yerel yöneticilerin ve politikacıların bu güne kadar kazandırdığı değerler bundan sonra iç ve dış piyasaya sunulacak. Netice itibariyle Bursa gibi bir hazine hak ettiği miktarda ziyaretçiye kavuşacak. Bu ise şehri, ekonomik anlamda da sıçratacak. AK Parti'nin buraya gösterdiği itinanın bir emaresi de muhacir adaylar. Demek ki, daha önceki seçimlerde Batı Trakyalılar'a gereken ilginin gösterilmediği yönündeki eleştiriler dikkate alınmış ve gereği yapılmış. Kaldı ki AK Partili bir belediye başkanı olarak sayın Recep Altepe'nin Balkanlar'da yaptığı yatırımları, hayırlı hizmetleri yakînen müşahede etmiş biriyim. Sayın Bülent Arınç'ın ifadesiyle çok uyanık olan Bursa seçmeni de bunu görmüş... Sonucu da 12 Haziran'da göreceğiz.
.Artık İzmir'de "gelenek" değişiyor
2011-05-25 01:00:00
İki gündür İzmir'de seçim havasını kokluyorum. Türkiye genelindeki başarısını buraya bir türlü yansıtamayan?AK Parti'nin durumunu daha yakından takip?ettim.?AK Parti'nin İzmir'deki en büyük kozu olan?2.?Bölge?1.?sıra?adayı eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım başta olmak üzere birçok aday ile görüştüm. Esnaf ziyaretlerini kenardan izleyip, halkın adaylara davranışlarını gözlemledim. Taksi şoföründen kahve ahalisine birçok İzmirli ile siyaset muhabbeti yaptım. Bütün bu gözlemlerim bu sefer İzmir'de farklı bir şeyler olduğu kanaatimi daha da güçlendirdi. AK Parti bu sefer İzmir'de ne yapmıştı ki, sokak aralarına kadar yansıyan bu canlılığı sağlamıştı? Bu sorunun cevabını araştırmak için de AK Parti İl Başkanlığı'na gittim. İzmir MÜSİAD'ın mimarı (ve ilginç bir tesadüfle MÜSİAD Başkanı'nın adaşı) babacan tavırlarıyla insana güven telkin eden başkan Ömer Cihat Akay ile gö-rüştük. Değerli başkanın, lokmalarını bizimle paylaştıran samimiyetini (ki, bize göre samimiyet bütün başarıların ön şartıdır) müşahede ettikten sonra kendisinin sitayişle gösterdiği adres olan İsmail Hakkı Turunç'a gittim. Her ne kadar resmî görevi Fatih Belediye Başkan Yardımcılığı olmakla birlikte kendisine, dünyanın neresinde kriz varsa ekibiyle beraber oraya koşan "mobil kriz yönetim merkezi" demek daha doğru olur. Başbakan Erdoğan'ı meclise gönderen Siirt'ten, tsunami mağduru Japonya'ya kadar birçok önemli yerde onun ve ekibinin ayak izleri var. İşte İzmir'e de bu dönem sayın Turunç ile birlikte hareket gelmiş. Çünkü o, "Bizim gö- revimiz bir tek İzmirliyi dahi es geçmeden herkese kendimizi anlatmak" diyor. Bu seçimde aday belirleme sürecinde gösterilen itinayı da dikkate aldığımızda 12 Haziran'da İzmir'de sürpriz, sürpriz olmaz diye düşünüyorum. Ama ben bu seçim sonuçları ile sınırlı bir değişimden bahsetmiyorum. Halkla yoğunlaşan bu diyalog bu seçimde, olmazsa öbür seçimde İzmir'de "geleneği" mutlaka değiştirecektir.
.Meğer ölümle randevusu varmış
2011-04-28 01:00:00
Medyada yeni şeyler yapma arzumla yola çıktığımız günlerde, yazarımız Mustafa Selçuk'un sayesinde tanıştığım Prof. Dr. Arman Kırım'a hiç vakit kaybetmeden birlikte çalışmayı teklif etmiştim. "Memnuniyetle..." dedi ancak bir de nezaket örneği verdi. "Farklı bir formatta da olsa yaklaşık beş yıldır Hürriyet'e yazıyorum. Bir sakıncası olup olmadığını sormam gerekir" dedi. Birkaç saat sonra da bir engel kalmadığını müjdeledi. Hemen işe koyulduk, ilk sayfamızı ve yayın planımızı hazırladık. Reklam filmi hazırlanırken, kendi sayfasının tanıtımında rol almasını istedik. Ona da peki dedi ve eline tutuşturulan senaryoyu, yönetmen, "Bu oldu hocam" diyene kadar defalarca okudu, rolünü tekrarladı. Yayın öncesi son ziyaretinde bütün ayrıntıları gözden geçirdik, yayın tarihini kararlaştırdık. Gün sonunda tam Arman Hoca'yı evine uğurlarken, iki aydır her şeyi konuşmamıza rağmen bir şeyi unuttuğumu hatırladım. O bir profesyoneldi ve bu önemli hizmetin de bir faturası olmalıydı ama bu konuyu hiç konuşmamıştık! Tam arabasına binerken kendisinin, pazarlık konusunda hiç toleransı olmadığını da hatırlayarak, "Hocam işin 'duygusal' tarafını hiç konuşmadık. Sonra sürpriz olmasın, biz bu işleri -sizin lisanla- bütçesiz yapıyoruz. Uyguladığımız telif ücreti size komik gelebilir" dedim. Cevap, kafamdaki 'olumsuz ihtimal endişesi'nden daha çok etkiledi beni: "Hiç önemli değil Nuh bey. Ben üniversitedeki maaşım dışındaki ek gelirlerle muhtaç öğrencileri okutuyorum. Verebileceğiniz cüz'i bir miktar varsa bir-iki çocuk fazla okutmuş olurum." BİR DERS DE "ZENGİN MEDYA"YA Derken 21 Ekim 2009 Çarşamba günü ilk sayfamızı yayınladık... İlerleyen haftalarda aldığımız geri dönüşler bizi çok şaşırtmıştı. Bizim prestij amaçlı sayfamız orta ölçekli kesimde de çok iyi anlaşılıyor ve pratik sonuçlar alınıyordu. Ve bu durum hocamızı çok mutlu ediyordu. Derken bir gün korktuğum başıma gelmiş ve bizim 'hazırcı' medya yöneticilerimizden biri kendisini arayıp, "Onlar size fazla para veremez. Aynı sayfayı bizde yap, ne istiyorsan verelim" demiş. Cevap konusunda Arman Hoca'nın her ortamda ve herkese, içinden geçeni aynen söyleyen birisi olduğunu hatırlatıp, "Siz her şeyi paradan ibaret mi sanıyorsunuz? Türkiye Gazetesi'nde beni çok mutlu eden ve sizde olmayan bir şey var" diyerek buradaki aile ortamından, vefa duygusundan bahsetmiş ve bizim hiçbir zaman layık olamayacağımız kadar teveccühte bulunmuş. Bütün bu ayrıntıları Arman beyden değil, çok daha sonra kendisinin çok sevdiği bir kadim dostundan dinledim. BUSINESS yaklaşık 1.5 yıldan beri her hafta sizlerle buluştu. Merhum Arman beyi anlatmak için başka söze hacet yok aslında!.. VE SON KİTAP... Gelelim hikayenin hazin bölümüne... Hocamın bu gayret ve okuyucularımıza gösterdiği bu özen bizi daha da mahçup ediyordu. Hastalığın yoğunlaştığı son dönemlerde defalarca, "Hocam, bizim için önemli olan sizin okuyucularımızla irtibatınızın kesilmemesi... Bu kadar kendinizi yormasanız da daha kısa yazılar hazırlasanız" teklifime şiddetle karşı çıkmış ve son nefesine kadar ilk günkü kalite ve çizgiyi muhafaza etmiştir. Derken birkaç ay önceki bir görüşmemizde, "Hocam, bu yazıları ne zaman kitap haline getireceksiniz" demiştim. Kendisi de "Neden olmasın..." cevabını vermişti. Nitekim, hastane odalarına bu işi de sığdırmış ve birkaç gün önce kitabı basılmış halde bize ulaştırdı. İlişikte bir not ile: Nuh Bey, kitap çıktı. Özellikle teşekkür bölümünü mutlaka oku... Meğer, gazetemizde yayınlanan yazılardan oluşan ve çok sevdiği kızı Zeynep'in adını koyduğu yeni kitabı, gazetemize, sayfanın formatından tashihine emeği geçen arkadaşlarımız Aydoğan Kaçıra, Canan Eraslan ve Necmettin Öksüz'e teveccüh ve teşekkürlerle başlıyordu. Arman Hoca ile tanışmamızdan, BUSINESS'in doğup büyüyüşüne kadar her şeyiyle bizim hikayemiz olan kitap bizi çok etkilemişti. Önceki gün yaptığımız görüşmede kendisini ziyaret etmek istediğimizi söylediğimizde "Bekliyorum..." demişti. Dün gündem toplantısında yeni çıkan kitabının haberini yayına hazırlarken arkadaşlarla, "Yarın gazeteyi alıp ziyarete gidelim" diye sözleştik. Ve bu sözleşme gereği bugün (dün)?saat 11.00 civarında ziyaretimizi bildirmek üzere kendisini aradım. Arman hocanın bir özelliği daha... Hastalığının en ağır safhalarında, sesinin zor çıktığı günlerde dahi bütün aramalarımda telefona kendisi çıkmıştır. Dün ilk defa başkası cevap verince benim yüreğim ağzıma geldi... Ama korkunun ecele faydası yokmuş: "Arman Hocayı maalesef az önce kaybettik..." MİZAMPAJI KENDİSİ SEÇMİŞTİ Türk basınında ilk defa yayınlanan 'Business' sayfasının mizampajına karar verdiğimiz toplantıda Arman Hocamız, ben ve editörümüz Canan Eraslan, Yayın Koordinatörümüz?Aydoğan Kaçıra'nın hazırladığı birbirinden güzel sayfa örneklerinden birini seçtik. Arman Hoca, Aydoğan Kaçıra için de son kitabında emeği geçenlere teşekkür ederken, "Hiçbir yerde karşılaşmadığım harika bir Business sayfası tasarımı anlayışı getirdi" diye yazmıştı. GAZETEMİZE YAZDIĞI SON MAİLİ Arman beyin aşırı yoğun gündemine, her fırsatta genellikle 'keşfedilmemiş' ülkelere yaptığı uzun gezilere rağmen. Daha da önemlisi, uzun zamandır direndiği ama son dönemde iyice acımasızlaşan amansız derdine rağmen... Hastane köşelerine, serum şişelerine aldırmadan... İşte, bütün titizliğine rağmen beğendiği sayfalar yapmayı başaran editörümüz Canan Eraslan'a gönderdiği son e-mail: Canan, İyi akşamlar. Bu haftanın yazısı ilişikte. Ama dünyada delinin tek bir türü olmadığını görmen için yazıyı hangi şartlarda yazdığımı anlatayım: * Üç gündür hastanede yatıyorum, * Şu an tepemde üç tane sıvı torbası (serum, besin, ilaç vs) damarıma akıyor. * Midemde, burnumdan çıkan ve yatağın yanındaki bir torbaya bağlı sonda var. * Ateş 38.7. * Tansiyon 14/9 (Taşikardi). * Üç haftadır yemek yiyemediğimden dolayı parmaklarımı bile oynatmaya mecalim yok. Ama yine de yata kalka yazıyı bitirdim. Odama giren tüm hemşirelerden de "Siz deli misiniz?" iltifatı aldım. Artık güzel bir sayfa yaparsınız. Sevgiler, Arman Kırım
.Kuveyt'i şimdi keşfediyoruz
2011-01-11 01:00:00
Kuveyt, daha 50 yıl önce İngilizler'in esaretinden kurtulmuş, belini doğrultamadan Saddam'ın hışmına uğramış bir ülke... Gerçi bir süre sonra bu işgal sona ermiş ise de etkisi hiç bitmemiş. Bu travma sebebiyle kimse çivi çakmamış, evini dahi başka ülkelerden almış, hep teyakkuz halinde kalmış. 10 yıldır burada faaliyet gösteren bir iş adamımız, "Saddam Hüseyin asılıncaya kadar Kuveyt'te hiçbir önemli altyapı yatırımı yapılmadı" diyor. ARTIK KESENİN AĞZI AÇILIYOR Son yıllarda bölgede yaşanan gelişmeler, Saddam'ın (Irak halkına çok pahalıya mal olan bir yolla da olsa) bertaraf edilmesi Kuveyt yönetiminin geleceğe daha güvenli bakmasını sağlamış. Ve artık kolları sıvamışlar. Önce Meclis, yatırım harcamaları konusundaki sıkı ambargoyu kaldırmış, sonra da tam bir kalkınma seferberliği başlamış. Şimdi neredeyse Kuveyt baştan başa yeniden inşa edilecek. Yollar, kavşaklar, dev binalar, aklınıza ne gelirse... Ve bu imar seferberliği için tam 140 milyar dolar ayrılmış. Özellikle büyük inşaat firmaları hatta birçok devlet bu paraya ortak olmanın planını yapıyor. Türkiye ise bütün avantajlarını kullanarak pastadan en büyük payı almaya çalışıyor. İşte bu gezi de bu 'plan'ın kuvveden fiile geçmesi anlamını taşıyor. BİZE "BAYBAY", ÂLEME "HAYHAY" BİTECEK Mİ? Tam da bu noktada çok merak ettiğim bir hususu dün sohbet imkânı bulduğumuz Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız sayın Taner Yıldız'a sordum: "Sayın Bakan, bu ülkelerde çok iyi karşılanıyoruz, iltifata boğuluyoruz ama ticarette aynı sıcaklığı göremiyoruz. Kuveyt için de durum aynı..." Bakan bey, "Bu doğru ama vebali sadece bunlara ait değil" dedi ve ilginç bir anekdot anlattı: Halen Katar Başbakan Yardımcılığı görevini yürüten ve Emir'in de süt kardeşi olan El Atiye, 1998 yılında Enerji Bakanı olarak Ankara'ya gidiyor. Bütün gayretlerine rağmen Türk meslektaşı ile görüşmeye muvaffak olamıyor. Kendisinin yönlendirildiği genel müdür de daire başkanına havale edince, El Atiye, Türk meslektaşını arayıp, resmi gezisini yarıda kestiğini belirterek ülkesine dönüyor. El Atiye, bu kötü anısını birçok Türk yetkilisine, son olarak da ticari iş birliğini artırma maksadıyla Katar'a giden Enerji Bakanımıza anlatmış... Sayın Yıldız dönüşte bunu Meclis'te aktarmış ve dönemin başbakanı olayı doğrulayarak, "O zaman öyle gerekiyordu" diye izah etmiş!.. Bu hadise, yakın zamana kadar bütün İslam âlemine, hatta neredeyse Avrupa ve ABD dışındaki bütün dünyaya olan tavrımızı çok 'iyi' özetleyen bir 'resmi davranış'tır. Ne gariptir ki, Türkiye'nin son dönemde bu tür hataları önleme gayretleri bazı çevreler tarafından "eksen kayması" olarak değerlendiriliyor. Ama bize göre bu gezide çok vahim bir kangrenin daha tedavisi yapılıyor.
.Büyük hedeflere dev adımlar
2010-11-26 01:00:00
> NUH ALBAYRAK BEYRUT'TAN YAZIYOR Son yıllarda Türkiye'nin uluslararası platformlarda sergilediği bir tutum var ki bize göre dış politikadaki en belirgin değişikliklerden birisidir. Şöyle ki... Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi asırlardır devam eden problemlere, teröre veya son dönemde dünyayı kasıp kavuran küresel krize karşı bilinen ve konuşulan klasik çözüm yollarının çok çok ötesinde, meselelerin özüne hitap eden ve köklü çözüm hedefleyen teklifler geliştirmiştir. "Senin teröristin-benim teröristim olmaz, Orta Doğu'daki zulme öncelikle insani açıdan bakılmalı ve bu noktada da insan ayırımı yapılmamalı, global krizin global çözümü adalettir. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir sistemin zengine de huzur getirmesi mümkün değil..." gibi söylemler hep bu köklü çözümlerin ifadesidir. Türkiye bu ilkelerini son yıllarda bütün uluslararası ortamlarda ısrarla dile getiriyor. Yaşanan problemlerin 'sürdürülebilir' tarafı kalmadığı ve yolun sonuna gelindiğinden dolayı Türkiye'nin sunduğu, 'herkesin fedakârlık yapması'na dayanan teklifleri uygulamaktan başka çare kalmadığı mutlaka anlaşılacaktır. Türkiye'de olduğu gibi dünyada da elindeki maddi-manevi gücü bırakmak istemeyen statükocular bu köklü çözüm teklifleri karşısında ayak sürüyebilir. Çünkü, bütün dünyayı haraca bağlayan bir ülke için; 'sen bunlardan vazgeç, kendi imkânlarınla kifayet et' anlamına gelen bu teklifleri kabul etmesi oldukça zordur. Ama sayın Başbakan'ın Beyrut'ta yaptığı ve büyük ilgi gören konuşmasında da ifade ettiği gibi küresel kriz fakir bir Afrika ülkesinde değil, 'süper devlet' Amerika'da doğmuştur. Ayrıca, dünya hızla değişiyor ve ülkeler, insanlar her gün biraz daha birbirine yaklaşıyor. Bu sayede Türkiye'nin bütün bu söylemleri; özellikle mağdurlar arasında çok daha hızlı olmak üzere bütün dünyada hızla yayılmakta ve destek bulmaktadır. Bunu, değişik ülkelerdeki temaslarda çok net gözlemliyoruz. Nitekim dün Lübnanlılar Türkiye'nin bu tezlerini ve haklılığını bütün ayrıntıları ile defalarca tekrarladı. İletişim çağı yaşanan dünyamızda Türkiye'nin bu haklı ve kararlı duruşunun kısa zamanda geniş kitleler tarafından kabul göreceği anlaşılıyor...
.Lübnan bizi bağrına bastı...
2010-11-25 01:00:00
Devlet ve hükümet temsilcilerimizin birçok ülkeye yaptığı ziyarette bulundum. Ama böyle hüsn-ü kabüle, böyle coşkuya ilk defa şahid oldum. Türkiye ve Türkler'e gösterilen yakın ilgiyi iliklerimize kadar hissettik, duygu seli yaşadık. TÜRKİYE İYİ ANLAŞILMIŞ... Türkiye, Lübnan'ın siyasî ve ekonomik istikrarı için uzun zamandan beri yoğun çaba harcıyor. Nitekim, uzun süren bir krize dönüşen Cumhurbaşkanlığı seçimi yine Türkiye'nin katkılarıyla çözülebilmişti. Hatta bizim de izleme imkanı bulduğumuz Cumhurbaşkanı Michel Suleyman'ın yemin törenine Başbakan Erdoğan şeref konuğu olarak katılmıştı. Türkiye'nin, Lübnan'ın bütünlüğü hususundaki gayretleri daha sonra da aralıksız devam etti. Nitekim Başbakan Erdoğan bugünün neredeyse tamamını buradaki bütün kesimlerin lider ve temsilcileri ile görüşmekle geçirecek. Bunun yanında Türkiye özellikle 2006'dan itibaren Lübnan'ın yeniden imarı için büyük gayret sarfediyor. Elliden fazla modern okul, sağlık ocakları, su tesisleri ve daha birçok eser inşa etti. Başbakan'ın, "Lübnan ne kadar mutlu olursa Türkiye de o kadar mutlu olur" şeklinde ifade ettiği bu anlayış burada kalpleri fethetmiş. Dünkü törenler esnasında edindiğimiz izlenimler, Türkiye'nin bu gayretleri sadece devlet temsilcileri tarafından değil, Lübnan halkının tamamınca da çok iyi anlaşılmış.... Zaten bizi duygulandıran da işin bu tarafıdır. Çünkü Lübnan'da ve birçok İslam ülkesinde gördüğümüz bu kaynaşma Türkiye'nin son dönemde uyguladığı dış politikanın bir sonucudur ve bazılarının iddia ettiği gibi ekseninin kayması değil, gerçek eksenine oturmasıdır.
.Kültürel ekonomi...
2010-10-07 01:00:00
> FRANKFURT Frankfurt Kitap Fuarı'ndayız... Bu yıl 62.'si düzenlenen, dünyanın en büyük kitap fuarı. 172 bin metrekare alan tahsis edilmiş. 111 ülkeden 7 bin 533 yayınevi katılmış. 300 bin civarında ziyaretçi bekleniyormuş. Yayın dünyası her yıl buraya akın ediyor. Bir taraftan yeni ürünler görücüye çıkarken, diğer taraftan da yayıncılığın geleceği tartışılıyor. Nitekim, son yıllarda tamamen e-kitap tanıtımına ayrılmış bölümler tahsis edilmiş ve bu bölümler her yıl genişliyormuş. Fuarda Türkiye'nin ayrı bir yeri var. Onur konuğu ülke olarak katıldığımız 60. Frankfurt Kitap Fuarı'nda ziyaretçi rekoru kırılmış. Yani fuara, tarihi boyunca en fazla o yıl ziyaretçi gelmiş ve bu tamamen Türkiye'den kaynaklanmış. Türkiye bu yıl da ulusal standıyla ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. dahil 40'tan fazla yayıneviyle yerini almış durumda... Bu standlardan biri de İstanbul Ticaret Odası'na ait... Ve İTO hem ziyaret, hem ticaret için değil, tamamen kültüre hizmet için burada... Bu noktanın üzerinde biraz durmak istiyorum. Burada stant açan, oturumlarda Türkiye'yi temsil eden bütün kurum ve kişilere teşekkür ediyoruz elbette. Ancak, esnaf teşekkülleri genellikle her şeye ticari açıdan bakar, "Biz bu işten ne kazanırız"ın hesabını yapar. Ayrıca bu da normaldir. Ama İTO'nun son yıllarda yoğunlaşan kültür ve sanata yönelik yoğun faaliyetlerini yakından takip ediyorum. Kültür dünyamıza kazandırdıkları şaheser nitelikteki onlarca kitabı hayranlıkla izledim. Birçok kültürel faaliyete büyük katkılarını yakından biliyorum. Bunda, "At, sahibine göre kişner" misali, İTO'da son dönemlerde inisiyatif alan yöneticilerin büyük payı olduğunu tahmin ediyorum. Burada da görkemli bir standın yanı sıra, güçlü bir ekiple temsil edilen İTO çok başarılı çalışmalara imza atıyor... Kaldı ki, bu kadar büyük bir pazar payı olan "kültür"ün de bir ekonomisi var. Meseleye bu açıdan da bakarak yeniden dizayn etmek belki de kültürümüze yapılabilecek en büyük hizmettir.
.Viyana'da zafer gecesi!
2010-10-01 01:00:00
Spor gazetecisi değilim ama Beşiktaş'ın Rapid Wien ile oynadığı maçı izlemek için Viyana'ya gelen heyet arasında ben de vardım. Çünkü Beşiktaş, bir 'ilk'e imza atarak Beşiktaşlı olan medya yönetici ve yazarlarını davet etti. Burada, Beşiktaş'ın Avrupa sahalarında kendinden emin hale gelmesinin büyük payı var elbette... Ekipte medyadan Ekrem Dumanlı, İsmail Küçükkaya, Nurullah Öztürk, Ergun Diler, Mehmet Soysal, Erdoğan Aktaş, Reha Muhtar, Yalçın Doğan, Fikret Ercan, Aydın Ayaydın vardı. Enis Berberoğlu ise son anda zuhur eden mazereti sebebiyle katılamadı. Farklı kesimlerden daha birçok değerli kişiyle "Beşiktaşlılık" ortak paydasında çok renkli iki gün geçirdik. Bu süre içinde daha yakından tanıma fırsatı bulduğum Sayın Başkan Yıldırım Demirören'i, uzaktan görünüşünün aksine oldukça mütevazı ve "kafa dengi" kişiliğiyle Beşiktaş'ın 'mutedil' imajını tam temsil eder nitelikte buldum. ZAFERE ŞAHİTLİK ETMEK Bir kere Avrupalıların maça savaşa değil, eğlenceye gittiği dikkat çekiyor. En küçük endişeye kapılmadan "aile boyu" gelen taraftarlar temiz tesislerde vakit geçiriyor, sonra da maçını izliyor. Maça gelince... Viyana'da zafer bizim, gerisi teferruat.
.
"Samimiyet testi"ne buyurun...
2010-09-26 01:00:00
Dün, bütün gazete ve televizyonların hatta kurumların temsil edildiği geniş bir medya toplantısına şahit olduk. Katılımdaki farklılık muhtevada da kendini hissettirdi. Zira sayın başbakan oldukça samimi ve içten bir konuşma yaptı. Verilen mesajlar, 12 Eylül akşamı AK Parti İstanbul İl Başkanlığı'nda yapılan konuşmanın devamı niteliğindeydi. Hatta takdir gören o akşamki ifadelerin içinin daha da doldurulduğunu söyleyebiliriz. Toplantı dört saate yakın sürdü ama aslında "anafikir" çok kısa... "Türkiye'nin ve Türk milletinin gerçekten daha iyi şeylere layık olduğunu düşünüyorsanız buyurun ıspata... Yani sayın başbakan, başta muhalefet ve medya olmak üzere herkesi bir nev'i samimiyet testine tabi tutuyor ve "Eğer sonuç pozitifse bu 'iyi şeyler' için siz de katkı yapın" diyor. Bu noktada, en az hükümet kadar önemli olmasına rağmen, Anayasa değişiklik taslağının kapağını açmadan Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini söyleyen, şimdi de sandıkta aldığı cevabı hiçe sayarak, yeni Anayasa çalışmalarına destek vermeyeceğini peşin peşin ilan eden bir muhalefet veya 12 Eylül'de yediği tokatın sesini 'buyurun erken seçime' çığlıklarıyla bastırmaya çalışan bir muhalefet samimiyetini kendisi sorgulasın. Biz kendi dünyamıza dönelim... MEDYAYA DERSLER... Başbakan, öncelikle medyada kendisine yönelik eleştirilerden rahatsız olmadığını ifade etmek için Hazret-i Mevlana'dan "İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur..." sözünü aktardı. Yani, samimi ve dürüst olduğu sürece medyadan gelecek her türlü eleştiriyi "dost tavsiyesi" olarak gördüğünü ifade etti. Ama, "İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olduğum günden beri manşetlerle çarpışarak bu günlere geldim" sözü ile de medya ile ilişkilerinin pek de "Mevlana misali..." gitmediğini ortaya koydu. Peki neden?... Medyanın tutumu konusundaki şu "genel" tespiti, kendisi ile ilgili durumu da izah ediyor aslında... "Eğer 'olgu' ile 'algı' arasındaki makasın aşırı biçimde açılmasına sebep oluyorsanız Türkiye'de demokratik standartların yükselmesine katkı sağlamıyorsunuz demektir." İşte en 'güncel' örnek... Tophane'de meydana gelen olayı bazı gazeteler öyle yansıttı ki, herkes neredeyse İstanbul'un yaşanamayacak hale geldiğini zannetti. Demek ki medya bazı konuları yansıtırken 'ayna' olma yerine 'dev aynası' olmayı tercih ediyor. Bu da medyanın 'test' sorusu... "Bu güne kadar verdiğiniz manşetlere bakın, bunların ülkemize ve milletimize ne kazandırdığını veya ne kaybettirdiğini iyi düşünün ve aynı hataları bundan sonra tekrarlamayın..." Herkes elini vicdanına koyup kendi notunu kendisi versin...
.Genel seçimi de kaybettiler...
2010-09-13 01:00:00
Dün, Anayasa Değişikliği Paketi oylandı... Biz başa dönelim. Sadece birkaç madde çıkarılırsa paketin geri kalanını destekleyeceğini açıklayan CHP, bu maddelerden birini TBMM'de 'bertaraf' ettirdi, diğerlerini de Anayasa Mahkemesi'ne 'düzelttirdi'(!)... O halde mesele kalmamalıydı... 'Halkçı' CHP, halk için hazırlanan bu paketi artık desteklemeliydi. 'Değişim'ci lider Kılıçdaroğlu'nun önünde çok büyük bir fırsat vardı. Anayasa Mahkemesi'ndeki başvurularını geri çekebilseydi en büyük değişimi gerçekleştirecek ve partisindeki müzmin rahatsızlığa son verecekti ve herkes CHP'de gerçekten bir şeyler değiştiğine inanacaktı. Ama bunu yapmak için güçlü bir lider olması gerekiyordu. Bu da kurultayda alınan hormonlu oylarla olmuyordu. Nitekim, sadece 'belki...' dedi ama gerisini getiremedi. Çünkü partide ipleri elinde tutan asıl 'önder'ler öyle istemiyordu. İLK DÜĞME YANLIŞ İLİKLENDİ... 'Özü-sözü doğru, güvenilir lider' imajı oluşturmaya çalışan Kılıçdaroğlu, aslında Türkiye'nin ihtiyacı olduğunu düşündüğü bir Anayasa Değişikliği'ne 'Hayır' demek zorunda kaldı... Bu yanlış başka bir yanlışı doğurdu ve kendini ispatlama derdinde olan CHP lideri sonuca ulaşmak için her şeyi mubah sayan bir yol haritası izlemeye başladı. "Bu bir genel seçim değil" dedi ama her ilde yeni bir söz verdi. Sadece Nevşehir'e deniz getirmediği kaldı. AK Parti'nin varlık sebebi olan ve kendilerinin engellemeleri yüzünden çözülemeyen başörtüsü meselesini bile bir çırpıda hallediverdi(!). Ya MHP... Bizzat kendi bünyesindekilerin mağduriyetini gidermek için hazırlanan değişikliğe; omurgasını kaydırma pahasına karşı çıktı. Mücadele ederek yüceldiği CHP ile aynı saflarda yer aldı. Nitekim bu tarihî çelişki sandığa da yansıdı ve MHP, muhalefette oy kaybetti ve baraj derdine düştü. BDP zaten samimiyet sınavında defalarca sınıfta kalmış, bütün planını 'istismar' üzerine kurmuş bir partidir. Bu üçlü; oylamayı bir referandumdan çıkarıp ölüm-kalım savaşına çevirdi, her türlü argümanı kullandı ve bu sonucu alabildi. Yüzde 42'yi aralarında istedikleri gibi paylaşsınlar... Oysa, Anayasa değişikliğinde katılımcı bir rol alabilselerdi genel seçime de ümit taşıyabilirlerdi. Ama bunu yapamadılar, yine milletle ters düştüler ve dün referandumdan çok daha fazlasını kaybettiler... Bu sonuçlar Türkiye'de çok şeyi değiştirecek. Hatta CHP'de Kılıçdaroğlu'nun balayı erken bitebilir, MHP'de ise "Titre ve kendine dön" süreci başlayabilir. Bekleyelim, görelim...
.Neden Kandil?
2010-06-18 01:00:00
Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan köprü. Jeopolitik ve jeostratejik özelliği sürekli gündeme getirilen bir ülke. Aynı zamanda Orta Doğu'nun da en büyük gücü ve etkili ülkesi: Türkiye. Ama nedense hep etkinliği tartışılıyor. Nedeniyse hiç kuşku yok ki 30 yıldır süren Türkiye'nin âdeta baş ağrısı olan terör. Üstelik bu süre zarfında bu meselenin sebep olduğu faturanın bedeliyse oldukça ağır: 40 bin can ve 300 milyar dolar... Aslında bu kayıplara son vermenin yolları hep araştırıldı. Çözüm için geçmişte de adımlar atıldı. Rahmetli Turgut Özal döneminde yapılanlar bunun en bariz örneğiydi. Elleri kınalı kuzularını kaybeden gözü yaşlı anne-babaların; şehit yakınlarının "yeter artık" sesleri o dönemde de epeyce yankılanmıştı. Fakat bugün hâlâ tartışılan ve bir türlü aydınlatılmayan bir eylemle çözüm ötelendi. Hatırlanacağı gibi 1993 yılında Şemdin Sakık'ın başını çektiği terörist grubun saldırısı sonucu 33 askerin şehit edilmesiyle terörü şiddet kullanmadan bitirmenin yolları âdeta tıkanmış oldu. O günden bugüne çok şey gelişti ve değişti. PKK'nın başı Abdullah Öcalan'ın yakalanıp İmralı'ya konulması militanlar arasında travmaya yol açtı ama örgüt bitmedi. Gelinen noktada şiddetin şiddetle son bulmayacağı gerçeği toplumun geniş kesimleri arasında kabul edilebilir hale geldi. Tek çözüm noktasının silahların susmasından geçtiği reddedilmeyecek bir gerçek. Bundan hareketle önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "tarihî fırsat" ve "Güzel şeyler olacak" dedi. Ardından hükümet, sorunu demok-ratik adımlarla çözmek için açılım politikaları yürüttü. Açılımın Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay, toplumdaki farklı görüşteki aydınlar ve sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle birbiri ardına toplantılar gerçekleştirdi. Olumlu bir hava esmeye başladı. "Demokratik Açılım" ya da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın deyimiyle "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" çerçevesinde bir yıllık süre zarfında konu o kadar çok konuşuldu ki 90 yıllık cumhuriyet tarihinden daha fazla dillendirildi. Neredeyse bu konuda sözünü söylemeyen kalmadı. Öyle ki PKK'nın barındığı Kandil'deki örgüt yöneticileri de "barış" lafları ettiler. Bu amaçla da hem Mahmur hem de Kandil'den gönüllüler gönderdiler. Terör örgütü yöneticilerinin söyledikleri hep kendilerine yakın internet sitelerinde ve basın yayın organlarında yayınlandı. Oradaki havayı, onların söylemlerinde ne kadar samimi ve inandırıcı olduklarını yerinde gidip görmek gerekiyordu. İşte bu amaçla biz de bizatihi onların yaklaşım tarzlarını yansıtmak amacıyla iki defa Kandil'e gittik. İlk görüşmemiz örgütün bir numaralı ismi Murat Karayılan ile oldu. Karayılan, atılan adımları sorgularken biz de kendilerinin şiddeti bitirme noktasında ne kadar samimi olup olmadıklarını soruşturduk. Karayılan, şiddetin tek çözümünün demokratik yollarla olabileceğini ve silahları susturmaktan geçtiğini söylemişti. Aradan geçen zaman dilimi içinde aynı örgüt bu defa sadece Öcalan'ın "çekiliyorum" demesiyle tekrar saldırılarına başladı. Onlar açısından değişenleri yerinde görmek ve Türkiye'ye tekrar saldırmanın sebeplerini yansıtmak gerekiyordu. İkinci görüşmemiz örgütün üç numaralı ismi Mustafa Karasu ile oldu. Karasu, Karayılan'ın aksine şiddeti öne çıkaran sözler sarf etti. Arkadaşımız Osman Sağırlı, saatler süren görüşmede aklına gelen her türlü soruyu yöneltti. Can alıcı noktalara dikkati çekmek ve Türkiye'nin nasıl kişiliklerle karşı karşıya kaldığını ortaya koymak istedik. Bunu büyük ölçüde de başardığımızı söylemek abartı olmasa gerek. Zira, sorularda ve verilen mesajlarda tam anlamıyla bir gazetecilik örneği sergilendi. Terör örgütünün barındığı ortam ve oradaki gençlerin nasıl bir zihnî altyapısı olduğunu bir ölçüde gözler önüne serdik. Devletin ilgili birimleri daha fazlasına sahip olabilirler. Ama biz kendimizce terörü başlatanları ve tırmandıranları tanımak ve gerçek yüzlerini topluma göstermek, Türkiye'nin de ayağındaki prangalardan kurtulmasına katkı sağlamak için gazetecilik yaptık. Tablo net. Yazdıklarımız da ortada... Gerisi çözümde sorumluluğu bulunanların işi.
.Muhteşem giriş
2010-04-14 01:00:00
Merhum Turgut Özal'dan beri devam eden bir gelenektir, dış gezi yolundaki sohbetlere hep iç gelişmeler damgasını vurur. Yine öyle oldu... Baykal, Anayasa değişikliği konusunda Cumhurbaşkanı Gül'e bir teklifte bulunmuş ve Gül'ün cevabı merak ediliyor. Artık kim tutar gazetecileri!.. MİSAFİRLİKTE AİLE TARTIŞMASI GİBİ... Şimdi düşünün... Bugünkü gazetelere bakan Umman yöneticileri Cumhurbaşkanı Gül'ün, yol boyunca hiç Umman'dan bahsetmediğini zannedecekler. Oysa tam aksi... Hatta bazı gezilerde böyle bir durum olmasın diye iç politika ile ilgili sorulara cevap vermemişti. TARİHÎ BİR GEZİ... İşte bu duygularla biraz da Umman'dan bahsetme gereği duyduk. Bir kere, sayın Gül, yine çok isabetli bir güzergâh seçmiş. Çünkü Umman, ihracatının % 80'ini oluşturan petrol ve doğalgaz rezervlerinin 15 yıllık ömrü kaldığını tespit etmiş ve önümüzdeki on yıl içinde petrolü yok sayan bir ekonomik seferberlik başlatmış. Türkiye ise en şanslı ülke. Zira Umman, adına bile karar veremeyecek kadar bize 'uzak' gibi görünse de iş adamlarımız burada çoktan yerini almış ve zamanında gerçekleştirdikleri önemli projelerle ülkemize güven ve itibar kazandırmışlar. Velhasıl, altyapı hazır. Buradaki yatırım planlamasına göre tespit edilmiş yüzlerce iş adamımız da devamını getirecek. Ve bu çıkarma ile Arap Yarımadası'na arka kapıdan da muhteşem giriş başlatılmış oldu.
.Bir de kendilerine soralım' dedik...
2010-03-08 01:00:00
Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ 16 Eylül 2008 tarihindeki "Medya ile Diyalog" toplantısında bugüne kadar 40 bin teröristin etkisiz hale getirildiğini ama terörün bitmediğini belirterek, problemin sadece askerî mücadele ile çözülemeyeceğini, ekonomik ve sosyal tedbirlerle kendilerine destek verilmesi gerektiğini söylemişti. Daha sonra bu talebe paralel olarak 'Açılım' tartışmaya açıldı. Bu, önemli bir aşamaydı. Konu bütün kesimler tarafından layıkıyla ele alınmalı ve 'en ideal içerik'in oluşmasına katkı sağlanmalıydı. Ancak 'Açılım'ın, 'adı' ile uğraşmaktan 'aslı'na bir türlü sıra gelmedi. Üstelik de genellikle, hayat tarzı bakımından orada yaşayanları temsil etmesi mümkün olmayan kişiler konuştu. Oysa asıl önemli olan bölge halkının ne düşündüğüydü... Bunu öğrenmek için muhabirlerimiz Osman Sağırlı ve Cemil Yıldız'ı bölgeye gönderdik ve halkın bizzat kendisinin fikrini sormalarını istedik. Arkadaşlarımız 20 gün boyunca Güneydoğu'yu il, ilçe ve köylerine varıncaya kadar dolaşıp yüzlerce kişi ile görüştü. Gördük ki, halkın çoğu daha 'Açılım'ın ne olduğunu bilmiyor. O halde 'çok bilen'ler acaba neyi tartışıyor?.. Demek ki önce, 'Açılım'ın bölgeye açılması gerekiyor..
.TERÖR HABERLERİNİ GENİŞ YAYINLAMAK TERÖRİSTİ SEVİNDİRİR
2009-12-12 01:00:00
Tokat'taki hain pusuda şehid olan 7 kardeşimiz ile ilgili haberin geniş verilmemesi eleştirilere sebep oluyor. Bu tür haberleri büyütmemek konuya ehemmiyet vermemekten değil, tam aksine, çok önemsemekten kaynaklanıyor. Ve eğer bütün medya aynı kararlılığı gösterebilseydi terör bu seviyelere gelemezdi. 28 yıldır bu gazetenin haber mutfağındayım ve işim gereği her gün bütün medyayı izliyorum. Daha PKK'nın ne olduğunun bile bilinmediği dönemlerdeki ilk eylemler gazetelere, yöneticilerin "Okuyanı ağlatacaksın" talimatlarıyla yazılan haberlerle aktarıldı. Kendilerini tanıtmak için toplumda kaos ve korku oluşturmaya çalışan teröristlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey de buydu. Onlar için haberin üslûbu değil ebadı önemlidir. Yani büyük vermek kaydıyla istediğiniz kadar lanetleyebilirsiniz... Peki... Bütün gazete ve televizyonlar bizim gibi davransaydı ve terör örgütünün "ses getirmesi" için düzenlediği eylemler basında, "bilgi" mahiyetindeki ölçülerde yer alsaydı, örgüt bu eylemlerden ne kazanırdı? Bize göre medyanın başaramadığı bu tutum, terörle mücadelede belki de en etkili unsurdu. ASLINDA HERKES BİLİYOR... Bu haberleri geniş yayınlamanın, dolaylı da olsa teröre katkı anlamına geldiğini bütün medya yöneticileri biliyor. "7 şehid" haberini manşetten veren bir gazetenin genel yayın müdürü dünkü yazısında, "Attığımız her manşet terör örgütünün gururunu okşuyor, İmralı'dakine 'Ben neymişim be' dedirtiyor" diyor ve doğru söylüyor. "Peki o zaman bu manşetler neyin nesi?" sorusuna da şu cevabı veriyor: "Bu duygu selinin dışında kalamayız..." İşte burada ayrılıyoruz. Bazı kişiler, içlerinden geldiği gibi davranamaz, umumun selameti için ızdırap çekmeyi göze alırlar. Sayın meslektaşlarımız, 'duygu'ları ile değil akılları ile karar vermelidir. Bu, elbette zordur. Biz bunu yapıyoruz. Aynen, oğlunun cenazesinde metin olmaya çalışarak, "Bu acıyı başkalarının da yaşamaması için ne gerekiyorsa yapılsın" diye inleyen şehid babası gibiyiz ve o "ne gerekiyorsa"nın bize düşen kısmını içimiz sızlayarak yapmaya çalışıyoruz. Ve herkesin üzerine düşeni yaptığı zaman bu acıların biteceğine inanıyoruz. "Peki PKK temsilcisinin sözlerini yayınlamak aynı amaca hizmet değil midir?" diye düşünebilirsiniz. Biz, terör örgütünün bugünkü konuma ulaşmasına doğrudan veya dolaylı katkı sağlamadık. Ancak; bugünkü gelinen noktada çözüm için başlatılan gayretlere ışık tutmaya çalıştık ama terör örgütünün propagandasına yönelik tek cümleye izin vermedik. Nitekim aynı düşünce ile sayın MHP lideri Bahçeli ve CHP lideri Baykal'ın da konu ile ilgili görüşlerini aktarmak için randevu talebinde bulunduk, cevap bekliyoruz. Terörsüz bir Türkiye ümidiyle...
.Sırplar eski dostu yeniden keşfetti...
2009-11-30 01:00:00
Sırbistan'da TADİlat dönemi HAZIRLAYAN: NUH ALBAYRAK -1- BELGRAD'IN DAMARLARI: SAVA VE TUNA Bazı şehirleri, bazı nehirler ziynetlendiriyor. Sava ve Tuna da Belgrad için öyle... Hele şehrin ortasında birbirlerine kavuşmaları ise Belgrad'a ayrı bir değer katıyor. Bu 'kavşak' iki nehrin basit bir buluşmasından ziyade, Tuna'nın iki kola ayrılarak oluşturduğu adacık ve 'üçüncü kol' durumundaki Sava ile Belgrad'ın can damarlarını oluşturuyor. Sırbistan ile tarih boyunca hiçbir problemimiz olmamış. O bölgeden yetişen Sokollu, Mahmut Paşa gibi nice insanlar önemli hizmetler yapmış. Yeniçeri Ocağı'nda konuşulan Sırpça, Saray'da da bir dönem ikinci dil haline gelmiş. Yıldırım Bayezid Han, Sırp Kralı Lazar'ın kızı Detina ile evlenmiş. Hatta, Ankara Savaşı'nda bazı beyliklerin Timur Han tarafına geçmesiyle zor duruma düşen Yıldırım Bayezid'in yanında sadece Sırp asıllı askerler kalmış ve 'enişteleri'ni; etrafına etten duvar örerek muharebe sonuna kadar canları pahasına korumuşlar. Yine 1921'de, Anadolu'yu parçalamayı planlayan İngilizler, Ege Bölgesi'ne önce Sırplar'ı göndermek istemiş, Sırp Kralı Aleksandr'ın kabul etmemesi üzerine 'ihale' Yunanistan'a verilmiş... Daha sonraki dönemlerde özellikle Rusya'nın gayretleri ile iki ülkenin arası açılmaya çalışılmış. Özellikle Bosna Savaşı sırasında bazı kısa görüşlü Sırp komutanların acımasızlığı Türkiye'de, medyanın da 'yardımı' ile çok iyi kullanılmış ve Türkler'in Sırplar'dan, asıl mağdurlardan daha fazla nefret etmesi sağlanmış... Öyle ki, şimdi Bosnalı işadamları bile Sırbistan'da iş yapmaya çalışırken, Türk işadamlarından henüz siftah yok... 8-9 milyonluk Sırbistan'dan Türkiye'ye her yıl 200 bin civarında Sırp turist gelirken, Türkiye'den Sırbistan'a bırakın gezmeye gitmeyi, mümkün olsa transit bile geçmeyeceğiz. Bir ay önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve bazı işadamları ile birlikte gittiğimiz Belgrad'ta, Sırp yöneticilerin hatta vatandaşların Türkiye'ye karşı sergilediği sıcak tutumu yakından gözlemledik. İşte, 'bildiklerimiz' ile 'bulduklarımız' arasındaki bu büyük çelişkiyi sizlerle paylaşmayı bir görev bildik... BÜYÜK SIRBİSTAN DERSİ... Şimdi, zaman makarasını biraz geri saralım... Yugoslavya Cumhuriyeti'nden Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya'dan sonra Bosna'nın da ayrılmaya kalkması Sırplar'ı harekete geçirmiş ve "Büyük Sırbistan" hayali ile Avrupa'nın ortasında katliamlara girişilmişti... Bu yüzden bütün dünyanın nefretini kazandılar. Uluslararası arenada düştükleri yalnızlık çukurundan onları Rusya bile çıkaramadı ve bu süreç, etnik bakımdan 'ayrılmaz parça' zannettikleri Karadağ'ın da ayrılmasıyla sonuçlandı. Bu durum Belgrad'ı derinden etkiledi. Zira Sırbistan'ın, 'deniz'le irtibatı kesilmiş; turizm potansiyeli en yüksek olan bölgesini kaybetmenin yanı sıra, 'atıl' hale gelen Sırbistan Donanması 'tasfiye nedeniyle satış'a çıkarılmıştı. Bilahare Kosova da bağımsızlığını ilan edince Sırbistan, 'veresiye satan tüccar'ın hesabı kendi başına kaldı. 'Aşırı milliyetçilik' politikası Sırbistan'ı iflas noktasına getirmişti... MUSİBETTEN DERS ALDILAR Ancak Sırplar, kendileri için 'felaket' gibi görünen bu gelişmelerden ders çıkararak yeni bir başlangıç yapmayı başardı. Zira, "Büyük Sırbistan" hedefinin 'hayal'den ibaret olduğu anlaşılmıştı. Dünya gerçeklerine göre yeni bir politika geliştirilmeliydi. Yugoslavya'dan ayrılan 6 ülkenin tamamında önemli miktarda Sırp azınlık vardı. O halde Sırbistan'ın bundan sonra yeni maceralardan ziyade, kendi vatandaşlarının ve bu soydaşlarının huzuru için Balkanlar'da istikrarı korumayı ve güçlendirmeyi hedeflemesi gerekiyordu. Oysa uluslararası platformdaki imajı, böyle bir fonksiyonu yerine getirmeye çok da uygun görünmüyordu... Kaldı ki, Balkanlar'da 'istikrar'ı sağlamak eskisinden daha da zordu. Bölge ile yakından ilgilenenler, "Şu anda Balkanlar'da görünmeyen ciddi bir savaş var" diyor. Zaten bunu görmek için dış politika uzmanı olmak da gerekmiyor. Zira, Dayton Anlaşması'nın sanki "yaşamasın" diye kurduğu Bosna'da durum artık içten yanmayı çoktan geçip dışa vurmuştu. Gazetelerde bile yine "Bosna barut fıçısı" türü başlıklar hortlamaya başladı. Makedonya henüz köklü bir devlet olamadı. Yunanistan başta olmak üzere Bulgaristan ve Romanya'nın farklı hesapları var. Hakeza, diğer 'genç' ülkeler de kurtlar sofrasına taş çıkartan bir coğrafyada tutunmaya, köklü bir "devlet" olmaya çalışıyor. ÇIKAR YOL TÜRK DOSTLUĞU Böyle bir durumda Sırbistan'ın yapacağı en akıllı politika yine bütün balkan ülkelerinde soydaşı ve ağırlığı bulunan Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaktı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yıllardır tanışan ve bu konularda uzun istişareler yapan Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç de aynen böyle düşünüyordu. Sırbistan'ın 'makas değişikliği' 11 Mayıs 2008'de yapılan genel seçimler sonrasında başladı. Sırplar'ın çoğunluğu, "Büyük Sırbistan"ın hayalden ibaret olduğunu anlamış ve aşırı miliyetçi Radikal Parti yüzde 29'larda kalmıştı. Ancak, Sırp halkından yüz bulamayan Radikal'ler sandıktaki kayıbını masada telafi etmeyi başararak sosyalist ve liberal partilerle anlaştı. Artık iktidar olmak için sadece iki milletvekiline ihtiyaçları vardı. Bunu da Sancak Bölgesi'nden seçilen iki milletvekili ile sağlayabilirlerdi!.. Allah'ın takdirine bakın ki, Türkiye'de hemen her seçimde, o dönemin gerektirdiği 'ince ayar'ı çeken 'seçmen sağduyusu' Sancak'ta da tahakkuk etmişti. Zira, Boşnak milletvekilleri Süleyman Uglanin ve Rasim Ljajiç radikaller yerine, "Avrupalı Sırbistan İttifakı" ile işbirliği yaparsa, onlar da hükümet kurabiliyordu... Bu iki milletvekili için belki her iki yol da aynı 'koltuk'lara gidiyordu ama bu iki tercihin Sırbistan, hatta bütün balkanlar açısından çok farklı sonuçları olacaktı. İşte tam burası, Sırbistan'ın tabiri caizse şansının döndüğü yerdi... BU HÜKÜMET ANKARA'DA KURULDU Demokrasi ve diyalog yanlısı Cumhurbaşkanı Tadiç, Sırbistan'da yeni bir dönem başlatabilmek için kendisi gibi düşünen bir hükümet istiyordu. Sancak Bölgesi milletvekillerinin Avrupalı Sırbistan İttifakı ile birlikte hareket etmesi için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yardımını istedi. Gül, Rasim Ljajiç ile Süleyman Uglanin'i Ankara'ya davet etti. Bilirkişiler, bu iki Boşnak liderin yıllardır birbiri ile konuşmadığını belirterek ikna etme konusunda fazla ümit vermediler. Ama Gül, bu iki milletvekilini ikna etmeyi başardı. İşte Sırbistan treninin makas değiştirdiği nokta da burasıydı. Değişimin şahidi BÜYÜKELÇİ Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Süha Umar 17 Şubat 2008'de tayin edilmiş. O tarihte, Türkiye Kosova'yı ilk tanıyan ülke olduğu için ilişkiler gerilmiş, Sırbistan, Ankara büyükelçisini geri çekmişti. Süha Umar, tayin edildikten sonra, güven mektubunu sunabilmek için Cumhurbaşkanı Tadiç'ten 4 ay randevu beklemiş, sonra da Kosova gölgesi altında 'gergin bir sunum'la işe başlamıştı. Ancak ilerleyen dönemde, Türkiye'nin dış politikada artan etkinliğinin de rüzgârıyla ibre hızla bizden yana döndü. Büyükelçi Umar diyor ki: "Artık şimdi aramız gayet iyi. Hatta diğer ülke temsilcileri ile de güzel bir diyaloğumuz var. İhtilaflı bir durum sözkonusu olduğunda, buradaki diplomatların neredeyse tamamı benimle istişareyi kaçınılmaz bulur..." Değişimin şahidi BÜYÜKELÇİ Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Süha Umar 17 Şubat 2008'de tayin edilmiş. O tarihte, Türkiye Kosova'yı ilk tanıyan ülke olduğu için ilişkiler gerilmiş, Sırbistan, Ankara büyükelçisini geri çekmişti. Süha Umar, tayin edildikten sonra, güven mektubunu sunabilmek için Cumhurbaşkanı Tadiç'ten 4 ay randevu beklemiş, sonra da Kosova gölgesi altında 'gergin bir sunum'la işe başlamıştı. Ancak ilerleyen dönemde, Türkiye'nin dış politikada artan etkinliğinin de rüzgârıyla ibre hızla bizden yana döndü. Büyükelçi Umar diyor ki: "Artık şimdi aramız gayet iyi. Hatta diğer ülke temsilcileri ile de güzel bir diyaloğumuz var. İhtilaflı bir durum sözkonusu olduğunda, buradaki diplomatların neredeyse tamamı benimle istişareyi kaçınılmaz bulur..." KALEMEGDAN VE BELGRAD KALESİ TOPLANMA MERKEZİ Belgrad Kalesi ile park ve meydanların yer aldığı bu bölgeye Kalemegdan (Kalemeydan) deniyor. Nehir manzarası ve akşamları devreye giren romantik ışıkları ile âdeta bir rüya beldesine dönüşen bu bölgeye Belgradlılar, bilhassa havanın güzel olduğu günlerde âdeta 'akıyor'... Şehrin en hakim tepesindeki Belgrad Kalesi ise Romalılar tarafından yapılmış, Osmanlılar tarafından defalarca tamir edilmiş. Nasıl İstanbul'da "Belgrad Kapı" varsa, bu kalenin de en büyük girişinin adı "İstanbul Kapı"... Kalenin altı dehlizlerle doluymuş... Bu doğru mu bilmiyoruz ama Roma Kuyusu'na attığınız taşın sesini, ne kadar dinleseniz de duyamıyorsunuz... BELGRAD'IN TEK CAMİSİ Osmanlı döneminde Belgrad'da inşa edilen 250 civarındaki camiden sadece Bayraklı Camii ibadete açık. Onun da geçmişi macera dolu. Avusturyalıların Belgrad'a hakim olduğu dönemde 22 yıl kilise olarak kullanılan cami, Belgrad'ın geri alınmasından sonra tekrar ezan sedalarına kavuşmuş. 2004'te radikal Sırpların yaktığı cami tamir edilerek ibadete açılmış. BİZE ÇOK BENZİYORLAR Osmanlı idaresinde yüzyıllarca huzurla yaşayan Sırpların birçok alışkanlığı, gelenekleri, yemekleri, düğünleri, hüzünleri hep bize benziyor. Sırpça'da, 8 bin civarında (12 bin diyen de var) Türkçe kelime olduğu söyleniyor. Tabii bizim 'Türkçe'miz değiştiği için büyük kısmını anlayamıyoruz. SMS İLE PARK ÜCRETİ İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin geçen yıl pilot bölgelerde başlattığı SMS ile otopark ücreti ödenmesi Belgrad cadde ve sokaklarında yıllardır uygulanıyormuş. Nitekim, üç gün boyunca hiç otoparkçıya rastlamadık. KNYAZ MİHAİLOVA CADDESİ BEYOĞLU GİBİ Cadde trafiğe kapatılmış, halkın rahatlıkla dolaşması ve alışveriş yapması için düzenlenmiş... Aynen Beyoğlu... Sadece tramvayı eksik. Bilhassa akşamları cadde ve burada bulunan restorantlar tıklım tıklım doluyor. > YARIN: Fırsat kaçmadan rota Sırbistan
.
.Fırsat kaçmadan rota SIRBİSTAN
2009-12-01 01:00:00
Sırbistan'da TADİLAT dönemi HAZIRLAYAN: NUH ALBAYRAK - 2 - AVRUPA FATİHİ TUNA NEHRİ Almanya'da doğan Tuna, 10 ülkeyi dolaşıp 2800 km'ye yakın yol katettikten sonra Karadeniz'e kavuşuyor. Bu yolculuk esnasında 300'den fazla nehir veya akarsunun dahil olduğu Tuna, bazen bir km'yi aşan genişliği ile Avrupa'yı dolaşan bir 'tatlı deniz' gibi... Dolayısıyla, Avrupa'nın tarımına, taşımasına, çevresine, turizmine velhasıl her şeyine çok büyük katkı sağlıyor. Tuna, Sırbistan'ın kuzeyinde yer alan Voyvodina Özerk Bölgesi'nin ve karşı yakada görülen başşehir Novi Sad'in de her şeyi... Sağ tarafta ise Petrovaradin Kalesi'nin, 'uzun kol'u saati, 'kısa kol'u dakikayı gösteren saatiyle ilginç Saat Kulesi... Temmuz ayı sonunda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Belgrad'ı ziyaret etti. 100 yıl aradan sonra bir Türk bakanın Sancak Bölgesi'ne hem de Sırp meslektaşı ile birlikte gitmesi bu geziyi daha da anlamlı hale getirdi. (Dışişleri Bakanı Davutoğlu bu gezisi sırasında 15 yıldır küs olan iki Boşnak bakanı da barıştırdı.) Bu gezi Sırbistan ile yeni dönemin fiilen başlangıcı oldu... İki ülke arasında, 6-7 yıldır sürüncemede olan bütün meseleler büyük bir sür'atle çözüme kavuştu. Serbest Ticaret Anlaşması imzalandı ki bu, Türkiye için Sırbistan üzerinden Rusya gibi dev bir ülkeye aynı esaslar çerçevesinde ürün satma imkanı anlamına geliyordu... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün geçen ay yaptığı ziyarette ise, Sırp meslektaşı Tadiç'in Türkiye ziyaretiyle başlayıp, Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun ziyaretiyle olgunlaşan sağlıklı zemin üzerinde, stratejik ortaklığa giden adımlar atıldı. Bu ortaklığa mani olacak en küçük bir pürüz bırakmak istemeyen Sırbistan, 300 yıldır duvar örülü olan "Kin Kapısı"nı açarak Cumhurbaşkanı Gül'ü bu kapıdan "buyur" etti. 'HAKEM AVANTAJI' TÜRK İŞ ADAMLARINA... Cumhurbaşkanı Tadiç, Sırp TV kanallarına yaptığı değerlendirmelerde Türkiye'nin mutlak bir 'bölgesel güç' olduğunu, 'şeytan üçgeni' gibi dünyanın en sancılı bölgesi olan Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu'da hiçbir uluslararası problemin Türkiye'nin katkısı olmaksızın çözülemeyeceğini söylüyordu. 7 milyar dolar tutarındaki altyapı yatırımlarını, (birçok ülke kapılarını aşındırırken) Türk yatırımcılara ihalesiz vermenin önünü açacak anlaşmalar imzalandı. Devletin uygulamaya koyduğu bu "Türkiye Açılımı" Sırp halkından da destek görüyor. Son yıllarda Türkiye'ye adeta akın eden Sırbistan vatandaşları, Türkiye'yi ve Türkler'i yakından tanıma fırsatı buluyor. Ülkelerine döndükten sonra ise Türk misafirperverliğini öve öve bitiremiyor. Belgrad çarşı pazarında Türk olduğunuzu farkeden birçok Sırp'tan sitayiş dolu benzer izlenimleri dinleyebilirsiniz... Bu gelişmelerden hiç memnun olmayan radikal Sırplar, Türkiye ile stratejik ortaklığı, Sırp milletine yapılabilecek en büyük 'ihanet' olarak niteledi ve "Türk isen söyle de bilelim" diyerek akıllarınca 'hakaret' ettiler. Demek ki yapıcı muhalefetten sadece biz mahrum değilmişiz... GELELİM BİZİM CEPHEYE Sırbistan tarafından net olarak ortaya konan stratejik iş birliği iradesi Türk tarafından da destek buldu. Nitekim Belgrad ziyaretleri ve yapılan anlaşmalar bu karşılığın nişanesi... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, "Bugün, Bosna'daki ve bütün balkanlardaki soydaşlarımızın, dindaşlarımızın huzur içinde olmasını istiyorsak mutlaka Sırbistan ile ilişkilerimizi geliştirmeliyiz. Türk-Sırp yakınlaşması, Balkanlar'daki birçok problemin çözümüne de katkı sağlayacaktır" ifadeleri bu iradeyi net olarak ortaya koyuyor. Zaten Türkiye, gerek Balkan ülkeleriyle olan güçlü bağları, gerekse Türkiye'de yaşayan yaklaşık 9 milyon Balkan kökenli sebebiyle bu bölgede olup biten her şeyi yakından izlemek mecburiyetindeydi. Nitekim şu anda da Bosna'da istikrarı sağlamak için en fazla Türkiye'nin çaba sarfettiğini biliyoruz. Yani, Balkanlar'ı her zaman yakından izlemek zorunda olan Türkiye'nin de bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan Sırbistan ile paslaşabilmesi elbette çok önemliydi... Ancak, Türkiye'de devlet nezdinde ortaya konan bu iradenin millet tarafından da paylaşıldığını düşünmek mümkün değil. Bosna Savaşı'nda yaşananları unutmak elbette mümkün değil. Ama birbiriyle kıyasıya savaşan ülkeler barış masasına oturup iş birliği geliştirmeye çalışırken bizim hâlâ "Sırp" kelimesine bile bu kadar ön yargılı olmamız ne bizim ne de başta Boşnaklar olmak üzere Balkanlar'daki müslüman kardeşlerimizin menfaatine hizmet etmez. Neyse ki Sırp turistlerin alnında "Sırp" yazmıyor. Yoksa buradan aynı güzel intibalarla ayrılmaları biraz zor olurdu. Türk işadamları Papua Yeni Gine'de bile yatırım yaparken Sırbistan'da kayda değer bir Türk yatırımından bahsetmek mümkün değil. Son dönemde devreye sokulan bütün teşviklere, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ısrarlarına rağmen iş adamlarımızın hâlâ isteksiz davranması ne ile izah edilebilir. Ancak, bölgeyi yakından tanıyanların, hatta bizzat Cumhurbaşkanı Gül'ün uyarılarına göre bu fırsatların ilelebet devam etmesi mümkün değil. En fazla beş yıl içinde trenin çoktan hareket edeceği, o zamana kadar binemeyenin gidişini seyretmek zorunda kalacağı ifade ediliyor. SADULLAH SİPAHİOĞLU: TÜRKİYE'nin gayretleri desteklenmeli Önümüzdeki sene 60. kuruluş yıl dönümünü kutlamaya hazırlanan Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı Sadullah Sipahioğlu da Cumhurbaşkanı Gül'ün Sırbistan heyetindeydi. Başkan'dan geziyi değerlendirmesini istedik, bizi kırmadı: Yugoslavya'nın bölünmesinden itibaren Balkanlar'da aktif rol almaya başlayan Türkiye, özellikle 2000'den sonra geliştirdiği politikalarla bu bölgenin en önemli aktörlerden biri olmuştur. Türkiye, önce Balkanlar'da barış ve huzurun tesisi, arkasından da oralarda yaşayanların ekonomik refahının yükseltilmesi için çalışmaktadır. Bu anlamda, özellikle son 3-4 yıldır atılan adımlar oradaki soydaşlarımızı ve bütün Balkan ahalisini olduğu kadar Anavatan'da yaşayan biz evlad-ı fatihanı da ziyadesiyle mutlu etmektedir. Hele Sırbistan ile ilişkilerin geliştirilmesi Balkanlar'da barış yoluyla her şeyin daha kolay çözleceğinin en iyi kanıtı olsa gerektir. Ancak, Balkanlar'da yaşayan kardeşlerimiz, bizler, bu bölge ile ilgilenen bütün sivil toplum örgütleri Türkiye'nin bu gayretlerine destek olmalıyız. Bu da öncelikle her türlü küçük hesabı bir kenara bırakarak aramızda birlik ve beraberliği sağlamakla, fitneye fırsat vermemekle mümkündür. TARİHE GEÇEN KASABA: KARLOVCİ Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya İmparatorluğu'nun temsil ettiği "Kutsal İttifak" arasında 1699'da imzalanan antlaşmaya 'mekan' olan ve adını veren Karlovci kasabası... Voyvodina Bölgesi'ndeki Srem şehrine bağlı kasaba, Belgrad'tan Macaristan'a giden kara ve demir yollarının üzerinde yemyeşil bir tarım merkezi... İŞTE O TEPE, O 'ÇADIR' VE O KAPI... Karlovci kasabasının bu hakim tepesi, Osmanlı'nın; alışmadığı 'ilk'leri yaşamak zorunda kaldığı bir mekan. Avrupa'da ilk yenilginin ve büyük toprak kaybının tescil edildiği antlaşma bu şapelin yerinde bulunan çadırda gerçekleşti. İlk defa taraflar çadırın ortasında kurulan yuvarlak masa etrafında müzakere yaptı. Dört taraf ülkenin temsilcileri, çadıra açılan dört ayrı kapıdan aynı anda girdi. Böylece, dört yüz yıl boyunca, gücünün tescili anlamında masaya en son oturan Osmanlı İmparatorluğu'na daha masaya gelirken çöküşün başladığı kabul ettirilmiş oluyordu. Bu çadırın yerine 18. asır başlarında inşa edilen "Barış Şapeli", imar biçimi ile o çadırı, yuvarlak kubbesi ile de anlaşmanın imzalandığı masayı temsil ediyor. Dahası, aynen çadırda olduğu gibi 4 ayrı giriş kapısı var. Bunlardan, ana girişin tam arkasındaki kapı, Karlofça Antlaşması'nda Osmanlı İmparatorluğu'nu temsil eden Hüseyin Paşa ve Dışişleri Bakanı Mehmed Efendi'nin girdiği kapı, özellikle inşa edilmesine rağmen tuğla duvarla kapatılıyor. Böylece, Türkler'e Avrupa kapılarının burada kapatıldığı ve artık ilelebet Avrupa'ya giremeyecekleri ilan edilmiş oluyordu. Bu durum 200 yıl böyle devam etti. Sırp devleti, Türkiye'nin talebi üzerine, bu tuğlaların ilişkilerin gelişmesine mani olmaması için yıktı, diğer kapılarla aynı duruma getirdi. 26 Ocak 2009'da burada düzenlenen Karlofça Antlaşması'nın 310. Yıldönümü Törenleri'ne ilk defa Türkiye Cumhuriyeti temsilcisi de katıldı. Aynı imza gününde olduğu gibi, antlaşmaya taraf ülkelerin büyükelçileri, kendi ülkelerine ait kapılardan aynı anda içeri girdiler. İşte fotoğrafın sağındaki bu kapıdan Cumhurbaşkanı Gül de girerek Avrupa'ya anlamlı bir mesaj verdi... GAZETECİLERLE TUNA HATIRASI Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Petrovaradin Kalesi'nin Tuna Nehri manzaralı balkonunda hatıra fotoğrafı çektirme talebimizi kırmadı ve bir kereliğine objektifin önüne geçtik... CUMHURBAŞKANI'NA 'KÂTİBİM' SÜRPRİZİ Voyvodina Özerk Bölgesi Başkanı Bojan Patjic tarafından Petrovaradin Kalesi'nde verilen yemekte Sırp müzisyenler sembolik Türkçe parçaları seslendirerek Türk heyetine jest yaptı.
.Türkiye'ye alkışlar...
2009-11-21 01:00:00
> BEYRUT Akdeniz Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği'nin (ASCAME) 20. Genel Kurulu'nu izlemek üzere Beyrut'tayız. Tabii bu vesileyle Beyrut'u da yakından görme fırsatı bulduk. Malumunuz, bir zamanlar "Orta Doğu'nun Paris'i" diye nitelenen bu destan şehir '80 öncesinde sahne olduğu iç savaş sonucu harabeye dönmüş, o şaşaalı günler sadece fotoğraflarda kalmıştı. Bir ara sükûnete kavuşunca yaralarını sararak tekrar normale dönmeyi büyük ölçüde başaran Beyrut'un "kara talihi" tekerrür etmiş ve tekrar silahların hedefi olmuştu. SAKİN AMA ÜRKEK... Toplantıya geçmeden kısaca arz edelim ki, Beyrut, hedef olduğu son tecavüzün yaralarını da büyük ölçüde sarmış. Ama bu saldırıların oluşturduğu travmayı atlatmak, mermi izlerini kapatmak kadar kolay olmayacağa benziyor. Bir nev'i Orta Doğu'nun ortak kaderi diyebileceğimiz dehşet yüklü saldırılar da bu tedirginliği sürekli kılıyor. Nitekim şu andaki başbakanın babası olan ve "Lübnan'ın Özal'ı" diyebileceğimiz Refik Hariri'nin nasıl öldürüldüğü hepimizin hatırından çıkmayacak kadar taze ve çarpıcı... Şehre girişte başlayıp her adımda devam eden aramalar, trafiğe kapatılan caddeler, fotoğraf makinesine gösterilen aşırı tepkiler hep bu travmadan kaynaklanan hassasiyetin eseri olmalı... GELELİM SEBEB-İ ZİYARETİMİZE... ASCAME, Akdeniz etrafındaki 23 ülkeye mensup 210 odanın oluşturduğu bir birlik. Bu ülkeler arasındaki ekonomik iş birliğini artırmak için 1982 yılında kurulan ASCAME'nin 2007'de İstanbul'da yapılan genel kurulunda başkan seçilen İTO Başkanı Murat Yalçıntaş tek aday olarak katıldığı bu genel kurulda da başkanlığını devam ettirdi. Tekrar başkan seçilmesinin ötesinde, iki gün süren ve Lübnan Başbakanı Saad Al Hariri'nin de katıldığı toplantılarda sayın Yalçıntaş'a gösterilen büyük ilginin de hep şahidi olduk. Başta Lübnan Başbakanı olmak üzere bütün katılımcıların gözdesi sayın Yalçıntaş'tı. Bunda genç ve aktif bir başkan olmasının çok etkisi var elbette. Zira, yurt içindeki yoğun faaliyetlerinin bir o kadarına da uluslararası platformda şahit oluyoruz. Hem de "Özalvari" büyük hedefler ortaya koyarak... Bu etki, Türkiye'nin son dönemde parlayan yıldızını ve dış politikada ortaya koyduğu performansı da arkasına alınca elbette daha etkili ve sürekli oluyor. Tebrikler yeniden seçilen ve bütün Akdeniz havzasına Türkiye'yi alkışlatan Başkan'a...
.Sırbistan sizi bekliyor...
2009-10-28 01:00:00
Yugoslavya'nın parçalanmasından sonra Sırplar "Büyük Sırbistan" hayaliyle Balkanlar'ı kana buladı ama hesapları tutmadı. Üstelik ellerindekiler de gitti. Hatta, Karadağ'ın özerkliğini ilan etmesiyle 'gereksiz' hale gelen donanmasını satmak gibi bir vahameti bile yaşadılar. Aşırı milliyetçiliğin kabarık faturasıyla karşı karşıya kalan Sırplar, güvenilmeyen, gözaltında tutulması gereken bir ülke haline geldi. Ancak, "Bir musibet, bin nasihatten yeğdir" hesabı, bu sonuçlardan büyük ders aldıklarını görüyoruz. Bu noktada, Ankara'nın büyük gayret ve katkılarıyla kurulan hükümetin diyalog yanlısı, sağduyulu anlayışının da büyük payı oldu. Velhasıl, "Avrupa'nın şımarık çocuğu" artık olgunlaşmış... TÜRKİYE 'YENİ GÖZDE' Ayrıca, bu kurtlar sofrasında güven içinde iş birliği yapabileceği ülkenin Türkiye olduğunu da keşfetmiş. İşte bunun için, birçok ülkenin peşinde koştuğu yatırımları Türkiye'ye ihalesiz vermek istiyorlar. Dünkü ortak basın toplantısında Sırbistan Cumhurbaşkanı Tadiç'in, baştan sona Türkiye ve Cumhurbaşkanı Gül'e övgülerle dolu konuşması, "Tadiç'e yanlış metin verilmiş" esprilerine sebep oldu. Ne var ki, Türkiye'de hâlâ Bosna'daki katliamları ile hatırlanan Sırplar, devletler arasındaki sıcaklığı Türk halkından göremiyor. 7 milyonluk Sırbistan'dan 200 bin civarında turist gelirken, bizden buraya kimse gelmediği gibi yolu düşen bile transit geçiyor. İçeride dışarıda herkesin açılımdan bol bol nasibini aldığı bu dönemde Sırplarla ilgili düşüncelerimizi de gözden geçirmemiz gerekiyor herhalde. Çünkü sayın Cumhurbaşkanımız, "Balkan ülkelerinin tamamında hem Türk hem de Sırp azınlıklar var. İki ülkenin ilişkileri iyi olursa herkes rahat eder, yoksa herkes bulunduğu yerde acı çeker" diyor. Bu meyanda devlet, üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor ama siyasî çabalar milletin de katılımıyla müşahhas gelişmelere dönüşür. Nitekim, Sırbistan ile serbest ticaret anlaşması, vergi muafiyeti dahil her türlü altyapı hazırlandı ama Türk firmalarının katılımı olmadıkça bu anlaşmalar hiçbir anlam kazanamaz. FIRSATLAR İLELEBET BEKLEMEZ Kaldı ki, uluslararası ilişkilerde duygusal bir yaklaşımla sonuç almak mümkün değildir. Anlayacağınız, Sırbistan değişmiş ve gelişmeye karar vermiş. Herkes kapısını çalarken onlar bizi tercih etmiş. Bizim de bu davete icabet ederek burada yerimizi almamız gerekir. Üstelik de bunu öncelikle Balkanlar'ın istikrarı ve Bosnalı, Makedonyalı, Kosovalı kardeşlerimizi çok sevdiğimiz için yapmalıyız. Buradaki fırsatlar ilelebet bizi beklemez. Cumhurbaşkanı Gül, iş adamlarımızın; henüz buranın önemini kavrayamadığı için isteksiz davrandığını söylüyor ve "5 sene sonra gelirseniz burayı böyle bulamazsınız" diyor. Daha 5-6 yıl öncesine kadar iş adamlarımız dış ülkelerde tek başlarına mücadele ederken, yeni yatırım alanlarını keşfedip, sağlıklı bir altyapı hazırladıktan sonra "Buyurun" diyen bir Türkiye... İşte asıl değişim bu.
.Sırp Kapısı' da açılıyor
2009-10-26 01:00:00
> BELGRAD Ülkelerin dış politika gelenekleri ve sonuçları kolay değişmez. Bu açıdan bakıldığı zaman Türkiye sayın Özal'a kadar maalesef şanssız bir dönem yaşadı. Tepeden tırnağa batı hayranlığı ve aşırı kompleks kokan, geçmişinden uzak durmaya çalışan, hedefsiz garip bir gelenek... Bir valimiz hayretler içinde anlatmıştı... Bir heyetimizin ziyareti sırasında Makedonya Cumhurbaşkanı, "Biz Osmanlı'nın mirasıyız" diye başlayıp, Osmanlıları takdir ve şükranla yâd eden bir dizi ifadeler kullanmış. Valimiz diyor ki, "Bu sırada baktım bizim büyükelçi utancından kıpkırmızı kesildi..." 1994'te Cidde'ye gitmiştik, konsolosluğumuza da uğradık. Konsolosumuz, örtünmekten hatta giyinmekten nefret eden bir hanımefendi idi ve oradaki kurallardan uzun uzun dert yanmıştı. Ve ben o zaman, "Acaba böyle birisi bu ülkeye ne maksatla gönderilebilir..." diye çok düşünmüştüm. BÜYÜKELÇİ FIRÇALARI Türkiye sevdalısı Erol Yarar beye, Kahire'deki sohbetimizde son dönemde yürütülen dış politikanın ekonomimize ne kadar yansıdığını sormuştum. "Bir zamanlar dış ticaretimizin sadece yüzde 10'unu komşu ülkelerle yapıyorduk. Şimdi, komşularımızın payı o dönemdeki toplam dış ticaretimizden daha fazla. Onun için bu açılımları, hücrelerimize kadar destekliyoruz" demişti ve peşinden de o bahsettiğimiz garip dış politika geleneğine hazin bir örnek vermişti: Biz bir dönem bir uçak dolusu iş adamımızı Sudan'a götürdük. Sudan bizi devlet töreni ile karşıladı. Fakat büyükelçimiz, "Burada iş yok, niye geldiniz" diye bizi fırçaladı... "Eskiden, gittiğimiz hiçbir ülkede büyükelçilerimizi yanımızda göremezdik. Akşam yemeğe gelirlerse büyük ihsan sayardık" sözlerini hemen her iş adamımızdan duymuşuzdur. ROTA DEĞİŞİYOR Neyse ki bu 'kayıp' yıllar sona erdi. Dış politikamızın rotası merhum Turgut Özal ile birlikte değişmeye başladı. Ancak daha sonra; üstelik de dünyanın tam da hızlı globalleştiği bir dönemde biz tekrar kabuğumuza çekildik. Hele sayın Necdet Sezer'in yurt dışına çıkması için bir devlet başkanının ölmesi gerekiyordu. 2000'den sonra tekrar yoğunlaşan milli dış politika gayretleri, sayın Abdullah Gül'ün Köşk'e çıkması ile birlikte perçinlendi. Gayretlerin hedefi 'ülke menfaati'ne yöneldi. Ve bu işlerde çok kısa bir süre sayılan 7-8 yıl içinde çok şey değişti. 'Diyalog' denen anahtarı keşfettik. "Komşularla sıfır sorun" hayali neredeyse gerçek hale geldi. Bırakın dışarıyı en büyük iç problemimiz olan terör bile yine başarılı dış politika ve diyalog anahtarı ile çözülecek. Tabi bu arada ekranlarda, "Türkiye'nin dış politika geleneği değişiyor" diye feryat edenler çok. BALKAN KİLİDİ DE AÇILACAK Ama artık fark farkedildi. Buradan geri dönüş olmaz. Nitekim sayın Cumhurbaşkanımız ve beraberindeki heyet şimdi de Sırbistan'da. Bizim de izlediğimiz bu ziyaretin de çok önemli sonuçlara gebe olduğuna inanıyoruz. Hatta bize göre, "Sırp Kapısını açmak da, Sarp Kapısı kadar önemli. Çünkü, Belgrad ile ilişkilerin gelişmesi hem Balkanlardaki 'yakınlarımız' diyebileceğimiz ülkelerin huzurunu arttıracak, hem de Avrupa'ya gidişimize stratejik katkı sağlayacaktır. Yani bugün burada, "Büyük Türkiye" için atılan dev adıma şahitlik ediyoruz.
.Domuz gribi değil, kirli bilgi tehlikeli
2009-10-24 01:00:00
Sağlık Bakanı Recep Akdağ dün medya yöneticileri ile bir araya gelerek Domuz Gribi ile ilgili son bilgileri paylaştı ve bu salgını en az hasarla atlatabilmek için bir konuda yardım istedi. Önce salgınla ilgili son bilgileri paylaşalım: "Aylardır 'kapıda' diyorduk ama artık içeri girdi ve (farklı hız ve yoğunluklarda olsa da) bütün Türkiye'de yayılıyor. Hastanelere başvuran 'grip' vakalarının neredeyse tamamına yakını H1N1 kaynaklı..." Bu tespitlere bakılırsa durum oldukça "vahim" görünüyor. Aslında değil... Çünkü Türkiye, ekonomik krizde olduğu gibi bu süreci gayet güzel yönetiyor. Sağlık Bakanlığı aldığı yoğun tedbirlerle salgının Türkiye'ye girişini birkaç ay geciktirmeyi başarmış. "Birkaç ay önce gelseydi n'olacaktı ki..." demeyin. Bu çok önemli. Zira böylece hem insan hareketlerinin uluslararası ve ulusal bazda çok hızlı seyrettiği yaz mevsimi kurtarılmış oldu, hem de salgına hazırlık imkanı bulundu. Nitekim, Sağlık Bakanlığı, en değerli hocaları bir araya getirerek birim kurulları oluşturmuş, bütün illerde kriz yönetim merkezi kurmuş. Yine bu geciktirmenin sayesinde yeterli miktarda aşı temini sağlanmış. Şimdi, tedbirler alınmış, bütün Türkiye'de vaka yakından izleniyor ve gereken noktalarda müdahale ediliyor. Endişe edecek bir durum yok gibi... GÖLGE ETMEYİN... Aslında var... Çünkü biz, gelişmeleri birtakım varsayımlara bağlamayı çok severiz ya. Hiçbir ehliyeti olmayan birkaç kişinin bazı basın organlarında ortaya attığı dedikodular yüzünden vatandaşlarımız aşı yaptırmaya yanaşmıyormuş. İşte bu noktada sayın bakan, "Gecesini gündüzüne katarak, sağlığını tehlikeye atarak çalışan sağlık ordusunun aldığı ve alınmakta olan bütün tedbirlerin gayesine ulaşması tamamen size bağlı" diyerek medya yöneticilerine büyük bir mesuliyet yükledi. Ve ekledi: "Kıyamet ve kâbus senaryoları çizerek, okulların önünde pusu kurarak, domuz gribi virüsü taşıyanları afişe ederek hiçbir katkı sağlayamayız." YİNE İLKELİ YAYINCILIK Sayın bakanı dinlerken problemin yine ilkeli bir yayın politikası izleme veya izleyememe noktasında düğümlendiğini düşündüm. Biz yıllardır masaya gelen her haberin ve sunuş biçimimizin bu ülkeye, milletimize hatta bütün insanlığa ne kazandırıp ne kaybettireceğini tartıyor ve çıkan sonuca göre karar veriyoruz. Çünkü yaptığımız işin ne kadar büyük bir sorumluluk gerektirdiğinin farkındayız. Sadece tiraj ve reyting amaçlı sorumsuz ve asılsız yayınların insanlara domuz gribinden çok daha fazla zarar verdiğini biliyoruz. Zira, "Dedikodu kanser gibidir..."
.MÜSİAD'ın muhteşem sorumluluğu...
2009-10-14 01:00:00
> KAHİRE 13. Uluslararası İş Forumu, tesettürle ilgili haklı tespitleri yüzünden aldığı eleştiriler sebebiyle son günlerde Türkiye'de de ismini sıkça duyduğumuz El Ezher Üniversitesi Rektörü Şeyh Tantavi'nin Kur'an-ı Kerim'den aktardığı nasihatlerle başladı. Tantavi, "Allah ticarette meşru ve adil iş birliği emrediyor" ifadeleriyle önce ana çerçeveyi çizdi. IBF Başkanı Erol Yarar'ın hazirunla paylaştığı bazı tespitler ise bu çerçevenin fersah fersah uzağındaydı. Çünkü, sayın Yarar üzülerek ifade etti ki, "İslam ülkelerinin, toplam ticaretteki payı sadece %9. Bunun da sadece %16'sı kendi aralarında gerçekleşiyor. Yani, 'yok' mesabesinde. *** Şimdi... Sayın Tantavi'nin dile getirdiği kriterlere hiçbir İslam ülkesi yöneticisinin itirazı olamayacağına göre bu berbat sonuç neyin nesidir... İPLER KİMİN ELİNDE?.. Dünya gidişatının siyasi ve ticari senaryosunu yazanlar, her şeyi kendi menfaatlerine göre dizayn ederek, Üstad Necip Fazıl'ın tabiriyle kurtların bile yapamayacağı bir şekilde yıllar boyunca hem İslam dünyasını yönetmişler, hem de bütün kaynaklarını sömürmüşler. Ama, 'ana çerçeve'ye uymayan bu gidişat son bulmuş ve bu ülkeler, bütün uzun vadeli hesaplarına rağmen öngöremedikleri bir krizle duvara toslamışlardır. ŞİMDİ MÜSİAD ZAMANI Tekrar Kahire'deki IBF'ye dönelim. MÜSİAD Başkanı Ömer Cihad Vardan açılış konuşmasında MÜSİAD'ın üyelerin ve ülkenin ekonomik gelişmesine katkı için kurulduğunu ve IBF toplantılarının özellikle İslam ülkeleri ile iş birliğini geliştirmeyi hedeflediğini söyledi. İŞTE 'KRİZ FIRSATI' 19 yıl önce, bugün çok daha iyi anlaşılan ulvi bir misyonla kurulan MÜSİAD, krizle birlikte finansal merkezin İslam ülkelerine kaydığı önümüzdeki dönemde özellikle IBF platformu sayesinde, dünya ticaretini rayına oturtmada çok önemli rol oynayabilir. Bu 'muhteşem misyon'u yerine getirmekte herkes MÜSİAD'a destek olmalıdır.
.
|
| Bugün 719 ziyaretçi (1468 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Galiba ‘Kürt devleti’ne hazırız!
30 Aralık 2015 Çarşamba
PKK ve yandaşları bu güne kadar “ayrı devlet”i telaffuz etmekten özenle kaçınmışlardı.
Zira bu çok önemli “aşama”yı olgunlaşmadan gündeme getirip ‘harcamaktan’ çekiniyorlardı.
Çünkü, “Güneydoğu’da bir Kürt devleti” fikrinin Türkiye’de göreceği tepkiyi iyi biliyorlardı.
Peki ne oldu da Demirtaş, ‘kör gözüne parmağım’ “devlet” muhabbeti yapmaya başladı?
Doğru cevabı bulabilmek için önce 10 Ağustos ve 7 Haziran seçimlerindeki “Demirtaş” portresi ile şu andaki “Demirtaş”ı karşılaştıralım. Yine, HDP’nin seçim beyannamesine ve üç gün önce Diyarbakır’da toplanan “Demokratik Toplum Kongresi”nin sonuç bildirgesine bakalım. Bu konuda daha geniş bir mukayeseyi 17. sayfamızda bulabilirsiniz.
Sanki gökkuşağının altından geçmişler, tamamen değişmişler!..
‘Müflis tüccar’ hesabı siyaset yolunda her şeyi ‘hızlı’ tüketen Demirtaş şimdi “Denize düşen yılana sarılır” hesabı karanlık bir meçhule doğru ilerliyor.
Şimdi ise elinde kalan ‘son mermileri’ kullanıyor...
“Özyönetim, özerklik, statü, Kürt devleti...”
(Bunlar, bugünkü Türkiye’de birer ‘harakiri’ gibi geliyor ama belki de, “mağdur” olmak için yapıyor. Sanırım ucuz mağduriyet edebiyatının artık pek işe yaramadığını bilmiyor.)
Demirtaş ‘Devlet’ dedi, kimse duymadı
Benim asıl dikkat çekmek istediğim husus başka...
Düne kadar düşünmeye bile cesaret edemedikleri ne varsa Demirtaş hepsini saydı.
Eskiden, bunlardan bir tanesini yanlışlıkla ağızlarından kaçırsalar yer yerinden oynardı. Ama bu sefer sinek vızıltısı kadar bile tesiri olmadı.
Peki neden?
Kamuoyumuz “Kürt devleti” fikrine hazır galiba!..
Hiç sanmıyorum...
Bence Demirtaş bu Kürt devleti mefhumunu çok ucuzca harcadı, çünkü kimse ciddiye almadı.
Putin ve paralelindeki diğer Türkiye düşmanları, Demirtaş’ı dolduruşa getiriyor olabilir ama malum; elin sözüyle devlet kurulmaz.
Devletin asıl sermayesi millettir.
O halde ‘müflis bey’ bu devleti kiminle kurmayı planlıyor acaba?
Daha bu kadar rezil olmadığı dönemde bile “Yüz binlerle Cizre’ye yürüyoruz” diye yola çıktı, bir süre dönüp baktı ki (bir TV reklamındaki gibi) arkasında kimse yok, kös kös geri döndü.
Kürtler, şehirlerini köstebek yuvasına çevirdikleri, evlerinden yurtlarından sürüldükleri için mi bunların peşine düşecekti? Yoksa camilerini yaktıkları için mi?
İki gün önce “Anam Kürt, babam Kürt, sülalem Kürt. Allahtan korkun. Hiç mi dininiz imanınız yok? Tek devlet var. Siz neyin mücadelesini veriyorsunuz ya?” diye feryat eden Silvanlı Fevzi Amca’yı da mı duymadı acaba...
Büyük Kürdistan nereye düşer?
Meseleye bir de “Büyük Kürdistan”ın Kürtleri açısından bakalım.
‘Sykes-Picot bölücü örgütü’ 1916’da Kürt coğrafyasını dört parçaya bölerek bu bölgeye fitili ateşlenmiş bir dinamit yerleştirdiler. Bir taraftan da, Kürtlerin kulağına sürekli “Büyük Kürdistan”ı fısıldayarak o ‘fitilin sönmesi’ne izin vermediler.
Oysa 1916’da sadece sanal bir çizginin ayırdığı “Kürt”ler yüz yıl boyunca tek bütünün homojen parçaları olarak mı kaldı acaba?
Sizce Iraklı Kürtler mevcut sosyal statülerini Suriyeli Kürtlerle paylaşmaya hazır mı?
Veya “devlet” masalı söyleyen Demirtaş, Türkiye’nin batısında yaşayan Kürtlerin pılıyı pırtıyı toplayıp “Kürdistan”a taşınacağını mı zannediyor?
Bir an Kürtlerin, İstanbul’a gitmek için vize almaları gerektiğini düşünün...
Allah, Kürt kardeşlerimizi bu müflislerin şerrinden korusun...
.
Keşke bu ödüller bu kadar anlamlı olmasaydı!..
26 Aralık 2015 Cumartesi
Üniversite eğitimini ‘80 öncesinde, İstanbul’un en ‘belalı’ okullarından birinde yapan ve dönemin vahametini iliklerine kadar yaşayan biriyim.
Dini ve milli değerlerimize saldırmak modaydı. Bırakın dindarlığı, millî duruşu, üniversitelerde ve ‘aydınlar’ diyarında “Allah” demek bile suçtu.
4 yıl boyunca namazlarımı; müstahdemin çok değerli müsamahasıyla, 2. bodrum kattaki kazan dairesinde kılmıştım.
İşte “öz yurdumuzda garip, öz vatanımızda parya” olduğumuz o günlerde bizi ayakta tutan Üstad Necip Fazıl gibi milli abidelerimizin ‘iksir’leri olmuştu.
Abdülhamit Han’ın ‘Kızıl Sultan’ değil, bir ‘Ulu Hakan’ olduğunu muhterem Kadir Mısıroğlu’ndan öğrenmiştik.
İşte geçen yıl çiçeği burnunda bir Star mensubu olarak katıldığım ilk Necip Fazıl Ödülleri’ni bu duygu ve düşüncelerle izlemiş, muhteşem bir başlangıç olduğunu düşünmüştüm.
Bu ödüller şimdi daha önemli...
Dün akşam Necip Fazıl Ödülleri ikinci defa sahiplerini buldu.
Ev sahipliğini ben yaptım diye söylemiyorum ama bu ödüller şimdi çok daha önemli bir hale geldi.
Çünkü bugün millî ve manevi değerlerimiz, 70’li yıllardakinden çok daha çeşitli ve çok daha şiddetli saldırılarla karşı karşıyadır.
Adeta bir ‘iç savaş’ın yaşandığı ‘80 öncesi dönemde bile bu boyutta bir Türkiye düşmanlığına şahit
olmamıştık.
Geldiğimiz noktada, ‘Sovyetler Birliği’nden beter bir Rusya’nın en yakın müttefiklerini içimizdeki Türkiye düşmanları oluşturuyor.
PKK terör örgütü artık “Kürtler için” çalıştığını iddia edemeyecek kadar açık biçimde Türkiye düşmanlarına uşaklık yapıyor.
Hatta siyasi uzantıları Demirtaş, başkent başkent dolaşarak bu taşeronluğu daha iyi pazarlamaya çalışıyor.
Bu kadar mı?..
Düne kadar kendilerini ‘himmet ehli’ olarak lanse edip devletin ve toplumun namütenahi imkanlarıyla semiren ve dünyaya yayılan bir ihanet şebekesi şimdi o kadar savruldu ki artık Türkiye düşmanları için birer ‘hizmet ehli’ne dönüşmüş durumdalar.
Bu nasıl bir cinnettir.
Türkiye düşmanlıklarının adını “Erdoğan düşmanlığı” koyan bu zavallılar nasıl bu kadar aymaz olabiliyorlar?
Bu hengamede demokrasinin yanında yer alması gereken siyasi partilerimiz de siyasi hezimetlerinin ucuz intikamı için bu şer cephesine yaslanıyorlar...
Yine Üstad’a çok iş düşüyor...
Bu yüzdendir ki Üstad Necip Fazıl’ın gençliğe ruh veren derinliğine bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Bu ‘kurtuluş savaşı’ndan insanlığın ve demokrasimizin galip çıkması için gereken ‘milli duruş’u simgeleyen Üstad Necip Fazıl;
“Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!”
diyerek adeta bize “Yeni Türkiye”nin yolunu göstermiştir.
İşte bunun için Necip Fazıl Ödülleri’ni her yıl daha büyük bir özenle devam ettirerek milli iradenin oluşmasına katkı sağlayacağız.
Necip Fazıl Ödülleri’nin uluslararası konsept kazanması da yakındır.
Adına yakışan muhteşem bir törene imza atan İletişim Koordinatörlüğümüz başta olmak üzere emeği geçen bütün mesai arkadaşlarıma kalbî teşekkürlerimi arz ediyorum.
Nice ödül törenlerinde buluşmak üzere...
.
İsrail ile anlaşma’daki yanlışlar!..
23 Aralık 2015 Çarşamba
2010’da Gazze’ye insanî yardım götüren Mavi Marmara gemisine saldıran İsrail’e karşı ağır şartlar ileri süren Türkiye bu katı tutumunu bugüne kadar tavizsiz sürdürdü.
Bunlar, mahalle kabadayısı gibi davranmaya alışık olan İsrail için hiç alışılmamış şartlardı.
Zaten Ocak 2009’da Davos’ta aldığı soğuk duşun travmasını henüz atlatamayan Peres-Netanyahu ikilisi, bugün Putin’in yapmaya çalıştığı gibi her türlü gayr-i meşru yöntemi de kullanarak Sayın Erdoğan’ı, doğduğuna pişman etme çabasına girdi.
Kendileri için çok ‘önemli’ olan Türkiye, bu “uyumsuz adam”ın tahakkümünden kurtarılacaktı!..
Ama bu seferki hedef, ucuzca harcadıkları cinsten değildi. O halde uygulanacak yöntem de sıra dışı olmalıydı.
Nitekim ne hikmetse 2013’te Gezi Protestosu görüntülü darbe teşebbüsünden bu yana Türkiye’nin başına türlü türlü şeyler geldi, ülke hiç selamete ermedi.
Ve ne hikmetse bu ‘organize işler’de bahane ne olursa olsun hedef hep Sayın Erdoğan ve ailesi oldu.
Hatta ‘gizli bir el’ yılların can düşmanlarını, Erdoğan düşmanlığı paydasında topluyor; taş gibi bir blok oluşturuyordu.
Cumhurbaşkanımıza, herhangi bir mümin kardeşimiz için mükellef olduğumuz hüsn-ü zannın zerresini çok görenler, İslamiyet’in ve Müslümanların kadim düşmanlarına hizmette sınır tanımıyorlardı.
Durum böyleyken kumpasta sınır tanımayan bu paryalar, İsrail’in “Ulusal düşman” ilan ettiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı İsrail’e taviz vermekle suçlayabilmektedir.
Hangi gerekçeyle?
İsrail mamulü oltanın ucundaki zehirli yemle...
Ağzını doldura doldura “Şartlara ne oldu” diye soranlar hangi anlaşma metnine göre bu yaygarayı koparmaktadır?
İsrail’e karşı geri adım yok...
Akşamdan sabaha dengelerin değiştiği bu ortamda İsrail ile husumet sadece İran-Rusya-Esad-PYD şer ittifakının işine yarar.
Önemli olan millî menfaatlerimize hizmet eden bir anlaşma sağlamaktır.
Çok bilmiş meslektaşlarımızın meşhur ifadesiyle ‘üst düzey bir yetkili ile sohbet fırsatı buldum’ ve her şeyi sordum.
Erdoğan düşmanları biraz üzülecek ama günlerdir boş konuşuyorlar.
Görüşmeler zaten aylar öncesinden beri devam ediyordu.
Gelinen nokta itibariyle ilk iki madde kabul edilmiş, üçüncüsü görüşülüyor.
Yani, İsrail ilk defa özür diledi ve bunu da Sayın Erdoğan’ın dik duruşu sağladı.
Tazminatın kabul edilmesi de ayrı bir itiraf ve özür demektir zaten.
Gazze için de çok önemli kazanımlar çıkacak veya bu anlaşma olmayacak...
KAFAMA TAKILANLAR
ACI KAYBIMIZ...
2014’te cumhurbaşkanı adayı olan beyefendi bir barış havarisi olan ve söylemleriyle bütün Türkiye’yi kucaklayan, 2015’te ise “PKK’ya silah bıraktıracağız, teröre mecliste kalıcı çözüm bulacağız” diyen cici kardeşimiz, SELAHATTİN DEMİRTAŞ’ı kaybettik.
Bir süre önce Kandil’den kaçtığı ve izleyen günlerde de Sur içinde teröristlerin açtığı hendeklere düştüğü yolunda ihbarlar aldığımız bu zavallı bugün de, Türkiye’yi yakmak için yanıp tutuşan Putin’in kapısında beklerken görülmüş.
Kendisinin Türk ve Kürt halkıyla bir ilgisinin kalmadığını beyan eder, yeni mekanları olan Kandil ve Kremlinlerde mutluluklar dileriz...
LÜTFEN CEVAP VERİN KEMAL BEY...
Sayın Kılıçdaroğlu “Eren Erdem’i kimseye yedirmeyiz” diyor.
Zaten bedava verseniz yemeyiz Kemal Bey; caiz değil.
Ama ben bu konuda size çok basit bir soru sormak istiyorum.
Bir AK Parti milletvekili, “Eğer İran-Türkiye karşı karşıya gelirse İran saflarında olurum” deseydi, Türkiye’yi linç etmek isteyen Putin’e destek için Rus kanallarında bol iftiralı ifşaatlarda bulunsaydı tavrınız ne olurdu?..
.
Teröre devlet teşviği daha ne kadar sürecek?
16 Aralık 2015 Çarşamba
Bazı ilçelerimizin köstebek yuvasına çevrilmesi ne kadar şirin gösterilmeye çalışılsa da ‘terörün şehre inmesi’nden başka bir şey değildir.
Elbette bu süreç bölge halkının terörden daha fazla etkilenmesine sebep oldu.
Ama teröre destek verip de vermemezlikten gelenlerin de maskesini düşürdü.
PKK dağlardayken teröre karşıymış gibi görünen siyasetçilerin, yerel yöneticilerin teröristlerle yan yana gelince bu konuda ne kadar samimiyetsiz oldukları meydana çıktı.
O hendekleri PKK’lılar mı kazdı?
Birkaç teröristin bir gecede açtığı birkaç çukurdan değil, ciddi destek almadan gerçekleştirmesi mümkün olmayan kapsamlı bir eylemden bahsediyoruz.
Bu hendekleri, belediyelere hizmet için verilen iş makinaları kazıyor. Mühimmat ve silahlar belediye araçlarıyla taşınıyor.
HDP’li belediyeler, gelirlerinin bir kısmını PKK’ya veriyor. Başkanların yanı başında konuşlandırılan ‘eş başkanlar’ her icraatı kontrol ediyor.
Örgüte bilgisayarlı ‘ofis’ler ayarlanıyor ve FETÖ destekli istihbarat transferi yapılıyor.
Araştırmacı arkadaşımız Erdinç Akkoyunlu’nun da bu nüshamızda ortaya koyduğu gibi yoğun olarak süren FETÖ-HDP-PKK ihanet dayanışması sayesinde, iç ve dış kaynaklı bazı kritik bilgiler, devletten önce terör örgütüne ulaşıyor.
HDP ise “haklı ve yerinde” gördüğü bu şehir terörüne ‘dokunulmazlık’ sağlıyor.
Ama ne kadar üzücü ki, bu ‘özyönetim ve hendek hizmetleri’nden, HDP’lilerin kendi mekanları olan Diclekent mahrum kalıyor!
Değerli yazarımız Yakup Köse’nin dünkü nüshamızda dile getirdiği bu ‘acı’ gerçeği Diyarbakır’da bulunan arkadaşımız Efe Erdem bizzat yerinde inceledi. Biz de bu büyük samimiyetsizliğin fotoğrafını bugün sizlerle paylaştık.
Artık PKK onlara yaslanıyor...
Düşünebiliyor musunuz, verdiğimiz vergilerin bir kısmı, genç kardeşlerimizin şehit edilmesi için kullanılıyor. Babanın ödediği vergi, oğluna mezar oluyor.
Halka huzur ve barış vadeden BDP/HDP, belediyesiyle, siyasetçisiyle bütün gücünü teröristlerin huzur ve güvenini sağlamaya harcıyor.
Utanmadan sırtını teröristlere dayadığını haykıranların yönettiği bu parti artık teröristlerin sırtını yasladığı bir korunak haline gelmiştir.
Terörü önlemek için kurulan HDP önceki gün Diyarbakır’da adeta PKK ile terör rekabeti yapmıştır.
PKK 500 yıllık camiyi yakarken, HDP’li utanmazlar milletin kürsüsüne çıkıp “Kurşunlu Camii’ni devlet bombaladı” diyerek teröristlerin çirkin eylemlerine kılıf hazırlamaya çalışmıştır.
Öğretmenlerin bölgeden ayrılmasını eğitime darbe diye sulandıranlar PKK okulları yakarken neredeydi acaba?..
Teröre destek suç değil mi?
Bir zamanlar “Kürtlere hizmet için yola çıktığını” iddia edenler bugün Kürtlerin en büyük belası haline gelmiştir.
Peki Kürtler bu ‘bela’yı daha ne kadar çekecek?
Bütün imkanlarıyla teröristlerin hizmetine giren bu belediyeler ve siyasi istismarcılar hakkında yapılması gereken bir hukuki işlem yok mu?
İçişleri Bakanlığı bu belediyeler hakkında bir işlem başlatmayacak mı?
Öte yandan partilerin kapatılmasına şiddetle karşıyız.
Ama “Kapatma demokratik değil” diye bir partinin teröre hizmetini daha ne kadar seyredeceğiz?
HDP, PKK’ya yataklık yapmayı onur, cumhurbaşkanına sempatiyi suç sayan çarpık yönetimin elinde esir olmaktan kurtarılmalıdır.
Namluyu kendisine çeviren PKK’lıya yemek verdi diye köylü garibanı “Teröre destek”ten hapse atan yargımızın bu işbirlikçilere söyleyeceği hiçbir şey yok mu acaba?..
.
DAEŞ gel; biraz da Bayırbucak’ta eyleş!
12 Aralık 2015 Cumartesi
Yıllardır “Suriye’nin toprak bütünlüğü” diye çırpınıyoruz. Oysa bizzat Esad başta olmak üzere herkes bu ülkeyi parçalamak için çekiştiriyor.
Hâlâ “Suriye ile 911 km sınırımız var” deyip duruyoruz ama bu sınırın ötesi, döviz kuru gibi neredeyse her gün değişen komşuların türediği bataklık haline geldi.
Bu ‘bataklık’ta DAEŞ adında, uzaktan yakından; kullanan herkesin işine yarayan bir ‘maymuncuk’ üretildi.
Güya rejimin de düşmanı olan (!) bu teröristlerin Suriye’deki her adımı, ne hikmetse Esad’ı desteklemiş ve meşruiyet kazandırmıştır.
Hele Rusya, ne yapsa DAEŞ’in hakkını ödeyemez!
Suriye ile hiçbir alakası olmayan Rusya “DAEŞ ile mücadele edeceğim” diye çöreklendiği bu ülkede aynı ‘parola’yı kullanarak yıllardır peşinde koştuğu ulusal hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Hatta Putin’e göre vurduğumuz Rus uçağı da aslında Hatay semalarında DAEŞ teröristlerini kovalıyordu!
DAEŞ, Avrupa’nın da çok işine yaradı. Hem ülkelerinde ‘safra’ları çaktırmadan Suriye’ye gönderdiler hem de canları istediğinde Türkiye’yi ‘DAEŞ sopası’ ile dövdüler.
İçeride ise FETÖ’den PKK’ya bütün Türkiye düşmanları da tepe tepe kullandı.
Parola DAEŞ işgal serbest...
En ilginci de “DAEŞ bize saldırıyor” diye dünyayı ayağa kaldıran PYD, DAEŞ sayesinde ‘kanton’lara kavuştu.
Bu örgütün son ‘kullanıcısı’ Rusya, adını “DAEŞ ile mücadele” koyup, İran ve PYD ile birlikte burnumuzun dibinde ciddi operasyonlar yapmaktadır.
Bu vampirlerin yoğunlaştığı Bayırbucak bölgesi, Afrin ve Kobani’den Cizre Kantonu’na kadar uzanan ‘koridor’un Akdeniz’e açılan kapısıdır. Ve burası olmadığı sürece geri kalan kantonlar ‘körduvar’dan ibarettir. Bütün kavga bu bölge içindir. Buranın asıl sahipleri olan Suriye Türkleri de bu adi menfaatlere kurban edilmektedir.
Ama ne hikmetse bu kardeşlerimizin feryadını kimse duymuyor. Kobani için yırtınanlar bu kardeşlerimiz için kılını bile kıpırdatmıyor.
Peki neden?..
İşin sırrı o ‘maymuncuk’ta ise DAEŞ biraz da Bayırbucak’a uğrasa da Suriye’deki Türkler’in de bir ‘kanton’u olsa...
KAFAMA TAKILANLAR...
VİCDANINI HENDEĞE DÜŞÜRENLER...
İstanbul’da İSKİ’nin açtığı geçici çukurları insanlık dışı sayanlar, 4 ağacın yeri değiştiriliyor diye isyan başlatanlar, Cizre’yi, Nusaybin’i, Diyarbakır’ı köstebek yuvasına çeviren teröristlere tepkiyi bırakın “arkadaş” oluyor.
Camiler örgüt merkezi gibi kullanılıyor, yetmiyor cayır cayır yakılıyor, sırtını PKK’ya dayayanlar meclis kürsüsüne çıkıp 77 milyonun gözünün içine baka baka “Kurşunlu Camii’ni devlet bombaladı” diyor.
Ve FETÖ mecraları ve benzer Erdoğan düşmanları hâlâ “Ama...” diye başlayan yuvarlak cümlelerle bu rezillikleri savunmaya çalışıyor.
Acaba bunlar kendi vicdanına nasıl hesap veriyor?..
DEMİRTAŞ KİME HİZMET EDİYOR?
HDP’nin Eşbaşkanları her ağzını açtığında “barış” muhabbeti yapar. İşte bu eş başkanlardan en “cici” olanı, “Partideki Erdoğan yanlılarını ayıkladıklarını” söyledi.
Sayın Erdoğan halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanıdır ve Kürtler için Demirtaş’ın hayal bile edemeyeceği kadar önemli kazanımlar sağlamıştır. Kürtler için siyaset yaptığını iddia eden bir partideki bazı üyelerin böyle bir şahsiyeti sevmesinden daha doğal ne olabilir?
Kürtler’in ‘insanca’ yaşaması için hayatını ortaya koyan bir lidere, Demirtaş’ın bu kadar tahammülsüzlüğü Kürtler için değilse kimin için acaba?
.
Putin sinsi planını devreye sokuyor...
9 Aralık 2015 Çarşamba
Ne demişti Putin?.. “Ekonomik ambargo ile kalmayacak, savaş da olmayacak ama canları acıyacak...”
“Ama”dan sonrasını anlamak için ‘belden aşağı’ bakacaksınız...
Putin, ‘zorla’ düşürttüğü uçağın enkazından azami şekilde istifade etmek için krizi tırmandırmayı sürdürecek ve her türlü yöntemi kullanarak Türkiye’yi; narenciye sıkacağı gibi içeriden ve dışarıdan sıkıştıracaktır.
Bundan sonra konu Türkiye ise o artık bir ‘devlet başkanı’ değil; KGB günlerine çoktan geri dönmüş bir ‘örgüt lideri’dir. Muhatabı da TC Cumhurbaşkanı değil, Türkiye düşmanlarıdır.
Putin, PKK ve FETÖ başta olmak üzere Türkiye’deki iç düşmanların tamamıyla her türlü işbirliğine çoktan başladı bile. Şer cephesinin artık sadece güneyde değil, kuzeyde de bir ‘dost ülke’si var...
17/25 Aralık’ta piyasaya sürülüp CHP lideri Kılıçdaroğlu’ndan başka kimsenin itibar etmediği montaj kasetlerin Moskova’da neredeyse Top 10 listelerine girdiğini biliyor musunuz?..
Veya terör örgütü lideri Cemil Bayık’ın, “Türkiye’nin önemli simalarından...” anonslarıyla Rus TV ekranlarında boy göstermesini...
Irak da Putin’in emrinde
Anlaşmalar çerçevesinde bir askeri birliğimiz Musul yolu üzerindeki Beşika’ya nöbet değişimine gitti.
Rutin bir olaydı. Ama ne hikmetse, ‘bütünlüğü’ lafta kalan Irak birdenbire ‘şahin’ kesildi!
Aynı anlaşma çerçevesinde orada bulunan diğer koalisyon askerleri “misafir” ama Türk askeri “işgalci”... Al sana bir “Suyumu bulandırdın” muhabbeti daha...
Hâlâ anlamayanlara bir ipucu...
Savunma Komitesi Başkanı Zamili, “Türkiye’nin işgaline karşı kısa süre içinde Rusya’dan Irak’a doğrudan askeri müdahalede bulunmasını isteyebiliriz” diyor...
Adam ‘savunma’yı otomatiğe bağlamış...
Anlayacağınız ‘sahibinin sesi’; ağız İbadi’nin ama lafız Putin’in...
Suriye, İran, Ermenistan malum; Rusya’nın leşkerleri...
Geriye kaldı batı cephesi...
AB’ye kızıp Güney Akım’ın rotasını Türkiye’ye çeviren Putin tekrar eski rotasına döndürerek AB ambargosunu bertaraf edebilir. Zaten Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’ye düşman olan herkesin ‘doğal müttefiki’dir.
Putin bu kuşatmayı Akdeniz’e, Suriye’ye ve Ermenistan’a yaptığı abartılı askerî yığınakla da taçlandırmaktadır!..
Zaten “Askeri karşılık vermeyeceğiz” sözü de Montrö Antlaşması’na ‘bağlılığını’ teyit ederek, kuşatmanın Akdeniz bölümünü garantiye almayı hedeflemektedir.
Kuşatma tamamlanmıştır, NATO’ya selam olsun!..
Türk dış politikasında dönüm noktası...
Ben bu krizin Türkiye için çok hayırlı açılımlara vesile olacağını düşünüyorum.
Türkiye her türlü kompleksten kurtularak kendi milli politikasını oluşturmalı ve uygulamalıdır.
Balkanlar’dan Afrika’ya, Asya’ya, Uzakdoğu’ya bütün sömürülenler Türkiye’nin ayağa kalkmasını bekliyor.
Arakan’a Etiyopya’ya, Sudan’a, Filistin’e, Suriye’ye, Bosna’ya, Cezayir’e; velhasıl paramparça edilmiş Osmanlı coğrafyasının hangi köşesine gitsek insanlar “Neredesiniz, biz yıllardır sizi bekliyoruz” diyorlar.
Bu coğrafyada Müslümanların yaşadığı hiçbir ülke yok ki halk bu ‘medeni’ sömürgecilerin zulmü altında inim inim inlemesin.
Bu zulümlerin, sahipsizliğin vebali İslam birliğini torpilleyenlere aittir.
Tahrif edilmiş bir kurum olan Papalık her gün biraz daha kutsanırken ‘Hilafet müessesesi’ neden hâlâ öcü gibi gösteriliyor, tartışmaktan bile korkuluyor.
Adının ne olduğunun bir önemi yok. Türkiye ezilmekte olan coğrafyanın hamiliğini üstlenmeli ve bu beraberliğin çimentosu da İslam Birliği olmalıdır.
Putin tırmandıracak, Türkiye kazanacak...
2 Aralık 2015 Çarşamba
Türkiye uyardıkça Rusya sınır ihlallerinde ısrar etti. Suriye gibi bir ‘yolgeçen hanı’ndan gelen ne idüğü belirsiz ‘davetsiz misafirlere’ Türkiye kayıtsız mı kalacaktı. Bir DAEŞ militanının bir Suriye/Rus uçağını kaçırarak (!) Hatay’a kamikaze dalışı yapması imkansız mıdır?
Durum böyle iken, Rusya’nın ısrarlı ihlallerine; “geçerken uğrayan bir dost” muamelesi mi yapacaktık?..
Kaldı ki bu ihlallerin 1 Kasım’dan sonra yoğunlaşması, Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın ‘beklenmedik bir şekilde’ bitmesinden sonra devreye sokulan yeni stratejinin startıdır.
Zaten Türkiye, 24 Kasım günü Rus uçağını Hatay üzerinde vurmasaydı bir sonraki uçak İskenderun’a kadar gelecekti...
Amerika’dan duyulan ısrarlı uyarıları Rus pilotların niye duyamadığını hiç düşündünüz mü?
Uçak vurulduktan sonra zembereği boşalan saat gibi Kremlin’den fışkıran tepkilerin, önceden çalışılmış bir senaryo olduğu her gün daha da netleşiyor.
Rusya neyin peşinde?
AB ambargosunu günlük hayatında hisseden Rus halkı, DAEŞ’in Rus yolcu uçağını düşürmesinden sonra “Bizim Suriye’de ne işimiz var” diye homurdanmaya başladı.
Bakmayın, “Ruslar milliyetçidir, şimdi Moskova caddelerinde ‘Kahrolsun Türkiye’ sloganları yankılanıyor” yorumlarına. Artık ‘sanal köy’ haline gelen bir dünyada Ruslar ‘Çar’ uğruna ölmek için can atmıyor. Korkuyla karışık nara atan birileri olabilir; Moskova’da cam çerçeve de kırabilir. Ama toplumlardaki asıl güç, sessiz çoğunluktur. Şekil 1 (Kasım) A’da görüldüğü gibi...
Bunu, KGB’ci Putin çok iyi biliyor.
Bir taşla iki kuş vurmayı hedefleyen Putin, “Suyumu bulandırıyorsun” zorlamasıyla bu krizi sürdürerek, halkını konsolide etmeyi ve Rusya’yı Akdeniz’e indirmeyi planlıyor.
Peki, şimdi ne olacak?
Kimse boşuna panik yapmasın; savaş filan olmaz.
Rusya’nın bizden daha fazla zarar görmesine rağmen Putin ekonomik ambargoyu abartabilir, kışın en şiddetli günlerinde vanayı kapatabilir.
Hatta Putin, PKK’dan Paralel’e; Türkiye aleyhine çalışan herkesle yoğun işbirliği yapmaktan geri durmayacaktır.
Olsun...
Sokullu Mehmet Paşa’nın dediği gibi Putin, bu kararlarla ancak bizim sakalımızı keser...
Çok da iyi eder. ‘Kötü komşu’ olarak bizi, kendilerine mahkum olmaktan kurtarır.
Zira son dönemde Türkiye, batının tavrının da etkisiyle Rusya ağırlıklı bir dış politika izlemeye başlamıştı. Hatta bu ilişkilerin hatırına Ukrayna, Kırım gibi can alıcı konularda bile aşırı tepki koymamıştı.
Şimdi de tekrar topyekun batıya yönelme gibi bir tehlike ile karşı karşıyayız. AB, belki “mülteci belasından kurtulmak için” bu ara Türkiye’ye şirin davranıyor olabilir. Ama hiçbir zaman ilelebet uyumlu müttefik olmayacaktır.
‘Dostluk’ uluslararası ilişkilerde sadece ‘sos’ olarak kullanılır.
Türkiye, emperyalist muhterislerin elinde oyuncak olacak basit bir ülke değildir.
Türkiye, ayçiçeği gibi bir doğuya, bir batıya dönerek belki günü kurtarabilir ama asla geleceğini kurtaramaz.
Milli menfaatlerimiz, Balkanlar’dan Afrika ve Asya’ya uzanan geniş coğrafyada Türkiye’yi bekleyen rolü üstlenerek kendi siyasi ve ekonomik birliğimizi oluşturmayı gerektirmektedir.
Bu oluşum sayesinde Türkiye, AB gibi ne olacağı belli olmayan köhne yapıların kapısında bekletilmekten de kurtulacak ve derhal, baş köşeye buyur edilecektir.
Sayın Erdoğan bu misyona sahip bir liderdir ve bu coğrafyada sosyal ve kültürel faaliyetlerle bu gayreti sürdürmektedir ve çarpıcı sonuçlar alınmaktadır.
Bu birliğin önündeki tek engel, sun’i gündemlerle çelme takmaya çalışan içimizdeki Türkiye düşmanlarıdır.
.
Sizi Putin’e havale ediyorum...
28 Kasım 2015 Cumartesi
Türkiye’yi, Suriye’deki yangına çekmek için her şey yapıldı.
22 Haziran 2012’de bir keşif uçağımız, silahsız olduğu halde, uyarılmadan düşürüldü.
İşaretler Rusya’yı gösteriyordu ama Rusya inkar etti ve konu ‘kim vurdu’ya gitti...
Akçakale’ye ve diğer
sınır boylarımıza ‘yanlışlıkla’(!) onlarca top mermisi düştü, nice masum vatandaşımız hayatını kaybetti.
Türkiye bu tahriklerin hiçbirine teslim olmadığı gibi Esad’ın insanlık açığını kapatmak için çırpınıp durdu.
Esad ve efendileri son dönemde daha ‘garantili’ tahrik yöntemleri uygulamaya başladı.
Rusya öncülüğündeki İran, Esad, Hizbullah ve muhtelif şer ittifakı günlerdir “DEAŞ” niyetine Bayırbucak Türkleri’ni bombalıyor.
Aslında Türkiye’nin sinir uçlarını törpülüyorlar.
.Amacına ulaşamayan Rusya, bu sefer sınır uçlarımıza dokunmaya başladı.
Defalarca uyarmamıza ve “Bir daha tekrar etmeyecek” sözü vermelerine rağmen, 24 Kasım Salı sabahı adeta kamikaze dalışı yapmak için yola çıkmış gibi ısrarlı uyarılarımıza rağmen yoluna devam eden ‘kimliği belirsiz’ savaş uçağı düşürüldü.
Bu alemde mahalle kabadayısı gibi davranmaya alışan Rusya, “kuralların aynen uygulandığı sıradan bir ülke” konumuna düşünce şok oldu.
Karizması fena çizilen Putin, büyük bir devletten ziyade aşiret reisi bir diktatörü çağrıştıran açıklama ve uygulamalarıyla bu şoku yönetmeye çalışıyor.
Olayı çarpıtıyor, buldukları Türk’e çullanıyor, “anlaşmalara sadık kalacağız” diyor ama bel altından vuruyorlar.
Yerli Rusçular Rus’tan beter...
Gelelim bizim cenahtaki duruma...
Bazı bedbahtların bu ülkede yaşayıp da Rus avukatlığı yapmaları çok daha ağır geliyor insana...
Bu kadar mı savruldunuz be kardeşim... Bir kırmızı çizginiz yok mu sizin?
“Bir uçak sınırlarımızdan girmiş ve bu ihlal sadece
28 saniye sürmüş; ne olacak ki?..” diyorlar.
Afedersiniz, size göre ne kadar girmesi problem teşkil ediyor acaba?..
Ayrıca, Suriye gibi bir
‘cehennem’den içeriye dalan bir savaş uçağının, nereye kadar gireceği hatta geri dönüp dönmeyeceğinden nasıl emin olacaksınız?
11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere yönelen yolcu uçağının böyle bir çılgınlık yapacağını kim düşünebilirdi?
Allah korusun o uçak düşürülmeseydi ve Hatay üzerinde bir intihar eylemi yapsaydı ne diyecektiniz?
Mesele Rus uçağı değil
2009’da Davos’taki “One minute” müdahalesinden sonra da “Bunun Türkiye’ye faturası çok ağır olacak” diye tempo tutmuştunuz.
Gezi’den bu yana ne hikmetse, Sayın Erdoğan’ın karşısında yer almanın adı “Türkiye’nin menfaatlerini korumak” oldu.
Erdoğan hiç mi doğru adım atmadı sizce?
Nasrettin Hoca’ya, “Senin hanım çok geziyor” demişler. “İftira atmayın. Öyle olsa bir gün de bizim eve uğrardı” demiş...
Rusya, Türkiye’nin konumunda olsaydı ve siz de Rusya’yı ve özellikle de Putin’i hırpalayan ‘sağduyulu’ Rus vatandaşlar olsaydınız...
Gerisini ben söylemeyeyim...
Hoş geldiniz sayın Bakanım...
Değerli yazarımız Beril Dedeoğlu bir süre önce “Bana biraz izin verin” dedi.
“Hayırdır hocam” dedik.
Gerekçe önemliydi. Beril Dedeoğlu, asıl muhataplarının köşe bucak kaçtığı bir dönemde, önemli bir görev üstlenmişti.
Şimdi ise AB Bakanlığı görevini onurla tamamlayıp bayrağı, asıl sahibine teslim etti.
Hatta Avrupa’ya da “Kızgın Hoca” hatırası bıraktı.
Ve...
“Hocam kaldığınız yerden devam eder misiniz?” teklifimizi lütfedip kabul etti.
Dün itibariyle tekrar aramıza katılan değerli yazarımıza “Hoş geldiniz” diyoruz.
Biz bu zirveyi niye yaptık?
18 Kasım 2015 Çarşamba
Suriye’nin terör üretim merkezine dönüşmesi, Türkiye’den taşan mültecilerin Avrupa’yı uyandırması sebebiyle etkin güçleri zirve öncesinde daha duyarlı bir hale getirdiğini düşünüyorduk.
Liderlerin Viyana görüşmelerini sık zikretmesi de pratik anlamı olan bir sonuç çıkacağı beklentimizi yükseltti.
Bu ortamda başlayan bir G20 Zirvesi’nde asıl gündemin Suriye meselesi ile ‘terör ve mülteciler’ gibi travmaları olacağını düşünüyorduk ki tam bu sırada bir de Paris katliamı haberi geldi.
Elbette “şiddet ve terör” varsa gerisi ayrıntıdır, “ama, mama...” demeden net olarak kınıyoruz.
Hatta, “Hiç kimse, hiçbir sebeple, hiç kimseye ceza veremez” diyen İslamiyet adına (!) işlenen bu cinayetler bizim için ‘terörden öte’ bir vahamete sahiptir...
“Ama efendim bu kişiler ‘Allahü ekber’ nidalarıyla saldırmış ve İslamiyet için canlarını feda etmişler...”
Ne önemi var ki...
Her şeye başlarken söylenmesi emredilen “Besmele”yi gayr-i meşru bir başlangıçta telaffuz etmek ‘haram’ oluyor...
Yani bu eylemler ‘terör’ün üzerine ‘istismar sossu’ ilave edilen birer vahşettir.
Dolayısıyla Paris’teki eylemler bizim için Silvan, Ankara ve diğerlerinin devamıydı.
Ama Cumhurbaşkanı Hollande’ın, “Görülmemiş bir terör saldırısıyla karşı karşıyayız” ifadesine bakılırsa onlar böyle bakmıyordu.
Onların ‘Ankara Katliamı’nı aynı şekilde görememesi, ‘miyop’ olmalarından değil, “Bana dokunmayan yılanın ne hali varsa görsün” anlayışındandı.
Batı bu anlayışta olmasaydı, sömürge ve ‘ilgi’ alanlarında canı yanan milyonlarca Müslüman için kılları kımıldardı.
Oysa o ateşleri yakan da onlardı körüğü çeken de...
Onun içindir ki, Paris katliamı ‘terörün, batı dillerine tercümesi’ anlamına geliyordu.
Peki zirvede niye zırvaladılar?..
İşte, yukarıda sıraladığımız gerekçelere ilaveten ‘Paris mesajı’nın da anladığı düşüncesiyle G20’den beklentimiz yükseldi.
