 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Katılım Bankaları Kanunu
04:002/01/2022, Pazar
Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi ve BDDK tarafından Katılım Bankaları Kanunu, daha doğrusu “faizsiz finans kanunu ” üzerinde çalışma yapıldığını öğrenince sevindim.
Yıllar geçtikçe toplumda kabul ve iş gören Katılım Bankalarının ne yazık ki, bir kanunları yok. Mevcut bankalar kanununda iğreti bir maddede, kredi olmadığı halde “yapılan işlerin kredi sayılması” ifadesi de birçok sıkıntıya sebep oluyor.
Böyle bir kanun üzerinde, içinde bulunduğum heyetler de birçok çalışma yapmıştı. İş geliyor, murabaha dediğimiz “bankanın malı peşin alıp vadeli satması” işleminde bankanın da fatura kesmesi, tapu ve tescil yaptırması mecburiyetinin yüklediği zorluk ve mali külfete dayanıyor, bu aşılamadığından çalışmalar bir türlü sonuçlanamıyordu; çünkü katılım bankalarının başta ortaklık olmak üzere leasing, sukuk gibi birçok işlemi ve faizsiz bankacılık hizmetleri olmakla beraber murabaha büyük yekün tutuyordu.
Diyeceksiniz ki, “Varsın bankalar da satın alıp hemen satmasına rağmen fatura ve diğer işlemleri de yapsın efendim!”
Siz oturduğunuz yerden bunu diyebilirsiniz de uygulamada bunun, sürdürülebilir bir mecburiyet olmadığını uygulamacılar bilirler.
Katılım bankalarında alım satım işlemi “mesela bir daire satın almak isteyen müşteriye bankanın, daireyi banka adına satın alıp hemen akabinde bankadan satın alması, bunun için de müşteriye bankanın vekâlet vermesi” şeklinde icra ediliyor. Müşteri zaten alacağı daireyi görüyor, beğeniyor, ilk alıcı olan bankanın mülkiyetinde gereğinden fazla kalmasını istemiyor, bu sebeple dairenin önce bankaya tapulanması, neredeyse aynı gün takip eden saatte müşteriye tapulanması abesle iştigal oluyor, birçok gereksiz külfet çıkarıyor.
Çalışmayı yapanların lütfettikleri bilgi notunda bazı zorluklara işaret edilirken şu ifadeye de yer verilmiştir:
“…Diğer önemli bir husus da mevcut sistemin verimli bir şekilde işleyişini devam ettirebilmesi için ek vergi maliyetlerinin çıkmaması mevcut murabahada Devletin menfaati ne miktar ise onun baki kalması, banka ve müşteriye ilave vergi yükü çıkmamasıdır.”
Peki, banka, müşterisine satmak üzere satın aldığı daireyi önce kendine tapulamazsa, satın aldığı malın faturasını kendine kestirmezse… nasıl satın almış olur?
Fıkha (İslâm Hukukuna) göre akdin sahih olarak kurulmasının şartları arasında tapu, tescil ve fatura yoktur. Akdin tarafları, alım satımı meşru olan bir mevzu (mahal) üzerinde anlaşıp “aldım-sattım” deyince (yani icab ve kabul gerçekleşince) akit kurulmuş olur. Banka, müşteriye “Daireye bak, böylece beğenirsen al, sonradan ortaya çıkacak kusurdan (ayıptan) sorumlu değilim” derse, sorumlu da olmaz.
Bu kurallar çerçevesinde katılım bankaları, murabaha yaparken satın aldığı malın faturasını, satacağı müşterinin adına kestirebilirler. Kendi satımlarını da tapu, tescil, fatura külfeti olmaksızın sözlü veya -müşteri ile banka arasında- yazışma ile yapabilirler.
Bu, farklı bir alım-satım olduğu için mevcut kanunlara göre de istisnalar arasına alınabilir.
Banka, malı sattıktan sonra “malın kusurlu çıkması” problemi, yukarıda ifade ettiğim kurala göre çözülebilir. Mecelle’de bu kural, şu maddelerde açıkça ifadesini bulmuştur:
Madde 342:
“Bâyi’ bir malı, her ayb da’vâsından zimmeti berî olmak şartıyla sattıkda, müşteri için hıyâr-ı ayb yoktur.”
Madde 343:
“Müşteri bir malı, “her aybıyla makbulümdür” diye iştirâ eylerse, artık anda ayb da’vâsına salâhiyeti yoktur.”
Meselâ, müşteri bir hayvanı “kör, topal, çürük, çarık her ne ise makbulümdür” diye satın alsa, artık “ayb-ı kadîmi var imiş” diye reddedemez.
Hâsılı “Şeriatta çare tükenmez”. İş nerede tıkanırsa onu aşmanın çaresi fıkıhta vardır, bulunur.
Bir an önce çalışmanın bitirilip Meclis’e sunulması ve kanunlaşması hasretli beklentimizdir.
.Katılım sigortacılığı ve bireysel emeklilik
04:009/01/2022, Pazar
Bu iki konuda çok konuşmalar yapılmış, makaleler ve kitaplar yazılmış olmasına rağmen hâlâ kafa karışıklığı ve sorular devam ediyor. Bu yüzden konu, bir yazıyı daha hak ediyor.
İslâm, insanlar arasında dayanışmayı, acıları ve zararları paylaşarak, telâfî ederek hafifletmeyi emir ve tavsiye etmiştir. Bu bakımdan teşkilâtlı veya teşkilâtsız olarak insanların belli ölçülerde mal veya parayı ayırıp bir tarafa koymaları, böylece bir sandık teşkil etmeleri, sonra içlerinden birinin malca veya bedence uğradığı hasar ve zararı bu sandıktan karşılamaları, dileyenin istediği zaman sandıkta kalan parasını çekerek bu dayanışmadan ayrılması caizdir; caizin de ötesinde teşvik edilmiştir.
Yukarıda özetlenen dayanışma şeklini bir kuruluş halinde gerçekleştirmek, bunun için yeteri kadar büro ve personel temin etmek, giderleri dayanışma (meşru sigorta) için toplanan paradan karşılamak da caizdir. Toplanan paranın kuruluş tarafından meşrû ve verimli bir şekilde işletilmesi halinde muhtemelen kuruluşun giderleri sağlanan kârdan karşılanabileceği gibi ileriki yıllarda dayanışmaya dâhil kişilerden ek meblâğ almaya da ihtiyaç kalmayacaktır. Bu kurumu veya kuruluşu dayanışmaya dâhil olanlar kurabilecekleri gibi (şirket, vakıf vb. bir statü içinde), dâhil olmayan bir veya birkaç kişinin de kurması, mezkûr hizmeti vermesi ve bu hizmet karşılığında hak ettiği ücreti (ortak ise payı) alması meşrudur.
Katılım (tekâfül, üyelik) sigortacılığı fıkıhtaki “karşılık şartlı bağış” mânâsında “ivaz şartlı hibe” kuralına dayanıyor.
Bu konuda fukaha arasında tartışma (ihtilaf) mevcut ise de “ivaz şartlı hibe” önemli ve muteber ölçüde fukahanın caiz gördüğü bir akit şeklidir.
19 Aralık 2020 tarih 31339 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan: Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumundan: “KATILIM ESASLARI ÇERÇEVESİNDE SİGORTACILIK VE BİREYSEL EMEKLİLİK FAALİYETLERİNE İLİŞKİN YÖNETMELİK” ile yıllardır beklediğimiz boşluk dolduruldu. Primli sigorta şirketleri de isterlerse pencere açarak katılım sigortacılığı da yapabilecekler.
Yönetmelik, bu kuruluşların fıkha göre meşru çerçevede çalışmalarını sağlamak üzere en az üç kişiden oluşan “danışma komitesine” yer veriyor:
DANIŞMA KOMİTESİ ÜYELERİNİN GÖREVLENDİRİLME ŞARTLARI
“MADDE 9:
(1) Danışma komitesi asgari üç üyeden oluşur. Üyelerin görev süresi azami üç yıldır. Görev süresi biten üye tekrar seçilebilir. Görev süresinin bitmesi, görevinin sonlandırılması, istifa gibi nedenlerle boşalan üye yerine en geç iki ay içerisinde yenisi seçilir. Üyelerden en az üçte ikisinin yurt içinde yerleşik olması zorunludur.
(2) Danışma komitesi üyelerinin asgari üçte ikisinin, İslami ilimler veya dengi alanlarda en az lisans düzeyinde öğrenim görmüş olması, diğer üyelerin ise katılım finans alanında lisans ya da lisansüstü derecesine sahip olmanın yanı sıra, finans alanında en az beş yıl mesleki deneyime sahip olması zorunludur.
(3) Danışma komitesi üyelerinin; görevlendirilme tarihinden önceki son bir yıl içerisinde şirkette veya kuruluşta çalışmamış olması, eş ve/veya çocuklarının şirket veya kuruluşta yönetici pozisyonunda olmaması, şirket veya kuruluşun hâkim ortağının, yönetim kurulu üyelerinin veya genel müdürünün eşi veya ikinci dereceye kadar (bu derece dâhil) kan veya sıhrî hısımı olmaması gerekir.”
İslâmî hassasiyeti olan kişi ve kuruluşlar için başkası yok diye çaresizlik durumu kalmamıştır.
Bireysel Emeklilik (BES) konusuna gelince:
İslâm’da sosyal güvenlik vardır. İnsanlar çalışmadıkları veya çalışamadıkları zamanlarda geçimlerini ve temel ihtiyaçlarını temin edecek bir kaynağa (kuruma, kuruluşa) muhtaçtırlar ve bunu gerçekleştirmek İslâm toplumunun vazifeleri arasındadır.
Allah rızası için yardımlaşma duygusunun azalması ve mevcut düzende “akraba arasındaki yardımlaşma (nafaka) mecburiyetinin bulunmaması ve diğer hasbî yardımlaşma kurum ve uygulamalarının da ya bulunmadığı veya yetersiz olduğu için BES’e ihtiyaç hâsıl olmuştur.
Kapitalistler bir yerde para kokusu alınca hemen üzerine atlarlar. Bu kuruluşu da onlara yedirmemek için yine katılım esaslı BES kurulmuştur.
Bu fona, imkânı var iken para yatıranlar, “karşılık şartlı bağış” yapmış oluyorlar. Fonda toplanan para meşru işlerde, yatırım ve üretimde nemalandırılıyor. Sözleşmeye göre emekliye benzer para almasının zamanı gelen kişi veya ölürse onun bakıma muhtaç yakınları bu fondan, kendileri için bağışlanmış parayı alıyorlar.
Fondan ayrılmak isteyen kişi de yapılan ödemelerden kalan payını alıp ayrılabiliyor.
Fonu yöneten özel kişiler veya tüzel kişilikler hizmet ücreti alabilirler, vekâlet ücreti alabilirler, fonu yöneterek kâr ortağı olur ve ortaklık kârı alabilirler…
KÜÇÜK BİR HATIRA:
Yıllar önce İSAM’da çalışırken otuz arkadaş, üç ayda bir kur’a çekerek katılımcıların aynı marka araba almalarını sağlamak üzere anlaşmıştık. Her arabanın bedelini katılımcılar, eşit katkılarla ödüyorduk. Arabalar kaza yapmaya başlayınca da bir katılım bankasına hesap açtık, her katılımcı buraya “karşılık şartlı bağış” olarak belli bir para yatırdı. Bizim durumumuz parayı nemalandıracak işler yapmaya müsait olmadığı için enflasyondan etkilenmeyen paralara çevirdik. Bu uygulama birkaç yıl devam etti. Arada ayrılmak isteyen arkadaşlar daima bir bakiye alarak ayrıldılar; yani bankanın verdiği kâr ile anapara hasarları ödemeye yetti de arttı.
Bir de kurallara uygun, verimli nemalandırma yolları kullanılırsa durum nasıl olur siz hesap edin!
Akitte şartlar, kartla alım satım, katılım bankaları
04:0016/01/2022, Pazar
Hayırlı akşamlar.
Arkadaşlarla bir konu üzerinde ihtilafa düştük. Meselenin özü şudur: Google’ın web sayfasında hizmet şartları bulunuyor. Hizmet şartlarında “hizmetlerimizi kullanarak şartlarımızı kabul etmiş sayılırsınız” diye geçmektedir. Sorum şu: Gerçekten İslâm dinine göre Google’ın bana isnat ettiği kabul geçerli midir? Yani Google beni kabul etmiş sayarken, İslâm dini de beni kabul etmiş sayıyor mu? Çünkü ben hizmet şartlarından bazılarını İslâm’a zıt düştüğü için kabul etmiyorum. Ama bununla beraber hizmetten de faydalanmak istiyorum. Şimdi sırf Google’ın bana “kabul etmiş sayılırsın” dediği şey, İslâm’a göre de kabul sayılır mı? Yoksa sayılmaz mı? Zira biz sizin İslâm hukuku hakkında akitlerle alakalı yazdığınız kitaba da baktık, bu tarz bir sözleşmeye rast gelemedik. Böyle bir sözleşme İslâm hukukunda hangi bahse giriyor? Yardımcı olursanız çok seviniriz…
Cevap
“Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.
Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir” (Mümtehine:60/8-9).
Bu âyetler ve daha nice âyetler ve hadisler, Müslümanların, kendi aralarındaki sözleşmeler bir yana başka din ve inanç sahiplerine bile iyilik ve adalet temelinde davranmalarını istiyor. Dinimize ve yurdumuza göz koyup bize savaş açanlar dışında kalan bütün insanlarla yapılan meşru sözleşmelere, kabul edilen meşru şartlara uymak esastır, kuraldır.
“Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar” cümlesi sulh konusundaki bir sahih hadisin içindeki bir cümledir. Hadiste, helâli haram kılan veya haramı helâl kılan bir şart olursa bu şart kabul edilmez, -meşru bir sebeple- kabul edilmiş ise yerine getirilmez buyuruluyor.
Bir de zaruret durumu var:
Başka yerden temin edemediğiniz ve kullanmaya ihtiyacınız bulunan bir şey için karşı taraf, tek taraflı irade beyanı ve dayatma ile İslâm’a aykırı bir şart ileri sürerse bu şartı mecburen (ihtiyaç sebebiyle) kabul edersiniz ama mümkün ise yerine getirmezsiniz. Hadîse göre Müslüman, rızası dâhilinde ve meşru şartlara bağlıdır. Hz. Aişe, bir cariyeyi satın alıp hürriyetine kavuşturmak istemişti. Cariyenin sahipleri İslâm hukukuna aykırı bir şart ileri sürüyorlardı. Konuyu kendisine soran Hz. Aişe’ye, Peygamberimiz (s.a.), “Şartı kabul ederek satın al ve azad et, şeriata aykırı yüz şart olsa geçerli (Müslümanı bağlayıcı) değildir” mealinde cevap verdi.
Bu konu fıkıh kitaplarında, ilgili akitler için “akitte koşulan şartlar” bahsinde geçer.
Soru
Bir finans kurumunun kartı ile yaptığım bir alışverişin ardından gelen mesaj şu şekildedir: “455,00 TL’lik işleminizi aylık %1,98 kâr payı ile 3’e bölmek için ‘taksitle’ yazarak gönderin.” Bu işlemin faiz olup olmadığı konusunda görüşünüzü almak istiyorum.
Cevap
Kartla alım satım, arka plandaki sözleşmeye göre, kart hamilinin banka adına malı satın alması ve ondan peşin veya vadeli kendine satın alması şeklinde gerçekleşmektedir. Gelen mesaj, “Eğer bankadan malı vadeli satın alacaksan kârı şudur” şeklinde bir irade beyanıdır (îcabdır). ‘Olur’ diye cevap verirseniz siz de ‘kabul’ yapmış olursunuz. Böylece bankadan vadeli satın almanız gerçekleşir.
Kabul etmez veya mesaja cevap vermezseniz bankadan peşin almış olursunuz; bu takdirde banka, borcunu firmaya öder, sizden alacağını da hesabınızdan tahsil eder. Katılım bankası kredi vermez ve krediden (alacaktan) para (faiz) kazanmaz.
Soru
1 yıl önce …Katılım Bankası aracılığıyla ev satın almıştım. Şu anda ödemelerim devam ediyor.
Ayrıca bir miktar paramı kâr payı getirmesi için aynı kurumda bulunduruyorum.
Geçenlerde bir sohbet dinlerken hoca efendi, finans kurumlarının ilk kurulduğu zaman olan hassasiyetlerini kaybettiklerini ve dinen sakıncalı uygulamaları olduğundan bahsetti. Fakat bu söylediklerini hangi işlemleri kastederek söylediğini açıkça belirtmedi. Benim de bu sohbetten sonra içimde ev ve kâr payı alırken haram bir iş mi yaptım/yapıyorum şeklinde bir şüphe oluştu. Bu konuda size danışmak istiyorum hocam, yaptığım bu işlemlerde dinen harama girdiğim bir nokta var mıdır?
Cevap
Katılım bankaları kurulmadan önce bunları teşvik eden yazılar yazdım, ilk tecrübesini anlatan bir kitabı Türkçeye çevirdim. Faysal Finans kurulurken istişare toplantılarına katıldım. Daha sonraki Özel Finans Kurumundan başlayarak bugüne kadar bazen bir, bazen birden fazla bankanın şer’î danışma kurulunda bulundum. Hâsılı bu kurum ve kuruluşların eski halini de yeni halini de bilirim.
Adını veremeyeceğim bir bankanın büyük ortak patronu on yıl kadar önce bir gün bizim müzakeremize katıldı ve ayrılırken şöyle dedi:
“Bana fazla para değil, helâ1para kazandırın, vebal sizin omuzunuzda”.
Biz bu bankaların işlemlerini gözden geçiriyoruz, fıkıhta “caiz ve helal” olarak yerini bulamadığımız, içtihatla da helâl olduğuna kanaat getirmediğimiz hiçbir işleme “Bu caizdir, helâldir” demiyoruz, diyemeyiz. Çok şükür bizim de âhirette hesaba çekilmeye imanımız ve bu sebeple korkumuz var. Heyetler bankaların personeli değildir, bağımsızdırlar, kimse onlara baskı yapamaz.
Bazı çalışanların, nadiren de olsa alınan kararlara aykırı işlemleri olursa sıkı bir denetim heyeti de oluştuğu için bu fark ediliyor ve gereği yapılıyor.
Bahsettiğiniz hoca, görüş, yorum, çözüm konusunda farklı düşüncelerin bulunduğu (ihtilaflı) meselelerde kendi görüşüne uymayan çözümler için “mutlak manada, sanki ittifak varmış gibi” hüküm veriyor olabilir.
İçiniz rahat olsun.
Ay’ın yarılması mucizesi
04:0023/01/2022, Pazar
Soru
Bir akademisyenin ismini veren okuyucum, onun açıklamalarından sonra “Ay’ın ikiye bölünmesi mucizesi” konusunda tereddüt geçirmekte olduğunu yazdı.
Cevap
Kur’ân Yolu isimli tefsirimizde, 54. Sure olan Kamer suresinin 1. âyetinde bu konuda şu uzun açıklama yapılmıştır; soruya tatmin edici cevap olacağını umduğum için biraz kısaltarak naklediyorum:
“1. Vakit yaklaştı ve Ay yarıldı. 2. Onlar bir mûcize görseler hemen yüz çevirip, “Bu öteden beri bilinen bir sihir!” derler. 3. Hep yalan saydılar ve kişisel arzularına uydular; oysa her iş yerli yerindedir.”
İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Ay’ın yarıldığını belirten cümle Mekkelilerin kendisinden bir mûcize istemeleri üzerine Hz. Peygamber’in eliyle işaret edip Ay’ı ikiye bölmesini ve sonra tekrar işaret edip birleştirmesini ifade etmektedir. Bu mûcize İslâmî literatürde inşikaku’l-kamer veya şakku’l-kamer (Ay’ın yarılması) diye meşhur olmuştur. Bu âyetin yorumunda âlimler arasında geniş tartışmalar cereyan etmiş, hatta bu konuda özel risâleler yazılmıştır. Ayın yarılmasıyla ilgili ifadenin Resûlullah (s.a.) döneminde gerçekleşmiş bir olayı anlattığını savunanlar, âyetteki fiilin geçmiş zaman kalıbında olmasını (bunun fiilen vuku bulmuş bir durumu gösterdiğini) ve bu olayı açık biçimde tasvir eden rivayetler bulunmasını delil gösterirler; ayrıca 2. âyetteki açıklamanın da bu anlayışı desteklediğini belirtirler. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğunca bu görüş benimsenmiştir (Rivayetler için bk. Buhârî, “Menâkıb”, 27; “Tefsîr”, 54/1; “Menâkıbü’l-Ensâr”, 36; Müslim, “Sıfâtü’l-münâfikûn”, 43-48; Tirmizî, “Tefsîr”, 54/1-5; Müsned, IV, 82; Taberî, XXVII, 84-86).
Bu ifadenin kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak kozmik bir değişikliği haber verdiğini savunanlar ise özetle şu delilleri ileri sürerler: a) Geçmiş zaman kalıbındaki bu fiille gelecek zamanın kastedilmesi mümkündür. Nitekim birçok âyette bunun örnekleri mevcuttur; özellikle gelecekteki bir olayın mutlaka gerçekleşeceğini ifade etmek üzere gelecek zaman yerine geçmiş zaman fiilinin kullanımı yaygındır. Tâbiîn âlimlerinden Hasan-ı Basrî ve Atâ b. Ebû Rebâh’ın da âyeti bu şekilde yorumladıkları rivayet edilmiştir. b) Ay’ın ikiye ayrıldığına ilişkin rivayetlerde haberi aktaran bazı sahâbîlerin olayın vukuu sırasında küçük yaşta bulunmaları, bazı rivayetlerin güvenilirlik durumunun tartışılması, ayrıca konuyla ilgili hiçbir rivayetin mütevâtir haber derecesine ulaşmaması bu olayın geçmişte vuku bulduğu iddiasının kesin bir kanıta dayanmadığını gösterir. c) Enes b. Mâlik yoluyla gelen rivayetlerde “Ay’ın iki parçaya ayrıldığı” değil, müşriklerin bir mûcize göstermesini istemeleri üzerine Hz. Peygamber’in de, “Ay’ın iki parçaya ayrıldığını gösterdiği” ifade edilmektedir. d) Böyle bir olay herkesin dikkatini çekmesi gerekirken böyle olmamış, dünyanın başka yerlerinde görüldüğü kaydedilmemiş, tarih ve astronomi literatürüne intikal etmemiştir. e) Kur’ân-ı Kerîm’de, daha önceki peygamberlerin toplumlarından örnekler verilip kendilerine gösterilen hissî mûcizeleri inkâr edenlerin helâk edildiklerine dikkat çekilmiş ve müşriklerce Peygamberimiz’den istenen mûcize taleplerinin bu sebeple yerine getirilmediği belirtilmiştir (İsrâ 17/59, 90-93). Bazı âyetlerde de Mekke müşriklerinin inkârcılıktaki ısrarları tasvir edilirken “Peygamber kendilerine harikulâde şeyler gösterse de yine inanmayacakları” ifade edilmiştir (En‘âm 6/111; Ra‘d 13/31; Müddessir 74/52-54).
“Ay yarıldı” ifadesinin, “Kıyamete yakın bir zamanda yarılacak” şeklinde yorumlanması karşı görüş sahiplerince eleştirilmiş ve yukarıda belirtilen gerekçeler özetle şöyle çürütülmeye çalışılmıştır: Kur’ân’ın haber verdiği bir husus en güçlü delille sâbit olmuş demektir, dolayısıyla başka bir mütevâtir haber aramaya ihtiyaç yoktur. Hz. Peygamber’le müşrikler arasında meydan okuma konusu olan şey Kur’ân’ın bir benzerini getirip getirememeleridir. Onlar bunda başarılı olamamışlardır ve Kur’ân kıyamete kadar başka mûcizeye tutunmaya gerek bırakmayacak bir mûcize olarak durmaktadır. Bu olay bir meydan okuma konusu olmadığı için âlimler onu tevâtür düzeyine çıkacak biçimde nakletmemişlerdir. Öte yandan, bu mûcize önceden bütün insanlığa duyurulmuş olmayıp o esnada görenler görmüş ve Resûlullah’ın çevresinde bulunanlar buna tanıklık etmişlerdir. Şu halde bu olayın tarih ve astronomi kitaplarına geçmeyişi, ufukların bölgeden bölgeye farklı olması, bazı yerlerde ayın bulutlarla kaplı bulunması, gece vakti çoğu insanların meskenlerinde bulunmaları ve herkesin gözlemle meşgul olmaması, genelde insanların bunu Ay tutulması olarak düşünmeleri yahut o devirde yaygın telakkilerin etkisiyle bunu büyücü, cin veya şeytanlara atfetmeleri gibi sebeplerle açıklanabilir. Bu olayın gelecekte vuku bulacağı şeklinde yorum yapmak uzak ihtimale dayalı bir te’vil olup herkesin kabul etmesini sağlama uğruna böyle bir yola girmeye gerek yoktur. Esasen bunu kabul etmeyecek olan rasyonalist ve pozitivist kişi, olayın geçmişte meydana geldiğini reddettiği gibi ileride meydana geleceğini de reddeder; kabul eden için ise te’vile ihtiyaç yoktur. Müşriklerin mûcize taleplerinin reddiyle ilgili âyetler onların inkârcılıktaki taassuplarını tasvir etmektedir. Buhârî’nin naklettiği rivayette açıklandığı üzere Kur’ân’da geçen beş olay bu dünyada gerçekleşmiştir (Bilgi için bk. Râzî, XXIX, 28; İsmail Fennî, s. 336-337; Elmalılı, VII, 4623-4624, 4636-4637; İlyas Çelebi, İtikadî Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, s.152-181; a.mlf., “İnşikåku’l-kamer”, DİA, XXII, 343-345; beş olay için bk. Kur’an Yolu, Duhân 44/10-16).
“Ay yarıldı” diye tercüme edilen cümleye, “Ay’ın yarılması, Ay doğduğu sırada karanlığın yarılması anlamına gelir, çünkü Araplar bir konunun açıklık kazanması durumunda Kamer (Ay) kelimesine dayalı deyimler kullanırlar; şu halde burada da artık durumun açıklık kazandığı anlatılmaktadır” tarzında mecazi anlamlar verenler olmuşsa da müfessir Ebû Hayyân gibi âlimler bunları mesnetsiz bulup eleştirmişlerdir (Elmalılı, VII, 4625-4626).
… Muhammed Esed’in, “Râgıb, ‘inşakka’l-kamer’ (Ay yarıldı) ifadesinin, kıyamet gününden önce vuku bulacak kozmik felâketi –dünyanın sonu olarak bildiğimiz vâkıayı– gösterdiği şeklinde yorumlanmasını haklı görmüştür” (III, 1087) ifadesi gerçeğe uymamaktadır. Zira Râgıb el-İsfahânî belirtilen yerde, bu görüşü bir değerlendirme yapmaksızın, “Şöyle de denmiştir ...” ifadesiyle nakletmektedir (el-Müfredât, “şkk” maddesi).
Elmalılı Muhammed Hamdi âyetin, Ay’ın hem Resûlullah döneminde yarıldığına hem de kıyamet yaklaştığında büsbütün yarılıp kıyametin kopacağına delâlet ettiğini savunur. Onun izahına göre ilk dönem âlimlerinden Hasan-ı Basrî ve Atâ b. Ebû Rebâh’a atfedilen Ay’ın kıyamet vaktinde yarılacağı yorumu yanlış anlaşılmış, onların geçmişte böyle bir olayın meydana geldiğini inkâr ettikleri var sayılmıştır. Hâlbuki onların verdiği mânâ –zannedildiği gibi– “yarıldı” fiilinin geniş zaman olarak düşünülmesi tarzında mecaz yoluyla te’vil değil, geçmiş zamandaki yarılmanın gelecekteki yarılmaya bir delâleti ve aynı zamanda “Vakit yaklaştı” cümlesinin bir mazmunudur. Bu şöyle demek oluyor: Ay’ın yarılması vuku bulmuş bir olaydır; geçmişte meydana gelen bu yarılma, ayın ve onun gibi gök cisimlerinin dahi yarılıp parçalanabileceğini, bu suretle âlemdeki her şey hakkında Peygamber’in haber verdiği kıyametin akla yakın olduğunu göstermiştir. Bu sebeple müşriklere Hz. Peygamber’in zaferinin de uzak değil yaklaşmakta olduğu ihtar edilmiş olmaktadır (VII, 4627-4628; İbn Âşûr da bu mûcizeyle, yeryüzünün düzenini yakından ilgilendiren bir gök cismi olan Ay’ın düzenindeki bozulmaya bir örnek gösterilip bu âlemin de sonlu olduğu üzerinde düşünme imkânı verildiği yorumunu yapar, XXVII, 168-169). Elmalılı, İsmail Fenni Ertuğrul’dan naklettiği ve takdirle karşıladığı şu ifadelerle kendi kanaatini de özetlemiş olmaktadır: Âlimlerin ve müfessirlerin büyük çoğunluğu, ashâb-ı kirâmın rivayetlerine ve 2. âyetin açık delâletine de dayanarak Resûlullah döneminde bir mûcize olarak Ay’ın yarılması olayının meydana geldiğini kabul etmişlerdir. Biz artık bunun gerçekten vuku bulmuş olduğunu kabul ve tasdik hususunda asla tereddüt etmeyiz ve “Bunun nasıl meydana geldiğini ancak Allah ve Resulü bilir” deriz (VII, 5636; son dönem müfessirlerinden Şevkânî’nin değerlendirmesi de bu yöndedir, bk. V, 138-139).
…Kanaatimize göre İlyas Çelebi’nin şu ifadesi konuya ışık tutacak bir unsur içermektedir: “Görüldüğü üzere kelâmcılar bir mûcize olması dolayısı ile inşikak-ı kamerin mümkün olup olmadığını tartışmadan kabul etmekle beraber bunun vâki olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğunluğun kanaati onun vâki olduğu yönündedir” (a.g.e., s.175). Burada söz konusu edilen bir “mûcize” olduğuna göre bunun aklî bir izaha ihtiyacı yoktur; zaten İslâm âlimleri de mümkün olup olmadığını tartışmamışlardır. Vukuu meselesine gelince, mûcizenin bilgi kaynağı Kur’ân ise, ona bizzat şahit olmayanların meydana gelmiş olduğunu kabul etmeleri için başka delillerle ispat edilmesi gerekmez. Nitekim bir mümin, Sâlih Peygamber’e mûcizevî özellikler taşıyan bir deve verilip kavminin bununla sınandığı veya Mûsâ Peygamber’in eline, koynundan çıkarıp gösterdiğinde bakanları şaşırtan mûcizevî bir parlaklık özelliği verildiği konularında, bunların gerçekten olup olmadığını araştırma ihtiyacı duymaz. Ancak inşikak-ı kamer konusundaki âyetin ifadesi diğer örneklerdekine nazaran ihtimalli gibi durduğu ve konuya ilişkin haberlerin mütevâtirliği tartışmalı olduğu için bunun yalnızca bir ihtimalini, kesin bir iman konusu olarak ele almamak gerekir. Esasen konuya ilişkin haberler üzerinde tartışma açılmasının sebebi de –hâşâ– Kur’ân-ı Kerîm’e, onun mütevâtirliğine itimatsızlık değil, anlatımın farklı yorumlamaya açık durmasıdır.
Gençleri dert edinenlere dair
04:0030/01/2022, Pazar
Her devirde yaşlılar gençlerden şikâyet etmişler, “zemane gençleri” demişler, kendi örf, adet ve alışkanlıklarını tevarüs etmediklerinden şikâyette bulunmuşlardır.
Şimdiki zaman da -sanki bunlarda kusur yokmuş gibi- orta yaşlılar ve yaşlılar bir yana bırakılıyor, “kendilerince eğitimci ve ıslahatçı” olanlar gençlerin durumunu dert ediniyor, onların dindarlık, edep ve ahlâkından şikâyet ediyor, yoldan çıktıklarını, dijital ve sanal dünyaya dalıp tabii ve normal olanla alakalarını kestiklerini dinsiz veya deist olduklarını… söyleyip yakınıyorlar.
Tarihten bir yaprak:
Bugün kimse -edep ve ahlâk dışı olanlar müstesna, mutlak manada- sinemayı kötü görmüyor, her yaşta insanın film seyretmesini tehlikeli bulmuyor.
Benim çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda Türkiye sinemalarında gösterilen yabancı filimler Amerika menşeli kovboy filmleri ile Mısır filmleri idi. Yerli filmler de oldukça masum filmlerdi. Buna rağmen dedem (anamın babası) “Sinemaya gittiğini görür veya duyarsam seni öldürürüm” dedi, ama biz bir yolunu bulur sinemaya giderdik.
Aradan yıllar geçti, biz hoca olduk, rahmetli Yücel Çakmaklı birkaç arkadaşı ile bize geldiler, başka din, ahlak, dava ve amaç sahiplerinin sinema yoluyla gençler başta olmak üzere insanları saptırdıklarını, sinemaya karşı vaaz, nasihat, bir takım oyunlar, spor vb. ile mücadele edilemeyeceğini, sinemaya karşı sinema ile mücadele edilebileceğini, bu sebeple bir şirket kurduklarını, Müslüman zenginleri ikna edip şirkete ortak olmalarını sağlamak için bizden yardım dilediklerini söylediler. Merhum arkadaşım Bekir Topaloğlu ile önlerine düştük, birkaç toplantı yapılmasını sağladık. Hiç unutmam bir zengin Müslüman şöyle demişti: “Siz Müslümanca film yapacağız diyorsunuz, bizim çocuklarımız bunlar yüzünden sinemaya alışırlar, kötü olanları da seyreder ve bozulurlar…”. Hâlbuki o, bunu söylerken büyük bir ihtimalle benim çocukluğumda yaptığım gibi onun çocukları sinemada idi.
Müslüman zenginlerin bu işe kafaları yatmadı. Bir renkli film 500 bin liraya mal oluyordu, ancak 300 küsur bin lira temin edilebildi. Buna rağmen gayretli ve hamiyetli gençler Huzur Sokağı isimli kitabı “Birleşen Yollar” adıyla senaryoya çevirttiler ve ilk renkli filmi yaptılar. Arkasından Necip Fazıl’ın bir iki romanından film yaptılar. Bu filmler tuttu; bizimkiler seyredip mendilleri gözyaşlarıyla ıslanmış olarak sinemalardan çıktılar, ama maddi destek olmadı, gençler de borçlandılar, o zaman için bu hizmeti devam ettiremediler.
Kıssadan hisse:
Bugün bir kısım gençleri yoldan çıkaran nedir? Bu soruyu sormak durumundayız.
İkinci sorumuz şu olmalıdır:
Peki, biz buna karşı ne yapabiliriz, hangi meşru yol, çare, ilaç, teknoloji, san’at ve imkânı kullanabiliriz?
Bunları kullanabilecek yeterli sayı ve kalitede insanımız, bilgi ve teknolojimiz var mı?
Yoksa işe nereden başlamalıyız.
Merhum Mehmet Akif’in şöyle söylediği aklımda kalmış:
“Bugünün sözde aydınlarına önce Frenk âyetleri okuyacak, sonra Kur’ân âyetlerine geçeceksiniz”.
Merhum’un mecazi olarak ifade ettiği Frenk âyetlerinden maksadı, insanımızı bize yabancılaştıran çağın felsefesine hakim olmak, önce buradan ya çürüterek veya tezimizi destekleyerek aktarmalar yapmak, muhatapta yanıltıcı kaynaklarda şüphe hasıl olunca da ebedî hakikat olan Kur’ân’dan âyetler okuyarak onları irşat etmektir.
Akif’e göre:
“Bizler, faziletli, gerçekten parlak devirleri olan bir büyük milletin evlâdıyız. Ancak o fazilet, son üç asrın yürüyen ilmiyle, birleşip gitmedi; millet cehalete battıkça da kuvveti felç oldu. Öyle bir düşüş düştü ki, artık ‘Batı’nın emriyle yatıp kalkmaya mahkûm oldu. Çünkü toplum, yaşatan fenlerin kudret ve kuvvetinden doğan haşmetten mahrum durumdadır. Evet, biz hasmımızın irfan gücünden nasipsiz olduğumuz için bu şerefsiz hüsrana düştük. Sonra asırlarca süren ümitsizlik ve mahrumiyeti çektiğimiz için bugün, bizde bulunan fazilet bile hissiz, hareketsiz, ölgün kalmaktadır” (Ersoy, 1985: 442).
Bazı hoca arkadaşlar mesela gençleri deizmden kurtarmak için “Şu âyetleri onlara okuyun, başka şeye hacet yok” diyorlar.
Ben de diyorum ki:
Onlar kim, neredeler, siz neredesiniz!? Ortak bir zemininiz ve diliniz var mı?
Sözü uzatmadan bir de şunu sormak istiyorum:
Türkiye’de dinî hayat bakımından kusurlu, eksikli olanlar yalnızca veya çoğunlukla gençler mi?
Orta yaşlılarda problem yok mu?
Bu gençlerin ilk eğitimcileri bu orta yaşlılar veya yaşlılar değil mi?
.Hep geç mi kalacağız?
04:006/02/2022, Pazar
Hem savunma, hem taarruz, hem tebliğ, hem davet için düşmanın kullandığı araçları kullanmaya ihtiyaç var.
Gençlere ulaşabilmek için onlar en çok ne ile meşgul iseler oraya ulaşmaya ve oradan, onların kullandığı iletişim diliyle kendimizi anlatmaya, karışan kafalara ayar vermeye ihtiyacımız var.
Geçen Pazar yazımda bundan yarım asır önce sinema dilini ve san’atını kullanmaya olan zarureti idrak eden ve bunun için olanca güçlerini sarf eden birkaç gençten söz etmiştim. Bunların kahramanı, İstanbul İmam Hatip’ten öğrencim, sonra dostum olan Ali Osman Emirosmanoğlu idi. Benim yazım üzerine o da aynı konuda kısa bir yazı kaleme aldı. Ben de onunla yazışarak teşebbüsün nasıl sonuçlandığını ve sonra tek başına bir kurum gibi çalışarak neler yaptığını sordum.
“Bu yazıda önce Peygamberimiz (s.a.)’in, kendi çağında çok revaçta olan şiir sanatını davası için nasıl kullandığı hakkında TDV İslam Ansiklopedisi’nden birkaç paragraf aktaracağım, sonra Emirosmanoğlu’nun yazısını vereceğim. Muhtemelen bir sonraki yazıda da onun mücadelesini kendi dilinden aktaracağım.
Hassân b. Sâbit’in (v.60/680) İslâmiyet’i kabul etmesiyle Müslümanlar, şöhreti Hicaz bölgesini aşıp diğer Arap topraklarına yayılmış olan güçlü bir şair kazanmışlardır. Hassân’ın bundan sonraki hayatı tamamıyla Resûl-i Ekrem’in yanında geçmiş, en güzel şiirlerini onun için söylemiş, artık fahriyyelerinde Allah’ın Resulü›nü savunmakla övünmüştür.
Resûl-i Ekrem’le birlikte Müslümanlar, ilk dönemlerden itibaren Kureyşliler’in ve onları destekleyenlerin hem fiilî hem de sözlü saldırılarına mâruz kalmakta, müşrik şairlerin hicretten sonra da devam eden hicivleri onları üzmekteydi. Bu hicivlere aynı yöntemle karşılık vermenin gerekli olduğu kanaatine varan Resûl-i Ekrem Müslümanlardan bu konuda kendisine yardım etmelerini istemişti. Bu isteği Hassân b. Sâbit, Kâ’b b. Mâlik ve Abdullah b. Revâha yerine getirmekle beraber özellikle Hassân’ın hasımlarına yönelttiği, Câhiliye devrinin kokuşmuş değer yargılarını ve soy saplantılarını dile getiren hicivleri son derece etkili oluyordu.
Böylece şiirleriyle İslâmiyet’e büyük hizmetlerde bulunan Hassân hakkında Hz. Peygamber, “Hassân’ın fıtrî kabiliyetini ve ilhamını Rûhulkudüs teyit ediyor” demiş, ayrıca onun için “Allahım, Hassân’ı Rûhulkudüs ile teyit et!” şeklinde dua etmiştir (Buhârî, “‘İlim”, 68, “Bed’ü’l-halk”, 6, “Megazî”, 30, “Edeb”, 91).
Bu sayede müşrikleri hicveden şiirleri Resûlullah’ın, “Bu hicivler onlara karşı oktan daha etkili olacaktır” şeklindeki iltifatına mazhar olmuştur (Müslim, “Fezâ’ilü’s-sahâbe”, 157).
Resûl-i Ekrem Hassân’ın şahsına ve sanatına çok değer verirdi; hatta şiirlerini okuması için ona Mescid-i Nebevî’de bir minber tahsis etmişti…”
Emirosmanoğlu’nun yazısı:
EĞİTİM, ÇARE, METAVERSE, BİLGİSAYAR OYUNLARI, FİLM ve DİZİLER, TV PROGRAMLARI, OKUNACAK KİTAPLAR, DİNİ BİLGİLER, REHBERLİK
Uzun bir başlık belki. Açıklayacağım.
Her yaştan insanların her zaman nasihate, tavsiyeye ihtiyacı vardır. “Din nasihattir.”
Peki, düşünen, bilen, konusunda uzman kişilerin insanlara en iyiyi, en güzeli, en doğruyu seçip sunması görevi değil midir?
Öyle ise geç kalmadan harekete geçmeli ve gerekenler yapılmalıdır.
Biraz açalım;
Ailelerin en büyük sıkıntısı çocuklarının oynadığı oyunlar ve seyrettikleri şeylerdir. İşte yapılacaklardan biri her yaş için ayrı ayrı oynayacaklarının ve seyredeceklerinin listesi olacaktır. Dini bilgiler hep tartışılmakta ancak herkes tatmin olmayıp şüphe içinde kalmaktadır. TDV İslam Ansiklopedisi gibi mükemmel bir kaynağımız ise kimsenin aklına gelmemektedir. TV kanal bolluğundan insanlar ne seyredeceğini şaşırmaktadır. Özenle seçilecek programların tavsiyesi de önemlidir. Mesela evdeki hanımların çok büyük kısmı cuma hutbesi ve namazının ülkemizde iki ayrı yerden ve kanaldan naklen yayınlandığını bilmemektedir. Netflix, Prime gibi dizi, film siteleri dünyayı kasıp kavurmaktadır. Metaverse/sanal-dijital dünya kurulmaktadır. Bizler de şu diziler, şu filmler seyredilmeli gibi alternatif bir tavsiye listesi sunmamız ve dijital dünyaya karşı alternatif göstermemiz gerekmektedir. Her yaşta okunacak kitaplar vardır. Okul sıralarında bize samimi hocalarımız şunları okuyun diye liste verirlerdi. Biz de okuduk, bilgilendik. İşte bu teşebbüsün yapacağı tavsiyelerden biri de yetkili bir heyetin bu kitapları tavsiyesi olacaktır.
Bu misaller çoğaltılabilir.
Eğer bu önemli hizmetin yapılmasının gerektiğine inanılıyorsa öncelikle, altyapısı güçlü bir platform kurulmalıdır. Bu platforma girenler ihtiyaçları olan her türlü tavsiyeyi doyurucu bir biçimde elde etmelidirler.
Kısaca sunduğum bu projenin çok detayı vardır. Hazırlık, altyapı, heyetler, sunum gibi konularda çok emek vermek gerekir. Hizmet aşkı ile ihtiyaç olan bir şeyi sunduğunuzda mutlaka bir karşılığı olacaktır.
Bu kurumun uzun ömürlü olması için mutlaka özel kişiler tarafından kurulması lazımdır. Artık duyarlı zenginlerimizin de var olduğunu görüyoruz.
Netice olarak, geç kalmadan (sadece alternatif değil), eğitici, yönlendirici bir platform kurulmasının vazifemiz/mesuliyetimiz olduğunu ve ancak bu şekilde gençlerimizle bağımızı güçlendireceğimizi düşünüyorum.
30-01-2022 Ali Osman E.
Altın hesabı, babaya borç ve check up
04:0013/02/2022, Pazar
G: 13/02/2022, Pazar
Saygıdeğer hocam. Öncelikle selamlarımı iletiyor, sağlık ve afiyet diliyorum. Bizler inanmış insanlarız hamdolsun. Herkes gibi tabiî ki her şeye mubah gözüyle bakamıyoruz. Kafamıza takılan soruları sizin gibi değerli hocalarımıza soruyoruz. Şimdiden kusura bakmayın hocam hakkınızı helal edin. Sorum şu: Müslümanlar olarak birazcık da olsa birikimlerimizi altına çeviriyoruz. Yalnız altını evde saklamak tehlikeli. Yani zamanla hırsızlık olayları oluyor, hep duyuyoruz. Bankalara götürüp yatıralım diyoruz, bazı kişiler caiz değil diyorlar. Katılım bankalarına yatırıyoruz, bu sefer altını geri alırken altın olarak değil o günkü fiyattan parasını alırsın diyorlar (bazıları). Altın hesabı açalım ufak ufak birikim yapalım diyorum, onun da şüpheli olduğunu, caiz olmadığını söylüyorlar. Peki, hocam bizler Müslümanlar olarak ne yapacağız. Malum sistemde birikimlerimizi nasıl muhafaza edeceğiz. Bunun bir çıkış yolu yok mu?
Cevap
Katılım bankaları fıkha uygun olarak altın ticareti yapar, katılımcının rızasına dayalı olarak altını döviz veya TL’ye çevirir, bununla ticaret yapar, altını TL’ye çevirip korumalı hesap açar, munzam karşılık olarak yatırdığı altın havuzlardan yapılan masraf olacağı için havuzun genel olarak kazancına veya zararına o miktardaki altın da katılmış olur…
Bütün bunlar yapıldıktan sonra müşteri/katılımcı, altını külçe, lira vb. şekillerinde almak isterse sözleşmeye ve kullanma şekline göre ya aynı miktarda veya kâr ve zarar hesabına göre oluşan miktarda alabilir. Katlım bankaları fiziki altın ödemiyor sözü doğru değildir.
Soru
Selamünaleyküm hocam.
Ben 4 çocuklu ailenin bir ferdiyim. Ailemle yaşarken memuriyete girdim ve bir miktar para biriktirdim. 2012 yılında daha henüz evlenmemiş ve babamın evinde yaşarken eski evi sattık ve yeni bir ev aldık. Bu evi alırken de babama evin 1/3’lük kısmının parasını ben verdim (Bugün yaklaşık 200.000Tl.) 2013 yılında evlendim. Borç harçla evimin ve düğün masraflarının hepsini iğneden ipliğe kendim yaptım. Babam hiçbir masrafıma karışmadı. Hep, “Beni babam evlendirmedi, kendiniz evlenin” sözünü suratıma çarptı. Aradan yıllar geçti, para konusu hakkında hiç konuşmadık. Ancak ikinci çocuğum olunca araba ihtiyacı doğdu. Babamdan bir miktar borç aldım ve borcumun da büyük bir kısmını ödedim. Ancak borcumdan çok az bir kısmı kalmışken kardeşimin evliliği ortaya çıktı. Bana kendin evlen diyen babam kardeşime kudretince yardım etmeye başladı. Ayrıca bir mirası eşit paylaşmamız hakkında bize telkinde de bulundu. Kendisine araba borcu öderken hiçbir zaman oğlum sen de ev alırken bize yardım ettin vermene gerek yok gibi bir söz de söylemedi. Hatta bazı zamanlar borcumu öderken o kadar sıkboğaz etti ki neredeyse arabayı satıp veresim geldi, ancak çocuklarımı mağdur edeceğimden yapamadım. Hatta bir ara öyle bir hadde vardı ki, “Biz de verdik” dedim; “Vermeseydin, biz baktık besledik tabii vereceksin” gibi sözlerle suratıma çarptı. Çocuklarının arasında ayrımcılık yapan, birinden yararlanan ama diğerine yağan babama kalan borcumu ödemek içimden gelmiyor. Babama borcumu ödeyeyim mi? Ayrıca yarın miras mevzusu olduğunda nasıl bir yol izleyeyim? Bu konuda tavsiyelerinizi istiyorum, Allah’a emanet olun.
Cevap
Baba oğula ve oğul babaya ödünç alma sebebiyle borçlu olursa ve borçlunun ödeme imkânı da varsa borcunu ödemesi gerekir.
Baba oğuldan ödünç aldığı para ile ev alsa, sonra ölüp bu evi vârislerine bıraksa, oğul hem vâris olarak evden hisse alma hem de bu ev için ödünç verdiği parayı terekeden alma hakkına sahip olamaz. Alacağının, hissesine düşen meblağdan daha fazla olan kısmını, alacaklı sıfatıyla öncelikli olarak alır.
Babanıza, ev alırken verdiğiniz parayı ödünç verdiyseniz hükmünü açıkladım. Bağışladıysanız babanız borçlu sayılmaz.
Bir kimse ölmeden önce malından, öldüğünde vâris olacak yakınlarına, miras hissesine riayet etmeden bağışta bulunabilir. Peygamberimiz (s.a.), bu bağışlama işinde “adil olmamızı” tavsiye buyurmuşlardır, ama adalet eşitlik, eşit bağışlamak değildir; verme eyleminin hak etme ve ihtiyaca göre farklı olması caizdir. Bir kimse ölmedikçe malı miras olmaz; meşru olarak istediğine verir, istediğini alır.
Soru
Allah size sağlıklı, uzun ömür versin. Âmin.
Sizlerden, toplumda yaygın olarak yapılan tarama testleri ve muayeneleri hakkındaki görüşünüzü istirham edeceğim. Bilindiği gibi kanser başta, var olan veya daha sonra çıkması muhtemel hastalıklar için tarama testleri ve muayeneleri yapılmaktadır. Bu kişilerin çoğu o anda sağlıklı olan veya olduğunu düşünen kişilerdir. Nadiren de bilmeden üzerlerinde bilmedikleri bir hastalıkları vardır. Sağlıklı iken yapılan bu test ve muayeneler için görüş ve önerilerinizi istirham ediyorum.
Cevap
Bu kimselerin sağlıklı oldukları ancak testten sonra biliniyor; daha önce böyle bir bilgileri yok, hastalığın ilk evresinde de olabilirler; bu sebeple “sağlıklı insanların test edilmeleri” değil, hasta olmaları muhtemel insanların zamanında hastalıklarının teşhis edilerek tedbir alınması için test edilmeleri (check up) bahse konudur ve bu da caizdir.
Kürtaj
04:0020/02/2022, Pazar
Sıkça sorulmaya devam eden konular arasında kürtaj, tüp bebek, nikâh dışı doğan çocuklar ve kök hücre var. Bunların tamamı ile bir şekilde ilgili olan kürtaja genişçe bir yer ayırmak istiyorum.
Tanım
Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.
Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.
Tarihî geçmişi
Kur’ân-ı Kerim’de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilminin oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (Hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müçtehit imamların yaşadığı ve içtihat faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.
Bağlayıcı kaynaklarda kürtaj
Kur’ân-ı Kerim’de “ve’du’l-benât” terimi ile ifade edilen “kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi” cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle “haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan” âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.
1. En’âm sûresinde (6/98) Allah Teâlâ’nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, “nefis” kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dâhildir.
2. Mümtehine sûresinde (60/12) Hz. Peygamber’e (s.a.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında “çocuklarını öldürmek” de vardır. Bu âyetteki çocuklara “cenîn” de dâhildir.
Hadîslerde doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, sperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle “gizli ve’d” denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların “ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları “rûhun üflenmesi” ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Fıkıhta kürtaj
Bağlayıcı delil ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacip, mendûb, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır:
a) Câiz olup olmadığı,
b) Kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.
Câiz olup olmaması bakımından kürtaj
Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup olmadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tespiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm’ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevk eden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan “yanlış tıp ve canlılar âlemi” bilgisidir.
Eksik ve yanlış bilgiler:
Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan Gazzâlî, İhyâu-Ulûmi’d-Din isimli eserinde azil konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: “Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve’d) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsıl olanı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... ‘İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir’ dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır...” (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).
Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arz etmektedir:
a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı, dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ’) demektedirler.
b) İki su karıştığında yani döllenme olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, döllenmiş yumurta (embriyo) böyle nitelendirilmektedir.
c) Yumurta döllendikten sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine ‘alaka’ ve ‘muzğa’ ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre ‘alaka’ “pıhtılaşmış kan”, ‘muzğa’ ise “bir çiğnemlik çiğ et parçası” demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.
d) Çocuğun cinsî temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.
e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak kılınacak- bilgi yoktur.
f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî’nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi “insan varlığının bir aşaması” olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tespiti mâhiyetindedir.
Gelecek yazımıza ruhun üflenmesi konusu ile başlayalım inşallah.
.Kürtaj (2)
04:0027/02/2022, Pazar
Rûhun üflenmesi ile ilgili hadis
Buhârî ve Müslim gibi sahîh hadisleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadise göre Peygamberimiz (s.a.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alınyazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor: “Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar “alaka” olur, sonra aynı süre kadar “muzğa” (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edecekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cennetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır...” (Buhârî, Bed’u’l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).
Buharî ile Müslim’de yer alan bu rivâyet dışında hadisin Müslim’deki başka rivâyetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivâyette 120 gün olduğu halde diğer rivâyetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 42, 45.
b) Rivâyetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah’a “erkek mi, yoksa kız mı” diye sorulduğu, Allah’ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.
Bu hadislerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivâyet eden şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, “bu hadisi uydurmuşlardır, yalan söylüyorlar...” demek doğru değildir. Ancak metin üzerinde yapılan inceleme sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik bakımından tutarsızlıklar tespit edilince hadisi, Peygamberimiz’den (s.a.) ilk nakleden râvilerin veya onlardan alanların “yanıldıklarını, olduğu gibi nakletmekte hatâya düştüklerini” söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber’e (s.a.) ait olur ki, bunu bir Müslümanın kabûl etmesi mümkün değildir. Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur’ân’da (meselâ Müminûn: 23/14), yukarıda naklettiğimiz rivayetlerdeki detaylara yer verilmeden açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Teâlâ’nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadisleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber’in (s.a.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadisler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırâb) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda ve bir defa olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.
b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (döllenmenin gerçekleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.
c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur (yani bir iki.. kırk günde kan pıhtısı ve bir çiğnemlik et parçası değildir. Kur’an’da geçen alaka ve mudğa kelimeleri böyle tercüme edilmemelidir).
Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadisin “cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma” konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadisçiler bu hadisi “Yaratılış” ve “Kader” bahislerinde rivâyet etmişlerdir.
FIKIHTA KÜRTAJ
Fıkıhta kürtajın câiz olup olmadığını tartışan fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil (hadis) delilleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mâhiyetindeki açıklamalardan sonra mezheplere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:
Hanefî mezhebinde
Bu mezhepte, 120 günden sonra cenînin imhâ edilmesi ve düşürülmesinin câiz olmadığı hükmünde ittifak edilmiş, daha öncesi ile ilgili olarak da iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Birinci görüş bunun câiz olduğudur. Câiz diyenler yukarıda zikredilen hadise dayanmış, 120 günden önce henüz çocuk olarak bir şeyin yaratılmadığını, mevcûdun insan olmadığını, kan, et gibi bir şey olduğunu, organlarının belirmediğini ileri sürmüşlerdir (İbn Âbidin, III, 176; İbn el-Hümâm, II, 495).
İkinci görüş câiz olmadığıdır. Bu görüşü savunan Hanefî fıkıhçılara göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- cenînin, 120 günden önce de imhâ edilmesi ve düşürülmesi câiz değildir; çünkü hac ibâdeti yapmak üzere ihrama giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da, “yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır” denilerek câiz görülmemiştir. Burada da cenîn öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah söz konusu olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren katilin günahı kadar değildir (el-Fetâvâ el-Hâniyye, III, 410). Bu eserde “önemli mazeret” için iki örnek verilmiştir:
a) Bir kadın çocuğunu emzirirken hâmile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse, kocasının da sütanne kiralayacak imkânı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği için henüz kan sayılan cenîni, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için düşürmek câiz olur.
b) Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise bunun parçalanarak çıkarılması câizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için onu parçalayıp çıkarmak câiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.
Görüldüğü üzere Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. “Rahimdeki kütle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb.’den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez” denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık on beş gün sonra muayene ve test ile tespit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.
Malikî mezhebi
Bu mezhebin fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir (Derdîr, II,266-267).
Şâfiî mezhebi
Bu mezhebe bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken, Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir (Şebrâmellesî, VI, 179).
Hanbelî mezhebi
Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır.
Zâhiriyye mezhebi imamlarından İbn Hazm, 120 günden önce çocuğunu düşüren anneye mâlî cezâ, daha sonra düşürene ise kısas veya diyet gerekeceğini ifade etmiştir; bu ifade onun, baştan itibaren çocuk düşürmeyi câiz görmediğini göstermektedir (Muhallâ, XI, 31; Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).
SONUÇ
Zigot (döllenmiş yumurta) rahime yerleşip gelişmeye başladığı (embriyo olduğu), amiyane deyişle hamilelik başladığı andan itibaren onu öldürmek cinayettir, kürtaj haramdır.
Tüpte yapılan dölleme cenin sayılmaz; çünkü burada bırakıldığında bundan çocuk olmaz, rahimde bırakıldığında ise gelişmeye devam eden cenin sonunda çocuk olarak doğar
.Rusya-Ukrayna savaşında Müslümanın durum ve tutumu
04:006/03/2022, Pazar
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sebebiyle bize de Müslümanların tarafı ve tutumu hakkında sorular geldi; uygun bulduğum için Eskiden Mısır Vakıflar Bakanı Müsteşarı, Danışma Meclisi üyeliği gibi önemli görevlerde de bulunmuş İslâm ilim ve hareket adamı Dr. Muhammed Sağîr’in bir makalesini, müzakereye vesile olsun diye özetliyorum.
Müslümanların ve Müslümanlara karşı savaşı, onların ülkelerine yapılan saldırıyı, topraklarının işgalini, varlıklarının yağmalanmasını herkes biliyor, bunu mevcut nesil de yakından biliyor ve Filistin’in işgalinde, Afganistan savaşında, Irak savaşında, Suriye’nin tahribinde… yaşadı. Lakin Müslümanlara karşı savaşanların ilk defa birbiriyle savaşa giriştiklerini, savaş değirmeninin bu defa onların topraklarında döndüğünü görüyoruz; bu belâ Ukrayna halkının başına gelmiş oldu. Bu savaşta Ukrayna bir tiyatro sahnesi; orada büyük güçler nüfuz ve hâkimiyet savaşı veriyorlar; bir yanda Amerika ve âciz Kıt’a, bir yanda Putin ve destekçileri. Bir yanda Amerika, Rusya-Çin ittifakını sarsma ve bozmanın, birincilik yarışmasında onları geride bırakmanın peşinde, diğer yanda Putin Batı ittifakının, Rusya milli güvenliği ile oynadığını, nüfuz bölgelerine uzandığını, sınırlarına yığınaklar yaptığını görüyor…
Müslümanlar bu savaşın kıvılcımlarından uzak değiller, aksine bu savaşın sonuçlarından ve etkilerinden faydalanma imkânına sahip bulunuyorlar. Yüzlerden düşen maskeler, ayrımcılık ve çifte standart uyarıcı, farkına vardırıcı savaşın ilk ganimetleri olabilir.
Rusya’nın komşusu Ukrayna’ya açtığı bu savaşın başından beri çokça sorulan ve özellikle İslâmî olan duruma gelince -ki, bu da bu çatışmada savaşmanın hükmü ile bu ülkelerde bulunan Müslümanların durumudur-; konuyu üç başlıkta ele almak uygun olacaktır.
1. Müslüman Rus askeri
Bu askerin savaşması caiz ve uygun değildir; çünkü içinde bulunduğu ordu haksız savaş, sınır tanımazlık ve komşuların topraklarını işgal ordusudur. Müslüman daha işin başında, bu öldürmeden gıdalanan ve savaştan ürün devşiren orduya katılmayacak; bunun için gerekiyorsa maddi bedel ödeyecek veya başkaca cezasını çekecek. Nitekim Viyetnam savaşında Müslüman boksör Muhammed Ali Kılay bunu yapmış, Amerika ordusuna katılmayı reddetmiş, cezasına katlanmıştı. Rusya’daki Müslüman bunu yaptığında yakın ve kesin hayatî tehlikeye maruz kalıyorsa zaruret durumu devreye girer, orduya katılır lakin masumların öldürülmesine sebep olmamak için çarpışma bölgelerinden uzak kalmaya gayret eder. Eğer Rusya’nın savaşı bir İslâm ülkesine karşı olursa haramlık daha güçlü/büyük olur. Böyle bir savaşta Müslüman asker öldürülürse niyetine göre dirilir…
2. Ülkesi saldırıya maruz kalmış bulunan Ukraynalı Müslüman
Ukrayna’da yaşayan Müslümanlar gayrimüslim ülkede azınlık statüsünde bile olsalar ülkesinin askerlerine katılıp saldırıya karşı savaşmakla yükümlü olurlar; çünkü bunlar meşru savunma durumunda olurlar; bu, yalnızca Rusya’ya karşı da değildir; onlara bir Müslüman da mal ve canlarına kastederek saldırsa saldırıyı mümkün olan en az zararla defetmek meşru bir haktır… Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:
“Kim (haksız saldırana karşı mücadelede) malını kurtarma uğrunda ölürse şehittir, canını kurtarma uğrunda ölürse şehittir, namus ve ailesini kurtarma uğrunda ölürse şehittir”.
3. Savaşan ülkelerden başka bir ülkede yaşayan Müslüman
Eğer savaşan iki tarafın biriyle Müslümanlar arasında bir antlaşma veya sözleşme varsa, antlaşmalı ülke bir saldırıya, bir zulme maruz kalıp Müslümanlardan yardım talep ettiyse onlara yardım etmek ve zulmü defetmek Müslümanların vazifesidir. Bu vazifenin örneği, Peygamberimiz’in (s.a.), içlerinde Yahudilerin de bulunduğu Medineliler ile imzaladığı bir savunma antlaşması sebebiyle Kureyş’e karşı onları savunmasında vardır.