Hatta bunu vurgulamak için zirve manşetimizi “Samimiyet sınavı” olarak seçtik.
Bu zirveye bana göre ciddi derinlik ve yeni bir vizyon kazandıran Cumhurbaşkanı Erdoğan da Antalya’da aynı samimiyet çağrısında bulundu.
Peki sonuç...
Yoğun görüşmelerden, etkili nutuklardan ve “görüş birliği” fışkıran sonuç bildirisinden sonra...
Obama çıktı, “Bu işi en iyi biz biliriz. Biz uzun soluklu mücadeleden yanayız. Güvenli Bölge ve kara harekatı mümkün değil” dedi.
Putin de, “Burada böyle konuştuklarına bakmayın, DAEŞ’i bunlar besliyor. Ben de PYD’yi destekleyeceğim” diye mukabele etti.
Ağalar biz bu zirveyi niye yaptık?..
KAFAMA TAKILANLAR
Fransızlar ‘ot’ gibi insanlar!..
Devrimciler ülkesiymiş...
‘Görülmemiş’(!) saldırılar olurken dostluk maçı izleyen Cumhurbaşkanı Hollande’a, “Dışarıda insanlar kırılırken sen oturmuş maç izliyorsun” diyemedi!
Üstüne üstlük Hollande, “Gerek gördüğümüzü vatandaşlıktan çıkarabiliriz” diyor, Başbakan Valls, “Özgürlükleri kısıtlayabiliriz” diyor, kimsenin çıtı çıkmıyor.
Hayatının pasını önünde bulan Le Pen süt dökmüş kediye benziyor, “Katil Elysee’dir” bile diyemiyor.
Kamu görevlileri ‘terörü lanetlemek’ için (!) hayatı felç edemiyor.
Tam aksine herkes, “Teröre inat, aynen devam” diyor.
Size de yazıklar olsun Fransız medyası!.. Oysa Türkiye’de daldan yaprak düşse başınıza taş düşmüş gibi zıplıyordunuz...
Ne bir kare vahşet fotoğrafı kullanabildiniz, ne “Katil iktidar” diyebildiniz,
ne de “Özgürlüklerimiz elden gidiyor” diye yaygara koparabildiniz!..
Hatta ülkenizde cadı avı başladı siz hâlâ Taksim’den çıkamadınız...
.
Sür eşeğini Kandil’e...
14 Kasım 2015 Cumartesi
Zikzak çizen tutum ve davranışlar beni hep şüphelendirir...
Mesela Paralel medya eskiden büyük bir hassasiyetle “AK Parti” ifadesi kullanılırken FETÖ döneminde topyekun “AKP”ye dönmesi çok ilginçti. Ama 1 Kasım’dan sonra tekrar “AK Parti”ye dönmesi daha ilginç!
Bunu, editörlerin basit bir tercihi olarak görmeyin sakın. Bu zikzaklar, taa Pensilvanya’ya kadar uzanan bir strateji değişikliğinin göstergesidir ve“Sayın Başbakanım”dan, “Firavun”a kadar evrilen acayip bir savrulmayı sembolize eder.
Hakeza...
HDP’nin son günlerdeki “Çözüm Süreci” güzellemeleri de beni tedirgin ediyor.
Çünkü...
Çözüm Süreci’nde muhatap alınan bu kişiler kendilerine gösterilen güveni ellerinin tersi ile iterek, Kandil’e kuryelik yapmayı tercih etti. Daha da kötüsü PKK Terör Örgütü, yerel yönetimlerinin lojistik desteği ile şehir giriş ve çıkışlarını cephanelik haline getirerek, ‘Çözüm süreci’ni ‘Tahkim Süreci’ olarak kullandılar.
Kandil’den, “Hazırlıklarımız tamamlanmıştır” anlamına gelen işaret fişeğini aldıktan sonra da süreci fiilen bitirmişlerdir. Zaten daha kurmayları Dolmabahçe’de hükümet temsilcileriyle birlikte “Çözüyoruz” mesajı verirken Demirtaş eş zamanlı yaptığı açıklamada, “Bunlar barış falan yapamaz” diyor, Kamu Güvenliği Yasası’na çullanıyordu.
Meğer devletin müzakere için muhatap aldığı Demirtaş, ‘7 Haziran köprüsünden geçtikten sonrası’ için planladığı ‘serhildan’a alan açma derdindeymiş.
Şimdi su köprüyü böldü, güvenilen dağlara ‘1 Kasım’dan itibaren karlar yağdı ve ne hikmetse HDP’nin aklına ‘Çözüm Süreci’ geldi...
Şimdi hep bir ağızdan, “Kaldığımız yerden devam edelim” diyorlar.
İnsan, “PKK’nın yeniden tahkimata ihtiyacı var galiba” diye düşünmeden edemiyor.
Köprünün altından çok sular geçti...
Hani meşhur bir söz var, “Sende bu evlat acısı, bende bu kuyruk acısı varken biz dost olamayız” diye...
Çözüm süreci Kürt vatandaşlarımıza yönelik bir çalışmadır ve Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi olarak devam edecektir. Siz ise tercihinizi yaptınız ve sırtınızı PKK’ya dayadınız. Bu proje ile ne ilginiz olabilir ki...
Geçti çözüm pazarı, sür eşeği Kandil’e...
KAFAMA TAKILANLAR
Aydın Bey, aklınızdan bile geçirmeyin...
Sayın Aydın Doğan seçimlerden önce kurmaylarını dinleyerek yayın stratejisi belirler (nereden bildiğimi sormayın:).
Bu ekibin başında ise 1990’dan beri Ertuğrul Özkök var.
Ama arızalı saat bile günde iki defa doğru vakti gösterirken Ertuğrul Bey ve ‘köşe takımı’nın bugüne kadar hiçbir tahmini tutmadı. “Bitti” dedikleri her seçimden AK Parti güçlenerek çıktı.
Sayın Aydın Doğan da bu ‘kılavuz’lara uyduğu için her seferinde ters köşeye yattı. Sonrasında da (bugünlerde olduğu gibi) durumu düzeltmek için uğraşıp durdu...
Aydın Bey, bence acilen bu kılavuzlarınızı değiştirin.
Yoo... Aklınızdan bile geçirmeyin; ben gelmem...
Hani bunun ilk sahibi?..
Bugün TV’den gelen yoğun talep üzerine 15-20 dakikalık bir süre için yayın konuğu oldum.
Oysa bu dönemde orada yayına katılanlar ‘işgal gücü’ oluyormuş!..
Bu kanal FETÖ’leşmeden önce defalarca yayına katıldığımı bilmediklerine göre, sosyal medyadaki bu hazır küfür mangasının, paralel yapı ile de ilgisi olamadığı anlaşılıyor.
Zaten bu istismarcıların ne dediklerinin de bir önemi yok.
Ama bu dönemde çok sık duyduğum, “Ağlayanın malı gülene hayretmez” sözünü bir süre önce de Tuncay Özkan söylüyordu. O da “Ağlayanın malı Gülen’e hayretmez” diyordu...
Ona da birileri aynı şeyi söylemişse insan sormadan edemiyor:
Mal sahibi, mülk sahibi,
Kim bu kanalın ilk sahibi?
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Erdoğan başkan olacak mı? İşte cevap...
11 Kasım 2015 Çarşamba
Kendi kanalımız diye söylemiyorum 24 TV çok güzel bir klip hazırlamış. Aslında bir belgesel. Hatta ‘sel’i de sallayın; bir belge...
Yayın Yönetmenimiz Murat Çiçek ve değerli Haber Koordinatörümüz Ömer Özkök (taklitlerinden sakınınız:) hazırlamışlar.
Çok hoşuma gitti, birkaç defa izledim. Hızımı alamadım; “Yazı konusu yapayım” dedim.
Yalnız lütfen yazıma, ‘günü kurtarmak için yapılan ucuz bir PR’ muamelesi yapmayın... Sonucunu herkesin merak ettiği bir konuya, ilmî yöntemlerle son noktayı koyuyorum.
***
22 Nisan 1998 tarihli Hürriyet, “Tayyip’e şok ceza” manşetiyle çıkmıştı. Ama o sayfanın editörü, o manşetin altına yazdığı ‘sıradan’ bir üst başlığın, o manşetten daha meşhur olacağını biliyor muydu bilmem...
Veya o ‘objektif’(!) gazetenin yayın yönetmeni, bu küçücük dişi başlığın bir kâbus gibi yıllarca peşini bırakmayacağını...
Bazen böyle olur; bir muhalif yel eser, biriktirdiğiniz ne varsa alır götürür...
Hakim ‘10 ay’ dedi, onlar ‘müebbet...’
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde 6 Aralık 1997’de Siirt’te bir şiir okuduğu için hakim Hidayet Otçu 10 ay ceza vermişti ama Hürriyet siyaseten müebbete mahkum etmişti:
“Muhtar bile olamaz...”
Evet gerçekten ‘muhtar’ olamadı ama onların ‘bitiş’ olarak gördüğü Pınarhisar Kapalı Cezaevi sayın Erdoğan için ‘kutlu’ bir başlangıç oldu...
Kendisinin “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır...” dediği de bu olsa gerek...
Nitekim Başbakan Erdoğan 14 Mart 2003’te 59. Hükümeti’ni, 29 Ağustos 2007’de 60. Hükümeti’ni ve 6 Temmuz 2011’de ise 61. Hükümet’ini kurdu...
Elbette bu tarihi süreç bizim burada yazdığımız kadar kolay olmadı. Vesayet odaklarının nice entrikalarına rağmen, “Muhtar bile olamayacak” dedikleri adam 11 yıldır ülkeyi yönetiyordu.
Ve o cepheyi şimdi de “Ya cumhurbaşkanı da olmaya kalkarsa” korkusu sarmıştı...
Aslında bu kabusu 2007’de de yaşamışlardı.
Nitekim o dönemin CHP lideri Deniz Baykal 3 Nisan 2007 Salı günü Grup kürsüsünden sıraladığı tehditlerini “Sakın ha... Cumhurbaşkanı adayı olma. Bu tavsiyem kulağına küpe olsun...” diye bitirmişti...
Neyse ki 24 Nisan 2007 tarihinde “Cumhurbaşkanı adayımız Abdullah Gül kardeşimdir” ifadesiyle hepsi rahat bir nefes almıştı!..
Ama işte bir adaylık dönemi daha gelip çatmıştı...
Ve korktukları başlarına geldi, 1 Temmuz 2014 günü Erdoğan cumhurbaşkanı adayı oldu.
Aynı koro yine aynı şarkıya çoktan başlamıştı bile...
Hatta tehlikeyi (!) bertaraf etmek için “Aman Erdoğan olmasın da kim olursa olsun” diyen AK Parti dışındaki bütün partiler bir ‘çatı’ altında toplanmış, adını bile bilmedikleri bir adayı da o çatının tepesine oturtmuşlardı...
Muhalefet liderleri, “Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olamayacağını” birbirlerinden ilginç yöntemlerle anlatıyorlardı.
Hatta sayın Bahçeli, 8 Nisan 2014 Salı günkü grup konuşmasında “Tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep Tayyip Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz...” diyordu...
.Bu kadar ‘kesin’ konuştuğuna göre demek ki bir bildiği vardı!
Ve 10 Ağustos...
Sayın Erdoğan vekillerin ‘salt’ çoğunluğu ile değil, milletin bizzat katılımıyla ilk turda cumhurbaşkanı seçilmişti...
***
Şimdi de genişletilmiş koro, “Seni başkan seçtirmeyeceğiz” nakaratıyla, “Bu bahis ebediyen kapatıldı”dan, “Kişiye göre rejim değişmez”e kadar uzanan şarkılar söylüyor...
Sonuç...
Ana hatlarıyla arz ettiğim 17.5 yıllık sürede yaşananlardan aldığım ‘yetki’yle ilan ediyorum...
Recep Tayyip Erdoğan ‘başkan’ olacak...
.
Tamam beyler, Türkiye’nin problemi ‘başkanlık’ değil!..
7 Kasım 2015 Cumartesi
Türkiye’yi yönetmeye talip olan bu insanlar, en can alıcı problem karşısında bu kadar lakayt olamazlar. Bir yerde yanlış bir şey var...
Bence ilk düğme yanlış iliklendi.
Çok ciddi bir sistem problemin, en başında; ‘Başkanlık’ olarak takdim edilmesinin, kötü niyetlilere istismar alanı açtığını düşünüyorum.
Bütün düğmeleri çözerek başa dönelim...
‘Başkanlık’tan bağımsız olarak gelişmeleri tekrar değerlendirelim...
2007’de, sadece “eşi başörtülü” diye sayın Gül’ün cumhurbaşkanı olmaması için Cumhurbaşkanından Anayasa Mahkemesi’ne, TSK’ya kadar bütün vesayet odakları direndi, ülke ‘sanal darbe’ yedi, ‘gerçek darbe’nin eşiğine geldi.
Sonunda halka gidildi ve halk da “Bırakın cumhurbaşkanını biz seçelim” dedi.
Bir nevi, ‘kalp krizi geçiren hasta’ ameliyat edilmişti.
Gel gör ki, bir süre sonra tekrar başlayan ‘sancılar’ sonucu fark ettik ki, hastaya kalp nakli yapılırken eskisi de yerinde bırakılmıştı...
Bu sistemsizliğin adı yok...
Cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar verildi ama ülkenin yönetim sistemi, buna göre yeniden düzenlenmedi.
Ve ortaya ‘ucube’ bir sistem çıktı.
‘Parlamenter sistem’ desen; artık değil, ‘başkanlık’ değil, ‘yeni bir sistem’ desen o da değil.
Kısaca, ‘sistemsizlik’...
“Ülkenin kalbine konmuş bir bomba” da diyebilirsiniz!..
Bu konu çözüme kavuşturulamadığı sürece dış düşmanların bizi engellemek için kafa yormalarına filan gerek yok. Bu pranga bize yeter de artar bile.
Bu ciddi problemi sayın Erdoğan’ın şahsi ikbal meselesiymiş gibi yansıtmak bu ülkeye en büyük ihanettir.
Kaldı ki, sayın Erdoğan’ın bir ‘yetki’ problemi yoktur. Hatta sayın Erdoğan ‘başkan’ olsa muhtemelen bugünleri mumla arayacaktır.
Onun için bu ‘sistem krizi’ Türkiye’nin en acil meselesidir ve önyargısız masaya yatırılarak çözüm aranmalıdır.
Sanki bu problem Erdoğan’ın veya AK Parti’nin meselesiymiş gibi en küçük fırsatta “Başkanlık meselesi gündemden kalkmıştır” diyerek kafayı yorgana gömenler bilmiyorlar ki, bu problem konuşulmamakla ortadan kalkmamaktadır.
O halde bu ülkeye hizmet vaadiyle halktan oy isteyenler, Türkiye’nin önündeki bu ciddi probleme kişisel kaprisleri, siyasi hırsları veya üst akıllarının gayri milli telkinleri doğrultusunda yaklaşarak kayıtsız kalamazlar.
Çünkü bu problemin çözüm yeri Meclis’tir.
Peki, bu kriz nasıl çözülecek?
“Tekrar eski sisteme dönelim” demek, “Halk kimi seçeceğini bilmiyor, bu işi biz yapalım” demektir ve ‘halk iradesine darbe’ anlamına gelir.
Bir ara sayın Kılıçdaroğlu’nun ağzından kaçırdığı bu teklif, aynı zamanda ‘Eski Türkiye’nin bütün vesayet odaklarının kucağına geri dönmektir.
O halde yapılacak tek şey vardır.
Bir ‘kriz’ vesilesiyle de olsa cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararı, esasen Türkiye’nin hızlı adımlarla yürümesini sağlayacak bir gelişmedir. Siyasilerin görevi, sistemi; bu karara göre yeniden dizayn etmektir.
İşte bu çalışma sonucu ortaya çıkacak olan sistem Türkiye için en ideal ‘Yönetim Sistemi’dir. Adının ne olduğunun da bir önemi yoktur.
Ortada, bütün ayrıntılarıyla tartışmaya açılmış bir ‘Başkanlık sistemi’ yokken bu “Asla istemezük”çüler neyi değerlendirip, nasıl karar vermektedir?
Türkiye’yi asırlar boyu taşıyacak bir sistem neden sadece ‘isim’ üzerinden tartışılmakta ve kişiselleştirilerek sabote edilmektedir?
Türkiye’yi el birliğiyle düşürdüğünüz ‘7 Haziran çukuru’ndan çıkaran ‘yönetim stratejisi’nin sizce adı nedir!..
Eyvah, galiba işsiz kalacağım...
5 Kasım 2015 Perşembe
Ülke istikrara kavuşsun, işsizlik düşsün diye var gücümüzle uğraştık. Hedefe de ulaştık ama şimdi de kendi telaşımıza düştük!
Hani ‘devrim’ önce kendi çocuklarını yermiş ya, o tür bişey. Ama yanlış anlaşılmasın; tehdit, ‘devrim’i gerçekleştirenlerden değil, ‘devrimci’ meslektaşlardan kaynaklanıyor.
Hem de ‘rakibimiz’ çeyrek asırlık yayın yönetmenliği tecrübesine sahip bir meslektaşımız...
Şöyle ki...
Şu meşhur ‘Şer İttifakı’nın öncü cengaverlerinden Ertuğrul Özkök malumunuz her gün köşesinden bir öncekini aratan bir üslupla ‘milli’ olan herkese ve her şeye saldırıyordu.
Bu ittifakın asıl hedefi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a düşman olmayan herkesi ‘doğal düşman’ olarak gören Özkök bizi de aynı kategoriden hedefe oturtmuştu.
Hatta arada bir hızını alamıyor, Yönetim Kurulu Başkanımız Ethem Sancak’a “O beceriksiz yöneticilerin bu işten hiç anlamıyor. Beni transfer et; gazetecilik nasıl yapılır göstereyim” diyordu.
Her ne kadar Ethem Bey de arada “Görüyorsunuz, Ertuğrul görev bekliyor, ona göre...” diye bize şakayla karışık aba altından sopa gösterse de bu ‘tehlike’yi hiç ama hiç ciddiye almamıştım!
Görevimi önemsemediğimden değil elbette... Meslek hayatımda ‘ikinci bahar’ hesabı yakaladığım bu fırsatı kaçırmak ister miyim?..
Rahatlığım, Ertuğrul beyin, bu çizgisiyle bizim mahallede itibar görmeyeceğini düşünmemden kaynaklanıyordu.
Ama son üç günkü performansından sonra çok tedirgin oldum dostlar...
Sadece milli menfaatlerimizi savunduğumuz için bize “yandaş” deyip üç öğün küfredenlerin üç günde, yılların açığını kapattıkları gibi fersah fersah ilerlediklerini hayretle izliyorum...
Korkarım “Onlar Ay’a, biz yaya” hesabı olacak yine...
Ertuğrul Bey’in teklifi hâlâ geçerli ise biz yandık. Hele bir de silah; pardon sayfa arkadaşlarımı da alıp gelirse, biz buralarda bırakın yayın yönetmenliğini bir köşe bile bulamayız.
Ama asıl Hürriyet’in ihtiyacı var!..
Gerçi hâlâ bir tesellim var aslında.
Çünkü, Hürriyet de başdöndürücü bir ‘dönüşüm’ içinde olduğundan, Ertuğrul Özkök ve yandaşlarına daha fazla ihtiyacı olacak.
Hele dünkü nüshada, genellikle Erdoğan’a meydan okumak için kullandıkları sütunda yer alan “1 Kasım’dan sonraya bakmak” ‘manifestosu’nu da okuduktan sonra...
Zira, daha birkaç gün önce aynı yerde, paralelle mücadele çerçevesinde yapılan hukuki bir işlemi “kabul edilemez bir müdahale...” olarak değerlendiren Hürriyet, bugün “devlet içindeki her türlü illegal yapı ile mücadeleye destek vereceğiz” diyor. 1 Kasım’a kadar mecralarından, “PKK terör örgütü değildir” diye bas bas bağırtanlar, bugün “Terörü ortadan kaldırmak için atılacak her adımın yanında olacaklarından” bahsediyor.
Bu “V” dönüşünün nihai amacını bilemem ama çıktığı bu yeni yolda Hürriyet’in, Ertuğrul Bey gibi ‘hassas sensörler’e, en az 3-4 yıl bizden daha fazla ihtiyacı olacağından elinden kaçırmak istemeyeceğini düşünüyorum.
Çünkü, onlar bunu hep yapıyor.
Nitekim... Yine böyle bir seçim sonrası, Doğan Grubu’nun ‘bilek öpme’ dönemiydi. Hürriyet, uzun bir ‘savaş’ döneminden sonra AK Parti’nin güçlenerek tekrar gelmesinden sonra birdenbire ‘hidayete’ ermiş; rotayı düzeltmişti. Ve bu ‘değişim’ derhal semeresini vermiş, Hürriyet Yayın Yönetmeni Başbakan Erdoğan’ın seyahatlerinde derhal yerini almıştı. Bu seyahatlerden birinde yayın yönetmenleri olarak Hürriyet’in bu ‘U dönüşü’ üzerine geyik yaparken, ilgili yayın yönetmeni “Kardeşim, biz; yaptığımız işi tam yaparız. Ve şimdi Hürriyet ‘yandaşlığa’ başlamıştır, siz artık kendinize başka iş bulun...” demişti.
Artık işin bu tarafını da Ethem Bey düşünsün!..
.
AK Parti’nin asıl ‘sınav’ı şimdi başladı...
3 Kasım 2015 Salı
Seçim bitti, sonuçlar tartışılıyor... Bir kere ortada büyük sürpriz filan yok...
Sadece kendi dünyalarında patinaj yapanlar, farklı şeyler söyleyenleri duymamış/anlamamış olabilir.
‘Temenni’ ile ‘tespit’i karıştırarak, “Bu kadar kısa zamanda ne değişti ki 7 Haziran’dan farklı tablo çıksın?..” diyenler, başlangıçta yanlış gözlük taktıkları için ‘gördükleri’ her şey yanlış oldu.
Defalarca söyledik; siyasi tarihimizin en kısa aralıklı seçimi olabilir ama bu sürede yaşananlar, 2011-2015 arasındaki 4 yılda yaşananlara taş çıkartacak cinstendi...
Bu değişiklikleri siyasetçiler, aydınlar(!), gazeteciler, akademisyenler, araştırmacılar göremeyebilir ama halkın çok iyi gördüğünü de biz gördük.
Nitekim kayıtlara geçsin diye seçimden bir gün önce sosyal medyada, “ne değiştiğini anlamayanlara yarın halk anlatacak” demiştim.
Çünkü 7 Haziran’da halk AK Parti’yi uyardı ama sonrasında yaşananları da kendisi için ‘ciddi bir uyarı’ olarak gördü ve gerekeni yaptı.
Muhalefetin bu sonuçları nasıl değerlendireceğini bilmiyoruz. İlk tepkilere bakılırsa ‘o cephe’de değişen bir şey yok. Dibi görünen bardakta bile ‘dolu taraf’ı görmeyi becererek, ortaya koydukları kişiliksiz tutumun kendilerini daha da küçülttüğünü bir türlü anlayamıyorlar.
Halkın yüzde 52 oyu ile seçilen bir cumhurbaşkanına “diktatör” diyen bu zavallılar, asıl kendilerine “Git artık, diktatör” diye bağıran milyonları ne zaman duyacaklar?
AK Parti’ye verilen uyarı hâlâ geçerli
Neyse... Halk, bu müflis oyuncuları taç çizgisinin dışına attı zaten. Artık gözler, ‘sahadaki oyuncu’nun üzerinde olacaktır.
Amacım, böyle bir zaferin üzerine limon sıkmak değil ama AK Parti’nin asıl büyük sınavının, bu büyük zaferle birlikte başladığını da belirtmek zorundayım.
Peygamber efendimizin “Sallallahü Aleyhi Vesellem”, Bizans’a karşı yapılan ve Arap Yarımadası dışındaki ilk savaş olan Tebük Seferi’nden dönerken, “Küçük cihad bitti, şimdi büyük cihada gidiyoruz” Hadis-i Şerifi ile nefislerimizi yenmenin, meydan muharebesi kazanmaktan daha zor olduğunu işaret buyurması bu dönemde özellikle hatırlanmalıdır.
Meydanlarda vatandaşa “7 Haziran’daki uyarıyı aldık” mesajı verildi ama bu uyarının gerçekten tam anlaşılıp anlaşılmadığı bu iktidar sürecinde ortaya çıkacaktır.
“Halk, bu ülkeyi bizden başka kimsenin yönetemeyeceğini gördü ve hatasını düzeltti” şeklinde anlaşılabilecek bir yaklaşım sergilenmesi halinde korkarım seçmen artık ‘sarı’ değil, ‘kırmızı kart’ göstererek AK Parti’yi ‘partiler mezarlığı’na gönderir.
Bu büyük sınavı kazanmanın tek yolu ise nereden gelirse gelsin fitneye izin vermeden, birlik ve beraberlik içerisinde, bugüne kadarki hizmetleri taçlandıran; verimli bir dönem geçirmektir.
AK Parti tek başına iktidara gelmeseydi, uzun süredir ısıtılan ve artık “Bak servis yaparız ha...” kıvamına gelen sürece start verilecek ve Bahçeli çok sevinecekti.
Yine... Asıl başarının, ‘başarıyı kendinden bilmemek’ olduğunu iyi bilen; ‘bilge’ başbakanımızın bütün mütevaziliğine ve hassasiyetine rağmen, “Davutoğlu’nun büyük zaferi” şeklindeki ‘özel’ vurgular, aslında bütün başarıları yakmak için çakılan kıvılcımlardır.
Velhasıl, sadece Türkiye’nin değil, bütün Osmanlı coğrafyasının ümit bağladığı bu hareketin akamete uğraması, taşınması zor bir vebaldir.
Bunu önlemenin tek yolu ise ‘yarım kalan ameliyat’ın tamamlanarak Türkiye’nin; babayı oğula düşman edebilecek şu ‘ucube’ yönetim sisteminden kurtarılmasıdır.
.
İnanmayın, ‘koalisyon’ cenahında değişen bir şey yok...
31 Ekim 2015 Cumartesi
Farkında mısınız; son günlerde bir ‘koalisyon’ muhabbetidir gidiyor. Özellikle muhalefet partilerinin koalisyon güzellemelerinden geçilmiyor.
Oysa, 1 Kasım’da da benzer bir tablo çıkarsa, 7 Haziran sonrasında kurulamayan ‘hangi’ koalisyonun, 1 Kasım sonrasında ‘nasıl’ kurulacağını izah edebilecek kimse var mı?
Daha birkaç ay önce “Koalisyonlar Türkiye’nin sorunlarını çözmez” diyen Sayın Kılıçdaroğlu ve “Birden fazla partinin bir araya gelmesi istikrar getirmemektedir. Kolaisyon, sorunların çözümünde yetersiz”diyen sayın Bahçeli’ye ne oldu ki, şimdi resetlenmiş ve yeni versiyon yüklenmiş gibi sürekli ‘koalisyonun nimetleri’nden bahsediyorlar?..
Hele diğerini hiç sormayın... 7 Haziran’da daha seçime bile gitmeden kimlerle koalisyon yapmayacaklarını sıralıyordu. Şimdi ise, inanmayacaksınız ama,”Biz tek başına iktidarı değil, koalisyonu arzu ederiz”diyor.
Siz meydanlarda bol keseden vaatler sıralıyor, sonra da, “Bunları biz kendi başımıza yapamayız, birileriyle yapalım” diyorsunuz.
Bu zaten samimiyet problemi olan bir tutum.
Ayrıca ‘ülke için her şeyi yapmaya hazırız’ anlamında sundukları bu söylemler, hiçbir pratik değeri olmayan ‘sinsi’ bir siyasi argümandan ibarettir.
Yani...
1 Kasım sonrasına yönelik olarak, “Herkesle koalisyon yapabiliriz” demelerinin hiçbir anlamı yok.
Çünkü...
7 Haziran sonrasında koalisyonu engelleyen bütün şartlar hâlâ ve aynen geçerlidir.
Bir kere, AK Parti dışındaki iki partinin hükümet kurabileceği bir sonuç bekleyen yok.
Peki MHP’nin, AK Parti’siz bir koalisyon kurulmasını engelleyen tutumunda bir değişiklik oldu mu?
Ben duymadım.
O halde hâlâ “AK Parti’siz bir koalisyon mümkün değil” demektir.
Peki AK Parti ile koalisyon kurulmasını engelleyen sebepler ortadan kalktı mı, yok...
O zaman Allah aşkına siz bu koalisyonu uzaydan getirdiğiniz partnerlerle mi kuracaksınız?
Halka neden dürüst davranmıyorsunuz?
Halk size “Be hey cahiller, madem onlar bu işi iyi yapamıyor neden yine onlardan ortaklık dileniyorsunuz? Gerçekten onlarsız olmuyorsa size ne gerek var?” demez mi?
Hem, “Sizsiz olmuyor” diyeceksiniz hem de, “Senin 12 yıldır yaptıkların yanlış. Gel birlikte bir restorasyon hükümeti kuralım ve bunları düzeltelim”diyeceksiniz.
“HDP hariç herkesle koalisyon kurabiliriz” diyen ama CHP ile birlikte bir yekun teşkil etmediği için aslında “Sadece AKP ile koalisyon kurabiliriz” demiş olan MHP ise AK Parti’nin bu güne kadarki siyasi geçmişini inkar etmek anlamına gelecek ‘şart’ların yanı sıra “Erdoğan’ı fanusa kapatmayı kabul ederseniz olur” diyor.
HDP ise barajı aşsa bile CHP ile ortaklıığı siyasi bir anlam taşımadığı ve HDP ile bir araya gelecek başka parti de olmadığı için zaten siyaseten ‘yok’ hükmündedir.
SONUÇ...
Gördüğünüz gibi sandıktan tek parti iktidarı çıkmadığı takdirde bizi bekleyen dönemin, 7 Haziran sonrası çözümsüzlüklerden hiçbir farkı yok.
Onun için bugün ‘müzmin muhalefet’in ‘koalisyon güzellemeleri’nin de siyasi bir karşılığı yok.
Siyaset, ‘yorulan’dan nöbeti devralmak ve yapılan ‘iyi şeyler’in üzerine yenilerini koymak için yapılır.
Bir inat uğruna milletin bütün kazanımlarını geri almak veya millî duruşun temsilcisi olan sayın Erdoğan’ı; bu kadar yıllık devlet tecrübesini heba ederek, Saray’da bir ‘biblo’ya dönüştürmeye çalışmak siyaset olamaz; olsa olsa bu millete ihanet olur.
.
Nedir bu ‘değişim’in sırrı Sayın Arınç?..
25 Ekim 2015 Pazar
Eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç dün sevgili Hakan Çelik’in Haftasonu programındaydı.
Tartışılacak çok şey söyledi ama tamamı iki kelime ile özetlenebilir:
Son derece ‘öfkeli’ ve ‘kararlı’ydı.
‘Kime’ ve ‘neye’ soruları sanırım bu iki kelimeyi daha anlamlı hale getiriyor.
Programın başında, “Kenara çekildim, evdeyim, eşim çok memnun” dese de tam aksine; motor devrini arttırmak için aragazı verdiği anlaşılıyor.
Nitekim kendisi de “Seçimden sonra ekranlara ineceklerini” söyledi.
***
Sayın Arınç’ın bazı ‘anlamlı’ ifadelerini, şahsi Twitter hesabımdan paylaştım. Hakan Bey’in bunları aktarması üzerine Sayın Arınç, “Nuh Bey’e birkaç şey söyleyelim o zaman” dedi.
Ben de “Eyvah... Yandık” dedim.
Benim gibi meramını ifadeden aciz birinin, hitabeti ile meşhur 40 yıllık siyasetçi karşısında ne hükmü olabilirdi ki. Yazılı bir yoruma ‘canlı’ cevap gibi bir haksız rekabet de cabası...
“Neyse artık... Kamyonların lisanıyla; kaderimse çekerim” deyip pürdikkat dinlemeye başladım.
(Her ne kadar sadece kendi ifadelerini değerlendirmiş olsam da) kendisine olan saygımdan dolayı, şahsıma yönelik her türlü ‘fırça’yı sîneye çekmeye kararlıydım.
Ama öyle olmadı.
Sayın Arınç, “Nuh Albayrak’ı Türkiye gazetesi döneminden tanırım” diye başladı ve şahsımı yönettiğim gazeteyi, yazarlarımızı, derken her cümlede daha da genişleyen bir yelpazeye ‘veryansın ediyordu.
En ilginci de beni ve 40 yıldır birlikte yürüdüğü kişileri “onlar” diye birleştirerek yerden yere vurmasıydı.
Eleştiri değil topyekun imha...
Eleştiriye açık bir insan olduğumu düşünüyorum. Yaptığımızın da eleştirilecek yönleri olabilir. Hatta bazen ben de özeleştiri yapıyorum.
Ama...
Bunları söyleyen Sayın Arınç ise adama “Sayın Arınç, düne kadar takdir hatta teşvik ettiğiniz bu yayınlar, ne oldu da şimdi eleştirilerinize hedef oldu” diye sorarlar.
“Ben önceleri de...” filan demeyin sakın.
“Türkiye’den tanıyorum” dediğinize göre hatırlıyorsunuzdur; Türkiye gazetesindeki yayın hamlemizi hayırlamak için teşrîf ettiğinizde “Türkiye gazetesi artık ‘haber’ veriyor. Ama biz ‘huzur’ veren eski Türkiye’yi arzu ediyoruz” diyerek rahatsızlığınızı dile getirmiştiniz.
Şimdi de yayınlarımızı subjektif olmakla itham ediyorsunuz.
Objektiflik kriteriniz duruma göre değişiyor galiba.
Sanırım bu ara size göre en objektif mecra Doğan Grubu’dur!
Ne değişti Sayın Arınç?
Bu arada, “davet, ambargo” siteminiz de beni yine gerilere götürdü.
Zat-ı âlinizi Türkiye Gazetesi’nin 40. Yıldönümü Yemeği’ne davet etmiştik. Teşrîfinizi çok arzu ettiğimiz için de defalarca hatırlatmış ve söz almıştık.
Ama o akşam 300 m. yakınımızdaki CHA’ya gelip, geç saatlere kadar orada kaldığınız halde, hiç değilse ‘40 Yıl’ın hatırına 10 dakikanızı da bize lütfetmeyi çok görmüştünüz...
Sayın Arınç biz, siyasilerin aktif siyaset dönemlerinde bizi ‘pasif’ bulup gece gündüz ‘destek’ isterken, kenara çekilince yayınlarımızı ‘siyasi’ bulup eleştirmesine alıştık.
Asıl size ne oldu Sayın Arınç?..
“Özü, sözü birdir, her zaman gerçekleri dile getirir” diye bilinen bir isim, seçimlere bir hafta kala CNN Türk’e çıkıp, kendi mahallesindeki herkesi eleştiriyorsa ya hedefindekilerin tamamı veya kendisi değişmiş demektir.
Ne oldu ki, 40 yıllık yol arkadaşlarınız şimdi hedefiniz oldu?
İstediğiniz kadar hitabet yeteneğinizle ambalajlayın. Türkiye tarihinin en kritik seçimine bir hafta kala, velinimetiniz olan partiye karşı içeride ve dışarıda görülmemiş bir şer cephesi oluşturulmuşken, siz iki saat boyunca bu kirli ittifaka tek kelime etmediniz ama yol arkadaşlarınızı yerden yere vurdunuz.
Nedir bu öfke Sayın Arınç, nasıl bu kadar değiştiniz?..
xxxxxxxxxx
4+1=5 ederse 4-1 kaç eder?
24 Ekim 2015 Cumartesi
1 Kasım sandığı yaklaşırken, “civciv çıkacak, kuş çıkacak” tekerlemesini andıran değerlendirmeler ortalıkta uçuşmaya başladı.
En çarpıcı denklemi de MHP lideri Devlet Bahçeli kurdu ve seçime giren 4 partinin Meclis’e 5 parti olarak girebileceğini söyledi.
Sayın Bahçeli bu denklemi nasıl kurdu bilmiyorum ama 1 Kasım’ın ‘nelere kadir’ olduğunu göstermesi bakımından, 4=5 gibi ilginç bir denklem...
***
Bence de bu seçimden ilginç sonuçlar çıkabilir.
Bakmayın öyle kısa süre sonra yapıldığına...
Bu iki seçim arasında topu topu 4 ay 23 gün var ama bir önceki iki seçim arasındaki 47 ay 25 günde bile Türkiye bu kadar ‘sivri’ gelişmelere sahne olmamıştı.
Dolayısıyla, sandıklardaki değişim de bu gelişmelerle mütenasip olacağından, “Bu kadarcık zamanda ne değişti ki farklı bir sonuç bekleniyor” diyenlerin biraz ‘yakını görememe problemi’ olduğunu düşünüyorum.
Partilerin 7 Haziran ve 1 Kasım öncesi durumlarını değerlendirme konusunu başka bir güne bırakalım ve şu denklemi çözmeye çalışalım.
Bahçeli fatura mı ödüyor?
Malumunuz 7 Haziran öncesinde bütün partiler, paraleller, doğanlar, şahinler, içeridekiler, dışarıdakiler... Sayın Erdoğan’dan kurtulmak isteyen kim varsa güç birliği yapmış ve Erdoğan’ı devirmenin ilk adımı olarak AK Parti’yi iktidardan indirmek için ittifak kurmuşlardı.
Nitekim bu kirli ittifakı oluşturanlar, Türkiye için yapamadıklarını Erdoğan’ı yıkmak için yapmış ve ‘dindar’ olduğunu söyleyenlerle ‘dini yok etmek için yemin edenler’, ‘PKK’ya düşman’ olduğunu iddia edenlerle ‘PKK’yı besleyenler’ ve daha neler neler... tek vücut olmuş, tek hedefe kilitlenmişlerdi.
Bildiğiniz üzere neticeye de ulaşmış; AK Parti’yi 7 Haziran’da sandığa gömmüşlerdi.
Bu projenin mimarları, 7 Haziran sonrasında hemen ikinci aşamaya geçerek “AK Parti’siz koalisyon” manşetlerine başladılar. Sayın Kılıçdaroğlu da ‘karşıtlar koalisyonu’ için yoğun gayret sarf etti, hatta bu yolda başbakanlığı bile feda etti!
Peki bu proje niye devam etmedi?
Dürüst davranmak gerekirse bu ‘şer ittifakı’nın, ‘restorasyon hükümeti’ adı altında bir yıkım ittifakı olarak yoluna devam etmesini önleyerek Türkiye’yi büyük bir beladan kurtaran Sayın Bahçeli’dir.
Çünkü, malum kesimin yoğun baskılarına rağmen Sayın Bahçeli, belki de ‘hayır’ı ilk defa bu kadar hayırlı bir yerde kullanarak HDP ile hükümet kurmaları yönündeki telkinlere, tekliflere “Hayır” dedi.
Sonrası malum...
Ya ‘kuş taşa değerse...’
Şimdi yeni bir seçime gidiyoruz.
Fakat doğrusunu isterseniz bizim muhalefet, yine ‘muhalefette yıpranmak’ gibi bir zoru başarmış görünüyor.
Bu kadar saldırı ve entrikaya rağmen herkes AK Parti’nin oylarını yükselttiğinden bahsediyor.
Bu öngörü ise “AK Parti’siz hükümete engel olan” Sayın Bahçeli’ye ‘baskı’ olarak geri dönüyor.
Malumunuz şer ittifakının bu yöndeki tepkisini Kılıçdaroğlu ve Demirtaş meydanlardan haykırıyor:
“Tam fırsat yakalanmıştı, kaçıran Bahçeli oldu...”
İşte bu yükü daha fazla taşıyamayan Bahçeli, 2009’dan ‘40. Yıl’ı çıkaran ‘rakam sihirbazlığı’nı konuşturdu ve “1 Kasım’dan sonra Meclis’te 5 parti olabilir” dedi.
Kızgın müttefiklerini teskin etmeye yönelik bir mesaj veriyordu aslında.
Ayrıca Paralel Yapı ile paralel olarak yürüttükleri bu operasyona, “Meral Akşener de bu işin içinde” bonusunu ekleyerek, Meral Hanım’ı listeye koymamanın dayanılmaz yükünden de kurtulmuş oluyordu!..
Bir taşla iki kuş yani...
İyi de... Ya başka bir taş, 1 Kasım’da sandığa girecek olan ‘iki kuş’tan birine değerse?..
Bölgenin nabzını tuttuk: Durum vahim...
21 Ekim 2015 Çarşamba
Medyamız artık ‘haber’in ayağına gitmiyor, gelenle yetiniyor.
Oysa bu bilgiler çoğu zaman yetersiz oluyor hatta çarpıtılıyor.
Afrika’da, Ortadoğu’da hatta Suriye’de olup-biteni, batı medyası üzerinden takip etmek ne kadar sağlıklı?
Bırakın Suriye’yi, doğu ve güneydoğu ile ilgili birçok ‘ayrıntı’nın kaynağı, ‘ajans’ görünümlü manipülasyon odaklarıdır.
Bunun kısa adı ‘teröre destek’tir.
Bilhassa kritik dönemlerde bölgenin nabzını doğru ölçmeyi çok önemsiyorum.
Çünkü ‘Kürtler adına’ görüş belirten sözde ‘kanaat önderleri’nin kendileri de söyledikleri de Kürtleri temsil etmiyor.
Star ekibi en hassas şehirlere gitti
Yine kritik bir dönemdeyiz.
Yıllardır çekilen acılardan sonra, gerçekten ‘çözüm’ isteyen bir lider çıktı ve devletin bölgeye ‘bakışını’ değiştirdi.
Çözüm yolunda çok önemli adımlar atıldı, ciddi kazanımlar sağlandı.
Ama ne gariptir ki, Kürtler’in kalıcı huzura kavuşmasını istemeyen ‘gizli bir el’ son anda ortalığı karıştırdı.
Çözüm Süreci’nin muhatabı olan HDP, bu işe hayatını adayan ve bu yüzden ‘sözde milliyetçi’lerin boy hedefi haline gelen Erdoğan’a savaş açtı.
Hatta 7 Haziran’da halk adına kullanılan ‘oy’larla, “Kürtlerin de böyle inandığı” algısı yayılmaya çalışıldı.
Peşinden de, silah bırakarak Kürtler’in yakaladığı asırlık şansı gerçeğe dönüştürmesi beklenen PKK, bu son adımı atmak yerine tekrar kan dökmeye başladı.
***
Ve şimdi Türkiye yeni bir seçime gidiyor.
Acaba son üç aydır yaşananlar hakkında halk ne düşünüyor?
Star ekibi Cizre, Kızıltepe, Nusaybin Viranşehir ve Suruç gibi en kritik yerlerde nabız tuttu.
Tam zamanında çok önemli bir çalışmaydı, deneyimli arkadaşlarımızı kutluyorum.
Bölge, yabancı işgali altında...
İzlenimler, ortada konuşanların, Kürtlerden ne kadar kopuk olduğunu gösterdi:
Halk, 30 yıllık kan ve gözyaşından sonra tekrar ‘huzur’a kavuşmayı çok önemsiyor ve her şey çok güzel devam ederken, PKK’nın tekrar sahneye inmesini, “Züccaciye dükkanına filin girmesi” olarak değerlendiriyor.
Hiç kimse eski günlere dönmek istemiyor.
PKK’nın, “Sizin için savaşıyoruz” masallarına da artık kimse inanmıyor.
Baskı ve tehditlere rağmen halk devletin yanında yer alıyor ve bunu da fiilen gösteriyor...
***
Bunlar zaten tahmin ettiğimiz şeylerdi, teyit edildi.
Ama arkadaşlarımızın bazı izlenimleri vardı ki, doğrusu terörden beterdi.
Bölgeye “STK temsilcisi, gazeteci” vs. adı altında yoğun bir yabancı ilgisi olduğunu biliyorduk.
Hatta değerli yazarımız Aziz Üstel de önceki gün bu konuda güzel bir yazı yazdı.
Ama Star ekibinin son izlenimleri, bu ‘ilgi’nin ‘istila’ boyutlarına ulaştığını gösteriyor.
“Turist kafilesi” olarak gelen Alman ve İngiliz grupların halkla Kürtçe konuşmaları dikkat çekiyor. O kadar ‘bilinçli’ davranıyorlar ki, kahveyi bile ‘Kürt kahvesi’ diye istiyorlar.
Genellikle de şehir merkezlerinde bir iki gün kaldıktan sonra ‘otantik dinlenme’ için köylere gidiyor, sonra da ‘buhar’ oluyorlar.
Son dönemde Türkiye’de yaşananlar hep ‘üst akıl’ çağrışımı yapıyor.
Ancak sahada dolaşanlarla bu ‘üst akıl’ arasında 8-10 kademe bulunuyor ve bizimkilerin 5 veya 6. basamakta ‘nefesi kesiliyor’.
Durum böyle olunca insan ister istemez, “Terörü çözeriz ama bu ‘işgal’den nasıl kurtulacağız” diye düşünmeden edemiyor.
.
Evet, gerçekten ‘kumar’da kaybedenler var!..
17 Ekim 2015 Cumartesi
24 Temmuz günü Star Gazetesi’ne konan bombadan yaklaşık bir ay sonra da Yönetim Kurulu Başkanımız Murat Sancak kurşun yağmuruna tutuldu.
Bunları, yayınlarımız karşısında aciz kalanların gözümüzü korkutmak için tezgahladığını biliyorduk.
İlgili makamlara aktardık ve Emniyet’in “Biz bu işi çözeceğiz. Yeter ki sabredin...” ricasına, bu oyunun aydınlatılmasını çok istediğimiz için söz verdik.
Ancak bir kısım medya, bu olaya şaşırtıcı boyutta ilgi gösteriyordu ama ne hikmetse; konuyu farklı yönlere çekmek için yoğun bir gayret sarf ediyordu.
Çünkü sürekli bu saldırının etrafında dolaşmaları samimi bir hassasiyet değil, kirli bir operasyondu.
Çok zorladılar ama sözümüzden dönmedik
Star gazetesinin ‘damardan’ yayınları karşısında, patates mühürlü “YALAN HABER” baskıları dışında hiçbir varlık gösteremeyen Paralel Yapı uzun vadeli bir oyun planladı.
Saldırıdan aylar önce bünyedeki kripto paralel memurlar tarafından, Emniyet İstihbarat’tan gönderilmiş süsü verilerek, sayın Ethem Sancak’a “PKK ve DHKP-C ortak eylem kararı aldı. İlk hedef siz ve yakınlarınızdır, dikkatli olun” şeklinde bir bilgi notu gönderildi.
Müteşekkir olmanızı gerektiren bir hassasiyet gibi görünüyor değil mi?
Değil, klasik bir paralel taktiği...
***
Ve mükemmel (!) planın en can alıcı aşaması 20 Ağustos günü devreye sokuldu.
Ancak, yüksek tahrip kapasiteli 22 mermi ile aracın kevgire çevrilmesine rağmen Murat Bey’in sağ kurtulması organizatörleri panikletti.
Komplolardan komplo seçin...
Ve deneme yanılmalı saptırma planlarını uygulamaya başladılar.
Bu aşamada ‘müttefikleri’ Doğan Grubu’ndan da yoğun destek aldılar. Orada da özellikle, bu mahalleden taşınan ve Sayın Ethem Sancak ile kişisel hesabı olanlar bu iş için kullanıldı.
Tezgah kurulmuştu...
FETÖ’nün merkez medyası, her zaman yaptığı gibi Emniyet’teki paralel elemanlarından aldığı senaryoları ‘uydu’larına, özellikle de ‘Doğan Kardeş’e servis ediyor. Sonra da onlardan ‘iktibas’ ederek kumpasın devamını getiriyordu.
Önce, “Mağduriyeti oynamak için kendileri tezgahladı, yoksa bu kadar kurşundan adam kurtulur mu?” dediler. Hatta Aydın Doğan’ı bile bu kampanyaya sokarak rezil ettiler.
Sonra baktılar ki “fazla saçma oldu”, çaktırmadan kestiler.
Olayı biraz daha ‘karmaşıklaştırarak’ kumpasın yönünü ‘mafya çatışması’na döndürdüler.
Zaten Murat Sancak da kirli sakalı ve delikanlı tarzıyla bu role uygun biriydi!..
Bu da beklenen etkiyi göstermeyince biraz ‘sos’ katmak gerektiğini düşündüler.
Bunun için düşünmeye ne gerek
vardı ki!..
Hizmet için verilen milyonlarca liralık himmeti, Kıbrıs’taki lüks kumar salonlarında savuran ‘paralel kumarcı’ haberimiz onları perişan etmişti zaten.
Al sana, paralelin düştüğü yerden kalkma fırsatı!..
Topyekun bir kampanya başlatıp bu saldırının kumar borcundan kaynaklandığı yayılırsa hem cinayet teşebbüsleri perdelenmiş olacak hem de intikam alınacaktı!
Ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve yine o galip gelmişti...
Nitekim bugünkü haberimiz ve Murat Sancak’ın AHaber’deki ifşaatları, sahnelenen bu oyunu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.
***
Şimdi...
Bizi, bizden fazla düşünür pozlarında sinsice paralel yardakçılığı yapanlar ve 102 kişinin öldüğü bir saldırıyı görüşürken bile, Murat Sancak’a yapılan suikastı soran (!) paralel sözcüsü Kılıçdaroğlu...
Zamanı geldi, sorularınızın cevabını verdik.
Yetmediyse Başsavcı da açıkladı: “Murat Sancak’a yapılan saldırının sebebi kumar borcu” haberi gerçeği yansıtmıyor.
Anlamamış olabilirsiniz; başsavcı, “Yalannn...” diyor.
Yani... Oynadığınız kumarı kaybettiniz.
Şimdi cevap sırası sizde...
Tabii, bu kumarda onurunuzu da kaybetmemişseniz...
.
İstifa kampanyasının asıl sebebini biliyor musunuz?..
13 Ekim 2015 Salı
Bizim için her türlü şiddet kabul edilemez ama Ankara’daki alçak saldırı, özel itina ile değerlendirilmesi gereken bir olaydır.
Siyasi görüşü, etnik kökeni, inancı ne olursa olsun, bu ülkede yaşayan herkes; bütün farklılıklarını bir kenara bırakıp, bu millî bela karşısında tek yumruk olmalıdır.
Peki olabildik mi?
***
Bu hain saldırı karşısında en fazla sorumluluk üstlenmesi gerekenler, daha dakikalar geçmeden bildik terör simsarlıklarına başlamakta hiç tereddüt etmediler.
Daha ölü ve yaralılar yerde yatarken olay yerinde biten bir kan tüccarı, “Katil devlettir” dedi ve olayın faturasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göndererek işi bitirdi!..
Bu, bazı yandaş kanalların iddia ettiği gibi “duygusal tepki” filan değil, şuurlu ve hesaplı bir çıkıştır.
Çünkü bu tavır, bütün şer cephesi müttefiklerine, “Olayın vahameti sizi şaşırtmasın. Her zamanki gibi algı operasyonuna devam...” mesajı vermiştir.
Nitekim, bu starttan sonra bildik sahneler peş peşe ekrana gelmeye başladı.
Muhalefetin sorumsuzluğu terörden beter
Demirtaş’ın asıl derdi, 7 Haziran’dan sonra fena bozulan imajını 1 Kasım’a kadar tekrar düzeltmek...
Bölgede bütün baskılara rağmen halkı toplayamadıkları için bunu Ankara’da yapmak istediler.
Nitekim orada ölen herkes birer ‘siyasi figüran’ haline getitildi ve ‘Demirtaş’ın yoldaşları’ oluverdi!..
***
Bahçeli’yi hiç sormayın...
O artık, “Alayına hayır” umursamazlığını, bu çaptaki bir ‘millî felaket’ karşısında bile değiştirmeyerek, HDP’lilerin övgüsüne mazhar olmaya terfi eden bir ‘millî mevta’dır...
***
Ya Kılıçdaroğlu?..
O da, ‘duyarlı’ görünen, istismarcı ucuz siyaset tarzını değiştirme gereği duymadı...
Ağlamaklı bir ses tonuyla, “Her türlü desteğe hazırız” dedi, Davutoğlu ile görüşmeye de gitti...
Sonra?..
Böyle bir görüşmenin tek konusu teröre karşı alınacak tedbirler olmalı değil mi?
Yanılıyorsunuz, işte gündeme getirdiği iki önemli konu!..
“Filan kanallar Digiturk’ten niye çıkarıldı?”
“İçişleri ve Adalet bakanları istifa etsin...”
Bu işte bir bit yeniği var...
Bu ‘istifa’ kampanyasının hikmeti nedir dersiniz?
Cumartesi günkü bilgilendirme toplantısında bakanlara; damdan düşer gibi yöneltilen güdümlü ve art niyetli “İstifa edecek misiniz” sorusuna karşılık, Adalet bakanının, “Siz neyin derdindesiniz. Niye ve hangi amaca hizmet için istifa etmeliyiz? Yazıklar olsun; böyle bir ortamda bile operasyon peşindesiniz” anlamındaki acı gülümsemesini, “İstifa edecek misiniz sorusuna gülerek cevap verdi” diye çarpıtarak başlatılan bir kampanya...
Bir kere Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu konuya bu kadar abanması çelişkili bir durum.
Siz Anayasal bir görevi kabul etmeyin, kabul edip ülkeyi seçime götürmeye çalışanları da istifaya çağırın...
Mesele ‘ciddiyetsizlik’ ise asıl, kamera önünde ağlayarak oy isteyip sonra ‘zafer’ kutlar gibi sırıtanların kınanması gerekmez mi?
Üstelik Sayın Selami Altınok ve Sayın Kenan İpek siyasetçi de değiller, bu kin ve nefret neyin nesi?
Oysa bu iki isme çullanılmasının özel bir anlamı var.
Bu bakanlar, aslında Emniyet ve Yargı’daki Paralelle mücadelede çok başarılı bir geçmişe sahip iki bürokrat.
Yani bu iki bakandan, ‘başarı’larının faturası isteniyor.
Aslında Sayın Kılıçdaroğlu, bir taşla iki kuş vurma peşinde. Hem terörle mücadelede hükümete destek vermiş olacak (!) hem de sözcülüğünü yaptığı FETÖ’nün teveccühünü kazanacak!..
Yine yakalandınız sayın uyanık siyasetçi!..
.
Devlet önce sensörlerini temizlemeli
11 Ekim 2015 Pazar
Samimiyetsiz yapılan işten hayırlı sonuç çıkmaz. Bu yüzden 90’lardaki terörle mücadeleden sonuç alınamadı.
Çünkü o dönemde uygulanan yöntemler, terörü bitirmekten ziyade azdırmaya yönelikti...
Kürtlerle teröristler aynı kefeye konarak daha ilk düğme yanlış iliklediğinden, devamında atılan her adım terörün ekmeğine yağ sürüyordu.
Neyse ki ilerleyen süreçte devlet bu yanlışı gördü.
Artık Kürt vatandaşlarımız terörist olarak görülmediği gibi terörle mücadele esnasında da sivillerin zarar görmemesi için azami gayret sarf ediliyor.
Öte yandan, devletin muhatap olduğu diğer bir örgüt olan “Paralel Devlet” ile mücadelede de hukuk kuralları çerçevesinde yürütülmektedir.
Ancak bu hassasiyetin istismarı, terörle mücadelelerde de ciddi zaaflara sebep olmaktadır.
Yani tam bir, “Tavuk yumurtadan mı yoksa yumurta tavuktan mı” kısır döngüsü...
Devlet, kanseri temizleyemedi
Devlet, irtica gibi hayali düşmanlarla uğraşırken kendi bünyesine sinsice yayılan kanseri fark edemedi. Daha sonra devlet yönetimi, samimi yöneticilerin eline geçmişse de bu çürüme fark edilemedi.
Çünkü bu habis ur, devletin bütün sensörlerini ele geçirmişti.
Artık Hollywood’un soygun filmlerinde olduğu gibi, kontrol merkezleri sahte görüntülerle oyalanırken operasyonlara devam ediliyordu.
Bu vahamet ancak 17/25 Aralık darbe teşebbüsünden sonra fark edilebildi...
Ancak, bu kanserli hücreler devletin hassas noktalarından hızlı bir şekilde temizlenemediği için bünyedeki tahribat tam olarak durdurulamadı.
Devlet, kendi bünyesindeki bu ‘gizli terör’ü temizleyemedikçe düşmanlarına karşı net sonuç alamaz.
Çünkü, bünyedeki bu ajan mikroplar devletin bütün bilgi ve imkanları bünye dışındaki müttefik unsurlarla paylaşılmakta, devlet içeriden çökertilmeye çalışılmaktadır.
Oslo’dan MİT TIR’larına kadar birçok kalkışma bu mikropların işbirliğinin sonucudur.
Bünyedeki bu hastalıklı unsurlar, bu tür kritik operasyonların aydınlatılmasını da engellemektedir.
Son dönemdeki en kritik saldırılar karanlıkta kalmıştır.
Bu saldırılarla ilgili olarak defalarca gündeme getirdiğimiz sorular cevapsız kaldı. Ve çok manidardır, devletteki o hücrelerin sivil müttefikleri de kendilerinden emin bir şekilde bu saldırıların aydınlatılamamasını speküle etti hatta mağdurları müsebbip olarak gösterecek kadar ileri gitti.
Bu saldırı da karanlıkta kalmaz umarım...
Gelelim dünkü menfur olaya...
Bu saldırının, demokrasiye, bütünlüğümüze karşı yapıldığından elbette bir şüphe yok.
Ancak bunlar, gerekçe olamaz.
En kritik günlerde, ülkenin başkentinde, MİT ve Emniyet’in yanı başında, ilan edilmiş bir miting öncesinde bu çaptaki bir patlamanın gerçekleştirilebilmesi, yukarıda bahsettiğimiz sensör arızalarının en belirgin sonucudur.
Bugün terörle mücadeledeki en büyük zaaf da budur.
Devletin en hassas noktalarından terör örgütüne veya aracılarına her türlü bilgi ve desteğin verildiğine dair çok ciddi şüpheler vardır.
Bu öldürücü mikropla mücadele çok yavaş ve etkisiz yürümektedir.
Bugün Diyarbakır başta olmak üzere en hassas bölgeler, İstanbul ve Ankara’dan sürülen (!) paralel memurlarla doludur.
“Efendim, memurin muhakematı sebebiyle bunlar atılamıyor, ancak yer değiştirilebiliyor” deniyor ama bu yapılan, kanserli mikropların daha geniş alanlara yayılmasını sağlamaktan öte bir anlam taşımamaktadır.
Devleti yıkmaya çalışanları bertaraf etmek her şeyden önce demokrasiye, insanlığa ve daha da önemlisi kendisine güvenen milletine karşı en önemli görevidir.
Bunun yöntemi devletin bileceği iştir.
.
Siz hiç diktatöre ‘diktatör’ diyebildiniz mi?
10 Ekim 2015 Cumartesi
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile dört günde üç ülkeyi ziyaret ettik.
Batıdan başladık, doğudan döndük...
İlk gün, Strazburg’taki manzara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı çok mutlu etti.
Bütün Avrupa’dan toplanan gurbetçi kardeşlerimiz 10 bin kişilik Zenith Arena’ya sığmamış, bir o kadarı da dışarıya taşmıştı.
Coşkulu kalabalığın ifadesi ise tek cümleyle “Kayıtsız şartsız Erdoğan...” idi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu salondan son derece mutlu ayrıldı.
***
AB’nin başkenti Brüksel’e yapılan ziyaret ise tarihî değerinin yanı sıra Avrupa ile yaşanan geleneksel kriz mülteci gerginliği üzerine rastlayan önemli bir geziydi.
İki gün boyunca yoğun görüşmeler yapıldı. Ayrıca çok önemli bazı AB yetkililerinin görüşme talepleri de gerçekleşemedi.
Türkiye’yi yeniden keşfetmişler!
Görüşmelerin genel seyrine bakılırsa Avrupa Türkiye’nin önemini yeniden keşfetmişe benziyor.
Hani “Bir musibet, bin nasîhatten yeğdir” derler ya, Türkiye’nin anlatamadığı gerçekleri kapılarına dayanan birkaç bin Suriyeli’den öğrenmiş gibiler sanki...
Yaşadıkları rahat ve huzurun Türkiye’nin istikrarına bağlı olduğunu nihayet anlamışlar.
Diplomatik söylemlerle ambalajlanan bu telaşlarını, “Gereken neyse yapalım ama yeter ki mültecileri bize göndermeyin” şeklinde tercüme edebiliriz.
.
Japonya’daki temaslar ise daha çok ekonomi ağırlıklıydı.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin de katıldığı bu geziye Türkiye iyi hazırlanmıştı.
Gerek Japon yetkililerle, gerekse ülkenin en büyük şirketleriyle önemli görüşmeler yapıldı, ciddi kararlar, hatta müjdeler alındı.
Mesela Toyota yeni üreteceği bir jeep modeli için Türkiye’yi seçtiğini açıkladı.
Velhasıl, doğudan batıya; dünyanın her yerinden Türkiye’ye gıpta ile bakıldığını gördük.
Sanki iki farklı ‘Türkiye’ var
Peki ya içeride?..
İçeride, gözünü kin bürümüş siyasetçi, medyacı, iş adamı hatta teröristlerden oluşan bir ihanet cephesi, bütün imkanlarını seferber ederek, sırf AK Parti’ye; daha doğrusu Sayın Erdoğan’a zarar verme uğruna ülkeyi yıkmak için elinden geleni yapıyor.
İhanet şebekesi basit bir sistem uyguluyor...
Sessiz darbe yapmak için herkese kumpas kuranlar, kaynaklarımızla semirip düşmanlarımıza hizmet edenler, teröre kol-kanat gerenler... Hepsi, kendilerini ‘ak kaşık’, millî duruş sahiplerini ise vatan haini göstermek için sürekli yalan söylüyorlar.
“Bir diktatör tarafından yönetilen ekonomisi çökmüş, dış politikası iflas etmiş, medyası susturulmuş bir ülke” masalını her gün tekrarlıyorlar.
Artık çamur iz bırakmıyor
Bu şer cephesi bütün bu gayretlerine rağmen Türkiye’nin itibarını bozamadı.
Türkiye hâlâ yatırım için can atılan gözde bir ülke.
Himmet karşılığı Türkiye aleyhine kampanyalar düzenlettikleri batı basını da artık gerçekleri gördü ve günah çıkartırcasına, Erdoğan’a övgüler yağdırmaya başladı.
Anlayacağınız artık dışarıdan da bir ‘örgüt’ olarak görülüyorlar.
Attıkları çamurlar iz bırakmıyor, yalanlarına kimse inanmıyor...
Bütün has adamları, yurt dışına kaçırdıkları valizler dolusu belge karşılığında Türkiye düşmanlarına sığınırken, eğitim için giden bir kişiye, sırf Cumhurbaşkanı’nın oğlu olduğu için alçakça saldırıyorlar.
Onursuzca gizlendikleri köşelerden önlerine gelene iftira yağdırıyorlar.
Onun için de kendi yalanlarında boğuluyorlar.
Tıpkı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a her gün, dünyada eşi görülmemiş bir seviyesizlikte hakaret yağdırırken, dönüp bir de utanmadan ‘diktatör’ diye iftira attıkları gibi...
Bırakın hakareti, acaba ömürlerinde bir defa, bir diktatöre “diktatör” diyebildiler mi?
Artık onlara kimse inanmıyor... Bu kadar iftiraya rağmen, içeride ve dışarıda herkes, “İnadına Erdoğan” diyor.
Belki de bu cinnet halleri, vahim akıbetlerini görmekten kaynaklanıyor.
.
Fuatavni’ye ne oldu?
7 Ekim 2015 Çarşamba
- BRÜKSEL -
Ekrem Dumanlı, Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü görevinden önceki gün ayrıldı.
Veya alındı...
Çünkü bu yapıyı biraz bilen ve süreci iyi izleyen herkes, böyle bir istifa olamayacağını da çok iyi bilir.
Zaten, bir istifanın gerekçesi olarak ‘sağlık sebepleri’ gösteriliyorsa biliniz ki, izah edilmesi zor nice ayrıntı, bu meşhur ambalaja sarılıp gizlenmiş demektir.
Kaldı ki Ekrem Bey’in sağlığı da morali de gayet iyiydi...
Nitekim, son yazısında bile ilk günkü heyecan ve ihtirasla, “17/25 Aralık sürecinin, engellenen bir yolsuzluk soruşturmasından ibaret” olduğunu tekrarlayabiliyor, aslında bir darbe teşebbüsü olan bu kalkışmaya karşı koyan herkesi vatana ihanetle itham ediyordu...
Ayrıca...
Adını ‘basın özgürlüğü’ koyduğu ama aslında Türkiye düşmanlarının toplandığı cepheyi yine canhıraş savunuyordu. Diğer basın mensuplarına kurşun atılınca dalga geçerken, yeni yol arkadaşlarına yumruk atılınca zıplıyor ve bunu da utanmadan alakasız yerlere ihale ediyor, asıl terör mağdurlarını hedef gösteriyordu.
Bu teyp kaydı nakaratlar bir tarafa...
Aynı yazıda yeni yayın dönemini başlattıklarını ilan ediyor, yeni aboneler vaat ediyor, büyük hedefler gösteriyordu...
***
Bunları yazıp ve aynı gün, “Bu gazeteye yeteri kadar faydalı olamıyorum, zaten sağlığım da bozuldu, bana müsaade...” diyorsanız...
Kusura bakmayın ama ya yazdıklarınızda bir samimiyet problemi var demektir ya da aynı gün söylediklerinizde...
Zaten, dünden beri ortada dolaştırılan ve gazetenin sahibi olarak görünen Ali Akbulut’a hitaben yazdığı iddia edilen mektup da Ekrem Dumanlı’nın, son güne kadar ısrarla sürdürdüğü çizgiyle hiç örtüşmüyor.
İstifa değil, talimat...
Neyse...
Zaman’ı da Dumanlı’yı da iyi tanıyan Hüseyin Gülerce gibi isimler, bunun planlı bir istifa değil, talimatlı bir ‘nöbet değişimi’ olduğunu söylüyor.
Grup içerisindeki önemli isimlerin Ekrem Dumanlı ile ilgili ağır eleştirileri olduğu biliniyor.
Ama bu aşamada, bunlardan kaynaklanan bir görev değişikliği pek mantıklı gelmiyor. Malum, dere geçerken at değiştirilmez...
Bunu, muhatapları ilgilendiren bir tutum değişikliğinin ilk adımı olarak görmek de zorlama bir yorum olur.
Nitekim, Ekrem Dumanlı’ya halef olarak seçilen isim ve arkasından yapılan grup içi yorumlar bu düşüncemizi teyit ediyor.
Gerçi bütün bu tasarrufların, Amerika’dan gelen ve şu ana kadar ismi ve resmi hiçbir mecraya sızdırılmayan bir ‘gölge lider’ tarafından yapıldığına dair rivayetler de dolaşıyor ama netice itibariyle daha çok iç bünyeyi ilgilendiren bir gelişmedir; bizi ilgilendirmiyor.
Yine de zamanlaması manidardır...
Fuatavni fena atladı...
Beni asıl şaşırtan Ekrem Dumanlı’nın bu ‘istifa’sıyla, meşhur Fuatavni’lerine de çalım atması oldu.
Aralarının limoni olmasından mıdır, yoksa Fuatavni’nin hipermetrop hastalığına yakalanmasından mıdır bilmiyorum, burnunun dibindeki bu önemli değişikliği ruhu bile duymadı!..
İçinde bulunduğu yapının en kritik noktasında bu kadar önemli bir değişikliğin vuku bulduğu sıralarda, sahibinin ‘Twitter fenomeni’ yine otomatiğe bağlamış, tiran şarkıları söylüyordu...
Hani diyorum ki, “devletin en ücra köşelerinde kıpırdayan karıncalardan dahi haberi olan” bu ‘dahi’, nasıl oldu da yanı başındaki bu depremi duyamadı!
Fuatavni’ye ne oldu?
Yoksa performans kaybetmeye mi başladı?..
Bakalım yeni depremleri hissedebilecek mi...
.
Kaybetmeye mahkumsunuz
5 Ekim 2015 Pazartesi
-STRAZBURG-
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üç ülkeyi kapsayan gezisi, Strazburg’taki “Milyonlarca Nefes Teröre Karşı Tek Ses” mitingiyle başladı.
Zenith Arena’daki coşkulu miting öncesinde yine Kur’an-ı Kerim tilaveti vardı...
Salonu, Avrupa’nın hemen her kentinden gelen gurbetçilerimiz tıklım tıklım doldurmuştu. Ne zamandan beri burada beklediklerini bilmediğim bu kardeşlerimiz sayın Erdoğan’ın salona girmesiyle birlikte yeniden coştu ve durmak bilmedi.
Peki nedir bu coşkunun sebebi?
***
Türkiye son yıllarda çok çetin bir savaşa sahne oluyor. Bu savaşın zaman veya zemine göre adı veya katılımcıları değişiyor ama hedef hiçbir zaman değişmiyor.
Sürekli yenilenen müttefiklerle, farklı görüntü ve söylemlerle sonuca ulaşmaya çalışan ittifakın tek hedefi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan kurtulmaktır.
Yıllardır karşısında yer alan siyasi rakiplerinin yanı sıra, “Muhtar bile olamayacak” hale getirdiğini zanneden gayri milli medya unsurları, yıllarca yanında görünüp iktidarın hatta devletin bütün nîmetlerinden istifade ederken tek dostu ve destekçisi görünen ama sonra “Firavun, Tiran” diyecek kadar savrulan sözde cemat ve terör örgütünün temsilcileri...
Öyle bir hınç ve kinle el sıkıştılar...
“Ülkenin de birlikte bitmesi pahasına dahi olsa Erdoğan bitecek...” şeklinde and içtiler.
Bu uğurda iç ve dış düşmanlarla dahi iş birliği yapmak dahil her türlü alçaklığa başvurdular.
Hatta bu işbirliğini sayın Erdoğan’ın yanı başlarına hatta ekip arkadaşlarına kadar uzatmayı denediler, sayın Erdoğan’ı; tabanını boşaltarak çökertmek için ellerinden geleni yaptılar.
Bu yolda zaman zaman ilerleme kaydettiklerini de düşündüler...
Başaramadılar, çünkü...
Bütün iftiralarına, hakaretlerine ve itibarsızlaştırma harekatlarına rağmen milletin teveccühünü etkileyemiyorlar.
Zira şunu hesaplayamıyorlar... Bu millet Sayın Erdoğan’ı parti başkanı, başbakan veya Cumhurbaşkanı olduğu için değil, kendilerinden biri olduğu için seviyor ve destekliyor.
Miting boyunca Zenith Arena, “Reis nerde biz oradayız” sloganlarıyla çınladı.
Bu şer cephesinin hiçbir unsurunda bulunmayan ve sayın Erdoğan’ın asıl güç kaynağı olan önemli bir fark var...
Samimiyet...
Bu milletin Cumhuriyet tarihi boyunca hasret kaldığı ve kimde gördü ise gerisine bakmadan sarıldığı çok önemli bir haslet.
Ve bu haslet, süper güçlerle ittifak yaparak, terör örgütlerine kadar ona zarar verecek her kesimle alçakça işbirlikleri yaparak elde edilecek bir haslet değildir.
Bu salon diyor ki...
“Bizden olanı, samimi davrananı sonuna kadar severiz. Yeter ki bizden olsun, muhtar bile olamasa biz onu başkan yaparız...”
Şer cephesine kötü haber!..
İşiniz çok zor!..
Çünkü, inanmadan savunduğunuz o demokraside gerçek güç halktan gelmektedir ve halk, “Sonuna kadar Erdoğan” demektedir.
Kusura bakmayın ama kaybetmeye mahkumsunuz...
.
Vergilerimiz daha ne kadar evlatlarımızı şehit etmek için kullanılacak?
3 Ekim 2015 Cumartesi
Dün HDP’nin Seçim Bildirgesi açıklandı. Eş başkanlar esprileriyle özgüvenli bir görüntü vermeye çalıştılar ama Figen Hanım’ın tedirgin kıpırdamaları, Selahattin Bey’in terleyen yanakları, sattığı ürünün kalitesine inanmayan pazarlamacıları andırıyordu.
Neyse, biz içeriğe bakalım.
Sunumda eleştirilecek çok şey var ama ben sadece “Özyönetimin yasalaşması” vaadinden bahsedeceğim.
***
PKK son saldırılarında çok farklı yöntemler kullandı.
Artık namlular değil, kablolar ölüm kusmaya başladığını gördük. Kandil’den kumandalı katiller, uzaktan kumandalı; kalleş saldırıları daha çok tercih eder olmuş.
Bu tür saldırılar için ciddi bir hazırlık aşaması gerekiyor. Ve bu hazırlıklar, bir teröristin; tek varlığı kalaşnikof ile yapabileceği şeyler değil...
Açılan dev çukurlara yüzlerce kilo patlayıcı yerleştirildikten sonra üzeri öyle bir itinayla asfaltlanmış ki, fark etmek mümkün değil. Böylesini İstanbul Büyükşehir Belediyesi bile beceremiyor.
Sadece patlayıcı gizleme hizmeti mi?
Van Büyükşehir Belediyesi’ne ait kamyonda 100 kg. amonyum nitrat, 26 adet patlayıcı madde...
Suruç belediyesine ait araçta uzaktan kumandalı bomba...
Diyarbakır, Siirt, Cizre, Nusaybin, Silopi, Varto, Yüksekova, Dargeçit, Lice ve daha nice ilçeleri köstebek yuvasına çeviren kilometrelerce hendekler...
“Yok artık” demeyin ama görevi asker-polis öldürmek olan belediye elemanları!..
Yanisi şu...
HDP’nin belediyeleri teröre hizmette sınır tanımıyor.
Peki artık bir ‘Türkiye partisi’ olmaya karar veren HDP, Kürtlere değil, Türkiye düşmanlarına hizmet eden bu belediyelerine nasıl bir tavır koydu acaba?..
Bu belediyeler nereye bağlı?
Kabul ediyorum, yukarıdaki anlamsız bir soruydu...
Çünkü, HDP kurmayları her fırsatta ‘bölgesel yönetim talepleri’ni tekrarlıyor. Hatta bu vaat, dün açıklanan seçim bildirgelerinde de yer almış.
Yani, her şeyini teröre hizmet için seferber eden bu yapı yeterli bulunmuyor ‘yerel demokrasi’ gibi ambalajlarla Kandil’e öz; özüne üvey bir yapı hayal ediliyor.
HDP, “Kandil’in birkaç defa zorlayıp beceremediği şeyi biz kanunla yapacağız” diyor.
Bu bizi pek şaşırtmadı da...
Devletin verdiği kaynakları teröriste hendek kazmak için kullanan, bırakın yol yapmayı, yapılanları da harabeye çeviren bu belediyeler Ankara’ya bağlı değil mi?..
Ben çok merak ediyorum...
Türk milletinin verdiği vergilerin, yine bu milletin evlatlarını katletmek için harcanmasına daha ne kadar göz yumulacak?
KAFAMA TAKILANLAR..
Ya Kandil’deki silahlı gençler?
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş dünkü bildirge sunumunda üzerine basa basa, “Vicdani ret yanlılarına hak veriyoruz. Eline silah almak istemeyen barış yanlısı gençlere askere gitmeme hakkı tanıyacağız” dedi.
Peki ya silah zoruyla ailesinden koparılarak eline keleş tutuşturulan, barış isterse öldürülen Kandil’deki gençler için bir diyeceğiniz yok mu acaba sayın Demirtaş?..
Tehdit deyince aklıma geldi...
Ahmet Hakan’a saldırı oldu, failler yakalandı; Organize Suçlar’da sorgulanıyor.
Ama bu sorgulamanın sonucunu beklemeye gerek kalmadan daha o gece suçlular bulundu!.
Ahmet Hakan’ı eleştiren herkes suçlu ilan edildi, cezası bile verildi!
Ama ne hikmetse, Ankara’dan Paris’e kadar uzanan bu ‘suçlular listesi’nde, yazarımız Hüseyin Gülerce’nin dün Star’da paylaştığı ve Paralel Yapı ile Doğan Grubu aşkı sona erince Ahmet Hakan’ın da hipermetroptan kurtulduğunu gösteren şu ayrıntı hiç yok:
Ahmet Hakan, 24 Eylül Perşembe günü köşesinde şunları yazdı: “Yürekten iman ederek söylüyorum: Türkiye’nin en önemli ve en büyük sorunudur Paralel Yapı... Tehditler almış olacak ki, ertesi gün şunları yazma gereğini duydu: “Ölüm tehdidi, protesto, kampanya falan...Vız gelir, tırıs gider.”
Kafama takıldı da...
.
Teröre tepki mitinginde Kur’an okunur mu?
23 Eylül 2015 Çarşamba
Şu PKK saldırılarının tekrar başlaması çok şeyi değiştirdi...
En önemlisi de terör karşıtları ile yandaşlarını ortaya çıkaran bir turnusol kağıdı oldu.
Daha düne kadar, “PKK’ya silahı ancak biz bıraktırırız” diyen, mecliste çözüm sözü veren “Türkiyeli”leri, seçimden hemen sonra Kandil’e dönüp temenna çekerken gördük.
Doğrusu buna pek şaşırmadık, sadece haklı çıktığımız için üzüldük.
Ya yıllardır saygıda kusur etmediğimiz, fikirlerini önemsediğimiz nice “demokrat”ları da ağdalı ve süslü laflarla terörü ve teröristleri perdelerken gördük.
Biraz şaşırdık ama hayret etmedik.
Çünkü, bu sözde demokratları yıllardır iyi tanımıştık artık.
Hangisi gerçek duruş?
Ama...
Bir kesim var ki...
“İnsan sevgisi sınır tanımayan, diyalog aşkı İslam düşmanlarına kadar uzanan, bırakın şiddete rızayı, karıncayı incitmekten bile ödü kopan, mazlumları düşündükçe göz yaşını tutamayan!..” bir kesim.
“Hoşgörü”nün dünya temsilciliğini alan bir kesim.
Böyle tanımlanan bir kesimi “terör” ile yan yana getirmek mümkün mü?
Bize göre değil ama onlar bırakın yan yana gelmeyi içi içe girmişler.
Nasıl oldu bilemem ama o “nezaket timsalleri” anaları ağlatan, yavruları yetim bırakan katillere kanat geriyor, cinayetleri perdeliyor...
Özellikle 22 Temmuz’da başlayan terörle yoğun mücadele süreci ile birlikte, hayretler içinde gördük ki onlar da kararını verdi ve terörle savaşanlarla savaşa girdi.
İşte bu gördüklerimiz bizi şok etti.
İnanamadık, anlayamadık...
Gerçi bindikleri “kin treni” onları anlaşılmaz iklimlere taşımıştı...
Kriterleri, kardeşleri, üslupları, dostlukları, sevdikleri, diyalogları, dayanakları, siyasetleri, hizmetleri, himmetleri velhasıl benlikleri değişmişti ama bu kadarını da beklemiyorduk.
“İnsanlığa hizmette sınır tanımayan” bu yapı, nasıl olmuştu da insanlık düşmanlarına destekte sınır tanımaz olmuştu?
Teröre değil tilavete tepki...
Bu ne acayip bir savrulmaydı?
Yıllar boyu verilen emekler, aile boyu destekler, ölümüne fedakarlıklar sonunda insan ve İslam düşmanı bir terör örgütü için mi feda edilecekti?
Gerçi, onlara sorarsanız değişen bizleriz!..
Oysa kimin değiştiğini gerçekten merak ediyorlarsa birkaç yıl önceki yazıp çizdiklerine bakmaları yeterli.
Hatta o kadar geri gitmelerine bile gerek yok.
Birkaç gün geri gitmeleri yeterli.
Birkaç gün geri gitmeleri ve şehitlerimiz için Kur’an-ı Kerim okunmasına niye karşı çıktıklarını izah etmeleri yeterli.
KAFAMA TAKILANLAR..
Neyse ki azledilmeyi beklemediler...
MHP’nin vizesiyle bakanlık koltuğuna oturan iki HDP’linin bakanlıktan azledileceği yönündeki duyumlarımız beni çok rahatsız etmişti. Zira “bakan” demeye şahit ister bunca “Kandilvari” icraatlardan sonra bir de “kahraman” olacak, seçim boyunca istismar için bol malzeme bulacaklardı. Neyse ki kendileri gitti.
Peki dertleri neymiş biliyor musunuz?
Teröristlere operasyon yapan bir hükümette yer almak...
O canını verdi, devlet “şehit” diyemedi
Operasyonda, zatürre olup hayatını kaybeden Uzman Erbaş Melih Galip Ünsal’ın Karşıyaka’daki cenaze törenine “şehit” tartışmaları damga vurdu.
Milleti için canını vermiş bir askerimize “şehit” demek çok mu zor?
Devlet, bu cimriliği ile millet düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüğünün farkında mı acaba?
.
Ülkenin problemi terör mü, Erdoğan mı?
19 Eylül 2015 Cumartesi
Toplumlar farklılıklardan oluşur ama ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda farklar unutulur, ortak bir tutum oluşur.
Bunun ülkemizdeki en çarpıcı örneği “Çanakkale Destanı”dır.
O destanı yazan milletimiz, aynı millî duruşu günümüze kadar muhafaza etti, bizi parçalamaya yönelik bütün fitne ve tahrikleri göğsünde yumuşatıp geri püskürttü.
Nitekim bu özen sayesinde birbirini rencide etmemeyi başaran Türkiye, Çözüm Süreci denen çatışmasız dönemde en küçük bir toplumsal travma yaşamadan bölgeyle kucaklaştı.
Ancak bu “bayram” kısa sürdü. Terör örgütü, kendi ürettiği gerekçelerle saldırılarını tekrar başlattı.
PKK’ya başkaldırı doğudan başladı
Kürt halkı, 30 yıl sonra kavuştuğu “huzur”una göz dikenlere bu sefer sessiz kalmadı. Bu başkaldırı, örgütü panikletti.
Kandil, teröristlere, “Halkın gözünü korkutun, gerekirse öldürün” talimatları yağdırdı ama yine de bu “ayaklanma”yı önleyemedi.
Defalarca tekrarlanan “serhildan” talimatları hüsranla sonuçlandı! Demirtaş’ın, “Binlerle Cizre’ye yürüyoruz” diye yola çıkıp, 50 kişi ile kalması bu isyanın net bir fotoğrafıydı.
Bölge halkı bu onurlu duruşunu daha da somutlaştırdı ve 120 aşiretin temsilcisi “Ülkeyi terk et” diye haykırdı. Yükselen bu çığlıklar PKK’ya, operasyonlardan daha ağır bir darbe indirdi.
Doğu’da başlayan bu anlamlı direniş bütün ülkeye yayıldı. Meydanlar, binalar hatta araçlar, “milli duruş”un sembolü olan albayrakla donatıldı, her yerden “Teröre hayır” nidaları yayıldı.
Yukarıdan gelen çatlak sesler...
Halk tavrını bu kadar net ortaya koyarken, bazı kesimler, benzeri görülmemiş bir rezalete imza atarak, terörü perdelemeye, teröristi masum göstermeye çalıştı.
Halk “terör düşmanlığı”nda bütünleşirken, siyasi ve ideolojik kesimler ise “Erdoğan düşmanlığı”nda kutuplaştı.
Elbette herkes Sayın Erdoğan’ı sevmek veya desteklemek zorunda değildir. Ama sırf onu yıpratmak için halkın ortak düşmanı olan teröre dahi destek vermek bir cinnettir.
Terörle mücadelenin en yoğun yaşandığı ve tek yumruk olunması gereken son iki ayda ‘halkçı’ Kılıçdaroğlu, ‘milliyetçi’ Bahçeli, ‘Türkiyeli’ Demirtaş, ‘mukaddesatçı’ Paralel Yapı, ‘demokrat’ Doğan Grubu ve diğerleri PKK’yı mı hedef aldı, yoksa PKK ile mücadele eden Türk Ordusu’nun başkomutanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı mı?..
Allah aşkına bu ülkenin problemi kan döken terör mü yoksa terörle mücadele eden Cumhurbaşkanı Erdoğan mı?..
KAFAMA TAKILANLAR..
Akşener’in suçu ne?
Hadi Sayın Tuğrul Türkeş Anayasa’nın emrini yerine getirdiği Sayın Bahçeli’nin hışmına uğradı. Oysa Meral Akşener, Bahçeli’nin hışmına uğramamak için bu teklifi bile reddetmişti. Bu kadar başarılı bir ismi sadece “Fazla öne çıktı” diye çizmek nasıl bir liderlik anlayışı bilmiyorum. Ama ben asıl Sayın Erdoğan’a “diktatör” diyen “demokrat”ların yorumunu merak ediyorum.
Bırakın gitsinler
Batı, Türkiye’nin çözüm çağrılarına ve mülteci uyarılarına hiç kulak asmadı. Tam aksine, Serbest Dolaşım Anlaşması gibi rüşvetlerle kendilerini sağlama aldıklarını düşünerek, Türkiye’ye yönelik mülteci akınına göz yumdular.
Ne zaman ki, Türkiye’nin 4 yıldır onurla taşıdığı problemin ucu kendilerine uzandı, Avrupa da o zaman zıplamaya başladı. Bununla birlikte de rezaletler peş peşe sıralandı.
Oysa uzaktan baya medeni görünüyorlardı. Meğer barbarlıkları aynen duruyormuş ve zemin bulamadığı için görünmüyormuş.
Bırakın isteyen mülteci gitsin. Gitsin de dünya, Avrupa’nın gerçek yüzünü görsün.
.İyi ki bize taş değil, bomba atmışlar!
12 Eylül 2015 Cumartesi
Size ilginç bir hikaye anlatacağım. Hani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Melih Altınok’un sorusuna “Anayasayı inşa edebilecek bir sayı yakalansaydı bugün durum çok farklı olurdu” şeklindeki cevabı, o meşhur “Doğan Yayın İlkeleri”yle yönetilenHürriyet’in internet nüshasında, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Dağlıca açıklaması: 400 milletvekili alınsaydı bunlar olmazdı” şeklinde yer almıştı. Bu fitne ateşi, hazır kıta bekleyen şer odaklarının da yardımıyla yayıldıktan sonra da bu “ilk kıvılcım”ı sessizce silivermişlerdi ya...
Bunun üzerine gazete önünde protesto eylemi yapılmış ve bu kalabalıktan ne idüğü belirsiz birkaç kişi taş atmıştı.
Bendeniz daha o anda, “Bu çirkin saldırıyı kınıyorum, sorumlular derhal cezalandırılmalı. En şiddetli eleştiriye evet ama en hafif şiddete hayır...” şeklinde tavrımı ortaya koydum.
Aman Allah’ım; ne saldırıymış!
Burada elbette “Hırsızın hiç mi suçu yok, bütün bunlara sebep olan o sorumsuzluğa ne demeli?” diye sorabilirsiniz. Nitekim iki gün sonra da olsa Hürriyet o ifadenin “yanlış” olduğunu kabul etti.
Zaten amaç hasıl olmuştu artık...
Gerçi onlar, yaktıkları bu fitne ateşinin sebep olduğu hasardan ve bu ateşi yakan hakkında ne işlem yaptıklarından ziyade, kapılarına atılan taşın hasar tespiti ile meşguldü.
Ve sonuç açıklandı!..
Meğer ne büyük bir saldırıya muhatap olmuşlar.
Değerli mevkidaşım Sedat Ergin anlatırken tir tir titriyordu...
Bütün ülke ayaklandı. Başbakan’ı yakalayan her “gazeteci”, bütün ülkeyi ağlatan terörden önce bu “saldırı”yı sordu.
Tarafsız cemiyetimiz, sahibinin konseyi, paralel candaşları, yoldaşları o kapıyı aşındırdılar. Yetmedi, o meşhur gövde gösterisinde yerlerini aldılar ve hep birlikte, “Objektif yayıncılığımızdan dolayı hedef gösteriliyoruz” diye haykırdılar.
Allah Allah...
Bir ülkenin cumhurbaşkanının sözünü, 70 milyonun gözünün içine baka baka çarpıtmak objektif yayıncılık mı oluyor?
Aslında objektiflikle filan ilginiz yok, bal gibi terör destekçisisiniz.
Ama kimse, bir başkasına ceza kesme yetkisine sahip değildir. Zaten dürüst olduğunuzdan değil ama bu anlayışımızdan dolayı size taş atanları şiddetle kınadık.
Bomba mı ağır, taş mı?
Pekiii...
“Camımız kırıldı” diye günlerdir yaygara yapan sayın “objektif”ler...
Star gazetesine, öğle yemeği sırasında patlamak üzere konan ve kayıtlara “Suruç’takine eşdeğer güçte” diye geçen ve patlamasına 6 dakika kala etkisiz hale getirilen bomba ile ilgili ne söylediğinizi ben duyamadım...
Tarafsız cemiyetimiz tam 24 saat sonra (belki risk almamak için) uzaktan kınadı!
Belki de bomba, 6 dakika kala etkisiz hale getirildiği için bir tepki göstermemişlerdir. Öyle ya cam kırılmadı, çerçeve yamulmadı!
İyi ama daha sonra devam eden, “Tekrar geleceğiz, o zaman kurtulamayacaksınız” tehditlerini de paylaştık ama kimsenin ruhu duymadı.
Nitekim bir sabah gerçekten çıkageldiler. Hem de öyle camımıza taş değil, canımıza 22 kurşun attılar.
Ama bu “objektif” güruh yine duymadı.
Pardon, haksızlık etmeyelim; duydular ve dalga geçtiler.
Camlarına atılan taşı “basın özgürlüğüne en büyük darbe” olarak değerlendiren Hürriyet, bu kurşunları “Murat Sancak’a yönelik adi bir saldırı” olarak gördü.
Yandaş şirketlerine yapılan basit bir mali soruşturmaya karşı “Medyaya darbe” diye cıyaklayan paralel yüzsüzler ise “Havuz yöneticisine saldırı...” dedi.
Ama ne olursa olsun, bu ne taşmış ki bırakın Türkiye’yi, Avrupa’dan Amerika’ya kadar bütün dünya teyakkuza geçti.
Meğer biz ne kadar ucuz kurtulmuşuz; ya bize de taş atılsaydı!..
.
PKK’nın İstanbul’daki canlı kalkanları
9 Eylül 2015 Çarşamba
Acılarımız birbirini kovalıyor...
Teröre karşı hâlâ net tavır alamayan herkes vebal altındadır.
Şehit cenazelerine üzüldüğünü söyleyip terör örgütü konusunda kem-küm edenlerin, “barış, çatışmasızlık” gibi süslü lafları sadece teröre destek anlamı taşımaktadır.
Bugünkü durum değerlendirilirken, operasyonların hangi sebeplerle başladığını dikkate almamak veya “tetiği önce devlet çekti” demek, ilk düğmeyi yanlış iliklemektir.
Nitekim bu samimiyetsizlerin sarf ettiği, “silahlar sussun, kan dursun” gibi sözler, köşeye sıkışan PKK’nın “mola” taleplerine sözcülük etmektedir.
Kürtlerin daha iyi şartlarda yaşamasının önündeki en büyük engel olan “silah ve terör” tamamen devre dışı kalmadan operasyonları durdurmak, bizatihi Kürtlere en büyük kötülüktür.
Fitne müttefikleri...
Terör karşısında milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde “Terörist PKK” diyemeyen bazı medya mensupları, çirkin emellerine şehitlerimizin kanını da alet etmekten utanmıyorlar.
İşte son örnek...
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, siyasi istikrarsızlığa dair, “Bir parti Anayasayı inşa edebilecek bir sayıyı yakalasaydı bugün durum çok farklı olurdu” ifadesini, Dağlıca’daki saldırının en sıcak saatlerinde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Dağlıca açıklaması: “400 milletvekili alınsaydı bunlar olmazdı” şeklinde yayınlamak Doğan Yayın İlkeleri’nin hangi maddesinde yer almaktadır?
Milli değerlerimize sinsice saldırmakta mahir olan bu gazete, her zaman olduğu gibi fitne ateşini paralel işbirlikçilerine taşıyıp kenara çekildi.
Hiçbir açıklamaya gerek duymayacak kadar açık olan bu çarptırma, defalarca yalanlanmasına rağmen şer koalisyonu tarafından hayasızca yayında tutuldu..
Yetmedi, bu yalan ve iftirayı ertesi günkü gazetelerinde manşet yaptılar.
Bu da yetmedi, şanlı(!) muhalefet liderleri, üç-beş oy için bu yalan üzerinde gün boyunca tepindiler...
Artık şaşırmıyoruz...
Bu şer cephesinin, kin ve öfkesi peşinde nerelere kadar gidebileceğini defalarca gördüğümüz için şaşırmıyoruz artık.
Ve dağdaki katillere İstanbul’daki plazalarından destek gönderen bu ikiyüzlüleri herkes çok iyi tanıyor.
Nitekim, terörle mücadele eden ordumuzun başkomutanına göz göre göre iftira atan bu yüzsüzler, tam iki gün sonra güya hatalarını düzelttiler!..
Peki iki gün boyunca dalga dalga yaydıkları bu iftira ne olacak?..
.
Ya ‘düşmanınız’ Allah’ın dostu ise?..
5 Eylül 2015 Cumartesi
Türkiye’de son yıllarda bir “muharrif” yel esti, bütün kriterlerimizi harman gibi savurdu. Sonra baktı ki, olmazlar olmuş; dindarlarla solcular hatta terör hamileri bir araya gelmiş.
Keşke bu bir toplumsal uzlaşma sonucu oluşan bir olsaydı ama maalesef tam aksine buradaki, kin ve nefret üzerine kurulu bir ayrışmaydı.
Aslında herkes herkesi sevecek diye bir mecburiyet yok. Bir ülkede özellikle de aktif bir lideri sevenler olacağı gibi icraatlarını beğenmeyenler hatta kızanlar da olabilir.
Ama yıllarca birbirine düşman olan nice kesimler, üst akıl marifetiyle bir “Erdoğan Düşmanları Cephesi”nde toplanmışlarsa bu çok farklı bir anlam ifade eder.
Bu cephede yer alan siyasi ve uluslararası rakiplerinin Erdoğan düşmanlıkları bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ama bir kesim var ki, niye orada olduklarını kendi vicdanlarına bile açıklayabildiklerini sanmıyorum.
Zira onlar, şimdi “yandaş” dedikleri kişileri gölgede bırakan “Erdoğan muhibbi” idiler.
Erdoğan için teheccüd kılıyor, dua ile sabahlıyorlardı.
Tabii ki kimsenin kavuşamadığı ölçüde ihsanlara da mazhar oluyorlardı.
Şimdi TV ekranından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a meydan okuyan Ekrem Dumanlı’nın, “hürmet”ten “hakaret”e kadar alçalan bu irtifa kaybı, mensup olduğu kesimin, “cemaat”ten “örgüt”e dönüşümünün “kısayolu” gibiydi.
Kimin için kimlerle birliktesiniz?
Peki bu “U” dönüşünün sebebi ne?..
AK Parti’ye ve Sayın Erdoğan’a desteği “en büyük hizmet” sayanlar, ne oldu da “Erdoğan da yanacaksa bütün ülkeyi yakabilir” hale geldiler.
Bu çetin sorunun cevabını kendileri de bulamıyor ki bir zamanlar “hizmet” için yola çıkanlar şimdi kendisine, “Biz nereye geldik” diye soruyor ve cevabını bulamayınca yollarını ayırıyor.
Zira İslamiyet’te, alimlerin “Dinin aslıdır” diye tarif ettiği bir kural vardır: “Hubb-u Fillah, buğd-u Fillah...”
İnsanların asıl karnesi mahkeme-i kübrada verilecektir. Oraya kadar kimsenin, kimseyi aklama yetkisi yoktur. Bu bakımdan özellikle yönetici ve liderlerin, ancak icraatları üzerinden muhasebesi yapılabilir.
Bu durumda...
Milli ve manevi değerlerimize düşman olanlarla “Allah için kol kola” giderken, imam hatip okullarını özgürlüğüne kavuşturan, sınıfa bile giremeyen başörtülülerin kabineye kadar yolunu açan Erdoğan ve yol arkadaşlarına “Allah için düşmanlık” yapmak nasıl izah edilebilir?..
Eğer bu gidişat Allah için değilse kimin için?..
Mesela STAR’ın yazar kadrosuna katılan Hüseyin Gülerce de bu çelişkiyi vicdanına izah edemediği için ayrılarak, samimiyetle çıktığı “hizmet” yoluna başka mecralarda devam etmek zorunda kalanlardan biridir.
Kendisine “Hoş geldin” diyor, “hayırlı hizmetler” diliyoruz.
KAFAMA TAKILANLAR..
Keşke utanmayı bilseydiniz
Üç yıldır “Burada bir insanlık dramı var, katili desteklemeyin; silah vermeyin” diye kendimizi yırtarken bizi duymayan Avrupalılar, felaket sınırlarımızı aşıp kucaklarına düşünce ağlıyor! Hiç inanmayın, onlar timsah gözyaşları... Onların sömürgeci ruhunu, bütün dünyayı titreten Aylan bile ıslah edemez. Bir de bizdeki “Esad”çıları....
Hayırdır Ertuğrul Bey, ne tatili bu?
Sayın Özköşk, tam yaz sezonu bitmiş, herkes işine dönmüşken “uzun tatil” de nereden çıktı?
Bizim patrona, “Yöneticilerin bu işi bilmiyor; onları at, beni al” diye hava atıyorsun ama geçen çeyrek asra rağmen gazetecilikle pek de alakan yok galiba.
Zira medyada Eylül ayı, yeni sezona start zamanıdır. Eylül’de tatile hele de “uzun” tatile giden gazetecinin dönüşü meçhul demektir...
Senden önceki “keskin dilli” yazarlarınız gibi...
Benden söylemesi...
.
O plan gerçekleşseydi...
2 Eylül 2015 Çarşamba
Ne değişti ki?” eleştirileri altında tekrar seçime gidiyoruz.
Ne değişmedi ki?..
Bir kere 7 Haziran’da iktidarın da, muhalefetin de ciddi bir “koalisyon” beklentisi yoktu.
Hemen herkeste “AK Parti oy kaybedebilir ama iktidarı korur” beklentisi hakimdi.
Onun için CHP, tek başına iktidar olsa dahi 4 yılda bile yapamayacağı şeyleri “1 yılda gerçekleştirme” sözü verebildi. Hesapta yine iktidar değişmeyecekti, onlar da “Biz gelseydik, her şeyi bir yılda halledecektik” masalı eşliğinde muhalefette kalmanın konforunu yaşamaya devam edeceklerdi.
Nitekim, seçim sonuçları “koalisyon”u zorunlu kılsa da partiler buna hazır bir psikolojide olmadığı için teşebbüsler, “istikşaf”tan öteye geçemedi.
Oysa şimdi durum öyle mi? 1 Kasım akşamı yine bir “koalisyon” ile yüz yüze gelebileceğimizi düşünmeyen kimse var mı acaba?..
Partiler çok farklı şartlarda sandığa gidiyor
İki seçim arasında belki bir hükümet bile kurulamadı ama partilerin sandıktaki yansıması açısından o kadar çok şey değişti ki...
Zira 7 Haziran seçimlerine AK Parti, 13 yıllık iktidar yorgunluğuyla, CHP ise bu sürede iktidar için ciddi bir alternatif olamamanın utancıyla gitti.
Ayrıca, Kürt halkının ayağına gelen “asırlık fırsat”ı istismar eden PKK, MHP’nin; “sadece askerî çözüm” söylemlerinin destek bulmasını sağladı. Demirtaş’ın, “Seni başkan yaptırmayacağız” parolasıyla bir araya gelen “Erdoğan düşmanları” da, gerekirse CHP’nin de oy kaybetmesini öngören “AKP’den kurtulmak için Ulusal HDP Projesi”ni cepheye sürdü.
Netice itibariyle bu iki uç söylem, “uzun iktidar” ve “müzmin muhalefet” kamburlarıyla birleşince, özellikle AK Parti’den ve kısmen CHP’den, oldukça stratejik bir oy kayması yaşandı. Bu sebeple AK Parti iktidarı, CHP ise ümitleri kaybetti.
Diğer cephede ise birbirleriyle aynı vagonda yolculuk bile yapamayacağını söyleyen MHP ve HDP birbirlerine asansörlük yapmıştı...
Aynı oyun yine tutar mı?..
8 Haziran’dan bu yana geçen kısa sürede çok önemli gelişmeler oldu.
Türkiye’yi, özellikle istikrarsız bir döneme itenlerin “tam zamanı” diye Tel Abyad’tan düğmeye basarak başlattıkları süreç, planlanandan çok farklı bir noktaya evrildi. “Türkiye siyasi boşluğa düşmüşken önce Suriye’deki kantonlar birleştirilecek sonra da ‘Türkiye’dekiler’le bütünleştirilecekti.” Bu konuda önemli ülkelerden “destek” sözü de almışlardı. Ayrıca, Türkiye de bu dönemde bu hamleyi önleyecek hiçbir ciddi adım atamayacaktı!
Ama öyle olmadı. En kritik zamanda, PKK’ya karşı son yılların en ciddi operasyonu başlatıldı ve terör örgütü ciddi biçimde hırpalandı. Zaten “Emanetçi hükümet nasıl böyle kararlar alır” öfkesi de bu hayal kırıklığının ifadesiydi.
İşte, öngöremedikleri bu süreç; hem HDP’nin hem de MHP’nin bütün stratejilerini yerle bir etmiş, her iki partiyi de açığa düşürmüştü.
MHP ve HDP’ye önemli miktarda oy kazandıran, “AKP, HDP ile kol kola; PKK’yı besliyor” iddiaları ve “Biz Türkiye partisiyiz, PKK’ya silahı ancak biz bıraktırırız” vaatleri, artık ağızlarına bile alamayacakları birer “yalan” haline geldi.
Hülasa...
Emanetçiler, emanetlere sahip çıkamadı. 7 Haziran’da bir macera için ayrılan oylar bu seçimde tekrar merkeze yönelecektir.
Bu dönüşün doğuracağı sonuç, rakamsal değerinden çok daha büyüktür.
.
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Bu sonuç Erdoğan’ın eseri mi?
29 Ağustos 2015 Cumartesi
İlk ‘seçim hükümeti’miz hayırlı olsun. Beklediğimiz bir strateji uygulanmış, bu geçici sürede köklü değişikliğe sebep olmayacak tercihler yapılmış. Bağımsız isim tercihlerinin, o bakanlıklardaki üst düzey bürokratlar yönünde kullanılması da bu hassasiyeti gösteriyor.
En stratejik görevlendirme ise gerek paralelle mücadele gerekse asayişte oldukça başarılı bir yönetim sergileyen İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok’un İçişleri Bakanlığı’na getirilmesi oldu.
Bu nazik dönemde Kürt asıllı bir parlamenterin AB Bakanlığı’na getirilmesi de sevindirici.
İlk başörtülü bakan da hâlâ laikliği dinsizlik zannedenlerin öfkesi kabarabilir ama herkesin beklediği bir gelişmeydi, hayırlı olsun.
Muhalefet “Kendim ettim, kendim buldum” kıvamında...
Yeni kabine hayırlı olsun ama malum; bu bir parti veya koalisyon hükümeti değil. Bir hükümet kuramadığı gibi seçime gitmeyi de beceremeyen ‘engelli parlamento’yu, kolundan tutup götüren bir olağandışı uygulamadır.
Ülkenin üç ayda düştüğü duruma bakar mısınız?
Bunun vebali, 7 Haziran seçimlerini ‘sabote’ eden, çok farklı anlayışların sadece “Erdoğan kini” ortak paydasında oluşturduğu şer ittifakına aittir.
Nitekim, ‘yıkım’ amacıyla kurulan bu ittifak her ne kadar AK Parti’yi alaşağı etmeyi başarsa da o kadar çoğunluk ve hırsa rağmen yerine yenisini koyamadı. Çünkü tek motivasyon Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı cezalandırmaktı.
Bu şer ittifakı, kötü niyetinin lanetine uğramış olacak ki, kurtulmaya çalıştıkları AK Parti olmadan bir ‘hiç’ oldular.
Nitekim AK Parti-CHP görüşmelerine çok ümit bağlayan oldu.
Ama bu kadar yıldır aynı çatı altında olmalarına rağmen birbirlerini hâlâ tanıyamamış olacaklar ki, o değerli günleri “istikşaf” yani birbirlerini keşfetmek için harcadılar!
Tanıyınca da nişan attılar!
Bu gelişme, daha da vazgeçilmez olduklarını düşünen sayın Bahçeli’yi uzlaşmadan iyice uzaklaştırdı.
Oysa 7 Haziran sonrası AK Parti’ye koyduğu rezervin gerekçeleri büyük ölçüde geçersiz hale gelmişti.
Tam aksine, terörle kıyasıya mücadele eden bir yönetime destek vermemekle, şimdiye kadar izlediği siyasetin samimiyetini sorgulattılar.
Anayasa’ya uymak “hıyanet” mi?
“Kilit parti” olmanın konforuna fazla konsantre olan MHP’nin aynı uzlaşmaz tutumunu, “seçim yolunda işbirliği” konusunda da sürdürünce Anayasal zorunluluk devreye girdi.
Bu sürece de barikat kuran CHP ve MHP’nin, bu “Alayına hayır” stratejisiyle nereye varmak istediklerini anlayan varsa lütfen bize de anlatsın.
Zira ‘mecburi istikamet’ olarak girilen bu süreçte bütün baskı ve tehditlere rağmen sorumluluk üstlenen sayın Türkeş’i, linç etmeye kalktılar.
Oysa Londra’da trafikte sağdan seyretmeye çalışan Karadenizlinin hesabı, aslında “hıyanetle” itham edilen Tuğrul Türkeş sorumlu ve onurlu bir tavır izlerken, geriye kalan hepsi ters yönde yer almıştı...
Koalisyonları Erdoğan mı engelledi?
Sırf öngörüsüz ve art niyetli oldukları için iktidarın düştüğü bir dönemde bile muhalefette kalmayı başaran bu müzmin muhalifler, bunun günahını da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yüklemeye çalışmaktadır.
Koalisyonu Cumhurbaşkanı Erdoğan engellemiş.
Ne ilgisi var?
Siz 276’yı aşan bir çoğunluk sağlayıp kabine listesini Beştepe’ye götürdünüz de onay mı alamadınız?
“Efendim, AK Parti’ye izin vermedi” diyorlar.
İyi ya, siz de zaten bütün oyunu AK Parti’yi tasfiye üzerine kurmamış mıydınız, demek ki sizin amacınıza hizmet etmiş!
Ayrıca böyle bir iddia, her şeyden önce sayın Davutoğlu’na hakarettir.
***
Hülasa...
Bu kadar kumpasa, komploya, projeye, ittifaka rağmen muhalif kalmayı başaran bu art niyetliler grubu, Anayasa’nın kendilerine verdiği hakkı bile kullanmayı beceremedi, seyirci kalmayı tercih etti.
Malum... Vermeyince mabud, neylesin Sultan Mahmut.
xxxxxxxxxxx
.Bize neden saldırıyorlar?
26 Ağustos 2015 Çarşamba
Operasyonlar başlar başlamaz “90’lara mı dönüyoruz” yaygaralarıyla devleti baskı altına almaya çalışanlar terörün yeni ittifaklarını hiç sorgulama ihtiyacı duymadı.
90’lardaki eylemlerin talimatı sadece Kandil’den geliyordu. Şimdi ise eylemleri artık “nitelikli üst akıl” yönetiyor.
Dış destek belli ölçüde devam etse de bölge halkının 90’lardaki desteğin yine geçerli olduğunu söylemek mümkün değil.
HDP’ye oy veren yüzde 13’ün, terörü de desteklediğini düşünmek her şeyden önce bu kesime büyük hakaret olur.
Teröre derin ittifak desteği
Eskiden Kürtlere “Şerefsiz” diye haykıranlar ve KCK’ya operasyon yapanlar 7 Haziran öncesi bütün güçleriyle HDP’yi desteklediler.
Aslında HDP umurlarında değildi. Nitekim seçimlerden sonra ters dönen HDP’ye hiçbiri, “Biz seni teröre yataklık yapman için mi destekledik” diye sormadı.
Daha da beteri aynı desteği HDP’nin römorku terör örgütü için de sürdürdüler.
Çünkü bu, Erdoğan düşmanlığı maskesi altında Türkiye’nin millî menfaatlerine savaşta sınır tanımayan bir şer ittifakıydı.
Türkiye, tarihinin en büyük çürümüşlüğünü yaşıyor.
Büyük bir öngörü eksikliğiyle doğu ve güneydoğuya gönderilen bütün tescilli paraleller, en kritik dönemde “hizmet”lerine devam ediyorlar!
Emniyetimizi teslim ettiğimiz kişilerin teröre nasıl hizmet ettiğini bizzat emniyet müdürü; bütün çıplaklığıyla anlatmıştır. Kendisine karşı başlatılan paralel iftira kampanyası ise doğru söylediğinin en büyük delilidir.
Sandık göründü, oyun bozuldu
İşte seçimden hemen sonra 7 Haziran’a kadar söylenenleri bir kenara bırakıp Türkiye’ye savaş açan bu ittifak, sandığın bu kadar çabuk geleceğini hiç hesaplamamıştı.
Onlar bir süre bu pervasız savaşı sürdürecek ve hedeflerine ulaştıktan sonra yine bir şirinleştirme operasyonu ile olup bitenleri unutturacaklardı.
Ama suçüstü yakalandılar.
Onun için daha ufukta seçim görünürken koro halinde yeni bir hikaye haykırmaya başladılar.
“Çözümü iktidar bozdu, saldırıları devlet başlattı...”
Kusura bakmayın, bu millet sizin zannettiğiniz kadar da balık hafızalı değil. Çözüm sürecini nasıl istismar ettiğinizi ve yeterli tahkimatı tamamladıktan sonra tekrar çatışma ortamını oluşturmak için ne kadar uğraştığınızı halk çok iyi biliyor.
STAR’ın dediği gibi “Bu yalanı yutturamazsınız.”
Artık sazlı sözlü PR çabalarınızın ve “PKK eylemleri ‘ama’sız durdurmalı” suflelerinizin sonucunu bekleyecek zamanınız yok.
Zaten onun için “seçim”i nefretle anıyorsunuz. Oysa “sahibinin araştırma şirketi” AK Parti’nin oy kaybedeceğini öngörmüş(!), bu endişe niye ki...
Oyunlarını bozduk, hedef olduk
Bu şer ittifakının bileşenleri eskiden her türlü gayri millî oyunu tezgahlıyor ve rahatça gizliyorlardı. Şimdi durum değişti. Halk onların ne olduğunu öğrendi ama oyunu bozanlar da bu ittifakın hedefi oldu.
Biri hedef gösteriyor, diğeri saldırıyor, bir diğeri ise perdelemeye çalışıyor.
Efendim, bu saldırıları kendimiz tezgahlıyormuşuz...
Utanmadan, “Bombayı kendiniz koydunuz” demişlerdi. Şimdi de alçaklıkta zirve yaparak, “Murat Sancak’ın arabasına 22 kurşunu kendiniz sıktınız” diyorlar.
Tam bir “Şakirdin fikri neyse zikri de odur” durumu.
Muhteremler bu işlerde ihtisas sahibi ya, herkesi de kendileri gibi “marifetli” zannediyorlar.
Doğan grubunun köşeli iki muhafızı da aynı sakızı çiğniyor.
“Her şey elinizde, madem birileri saldırmışsa ortaya çıkarın” diyor, “Faili meçhul kalırsa siz demek ki sizin tezgahınızmış” demeye getiriyorlar.
Bu mantığa göre Çetin Emeç’i de siz öldürdünüz demektir Sayın Özköşk...
Çünkü o melun cinayetten hemen sonra, kabinesi patronunuzun evinde oluşturulan Mesut Yılmaz hükümeti göreve geldi ama olay hâlâ aydınlatılamadı...
.
Basına bayram, bize bomba paketi
25 Temmuz 2015 Cumartesi
Dünün hikayesine, “Sıradan bir gündü...” diye başlayamıyorum. Sabahın 05.00’inde, çalan telefonla uyanmıştım ve erken saatlerde çalan telefonlar beni hep ürpertmiştir.
Nitekim dün sabah da telefonum hal-hatır sorma görüşmesi için çalmıyordu...
Telefondaki ses, “Uçaklarımız DAEŞ hedeflerini bombaladı, ne diyorsun?” diyordu...
Acilen çıktığım gazete yolunda İstanbul başta olmak üzere onlarca ilde de operasyon yapıldığını öğrendim.
Anlaşılan akşamki meteoroloji bültenlerinde dinlediğimden çok daha sıcak bir gün bizi bekliyordu...
***
Öğleye doğru odamın penceresinden gördüğüm manzara, rahmetli babamdan çok sık duyduğum, “Allah beterinden korusun” duasını acı bir sızı ile hatırlattı bana.
Bahçemizde, o; her gördüğümde felaket tellalı gibi algıladığım kızıl renkli bir bez parçası ve yanı başında da ayrılmaz parçası olan ‘paket’ duruyordu. Sokağı kesen polis araçları ve yansıyan telaşa bakılırsa ciddi bir durum vardı...
Sözüm ona işçi-emekçi dostları, yemek salonumuzun kenarına bombayı koymuş, saatini de bütün personelin öğle yemeğine göre ayarlamışlardı...
Sevsinler sizin emekçiliğinizi...
Basın bayramının kutlandığı dün Star Medya çalışanlarına kutlama ‘hediyesi’ olarak bomba paketini layık gören, bizi günlerdir tehdit eden, kürsülerinden parmak sallayan, daha dün köşelerinden öfke kusan seviyesizler ve paralel uzantıları...
Gözünüz aydın!..
Milli duruş cesaret ister...
Fazla da sevinmeyin şer cephesinin onursuz lejyonerleri...
Çünkü bizler kadere iman etmiş, ülke ve milleti için yola çıkmış insanlarız.
Bizim için tek düstur “Niyet hayr, akıbet hayr...”dır.
Gün kendini değil, ülkeyi düşünme günüdür. Türkiye çok vahim bir tablo ile karşı karşıyadır.
Düne kadar birbiriyle savaştığı iddia edilen iki terör örgütü şimdi birlikte Türkiye’ye çullandı. Herkes bir tedirginlik ve endişe içerisinde.
“Fırsat bu fırsat” türü lüzumsuz çekişmelerin zamanı değildir.
Gelinen noktadaki olumsuzlukların faturasını Türkiye’nin izlediği Suriye politikasına yüklemek ucuz bir demogojidir.
Ne olacaktı peki? Zalim Esad’ın yüzbinlerce kişiyi katletmesine destek mi olacaktık?
“Yok, ortada dursaydık” gibi yorumlar ciddiyetten çok uzaktır.
Esad’ın ve terörün karşısında değilseniz yanındasınızdır.
Bakın bu noktaya nasıl geldik...
Bu noktaya nasıl geldiğimizi çok mu merak ediyorsunuz?
Çözüm süreci gibi yüz yılda bir yakalanan fırsatı sırf inisiyatifi kaybetmemek için sabote eden PKK resmen desteklendi, bazı medya kuruluşları “Önce şunu bir netleştirelim, PKK terör örgütü değildir” diyenlere sözcülük yaptı.
Güya Çözüm Süreci’ni çok önemsediğini söyleyen Kürt siyasetçileri, devam etmesi için en kritik eşik olan PKK’nın silah bırakması konusunda gayret etmeyi bırakın, “Kendi güvenliğimizi kendimiz sağlayacağız” açıklamalarıyla silahı meşrulaştırdı.
Asırların Ayn El Arab’ını kanton ilan ederek uydurulan Kobani’den başlayan ABD senaryoları eşliğindeki DAEŞ paslaşmalarıyla Türkiye içeride ve dışarıda yıpratılmaya çalışıldı.
Şimdi herkes samimiyet sınavında...
Hiç derin analizlere, ağdalı laflara gerek yok. Bu ülkedeki huzur iklimi içeriden ve dışarıdan yürütülen yoğun çabalar sonucunda bozuldu. Korkarım o günleri çok arayacağız. Onun için, bu ülkede yaşamayı önemseyen herkese bir çağrım var.
Her türlü, “ama” ve “fakat”ları elimizin tersi ile iterek milli bir duruş sergileyelim. Torunlarımızın huzur içinde yaşamasına engel olan her türlü eyleme hatta söyleme “dur” diyelim.
Yanımızda olan herkese teşekkürler...
Dünkü vahim olaydan sonra Sayın Başbakanımız Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere, geçmiş olsun dileğinde bulunan herkese teşekkür ediyorum. Cevap vermekten aciz kaldığımız bir desteğe ve teveccühe mazhar olduk.
Bu destek bizim için çok değerlidir. Sizler yanımızda olduğu sürece bizi kimse yıldıramaz.
Bazı meslektaşlarımızın, medya kuruluşlarımızın ve çok daha vahimi meslek örgütlerimizin bu desteği esirgemiş olması bizi şaşırtmadı ama çok üzdü.
Çünkü bizi endişelendiren patlayan bombalar değil, paslanan vicdanlardır.
Bu gençler savaşmak için mi Kobani’ye gidiyordu?
22 Temmuz 2015 Çarşamba
Suruç’taki vahşetin acısını hiçbir lanet hafifletemez. İnsanları katletmek için ‘insan’ı; silah olarak kullanan bu canavarlar ‘insan’ olamaz...
Bu tür saldırıları, her türlü çekişmeyi bir kenara bırakarak, sadece ‘insan hayatı’ açısından tavır koymak da insanlık gereğidir.
Oysa Suruç’ta, daha cenazeler toplanamadan bir istismar operasyonunun başlatılmasına şahit olduk.
Failler bulunmuş hatta bağlantıları bile çözülmüştü!..
Türkiye’nin destekleyip büyüttüğü IŞİD, yine devletin desteğiyle bu katliamı gerçekleştirmişti!..
Bu zihniyet kimin meyvesi?
Elbette DAEŞ’in tehditlerinin tavan yaptığı bir dönemde, Suruç gibi netameli bir bölgede bu çaptaki bir olayın niçin önceden tespit edilemediğini acımasızca sorgulamalıyız. Nitekim bugünkü STAR’ın tespit ettiği soruların cevap bulması durumunda çok ilginç sonuçlarla karşılaşacağımız kanaatindeyim.
Bu katliamın Türk hükümetinin müsamahası hatta himayesiyle gerçekleştiğini söylemek tam da bu katillerin amacına hizmet etmektir.
“AKP-IŞİD ortaklığının kanlı meyvesidir” diyenlerin, ‘Türkiye’ye zarar verme arzusu’ bakımından DAEŞ canilerinden farkı yoktur.
Yıllardır pompalanan “Türkiye, IŞİD’i destekliyor” iftirası, senaryosunu Türkiye düşmanlarının yazdığı ve paralel örgütün MİT TIR’ları baskınlarıyla sahnelediği bir komplodur.
DAEŞ’i kimin desteklediğini çok merak edenler, ülkelerindeki radikal safralardan bu örgüt sayesinde kurtulan batılı yöneticilere baksın.
Bu ülkelerin, “DAEŞ’e katılımı engellemiyor” diye Türkiye’yi hırpalarken, diğer taraftan da DAEŞ’ten kurtulup dönen vatandaşlarını 30 yıl hapisle tehdit etmesi nasıl izah edilebilir?
Kapatamazsınız sayın Demirtaş
Durum böyle iken HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın, ülkenin birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bir anda takındığı tavrı, yaptığı açıklamaları nereye koyacağız?
Bu ülkenin yüzde 13’ünü temsil eden sorumluluk sahibi bir TC vatandaşı değil de, bir azınlık temsilcisi gibi konuşmak neyin nesi?
PKK’nın silah bırakmasının tartışıldığı bu süreçte, ‘Kandil’deki mihmandarı’nın peşinden tekrarladığı silahlanma çağrısının amacı nedir?
30 yıldır sürdürdüğünüz terörün muhatapları da böyle bir “tedbir”i nasıl düşünemedi!
Bu çağrınız, aynı gün Adıyaman’da şehit ettiğiniz Uzman Onbaşı Müsellim Ünal’ın ve ondan önceki 15 bin şehidin yakınları için de geçerli midir?
Bu muydu sizin Türkiyeliliğiniz?..
Bütün bu tahrikleri ve size paralel olmayan medyaya savurduğunuz tehditleri, bugün sarf ettiğiniz “Ülkenin medyası, siyasetçileri böyle bir olay karşısında bile birbirine yakın duramıyor” cümlesi kapatabilir mi sizce sayın Demirtaş?..
Hiç inandırıcı değilsiniz şer ittifakının cici çocuğu...
‘Hırsız’ın hiç mi suçu yok?
HDP yöneticilerinin, ucuz tahrikleri bir kenara bırakıp şu sorulara cevap vermesi gerekir.
- İstanbul’dan topladığınız bu 300 genci, ölümün kol gezdiği bir bölgeye götürmekteki asıl amacınız neydi?
- Toplanan oyuncakları 300 kişinin mi götürmesi gerekiyordu?
- Bu gençler Kobani’yi nasıl imar edeceklerdi?
- MLKP menşeli Figen Yüksekdağ’ın günlerdir Kobani’de bulunmasının, MLKP’nin legal uzantısı olan ESP’li gençlerin ziyareti ile bir ilgisi var mı?
Ve asıl soru:
- Bu gençlerin, MLKP tarafından üniversitelerden toplanıp Kobani’de eğitildikten sonra DAEŞ’e karşı cepheye sürülen gençlerle bir ilgisi var mı?
***
Netice olarak, elbette bu vahşeti planlayan, gerçekleştiren, yardım eden, görevini ihmal eden kim varsa ve her nerede ise tek tek bulunup cezası verilmelidir.
Ama bu gençleri, ölümle biten maceralara sürükleyenler de hesabını vermelidir...
Sayın Kılıçdaroğlu, var mısınız, yok musunuz?..
13 Temmuz 2015 Pazartesi
Her zaman böyle yapıyordu...
Yine aynı taktiği uyguladı, meydanlarda esti gürledi.
“Bu ülkenin en büyük problemi AKP iktidarıdır. Bize şans verin, bir yılda her şeyi düzeltelim” dedi.
Nasıl olsa yine kazanamayacaklardı.
Yine muhalefette kalacak, yine AK Parti’ye yüklenerek durumu kurtaracaklardı.
Aslında tahmin ettiği gibi oldu, CHP; ana muhalefetteki yerini korudu!
Fakat bu sefer farklı bir şey
olmuştu.
“AKP’yi düşürmek için HDP’yi kullan” projesi sonuç vermiş, ana muhalefetin oy kaybettiği bir seçimde, iktidar da kaybetmişti.
Artık kimse iktidar değildi ama herkes iktidar namzediydi...
Nedir bu iktidar fobisi?
Gel gör ki iktidarı düşürmek için akla gelmez hilelere başvuranlar, şimdi de köşe bucak iktidardan kaçıyorlar.
HDP zaten AK Parti’yi düşürmekle görevini tamamlamıştı ve kendisine giydirilen “Türkiye partisi” gömleğini, işi biter bitmez çıkarıp çöpe atmış ve her zamanki, “Terör biterse ben de biterim” köşesine çekilmişti.
MHP ise daha o akşam kendisine muhalefet rolü biçmişti.
Ancak, etraftan yükselen “En uygunu MHP” yakıştırmaları karşısında, “Bilal’i ver, fanusa gir” saçmalıklarıyla 13 yıllık muhalefet konforunu sağlama almaya çalıştı!
Kılıçdaroğlu’nda sobelenme telaşı...
CHP’nin durumu da farklı değildi.
Sayın Kılıçdaroğlu, bütün oyuncular saklanırken ortada kalıp sobelenen mızıkçı çocuklar gibiydi...
Önce seçim öncesi tezgahladıkları şer koalisyonunu devam ettirmeye çalıştı. (Hatta bunun için milletin kendisine hiçbir zaman vermediği Başbakanlığı bile rüşvet olarak teklif etti) Ama MHP titreyip kendine geldiği için bu oyun bozuldu.