Ramazan Kadirov’un yaptığı gibi mecbur olmadığı halde zalime yardımcı olmak ise asla caiz değildir
Boşama, boşanma ve yemin
04:0013/03/2022, Pazar
Soru
Koca, karısını ciddi bir sebep olmadan boşamak isterse günah işlemiş olmaz mı?
- Ehli Sünnet’e göre erkek karısını ciddi bir sebep olmadan boşamak isterse günah olmaz, ama kadın kocasını ciddi bir sebep olmadan boşamak isterse günah olur mu?
- Eğer Ehli Sünnet böyle bir durum olmadığını savunuyorsa (ben de bunu isterim) buna neleri delil gösterdiklerini açıklayabilir misiniz?
Cevap
Evlenme gibi boşanmayı da hiçbir değerlendirmeye tabi tutmayan, bu tasarrufları şahısların hususî hayatı içinde gören sistemler yanında boşamayı kesin olarak yasaklayan, yahut hâkimin kararına bağlayan din, hukuk, ahlâk sistemleri de vardır. İslâm hukuku bu konuda orta bir yol tutmuş, gerektiğinde boşamaya, evlilik hayatını sona erdirmeye cevaz vermiş, bu tasarrufu erkeklerin bizzat, kadınların ise hâkim veya hakemler aracılığı ile yerine getirmesine imkân tanımış, ayrıca boşamayı dinî ve ahlâkî yönden değerlendirmiştir: Buna göre;
1. Kitap ve Sünnet’te gösterilen yol ve usûle aykırı olarak boşamadır ve bu çeşit boşama haramdır.
2. Usûlüne uygun da olsa kusuru bulunmayan bir eşi boşamak mekruhtur, dinin hoş görmediği bir davranıştır.
3. Geçimsiz olan, yahut iffetli ve dindar olmayan bir eşi boşamak mendupdur; dinin teşvik ettiği bir davranıştır.
4. Ailede geçimsizlik ve problemlerin büyümesi üzerine tarafların talebi ile çözüm arayan hakemlerin boşamayı gerekli görmeleri halinde boşamak farzdır, dinin kesin talebidir.
5. Çiftlerden biri veya her ikisi diğerini sevmiyorsa; bu konu müçtehitler tarafından tartışılmış, çoğunluk tarafından caiz görülmüştür.
6. Evlilikte çocuk olmuş ise taraflar, çocukların hatırı için evli kalmaya dayanabilecek durumda olup bunu sürdürürlerse bundan sevap kazanırlar.
Evli kalmak çocuklara da zarar veriyorsa böyle bir fedakârlığa katlanmak gerekli olmaz. Ayrılma gerçekleştiğinde çocukların ruh ve beden sağlığı, din ve ahlâk eğitimi kimin yanında kalmalarını gerekli ve hayırlı kılıyorsa o tarafta kalırlar.
İslâm, boşamaya niçin izin vermiş, yuvanın dağılmasına çıkan yolu niçin kapatmamıştır?
Bu sorunun cevabı, İslâm’da yer verilen boşama uygulamasının felsefesini (hikmetini) ifade edecektir. Şüphesiz İslâm, evlenmenin ömür boyu bir beraberlik ve bağlılık olmasını istemiş ve bunun içindir ki, süreli ve geçici evlilik akitlerini bâtıl (hükümsüz) saymıştır. Ancak ideal ile reel, istenen ile gerçekleşen arasında çoğu defa farklılıklar vardır. Bazı durum ve şartlarda evlilik çekilmez bir yük, katlanılmaz bir beraberlik halini almaktadır. Buna rağmen evlilik devam etsin, “Allah’ın birleştirdiklerini hiçbir kimse ayıramaz” demek insanın yapısı, maddi ve manevî ihtiyaçları ile bağdaşmayan bir temenni olmaktadır. İslâm bunun yerine, evliliğin devamı için tarafları azamî gayret göstermeye teşvik etmiş, boşamayı “Allah’ın sevmediğini” ifade ederek sevimsizleştirmiş, fakat gerektiğinde, zaruret haline geldiğinde bu yolu da açık tutmuştur. Çünkü zorla güzellik olmamakta, zorlama ile sevgi ve bağlılık doğmamaktadır. Kâğıt üzerinde evli kalıp, gönül ve beden olarak ayrı yaşamayı ise -ahlâkî, sosyal ve ailevi mahzurlarından dolayı- İslâm tasvip etmemiştir.
Kadın sevmediği, mutlu olmadığı veya zarar gördüğü için boşanmak istediği halde kocasının onu nikâhı altında tutması, boşama yetkisini kötüye kullanması Bakara suresinin 231. âyetinde yasaklanmış, bu durumda mahkeme veya hakemler aracılığı ile kadının kurtulması sağlanmıştır.
Soru
Gençliğimde bir olay üzerine şunu yaparsam üzerime yüz kere yemin kefareti vacip olsun demiştim. Yemini bozdum. Günahtan nasıl kurtulabilirim? Yemini ederken çokluk belirtmiştim. Fitre miktarını 50 lira olarak kabul edersek 10 fakirin bir günlük yiyeceği 500 TL. eder. Yüz yemininki ise 50.000 lira; bir yardım kuruluşuna göndersem kefaret geçerli olur mu?
Cevap
Bu sözü yemin saysak bile bir yemin kefareti yeterlidir. Bir yemine yüz kefaret gerekmez. Yüz kere yemin eder ve bozarsanız yüz kere kefaret ödersiniz.
Yemin kefareti; gücü yeterse, bir köle azad etmektir -İslâm ve insanlık bunun kökünü kazıdı çok şükür- veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu üçü arasında muhayyerdir. Ama bunlara gücü yetmezse, peşi peşine üç gün oruç tutar.
Cuma namazı
04:0020/03/2022, Pazar
Sorular
1. Cuma namazı kılınan yerin kapısının herkese açık olmasının sebebi, mantığı nedir.
2. Bir sitede, cuma namazı kılınan yer, kişi mülkü ise tesis fabrika vs buralarda cuma namazı kılınmaz der, kişinin mülkü olmayacak, gerçekte cami olacak, Allah’ın mülkü olacak der. Bu, fıkıh kitaplarında geçer mi, bu hüküm aynen geçerse hangi fıkıh kitabında geçer, fıkıh kitabı ismi verebilir misiniz.
3. Maliki mezhebinde cuma namazı kılınan yerin bina olması ve o şehirde binalar mesela pişmiş tuğladan yapılıyorsa cuma namazı kılınan yerin binanın da pişmiş tuğladan yapılması lazım. Pişmemiş tuğladan yapılırsa cuma namazı kılınmaz o yerde dersiniz. Bu hüküm hangi fıkıh kitabında geçer, fıkıh kitabı ismi verebilir misiniz.
Cevap
“İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri” isimli bir kitabım var. Bu konuyu orada genişçe yazdım, kaynaklarını da verdim, geniş bilgi için oraya bakabilirsiniz.
Burada özetlemek bile birden fazla yazıyı gerekli kılacak, ama hep sorulduğu için değer diye düşünüyorum.
Daha başta şunu söyleyeyim:
Cuma ile ilgili şartların bir kısmı Kitâb ve Sünnet'te açıkça yer almış olmayıp, çeşitli delâlet yolları ile müctehidler tarafından tesbit edilmiş ve bu sebeple de herhangi bir hususun şart olup olmadığı mevzûunda görüş ve ictihâd farkları meydana gelmiştir.
1. Vücûbun Şartları:
Diğer namazların farz olması için aranan şartlara ilâveten cuma namazının bir kimseye farz olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
a) Erkek olmak; cuma namazı kadına farz değildir, fakat kılarsa sahih olur ve artık o günün öğle namazını kılmaz.
b) Hür olmak.
c) Cuma kılınan yerde ikâmet eder olmak. Bu yerin şehir ve köy olması, şehrin vasıfları, misafirin durumu üzerinde ictihâd farkları vardır. Bunu ileride ele alacağız.
d) Mazeret sahibi olmamak:
aa) Cumaya gittiği takdirde zarar gören hastaya,
bb) Kendisini cumaya götürecek kimsesi olmayan kör ve kötürüme,
cc) Bitkin hale gelmiş yaşlı kişilere,
dd) Tehlikeli sıcak ve soğuktan korkan kimseye,
ee) Çok yağmur ve çamur bulunduğunda,
ff) Haksız olarak yakalanıp hapsedilmekten korkan kimseye,
gg) Gittiği takdirde mal, can veya namusun zâyi olmasından korkan kimselere cuma farz değildir, daha doğrusu bu mazeretler sebebiyle mükellefiyetleri düşer.
2. Sıhhatinin Şartları:
Kılınan cumanın muteber olması ve öğle namazının yerini tutabilmesi için aranan şartlar:
Hanefîlere Göre
a) Şehir veya şehir hükmünde olan yer ile bunun civarında kılınacak. Şehirden maksat en büyük camii cuma ile mükellef olanları alamayacak kadar nüfusu olan yerdir. Bir idâreci (emîr) bir de hâkimi olan yer diye de tavsif edilmiştir. Civarının uzaklığı için asgarî 400 zirâ ölçüsü verilmiştir. Daha uzaktakiler şehir dışında sayılırlar. Bir ictihada göre devletin şehir saydığı yer böyle kabul edilir.
b) Cuma imamı, devlet başkanı (veliyyu’l–emr) veya onun vekâlet ve izin verdiği kimse olacak. Camide cuma kılınmasına devlet izin verecek. Devlet başkanının izni cami yapılırken ve ilk hutbe okunurken istenir. O zaman verilen izin bundan sonrası için muteberdir.
c) Öğle vaktinde kılınacak.
d) Hutbe okunacak.
e) Cami herkese açık olacak.
f) Cemaat ile kılınacak.
Şâfiîlere göre
a) Öğle vakti,
b) Şehir: İnsanların oturabildiği kale, mağara ve benzeri de şehir hükmündedir. Sahrada kılınamaz. Şehir civarında oturanlardan ezanı duyanlar mükelleftir.
c) Cemâat,
d) En az kırk kişi,
e) Tek cuma. Bundan maksat bir merkezde cumanın yalnız bir camide kılınmasıdır. Cami mükelleflere kâfî gelmediği için, ihtiyaca binâen birden fazla camide kılınabilir. Bu takdirde cumadan sonra öğleyi de kılmak sünnettir.
Eğer ihtiyaç olmadığı halde birden fazla camide kılınmış ise ilk kılınan cuma sahihtir, diğerleri sahih değildir, öğleyi kılmaları gerekir.
Evvel veya sonra oluşta şüphe varsa yine öğle kılınacaktır.
f) Cumadan önce hutbe.
Mâlikîlere Göre
a) İnsanların devamlı olarak oturdukları şehir, köy vb. yerleşim merkezleri. Bu merkezler üç buçuk mil civarına da şamildir (Bir mil yaklaşık olarak 3 km.)
b) İmamdan başka on iki kişi.
c) İmam. Bunda iki şart aranır:
aa) Yerli olmak veya en az dört gün kalmaya niyetlenmiş misafir bulunmak.
bb) Hutbeyi okuyanla namazı kıldıran aynı şahıs olmak.
d) Hutbe,
e) Cami.
Camide aranan şartlar:
aa) Bina olacak.
bb) Binası en az şehrin mu’tâd binalarına eşit olacak. Meselâ pişmiş tuğla ile bina yapmak adet ise pişmemiş topraktan yapılmış camide kılınmaz.
cc) Şehir (köy vb. dahil) veya hemen civarında olacak.
dd) Zarûret bulunmadıkça tek camide olacak. Ülü’l–emr izin vermişse birden fazla camide kılınabilir.
Bu şartlar bulunmazsa ancak cuma için en önce izin verilmiş camide namaz sahihtir.
Hanbelîlere Göre
a) Vakit: Güneşin bir mızrak boyu yükselişinden eşyanın gölgesi kendisine eşit oluncaya kadar.
b) En az kırk kişinin devamlı oturduğu yer olup bir fersah civarına da şamildir.
c) En az kırk kişinin namaz ve hutbede hazır olması.
d) Hutbe.
e) Bir cami mükellefleri alıyorsa ikinci camide kılınmaz. Kılınmış ise veliyyu’l-emrin bizzat bulunduğu veya izin verdiği câmideki namaz sahihtir. Birden fazla camide -ihtiyaç olmadığı halde- kılınmasına izin verilmiş ise önce kılınan sahih olur. Diğerleri yeniden öğle namazı kılarlar.
Buraya kadar münâkaşasız olarak mezheplere göre cumanın şartlarını sıraladık. Şimdi bu şartların önce umumî olarak mesnedini ve mahiyetini tesbit edecek sonra da teker teker delillerini verecek ve münâkaşa edeceğiz.
Cuma namazı (2)
04:0027/03/2022, Pazar
Başta cuma günü ve namazı ile alâkalı âyet ve hadisleri zikretmiştik. Bunlarda ve başka hadislerde cuma namazının şehirde kılınacağı, şu kadar cemâatle kılınacağı, ancak bir camide kılınabileceği, sultanın bulunması veya izin vermesi... gibi vücûb ve sıhhat şartları zikredilmiş değildir. Bu şartlar sözlerin delâleti ve tatbikattan, ictihad yoluyla çıkarılmış, üzerinde de ihtilâf edilmiştir. Şartlar üzerinde lüzumundan fazla titizlik gösteren ve bu yüzden cuma gibi büyük bir ibâdetin ifâsını güçleştirenlere karşı olan İslâm âlimleri vardır:
İbn Rüşd: “Bu mevzuda müctehidlerin ihtilâf etmelerinin (farklı yorum, ictihad ve görüş sahipleri bulunmasının) sebebi: Hz. Peygamber (s.a.) cuma namazını dâimâ cemâatle, camide ve şehirde kıldığı için bu vasıfların şart olma ihtimâlidir. Cuma namazının daima böyle kılınmış olduğunu görüp bunların şart olması gerektiğine kâni olanlar şart koşmuş, böyle görmeyenler de şart koşmamıştır... Ayrıca namaz çevresindeki bu davranış ve oluşların namazla alâkasına da bakılmış, alâkalı görenler şarttır demiş, görmeyenler şart değildir kanaatine varmışlardır. Bu sebeple cemâatin şart olduğunda ittifak etmişlerdir; çünkü cemâat umûmiyetle namazlarda bulunan bir keyfiyettir. İmam Mâlik şehir ve sultanı şart koşmamıştır; çünkü bunların namazla doğrudan bir alâkası yoktur. Buna mukabil namaz ile münasebetini gözönüne alarak camiyi şart koşmuştur. İhtimâl ki, bunların hepsi lüzumsuz derinleşme, ileri gitmedir; halbuki Allah’ın dini kolaylıktan ibârettir, birisi çıkıp pekâlâ şöyle diyebilir: Eğer bunlar cumanın mûteber (sahih) olması için şart olsaydı Rasûlullâh’ın (s.a.) sükût etmesi ve bunları açıklamadan bırakması câiz olmazdı; çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “...insanlara gönderileni açıklayasın diye...” “...ihtilâfa düştükleri hususu onlara açıklaman için...”
Şâh Veliyyullah: “Cemâat ile bir nevî medeniyetin -cuma namazının sıhhat ve vücûbu için- şart olmasını ümmet, âyet ve hadislerin lâfız ve ifâdelerinden değil, manevî yoldan telâkki etmiş ve benimsemişlerdir. Çünkü Rasûlullâh (s.a.) halifeleri ve müctehid imamlar cumayı şehirlerde kılıyorlar, kırlarda göçebe yaşayanları muâheze etmiyor, mes’ul tutmuyorlardı. Asırlar ve devirler geçtikçe bunların şart olduğu neticesine vardılar. Çünkü cumadan maksad şehirde dini yaymak, merâsimi açıkça ifâ eylemektir, bunun için de kılındığı yerin şehir olmasını, medenî vâsıtaların bulunmasını gözönüne almak gerekmiştir. Benim nezdimde en doğru olan “köy demek mümkün olan en küçük yerin dahi cuma için kâfî geleceğidir... kırk kişi şart değildir, namazı kıldırmak önce ulü’l–emre aittir, devlet başkanının bulunması şart değildir.”
Sıddık Hasen b. Ali: “Cuma namazı için devlet başkanı, şehir, muayyen sayı, cami ve tek camide kılınma gibi şartların aranacağına dair Kitâb ve Sünnetten hiçbir delili yoktur.”
Bu nakilleri çoğaltmak mümkündür. Bizim varmak istediğimiz netice ise ittifak edilen şartlar dışında kalan şartlar üzerinde fazla durmamak ve bunlara riâyet edeceğim diye cuma namazı gibi büyük bir ibâdeti terk veya iptâl eylememektir.
2. ŞARTLARIN AYRI AYRI TETKİKİ
a) Cemâat
Şevkanî’nin İbn Hacer’den nakline göre bu mevzuda onbeş mezheb yani farklı ictihad vardır. Şart koşulan cemâatin sayısı bir kişiden seksen kişiye ve sınırsız, kalabalık bir cemâate kadar uzanmaktadır. İmam Muhammed ve Ebû Yusuf’a göre imamdan başka en az iki kişi gereklidir.
Hâfız İbn Hacer muayyen bir sayı ile takyid etmeden “kalabalık bir cemâat” görüşünü tercih etmiştir.
Şevkânî de “iki kişi” görüşünü tercih eylemiştir. Bu görüşün delili şudur: Cuma için cemâat hadîs ve icmâ ile şarttır; muayyen bir sayıdan bahsedilmemiştir, diğer namazlarda cemâatin en az miktarı iki olduğuna göre burada da iki kişi cemâattır.
b) Şehir
İlk cuma ile ilgili hadisler cumanın köylerde de kılınabileceğini göstermektedir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı bu mevzudaki bir izin talebine 6.2.1933 tarihinde şu cevabı vermiştir:
“Cuma namazı farz ve bunun farziyeti Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile sâbittir. Bütün mezheb imamlarınca da kat’î olan cihet, onun farz ve şeriat–i İslâmiyye’den olmasıdır. Cuma’nın sıhhat–i edâsı için serdedilen şerait–i sâirenin edillesi kat’i olmadığından onlar müctehidler arasında muhtelefûn fihtir. Mısır (şehir) ve izn–i hâkim gibi şartların vücud ve adem–i vücudu, farz olan cumanın cevâzına haiz–i tesir değildir. Binâenaleyh ufak bir köyde bile bu farzı edâ edecek cemâat bulunur ve müsâade için müracaat vukûbulursa onlara izin verilmesi iktizâ edeceği...”
c) Bir Merkezde Birden Fazla Yerde Cuma
Cumanın bir merkezde yalnız bir camide kılınmasının şart olduğu daha ziyâde Şâfiî ve Hanbelilerce ileri sürülmektedir. Bunlar da zarûret bulunduğu, meselâ bir cami bütün cemâati almadığı takdirde cumanın birden fazla camide kılınabileceğini ifâde etmişlerdir. Cemâate göre caminin vüs’ati düşünülürken fiilen cumaya gelen cemâat değil, mükellef olan cemâatin gözönüne alınacağı da unutulmamalıdır. Bu takdirde hemen bütün şehirlerde birden fazla camide cumanın sahih olacağı ortaya çıkmaktadır.
Hânefî mezhebinde müctehidlerin bu mevzûudaki ictihadları şöyledir: Ebû Hanife’ye göre bir şehirde yalnız bir cuma kılınır.
Ebû Yûsuf’a göre şehrin ortasından nehir geçer ve şehir ikiye bölünmüş bulunursa veya şehir büyük olursa iki yerde kılınabilir.
İmam Muhammed’e göre kayıtsız şartsız birden fazla camide cuma namazı kılınabilir. Bu görüş Ebû Hânife’den de nakledilmiştir.
İbn-Hümâm bu görüşleri naklettikten sonra şu satırları kaydetmiştir: “...İşte bu sebeble Serahsî şöyle demiştir; Ebû Hânife mezhebinde muteber olan ictihad cumanın bir şehirde birkaç yerde kılınabileceğidir. Biz de bu görüşü tercih ediyoruz. Çünkü “cuma ancak şehirde kılınır” ifadesi, “şehirde bir yerde” diye kayıtlanmamıştır. Cami şehirde olunca her cami şehirdedir. Bilhassa şehir büyük olunca bütün cemâati bir camide toplamakta büyük güçlük vardır.”
d) Devlet Başkanının Bulunması ve İzni
Bazı müctehidler devlet başkanının bulunmasını, namazı onun veya temsilcisinin yahut da izin verdiği kimsenin kıldırmasını şart koşmuşlardır. Şart koşanların ileri sürdüğü deliller tetkik edilince bunların nassa dayanmadığı, sadece fitne ve kargaşalığı önlemek gâyesine bağlı bulunduğu görülmektedir.
“İyi, kötü bir imamı olduğu halde cumayı terkedeni Allah dağıtsın, toparlamasın...” meâlindeki hadis hem zayıf bulunmuştur, (Haşiyetu’s–Sindî, 1/335; Mecma‘u’z–Zevâid, 1/70) hem de hadîste böyle bir mânâ yoktur. Hadîse göre imamın bulunmaması yalnızca cumayı terketmeye mâzeret olabilir.
Cuma namazında imamlık şerefli bir vazife olduğundan devlet başkanı veya onun temsilcisi var ise bu şerefin ona ait olduğu kabul edilmiş. Hz. Peygamber (sav) ve halifelerinin bu namazı —diğerleri gibi— bizzat kıldırdıkları da gözönüne alınmıştır.
Bunlar bulunmadığı zaman herkesin bu namazı kıldırmak isteyeceği, idareye muhâlif olanların minberi kendi emelleri istikametinde kullanabilecekleri, bunun da kargaşalık ve kavgaya müncer olabileceği gözönüne alınarak “kime izin verilirse cumayı o kıldırır” denmiştir.
Fakat bu sözler devlet başkanı yahut da izni bulunmazsa cumanın sahih olamayacağını ifade etmez. Bu mevzûuda bazı mütâlâaları nakletmekte fayda vardır:
İbn-Hümâm (Ebû Ca’fer’den naklen): “Haklı bir sebebe dayanmadan veya zarar vermek için sultan cumaya izin vermese de cuma kılınabilir.”
“Elinde menşûru olmadığı halde bir İslâm memleketinde idâreyi ele alan kimse vâli ve emirler gibi memleketi idare ederse otoriteyi temin edeceği ve bununla şart da gerçekleşmiş olacağı için cuma kılınır.”
Gazzâlî: “Sultanın hazır bulunması veya izni şart değildir; fakat izin almak daha iyidir.”
İbn Abidin: “Vâli vefat etse, yahut tehlike sebebiyle gelemese yahut da cuma kıldırmak hakkı olan kimse mevcut olmasa halk kendileri için bir hatib tâyin eder... Bu ifade “fitne (anarşi, kargaşalık, istilâ) zamanında cuma kılınmaz” diyenlerin bilgisizliğini ortaya koymaktadır.”
İbn Kudâme: Halife veya sultanın (imam) izni şart değildir. Hz. Osman evine kapanıp asiler evi sarınca Hz. Ali cumayı kıldırmış, sonradan Hz. Osman da bunu tasvib eylemiştir. Ubeydullah b. Adi bu hususu şikâyet edip arkasında namaz kılmak zoruma gidiyor deyince Hz. Osman şunları söylemiştir:
“Namaz insanların edâ ettiği amellerin en iyilerindendir. Onu hakkıyle kılıyorlarsa sen de onlarla beraber kıl, kötü yapıyorlarsa kötülüklerine katılma. İmam Ahmed b. Hanbel de şöyle demiştir: “Şam’da fitne dokuz sene sürmüş ve bu esnada cuma kılınmıştır.”
(Kaynaklar için İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma bakılabilir.)
Dağlar ne işe yarar?
04:003/04/2022, Pazar
“Kur’ân-ı Kerim’de, dağlar mı sarsılmaz yoksa sarsılmayan yer mi? Sizin de dâhil olduğunuz Diyanet meal ve tefsir çalışmasında “O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi” (nahl-16/15) diye tercüme edilmiş. Hocam zelzeleler yeryüzünün sarsılması değil midir? Öyleyse “sarsılmamanız” ifadesi yanlış tercüme mi? Mevdudi, Taberi, Diyanet ve Elmalılı meal ve tefsirlerinde hep aynı kelime geçiyor. Bu konuda sizin 13/12/2018 tarihli yazınızı da okudum, bu “zelzele olmasın diye, şeklinde tercüme yanlıştır” demişsiniz, fakat hep “sarsılmamanız” şeklinde çevrilmiş. Ateistler yahut bazı bilimsel çevreler bu yanlış diyorlar... Bizi aydınlatırsanız memnun oluruz, Allah kaleminize kuvvet versin!”
Cevap
Önce çok kısa bir cevap vereyim:
Kur’ân-ı Kerîm “zelzele olmasın diye” demiyor, Arapça’da zelzeleyi ifade eden kelimeler var, dağların işlevi için bu kelimeler kullanılmış değil.
Peki, “sizi sarsmaması için” ne demek?
Şöyle bir özet yapılabilir:
1-Kur’ân’da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir:
“Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık…” (Enbiya Suresi, 31)
2-Dikkat edilirse âyette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. (Zelzele değil, yerkürenin devamlı sarsıntı içinde olması kastediliyor. H.K.) Kur’ân’ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.
3-Eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu düşünülmekteydi. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark ettiler.
4-Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı’nın 125 km’den fazla kökü vardır.
5-Bilimsel bir kaynakta dağların bu yapısı şöyle tarif edilir:
Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.
6-Dünyaca ünlü deniz altı jeologlarından Prof. Siaveda ise, dağların yeryüzüne kökler şeklinde saplı olduklarından bahsederken, şöyle bir yorumda bulunmuştur:
Kıtalardaki dağlar ile okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir… Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır… Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir.
7-Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir.
8-Başka Kur’ân ayetlerinde ise, dağların bu işlevine, “kazık” benzetmesi yapılarak şöyle işaret edilir:
“Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe Suresi, 6-7).
Yine bir başka âyette Allah, “Dağlarını dikip-oturttu” (Naziat Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir. Bu âyette geçen “ersâhâ” kelimesi “köklü kıldı, sabit yaptı, demirledi, yere çaktı” anlamlarına gelmektedir. Bu özellikleri sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Bu şekilde, yerkabuğunu sabitleyerek magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları bir arada tutan çivilere benzetebiliriz.
9-Dağların sabitlenme etkisi, bilimsel literatürde izostasi olarak adlandırılmaktadır. İzostasi, manto tabakasının yukarı doğru uyguladığı kuvvetle, yerkabuğunun aşağı doğru uyguladığı kuvvet arasındaki dengedir. Dağlar erozyon, toprak kayması veya buzulların erimesi gibi nedenlerle ağırlık kaybederken, buzulların oluşumu, volkanik patlamalar veya toprak oluşumu nedeniyle ağırlık kazanabilirler. Bu nedenle, dağlar hafiflediklerinde sıvıların uyguladığı kaldırma kuvvetiyle aşağıdan yukarı itilir; ya da ağırlaştıklarında yerçekimi nedeniyle manto içine gömülürler. Yerkabuğu üzerinde bu iki kuvvet arasındaki denge, izostasi sayesinde sağlanır.
10-Bugün biliyoruz ki, yeryüzünün kaya olan dış katmanı, derin faylarla kırılmıştır ve erimiş magma üzerinde yüzen plakalar halinde parçalanmıştır. Dünya’nın kendi ekseni çevresindeki dönüş hızının çok yüksek olmasından ötürü, yüzen plakalar eğer dağların sabitleştirici etkisi olmasaydı, hareket halinde olacaklardı. Böyle bir durumda yeryüzü üzerinde toprak birikmeyebilir, toprakta hiç su depolanmayabilir, hiçbir bitki filizlenmeyebilir, hiçbir yol, ev inşa edilemeyebilirdi; kısacası Dünya üzerinde hayat mümkün olmayabilirdi. Ancak Allah’ın rahmetiyle dağlar tıpkı çiviler gibi görev yaparak, yeryüzündeki hareketliliği büyük ölçüde engellerler.
11-Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak verilmiştir. Bir âyette şöyle buyrulur:
“… Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı…” (Lokman Suresi, 10).
Fetvalar arasında
04:0010/04/2022, Pazar
Hocam hayırlı günler. Sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunarım.
Uzun zamandır cevabını öğrenmek istediğim bir sorum hakkında size yazıyorum. Bu konuda dinimizin uygulamasını bizlere, tavsiyesini bana anlatabilirseniz çok mutlu olurum. Günümüzde karşılaştığımız problemlerle ilgili sıradan Müslümanlar olarak sizin gibi din konusunda bilgili hocalarımıza soruyorum. Fetva sorduğum hocamız da o konunun hükmü hakkında caiz / caiz değildir diye belirttikten sonra helâl olanı, dinen uygun olanı yapmaya çalışıyorum. Şimdi örnekler vererek aşağıda sorularımı sormak istiyorum. Bu örneklerle sorumu daha iyi açıklayacağımı düşündüğüm için bu şekilde soracağım. Sizin fetvalarınızdan çok yararlandığım için vereceğim örnekte sizi ve karşısında da isim vermeyeceğim (hayali). İslâm hukuku alanında bir hocamız veya Din İşleri Yüksek Kurulunda bir hocamız veya fıkıh alanında bilgili bir hoca ya da müftü vb. bir X hocamız olsun.
Hayreddin hocam size örneğin; ekonomi alanında katılım bankası işlemleri, sigorta, kasko, borsa vb gibi herhangi bir soru sormuş olduğumda o konunun dini hükmüyle ilgili bana cevabınız “caiz değildir” olursa:
1) Ben bu fetvayı ilk olarak size sorduğum için dinen bunu uygulamak zorunda mıyım? Yoksa bu konuda caiz diyen X hocalarımız var mı diye araştırma yapma, aldığım bu fetva sonrası başka birine danışma hakkım var mıdır? Yoksa artık bu konuda bu aldığımız fetvaya uymayarak “Caiz diyen var mı?” diye başkasına danışmak nefsine uymak- şeytanı sevindirecek bir iş midir?
Cevap
Bir başkasına daha sormaktan maksat; kolay olanı uygulamak, karşılaşılan problemi çözmek, sıkıntılı durumu aşmak, İslâmî-ictihâdî hükmün bir konudaki genişliğini ve ümmete rahmet oluşunu idrak etmek gibi meşru maksat olduğu sürece elbette yetkili olan birden fazla âlime sorma hakkınız vardır.
2) Birinci sorumun devamı olarak danışma hakkım varsa danıştığım X hoca caiz derse, bu durumda ilk fetva benim işimi çözmediği, nefsime zor geldiği için ikinci aldığım X hocamızın caiz fetvasına göre (benim işimi gören / işimi halleden / bana uygun / maddi olarak beni zarara sokmayacak vb. gibi işime yarayan fetva ile) olan hareket etmemde dinen bir mahzur var mıdır? Fetva konusunda caiz/caiz değildir diyen iki farklı görüş olursa caiz/dinen uygun diyenlerde var diye o işi yaparsak bundan dolayı ahirette mesul olur muyuz?
Cevap
“Benim işimi gören/işimi halleden/bana uygun/maddi olarak beni zarara sokmayacak vb. gibi işime yarayan” dediğiniz fetva ile amel etmeniz, onu uygulamanız caizdir. Hz. Aişe’nin rivayet ettiği bir sahih hadise göre, “Peygamberimiz (s.a.) dine ve dünyaya ait bir işin iki çözümü arasında muhayyer bırakıldığında -biri günah olmadıkça- kolay olanı seçerdi…”.
Müctehidlerin ve yetkili âlimlerin bir konuda verdiği farklı fetvaların hiçbiri günah değildir.
3) Okuduğum bazı yazılarda farklı fetvaların olduğu durumda şüpheli durumlardan kaçınılması tavsiye edilmiş. Fetva konusunda caiz/caiz değildir diyen iki farklı görüş olursa bu konuda iki görüş olup, iki farklı hocamızdan fetva aldığımız için ayrıca caiz değil diyenler de olduğundan bu işi yapmaktan vazgeçmek dinen gerekli midir? Bu, takvalı olmak mıdır?
Cevap
Takvâlı olmak, yetkili âlimin verdiği fetva ile amel ederek şeriatı uygulamaktır. Yetkili âlimlerin verdiği farklı fetvaların tamamı şeriattır.
4)Sorduğum soruda siz caiz değildir, X hocamız caizdir dediği konuyu üçüncü bir hocaya taşımak, ona mı sormak gerekir?
Cevap
Böyle bir şer’î gereklilik yok. Soranın, meşru sebeplerle gerekli görmesi yeterlidir.
5) Caiz/caiz değildir konusunda örneğin caizdir diyen iki hocamız, caiz değildir diyen sekiz hocamız olursa bu konuda niceliğe bakılması yani sayının fazla olduğu tarafın fetvası ile amel etmek dinen gerekli midir? Yoksa az sayıda buna fetva veren X hocasının görüşü ile amel edilebilir mi? Bu dinen bizi ahirette neden çoğunluk görüşle amel etmediğimiz konusunda mesul yapar mı?
Cevap
Mesela dört mezhebin birini taklit eden ve onun fetvaları ile amel eden her Müslüman, birçok defa çoğunluğun (mesela diğer üç mezhebin) fetvasına uymuyor. Caiz olmasaydı daima çoğunluğun fetvasını taklit etmek gerekirdi ve böyle bir gereklilik yoktur.
6) Beşinci sorumda bahsettiğim durumun devamı olarak bir kesim insan caiz değildir diyen sizin diğer kesim insanlar da X hocamızın fetvası ile amel ettiğinde bu işi caiz değildir fetvasına göre yapmayan kişiler, X hocamızın caizdir fetvasına göre o işi yapan insanlara günahkâr gözüyle bakması dinen uygun mudur? Caiz fetvasını uygulayanlara Müslümanca bir bakış açısıyla nasıl bakmalıdır?
Cevap
“…X hocanın caizdir fetvasına göre o işi yapan insanlara günahkâr gözüyle bakmak” günahtır, bölücülüktür, fitneciliktir.
7) Hocam eskiyi bilgim olmadığı için bilmiyorum ama günümüzde bir konu hakkında özellikle de bankacılık, katılım bankası işlemleri sigorta, kasko, borsa gibi ekonomi alanında bunların uygunluğu, içeriklerindeki işlemlerin uygunluğu gibi konularda fetvalara baktığımızda görüş birliği olmaması dinimiz açısından birlik olamayışımızın getirdiği bir sorun mudur? Yoksa bu farklılıklar benim gibi sıradan bilgisi az Müslümanların o konuda tercih sebebi oluşturup rahmet midir?
Çok uzun zamandır aklımı kurcalayan bu sorularımı anlayıp-bundan sonraki yaşamımda uygulamak için cevaplandırırsanız sizin değerli bilgilerinizden istifade etmiş ve dinimizin fetva konusunda bizden nasıl davranmamızı istediğini öğrenmiş olurum. Saygılarımla…
Cevap
Kaynaklarda Peygamberimizin “Ümmetimin ihtilafı (farklı ictihadları) rahmettir” buyurduğu naklediliyor. Hadis ve fıkıh âlimleri böyle bir hadisin mevcut olmadığını, ama manasının İslâm’a uygun olduğunu söylemişlerdir. Yetkili âlimler fetvayı, vahiy kaynağından (Kur’an ve Hadislerden) çıkarırlar; bu çıkarma işi ictihad ve tefsir ile olur. İctihad ve tefsiri yapanlar beşerdirler, hata da isabette de edebilirler. İslam’ın bütün çağlara hitabını sağlayan özelliği işte bu ictiadlardır. Efendimiz (s.a.) ictihad eden -elbette yetkili olup yerinde yaparsa- hata etse bile Allah Teâlâ ona sevap verir” buyurmuştur. Böylece ümmet, “hangi müctehid isabet ettiğini arayıp bulmak?” gibi içinden çıkılamaz bir araştırma ile mükellef olmaktan kurtulmuştur. İctihad eden, fetva veren, söylediğinin doğru olduğuna inanmaktadır, ondan farklı fetva veren de kendi fetvasının doğru, diğerinin hatalı olduğuna inanmaktadır; ancak fetva verenin karşı taraf hakkındaki bu hükmü, onu geçersiz kılmaz. “İctihad ictihadı geçersiz kılmaz”. İhtilafın sebebi, vahye dayalı sözü anlama ve yerinde uygulama konusunun farklı düşünme ve anlamaya müsait olmasıdır; bu da normaldir. Taassup olmadığı sürece farklı ictihadların ve mezheblerin ümmetin birliğine olumsuz tesiri olmamıştır.
Asıl kaynaklarından hükmü çıkarma (anlama) ilmî donanımı olmayan Müslümanların, fetva verenin dayandığı delili öğrenmesinin -mümkün ise- iyi olacağı söylenmiştir ki, bu da her kulun, itaatle yükümlü olduğu Allah ve Resulünün buyruklarını öğrenmesini sağlayacağı için uygundur, doğrudur.
Hac -İmama uymak -BES’te altın fonu
04:0017/04/2022, Pazar
Soru
1- Ben ve eşim üzerimize farz değilken paramızı bir şekilde bulduk hacca gittik (Allah kabul etsin). Ancak şimdi hac yapabilecek varlığa kavuştuk. Hac zengin olana farz ise fakir olarak gittiğimiz hac nafile bir ibadet miydi, şimdi farz olduysa yeniden gitmek gerekir mi?
Başka şekilde sormak gerekirse; kişiye ömründe bir hac yapması, hac yapma fırsatını bulduğunda mı farz, yoksa zengin olduğunda mı?
Cevap
Hac etmek için gerekli imkân bir şekilde (hibe, gruba hizmet vb.) bulup haccını eda eden yoksul bir Müslüman sonradan zengin olsa da hac vazifesini yapmıştır, yine hacca giderse, bu, nafile olur.
2- Benzer soruyu zekât için de soracağım… Üzerinden 1 yıl geçmeden verilen bir zekât henüz vaktini doldurmadığı için farz değilse, verilen zekat değil, sadaka mı olur? Yıl dolunca yine zekâtını vermek gerekir mi?
Cevap
Müslüman, zekât zengini olacak kadar (nisap miktarı) zekâtlık mal, para vb.’ye sahip olunca ister yıl dolunca öder, ister peşin ödemeye başlar, yıl dolunca önceden ödediklerini mahsup eder ve borçlu kalırsa kalanı öder.
3- Hocam ben ev aldım, şu an katılım bankasına borcum var. Aylığımdan katılım bankasının borcunu ödeyebiliyorum ancak bir kenarda da nisap miktarı altınım var. Maaşımdan borcumu ödeyebiliyorsam kenarda duran bu altının zekâtı düşer mi? (Evin borcu kenardaki nisap miktarı birikimimden 2 kat fazla ancak ev borcunu maaşımdan ödemeye gücüm yetiyor).
Cevap
Evin geçimini sağlayıp yıla ait taksitleri de ödedikten sonra yıl sonunda elinizde -temel ihtiyaçlarınız için ayırdığınızdan başka- nisap miktarı zekâtlık mal, para, altın vb. varsa bunun zekâtını ödemeniz gerekir. Her ay maaş alan ve bununla geçinen kimsenin ayrıca geçimlik (havaic-maîşet medarı) ayırması gerekmez.
4- Son sorum hocam… Cami imamımız secdeden kalkarken yavaş kalıyor cemaat ayağa kalkıyor el bağlıyor imam sonradan ayağa kalkıyor. En ön safta namaz kılanlar imamı takip edip ağır mı davranmalılar? Arkadakiler görmedikleri için bir şey gerekmez biliyorum, ön saftakilerin durumu nedir?
Ayrıca imamdan sonra kalkanlar da imam birkaç saniye elleri yanda salıverili bekleyip el bağlıyor, bu arada imamdan sonra kalkan bir kısım cemaat de imamdan önce el bağlamış oluyor bu durum namazı bozar mı? Açıklarsanız duacı olurum... Allah’a emanet olun...
Cevap
İmamı görenler onun hareketine uyacaklar; yani tekbir getirip de rükû’a varmasa; yani tekbirden sonra varsa onu görenler tekbir sesine değil, hareketine uyacak, rükua vardığında onu takiben rükua varacaklardır.
Görmeyenler imamın sesine uyacaklardır.
Mesela secdeden kalkan imama onu takiben (önce değil, bir kısım ulemaya göre aynı zamanda da değil, ondan sonra) uyan ve ayağa kalkan cemaat, el bağlamayı imamdan önce yaparlarsa -el bağlama namazın rüknü; yani olmazsa olmaz parçası olmadığı için- namazlarına zarar vermez; yani uyma işi tamamdır, bu öncelik mekruh ve haram değildir.
Soru
Hocam, Bireysel Emeklilik Sigortası (BES) ile ilgili zihnimi çok karıştıran bir sorum var. Harama bulaşmamak adına Türkiye Hayat Emeklilik ile birikimlerin altın üzerinden değerlendirildiği bir sisteme dâhil oldum. Zekâtını da veriyorum. Ancak devlet katkısı olarak değerlendirilen hibe kısmının bizim müdahale şansımızın olmadığı VEI adı verilen bir fonda değerlendirildiğini öğrendim. Bu durumda bu fonda biriken miktarın alınması caiz midir? Çok teşekkür ediyor, sıhhat ve afiyet dualarımla iyi çalışmalar diliyorum.
Cevap
Araştırdım. Kodu VEI olan fon hakkında şu bilgi var:
Fon’un yatırım stratejisi, portföyünün asgari yüzde yetmişi, ilgisine göre Bakanlıkça veya Hazine Müsteşarlığı Varlık Kiralama Şirketlerince ihraç edilen Türk Lirası cinsinden borçlanma araçlarına, gelir ortaklığı senetlerine veya kira sertifikalarına yatırmak suretiyle gelir elde etmektir. Portföyün azami olarak yüzde yirmisi değişen piyasa koşullarına göre Devlet Katkısı Yönetmeliğinin 11. maddesinde belirtilen sınırlamalar dâhilinde Türk Lirası cinsinden mevduat/katılma hesabında, fon portföyünün azami yüzde on beşi Türk Lirası cinsinden borsada işlem görmesi kaydıyla bankalar tarafından ihraç edilen borçlanma araçlarından, kaynak kuruluşu bankalar olan varlık kiralama şirketlerince ihraç edilen kira sertifikalarında veya Sermaye Piyasası Kurulu tarafından yetkilendirilmiş derecelendirme kuruluşları tarafından yatırım yapılabilir seviyeye denk gelen derecelendirme notuna sahip teminatlı menkul kıymetler ile varlık veya ipoteğe dayalı menkul kıymetlerde ve asgari yüzde onu BIST 100 Endeksi, BIST Sürdürülebilirlik Endeksi, BIST Kurumsal Yönetim Endeksi ve Borsa İstanbul A.Ş. tarafından hesaplanan katılım endekslerinde paylardan oluşmaktadır. Fon portföyünün en fazla yüzde beşlik kısmı ise BIST repo-ters repo pazarında gerçekleştirilen ters repo, borsa veya borsa dışı vaat sözleşmeleri, Takasbank Para Piyasası ve yurtiçi organize para piyasası işlemlerinden oluşmaktadır.
Bir de Kurum’dan sormasını, özel istişare heyetimizin üyesi İshak Emin Bey’den rica ettim. Aldığı cevap ve kendi çözüm teklifi şöyle:
Muhterem hocam,
Türkiye Hayat ve Emeklilik’ten gelen cevap şöyledir:
“VEI fonumuz Devlet Katkısı fonu olup Faizli bir fondur ve faizli planların Devlet Katkısı fonu olarak tanımlanmıştır. Fonun yatırım stratejisi aşağıdaki şekildedir.”
“Altın Katılım (VGA) Fonumuz faizsiz bir fon olup, hem faizsiz planlarda hem de faizli planlarda bulunmaktadır. Katılımcımız faize duyarlı ise mevcuttaki planını faizsiz plana geçirmek için; müşteri hizmetlerimizi arayarak plan değişikliği talebini iletebilir veya dilekçe yazarak şirketimize ulaştırabilir.”
Muhterem hocam,
Buna göre soru sahibi bireysel emeklilik için altın fonunu tercih etmiş ancak faizli planda bunu yapmış görünüyor.
Bu durumda bireysel emeklilik için yatırdığı para altına ya da altına dayalı kira sertifikalarına yatırılmakta olup getirisi de altın getirisi olmaktadır. Helâldir.
Ancak devlet katkısının yattığı fon faiz içermektedir. Bu durumda devlet katkısının aslı yine devletin hibesi kapsamında helâl olur. Fakat bu devlet katkısının getirisinde faiz vardır.
Soru sahibine muhtemelen ekstre gönderiliyordur. Orada yatırdığı para, yatırdığı paranın getirisi, devlet katkısı, devlet katkısı getirisi ayrı ayrı yazar. Soru sahibi için sadece son kısımda faiz getirisi vardır. O kısım kadar parayı fakirlere vermelidir.
Ayrıca soru sahibi hemen şirketin müşteri hizmetlerini arayıp plan değişikliği istemelidir.
İshak Hoca’nın çözüm teklifini ben de uygun buluyorum.
.Şirketlerin hisse senetlerine yatırım
04:0024/04/2022, Pazar
Açıklamalı soru
... Sorduklarımı yazı ile ifade ettiğim ve yanlış anlaşılacak bir anlamaya sebep olmamak için biraz uzun yazıyorum. Zaman ayırıp beni bu konuda bilgilendirirseniz çok memnun olurum.
Karadâvî’nin fetvalarında borsa ile ilgili bir soruda belirtmiş olduğu aşağıdaki cevabı okumuştum.
Bilindiği üzere şirketler üç kısım altında değerlendirilmektedir:
1. Hakkında hiçbir şâibenin bulunmadığı ve bir tartışmanın yaşanmadığı helâl kabul edilen kısımda yer alanlar. Bunlar yönetmelik ve kanunlarında İslâm Şeriatı’nın hükümlerini benimseyen şirketler ve bankalardır. İslâmî bankalar, İslâmî kredi şirketleri, Şeriat’a uyan farklı türdeki şirketler buna bir örnektir. Şeriat’a uymayı kabul ettikleri için bu şirketler ne faiz alırlar ne de faiz verirler.
Çağımızdaki âlimler söz konusu müesseselerin mubah olduğu konusunda ittifak içerisindedirler.
2. Haram olduğu konusunda bir şüphe ve tartışmanın bulunmadığı şirketler. Bunlar şarap, domuz ve haram sayılan oyunların ticaretini yapan ya da faizli işlemler yürüten bankalar vb. kuruluşlar gibi haram olan işler yapan şirketlerdir. Âlimler bunların haram olduğu konusunda da ittifak etmişlerdir. Bu şirketlere ortak olmak, kazanç sağlamak üzere onların hisselerini satın almak ve bunun ticaretini yapmak caiz değildir.
3. Üçüncü kısımdakiler, hakkında şâibe olmayan helal işlerle uğraşan şirketlerdir. Çimento ve elektrik üretimi, su satışı, nakliye, demiryolu, farklı sanayi ürünleriyle uğraşan şirketlerin durumu buna bir örnektir. Bu şirketlerin ülkenin ekonomik yapılanması ve ona yönelik hizmetlere olan katkısı çok önemlidir.
Temel olarak helal olan işlerle uğraşmakla birlikte gerçekleştirmek istediği bir projesi için faizli bankalardan borç para alan, elde ettiği kazancın fazlasını gelir için faizli bankalara yatıran bir şirkette şüphe doğmaktadır. Bu mesele çağdaş fıkıh âlimlerinin ihtilafa düştükleri bir konudur. Onlardan bazıları bu şirketlerin hisselerinin ve onlarla ortaklık kurmanın, ribâya dayalı olarak borç verdikleri ve bunun için para yatırmayı sürdürdükleri ve faizden uzak durmadıkları müddetçe haram olduğunu söylemektedir.
Bazıları ise muteber maslahatları (şahıs ve ülke için meşru ve gerekli faydayı) gerçekleştirebilmek için bu şirketlere katılmayı, (katılanların) elde ettikleri kazançlara ribâ bulaşmadığı sürece caiz görmektedirler. Ribânın bulaşıp bulaşmadığı bu şirketlerin yayınladıkları bilançolara bakılarak anlaşılabilir. Bu görüşü savunan âlimlerin, ayrıntıları ile ele aldıkları delilleri, geniş olarak bahsettikleri birtakım şartları vardır.
Hocam 3. maddede ifade edilen durum sanırım günümüzde borsada işlem yapan şirketlerin durumunu tarif etmekte olup borsada işlem yapan birçok şirketin faaliyet alanı helal olmuş olsa bile kullanmış olduğu faizli kredi -ya da parasını bankaya yatırma- gibi dinen uygun olmayan işleri olabiliyor. Bu durum günümüzde sizin de yazılarınızdan öğrendiğim kadarıyla katılım bankalarının oluşturduğu endeks kriterleri ile çözülmüş durumda olup, bu hisseleri almakta dinen bir sakınca yok. Endeks öncesinde hisselerin detaylı inceleme durumunun olmadığı zamanlarda işlem yapanlar için uğraş alanı helal (çimento, elektrik. giyim vb gibi) alanlarda hisseleri alıp-satmak uygun olarak biliyorum…
Benim burada sormak istediğim sorum; Biz ana faaliyeti helal olan bir şirketin hissesini almış olduğumuzda bu şirketin dine uygun olmayan kazancı söz konusu ise bu miktar bizim paramıza karışma durumu ile ilgili olacak. Hissesi alınan şirketin faiz vs gibi dine uygun olmayan geliri için;
A) Bu hisseyi alıp bunun yükselmesi sonucu gelir elde edenler,
B) Hisseyi alıp bunun yıllık kârından (temettü) faydalananlar.
1) Biz bir şirketin hissesini aldığımızda o şirketin faiz vs gibi haram geliri mevcutsa bu haram miktar A ve B maddesindeki 2 grubun da kazancına karışmış olur mu? Yoksa bu haram miktar sadece B maddesinde bahsettiğimiz bu hissenin yıllık kârından faydalanan kişilerin kazancına mı karışır?
2) Biz şirketin hissesini aldığımızda kalben o şirketin haram işlerine razı olmuyoruz. Ayrıca şirket banka kredisi çekeceği zaman ya da bankaya faizli para yatıracağı zaman bize herhangi bir şekilde danışılmıyor. Bu durum dinen bizi, faize razı olma gibi, günahta ortaklaşma gibi bir tehlikeye sokuyor mu? Yoksa biz helal işlerini gözeterek aldığımız için bunda dinen bir sakınca yok mudur?
3) Birinci sorumda A maddesi ya da B maddesi hangisinin gelirine haram karışıyorsa kişinin bu haram miktarı hesaplayıp vermesi dini bir zorunluluk mudur? Yoksa kişinin hisseyi alırkenki amacı o şirketin helal işlerine ortaklık olduğu için, hisseden elde ettiği kârı şirketin helal kazancından geldiğini düşünüp bunu vermeyebilir mi?
4) Bu son sorum. Hayreddin hocam sizin ve H.D. hocamızın fetvalarını uzun yıllardır takip eden birisi olarak ayrıca eskiden beridir finans durumunda en güvenilir, bu işin içinde olup bize aktaran 2 hocamız olarak gördüğüm için şunu sormak istiyorum:
Bu kurulmuş olan endeks, şirketlerin kriterlerini belirlerken aşağıdaki durumları gözetiyor.
a) Şirketlerin toplam faizli kredilerinin (şirketin) piyasa değerine oranı %30’dan az olmalıdır.
b) Faiz getirili nakit ve menkul kıymetlerinin (şirketin) piyasa değerine oranı %30’dan az olmalıdır.
c) Bahsedilen faaliyet alanlarından elde ettiği gelirlerinin toplam gelirlerine oranı da %5’ten az olmalıdır.
Günümüzde bu kriteri sağlamayan hisseler faaliyet alanı helal de olsa endekse giremiyor. Bu endeks çıkmadan önce de birçok kişi gibi biz de borsada işlem yapıyorduk. Fakat kriter olarak şirketin faaliyet alanı meşru mu değil mi buna bakılıyordu. Endekste belirtilen kriterler gibi bir inceleme yapılmıyordu.
Endeks öncesi işlem yapanların yaptığı işin caizliği noktasında ana işi helal olan hisseleri alanların kazancı helal midir? Detaylı inceleme yapmadığımız için bu kazançta haramlık söz konusu mudur?
Cevap
Ana işi meşru olan şirketin hisse senedini alan, bu meşru varlığın bir parçasına ortak oluyor. Bunu satarak para kazanıyorsa bunda sakınca yoktur. Temettü almadıkça gelirin haram kısmı ile ilgili problem yaşanmaz.
İndeks öncesinde “ameller niyetlere göredir” kuralı geçerli olur inşallah.
O tarihlerde temettü alınmış ise anaparaya tekabül edenden fazla olanı fakirlere vermek gerekir; bilinemiyorsa tahminen yaklaşık olan verilir.
Bahsettiğiniz şirketlerden bir kısmının fazla parayı faizci bankalara yatırmaları zaruri olmayan en kötü/günah olan davranıştır. Bunun günahı karar verenlere ait olur. Bankadan alınan faiz temettüye katılıyorsa, temettü alanların bilançoya bakıp o kadarını yoksullara vermeleri gerekir.
Başka şirketler varsa, asıl işi meşru olsa da gerektiğinde faizli kredi çeken veya bekleyen parayı faize de yatıran şirketleri tercih etmemek de takva olur.
Bir de şunu soruyorlar:
Az da olsa kazancına veya işine haram karışan şirketin hissesini almanın caiz olmasının delili nedir?
Bunun için -dahası da olabilir- üç delil ileri sürülüyor:
1. Azın hükmünün çoğa tabi olması; yani çoğu haramsa azı da haram, çoğu helal ise az olan haram çok olan helali kirletemez. Mesela vücutta necaset -fıkıhta ölçüsü verildiği kadar- az olursa namaza mani olmaz. Çok olan temiz suya -fıkıhta ölçüsü verilen kadar- az pis ve haram karışsa suyu kirletmiş olmaz.
2. Parasını tasarruf edip yatırım yapacak olan Müslümanların yukarıdaki sıralamanın birinci maddesinde yer alan yeterince şirket bulmaları imkânsız gibidir (umumî elvâ).
3. Hem tasarruf sahiplerinin paralarının yastık altında kalmaması, hem de başka çare bulamadıkları zaman -oranı az olacak ölçüde- faizli kredi alan şirketlerin yatırım ve üretim yapmaları ülke ve toplum için zaruret sayılan büyük ihtiyaçtır…(maslahât-ı âmme).
Benim temennim şudur:
Katılım bankaları o kadar güçlensin ve iş ve ticaret adamları o kadar güzel ahlaklı olsunlar ki, şirketler, faizli kredi çekmek yerine katılım bankalarıyla, en geniş ölçüde ve yeterli olacak kadar ortak yatırım ve üretim yapsınlar. Katılım bankaları, caiz olsa da asıl amacı gerçekleştirmeyen murabahadan çok -ortağın hıyanetinden korkmaksızın- ortaklık yapsınlar, şirket ve holdingler de ortaklığı seçerek paylaşmaya razı olsunlar. “Rabbenâ, hep bana” olmasın!
.Vehhâbîlik ve birkaç soru
04:001/05/2022, Pazar
Muhammed b. Abdulvehhab hakkında tavrımız ne olmalı?
Muhammed b. Abdulvehhab hakkında farklı şeyler duydum. Bazı Müslümanlar onun insanları Allah yoluna çağıran büyük bir Müslüman olduğunu söylerken, bazı Müslümanlar da onun sapık veya günahkâr bir Müslüman olduğunu söyleyip haksız yere tekfir ediyor ve masum Müslümanları öldüren haricilerden olduğunu söylüyor. Hatta bazı Müslümanlar onu kâfir olarak suçlamışlardır.
Bununla ilgili fikriniz nedir? Onun ehlisünnete aykırı fikirleri var mı?
Cevap
Genç yaşında İran ve Irak’ta bulunan, dinî ilimlerden başka felsefe dersleri alan ve bazı kaynaklara göre tasavvufa da intisap eden Muhammed b. Abdulvehhab (v. 1792), sonradan İbn Teymiyye’nin tesirinde kaldı. Onun gibi bu da, vahdet-i vücud’u esas alan İbn Arabî tasavvufunu reddetti; halkın tasavvuf büyüklerine ve bunların kabirlerine karşı gösterdikleri büyük alâkaya ve şirk derecesine varan davranışlara şiddetle karşı çıktı. Taklidi reddederek ictihad yapılmasını, Kitap ve Sünnet’e dönülmesini, bidat ve hurafelerden uzak durulmasını istedi. Halkın selef anlayış ve uygulayışındaki İslâm’a ters düşen davranışlarını, bunlardan menfaatlenen şeyhlerin ve din adamlarının inkâr etmemesinden, bunlara karşı çıkmamalarından şikâyet etti.
İbn Abdulvahhâb “Islâhât Hareketi” için Arabistan Yarımadası’nı, onun da gözden ırak bir mıntıkasını seçmişti. Gerçekleşebilmek için ıslahâtın siyasi bir desteğe ihtiyacı olduğunu hissederek Der’iyye Emîrî Muhammed b. Suûd ile temas kurdu, ona fikirlerini açtı, ikna etti ve tam desteğini kazandı. 1792 yılında vefat ettiği zaman -İbn Suûd da 33 yıl önce ölmüştü- ıslâhât, Yarımada’da tutulmuş ve yayılmış bulunuyordu. Emîr’in oğlu Abdülaziz ve torunu Suûd zamanlarında yeni cereyan Yarımada’nın dışına taştı. Osmanlı’ya meydan okudu, Irak, Suriye ve Haremeyn’e girildi. 1801 yılında Kerbelâ’ya hücum eden Vehhabîler, Hz. Hüseyin’in kabri dâhil, bütün mukaddes bilinen makamları yerle bir ettiler. Osmanlı Devleti hareketin hem siyasî hem de fikrî yönden kendilerine ters düştüğünü, tehlikeli gelişmeler gösterdiğini görerek Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’yı tenkil ile görevlendirdi ve ayrıca kesif bir aleyhte propagandaya girişti. Mehmed Ali Paşa, Vehhabî kuvvetlerini yendi ve Yarımada’nın içlerine sürdü, bu şekilde yeni hareketin devletleşmesi yüz yıl gecikmiş oldu; ancak bu esnada hareket propaganda ve davet faaliyetine devam ederek gelişme ve genişlemesini sürdürdü.
İbn Teymiyye’ye göre, din tevhide ve Allah’ın koyduğu esaslara göre ibadet ilkelerine dayanıyordu, bu düşünceye uyan Muhammed b. Abdülvehhâb, ona göre Sünnîliğe sokulmuş olan kelâm ilmini ve âyetlere, hadislere dayandırılmak istenen tasavvufu, ictihad ve ittiba yerine taklidi sert bir şekilde eleştirdi, bunları bid‘at olarak değerlendi. Emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker konusunda da İbn Teymiyye’nin etkisinde idi, ancak uygulamada onu geride bıraktı. İbn Teymiyye bu görevin yapılabilmesi için mâruf ve münkerin bilinmesi, tatbikatta nezaketle davranılması, karşılaşılacak zorluklara sabredilmesi gibi esaslar koyarken İbn Abdülvehhâb bunlara uymadı ve çevresinde mensubu olmayanların nefretini kazandı.
İbn Abdülvehhab’a göre “Yardımın sadece yaşayan insandan talep edilmesi gerekir. Kişinin Müslüman kardeşinden kendisi için dua etmesini istemesi de câizdir; fakat ölmüş bir kimseden veya yanında bulunmayan birinden (şeyh, imam) istekte bulunulması şirk sayılır. Bu sebeple dünya hayatında kendisiyle Allah arasına vasıta ve şefaatçi koyma, birinin mânevî gücüne sığınma gibi dua çeşitlerinin hepsi reddedilmelidir. Halk arasında velî diye tanınan kimselerin kabirlerini ziyaret için seyahatte bulunmak, türbelerine dilekler asmak, isimlerini tâzim ifadeleriyle anmak, onlardan duaların kabul edilmesini talep etmek şirktir. O, Mu‘tezile ve Hâricîler gibi şefaati reddedenlerle onu Peygamber’in sahip olduğu bir hak şeklinde düşünenlere karşıdır… Resûlullah’ın sadece sâlihler için değil ümmetinin âsileri için de kıyamet gününde Allah’tan şefaat izni isteyeceği ve onların bu sayede cennete gireceği birçok hadiste belirtilmiştir. Fakat şefaat yalnız Allah’a ait olup Resûl-i Ekrem ancak O’nun izniyle şefaat edebilecektir. Bundan dolayı Peygamber’in şefaatine nâil olabilmek için şefaatin Allah’tan istenmesi gerekmektedir. Ashabın Resûlullah’ın duası ile Allah’a tevessül etmekten anladığı şey onun sağlığında câizdi; vefat ettiğinde ise bunu bırakmışlar ve amcası Abbas’tan kendileri için dua etmesini istemişlerdir. Muhammed b. Abdülvehhâb yaygın sûfî telakkilerine karşı çıkarak gavs, aktâb, evtâd, abdal gibi mânevî rütbeleri reddetmekte ve bunları haram bid‘atlardan saymaktadır…” (Geniş bilgi için bak. TDV İslam Ans.)
Özetlediğim inanç ve davranışlarıyla Muh. b. Abdülvehhab ehlisünnet Müslümanlığının dışındadır, ama ona kâfir demek büyük hatadır. Bugün asıl yuvasında onun tabileri, siyasetin rüzgârı ters yönde esmeye başlayınca seslerini kıstılar, zayıflara yaptıkları uyarı ve sert davranışları bugünkü yönetime yapamıyorlar, ama etkileri dünyada devam ediyor, ümmeti bölüyorlar, büyük ehlisünneti dışlayıp yalnız kendilerinin ehlisünnet oldukları propagandasını yapıyorlar. Bize düşen ateşe benzin serpmek yerine hikmetli davranarak söndürmeye çalışmaktır.
Soru
1. Devlet kutsal mıdır?
2. Bir devlet kendi yanlışlarının açığa çıkmaması için birini öldürse İslâm hukukunda bu caiz midir?
Cevap
Devlet kutsal (ilâhî, beşer üstü) değildir, toplu halde yaşamak durumunda olan insanların zorunlu olarak kurdukları bir teşkilattır (organizasyondur). İslâm devleti; şeriatı, nasları ve içtihatlarıyla temel kaynak olarak kabul eden devlettir. Devlet masum (suçsuz, bağımsız yargı yoluyla idama mahkûm edilmemiş) bir cana kıyarsa cinayet işlemiş olur. Bunun hesabı fırsat elverdiğinde dünyada ve mutlaka ahirette sorulur.
Soru
2021 Şubat ayında 365 bin TL bedelli bir ev satın alma sözleşmesi yaptık. Evin 200 bin TL’sini peşinen verdim, geri kalanını da sözleşmeye eklenmiş ödeme planına istinaden taksitlerimi aksatmadan ödemekteyim. Satış sözleşmemizde her iki tarafın da şahidi mevcut. Müteahhit firma enflasyon ve ekonomik durumdan çok etkilendiğini dile getirerek inşaatı tamamlayabilmek için 100 bin TL ilave ücret istemekte. Sözleşme harici istenen bu ücret faize girer mi? İslâm hukukuna göre ne yapmam gerekir? Allah razı olsun. Saygılar.
Cevap
365 bin TL borcunuz yerine karşı tarafın icbarı sebebiyle 465 bin TL verirseniz (yani alacaklı dayatarak borcunuzu artırırsa) bu faiz olur. İnşaatçı gerçekten zarar ediyorsa ona acıyarak ve mecbur olmadan istediğiniz kadar para vb. yardımı (hibe, bağış) yapabilirsiniz.
Biz geride mi kaldık niçin?
04:008/05/2022, Pazar
Modernistlerin ve daha başkalarının bir ezberleri vardır, unutmayalım diye sıkça tekrar ederler.
Neymiş…
Müslümanlar Allah’a dua, düşmana beddua ediyor, basit fıkıh detayları ile meşgul oluyor ve bunları tartışmakla vakit geçiriyorlarmış, hâlbuki ötekiler (Batı) bilim ve teknolojide hayallerin ötesine geçmiş, bu yüzden soyuluyor, sömürülüyor, çağın gerisinde kalıyormuşuz…
Peki diyelim ki bu teşhis doğrudur, ne yapmalıyız (kim ne yapmalı) sorusunun ayağı yere basan cevabı yok! Kaldı ki, teşhis de doğru/isabetli değil.
İnsan toplulukları öteden beri avam ve havas diye ikiye ayrılmışlardır. Bunların insanlık değerleri ve insan olmaya bağlı hakları eşittir, lakin vazifeleri ve ehliyete bağlı mevki ve hizmetleri bakımından hak ve derece farkı vardır. Uçak yapan ile hangarı temizleyen aynı ehliyet hakkına sahip olurlarsa denge bozulur.
Avam kendine düşen vazifesini yapar, nasıl taharetleneceğinden nasıl adım atacağına kadar her davranışının inancına uygun olması için bilenlere (din âlimlerine, bu manada havassın bir kısmına) sorar, bilgi alır ve uygular. Din âlimleri de küçük büyük demeden dinin kurallarını öğrenir onlara aktarırlar; içtihada, yoruma açık olan konularda da farklı görüşleri olabilir, bunları da tartışabilirler. Buraya kadar olup bitenin Müslümanların bilim ve teknolojide geri kalmalarıyla hiçbir alakası yoktur. Çünkü “ileri”, “geri” ölçütüne tabi tutulan durum, Sevgili Peygamberimiz’in “Siz bunları benden daha iyi bilirsiniz” dediği dünya işleriyle (bilim, teknik ve teknoloji ile) ilgilidir.
Peki, bu konularda geride olan, din âlimleri (ulema-havas) mıdır? Ulema bilim adamlarına ve teknokratlara (diğer havas sınıfına) “Siz düşmandan daha ileri ve güçlü olmayın, ileri olmak için çalışmayın” mı diyorlar!?
Yoksa âyetler okuyarak, hadisler okuyarak dünya bilim ve teknolojisinde onlardan daha güçlü olmak için çalışmanın farz olduğunu mu söylüyorlar; elbette ve daima ikincisini söylüyorlar. Halk, eğer yapabiliyorsa, detayları, farzları ve sünnetleriyle inancına göre yaşamaya çalışıyor, bu arada bilgi ve becerileri kadar çalışıyor ve üretiyorlarsa bunlar mı bilim adamlarını engelliyorlar?! Yediklerimiz onların üretimi, maaşlarımız onların vergisi değil mi?
Efendiler, sorumluluğu alakasız kişilere atıp sıyrılmanın peşini bırakın. Din âlimi ve avam (halk) ne atom bombası, ne uçak, ne ince teknolojik icat ve buluşlar yapmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük dolgun maaşlar alan, titrleriyle çalım satan ama Batı’nın koşturduğu atların nallarını toplayan bir kısım yerli (sözde) bilim adamlarına ve teknokratlara aittir.
Batı ile yarışan ve onlara nal toplatan kaç bilim adamımız ve teknokratımız olduğunu ben merak ediyorum.
Ama İslâmî ilimler ve din bilimlerinde dünyadaki emsalini geçmiş pek çok din âlimini ben size sayabilirim.
Gelelim şu ‘ileri’-‘geri’ konusuna.
Bizim dinimiz, ahlâkımız ve medeniyetimiz (uygulamada ümmetin kusurları olsa da) Batı’nınkinden asla geri değildir.
ABD, İngiltere, İsrail, Fransa başta olmak üzere Batı, yıllarca Doğu’yu sömürdü, insanlarını kaçırıp köle yaptı, altın, elmas, petrol vb. servetlerini gasp edip ellerine İncil tutuşturdu. Sözde insan hakları sözleşmelerinden sonra zorlarına gitse de askeri işgale son verdiler ve sözde bağımsızlık lütfettiler, lakin bu defa da kukla yönetimlerle sömürüye devam ettiler, ediyorlar. Eğer bir yönetici onların yörüngesinden çıkmaya teşebbüs ederse onun işini bitiriyorlar. Yardımda, yurt ve yuvasızlara kapılarını açmada siyah ile beyazı, Müslüman olanla olmayanı ayırıyorlar, ayrımcılık yapıyorlar, Müslümanların ömürlerimi alıp en zor ve pis işlerini gördürdükten sonra şimdi ülkelerinden atmak için çabalıyorlar, yabancı düşmanlığı yapıyorlar, uyduruk İslâm tehlikesini istismar ediyorlar…
Ahlâk bu mudur?!!!
Dünya hayatını zahmetsiz yaşayabilmek için ortaya koydukları düzene din gibi uyuyorlar, ama bizim anladığımız manada ahlâk, din ve ibadette sınıfta kalmış bulunuyorlar.
Ben bunların nesine imreneceğim de kendimi, insanlık değerleri, manevi değerler, dinî değerler bakımından onlardan geri görecek, aşağılık duygusuna kapılacağım?!
Topu birbirimize atıp rahatlama sahtekârlığından vaz geçelim, herkes kendi sorumluluk alanını iyi bellesin ve orada yapması gerekeni yapsın.
İnsan; din, ahlâk, san’at ve medeniyetle insandır; bunları ihmal etmek veya başkalarından kopyalamak da, bilim ve teknolojide teklemek de büyük kusurdur, eğer gerileme varsa bunun en önemli sebebidir.
Alım-satım ve namazla ilgili sorular
04:0015/05/2022, Pazar
Soru
Biz arıcılık işiyle uğraşıyoruz. Bazen kafama takılıyor, hakiki organik balların kilosu kalitesine göre 100-150-200 gidebiliyor, ancak petekle satışı yapılan çıtaların ağırlığı 200 gr. Yani 2 kiloluk bir petek balın yaklaşık yüzde 10’u çıta, çıta da bal fiyatından satılmış oluyor. Bunun böyle alınıp satıldığını alan da satan da biliyor. Bunun ticaretimize bir mahzuru var mı? Yoksa her sattığımız balda çıtayı kilodan düşmemiz gerekir mi?
Cevap
Bu satışın caiz olabilmesi için iki şart var:
1. Müşteriye çerçevenin bal ağırlığına dâhil edildiğinin; yani çerçevenin de bala dâhil olarak tartılıp satıldığının bildirilmesi,
2. Çerçevenin ağırlığının bilinmesi.
Eğer çerçevenin ağırlığı bilinmezse satılan balın da miktarı bilinemez; bu sebeple balın neti ile çerçevenin ağırlıkları bilinecektir. Bu takdirde çerçeve de bal fiyatına ve bala dâhil olarak satılabilir.
Soru
Muâhâzâtun-nisa konusu... Bazen ailecek cemaat oluyoruz, annem yaşlı oturarak kılıyor, ayaklarını uzatınca ayakları erkeklerin saf düzenini geçerse namazı sahih olur mu? (Bütün gövdesi arka safta ayakları uzatmadan dolayı öndeki erkek saflarının önünde oluyor).
Cevap
Önce şunu söyleyeyim:
Anneniz yere oturup ayaklarını uzattığında kıyamı, rükûu ve secdeyi ima ile yapıyor. Hâlbuki secde için bir sandalye veya tabure vb. üzerine otursa, -yerden ayağa kalkamadığı halde sandalyeden oturup kalkabiliyorsa- kıyamı ve rükuu tam yapar, yalnızca secdeyi ima ile yapar. Bu durumda illa da yere oturacak, kıyam ve rükûun aslını da (ima ile olmayanını da) feda edecek diye ısrar etmenin bir delili yoktur; iki rüknü yapabildiği halde terk ettiği için de namazı tehlikeye girer.
Yerde bacaklarını kıbleye doğru uzatarak oturup namaz kılan bir kadının göğsü erkeğin gerisinde olursa erkeğin namazına zararı olmaz. Kadının namazına da zararı olmaz. Uygun olanı ise göğsün, bir saf kadar uzakta olmasıdır.
Kadınların erkekler hizasında bulunarak ve aynı imama uyarak, aynı düzlemde, arada bir perde, duvar vb. bulunmadan namaz kılması hâlinde sağında bir, solunda bir, arkasındaki hizasında bir erkeğin namazlarının bozulması Hanefî mezhebine göredir. Başka bazı mezheplerde kadının aynı hizada veya önde bulunması erkeğin de kadının da namazını bozmaz.
Harem-i şerifte muhâzât kuralı uygulanmaz.
Soru
Namazda cep telefonu çalması. Bir insan var, namazda cep telefonu çalıyor, elini cebine atıyor susturuyor,.. diğer bir insan çalan telefonu cebinden çıkarıyor, bakıyor susturuyor cebine koyuyor, üçüncü kişi ise yere koyduğu telefonu çalınca yere eğilip telefonu susturup tekrar doğruluyor... Bu üç hareketin hangisi namazı bozar?
Cevap
Önce bir olayı anlatarak latife yapayım:
Adamın birinin cep telefonu, cemaatle namaz kılarken cebinde çalmaya başlamış, adam ve başkaları rahatsız olmuşlar ama telefonu çalan ne yapacağını bilememiş, yanındaki kişi “Hacım elini cebine sok düğmesine basıver” demiş! Tamir edeceğim derken cehalet yüzünden tahrip etmiş.
Bu konu namazda, namaz dışı hareketlerin namaza etkisi ile ilgilidir.
Kural olarak namaz dışı hareket çok (amel-i kesîr) olursa namaz bozulur, az olursa bozulmaz.
Çoğun ölçüsü nedir?
Bunun için iki ölçüden söz edilmiştir:
1. İki elin kullanıldığı bir namaz dışı hareket çok harekettir (amel-i kesirdir).
2. Dışarıdan bakan bir kimse, bu hareketi yapan kimsenin namazda olmadığına hükmedecek kadar çok veya bu şekilde olan hareket çok harekettir.
Aslında cemaatle namaz kılan kimse mutlaka telefonu sessize almalıdır.
Bunu unutur da telefon çalmaya başlarsa cemaatin huzuru bozuluyor, bazı melodiler ise camide ve namazda olma bakımından daha vahim. Bu durumda en az hareketle telefonu mutlaka susturmak gerekir ve bunu yapan bir kimseyi gören “Bu kişi namazda değil” demez.
Soru
Namazın son rekâtı tahiyyat okunduktan sonra abdesti kaçan biri (ben tehiyyat bittiği için namaz tamamdır, iadesi gerekmez biliyorum iadesi gerekirse onu da belirtin) selâm için imamı beklemeli mi, yoksa kendisi imamdan bağımsız selam verip namazı bitirmeli mi?
Cevap
Namazda son oturumun ve teşehhüdün (tahiyyatın) hükmü konusunda farklı içtihatlar var.
Hanefîlere göre farz olan, teşehhüt miktarı oturmaktır. Bundan sonra selam vererek veya namaz dışı bir harekette bulunarak namazdan çıkılabilir. Sizin durumunuzda Hanefî mezhebine göre namazınız tamamdır.
Diğer mezheplerde teşehhüt ve ilk selam, bazılarında iki tarafa selâm farz diyenler vardır.
İmama uyarak namaz kılan bir kimsenin teşehhüdü okuduktan sonra abdesti bozulursa kendisi namazdan uygun bir hareketle çıkar, başkalarını rahatsız etmeden dışarı çıkabilecek ise çıkıp abdest alır, geldiğinde imam namazı bitirmiş ise imama uymuş gibi namazını tamamlar.
Buna ek olarak namaz sonu tesbihatı camiden çıkmadan abdestsiz yapabilir mi? yoksa camiden hemen çıkmalı mı?
Cevap
Müslümanların bir zaruret bulunmadıkça içeride kalmak, belli bir zaman geçirmek üzere abdestsiz olarak camiye girmeleri caiz değildir. Bir ihtiyaç, iş ve zaruret söz konusu olduğunda camiye abdestsiz olarak girilip çıkılabilir, bir müddet kalınabilir. Meselâ cami içinde bir iş gören, tamir vs. yapan Müslüman ustanın girmek için abdest alması gerekmez. Kezâ ihtiyaca binaen camide yatıp kalkan Müslümanların da her zaman abdestli olmaları gerekli ve mümkün değildir.
Cemaati rahatsız etmeden çıkmak mümkün ise abdesti bozulan camiden çıkar, tesbîhatı abdestli olmadan yapmak caizdir.
Sorular cevaplar
04:0022/05/2022, Pazar
Soru
İslam’a göre zengin birinin gösterişli, pahalı giyinip kuşanması günah mı?
- Bakımlı olmak farklıdır. Gösterişli olmak farklıdır. Ben bakımlı olanları eleştirmiyorum.
- Fakir insanlar kıskanacağından dolayı günah olamaz mı? “O zaman güzel insanlar, çirkin insanlar kıskanmasın diye dışarıda dolaşmaması gerekir” şeklindeki savunma yanlıştır. Zorunlu olaylar vardır, keyfi olaylar vardır. Güzellerin dışarı çıkıp gezmesi akıl sağlıkları açısından zorunlu bir olaydır. Lakin zengin birinin gösterişli giyinmesi zorunlu bir olay değildir.
- Zorunda olmadığı halde fakirleri kıskandıracak kadar gösterişli giyinen birinin gaspa uğramasına acımak gerekiyor mu?
Cevap
İnsanın bakımlı, düzgün, sosyal mevkiine göre giyim kuşamlı olması normaldir, caizdir. Gösteriş için yapmak ve ölçüyü aşmak caiz değildir; bir yandan israfa girer, diğer yandan toplumun birlik ve beraberliğine zarar verir.
“Zorunda olmadığı halde fakirleri kıskandıracak kadar gösterişli giyinen birinin de gaspa uğraması” caiz değildir. Caiz olmayan bir muameleye maruz kalan insana acınır ve gasp eden cezasını çeker. Yanlış yapana, suç işleyene ceza vermek bireylerin işi ve yetkisi dâhilinde değildir, bu, devlete ait bir yetkidir.
Soru
Survivor izlemek ve ona katılmak günah mı?
Survivor, kadın erkek beraber bir adada yaşayan bir yarışma programıdır.
Mahrem olan kadın ve erkek aynı yerde yatabiliyor, mahrem yerleri açık ve vücutlarını görebiliyor, yarışmayı kazandıklarında birbirlerini öpebiliyor, sarılabiliyor. Bu tür programlara katılmak veya izlemek caiz mi, kazanılan para helâl mi?
Cevap
Tarif ettiğiniz davranışlar İslam dini ve ahlakına ve bizi biz yapan değerlerimize aykırıdır, ayıptır ve günahtır. Bu davranışları içeren bir faaliyete katılmak ve bunu izlemek elbette caiz değildir. Günah işleyerek kazanılan para da helâl olmaz.
Soru
Ekonominin böyle olması Rabbimin bize bir gazabı mı?
Cevap
Rabbimiz, Kitabında, başımıza gelen kötü durumların (musibetlerin) bizim kusurlarımızdan kaynaklandığını açık ve kesin olarak beyan buyuruyor (Nisâ: 4//9; Şûrâ: 42/30…) İnsanlar azıp sapınca Allah Teâlâ gazap edip dünyada cezalarını verseydi kötülük ve imtihan olmazdı. Allah’ın muradı, hür iradeye sahip insanların iyi de kötü de yapmaları ve bunun karşılığını -hukukun dünyada verdiği veya veremediği dışında- ahirette görmeleridir. Duanın, ibadetlerin, adaletin, paylaşmanın… güzelliklere, bunların tersini yapmanın da kötü sonuçlara Allah’ın izni ve kanunu ile sebep olacağında şüphe yoktur.
Soru
Sendikalar memurlardan ayda 30-40 lira para alıyor. 3 ay sonra 400 tl üyelerine veriyor. Bu caiz mi?
Cevap
Sendika, topladığı parayı nasıl arttırıyor ona bakmak gerekir. Meşru ticaret, üretim ve yatırım ile kazanıyor da onu paylaşıyorsa verdiği helâl olur. Faiz ise haram olur.
Soru
Kur’an’da neden tecavüzcünün nasıl tespit edileceği yazmıyor?
İnsan hayatını düzenleyen ve evrensel olan Kur’an-ı Kerim’de zina suçu ile ilgili şahit getirmek gerektiği ve zina iftirası ile ilgili ayetler olmasına rağmen neden tecavüz suçunun nasıl tespit edileceği, şahit gerekip gerekmediği ve cezası yazmıyor? Sonuçta tecavüz ve zina aynı şey değil. Kur’an insan hayatının bütün noktalarını düzenlemiyor mu yoksa? Bu konuda kesin bir hadis veya ayet olmazsa nasıl tecavüz suçu ile ilgili Şeriat kanunları, hukuk oluşacak? Kamer suresi 37 veya Yusuf suresi 26 bu konudan mı bahsediyor? Bu durum İslam âlimleri tarafından nasıl anlaşılmıştır?
Cevap
Tecavüz suçu ve cezası diğer birçok hüküm gibi Kur’an’da, Sünnette ve ictihadda mevcuttur.
Tecavüzcü zina yapmış ise Kur’an ve Sünnette var olan zina suçunun cezasını çeker.
Tecavüzcü mağdura zarar vermiş ama tarife uygun zina yapmamış ise Kur’an’da ve Sünnette mevcut olan “zulmetme, dokunulmaz olduğu ilan edilmiş bulunan cana, mala, namus ve şerefe tecavüz” suçunu işlemiş olur. Bu tecavüzler hem günahtır, hem de suçtur; cezasını tayin, gerekli kanunları çıkarma ve infaz vazifesini de İslam, yönetime (ülü’l-emre) bırakmıştır. Bu tecavüzler, ülü’l-emrin af yetkisinin de dışında bırakılmıştır.
Bütün bu söylediklerim hakkında ya ayet ve hadis vardır veya dinin gayesi ile birçok nassın ortak mana ve hedefinden ictihad ile çıkarılmıştır.
Soru
İslam’da geçici menfaat için 2-3 seneliğine evlenip ayrılmak mümkün mü?
Geçici menfaat için vize almak veya farklı bir ülkenin vatandaşlığını almak için evlilik caiz mi?
Mal varlığım yok, sıkıntı stres içinde yaşayan bir Müslümandım. Eşim yurt dışında yaşıyor. Vize alabilmek için geçici menfaat evliliği yaptım. Dinî nikâh kıydık aynı evde yaşıyoruz. Eminim bir gün evlilik bitecek. Eşime karşı aşk denilen duygu maalesef yok. Bunun hükmü nedir? Bu düşüncede olduğum için nikâh hemen bitmeli mi? Eşim bu düşüncelerimden habersiz. Tüm İslâmî gerekliliklerimi yapıyorum.
Cevap
Fıkıh sorularına verilen cevaplarda iki cihet göz önüne alınır, alınmalıdır: Şekil ve maksat.
Vize almak niyetiyle -ama akit yaparken bunu açıklamadan; yani geçici olarak seninle evlenmeyi kabul ettim, ediyorum” demeden- uygun şahitler huzurunda “evlenmeyi kabul ettim, ediyorum” diyerek karşılıklı icab ve kabul yapılırsa; tarafların evlenmelerinde bir mani de yoksa bu nikâh akdi şekil şartları bakımından geçerli olur.
Ancak İslam’da evliliğin bir gayesi vardır; böyle bir evlilik bu gayeyi gerçekleştirmez, bu sebeple ancak çok ciddi bir ihtiyaç (zaruret) sebebiyle yapılabilir.
Bir Halk Partisi klasiği olarak gasp edilen cami yerleri ve Aziziye Camii
04:0029/05/2022, Pazar
İstanbul Çevre Kültür ve Tarihi Eserleri Koruma Derneği (İSTED) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Erhan Sarışın’ın, gasp edilen cami yerleri konusundaki çalışmalarını büyük takdir ile karşılamamak mümkün değil.
Dernek, yoğun ve usulünce çalışmalarıyla yalnızca İstanbul’da 400 cami ve yerinin gasp edilip yerine münasebetsiz ve haksız nelerin yapıldığını belgeledi. Bunlardan 22’sini kurtardı ve yerine camileri inşa etti. Cennetteki evlerinde inşallah bizi de konuk ederler.
İnönü heykelinin dikildiği yerdeki cami yeri gaspının hikâyesini ibret olsun diye Erhan Bey’in kaleminden sunuyorum.
Aziziye Camii’nden, gösteri merkezi ve saygı tak’ına
Taşlık mevkiinin gerçekleri…
Sultan Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı’nın arka sırtında (Beşiktaş ilçesi, Vişnezade Mahallesi, 684 ada, 5 parsel) hâkim bir noktaya inşa edilmek üzere alanda bulunan 13 parça yapı parseli ile kadimde mevcut Süleymaniye Camii’nin kamulaştırması yapılmış ve bu yapılar yıkılarak alan açılmıştır. Söz konusu bu alan, tarihî haritalar incelendiğinde Maçka (Şeyh) Mezarlığı’ndan başlayıp kuzeyde Prof. Alaeddin Yavaşça ve Vişneli Tekke Sokak Boğaz cephesinde Dolmabahçe Caddesi, güney cephesi ise Bayıldım Caddesi ile sınırlı yaklaşık 95 dönüm alanı kapsamaktaydı.
Söz konusu Aziziye Camii ve külliyesine ait alanda inşa faaliyetleri Sarkis Balyan tarafından başlatılarak alandaki eğimi azaltmak için bugün de yerinde mevcut bulunan Set duvarları inşa edilmiş, akabinde cami duvarları yaklaşık 7 metre yüksekliğe kadar örülmüştür. Ancak camiin duvarları bu seviyeye ulaştığı anda Sultan Abdülaziz’in beklenmedik bir şekilde tahttan indirilmesi ve Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olması ile birlikte camiin inşaatı durdurulmuştur.
Camiye gelir sağlamak amacıyla, Set duvarının ve camiin inşası ile eş zamanlı olarak başlanan Akaretler Sıra Evleri yapımına başlanmış ve inşası tamamlanmış olup günümüzde hizmet vermeye devam etmektedirler.
Sultan Abdülaziz’in vefatı süreci ile birlikte tahta geçen Sultan Abdülhamit, bu alanda bulunan taşları da kullanmak suretiyle bir cami ve sıbyan mektebi inşa edilmesi için talimat yayınlamıştır. Her ne sebepten olduğu bilinmez, bu tarihte de cami ve sıbyan mektebi inşa edilmemiştir. Bu alan bu tarih itibariyle mahalde bulunan taşlar nedeniyle “Taşlık” olarak anılmaya başlamıştır.
Cumhuriyet dönemi başlarında Hazine mülkü olan Aziziye Camii arazisi, 42 dönüme kadar düşmüş ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde 15 Ocak 1948 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile İstanbul Belediyesi’ne bedelsiz devri gerçekleşmiştir.
Süregelen yıllarda Set altında bulunan büyük avlu sahasına (bugün Swissotel’in bulunduğu saha) spor tesisleri inşa edilmiş ve uzun süre bu şekilde kullanılmıştır.
1970’li yıllara gelindiğinde Taksim Gezi Parkı’na dikilmek için hazırlanan İsmet İnönü’ye ait heykel, halkın tepkileri nedeniyle Taksim Gezi Parkı’na değil, Aziziye Camii’nin mevcut duvarlarının içi düzlenerek park sathına dönüştürülmek suretiyle buraya dikilmiştir ve günümüzde hâlâ bu alanda bulunmaktadır.
1988 yılına gelindiğinde Set korunmak suretiyle Taşlık kahvesi ve alt bahçede yer alan spor kompleksleri yıkılarak camiin set altı bahçesine Swissotel inşa edilmiştir.
Günümüzde Aziziye Camii’nin temellerinin de bulunduğu alan, Vişnezade Mahallesi, 684 ada, 5 parsel olup 8838 metrekare yüzölçümüne sahip olup, alansal tespitlerimize göre Aziziye Camii temelleri 52 metre boyunda ve 52 metre genişliğinde olup taban alanı yaklaşık 2720 metrekaredir.
2016 yılında İstanbul Çevre Kültür ve Tarihi Eserleri Koruma Derneği- İSTED olarak Aziziye Camii ve aynı alanda var olan ve yıkılan Süleymaniye Camii ile ilgili derin araştırmalarımızı yaptık. Öncelikle dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi ile koordineli olarak alanın Dolmabahçe Koruma Alanı’na dâhil edilmesi için çalışmaları gerçekleştirdik. Çalışmamız, İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 13.06.2019 tarih ve 4917 sayılı kararı ile onaylandı.
Bu süreçte derneğimizce tüm tarihi süreçte alan ile ilgili tarihi haritalar, imar planları, kadastral paftaları dijitalize edilmiş ve koordinatlandırılmış olup, camiye ilişkin resmi-özel tüm arşivlerdeki bilgi, belge ve görsel malzemeler bir araya getirilmiş olup arşivle ilgi çalışmalarımız, süreklilik ilkesi kapsamında devam etmektedir.
Günümüzde ilgili koruma kurulu üyeleri ile gerçekleştirdiğimiz şifahî görüşmelerimizde Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ilgili personelinin, Aziziye Camii üzerinde bulunan İsmet İnönü heykeli çevresine “Saygı Tak’ı, Gösteri Merkezi ve Seyir Terasları” inşa edeceklerini beyan ettikleri bilgisini almış bulunmaktayız. Bu nedenle bu alanda çalışmalarımızı hızlandırarak Aziziye Camii’nin korunması, ‘kültür varlığı’ olarak tescil edilmesi için başvurumuzu Mart 2021’de İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na yapmış bulunmaktayız.
Bu başvuru sayesinde Aziziye Camii’nin ‘kültür varlığı’ olarak tescili ile birlikte camiin hukuki hükmi şahsiyeti korunmuş olacak, Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Saygı Tak’ı, Gösteri Merkezi ve Seyir Terasları” projesi uygulanamaz olacak, İsmet İnönü heykelinin daha münasip bir alana taşınması ve camiin projelendirilerek gelecekte inşa edilmesinin yolu açılacaktır.
... “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.” (Bakara:2/114) mealindeki ayetin hükmü ile hareket ederek, mevzuata göre Aziziye Camii alanının hukuki hükmi şahsiyetini korumak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bir haktır.
İslâmî finans ve Katılım Bankaları Kanunu
04:005/06/2022, Pazar
Ortak üretim, yatırım ve ticaret ağırlıklı olmak ve faizin hiçbir şekline ve miktarına yer ve yol vermemek şartıyla çalışan İslâmî finans kuruluşlarına ve bu meyanda aynı mahiyette ve nitelikte katılım bankalarına Müslümanların ihtiyacı tartışılamaz.
Uzun zamandan beri faaliyet içinde olan önceki adı Özel Finans Kurumları, sonraki adı Katılım Bankaları olan kurumlar, önemli bir boşluğu doldurmak üzere düşünülmüştür ve mevcut şartların elverdiği ölçüde bu işlevi yerine getirmeye çalışmaktadır.
“1983 yılında ülkemizdeki ilk Özel Finans Kurumları hayata geçti. 2005 yılında gerçekleştirilen mevzuat değişikliği ile Özel Finans Kurumları, Katılım Bankası adını aldı. Katılım Bankaları; faaliyetlerini yine aynı tarihten itibaren Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu denetiminde sürdürmektedir”.
Başta iyi yetişmiş “İslâmî finans uzmanları” olmak üzere mevzuat ve daha başka eksikleri bulunan bu kurumlar için bir özel kanun ihtiyacı zaruret derecesindedir.
Uzman yetiştirme bakımından bu konuda lisans üstü öğretim ve eğitim veren bazı üniversitelerimizin ümit veren faaliyetleri vardır.
Kanun ve yönetmelik konusuna gelince:
Başta KHK ile kuruldu, iyi bir yönetmeliği vardı. Doksanlı yıllarda yenilenen Genel Bankalar Kanunu’nun 48. Maddesi içinde “Katılım Bankalarının yalnızca adı geçti, yaptığı işlemlerin tamamının da teknik olarak “kredi sayılacağı” ifadesine yer verildi. Bu madde de buna bağlı olarak çıkan yönetmelik de Katılım Bankalarının gayesine ve işlemlerine uygun olmak şöyle dursun ters düşüyordu. Katılım Bankaları bağlayıcı sözleşmelere dayanarak kanun ve yönetmelikteki ters hükümleri aşmaya çalıştılar.
Bu bankaların ve genel olarak İslâmî finansın özel kanunu ve yönetmeliği olsun diye farklı platformlarda çalışmalar yapıldı, taslaklar yazıldı.
Artık bütün İslâmî finans sistemini ihtiva eden bir kanunun çıkarılması daha fazla beklenemez duruma gelmiştir.
Daha önceki çalışmalar geniş istişarelerle yürütülüyordu; bunu bir faydası bir de zararı vardı:
Faydası maksada uygunluk bakımından mükemmel olması idi.
Zararı her kafadan bir ses her cihetten bir hassasiyet sebebiyle sürüncemede kalması idi.
Teklifim:
1. Eğer bu günlerde bu önemli boşluk doldurulacaksa sürüncemeyi engelleyecek ölçüde istişareye yer verilmelidir.
2. İslâmî finansın banka ayağında ticaret yanında ortaklık ve kiralamaya ağırlık verilmelidir.
3. Alım-satım (murabaha) işleminde bankanın müşteriye, göstermelik olmayan, yazılı belgeye dayanan vekalet verme uygulaması mutlaka devam etmelidir.
4. Sıkı bir denetim sistem ve uygulaması şarttır. Kurumlar kendi iç denetim mekanizmalarını oluşturmalı ve etkinliğini devlet kurumları izlemelidir.
5. Kurumun İslâmîliğinin olmazsa olmaz şartı danışma (fetva) komiteleridir.
a)Bu kuruluşlarda ağırlık, İslâmî finans ve İslam Hukuku’nun konu ile ilgili dallarında lisans üstü dereceye sahip İlahiyat mezunu üyelerde olmalıdır.
b) Danışma kurulları elbette ehliyetli üyeler tarafından İslâmî hükümlere göre hazırlanmış standartlara göre çalışacaklardır, ancak fıkıhta ictihad ve ihtilafa açık konularda kurulların birbirini bağlayıcı olmaları ve tek fıkıh içtihadının dayatılması İslâmî usule aykırıdır.
c) Kanunun geçici maddeleri arasında, öteden beri Katılım Bankalarının danışma kurul ve komitelerinde ehliyeti müsellem olarak hizmet vermiş olan üyelerde akademik şart aranmayacağına yer verilmelidir (Benim böyle bir eksiğim de derdim de yok; ama değerli üyelerin harcanmasını da israf olarak görüyorum).
d) Katılım Bankalarının 20 yıl boyunca insanların güvenini temin etmek adına yürüttüğü faaliyetler önemlidir. Kanun çalışmasında bugüne kadar elde edilen kazanımların kaybedilmemesi adına bu güveni zedeleyici unsurlardan kaçınılması önemlidir.
Bunlar bana göre mutlaka olması gereken hususlardır, bir köşe yazısında mutasevver bir kanunun bütün maddelerini elden geçirmem beklenemez.
GES hakkında
04:0012/06/2022, Pazar
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın basın açıklamasına göre GES’in mahiyeti şudur:
“Bakanlığımızca, vatandaşlarımızın tasarruflarını Türk Lirası cinsi varlıklarda değerlendirebilmelerinin teşvik edilmesi ve yatırımcı tabanının genişletilmesi amacıyla, gelire endeksli devlet iç borçlanma senedi (GES) talep toplama işlemleri 15 Haziran 2022 tarihinden itibaren gerçekleştirilecektir.
Sadece gerçek kişilere sunulacak olan GES’ler, ülkemiz genelinde gerçekleştirilecek duyuru ve talep toplama işlemleri yoluyla ihraç edilecektir.
Senede ilişkin talep toplama işlemleri ile senedin ihracı, kupon ve anapara ödemeleri Bakanlığımız sitesinde yayınlanacak duyuruda belirtilecek bankalar aracılığı ile gerçekleştirilecektir.
İhraç edilecek senetler üç ayda bir yatırımcısına kupon getirisi sağlayacak olup kupon ödemelerinde asgari getiri garantisi olacaktır.
Senedin kupon ödemesine esas teşkil edecek getiri oranı ve vade yapısı ihraç duyurusunda ilan edilecektir. Senedin yatırımcıya sağlayacağı nihai getiri oranı, ihraç aşamasında Bakanlığımız tarafından belirlenen getiri oranının, hasılat gerçekleşmeleri çerçevesinde hesaplanacak endeks değeri ile çarpılması yoluyla belirlenecektir.”
Başka açıklamalarda gelirin, Devlet Hava Meydanları ve Kıyı Emniyeti gelirlerine endeksleneceği açıklanmıştır.
Laik devletin faizci bankaları da var, faizi yasaklamak mümkün görünmüyor, ama faizin haram olduğuna inanan Müslümanlar ondan uzak durabilirler; kimse onları, faiz alıp vermeye mecbur etmiyor.
GES’ler de mevcut şekli ve yapısıyla “Devletin faizle borçlanmasından ibarettir”; çünkü açıklamada altını çizdiğim iki nitelik işlemi faizle borç şekline sokmaktadır:
1. “Devlet iç borçlanma senedi”,
2. “Kupon ödemelerinde asgari getiri garantisi”.
Bu senetlerin alım satımının ve kârını almanın helâl olabilmesi için senetlerin “hisse senedi”, “ortaklık senedi” olması gerekir; yani gelir hangi kaynaktan geliyorsa senet sahibi o kaynağa ortak olacaktır ki, onun gelirini alabilsin. Devletin böyle bir gelir kalemine ihtiyacı varsa ve halka da tasarrufu teşvik etmek istiyorsa şu formülü uygulayabilir:
Gelir getiren devlet malının mülkiyetini senetlere bölerek belli bir süre için halka açar, bu senetleri satın alanlar o mala ortak olurlar, devlet de ihtiyaç duyduğu parayı elde eder, malı yine devletin ilgili bir birimi veya kuruluşu yönetir, hâsıl olan kâr, sözleşmedeki orana göre senet sahiplerine dağıtılır. Süre dolunca devlet, senetlerin bedelini ödeyerek malı geri alır. Kâr garanti edilemez.
.Düşünce hürriyeti, hoşgörü ve tahammül
04:0019/06/2022, Pazar
Bu üç konuda onlarca yazı yazdım.
Din, kültür ve medeniyetimize göre hoş olmayan bir şeyi hoş görenler “hoş körüdür” diye yazdım.
“Hoş, caiz, meşru, helâl olmayan bir şeyi ve davranışı usulüne göre değiştirmek, meşru hale getirmek vazifemiz vardır, eğer mevcut rejimde ve şartlarda bunu yapamıyorsak hoş görmek yerine tahammül edebileceğimizi” yazdım.
Tahammülde eziyet, sıkıntı, kurtulma azmi ve ümidi vardır. Bu sıkıntıyı gidermek için çalışma iradesi ve fiili vardır. Hoş görmede bunlar yoktur, onaylama vardır.
Örtülü (dolayısıyla muhafazakâr, dindar olması gereken) bir bayanın, yüzünü gözünü boyayıp kamuya açık bir alanda bacak bacak üstüne atarak sigara içmesinin, hemcinsleriyle veya karşı cinsten olanlarla kahkahalar atarak sohbet etmesinin yakışmadığını, caiz olmadığını, karşı tarafa (bir kısım modern ve seküler hayat yaşayanlara) imrenme psikolojisinin açığa çıkması olduğunu yazdım. Hiç alakası olmadığı halde yazıyı, iffetli, iffetsiz kavramına çektiler, beni adeta linç ettiler.
Diğer yazdıklarım da böyle tepkilere sebep oldu.
Bir daha özetleyeyim:
İnsanların düşünmesini engellemek mümkün değildir; engellemeye konu olan düşünceyi, duyguyu, kararı açıklamaktır.
Şahıslara hakaret, bölücülük, kutsallara hakaret, kamu düzenini bozmaya, şiddete başvurmaya teşvik ve tahrik gibi düşünce ve kararların açıklanmasına müsamaha edilmez.
Bunların dışında her insan, düşündüğünü açıklar, katılmayan, duruma göre ya hoş görür veya tahammül eder.
Her ağzı olanın konuşması uygun değildir, konuşmanın sorumluluğu vardır. Bu ülkede herkes doktor gibi, din âlimi gibi veya bir başka alanda uzman gibi konuşuyor; sosyal medyada yayın yapıyor, nice çamlar deviriyor, nice sapıtmalara sebep oluyor… Bu, elbette caiz değildir ve hoş görülemez.
Belli bir konuda sağlam ve yeterli bilgi sahibi olanlar o konuyu tartışabilirler; konu müsait ise görüş, yorum, yaklaşım farkı ortaya çıktığında farklı fikirlere saygı ve hoşgörü gerekir. Farklılığa tahammülü olan bir konuda “Bir ben bilirim”, “Bir benim görüşüm haktır”, “Benimkine aykırı düşünenler cahil, sapkın, haindir…” demek, taassuptur, ilim ahlâkına yakışmaz ve caiz değildir.
Ehl-i sünnet camiası bile kendi aralarında, hem itikat hem de fiil, uygulama, muamele alanında binlerce meselede ihtilâfa düşmüşlerdir; farklı görüş, yorum, içtihatlar ortaya çıkmıştır, ama ne karşıdakine hakaret, ne dışlama ne de “yalnız benimki hak” iddiası vardır.
Ehl-i sünnet camiasının dışında kalan Müslümanlar da -kendileri dinden çıktıklarını beyan etmedikçe- İslam’dan dışlanmamışlardır. Onlar, “İslam Mezhebleri” çerçevesinde ele alınmışlardır.
İmam Şafii’nin şöyle dediğini bir yerde okumuştum;
“Her tartışmada karşı fikirde olanların haklı çıkmalarını istemişimdir; çünkü bu takdirde iki kazancım olur: 1. Bilmediğimi öğrenmiş, hatamı düzeltmiş olurum, 2. Tartışmanın galibi olmayınca nefsin oyunundan da kurtulmuş olurum.”
Bu sözü kim söylerse söylesin altına imza atmamız gerekir.
Bir de şu var:
Bilenler tartıştıkları, bahse konu edindikleri meselelerde öncelik şartına riayet etmelidir.
Bugün önceliğimiz âlimlerin, kanaat önderlerinin ve bunların etkisi altında kalan halkın birliğidir. Düşmanları tarafından kuşatılmış, savaş açılmış maddi ve manevi değerlerimizin birlikte korunmasıdır.
Savaş hâli ve alanında bazı suçları işleyenlerin cezalandırılmama kuralından ibret almamız gerekiyor.
Savaşı kazanmak mı önemli, ferdî suçları orada cezalandırarak savaşanları azaltmak ve morallerini kırmak mı önemli; işte bu soruya cevap verilmiştir o kural ile.
İslâm barıştır, esenliktir, nimettir, bütün insanlık için rahmettir, ümittir; lakin onu ortadan kaldırmak isteyenlere karşı da savaştır. Ümmet bölünerek savaşı kendi aralarında yaptıkları sürece akıbetimiz yok oluştur, artık uyanalım!
.Ortaklık, enflasyon, kusurlu mal
04:0026/06/2022, Pazar
Soru
Bazen evimizin bazen de yönettiğimiz yerlerin sorumlusu olarak bir usta ile anlaşarak işler yaptırmaktayız. Ancak bu işleri yaptırırken usta ile anlaştığımız iş A kalitesinde iken iş sonunda B kalitesinde veyahut 100 birim anlaşmışken 90 birim tarafımıza teslim edilmektedir. Neden böyle olduğunu sorduğumuzda fiyatlar arttı veya zaten ucuza yaptık yapıyoruz gibi vb. cevaplar veriyorlar (Bugünkü gibi her gün değişen piyasa olmadığı zamanlarda da böyleydi). Biz de her seferinde sesimizi kesip ücretini tam veriyoruz. Ancak her seferinde Allah korkusundan dolayı mağdur olan biz oluyoruz ve piyasadaki ustalara malı geri gönderme, iptal etme ya da ücretini eksik ödemediğimizden dolayı onlar da şımardıkça şımarıyor. Şimdi biz böyle eksik, kötü işleri yapanlara ne yapmalıyız?
Cevap
“Anlaştığımız iş A kalitesinde iken iş sonunda B kalitesinde oluyor” diyorsunuz
Malın B kalitesinde olması demek kalite bakımından değerini düşürecek kadar “kusurlu, eksik, ayıplı” olması demektir.
Bu durumda Hanefî ve Şâfiî mezheplerine göre ya mal olduğu gibi kabul edilir veya akit, malı alan tarafından feshedilir, mal geri verilir, ödenen para da geri alınır.
Hanbelî ve Mâlikî mezheplerine göre ise bir şık daha vardır; malı sipariş edip alan kalite eksikliğini karşılayan meblağı düşerek veya ödeme yapmış ise o kadar meblağı talep ederek malı alıkoyabilir.
Dört mezhebe göre de eksikli, kusurlu, kalitesi düşük malı olduğu gibi kabul etmek mecburiyeti yoktur.
“100 birim anlaşmışken 90 birim tarafımıza teslim edilmektedir. Neden böyle olduğunu sorduğumuzda fiyatlar arttı veya zaten ucuza yaptık yapıyoruz gibi vb. cevaplar veriyorlar” diyorsunuz.
İş ve alım-satım akdinden sonra piyasa fiyatlarında değişme olsa da daha önce akdi yapılmış iş, mal ve bedelde değişiklik olmaz; gönüllü bağış dışında ödemede fazlalık veya eksiklik caiz değildir. Kaç birim mal teslim edilmiş ise o kadarının bedelini ödemek borçtur. Fazla ödeme olmuşsa geri alınacaktır.
Dolarizasyonu durdurmaya yönelik bir teklif
Ülkemizde dolarizasyonu durdurmaya yönelik önlemler genel itibarıyla faize dayalı olması nedeniyle dini hassasiyeti olan insanlarımız bu önlemlere kayıtsız kalmakta ve birikimlerini döviz ve altın olarak değerlendirmektedir. Bu insanlarımızın faize dayanmayan bir sistem getirilmesi halinde bu önlemlere katılacağını düşünmekteyim. Buna yönelik âcizane bir önerim bulunmaktadır:
Enflasyon sepetini tam olarak yansıtacak, enflasyon sepetindeki mallardan oluşan bir birim belirlensin ve bu birimin karşılığı olan mallar belli olsun. Bu birim vatandaşlarımıza satılsın. Vatandaşlarımıza ise istediği zaman bu birimden kaç adet aldı ise bunları güncel fiyattan devlete satma hakkı verilsin. Bu şekilde dini hassasiyeti olan vatandaşlarımız bir yatırım aracına kavuşmuş olur ve birikimlerinin enflasyon karşısında erimesine engel olunur.
Benim görüşüm
Faize bulaşmadan paranın değerini korumak isteği meşrudur. Bunun için çareler düşünmek de makbul bir faaliyettir. Bu bakımdan E. P. Bey’i tebrik ediyorum, görüşüne ise katılmıyorum çünkü:
Fıkha göre meşru ticaret, “meşru, helal, tasarrufu caiz olan bir malı, hizmeti, malî hakkı alıp satmakla” yapılır. Yukarıdaki teklifte sonuç olarak enflasyon farkı alınıp satılmaktadır. Alınıp satılan bir mal yoktur. Enflasyon farkı ise satıma konu olamaz.
Soru
Selamünaleyküm hocam,
Müsait olursanız size sorum olacaktı.
Kâr ortaklığı ve işin devri hakkında:
1. Biz ticaret ile meşgul olan firmayız. Kâr-sermaye ortaklığı işin başında mı yapmalı? Mesela işi almışız, malı teslim etmiş artık iş fatura kesmeye kalmış. Ödemeyi vadeli alacağımız için paraya sıkıştık, bir kişiye bu işe kâr-zarar ortaklığı için teklifte bulunuyoruz.
2. Diğer sorum da hocam işi komple devretmek. Yine aynı şekilde işi almışız, teslimatlar yapılmış iş bitmiş sadece fatura kesmek kalmış. Ödemeyi vadeli alacağımız için nakde sıkıştık. Ve bu işi komple başka şirkete; “Biz buna bu kadar masraf ettik. Tüm masrafı verirsin ben sana fatura ederim. Müşteriye de faturayı da sen keser kârı da sen yapar ödemeyi de sen alırsın” diyoruz. Müşterimiz olan firma da sıkıntı yapmıyor.
Hocam bu iki olay dinen uygun olur mu? Allah razı olsun.
Cevap
“Kâr-sermaye ortaklığı” ifadesi yerine, ortaklığın çeşidine göre kâr-zarar ortaklığı (müşâreke), sermaye-işi yapma ortaklığı (mudarebe)… ifadeleri kullanmanız gerekiyor.
Bir işten elde edilen kârın veya hâsıl olan zararın paylaşılabilmesi için ortaklığın, o işin başında yapılmış olması gerekir. Bir işe ait değil de genel olarak ortak alma söz konusu olduğunda yeni ortak da ya sermaye koyar veya işi yapmaya katılır; işte bu takdirde şirket, ihtiyaç duyduğu sıcak paraya kavuşmuş olur, yeni ortak da katılma tarihinden itibaren yapılacak ticaret ve işin kâr ve zararına katılır. Soruda anlatıldığı gibi işi yapıp malı da teslim ettikten sonra o işe ortak olunmaz. Alacağın satılması olur ki, bu da caiz değildir.
İkinci soruda da yine malın değil, alacağın satımı yapılmaktadır ki, bu da caiz değildir.
Tefrika ve tekfir (gavur oldun demek) ümmetin başına belâdır
04:003/07/2022, Pazar
Ebü’l-Abbâs Ahmed b. İdrîs el-Hasenî el-Arâişî el-Fâsî (ö.1253/1837) Faslı, İdrîsiyye tarikatının kurucusu, İslamî hareket öncüsü, müceddid bir mutasavvıftır. Öğrencisi meşhur Senûsî gibi Selefî İslâm anlayışı ile tasavvufu uzlaştırmaya ve ümmeti bölen gereksiz ihtilafları tefrikaya varmadan çözmeye çalışmıştır. Ne yazık ki, hemen her zaman olduğu gibi uçtakiler onunla da uğraşmış, defalarca hayatına ve huzuruna kastetmişlerdir. Bu zatın, kendisini saldırı hedefi kılan Vehhâbîlerle 1245 h. yılında yapılmış nezih bir tartışması vardır. Güncelliğini koruduğu için –olayın şahitlerinden İbn Âkiş’in kaleme aldığı metinden de alıntılar yaparak– bu ibretlik tartışmayı birkaç yazıda aktaracağım.
İbn İdrîs seksen yaşına merdiven dayadığında vekili sıfatıyla Mekke’de bıraktığı Senûsî dışındaki bütün talebeleriyle birlikte Yemen’e doğru yola çıktı. Yemen ulemâsı kendisine büyük bir saygı ve ilgi gösterdi, ondan azami istifade etmeye çalıştılar. İbn İdrîs önce güneydeki Mukha şehrine gitti, dört ay sonra Zebîd’e geçti. Zebîd’de şehrin müftüsü Abdurrahman b. Süleyman’ın misafiri olarak bir yıl kaldı. Zebîd’den Beytülfakih-Hudeyde yoluyla Kıtay ve Bâcil’e geçti. Gittiği her yerde görüşlerini yaymaya çalıştı. Karşılaşmadığı ancak şöhret açısından yarıştığı Yemenli müçtehit âlim Şevkânî’nin kendisinden müspet olarak bahsetmesi, durumunun daha da kuvvetlenmesini sağladı. Yemen’in önde gelen âlimleriyle tanışarak ders okuttu. Ancak bir süre sonra Fas’ta ve Mekke’de karşılaştığı zorluklar Yemen’de de karşısına çıktı ise de fazla büyümeden karşılıklı yazışmalar ve tartışmalar ile yatıştı. İki yıl süren bir seyahatten sonra Ekim 1828’de Asîr bölgesindeki Sabya şehrine ulaştı. Asîr Hükümdarı Ali b. Mücessil kendisini iyi karşıladı. Artık iyice yaşlanan İbn İdrîs Sabya’ya yerleşmeyi düşünüyordu. Ancak daha önce Fas ve Mekke’de olduğu gibi görüşleri burada da tepki uyandırdı. Nasır el-Kubeybî’nin önderliğini yaptığı bir Vehhâbî grubu kendisine karşı muhalefete başladı. Sabya’ya gelişinden bir yıl sonra İbn Mücessil, Kubeybî ile İbn İdrîs arasında bir münazara yapılmasını emretti (Cemâziyelâhir 1245/Aralık 1829). Müridlerinden Hasan b. Abdullah b. Âkîş tarafından kaydedilen bu münazaranın en önemli bölümü, Ahmed b. İdarîs’in, Vehhâbîliğin kurucusu Muhamamed b. Abdülvehhâb’la ilgili görüşleridir. İbn İdrîs şunları söylüyordu: “Biz onun kıymetini inkâr etmiyoruz. Yaptıkları genellikle doğruydu; bid’atları tasfiye etti, fakat onun bu hizmeti aşırılıklar yüzünden berbat edildi.”
Ahmed b. İdrîs 21 Receb 1253’te Sabya’da vefat etti. Soyundan gelen bir kol, Asîr-İdrîsî Hanedanı adıyla Güney Arabistan’da 1933’e kadar devam eden ve bu tarihte Suudî Devleti’ne katılan mahallî bir devlet kurdu.
Ahmed b. İdrîs’in talebeleri Avrupa’nın saldırılarına karşı direniş hareketlerine önderlik etmişlerdir.
İbn İdrîs ile Vehhâbîlerin tartışması
Ahmed b. İdrîs Yemen’nin Sabya kentinde iken yeni zuhur etmiş ve en hararetli dönemini yaşayan Vehhabiliğin buradaki mensupları onun bazı düşünce, inanç, fetva ve davranışlarına karşı çıkmış, aleyhinde dedikodu yapmakla yetinmemişler, önde gelen muhalif Abdullah b. Sürûr ithamlarını bir kitapçık haline getirip Emîr’e göndermiş, onun ve tabilerinin buralardan sürülmesini istemişlerdi. Emîr başta büyük bir âlime bu kitapçığı göndererek fikrini sordu, o âlim, “Şeyh’in değil, bu bağnaz cahillerin sürülmelerinin uygun olacağını” bildirdi, fakat Emîr onların etkisi altında kaldı, itiraz edilen hususları terk etmezlerse oradan sürülmelerini valiye emretti. Vali bunun uygun olmadığını, Şeyh’in pek çok ve önemli bağlılarının bulunduğunu, sürmek yerine itirazcılarla bir araya getirilerek hakemler huzurunda tartışma yapmalarının sağlanmasını teklif etmiş, Emîr Ali b. Mücessil bu teklifi uygun bulmuştu. Sabya’ya geldiğinde bölgenin âlimlerini topladı, onlarla istişare etti, hemen tamamı İbn İdrîs’in büyük bir âlim ve mürşit olduğunu, ona muhalif olanların onu anlayacak derecede bilgi ve zekâ sahibi olmadıklarını, allâme Şevkânî gibi bir zatın bile İbn İdrîs hakkında övücü sözler söylediğini ifade ettiler. Sonunda Emîr, âlimler meclisinde iki tarafın tartışma yapmalarına karar verdi. Belirlenen günde bir araya gelindi, bir tarafta İbn İdrîs, karşısında ise İbn Sürur, Nâsır el-Kubeybî ve daha birkaç Vehhabî vardı.Tartışmayı gelecek yazıda bütün olarak vereceğim.
Tefrika ve tekfir (gavur oldun demek) ümmetin başına belâdır (2)
04:0010/07/2022, Pazar
Bayram mesajı olarak aşağıdaki dörtlükle yetinip geçen pazarın yazısının devamını vereceğim.
Nefis azgın bir koçtur onu Hakk’a kurban et
Hakka kulluk, emmâre nefsine de isyan et
İrci’î emrin alıp Hakk’a koşan kullara
Katılmak için dersi ilim edeb irfan et
Tartışma
El-Kubeybî söze başladı, bir girişten sonra Muhammed b. Abdulvehhâb’ın (1703-1792) insanları davet ettiği inancı açıkladı; özet olarak şöyle diyordu: İnsanlar İslâm öncesine dönmüşlerdi, putlara tapıyor, haramları helal sayıyorlardı… Muhammed b. Abdulvehhab işte bu durum ile mücadele etmeye kendini adadı…
Tartışma böyle başladı, aşağıda İbn İdris için (A), Kubeybî için (K) harflerini kullanarak özetini vereceğim:
A: Sözün doğrusu, o değil, şudur: İnsanlar bahsedilen duruma düşünce Allah, Elçisi Muhammed’i (s.a.) gönderdi, insanları şirkten ve cehaletten kurtaran, peygamberlik vazifesini yüklenen, İslâm’ı anlatan ve öğreten O’dur.
K: Muhammed b. Abdulvehhab İslâm müceddididir.
A: Biz onun değerini inkar etmiyoruz, bazı bid’atları ve uydurmaları ortadan kaldırdı, fakat onun davet ve davasına aşırılık ve şu yanlışlar da girdi: Allah’tan başkası ile ilgili bazı inançlarından dolayı Müslümanları delile dayanmaksızın kâfir ilan etmek, canlarını ve mallarını helâl saymak…
K: O ne yaptıysa doğrudur.
A: O da bir âlimdir, her âlim gibi hata da eder, isabet de eder; hatasızlık günahsızlık peygamberlere mahsustur, o, ilmî hatasından ecir alır, ama siz onu taklit edemezsiniz, ederseniz sorumlu olursunuz.
K: Şirk bütün İslâm âlemini sardı, bunu herkes biliyor, İbn Abdulvehhab dini tecdid etmeseydi insanlar küfrün karanlıklarında kalacaklardı.
A: Allah esirgesin, ben Mekke’de Muhammed b. Abdulvehhab’ın oğulları Abdullah, Hüseyin ve Süleyman ile tanıştım, Suud b. Abdulaziz’i de tanıdım, bunlar âlim kişilerdi ve inançları seninkinden farklı idi. Sen, elinde sağlam bilgi ve delil olmaksızın bütün ümmeti şirk ile itham edemezsin, Muhammed ümmetini böyle aşağılayamazsın, sözlerini şeriat terazisinde tartarak konuş!
K: Yemen’deki bunca türbe ve ziyaret yerleri, orada yatanlar hakkındaki inancın (şirkin) delilidir.
A: Evet, cahil Müslümanların cehaletleri yüzünden şirke düştükleri olmuştur; ama İslâm dünyasında her zaman ve her yerde hakkı, hakikati bilen, insanları irşad eden âlimler bulunmuş ve bunlar vazifelerini yapmışlardır. Bütün ümmeti şirk ile itham edemezsin. Mümine kâfir diyen kâfir olur.
K: Sen iki dini (hak din ile batıl dini) birbirinden ayırmıyorsun!
A: “Lâ ilâhe illallah” iki dini birbirinden ayırmaya yeter. Sen çölde yaşayan bir bedevi olduğun için hakaretine katlanacağım; bedeviler Peygamberimiz’e bile edep dışı davranmışlardı.
K: Sen Muhyiddin b. Arabî’nin inancını (mezhebini) benimsiyorsun, o vahdet-i vücuda inanıyordu, Âdem’e secde etmeyen İblis’i haklı görüyordu. Birçok âlim onun ve onun gibi inananların kâfir olduğuna hükmetmişlerdir.
A: İbn Arabî’nin yaşadığı zaman ile senin zamanın arasında beş yüz yıldan fazla ara var, o, sana bu sözleri söyledi mi ki, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi yaparak bir mümini tekfir ediyorsun. Biz İbn Arabî’nin Müslüman olduğunu kesin olarak biliyoruz; bundan dönmemiz için aynı kesinlikte delil gerekir. Sen de onun aleyhinde atıp tutmaktan vazgeç!
K: Bu inanç onun kitaplarında açıkça anlatılmış?
A: Bu sözlerin ona ait olduğunu, ona mal edilmediğini nereden biliyorsun? Sen bu sözleri başka türlü yorumlamaktan ve anlamaktan aciz isen “Bu sözler küfrü gerektirir” diyebilirsin, ama İbn Arabi için kâfir diyemezsin; çünkü bunu hiçbir yoldan kesin olarak bilme imkânın yoktur. Sen hakikati bilsen bu konulara girmezdin; çünkü sen bu konuların adamı değilsin.
K: Ey Ahmed, senin de adamların el ve ayaklarını öpüyorlar, ancak Allah’a gösterilecek saygıyı sana gösteriyorlar, işte bu da şirkin ta kendisidir; birine karşı bu ölçüde küçülme bir çeşit ibadettir ve yaratılmışa ibadet edilemez.
A: Eğer sen Muhammedî şeriata göre hareket ediyorsan şimdi beni dinle… (İbn İdrîs burada birçok ayet ve hadis zikrederek âlimlere saygı göstermenin, büyüklerin el ve ayaklarını öpmenin caiz, edep gereği olduğunu ve Peygamberimiz’in bilgisi dâhilinde uygulandığını, ibadet ile büyüklere saygının farklı şeyler olduğunu anlatıyor ve “Bütün bunlara rağmen çevremizde dine ve ahlâka aykırı bir şey görürsek buna sükût etmeyiz, gereken tedbiri alır engelleriz” diyor.)
K: Bize göre bunlar şirktir!
A: Senin itikadına göre bizim şirk koşmuş olmamızın bize zararı yoktur. Allah ile aramızdaki duruma gelince bizim ayağımız tevhid üzerinde sabittir ve kımıldamaz. Siz bazı kısaltılmış kitapları okuyor, ezberliyor, ilim ve din bundan ibarettir sanıyorsunuz. Kendinizi bu dar kalıplara sokup kapatmasaydınız, başkalarının okuduklarını okuyup anlayabilseydiniz siz de gerçekleri bilirdiniz.
K: Sen Kur’ân-ı Kerim’i, Arapça’nın müsait olmadığı manalara çekiyor, sözün zahirine, lügat manasına aykırı tefsirler yapıyorsun. Bu da Kur’ân’ı tahrif demektir.
A: Bizi bundan Allah esirgesin! Biz asla âyetlerin lügat manasını, zahirini, (sözün lügat manasını) sözden dili bilenlerin ilk duymada anladıklarını ihmal etmeyiz; bunu ihmal edenler, sözün zahir manasını hakkıyla değerlendirmeyenler, batın (iç, öz) mana diyerek sözü hiçbir şekilde delalet etmeyeceği manalara çekenler, kapıdan geçmedikleri halde evin ortasında olduklarını iddia edenler gibidir. Ama biz, sözün zahirinden başka, ona aykırı olmayan, onun çekilebileceği batını bulunduğunu, herkesin idrak edemeyeceği bir takım derin manalara, sırlara işaretler ihtiva ettiğini de kabul ederiz. Bunları keşfedebilmek için tasavvuf eğitimi almak, seyir, süluk ve çile çekerek belli bir olgunluğa ulaşmak gerekir. Buna dair de hadisler vardır.
K: Sen öğle namazını uzatarak ikindinin vaktini daraltıyorsun, akşam namazında da bunu yapıyorsun!
A: Biz namaza vaktinde başlıyoruz, farkında olmadan namaz uzuyor ise bu namazı geçirmek veya vakti daraltmak değil, hep namazda olmaktır. (Şeyh İbn İdrîs burada, Peygamberimiz’den (s.a.) ve Hz. Ebu Bekir’den bu uygulamaya uyan örnekler naklediyor.) Kubeybî’nin, “İmam olduğunuzda namazı hafif tutun” hadisini ileri sürerek yaptığı itiraza da “Hafif tutmak görecedir, benim cemaatime göre hafif olan, başkalarına ağır gelebilir” cevabını veriyor.
Bu noktada Kubeybî susuyor…
Bir yazılık daha devamı var.