Aslında Kılıçdaroğlu’nun kimyası bozuldu.
Düşünebiliyor musunuz?.. Bugün koalisyon görüşmesi yapılacak olan Kılıçdaroğlu dün Vatan gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Çelik’e verdiği röportajda, “Önyargısız oturacağız” diye başladığı cümleyi, “Bizimle olmaz, en uygunu MHP” diye bitiriyor.
Düğün alayı eve gelirken nişan atan gönülsüz gelin adayları gibi...
Daha beteri de var.
“Kabinede yer almam şartlara bağlı. Arzu ettiğim tarzda bir yapı oluşmazsa Başbakan Yardımcılığı’nı başka bir arkadaş üstlenebilir” diyor.
Sayın Kılıçdaroğlu, “şartlar” uygun olmazsa zaten koalisyonda yer almamanız gerekir. Bu nasıl bir şart ki CHP için uygun oluyor ama sizin için uygun olmuyor?
Starbucks’ta buluşur musunuz!..
Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Davutoğlu’nun kendisine getireceği teklifi kibarca reddetmek için bütün şartları hazırlamakla yetinmiyor, sonrası için de tedbirler alıyor!
“Davutoğlu hükümeti kuramazsa görevi almak için Saray’a gitmem...”
Hay hay efendim, köşedeki Starbucks’a ne dersiniz?..
***
Bırakın bu ucuz bahaneleri Sayın Kılıçdaroğlu... Günlerce sarıldığınız klozet-kapak, kap-kacak bitti şimdi de “kaçak” güreşmeye başladınız.
Sayın Kılıçdaroğlu;
Orada meşruiyeti tescillenmiş bir mekanda yüzde 52 oy ile seçilmiş bir cumhurbaşkanı var.
Artık bunları kimse yutmuyor ve millet sizden cevap bekliyor:
Var mısınız, yok musunuz?..
Eserinizle övünebilirsiniz sayın HDP müttefikleri...
27 Haziran 2015 Cumartesi
Geçen yıl da DEAŞ Kobani’ye saldırmıştı. Türkiye, yaraları sarmaya, sınıra yığılanları bağrına basmaya çabalarken HDP Eşbaşkanı Demirtaş halkı sokağa çağırmıştı.
Sonrası malum...
“6-7 Ekim olayları” diye tarihe geçen o günlerde Diyarbakır savaş alanına döndü. Her yer yakılıp yıkıldı, yağmalandı. Daha da kötüsü katliamlar yapıldı. Arkadaşları ile birlikte fakirlere kurban eti dağıtan Yasin Börü, sığındığı evde bıçaklandı, 3. kattan atıldı. Yetmedi, üzerinden defalarca otomobille geçilerek ezildi.
O olaylarda 50’den fazla “Yasin” öldü.
İşte bu katliamın azmettiricisi olan o Demirtaş, daha elinin kanı kurumadan ve hesap vermeden Kürtlerin geleceğinin teminatı olarak takdim edildi. Hatta bütün Türkiye’yi yönetmeye talip oldu.
Doğan Grubunun, “Vay şerefsiz”den “Vay şerefimiz...”e evrilen muhteşem bir dönüşümle (!) sahip çıktığı, sazlı sözlü PR yaptığı bu tahrikçi bir “kahraman” gibi servis edildi.
Her şey aynı, tetikçi farklı...
Önceki gün, Kobani’de ikinci perde açıldı. Yine DEAŞ saldırdı, yine yaralılar Türkiye’ye kaldırıldı, yine siviller sınıra yığıldı.
.Ve yine Türkiye bu işlerle uğraşırken HDP de fitne ateşini körüklemekle meşguldü.
HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ, “IŞİD Türkiye sınırından geçti. Biz bu iddiamızı ispatlamak zorunda değiliz. Türkiye IŞİD’e destek vermediğini ispatlasın” diyerek iftira ve yüzsüzlük çıtasını oldukça yükseltti.
MİT TIR’larına musallat olanların da, HDP’yi omuzlayanların da ağzında gevelediği ama bir türlü çıkaramadığı sakız da tam bu sırada dışarı fırladı ve malum ittifak, Twitter’da #TerroristTurkey hastagi açarak bütün dünyaya “Türkiye’nin teröre yardım eden terörist bir ülke” olduğunu ilan etti!
Onlar bu küresel operasyonu yürütürken dış müttefikleri İsrail de, Kudüs’teki iftar programını takip için giden Türk gazetecileri sorguluyordu. Kim bilir, belki de İsrail polisi; gazetecilere “terörist” muamelesi yapmadan önce buradaki dostlarından görüş almıştır.
İhanet yapıtına son noktayı da yine Figen Yüksekdağ koydu: “Daha önce gerçekleştirdiğimiz sivil inisiyatif ve direniş hareketini yeniden canlandırmaya çağırıyoruz. Suruç’ta ve her yerde Kobani’yi, IŞİD saldırıları karşısında savunmaya davet ediyorum.”
Geçen yıl Demirtaş’ın yaptığı çağrıdan ne farkı var Allah aşkına...
Yalanları yatsıyı bile göremedi...
Oysa bu koparılan fırtına tamamen yalan ve iftira üzerine bina edilmişti.
Onlar duymak istemese de Türkiye, Dışişleri Bakanlığı’ndan Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na kadar; bu iddiaları çok net biçimde yalanladı ve DEAŞ saldırılarını kınadı.
Ayrıca, bizzat sahada bulunan YPG Sözcüsü Redur Halil de hem HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ’ı, hem de PYD Lideri Salih Müslim’i çok net bir dille yalanlayarak “DEAŞ militanlarının Türkiye’den geldiğine dair bir suçlamamız yok çünkü batı ve güneyden geldiler” dedi.
Ama onların tek amacı nifak sokmaktır. Doğruyu söylemek gibi bir dertleri yok ki... Nitekim müttefik medyalarının bir kısmı dün hâlâ aynı iftiralarını utanmazca sürdürürken bir kısmı da Sayın Davutoğlu’nun yalanlamasını, adeta “inkar etti” imasıyla vererek farklı bir seviyesizliğe imza attılar.
Ey HDP muhipleri ve müttefikleri... Huzurlarınızda, Türkiye’nin başına bela ettiğiniz “Türkiye partisi”!.. Eserinizle övünebilirsiniz.
Türkiye sizinle de eserinizle de gurur duyuyor!..
.
Alayına hayır=Kürdistan’a evet!..
24 Haziran 2015 Çarşamba
Bir kere bu meclis tablosu halkın iradesi değil, şer projesinin hormonlu bir ürünüdür.
Mevcut durum, tek hedefi “Her ne pahasına olursa olsun AK Parti’den ve Erdoğan’dan kurtulmak” olan, meşru-gayrimeşru, yerli-yabancı, paralel-yamuk aklınıza gelen her türlü unsurun oluşturduğu bir koalisyonun, mevcudu devirdiği ama yerine yenisini koyamadığı bir hilkat garibesidir...
Nitekim Demirtaş, (Kandil kulağını çekince geri adım atsa da) bu emanet oylarla barajdan çıkabildiklerini bizzat ifade etti.
Yoksa “Doğuda zalim, batıda mazlum” bir iki yüzlülükle bu sonuç alınamazdı...
Zaten asıl mesele HDP’nin barajı aşması da değildi; hâlâ anlamadınız mı?..
Ama her şeye rağmen yeni doğmuş bir meclisimiz var artık.
Değerli vekillerimiz dün “...vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, toplumun huzur ve refahı” için namus ve şerefleri üzerine yemin ettiler...
Milletin vebali artık sizin üzerinizde
Şimdi ilk görev, bu tablodan bu ülkeyi yönetecek bir hükümet çıkarılmasıdır. Burada da en büyük vebal de “AK Parti yönetemiyor, gitsin” diyenlere aittir.
Ve gitti... Buyurun, görev sizde.
Nitekim bu tablonun ressamları, bunun için çok uğraştılar ama başaramadılar.
Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti Genel Başkanı’na görev verecek ve sayın Davutoğlu temaslarına CHP’den başlayacak.
O “ressamlar” bu görüşmeyi çok önemsiyor. Çünkü “AKP’siz olmuyorsa bari CHP’siz olmasın” derdindeler.
CHP’nin yaklaşımı ortada iken, AK Parti’nin, kendisini entrikalarla alaşağı edenlerin “B Planı”nı uygulayarak birlikte yola çıkacağını sanmıyorum.
HDP ile de çuvala girilemeyeceğine göre geriye MHP kalıyor.
Sayın Bahçeli’nin tutumuna bakılırsa bu da pek mümkün görünmüyor.
“Bilal’i ver, koalisyonu al” yaklaşımı, bu milletin önemli bir kesimini temsil eden bir kişiye asla yakışmayan, siyasi terbiye sınırlarını aşan bir tutumdur.
MHP ne yapmak istiyor?
MHP sorumluluğunun gereğini yapmazsa “seçim” gündeme gelecek.
Bu sonuç büyük ölçüde MHP’nin eseri olacak. Zaten sayın Bahçeli daha 7 Haziran akşamı yeni seçimden bahsetmeye başlamıştı...
MHP bu “Alayınıza hayır” tutumuyla nasıl bir siyasi hedef amaçlıyor bilmiyorum.
Böyle gidilen bir seçimde MHP’nin oy kaybedeceğini düşünüyorum ama yanıldığımı varsayalım.
Ne olacak... MHP tek başına iktidara mı gelecek?..
Sayın Bahçeli’nin, “Erdoğan’ın başkanlığına hayır” derken, 2001’de Fazilet Partisi’nin kapatılması üzerine kapıldığı “Tek başına iktidar ve başkanlık” hayali tekrar depreşmiş olabilir ama adı üstünde hayal...
Bu uzlaşmaz tavır kime yarar?..
Gerçekten MHP’nin bu tavrıyla ne kazanacağını bilmiyoruz ama ülke çok şey kaybedecek.
Üstelik de o şapşallaşacak ekonomik verileri, azacak enflasyonu, faizleri filan bir kenara bırakın; korkarım o namusları şerefleri üzerine koruma sözü verdikleri bölünmez bütünlüğümüz zarar görecek...
Bu seçim sonuçlarının “hormonlu” olduğunu hatırlatarak başlamamın bir amacı vardı.
Siz, Suriye sınırımızdaki gelişmelerin, şer şebekesinin AK Parti’yi HDP sapanıyla iktidardan düşürmesine denk gelmesini (!) tesadüf zannediyorsanız Allah selamet versin!
Nitekim önceki gün gazetemizi ziyaret eden ABD Büyükelçisi Bass, Suriye sınırımızda olup bitenleri, bütün diplomatik derinliğiyle izah etmeye çalıştı ama bizi ikna edemedi.
Oysa tekrar seçime gidilirse bu belirsizlik veya “emanetçilik” dönemi nerdeyse bir yıl sürecek.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin kaprisleri sebebiyle oluşacak boşlukta, o bölgede neler olur dersiniz?..
İpucu olarak “Irak Kürdistanı”nın da, Türkiye’deki koalisyonlar döneminde oluştuğunu hatırlatayım.
Sayın Bahçeli, bütün çözümlere burun kıvırarak sadece “Büyük Kürdistan” değirmenine can suyu taşıdığınızın farkında mısınız?..
.
Sadece siyaset yapıyorlar, aslında yan çiziyorlar...
17 Haziran 2015 Çarşamba
Seçimden sonra ülkenin hükümetsiz kalmaması için üzerlerine düşeni yapacaklarını söylemişlerdi.
Aradan on gün geçti, söylem aynen devam ediyor ama eylem tarafı, “ses var, görüntü yok” durumunda...
Hatta mevcut durumu, Ziya Paşa’nın “Âyinesi işdir kişinin, lafa bakılmaz” kriterine göre değerlendirirsek, bu tablodan kolay kolay hükümet çıkmayacağını bile söyleyebiliriz.
Zira bırakın koalisyonu, tek başlarına iktidara gelseler bile yapamayacakları şeyleri şimdi “koalisyon şartı” diye sıralıyorlar...
Biz, gençlerin koalisyonu bilmediğinden yakınıyorduk ama bunların durumu daha vahim.
Veya hesap bilmiyorlar...
(Hesap deyince aklıma geldi. Sayın Kılıçdaroğlu, madem Türkiye’yi ikiye bölüyorsun bari doğru yerden böl; yüzde 40’a yüzde 60 değil, yüzde 41’e yüzde 54...
Ayrıca bu yüzde 54’ün içine soktuğunuz partiler kendi deyimleri ile “Yılanla aynı torbaya” girmişler ki, Allah akîbetlerini hayreylesin...)
Kendinize gelin beyler...
Mevzuya dönelim.
Gerçekten ülkeyi hükümetsiz bırakmama konusunda samimi iseniz önce “oyunuz kadar” konuşmasını öğrenmelisiniz.
Yani, seçimden önceki vaatlerinizi oy oranınıza göre revize etmek zorundasınız.
Oysa Sayın Kılıçdaroğlu koalisyonu “Başbakan olmak” şeklinde algılıyor!
“Bu olmayacaksa dönüşümlü başbakanlık olsun ama Meclis başkanı bizden olsun, bütün icracı bakanlıklar bizim olsun, seçim öncesi halka verdiğimiz bütün sözler yerine getirilsin...” diyor.
Başka?..
Dürüst olun beyler... Bunlar aslında “Biz yokuz” demenin öbür adı.
Oylarınızın “farklı” olduğunu düşünmüyorsanız, AK Parti, en büyüğünüzden yüzde 64 daha fazla pazarlık gücüne sahip...
Diğerlerinize göre üstünlüğünü de kendiniz hesaplarsınız.
Çünkü suçüstü yakalandınız
Seçimlerden önce “Yine biz bol keseden atarız, AK Parti gelince de, ‘Biz iktidar olsaydık yapacaktık’ diye AK Parti’yi sıkıştırırız” diye düşündünüz ama millet bu oyunu bozdu.
Şimdi çıkmazdasınız ve patinaj yapıyorsunuz.
Çünkü hükümet olursanız, AK Parti’nin size rağmen yaptıklarından daha fazlasını yapmak zorundasınız ama yapamayacağınızı adınız gibi biliyorsunuz. Onun için sağa sola yalpalayıp duruyorsunuz.
Gerçi Sayın Kılıçdaroğlu’na biraz haksızlık ediyoruz sanırım!
Kendileri önceki gün PM’de saatlerce konuştu, değinmedik konu bırakmadı ama “Sadece AKP’nin uhdesinde değil, biz de yürütürüz” dediği Çözüm Süreci’ni, “MHP’yi kızdırıp başbakanlıktan olurum” endişesiyle; ağzına bile almadı.
HDP’nin ve HDP yüklenicilerinin işi çok zor
AK Parti’nin önünü kesmek için bütün gayrimeşru yöntemleri kullanarak bu partiyi barajdan çekip çıkaranlar...
Şimdilerde, “Biz yaptık” diye gururlandığınız “proje”nizin sonuçları tam olarak ortaya çıktığı zaman da umarım aynı yiğitliği gösterip, paralel müttefiklerinizle birlikte bu “eserinize” sahip çıkarsınız.
Zira sazlı sözlü PR’larla, kapı kapı dolaşan “abla”larla, allayıp pullayıp “Türkiye Partisi” diye yutturduğunuz bu parti ile birlikte PKK ilk defa kurumsallaşarak Meclis’e girmiştir. Bu basit bir olay değil, ABD’nin bizzat yönettiği bir oyundur.
Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması ile birlikte DEAŞ’ı özellikle Tel Abyad bölgesine yönlendirerek, “DEAŞ’ı bombalıyoruz” ayağına halkı Türkiye’nin başına sarmak ve boşalan çok stratejik sınır bölgesini de PKK’ya sunmak bu oyunun sadece ilk bölümüdür.
Yerli işbirlikçiler için Türkiye’nin ne önemi var ki...
“Yaşasın AKP ve ‘diktatör’e karşı küresel işbirliği!.. Yaşasın İsrail dostluğu!”
KAFAMA TAKILANLAR..
Sadece ‘Hatırat’ mı Sayın Sever?
11. Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresi boyunca yanından ayrılmayan Sayın Ahmet Sever bir kitap yayınladı.
“Ne var bunda” diyebilirsiniz.
Ama...
Bu kitap, ‘basın danışmanı’ sınırlarını aşan kritik hadiselerden oluşuyorsa,
Bu bölümler belli kişi ve kişilere karşı bir bakış açısı ile kaleme alınmışsa,
Kitapta adı geçenler, kendileri ile ilgili ifadeleri yalanlamışsa,
Kitap, koalisyon pazarlıkları esnasında yayınlanmışsa,
Kitabı, Doğan Grubu yayınlamış ve PR’ı için bütün grup seferber olmuşsa...
Yine de masum bir “Hatırat” mı diyeceğiz Sayın Sever?..
.
AK Parti-CHP tuzağına dikkat...
13 Haziran 2015 Cumartesi
Başbakan Davutoğlu il başkanları toplantısında, seçim öncesindeki şayialara rağmen kimsenin itiraz etmediği demokratik bir seçim yapıldığını söyledi.
Yanılıyorsunuz sayın Başbakan...
Bu sükunet, seçimin kalitesinden kaynaklanmıyor.
HDP barajı aşamasaydı ve AK Parti tek başına iktidara gelseydi...
Sizce durum yine böyle sakin mi olurdu?..
Kesinlikle hayır...
O durumda şimdi Türkiye, “plakasız araçların taşıdığı oy torbalarını, kedilerin, kargaların girdiği trafoları, çöplerden çıkan kullanılmış oyları, 11 iken 111 veya 1111 yapılan AK Parti oylarını, yandaş YSK”yı konuşuyor olacaktı.
Nerede o ‘oy’uncular?
Aslında hiç de adil bir seçim yaşanmadı.
Bütün kumpaslar, şer ittifakları bir kenara Türkiye, doğu ve güneydoğu illerinde siyasi tarihinin en çirkin seçimine sahne oldu.
Sandık başında fazla darp ve şiddet olayı yaşanmaması kimseyi yanıltmasın. Zira, sandıkların başına HDP’nin “gönüllü müşahitler”i dışında kimse gidemedi ki... Kendileri çalıp kendileri oynadı.
Tehditlere aldırmayarak sandık başına giden öğretmenin başına gelenleri STAR’dan okudunuz.
Nice rakiplerin, HDP’nin barajı aşması için dua ettiğini biliyor muydunuz?
Şimdi...
Daha aylar öncesinden seçimler hakkında senaryolar üreten, “AK Parti seçim yolsuzluğu yaparak HDP’nin barajı aşmasını engelleyecek” diye dünyayı ayağa kaldıran, Doğan medyasının yoğun desteği ile bütün milleti sandık başına çağıran o “oy”uncular acaba bu “irade katliamları”nın hiçbirini duymadı mı?
Onların elbette öyle bir derdi yoktu.
Onlar, bu söylemleri bir argüman olarak kullanıyordu ve gerek kalmayınca da tıpkı o “çöpten buldukları”(!) oy pusulaları gibi çöpe attılar.
Ama bunlar beni hiç şaşırtmıyor.
Beni asıl şaşırtan, meydanların hep bu sahtekarlara bırakılması, karşılarında hep savunmada kalınmasıdır.
Onlar şimdi yeni projeler peşinde
Seçimde HDP’nin barajı aşmasını sağlayan “torba koalisyon” artık ikinci aşamaya geçti.
Şimdi sıra “yüzde 13’ün, yüzde 41’den daha güçlü olduğunu” göstermeye geldi...
İş dünyası başta olmak üzere herkes 12 yıllık yönetim tecrübesinin devrede olması için AK Parti’nin içinde bulunduğu bir koalisyon arzu ederken, sadece AK Parti düşmanlığı üzerine plan kuranlar yine “Ülke ne olursa olsun yeter ki AK Parti’nin içinde olmadığı bir koalisyon kurulsun” peşinde.
Bu da MHP ve HDP ortaklığı demektir ki, MHP açısından açık bir harakiridir.
Gerçi böyle bir ortaklığı bütün MHP’liler net biçimde reddetti. Ama bu şer cephesi, siyaset dışı yöntemler bile deneyerek bu ittifakı zorlayabilir ki, hiç şahit olmadığımız şeyler değil...
Bu olmazsa yine AK Parti’siz azınlık denemeleri sahnelenecek. Bu tür modeller ülke için bir felaketmiş kimin umurunda? CHP’nin genel başkanı“başbakan” olma uğruna her türlü “formül”e hazır.
Yeter ki Kılıçdaroğlu’na görev verilsin.
Ne var ki Davutoğlu görevi iade etse bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na görev vermeyip erken seçim kararı alacağı “endişesi” yaşıyorlar.
CHP ortaklığı milleti kızdırır...
Öte yandan AK Parti-CHP koalisyonu da “B Planı” babından sürekli telaffuz ediliyor. İşin ilginç yanı AK Parti’de de bu fikri destekleyenler olduğu söyleniyor.
Teorik olarak, farklı yelpazelerdeki iki büyük partinin kuracağı böyle bir koalisyon ideal çözüm gibi görünebilir. Ama söz konusu “ortak” CHP ise durum değişir.
Böyle bir ortaklıktan AK Parti’nin göreceği zarar, MHP’nin, HDP ortaklığından alacağı yaradan az değildir.
AK Parti toplumun, öz değerlerine düşman olan bu partiyi hükümete taşırsa, belki o sesi çok çıkan “organizatör”lerden övgü alabilir ama asıl dayanağı olan milleti küstürür.
Çünkü bu millet, “Halk Partisi”ni iyi bilir...
.
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Dikkat... Artık, “bekar” değilsiniz...
10 Haziran 2015 Çarşamba
Çok farklı bir seçim oldu...
Millet yine tam zamanında neşterini vurdu.
Sonuçlar kimini üzdü, kimilerini de sevindirdi.
Ortaya koyduğu tablo ile herkese bir şeyler anlatmaya çalışan halk en acı uyarıyı AK Parti’ye yaptı ve beklemedikleri bir anda iktidardan indirdi.
Elbette AK Parti bu uyarı üzerinde uzun uzun düşünecek, tahlil ve tetkiklerden sonra teşhisini koyacak ve tedaviye girişecektir. Zaten bunu yapamazsa bir daha tek başına iktidar yüzü göremeyecek, “o eski günler” şarkılarda kalacaktır.
Artık bir günah keçisi yok
12 yıldır AK Parti tek başına iktidara geliyor, çelmelere takılmadan millete hizmet etmeye çalışıyordu.
Diğer partiler ise sorumsuz muhalefet olmanın rahatlığı ile iktidarı engellemek için gerektiğinde yıkıcı ve terörist uzantılarla iş birliği yapmaktan bile imtina etmiyordu.
Bu gelenek 7 Haziran’da bozuldu. Millet, tek başına ülkeyi yönetme görevini hiçbir partiye vermedi.
İstismar muhalefetine alışanlar artık ağızlarını her açtıklarında, “iktidar partisi...” diye söze başlayabilecekleri bir günah keçisi yok.
Ve iktidar partisinin 12 yıldır taşıdığı yük, bu seçimde diğer partilerin omuzlarına ağır bir sorumluluk olarak döndü.
Yani, seçmenin mesajını tersten okursak; yönetim sorumluluğunu bütün partilere verildi...
Aylardır methiyeler düzülen “koalisyon hayali” şimdi gerçek oldu; hayırlı olsun!..
Ama bu kadar yıldır yıkmaya, devirmeye alışanların, bu alışkanlıklarından kurtulup yapıcı bir formata geçmeyi başarabileceklerinden emin değilim.
Merhum Turgut Özal’a kan kusturan, siyasi nezaketi bile çok görerek,”Çankaya’daki zat” diye bahseden Demirel, Aydın’da bulunduğu sırada Özal’ın vefat haberini alınca yanındakilere yansıyan ilk tepkisinin, “Başımıza iş açtı” şeklinde olduğu söylenir.
Demirel’in hesabı yeni iktidar namzetleri, bu çok bilinmeyenli denklemi nasıl çözeceğiz diye kara kara düşünüyorlardır muhtemelen!..
Yıkmak kolay, yapmak zordur
Buyurun bakalım...
Halk onlara, “Birbirinizle konuşun, diyalogla ortak çözüm üretmeyi öğrenin” mesajı verdi.
Oysa, bazı liderler hâlâ meydanlardaki üslubunu sürdürüyor.
Her parti birer tok satıcı pozlarında kırmızı çizgilerini sıralıyor!..
Beyler kendinize gelin...
Ülkede bir iktidar yok artık ve sorumluluk hepinizin.
Hiç biriniz görevden kaçamazsınız ve bunun içindir ki, hiç biriniz tek başına iktidara gelmiş gibi davranamazsınız.
Sizi vekil eden irade “diyalog kurun” diyor.
Durum böyle iken ...
Bir siyasi parti lideri, “Seçim Beyannamemize karşı çıkanlarla koalisyon yapmayız” diyorsa henüz narkoz etkisinden kurtulamamış demektir.
Sayın Kılıçdaroğlu meydanlardaki “Sözüm söz...”ün peşinden sıraladığı hesapsız vaatleri de tekrar gözden geçirmek zorundadır. Ama fazla endişe etmesine de gerek yok; oy oranına bakılırsa halk o vaatleri pek ciddiye almamış...
Sayın Bahçeli’nin, “Bizim için hâlâ çözüm süreci ihanettir. Bunun için gerekirse muhalefette kalmaya devam ederiz” deme lüksü kalmadı artık; o eskidendi.
Sayın Demirtaş da, kendisinin yüzde 10’a bile ulaşamadığı bir seçimde yüzde 52 halk desteğiyle seçilen cumhurbaşkanına karşı hakaret edemez. Hatta hükümet olamasa bile... Zira, üzerinde tepinecekleri bir iktidar yok artık...
Ve daha da önemlisi, ey müzmin muhalifler... Hiç biriniz, devletin “örgüt” olarak tescil ettiği kumpasçı ve şantajcılarla flörte devam edemezsiniz.
Zira...
Artık siz “bekar” değilsiniz...
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Sadece samimiyeti oylayalım...
7 Haziran 2015 Pazar
Günlerdir propaganda bombardımanı altındaydık. Meydanlardan mecralara, aklınıza gelebilecek her yöntemle yürütülen ikna savaşlarının hedefi olduk.
Nihayet bugün sandığa gidiyoruz.
Partilerin ‘blok’ taraftarları için aslında bütün bu gayretlerin fazla anlamı yok.
Zaten bütün bu çabalar, aslında yüzde 10 civarındaki karar vermemiş olan seçmenleri etkilemeye yöneliktir.
Hatta bu defa belki de her şey sadece yüzde 1 için...
O yüzden oy kullanarak vatandaşlık görevini yerine getirmek belki de ilk defa bu kadar önemli hale geldi.
Sanki seçim değil; savaş...
Demokratik ülkelerde “seçim” bir hizmet yarışıdır.
Partiler hazırlıklarını halka sunar, halk da onları değerlendirir ve mevcut iktidarın devamına veya başka bir partinin hizmeti devralmasına karar verir.
Oysa Türkiye’de özellikle bu seçime bir hizmet yarışı ile gelindiğini söylemek mümkün değil.
Yapılan şeyleri vaat etmek, “İşsizliği bitireceğiz” derken, belediyelerden yüzlerce işçi çıkarmak nasıl bir samimiyettir?
Türkiye’de artık, ne “hizmet” kaldı, ne de “hizmet yarışı” maalesef...
Daha ziyade “seçim kisvesi altında kıyasıya savaş”ın hüküm sürdüğü bir süreç yaşadık.
“Herkese, her istediğini vereceğiz” ve “Her sorunu bir yılda çözeceğiz” gibi ciddiyetten uzak vaatlerin gerisinde, bütün muhalefet partilerinin “maliyeti ne olursa olsun, iktidar üzerinden Erdoğan’ı devirmek” gibi, seçimle ilgisi olmayan bir hedefe kilitlendiklerini gözlemledik.
Bu ittifak, iktidarı devirmek için oluşturulan meşru bir siyasi güç birliği değildi.
Terör örgütlerinden bile yer aldığı bir öfke koalisyonuydu.
Cepheler farklı, hedef aynı...
Yakın zamana kadar birbirleriyle savaşanların, kendi hedeflerini bir kenara bırakarak, oluşturduğu “ortak düşman dostluğu”nda, âli ülke menfaatleri gibi bir hedef aramak beyhude çaba harcamaktır.
Nitekim bütün muhalefet liderlerinin bu ittifaka giden muhteşem(!) manevralarını günlerdir ekranlardan izliyoruz. Daha düne kadar “devleti AKP değil paraleller yönetiyor, bu örgüt temizlenmeli” diye ateş püskürenler bugün bu yapının çadırında toplandılar.
Türkiye’nin yıllardır enerji harcadığı çözüm sürecinin tarafı olduğunu iddia eden bir parti, çözüm sürecini torpilleyen bir örgütün güdümüne girebiliyor.
“Cebrail parti kursa desteklemem” mertebesindeki bir anlayışın, ev ev dolaşarak “Allah adına” HDP’ye oy istemeye evrilmesi nasıl izah edilebilir?
Daha da ilginci, PKK ve DHKP-C gibi huzurun, refahın ve barışın katilleri, bu koalisyona açık destek veriyor, eylem yapıyor, insan öldürüyor.
AK Parti’yi devirmek için bütün bu rezaletlere “eyvallah” diyen bu muhalefet, bugün milletin karşısına hangi yüzle çıkacak?
O halde kin, nefret ve intikam için kurulan bu ittifaktan, ülke ve millet adına nasıl hayır beklenebilir?
Velhasıl bu seçim, bir samimiyet oylamasıdır.
Aklınıza gelen bütün başarı kriterleri anlamını kaybetmiş, sadece kimin ne kadar samimi olduğunun araştırılması ehemmiyet kazanmıştır.
Zira...
Hatalar telafi edilebilir ama samimiyetsizlik asla...
KAFAMA TAKILANLAR..
Savcılara büyük görev
Muhabirimiz Kemal Gümüş’ün “Asıl bomba savcının evinde çıktı” haberi yeni bir sayfa açtı. MİT TIR’larını basan savcı Süleyman Bağrıyanık’ın evinden bir DHKP-C militanının çıkması, Berkin Elvan dosyasını çözmek üzere olan kahraman savcı Mehmet Selim Kiraz’ın, DHKP-C tarafından şehit edilmesine farklı bir anlam kazandırıyor.
Şehit savcıya saygı, adını bir binaya vermekle değil; gerçek katillerini ortaya çıkarmakla mümkündür.
Değerli savcılarımız, bu onurlu görev size düşüyor sanırım.
.
Son TIR operasyonu da sayemizde fiyasko...
6 Haziran 2015 Cumartesi
Hatay ve Adana’da organize edilen operasyonlar aslında 17/25 Aralık darbe teşebbüsünün dış ayağını oluşturan bir parçasıydı.
Ancak bütün zorlamalara ve kumpaslara rağmen bu operasyonlardan arzu ettikleri sonucu alamadılar.
Aradan aylar geçti...
Paralel yapının ilk mağdur ettiği medya kuruluşu olan Cumhuriyet, Stockholm Sendromunda olduğu şu günlerde ne hikmetse bu TIR baskını olayına tekrar merak sardı. Ve gazetenin paralel patentli yayın yönetmeni, dünyayı hayrette bırakacak bir gazetecilik örneği sergileyerek (!) 16 ay sonra, tam da Türkiye çok önemli bir seçime giderken o TIR baskınlarından yeni görüntülere ulaşmıştı!
“O TIR’larda gıda değil, silah yüklüydü, üstelik de Türkmenlere değil El Kaide’ye gidiyordu...”
Bu da yeni bir operasyondur...
Bu da, paralel örgütün yıllardır uyguladığı uydu yayınlar üzerinden gerçekleştirilen “zaman” ayarlı operasyonlardan biriydi.
İttifakın farklı cephelerindeki bildik simalar yine harekete geçerek, malum “gazeteci”nin büyük başarısından (!) dem vurmaya başladı.
Ayrıca şer ittifakındaki iş bölümünde, seçim öncesi dış basını Türkiye üzerine çullandırma görevini üstlenen paralel yapının, bu yönde başlattığı kampanya için de malzeme üretmesi gerekiyordu.
Nitekim Amerika’dan Avrupa’ya kadar bütün dizayn medyası da aynı anda harekete geçti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden Türkiye’ye saldırmaya başladı.
Bizans ittifakına cephaneyi ise yine milletin “himmet”iyle bugünlere gelen ama şimdi Türkiye düşmanlarına hizmet paralel örgüt veriyordu.
Yine suçüstü yakalandınız beyler...
Tam da bu son operasyonun hedefine ulaştığını düşündükleri sırada STAR’ın manşeti hayallerini yine suya düşürdü.
Çünkü son operasyonları da bu haberimiz sayesinde deşifre olmuştu.
Başarılı muhabirimiz Kemal Gümüş, bu konuda şimdiye kadar tartışılan her şeyi, lüzumsuz ayrıntı haline getiren çok önemli bir ayrıntı yakalamıştı.
Evet, “Asıl bomba TIR savcısının evinden çıktı”...
Hani kendini hizmete adayan ve TIR’larda gizlenen ihaneti (!) belgelemek ve bütün dünyaya ilan etmek için yırtınan savcı vardı ya, hatta tutuklanırken de çok etkileyici şeyler söylemiş, “Hukuk çizgisinden asla ayrılmadım. 23 yıllık meslek hayatımda hiçbir şeye eyvallah demedim” demişti.
İşte bu savcı 6 Mayıs Çarşamba günü Antalya’daki evinde gözaltına alındığında gecenin o saatinde Avukat Hakan Evcin de o evdeydi.
“Bir avukatın savcı ile birlikte olmasından doğal ne var” demeyin.
Çünkü o, sizin bildiğiniz avukatlardan değil...
O, birçok eyleme katılmış bir DHKP-C üyesi.
İsterseniz biraz daha zoom’layalım...
Değerli savcımızın can yoldaşı olan bu Hakan Evcin, 31 Mayıs günü Çağlayan Adliyesi’nde meslektaşı Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı haince öldüren DHKP-C militanlarının görüntülerini Facebook sayfasında paylaşmış, merhum savcımızın katillerinden Şafak Yayla’nın fotoğrafını profil resmi olarak kullanmış, sayfalarını da diğer DHKP-C militanlarıyla süslemişti...
Şimdi...
“Hukuk çizgisinden asla ayrılmayan” bu değerli savcımızın böyle biriyle ne işi olabilir dersiniz?..
Can Dündar’ın gazetecilik başarısından bahseden üstatlar!..
Cevabınızı duyamadım...
.
Altın klozet’i bırak, ‘altın saray’a bak...
4 Haziran 2015 Perşembe
Başından bu yana gündemden düşmeyen Beştepe Sarayı’na seçim döneminde yeni bir fonksiyon yüklendi ve müflis muhalefetin kaynak kaçamağı haline geldi.
Bu saray olamasaydı operasyon medyası sayfalarını neyle dolduracaktı ve muhalefet, kaynağı nerden bulacaktı bilmiyorum...
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TRT’deki programına davet alınca, iki konuyu mutlaka sormaya karar verdim.
1- Gerçekten yetkilerinizi arttırmak için mi başkanlık sistemini bu kadar çok istiyorsunuz?
2- Beştepe Sarayı’nda altın kaplama klozet mi kullanıyorsunuz?..
Nitekim sordum...
Özellikle klozet sorusuna çok kızdı ve iddiaların doğruluğunun tespiti halinde cumhurbaşkanlığını bırakacağını canlı yayında duyurdu.
Ve programdan hemen sonra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’ya “Sabahleyin Kılıçdaroğlu’nu saraya davet etmesi” talimatını verdi.
“Efendim, ‘Klozetleri sabaha kadar değiştirmişler’ diyebilir” şeklindeki bir hatırlatma üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bu gece de gelebilir” şeklinde cevap verdi.
Sayın Kılıçdaroğlu cevabını yine CNN Türk’ten verdi.
Çetin ceviz gazetecilerin (!), “Siz sarayı kastetmemiştiniz galiba” şeklindeki ısrarlarına dayanamayarak “Ben sarayı kastetmedim, o üzerine alınmış” dedi.
O ‘çark’ etti, ben müfteri oldum!
Kılıçdaroğlu meydanlarda söylediğini stüdyoda inkar edince ben müfteri durumuna düşmüştüm ve zembereği boşalan kurulmuş kuvvetlerin hücumuna uğradım.
Neyse ki 24 kanalı, “Sen paraları saraya harcadın, asgari ücretliyi düşünemezsin. Sen artık tuvalete giderken bile altın klozetli tuvalet kullanıyorsun...” diye bas bas bağıran görüntüleri yayınladı da linçten kurtulduk...
Bu arada bu görüntüleri izleyince Sayın Kılıçdaroğlu’na haksızlık yaptığımı fark ettim; özür dilerim!..
Çünkü ben, “Altın kaplama klozet...” dediğini aktarmıştım, oysa kendileri ‘dümdük’ “altın klozet” demişler...
Çok değerli ve sorgulayıcı (!) meslektaşlarımızın yoğun gayretleri de Sayın Kılıçdaroğlu’nu, klozet batağından çıkarmaya yetmemişti.
Niyet hayır değilse akîbet vahimdir...
Allah kimseyi şaşırtmasın. Kılavuzu karga olanın yolu klozette biter...
Bu seçimde AK Parti’den (ve dolayısıyla da Erdoğan’dan) kurtulma hayaline kapılan CHP, paralel öfkenin rüzgarıyla klozete savruldu.
“Benim adım Kemal, sözüm söz” dışında bir siyaset üretemez; gerçekten alternatif olmayı beceremezseniz, böyle ucuz operasyonlara yem olursunuz.
Eski Türkiye’nin ideoloji tüccarı meslek odaları üretiyor, paralel örgüt pazarlıyor ve zavallı Kılıçdaroğlu da bu ucuz palavraları miting malzemesi yapıyor.
Bu minval üzere kurulu bir kısır döngü içerisinde aylardır sarayın üzerinde tepiniyor, art niyetli saçma gündemlerinin millet tarafından da ciddiye alındığını zannediyorlar.
Üç kuruşluk ülkelerde çok daha görkemli saraylarda ağırlandık.
Siz de ordaydınız...
Sanki Erdoğan, bu külliyeyi yanında götürüyor...
Aslında, Türkiye’yi eziklikten kurtardığı için teşekkürü hak ediyor.
Bunu da görün saray simsarları...
Siz ‘saray’ mı dediniz... Alın size saray...
Hem de devletin değil, paralel duruşundan dolayı devletin mağdur ettiği (!) bir garibanın!..
Öyle sıradan bir kompleks zannetmeyin, biraz yakından inceleyin.
Ama halka açık değil, STAR’dan okuyun; sakın İncek’e gitmeyin.
***
O meraklı mimar hanımefendi ve o ‘araştırmacı gazeteciler cumhuriyeti’ acaba biraz da bu ‘saklı saray’ı inceleyebilirler mi?
Kim yaptırmış, nasıl yaptırmış, kim için yapılmış?
Havuzlarının sıcak su gideri ne kadarmış?..
Ne gibi diplomatik ve stratejik özellikleri varmış...
Ve ‘altın’ düşkünü Sayın Kılıçdaroğlu... Ankara’ya yolunuz düşerse uğramanızı tavsiye ederim.
Çünkü bu sarayın sadece klozetleri değil tamamı ‘altın’dan...
Türkiye partisi’ derken eldeki oylardan olmak...
29 Mayıs 2015 Cuma
Analiz
Kürt siyasi hareketinin Türkiye geneline yayılması için kurulan HDP ilk sınavını bu seçimlerde verecek.
Parti isimleri değişse de siyaset tarzının aynı kaldığını ve Öcalan’ın uygulamaya koyduğu iradenin hayat bulmadığını başından beri vurguluyoruz.
Çünkü HDP, Batı’da Türkiye türküsü söylerken, Güneydoğu’da eski istismar siyasetini devam ettirdi.
Bölgeden gelen haberler, yine Kandil ve KCK ile kucak kucağa bir siyaset yürüttüğünü gösteriyor.
Oysa bu konu, HDP’nin girdiğini söylediği yeni yoldaki samimiyetinin en önemli göstergesiydi.
Artık Kürt partisi de değil
Meğer HDP çıktığı yeni yolda ne menzile varabilmiş ne de yerinde kalabilmiş.
Tam bir ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma’ durumu...
Ulusalcı tavır takınan HDP, bölgedeki tabanını da küstürmüş durumda.
“Ne yapsaydı? Kürt tabanı kaybetme endişesiyle etnik siyaseti mi sürdürseydi?” diyebilirsiniz.
Ama durum farklı...
Yıllardır ektikleri rüzgarı, fırtına olarak biçme durumundalar.
Bugüne kadar Türkiye’nin batısını sadece kendi tabanını tahrik için kullanırsan, şimdi sana “Hayırdır, satılıyor muyuz?” diye sorarlar.
Nitekim, şimdiye kadar öngörüsüz bir biçimde sürdürülen Kürt siyaseti, normalleşmenin yolunu da kapatmış.
Bölgedeki baskı ve tehdit takviyeli siyasetin bu seçimde daha da artarak devam etmesi, bu çaresizliğin sürüklediği bir çukur...
Buna, aday belirleme sürecinde bölgeden istenen isimlerin, aksine liste dışı bırakılmasına duyulan tepki de eklenince, HDP’yi çok ciddi bir sandık boykotunun beklediği söyleniyor.
Sayın Demirtaş yandaş kanallarında istediği kadar “Baskı yok” diye bas bas bağırsın.
O ‘patates baskısı’ diye geçiştirmeye çalıştığı KCK imzalı tehdit mektuplarını sordum.
Bunların; buralarda vaka-i adiyeden olduğunu söylediler.
Daha da ilginci, insanlar konuşurken bile gizli kamera ile izleniyormuş gibi davranıyor.
Tehdidin adı ‘ikna’ olmuş
Bölgede Kandil’in talimatıyla yaygın olarak uygulanan yeni bir baskı yöntemi de “İkna Komisyonları”... Kandil’in oluşturduğu ekipler, bölgedeki bütün aşiret reislerini, ağaları, beyleri, sözü dinlenen aile temsilcilerini, hatta yerel yönetimleri tek tek ziyaret ederek, “Size bazı yanlışlar yapmış olabiliriz ama, hepsi geride kaldı, kucaklaşalım” diyorlar.
Görünüşte çok masum bir seçim çalışması, hatta barış için çalışan sivil toplum faaliyeti olarak bile telakki edilebilir!
Oysa işin aslı pek öyle değil. Daha ziyade bütün varlığı gasp edilen mal sahibinin alnına silah dayayıp zorla helal ettirmeye benzer bir durum.
Adı üstünde, “ikna” komisyonu... “İkna olmazsan gerisini sen düşün...”
Sınırda öldürülen peşmergelerle ilgili olarak HDP yetkililerinin PKK’ya karşı herhangi bir tepki göstermemesi de önemli bir öfke birikimine sebep olmuş.
Bu suskunluğun, KDP ile HDP arasındaki ayrışmayı keskin bir cepheleşme ve ciddi bir mücadeleye dönüştürdüğü söyleniyor.
Günün sonundaki en ilginç anekdot ise şu; gün boyunca bizi gezdiren Siirtli kardeşimin otomobilinde akşama kadar Ahmet Kaya’yı dinledik.
Bu arkadaş dün akşam CNN Türk’te Selahattin Demirtaş’tan “Şu karşıki yayla”yı dinlemiş.
“Keşke Ahmet Kaya’dan bir şey söyleseydi” dedi.
Ben de “O söylerdi herhalde ama, Ahmet Hakan ister miydi, bilmiyorum” dedim.
Doğan’a paralel uçan çakma şahinler...
26 Mayıs 2015 Salı
Bu seçimin çok farklı olacağı, hatta Türkiye’nin ‘beklenmedik’ olaylarla karşılaşacağı çok konuşuluyordu.
Nitekim, ince taktikler, üst akıl ürünü atraksiyonlar birbirini izlemeye başladı.
- Terör ve tabut siyaseti yapanların gün yüzüne çıkan siyasi dayanışması,
- HDP’nin; ‘doğuda eşkıya, batıda evliya’ ikiyüzlülüğü,
- ‘Kiralık katili’ HDP’ye aşık olan CHP’nin ‘Stockholm
Sendromu,
-Düne kadar birbirine düşman olanların sürpriz dayanışması gibi, bu seçimde karşılaştığımız ‘ilk’ler, aslında birbirini tamamlayan parçalar.
Çünkü, asırlardır mer’i olan “cem-i zıddeyn muhaldir” ilkesi geçersiz oldu ve Türkiye, zıt uçların nasıl bir ittifak oluşturduğunu gördü.
Belki de ‘zıt’ görünen bazı uçlar aslına rücu etti...
Bardağı ‘One minute’ taşırdı!
Çok ilginçtir, AK Parti’nin icraatları içeridekilerden çok, dışarıdakileri rahatsız etti. Güneyden batıya birçok ülkeye mensup mekanizmalar, yerli işbirlikçileriyle birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı yoğun bir mücadele başlattı.
7 Haziran seçimlerini ‘son fırsat’ olarak gören bu ittifak, her türlü gayrimeşru yol ve yöntemleri de devreye sokarak AK Parti’yi zayıflatmayı, Erdoğan’ı engellemeyi planladı.
İşin garibi, varlığını AK Parti iktidarına ve Erdoğan’a borçlu olan bazı kalemler de bilerek veya bilmeyerek bu cepheye su taşıdı.
Doğan medyasının gazıyla sürekli şişirilen bu isimler, sonunda kendisini âleme nizam vermeye memur sandı, hatta egoları ülkeyi yönetenleri uyarmaya kadar uzandı.
Amacını aşan ‘ikaz’lar...
Bu gereksiz çıkışların sadece şer cephesine yaradığını anlayamıyorsanız, karşı mahalleden gelen bol alkış sesleri de mi uyandırmıyor sizi?
Ülkenin geleceği için dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulan bugünlerde bu dayanışmayı zedeleyecek adımlar büyük vebaldir.
Bir kibrit çöpünün hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur ama, büyük yangınların başlamasına sebep olabilir.
Birçok kan davasını, bir çocuğun hatası başlatmıştır.
Özellikle şer cephesinin günlerdir ateş ettiği isimleri hedef seçmek, meseleyi iyi niyetli olarak değerlendirme şansını ortadan kaldırmaktadır.
Zira, iyi niyetli uyarılarda ölçü samimiyettir... Ve dostlar, samimi uyarılarını dost meclislerinde yaparlar.
Ayrıca...
Gelecekte kimin ne yapacağı konusundaki tahminler ‘ihtimal’den ibarettir...
Ama isnat ve iftiraların tahrifatı, apaçık bir ‘gerçek’tir.
.
Ahmet Hakan cinliği ve ‘mütebasbıs’...
23 Mayıs 2015 Cumartesi
Ahmet Hakan Coşkun, önceki gün bendenizden bir alıntı yapmış.
Tam bir Bektaşi fıkrası...
Zira, söz konusu olan Aydın Doğan’ı savunmak ise onun için gerisi ‘ayrıntı’dır.
***
Biraz geriden alalım...
Ahmet Bey bir süre önce ortada hiçbir sebep yokken, köşesini taşan bir abartıyla “Aydın Doğan’ın pijaması”nı gündeme taşıdı.
Bendeniz de konu hakkında 18 yıldır paylaşmaya gerek görmediğim ayrıntıları dile getirdim. Bir sorgulama yapmadım, sadece meselenin pijama olmadığını arz ettim.
Ahmet bey, noterden tekzip gönderir gibi bir başlıkla, o çok önemli ayrıntıların etrafından dolaşan bir cevap verdi.
Ben de pijama, kabine gibi gereksiz ayrıntıları geçip, asıl konuya gelmelerini rica ettim. Hatta kolay anlaşılması için soruyu örnekledim: “Mesela Başbakan Ahmet Davutoğlu, kabinesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunacağı gün 6 saat Ethem Sancak’ın evinde kalsaydı ve çıkışta da sizin kameralara yakalansaydı, nasıl değerlendirirdiniz” dedim.
Benim şahitliğime kalmışsanız...
Bir cevap hatırlamıyorum.
Ben de, (Doğan medyasının her gün ayrı köşeden saldırdığı bu günlerde Aydın Doğan’ı çok zor durumda bırakacak bir konu olmasına rağmen) bir daha üzerinde durmadım.
Aradan tam bir ay geçti.
Patronunu koruma aşkı tekrar depreşen Ahmet Hakan bey, o bir aydır göremediği(!) yazıdan yaptığı bir alıntı ile Başbakan Davutoğlu’na cevap veriyor.
Bir taşla iki kuş; tam Ahmet Hakan cinliği...
Veya Bektaşi basitliği...
Valla Ahmet bey, “Yazmışsan istediğim yeri cımbızlarım” diyebilirsiniz.
Ama patronunuzu savunabilmek için bu tür argümanlardan bile medet umar hale gelmişseniz bence durumu bir gözden geçirin...
‘Mütebasbıs’a bir daha baksanız...
Bir husus daha var...
Ben patron paratonerliği konusunda sizin kadar mahir ve mütehassıs değilim. Nitekim, geçen gün umredeki yol arkadaşınız hem patronumuz Ethem Sancak’a, hem de bana saldırdı.
Bendeniz ise patron muhafızlığı yapmayı düşünemedim, sadece kendi develerimin peşine düştüm!
Ama bugün zat-ı âliniz, muhterem babanızın saygı değer dürüstlüğünü, aynen bir gün önce bana yaptığınız gibi kendi amaçlarınıza alet etmiş ve Ethem beye sataşmak için kullanmışsınız...
***
Sayın Ahmet Hakan...
Lütfen yılların verdiği bu “merkezî” alışkanlıktan vazgeçin. İtibar ve itinaya sadece kendinizin layık olduğu bir dünya yok artık...
Sadece kendi patronunuzun değil, sıradan insanların bile saygı görme hakkı var.
Merhum babanızın ‘mütebasbıs’ nitelemesini çok duymuşsunuz ama maalesef hiç anlamamışsınız.
Mütebasbıs, “Dünyalık çıkarlar için yalakalık yapmak” demektir ve patrona yapılan yalakalık da ‘mütebasbıs’ın muhtevasına girmektedir.
Bu arada...
Hani babanızın yanında “Tayyip beyin yaptığı iyi işler” bahsini açarak kendisini idare ettiğinizi söylüyorsunuz ya...
Sanırım babanızın bu tür davranışlar için de kullandığı bir terim vardır.
Aktarırsanız seviniriz...
.
Stratejik derinlik & Sosyolojik yakınlık
22 Mayıs 2015 Cuma
Dün STAR ekibi olarak Başbakan Davutoğlu’nun misafiriydik. Ankara Temsilcimiz Mustafa Kartoğlu, Başbakanlık Muhabirimiz Şerife Güzel ve foto muhabirimiz Hakan Tekin AK Parti’nin Sinop, Tokat ve Amasya mitinglerini yerinde izledik.
İlk dikkatimi çeken şey her güne üç miting, birkaç açılış, TV programı ve muhtelif devlet işleri sığdırmasına rağmen Sayın Davutoğlu’nun performansı oldu. Sayın Başbakan’ın ruh ve beden sağlığının maşallahı var.
Zira bir parti lideri olarak seçim öncesi bütün illeri fiziken dolaşmak değil, gittiğiniz yerlere pozitif enerji götürebilmek önemlidir.
.Sayın Davutoğlu’nun bu dinamizminin en önemli tezahürü ise mitinglerdeki giriş fasılları.
Gittiği her ilde konuşmasına başlarken özellikle seyyar mikrofonu kullanıyor ve partililere iyice yaklaşarak o ilin tarihteki yerini, Türkiye’ye mal olmuş önemli şahsiyetlerini zikrederek başlıyor.
Tokat’ta Hazreti Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Evliya Çelebi’nin Tokat hakkındaki anlamlı methiyelerini ezberden sayan Davutoğlu ile pörsümüş pırasaya benzer parmaklarla Ülkücü selamı veren Bahçeli’yi ve “Benim adım Kemal... Sözüm söz...” nakaratında patinaj yapan Kılıçdaroğlu’nu ve Kudüs’e “Yahudilerin kutsal şehri” Taksim’e “Kabe” diyen Demirtaş cehaletiyle karşılaştırdığınız zaman bahsettiğimiz bu “Bilge Adam” farkı çok daha net hale geliyor.
Nitekim Kılıçdaroğlu’nun günlerdir, “Pek yakında...” anonslarından sonra açıkladığı “Seçim sürprizi”ni, “Benim 15 yıl önce yazdığım Stratejik Derinlik kitabımın arka sayfasındaki ‘Merkez Ülke’ ifadesini çalmış, büyük seçim buluşu olarak sunuyor” cümlesiyle etkisini başlamadan bitirdi.
Bir o kadar da insanî...
Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri akademisyenlerin bilimde derinleştikçe halktan uzaklaşmasıdır.
Ve sosyal bir insan olmak, tevazu ile zînetlenmek bir yaratılış özelliğidir. Bu hasletleri zoraki yapmaya çalışanlar sun’i davranışlar ortaya koymakta, daha da itici olmaktadır. Türk siyasetinin en büyük problemi bu samimiyetsizliktir. Muhafazakarlığın iş yaptığını gören muhalefet taklitçiliğe başvurmakta, daha da rezil olmaktadır.
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasette en büyük avantajı olan bu hasletlerin tek farkı doğal olmasıydı.
Sayın Davutoğlu’nun da bütün o bilge derinliğinin yanı sıra Anadolu’dan; halktan biri olma özelliğini de muhafaza etmesi meydanlardaki en büyük farkı oluşturuyor.
Kürsüde, sunucusu Muhammed’in de Sinoplu olduğunu, birkaç gün önce babasının vefat ettiğini zikretmesi, karşıdaki balkondan açılan, “Başbakanım çaya bekliyoruz” pankartını anında okuyarak, “İnşaallah geliriz” diye mukabele etmesi ve mitingten hemen sonra da gerçekten o eve gidip çay içmesi bu içten hasletlerin tezahürüdür.
Netice olarak bu milletin keşfettiği siyasette samimiyet farkı Sayın Davutoğlu’nun da en önemli avantajı olarak görünüyor.
ÇAY SOHBETİ
Çaya davet edilen evde eski bir öğrencisinin olması Başbakan için de sürpriz oldu. Dilek Özdemir isimli öğrencisi “Çok seviyorum. Bizi kırmadı” diyerek gözyaşları içinde öğrencilik hatıralarını anlattı. Başbakan, sohbetten sonra balkona çıkıp çayını yudumlarken, meydanda hâlâ bekleyen kalabalığı selamladı.
.
Size benzemediğim için şükrediyorum...
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Sayın Ertuğrul Özkök... Son günlerde çok hırçın bir portre çiziyorsunuz. Bu panik neyin nesi bilmiyorum.
Aynı köşede ülkenin cumhurbaşkanından, başbakanına, medyasına kadar önünüze geleni dilinize doluyor, felaket senaryoları yazıyor, olmadık yerlerden fitne körüklemeye çalışıyorsunuz.
Darbe tehlikesinden bahsedenlerle, “Abesle iştigal ediyorlar” diye dalga geçiyor, “Darbeci askerin karşısına onlardan önce biz çıkarız” mavalıyla demokrasi havariliği yapıyorsunuz.
Sayın Özkök, tek potansiyel darbeci olarak sunduğunuz askerin darbelerdeki fonksiyonu sadece inzibatlıktan ibaret olmuş, asıl darbeciler her zaman perde arkasında kalmıştır.
Maalesef aynı çevreler bugün de büyük bir hırsla çalışmakta, inzibatsız bir darbe peşinde koşmaktadır.
“İnanmıyorsanız etrafınıza bakın” diyeceğim ama 20 yıl boyunca manşetlerinizle hizmet ettiğiniz bu darbecileri siz de bal gibi biliyorsunuz aslında...
Şimdi de, giymekle övündüğünüz “paralel gömlek”le; şer koalisyonunun demokrasiye karşı yürüttüğü savaşın tam ortasında çarpışmaktasınız.
Erbabından ‘tetikçi’ tavsiyeleri...
Bugün bu köşeyi sizinle karartmamın sebebi bunlar değil Sayın Özkök. Benimkisi, Ebrehe’ye “Ben develerimin peşindeyim” diyen Abdülmuttalip’in durumuna benziyor. Gerçi bu örnek sizin ihtisas sahanıza girmediği için anlayamamış olabilirsiniz ama arzu ederseniz, devenizi çeken umre arkadaşınıza sorabilirsiniz.
Zira, önünüze gelene saldırdığınız dünkü yazınızda hızınızı alamamış olacaksınız ki asgarî nezaketten yoksun bir üslupla, “Bak patron bu senin adamların bu işi hiç bilmiyor” diye başlıyor ve beni de “silahşör” olmakla itham ediyorsunuz.
Gerçi, bizim bir şey söylememize gerek kalmadan, “Bu yöneticiler iyi tetikçilik yapamıyor. Bu piyasada tetikçilik işini çok iyi yapan, çok daha becerikli, daha acıtıcı tonla adam var. Çoğu kenarda köşede ekmek bekliyor. Çok daha az paraya iyi iş yaparlar” diyerek kendinizi yalanlıyorsunuz.
Bir kere bu işlerin ehli olduğunu ispatlamış bir “bilirkişi” olarak bizim “iyi bir tetikçi olmadığımıza dair tespitiniz” için gerçekten teşekkür ederim.
Öte yandan, yayın yönetmenliği döneminizi, yandaşlığınızın zirve yaptığı “Özköşk”lü yıllarınızı, kâbus gibi sürekli karşınıza çıkan manşetlerinizi, hatta görevi bıraktıktan sonraki travmalarınızı çok yakından takip eden ve “Allahım, onun gibi olmaktan muhafaza eyle” diye sürekli dua eden biriyim.
Çok şükür ki duam kabul oldu, 7 yıllık yayın yönetmenliğim ve sonrasında, sizin yaşadığınız zilletleri yaşamadım. Umarım bundan sonra da yaşamam.
Bütün meslek hayatınızı yakından izleyen biri olarak hiçbir gazete yöneticisini böyle aşağılamanızı tavsiye etmem. Zira bir gazetecinin nasıl “patronun adamı, silahşör” olduğunu inanın sizde gördük ve iğrendik.
Zaten, Ethem Bey’e hitaben sıraladığınız tavsiyelere bakılırsa hâlâ bu tetikçi piyasası ile yakın ilişkide olduğunuz anlaşılıyor.
Size acizane bir tavsiyede bulunmak istiyorum.
Uzun meslek hayatınızdaki silahşörlükleriniz ve Ankara’daki gayretlerinizin hatırına, etrafınızda oluşturulan sun’i itibar fanusu sizi yanıltmasın. O çevre dışında ne eski Türkiye’de karşılığınız var ne de yeni Türkiye’de... Bence “ak kaşık” özentiliklerinden vazgeçin ve geçmişinizi hatırlatacak çıkışlar yapmayın.
Sizi bu kadar köpürten o yazı ile ilgili olarak benim de bir eleştirim var aslında...
Bu kadar ciddiye almaya değmezsiniz?
.
Genelkurmay’ın mesajı demokrasi çizgisine uymadı
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Gurbetle ilk tanıştığımız yıllardı. 80 öncesi İstanbul’da olayların göbeğindeki bir okulda geçen 4 yıl, hayatımın en zor dönemiydi. Bu yüzden 12 Eylül benim için özel anlam taşıyor...
Sanki okula değil DHKP-C merkezine gelmiştim.
Kantin duvarlarında ürkütücü sloganlar, militan fotoğraflar...
Kesintisiz eğitimle geçen bir hafta hatırlamıyorum.
Anfilerde derslerden çok beyin yıkama seansları düzenlenirdi.
Her vesileyle öğrenciler sokağa dökülür, Şişli’den Taksim’e sloganlar eşliğinde yürünürdü.
1977’de malum 1 Mayıs’ta fabrikadan işçileri, okuldan öğrencileri silah zoru ile toplayarak oluşturulan o 500 bin kişiden biri de bendim...
Bir piknik tüpünü doldurtmak için battaniyenizi alıp gece yarısı tüp kuyruğuna gidilen sol iktidarın “Ak günler”iydi...
Pencerelerine takılan camların ömrü 10 günü bile bulmayınca okulda para, fabrikada cam kalmamıştı. Bütün pencereler naylonla kaplı. Pat pat rüzgar sesleri arasında paltolarla geçen koca bir kış...
Oluk oluk kan akıyordu...
O yıllarda yaşanan terörün zararı, titreyerek ders dinlemekten ibaret olsaydı keşke.
Asıl vahamet, kan gölüne dönen sokaklarda yaşanıyordu.
Her gün 10-15 üniversitelinin katledilmesi vaka-i adiyeden sayılıyor, gazetelerde tek sütun haber olarak veriliyordu.
İşte böyle bir sürecin sonunda 12 Eylül’e geldik. Biz aylardır giremediğimiz ‘Bitirme Sınavları’na bu darbe sayesinde girdik ve mezun olduk.
Ortalık süt liman
olmuştu. Kenan Evren’e bütün yurttan dua yağıyordu.
Gel gör ki sokaklardaki terör hapishanelerin loş koridorlarına taşınmıştı.
Ayrıntılarına yıllar sonra vakıf
olduğumuz acımasız hakaretler, işkenceler, idamlar.
Yeni nesil farkında olmazsa da Türkiye’yi 50 yıl geriye götüren 12 Eylül’ün tahribatı hafızalardaki tazeliğini koruyor. Çanakkale’de yaşadığımız kayıplardan sonraki en büyük kırım 12 Eylül darbesinde yaşandı. 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 14 kişi cezaevlerindeki açlık grevlerinde öldü, 171 kişi cezaevlerindeki işkencelerinde can verdi, 49 kişi idam edildi...
Evren, teveccühe layık olamadı...
O halde bir zamanlar Kenan Evren’e kurtarıcı gibi bakarken bugün darbeci olduğunu söyleyenler mi kınanmalı yoksa milletin samimiyetini suiistimal eden darbeciler mi?..
Kenan Evren bu milletin teveccühüne layık olamamıştır.
12 Eylül ile hesaplaşarak halka karşı işlenen bu nankörlüğün hesabını sormak isteyen iktidara destek vermeme uğruna darbecilerin yargılanmasına hayır diyenler de yıllar sonra aynı samimiyetsizliği göstermiştir.
MHP, CHP ve HDP’nin karşı çıkmasına rağmen AK Parti’nin çabalarıyla gerçekleştirilen referandum sonrası yargılanan Evren, dava sonuçlanmadan öldü. Yaşasaydı Orgeneral rütbesi Er olacaktı ama bitmediği için devlet töreni düzenlendi. Ailesi ve az sayıda kişinin katılımıyla toprağa verildi.
Cenazeye katılmayan Cumhurbaşkanı, Başbakan ve parti liderleri sessiz kalırken, Genelkurmay Başkanlığı’nın “başsağlığı” mesajıyla taziyede bulunması dikkat çekti.
Darbenin mimarı olan Evren’i kendi parçası gibi gören Genelkurmay, bu mesajla son yıllarda takdir toplayan duruşunu zedelemiştir. Darbeci Evren’in arkasından Ertuğrul Özkök gibiler gözyaşı dökebilir. Ancak Peygamber Ocağı olarak bilinen Silahlı Kuvvetlerimizin, 13 yıllık duruşunu bozarak darbenin mimarına başsağlığı dilemesi demokratikleşen çizgisine uymadı.
Sonuç olarak bu bir demokrasi sınavıydı ve normalleşmeye çalışan TSK bunu kazanamadı...
.
Diyanet’in infazına böyle karar verildi...
13 Mayıs 2015 Çarşamba
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Başkanı günlerdir bombalanıyor. Seçim maratonunun koşulduğu şu günlerde özellikle barajdan çıkmak için çırpınan bir partinin öncülüğünü yaptığı bu saldırıların sandıkla-seçimle hiçbir ilgisi olamaz. Çünkü, Anayasal bir kurumu kapatmak gibi, pratiği olmayan salvolardan oy çıkmaz.
Aleviler Diyanet’i eleştiriyor ama ortadan kaldırmaktan değil, hizmet almaktan bahsediyor. Peki o zaman, bu meydan okumaların amacı ne?
Yani tam bir, “Düğün değil, bayram değil...” vakası...
Başbakan Davutoğlu’nun, “Diyanet’i kapat emri yurt dışından geldi” açıklaması da bu saldırıların seçimle ilgisi olmadığını gösteriyor ...
Öte yandan paralel medyanın da son dönemlerde Diyanet’i ve Başkan Mehmet Görmez’i yıpratmak için her fırsatı değerlendirdiğini, hiçbir malzeme bulamazsa alakasız haberlere Görmez ve Mercedes fotoğrafları iliştirerek algı operasyonunu kesintisiz sürdürdüğünü görüyoruz.
Velhasıl, yoğun seçim atmosferiyle hiç de mütenasip olmayan bu savaşın başka bir sebebi olmalı...
Kritik nokta Paralelin, Diyanet ilişkileri...
Paralel yapı, her devlet kurumunda olduğu gibi Diyanet’te de teşkilatını kurmuştu ve istediği her şeyi alabiliyordu.
Ama ayrışma döneminden itibaren aynı ‘yakınlığı’ görmemeleri canlarını sıkıyordu...
İşte, sert uyarılardan savaşa kadar uzanan süreci özetleyen bazı ilginç anekdotlar...
Paralel yapının önde gelen isimlerinden olup son dönemde bazı yanlışlıklara itiraz ettiği için dışlanan Prof. Dr. Kemalettin Özdemir, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e müracaat ederek, “Hocam bunaldım artık. Gittiğim her kapıyı yüzüme kapattırıyorlar” diye yakınır ve yurt dışında bir görev talep eder.
Görmez de, Suudi Arabistan’da Din Hizmetleri Müşavirliği’ne tayin edebileceklerini söyler.
Bu görüşme saat 18.00 civarında Başkan Mehmet Görmez’in makam odasında gerçekleşmiştir. Aynı gün saat 20.00’de, Kaynak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Özcan, Mehmet Görmez’i arar ve “Hocaefendi’nin çok önemli bir mesajını iletmek için acil görüşme” talep eder.
Çankaya’daki konuşma Pensilvanya’dan duyulmuş!..
Ertesi gün 09.00’da sayın Görmez’in makamında buluşurlar.
Mustafa Özcan’ın ilettiği mesaj şok edicidir.
Dün akşamki görüşme Pensilvanya’ya gitmiş, hatta cevabı bile gelmiştir...
“Kemalettin bey ile ilgili bir atama planlıyormuşsunuz. Konu hocamızın kulağına gitmiş. Bu adam çok sakıncalıdır, yol yakınken uyarmak istedi” der.
Mehmet Görmez, eski bir Diyanet mensubu olan haberciye, “Mustafacığım, Kemalettin benim doktora arkadaşımdır; yakından tanırım, bu vazifeye layıktır” der ama o ısrar eder... “Yok hocam... Onun kadınlarla ilişkisi var, o mübarek yerlerde Diyanet’i temsil edecek birisi değil...”
Görmez Hoca, Mustafa Özcan’ı lisan-ı münasiple uğurlar. Ama az sonra da İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek arar ve acilen görüşmeleri gerektiğini söyler. Aynı gün saat 16.00’ya randevu verilir.
Görüşmeye, Akyürek’in yardımcısı gelir ve “Dini İstismarla Mücadele Masası kuracakları” bilgisini verir.
Görmez Hoca buna bir anlam verememiş olacak ki istihbaratçı misafir, açıklamalarına devam eder. “Kemalettin Özdemir’in de içinde olduğu bazı tanınmış İslamî şahsiyetler kadınlarla düşüp kalkıyor...”
Görmez Hoca, “Bu dedikleriniz doğru bile olsa o kendileriyle ilgili bir keyfiyettir, dini istismarla ne ilgisi var? Ayrıca Kemalettin Özdemir’den de böyle şeyler sadır olmaz” der.
Ama elemanın pes etmeye niyeti yoktur. Yanında getirdiği laptopu açar ve “Bunları gördükten sonra karar verin isterseniz” der ama Görmez Hoca hemen “Burası Diyanet makamı, burada böyle ahlaksız şeyler seyredilmez. Görüşme bitmiştir” diyerek buna engel olur.
Görmez hâlâ işin vehametini göremez!..
Derken, 17/25 Aralık süreci de başlamıştır....
Diyanet İşleri Başkanı olmanın yüklediği vebalin de etkisiyle gidişattan çok rahatsız olan Görmez Hoca hâlâ sağduyu ümidi taşımakta, “Camiadan makul insanlara durum izah edilirse daha fazla tahribat olmadan bu ateş söndürülür” diye düşünmektedir.
Bazı ön görüşmelerden sonra Görmez Hoca, Ali Bardakoğlu, Hayrettin Karaman, eski Kültür Bakanı İsmail Kahraman, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve Fatih Üniversitesi Rektörü Şerif Ali Tekalan bir araya gelirler.
Karşılıklı mütealalardan sonra paralel yapı temsilcileri, “Durumu hocaefendiye ileteceklerini” belirterek ayrılırlar.
Birkaç gün sonra cevap, Görmez Hoca’ya iletilir: “Ameliyat başladı artık ilaç tedavisine geri dönülmez...”
Zaten sayın Görmez, sayısı yüzleri bulan beyanlarında, Müslümanların kalbine hançer gibi sokulan bu fitnenin camilere girmemesi için âdeta yalvarmış ama paralel yapıdan bu gayretlere mukabil en küçük adım görememişti.
Bu cevap sayın Görmez’in, tahribatı durdurma ümitlerini de büyük ölçüde bitirir.
Ve Diyanet’in infazına karar veriliyor...
Görmez Hoca suhulet tavsiye ededursun, onlar da, Fethullah Gülen’in meşhur bedduasına “Beddua deme” ısrarlarını sürdürüyor, Görmez Hoca’nın, “Köydeki imamın bile beddua olduğunu bildiği bir şeye ben nasıl beddua demem” şeklinde itirazına bozuluyorlardı.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 25 Ocak 2014 tarihinde düzenlediği, “Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreninde Cumhurbaşkanı (dönemin başbakanı) Erdoğan’ın konuşmasında yer alan, “Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş, kalbi boş, zihni boş alim müsveddelerini reddetmiştir. Bunlar, ilmi güç ve şantaj için kullanıyor” ifadeleri Fethullah Gülen’i çok kızdırır.
Nitekim bir süre sonra Görmez Hoca’yı ziyaret eden Paralel Yapı Yönetim Kurulu Başkanı’nın oğlu, Fethullah Gülen’in, ateş yüklü mesajını bir vasıta ile iletir:
“Her şeyi unutabilirdim ama o kadar alim önünde bana hakaret edilirken sessiz kalmasını aslâ unutmayacağım...”
Diyanet Vakfı, Paralel’in ayağına bastı
Artık yapılacak bir şey kalmadığı kesin olarak anlaşılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı da 25 Mart 2014 tarihinde yayınladığı deklarasyonla, “İslâmiyeti, dünyevi bir güç devşirme adına istismar eden” bu yapıya en net tavrını ilan etmiştir.
Zaten bundan sonrasını çok iyi biliyorsunuz...
Medyadan siyasete kadar uzanan yandaş tetikçiler harekete geçer ve “Diyanet İslam Ansiklopedisi’ndeki hatalar”dan, “Başkan Görmez’in bindiği milyonluk Mercedes”e, önlerine gelene sıvadıkları “Muta nikahı”na kadar, en zalim müfteri sınırlarına bile sığmayan iftiralar peş peşe gelmeye başlar...
Tabii Diyanet Vakfı’nın Latin Amerika’dan Rusya, Balkanlar ve Afrika’ya kadar farklı coğrafyalarda yürüttüğü ve paralel yapının anlayışına pek uymayan hizmetlerden duydukları rahatsızlık da bu kin ve öfkenin en önemli sebeplerinden biriydi.
***
Netice itibariyle durum bu noktaya gelmişse bu vahim ayrıntıları yaşayanlar neden hâlâ susmaktadır?
Hiçbir gerekçe, millî ve manevi değerlerimizin katledilmesi karşısında sessiz kalmanın verdiği vicdan azabından daha ağır olamaz.
Son günlerde yine şantaj malzemesi yapılan Kemalettin Özdemir Hoca, İslamî ahlâkın gereği olarak gerçeklerin ortaya çıkması için üzerine düşeni yapmalıdır.
.CHP’nin kripto çuvallaması...
11 Mayıs 2015 Pazartesi
Bütün tarafsız gözlemcilerin ittifak ettiği bir değerlendirme var.
“Bu seçimleri son viraj olarak gören paralel yapı, AK Parti dışındaki bütün partilerin yer aldığı bir ‘Erdoğan Düşmanlığı’ cephesi oluşturmaya çalışıyor...”
Nitekim, “Seçimden sonra CHP, MHP, HDP koalisyonu gündeme gelebilir” gibi akla ziyan formüller de bu zorlamanın ürünüydü.
Böyle bir koalisyonun gündeme gelmesi için önce koalisyona ihtiyaç duyulması gerektiğinden zaten yok hükmünde olan bir formül ise de iki ‘düşman’ ideolojiyi bile ‘bir araya getirebilen’ düşmanlığın seviyesini anlamak bakımından önemlidir.
Bu kin ve öfkenin etkisiyle bütün kriterlerini kaybeden ve “Ne olursa olsun, yeter ki AK Parti gitsin”e kilitlenen paralel yapının, boş vaatler dışında bir politika üretemeyen muhalefet partilerine ‘üst akıl’ hizmeti verdiği artık sır değil. Kameralara yansıyan işbirliği toplantıları, paralel medyanın yıkıcı propagandaları bu gerçeği bas bas bağırmaktadır.
Ayrıca, paralel yapının seçim hazırlığı da aynı stratejiyi sahaya yansıtmaktadır. Zira yapı, doğu ve güneydoğu ile İstanbul gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde firesiz HDP’yi destekleyecek diğer illerde ise en güçlü muhalefet partisine oy verecek. Yapı, muhalefete yoğun desteğinin yanı sıra ev ev dolaşan ‘ablalar’ sayesinde az sayıdaki seçmen tabanından kat kat fazla oy desteği hedeflemektedir .
Yıkıma destekte sınır yok...
Paralel yapının “Ortak Düşman Cephesi”ne hizmeti bunlarla da sınırlı değil. Devletin değişik kademelerindeki paralel kalıntılar, muhalefetin işine yarayacak her türlü bilgi ve belge servisini yoğun biçimde sürdürmekte, onlar da bu bilgileri yeri gelince kullanmaktadır.
Ancak bu yapı aktif noktalardan büyük ölçüde temizlendiğinden bilgilerin sağlık durumu bozulmuş, varlığını sürdürdüğünü göstermeye çalışan Fuatavni hesabı gibi, aynı kaynaktan beslenen muhalefet partileri de sık sık çuvallamaya başlamıştır.
Mesela HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın yaşadığı “Kürtçe Kuran” rezaleti bu tür bir ofsayt durumudur.
Paralel köprüsü Umut Oran deşifre olduğu için beklemediği bir anda bünye dışına atıldıktan sonra paralel yapı ile ilişkileri yürütme görevini üstlenen sansürcübaşı Gürsel Tekin de benzer bir vahamet yaşadı.
Sayın Tekin’in omzuna konan paralel bir kuş, kulağına bir şeyler fısıldamış. Olayı tam anlayamayan acemi ‘çevirmen’, “Suriye... 2 gün sonra...” gibi parçaları birleştirince ortaya “Türkiye 2 gün sonra Suriye’ye girecek” şeklinde bir cümle çıkmış.
Bu montajı, mal bulmuş mağribî edası ve “Umarım yalancı çıkarım” ihtiyatıyla kamuoyuna sunan Gürsel Tekin, yalancı çıkmanın tedbirini almıştı ama Başbakan Davutoğlu’nun Süleyman Şah Türbesi’ni ziyaret etmesiyle yaşayacağı rezaleti hiç hesaplamamıştı.
Kuşlara dikkat sayın Tekin!..
.
Sizce hangi partinin vaatleri daha cazip?..
6 Mayıs 2015 Çarşamba
Bu seçimlerin tam bir vaat yarışına döndüğünü gören sayın Süleyman Demirel sanırım yerinde duramıyor, “Bizim dönem geri döndü, meydanlara çıkıp vaatlerimi sıralasam, bunların hepsi yaya kalır” diyordur...
Perdeyi CHP açtı...
AK Parti’nin yaklaşık 13 yıldır uyguladığı sıkı para politikasından memnun olmayanlara yönelik bir seçim stratejisi geliştirdiler.
Gerçi sayın Kılıçdaroğlu, “Sözüm söz, benim adım Kemal...”den başka ciddi bir argüman ortaya koyamasa da üzerinde konuşulabilecek şeylerdi. Malum medya da mal bulmuş mağrip gibi üzerine atladı. Önce bol bol konuştular, sonra da “Çok konuşuluyor” tespiti yaptılar!
Diğer partiler de bu havanın cazibesine kapıldı ve seçim beyannamelerini açık arttırmalı vaatlerle ‘güncelleyerek’ açıkladı!
Artık malum medya ve paralellerindeki yeni yandaşları cazip bir konu bulmuştu! Nasıl olsa toplumda halinden memnun olmayan çoktu...
Teşhis doğru, tedavi berbat...
Yaşam standartlarımız sürekli yükseliyor ve buna bağlı olarak ‘zaruri ihtiyaç’ların nitelikleri de değişiyor. Eskiden Doğan marka otomobile binmek bir statü göstergesiydi ama şimdi neredeyse o araçların trafiğe çıkmasını çok görenler var.
Daha iyi şartlarda yaşamak elbette herkesin hakkıdır.
Yani bu milletten oy isteyen partilerin, seçmenlerinin sıkıntılarını dile getirmesi gayet normaldir.
Ama bunlar sadece hoş vaatlerle çözülecek kadar basit problemler değildir.
Bu noktadaki samimiyetin ölçüsü, yapılan vaatlerin ciddiyetiyle orantılıdır.
Gerçekleşmeyeceği belli olan vaatlerde bulunmak veya ileride daha büyük sıkıntı yaşatacak geçici ‘çözüm’ler sunmak sadece ‘mağduriyet’in istismarı demektir.
Buradan bakılırsa; “Topu topu Milli Gelir’in yüzde 3’ü-5’i...” gibi küçümseyici ifadelerle sunulan bu vaatlerin, ekonomiyi sarsmadan karşılanması mümkün değildir.
Daha basit bit ifadeyle hem bu vaatler hem de söz verilen büyüme oranları sürdürülebilir değildir.
Onun içindir ki, dikkat ederseniz; partilerin vaatleri, iktidara olan mesafeleriyle ters orantılıdır...
Yani gerçekleştirilemeyecek vaatlerin veya onlarca yıllık cefayla satın alınacak bir yıllık sefanın hiçbir anlamı yoktur.
O halde... En isabetli vaat, gerçekleştirilebilecek vaattir.
Siyasi istikrar, AK Parti’nin vebalidir...
AK Parti’nin yaklaşık 13 yıla yakın iktidarı boyunca popülist politikalardan ısrarla kaçındığını, bütçe disiplinini her şeyden çok önemsediğini biliyoruz.
Ancak bu sayede oluşturulan ekonomik iyileştirme, hedefe ulaşma yolunda kural tanımayan muhalefetin iştahını kabartmaktadır.
Düne kadar “Ülke batıyor” diye bas bas bağıran muhalefet liderleri bugün bu devletin bütün vaatlerini karşılayabilecek güçte olduğunu söylüyor.
AK Parti yürütmekte olduğu sıkı politikayı, önümüzdeki dönemde vatandaş lehine esnetmelidir.
Aksi taktirde AK Parti’nin millet adına yürüttüğü bu hassasiyet amacına ulaşamayacak, muhalefetin istismarına açık zemin oluşacaktır.
Elbette esas olan bu ülkeyi hangi partinin değil, layık olan kadronun yönetmesidir. Ancak kısa vadeli hedeflere kilitlenen muhalefet partileri, bu ülkeyi yönetmeye layık olmadıklarını ortaya koymuşlardır.
Ama AK Parti, sosyal yaraların bu kadar kaşındığı bu seçimlerden sonra da aynı ‘tavizsiz’ tavrını sürdürürse korkarım 2023 hedeflerine ulaşamadan iktidarı kendi elleriyle teslim eder.
KAFAMA TAKILANLAR..
Duvara bakın sayın Demirtaş
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Tek bir seçmen kendisine baskı yapıldığını söylesin, kameralar önünde özür dileyeceğim” demiş. Sayın Demirtaş, sahadan kesitler aktaran Orhan Miroğlu’nun izlenimlerini takip etmiyor olabilir. Belki, ondan alıntı yapan Salih Tuna’yı ve Ahmet Taşgetiren ağabeyi de okumamıştır.
Peki Van’da kendi astıkları “Bize oy vermezseniz kanınızı akıtırız” afişlerini de mi görmediniz sayın Demirtaş?..
.
Yıllar sonra “Akıllı Gelin”i hatırladım...
2 Mayıs 2015 Cumartesi
Anadolu’nun bir köyünde “Akıllı Gelin” ismiyle maruf bir kadın yaşarmış. Her müşkülü olan hemen ona koşarmış.
Bir gün kağnı kanadıyla başını kaşıyan bir dana kafasını kanat boşluğuna sokmuş. Durumu fark eden köylüler de epey kafa yormuş ama bir çözüm bulamamış.
Derken biri çözüm yolunu bulmuş ve “Akıllı gelini çağırın...” diye haykırmış.
Vakur adımlarla olay yerine gelen Akıllı Gelin duruma şöyle bir göz attıktan sonra Arşimet edasıyla konuşmuş:
“Dananın boğazını kesin...”
Nereden mi hatırladım?..
Yıllardır unutmuştum bu darb-ı meseli.
Tıpkı 90 öncesinde pek revaçta olan o bol vaatli siyaset günleri gibi...
Yaşananları çabuk unuttuğumuzu sayın Kılıçdaroğlu da fark etmiş ki, bu popülist politikaları tekrar keşfetti ve bol vaatli bir seçim kampanyası açıkladı.
Ümitsiz vaka durumundaki bir partiyi savunmaktan bitap düşen yandaş medyası “Nihayet söyleyecek bir şeyler bulduk” dediler ama bu mutlulukları fazla sürmedi.
Çünkü herkes o günleri tekrar hatırladı. Ve aynı kâbusları tekrar yaşamayı hiç istemiyordu. Onun için “Benim adım Kemal, namus sözü...” gibi kahve muhabbetlerine itibar etmedi ve ısrarla “Kaynak nerede” diye sordu.
Bilgiç ekonomistlerinin, “Vaatlerimizin kaynağı kendi içinde...”, “Bütçeyi yaparken kaynakları bir bir açıklayacağız”, “Milli gelirin yüzde 4’ünü bile bulmuyor”, “Her vatandaş 50 kuruşunu emekliye veremez mi?” gibi hiçbir karşılığı olmayan cevapları kimseyi ikna edemedi.
Saray muhabbetlerinden de sonuç alamayan Kılıçdaroğlu, harika buluşla kaynak meselesini kökten çözdü:
“İki milyon Suriyeliyi ülkesine göndereceğiz...”
“Akıllı Gelin”in kulakları çınlasın...
Bu ‘çözüm’ torunlarımızı utandırır...
Uluslar, geçmişleriyle gururlanır veya utanırlar. Biz çok şükür Japonya’dan Amerika’ya; hemen her ülkede atalarımızın canları pahasına; göğüs kabartan hatıralarını dinliyoruz.
Ama kötü örnekleri de yıllar boyunca sırtımızda kambur olarak taşıyoruz. Ve kimse bunu kim yapmıştı diye sormuyor, fatura milletin üzerinde kalıyor.
Türkiye’nin insan odaklı Suriye politikasını, asıl mahsullerinin yıllar sonra derleneceği çok başarılı bir strateji olarak değerlendiriyorum.
Bu yüzden Allah nasip etmesin ama CHP’nin bu ucuz çözümünün sebep olacağı ağır faturayı da gelecek nesillerimiz ödeyecektir.
Allah’ım sen koru...
KAFAMA TAKILANLAR..
Taksim tacirleri...
1977’de Taksim’de yaşanan vahşeti yakından gördüm. O günden bu yana bir “Taksimaşkı”dır gidiyor.
İşçiler adına kaza ve ölüm istatistiklerinden başka bir katkısı olmayan sendika ağaları her yıl 1 Mayıs “Taksim’e çıkmamızı kimse engelleyemez” sloganlarıyla beceriksizliklerini kapatıyorlar.
Ey işçi kardeşim... Zaten senin sırtından geçinen bu göbeklileri 40 yıldır Meclis’e taşımaktan yorulmadın mı?
Devirin şu masayı...
Çözüm süreci başladığından bu yana Kürt siyasetinin en çok telaffuz ettiği şey “Çözüm süreci bitti” sözüdür.
Oysa çözüm veya çatışmanın asıl muhatabı Kürt halkıdır.
Peki ama HDP’nin veya Öcalan’ın, Kürtler halkının tamamının temsilcisi olduğunu kim söyledi ki?
Ve bütün bu tehditlerine, vesayetlerine rağmen bunlarla çözüm aramanın mantığı ne?..
Bence de devirin şu masayı ve devlet çözüm sürecini çok daha kararlı bir şekilde bizzat muhatabı olan Kürt halkı ile yürütsün.
Geri kalanların ne olacağı mı?
Onu zaten Sırrı Süreyya Önder söylemiş...
.
75 Figüranlı ‘He-Man’ filmi ve penguen belgeselleri...
29 Nisan 2015 Çarşamba
Türkiye son dört gündür yeni paralel kalkışmayı tartışıyor. 75 şüphelinin tahliyesi için hukuksuz bir yöntem tercih ederek, 29. Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurdular.
Hakim Metin Özçelik de yetkisi olmadığı halde bu talebi kabul etti ama sonunu getiremedi.
“Madem öyle, bende böyle” diyen Özçelik, bir hukuksuzluğa daha imza atarak talebi, paralelindeki 32. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.
Bu arada HSYK hukuksuzluk uyarısı yaptı ama hakim Mustafa Başer bunlara aldırmadan devraldığı görevi yerine getirmek için derhal harekete geçti.
Adeta bombaları beline bağlayarak hedefine odaklanmış intihar eylemcisi gibiydi... Adliye katibini de rehin alarak odasını kilitledi işe koyuldu!
Her ne pahasına olursa olsun verilen talimatı yerine getirecek, tahliye taleplerinin kabul edildiğine dair bir ‘belge’ düzenleyecekti.
“Yaz katip” dedi ve 75 kişi için tahliye emirleri sıralamaya başladı...
Gerçekten mesele tahliye miydi?
Bütün tarafsız hukukçular “Bu mahkemenin böyle bir talebi kabul ederek tahliye kararı verme hakkı yok” diyor ama ben tahliyenin de yöntemin de ayrıntı olduğunu düşünüyorum.
Gerçi, 10. Sulh Ceza Hakimliği devreye girerek bu maceraya son verdi ama bence bu tahliyelerin gerçekleşmeyeceğini onlar da çok iyi biliyordu.
Zaten asıl hedef de bu değildi. Tahliyeciler bu operasyonun sadece figüranıydı.
Seçilmiş iki kurbanın adliye odalarında gerçekleştirdiği intihar eylemi de sadece araçtı.
Operasyonun ağırlık merkezi dışarıdaydı...
Nitekim daha önceden sosyal medyadan adliye önüne kadar gerekli her yerlerde konuşlandırılan hazır kuvvetler, adliyedeki girişimle eş zamanlı olarak algı operasyonuna başladılar.
Her konuda görüşlerinin alınmasına alıştığımız ‘kadrolu bilirkişiler’ TV ekranlarına bağlanarak, “yürüyen işlemlerin ne kadar hukuki olduğunu” anlattılar. Çağlayan’a koşan bildik vekiller, gecenin 02.00’sinde adliyeye girmeye çalışan ‘avukat’lara maymuncuk görevi yapmaya kalktılar.
Operasyonu sevk ve idare eden TV ekranlarından tahliye süreci tamamen meşru bir zeminde ilerliyormuş gibi yansıtılarak, “Vuslat bu gece” aldatmacası özellikle yayıldı. Hatta, algıyı güçlendirmek ve olaya duygusal boyut kazandırmak için mahkum yakınlarını Silivri’ye yığmaktan bile çekinmediler.
Bütün bunların amacı “devlet içinde örgütlenmiş paralel yapının hâlâ güçlü ve aktif olduğu” masajıyla, tereddütlü tabana güven, geri kalanlara da gözdağı verilmeye çabasıydı.
Tahliye olamayanların bile, “Maksat hasıl oldu” değerlendirmesi de bunun göstergesiydi.
Türkiye uykuda yakalandı!..
Bir kere, potansiyel darbecilerin hâlâ bu kadar önemli noktalarda tutulması bir zaaftır. Ayrıca, bu ‘tahliye operasyonu’ günler öncesinden başladı ve STAR gazetesi 23 Nisan nüshasında, “Yetkisiz mahkemeden tahliye talebi” uyarısı yaptı. Buna rağmen, Adalet Bakanlığı ve HSYK, son ana kadar etkili bir müdahale yapmayarak böyle bir algı operasyonuna imkan sağladı.
Ayrıca, sivil kesim de yeterli ölçüde demokratik bir duruş sergileyemedi.
O gece bu refleksi göstermesi gereken mecraların kimi penguen muhabbeti yapıyordu kimi de tarih sohbeti!..
Bazı kanallarda da acar siyasetçilerin seçim savaşı vardı. Oysa bilmiyorlar ki, paralel evrende sürdürülen operasyonun hedefine ulaşması halinde ne alacakları oyun anlamı kalacaktı, ne de yapacakları siyasetin...
Daha da ilginci, bu duyarsızlığın gazetelerde de aynen devam ettiğini gördük. STAR dışındakiler bu operasyonu hiç görmemiş veya kıyıda köşede geçiştirmişti.
Oysa, Türkiye, tam 8 yıl önceki 27 Nisan muhtırasını mumla aratacak bir gece geçirmişti...
.
Korkarım krize koşuyoruz...
25 Nisan 2015 Cumartesi
Kör ölür, badem gözlü olur” hesabı, bizim parlamenter sistem de bitkisel hayata girince pek kıymete bindi!
Zaten darbeden doğan 1961 Anayasası’yla dizayn edilen parlamenter sistemimiz, 1980 darbesinden yeni yaralar almış, kolunu bacağını Evren’e kaptırmıştı.
2007’de ise askerlerin gece yarısı baskınıyla sendeledi, hemen peşinden CHP ve AYM’den gelen ‘367 saldırıları’yla tamamen felç oldu.
Artık cumhurbaşkanı bile seçemeyen bir parlamentomuz vardı...
Bunun üzerine millet olaya el koydu ve “Bu işi bundan sonra bizzat ben yapacağım” dedi.
Bu karardan sonra ‘vekiller’e düşen şey, milletin bu kararına saygı duyarak gereğini yapmaktı. Zaten seçilirken söz verdikleri yeni anayasa ile birlikte yönetim sistemini de halkın bu kararı doğrultusunda yeniden dizayn etmeleri gerekiyordu.
Ama yeni parlamenterlerimizi Ankara havası çarpmış olacak ki Meclis’e girince her şeyi unuttular.
Güya anayasa hazırlamak için toplananlar “AK Parti başkanlık sistemini dayatıyor” bahanesiyle işi komisyona havale ettiler!
Gelin görün ki, o gün “Dayatılıyor” diye rafa kaldırılan problem, 11 Ağustos’ta, daha da bayatlamış olarak tekrar karşımıza çıktı.
Şimdi yeni bir seçim arifesindeyiz ve yine dört yıl önce başladığımız yerdeyiz...
Peki kim ne diyor?
AK Parti’nin tavrını biliyoruz ama yeterli çoğunluğu yakalayıp yakalayamayacağını bilmiyoruz. (Ayrıca, AK Parti sayısal çoğunluğu sağlasa bile toplumsal mutabakat aramalı.)
CHP, “Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltacağız, sembolik hale getireceğiz” diyor.
Peki yerine ne koyacaksınız, Türkiye’yi yukarıda arz ettiğimiz bitkisel parlamenter sistemle mi yöneteceksiniz? Daha da önemlisi, bunu nasıl yapacaksınız? Cumhurbaşkanını seçen halka, “Senin seçtiğin kişi bu işlerden anlamaz. Onun için onu köşeye oturtup hiçbir işe karıştırmayacağız” mı diyeceksiniz? Bırakın mantıksızlığını, bu işi MYK’da yapamayacağına göre teknik açıdan da imkansız olan bir şey söylüyor CHP...
MHP henüz beyannamesini beyan etmedi ama Başbuğ Türkeş’in tavsiyesine rağmen başkanlık sistemine şiddetle karşı olduklarını biliyoruz. Ama gelinen bu noktadan geri dönmenin “İktidara gelirsek AK Saray’ı müze yapacağız” demek kadar kolay olmadığını da onlar bilmeli.
Geriye, barajda çırpınan HDP kalıyor ama onlar da “Yeni anayasa ama kesinlikle başkansız...” diyor.
Mesele başkanlık mı?
Sonuç olarak muhalefet “Başkanlığa hayır”da birleşmiş durumda...
Peki bu ne anlama geliyor?..
Bu partiler, parlamenter sistemin geldiği bu noktadan sonra artık hiçbir zaman ideal bir yapıya dönüşemeyeceği bilinciyle davranıp, çözüm konusunda ‘başkanlık’ haricinde bir teklifte bulunsalardı ‘kriz’e davetiye çıkarmakla suçlayamazdık.
Ama şu aşamada parlamenter sistemden bahsetmek, Türkiye’yi yeni maceralara sürüklemek demektir.
Dahası, sistem problemini pas geçerek yapılan vaatlerin de hiçbir anlamı yok. Çünkü, bu kriz aşılmadıkça kimsenin hedefine ulaşma imkanı yoktur.
Yani, parlamenter sisteme aşk ilan edenler korkarım krize davetiye çıkarıyor...
KAFAMA TAKILANLAR..
Yazık oluyor Ermenilere...
1915 olayları konusunda Türkiye’nin gelebileceği son pozisyon budur. Ama kendine iş arayan diaspora Ermeni halkına hayaller vaat ederek bu oyunu sürdürmeye çalışıyor. Türkiye’yi dövmek isteyen ülkeler de Ermeni meselesini ‘sopa’ olarak kullanıyor. ‘Dışarı’dan gelen gazla gün geçtikçe hızlanan Ermenistan ‘çıkış’ı kaçırmak üzere.
Uyan ey Ermeni halkı... Sizin acınızı herkes kullanıyor, size sadece Türk düşmanlığı kalıyor...
Türkler de haklı olarak, “Ya Ermeni Komitacıların yaptığı vahşetlerin hesabını kim verecek?” diye sormaya başlarsa korkarım ‘o kapı’ ebediyen kapalı kalır...
Pardon, mesele pijamadan ibaretmiş!..
22 Nisan 2015 Çarşamba
Pijama meselesini biliyorsunuz...
Hani, Doğan Grubu’nun yoğun gayretleri sonucu Refah-DYP koalisyonunda nöbet değişimi beklerken piyangodan çıkan Mesut Yılmaz’ı Aydın Doğan’ın hangi kıyafetle karşıladığı tartışması...
Bendeniz, bu ziyaretin kıyafetten daha önemli ayrıntılarını yakından izlemiştim ama şimdiye kadar bu tartışmalara hiç girmedim.
Niye 18 yıl sonra yazdım?
Son yıllarda Türkiye’de ‘halkın hatalarını düzeltme’ gayretlerinin(!) tekrar hortladığını görüyoruz.
“Diktatöre bak...” yaygaralarının arkasına gizlenen, “Ne olursa olsun bunlar gitmeli” çabaları bir savaşa dönüşmüş durumda.
Siz de onlar gibi düşünmüyorsanız, bireysel duruşunuz ne olursa olsun; kin koalisyonları toplu katliamlarına hedef oluyorsunuz.
Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi medya usulü darbe çabalarına şahit olduğumuz bu günlerde Ahmet Hakan da sanki nostalji yapar gibi; 18 yıl önce yaşanan ve sonuca ulaşan bir ‘medya darbesi’ni gündeme taşıdı.
Ben de demokrasimize katkım olur düşüncesiyle, konu hakkında bildiklerimi ‘belgesel’ tadında paylaştım.
Mesele demokrasi değilmiş...
Fakat gerçekten yanılmışım...
Kimsenin kaliteli demokrasi gibi bir derdi yokmuş.
Korkunç diktatör masalları anlatan ucuz demokratların, ‘havuz’ bezirganlarının, 28 Şubat’ı maske yapan mağduriyet simsarlarının kılı bile kıpırdamadı.
Bundan sonra da demokrasi nutku atmaya devam edeceklerinden emin olduğum bu ‘pişkin demokratlar’ın(!) ekrandaki yüzlerini dikkatle izleyeceğim...
Sorularım cevapsız kaldı Ahmet Bey...
Köşeden köşeye polemik benim tarzım değil.
O yüzden o yazıyı yazmadan önce Ahmet Bey’i; izniyle kaydettiğim cep numarasından aradım, cevap vermedi. Kimliğimizi ve maruzatımızı arz ederek makamından aradık, “Yerinde değil, numarasını da veremeyiz” denildi.
Yine de ihtiyatlı bir üslupla düşüncelerimi paylaştım.
Daha sonra da herhangi bir dönüş yapmayan Ahmet Bey, düşüncelerini üç gün sonra köşesinden paylaşmayı tercih etti.
Bendeniz o günkü yazımda, “Madem konuyu açtınız, pijamayı boşverin de sayın Yılmaz, Çankaya’ya çıkmadan önceki 7-8 saatini neden Aydın Doğan’ın evinde geçirdi?” diye sormuştum.
Bir ziyaret haberini yayınlayan kanalın sahibini arayıp hakaret etmenin Doğan Yayın İlkeleri’nin hangi maddesinde yer aldığını merak etmiştim.
Ahmet Bey de bütün sorulara tek cevap vermeyi tercih etmiş ve “Listeler tutmuyor” demiş...
Ahmet Bey, sizin kadar ayrıntılı bir araştırma yapmasam da 1 Temmuz tarihli gazetelerdeki farklı fotoğrafları ben de fark ettim.
Ama inanın hiç ilgilenmedim. Çünkü benim konum o değil. Ayrıca böyle bir görüşme hiç olmayabilirdi ve Hürriyet kabineyi tam isabet yayınlayabilirdi de...
Yazık oldu Hürriyet’e...
Gerçi baya emek sarf etmişsiniz ama keşke böyle bir yolu zorlamasaydınız; Hürriyet’i zor durumda bıraktınız.
Zira meseleye sizin dediğiniz gibi “Hürriyet’in fiyaskosu” olarak baksak bile, bu kadar önemli bir konuda bu kadar rahat yalan yazabilen bir gazetenin şimdiki manşetleri de tartışma konusu olmaz mı? Çünkü bahsettiğiniz listenin tepesinde “İşte beklenen kabine” demiyor “İŞTE YENİ KABİNE” diyor.
(Nitekim aynı tarihli kardeş gazeteniz Milliyet’te “Muhtemel Kabine” ifadesi tercih edilmiş.)
Daha da önemlisi, “Hükümet tamam” manşetinizin alt başlığında 60 punto hurufatla, “Yılmaz, hükümet taslak listesini dün akşam Çankaya’ya çıkardı. Cumhurbaşkanı Demirel tüm isimleri onayladı. Yılmaz Hürriyet’e ‘Hükümet tamam, listeyi yarın (bugün) açıklayacağım’ dedi” ifadeleri yer alıyor.
Bu ifadeden, sayın Yılmaz’ın Hürriyet’e bu açıklamayı, Çankaya’dan çıktıktan sonra yaptığı anlaşılıyor. Öyle ise bu durumu açıklamak Hürriyet’e kalıyor, öyle değilse gerisini getirmeye benim dilim varmıyor...
Velhasıl Ahmet Bey, inanın beni hiç ilgilendirmiyor ama o manşetinizdeki yanlışları gerçekten çok merak ediyorsanız sanırım bunun en doğru yolu Aydın Bey’i tekrar ziyaret etmenizdir.
Ama ben hâlâ şunu merak ediyorum...
Mesela, 29 Haziran 2014’te 62. Hükümet’i açıklayan sayın Ahmet Davutoğlu, 28 Haziran günü sabahtan akşama kadar sayın Ethem Sancak’ın evinde kalsaydı, çıkarken de sizin kameralara yakalansaydı...
Siz Ethem Bey’in kıyafetini mi merak ederdiniz, yoksa?..
.
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Mesele pijama değil Ahmet Bey!..
18 Nisan 2015 Cumartesi
Bugün aslında başka bir konuyu yazacaktım ama, Ahmet Hakan’ı okuyunca fikrimi değiştirdim.
Çünkü Ahmet Hakan’ın ilk defa stilini bozarak bütün köşesini ayırdığı ‘pijama meselesi’ndeki bildiklerimi paylaşmazsam tarih önünde mesul olurum diye düşündüm..
Bir kere sayın Aydın Doğan çok haklı; pijama işi tamamen iftiradır.
Ama mesele “Pijama değil, kot pantolondu”dan ibaret de değildir.
Aslında ne oldu?
Tarih 29 Haziran 1997 Pazar...
Bu tarih size bir şey hatırlattı mı bilmiyorum ama, ben biraz yardımcı olayım.
Biliyorsunuz 28 Şubat döneminde medya ve askerin yoğun baskısı sonucu Necmettin Erbakan, başbakanlığı ortağı Çiller’e devretmek için 18 Haziran’da istifa etti.
Ama hemen ertesi gün “Refahsız arayış” manşetiyle çıkan Hürriyet, yeni rotayı çizmişti bile.
Nitekim sayın Aydın Doğan, yabancı bir muhabire, “1997 yılında istifaya zorlanan hükümete karşı benim medya organlarım savaş verdi” diye açıklama yapmıştı.
Ve hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e vermesi beklenen Cumhurbaşkanı Demirel, ters köşe yapıp Mesut Yılmaz’ı tercih etti.
Ve tam da o günlerde Hürriyet’in önünde bir ses bombası patlamıştı. Hükümeti kurma çalışmalarını yürüten sayın Yılmaz da 29 Haziran 1997 Pazar günü Doğan Grubu Onursal Başkanı Aydın Doğan’ı ziyaret için Çamlıca’daki evine gitmişti.
Bu ziyareti öğrenen bir televizyon kanalının haber müdürü, Çamlıca’ya muhabir ve kameraman gönderdi. Villanın önündeki bir başka muhabir ise Akşam Gazetesi’ndendi.
Gazeteciye polis engeli...
Bu arkadaşları evin önünden uzaklaştırmak isteyen korumalar sonuç alamayınca polis devreye girdi ama, onlar da muvaffak olamadı.
Sayın Yılmaz’ın eve kaçta girdiğini tam olarak bilmiyoruz. Ama ziyareti öğrenen muhabirler, saat 13.30’da Çamlıca’ya varıyor ve tam 18.30 civarına kadar bekliyor.
Ve nihayet Mesut Yılmaz ve Aydın Doğan kapıda görünüyor.
Habercileri karşısında bulan Aydın Bey’in ilk işi hangi kuruma ait olduklarını sormak oluyor.
Zaten “geçmiş olsun ziyaretiydi” dışında da herhangi bir açıklama yapılmıyor.
Televizyon kanalı, görüntüleri 19.00 Ana Haber Bülteni’nin ancak sonuna yetiştirebiliyor ve herhangi bir kıyafet yorumu yapmaksızın, “Yılmaz’dan geçmiş olsun ziyareti” şeklinde yayınlıyor.
“Pijama ile karşılama” muhabbetini ise Nazlı Ilıcak ve Star TV başlatıyor.
Aydın Doğan’ın anlaşılmaz tepkisi...
Doğan Medyası’nda yayınlanacak haberler önce kendisinin onayından mı geçiyor bilmiyorum ama, Aydın Bey, görüntüyü yayınlayan kanalların patronlarına, “Peşime adam mı takıyorsunuz? Uygun olmayan kıyafetlerimle görüntülerimi niye yayınlıyorsunuz?” şeklinde tepki gösteriyor.
Oysa takip edilen Aydın Bey değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır...
Ayrıca, kıyafeti konusunda habercilere intikal eden herhangi bir çekincesi de söz konusu değildir.
Kaldı ki, Ahmet Hakan’ın yayınladığı fotoğrafta da görüldüğü gibi, ‘eli cebinde’ uğurlamada kıyafet ile ilgili haksız bir değerlendirmenin ne önemi olabilir ki?..
Bu sorular cevap arıyor?
Bu durumda, bu yoğun tepkinin bir başka sebebi olsa gerek...
Bu ziyaret neden özellikle aslında sayın Yılmaz’ın en yoğun olduğu o gün? Elbette bizi ilgilendirmez ama, bu nasıl bir ‘geçmiş olsun’ ziyareti ki sayın Yılmaz’ın kabineyi kurmakla meşgul olduğu (!) bir günde 6 saatten fazla sürüyor?
Sayın Yılmaz’ın kurduğu 55. Hükümet, bu ziyaretin ertesi günü, yani 30 Haziran Pazartesi günü açıklanıyor ve normal olarak diğer gazetelerde 1 Temmuz Salı günü yayınlanıyor. Oysa Hürriyet ve o dönemde Doğan Grubu’na dahil olan Milliyet, kabineyi, Başbakan Yılmaz’ın açıkladığı gün yayınlıyor.
En önemlisi de sevgili Ahmet Hakan, hiçbir önemi kalmamış ve külliyen iftiradan ibaret bu pijama tartışmasını, hem de bu kadar yüksek dozda neden tekrar gündeme getiriyor? (Bu soruyu kendisine sormak ve yazımdaki hususları ana hatlarıyla paylaşmak için Ahmet Hakan ile görüşmeye çalıştım ama, başarılı olamadım.)
Bugün 162 ziyaretçi (312 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxx
.Mesele ağaç değil, anlasana...
15 Nisan 2015 Çarşamba
Uzun süredir içimize doya doya çektiğimiz ‘huzur’ havası Cumartesi günü Ağrı’nın Yukarı Tütek köyünde bozuldu.
Ağaç dikme şenliği yapanlara saldırı düzenleneceği ihbarı üzerine tedbir alan jandarmaya PKK’lı teröristler mermi yağdırdı.
Daha çatışma devam ederken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “İki taraf da...” şeklinde başlayan açıklamasıyla teröristleri inceden selamladı. Daha sonra da “ Ağrı’da bir kurgu operasyonu vardı. 15 askeri ölüme terk ettiler. Fazla cenaze çıkararak AKP’nin oylarını arttırmak istediler. Yaralı askerleri almayan helikopter, HDP’lilere ateş açtı” gibi akıl almaz yorumlarla algı operasyonunu sürdürdü.
Bir kere, “Ağaç dikme şenliğinde teröristin ne işi var” diyeceğim ama tam aksine, “...askerin ne işi var” yaygaralarından, yine meselenin ağaç olmadığı anlaşılıyor zaten.
Nitekim Demirtaş’tan işareti alan hazır kıtalar, AK Parti’nin seçim öncesi gerginlik çıkararak oylarını arttırmayı planladığını ciddi ciddi işlemeye başladı bile...
Gerilim siyaseti kimin işi?..
İktidarı kaybetme pahasına yıllardır ‘çözüm’e odaklanan AK Parti, artık gerilimden beslenen siyasete başlamış!..
Madem öyle sayın Demirtaş, Kandil’deki dostlarınıza, “Seçim öncesinde olay çıkararak AK Parti’nin ekmeğine yağ sürmeyin” diyerek, iktidarı sandıkta boğabilirsiniz.
Oysa gerilimden kimlerin beslendiğini biz çok iyi biliyoruz. Ve o gün gerçekten oradan en az 5 şehit çıkması planlanmış olabilir. Ama bunu planlayanın kimler olduğunu anlamak için bir an gözünüzü kapatın, (Allah muhafaza) o gün 5 askerin şehit olduğunu varsayın ve olacakları düşünün yeter...
‘Samimiyet’ten sınıfta kaldınız...
Ağrı’daki çatışmadan sonra sayın Demirtaş o listesine keşke teröristleri de ekleyebilseydi ve “Ağaç dikme şenliğinde sizin ne işiniz olabilir ki? Gölge etmeyin...” diyebilseydi... O zaman inanın bugün bu köşede “HDP Türkiye partisi olmuştur...” yazısını okuyacaktınız.
Ama olmadı ve korkarım olmayacak...
Çünkü HDP’nin barajı aşması, bir miktar Kürt oyunu gözden çıkararak bütün ülkeden oy almasına bağlıdır. Ama sırtınızda taşıdığınız teröristlerle Türkiye’nin bütününe yürüyemezsiniz sayın Demirtaş...
KAFAMA TAKILANLAR..
Diyaloğun etkisi mi?
Fethullah Gülen’in Hristiyan dünyası ve Vatikan ile yakınlığı herkesin malumu. Hatta, “dinler arası diyalog” uğruna, “Herkesle diyalog kurulabilir ama tek hak dinin mensupları, hiçbir batıl din mensubu ile inanç üzerinden diyalog kuramaz...” diyen Müslümanlar paralel kesimin hışmına uğramıştı.
Oysa Müslümanlara bile çok görülen müsamahaya mazhar olan Vatikan’ın bu güne kadar Türkiye’ye bu kadar düşmanca bir tutum takındığı görülmemişti.
Bu sonuç, diyaloğun etkisi mi, yoksa etkisizliği mi?..
Sansür mü dediniz?
Teröristlerin kamplardaki hayatını, dağa çıkmaya can atacağınız bir kıvamda anlatan, savcı katilini ekranda gülümseten, terör örgütü yöneticilerinin propagandalarını yaptıran PKK Belgeseli’nin, İstanbul Film Festivali’nde gösterimine izin verilmemesi üzerine yeni bir sansür yaygarası başlatıldı ve malum güruh, “Bakur Depremi” parolasıyla saldırıya geçti. Mirgün Cabas da CNN Türk’teki Her Şey’e bu konu ile başladı ve “Deprem” KJ’si eşliğinde ilk sözü Festival Direktörü Azize Tan’a verdi. Tan, konu hakkında açıklamalarda bulunduktan sonra, “Belgemiz eksik, hukuken bir hak iddia edemeyiz. Ayrıca deprem filan da yok...” dedi.
Çok ilginçtir; konunun asıl muhatabı olan Tan’ın açıklamalarının bu kısmına, CNN Türk’teki tekrarlarda da rastlayamadım, programla ilgili olarak sitelerde yayınlanan haberlerde de...
Ertesi gün Parametre’de de konu yine “Deprem” KJ’siyle tartışıldı. Sayın Tan’ın aynı kanaldaki ifadelerini hiç dikkate almayan eleştiriler yapıldı.
Sansür mü dediniz...
.
Batsın sizin özgürlüğünüz...”
11 Nisan 2015 Cumartesi
Ben hâlâ o fotoğraftayım...
Tam, “O kareyi kullananlara karşı daha ilk dakikadan itibaren tepki gösterdim, meslektaşlarım demeye dilimin varmadığı o duyarsızlara teessüflerimi ifade ettim” şeklindeki ucuz teselliye sığınmaya çalışıyordum ki, muhabirimiz Kemal Gümüş’ün getirdiği haberle yine allak-bullak oldum. Çünkü Kemal kardeşim, şehit savcımız Selim Kiraz’ın ailesiyle görüşerek o fotoğrafla ilgili duygularını dinlemişti:
“Torunlarım o fotoğrafı görünce yıkıldı, psikolojileri bozuldu; konuşmuyorlar. Batsın sizin özgürlüğünüz...”
Hangi özgürlük Hakkı bey?..
Kendisini eleştiren gazetelere “paçavra” gazetecilere “aptal” diyenlerin mi yoksa istediği gibi konuşmayan konuğunu programdan kovanların mı özgürlük anlayışından bahsediyorsunuz?
Ey Türkiye’yi yıllardır ‘ilkeli yayıncılık’ masalıyla kandırdığını zanneden ilkesizler...
Ve...
Ey ilkesini öfkesine kurban eden müflisler...
O fotoğrafı kullanmamak için birazcık ‘insan’dan anlamak yeterliydi.
Bu ısrar neyin nesi?
Ama kılınız bile kıpırdamadan insanlığı infaz ettiniz.
Berkin Elvan için eylem yaptığını söyleyen o satılmışların, gece-gündüz üzerinde çalıştığı Berkin Elvan cinayetini çözmeye ilk defa bu kadar yaklaşan o savcıyı özellikle hedef seçmesi ile o kareyi özellikle yayınlamanız arasında bir paralellik var mı acaba?
Olay günü, akşama kadar yapılan yoğun uyarılara rağmen o fotoğrafı ısrarla kullanmanın bir zeka probleminden kaynaklanması mümkün değil.
O halde?..
Siz ‘gazeteci’ iseniz, ben değilim...
O günden bu yana izliyorum; samimi bir özür bile dileyemediniz, çünkü bu cinayeti taammüden işlediniz.
Kiminiz bulduğunuz günah keçileriyle durumu kurtarmaya kalktınız, kiminiz cenazede herkesten fazla ağlayan mafya bozuntusu katiller gibi numara çektiniz. Kiminiz de DEAŞ infazlarını yayınlayan yabancı versiyonlarınızı örnek göstererek, pisliğinizi başkasının pisliğiyle kapattığınızı zannettiniz.
Bizim için bunların anlamı yok. Çünkü sizi çok iyi tanıyoruz. Ama hadi birilerinin gözünü boyadınız diyelim. Peki Muhammed ve Pelin’e, öfkesini içine gömen annelerine ve hepsinin acısını sırtlamaya çalışan dedelerine bir cevabınız var mı acaba?..
Demirtaş eve döndü
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş 2010 başından bu yana siyasette. Defalarca da seçim yaşadı. Ama şimdiye kadar aile bireylerini siyasi mücadelesine hiç karıştırmamıştı. Şahsen aile fotoğrafını hiç hatırlamıyorum. Ama bu sefer doğal akış dışında, özellikle aile fotoğrafı verdiğine şahit olduk.
Neden şimdi? Baraj mücadelesine girinceye kadar ana-baba duasına ihtiyaç duymamış mıydı acaba?..
KAFAMA TAKILANLAR..
Sizin kriteriniz ne?
AK Parti’nin, adaylarını belirlerken liyakat ve teşkilat hassasiyetli bir çalışma yürüttüğünü gördük. Hatta Türk siyasetine bir de ‘akraba kriteri’ gibi katı bir ilke hediye ettiler. Kapasitesinde herkesin mutabık olduğu bir kişi düşünün, sadece bir siyasetçinin akrabası olduğu için aday olamayacak.
Ama bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ciddi bir krize konsantre olan kötü niyetlileri bu katı kural bile insafa getiremedi ve zorlama çamurlara devam ettiler.
Mesela ön yargısız birinin, iyi bir eğitimi 20 yıllık iş tecrübesi ile pekiştiren, ilaveten finans ve bankacılık gibi asrın konularında doktora ve tez sahibi olan Berat Albayrak için, “Cumhurbaşkanı’nın damadı olmasaydı listeye giremezdi” diyebileceğini sanmıyorum.
O halde ne diyorsunuz Allah aşkına, Berat Albayrak TC vatandaşı değil mi?..
.
Kriz bekleyenler yine hüsrana uğradı
8 Nisan 2015 Çarşamba
Milletvekili aday listeleri YSK’ya teslim edildi, listelere kimler girecek tartışması da bitti. Bundan sonra daha ziyade giremeyenler gündemde olacak.
Listeye giremeyenler denilince elbette AK Parti’deki üç dönemi dolduran 70 kişi akla geliyor. Ama bu durum, siyasi açıdan çoktan satın alınmış hatta yeni dönemde ne yapacakları bile belirlenmiş durumda. Öte yandan bu kural Başbakan Davutoğlu’na ‘ikinci yeni’ dizaynı için geniş bir manevra alanı sağladı. Ayrıca yeni isimlerin belirlenmesinde parti içi mekanizmanın çalıştırılması ve objektif kriterler uygulanması, aylardır devam eden dedikoduları ve kriz beklentilerini boşa çıkardı. Bu dönemde AK Parti’nin en hassas kriterinin güven unsuru olduğunu, daha önce “Bu elekten tuzluk geçmez” diyen Davutoğlu’nun, özellikle son elemede bu hedefe matuf olarak yoğun gayret sarf ettiğini düşünüyorum.
“Benim adım Kemal” demiş...
CHP’de Kılıçdaroğlu’nun dikensiz bir gül bahçesi oluşturmaya çalıştığını, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığına karşı çıkanlar başta olmak üzere kendisine muhalefet edenleri farklı argümanlarla ayıklamaya çalıştığını görüyoruz. Bu, “Benim adım Kemal” anlayışının, Türkiye’yi yönetirken nasıl bir diktatörlüğe evrileceğini siz düşünün. Nitekim liste dışı kalanların istifa ve isyanları da bunu doğruluyor.
Öte yandan, paralel köprüsü Umut Oran’ı liste dışı bırakarak partiyi temize çıkarmayı hedefledikleri anlaşılıyor. Ancak, bizzat Kılıçdaroğlu mesafe koymadıkça bu mümkün olmayacaktır. Bu arada, tahrik siyaseti yapan Hüseyin Aygün ve Kamer Genç gibi isimlerin ayıklanması CHP adına olumlu bir gelişmedir.
MHP, Ekmeleddin’e döndü
MHP cephesinde değişen bir şey yok. Sayın Bahçeli’nin genel başkan olarak girdiği dördüncü seçim ve biliyoruz ki, ön seçimlerle, nabız yoklayan SMS’lerle ne kadar demokratik bir aday belirleme süreci görüntüsü verilmeye çalışılsa da sonunda imam bildiğini okuyor. Bu arada Bahçeli’nin üçgeni, Kılıçdaroğlu’nun da ismi keşfetmesiyle oluşturulan çatının adayını da MHP ithal etmiş. Artık, MHP’ye ekmek için Ekmeleddin İhsanoğlu!..
Bu arada, gizli bir işbirliği olmazsa, paralel medyanın yoğun emek sarf ettiği SP-BBP ile MHP arasındaki ittifak hayalleri de suya düşmüş görülüyor.
Dümende Demirtaş varken...
Gelelim HDP’ye...
Adil Zozani, Hasip Kaplan gibi sivri dilli isimler, hasta Kobanili taşıyan askere taş atan Aysel Tuğluk liste dışı bırakılırken Türkiye’nin partisi görüntüsüne katkı sağlayacak isimler tercih edilmiş. Yine de HDP’nin bu listeyle, bugüne kadar CHP’nin ikna edemediği sol kesimi ferahlatacak nitelikte bir yelpaze oluşturduğunu söylemek oldukça zor.
Kaldı ki, dümende bu kaptan olduğu sürece bu geminin barajı aşıp selamete erişmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü sayın Demirtaş, cumhurbaşkanlığı seçiminde bütün Türkiye’yi kucaklayan nezaketli rekabet örneklerini sunan kişiliğini tamamen değiştirerek marjinal, ayrılıkçı, tahrikçi bir kişiliğe büründü. ‘Önder’leri Öcalan’a ters düşen bu çizgi, Kürtlerin uzun vadeli menfaatleriyle taban tabana zıttır. Zira sayın Erdoğan’a atfen sarf ettiği “Seni başkan seçtirmeyeceğiz” sözü aslında, “Kürtlere yeni haklar verdirmeyeceğiz” anlamına gelmektedir.
Israrla altını çiziyorum. Bugün, Türkiye’nin yönetim sisteminin masaya yatırılarak sağlıklı bir yapıya kavuşturulmamasından sayın Erdoğan değil Türkiye kaybedecektir.
Genel bir değerlendirme yapacak olursak, listelerin isabet derecesi, Türkiye’nin en zaruri ihtiyacı olan yeni bir Anayasa’yı başarabilecek uyumlu bir parlamentonun oluşmasına bağlıdır.
.
Özgürlük maskeli özgürlük düşmanları...
4 Nisan 2015 Cumartesi
Beni tanıyanlar iyi bilirler, tanımayanlar için de ben söyleyeyim; kendi değerlerim kadar başkalarının değerlerine de saygı duyan, ifade özgürlüğünü savunan biriyim... Durum böyleyken, ne zaman “özgürlük” lafı duysam tüylerim diken diken olur.
Üniversite yıllarımda dine, dindarlara karşı her türlü hakarete ‘özgürlük’ deniyordu.
PKK terörüyle tanıştığımız yıllarda ise teröristlerin, bazı gazete sayfalarında ‘özgürlükçü’ olarak yer aldığını görmüş ve çok şaşırmıştım...
Yayın yöneticiliği yaptığım 1995 yılından bu yana adeta akıntının aksi yönüne gider gibi terör haberlerini abartmadan yayınlamaya çalıştım. Çoğu meslektaşımız ise ısrarla yürüttüğü tahrip gücü yüksek yayıncılığı ‘halkın haber alma özgürlüğü’ ve ‘basın özgürlüğü’ ile savunuyorlardı.
Hatta gazeteci kimliğine bürünmüş katil, hırsız, terörist herkes ‘basın özgürlüğü’ ile selamete eriyordu!..
Ne gariptir ki, meslek kuruluşlarımız da aynı kafadaydı.
İstismarın zirvesi Çağlayan Adliyesi...
Bu gidişata isyan eden sağduyulu medya mensupları olarak 2010 yılında Medya Derneği’ni kurduk, Türkiye’deki basın özgürlüğü istismarını önlemek için yıllarca mücadele verdik.
Son dönemde ise hayretle ve dehşetle gördük ki, iktidar nimetleriyle semirerek ‘paralel devlet’ olduktan sonra saf değiştirenler bu arada genlerini de değiştirmiş, birlikte mücadele ettiğimiz ‘basın özgürlüğünü istismarı’nı en çok onlar yapar hale gelmişti.
İki kiralık katil, savcı M. Selim Kiraz’ı, hassas davalara bakan savcı ve hakimlerin gözünü korkutmak için özellikle adliyedeki odasında katlettiler.
O fotoğrafı da kullandılar...
Kiralık katiller, yaptıkları eylemin etkisini kat kat arttırmak için o iğrenç kareyi dolaşıma soktular. Gün boyu, bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşan sorumsuzlarla mücadele ettik. Ama akşam gördük ki özgürlük aşığı (!) ‘merkezkaçık’ medya ve paralelindeki uyduları, “Siz ne derseniz deyin, biz görevimizi yaparız” dercesine o fotoğrafı 1. sayfalarında kullanmışlardı.
İşte irtifa kaybının zirvesi...
İstismarın odağı olan Berkin Elvan cinayetindeki örtüyü kaldırmaktan başka suçu olmayan bir savcının hunharca öldürülmesini bile kullanan şer ittifakı ile Berkin Elvan’ın ailesinin bütün itirazlarına rağmen istismardan vazgeçmeyen DHKP-C arasında ne fark var?..
Ey özgürlük maskeli özgürlük düşmanları, artık boşuna özgürlük şarkıları çalmayın.
Çünkü, suçüstü yakalandınız...
KAFAMA TAKILANLAR..
Farkı bul, başbakan ol!..
Cumhurbaşkanı Erdoğan Roma dönüşü Ankara olan rotasını, birkaç saatliğine İstanbul’a çevirdi ve doğru şehit savcının evine gitti. Acılı aileye taziye, merhuma da en değerli hediye sunan Cumhurbaşkanı Ankara’ya dönmek üzere ayrıldı.
Çıkışta, kapıda bekleyen cumhur, kendinden biri olan başkanını kucakladı.
Aynı eve Kılıçdaroğlu da gitmişti ve çıkarken yuhalandı.
Sayın Kılıçdaroğlu farkı anlayabildi mi dersiniz?
Hiç sanmıyorum, anlasaydı başbakan olurdu...
Savunması çökenler...