Bir sûfî âlim ile bir vehhâbî hocanın tartışması (3)
04:0017/07/2022, Pazar
Ahmed b. İdrîs’in etkili açıklama ve cevapları karşısında nihayet tartışmanın karşı tarafı olan Kubeybî’nin söyleyecek sözü kalmıyor, Abdullah b. Sürur imdadına yetişiyor ve elindeki yazılı metni işaret ederek “Bunun arkadaşlarının, tabilerinin neler yaptığı burada yazılı, onları unuttun mu?” deyince Kubeybî devam ediyor, elindeki notlara bakarak İbn İdris’in tabilerinin yaptıklarını iddia ettiği bir takım günahlardan, çirkin davranışlardan söz ediyor. İbn İdrîs oturduğu yerden doğrularak etkili bir konuşma ile bu ithamlara cevap veriyor. Cevabını ‘toptan’ ve ‘detaylı’ diye ikiye ayırıyor.
Toplu cevabında ilgi çekici bir açıklama yapmıştır ki özeti şöyledir: Peygamberimiz’in (s.a.) ashabı (arkadaşları, tabileri) elbette benim ashabımdan üstündür. Ama onlarda da günah ve suç işleyenler olmuş, birçok âyet (günahları, suçları sayıp döken ve yasaklayan ayetler) bu olaylar (esbab) üzerine gelmiştir. Peygamberler dışında hiçbir şahıs günahtan berî değildir. Ayrıca müminler, şunun-bunun suçunu, günahını ve ayıbını araştırıp ortaya çıkarmaktan menedilmiş, aksine ayıpları örtmeleri istenmiştir. Bir Müslüman açıkta suç ve günah işlerse şeriatın biçtiği cezayı görür, gizlide işlerse kimse onu ortaya çıkarmak için uğraşamaz (tecessüs yasaktır). Benim arkadaşlarımı ayıp ve günahlarla suçlayanlar, şeriatın emrettiği delil ve şahitleri getiremezlerse müfteri olurlar ve iftira cezası görmeleri gerekir.
Şeyh’in detaylı cevabı tam da ona yakışır vasıfta oluştur. Bu cevapta Allah’ın isim ve sıfatlarından, bunların her birinin tecellî ve etkilerinden, Allah’ın ezelde kimin ne yapacağını kesin olarak bildiğinden, her şeyin zıddı ile anlaşılıp kıymetinin bilinebileceğinden, bu sebeple, bu âlemde günahın karşısında sevabın, isyanın karşısında itaatin, iyinin karşısında kötünün… bulunmasının tabii olduğundan, yine de müminlerin irşad, uyarma, iyiyi emretme, kötüyü yasaklama vazifelerinin bulunduğundan… söz etmiştir.
K: (Bu son konuşmayı tam olarak anlayamamanın sıkıntısı içinde) bir mesele kaldı; sen ve tabilerin, “Şu şer’î ilimler (zahir ilmi) kabuktur, içi boş resmi sözlerdir, özü yoktur” diyormuşsunuz?
A. Ben seninle ilk defa burada karşılaştım; benim böyle bir şey söylediğimi benden duydun mu veya güvenilir bir kimse bunu benden nakletti mi? Bu durumda, benden işitmediğin bir söze dayanarak hüküm veremezsin.
K. Halk bunları söylüyor.
A. Masum insanlara iftira atılsın diye şeytan, fâsıklara (dini ile amel etmeyenlere) böyle asılsız şeyleri telkin eder.
K. Ahmed, senin arkadaşların bunu açıkça söylüyorlar…
A. (Sözünü keserek) içimizden konuşmayı, manasız sözler söylemeyi bir yana bırakalım. Bize göre bilginin kaynağı Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünnetidir. Allah kitabını Arapça olarak indirdi, vahyin dışında kalan sözler eğer usule uygun, sağlam delaletlere dayalı içtihat ile ondan çıkarılmış ise onu alırız ve uygularız. Bizim içi boş, özden mahrum dediğimiz “sözde dini bilgiler, ifadeler, yazılar” ise Kitab’a, Sünnet’e ve onlardan usulünce çıkarılmış bilgi ve hükümlere aykırı olan, fıkıhçı veya felsefecilerin sırf akıllarına dayanarak ortaya koydukları kısımdır. Bir mümin bunları din edinemez. Ayrıca mezheplere tabi olma konusunda taassup göstermek, mezhep mensuplarının sanki mezhepler ayrı birer din imiş gibi onlara sarılıp birbirlerine sapkın (dalalette) demeleri bizim asla razı olamayacağımız, ümmete yasakladığımız bir davranıştır. Çünkü müminler bir tek ümmettir, hayırlı ve örnek ümmettir, peygamberleri, kitapları, kıbleleri birdir/aynıdır; şu halde bu tefrika bölünüp parçalanma ve taassup, her bir bölüğün kendi mezhebine din gibi sarılması, onu tartışma dışı ve tek doğru olarak görmesi nasıl olur!? Biz burada, Haremeyn’de ve bulunduğumuz her yerde bu yanlış tutuma karşı çıktık. Allah’a hamdolsun, O’nun Kitabında ve açıklaması olan Resulü’nün sünnetinde, dünyada karşılaşacağımız her problemin çözümüne dair ifade veya delalet mevcuttur. Halkı Hakk’a tercih edenler yüzünden başımıza gelenler gözler önündedir…
Kubeybî’nin sepetindeki pamuk tükendi, akşam yaklaştı diyerek ayrılmak istedi, “meşale, mum yakar devam ederiz, başka soruların varsa devam et” dediler, ama o kalkıp gitmekte ısrar etti, böylece celse sona erdi.
Ertesi gün Emîr ibn Mücessil, şeyhi ziyarete geldi, olup bitenden özür beyan etti, Türklerle savaşa gideceğini söyleyerek dua istedi. İbn İdrîs ona “adil olması, istihdam ettiği adamları iyi seçmesi, istişareye önem vermesi ve müsteşarlarının da ilim ve ahlak bakımından ehil olması, “menfaati için ona yaklaşan, hakkı değil, onun hoşuna gidecek olanı söyleyen ve yapan” insanlardan uzak durması… konularında tavsiyelerde bulundu ve “savaşa gideceği bölgede masum insanların ve Hz. Peygamber soyundan gelen Seyyid ve Şeriflerin bulunduğunu, savaşın onlara da zarar vereceğini, bu sebeple vazgeçmesinin daha doğru olacağını” söyledi. Emir veda edip ayrıldı.
Özetlediğim bu tartışmanın metni, ilk kuruluş yılında Muhammed b. Suud Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır.
Ahmed b. İdrîs’in hayatı hakkında daha geniş bilgi için benim “İslâmî Hareket Öncüleri II” isimli kitabıma bakılabilir.
Not
Allah Teâlâ bu millete bir daha 15 Temmuz ve benzerlerini yaşatmasın. Şehitler muratlarına erdiler, acılı ailelerine bu teselli olsun. Gazilere bu unvan şeref olarak yeter, ebedî âlemde de bu şerefi taşımak ve ecrini yaşamak nasipleri olsun.
Aidat, kesinti, miras, inşaat sözleşmesi…
04:0024/07/2022, Pazar
Soru
Muhterem hocam, 22 Mayıs yazınızda sendika ile ilgili soruda eksik/hatalı bilgi var, dolayısıyla cevap da arzulanan cevap olmamıştır. Soruda bahsedilen konunun aslı şudur: Memur sendika üyelerinden ayda 40-50 lira civarı aidat kesilmektedir. Üç ayda bir devlet tarafından bu üyelere 400 TL sendika ödeneği ödenmektedir.... Selametle
Cevap
Cevap soruya göre verilir. Şimdi de sizin sorunuza cevap vereyim: 40-50 lira aidat ise bu, sendikanın giderlerine katılmaktır, geri ödeme, kâr vb. olmaz.
Bu para sendikaya ödünç veriliyorsa ancak enflasyon farkı ile geri ödeme yapılabilir.
Bu para kâr-zarar ortaklığı veya vekâleten yatırım için alınıyorsa anapara ve kâr ödenir. Sözleşmeye göre sendika da hakkını alır.
Devletin üç ayda bir sendika üyelerine ödediği 400 lira (sendika ödeneği) nedir? Bunun açıklanması gerekiyor. Eğer devletin hibesi ise bunu almakta sakınca bulunmaz; çünkü devlet mesela tasarrufta kamu yararı görür de onun için teşvik hibesi yapabilir.
Soru
Gecekondu yapmak, tarım yapmak için veya başka şahıslara kiralama sureti ile Hazine arazilerinin kullanımı yapılmaktadır. Bu kullanım şekillerine göre ilgili idare araziye imar götürme, siyasi kararlar veya çeşitli tapu işlemleri sonucunda Hazine arazisini kullanan kişilere tapusunu bedelsiz olarak vermektedir. Bu şekilde bedelsiz elde edilen mülk için helâl ve haram konusunda bilgilendirir misiniz? Mülkü edinenin vârisleri için durum nedir?
Cevap
Hazine arazisi devletin malik olduğu bir arazidir. Devlet bütün halkın menfaatini gözeterek yönetim yapmaya mecburdur. Eğer “Hazine arazisini ihya eden: yani kullanılır hale getiren kimse ona malik olsun, o toprak ona tapulansın” diye kanun çıkarmış ise, emek çekerek toprağı ıslah ve ihya eden kimse ona malik olur, mirasçılara da kalır.
Böyle bir kanun yok ise devletten usulüne göre izin almadan veya kiralamadan araziye gecekondu yapan, eken, kiraya veren kimse orayı gasp etmiş sayılır; bu ise suçtur, günahtır, kul hakkıdır.
Kişi bu toprağa malik olmadığı için mirasçılara da kalmaz.
İslâm hukuku kamu malı ile devlet malını birbirinden ayırmıştır. Kamu malına bırakın sivil şahısları, devlet bile el koyamaz, zaruret dışında amacı dışına çıkaramaz (Bu konuda meraklılar için Sayın Suat Şimşek’in makalesini tavsiye ederim).
Soru
Kur’ân’daki mirasla ilgili açıklamalar tavsiye mi, emir midir?
Cevap
Mirasla ilgili ayetler emirdir. Nisa suresinin 11 ilâ 14. ayetlerinde Allah Teâlâ, miras paylarını açıkladıkça şöyle buyuruyor:
11: Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
12: Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir.
13: Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininde ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kazanç budur.
14: Kim de Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır.
Soru
Rızaî taksimin dayandığı delil nedir, Rızaî taksimin Hz. Peygamber (s.a.) ve ashab tarafından uygulama örnekleri var mıdır?
Cevap
Mirasta paylar şeriata göre belirlendikten sonra bir kimsenin hakkını bir başkasına rızası ile bağışlamasının meşru olması bir genel kuraldır. Bu kural birçok ayet ve hadise dayanır. Mirasta bunun, Asr-ı Saadet’te uygulama örneğini hatırlamıyorum, ama örneği olsun olmasın bu kural meşrudur, Kitab’a ve Sünnet’e uygundur.
Soru
2018 yılının şubat ayında bir müteahhitle ev konusunda anlaştık ve sözleşme yaptık. 50.000 TL’si peşin, gerisi taksitle 200.000 TL’ye anlaştık. 2018 Ağustos’ta fiyatların artması sonucu 15 ay gecikmeli olarak tarafıma teslim etti. Sözleşmede mücbir sebeplerden dolayı devalüasyon vs. olaylardan doğabilecek zararlardan dolayı fiyatı artırabileceği ile ilgili bir maddeye atıf yaparak teslim edeceğinde (ev bitmişken) evin fiyatını artırdığını ve artık 250.000 TL üzerinden taksitleri ödemem gerektiğini söyledi. Biraz itiraz ettim ancak dayattı ve bütün kozlar elinde olduğu için tarafıma söz hakkı bile vermedi. Herhangi bir senede bağlamadan yanımızda bir şahit varken sözlü olarak 250.000 TL’ye evet dedim ve tarafıma tapuyu verdi. Müteahhit sözleşmede geçen veya sözlü olarak verilen birçok şeyi yapmadı ve evde birçok eksiklikler varken teslim etti.
Soru1: Karşı taraf sözlerine riayet etmezken benim, verdiğim söze riayet etmem gerekiyor mu?
Cevap
Karşı taraf günah işledi diye günah işlemek, ahlaka aykırı hareket etti diye aynısını yapmak caiz değildir.
Soru2: 1 Mayıs 2022 Yeni Şafak gazetenizdeki köşe yazınıza istinaden söz vermeme rağmen şimdi bu verdiğim faiz mi oluyor?
Cevap
Alacaklı, alacağının tamamından veya bir kısmından vazgeçebilir; bu, karşı tarafa bağış olur, ancak alacaklı, vadesinde ödenen alacağını arttıramaz. Müteahhidin istediği faizdir, siz hakkınızı kurtarabilmek için mecburen bunu veriyorsunuz; alana haramdır, verenin durumu zarurete girer.
Müteahhit evi sözleşmeye göre 15 ay gecikmeli teslim etmiş; bu gecikmeden doğan zararı (mesela ev kirasını) size ödemekle yükümlüdür.
Sözleşmeye göre evde eksik kalan şeyleri de yapmaya mecburdur. Ya yapar veya siz yaptırır ondan bedelini istersiniz.
Bu haklarınızı alabilmek için mahkemeye vermek bir çare ise bunu yaparsınız.
Soru3: Bu durumda bana hakkı tavsiye eder misiniz?
Cevap
Başka çareniz yoksa haklaşmayı ahirete bırakırsınız.
Cinsiyet -Dünyada mutluluk
04:0031/07/2022, Pazar
Soru
Çift cinsiyetli yaratılanları ve doğuştan eşcinselliği neyle açıklayacağız? Kur’ân’da, “Biz erkek ve dişi yarattık” diyor.
Cevap
Allah Teâlâ insanı erkek ve dişi yaratmıştır. Üreme ve yaşama bakımından da her birinin karşı cins ile evlenip aile olmaları -sayı bakımından- mümkün ve yeterli olmaktadır, bir denge vardır.
Çift cinsiyetli olanların çoğunda biri daha güçlüdür, ona göre tasnife girer, erkek veya kadın kabul edilir ve ona göre hayatını sürdürür. Biyolojik olarak eşit veya belirsiz olanlar ise milyarlar içinde oldukça azdır, istisnaidir; bunlar mümkün ise tedavi edilir, değilse diğer özürlüler gibi yaşarlar, kulca sabrederler, dünya hayatında ebedî mutluluğu kazanmaları için bu durum avantaj da olabilir.
Çift cinsiyetlilik Allah’ın yaratmasındaki düzenin, kulları tarafından çeşitli fiillerle bozulması ve bunun kalıtım kanunlarına göre aşağıdaki nesillerde az da olsa görülmesinden ibarettir.
Hâsılı Allah bir erkek bir dişi yarattım diyor ve öyle de yapmıştır, çift cinsiyetli olan insanı da üreme kuralları çerçevesinde yaratan Allah’tır; ama o, üçüncü bir cins değildir, bir cinsin çeşitli sebeplerle arızlanmışıdır.
Eşcinsellik konusunda yıllardır ve bütün dünyada yapılan araştırmalar bir kütüphane oluşturur. “Doğuştandır, doğuştan değildir” şeklindeki iki karşıt tez, taraflarınca savunulmaktadır.
Benim tatmin olduğum ilmî açıklamalara göre eşcinsellik doğuştan (Allah’ın böyle yaratması sonucu) değildir.
Bu konuda gazetemizde 28 Haziran’da başlayıp birkaç yazılık devam eden önemli bir yayın oldu. Oradan kısa bir kısmını aktarayım:
Eşcinsellik doğuştandır yalanı nasıl ortaya çıktı?
Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada başta çocuk ve gençler olmak üzere toplumlar, LGBT aktivizminin propagandasına maruz kalıyor. Verilere göre eşcinsel eğilime sahip insan sayısında ciddi bir artış söz konusu.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Zeki Bayraktar, Dr. Mustafa Merter, Prof. Dr. Sefa Saygılı, Prof. Dr. Ahmet Akın ve Dr. Şöhret Karaduman, eşcinselliğin toplumların ikna edilmeye çalışıldığı gibi doğuştan olduğunu değil, sonradan meydana geldiğini ve eşcinsellik geninin olmadığını açıkladı.
Eşcinsellik doğuştan mı gelir, sonradan mı ortaya çıkar?
“EŞCİNSELLİK DOĞUŞTAN DEĞİLDİR”
Prof. Dr. Zeki Bayraktar: Eşcinselliğin genetik olduğuna, doğuştan olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yoktur. Aksine, bunun böyle olmadığına dair kanıtlar vardır. 1970’li yıllardan itibaren birçok kanıt vardır, fakat en son 2019 yılında bu konuda yapılmış en kapsamlı yayın Science Dergisi’nde yayınlandı. Amerika, İngiltere ve Kanadalı bilim adamları öncülüğünde yaklaşık 500 bin kişinin genetik verileri ve cinsel yönelimleri incelendi ve şu sonuç ortaya çıktı. Diyor ki: “Eşcinsellik geni diye bir şey yoktur. Genetik faktörler cinsel yönelimler ve cinsel davranışlarda belirleyici değildir. Çok minimal bir etkileri vardır, %1’lik bir nüfusta bazı etkiler var ama o %1’lik nüfusta bile etkili olamıyor.”
Soru
İslâm, dünya ve ahiret mutluluğu vermeyi sağlar iddiası, dünyada çektiğin dert mutsuzluk, ahiretin mutluluk kaynağı olması gibi ifadeler çelişki değil midir?
Cevap
İslâm, dünyada ve ahirette herkesi mutlu edeceğini vadetmiyor. Dünyada Allah’ın iyi kulları da, çeşitli sebepler ve hikmetler dairesinde sıkıntılar yaşarlar; ama sabrederler, kulluklarını zedelemezler ve ahiret mutluluğunu kazanırlar. Dünyada dine uymadan veya dinsiz yaşayanlar kendi mutluluk anlayışlarına göre mutlu da olabilirler, mutsuzluklar ve sıkıntılar da yaşayabilirler. İslâm’ın dediği budur, yaşanan da budur, çelişki yoktur.
Soru
İslâm, ertelenmiş mutlulukların dini midir? Dünyamızı cehenneme çevirmiş midir? Milyarlarca gelmiş ve şu an yaşayan Müslümanlardan hiçbirinin duası kabul olmadı mı? “Müslümanları kurtar!” duasına hiç cevap verilmedi mi? Her Müslüman kötü müydü ki, dualar kabul olmaz, acılar devam edip gider?
Cevap
Bu soruların içerdiği hükümler isabetli değil: İslâm, mensubunu her durumda mutlu eder, sevinçli zamanında şükreder, sıkıntılı zamanında sabreder, isyan etmez, “Neden ben?” demez, “Vardır bunda da bir hikmet veya kusurum” der, iman ettiği ve sevdiği Allah’tan af, rahmet ve rahatlık lütfetmesini bekler. Müminin dünyası asla cehenneme çevrilmiş değildir; iki hasta ziyaret edin, biri imanlı, diğeri imansız olsun, o zaman kimin dünyasının cehennem olduğunu anlarsınız.
Hem bireylerin hem de toplumun dertleri, sıkıntıları için yapılmış sayısız duanın müspet sonucu görülmüştür, görülmektedir. Duanın kendisi bir ibadettir, mümin dua ederken Rabbine en yakın durumdadır. İstediği sonuç hâsıl olmamış ise şöyle düşünmek doğru olur: Ya olmayışı başkalarıyla ilgili (onların isteme ve yapmalarına bağlı) olup onlar hür iradeleriyle istememişlerdir; bu durumda Allah birinin hatırı için diğerine baskı yaparsa bu defa onun duasını kabul etmemiş, ona irade hürriyeti tanımamış olur veya kul, aynı zamanda hakkında hayırlı olanı istemektedir ve istediği onun hakkında hayırlı değildir…
İnsan haddini bilmeli
04:007/08/2022, Pazar
Soru
Rahman 33 meali...
“Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin hududundan geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin gidin bakalım! Şunu bilin ki, onları ancak üstün bir güç, kuvvetli bir delil ve bilgi ile geçebilirsiniz.”
Buradaki huduttan ne anlamalıyız ve uzaya gitmek ile ilgili nasıl yorumlanmalıdır?
Allah’a emanet olun. (O.S.)
Cevap
Kur’ân Yolu isimli, heyetçe yaptığımız tefsirde bu konuda şunları yazmışız:
“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç ve yetki olmadıkça geçemezsiniz” (Rahman:55/33).
Biz ‘sultan’ kelimesinin burada “güç ve yetki” manasını tercih etmişiz. Soru sahibi ise diğer manalarını da tercih yapmadan sıralamış.
“Müfessirlerin bir kısmı buradaki hitabı kıyamet tasviri çerçevesinde değerlendirmişler ve o gün cinlere ve insanlara böyle seslenileceği yorumunu yapmışlardır. Önceki âyetlerde hesap gününe ilişkin bir uyarının bulunması, müteakip âyetlerde de kıyametten ve âhirette karşılaşılacak sonuçlardan söz edilmesi bu yorumu destekleyici niteliktedir. Diğer bir grup müfessire göre ise bu hitap dünya hayatıyla ilgilidir ve önceki âyetlerde yer alan uyarıyı tamamlamaktadır: Cinlere ve insanlara kendilerine dünya hayatında tanınan fırsata aldanmamaları gerektiği hatırlatılmakta, ölümden ve ilâhî huzurda verilecek hesaptan kaçışın asla mümkün olmadığı bildirilmektedir. Derveze, 33. âyette geçen sultân kelimesini “kişiyi kurtaracak sâlih ameller” şeklinde izah eder (VII, 136); birçok müfessirin anılan kelimeyi “delil, hüccet” anlamında almaları (İbn Atıyye, V, 230) bu yorumu destekler nitelikte olmakla beraber, 35. âyetin ifadesi belirtilen ihtimali zayıflatmaktadır. Öte yandan, bazı tefsirlerde ‘sultan’ kelimesinin “güç” anlamı esas alınarak “Büyük bir güç bulunmadıkça geçemezsiniz” ifadesinden, “Böyle bir gücünüz de olmadığına göre göklerin ve yerin sınırını aşıp ötelere geçmeniz de imkânsızdır” anlamı çıkarılmıştır. Fakat ‘sultan’ kelimesinin “yetki” anlamı dikkate alınarak âyetin ilgili kısmı, “Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ötelere geçebilmeniz ancak (Allah tarafından verilecek) bir yetki, bir imkânla olabilir” şeklinde de anlaşılabilir. Bu takdirde muhatapların, Yüce Yaratıcı’nın evrendeki yasaları doğrultusunda ortaya koyacakları çabaları sonucunda elde edecekleri kuvvete bir gönderme yapılmış demektir. Uzay araştırmalarının ilerlediği ve uzaya seyahatlerin gerçekleştiği günümüz şartları, Kur’ân tefsiriyle meşgul olanları bu yorumu benimsemeye ve bu âyetlerde uzayın fethine işaret bulunduğu görüşüne yöneltmiştir. Hatta 35. âyetteki tasvirin modern silâhları çağrıştırdığı yorumları yapılmıştır. Râzî’nin belirttiği gibi, bağlam bu hitabın âhirette olduğu izlenimini vermektedir. Fakat her iki ihtimale göre düşünüp bu âyetlerde, Allah’ın hükümranlığını aşmanın ve verdiği hükümden kaçmanın asla mümkün olmayacağı uyarısı bulunduğunu söylemek daha doğru olur (XXIX, 113-114). Bir başka anlatımla, Allah’a karşı sorumluluğu olan varlıklar ister dünya hayatında ister kıyamet gelip çattığında Allah’ın hükmünden kaçıp kurtulmak için yerin ve göğün sınırlarını zorlayacak kadar güç elde etseler veya kendilerine bu tarz bir imkân verilse, hatta bu varlıklar topyekûn bir dayanışma içine girseler dahi, 35. âyette ifade edildiği üzere bunlar sınırlı ve sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. (Üzerinize yalın bir ateş alevi ve erimiş bakır gönderilir de kurtulmak için birbirinizle yardımlaşamazsınız.) Şu halde ikinci yorum esas alındığında da (dünya hayatı bakımından) bu âyetlerden çıkan mesaj şu olmaktadır: Evreni daha iyi tanıma merakı, yerin derinliklerine ve göğün en uzak noktalarına nüfuz etme arzusu yadırganacak bir şey değildir ve büyük bir güç oluşturularak bu konuda epeyce mesafe alınabilir; ama bu çabalar asla ilâhî iradenin egemenliğini alt etme gibi bir amaç taşımamalıdır. Zira bu, Allah’ın evrendeki mutlak gücünü ayan beyan gören şuurlu varlıklara yaraşmaz; kaldı ki böyle bir yöneliş başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur, böyle bir amaç taşıyanların âkıbeti hüsrandır.”
Tefsirde bunları söylemişiz.
Sınırlar konusunda şunları söyleyebilirim:
Yeryüzünün (dünyanın) sınırlarını aşmak onu, atmosferi ile birlikte aşmaktır. Bilim ve teknoloji atmosferde uçakla uçmayı başardıktan haylice sonra atmosferi aşmaya muvaffak oldu. Aşağıda meali verilen âyete göre Dünya, atmosferi ve daha ötelerdeki yıldızlar (galaksiler) yakın sema olabilir:
“Gerçek şu ki biz yakın göğü kandillerle süsledik… (Mülk:67/5).
Dini metinlerden, semadan (evrenden) sonra gittikçe maddilikten uzaklaşan semalar olduğu anlaşılmaktadır.
İnsanoğlu henüz yıldızlarla süslü semayı aşamamıştır. Onun aştığı sema devede kulak bile değildir.
Bütün bu düşünce ve yorumlara rağmen şunu da kaydetmek isterim:
Bilim ve teknolojinin ilerlemesine paralel olarak ilgili gibi gözüken âyetleri “İşte filan buluşun Kur’ân’daki karşılığı” diyerek kesin hüküm vermek doğru değildir. Bilim değişir, Kur’ân değişmez; Kur’ân’ı bilime bağlarsanız bilim değiştikçe Kur’ân’ın, ona bağlanan âyetleri konusunda kafa karışıklığı oluşur. Kesin hüküm yerine “akla getiriyor, düşündürüyor” gibi ifadeler kullanmak uygundur.
Kur’ân âyetlerinin bilime ve akla aykırı olmaması onun sıhhati için yeterlidir. Bunun ötesinde Kur’ân’ın asıl amacı ile ilgili açıklamaları -bilhassa gayba ait konularda- aklı ve bilimi aşar; bunlarla çelişmez, ama bunları aşar. Müslüman haddini bilir, Yaratıcı ile yarışmaz, ama bilimi, insanlığın hayrına olmak üzere sınırlarına kadar kullanır, geliştirir ve bu alanda da en ileride olmakla yükümlü olduğunu bilir, bilmesi gerekir.
Felsefenin de teyit ettiği gibi beşer aklı da sınırlıdır.
Muhtaç var olduğu sürece fazlada hakkımız yoktur
04:0014/08/2022, Pazar
Çeşitli istatistikler var; bir kısmı taraflı, siyaset karışmış, abartılı, bir kısmı daha güvenilir görünüyor. Birçok ciddi araştırma yaklaşık olarak dünyada bir milyar, Türkiye’de bir milyon insanın açlık sınırı altında yaşadığını söylüyor.
Dünyada ekonomik gücün yüzde sekseninin nüfusun yüzde yirmisine ait olduğu da tespitler arasında.
Dünyada zenginler açlık meselesini dert etselerdi hiçbir yerde aç ve açık kalmazdı, zenginlerin de servetinden deryada bir avuç kadar bile eksilme olmazdı.
İslam normal ve meşru ihtiyaçların karşılamaktan aciz olanların nafakasını öncelikle durumu müsait olan yakınlara (erkeklere) yüklüyor. Bir aile ihtiyaçlarını tamamlayınca sıra, muhtaç olan yakınlara yardım etmeye geliyor. Yakınlarda da muhtaç yoksa komşudan başlayarak halka halka uzanan yardım yükümlüğü ümmeti ve ümmet coğrafyasını da aşarak bütün dünya insanlarına kadar ulaşıyor.
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu”
Bu anlayışa göre dini, dili, rengi ne olursa olsun elinde imkanı olan Müslüman, muhtacın yardımına koşacaktır.
Geçmiş zamanlarda İslam’ın nafaka sisteminden başka İslam toplumundaki zekat uygulaması, hayır kurum ve kuruluşları yardımsever insanlar açlık problemine önemli ölçüde çare olmuşlardır. Günümüzde bu sistemin, uygulama (amel) kusuru yüzünden yetersiz hale geldiği görülmektedir.
Yapılan araştırmalar ülkemizde zekatla yükümlü olanların oldukça azının bu önemli dini vazifeyi yerine getirdiğini göstermektedir.
2015 yılında İSAV’ın yaptığı zekat potansiyeli araştırmasına bir tebliğ sunan Sayın Ahmet Tabakoğlu, potansiyeli ve tam ödeme olsa hasıl edeceği sonucu şöyle ifade ediyor:
“Farzı muhal olarak 2015 yılına ait zekât potansiyelinin (80 milyar TL) sarf yerlerine dağıtılmak üzerine toplandığı düşünüldüğünde sürekli yoksul bulunan - toplam 12 milyon kişiden 4 kişilik ailelerden meydana gelen -3 milyon aileye asgarî ücret miktarında (1.300) aylık olarak bir dağıtım gerçekleşse bir yılda 46,8 milyar lira tutacaktır. Geriye kalan sarf yerlerine de potansiyel zekâtın neredeyse yarısı diğer sınıflara kalmaktadır.” (s. 930).
Şu halde ülkemizde zekatla yükümlü olanların önemli bir kısmı zekat vermiyor, verenlerin bir kısmı da bir çaresini (belki fetvasını) bularak asgarisini ödüyor.
Zekatını tam ödeyenlerin ödemeleri ise yaraya merhem olmuyor.
Şimdi zekatını hiç ödemeyen, eksik ödeyen ve zekatını tam ödese bile çevresinde aç ve açıkların bulunduğunu gören ve fakat zekatını verdiği için başkaca bir sorumluluğunun olmadığı inancı ile rahat eden kimselere Kur’an ne demiş, âlimler nasıl yorumlar yapmışlar; buna bakalım:
Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele! /O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı! (Tevbe:9/34-35).
Bu âyetleri genişçe açıklayan Kurtubî’nin Tefsirinden bir özet yapayım:
“Altın ve gümüş biriktirmekten (kenz) maksat her çeşit serveti biriktirmektir. Biriken servetin zekatını tam olarak vermeyenler bu âyetin ifade ettiği elim azaba dûçâr olacaklardır.
Sahâbeden Ebu Zer, kişinin şahsi-ailevi ihtiyacı dışında serveti olamayacağı, olursa ahirette cezası ağır olan “serveti biriktirenler”den olacağı yorumunu yapmıştır. Kurtubî bu yorumu “olağan dışı hallerde yoksulluğun, açlık ve zaruri ihtiyaçların yaygın hale geldiği zamanlara ait olarak sınırlamıştır.” (C. 10, s. 186).
Bugün dünyadaki açlık ve ülkemizdeki yoksulluk rakamları göz önüne alındığında “olağan dışı…” halleri yaşadığımızda şüphe yoktur.
Servetin zekatı tam olarak verilse dahi hala ihtiyaç sahipleri var ise servet sahiplerinin sorumluluğu nedir?
Benim de anlayışlarına katıldığım bir kısım âlimlere göre aç ve açık kalmayıncaya kadar kırkta bire ek olarak servetten sarf edilecektir.
Sorumluluk duygusuna sahip bir kısım servet sahipleri bunu yapar, diğerleri yapmaz ise veren zenginler de yoksul hale gelirler ve maksat hâsıl olmaz. Takva sahibi zenginlerin yapacağı şey, zekatı tam vermek, bundan sonra da ihtiyaç devam ettiği sürece –iş, üretim, sosyoekonomik ihtiyaçların gerektirdiği kadar serveti muhafaza edip geri kalanı vermeye devam etmektir.
Şu halde hem devletin hem sivil toplumun zekat potansiyelinin azamisinin ödenmesini sağlamak üzere organize çalışmaları gerekmektedir. Devlet laik olduğu için bunu yapamıyorsa mevzuatına göre yoksulluğa çare olarak kendine düşeni tam yapmalı geriye kalanı da sivil toplum üstlenmelidir.
Biraz da zekattan söz edelim:
Milyarlarca liralık serveti olan iş adamlarının zekat veren kısmına şunu hatırlatmak isterim:
Bu iş ve ticaret adamlarının borcu ve alacağı hiç bitmez. Eğer borcu matrahtan düşerlerse ya hiç zekat vermezler veya devede kulak verirler.
Alacağın ve borcun zekatı konusunda nas (ayet ve hadis) yoktur.
Fıkıh âlimlerinin yorumları ve görüşleri vardır, onlar da ittifak etmiş değildirler.
Doğru olanı şu kuralı uygulamaktır:
Para ve zekatlık servet kimim mülkiyetinde ve elinin altında, tasarrufuna açık ise zekatını o verir.
Borcun mu var, ödemediğin sürece o senin mülkiyetinde, ondan sen yararlanıyorsun, zekatını da vereceksin. Alacağın mı var, o da kimde ise onun mülkiyetinde, o yararlanıyor, zekatını o verecek.
Ticari sermaye para olsun mal olsun hicri yıl doldukça mevcudun zekatı yüzde iki buçuk olarak verilecektir.
Fabrikanız var veya gelir getiren akar vb.’niz var ise bunların gelirlerinin zekatı, zirai ürünlerin zekatı gibidir, öşürdür; brütün yüzde beşidir. Kural olarak bu gelirlerde yıllanma şartı yoktur. Üretim alınınca zekatı borç olur. Zekatı yılda bir kere ödenecekse hesap da buna göre yapılır; yani yıl boyunca yapılan üretimin toplamının yüzde beşi zekat olarak verilecektir.
Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan.
Cemiyet hayatında oyalanmanın bir kısmı zaruridir, ama servetin borcu ödenmezse başa bela olmuş demektir.
Reklam konusu
04:0021/08/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Reklam konusu
Sayın Hocam; Lütfen okuyup cevaplayın. Yolum yanlışsa yanlıştan dönmeme vesile olun. Benim bir youtube kanalım var ve buradan atölyemde yaptığım mekanik işleri paylaşıyorum. Kanal adı: (…). İzleyenlerim %90 yurt dışından. Bu kanaldan para kazanmaya başladım ama kazancın helalliği noktasında tereddütlerim var. Tabii kazancı da bir kenara atıp bu işi bırakamıyorum zira işe ve paraya ihtiyaç var ve bu yapabildiğim en iyi iş. Beni ve merak eden tüm youtuberları da aydınlatırsanız çok sevinirim.
Youtube üzerinden para kazanma yöntemlerinin birkaç yol var ama benim merak ettiğim görüntülü reklamlardan gelen ‘gelir’. Youtube, yayınladığımız video üzerinde reklam verenlerin reklamını göstererek her gösterilen reklam başına kazandığı paranın bir miktarını içerik üretene ödüyor. Bu kısımdaki reklam geliri elde etmede ödeme kanalı olan Adsense üzerinden bazı engellemeler yapabiliyoruz. Bunlar; Hassas İçerikler Astroloji ve Ezoterik-Cinsel Sağlık ve Üreme Sistemi Sağlığı-Cinselliğe Atıflar-Din-Flört-İlaçlar ve Besin Takviyeleri-İndirilebilir Yardımcı Programlar-Kilo Verme-Kolay Yoldan Zengin Olma-Kozmetik Prosedürler ve Vücut Modifikasyonu-Sansasyon amaçlı reklam-Siyaset-Sosyal Kumar Oyunları-Video Oyunları (Basit ve Online)-Önemli Ölçüde Çıplak Ten-Kısıtlanmış kategoriler-Alkol-Kumar ve Bahis (18+) Ben bu başlıkların tamamını engelledim. Bir de genel kategoriler adında engelleme kontrolleri yapabiliyoruz. Burada da yaklaşık 350 detaylı kategoride 200 adet engelleme hakkı veriyor ve ben 200 hakkın tamamını kullandım. Hatta daha fazla hak verse herhâlde daha fazla engelleme yaparım ama 200 ile sınırlandırmışlar. Maalesef videolarım üzerinde yayınlanan reklamların bir listesini göremiyorum. Öyle bir özellik yok. Bu yüzden yayınlanan reklamları tamamen süzmek mümkün görünmüyor.
Soru
Benim tüm bu engellemelerime rağmen dinimizce sakıncası olan reklamların gösterilme ihtimali bulunmakta. Örneğin alkolün yasak olmadığı bir ülkede benim videomu izleyen biri için alkol reklamı gösterilebilmekte ve o reklamdan elde edilen gelirin bir miktarı bana ödenebilmekte. Youtube’un reklam kazanç paylaşımında elde edilen gelirin bir kısmı içerik üreticiye (video sahibine) yapılır diye açıklanmış. Yani para Youtube’dan geliyor ama reklam ödemesinin bir kısmı olarak geliyor. Benim sorum ise bu engelleyemediğim reklamdan gelen gelir bize helal olur mu? Yoksa reklamın gösterilmesine sebep olduğumuz için haram mı olur? Tabii bu reklam genelde izleyicinin internet geçmişine ve ilgi alanlarına göre de yayınlanabiliyor. Bu konudaki mesuliyetimiz nedir?
Cevap
“Youtube, yayınladığımız video üzerinde reklam verenlerin reklamını göstererek her gösterilen reklam başına kazandığı paranın bir miktarını içerik üretene ödemektedir” diyorsunuz.
Bu soruda iki konu var:
1. Sizin yayınladığınız videolar,
2. Youtube’un reklamları.
Yayınladığınız videoların dinî ve ahlâkî bakımdan sakıncalı olmaması gerekiyor.
Meşru bir üretimi satan kimse, onun haramda kullanılmasından sorumlu olur mu? Bu sorunun cevabında müçtehitlerin iki farklı görüşleri var: Azına göre sorumlu değil. Çoğuna göre, harama alet ve yardımcı olduğu için sorumlu.
Youtube’un reklamlarında dinî ve ahlâkî bir hassasiyetin olmadığı malum. Siz meşru olmayanların bir kısmını engellemişsiniz ama engelleyemedikleriniz de var. Diyelim ki tamamını engellediniz; peki -haram içerik bulunmasa bile- reklam denilen şey meşru mu?
Bu konuda bir soru üzerine ben şunu yazmıştım (Güncelleyerek sunuyorum):
1. Reklam alırken yalan, abartı vb. durumların yanlış olduğunu biliyorum. Bunların dışında reklam aldığım firmanın dine zarar verir nitelikte olmasından ben sorumlu olur muyum?
2. Ajanslığını aldığım firma reklamını gayri-İslâmî yayın yapan kurumlara vermemde herhangi bir sorumluluğum var mı? Yani bir bakıma o kurumun o yayınına destek niteliği taşır mı?
Genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığım sorum bu şekilde. İlgileneceğinizi umuyor saygılarımı sunuyorum.
Cevap
1. Kapitalist liberal ekonominin ahlâkı yok, hırsı vardır. İç ve dış piyasa şartlarının oluşmasında büyük sermaye sahipleri ve zenginler kulübü devreye girerler, ticareti ve ekonomiyi ilgilendiren mevzuata da müdahale eder, diledikleri gibi değiştirir ve çıkartırlar. Bütün bunlar olup bittikten sonra, benzetmek gibi olmasın da “âyet gibi” bir kural okurlar: “Ekonomiye müdahale edilemez, o, piyasa şartlarında ve tabii oluşumunda kendini ayarlayarak yürür gider, hükümetler ekonomiye müdahale ederlerse dengeler bozulur, kriz çıkar (bozarız, kriz çıkarırız demektir).”
Dokunulmazlığı olan ticaretin birçok zararından biri de tüketim çılgınlığı oluşturmak, insanların kazandıklarından fazlasını harcamalarına sebep olmak ve reklam yaparken en azından abartarak yalan söylemek, insanları bir anlamda büyüleyerek/aldatarak malı satmaktır. Eğer ticaretin dini ve ahlâkı da olsaydı israfı körüklemezdi, sun’î (yapay, gerçek olmayan) ihtiyaç yaratmazdı, sattığı mal ile alâkası olmayan (kadın vb.) objeler kullanmazdı; reklâmlarında, satışa arz ettiği malı yalnızca tanıtırdı, özelliklerini ve işlevlerini açıklardı, benzeri mallardan farkını -varsa üstünlüğünü- ortaya koyardı…
Dünyada ve ülkemizde “tüketiciyi korumak” diye bir kavram ve bu kavram çerçevesinde yapılmış mevzuat, oluşturulmuş kurumlar var; bence bu kurumun aldatıcı reklamları da engellemesi gerekir.
Bir firma reklamcılık çerçevesine giren bir iş yapıyorsa, İslâm’a göre câiz olmayan bir unsurun girdiği reklamın herhangi bir halkasında bulunmaması gerekir. Müslümanlar ya sivil toplum kuruluşu veya profesyonel meslek sahibi olarak, meşru olmayan ve tüketiciye zarar veren reklamcılıkla mücadele etmeliler; olabiliyorsa bu yoldan (mücadele faaliyetinden) para kazanmalılar, olmuyorsa -parayı başka yerden bulup- bu hizmeti vermeliler.
2. İslâm’a aykırı yayın yapan bir kuruma ve kuruluşa reklam vermek söz konusu olduğunda şu soruların cevabı aranmalıdır:
a) O yayın organı İslâm’a savaş mı açmış yoksa kendi inancı veya inançsızlığına göre yayın mı yapıyor. Birinci durumda en küçük bir destek bile caiz değildir.
b) Kuruluşa reklam verilmediği takdirde yayınına devam edebilir mi? Edemezse reklamla desteklenemez.
c) Yayın kuruluşu, Müslümanlarca satım ve tanıtımı yapılmak istenen şeyi hedef kitleye ulaştırma bakımından ikâme edilemez (yerine başkası konamaz) nitelikte midir?
d) Satımı ve tanıtımı yapılan şeyden Müslümanların elde edecekleri fayda (kamu yararı) ile, malûm yayın kuruluşuna reklam vermeden hâsıl olan zarar karşılaştırıldığında hangisi daha büyük ve daha önemlidir?
Müslümanlar reklam vermese bile yayın kuruluşu işine devam edebilecekse, onun yerine başkasını koymak mümkün değilse (aynı faydayı ve etkiyi sağlamıyorsa) ve Müslümanların elde ettikleri fayda, gördükleri zarardan daha önemli ise bu takdirde o kuruluşa reklam verilebilir.
Kutlu insanın yeni kitabı
04:0011/09/2022, Pazar
Aşağıda sevgili Mustafa Kutlu’nun biri daha önce çıkmış olan ve bir solukta okuduğum (İlmihal Yahut Arzuhal), diğeri de dumanı üstünde tüten yeni kitabından (Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş) söz edeceğim.
Mustafa Kutlu hikayeci olarak tanınır, “hikayecinin İlmihal yazmakla ne işi olur?” demeyin; baksanıza Mevlânâ Mesnevî’nin ilk beytinde “Bişnev ez ney çün hikayet mîkuned: Dinle neyden çün hikayet etmede” diyor; şu halde koca Mesnevi de hikayedir!
Kutlu hikayeciliğin çekici üslubu ile İlmihal yazınca, yeni kitabında topyekün bir paradigma değiştirmeyi teklif edince kitapları bal tadında okunuyor. Ansiklopediler paradigma için çeşitli tarifler veriyorlar. Birisi şöyle:
“Terim olarak Thomas Samuel Kuhn’un kullanmasından önce Herodot, Platon, Aristoteles’de geçer. Ancak bilinen kesin anlamına ve bilim felsefesindeki tartışmasız konumuna Kuhn ile ulaşmıştır. Terimin amacı geniş bir düşünsel çerçevedir. Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında 21 farklı anlamda kullanılır. Esas olarak, bir bilim çevresine belli bir süre için egemen olan model, anlamını verir”.
Kutlu, yeni kitabında mevcut paradigmanın kapitalizm modeli olduğunu, bu modelin uygulanışının insanımıza ve dünyamıza büyük zararlar verdiğini, zor da olsa bu yoldan dönmemiz gerektiğini, İslam düşünce, iman ve uygulamasında çözümün bulunduğunu, buna dönüldüğünde bütün insanlığa büyük bir hizmet verilmiş ve kurtuluş kapısı açılmış olacağını iddia ediyor ve özet olarak da “sanayi ekonomisinden” zirai ekonomiye” geçişi teklif ediyor, savunuyor.
Evet, Kutlu haklı, paradigma değişkendir, çağdaş olanı “para dikme” olmuştur. Kapitalizm modeli para dikiyor ve ondan azami meyve almaya bakıyor; hukuku ve ahlakı da bu amaca göre ayarlıyor.
Müslüman aklının freni İslam ahlakıdır, kapitalist aklın freni yoktur. Bu dev araç insanı ve tabiatı çiğnedi, ezdi, böyle giderse kendini de imha edecek.
Bu kısa girişten sonra sözü kitapların tanıtımına bırakıyorum.
Sevgili İsmail Kara, İlmihal’in arka kapak yazısında şöyle demiş:
“Aydınlığa ve vuzuha açılan bir kapı, sonsuzluğa doğru uzanan bir yol, hakikat ve merhamet deryasına doğru akan bir nehir, göğe yükselen bir miraç...
Mustafa Kutlu’nun İlmihali’nde (ki yıllar önce ilk metinler ortaya çıktığında ona birlikte Kutlu İlmihal adını vermiştik) yüksek bir hissiyatın eşlik ettiği bu hikmetli anlatım edebin ve edebiyatın, sanatın imkânlarıyla yeni bir biçime ve üsluba kavuşuyor, terütaze yeni bir ilmihal türüne kanatlanıyor.
Yazar metinlerin neredeyse tamamında aslında kendi tecrübelerini, müşahedelerini, içten duyduklarını, tazarru ve niyazlarını, ızdıraplarını, zevk ve acılarını, ümit ve korkularını, rüya ve hayallerini anlatıyor. Bir dua gibi, bir rahmet seli gibi hikâye ediyor. Merhamet, hürmet, hizmet sütunları üzerine yükselen bir ahlâk dünyası, bir insanlık meşheri kuruyor.”
Yeni kitabının önsözünde Kutlu şöyle diyor:
“Gün gelir hakikate giden yola barikatlar kurulur. Bu defa sorulan soru şudur: ‘Ne yapmalı?’
Önce niyet edeceğiz, ardından kalbin sesine uyarak sonsuzluğa yöneleceğiz. Üç hakîmin hükmünde hata aranmaz: Kalbin, kaderin, ölümün.
Aramak vazifedir. ‘Aramakla bulunmaz fakat bulanlar ancak arayanlardır’ denilmiş. İnanmak ve sevmek şart… Arayışta esas olan samimiyettir. Kendini belli eden sanattan, nümayişçi ahlâktan ve kendine güvenen ibadetten uzak durmalı. Hakikatın-hayrın-güzelliğin ardına düşüp; gayret bizden, tevfik Allah’tan demeliyiz.
Ey kalbi olanlar!
Ümit ve korku arasında bulunanlar!
Takva sahipleri için zaman yok hükmündedir. Her an her şey olabilir!
Allah bes, baki heves.”
Sevgili Kutlu “Yel değirmenleriyle savaşmıyor”. Hz. Mûsâ gibi deryayı yarıp kurtuluş yolu açmanın peşine düşüyor.
Olur mu?
Cevabı kendisi vermiş:
“Gayret bizden, tevfik Allah’tan”.
.Allah’ın hükmü ve tefrikanın sebebi
04:0018/09/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Allah’ın hükmü ve tefrikanın sebebi
Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın indirdiği (Peygamberine vahyettiği talimat) ile hükmetmeyenlerin, yani bunlara iman etmeyen ve hayatlarında uygulamayanların zâlim, fâsık ve kâfir oldukları ifade buyurulmuştur. Bu emir yalnızca toplumu ve devleti değil, ferdi de bağlamaktadır; Allah’ın dinini hayatın dışına atan toplum ve devlet, Allah karşısında ne kadar sorumlu ise aynı şeyi yapan fert de o kadar sorumludur. Devlet ve toplum hayatında dinin uygulanmasını talep edenler ve bütün dikkat ve mesailerini bu nokta üzerinde yoğunlaştıranlar kendi nefislerinde,
ferdî hayatlarında, diğer insanlarla ilişkilerinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmezlerse, devletin ve toplumun Müslüman olması onları kurtarmaz.
Allah’ın indirdiği (hükmü ve talimatı) Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet’te yer alarak bize kadar ulaşmıştır ve insanlık yaşadığı müddetçe gelecek nesillere de ulaşacaktır. Ancak bu talimatı asırlar boyu gelip geçmiş bütün insanlar, ilişkiler, nesneler ve olaylara uygulamak istediğimizde içtihat zaruri olmaktadır; çünkü bütün bunları mezkûr iki kaynakta tafsilâtıyla ve özel (her birine mahsus) açıklamalar şeklinde bulmak mümkün değildir. Âlimler içtihat ederek; yani anlama, kıyas ve faydalıyı tercih (mekasıd-mesalih) gibi yöntemleri kullanarak sayıları ve konuları sınırlı olan ayet ve hadislerden, her asrın ihtiyacına cevap veren hükümleri çıkarırlar. Hükmü doğrudan ayet ve hadis bildiriyorsa, araya hiçbir içtihat giremiyorsa bu kesin olarak Allah’ın hükmü ve talimatıdır. Bunun da uygulamasını geçici olarak zaruretler etkileyebilir. Araya içtihat giriyorsa elde edilen hüküm muhtemelen (içtihadı yapana göre) Allah’ın hükmüdür. Birincisine hiçbir Müslüman itiraz edemez, ikincisine ise başka müçtehitler itiraz ve muhalefet edebilirler. Ortaya birden fazla içtihat çıktığında bu, ümmet için rahmettir, çeşitli çözümler ve seçenekler sunulmuş demektir.
Bu malumu ilam etmemizin (bilineni bildirmemizin) elbette birden fazla sebebi var: Bazı Müslümanlar, hem de ehli olmadıkları halde içtihat ediyorlar, belli bir ayet ve hadise dayanarak bir hüküm çıkarıyorlar, sonra da bu hükmü benimsemeyenleri küfürle, şeytan ve bel’am olmakla, Allah’ın hükmüne uymamakla suçluyorlar, suçlamakla da kalmıyor, gıyabında hüküm vererek eyleme kalkışıyorlar. Düşünmüyorlar ki, bu davranışları da “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeye” aykırıdır. Bilmiyorlar ki, Allah Resulü (s.a.) içtihadın hata da edebileceğini ifade etmiş, içtihat ile varılan hükmün başka müçtehitleri bağlamayacağına işaret buyurmuştur. Ehliyetli bir hâkimin bile hata ederek cezalandırması yerine, hata ederek beraat ettirmesini tercih ve tavsiye eylemiştir.
İçtihat ve kanaatlerimizi dinin kesin hükümleri yerine koyduğumuz müddetçe tevhidi yakalamamız mümkün değildir. Ümmetin üzerinde ittifak ettikleri ölçüler yerine şahsımızın veya grubumuzun ölçülerini koyduğumuz müddetçe de vahdeti bulmamız imkân haricindedir.
Bu kör dövüşünden kurtulmanın yolu, bütün grupların temsilcilerinden veya bütün grupların razı oldukları âlimlerden oluşacak bir “ulema meclisinin” oluşturulması ve Müslümanlar arası anlaşmazlıklarda bu meclisin hakem kılınmasıdır.
Dünya Müslüman Âlimler Birliği, İslâm’ın haricine çıkmayan ehlisünnet dışı mezhepleri de içine alan bir çerçevede ümmetin birliğini sağlamak için çaba gösteriyor.
Beş altı yıl önce ülkemizde kurulan “Uluslararası Müslüman Âlimler Dayanışma Derneği” ise ehlisünnet çerçevesi içinde olan çeşitli mezhep ve meşrepten âlimleri bir raya getirerek tefrikaya götüren ihtilâfı asgariye indirmeye çalışıyor.
Bu faaliyetlerin çoğalarak başarıya ulaşması için Allah Teâlâ’nın yardımını niyaz ediyorum.
Not
Çin’in Müslümanlara yaptığı zulüm, asumanı titretecek boyutlara ulaşmış bulunuyor. STK temsilcilerinin acilen özel bir toplantı yaparak neler yapılabileceğini müzakere edip karar almaları ve kararı birlik içinde uygulamaları farz-i kifâye olmuştur.
..İslâm’a dönüş ve hizmet grupları
04:0025/09/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - İslâm’a dönüş ve hizmet grupları
Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinden sonra ve özellikle Sanayi Devrimi’ni takip eden zamanlarda Batı’da, bilim ve teknolojide kaydedilen gelişme, zenginlik ve güç getirmiş, güçlü Batı’nın ezip sömürdüğü yoksul ve zayıf ülkeler de aynı seviyeyi yakalamak üzere yola koyulmuşlardır. Çağdaşlaşma terimi ile ifade edilmesi mümkün bulunan bu hareketin öncüleri arasında “dini, ilerleme ve çağdaşlaşmaya engel görenler” zuhur etmiş, Tanzimat’tan sonra gittikçe güçlenen bu kanaat Cumhuriyet döneminde dini, sosyal hayatın dışına çıkarma, ferdin vicdanına ve ferdî hayatına hapsetme eyleminin gerekçesi/bahanesi kılınmıştır. Cumhuriyet’in ilk 27 yılında eğitimden hukuka, devlet yönetiminden iktisada ve teşrifata kadar her alanda Batı taklit edildiği, örnek alındığı, İslâm bu alanlarda işe karıştırılmadığı halde önemli bir ilerleme elde edilememiş; bilimde, teknolojide ve bunların sağladığı güçte Batı’nın asgari seviyesine bile ulaşılamamıştır. Hem bu sonucu değerlendiren, hem de din ve vicdan üzerindeki baskıdan bunalan halk ve onların sözcüleri, münevver temsilcileri kelleyi koltuğa alarak bilhassa 1940’lı yıllarda muhalefetlerini dile getirmeye ve İslâm’a dönüş çağrısı yapmaya başlamışlardır. Zayıf da olsa basında İslâmî muhalefet ve cemaat hareketleri bu yıllarda başlamıştır. Bundan önceki direnişler ve fedakârlıklar yayılmaya ve değiştirmeye değil, yaşamaya ve muhafaza etmeye yöneliktir. Kırklı yıllardan sonraki muhalefet yayılmayı, dönüşü ve değiştirmeyi hedeflemektedir. Sebilürreşad, İslâm’ın Nuru, Müslümanın Sesi gibi birkaç dergi ile merhum Bedîüzzeman’ın faaliyetlerini ilkler arasında saymak gerekir. Arkadan -aralarında önemli farklar bulunsa da mevcut uygulamaya cephe almada ve değişim istemede birleşen- Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Ali Fuat Başgil gibi düşünür ve yazarlar ile İmam-Hatip okulları, Diyanet, bazı siyasî partiler ve tarikatların faaliyetleri gelmiştir. Bunlar içinden İmam-Hatip Okulları ve Diyanet gibi resmi olanları, muhalefeti söylem olarak ortaya koymamışlardır, fakat faaliyetleri resmi görüş ve gidişin tersine olmuş, İslâmî muhalefete ve dönüşüme destek vermişlerdir.
Eğer bugün ülkemizde bir İslâmî şuur ve muhalefet hareketi varsa bunun yakın kökenini yukarıda sıralanan kişi ve kurumların faaliyetlerinde aramak, her birinin hakkını vermek, hiçbirinden şükran ve takdirleri esirgememek gerekir. Gereken bir başka husus da vasıtayı gaye ile karıştırmamak, birincisini ikincisinin yerine koymamak, İslâmî hizmet gruplarını farklı dinlere ve ideolojilere mensup gruplar gibi görmemektir. Allah’ın rahmeti, ecri ve İslâm’a hizmetin şerefi her şahsa ve guruba yeter, tekelciliğe gerek yoktur. Bütün hizmet grupları, hizmet ettikleri yüce dinin mensupları ve hâdimleri olarak kardeşlerdir, yoldaşlardır ve dostlardır. Bu gönül ilişkisini grup farkı bozuyorsa dengeler bozulmuş, vasıta gaye haline gelmiş demektir. Hoşgörü de birinci derecede bu hizmet grupları arasında olmalı, her bir grup diğerinin içtihadına, tercihine -meşrû sınırlar içinde kaldığı müddetçe- saygı göstermelidir. Birbirine karşı tenkitleri, değerlendirmeleri ilme, insafa ve iyi niyete dayanmalı, ıslahı amaçlamalıdır.
Bugün İslâm’a yapılabilecek en büyük kötülük, tefrikaya düşmek, bölünüp parçalanmak, enerji ve imkânları birbiri ile uğraşma yolunda sarf etmektir.
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez”
İki ucun ortası
04:002/10/2022, Pazar
Yeni Şafak · HAYRETTİN KARAMAN - İki ucun ortası
Son günlerde birkaç köşe yazısında İslam’da hürriyet kavramı ve uygulamasını ilgilendiren uç ifadelere rastladım.
Bir uca göre İslam’da helal-haram ihlalinin kontrolü, cemiyet düzeni, ahlak düzeni, siyasi düzen… diye bir şey yok. Bir toplumda dileyen dilediğine inanır veya inanmaz, kimse kimsenin hayat tarzına karışamaz, herkesin ahlakı da kendinedir; belli bir inanç, hayat tarzı ve ahlak dayatılamaz; dayatılamaz şöyle dursun telkin ve tavsiye bile edilemez...
Eğer bunu yazanlar “laik bir ülkede böyledir” diyorlarsa bunu anlamak mümkündür; ancak bu da teoride böyledir, uygulamada Avrupa’da ve bazı zamanlarda Türkiye’de nelerin dayatıldığını bilmeyen yoktur.
Yok, “İslam’da, İslâmî devlet ve toplumda da bu böyledir” demek istiyorlarsa, kusura bakmasınlar ama İslam’ın “i”sini bilmiyorlar demektir. Yazının sonunda, “İslam’da nasıldır?” sorusunun cevabını kısaca yazacağım.
Diğer uç ise “Bizim gibi inanmayan, bizim gibi düşünmeyen ve yaşamayanlara hayat hakkı yoktur” deyip “Başı açık gezen kadını öldürüyorlar, Allahu ekber diyerek Müslümanı ve ötekini -ama daha çok da Müslümanı- kesiyorlar…
Gelelim iki ucun ortasına; yani doğru anlaşılan İslam’da olana:
Çağımızda sosyal ilişkiler faydacılık (menfaat) felsefesine dayanmaktadır. Ancak faydalıyı zararlıdan ayıran ölçü akıl ve maddî hazdan ibarettir; bu ölçüler de insanlığı sonunda bireycilik ve egoizm bataklığına saplamıştır. Allah’ın yeryüzünde insan kullarına sunduğu tükenmez servet ve nimetin dağılımındaki adâletsizlik ve bu yüzden çekilen acılar, akıtılan kanlar yalnızca maddî haz ve menfaat ölçülerinin tabii sonucu olan egoizmin acı meyveleridir.
İslâm dîni de talimâtında, emir ve yasaklarında fayda-zarar prensibini (maslahat prensibini) esas almıştır. Ancak onu, beşerî sistemlerden ayıran husus ilâhî irşâda (vahye) dayanması, aklını ve haz duygusunu vahyin emrine ve kontrolüne vermesidir. İslâm’a göre de cemiyet ve hukuk nizâmının gâyesi şu altı değeri korumaktır: “hayat, akıl, nesil, din, mal ve ırz (namuz-şeref)”. İslâm’da vahyin kontrolünde bulunan akıl ve nefis bu altı değer arasında gerekli dengeyi kurmuş; daha da önemlisi bu değerleri korumayı hayatın gâyesi değil, asıl maksada vesîle ve hadim kılmıştır. Bütün bunlar, Allah’ın yeryüzünde halîfesi bir kul olabilmek için gereklidir, her şey Allah’ındır, O’ndan gelmiştir ve O’na dönecektir.
Bu iman ve anlayış içinde menfaat prensibi, fertten insanlık ailesine kadar genişleyen toplulukları ve halkları çerçevesi içine almış, egoizm ve sömürü yerine âdil paylaşma ve dengeli faydalanma esaslarının hâkim olması öngörülmüştür.
İlişkilerini işte bu esasların yönlendirdiği İslâm toplumunun toplum-fert arası dengeye yaklaşımını, “her şey insan için, insan da Allah içindir” şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu yaklaşım içinde toplumun gâyesi, ibâdet eğitimi içinde ahlâk ve karakteri oluşmuş iyi fertler (Allah kulları, halîfeleri) yetiştirmek, bunların oluşturduğu ve devam ettirdiği toplumda hayâ temeline dayalı sosyal ahlâkı hâkim kılmak ve bu değerleri kontrol eden bir efkâr-ı umumiye meydana getirmektir. Bütün ibâdetler birinci amaca, hayâ duygusunu korumaya yönelik emir ve tedbirler ikinci hedefe, emr bi’l-ma’rûf, nehy ani’l-münker müessese ve uygulaması da üçüncü gâyeye yönelik bulunmaktadır.
İslâmî devlette ve toplumda “saldım çayıra Mevlam kayıra” kuralı yoktur. Tebliğ, temsil, te’dîb, cihad; meşru, iyi ve güzel olana yönlendirme, bunların zıtlarından sakındırma ve engelleme… vardır.
İnsanlara din ve mezhep dayatılmaz ama, İslâmî değerlerin, kamu düzeninin, umûmî ahlakın, ruh ve beden sağlığının… korunması için gerekli tedbirler alınır.
İslam adına konuşanların atıp tutarken Kur’an âyetlerini ve ilgili sahih hadisleri hiç kaale almamaları kıyamet alameti olsa gerektir.
“İslam’da olan, Müslümanların hayatında var mıdır” şeklinde haklı bir soru sorulabilir; buna verilebilecek cevabımız ise şudur:
Başta farklı kesinlik, bilgi ve irfan derecelerinde iman olmak üzere Müslümanların hayatında olan değerler, yukarıda özetlediğim ötekilere ait olandan çok değerli, çok üstündür. Eksiklerin giderilmesi ise mümkündür; çünkü elimizde Kitap ve Sünnet, önümüzde Allah Resulü ve örnek neslin kılavuzluğu vardır.
Hayvanı şoklayarak kesmek İslam’a aykırı mı?