Cübbeleri silaha, kimlikleri katile kalkan olan avukatların, X-Ray’den geçmesi savunmayı çökertirmiş (Yargıçlar Sendikası). Afedersiniz siz havaalanına veya AVM’lere girerken de o havalı kartınızı mı gösteriyorsunuz? Yoksa oralarda kuzu kuzu hem de tekrar tekrar geçmiyor musunuz. Geçiyorsanız savunmanız çökmüyor mu? Yoksa bu çöküşü sadece adliyelere girerken mi yaşıyorsunuz?
Kaprisinizin oluşturduğu güvenlik zaafı bir aileyi çökertti. Umarım vicdanlardaki duruşmada savunmanız çökmez!
.
Mesele Berkin Elvan filan değil...
1 Nisan 2015 Çarşamba
-BRATİSLAVA-
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üç ülkeyi kapsayan Avrupa turu çerçevesinde bulunduğumuz Slovakya’nın başkenti Bratislava’da sabahın erken saatlerinde bizi ilk şaşırtan haber ülke genelindeki elektrik kesintisi oldu.
Zamanlama ve kapsama alanı bakımından enerji krizi yaşadığımız 70’li yıllarda bile rastlanmayan bu olayı anlamak oldukça zor. En kısa zamanda aydınlatılmalı, “7 Haziran provası” diyecek kadar seviyesizleşenlerin suratına çarpılmalıdır.
Çok düşündüren eylem...
Derken ekip yeni bir flaş gelişme ile sarsıldı. Bazen kalemle bile giremediğimiz Çağlayan Adliyesi’ne silahla giren DHKP-C’li teröristler Berkin Elvan’ın davasına bakan savcı M.Selim Kiraz’ı rehin almışlardı. Bu şok gelişme konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmesini alma çabalarımız ancak, gezinin son ayağı olan ve böcekçi Türk polislerin iade edilmesi sayesinde gerçekleşen Bükreş’e inince sonuç verdi. Erdoğan, “Avukat cübbesiyle girip savcıyı rehin aldılar. Savcımızın durumu ciddiyetini koruyor...” dedi ama kısa süre sonra savcı Kiraz’ı kaybettiğimiz haberi geldi.
Sayın Erdoğan’ın da dikkat çektiği gibi adliyelerdeki durum masaya yatırılmalı, avukatların adliyeye silahla gelme modası gözden geçirilmelidir. Adliyedeki herkesi korumak devletin görevidir.
Ya dışarıdaki işbirlikçiler?..
Rehine krizinin devam ettiği yaklaşık 9 saat boyunca sosyal medyada haince yaklaşımlara şahit olduk. Çocukların öldürülmesi kisvesi altında resmen teröre destek verildiğine şahit olduk. Kimse çocukların ölmesini hafife alamaz. Biz, dünyanın hiçbir köşesinde hiçbir çocuğun ölmemesi için çırpınıyoruz. Ama bazıları, henüz tam aydınlatılamamış bazı olayları kullanarak yeni tahrikler peşinde koşuyorlar. Bu ve benzeri olayların adil bir yargılama ile tam olarak aydınlatılmaması asıl art niyetlilerin ekmeğine yağ sürer. Devletin en asli görevlerinden birini devralmak gibi saçma bir gerekçeyle bu vahim gelişmelere sebep olan katilleri, savcı Kiraz ile aynı kefeye koyarak “Üç cana da....” şeklinde başlayan cümleleri kuranlar, zerre kadar vicdanları varsa aynı cümleleri rahmetlinin ailesinin yanında da tekrarlasınlar.
Bu olay sıradan bir eylem değildir. Taşeron bir örgüt üzerinden hassas davalara bakan bütün savcı ve hakimlere gözdağı verilmek istenmektedir.
PKK’dan ümidini kesen bu çevreler DHKP-C taşeronlarını tekrar piyasaya sürdü. Ve bu örgütün Dolmabahçe ve Sultanahmet’teki eylemlerini şirin gösterme çabalarını hayretle izledik.
Türkiye’de demokrasiden ümidini kesen ve gözüne kin perdesi inen bir kesim bu iktidarı alaşağı etmek için her yolu deniyor. Son dönemde çok ilginç şeylere şahit olduk ve kin ve öfkenin insanları nerelere savurmaya muktedir olduğunu yakından gördük. Artık bizi hiçbir şey şaşırtmıyor.
İnsanca yaşam sadece insanlar için...
Aslında bugün sizlerle son on günde ziyaret ettiğim beş avrupa ülkesindeki izlenimlerimi paylaşmış, bizim insanımızın da demokratik bir ülkede insanca yaşamaya hakkı olduğunu ve bunu da devletin sağlaması gerektiğini ifade etmiştim. Sanırım bir şeyi eksik bırakmışım. Patronlarının adi hedefleri uğruna bütün milletin daha güzel bir ülkede yaşamasına engel olanların bertaraf edilmesi de yine aynı devletin çok önemli bir görevidir.
‘İnsan’ olmayı başaramayanlara insan olarak muamele etmek, gerçek insanlara en büyük haksızlıktır. İç Güvenlik Yasası’na engel olmak için yırtınanların kulakları çınlasın...
.
Lobi dünyası boşluk kabul etmiyor...
.28 Mart 2015 Cumartesi
-ROMA-
Bizi bardaktan boşalan bir yağmur karşıladığı için Roma’da ilk gün gönlümce mesai yapamadım. Bari müzeleri ziyaret edelim dedik ama bunun randevuyla mümkün olduğunu ve alabileceğimiz ilk randevu için Roma’ya tekrar gelmemiz gerektiğini öğrendik...
Geriye, cafeden cafeye atlayarak yağmur altında Roma keşfi kalmıştı yine...
Genel görüntüye bakılırsa pek de yanmış bir Roma görüntüsü yok. Avrupa ve kriz kelimelerinin bu kadar sık kullanılmasına rağmen, dolu dolu yaşayan bir şehirle karşılaştık. Bizi cafeye hapseden yağmur bile hayatı rolantiye alamamıştı. Roma’daki gazeteci ve diplomatlarımızdan edindiğimiz izlenimler de ‘kriz’in izafi olduğunu, refahın azalması anlamına geldiği gösteriyor. Yani Avrupa’yı, doktorun “kendi haline bırakın” dediği ihtiyar bir hasta olduğunu düşünmeyelim. Hâlâ, siyasi ve ekonomik açıdan yok sayamayacağımız bir vefasız komşu olduğunu unutmayalım.
Eski Türkiye’yi istiyorlar...
Yukarıdaki genel izlenim ve acizane çıkarımlar size çok basit gelebilir ama bazen vahim sonuçlar basit hatalardan doğuyor.
Türkiye son dönemde ABD ve Avrupa’nın dikte ettiği dış politikayı değil, kendi zaviyesinden bakarak oluşturduğu ve özellikle ‘insan’ odakçı stratejisini uyguluyor. İyi de yapıyor. Onlar zaten asırlardır kendi oyununu oynuyor. ‘Eşme’ ile bir kere daha hatırladığımız gibi, köyleri hatta aileleri ayıran saçma sınırlar başka türlü nasıl izah edilebilir?
O bakımdan batının, ‘stratejik tabiyet’i bırakıp diplomatik milliyetçiliği uygulayan bir Türkiye’yi, her yolu deneyerek ‘hizaya getirmeye’ çalışmasından daha normal ne olabilir?..
Burada anormal olan, uluslararası ilişkilerin sadece diplomasi masalarında şekillendiğini zannedip masanın altını ihmal etmektir.
Sayın Erdoğan’ın başarısının en büyük sırrı olan ‘açık siyaset’ tarzı elbette dışarıda da en önemli kozumuzdur. Ancak, savaşta kaybedip masada kazanan İngiliz sinsiliğinin dizayn ettiği bir dünyada, bu dik duruşun getireceği sonuçların iyi hesaplanıp önlenmesi noktasında biraz zayıf kaldığımızı düşünüyorum.
Boşluklar boş bırakıldı...
ABD ve Avrupa gezilerimizde resmi heyet ve STK temsilcilerinden edindiğim intiba, Türkiye’nin son yıllarda diplomasiye altyapı oluşturan lobi faaliyetlerinde bir zaaf yaşadığı yönündedir. Bu da, zamanında bu faaliyetlerin havale edildiği kesimin saf değiştirerek Türkiye düşmanlarıyla paralel bir konumda; omuz omuza mücadele vermeye başlamasından kaynaklanıyor. Böyle bir yapıya bu kadar angaje olmak bir hataydı ama asıl büyük hata bunların saf değiştirmesinden oluşan boşluğun zamanında görülüp doldurulamaması ve yerli işbirlikçilerle daha da güçlenen şer ittifakının bertaraf edilememesi oldu.
Savaşı Ankara’ya taşımak...
Batı’nın çifte standardı yeni keşfedilen bir şey değildir ve devletin görevi bunun tespit ve telini değil teşhis ve tedavisidir.
Kaldı ki eskiden batının art niyetli siyasetçi ve işbirlikçi lobileriyle mücadele etmeye çalışan Türkiye artık onlara şartsız ve ölçüsüz destek veren strateji değiştiren yeni muhalefet destekli paralel müttefiklerine de karşı koymak zorundadır.
Buradan bakınca, bu gerçekler ortada dururken çözüm araması gerekenlerin sun’i çekişmeleri çok daha anlamsız görünüyor.
Yeni müttefikleri sayesinde artık kripto odalarımıza kadar uzanan şer ittifakının, uluslararası alanda sürdürdüğü mücadeleyi Ankara’ya taşıma taktiğine karşı herkes uyanık olmalı.
.
Asıl kriz olmazsa şaşmalıdır...
25 Mart 2015 Çarşamba
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kiev seyahati öncesi yaptığı “İzleme heyetine karşıyım” açıklamasından sonra başlayan tartışmalar sayın Arınç ve Gökçek’in karşılıklı ifşaatlarıyla çok farklı bir noktaya evrildi. Yıkıcı olmamak kaydıyla parti içindeki tartışmalar normal hatta gereklidir. Ancak AK Parti’nin önde gelen bu iki ismi arasındaki durum o aşamayı çoktan geçerek ‘savcıların sahası’na kadar uzanmış durumda.
Bendeniz, Başbakan Davutoğlu’nun el koymak zorunda kaldığı bu kişisel durum hakkında ‘görevsizlik kararı’ alıyor tartışmaların başladığı noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Zira asıl konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı açıklamalarına dayanılarak “Erdoğan ile Davutoğlu arasında kriz var” algısı oluşturma gayretleridir. Özellikle de bazı meslektaşlarımızın bu tartışmayı ele alış biçimini hayretle izliyorum. Çünkü zafer sarhoşluğunda ve “Oh olsun” havasında değerlendirilen bu konu AK Parti içindeki bir siyasi çekişme değildir. Eğer devletin zirvesinde böyle bir problem varsa adı ‘devlet krizi’dir ve biz, zirvedeki krizlerin ne kadar pahalıya mal olduğunu yaşayarak öğrendik. Buna rağmen bu konuyu, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan hem de AK Parti iktidarından kurtulmak için bir ‘altın fırsat’ olarak görmek, kendi kin ve nefretinin faturasını ülkeye ödetmektir.
Başkanlığa darbe, krize davet
Dikkatinizi çekti mi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eleştirilerini devlet krizine çevirmek için elinden geleni yapanlarla, başkanlık sisteminin Türkiye’ye gelmemesi için gövdesini siper edenler aynı kişiler...
Burası önemli...
Sürekli tekrarlıyoruz; Türkiye ameliyatı yarım bırakılmış bir hasta gibidir. Ülkenin sistem problemini, Erdoğan’ın başkanlık arzusu olarak yansıtmak bilinçli bir aldatmacadır. Türkiye’de Artık parlamenter sistem de can çekiştiği bugünkü Türkiye’de asıl bu kadar uyumlu bir devlet yönetiminin başarılabilmesine şaşmalıdır.
Ana kriz sistem çürümesidir
Türkiye acilen sistem problemini çözmelidir. Bunun yolu da, millete dönüp “Biz size verdiğimiz hakkı geri almak istiyoruz” diyerek tekrar parlamenter sisteme dönmeye kalkmak değildir. Bu zaten tedavi değil hastalığı derinleştirmek olur. Bu vebalden, “Erdoğan’ı başkan yapmayacağız” gibi son derece ciddiyetsiz bir gerekçeyle kurtulmak mümkün değildir. Bu, Erdoğan’ın başkanlık projesi değil, ülkenin yönetim krizinden tek çıkış yoludur. Bu konuda bariyer kuranlar gerçekten ülke için endişe taşıyorlarsa önyargısız bir yaklaşımla en isabetli sistemin tesisine katkı sağlamalıdır.
KAFAMA TAKILANLAR..
‘Harama el uzatıldıysa...’
ZAMAN gazetesi “100 puanlık torpil” manşetiyle, Silivri Cezaevi’ne alınan 75 memurun tespitinde torpil yapıldığını iddia etmişti.
İki gün önce dudak uçuklatan bir KPSS Operasyonu başlatıldı. 2010’daki sınav öncesinde bütün doğru cevaplar, birbirine paralel 2 bin 260 kişiye dağıtılmış!
Bu haberi dün bütün gazeteler, savcılık bilgilerine dayalı olarak manşet yaparken, 75 memuru manşetine taşıyan ZAMAN, 268 bin adayın hakkını gasp eden bu haramzedeler hakkındaki iddiayı soruşturup sonuçlandırıyor ve “Bazı özel okul ve dershanelerin başarısını gölgelemek amacıyla yapılan bir operasyon” olduğuna karar veriyor!
Bu ilginç gazetecilik anlayışlarına uyarı Pensilvanya’dan geliyor:
- Harama el uzatıldıysa yiğitçe halka itiraf edilmeli...
.
Kürtler de, ‘Kürtçü’ler de samimiyet testinde...
21 Mart 2015 Cumartesi
Bugün, en anlamlı Nevruz’u idrak ediyoruz. Nevruz’un anlamına mütenasipgelişmelere sahne olmasını,kardeşlik ve barışın önündeki en büyük engel olan ‘silah’ın fırlatılıp atıldığı bir Türkiye’nin doğmasını bekliyoruz.
Konuyu baştan alalım... Doğu ve Güneydoğu’daki mağduriyetin giderilmesi için kurulduğu iddia edilen PKK’nın, bugün gelinen noktada Kürtlere ne getirdiğine baktığımızda çok ağır acılar çektirdiğini, mağduriyetten başka hiçbir şey veremediğini görüyoruz.
Özellikle ilk yıllarda devletin de teröristlerden ayrı tutmakta hassas davranmadığı Kürt halkını, iki değirmen taşı arasındaki buğday tanesine döndürdü.. Bu ortamı kullanarak insan kaynağını genişleten terör örgütü, dış tahrikçilerin silah ve kaynak desteğini de alarak hızla büyüdü. Devlet, terörle mücadeleyi insan öldürmekten ibaret olarak görüyor, örgüt yöneticileri de eksilenlerin yerine yenilerini koyuyor ve bu devran böyle dönüp gidiyordu.
Köklü çözüm insan sevgisidir...
2000’den sonra Türkiye’yi yönetenler bu problemin sadece askere ihale edilerek çözülemeyeceğini anladı ve güçlü bir irade ile meseleyi kökten ele alma sağduyusunu gösterdi. Artık bölge, Türkiye’nin her köşesindeki problemli kamu görevlilerinin toplandığı sürgün yatağı olarak görülmüyordu. Bu bakış, o bölge halkını da insan yerine koyan ve terör örgütünün en önemli istismar kaynağını keseceği için terörle mücadeledeki en kritik adımdır. Zira, bölge halkı devletine güvenmedikçe hiçbir çözümün başarıya ulaşması mümkün değildir.
Halkın güvenini kazanma gayretlerinin yanı sıra, demokratik hakların verilmesi, ekonomik kalkınmanın hızlandırılması gibi çok yönlü çözüm gayretleri, dış mihrakların piyonu haline gelen PKK tarafından sık sık engellenmeye çalışıldı. Özellikle stratejik reformlar için atılan her adımın, şiddetli terör eylemleriyle önü kesildi.
Yakında her şey belli olacak...
Neyse ki, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün engellemelere rağmen hiç eksiltmediği güçlü iradesi sayesinde uzun mesafeler kat edildi. Artık çok yaklaşılan tünel çıkışına ulaşmak da bizzat Kürt tarafının tutumuna bağlı hale geldi. Dağda, ovada, Ada’da Kürtlerin istikbali için çalıştığını iddia eden herkes bu sürece samimi destek vermelidir. Bu dönem, mağduriyetler üzerine hayat kuran istismarcılarla, gerçekten Kürtleri düşünenlerin ayrışacağı bir turnusoldur.
Kimse bireysel ikbal peşine düşmemeli, halkı için siyaset yaptığını hissettirmelidir. Ekran müdavimi bazı Kürt siyasetçilerin bugün, “Aslında Öcalan gelip bu meydanda bizzat konuşmalıydı?” demesi kurnaz bir torpilleme girişimidir.
‘Kürtçü’leri de göreceğiz...
Bu dönemde Kürtler, gerçek dostları ile uzaktan gazel okuyarak bahşiş toplayan asalakları da yakından tanıyacak. Medyada yıllardır ateşli mağduriyet nutukları atanların gerçekten Kürt kardeşlerimizi mi yoksa kendi ceplerini mi düşündükleri yakında netleşecek.
Türk siyasetçiler de şehit tabutları üzerinden siyaseti bırakmalı, herkes bütün Türkiye için siyaset üretmeyi öğrenmelidir. Nitekim, bir ana muhalefet temsilcisinin, tam silah bırakma kararının beklendiği bir sırada ekranlara çıkıp “Silahlar neden bırakılsın ki...” demesi, terörün sona ermesi paniğidir.
Eşini ve 6 evladını teröre kurban veren Batmanlı Korucu Ahmet Gök, “Analar da ağlamasın, babalar da... Çözüm istiyoruz” diyorsa, kızını dağda kaybeden anne ile oğlu şehit edilen anne “çözüm”de buluşuyorsa siz daha neyi tartışıyorsunuz?
.
Esad bahane, fesat şahane!..
18 Mart 2015 Çarşamba
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, “Suriye’de bir gün mutlaka Esad ile masaya oturacağız” ifadesi manidar bulundu. Her ne kadar Beyaz Saray, “Kastedilen Esad değil, Suriye rejimi” gibi açıklamalarla durumu düzeltmeye çalışmışsa da, ABD’nin bu tür alıştırma yöntemlerini sık kullandığını biliyoruz. Ayrıca, CIA Başkanı John Brennan’ın “Esad’ın çöküşünü görmek istemiyoruz” sözleri de bizim için bir kopya niteliğinde...
Kerry’nin bu çıkışını “ABD Suriye’de tutum değiştirdi” şeklinde değerlendiren meslektaşlarıma katılmıyorum. Zira, gerçekten istediği halde dört yıldır Esad’ı deviremediğini ABD bile kabul etmez bence. Tam aksine ABD için, paramparça Irak’tan sonra bitmiş bir Suriye, hem İsrail’i rahatlatan hem de Türkiye’yi yıpratan ‘çifte kavrulmuş lokum, DEAŞ gibi bir maymuncuk da bonusudur...
Ayrıca, “Esad ile değil, rejimle müzakere” de koca bir aldatmacadan ibarettir. Esad devre dışı bırakılsa ne olur ki! Suriye’de asıl problemin Baas rejimi olduğunu, zaten Esad’ı da Baas’ın bir ölüm makinası haline getirdiğini bilmiyor muyuz?
Yeni oyunun ayak sesleri...
Kerry’nin uzattığı pası anında değerlendiren Esad, üst perdeden bir cevap ile meşrulaşma yolunda dev bir adım attı. Türkiye’deki bazı Esad fesatçılarının konuya çullanmalarına bakılırsa buradan oldukça yüksek bir rant bekliyorlar!
Zira, 7 Haziran öncesinde Türkiye’de gündemi değiştirmek için bahane arandığı sırada ortaya çıkan bu gelişmeleri tesadüf olarak görmemelidir. “Bunlar gitsin de isterse ülke batsın” bedbahtlığına sürüklenen şer koalisyonu için Esad’ın meşrulaştırılmasından daha büyük bir fırsat olabilir mi? Yıllardır çiğnenen “Bu iktidar Türkiye’yi yalnız bıraktı” sakızını şişirmenin tam zamanı!
Yalnızlık mı dediniz?
Bu nasıl yalnızlık ki, Cumhuriyet tarihimiz boyunca 163 olan dış temsilcilik 2002’den bu yana yüzde 40 artarak 228’e ulaşmış. Hakeza diğer ülkeler de bu dönemde Türkiye’de temsilcilik açmak için yarışa girmiş. Öte yandan, 2002 yılında 42 ülkeye vizesiz gidebilirken, şimdi bu sayı ikiye katlanarak 84’e çıkmış. Bu nasıl yalnızlık?..
Oysa bu iktidarın en başarılı yönlerinden biri tutarlı dış politikasıdır.
Dış politika, sessiz ama acımasız bir savaştır. Hele, ulusal menfaatlerin düğümlendiği bu bölgede, etrafımızı kuşatan ateş çemberine rağmen hâlâ bir huzur diyarı olarak kalabilmek başlı başına bir başarıdır. “Komşularla sıfır sorun” stratejisinin iflas ettiğini söyleyenler aslında ortada ‘komşu’ bile kalmadığını çok iyi biliyorlar.
Tarafsızlık, zulme taraf olmaktır
Kısa vadeli çıkarları bir kenara bırakarak insan odaklı bir dış politika dizayn etmek gelecek nesillere bırakılacak en kıymetli ulusal mirastır.
Medeni Batı Suriye’de ulusal çıkarlarına dayanan, insan hayatını yok sayan bir politika izlerken, Türkiye içeride ve dışarıda en ağır faturayı göze almış ve “Önce insan” demiştir. Daha dün sayın Kılıçdaroğlu, “Sen önce kendi vatandaşlarına iş ver, sonra Suriyeliler...” diyordu!
Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirenler, Esad’ın yanında yer alsaydık acaba bugün ne derlerdi? “Efendim, tarafsız kalabilirdik...” diyorlar. Bilmiyorlar ki, zalimin taraf olduğu bir yerde tarafsızlık, zulme taraf olmaktır...
KAFAMA TAKILANLAR..
Bakın Fuatavni kimmiş!..
Firari sanık Emre Uslu’nun uzaktan salladığı bu tweeti görünce çok şaşırdım. Çünkü biz Sümeyye’ye suikast konusunda Emre Uslu’dan değil, Fuatavni’den bahsetmiştik!..
.
Bağımsız Medya...’ cellatları...
14 Mart 2015 Cumartesi
Gazetecilik, hiçbir dönemde bu kadar istismar edilmedi.
Geçmişte, darbe şartlarının oluşturulmasında ‘elverişli’ gazetecilerin yoğun biçimde kullanıldığına hep şahit olduk. Son dönemde tanıştığımız yeni tip darbe teşebbüsünde ise sadece gazeteciler değil medya grupları görev aldı. Devletteki yandaşların sızdırdığı veya düzenlediği bilgilerle uydu mecralar üzerinden başlatılan algı operasyonları ile toplum ‘sessiz darbe’ye hazırlanmaya çalışıldı.
17 Aralık 2013’te deşifre olan bu derin işbirliği artık daha fütursuz bir boyuta taşındı. Devletin kılcal damarlarına yerleştirilen darbecilerle ‘paralel’ çalışan bu mecralar artık ilkelerini, önceliklerini, kriterlerini hatta terminolojisini bile tamamen değiştirerek aynı logolar altında çok farklı birer mecra dönüştüler.
Zamanla çok iyi anlaşıldı!
Nitekim, daha önce şiddetle eleştirdiği yöntemleri bizzat uygulamaya başlayan bu medyanın yöneticileri “her türlü yanlışı gazetecilikle kapatma” istismarını sıradanlaştırmayı da başardı ve her şey, “Özgür Basın Susturulamaz” afişlerinin altına gizlendi...
Oysa yıllardır ‘diktatör’ edebiyatı yapılan bu ülkede çoğunluğu oluşturan muhalif gazetelerin, Kılıçdaroğlu’ndan gelen “Medyaya baskı kabul edilemez” fon müziği eşliğinde herkese yağdırdığı hakaretler aslında samimiyetsizliklerinin ilanıydı.
Ama yine de ümit işte... Sayın Kılıçdaroğlu ve “Özgür basın”cı müttefiklerinden, “8 Haziran’da bu gazetelerin tamamına el koyacağız” diyen Gürsel Tekin’e karşı da ilkeli bir duruş sergilemelerini beklemiştik.
Beterin beteri de varmış...
Heyhaat... Gazetelere yöneltilen saldırılara “dur” demesini beklediğimiz Kemal Bey gazetecilere bile acımıyor, tam tersine grup kürsüsünde öfkeden dışarıya fırlayan gözlerle hakaret yağdırıyordu:
“Yahu siz gazeteci misiniz, yoksa yalancıların temsilcileri misiniz? Sizde vicdan, ahlak, namus, din, iman, kitap var mı?..”
Biz kimlerden, ne beklermişiz.
Meğer, seraptan su belki ama bu ittifaktan sağduyu asla çıkmazmış...
Her biri size ahlak, namus, din ve iman dersi verebilecek onlarca gazeteciye hakaret etme hakkını kimden aldınız sayın Kılıçdaroğlu? Nerede sizin gazeteci hassasiyetiniz?
Gazetecilik, hiçbir dönemde bu kadar aşağılanmamış, bizzat ‘bağımsız medya’ edebiyatı yapan ‘coşkun’ karakterleri tarafından bu kadar taciz edilmemişti.
Esiri olduğunuz paralel evrenden her şeyi ters gördüğünüzü fark ettiğinizde umarım çok geç olmaz.
YİNE ÇİFT ÇİFT ALIYOR...
Bu fıkra maymuncuk gibi, her şeye uyuyor...
İki âmâ aynı tabaktan yaprak sarması yiyormuş. Bir ara, biri diğerine “Niçin çift çift alıyorsun?” diye sormuş. O da şaşkınlıkla, “Ben çift çift almıyorum ama farz et ki aldım, sen âmâsın, nasıl göreceksin ki?..” diye sorunca diğeri sessizce mırıldanmış...
Ben çift çift alıyorum da...
KAFAMA TAKILANLAR..
Baransu’nun şifreleri...
Mehmet Baransu gözaltına alınınca birlikte bavul taşıdığı gazetesi birden defterini dürdü ve ilgili haberde özneyi, “Sarı çizmeli Mehmet Baransu” şeklinde yazdı. Baransu’nun asıl patronları da ilgili haberleri verirken, zamanında bavullarını taşıttırdıktan sonra parasını verip gönderdikleri bir hamal gibi bahsetmişlerdi bavulcu Baransu’dan.
Derken durum birden değişti. Bavulcu “Taraf yazarı” ve “Mağdur Gazeteci” oluverdi...
Bu da yetmedi, paralel âlemin efendileri tek tek gidip Baransu’ya tekmil vermeye başladılar.
Biz merakla “Nedir bunun hikmeti?” diye düşünürken Baransu imdadımıza yetişip ‘şifre’yi Güneş’le gönderdi:
Açtırmayın bavulu...
.Kapatamazsınız beyler...
11 Mart 2015 Çarşamba
Seçime çeyrek kala kapatılma riskiyle karşı karşıya kalan iki partimize ve güzîde liderlerine biraz yakından bakalım!..
Sayın Devlet Bahçeli 6 Temmuz 1997’de Alparslan Türkeş’in vefatıyla MHP’nin başına geçmiş. İlk seçimde Başbuğ’un mirası olarak 129 milletvekili kazanmış ve üçlü koalisyonda 3.5 yıl, siyasi hayatının tek umûru olan başbakan
yardımcılığı yapmış. AK Parti’nin Türk siyasi hayatına girmesiyle de barajda boğulmuş, bilahare çıkmış ama bir daha iflah olmamış!
Öte yandan da 18 yıldır, ‘diyaloga kapalı, delegeye açık’ bir yalnız adam olarak sürdürdüğü liderlik anlayışıyla partisini de tabanından koparmış.
Ayrı kutuplar, birleşen yollar
Kemal Kılıçdaroğlu da 22 Mayıs 2010’da Deniz Baykal’ın siyaseten öldürülmesiyle, “Başbakan Kemal” sloganları eşliğinde gelmiş ama girdiği her seçimi kaybederek CHP’yi ‘ana muhalefet’e tapulamış.
Ayrıca seçildiğinde, bütün küskünleri geri çağırma söyleminin aksine CHP’yi ‘pürüzsüz bir butik parti’ haline getirmiş!
Birlikte son deneme
Farklı zamanlarda, farklı yerlerden yola çıkan bu iki lider, bir siyaset fenomeni olan Recep Tayyip Erdoğan’a rakip olma bahtsızlığında buluştu. Korkunun birleştirici etkisiyle bu iki uç, 10 Ağustos’ta diğer ‘düşman kardeşler’ ile birlikte Erdoğan’a karşı bir cephe oluşturdu ancak sonuç değişmedi. Hezimetlerinin gerekçelerini açıklamaya çalışırken lisan-ı hâl ile “Aslında seçimler olmasa partilerimizi gayet güzel idare ediyoruz” diyorlardı...
Eyvah... Yine mi seçim...
Yine bir ‘felaket’ geliyorum
dedi ve yeni genel seçimin
takvimi belirlendi. Üstelik de
bu sefer sandıktan yine hüzün
çıkacak olursa ne Bahçeli’nin
“hokus-pokus” türü hesapları,
ne de Kılıçdaroğlu’nun şok ifşaatları (!) bu vahameti kamufle
edemeyecekti.
Perşembenin gelişini daha
pazartesiden anlayan bu kaderdaşlar, “Denize düşen yılana sarılır” hesabı, AK Parti’ye karşı her yolu denemeye başladılar.
Bu gedik kapanmaz...
Nitekim, devletteki derin darbeci yapıya karşı başlatılan mücadelesinde darbecilerin yanında yer almaları böyle bir cinnetin tezahürüdür. Oysa bu yapı ilk ‘darbe’ denemelerini onların partilerinde yapmıştı.
Bu kirli ittifaklardan da sonuç alamayan muhalefet, seçim yaklaştıkça akla ziyan ‘çözümlerini’ peş peşe sıralıyor.
İşte, “CHP ve MHP kapatılacak, HDP de barajın altında kalacak. Böylece AK Parti 400 milletvekili ile iktidara gelecek” iddiası o kâbusun uç halidir.
Bu iddiayı ciddiye alıp cevap vermenin bile saçma olacağını düşünüyor ve diyorum ki:
Çöküşünüzün açtığı çukuru ‘kapatma masalı’ ile kapatamazsınız beyler...
KAFAMA TAKILANLAR..
Doları kim zıplatıyor?
Gözünü kin bürüyen Erdoğan karşıtı cephe artık hiçbir şeyi net göremiyor. Kurulmuş saat gibi akıllarına gelen her vesileyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı suçlamak için kullanıyor. Son malzeme ise ABD Doları... Efendim, Erdoğan konuştukça dolar yükseliyormuş. Bunlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yeriyor mu övüyor mu belli değil. Zira, doların arttığı onlarca ülkede de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kadar etkili olduğunu söylemiş olmuyorlar mı?
Ayrıca neredeyse 1 dolar seviyesine ‘düşen’ Euro da Erdoğan’ın dilinden anlamıyor galiba!..
Farklı ölçü, aynı mesafe...
Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan yayın ilkeleri toplantısında, kendisine bağlı yayın grubunun “seçim döneminde objektif yayıncılığını sürdüreceğini ve bütün partilere eşit mesafede duracağını” vurgulamış.
Sayın Doğan, bu durumda her parti için kullandığınız ölçü birimi farklı galiba!..
.
Himmetlerinizle efendim!..
7 Mart 2015 Cumartesi
Üç gündür Başbakan Davutoğlu’nun New York’taki temaslarını takip ediyoruz. Öncelikle, Türkiye’deki bazı meslektaşlarımızın Başbakan Davutoğlu’nun Beyaz Saray ile herhangi bir randevusunun olmamasını esas alarak yaptıkları “Davutoğlu bu geziyi niye düzenledi anlayamadık” türü değerlendirmelerine cevap vermek isterim...
Sayın Davutoğlu New York’ta, ekonomi ve finans çevreleriyle çok önemli görüşmeler yaptı. Daha da önemlisi BM’de ve önemli düşünce kuruluşlarında konuşmalar yaptı.
Amerika’yı biraz olsun tanıyanlar sermayedarların ve özellikle de düşünce kuruluşlarının ülke yönetimindeki etkisini çok iyi bilirler. Hele Türkiye gibi dezenformasyonun boy hedefi haline gelmiş bir ülke için bu çevrelerde birinci ağızdan yapılacak doğru bilgilendirmeler hayati önem taşır.
Şimdi çok daha önemli...
Türkiye Cumhuriyeti’nin “fahri diplomatlarımız” diye bütün imkanlarını seferber ettiği bir yapının kendisini yeteri kadar güçlü hissettiği bir anda taarruza geçerek Türkiye sayesinde elde ettiği bütün imkanları Türkiye aleyhine seferber ettiği bir dönemde...
Musul Büyükelçiliğimiz basıldığında müzmin muhalefetle işbirliği yaparak “O kardeşlerimizi neden bile bile IŞİD’e teslim ettiniz” yaygarasını yapanların “o kardeşlerimizi IŞİD’in eline teslim etmemek için” yapılan Şah Fırat Operasyonu’nu ise dış dünyada Türkiye aleyhine kullandığı bir dönemde...
Velhasıl dış düşmanlarımızın, kendilerine paralel yerli partnerler bulduğu bir dönemde Türkiye’nin, özellikle ABD ve Avrupa’da kendisini iyi anlatma zarureti katmerlenmiştir.
Hâlâ anlamadınız mı?..
Derdi başından aşkın Avrupalıların Türkiye’deki sıradan gelişmeler hakkında 7/24 beyanat aşkını hâlâ anlayamamışsanız, kendi kıytırık sitelerinin bile itibar etmediği marjinal tiplerin zırvalarını, paralel medyanın, “AB’den Türkiye’ye sert tepki” diye manşetlerine taşımasından anlamalısınız artık sahnelenen oyunu.
Özellikle Avrupa ve Amerika’da etkili kişi ve kurumlara yıllardır “himmet”te sınır tanımayan paralel yapı “Şimdi artık hizmet” zamanı demiştir. Bu “hizmet”, çok yönlü bir paralel destek olup en basit yansıması Türkiye aleyhinde yürütülen kara propaganda faaliyetidir.
Bizi ne çok düşünüyorlar!..
Başbakan Davutoğlu’nun dün akşam Dış İlişkiler Konseyi’ndeki bir konuşmasında ilk sorular, onları çok ilgilendiren İç Güvenlik Paketi’nden geldi!
Çünkü bu kesimler, Türkiye’de olup bitenler hakkında sürekli olarak yanlış ve çarpık bilgilerle doldurulmaktadır. İftira kabiliyetlerini şahsında müşahede etmiş biri olarak bunun paralel yapı için sıradan bir icraat olduğunu düşünüyorum.
Zaten, burada yaşayan vatandaşlarımızdan, paralel yapının buradaki yıkıcı faaliyetleri hatta kendi mağduriyetleri hakkında çok üzücü şeyler dinledik.
Kadirşinas Türk milletine dökülen diller ve uhrevî vaatlerle toplanan himmetler, Türkiye aleyhine yoğunlaştırılmış hizmetler olarak geri dönmektedir. Manevi unsurları başkalarına baskı için sürekli kullanan, önüne gelene beddua eden bu yapı acaba bu büyük vebalden nasıl kurtulacak?
Tabii böyle bir endişeleri varsa...
KAFAMA TAKILANLAR..
Çok ayıp Marie Hanım...
Artık çok yakından tanıdığımız ABD'li sarışın sözcü, "Davutoğlu ve bakanlarının ziyaretinden haberlerinin olmadığını söylemiş.
Sözcü Yardımcısı Marie Harf'ın bu cevabını malum medyamız da mal bulmuş mağrip edasıyla sütunlarına taşımış ama...
Bu hanımefendi, ziyaretten bilgileri olduğu halde böyle diyorsa çok ayıp, Türkiye'dekilerin bile unuttuğu Baransu'nun tutuklanmasından bilgisi varken, bu ziyaretten bilgileri yoksa çok çok ayıp.
Bunu haber diye Türkiye'ye taşımak ise........
.
Sonunda benciller kaybeder...
4 Mart 2015 Çarşamba
-LİZBON-
Türkiye, son 30 yıldır aklına gelen her türlü yöntemi denediği halde, her kolu ayrı kesimi besleyen dev bir ahtapot haline gelen PKK terörünü bertaraf edemedi. Aslında devlet de terörün sona ermesini istemiyordu. Hatta marjinal bir grubu bölgedeki uygulamalarıyla bizzat devlet bu hale getirdi diyebiliriz.
Sadece son on yıldır terörü bitirme yönünde samimi gayretlere tanık olduk. Hem gönderilecek kamu görevlilerinde seçici davranılarak bölge ‘sürgün’ yatağı olmaktan kurtarıldı, hem de bütün engellemelere rağmen yoğun bir kalkınma hamlesi başlatıldı.
Terörist halkına karşı...
Örgüt, destek ve katılımı kökten bitirecek olan bu ‘tehlikeli’ teşebbüsleri var gücüyle engellemeye çalıştı. Şantiyeler basıldı, iş makinaları yakıldı, bölge halkı için hizmet eden görevliler öldürüldü. Diğer taraftan da devletin çözüm için atacağı her adım sansasyonel saldırılarla durduruldu.
Ancak özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın canı pahasına barış ısrarı, bütün engellere rağmen çözümün gündemde kalmasını sağladı. Bu tartışma süreci, çözüm konusuna kimin hedeflediğini ortaya çıkardı.
Görünen aktörlerden örgütünün yönetici kadrosundakiler, onlarca yıldır devam eden ezilenler üzerine kurulmuş yaşam tarzını bırakıp gerçek hayatla yüzleşme cesaretini bulamadıkları için bu düzenin bozulmasını istemiyorlardı. Bendeniz, benzer gerekçelerle Kürt siyasetini yürütenlerin de terörün yok olmasını samimiyetle istediklerine hiçbir zaman inanmamışımdır. Şayet bu çizgi, Meclis’te ve meydanlarda ucuz tahriklerden kaçınabilselerdi, kendilerini seçenlere en büyük katkıyı yaparlardı.
O cepheden sadece Öcalan, beklentileri sebebiyle çözümü isteyen tek karakter olarak ortaya çıktı ve normalde Meclis’teki temsilciler üzerinden yürümesi gereken süreç Öcalan üzerinden yürüdü.
Bu sabotaj yeni çıktı...
Ancak çözüm çabaları bu sefer de alışık olmadığımız bir yöntemle tekrar sabote edildi. Bu aşamada bize yıllardır ‘diyalog’ masalı anlatanların, farklı ırk ve inançtaki ecnebilerle bol bol sundukları hoşgörüyü kendi milletinden esirgeyerek çözüm istemeyenler cephesine katıldıklarını hayretle izledik.
Öte yandan sınırlarımızdaki gelişmelerin olumsuz yansımalarının da etkisiyle düşe kalka ilerleyen çözüm çabaları, yapılan ortak çağrı ile önemli bir aşamaya geldi.
Bu, önemli bir fırsattır...
Elbette her şey hallolmadı ama önemli bir fırsat yakalandı. Bu süreci Öcalan’ın başlatıyor olmasının ayıbı, söz verdikleri halde yeni bir anayasayı bu millete çok gören muhalefet partilerine aittir.
Neticede bu süreç tamamlanırsa, teröre zemin hazırlayan sebepleri ortadan kaldırırken bugüne kadar teröre tenezzül etmemiş diğer mağdur kesimleri de mutlu olacaktı.
Gelin görün ki, bu önemli çağrı ile birlikte, aşırı tepkilere veya basitleştirme gayretlerine de şahit olduk. Bu tepkilerin, doğrudan veya dolaylı terörden beslenenlerle bir zamanlar çok yakın oldukları iktidardan nemalanma muslukları kesilenlerden geliyor olması çok daha üzücü.
Bir ülkede yaşayanlar, bütün farklılıklarına ve ayrılıklarına rağmen bazı ortak değerleri, gelecekleri sözkonusu olunca bütün ayrılıkları bir kenara bırakıp bir mutabakat sergileyebilmelidir. “Benim düşmanlarım bitsin de isterse ülke de onlarla birlikte gitsin” anlayışı ortaçağda bile görülmemiş bir bencillik cinnetidir.
Ama 30 yıl aradan sonra tekrar ‘huzur’u tadan bu millete, artık hiç kimse çatışmayı, çözüm diye yutturamaz.
Ve... Uzun vadede hep benciller kaybetmiştir.
.
28 Şubat kime zulmet, kime nimet?..
28 Şubat 2015 Cumartesi
Türkiye Cumhuriyeti tanklı toplu darbelerle düşe kalka ilerlerken, dünyadaki değişimi iyi izleyen ‘üst akıl’lar, 90’lı yıllarda müdahale biçimini değiştirdi. Artık, silah kullanılarak yönetimi ele geçirme yerine silahın gücü kullanılarak istenilenler yaptırılacaktı. Aslında en az öncekiler kadar yıkıcı olan bu yeni darbe türü ‘post modern’ bir isimle de kamufle edilerek uygulamaya sokuldu. 28 Şubat Süreci parça tesiri çok yüksek olan siyasi ve ekonomik bir darbedir. Ve, “Bin yıl sürecek dendi ama on yıl bile sürmedi” dense de, AK Parti gibi reformcu bir kadronun yoğun çabalarına rağmen hâlâ etkisi sürmektedir.
Darbe nasıl oluyor?
Bir kere ekonomik yansımalarını kamu ve özel sektör daha uzun yıllar bir kambur olarak taşımaya devam edecek. 28 Şubat döneminin ekonomik faturasını bir zamanlar program konuğum olan MÜSİAD 3. Dönem Başkanı Ömer Bolat anlatmış ve ağzım açık kalmıştı...
Sayın Bolat, bu ‘post modern darbe’nin Türkiye’ye 300 milyar dolara mal olduğunu, oluşan bütçe açığının finanse edilmesi için 2010 yılına kadar 251 milyar TL faiz ödendiğini ifade etmiş ve “Hâlâ o dönemin mirası faiz ödeniyor. Eğer 28 Şubat olmasaydı Türkiye 2023 hedeflerini şu anda yakalamış olurdu” demişti.
Asıl hedef inanan insan...
Tabi kanunlar çerçevesinde faaliyet yürüten, vergisini ödeyen, on binlerce kişiye istihdam sağlamasına rağmen sırf inancı yüzünden yeşile boyanıp infaz edilen binlerce özel kurumun yaşadığı felaketin boyutlarını hesaplamak mümkün değil.
Bu darbenin asıl hedefi toplumun her kesimindeki dindarlardı. Köşe başındaki köfteci bile dindar olmanın cezasını çekti!
Sadece namaz kıldığı veya eşi başörtülü olduğu için kara listeye alınan ve MGK’da zorla onaylatıp hiçbir sosyal hakkı verilmeden kovulan TSK mensupları adım adım izlendi ve başka bir işe girmesi de engellendi. Bu zavallı insanlar ve yakınları neler çekti, kaç tanesi intihar etti bilen var mı acaba?
Askerden ‘istisnai’ muamele
28 Şubat sürecini masaya yatıran arkadaşımız Muharrem Coşkun ilginç tespitlerini sizlerle paylaştı. Bütün cemaatler hedefe oturtulurken sadece Gülen grubunun itina ile korunması, buna karşılık Fethullah Gülen’in de Müslümanlara savaş açanları, Peygamber Efendimizin, “Müctehid, içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir sevap alır” Hadis-i Şerifi ile övdüğü müctehidlerin mertebesine yükselterek, “Asker yanlış da yapsa sevap alır” fetvaları verip, “Hükümet gitsin” çağrıları yapması çok ilginç bir ayrıntıydı.
Bu açıdan bakınca, bugün devlette yuvalanmış paralel unsurlara yapılan muameleden, “Böylesi 28 Şubat’ta bile olmadı” şeklinde yakınmaları aslında 28 Şubat’ın müstesnaları için yanlış sayılmaz.
Sahi...
Bu kadar derin bir darbenin hesabı neden bu kadar yüzeysel gidiyor dersiniz?..
KAFAMA TAKILANLAR..
Hükümet yanlış yaptı...
İç Güvenlik Paketi’ni toplumsal huzur açısından çok önemseyen iktidar, seçim öncesi huzursuzluk çıkarmak isteyenleri engellemek istiyor. Ancak bütün gayretlerine rağmen, muhalefetle mutabakat sağlayamıyor. Oysa, milletvekillerinin özlük haklarıyla ilgili yasal düzenleme ile paketleseydi bu yasa sessiz sedasız geçerdi.
Çünkü muhalefetin tamamının, iktidarla mutabık olduğu tek konu budur?
Bu da mı ‘istisnai’ bir durum?..
Lenin’in, “Çamur at, izi kalsın” taktiğini uygulayan müfterilere karşı yıllarca paralel medya ile birlikte mücadele ettik. Zamanın, “Onlar gazetecilikten tutuklanmadı” manşetleri çok taze... Ama aynı medya şimdi o müstamel yöntemlere sarıldı ve alakasız yerlerde “Özgür Basın Susturulamaz” naraları atmaya başladı. Gel gör ki aynı anda CHP’li Gürsel Tekin’in, “Basını susturacağız” naralarına karşı ise ‘üç maymun’u uyguladı. Hatta üzerine de CHP’nin “Gazeteciler darbeci” iftirasını sürmanşetten sos olarak kullandı.
Yine ‘istisnai’ durumla mı karşı karşıyayız acaba?..
Şah Fırat mağdurları!..
25 Şubat 2015 Çarşamba
Malum gecenin sabahında gün ağarınca görüntü de netleşmeye başlamıştı. Evet, yaklaşık 7 yıl önce bir bahar sabahı ziyaret ettiğim ve artık birkaç karelik hatıra olarak kalan Süleyman Şah Saygı Karakolu’na operasyon düzenlenmiş ve askerlerimiz; emanetlerle birlikte dönmüştü. Çok ilginçtir ki, sosyal medyadaki nöbetçi borazanlar da aynı anda yaygaraya başladı:
Türkiye toprak kaybetti!..
Talimatı alan hazır kıtalar aynı nakaratı, bıkıp usanmadan tekrarladılar. İlerleyen dakikalarda Başbakan Davutoğlu’nun Twitter’dan ve Genelkurmay’dan yaptığı açıklamalar da bu yaygaranın hızını kesemedi.
Gün bitti, sabah oldu ama tahrik taarruzu, “Bugün fitne Zamanı, Cumhuriyet elden gidiyor, Tarafınızı belirleyin, bütün Yurt’ta ve Cihanda Meydanlara dökülüp, şer ittifakın Sözcüsü olun” mealindeki yazılı talimatlarla devam etti!..
Bu ne vatan aşkı ya Rab!..
En yetkili ağızların defalarca çürüttüğü bu iddiaların yanlışlığını anlatmaya kalkmak en büyük yanlış olur. Zira bunu, onlar da çok iyi biliyor. Öncü güçlerin işaret atışlarıyla başlatılan ve muhalefet partilerince de ‘mecburi istikamet’ olarak sürdürülen bu feveranın sebebini araştırmak daha isabetli olacaktır.
Sizce, DEAŞ’ın hain planlarını bozmak için yapılan bu operasyon onları niye bu kadar üzdü?..
Bence, artık Türkiye’ye de bulaşmaya hazırlanan bu örgüt uygun gördüğü anda Süleyman Şah Türbesi’ne saldıracak ve Türkiye’yi o ateş batağına çekecekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bertaraf edebilme uğruna ülkeyi yakmaktan bir an bile çekinmeyenler için de bundan büyük bir fırsat olamazdı!..
Zaten Türkiye tökezlediği anda çullanmak için bekleyen DEAŞ’a ilaveten Esad, PKK hatta İran bile ‘ortak düşman’ ile mücadelede ‘mavi güçler’ olabilirdi... Tam da ‘son viraj’ 7 Haziran seçimleri öncesinde bu fırsat elden kaçmıştı!..
Fuatavni’ye operasyon
Dahası var...
Bu operasyon aynı zamanda, artık resmen bir kaçak olan Emre Uslu’nun, “Fuatavni ben değilim. O yoluna devam ediyor” şeklindeki çırpınışlarını da boşa çıkarmıştı. Çünkü, suçüstü yakalanıp, devlet içindeki damarları kesildiği için bitkisel hayata giren merhum fenomenin, günlerdir süren operasyon hazırlıklarını ruhu duymadığı gibi yürüyen yüzlerce tankı, topu bile göremedi. Müflis tüccar hesabı eski defterleri karıştırarak kayıtsız şartsız bir müteveffa Fuatavni olduğunu ilan etmişti...
Bu ne muhteşem mağduriyet Şah Fırat...
KAFAMA TAKILANLAR..
Millî olanlar, olamayanlar
Her ne kadar müflis fenomenler uzun atlasa da biz Cumartesi akşamı sınır bölgesindeki hareketliliği tespit ettik. Ancak, ülke çıkarları açısından çok önemli olan böyle bir konuda muteber bir kaynaktan teyit almadan bu haberi kullanamazdık. Bize verilen cevap, “Doğru ama konu çok kritik bir aşamada. Millî hassasiyetinizi rica ediyoruz” oldu.
Ama ‘millî’ olamayan meslektaşımız oldukça fazlaymış...
HDP’nin paket fobisi
HDP Genel Başkan Yardımcısı Nazmi Gür dün akşam bir canlı yayında, “Hükümet İç Güvenlik Paketi’ni, HDP’yi sahada engelleyerek barajın altında bırakmak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 400 milletvekili hedefine ulaşabilmek için çıkarıyor” dedi. Doğrusu hiçbir şey anlayamadım. HDP seçime, molotof kokteyli ile mi hazırlanıyor ki bu yasa onların önünü kessin...
Bence daha kaliteli bahaneler hazırlamaları gerekir...
.
Nefret koalisyonu çatırdıyor...
21 Şubat 2015 Cumartesi
Türk siyasetinde muhalefet mantığı, kan davası gibi topyekun düşmanlık olarak algılanıyor. Oysa ‘vekalet’, milletin hayrına olan gayretlere desteği gerektirir. Özellikle parti liderleri, ne olursa olsun; diyalog yolunu açık bırakmalıdır. Yani bu mücadele kişisel bir husumete dönüşmeden yürütülmelidir.
Oysa bu gelenek Türkiye’de böyle yürümedi. Sayın Erdoğan ile siyasi rekabete gücü yetmeyen Kılıçdaroğlu, bu boşluğu her ortamda ve her fırsatta Sayın Erdoğan’a ve aile fertlerine hakaretle kapatmaya çalıştı. (Bunların çoğu tescillendi ve kendileri binlerce lira tazminat ödedi.)
Kini sınır tanımadı
.Derken Sayın Erdoğan, şimdiye kadar olduğu gibi TBMM’de birtakım siyasi pazarlıklar sonucu değil, bizzat halk tarafından cumhurbaşkanı seçildi. Bu arada Sayın Kılıçdaroğlu da bir ilke imza attı ve kin ve öfkesini Sayın Erdoğan ile birlikte cumhurbaşkanlığı makamına taşıdı. Bunu bizzat ifade eden CHP lideri, Sayın Erdoğan’a olan kin ve nefretini o makamın bugüne kadar hiç muhatap olmadığı seviyede devam ettirdi.
Hatta Sayın Kılıçdaroğlu bu sınırsız husumetinin sonucu Başbakan Davutoğlu’na karşı da son derece rencide edici bir üslup kullanarak TBMM’nin sağlıklı çalışma zeminini de yok etti.
Günlerdir yayınladığımız manşetler CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun, bu kin ve nefretine ne kadar esir olduğunu, varlığını; Cumhurbaşkanı Erdoğan’a düşmanlığa armağan eden karanlık odakların nasıl oyuncağı olduğunu ortaya koydu.
Bu ifşaatları tehditle karışık cılız açıklamalarla geçiştireceğini zanneden CHP yetkilileri her zamanki gibi yine Türk milletini yok sayıyor galiba. Zira, bu partinin bugüne kadar kendi milletvekillerini bile çıldırtan paralel işbirliğine hep birlikte şahit olmadık mı?
Sayın Kılıçdaroğlu, eline tutuşturulan kumpas kasetlerini grup konuşmasında dev ekranlardan bütün ülkeye aktarmadı mı? Paralel yapıya karşı yürütülen operasyonlarda ilk barikatçı hep o olmadı mı? Bu yapının Balyoz ve Ergenekon davalarındaki kumpaslarına en büyük tepkiyi gösteren, Silivri’deki kumpaszedelere heyet üstüne heyet gönderen Kılıçdaroğlu şimdi o kumpasçıları savunmak için elinden geleni yapmıyor mu?
Bu ne sevgi ah...
Tamamen marjinalleşen bu yapı ile olan bu ilişkileri, olmayan tabanının oylarına yönelik siyasi bir işbirliği olarak değerlendirmek mümkün değildir. Tam aksine bu yapıya yaklaştıkça milletten uzaklaştığı artık herkesin kabul ettiği bir gerçek olduğuna göre bu harakiride ısrarın sebebi ne olabilir?
Neticede görüldüğü gibi nereden gidersek gidelim paralel yapı ile CHP arasındaki bağ, siyasi meşruiyet çerçevesinde izah edilemiyor. Sadece Erdoğan düşmanlığının oluşturduğu bu nefret koalisyonu çökerken Kılıçdaroğlu CHP’yi de bitirecek.
Gücünü kin ve nefretten alan her yapı gibi...
KAFAMA TAKILANLAR..
Meclis’e de paket gerek...
İç güvenlik Paketi TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanmasıyla birlikte bir kavga gürültüdür gidiyor. Muhalefet partileri zaten İç Tüzük çerçevesinde kalmak kaydıyla çok defa samimiyetsiz seviyelerde Meclis’i sabote ediyor. Ama bu sefer bütün muhalefet ilk defa bir araya gelerek bu paketi engellemeye çalışıyor. Bu uğurda terörden iftiraya kadar ellerinden geleni yapıyorlar. Acaba ilk defa MHP ve HDP’yi bile aynı çizgide buluşturan bu güç ne olabilir?
.
İhanetin fotoğrafı netleşiyor...
18 Şubat 2015 Çarşamba
Devletin kritik noktalarındaki paralel yapılanma ile sürdürülen mücadele sürecinde ilginç ayrışmalara şahit olduk. Bir çok meslektaşımız rotasını değiştirerek darbecilerin yanında yer aldı. Şaşırsak da sonuçta kendi tercihleridir ve farklı sebepleri olabilir.
Ama bu örgüt ile hiçbir ortak değeri olmadığını zannettiğimiz kurumların bir paralel kümede toplanması konusunda da aynı değerlendirmeyi yapmak mümkün değildir. Mesela, Türkiye’yi yönetmeye talip bir siyasi partinin devlet içinde sinsice yapılanan paralel örgütü destekleyemez. Aksine, bu mücadelede net bir biçimde devletin yanında yer almak zorundadır. Çünkü bu, siyasi bir mücadele değildir. Aksi halde izahı mümkün olmayan bir çelişkinin içine düşerler.
CHP’nin paralel çelişkisi
Nitekim ülkenin ana muhalefeti böyle bir çelişki içine batmış durumdadır. Bu mücadeleyi yukarıdaki çerçevede değerlendirmeyerek basit bir siyasi hesabın sonucuna göre hareket eden CHP paralel örgütün yanında yer almayı tercih etti. Peki, bu parti iktidara geldiği zaman (geleceğine kendileri inanıyorsa tabii) ülkeyi, destekleyip büyüttüğü paralellerle birlikte mi yönetecekler? Sayın Kılıçdaroğlu, bu örgütün o zamanki lideri ile birlikte ‘eş başbakan’ mı olacak?
Böyle bir şeye normalde hiç kimse rıza gösteremeyeceğine göre ve şayet bu parti hiçbir zaman iktidar olamayacağını düşünmüyorsa “bu çelişkiden nasıl çıkmayı planlıyor acaba” diye düşünür dururdum.
Bu kadarına pes...
Ancak iki gündür yayınladığımız manşetlerde bu sorunun cevabını buldum. Doğrusunu isterseniz aylardır CHP’nin paralel aşkının izahını arıyordum ama bu seviyede bir ilişki olabileceği aklımdan bile geçmemişti.
Keşke CHP, devletteki paralel yapı ile mücadele konusunda şimdiye kadar öyle bir onurlu duruş ortaya koysaydı ki, iki gündür öğrendiğimiz ayrıntıları bu partiye hiç yakıştıramasaydık.
Yıllardan beri her yolu denediği halde milletiyle bütünleşmeyi başaramayan bir partinin düştüğü durum ülke açısından da son derecede üzücüdür. İktidar namzedi bir parti, sandıktan bu kadar ümitsiz olabilir mi, bu kadar derin bir acziyet içine girebilir mi? ‘Ana muhalefet’ kavramını bu kadar yıpratmak asıl milletimiz için en büyük ihanettir.
Neyse ki bu ihanetin fotoğrafı yavaş yavaş netleşiyor...
KAFAMA TAKILANLAR..
‘Eş’i, HDP’yi aldatıyor mu!..
BDP, Türkiye’nin partisi olabilmek için adını bile değiştirdi ama bugün gelinen noktaya bakılırsa değişen bir şey olmadı. Oysa bu parti, çözüm süreci konusunda, ‘Türkiye’ gibi davransaydı bugün ‘baraj’ problemi olmazdı. Gelin görün ki, çözüm süreci konusunda hâlâ net bir tavır sergileyemeyen HDP’de bir heyet İmralı ile Kandil arasında mekik dokurken Eşbaşkan Selahattin Demirtaş “Bu iş olmaz” anlamına gelen mesajlar veriyor.
Sanki parti değil, çift direksiyonlu tramvay aracı...
Özgecan’dan bari utanın...
Özgecan Aslan’ın vahşice öldürülmesine gösterilen tepki toplumsal bir öfkeye dönüştü. Bu gelişme Türkiye’yi, kadına şiddet gibi bir yüzkarasından kurtarabilecek çok değerli bir mutabakattır. Ama bu iğrençliği ucuz siyaset malzemesi yapmak veya muhafazakarlığa fatura çıkarmak, toplumun bu değerli hassasiyetine sabotajdır. Böyle bir konuda bile bir ortak paydada toplanmamıza mani olan bu asalak virüsleri kınıyorum.
.
Nerdesiniz Charlie şakirtleri?..
14 Şubat 2015 Cumartesi
Paris’te teröristler, inançlarla alay eden Charlie Hebdo dergisine saldırdı, çalışanları öldürdü. Bu çirkin eylemi hep birlikte kınadık. Derginin çok seviyesiz bir tahrik üslubu kullandığını ama kesinlikle karşılığının şiddet olamayacağını yazdık, söyledik.
İzleyen günlerde istismarda sınır tanımayan bazı yerli Charlieler, bu saldırıyı da malzeme olarak kullanmakta hiç tereddüt etmedi. İşin garibi bir cemaat olduğunu iddia edenlerle, her fırsatta İslamiyet’e saldırmayı şiar edinenler aynı saflarda birleşti. Kimileri, “Bu radikalleri, Türkiye destekliyor. Biz müsamahakâr diyalogcuyuz. Ne olursan ol, yeter ki Erdoğan’a düşman ol, başımızın tacı ol” derken, kimileri de o çirkin tahrikleri sayfalarına taşıyarak birilerinin de kendilerine saldırmasını, bu sayede kısa yoldan tiraj kazanmayı hedefledi.
Dünya gördü ama dünyayı görenler görmedi
Önceki gün ise Amerikalı bir ateist, kendi halinde yaşayan bir Müslüman ailenin kökünü kazıdı. Türkiye’de yaprak kımıldasa canlı yayına giren, jurnalcilere sayfalar veren ABD medyası ultra-hipermetrop olacak ki, burnunun dibindeki bu iğrenç cinayeti göremedi! Bütün dünyadan yağan tepkileri görünce de, “Katliamın sebebi park kavgasıymış” diye yeni bir kaçamak denedi.
Yine her gün önce Türkiye’yi kınayan, sonra gerekçe arayan sözcüler de bir çift söz etmedi. Hatta İslamiyet’i ve Müslümanları iyi tanıdığı iddia edilen Başkan Obama’nın da kılı kıpırdamadı.
Size göre ‘İnsan’ın ölçüsü ne?
Müslümanları saldırı kadar yaralayan bu duyarsızlığı yine Cumhurbaşkanı Erdoğan dile getirdi ve “Nerdesin Başkan” diye sordu. Bugün bu soruyu bütün gazeteler sayfalarına taşıdı.
Sadece paralel medya ve yandaşları hariç...
Neden?..
Sayın Erdoğan’ın bu sorusu ve konusu onlar için çok önemsiz olduğu için mi?.. Yoksa bu çok önemli gerçeği ‘son düşmanları’ dile getirdiği için mi? Yoksa... Yoksa küresel ‘diyalog’larına, kongresel işbirliklerine zarar gelmesin diye mi?..
Ya yandaşları...
Charlie’nin hakaretlerini sayfalarına taşıyanlar da görmedi bu haykırışı. Gerçi Cumhuriyet’i ‘dinsizlik’ zanneden bu fosillerin, bu olayda hangi tarafı tutacağını tahmin etmek zor değil ama okuyucularına saygı için de olsa bu çok önemli gerçeği sayfalarına taşırlar diye düşünüyordum. Bir espriyi kumpasa dönüştürmek için çırpınan müflislere yaranmak için bana ayırdığınız yeri keşke bu insanlık cinayeti için kullansaydınız. Demek ki, uydu yayıncılık böyle bir şey...
Nerdesiniz ey Charlie şarlatanları?..
Bu masumların, sizin nezdinizde Charlie istismarcıları kadar değeri yok mu?
Nerdesin ey vicdan!..
KAFAMA TAKILANLAR..
Ey müfteriler, teşekkürler...
Sosyal medyada, ancak özgüven sahibi insanların yapabileceği bir espri paylaştım. Ama zeka problemi yaşayanlarla aklı öfkesinin altında kalanlar anlayamamış. Valla bu onların problemi. Bendeniz iki gündür, meslek hayatım boyunca yapamadığım kadar PR yaptım:) İlk defa bir yazım onlarca gazete ve sitede yayınlandı.
Teşekkürler öfkesinin esiri müfteriler...
Fidanfobisi olanlar...
Yazımın Hakan Fidan ile ilgili olduğu için yayınlanmadığını iddia eden zavallılar... Korkunun ecele faydası yok. Bütün karalama ve linç yöntemlerini denemenize rağmen Sayın Hakan Fidan’ın önünü kesemediniz. Kendisi bu ülkeye daha nice önemli hizmetlerde bulunacak. Biz de daha çook Hakan Fidan yazısı yazacağız.
Artık nasıl okursunuz bilemem!..
.
Fidan, MİT'i yine yönetebilir
11 Şubat 2015 Çarşamba
MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın seçimlerde aday olacağı uzun zamandır konuşuluyordu ve bendeniz buna hiç ihtimal vermiyordum ama 7 Haziran'da ters köşe oldum!
Elbette sayın Fidan da her Türk vatandaşı gibi aday olabilir. Ama ben kendisinin, "Ehemmi mühimme tercih etmek" prensibine göre hareket edeceğini ve bu kritik dönemde, o kritik noktayı bırakmayacağını düşünüyordum. Elbette kurumlar kişilerle kaim değildir, kurumsallık esastır ama "Dere geçerken at değiştirilmez" diye de bir söz vardır...
Türkiye, yeni tanıştığı bu içten darbe ile kıyasıya mücadele ediyor. Vücudu sinsice saran bir kanser gibi devletin bütün kademelerinde örgütlenen bu paralel yapı ile mücadelede en kritik nokta güvenilir kadro ve sağlam istihbarattır. Elbette devletin tek güvenilir bürokratı Hakan Fidan değil ama her güvenilir bürokrat da Hakan Fidan değil...
PARALEL ÖFKENİN ASIL SEBEBİ
Bu ayrıntıyı bir dış destek ile açıklamaya çalışalım.
Yıldıray Oğur, Türkiye Gazetesi'nde yayınlanan 8 Şubat tarihli yazısında, paralel medyanın ilk zamanlar sahip çıktığı Hakan Fidan'a sonra neden bu kadar cephe aldığını ve İsrail ile birlik olup bitirmeye çalıştığını ayrıntılı şekilde izah ediyor. Can alıcı cümle şu:
Fidan’ı, cemaat için esas tehlikeli yapan Başbakan Erdoğan’ın güvendiği alternatif bir istihbarat ve bilgi kaynağına dönüşmesiydi.. Böylece cemaatin elindeki Emniyet İstihbarat, Başbakan’ın tek istihbarat kaynağı olma tekelini kaybetmişti. Hatta Başbakan onlardan gelen bilgileri MİT’le check etmeye başlamıştı.
Bu açıdan bakılırsa Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "sır küpü" olarak tarif ettiği Hakan Fidan'ın bu aşamada MİT'ten ayrılmasını doğru bulmaması oldukça anlaşılabilir hatta hak verilir bir değerlendirmedir.
DİĞER KÖŞEYE YATANLAR
Sayın Fidan'ın aday olacağı tartışmalarının erkenden dolaşıma sokulmasının bir amacı vardı. Erdoğan'ın, Hakan Fidan'ı başbakanlığa hazırladığını her yere yayarak, bir türlü beceremedikleri ama çok istedikleri Erdoğan-Davutoğlu gerginliğinin tohumlarını ekiyorlardı. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, Güney Amerika seyahati öncesi bu konuda yaptığı açıklamayla hem bu art niyetlileri ters köşeye yatırdı. Ayrıca Kılıçdaroğlu ve benzerlerinin de sayın Davutoğlu'na, daha ilk günden itibaren "kukla" olmak gibi son derece absürt sataşmalarıyla ne kadar ucuz muhalefet yaptıklarını ortaya koyuyordu. Ülke için çok sevinilecek bir durum değil ama AK Parti'liler rahat olsun; bu sığlıktan iktidar alternatifi filan çıkmaz.
Birçok aklı evvel de o açıklamaları "danışıklı dövüş" olarak yorumladı. Medyamızın önde gelen bu kelli felli isimleri, en az 20 yıldır yakinen takip ettikleri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset tarzını anlamayı bir kenara bırakın kendisini bile hiç ama hiç tanımamışlar. "Bir köy kahvesine gidip, 'Erdoğan şöyle bir siyasi proje içinde baş aktör olarak yer alır mı?' diye sorsalardı doğru cevabı alırlardı" diyecektim ama Türk halkıyla diyalog kurabilselerdi böyle gülünç durumlara düşmezlerdi zaten.
FİDANLAR, FİDAN KALMAZ...
Bütün bunlara rağmen sayın Fidan gerçekten yorulduğu için böyle bir tercihte bulunmuşsa ve artık hayatını kendi halinde bir vekil olarak devam ettirecekse gerçekten çok yazık olur. Ben, yeni hükümet döneminde yapılacak bir düzenleme ile sayın Fidan'ın hem çözüm sürecinin bundan sonraki önemli aşamasında da aktif rol almaya devam edebileceğini hem de MİT'i; daha geniş yetkilerle yönetebileceğini düşünüyorum. Bu, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Hakan Fidan'a olan tepkisini bertaraf etmek için de ideal bir yöntem olabilir.
Zamanın allameleri nerdesiniz?
7 Şubat 2015 Cumartesi
Bank Asya’da bir şeyler olmuş, ortaklık yapısında şeffaflık problemi mi ne varmış; aydınlatmak için TMSF devralmış...
Birkaç gündür durumu anlamaya çalışıyoruz.
Özellikle, konu finans kurumu olunca saman çöpünü ‘saban oku’ yapmasına alıştığımız zamanın ‘kül yutmaz kriz uzmanları’nı (!) günlerdir izliyoruz ama “Hukuksuz işgal” nakaratından başka bir şey duyamadık henüz.
Oysa bu at gözlüklü allameler, konu İhlas Finans olunca Bankalar Kanunu’nu bülbül gibi konuşturuyor, akla ziyan yorumlarıyla hukuksuzluk dizileri yazıyordu.
Ayçiçeği hukuku!
Allah aşkına bu nasıl bir hukuk anlayışı ki ayçiçeği gibi paraleller ne tarafta ise o tarafı haklı çıkarıyor. Konu başkası olunca paralelin elinde amansız bir silaha dönüşüp rakiplerinin ölüsüne bile ateş etmek için kullanılan Bankalar Kanunu Asya Finans’a gelince bu sefer bireyleri değil kurumu koruyan bir tanka dönüşüyor, yaklaşanı yakıyor.
Nedir bu şeffaflık problemi, şimdiye kadar nasıl gizlendi?
Zamanın ruhunu iyi yakalayarak Bank Asya’yı itinayla kollayıp büyüten başkanlarınıza, “İhlas Finans’ı TMSF’ye devrettiremediğim için çok üzgünüm” dedirttiğiniz röportajlarınızda neden bir soru da Bank Asya için sormadınız?
Paraleller de kesişir
Bu ‘maaşı devletten talimatı hizmetten’ düzeninin hep böyle devam edeceğini mi zannettiniz?
Paralellerin “sonsuza kadar devam ettiği” kuralının bir geometrik kabulden ibaret olduğunu hiç mi düşünmediniz?
Bütün kumpaslara, ‘kusursuz’ organizasyonlara rağmen gerçeklerin, bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi ulvi bir özelliği vardır.
Buna siz de gerçekten inanıyorsanız şu Bank Asya’da olanları samimiyetle ve olduğu gibi yazın sayın zamanın çok bilmiş ekonomi otoriteleri!
Yazın ki samimi ve dürüst olduğunuzu dünya aleme gösterin!
Olabiliyorsanız tabii...
KAFAMA TAKILANLAR..
Vicdanınızla nasıl anlaşıyorsunuz?
O akşam Bank Asya ile ilgili ilk haberi sosyal medyadaki paralel infaz timlerinden aldım: “Felan felan gazetelerin yayın yönetmenlerine ‘Bank Asya TMSF’ye devredildi’ manşetleri atın diye talimat verildi. Böylece ortada hiçbir şey yokken yalan haberlerle mudiler korkutulup kaçış sağlanacak...”
Öncelikle kendilerine çok teşekkür ediyorum. Çünkü bu sayede konuyu takibe aldık.
Gerçi yalancının mumu BDDK açıklamasına kadar yandı ama o ayrı konu, sayılan gazeteler arasında STAR da var ve şayet başka bir yayın yönetmeni yoksa ben öyle bir talimat almadım.
Şimdi...
İçlerinde aklı başında insanlar olduğunu zannettiğim eşhasın da bulunduğu bu zevat, kim; kimlere nasıl talimat vermiş, şakır şakır ortaya dökerek bu iddiasını ispatlamalı.
Yoksa...
Tek hesaplaşmanın bu dünyadaki paralel yargıçların muhakemesinden ibaret olduğunu zannedenler için başkalarına iftira atmak, “Fitne ek, algı biçersin...” kuralından ibaret olabilir.
Ama ben asıl bu insanların vicdanlarıyla nasıl anlaştığını çok merak ediyorum.
Rejim tüccarları...
Başkanlık sistemini istemeyenler bu gidişi engellemek için barikat için her şeyi barikat olarak kullanıyorlar.
Daha hedeflenen sistem hakkında en küçük bir doküman ortaya konulmadığı halde bazıları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık değil düpedüz diktatörlük istediğini yazıp çiziyor. Bazı sözümona araştırma şirketleri halka başkanlık sistemini değil, “Başkanlık sistemi gelirse, Türkiye federasyonlara bölünürse...” diye soruyor ve cevapları da “Yüzde 70 başkanlık istemiyor” şeklinde sunuyor.
Ama bazı aklı evvellerin ortaya attığı iddia bunların tamamına taş çıkartır:
“Bu sıradan bir sistem tartışması değil, başkanlık gelirse rejim elden gider...”
O devir bitti, artık rejim ticaretinden size ekmek çıkmaz beyler, başka kapıya..
.
Heyet üyesinden çözüm tüyoları...
4 Şubat 2015 Çarşamba
Filipinler’de yaklaşık 500 yıldır devam eden silahlı mücadele bitmek üzere.
Mindanao Adası büyük doğalgaz rezervlerine sahip, tarımsal açıdan en verimli bölgesi ama en fakir insanlar da burada yaşıyor. Ve benzeri her yerde olduğu gibi medeni ülkeler buralara pek ilgi duyuyor (!), hiç rahat bırakmıyor. İşgal nöbetini İspanya’dan sonra 1800’lü yıllarda Amerika devralmış ve taşıdığı göçmenlerle adanın asıl sahibi olan Müslüman nüfusu azınlık konumuna düşmüş.
1946’dan itibaren ise adaya BM el atmış ki artık iflah olmayacağının resmidir...
Bu işgal ve tacizlere siyasi mücadele ile karşı koymaya çalışan Moro halkı, Filipinli göçmenlerin Müslüman köylerine silahlı saldırılarını yoğunlaştırması üzerine aynen mukabele etmek zorunda kalmış. Uzun yıllar devam eden ve arkasında 150 bin ölü, 2 milyon mülteci bırakan bu süreç, 1976 ve 1990 yıllarında yapılan anlaşmalarla durdurulmaya çalışılmış ise de devletin sözünü tutmaması üzerine sonuç alınamamış.
2008’de ise büyük gayretler sonucunda MIKC (Moro İslamî Kurtuluş Cephesi) ile yapılan anlaşma, ülkenin Anayasa Mahkemesi tarafından “Bölünmeye sebep olur” gerekçesiyle iptal edilmiş ve ülkenin bölünmesini önleyen (!) bu iptal, 10 bin kişinin ölmesine, 800 bin kişinin evini terk etmesine mal olmuş.
“Ben dosyaya bakarım, sonuçlarını düşünmeden karar alırım” anlayışı, az gelişmiş hukuk sistemlerinin ortak kompleksi galiba...
Yeniden ve yine barış...
2011’de Malezya’nın arabuluculuğu ile görüşmeler tekrar başlamış ve 2012’de bir çerçeve anlaşması imzalanmış.
Defalarca yaşandığı gibi gelinen bu aşamadan sonra tekrar başa dönülmesini istemeyen İslami Cephe’nin bu sefer işi sağlama almak için bağımsız denetim heyeti istemesi üzerine AB eski Büyükelçisi Alistair Mac Donald’ın başkanlığında Filipinler hükümeti ve İslami Cephe temsilcileri ile Asya ve ABD’ye ait iki vakıf adına birer üye ile bir Türk üyeden oluşan 5 kişilik bir heyet bu tarihten itibaren barış sürecini yürüttü.
Heyette yer alması özellikle istenen Türk İHH Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Oruç’tan bu çalışmaları dinlerken zihnimde hep ‘bizim süreç’ mukayesesi vardı.
Taraflar arasında köprü olmuşlar
Bu heyet 2013’ten itibaren her iki tarafın yöneticileriyle, siyasi ve askeri temsilcileriyle ve bizzat halkla düzenli görüşmeler yaparak çerçeve anlaşmadaki taahhütlere uyulup uyulmadığını araştırıyor ve değerlendirmelerini iki aylık periyotlar halinde tarafla paylaşılıyor. Yılda bir defa düzenlenen ve her iki kesimin de onayı alınarak yayınlanan rapor ise Denetim Heyeti’nin dış kesimlere yönelik durum tespiti özelliğini taşıyor.
Bu heyet Filipinler hükümeti nezdinde de çok ciddiye alınıyor, MGK benzeri bütün kritik toplantılara katılıyor ve süreci ilgilendiren konularda tavır sergiliyor. Bu heyetin devreye girmesinden sonra barış sürecinin hızla ilerlediği gözleniyor. Nitekim silahsızlanma gibi en kritik konular karara bağlanmış olup birkaç gün önce silahların teslimi protokolü imzalandı. Mayıs 2016’da yapılacak seçimlerle Moro’da bir parlamento oluşturulacak. Filipinler merkezi hükümetine bağlı çalışacak bu parlamento iç işlerinde özerk olacak. Bir polis gücü oluşturulacak ve Filipinler ordusu bölgeyi terk edecek.
Onlar eriyor muradına...
Elbette batıda ve doğuda yaşanan benzer süreçler bizim için birebir örnek olamaz. Ama ‘olabilirliği’ göstermesi bakımından önemlidir. Özellikle Denetim Heyeti’nin sürece etkisine dikkat çekmek istiyorum.
500 yıllık yara kapatılabiliyorsa bizde niye olmasın? ...
xxxxxx
.Batı’dan gelen elverişsiz hava...
31 Ocak 2015 Cumartesi
Komşuda seçim bitti, bizde tartışması bitmedi. Syriza’nın seçim zaferinden herkes kendine pay çıkarmaya çalışıyor. Birkaç yıl sonra da herkes Syriza ile aynı karede görüntü vermeye çalışacak mı, emin değilim.
Çünkü, bu zafer her ne kadar “solun yeniden dirilişi” olarak yorumlanıyorsa da bana daha çok çeyrek asır önceki bol vaatli siyaset dönemini hatırlatıyor. İşsize iş, köylüye toprak, herkese çift anahtar vs... Ama dikkat ederseniz o vaatler de sahipleri de çoktan siyaset mezarlığındaki yerini almış durumda.
Krize düşen Syriza’ya sarıldı
Kemer sıkmaktan sıkılan Yunan halkı, Syriza’nın seçim vaatlerini, “acaba gerçekten yapabilirler mi” diye hiç sorgulamaktan bile korkarak destekledi ve iktidara gönderdi.
Ama Alexis Çipras ve ekibinin işi keşke karizma PR’larıyla çözülebilecek kadar kolay olsaydı.
İşin özü AB’den koparılacak mali tavizlerde düğümleniyor ama sanırım bu biraz zor olacak. Çünkü AB hem oldukça yüksek miktar borcun silinmesine yanaşmayacak, hem de “Bu kaçıncı?” diye soracak. Ayrıca ‘sırada bekleyen diğer kardeşleri’ de hesaba katacak. Zira bu posta koyma tarzının sonuç verdiği anlaşılırsa İspanya ve İtalya başta olmak üzere bütün sıkıntılı AB üyelerinden hızla yeni ‘Çipras’lar kapıya dayanacaktır.
Elde var 2 milyar...
Durum böyleyken Yunanistan’ın yeni patronu koltuğa oturur oturmaz özelleştirmeleri iptal edip, işten çıkarılanları geri alarak seçmene gülücük dağıtmaya devam ediyor, emekli maaşlarını arttırma sözü veriyor. Ama bütün bunları hazinede kalan 2 milyar Euro ile yapması gerekiyor!
Yunanistan’da başlayan bu süreç nasıl sonuçlanacak bilinmez ama bu popülist politikanın bir süre daha prim yapacağı, diğer bazı Avrupa ülkelerinde de yeni siyasi sonuçlar doğuracağı anlaşılıyor. Ekonomik gerçeklerle pek de örtüşmeyen bu gidişat, Avrupa’da artan radikalleşme eğilimi ile birlikte değerlendirildiğinde batı cephesinde durumun pek iç açıcı olmadığı görülüyor.
Bu durum elbette bizi de yakından ilgilendiriyor.
Malum, ‘elverişsiz hava akımı’ hep Balkanlar’dan gelir...
KAFAMA TAKILANLAR..
Kobani, ne yani...
DEAŞ Kobani’ye saldırıyor, Türkiye de birileri sokağa fırlıyor, önüne geleni kırıp döküyor, insanları balkondan atıp üzerine otomobil sürüyor.
Türkiye koridor açıyor, elinden geleni yapıyor. sonunda DEAŞ Kobani’yi terk ediyor. Ama yine Türkiye’de sokaklar karışıyor, rögar kapakları ayaklanıyor, insanlar yaralanıyor.
Ayn El Arap’ı, harabeye çeviren DEAŞ, yüz binlerce Kobanili’yi misafir eden, barındıran Türkiye.
Durum böyle iken bir de yerli Kürt kardeşlerimizden ikide bir fışkıran Kobani öfkesi...
Ne yani, DEAŞ’ın hiç mi suçu yok?..
TÜSİAD koltuğu sarhoş mu ediyor?
Artık pek itibar edilmese de TÜSİAD’ın siyaseti dizayn etme tutkusu gelenekseldir. Hatta son dönemde çıtayı yükseltip cumhurbaşkanlığı makamını da ilgi alanlarına dahil ettiler.
Ama ne ilginçtir ki TÜSİAD’ın, kendisini ülkenin de patronu zanneden bu fonksiyonunu sembolize eden başkanlar, o koltuktan kalktıktan sonra birdenbire değişiveriyor. Ayıldıktan sonra “Ben ne yaptım?” diye hayıflanan, önceki söylediklerinden utanan kişiler gibi nedamet getiriyorlar.
Son selef Haluk Dinçer de koltuktayken “Cumhurbaşkanı bizim muhatabımız değil” diyordu, ‘normale’ dönünce yaptığından pişman oldu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a özür mektubu gönderdi, “Yanlış anlaşıldım” dedi.
Ama galiba bu özre pek itibar eden olmadı.
Azmettiricileri açıklarsa belki hafifletici sebep sayılabilir!..
.
Türkiye, tarihi misyonu ile kucaklaşıyor
28 Ocak 2015 Çarşamba
Uluslararası ilişkiler milli çıkarların ortak paydası üzerinden yürür. Ülkeler, dış gelişmeleri bütünüyle yönetemez. Burada başarı ölçüsü, ülkelerin, önemli gelişmeler karşısında ne kadar insanî ve vicdanî bir duruş sergileyebildiğidir.
Son yıllarda Türkiye’de en büyük eleştiri “AK Parti hükümetlerinin uyguladığı dış politikanın Türkiye’yi yalnız bıraktığı” iddiasıdır. Hatta özellikle Suriye politikamız Başbakan Davutoğlu için defalarca gensoru konusu oldu.
Ancak, Suriye politikamızı Esad’ın sarayından bakarak değerlendiren CHP ve paralelindekiler, bir çelişki girdabına kapılmış durumdadır. Zira Sayın Davutoğlu, yaklaşık dört yıl önce Esad’ı reform yapması ve kendi halkına silah doğrultmaması konusunda ne kadar dil döktüğünü defalarca anlattı. Ama Esad bu çabalara, cuma namazından çıkanlara ateş açarak cevap verdi.
Zulme rıza zulümdür
Peki bu durumda Türkiye’nin tutumu ne olmalıydı?
Büyük bir öngörü (!) ile Esad’a tavır almamız durumunda Türkiye’nin başına gelecek felaketleri düşünerek, menfaatlerinin altında ezilen bazı ülkeler gibi Esad’ın yanında mı yer almalıydık? Yoksa kiminin gafletten, kiminin de hıyanetten söylediği gibi “Tarafsız mı kalmalıydık?” Gaflettekileri Allah affetsin ama hıyanet içindekilerin de çok iyi bildiği gibi, haklı ile haksızın mücadelesinde tarafsız kalmak haksıza destek olmaktır...
Hasretle kucaklaşıyorlar
Türkiye’nin dış politikasını yerden yere vuranlar kasten Suriye ve Irak’ı zumlamakta, fotoğrafın tamamını özellikle gizlemektedir. Bunu görmek için son dönemde Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve özellikle de Afrika’da atılan adımlara önyargısız bakmak yeterlidir. Devletin oluşturduğu yeni strateji çerçevesinde TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, STK’lar ve işadamları tarafından yürütülen bu çok yönlü seferberliği arkadaşımız Erdinç Akkoyunlu kısaca toparladı ve iki gün boyunca sizlerle paylaşacağız.
Ben şu kadarını söyleyeyim ki, ülkelerin asıl sahipleri halkları ise son yıllarda atılan bu adımlar amacına ulaşmış, karşılıksız sunulan hizmetlerle gönlünü fethettiğimiz bütün Afrika ahalisi, sayın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi hasretle kucaklamışlardır. Bu kavuşma coşkusunu, gittiğim bir düzine Afrika ülkesinde bizzat gördüm. Sömürge düzeni bozulduğu için rahatsız olan ülkeler ne yaparsa yapsın bu kucaklaşmaya mani olamayacaklardır. Çünkü onların “Önce ben” odaklı politikaları, Türkiye’nin “Önce insan” stratejisiyle iflas etmiştir. Onların, Afrika’yı iliklerine kadar soyan sömürü düzenini Türkiye, “Veren el, alan elden üstündür” düsturuyla yıkmıştır. Onun için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Etiyopya Meclisi’ndeki konuşması dinmeyen alkışlara karışmıştır.
Netice itibariyle, doğudan mahrum; batıya mahkum statükoyu terk edip, bölgesinde güçlü bir ülke olarak batıya ilerlemeyi tercih eden Türkiye, tarihin kendisine yüklediği misyona geri dönüyor ve Osmanlı coğrafyası ile bütünleşiyor.
KAFAMA TAKILANLAR..
CHP’den Syriza çıkar mı?
Yunanistan’daki seçimden sonra Türkiye’de bir Syriza aşkı başladı ki sormayın gitsin. Hemen her parti ‘Yerli Syriza’ olduğunu iddia ediyor. En ilginci de ‘sol’ kanattan ilerleyen CHP bu yarışta öne çıkmaya çalışıyor. Oysa işin aslına bakılırsa Syriza’ya en uzak olan CHP’dir. İlla da bir partiye benzetilecek ise bu ne HDP ne de CHP’dir. Olsa olsa cezaevinde doğup iktidara yürüyen AK Parti’dir.
Erdoğan kimin bam teline bastı?
24 Ocak 2015 Cumartesi
-ADDİS ABABA-
Üç Afrika ülkesini kapsayan gezimizin ilk durağı ve ağırlık merkezi Etiyopya’dayız.
Bize daha sıcak gelen adıyla, Peygamber Efendimizin “Orada adil bir kral var” diye övdüğü Necaşi’nin Habeşistanı... Gezi hakkında yapılan eleştirilere bakılırsa bu ülkenin önemi Türkiye’den pek anlaşılmıyor. İtalyanların sömürgesi ve komünistlerin kölesi olmaktan daha yeni kurtulan Etiyopya’nın şu andaki az gelişmiş görüntüsü bizi yanıltmasın. Türkiye’nin iki katı araziye 1.5 katı nüfusa sahip Etiyopya, Afrika’nın merkezi olmayı hedefliyor ve bu yolda hızla ilerliyor. Bir kere, Avrupa’dan Çin’e kadar hemen her ülkenin çekiştirdiği Etiyopya her şeye rağmen terörden uzak kalmayı ve Müslümanlarla Hıristiyanların birlikte yaşamasını başarmış. Kalabalık nüfusa sahip ülkelerde herkes enerjisini birbirini yemekle tüketmiyorsa şartlar ne olursa olsun, kalkınma mukadderdir.
Türkiye’nin güney kapısı
Cumhurbaşkanı’nın, başbakan yardımcısı, 5 bakan, 6 milletvekili, DEİK, TİM, MÜSİAD, ASKON, TÜMSİAD gibi iş dünyasının nabzını tutan kuruluşların başkanları ve çok sayıda işadamı ile birlikte gerçekleştirdiği bu gezi için, “O ülkelerin tamamı bütün ticaretini bizimle yapsa ne olur ki” diye düşünenler olabilir. Oysa buradan hiç öyle görünmüyor. Tam aksine, buralara gelmekte geç kaldığımızı, atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini görünce insan Çankaya’ya çakılan Necdet Sezer gibilerin bu millete ne kadar büyük bir kötülük yaptığını daha iyi anlıyor. Çünkü, bize binlerce kilometre uzakta kendine bile hayrı olmayan ülkeler gibi görünen bu coğrafya aslında Türkiye’nin bahçe kapısıdır. Buraları emniyete almadığınız sürece Türkiye’de istikrarı, huzuru aramak hayal gibidir. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın Vehhabileştirmek için yıllardır para akıttığı bu ülkelerde İslamiyet’in gerçek hamisi olan Türkiye’ye çok büyük bir görev düşmektedir. Osmanlı’nın bu coğrafyaya özel ilgisinin sebebi neydi acaba? Yine ağıtlara konu olan Yemen şehitleri acaba kuru bir toprak hevesi uğruna mı feda edildi?
Rahatsız olanlar var
Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bekleyen Mogadişu’da Türk heyetinin konakladığı otele yapılan Eş Şebab saldırısı, sıradan bir terör eylemi değildir. Zamanlaması da anlamı da manidardır. Artık ‘savaş’ kavramının çok değiştiği, her şeyin uzaktan kumanda yöntemiyle yürütüldüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bütün Avrupa’yı asırlardır sömüren güçlerin, tarih boyunca gittiği her yerde insana saygıyı esas alan Türkler’in tekrar buralarda görünmesinden, her türlü desteği karşılıksız olarak getirmesinden ne kadar rahatsız olduğu anlaşılmaktadır.
‘Tanıdık’ engellerle de mücadele
Ne gariptir ki Türkiye buralarda sadece emperyalist devletlerin ayak oyunlarıyla veya Eş Şebab gibi taşeronlarıyla mücadele etmiyor. Paralel yapı, yıllardır ‘sivil elçilerimiz’ olarak bilinen ve sınırsız desteklenen okulları vasıtasıyla oluşturduğu ilişkileri burada da Türkiye’yi yıpratmak için kullanıyor hatta bunu ‘hizmet’ biliyorlar. Bu yüzdendir ki, bu gezinin en önemli hedeflerinden biri de buradaki paralel planları bozmak, gerçekleri anlatmaktı. Bu konuda birçok ülkede önemli adımlar atıldı. Burada da yakın bir zamanda Türk kökenli eğitimi, asıl sahipleri olan Milli Eğitim’in teslim alması planlanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’yi yeniden tarihi fonksiyonuna kavuşturmak için yıllardır sürdürdüğü kutlu yolculukta birilerini rahatsız etmiş hatta bam teline basmış olacak ki içeride-dışarıda, teröre kadar uzanan her türlü argümanı kullanarak engellemeye çalışıyorlar.
Ama unutmasınlar ki “Herkesin bir hesabı varsa Allah’ın dabir hesabı vardır.”
Güçlü Türkiye kime zarar?..
21 Ocak 2015 Çarşamba
Türkiye’nin her gün artan jeopolitik önemi hepimizin malumu. Öte yandan Ortadoğu, Afrika hatta Avrupa’da baş döndürücü bir hızla olup bitenleri de birlikte izliyoruz. Etkin güçler artık eskisi gibi 20-25 yıllık senaryolar yazmıyor. Dijital ve sosyal katalizörlerle projelerini çok hızlı uyguluyorlar. Bunu anlamak için sadece birinci ve ikinci halka komşularımızda son birkaç yılda yaşanan değişiklikleri hatırlamamız yeterlidir.
Peki bu etkin güçler Türkiye’ye hiç mi ilgi duymuyor? Hem de bu kadar çok yerli işbirlikçi hazır beklerken... Sanmıyorum...
O halde nasıl oluyor da bu kadar yerli ve yabancı yıkıcı teşebbüse rağmen hâlâ bir huzur adasında yaşayabiliyoruz? Mesela Türkiye son on yıldır, kendisini yalnızlığa götüren (!) bu yoldan değil de ‘tavsiye edilen’ rotada yürüseydi şu anda çok daha zengin ve demokrat bir ülkede yaşıyor olabilir miydik acaba?
Neler yaşadık neler
Oysa tarih boyunca Türkiye üzerinden hesap yapanlar hiç bu dönemdeki kadar ince hesaplar yapmamış hiç bu kadar haris olmamışlardı. Bugün yıllarca istim üstünde tutulan terör belasına rağmen etrafımızdaki perişan ülkeler gibi olmamış, tam aksine onlara kucak açabiliyorsak siyasi istikrar ve dirayetli yönetim sayesindedir. Bu çerçevede, parlamenter sistemin nimetlerini inkar etmek de nankörlük olur. Ama gelinen noktada sistem yozlaşmış, sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Bu sistemi bitirenler ise bugün “başkanlık sistemini dayatıyor” diye itham edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan değil, 2007’de milletin verdiği yetkiyi gasp etmek için meşruiyet dışı yöntemlere başvuranlardır.
Ama artık milletin tercihini beğenmeyerek siyasete tuzak kurmaya çalışanlar kazdıkları kuyuya düşmüş, yetkinin; bütün vesayetleri geçersiz kılan halka teslim edilmesine sebep olmuşlardır. Bu sebeple de velinimetimiz olan parlamenter sistem, uzaktan kumanda meraklıları yüzünden krizin kaynağı durumuna düşmüştür. Artık geri dönüş de mümkün değildir.
O halde bugünkü tartışmaları aşmanın tek yolu halkın iradesine saygı duyarak gereğini yapmaktır. Yani siyasetçiler başta olmak üzere herkes üzerine düşeni yaparak Türkiye’nin, yeni dönemin gerektirdiği dinamizme sahip bir sisteme kavuşmasını sağlamalıdır.
Güçlü Türkiye’ye ancak güçlü araçlarla gidebiliriz.
KAFAMA TAKILANLAR..
Davutoğlu’nu ondan fazla düşünenler!..
Başbakan Davutoğlu’na özellikle başbakanlık görevini devraldıktan sonra en seviyesiz hakaretleri yapanlar ne hikmetse birden bire fikir değiştirdi ve Davutoğlu’nun en ateşli hamisi kesildiler. Hatta bazı müzmin muhalifler o kadar abarttı ki aralarından bazıları “Sanki Davutoğlu’nu, Davutoğlu’ndan daha fazla düşünüyoruz gibi geldi” diye arkadaşlarını uyarmak zorunda kaldı.
Sevginin nefrete dönüştüğünü duymuştum ama nefretin sevgiye dönüştüğüne de ilk defa şahit oluyoruz.
Hikmeti ne ola acaba?
Mesele ‘reklam arası’ değilmiş...
AK Parti Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşçu’nun, “600 yıllık imparatorluğun 90 yıllık reklam arası sona erdi” sözüne bazı kesimlerin gösterdiği aşırı tepkiyi bir ifade özgürlüğü çelişkisi olarak görmüş ve eleştirmiştim. İzleyen günlerde bu tepkilerin tırmandırılarak kurumsal bir linç halini aldığını gördük.
Peygamber efendimize hakaret edenleri savunmak için türlü bahaneler uyduran bu ‘özgürlükçüler’ acaba “Zaman da değişti, biz de değiştik. Artık bizim için öncelikler de değişti” mi demek istiyorlar?
Bu ameliyat tamamlanmazsa...
17 Ocak 2015 Cumartesi
Cumhurbaşkanı seçimi döneminde kimi, “parlamenter sistemden vazgeçmemeliyiz” derken, kimi de “başkanlık kaçınılmaz” dedi ama herkes, halkın seçtiği bir cumhurbaşkanının bu sisteme uymayacağı konusunda mutabıktı. Derken süreç yürüdü ve 10 Ağustos’ta halk cumhurbaşkanını seçti. Sonrasında da sistem tartışması gündemden kalktı.
Peki neden; problem çözüldüğü için mi?
Ne gezer... Tam aksine, rafta bekleyen dosyadan çıktı, hayatımıza aktı. Çünkü artık halkın ilk turda seçtiği bir cumhurbaşkanımız var ama mevzuat eski. Zira, parlamenter sistemle yönetilen bir ülkede cumhurbaşkanını da parlamento seçer. Türkiye’de de öyleydi. “Kötü komşu insanı mal sahibi yapar” hesabı, oluşturulan suni kriz sonucu halk, cumhurbaşkanını bizzat seçmek gibi bir avantaj kazandı. Bu durumda siyasetçilere düşen sorumluluk, geri kalan prosedürü bu irade doğrultusunda düzenleyerek, sistemin işleyişini halkın seçtiği cumhurbaşkanına uygun hale getirmekti. Aslında bir önceki genel seçimde bütün partiler halka, yeni anayasa sözü vermesine rağmen sonra bu sözlerini unutarak ayak sürüdüler. Burada AK Parti’nin de Uzlaşma Komisyonu’na eşit üye vermeyi kabul ederek hata yaptığı kanaatindeyim.
Zaman, Türkiye’nin aleyhine...
Oysa millet, ‘vekil’lerini geride bırakarak; 10 Ağustos’ta yüzde 52 oyla Recep Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçti. Bu tercih aynı zamanda, seçilirse nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını meydanlarda üzerine basa basa anlatan Sayın Erdoğan’ın teklifini de onay anlamına geliyordu. Yani, adına ne dediğinizin önemi yok, millet cumhurbaşkanlığı makamının güçlü, inisiyatif sahibi olmasını istiyordu.
O halde problem ne? Vesayetlerin çözüm yeri olan siyaset müessesesi şimdi yeni bir düzleme geçmek isteyen Türkiye’nin önünde engel oluşturuyordu. Ortaya konan gerekçeler ise “Erdoğan başkan olursa...” diye başlayan ve ülkenin asırlar boyu geleceği için yapılacak bir düzenlemeyi bireysel kin ve nefretlere indirgeyen cümlelerden ibarettir.
Ya başkanlık, ya perişanlık
İşte cumhurbaşkanını halkın seçtiği ama parlamenter sistemin de aktif olduğu Türkiye bu haliyle, ameliyatına ara verilmiş hasta durumundadır. Bu süreç en kısa zamanda tamamlanmalıdır. Bu da elbette Anayasa değişikliği demektir. Yoksa bu noktadan sonra “Tekrar eski düzene dönelim” diyebilecek kadar akıldan yoksun kimse olduğunu sanmıyorum.
7 Haziran seçimleri bunun için dönüm noktasıdır. Bu seçimin en önemli fonksiyonu bu ameliyatın tamamlanmasını sağlamasıdır.
KAFAMA TAKILANLAR..
TÜSİAD’a ne oldu?
TÜSİAD’da her adımın uzun uzun tartışılarak atıldığını, katı bir kurumsallık hakim olduğunu biliyoruz. Bu kurumun temsilcisi Haluk Dinçer, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seçildikten sonra ziyaret etmiş ve geçmişteki pürüzleri sıfırlayan açıklamalar yapmıştı. Daha sonra bir şeyler oldu ve kurumsallığa çok önem veren bu TÜSİAD’ın aynı başkanı bu sefer de “Cumhurbaşkanı muhatabımız değil” dedi.
O arada ne oldu acaba?..
Bu nasıl özgürlük?..
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki 16 Türk devletini sembolize eden kıyafetler konusunda konuşmayan kalmadı. Genellikle de alay edildi. AK Parti Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşçu da fikrini söylemiş, “600 yıllık imparatorluğun 90 yıllık reklam arası sona erdi” demiş. Sen misin bunu söyleyen... Bazı medya gruplarında acilen linç girişimi başlatıldı.
Bunu bana biri izah edebilir mi? Peygamberimize hakareti Türkiye’ye taşımak fikir özgürlüğü oluyorsa bu yargısız infaz ne oluyor?..
O fotoğrafa daha sonra tekrar bakın...
14 Ocak 2015 Çarşamba
Paris katliamı tam bir turnusol kağıdı oldu. Çok gariptir ki ilk renk verenler de yerli ‘radikaller’ oldu. Meğer Müslümanlar ne kadar büyük bir potansiyel tehlikeymiş! Daha Paris’ten patlama sesi gelir gelmez kurulmuş zemberek gibi konuşmaya başladılar ve faturayı kestiler. O meşhur ittifak burada da karşımıza çıktı ve maalesef Paris üzerinden Türkiye düşmanlığı yapmak için İslamiyet’i bile malzeme olarak kullanmaktan çekinmediler.
Dinle ilgisi zorunlu din derslerinden ibaret olan müzmin muhaliflerin, sadece Türkiye ile radikal grupları bağlantılı göstermek için ürettikleri palavraları hayretle izledim. Selefîler’le Selef-i Salihîn’i bile birbirine karıştıran, Peygamberimizi örnek alan Ehl-i Sünnet yani hakiki Müslümanları “Bedevîler” diye niteleyen ve onu da El Kaide gibi bir terör örgütüne bağlayan ekran müdavimleri gördüm. “Bu kadarını da mı?” dedirten bir performansla ‘düşmanının düşmanı’ olduğu için bu din cahilleri ile aynı yerde durmaktan çekinmeyen, Batı’ya şirin görünme uğruna İslamiyet’i ‘muharref din’ mesabesine indirerek en ağır istismarı yapmaktan çekinmeyenleri artık şaşırmadan izledim.
Paris’teki görüntünün şifreleri
Bunların Paris’teki gövde gösterisine bakışında da problem var.
Garip ama o karede yer alanlar içerisinde samimi olanlar sadece bugüne kadar teröre ve terörü besleyen uygulamalara karşı net bir duruş sergileyen ve asıl terör mağdurları olan Türkiye ve diğer İslam dünyası temsilcileriydi.
En ön safta yer alan Avrupa liderleri ‘teröre tepki’de samimi olsaydı, kendi ülkelerinde yıllardır ‘ifade özgürlüğü’ kisvesi altında insanların kutsallarına hakaret edilmesine izin vermezlerdi, terörist başı Netanyahu’yu o fotoğrafa dahil edip ‘aklamazlardı’.
Böyle olmasaydı, bu tepkiyi sergilemek için terörün Paris’e kadar gelmesini beklemez, yüzbinlerce insanın farklı coğrafyadan, ırktan veya inançtan olmasına bakmaz, aynı kararlılığı gösterirdi.
Perşembenin ayak izleri
‘YeniAvrupa’yı iyi izleyin. O malum derginin Peygamberimizi temsil ettiğini zannettikleri o kepaze kapakla kutsallarımıza hakarette ısrarı bizi nasıl bir Avrupa’nın beklediğine dair en açık ipucudur. Unutmayın ki bu sayı, bütün Avrupa adına yayınlanan bir ortak bildiri hüviyetindedir. BBC’nin de daha önceki, Hazret-i Muhammed’e hakaret etmeme kararını iptal ettiğini, (kısaca hakaret etme kararı aldığını) düşünürseniz durum daha net anlaşılacaktır.
Velhasıl, üzgünüm ama Pazar günü ön safta kol kola yürüyenler, bundan sonra ‘Birleşik Avrupa’nın, Haçlı ruhunu yeniden hortlatarak İslamiyet’in ve Müslümanların üzerine nasıl yürüyeceğini göstermektedir.
KAFAMA TAKILANLAR..
Kim, hangi yüzle?..
Dün bütün gazetelerde, yıllardır Müslüman kanı akıtmaya doymadığı halde Paris’te ‘tribünleri selamlayarak’ yürüyen İsrail Başbakanı Netanyahu’ya “Paris’e hangi yüzle gittin” diye soran başlıklar vardı. Zaman gazetesinde de aynı başlık vardı. Ama diğer bütün gazetelerden bir farkla. Onlar bu soruyu Netanyahu’ya değil Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet Davutoğlu’na soruyordu...
Bankalar Kanunu mu, Bank Asya Kanunu mu?
Paralel Yapı’nın finans merkezi olan Bank Asya’da olup bitenlerle ilgili bir haber gündeme gelmeye görsün. Malum medya hep bir ağızdan “bu haberlerin Bankalar Kanunu’na muhalefet anlamına geldiğini, büyük suç işlendiği” haykırıyor. Peki bu kanun sadece Bank Asya için mi çıkarıldı ki paralel medya, başka bankalara şantaj yaparken aklına ne Bankalar Kanunu geliyor, ne TCK...
Bunlar kimin teröristi?
10 Ocak 2015 Cumartesi
Paris’teki olay vahşi bir terör saldırısıdır. Faillerin gerekçeleri, kimlikleri sonucu değiştirmiyor. Onlar insan öldürürken tekbir getirse de İslamiyet’in böyle bir emri olamaz, ‘cihad’ın bireylerin kendi kafasına göre önüne gelene saldırmak değildir. O halde, İslamiyet’e iftira mahiyeti taşıyan ve biz Müslümanları ayrıca mağdur eden bu saldırıyı gerçekleştirenleri bin defa kınıyoruz.
Keşke katiller öldürülmeseydi de bu saldırının sır perdesi aralanabilseydi. Ama ‘Avrupa’nın 11 Eylülü’ olmaya yönelen bu faili meçhul olayın öncesi ve sonrası hakkında dile getirilmesi gereken şeyler var...
Keşke hakaret de kınansaydı
Bugün bu eyleme hep birlikte ateş püskürüyoruz; öyle de olmalı. Ama keşke bu dergi İslamiyet’le ve Hıristiyanlıkla alay ettiği zaman da herkes, ‘ifade özgürlüğü’ gibi basit bir bahaneye sığınmayıp, kimsenin ‘hakaret özgürlüğü’ olamayacağını dile getirseydi. Oysa bugün, geç de olsa bu yanlışın dile getirilmesi gerekirken tam aksine o yanlışlar ve sahipleri kutsallaştırılarak yeni yanlışlara zemin hazırlanmaktadır.
‘Medeniyetin beşiği’ denilen Avrupa, yıllardır Müslümanlara ve İslamiyet’in sembolü olan camilere yapılan saldırılara neden net bir tavır koymadı. Daha iki gün önce İsviçre’de başörtüsü yüzünden ağır hakarete uğrayan bir kardeşimiz, giderilmesi için davacı olduğu mahkemeden ‘suçlu’ olarak çıktı.
İnancımıza, peygamberimize hakareti ‘ifade özgürlüğü’ diye savunanlara soruyorum. Bizim inanç ve ibadet özgürlüğümüze ne oldu? Türkiye’den yapılan başvuruları kabul etmek için kapıda bekleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi neden biraz da burnunun dibine bakmıyor? Yoksa Müslüman’ı ‘insan’ olarak görmüyorlar mı?
Operasyonlar kimin için?
Avrupa’nın “Müslüman bir
Türkiye’nin AB’de yeri yok” noktasına varan bu tavrının, Paris’teki çok kötü kokular yayan saldırılardan sonra ‘eylem’e dönüşeceği yönünde emareler görünmeye başladı. ‘Mağdur’ havasına bürünen Avrupa medyası, asıl mağdur olan Müslümanları ve İslamiyet’i suçlu ilan etmiş ve acilen savaş başlatmıştır. Gerçekten önümüzdeki dönemde bu tavır yaygınlaşır ve Müslümanlara karşı asırlar sonra tekrar Haçlı ruhu hortlatılırsa korkarım bu,
Avrupa’nın da Ortadoğulaşmasının başlangıcı olacaktır.
Batı’nın çifte standardı bu vesileyle bir kere daha ortaya çıktı.
Her terör çirkin, her terör muhatabı mağdurdur. Mağdurlar arasında kimliğine, inancına, ülkesine göre ayırım yapmak da en az o kadar çirkindir. Bugüne kadar yüz binlerce kişi teröre kurban gitti. Paris’teki olayla eş zamanlı olarak Yemen’de de 35 kişi öldürüldü. Daha dün gece Boko Haram diye bir örgüt bir kasabayı yok etti, 2 bin kişiyi öldürdü. “O mağdurlarla neden kimse ilgilenmedi, onlar insan değil mi” diye soranlar haksız mı?
Türkiye yıllardan bu yana terörün ırkının ve dinini olmadığı, bütün dünyanın ortak tavır takınması gerektiğini anlatmaya çalıştı. Artık, menşeine ve muhatabına bakmaksızın bütün terör eylemlerine karşı samimi ve dürüst bir tavır sergilenmesi gerektiği anlaşılmalıdır. Yıllarca şahit olduğumuz “Bana dokunmayan terörist bin yaşasın”
tavrının dünyayı getirdiği nokta burasıdır. Artık terörün de küreselleştiğini, ortak mücadele edilmediği sürece kimsenin huzurlu olamayacağını herkesin öğrenmesi gerekiyor.
KAFAMA TAKILANLAR..
Pek amatörmüş!
Her hareketlerinden son derece profesyonel olduğu anlaşılan teröristlerin kaçtıkları aracı terk ederken kimliğini ‘unutmak’ gibi bir acemiliği nasıl yaptıklarını anlamak mümkün değil. Kafama takılan bir başka ayrıntı da daha önce Suriye sınırında çekim yapan bir Fransız kanalın görüntülerine önceki gün Paris’teki saldırıyı gerçekleştirdiği açıklanan Said ve Şerif Kouachi kardeşlerin tesadüf etmiş olması...
Medyamız samimiyet sınavından geçiyor
7 Ocak 2015 Çarşamba
Değerli dostlar, Üstlendiğim yeni görev sebebiyle gece bile kesilmeyen bir tebrik yağmuruna tutuldum. Bir insan için ulaşılabilecek en büyük onur budur herhalde. Ama bu mesajlarda şahsıma yüklenen ve endişelendiren büyük sorumluluk beni bir medya muhasebesine sevk etti..
Lafın gelişi ‘dördüncü kuvvet’ denen medya Türkiye’nin gidişatında hep ilk planda olmuş ve çoğunlukla da millet iradesinin aksi yönüne bir fonksiyon üstlenmiştir. Burada, milletten kopuk medya yöneticilerinin yanı sıra derenin taşı ile derenin kuşunu vurmaya çalışan yabancı ‘avcılar’ın da büyük etkisi olmuştur.
Nitekim, ülkeye takılan çelmelerin tamamında medya baş rolü oynamıştır. Bu oyun daha sonra anlaşılsa da iş işten geçmiştir. ‘60 darbesi öncesinde yayınlanan, “Gençleri Et-Balık Kurumu’nda kıyma makinesinden geçirdiler” türü haberlerin, daha sonra külliyen yalan olduğunun ortaya çıkması merhum Menderes ve arkadaşlarını geri getirmemiştir.
Yeni model çok farklı
Son dönemde ise bu kampanyaların çok daha sistematik versiyonunu hep birlikte izliyoruz. 17 Aralık’tan sonra hep Emniyet ve Yargı’daki yapılanma ön plana çıkmışsa da bu sürecin asıl dinamosu medya operasyonu olmuştur. Bu döneme kadar aynı düzlemde bile yer almamış çok farklı kesimlerin ‘düşmanlık’ ortak paydasında oluşturduğu ve ‘haber’ tarifini bile değiştiren yayın anlayışı her şeyden önce kendi okuyucu ve izleyicisine büyük saygısızlıktır.
Bütün bunlardan sonra bizzat da bu operasyon yöneticilerinin mağdur rolüne bürünerek ‘medyaya baskı’dan bahsetmesi Anadolu’daki, “Saman altından su götürüp üzerine çıkıp vaaz ediyor” tarifine tıpatıp oturan bir durumdur. Kirli emellerini ‘baskı’ ambalajında sunan bu yaklaşım tam aksine, medyada var olan problemleri de çözümünden uzaklaştıran bir istismardır. Aslında Türkiye’de yıllardan beri büyük bir aşkla savunulan şey ‘basın sorumsuzluğu’dur.
Kayıtsız kalmak mümkün mü?
Hedefine ulaşmak için her aracı kullanmakta beis görmeyen bu medya operasyonu karşısında, “Bu yaşananlar bizi ilgilendirmiyor” veya “Biz tarafsız kalmayı tercih ediyoruz” anlayışı, sonuçları itibariyle millete karşı bir darbe mahiyetindeki bu operasyona destek anlamına gelen bir tutumdur.
Bu sebeple bugün daha toplumsal/sosyal kesitli bir yayın yapamıyorsak bunun vebali de bu medya operasyonunu başlatanlardır.
Bu noktada çok haklı olarak, “Herkes aynı şeyleri söylüyor, kimin haklı olduğunu nereden bileceğiz?” diye sorabilirsiniz. Bu soruya cevap bulmak için yapmanız gereken tek şey, ‘bir amaca ulaşmak için her şeyi kullanan operasyon yayıncılığı’ ile ‘milletin geleceği için bu operasyona karşı koyan ilkeli duruşun’ tespitidir. Yönetim Kurulu Başkanımız Murat Sancak her vesileyle, “Doğru olmayan hiçbir haberin sayfalarda yer almaması” uyarısını tekrarlamaktadır.
Medyamız, tarihinin en büyük samimiyet sınavından geçmektedir.
‘Asıl muhakeme’ olan bu sürecin sonunda hepimiz, en isabetli jüri olan milletimizin temiz vicdanlarında hak ettiğimiz karşılığı bulacağız.
TEŞEKKÜRLER...
Yeni görevim sebebiyle şahsıma gösterdiğiniz teveccüh ve güven için şükranlarımı iletiyor, benim için çok değerli olan dualarınızı istirham ediyor, saygılarımı sunuyorum.
Sayın Kılıç doğru söylüyor...
3 Ocak 2015 Cumartesi
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç “Yargı üzerinde vesayet kabul edilemez” demiş. Aksini kim iddia edebilir ki?
Bu konuda en büyük hassasiyeti de Yüce Mahkeme’nin göstermesi gerekir zaten.
Yalnız sayın başkan bu tespiti yapmakta biraz gecikmedi mi acaba? Malum, “Geciken teşhis, teşhis değildir.”
Yani, kendisinin de “2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinden sonra bir grubun vesayeti ortaya çıktı” şeklinde teyit ettiği gibi yargı yıllar boyunca bırakın vesayeti resmen teslim alındığında sayın başkan neredeydi acaba?
Ne vesayetler gördük biz...
Üstelik yargıdaki vesayet teşebbüslerini tespit etmek ve gereğini yapmakla yükümlü olan HSYK ve diğer yüksek yargı organları da bu vesayetin bir parçası olmuşsa asıl o zaman Anayasa Mahkemesi’nin ‘yüce’liğini göstermesi, kendisine intikal eden konularda tavrını demokrasiden yana koyması beklenirdi.
Oysa tam aksine, üye adaylığı için 20 yıl şartının kaldırılması gibi adrese teslim iptallerle paralel bir HSYK’nın inşasına imkan sağlayan AYM, büyük mağduriyetlere sebep olan yargı cinayetlerinin azmettiricisi durumuna düşmüştür.
Yargının vesayet altında olduğu dönemdeki kararlarıyla darbeci yapıyı besleyip büyütürken, bugün vesayeti bertaraf etme çabalarını ‘vesayet’ olarak değerlendirmek hangi açıdan bakışın bir sonucudur?
O artık bir siyasetçi
Aslında Başkan Kılıç dün kendisine Sözcü olarak seçtiği bir mecradaki beyanlarıyla bu sorunun cevabını vermiş, artık bütün yetkisini yeni hayatı için altyapı hazırlamak için kullanacağını netleştirmiş.
Sayın başkan kendilerine siyasi baskı olduğunu iddia ediyor ve bunu bağımsız yargı için önemsiyorsa kendisinin siyasetin tam göbeğinden verdiği mesajlar için ne düşünüyor acaba?
Daha önce de bu sütunda dile getirmiştim. Sayın Kılıç’ın bu çıkışları ihsas-ı rey değil ‘ihsas-ı karar’dır. Bu beyanlarından sonra o çok önemsediği (!) yargı bağımsızlığını hâlâ muhafaza ettiğinden nasıl emin olacağız. Mesela seçim barajı konusunda Mart’tan sonra dahil olacağı partinin öngörüsü ne yönde acaba? Velhasıl, bütün bu olanlardan sonra AYM’de; yeni başkan seçilinceye kadar hiçbir siyasi başvuru görüşülemez.
Mesela dört eski bakanı bu anlayış mı yargılayacak!..
Bence başkan çok haklı. Yüce yargı üzerinde vesayet kabul edilemez.
O halde o cübbeyi çıkarmak için Mart’ı beklemeyin sayın Kılıç.
KAFAMA TAKILANLAR..
Önce o HSYK’yı ‘asın’...
Bizim memleketteki Anamas Dağı’nın ilginç bir isim öyküsü var.
İdama mahkum edilen azılı bir soyguncuya son arzusunu sormuşlar.
“Asıl suçlu, ‘ilk işim’ olan komşunun kümesinden çalıp eve getirdiğim yumurtayı görünce ‘Çabuk götür yerine koy’ demeyip, ‘Başka varsa onları da getir’ diyen anamdır; önce onu asın” demiş...
Yanisi, o savcılara görevden el çektirildi de, onlara sınırsız destek vererek yardım ve yataklık eden dönemin şemsiye HSYK’sının ‘çekmesi’ gereken bir şey yok mu?...
Alırken dilekçe mi istendi ki?..
Bir süredir kayıp kaçak bedellerinin iadesi tartışılıyor. Yargıtay kararı ile iade yolu açılan bedelin yüzde 15’lik bir oran olduğunu düşünürsek az yekun tutmuyor. Ama malum, ‘devlet alacağına şahin, borcuna karga’dır. Bu sebeple yine mahkemelere milyonlarca dosya akınından, bürokratik engellerden bahsediliyor.
Oysa bu paralar kesilirken tüketiciden dilekçe mi istendi ki... Bu bedeller hak sahibini hiç uğraştırmadan; mesela elektrik faturalarından mahsup edilemez mi?
.
Yeni hedef Çözüm Süreci mi?
31 Aralık 2014 Çarşamba
İster inanın, ister inanmayın; bu yazıya başlayalı on gün oldu ama bitirmek bir türlü nasip olmadı. Zaten bu başlığı şimdi yazsaydım “mi?” ekini koymazdım...
Son yıllarda çok ilginç ittifaklara şahit oluyoruz. İnanç ve ideolojileri arasındaki büyük uçurumlar sebebiyle bir zamanlar birbiriyle kıyasıya mücadele eden aykırı uçlar bu gün kol kola yürüyor.
Bu ittifaklarda, “Ülkeyi nasıl daha iyiye götürürüz” gibi bir ortak hedef arıyorsanız sükut-u hayale hazır olun. Çünkü burada ortak payda, “Nasıl yıkabiliriz”dir. Yani burada yapıştırıcı unsur düşmanlıktır. Bu çok vahim bir durumdur. Zira, ‘kinim dinimdir’ türü odaklanmalarda akl-ı selîm uzaklaşır, etik ve ahlaki değerler anlamsızlaşır. Atılacak adımlarda sadece düşmanın ne kaybedeceğine bakılır, ülke ve milletin ne kaybedeceği teferruattır.
Bunlar hayal ürünü değil, Türkiye’nin bugünkü gerçeğidir.
Baş döndürücü dış gelişmelerin yaşandığı bir bölgenin göbeğindeki Türkiye özellikle son bir yıldır enerjisini neye harcıyor bakar mısınız? Bırakın siyasi kamplaşmaları, aile fertlerini bile karşı karşıya getiren bu kamplaşmanın sebebi nedir acaba?
Son viraj, son fırsat!
Bu aykırı müttefikler açısından en kritik viraj 2015 genel seçimleridir.
Siyasi iktidara karşı sahnelediği darbe oyununun son perdesinde suçüstü yakalanan paralel yapı ile bir ilçeyi bile yönetemeyen ve sandıktan iktidar çıkarma ümidini kaybeden ana muhalefetin önderliğinde oluşan ‘ortak düşman koalisyonu’nun en büyük hedefi 2015’te AK Parti’yi ve buna bağlı olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konumunu zayıflatmaktır...
İşte, treni son virajda ne pahasına olursa olsun raydan çıkarmak isteyen bu koalisyonun, 30 yıllık serüvenin sonunda ulaşılabilen Çözüm Süreci’ni bile feda etmekten çekinmiyor. Hedeflerine ulaşmak için çözümün ilk adımı olan Oslo Süreci’ni nasıl harcadıklarını görmedik mi? Bu iktidar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan zarar görecekse binlerce gencin daha ölmesi teferruattır!
Üstelik de çok güçlü yabancı ortaklar bulunabilecek bir proje!..
Tahrik için hazır bekliyorlar
Son Cizre olayları sonrası bu gerçek çok daha net biçimde gün yüzüne çıkmış, Başbakan Ahmet Davutoğlu’ndan Kürt siyasetçi Hatip Dicle’ye kadar birçok isim de bu gerçeği dile getirmiştir.
Diyarbakır’da yangına panzerle araç iteleyen polislerden Cizre’de işaretlenen evlere, çadırlara ilk ateş edenlere kadar nice cevapsız sorular...
İstanbul’daki bildik isimlerin, Cizre’deki olayların daha ilk saatlerinde sosyal medyada dolaşıma sunduğu ve hazır kıta robotların kopyaladığı parça tesirli bombalar ve iki kafadarın muhabbet olsun diye paylaştığı ‘Öcalan portreli Kürdistan parası’na tam kadro dört elle sarılmalar...
Parçaları birleştirdiğinizde ‘sahadan sanala’ topyekun bir organizasyon ortaya çıkmaktadır.
KAFAMA TAKILANLAR..
Başbuğ’dan Tahşiye tespiti
Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Org. İlker Başbuğ Adliye Sarayı’nda kendilerine uygulanan kumpaslar hakkında suç duyurusunda bulunduktan sonra da CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sorularını cevapladı. Başbuğ, burada yaptığı açıklamalarla aslında Balyoz’u da Ergenekon’u da esastan bozdu... Benim özellikle şu nokta kafama takıldı. Org. Başbuğ, son günlerde birçoğumuz gibi ismini ilk duyduğu ve telaffuzda da baya zorlandığı Tahşiye dosyasını incelemiş ve diyor ki “Tahşiyecilere ve bize kurulan kumpas farklı isimlerde aynı senaryo...”
Sayın Başbuğ’un Tahşiyecilere destek vermek gibi bir derdi olmadığına göre bu tespitin üzerinde durulması gerekmez mi?
.
Yüce Divan mı, ‘yüce kapan’ mı?
27 Aralık 2014 Cumartesi
Türkiye hiçbir dönemde son bir yıldır konuştuğu kadar “yolsuzluk” konuşmadı. Ama ne gariptir ki, “yolsuzluk” mefhumu tarihimizin hiçbir döneminde bu kadar istismara uğramadı; amacından saptırılmadı.
17 Aralık’tan bu yana ‘unutturmamak için’ kesintisiz sürdürülen yolsuzluk tartışmaları biraz yakından incelendiğinde görülecektir ki bu sakızı en çok çiğneyen paralel yapının aslında bir yolsuzluk iddiasının aydınlanması gibi bir derdi olmadığı hatta bunu istemediği anlaşılacaktır. Çünkü, gerçekten bir yolsuzluğun su yüzüne çıkmasını isteyen hiç kimse onun ayaklarına bu kadar büyük taş bağlamaz.
Demek ki gerçekten mesele ‘yolsuzluk’ değilmiş...
Meğer ülkemizde yolsuzluk konusunda ne kadar da hassasiyet taşıyan varmış. Şu idealistliğe bakar mısınız, sırf kamu kaynakları heba olmasın diye gerekirse on yıllardır ilmik ilmik ördükleri her şeyin heba olmasını bile göze alarak kendilerini bu işe adadılar! Üstelik de bu mücadelelerinde ‘Erdoğan düşmanlığı ittifakı’ kurdukları birkaç eski Türkiye kalıntısı dışında yanlarında kimse kalmadığı halde!..
Bu tren bu darbeyi taşıyamaz
Ölü doğan “Basına Baskı” tiyatrosu gibi aşırı yükleme sebebiyle bu ‘yolsuzluk’ senaryosu da iflas etti. 18 Aralık’tan itibaren her gün çarşaf çarşaf yolsuzluk edebiyatı yapanlar bu yaygaralarında azıcık samimi olsalardı dört eski bakanla ilgili iddiaları bir lokomotif yapıp arkasına koskoca bir ‘darbe’ vagonu eklemezlerdi.
Bütün amaç bu yolla siyasi iktidara had bildirmektir. Nitekim bu iddiaların arkasına böyle bir amaç yüklenmeseydi ve paralel yapı adeta bizzat yürütüyormuşçasına bu kadar abanmasaydı; yargısız infaz yapmasaydı bu soruşturma çok daha sağlıklı yürürdü. Ve bu ‘yolsuzlukçu’ların yanında belki de bütün Türkiye dururdu. Ama öyle olmadı.
Artık hiçbir anlamı kalmadı
Gelinen noktada gerçekten ‘yolsuzluk’ olarak nitelendirilecek herhangi bir fiilin işlenip ilenmediğinin artık hiçbir önemi yok. Bu yüzden de bugün bu konuya odaklanmak sadece darbe trenine kömür atmak anlamına gelir. Bu, yeni bir durumdur ve Türk siyasi hayatında bugüne kadar yaşanan bütün “Aklanıp gelme” hikayelerini geçersiz kılmaktadır.