04:009/10/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Hayvanı şoklayarak kesmek İslam’a aykırı mı?
Sevgili Serdar Tuncer, “Er yarın Hak divanında belli olur” başlıklı yazısında (4 Ekim 2022) benim ismimin geçtiği şu parçaya yer veriyor:
“İsmail Kılıçarslan’ın o şahane tespit cümlesinden hareketle ‘kendisini Allah’ın dininin Türkiye distribütörü’ zanneden bir takım zevata eleştiri için bir video çekip yayınladık Mymecra’da. Ebubekir Sofuoğlu Hoca programın fragmanını görünce bir tweet attı, aynıyle alıntılıyorum: “Sn Tuncer; itirazlarımızı kişilere değil onların görüşlerine eleştirilerimiz kabul edin lütfen. Mesela; H. Karaman’ın bir hayvan şoklanarak da kurban olur fetvası İslam’a aykırıdır. Unutmayın Yahudilik ve Hıristiyanlık 5 dk içinde değil; yüzyıllar boyunca küçük SAPMALARLA bozuldu…”
Sayın Tuncer benimle bir röportaj yapmış bunu da yayınlamıştı. Öven ve yeren tepkiler olmuş; olur, tabîîdir. Tabîî ve meşru olmayan, benimle bir röportaj yapıp yayınlamanın caiz olmadığı görüşüdür. Bu kesim fırsat bulsa, kendileri gibi düşünmeyen herkesin fikir hürriyetine son verirler de hayatlarına izin verirler mi bilemem!
Adı geçen kişinin ifadesini şuraya alıp bir açalım:
“H. Karaman’ın bir hayvan şoklanarak da kurban olur fetvası İslam’a aykırıdır. Unutmayın Yahudilik ve Hıristiyanlık 5 dk içinde değil; yüzyıllar boyunca küçük SAPMALARLA bozuldu…”
1. H. Karaman hocadır ve bu kişinin babası yaşındadır. Adının başına saygılı bir sıfat konamaz mıydı!? Edeb yahu!
2. Tarih profesörleri ne zamandan beri fetva vermeye başladılar; haberim olmadı. Bu kişi, tarih bilimine ek olarak fıkıh ilminden icazetli veya doktoralı mı?
3. İşte bu “çizmeden yukarı çıkmanın sebep olduğu hatalar:
a) Bir fetvanın “İslam’a aykırı” olabilmesi için “muteber icmâ’a aykırı olması gerekir”. Böyle bir icma yoktur. Bizde Diyanet ve dışarıda birçok fetva mercii “bir hayvan şoklanarak da kesilebilir, kesilmeden önce ölmedikçe bunda sakınca yoktur” demişlerdir; ben de bunu diyorum.
b) Hakkında icma bulunmayan bir konuda farklı ictihad, yorum ve fetvalar “birbirine aykırı olur” da “İslam’a aykırı olmaz.
d) Kur’an-ı Kerim, Sünnet, kütüphaneler dolusu akaid, fıkıh ve fetva kitabı mevcut oldukça ve milyarlarca Müslüman sahih İslam’a iman ettikçe ve pek çoğu uyguladıkça bazı kişilerin sapmaları İslam’ı bozamaz. Benim yazım asla bir sapma değildir. İslam hak din olarak kıyamete kadar var olmaya devam edecektir; Ehl-i sünnetin inancı budur.
Şimdi gelelim konuya; ben ne demişim, muteber merciler ne demiş?
Bana sormuşlar:
Kurbanlık hayvanı önce bayıltmak veya uyuşturmak, sonra kesmek câiz olur mu?
Cevap vermişim:
Kurban veya etlik hayvan keserken önce hayvanı bayıltmak, uyuşturmak, böylece acı duymasını asgarîye indirmek, sonra boğazlamak câizdir; önemli olan kalp atışları durmadan ve bu mânâda ölüm gerçekleşmeden hayvanı boğazlamaktır. Hadîslerde, kesilecek hayvana eziyet edilmemesi emredilmiştir.
Sonra bu konuda biraz da detaylı şu yazıyı kaleme almışım:
Hayvanı bayıltarak kesmek
Her zaman büyük ölçüde et tüketiliyor ve bu etler de eti yenen hayvanların helal olabilmesi için şart koşulan öldürme şekilleriyle elde ediliyor, edilmelidir.
Kurban Bayramı yaklaşınca bu konu da daha çok ve canlı bir tonda gündeme geliyor, maalesef her kafadan bir ses geldiği için de Müslüman halkın kafası karışıyor, hocalara başvuruyorlar. Aldıkları cevaplar bazen çelişkili oluyor, bu da onları dara düşürüyor.
Bu yazıda konuyu özetlemeden şunu söylemek isterim:
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu ülkemizin itibarlı ve ehliyetli İslam ilim adamlarından oluşuyor. Bu kurulun verdiği fetvalara ve yaptığı açıklamalara ulaşmak artık problem ve zor değildir. Fetvalar hem kitap olarak basılmıştır, hem de internetten ulaşmak bir dakikalık iştir.
Bu yazıda bilgi ve düşüncemi paylaşmak istediğim konu “hayvan acı çekmesin veya en az acı ile ölsün diye alınacak tedbirler ve bu meyanda kesmeden önce bayıltma işlemidir”.
Dinimiz, idama mahkum edilmiş kimselerin bile en az acı ile öldürülmesi gerektiğini söylüyor. İster etlik ister kurbanlık hayvanları kesim yerine götürürken, kesme durumuna getirirken, kesim usul ve aletlerini seçerken en az acı verecek olanı seçmek dinin emridir. Hayvana, gereksiz eziyet veren insanlardan bunun ve boynuzlu hayvanın boynuzsuz olana verdiği acı ve zararın hesabı sorulacaktır.
Çok çeşitli bayıltma usulleri var; bunlardan biri seçilirken iki hususa dikkat etmek gerekiyor:
1. En az acı vereni ve
2. Hayvanı kesmeden önce öldürmeyeni seçilecektir.
Bu usullerden biri de, hayvanın başının uygun yerinden özel bir aletle girip çıkması ile saniyeden daha az bir zamanda hayvanın bayılmasını sağlayan mildir.
Bu usulün en az acı veren usul olduğu bilimle ispat edilmiştir, tartışılan tarafı ise “milin girip çıkmasını takiben dört saniye içinde kesim yapılıyor, bu arada -kesimden önce- hayvanın ölme ihtimalidir”.
Bu ihtimal yüzünden kesimin şeriata-fıkha uygun olup olmadığı konusunda şu görüşler ortaya çıkmıştır:
1. Murdar hayvan, harici bir müdahale olmadan kendiliğinden ölen hayvandır; bu usulde hayvan nadiren kesmeden önce ölse bile insanın müdahalesi (millemesi) sonunda ölmektedir, murdar sayılmaz.
2. Yüzde bir oranında kesmeden önce ölme ihtimali bulunsa bile bu ihtimal sebebiyle biz yüzde doksan dokuzunun da kesmeden ölmüş olma ihtimaline göre hüküm veririz ve bu usul ile ölmüş hayvanı murdar sayarız.
3. Fıkıhta hüküm ağleb ve ekser (kuvvetli ihtimale, çok kere olana) göre verilir. Yüzde doksan dokuz ölmediği bilim ve tecrübeye dayalı olduğuna göre (dört dakika sonra ayılıyor ve etrafına zarar verebiliyor), bir hayvanın milleme sonucu öldüğü bilinmedikçe hemen arkasından yapılan kesimin meşru kesim olduğuna hükmetmek gerekir.
Benim vardığım sonuç üçüncü maddeye uygundur.
Haricen müdahale olmadan ölen hayvan murdardır, bu doğru, ama müdahalenin hayvanı helal kılabilmesi için şeriat bir usul koymuş, müdahale (kesim) böyle olmazsa helal olmaz demiştir. Kuyuya veya çukura başı aşağı düşmüş, çıkarılamayan ve ölmekte olan bir hayvanın herhangi bir yerini delip veya kesip kan akıtılınca zaruret sebebiyle helal oluyor. Av hayvanı, avcı yetişmeden aldığı yara ile ölürse helal oluyor. Bunların dışında kesilmesi gereken hayvanın canlı iken ve usulüne göre kesilmesi gerekiyor. Bu sebeple birinci maddeye katılmıyorum.
İkinci madde de nadir ve zayıf ihtimali vaki sayarak yüzde doksan dokuz helali haram saydığı, zoru ve acıyı tercih ettiği için buna da katılmıyorum.
Üçüncü maddeyi uygun buluyorum. Mil ile bayıltılan hayvanın kesimden önce öldüğü -yüzde bir ihtimal ile değil- kesin bilinirse o hayvan murdar olur. “Sağ ve bayılmış olması çok güçlü ihtimal olduğu ve dört saniye içinde kesildiği, kanının fışkırdığı sabit olduğundan bu usul ile kesilen hayvan murdar olmaz” diyorum.
Her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Diyanet’in fetvası:
Dinimiz, insan veya hayvan farkı gözetmeksizin tüm canlılara iyi davranılmasını, öldürülürken bile eziyet vermeden öldürülmesini emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah (c.c.), şüphesiz her şeyde ihsanı (iyi ve yumuşak davranmayı) emretmiştir. Bu itibarla, siz (kısas veya had olarak bir kimseyi) öldüreceğiniz zaman öldürmeyi güzel (maktule en kolay biçimde) yapınız, (hayvan) boğazlayacağınız zaman da boğazlamayı güzel yapınız. Biriniz (hayvanı boğazlayacağında) bıçağını keskinleştirsin ve boğazladığı hayvanı rahat ettirsin.” (Müslim, Sayd ve Zebâih 57; Ebû Dâvûd, Dahâya 12)
Buna göre kurbana fazla eziyet vermemek (ölüm acısını azaltmak) maksadıyla, kesim esnasında hayvanın elektrik şoku, narkoz veya benzeri bir yöntemle bayıltılarak kesilmesi caizdir. Ancak hayvanın bayıltıldıktan sonra ölmeden boğazından kesilmesi gerekir. Hayvan henüz kesilmeden, şok etkisiyle ölürse, kurban olmayacağı gibi, eti de yenmez. (Din İşleri Yüksek Kurulu 24. 02. 2010 tarihli Karar; Ayrıca bkz. Mecelletu Mecmai’l-Fıkhi’l-İslâmî, Cidde, 1997, Sayı: 10/I, s: 653-654). Zira kurbanlık veya etlik hayvanın yenilmesinin caiz olabilmesi için kesim esnasında hayvanın canlı olması gerekir (Merğinânî, el-Hidâye, IV, 66).
Başka ülkelerden “caiz gören fetvalar” için şu siteye de bakılabilir.
İslamweb.net
Kıyafetin Müslümancası
04:0016/10/2022, Pazar
“Her türlü ibadeti, hayatı ve ölümü âlemlerin Rabbi Allah için olan” Müslümanın bu inanç ve şuurunun kılık kıyafetine de yansıması tabiidir. İslâm yalnızca iman ve ibadetten ibaret olmayıp fert ve toplum hayatının bütününü kuşattığı için kıyafetin kültürel yönü de İslâm’ı ilgilendirmektedir. Bu sebepledir ki Fahr-i Kâinat (s.a.), kılık kıyafetin inanç ile ilgili tarafı kadar kültürel yönüne de temas buyurmuş, sınırları ve hassasiyet noktalarını açıklamıştır.
Bu açıklamalara göre bir elbisenin, saç ve sakal biçiminin, rozet ve takıların İslâm öncesinden gelmesi, onu Müslüman olmayan toplumların da kullanmakta olmaları önemli değildir. Hz. Peygamber ve ashabının kullandıkları giysilerin çoğu, İslâm öncesinde Arapların veya diğer kavimlerin (mesela İran ve Bizans halklarının) de kullandıkları, giydikleri, taktıkları giysilerdir. Başörtüsü (hımar), çarşaf (cilbab), gömlek-kamîs, şalvar ve don (sirval), hırka (bürde) bu giysilere örnektir. Keza tevhid mücadelesinde müşriklerin önceliği bulunduğu zaman diliminde saçlar, onlara benzemesin diye, ehlikitabın yaptığı gibi ortadan ayrılarak taranmış, mücadele ve muhalefette öncelik sırası Yahudi ve Hıristiyanlara geldiğinde ise saçlar geriye doğru taranır olmuş, Yahudilere benzememek için beyazlaşan sakal ve bıyığın boyanması, her iki zümreye benzemesin diye sakalın uzatılıp bıyıkların kısaltılması, sarığın belli bir biçimde sarılması tavsiye edilmiştir.
Bu örneklerde sınırları ve hassasiyeti belirleyen ölçü, kılık ve kıyafetin, belli bir dinî grubun yaygın âdeti, işareti, millî ve dinî hususiyeti (şiarı) olmasıdır. Bu şiarın, doğrudan bir dinî inanç ile bağlantısı önemli olduğu gibi -Müslümanların benzemekten uzak kalmalarının gerekliliği bakımından- bir kavmin şiarı olması da önemlidir... Böyle bir niteliğinin bulunmaması halinde giyilen kumaşın, giysi çeşidi ve biçiminin, tıraş şeklinin başka kavimlere mensup insanlar tarafından da kullanılmış veya kullanılmakta olması sakınca teşkil etmemektedir. Bu sınırlamayı kültür çerçevesine almak mümkündür.
Kılık kıyafet konusunda hassasiyet gösterilen diğer iki sınırlama da din (inanç, ibadet, helal-haram ayrımı) ve fıtrat (cinsin özellikleri) ile ilgilidir. Birçok ayet ve hadis Müslümanların inançla, dinî hayatla ilgisi bulunan resimleri, putları, şekilleri yapmamaları, alıp kullanmamaları gerektiğini ifade etmektedir... Buradan hareket eden fıkıhçılar ve tefsirciler Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarına veya dindarlarına mahsus bulunan kılık, kıyafet ve sembolleri kullanmalarının caiz olmadığını ifade etmişlerdir. “Bir kavme kendisini benzetmeye özenen kimseler o kavimden olurlar” mealindeki hadis, dinî ve kültürel çerçevedeki taklitleri, özenmeleri, benzemeleri mahkûm etmektedir. Aynı hadisin fıtratla ilgili benzeşmeleri de işaret yoluyla ihtiva ettiği düşünülebilir. Giyilen elbisenin, avret yerlerini (dinin kapatılmasını istediği uzuvları) kapatacak vasıfta olmasının istenmesi, avret yerlerini açıkta bırakan veya kapattığı halde –ince olduğu için– gösteren elbiselerin yasaklanması da dinî sınır ve hassasiyet örnekleridir. (Burada dinî tabirini dar mânâda, “inanç ve ibadet hayatı ile ilgili olan alan için” kullanıyoruz; geniş mânâda “dinî” sınırının içine kültür de girmektedir.)
Gösteriş, israf, böbürlenme unsurlarını içeren giyim-kuşamın hoş karşılanmaması da dinî-ahlâkî sınırlamalara dâhildir. Fıtratı (yaratıcının canlı ve cansız varlıklara verdiği özellikleri), kılık kıyafet konusunda da korumak maksadıyla her cinsin tabiatına daha uygun bulunan süslenmeye riayet etmesi; bu cümleden olarak altın ve ipek kullanmanın ve bazı renklerin erkeklere yasaklanması, keza erkeğin kadınlara mahsus, kadının da erkeklere ait bulunan kılık ve kıyafetlere bürünmesinin menedilmesi fıtratı koruma gerekçesine dayansa gerektir.
Tarih boyunca Müslümanların kılık ve kıyafetleri, Müslümanca giyinişleri ve giyinme kültürleri işte buraya kadar özetlenen sınırlar ve hassasiyetler içinde oluşmuştur. Müslümanlar başta örtünme (tesettür) olmak üzere dinin amaç ve sınırlamalarını göz önüne alarak kılık ve kıyafetlerine şekil vermişler, dış görünüşlerinin bile -kişinin dini ve kültürünü temsil eder şekilde- gâvura benzemesinden özenle uzak durmuşlardır. Çünkü yukarıda meali verilen hadise/düstura göre dışını kasten birilerine benzetenin içi de ona ya benzemiştir, ya benzeyecektir.
Promosyon dâhil birkaç soruya cevap
04:0023/10/2022, Pazar
Yeni Şafak · HAYRETTİN KARAMAN - Promosyon dâhil birkaç soruya cevap
Yen Şafak’ta 25 yıl farklı konularda köşe yazısı yazdıktan sonra yorgunluk ve hastalığım yüzünden haftada bir gün ve ilmini yaptığım konuda, gelen sorulara cevap şeklinde yazmaya karar vermiştim. Soru adresime yeterli soru gelmediğinde farklı yazılar da yazıyorum, ama soru gelirse kararımı uyguluyorum.
Bugün de üç soruya cevap vereceğim.
Soru
…Esselamü aleyküm sayın hocam,
Son zamanlarda aşağıdaki söz, sizin söylediğiniz bir söz olarak sosyal medyada dolaşmaktadır. Bu sözü siz mi söylediniz, öğrenmek istedim: “İktidara zarar verecekse, haksızlık ve yanlışlardan şikâyet etmek, doğruları söylemek caiz değildir”... Değerli vaktinizi ayırdığınız için Allah razı olsun.
Cevap
Dedikoduları kaynağından araştırdığınız için sizi tebrik ve teşekkür ediyorum. Ne yazık ki insanların çoğu, dedikoduları araştırmadan inanıyor, bunları konuşup yayarak günaha giriyorlar.
İktidar da, kişiler de, elbette iyi niyetle ve uygun bir dil ile eleştirilir. Maksat da yıpratmak, ne pahasına olursa olsun itibar ve iktidardan düşürmek değil, yanlıştan dönmesini, hatalarını asgariye indirmeyi sağlamak olur. İktidarın iyi ve doğrularını hiç kale almayıp, dile getirmeyip yalnızca -tenkit edene göre veya mutlak olarak - hata, kusur, günah olanları abartarak, olanın yanına olmayanı da katarak bunları da özellikle seçimlerin arefesinde yaparak istismar etmenin doğru olmadığı kanaatindeyim, bunu her zaman söyler ve yazarım.
Bu ifadem belli bir zaman ve belli bir iktidar ve muhalefete ait ve mahsus değildir, bugünü ve geleceği içine almak üzere geneldir.
Soru
Hocam selamün aleyküm, nasılsınız? Vakit ayırdığınız için teşekkürler (Bu kişinin promosyon konusundaki sorusuna cevap yazmıştım)..
Hocam banka promosyonunu kullanmıyoruz. Bu parayı örneğin anneme cep telefonu hediye etmek için kullanabilir miyiz? Ya da babam köydeki evinin bahçesine parke taş döşeme işi yaptıracak, buna benzer doğrudan kendime ve eşime değil de anne-baba, kayınvalide-kayınpedere verme durumu olursa caiz olur mu?
Cevap
Faizci bankalar maaşları kullanıp faiz kazanıyor ve bunun az bir miktarını da maaşını onlardan alanlara veriyor. Faizci bankaya maaş yatıran, bankanın o para ile faizcilik yapmasını sağlıyor; bu bir günah, o faizden kazanılan parayı alıp yerse bu da ikinci bir günah oluyor.
Bir kişi maaşını -çalıştığı kurum o bankaları tercih ettiği için -mesela katılım bankalarından alma imkânına sahip değilse- faizci bankadan maaşını ilk imkânda çekecek. Aldığı promosyonu da -kendisi yoksul değilse- yoksullara verecek. Burada yoksuldan maksadımız, temel ihtiyaçlarını temin edemeyen veya eksik temin eden kişidir.
Kişi, kendisine ve ailesine promosyondan harcama yapamaz, ana-baba gibi gerektiğinde bakmakla yükümlü olduğu kişilere de promosyonu veremez.
Kayınpeder, kayınvalide kişinin bakmakla yükümlü olduğu yakınları değildir; bu sebeple yoksul iseler onlara promosyonu verebilir.
19 Eylül 2021’de benzer soruya şu cevabı vermiştim:
“Maaş bankaya yatırılınca maaş ödeyenin mülkiyetinden çıkıyor, maaş alanın mülkü oluyor. Banka bu maaştan istifade etmiyorsa para emanettir ve bunu sahiplerine dağıtır. Bu bir külfettir, banka ücret alacak yerde niçin promosyon versin!?
Banka parayı bir şekilde kullanıyorsa, istifade ediyorsa ödünçtür. Ödünç karşılığında promosyon faiz olur. Faizci bankalardan maaşını alan kişi bir yandan parası ile bankanın faizcilik yapmasına razı olmuştur diğer yandan promosyon adıyla faiz almaktadır.
Parasını katılım bankalarından alan kişi parası ile faizcilik yapılması sakıncasından kurtulur çünkü bu bankalar faizcilik yapmıyorlar ve bu sebeple katılım bankalarının tercih edilmesi gerekir. Ama ödünç karşılığında veya paradan istifade edildiği için parasından fazlasını promosyon adıyla alınca faiz almış olur.
Çare katılım bankalarının maaşları ortaklık havuzuna yatırmaları ve günlük kâr ödemeleridir; tabii havuzlar toplamı kâr etmiş ise…”
Katılım bankalarının merkezî danışma kurulunda muteber fıkıh hocaları var. Onların aldığı bir karara göre “Katılım bankasına maaşlar yatırılırken belli bir süre çekilmeden kalması şartı varsa bu takdirde maaş ödünç verilmiş olur ve alınan fazlalık faiz olur. Ama böyle bir şart yoksa ödünç verme durumu da olmaz ve alınan fazlalık bankanın hibesi (hediyesi) olur.”
Şimdi bu açıklama üzerinde düşündüğüm zaman -bir paradan istifade edenin bu sebeple sahibine menfaat sağlamasının faiz olacağı şeklindeki kendi görüşümü muhafaza etsem de- bu açıklamanın da bir fıkhî dayanağı var diyorum; çünkü bu fetvayı verenler, “ödünç durumunun gerçekleşmesi için bir karz akdi gerekir, süre şartı olmayınca karz akdi de olmaz” demiş oluyorlar.
Soru
… Bir kişi, “Peygamber Efendimiz’in hutbede adının söylenmesini ve ‘hazret’ hitabını yasaklayanı, İslâm’a Arap dini, Peygamberimiz’e Arap milliyetçisi diyorsa, Kur’ân’ı reddediyorsa, Peygamberimiz’e adamları ile Şam’da soygun yaptı, ganimet ayetini uydurdu, bütün peygamberler utanmadır” diyeni açık belgelere göre seven Müslüman olabilir mi, hüküm Allah’ın.
Cevap
Bu sözleri kim söylemiş, nerede ve ne zaman söylemiş, aynen böyle mi söylemiş, nakleden güvenilir bir kimse mi…? Bu hususları araştırmadan sözün izafe edildiği şahıs hakkında hüküm sahibi olmak doğru değildir.
Araştırmadan sonra söylediği sabit olursa diyeceğim şudur:
Bunlar ağıza alınamayacak, tüyler ürperten iftiralardır, hezeyanlardır, İslâm düşmanlığı ve edepsizliktir. Hiçbir Müslüman bu yalanları uydurup söylemez ve bunları söyleyen varsa onları da sevemez.
Peygamberler yalan söylemez ve günah işlemezler.
Peygamberimiz’in dini anlatan söz ve fiilleri de İslâm’a dâhil olduğu için ganimet ayeti uydurmaya ihtiyacı olmaz; çünkü savaş ve ganimet konusundaki sahih hadisler de maksadı hâsıl ederdi.
İslâm’da savaşın amacı ganimet değildir; savunmadır, insanlara din hürriyetini sağlamaktır ve onları kula kul olmaktan kurtarmaktır.
Tecdidden İslâmcılığa
04:0030/10/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Tecdidden İslâmcılığa
“Allah Teâlâ bu ümmete, her yüzyılda bir, dinini yenileyecek kimseler gönderecektir” mealindeki hadiste geçen “men yuceddidu: yenileyecek olan” ifadesinden türetilen “müceddid” ile bu kelimelerin mastarı olan “tecdid”, zamanla lügat mânâsını aşan mânâlar kazanmış ve birer İslâmî terim haline gelmiştir. Hadiste geçen kelimeyi, İslâm’ın genel ilkeleri ve bağlayıcı nasları bağlamında ele alan yorumcular tecdidi “eskiyen kısımları yenilemek, yenileri ile değiştirmek” şeklinde anlamamışlardır. Çünkü en azından İslâm’ın ilk asrında, vahyin getirdiği hükümler ve çözümler ile bunların ışığında yürütülen içtihat, ümmetin gelişmesine ve genişlemesine rağmen ihtiyacı karşılıyor, bu alanda bir eskime ve değiştirme ihtiyacı gözükmüyordu. Buna karşılık İslâm’a yeni giren topluluklar ve kültür zeminlerinin taşıdığı çeşitli inançlar, gelenekler, dinî davranışlar ve semboller vardı; bunlar belli bir yoğunluğa ulaştığında dinî olmasa da içtimâî meşruiyet kazanıyor, bu gelişme de dinin inanç, ibadet ve varlığa bakış alanlarını kirletiyor, Allah’ın nezdindeki dini değilse de ümmetin yaşadığı dini kısmen değiştiriyor ve eskitiyordu. Hadiste “ümmetin dinini yenileyecek olan” ifadesinin kullanılmış olması bu bakımdan anlamlı idi.
İşte bu sebeple asırlarca mezkûr hadisteki yenileme, “dine sonradan katılan, dinden olmadığı, dine dâhil bulunmadığı halde böyle telakki edilen katkıların temizlenmesi, ayıklanması, İslâm’ın ilk saflık ve berraklığına iade edilmesi” şeklinde anlaşılmış, bu mânâda hurafe ve bid’atleri tespit ederek ayıklamaya çalışan, İslâm’a sokulmak istenen sapık inanç ve düşüncelere karşı mücadele veren, Raşid Halifeler dönemine ait dinî, siyasî, sosyal yapıyı, İslâm’ın amaçlarına ters düşecek şekilde mihverinden saptıranlara karşı muhalefet bayrağını açan kimselerin bu faaliyetlerine “tecdid”, kendilerine de “müceddid” denmiştir. Eğer bu hareket iman ve ibadet hayatından siyasete kadar bütün alanları kaplıyorsa “külli tecdid”den, bir veya birkaç alanla ilgili bulunuyorsa “cüz’i tecdidden” söz edilmiştir.
Örnek vermek gerekirse; Emeviler devrinden itibaren siyasî sapmalara karşı muhalefet bayrağını açan Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr, Zeyd b. Ali, Ömer b. Abdulaziz, dinî sapmaları önlemek üzere Sünnet kaynağını tespite çalışan ilk muhaddisler, fıkhı tedvin eden ilk fıkıhçılar, mezhep imamları, İslâm inancını aslına uygun olarak formülleştirip ümmete takdim eden itikadi mezhep imamları, felsefe ve bâtınî hareketlerin bozduğu dengeyi yeniden kurarak öz din ilimlerine itibarını iade etmek üzere yola çıkan Gazzali, bunlara ek olarak amacından ve usulünden sapmış tasavvuf hareketleri ile beşeri olan ile ilâhî olanı birbirine karıştıran mezhepçilik ve taklide karşı mücadele veren İbn Teymiyye ve takipçileri, tasavvufun özellikle irfan boyutunda ortaya çıkan ve “şeriat, tarikat, marifet, hakikat” arasındaki dengeyi bozan çıkışlara ve zuhurlara karşı, seyr-i sülûku tamamlamış, irfan merdivenlerini hemen bütün basamaklarını geçmiş, içeriden biri olarak bu dengeyi yeniden kurmaya, tasavvufî irfanı ve bunu temsil eden zevatı harcamadan şeriatı kurtarmanın ve her şeyi yerli yerine oturtmanın formüllerini bulmaya çalışan İmam-ı Rabbani, bir yandan İbn Teymiyye gibi selefileri, diğer yandan kelâm, fıkıh, felsefe ve tasavvuf okullarını daha külli bir bakış açısından ele alarak “cümlenin maksudu bir, lakin rivayat muhtelif” gibi bir sonuca ulaşan ve bu mânâda ümmetin birliğini tesis etmeye çalışan Şah Veliyyullah, müceddidler tarihinde şerefle yerlerini alan isimler arasındadır.
Moderniteye kadar geçen dönemde İslâm ve diğerleri arasındaki ilişki, aziz ile zelil, üstün ile aşağı, hak ile batıl, davet edilen ile çağırılan arasındaki ilişkidir. Bundan bir dereceye kadar istisna edilebilecek ilişki ve hareket, İslâm felsefesi için söz konusudur; çünkü bazı İslâm filozofları, vahyin getirdiği bilgi ve metodoloji ile aynı konularda Yunan filozoflarının ortaya koyduklarını karşılaştırmış, birincisinin ya hakikatinin yahut da zahirinin yetersiz, gerçeği ifade etmekten uzak olduğuna hükmetmiş, Yunan filozoflarının düşüncelerine İslâmî elbiseler giydirmek için çaba sarf etmişlerdir. Bunlar ile muasır İslâmcıların modernist olanları arasında bir dereceye kadar benzerlik bulmak mümkündür.
Sanayi İnkılabı öncesi gelişmeler ile bu inkılaptan sonra Batı’nın madde dünyasına ait bilim, teknoloji, servet ve askeri güç sahasında gerçekleştirdiği gelişmeler ve atılımlar İslâm dünyasında, diğerlerine bakış açısını değiştirmiş, üstten bakanların bir kısmı alttan bakmaya başlamışlardır. Hiç şüphe yok ki, İslâm’ın ilk dört asrında yaşayanların din anlayış ve uygulamaları, kurdukları madde-mânâ, dünya-ahiret dengesi, bu meyanda daima canlı tuttukları tefekkür, içtihat ve makul sınırları içinde hürriyet devam etseydi, bunları bozan ve gerileten tarihi sebepler bulunmasa veya bunların üstesinden gelinebilseydi madde dünyasındaki ilerleme ve güç de “diğerlerine” kaptırılmayacak, Müslümanlar maddi ihtişama ve güce aşağıdan bakmayacak, kendi evrensel ve paha biçilmez değerlerini zayi etmeyeceklerdi. Ama ne yazık ki, böyle olmadı, dengeler bozuldu, tefekkür ve içtihadın yerini donukluk, tabiiyyet, fikrî ve fiziki tembellik, taklit aldı; zarf bozuldukça mazrufu da muhafaza edemez oldu.
Madde alanında ilerlemiş, gelişmiş ve güçlenmiş olan, bu güçlerinin önemli bir kısmını da Müslümanların servet ve istiklallerine kast ve bunları gasp ederek elde etmiş bulunan ötekiler karşısında varlığını koruma çabasına düşen İslâm âleminde birden fazla tavır alış, yaklaşım, reçete ortaya çıkmıştır:
Bunlardan biri “ver İslâm’ı al uygarlık, refahı ve gelişmeyi” formülü ile ifade edilebilir ve bu formülün peşinde koşanlar İslâmcılık ve İslâmcılar bahsinin dışında kalırlar.
Bir diğeri “biz, belli bir döneme kadar gelmiş dinî hükümleri ve bunların beşeri yorumlarını (tefsir, fıkıh, tasavvuf birikimini) aynen koruyalım, bunlara göre amel edelim, günlük ibadetlerimizi yapalım, fıkıhçıların ve tefsircilerin önümüze koydukları helal-haram, caiz-memnu ölçülerine bağlı kalalım, bu davranış biçimi bize -zamanın ruhunu okuyamadığı için- zayıflama ve yok oluş getirse de bunu düşünmeyelim, akıbetin Allah’a ait olduğu cümlesini tekrarlayalım...” diyenlerdir. Bunların da İslâmcılık ve İslâmcılarla bir alakaları yoktur.
İlk dönem İslâmcıları (bizde Sultan Abdulhamid devrinden Cumhuriyet’e kadar) düşünce ve hareketlerinin yarısında müceddidlerle beraberdirler: “İslâm’ın beşeri, yabancı, eskimiş katkılardan ayıklanması, ilk saflığına döndürülmesi, tefekkür ve içtihat kapılarının açılması, bunun için çaba gösterilmesi gerekir” derler. İkinci yarısında ise kendi çağlarının özellik ve ihtiyaçlarına paralel olarak farklıdırlar. Belli bir alanda güçlenmiş, ilerlemiş ve Müslümanların varlığını tehdit eder hale gelmiş diğerlerinin yapıp ettikleri ile İslâm arasında bir bağ kurmak, bunların zaruri görülenlerini, İslâmî deliller ve terimler çerçevesine alarak meşrûlaştırmak, bu sentez içinde yeniden formülleştirilecek İslâm’ı, ümmetin siyasî, sosyal, hukukî, iktisadî, ahlâkî... hayatlarının temeli kılmak.
Bu mânâda İslâmcılığın ve İslâmcıların yaşayan temsilcilerinden söz etmek mümkündür.
Yine İslâmcılık kategorisi içinde görülen iki yaklaşım daha vardır:
a) Yalnızca beşeri yorumların, içtihatların ve çözümlerin değil, vahyin getirdiklerinin de kısmen tarihi olduğu tezinden hareketle bunların eskidiğini ileri süren ve bunları çağın (ileri sayılan diğerlerinin) getirdikleri ile değiştirmek, ilkeler ve amaçlar çerçevesine çekilmiş bir İslâm’ı, İslâm topluluklarının hayat rehberi kılmak, hatta bu ilkelerle çağı aşılamak isteyenler, bu reçetenin geçerli olduğunu savunanlar (Bunlar benim İslamcılarım değildir).
b) İslâm’ın ilk dönemlerinin tefekkür, içtihat ve hürriyet ortamını ihya ederek bu zeminde geliştirilecek fikir ve fiil ile çağı aşmak, İslâm’ın öz modellerini oluşturup çağa sunmak ve “Allah yoluna çağır...” emrini çağa yaraşır bir biçim ve boyutta yerine getirmek için bir yol tutan ve çaba sarf edenler (İşte bu yolun daha ideal ve sağlıklı olduğunu düşünüyorum, tabii yapılabilirse).
İslâm dünyasında, İslâm’ın değiştirmek istediğini diriltip yaşatmak, bunun için de gerekirse İslâm’ın değişmezlerini kısmen veya kül halinde terk etmek yolunu tutanları çerçeve dışında tutarak, farklılık ve özelliklerini tespite çalıştığım Müslüman mütefekkirleri, dava adamlarını ben İslâmcılar içinde görüyor, ihlasla, iyi niyetle tutulan yolların bir caddede buluşacağını, bu caddeyi takip edecek olan Müslümanların da bir gün selamete çıkacaklarını umuyor, bekliyor ve gerekli çabaya katılıyorum.
Allah’ın hükmü, âlimlerin hükmü, Vehhâbîler…
04:0013/11/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Allah’ın hükmü, âlimlerin hükmü, Vehhâbîler...
Soru
Saygıdeğer hocalar,
Ehlisünnet olmayı Kur’ân’la ilişkilendirmek için Kur’ân’da geçen “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin” ayeti gösteriliyor. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlamaktır. Çünkü Kur’ân, Hz. Cebrail Aleyhisselam tarafından kendisine iletildiği zaman Peygamber Efendimiz ilk olarak Kur’ân’ı anladı ki, dini öğrensin.
O zaman ehlisünnet cemaatleri de Peygamberimiz’e itaat ederek öncelikle Peygamberimiz’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlayarak, Kur’ân’daki “Hüküm sadece Allah’a aittir” ayetine itaat etmeli. Hocaların, âlimlerin, mollaların hükümlerini hâşâ Allah’ın hükmü gibi görmemeli. Böylece Allah’ın yasaklamadığı şeyleri din diye dayatmamalı ve âlimleri, kabirleri kutsal mekânlar değil de, sadece Allah yolunda yol göstermiş insanlar olarak görmeli ve tevhidin tek olan Allah’a iman (İhlas suresinin belirttiği gibi), EHAD, tek olarak Allah’a ibadet ve duayı hayatının her alanında icra etmeli değil midir? Oysa günümüzde cemaatler âlimleri kutsal varlıklar gibi görüyor. Oysa Kur’ân’da Hristiyan ve Yahudilerin de bu tür yanlışlığa düştüğünü belirtiyor.
Bu tevhid farkındalığında, halife isimlerinin Allah’a ibadet mekânı camilerde yer alması tuhaf değil midir? Bunun Vehhabilik, Selefilik vb. ilgisi yoktur. Fatiha suresinde her rekatta “İyyake na’budu ve iyyake nestain” diyerek “Sadece Allah’a ibadet eder ve Allah’tan medet umarız” demiyor muyuz? Saygılarımla (İ.T.)
**
Soruları ayırarak cevap yazacağım:
1. O zaman ehlisünnet cemaatleri de Peygamberimiz’e itaat ederek öncelikle Peygamberimiz’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlayarak, Kur’ân’daki “Hüküm sadece Allah a aittir” ayetine itaat etmeli…
Cevap
Ehlisünnet cemaatleri elbette Kur’ân’ı anlamaya çalışıyor. Bu vazife aslında bütün müminlere aittir, fakat hayat şartlarının müsait olmaması yüzünden yine Kur’ân’daki emre uyarak bilmeyen bilene sorar olmuştur. Hiçbir ehlisünnet âlimi Allah’tan başkasının dinî hüküm koyabileceğini söylemez ve böyle bir inanç taşımaz. Peygamberimiz’in Kur’ân dışında açıkladığı dinî hükümler de Allah’a aittir, Allah bir başka şekilde vahyetmiştir.
1. Hocaların, âlimlerin, mollaların hükümlerini hâşâ Allah’ın hükmü gibi görmemeli. Böylece Allah’ın yasaklamadığı şeyleri din diye dayatmamalı…
Cevap
Hiçbir ehlisünnet âlimi veya sıradan mensubu “hocaların, âlimlerin, mollaların” hükümlerini, Allah’ın Kitabı’ndan ve hükmünden bağımsız olarak ortaya konmuş hükümler olarak görmez ve böyle bilmez; âlimlerin söyledikleri ve yazdıkları anlama yoluyla Kur’ân’a dayanmakta ve bu mânâda Allah’ın hükmü olmaktadır; “Bizim anladığımıza göre Allah’ın hükmü şudur” demektedirler; zaten başka türlü de Allah’ın hükmü bilinemez.
1. Âlimleri, kabirleri kutsal mekânlar değil de, sadece Allah yolunda yol göstermiş insanlar olarak görmeli ve tevhidin tek olan Allah’a iman (İhlâs suresinin belirttiği gibi) EHAD, tek olarak Allah’a ibadet ve duayı hayatının her alanında icra etmeli değil midir? Oysa günümüzde cemaatler, âlimleri kutsal varlıklar gibi görüyor. Oysa Kur’ân, Hristiyan ve Yahudilerin de bu tür yanlışlığa düştüğünü belirtiyor.
Cevap
“Kutsal mekânlar”, “kutsal varlıklar” ifadenizden maksadınız oraları ve onları hâşâ Allah gibi kendilerine ibadet edilen veya Allah adına hüküm koyan, icra eden varlılar gibi görüyorlar” demekse, bu ehlisünnete iftira olur. Kimse belli bir mekâna tapmıyor, belli bir şahsı hâşâ Allah’a eş koşmuyor! Bütün ehlisünnet Müslümanlar bir Allah’a ibadet ederler ve hiçbir şeyi ona eş koşmazlar.
İnsanlar Allah’a yakınlık ve bu yakınlığın bahşettiği olgunluk, etki, eğitim kabiliyeti… bakımından eşit değildir. Evet, her mümin için bu kapı açıktır. Kutsi hadiste “Farz ve nafile ibadetler ile kulun Allah’a yaklaşacağı ve sonunda bütün organlarının Allah’ın emrine gireceği…” müjdeleniyor ve bu imkân belli kişilere özgü değildir; kim kemiyet ve keyfiyet bakımından yeterli ibadet yaparsa o, hadiste geçen ifade ile “velî” olur. Bu insanlara saygı gösterenler, onların sohbetlerine katılanlar, tavsiyelerine kulak verenler onları hâşâ Allah’a eş koşmuyorlar; koşan varsa o ehlisünnet de mümin de değildir; onları, Allah’a güzel kul olabilmek için kılavuz olarak görüyorlar.
Türbeleri, mezarları ziyaret edenler elbette bunu ibret almak, ölümü hatırlamak, orada yatanlar için dua etmek maksadıyla yapmalıdırlar. Eğer oralarda yatan kişilerin yukarıda ifade ettiğim velilerden biri olduğuna inanıyorlarsa ziyaret maksadına bir de “örnek alma” eklenir.
Efendimiz’in (s.a.) Ravzasını ziyaretin tek Allah’a kulluk bilinci, aşkı, sevgisi… bakımından etkisi vardır, ziyaretçi O’na tapmaz, Allah’ın O’na olan sevgisinden nasip almaya taliptir. Ve mescidinde ibadet ise yine bir tek Allah’a yapılan ibadettir; sevabı daha fazla olduğu Peygamberimiz (s.a.) tarafından bildirildiği için orada namaz kılmayı istemektedirler.
1. Bu tevhid farkındalığında, halife isimlerinin Allah’a ibadet mekânı camilerde yer alması tuhaf değil midir? Bunun Vehhabilik, Selefilik vb. ilgisi yoktur. Fatiha suresinde her rekatta “İyyake na’budu ve iyyake nastain” diyerek “Sadece Allah’a ibadet eder ve Allah’tan medet umarız” demiyor muyuz?
Cevap
Bu isimlere, Hristiyanlık’ta olduğu gibi tapınma diye bir şey yoktur. Ehlisünnet Müslümanlar camilerde hangi isim ve yazı olursa olsun bir tek Allah’a ibadet ederler.
Bu isimler, rastgele isimler değildir, Allah’ın kendilerinden razı olduğu Kur’ân’da açıklanmış isimlerdir, onların adlarını camilerde gören ve okuyanlar merak ederler de hayat hikâyelerini okurlarsa Allah’ın razı olduğu kullar olma yolunda bir imkân, bir örnek daha elde etmiş olurlar.
Vehhâbîlerin, Selefîlerin önemli hatası, şirk olmayan inanış ve davranışları şirk saymaları ve ümmeti bölmeleridir. Çok yaygın bir örnek verelim: Peygamberimiz’in (s.a.) Ravzasını ziyaret eden Peygamber âşıkları, yüzlerini Ravza’ya dönüp ellerini kaldırarak “bir tek Allah’a” dua etmek istiyorlar, Vehhâbîler/Selefîler sanki bu büyük bir günah veya şirkmiş gibi insanları azarlıyor, buna imkân vermiyorlar; hâlbuki kimse Efendimiz’e tapmıyor, bir tek Allah’a tapıyor, Peygamberimiz’i de örnek almaya çalışıyor.
Peygamberimiz Ebedî Âleme (Yüce Dost’a) gidince o Yüce Dost’un Peygamberimiz’e olan sevgisi de sona mı eriyor? Asla, işte o sevgiden nasiplenmektir bütün dâvâ.
Uyuşturucu kaçakçılığı ve ticaretinin cezası
04:0020/11/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Ticaretinin Cezası
Soru
…Kur’an’da uyuşturucu maddelerin haram ve yasak olduğuna dair bir ayet yok, hadislerde de yok; şu halde neye dayanarak uyuşturucu haramdır diyorsunuz ve bunun ticaretini yapanlara ceza verilmesini meşru görüyorsunuz?
Cevap
Böyle bir soruyu aklı ve vicdanı yerinde olan bir kimsenin sormasını mümkün görmüyorum, ama yine de bilgi tazelemek için bir cevap yazmayı uygun gördüm.
Uyuşturucu maddeleri, tıbbi zaruretler dışında kullanmak üzere üretmek, alıp satmak, bulundurmak hemen bütün ülkelerde yasaklanmıştır. Uyuşturucu alışkanlığı, insanı insanlığından çıkaran, onu uyuşturucuya esir eden, bağımlı hale getiren bir iptiladır. Bu alışkanlıkla mücadele etmek bütün insanların başta gelen ödevleri olmalıdır. İnsanlara bu ölçüde zarar verme pahasına para kazanmak bir insanlık suçudur. Bu suçun da kendi ağırlığına uygun bir cezası olmalıdır. Hangi cezanın uygun olduğu ve ceza yanında ne gibi eğitici tedbirlerin alınması gerektiği konusu yıllardır tartışılmakta, çeşitli ülkelerde farklı cezalar ve tedbirler uygulanmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu çağda, özellikle Arap yarımadası ve yakın çevresinde insanlar uyuşturucuyu bilmiyorlar, keyif verici ve sarhoş edici olmak üzere alkollü içki ve bilhassa şarap kullanıyorlardı. Kur’an ve Sünnet insanın hayatını, sağlığını, aklını tehdit eden, bunlar için tehlike teşkil eden nesnelerin vücuda alınmasını yasakladığı gibi malın korunmasını da emretmiş, boş, faydasız, zararlı sarf mânâsında israfı şiddetle kınamıştır. Uyuşturucu kullanımı da bu genel yasaklama çerçevesine girmektedir; çünkü kullanan kimselerin akıl, ruh ve beden sağlığını bozmakta, kamu düzenine zarar vermekte, yeni nesilleri dejenere etmekte ve malın boş yere ve zararlı sonuçlar verecek şekilde harcanmasına sebep olmaktadır. Şu halde İslâm’a göre de uyuşturucu kullanımı, alım-satımı, üretimi, bulundurulması mutlaka önlenmelidir. Önleyici tedbir olarak eğitim başta gelmekle beraber kötü niyetli, merhametsiz, hırslı, insanlık düşmanı üretici ve kaçakçılara da caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.
İslâm’da (şeriatta) cezalar hadler, kısas ve tazîr şeklinde üç nevidir.
Hadler suç ve ceza olarak ayetler ve hadislerle belirlenmiştir; bunların içinde uyuşturucu ile ilgili bir suç yoktur. Kısas, öldürme ve yaralama suçlarında uygulanmaktadır.
Bu iki nevi suçun dışında kalan suçlar tazîr çerçevesine girmekte, takdiri, tarifi ve cezası ümmetin temsilcilerine (yöneticilere, ulü’l-emre) bırakılmış bulunmaktadır. Temsilciler meclisi konuyu görüşecek, toplu içtihat yoluyla bir çözüm paketi getirecektir. Bunun içinde ceza da bulunacak, bu ceza içtihat yoluyla şeriata dâhil edilecektir. İçtihat yoluyla şeriata dâhil edilen diğer hükümler gibi bunda da ümmetin ihtilaf etmesi, farklı cezaların teklif edilmesi tabiidir. Bu durumda devlet başkanı ve temsilciler, kabul edilen kanun çıkarma usulüne göre hangi cezayı kanunlaştırmaya karar vermişlerse ülkede o ceza uygulanacak ve bu ceza şeriata (İslâm) uygun görülecektir. Bu cezanın ölüm (idam) olması da mümkün ve caizdir.
Soru
Sağlık taraması hakkında.
Sizlerden, toplumda yaygın olarak yapılan tarama testleri ve muayeneleri hakkındaki görüşünüzü istirham edeceğim. Bilindiği gibi kanser başta, var olan veya daha sonra çıkması muhtemel hastalıklar için tarama testleri ve muayeneleri yapılmaktadır. Bu kişilerin çoğu o anda sağlıklı olan veya olduğunu düşünen kişilerdir. Nadiren de bilmeden üzerlerinde bilmedikleri bir hastalıkları vardır. Sağlıklı! iken yapılan bu test ve muayeneler için görüş ve önerilerinizi istirham ediyorum.
Cevap
Bu kimselerin sağlıklı oldukları ancak testten sonra biliniyor; daha önce böyle bir bilgi yok; hastalığın, kendilerince hissedilmeyen veya belirti vermeyen bir evresinde de olabilirler; bu sebeple “sağlıklı insanların test edilmeleri” değil, hasta olmaları muhtemel insanların, zamanında hastalıklarının teşhis edilerek tedbir alınması için test edilmeleri bahse konudur ve bu da caizdir, gereklidir.
Soru
Müslüman kadınların, mahrem olmayan erkelerin karşısına makyajlı olarak çıkmaları çok yaygın hale gelmiştir; bu konudaki görüşünüz nedir?
Cevap
Öncelikle değerli kız ve kadınlarımıza küçük bir tavsiyede bulunmak isterim:
Sabah namazına kalkıp abdest aldıklarında yüzlerine yedi kere soğuk su çarpsınlar. Bir yandan bu su jimnastiği diğer yandan vaktin bereketi ile namazın nuru yaşlı hanımlar olduklarında bile derilerini düzgün kılacaktır. Devamlı makyaj yapanların ise yaşlandıkça yüzlerinin neye benzeyeceğini deneyenlerden sorsunlar!
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) kadınlarımızın, dışarı çıkarken, mahrem olmayanlarla bir araya gelmeleri durumunda güzel koku sürmelerini bile uygun bulmamış, yasaklamıştır.
Güzel koku koklama duyusu, makyajlı yüz de görme duyusu ile ilgi çeker, kışkırtıcı olabilir.
Kadınlarımız kocalarına, kocalar da karılarına güzel görünmek için gerekeni yapabilirler.
Farklılaşma, parçalanma ve uzlaşma üzerine
04:0027/11/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Farklılaşma, parçalanma ve uzlaşma üzerine
Farklılaşma ve parçalanmanın sebepleri ile uzlaşma ve bütünleşmenin yolu soruluyor.
Cevap olarak düşüncem şudur:
a) Toplumumuzda farklı dinlere mensup gruplar arasında gittikçe derinleşen ve eskiden olana nispetle -bu bakımdan- farklı bir değişme görülmüyor.
b) Bir dinin içindeki mezheplere mensup guruplar içinden de yalnızca Sünniler ile diğerleri arasında, zaman zaman dozunu artıran bir farklılaşma şuurundan söz edilebilir.
c) Nispeten derinleşen ve genişleyen bir farklılaşma -bize göre- laikliği İslâm’a aykırı görmeyen Müslümanlar ve dinsizler ile laik olmayan Müslümanlar arasında söz konusudur.
d) Kavmî kökenleri farklı guruplardan yalnızca Türkler ile Kürtler arasında gittikçe derinleşen bir farklılaşmadan söz ediliyor, ancak bütün Türkleri ve Kürtleri içine aldığını söylemek mümkün değildir, hatta iki zümrenin de ucunda ve kenarında bulunan az sayıda insanlarda böyle bir şuur güçlenmesinden bahsetmek vakıaya daha yakın olsa gerektir.
e) Ekonomik ve sosyal konumlar bakımından toplumun farklı tabakaları arasında mevcut farklılaşmanın da nispi olarak kayda değer bir derinleşme arz ettiği izlenimini taşımıyorum.
Var olduğunu düşündüğümüz alanlarda ve gruplar arasındaki farklılaşma ve bunun gittikçe derinleşmesinin genel ve özel sebepleri vardır.
a) Genel sebeplerin başında millî eğitim ve kültür politikamız gelmektedir. Ümmet yapısından ve kültüründen ulus yapısına ve kültürüne geçmeye karar veren Cumhuriyet’in kurucuları, ümmet bütünlüğünü sağlayan bağları ve tedbirleri bir kenara atmış, hatta bunlara karşı olumsuz, bazen düşmanca tavırlar takınmışlardır. Buna karşı düşündükleri ulus için tutarlı bir tanım ve birliği kuracak yeterli bir bağ da getirememişlerdir. Kavramlarda ve yapıdaki bu tutarsızlık, temelsizlik, yetersizlik hatta çelişki, ülkenin eğitim ve kültür politikasına da yansımış, okuyanlar gelenekten uzaklaşmış, gelenekten uzaklaşanlar -toplumu kenetleyen- millî ve manevi değerlerden de uzak kalmışlardır.
b) Geleneğe dayalı değerlerimizin yerine ikame edilmek istenen modern değerlerin tabiatında yalnızlaştırma ve parçalama vardır.
c) Farklılaşmanın diğer sebepleri arasında zaman zaman azalan ve çoğalan iç ve dış tahrikler, haksız ve ölçüsüz kazançlar, ölçüsüz harcamalar ve tüketim çılgınlığı, millî gelirin adil olmayan paylaşımı, sosyal ve adalet kurumlarının yetersizliği veya yokluğu, medyanın ilkesizliği ve tahrikleri, hürriyetlerin kötüye kullanılması ve çeşitli baskıları ve zulmü saymak mümkündür.
Toplumsal farklılaşma toplum için zenginlik, güzellik veren renkler, mükemmeli yakalama yarışının saikleri ve dayanışma aracı olmaktan çıkıp bölen ve parçalayan duvarlar haline geldiğinde toplumun birlik ve bütünlüğünü tehdit eder, bunun arkasından zayıflama, gerileme ve ülkenin bölünmesi tehlikesi gelir.
“Devlet ve sistem tek belirleyici olduğu halde farklılaşma neden?” sorusunun cevabını ararken öncelikle devlet ve sistemin belirleyicisini aramak ve sorgulamak gerekir. Devletin ilkelerini, amaçlarını, işlevlerini ve yapısını halk mı belirlemiştir yoksa kendilerini halktan üstün gören ve ellerine geçirdikleri gücü halkı sindirme ve kendi ideolojilerini dayatma aracı kılan bir aristokrat veya jakoben azınlık mı? Eğer birinci şık gerçekleşmiş ve halk uzlaşarak devletin ve sistemin temel özelliklerini belirlemiş olsaydı farklılaşmanın suçluları arasında devlet ve sistemin bulunmaması gerekirdi. Ne yazık ki devlet ve halk adına (diyerek) belirlemeleri yapanlar halktan, onun değerlerinden uzaklaşmış ve ona yabancılaşmış bir zinde güç, bir baskı zümresi olmuştur; bunların ektikleri tohumdan şikâyet konusu olan farklılaşma ve parçalanmaların çıkması da kaçınılmazdır.
Toplumsal uzlaşmanın ön şartı, toplumu oluşturan kişi ve gruplardan hiçbirinin kendi çıkar, düşünce, inanç, ilke ve ideolojisini diğerlerine dayatmamasıdır. İkinci şart, kişi ve grupların ileri sürecekleri uzlaşma şartlarının ülkeyi bölecek ve parçalayacak cinsten şartlar olmamasıdır.
Bu iki şartı bütün gruplar kabullendikten sonra sıra müştereklerin (ortak değer, istek ve kabullerin) tespitine gelir. Yapılacak ön çalışmalar ile müşterekler tespit edilince bunlar ülkenin ana ve detay kanunları ve kuralları haline getirilir. Üzerinde birleşme sağlanamayan, dolayısıyla müşterekin dışında kalan konularda ülkenin ve toplumun zararına olmadıkça, umumi ahlakı, sağlığı, kamu düzenini ve güvenliği bozmadıkça şahıs ve gruplar serbest bırakılır.
Meseleye İslâmî açıdan bakılacak olursa, yukarıda özetlemeye çalıştığımız uzlaşma modeli bir geçiş dönemi modelidir. Müslümanların nihai hedefi ise zora başvurmadan, insanları ikna ederek, iyi örnekler göstererek (örnek bir İslâmî hayat ve toplum modeli sunarak) modelin İslâmîleşmesini sağlamaktır. Modelin teori ve uygulamada İslâmîleşmesi halinde toplum gerçek mânâda barış, hürriyet, istikrar, adalet ve huzura kavuşacak; kurt ile kuzu, Müslüman ile gayrimüslim, güçlü ile zayıf... yan yana, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde yaşayacaklardır
.Çifte cinsiyet veya üçüncü cins
04:004/12/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Çifte cinsiyet veya üçüncü cins
Fıkıh kitaplarımızda “hunsâ” diye bilinen ve kendisinde erkeklik ile dişilik organlarının birlikte bulunduğu veya ikisinin de belirli olarak bulunmadığı kimseler ile cinsiyetlerini değiştirenlerin dinî durumları son zamanlarda sıklıkla sorulmaya başladı. Bu neviden bir soru listesini maddeler halinde cevaplandıracağım:
1. Benim bilgime ve soruşturmalardan aldığım sonuca göre yaratılıştan (biyolojik ve fizyolojik özellikleri itibariyle) kadın olan bir kimse ameliyatla erkek, erkek olan bir kimse de ameliyatla kadın olamıyor; yani bazı organlarını kestirip aldırsa ve bazı organlarında değişiklik yaptırsa da bütün fonksiyonları ve özellikleri ile cinsiyetini değiştiremiyor. Hele hele erkek iken kadına dönüştürülenler asla çocuk sahibi olamıyor, keza kadın iken erkeğe dönüştürülenler de bir kadını hamile bırakamıyor.
2. Allah Teâlâ Kitabında insanoğlunu erkek veya dişi olarak yarattığını bildiriyor, bu iki özelliği birden taşıyan bir üçüncü insan nev’i yarattığını bildirmiyor. Şu halde fıtraten (yaratılıştan) insan ya erkektir yahut da dişidir. Bu iki cinsiyetin belirleyici organ ve işaretlerini birlikte taşıyanlar, ikisine birden sahip olanlar, bir mânâda fıtrata aykırı, sakat, eksik veya fazlalıklı doğanlar gibidirler. İnsanın iki kulağı, bir burnu, iki ayağı, on parmağı... vardır; bir çocuk bu organlarında bir fazlalık veya eksiklik ile doğarsa bunu “Allah böyle yaratmıştır, demek ki O’nun yaratışına göre bir insan çeşidi de budur” diye karşılamak yerine, sebeplerini keşfederek -veya keşfetmeyi bekleyerek- normal dışı kabul etmek gerekecektir.
3. Yaratılış itibariyle kadın olan kendini kadın gibi, erkek olan da erkek gibi hisseder. Eğer bu hissediş ve karşı cinse yönelik alakada bir değişiklik, bir terslik varsa yine bunu yaratılışa değil, hastalığa, sakatlığa, irsiyet veya eğitimden gelen bir bozukluğa bağlamak ve tedavisi için çareler aramak gerekir. Çünkü normale uymayan anormaldir, düzeltilmesi gereken bir durumdur.
4. İslâm, canlı varlıkların yaratılıştan var ve normal olan özelliklerinin, organlarının, şekillerinin değiştirilmesine izin vermemekte, bunu “Allah’ın yaratışını değiştirmeye kalkışma” olarak değerlendirmekte ve lanetlemektedir. Şayet normal dışı bir eksiklik, fazlalık, çirkinlik, arıza var ise bunun düzeltilmesi (bu mânâda estetik ameliyat) caizdir, tedavi olarak kabul edilmektedir. Bu genel hükme ve kurala göre biyolojik ve fizyolojik olarak erkek veya kadın olan bir insanın, sırf kendisini karşı cinsten gördüğü, böyle hissettiği, bu yüzden bunalıma girdiği için ameliyat edilerek karşı cinsin bazı özelliklerine ve organlarına kavuşturulması asla caiz değildir. Bu, tedavi değil, bozmadır. Bu yüzden bunalıma girenler, başka sebeplerle bunalıma girenler gibi erbabı tarafından tedavi edilmelidir. Bir kimse ruh hastalığına tutulduğu için burnunu kurbağa, parmağını akrep zannetse, böyle görüp, böyle hissetse, bu kimseyi tedavi etmek için burnunu veya parmağını kesen bir tabibi ne duydum, ne gördüm, ne de bir yerde okudum!
5. Doğuştan iki cinsin de bazı organlarını taşıyan kimselere bakılır; bunlardan hangisi fonksiyonları itibariyle güçlü ve etkili ise kişi o cinsiyette ve o sıfatta kabul edilir. Bu durumda diğer fazlalıklar anormal sayılarak ameliyat yoluyla giderilir ve bu, altıncı parmak, üçüncü ayak gibi anormal bir fazlalık olduğundan giderilmesinde dinî bir sakınca bulunmaz.
6. Gerçekte var olup olmadığını bilmiyorum; eğer her iki organ ve özelliği eşit olarak taşıyan (hunsây-i müşkil) bir insan bulunursa onun psikolojisi, kendini hangi cinsten gördüğü, saydığı, hissettiği esas alınır ve buna göre işlem yapılır; yani dinî bakımdan kendisine böyle davranıldığı gibi tedavi ve ameliyat bakımından da buna göre hareket edilir.
7. Eğer doğuştan her iki cinsin de belirleyici organ ve alametlerini taşımayan (bu çeşit hunsây-i müşkil) bir insana rastlanırsa ona da bir önceki maddede olduğu gibi davranılır; hissi ve eğilimi göz önüne alınır.
8. Günlük hayat, kılık kıyafet, tesettür, haklar ve borçlar... bakımından da hunsâlara yapılacak muamele, yukarıdaki maddelerde açıklanan sonuçlara, işlemlere ve kabullenişlere göre olacaktır.
9. Allah Teâlâ’nın bu gibi kullarına muamelesi, şüphesiz adalet, rahmet ve mahabbet çerçevesinde olacaktır; yeter ki, onlar da diğer kullar gibi iradeleri dâhilinde bulunan alanda Allah’a itaat ve kulluktan ayrılmasınlar. Ayrılmaları halinde ise yine muamelenin, normal olup da günah işleyen kullarınkine benzer/denk olması umulur.
Tasavvuf
04:0011/12/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Tasavvuf
Soru
Tasavvufun İslâmîliği öteden beri tartışılıyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Cevap
Tasavvuf camiasının ortaya koyduğu bilgi ve dinî davranış, camianın dışında olanlara yabancı gelmeye başladığı günlerden beri tasavvufun İslâm’daki yeri tartışılmıştır. Tasavvufa kelâm ve fıkıh penceresinden bakanlar -farklı anlama, yorumlama ve uzlaştırma usullerine bağlı olarak- iki guruba ayrılmışlardır:
Bir gruba göre tasavvufun getirdiği farklı dinî bilgiler hatalıdır, yabancıdır ve İslâm dışıdır, dinî davranışlar da bid’attır; dinin aslında bulunmadığı halde ona sokulmuş eklerdir, katkılardır, temizlenmesi gerekir.
Diğer guruba göre bu bilgi, inanç ve davranışlar ikiye ayrılır:
1) Kitap ve Sünnet’in naslarıyla çatışmayanlar halis kullukların, ibadetlerin bereketli ürünleri sayılırlar, İslâm irfanına zenginlik katarlar.
2) İlk bakışta Kitap ve Sünnet’in nasları (zahiri) ile çatışır gözükenler de ikiye ayrılır:
a) Beyan ettikleri itikat ve ortaya koydukları ibadet ve amel bakımından Müslüman, âlim, kâmil oldukları zahir bulunan sofilerden zuhur edenler ancak dış görünüşleri itibariyle zahire aykırı olabilirler; gerçeği araştırıldığı zaman ya bunların zahirlerinin kastedilmediği, dil yetersizliği yüzünden eksik ifade edildikleri ve yanlış anlaşıldıkları ortaya çıkacak yahut da sofilere ait hususi haller (sekr, manevi sarhoşluk) içinde söylendikleri için keşif hatası (kalp gözü ile görülenlerin yanlış anlaşılması, değerlendirilmesi ve ifade edilmesi) olarak kabul edileceklerdir.
b) Beyan ettikleri veya bilinen inançları, davranışları bozuk, sapık, din dışı olanlardan zuhur eden ve tasavvufa sokulan, tasavvuf kalıpları içinde ifade edilenler ise erbabı tarafından tespit edilip ayıklanacak, bunlarla İslâm’ın saflığının bozulmasına, Müslümanların doğrudan sapmasına meydan verilmeyecektir.
Gerçek tasavvuf hareketinin iki amacı vardır:
1. Nefsin tezkiyesi yoluyla has kulluğa ve kâmil ahlaka ulaşmak,
2. Buna ek olarak kalbin tasfiyesi yoluyla gerçek tevhide, kesin bilgiye (yakîn), gayb âleminin ve ledünnî bilginin keşfini elde etmek.
Bu iki amacın dine aykırılığından, İslâm dışılığından bahsetmek mümkün değildir. Ancak bu iki hedefe, dinin zahirini ihmal ederek, inanç, ibadet gibi dinî sınırlar çerçevesini (yani şeriatı) aşarak varmak da mümkün değildir. Gerçek sofilere göre tarikat ve hakikat şeriatın hâdimleridir, sofinin Müslümanlığı ile avamın Müslümanlığı ilmihal çerçevesinde davranış bakımından farklı olamaz; fark dış ile için, zahir ile bâtının, suret ile hakikatin birlikte, beraber, tam olarak bulunup bulunmamasındadır.
Her mümin, ya kâmil ve ehliyetli bir mürşidin terbiyesinde yahut da -sahtesi gerçeğinden daha çok olduğu ve birbirinden ayırt edilmesi de güç bulunduğundan kâmil mürşid bulunamayınca- iyi niyet ve samimiyetle ibadetlerine devam ederek ve Resulullah’ın (s.a.) siyretini –elinden geldiği kadar– kendisine örnek alarak Müslümanlığını “ihsan” mertebesine çıkarmaya çalışmalıdır. Bu mertebeye doğru tırmandıkça imanda sarsılmazlık, irfanda zenginlik ve derinlik, ahlakta kemâl, nefiste hakka teslimiyet hâsıl olacak, gözün ve kalbin perdeleri açılacaktır. Ancak ihsan mertebesinin basamakları sonsuz olduğundan bu cehdin, çabanın ve tırmanışın da sonu yoktur, ömür boyu devam edecektir. Sona vardığını ve cehde (ibadetlere) gerek kalmadığını zannedenler ve söyleyenler nefislerinin esiri ve şeytanın müritleridirler.
Tasavvufun yabancı kültürlerden, felsefelerden ve başka dinlerden alındığı iddiası da belli bir tarihten sonra ortaya atılmıştır.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım İslâm tasavvufunun amacı ve bu amaca ulaşmak için yapılanlar İslâm’a aittir, başka bir kaynaktan alınmış değildir.
Bilgi ve düşünce tarafına gelince bazı mutasavvıfların eserlerinde bu etkilenme, hatta iktibaslar görülmektedir; ama bu vakıa, İslâm tasavvufunun yabancı kaynaklı olduğunu ispat etmez.
Kelâm ilmi de kökü, doğuşu, kaynakları, usulü bakımından İslâm’a aittir, ancak kelâmcıların da mücadele ettikleri veya bir şekilde muttali oldukları düşünce, yöntem ve felsefelerden istifade ettikleri olmuştur; buradan hareketle kelamın yabancı kaynaklı olduğu iddia edilemez, edilirse ispat edilemez.
Hesaplaşma zamanı mı, nasıl?
04:0018/12/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Hesaplaşma zamanı mı, nasıl?
İnsanlığın babası, cennette ne güzel yaşarken Allah Teâlâ’nın sınırlamasına riayet etmeyince ilgili ifadelerin özeti olarak: “Hadi sen ve neslin, yeryüzünde biraz deneme geçirin, sonra hak etmiş olarak cennete veya cehenneme gelin” denmiştir.
Sonra iki oğlundan biri diğerini kıskanmış ve kasıtlı adam öldürme suçunu işlemiştir.
Ve sonra suçlar, günahlar, sapmalar, azgınlık ve taşkınlıklar her yerde her zaman var olmuş, insanların günah işlemeyenlerinin işleyenlerden daha çok olduğu zaman belki de çok nadir kalmıştır.
Bu böyledir diye ne günahı ve suçu savunuyorum ne de başkalarının suç ve günahından mazeret çıkarılmasını onaylıyorum! Elbette böyle bir düşünce de davranış da yanlıştır, İslâm dışıdır, ancak Müslümanların günahlarından dolayı onlardan ümit kesmemeyi, güzel işlerinden dolayı da az ve eksik olanla yetinmemeyi tercih ederim. Tevbe ve ıslah-ı nefs kapısı son nefese kadar açıktır.
Bu yazıda asıl ele almak istediğim konu, Müslümanların suç, hata, kusur ve günahlarıyla ilgili hesaplaşmalarıdır.
Bazı yazarlara göre bu hesaplaşma şöyle olmalı imiş:
Müslüman topluluğun parçaları olan dini gruplar (tarikat, cemaat, dernek, vakıf, yurt, kurs, medrese, mektep…) bazı istisnaları dışında bid’at, hurafe, istismar, cehalet… batağına saplanmış bulunuyorlarmış. Hocalar, âlimler arasında mevcut olan cesur ve “sahih İslâm’ı” bilip uygulayan kişiler, bu suç, günah ve cehalet yuvalarını isim vererek teşhir etmeli, “Kral çıplak!” demeli, toplumdan silinmelerini ve toplumun aydınlanmasını sağlamalıdırlar…
Böyle bir hesaplaşma çağrısı iyi niyetle de kötü niyetle de yapılabilir.
Kötü niyetle olanı:
Müslüman topluluk içine fitne sokmak, hocalar ile grupları birbirine düşürmek, seçimlerin de yaklaştığı şu zamanda toplumda kaos oluşturmak, yutulamaz lokma haline gelen Türkiye’yi lokma dökmektir.
İyi niyetli olanı bilgi ve tecrübe eksikliğindendir.
Yanlışı, günahı, suçu, hurafeyi, doğru İslâm’ı o ehliyetli âlimler her zaman ve her yerde, her vesile ile açıklıyorlar. Buna rağmen pazarlarda çürük malın müşterisi de hiç eksik olmuyor, olmamıştır, olmaz.
Çürük malı alan ve yanlış kapıdan girenlerin önemlice bir kısmı çürüğü de yanlışı da biliyorlar, buna rağmen işte ya ticaret ya hıyanet için giriyorlar. Bunlara, girdikleri kapının yanlış olduğunu, söz ve eylemlerinin İslâm dışı bulunduğunu, o düzgün âlimler, kapı numarası vererek söyleseler geri çıkacaklarını mı sanıyorsunuz!
Aldanmış, doğrusunu, temizini bilememiş, bu sebeple o çukurlara düşmüş olanlara gelince, bir kere giren tövbe billah oradan ayrılmaz; çünkü en iyi, en doğru, en temiz, en kurtarıcı yeri bulduğuna inandırılır.
Mesele, girmeden engellemekle ilgilidir; bunun da yolu dağlara taşlara, uçan kuşlara kadar, şu kişi bu grup demeden doğru olanı anlatmaktır. Bu noktada gevşeklik ve eksikliğimiz olduğu açıktır.
İslâm’a göre tartışılamaz doğrular, yine tartışılamaz eğriler vardır, ama bazı konular da vardır ki, buralarda ehli olan herkesin doğrusu kendinedir. Uyarı ve engelleme vazifesinde şu kurala riayet edilecektir: “Farklılığa tahammülü olan konularda, farklı düşünce ve davranışları, taraflar, karşılıklı olarak uyarı ve engelleme konusu edinemezler.”
Kendimizle hesaplaşalım, büyük ve adil hesaplaşmadan önce kendimizi hesaba çekelim; keşke her Müslüman bunu devamlı yapabilse!
Müslüman camia içindeki kötü durumlara gelince, bunlarla ilgili hesaplaşmayı, bazı şahıs ve grupları teşhir ederek değil, o kötü durumlar ne ise onları ısrarla ve en yaygın bir ölçüde anlatarak yapalım; çünkü teşhirin, adres göstermenin faydası yoktur, zararı çoktur.
Afganistan’da kızların okuma yasağı
04:0025/12/2022, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Afganistan’da kızların okuma yasağı
Afganistan’da Taliban iktidarının ikinci bir duyuruya kadar üniversitelerde kız öğrencilerin eğitimine ara verilmesini istediği medyada haber ve tartışma konusu oldu.
Şu bilgi de zamanında medyada yer almıştı:
“Geçen yıl 15 Ağustos’ta Afganistan’da yönetime gelen Taliban, ilkokul ve üniversitelerde kız öğrencilerin eğitim almasına izin vermişti. Taliban, üniversitelerde genç kız ve erkeklerin ders günlerini ayırmıştı. Kızlar kendi günlerinde eğitimlerine devam edebiliyordu.”
Öncelikle haberde “ikinci bir duyuruya kadar üniversitelerde kız öğrencilerin eğitimine ara verilmesini” dendiğine göre bunun, kesin ve devamlı bir yasaklama olmadığı anlaşılıyor. Dileriz ki, bu karar, bazı sakıncalı durumları ortadan kaldırdıktan sonra kaldırılacak ve kızların da ilkten yüksek tahsile kadar eğitim ve öğretimden nasiplenmelerinin yolu açılacaktır.
Taliban’ın karar ve tasarrufları değerlendirilirken onların ülkelerinde İslâm’ı devletin ve toplumun dini olarak uygulama kararında olduklarını bilmemiz gerekiyor. Ayrıca Taliban’a katılan Peştunların ve diğer etnik unsurların hemen hepsi Sünni’dir ve ameli mezhep olarak büyük çoğunluğu Hanefî’dir.
Şu halde tenkit ve tavsiyelerimizi laik ülke kanun ve uygulamalarına göre değil, İslâm’a, hatta Hanefî mezhebini de göz önüne alarak yapmamız gerekiyor.
Görüş ve uygulamalarını İslâm’a göre yaptıklarını söyleyenlerin “kız ve kadınların okumaları” konusundaki daraltıcı fetvaları iki gerekçeye dayanıyor: 1. Kadınların, camide namaz kılmak için bile olsa evden dışarı çıkmalarının sakıncalı olması, 2. İhtilat: Kadınlar ile erkeklerin sakıncalı bir şekilde bir arada olmaları.
Kızların ve kadınların okumaları, ilim, san’at ve bir kısım zenaat sahibi olmalarının yasak olması İslâm için söz ve hüküm konusu değildir, olmamıştır.
Sevgili Peygamberimiz’in cemiyetinde kızlar ve kadınlar da camilere gidiyor, gerekli bilgileri, o zaman okul da olan bu yerlerde ve evlerinde alıyorlardı.
Değerli fıkıh hocası Prof. Dr. Soner Duman’ın, kadınların camilere gidip namaz kılmaları konusunda efradını cami, ağyârını mani bir yazısı var. Yazının sonuç kısmında şöyle diyor:
“Kadınların mescide gitmelerine ilişkin hüküm konusunda nasslar ve sahabî görüşleri yanında özellikle sedd-i zerîa [harama giden yolları tıkama], örf ve maslahat anlayışının ön planda olduğu görülmektedir.
Müctehid âlimlerimizin yukarıdaki hadisleri yorumlama biçimlerinde onların içinde yaşadığı toplum örfünün etkisi ve katkısı asla göz ardı edilemez. Kadının sosyal hayata ancak zaruret hallerinde dâhil olduğu tarım toplumları ile günümüzde kadının çalışma, eğitim vb. sebeplerle toplumun içinde bulunduğu toplumları aynı kapsamda değerlendirmek kuşkusuz doğru değildir.
Gerek konu ile ilgili hadisler ve sahabî görüşleri, gerek günümüzde toplumsal yaşama dair mevcut örf dikkate alındığında kadınların mescitlere gitmelerinin engellenmesinin doğru olmadığı, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) belirttiği üzere bunun yasaklanmaması gerektiği görüşü en uygun görüştür. Bu görüşün tercih edilmesi aynı zamanda şartların buna uygun oluşturulması noktasında da gerek Diyanet’e gerekse erkek ve kadınıyla toplumumuza bir takım sorumluluklar yüklemektedir…” (Soner Duman/21.Receb.1439/08.Nisan.2018/Pazar).
Okullarda ilkokuldan üniversiteye kadar kızların da okumaları konusu şeriatla idare edilen ülkelerde ve özellikle Osmanlı’da yasaklanmamış, yalnızca ihtilatı engellemek için ayrı okullarda olması istenmiş, aksine bir zaruret bulunmadıkça böyle uygulanmıştır.
Çok bilgi ve belge var, burada ikisinden söz edeyim.
Osmanlı’nın sondan bir önceki Şeyhülislamı merhum Mustafa Sabri Efendi “Kavlî fi’l-Mer’e” isimli kitabında kızların yüksek tahsile kadar okumalarını menetmediğini, ancak onlara mahsus okullarda olması gerektiğini kaydetmiştir (s.62).
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı “Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı’da Kadın” isimli önemli eserden iki bilgi aktaracağım:
Aşağıdaki belgede, üniversite ve yüksek öğretmen okullarındaki kız öğrencilere, erkek hocalar tarafından programlı konferanslar verilmesi kararı vardır (s. 303).
Neler yapılabilir?
04:0031/12/2023, Pazar
“Yalnız Hamas hür, başka hür yok” diyorlar ya el-hak doğru; her ülke bir şekilde bir yerlere bağlı, adım atacağında birçok hesap yapmak durumunda, gruplar, şirketler, holdingler de öyle, “esir, köle”; faydanın, çıkarın, kârın, büyümenin… esiri; “ya tedarik edemezsem, ya satamazsam, ya ambargoya maruz kalırsam…” diye düşünüp duruyorlar.
Bütün bunlar, bu çağda yaşadığımız ve Siyonist İsrail’in icra ettiği en büyük, en feci, en dayanılamaz, en zalim, en acımasız… soykırımı görüyorlar; evet yalnızca işitiyorlar değil, görüyorlar, aynel’l-yakin bilgi sahibi oluyorlar, belki temsilcilerinin yüreği de sızlıyor, ama hemen onu bastırıp “ama, lakin” diyerek yukarıda işaret ettiğim düşüncelere dalıyor ve zulmü engelleme bakımından hareketsiz kalıyorlar veya gevşek davranıyorlar.
Artık herkes ezberleri, ilk söylendiğinde garipseyenlerin bile şimdi pek çoğu benimsedi: Dünya beşten büyük, aslında büyük değil, iri olan bu beş devlet dünya düzenine hâkim oldukça adaletin, hakkaniyetin, insan haklarının, kararların kâğıt üzerinden başka yerleri yok!
Bu beş’i frenleyecek güce, birleşmeye ihtiyaç var, lakin son iki asırdır İslâmcıların çağrıda bulundukları “İslâm Birliği” bile bir türlü gerçekleşmedi, iç ve dış engeller yüzünden hep sloganlarda, kitaplarda, makalelerde kaldı, kalıyor.
İnsanlık beş zalim işbirlikçiyi de zalim gücü de dengelemek ve frenlemek için çalışmaktan, uzun, orta veya kısa vadede (zor olsa da) bu gayeye ulaşma çabasından asla vazgeçmemeli.
Burası böyle.
Gelelim sivil topluma ve fertlere.
Sivil toplumun organize/teşkilatlı olanlarının da bir kısmı esirdir, köledir. Bunlar da işler, üyelerinin eşit ve hür görüş ve tercihlerini ortaya koyup, kararların istişare ve müzakere sonunda ortak alındığı yapılar değildir; lider, şeyh, imam, başkan vb. sultası vardır. O buyurur, tabileri yapar (veya yapar görünürler).
“İşlerin, üyelerinin eşit ve hür görüş ve tercihlerini ortaya koyup, kararların istişare ve müzakere sonunda ortak alındığı” sivil toplum kuruluşları, başa bağlı sivil toplum kuruluşlarından insaflı, vicdanlı başlara sahip olanları ve fertler… Ortada, acilen ümit bağlanacak, bir şeyler beklenecek insan odakları bunlardan ibarettir.
Bunca zulüm, trajedi, kan donduran kan dökücülük karşısında, kendilerine, “Hiç değilse zulmü destekleyen filan firmanın temizlik ürününü kullanmayın” dendiğinde “Valla kimse kusura bakmasın, yerlisi onun yerini tutmuyor” diyebilen robotlara da dil döküp kendimizi yoralım ama adam olabileceklerinden ümidim azdır.
“Ortada, acilen ümit bağlanacak, bir şeyler beklenecek insan odakları bundan ibarettir” dediğim insan gruplarına, avazımın çıktığı kadar bir daha sesleniyorum:
Geçenlerde ürün boykotu için “en kolay cihad” diye yazmıştım. Yapılabildiği kadarıyla sonuç aldığı da görüldü, niçin gevşetiyoruz, niçin çoğaltacak yerde azaltıyoruz, büyük hesap gününde “Sen ne yaptın” diye sorulduğunda belki yakayı kurtarabileceğimiz bir amele dört elle niçin sarılmıyoruz…!!!
Bir de dünyanın dört bir yanında hamiyetli insanların tertip ettikleri mitingler ve yürüyüşler var; bunlara katılarak yeryüzünü titretmeye ve titreşimleri sağır zalimlere iletmeye niçin yeterli katkı yapmıyoruz!
Büyük felâket deprem sonrasında TRT’de bir yardım toplama faaliyeti yapılmış, buna birçok san’atkâr, iş adamı, akademisyen, din görevlisi… katılmış, destek vermişti. Şimdi bunu veya benzerini bir de Gazze’deki mazlum ve mağdurlar için yapmanın tam zamanıdır, ne duruyoruz!
Dünyadaki rızkımız, kazanıp mirasçılara bıraktığımız varlıklar değildir, bizzat kullandığımız şeylerdir ki, bunlar da birçok insan için devede kulaktır. Kazan, çoğalt, çok azını kullan, geri kalanı mirasçılara bırak ve bir kefen ile ebediyete göç; orada alacağı yok, borcu çok müflisler arasına katıl; ey bu dünyanın akıllı geçinenleri, akıllarınız
bunu nasıl kabul ediyor!
Dünyadan ebedî âleme taşıdığımız önemli “rızkımız” Allah rızası için harcadıklarımızdır, biraz da bunları çoğaltmaya, büyütmeye ne dersiniz!?
xxxxx
Gençlerle diyalog
04:001/01/2023, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Gençlerle diyalog
Bir İslâmî STK, gençlerle istişareden sonra bazı notları paylaşmış. Bu konuyla ilgilenmiş, düşünmüş, yorulmuş bir arkadaşa bu notları gönderdim, düşüncesini sordum; o da bana yazdı. STK için (S), arkadaşım için (A) kodlarını kullanarak paylaşıyorum. Arkadaşım, doğru bulduğu cümlelere açıklama yazmamıştır. Elbette her iki tarafın da tartışmaya, eleştiriye açık ifadeleri ve düşünceleri var, ancak konu üzerinde bizi de düşünmeye sevk etmesi faydalıdır.
S- Gençler ile aynı dil konuşulmalı!
A- Gençler ile aynı dili kim konuşmalı, büyükler mi? Eğer büyükler ise bu çok yanlış bir tespit, gençliğin yaşadığı zamana ve değişime büyüklerin adapte olması ve ayak uydurması çok zordur. Olmaz mı? Olur, fakat çok az sayıda kişi ancak bunu başarabilir. Gençler ile gençler…
S- Sohbet yerine muhabbet kavramının kullanılması, İslâm/Şeriat/Din kavramının sözlü olarak değil yaşam tarzı olarak büyüklerde görülmesi, söylemde değil eylemde ahlaklı-dürüst olunması, gençlerin ilgisini çekecek aktiviteler yapılması, sanal oyunlar-zevkler yerine gerçek oyunlar oynanması,
A- Çocuklardan, büyüklere yani 1,5 yaşından 90 yaşına kadar herkes sanal dünyanın içerisindeyken buna karşı durmak mümkün değildir. Sizler de o alanda sıkmadan (subliminal olarak) sürekli aynı temayı işlemeden dininizden, kültürünüzden ve tarihinizden esintiler içeren kaliteli sanal oyunlar yapmalısınız. Ancak bu şekilde başarılı olunur, aksi takdirde onları yeniden çelik çomak oyununa çekemezsiniz. Metaverse çağına geldiğimiz bu zamanda böyle bir önerme iş görmez.
S- Her konuyu direkt dine bağlamadan mantıklı örnekler ile mesaj verilmesi,
*Gençlerin giyim-kuşam, konuşma gibi konularda daha rahat bırakılması,
*Gençleri dindar-dinsiz, ateist-deist… diye ayırmadan hepsine yaklaşılması,
*Yetişkinlerin sohbet ve diğer ortamları gençlere uygun hale getirip monotonluktan uzaklaşılması,
Gençler sanal bir dünyada yaşıyor, oyunlar, E-Spor gibi, onlara yaklaşmak için sanal dünyalarına girilmesi veya bilgi sahibi olunması, daha sonra onları gerçek hayata çekmeye çalışılması,
A- Gençleri sanal dünyadan çekmek hiç o kadar kolay bir iş değil, bunun başarı oranı ancak %0,1 değerinde olur. Onları o alandan çıkarmaya çalıştığınızı hissederlerse sizler ile olan temaslarını keserler. Sanal dünyada onlar ile temas edip dostluk kurmalısınız. Bizim için tebliğ mekânı ve yeri önemli değildir. Önemli olan kişinin inançlı ve ahlaklı yaşamasıdır.
S- Gençlere, kendilerini rahat hissedeceği kafe, park, doğa gibi yerlerde aktivite yapmaları konusunda yardımcı olunması,
*Politik tanrısızlık denen siyasetin dine ya da dinin siyasete alet edilmemesinin sağlanması, dini kendi çıkarları için kullananların çok kötü örnek olduklarının bilinmesi,
*Sosyal medya platformları tamamen küreselcilerin kontrolünde olduğu için gençler maalesef onların planlarını hedeflerini, kendi düşünceleri olarak kabul ediyor, içselleştiriyor. Bu anlamda Netflix, Exxen gibi platformlar konusunda karşı argümanlar geliştirilmesi,
A- Bu çok ağır ve genel bir ifade olmuş! Sosyal medya platformları kullanıcılarına herhangi bir yönlendirmede bulunmazlar. İçerik üreten ve paylaşanlar bizatihi kullanıcıların kendileridir. Sosyal medya platformları insanlar arsındaki iletişimin daha ileri boyuta taşımaya çalışırlar. Çok azında sorunlar elbette vardır, fakat bunlar ile mücadele asla karşı argüman ile olmaz ve bu şekilde bir sonuca varılması mümkün değildir. Bırakın karşı argümanı, devletler dahi bu platformlar ile başa çıkamıyorlar. Netflix veya Exxen gibi platformlara karşı çıkmak bize bir şey kazandırmaz, önemli olan insanların zararlı veya yararlı olanı izlemelerindeki seçmelerinde etkin olmak.
S- Gençlerin, Allah zaten merhamet sahibi, sonuçta hepimiz cennete gideceğiz çok kasmaya gerek yok diye düşünüyor olmaları ve rahatlığı ve günahı tercih etmeleri noktasında doğru adımların atılmasını sağlayacak davranış ve önerilerde bulunulması,
A- Bu nasıl yapılacak? Nasihat ile mi?
S- Sanal ortamda çok fazla zaman geçiren gencin, gerçek ile sanal ayrımı yapamaz hale gelmesi konusunda hayatın gerçekleriyle yüzleştirecek unsurların oluşturulması,
A- Eğer gençler sanal ortamda kendilerini mutlu hissediyorsa, para kazanıyorsa, alıverişini oradan yapıyorsa, dostları, akrabaları, arkadaşları ile o alanda görüşüyorsa, ayrıca dini konularda da orda bilgileniyorsa onları hayatın hangi gerçeği ile yüzleştireceksiniz? Hayatın gerçeği şu an sanal!
S- Sanal ortamda yaşanan zevkler veya üzüntüler gerçek olmadığı için ve oyunlarda defalarca yaşandığı için, duygular yalama oluyor ve gerçek hayatta mutlu olamaz, tatmin olamaz, hiçbir şeye üzülmez hale gelmelerinin tedbirlerinin alınması,
A- Bu maddeyi bir psikolog mu yazmış? Her oyunun sonuçta bir oyun olduğunu oynayan kişi zaten bilmektedir. Gerçek hayat denilen nedir? Eğer canlı iseniz ve ölmemişseniz yaşadığınız her an gerçek hayattır. Sizin sanal âlemde olmanız demek benliğinizden sıyrılıp başka bir kişi olmanız demek değildir. Bir oyunda kaybetme veya kazanma duygularının üzüntü veya sevinçleri, bahsedilen “gerçek hayatta” oynanan oyunlarda da vardır. Oyuna karşı olmak yerine, oyuncunun oyun ile olan bağını kontrol altına almasını sağlamak lazım. Tabii ki her şeyin faydalısı olduğu gibi zararlısı da vardır. Bizler kişileri var olanını faydalı olanına yönelterek ancak başarı sağlarız.
S- Sanal ortamda, oyunlarda kullanılan dil ve literatürün tamamen Batılı-Yunan mitolojik kavramlarından oluşması dolayısıyla kendi kavram dünyamızın oluşturulmasının sağlanması,
A- … Bizim hedefimiz insandır. İnsanın İslam ve iman ile tanışıp mutlu olmasını sağlamaktır. Günümüz dünyasında var olan teknoloji, sanayi, astronomi, tıp ve sosyal hayata dair kavramların kahir ekseriyeti Batı menşeli olup kiminin kökeni Latince ve kimi ise Grekçe’dir. Eğer bu düşünce doğru ise o takdirde onları da kullanmamak gerek. İslam evrensel bir dindir ve evrenselliğinin devamı için bu bakış açısından sıyrılmamız lazımdır. Tabii ki kendi medeniyetimize ait kavramların kullanıldığı oyunlar yapalım, yapmayalım demiyoruz fakat bunu bir kavramlar savaşına dönüştürmeden yapalım çünkü bu sempatiden çok antipatiye dönüşür.
A- Gençlik, Kur’an’da geçen konular ve söylemler çağımıza uymuyor, günümüz sorunlarına cevap vermiyor diye düşünüyor. Bu konuda gençleri ikna edecek fikri donanımların sağlanması,
*Batı dünyasındaki gelişmişlik, Müslüman coğrafyadaki keşmekeşlik, savaşlar, gençlerin Batı hayranı olmasına sebep olması konusunda fikrî mücadelenin verilmesi,
A- Bunu nasıl sağlayacağız, Batı’ya karşı düşmanca fikirler öne sürüp onların başarılarına karşı koyarak mı? Yoksa Batı’nın elinde olan sanayi ve teknolojiyi biz nasıl üretebiliriz düşüncesi ile mi? Bu mücadele salt fikrî olmaz, aynı zamanda onları güç yapan unsurları bizim de ele geçirmemizle olur.
S- Gençlere, ev, araba iş sahibi olmaktan ziyade kaliteli ve kendinin mutlu olacağı bir yaşam hayal etmelerini doğru bir davranış olarak sunulmasının sağlanması,
A- Bu, yanlış bir olgu ve bizim mahallenin ciddi sorunudur. Ahlaklı ve imanlı gençlik yetiştiriyoruz fakat kendi hayatını idame edecek sorumluluk bilincini onlara vermiyoruz. Sonrasında evlenen genç erkek veya kız dindar ama sorumluluklarını yerine getirmeyen bir yapı ile karşımıza çıkıyor. Unutulmamalı ki İslam, maddi ve manevi hayatı dengeleyen bir dindir. Namazını kılan, ahlaklı bir insan fakat ne işi, kabiliyeti ne de mesleği var. Bizim için hem dindar hem de bunun sonucu olarak sorumlu insana ihtiyacımız var. Gençleri hem dindar hem de iş alanında aynı doğrultuda yetiştirmeliyiz. Hem dünyevi hem de uhrevi hayalleri olmalı. Bu madde olmamış. Kaliteli bir yaşam sadece dindarlıkla olmaz.
S- Gençlere verilmek istenen mesaj, anlatılmak istenen konunun, dersin, Batılı düşünürlerden etkilenen ve onların fikirlerini savunan gençlerin fikirlerinin Müslüman düşünürlerden çalıntı olduğunu, kronolojik olarak fikirlerin ilk defa kim tarafından söylendiğini tespit edip, aşağılık kompleksinden çıkmalarının sağlanması,
A- Yani ben buna ne desem bilemiyorum… Bilim, teknoloji ve sanayi gelişimi insanlığın ortak mirasıdır ve bizim bu şekilde bir yargı ile yola çıkmamız zaten kompleksi baştan kabul etmemiz demektir. Biz ne diyoruz: Eseri ortaya koyan müellife değil ona bu imkânı veren ve sağlayan ilahi kudrete bak. O adamlar ilahi yasalara uygun çalışmış ve Allah da onların emeğini boşa çıkarmamış. İnsanlığın gelişimi birçok medeniyetten oluşan ve günümüze kadar aktarılan bilgi ve tecrübe üzerine ayakta durmaktadır. Bu bilgiler yalnız bir medeniyete ait değil, her medeniyetten gelenlerin karması ile sonuca ulaşılmıştır. Örnek olarak bir buluşu yapan veya icat eden kişi geçmiş gelişimin üzerine bir tuğla koyarak sonuca ulaşmıştır. Bu sebepledir ki bilimin Müslümanı, Hristiyan’ı veya dinsizi olmaz. Eğer bir fikir, bir düşünce veya bir icat insanlığın faydasına ise onun müellifi veya bulanın ne milliyeti ne de dini bizi ilgilendirmez. Bize düşen onu kendi değerlerimiz doğrultusunda kullanmaktır.
S- Arama kurtarma gibi gençlerin ilgisini çeken insani değerleri ön plana alan aktivitelerin yapılması.
A- Bunlar olsun, zaten var olan şeyler.
S- Hayalhanem, Sözler Köşkü gibi internette fenomen olabilecek sohbet edebilecek gençlere ihtiyaç olduğunu, bu konuda profesyonel çalışmanın yapılması,
A- Bu şekilde sırf karşı tarafa mesaj vermek ve dini argümanların çok bolca kullanıldığı kanallar bir zaman sonra bıktırır, hatta çok ters teper. Ben bir Müslüman olarak bu kanalları izlemiyorum; çünkü kafadan hedef belli karşı tarafın tezlerini çürütmek için kurulmuş youtube kanallarıdır. Bu şekil yapılmaz, elin oğlu bunu daha usturuplu yapmaktadır. Diyeceksiniz ki deist ve ateist kanallarda bu mücadele yapılıyor. Onların tek çıkar yolu bu bizim ise o alanda onlar ile horoz dövüşü ile gitmemiz yerine daha kaliteli çalışmalar yaparak biraz daha subliminal yapmamız lazım. Sürekli aynı tonda bir çalışma sıkıcı ve usandırıcı olur. Kanalda birçok mevzudan söz edersiniz ve arada bu konuları ele alırsanız bu daha başarılı olur. Söz edilen youtube kanallarını gençler yönetiyor; iyi yaptıkları şeyler olduğu gibi birçok hataları da var. Bu şekilde kanallar fayda yerine zarar da verir, bunların iyi hesap edilmesi lazım. Bu alanda yetişkin sosyolog ve psikologlar ile din uzmanlarından oluşan ciddi bir kadro olmadan bu iş geri teper ve tepiyor.
S- Güney Kore özentiliği konusunda sosyal medya çalışmalarının yapılması, bizim de böyle gündemler yapmamız ve gençlerin önüne koymamız konusunda çalışmaların yapılmasını istiyorlar.
A- Bu konudaki çalışmalar yukarıda söz ettiğim gibi çok profesyonel olmadığı sürece kesinlikle yapılmasın, bunu bize ağır sonuçları olur. Çünkü bizlerin bu mecradaki bakış açısı ile o mecranın bakış açısı çok farklı. Bunun için iyi bir proje ve yine günümüz teknolojilerindeki toplumları sevk ve idare eden sosyal araçları iyi bilen psikolog, sosyolog ve günümüzün dili ile konuşan din uzmanlarına ihtiyaç var, aksi takdirde sonuç hüsran.
GENEL OLARAK;
Yapılan çalışma karşıt eylemler ile sonuca ulaşma üzerine kurulmuş, tabii ki her maddesi değil. Günümüz teknolojisinin toplum üzerindeki etkisini göz ardı ederek hiçbir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Kardeşler ve ötekiler
04:008/01/2023, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Kardeşler ve ötekiler
“Bütün insanlar eşittir”, “Hepimiz kardeşiz” sloganları kulağa hoş gelmekle beraber gerçekleşen, gerçek olan insan hayatında eşitlik ve kardeşliğin yeri ve boyutları çok farklıdır. Dünden bugüne insanlar, olması gereken alanlarda bile eşit olamamışlar, okuyan-okuyamayan, zengin-fakir, asil-sıradan, yöneten-yönetilen, akıllı-saf, güçlü-güçsüz, kadın-erkek, Doğulu-Batılı, dinli-dinsiz, siyah-beyaz... arasında hep farklar, farklı konumlar ve değerlendirmeler olagelmiştir. Bütün insanlar –genel inanışa göre– bir ana-babadan geldikleri halde birbirlerini kardeş bilmemişler, Ademoğulları’nın birbirlerine ettiğini canavarlar etmemiştir. İslâm tabiî, fıtrî (insanın fıtrat ve tabiatına uygun, Allah Teala tarafından ona göre gönderilmiş) bir din olduğu için eşitliği de, kardeşliği de gerçekleşme şansı en çok, en tabii olan alanlara inhisar ettirmiş, bu alanlar dışında eşitlik ve kardeşliği değil, adaleti öngörmüştür.
İslâm’a göre hak ile batıl, alim ile cahil, ahlaklı ile ahlaksız, faydalı ile faydasız, İslâm’a inanan ile inanmayan (mümin ile kâfir), günahsız ile günahkâr arasında -değer, liyakat ve ehliyet bakımından- eşitlik yoktur; bunlardan birinciler üstün, makbul, saygıya ve mükâfata layıktırlar; ikinciler davete, ıslaha, gerektiğinde cezaya muhataptırlar. Buradaki eşitsizlikler, insan olmaya bağlı insan hakları (statü hakları) alanında olmadığı, liyakat ve ehliyete (hak etmeye) bağlı haklar alanına ait bulunduğu için “insan hakları” açısından da bir mesele, bir ihlal söz konusu değildir. Fazilet toplumunda genel ahlak, fazilet temeline oturur ve bu ahlaka aykırı davranışların alenen (açıkça) ortaya konması engellenir.
Hz. Nuh, sözünü tutmayan, ilahi emre uymayan oğlu için Allah Teala’ya yalvararak “Ya Rabbi! Oğlum benim ailemdendir...” deyince Rabbin ona cevabı şöyle olmuştur: “Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir, şüphesiz o, salih bir amel değildir (onun imanı farklı, zihniyet ve davranışı bozuktur).” Bu ilahi beyana bir de miras, savaş, velayet gibi hukukî ilişkilerdeki hükümler ve “Müminler ancak kardeşlerdir” ilkesi eklenince ortaya, İslâm’ın getirdiği yeni ve farklı bir kardeşlik tablosu çıkmaktadır. Buna göre kardeş olabilmek için bir ana-babadan doğmak yeterli değildir; aynı iman, zihniyet, dünya görüşü, hatta ahlakın paylaşılması gerekir. İman farkı birçok hukukî ilişkide farklı hükümlere mesnet teşkil ettiği gibi kesin olarak kardeşlik bağını da keser; zihniyet ve ahlak farkı da en azından bağı zayıflatır, işlevini ortadan kaldırır.
Müslümanların, “bizden olan ve olmayan” değerlendirmelerinin ölçüsü de kardeşlik kavramına bağlıdır/bağlı olmalıdır. Kardeşliği belirleyen iman olduğuna göre, “bizden”i belirleyen de parti, tarikat, cemaat, mezheb gibi gruplara mensubiyet değil, imana ve İslâm’a mensubiyet olmalıdır. Bir Müslümana göre -muteber ve meşrû olmak kaydiyle en geniş ölçütler kullanılarak- iman ve İslâm dairesi içinde kalanlar “kardeştir, bizdendir”, bu dairenin dışında kalanlar ise diğerleridir, bizden değildirler, ancak bizden olmaya namzettirler, davete ve hidayete muhtaçtırlar, Müslümanlar onlarla beraber yaşayabilir, Allah’ın nimetlerini onlarla da paylaşır, insan olmaya bağlı hak ve hürriyetleri onlara da tanırlar; ancak onlar, sosyal, dini ve hukuki ilişkiler bakımından kardeş olmadıkları gibi liyakat ve ehliyete bağlı haklarda müminlere eşit de değildirler.
Aslında ulusal ve uluslararası bütün siyasi ve sosyal sistemlerde insan kardeşliği ve eşitlik yalnızca sözde vardır, uygulamada yoktur. Bütün iddialara ve yazılı belgelere, temel kanunlara, antlaşmalara… rağmen eşitlik ve adalet uygulamalarında önemli ihlaller, çatlaklar, kural çiğnemeler dünya hayatını âdeta cehenneme çevirmektedir. Keşke bunlarda da eşitlik ve adalet arasındaki denge, İslam’da olduğu gibi bütün insanlığın faydasına uygun kurulmuş olsaydı; keşke eşitlik olmadığında da adalet olsaydı!
“Dünya beşten büyüktür!” ama dünyada beş iri devletin dediği oluyor, güçlü zayıfı eziyor ve sömürüyor.
Bir arada yaşamanın modellerini bir başka yazıya bırakarak kardeşler arasında ortaya çıkan, fakat taraflardan birini –en geniş ölçütlere göre– iman dairesinden çıkarmayan ihtilaflara uygulanacak kurallardan birkaçını hatırlatmakta fayda görüyorum:
Kol kırılır, yen içinde kalır (Kusurunu, günahını gizleyen bir kimsenin bu durumu, kamuya veya bir başkasına zarar vermedikçe açıklanmaz; kişinin ıslahı için elden gelen bütün gayretler sarf edilir).
Kardeşler arası ilişkilerde aslolan rahmettir, hoşgörüdür, ıslah kastıdır, yumuşaklık ve tatlılıktır.
Yumuşaklık beyanda (ifadede), hoşgörü de ictihad farkında kendini gösterir.
Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, ictihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir…
Ötekilerle birlikte huzur içinde yaşamanın en önemli kuralı, onlar Müslümanların din ve topraklarına göz dikip savaşmadıkları sürece adalet ve iyilik çerçevesinde davranmak, İslam’ı güzel ahlak sayesinde sevdirmektir.
**
Manevi kardeşim sınıf ve yol arkadaşım nice iyi ve kötü günlerde paydaşım Muhammed Eroğlu da artık bu dünyada yok. Bunu söylemek bunu bilmek benim için çok acı.
Allah Teala rahmet ve mağfiretine daldırsın. Cennetine aldırsın. Sevgili ailesine kulca sabır ihsan eylesin.
.Telfik ve kadının boşama hakkı
04:0015/01/2023, Pazar
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Telfik ve kadının boşama hakkı
‘Telfîk’i caiz görmeyenlere göre Şâfiî mezhebinden biri, Hanefî mezhebini abdestte taklit edince namazı da Hanefîye göre kılması gerekir mi?
Taklit, deliline bakmadan bir müçtehidin içtihadı ile amel etmektir.
İltizâm, bir müçtehidin bütün içtihatlarını -bir bütün hâlinde- taklit etmeye karar vermek ve bunu uygulamaktır.
İntikal, bir mezhebi iltizam ettikten sonra, ya bütün olarak yahut da bazı meselelerde ondan ayrılarak bir başka mezhebin hükmünü uygulamaktır.
Bir veya birkaç meselede, bir mezhebe intikâl edince, o meselenin ait olduğu bütünde bu mezhebe uygun hareket edilirse telfik değil, intikâl gerçekleşmiş olur. Meselâ bir Şâfiî Müslüman, kadına dokununca abdestinin bozulmaması konusunda Hanefî mezhebine intikâl eder de, abdestin bütününde (diğer hükümlerinde de) Hanefî mezhebine uygun hareket ederse -meselâ bir yeri kanayınca abdestin bozulduğunu kabûl ederse- telfik değil, intikâl yapmış olur. Ancak bu misalde, abdestin bütününde Hanefî mezhebine uymaz da, örnek olarak “kanamanın abdesti bozmaması bakımından Şâfiî mezhebini taklit ederse”, bu iki taklidi bir abdest olayında gerçekleştirirse, telfik yapmış olur. ‘Telfik’i caiz görenlere göre bunda bir sakınca yoktur. ‘Telfik’i caiz görmeyenlere göre ise abdestin tamamında intikâl ettiği mezhebin içtihatlarına uygun hareket etmesi gerekir.
Telfik caizdir diyen fukahaya göre abdestte telfik yapan, namazını da eski mezhebinde veya kısmen intikâlde bulunarak yahut da telfik yaparak kılabilir.
‘Telfik’i caiz görmeyenlere göre abdestte Hanefî mezhebini taklit eden Şâfiî, telfik değil de intikâl yapmış ise namazda da Hanefî mezhebine riâyet edecektir. Abdest alırken telfik yapmış olursa namaz kılamaz; çünkü bunlara göre abdesti yok sayılır.
(Ben, tezimde ve başka yazılarımda şunları savundum: 1. İntikal caizdir. 2. İltizam bağlayıcı değildir. 3. Bir içtihat (mezhep) ile amel edildikten sonra başka bir içtihada geçerek bu amel iptal edilemez. Amelden önce ise telfik caizdir. 4. İslâm devlet başkanının kanun yapılırken mezhep seçme (tercih) hakkı vardır; kanunun tamamı veya bir kısmı hangi mezhebe göre yapılmış ise vatandaş mahkemeye başvurduğunda -kendi mezhebi değil- kanun uygulanır. İslâm Hukukunda İctihad ve Dört Risale isimli kitaplarıma bakılabilir.)
Hanefî olan bir kişi hanımını üç talâk ile boşayınca başvurduğu Şâfiî bir müftünün, “velisiz kıyıldığından eski nikâhı nazar-ı dikkate almayarak” Şâfiî mezhebi üzerine yeniden nikâh kıyması caiz olur mu?
Caiz olmaz. Çünkü ehliyetli bir müçtehidin içtihadı dinde mûteberdir, mezhebi haktır, farklı içtihatlarda bulunan iki müçtehitten her biri diğerinin içtihadının hatâlı olduğunu söyleyebilir, fakat bu içtihat ile yapılan amelin, uygulamanın bâtıl, hükümsüz olduğunu söyleyemez. Allah Teâlâ müçtehitlerin, isâbetli içtihatlarına iki ecir, hatâlı içtihatlarına da bir ecir vermekte, doğruyu bulmak için elinden geleni yapan müçtehidi daha başka bir şey ile yükümlü kılmamakta, hatâlı da olsa içtihadıyla yaptığı ameli kabûl etmekte, ona uyan (mukallid, avâm) Müslümanların amellerini de kabûl buyurmaktadır. Bu husûslarda ümmetin ittifâkı vardır. Durum böyle olunca, karısını üç kere boşadıktan sonra Şâfiî bir müftüye başvuran Hanefî şahsa, bu müftünün, “Hanefî mezhebine göre nikâhını kıydırırken karısının velîsinden izin almamış, yahut velînin nikâhı bizzat kıymamış..” olduğunu göz önüne alarak “Senin nikâhın zaten yokmuş, siz evli değilmişsiniz ki, boşaman mûteber olsun” demesi ve yeniden nikâh kıymaya kalkışması, “Hanefî mezhebine göre kıyılan nikâhların hükmü yoktur” demek olur ki, bu icmâa aykırıdır, bunu demeye kimsenin hakkı ve selâhiyeti yoktur. Ayrıca bunu kabûl etmek, mezkûr çiftin yıllarca nikâhsız yaşadıklarını, nikâh bâtıl sayılırsa çocuklarının da neseplerinin sahih olmadığını kabûl etmek sonucunu doğurur ki, bunu düşünmek bile tüyler ürperticidir.
Müslümanlar, geçim imkânsız hâle gelmedikçe boşama yoluna gitmemelidirler. Boşanma yoluna gitmişlerse müftüler, İslâm mezheplerinin tamamından istifâde ederek aile bağını kurtarmaya çalışmalıdırlar. Bunlar imkânsız hâle gelmiş, evlilik sona ermiş ise, hîle yollarına başvurmadan taraflara durumu bildirmek, bu tecrübelerin ışığında yeni ve sağlam aile bağlarını kurmalarını sağlamak gerekir.
İslâm hukukunda boşama (tatlik, talâk) hakkı kocaya aittir. Bu hükmü ya anlamayan veya kötüye kullanmak isteyenler “kadın hakkına aykırı” olarak değerlendirmişler, “İslâm hukukuna göre kadın evlilik hayatında zarara uğrasa, zulüm görse, mutlu olmasa dahi kocası boşamadıkça bunlara katlanmak mecburiyetindedir” demişlerdir. Âyetin açık ifadesi ile bunun ışığında yapılmış içtihatlar bu anlayışa kesin olarak yol vermemektedir. Evlilik hayatı içinde zarar ve zulüm gören, mutlu olmayan kadın, kocası boşamak istemediği halde hâkime veya hakemlere başvurarak evlilik hayatını sona erdirebilir. Ayrıca yine kadının irade ve teşebbüsü ile devreye girecek olan bedel vererek boşanma (muhâlea) yolu da açıktır.
İslâmî çözümü resmî kurumlar aracılığı ile işletmeyen sistemlerde aile meclisi veya cemaatin devreye girmesi, tayin edecekleri hakemler aracılığı ile anlaşmazlıkların çözüme bağlanması mümkündür; çünkü âyet belli şahıslar veya resmî kurumlar değil, ümmeti, cemaati muhatap kabul etmektedir.
İslâm hukukunda kocanın doğrudan (araya mahkemeyi sokmadan, mali külfeti yüklenerek) boşama (talak) hakkı bulunduğunu bilenlerin çoğu, evlilikten memnun olmayan, haksızlığa uğrayan kadınların- kocaları istemese bile- boşanma haklarının bulunduğunu bilmemekte ve bu yüzden ileri geri sözler etmektedirler.
Hâlbuki bugün dünyanın birçok ülkesinde uygulanan, sebeplerini ileri sürerek mahkeme yoluyla boşanmayı talep hakkı İslâm hukukunda kadına da tanınmıştır. Bu hak, mahkemeye değil de hakemlere başvurularak da kullanılabilir. Ayrıca kadın, evlenme akdi yapılırken veya daha sonra kocasından boşama hakkı da alabilmekte (talakın tefvîzi) ve gerektiğinde bu hakkı kullanarak doğrudan (kendi iradesiyle) boşanabilmektedir. Koca bu yetkiyi verince de kendi boşama hakkı eksilmez.
Kadının talebi üzerine ve hukukî sebeplerin bulunması hâlinde hâkimin evliliğe son vermesi Hanefîlerce çok dar sınırlar içinde söz konusu olduğu için Hukuk-ı Aile Kararnamesi’ne kadar Osmanlı ülkesinde revaç bulmamıştır. Mezkûr kanunun kabulü üzerine hâkimin salâhiyeti genişlemiş, diğer İslâm ülkeleri de iktibas ve genişletme yoluyla aynı müesseseyi geliştirmişlerdir.
Dışkı ve idrar torbası kullanan hastalar hakkında
05:0922/01/2023, Pazar
Bu konudaki iki soruya Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun verdiği aşağıdaki cevaplara katılıyor, bu çözüm odaklı ve kolaylaştırıcı yaklaşımlarından dolayı Kurul’u tebrik ediyorum.
Soru
a. Kolostomi hastalığında doğrudan karın duvarına yapıştırılan bir torbaya gelen dışkının kontrolsüz bir şekilde boşaltılması gerçekleşiyor. Bu durumda özürlülük hali gerçekleşir mi?
b. Kolostomi (kalın bağırsağın ameliyatla karın ön duvarına ağızlaştırılması) ameliyatı geçiren kişi abdest konusunda nasıl hareket etmelidir?
Cevap
Kolostomi hastalığında doğrudan karın duvarına yapıştırılan bir torbaya gelen dışkının kontrolsüz bir şekilde boşaltılması söz konusudur. Bu durumda olan hastalar, özürlü olarak kabul edilip ibadetlerinde özürlülere tanınan kolaylıklardan yararlanırlar. Buna göre sadece abdest durumu, özür sahibi olmayan insanlardan farklıdır. Abdest dışındaki diğer dinî görevlerde ise özür sahibi olmayan insanlar gibi davranırlar.
Özürlü kimse Hanefî mezhebine göre her namaz vakti için abdest alır. Zira Hz. Peygamber (s.a.) özürlü bir kadına böyle yapmasını bildirmiştir (Buhârî, Vudû’, 63). Özürlü, özür hâlinin abdesti bozmadığını varsayarak o vakit içinde aldığı abdestle, onu bozan yeni bir durum meydana gelmedikçe, dilediği kadar farz, vacip, sünnet, eda ve kaza namazı, cuma ve bayram namazı kılabilir, Kâbe’yi tavaf edebilir, Mushaf’ı tutabilir (Merğînânî, el-Hidâye, I, 219-220). Ancak özür sahibinin abdesti namaz vaktinin çıkmasıyla bozulur. Dolayısıyla yeni namaz vaktinde tekrar abdest alması gerekir.
Özür sahibi kimsenin abdesti özür hâli dışında abdesti bozan diğer şeylerle bozulur (Kâsânî, Bedâî’, I, 28). Mesela idrarını tutamayan ve bu sebeple özürlü sayılan kimsenin, burnu kanamakla veya yellenmekle abdesti bozulur.
Şâfiîlere göre özürlü kimsenin bir namaz vakti içinde kılacağı her farz namaz için ayrı ayrı abdest alması gerekir. Zira onun abdesti kıldığı namaz bitince son bulmuş olur. Bu abdest ile dilediği kadar nafile namaz kılabilir (Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 175).
Mâlikî mezhebine göre özür sahibinin abdesti, vaktin girmesi veya çıkması ile değil, özrün dışında abdesti bozan bir şeyin meydana gelmesi ile bozulur (İbn Rüşd, Bidâye, I, 35; Desûkî, Hâşiye, I, 114-118).
Bir kimsede bulunan özürlülük durumunun o kişiyi ileri derecede sıkıntıya sokması ve abdest almada ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakması hâlinde Mâlikî mezhebinin bu görüşü ile de amel edilebilir.
Bu noktada ilave edilmelidir ki özürlü kimsenin çamaşırına, özür yerinden çıkarak bulaşan kan, irin, idrar, dışkı, cerahat gibi necis (pis) maddeler ise namaza engel değildir. Necasetin az veya çok olması hükmü değiştirmez. Özür devam ettiğinden dolayı bundan kaçınılması mümkün değildir. Ancak bu necis maddeler çamaşırına veya elbisesine tekrar bulaşmayacaksa, yıkanması gerekir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 506-507).
Soru
İdrar torbası kullanan hastaların özürlü olma durumu nasıldır?
Cevap
İdrarını tutamama veya başka rahatsızlıklar sebebi ile idrar torbası kullanmak zorunda kalan kimseler özür sahibi sayılırlar. (Kâsânî, Bedâî’, I, 28, 29; Merğînânî, el-Hidâye, I, 219,220). Böyle kimseler Hanefi mezhebine göre her vakit için bir abdest almak suretiyle namazlarını kılarlar. Bu abdestle vakit içinde diledikleri kadar farz veya nafile namaz kılabilirler (Merğînânî el-Hidâye, I, 219). Mâlikî mezhebine göre ise özür sahibinin abdesti, vaktin girmesi veya çıkması ile değil, özrün dışında abdesti bozan bir şeyin meydana gelmesi ile bozulur (İbn Rüşd, Bidâye, I, 35; Desûkî, Hâşiye, I, 114-118).
Bir kimsede bulunan özürlülük durumunun o kişiyi ileri derecede sıkıntıya sokması ve abdest almada ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakması hâlinde Mâlikî mezhebinin bu görüşü ile amel edilebilir.
Soru
Kocanın eşine borçlandığı (müeccel) veya peşin olarak verdiği (muaccel) mehrin en az ve en çok bir sınırı var mıdır?
Cevap
Hanefî mezhebine göre en az mehir on dirhem (gümüştür).
Peygamberimiz (s.a.) ashabından birine on dirhem vererek bununla bir koyun almasını istemişti…
Şu halde o tarihte on dirhem -ki, 32 gramdır- bir koyun satın alabilmektedir.
Diğer mezhepler asgari mehir konusunda farklı şeyler söylemişlerdir. Bunların ortak sonucu şöyledir: En az bir çift ayakkabı, bir elbise alabilecek meblağ.
Mehrin tavanı ise sınırlı değildir.
Bu tespit, her durum ve şartta insanların, hallerine uygun davranarak kolayca evlenebilmelerinin sağlandığını göstermektedir.
Mehir bir bedel değildir. O günün örf ve âdetine göre “kendini hibe eden kadın makbul olmadığı için” kadına verilen değerin sembolüdür.
“İslâm’da kadın” bilgisinin usulü ve kaynakları
04:0029/01/2023, Pazar
Gelenekçi, modernist veya post-modernist eğilimli Müslümanlar ile İslâm’a dıştan bakanların “İslâm’da kadın” anlayış ve bilgileri önemli (bir arada olamaz, karşıt) farklılıklar arz etmektedir. Konuya iyi niyetle yaklaşanları bu denli farklı/ihtilaflı anlayışlar içine sokan, kimi zaman çıkmaz yollara saptıran amillerin başında bilgi kaynağının, metodolojinin, araştırmacının içinde bulunduğu sosyo-psikolojik şartların/şartlanmışlıkların bulunduğunu düşünüyorum; bu sebeple doğru bilgiye ulaşmanın kaynakları, usulü ve engelleri üzerine düşündüklerimi aşağıda satırlara dökmek istiyorum:
1. Bir konuda “İslâm ne diyor?” sorusunun cevabını alabilmek için başvurulması gereken ilk kaynak, şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Bu ilahi rehberden doğru bilgi almamızı engelleyen iki amil vardır: Ehliyet ve usul.
Müslümanın Kitabı’nı okuyup anlaması ve hayatında uygulaması için gerekli olanın yanında gerekli olmayan şartlar da uydurulmuş, bu güç şartları sıradan Müslümanın gerçekleştirmesi mümkün olmadığından Kitab yalnızca sevap kazanmak, ölülerin ruhuna bağışlanmak, ibadet yapmak... için okunur olmuştur. Halbuki fetva vermek için değil ise de Allah ile doğrudan yakın ilişki kurmak, bir mânâda konuşmak ve O’nun hitabını hayatının düsturu haline getirmek için her Müslüman, her dilde (çeviride) Kur’an-ı Kerim’i okuyabilir, üzerinde düşünebilir, kendine gerekli olan birçok yerini anlayabilir ve böyle de yapmalıdır.
İlâhî Kitabı âlimane (müctehidce) okumak, anlamak ve buradan bilgi üreterek fert ve toplumun ihtiyacına sunmak için şüphesiz daha fazla hazırlayıcı bilgilere, zekaya ve doğru bir usule ihtiyaç vardır. Bunu da belli bir çağa ait kılmak ve belli şahısların tekeline vermek tıkanıklığa sebep olmaktadır. İslâm’ın ilk nesillerinde âlimler de vardı, sıradan (âlim olmayan, bilgi ve zekâsı yeterli seviyede bulunmayan) insanlar da vardı; ancak herkes Kur’an’ı, hem ibadet için hem de anlamak ve hayatında uygulamak için okuyordu, yetmediği yerde kişilerin şahsi reylerini değil, Kur’an’dan anlamadığı yeri, Hz. Peygamber’in ilgili bir açıklaması olup olmadığını soruyordu.
2. Doğru İslâm bilgisinin vazgeçilemez ikinci kaynağı Sünnet’tir. Sünnet, kendisine Kur’an-ı Kerim ve bunun dışında gerekli olduğu kadar bilgi vahyedilmiş bulunan Peygamber’in (s.a.) örnek davranışlarıdır (sözü, fiili ve onayıdır). O’nun örnek olsun diye koymadığı (beşerî, tabiî) davranışları bulunduğu gibi örnek davranışları ve çözümlerinin de tarihi, şahsi, özel... olanı ve olmayanı vardır. Bu hususların birbirine karıştırılması İslâm’da kadın konusunda doğru bilgiye ulaşma noktasında önemli bir engel oluşturmaktadır. Mesela Hz. Fatıma’nın başvurusu üzerine sevgili babası ve ümmetin Efendisi’nin (s.a.) karı-kocanın rolleri ile ilgili olarak söylediklerini bazı müctehidler değişmez kural olarak almışlar, bazıları ise bunun, verili şartlarda bir tavsiye ve çözümden ibaret olduğunu, rollerin duruma göre değişmesinde bir sakınca ve İslâm’a aykırılığın bulunmayacağını ileri sürmüşlerdir. Sünnet alanında doğru anlayış ve bilgilenmenin engellerinden biri de Efendimiz’in (s.a.) söz veya fiilinin eksik aktarılması veya yanlış anlaşılmasıdır. Kadının uğursuzluğu, “eğe kemiğinden yaratılmıştır” diye eğri (eksik, kusurlu) sayılması, kocaya itaat konusundaki abartılı ve dengesiz anlayış bu engelin -emsali çok olan- birkaç örneğidir.
3. Kaynak olarak vahye dayansa bile beşeri olan, doğruya ve yanlışa ihtimali bulunan ictihadlar; bu ictihadlar yanında İslâm’a giren her kavmin eski kültüründen taşıdığı veya başka sebep ve etkilerle oluşturduğu anlayış ve uygulamalar din ile kutsal olan ile değişmez kurallar ile karıştırılmış, aynılaştırılmış, bu da doğru bilgi ve anlayışın önünde önemli bir engel teşkil etmiştir. Bunun örnekleri karı-koca ilişkisinden kadın anlayışına, hak-hukuk anlayışına, günlük hayata kadar uzanır ve sayılamayacak kadar çoktur.
4. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet kaynaklarının kadınla ilgili olarak getirdiği bazı kurallar, hükümler, sınırlar hem bu iki kaynağın bütünlüğünden, hem de -bir kısmına ait de olsa- tarihi bağlamından ayırılarak ele alınmış, tek başına veya başka şartlar ve sistemlerin içine konarak değerlendirilmiş, bu da yanlış anlamalara ve olumsuz değerlendirmelere sebep olmuştur. Kadının bazı mali hakları, velayeti, kamu hizmetinde istihdamı, evi dışında hizmeti, tahsili gibi konularda bu amilden kaynaklanan yanlış anlama ve değerlendirmeler vardır.
5. Geçmişte kadınla ilgili olarak haksız, aşağılayıcı, hak kısıtlayıcı bir takım anlayışlar ve uygulamalar olmuş, kadının konumu birçok yerde ve zamanda İslâm’ın maksadının ve planının dışına çıkmış, kadına kendini ifade ve hakkını arama imkanı verilmemiştir. Dünyada olup bitenlerin etkisi ile İslâm toplumunda da bir kısım değişimler yaşanıp kadınlar bazı hak ve imkanlara kavuşunca asırların birikimi kazanı patlatmış, hikmetin yerini hissî ve tepki şeklindeki düşünce ve davranışlar almıştır. Aynı tepki davranışı ve buna ek olarak savunmacı tavırlar modernitenin meydan okumalarına karşı İslâmcı kanattan çağımızda da görülmüştür. Bu toz duman bulutu içinde doğru düşünmek, doğruyu görmek, hikmet çizgisinden sapmamak zorlaşmaktadır.
Ana kaynakların ve örnek anlayış ve uygulamaların açık ve kesin vasıflarıyla ortaya koyduğu şu ilkeler ve kurallar dairesinde düşünülür, İslâm’da kadın konusu bu çerçeve içinde ele alınır, yukarıda sıralanan engeller de göz önünde tutulursa sağlıklı bir sonuca ulaşma şansımız artacaktır:
İslâm’a göre kadın, kulluk ve insanlık değeri bakımından erkeğe eşit bir insandır, yaratılış ve yükümlülük bakımlarından erkek kadar kâmil insan (has kul, has ümmet, başka bir deyişle iyi bir Müslüman) olma imkan ve kabiliyetine sahiptir.
Cinsel hayatın yalnızca nikahlı kadın-erkek arasında yaşanması, bunun da aile kurulmasına, iyi Müslümanlar (iyi bir nesil) yetiştirilmesine vesile kılınması istenmektedir.
Erkeklerin kendi aralarında, kadınların da kendi aralarında farklı kabiliyetleri, eğilimleri, özellikleri olduğu gibi bütünüyle erkek cinsi ile kadın cinsi arasında da farklı kabiliyetler, donanımlar ve imkanlar vardır. İslâm bu farklılıkların -tabii ve fıtri olanlarını- anlamsız ve yapay bir eşitlik uğruna ortadan kaldırmayı değil, ilahi irade doğrultusunda insanca bir hayatı yaşamak, kültür ve medeniyet oluşturmak için bütünleştirmeyi, dayanıştırmayı, diğeri ile tamamlamayı hedeflemektedir. Fıtrat çerçevesi içinde her kadın ve erkek öncelikle kendi imkan ve kabiliyetlerine uygun düşen rolü üstlenir, hizmeti yüklenir; şartlar gerekli kıldığında bir kısım rollerin değişmesinde, bir kısım hizmetlerin her iki cins tarafından da ifasında bir sakınca yoktur. Bu “bir kısmı” fıtrat, ihtiyaç ve İslâm’ın umumi kuralları, amacı belirler. Hukuk da -şartlara göre değişen ve değişmeyen kısımlarıyla- bu ilişkiler yumağının çerçevesini -bünyenin elbisesini- oluşturur.