Durum böyle olunca bazı AK Partililer’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı siyasi harekete yolsuzluğun ‘y’sini bile yakıştıramadığı için dört eski bakanlarının yargıda aklanarak hem kendilerini hem de partilerini bu ağır yükten kurtarmaları gerektiğini düşünmeleri de önünde herkesin saygıyla eğilmesi gereken asil bir duruş olmakla birlikte, bunun; söylem olarak cazibesinden başka hiçbir anlamı yok. Tam aksine, konunun sadece Yüce Divan’a aktarılmasını bekleyen, davanın sonucunu bile beklemeden bunu seçim öncesi bir ‘yüce kapan’ gibi kullanıp AK Parti’yi avlamaya çalışanların ekmeğine yağ sürecektir.
Ayrıca yargı vesayetinin yaşanmadığı dönemlerde bile TBMM’de açılan soruşturma komisyonlarının çoğu Yüce Divan’a sevke gerek olmadığına karar vermiş. İsnat edilen eylem ve suç tespit edilmemiş, mahkeme takipsizlik kararı vermişse dosyayı sadece kasıtlı baskıların etkisiyle Yüce Divan’a göndermek objektif bir tutum olmaz.
Bu asil duruş ancak normalleşmiş bir Türkiye’de anlam kazanır.
KAFAMA TAKILANLAR...
Erdoğan’ın yetkisi olsaydı...
Konya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanan ve dün tahliye edilen lise öğrencisi Mehmet Emin, Türkiye’nin gündemi oldu. Ancak ortada döndürülenlere baktığınızda sanki Cumhurbaşkanı Erdoğan hakime talimat vermiş ve çocuğu tutuklatmış sanırsınız. Sayın Erdoğan’ın gerçekten böyle bir yetkisi olsaydı herhalde o çocuğa sıra bile gelmezdi...
.Gerçekten çok ayıp
25 Aralık 2014 Perşembe
Ekrem Dumanlı’nın, gözaltından çıkınca bir canlı yayında şahsıma yönelik ‘ifşaatları’ ile ilgili olarak gerekli izahlarım dünkü STAR’da yayınlandı. Ama yine dün gördük ki mesele Ekrem Bey’in bir anlık kızgınlıkla sarf ettiği ve “Çok ayıp...” diye başladığı birkaç cümleden ibaret değilmiş. Gıyabımızda yargılanmış ve mahkum edilmişiz. Hatta infaz bile gerçekleşmiş!
Aslında dünkü yazı, bu sevmediğim tarzdaki mecbur bırakıldığım ilk ve son yazım olacaktı. Ama dün muhatap olduğum saldırı beni çok şaşırttı. Meselenin bu kadar basitleştirileceğini aslâ düşünmezdim; son defa paylaşmadan edemedim.
Aylar önce tamamen ‘duygusal’ sebeplerle uydurulan bir iftira uydudan merkeze taşınmış.
Konu hakkında ‘savunma’ mealinde tek kelime sarf etmeyi zül addederim.
İhlas Holding arzu ederse, “villa” diye sunulan müstakil evlerin satış şartlarını ve benim banka yoluyla ödediğim taksit kayıtlarını açıklar. Ayrıca, yandaki kupürde biçtikleri değer olan 1 milyon lirayı öderlerse ‘villa’yı hemen devredeceğimi buradan ilan ediyorum...
Basit iftiralara tenezzül edecek kadar mı!
Bu saatten sonra artık, “Yakın zamana kadar hakkımdaki düşünceleriniz böyle değildi, hani medyada en güvenilir birkaç kişiden biri bendim. Hani nezdinizdeki kredim çok yüksekti” filan demeyeceğim. Çünkü bunların ne kadar samimi ifadeler olduğu bir tarafa, gelinen ‘cinnet’ halinde hiçbir şeyin bir anlamının kalmadığı da anlaşılıyor. Bu meyanda, bu seviyeye inen iftiraları ciddiye alıp kendini savunmaya kalkmanın da hiçbir anlamı ve gereği olmadığı anlaşılıyor.
Benim tespitimi ne kadar ciddiye alacaklarını bilmiyorum ama bilsinler ki...
Ben ve benim gibilerin vicdanında aldıkları mağlubiyet çok önemlidir...
Çünkü, her gün benzin döküp körükledikleri bu yangına rağmen hâlâ soğukkanlı kalmaya, (çok gerilerde kalsa da) dostluklara saygı duymaya çalışanlar bile artık hedefe konuyorsa bu, iflâsın ilânıdır.
Ayrıca bu marifetler, şimdiye kadar farklı kişi ve kurumlar hakkında yürüttükleri kampanyaların da ne kadar isabetli olduğunu daha da iyi anlamamıza vesile oluyor!
Bu yapı, bu kadar ucuz yollara başvurur hale gelmişse gerçekten, ‘dönemin ABD Büyükelçisi’nin dediği gibi bir ‘imparatorluğun’ çöküşünü izliyoruz galiba...
Vicdanlardaki mahkumiyet çok daha önemli
Devlet içinde oluşturulan paralel yapının kalıntıları üzerinden sürdürülen ‘savaş’ın ne zaman ve nasıl biteceğini bilemem. Benim bahsettiğim ‘çöküş’ de bu değil zaten. Bu yapı, gönüllerde ve vicdanlarda kaybetti ve asıl mağlubiyet de bu zaten. Onun için herkese sordukları, “Siz niye bu kadar değiştiniz” sorusunun, sorulabilecek en anlamsız soru olduğunu düşünüyorum ve hâlâ bu soruyu sormayı düşünenlerin önce aynaya bakmalarını tavsiye ediyorum.
Eğer hesap gününe inanıyorlarsa
Bu arada meselenin manevi boyutu çok daha farklı tabii. Paraleller, sık sık müracaat ettikleri ‘manevi sorumluluğu’ ne kadar ciddiye alıyor bilmiyorum. Acaba, önlerine gelene hatırlattıkları o “Kul hakkı, Allah korkusu” gibi mefhumların kendileri için de geçerli olduğunu hiç düşünüyorlar mı? Meselelerini Mahkeme-i Kübra’ya havale etmeyi seven biri değilim. Ama bu sefer durum çok farklı...
İddianız doğru ise ben cezamı çekmeye razıyım. Ama iddialarınız iftiradan ibaretse siz de cezanızı çekmeye hazır olun...
Çünkü size hakkımı helal etmeyeceğim...
.
Meğer ne büyük suç işlemişiz!
24 Aralık 2014 Çarşamba
Değerli okuyucularım,Bireyler üzerinden tartışma tarzım değildir. İçinde bulunduğumuz fırtınalı dönemde bile eleştirilerimi devletteki paralel yapı ve ona sahip çıkan kesimlerle sınırlı tutmaya dikkat ettim. Zira şartlar ne olursa olsun özellikle bütün meslektaşlarımızla görüşebilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu güne kadar da, görüşleri benimle taban tabana zıt olan meslektaşlarıma bile bu itinayı gösterdim ve karşılığını da gördüm. Ama bu haftaki yazımda özür dileyerek bu ilkemin biraz dışına çıkmak zorunda bırakıldım.
Bir yıldır kendilerini desteklemeyen bütün kişi ve kurumlara karşı karalama kampanyası yürütürken, yayınlarını beğenmediği müesseslere haftalarca karalama kampanyaları dizerken başka yayın organlarının her satırını yargılayan kendinden menkul “Basın özgürlüğü” çelişkisini bir tarafa bırakarak şahsımla ilgili suçlamalara açıklık getirmek istiyorum.
Tanıdığım ve tanımadığım kişilerin STAR’daki bir manşeti kişiselleştirerek, hakaretten küfre, tehdide hatta imanımı sorgulamaya kadar giden linçlere sabrettim, hiçbir mukabelede bulunmadım. Ama Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı bir kanaldaki canlı yayında bizzat ismimi vererek ve söz konusu başlığı da ilginç bir şekilde çarpıtarak büyük bir öfke ve peşinci bir anlayışla hakkımda çok yıpratıcı ifadeler kullanınca çok daha güçlenmiş yeni bir hücuma hedef oldum.
Türkiye’nin bu ortama nasıl geldiğine bakmaksızın bir başlık üzerinden hesaplaşmanın çok iyi niyetli bir tutum olduğunu düşünmemekle birlikte ben kendi konuma döneyim.
Ne kadar önemi var bilmiyorum ama biri Medya Derneği’nin, Yönetim Kurulu Üyeleri’nin kurumlarında yapılan toplantıları çerçevesinde, diğeri ise bilmem kaçıncı yıldönümlerinde tamamen kurumsal faaliyetler çerçevesinde kurumumu temsilen katıldığım resmi programlı ziyaretleri “50 defa geldin” şeklinde sunarak taraftarlarını tahrik etmenin amacı nedir? Bu kadar lüzumsuz şeyleri tartışıyor olmaktan utanıyorum ama gerçekten bunların dışında gerçekten Zaman gazetesine girdiğimi hatırlamıyorum. Ayrıca ben, 40 yıldır duruşunu değiştirmeyen, itibarlı bir camiaya mensup biri olarak 50 defa gitsem ne olur ki?
“Şimdi ne değişti?” sorusunun cevabını ben de çok merak ediyorum. Şahsen o yıllardaki değer yargılarım şimdi de aynı. Büyükler, “Şeref ül mekân bil mekîn” buyuruyor. O halde ortada bir değişiklik varsa sebebini de değişenler izah etmeli.
Ve Dumanlı’dan son darbe!..
Ekrem Dumanlı hedefe oturttuğu ‘kadim dostu’na (!) son darbeyi indirmek için sanırım ihtiyaç halinde kullanmak üzere hafızasında yıllarca beklettiği son füzesini gönderiyor: “Hocaefendiye beraber gittik...”
Tarih 23 Eylül 2011 Cuma...
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 66. BM Genel Kurulu programı için New York’tayız. Sabahleyin Ekrem Bey yanıma geldi ve “Arkadaşlar araç ayarlamış, cuma namazı için diğer yayın yönetmenleriyle birlikte bizim misafirhaneye gideceğiz. Arzu edersen gelebilirsin” dedi. Siz bu teklife ne dersiniz bilmem ama ben “Elbette” dedim.
Ve gittik, cumayı kıldık. 30 kişi civarındaki cemaat de dahil hep birlikte yemek yedik. Yemekten sonra “Hocaefendi’nin odasında kahve içelim” dediler ve orada karşılaştığımız Hidayet Bey ile New York’tan gelen ekip odaya çıktık. Genellikle dinleyici durumunda olduğum karşılıklı sohbet sırasında bir ara Enver Ağabey’i sordu, ben de rahatsız olduğunu söyledim. Ve fotoğraf çekiminden sonra ayrıldık.
Binadan çıkar çıkmaz da merhum Enver Ağabey’e e-mail yazarak ziyaretimizi anlattım ve üzerimde emanet olan “geçmiş olsun dileklerini” ilettim. Enver Ağabey de birkaç dakika içerisinde cevap yazıp teşekkür etti.
(Bu arada Pensilvanya ifşaatlarınızı güçlendirmek için bir de fotoğraf paylaşılmış ama fotoğrafın niye kırpıldığını anlayamadım...)
Meğer büyük bir suç işlemişiz!
Yıllar önce cuma namazı için organize ettiğiniz bir ziyareti, bilmediğim bir sebeple bana öfke yağdırırken kullanmanız çok ilginç. Meğer biz, canınız sıkılınca kullanacağınız büyük bir suç işlemişiz!..
‘İfşaatlarınız’ sırasında benim ismimin peşine ‘faili meçhul’ bir el öpme faslı eklemişsiniz. Ben böyle bir ifadeyi gerçekten hatırlamıyorum ama söylenmişse ve onu da paylaşmayı tercih etmişseniz lütfen tam aktarın.
Bunu da ben itiraf edeyim!
Bir temasımız daha var; Ekrem Bey ifşa etmeden ben itiraf edeyim bari!..
Bir akşam vakti Ekrem Bey beni aradı ve “Bir vesileyle Hocaefendi’nin yanına gelmiştim, geçmiş olsun demek ister misin?” diye sordu. Böyle bir durumda kim, neden “Hayır” der ki... Nitekim telefonu verdi, ben de geçmiş olsun dileklerimi ilettim ve birkaç nezaket cümlesinden sonra telefonu kapattım.
Birkaç gün sonra Fethullah Gülen, Zaman gazetesinde yayınlanan iki tam sayfa ilanla, “bizzat ziyaret ederek veya arayarak ‘geçmiş olsun’ diyenlere” teşekkür etmiş...
Böyle şeylerden gocunan namerttir. Nitekim şu ana kadar daha önce yaşanan hiçbir anekdot veya ayrıntıyı kullanma yoluna gitmedim.
Neyse... Her şeyde bir hayır vardır. Ekrem Bey’in bu “ifşaatları” camiadaki farklı isimlerin sürekli yönelttiği sorulara da cevap teşkil ediyor. Demek ki, size karşı kimsenin bir önyargısı yokmuş. Ama iddia ettiğiniz gibi “eskiden aranızın iyi olduğu herkes bugün yanınızda değilse” ya onların tamamı ters yöne girmiştir veya siz... Diğerlerini bilmem ama şahsen kendimi bildim bileli hiç yönümü değiştirmedim...
.
AB, katil asansörü durdurur mu?
20 Eylül 2014 Cumartesi
İnsanı basite alan kamu vurdumduymazlığından sık sık şikayet ediyoruz. Bugün devlet insanı önceleyen kuralları hayata geçirmek istiyorsa neden var gücümüzle desteklemiyoruz?..
Pek tarzım olmasa da konuya havalı meslektaşlarım gibi gireceğim...
Yeni AB Bakanı ile Brükselde birebir görüşme fırsatı buldum. Yeniden başlayan uyum sürecini (fotoğrafın ayakta çekildiğine bakmayın) enine boyuna konuştuk.
“Öncelikle, neden ‘yeniden... Küslük dönemlerinden sonra, birikmiş bir hasretle ‘yeniden başlayan beraberlikler gibi bir şey mi?” şeklindeki sorumu, AB Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır, halkın seçtiği cumhurbaşkanı yönetiminde her şeyin ‘yeniden ele alındığı Türkiyede, uyum konusunun da kurumsal bir döneme girdiğini ifade ederek “Artık süreci sadece AB Bakanlığı değil, uyum kriterlerinin düzenlenip uygulanmasında dahli olan bütün bakanlıklar koordineli olarak yürütecek, eski yanlışlar tekrarlanmayacak” şeklinde açıkladı.
Avrupa yeniden diyor mu?
Peki bu yenilenmiş irade beyanımız karşılık görecek mi dersiniz?
“Elbette... Çünkü AB yönetim şemasında da çok önemli yenilenmeler oldu. Her şey tam dengi dengine geldi.”
Sayın bakanım, biz AB kapısında beklerken bizim muzdarip olduğumuz birçok problem Avrupanın da kapısını çaldı. Dünyayı bölüm bölüm bölen İngiltere “ülke bölünecek” diye tir tir titredi. Terör ve radikalizm ABD ve Avrupanın da korkulu rüyası oldu. IŞİD cinayetleri batılı liderlerin artık sadece tatilini değil, uykularını da bölüyor. Acaba bu gelişmeler Avrupanın bizi biraz daha iyi anlamasını sağlamaz mı?
“Aslında Avrupa, Türkiyeyi gözden çıkarmanın mümkün olmadığını çoktan anladı. Her şeye rağmen Türkiyenin önemini bildiği halde bilmemezinden gelenlere de biz usanmadan, kızmadan defalarca anlatacağız. Bu, karşılıklı kazanmaya dayanan bir ortaklıktır.
Bu konuyu elbette Türk halkı da yoğun biçimde tartışıyor. 2002 ve devamında halkın da büyük desteği vardı, sonra azaldı. Geçenlerde yapılan bir anketten hükümetin “yeniden AB” iradesine paralel olarak halkın desteği de arttı. Bunu nasıl anlamamız lazım?
“Evet, destek azalıyor, artıyor... Ama aslında bu, kararsızların tutumuna bağlı olarak ortaya çıkan bir durum. Zira AB üyeliğini istemeyen yüzde 10 civarında bir kesim var ve bu hiç artmıyor.”
Ben çok merak ediyorum; acaba halkımız neye göre AB üyeliğini destekliyor veya vazgeçiyor. Korkarım insanlar ‘AB kriterleri benim hayatımda neyi değiştirirden ziyade AB sürecine desteği, iktidara destek gibi düşünüyor ve buna göre tavır belirliyor. Baksanıza ABye destek, sayın Erdoğanın aldığı oya yakın çıkıyor. Seyahatlerimizde, Avrupadaki uygulamaları kompleks derecesinde savunan birçok dostumuz, konu AB üyeliğine gelince ‘hayır diyor. Acaba “Niçin AB” konusu tam olarak anlatılamadı mı?
Çift yönlü iletişim stratejisi
“Çok iyi teşhis etmişsiniz. Bu noktada gerçekten problem var. Ve halkın; sivil toplumun desteği çok önemli. Fasıllar ancak toplumsal kültür oluşturulması halinde bir anlam taşır. Zaten aynı tespitten dolayı yeni AB stratejimizde bu aksaklıkları gidermeye yönelik çift yönlü bir iletişim stratejisini uygulamaya sokuyoruz. Yani Türkiyede neden ABye üye olmamız gerektiğini, Avrupaya da, üyeliğimizin onlara neler kazandıracağımızı anlatacağız.”
Sayın bakanın bahsettiği ‘ikna süreci belki de AB yolculuğumuzun en önemli aşamasını oluşturuyor. Çünkü nihai amaç için, ABye katılıma ilaveten toplumun katılımı da şarttır.
Son yıllarda halkımızın hassasiyetinin artması da bir realite olduğuna göre geriye AB kriterlerinin bize ne getireceğinin iyi anlatılması kalmaktadır.
Zira, içi pişmeyen ekmekten, bulanık akan sudan, menşeini bilmediği etten şikayet edenler AB kriterlerini neden istemez?..
‘Önce insan için önce kural
Avrupada çeşmeden akan suyun sağlıklı olduğuna inanmak için başkanın musluktan su içmesi gerekmiyor. (İlginç bir tesadüf: Brükseldeki ikinci günümüzde odama fazla su bırakılmış, yanına da “Bir tamirat sebebiyle bugün için çeşmedeki suyu biraz akıtmanız yeterli ama biz yine de su bıraktık. Çünkü sizin sağlığınız bizim için çok önemli” notu iliştirilmişti.) Avrupadaki madenlerdeki aksaklıklar, 301 işçi ölünce gündeme gelmiyor. Asansörlere binen onlarca kişinin canı taşerona havale edilmiyor.
Elbette bir sihirli değnekden bahsetmiyoruz. Kamudaki ‘önce insan söyleminin eyleme geçirmesinden bahsediyoruz. Bizim için AB üyeliği değil, AB kriterleri önemlidir. Belki, E5te açık giden damperi bu kriterler indirir, onlarca insanı ölüme uçuran asansörü bu kriterler durdurur.
.
Çifte kavrulmuş bir ‘Tahşiye’ daha
20 Aralık 2014 Cumartesi
Bugün sözü Politika Editörümüz Muharrem Coşkun’a bırakıyorum. Kendisi bizzat şahit olduğu “Tahşiye fotokopisi” bir hadiseyi aktaracak.
“Tarihler 12 Nisan 2011’i gösteriyordu.
Gece saat 03.00’te kapımı çalan polis, karşı komşumuz Halis Bayancuk’un evinde arama yapılacağını, benim de gözlemci olmamı istiyor. Binamızın içi ve dışı Terörle Mücadele Ekibi kaynıyor. Ellerindeki listenin başında komşum Halis Bayancuk var. İddia; El Kaide Türkiye lideri.
Gözlemciliği kabul ediyorum. Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Arama sabah 09.00 sularında bitiyor. Bazı kitaplarla eşinin görev yaptığı Kur’an kursuna ait sınav kağıtlarını alıyorlar.
İşime dönüyorum. 11.00 toplantısında, haber müdürümüz heyecanla anlatıyor: “El Kaide Türkiye lideri gözaltına alındı...” Derken ajanslardan ve ekranlardan flaş gelişme akmaya başlıyor: “El Kaide Türkiye liderinin de aralarında bulunduğu 41 kişi silah, patlayıcı ve örgütsel doküman ile birlikte...”
Eşimi arayıp komşudaki durumu soruyorum, “Ekipler hala evde” diyor.
Polisler 13.30’da evden ayrılıyor. Oysa, ‘El Kaide lideri ve patlayıcı’ haberleri sabah 09.00’dan bu yana ortalığı kasıp kavuruyor.
Algı ile gerçek sayfada çakışıyor
Olacak ya, ilgili sayfayı yapmak da bana düşüyor. Emniyet muhabirimizden gelen haber şöyle: “Terör örgütü Hizbullah’tan El Kaide’ye geçerek yeni bir oluşum kurmaya çalışırken gözaltına alınan Halis Bayancuk ve 41 şüphelinin evinde silah, patlayıcı bulundu. Vatandaşlar hakkında arşivleme yapılmış, polis araçlarını takip, halka; seçimlerde kime nasıl oy vereceğine kadar müdahalede bulunmuşlar...”
Okuduklarıma inanamıyorum...
Yaklaşık 2 yıl sonra savcı değişiyor ve bu kadar sürede bir suç da bulunamadığından Halis Bayancuk Ocak 2013’te serbest bırakılıyor...
El Kaide Türkiye lideri (!) komşum anlatıyor: “Fethullah Gülen’i niçin sevmiyorsun?” diye sordular...
El Kaide tutmadı, IŞİD olsun
İnanması zor ama bu yılın başlarında yine bir gece yarısı sivil polisler kapımı çaldı: “IŞİD Türkiye sorumlusunu gözaltına alacağız, gözlemci ol.” Aynı şekilde aramalar. Bu kez komşum uyarıyor: “Daha önceki aramalarda evime böcek yerleştirmişsiniz. Siz gittikten sonra buldum, bari bu sefer yapmayın.”
Yine bir şey bulamayınca komşumun kendisini alıyorlar! Halis Bayancuk bu sefer de 8 ay cezaevinde kalıyor ve yine ortada iddianame bile yok. Derken 17 Aralık süreci yaşanıyor, yargıdaki paralel yapı tescil ediliyor, hakim ve savcılar değişiyor.
Ve mahkeme Halis Bayancuk’u tekrar serbest bırakıyor...”
***
Bu hikaye bu kadar değil. Değerli mesai arkadaşım Muharrem Coşkun ilerleyen günlerde sizi her tür radikal örgüte lider yapılan komşusu Halis Bayancuk ile daha yakından tanıştıracak.
Bakalım daha ne Tahşiyeler çıkacak...
KAFAMA TAKILANLAR..
‘Özgür’ olmayan basın
14 Aralık Soruşturması çerçevesinde gözaltına alınanlara destek için İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde toplanan ve sık sık “Özgür basın susturulamaz” diye slogan atan kalabalığa, elindeki mikrofonda “Ehlisünnet TV” yazan bir muhabir ve kameraman yaklaştı.
O isme özel bir öfke mi anlayamadım; kalabalık birden bu iki basın mensubuna hücum etti. Röportaj yapamadığı gibi linçten zor kurtulan sarıklı ve sakallı muhabir, kıyafeti konusunda da ağır hakaretlere muhatap oldu...
Adam öldürmek...
Diyarbakır’da polise ateş açan Abdülkadir Çakmak polisin karşı ateşi sonucu hayatını kaybetti. 17 yaşında bir gencin ölmesi, hangi sebeple olursa olsun vahimdir. Olay soruşturulmalı. Mesela ben polisin neden doğrudan başına nişan aldığını merak ediyorum.
Abdülkadir’in acılı annesi “Adam öldürmek bu kadar kolay mı” diye soruyor. Ah be bacım... Bu haklı sorunuzu çiçeği burnunda delikanlının eline silah verenlere de sorun lütfen...
Muhaliflerin demokrasi çelişkisi
17 Aralık 2014 Çarşamba
Bu yapı yıllardır binlerce masumun âhını aldı, hesabını mutlaka vermelidir...
Cemaatin en büyük mağdurlarından biri de Kürtler’dir.
Balyoz mağdurlarının yakınlarına yaptıkları küstahlık bugün onlara yapılmıyor, buna dua etsinler.
Davası olan Pensilvanya’ya gidiyor ve buradaki davası çözülüyordu.
Bir ‘hizmet hareketi’nin MİT’i
ele geçirmek gibi bir hedefi nasıl olabilir.
Sen devleti ele geçirmek isteyebilirsin, bu beni ilgilendirmez. Ama bunun için Nurculara kadar herkesi alet edemezsin; kullanamazsın. Bunun için toplumun karşısına çıkıp hesap vermesi gerekir. Öyle iki gencin çıkıp, “Sizi üzdük, özür dileriz” demesiyle olmaz.
Balyoz ve Ergenekon’da insanlar mahkemesiz-cezasız 5 yıl cezaevinde yattı. Şimdi haktan, adaletten, masumiyetten bahsedenler o zaman bunları neden hiç dile getirmedi.
İki gündür dünyanın en büyük demokratı kesildiler, “Gelin bize destek verin” diyorlar.
Niye destek verelim, sizin demokrasiyle ne ilginiz var?
Zekeriya Öz Radikal gazetesine polisleri gönderip ortalığı tarumar ettirirken iki gündür basın özgürlüğünden dem vuran siz cemaatçiler tek kelime söylemediniz. Tam aksine, “Onlar gazetecilik sebebiyle girmedi” dediniz.
‘Paralel devlet var ama’
Yukarıdaki ifadelerin tamamı alıntıdır ve AK Parti’ye oldukça mesafeli kişilere aittir.
Bu değerli şahsiyetler, devleti ele geçirmeye çalışan paralel bir yapının birçok kişinin canını yaktıklarını; hatta ölümüne sebep olduklarını söylüyorlar. Dahası, bu yapının “Pensilvanya’dan başlayıp; Cemaat üzerinden bütün bürokrasiye uzanan bir silsile” olduğunu ifade ediyorlar.
Madem öyle neden böyle?
Toplum beğenmediği iktidarı bir sonraki seçimde sandığa gömer. Nitekim yakın dönemde tek başına iktidar olan nice ‘güçlü’ partinin bir sonraki seçimde nasıl hızla eritip ‘partiler çöplüğü’ne yuvarlandığını hep birlikte gördük.
Ama, devleti; içeriden teslim alarak siyasi iktidarı alaşağı etmeyi hedefleyen bir yapı varsa toplum adına büyük bir risk olan bu yapının bertaraf etmesi gerekmez mi?
Gelin görün ki toplumun bir kesimi “Evet, büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu yapı mutlaka bertaraf edilmeli” diyor ama “Mücadelede ben yokum” diyor.
Hatta bırakın mücadelede yer almayı, yaptıkları tespitlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a veya AK Parti Hükümeti’ne destek olarak anlaşılması endişesiyle “Bu mücadeleleri tasvip etmiyoruz. Bu süreç Türkiye’yi tek parti devletine götürebilir. Bu da yeni bir vesayettir” gibi zorlama gerekçelerle muhalifliklerini tekrar teyit etme ihtiyacı duyuyorlar.
“Darbe teşebbüsü var” diyeceksiniz, seçimle gelen bir iktidarı beğenmediğiniz için karşısında yer almayacaksınız.
Bu dev bir çelişkidir. Ve yarın size de birileri “Şimdi mi demokrat oldunuz” diyebilir.
KAFAMA TAKILANLAR..
Bu nasıl demokrasi?
CHP lideri Kılıçdaroğlu her fırsatta demokrasi dersi veriyor.
Hadi son kurultaylardaki ayıklamalarını “CHP geleneğidir” deyip geçelim. Ama sayın Süheyl Batum kendisiyle ters düştü ve beş dakikada ihraç edildi.
Geçenlerde sayın Kılıçdaroğlu’na, Birgül Ayman Güler’in, “30 Mart’ta Cemaat ile ittifak yaptık” sözü hatırlatılınca, “O konuya arkadaşlar bakıyor. Doğru ise gereken yapılacak” dedi.
Galiba sayın Güler’e de “Güle güle” diyecekler...
Orada paralel yargıç yok!
Paralel yapıya mensup arkadaşlar Erdoğan düşmanlığına endekslenerek nerelere savrulduklarını göremiyor; yıllardır aynı çizgide olan insanları düşman belleyerek yaylım ateşine tutuyorlar. Hakaret ve doğrudan/dolaylı tehditler bir tarafa, kendilerinden son derece emin olarak öbür alemi hatırlatıp; “Mahkeme-i Kübra’da halimizi merak ettiklerini” söylüyorlar.
Sanırım orada da paralel yargıçlar olduğunu sanıyorlar!
.
Nedir bu panik, nedir bu öfke?
15 Aralık 2014 Pazartesi
Bir yıldır adeta her gün, “Paralel bir yapı varsa biz onun hamisiyiz” diye meydan okumuşsanız, varlığı sabitleşen o yapı ile mücadelede adres sizi gösterince de sükunetle karşılamalısınız. Malum panik ve öfke suçluluk psikolojisidir.
“Dün önemli bir operasyona şahit olduk” diyecektim ama üç gündür bu filmin fragmanlarını izlemiyor muyduk zaten. Bu operasyon yapılmış varsayan öfkeli yorumlar o kadar önden gitti ki dünkü tepkiler bayat kaldı.
Dünkü final (veya başlangıç) sahnesini iyi anlamak için filmi biraz geriye sarmakta fayda var.
Devletteki paralel yapıdan artık (Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Kılıç dahil) hiç kimsenin şüphesi kalmadı. Paralel medyanın, bu mücadeleyi engellemeye kilitlenerek yaşadığı savrulmayı “yolsuzlukla mücadele” vs. gibi ambalajlarla izah etmek mümkün değil.
Bu yapı ile yürütülen mücadelede süreç ilerledikçe çerçeveye sizin de girmenizden doğal ne olabilir ki?..
Daha önce aynı süreci çok daha yıpratıcı biçimde yaşayanlara siz -haklı olarak- “itidal” tavsiye etmiş, sükunetle yargının kararını beklemelerini öğütlemiştiniz. Onlar da tavsiyenize uymuş; “Taktir yüce Türk milletinindir” demekle yetinmişlerdi.
Oysa aile boyu çilelerden sonra yine bu iktidarın sağladığı imkanlar sonucunda bu kişilerin çoğunun paralel kumpas mağduru olduğu ortaya çıkmış ve mağduriyetleri son bulmuştu.
Bugün en azından önce odanıza üretilmiş delil koyup sonra göz altına almadılar.
O halde nedir bu nutuklar, şovlar?
Zannedersiniz ülkede darbe teşebbüsü olmuş da o önlenmeye çalışılıyor.
Zamanın dili tam aksini söylüyor... “Vesayetle savaş” kisvesi altında devletin bütün imkanlarını kullanarak “Devleti ele geçirmeye çalışan” ve bunun için her türlü yöntemi kullanarak dev bir vesayet haline gelen yapı ile mücadele ediliyor.
Bu mücadelede gelinen noktada oklar sizi gösteriyorsa bunun (eksik evrakla geldikleri için kapınızdan geri dönerek, görülmemiş bir skandala imza atacak kadar) hukukî bir çerçevede irdelenmesinden daha doğal ne olabilir ki...
Siz, günlerdir canlı yayınlarda iddia ettiğiniz gibi “suçsuz” olduğunuza inanıyorsanız bunun tescil edilebileceği tek yer yine yargıdır.
Malum, temiz olanların yaşayacağı bir endişe yoktur.
O halde nedir bu panik, nedir bu öfke? Bırakın belgeler, bilgiler konuşsun...
KAFAMA TAKILANLAR...
Gerçekten Ekşi mi geldi!
Birkaç yıl önce Basın Konseyi ve Oktay Ekşi’nin “antidemokratik, ideolojik ve art niyetli” karar ve tutumlarını eleştiriyorduk. Meslektaşımız Ekrem Dumanlı ise bu mücadelede oldukça ön saflarda yer alıyordu. Hatta sayın Ekşi Hürriyet’teki köşesinden kendisine zaman zaman sert cevaplar vermişti. Dün bu iki ismi kucaklaşırken gördüm.
Gerçekten görüntüdeki gibi sayın Ekşi, Ekrem Dumanlı’nın bulunduğu yere mi geldi acaba?
Çünkü onlar durdukları yerden pek ayrılmazlar da...
Samimiyetinizi seveyim...
Paralel olmayan medyaya karşı sürdürülen kampanyaların en samimiyetsizi “samimiyetsiz” nitelemesidir. Zira bu itham bazen bir savunma mekanizması olarak devreye girer ve kullananı ele verir. Nitekim, geriye doğru baktığınızda tutarsızlıkları yani samimiyetsizlikleri çok net görebilirsiniz. Mesela siz ortada hiçbir gerekçe yokken (kurumsal olarak hâlâ hayatta olan; sadece faaliyeti durdurulan) İhlas Finans hakkında tam sayfa tezvirat yapar, birkaç gün sonra Asya Finans gündeme gelince de sürmanşetten, “Finans kuruluşlarını yıpratmak suçtur” derseniz size de “samimiyetinizi seveyim” derler...
.
Çözüme mi, çözülmeye mi?
13 Aralık 2014 Cumartesi
Son dönemde değerli Demirtaş’ın ‘değersiz’ değişimini izliyoruz...
Çözüm Süreci’nde BDP’nin direksiyonunda, duruşu ve üslûbu ile diyalog ortamına sağlayan Selahattin Demirtaş’ın olması Türkiye için şans olarak yorumlandı.
Bilahare, Kürt siyasi hareketi “Türkiye’yi kucaklamak için” HDP ile devam etmeye karar verdi. Gerçi parti amblemine ilave edilen ‘morarmış eller’ dışında değişiklik olmadı ama yola yine Selahattin Demirtaş’ın ‘eş’liğinde devam edilmesi Çözüm Süreci’nin selameti açısından bir avantajdı.
Türkiye de kucak açtı
Daha sonra cumhurbaşkanı adayı olan Demirtaş, seçim öncesi ortaya koyduğu portre ile çözüm isteyenleri daha da cesaretlendirdi. Zira bu söylemler, yeni Kürt siyasetinin; yeni logosuna 4. bir renk ilave etmekle kalmayıp, yedi bölgeyi kucaklamak isteğinin göstergesiydi. Nitekim halk, açılan kolları boş bırakmadığını 10 Ağustos’ta gösterdi.
Demirtaş’a ne oldu?
Gelin görün ki daha sonra Sayın Demirtaş’ sanki yeni bir program yüklendi. Her söylem ve eylemi bizzat kendisiyle dev çelişkiler oluşturur hale geldi. Özellikle 6, 7 Ekim öncesi yaptığı çağrı ve sonrasındaki “Ben olay çıkarın demedim” savunması, “özrü, kabahatinden büyük” türünden... Devamında izlediği çizgi, beyanları vs. hepimizin malumu. Son olarak yaptığı bol “özerklik” soslu açıklamaları ise halkın teveccühüne mazhar olan Demirtaş’ın artık bir maziden ibaret olduğunun ilanıydı.
Sayın Demirtaş’ın kimyası mı değişti yoksa aslına mı döndü, buna kendisi karar versin. Ama gerçekten “Kürtler’e hizmet” gibi bir misyonu olduğunu düşünüyorsa son adımlarıyla hizmet aşkına, hezimete ilerlediğini bilmesinde fayda var. Aynı şekilde, Sayın Sırrı Süreyya Önder’in ‘özerklik egzersizi’ de çözüm sürecini mehter takımına bağlamaktan başka bir işe yaramaz.
Bu tür sivrilikler, artık ‘farkındalık’ problemi kalmayan Kürt sorununa sadece çözümsüzlük getirir.
Ayrıca...
“Bizim kesinlikle özerklik gibi bir hedefimiz yok” açıklamaları, bir süre kullanılıp atılan bir argüman idiyse bunu da Türk halkının bilmeye hakkı vardır.
Zira, yolun sonunda ülkeyi çözülmeye götürecek olan bir çözüm, çözüm değildir...
KAFAMA TAKILANLAR...
Darısı memleket meselelerinin başına
Meclis’te grubu bulunan partilerin tamamı milletvekillerinin özlük hakları için ortaklaşa çalışma başlatmış. Türkçesi; maaş ve diğer iyileştirmelerin seçimden önce sonuçlanması için bütün partiler güç birliği yapacak.
Milletvekili maaşları üzerinden prim yapma derdinde değilim. Tam aksine, (eski vekillerimiz kızmasın ama) görev süresindeki maaşların az olduğunu düşünüyorum.
Benim kafama takılan şu...
Memleket meseleleri aynı öneme haiz değil mi ki, aynı partiler, aynı birlikteliği orada sağlayamıyor?
İşkence üzerinden küresel PR
CIA’in İşkence Raporu açıklandı. Afganistan dahil dünyanın her yerinden tepkiler yükseldi. ABD’li yetkililerden bazıları özeleştiri yaptı, bazıları, “Vatan için...” gibi ilginç gerekçelerle savundu. Ama bir savunma var ki, tam “İş bilenin...” türünden...
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, “Biz yaptığımız hatayı dürüstçe paylaştık. Kolaysa diğer ülkeler de kendi istihbarat servislerinin marifetlerini paylaşsın ama dünyada bunu yapan başka bir ülke daha yok” dedi.
Zira uygulanan işkence üzerinden dünyaya demokrasi verip şeffaflık havası atmak herkesin harcı değildir!
Dışı yüzde 10 baraj, içi yüzde 100 markaj
10 Aralık 2014 Çarşamba
Günlerdir maksatlı bir tartışma ‘makul’ bir görüntüde sürdürülüyor.
Tıpkı Gezi Parkı’ndaki ‘ağaçlar’ 17 Aralık’taki darbe teşebbüsünün şifresi ‘yolsuzluk’ gibi “Demokrasi’nin önündeki en büyük engel” olan yüzde 10 barajı konuşuluyor.
Buna kim itiraz edebilir ki!..
Peki, gerçekten öyle mi?
Aslında bu engeli, demokrasinin önünden kaldırması gereken Meclis yani siyasi partilerdir. Ama 30 Eylül 2013’te benim de hazır bulunduğum salonda AK Parti’nin sunduğu “Ya hiç, ya 3” teklifini, “kendilerini kârlı çıkaran bir teklif” diye kimse ciddiye almadı. Muhalefet, farklı bir teklifle anlaşma zemini de aramadı ve dışarıda kalanları görmezden geldi. Herkes, bir baraj problemimiz yokmuş gibi davrandı.
Amaç baraj kapaklarını açmak mı?
Nihayet ülke seçim sath-ı mailine girdikten sonra ortaya “paat” diye bir baraj düşüyor. Ve birden bire yüzde 10 barajının, “Darbe döneminin bakiyesi” olduğu hatırlanıyor, yerden yere vurulmaya başlanıyor.
Özellikle muhalefet... Kimi “Taş çatlasın 3-5 olur, daha fazla olmaz” diyor. Kimi de barajda boğulacağını bile bile “Biz giriyoruz” diye meydan okuyor!
Madem bu kadar darbe karşıtıydınız, ‘Darbe Anayasası’ndan kurtulmak için kurulan Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda neden ipe un serdiniz?
Elbette şimdi de mesele ‘baraj’ değil. Öyle olsaydı konu, çözüm yeri olan Meclis’te gündeme gelirdi. Oysa, bir sahil kentindeki loş bir salonda hem de ‘sonraki hayatı’na hazırlanan Anayasa Mahkemesi Başkanı tarafından piyasaya sürüldü.
Üstelik daha ortada bir mahkeme kararı yokken...
Bence bu, ihsas-ı rey değil, ihsas-ı karar... Hatta olmayan ‘karar’ın yorumu bile var: “Yeni düzenlemenin uygulanması için bir yıl beklemeye gerek yok, ilk seçimde uygulanır.”
Aslında ‘baraj’ sadece ambalaj
Model aynı... Dikkat ederseniz konu, kimsenin itiraz edemeyeceği yüzde 10 barajı üzerinden tartışılıyor. Oysa şu aşamada hiçbir pratik anlamı olmayan bu mesele, tıpkı ‘yeşilin korunması’ veya ‘rüşvetin önlenmesi’ gibi yine bazı karanlık paketlere ambalaj olarak kullanılıyor. Kimse, vesayetin son kalesi olan yargıdaki hukuksuzların son örneğine; Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkiyi kötüye kullanmasına bakmıyor. Çünkü ‘ortak düşman’ paydasında birleşen ‘dostlar’ birbirinin kusurunu görmüyor...
Halkın iradesi ayar kabul etmez
Velhasıl...
Son yıllarda sık sık şahit olduğumuz “halkın iradesine ayar verme” teşebbüslerinin yeni bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Şimdiye kadar denedikleri farklı yöntemlerin işe yaramadığını görenler, ‘son viraj’ olarak gördükleri 2015 seçimlerinde mutlaka treni durdurmak istiyorlar.
Oysa her teşebbüslerinde suratlarına çarpan gerçeği yine unutmuş görünüyorlar.
Sadece edebiyatını yaptıkları demokrasilerde asıl güç milletindir. Ve millet, barajların dibine de saklasalar kendisine karşı kurulan tuzakları bulur ve bozar...
KAFAMA TAKILANLAR..
Kim bu devlet?..
Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, ‘devletin yürüttüğü çözüm süreci’nin geride kaldığını, şu anda devlet tarafından değil, siyasetçiler tarafından, ülkenin bölünmesi ve parçalanmasına yönelik bir çalışma yapıldığını söyledi. (30 Kasım 2014 CNN Türk)
Çözüm Süreci’ni bu ülkenin Cumhurbaşkanı ve hükümeti çok güçlü bir irade ile yürütüyor. Bu sürece katılmayan bu “devlet” kim ola ki acaba?.
Hangi mahallenin baskısı daha iyidir!..
AK Parti iktidarında en çok duyduğumuz ifade “mahalle baskısı” oldu. Hükümet ne zaman sosyal hayata dair bir adım atsa karşı mahalleden koro halinde “hayatımıza müdahale ediliyor, mahalle baskısı var” yaygarası yükseldi. Ne o mahalleyi ne de baskısını bir türlü görememiştim. Ne zaman ki mahallelerinden birilerini başkalarının yanında gördüler ‘mahalle baskısı’nın ne olduğunu öğrendik. Meğer baskının hası, karşı mahalleden değil, yan komşudan gelenmiş....
.xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Galiba ‘Kürt devleti’ne hazırız!
30 Aralık 2015 Çarşamba
PKK ve yandaşları bu güne kadar “ayrı devlet”i telaffuz etmekten özenle kaçınmışlardı.
Zira bu çok önemli “aşama”yı olgunlaşmadan gündeme getirip ‘harcamaktan’ çekiniyorlardı.
Çünkü, “Güneydoğu’da bir Kürt devleti” fikrinin Türkiye’de göreceği tepkiyi iyi biliyorlardı.
Peki ne oldu da Demirtaş, ‘kör gözüne parmağım’ “devlet” muhabbeti yapmaya başladı?
Doğru cevabı bulabilmek için önce 10 Ağustos ve 7 Haziran seçimlerindeki “Demirtaş” portresi ile şu andaki “Demirtaş”ı karşılaştıralım. Yine, HDP’nin seçim beyannamesine ve üç gün önce Diyarbakır’da toplanan “Demokratik Toplum Kongresi”nin sonuç bildirgesine bakalım. Bu konuda daha geniş bir mukayeseyi 17. sayfamızda bulabilirsiniz.
Sanki gökkuşağının altından geçmişler, tamamen değişmişler!..
‘Müflis tüccar’ hesabı siyaset yolunda her şeyi ‘hızlı’ tüketen Demirtaş şimdi “Denize düşen yılana sarılır” hesabı karanlık bir meçhule doğru ilerliyor.
Şimdi ise elinde kalan ‘son mermileri’ kullanıyor...
“Özyönetim, özerklik, statü, Kürt devleti...”
(Bunlar, bugünkü Türkiye’de birer ‘harakiri’ gibi geliyor ama belki de, “mağdur” olmak için yapıyor. Sanırım ucuz mağduriyet edebiyatının artık pek işe yaramadığını bilmiyor.)
Demirtaş ‘Devlet’ dedi, kimse duymadı
Benim asıl dikkat çekmek istediğim husus başka...
Düne kadar düşünmeye bile cesaret edemedikleri ne varsa Demirtaş hepsini saydı.
Eskiden, bunlardan bir tanesini yanlışlıkla ağızlarından kaçırsalar yer yerinden oynardı. Ama bu sefer sinek vızıltısı kadar bile tesiri olmadı.
Peki neden?
Kamuoyumuz “Kürt devleti” fikrine hazır galiba!..
Hiç sanmıyorum...
Bence Demirtaş bu Kürt devleti mefhumunu çok ucuzca harcadı, çünkü kimse ciddiye almadı.
Putin ve paralelindeki diğer Türkiye düşmanları, Demirtaş’ı dolduruşa getiriyor olabilir ama malum; elin sözüyle devlet kurulmaz.
Devletin asıl sermayesi millettir.
O halde ‘müflis bey’ bu devleti kiminle kurmayı planlıyor acaba?
Daha bu kadar rezil olmadığı dönemde bile “Yüz binlerle Cizre’ye yürüyoruz” diye yola çıktı, bir süre dönüp baktı ki (bir TV reklamındaki gibi) arkasında kimse yok, kös kös geri döndü.
Kürtler, şehirlerini köstebek yuvasına çevirdikleri, evlerinden yurtlarından sürüldükleri için mi bunların peşine düşecekti? Yoksa camilerini yaktıkları için mi?
İki gün önce “Anam Kürt, babam Kürt, sülalem Kürt. Allahtan korkun. Hiç mi dininiz imanınız yok? Tek devlet var. Siz neyin mücadelesini veriyorsunuz ya?” diye feryat eden Silvanlı Fevzi Amca’yı da mı duymadı acaba...
Büyük Kürdistan nereye düşer?
Meseleye bir de “Büyük Kürdistan”ın Kürtleri açısından bakalım.
‘Sykes-Picot bölücü örgütü’ 1916’da Kürt coğrafyasını dört parçaya bölerek bu bölgeye fitili ateşlenmiş bir dinamit yerleştirdiler. Bir taraftan da, Kürtlerin kulağına sürekli “Büyük Kürdistan”ı fısıldayarak o ‘fitilin sönmesi’ne izin vermediler.
Oysa 1916’da sadece sanal bir çizginin ayırdığı “Kürt”ler yüz yıl boyunca tek bütünün homojen parçaları olarak mı kaldı acaba?
Sizce Iraklı Kürtler mevcut sosyal statülerini Suriyeli Kürtlerle paylaşmaya hazır mı?
Veya “devlet” masalı söyleyen Demirtaş, Türkiye’nin batısında yaşayan Kürtlerin pılıyı pırtıyı toplayıp “Kürdistan”a taşınacağını mı zannediyor?
Bir an Kürtlerin, İstanbul’a gitmek için vize almaları gerektiğini düşünün...
Allah, Kürt kardeşlerimizi bu müflislerin şerrinden korusun...
.
Keşke bu ödüller bu kadar anlamlı olmasaydı!..
26 Aralık 2015 Cumartesi
Üniversite eğitimini ‘80 öncesinde, İstanbul’un en ‘belalı’ okullarından birinde yapan ve dönemin vahametini iliklerine kadar yaşayan biriyim.
Dini ve milli değerlerimize saldırmak modaydı. Bırakın dindarlığı, millî duruşu, üniversitelerde ve ‘aydınlar’ diyarında “Allah” demek bile suçtu.
4 yıl boyunca namazlarımı; müstahdemin çok değerli müsamahasıyla, 2. bodrum kattaki kazan dairesinde kılmıştım.
İşte “öz yurdumuzda garip, öz vatanımızda parya” olduğumuz o günlerde bizi ayakta tutan Üstad Necip Fazıl gibi milli abidelerimizin ‘iksir’leri olmuştu.
Abdülhamit Han’ın ‘Kızıl Sultan’ değil, bir ‘Ulu Hakan’ olduğunu muhterem Kadir Mısıroğlu’ndan öğrenmiştik.
İşte geçen yıl çiçeği burnunda bir Star mensubu olarak katıldığım ilk Necip Fazıl Ödülleri’ni bu duygu ve düşüncelerle izlemiş, muhteşem bir başlangıç olduğunu düşünmüştüm.
Bu ödüller şimdi daha önemli...
Dün akşam Necip Fazıl Ödülleri ikinci defa sahiplerini buldu.
Ev sahipliğini ben yaptım diye söylemiyorum ama bu ödüller şimdi çok daha önemli bir hale geldi.
Çünkü bugün millî ve manevi değerlerimiz, 70’li yıllardakinden çok daha çeşitli ve çok daha şiddetli saldırılarla karşı karşıyadır.
Adeta bir ‘iç savaş’ın yaşandığı ‘80 öncesi dönemde bile bu boyutta bir Türkiye düşmanlığına şahit
olmamıştık.
Geldiğimiz noktada, ‘Sovyetler Birliği’nden beter bir Rusya’nın en yakın müttefiklerini içimizdeki Türkiye düşmanları oluşturuyor.
PKK terör örgütü artık “Kürtler için” çalıştığını iddia edemeyecek kadar açık biçimde Türkiye düşmanlarına uşaklık yapıyor.
Hatta siyasi uzantıları Demirtaş, başkent başkent dolaşarak bu taşeronluğu daha iyi pazarlamaya çalışıyor.
Bu kadar mı?..
Düne kadar kendilerini ‘himmet ehli’ olarak lanse edip devletin ve toplumun namütenahi imkanlarıyla semiren ve dünyaya yayılan bir ihanet şebekesi şimdi o kadar savruldu ki artık Türkiye düşmanları için birer ‘hizmet ehli’ne dönüşmüş durumdalar.
Bu nasıl bir cinnettir.
Türkiye düşmanlıklarının adını “Erdoğan düşmanlığı” koyan bu zavallılar nasıl bu kadar aymaz olabiliyorlar?
Bu hengamede demokrasinin yanında yer alması gereken siyasi partilerimiz de siyasi hezimetlerinin ucuz intikamı için bu şer cephesine yaslanıyorlar...
Yine Üstad’a çok iş düşüyor...
Bu yüzdendir ki Üstad Necip Fazıl’ın gençliğe ruh veren derinliğine bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Bu ‘kurtuluş savaşı’ndan insanlığın ve demokrasimizin galip çıkması için gereken ‘milli duruş’u simgeleyen Üstad Necip Fazıl;
“Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!”
diyerek adeta bize “Yeni Türkiye”nin yolunu göstermiştir.
İşte bunun için Necip Fazıl Ödülleri’ni her yıl daha büyük bir özenle devam ettirerek milli iradenin oluşmasına katkı sağlayacağız.
Necip Fazıl Ödülleri’nin uluslararası konsept kazanması da yakındır.
Adına yakışan muhteşem bir törene imza atan İletişim Koordinatörlüğümüz başta olmak üzere emeği geçen bütün mesai arkadaşlarıma kalbî teşekkürlerimi arz ediyorum.
Nice ödül törenlerinde buluşmak üzere...
.
İsrail ile anlaşma’daki yanlışlar!..
23 Aralık 2015 Çarşamba
2010’da Gazze’ye insanî yardım götüren Mavi Marmara gemisine saldıran İsrail’e karşı ağır şartlar ileri süren Türkiye bu katı tutumunu bugüne kadar tavizsiz sürdürdü.
Bunlar, mahalle kabadayısı gibi davranmaya alışık olan İsrail için hiç alışılmamış şartlardı.
Zaten Ocak 2009’da Davos’ta aldığı soğuk duşun travmasını henüz atlatamayan Peres-Netanyahu ikilisi, bugün Putin’in yapmaya çalıştığı gibi her türlü gayr-i meşru yöntemi de kullanarak Sayın Erdoğan’ı, doğduğuna pişman etme çabasına girdi.
Kendileri için çok ‘önemli’ olan Türkiye, bu “uyumsuz adam”ın tahakkümünden kurtarılacaktı!..
Ama bu seferki hedef, ucuzca harcadıkları cinsten değildi. O halde uygulanacak yöntem de sıra dışı olmalıydı.
Nitekim ne hikmetse 2013’te Gezi Protestosu görüntülü darbe teşebbüsünden bu yana Türkiye’nin başına türlü türlü şeyler geldi, ülke hiç selamete ermedi.
Ve ne hikmetse bu ‘organize işler’de bahane ne olursa olsun hedef hep Sayın Erdoğan ve ailesi oldu.
Hatta ‘gizli bir el’ yılların can düşmanlarını, Erdoğan düşmanlığı paydasında topluyor; taş gibi bir blok oluşturuyordu.
Cumhurbaşkanımıza, herhangi bir mümin kardeşimiz için mükellef olduğumuz hüsn-ü zannın zerresini çok görenler, İslamiyet’in ve Müslümanların kadim düşmanlarına hizmette sınır tanımıyorlardı.
Durum böyleyken kumpasta sınır tanımayan bu paryalar, İsrail’in “Ulusal düşman” ilan ettiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı İsrail’e taviz vermekle suçlayabilmektedir.
Hangi gerekçeyle?
İsrail mamulü oltanın ucundaki zehirli yemle...
Ağzını doldura doldura “Şartlara ne oldu” diye soranlar hangi anlaşma metnine göre bu yaygarayı koparmaktadır?
İsrail’e karşı geri adım yok...
Akşamdan sabaha dengelerin değiştiği bu ortamda İsrail ile husumet sadece İran-Rusya-Esad-PYD şer ittifakının işine yarar.
Önemli olan millî menfaatlerimize hizmet eden bir anlaşma sağlamaktır.
Çok bilmiş meslektaşlarımızın meşhur ifadesiyle ‘üst düzey bir yetkili ile sohbet fırsatı buldum’ ve her şeyi sordum.
Erdoğan düşmanları biraz üzülecek ama günlerdir boş konuşuyorlar.
Görüşmeler zaten aylar öncesinden beri devam ediyordu.
Gelinen nokta itibariyle ilk iki madde kabul edilmiş, üçüncüsü görüşülüyor.
Yani, İsrail ilk defa özür diledi ve bunu da Sayın Erdoğan’ın dik duruşu sağladı.
Tazminatın kabul edilmesi de ayrı bir itiraf ve özür demektir zaten.
Gazze için de çok önemli kazanımlar çıkacak veya bu anlaşma olmayacak...
KAFAMA TAKILANLAR
ACI KAYBIMIZ...
2014’te cumhurbaşkanı adayı olan beyefendi bir barış havarisi olan ve söylemleriyle bütün Türkiye’yi kucaklayan, 2015’te ise “PKK’ya silah bıraktıracağız, teröre mecliste kalıcı çözüm bulacağız” diyen cici kardeşimiz, SELAHATTİN DEMİRTAŞ’ı kaybettik.
Bir süre önce Kandil’den kaçtığı ve izleyen günlerde de Sur içinde teröristlerin açtığı hendeklere düştüğü yolunda ihbarlar aldığımız bu zavallı bugün de, Türkiye’yi yakmak için yanıp tutuşan Putin’in kapısında beklerken görülmüş.
Kendisinin Türk ve Kürt halkıyla bir ilgisinin kalmadığını beyan eder, yeni mekanları olan Kandil ve Kremlinlerde mutluluklar dileriz...
LÜTFEN CEVAP VERİN KEMAL BEY...
Sayın Kılıçdaroğlu “Eren Erdem’i kimseye yedirmeyiz” diyor.
Zaten bedava verseniz yemeyiz Kemal Bey; caiz değil.
Ama ben bu konuda size çok basit bir soru sormak istiyorum.
Bir AK Parti milletvekili, “Eğer İran-Türkiye karşı karşıya gelirse İran saflarında olurum” deseydi, Türkiye’yi linç etmek isteyen Putin’e destek için Rus kanallarında bol iftiralı ifşaatlarda bulunsaydı tavrınız ne olurdu?..
.
Teröre devlet teşviği daha ne kadar sürecek?
16 Aralık 2015 Çarşamba
Bazı ilçelerimizin köstebek yuvasına çevrilmesi ne kadar şirin gösterilmeye çalışılsa da ‘terörün şehre inmesi’nden başka bir şey değildir.
Elbette bu süreç bölge halkının terörden daha fazla etkilenmesine sebep oldu.
Ama teröre destek verip de vermemezlikten gelenlerin de maskesini düşürdü.
PKK dağlardayken teröre karşıymış gibi görünen siyasetçilerin, yerel yöneticilerin teröristlerle yan yana gelince bu konuda ne kadar samimiyetsiz oldukları meydana çıktı.
O hendekleri PKK’lılar mı kazdı?
Birkaç teröristin bir gecede açtığı birkaç çukurdan değil, ciddi destek almadan gerçekleştirmesi mümkün olmayan kapsamlı bir eylemden bahsediyoruz.
Bu hendekleri, belediyelere hizmet için verilen iş makinaları kazıyor. Mühimmat ve silahlar belediye araçlarıyla taşınıyor.
HDP’li belediyeler, gelirlerinin bir kısmını PKK’ya veriyor. Başkanların yanı başında konuşlandırılan ‘eş başkanlar’ her icraatı kontrol ediyor.
Örgüte bilgisayarlı ‘ofis’ler ayarlanıyor ve FETÖ destekli istihbarat transferi yapılıyor.
Araştırmacı arkadaşımız Erdinç Akkoyunlu’nun da bu nüshamızda ortaya koyduğu gibi yoğun olarak süren FETÖ-HDP-PKK ihanet dayanışması sayesinde, iç ve dış kaynaklı bazı kritik bilgiler, devletten önce terör örgütüne ulaşıyor.
HDP ise “haklı ve yerinde” gördüğü bu şehir terörüne ‘dokunulmazlık’ sağlıyor.
Ama ne kadar üzücü ki, bu ‘özyönetim ve hendek hizmetleri’nden, HDP’lilerin kendi mekanları olan Diclekent mahrum kalıyor!
Değerli yazarımız Yakup Köse’nin dünkü nüshamızda dile getirdiği bu ‘acı’ gerçeği Diyarbakır’da bulunan arkadaşımız Efe Erdem bizzat yerinde inceledi. Biz de bu büyük samimiyetsizliğin fotoğrafını bugün sizlerle paylaştık.
Artık PKK onlara yaslanıyor...
Düşünebiliyor musunuz, verdiğimiz vergilerin bir kısmı, genç kardeşlerimizin şehit edilmesi için kullanılıyor. Babanın ödediği vergi, oğluna mezar oluyor.
Halka huzur ve barış vadeden BDP/HDP, belediyesiyle, siyasetçisiyle bütün gücünü teröristlerin huzur ve güvenini sağlamaya harcıyor.
Utanmadan sırtını teröristlere dayadığını haykıranların yönettiği bu parti artık teröristlerin sırtını yasladığı bir korunak haline gelmiştir.
Terörü önlemek için kurulan HDP önceki gün Diyarbakır’da adeta PKK ile terör rekabeti yapmıştır.
PKK 500 yıllık camiyi yakarken, HDP’li utanmazlar milletin kürsüsüne çıkıp “Kurşunlu Camii’ni devlet bombaladı” diyerek teröristlerin çirkin eylemlerine kılıf hazırlamaya çalışmıştır.
Öğretmenlerin bölgeden ayrılmasını eğitime darbe diye sulandıranlar PKK okulları yakarken neredeydi acaba?..
Teröre destek suç değil mi?
Bir zamanlar “Kürtlere hizmet için yola çıktığını” iddia edenler bugün Kürtlerin en büyük belası haline gelmiştir.
Peki Kürtler bu ‘bela’yı daha ne kadar çekecek?
Bütün imkanlarıyla teröristlerin hizmetine giren bu belediyeler ve siyasi istismarcılar hakkında yapılması gereken bir hukuki işlem yok mu?
İçişleri Bakanlığı bu belediyeler hakkında bir işlem başlatmayacak mı?
Öte yandan partilerin kapatılmasına şiddetle karşıyız.
Ama “Kapatma demokratik değil” diye bir partinin teröre hizmetini daha ne kadar seyredeceğiz?
HDP, PKK’ya yataklık yapmayı onur, cumhurbaşkanına sempatiyi suç sayan çarpık yönetimin elinde esir olmaktan kurtarılmalıdır.
Namluyu kendisine çeviren PKK’lıya yemek verdi diye köylü garibanı “Teröre destek”ten hapse atan yargımızın bu işbirlikçilere söyleyeceği hiçbir şey yok mu acaba?..
.
DAEŞ gel; biraz da Bayırbucak’ta eyleş!
12 Aralık 2015 Cumartesi
Yıllardır “Suriye’nin toprak bütünlüğü” diye çırpınıyoruz. Oysa bizzat Esad başta olmak üzere herkes bu ülkeyi parçalamak için çekiştiriyor.
Hâlâ “Suriye ile 911 km sınırımız var” deyip duruyoruz ama bu sınırın ötesi, döviz kuru gibi neredeyse her gün değişen komşuların türediği bataklık haline geldi.
Bu ‘bataklık’ta DAEŞ adında, uzaktan yakından; kullanan herkesin işine yarayan bir ‘maymuncuk’ üretildi.
Güya rejimin de düşmanı olan (!) bu teröristlerin Suriye’deki her adımı, ne hikmetse Esad’ı desteklemiş ve meşruiyet kazandırmıştır.
Hele Rusya, ne yapsa DAEŞ’in hakkını ödeyemez!
Suriye ile hiçbir alakası olmayan Rusya “DAEŞ ile mücadele edeceğim” diye çöreklendiği bu ülkede aynı ‘parola’yı kullanarak yıllardır peşinde koştuğu ulusal hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Hatta Putin’e göre vurduğumuz Rus uçağı da aslında Hatay semalarında DAEŞ teröristlerini kovalıyordu!
DAEŞ, Avrupa’nın da çok işine yaradı. Hem ülkelerinde ‘safra’ları çaktırmadan Suriye’ye gönderdiler hem de canları istediğinde Türkiye’yi ‘DAEŞ sopası’ ile dövdüler.
İçeride ise FETÖ’den PKK’ya bütün Türkiye düşmanları da tepe tepe kullandı.
Parola DAEŞ işgal serbest...
En ilginci de “DAEŞ bize saldırıyor” diye dünyayı ayağa kaldıran PYD, DAEŞ sayesinde ‘kanton’lara kavuştu.
Bu örgütün son ‘kullanıcısı’ Rusya, adını “DAEŞ ile mücadele” koyup, İran ve PYD ile birlikte burnumuzun dibinde ciddi operasyonlar yapmaktadır.
Bu vampirlerin yoğunlaştığı Bayırbucak bölgesi, Afrin ve Kobani’den Cizre Kantonu’na kadar uzanan ‘koridor’un Akdeniz’e açılan kapısıdır. Ve burası olmadığı sürece geri kalan kantonlar ‘körduvar’dan ibarettir. Bütün kavga bu bölge içindir. Buranın asıl sahipleri olan Suriye Türkleri de bu adi menfaatlere kurban edilmektedir.
Ama ne hikmetse bu kardeşlerimizin feryadını kimse duymuyor. Kobani için yırtınanlar bu kardeşlerimiz için kılını bile kıpırdatmıyor.
Peki neden?..
İşin sırrı o ‘maymuncuk’ta ise DAEŞ biraz da Bayırbucak’a uğrasa da Suriye’deki Türkler’in de bir ‘kanton’u olsa...
KAFAMA TAKILANLAR...
VİCDANINI HENDEĞE DÜŞÜRENLER...
İstanbul’da İSKİ’nin açtığı geçici çukurları insanlık dışı sayanlar, 4 ağacın yeri değiştiriliyor diye isyan başlatanlar, Cizre’yi, Nusaybin’i, Diyarbakır’ı köstebek yuvasına çeviren teröristlere tepkiyi bırakın “arkadaş” oluyor.
Camiler örgüt merkezi gibi kullanılıyor, yetmiyor cayır cayır yakılıyor, sırtını PKK’ya dayayanlar meclis kürsüsüne çıkıp 77 milyonun gözünün içine baka baka “Kurşunlu Camii’ni devlet bombaladı” diyor.
Ve FETÖ mecraları ve benzer Erdoğan düşmanları hâlâ “Ama...” diye başlayan yuvarlak cümlelerle bu rezillikleri savunmaya çalışıyor.
Acaba bunlar kendi vicdanına nasıl hesap veriyor?..
DEMİRTAŞ KİME HİZMET EDİYOR?
HDP’nin Eşbaşkanları her ağzını açtığında “barış” muhabbeti yapar. İşte bu eş başkanlardan en “cici” olanı, “Partideki Erdoğan yanlılarını ayıkladıklarını” söyledi.
Sayın Erdoğan halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanıdır ve Kürtler için Demirtaş’ın hayal bile edemeyeceği kadar önemli kazanımlar sağlamıştır. Kürtler için siyaset yaptığını iddia eden bir partideki bazı üyelerin böyle bir şahsiyeti sevmesinden daha doğal ne olabilir?
Kürtler’in ‘insanca’ yaşaması için hayatını ortaya koyan bir lidere, Demirtaş’ın bu kadar tahammülsüzlüğü Kürtler için değilse kimin için acaba?
.
Putin sinsi planını devreye sokuyor...
9 Aralık 2015 Çarşamba
Ne demişti Putin?.. “Ekonomik ambargo ile kalmayacak, savaş da olmayacak ama canları acıyacak...”
“Ama”dan sonrasını anlamak için ‘belden aşağı’ bakacaksınız...
Putin, ‘zorla’ düşürttüğü uçağın enkazından azami şekilde istifade etmek için krizi tırmandırmayı sürdürecek ve her türlü yöntemi kullanarak Türkiye’yi; narenciye sıkacağı gibi içeriden ve dışarıdan sıkıştıracaktır.
Bundan sonra konu Türkiye ise o artık bir ‘devlet başkanı’ değil; KGB günlerine çoktan geri dönmüş bir ‘örgüt lideri’dir. Muhatabı da TC Cumhurbaşkanı değil, Türkiye düşmanlarıdır.
Putin, PKK ve FETÖ başta olmak üzere Türkiye’deki iç düşmanların tamamıyla her türlü işbirliğine çoktan başladı bile. Şer cephesinin artık sadece güneyde değil, kuzeyde de bir ‘dost ülke’si var...
17/25 Aralık’ta piyasaya sürülüp CHP lideri Kılıçdaroğlu’ndan başka kimsenin itibar etmediği montaj kasetlerin Moskova’da neredeyse Top 10 listelerine girdiğini biliyor musunuz?..
Veya terör örgütü lideri Cemil Bayık’ın, “Türkiye’nin önemli simalarından...” anonslarıyla Rus TV ekranlarında boy göstermesini...
Irak da Putin’in emrinde
Anlaşmalar çerçevesinde bir askeri birliğimiz Musul yolu üzerindeki Beşika’ya nöbet değişimine gitti.
Rutin bir olaydı. Ama ne hikmetse, ‘bütünlüğü’ lafta kalan Irak birdenbire ‘şahin’ kesildi!
Aynı anlaşma çerçevesinde orada bulunan diğer koalisyon askerleri “misafir” ama Türk askeri “işgalci”... Al sana bir “Suyumu bulandırdın” muhabbeti daha...
Hâlâ anlamayanlara bir ipucu...
Savunma Komitesi Başkanı Zamili, “Türkiye’nin işgaline karşı kısa süre içinde Rusya’dan Irak’a doğrudan askeri müdahalede bulunmasını isteyebiliriz” diyor...
Adam ‘savunma’yı otomatiğe bağlamış...
Anlayacağınız ‘sahibinin sesi’; ağız İbadi’nin ama lafız Putin’in...
Suriye, İran, Ermenistan malum; Rusya’nın leşkerleri...
Geriye kaldı batı cephesi...
AB’ye kızıp Güney Akım’ın rotasını Türkiye’ye çeviren Putin tekrar eski rotasına döndürerek AB ambargosunu bertaraf edebilir. Zaten Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’ye düşman olan herkesin ‘doğal müttefiki’dir.
Putin bu kuşatmayı Akdeniz’e, Suriye’ye ve Ermenistan’a yaptığı abartılı askerî yığınakla da taçlandırmaktadır!..
Zaten “Askeri karşılık vermeyeceğiz” sözü de Montrö Antlaşması’na ‘bağlılığını’ teyit ederek, kuşatmanın Akdeniz bölümünü garantiye almayı hedeflemektedir.
Kuşatma tamamlanmıştır, NATO’ya selam olsun!..
Türk dış politikasında dönüm noktası...
Ben bu krizin Türkiye için çok hayırlı açılımlara vesile olacağını düşünüyorum.
Türkiye her türlü kompleksten kurtularak kendi milli politikasını oluşturmalı ve uygulamalıdır.
Balkanlar’dan Afrika’ya, Asya’ya, Uzakdoğu’ya bütün sömürülenler Türkiye’nin ayağa kalkmasını bekliyor.
Arakan’a Etiyopya’ya, Sudan’a, Filistin’e, Suriye’ye, Bosna’ya, Cezayir’e; velhasıl paramparça edilmiş Osmanlı coğrafyasının hangi köşesine gitsek insanlar “Neredesiniz, biz yıllardır sizi bekliyoruz” diyorlar.
Bu coğrafyada Müslümanların yaşadığı hiçbir ülke yok ki halk bu ‘medeni’ sömürgecilerin zulmü altında inim inim inlemesin.
Bu zulümlerin, sahipsizliğin vebali İslam birliğini torpilleyenlere aittir.
Tahrif edilmiş bir kurum olan Papalık her gün biraz daha kutsanırken ‘Hilafet müessesesi’ neden hâlâ öcü gibi gösteriliyor, tartışmaktan bile korkuluyor.
Adının ne olduğunun bir önemi yok. Türkiye ezilmekte olan coğrafyanın hamiliğini üstlenmeli ve bu beraberliğin çimentosu da İslam Birliği olmalıdır.
Putin tırmandıracak, Türkiye kazanacak...
2 Aralık 2015 Çarşamba
Türkiye uyardıkça Rusya sınır ihlallerinde ısrar etti. Suriye gibi bir ‘yolgeçen hanı’ndan gelen ne idüğü belirsiz ‘davetsiz misafirlere’ Türkiye kayıtsız mı kalacaktı. Bir DAEŞ militanının bir Suriye/Rus uçağını kaçırarak (!) Hatay’a kamikaze dalışı yapması imkansız mıdır?
Durum böyle iken, Rusya’nın ısrarlı ihlallerine; “geçerken uğrayan bir dost” muamelesi mi yapacaktık?..
Kaldı ki bu ihlallerin 1 Kasım’dan sonra yoğunlaşması, Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın ‘beklenmedik bir şekilde’ bitmesinden sonra devreye sokulan yeni stratejinin startıdır.
Zaten Türkiye, 24 Kasım günü Rus uçağını Hatay üzerinde vurmasaydı bir sonraki uçak İskenderun’a kadar gelecekti...
Amerika’dan duyulan ısrarlı uyarıları Rus pilotların niye duyamadığını hiç düşündünüz mü?
Uçak vurulduktan sonra zembereği boşalan saat gibi Kremlin’den fışkıran tepkilerin, önceden çalışılmış bir senaryo olduğu her gün daha da netleşiyor.
Rusya neyin peşinde?
AB ambargosunu günlük hayatında hisseden Rus halkı, DAEŞ’in Rus yolcu uçağını düşürmesinden sonra “Bizim Suriye’de ne işimiz var” diye homurdanmaya başladı.
Bakmayın, “Ruslar milliyetçidir, şimdi Moskova caddelerinde ‘Kahrolsun Türkiye’ sloganları yankılanıyor” yorumlarına. Artık ‘sanal köy’ haline gelen bir dünyada Ruslar ‘Çar’ uğruna ölmek için can atmıyor. Korkuyla karışık nara atan birileri olabilir; Moskova’da cam çerçeve de kırabilir. Ama toplumlardaki asıl güç, sessiz çoğunluktur. Şekil 1 (Kasım) A’da görüldüğü gibi...
Bunu, KGB’ci Putin çok iyi biliyor.
Bir taşla iki kuş vurmayı hedefleyen Putin, “Suyumu bulandırıyorsun” zorlamasıyla bu krizi sürdürerek, halkını konsolide etmeyi ve Rusya’yı Akdeniz’e indirmeyi planlıyor.
Peki, şimdi ne olacak?
Kimse boşuna panik yapmasın; savaş filan olmaz.
Rusya’nın bizden daha fazla zarar görmesine rağmen Putin ekonomik ambargoyu abartabilir, kışın en şiddetli günlerinde vanayı kapatabilir.
Hatta Putin, PKK’dan Paralel’e; Türkiye aleyhine çalışan herkesle yoğun işbirliği yapmaktan geri durmayacaktır.
Olsun...
Sokullu Mehmet Paşa’nın dediği gibi Putin, bu kararlarla ancak bizim sakalımızı keser...
Çok da iyi eder. ‘Kötü komşu’ olarak bizi, kendilerine mahkum olmaktan kurtarır.
Zira son dönemde Türkiye, batının tavrının da etkisiyle Rusya ağırlıklı bir dış politika izlemeye başlamıştı. Hatta bu ilişkilerin hatırına Ukrayna, Kırım gibi can alıcı konularda bile aşırı tepki koymamıştı.
Şimdi de tekrar topyekun batıya yönelme gibi bir tehlike ile karşı karşıyayız. AB, belki “mülteci belasından kurtulmak için” bu ara Türkiye’ye şirin davranıyor olabilir. Ama hiçbir zaman ilelebet uyumlu müttefik olmayacaktır.
‘Dostluk’ uluslararası ilişkilerde sadece ‘sos’ olarak kullanılır.
Türkiye, emperyalist muhterislerin elinde oyuncak olacak basit bir ülke değildir.
Türkiye, ayçiçeği gibi bir doğuya, bir batıya dönerek belki günü kurtarabilir ama asla geleceğini kurtaramaz.
Milli menfaatlerimiz, Balkanlar’dan Afrika ve Asya’ya uzanan geniş coğrafyada Türkiye’yi bekleyen rolü üstlenerek kendi siyasi ve ekonomik birliğimizi oluşturmayı gerektirmektedir.
Bu oluşum sayesinde Türkiye, AB gibi ne olacağı belli olmayan köhne yapıların kapısında bekletilmekten de kurtulacak ve derhal, baş köşeye buyur edilecektir.
Sayın Erdoğan bu misyona sahip bir liderdir ve bu coğrafyada sosyal ve kültürel faaliyetlerle bu gayreti sürdürmektedir ve çarpıcı sonuçlar alınmaktadır.
Bu birliğin önündeki tek engel, sun’i gündemlerle çelme takmaya çalışan içimizdeki Türkiye düşmanlarıdır.
.
Sizi Putin’e havale ediyorum...
28 Kasım 2015 Cumartesi
Türkiye’yi, Suriye’deki yangına çekmek için her şey yapıldı.
22 Haziran 2012’de bir keşif uçağımız, silahsız olduğu halde, uyarılmadan düşürüldü.
İşaretler Rusya’yı gösteriyordu ama Rusya inkar etti ve konu ‘kim vurdu’ya gitti...
Akçakale’ye ve diğer
sınır boylarımıza ‘yanlışlıkla’(!) onlarca top mermisi düştü, nice masum vatandaşımız hayatını kaybetti.
Türkiye bu tahriklerin hiçbirine teslim olmadığı gibi Esad’ın insanlık açığını kapatmak için çırpınıp durdu.
Esad ve efendileri son dönemde daha ‘garantili’ tahrik yöntemleri uygulamaya başladı.
Rusya öncülüğündeki İran, Esad, Hizbullah ve muhtelif şer ittifakı günlerdir “DEAŞ” niyetine Bayırbucak Türkleri’ni bombalıyor.
Aslında Türkiye’nin sinir uçlarını törpülüyorlar.
.Amacına ulaşamayan Rusya, bu sefer sınır uçlarımıza dokunmaya başladı.
Defalarca uyarmamıza ve “Bir daha tekrar etmeyecek” sözü vermelerine rağmen, 24 Kasım Salı sabahı adeta kamikaze dalışı yapmak için yola çıkmış gibi ısrarlı uyarılarımıza rağmen yoluna devam eden ‘kimliği belirsiz’ savaş uçağı düşürüldü.
Bu alemde mahalle kabadayısı gibi davranmaya alışan Rusya, “kuralların aynen uygulandığı sıradan bir ülke” konumuna düşünce şok oldu.
Karizması fena çizilen Putin, büyük bir devletten ziyade aşiret reisi bir diktatörü çağrıştıran açıklama ve uygulamalarıyla bu şoku yönetmeye çalışıyor.
Olayı çarpıtıyor, buldukları Türk’e çullanıyor, “anlaşmalara sadık kalacağız” diyor ama bel altından vuruyorlar.
Yerli Rusçular Rus’tan beter...
Gelelim bizim cenahtaki duruma...
Bazı bedbahtların bu ülkede yaşayıp da Rus avukatlığı yapmaları çok daha ağır geliyor insana...
Bu kadar mı savruldunuz be kardeşim... Bir kırmızı çizginiz yok mu sizin?
“Bir uçak sınırlarımızdan girmiş ve bu ihlal sadece
28 saniye sürmüş; ne olacak ki?..” diyorlar.
Afedersiniz, size göre ne kadar girmesi problem teşkil ediyor acaba?..
Ayrıca, Suriye gibi bir
‘cehennem’den içeriye dalan bir savaş uçağının, nereye kadar gireceği hatta geri dönüp dönmeyeceğinden nasıl emin olacaksınız?
11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere yönelen yolcu uçağının böyle bir çılgınlık yapacağını kim düşünebilirdi?
Allah korusun o uçak düşürülmeseydi ve Hatay üzerinde bir intihar eylemi yapsaydı ne diyecektiniz?
Mesele Rus uçağı değil
2009’da Davos’taki “One minute” müdahalesinden sonra da “Bunun Türkiye’ye faturası çok ağır olacak” diye tempo tutmuştunuz.
Gezi’den bu yana ne hikmetse, Sayın Erdoğan’ın karşısında yer almanın adı “Türkiye’nin menfaatlerini korumak” oldu.
Erdoğan hiç mi doğru adım atmadı sizce?
Nasrettin Hoca’ya, “Senin hanım çok geziyor” demişler. “İftira atmayın. Öyle olsa bir gün de bizim eve uğrardı” demiş...
Rusya, Türkiye’nin konumunda olsaydı ve siz de Rusya’yı ve özellikle de Putin’i hırpalayan ‘sağduyulu’ Rus vatandaşlar olsaydınız...
Gerisini ben söylemeyeyim...
Hoş geldiniz sayın Bakanım...
Değerli yazarımız Beril Dedeoğlu bir süre önce “Bana biraz izin verin” dedi.
“Hayırdır hocam” dedik.
Gerekçe önemliydi. Beril Dedeoğlu, asıl muhataplarının köşe bucak kaçtığı bir dönemde, önemli bir görev üstlenmişti.
Şimdi ise AB Bakanlığı görevini onurla tamamlayıp bayrağı, asıl sahibine teslim etti.
Hatta Avrupa’ya da “Kızgın Hoca” hatırası bıraktı.
Ve...
“Hocam kaldığınız yerden devam eder misiniz?” teklifimizi lütfedip kabul etti.
Dün itibariyle tekrar aramıza katılan değerli yazarımıza “Hoş geldiniz” diyoruz.
Biz bu zirveyi niye yaptık?
18 Kasım 2015 Çarşamba
Suriye’nin terör üretim merkezine dönüşmesi, Türkiye’den taşan mültecilerin Avrupa’yı uyandırması sebebiyle etkin güçleri zirve öncesinde daha duyarlı bir hale getirdiğini düşünüyorduk.
Liderlerin Viyana görüşmelerini sık zikretmesi de pratik anlamı olan bir sonuç çıkacağı beklentimizi yükseltti.
Bu ortamda başlayan bir G20 Zirvesi’nde asıl gündemin Suriye meselesi ile ‘terör ve mülteciler’ gibi travmaları olacağını düşünüyorduk ki tam bu sırada bir de Paris katliamı haberi geldi.
Elbette “şiddet ve terör” varsa gerisi ayrıntıdır, “ama, mama...” demeden net olarak kınıyoruz.
Hatta, “Hiç kimse, hiçbir sebeple, hiç kimseye ceza veremez” diyen İslamiyet adına (!) işlenen bu cinayetler bizim için ‘terörden öte’ bir vahamete sahiptir...
“Ama efendim bu kişiler ‘Allahü ekber’ nidalarıyla saldırmış ve İslamiyet için canlarını feda etmişler...”
Ne önemi var ki...
Her şeye başlarken söylenmesi emredilen “Besmele”yi gayr-i meşru bir başlangıçta telaffuz etmek ‘haram’ oluyor...
Yani bu eylemler ‘terör’ün üzerine ‘istismar sossu’ ilave edilen birer vahşettir.
Dolayısıyla Paris’teki eylemler bizim için Silvan, Ankara ve diğerlerinin devamıydı.
Ama Cumhurbaşkanı Hollande’ın, “Görülmemiş bir terör saldırısıyla karşı karşıyayız” ifadesine bakılırsa onlar böyle bakmıyordu.
Onların ‘Ankara Katliamı’nı aynı şekilde görememesi, ‘miyop’ olmalarından değil, “Bana dokunmayan yılanın ne hali varsa görsün” anlayışındandı.
Batı bu anlayışta olmasaydı, sömürge ve ‘ilgi’ alanlarında canı yanan milyonlarca Müslüman için kılları kımıldardı.
Oysa o ateşleri yakan da onlardı körüğü çeken de...
Onun içindir ki, Paris katliamı ‘terörün, batı dillerine tercümesi’ anlamına geliyordu.
Peki zirvede niye zırvaladılar?..
İşte, yukarıda sıraladığımız gerekçelere ilaveten ‘Paris mesajı’nın da anladığı düşüncesiyle G20’den beklentimiz yükseldi.
Hatta bunu vurgulamak için zirve manşetimizi “Samimiyet sınavı” olarak seçtik.
Bu zirveye bana göre ciddi derinlik ve yeni bir vizyon kazandıran Cumhurbaşkanı Erdoğan da Antalya’da aynı samimiyet çağrısında bulundu.
Peki sonuç...
Yoğun görüşmelerden, etkili nutuklardan ve “görüş birliği” fışkıran sonuç bildirisinden sonra...
Obama çıktı, “Bu işi en iyi biz biliriz. Biz uzun soluklu mücadeleden yanayız. Güvenli Bölge ve kara harekatı mümkün değil” dedi.
Putin de, “Burada böyle konuştuklarına bakmayın, DAEŞ’i bunlar besliyor. Ben de PYD’yi destekleyeceğim” diye mukabele etti.
Ağalar biz bu zirveyi niye yaptık?..
KAFAMA TAKILANLAR
Fransızlar ‘ot’ gibi insanlar!..
Devrimciler ülkesiymiş...
‘Görülmemiş’(!) saldırılar olurken dostluk maçı izleyen Cumhurbaşkanı Hollande’a, “Dışarıda insanlar kırılırken sen oturmuş maç izliyorsun” diyemedi!
Üstüne üstlük Hollande, “Gerek gördüğümüzü vatandaşlıktan çıkarabiliriz” diyor, Başbakan Valls, “Özgürlükleri kısıtlayabiliriz” diyor, kimsenin çıtı çıkmıyor.
Hayatının pasını önünde bulan Le Pen süt dökmüş kediye benziyor, “Katil Elysee’dir” bile diyemiyor.
Kamu görevlileri ‘terörü lanetlemek’ için (!) hayatı felç edemiyor.
Tam aksine herkes, “Teröre inat, aynen devam” diyor.
Size de yazıklar olsun Fransız medyası!.. Oysa Türkiye’de daldan yaprak düşse başınıza taş düşmüş gibi zıplıyordunuz...
Ne bir kare vahşet fotoğrafı kullanabildiniz, ne “Katil iktidar” diyebildiniz,
ne de “Özgürlüklerimiz elden gidiyor” diye yaygara koparabildiniz!..
Hatta ülkenizde cadı avı başladı siz hâlâ Taksim’den çıkamadınız...
.
Sür eşeğini Kandil’e...
14 Kasım 2015 Cumartesi
Zikzak çizen tutum ve davranışlar beni hep şüphelendirir...
Mesela Paralel medya eskiden büyük bir hassasiyetle “AK Parti” ifadesi kullanılırken FETÖ döneminde topyekun “AKP”ye dönmesi çok ilginçti. Ama 1 Kasım’dan sonra tekrar “AK Parti”ye dönmesi daha ilginç!
Bunu, editörlerin basit bir tercihi olarak görmeyin sakın. Bu zikzaklar, taa Pensilvanya’ya kadar uzanan bir strateji değişikliğinin göstergesidir ve“Sayın Başbakanım”dan, “Firavun”a kadar evrilen acayip bir savrulmayı sembolize eder.
Hakeza...
HDP’nin son günlerdeki “Çözüm Süreci” güzellemeleri de beni tedirgin ediyor.
Çünkü...
Çözüm Süreci’nde muhatap alınan bu kişiler kendilerine gösterilen güveni ellerinin tersi ile iterek, Kandil’e kuryelik yapmayı tercih etti. Daha da kötüsü PKK Terör Örgütü, yerel yönetimlerinin lojistik desteği ile şehir giriş ve çıkışlarını cephanelik haline getirerek, ‘Çözüm süreci’ni ‘Tahkim Süreci’ olarak kullandılar.
Kandil’den, “Hazırlıklarımız tamamlanmıştır” anlamına gelen işaret fişeğini aldıktan sonra da süreci fiilen bitirmişlerdir. Zaten daha kurmayları Dolmabahçe’de hükümet temsilcileriyle birlikte “Çözüyoruz” mesajı verirken Demirtaş eş zamanlı yaptığı açıklamada, “Bunlar barış falan yapamaz” diyor, Kamu Güvenliği Yasası’na çullanıyordu.
Meğer devletin müzakere için muhatap aldığı Demirtaş, ‘7 Haziran köprüsünden geçtikten sonrası’ için planladığı ‘serhildan’a alan açma derdindeymiş.
Şimdi su köprüyü böldü, güvenilen dağlara ‘1 Kasım’dan itibaren karlar yağdı ve ne hikmetse HDP’nin aklına ‘Çözüm Süreci’ geldi...
Şimdi hep bir ağızdan, “Kaldığımız yerden devam edelim” diyorlar.
İnsan, “PKK’nın yeniden tahkimata ihtiyacı var galiba” diye düşünmeden edemiyor.
Köprünün altından çok sular geçti...
Hani meşhur bir söz var, “Sende bu evlat acısı, bende bu kuyruk acısı varken biz dost olamayız” diye...
Çözüm süreci Kürt vatandaşlarımıza yönelik bir çalışmadır ve Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi olarak devam edecektir. Siz ise tercihinizi yaptınız ve sırtınızı PKK’ya dayadınız. Bu proje ile ne ilginiz olabilir ki...
Geçti çözüm pazarı, sür eşeği Kandil’e...
KAFAMA TAKILANLAR
Aydın Bey, aklınızdan bile geçirmeyin...
Sayın Aydın Doğan seçimlerden önce kurmaylarını dinleyerek yayın stratejisi belirler (nereden bildiğimi sormayın:).
Bu ekibin başında ise 1990’dan beri Ertuğrul Özkök var.
Ama arızalı saat bile günde iki defa doğru vakti gösterirken Ertuğrul Bey ve ‘köşe takımı’nın bugüne kadar hiçbir tahmini tutmadı. “Bitti” dedikleri her seçimden AK Parti güçlenerek çıktı.
Sayın Aydın Doğan da bu ‘kılavuz’lara uyduğu için her seferinde ters köşeye yattı. Sonrasında da (bugünlerde olduğu gibi) durumu düzeltmek için uğraşıp durdu...
Aydın Bey, bence acilen bu kılavuzlarınızı değiştirin.
Yoo... Aklınızdan bile geçirmeyin; ben gelmem...
Hani bunun ilk sahibi?..
Bugün TV’den gelen yoğun talep üzerine 15-20 dakikalık bir süre için yayın konuğu oldum.
Oysa bu dönemde orada yayına katılanlar ‘işgal gücü’ oluyormuş!..
Bu kanal FETÖ’leşmeden önce defalarca yayına katıldığımı bilmediklerine göre, sosyal medyadaki bu hazır küfür mangasının, paralel yapı ile de ilgisi olamadığı anlaşılıyor.
Zaten bu istismarcıların ne dediklerinin de bir önemi yok.
Ama bu dönemde çok sık duyduğum, “Ağlayanın malı gülene hayretmez” sözünü bir süre önce de Tuncay Özkan söylüyordu. O da “Ağlayanın malı Gülen’e hayretmez” diyordu...
Ona da birileri aynı şeyi söylemişse insan sormadan edemiyor:
Mal sahibi, mülk sahibi,
Kim bu kanalın ilk sahibi?
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Erdoğan başkan olacak mı? İşte cevap...
11 Kasım 2015 Çarşamba
Kendi kanalımız diye söylemiyorum 24 TV çok güzel bir klip hazırlamış. Aslında bir belgesel. Hatta ‘sel’i de sallayın; bir belge...
Yayın Yönetmenimiz Murat Çiçek ve değerli Haber Koordinatörümüz Ömer Özkök (taklitlerinden sakınınız:) hazırlamışlar.
Çok hoşuma gitti, birkaç defa izledim. Hızımı alamadım; “Yazı konusu yapayım” dedim.
Yalnız lütfen yazıma, ‘günü kurtarmak için yapılan ucuz bir PR’ muamelesi yapmayın... Sonucunu herkesin merak ettiği bir konuya, ilmî yöntemlerle son noktayı koyuyorum.
***
22 Nisan 1998 tarihli Hürriyet, “Tayyip’e şok ceza” manşetiyle çıkmıştı. Ama o sayfanın editörü, o manşetin altına yazdığı ‘sıradan’ bir üst başlığın, o manşetten daha meşhur olacağını biliyor muydu bilmem...
Veya o ‘objektif’(!) gazetenin yayın yönetmeni, bu küçücük dişi başlığın bir kâbus gibi yıllarca peşini bırakmayacağını...
Bazen böyle olur; bir muhalif yel eser, biriktirdiğiniz ne varsa alır götürür...
Hakim ‘10 ay’ dedi, onlar ‘müebbet...’
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde 6 Aralık 1997’de Siirt’te bir şiir okuduğu için hakim Hidayet Otçu 10 ay ceza vermişti ama Hürriyet siyaseten müebbete mahkum etmişti:
“Muhtar bile olamaz...”
Evet gerçekten ‘muhtar’ olamadı ama onların ‘bitiş’ olarak gördüğü Pınarhisar Kapalı Cezaevi sayın Erdoğan için ‘kutlu’ bir başlangıç oldu...
Kendisinin “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır...” dediği de bu olsa gerek...
Nitekim Başbakan Erdoğan 14 Mart 2003’te 59. Hükümeti’ni, 29 Ağustos 2007’de 60. Hükümeti’ni ve 6 Temmuz 2011’de ise 61. Hükümet’ini kurdu...
Elbette bu tarihi süreç bizim burada yazdığımız kadar kolay olmadı. Vesayet odaklarının nice entrikalarına rağmen, “Muhtar bile olamayacak” dedikleri adam 11 yıldır ülkeyi yönetiyordu.
Ve o cepheyi şimdi de “Ya cumhurbaşkanı da olmaya kalkarsa” korkusu sarmıştı...
Aslında bu kabusu 2007’de de yaşamışlardı.
Nitekim o dönemin CHP lideri Deniz Baykal 3 Nisan 2007 Salı günü Grup kürsüsünden sıraladığı tehditlerini “Sakın ha... Cumhurbaşkanı adayı olma. Bu tavsiyem kulağına küpe olsun...” diye bitirmişti...
Neyse ki 24 Nisan 2007 tarihinde “Cumhurbaşkanı adayımız Abdullah Gül kardeşimdir” ifadesiyle hepsi rahat bir nefes almıştı!..
Ama işte bir adaylık dönemi daha gelip çatmıştı...
Ve korktukları başlarına geldi, 1 Temmuz 2014 günü Erdoğan cumhurbaşkanı adayı oldu.
Aynı koro yine aynı şarkıya çoktan başlamıştı bile...
Hatta tehlikeyi (!) bertaraf etmek için “Aman Erdoğan olmasın da kim olursa olsun” diyen AK Parti dışındaki bütün partiler bir ‘çatı’ altında toplanmış, adını bile bilmedikleri bir adayı da o çatının tepesine oturtmuşlardı...
Muhalefet liderleri, “Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olamayacağını” birbirlerinden ilginç yöntemlerle anlatıyorlardı.
Hatta sayın Bahçeli, 8 Nisan 2014 Salı günkü grup konuşmasında “Tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep Tayyip Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz...” diyordu...
.Bu kadar ‘kesin’ konuştuğuna göre demek ki bir bildiği vardı!
Ve 10 Ağustos...
Sayın Erdoğan vekillerin ‘salt’ çoğunluğu ile değil, milletin bizzat katılımıyla ilk turda cumhurbaşkanı seçilmişti...
***
Şimdi de genişletilmiş koro, “Seni başkan seçtirmeyeceğiz” nakaratıyla, “Bu bahis ebediyen kapatıldı”dan, “Kişiye göre rejim değişmez”e kadar uzanan şarkılar söylüyor...
Sonuç...
Ana hatlarıyla arz ettiğim 17.5 yıllık sürede yaşananlardan aldığım ‘yetki’yle ilan ediyorum...
Recep Tayyip Erdoğan ‘başkan’ olacak...
.
Tamam beyler, Türkiye’nin problemi ‘başkanlık’ değil!..
7 Kasım 2015 Cumartesi
Türkiye’yi yönetmeye talip olan bu insanlar, en can alıcı problem karşısında bu kadar lakayt olamazlar. Bir yerde yanlış bir şey var...
Bence ilk düğme yanlış iliklendi.
Çok ciddi bir sistem problemin, en başında; ‘Başkanlık’ olarak takdim edilmesinin, kötü niyetlilere istismar alanı açtığını düşünüyorum.
Bütün düğmeleri çözerek başa dönelim...
‘Başkanlık’tan bağımsız olarak gelişmeleri tekrar değerlendirelim...
2007’de, sadece “eşi başörtülü” diye sayın Gül’ün cumhurbaşkanı olmaması için Cumhurbaşkanından Anayasa Mahkemesi’ne, TSK’ya kadar bütün vesayet odakları direndi, ülke ‘sanal darbe’ yedi, ‘gerçek darbe’nin eşiğine geldi.
Sonunda halka gidildi ve halk da “Bırakın cumhurbaşkanını biz seçelim” dedi.
Bir nevi, ‘kalp krizi geçiren hasta’ ameliyat edilmişti.
Gel gör ki, bir süre sonra tekrar başlayan ‘sancılar’ sonucu fark ettik ki, hastaya kalp nakli yapılırken eskisi de yerinde bırakılmıştı...
Bu sistemsizliğin adı yok...
Cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar verildi ama ülkenin yönetim sistemi, buna göre yeniden düzenlenmedi.
Ve ortaya ‘ucube’ bir sistem çıktı.
‘Parlamenter sistem’ desen; artık değil, ‘başkanlık’ değil, ‘yeni bir sistem’ desen o da değil.
Kısaca, ‘sistemsizlik’...
“Ülkenin kalbine konmuş bir bomba” da diyebilirsiniz!..
Bu konu çözüme kavuşturulamadığı sürece dış düşmanların bizi engellemek için kafa yormalarına filan gerek yok. Bu pranga bize yeter de artar bile.
Bu ciddi problemi sayın Erdoğan’ın şahsi ikbal meselesiymiş gibi yansıtmak bu ülkeye en büyük ihanettir.
Kaldı ki, sayın Erdoğan’ın bir ‘yetki’ problemi yoktur. Hatta sayın Erdoğan ‘başkan’ olsa muhtemelen bugünleri mumla arayacaktır.
Onun için bu ‘sistem krizi’ Türkiye’nin en acil meselesidir ve önyargısız masaya yatırılarak çözüm aranmalıdır.
Sanki bu problem Erdoğan’ın veya AK Parti’nin meselesiymiş gibi en küçük fırsatta “Başkanlık meselesi gündemden kalkmıştır” diyerek kafayı yorgana gömenler bilmiyorlar ki, bu problem konuşulmamakla ortadan kalkmamaktadır.
O halde bu ülkeye hizmet vaadiyle halktan oy isteyenler, Türkiye’nin önündeki bu ciddi probleme kişisel kaprisleri, siyasi hırsları veya üst akıllarının gayri milli telkinleri doğrultusunda yaklaşarak kayıtsız kalamazlar.
Çünkü bu problemin çözüm yeri Meclis’tir.
Peki, bu kriz nasıl çözülecek?
“Tekrar eski sisteme dönelim” demek, “Halk kimi seçeceğini bilmiyor, bu işi biz yapalım” demektir ve ‘halk iradesine darbe’ anlamına gelir.
Bir ara sayın Kılıçdaroğlu’nun ağzından kaçırdığı bu teklif, aynı zamanda ‘Eski Türkiye’nin bütün vesayet odaklarının kucağına geri dönmektir.
O halde yapılacak tek şey vardır.
Bir ‘kriz’ vesilesiyle de olsa cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararı, esasen Türkiye’nin hızlı adımlarla yürümesini sağlayacak bir gelişmedir. Siyasilerin görevi, sistemi; bu karara göre yeniden dizayn etmektir.
İşte bu çalışma sonucu ortaya çıkacak olan sistem Türkiye için en ideal ‘Yönetim Sistemi’dir. Adının ne olduğunun da bir önemi yoktur.
Ortada, bütün ayrıntılarıyla tartışmaya açılmış bir ‘Başkanlık sistemi’ yokken bu “Asla istemezük”çüler neyi değerlendirip, nasıl karar vermektedir?
Türkiye’yi asırlar boyu taşıyacak bir sistem neden sadece ‘isim’ üzerinden tartışılmakta ve kişiselleştirilerek sabote edilmektedir?
Türkiye’yi el birliğiyle düşürdüğünüz ‘7 Haziran çukuru’ndan çıkaran ‘yönetim stratejisi’nin sizce adı nedir!..
Eyvah, galiba işsiz kalacağım...
5 Kasım 2015 Perşembe
Ülke istikrara kavuşsun, işsizlik düşsün diye var gücümüzle uğraştık. Hedefe de ulaştık ama şimdi de kendi telaşımıza düştük!
Hani ‘devrim’ önce kendi çocuklarını yermiş ya, o tür bişey. Ama yanlış anlaşılmasın; tehdit, ‘devrim’i gerçekleştirenlerden değil, ‘devrimci’ meslektaşlardan kaynaklanıyor.
Hem de ‘rakibimiz’ çeyrek asırlık yayın yönetmenliği tecrübesine sahip bir meslektaşımız...
Şöyle ki...
Şu meşhur ‘Şer İttifakı’nın öncü cengaverlerinden Ertuğrul Özkök malumunuz her gün köşesinden bir öncekini aratan bir üslupla ‘milli’ olan herkese ve her şeye saldırıyordu.
Bu ittifakın asıl hedefi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a düşman olmayan herkesi ‘doğal düşman’ olarak gören Özkök bizi de aynı kategoriden hedefe oturtmuştu.
Hatta arada bir hızını alamıyor, Yönetim Kurulu Başkanımız Ethem Sancak’a “O beceriksiz yöneticilerin bu işten hiç anlamıyor. Beni transfer et; gazetecilik nasıl yapılır göstereyim” diyordu.
Her ne kadar Ethem Bey de arada “Görüyorsunuz, Ertuğrul görev bekliyor, ona göre...” diye bize şakayla karışık aba altından sopa gösterse de bu ‘tehlike’yi hiç ama hiç ciddiye almamıştım!
Görevimi önemsemediğimden değil elbette... Meslek hayatımda ‘ikinci bahar’ hesabı yakaladığım bu fırsatı kaçırmak ister miyim?..
Rahatlığım, Ertuğrul beyin, bu çizgisiyle bizim mahallede itibar görmeyeceğini düşünmemden kaynaklanıyordu.
Ama son üç günkü performansından sonra çok tedirgin oldum dostlar...
Sadece milli menfaatlerimizi savunduğumuz için bize “yandaş” deyip üç öğün küfredenlerin üç günde, yılların açığını kapattıkları gibi fersah fersah ilerlediklerini hayretle izliyorum...
Korkarım “Onlar Ay’a, biz yaya” hesabı olacak yine...
Ertuğrul Bey’in teklifi hâlâ geçerli ise biz yandık. Hele bir de silah; pardon sayfa arkadaşlarımı da alıp gelirse, biz buralarda bırakın yayın yönetmenliğini bir köşe bile bulamayız.
Ama asıl Hürriyet’in ihtiyacı var!..
Gerçi hâlâ bir tesellim var aslında.
Çünkü, Hürriyet de başdöndürücü bir ‘dönüşüm’ içinde olduğundan, Ertuğrul Özkök ve yandaşlarına daha fazla ihtiyacı olacak.
Hele dünkü nüshada, genellikle Erdoğan’a meydan okumak için kullandıkları sütunda yer alan “1 Kasım’dan sonraya bakmak” ‘manifestosu’nu da okuduktan sonra...
Zira, daha birkaç gün önce aynı yerde, paralelle mücadele çerçevesinde yapılan hukuki bir işlemi “kabul edilemez bir müdahale...” olarak değerlendiren Hürriyet, bugün “devlet içindeki her türlü illegal yapı ile mücadeleye destek vereceğiz” diyor. 1 Kasım’a kadar mecralarından, “PKK terör örgütü değildir” diye bas bas bağırtanlar, bugün “Terörü ortadan kaldırmak için atılacak her adımın yanında olacaklarından” bahsediyor.
Bu “V” dönüşünün nihai amacını bilemem ama çıktığı bu yeni yolda Hürriyet’in, Ertuğrul Bey gibi ‘hassas sensörler’e, en az 3-4 yıl bizden daha fazla ihtiyacı olacağından elinden kaçırmak istemeyeceğini düşünüyorum.
Çünkü, onlar bunu hep yapıyor.
Nitekim... Yine böyle bir seçim sonrası, Doğan Grubu’nun ‘bilek öpme’ dönemiydi. Hürriyet, uzun bir ‘savaş’ döneminden sonra AK Parti’nin güçlenerek tekrar gelmesinden sonra birdenbire ‘hidayete’ ermiş; rotayı düzeltmişti. Ve bu ‘değişim’ derhal semeresini vermiş, Hürriyet Yayın Yönetmeni Başbakan Erdoğan’ın seyahatlerinde derhal yerini almıştı. Bu seyahatlerden birinde yayın yönetmenleri olarak Hürriyet’in bu ‘U dönüşü’ üzerine geyik yaparken, ilgili yayın yönetmeni “Kardeşim, biz; yaptığımız işi tam yaparız. Ve şimdi Hürriyet ‘yandaşlığa’ başlamıştır, siz artık kendinize başka iş bulun...” demişti.
Artık işin bu tarafını da Ethem Bey düşünsün!..
.
AK Parti’nin asıl ‘sınav’ı şimdi başladı...
3 Kasım 2015 Salı
Seçim bitti, sonuçlar tartışılıyor... Bir kere ortada büyük sürpriz filan yok...
Sadece kendi dünyalarında patinaj yapanlar, farklı şeyler söyleyenleri duymamış/anlamamış olabilir.
‘Temenni’ ile ‘tespit’i karıştırarak, “Bu kadar kısa zamanda ne değişti ki 7 Haziran’dan farklı tablo çıksın?..” diyenler, başlangıçta yanlış gözlük taktıkları için ‘gördükleri’ her şey yanlış oldu.
Defalarca söyledik; siyasi tarihimizin en kısa aralıklı seçimi olabilir ama bu sürede yaşananlar, 2011-2015 arasındaki 4 yılda yaşananlara taş çıkartacak cinstendi...
Bu değişiklikleri siyasetçiler, aydınlar(!), gazeteciler, akademisyenler, araştırmacılar göremeyebilir ama halkın çok iyi gördüğünü de biz gördük.
Nitekim kayıtlara geçsin diye seçimden bir gün önce sosyal medyada, “ne değiştiğini anlamayanlara yarın halk anlatacak” demiştim.
Çünkü 7 Haziran’da halk AK Parti’yi uyardı ama sonrasında yaşananları da kendisi için ‘ciddi bir uyarı’ olarak gördü ve gerekeni yaptı.
Muhalefetin bu sonuçları nasıl değerlendireceğini bilmiyoruz. İlk tepkilere bakılırsa ‘o cephe’de değişen bir şey yok. Dibi görünen bardakta bile ‘dolu taraf’ı görmeyi becererek, ortaya koydukları kişiliksiz tutumun kendilerini daha da küçülttüğünü bir türlü anlayamıyorlar.
Halkın yüzde 52 oyu ile seçilen bir cumhurbaşkanına “diktatör” diyen bu zavallılar, asıl kendilerine “Git artık, diktatör” diye bağıran milyonları ne zaman duyacaklar?
AK Parti’ye verilen uyarı hâlâ geçerli
Neyse... Halk, bu müflis oyuncuları taç çizgisinin dışına attı zaten. Artık gözler, ‘sahadaki oyuncu’nun üzerinde olacaktır.
Amacım, böyle bir zaferin üzerine limon sıkmak değil ama AK Parti’nin asıl büyük sınavının, bu büyük zaferle birlikte başladığını da belirtmek zorundayım.
Peygamber efendimizin “Sallallahü Aleyhi Vesellem”, Bizans’a karşı yapılan ve Arap Yarımadası dışındaki ilk savaş olan Tebük Seferi’nden dönerken, “Küçük cihad bitti, şimdi büyük cihada gidiyoruz” Hadis-i Şerifi ile nefislerimizi yenmenin, meydan muharebesi kazanmaktan daha zor olduğunu işaret buyurması bu dönemde özellikle hatırlanmalıdır.
Meydanlarda vatandaşa “7 Haziran’daki uyarıyı aldık” mesajı verildi ama bu uyarının gerçekten tam anlaşılıp anlaşılmadığı bu iktidar sürecinde ortaya çıkacaktır.
“Halk, bu ülkeyi bizden başka kimsenin yönetemeyeceğini gördü ve hatasını düzeltti” şeklinde anlaşılabilecek bir yaklaşım sergilenmesi halinde korkarım seçmen artık ‘sarı’ değil, ‘kırmızı kart’ göstererek AK Parti’yi ‘partiler mezarlığı’na gönderir.
Bu büyük sınavı kazanmanın tek yolu ise nereden gelirse gelsin fitneye izin vermeden, birlik ve beraberlik içerisinde, bugüne kadarki hizmetleri taçlandıran; verimli bir dönem geçirmektir.
AK Parti tek başına iktidara gelmeseydi, uzun süredir ısıtılan ve artık “Bak servis yaparız ha...” kıvamına gelen sürece start verilecek ve Bahçeli çok sevinecekti.
Yine... Asıl başarının, ‘başarıyı kendinden bilmemek’ olduğunu iyi bilen; ‘bilge’ başbakanımızın bütün mütevaziliğine ve hassasiyetine rağmen, “Davutoğlu’nun büyük zaferi” şeklindeki ‘özel’ vurgular, aslında bütün başarıları yakmak için çakılan kıvılcımlardır.
Velhasıl, sadece Türkiye’nin değil, bütün Osmanlı coğrafyasının ümit bağladığı bu hareketin akamete uğraması, taşınması zor bir vebaldir.
Bunu önlemenin tek yolu ise ‘yarım kalan ameliyat’ın tamamlanarak Türkiye’nin; babayı oğula düşman edebilecek şu ‘ucube’ yönetim sisteminden kurtarılmasıdır.
.
İnanmayın, ‘koalisyon’ cenahında değişen bir şey yok...
31 Ekim 2015 Cumartesi
Farkında mısınız; son günlerde bir ‘koalisyon’ muhabbetidir gidiyor. Özellikle muhalefet partilerinin koalisyon güzellemelerinden geçilmiyor.
Oysa, 1 Kasım’da da benzer bir tablo çıkarsa, 7 Haziran sonrasında kurulamayan ‘hangi’ koalisyonun, 1 Kasım sonrasında ‘nasıl’ kurulacağını izah edebilecek kimse var mı?
Daha birkaç ay önce “Koalisyonlar Türkiye’nin sorunlarını çözmez” diyen Sayın Kılıçdaroğlu ve “Birden fazla partinin bir araya gelmesi istikrar getirmemektedir. Kolaisyon, sorunların çözümünde yetersiz”diyen sayın Bahçeli’ye ne oldu ki, şimdi resetlenmiş ve yeni versiyon yüklenmiş gibi sürekli ‘koalisyonun nimetleri’nden bahsediyorlar?..
Hele diğerini hiç sormayın... 7 Haziran’da daha seçime bile gitmeden kimlerle koalisyon yapmayacaklarını sıralıyordu. Şimdi ise, inanmayacaksınız ama,”Biz tek başına iktidarı değil, koalisyonu arzu ederiz”diyor.
Siz meydanlarda bol keseden vaatler sıralıyor, sonra da, “Bunları biz kendi başımıza yapamayız, birileriyle yapalım” diyorsunuz.
Bu zaten samimiyet problemi olan bir tutum.
Ayrıca ‘ülke için her şeyi yapmaya hazırız’ anlamında sundukları bu söylemler, hiçbir pratik değeri olmayan ‘sinsi’ bir siyasi argümandan ibarettir.
Yani...
1 Kasım sonrasına yönelik olarak, “Herkesle koalisyon yapabiliriz” demelerinin hiçbir anlamı yok.
Çünkü...
7 Haziran sonrasında koalisyonu engelleyen bütün şartlar hâlâ ve aynen geçerlidir.
Bir kere, AK Parti dışındaki iki partinin hükümet kurabileceği bir sonuç bekleyen yok.
Peki MHP’nin, AK Parti’siz bir koalisyon kurulmasını engelleyen tutumunda bir değişiklik oldu mu?
Ben duymadım.
O halde hâlâ “AK Parti’siz bir koalisyon mümkün değil” demektir.
Peki AK Parti ile koalisyon kurulmasını engelleyen sebepler ortadan kalktı mı, yok...
O zaman Allah aşkına siz bu koalisyonu uzaydan getirdiğiniz partnerlerle mi kuracaksınız?
Halka neden dürüst davranmıyorsunuz?
Halk size “Be hey cahiller, madem onlar bu işi iyi yapamıyor neden yine onlardan ortaklık dileniyorsunuz? Gerçekten onlarsız olmuyorsa size ne gerek var?” demez mi?
Hem, “Sizsiz olmuyor” diyeceksiniz hem de, “Senin 12 yıldır yaptıkların yanlış. Gel birlikte bir restorasyon hükümeti kuralım ve bunları düzeltelim”diyeceksiniz.
“HDP hariç herkesle koalisyon kurabiliriz” diyen ama CHP ile birlikte bir yekun teşkil etmediği için aslında “Sadece AKP ile koalisyon kurabiliriz” demiş olan MHP ise AK Parti’nin bu güne kadarki siyasi geçmişini inkar etmek anlamına gelecek ‘şart’ların yanı sıra “Erdoğan’ı fanusa kapatmayı kabul ederseniz olur” diyor.
HDP ise barajı aşsa bile CHP ile ortaklıığı siyasi bir anlam taşımadığı ve HDP ile bir araya gelecek başka parti de olmadığı için zaten siyaseten ‘yok’ hükmündedir.
SONUÇ...
Gördüğünüz gibi sandıktan tek parti iktidarı çıkmadığı takdirde bizi bekleyen dönemin, 7 Haziran sonrası çözümsüzlüklerden hiçbir farkı yok.
Onun için bugün ‘müzmin muhalefet’in ‘koalisyon güzellemeleri’nin de siyasi bir karşılığı yok.
Siyaset, ‘yorulan’dan nöbeti devralmak ve yapılan ‘iyi şeyler’in üzerine yenilerini koymak için yapılır.
Bir inat uğruna milletin bütün kazanımlarını geri almak veya millî duruşun temsilcisi olan sayın Erdoğan’ı; bu kadar yıllık devlet tecrübesini heba ederek, Saray’da bir ‘biblo’ya dönüştürmeye çalışmak siyaset olamaz; olsa olsa bu millete ihanet olur.
.
Nedir bu ‘değişim’in sırrı Sayın Arınç?..
25 Ekim 2015 Pazar
Eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç dün sevgili Hakan Çelik’in Haftasonu programındaydı.
Tartışılacak çok şey söyledi ama tamamı iki kelime ile özetlenebilir:
Son derece ‘öfkeli’ ve ‘kararlı’ydı.
‘Kime’ ve ‘neye’ soruları sanırım bu iki kelimeyi daha anlamlı hale getiriyor.
Programın başında, “Kenara çekildim, evdeyim, eşim çok memnun” dese de tam aksine; motor devrini arttırmak için aragazı verdiği anlaşılıyor.
Nitekim kendisi de “Seçimden sonra ekranlara ineceklerini” söyledi.
***
Sayın Arınç’ın bazı ‘anlamlı’ ifadelerini, şahsi Twitter hesabımdan paylaştım. Hakan Bey’in bunları aktarması üzerine Sayın Arınç, “Nuh Bey’e birkaç şey söyleyelim o zaman” dedi.
Ben de “Eyvah... Yandık” dedim.
Benim gibi meramını ifadeden aciz birinin, hitabeti ile meşhur 40 yıllık siyasetçi karşısında ne hükmü olabilirdi ki. Yazılı bir yoruma ‘canlı’ cevap gibi bir haksız rekabet de cabası...
“Neyse artık... Kamyonların lisanıyla; kaderimse çekerim” deyip pürdikkat dinlemeye başladım.
(Her ne kadar sadece kendi ifadelerini değerlendirmiş olsam da) kendisine olan saygımdan dolayı, şahsıma yönelik her türlü ‘fırça’yı sîneye çekmeye kararlıydım.
Ama öyle olmadı.
Sayın Arınç, “Nuh Albayrak’ı Türkiye gazetesi döneminden tanırım” diye başladı ve şahsımı yönettiğim gazeteyi, yazarlarımızı, derken her cümlede daha da genişleyen bir yelpazeye ‘veryansın ediyordu.
En ilginci de beni ve 40 yıldır birlikte yürüdüğü kişileri “onlar” diye birleştirerek yerden yere vurmasıydı.
Eleştiri değil topyekun imha...
Eleştiriye açık bir insan olduğumu düşünüyorum. Yaptığımızın da eleştirilecek yönleri olabilir. Hatta bazen ben de özeleştiri yapıyorum.
Ama...
Bunları söyleyen Sayın Arınç ise adama “Sayın Arınç, düne kadar takdir hatta teşvik ettiğiniz bu yayınlar, ne oldu da şimdi eleştirilerinize hedef oldu” diye sorarlar.
“Ben önceleri de...” filan demeyin sakın.
“Türkiye’den tanıyorum” dediğinize göre hatırlıyorsunuzdur; Türkiye gazetesindeki yayın hamlemizi hayırlamak için teşrîf ettiğinizde “Türkiye gazetesi artık ‘haber’ veriyor. Ama biz ‘huzur’ veren eski Türkiye’yi arzu ediyoruz” diyerek rahatsızlığınızı dile getirmiştiniz.
Şimdi de yayınlarımızı subjektif olmakla itham ediyorsunuz.
Objektiflik kriteriniz duruma göre değişiyor galiba.
Sanırım bu ara size göre en objektif mecra Doğan Grubu’dur!
Ne değişti Sayın Arınç?
Bu arada, “davet, ambargo” siteminiz de beni yine gerilere götürdü.
Zat-ı âlinizi Türkiye Gazetesi’nin 40. Yıldönümü Yemeği’ne davet etmiştik. Teşrîfinizi çok arzu ettiğimiz için de defalarca hatırlatmış ve söz almıştık.
Ama o akşam 300 m. yakınımızdaki CHA’ya gelip, geç saatlere kadar orada kaldığınız halde, hiç değilse ‘40 Yıl’ın hatırına 10 dakikanızı da bize lütfetmeyi çok görmüştünüz...
Sayın Arınç biz, siyasilerin aktif siyaset dönemlerinde bizi ‘pasif’ bulup gece gündüz ‘destek’ isterken, kenara çekilince yayınlarımızı ‘siyasi’ bulup eleştirmesine alıştık.
Asıl size ne oldu Sayın Arınç?..
“Özü, sözü birdir, her zaman gerçekleri dile getirir” diye bilinen bir isim, seçimlere bir hafta kala CNN Türk’e çıkıp, kendi mahallesindeki herkesi eleştiriyorsa ya hedefindekilerin tamamı veya kendisi değişmiş demektir.
Ne oldu ki, 40 yıllık yol arkadaşlarınız şimdi hedefiniz oldu?
İstediğiniz kadar hitabet yeteneğinizle ambalajlayın. Türkiye tarihinin en kritik seçimine bir hafta kala, velinimetiniz olan partiye karşı içeride ve dışarıda görülmemiş bir şer cephesi oluşturulmuşken, siz iki saat boyunca bu kirli ittifaka tek kelime etmediniz ama yol arkadaşlarınızı yerden yere vurdunuz.
Nedir bu öfke Sayın Arınç, nasıl bu kadar değiştiniz?..
xxxxxxxxxx
4+1=5 ederse 4-1 kaç eder?
24 Ekim 2015 Cumartesi
1 Kasım sandığı yaklaşırken, “civciv çıkacak, kuş çıkacak” tekerlemesini andıran değerlendirmeler ortalıkta uçuşmaya başladı.
En çarpıcı denklemi de MHP lideri Devlet Bahçeli kurdu ve seçime giren 4 partinin Meclis’e 5 parti olarak girebileceğini söyledi.
Sayın Bahçeli bu denklemi nasıl kurdu bilmiyorum ama 1 Kasım’ın ‘nelere kadir’ olduğunu göstermesi bakımından, 4=5 gibi ilginç bir denklem...
***
Bence de bu seçimden ilginç sonuçlar çıkabilir.
Bakmayın öyle kısa süre sonra yapıldığına...
Bu iki seçim arasında topu topu 4 ay 23 gün var ama bir önceki iki seçim arasındaki 47 ay 25 günde bile Türkiye bu kadar ‘sivri’ gelişmelere sahne olmamıştı.
Dolayısıyla, sandıklardaki değişim de bu gelişmelerle mütenasip olacağından, “Bu kadarcık zamanda ne değişti ki farklı bir sonuç bekleniyor” diyenlerin biraz ‘yakını görememe problemi’ olduğunu düşünüyorum.
Partilerin 7 Haziran ve 1 Kasım öncesi durumlarını değerlendirme konusunu başka bir güne bırakalım ve şu denklemi çözmeye çalışalım.
Bahçeli fatura mı ödüyor?
Malumunuz 7 Haziran öncesinde bütün partiler, paraleller, doğanlar, şahinler, içeridekiler, dışarıdakiler... Sayın Erdoğan’dan kurtulmak isteyen kim varsa güç birliği yapmış ve Erdoğan’ı devirmenin ilk adımı olarak AK Parti’yi iktidardan indirmek için ittifak kurmuşlardı.
Nitekim bu kirli ittifakı oluşturanlar, Türkiye için yapamadıklarını Erdoğan’ı yıkmak için yapmış ve ‘dindar’ olduğunu söyleyenlerle ‘dini yok etmek için yemin edenler’, ‘PKK’ya düşman’ olduğunu iddia edenlerle ‘PKK’yı besleyenler’ ve daha neler neler... tek vücut olmuş, tek hedefe kilitlenmişlerdi.
Bildiğiniz üzere neticeye de ulaşmış; AK Parti’yi 7 Haziran’da sandığa gömmüşlerdi.
Bu projenin mimarları, 7 Haziran sonrasında hemen ikinci aşamaya geçerek “AK Parti’siz koalisyon” manşetlerine başladılar. Sayın Kılıçdaroğlu da ‘karşıtlar koalisyonu’ için yoğun gayret sarf etti, hatta bu yolda başbakanlığı bile feda etti!
Peki bu proje niye devam etmedi?
Dürüst davranmak gerekirse bu ‘şer ittifakı’nın, ‘restorasyon hükümeti’ adı altında bir yıkım ittifakı olarak yoluna devam etmesini önleyerek Türkiye’yi büyük bir beladan kurtaran Sayın Bahçeli’dir.
Çünkü, malum kesimin yoğun baskılarına rağmen Sayın Bahçeli, belki de ‘hayır’ı ilk defa bu kadar hayırlı bir yerde kullanarak HDP ile hükümet kurmaları yönündeki telkinlere, tekliflere “Hayır” dedi.
Sonrası malum...
Ya ‘kuş taşa değerse...’
Şimdi yeni bir seçime gidiyoruz.
Fakat doğrusunu isterseniz bizim muhalefet, yine ‘muhalefette yıpranmak’ gibi bir zoru başarmış görünüyor.
Bu kadar saldırı ve entrikaya rağmen herkes AK Parti’nin oylarını yükselttiğinden bahsediyor.
Bu öngörü ise “AK Parti’siz hükümete engel olan” Sayın Bahçeli’ye ‘baskı’ olarak geri dönüyor.
Malumunuz şer ittifakının bu yöndeki tepkisini Kılıçdaroğlu ve Demirtaş meydanlardan haykırıyor:
“Tam fırsat yakalanmıştı, kaçıran Bahçeli oldu...”
İşte bu yükü daha fazla taşıyamayan Bahçeli, 2009’dan ‘40. Yıl’ı çıkaran ‘rakam sihirbazlığı’nı konuşturdu ve “1 Kasım’dan sonra Meclis’te 5 parti olabilir” dedi.
Kızgın müttefiklerini teskin etmeye yönelik bir mesaj veriyordu aslında.
Ayrıca Paralel Yapı ile paralel olarak yürüttükleri bu operasyona, “Meral Akşener de bu işin içinde” bonusunu ekleyerek, Meral Hanım’ı listeye koymamanın dayanılmaz yükünden de kurtulmuş oluyordu!..
Bir taşla iki kuş yani...
İyi de... Ya başka bir taş, 1 Kasım’da sandığa girecek olan ‘iki kuş’tan birine değerse?..
Bölgenin nabzını tuttuk: Durum vahim...
21 Ekim 2015 Çarşamba
Medyamız artık ‘haber’in ayağına gitmiyor, gelenle yetiniyor.
Oysa bu bilgiler çoğu zaman yetersiz oluyor hatta çarpıtılıyor.
Afrika’da, Ortadoğu’da hatta Suriye’de olup-biteni, batı medyası üzerinden takip etmek ne kadar sağlıklı?
Bırakın Suriye’yi, doğu ve güneydoğu ile ilgili birçok ‘ayrıntı’nın kaynağı, ‘ajans’ görünümlü manipülasyon odaklarıdır.
Bunun kısa adı ‘teröre destek’tir.
Bilhassa kritik dönemlerde bölgenin nabzını doğru ölçmeyi çok önemsiyorum.
Çünkü ‘Kürtler adına’ görüş belirten sözde ‘kanaat önderleri’nin kendileri de söyledikleri de Kürtleri temsil etmiyor.
Star ekibi en hassas şehirlere gitti
Yine kritik bir dönemdeyiz.
Yıllardır çekilen acılardan sonra, gerçekten ‘çözüm’ isteyen bir lider çıktı ve devletin bölgeye ‘bakışını’ değiştirdi.
Çözüm yolunda çok önemli adımlar atıldı, ciddi kazanımlar sağlandı.
Ama ne gariptir ki, Kürtler’in kalıcı huzura kavuşmasını istemeyen ‘gizli bir el’ son anda ortalığı karıştırdı.
Çözüm Süreci’nin muhatabı olan HDP, bu işe hayatını adayan ve bu yüzden ‘sözde milliyetçi’lerin boy hedefi haline gelen Erdoğan’a savaş açtı.
Hatta 7 Haziran’da halk adına kullanılan ‘oy’larla, “Kürtlerin de böyle inandığı” algısı yayılmaya çalışıldı.
Peşinden de, silah bırakarak Kürtler’in yakaladığı asırlık şansı gerçeğe dönüştürmesi beklenen PKK, bu son adımı atmak yerine tekrar kan dökmeye başladı.
***
Ve şimdi Türkiye yeni bir seçime gidiyor.
Acaba son üç aydır yaşananlar hakkında halk ne düşünüyor?
Star ekibi Cizre, Kızıltepe, Nusaybin Viranşehir ve Suruç gibi en kritik yerlerde nabız tuttu.
Tam zamanında çok önemli bir çalışmaydı, deneyimli arkadaşlarımızı kutluyorum.
Bölge, yabancı işgali altında...
İzlenimler, ortada konuşanların, Kürtlerden ne kadar kopuk olduğunu gösterdi:
Halk, 30 yıllık kan ve gözyaşından sonra tekrar ‘huzur’a kavuşmayı çok önemsiyor ve her şey çok güzel devam ederken, PKK’nın tekrar sahneye inmesini, “Züccaciye dükkanına filin girmesi” olarak değerlendiriyor.
Hiç kimse eski günlere dönmek istemiyor.
PKK’nın, “Sizin için savaşıyoruz” masallarına da artık kimse inanmıyor.
Baskı ve tehditlere rağmen halk devletin yanında yer alıyor ve bunu da fiilen gösteriyor...
***
Bunlar zaten tahmin ettiğimiz şeylerdi, teyit edildi.
Ama arkadaşlarımızın bazı izlenimleri vardı ki, doğrusu terörden beterdi.
Bölgeye “STK temsilcisi, gazeteci” vs. adı altında yoğun bir yabancı ilgisi olduğunu biliyorduk.
Hatta değerli yazarımız Aziz Üstel de önceki gün bu konuda güzel bir yazı yazdı.
Ama Star ekibinin son izlenimleri, bu ‘ilgi’nin ‘istila’ boyutlarına ulaştığını gösteriyor.
“Turist kafilesi” olarak gelen Alman ve İngiliz grupların halkla Kürtçe konuşmaları dikkat çekiyor. O kadar ‘bilinçli’ davranıyorlar ki, kahveyi bile ‘Kürt kahvesi’ diye istiyorlar.
Genellikle de şehir merkezlerinde bir iki gün kaldıktan sonra ‘otantik dinlenme’ için köylere gidiyor, sonra da ‘buhar’ oluyorlar.
Son dönemde Türkiye’de yaşananlar hep ‘üst akıl’ çağrışımı yapıyor.
Ancak sahada dolaşanlarla bu ‘üst akıl’ arasında 8-10 kademe bulunuyor ve bizimkilerin 5 veya 6. basamakta ‘nefesi kesiliyor’.
Durum böyle olunca insan ister istemez, “Terörü çözeriz ama bu ‘işgal’den nasıl kurtulacağız” diye düşünmeden edemiyor.
.
Evet, gerçekten ‘kumar’da kaybedenler var!..
17 Ekim 2015 Cumartesi
24 Temmuz günü Star Gazetesi’ne konan bombadan yaklaşık bir ay sonra da Yönetim Kurulu Başkanımız Murat Sancak kurşun yağmuruna tutuldu.
Bunları, yayınlarımız karşısında aciz kalanların gözümüzü korkutmak için tezgahladığını biliyorduk.
İlgili makamlara aktardık ve Emniyet’in “Biz bu işi çözeceğiz. Yeter ki sabredin...” ricasına, bu oyunun aydınlatılmasını çok istediğimiz için söz verdik.
Ancak bir kısım medya, bu olaya şaşırtıcı boyutta ilgi gösteriyordu ama ne hikmetse; konuyu farklı yönlere çekmek için yoğun bir gayret sarf ediyordu.
Çünkü sürekli bu saldırının etrafında dolaşmaları samimi bir hassasiyet değil, kirli bir operasyondu.
Çok zorladılar ama sözümüzden dönmedik
Star gazetesinin ‘damardan’ yayınları karşısında, patates mühürlü “YALAN HABER” baskıları dışında hiçbir varlık gösteremeyen Paralel Yapı uzun vadeli bir oyun planladı.
Saldırıdan aylar önce bünyedeki kripto paralel memurlar tarafından, Emniyet İstihbarat’tan gönderilmiş süsü verilerek, sayın Ethem Sancak’a “PKK ve DHKP-C ortak eylem kararı aldı. İlk hedef siz ve yakınlarınızdır, dikkatli olun” şeklinde bir bilgi notu gönderildi.
Müteşekkir olmanızı gerektiren bir hassasiyet gibi görünüyor değil mi?
Değil, klasik bir paralel taktiği...
***
Ve mükemmel (!) planın en can alıcı aşaması 20 Ağustos günü devreye sokuldu.
Ancak, yüksek tahrip kapasiteli 22 mermi ile aracın kevgire çevrilmesine rağmen Murat Bey’in sağ kurtulması organizatörleri panikletti.
Komplolardan komplo seçin...
Ve deneme yanılmalı saptırma planlarını uygulamaya başladılar.
Bu aşamada ‘müttefikleri’ Doğan Grubu’ndan da yoğun destek aldılar. Orada da özellikle, bu mahalleden taşınan ve Sayın Ethem Sancak ile kişisel hesabı olanlar bu iş için kullanıldı.
Tezgah kurulmuştu...
FETÖ’nün merkez medyası, her zaman yaptığı gibi Emniyet’teki paralel elemanlarından aldığı senaryoları ‘uydu’larına, özellikle de ‘Doğan Kardeş’e servis ediyor. Sonra da onlardan ‘iktibas’ ederek kumpasın devamını getiriyordu.
Önce, “Mağduriyeti oynamak için kendileri tezgahladı, yoksa bu kadar kurşundan adam kurtulur mu?” dediler. Hatta Aydın Doğan’ı bile bu kampanyaya sokarak rezil ettiler.
Sonra baktılar ki “fazla saçma oldu”, çaktırmadan kestiler.
Olayı biraz daha ‘karmaşıklaştırarak’ kumpasın yönünü ‘mafya çatışması’na döndürdüler.
Zaten Murat Sancak da kirli sakalı ve delikanlı tarzıyla bu role uygun biriydi!..
Bu da beklenen etkiyi göstermeyince biraz ‘sos’ katmak gerektiğini düşündüler.
Bunun için düşünmeye ne gerek
vardı ki!..
Hizmet için verilen milyonlarca liralık himmeti, Kıbrıs’taki lüks kumar salonlarında savuran ‘paralel kumarcı’ haberimiz onları perişan etmişti zaten.
Al sana, paralelin düştüğü yerden kalkma fırsatı!..
Topyekun bir kampanya başlatıp bu saldırının kumar borcundan kaynaklandığı yayılırsa hem cinayet teşebbüsleri perdelenmiş olacak hem de intikam alınacaktı!
Ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve yine o galip gelmişti...
Nitekim bugünkü haberimiz ve Murat Sancak’ın AHaber’deki ifşaatları, sahnelenen bu oyunu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.
***
Şimdi...
Bizi, bizden fazla düşünür pozlarında sinsice paralel yardakçılığı yapanlar ve 102 kişinin öldüğü bir saldırıyı görüşürken bile, Murat Sancak’a yapılan suikastı soran (!) paralel sözcüsü Kılıçdaroğlu...
Zamanı geldi, sorularınızın cevabını verdik.
Yetmediyse Başsavcı da açıkladı: “Murat Sancak’a yapılan saldırının sebebi kumar borcu” haberi gerçeği yansıtmıyor.
Anlamamış olabilirsiniz; başsavcı, “Yalannn...” diyor.
Yani... Oynadığınız kumarı kaybettiniz.
Şimdi cevap sırası sizde...
Tabii, bu kumarda onurunuzu da kaybetmemişseniz...
.
İstifa kampanyasının asıl sebebini biliyor musunuz?..
13 Ekim 2015 Salı
Bizim için her türlü şiddet kabul edilemez ama Ankara’daki alçak saldırı, özel itina ile değerlendirilmesi gereken bir olaydır.
Siyasi görüşü, etnik kökeni, inancı ne olursa olsun, bu ülkede yaşayan herkes; bütün farklılıklarını bir kenara bırakıp, bu millî bela karşısında tek yumruk olmalıdır.
Peki olabildik mi?
***
Bu hain saldırı karşısında en fazla sorumluluk üstlenmesi gerekenler, daha dakikalar geçmeden bildik terör simsarlıklarına başlamakta hiç tereddüt etmediler.
Daha ölü ve yaralılar yerde yatarken olay yerinde biten bir kan tüccarı, “Katil devlettir” dedi ve olayın faturasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göndererek işi bitirdi!..
Bu, bazı yandaş kanalların iddia ettiği gibi “duygusal tepki” filan değil, şuurlu ve hesaplı bir çıkıştır.
Çünkü bu tavır, bütün şer cephesi müttefiklerine, “Olayın vahameti sizi şaşırtmasın. Her zamanki gibi algı operasyonuna devam...” mesajı vermiştir.
Nitekim, bu starttan sonra bildik sahneler peş peşe ekrana gelmeye başladı.
Muhalefetin sorumsuzluğu terörden beter
Demirtaş’ın asıl derdi, 7 Haziran’dan sonra fena bozulan imajını 1 Kasım’a kadar tekrar düzeltmek...
Bölgede bütün baskılara rağmen halkı toplayamadıkları için bunu Ankara’da yapmak istediler.
Nitekim orada ölen herkes birer ‘siyasi figüran’ haline getitildi ve ‘Demirtaş’ın yoldaşları’ oluverdi!..
***
Bahçeli’yi hiç sormayın...
O artık, “Alayına hayır” umursamazlığını, bu çaptaki bir ‘millî felaket’ karşısında bile değiştirmeyerek, HDP’lilerin övgüsüne mazhar olmaya terfi eden bir ‘millî mevta’dır...
***
Ya Kılıçdaroğlu?..
O da, ‘duyarlı’ görünen, istismarcı ucuz siyaset tarzını değiştirme gereği duymadı...
Ağlamaklı bir ses tonuyla, “Her türlü desteğe hazırız” dedi, Davutoğlu ile görüşmeye de gitti...
Sonra?..
Böyle bir görüşmenin tek konusu teröre karşı alınacak tedbirler olmalı değil mi?
Yanılıyorsunuz, işte gündeme getirdiği iki önemli konu!..
“Filan kanallar Digiturk’ten niye çıkarıldı?”
“İçişleri ve Adalet bakanları istifa etsin...”
Bu işte bir bit yeniği var...
Bu ‘istifa’ kampanyasının hikmeti nedir dersiniz?
Cumartesi günkü bilgilendirme toplantısında bakanlara; damdan düşer gibi yöneltilen güdümlü ve art niyetli “İstifa edecek misiniz” sorusuna karşılık, Adalet bakanının, “Siz neyin derdindesiniz. Niye ve hangi amaca hizmet için istifa etmeliyiz? Yazıklar olsun; böyle bir ortamda bile operasyon peşindesiniz” anlamındaki acı gülümsemesini, “İstifa edecek misiniz sorusuna gülerek cevap verdi” diye çarpıtarak başlatılan bir kampanya...
Bir kere Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu konuya bu kadar abanması çelişkili bir durum.
Siz Anayasal bir görevi kabul etmeyin, kabul edip ülkeyi seçime götürmeye çalışanları da istifaya çağırın...
Mesele ‘ciddiyetsizlik’ ise asıl, kamera önünde ağlayarak oy isteyip sonra ‘zafer’ kutlar gibi sırıtanların kınanması gerekmez mi?
Üstelik Sayın Selami Altınok ve Sayın Kenan İpek siyasetçi de değiller, bu kin ve nefret neyin nesi?
Oysa bu iki isme çullanılmasının özel bir anlamı var.
Bu bakanlar, aslında Emniyet ve Yargı’daki Paralelle mücadelede çok başarılı bir geçmişe sahip iki bürokrat.
Yani bu iki bakandan, ‘başarı’larının faturası isteniyor.
Aslında Sayın Kılıçdaroğlu, bir taşla iki kuş vurma peşinde. Hem terörle mücadelede hükümete destek vermiş olacak (!) hem de sözcülüğünü yaptığı FETÖ’nün teveccühünü kazanacak!..
Yine yakalandınız sayın uyanık siyasetçi!..
.
Devlet önce sensörlerini temizlemeli
11 Ekim 2015 Pazar
Samimiyetsiz yapılan işten hayırlı sonuç çıkmaz. Bu yüzden 90’lardaki terörle mücadeleden sonuç alınamadı.
Çünkü o dönemde uygulanan yöntemler, terörü bitirmekten ziyade azdırmaya yönelikti...
Kürtlerle teröristler aynı kefeye konarak daha ilk düğme yanlış iliklediğinden, devamında atılan her adım terörün ekmeğine yağ sürüyordu.
Neyse ki ilerleyen süreçte devlet bu yanlışı gördü.
Artık Kürt vatandaşlarımız terörist olarak görülmediği gibi terörle mücadele esnasında da sivillerin zarar görmemesi için azami gayret sarf ediliyor.
Öte yandan, devletin muhatap olduğu diğer bir örgüt olan “Paralel Devlet” ile mücadelede de hukuk kuralları çerçevesinde yürütülmektedir.
Ancak bu hassasiyetin istismarı, terörle mücadelelerde de ciddi zaaflara sebep olmaktadır.
Yani tam bir, “Tavuk yumurtadan mı yoksa yumurta tavuktan mı” kısır döngüsü...
Devlet, kanseri temizleyemedi
Devlet, irtica gibi hayali düşmanlarla uğraşırken kendi bünyesine sinsice yayılan kanseri fark edemedi. Daha sonra devlet yönetimi, samimi yöneticilerin eline geçmişse de bu çürüme fark edilemedi.
Çünkü bu habis ur, devletin bütün sensörlerini ele geçirmişti.
Artık Hollywood’un soygun filmlerinde olduğu gibi, kontrol merkezleri sahte görüntülerle oyalanırken operasyonlara devam ediliyordu.
Bu vahamet ancak 17/25 Aralık darbe teşebbüsünden sonra fark edilebildi...
Ancak, bu kanserli hücreler devletin hassas noktalarından hızlı bir şekilde temizlenemediği için bünyedeki tahribat tam olarak durdurulamadı.
Devlet, kendi bünyesindeki bu ‘gizli terör’ü temizleyemedikçe düşmanlarına karşı net sonuç alamaz.
Çünkü, bünyedeki bu ajan mikroplar devletin bütün bilgi ve imkanları bünye dışındaki müttefik unsurlarla paylaşılmakta, devlet içeriden çökertilmeye çalışılmaktadır.
Oslo’dan MİT TIR’larına kadar birçok kalkışma bu mikropların işbirliğinin sonucudur.
Bünyedeki bu hastalıklı unsurlar, bu tür kritik operasyonların aydınlatılmasını da engellemektedir.
Son dönemdeki en kritik saldırılar karanlıkta kalmıştır.
Bu saldırılarla ilgili olarak defalarca gündeme getirdiğimiz sorular cevapsız kaldı. Ve çok manidardır, devletteki o hücrelerin sivil müttefikleri de kendilerinden emin bir şekilde bu saldırıların aydınlatılamamasını speküle etti hatta mağdurları müsebbip olarak gösterecek kadar ileri gitti.
Bu saldırı da karanlıkta kalmaz umarım...
Gelelim dünkü menfur olaya...
Bu saldırının, demokrasiye, bütünlüğümüze karşı yapıldığından elbette bir şüphe yok.
Ancak bunlar, gerekçe olamaz.
En kritik günlerde, ülkenin başkentinde, MİT ve Emniyet’in yanı başında, ilan edilmiş bir miting öncesinde bu çaptaki bir patlamanın gerçekleştirilebilmesi, yukarıda bahsettiğimiz sensör arızalarının en belirgin sonucudur.
Bugün terörle mücadeledeki en büyük zaaf da budur.
Devletin en hassas noktalarından terör örgütüne veya aracılarına her türlü bilgi ve desteğin verildiğine dair çok ciddi şüpheler vardır.
Bu öldürücü mikropla mücadele çok yavaş ve etkisiz yürümektedir.
Bugün Diyarbakır başta olmak üzere en hassas bölgeler, İstanbul ve Ankara’dan sürülen (!) paralel memurlarla doludur.
“Efendim, memurin muhakematı sebebiyle bunlar atılamıyor, ancak yer değiştirilebiliyor” deniyor ama bu yapılan, kanserli mikropların daha geniş alanlara yayılmasını sağlamaktan öte bir anlam taşımamaktadır.
Devleti yıkmaya çalışanları bertaraf etmek her şeyden önce demokrasiye, insanlığa ve daha da önemlisi kendisine güvenen milletine karşı en önemli görevidir.
Bunun yöntemi devletin bileceği iştir.
.
Siz hiç diktatöre ‘diktatör’ diyebildiniz mi?
10 Ekim 2015 Cumartesi
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile dört günde üç ülkeyi ziyaret ettik.
Batıdan başladık, doğudan döndük...
İlk gün, Strazburg’taki manzara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı çok mutlu etti.
Bütün Avrupa’dan toplanan gurbetçi kardeşlerimiz 10 bin kişilik Zenith Arena’ya sığmamış, bir o kadarı da dışarıya taşmıştı.
Coşkulu kalabalığın ifadesi ise tek cümleyle “Kayıtsız şartsız Erdoğan...” idi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu salondan son derece mutlu ayrıldı.
***
AB’nin başkenti Brüksel’e yapılan ziyaret ise tarihî değerinin yanı sıra Avrupa ile yaşanan geleneksel kriz mülteci gerginliği üzerine rastlayan önemli bir geziydi.
İki gün boyunca yoğun görüşmeler yapıldı. Ayrıca çok önemli bazı AB yetkililerinin görüşme talepleri de gerçekleşemedi.
Türkiye’yi yeniden keşfetmişler!
Görüşmelerin genel seyrine bakılırsa Avrupa Türkiye’nin önemini yeniden keşfetmişe benziyor.
Hani “Bir musibet, bin nasîhatten yeğdir” derler ya, Türkiye’nin anlatamadığı gerçekleri kapılarına dayanan birkaç bin Suriyeli’den öğrenmiş gibiler sanki...
Yaşadıkları rahat ve huzurun Türkiye’nin istikrarına bağlı olduğunu nihayet anlamışlar.
Diplomatik söylemlerle ambalajlanan bu telaşlarını, “Gereken neyse yapalım ama yeter ki mültecileri bize göndermeyin” şeklinde tercüme edebiliriz.
.
Japonya’daki temaslar ise daha çok ekonomi ağırlıklıydı.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin de katıldığı bu geziye Türkiye iyi hazırlanmıştı.
Gerek Japon yetkililerle, gerekse ülkenin en büyük şirketleriyle önemli görüşmeler yapıldı, ciddi kararlar, hatta müjdeler alındı.
Mesela Toyota yeni üreteceği bir jeep modeli için Türkiye’yi seçtiğini açıkladı.
Velhasıl, doğudan batıya; dünyanın her yerinden Türkiye’ye gıpta ile bakıldığını gördük.
Sanki iki farklı ‘Türkiye’ var
Peki ya içeride?..
İçeride, gözünü kin bürümüş siyasetçi, medyacı, iş adamı hatta teröristlerden oluşan bir ihanet cephesi, bütün imkanlarını seferber ederek, sırf AK Parti’ye; daha doğrusu Sayın Erdoğan’a zarar verme uğruna ülkeyi yıkmak için elinden geleni yapıyor.
İhanet şebekesi basit bir sistem uyguluyor...
Sessiz darbe yapmak için herkese kumpas kuranlar, kaynaklarımızla semirip düşmanlarımıza hizmet edenler, teröre kol-kanat gerenler... Hepsi, kendilerini ‘ak kaşık’, millî duruş sahiplerini ise vatan haini göstermek için sürekli yalan söylüyorlar.
“Bir diktatör tarafından yönetilen ekonomisi çökmüş, dış politikası iflas etmiş, medyası susturulmuş bir ülke” masalını her gün tekrarlıyorlar.
Artık çamur iz bırakmıyor
Bu şer cephesi bütün bu gayretlerine rağmen Türkiye’nin itibarını bozamadı.
Türkiye hâlâ yatırım için can atılan gözde bir ülke.
Himmet karşılığı Türkiye aleyhine kampanyalar düzenlettikleri batı basını da artık gerçekleri gördü ve günah çıkartırcasına, Erdoğan’a övgüler yağdırmaya başladı.
Anlayacağınız artık dışarıdan da bir ‘örgüt’ olarak görülüyorlar.
Attıkları çamurlar iz bırakmıyor, yalanlarına kimse inanmıyor...
Bütün has adamları, yurt dışına kaçırdıkları valizler dolusu belge karşılığında Türkiye düşmanlarına sığınırken, eğitim için giden bir kişiye, sırf Cumhurbaşkanı’nın oğlu olduğu için alçakça saldırıyorlar.
Onursuzca gizlendikleri köşelerden önlerine gelene iftira yağdırıyorlar.
Onun için de kendi yalanlarında boğuluyorlar.
Tıpkı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a her gün, dünyada eşi görülmemiş bir seviyesizlikte hakaret yağdırırken, dönüp bir de utanmadan ‘diktatör’ diye iftira attıkları gibi...
Bırakın hakareti, acaba ömürlerinde bir defa, bir diktatöre “diktatör” diyebildiler mi?
Artık onlara kimse inanmıyor... Bu kadar iftiraya rağmen, içeride ve dışarıda herkes, “İnadına Erdoğan” diyor.
Belki de bu cinnet halleri, vahim akıbetlerini görmekten kaynaklanıyor.
.
Fuatavni’ye ne oldu?
7 Ekim 2015 Çarşamba
- BRÜKSEL -
Ekrem Dumanlı, Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü görevinden önceki gün ayrıldı.
Veya alındı...
Çünkü bu yapıyı biraz bilen ve süreci iyi izleyen herkes, böyle bir istifa olamayacağını da çok iyi bilir.
Zaten, bir istifanın gerekçesi olarak ‘sağlık sebepleri’ gösteriliyorsa biliniz ki, izah edilmesi zor nice ayrıntı, bu meşhur ambalaja sarılıp gizlenmiş demektir.
Kaldı ki Ekrem Bey’in sağlığı da morali de gayet iyiydi...
Nitekim, son yazısında bile ilk günkü heyecan ve ihtirasla, “17/25 Aralık sürecinin, engellenen bir yolsuzluk soruşturmasından ibaret” olduğunu tekrarlayabiliyor, aslında bir darbe teşebbüsü olan bu kalkışmaya karşı koyan herkesi vatana ihanetle itham ediyordu...
Ayrıca...
Adını ‘basın özgürlüğü’ koyduğu ama aslında Türkiye düşmanlarının toplandığı cepheyi yine canhıraş savunuyordu. Diğer basın mensuplarına kurşun atılınca dalga geçerken, yeni yol arkadaşlarına yumruk atılınca zıplıyor ve bunu da utanmadan alakasız yerlere ihale ediyor, asıl terör mağdurlarını hedef gösteriyordu.
Bu teyp kaydı nakaratlar bir tarafa...
Aynı yazıda yeni yayın dönemini başlattıklarını ilan ediyor, yeni aboneler vaat ediyor, büyük hedefler gösteriyordu...
***
Bunları yazıp ve aynı gün, “Bu gazeteye yeteri kadar faydalı olamıyorum, zaten sağlığım da bozuldu, bana müsaade...” diyorsanız...
Kusura bakmayın ama ya yazdıklarınızda bir samimiyet problemi var demektir ya da aynı gün söylediklerinizde...
Zaten, dünden beri ortada dolaştırılan ve gazetenin sahibi olarak görünen Ali Akbulut’a hitaben yazdığı iddia edilen mektup da Ekrem Dumanlı’nın, son güne kadar ısrarla sürdürdüğü çizgiyle hiç örtüşmüyor.
İstifa değil, talimat...
Neyse...
Zaman’ı da Dumanlı’yı da iyi tanıyan Hüseyin Gülerce gibi isimler, bunun planlı bir istifa değil, talimatlı bir ‘nöbet değişimi’ olduğunu söylüyor.
Grup içerisindeki önemli isimlerin Ekrem Dumanlı ile ilgili ağır eleştirileri olduğu biliniyor.
Ama bu aşamada, bunlardan kaynaklanan bir görev değişikliği pek mantıklı gelmiyor. Malum, dere geçerken at değiştirilmez...
Bunu, muhatapları ilgilendiren bir tutum değişikliğinin ilk adımı olarak görmek de zorlama bir yorum olur.
Nitekim, Ekrem Dumanlı’ya halef olarak seçilen isim ve arkasından yapılan grup içi yorumlar bu düşüncemizi teyit ediyor.
Gerçi bütün bu tasarrufların, Amerika’dan gelen ve şu ana kadar ismi ve resmi hiçbir mecraya sızdırılmayan bir ‘gölge lider’ tarafından yapıldığına dair rivayetler de dolaşıyor ama netice itibariyle daha çok iç bünyeyi ilgilendiren bir gelişmedir; bizi ilgilendirmiyor.
Yine de zamanlaması manidardır...
Fuatavni fena atladı...
Beni asıl şaşırtan Ekrem Dumanlı’nın bu ‘istifa’sıyla, meşhur Fuatavni’lerine de çalım atması oldu.
Aralarının limoni olmasından mıdır, yoksa Fuatavni’nin hipermetrop hastalığına yakalanmasından mıdır bilmiyorum, burnunun dibindeki bu önemli değişikliği ruhu bile duymadı!..
İçinde bulunduğu yapının en kritik noktasında bu kadar önemli bir değişikliğin vuku bulduğu sıralarda, sahibinin ‘Twitter fenomeni’ yine otomatiğe bağlamış, tiran şarkıları söylüyordu...
Hani diyorum ki, “devletin en ücra köşelerinde kıpırdayan karıncalardan dahi haberi olan” bu ‘dahi’, nasıl oldu da yanı başındaki bu depremi duyamadı!
Fuatavni’ye ne oldu?
Yoksa performans kaybetmeye mi başladı?..
Bakalım yeni depremleri hissedebilecek mi...
.
Kaybetmeye mahkumsunuz
5 Ekim 2015 Pazartesi
-STRAZBURG-
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üç ülkeyi kapsayan gezisi, Strazburg’taki “Milyonlarca Nefes Teröre Karşı Tek Ses” mitingiyle başladı.
Zenith Arena’daki coşkulu miting öncesinde yine Kur’an-ı Kerim tilaveti vardı...
Salonu, Avrupa’nın hemen her kentinden gelen gurbetçilerimiz tıklım tıklım doldurmuştu. Ne zamandan beri burada beklediklerini bilmediğim bu kardeşlerimiz sayın Erdoğan’ın salona girmesiyle birlikte yeniden coştu ve durmak bilmedi.
Peki nedir bu coşkunun sebebi?
***
Türkiye son yıllarda çok çetin bir savaşa sahne oluyor. Bu savaşın zaman veya zemine göre adı veya katılımcıları değişiyor ama hedef hiçbir zaman değişmiyor.
Sürekli yenilenen müttefiklerle, farklı görüntü ve söylemlerle sonuca ulaşmaya çalışan ittifakın tek hedefi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan kurtulmaktır.
Yıllardır karşısında yer alan siyasi rakiplerinin yanı sıra, “Muhtar bile olamayacak” hale getirdiğini zanneden gayri milli medya unsurları, yıllarca yanında görünüp iktidarın hatta devletin bütün nîmetlerinden istifade ederken tek dostu ve destekçisi görünen ama sonra “Firavun, Tiran” diyecek kadar savrulan sözde cemat ve terör örgütünün temsilcileri...
Öyle bir hınç ve kinle el sıkıştılar...
“Ülkenin de birlikte bitmesi pahasına dahi olsa Erdoğan bitecek...” şeklinde and içtiler.
Bu uğurda iç ve dış düşmanlarla dahi iş birliği yapmak dahil her türlü alçaklığa başvurdular.
Hatta bu işbirliğini sayın Erdoğan’ın yanı başlarına hatta ekip arkadaşlarına kadar uzatmayı denediler, sayın Erdoğan’ı; tabanını boşaltarak çökertmek için ellerinden geleni yaptılar.
Bu yolda zaman zaman ilerleme kaydettiklerini de düşündüler...
Başaramadılar, çünkü...
Bütün iftiralarına, hakaretlerine ve itibarsızlaştırma harekatlarına rağmen milletin teveccühünü etkileyemiyorlar.
Zira şunu hesaplayamıyorlar... Bu millet Sayın Erdoğan’ı parti başkanı, başbakan veya Cumhurbaşkanı olduğu için değil, kendilerinden biri olduğu için seviyor ve destekliyor.
Miting boyunca Zenith Arena, “Reis nerde biz oradayız” sloganlarıyla çınladı.
Bu şer cephesinin hiçbir unsurunda bulunmayan ve sayın Erdoğan’ın asıl güç kaynağı olan önemli bir fark var...
Samimiyet...
Bu milletin Cumhuriyet tarihi boyunca hasret kaldığı ve kimde gördü ise gerisine bakmadan sarıldığı çok önemli bir haslet.
Ve bu haslet, süper güçlerle ittifak yaparak, terör örgütlerine kadar ona zarar verecek her kesimle alçakça işbirlikleri yaparak elde edilecek bir haslet değildir.
Bu salon diyor ki...
“Bizden olanı, samimi davrananı sonuna kadar severiz. Yeter ki bizden olsun, muhtar bile olamasa biz onu başkan yaparız...”
Şer cephesine kötü haber!..
İşiniz çok zor!..
Çünkü, inanmadan savunduğunuz o demokraside gerçek güç halktan gelmektedir ve halk, “Sonuna kadar Erdoğan” demektedir.
Kusura bakmayın ama kaybetmeye mahkumsunuz...
.
Vergilerimiz daha ne kadar evlatlarımızı şehit etmek için kullanılacak?
3 Ekim 2015 Cumartesi
Dün HDP’nin Seçim Bildirgesi açıklandı. Eş başkanlar esprileriyle özgüvenli bir görüntü vermeye çalıştılar ama Figen Hanım’ın tedirgin kıpırdamaları, Selahattin Bey’in terleyen yanakları, sattığı ürünün kalitesine inanmayan pazarlamacıları andırıyordu.
Neyse, biz içeriğe bakalım.
Sunumda eleştirilecek çok şey var ama ben sadece “Özyönetimin yasalaşması” vaadinden bahsedeceğim.
***
PKK son saldırılarında çok farklı yöntemler kullandı.
Artık namlular değil, kablolar ölüm kusmaya başladığını gördük. Kandil’den kumandalı katiller, uzaktan kumandalı; kalleş saldırıları daha çok tercih eder olmuş.
Bu tür saldırılar için ciddi bir hazırlık aşaması gerekiyor. Ve bu hazırlıklar, bir teröristin; tek varlığı kalaşnikof ile yapabileceği şeyler değil...
Açılan dev çukurlara yüzlerce kilo patlayıcı yerleştirildikten sonra üzeri öyle bir itinayla asfaltlanmış ki, fark etmek mümkün değil. Böylesini İstanbul Büyükşehir Belediyesi bile beceremiyor.
Sadece patlayıcı gizleme hizmeti mi?
Van Büyükşehir Belediyesi’ne ait kamyonda 100 kg. amonyum nitrat, 26 adet patlayıcı madde...
Suruç belediyesine ait araçta uzaktan kumandalı bomba...
Diyarbakır, Siirt, Cizre, Nusaybin, Silopi, Varto, Yüksekova, Dargeçit, Lice ve daha nice ilçeleri köstebek yuvasına çeviren kilometrelerce hendekler...
“Yok artık” demeyin ama görevi asker-polis öldürmek olan belediye elemanları!..
Yanisi şu...
HDP’nin belediyeleri teröre hizmette sınır tanımıyor.
Peki artık bir ‘Türkiye partisi’ olmaya karar veren HDP, Kürtlere değil, Türkiye düşmanlarına hizmet eden bu belediyelerine nasıl bir tavır koydu acaba?..
Bu belediyeler nereye bağlı?
Kabul ediyorum, yukarıdaki anlamsız bir soruydu...
Çünkü, HDP kurmayları her fırsatta ‘bölgesel yönetim talepleri’ni tekrarlıyor. Hatta bu vaat, dün açıklanan seçim bildirgelerinde de yer almış.
Yani, her şeyini teröre hizmet için seferber eden bu yapı yeterli bulunmuyor ‘yerel demokrasi’ gibi ambalajlarla Kandil’e öz; özüne üvey bir yapı hayal ediliyor.
HDP, “Kandil’in birkaç defa zorlayıp beceremediği şeyi biz kanunla yapacağız” diyor.
Bu bizi pek şaşırtmadı da...
Devletin verdiği kaynakları teröriste hendek kazmak için kullanan, bırakın yol yapmayı, yapılanları da harabeye çeviren bu belediyeler Ankara’ya bağlı değil mi?..
Ben çok merak ediyorum...
Türk milletinin verdiği vergilerin, yine bu milletin evlatlarını katletmek için harcanmasına daha ne kadar göz yumulacak?
KAFAMA TAKILANLAR..
Ya Kandil’deki silahlı gençler?
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş dünkü bildirge sunumunda üzerine basa basa, “Vicdani ret yanlılarına hak veriyoruz. Eline silah almak istemeyen barış yanlısı gençlere askere gitmeme hakkı tanıyacağız” dedi.
Peki ya silah zoruyla ailesinden koparılarak eline keleş tutuşturulan, barış isterse öldürülen Kandil’deki gençler için bir diyeceğiniz yok mu acaba sayın Demirtaş?..
Tehdit deyince aklıma geldi...
Ahmet Hakan’a saldırı oldu, failler yakalandı; Organize Suçlar’da sorgulanıyor.
Ama bu sorgulamanın sonucunu beklemeye gerek kalmadan daha o gece suçlular bulundu!.
Ahmet Hakan’ı eleştiren herkes suçlu ilan edildi, cezası bile verildi!
Ama ne hikmetse, Ankara’dan Paris’e kadar uzanan bu ‘suçlular listesi’nde, yazarımız Hüseyin Gülerce’nin dün Star’da paylaştığı ve Paralel Yapı ile Doğan Grubu aşkı sona erince Ahmet Hakan’ın da hipermetroptan kurtulduğunu gösteren şu ayrıntı hiç yok:
Ahmet Hakan, 24 Eylül Perşembe günü köşesinde şunları yazdı: “Yürekten iman ederek söylüyorum: Türkiye’nin en önemli ve en büyük sorunudur Paralel Yapı... Tehditler almış olacak ki, ertesi gün şunları yazma gereğini duydu: “Ölüm tehdidi, protesto, kampanya falan...Vız gelir, tırıs gider.”
Kafama takıldı da...
.
Teröre tepki mitinginde Kur’an okunur mu?
23 Eylül 2015 Çarşamba
Şu PKK saldırılarının tekrar başlaması çok şeyi değiştirdi...
En önemlisi de terör karşıtları ile yandaşlarını ortaya çıkaran bir turnusol kağıdı oldu.
Daha düne kadar, “PKK’ya silahı ancak biz bıraktırırız” diyen, mecliste çözüm sözü veren “Türkiyeli”leri, seçimden hemen sonra Kandil’e dönüp temenna çekerken gördük.
Doğrusu buna pek şaşırmadık, sadece haklı çıktığımız için üzüldük.
Ya yıllardır saygıda kusur etmediğimiz, fikirlerini önemsediğimiz nice “demokrat”ları da ağdalı ve süslü laflarla terörü ve teröristleri perdelerken gördük.
Biraz şaşırdık ama hayret etmedik.
Çünkü, bu sözde demokratları yıllardır iyi tanımıştık artık.
Hangisi gerçek duruş?
Ama...
Bir kesim var ki...
“İnsan sevgisi sınır tanımayan, diyalog aşkı İslam düşmanlarına kadar uzanan, bırakın şiddete rızayı, karıncayı incitmekten bile ödü kopan, mazlumları düşündükçe göz yaşını tutamayan!..” bir kesim.
“Hoşgörü”nün dünya temsilciliğini alan bir kesim.
Böyle tanımlanan bir kesimi “terör” ile yan yana getirmek mümkün mü?
Bize göre değil ama onlar bırakın yan yana gelmeyi içi içe girmişler.
Nasıl oldu bilemem ama o “nezaket timsalleri” anaları ağlatan, yavruları yetim bırakan katillere kanat geriyor, cinayetleri perdeliyor...
Özellikle 22 Temmuz’da başlayan terörle yoğun mücadele süreci ile birlikte, hayretler içinde gördük ki onlar da kararını verdi ve terörle savaşanlarla savaşa girdi.
İşte bu gördüklerimiz bizi şok etti.
İnanamadık, anlayamadık...
Gerçi bindikleri “kin treni” onları anlaşılmaz iklimlere taşımıştı...
Kriterleri, kardeşleri, üslupları, dostlukları, sevdikleri, diyalogları, dayanakları, siyasetleri, hizmetleri, himmetleri velhasıl benlikleri değişmişti ama bu kadarını da beklemiyorduk.
“İnsanlığa hizmette sınır tanımayan” bu yapı, nasıl olmuştu da insanlık düşmanlarına destekte sınır tanımaz olmuştu?
Teröre değil tilavete tepki...
Bu ne acayip bir savrulmaydı?
Yıllar boyu verilen emekler, aile boyu destekler, ölümüne fedakarlıklar sonunda insan ve İslam düşmanı bir terör örgütü için mi feda edilecekti?
Gerçi, onlara sorarsanız değişen bizleriz!..
Oysa kimin değiştiğini gerçekten merak ediyorlarsa birkaç yıl önceki yazıp çizdiklerine bakmaları yeterli.
Hatta o kadar geri gitmelerine bile gerek yok.
Birkaç gün geri gitmeleri yeterli.
Birkaç gün geri gitmeleri ve şehitlerimiz için Kur’an-ı Kerim okunmasına niye karşı çıktıklarını izah etmeleri yeterli.
KAFAMA TAKILANLAR..
Neyse ki azledilmeyi beklemediler...
MHP’nin vizesiyle bakanlık koltuğuna oturan iki HDP’linin bakanlıktan azledileceği yönündeki duyumlarımız beni çok rahatsız etmişti. Zira “bakan” demeye şahit ister bunca “Kandilvari” icraatlardan sonra bir de “kahraman” olacak, seçim boyunca istismar için bol malzeme bulacaklardı. Neyse ki kendileri gitti.
Peki dertleri neymiş biliyor musunuz?
Teröristlere operasyon yapan bir hükümette yer almak...
O canını verdi, devlet “şehit” diyemedi
Operasyonda, zatürre olup hayatını kaybeden Uzman Erbaş Melih Galip Ünsal’ın Karşıyaka’daki cenaze törenine “şehit” tartışmaları damga vurdu.
Milleti için canını vermiş bir askerimize “şehit” demek çok mu zor?
Devlet, bu cimriliği ile millet düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüğünün farkında mı acaba?
.
Ülkenin problemi terör mü, Erdoğan mı?
19 Eylül 2015 Cumartesi
Toplumlar farklılıklardan oluşur ama ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda farklar unutulur, ortak bir tutum oluşur.
Bunun ülkemizdeki en çarpıcı örneği “Çanakkale Destanı”dır.
O destanı yazan milletimiz, aynı millî duruşu günümüze kadar muhafaza etti, bizi parçalamaya yönelik bütün fitne ve tahrikleri göğsünde yumuşatıp geri püskürttü.
Nitekim bu özen sayesinde birbirini rencide etmemeyi başaran Türkiye, Çözüm Süreci denen çatışmasız dönemde en küçük bir toplumsal travma yaşamadan bölgeyle kucaklaştı.
Ancak bu “bayram” kısa sürdü. Terör örgütü, kendi ürettiği gerekçelerle saldırılarını tekrar başlattı.
PKK’ya başkaldırı doğudan başladı
Kürt halkı, 30 yıl sonra kavuştuğu “huzur”una göz dikenlere bu sefer sessiz kalmadı. Bu başkaldırı, örgütü panikletti.
Kandil, teröristlere, “Halkın gözünü korkutun, gerekirse öldürün” talimatları yağdırdı ama yine de bu “ayaklanma”yı önleyemedi.
Defalarca tekrarlanan “serhildan” talimatları hüsranla sonuçlandı! Demirtaş’ın, “Binlerle Cizre’ye yürüyoruz” diye yola çıkıp, 50 kişi ile kalması bu isyanın net bir fotoğrafıydı.
Bölge halkı bu onurlu duruşunu daha da somutlaştırdı ve 120 aşiretin temsilcisi “Ülkeyi terk et” diye haykırdı. Yükselen bu çığlıklar PKK’ya, operasyonlardan daha ağır bir darbe indirdi.
Doğu’da başlayan bu anlamlı direniş bütün ülkeye yayıldı. Meydanlar, binalar hatta araçlar, “milli duruş”un sembolü olan albayrakla donatıldı, her yerden “Teröre hayır” nidaları yayıldı.
Yukarıdan gelen çatlak sesler...
Halk tavrını bu kadar net ortaya koyarken, bazı kesimler, benzeri görülmemiş bir rezalete imza atarak, terörü perdelemeye, teröristi masum göstermeye çalıştı.
Halk “terör düşmanlığı”nda bütünleşirken, siyasi ve ideolojik kesimler ise “Erdoğan düşmanlığı”nda kutuplaştı.
Elbette herkes Sayın Erdoğan’ı sevmek veya desteklemek zorunda değildir. Ama sırf onu yıpratmak için halkın ortak düşmanı olan teröre dahi destek vermek bir cinnettir.
Terörle mücadelenin en yoğun yaşandığı ve tek yumruk olunması gereken son iki ayda ‘halkçı’ Kılıçdaroğlu, ‘milliyetçi’ Bahçeli, ‘Türkiyeli’ Demirtaş, ‘mukaddesatçı’ Paralel Yapı, ‘demokrat’ Doğan Grubu ve diğerleri PKK’yı mı hedef aldı, yoksa PKK ile mücadele eden Türk Ordusu’nun başkomutanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı mı?..
Allah aşkına bu ülkenin problemi kan döken terör mü yoksa terörle mücadele eden Cumhurbaşkanı Erdoğan mı?..
KAFAMA TAKILANLAR..
Akşener’in suçu ne?
Hadi Sayın Tuğrul Türkeş Anayasa’nın emrini yerine getirdiği Sayın Bahçeli’nin hışmına uğradı. Oysa Meral Akşener, Bahçeli’nin hışmına uğramamak için bu teklifi bile reddetmişti. Bu kadar başarılı bir ismi sadece “Fazla öne çıktı” diye çizmek nasıl bir liderlik anlayışı bilmiyorum. Ama ben asıl Sayın Erdoğan’a “diktatör” diyen “demokrat”ların yorumunu merak ediyorum.
Bırakın gitsinler
Batı, Türkiye’nin çözüm çağrılarına ve mülteci uyarılarına hiç kulak asmadı. Tam aksine, Serbest Dolaşım Anlaşması gibi rüşvetlerle kendilerini sağlama aldıklarını düşünerek, Türkiye’ye yönelik mülteci akınına göz yumdular.
Ne zaman ki, Türkiye’nin 4 yıldır onurla taşıdığı problemin ucu kendilerine uzandı, Avrupa da o zaman zıplamaya başladı. Bununla birlikte de rezaletler peş peşe sıralandı.
Oysa uzaktan baya medeni görünüyorlardı. Meğer barbarlıkları aynen duruyormuş ve zemin bulamadığı için görünmüyormuş.
Bırakın isteyen mülteci gitsin. Gitsin de dünya, Avrupa’nın gerçek yüzünü görsün.
.İyi ki bize taş değil, bomba atmışlar!
12 Eylül 2015 Cumartesi
Size ilginç bir hikaye anlatacağım. Hani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Melih Altınok’un sorusuna “Anayasayı inşa edebilecek bir sayı yakalansaydı bugün durum çok farklı olurdu” şeklindeki cevabı, o meşhur “Doğan Yayın İlkeleri”yle yönetilenHürriyet’in internet nüshasında, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Dağlıca açıklaması: 400 milletvekili alınsaydı bunlar olmazdı” şeklinde yer almıştı. Bu fitne ateşi, hazır kıta bekleyen şer odaklarının da yardımıyla yayıldıktan sonra da bu “ilk kıvılcım”ı sessizce silivermişlerdi ya...
Bunun üzerine gazete önünde protesto eylemi yapılmış ve bu kalabalıktan ne idüğü belirsiz birkaç kişi taş atmıştı.
Bendeniz daha o anda, “Bu çirkin saldırıyı kınıyorum, sorumlular derhal cezalandırılmalı. En şiddetli eleştiriye evet ama en hafif şiddete hayır...” şeklinde tavrımı ortaya koydum.
Aman Allah’ım; ne saldırıymış!
Burada elbette “Hırsızın hiç mi suçu yok, bütün bunlara sebep olan o sorumsuzluğa ne demeli?” diye sorabilirsiniz. Nitekim iki gün sonra da olsa Hürriyet o ifadenin “yanlış” olduğunu kabul etti.
Zaten amaç hasıl olmuştu artık...
Gerçi onlar, yaktıkları bu fitne ateşinin sebep olduğu hasardan ve bu ateşi yakan hakkında ne işlem yaptıklarından ziyade, kapılarına atılan taşın hasar tespiti ile meşguldü.
Ve sonuç açıklandı!..
Meğer ne büyük bir saldırıya muhatap olmuşlar.
Değerli mevkidaşım Sedat Ergin anlatırken tir tir titriyordu...
Bütün ülke ayaklandı. Başbakan’ı yakalayan her “gazeteci”, bütün ülkeyi ağlatan terörden önce bu “saldırı”yı sordu.
Tarafsız cemiyetimiz, sahibinin konseyi, paralel candaşları, yoldaşları o kapıyı aşındırdılar. Yetmedi, o meşhur gövde gösterisinde yerlerini aldılar ve hep birlikte, “Objektif yayıncılığımızdan dolayı hedef gösteriliyoruz” diye haykırdılar.
Allah Allah...
Bir ülkenin cumhurbaşkanının sözünü, 70 milyonun gözünün içine baka baka çarpıtmak objektif yayıncılık mı oluyor?
Aslında objektiflikle filan ilginiz yok, bal gibi terör destekçisisiniz.
Ama kimse, bir başkasına ceza kesme yetkisine sahip değildir. Zaten dürüst olduğunuzdan değil ama bu anlayışımızdan dolayı size taş atanları şiddetle kınadık.
Bomba mı ağır, taş mı?
Pekiii...
“Camımız kırıldı” diye günlerdir yaygara yapan sayın “objektif”ler...
Star gazetesine, öğle yemeği sırasında patlamak üzere konan ve kayıtlara “Suruç’takine eşdeğer güçte” diye geçen ve patlamasına 6 dakika kala etkisiz hale getirilen bomba ile ilgili ne söylediğinizi ben duyamadım...
Tarafsız cemiyetimiz tam 24 saat sonra (belki risk almamak için) uzaktan kınadı!
Belki de bomba, 6 dakika kala etkisiz hale getirildiği için bir tepki göstermemişlerdir. Öyle ya cam kırılmadı, çerçeve yamulmadı!
İyi ama daha sonra devam eden, “Tekrar geleceğiz, o zaman kurtulamayacaksınız” tehditlerini de paylaştık ama kimsenin ruhu duymadı.
Nitekim bir sabah gerçekten çıkageldiler. Hem de öyle camımıza taş değil, canımıza 22 kurşun attılar.
Ama bu “objektif” güruh yine duymadı.
Pardon, haksızlık etmeyelim; duydular ve dalga geçtiler.
Camlarına atılan taşı “basın özgürlüğüne en büyük darbe” olarak değerlendiren Hürriyet, bu kurşunları “Murat Sancak’a yönelik adi bir saldırı” olarak gördü.
Yandaş şirketlerine yapılan basit bir mali soruşturmaya karşı “Medyaya darbe” diye cıyaklayan paralel yüzsüzler ise “Havuz yöneticisine saldırı...” dedi.
Ama ne olursa olsun, bu ne taşmış ki bırakın Türkiye’yi, Avrupa’dan Amerika’ya kadar bütün dünya teyakkuza geçti.
Meğer biz ne kadar ucuz kurtulmuşuz; ya bize de taş atılsaydı!..
.
PKK’nın İstanbul’daki canlı kalkanları
9 Eylül 2015 Çarşamba
Acılarımız birbirini kovalıyor...
Teröre karşı hâlâ net tavır alamayan herkes vebal altındadır.
Şehit cenazelerine üzüldüğünü söyleyip terör örgütü konusunda kem-küm edenlerin, “barış, çatışmasızlık” gibi süslü lafları sadece teröre destek anlamı taşımaktadır.
Bugünkü durum değerlendirilirken, operasyonların hangi sebeplerle başladığını dikkate almamak veya “tetiği önce devlet çekti” demek, ilk düğmeyi yanlış iliklemektir.
Nitekim bu samimiyetsizlerin sarf ettiği, “silahlar sussun, kan dursun” gibi sözler, köşeye sıkışan PKK’nın “mola” taleplerine sözcülük etmektedir.
Kürtlerin daha iyi şartlarda yaşamasının önündeki en büyük engel olan “silah ve terör” tamamen devre dışı kalmadan operasyonları durdurmak, bizatihi Kürtlere en büyük kötülüktür.
Fitne müttefikleri...
Terör karşısında milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde “Terörist PKK” diyemeyen bazı medya mensupları, çirkin emellerine şehitlerimizin kanını da alet etmekten utanmıyorlar.
İşte son örnek...
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, siyasi istikrarsızlığa dair, “Bir parti Anayasayı inşa edebilecek bir sayıyı yakalasaydı bugün durum çok farklı olurdu” ifadesini, Dağlıca’daki saldırının en sıcak saatlerinde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Dağlıca açıklaması: “400 milletvekili alınsaydı bunlar olmazdı” şeklinde yayınlamak Doğan Yayın İlkeleri’nin hangi maddesinde yer almaktadır?
Milli değerlerimize sinsice saldırmakta mahir olan bu gazete, her zaman olduğu gibi fitne ateşini paralel işbirlikçilerine taşıyıp kenara çekildi.
Hiçbir açıklamaya gerek duymayacak kadar açık olan bu çarptırma, defalarca yalanlanmasına rağmen şer koalisyonu tarafından hayasızca yayında tutuldu..
Yetmedi, bu yalan ve iftirayı ertesi günkü gazetelerinde manşet yaptılar.
Bu da yetmedi, şanlı(!) muhalefet liderleri, üç-beş oy için bu yalan üzerinde gün boyunca tepindiler...
Artık şaşırmıyoruz...
Bu şer cephesinin, kin ve öfkesi peşinde nerelere kadar gidebileceğini defalarca gördüğümüz için şaşırmıyoruz artık.
Ve dağdaki katillere İstanbul’daki plazalarından destek gönderen bu ikiyüzlüleri herkes çok iyi tanıyor.
Nitekim, terörle mücadele eden ordumuzun başkomutanına göz göre göre iftira atan bu yüzsüzler, tam iki gün sonra güya hatalarını düzelttiler!..
Peki iki gün boyunca dalga dalga yaydıkları bu iftira ne olacak?..
.
Ya ‘düşmanınız’ Allah’ın dostu ise?..
5 Eylül 2015 Cumartesi
Türkiye’de son yıllarda bir “muharrif” yel esti, bütün kriterlerimizi harman gibi savurdu. Sonra baktı ki, olmazlar olmuş; dindarlarla solcular hatta terör hamileri bir araya gelmiş.
Keşke bu bir toplumsal uzlaşma sonucu oluşan bir olsaydı ama maalesef tam aksine buradaki, kin ve nefret üzerine kurulu bir ayrışmaydı.
Aslında herkes herkesi sevecek diye bir mecburiyet yok. Bir ülkede özellikle de aktif bir lideri sevenler olacağı gibi icraatlarını beğenmeyenler hatta kızanlar da olabilir.
Ama yıllarca birbirine düşman olan nice kesimler, üst akıl marifetiyle bir “Erdoğan Düşmanları Cephesi”nde toplanmışlarsa bu çok farklı bir anlam ifade eder.
Bu cephede yer alan siyasi ve uluslararası rakiplerinin Erdoğan düşmanlıkları bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ama bir kesim var ki, niye orada olduklarını kendi vicdanlarına bile açıklayabildiklerini sanmıyorum.
Zira onlar, şimdi “yandaş” dedikleri kişileri gölgede bırakan “Erdoğan muhibbi” idiler.
Erdoğan için teheccüd kılıyor, dua ile sabahlıyorlardı.
Tabii ki kimsenin kavuşamadığı ölçüde ihsanlara da mazhar oluyorlardı.
Şimdi TV ekranından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a meydan okuyan Ekrem Dumanlı’nın, “hürmet”ten “hakaret”e kadar alçalan bu irtifa kaybı, mensup olduğu kesimin, “cemaat”ten “örgüt”e dönüşümünün “kısayolu” gibiydi.
Kimin için kimlerle birliktesiniz?
Peki bu “U” dönüşünün sebebi ne?..
AK Parti’ye ve Sayın Erdoğan’a desteği “en büyük hizmet” sayanlar, ne oldu da “Erdoğan da yanacaksa bütün ülkeyi yakabilir” hale geldiler.
Bu çetin sorunun cevabını kendileri de bulamıyor ki bir zamanlar “hizmet” için yola çıkanlar şimdi kendisine, “Biz nereye geldik” diye soruyor ve cevabını bulamayınca yollarını ayırıyor.
Zira İslamiyet’te, alimlerin “Dinin aslıdır” diye tarif ettiği bir kural vardır: “Hubb-u Fillah, buğd-u Fillah...”
İnsanların asıl karnesi mahkeme-i kübrada verilecektir. Oraya kadar kimsenin, kimseyi aklama yetkisi yoktur. Bu bakımdan özellikle yönetici ve liderlerin, ancak icraatları üzerinden muhasebesi yapılabilir.
Bu durumda...
Milli ve manevi değerlerimize düşman olanlarla “Allah için kol kola” giderken, imam hatip okullarını özgürlüğüne kavuşturan, sınıfa bile giremeyen başörtülülerin kabineye kadar yolunu açan Erdoğan ve yol arkadaşlarına “Allah için düşmanlık” yapmak nasıl izah edilebilir?..
Eğer bu gidişat Allah için değilse kimin için?..
Mesela STAR’ın yazar kadrosuna katılan Hüseyin Gülerce de bu çelişkiyi vicdanına izah edemediği için ayrılarak, samimiyetle çıktığı “hizmet” yoluna başka mecralarda devam etmek zorunda kalanlardan biridir.
Kendisine “Hoş geldin” diyor, “hayırlı hizmetler” diliyoruz.
KAFAMA TAKILANLAR..
Keşke utanmayı bilseydiniz
Üç yıldır “Burada bir insanlık dramı var, katili desteklemeyin; silah vermeyin” diye kendimizi yırtarken bizi duymayan Avrupalılar, felaket sınırlarımızı aşıp kucaklarına düşünce ağlıyor! Hiç inanmayın, onlar timsah gözyaşları... Onların sömürgeci ruhunu, bütün dünyayı titreten Aylan bile ıslah edemez. Bir de bizdeki “Esad”çıları....
Hayırdır Ertuğrul Bey, ne tatili bu?
Sayın Özköşk, tam yaz sezonu bitmiş, herkes işine dönmüşken “uzun tatil” de nereden çıktı?
Bizim patrona, “Yöneticilerin bu işi bilmiyor; onları at, beni al” diye hava atıyorsun ama geçen çeyrek asra rağmen gazetecilikle pek de alakan yok galiba.
Zira medyada Eylül ayı, yeni sezona start zamanıdır. Eylül’de tatile hele de “uzun” tatile giden gazetecinin dönüşü meçhul demektir...
Senden önceki “keskin dilli” yazarlarınız gibi...
Benden söylemesi...
.
O plan gerçekleşseydi...
2 Eylül 2015 Çarşamba
Ne değişti ki?” eleştirileri altında tekrar seçime gidiyoruz.
Ne değişmedi ki?..
Bir kere 7 Haziran’da iktidarın da, muhalefetin de ciddi bir “koalisyon” beklentisi yoktu.
Hemen herkeste “AK Parti oy kaybedebilir ama iktidarı korur” beklentisi hakimdi.
Onun için CHP, tek başına iktidar olsa dahi 4 yılda bile yapamayacağı şeyleri “1 yılda gerçekleştirme” sözü verebildi. Hesapta yine iktidar değişmeyecekti, onlar da “Biz gelseydik, her şeyi bir yılda halledecektik” masalı eşliğinde muhalefette kalmanın konforunu yaşamaya devam edeceklerdi.
Nitekim, seçim sonuçları “koalisyon”u zorunlu kılsa da partiler buna hazır bir psikolojide olmadığı için teşebbüsler, “istikşaf”tan öteye geçemedi.
Oysa şimdi durum öyle mi? 1 Kasım akşamı yine bir “koalisyon” ile yüz yüze gelebileceğimizi düşünmeyen kimse var mı acaba?..
Partiler çok farklı şartlarda sandığa gidiyor
İki seçim arasında belki bir hükümet bile kurulamadı ama partilerin sandıktaki yansıması açısından o kadar çok şey değişti ki...
Zira 7 Haziran seçimlerine AK Parti, 13 yıllık iktidar yorgunluğuyla, CHP ise bu sürede iktidar için ciddi bir alternatif olamamanın utancıyla gitti.
Ayrıca, Kürt halkının ayağına gelen “asırlık fırsat”ı istismar eden PKK, MHP’nin; “sadece askerî çözüm” söylemlerinin destek bulmasını sağladı. Demirtaş’ın, “Seni başkan yaptırmayacağız” parolasıyla bir araya gelen “Erdoğan düşmanları” da, gerekirse CHP’nin de oy kaybetmesini öngören “AKP’den kurtulmak için Ulusal HDP Projesi”ni cepheye sürdü.
Netice itibariyle bu iki uç söylem, “uzun iktidar” ve “müzmin muhalefet” kamburlarıyla birleşince, özellikle AK Parti’den ve kısmen CHP’den, oldukça stratejik bir oy kayması yaşandı. Bu sebeple AK Parti iktidarı, CHP ise ümitleri kaybetti.
Diğer cephede ise birbirleriyle aynı vagonda yolculuk bile yapamayacağını söyleyen MHP ve HDP birbirlerine asansörlük yapmıştı...
Aynı oyun yine tutar mı?..
8 Haziran’dan bu yana geçen kısa sürede çok önemli gelişmeler oldu.
Türkiye’yi, özellikle istikrarsız bir döneme itenlerin “tam zamanı” diye Tel Abyad’tan düğmeye basarak başlattıkları süreç, planlanandan çok farklı bir noktaya evrildi. “Türkiye siyasi boşluğa düşmüşken önce Suriye’deki kantonlar birleştirilecek sonra da ‘Türkiye’dekiler’le bütünleştirilecekti.” Bu konuda önemli ülkelerden “destek” sözü de almışlardı. Ayrıca, Türkiye de bu dönemde bu hamleyi önleyecek hiçbir ciddi adım atamayacaktı!
Ama öyle olmadı. En kritik zamanda, PKK’ya karşı son yılların en ciddi operasyonu başlatıldı ve terör örgütü ciddi biçimde hırpalandı. Zaten “Emanetçi hükümet nasıl böyle kararlar alır” öfkesi de bu hayal kırıklığının ifadesiydi.
İşte, öngöremedikleri bu süreç; hem HDP’nin hem de MHP’nin bütün stratejilerini yerle bir etmiş, her iki partiyi de açığa düşürmüştü.
MHP ve HDP’ye önemli miktarda oy kazandıran, “AKP, HDP ile kol kola; PKK’yı besliyor” iddiaları ve “Biz Türkiye partisiyiz, PKK’ya silahı ancak biz bıraktırırız” vaatleri, artık ağızlarına bile alamayacakları birer “yalan” haline geldi.
Hülasa...
Emanetçiler, emanetlere sahip çıkamadı. 7 Haziran’da bir macera için ayrılan oylar bu seçimde tekrar merkeze yönelecektir.
Bu dönüşün doğuracağı sonuç, rakamsal değerinden çok daha büyüktür.
.
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Bu sonuç Erdoğan’ın eseri mi?
29 Ağustos 2015 Cumartesi
İlk ‘seçim hükümeti’miz hayırlı olsun. Beklediğimiz bir strateji uygulanmış, bu geçici sürede köklü değişikliğe sebep olmayacak tercihler yapılmış. Bağımsız isim tercihlerinin, o bakanlıklardaki üst düzey bürokratlar yönünde kullanılması da bu hassasiyeti gösteriyor.
En stratejik görevlendirme ise gerek paralelle mücadele gerekse asayişte oldukça başarılı bir yönetim sergileyen İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok’un İçişleri Bakanlığı’na getirilmesi oldu.
Bu nazik dönemde Kürt asıllı bir parlamenterin AB Bakanlığı’na getirilmesi de sevindirici.
İlk başörtülü bakan da hâlâ laikliği dinsizlik zannedenlerin öfkesi kabarabilir ama herkesin beklediği bir gelişmeydi, hayırlı olsun.
Muhalefet “Kendim ettim, kendim buldum” kıvamında...
Yeni kabine hayırlı olsun ama malum; bu bir parti veya koalisyon hükümeti değil. Bir hükümet kuramadığı gibi seçime gitmeyi de beceremeyen ‘engelli parlamento’yu, kolundan tutup götüren bir olağandışı uygulamadır.
Ülkenin üç ayda düştüğü duruma bakar mısınız?
Bunun vebali, 7 Haziran seçimlerini ‘sabote’ eden, çok farklı anlayışların sadece “Erdoğan kini” ortak paydasında oluşturduğu şer ittifakına aittir.
Nitekim, ‘yıkım’ amacıyla kurulan bu ittifak her ne kadar AK Parti’yi alaşağı etmeyi başarsa da o kadar çoğunluk ve hırsa rağmen yerine yenisini koyamadı. Çünkü tek motivasyon Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı cezalandırmaktı.
Bu şer ittifakı, kötü niyetinin lanetine uğramış olacak ki, kurtulmaya çalıştıkları AK Parti olmadan bir ‘hiç’ oldular.
Nitekim AK Parti-CHP görüşmelerine çok ümit bağlayan oldu.
Ama bu kadar yıldır aynı çatı altında olmalarına rağmen birbirlerini hâlâ tanıyamamış olacaklar ki, o değerli günleri “istikşaf” yani birbirlerini keşfetmek için harcadılar!
Tanıyınca da nişan attılar!
Bu gelişme, daha da vazgeçilmez olduklarını düşünen sayın Bahçeli’yi uzlaşmadan iyice uzaklaştırdı.
Oysa 7 Haziran sonrası AK Parti’ye koyduğu rezervin gerekçeleri büyük ölçüde geçersiz hale gelmişti.
Tam aksine, terörle kıyasıya mücadele eden bir yönetime destek vermemekle, şimdiye kadar izlediği siyasetin samimiyetini sorgulattılar.
Anayasa’ya uymak “hıyanet” mi?
“Kilit parti” olmanın konforuna fazla konsantre olan MHP’nin aynı uzlaşmaz tutumunu, “seçim yolunda işbirliği” konusunda da sürdürünce Anayasal zorunluluk devreye girdi.
Bu sürece de barikat kuran CHP ve MHP’nin, bu “Alayına hayır” stratejisiyle nereye varmak istediklerini anlayan varsa lütfen bize de anlatsın.
Zira ‘mecburi istikamet’ olarak girilen bu süreçte bütün baskı ve tehditlere rağmen sorumluluk üstlenen sayın Türkeş’i, linç etmeye kalktılar.
Oysa Londra’da trafikte sağdan seyretmeye çalışan Karadenizlinin hesabı, aslında “hıyanetle” itham edilen Tuğrul Türkeş sorumlu ve onurlu bir tavır izlerken, geriye kalan hepsi ters yönde yer almıştı...
Koalisyonları Erdoğan mı engelledi?
Sırf öngörüsüz ve art niyetli oldukları için iktidarın düştüğü bir dönemde bile muhalefette kalmayı başaran bu müzmin muhalifler, bunun günahını da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yüklemeye çalışmaktadır.
Koalisyonu Cumhurbaşkanı Erdoğan engellemiş.
Ne ilgisi var?
Siz 276’yı aşan bir çoğunluk sağlayıp kabine listesini Beştepe’ye götürdünüz de onay mı alamadınız?
“Efendim, AK Parti’ye izin vermedi” diyorlar.
İyi ya, siz de zaten bütün oyunu AK Parti’yi tasfiye üzerine kurmamış mıydınız, demek ki sizin amacınıza hizmet etmiş!
Ayrıca böyle bir iddia, her şeyden önce sayın Davutoğlu’na hakarettir.
***
Hülasa...
Bu kadar kumpasa, komploya, projeye, ittifaka rağmen muhalif kalmayı başaran bu art niyetliler grubu, Anayasa’nın kendilerine verdiği hakkı bile kullanmayı beceremedi, seyirci kalmayı tercih etti.
Malum... Vermeyince mabud, neylesin Sultan Mahmut.
xxxxxxxxxxx
.Bize neden saldırıyorlar?
26 Ağustos 2015 Çarşamba
Operasyonlar başlar başlamaz “90’lara mı dönüyoruz” yaygaralarıyla devleti baskı altına almaya çalışanlar terörün yeni ittifaklarını hiç sorgulama ihtiyacı duymadı.
90’lardaki eylemlerin talimatı sadece Kandil’den geliyordu. Şimdi ise eylemleri artık “nitelikli üst akıl” yönetiyor.
Dış destek belli ölçüde devam etse de bölge halkının 90’lardaki desteğin yine geçerli olduğunu söylemek mümkün değil.
HDP’ye oy veren yüzde 13’ün, terörü de desteklediğini düşünmek her şeyden önce bu kesime büyük hakaret olur.
Teröre derin ittifak desteği
Eskiden Kürtlere “Şerefsiz” diye haykıranlar ve KCK’ya operasyon yapanlar 7 Haziran öncesi bütün güçleriyle HDP’yi desteklediler.
Aslında HDP umurlarında değildi. Nitekim seçimlerden sonra ters dönen HDP’ye hiçbiri, “Biz seni teröre yataklık yapman için mi destekledik” diye sormadı.
Daha da beteri aynı desteği HDP’nin römorku terör örgütü için de sürdürdüler.
Çünkü bu, Erdoğan düşmanlığı maskesi altında Türkiye’nin millî menfaatlerine savaşta sınır tanımayan bir şer ittifakıydı.
Türkiye, tarihinin en büyük çürümüşlüğünü yaşıyor.
Büyük bir öngörü eksikliğiyle doğu ve güneydoğuya gönderilen bütün tescilli paraleller, en kritik dönemde “hizmet”lerine devam ediyorlar!
Emniyetimizi teslim ettiğimiz kişilerin teröre nasıl hizmet ettiğini bizzat emniyet müdürü; bütün çıplaklığıyla anlatmıştır. Kendisine karşı başlatılan paralel iftira kampanyası ise doğru söylediğinin en büyük delilidir.
Sandık göründü, oyun bozuldu
İşte seçimden hemen sonra 7 Haziran’a kadar söylenenleri bir kenara bırakıp Türkiye’ye savaş açan bu ittifak, sandığın bu kadar çabuk geleceğini hiç hesaplamamıştı.
Onlar bir süre bu pervasız savaşı sürdürecek ve hedeflerine ulaştıktan sonra yine bir şirinleştirme operasyonu ile olup bitenleri unutturacaklardı.
Ama suçüstü yakalandılar.
Onun için daha ufukta seçim görünürken koro halinde yeni bir hikaye haykırmaya başladılar.
“Çözümü iktidar bozdu, saldırıları devlet başlattı...”
Kusura bakmayın, bu millet sizin zannettiğiniz kadar da balık hafızalı değil. Çözüm sürecini nasıl istismar ettiğinizi ve yeterli tahkimatı tamamladıktan sonra tekrar çatışma ortamını oluşturmak için ne kadar uğraştığınızı halk çok iyi biliyor.
STAR’ın dediği gibi “Bu yalanı yutturamazsınız.”
Artık sazlı sözlü PR çabalarınızın ve “PKK eylemleri ‘ama’sız durdurmalı” suflelerinizin sonucunu bekleyecek zamanınız yok.
Zaten onun için “seçim”i nefretle anıyorsunuz. Oysa “sahibinin araştırma şirketi” AK Parti’nin oy kaybedeceğini öngörmüş(!), bu endişe niye ki...
Oyunlarını bozduk, hedef olduk
Bu şer ittifakının bileşenleri eskiden her türlü gayri millî oyunu tezgahlıyor ve rahatça gizliyorlardı. Şimdi durum değişti. Halk onların ne olduğunu öğrendi ama oyunu bozanlar da bu ittifakın hedefi oldu.
Biri hedef gösteriyor, diğeri saldırıyor, bir diğeri ise perdelemeye çalışıyor.
Efendim, bu saldırıları kendimiz tezgahlıyormuşuz...
Utanmadan, “Bombayı kendiniz koydunuz” demişlerdi. Şimdi de alçaklıkta zirve yaparak, “Murat Sancak’ın arabasına 22 kurşunu kendiniz sıktınız” diyorlar.
Tam bir “Şakirdin fikri neyse zikri de odur” durumu.
Muhteremler bu işlerde ihtisas sahibi ya, herkesi de kendileri gibi “marifetli” zannediyorlar.
Doğan grubunun köşeli iki muhafızı da aynı sakızı çiğniyor.
“Her şey elinizde, madem birileri saldırmışsa ortaya çıkarın” diyor, “Faili meçhul kalırsa siz demek ki sizin tezgahınızmış” demeye getiriyorlar.
Bu mantığa göre Çetin Emeç’i de siz öldürdünüz demektir Sayın Özköşk...
Çünkü o melun cinayetten hemen sonra, kabinesi patronunuzun evinde oluşturulan Mesut Yılmaz hükümeti göreve geldi ama olay hâlâ aydınlatılamadı...
.
Basına bayram, bize bomba paketi
25 Temmuz 2015 Cumartesi
Dünün hikayesine, “Sıradan bir gündü...” diye başlayamıyorum. Sabahın 05.00’inde, çalan telefonla uyanmıştım ve erken saatlerde çalan telefonlar beni hep ürpertmiştir.
Nitekim dün sabah da telefonum hal-hatır sorma görüşmesi için çalmıyordu...
Telefondaki ses, “Uçaklarımız DAEŞ hedeflerini bombaladı, ne diyorsun?” diyordu...
Acilen çıktığım gazete yolunda İstanbul başta olmak üzere onlarca ilde de operasyon yapıldığını öğrendim.
Anlaşılan akşamki meteoroloji bültenlerinde dinlediğimden çok daha sıcak bir gün bizi bekliyordu...
***
Öğleye doğru odamın penceresinden gördüğüm manzara, rahmetli babamdan çok sık duyduğum, “Allah beterinden korusun” duasını acı bir sızı ile hatırlattı bana.
Bahçemizde, o; her gördüğümde felaket tellalı gibi algıladığım kızıl renkli bir bez parçası ve yanı başında da ayrılmaz parçası olan ‘paket’ duruyordu. Sokağı kesen polis araçları ve yansıyan telaşa bakılırsa ciddi bir durum vardı...
Sözüm ona işçi-emekçi dostları, yemek salonumuzun kenarına bombayı koymuş, saatini de bütün personelin öğle yemeğine göre ayarlamışlardı...
Sevsinler sizin emekçiliğinizi...
Basın bayramının kutlandığı dün Star Medya çalışanlarına kutlama ‘hediyesi’ olarak bomba paketini layık gören, bizi günlerdir tehdit eden, kürsülerinden parmak sallayan, daha dün köşelerinden öfke kusan seviyesizler ve paralel uzantıları...
Gözünüz aydın!..
Milli duruş cesaret ister...
Fazla da sevinmeyin şer cephesinin onursuz lejyonerleri...
Çünkü bizler kadere iman etmiş, ülke ve milleti için yola çıkmış insanlarız.
Bizim için tek düstur “Niyet hayr, akıbet hayr...”dır.
Gün kendini değil, ülkeyi düşünme günüdür. Türkiye çok vahim bir tablo ile karşı karşıyadır.
Düne kadar birbiriyle savaştığı iddia edilen iki terör örgütü şimdi birlikte Türkiye’ye çullandı. Herkes bir tedirginlik ve endişe içerisinde.
“Fırsat bu fırsat” türü lüzumsuz çekişmelerin zamanı değildir.
Gelinen noktadaki olumsuzlukların faturasını Türkiye’nin izlediği Suriye politikasına yüklemek ucuz bir demogojidir.
Ne olacaktı peki? Zalim Esad’ın yüzbinlerce kişiyi katletmesine destek mi olacaktık?
“Yok, ortada dursaydık” gibi yorumlar ciddiyetten çok uzaktır.
Esad’ın ve terörün karşısında değilseniz yanındasınızdır.
Bakın bu noktaya nasıl geldik...
Bu noktaya nasıl geldiğimizi çok mu merak ediyorsunuz?
Çözüm süreci gibi yüz yılda bir yakalanan fırsatı sırf inisiyatifi kaybetmemek için sabote eden PKK resmen desteklendi, bazı medya kuruluşları “Önce şunu bir netleştirelim, PKK terör örgütü değildir” diyenlere sözcülük yaptı.
Güya Çözüm Süreci’ni çok önemsediğini söyleyen Kürt siyasetçileri, devam etmesi için en kritik eşik olan PKK’nın silah bırakması konusunda gayret etmeyi bırakın, “Kendi güvenliğimizi kendimiz sağlayacağız” açıklamalarıyla silahı meşrulaştırdı.
Asırların Ayn El Arab’ını kanton ilan ederek uydurulan Kobani’den başlayan ABD senaryoları eşliğindeki DAEŞ paslaşmalarıyla Türkiye içeride ve dışarıda yıpratılmaya çalışıldı.
Şimdi herkes samimiyet sınavında...
Hiç derin analizlere, ağdalı laflara gerek yok. Bu ülkedeki huzur iklimi içeriden ve dışarıdan yürütülen yoğun çabalar sonucunda bozuldu. Korkarım o günleri çok arayacağız. Onun için, bu ülkede yaşamayı önemseyen herkese bir çağrım var.
Her türlü, “ama” ve “fakat”ları elimizin tersi ile iterek milli bir duruş sergileyelim. Torunlarımızın huzur içinde yaşamasına engel olan her türlü eyleme hatta söyleme “dur” diyelim.
Yanımızda olan herkese teşekkürler...
Dünkü vahim olaydan sonra Sayın Başbakanımız Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere, geçmiş olsun dileğinde bulunan herkese teşekkür ediyorum. Cevap vermekten aciz kaldığımız bir desteğe ve teveccühe mazhar olduk.
Bu destek bizim için çok değerlidir. Sizler yanımızda olduğu sürece bizi kimse yıldıramaz.
Bazı meslektaşlarımızın, medya kuruluşlarımızın ve çok daha vahimi meslek örgütlerimizin bu desteği esirgemiş olması bizi şaşırtmadı ama çok üzdü.
Çünkü bizi endişelendiren patlayan bombalar değil, paslanan vicdanlardır.
Bu gençler savaşmak için mi Kobani’ye gidiyordu?
22 Temmuz 2015 Çarşamba
Suruç’taki vahşetin acısını hiçbir lanet hafifletemez. İnsanları katletmek için ‘insan’ı; silah olarak kullanan bu canavarlar ‘insan’ olamaz...
Bu tür saldırıları, her türlü çekişmeyi bir kenara bırakarak, sadece ‘insan hayatı’ açısından tavır koymak da insanlık gereğidir.
Oysa Suruç’ta, daha cenazeler toplanamadan bir istismar operasyonunun başlatılmasına şahit olduk.
Failler bulunmuş hatta bağlantıları bile çözülmüştü!..
Türkiye’nin destekleyip büyüttüğü IŞİD, yine devletin desteğiyle bu katliamı gerçekleştirmişti!..
Bu zihniyet kimin meyvesi?
Elbette DAEŞ’in tehditlerinin tavan yaptığı bir dönemde, Suruç gibi netameli bir bölgede bu çaptaki bir olayın niçin önceden tespit edilemediğini acımasızca sorgulamalıyız. Nitekim bugünkü STAR’ın tespit ettiği soruların cevap bulması durumunda çok ilginç sonuçlarla karşılaşacağımız kanaatindeyim.
Bu katliamın Türk hükümetinin müsamahası hatta himayesiyle gerçekleştiğini söylemek tam da bu katillerin amacına hizmet etmektir.
“AKP-IŞİD ortaklığının kanlı meyvesidir” diyenlerin, ‘Türkiye’ye zarar verme arzusu’ bakımından DAEŞ canilerinden farkı yoktur.
Yıllardır pompalanan “Türkiye, IŞİD’i destekliyor” iftirası, senaryosunu Türkiye düşmanlarının yazdığı ve paralel örgütün MİT TIR’ları baskınlarıyla sahnelediği bir komplodur.
DAEŞ’i kimin desteklediğini çok merak edenler, ülkelerindeki radikal safralardan bu örgüt sayesinde kurtulan batılı yöneticilere baksın.
Bu ülkelerin, “DAEŞ’e katılımı engellemiyor” diye Türkiye’yi hırpalarken, diğer taraftan da DAEŞ’ten kurtulup dönen vatandaşlarını 30 yıl hapisle tehdit etmesi nasıl izah edilebilir?
Kapatamazsınız sayın Demirtaş
Durum böyle iken HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın, ülkenin birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bir anda takındığı tavrı, yaptığı açıklamaları nereye koyacağız?
Bu ülkenin yüzde 13’ünü temsil eden sorumluluk sahibi bir TC vatandaşı değil de, bir azınlık temsilcisi gibi konuşmak neyin nesi?
PKK’nın silah bırakmasının tartışıldığı bu süreçte, ‘Kandil’deki mihmandarı’nın peşinden tekrarladığı silahlanma çağrısının amacı nedir?
30 yıldır sürdürdüğünüz terörün muhatapları da böyle bir “tedbir”i nasıl düşünemedi!
Bu çağrınız, aynı gün Adıyaman’da şehit ettiğiniz Uzman Onbaşı Müsellim Ünal’ın ve ondan önceki 15 bin şehidin yakınları için de geçerli midir?
Bu muydu sizin Türkiyeliliğiniz?..
Bütün bu tahrikleri ve size paralel olmayan medyaya savurduğunuz tehditleri, bugün sarf ettiğiniz “Ülkenin medyası, siyasetçileri böyle bir olay karşısında bile birbirine yakın duramıyor” cümlesi kapatabilir mi sizce sayın Demirtaş?..
Hiç inandırıcı değilsiniz şer ittifakının cici çocuğu...
‘Hırsız’ın hiç mi suçu yok?
HDP yöneticilerinin, ucuz tahrikleri bir kenara bırakıp şu sorulara cevap vermesi gerekir.
- İstanbul’dan topladığınız bu 300 genci, ölümün kol gezdiği bir bölgeye götürmekteki asıl amacınız neydi?
- Toplanan oyuncakları 300 kişinin mi götürmesi gerekiyordu?
- Bu gençler Kobani’yi nasıl imar edeceklerdi?
- MLKP menşeli Figen Yüksekdağ’ın günlerdir Kobani’de bulunmasının, MLKP’nin legal uzantısı olan ESP’li gençlerin ziyareti ile bir ilgisi var mı?
Ve asıl soru:
- Bu gençlerin, MLKP tarafından üniversitelerden toplanıp Kobani’de eğitildikten sonra DAEŞ’e karşı cepheye sürülen gençlerle bir ilgisi var mı?
***
Netice olarak, elbette bu vahşeti planlayan, gerçekleştiren, yardım eden, görevini ihmal eden kim varsa ve her nerede ise tek tek bulunup cezası verilmelidir.
Ama bu gençleri, ölümle biten maceralara sürükleyenler de hesabını vermelidir...
Sayın Kılıçdaroğlu, var mısınız, yok musunuz?..
13 Temmuz 2015 Pazartesi
Her zaman böyle yapıyordu...
Yine aynı taktiği uyguladı, meydanlarda esti gürledi.
“Bu ülkenin en büyük problemi AKP iktidarıdır. Bize şans verin, bir yılda her şeyi düzeltelim” dedi.
Nasıl olsa yine kazanamayacaklardı.
Yine muhalefette kalacak, yine AK Parti’ye yüklenerek durumu kurtaracaklardı.
Aslında tahmin ettiği gibi oldu, CHP; ana muhalefetteki yerini korudu!
Fakat bu sefer farklı bir şey
olmuştu.
“AKP’yi düşürmek için HDP’yi kullan” projesi sonuç vermiş, ana muhalefetin oy kaybettiği bir seçimde, iktidar da kaybetmişti.
Artık kimse iktidar değildi ama herkes iktidar namzediydi...
Nedir bu iktidar fobisi?
Gel gör ki iktidarı düşürmek için akla gelmez hilelere başvuranlar, şimdi de köşe bucak iktidardan kaçıyorlar.
HDP zaten AK Parti’yi düşürmekle görevini tamamlamıştı ve kendisine giydirilen “Türkiye partisi” gömleğini, işi biter bitmez çıkarıp çöpe atmış ve her zamanki, “Terör biterse ben de biterim” köşesine çekilmişti.
MHP ise daha o akşam kendisine muhalefet rolü biçmişti.
Ancak, etraftan yükselen “En uygunu MHP” yakıştırmaları karşısında, “Bilal’i ver, fanusa gir” saçmalıklarıyla 13 yıllık muhalefet konforunu sağlama almaya çalıştı!
Kılıçdaroğlu’nda sobelenme telaşı...
CHP’nin durumu da farklı değildi.
Sayın Kılıçdaroğlu, bütün oyuncular saklanırken ortada kalıp sobelenen mızıkçı çocuklar gibiydi...
Önce seçim öncesi tezgahladıkları şer koalisyonunu devam ettirmeye çalıştı. (Hatta bunun için milletin kendisine hiçbir zaman vermediği Başbakanlığı bile rüşvet olarak teklif etti) Ama MHP titreyip kendine geldiği için bu oyun bozuldu.
Aslında Kılıçdaroğlu’nun kimyası bozuldu.
Düşünebiliyor musunuz?.. Bugün koalisyon görüşmesi yapılacak olan Kılıçdaroğlu dün Vatan gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Çelik’e verdiği röportajda, “Önyargısız oturacağız” diye başladığı cümleyi, “Bizimle olmaz, en uygunu MHP” diye bitiriyor.
Düğün alayı eve gelirken nişan atan gönülsüz gelin adayları gibi...
Daha beteri de var.
“Kabinede yer almam şartlara bağlı. Arzu ettiğim tarzda bir yapı oluşmazsa Başbakan Yardımcılığı’nı başka bir arkadaş üstlenebilir” diyor.
Sayın Kılıçdaroğlu, “şartlar” uygun olmazsa zaten koalisyonda yer almamanız gerekir. Bu nasıl bir şart ki CHP için uygun oluyor ama sizin için uygun olmuyor?
Starbucks’ta buluşur musunuz!..
Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Davutoğlu’nun kendisine getireceği teklifi kibarca reddetmek için bütün şartları hazırlamakla yetinmiyor, sonrası için de tedbirler alıyor!
“Davutoğlu hükümeti kuramazsa görevi almak için Saray’a gitmem...”
Hay hay efendim, köşedeki Starbucks’a ne dersiniz?..
***
Bırakın bu ucuz bahaneleri Sayın Kılıçdaroğlu... Günlerce sarıldığınız klozet-kapak, kap-kacak bitti şimdi de “kaçak” güreşmeye başladınız.
Sayın Kılıçdaroğlu;
Orada meşruiyeti tescillenmiş bir mekanda yüzde 52 oy ile seçilmiş bir cumhurbaşkanı var.
Artık bunları kimse yutmuyor ve millet sizden cevap bekliyor:
Var mısınız, yok musunuz?..
Eserinizle övünebilirsiniz sayın HDP müttefikleri...
27 Haziran 2015 Cumartesi
Geçen yıl da DEAŞ Kobani’ye saldırmıştı. Türkiye, yaraları sarmaya, sınıra yığılanları bağrına basmaya çabalarken HDP Eşbaşkanı Demirtaş halkı sokağa çağırmıştı.
Sonrası malum...
“6-7 Ekim olayları” diye tarihe geçen o günlerde Diyarbakır savaş alanına döndü. Her yer yakılıp yıkıldı, yağmalandı. Daha da kötüsü katliamlar yapıldı. Arkadaşları ile birlikte fakirlere kurban eti dağıtan Yasin Börü, sığındığı evde bıçaklandı, 3. kattan atıldı. Yetmedi, üzerinden defalarca otomobille geçilerek ezildi.
O olaylarda 50’den fazla “Yasin” öldü.
İşte bu katliamın azmettiricisi olan o Demirtaş, daha elinin kanı kurumadan ve hesap vermeden Kürtlerin geleceğinin teminatı olarak takdim edildi. Hatta bütün Türkiye’yi yönetmeye talip oldu.
Doğan Grubunun, “Vay şerefsiz”den “Vay şerefimiz...”e evrilen muhteşem bir dönüşümle (!) sahip çıktığı, sazlı sözlü PR yaptığı bu tahrikçi bir “kahraman” gibi servis edildi.
Her şey aynı, tetikçi farklı...
Önceki gün, Kobani’de ikinci perde açıldı. Yine DEAŞ saldırdı, yine yaralılar Türkiye’ye kaldırıldı, yine siviller sınıra yığıldı.
.Ve yine Türkiye bu işlerle uğraşırken HDP de fitne ateşini körüklemekle meşguldü.
HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ, “IŞİD Türkiye sınırından geçti. Biz bu iddiamızı ispatlamak zorunda değiliz. Türkiye IŞİD’e destek vermediğini ispatlasın” diyerek iftira ve yüzsüzlük çıtasını oldukça yükseltti.
MİT TIR’larına musallat olanların da, HDP’yi omuzlayanların da ağzında gevelediği ama bir türlü çıkaramadığı sakız da tam bu sırada dışarı fırladı ve malum ittifak, Twitter’da #TerroristTurkey hastagi açarak bütün dünyaya “Türkiye’nin teröre yardım eden terörist bir ülke” olduğunu ilan etti!
Onlar bu küresel operasyonu yürütürken dış müttefikleri İsrail de, Kudüs’teki iftar programını takip için giden Türk gazetecileri sorguluyordu. Kim bilir, belki de İsrail polisi; gazetecilere “terörist” muamelesi yapmadan önce buradaki dostlarından görüş almıştır.
İhanet yapıtına son noktayı da yine Figen Yüksekdağ koydu: “Daha önce gerçekleştirdiğimiz sivil inisiyatif ve direniş hareketini yeniden canlandırmaya çağırıyoruz. Suruç’ta ve her yerde Kobani’yi, IŞİD saldırıları karşısında savunmaya davet ediyorum.”
Geçen yıl Demirtaş’ın yaptığı çağrıdan ne farkı var Allah aşkına...
Yalanları yatsıyı bile göremedi...
Oysa bu koparılan fırtına tamamen yalan ve iftira üzerine bina edilmişti.
Onlar duymak istemese de Türkiye, Dışişleri Bakanlığı’ndan Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na kadar; bu iddiaları çok net biçimde yalanladı ve DEAŞ saldırılarını kınadı.
Ayrıca, bizzat sahada bulunan YPG Sözcüsü Redur Halil de hem HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ’ı, hem de PYD Lideri Salih Müslim’i çok net bir dille yalanlayarak “DEAŞ militanlarının Türkiye’den geldiğine dair bir suçlamamız yok çünkü batı ve güneyden geldiler” dedi.
Ama onların tek amacı nifak sokmaktır. Doğruyu söylemek gibi bir dertleri yok ki... Nitekim müttefik medyalarının bir kısmı dün hâlâ aynı iftiralarını utanmazca sürdürürken bir kısmı da Sayın Davutoğlu’nun yalanlamasını, adeta “inkar etti” imasıyla vererek farklı bir seviyesizliğe imza attılar.
Ey HDP muhipleri ve müttefikleri... Huzurlarınızda, Türkiye’nin başına bela ettiğiniz “Türkiye partisi”!.. Eserinizle övünebilirsiniz.
Türkiye sizinle de eserinizle de gurur duyuyor!..
.
Alayına hayır=Kürdistan’a evet!..
24 Haziran 2015 Çarşamba
Bir kere bu meclis tablosu halkın iradesi değil, şer projesinin hormonlu bir ürünüdür.
Mevcut durum, tek hedefi “Her ne pahasına olursa olsun AK Parti’den ve Erdoğan’dan kurtulmak” olan, meşru-gayrimeşru, yerli-yabancı, paralel-yamuk aklınıza gelen her türlü unsurun oluşturduğu bir koalisyonun, mevcudu devirdiği ama yerine yenisini koyamadığı bir hilkat garibesidir...
Nitekim Demirtaş, (Kandil kulağını çekince geri adım atsa da) bu emanet oylarla barajdan çıkabildiklerini bizzat ifade etti.
Yoksa “Doğuda zalim, batıda mazlum” bir iki yüzlülükle bu sonuç alınamazdı...
Zaten asıl mesele HDP’nin barajı aşması da değildi; hâlâ anlamadınız mı?..
Ama her şeye rağmen yeni doğmuş bir meclisimiz var artık.
Değerli vekillerimiz dün “...vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, toplumun huzur ve refahı” için namus ve şerefleri üzerine yemin ettiler...
Milletin vebali artık sizin üzerinizde
Şimdi ilk görev, bu tablodan bu ülkeyi yönetecek bir hükümet çıkarılmasıdır. Burada da en büyük vebal de “AK Parti yönetemiyor, gitsin” diyenlere aittir.
Ve gitti... Buyurun, görev sizde.
Nitekim bu tablonun ressamları, bunun için çok uğraştılar ama başaramadılar.
Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti Genel Başkanı’na görev verecek ve sayın Davutoğlu temaslarına CHP’den başlayacak.
O “ressamlar” bu görüşmeyi çok önemsiyor. Çünkü “AKP’siz olmuyorsa bari CHP’siz olmasın” derdindeler.
CHP’nin yaklaşımı ortada iken, AK Parti’nin, kendisini entrikalarla alaşağı edenlerin “B Planı”nı uygulayarak birlikte yola çıkacağını sanmıyorum.
HDP ile de çuvala girilemeyeceğine göre geriye MHP kalıyor.
Sayın Bahçeli’nin tutumuna bakılırsa bu da pek mümkün görünmüyor.
“Bilal’i ver, koalisyonu al” yaklaşımı, bu milletin önemli bir kesimini temsil eden bir kişiye asla yakışmayan, siyasi terbiye sınırlarını aşan bir tutumdur.
MHP ne yapmak istiyor?
MHP sorumluluğunun gereğini yapmazsa “seçim” gündeme gelecek.
Bu sonuç büyük ölçüde MHP’nin eseri olacak. Zaten sayın Bahçeli daha 7 Haziran akşamı yeni seçimden bahsetmeye başlamıştı...
MHP bu “Alayınıza hayır” tutumuyla nasıl bir siyasi hedef amaçlıyor bilmiyorum.
Böyle gidilen bir seçimde MHP’nin oy kaybedeceğini düşünüyorum ama yanıldığımı varsayalım.
Ne olacak... MHP tek başına iktidara mı gelecek?..
Sayın Bahçeli’nin, “Erdoğan’ın başkanlığına hayır” derken, 2001’de Fazilet Partisi’nin kapatılması üzerine kapıldığı “Tek başına iktidar ve başkanlık” hayali tekrar depreşmiş olabilir ama adı üstünde hayal...
Bu uzlaşmaz tavır kime yarar?..
Gerçekten MHP’nin bu tavrıyla ne kazanacağını bilmiyoruz ama ülke çok şey kaybedecek.
Üstelik de o şapşallaşacak ekonomik verileri, azacak enflasyonu, faizleri filan bir kenara bırakın; korkarım o namusları şerefleri üzerine koruma sözü verdikleri bölünmez bütünlüğümüz zarar görecek...
Bu seçim sonuçlarının “hormonlu” olduğunu hatırlatarak başlamamın bir amacı vardı.
Siz, Suriye sınırımızdaki gelişmelerin, şer şebekesinin AK Parti’yi HDP sapanıyla iktidardan düşürmesine denk gelmesini (!) tesadüf zannediyorsanız Allah selamet versin!
Nitekim önceki gün gazetemizi ziyaret eden ABD Büyükelçisi Bass, Suriye sınırımızda olup bitenleri, bütün diplomatik derinliğiyle izah etmeye çalıştı ama bizi ikna edemedi.
Oysa tekrar seçime gidilirse bu belirsizlik veya “emanetçilik” dönemi nerdeyse bir yıl sürecek.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin kaprisleri sebebiyle oluşacak boşlukta, o bölgede neler olur dersiniz?..
İpucu olarak “Irak Kürdistanı”nın da, Türkiye’deki koalisyonlar döneminde oluştuğunu hatırlatayım.
Sayın Bahçeli, bütün çözümlere burun kıvırarak sadece “Büyük Kürdistan” değirmenine can suyu taşıdığınızın farkında mısınız?..
.
Sadece siyaset yapıyorlar, aslında yan çiziyorlar...
17 Haziran 2015 Çarşamba
Seçimden sonra ülkenin hükümetsiz kalmaması için üzerlerine düşeni yapacaklarını söylemişlerdi.
Aradan on gün geçti, söylem aynen devam ediyor ama eylem tarafı, “ses var, görüntü yok” durumunda...
Hatta mevcut durumu, Ziya Paşa’nın “Âyinesi işdir kişinin, lafa bakılmaz” kriterine göre değerlendirirsek, bu tablodan kolay kolay hükümet çıkmayacağını bile söyleyebiliriz.
Zira bırakın koalisyonu, tek başlarına iktidara gelseler bile yapamayacakları şeyleri şimdi “koalisyon şartı” diye sıralıyorlar...
Biz, gençlerin koalisyonu bilmediğinden yakınıyorduk ama bunların durumu daha vahim.
Veya hesap bilmiyorlar...
(Hesap deyince aklıma geldi. Sayın Kılıçdaroğlu, madem Türkiye’yi ikiye bölüyorsun bari doğru yerden böl; yüzde 40’a yüzde 60 değil, yüzde 41’e yüzde 54...
Ayrıca bu yüzde 54’ün içine soktuğunuz partiler kendi deyimleri ile “Yılanla aynı torbaya” girmişler ki, Allah akîbetlerini hayreylesin...)
Kendinize gelin beyler...
Mevzuya dönelim.
Gerçekten ülkeyi hükümetsiz bırakmama konusunda samimi iseniz önce “oyunuz kadar” konuşmasını öğrenmelisiniz.
Yani, seçimden önceki vaatlerinizi oy oranınıza göre revize etmek zorundasınız.
Oysa Sayın Kılıçdaroğlu koalisyonu “Başbakan olmak” şeklinde algılıyor!
“Bu olmayacaksa dönüşümlü başbakanlık olsun ama Meclis başkanı bizden olsun, bütün icracı bakanlıklar bizim olsun, seçim öncesi halka verdiğimiz bütün sözler yerine getirilsin...” diyor.
Başka?..
Dürüst olun beyler... Bunlar aslında “Biz yokuz” demenin öbür adı.
Oylarınızın “farklı” olduğunu düşünmüyorsanız, AK Parti, en büyüğünüzden yüzde 64 daha fazla pazarlık gücüne sahip...
Diğerlerinize göre üstünlüğünü de kendiniz hesaplarsınız.
Çünkü suçüstü yakalandınız
Seçimlerden önce “Yine biz bol keseden atarız, AK Parti gelince de, ‘Biz iktidar olsaydık yapacaktık’ diye AK Parti’yi sıkıştırırız” diye düşündünüz ama millet bu oyunu bozdu.
Şimdi çıkmazdasınız ve patinaj yapıyorsunuz.
Çünkü hükümet olursanız, AK Parti’nin size rağmen yaptıklarından daha fazlasını yapmak zorundasınız ama yapamayacağınızı adınız gibi biliyorsunuz. Onun için sağa sola yalpalayıp duruyorsunuz.
Gerçi Sayın Kılıçdaroğlu’na biraz haksızlık ediyoruz sanırım!
Kendileri önceki gün PM’de saatlerce konuştu, değinmedik konu bırakmadı ama “Sadece AKP’nin uhdesinde değil, biz de yürütürüz” dediği Çözüm Süreci’ni, “MHP’yi kızdırıp başbakanlıktan olurum” endişesiyle; ağzına bile almadı.
HDP’nin ve HDP yüklenicilerinin işi çok zor
AK Parti’nin önünü kesmek için bütün gayrimeşru yöntemleri kullanarak bu partiyi barajdan çekip çıkaranlar...
Şimdilerde, “Biz yaptık” diye gururlandığınız “proje”nizin sonuçları tam olarak ortaya çıktığı zaman da umarım aynı yiğitliği gösterip, paralel müttefiklerinizle birlikte bu “eserinize” sahip çıkarsınız.
Zira sazlı sözlü PR’larla, kapı kapı dolaşan “abla”larla, allayıp pullayıp “Türkiye Partisi” diye yutturduğunuz bu parti ile birlikte PKK ilk defa kurumsallaşarak Meclis’e girmiştir. Bu basit bir olay değil, ABD’nin bizzat yönettiği bir oyundur.
Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması ile birlikte DEAŞ’ı özellikle Tel Abyad bölgesine yönlendirerek, “DEAŞ’ı bombalıyoruz” ayağına halkı Türkiye’nin başına sarmak ve boşalan çok stratejik sınır bölgesini de PKK’ya sunmak bu oyunun sadece ilk bölümüdür.
Yerli işbirlikçiler için Türkiye’nin ne önemi var ki...
“Yaşasın AKP ve ‘diktatör’e karşı küresel işbirliği!.. Yaşasın İsrail dostluğu!”
KAFAMA TAKILANLAR..
Sadece ‘Hatırat’ mı Sayın Sever?
11. Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresi boyunca yanından ayrılmayan Sayın Ahmet Sever bir kitap yayınladı.
“Ne var bunda” diyebilirsiniz.
Ama...
Bu kitap, ‘basın danışmanı’ sınırlarını aşan kritik hadiselerden oluşuyorsa,
Bu bölümler belli kişi ve kişilere karşı bir bakış açısı ile kaleme alınmışsa,
Kitapta adı geçenler, kendileri ile ilgili ifadeleri yalanlamışsa,
Kitap, koalisyon pazarlıkları esnasında yayınlanmışsa,
Kitabı, Doğan Grubu yayınlamış ve PR’ı için bütün grup seferber olmuşsa...
Yine de masum bir “Hatırat” mı diyeceğiz Sayın Sever?..
.
AK Parti-CHP tuzağına dikkat...
13 Haziran 2015 Cumartesi
Başbakan Davutoğlu il başkanları toplantısında, seçim öncesindeki şayialara rağmen kimsenin itiraz etmediği demokratik bir seçim yapıldığını söyledi.
Yanılıyorsunuz sayın Başbakan...
Bu sükunet, seçimin kalitesinden kaynaklanmıyor.
HDP barajı aşamasaydı ve AK Parti tek başına iktidara gelseydi...
Sizce durum yine böyle sakin mi olurdu?..
Kesinlikle hayır...
O durumda şimdi Türkiye, “plakasız araçların taşıdığı oy torbalarını, kedilerin, kargaların girdiği trafoları, çöplerden çıkan kullanılmış oyları, 11 iken 111 veya 1111 yapılan AK Parti oylarını, yandaş YSK”yı konuşuyor olacaktı.
Nerede o ‘oy’uncular?
Aslında hiç de adil bir seçim yaşanmadı.
Bütün kumpaslar, şer ittifakları bir kenara Türkiye, doğu ve güneydoğu illerinde siyasi tarihinin en çirkin seçimine sahne oldu.
Sandık başında fazla darp ve şiddet olayı yaşanmaması kimseyi yanıltmasın. Zira, sandıkların başına HDP’nin “gönüllü müşahitler”i dışında kimse gidemedi ki... Kendileri çalıp kendileri oynadı.
Tehditlere aldırmayarak sandık başına giden öğretmenin başına gelenleri STAR’dan okudunuz.
Nice rakiplerin, HDP’nin barajı aşması için dua ettiğini biliyor muydunuz?
Şimdi...
Daha aylar öncesinden seçimler hakkında senaryolar üreten, “AK Parti seçim yolsuzluğu yaparak HDP’nin barajı aşmasını engelleyecek” diye dünyayı ayağa kaldıran, Doğan medyasının yoğun desteği ile bütün milleti sandık başına çağıran o “oy”uncular acaba bu “irade katliamları”nın hiçbirini duymadı mı?
Onların elbette öyle bir derdi yoktu.
Onlar, bu söylemleri bir argüman olarak kullanıyordu ve gerek kalmayınca da tıpkı o “çöpten buldukları”(!) oy pusulaları gibi çöpe attılar.
Ama bunlar beni hiç şaşırtmıyor.
Beni asıl şaşırtan, meydanların hep bu sahtekarlara bırakılması, karşılarında hep savunmada kalınmasıdır.
Onlar şimdi yeni projeler peşinde
Seçimde HDP’nin barajı aşmasını sağlayan “torba koalisyon” artık ikinci aşamaya geçti.
Şimdi sıra “yüzde 13’ün, yüzde 41’den daha güçlü olduğunu” göstermeye geldi...
İş dünyası başta olmak üzere herkes 12 yıllık yönetim tecrübesinin devrede olması için AK Parti’nin içinde bulunduğu bir koalisyon arzu ederken, sadece AK Parti düşmanlığı üzerine plan kuranlar yine “Ülke ne olursa olsun yeter ki AK Parti’nin içinde olmadığı bir koalisyon kurulsun” peşinde.
Bu da MHP ve HDP ortaklığı demektir ki, MHP açısından açık bir harakiridir.
Gerçi böyle bir ortaklığı bütün MHP’liler net biçimde reddetti. Ama bu şer cephesi, siyaset dışı yöntemler bile deneyerek bu ittifakı zorlayabilir ki, hiç şahit olmadığımız şeyler değil...
Bu olmazsa yine AK Parti’siz azınlık denemeleri sahnelenecek. Bu tür modeller ülke için bir felaketmiş kimin umurunda? CHP’nin genel başkanı“başbakan” olma uğruna her türlü “formül”e hazır.
Yeter ki Kılıçdaroğlu’na görev verilsin.
Ne var ki Davutoğlu görevi iade etse bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na görev vermeyip erken seçim kararı alacağı “endişesi” yaşıyorlar.
CHP ortaklığı milleti kızdırır...
Öte yandan AK Parti-CHP koalisyonu da “B Planı” babından sürekli telaffuz ediliyor. İşin ilginç yanı AK Parti’de de bu fikri destekleyenler olduğu söyleniyor.
Teorik olarak, farklı yelpazelerdeki iki büyük partinin kuracağı böyle bir koalisyon ideal çözüm gibi görünebilir. Ama söz konusu “ortak” CHP ise durum değişir.
Böyle bir ortaklıktan AK Parti’nin göreceği zarar, MHP’nin, HDP ortaklığından alacağı yaradan az değildir.
AK Parti toplumun, öz değerlerine düşman olan bu partiyi hükümete taşırsa, belki o sesi çok çıkan “organizatör”lerden övgü alabilir ama asıl dayanağı olan milleti küstürür.
Çünkü bu millet, “Halk Partisi”ni iyi bilir...
.
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Dikkat... Artık, “bekar” değilsiniz...
10 Haziran 2015 Çarşamba
Çok farklı bir seçim oldu...
Millet yine tam zamanında neşterini vurdu.
Sonuçlar kimini üzdü, kimilerini de sevindirdi.
Ortaya koyduğu tablo ile herkese bir şeyler anlatmaya çalışan halk en acı uyarıyı AK Parti’ye yaptı ve beklemedikleri bir anda iktidardan indirdi.
Elbette AK Parti bu uyarı üzerinde uzun uzun düşünecek, tahlil ve tetkiklerden sonra teşhisini koyacak ve tedaviye girişecektir. Zaten bunu yapamazsa bir daha tek başına iktidar yüzü göremeyecek, “o eski günler” şarkılarda kalacaktır.
Artık bir günah keçisi yok
12 yıldır AK Parti tek başına iktidara geliyor, çelmelere takılmadan millete hizmet etmeye çalışıyordu.
Diğer partiler ise sorumsuz muhalefet olmanın rahatlığı ile iktidarı engellemek için gerektiğinde yıkıcı ve terörist uzantılarla iş birliği yapmaktan bile imtina etmiyordu.
Bu gelenek 7 Haziran’da bozuldu. Millet, tek başına ülkeyi yönetme görevini hiçbir partiye vermedi.
İstismar muhalefetine alışanlar artık ağızlarını her açtıklarında, “iktidar partisi...” diye söze başlayabilecekleri bir günah keçisi yok.
Ve iktidar partisinin 12 yıldır taşıdığı yük, bu seçimde diğer partilerin omuzlarına ağır bir sorumluluk olarak döndü.
Yani, seçmenin mesajını tersten okursak; yönetim sorumluluğunu bütün partilere verildi...
Aylardır methiyeler düzülen “koalisyon hayali” şimdi gerçek oldu; hayırlı olsun!..
Ama bu kadar yıldır yıkmaya, devirmeye alışanların, bu alışkanlıklarından kurtulup yapıcı bir formata geçmeyi başarabileceklerinden emin değilim.
Merhum Turgut Özal’a kan kusturan, siyasi nezaketi bile çok görerek,”Çankaya’daki zat” diye bahseden Demirel, Aydın’da bulunduğu sırada Özal’ın vefat haberini alınca yanındakilere yansıyan ilk tepkisinin, “Başımıza iş açtı” şeklinde olduğu söylenir.
Demirel’in hesabı yeni iktidar namzetleri, bu çok bilinmeyenli denklemi nasıl çözeceğiz diye kara kara düşünüyorlardır muhtemelen!..
Yıkmak kolay, yapmak zordur
Buyurun bakalım...
Halk onlara, “Birbirinizle konuşun, diyalogla ortak çözüm üretmeyi öğrenin” mesajı verdi.
Oysa, bazı liderler hâlâ meydanlardaki üslubunu sürdürüyor.
Her parti birer tok satıcı pozlarında kırmızı çizgilerini sıralıyor!..
Beyler kendinize gelin...
Ülkede bir iktidar yok artık ve sorumluluk hepinizin.
Hiç biriniz görevden kaçamazsınız ve bunun içindir ki, hiç biriniz tek başına iktidara gelmiş gibi davranamazsınız.
Sizi vekil eden irade “diyalog kurun” diyor.
Durum böyle iken ...
Bir siyasi parti lideri, “Seçim Beyannamemize karşı çıkanlarla koalisyon yapmayız” diyorsa henüz narkoz etkisinden kurtulamamış demektir.
Sayın Kılıçdaroğlu meydanlardaki “Sözüm söz...”ün peşinden sıraladığı hesapsız vaatleri de tekrar gözden geçirmek zorundadır. Ama fazla endişe etmesine de gerek yok; oy oranına bakılırsa halk o vaatleri pek ciddiye almamış...
Sayın Bahçeli’nin, “Bizim için hâlâ çözüm süreci ihanettir. Bunun için gerekirse muhalefette kalmaya devam ederiz” deme lüksü kalmadı artık; o eskidendi.
Sayın Demirtaş da, kendisinin yüzde 10’a bile ulaşamadığı bir seçimde yüzde 52 halk desteğiyle seçilen cumhurbaşkanına karşı hakaret edemez. Hatta hükümet olamasa bile... Zira, üzerinde tepinecekleri bir iktidar yok artık...
Ve daha da önemlisi, ey müzmin muhalifler... Hiç biriniz, devletin “örgüt” olarak tescil ettiği kumpasçı ve şantajcılarla flörte devam edemezsiniz.
Zira...
Artık siz “bekar” değilsiniz...
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Sadece samimiyeti oylayalım...
7 Haziran 2015 Pazar
Günlerdir propaganda bombardımanı altındaydık. Meydanlardan mecralara, aklınıza gelebilecek her yöntemle yürütülen ikna savaşlarının hedefi olduk.
Nihayet bugün sandığa gidiyoruz.
Partilerin ‘blok’ taraftarları için aslında bütün bu gayretlerin fazla anlamı yok.
Zaten bütün bu çabalar, aslında yüzde 10 civarındaki karar vermemiş olan seçmenleri etkilemeye yöneliktir.
Hatta bu defa belki de her şey sadece yüzde 1 için...
O yüzden oy kullanarak vatandaşlık görevini yerine getirmek belki de ilk defa bu kadar önemli hale geldi.
Sanki seçim değil; savaş...
Demokratik ülkelerde “seçim” bir hizmet yarışıdır.
Partiler hazırlıklarını halka sunar, halk da onları değerlendirir ve mevcut iktidarın devamına veya başka bir partinin hizmeti devralmasına karar verir.
Oysa Türkiye’de özellikle bu seçime bir hizmet yarışı ile gelindiğini söylemek mümkün değil.
Yapılan şeyleri vaat etmek, “İşsizliği bitireceğiz” derken, belediyelerden yüzlerce işçi çıkarmak nasıl bir samimiyettir?
Türkiye’de artık, ne “hizmet” kaldı, ne de “hizmet yarışı” maalesef...
Daha ziyade “seçim kisvesi altında kıyasıya savaş”ın hüküm sürdüğü bir süreç yaşadık.
“Herkese, her istediğini vereceğiz” ve “Her sorunu bir yılda çözeceğiz” gibi ciddiyetten uzak vaatlerin gerisinde, bütün muhalefet partilerinin “maliyeti ne olursa olsun, iktidar üzerinden Erdoğan’ı devirmek” gibi, seçimle ilgisi olmayan bir hedefe kilitlendiklerini gözlemledik.
Bu ittifak, iktidarı devirmek için oluşturulan meşru bir siyasi güç birliği değildi.
Terör örgütlerinden bile yer aldığı bir öfke koalisyonuydu.
Cepheler farklı, hedef aynı...
Yakın zamana kadar birbirleriyle savaşanların, kendi hedeflerini bir kenara bırakarak, oluşturduğu “ortak düşman dostluğu”nda, âli ülke menfaatleri gibi bir hedef aramak beyhude çaba harcamaktır.
Nitekim bütün muhalefet liderlerinin bu ittifaka giden muhteşem(!) manevralarını günlerdir ekranlardan izliyoruz. Daha düne kadar “devleti AKP değil paraleller yönetiyor, bu örgüt temizlenmeli” diye ateş püskürenler bugün bu yapının çadırında toplandılar.
Türkiye’nin yıllardır enerji harcadığı çözüm sürecinin tarafı olduğunu iddia eden bir parti, çözüm sürecini torpilleyen bir örgütün güdümüne girebiliyor.
“Cebrail parti kursa desteklemem” mertebesindeki bir anlayışın, ev ev dolaşarak “Allah adına” HDP’ye oy istemeye evrilmesi nasıl izah edilebilir?
Daha da ilginci, PKK ve DHKP-C gibi huzurun, refahın ve barışın katilleri, bu koalisyona açık destek veriyor, eylem yapıyor, insan öldürüyor.
AK Parti’yi devirmek için bütün bu rezaletlere “eyvallah” diyen bu muhalefet, bugün milletin karşısına hangi yüzle çıkacak?
O halde kin, nefret ve intikam için kurulan bu ittifaktan, ülke ve millet adına nasıl hayır beklenebilir?
Velhasıl bu seçim, bir samimiyet oylamasıdır.
Aklınıza gelen bütün başarı kriterleri anlamını kaybetmiş, sadece kimin ne kadar samimi olduğunun araştırılması ehemmiyet kazanmıştır.
Zira...
Hatalar telafi edilebilir ama samimiyetsizlik asla...
KAFAMA TAKILANLAR..
Savcılara büyük görev
Muhabirimiz Kemal Gümüş’ün “Asıl bomba savcının evinde çıktı” haberi yeni bir sayfa açtı. MİT TIR’larını basan savcı Süleyman Bağrıyanık’ın evinden bir DHKP-C militanının çıkması, Berkin Elvan dosyasını çözmek üzere olan kahraman savcı Mehmet Selim Kiraz’ın, DHKP-C tarafından şehit edilmesine farklı bir anlam kazandırıyor.
Şehit savcıya saygı, adını bir binaya vermekle değil; gerçek katillerini ortaya çıkarmakla mümkündür.
Değerli savcılarımız, bu onurlu görev size düşüyor sanırım.
.
Son TIR operasyonu da sayemizde fiyasko...
6 Haziran 2015 Cumartesi
Hatay ve Adana’da organize edilen operasyonlar aslında 17/25 Aralık darbe teşebbüsünün dış ayağını oluşturan bir parçasıydı.
Ancak bütün zorlamalara ve kumpaslara rağmen bu operasyonlardan arzu ettikleri sonucu alamadılar.
Aradan aylar geçti...
Paralel yapının ilk mağdur ettiği medya kuruluşu olan Cumhuriyet, Stockholm Sendromunda olduğu şu günlerde ne hikmetse bu TIR baskını olayına tekrar merak sardı. Ve gazetenin paralel patentli yayın yönetmeni, dünyayı hayrette bırakacak bir gazetecilik örneği sergileyerek (!) 16 ay sonra, tam da Türkiye çok önemli bir seçime giderken o TIR baskınlarından yeni görüntülere ulaşmıştı!
“O TIR’larda gıda değil, silah yüklüydü, üstelik de Türkmenlere değil El Kaide’ye gidiyordu...”
Bu da yeni bir operasyondur...
Bu da, paralel örgütün yıllardır uyguladığı uydu yayınlar üzerinden gerçekleştirilen “zaman” ayarlı operasyonlardan biriydi.
İttifakın farklı cephelerindeki bildik simalar yine harekete geçerek, malum “gazeteci”nin büyük başarısından (!) dem vurmaya başladı.
Ayrıca şer ittifakındaki iş bölümünde, seçim öncesi dış basını Türkiye üzerine çullandırma görevini üstlenen paralel yapının, bu yönde başlattığı kampanya için de malzeme üretmesi gerekiyordu.
Nitekim Amerika’dan Avrupa’ya kadar bütün dizayn medyası da aynı anda harekete geçti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden Türkiye’ye saldırmaya başladı.
Bizans ittifakına cephaneyi ise yine milletin “himmet”iyle bugünlere gelen ama şimdi Türkiye düşmanlarına hizmet paralel örgüt veriyordu.
Yine suçüstü yakalandınız beyler...
Tam da bu son operasyonun hedefine ulaştığını düşündükleri sırada STAR’ın manşeti hayallerini yine suya düşürdü.
Çünkü son operasyonları da bu haberimiz sayesinde deşifre olmuştu.
Başarılı muhabirimiz Kemal Gümüş, bu konuda şimdiye kadar tartışılan her şeyi, lüzumsuz ayrıntı haline getiren çok önemli bir ayrıntı yakalamıştı.
Evet, “Asıl bomba TIR savcısının evinden çıktı”...
Hani kendini hizmete adayan ve TIR’larda gizlenen ihaneti (!) belgelemek ve bütün dünyaya ilan etmek için yırtınan savcı vardı ya, hatta tutuklanırken de çok etkileyici şeyler söylemiş, “Hukuk çizgisinden asla ayrılmadım. 23 yıllık meslek hayatımda hiçbir şeye eyvallah demedim” demişti.
İşte bu savcı 6 Mayıs Çarşamba günü Antalya’daki evinde gözaltına alındığında gecenin o saatinde Avukat Hakan Evcin de o evdeydi.
“Bir avukatın savcı ile birlikte olmasından doğal ne var” demeyin.
Çünkü o, sizin bildiğiniz avukatlardan değil...
O, birçok eyleme katılmış bir DHKP-C üyesi.
İsterseniz biraz daha zoom’layalım...
Değerli savcımızın can yoldaşı olan bu Hakan Evcin, 31 Mayıs günü Çağlayan Adliyesi’nde meslektaşı Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı haince öldüren DHKP-C militanlarının görüntülerini Facebook sayfasında paylaşmış, merhum savcımızın katillerinden Şafak Yayla’nın fotoğrafını profil resmi olarak kullanmış, sayfalarını da diğer DHKP-C militanlarıyla süslemişti...
Şimdi...
“Hukuk çizgisinden asla ayrılmayan” bu değerli savcımızın böyle biriyle ne işi olabilir dersiniz?..
Can Dündar’ın gazetecilik başarısından bahseden üstatlar!..
Cevabınızı duyamadım...
.
Altın klozet’i bırak, ‘altın saray’a bak...
4 Haziran 2015 Perşembe
Başından bu yana gündemden düşmeyen Beştepe Sarayı’na seçim döneminde yeni bir fonksiyon yüklendi ve müflis muhalefetin kaynak kaçamağı haline geldi.
Bu saray olamasaydı operasyon medyası sayfalarını neyle dolduracaktı ve muhalefet, kaynağı nerden bulacaktı bilmiyorum...
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TRT’deki programına davet alınca, iki konuyu mutlaka sormaya karar verdim.
1- Gerçekten yetkilerinizi arttırmak için mi başkanlık sistemini bu kadar çok istiyorsunuz?
2- Beştepe Sarayı’nda altın kaplama klozet mi kullanıyorsunuz?..
Nitekim sordum...
Özellikle klozet sorusuna çok kızdı ve iddiaların doğruluğunun tespiti halinde cumhurbaşkanlığını bırakacağını canlı yayında duyurdu.
Ve programdan hemen sonra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’ya “Sabahleyin Kılıçdaroğlu’nu saraya davet etmesi” talimatını verdi.
“Efendim, ‘Klozetleri sabaha kadar değiştirmişler’ diyebilir” şeklindeki bir hatırlatma üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bu gece de gelebilir” şeklinde cevap verdi.
Sayın Kılıçdaroğlu cevabını yine CNN Türk’ten verdi.
Çetin ceviz gazetecilerin (!), “Siz sarayı kastetmemiştiniz galiba” şeklindeki ısrarlarına dayanamayarak “Ben sarayı kastetmedim, o üzerine alınmış” dedi.
O ‘çark’ etti, ben müfteri oldum!
Kılıçdaroğlu meydanlarda söylediğini stüdyoda inkar edince ben müfteri durumuna düşmüştüm ve zembereği boşalan kurulmuş kuvvetlerin hücumuna uğradım.
Neyse ki 24 kanalı, “Sen paraları saraya harcadın, asgari ücretliyi düşünemezsin. Sen artık tuvalete giderken bile altın klozetli tuvalet kullanıyorsun...” diye bas bas bağıran görüntüleri yayınladı da linçten kurtulduk...
Bu arada bu görüntüleri izleyince Sayın Kılıçdaroğlu’na haksızlık yaptığımı fark ettim; özür dilerim!..
Çünkü ben, “Altın kaplama klozet...” dediğini aktarmıştım, oysa kendileri ‘dümdük’ “altın klozet” demişler...
Çok değerli ve sorgulayıcı (!) meslektaşlarımızın yoğun gayretleri de Sayın Kılıçdaroğlu’nu, klozet batağından çıkarmaya yetmemişti.
Niyet hayır değilse akîbet vahimdir...
Allah kimseyi şaşırtmasın. Kılavuzu karga olanın yolu klozette biter...
Bu seçimde AK Parti’den (ve dolayısıyla da Erdoğan’dan) kurtulma hayaline kapılan CHP, paralel öfkenin rüzgarıyla klozete savruldu.
“Benim adım Kemal, sözüm söz” dışında bir siyaset üretemez; gerçekten alternatif olmayı beceremezseniz, böyle ucuz operasyonlara yem olursunuz.
Eski Türkiye’nin ideoloji tüccarı meslek odaları üretiyor, paralel örgüt pazarlıyor ve zavallı Kılıçdaroğlu da bu ucuz palavraları miting malzemesi yapıyor.
Bu minval üzere kurulu bir kısır döngü içerisinde aylardır sarayın üzerinde tepiniyor, art niyetli saçma gündemlerinin millet tarafından da ciddiye alındığını zannediyorlar.
Üç kuruşluk ülkelerde çok daha görkemli saraylarda ağırlandık.
Siz de ordaydınız...
Sanki Erdoğan, bu külliyeyi yanında götürüyor...
Aslında, Türkiye’yi eziklikten kurtardığı için teşekkürü hak ediyor.
Bunu da görün saray simsarları...
Siz ‘saray’ mı dediniz... Alın size saray...
Hem de devletin değil, paralel duruşundan dolayı devletin mağdur ettiği (!) bir garibanın!..
Öyle sıradan bir kompleks zannetmeyin, biraz yakından inceleyin.
Ama halka açık değil, STAR’dan okuyun; sakın İncek’e gitmeyin.
***
O meraklı mimar hanımefendi ve o ‘araştırmacı gazeteciler cumhuriyeti’ acaba biraz da bu ‘saklı saray’ı inceleyebilirler mi?
Kim yaptırmış, nasıl yaptırmış, kim için yapılmış?
Havuzlarının sıcak su gideri ne kadarmış?..
Ne gibi diplomatik ve stratejik özellikleri varmış...
Ve ‘altın’ düşkünü Sayın Kılıçdaroğlu... Ankara’ya yolunuz düşerse uğramanızı tavsiye ederim.
Çünkü bu sarayın sadece klozetleri değil tamamı ‘altın’dan...
Türkiye partisi’ derken eldeki oylardan olmak...
29 Mayıs 2015 Cuma
Analiz
Kürt siyasi hareketinin Türkiye geneline yayılması için kurulan HDP ilk sınavını bu seçimlerde verecek.
Parti isimleri değişse de siyaset tarzının aynı kaldığını ve Öcalan’ın uygulamaya koyduğu iradenin hayat bulmadığını başından beri vurguluyoruz.
Çünkü HDP, Batı’da Türkiye türküsü söylerken, Güneydoğu’da eski istismar siyasetini devam ettirdi.
Bölgeden gelen haberler, yine Kandil ve KCK ile kucak kucağa bir siyaset yürüttüğünü gösteriyor.
Oysa bu konu, HDP’nin girdiğini söylediği yeni yoldaki samimiyetinin en önemli göstergesiydi.
Artık Kürt partisi de değil
Meğer HDP çıktığı yeni yolda ne menzile varabilmiş ne de yerinde kalabilmiş.
Tam bir ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma’ durumu...
Ulusalcı tavır takınan HDP, bölgedeki tabanını da küstürmüş durumda.
“Ne yapsaydı? Kürt tabanı kaybetme endişesiyle etnik siyaseti mi sürdürseydi?” diyebilirsiniz.
Ama durum farklı...
Yıllardır ektikleri rüzgarı, fırtına olarak biçme durumundalar.
Bugüne kadar Türkiye’nin batısını sadece kendi tabanını tahrik için kullanırsan, şimdi sana “Hayırdır, satılıyor muyuz?” diye sorarlar.
Nitekim, şimdiye kadar öngörüsüz bir biçimde sürdürülen Kürt siyaseti, normalleşmenin yolunu da kapatmış.
Bölgedeki baskı ve tehdit takviyeli siyasetin bu seçimde daha da artarak devam etmesi, bu çaresizliğin sürüklediği bir çukur...
Buna, aday belirleme sürecinde bölgeden istenen isimlerin, aksine liste dışı bırakılmasına duyulan tepki de eklenince, HDP’yi çok ciddi bir sandık boykotunun beklediği söyleniyor.
Sayın Demirtaş yandaş kanallarında istediği kadar “Baskı yok” diye bas bas bağırsın.
O ‘patates baskısı’ diye geçiştirmeye çalıştığı KCK imzalı tehdit mektuplarını sordum.
Bunların; buralarda vaka-i adiyeden olduğunu söylediler.
Daha da ilginci, insanlar konuşurken bile gizli kamera ile izleniyormuş gibi davranıyor.
Tehdidin adı ‘ikna’ olmuş
Bölgede Kandil’in talimatıyla yaygın olarak uygulanan yeni bir baskı yöntemi de “İkna Komisyonları”... Kandil’in oluşturduğu ekipler, bölgedeki bütün aşiret reislerini, ağaları, beyleri, sözü dinlenen aile temsilcilerini, hatta yerel yönetimleri tek tek ziyaret ederek, “Size bazı yanlışlar yapmış olabiliriz ama, hepsi geride kaldı, kucaklaşalım” diyorlar.
Görünüşte çok masum bir seçim çalışması, hatta barış için çalışan sivil toplum faaliyeti olarak bile telakki edilebilir!