Vadedilmiş topraklar
04:005/02/2023, Pazar
Vâdedilmiş toprakların (arz-ı mev’ûdun) ne zaman, nerede, kimlere, ne şartla vadedilmiş olduğunu öğrenmenin yolu bu va’di yapanın kitabına (verilen sözün vesikasına) bakmaktır. Yeryüzünde Allah’a ait olduğu bilinen ve hiçbir harfine, kelimesine dokunulmadan bize kadar gelen tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Kitab-ı Mukaddes denilen mecmuanın ihtiva ettiği Tevrat ve İncil’in –aslı Allah Teala tarafından vahyedilmiş olmakla beraber– O’ndan geldiği gibi muhafaza edilmediğini, değiştiğini, kısmen kaybolduğunu, kısmen peygamberlere ve başkalarına ait sözlerin araya girdiğini Yahudiler ve Hıristiyanlar da kabul etmektedirler. Bu sebepledir ki Allah Resulü (s.a.): “Ehl-i Kitab size bir bilgi getirdiğinde buna ne doğrudur deyin, ne de yalanlayın; Allah’ın gönderdiğine inanırız, O’nun göndermediğine inanmayız deyin” buyurmuştur. “Buna göre ehl-i kitabın elinde bulunan kitaplarda yazılı bilgileri ve haberleri Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnet ile karşılaştırmak, bunlara uyanları almak, kabul etmek, doğru saymak, uymayanları ise –aykırı olmamak kaydıyle– doğru ve yanlışa eşit ihtimalli saymak gerekecektir.
Filistin’i yutan, orayı yurt edinmiş Müslümanları ezen, zaman içinde sıfırlamak için her taktiği uygulayan siyonistlerin gündemde tuttukları “vadedilmiş toprak” meselesine yukarıda açıklanan usul içinde bakalım. Konuya hem Kur’an-ı Kerim’de, hem de Eski Ahd’in (Tevrat’ın) Sayılar ve Tesniye kitaplarında temas edilmiştir:
“Bir zamanlar Musa kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah’ın size lütfettiği nimetini hatırlayın; O içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi/Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.” (Maide: 5/20-21).
Bu iki ayete göre arz-ı mukaddes’in İsrailoğulları’na vatan olarak yazılması (Allah’ın bu va’di ve takdiri) ebedî değildir ve şarta bağlıdır. Ebedi olmayıp Hz. Musa’nın asrına ait olduğunun delili, 20. ayetteki ifadedir: Allah onlara birçok nimet vermiştir, hatta bu nimetlerin bir kısmı o zamana kadar dünyada hiçbir ferde ve topluma verilmemiştir, bunlar arasında Mukaddes Toprağın onlara vatan olarak yazılması da vardır. Daha sonraki çağlarda ise Allah Teala başka toplumlara, ümmetlere, İsrailoğulları’na vermediği nimetler vermiştir.
Bu yazı ve vaat şarta bağlıdır, çünkü 21. ve devamındaki ayetlerde bu yazının hayata geçmesi İsrailoğulları’nın buna layık olmalarına ve bunun için fedakârlık etmelerine bağlanmıştır. Hatta onlar bu şartı yerine getirmedikleri için Allah Teala onlara kırk yıl buraya giremeyip dar bir bölgede yaşama cezası vermiştir. Daha sonraki zamanlarda da İsrailoğulları güç ve ahlak bakımından layık oldukları müddetçe buralarda oturmuşlar, liyakatlerini kaybettikçe de aynı yerler başka toplumların yurdu olmuştur.
Tevrat’ın Tesniye bölümünün birinci babında yer alan bilgilere göre vadedilen topraklar hem yalnızca İsrailoğulları’na vadedilmiş değildir, hem de dünkü ve bugünkü Filistin topraklarından ibaret değildir. Va’dedilen topraklar Lübnan, Irak, Suriye ve Fırat havzasına kadar Anadolu’yu kısmen içine almaktadır. Va’din muhatabı olan toplumlar ise “İşte diyarı önünüze koydum, girin ve Rabbin atalarınıza, İbrahim’e, İshak’a, Yakub’a, kendilerine ve kendilerinden sonra onların zürriyetlerine vermek için and ettiği diyarı kendinize mülk edinin” cümleleriyle belirlenmiştir.
Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.), Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail kolundan gelmiş bir zürriyetidir, torunudur, şu halde O’nun ümmeti olan Müslümanlar da -şartlarını yerine getirirlerse- Allah’ın vadettiği Mukaddes Topraklara malik olma ve burasını vatan edinme hakkına sahiptirler. Tarihi gerçek de böyle olmuş, Hz. Ömer devrinden itibaren bu topraklar Müslümanlar tarafından fethedilerek dâru’l-İslâm’a dahil edilmiştir.
Kur’an-ı Kerim haksız yere yurtlarından çıkarılan Müslümanlara, haklarını almak ve zulmü önlemek üzere savaşma izni verildiğini bildirdiği ayetin devamında, tamamı Allah’a ait bulunan yeryüzünün bir parçasını yurt edinme hakkının ahlâkî ve hukukî şartlarını da açıklamıştır: “Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanları, diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, içinde Allah’ın ismi çokça anılan kiliseler, havralar, mescidler ve camiler şüphesiz yıkılıp giderdi. Allah kendine yardım edenlere (şart ve sebepleri yerine getirenlere) muhakkak yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir./Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde yurt ve iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten menederler, işlerin sonu Allah’a varır.” (Hac: 22/40-41).
Müslümanların tarih boyunca hakim oldukları yerlerde din ve vicdan hürriyeti bulunmuş, camilerin yanında kiliseler ve havralar da açık kalmış, buralarda Allah’ın adı anılmış, ayinler ve ibadetler yapılmıştır. İnsanlara dinleri, ırkları, renkleri, bölgeleri, kabiliyet ve varlıkları farklı diye zulmedilmemiş, herkese fırsat eşitliği tanınmıştır. Siyonist Yahudiler ise ırkçılığı din haline getirmişlerdir, kendilerini Allah’ın has kulları, diğer insanları ise sağılacak inekler ve kullanılacak köleler olarak görmektedirler. Her vasıtayı mübah sayarak kendilerinden olmayan toplumların maddi ve manevi değerlerine, varlıklarına tecavüz etmektedirler. Zulümle, kanla, hile ile yerleştikleri Mukaddes topraklarda başkalarına hayat ve ibadet hakkı tanımamakta, yerlerinden yurtlarından ettikleri insanların ıstırapları karşısında duygusuz kalmaktadırlar. Bütün bunlar olup dururken Allah Teala elbette Mukaddes toprakları onlara yurt etmeyecektir; çünkü o topraklarda oturmaya ve Allah’ı anmaya layık olanların vasıfları hem kendi kitaplarında, hem de bütün kitapların doğruluk miyarı olan Kur’an’da açıklanmıştır ve orada Allah şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki, zikirden (Tevrat’dan) sonra Zebur’da: ‘Şüphesiz yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır’ diye yazdık.” (Enbiya: 21/105).
İyi (salih) kulları da yine Cenâb-ı Mevlâ tarif etmiştir:
“Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde yurt ve iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten menederler, işlerin sonu Allah’a varır.”
(Geniş ve sahih bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi’nde bu maddeye bakın.).
.Nasıl yardım edelim?
12:0610/02/2023, Cuma
Değerli kardeşimiz Faruk Beşer Hoca’nın paylaşmak üzere yazdıklarını bugün köşemde paylaşıyorum. Pazar yazısını da inşallah ayrıca yazacağım.
Kıymetli arkadaşlar,
Kendisi iyi bir hekim olan, daha önce Gölcük depremi dâhil birçok yerde doğal afetlerde, uluslararası yardım kuruluşlarında gönüllü olarak yer alan, şu anda da memleketi Kahramanmaraş’a yardıma koşan, bu tür olaylarda organizasyon becerisi yüksek, öngörülü ve analitik düşünebilen dostumun, kardeşimin az önce telefonda bana ilettiklerini sizlerle paylaşmak isterim. Kendisi de bunu rica etti.
1- UMKE, AFAD ve diğer acil yardım ekipleri, kuruluşları görevlerini bihakkın ve cansiperane yerine getirmektedirler. Aksini söyleyen yalan söylemektedir, nankördür, art niyetlidir.
2- Aynî yardımlar ihtiyaçtan fazla olarak gelmekte, gerek gıda, gerekse giysiler, malzemeler heba olmaya başlamaktadır. Bunlar milli servettir, bu travma geçtikten sonra bunlara çok ihtiyacımız olacaktır.
3- Şu anda canhıraş yardım için çırpınan, bu uğurda maddi imkânlarını bir şeyler alıp göndermek için harcayan arkadaşlar lütfen bu paraları hemen harcamasınlar, panik geçtikten sonra bu yardımlara çok ihtiyaç olacak, o zaman kullanmak üzere muhafaza etsinler (Cephanemizi tüketmeyelim, savaşın gerisi var orada kullanmak için gerek olacaktır).
4- Şehirden tahliyeler/göç başlamış durumda. Bu durum, geride kalanların kurtarma çalışmalarında bir rahatlık sağlamaktadır. Ekipler daha rahat çalışma imkânı bulmaktadır. İmkânı olanların ayrılması uygun olacaktır.
5- Tıbbi malzemeler de yeterli miktarda gelmiştir, indirmek için sıra beklemekte, uzun kuyruklar oluşmaktadır.
6- İlk yardım ve kurtarma operasyonları bittikten sonra yaralıların ve travma geçirenlerin tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinde maddi destekler (makine, protez, alet-ekipman alımı için) çok önemli olacaktır. Bu nedenle lütfen maddi imkânları hemen heba etmeyelim.
7- Sağ kurtulup şehirlerde kalanların ya da göç edenlerin gittikleri yerlerde barınmaları, beslenmeleri için gerekli yardımları sağlamak üzere yalnızca kurumlara bağış yapmayıp ihtiyaç duyan bu kişilere doğrudan ulaşmak, ihtiyaçlarını gidermek önemlidir. Maddi kaynakları buralarda kullanmayı da düşünüp ona göre hareket etmek gerekir. Kurumlara yapılan bağışlar sizlerin ihtiyaç sahiplerine bulundukları yerde yapacağınız yardımlar kadar hızlı bir şekilde gitmeyebilir. Bunları da göz önünde bulundurun.
8- Afet bölgelerinde hekimler, uzman ilk yardım ve kurtarma elemanları, vinç operatörleri vs. dışında kişilere, ya da iş makineleri ve teçhizat ile gelebilecekler dışında kimseye ihtiyaç yoktur. Diğer türlü gelenler çalışanlara yüktür.
9- Panik ve korku geçtikten sonra şu anda boşa gitme ihtimali olan özellikle ayni yardımlara ve bu ayni yardımlar için kullanılmış olan maddi imkânlara çok ihtiyaç olacaktır. Lütfen göz önünde bulundurun.
Münevver, merhametli necip milletimiz tarihin en büyük felaketlerinden olan bu felaketin yaralarını sarma konusunda hep birlikte yine bir destan yazmakta, bir ve beraber olmanın en büyük imtihanını vermektedir. Bu konuda büyük küçük yardımlarını esirgemeyen, hiçbir imkânı olmayıp yalnızca yüreğinden dua eden, iki damla gözyaşı döken herkesten Allah razı olsun.
Acı büyük, çile büyük, yük ağır…
Ve fakat sahipsiz değil. Herkes tek yürek…
Not
Doktor kardeşimizin tespiti Kahramanmaraş’la alakalı imiş. Diğer yerlerden de benzer mesajlar geliyor, onları ayrıca soruşturmak gerekiyor. H.K.
.İslâm muhalifleri ile ilişkiler
04:005/03/2023, Pazar
Mevcut iktidarı “İslâmî düzen iktidarı”, muhalefeti de bu düzenin siyasi muhalefeti gibi görenler veya kasten böyle takdim edenler yanılıyorlar; anayasasında “laik demokratik” yazan bir düzen İslâmî olmaz; bu düzenin muhalefeti ise laik demokratik muhalefet olur.
İdeoloji veya inanç olarak mevcut iktidara muhalif olanlar onu belli mercilere şikâyet ve onları tahrik etmek için bunu yapıyorlar.
Mevcut düzende iktidarı, “İslâmî düzen iktidarı” sanıp da bu düzene ait taleplerde bulunan, böyle bir beklenti içinde olan, bu yüzden muhalefet bayrağını çeken safdiller ise hayal âleminde yaşıyorlar.
Samîmî olarak İslâmî düzen isteyenlerin yapacağı şey, kendilerinden başlayıp adım adım genişleyerek bunu da öğretim ve eğitim yoluyla yaparak kâmil Müslümanlar olmaya çalışmaktır.
Kâmil Müslümanlar topluluğu altyapı ve temel, İslâmî siyasi düzen ise üst yapıdır.
Bu iktidardan beklenen, örgün ve yaygın eğitim ve öğretim ile İslâmlaşma (fert ve toplumun Müslümanlığını ikmal etme) faaliyetini engellememesi, aksine elinden geldiğince desteklemesidir. Tek parti hükümetlerinden bu yana birçoğu bu engellemeyi yapmış ve dini yaşamak isteyen halka gözyaşı döktürmüş, olmadık baskılar uygulamışlardır.
Bu vesileyle “İslam ve onun muhalifleri” ne demektir sorusuna cevap yazmaya çalışacağım.
İslâm, Batı’da söylenen ve anlaşılan mânâda bir din olmayıp, inanan ve inanmayan bütün insanlığı ilgilendiren, değerler, değerlendirmeler, hükümler, düzenlemeler, çağrılar ihtiva eden bir ilahî nizamdır; bilgi, inanç, ibadet, düzen ve düzenlemeler bütünüdür. Bu bütün, ilke olarak beşer üstü bir kaynaktan (Allah’tan) gelen vahye dayanır. Vahyin bilerek ve sebepli (hikmetli) olarak açık bıraktığı (meskût geçtiği) alanlar içtihat ile doldurulur; ancak içtihat da vahiyden müstakil bir bilgi ve hüküm üretim aracı değildir, vahyin ışığında ilahi irade ve rızanın keşfine çıkıştır, bulunan ve bilineni, Allah’ın iradesi bu olmalıdır zannı ile kabulleniştir. Durum böyle olunca da gerek açık vahyin getirdiği ve gerekse bunun ışığında içtihat ile elde edilen bilgi ve kurallar -inananlara göre- tek doğrudur, tek meşrûdur. Son Peygamberin (s.a.) tebliğ ettiği din, bu tebliğden sonra yegâne hak dindir.
Usule uygun içtihat ve yorum farkları da bütün halinde İslâm’dır. Bu bilgi ve kurallar yalnızca ferdin özel hayatında ve vicdanında değil, dünya ve insan hayatının bütününde geçerlidir.
İslâm’ın karşısında (ona muhalif olan) laik ve seküler düşünce ve sistemler vardır. Burada akıl, vahiyden müstakildir, vahye muhtaç değildir, doğruyu ve meşrû olanı bilme ve bulma kabiliyet ve selahiyetine sahiptir, dünya ve kamu hayatı aklın bilgi ve bulgularına göre düzenlenmeli ve yönetilmelidir, din bu alana karıştırılmamalı, fertlerin özel hayatlarında ve vicdanlarında kalmalıdır.
Bu iki inanç, düşünce ve düzen sisteminin birbirine zıt, muhalif, birbirinin karşısında olduğu apaçık ortadadır. Bu iki sistemden birine mensup olanın da diğerine muhalif olması kaçınılmazdır. Bu muhalefet İslâm tarafınca uzlaşma kabul etmez bir muhalefettir; çünkü uzlaşma, ihtilaf noktalarını ortadan kaldırmakla gerçekleşir, ihtilaf noktalarını ortadan kaldırmak ancak karşı tarafın İslâm’a uyması, İslâmî sistemi benimsemesiyle gerçekleşebilir. Bu olunca da ortada iki kalmaz, bir kalır, birlik oluşur.
Müslümanlar ister galip ve hâkim olsunlar, ister mağlup ve mahkûm bulunsunlar başka sistemlere mensup insanlarla beraber olabilir, birlikte (bir yerde, yurtta, işte, dünyada...) yaşayabilirler, ancak bu, “birliğe” değil, beraberliğe, uzlaşmaya değil, anlaşmaya bağlanır ve dayanır.
Müslümanlar hâkim olduklarında diğer inanç guruplarına başta din, düşünce ve vicdan hürriyeti olmak üzere gerekli insan haklarını tanırlar, verirler; Hz. Ali’nin deyişiyle -inanç farkının zaruri kıldıkları dışında- hak ve yükümlülükte (hukuk karşısında) Müslümanlara eşit olurlar.
Adı ve çağı ne olursa olsun başka bir sistem ve rejim hâkim, Müslümanlar da mahkûm olduklarında başta düşünce, din ve vicdan hürriyeti olmak üzere bir kısım temel insan haklarının onlara verilmediği, kendilerine baskı yapıldığı, başka sistemlerin dayatıldığı görülmüştür, görülmektedir. Bu durumda Müslümanlar sistemin imkânlarından yararlanarak haklarını talep ederler, verilirse bir anlaşma zemininde kendi sistemlerini yaşarlar, başkalarına da inançlarını dayatmazlar, anarşi ve teröre başvurmazlar, onlardan ülkelerine ve diğer insanlara ancak hayır ve iyilik gelir. Hakları verilmez, baskı da yapılırsa kırılır ve incinirler, izhar edemedikleri muhalefetlerini içlerine gömerler, fırsat kollarlar, baskı artarsa Filistin’de olduğu gibi bazen ölçüyü de aşabilen savunma mekanizmalarını harekete geçirdikleri görülür.
Bütün dünyada İslâm ve karşısındakiler arasındaki ilişki, yukarıda özetlemeye çalıştığımız ilişkiler ve tavırlar yumağı içinde gerçekleşmektedir. İslâm’ı ve Müslümanları yumuşatmaya, uslandırmaya, yabancı sistem içine sokmaya (budamaya, kendilerine uydurmaya, benzetmeye, uzlaştırmaya) çalışanlar bilmelidir ki, İslâm –bugün yeryüzünde yaşayan– bir başka dine ve sisteme benzemez, o tektir, farklıdır, muhaliftir ve böyle kalacaktır. Bugün iki milyara yakın, yarın dünya nüfusunun yarısından fazla olacak olan Müslümanları yok etmek mümkün olmayacağına göre iş, başkalarına düşmektedir; yapacakları da ya taviz vererek uzlaşmak yahut da anlaşmaktır.
Filistin, Myanmar, Keşmir, Çin Uygur Bölgesi, bazı Afrika ülkeleri… buralarda yaşayan Müslümanları yok etmeye veya dönüştürmeye çalışan zalimler şunu iyi bilsinler ki, bunda başarılı olamayacaklar, mesela geçmişte Moğollarda olduğu gibi ya kendileri (nesilleri) Müslüman olacak, ya belalarını bulacaklar ya da zulümlerin biriktirdiği enerji ile İslâm dünyası oluşacak, birlik gerçekleşecek, güç ile yola getirileceklerdir.
Yerinde yardım ve karz-ı hasen
04:0012/03/2023, Pazar
Cuma günü akşamı İstanbul Merkez ve Bursa Şube MÜSİAD mensuplarından bir öbekle felaket bölgesine yardım ve karz-ı hasen konulu bir toplantı yapıldı. Ben de bu toplantıya konuşmacı olarak katıldım. Benden önce konuşan Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Alinur Aktaş, felaketin ilk gününden itibaren ilgilendiği bölgeye ilk ulaşabilmek için karşılaştıkları güçlükleri, günlerce kaldığı bölgede gördükleri, yapılanlar ve yapılması gerekenler konusunda ihtiyacımız olan ve birinci elden bilgiler verdi.
İki tespitini aktarmak isterim:
İlk günlerde dayanılamaz acılar, karmaşalar, manzaralar, ihtiyaçlar varmış, bu kısa sayılacak bir aman içinde devletin ve bütün ülkemiz insanlarının gayretleriyle acil olanlar karşılanmış, artık insanların yüzü gülüyormuş ve ümitlenmişler.
Böyle bir felaket en ileri denilen ülkelerin başına gelse, oralarda, burada olduğu ölçüde ve zaman içinde yardım ulaştıramazlarmış
MÜSİAD merkezde bir kriz masası kurmuş ve bu masa bir karz-ı hasen fonu oluşturmuş. Bir katılım bankası bu fonda toplanan para kadar parayı, karz-ı hasende kullanılmak üzere vereceğini ve karşılığında hiçbir menfaat ve kâr beklemeyeceğini vaad etmiş. İmkânı olanların bu fona bağışta bulunmaları karşılığında ne elde edeceklerini aşağıda Rabbimizin vaadi olarak aktaracağım.
Ben konuşmamda iki hususun altını çizdim:
1. Bölgede zarar gören insanların acil ve temel ihtiyaçlarını gidermek için yadımlar devam edilmeli ve bu temel ihtiyaçlara harcanmak üzere zekat ve zekat dışı yardımlarda bulunulmalıdır.
2. Bölge insanlarına yapılacak yardım yalnızca, buna ihtiyacı olanların temel ihtiyaçlarını hibe ve zekat olarak karşılamakla kalmamalı, zanaatkârlardan sanayici, tacir ve çiftçilere kadar, yerinde kalıp üretim ve hizmet yapabilecek insanlara, bunu yapabilmek için muhtaç oldukları para (sermaye) karz-ı hasen olarak verilmelidir.
Aşağıda karz-ı hasen konusundaki ilâhî teşvik ve bu güzel davranışın mahiyeti hakkında bilgi veriyorum
“Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara:2/245)
İnfak, sadaka, karz-ı hasen Kur’ân-ı Kerîm’in müminleri teşvik ettiği üç yardım ve dayanışma şeklidir. İnfak öncelikle akrabaya ve bazen ihtiyaç gözetilmeden yapılır, sadaka yahut tasadduk daha ziyade muhtaç durumdaki akraba olmayanlara yönelik malî bir ibadettir. Bu ikisi bağıştır geri dönmez, ecrini Allah verir. Karz-ı hasen ise Allah rızâsından başka bir menfaat beklenmeden verilen borçtur. Bu borç karşılığında borçludan menfaat beklenmez, yalnızca ödeme imkânına kavuştuğunda borcun aslını ödemesi istenir. Kutsî hadislerden öğrendiğimize göre Allah Teâlâ, nerede ve hangi davranışta rızâsı bulunuyorsa orada kendi bulunuyormuş gibi bir ifade kullanarak kullarını hayırlı işlere, güzel davranışlara, yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik etmektedir. Bu cümleden olarak “hasta ziyaretini kendini ziyaret, aç bir kimseyi doyurmayı kendini doyurmak” olarak ifade buyurmuştur (Müslim, “Birr”, 43). Burada da güzel borç vereni kendisine borç veren gibi kabul ederek yardım sever mümine şereflerin en büyüğünü bahşetmiş, onu dinî heyecanın doruğuna yükseltmiştir. Ne yazık ki maddeci ahlâkın etkisine giren Müslümanlar, geleneğimizde mevcut bulunan bu güzel davranışı büyük ölçüde terk etmişlerdir. Terkedilen sünnetleri, İslâmî gelenekleri ihya eden, yeniden uygulama alanına koyan müminlere büyük müjdelerin bulunduğu unutulmamalıdır.
Bir önceki âyette geçen cihad emrinden sonra müminlere, yine geçmiş kavimlerden ibretli kıssalar anlatarak onları cihada sevk eden âyetler başka surelerde vardır. Cihaddan önce “güzel borç” verme teşvikinin araya sokulması, savaşa katılan müminlerin buna ihtiyaç duymaları vâkıasına dayanmaktadır. Ancak güzel borç yalnızca savaşa gidenlere verilen borç değildir, ihtiyacı olan herkese Allah rızâsından başka bir menfaat beklemeden verilen borç karz-ı hasendir; bu ihtiyaç bir de kişinin maddi ve manevi cihada katılma arzusundan doğmuş olursa ödünç verme ecrinin katlanacağında şüphe yoktur.
Aşağıda mealini verdiğim âyetten anlaşılan odur ki, bu güzel hayır ve ibadet, bizim Peygamberimizden (s.a.) önceki peygamberlerin kavimlerine de buyurulmuştur.
“Andolsun ki Allah İsrâiloğulları’ndan söz almıştı. Onlardan on iki de nakîb (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızâsı için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur.” (Maide:5/12).
Uygulamada dünyasını ahiretine tercih eden “Müslümanlar” sözde faizsiz borç vermişler, ama uyduruk yöntemlerle bu ödünçten menfaat (faiz) sağlamışlardır.
İsrailoğulları başka milletlerden faiz almışlar, kendi milletlerinden faiz alma yasağını da delmenin yolunu (hilesini) bulmuşlardır:
“Mişna’da, anti-tefecilik kanunlarından kaçınma metotları da işlenmektedir. En basit metot örneklerinden biri, kişinin bir başkasına bir nesne ödünç vermesi ve bir süre sonra onu daha ucuz fiyata geri almasıdır. Kanundaki boşluktan istifade etmenin bir başka örneğiyse şöyledir: Ahit, İsrailoğullarından olmayanlara faiz uygulamaya izin verir böylece bir İsrailoğlu başka bir İsrailoğluna faizle borç vereceği zaman İsrailoğullarından olmayan üçüncü bir aracı kullanır.(Bava Metzia 5:6, 71-a)
Menfaat sağlayan borç verme karz-ı hasen değildir, Allah Teâlâ’nın vaad ettiği iki cihan ödüllerine nail olmanın yolu, hiçbir menfaat beklemeden ihtiyaç sahiplerine ödünç vermektir.
Kıyısından siyaset
04:0019/03/2023, Pazar
Bugünkü siyasi düzen içinde üst veya orta düzey siyasi görev almayı hiç düşünmedim, yapılan teklifleri de kabul etmedim.
Benim bu kararım ve tavrım, sosyal konumu benim gibi olanlar için de geçerlidir, geçerli olmalıdır; elbette davaya yardımcı olmak üzere durumu müsait olanlar benim girmediğim siyasete girecekler, meydanı ahlâksızlara, düşmanlara, ehliyetsizlere, hainlere bırakmayacaklardır.
Dava nedir ve davaya nasıl yardımcı olunur?
Benim, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş veya halen hayatta bulunan dava arkadaşlarımla en azından altmışlı yıllardan beri kendimizi adadığımız davamız şudur:
1. İslâm doğru anlaşılsın; usulüne uygun içtihada, yoruma açık konularda bir şahıs veya grup, kendine ait olanı tek doğru kabul edip başkalarına dayatmasın, başkalarını dışlamasın,
2. İslâm, bir bütün halinde milletin ve ümmetin özel ve genel hayatında uygulama (amel) olarak yaşasın,
3. Bunu sağlamak üzere donanımlı ve vazifelere göre uygun yetiştirilmiş bir öğretim ve eğitim camiası hazırlansın,
4. Bu camia sivil organizasyon (mesela bir STK şeklinde) açık olarak faaliyet göstersin (din ve düşünce hürriyetinin kısıtlandığı zamanlarda faaliyet örtülü de olabilir),
5. Bu camianın günlük siyasetle ilişkisi kenarından olsun; yani vazifesini engellemeyen, aksine imkân bulduğu kadar destekleyen siyasi kadroların iktidara gelmeleri ve orada kalmaları için kendine düşeni-toplum nezdindeki konum, saygınlık ve asıl vazifesine zarar vermeyecek dozda- yerine getirsin,
6. Elbette bütün bunları, gemiyi batırmadan (ülkeyi ve halkı bölmeden, Allah korusun düşman işgaline meydan vermeden) yapsın,
7. Çoğu hâlâ örtük sömürge, manda, işgal durumunda bulunan İslâm ülkelerinin uyanması, maddi ve manevi olarak ayağa kalkması, tam bağımsızlığa kavuşması ve bir şekilde birleşmesi için olanca gayretini sarf etsin.
Siyasi kadrolar, iktidarlar ve muhalefet bizim davamıza nasıl yardımcı olabilirler?
Erbakan, Erdoğan ve biraz da Özal iktidarlarında yapılanları yaparak!
Siyasi muhalefet de davamıza hizmet sayılan karar ve eylemleri destekleyerek yardımcı olabilirler!
Biz altmış yıldır bu davanın peşindeyiz, çok şükür sapmadık, taviz vermedik. Zekâ özürlü, bizi okumayan, okuduğunu anlamayan veya kasten saptıran, işine geldiği gibi anlayan, anlatan ve yayan kimseleri Allah’a havale ediyoruz ve asırlar boyunca böyle sineklerin (yine de dört ayaklılardan örnek vermedim) var olageldiğini biliyoruz, yılmıyoruz.
Şimdi bir seçim arifesindeyiz.
Bugünlerde milletvekillikleri için adaylık yarışı var.
“Vazifeyi isteyene değil, uygun ve layık gördüklerimize verme” düsturu var, âmenna, lakin bunu küçük topluluklarda uygulamak kolay, milyonluk ülkelerde uygulamak oldukça zordur.
Çare, durumu müsait olan güzel İslâm insanlarının da zaruri olarak vazifeye talip olmalarıdır.
Davamıza sadık insanların da böyle kimselerin seçilmeleri için -yukarıda nasıl olacağını yazdığım ölçüler içinde- gayret göstermeleridir.
Ortalık toz duman; bir yanda kaleye sızmak için her oyuna başvuran, her aracı meşru gören, hainler ve düşman unsurlar var, öte yanda iyi insanları karalama, iftira, olumsuz algı oluşturma faaliyetleri var.
Bu dumanlı havada kurdu kuzudan ayırmanın yolu; her seçim bölgesinde bilgisi, ahlâkı, tecrübesi ile temayüz etmiş, şahsı ve yakınları için menfaat peşinde olmayan kimselerle istişare etmektir.
Bin kere okumak değil, bir kere yapmak
04:0026/03/2023, Pazar
İnsanlar okuyorlar (mı?), dinliyorlar, konuşuyorlar… Binlerce söz kelime; ilâhî olanı var, beşeri olanı var; bütün bunlar bir eğlence, bir vakit geçirme, bildiğini onaylatma, sevap kazanma gibi amaçlara yönelik oluyor, halbuki bilmekten maksat doğru ve iki cihan için faydalı olanı yapmak olmalı değil midir?
İnsan duyduğu ve bildiği doğruya göre hareket etmezse bunun sorumluluğu daha çok olmaz mı?
Olur!
En hayırlı ve ecirli okuma şüphesiz Allah Teâlâ’nın Kelamı’nı okumaktır; evet bu, anlamadan okumanın da faydası/sevabı vardır, ama bu sevap okusunlar, anlasınlar ve yapsınlar diye verilen bir teşviktir; teşviki alıp gereğini yapmamak olur mu, yakışır mı?
Bu girişten sonra asıl maksadıma geçiyor ve anlamaya, yapmaya yönelik okumaya dair bir örneği ve hatıramı nakletmek istiyorum:
“…Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah sizin için âyetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” (Bakara:2/219)
“İçki ve kumarın zararından bahsedilip yasaklamaya doğru ilk adımlar atılınca bunları aynı zamanda yoksullara yardım (infak) için vasıta kılan kimseler neyi infak edeceklerini sordular. Allah Teâlâ “Afvı” infak edin, yani “İhtiyaçtan artan miktarı yoksullara, muhtaçlara verin” buyurdu. İnsanların kendilerinin veya yakınlarının muhtaç olduğu mallarını başkalarına vermeleri zor olduğu için bu teklif edilmedi. Aksine insanların yakınlarına infakta öncelik tanıması birçok âyet ve hadiste emredildi, imkânı olanların bir kısım yakınlarına nafaka sağlaması da ona hukukî ve ahlâkî olarak borç kılındı. Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra mal artarsa sahipleri bunu ne yapacaklar? İşte âyetin ifadesi, amacı ve bu konudaki diğer deliller dikkate alınarak bu sorunun da cevabı iki şekilde verilmiştir: Sahâbeden Ebû Zer el-Gıfârî’ye göre ihtiyaçtan artan malın saklanması, işletilip üzerinden kazanç sağlanması câiz değildir; muhtaçlar bulunduğu müddetçe ihtiyaç fazlası mal onlara verilecektir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre ise farz olan servet aktarımı nafaka ve zekâtla sınırlıdır. Bunun dışında kalan infaklar nâfile ibadet hükmündedir; yapana ecir kazandırır, yapmayanı günaha sokmaz. İlgili âyet ve hadislerden, İslâm’ın getirdiği kardeşlik ve yardımlaşma kavramlarından bizde hâsıl olan kanaat ve anlayışa göre toplum içinde temel ihtiyaçlarını temin edememiş insanlar bulunduğu müddetçe bu ihtiyaçları gidermeyen kimseler ihtiyaç fazlası malları sebebiyle sorumlu olacaklardır (ayrıca bk. Zâriyât 51/19).
Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardımın geniş bir tabana yayılması, şahsî ve ailevî ihtiyaçlarından artan malı, yiyecek ve giyeceği olan kimselerin bunları yoksullara vermelerinin teşvik edilmesi sosyal adaletin sağlanması bakımından çok önemli ve ileri bir adımdır. Bu geniş infak kaynağı kullanıldığı takdirde toplumda temel ihtiyaçlarını sağlayamamış kimselerin kalması oldukça güçleşecek ve nâdirleşecektir.”
Buraya kadar aktardığım âyet meali ve açıklamasını, 1960’lı yıllarda başlayıp bir grup Müslüman ile uzun yıllar devam ettiğimiz “Kur’an okumalarında” bir gece konu olarak işlemiştik. Anadolu yakasında İmam Hatip Okulu yoktu, Avrupa yakasında bir İmam Hatip Okulu vardı ve ihtiyacı karşılamıyordu. Hayırsever bir grup Anadolu yakasında İmam Hatip Okul binası yapmak için arsa arıyor ve bir türlü bulamıyorlardı. Bizim Kur’an okuma cemaatimizin içinde şimdi merhum olan müteahhit/inşaatçı Ahmed Sani Gezici de vardı. Yukarıda verdiğim bilgiyi alıp evine giden merhum, uyumak üzere yatınca, uyku tutmuyor, düşünmeye başlıyor:
“Benim genişçe bahçesi olan bir villam var, ona bitişik beş dönüm civarında da ayrı bir arsam var, âyete göre bu ‘ihtiyaçtan fazla’ değilse nedir?!”
Ve karar veriyor, yarın arsa arayanlara gidip “Buyurun, bu beş dönümlük ihtiyacımdan fazla arsayı İmam Hatip Okulu binası için veriyorum, binanızı yapın” diye karar veriyor ve hak ettiği uykuya dalıyor.
Acıbadem’deki “Kadıköy Ahmet Sani Gezici Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi” işte bu örnek okumanın eseridir; Ahmed Bey merhum oldu, nice mülkü dünyada kaldı, ama işte bu arsayı ve benzeri ibadetlerini yanına alıp ebedî aleme göçtü.
Bin kere okumaktan bir kere okuduğunu yapmak evlâdır vesselam.
Medya yalan gıybet iftira
04:002/04/2023, Pazar
Önce şu ansiklopedi bilgisini paylaşalım:
“Kitle iletişiminde medya, bilgi veya verileri depolamak ve iletmek için kullanılan iletişim çıkışları veya araçlarıdır. Terim, yazılı medya, yayıncılık, haber medyası, fotoğrafçılık, sinema, yayıncılık, dijital medya ve reklamcılık gibi kitle iletişim araçları endüstrisinin bileşenlerini ifade eder.”
“Sosyal medya, kullanıcıların internette aradığı, kullandığı ve içerik ürettiği interaktif iletişim platformdur. Geleneksel medya’dan Web 2.0’ın kullanılmaya başlamasıyla, tek yönlü içerik paylaşımından, çift taraflı içerik alışverişine erişim sağlanılan medya iletişimidir.”
Bu kadar geniş ve kolay bilgi, haber, görüntü… üretme ve yayma imkanı icat edilince hem hayırda hem de şerde (kötülükte, günahta) kullanma bakımından geçmiş zamanlarda hayal bile edilemeyecek bir durum gerçekleşmiştir.
Bu araçları kullanarak algı oluşturmak da bir başka belâdır; kısa bir zaman içinde büyük insan kitlelerinin kanaat, eğilim ve tercihleri ile oynama imkânı doğmuştur.
Medya ve sosyal medya araçlarını yaşlı genç, köylü kentli, okumuş cahil, Müslüman öteki… herkes kullandığına, hatta birçok kimsede bağımlılık oluştuğuna göre Müslümanların bu araçlarla ilişkisi ve üretilen veya aktarılan bilgi ve haberleri nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda bazı açıklamaların fayda getireceğini umuyorum.
Medya ve sosyal medyayı “bütünüyle bir tüzel kişilik veya bir sanal insan” gibi tasavvur edersek ve bu kişinin yalan da söylediği, iftira da ettiği, insanları yanlış ve zararlı yönlendirmeler de yaptığı kesin olduğuna göre İslâmî kaynaklardaki “fâsık” terimi bu kişiye tıpatıp uymaktadır.
Bu araçları kullanarak yalan söyleyen, abartı yapan, tüketimi ve israfı körükleyen, alakasız ve ayıp görüntüler sergileyen… reklâm çeşitleri de Müslümanların uzak durmaları gereken bir alandır.
Müslümana, fâsık bir kimseden bir bilgi, bir haber ulaştığında o nasıl davranacaktır?
Bundan sonra yapacağım aktarmalar bu sorunun cevabıdır:
“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın (fâsıkın) biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın” (Hucurat:49/6).
Âyetin, güvenilmez kimselerin getirdikleri haberleri, doğruluğunu araştırmadan kabul etmenin uygun olmadığı yönündeki mânâsı ve hükmü geneldir, her zaman ve mekânda geçerlidir. Sosyal ve hukukî hayatın düzenli yürümesi, haksızlık ve huzursuzlukların önüne geçilmesi bakımından çok önemli olan bu tâlimatın nüzulü (vahyedilmesi) hakkında şöyle bir rivayet vardır:
Velîd b. Ukbe, Benî Mustalik kabilesinin zekât vergisini toplamak üzere gönderilir. Velîd yolda iken birisi, bu kabileden silâhlı bir grubun yola çıktığı haberini getirir. Velîd, onların savaşmak için çıktıklarını düşünerek geri dönüp Hz. Peygamber’e durumu anlatır. O da haberin doğru olup olmadığını araştırmak ve gereğini yapmak üzere Hâlid b. Velîd’i gönderir. Hâlid kabileye yakın bir yerde konaklayarak durumu araştırır; söz konusu grubun ezan okuyup namaz kıldıklarını, İslâm’a bağlılıklarının devam ettiğini tespit eder ve Medine’ye döner. Sonunda onların, zekât tahsildarı geciktiği için durumu öğrenmek veya zekâtı kendi elleriyle Hz. Peygamber’e teslim etmek üzere yola çıktıkları anlaşılır (Müsned, IV, 279; Kurtubî, XVI, 296 vd.).
Âyetten çıkan genel hüküm, durumu bilinmeyen veya yalancı, günahtan çekinmez olarak tanınan kimselerin verdikleri haberlere ve bilgilere güvenilmemesi, bunlara göre hüküm verilmemesi, harekete geçilmemesidir.
İnsanların çoğunda özellikle kötü, aleyhte ve tehlike bildiren haberleri hemen kabul etme eğilimi vardır. Bu yüzden insanlar arasında birçok kötü zan, düşünce ve eylem ortaya çıkmış; pişmanlıklar, bazen telâfisi mümkün olmayan zararlar görülmüştür. Hz. Peygamber ile onun ahlâkında ve yolunda olanlar böyle haberler karşısında tedbiri elden bırakmaz, acele ile hüküm vermez, harekete geçmezler. Yetkin önderler böyle tedbirli davranırken onlar kadar birikimli ve deneyimli olmayan sıradan insanlar telâşa kapılır, önderlerin tedbirli davranmalarının hikmetini kavrayamazlar; bunların, “Neden hemen harekete geçilmiyor?” diye söylendikleri, hatta aleyhte konuştukları olur. Ama gerektiği şekilde tahkik edildiğinde bu tür haberlerin, bilgilerin yalan, yanlış, eksik olduğunun veya yanlış anlaşıldığının sayısız örnekleri vardır. Önderin davranışı karşısında teslimiyet göstermek, acelecilik göstermemek ve isyan etmemek için sahâbede iman, peygambere güven ve sevgi vardı.
Bazı fıkıhçılar âyetten şu hükümleri de çıkarmışlardır: “Dinin emirlerine aykırı hareket eden, günah kaygısı taşımayan kimsenin verdiği habere ve bilgiye dayanarak hükmetmek ve harekete geçmek câiz olmadığına göre, böyle kimseleri iş başına getirmek, önder seçmek, arkalarında namaz kılmak da câiz olmaz. Fâsık imamların arkasında namaz kılmak mecburiyeti hâsıl olursa, kılınmadığı takdirde zulmetmeleri ihtimali bulunmak şartıyla, durumu kurtarmak ve fitneyi önlemek için namaz kılınır, ama sonra bu namaz yeniden kılınır” (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1716).
Öfke nefret cehalet el ele verince…
04:009/04/2023, Pazar
Adam medyada, ağzından köpükler saçarak mealen şöyle diyor: Bu seçimi Erdoğan kazanırsa Arap usulü bir İslam devleti kuracaklar…
Bir sınırsız bayan vardı (yine var) o da, bundan önce Erdoğan Başkan olunca “Türkiye’ye şeriat geldi, siz uyuyun bakalım” mealinde bir şeyler söylemiş ve yazmıştı.
Bu yazıdan maksadım “Arap usulü bir İslam devleti” cehalet ve ajitasyonunu irdelemektir, ama bu “şeriat geldi, geliyor” efsanesine de bir dokunup geçmekte fayda var sanırım.
Adamlar 28 Şubat bilmem ne darbesini yaptıklarında gerekçe olarak 18 madde ilan etmişlerdi; hemen tamamı “irtica” yaygarasından ibretti. O dönemde de irticadan maksatları, bütünüyle İslâmî hayat nizamına dönmekti.
TC’nin bir anayasası var, bu anayasanın “değiştirme teklifini bile yasakladığı” maddeleri var, bu maddelerden biri de “laik demokratik cumhuriyet” maddesidir.
Bu madde ne diyor?
MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Bu maddeye ve Türkiye’nin mevcut halk tabanına (ideolojik orana) göre Türkiye’ye şeriat (cahil tahrikçinin ifadesiyle Arap usulü İslam devleti) getirmek mümkün değildir; bunu da bilmeyecek ölçüde cahil olmadığına göre bu adamın ve benzerlerinin maksadı ajitasyondur vesselam.
Bu acınası insanlar eskiden, yalan dolanla belli mahrekleri kışkırtıyorlardı, şimdi bunlar yok oldu (çok şükür), ama yine de uyuyan/donmuş hücreler vardır ümidiyle bunu yapıyorlar.
Gelelim “Arap usulü İslam devleti” lafına.
Yabancı ve kasıtlı yazarların kitaplarını bile okusalar Hz. Peygamber’in büyük bir inkılapçı olduğu gerçeğini öğreneceklerdir. Biz Müslümanlara göre ise Peygamberimiz’in kurduğu dini, sosyal, siyasi… düzen vahye dayanır; yani Arap usulü değil, bütün varlığın yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın bütün insanlığı davet ettiği ve fıtrata (yaratılış özelliklerine) en uygun düzendir.
Allah Teâlâ vahyin lafzını ve sayısını öyle düzenlemiştir ki, müminlere açılan içtihat meydanı sayesinde bu din, her zaman ve her şartta insanlığın dini olmaya namzet olacaktır.
İşte bu meşru içtihat ve uygulamanın bir örneği Osmanlı usulü (yani yorum ve uygulaması olan) İslam’dır. Daha bunun tarihte ve günümüzde nice örnekleri var.
Öfkeli cahilin Arap usulü diye tu kaka yapmaya yeltendiği bu düzeni uygulayan Osmanlı bakın İslam vatanını hangi sınırlara ulaştırmıştı:
“Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın büyük bir bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı, doğuda Hazar Denizi ile Basra Körfezi’ne; kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna’nın bir bölümüne ve güneyde ise Sudan, Eritre, Somali ve Yemen’e kadar uzanmaktaydı.”
Bu kadar geniş fetih güce, zulme, şiddete dayanamaz; bunun arkasında İslam’ın adaleti, merhameti, -kendisine ve ötekine yönelik- hak ve hürriyet anlayışı ve uygulaması vardır.
Sayın Erhan Afyoncu’nun bir yazısından (Sabah, 28 Mayıs 2017) aşağıdaki alıntı ile yukarıdaki son cümlemi teyit ederek yazımı bitireceğim:
“…En güç koşullarda bile Ortodoksluktan vazgeçmeyen Bizans halkı, Latinlere borçlu kalmaktansa Osmanlılar tarafından yönetilmeyi tercih ediyorlardı. Nitekim Gennadius’un müttefikleri arasında en başta geleni Grandük Notoras, Bizanslıların duygularını “Şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim” diye en veciz biçimde ifade etmişti. Bu sözü Notaras’a, Ortodoksların 150 yıldır şahit oldukları ve dönemine göre çok ileri bir anlayış olan Osmanlı tecrübesi söyletmişti. Osmanlı Beyliği kurulduktan sonra fethettiği bölgelerdeki halkın dinine karışmamış, onlara ibadet özgürlüğü vermişti. Balkanlar’da Ortodoks bölgeleri ele geçiren Venedik ve Macarlar ise Katolikliği de yanlarında getirmişlerdi. Bu yüzden Balkanlar’daki Ortodokslar Osmanlı yönetimini Katolik Macar ve Venediklilere tercih etmişlerdi. Aynı durum Bizans’ta da gerçekleşmişti…”
Selametle Ramazan hoş geldin Kur’an
04:0016/04/2023, Pazar
Güzel bir el-Vedâ Ramazan ilâhîsi dinlerken şunları düşündüm:
Bu nasıl bir vedalaşma?
Birisiyle vedalaşırken o bırakıp gider ve hatırasından başka bir eser kalmaz.
Ramazan ile böyle bir vedalaşma olamaz. O iki önemli şey bırakarak bir yıl sonra dönmek (ve âdeta dönünce bıraktığım şeyleri ne yaptınız diye sormak) üzere gider.
Ne bırakır?
1. Onun içinde gelmiş olan Kur’an-ı Kerim’i bırakır.
2. Kendisinde hâsıl olan iman, ibadet kalp eğitiminin izlerini bırakır.
Önce birincisine bakalım:
Ramazan ayında gelmiş olan (veya gelmeye başlayan) Kur’an bizden ne istiyor?
Bakara suresinin 185. âyeti bu soruya cevap veriyor (mealen ifade ediyorum): “Ben size genel olarak doğru yolu göstermek için ve bu yolda yürürken de önünüze çıkan mesailde, Hz. Peygamber’in açıklamaları da dâhil olmak üzere doğruyu yanlıştan ayırmanızı sağlayacak açıklamalarla gönderildim.
Ramazan bize bu gerçeği hatırlatıyor, âdeta emanet ediyor ve tekrar gelmek üzere gidiyor.
Ramazan’da ve Ramazan dışında Kur’an’ı anlamadan ve anladığımızla amel etmeden onu okursak ilâhî maksada uygun okumamış oluruz.
İkinci emanet, oruç ahlâkı.
Sahih hadis kitaplarında birçok kanaldan rivayet edilmiş olan bir hadiste şöyle buyuruluyor:
“Oruç kalkandır; bu sebeple oruçlu çirkin söz söylemesin, İslâm öncesi ahlâksızlığına dönmesin. Bir kimse onunla kavgaya tutuşur veya küfrederse iki kere ‘(şunu bil ki) ben oruçluyum’ desin.”
Aslında mümin, her zaman böyle demeli ve davranmalıdır. Peki, oruçlu olmanın farkı nedir?
Oruçsuz olduğumuz zamanlardaki halimiz genellikle bize kulca davranmamızı hatırlatan hâl değildir; oruç ise her an bu hâli yaşatır, hatırlatır. Ve orucun gayesi de müminin yalnız oruç tutarken değil, oruçsuz olduğu hallerde de oruç hâli ve ahlâkını yaşama eğitimidir.
Yukarıda kısmen aktardığım hadisin içinde başka önemli açıklamalar da var:
Hemen bütün ibadetler dışarıdan bellidir, oruç ise hadiste ifade edildiği gibi bir zaruret dışında açıklanmaz ve dışa vurulmaz, bu sebeple Allah Teâlâ “Oruç benim içindir” buyuruyor; diğer ibadetlere riya karışabilir ve riya karışınca onlar, sırf O’nun için olmaktan çıkar, oruca ise riya karışmaz.
Müminin bütün ibadetleri ve alacağı eğitim ile ulaşmayı hedeflemesi gereken iki vasıf vardır; İhlas ve ihsan.
İhlas kulluğa, Allah rızasından başka hiçbir şeyi karıştırmamaktır.
İhsan ise Allah’ın bizi her an gördüğünü bilerek yaşamak ve yaptığını din ve örf ölçülerine göre en güzel yapmaktır.
Hâsılı Ramazan bize Kur’an’ı ve oruç ahlâkını emanet eder de gider.
İlâhîyi dinlerken işte bunları düşündüm.
Kolay işlenen ağır günah
04:0023/04/2023, Pazar
Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyişle, kendimiz hakkında söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, bir başkası hakkında arkasından konuşmak demektir.
Dedikodu kelimesi de gıybet anlamda kullanılır.
Bu yazıyı okuduğunuz zaman bayram günleri bitmek üzere olsa da kalan zaman içindeki beraberliklerde bu günahın bolca işlenme tehlikesi vardır.
Efendimiz (s.a.):
“Allah’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun” buyurmuşlardır (Buhârî, Edeb 31, 85, Rikak 23).
Mümin, konuşmak için ağzını açmadan önce sözün helal, meşru, faydalı, gerekli olup olmadığını düşünmek mecburiyetindedir.
İnsan insanlarla yaşamak durumunda olan bir varlıktır. İnsanlar çeşitli sebep ve saiklerle bir araya gelirler, birlikte bir şeyler yaparlar ve/veya konuşurlar (sohbet ederler).
Bu toplu hayatta en sık ve en kolay işlenen bir günah da gıybettir. İşte bayram günlerindeki ziyaretlerde, bu mübarek günlerde kolayca işlenen bu günahtan sakınmaya gayret etmemiz elzemdir.
Gıybetçiler diyorlar ki:
“Biz o kişide olanı söylüyoruz, yalan söylemiyor, iftira etmiyoruz!”
Evet yalan söylemek ve iftira etmek de ağır günahlar arasındadır, ama gıybet zaten olanı söylemektir; hakkında konuşulan kimsenin söylenmesini istemediği bir sözü, fiili, huyu, sıfatı vb. konuşma konusu olduğunda gıybet yapılmış oluyor. Ve Allah Teâlâ gıybet yapanların, o kişinin ölmüş olarak etini yemek kadar iğrenç olduğunu söylüyor:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur” (Hucurat:49/12).
Peki, gıybet genel olarak mı haramdır, yoksa bazı istisnaları mı vardır?
Gıybeti yasaklayan sözler yanında yine ilâhî metinlerden anlaşılmış bulunan İslâm’ın genel ahlâk ve hayat kuralları birlikte değerlendirilince şu istisnalardan söz edilmiştir:
1. Haksızlığa uğrayan bir kimse, hakkını alabileceğini, zulmü engelleyebileceğini umduğu şahıslara durumu anlatabilir.
2. Dine ve ahlâka aykırı bir davranışını gördüğü kimsenin, bu durumunu gören ve bilenler, düzeltmesi muhtemel olan kimselere aktarabilirler.
3. Dince yanlış davrandığına inandığı bir kimsenin davranışını, dini bilen bir kimseye (mesela müftüye) anlatarak, doğru bilgi (fetva) alma teşebbüsünde bulunabilir.
4. Halkı korumak, onlar için hayırlı olacağı kanaatiyle ilgililere bildirmek için ayıplar ve günahlar açıklanabilir; bazı durumlarda bu farz da olur. Mesela hadis rivayet edenler içinde yalancılığı, ahlâk ve dindarlık bakımından gevşekliği bilinen kimselerin bu durumları açıklanır ki, uydurma hadis rivayeti engellensin. Keza mahkemede şahitlik edecek şahısların da “yalan söylemekten çekinmeyeceklerini gösteren” kusurları hâkime bildirilir.
5. Bir kimse diğeri ile evlenmek, ortak veya komşu olmak, ona bir şeyi emanet etmek, onunla bir iş yapmak… istediğinde kendini korumak isteyen taraf, karşı tarafı tanıyan birisine “onun nasıl bir kimse olduğunu” sorarsa, bildiği kusurlarını açıklaması gerekir.
6. Kamu görevinde istihdam edilen bir kimse ya buna ehil değilse veya görevini kötüye kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteren bir günahı ve ahlâkî kusuru varsa, bunları bilen kimse, o şahsın amirine –kamuyu korumak maksadıyla– durumu bildirmekle yükümlüdür.
7. Günahını ve kusurunu gizlemeyen, açıkça yapan ve gösteren kimsenin bu davranışlarını konuşmak, haram olan gıybete girmez.
8. Bir kimsenin “topal, kel, kör, köse” gibi bir lakabı varsa ve o kimseyi anlatmak için bunları zikretmek gerekiyorsa, mesela, “Topal Osman” denir ve bu haram olan gıybete girmez.
Kölelik bitti mi?
04:0230/04/2023, Pazar
Kadın, kölelik, bazı cezalar… İslam’ın yumuşak karnı sanılıyor ve İslam düşmanları ile İslamofobi bayraktarları bu konuları ısıtıp ısıtıp masaya getiriyorlar. Bunların makul ve ikna edici, yanlış anlamaları düzeltici cevapları birkaç asırdır verildiği ve Müslümanların bu konuda dertlerinin bulunmadığı, İslam’ı öğrenen her yaşta ve başta gayr-i Müslim’in hidayete kavuşmakta tereddüt etmediği ortada iken bu ve benzeri konulardan medet umanların elleri boş çıkmaya devam edecektir.
Bugün konumuz köleliktir.
Son günlerde birkaç soru bu konuya ait idi ve “İslam niçin köleliği kaldırmadı?” diye soruluyordu.
Bu sorunun cevabı için siteme (www.hayrettinkaraman.net) bakılabilir; orada birçok yazım vardır.
Burada bir özet verelim:
Eğer Müslümanlar kölelik konusunda İslam’ın hedefini doğru anlayıp uygulasalardı iki sebeple İslam toplumunda ve belki dünyada köle almazdı:
1. Aşağıda açıklayacağım azat etme yollarıyla,
2. İslam devletinin öncülüğünde bütün dünyada, hangi sebeple olursa olsun köleleştirmenin kaldırılması konusunda yapılacak bir antlaşma ile. Bu antlaşma yapılınca misilleme gerekliliği de ortadan kalkacak, kaynak kalmayacaktı.
İslam’ın köle ve cariyeleri, toplum hayatında bir kaosa meydan vermeden hürriyete kavuşturmak için aldığı tedbirler, koyduğu hükümler, bulduğu çareler:
1. Sayısız âyet ve hadislerde Allah rızası için köle azat etmenin fazileti, sevabı, güzel karşılığı dile getirilmiş, Müslümanlar buna teşvik edilmiştir.
2. Köle ve cariyelere karşı davranış konusunda önemli iyileştirmeler yapılmıştır: Bir hadiste “Yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, ağır yük yüklemeyin…”; diğerinde “Kim kölesinin yüzüne bir tokat atsa veyahut onu dövse, onun kefareti köleyi azat etmesidir” buyuruluyor (Ebu-Davud, 5168).
3. Kaza yoluyla ölüme sebep olmanın kefareti (manevi cezası) köle azat etmektir.
4. Yemin bozmanın bir kefareti de köle azat etmektir.
5. Zıhar denilen ve kişinin karısına yaklaşmamak üzere yemin etmesi mahiyetinde olan davranışın kefareti köle azat etmektir.
6. Zekâtın sarf yerlerinden biri de kölelerin hürriyete kavuşmalarına aittir.
7. Çalışarak veya başka yollardan elde ederek bedelini ödemek suretiyle hürriyete kavuşmak isteyen bir kölenin bu teklifinin kabul edilmesi ve ona mali yardımda bulunulması emredilmiştir.
8. Bir kimse köle azat etmeyi adarsa (adak), maksadına ulaşınca köle azat etmesi gerekli kılınmıştır.
Bir yandan kaynağın teke indirilmesi ve bunun da mecburi olmaması (yönetimin takdirine bırakılması), diğer yandan mevcut köleleri hürriyete kavuşturmak için kimileri mecburi, kimileri teşvik edilmiş yolların bulunması -eğer gereği yerine getirilseydi- İslam toplumunda asırlarca öncesinden köle ve cariye kalmazdı.
Peki, ne yapılmış, Müslümanlar ne yapmışlar?
-Köleleştirme yollarını (kaynağı) meşru olmayan şekilleriyle çoğaltmışlar,
-Köle ve cariyelere iyi (sünnete uygun) davranmamışlar,
-Azat etme yollarını işletmemişler.
Asırlarca sonra köleliğin kâğıt üzerinde de olsa kaldırılması İslam’ın hedeflerinden birinin gerçekleşmesi olmuştur.
Peki, bugün kölelik yok mudur?
18 Mayıs 2015’te Sabah’ta çıkan “21. Yüzyılda Devam Eden Köleliğin 11 Çarpıcı Gerçeği” başlıklı yazı çağdaş kölelik konusunda canlı örnekler veriyordu:
Kölelik ve köle ticareti 19. yüzyılda kanunlarla yasaklanmış olsa da kölelik bugün farklı biçimlerde varlığını sürdürüyor. Dünya genelinde kölelik şartlarıyla çalıştırılan 30 milyon insan olduğu tahmin ediliyor ve kölelerin çalıştırıldığı ülkelerin başında Hindistan, Çin, Pakistan, Nijerya, Etiyopya ve Rusya geliyor. Günümüzde köleliğin durumunu ortaya seriyoruz.
1. Kölelik derken ne kastediyorduk?
Kölelik, kavramsal olarak bir insanın başka birinin malı-mülkü gibi kullanılıyor olması anlamındadır. Tarihte kölelik, savaşta esir düşenler, ağır suç işleyenler, borcunu ödemeyenler ve korsanlar tarafından kaçırılanlar olarak köle pazarında satılan insanlardır.
2. Kölelik ne zaman “sözde” yasaklandı?
Köleliğin yasaklanmasına dair ilk kanunlar, 1807’de İngiltere ve ABD’de çıkarılmış. Diğer Avrupa devletleri de bu kanunları izleyerek köleliği yasaklamış. Osmanlı da İngiltere’den sonra köleliği ilk yasaklayan devletler arasında. 1847’de Sultan Abdülmecid’in çıkardığı bir fermanla kölelik kaldırılmış.
3. Gerçek görüntülerle 21. yüzyıl:
Köleliğin yasaklanıp bittiğini iddia edenleri yalanlayacak gerçekleri görmek için ufak bir Google araması yetiyor. Dünyanın her yerinde ve özellikle Afrika’da kölelik hâlâ yoğun bir şekilde devam ediyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, günümüzde dünya üzerinde 30 milyona yakın köle olduğuna verilerinde yer veriyor.
4. Maden işçisi değil maden köleleri!
... Çalışma şartları her daim “hayatta kalma mücadelesi” şeklinde olan maden işçileri, altınıyla ünlü Gana’da da kölelik sistemiyle çalıştırılmakta. Özellikle çocuk maden işçisi sayısının çok yüksek olduğu Gana’daki kölelik sistemine karşı dünyanın farklı yerlerinden aktivist insanlar, herkesi bu konuda harekete geçmeye davet ediyor.
5. Dünya Kupası’nın ardında neler var?
2022 yılında Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Katar’daki inşaatlarda çalıştırılan göçmen işçilerin durumu köleliği gözler önüne seriyor. Yaklaşık 2 milyonluk Katar nüfusunun neredeyse yüzde 90’ını göçmen işçiler oluşturuyor. İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesinin haberine göre, göçmen işçiler 50 derece sıcağın altında, günde 17 saate varan sürelerle çalıştırılıyor, susuz bırakılıyor, pasaportlarına el konuluyor, kaçmamaları için aylarca ücretleri ödenmiyor.
6. Çıplak elleriyle madenlerdeki kadınlar:
Özellikle Hindistan’da süren kaçak maden işçiliği, insanların doğdukları andan ölümlerine kadar insanlık dışı şartlarda çalıştırıldığı bir alan. Maden tepelerine tırmanan kadınlar, çıplak elleriyle kömürü kazıyıp sepetlerle aşağıya taşıyor. Madenlerin çevresinde ve içindeki kirlilik oranı, çıplak elleriyle çalışan bu insanların sağlığında kalıcı hasarlar bırakıyor.
7. Kadın ticareti, fuhuş değildir!
Kadın ticareti, kadınların özgür iradelerince fuhuş yapıyor olma kararından farklıdır. Zorla alıkoyulan kadınlar ve kız çocukları, kendi rızaları dışında ölümle tehdit edilerek cinsel amaçlı pazarlanıyor…
8. Rakamlar inanılır gibi değil.
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre dünyada yaklaşık 1 milyon 200 bin kadın ve kız çocuğu zorla alıkonulup para karşılığı kaçakçılar ve fuhuş çeteleri tarafından satılıyor. Tecavüz ve işkenceye her dakika maruz kalan kadınların sayısı gün geçtikçe artıyor…
9. Mülteci gemileri bir film karesi değil.
İnsan kaçakçılığından farklı bir kavram olan göçmen kaçakçılığında, göçmen ve suç örgütü arasındaki ilişki sınır geçildikten sonra sona ererken, insan kaçakçılığında zorla alıkonma devam etmektedir. Günümüzün en önemli sorunlarının biri olan yasa dışı göçmen kaçakçılığı, birçok insanın kaçakçılık esnasında batan gemilerde hayatını kaybetmesi ile sonuçlanıyor.