Oysa işin aslı pek öyle değil. Daha ziyade bütün varlığı gasp edilen mal sahibinin alnına silah dayayıp zorla helal ettirmeye benzer bir durum.
Adı üstünde, “ikna” komisyonu... “İkna olmazsan gerisini sen düşün...”
Sınırda öldürülen peşmergelerle ilgili olarak HDP yetkililerinin PKK’ya karşı herhangi bir tepki göstermemesi de önemli bir öfke birikimine sebep olmuş.
Bu suskunluğun, KDP ile HDP arasındaki ayrışmayı keskin bir cepheleşme ve ciddi bir mücadeleye dönüştürdüğü söyleniyor.
Günün sonundaki en ilginç anekdot ise şu; gün boyunca bizi gezdiren Siirtli kardeşimin otomobilinde akşama kadar Ahmet Kaya’yı dinledik.
Bu arkadaş dün akşam CNN Türk’te Selahattin Demirtaş’tan “Şu karşıki yayla”yı dinlemiş.
“Keşke Ahmet Kaya’dan bir şey söyleseydi” dedi.
Ben de “O söylerdi herhalde ama, Ahmet Hakan ister miydi, bilmiyorum” dedim.
Doğan’a paralel uçan çakma şahinler...
26 Mayıs 2015 Salı
Bu seçimin çok farklı olacağı, hatta Türkiye’nin ‘beklenmedik’ olaylarla karşılaşacağı çok konuşuluyordu.
Nitekim, ince taktikler, üst akıl ürünü atraksiyonlar birbirini izlemeye başladı.
- Terör ve tabut siyaseti yapanların gün yüzüne çıkan siyasi dayanışması,
- HDP’nin; ‘doğuda eşkıya, batıda evliya’ ikiyüzlülüğü,
- ‘Kiralık katili’ HDP’ye aşık olan CHP’nin ‘Stockholm
Sendromu,
-Düne kadar birbirine düşman olanların sürpriz dayanışması gibi, bu seçimde karşılaştığımız ‘ilk’ler, aslında birbirini tamamlayan parçalar.
Çünkü, asırlardır mer’i olan “cem-i zıddeyn muhaldir” ilkesi geçersiz oldu ve Türkiye, zıt uçların nasıl bir ittifak oluşturduğunu gördü.
Belki de ‘zıt’ görünen bazı uçlar aslına rücu etti...
Bardağı ‘One minute’ taşırdı!
Çok ilginçtir, AK Parti’nin icraatları içeridekilerden çok, dışarıdakileri rahatsız etti. Güneyden batıya birçok ülkeye mensup mekanizmalar, yerli işbirlikçileriyle birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı yoğun bir mücadele başlattı.
7 Haziran seçimlerini ‘son fırsat’ olarak gören bu ittifak, her türlü gayrimeşru yol ve yöntemleri de devreye sokarak AK Parti’yi zayıflatmayı, Erdoğan’ı engellemeyi planladı.
İşin garibi, varlığını AK Parti iktidarına ve Erdoğan’a borçlu olan bazı kalemler de bilerek veya bilmeyerek bu cepheye su taşıdı.
Doğan medyasının gazıyla sürekli şişirilen bu isimler, sonunda kendisini âleme nizam vermeye memur sandı, hatta egoları ülkeyi yönetenleri uyarmaya kadar uzandı.
Amacını aşan ‘ikaz’lar...
Bu gereksiz çıkışların sadece şer cephesine yaradığını anlayamıyorsanız, karşı mahalleden gelen bol alkış sesleri de mi uyandırmıyor sizi?
Ülkenin geleceği için dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulan bugünlerde bu dayanışmayı zedeleyecek adımlar büyük vebaldir.
Bir kibrit çöpünün hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur ama, büyük yangınların başlamasına sebep olabilir.
Birçok kan davasını, bir çocuğun hatası başlatmıştır.
Özellikle şer cephesinin günlerdir ateş ettiği isimleri hedef seçmek, meseleyi iyi niyetli olarak değerlendirme şansını ortadan kaldırmaktadır.
Zira, iyi niyetli uyarılarda ölçü samimiyettir... Ve dostlar, samimi uyarılarını dost meclislerinde yaparlar.
Ayrıca...
Gelecekte kimin ne yapacağı konusundaki tahminler ‘ihtimal’den ibarettir...
Ama isnat ve iftiraların tahrifatı, apaçık bir ‘gerçek’tir.
.
Ahmet Hakan cinliği ve ‘mütebasbıs’...
23 Mayıs 2015 Cumartesi
Ahmet Hakan Coşkun, önceki gün bendenizden bir alıntı yapmış.
Tam bir Bektaşi fıkrası...
Zira, söz konusu olan Aydın Doğan’ı savunmak ise onun için gerisi ‘ayrıntı’dır.
***
Biraz geriden alalım...
Ahmet Bey bir süre önce ortada hiçbir sebep yokken, köşesini taşan bir abartıyla “Aydın Doğan’ın pijaması”nı gündeme taşıdı.
Bendeniz de konu hakkında 18 yıldır paylaşmaya gerek görmediğim ayrıntıları dile getirdim. Bir sorgulama yapmadım, sadece meselenin pijama olmadığını arz ettim.
Ahmet bey, noterden tekzip gönderir gibi bir başlıkla, o çok önemli ayrıntıların etrafından dolaşan bir cevap verdi.
Ben de pijama, kabine gibi gereksiz ayrıntıları geçip, asıl konuya gelmelerini rica ettim. Hatta kolay anlaşılması için soruyu örnekledim: “Mesela Başbakan Ahmet Davutoğlu, kabinesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunacağı gün 6 saat Ethem Sancak’ın evinde kalsaydı ve çıkışta da sizin kameralara yakalansaydı, nasıl değerlendirirdiniz” dedim.
Benim şahitliğime kalmışsanız...
Bir cevap hatırlamıyorum.
Ben de, (Doğan medyasının her gün ayrı köşeden saldırdığı bu günlerde Aydın Doğan’ı çok zor durumda bırakacak bir konu olmasına rağmen) bir daha üzerinde durmadım.
Aradan tam bir ay geçti.
Patronunu koruma aşkı tekrar depreşen Ahmet Hakan bey, o bir aydır göremediği(!) yazıdan yaptığı bir alıntı ile Başbakan Davutoğlu’na cevap veriyor.
Bir taşla iki kuş; tam Ahmet Hakan cinliği...
Veya Bektaşi basitliği...
Valla Ahmet bey, “Yazmışsan istediğim yeri cımbızlarım” diyebilirsiniz.
Ama patronunuzu savunabilmek için bu tür argümanlardan bile medet umar hale gelmişseniz bence durumu bir gözden geçirin...
‘Mütebasbıs’a bir daha baksanız...
Bir husus daha var...
Ben patron paratonerliği konusunda sizin kadar mahir ve mütehassıs değilim. Nitekim, geçen gün umredeki yol arkadaşınız hem patronumuz Ethem Sancak’a, hem de bana saldırdı.
Bendeniz ise patron muhafızlığı yapmayı düşünemedim, sadece kendi develerimin peşine düştüm!
Ama bugün zat-ı âliniz, muhterem babanızın saygı değer dürüstlüğünü, aynen bir gün önce bana yaptığınız gibi kendi amaçlarınıza alet etmiş ve Ethem beye sataşmak için kullanmışsınız...
***
Sayın Ahmet Hakan...
Lütfen yılların verdiği bu “merkezî” alışkanlıktan vazgeçin. İtibar ve itinaya sadece kendinizin layık olduğu bir dünya yok artık...
Sadece kendi patronunuzun değil, sıradan insanların bile saygı görme hakkı var.
Merhum babanızın ‘mütebasbıs’ nitelemesini çok duymuşsunuz ama maalesef hiç anlamamışsınız.
Mütebasbıs, “Dünyalık çıkarlar için yalakalık yapmak” demektir ve patrona yapılan yalakalık da ‘mütebasbıs’ın muhtevasına girmektedir.
Bu arada...
Hani babanızın yanında “Tayyip beyin yaptığı iyi işler” bahsini açarak kendisini idare ettiğinizi söylüyorsunuz ya...
Sanırım babanızın bu tür davranışlar için de kullandığı bir terim vardır.
Aktarırsanız seviniriz...
.
Stratejik derinlik & Sosyolojik yakınlık
22 Mayıs 2015 Cuma
Dün STAR ekibi olarak Başbakan Davutoğlu’nun misafiriydik. Ankara Temsilcimiz Mustafa Kartoğlu, Başbakanlık Muhabirimiz Şerife Güzel ve foto muhabirimiz Hakan Tekin AK Parti’nin Sinop, Tokat ve Amasya mitinglerini yerinde izledik.
İlk dikkatimi çeken şey her güne üç miting, birkaç açılış, TV programı ve muhtelif devlet işleri sığdırmasına rağmen Sayın Davutoğlu’nun performansı oldu. Sayın Başbakan’ın ruh ve beden sağlığının maşallahı var.
Zira bir parti lideri olarak seçim öncesi bütün illeri fiziken dolaşmak değil, gittiğiniz yerlere pozitif enerji götürebilmek önemlidir.
.Sayın Davutoğlu’nun bu dinamizminin en önemli tezahürü ise mitinglerdeki giriş fasılları.
Gittiği her ilde konuşmasına başlarken özellikle seyyar mikrofonu kullanıyor ve partililere iyice yaklaşarak o ilin tarihteki yerini, Türkiye’ye mal olmuş önemli şahsiyetlerini zikrederek başlıyor.
Tokat’ta Hazreti Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Evliya Çelebi’nin Tokat hakkındaki anlamlı methiyelerini ezberden sayan Davutoğlu ile pörsümüş pırasaya benzer parmaklarla Ülkücü selamı veren Bahçeli’yi ve “Benim adım Kemal... Sözüm söz...” nakaratında patinaj yapan Kılıçdaroğlu’nu ve Kudüs’e “Yahudilerin kutsal şehri” Taksim’e “Kabe” diyen Demirtaş cehaletiyle karşılaştırdığınız zaman bahsettiğimiz bu “Bilge Adam” farkı çok daha net hale geliyor.
Nitekim Kılıçdaroğlu’nun günlerdir, “Pek yakında...” anonslarından sonra açıkladığı “Seçim sürprizi”ni, “Benim 15 yıl önce yazdığım Stratejik Derinlik kitabımın arka sayfasındaki ‘Merkez Ülke’ ifadesini çalmış, büyük seçim buluşu olarak sunuyor” cümlesiyle etkisini başlamadan bitirdi.
Bir o kadar da insanî...
Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri akademisyenlerin bilimde derinleştikçe halktan uzaklaşmasıdır.
Ve sosyal bir insan olmak, tevazu ile zînetlenmek bir yaratılış özelliğidir. Bu hasletleri zoraki yapmaya çalışanlar sun’i davranışlar ortaya koymakta, daha da itici olmaktadır. Türk siyasetinin en büyük problemi bu samimiyetsizliktir. Muhafazakarlığın iş yaptığını gören muhalefet taklitçiliğe başvurmakta, daha da rezil olmaktadır.
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasette en büyük avantajı olan bu hasletlerin tek farkı doğal olmasıydı.
Sayın Davutoğlu’nun da bütün o bilge derinliğinin yanı sıra Anadolu’dan; halktan biri olma özelliğini de muhafaza etmesi meydanlardaki en büyük farkı oluşturuyor.
Kürsüde, sunucusu Muhammed’in de Sinoplu olduğunu, birkaç gün önce babasının vefat ettiğini zikretmesi, karşıdaki balkondan açılan, “Başbakanım çaya bekliyoruz” pankartını anında okuyarak, “İnşaallah geliriz” diye mukabele etmesi ve mitingten hemen sonra da gerçekten o eve gidip çay içmesi bu içten hasletlerin tezahürüdür.
Netice olarak bu milletin keşfettiği siyasette samimiyet farkı Sayın Davutoğlu’nun da en önemli avantajı olarak görünüyor.
ÇAY SOHBETİ
Çaya davet edilen evde eski bir öğrencisinin olması Başbakan için de sürpriz oldu. Dilek Özdemir isimli öğrencisi “Çok seviyorum. Bizi kırmadı” diyerek gözyaşları içinde öğrencilik hatıralarını anlattı. Başbakan, sohbetten sonra balkona çıkıp çayını yudumlarken, meydanda hâlâ bekleyen kalabalığı selamladı.
.
Size benzemediğim için şükrediyorum...
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Sayın Ertuğrul Özkök... Son günlerde çok hırçın bir portre çiziyorsunuz. Bu panik neyin nesi bilmiyorum.
Aynı köşede ülkenin cumhurbaşkanından, başbakanına, medyasına kadar önünüze geleni dilinize doluyor, felaket senaryoları yazıyor, olmadık yerlerden fitne körüklemeye çalışıyorsunuz.
Darbe tehlikesinden bahsedenlerle, “Abesle iştigal ediyorlar” diye dalga geçiyor, “Darbeci askerin karşısına onlardan önce biz çıkarız” mavalıyla demokrasi havariliği yapıyorsunuz.
Sayın Özkök, tek potansiyel darbeci olarak sunduğunuz askerin darbelerdeki fonksiyonu sadece inzibatlıktan ibaret olmuş, asıl darbeciler her zaman perde arkasında kalmıştır.
Maalesef aynı çevreler bugün de büyük bir hırsla çalışmakta, inzibatsız bir darbe peşinde koşmaktadır.
“İnanmıyorsanız etrafınıza bakın” diyeceğim ama 20 yıl boyunca manşetlerinizle hizmet ettiğiniz bu darbecileri siz de bal gibi biliyorsunuz aslında...
Şimdi de, giymekle övündüğünüz “paralel gömlek”le; şer koalisyonunun demokrasiye karşı yürüttüğü savaşın tam ortasında çarpışmaktasınız.
Erbabından ‘tetikçi’ tavsiyeleri...
Bugün bu köşeyi sizinle karartmamın sebebi bunlar değil Sayın Özkök. Benimkisi, Ebrehe’ye “Ben develerimin peşindeyim” diyen Abdülmuttalip’in durumuna benziyor. Gerçi bu örnek sizin ihtisas sahanıza girmediği için anlayamamış olabilirsiniz ama arzu ederseniz, devenizi çeken umre arkadaşınıza sorabilirsiniz.
Zira, önünüze gelene saldırdığınız dünkü yazınızda hızınızı alamamış olacaksınız ki asgarî nezaketten yoksun bir üslupla, “Bak patron bu senin adamların bu işi hiç bilmiyor” diye başlıyor ve beni de “silahşör” olmakla itham ediyorsunuz.
Gerçi, bizim bir şey söylememize gerek kalmadan, “Bu yöneticiler iyi tetikçilik yapamıyor. Bu piyasada tetikçilik işini çok iyi yapan, çok daha becerikli, daha acıtıcı tonla adam var. Çoğu kenarda köşede ekmek bekliyor. Çok daha az paraya iyi iş yaparlar” diyerek kendinizi yalanlıyorsunuz.
Bir kere bu işlerin ehli olduğunu ispatlamış bir “bilirkişi” olarak bizim “iyi bir tetikçi olmadığımıza dair tespitiniz” için gerçekten teşekkür ederim.
Öte yandan, yayın yönetmenliği döneminizi, yandaşlığınızın zirve yaptığı “Özköşk”lü yıllarınızı, kâbus gibi sürekli karşınıza çıkan manşetlerinizi, hatta görevi bıraktıktan sonraki travmalarınızı çok yakından takip eden ve “Allahım, onun gibi olmaktan muhafaza eyle” diye sürekli dua eden biriyim.
Çok şükür ki duam kabul oldu, 7 yıllık yayın yönetmenliğim ve sonrasında, sizin yaşadığınız zilletleri yaşamadım. Umarım bundan sonra da yaşamam.
Bütün meslek hayatınızı yakından izleyen biri olarak hiçbir gazete yöneticisini böyle aşağılamanızı tavsiye etmem. Zira bir gazetecinin nasıl “patronun adamı, silahşör” olduğunu inanın sizde gördük ve iğrendik.
Zaten, Ethem Bey’e hitaben sıraladığınız tavsiyelere bakılırsa hâlâ bu tetikçi piyasası ile yakın ilişkide olduğunuz anlaşılıyor.
Size acizane bir tavsiyede bulunmak istiyorum.
Uzun meslek hayatınızdaki silahşörlükleriniz ve Ankara’daki gayretlerinizin hatırına, etrafınızda oluşturulan sun’i itibar fanusu sizi yanıltmasın. O çevre dışında ne eski Türkiye’de karşılığınız var ne de yeni Türkiye’de... Bence “ak kaşık” özentiliklerinden vazgeçin ve geçmişinizi hatırlatacak çıkışlar yapmayın.
Sizi bu kadar köpürten o yazı ile ilgili olarak benim de bir eleştirim var aslında...
Bu kadar ciddiye almaya değmezsiniz?
.
Genelkurmay’ın mesajı demokrasi çizgisine uymadı
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Gurbetle ilk tanıştığımız yıllardı. 80 öncesi İstanbul’da olayların göbeğindeki bir okulda geçen 4 yıl, hayatımın en zor dönemiydi. Bu yüzden 12 Eylül benim için özel anlam taşıyor...
Sanki okula değil DHKP-C merkezine gelmiştim.
Kantin duvarlarında ürkütücü sloganlar, militan fotoğraflar...
Kesintisiz eğitimle geçen bir hafta hatırlamıyorum.
Anfilerde derslerden çok beyin yıkama seansları düzenlenirdi.
Her vesileyle öğrenciler sokağa dökülür, Şişli’den Taksim’e sloganlar eşliğinde yürünürdü.
1977’de malum 1 Mayıs’ta fabrikadan işçileri, okuldan öğrencileri silah zoru ile toplayarak oluşturulan o 500 bin kişiden biri de bendim...
Bir piknik tüpünü doldurtmak için battaniyenizi alıp gece yarısı tüp kuyruğuna gidilen sol iktidarın “Ak günler”iydi...
Pencerelerine takılan camların ömrü 10 günü bile bulmayınca okulda para, fabrikada cam kalmamıştı. Bütün pencereler naylonla kaplı. Pat pat rüzgar sesleri arasında paltolarla geçen koca bir kış...
Oluk oluk kan akıyordu...
O yıllarda yaşanan terörün zararı, titreyerek ders dinlemekten ibaret olsaydı keşke.
Asıl vahamet, kan gölüne dönen sokaklarda yaşanıyordu.
Her gün 10-15 üniversitelinin katledilmesi vaka-i adiyeden sayılıyor, gazetelerde tek sütun haber olarak veriliyordu.
İşte böyle bir sürecin sonunda 12 Eylül’e geldik. Biz aylardır giremediğimiz ‘Bitirme Sınavları’na bu darbe sayesinde girdik ve mezun olduk.
Ortalık süt liman
olmuştu. Kenan Evren’e bütün yurttan dua yağıyordu.
Gel gör ki sokaklardaki terör hapishanelerin loş koridorlarına taşınmıştı.
Ayrıntılarına yıllar sonra vakıf
olduğumuz acımasız hakaretler, işkenceler, idamlar.
Yeni nesil farkında olmazsa da Türkiye’yi 50 yıl geriye götüren 12 Eylül’ün tahribatı hafızalardaki tazeliğini koruyor. Çanakkale’de yaşadığımız kayıplardan sonraki en büyük kırım 12 Eylül darbesinde yaşandı. 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 14 kişi cezaevlerindeki açlık grevlerinde öldü, 171 kişi cezaevlerindeki işkencelerinde can verdi, 49 kişi idam edildi...
Evren, teveccühe layık olamadı...
O halde bir zamanlar Kenan Evren’e kurtarıcı gibi bakarken bugün darbeci olduğunu söyleyenler mi kınanmalı yoksa milletin samimiyetini suiistimal eden darbeciler mi?..
Kenan Evren bu milletin teveccühüne layık olamamıştır.
12 Eylül ile hesaplaşarak halka karşı işlenen bu nankörlüğün hesabını sormak isteyen iktidara destek vermeme uğruna darbecilerin yargılanmasına hayır diyenler de yıllar sonra aynı samimiyetsizliği göstermiştir.
MHP, CHP ve HDP’nin karşı çıkmasına rağmen AK Parti’nin çabalarıyla gerçekleştirilen referandum sonrası yargılanan Evren, dava sonuçlanmadan öldü. Yaşasaydı Orgeneral rütbesi Er olacaktı ama bitmediği için devlet töreni düzenlendi. Ailesi ve az sayıda kişinin katılımıyla toprağa verildi.
Cenazeye katılmayan Cumhurbaşkanı, Başbakan ve parti liderleri sessiz kalırken, Genelkurmay Başkanlığı’nın “başsağlığı” mesajıyla taziyede bulunması dikkat çekti.
Darbenin mimarı olan Evren’i kendi parçası gibi gören Genelkurmay, bu mesajla son yıllarda takdir toplayan duruşunu zedelemiştir. Darbeci Evren’in arkasından Ertuğrul Özkök gibiler gözyaşı dökebilir. Ancak Peygamber Ocağı olarak bilinen Silahlı Kuvvetlerimizin, 13 yıllık duruşunu bozarak darbenin mimarına başsağlığı dilemesi demokratikleşen çizgisine uymadı.
Sonuç olarak bu bir demokrasi sınavıydı ve normalleşmeye çalışan TSK bunu kazanamadı...
.
Diyanet’in infazına böyle karar verildi...
13 Mayıs 2015 Çarşamba
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Başkanı günlerdir bombalanıyor. Seçim maratonunun koşulduğu şu günlerde özellikle barajdan çıkmak için çırpınan bir partinin öncülüğünü yaptığı bu saldırıların sandıkla-seçimle hiçbir ilgisi olamaz. Çünkü, Anayasal bir kurumu kapatmak gibi, pratiği olmayan salvolardan oy çıkmaz.
Aleviler Diyanet’i eleştiriyor ama ortadan kaldırmaktan değil, hizmet almaktan bahsediyor. Peki o zaman, bu meydan okumaların amacı ne?
Yani tam bir, “Düğün değil, bayram değil...” vakası...
Başbakan Davutoğlu’nun, “Diyanet’i kapat emri yurt dışından geldi” açıklaması da bu saldırıların seçimle ilgisi olmadığını gösteriyor ...
Öte yandan paralel medyanın da son dönemlerde Diyanet’i ve Başkan Mehmet Görmez’i yıpratmak için her fırsatı değerlendirdiğini, hiçbir malzeme bulamazsa alakasız haberlere Görmez ve Mercedes fotoğrafları iliştirerek algı operasyonunu kesintisiz sürdürdüğünü görüyoruz.
Velhasıl, yoğun seçim atmosferiyle hiç de mütenasip olmayan bu savaşın başka bir sebebi olmalı...
Kritik nokta Paralelin, Diyanet ilişkileri...
Paralel yapı, her devlet kurumunda olduğu gibi Diyanet’te de teşkilatını kurmuştu ve istediği her şeyi alabiliyordu.
Ama ayrışma döneminden itibaren aynı ‘yakınlığı’ görmemeleri canlarını sıkıyordu...
İşte, sert uyarılardan savaşa kadar uzanan süreci özetleyen bazı ilginç anekdotlar...
Paralel yapının önde gelen isimlerinden olup son dönemde bazı yanlışlıklara itiraz ettiği için dışlanan Prof. Dr. Kemalettin Özdemir, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e müracaat ederek, “Hocam bunaldım artık. Gittiğim her kapıyı yüzüme kapattırıyorlar” diye yakınır ve yurt dışında bir görev talep eder.
Görmez de, Suudi Arabistan’da Din Hizmetleri Müşavirliği’ne tayin edebileceklerini söyler.
Bu görüşme saat 18.00 civarında Başkan Mehmet Görmez’in makam odasında gerçekleşmiştir. Aynı gün saat 20.00’de, Kaynak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Özcan, Mehmet Görmez’i arar ve “Hocaefendi’nin çok önemli bir mesajını iletmek için acil görüşme” talep eder.
Çankaya’daki konuşma Pensilvanya’dan duyulmuş!..
Ertesi gün 09.00’da sayın Görmez’in makamında buluşurlar.
Mustafa Özcan’ın ilettiği mesaj şok edicidir.
Dün akşamki görüşme Pensilvanya’ya gitmiş, hatta cevabı bile gelmiştir...
“Kemalettin bey ile ilgili bir atama planlıyormuşsunuz. Konu hocamızın kulağına gitmiş. Bu adam çok sakıncalıdır, yol yakınken uyarmak istedi” der.
Mehmet Görmez, eski bir Diyanet mensubu olan haberciye, “Mustafacığım, Kemalettin benim doktora arkadaşımdır; yakından tanırım, bu vazifeye layıktır” der ama o ısrar eder... “Yok hocam... Onun kadınlarla ilişkisi var, o mübarek yerlerde Diyanet’i temsil edecek birisi değil...”
Görmez Hoca, Mustafa Özcan’ı lisan-ı münasiple uğurlar. Ama az sonra da İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek arar ve acilen görüşmeleri gerektiğini söyler. Aynı gün saat 16.00’ya randevu verilir.
Görüşmeye, Akyürek’in yardımcısı gelir ve “Dini İstismarla Mücadele Masası kuracakları” bilgisini verir.
Görmez Hoca buna bir anlam verememiş olacak ki istihbaratçı misafir, açıklamalarına devam eder. “Kemalettin Özdemir’in de içinde olduğu bazı tanınmış İslamî şahsiyetler kadınlarla düşüp kalkıyor...”
Görmez Hoca, “Bu dedikleriniz doğru bile olsa o kendileriyle ilgili bir keyfiyettir, dini istismarla ne ilgisi var? Ayrıca Kemalettin Özdemir’den de böyle şeyler sadır olmaz” der.
Ama elemanın pes etmeye niyeti yoktur. Yanında getirdiği laptopu açar ve “Bunları gördükten sonra karar verin isterseniz” der ama Görmez Hoca hemen “Burası Diyanet makamı, burada böyle ahlaksız şeyler seyredilmez. Görüşme bitmiştir” diyerek buna engel olur.
Görmez hâlâ işin vehametini göremez!..
Derken, 17/25 Aralık süreci de başlamıştır....
Diyanet İşleri Başkanı olmanın yüklediği vebalin de etkisiyle gidişattan çok rahatsız olan Görmez Hoca hâlâ sağduyu ümidi taşımakta, “Camiadan makul insanlara durum izah edilirse daha fazla tahribat olmadan bu ateş söndürülür” diye düşünmektedir.
Bazı ön görüşmelerden sonra Görmez Hoca, Ali Bardakoğlu, Hayrettin Karaman, eski Kültür Bakanı İsmail Kahraman, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve Fatih Üniversitesi Rektörü Şerif Ali Tekalan bir araya gelirler.
Karşılıklı mütealalardan sonra paralel yapı temsilcileri, “Durumu hocaefendiye ileteceklerini” belirterek ayrılırlar.
Birkaç gün sonra cevap, Görmez Hoca’ya iletilir: “Ameliyat başladı artık ilaç tedavisine geri dönülmez...”
Zaten sayın Görmez, sayısı yüzleri bulan beyanlarında, Müslümanların kalbine hançer gibi sokulan bu fitnenin camilere girmemesi için âdeta yalvarmış ama paralel yapıdan bu gayretlere mukabil en küçük adım görememişti.
Bu cevap sayın Görmez’in, tahribatı durdurma ümitlerini de büyük ölçüde bitirir.
Ve Diyanet’in infazına karar veriliyor...
Görmez Hoca suhulet tavsiye ededursun, onlar da, Fethullah Gülen’in meşhur bedduasına “Beddua deme” ısrarlarını sürdürüyor, Görmez Hoca’nın, “Köydeki imamın bile beddua olduğunu bildiği bir şeye ben nasıl beddua demem” şeklinde itirazına bozuluyorlardı.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 25 Ocak 2014 tarihinde düzenlediği, “Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreninde Cumhurbaşkanı (dönemin başbakanı) Erdoğan’ın konuşmasında yer alan, “Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş, kalbi boş, zihni boş alim müsveddelerini reddetmiştir. Bunlar, ilmi güç ve şantaj için kullanıyor” ifadeleri Fethullah Gülen’i çok kızdırır.
Nitekim bir süre sonra Görmez Hoca’yı ziyaret eden Paralel Yapı Yönetim Kurulu Başkanı’nın oğlu, Fethullah Gülen’in, ateş yüklü mesajını bir vasıta ile iletir:
“Her şeyi unutabilirdim ama o kadar alim önünde bana hakaret edilirken sessiz kalmasını aslâ unutmayacağım...”
Diyanet Vakfı, Paralel’in ayağına bastı
Artık yapılacak bir şey kalmadığı kesin olarak anlaşılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı da 25 Mart 2014 tarihinde yayınladığı deklarasyonla, “İslâmiyeti, dünyevi bir güç devşirme adına istismar eden” bu yapıya en net tavrını ilan etmiştir.
Zaten bundan sonrasını çok iyi biliyorsunuz...
Medyadan siyasete kadar uzanan yandaş tetikçiler harekete geçer ve “Diyanet İslam Ansiklopedisi’ndeki hatalar”dan, “Başkan Görmez’in bindiği milyonluk Mercedes”e, önlerine gelene sıvadıkları “Muta nikahı”na kadar, en zalim müfteri sınırlarına bile sığmayan iftiralar peş peşe gelmeye başlar...
Tabii Diyanet Vakfı’nın Latin Amerika’dan Rusya, Balkanlar ve Afrika’ya kadar farklı coğrafyalarda yürüttüğü ve paralel yapının anlayışına pek uymayan hizmetlerden duydukları rahatsızlık da bu kin ve öfkenin en önemli sebeplerinden biriydi.
***
Netice itibariyle durum bu noktaya gelmişse bu vahim ayrıntıları yaşayanlar neden hâlâ susmaktadır?
Hiçbir gerekçe, millî ve manevi değerlerimizin katledilmesi karşısında sessiz kalmanın verdiği vicdan azabından daha ağır olamaz.
Son günlerde yine şantaj malzemesi yapılan Kemalettin Özdemir Hoca, İslamî ahlâkın gereği olarak gerçeklerin ortaya çıkması için üzerine düşeni yapmalıdır.
.CHP’nin kripto çuvallaması...
11 Mayıs 2015 Pazartesi
Bütün tarafsız gözlemcilerin ittifak ettiği bir değerlendirme var.
“Bu seçimleri son viraj olarak gören paralel yapı, AK Parti dışındaki bütün partilerin yer aldığı bir ‘Erdoğan Düşmanlığı’ cephesi oluşturmaya çalışıyor...”
Nitekim, “Seçimden sonra CHP, MHP, HDP koalisyonu gündeme gelebilir” gibi akla ziyan formüller de bu zorlamanın ürünüydü.
Böyle bir koalisyonun gündeme gelmesi için önce koalisyona ihtiyaç duyulması gerektiğinden zaten yok hükmünde olan bir formül ise de iki ‘düşman’ ideolojiyi bile ‘bir araya getirebilen’ düşmanlığın seviyesini anlamak bakımından önemlidir.
Bu kin ve öfkenin etkisiyle bütün kriterlerini kaybeden ve “Ne olursa olsun, yeter ki AK Parti gitsin”e kilitlenen paralel yapının, boş vaatler dışında bir politika üretemeyen muhalefet partilerine ‘üst akıl’ hizmeti verdiği artık sır değil. Kameralara yansıyan işbirliği toplantıları, paralel medyanın yıkıcı propagandaları bu gerçeği bas bas bağırmaktadır.
Ayrıca, paralel yapının seçim hazırlığı da aynı stratejiyi sahaya yansıtmaktadır. Zira yapı, doğu ve güneydoğu ile İstanbul gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde firesiz HDP’yi destekleyecek diğer illerde ise en güçlü muhalefet partisine oy verecek. Yapı, muhalefete yoğun desteğinin yanı sıra ev ev dolaşan ‘ablalar’ sayesinde az sayıdaki seçmen tabanından kat kat fazla oy desteği hedeflemektedir .
Yıkıma destekte sınır yok...
Paralel yapının “Ortak Düşman Cephesi”ne hizmeti bunlarla da sınırlı değil. Devletin değişik kademelerindeki paralel kalıntılar, muhalefetin işine yarayacak her türlü bilgi ve belge servisini yoğun biçimde sürdürmekte, onlar da bu bilgileri yeri gelince kullanmaktadır.
Ancak bu yapı aktif noktalardan büyük ölçüde temizlendiğinden bilgilerin sağlık durumu bozulmuş, varlığını sürdürdüğünü göstermeye çalışan Fuatavni hesabı gibi, aynı kaynaktan beslenen muhalefet partileri de sık sık çuvallamaya başlamıştır.
Mesela HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın yaşadığı “Kürtçe Kuran” rezaleti bu tür bir ofsayt durumudur.
Paralel köprüsü Umut Oran deşifre olduğu için beklemediği bir anda bünye dışına atıldıktan sonra paralel yapı ile ilişkileri yürütme görevini üstlenen sansürcübaşı Gürsel Tekin de benzer bir vahamet yaşadı.
Sayın Tekin’in omzuna konan paralel bir kuş, kulağına bir şeyler fısıldamış. Olayı tam anlayamayan acemi ‘çevirmen’, “Suriye... 2 gün sonra...” gibi parçaları birleştirince ortaya “Türkiye 2 gün sonra Suriye’ye girecek” şeklinde bir cümle çıkmış.
Bu montajı, mal bulmuş mağribî edası ve “Umarım yalancı çıkarım” ihtiyatıyla kamuoyuna sunan Gürsel Tekin, yalancı çıkmanın tedbirini almıştı ama Başbakan Davutoğlu’nun Süleyman Şah Türbesi’ni ziyaret etmesiyle yaşayacağı rezaleti hiç hesaplamamıştı.
Kuşlara dikkat sayın Tekin!..
.
Sizce hangi partinin vaatleri daha cazip?..
6 Mayıs 2015 Çarşamba
Bu seçimlerin tam bir vaat yarışına döndüğünü gören sayın Süleyman Demirel sanırım yerinde duramıyor, “Bizim dönem geri döndü, meydanlara çıkıp vaatlerimi sıralasam, bunların hepsi yaya kalır” diyordur...
Perdeyi CHP açtı...
AK Parti’nin yaklaşık 13 yıldır uyguladığı sıkı para politikasından memnun olmayanlara yönelik bir seçim stratejisi geliştirdiler.
Gerçi sayın Kılıçdaroğlu, “Sözüm söz, benim adım Kemal...”den başka ciddi bir argüman ortaya koyamasa da üzerinde konuşulabilecek şeylerdi. Malum medya da mal bulmuş mağrip gibi üzerine atladı. Önce bol bol konuştular, sonra da “Çok konuşuluyor” tespiti yaptılar!
Diğer partiler de bu havanın cazibesine kapıldı ve seçim beyannamelerini açık arttırmalı vaatlerle ‘güncelleyerek’ açıkladı!
Artık malum medya ve paralellerindeki yeni yandaşları cazip bir konu bulmuştu! Nasıl olsa toplumda halinden memnun olmayan çoktu...
Teşhis doğru, tedavi berbat...
Yaşam standartlarımız sürekli yükseliyor ve buna bağlı olarak ‘zaruri ihtiyaç’ların nitelikleri de değişiyor. Eskiden Doğan marka otomobile binmek bir statü göstergesiydi ama şimdi neredeyse o araçların trafiğe çıkmasını çok görenler var.
Daha iyi şartlarda yaşamak elbette herkesin hakkıdır.
Yani bu milletten oy isteyen partilerin, seçmenlerinin sıkıntılarını dile getirmesi gayet normaldir.
Ama bunlar sadece hoş vaatlerle çözülecek kadar basit problemler değildir.
Bu noktadaki samimiyetin ölçüsü, yapılan vaatlerin ciddiyetiyle orantılıdır.
Gerçekleşmeyeceği belli olan vaatlerde bulunmak veya ileride daha büyük sıkıntı yaşatacak geçici ‘çözüm’ler sunmak sadece ‘mağduriyet’in istismarı demektir.
Buradan bakılırsa; “Topu topu Milli Gelir’in yüzde 3’ü-5’i...” gibi küçümseyici ifadelerle sunulan bu vaatlerin, ekonomiyi sarsmadan karşılanması mümkün değildir.
Daha basit bit ifadeyle hem bu vaatler hem de söz verilen büyüme oranları sürdürülebilir değildir.
Onun içindir ki, dikkat ederseniz; partilerin vaatleri, iktidara olan mesafeleriyle ters orantılıdır...
Yani gerçekleştirilemeyecek vaatlerin veya onlarca yıllık cefayla satın alınacak bir yıllık sefanın hiçbir anlamı yoktur.
O halde... En isabetli vaat, gerçekleştirilebilecek vaattir.
Siyasi istikrar, AK Parti’nin vebalidir...
AK Parti’nin yaklaşık 13 yıla yakın iktidarı boyunca popülist politikalardan ısrarla kaçındığını, bütçe disiplinini her şeyden çok önemsediğini biliyoruz.
Ancak bu sayede oluşturulan ekonomik iyileştirme, hedefe ulaşma yolunda kural tanımayan muhalefetin iştahını kabartmaktadır.
Düne kadar “Ülke batıyor” diye bas bas bağıran muhalefet liderleri bugün bu devletin bütün vaatlerini karşılayabilecek güçte olduğunu söylüyor.
AK Parti yürütmekte olduğu sıkı politikayı, önümüzdeki dönemde vatandaş lehine esnetmelidir.
Aksi taktirde AK Parti’nin millet adına yürüttüğü bu hassasiyet amacına ulaşamayacak, muhalefetin istismarına açık zemin oluşacaktır.
Elbette esas olan bu ülkeyi hangi partinin değil, layık olan kadronun yönetmesidir. Ancak kısa vadeli hedeflere kilitlenen muhalefet partileri, bu ülkeyi yönetmeye layık olmadıklarını ortaya koymuşlardır.
Ama AK Parti, sosyal yaraların bu kadar kaşındığı bu seçimlerden sonra da aynı ‘tavizsiz’ tavrını sürdürürse korkarım 2023 hedeflerine ulaşamadan iktidarı kendi elleriyle teslim eder.
KAFAMA TAKILANLAR..
Duvara bakın sayın Demirtaş
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Tek bir seçmen kendisine baskı yapıldığını söylesin, kameralar önünde özür dileyeceğim” demiş. Sayın Demirtaş, sahadan kesitler aktaran Orhan Miroğlu’nun izlenimlerini takip etmiyor olabilir. Belki, ondan alıntı yapan Salih Tuna’yı ve Ahmet Taşgetiren ağabeyi de okumamıştır.
Peki Van’da kendi astıkları “Bize oy vermezseniz kanınızı akıtırız” afişlerini de mi görmediniz sayın Demirtaş?..
.
Yıllar sonra “Akıllı Gelin”i hatırladım...
2 Mayıs 2015 Cumartesi
Anadolu’nun bir köyünde “Akıllı Gelin” ismiyle maruf bir kadın yaşarmış. Her müşkülü olan hemen ona koşarmış.
Bir gün kağnı kanadıyla başını kaşıyan bir dana kafasını kanat boşluğuna sokmuş. Durumu fark eden köylüler de epey kafa yormuş ama bir çözüm bulamamış.
Derken biri çözüm yolunu bulmuş ve “Akıllı gelini çağırın...” diye haykırmış.
Vakur adımlarla olay yerine gelen Akıllı Gelin duruma şöyle bir göz attıktan sonra Arşimet edasıyla konuşmuş:
“Dananın boğazını kesin...”
Nereden mi hatırladım?..
Yıllardır unutmuştum bu darb-ı meseli.
Tıpkı 90 öncesinde pek revaçta olan o bol vaatli siyaset günleri gibi...
Yaşananları çabuk unuttuğumuzu sayın Kılıçdaroğlu da fark etmiş ki, bu popülist politikaları tekrar keşfetti ve bol vaatli bir seçim kampanyası açıkladı.
Ümitsiz vaka durumundaki bir partiyi savunmaktan bitap düşen yandaş medyası “Nihayet söyleyecek bir şeyler bulduk” dediler ama bu mutlulukları fazla sürmedi.
Çünkü herkes o günleri tekrar hatırladı. Ve aynı kâbusları tekrar yaşamayı hiç istemiyordu. Onun için “Benim adım Kemal, namus sözü...” gibi kahve muhabbetlerine itibar etmedi ve ısrarla “Kaynak nerede” diye sordu.
Bilgiç ekonomistlerinin, “Vaatlerimizin kaynağı kendi içinde...”, “Bütçeyi yaparken kaynakları bir bir açıklayacağız”, “Milli gelirin yüzde 4’ünü bile bulmuyor”, “Her vatandaş 50 kuruşunu emekliye veremez mi?” gibi hiçbir karşılığı olmayan cevapları kimseyi ikna edemedi.
Saray muhabbetlerinden de sonuç alamayan Kılıçdaroğlu, harika buluşla kaynak meselesini kökten çözdü:
“İki milyon Suriyeliyi ülkesine göndereceğiz...”
“Akıllı Gelin”in kulakları çınlasın...
Bu ‘çözüm’ torunlarımızı utandırır...
Uluslar, geçmişleriyle gururlanır veya utanırlar. Biz çok şükür Japonya’dan Amerika’ya; hemen her ülkede atalarımızın canları pahasına; göğüs kabartan hatıralarını dinliyoruz.
Ama kötü örnekleri de yıllar boyunca sırtımızda kambur olarak taşıyoruz. Ve kimse bunu kim yapmıştı diye sormuyor, fatura milletin üzerinde kalıyor.
Türkiye’nin insan odaklı Suriye politikasını, asıl mahsullerinin yıllar sonra derleneceği çok başarılı bir strateji olarak değerlendiriyorum.
Bu yüzden Allah nasip etmesin ama CHP’nin bu ucuz çözümünün sebep olacağı ağır faturayı da gelecek nesillerimiz ödeyecektir.
Allah’ım sen koru...
KAFAMA TAKILANLAR..
Taksim tacirleri...
1977’de Taksim’de yaşanan vahşeti yakından gördüm. O günden bu yana bir “Taksimaşkı”dır gidiyor.
İşçiler adına kaza ve ölüm istatistiklerinden başka bir katkısı olmayan sendika ağaları her yıl 1 Mayıs “Taksim’e çıkmamızı kimse engelleyemez” sloganlarıyla beceriksizliklerini kapatıyorlar.
Ey işçi kardeşim... Zaten senin sırtından geçinen bu göbeklileri 40 yıldır Meclis’e taşımaktan yorulmadın mı?
Devirin şu masayı...
Çözüm süreci başladığından bu yana Kürt siyasetinin en çok telaffuz ettiği şey “Çözüm süreci bitti” sözüdür.
Oysa çözüm veya çatışmanın asıl muhatabı Kürt halkıdır.
Peki ama HDP’nin veya Öcalan’ın, Kürtler halkının tamamının temsilcisi olduğunu kim söyledi ki?
Ve bütün bu tehditlerine, vesayetlerine rağmen bunlarla çözüm aramanın mantığı ne?..
Bence de devirin şu masayı ve devlet çözüm sürecini çok daha kararlı bir şekilde bizzat muhatabı olan Kürt halkı ile yürütsün.
Geri kalanların ne olacağı mı?
Onu zaten Sırrı Süreyya Önder söylemiş...
.
75 Figüranlı ‘He-Man’ filmi ve penguen belgeselleri...
29 Nisan 2015 Çarşamba
Türkiye son dört gündür yeni paralel kalkışmayı tartışıyor. 75 şüphelinin tahliyesi için hukuksuz bir yöntem tercih ederek, 29. Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurdular.
Hakim Metin Özçelik de yetkisi olmadığı halde bu talebi kabul etti ama sonunu getiremedi.
“Madem öyle, bende böyle” diyen Özçelik, bir hukuksuzluğa daha imza atarak talebi, paralelindeki 32. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.
Bu arada HSYK hukuksuzluk uyarısı yaptı ama hakim Mustafa Başer bunlara aldırmadan devraldığı görevi yerine getirmek için derhal harekete geçti.
Adeta bombaları beline bağlayarak hedefine odaklanmış intihar eylemcisi gibiydi... Adliye katibini de rehin alarak odasını kilitledi işe koyuldu!
Her ne pahasına olursa olsun verilen talimatı yerine getirecek, tahliye taleplerinin kabul edildiğine dair bir ‘belge’ düzenleyecekti.
“Yaz katip” dedi ve 75 kişi için tahliye emirleri sıralamaya başladı...
Gerçekten mesele tahliye miydi?
Bütün tarafsız hukukçular “Bu mahkemenin böyle bir talebi kabul ederek tahliye kararı verme hakkı yok” diyor ama ben tahliyenin de yöntemin de ayrıntı olduğunu düşünüyorum.
Gerçi, 10. Sulh Ceza Hakimliği devreye girerek bu maceraya son verdi ama bence bu tahliyelerin gerçekleşmeyeceğini onlar da çok iyi biliyordu.
Zaten asıl hedef de bu değildi. Tahliyeciler bu operasyonun sadece figüranıydı.
Seçilmiş iki kurbanın adliye odalarında gerçekleştirdiği intihar eylemi de sadece araçtı.
Operasyonun ağırlık merkezi dışarıdaydı...
Nitekim daha önceden sosyal medyadan adliye önüne kadar gerekli her yerlerde konuşlandırılan hazır kuvvetler, adliyedeki girişimle eş zamanlı olarak algı operasyonuna başladılar.
Her konuda görüşlerinin alınmasına alıştığımız ‘kadrolu bilirkişiler’ TV ekranlarına bağlanarak, “yürüyen işlemlerin ne kadar hukuki olduğunu” anlattılar. Çağlayan’a koşan bildik vekiller, gecenin 02.00’sinde adliyeye girmeye çalışan ‘avukat’lara maymuncuk görevi yapmaya kalktılar.
Operasyonu sevk ve idare eden TV ekranlarından tahliye süreci tamamen meşru bir zeminde ilerliyormuş gibi yansıtılarak, “Vuslat bu gece” aldatmacası özellikle yayıldı. Hatta, algıyı güçlendirmek ve olaya duygusal boyut kazandırmak için mahkum yakınlarını Silivri’ye yığmaktan bile çekinmediler.
Bütün bunların amacı “devlet içinde örgütlenmiş paralel yapının hâlâ güçlü ve aktif olduğu” masajıyla, tereddütlü tabana güven, geri kalanlara da gözdağı verilmeye çabasıydı.
Tahliye olamayanların bile, “Maksat hasıl oldu” değerlendirmesi de bunun göstergesiydi.
Türkiye uykuda yakalandı!..
Bir kere, potansiyel darbecilerin hâlâ bu kadar önemli noktalarda tutulması bir zaaftır. Ayrıca, bu ‘tahliye operasyonu’ günler öncesinden başladı ve STAR gazetesi 23 Nisan nüshasında, “Yetkisiz mahkemeden tahliye talebi” uyarısı yaptı. Buna rağmen, Adalet Bakanlığı ve HSYK, son ana kadar etkili bir müdahale yapmayarak böyle bir algı operasyonuna imkan sağladı.
Ayrıca, sivil kesim de yeterli ölçüde demokratik bir duruş sergileyemedi.
O gece bu refleksi göstermesi gereken mecraların kimi penguen muhabbeti yapıyordu kimi de tarih sohbeti!..
Bazı kanallarda da acar siyasetçilerin seçim savaşı vardı. Oysa bilmiyorlar ki, paralel evrende sürdürülen operasyonun hedefine ulaşması halinde ne alacakları oyun anlamı kalacaktı, ne de yapacakları siyasetin...
Daha da ilginci, bu duyarsızlığın gazetelerde de aynen devam ettiğini gördük. STAR dışındakiler bu operasyonu hiç görmemiş veya kıyıda köşede geçiştirmişti.
Oysa, Türkiye, tam 8 yıl önceki 27 Nisan muhtırasını mumla aratacak bir gece geçirmişti...
.
Korkarım krize koşuyoruz...
25 Nisan 2015 Cumartesi
Kör ölür, badem gözlü olur” hesabı, bizim parlamenter sistem de bitkisel hayata girince pek kıymete bindi!
Zaten darbeden doğan 1961 Anayasası’yla dizayn edilen parlamenter sistemimiz, 1980 darbesinden yeni yaralar almış, kolunu bacağını Evren’e kaptırmıştı.
2007’de ise askerlerin gece yarısı baskınıyla sendeledi, hemen peşinden CHP ve AYM’den gelen ‘367 saldırıları’yla tamamen felç oldu.
Artık cumhurbaşkanı bile seçemeyen bir parlamentomuz vardı...
Bunun üzerine millet olaya el koydu ve “Bu işi bundan sonra bizzat ben yapacağım” dedi.
Bu karardan sonra ‘vekiller’e düşen şey, milletin bu kararına saygı duyarak gereğini yapmaktı. Zaten seçilirken söz verdikleri yeni anayasa ile birlikte yönetim sistemini de halkın bu kararı doğrultusunda yeniden dizayn etmeleri gerekiyordu.
Ama yeni parlamenterlerimizi Ankara havası çarpmış olacak ki Meclis’e girince her şeyi unuttular.
Güya anayasa hazırlamak için toplananlar “AK Parti başkanlık sistemini dayatıyor” bahanesiyle işi komisyona havale ettiler!
Gelin görün ki, o gün “Dayatılıyor” diye rafa kaldırılan problem, 11 Ağustos’ta, daha da bayatlamış olarak tekrar karşımıza çıktı.
Şimdi yeni bir seçim arifesindeyiz ve yine dört yıl önce başladığımız yerdeyiz...
Peki kim ne diyor?
AK Parti’nin tavrını biliyoruz ama yeterli çoğunluğu yakalayıp yakalayamayacağını bilmiyoruz. (Ayrıca, AK Parti sayısal çoğunluğu sağlasa bile toplumsal mutabakat aramalı.)
CHP, “Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltacağız, sembolik hale getireceğiz” diyor.
Peki yerine ne koyacaksınız, Türkiye’yi yukarıda arz ettiğimiz bitkisel parlamenter sistemle mi yöneteceksiniz? Daha da önemlisi, bunu nasıl yapacaksınız? Cumhurbaşkanını seçen halka, “Senin seçtiğin kişi bu işlerden anlamaz. Onun için onu köşeye oturtup hiçbir işe karıştırmayacağız” mı diyeceksiniz? Bırakın mantıksızlığını, bu işi MYK’da yapamayacağına göre teknik açıdan da imkansız olan bir şey söylüyor CHP...
MHP henüz beyannamesini beyan etmedi ama Başbuğ Türkeş’in tavsiyesine rağmen başkanlık sistemine şiddetle karşı olduklarını biliyoruz. Ama gelinen bu noktadan geri dönmenin “İktidara gelirsek AK Saray’ı müze yapacağız” demek kadar kolay olmadığını da onlar bilmeli.
Geriye, barajda çırpınan HDP kalıyor ama onlar da “Yeni anayasa ama kesinlikle başkansız...” diyor.
Mesele başkanlık mı?
Sonuç olarak muhalefet “Başkanlığa hayır”da birleşmiş durumda...
Peki bu ne anlama geliyor?..
Bu partiler, parlamenter sistemin geldiği bu noktadan sonra artık hiçbir zaman ideal bir yapıya dönüşemeyeceği bilinciyle davranıp, çözüm konusunda ‘başkanlık’ haricinde bir teklifte bulunsalardı ‘kriz’e davetiye çıkarmakla suçlayamazdık.
Ama şu aşamada parlamenter sistemden bahsetmek, Türkiye’yi yeni maceralara sürüklemek demektir.
Dahası, sistem problemini pas geçerek yapılan vaatlerin de hiçbir anlamı yok. Çünkü, bu kriz aşılmadıkça kimsenin hedefine ulaşma imkanı yoktur.
Yani, parlamenter sisteme aşk ilan edenler korkarım krize davetiye çıkarıyor...
KAFAMA TAKILANLAR..
Yazık oluyor Ermenilere...
1915 olayları konusunda Türkiye’nin gelebileceği son pozisyon budur. Ama kendine iş arayan diaspora Ermeni halkına hayaller vaat ederek bu oyunu sürdürmeye çalışıyor. Türkiye’yi dövmek isteyen ülkeler de Ermeni meselesini ‘sopa’ olarak kullanıyor. ‘Dışarı’dan gelen gazla gün geçtikçe hızlanan Ermenistan ‘çıkış’ı kaçırmak üzere.
Uyan ey Ermeni halkı... Sizin acınızı herkes kullanıyor, size sadece Türk düşmanlığı kalıyor...
Türkler de haklı olarak, “Ya Ermeni Komitacıların yaptığı vahşetlerin hesabını kim verecek?” diye sormaya başlarsa korkarım ‘o kapı’ ebediyen kapalı kalır...
Pardon, mesele pijamadan ibaretmiş!..
22 Nisan 2015 Çarşamba
Pijama meselesini biliyorsunuz...
Hani, Doğan Grubu’nun yoğun gayretleri sonucu Refah-DYP koalisyonunda nöbet değişimi beklerken piyangodan çıkan Mesut Yılmaz’ı Aydın Doğan’ın hangi kıyafetle karşıladığı tartışması...
Bendeniz, bu ziyaretin kıyafetten daha önemli ayrıntılarını yakından izlemiştim ama şimdiye kadar bu tartışmalara hiç girmedim.
Niye 18 yıl sonra yazdım?
Son yıllarda Türkiye’de ‘halkın hatalarını düzeltme’ gayretlerinin(!) tekrar hortladığını görüyoruz.
“Diktatöre bak...” yaygaralarının arkasına gizlenen, “Ne olursa olsun bunlar gitmeli” çabaları bir savaşa dönüşmüş durumda.
Siz de onlar gibi düşünmüyorsanız, bireysel duruşunuz ne olursa olsun; kin koalisyonları toplu katliamlarına hedef oluyorsunuz.
Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi medya usulü darbe çabalarına şahit olduğumuz bu günlerde Ahmet Hakan da sanki nostalji yapar gibi; 18 yıl önce yaşanan ve sonuca ulaşan bir ‘medya darbesi’ni gündeme taşıdı.
Ben de demokrasimize katkım olur düşüncesiyle, konu hakkında bildiklerimi ‘belgesel’ tadında paylaştım.
Mesele demokrasi değilmiş...
Fakat gerçekten yanılmışım...
Kimsenin kaliteli demokrasi gibi bir derdi yokmuş.
Korkunç diktatör masalları anlatan ucuz demokratların, ‘havuz’ bezirganlarının, 28 Şubat’ı maske yapan mağduriyet simsarlarının kılı bile kıpırdamadı.
Bundan sonra da demokrasi nutku atmaya devam edeceklerinden emin olduğum bu ‘pişkin demokratlar’ın(!) ekrandaki yüzlerini dikkatle izleyeceğim...
Sorularım cevapsız kaldı Ahmet Bey...
Köşeden köşeye polemik benim tarzım değil.
O yüzden o yazıyı yazmadan önce Ahmet Bey’i; izniyle kaydettiğim cep numarasından aradım, cevap vermedi. Kimliğimizi ve maruzatımızı arz ederek makamından aradık, “Yerinde değil, numarasını da veremeyiz” denildi.
Yine de ihtiyatlı bir üslupla düşüncelerimi paylaştım.
Daha sonra da herhangi bir dönüş yapmayan Ahmet Bey, düşüncelerini üç gün sonra köşesinden paylaşmayı tercih etti.
Bendeniz o günkü yazımda, “Madem konuyu açtınız, pijamayı boşverin de sayın Yılmaz, Çankaya’ya çıkmadan önceki 7-8 saatini neden Aydın Doğan’ın evinde geçirdi?” diye sormuştum.
Bir ziyaret haberini yayınlayan kanalın sahibini arayıp hakaret etmenin Doğan Yayın İlkeleri’nin hangi maddesinde yer aldığını merak etmiştim.
Ahmet Bey de bütün sorulara tek cevap vermeyi tercih etmiş ve “Listeler tutmuyor” demiş...
Ahmet Bey, sizin kadar ayrıntılı bir araştırma yapmasam da 1 Temmuz tarihli gazetelerdeki farklı fotoğrafları ben de fark ettim.
Ama inanın hiç ilgilenmedim. Çünkü benim konum o değil. Ayrıca böyle bir görüşme hiç olmayabilirdi ve Hürriyet kabineyi tam isabet yayınlayabilirdi de...
Yazık oldu Hürriyet’e...
Gerçi baya emek sarf etmişsiniz ama keşke böyle bir yolu zorlamasaydınız; Hürriyet’i zor durumda bıraktınız.
Zira meseleye sizin dediğiniz gibi “Hürriyet’in fiyaskosu” olarak baksak bile, bu kadar önemli bir konuda bu kadar rahat yalan yazabilen bir gazetenin şimdiki manşetleri de tartışma konusu olmaz mı? Çünkü bahsettiğiniz listenin tepesinde “İşte beklenen kabine” demiyor “İŞTE YENİ KABİNE” diyor.
(Nitekim aynı tarihli kardeş gazeteniz Milliyet’te “Muhtemel Kabine” ifadesi tercih edilmiş.)
Daha da önemlisi, “Hükümet tamam” manşetinizin alt başlığında 60 punto hurufatla, “Yılmaz, hükümet taslak listesini dün akşam Çankaya’ya çıkardı. Cumhurbaşkanı Demirel tüm isimleri onayladı. Yılmaz Hürriyet’e ‘Hükümet tamam, listeyi yarın (bugün) açıklayacağım’ dedi” ifadeleri yer alıyor.
Bu ifadeden, sayın Yılmaz’ın Hürriyet’e bu açıklamayı, Çankaya’dan çıktıktan sonra yaptığı anlaşılıyor. Öyle ise bu durumu açıklamak Hürriyet’e kalıyor, öyle değilse gerisini getirmeye benim dilim varmıyor...
Velhasıl Ahmet Bey, inanın beni hiç ilgilendirmiyor ama o manşetinizdeki yanlışları gerçekten çok merak ediyorsanız sanırım bunun en doğru yolu Aydın Bey’i tekrar ziyaret etmenizdir.
Ama ben hâlâ şunu merak ediyorum...
Mesela, 29 Haziran 2014’te 62. Hükümet’i açıklayan sayın Ahmet Davutoğlu, 28 Haziran günü sabahtan akşama kadar sayın Ethem Sancak’ın evinde kalsaydı, çıkarken de sizin kameralara yakalansaydı...
Siz Ethem Bey’in kıyafetini mi merak ederdiniz, yoksa?..
.
nuhalbayrak@stargazete.com
Tüm Yazıları
Mesele pijama değil Ahmet Bey!..
18 Nisan 2015 Cumartesi
Bugün aslında başka bir konuyu yazacaktım ama, Ahmet Hakan’ı okuyunca fikrimi değiştirdim.
Çünkü Ahmet Hakan’ın ilk defa stilini bozarak bütün köşesini ayırdığı ‘pijama meselesi’ndeki bildiklerimi paylaşmazsam tarih önünde mesul olurum diye düşündüm..
Bir kere sayın Aydın Doğan çok haklı; pijama işi tamamen iftiradır.
Ama mesele “Pijama değil, kot pantolondu”dan ibaret de değildir.
Aslında ne oldu?
Tarih 29 Haziran 1997 Pazar...
Bu tarih size bir şey hatırlattı mı bilmiyorum ama, ben biraz yardımcı olayım.
Biliyorsunuz 28 Şubat döneminde medya ve askerin yoğun baskısı sonucu Necmettin Erbakan, başbakanlığı ortağı Çiller’e devretmek için 18 Haziran’da istifa etti.
Ama hemen ertesi gün “Refahsız arayış” manşetiyle çıkan Hürriyet, yeni rotayı çizmişti bile.
Nitekim sayın Aydın Doğan, yabancı bir muhabire, “1997 yılında istifaya zorlanan hükümete karşı benim medya organlarım savaş verdi” diye açıklama yapmıştı.
Ve hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e vermesi beklenen Cumhurbaşkanı Demirel, ters köşe yapıp Mesut Yılmaz’ı tercih etti.
Ve tam da o günlerde Hürriyet’in önünde bir ses bombası patlamıştı. Hükümeti kurma çalışmalarını yürüten sayın Yılmaz da 29 Haziran 1997 Pazar günü Doğan Grubu Onursal Başkanı Aydın Doğan’ı ziyaret için Çamlıca’daki evine gitmişti.
Bu ziyareti öğrenen bir televizyon kanalının haber müdürü, Çamlıca’ya muhabir ve kameraman gönderdi. Villanın önündeki bir başka muhabir ise Akşam Gazetesi’ndendi.
Gazeteciye polis engeli...
Bu arkadaşları evin önünden uzaklaştırmak isteyen korumalar sonuç alamayınca polis devreye girdi ama, onlar da muvaffak olamadı.
Sayın Yılmaz’ın eve kaçta girdiğini tam olarak bilmiyoruz. Ama ziyareti öğrenen muhabirler, saat 13.30’da Çamlıca’ya varıyor ve tam 18.30 civarına kadar bekliyor.
Ve nihayet Mesut Yılmaz ve Aydın Doğan kapıda görünüyor.
Habercileri karşısında bulan Aydın Bey’in ilk işi hangi kuruma ait olduklarını sormak oluyor.
Zaten “geçmiş olsun ziyaretiydi” dışında da herhangi bir açıklama yapılmıyor.
Televizyon kanalı, görüntüleri 19.00 Ana Haber Bülteni’nin ancak sonuna yetiştirebiliyor ve herhangi bir kıyafet yorumu yapmaksızın, “Yılmaz’dan geçmiş olsun ziyareti” şeklinde yayınlıyor.
“Pijama ile karşılama” muhabbetini ise Nazlı Ilıcak ve Star TV başlatıyor.
Aydın Doğan’ın anlaşılmaz tepkisi...
Doğan Medyası’nda yayınlanacak haberler önce kendisinin onayından mı geçiyor bilmiyorum ama, Aydın Bey, görüntüyü yayınlayan kanalların patronlarına, “Peşime adam mı takıyorsunuz? Uygun olmayan kıyafetlerimle görüntülerimi niye yayınlıyorsunuz?” şeklinde tepki gösteriyor.
Oysa takip edilen Aydın Bey değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır...
Ayrıca, kıyafeti konusunda habercilere intikal eden herhangi bir çekincesi de söz konusu değildir.
Kaldı ki, Ahmet Hakan’ın yayınladığı fotoğrafta da görüldüğü gibi, ‘eli cebinde’ uğurlamada kıyafet ile ilgili haksız bir değerlendirmenin ne önemi olabilir ki?..
Bu sorular cevap arıyor?
Bu durumda, bu yoğun tepkinin bir başka sebebi olsa gerek...
Bu ziyaret neden özellikle aslında sayın Yılmaz’ın en yoğun olduğu o gün? Elbette bizi ilgilendirmez ama, bu nasıl bir ‘geçmiş olsun’ ziyareti ki sayın Yılmaz’ın kabineyi kurmakla meşgul olduğu (!) bir günde 6 saatten fazla sürüyor?
Sayın Yılmaz’ın kurduğu 55. Hükümet, bu ziyaretin ertesi günü, yani 30 Haziran Pazartesi günü açıklanıyor ve normal olarak diğer gazetelerde 1 Temmuz Salı günü yayınlanıyor. Oysa Hürriyet ve o dönemde Doğan Grubu’na dahil olan Milliyet, kabineyi, Başbakan Yılmaz’ın açıkladığı gün yayınlıyor.
En önemlisi de sevgili Ahmet Hakan, hiçbir önemi kalmamış ve külliyen iftiradan ibaret bu pijama tartışmasını, hem de bu kadar yüksek dozda neden tekrar gündeme getiriyor? (Bu soruyu kendisine sormak ve yazımdaki hususları ana hatlarıyla paylaşmak için Ahmet Hakan ile görüşmeye çalıştım ama, başarılı olamadım.)
Bugün 162 ziyaretçi (312 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxx
.Mesele ağaç değil, anlasana...
15 Nisan 2015 Çarşamba
Uzun süredir içimize doya doya çektiğimiz ‘huzur’ havası Cumartesi günü Ağrı’nın Yukarı Tütek köyünde bozuldu.
Ağaç dikme şenliği yapanlara saldırı düzenleneceği ihbarı üzerine tedbir alan jandarmaya PKK’lı teröristler mermi yağdırdı.
Daha çatışma devam ederken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “İki taraf da...” şeklinde başlayan açıklamasıyla teröristleri inceden selamladı. Daha sonra da “ Ağrı’da bir kurgu operasyonu vardı. 15 askeri ölüme terk ettiler. Fazla cenaze çıkararak AKP’nin oylarını arttırmak istediler. Yaralı askerleri almayan helikopter, HDP’lilere ateş açtı” gibi akıl almaz yorumlarla algı operasyonunu sürdürdü.
Bir kere, “Ağaç dikme şenliğinde teröristin ne işi var” diyeceğim ama tam aksine, “...askerin ne işi var” yaygaralarından, yine meselenin ağaç olmadığı anlaşılıyor zaten.
Nitekim Demirtaş’tan işareti alan hazır kıtalar, AK Parti’nin seçim öncesi gerginlik çıkararak oylarını arttırmayı planladığını ciddi ciddi işlemeye başladı bile...
Gerilim siyaseti kimin işi?..
İktidarı kaybetme pahasına yıllardır ‘çözüm’e odaklanan AK Parti, artık gerilimden beslenen siyasete başlamış!..
Madem öyle sayın Demirtaş, Kandil’deki dostlarınıza, “Seçim öncesinde olay çıkararak AK Parti’nin ekmeğine yağ sürmeyin” diyerek, iktidarı sandıkta boğabilirsiniz.
Oysa gerilimden kimlerin beslendiğini biz çok iyi biliyoruz. Ve o gün gerçekten oradan en az 5 şehit çıkması planlanmış olabilir. Ama bunu planlayanın kimler olduğunu anlamak için bir an gözünüzü kapatın, (Allah muhafaza) o gün 5 askerin şehit olduğunu varsayın ve olacakları düşünün yeter...
‘Samimiyet’ten sınıfta kaldınız...
Ağrı’daki çatışmadan sonra sayın Demirtaş o listesine keşke teröristleri de ekleyebilseydi ve “Ağaç dikme şenliğinde sizin ne işiniz olabilir ki? Gölge etmeyin...” diyebilseydi... O zaman inanın bugün bu köşede “HDP Türkiye partisi olmuştur...” yazısını okuyacaktınız.
Ama olmadı ve korkarım olmayacak...
Çünkü HDP’nin barajı aşması, bir miktar Kürt oyunu gözden çıkararak bütün ülkeden oy almasına bağlıdır. Ama sırtınızda taşıdığınız teröristlerle Türkiye’nin bütününe yürüyemezsiniz sayın Demirtaş...
KAFAMA TAKILANLAR..
Diyaloğun etkisi mi?
Fethullah Gülen’in Hristiyan dünyası ve Vatikan ile yakınlığı herkesin malumu. Hatta, “dinler arası diyalog” uğruna, “Herkesle diyalog kurulabilir ama tek hak dinin mensupları, hiçbir batıl din mensubu ile inanç üzerinden diyalog kuramaz...” diyen Müslümanlar paralel kesimin hışmına uğramıştı.
Oysa Müslümanlara bile çok görülen müsamahaya mazhar olan Vatikan’ın bu güne kadar Türkiye’ye bu kadar düşmanca bir tutum takındığı görülmemişti.
Bu sonuç, diyaloğun etkisi mi, yoksa etkisizliği mi?..
Sansür mü dediniz?
Teröristlerin kamplardaki hayatını, dağa çıkmaya can atacağınız bir kıvamda anlatan, savcı katilini ekranda gülümseten, terör örgütü yöneticilerinin propagandalarını yaptıran PKK Belgeseli’nin, İstanbul Film Festivali’nde gösterimine izin verilmemesi üzerine yeni bir sansür yaygarası başlatıldı ve malum güruh, “Bakur Depremi” parolasıyla saldırıya geçti. Mirgün Cabas da CNN Türk’teki Her Şey’e bu konu ile başladı ve “Deprem” KJ’si eşliğinde ilk sözü Festival Direktörü Azize Tan’a verdi. Tan, konu hakkında açıklamalarda bulunduktan sonra, “Belgemiz eksik, hukuken bir hak iddia edemeyiz. Ayrıca deprem filan da yok...” dedi.
Çok ilginçtir; konunun asıl muhatabı olan Tan’ın açıklamalarının bu kısmına, CNN Türk’teki tekrarlarda da rastlayamadım, programla ilgili olarak sitelerde yayınlanan haberlerde de...
Ertesi gün Parametre’de de konu yine “Deprem” KJ’siyle tartışıldı. Sayın Tan’ın aynı kanaldaki ifadelerini hiç dikkate almayan eleştiriler yapıldı.
Sansür mü dediniz...
.
Batsın sizin özgürlüğünüz...”
11 Nisan 2015 Cumartesi
Ben hâlâ o fotoğraftayım...
Tam, “O kareyi kullananlara karşı daha ilk dakikadan itibaren tepki gösterdim, meslektaşlarım demeye dilimin varmadığı o duyarsızlara teessüflerimi ifade ettim” şeklindeki ucuz teselliye sığınmaya çalışıyordum ki, muhabirimiz Kemal Gümüş’ün getirdiği haberle yine allak-bullak oldum. Çünkü Kemal kardeşim, şehit savcımız Selim Kiraz’ın ailesiyle görüşerek o fotoğrafla ilgili duygularını dinlemişti:
“Torunlarım o fotoğrafı görünce yıkıldı, psikolojileri bozuldu; konuşmuyorlar. Batsın sizin özgürlüğünüz...”
Hangi özgürlük Hakkı bey?..
Kendisini eleştiren gazetelere “paçavra” gazetecilere “aptal” diyenlerin mi yoksa istediği gibi konuşmayan konuğunu programdan kovanların mı özgürlük anlayışından bahsediyorsunuz?
Ey Türkiye’yi yıllardır ‘ilkeli yayıncılık’ masalıyla kandırdığını zanneden ilkesizler...
Ve...
Ey ilkesini öfkesine kurban eden müflisler...
O fotoğrafı kullanmamak için birazcık ‘insan’dan anlamak yeterliydi.
Bu ısrar neyin nesi?
Ama kılınız bile kıpırdamadan insanlığı infaz ettiniz.
Berkin Elvan için eylem yaptığını söyleyen o satılmışların, gece-gündüz üzerinde çalıştığı Berkin Elvan cinayetini çözmeye ilk defa bu kadar yaklaşan o savcıyı özellikle hedef seçmesi ile o kareyi özellikle yayınlamanız arasında bir paralellik var mı acaba?
Olay günü, akşama kadar yapılan yoğun uyarılara rağmen o fotoğrafı ısrarla kullanmanın bir zeka probleminden kaynaklanması mümkün değil.
O halde?..
Siz ‘gazeteci’ iseniz, ben değilim...
O günden bu yana izliyorum; samimi bir özür bile dileyemediniz, çünkü bu cinayeti taammüden işlediniz.
Kiminiz bulduğunuz günah keçileriyle durumu kurtarmaya kalktınız, kiminiz cenazede herkesten fazla ağlayan mafya bozuntusu katiller gibi numara çektiniz. Kiminiz de DEAŞ infazlarını yayınlayan yabancı versiyonlarınızı örnek göstererek, pisliğinizi başkasının pisliğiyle kapattığınızı zannettiniz.
Bizim için bunların anlamı yok. Çünkü sizi çok iyi tanıyoruz. Ama hadi birilerinin gözünü boyadınız diyelim. Peki Muhammed ve Pelin’e, öfkesini içine gömen annelerine ve hepsinin acısını sırtlamaya çalışan dedelerine bir cevabınız var mı acaba?..
Demirtaş eve döndü
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş 2010 başından bu yana siyasette. Defalarca da seçim yaşadı. Ama şimdiye kadar aile bireylerini siyasi mücadelesine hiç karıştırmamıştı. Şahsen aile fotoğrafını hiç hatırlamıyorum. Ama bu sefer doğal akış dışında, özellikle aile fotoğrafı verdiğine şahit olduk.
Neden şimdi? Baraj mücadelesine girinceye kadar ana-baba duasına ihtiyaç duymamış mıydı acaba?..
KAFAMA TAKILANLAR..
Sizin kriteriniz ne?
AK Parti’nin, adaylarını belirlerken liyakat ve teşkilat hassasiyetli bir çalışma yürüttüğünü gördük. Hatta Türk siyasetine bir de ‘akraba kriteri’ gibi katı bir ilke hediye ettiler. Kapasitesinde herkesin mutabık olduğu bir kişi düşünün, sadece bir siyasetçinin akrabası olduğu için aday olamayacak.
Ama bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ciddi bir krize konsantre olan kötü niyetlileri bu katı kural bile insafa getiremedi ve zorlama çamurlara devam ettiler.
Mesela ön yargısız birinin, iyi bir eğitimi 20 yıllık iş tecrübesi ile pekiştiren, ilaveten finans ve bankacılık gibi asrın konularında doktora ve tez sahibi olan Berat Albayrak için, “Cumhurbaşkanı’nın damadı olmasaydı listeye giremezdi” diyebileceğini sanmıyorum.
O halde ne diyorsunuz Allah aşkına, Berat Albayrak TC vatandaşı değil mi?..
.
Kriz bekleyenler yine hüsrana uğradı
8 Nisan 2015 Çarşamba
Milletvekili aday listeleri YSK’ya teslim edildi, listelere kimler girecek tartışması da bitti. Bundan sonra daha ziyade giremeyenler gündemde olacak.
Listeye giremeyenler denilince elbette AK Parti’deki üç dönemi dolduran 70 kişi akla geliyor. Ama bu durum, siyasi açıdan çoktan satın alınmış hatta yeni dönemde ne yapacakları bile belirlenmiş durumda. Öte yandan bu kural Başbakan Davutoğlu’na ‘ikinci yeni’ dizaynı için geniş bir manevra alanı sağladı. Ayrıca yeni isimlerin belirlenmesinde parti içi mekanizmanın çalıştırılması ve objektif kriterler uygulanması, aylardır devam eden dedikoduları ve kriz beklentilerini boşa çıkardı. Bu dönemde AK Parti’nin en hassas kriterinin güven unsuru olduğunu, daha önce “Bu elekten tuzluk geçmez” diyen Davutoğlu’nun, özellikle son elemede bu hedefe matuf olarak yoğun gayret sarf ettiğini düşünüyorum.
“Benim adım Kemal” demiş...
CHP’de Kılıçdaroğlu’nun dikensiz bir gül bahçesi oluşturmaya çalıştığını, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığına karşı çıkanlar başta olmak üzere kendisine muhalefet edenleri farklı argümanlarla ayıklamaya çalıştığını görüyoruz. Bu, “Benim adım Kemal” anlayışının, Türkiye’yi yönetirken nasıl bir diktatörlüğe evrileceğini siz düşünün. Nitekim liste dışı kalanların istifa ve isyanları da bunu doğruluyor.
Öte yandan, paralel köprüsü Umut Oran’ı liste dışı bırakarak partiyi temize çıkarmayı hedefledikleri anlaşılıyor. Ancak, bizzat Kılıçdaroğlu mesafe koymadıkça bu mümkün olmayacaktır. Bu arada, tahrik siyaseti yapan Hüseyin Aygün ve Kamer Genç gibi isimlerin ayıklanması CHP adına olumlu bir gelişmedir.
MHP, Ekmeleddin’e döndü
MHP cephesinde değişen bir şey yok. Sayın Bahçeli’nin genel başkan olarak girdiği dördüncü seçim ve biliyoruz ki, ön seçimlerle, nabız yoklayan SMS’lerle ne kadar demokratik bir aday belirleme süreci görüntüsü verilmeye çalışılsa da sonunda imam bildiğini okuyor. Bu arada Bahçeli’nin üçgeni, Kılıçdaroğlu’nun da ismi keşfetmesiyle oluşturulan çatının adayını da MHP ithal etmiş. Artık, MHP’ye ekmek için Ekmeleddin İhsanoğlu!..
Bu arada, gizli bir işbirliği olmazsa, paralel medyanın yoğun emek sarf ettiği SP-BBP ile MHP arasındaki ittifak hayalleri de suya düşmüş görülüyor.
Dümende Demirtaş varken...
Gelelim HDP’ye...
Adil Zozani, Hasip Kaplan gibi sivri dilli isimler, hasta Kobanili taşıyan askere taş atan Aysel Tuğluk liste dışı bırakılırken Türkiye’nin partisi görüntüsüne katkı sağlayacak isimler tercih edilmiş. Yine de HDP’nin bu listeyle, bugüne kadar CHP’nin ikna edemediği sol kesimi ferahlatacak nitelikte bir yelpaze oluşturduğunu söylemek oldukça zor.
Kaldı ki, dümende bu kaptan olduğu sürece bu geminin barajı aşıp selamete erişmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü sayın Demirtaş, cumhurbaşkanlığı seçiminde bütün Türkiye’yi kucaklayan nezaketli rekabet örneklerini sunan kişiliğini tamamen değiştirerek marjinal, ayrılıkçı, tahrikçi bir kişiliğe büründü. ‘Önder’leri Öcalan’a ters düşen bu çizgi, Kürtlerin uzun vadeli menfaatleriyle taban tabana zıttır. Zira sayın Erdoğan’a atfen sarf ettiği “Seni başkan seçtirmeyeceğiz” sözü aslında, “Kürtlere yeni haklar verdirmeyeceğiz” anlamına gelmektedir.
Israrla altını çiziyorum. Bugün, Türkiye’nin yönetim sisteminin masaya yatırılarak sağlıklı bir yapıya kavuşturulmamasından sayın Erdoğan değil Türkiye kaybedecektir.
Genel bir değerlendirme yapacak olursak, listelerin isabet derecesi, Türkiye’nin en zaruri ihtiyacı olan yeni bir Anayasa’yı başarabilecek uyumlu bir parlamentonun oluşmasına bağlıdır.
.
Özgürlük maskeli özgürlük düşmanları...
4 Nisan 2015 Cumartesi
Beni tanıyanlar iyi bilirler, tanımayanlar için de ben söyleyeyim; kendi değerlerim kadar başkalarının değerlerine de saygı duyan, ifade özgürlüğünü savunan biriyim... Durum böyleyken, ne zaman “özgürlük” lafı duysam tüylerim diken diken olur.
Üniversite yıllarımda dine, dindarlara karşı her türlü hakarete ‘özgürlük’ deniyordu.
PKK terörüyle tanıştığımız yıllarda ise teröristlerin, bazı gazete sayfalarında ‘özgürlükçü’ olarak yer aldığını görmüş ve çok şaşırmıştım...
Yayın yöneticiliği yaptığım 1995 yılından bu yana adeta akıntının aksi yönüne gider gibi terör haberlerini abartmadan yayınlamaya çalıştım. Çoğu meslektaşımız ise ısrarla yürüttüğü tahrip gücü yüksek yayıncılığı ‘halkın haber alma özgürlüğü’ ve ‘basın özgürlüğü’ ile savunuyorlardı.
Hatta gazeteci kimliğine bürünmüş katil, hırsız, terörist herkes ‘basın özgürlüğü’ ile selamete eriyordu!..
Ne gariptir ki, meslek kuruluşlarımız da aynı kafadaydı.
İstismarın zirvesi Çağlayan Adliyesi...
Bu gidişata isyan eden sağduyulu medya mensupları olarak 2010 yılında Medya Derneği’ni kurduk, Türkiye’deki basın özgürlüğü istismarını önlemek için yıllarca mücadele verdik.
Son dönemde ise hayretle ve dehşetle gördük ki, iktidar nimetleriyle semirerek ‘paralel devlet’ olduktan sonra saf değiştirenler bu arada genlerini de değiştirmiş, birlikte mücadele ettiğimiz ‘basın özgürlüğünü istismarı’nı en çok onlar yapar hale gelmişti.
İki kiralık katil, savcı M. Selim Kiraz’ı, hassas davalara bakan savcı ve hakimlerin gözünü korkutmak için özellikle adliyedeki odasında katlettiler.
O fotoğrafı da kullandılar...
Kiralık katiller, yaptıkları eylemin etkisini kat kat arttırmak için o iğrenç kareyi dolaşıma soktular. Gün boyu, bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşan sorumsuzlarla mücadele ettik. Ama akşam gördük ki özgürlük aşığı (!) ‘merkezkaçık’ medya ve paralelindeki uyduları, “Siz ne derseniz deyin, biz görevimizi yaparız” dercesine o fotoğrafı 1. sayfalarında kullanmışlardı.
İşte irtifa kaybının zirvesi...
İstismarın odağı olan Berkin Elvan cinayetindeki örtüyü kaldırmaktan başka suçu olmayan bir savcının hunharca öldürülmesini bile kullanan şer ittifakı ile Berkin Elvan’ın ailesinin bütün itirazlarına rağmen istismardan vazgeçmeyen DHKP-C arasında ne fark var?..
Ey özgürlük maskeli özgürlük düşmanları, artık boşuna özgürlük şarkıları çalmayın.
Çünkü, suçüstü yakalandınız...
KAFAMA TAKILANLAR..
Farkı bul, başbakan ol!..
Cumhurbaşkanı Erdoğan Roma dönüşü Ankara olan rotasını, birkaç saatliğine İstanbul’a çevirdi ve doğru şehit savcının evine gitti. Acılı aileye taziye, merhuma da en değerli hediye sunan Cumhurbaşkanı Ankara’ya dönmek üzere ayrıldı.
Çıkışta, kapıda bekleyen cumhur, kendinden biri olan başkanını kucakladı.
Aynı eve Kılıçdaroğlu da gitmişti ve çıkarken yuhalandı.
Sayın Kılıçdaroğlu farkı anlayabildi mi dersiniz?
Hiç sanmıyorum, anlasaydı başbakan olurdu...
Savunması çökenler...
Cübbeleri silaha, kimlikleri katile kalkan olan avukatların, X-Ray’den geçmesi savunmayı çökertirmiş (Yargıçlar Sendikası). Afedersiniz siz havaalanına veya AVM’lere girerken de o havalı kartınızı mı gösteriyorsunuz? Yoksa oralarda kuzu kuzu hem de tekrar tekrar geçmiyor musunuz. Geçiyorsanız savunmanız çökmüyor mu? Yoksa bu çöküşü sadece adliyelere girerken mi yaşıyorsunuz?
Kaprisinizin oluşturduğu güvenlik zaafı bir aileyi çökertti. Umarım vicdanlardaki duruşmada savunmanız çökmez!
.
Mesele Berkin Elvan filan değil...
1 Nisan 2015 Çarşamba
-BRATİSLAVA-
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üç ülkeyi kapsayan Avrupa turu çerçevesinde bulunduğumuz Slovakya’nın başkenti Bratislava’da sabahın erken saatlerinde bizi ilk şaşırtan haber ülke genelindeki elektrik kesintisi oldu.
Zamanlama ve kapsama alanı bakımından enerji krizi yaşadığımız 70’li yıllarda bile rastlanmayan bu olayı anlamak oldukça zor. En kısa zamanda aydınlatılmalı, “7 Haziran provası” diyecek kadar seviyesizleşenlerin suratına çarpılmalıdır.
Çok düşündüren eylem...
Derken ekip yeni bir flaş gelişme ile sarsıldı. Bazen kalemle bile giremediğimiz Çağlayan Adliyesi’ne silahla giren DHKP-C’li teröristler Berkin Elvan’ın davasına bakan savcı M.Selim Kiraz’ı rehin almışlardı. Bu şok gelişme konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmesini alma çabalarımız ancak, gezinin son ayağı olan ve böcekçi Türk polislerin iade edilmesi sayesinde gerçekleşen Bükreş’e inince sonuç verdi. Erdoğan, “Avukat cübbesiyle girip savcıyı rehin aldılar. Savcımızın durumu ciddiyetini koruyor...” dedi ama kısa süre sonra savcı Kiraz’ı kaybettiğimiz haberi geldi.
Sayın Erdoğan’ın da dikkat çektiği gibi adliyelerdeki durum masaya yatırılmalı, avukatların adliyeye silahla gelme modası gözden geçirilmelidir. Adliyedeki herkesi korumak devletin görevidir.
Ya dışarıdaki işbirlikçiler?..
Rehine krizinin devam ettiği yaklaşık 9 saat boyunca sosyal medyada haince yaklaşımlara şahit olduk. Çocukların öldürülmesi kisvesi altında resmen teröre destek verildiğine şahit olduk. Kimse çocukların ölmesini hafife alamaz. Biz, dünyanın hiçbir köşesinde hiçbir çocuğun ölmemesi için çırpınıyoruz. Ama bazıları, henüz tam aydınlatılamamış bazı olayları kullanarak yeni tahrikler peşinde koşuyorlar. Bu ve benzeri olayların adil bir yargılama ile tam olarak aydınlatılmaması asıl art niyetlilerin ekmeğine yağ sürer. Devletin en asli görevlerinden birini devralmak gibi saçma bir gerekçeyle bu vahim gelişmelere sebep olan katilleri, savcı Kiraz ile aynı kefeye koyarak “Üç cana da....” şeklinde başlayan cümleleri kuranlar, zerre kadar vicdanları varsa aynı cümleleri rahmetlinin ailesinin yanında da tekrarlasınlar.
Bu olay sıradan bir eylem değildir. Taşeron bir örgüt üzerinden hassas davalara bakan bütün savcı ve hakimlere gözdağı verilmek istenmektedir.
PKK’dan ümidini kesen bu çevreler DHKP-C taşeronlarını tekrar piyasaya sürdü. Ve bu örgütün Dolmabahçe ve Sultanahmet’teki eylemlerini şirin gösterme çabalarını hayretle izledik.
Türkiye’de demokrasiden ümidini kesen ve gözüne kin perdesi inen bir kesim bu iktidarı alaşağı etmek için her yolu deniyor. Son dönemde çok ilginç şeylere şahit olduk ve kin ve öfkenin insanları nerelere savurmaya muktedir olduğunu yakından gördük. Artık bizi hiçbir şey şaşırtmıyor.
İnsanca yaşam sadece insanlar için...
Aslında bugün sizlerle son on günde ziyaret ettiğim beş avrupa ülkesindeki izlenimlerimi paylaşmış, bizim insanımızın da demokratik bir ülkede insanca yaşamaya hakkı olduğunu ve bunu da devletin sağlaması gerektiğini ifade etmiştim. Sanırım bir şeyi eksik bırakmışım. Patronlarının adi hedefleri uğruna bütün milletin daha güzel bir ülkede yaşamasına engel olanların bertaraf edilmesi de yine aynı devletin çok önemli bir görevidir.
‘İnsan’ olmayı başaramayanlara insan olarak muamele etmek, gerçek insanlara en büyük haksızlıktır. İç Güvenlik Yasası’na engel olmak için yırtınanların kulakları çınlasın...
.
Lobi dünyası boşluk kabul etmiyor...
.28 Mart 2015 Cumartesi
-ROMA-
Bizi bardaktan boşalan bir yağmur karşıladığı için Roma’da ilk gün gönlümce mesai yapamadım. Bari müzeleri ziyaret edelim dedik ama bunun randevuyla mümkün olduğunu ve alabileceğimiz ilk randevu için Roma’ya tekrar gelmemiz gerektiğini öğrendik...
Geriye, cafeden cafeye atlayarak yağmur altında Roma keşfi kalmıştı yine...
Genel görüntüye bakılırsa pek de yanmış bir Roma görüntüsü yok. Avrupa ve kriz kelimelerinin bu kadar sık kullanılmasına rağmen, dolu dolu yaşayan bir şehirle karşılaştık. Bizi cafeye hapseden yağmur bile hayatı rolantiye alamamıştı. Roma’daki gazeteci ve diplomatlarımızdan edindiğimiz izlenimler de ‘kriz’in izafi olduğunu, refahın azalması anlamına geldiği gösteriyor. Yani Avrupa’yı, doktorun “kendi haline bırakın” dediği ihtiyar bir hasta olduğunu düşünmeyelim. Hâlâ, siyasi ve ekonomik açıdan yok sayamayacağımız bir vefasız komşu olduğunu unutmayalım.
Eski Türkiye’yi istiyorlar...
Yukarıdaki genel izlenim ve acizane çıkarımlar size çok basit gelebilir ama bazen vahim sonuçlar basit hatalardan doğuyor.
Türkiye son dönemde ABD ve Avrupa’nın dikte ettiği dış politikayı değil, kendi zaviyesinden bakarak oluşturduğu ve özellikle ‘insan’ odakçı stratejisini uyguluyor. İyi de yapıyor. Onlar zaten asırlardır kendi oyununu oynuyor. ‘Eşme’ ile bir kere daha hatırladığımız gibi, köyleri hatta aileleri ayıran saçma sınırlar başka türlü nasıl izah edilebilir?
O bakımdan batının, ‘stratejik tabiyet’i bırakıp diplomatik milliyetçiliği uygulayan bir Türkiye’yi, her yolu deneyerek ‘hizaya getirmeye’ çalışmasından daha normal ne olabilir?..
Burada anormal olan, uluslararası ilişkilerin sadece diplomasi masalarında şekillendiğini zannedip masanın altını ihmal etmektir.
Sayın Erdoğan’ın başarısının en büyük sırrı olan ‘açık siyaset’ tarzı elbette dışarıda da en önemli kozumuzdur. Ancak, savaşta kaybedip masada kazanan İngiliz sinsiliğinin dizayn ettiği bir dünyada, bu dik duruşun getireceği sonuçların iyi hesaplanıp önlenmesi noktasında biraz zayıf kaldığımızı düşünüyorum.
Boşluklar boş bırakıldı...
ABD ve Avrupa gezilerimizde resmi heyet ve STK temsilcilerinden edindiğim intiba, Türkiye’nin son yıllarda diplomasiye altyapı oluşturan lobi faaliyetlerinde bir zaaf yaşadığı yönündedir. Bu da, zamanında bu faaliyetlerin havale edildiği kesimin saf değiştirerek Türkiye düşmanlarıyla paralel bir konumda; omuz omuza mücadele vermeye başlamasından kaynaklanıyor. Böyle bir yapıya bu kadar angaje olmak bir hataydı ama asıl büyük hata bunların saf değiştirmesinden oluşan boşluğun zamanında görülüp doldurulamaması ve yerli işbirlikçilerle daha da güçlenen şer ittifakının bertaraf edilememesi oldu.
Savaşı Ankara’ya taşımak...
Batı’nın çifte standardı yeni keşfedilen bir şey değildir ve devletin görevi bunun tespit ve telini değil teşhis ve tedavisidir.
Kaldı ki eskiden batının art niyetli siyasetçi ve işbirlikçi lobileriyle mücadele etmeye çalışan Türkiye artık onlara şartsız ve ölçüsüz destek veren strateji değiştiren yeni muhalefet destekli paralel müttefiklerine de karşı koymak zorundadır.
Buradan bakınca, bu gerçekler ortada dururken çözüm araması gerekenlerin sun’i çekişmeleri çok daha anlamsız görünüyor.
Yeni müttefikleri sayesinde artık kripto odalarımıza kadar uzanan şer ittifakının, uluslararası alanda sürdürdüğü mücadeleyi Ankara’ya taşıma taktiğine karşı herkes uyanık olmalı.
.
Asıl kriz olmazsa şaşmalıdır...
25 Mart 2015 Çarşamba
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kiev seyahati öncesi yaptığı “İzleme heyetine karşıyım” açıklamasından sonra başlayan tartışmalar sayın Arınç ve Gökçek’in karşılıklı ifşaatlarıyla çok farklı bir noktaya evrildi. Yıkıcı olmamak kaydıyla parti içindeki tartışmalar normal hatta gereklidir. Ancak AK Parti’nin önde gelen bu iki ismi arasındaki durum o aşamayı çoktan geçerek ‘savcıların sahası’na kadar uzanmış durumda.
Bendeniz, Başbakan Davutoğlu’nun el koymak zorunda kaldığı bu kişisel durum hakkında ‘görevsizlik kararı’ alıyor tartışmaların başladığı noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Zira asıl konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı açıklamalarına dayanılarak “Erdoğan ile Davutoğlu arasında kriz var” algısı oluşturma gayretleridir. Özellikle de bazı meslektaşlarımızın bu tartışmayı ele alış biçimini hayretle izliyorum. Çünkü zafer sarhoşluğunda ve “Oh olsun” havasında değerlendirilen bu konu AK Parti içindeki bir siyasi çekişme değildir. Eğer devletin zirvesinde böyle bir problem varsa adı ‘devlet krizi’dir ve biz, zirvedeki krizlerin ne kadar pahalıya mal olduğunu yaşayarak öğrendik. Buna rağmen bu konuyu, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan hem de AK Parti iktidarından kurtulmak için bir ‘altın fırsat’ olarak görmek, kendi kin ve nefretinin faturasını ülkeye ödetmektir.
Başkanlığa darbe, krize davet
Dikkatinizi çekti mi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eleştirilerini devlet krizine çevirmek için elinden geleni yapanlarla, başkanlık sisteminin Türkiye’ye gelmemesi için gövdesini siper edenler aynı kişiler...
Burası önemli...
Sürekli tekrarlıyoruz; Türkiye ameliyatı yarım bırakılmış bir hasta gibidir. Ülkenin sistem problemini, Erdoğan’ın başkanlık arzusu olarak yansıtmak bilinçli bir aldatmacadır. Türkiye’de Artık parlamenter sistem de can çekiştiği bugünkü Türkiye’de asıl bu kadar uyumlu bir devlet yönetiminin başarılabilmesine şaşmalıdır.
Ana kriz sistem çürümesidir
Türkiye acilen sistem problemini çözmelidir. Bunun yolu da, millete dönüp “Biz size verdiğimiz hakkı geri almak istiyoruz” diyerek tekrar parlamenter sisteme dönmeye kalkmak değildir. Bu zaten tedavi değil hastalığı derinleştirmek olur. Bu vebalden, “Erdoğan’ı başkan yapmayacağız” gibi son derece ciddiyetsiz bir gerekçeyle kurtulmak mümkün değildir. Bu, Erdoğan’ın başkanlık projesi değil, ülkenin yönetim krizinden tek çıkış yoludur. Bu konuda bariyer kuranlar gerçekten ülke için endişe taşıyorlarsa önyargısız bir yaklaşımla en isabetli sistemin tesisine katkı sağlamalıdır.
KAFAMA TAKILANLAR..
‘Harama el uzatıldıysa...’
ZAMAN gazetesi “100 puanlık torpil” manşetiyle, Silivri Cezaevi’ne alınan 75 memurun tespitinde torpil yapıldığını iddia etmişti.
İki gün önce dudak uçuklatan bir KPSS Operasyonu başlatıldı. 2010’daki sınav öncesinde bütün doğru cevaplar, birbirine paralel 2 bin 260 kişiye dağıtılmış!
Bu haberi dün bütün gazeteler, savcılık bilgilerine dayalı olarak manşet yaparken, 75 memuru manşetine taşıyan ZAMAN, 268 bin adayın hakkını gasp eden bu haramzedeler hakkındaki iddiayı soruşturup sonuçlandırıyor ve “Bazı özel okul ve dershanelerin başarısını gölgelemek amacıyla yapılan bir operasyon” olduğuna karar veriyor!
Bu ilginç gazetecilik anlayışlarına uyarı Pensilvanya’dan geliyor:
- Harama el uzatıldıysa yiğitçe halka itiraf edilmeli...
.
Kürtler de, ‘Kürtçü’ler de samimiyet testinde...
21 Mart 2015 Cumartesi
Bugün, en anlamlı Nevruz’u idrak ediyoruz. Nevruz’un anlamına mütenasipgelişmelere sahne olmasını,kardeşlik ve barışın önündeki en büyük engel olan ‘silah’ın fırlatılıp atıldığı bir Türkiye’nin doğmasını bekliyoruz.
Konuyu baştan alalım... Doğu ve Güneydoğu’daki mağduriyetin giderilmesi için kurulduğu iddia edilen PKK’nın, bugün gelinen noktada Kürtlere ne getirdiğine baktığımızda çok ağır acılar çektirdiğini, mağduriyetten başka hiçbir şey veremediğini görüyoruz.
Özellikle ilk yıllarda devletin de teröristlerden ayrı tutmakta hassas davranmadığı Kürt halkını, iki değirmen taşı arasındaki buğday tanesine döndürdü.. Bu ortamı kullanarak insan kaynağını genişleten terör örgütü, dış tahrikçilerin silah ve kaynak desteğini de alarak hızla büyüdü. Devlet, terörle mücadeleyi insan öldürmekten ibaret olarak görüyor, örgüt yöneticileri de eksilenlerin yerine yenilerini koyuyor ve bu devran böyle dönüp gidiyordu.
Köklü çözüm insan sevgisidir...
2000’den sonra Türkiye’yi yönetenler bu problemin sadece askere ihale edilerek çözülemeyeceğini anladı ve güçlü bir irade ile meseleyi kökten ele alma sağduyusunu gösterdi. Artık bölge, Türkiye’nin her köşesindeki problemli kamu görevlilerinin toplandığı sürgün yatağı olarak görülmüyordu. Bu bakış, o bölge halkını da insan yerine koyan ve terör örgütünün en önemli istismar kaynağını keseceği için terörle mücadeledeki en kritik adımdır. Zira, bölge halkı devletine güvenmedikçe hiçbir çözümün başarıya ulaşması mümkün değildir.
Halkın güvenini kazanma gayretlerinin yanı sıra, demokratik hakların verilmesi, ekonomik kalkınmanın hızlandırılması gibi çok yönlü çözüm gayretleri, dış mihrakların piyonu haline gelen PKK tarafından sık sık engellenmeye çalışıldı. Özellikle stratejik reformlar için atılan her adımın, şiddetli terör eylemleriyle önü kesildi.
Yakında her şey belli olacak...
Neyse ki, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün engellemelere rağmen hiç eksiltmediği güçlü iradesi sayesinde uzun mesafeler kat edildi. Artık çok yaklaşılan tünel çıkışına ulaşmak da bizzat Kürt tarafının tutumuna bağlı hale geldi. Dağda, ovada, Ada’da Kürtlerin istikbali için çalıştığını iddia eden herkes bu sürece samimi destek vermelidir. Bu dönem, mağduriyetler üzerine hayat kuran istismarcılarla, gerçekten Kürtleri düşünenlerin ayrışacağı bir turnusoldur.
Kimse bireysel ikbal peşine düşmemeli, halkı için siyaset yaptığını hissettirmelidir. Ekran müdavimi bazı Kürt siyasetçilerin bugün, “Aslında Öcalan gelip bu meydanda bizzat konuşmalıydı?” demesi kurnaz bir torpilleme girişimidir.
‘Kürtçü’leri de göreceğiz...
Bu dönemde Kürtler, gerçek dostları ile uzaktan gazel okuyarak bahşiş toplayan asalakları da yakından tanıyacak. Medyada yıllardır ateşli mağduriyet nutukları atanların gerçekten Kürt kardeşlerimizi mi yoksa kendi ceplerini mi düşündükleri yakında netleşecek.
Türk siyasetçiler de şehit tabutları üzerinden siyaseti bırakmalı, herkes bütün Türkiye için siyaset üretmeyi öğrenmelidir. Nitekim, bir ana muhalefet temsilcisinin, tam silah bırakma kararının beklendiği bir sırada ekranlara çıkıp “Silahlar neden bırakılsın ki...” demesi, terörün sona ermesi paniğidir.
Eşini ve 6 evladını teröre kurban veren Batmanlı Korucu Ahmet Gök, “Analar da ağlamasın, babalar da... Çözüm istiyoruz” diyorsa, kızını dağda kaybeden anne ile oğlu şehit edilen anne “çözüm”de buluşuyorsa siz daha neyi tartışıyorsunuz?
.
Esad bahane, fesat şahane!..
18 Mart 2015 Çarşamba
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, “Suriye’de bir gün mutlaka Esad ile masaya oturacağız” ifadesi manidar bulundu. Her ne kadar Beyaz Saray, “Kastedilen Esad değil, Suriye rejimi” gibi açıklamalarla durumu düzeltmeye çalışmışsa da, ABD’nin bu tür alıştırma yöntemlerini sık kullandığını biliyoruz. Ayrıca, CIA Başkanı John Brennan’ın “Esad’ın çöküşünü görmek istemiyoruz” sözleri de bizim için bir kopya niteliğinde...
Kerry’nin bu çıkışını “ABD Suriye’de tutum değiştirdi” şeklinde değerlendiren meslektaşlarıma katılmıyorum. Zira, gerçekten istediği halde dört yıldır Esad’ı deviremediğini ABD bile kabul etmez bence. Tam aksine ABD için, paramparça Irak’tan sonra bitmiş bir Suriye, hem İsrail’i rahatlatan hem de Türkiye’yi yıpratan ‘çifte kavrulmuş lokum, DEAŞ gibi bir maymuncuk da bonusudur...
Ayrıca, “Esad ile değil, rejimle müzakere” de koca bir aldatmacadan ibarettir. Esad devre dışı bırakılsa ne olur ki! Suriye’de asıl problemin Baas rejimi olduğunu, zaten Esad’ı da Baas’ın bir ölüm makinası haline getirdiğini bilmiyor muyuz?
Yeni oyunun ayak sesleri...
Kerry’nin uzattığı pası anında değerlendiren Esad, üst perdeden bir cevap ile meşrulaşma yolunda dev bir adım attı. Türkiye’deki bazı Esad fesatçılarının konuya çullanmalarına bakılırsa buradan oldukça yüksek bir rant bekliyorlar!
Zira, 7 Haziran öncesinde Türkiye’de gündemi değiştirmek için bahane arandığı sırada ortaya çıkan bu gelişmeleri tesadüf olarak görmemelidir. “Bunlar gitsin de isterse ülke batsın” bedbahtlığına sürüklenen şer koalisyonu için Esad’ın meşrulaştırılmasından daha büyük bir fırsat olabilir mi? Yıllardır çiğnenen “Bu iktidar Türkiye’yi yalnız bıraktı” sakızını şişirmenin tam zamanı!
Yalnızlık mı dediniz?
Bu nasıl yalnızlık ki, Cumhuriyet tarihimiz boyunca 163 olan dış temsilcilik 2002’den bu yana yüzde 40 artarak 228’e ulaşmış. Hakeza diğer ülkeler de bu dönemde Türkiye’de temsilcilik açmak için yarışa girmiş. Öte yandan, 2002 yılında 42 ülkeye vizesiz gidebilirken, şimdi bu sayı ikiye katlanarak 84’e çıkmış. Bu nasıl yalnızlık?..
Oysa bu iktidarın en başarılı yönlerinden biri tutarlı dış politikasıdır.
Dış politika, sessiz ama acımasız bir savaştır. Hele, ulusal menfaatlerin düğümlendiği bu bölgede, etrafımızı kuşatan ateş çemberine rağmen hâlâ bir huzur diyarı olarak kalabilmek başlı başına bir başarıdır. “Komşularla sıfır sorun” stratejisinin iflas ettiğini söyleyenler aslında ortada ‘komşu’ bile kalmadığını çok iyi biliyorlar.
Tarafsızlık, zulme taraf olmaktır
Kısa vadeli çıkarları bir kenara bırakarak insan odaklı bir dış politika dizayn etmek gelecek nesillere bırakılacak en kıymetli ulusal mirastır.
Medeni Batı Suriye’de ulusal çıkarlarına dayanan, insan hayatını yok sayan bir politika izlerken, Türkiye içeride ve dışarıda en ağır faturayı göze almış ve “Önce insan” demiştir. Daha dün sayın Kılıçdaroğlu, “Sen önce kendi vatandaşlarına iş ver, sonra Suriyeliler...” diyordu!
Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirenler, Esad’ın yanında yer alsaydık acaba bugün ne derlerdi? “Efendim, tarafsız kalabilirdik...” diyorlar. Bilmiyorlar ki, zalimin taraf olduğu bir yerde tarafsızlık, zulme taraf olmaktır...
KAFAMA TAKILANLAR..
Bakın Fuatavni kimmiş!..
Firari sanık Emre Uslu’nun uzaktan salladığı bu tweeti görünce çok şaşırdım. Çünkü biz Sümeyye’ye suikast konusunda Emre Uslu’dan değil, Fuatavni’den bahsetmiştik!..
.
Bağımsız Medya...’ cellatları...
14 Mart 2015 Cumartesi
Gazetecilik, hiçbir dönemde bu kadar istismar edilmedi.
Geçmişte, darbe şartlarının oluşturulmasında ‘elverişli’ gazetecilerin yoğun biçimde kullanıldığına hep şahit olduk. Son dönemde tanıştığımız yeni tip darbe teşebbüsünde ise sadece gazeteciler değil medya grupları görev aldı. Devletteki yandaşların sızdırdığı veya düzenlediği bilgilerle uydu mecralar üzerinden başlatılan algı operasyonları ile toplum ‘sessiz darbe’ye hazırlanmaya çalışıldı.
17 Aralık 2013’te deşifre olan bu derin işbirliği artık daha fütursuz bir boyuta taşındı. Devletin kılcal damarlarına yerleştirilen darbecilerle ‘paralel’ çalışan bu mecralar artık ilkelerini, önceliklerini, kriterlerini hatta terminolojisini bile tamamen değiştirerek aynı logolar altında çok farklı birer mecra dönüştüler.
Zamanla çok iyi anlaşıldı!
Nitekim, daha önce şiddetle eleştirdiği yöntemleri bizzat uygulamaya başlayan bu medyanın yöneticileri “her türlü yanlışı gazetecilikle kapatma” istismarını sıradanlaştırmayı da başardı ve her şey, “Özgür Basın Susturulamaz” afişlerinin altına gizlendi...
Oysa yıllardır ‘diktatör’ edebiyatı yapılan bu ülkede çoğunluğu oluşturan muhalif gazetelerin, Kılıçdaroğlu’ndan gelen “Medyaya baskı kabul edilemez” fon müziği eşliğinde herkese yağdırdığı hakaretler aslında samimiyetsizliklerinin ilanıydı.
Ama yine de ümit işte... Sayın Kılıçdaroğlu ve “Özgür basın”cı müttefiklerinden, “8 Haziran’da bu gazetelerin tamamına el koyacağız” diyen Gürsel Tekin’e karşı da ilkeli bir duruş sergilemelerini beklemiştik.
Beterin beteri de varmış...
Heyhaat... Gazetelere yöneltilen saldırılara “dur” demesini beklediğimiz Kemal Bey gazetecilere bile acımıyor, tam tersine grup kürsüsünde öfkeden dışarıya fırlayan gözlerle hakaret yağdırıyordu:
“Yahu siz gazeteci misiniz, yoksa yalancıların temsilcileri misiniz? Sizde vicdan, ahlak, namus, din, iman, kitap var mı?..”
Biz kimlerden, ne beklermişiz.
Meğer, seraptan su belki ama bu ittifaktan sağduyu asla çıkmazmış...
Her biri size ahlak, namus, din ve iman dersi verebilecek onlarca gazeteciye hakaret etme hakkını kimden aldınız sayın Kılıçdaroğlu? Nerede sizin gazeteci hassasiyetiniz?
Gazetecilik, hiçbir dönemde bu kadar aşağılanmamış, bizzat ‘bağımsız medya’ edebiyatı yapan ‘coşkun’ karakterleri tarafından bu kadar taciz edilmemişti.
Esiri olduğunuz paralel evrenden her şeyi ters gördüğünüzü fark ettiğinizde umarım çok geç olmaz.
YİNE ÇİFT ÇİFT ALIYOR...
Bu fıkra maymuncuk gibi, her şeye uyuyor...
İki âmâ aynı tabaktan yaprak sarması yiyormuş. Bir ara, biri diğerine “Niçin çift çift alıyorsun?” diye sormuş. O da şaşkınlıkla, “Ben çift çift almıyorum ama farz et ki aldım, sen âmâsın, nasıl göreceksin ki?..” diye sorunca diğeri sessizce mırıldanmış...
Ben çift çift alıyorum da...
KAFAMA TAKILANLAR..
Baransu’nun şifreleri...
Mehmet Baransu gözaltına alınınca birlikte bavul taşıdığı gazetesi birden defterini dürdü ve ilgili haberde özneyi, “Sarı çizmeli Mehmet Baransu” şeklinde yazdı. Baransu’nun asıl patronları da ilgili haberleri verirken, zamanında bavullarını taşıttırdıktan sonra parasını verip gönderdikleri bir hamal gibi bahsetmişlerdi bavulcu Baransu’dan.
Derken durum birden değişti. Bavulcu “Taraf yazarı” ve “Mağdur Gazeteci” oluverdi...
Bu da yetmedi, paralel âlemin efendileri tek tek gidip Baransu’ya tekmil vermeye başladılar.
Biz merakla “Nedir bunun hikmeti?” diye düşünürken Baransu imdadımıza yetişip ‘şifre’yi Güneş’le gönderdi:
Açtırmayın bavulu...
.Kapatamazsınız beyler...
11 Mart 2015 Çarşamba
Seçime çeyrek kala kapatılma riskiyle karşı karşıya kalan iki partimize ve güzîde liderlerine biraz yakından bakalım!..
Sayın Devlet Bahçeli 6 Temmuz 1997’de Alparslan Türkeş’in vefatıyla MHP’nin başına geçmiş. İlk seçimde Başbuğ’un mirası olarak 129 milletvekili kazanmış ve üçlü koalisyonda 3.5 yıl, siyasi hayatının tek umûru olan başbakan
yardımcılığı yapmış. AK Parti’nin Türk siyasi hayatına girmesiyle de barajda boğulmuş, bilahare çıkmış ama bir daha iflah olmamış!
Öte yandan da 18 yıldır, ‘diyaloga kapalı, delegeye açık’ bir yalnız adam olarak sürdürdüğü liderlik anlayışıyla partisini de tabanından koparmış.
Ayrı kutuplar, birleşen yollar
Kemal Kılıçdaroğlu da 22 Mayıs 2010’da Deniz Baykal’ın siyaseten öldürülmesiyle, “Başbakan Kemal” sloganları eşliğinde gelmiş ama girdiği her seçimi kaybederek CHP’yi ‘ana muhalefet’e tapulamış.
Ayrıca seçildiğinde, bütün küskünleri geri çağırma söyleminin aksine CHP’yi ‘pürüzsüz bir butik parti’ haline getirmiş!
Birlikte son deneme
Farklı zamanlarda, farklı yerlerden yola çıkan bu iki lider, bir siyaset fenomeni olan Recep Tayyip Erdoğan’a rakip olma bahtsızlığında buluştu. Korkunun birleştirici etkisiyle bu iki uç, 10 Ağustos’ta diğer ‘düşman kardeşler’ ile birlikte Erdoğan’a karşı bir cephe oluşturdu ancak sonuç değişmedi. Hezimetlerinin gerekçelerini açıklamaya çalışırken lisan-ı hâl ile “Aslında seçimler olmasa partilerimizi gayet güzel idare ediyoruz” diyorlardı...
Eyvah... Yine mi seçim...
Yine bir ‘felaket’ geliyorum
dedi ve yeni genel seçimin
takvimi belirlendi. Üstelik de
bu sefer sandıktan yine hüzün
çıkacak olursa ne Bahçeli’nin
“hokus-pokus” türü hesapları,
ne de Kılıçdaroğlu’nun şok ifşaatları (!) bu vahameti kamufle
edemeyecekti.
Perşembenin gelişini daha
pazartesiden anlayan bu kaderdaşlar, “Denize düşen yılana sarılır” hesabı, AK Parti’ye karşı her yolu denemeye başladılar.
Bu gedik kapanmaz...
Nitekim, devletteki derin darbeci yapıya karşı başlatılan mücadelesinde darbecilerin yanında yer almaları böyle bir cinnetin tezahürüdür. Oysa bu yapı ilk ‘darbe’ denemelerini onların partilerinde yapmıştı.
Bu kirli ittifaklardan da sonuç alamayan muhalefet, seçim yaklaştıkça akla ziyan ‘çözümlerini’ peş peşe sıralıyor.
İşte, “CHP ve MHP kapatılacak, HDP de barajın altında kalacak. Böylece AK Parti 400 milletvekili ile iktidara gelecek” iddiası o kâbusun uç halidir.
Bu iddiayı ciddiye alıp cevap vermenin bile saçma olacağını düşünüyor ve diyorum ki:
Çöküşünüzün açtığı çukuru ‘kapatma masalı’ ile kapatamazsınız beyler...
KAFAMA TAKILANLAR..
Doları kim zıplatıyor?
Gözünü kin bürüyen Erdoğan karşıtı cephe artık hiçbir şeyi net göremiyor. Kurulmuş saat gibi akıllarına gelen her vesileyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı suçlamak için kullanıyor. Son malzeme ise ABD Doları... Efendim, Erdoğan konuştukça dolar yükseliyormuş. Bunlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yeriyor mu övüyor mu belli değil. Zira, doların arttığı onlarca ülkede de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kadar etkili olduğunu söylemiş olmuyorlar mı?
Ayrıca neredeyse 1 dolar seviyesine ‘düşen’ Euro da Erdoğan’ın dilinden anlamıyor galiba!..
Farklı ölçü, aynı mesafe...
Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan yayın ilkeleri toplantısında, kendisine bağlı yayın grubunun “seçim döneminde objektif yayıncılığını sürdüreceğini ve bütün partilere eşit mesafede duracağını” vurgulamış.
Sayın Doğan, bu durumda her parti için kullandığınız ölçü birimi farklı galiba!..
.
Himmetlerinizle efendim!..
7 Mart 2015 Cumartesi
Üç gündür Başbakan Davutoğlu’nun New York’taki temaslarını takip ediyoruz. Öncelikle, Türkiye’deki bazı meslektaşlarımızın Başbakan Davutoğlu’nun Beyaz Saray ile herhangi bir randevusunun olmamasını esas alarak yaptıkları “Davutoğlu bu geziyi niye düzenledi anlayamadık” türü değerlendirmelerine cevap vermek isterim...
Sayın Davutoğlu New York’ta, ekonomi ve finans çevreleriyle çok önemli görüşmeler yaptı. Daha da önemlisi BM’de ve önemli düşünce kuruluşlarında konuşmalar yaptı.
Amerika’yı biraz olsun tanıyanlar sermayedarların ve özellikle de düşünce kuruluşlarının ülke yönetimindeki etkisini çok iyi bilirler. Hele Türkiye gibi dezenformasyonun boy hedefi haline gelmiş bir ülke için bu çevrelerde birinci ağızdan yapılacak doğru bilgilendirmeler hayati önem taşır.
Şimdi çok daha önemli...
Türkiye Cumhuriyeti’nin “fahri diplomatlarımız” diye bütün imkanlarını seferber ettiği bir yapının kendisini yeteri kadar güçlü hissettiği bir anda taarruza geçerek Türkiye sayesinde elde ettiği bütün imkanları Türkiye aleyhine seferber ettiği bir dönemde...
Musul Büyükelçiliğimiz basıldığında müzmin muhalefetle işbirliği yaparak “O kardeşlerimizi neden bile bile IŞİD’e teslim ettiniz” yaygarasını yapanların “o kardeşlerimizi IŞİD’in eline teslim etmemek için” yapılan Şah Fırat Operasyonu’nu ise dış dünyada Türkiye aleyhine kullandığı bir dönemde...
Velhasıl dış düşmanlarımızın, kendilerine paralel yerli partnerler bulduğu bir dönemde Türkiye’nin, özellikle ABD ve Avrupa’da kendisini iyi anlatma zarureti katmerlenmiştir.
Hâlâ anlamadınız mı?..
Derdi başından aşkın Avrupalıların Türkiye’deki sıradan gelişmeler hakkında 7/24 beyanat aşkını hâlâ anlayamamışsanız, kendi kıytırık sitelerinin bile itibar etmediği marjinal tiplerin zırvalarını, paralel medyanın, “AB’den Türkiye’ye sert tepki” diye manşetlerine taşımasından anlamalısınız artık sahnelenen oyunu.
Özellikle Avrupa ve Amerika’da etkili kişi ve kurumlara yıllardır “himmet”te sınır tanımayan paralel yapı “Şimdi artık hizmet” zamanı demiştir. Bu “hizmet”, çok yönlü bir paralel destek olup en basit yansıması Türkiye aleyhinde yürütülen kara propaganda faaliyetidir.
Bizi ne çok düşünüyorlar!..
Başbakan Davutoğlu’nun dün akşam Dış İlişkiler Konseyi’ndeki bir konuşmasında ilk sorular, onları çok ilgilendiren İç Güvenlik Paketi’nden geldi!
Çünkü bu kesimler, Türkiye’de olup bitenler hakkında sürekli olarak yanlış ve çarpık bilgilerle doldurulmaktadır. İftira kabiliyetlerini şahsında müşahede etmiş biri olarak bunun paralel yapı için sıradan bir icraat olduğunu düşünüyorum.
Zaten, burada yaşayan vatandaşlarımızdan, paralel yapının buradaki yıkıcı faaliyetleri hatta kendi mağduriyetleri hakkında çok üzücü şeyler dinledik.
Kadirşinas Türk milletine dökülen diller ve uhrevî vaatlerle toplanan himmetler, Türkiye aleyhine yoğunlaştırılmış hizmetler olarak geri dönmektedir. Manevi unsurları başkalarına baskı için sürekli kullanan, önüne gelene beddua eden bu yapı acaba bu büyük vebalden nasıl kurtulacak?
Tabii böyle bir endişeleri varsa...
KAFAMA TAKILANLAR..
Çok ayıp Marie Hanım...
Artık çok yakından tanıdığımız ABD'li sarışın sözcü, "Davutoğlu ve bakanlarının ziyaretinden haberlerinin olmadığını söylemiş.
Sözcü Yardımcısı Marie Harf'ın bu cevabını malum medyamız da mal bulmuş mağrip edasıyla sütunlarına taşımış ama...
Bu hanımefendi, ziyaretten bilgileri olduğu halde böyle diyorsa çok ayıp, Türkiye'dekilerin bile unuttuğu Baransu'nun tutuklanmasından bilgisi varken, bu ziyaretten bilgileri yoksa çok çok ayıp.
Bunu haber diye Türkiye'ye taşımak ise........
.
Sonunda benciller kaybeder...
4 Mart 2015 Çarşamba
-LİZBON-
Türkiye, son 30 yıldır aklına gelen her türlü yöntemi denediği halde, her kolu ayrı kesimi besleyen dev bir ahtapot haline gelen PKK terörünü bertaraf edemedi. Aslında devlet de terörün sona ermesini istemiyordu. Hatta marjinal bir grubu bölgedeki uygulamalarıyla bizzat devlet bu hale getirdi diyebiliriz.
Sadece son on yıldır terörü bitirme yönünde samimi gayretlere tanık olduk. Hem gönderilecek kamu görevlilerinde seçici davranılarak bölge ‘sürgün’ yatağı olmaktan kurtarıldı, hem de bütün engellemelere rağmen yoğun bir kalkınma hamlesi başlatıldı.
Terörist halkına karşı...
Örgüt, destek ve katılımı kökten bitirecek olan bu ‘tehlikeli’ teşebbüsleri var gücüyle engellemeye çalıştı. Şantiyeler basıldı, iş makinaları yakıldı, bölge halkı için hizmet eden görevliler öldürüldü. Diğer taraftan da devletin çözüm için atacağı her adım sansasyonel saldırılarla durduruldu.
Ancak özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın canı pahasına barış ısrarı, bütün engellere rağmen çözümün gündemde kalmasını sağladı. Bu tartışma süreci, çözüm konusuna kimin hedeflediğini ortaya çıkardı.
Görünen aktörlerden örgütünün yönetici kadrosundakiler, onlarca yıldır devam eden ezilenler üzerine kurulmuş yaşam tarzını bırakıp gerçek hayatla yüzleşme cesaretini bulamadıkları için bu düzenin bozulmasını istemiyorlardı. Bendeniz, benzer gerekçelerle Kürt siyasetini yürütenlerin de terörün yok olmasını samimiyetle istediklerine hiçbir zaman inanmamışımdır. Şayet bu çizgi, Meclis’te ve meydanlarda ucuz tahriklerden kaçınabilselerdi, kendilerini seçenlere en büyük katkıyı yaparlardı.
O cepheden sadece Öcalan, beklentileri sebebiyle çözümü isteyen tek karakter olarak ortaya çıktı ve normalde Meclis’teki temsilciler üzerinden yürümesi gereken süreç Öcalan üzerinden yürüdü.
Bu sabotaj yeni çıktı...
Ancak çözüm çabaları bu sefer de alışık olmadığımız bir yöntemle tekrar sabote edildi. Bu aşamada bize yıllardır ‘diyalog’ masalı anlatanların, farklı ırk ve inançtaki ecnebilerle bol bol sundukları hoşgörüyü kendi milletinden esirgeyerek çözüm istemeyenler cephesine katıldıklarını hayretle izledik.
Öte yandan sınırlarımızdaki gelişmelerin olumsuz yansımalarının da etkisiyle düşe kalka ilerleyen çözüm çabaları, yapılan ortak çağrı ile önemli bir aşamaya geldi.
Bu, önemli bir fırsattır...
Elbette her şey hallolmadı ama önemli bir fırsat yakalandı. Bu süreci Öcalan’ın başlatıyor olmasının ayıbı, söz verdikleri halde yeni bir anayasayı bu millete çok gören muhalefet partilerine aittir.
Neticede bu süreç tamamlanırsa, teröre zemin hazırlayan sebepleri ortadan kaldırırken bugüne kadar teröre tenezzül etmemiş diğer mağdur kesimleri de mutlu olacaktı.
Gelin görün ki, bu önemli çağrı ile birlikte, aşırı tepkilere veya basitleştirme gayretlerine de şahit olduk. Bu tepkilerin, doğrudan veya dolaylı terörden beslenenlerle bir zamanlar çok yakın oldukları iktidardan nemalanma muslukları kesilenlerden geliyor olması çok daha üzücü.
Bir ülkede yaşayanlar, bütün farklılıklarına ve ayrılıklarına rağmen bazı ortak değerleri, gelecekleri sözkonusu olunca bütün ayrılıkları bir kenara bırakıp bir mutabakat sergileyebilmelidir. “Benim düşmanlarım bitsin de isterse ülke de onlarla birlikte gitsin” anlayışı ortaçağda bile görülmemiş bir bencillik cinnetidir.
Ama 30 yıl aradan sonra tekrar ‘huzur’u tadan bu millete, artık hiç kimse çatışmayı, çözüm diye yutturamaz.
Ve... Uzun vadede hep benciller kaybetmiştir.
.
28 Şubat kime zulmet, kime nimet?..
28 Şubat 2015 Cumartesi
Türkiye Cumhuriyeti tanklı toplu darbelerle düşe kalka ilerlerken, dünyadaki değişimi iyi izleyen ‘üst akıl’lar, 90’lı yıllarda müdahale biçimini değiştirdi. Artık, silah kullanılarak yönetimi ele geçirme yerine silahın gücü kullanılarak istenilenler yaptırılacaktı. Aslında en az öncekiler kadar yıkıcı olan bu yeni darbe türü ‘post modern’ bir isimle de kamufle edilerek uygulamaya sokuldu. 28 Şubat Süreci parça tesiri çok yüksek olan siyasi ve ekonomik bir darbedir. Ve, “Bin yıl sürecek dendi ama on yıl bile sürmedi” dense de, AK Parti gibi reformcu bir kadronun yoğun çabalarına rağmen hâlâ etkisi sürmektedir.
Darbe nasıl oluyor?
Bir kere ekonomik yansımalarını kamu ve özel sektör daha uzun yıllar bir kambur olarak taşımaya devam edecek. 28 Şubat döneminin ekonomik faturasını bir zamanlar program konuğum olan MÜSİAD 3. Dönem Başkanı Ömer Bolat anlatmış ve ağzım açık kalmıştı...
Sayın Bolat, bu ‘post modern darbe’nin Türkiye’ye 300 milyar dolara mal olduğunu, oluşan bütçe açığının finanse edilmesi için 2010 yılına kadar 251 milyar TL faiz ödendiğini ifade etmiş ve “Hâlâ o dönemin mirası faiz ödeniyor. Eğer 28 Şubat olmasaydı Türkiye 2023 hedeflerini şu anda yakalamış olurdu” demişti.
Asıl hedef inanan insan...
Tabi kanunlar çerçevesinde faaliyet yürüten, vergisini ödeyen, on binlerce kişiye istihdam sağlamasına rağmen sırf inancı yüzünden yeşile boyanıp infaz edilen binlerce özel kurumun yaşadığı felaketin boyutlarını hesaplamak mümkün değil.
Bu darbenin asıl hedefi toplumun her kesimindeki dindarlardı. Köşe başındaki köfteci bile dindar olmanın cezasını çekti!
Sadece namaz kıldığı veya eşi başörtülü olduğu için kara listeye alınan ve MGK’da zorla onaylatıp hiçbir sosyal hakkı verilmeden kovulan TSK mensupları adım adım izlendi ve başka bir işe girmesi de engellendi. Bu zavallı insanlar ve yakınları neler çekti, kaç tanesi intihar etti bilen var mı acaba?
Askerden ‘istisnai’ muamele
28 Şubat sürecini masaya yatıran arkadaşımız Muharrem Coşkun ilginç tespitlerini sizlerle paylaştı. Bütün cemaatler hedefe oturtulurken sadece Gülen grubunun itina ile korunması, buna karşılık Fethullah Gülen’in de Müslümanlara savaş açanları, Peygamber Efendimizin, “Müctehid, içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir sevap alır” Hadis-i Şerifi ile övdüğü müctehidlerin mertebesine yükselterek, “Asker yanlış da yapsa sevap alır” fetvaları verip, “Hükümet gitsin” çağrıları yapması çok ilginç bir ayrıntıydı.
Bu açıdan bakınca, bugün devlette yuvalanmış paralel unsurlara yapılan muameleden, “Böylesi 28 Şubat’ta bile olmadı” şeklinde yakınmaları aslında 28 Şubat’ın müstesnaları için yanlış sayılmaz.
Sahi...
Bu kadar derin bir darbenin hesabı neden bu kadar yüzeysel gidiyor dersiniz?..
KAFAMA TAKILANLAR..
Hükümet yanlış yaptı...
İç Güvenlik Paketi’ni toplumsal huzur açısından çok önemseyen iktidar, seçim öncesi huzursuzluk çıkarmak isteyenleri engellemek istiyor. Ancak bütün gayretlerine rağmen, muhalefetle mutabakat sağlayamıyor. Oysa, milletvekillerinin özlük haklarıyla ilgili yasal düzenleme ile paketleseydi bu yasa sessiz sedasız geçerdi.
Çünkü muhalefetin tamamının, iktidarla mutabık olduğu tek konu budur?
Bu da mı ‘istisnai’ bir durum?..
Lenin’in, “Çamur at, izi kalsın” taktiğini uygulayan müfterilere karşı yıllarca paralel medya ile birlikte mücadele ettik. Zamanın, “Onlar gazetecilikten tutuklanmadı” manşetleri çok taze... Ama aynı medya şimdi o müstamel yöntemlere sarıldı ve alakasız yerlerde “Özgür Basın Susturulamaz” naraları atmaya başladı. Gel gör ki aynı anda CHP’li Gürsel Tekin’in, “Basını susturacağız” naralarına karşı ise ‘üç maymun’u uyguladı. Hatta üzerine de CHP’nin “Gazeteciler darbeci” iftirasını sürmanşetten sos olarak kullandı.
Yine ‘istisnai’ durumla mı karşı karşıyayız acaba?..
Şah Fırat mağdurları!..
25 Şubat 2015 Çarşamba
Malum gecenin sabahında gün ağarınca görüntü de netleşmeye başlamıştı. Evet, yaklaşık 7 yıl önce bir bahar sabahı ziyaret ettiğim ve artık birkaç karelik hatıra olarak kalan Süleyman Şah Saygı Karakolu’na operasyon düzenlenmiş ve askerlerimiz; emanetlerle birlikte dönmüştü. Çok ilginçtir ki, sosyal medyadaki nöbetçi borazanlar da aynı anda yaygaraya başladı:
Türkiye toprak kaybetti!..
Talimatı alan hazır kıtalar aynı nakaratı, bıkıp usanmadan tekrarladılar. İlerleyen dakikalarda Başbakan Davutoğlu’nun Twitter’dan ve Genelkurmay’dan yaptığı açıklamalar da bu yaygaranın hızını kesemedi.
Gün bitti, sabah oldu ama tahrik taarruzu, “Bugün fitne Zamanı, Cumhuriyet elden gidiyor, Tarafınızı belirleyin, bütün Yurt’ta ve Cihanda Meydanlara dökülüp, şer ittifakın Sözcüsü olun” mealindeki yazılı talimatlarla devam etti!..
Bu ne vatan aşkı ya Rab!..
En yetkili ağızların defalarca çürüttüğü bu iddiaların yanlışlığını anlatmaya kalkmak en büyük yanlış olur. Zira bunu, onlar da çok iyi biliyor. Öncü güçlerin işaret atışlarıyla başlatılan ve muhalefet partilerince de ‘mecburi istikamet’ olarak sürdürülen bu feveranın sebebini araştırmak daha isabetli olacaktır.
Sizce, DEAŞ’ın hain planlarını bozmak için yapılan bu operasyon onları niye bu kadar üzdü?..
Bence, artık Türkiye’ye de bulaşmaya hazırlanan bu örgüt uygun gördüğü anda Süleyman Şah Türbesi’ne saldıracak ve Türkiye’yi o ateş batağına çekecekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bertaraf edebilme uğruna ülkeyi yakmaktan bir an bile çekinmeyenler için de bundan büyük bir fırsat olamazdı!..
Zaten Türkiye tökezlediği anda çullanmak için bekleyen DEAŞ’a ilaveten Esad, PKK hatta İran bile ‘ortak düşman’ ile mücadelede ‘mavi güçler’ olabilirdi... Tam da ‘son viraj’ 7 Haziran seçimleri öncesinde bu fırsat elden kaçmıştı!..
Fuatavni’ye operasyon
Dahası var...
Bu operasyon aynı zamanda, artık resmen bir kaçak olan Emre Uslu’nun, “Fuatavni ben değilim. O yoluna devam ediyor” şeklindeki çırpınışlarını da boşa çıkarmıştı. Çünkü, suçüstü yakalanıp, devlet içindeki damarları kesildiği için bitkisel hayata giren merhum fenomenin, günlerdir süren operasyon hazırlıklarını ruhu duymadığı gibi yürüyen yüzlerce tankı, topu bile göremedi. Müflis tüccar hesabı eski defterleri karıştırarak kayıtsız şartsız bir müteveffa Fuatavni olduğunu ilan etmişti...
Bu ne muhteşem mağduriyet Şah Fırat...
KAFAMA TAKILANLAR..
Millî olanlar, olamayanlar
Her ne kadar müflis fenomenler uzun atlasa da biz Cumartesi akşamı sınır bölgesindeki hareketliliği tespit ettik. Ancak, ülke çıkarları açısından çok önemli olan böyle bir konuda muteber bir kaynaktan teyit almadan bu haberi kullanamazdık. Bize verilen cevap, “Doğru ama konu çok kritik bir aşamada. Millî hassasiyetinizi rica ediyoruz” oldu.
Ama ‘millî’ olamayan meslektaşımız oldukça fazlaymış...
HDP’nin paket fobisi
HDP Genel Başkan Yardımcısı Nazmi Gür dün akşam bir canlı yayında, “Hükümet İç Güvenlik Paketi’ni, HDP’yi sahada engelleyerek barajın altında bırakmak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 400 milletvekili hedefine ulaşabilmek için çıkarıyor” dedi. Doğrusu hiçbir şey anlayamadım. HDP seçime, molotof kokteyli ile mi hazırlanıyor ki bu yasa onların önünü kessin...
Bence daha kaliteli bahaneler hazırlamaları gerekir...
.
Nefret koalisyonu çatırdıyor...
21 Şubat 2015 Cumartesi
Türk siyasetinde muhalefet mantığı, kan davası gibi topyekun düşmanlık olarak algılanıyor. Oysa ‘vekalet’, milletin hayrına olan gayretlere desteği gerektirir. Özellikle parti liderleri, ne olursa olsun; diyalog yolunu açık bırakmalıdır. Yani bu mücadele kişisel bir husumete dönüşmeden yürütülmelidir.
Oysa bu gelenek Türkiye’de böyle yürümedi. Sayın Erdoğan ile siyasi rekabete gücü yetmeyen Kılıçdaroğlu, bu boşluğu her ortamda ve her fırsatta Sayın Erdoğan’a ve aile fertlerine hakaretle kapatmaya çalıştı. (Bunların çoğu tescillendi ve kendileri binlerce lira tazminat ödedi.)
Kini sınır tanımadı
.Derken Sayın Erdoğan, şimdiye kadar olduğu gibi TBMM’de birtakım siyasi pazarlıklar sonucu değil, bizzat halk tarafından cumhurbaşkanı seçildi. Bu arada Sayın Kılıçdaroğlu da bir ilke imza attı ve kin ve öfkesini Sayın Erdoğan ile birlikte cumhurbaşkanlığı makamına taşıdı. Bunu bizzat ifade eden CHP lideri, Sayın Erdoğan’a olan kin ve nefretini o makamın bugüne kadar hiç muhatap olmadığı seviyede devam ettirdi.
Hatta Sayın Kılıçdaroğlu bu sınırsız husumetinin sonucu Başbakan Davutoğlu’na karşı da son derece rencide edici bir üslup kullanarak TBMM’nin sağlıklı çalışma zeminini de yok etti.
Günlerdir yayınladığımız manşetler CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun, bu kin ve nefretine ne kadar esir olduğunu, varlığını; Cumhurbaşkanı Erdoğan’a düşmanlığa armağan eden karanlık odakların nasıl oyuncağı olduğunu ortaya koydu.
Bu ifşaatları tehditle karışık cılız açıklamalarla geçiştireceğini zanneden CHP yetkilileri her zamanki gibi yine Türk milletini yok sayıyor galiba. Zira, bu partinin bugüne kadar kendi milletvekillerini bile çıldırtan paralel işbirliğine hep birlikte şahit olmadık mı?
Sayın Kılıçdaroğlu, eline tutuşturulan kumpas kasetlerini grup konuşmasında dev ekranlardan bütün ülkeye aktarmadı mı? Paralel yapıya karşı yürütülen operasyonlarda ilk barikatçı hep o olmadı mı? Bu yapının Balyoz ve Ergenekon davalarındaki kumpaslarına en büyük tepkiyi gösteren, Silivri’deki kumpaszedelere heyet üstüne heyet gönderen Kılıçdaroğlu şimdi o kumpasçıları savunmak için elinden geleni yapmıyor mu?
Bu ne sevgi ah...
Tamamen marjinalleşen bu yapı ile olan bu ilişkileri, olmayan tabanının oylarına yönelik siyasi bir işbirliği olarak değerlendirmek mümkün değildir. Tam aksine bu yapıya yaklaştıkça milletten uzaklaştığı artık herkesin kabul ettiği bir gerçek olduğuna göre bu harakiride ısrarın sebebi ne olabilir?
Neticede görüldüğü gibi nereden gidersek gidelim paralel yapı ile CHP arasındaki bağ, siyasi meşruiyet çerçevesinde izah edilemiyor. Sadece Erdoğan düşmanlığının oluşturduğu bu nefret koalisyonu çökerken Kılıçdaroğlu CHP’yi de bitirecek.
Gücünü kin ve nefretten alan her yapı gibi...
KAFAMA TAKILANLAR..
Meclis’e de paket gerek...
İç güvenlik Paketi TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanmasıyla birlikte bir kavga gürültüdür gidiyor. Muhalefet partileri zaten İç Tüzük çerçevesinde kalmak kaydıyla çok defa samimiyetsiz seviyelerde Meclis’i sabote ediyor. Ama bu sefer bütün muhalefet ilk defa bir araya gelerek bu paketi engellemeye çalışıyor. Bu uğurda terörden iftiraya kadar ellerinden geleni yapıyorlar. Acaba ilk defa MHP ve HDP’yi bile aynı çizgide buluşturan bu güç ne olabilir?
.
İhanetin fotoğrafı netleşiyor...
18 Şubat 2015 Çarşamba
Devletin kritik noktalarındaki paralel yapılanma ile sürdürülen mücadele sürecinde ilginç ayrışmalara şahit olduk. Bir çok meslektaşımız rotasını değiştirerek darbecilerin yanında yer aldı. Şaşırsak da sonuçta kendi tercihleridir ve farklı sebepleri olabilir.
Ama bu örgüt ile hiçbir ortak değeri olmadığını zannettiğimiz kurumların bir paralel kümede toplanması konusunda da aynı değerlendirmeyi yapmak mümkün değildir. Mesela, Türkiye’yi yönetmeye talip bir siyasi partinin devlet içinde sinsice yapılanan paralel örgütü destekleyemez. Aksine, bu mücadelede net bir biçimde devletin yanında yer almak zorundadır. Çünkü bu, siyasi bir mücadele değildir. Aksi halde izahı mümkün olmayan bir çelişkinin içine düşerler.
CHP’nin paralel çelişkisi
Nitekim ülkenin ana muhalefeti böyle bir çelişki içine batmış durumdadır. Bu mücadeleyi yukarıdaki çerçevede değerlendirmeyerek basit bir siyasi hesabın sonucuna göre hareket eden CHP paralel örgütün yanında yer almayı tercih etti. Peki, bu parti iktidara geldiği zaman (geleceğine kendileri inanıyorsa tabii) ülkeyi, destekleyip büyüttüğü paralellerle birlikte mi yönetecekler? Sayın Kılıçdaroğlu, bu örgütün o zamanki lideri ile birlikte ‘eş başbakan’ mı olacak?
Böyle bir şeye normalde hiç kimse rıza gösteremeyeceğine göre ve şayet bu parti hiçbir zaman iktidar olamayacağını düşünmüyorsa “bu çelişkiden nasıl çıkmayı planlıyor acaba” diye düşünür dururdum.
Bu kadarına pes...
Ancak iki gündür yayınladığımız manşetlerde bu sorunun cevabını buldum. Doğrusunu isterseniz aylardır CHP’nin paralel aşkının izahını arıyordum ama bu seviyede bir ilişki olabileceği aklımdan bile geçmemişti.
Keşke CHP, devletteki paralel yapı ile mücadele konusunda şimdiye kadar öyle bir onurlu duruş ortaya koysaydı ki, iki gündür öğrendiğimiz ayrıntıları bu partiye hiç yakıştıramasaydık.
Yıllardan beri her yolu denediği halde milletiyle bütünleşmeyi başaramayan bir partinin düştüğü durum ülke açısından da son derecede üzücüdür. İktidar namzedi bir parti, sandıktan bu kadar ümitsiz olabilir mi, bu kadar derin bir acziyet içine girebilir mi? ‘Ana muhalefet’ kavramını bu kadar yıpratmak asıl milletimiz için en büyük ihanettir.
Neyse ki bu ihanetin fotoğrafı yavaş yavaş netleşiyor...
KAFAMA TAKILANLAR..
‘Eş’i, HDP’yi aldatıyor mu!..
BDP, Türkiye’nin partisi olabilmek için adını bile değiştirdi ama bugün gelinen noktaya bakılırsa değişen bir şey olmadı. Oysa bu parti, çözüm süreci konusunda, ‘Türkiye’ gibi davransaydı bugün ‘baraj’ problemi olmazdı. Gelin görün ki, çözüm süreci konusunda hâlâ net bir tavır sergileyemeyen HDP’de bir heyet İmralı ile Kandil arasında mekik dokurken Eşbaşkan Selahattin Demirtaş “Bu iş olmaz” anlamına gelen mesajlar veriyor.
Sanki parti değil, çift direksiyonlu tramvay aracı...
Özgecan’dan bari utanın...
Özgecan Aslan’ın vahşice öldürülmesine gösterilen tepki toplumsal bir öfkeye dönüştü. Bu gelişme Türkiye’yi, kadına şiddet gibi bir yüzkarasından kurtarabilecek çok değerli bir mutabakattır. Ama bu iğrençliği ucuz siyaset malzemesi yapmak veya muhafazakarlığa fatura çıkarmak, toplumun bu değerli hassasiyetine sabotajdır. Böyle bir konuda bile bir ortak paydada toplanmamıza mani olan bu asalak virüsleri kınıyorum.
.
Nerdesiniz Charlie şakirtleri?..
14 Şubat 2015 Cumartesi
Paris’te teröristler, inançlarla alay eden Charlie Hebdo dergisine saldırdı, çalışanları öldürdü. Bu çirkin eylemi hep birlikte kınadık. Derginin çok seviyesiz bir tahrik üslubu kullandığını ama kesinlikle karşılığının şiddet olamayacağını yazdık, söyledik.
İzleyen günlerde istismarda sınır tanımayan bazı yerli Charlieler, bu saldırıyı da malzeme olarak kullanmakta hiç tereddüt etmedi. İşin garibi bir cemaat olduğunu iddia edenlerle, her fırsatta İslamiyet’e saldırmayı şiar edinenler aynı saflarda birleşti. Kimileri, “Bu radikalleri, Türkiye destekliyor. Biz müsamahakâr diyalogcuyuz. Ne olursan ol, yeter ki Erdoğan’a düşman ol, başımızın tacı ol” derken, kimileri de o çirkin tahrikleri sayfalarına taşıyarak birilerinin de kendilerine saldırmasını, bu sayede kısa yoldan tiraj kazanmayı hedefledi.
Dünya gördü ama dünyayı görenler görmedi
Önceki gün ise Amerikalı bir ateist, kendi halinde yaşayan bir Müslüman ailenin kökünü kazıdı. Türkiye’de yaprak kımıldasa canlı yayına giren, jurnalcilere sayfalar veren ABD medyası ultra-hipermetrop olacak ki, burnunun dibindeki bu iğrenç cinayeti göremedi! Bütün dünyadan yağan tepkileri görünce de, “Katliamın sebebi park kavgasıymış” diye yeni bir kaçamak denedi.
Yine her gün önce Türkiye’yi kınayan, sonra gerekçe arayan sözcüler de bir çift söz etmedi. Hatta İslamiyet’i ve Müslümanları iyi tanıdığı iddia edilen Başkan Obama’nın da kılı kıpırdamadı.
Size göre ‘İnsan’ın ölçüsü ne?
Müslümanları saldırı kadar yaralayan bu duyarsızlığı yine Cumhurbaşkanı Erdoğan dile getirdi ve “Nerdesin Başkan” diye sordu. Bugün bu soruyu bütün gazeteler sayfalarına taşıdı.
Sadece paralel medya ve yandaşları hariç...
Neden?..
Sayın Erdoğan’ın bu sorusu ve konusu onlar için çok önemsiz olduğu için mi?.. Yoksa bu çok önemli gerçeği ‘son düşmanları’ dile getirdiği için mi? Yoksa... Yoksa küresel ‘diyalog’larına, kongresel işbirliklerine zarar gelmesin diye mi?..
Ya yandaşları...
Charlie’nin hakaretlerini sayfalarına taşıyanlar da görmedi bu haykırışı. Gerçi Cumhuriyet’i ‘dinsizlik’ zanneden bu fosillerin, bu olayda hangi tarafı tutacağını tahmin etmek zor değil ama okuyucularına saygı için de olsa bu çok önemli gerçeği sayfalarına taşırlar diye düşünüyordum. Bir espriyi kumpasa dönüştürmek için çırpınan müflislere yaranmak için bana ayırdığınız yeri keşke bu insanlık cinayeti için kullansaydınız. Demek ki, uydu yayıncılık böyle bir şey...
Nerdesiniz ey Charlie şarlatanları?..
Bu masumların, sizin nezdinizde Charlie istismarcıları kadar değeri yok mu?
Nerdesin ey vicdan!..
KAFAMA TAKILANLAR..
Ey müfteriler, teşekkürler...
Sosyal medyada, ancak özgüven sahibi insanların yapabileceği bir espri paylaştım. Ama zeka problemi yaşayanlarla aklı öfkesinin altında kalanlar anlayamamış. Valla bu onların problemi. Bendeniz iki gündür, meslek hayatım boyunca yapamadığım kadar PR yaptım:) İlk defa bir yazım onlarca gazete ve sitede yayınlandı.
Teşekkürler öfkesinin esiri müfteriler...
Fidanfobisi olanlar...
Yazımın Hakan Fidan ile ilgili olduğu için yayınlanmadığını iddia eden zavallılar... Korkunun ecele faydası yok. Bütün karalama ve linç yöntemlerini denemenize rağmen Sayın Hakan Fidan’ın önünü kesemediniz. Kendisi bu ülkeye daha nice önemli hizmetlerde bulunacak. Biz de daha çook Hakan Fidan yazısı yazacağız.
Artık nasıl okursunuz bilemem!..
.
Fidan, MİT'i yine yönetebilir
11 Şubat 2015 Çarşamba
MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın seçimlerde aday olacağı uzun zamandır konuşuluyordu ve bendeniz buna hiç ihtimal vermiyordum ama 7 Haziran'da ters köşe oldum!
Elbette sayın Fidan da her Türk vatandaşı gibi aday olabilir. Ama ben kendisinin, "Ehemmi mühimme tercih etmek" prensibine göre hareket edeceğini ve bu kritik dönemde, o kritik noktayı bırakmayacağını düşünüyordum. Elbette kurumlar kişilerle kaim değildir, kurumsallık esastır ama "Dere geçerken at değiştirilmez" diye de bir söz vardır...
Türkiye, yeni tanıştığı bu içten darbe ile kıyasıya mücadele ediyor. Vücudu sinsice saran bir kanser gibi devletin bütün kademelerinde örgütlenen bu paralel yapı ile mücadelede en kritik nokta güvenilir kadro ve sağlam istihbarattır. Elbette devletin tek güvenilir bürokratı Hakan Fidan değil ama her güvenilir bürokrat da Hakan Fidan değil...
PARALEL ÖFKENİN ASIL SEBEBİ
Bu ayrıntıyı bir dış destek ile açıklamaya çalışalım.
Yıldıray Oğur, Türkiye Gazetesi'nde yayınlanan 8 Şubat tarihli yazısında, paralel medyanın ilk zamanlar sahip çıktığı Hakan Fidan'a sonra neden bu kadar cephe aldığını ve İsrail ile birlik olup bitirmeye çalıştığını ayrıntılı şekilde izah ediyor. Can alıcı cümle şu:
Fidan’ı, cemaat için esas tehlikeli yapan Başbakan Erdoğan’ın güvendiği alternatif bir istihbarat ve bilgi kaynağına dönüşmesiydi.. Böylece cemaatin elindeki Emniyet İstihbarat, Başbakan’ın tek istihbarat kaynağı olma tekelini kaybetmişti. Hatta Başbakan onlardan gelen bilgileri MİT’le check etmeye başlamıştı.
Bu açıdan bakılırsa Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "sır küpü" olarak tarif ettiği Hakan Fidan'ın bu aşamada MİT'ten ayrılmasını doğru bulmaması oldukça anlaşılabilir hatta hak verilir bir değerlendirmedir.
DİĞER KÖŞEYE YATANLAR
Sayın Fidan'ın aday olacağı tartışmalarının erkenden dolaşıma sokulmasının bir amacı vardı. Erdoğan'ın, Hakan Fidan'ı başbakanlığa hazırladığını her yere yayarak, bir türlü beceremedikleri ama çok istedikleri Erdoğan-Davutoğlu gerginliğinin tohumlarını ekiyorlardı. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, Güney Amerika seyahati öncesi bu konuda yaptığı açıklamayla hem bu art niyetlileri ters köşeye yatırdı. Ayrıca Kılıçdaroğlu ve benzerlerinin de sayın Davutoğlu'na, daha ilk günden itibaren "kukla" olmak gibi son derece absürt sataşmalarıyla ne kadar ucuz muhalefet yaptıklarını ortaya koyuyordu. Ülke için çok sevinilecek bir durum değil ama AK Parti'liler rahat olsun; bu sığlıktan iktidar alternatifi filan çıkmaz.
Birçok aklı evvel de o açıklamaları "danışıklı dövüş" olarak yorumladı. Medyamızın önde gelen bu kelli felli isimleri, en az 20 yıldır yakinen takip ettikleri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset tarzını anlamayı bir kenara bırakın kendisini bile hiç ama hiç tanımamışlar. "Bir köy kahvesine gidip, 'Erdoğan şöyle bir siyasi proje içinde baş aktör olarak yer alır mı?' diye sorsalardı doğru cevabı alırlardı" diyecektim ama Türk halkıyla diyalog kurabilselerdi böyle gülünç durumlara düşmezlerdi zaten.
FİDANLAR, FİDAN KALMAZ...
Bütün bunlara rağmen sayın Fidan gerçekten yorulduğu için böyle bir tercihte bulunmuşsa ve artık hayatını kendi halinde bir vekil olarak devam ettirecekse gerçekten çok yazık olur. Ben, yeni hükümet döneminde yapılacak bir düzenleme ile sayın Fidan'ın hem çözüm sürecinin bundan sonraki önemli aşamasında da aktif rol almaya devam edebileceğini hem de MİT'i; daha geniş yetkilerle yönetebileceğini düşünüyorum. Bu, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Hakan Fidan'a olan tepkisini bertaraf etmek için de ideal bir yöntem olabilir.
Zamanın allameleri nerdesiniz?
7 Şubat 2015 Cumartesi
Bank Asya’da bir şeyler olmuş, ortaklık yapısında şeffaflık problemi mi ne varmış; aydınlatmak için TMSF devralmış...
Birkaç gündür durumu anlamaya çalışıyoruz.
Özellikle, konu finans kurumu olunca saman çöpünü ‘saban oku’ yapmasına alıştığımız zamanın ‘kül yutmaz kriz uzmanları’nı (!) günlerdir izliyoruz ama “Hukuksuz işgal” nakaratından başka bir şey duyamadık henüz.
Oysa bu at gözlüklü allameler, konu İhlas Finans olunca Bankalar Kanunu’nu bülbül gibi konuşturuyor, akla ziyan yorumlarıyla hukuksuzluk dizileri yazıyordu.
Ayçiçeği hukuku!
Allah aşkına bu nasıl bir hukuk anlayışı ki ayçiçeği gibi paraleller ne tarafta ise o tarafı haklı çıkarıyor. Konu başkası olunca paralelin elinde amansız bir silaha dönüşüp rakiplerinin ölüsüne bile ateş etmek için kullanılan Bankalar Kanunu Asya Finans’a gelince bu sefer bireyleri değil kurumu koruyan bir tanka dönüşüyor, yaklaşanı yakıyor.
Nedir bu şeffaflık problemi, şimdiye kadar nasıl gizlendi?
Zamanın ruhunu iyi yakalayarak Bank Asya’yı itinayla kollayıp büyüten başkanlarınıza, “İhlas Finans’ı TMSF’ye devrettiremediğim için çok üzgünüm” dedirttiğiniz röportajlarınızda neden bir soru da Bank Asya için sormadınız?
Paraleller de kesişir
Bu ‘maaşı devletten talimatı hizmetten’ düzeninin hep böyle devam edeceğini mi zannettiniz?
Paralellerin “sonsuza kadar devam ettiği” kuralının bir geometrik kabulden ibaret olduğunu hiç mi düşünmediniz?
Bütün kumpaslara, ‘kusursuz’ organizasyonlara rağmen gerçeklerin, bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi ulvi bir özelliği vardır.
Buna siz de gerçekten inanıyorsanız şu Bank Asya’da olanları samimiyetle ve olduğu gibi yazın sayın zamanın çok bilmiş ekonomi otoriteleri!
Yazın ki samimi ve dürüst olduğunuzu dünya aleme gösterin!
Olabiliyorsanız tabii...
KAFAMA TAKILANLAR..
Vicdanınızla nasıl anlaşıyorsunuz?
O akşam Bank Asya ile ilgili ilk haberi sosyal medyadaki paralel infaz timlerinden aldım: “Felan felan gazetelerin yayın yönetmenlerine ‘Bank Asya TMSF’ye devredildi’ manşetleri atın diye talimat verildi. Böylece ortada hiçbir şey yokken yalan haberlerle mudiler korkutulup kaçış sağlanacak...”
Öncelikle kendilerine çok teşekkür ediyorum. Çünkü bu sayede konuyu takibe aldık.
Gerçi yalancının mumu BDDK açıklamasına kadar yandı ama o ayrı konu, sayılan gazeteler arasında STAR da var ve şayet başka bir yayın yönetmeni yoksa ben öyle bir talimat almadım.
Şimdi...
İçlerinde aklı başında insanlar olduğunu zannettiğim eşhasın da bulunduğu bu zevat, kim; kimlere nasıl talimat vermiş, şakır şakır ortaya dökerek bu iddiasını ispatlamalı.
Yoksa...
Tek hesaplaşmanın bu dünyadaki paralel yargıçların muhakemesinden ibaret olduğunu zannedenler için başkalarına iftira atmak, “Fitne ek, algı biçersin...” kuralından ibaret olabilir.
Ama ben asıl bu insanların vicdanlarıyla nasıl anlaştığını çok merak ediyorum.
Rejim tüccarları...
Başkanlık sistemini istemeyenler bu gidişi engellemek için barikat için her şeyi barikat olarak kullanıyorlar.
Daha hedeflenen sistem hakkında en küçük bir doküman ortaya konulmadığı halde bazıları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık değil düpedüz diktatörlük istediğini yazıp çiziyor. Bazı sözümona araştırma şirketleri halka başkanlık sistemini değil, “Başkanlık sistemi gelirse, Türkiye federasyonlara bölünürse...” diye soruyor ve cevapları da “Yüzde 70 başkanlık istemiyor” şeklinde sunuyor.
Ama bazı aklı evvellerin ortaya attığı iddia bunların tamamına taş çıkartır:
“Bu sıradan bir sistem tartışması değil, başkanlık gelirse rejim elden gider...”
O devir bitti, artık rejim ticaretinden size ekmek çıkmaz beyler, başka kapıya..
.
Heyet üyesinden çözüm tüyoları...
4 Şubat 2015 Çarşamba
Filipinler’de yaklaşık 500 yıldır devam eden silahlı mücadele bitmek üzere.
Mindanao Adası büyük doğalgaz rezervlerine sahip, tarımsal açıdan en verimli bölgesi ama en fakir insanlar da burada yaşıyor. Ve benzeri her yerde olduğu gibi medeni ülkeler buralara pek ilgi duyuyor (!), hiç rahat bırakmıyor. İşgal nöbetini İspanya’dan sonra 1800’lü yıllarda Amerika devralmış ve taşıdığı göçmenlerle adanın asıl sahibi olan Müslüman nüfusu azınlık konumuna düşmüş.
1946’dan itibaren ise adaya BM el atmış ki artık iflah olmayacağının resmidir...
Bu işgal ve tacizlere siyasi mücadele ile karşı koymaya çalışan Moro halkı, Filipinli göçmenlerin Müslüman köylerine silahlı saldırılarını yoğunlaştırması üzerine aynen mukabele etmek zorunda kalmış. Uzun yıllar devam eden ve arkasında 150 bin ölü, 2 milyon mülteci bırakan bu süreç, 1976 ve 1990 yıllarında yapılan anlaşmalarla durdurulmaya çalışılmış ise de devletin sözünü tutmaması üzerine sonuç alınamamış.
2008’de ise büyük gayretler sonucunda MIKC (Moro İslamî Kurtuluş Cephesi) ile yapılan anlaşma, ülkenin Anayasa Mahkemesi tarafından “Bölünmeye sebep olur” gerekçesiyle iptal edilmiş ve ülkenin bölünmesini önleyen (!) bu iptal, 10 bin kişinin ölmesine, 800 bin kişinin evini terk etmesine mal olmuş.
“Ben dosyaya bakarım, sonuçlarını düşünmeden karar alırım” anlayışı, az gelişmiş hukuk sistemlerinin ortak kompleksi galiba...
Yeniden ve yine barış...
2011’de Malezya’nın arabuluculuğu ile görüşmeler tekrar başlamış ve 2012’de bir çerçeve anlaşması imzalanmış.
Defalarca yaşandığı gibi gelinen bu aşamadan sonra tekrar başa dönülmesini istemeyen İslami Cephe’nin bu sefer işi sağlama almak için bağımsız denetim heyeti istemesi üzerine AB eski Büyükelçisi Alistair Mac Donald’ın başkanlığında Filipinler hükümeti ve İslami Cephe temsilcileri ile Asya ve ABD’ye ait iki vakıf adına birer üye ile bir Türk üyeden oluşan 5 kişilik bir heyet bu tarihten itibaren barış sürecini yürüttü.
Heyette yer alması özellikle istenen Türk İHH Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Oruç’tan bu çalışmaları dinlerken zihnimde hep ‘bizim süreç’ mukayesesi vardı.
Taraflar arasında köprü olmuşlar
Bu heyet 2013’ten itibaren her iki tarafın yöneticileriyle, siyasi ve askeri temsilcileriyle ve bizzat halkla düzenli görüşmeler yaparak çerçeve anlaşmadaki taahhütlere uyulup uyulmadığını araştırıyor ve değerlendirmelerini iki aylık periyotlar halinde tarafla paylaşılıyor. Yılda bir defa düzenlenen ve her iki kesimin de onayı alınarak yayınlanan rapor ise Denetim Heyeti’nin dış kesimlere yönelik durum tespiti özelliğini taşıyor.
Bu heyet Filipinler hükümeti nezdinde de çok ciddiye alınıyor, MGK benzeri bütün kritik toplantılara katılıyor ve süreci ilgilendiren konularda tavır sergiliyor. Bu heyetin devreye girmesinden sonra barış sürecinin hızla ilerlediği gözleniyor. Nitekim silahsızlanma gibi en kritik konular karara bağlanmış olup birkaç gün önce silahların teslimi protokolü imzalandı. Mayıs 2016’da yapılacak seçimlerle Moro’da bir parlamento oluşturulacak. Filipinler merkezi hükümetine bağlı çalışacak bu parlamento iç işlerinde özerk olacak. Bir polis gücü oluşturulacak ve Filipinler ordusu bölgeyi terk edecek.
Onlar eriyor muradına...
Elbette batıda ve doğuda yaşanan benzer süreçler bizim için birebir örnek olamaz. Ama ‘olabilirliği’ göstermesi bakımından önemlidir. Özellikle Denetim Heyeti’nin sürece etkisine dikkat çekmek istiyorum.
500 yıllık yara kapatılabiliyorsa bizde niye olmasın? ...
xxxxxx
.Batı’dan gelen elverişsiz hava...
31 Ocak 2015 Cumartesi
Komşuda seçim bitti, bizde tartışması bitmedi. Syriza’nın seçim zaferinden herkes kendine pay çıkarmaya çalışıyor. Birkaç yıl sonra da herkes Syriza ile aynı karede görüntü vermeye çalışacak mı, emin değilim.
Çünkü, bu zafer her ne kadar “solun yeniden dirilişi” olarak yorumlanıyorsa da bana daha çok çeyrek asır önceki bol vaatli siyaset dönemini hatırlatıyor. İşsize iş, köylüye toprak, herkese çift anahtar vs... Ama dikkat ederseniz o vaatler de sahipleri de çoktan siyaset mezarlığındaki yerini almış durumda.
Krize düşen Syriza’ya sarıldı
Kemer sıkmaktan sıkılan Yunan halkı, Syriza’nın seçim vaatlerini, “acaba gerçekten yapabilirler mi” diye hiç sorgulamaktan bile korkarak destekledi ve iktidara gönderdi.
Ama Alexis Çipras ve ekibinin işi keşke karizma PR’larıyla çözülebilecek kadar kolay olsaydı.
İşin özü AB’den koparılacak mali tavizlerde düğümleniyor ama sanırım bu biraz zor olacak. Çünkü AB hem oldukça yüksek miktar borcun silinmesine yanaşmayacak, hem de “Bu kaçıncı?” diye soracak. Ayrıca ‘sırada bekleyen diğer kardeşleri’ de hesaba katacak. Zira bu posta koyma tarzının sonuç verdiği anlaşılırsa İspanya ve İtalya başta olmak üzere bütün sıkıntılı AB üyelerinden hızla yeni ‘Çipras’lar kapıya dayanacaktır.
Elde var 2 milyar...
Durum böyleyken Yunanistan’ın yeni patronu koltuğa oturur oturmaz özelleştirmeleri iptal edip, işten çıkarılanları geri alarak seçmene gülücük dağıtmaya devam ediyor, emekli maaşlarını arttırma sözü veriyor. Ama bütün bunları hazinede kalan 2 milyar Euro ile yapması gerekiyor!
Yunanistan’da başlayan bu süreç nasıl sonuçlanacak bilinmez ama bu popülist politikanın bir süre daha prim yapacağı, diğer bazı Avrupa ülkelerinde de yeni siyasi sonuçlar doğuracağı anlaşılıyor. Ekonomik gerçeklerle pek de örtüşmeyen bu gidişat, Avrupa’da artan radikalleşme eğilimi ile birlikte değerlendirildiğinde batı cephesinde durumun pek iç açıcı olmadığı görülüyor.
Bu durum elbette bizi de yakından ilgilendiriyor.
Malum, ‘elverişsiz hava akımı’ hep Balkanlar’dan gelir...
KAFAMA TAKILANLAR..
Kobani, ne yani...
DEAŞ Kobani’ye saldırıyor, Türkiye de birileri sokağa fırlıyor, önüne geleni kırıp döküyor, insanları balkondan atıp üzerine otomobil sürüyor.
Türkiye koridor açıyor, elinden geleni yapıyor. sonunda DEAŞ Kobani’yi terk ediyor. Ama yine Türkiye’de sokaklar karışıyor, rögar kapakları ayaklanıyor, insanlar yaralanıyor.
Ayn El Arap’ı, harabeye çeviren DEAŞ, yüz binlerce Kobanili’yi misafir eden, barındıran Türkiye.
Durum böyle iken bir de yerli Kürt kardeşlerimizden ikide bir fışkıran Kobani öfkesi...
Ne yani, DEAŞ’ın hiç mi suçu yok?..
TÜSİAD koltuğu sarhoş mu ediyor?
Artık pek itibar edilmese de TÜSİAD’ın siyaseti dizayn etme tutkusu gelenekseldir. Hatta son dönemde çıtayı yükseltip cumhurbaşkanlığı makamını da ilgi alanlarına dahil ettiler.
Ama ne ilginçtir ki TÜSİAD’ın, kendisini ülkenin de patronu zanneden bu fonksiyonunu sembolize eden başkanlar, o koltuktan kalktıktan sonra birdenbire değişiveriyor. Ayıldıktan sonra “Ben ne yaptım?” diye hayıflanan, önceki söylediklerinden utanan kişiler gibi nedamet getiriyorlar.
Son selef Haluk Dinçer de koltuktayken “Cumhurbaşkanı bizim muhatabımız değil” diyordu, ‘normale’ dönünce yaptığından pişman oldu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a özür mektubu gönderdi, “Yanlış anlaşıldım” dedi.
Ama galiba bu özre pek itibar eden olmadı.
Azmettiricileri açıklarsa belki hafifletici sebep sayılabilir!..
.
Türkiye, tarihi misyonu ile kucaklaşıyor
28 Ocak 2015 Çarşamba
Uluslararası ilişkiler milli çıkarların ortak paydası üzerinden yürür. Ülkeler, dış gelişmeleri bütünüyle yönetemez. Burada başarı ölçüsü, ülkelerin, önemli gelişmeler karşısında ne kadar insanî ve vicdanî bir duruş sergileyebildiğidir.
Son yıllarda Türkiye’de en büyük eleştiri “AK Parti hükümetlerinin uyguladığı dış politikanın Türkiye’yi yalnız bıraktığı” iddiasıdır. Hatta özellikle Suriye politikamız Başbakan Davutoğlu için defalarca gensoru konusu oldu.
Ancak, Suriye politikamızı Esad’ın sarayından bakarak değerlendiren CHP ve paralelindekiler, bir çelişki girdabına kapılmış durumdadır. Zira Sayın Davutoğlu, yaklaşık dört yıl önce Esad’ı reform yapması ve kendi halkına silah doğrultmaması konusunda ne kadar dil döktüğünü defalarca anlattı. Ama Esad bu çabalara, cuma namazından çıkanlara ateş açarak cevap verdi.
Zulme rıza zulümdür
Peki bu durumda Türkiye’nin tutumu ne olmalıydı?
Büyük bir öngörü (!) ile Esad’a tavır almamız durumunda Türkiye’nin başına gelecek felaketleri düşünerek, menfaatlerinin altında ezilen bazı ülkeler gibi Esad’ın yanında mı yer almalıydık? Yoksa kiminin gafletten, kiminin de hıyanetten söylediği gibi “Tarafsız mı kalmalıydık?” Gaflettekileri Allah affetsin ama hıyanet içindekilerin de çok iyi bildiği gibi, haklı ile haksızın mücadelesinde tarafsız kalmak haksıza destek olmaktır...
Hasretle kucaklaşıyorlar
Türkiye’nin dış politikasını yerden yere vuranlar kasten Suriye ve Irak’ı zumlamakta, fotoğrafın tamamını özellikle gizlemektedir. Bunu görmek için son dönemde Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve özellikle de Afrika’da atılan adımlara önyargısız bakmak yeterlidir. Devletin oluşturduğu yeni strateji çerçevesinde TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, STK’lar ve işadamları tarafından yürütülen bu çok yönlü seferberliği arkadaşımız Erdinç Akkoyunlu kısaca toparladı ve iki gün boyunca sizlerle paylaşacağız.
Ben şu kadarını söyleyeyim ki, ülkelerin asıl sahipleri halkları ise son yıllarda atılan bu adımlar amacına ulaşmış, karşılıksız sunulan hizmetlerle gönlünü fethettiğimiz bütün Afrika ahalisi, sayın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi hasretle kucaklamışlardır. Bu kavuşma coşkusunu, gittiğim bir düzine Afrika ülkesinde bizzat gördüm. Sömürge düzeni bozulduğu için rahatsız olan ülkeler ne yaparsa yapsın bu kucaklaşmaya mani olamayacaklardır. Çünkü onların “Önce ben” odaklı politikaları, Türkiye’nin “Önce insan” stratejisiyle iflas etmiştir. Onların, Afrika’yı iliklerine kadar soyan sömürü düzenini Türkiye, “Veren el, alan elden üstündür” düsturuyla yıkmıştır. Onun için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Etiyopya Meclisi’ndeki konuşması dinmeyen alkışlara karışmıştır.
Netice itibariyle, doğudan mahrum; batıya mahkum statükoyu terk edip, bölgesinde güçlü bir ülke olarak batıya ilerlemeyi tercih eden Türkiye, tarihin kendisine yüklediği misyona geri dönüyor ve Osmanlı coğrafyası ile bütünleşiyor.
KAFAMA TAKILANLAR..
CHP’den Syriza çıkar mı?
Yunanistan’daki seçimden sonra Türkiye’de bir Syriza aşkı başladı ki sormayın gitsin. Hemen her parti ‘Yerli Syriza’ olduğunu iddia ediyor. En ilginci de ‘sol’ kanattan ilerleyen CHP bu yarışta öne çıkmaya çalışıyor. Oysa işin aslına bakılırsa Syriza’ya en uzak olan CHP’dir. İlla da bir partiye benzetilecek ise bu ne HDP ne de CHP’dir. Olsa olsa cezaevinde doğup iktidara yürüyen AK Parti’dir.
Erdoğan kimin bam teline bastı?
24 Ocak 2015 Cumartesi
-ADDİS ABABA-
Üç Afrika ülkesini kapsayan gezimizin ilk durağı ve ağırlık merkezi Etiyopya’dayız.
Bize daha sıcak gelen adıyla, Peygamber Efendimizin “Orada adil bir kral var” diye övdüğü Necaşi’nin Habeşistanı... Gezi hakkında yapılan eleştirilere bakılırsa bu ülkenin önemi Türkiye’den pek anlaşılmıyor. İtalyanların sömürgesi ve komünistlerin kölesi olmaktan daha yeni kurtulan Etiyopya’nın şu andaki az gelişmiş görüntüsü bizi yanıltmasın. Türkiye’nin iki katı araziye 1.5 katı nüfusa sahip Etiyopya, Afrika’nın merkezi olmayı hedefliyor ve bu yolda hızla ilerliyor. Bir kere, Avrupa’dan Çin’e kadar hemen her ülkenin çekiştirdiği Etiyopya her şeye rağmen terörden uzak kalmayı ve Müslümanlarla Hıristiyanların birlikte yaşamasını başarmış. Kalabalık nüfusa sahip ülkelerde herkes enerjisini birbirini yemekle tüketmiyorsa şartlar ne olursa olsun, kalkınma mukadderdir.
Türkiye’nin güney kapısı
Cumhurbaşkanı’nın, başbakan yardımcısı, 5 bakan, 6 milletvekili, DEİK, TİM, MÜSİAD, ASKON, TÜMSİAD gibi iş dünyasının nabzını tutan kuruluşların başkanları ve çok sayıda işadamı ile birlikte gerçekleştirdiği bu gezi için, “O ülkelerin tamamı bütün ticaretini bizimle yapsa ne olur ki” diye düşünenler olabilir. Oysa buradan hiç öyle görünmüyor. Tam aksine, buralara gelmekte geç kaldığımızı, atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini görünce insan Çankaya’ya çakılan Necdet Sezer gibilerin bu millete ne kadar büyük bir kötülük yaptığını daha iyi anlıyor. Çünkü, bize binlerce kilometre uzakta kendine bile hayrı olmayan ülkeler gibi görünen bu coğrafya aslında Türkiye’nin bahçe kapısıdır. Buraları emniyete almadığınız sürece Türkiye’de istikrarı, huzuru aramak hayal gibidir. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın Vehhabileştirmek için yıllardır para akıttığı bu ülkelerde İslamiyet’in gerçek hamisi olan Türkiye’ye çok büyük bir görev düşmektedir. Osmanlı’nın bu coğrafyaya özel ilgisinin sebebi neydi acaba? Yine ağıtlara konu olan Yemen şehitleri acaba kuru bir toprak hevesi uğruna mı feda edildi?
Rahatsız olanlar var
Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bekleyen Mogadişu’da Türk heyetinin konakladığı otele yapılan Eş Şebab saldırısı, sıradan bir terör eylemi değildir. Zamanlaması da anlamı da manidardır. Artık ‘savaş’ kavramının çok değiştiği, her şeyin uzaktan kumanda yöntemiyle yürütüldüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bütün Avrupa’yı asırlardır sömüren güçlerin, tarih boyunca gittiği her yerde insana saygıyı esas alan Türkler’in tekrar buralarda görünmesinden, her türlü desteği karşılıksız olarak getirmesinden ne kadar rahatsız olduğu anlaşılmaktadır.
‘Tanıdık’ engellerle de mücadele
Ne gariptir ki Türkiye buralarda sadece emperyalist devletlerin ayak oyunlarıyla veya Eş Şebab gibi taşeronlarıyla mücadele etmiyor. Paralel yapı, yıllardır ‘sivil elçilerimiz’ olarak bilinen ve sınırsız desteklenen okulları vasıtasıyla oluşturduğu ilişkileri burada da Türkiye’yi yıpratmak için kullanıyor hatta bunu ‘hizmet’ biliyorlar. Bu yüzdendir ki, bu gezinin en önemli hedeflerinden biri de buradaki paralel planları bozmak, gerçekleri anlatmaktı. Bu konuda birçok ülkede önemli adımlar atıldı. Burada da yakın bir zamanda Türk kökenli eğitimi, asıl sahipleri olan Milli Eğitim’in teslim alması planlanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’yi yeniden tarihi fonksiyonuna kavuşturmak için yıllardır sürdürdüğü kutlu yolculukta birilerini rahatsız etmiş hatta bam teline basmış olacak ki içeride-dışarıda, teröre kadar uzanan her türlü argümanı kullanarak engellemeye çalışıyorlar.
Ama unutmasınlar ki “Herkesin bir hesabı varsa Allah’ın dabir hesabı vardır.”
Güçlü Türkiye kime zarar?..
21 Ocak 2015 Çarşamba
Türkiye’nin her gün artan jeopolitik önemi hepimizin malumu. Öte yandan Ortadoğu, Afrika hatta Avrupa’da baş döndürücü bir hızla olup bitenleri de birlikte izliyoruz. Etkin güçler artık eskisi gibi 20-25 yıllık senaryolar yazmıyor. Dijital ve sosyal katalizörlerle projelerini çok hızlı uyguluyorlar. Bunu anlamak için sadece birinci ve ikinci halka komşularımızda son birkaç yılda yaşanan değişiklikleri hatırlamamız yeterlidir.
Peki bu etkin güçler Türkiye’ye hiç mi ilgi duymuyor? Hem de bu kadar çok yerli işbirlikçi hazır beklerken... Sanmıyorum...
O halde nasıl oluyor da bu kadar yerli ve yabancı yıkıcı teşebbüse rağmen hâlâ bir huzur adasında yaşayabiliyoruz? Mesela Türkiye son on yıldır, kendisini yalnızlığa götüren (!) bu yoldan değil de ‘tavsiye edilen’ rotada yürüseydi şu anda çok daha zengin ve demokrat bir ülkede yaşıyor olabilir miydik acaba?
Neler yaşadık neler
Oysa tarih boyunca Türkiye üzerinden hesap yapanlar hiç bu dönemdeki kadar ince hesaplar yapmamış hiç bu kadar haris olmamışlardı. Bugün yıllarca istim üstünde tutulan terör belasına rağmen etrafımızdaki perişan ülkeler gibi olmamış, tam aksine onlara kucak açabiliyorsak siyasi istikrar ve dirayetli yönetim sayesindedir. Bu çerçevede, parlamenter sistemin nimetlerini inkar etmek de nankörlük olur. Ama gelinen noktada sistem yozlaşmış, sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Bu sistemi bitirenler ise bugün “başkanlık sistemini dayatıyor” diye itham edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan değil, 2007’de milletin verdiği yetkiyi gasp etmek için meşruiyet dışı yöntemlere başvuranlardır.
Ama artık milletin tercihini beğenmeyerek siyasete tuzak kurmaya çalışanlar kazdıkları kuyuya düşmüş, yetkinin; bütün vesayetleri geçersiz kılan halka teslim edilmesine sebep olmuşlardır. Bu sebeple de velinimetimiz olan parlamenter sistem, uzaktan kumanda meraklıları yüzünden krizin kaynağı durumuna düşmüştür. Artık geri dönüş de mümkün değildir.
O halde bugünkü tartışmaları aşmanın tek yolu halkın iradesine saygı duyarak gereğini yapmaktır. Yani siyasetçiler başta olmak üzere herkes üzerine düşeni yaparak Türkiye’nin, yeni dönemin gerektirdiği dinamizme sahip bir sisteme kavuşmasını sağlamalıdır.
Güçlü Türkiye’ye ancak güçlü araçlarla gidebiliriz.
KAFAMA TAKILANLAR..
Davutoğlu’nu ondan fazla düşünenler!..
Başbakan Davutoğlu’na özellikle başbakanlık görevini devraldıktan sonra en seviyesiz hakaretleri yapanlar ne hikmetse birden bire fikir değiştirdi ve Davutoğlu’nun en ateşli hamisi kesildiler. Hatta bazı müzmin muhalifler o kadar abarttı ki aralarından bazıları “Sanki Davutoğlu’nu, Davutoğlu’ndan daha fazla düşünüyoruz gibi geldi” diye arkadaşlarını uyarmak zorunda kaldı.
Sevginin nefrete dönüştüğünü duymuştum ama nefretin sevgiye dönüştüğüne de ilk defa şahit oluyoruz.
Hikmeti ne ola acaba?
Mesele ‘reklam arası’ değilmiş...
AK Parti Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşçu’nun, “600 yıllık imparatorluğun 90 yıllık reklam arası sona erdi” sözüne bazı kesimlerin gösterdiği aşırı tepkiyi bir ifade özgürlüğü çelişkisi olarak görmüş ve eleştirmiştim. İzleyen günlerde bu tepkilerin tırmandırılarak kurumsal bir linç halini aldığını gördük.
Peygamber efendimize hakaret edenleri savunmak için türlü bahaneler uyduran bu ‘özgürlükçüler’ acaba “Zaman da değişti, biz de değiştik. Artık bizim için öncelikler de değişti” mi demek istiyorlar?
Bu ameliyat tamamlanmazsa...
17 Ocak 2015 Cumartesi
Cumhurbaşkanı seçimi döneminde kimi, “parlamenter sistemden vazgeçmemeliyiz” derken, kimi de “başkanlık kaçınılmaz” dedi ama herkes, halkın seçtiği bir cumhurbaşkanının bu sisteme uymayacağı konusunda mutabıktı. Derken süreç yürüdü ve 10 Ağustos’ta halk cumhurbaşkanını seçti. Sonrasında da sistem tartışması gündemden kalktı.
Peki neden; problem çözüldüğü için mi?
Ne gezer... Tam aksine, rafta bekleyen dosyadan çıktı, hayatımıza aktı. Çünkü artık halkın ilk turda seçtiği bir cumhurbaşkanımız var ama mevzuat eski. Zira, parlamenter sistemle yönetilen bir ülkede cumhurbaşkanını da parlamento seçer. Türkiye’de de öyleydi. “Kötü komşu insanı mal sahibi yapar” hesabı, oluşturulan suni kriz sonucu halk, cumhurbaşkanını bizzat seçmek gibi bir avantaj kazandı. Bu durumda siyasetçilere düşen sorumluluk, geri kalan prosedürü bu irade doğrultusunda düzenleyerek, sistemin işleyişini halkın seçtiği cumhurbaşkanına uygun hale getirmekti. Aslında bir önceki genel seçimde bütün partiler halka, yeni anayasa sözü vermesine rağmen sonra bu sözlerini unutarak ayak sürüdüler. Burada AK Parti’nin de Uzlaşma Komisyonu’na eşit üye vermeyi kabul ederek hata yaptığı kanaatindeyim.
Zaman, Türkiye’nin aleyhine...
Oysa millet, ‘vekil’lerini geride bırakarak; 10 Ağustos’ta yüzde 52 oyla Recep Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçti. Bu tercih aynı zamanda, seçilirse nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını meydanlarda üzerine basa basa anlatan Sayın Erdoğan’ın teklifini de onay anlamına geliyordu. Yani, adına ne dediğinizin önemi yok, millet cumhurbaşkanlığı makamının güçlü, inisiyatif sahibi olmasını istiyordu.
O halde problem ne? Vesayetlerin çözüm yeri olan siyaset müessesesi şimdi yeni bir düzleme geçmek isteyen Türkiye’nin önünde engel oluşturuyordu. Ortaya konan gerekçeler ise “Erdoğan başkan olursa...” diye başlayan ve ülkenin asırlar boyu geleceği için yapılacak bir düzenlemeyi bireysel kin ve nefretlere indirgeyen cümlelerden ibarettir.
Ya başkanlık, ya perişanlık
İşte cumhurbaşkanını halkın seçtiği ama parlamenter sistemin de aktif olduğu Türkiye bu haliyle, ameliyatına ara verilmiş hasta durumundadır. Bu süreç en kısa zamanda tamamlanmalıdır. Bu da elbette Anayasa değişikliği demektir. Yoksa bu noktadan sonra “Tekrar eski düzene dönelim” diyebilecek kadar akıldan yoksun kimse olduğunu sanmıyorum.
7 Haziran seçimleri bunun için dönüm noktasıdır. Bu seçimin en önemli fonksiyonu bu ameliyatın tamamlanmasını sağlamasıdır.
KAFAMA TAKILANLAR..
TÜSİAD’a ne oldu?
TÜSİAD’da her adımın uzun uzun tartışılarak atıldığını, katı bir kurumsallık hakim olduğunu biliyoruz. Bu kurumun temsilcisi Haluk Dinçer, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seçildikten sonra ziyaret etmiş ve geçmişteki pürüzleri sıfırlayan açıklamalar yapmıştı. Daha sonra bir şeyler oldu ve kurumsallığa çok önem veren bu TÜSİAD’ın aynı başkanı bu sefer de “Cumhurbaşkanı muhatabımız değil” dedi.
O arada ne oldu acaba?..
Bu nasıl özgürlük?..
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki 16 Türk devletini sembolize eden kıyafetler konusunda konuşmayan kalmadı. Genellikle de alay edildi. AK Parti Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşçu da fikrini söylemiş, “600 yıllık imparatorluğun 90 yıllık reklam arası sona erdi” demiş. Sen misin bunu söyleyen... Bazı medya gruplarında acilen linç girişimi başlatıldı.
Bunu bana biri izah edebilir mi? Peygamberimize hakareti Türkiye’ye taşımak fikir özgürlüğü oluyorsa bu yargısız infaz ne oluyor?..
O fotoğrafa daha sonra tekrar bakın...
14 Ocak 2015 Çarşamba
Paris katliamı tam bir turnusol kağıdı oldu. Çok gariptir ki ilk renk verenler de yerli ‘radikaller’ oldu. Meğer Müslümanlar ne kadar büyük bir potansiyel tehlikeymiş! Daha Paris’ten patlama sesi gelir gelmez kurulmuş zemberek gibi konuşmaya başladılar ve faturayı kestiler. O meşhur ittifak burada da karşımıza çıktı ve maalesef Paris üzerinden Türkiye düşmanlığı yapmak için İslamiyet’i bile malzeme olarak kullanmaktan çekinmediler.
Dinle ilgisi zorunlu din derslerinden ibaret olan müzmin muhaliflerin, sadece Türkiye ile radikal grupları bağlantılı göstermek için ürettikleri palavraları hayretle izledim. Selefîler’le Selef-i Salihîn’i bile birbirine karıştıran, Peygamberimizi örnek alan Ehl-i Sünnet yani hakiki Müslümanları “Bedevîler” diye niteleyen ve onu da El Kaide gibi bir terör örgütüne bağlayan ekran müdavimleri gördüm. “Bu kadarını da mı?” dedirten bir performansla ‘düşmanının düşmanı’ olduğu için bu din cahilleri ile aynı yerde durmaktan çekinmeyen, Batı’ya şirin görünme uğruna İslamiyet’i ‘muharref din’ mesabesine indirerek en ağır istismarı yapmaktan çekinmeyenleri artık şaşırmadan izledim.
Paris’teki görüntünün şifreleri
Bunların Paris’teki gövde gösterisine bakışında da problem var.
Garip ama o karede yer alanlar içerisinde samimi olanlar sadece bugüne kadar teröre ve terörü besleyen uygulamalara karşı net bir duruş sergileyen ve asıl terör mağdurları olan Türkiye ve diğer İslam dünyası temsilcileriydi.
En ön safta yer alan Avrupa liderleri ‘teröre tepki’de samimi olsaydı, kendi ülkelerinde yıllardır ‘ifade özgürlüğü’ kisvesi altında insanların kutsallarına hakaret edilmesine izin vermezlerdi, terörist başı Netanyahu’yu o fotoğrafa dahil edip ‘aklamazlardı’.
Böyle olmasaydı, bu tepkiyi sergilemek için terörün Paris’e kadar gelmesini beklemez, yüzbinlerce insanın farklı coğrafyadan, ırktan veya inançtan olmasına bakmaz, aynı kararlılığı gösterirdi.
Perşembenin ayak izleri
‘YeniAvrupa’yı iyi izleyin. O malum derginin Peygamberimizi temsil ettiğini zannettikleri o kepaze kapakla kutsallarımıza hakarette ısrarı bizi nasıl bir Avrupa’nın beklediğine dair en açık ipucudur. Unutmayın ki bu sayı, bütün Avrupa adına yayınlanan bir ortak bildiri hüviyetindedir. BBC’nin de daha önceki, Hazret-i Muhammed’e hakaret etmeme kararını iptal ettiğini, (kısaca hakaret etme kararı aldığını) düşünürseniz durum daha net anlaşılacaktır.
Velhasıl, üzgünüm ama Pazar günü ön safta kol kola yürüyenler, bundan sonra ‘Birleşik Avrupa’nın, Haçlı ruhunu yeniden hortlatarak İslamiyet’in ve Müslümanların üzerine nasıl yürüyeceğini göstermektedir.
KAFAMA TAKILANLAR..
Kim, hangi yüzle?..
Dün bütün gazetelerde, yıllardır Müslüman kanı akıtmaya doymadığı halde Paris’te ‘tribünleri selamlayarak’ yürüyen İsrail Başbakanı Netanyahu’ya “Paris’e hangi yüzle gittin” diye soran başlıklar vardı. Zaman gazetesinde de aynı başlık vardı. Ama diğer bütün gazetelerden bir farkla. Onlar bu soruyu Netanyahu’ya değil Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet Davutoğlu’na soruyordu...
Bankalar Kanunu mu, Bank Asya Kanunu mu?
Paralel Yapı’nın finans merkezi olan Bank Asya’da olup bitenlerle ilgili bir haber gündeme gelmeye görsün. Malum medya hep bir ağızdan “bu haberlerin Bankalar Kanunu’na muhalefet anlamına geldiğini, büyük suç işlendiği” haykırıyor. Peki bu kanun sadece Bank Asya için mi çıkarıldı ki paralel medya, başka bankalara şantaj yaparken aklına ne Bankalar Kanunu geliyor, ne TCK...
Bunlar kimin teröristi?
10 Ocak 2015 Cumartesi
Paris’teki olay vahşi bir terör saldırısıdır. Faillerin gerekçeleri, kimlikleri sonucu değiştirmiyor. Onlar insan öldürürken tekbir getirse de İslamiyet’in böyle bir emri olamaz, ‘cihad’ın bireylerin kendi kafasına göre önüne gelene saldırmak değildir. O halde, İslamiyet’e iftira mahiyeti taşıyan ve biz Müslümanları ayrıca mağdur eden bu saldırıyı gerçekleştirenleri bin defa kınıyoruz.
Keşke katiller öldürülmeseydi de bu saldırının sır perdesi aralanabilseydi. Ama ‘Avrupa’nın 11 Eylülü’ olmaya yönelen bu faili meçhul olayın öncesi ve sonrası hakkında dile getirilmesi gereken şeyler var...
Keşke hakaret de kınansaydı
Bugün bu eyleme hep birlikte ateş püskürüyoruz; öyle de olmalı. Ama keşke bu dergi İslamiyet’le ve Hıristiyanlıkla alay ettiği zaman da herkes, ‘ifade özgürlüğü’ gibi basit bir bahaneye sığınmayıp, kimsenin ‘hakaret özgürlüğü’ olamayacağını dile getirseydi. Oysa bugün, geç de olsa bu yanlışın dile getirilmesi gerekirken tam aksine o yanlışlar ve sahipleri kutsallaştırılarak yeni yanlışlara zemin hazırlanmaktadır.
‘Medeniyetin beşiği’ denilen Avrupa, yıllardır Müslümanlara ve İslamiyet’in sembolü olan camilere yapılan saldırılara neden net bir tavır koymadı. Daha iki gün önce İsviçre’de başörtüsü yüzünden ağır hakarete uğrayan bir kardeşimiz, giderilmesi için davacı olduğu mahkemeden ‘suçlu’ olarak çıktı.
İnancımıza, peygamberimize hakareti ‘ifade özgürlüğü’ diye savunanlara soruyorum. Bizim inanç ve ibadet özgürlüğümüze ne oldu? Türkiye’den yapılan başvuruları kabul etmek için kapıda bekleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi neden biraz da burnunun dibine bakmıyor? Yoksa Müslüman’ı ‘insan’ olarak görmüyorlar mı?
Operasyonlar kimin için?
Avrupa’nın “Müslüman bir
Türkiye’nin AB’de yeri yok” noktasına varan bu tavrının, Paris’teki çok kötü kokular yayan saldırılardan sonra ‘eylem’e dönüşeceği yönünde emareler görünmeye başladı. ‘Mağdur’ havasına bürünen Avrupa medyası, asıl mağdur olan Müslümanları ve İslamiyet’i suçlu ilan etmiş ve acilen savaş başlatmıştır. Gerçekten önümüzdeki dönemde bu tavır yaygınlaşır ve Müslümanlara karşı asırlar sonra tekrar Haçlı ruhu hortlatılırsa korkarım bu,
Avrupa’nın da Ortadoğulaşmasının başlangıcı olacaktır.
Batı’nın çifte standardı bu vesileyle bir kere daha ortaya çıktı.
Her terör çirkin, her terör muhatabı mağdurdur. Mağdurlar arasında kimliğine, inancına, ülkesine göre ayırım yapmak da en az o kadar çirkindir. Bugüne kadar yüz binlerce kişi teröre kurban gitti. Paris’teki olayla eş zamanlı olarak Yemen’de de 35 kişi öldürüldü. Daha dün gece Boko Haram diye bir örgüt bir kasabayı yok etti, 2 bin kişiyi öldürdü. “O mağdurlarla neden kimse ilgilenmedi, onlar insan değil mi” diye soranlar haksız mı?
Türkiye yıllardan bu yana terörün ırkının ve dinini olmadığı, bütün dünyanın ortak tavır takınması gerektiğini anlatmaya çalıştı. Artık, menşeine ve muhatabına bakmaksızın bütün terör eylemlerine karşı samimi ve dürüst bir tavır sergilenmesi gerektiği anlaşılmalıdır. Yıllarca şahit olduğumuz “Bana dokunmayan terörist bin yaşasın”
tavrının dünyayı getirdiği nokta burasıdır. Artık terörün de küreselleştiğini, ortak mücadele edilmediği sürece kimsenin huzurlu olamayacağını herkesin öğrenmesi gerekiyor.
KAFAMA TAKILANLAR..
Pek amatörmüş!
Her hareketlerinden son derece profesyonel olduğu anlaşılan teröristlerin kaçtıkları aracı terk ederken kimliğini ‘unutmak’ gibi bir acemiliği nasıl yaptıklarını anlamak mümkün değil. Kafama takılan bir başka ayrıntı da daha önce Suriye sınırında çekim yapan bir Fransız kanalın görüntülerine önceki gün Paris’teki saldırıyı gerçekleştirdiği açıklanan Said ve Şerif Kouachi kardeşlerin tesadüf etmiş olması...
Medyamız samimiyet sınavından geçiyor
7 Ocak 2015 Çarşamba
Değerli dostlar, Üstlendiğim yeni görev sebebiyle gece bile kesilmeyen bir tebrik yağmuruna tutuldum. Bir insan için ulaşılabilecek en büyük onur budur herhalde. Ama bu mesajlarda şahsıma yüklenen ve endişelendiren büyük sorumluluk beni bir medya muhasebesine sevk etti..
Lafın gelişi ‘dördüncü kuvvet’ denen medya Türkiye’nin gidişatında hep ilk planda olmuş ve çoğunlukla da millet iradesinin aksi yönüne bir fonksiyon üstlenmiştir. Burada, milletten kopuk medya yöneticilerinin yanı sıra derenin taşı ile derenin kuşunu vurmaya çalışan yabancı ‘avcılar’ın da büyük etkisi olmuştur.
Nitekim, ülkeye takılan çelmelerin tamamında medya baş rolü oynamıştır. Bu oyun daha sonra anlaşılsa da iş işten geçmiştir. ‘60 darbesi öncesinde yayınlanan, “Gençleri Et-Balık Kurumu’nda kıyma makinesinden geçirdiler” türü haberlerin, daha sonra külliyen yalan olduğunun ortaya çıkması merhum Menderes ve arkadaşlarını geri getirmemiştir.
Yeni model çok farklı
Son dönemde ise bu kampanyaların çok daha sistematik versiyonunu hep birlikte izliyoruz. 17 Aralık’tan sonra hep Emniyet ve Yargı’daki yapılanma ön plana çıkmışsa da bu sürecin asıl dinamosu medya operasyonu olmuştur. Bu döneme kadar aynı düzlemde bile yer almamış çok farklı kesimlerin ‘düşmanlık’ ortak paydasında oluşturduğu ve ‘haber’ tarifini bile değiştiren yayın anlayışı her şeyden önce kendi okuyucu ve izleyicisine büyük saygısızlıktır.
Bütün bunlardan sonra bizzat da bu operasyon yöneticilerinin mağdur rolüne bürünerek ‘medyaya baskı’dan bahsetmesi Anadolu’daki, “Saman altından su götürüp üzerine çıkıp vaaz ediyor” tarifine tıpatıp oturan bir durumdur. Kirli emellerini ‘baskı’ ambalajında sunan bu yaklaşım tam aksine, medyada var olan problemleri de çözümünden uzaklaştıran bir istismardır. Aslında Türkiye’de yıllardan beri büyük bir aşkla savunulan şey ‘basın sorumsuzluğu’dur.
Kayıtsız kalmak mümkün mü?
Hedefine ulaşmak için her aracı kullanmakta beis görmeyen bu medya operasyonu karşısında, “Bu yaşananlar bizi ilgilendirmiyor” veya “Biz tarafsız kalmayı tercih ediyoruz” anlayışı, sonuçları itibariyle millete karşı bir darbe mahiyetindeki bu operasyona destek anlamına gelen bir tutumdur.
Bu sebeple bugün daha toplumsal/sosyal kesitli bir yayın yapamıyorsak bunun vebali de bu medya operasyonunu başlatanlardır.
Bu noktada çok haklı olarak, “Herkes aynı şeyleri söylüyor, kimin haklı olduğunu nereden bileceğiz?” diye sorabilirsiniz. Bu soruya cevap bulmak için yapmanız gereken tek şey, ‘bir amaca ulaşmak için her şeyi kullanan operasyon yayıncılığı’ ile ‘milletin geleceği için bu operasyona karşı koyan ilkeli duruşun’ tespitidir. Yönetim Kurulu Başkanımız Murat Sancak her vesileyle, “Doğru olmayan hiçbir haberin sayfalarda yer almaması” uyarısını tekrarlamaktadır.
Medyamız, tarihinin en büyük samimiyet sınavından geçmektedir.
‘Asıl muhakeme’ olan bu sürecin sonunda hepimiz, en isabetli jüri olan milletimizin temiz vicdanlarında hak ettiğimiz karşılığı bulacağız.
TEŞEKKÜRLER...
Yeni görevim sebebiyle şahsıma gösterdiğiniz teveccüh ve güven için şükranlarımı iletiyor, benim için çok değerli olan dualarınızı istirham ediyor, saygılarımı sunuyorum.
Sayın Kılıç doğru söylüyor...
3 Ocak 2015 Cumartesi
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç “Yargı üzerinde vesayet kabul edilemez” demiş. Aksini kim iddia edebilir ki?
Bu konuda en büyük hassasiyeti de Yüce Mahkeme’nin göstermesi gerekir zaten.
Yalnız sayın başkan bu tespiti yapmakta biraz gecikmedi mi acaba? Malum, “Geciken teşhis, teşhis değildir.”
Yani, kendisinin de “2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinden sonra bir grubun vesayeti ortaya çıktı” şeklinde teyit ettiği gibi yargı yıllar boyunca bırakın vesayeti resmen teslim alındığında sayın başkan neredeydi acaba?
Ne vesayetler gördük biz...
Üstelik yargıdaki vesayet teşebbüslerini tespit etmek ve gereğini yapmakla yükümlü olan HSYK ve diğer yüksek yargı organları da bu vesayetin bir parçası olmuşsa asıl o zaman Anayasa Mahkemesi’nin ‘yüce’liğini göstermesi, kendisine intikal eden konularda tavrını demokrasiden yana koyması beklenirdi.
Oysa tam aksine, üye adaylığı için 20 yıl şartının kaldırılması gibi adrese teslim iptallerle paralel bir HSYK’nın inşasına imkan sağlayan AYM, büyük mağduriyetlere sebep olan yargı cinayetlerinin azmettiricisi durumuna düşmüştür.
Yargının vesayet altında olduğu dönemdeki kararlarıyla darbeci yapıyı besleyip büyütürken, bugün vesayeti bertaraf etme çabalarını ‘vesayet’ olarak değerlendirmek hangi açıdan bakışın bir sonucudur?
O artık bir siyasetçi
Aslında Başkan Kılıç dün kendisine Sözcü olarak seçtiği bir mecradaki beyanlarıyla bu sorunun cevabını vermiş, artık bütün yetkisini yeni hayatı için altyapı hazırlamak için kullanacağını netleştirmiş.
Sayın başkan kendilerine siyasi baskı olduğunu iddia ediyor ve bunu bağımsız yargı için önemsiyorsa kendisinin siyasetin tam göbeğinden verdiği mesajlar için ne düşünüyor acaba?
Daha önce de bu sütunda dile getirmiştim. Sayın Kılıç’ın bu çıkışları ihsas-ı rey değil ‘ihsas-ı karar’dır. Bu beyanlarından sonra o çok önemsediği (!) yargı bağımsızlığını hâlâ muhafaza ettiğinden nasıl emin olacağız. Mesela seçim barajı konusunda Mart’tan sonra dahil olacağı partinin öngörüsü ne yönde acaba? Velhasıl, bütün bu olanlardan sonra AYM’de; yeni başkan seçilinceye kadar hiçbir siyasi başvuru görüşülemez.
Mesela dört eski bakanı bu anlayış mı yargılayacak!..
Bence başkan çok haklı. Yüce yargı üzerinde vesayet kabul edilemez.
O halde o cübbeyi çıkarmak için Mart’ı beklemeyin sayın Kılıç.
KAFAMA TAKILANLAR..
Önce o HSYK’yı ‘asın’...
Bizim memleketteki Anamas Dağı’nın ilginç bir isim öyküsü var.
İdama mahkum edilen azılı bir soyguncuya son arzusunu sormuşlar.
“Asıl suçlu, ‘ilk işim’ olan komşunun kümesinden çalıp eve getirdiğim yumurtayı görünce ‘Çabuk götür yerine koy’ demeyip, ‘Başka varsa onları da getir’ diyen anamdır; önce onu asın” demiş...
Yanisi, o savcılara görevden el çektirildi de, onlara sınırsız destek vererek yardım ve yataklık eden dönemin şemsiye HSYK’sının ‘çekmesi’ gereken bir şey yok mu?...
Alırken dilekçe mi istendi ki?..
Bir süredir kayıp kaçak bedellerinin iadesi tartışılıyor. Yargıtay kararı ile iade yolu açılan bedelin yüzde 15’lik bir oran olduğunu düşünürsek az yekun tutmuyor. Ama malum, ‘devlet alacağına şahin, borcuna karga’dır. Bu sebeple yine mahkemelere milyonlarca dosya akınından, bürokratik engellerden bahsediliyor.
Oysa bu paralar kesilirken tüketiciden dilekçe mi istendi ki... Bu bedeller hak sahibini hiç uğraştırmadan; mesela elektrik faturalarından mahsup edilemez mi?
.
Yeni hedef Çözüm Süreci mi?
31 Aralık 2014 Çarşamba
İster inanın, ister inanmayın; bu yazıya başlayalı on gün oldu ama bitirmek bir türlü nasip olmadı. Zaten bu başlığı şimdi yazsaydım “mi?” ekini koymazdım...
Son yıllarda çok ilginç ittifaklara şahit oluyoruz. İnanç ve ideolojileri arasındaki büyük uçurumlar sebebiyle bir zamanlar birbiriyle kıyasıya mücadele eden aykırı uçlar bu gün kol kola yürüyor.
Bu ittifaklarda, “Ülkeyi nasıl daha iyiye götürürüz” gibi bir ortak hedef arıyorsanız sükut-u hayale hazır olun. Çünkü burada ortak payda, “Nasıl yıkabiliriz”dir. Yani burada yapıştırıcı unsur düşmanlıktır. Bu çok vahim bir durumdur. Zira, ‘kinim dinimdir’ türü odaklanmalarda akl-ı selîm uzaklaşır, etik ve ahlaki değerler anlamsızlaşır. Atılacak adımlarda sadece düşmanın ne kaybedeceğine bakılır, ülke ve milletin ne kaybedeceği teferruattır.
Bunlar hayal ürünü değil, Türkiye’nin bugünkü gerçeğidir.
Baş döndürücü dış gelişmelerin yaşandığı bir bölgenin göbeğindeki Türkiye özellikle son bir yıldır enerjisini neye harcıyor bakar mısınız? Bırakın siyasi kamplaşmaları, aile fertlerini bile karşı karşıya getiren bu kamplaşmanın sebebi nedir acaba?
Son viraj, son fırsat!
Bu aykırı müttefikler açısından en kritik viraj 2015 genel seçimleridir.
Siyasi iktidara karşı sahnelediği darbe oyununun son perdesinde suçüstü yakalanan paralel yapı ile bir ilçeyi bile yönetemeyen ve sandıktan iktidar çıkarma ümidini kaybeden ana muhalefetin önderliğinde oluşan ‘ortak düşman koalisyonu’nun en büyük hedefi 2015’te AK Parti’yi ve buna bağlı olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konumunu zayıflatmaktır...
İşte, treni son virajda ne pahasına olursa olsun raydan çıkarmak isteyen bu koalisyonun, 30 yıllık serüvenin sonunda ulaşılabilen Çözüm Süreci’ni bile feda etmekten çekinmiyor. Hedeflerine ulaşmak için çözümün ilk adımı olan Oslo Süreci’ni nasıl harcadıklarını görmedik mi? Bu iktidar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan zarar görecekse binlerce gencin daha ölmesi teferruattır!
Üstelik de çok güçlü yabancı ortaklar bulunabilecek bir proje!..
Tahrik için hazır bekliyorlar
Son Cizre olayları sonrası bu gerçek çok daha net biçimde gün yüzüne çıkmış, Başbakan Ahmet Davutoğlu’ndan Kürt siyasetçi Hatip Dicle’ye kadar birçok isim de bu gerçeği dile getirmiştir.
Diyarbakır’da yangına panzerle araç iteleyen polislerden Cizre’de işaretlenen evlere, çadırlara ilk ateş edenlere kadar nice cevapsız sorular...
İstanbul’daki bildik isimlerin, Cizre’deki olayların daha ilk saatlerinde sosyal medyada dolaşıma sunduğu ve hazır kıta robotların kopyaladığı parça tesirli bombalar ve iki kafadarın muhabbet olsun diye paylaştığı ‘Öcalan portreli Kürdistan parası’na tam kadro dört elle sarılmalar...
Parçaları birleştirdiğinizde ‘sahadan sanala’ topyekun bir organizasyon ortaya çıkmaktadır.
KAFAMA TAKILANLAR..
Başbuğ’dan Tahşiye tespiti
Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Org. İlker Başbuğ Adliye Sarayı’nda kendilerine uygulanan kumpaslar hakkında suç duyurusunda bulunduktan sonra da CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sorularını cevapladı. Başbuğ, burada yaptığı açıklamalarla aslında Balyoz’u da Ergenekon’u da esastan bozdu... Benim özellikle şu nokta kafama takıldı. Org. Başbuğ, son günlerde birçoğumuz gibi ismini ilk duyduğu ve telaffuzda da baya zorlandığı Tahşiye dosyasını incelemiş ve diyor ki “Tahşiyecilere ve bize kurulan kumpas farklı isimlerde aynı senaryo...”
Sayın Başbuğ’un Tahşiyecilere destek vermek gibi bir derdi olmadığına göre bu tespitin üzerinde durulması gerekmez mi?
.
Yüce Divan mı, ‘yüce kapan’ mı?
27 Aralık 2014 Cumartesi
Türkiye hiçbir dönemde son bir yıldır konuştuğu kadar “yolsuzluk” konuşmadı. Ama ne gariptir ki, “yolsuzluk” mefhumu tarihimizin hiçbir döneminde bu kadar istismara uğramadı; amacından saptırılmadı.
17 Aralık’tan bu yana ‘unutturmamak için’ kesintisiz sürdürülen yolsuzluk tartışmaları biraz yakından incelendiğinde görülecektir ki bu sakızı en çok çiğneyen paralel yapının aslında bir yolsuzluk iddiasının aydınlanması gibi bir derdi olmadığı hatta bunu istemediği anlaşılacaktır. Çünkü, gerçekten bir yolsuzluğun su yüzüne çıkmasını isteyen hiç kimse onun ayaklarına bu kadar büyük taş bağlamaz.
Demek ki gerçekten mesele ‘yolsuzluk’ değilmiş...
Meğer ülkemizde yolsuzluk konusunda ne kadar da hassasiyet taşıyan varmış. Şu idealistliğe bakar mısınız, sırf kamu kaynakları heba olmasın diye gerekirse on yıllardır ilmik ilmik ördükleri her şeyin heba olmasını bile göze alarak kendilerini bu işe adadılar! Üstelik de bu mücadelelerinde ‘Erdoğan düşmanlığı ittifakı’ kurdukları birkaç eski Türkiye kalıntısı dışında yanlarında kimse kalmadığı halde!..
Bu tren bu darbeyi taşıyamaz
Ölü doğan “Basına Baskı” tiyatrosu gibi aşırı yükleme sebebiyle bu ‘yolsuzluk’ senaryosu da iflas etti. 18 Aralık’tan itibaren her gün çarşaf çarşaf yolsuzluk edebiyatı yapanlar bu yaygaralarında azıcık samimi olsalardı dört eski bakanla ilgili iddiaları bir lokomotif yapıp arkasına koskoca bir ‘darbe’ vagonu eklemezlerdi.
Bütün amaç bu yolla siyasi iktidara had bildirmektir. Nitekim bu iddiaların arkasına böyle bir amaç yüklenmeseydi ve paralel yapı adeta bizzat yürütüyormuşçasına bu kadar abanmasaydı; yargısız infaz yapmasaydı bu soruşturma çok daha sağlıklı yürürdü. Ve bu ‘yolsuzlukçu’ların yanında belki de bütün Türkiye dururdu. Ama öyle olmadı.
Artık hiçbir anlamı kalmadı
Gelinen noktada gerçekten ‘yolsuzluk’ olarak nitelendirilecek herhangi bir fiilin işlenip ilenmediğinin artık hiçbir önemi yok. Bu yüzden de bugün bu konuya odaklanmak sadece darbe trenine kömür atmak anlamına gelir. Bu, yeni bir durumdur ve Türk siyasi hayatında bugüne kadar yaşanan bütün “Aklanıp gelme” hikayelerini geçersiz kılmaktadır.
Durum böyle olunca bazı AK Partililer’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı siyasi harekete yolsuzluğun ‘y’sini bile yakıştıramadığı için dört eski bakanlarının yargıda aklanarak hem kendilerini hem de partilerini bu ağır yükten kurtarmaları gerektiğini düşünmeleri de önünde herkesin saygıyla eğilmesi gereken asil bir duruş olmakla birlikte, bunun; söylem olarak cazibesinden başka hiçbir anlamı yok. Tam aksine, konunun sadece Yüce Divan’a aktarılmasını bekleyen, davanın sonucunu bile beklemeden bunu seçim öncesi bir ‘yüce kapan’ gibi kullanıp AK Parti’yi avlamaya çalışanların ekmeğine yağ sürecektir.
Ayrıca yargı vesayetinin yaşanmadığı dönemlerde bile TBMM’de açılan soruşturma komisyonlarının çoğu Yüce Divan’a sevke gerek olmadığına karar vermiş. İsnat edilen eylem ve suç tespit edilmemiş, mahkeme takipsizlik kararı vermişse dosyayı sadece kasıtlı baskıların etkisiyle Yüce Divan’a göndermek objektif bir tutum olmaz.
Bu asil duruş ancak normalleşmiş bir Türkiye’de anlam kazanır.
KAFAMA TAKILANLAR...
Erdoğan’ın yetkisi olsaydı...
Konya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanan ve dün tahliye edilen lise öğrencisi Mehmet Emin, Türkiye’nin gündemi oldu. Ancak ortada döndürülenlere baktığınızda sanki Cumhurbaşkanı Erdoğan hakime talimat vermiş ve çocuğu tutuklatmış sanırsınız. Sayın Erdoğan’ın gerçekten böyle bir yetkisi olsaydı herhalde o çocuğa sıra bile gelmezdi...
.Gerçekten çok ayıp
25 Aralık 2014 Perşembe
Ekrem Dumanlı’nın, gözaltından çıkınca bir canlı yayında şahsıma yönelik ‘ifşaatları’ ile ilgili olarak gerekli izahlarım dünkü STAR’da yayınlandı. Ama yine dün gördük ki mesele Ekrem Bey’in bir anlık kızgınlıkla sarf ettiği ve “Çok ayıp...” diye başladığı birkaç cümleden ibaret değilmiş. Gıyabımızda yargılanmış ve mahkum edilmişiz. Hatta infaz bile gerçekleşmiş!
Aslında dünkü yazı, bu sevmediğim tarzdaki mecbur bırakıldığım ilk ve son yazım olacaktı. Ama dün muhatap olduğum saldırı beni çok şaşırttı. Meselenin bu kadar basitleştirileceğini aslâ düşünmezdim; son defa paylaşmadan edemedim.
Aylar önce tamamen ‘duygusal’ sebeplerle uydurulan bir iftira uydudan merkeze taşınmış.
Konu hakkında ‘savunma’ mealinde tek kelime sarf etmeyi zül addederim.
İhlas Holding arzu ederse, “villa” diye sunulan müstakil evlerin satış şartlarını ve benim banka yoluyla ödediğim taksit kayıtlarını açıklar. Ayrıca, yandaki kupürde biçtikleri değer olan 1 milyon lirayı öderlerse ‘villa’yı hemen devredeceğimi buradan ilan ediyorum...
Basit iftiralara tenezzül edecek kadar mı!
Bu saatten sonra artık, “Yakın zamana kadar hakkımdaki düşünceleriniz böyle değildi, hani medyada en güvenilir birkaç kişiden biri bendim. Hani nezdinizdeki kredim çok yüksekti” filan demeyeceğim. Çünkü bunların ne kadar samimi ifadeler olduğu bir tarafa, gelinen ‘cinnet’ halinde hiçbir şeyin bir anlamının kalmadığı da anlaşılıyor. Bu meyanda, bu seviyeye inen iftiraları ciddiye alıp kendini savunmaya kalkmanın da hiçbir anlamı ve gereği olmadığı anlaşılıyor.
Benim tespitimi ne kadar ciddiye alacaklarını bilmiyorum ama bilsinler ki...
Ben ve benim gibilerin vicdanında aldıkları mağlubiyet çok önemlidir...
Çünkü, her gün benzin döküp körükledikleri bu yangına rağmen hâlâ soğukkanlı kalmaya, (çok gerilerde kalsa da) dostluklara saygı duymaya çalışanlar bile artık hedefe konuyorsa bu, iflâsın ilânıdır.
Ayrıca bu marifetler, şimdiye kadar farklı kişi ve kurumlar hakkında yürüttükleri kampanyaların da ne kadar isabetli olduğunu daha da iyi anlamamıza vesile oluyor!
Bu yapı, bu kadar ucuz yollara başvurur hale gelmişse gerçekten, ‘dönemin ABD Büyükelçisi’nin dediği gibi bir ‘imparatorluğun’ çöküşünü izliyoruz galiba...
Vicdanlardaki mahkumiyet çok daha önemli
Devlet içinde oluşturulan paralel yapının kalıntıları üzerinden sürdürülen ‘savaş’ın ne zaman ve nasıl biteceğini bilemem. Benim bahsettiğim ‘çöküş’ de bu değil zaten. Bu yapı, gönüllerde ve vicdanlarda kaybetti ve asıl mağlubiyet de bu zaten. Onun için herkese sordukları, “Siz niye bu kadar değiştiniz” sorusunun, sorulabilecek en anlamsız soru olduğunu düşünüyorum ve hâlâ bu soruyu sormayı düşünenlerin önce aynaya bakmalarını tavsiye ediyorum.
Eğer hesap gününe inanıyorlarsa
Bu arada meselenin manevi boyutu çok daha farklı tabii. Paraleller, sık sık müracaat ettikleri ‘manevi sorumluluğu’ ne kadar ciddiye alıyor bilmiyorum. Acaba, önlerine gelene hatırlattıkları o “Kul hakkı, Allah korkusu” gibi mefhumların kendileri için de geçerli olduğunu hiç düşünüyorlar mı? Meselelerini Mahkeme-i Kübra’ya havale etmeyi seven biri değilim. Ama bu sefer durum çok farklı...
İddianız doğru ise ben cezamı çekmeye razıyım. Ama iddialarınız iftiradan ibaretse siz de cezanızı çekmeye hazır olun...
Çünkü size hakkımı helal etmeyeceğim...
.
Meğer ne büyük suç işlemişiz!
24 Aralık 2014 Çarşamba
Değerli okuyucularım,Bireyler üzerinden tartışma tarzım değildir. İçinde bulunduğumuz fırtınalı dönemde bile eleştirilerimi devletteki paralel yapı ve ona sahip çıkan kesimlerle sınırlı tutmaya dikkat ettim. Zira şartlar ne olursa olsun özellikle bütün meslektaşlarımızla görüşebilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu güne kadar da, görüşleri benimle taban tabana zıt olan meslektaşlarıma bile bu itinayı gösterdim ve karşılığını da gördüm. Ama bu haftaki yazımda özür dileyerek bu ilkemin biraz dışına çıkmak zorunda bırakıldım.
Bir yıldır kendilerini desteklemeyen bütün kişi ve kurumlara karşı karalama kampanyası yürütürken, yayınlarını beğenmediği müesseslere haftalarca karalama kampanyaları dizerken başka yayın organlarının her satırını yargılayan kendinden menkul “Basın özgürlüğü” çelişkisini bir tarafa bırakarak şahsımla ilgili suçlamalara açıklık getirmek istiyorum.
Tanıdığım ve tanımadığım kişilerin STAR’daki bir manşeti kişiselleştirerek, hakaretten küfre, tehdide hatta imanımı sorgulamaya kadar giden linçlere sabrettim, hiçbir mukabelede bulunmadım. Ama Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı bir kanaldaki canlı yayında bizzat ismimi vererek ve söz konusu başlığı da ilginç bir şekilde çarpıtarak büyük bir öfke ve peşinci bir anlayışla hakkımda çok yıpratıcı ifadeler kullanınca çok daha güçlenmiş yeni bir hücuma hedef oldum.
Türkiye’nin bu ortama nasıl geldiğine bakmaksızın bir başlık üzerinden hesaplaşmanın çok iyi niyetli bir tutum olduğunu düşünmemekle birlikte ben kendi konuma döneyim.
Ne kadar önemi var bilmiyorum ama biri Medya Derneği’nin, Yönetim Kurulu Üyeleri’nin kurumlarında yapılan toplantıları çerçevesinde, diğeri ise bilmem kaçıncı yıldönümlerinde tamamen kurumsal faaliyetler çerçevesinde kurumumu temsilen katıldığım resmi programlı ziyaretleri “50 defa geldin” şeklinde sunarak taraftarlarını tahrik etmenin amacı nedir? Bu kadar lüzumsuz şeyleri tartışıyor olmaktan utanıyorum ama gerçekten bunların dışında gerçekten Zaman gazetesine girdiğimi hatırlamıyorum. Ayrıca ben, 40 yıldır duruşunu değiştirmeyen, itibarlı bir camiaya mensup biri olarak 50 defa gitsem ne olur ki?
“Şimdi ne değişti?” sorusunun cevabını ben de çok merak ediyorum. Şahsen o yıllardaki değer yargılarım şimdi de aynı. Büyükler, “Şeref ül mekân bil mekîn” buyuruyor. O halde ortada bir değişiklik varsa sebebini de değişenler izah etmeli.
Ve Dumanlı’dan son darbe!..
Ekrem Dumanlı hedefe oturttuğu ‘kadim dostu’na (!) son darbeyi indirmek için sanırım ihtiyaç halinde kullanmak üzere hafızasında yıllarca beklettiği son füzesini gönderiyor: “Hocaefendiye beraber gittik...”
Tarih 23 Eylül 2011 Cuma...
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 66. BM Genel Kurulu programı için New York’tayız. Sabahleyin Ekrem Bey yanıma geldi ve “Arkadaşlar araç ayarlamış, cuma namazı için diğer yayın yönetmenleriyle birlikte bizim misafirhaneye gideceğiz. Arzu edersen gelebilirsin” dedi. Siz bu teklife ne dersiniz bilmem ama ben “Elbette” dedim.
Ve gittik, cumayı kıldık. 30 kişi civarındaki cemaat de dahil hep birlikte yemek yedik. Yemekten sonra “Hocaefendi’nin odasında kahve içelim” dediler ve orada karşılaştığımız Hidayet Bey ile New York’tan gelen ekip odaya çıktık. Genellikle dinleyici durumunda olduğum karşılıklı sohbet sırasında bir ara Enver Ağabey’i sordu, ben de rahatsız olduğunu söyledim. Ve fotoğraf çekiminden sonra ayrıldık.
Binadan çıkar çıkmaz da merhum Enver Ağabey’e e-mail yazarak ziyaretimizi anlattım ve üzerimde emanet olan “geçmiş olsun dileklerini” ilettim. Enver Ağabey de birkaç dakika içerisinde cevap yazıp teşekkür etti.
(Bu arada Pensilvanya ifşaatlarınızı güçlendirmek için bir de fotoğraf paylaşılmış ama fotoğrafın niye kırpıldığını anlayamadım...)
Meğer büyük bir suç işlemişiz!
Yıllar önce cuma namazı için organize ettiğiniz bir ziyareti, bilmediğim bir sebeple bana öfke yağdırırken kullanmanız çok ilginç. Meğer biz, canınız sıkılınca kullanacağınız büyük bir suç işlemişiz!..
‘İfşaatlarınız’ sırasında benim ismimin peşine ‘faili meçhul’ bir el öpme faslı eklemişsiniz. Ben böyle bir ifadeyi gerçekten hatırlamıyorum ama söylenmişse ve onu da paylaşmayı tercih etmişseniz lütfen tam aktarın.
Bunu da ben itiraf edeyim!
Bir temasımız daha var; Ekrem Bey ifşa etmeden ben itiraf edeyim bari!..
Bir akşam vakti Ekrem Bey beni aradı ve “Bir vesileyle Hocaefendi’nin yanına gelmiştim, geçmiş olsun demek ister misin?” diye sordu. Böyle bir durumda kim, neden “Hayır” der ki... Nitekim telefonu verdi, ben de geçmiş olsun dileklerimi ilettim ve birkaç nezaket cümlesinden sonra telefonu kapattım.
Birkaç gün sonra Fethullah Gülen, Zaman gazetesinde yayınlanan iki tam sayfa ilanla, “bizzat ziyaret ederek veya arayarak ‘geçmiş olsun’ diyenlere” teşekkür etmiş...
Böyle şeylerden gocunan namerttir. Nitekim şu ana kadar daha önce yaşanan hiçbir anekdot veya ayrıntıyı kullanma yoluna gitmedim.
Neyse... Her şeyde bir hayır vardır. Ekrem Bey’in bu “ifşaatları” camiadaki farklı isimlerin sürekli yönelttiği sorulara da cevap teşkil ediyor. Demek ki, size karşı kimsenin bir önyargısı yokmuş. Ama iddia ettiğiniz gibi “eskiden aranızın iyi olduğu herkes bugün yanınızda değilse” ya onların tamamı ters yöne girmiştir veya siz... Diğerlerini bilmem ama şahsen kendimi bildim bileli hiç yönümü değiştirmedim...
.
AB, katil asansörü durdurur mu?
20 Eylül 2014 Cumartesi
İnsanı basite alan kamu vurdumduymazlığından sık sık şikayet ediyoruz. Bugün devlet insanı önceleyen kuralları hayata geçirmek istiyorsa neden var gücümüzle desteklemiyoruz?..
Pek tarzım olmasa da konuya havalı meslektaşlarım gibi gireceğim...
Yeni AB Bakanı ile Brükselde birebir görüşme fırsatı buldum. Yeniden başlayan uyum sürecini (fotoğrafın ayakta çekildiğine bakmayın) enine boyuna konuştuk.
“Öncelikle, neden ‘yeniden... Küslük dönemlerinden sonra, birikmiş bir hasretle ‘yeniden başlayan beraberlikler gibi bir şey mi?” şeklindeki sorumu, AB Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır, halkın seçtiği cumhurbaşkanı yönetiminde her şeyin ‘yeniden ele alındığı Türkiyede, uyum konusunun da kurumsal bir döneme girdiğini ifade ederek “Artık süreci sadece AB Bakanlığı değil, uyum kriterlerinin düzenlenip uygulanmasında dahli olan bütün bakanlıklar koordineli olarak yürütecek, eski yanlışlar tekrarlanmayacak” şeklinde açıkladı.
Avrupa yeniden diyor mu?
Peki bu yenilenmiş irade beyanımız karşılık görecek mi dersiniz?
“Elbette... Çünkü AB yönetim şemasında da çok önemli yenilenmeler oldu. Her şey tam dengi dengine geldi.”
Sayın bakanım, biz AB kapısında beklerken bizim muzdarip olduğumuz birçok problem Avrupanın da kapısını çaldı. Dünyayı bölüm bölüm bölen İngiltere “ülke bölünecek” diye tir tir titredi. Terör ve radikalizm ABD ve Avrupanın da korkulu rüyası oldu. IŞİD cinayetleri batılı liderlerin artık sadece tatilini değil, uykularını da bölüyor. Acaba bu gelişmeler Avrupanın bizi biraz daha iyi anlamasını sağlamaz mı?
“Aslında Avrupa, Türkiyeyi gözden çıkarmanın mümkün olmadığını çoktan anladı. Her şeye rağmen Türkiyenin önemini bildiği halde bilmemezinden gelenlere de biz usanmadan, kızmadan defalarca anlatacağız. Bu, karşılıklı kazanmaya dayanan bir ortaklıktır.
Bu konuyu elbette Türk halkı da yoğun biçimde tartışıyor. 2002 ve devamında halkın da büyük desteği vardı, sonra azaldı. Geçenlerde yapılan bir anketten hükümetin “yeniden AB” iradesine paralel olarak halkın desteği de arttı. Bunu nasıl anlamamız lazım?
“Evet, destek azalıyor, artıyor... Ama aslında bu, kararsızların tutumuna bağlı olarak ortaya çıkan bir durum. Zira AB üyeliğini istemeyen yüzde 10 civarında bir kesim var ve bu hiç artmıyor.”
Ben çok merak ediyorum; acaba halkımız neye göre AB üyeliğini destekliyor veya vazgeçiyor. Korkarım insanlar ‘AB kriterleri benim hayatımda neyi değiştirirden ziyade AB sürecine desteği, iktidara destek gibi düşünüyor ve buna göre tavır belirliyor. Baksanıza ABye destek, sayın Erdoğanın aldığı oya yakın çıkıyor. Seyahatlerimizde, Avrupadaki uygulamaları kompleks derecesinde savunan birçok dostumuz, konu AB üyeliğine gelince ‘hayır diyor. Acaba “Niçin AB” konusu tam olarak anlatılamadı mı?
Çift yönlü iletişim stratejisi
“Çok iyi teşhis etmişsiniz. Bu noktada gerçekten problem var. Ve halkın; sivil toplumun desteği çok önemli. Fasıllar ancak toplumsal kültür oluşturulması halinde bir anlam taşır. Zaten aynı tespitten dolayı yeni AB stratejimizde bu aksaklıkları gidermeye yönelik çift yönlü bir iletişim stratejisini uygulamaya sokuyoruz. Yani Türkiyede neden ABye üye olmamız gerektiğini, Avrupaya da, üyeliğimizin onlara neler kazandıracağımızı anlatacağız.”
Sayın bakanın bahsettiği ‘ikna süreci belki de AB yolculuğumuzun en önemli aşamasını oluşturuyor. Çünkü nihai amaç için, ABye katılıma ilaveten toplumun katılımı da şarttır.
Son yıllarda halkımızın hassasiyetinin artması da bir realite olduğuna göre geriye AB kriterlerinin bize ne getireceğinin iyi anlatılması kalmaktadır.
Zira, içi pişmeyen ekmekten, bulanık akan sudan, menşeini bilmediği etten şikayet edenler AB kriterlerini neden istemez?..
‘Önce insan için önce kural
Avrupada çeşmeden akan suyun sağlıklı olduğuna inanmak için başkanın musluktan su içmesi gerekmiyor. (İlginç bir tesadüf: Brükseldeki ikinci günümüzde odama fazla su bırakılmış, yanına da “Bir tamirat sebebiyle bugün için çeşmedeki suyu biraz akıtmanız yeterli ama biz yine de su bıraktık. Çünkü sizin sağlığınız bizim için çok önemli” notu iliştirilmişti.) Avrupadaki madenlerdeki aksaklıklar, 301 işçi ölünce gündeme gelmiyor. Asansörlere binen onlarca kişinin canı taşerona havale edilmiyor.
Elbette bir sihirli değnekden bahsetmiyoruz. Kamudaki ‘önce insan söyleminin eyleme geçirmesinden bahsediyoruz. Bizim için AB üyeliği değil, AB kriterleri önemlidir. Belki, E5te açık giden damperi bu kriterler indirir, onlarca insanı ölüme uçuran asansörü bu kriterler durdurur.
.
Çifte kavrulmuş bir ‘Tahşiye’ daha
20 Aralık 2014 Cumartesi
Bugün sözü Politika Editörümüz Muharrem Coşkun’a bırakıyorum. Kendisi bizzat şahit olduğu “Tahşiye fotokopisi” bir hadiseyi aktaracak.
“Tarihler 12 Nisan 2011’i gösteriyordu.
Gece saat 03.00’te kapımı çalan polis, karşı komşumuz Halis Bayancuk’un evinde arama yapılacağını, benim de gözlemci olmamı istiyor. Binamızın içi ve dışı Terörle Mücadele Ekibi kaynıyor. Ellerindeki listenin başında komşum Halis Bayancuk var. İddia; El Kaide Türkiye lideri.
Gözlemciliği kabul ediyorum. Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Arama sabah 09.00 sularında bitiyor. Bazı kitaplarla eşinin görev yaptığı Kur’an kursuna ait sınav kağıtlarını alıyorlar.
İşime dönüyorum. 11.00 toplantısında, haber müdürümüz heyecanla anlatıyor: “El Kaide Türkiye lideri gözaltına alındı...” Derken ajanslardan ve ekranlardan flaş gelişme akmaya başlıyor: “El Kaide Türkiye liderinin de aralarında bulunduğu 41 kişi silah, patlayıcı ve örgütsel doküman ile birlikte...”
Eşimi arayıp komşudaki durumu soruyorum, “Ekipler hala evde” diyor.
Polisler 13.30’da evden ayrılıyor. Oysa, ‘El Kaide lideri ve patlayıcı’ haberleri sabah 09.00’dan bu yana ortalığı kasıp kavuruyor.
Algı ile gerçek sayfada çakışıyor
Olacak ya, ilgili sayfayı yapmak da bana düşüyor. Emniyet muhabirimizden gelen haber şöyle: “Terör örgütü Hizbullah’tan El Kaide’ye geçerek yeni bir oluşum kurmaya çalışırken gözaltına alınan Halis Bayancuk ve 41 şüphelinin evinde silah, patlayıcı bulundu. Vatandaşlar hakkında arşivleme yapılmış, polis araçlarını takip, halka; seçimlerde kime nasıl oy vereceğine kadar müdahalede bulunmuşlar...”
Okuduklarıma inanamıyorum...
Yaklaşık 2 yıl sonra savcı değişiyor ve bu kadar sürede bir suç da bulunamadığından Halis Bayancuk Ocak 2013’te serbest bırakılıyor...
El Kaide Türkiye lideri (!) komşum anlatıyor: “Fethullah Gülen’i niçin sevmiyorsun?” diye sordular...
El Kaide tutmadı, IŞİD olsun
İnanması zor ama bu yılın başlarında yine bir gece yarısı sivil polisler kapımı çaldı: “IŞİD Türkiye sorumlusunu gözaltına alacağız, gözlemci ol.” Aynı şekilde aramalar. Bu kez komşum uyarıyor: “Daha önceki aramalarda evime böcek yerleştirmişsiniz. Siz gittikten sonra buldum, bari bu sefer yapmayın.”
Yine bir şey bulamayınca komşumun kendisini alıyorlar! Halis Bayancuk bu sefer de 8 ay cezaevinde kalıyor ve yine ortada iddianame bile yok. Derken 17 Aralık süreci yaşanıyor, yargıdaki paralel yapı tescil ediliyor, hakim ve savcılar değişiyor.
Ve mahkeme Halis Bayancuk’u tekrar serbest bırakıyor...”
***
Bu hikaye bu kadar değil. Değerli mesai arkadaşım Muharrem Coşkun ilerleyen günlerde sizi her tür radikal örgüte lider yapılan komşusu Halis Bayancuk ile daha yakından tanıştıracak.
Bakalım daha ne Tahşiyeler çıkacak...
KAFAMA TAKILANLAR..
‘Özgür’ olmayan basın
14 Aralık Soruşturması çerçevesinde gözaltına alınanlara destek için İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde toplanan ve sık sık “Özgür basın susturulamaz” diye slogan atan kalabalığa, elindeki mikrofonda “Ehlisünnet TV” yazan bir muhabir ve kameraman yaklaştı.
O isme özel bir öfke mi anlayamadım; kalabalık birden bu iki basın mensubuna hücum etti. Röportaj yapamadığı gibi linçten zor kurtulan sarıklı ve sakallı muhabir, kıyafeti konusunda da ağır hakaretlere muhatap oldu...
Adam öldürmek...
Diyarbakır’da polise ateş açan Abdülkadir Çakmak polisin karşı ateşi sonucu hayatını kaybetti. 17 yaşında bir gencin ölmesi, hangi sebeple olursa olsun vahimdir. Olay soruşturulmalı. Mesela ben polisin neden doğrudan başına nişan aldığını merak ediyorum.
Abdülkadir’in acılı annesi “Adam öldürmek bu kadar kolay mı” diye soruyor. Ah be bacım... Bu haklı sorunuzu çiçeği burnunda delikanlının eline silah verenlere de sorun lütfen...
Muhaliflerin demokrasi çelişkisi
17 Aralık 2014 Çarşamba
Bu yapı yıllardır binlerce masumun âhını aldı, hesabını mutlaka vermelidir...
Cemaatin en büyük mağdurlarından biri de Kürtler’dir.
Balyoz mağdurlarının yakınlarına yaptıkları küstahlık bugün onlara yapılmıyor, buna dua etsinler.
Davası olan Pensilvanya’ya gidiyor ve buradaki davası çözülüyordu.
Bir ‘hizmet hareketi’nin MİT’i
ele geçirmek gibi bir hedefi nasıl olabilir.
Sen devleti ele geçirmek isteyebilirsin, bu beni ilgilendirmez. Ama bunun için Nurculara kadar herkesi alet edemezsin; kullanamazsın. Bunun için toplumun karşısına çıkıp hesap vermesi gerekir. Öyle iki gencin çıkıp, “Sizi üzdük, özür dileriz” demesiyle olmaz.
Balyoz ve Ergenekon’da insanlar mahkemesiz-cezasız 5 yıl cezaevinde yattı. Şimdi haktan, adaletten, masumiyetten bahsedenler o zaman bunları neden hiç dile getirmedi.
İki gündür dünyanın en büyük demokratı kesildiler, “Gelin bize destek verin” diyorlar.
Niye destek verelim, sizin demokrasiyle ne ilginiz var?
Zekeriya Öz Radikal gazetesine polisleri gönderip ortalığı tarumar ettirirken iki gündür basın özgürlüğünden dem vuran siz cemaatçiler tek kelime söylemediniz. Tam aksine, “Onlar gazetecilik sebebiyle girmedi” dediniz.
‘Paralel devlet var ama’
Yukarıdaki ifadelerin tamamı alıntıdır ve AK Parti’ye oldukça mesafeli kişilere aittir.
Bu değerli şahsiyetler, devleti ele geçirmeye çalışan paralel bir yapının birçok kişinin canını yaktıklarını; hatta ölümüne sebep olduklarını söylüyorlar. Dahası, bu yapının “Pensilvanya’dan başlayıp; Cemaat üzerinden bütün bürokrasiye uzanan bir silsile” olduğunu ifade ediyorlar.
Madem öyle neden böyle?
Toplum beğenmediği iktidarı bir sonraki seçimde sandığa gömer. Nitekim yakın dönemde tek başına iktidar olan nice ‘güçlü’ partinin bir sonraki seçimde nasıl hızla eritip ‘partiler çöplüğü’ne yuvarlandığını hep birlikte gördük.
Ama, devleti; içeriden teslim alarak siyasi iktidarı alaşağı etmeyi hedefleyen bir yapı varsa toplum adına büyük bir risk olan bu yapının bertaraf etmesi gerekmez mi?
Gelin görün ki toplumun bir kesimi “Evet, büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu yapı mutlaka bertaraf edilmeli” diyor ama “Mücadelede ben yokum” diyor.
Hatta bırakın mücadelede yer almayı, yaptıkları tespitlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a veya AK Parti Hükümeti’ne destek olarak anlaşılması endişesiyle “Bu mücadeleleri tasvip etmiyoruz. Bu süreç Türkiye’yi tek parti devletine götürebilir. Bu da yeni bir vesayettir” gibi zorlama gerekçelerle muhalifliklerini tekrar teyit etme ihtiyacı duyuyorlar.
“Darbe teşebbüsü var” diyeceksiniz, seçimle gelen bir iktidarı beğenmediğiniz için karşısında yer almayacaksınız.
Bu dev bir çelişkidir. Ve yarın size de birileri “Şimdi mi demokrat oldunuz” diyebilir.
KAFAMA TAKILANLAR..
Bu nasıl demokrasi?
CHP lideri Kılıçdaroğlu her fırsatta demokrasi dersi veriyor.
Hadi son kurultaylardaki ayıklamalarını “CHP geleneğidir” deyip geçelim. Ama sayın Süheyl Batum kendisiyle ters düştü ve beş dakikada ihraç edildi.
Geçenlerde sayın Kılıçdaroğlu’na, Birgül Ayman Güler’in, “30 Mart’ta Cemaat ile ittifak yaptık” sözü hatırlatılınca, “O konuya arkadaşlar bakıyor. Doğru ise gereken yapılacak” dedi.
Galiba sayın Güler’e de “Güle güle” diyecekler...
Orada paralel yargıç yok!
Paralel yapıya mensup arkadaşlar Erdoğan düşmanlığına endekslenerek nerelere savrulduklarını göremiyor; yıllardır aynı çizgide olan insanları düşman belleyerek yaylım ateşine tutuyorlar. Hakaret ve doğrudan/dolaylı tehditler bir tarafa, kendilerinden son derece emin olarak öbür alemi hatırlatıp; “Mahkeme-i Kübra’da halimizi merak ettiklerini” söylüyorlar.
Sanırım orada da paralel yargıçlar olduğunu sanıyorlar!
.
Nedir bu panik, nedir bu öfke?
15 Aralık 2014 Pazartesi
Bir yıldır adeta her gün, “Paralel bir yapı varsa biz onun hamisiyiz” diye meydan okumuşsanız, varlığı sabitleşen o yapı ile mücadelede adres sizi gösterince de sükunetle karşılamalısınız. Malum panik ve öfke suçluluk psikolojisidir.
“Dün önemli bir operasyona şahit olduk” diyecektim ama üç gündür bu filmin fragmanlarını izlemiyor muyduk zaten. Bu operasyon yapılmış varsayan öfkeli yorumlar o kadar önden gitti ki dünkü tepkiler bayat kaldı.
Dünkü final (veya başlangıç) sahnesini iyi anlamak için filmi biraz geriye sarmakta fayda var.
Devletteki paralel yapıdan artık (Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Kılıç dahil) hiç kimsenin şüphesi kalmadı. Paralel medyanın, bu mücadeleyi engellemeye kilitlenerek yaşadığı savrulmayı “yolsuzlukla mücadele” vs. gibi ambalajlarla izah etmek mümkün değil.
Bu yapı ile yürütülen mücadelede süreç ilerledikçe çerçeveye sizin de girmenizden doğal ne olabilir ki?..
Daha önce aynı süreci çok daha yıpratıcı biçimde yaşayanlara siz -haklı olarak- “itidal” tavsiye etmiş, sükunetle yargının kararını beklemelerini öğütlemiştiniz. Onlar da tavsiyenize uymuş; “Taktir yüce Türk milletinindir” demekle yetinmişlerdi.
Oysa aile boyu çilelerden sonra yine bu iktidarın sağladığı imkanlar sonucunda bu kişilerin çoğunun paralel kumpas mağduru olduğu ortaya çıkmış ve mağduriyetleri son bulmuştu.
Bugün en azından önce odanıza üretilmiş delil koyup sonra göz altına almadılar.
O halde nedir bu nutuklar, şovlar?
Zannedersiniz ülkede darbe teşebbüsü olmuş da o önlenmeye çalışılıyor.
Zamanın dili tam aksini söylüyor... “Vesayetle savaş” kisvesi altında devletin bütün imkanlarını kullanarak “Devleti ele geçirmeye çalışan” ve bunun için her türlü yöntemi kullanarak dev bir vesayet haline gelen yapı ile mücadele ediliyor.
Bu mücadelede gelinen noktada oklar sizi gösteriyorsa bunun (eksik evrakla geldikleri için kapınızdan geri dönerek, görülmemiş bir skandala imza atacak kadar) hukukî bir çerçevede irdelenmesinden daha doğal ne olabilir ki...
Siz, günlerdir canlı yayınlarda iddia ettiğiniz gibi “suçsuz” olduğunuza inanıyorsanız bunun tescil edilebileceği tek yer yine yargıdır.
Malum, temiz olanların yaşayacağı bir endişe yoktur.
O halde nedir bu panik, nedir bu öfke? Bırakın belgeler, bilgiler konuşsun...
KAFAMA TAKILANLAR...
Gerçekten Ekşi mi geldi!
Birkaç yıl önce Basın Konseyi ve Oktay Ekşi’nin “antidemokratik, ideolojik ve art niyetli” karar ve tutumlarını eleştiriyorduk. Meslektaşımız Ekrem Dumanlı ise bu mücadelede oldukça ön saflarda yer alıyordu. Hatta sayın Ekşi Hürriyet’teki köşesinden kendisine zaman zaman sert cevaplar vermişti. Dün bu iki ismi kucaklaşırken gördüm.
Gerçekten görüntüdeki gibi sayın Ekşi, Ekrem Dumanlı’nın bulunduğu yere mi geldi acaba?
Çünkü onlar durdukları yerden pek ayrılmazlar da...
Samimiyetinizi seveyim...
Paralel olmayan medyaya karşı sürdürülen kampanyaların en samimiyetsizi “samimiyetsiz” nitelemesidir. Zira bu itham bazen bir savunma mekanizması olarak devreye girer ve kullananı ele verir. Nitekim, geriye doğru baktığınızda tutarsızlıkları yani samimiyetsizlikleri çok net görebilirsiniz. Mesela siz ortada hiçbir gerekçe yokken (kurumsal olarak hâlâ hayatta olan; sadece faaliyeti durdurulan) İhlas Finans hakkında tam sayfa tezvirat yapar, birkaç gün sonra Asya Finans gündeme gelince de sürmanşetten, “Finans kuruluşlarını yıpratmak suçtur” derseniz size de “samimiyetinizi seveyim” derler...
.
Çözüme mi, çözülmeye mi?
13 Aralık 2014 Cumartesi
Son dönemde değerli Demirtaş’ın ‘değersiz’ değişimini izliyoruz...
Çözüm Süreci’nde BDP’nin direksiyonunda, duruşu ve üslûbu ile diyalog ortamına sağlayan Selahattin Demirtaş’ın olması Türkiye için şans olarak yorumlandı.
Bilahare, Kürt siyasi hareketi “Türkiye’yi kucaklamak için” HDP ile devam etmeye karar verdi. Gerçi parti amblemine ilave edilen ‘morarmış eller’ dışında değişiklik olmadı ama yola yine Selahattin Demirtaş’ın ‘eş’liğinde devam edilmesi Çözüm Süreci’nin selameti açısından bir avantajdı.
Türkiye de kucak açtı
Daha sonra cumhurbaşkanı adayı olan Demirtaş, seçim öncesi ortaya koyduğu portre ile çözüm isteyenleri daha da cesaretlendirdi. Zira bu söylemler, yeni Kürt siyasetinin; yeni logosuna 4. bir renk ilave etmekle kalmayıp, yedi bölgeyi kucaklamak isteğinin göstergesiydi. Nitekim halk, açılan kolları boş bırakmadığını 10 Ağustos’ta gösterdi.
Demirtaş’a ne oldu?
Gelin görün ki daha sonra Sayın Demirtaş’ sanki yeni bir program yüklendi. Her söylem ve eylemi bizzat kendisiyle dev çelişkiler oluşturur hale geldi. Özellikle 6, 7 Ekim öncesi yaptığı çağrı ve sonrasındaki “Ben olay çıkarın demedim” savunması, “özrü, kabahatinden büyük” türünden... Devamında izlediği çizgi, beyanları vs. hepimizin malumu. Son olarak yaptığı bol “özerklik” soslu açıklamaları ise halkın teveccühüne mazhar olan Demirtaş’ın artık bir maziden ibaret olduğunun ilanıydı.
Sayın Demirtaş’ın kimyası mı değişti yoksa aslına mı döndü, buna kendisi karar versin. Ama gerçekten “Kürtler’e hizmet” gibi bir misyonu olduğunu düşünüyorsa son adımlarıyla hizmet aşkına, hezimete ilerlediğini bilmesinde fayda var. Aynı şekilde, Sayın Sırrı Süreyya Önder’in ‘özerklik egzersizi’ de çözüm sürecini mehter takımına bağlamaktan başka bir işe yaramaz.
Bu tür sivrilikler, artık ‘farkındalık’ problemi kalmayan Kürt sorununa sadece çözümsüzlük getirir.
Ayrıca...
“Bizim kesinlikle özerklik gibi bir hedefimiz yok” açıklamaları, bir süre kullanılıp atılan bir argüman idiyse bunu da Türk halkının bilmeye hakkı vardır.
Zira, yolun sonunda ülkeyi çözülmeye götürecek olan bir çözüm, çözüm değildir...
KAFAMA TAKILANLAR...
Darısı memleket meselelerinin başına
Meclis’te grubu bulunan partilerin tamamı milletvekillerinin özlük hakları için ortaklaşa çalışma başlatmış. Türkçesi; maaş ve diğer iyileştirmelerin seçimden önce sonuçlanması için bütün partiler güç birliği yapacak.
Milletvekili maaşları üzerinden prim yapma derdinde değilim. Tam aksine, (eski vekillerimiz kızmasın ama) görev süresindeki maaşların az olduğunu düşünüyorum.
Benim kafama takılan şu...
Memleket meseleleri aynı öneme haiz değil mi ki, aynı partiler, aynı birlikteliği orada sağlayamıyor?
İşkence üzerinden küresel PR
CIA’in İşkence Raporu açıklandı. Afganistan dahil dünyanın her yerinden tepkiler yükseldi. ABD’li yetkililerden bazıları özeleştiri yaptı, bazıları, “Vatan için...” gibi ilginç gerekçelerle savundu. Ama bir savunma var ki, tam “İş bilenin...” türünden...
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, “Biz yaptığımız hatayı dürüstçe paylaştık. Kolaysa diğer ülkeler de kendi istihbarat servislerinin marifetlerini paylaşsın ama dünyada bunu yapan başka bir ülke daha yok” dedi.
Zira uygulanan işkence üzerinden dünyaya demokrasi verip şeffaflık havası atmak herkesin harcı değildir!
Dışı yüzde 10 baraj, içi yüzde 100 markaj
10 Aralık 2014 Çarşamba
Günlerdir maksatlı bir tartışma ‘makul’ bir görüntüde sürdürülüyor.
Tıpkı Gezi Parkı’ndaki ‘ağaçlar’ 17 Aralık’taki darbe teşebbüsünün şifresi ‘yolsuzluk’ gibi “Demokrasi’nin önündeki en büyük engel” olan yüzde 10 barajı konuşuluyor.
Buna kim itiraz edebilir ki!..
Peki, gerçekten öyle mi?
Aslında bu engeli, demokrasinin önünden kaldırması gereken Meclis yani siyasi partilerdir. Ama 30 Eylül 2013’te benim de hazır bulunduğum salonda AK Parti’nin sunduğu “Ya hiç, ya 3” teklifini, “kendilerini kârlı çıkaran bir teklif” diye kimse ciddiye almadı. Muhalefet, farklı bir teklifle anlaşma zemini de aramadı ve dışarıda kalanları görmezden geldi. Herkes, bir baraj problemimiz yokmuş gibi davrandı.
Amaç baraj kapaklarını açmak mı?
Nihayet ülke seçim sath-ı mailine girdikten sonra ortaya “paat” diye bir baraj düşüyor. Ve birden bire yüzde 10 barajının, “Darbe döneminin bakiyesi” olduğu hatırlanıyor, yerden yere vurulmaya başlanıyor.
Özellikle muhalefet... Kimi “Taş çatlasın 3-5 olur, daha fazla olmaz” diyor. Kimi de barajda boğulacağını bile bile “Biz giriyoruz” diye meydan okuyor!
Madem bu kadar darbe karşıtıydınız, ‘Darbe Anayasası’ndan kurtulmak için kurulan Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda neden ipe un serdiniz?
Elbette şimdi de mesele ‘baraj’ değil. Öyle olsaydı konu, çözüm yeri olan Meclis’te gündeme gelirdi. Oysa, bir sahil kentindeki loş bir salonda hem de ‘sonraki hayatı’na hazırlanan Anayasa Mahkemesi Başkanı tarafından piyasaya sürüldü.
Üstelik daha ortada bir mahkeme kararı yokken...
Bence bu, ihsas-ı rey değil, ihsas-ı karar... Hatta olmayan ‘karar’ın yorumu bile var: “Yeni düzenlemenin uygulanması için bir yıl beklemeye gerek yok, ilk seçimde uygulanır.”
Aslında ‘baraj’ sadece ambalaj
Model aynı... Dikkat ederseniz konu, kimsenin itiraz edemeyeceği yüzde 10 barajı üzerinden tartışılıyor. Oysa şu aşamada hiçbir pratik anlamı olmayan bu mesele, tıpkı ‘yeşilin korunması’ veya ‘rüşvetin önlenmesi’ gibi yine bazı karanlık paketlere ambalaj olarak kullanılıyor. Kimse, vesayetin son kalesi olan yargıdaki hukuksuzların son örneğine; Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkiyi kötüye kullanmasına bakmıyor. Çünkü ‘ortak düşman’ paydasında birleşen ‘dostlar’ birbirinin kusurunu görmüyor...
Halkın iradesi ayar kabul etmez
Velhasıl...
Son yıllarda sık sık şahit olduğumuz “halkın iradesine ayar verme” teşebbüslerinin yeni bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Şimdiye kadar denedikleri farklı yöntemlerin işe yaramadığını görenler, ‘son viraj’ olarak gördükleri 2015 seçimlerinde mutlaka treni durdurmak istiyorlar.
Oysa her teşebbüslerinde suratlarına çarpan gerçeği yine unutmuş görünüyorlar.
Sadece edebiyatını yaptıkları demokrasilerde asıl güç milletindir. Ve millet, barajların dibine de saklasalar kendisine karşı kurulan tuzakları bulur ve bozar...
KAFAMA TAKILANLAR..
Kim bu devlet?..
Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, ‘devletin yürüttüğü çözüm süreci’nin geride kaldığını, şu anda devlet tarafından değil, siyasetçiler tarafından, ülkenin bölünmesi ve parçalanmasına yönelik bir çalışma yapıldığını söyledi. (30 Kasım 2014 CNN Türk)
Çözüm Süreci’ni bu ülkenin Cumhurbaşkanı ve hükümeti çok güçlü bir irade ile yürütüyor. Bu sürece katılmayan bu “devlet” kim ola ki acaba?.
Hangi mahallenin baskısı daha iyidir!..
AK Parti iktidarında en çok duyduğumuz ifade “mahalle baskısı” oldu. Hükümet ne zaman sosyal hayata dair bir adım atsa karşı mahalleden koro halinde “hayatımıza müdahale ediliyor, mahalle baskısı var” yaygarası yükseldi. Ne o mahalleyi ne de baskısını bir türlü görememiştim. Ne zaman ki mahallelerinden birilerini başkalarının yanında gördüler ‘mahalle baskısı’nın ne olduğunu öğrendik. Meğer baskının hası, karşı mahalleden değil, yan komşudan gelenmiş....
|
| Bugün 225 ziyaretçi (422 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
| |
| |
 |

|
|
| Bugün 470 ziyaretçi (633 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|