10. Taylandlı çocuk işçiler gerçeği:
Tayland’da yaşları 5 ilâ 14 arasında değişen çocuk işçi sayısı, nüfusun %13’ünü oluşturuyor. Sadece tarım ve yiyecek alanında değil, bundan daha vahim durumlarda çalıştırılan çocukların içinde olduğu sektörler: Seks köleliği, insan ticareti, deniz ürünleri alanlarında zorla alıkonarak çalıştırılma ve benzerleri.
11. Noel’in kırmızısı Çinliyi öldürüyor!
Çin’in Yiwu şehri, tüm dünyanın Noel süslerinin %60’ını üreten 600 fabrikaya sahip. Bu fabrikalarda günde 12 saat çalıştırılan insanlar, Noel’in tam olarak anlamını bile bilmeyen çoğu göçmen işçiler. İnsanî şartlarda çalıştırılmayan işçiler, günde 5000 kez kırmızı boya işlemi gerçekleştiriyor. Hayatta kalıp boya solumamak için 10 maske eskiten işçilerin sağlığı her daim tehdit altında. Köleliğin yasaklanışının üzerinden uzun yıllar geçtiği ise tamamen bir yalandan ibaret.
Bize önce ne lazım
04:007/05/2023, Pazar
Bize öncelikle din, hürriyet, bağımsızlık, vatan, güç ve birlik lazım.
Din: Laik ülkelerde dinimizi hayatımızda korumak ve onu imkan dahilinde yaşamak için buna izin ve imkan veren, hatta yardımcı olan yönetimler lazım.
Hürriyet: İnancı, dünya görüşü ve hayat tarzı bizden farklı olanlara tanındığı kadar bize de (İslam’ı bütünüyle fert ve toplum olarak hayatına uygulamak isteyenlere) hürriyet tanınmazsa birinci maddeyi gerçekleştirmemiz ya mümkün olmaz veya zorlaşır.
Bağımsızlık: Dünyayı yöneten iri devletler (veya az sayıda büyük sermaye toplulukları) kendilerinden başka hiçbir devlet için tam bağımsızlık istemezler; çünkü bağımsız demek, onların talimat ve arka panda yönetimlerinden çıkan kendi ülkesi ve halkı için en iyi ve en doğru olanı yapabilen ülke demektir. Bu sebeple her bakımdan bağımsız olmaya yönelen yönetimleri bir şekilde (ve hepsi gayr-i meşru, anti demokratik, gayr-insânî yöntem ve eylemler ile) iktidardan düşürür, hür görüntülü kölelerini iktidara getirirler.
Vatan: İnsanların inanç ve değerleri ile hür ve mutlu yaşayacakları, üzerinde maddi ve manevi üretimde bulunacakları bir toprak parçasına ihtiyaçları vardır; tarih, kültür ve medeniyetle yoğurulmuş toprak parçaları ise yalnızca bir toprak, bir mekan değildir, aynı zamanda toplumun kimlik ve kişiliğinin bir parçasıdır, toplumun hafızasıdır, geçmişi, hali ve geleceği içinde barındıran bir büyük evidir. Bu vatan işgal, bölünme, halkının yönetiminden çıkma gibi bir tehlike ile karşılaştığında gereken bütün tedbirleri alarak onu korumak başta Müslümanlar olmak üzere bütün vatandaşların önde gelen vazifesidir.
Güç: Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “Allah’ın ve Müslümanların düşmanlarını korkutup caydıracak nitelik ve nicelilkte –askeri, ekonomik, nitelikli insan, bilim ve teknolojik… gücü” edinmek Müslümanlara farzdır. Zaten bu güç olmayınca diğer maddeleri korumak da hayal olur.
Birlik: Zaruret, Müslüman halkların farklı ulus devlet ve vatanlarda yaşamaları sonucunu doğurmuştur; bu ulus vatanlarında birliğe ihtiyacımız bulunduğu gibi ümmet vatanında/coğrafyasında da birliğe ihtiyacımız vardır ki, “güç” kemalini bulsun.
İşte bu “öncelikle muhtaç olduğumuz” maddi ve manevi değerleri elde etmek ve korumak için yönetenlerle yönetilenlerin işbirliğine ihtiyaç vardır. Bu işbirliğinin ilk adımı da uygun yöneticileri iş başına getirmek ve orada tutmaktır.
Bugün böyle bir iktidar mevcuttur ve alternatifi de yoktur, onu korumak ve yerinde tutmak benim tercihimdir.
Samimi inancı ve farklı düşüncesi ile muhalif olan ve yukarıda sıraladığım değerlerimize zarar vermek gibi bir amaçları bulunmayan kimselere bir şey diyemem.
Öfkesine, kinine, hırsına, bâtıl dâvasına… kapılarak oylarıyla yanlış adamları iktidara getirenler de, sözde takvâlı davranıp oy kullanmayarak yanlış adamlara fayda sağlayanlar da sorumludurlar.
“… Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir./Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde yurt versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac: 22/ 41-42).
Allah Teâlâ bu millete bin yıldan fazla bir zaman dilimi içinde bu yurdu bağışladı. “Allah’ın dinine yardım edenleri işbaşına getirerek, hürriyet içinde ibadetlerini yaparak, güzel ahlakı yayıp ahlaksızlığa karşı mücadele ederek… Allah’a şükretmek de müminlerin borcudur.
Bu borcu yerine getirebilmek için de yazının başında sıraladığım maddelere ihtiyaç vardır; bunlara sahip olmayan ve korumayan toplum ne yurdu koruyabilir ne de onunla bütünleşmiş değerleri!
Hangi İslâm…
04:0014/05/2023, Pazar
Siyasal İslâm, ılımlı İslâm gibi terimler kullanılıyor ve bu terimlerin içi de kişilerin ve grupların siyasi, sosyal, felsefî, ideolojik ufuklarına göre dolduruluyor; İslâm hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanlar bu kafa karıştıran açıklamalara bakarak birden fazla İslâm dini olduğunu, bunun birini almanın kişiye kalmış bulunduğunu sanıyorlar.
Allah’ın muradı olan ve peygamberleriyle gönderdiği Kitaplarında açıkladığı bir İslâm vardır, bu da Hz. Âdem’den Hz. Hatemu’l-Enbiya’ya (s.a.) kadar bütün peygamberlere vahyedilmiş bulunan hak dindir. Bu dinin gelişme ve değişmeye açık bulunan kısmını Allah Teâlâ, gerektikçe değiştirmiş ve birbirini takip eden peygamberleri vasıtasıyla bu değişikliği kullarına (ümmetlere) bildirmiştir. Ümmet, peygamber ve kitapların değişmesi, “Allah’ın muradı olan dinin özünü” değiştirmemiştir.
Bu hak dinin adı ilk peygamberden beri İslâm’dır. Bizim katıldığımız bu anlayışa göre Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlayışı destekleyen birçok âyet vardır: Hz. Îsâ’nın havârilerinin cevabının “Şahit ol ki bizler Müslümanlarız” (Âl-i İmrân 3/52) şeklinde ifade edilmesi, Hz. İbrâhim hakkında “O, hanîf bir Müslümandı” (Âl-i İmrân 3/67) buyurulması, yine “O, size daha önce de bunda da ‘Müslümanlar’ adını verdi” (Hac 22/78) şeklinde genel bir nitelendirilmeye yer verilmesi bunlara örnektir.
Son Peygamber’e vahyedilen İslâm’ın, kıyamete kadar insanlığın katedeceği uzun yolda gerçekleştireceği medeniyet ve hayat şekillerine göre değişmesi, yenilenmesi gereken kısmı artık yeni bir peygamber ve kitap ile değil, bu din içinde, bu dinin bilgi ve hüküm kaynaklarını kullanarak yapılacak içtihat ile olacaktır.
Bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün müçtehit ve müceddidlerin birleştiği noktalardan biri de “İslâmın, yalnızca inanç ve ibadetlerden, sosyal amaçlardan ve ilkelerden ibaret olmadığıdır.” İslâm’da bunlar değişmez ve önemli olarak vardır, ancak bunların yanında yine değişmez ve önemli olarak başka hükümler (helaller, haramlar, farzlar, şartlar, şekiller, detaylar...) vardır. Bunların da bir kısmı iman ve ibadetle, diğer kısmı ise dünya hayatı (hukuk, siyaset, ahlak, iktisat, estetik, cemiyet...) ile ilgilidir. Allah’a iman, Kur’ân’ın Allah’tan geldiğine, hakkı ve doğruyu getirdiğine, insanlara hayatlarında rehber olsun diye gönderildiğine iman nasıl İslâm’dan ise ve değişmesi mümkün değil ise aynı şekilde domuzun, puta kurban edilmiş hayvanın, faizin, kumar, rüşvet, gasp gelirinin yenmeyeceği, haram olduğu, keza bir kadın veya erkeğin –evlenmesi caiz olan biriyle– evlenmedikçe onunla cinsî hayat yaşamasının caiz olmadığı, hiçbir kimsenin “Allah’ın irade ve rızasına aykırı” emrine –zaruret durumları dışında– itaat edilemeyeceği, müminlere ancak müminlerin hükmedebileceği (velayetin ancak müminler arasında geçerli olacağı)… hükümleri de İslâm’dandır ve değişmez.
Müsteşrikler ve modernistlere kadar gelen İslâm anlayışı işte budur.
Buna karşı oryantalizm farklı İslâm anlayışları ortaya çıkarmış, bir kısım modernistler de bunlara paralel anlayışlar ileri sürmüşlerdir. Bunlardan oldukça yaygın olan bir anlayışa göre siyasî İslâm (köktendincilik, dünya hayatını, toplumu, devleti yönetmeye talip olan İslâm) iflas etmiştir, bundan sonra da başarısızlığa mahkûmdur. Müslümanlar bu sevdadan vazgeçmeli, içlerindeki köktendincilere cephe almalı, onları marjinalleştirmeli ve yok etmelidirler. Müslümanların yaşamaları ve yaşatmaları gereken İslâm, iman ve ibadetler, sosyal ve ahlâkî ilkelerden ibaret olan İslâm’dır. Batılılara göre de böyle bir İslâm’ın zararı (!) yoktur; onların böyle bir İslâm’a bağlı olan Müslümanlarla bütünleşmeleri de mümkündür; çünkü böyle bir İslâm, fenerinden çıkarılmış mum gibi sönmeye, suyu kesilmiş bir ağaç gibi kurumaya, bağışıklığı yok edilmiş bir bünye gibi hasta olup yok olmaya mahkûmdur, gerisi bir zaman meselesidir.
İçimizden bazıları “Batı ile birleştiğimiz ve Batılı toplumlar gibi yaşadığımız (Batılılaştığımız) takdirde dinimize bir şey olmaz, biz yine biz olarak kalırız, hatta Batı’ya da İslâm aşılarız” diyorlar. Bilmiyorlar ki (diyelim) Batı din, kültür ve medeniyetinin karşısında (ona gerçek manada muhalif) bir din ve medeniyet vardır ki onun adı kâmil manadaki İslâm’dır.
İslâm’ı yalnızca iman ve ibadet, hatta yalnızca iman olarak alan, böyle yaşayan ve bu kanaatte olanların hâli meşhur afyon müptelasının haline benziyor. Adam attara gelmiş, “Hamama gidip afyon çekeceğim, bana iyi tutanından (iyi uyuşturanından) bir parça afyon ver” demiş, attardan aldığı afyonu hamamda yutmuş, afyon ona yapacağını yapmış ama kendisi farkında değil. Üzerinde peştemalı, ayaklarında nalınları vurmuş sokağa, dikilmiş attarın karşısına ve çıkışmış “Bre attar, niçin bana bu meretin iyisini vermedin?” Attar cevap vermiş: “Dua et ki sana bu afyonu vermişim, eğer daha sertini verseydim bana peştemalsiz gelirdin!”
Çağın afyonlamasıyla uyuşmuş oldukları için üzerlerinde İslâm’dan neyin kaldığının farkında olmayan, bu sebeple bize Batılı olmak tesir etmez, biz yine böyle kalırız diyenlere bu kıssadan bir hisse var mıdır dersiniz?
Din istismarı
04:0021/05/2023, Pazar
Dindar Müslümanları, onların kurum, kuruluş, mâbed ve faaliyetlerini sevmeyenler, bunlardan rahatsız olanlar, İslâm’ın güçlenmesini kendileri için bir tehdit olarak kabul edenler hemen her zaman olmuştur, günümüzde de hem dışarıda hem de içeride vardır.
İçeridekilerin bu yüzden dillerine doladıkları bir söz de “din istismarıdır”. Seçimler yaklaşıp da propagandalar başlayınca yine bu din istismarı ifadesini muhaliflerden sıkça duymaya başladık.
Camiler, dindarlara ait dernekler ve vakıflar, Kur’ân kursları, İmam Hatip okulları, Peygamberimiz’in doğumunun kutlanması faaliyetleri, Diyanet İşleri Başkanlığı… muhaliflere göre din istismarının seçkin araçları arasındadır. Bir siyasetçi bu kurum, kuruluş ve faaliyetlerin bir şekilde içinde olduğunda veya bunlarla ilgilendiğinde muhalifler derhal “Din istismar ediliyor” yaygarasını basarlar.
Peki, gerçekte din istismarı var mıdır?
Evet, hem din istismar edilir, hem de din istismarı istismar edilir.
Önce birincisine bakalım:
Mesela bir siyasetçi, siyasete atılmadan önce namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, dini faaliyetlere ilgi duymuyorsa ve siyasete atıldıktan sonra halkın görüp bileceği yerlerde bunları yapmaya başlarsa -gerçek manada hidayete ermiş olma ihtimalini saklı tutarak diyorum ki- bu şahıs dini istismar etmekte; yani dindar görünerek dindar halkın beğenisini ve oyunu elde etmek istemektedir. Ama siyasetle ilgilenmediği zamanlarda da ibadet ediyor ve din hizmetlerinde bulunuyor idiyse bunlara devam ediyor diye kendisini din istismarı ile damgalamak haksızlık olur.
Bir siyasi lider aynı zamanda dindar bir kişi olup ibadetlerini yapıp gelmekte ise siyasi lider olduktan sonra da buna devam etmesi tabiidir. “Etrafımdakiler gözüme girmek için dini istismar ederler, sahte dindar olurlar” diye namazlarını gizli kılmasına, Cuma namazlarına uzak camilere gitmesine gerek yoktur; çünkü böyle yaparsa iki sakıncadan biri doğar: Ya lider dindar değil diye ona yaklaşmak isteyenler de dindarlıklarını gizleyerek istismarda bulunurlar veya liderin dindarlığı daha önceden malum olduğundan bunu kullanmak isteyenler yine de kullanırlar.
İkincisine gelelim:
“Din istismarının istismarı” ifadesi benim buluşum olsa gerektir. Bundan maksadım da şudur: Muhalifler, karşı cephede olanların aslında dindar olduklarını, yaptıklarını da -öteden beri böyle yapageldikleri için- imanlarının gereği olarak yapmış olma ihtimalinin galip bulunduğunu bildikleri halde onları dini istismar etmekle suçladıklarında “istismarı istismar etme” durumu gerçekleşiyor; yani gerçek olmadığı, ortada bir istismar bulunmadığı halde onu var gibi göstererek halkı etkileme, muhalifi yıpratma yolunu tercih etmiş oluyorlar.
İslâm din istismarına karşıdır ve bunu menetmektedir. Sanırım daha önce de yazmıştım; Fıkıh kitaplarında şöyle bir hüküm vardır: Mesela bakkal dükkânı işleten bir kimse dükkâna müşteri geldiğinde kendini dindar sansınlar diye “Allah, Elhamdülillah, La ilahe illallah, Sübhânellah ve bi-hamdihi” gibi sözler söylerse bunu istismar maksadıyla yaptığından günah işlemiş olur, alışkanlığı sebebiyle istismar maksadı bulunmadan söylerse de -müşteri yanında söylediği için- mekruh fiil işlemiş olur.
Yine hem istismarı hem de riyayı engellemek için alınmış İslâmî tedbirler vardır. Bir Müslüman, farz olan ibadetleri (mesela zekât vermeyi) başkalarını teşvik ve ibadetin ihmal edilmesini önlemek için açıktan yapabilir. Ama nafile ibadetleri gizli yapmalı, başkalarının muttali olmaması için tedbir almalı ve böylece kendini riyadan korumalıdır.
Bunları bilen şuurlu bir Müslüman dini istismar etmez; muhalifler istismarı bahane ederek kendisine hücum edecekler diye ergenlik çağına geldiği veya hidayete erdiği günden beri açık ve gizli olarak yapmakta olduğu ibadetleri de terk edecek değildir.
İstismarcılar boşuna nefes tüketmesinler; halk kimin samimi, kimin aldatmaca olduğunu bilir ve biliyor.
Sekiz yıl önce yazdığım bu yazı sanki bugün yazılmış gibi.
Önüne bakmak yere de basmak
04:0028/05/2023, Pazar
Merhum Ziya Paşa’nın dünya durdukça yaşayacak bir beyti şöyledir:
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde
(Açıklaması: Birçok acemi müneccim (“gökbilimci”), gökte yeni yıldızlar keşfedeyim derken gaflete dalarak yollarının üzerindeki kuyuyu görmez de içine düşerler.)
Bu beyit bana da şunları söyletti:
Olmadan olmuş gibi ahkâm kesen çok medyada
Evdeki bulgurdan olmuş yol alırken Dimyat’a
Kîmi de dalmış halâye hep gezer göklerde de
Basmıyor görmek için gerçek nedir yerlerde de
Kur hayal lakin önün gör düşmeden kör kuyuya
Aklı kullan ver nasibin işlesin beş duyuya
Yalnız aklın yetmez elbet nefs-i emmâren de var
Ger dilersen kurtuluş olsun sana rehber o Yâr
Bir yanılmaz yâr ararsan izle sen Peygamberi
İşte buldun şanlı Yâr’i hak yolunda rehberi
Hâsılı:
Hayal kurmadan, ileriye dönük plan program yapmadan elbette olmaz, ama hayal, ayağımızı yerden keserse havalanır sonra fena halde düşeriz.
Sonunu hesap etmeden adım atar yanlış yönlere gidersek yolda kalır şişeriz.
Yakın tehlike var iken buna karşı gerekli tedbirleri acilen ve kâmilen almak gerekirken o aşamada gereksiz olan detaylarla meşgul olursak düşmana yol döşeriz.
Ömür kısa, yol uzun, sonuna varmak mümkün değil, bir menzilde her birimizin yolculuğu son bulur, ama arzular, emeller, hayaller son bulmaz. Asıl hedefimiz Allah rızası, O’na güzel kulluk, bu sebeple dünyada erdemli, ibadetli, olabildiği kadar takvalı bir hayat olursa Cemâl’e vuslatın da tecellîgâhı olan cennetin önündeki bütün engelleri aşarız.
Haydin namaza,
Haydin güzel kulluğa,
Ve haydin kurtuluşa!
.Vazifeden kaçanlar ve başımıza dert açanlar
04:004/06/2023, Pazar
Kaç kere yazdım, bir daha yazayım.
Seçim bitip de Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanlığı’na devam edeceği anlaşılır anlaşılmaz hayal içinde yüzen ve önünü göremeyen bazı “İslâmcılar” âdeta ondan, ülkeye şeriat düzeni getirmesini istemeye kalkıştılar!
Bunu, onun başına dert açmak, karşı tarafa fırsat vermek için yapanlar da vardır elbette; benim sözüm onlara değil.
Arkadaşlar,
Allah aşkına siz nerede yaşıyorsunuz, aynı ülke ve aynı dünya şartlarında yaşıyor değil miyiz!
Bu ülkede yaşayan insanların yarıya iyice yakını -sizin eksik bulduğunuz- icraatı bile beğenmeyerek, hatta sayıca önemlice bir kısmı “Bu adam şeriat getirdi” diyerek muhalif değiller mi?
Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirmeyi teklif etmek mümkün mü?
Bunu yapamayınca laiklik ilkesi ve Atatürk ilke ve inkılapları bu ülkenin yasama, yürütme ve yargısına; milli eğitim ve kültüre, sosyal hayata… yön vermiyor mu?
Tayyip Bey’e oy verenlerin bile bir kısmı ya imanı, ya ameli eksik olup bu alanda müdahaleye, eksiksiz Müslümanlığın ve İslâm ahlâkının dayatılmasına karşı olanlardan ibaret değil mi?
“Eee, ne demek istiyorsun, biz İslâmcılar veya kâmil manada Müslümanlığın, İslâm ahlâk ve ahkâmının ülkeye hâkim olmasını isteyenler olarak ne yapalım, elimiz kolumuz bağlı mı duralım?” diyecek olursanız:
İşte ben de bu yazıyı bu suale cevap vermek için yazıyorum.
Faizden, kumardan, zinadan, tv yayınlarındaki ahlâksızlıklardan, rüşvet ve yolsuzluktan… şikâyet ediyorsunuz, ben de ediyorum.
Asıl, eğitim ve öğretimin çocuklarımızı nereye savurduğundan daha fazla şikâyet etmemiz gerekiyor ya, buna fazla yer vermiyorsunuz!
Tayyip Bey ne yapıyor, neyi yapamaz:
Tayyip Bey durmadan faizi indirmeye çalışıyor, enflasyonla kafa kafaya getirerek veya daha aşağıya çekerek reel faizden ülkeyi kurtarmak istiyor. Katılım bankaları ve katılım sigortayı destekliyor…
Ama faizci bankaları kapatamaz.
İslâm’a göre zina ile T.C. kanunlarına göre zina farklıdır; mevzuatı İslâm’da zina ve onun cezasına göre değiştiremez.
Kumar çok çeşitli, onların da bir kısmını engelleyemez.
Milli Eğitim’de önemli iyi işler yapılabilir, bunları isteriz, ama her iki farklı düşünce, inanç ve hayat tarzına sahip ve neredeyse sayıca birbirine eşit tarafların ortak öğretim ve eğitim kurumlarını ve temel ilkelerini saf İslâmî öğretim ve eğitime çeviremez.
Bu liste böyle uzar gider.
Şimdi gelelim; o ne yapmalı, biz ne yapmalıyız.
O, elinden geldiği kadar bilgi, ahlâk ve yetkinlik bakımından ehliyetli (liyakatli) insanları arayıp bulmalı ve onlara görev vermelidir.
Bunu yapabildiği ölçüde rüşvet, yolsuzluk vb. azalır.
Bu ülke hepimizin, hükümet hepimizin, devlet hepimizin olduğuna ve bir tarafa devletin imkânlarını bolca açıp diğer tarafı bundan mahrum edemeyeceğine göre her iki tarafa da imkân verir. Tek Parti döneminden beri belli zihniyet sahibi iktidarların yaptığını yapmaz, insan hak ve özgürlüklerinden iki taraf da eşit olarak istifade eder.
İşte bu noktada sıra bize gelir.
Engelleyen yok, imkân veren de var; Müslümanım diyenler, İslâmlaşmayı isteyenler bunu, bir yandan fertler olarak, diğer yandan sivil toplum kurum ve kuruluşlarıyla yapacaklar. Anaokulundan başlayarak özel okullar açacaklar, yurtlar yapacaklar, basın yayın, medya, görüntülü görüntüsüz, dijital olan ve olmayan bütün iletişim, eğitim ve etkileme araçlarına, san’atın uygun kollarına hâkim olacaklar…
İmam Hatip okulları var; çocuklarınızı bu okullara niçin vermiyorsunuz!
Okullarda İslâm dini, Siyer (Peygamberimiz’in hayatı) ve Kur’ân dersleri var; çocuklarınıza bu dersleri niçin seçtirmiyorsunuz!
Ortada helal var haram var; laik devleti yönetenlerden bütün haramları yasaklaması beklenemez, ama kimseyi harama mecbur eden de yok; bu kadar faizci bankada mevduatı olanlar ve buralardan kredi kullananlar gayr-i Müslimler değil herhalde!
Bir misalle yazıyı bitirmek istiyorum:
İyi bir futbol oyuncusu ve aynı zamanda takım kaptanı var, onun ayaklarını bağlamışlar, takımına da şöyle demişler: Siz iyi oynar da karşı tarafı yenerseniz kaptanın ayakları çözülecek. Oyuncular bütün gayretleriyle top çevirmek yerine ikide birde topu kaptanın bağlı ayaklarına atmayı âdet haline getirmişler.
“Bu misal üzerinde biraz düşünsek” derim!
.Curcunaya bakar mısın!
04:0311/06/2023, Pazar
Bu sosyal medya icatlarından sonra herkes yazar, âlim, uzman, her şeyden anlar, mütefekkir… kesildi.
Asıyor, kesiyor, sövüyor sayıyor, Cumhurbaşkanından çiftçiye, mimardan doktora … kadar her bilim ve tecrübe dalı uzmanına akıl veriyor, tenkit ediyor, yol gösteriyor!
Bir de kendine dönüp ben kimim, yetkim ve yetkinliğim nedir, sözün sorumluluğu yok mudur… diye düşünmüyor.
Mide bulandıracak kadar bilgi kirliliği bulunan sosyal medya bu cesur cahillerin başlıca bilgi kaynağını teşkil ediyor.
Bir fıkra vardır buraya uyar:
Bir ressam sergi açmış, halk da ziyaret ediyor, ziyaretçiler arasında bulunan bir çizme ustası ressamı çağırıyor, çizmeden başlayarak tenkitlerini sıralıyor, ressam çizme ile ilgili tenkitleri dikkatle not ediyor, çizmeci “Gelelim pantolona” deyince ressam, “Siz orada durun, çizmeden yukarı çıkmayın, onu da terzi eleştirsin” diyor.
Ateş düştüğü yeri yakar, vatandaşların ihtiyaçları varsa ki, eksik olmaz, bunu âdâbı ve usulüyle hem organize hem de fert olarak ortaya koyar, çözüm ve çaresini sorumlulardan isterler, buna bir diyecek olmaz, aksine desteklenmeleri gerekir.
Bu sınırı aşıp ülke yönetimini ve hizmetini üstlenmiş sorumlulara pek çok çeşitli ve çetrefil konularda, problemlerde, icraatta, yapılan ve yapılmayan/yapılamayanlarda akıl vermeye, yol göstermeye, eleştirmeye ve değerlendirmeye sıra gelince herkes haddini bilmelidir.
Sözün sorumluluğu vardır.
Ağızdan çıkan her söz, görevli melekler tarafından eksiksiz kaydedilmektedir ve insanlar, Yüce Divan’da her sözün hesabını verecektir.
İlgili âyet ve açıklamasını “Kur’ân Yolu” isimli tefsirimizden aktarayım:
“ Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur” (İsra: 17/36).
“… müminin bir ödevi de bilmediği bir şeyin peşine düşmemesi, bilgisiz hüküm vermemesidir. Âyette insanın bilmediği bir konuda söz söylemesi, hüküm vermesi, bilgisizce davranması, bilmediği, tanımadığı kişiler hakkında ileri-geri konuşması, daha özel olarak yalancı şahitlik yapması, iftira atması, kısaca bilgi sahibi olmadan tahmine göre herhangi biri için maddî veya mânevî zarara yol açacak şekilde konuşması ve hareket etmesi yasaklanmaktadır. İnsan ya duyduğu ya gördüğü ile veya akıl ve vicdanıyla hareket eder; yani bilgilerimiz ya habere ya gözleme ya da akla dayanır. Âyette bu bilgi kaynaklarının doğru kullanılması gerektiği, bunlardan sorumlu olunduğu ifade edilmektedir. Kuşkusuz bu yasak, insan ilişkileriyle ilgili olup bilimsel ve fikrî konularda kurallara uygun olarak tahminler yürütmek, görüş belirtip içtihatlarda bulunmak meşrû, hatta gereklidir. Nitekim Hz. Peygamber, Kitap ve Sünnet’te delil bulunmaması halinde şahsî görüş (re’y) istikametinde uygulamalarda bulunmayı tasvip etmiştir.”
Bu açıklamada yer alan “kurallara uygun olarak” şartı, liyakat ve ehliyet kuralını da içermektedir; yani, çizmeden yukarı çıkılmayacak.
Karz-ı hasen (faizsiz borç)
04:0018/06/2023, Pazar
11 Eylül 2011 Pazar günü şöyle yazmıştım:
Allah Teâlâ kullarına büyük bir şeref ve sevap fırsatı veriyor; mealen “İhtiyacı olan birine hiçbir menfaat beklemeden, sırf benim rızamı elde etmek için ödünç para veren ‘bana ödünç vermiş olur’, ben de onun malvarlığını veya sevabını katlarım ve ona ayrıca ödüller veririm” buyuruyor (Bakara: 2/245; Hadîd: 57/11).
Faizciliği “kendisine savaş ilan etmek” şeklinde değerlendiren Allah Teâlâ insanları faizcilere mecbur eden ihtiyaçların karşılanmasını elbette ister ve bundan hoşnut olur.
İhtiyaçlar iki şekilde karşılanır: 1. Bağışlama, geri almamak üzere verme (zekât, hibe, vakıf vb.), 2. Geri almak üzere verme.
Herkesin cebinde, kasasında hemen kullanmayacağı paralar vardır. Bunların, lazım olduğunda almak üzere (cari hesap gibi) bir yerde tutulduğunu, korunduğunu, alınan ile devamlı kalan miktarların hesaplanmasına dayalı olarak elde edilecek önemli bir miktarın, ihtiyacı olanlara faizsiz olarak ödünç verildiğini düşünelim; ne büyük bir hizmet gerçekleşir! İnsanların faizcilere, tefecilere mahkûm olmaları nasıl da güzel engellenmiş olur!
Allah’a (Allah için) ödünç verme şerefine/sevabına talip olanları bu konuyu düşünmeye davet ediyorum…
Belki bu davetin de etkisi olmuştur; önce olmayan karz-ı hasen kurum ve kuruluşları bugün, yeterli olmasa da önemli nicelik ve nitelikte var olmuştur, olmaya devam etmektedir.
Yakın bir zamanda hamiyet sahibi birkaç Müslüman benimle görüşmeye geldiler ve muhtemelen en yeni bir karz-ı hasen faaliyetini tanıttılar. Ben de bu yazıda ondan başlayarak bildiklerim hakkında kısa bilgiler vereceğim, maksadım hem bunlara yardımcı olmayı hem de benzerlerini kurmayı teşviktir.
Birbirine bağlı olarak çalışan Genç Yuva Kooperatifi ve Karz-ı Hasen Vakfı isimli kuruluş gayesini şöyle açıklıyor:
“Vakfımızın hedefi, evlenmek isteyen ancak maddi imkânsızlıklardan dolayı evlenemeyen gençlere, faizsiz, vade farksız ve geri ödeme imkanlarına uygun olarak talep ettikleri miktarı Genç Yuva Kooperatifi vasıtasıyla Karz-ı Hasen yani güzel bir borç olarak vermek ve bu vesileyle gençlerimizin evlilik sürecindeki ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı olmaktır…”
MEHİR VAKFI
Gaye: Nişanlı olup maddi imkânsızlıklar nedeniyle evlenememiş 18-40 yaş arası gençlerimizin düğün eşyalarının temininde yardımcı olmak.
Bir ilgilinin açıklamasına göre Vakıf, 2021’in Temmuzu itibariyle 20 bine yakın çiftimizi evlendirmiştir. 1995 yılında evlendirdikleri ilk çifte, o zamanın şartlarına uygun olarak soba, güğüm, ibrik, divan, duvar yastığı gibi eşya vermişler. Bugünse çiftlere çekyatlarını, halılarını, perdelerini, A’dan Z’ye tüm eşyalarını veriyorlar.
İKSAR
Toplumda bilinç oluşturarak yaygınlaşmasını kendisine amaç edinen İKSAR, İslam iktisadı alanındaki teorik bilgilerin pratiğe olabildiğince yansıtılmasını temin amacıyla 2018 yılında Sakarya’da bir grup akademisyen tarafından kurulmuştur.
En temel faaliyetimiz karz-ı hasene dayalı İslami mikrofinans programıdır. Bu programda düşük gelir grubundaki insanlara, gelir getirici bir faaliyette kullanmaları için, ihtiyaç duydukları sermaye, karz-ı hasen olarak verilmektedir: Bu kişiler; gelirlerini, yaşam standartlarını “artırma” niyetiyle İKSAR’a (إﻛﺜﺎر) ismini vermektedir. Programımız, Türkiye’deki ilk kurumsal İslâmî mikrofinans uygulaması olmuştur. Karz-ı hasen programının yanında ikinci el ürünlerin dönüşümünü sağlamayı amaçlayan “Hayr’ola” projesi de devam etmektedir.
MÜSİAD KARZ (MÜSİAD SANDIĞI)
Sandığın amacı:
Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği Sandığı’nın amacı; üyeleri veya ölen üyenin eş ve çocukları arasında yardımlaşma ve dayanışma kültürünü sağlamak, sosyal ve kültürel ihtiyaçları ile ilgilenmek, hak ve çıkarlarının korunmasını sağlamak, bu amaçla gerçekleştirecek nitelikte birliktelikleri sağlamak, ödünç vermek (karz-ı hasen), üyelerin ihtiyaç maddeleri ile diğer mal ve hizmetlerini karşılamak, üyelerine veya ölen üyelerin eş ve çocuklarına, karşılıklı veya karşılıksız yardımlar yapmaktır.
Bu ülkede faize karşıyım diyenler, yatırım ve üretimi ortaklıkla (şirketleşerek) yapar, ihtiyaçları karşılamak için de yardım kuruluşları kurup karz-ı hasen ve benzerlerini işletirlerse söz ile amel bütünlüğü oluşur; yalnızca laf yetmez.
Kardeş aile uygulaması
04:002/07/2023, Pazar
Birçok insan “Müminler kardeştir” cümlesini kuruyor da bu sözün ne manaya geldiği üzerinde yeterince düşünüp gereğini yerine getirmeye sıra gelince gaflete düşüyor.
Müminlerin kardeş olması, gerektiğinde akraba olmadıkları halde birbirine vâris olmaya kadar varabiliyor; nitekim Hicret’in ilk yıllarında durum bunu gerekli kıldığı için Peygamberimiz (s.a.) tarafından uygulanmıştı.
Yoksul din kardeşlerimize Ramazan Bayramı’nda bayram günü fitre, Kurban Bayramı’nda da kurban eti veriyoruz; veriyoruz ki, bayram günü herkes zorunlu ihtiyacını gidersin, herkesin sofrası donansın, bayram sevinci ümmet ölçeğinde paylaşılsın.
Oruç ve teravih gibi nafile/sünnet ibadetler nasıl yalnızca Ramazan’a mahsus olmamalı, yılın bütün günlerinde devam etmeli ise, mümin kardeşlerimizin, hatta vatandaşlarımız (ehl-i zimmet) olan gayrimüslimlerin de temel ihtiyaçlarının giderilmesi yalnız bayram günlerine mahsus olmamalı, yılın bütününde devam etmelidir; bu gerekli olduğunda; yani buna ihtiyaç bulunduğunda farz-ı kifâyedir, toklar var iken aç yatan müminler günü geldiğinde sorguya çekileceklerdir.
Bu farz-ı kifâyenin yerine gelmesi ve ümmetin sorumluluktan kurtulması için bir çare teklif ediyorum (bunu daha önce de yapmıştım, ısrar ediyorum): Temel ihtiyaçlarını temin ettikten sonra artan, fazla olan malı, parası, ihtiyaç maddesi olan her mümin aile, ihtiyacı olan bir aileyi “kardeş aile” olarak seçecek, bu ailenin, geliri ile karşılayamadığı temel ihtiyaçlarını karşılayacaktır.
Hiç de zor olmayan bu uygulama ülkemizde ve İslam dünyasında hayata geçse hâsıl olacak sonuç gerçek manada kardeşliğin tahakkuku, sevgi, dayanışma, güvenlik, suçların azalması… olacaktır.
“Zekâtı veriyoruz, bundan başka yükümlülüğümüz yok, sorumlu olmayı da nereden çıkardınız?” diyenler olursa cevabımı Kurtubî’nin tefsirinden vereyim (Bakara suresinin 177 ve 220. âyetlerinin tefsirine bakınız):
Allah Teâlâ 220. âyette “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar, ‘ihtiyacınızdan artanı” diye cevap ver” buyuruyor. Bazı âlimler “zekât âyetleri gelince ve zekât uygulaması başlayınca bu âyet yürürlükten kaldırıldı” diyorlarsa da, ihtiyaç devam ettiği ve zekât ile karşılanamadığı sürece bu âyetin ve “Malınızda zekâttan başka da hak vardır” mealindeki hadisin hükmü yürürlükte oluyor.
Kurtubî şöyle diyor: “Malını sevdiği ve ona bağlılığı bulunduğu halde onu, Allah rızası için veren” mealindeki âyetler (Bakara:220, İnsan: zekât dışındaki infaka delalet eder. Âlimler şu hükümde ittifak etmişlerdir: Zekât verildiği halde Müslümanların ihtiyaçları karşılanamaz hale gelirse bu ihtiyacı karşılayacak ölçüde malın verilmesi farz olur. İmam Malik’e göre, Müslüman esirlerin fidyesini ödeyerek onları kurtarmak, Müslümanların bütün mal varlıklarını alıp götürse bile bunu yapmak farzdır.
Bir hadis mealine göre “Yoksullukla imtihan, insanı küfrün sınırına kadar getirir”. Din kardeşlerimizi bu ölçüde sıkıntıya düşüren ihtiyaçları var iken ihtiyaç fazlası malın saklanması/biriktirilmesi nasıl caiz olur!? Öte yandan yeterince insan bu vazifeyi yerine getirmezse bir kısmının yapması maksadı hâsıl etmediği gibi onları da yoksul hale getirir.
Peki, çare nedir?
Çare “kardeş aile” uygulamasıdır. Her imkân sahibi, bir ihtiyaç sahibi aileyi himayesine aldığında yük geniş ölçüde paylaşılacağı için taşınması kolaylaşır ve maksat da hâsıl olur. Herkes yakınında bulunan veya yakından tanıdığı aileyi himaye der, ihtiyacı karşılanan aile ikinci bir teklifi kabul etmez ve başkasına yönlendirir; böylece bütün toplumda gerçek manada kardeşliğin nimet ve rahmeti tecelli eder.
Bu yazıyı ve benzerlerini daha önce yazmıştım.
Şimdi bir teklif sunuyorum:
Ensar, MÜSİAD, İGİAD, İHH, Yeryüzü Doktorları gibi yoksulluğa çare arayan STK temsilcileri bir araya gelerek bir platform oluşturacaklar. Bu oluşum şunu yapacak: Üyeleri vasıtasıyla en küçük yerleşim yerlerine dağılıp tarama yapacaklar, ihtiyaç fazlası olan ve ihtiyacı olan aileleri tespit edecek ve bilgisayara geçirecekler, sonra bunları eşleştirmek (kardeş aile oluşturmak için) sıcak temas kuracaklar, aileler arasındaki kardeşlik ilişkisinin bilinmesi zorunlu sınırı geçmeyecek.
Haydin ibadete, haydin cennete!
Namaz kılanın ahlâkı
04:009/07/2023, Pazar
“Namaz kılmayanın ahlâkı yok” demiyorum, ama namaz kılmayan Müslüman ise kulluk vazifesini yapmadığı için ahlâkı eksiktir. Müslüman değil ise farklı ahlâk anlayışlarına göre onun da bir ahlâkı olabilir, lakin İslâm’a göre en önemli eksiği imandır ve İslâmî hayattır, onların hidayete ulaşması için dua ederiz.
Namaz kılan Allah’a, kendine, ailesine, cemiyete, ümmete… karşı vazifelerini yapmıyorsa, haram helal ayırt etmeden yiyor içiyor, davranıyorsa bu kişinin ahlâksızlığı yalnızca kendinde kalmıyor üstelik din eğitimi bakımından çok zararlı oluyor.
Peki, namaz ile ahlâk eğitimi arasında nasıl bir ilişki var?
Bunu biraz güncelleyerek Kur’ân Yolu’ndan özetleyeceğim:
“Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin. 43. Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. 44. Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 45. Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir. 46. Onlar kesinlikle rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilen kimselerdir” (Bakara Suresi).
Kur’ân-ı Kerîm’de, rahatlık ve bolluk kadar sıkıntı ve darlık da bir hayat gerçeği olarak gösterilmiş (Bakara 2/155), Hz. Peygamber’e hitaben, “Azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret” buyurulmuş (Ahkåf 46/35); Allah yolunda cihad eden müminlerin yiğit, sebatkâr ve kararlı tutumlarından verilen örnekle (Bakara 2/249-250) sabrın, zorluklar karşısında âcizlik gösterip sıkıntılara teslim olmak anlamına gelmediğine; aksine, Allah’ın inâyetine güvenerek güçlükleri aşma iradesini göstermek olduğuna işaret edilmiştir…
Pek çok psikolojik ve hâricî baskılar insanların eski yanlış inanç ve tutumlarını sürdürmelerinde etkili olmaktadır. Kur’ân bu güçlüğün aşılmasında belirtilen baskılara sabır denilen psikolojik ve ahlâkî irade ile direnmeyi, ayrıca bu iradeyi namazla da fiilî olarak destekleyip güçlendirmeyi öğütlemektedir. Namaz, Allah ile kul arasındaki ilişkiyi bir ömür boyu amelî olarak sürdüren en canlı ve sürekli bir ibadet olduğu için âyette bu ibadetin, insanın inancını ve inancı doğrultusunda oluşturacağı kararlarını güçlendirip eylemlerini dinî ve ahlâkî hükümler çerçevesinde geliştirmesine yardımcı olacağına işaret edilmektedir. Nitekim “Kuşkusuz namaz hayâsızlık ve kötülükten meneder” meâlindeki âyette de (Ankebût 29/45) namazın bu tesiri açıkça ifade edilmiştir.
Terim olarak huşû “Allah’a gönülden saygı duyup bağlanmak, boyun eğip itaat etmek” demektir. Sabrın ve özellikle namazın yukarıdaki olumlu tesirinden nasibini alacak olanlar, ancak Allah’a huşû ile bağlanan, boyun eğenlerdir. 46. âyete göre onların Allah’a olan bu içten bağlılık ve saygılarının en başta gelen sebebi ise rablerine kavuşacaklarına, sonunda mutlaka O’na döneceklerine olan kesin inançlarıdır. Ancak bu inanç sayesindedir ki insan, rabbine kavuşmayı ve dolayısıyla âhiret kurtuluşunu dünyanın bütün nimetlerinden daha önemli görür ve bu uğurda her türlü meşakkate rıza gösterir…
“Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlık ve kötülükten meneder. Allah’ı anmak her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebût:29/45).
“Hayâsızlık” diye çevirdiğimiz fahşâ kelimesi, Arapça’da aynı kökten olan fuhuş kelimesiyle eş anlamlı olup genellikle çirkin sözler ve fiiller için kullanılır daha genel olarak başta zina olmak üzere edep, iffet, haya gibi erdemlerle çelişen söz ve davranışları ifade eder. “Kötülük” şeklinde çevirdiğimiz münker ise ma‘rûf kavramının zıddı olarak genellikle “aklın ve sağduyunun çirkin bulduğu, erdemli toplumun yadırgadığı tutum ve davranışlar” anlamına gelir (bilgi için bk. A‘râf 7/157).
Âyete göre gerek abdest, kıraat, rükû, secde, ta‘dîl-i erkân gibi zâhirî şartlarına ve rükünlerine gerekse ihlâs, huşû, takvâ gibi mânevî şartlarına özen göstererek kılınan namaz, İslâm’ın ve sağ duyu sahibi erdemli toplumların edepsizlik, hayâsızlık ve kötülük sayıp reddettiği tutum ve davranışlarla uyuşmaz, âdeta bir nasihatçi, bir uyarıcı gibi namaz kılan kişiyi bu davranışlardan meneder. Böylece âyette namazın ahlâkî tesirlerine, kötülüklere karşı koruyucu özelliğine işaret edilmekte; namaz kıldıkları halde hak hukuk gözetmeyen, edep ve ahlâk kurallarına uymayanlara da dolaylı bir uyarı yapılmaktadır.
Yaygın yoruma göre “Allah’ı anmak” diye çevirdiğimiz zikrullahtan maksat namazdır. Nitekim Cum‘a sûresinde de cuma namazı için aynı tabir kullanılmıştır. Namazın zikir kelimesiyle anılması, onun tam bir ibadet bilinciyle, Allah’ın huzurunda bulunulduğu şuuru ve sorumluluğu ile eda edilmesi şartıyladır ki belirtilen ahlâkî etkiyi gösterecek kaliteye ulaşmış olacağını ima eder. Bu şekilde namaz kılarak Allah’ı anmak en büyük ibadettir. Namazın insandaki Allah şuurunu güçlendirme işlevi, diğer faydalarından daha önemlidir. Âyette namazın böyle bir bilinç ve sorumluluk duygusundan uzak olarak kılındığı oranda ibadet kalitesini de kaybedeceğine işaret vardır.
Not:
Bundan önceki yazımdan bir tashih:
Doğrusu:
“aç yatan müminler var iken tok yatanlar günü geldiğinde sorguya çekileceklerdir”.
Torpil/aracılık imtihanı
04:0016/07/2023, Pazar
Siyasetçi-bürokrat-yüksek düzey yöneticiler-bunların yakınları ve hatırlı kişiler ile halk arasındaki ilişkinin şahısların menfaatine göre değil de milletin ve devletin menfaatine uygun olarak oluşup işlemesi elzemdir. Aracılık yapılacaksa bu temel kurala göre yapılmalıdır!
Böyle mi oluyor?
Sorunun cevabına, “dünya hayatına ait işlerde torpil manasını ve hükmünü ihtiva eden bir âyet” meali ile başlayalım:
“Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir” (Nisâ:4/85).
Bu âyeti, Kur’ân Yolu isimli tefsirimizde şöyle açıklamışız:
“Türkçe’de şefaat daha ziyade âhiretteki aracılık ve özellikle de Hz. Peygamber’in (s.a.), hem bütün insanlara (hesaba çekilmenin, yargılanmanın bir an önce başlaması, bekleme sıkıntısının son bulması için) hem de ümmetinin günahkârlarına (günahlarının bağışlanması için) Allah nezdinde yapacağı aracılık mânâsında kullanılır.
Kur’ân’da ve Arapça’da ise şefaatin buna ek olarak daha geniş bir mânâsı vardır: İki kişi arasında görülecek bir iş, elde edilecek bir fayda veya önlenecek bir zarar konusunda üçüncü bir şahsın devreye girmesi, aracı olması, hatırını ve gücünü kullanarak sonuç elde etmeye teşebbüs etmesidir…
Hemen her zaman toplum içinde aracılık faaliyeti sürdürülmüş ve aracılar bulunmuştur. Özellikle hukuk, adalet, ehliyet ve emanet duygusu ve şuurunun ve bunlara dayalı uygulamaların ikinci plana atıldığı; güçlü, hatırlı, yakın olanların -haklı veya haksız olarak- işi bitirdiği dönemlerde, bu mânâda toplum ahlâkının zaafa uğradığı zamanlarda şefaat (adam bulma, torpil kullanma) yaygın, normal, hatta zaruri hale gelmiştir. Âyet hem tarihî hem de evrensel olarak şefaat konusunda bir kural getirmektedir: Şefaat kötü, çirkin ve yasak değildir; ancak meşrû, hukuka ve ahlâka uygun olmalı, başkası aleyhine haksızlık doğurmayacak iyi bir sonucun hâsıl olması için yardım mânâsı ve amacı taşımalıdır. Böyle olan şefaatin ecri vardır. Hâsıl olan iyilik ve ecirden şefaat sahibi (buna aracılık eden, hatırını ve imkânını kullanan) kimseler de nasip alırlar. Haksız bir talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık da yapana sorumluluk getirir; haksıza, zâlime, kötülük edene verilen cezanın benzeri bir ceza ona da verilir.” (2/106-107).
Bir işin çözümü elinde, yetkisinde olan şahıslara baskı yapması ve hatırını kullanarak ricada bulunması için bunu yapabilecek kişiler devamlı başvuru mercii oluyorlar. Başvuranlar namazında orucunda insanlar olsalar da torpil kullanarak elde edecekleri sonucun meşru, kendi hakları olup olmadığına aldırmıyorlar. Ortada bir menfaat var; bu, bir kimsenin belli bir işe alınması da olabilir, bir ihalenin kazanılması da olabilir; bu ve benzeri konularda aracılık isteyenler liyakat ve hakkaniyetle hiç ilgilenmiyorlar.
Kendilerine “O kişi o makama ehil değil, sırada ehil olanlar var ve bekliyorlar, atanma onların hakkı, o ihale, şartları kim taşıyorsa ona verilmelidir, sizin istediğiniz ‘şartları taşımayan, ihaleyi alması kamunun yararına olmayan’ bir menfaat talebi…” dendiğinde, daha önce sevgi, saygı, hasret cümleleri döktürenler birden kararıyor ve değişmeyen “argümanını” heyecanla dile getiriyorlar: Ama herkes yapıyor, biz de sizi şey belledik geldik, gerekirse biz de size bir “iyilik” yaparız…
İşi yapacak olana nispetle üst veya güçlü durumda olanların tavrı ise baskıdan ibarettir; “ya yaparsın ya da biz sana yapacağımızı biliriz” noktasına kadar baskı haddini aşarak ilerler.
Halk arasında “Devletten görev, ilgili mercilerden ihale vb. alabilmek, devlet dairelerinde ve yerel yönetimlerde meşru işini yürütebilmek ve hakkını alabilmek için ya torpil veya rüşvetten başka çare yok” sözü dolaşıyor ve bu kanaatin büyük ölçüde benimsendiği anlaşılıyor.
Bu tespit doğru ise başımıza kıyametin kopması (işlerin çığırından çıkması, bozulması, halkın zarar görmesi, ülkenin huzur, adalet ve güç kaybetmesi) kaçınılmaz demektir. Nitekim Efendimiz (s.a.), “İşler ve görevler ehil (layık, hak eden) kimselere verilmediğinde kıyameti bekle” buyurmuştur.
İnsan olanda ahlak ve/veya din olması aranır. Ahlakı ve imanı veya yalnızca ahlakı olan insanların ehil olmadıkları, hak etmedikleri işleri ve görevleri talep etmemeleri gerekir; çünkü bu talep zulümdür, haksızlıktır, başkalarının haklarını gasbetmektir, kul hakkına girmektir, düzenin bozulmasına sebep olmaktır… ki bütün bunlar dine ve ahlaka aykırıdır.
Eğer toplum yapısı ve örgütlenmesi müsait, devlet de adalet ve hakkaniyet devleti olsaydı, her bir ferdin liyakat ve ehliyet durumu bilinecek, kimse iş ve görev talep etmeyecek, her işe ve göreve en layık olan getirilecekti. İslam da bunu istemektedir. Mesela İmam (devlet başkanı) mı seçilecek vücutça ve ruhça en sağlıklı, en güzel ahlaklı, en bilgili ve tecrübeye göre devlet yönetmeye en muktedir kişi aranır, bulununca görev ona verilir, ehliyetini kaybedince de görev ondan alınır. Bir yerde cemaatle namaz kılınacaksa topluluk içindeki en alim, güzel Kur’an okuyan, güzel ahlak sahibi, sesi müsait kişi seçilir ve imam olur…
Ama böyle bir yapı ve örgütlenmenin bulunmadığı zaman ve mekanlarda kendini ehil gören insanların vasıflarını doğru olarak açıklamak şartıyla göreve talip olmaları zarureten caiz görülmüştür. Bu talep de şu hususu içermelidir: “Eğer ehliyet bakımından benden daha uygun olanı varsa ben talebimden vazgeçiyorum.”
Aracılara gelelim:
Haksız bir işin gerçekleşmesi, bir menfaatin elde edilmesi için aracılık eden ve maddi-manevi baskı uygulayanlar şunu bilmelidirler ki, kul hakkı yiyenleri, devleti/kamuyu zarara sokanları namaz, oruç, hac… kurtaramaz. Bu ibadetlerin keffaret olacağı günahlar, kul hakkı ve büyük günahlar değildir.
Allah Teâlâ dini; iman, ibadet, ahlak, bütünüyle hayat düzeninde kılavuz olsun diye göndermiştir.
“Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve Resulü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Allah’ın ve Resulü’nün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır”. (Ahzâb:33/36).
Aracı ancak sağlam bilgiye dayalı olarak bir göreve ehil olduğunu düşündüğü kimseyi tayin makamlarına bildirir. “Bunu mutlaka yapın, hatırım için yapın, yapmazsanız bozulurum veya üzülürüm” demez, diyemez; “bundan daha ehil olanı varsa elbette o tercih edilmelidir” der, demek mecburiyetindedir.
Bir göreve daha ehil olan birisi var iken mutlak veya göreceli olarak ehil olmayana aracılık eden kimse, hem ehil olan kulun hakkını yemiş, hem de hizmet alan topluluğa kötülük etmiş, zulmetmiş olur. Daha ehil olanın varlığını bilmiyorsa bu ihtimali düşünerek hareket etmesi gerekir; yani mutlaka bu olsun demez, “daha ehliyetlisi yoksa olsun” der.
Tayin eden ve seçen makamlar ve şahıslar da din ve ahlakın emri olarak bu ölçülere göre hareket etmekle yükümlüdürler.
Çare topyekün bir ahlak ve dindarlaşma seferberliğidir. Toplumda adaletsiz ve ahlaksız olanlara karşı topyekün olumsuz tavırdır. Bu tavır onları temel insan haklarından mahrum bırakmak değildir, itibar bakımından herkesi hak ettiği yerde tutmaktır. Aksine davranış zulümdür, kötülüğe prim vermektir, hadisteki ifade ile kıyamettir
Gazete adresime gelen sorular
04:0023/07/2023, Pazar
Hocam selamünaleyküm, size bir kaç sorum olacak:
Soru
Kurban kesmek isteyen bir kişi kardeşinin hayvanına kardeşiyle birlikte ortak olmak istiyor, ama kardeşi para almıyor, ben besledim birlikte keselik diyor. Bunun bedelini vermezsek caiz olur mu?
Cevap
Kardeşiniz kurbanı kesmeden önce hayvanın yarısını size hibe ederse (bağışlarsa) hayvanın yarısı onun olur ve ikiniz için kurban olarak kesebilirsiniz; bu durumda para ödemeniz şart değildir.
Soru
Kurbana 6 pay olarak girenlerden biri rahmetli olursa mirasçıları o kurbanı kesmeli mi yoksa başka paya girebilirler mi?
Diyelim ailesi hisseden çıktı 6’ya niyetlenilen kurban 5 kişiyle kesilebilir mi yoksa bir hisse bulunması gerekir mi?
Cevap
Kurban niyeti ile alınmış altı hisseli bir hayvan var, hisse sahiplerinden biri kurban kesilmeden ölüyor, onun bir tek mirasçısı var ise ve bu hisse ona intikal etmiş ise, kendisi için vacip kurban olarak da, babası için nafile kurban olarak da dâhil olabilir.
Eğer vâris, bu hisseyi kurban olarak kestirmek istemiyorsa diğer beş kişi eşit olarak hisse bedelini vârise öderler ve kurban beş kişi için kesilir.
Vâris birden fazla ise altıncı hisse iki kişiye kurban olmaz.
Soru
Kız yeğenim eşiyle anlaşamadı, 20 yıldan sonra boşanma davası açtılar, boşanacak... İslam şeriatına göre evlilik süresince edinilen mallara kadın ortak olmuyor mu?.. Boşanırken mehir dışında alacağı hiçbir şey yok mu? Erkek çalışıp kazandıysa kadın da yardım etti, o mallarda hakkı olması lazım değil mi?
Cevap
Kocasına yardım etmek başka, sözleşme yaparak ücret karşılığında çalışmak başkadır.
Kocasının işinde ona yardım eden kadın bu yardımı (adı üstünde yardım) ona bağışlamıştır.
Kadın, evlenme akdi gereği olarak kocasına işinde yardım etmek mecburiyetinde değildir; bu sebeple işi ücretle yapar bunu da bir yana kaydederlerse boşansın boşanmasın, kocası ölsün yaşasın ücretini alabilir.
Soru
Muhterem Hocam. Sağlığınıza duacıyım. Allah ömrünüzü uzun etsin. Sizin ve yetiştirdiğiniz nice talebeleriniz için hüsnü şehadet ediyorum. Allah yar ve yardımcımız olsun.
Namaz kılarken kıble istikametinde resim ve resimli eşyalara doğru namaz kılmanın uygun olmadığı eğitimini alarak büyüdük. Bu yaşımıza geldik. Eskiden resimler, fotoğraflar ve gazetelerle neredeyse sınırlıyken bugün atık temizlik malzemeleri, parfümler, tencere-tabak, hatta camide önümüzde namaz kılanın sırtında ve göğsünde olabiliyor. Kendi evimizde, misafirliğe gittiğimiz evlerde bunların arkasını çevirmek veya yerini değiştirmek, etrafımızdakilerin bize tebessümle bakmasına yol açıyor.
Bir de çocuklu evlerde sağda solda neredeyse her yerde irili ufaklı oyuncaklar olabiliyor. Bunları toparlayıp namaza başladığımız zaman karşımızda görmediğimiz başka bir oyuncak veya resim çıkıyor. İbadetimizi böyle tamamlıyoruz.
Allah, bilmiyorsanız bilenlere sorun buyuruyor. Biz de size soruyoruz Muhterem Hocam. Bu eşyaları toplamaya devam edelim mi yoksa farklı bir tavsiyeniz olur mu? Resim ve oyuncak olan mekânlarda ibadette kerahet var mı? Selam ve dua ile.
Cevap
Din İşleri Yüksek Kurulu’nun aşağıya aldığım cevabına katılıyorum:
Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Melekler, içerisinde köpek ve resim/heykel bulunan eve girmezler” anlamındaki hadisleri değişik hadis kitaplarında zikredilmektedir (Buhari, Libas, 88; Ebu Davûd, Libas, 47). Fakat hadiste yer alan bu uyarının, daha ziyade tapınmak veya tazim göstermek amacıyla evlerde bulundurulan fotoğraf, resim ve heykeli kapsadığı bazı âlimler tarafından ifade edilmiştir. Hadisin bu şekildeki yorumundan hareket eden bazı âlimler, tapınma ve tazim amacı güdülmeyen ve umumi adaba aykırı olmayan canlı varlıkların resimlerinin yapımını da caiz görmüşlerdir. Buna göre dinimizin ilke ve amaçlarına ve genel ahlak kurallarına aykırı olmamak kaydıyla söz konusu resimlerin evlerde bulundurulmasında ve bu evlerde namaz kılınmasında bir sakınca yoktur. Ancak bu resimlerin namaz kılanın görüş alanına girecek konumda bulunması mekruh görülmüştür (Fetavay-ı Hindiyye, I, 107). Çünkü bu durumda namaz kılanın dikkati dağılır ve huşuu kaybolur. Eğer söz konusu resimler halıda veya sergide yer alıyorsa çok belirgin olmamaları halinde bu halı ve sergiler üzerinde namaz kılınabilir. Eğer belirgin bir halde ise namaz kılarken doğrudan bu resimler üzerine secde edilmesi mekruh görülmüştür (Fetavay-ı Hindiyye, I, 107).
Bu vesile ile “Günlük Hayatımızda Helaller Haramlar” isimli kitabımdan heykel, oyuncakresim ve fotoğrafın hükmü ile ilgili kısmı aktarıyorum:
(H.K. “Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar”, İz Yayıncılık, sayfa: 56-59 arası, Dipnotlar: 66-73 arası) Heykel
Heykel
“İçinde heykeller bulunan eve melekler girmez.”
“Kıyamet günü azâbı en şiddetli olacaklardan biri de bu sûretleri yapanlardır” gibi hadisler Müslümanın evinde heykel bulundurmasına ve heykel yapmasına engeldir.
Bunların haram kılınmalarının hikmet ve sebebine gelince:
a) Çeşitli devir, yaş ve çevrelerde heykele tapıldığı için bu hâtırayı silerek tevhidi korumak,
b) Heykeltıraşın yaratma vehmi gibi kula yakışmayan duygu ve düşüncelere kapılarak günaha girmesini önlemek,
c) Heykel yapımının bir sınırı bulunmadığından çıplak kadınlar, sahte tanrılar, dinî semboller gibi İslâm’a zıt şeylerin heykelleştirilmelerine engel olmak,
d) Faydasız ve gereksiz sarfı, isrâfı, lüksü men etmek.
Heykeli büyüklere saygı ve kahramanların hâtıralarını ebedîleştirmek gayelerine bağlayarak savunanlara karşı İslâm düşüncesi şöyledir:
a) Her zaman ve her yerde bu gibilerin heykelleri yapılmamıştır. Âdi, alçak, zâlim, müstebit, sahte varlıkların da heykelleri yapılmış, bu vâkıa mezkûr hikmeti ortadan kaldırmıştır.
b) Müslümanın dünyada ebedîleşmek gibi bir gayesi yoktur. Mümin, Fahr-i Kâinat’ın sohbetinde, Cemâl-i İlâhi’nin seyrinde sonsuz mutluluklara ereceğini umduğu ebedî âlemlerin hasretini çeker.
c) İslâm’da hizmet Allah rızâsı için yapılır ve hizmet eden, bu niyeti (ihlâsı) bozulmasın diye teşhirden kaçar.
İslâm’da güzel sanatların heykelden başka sâhalara yönelmesinin sebebini de yukarıdaki maddelerde aramak gerekecektir.
Oyuncak
Çocukların oynadığı bebek, hayvan vb. oyuncaklar, heykel mânâ ve mahiyetinde olmadığı için caiz görülmüştür. Nitekim Hz. Âişe’nin ilk evlilik yıllarında çocukluk arkadaşlarıyla bu neviden oyuncaklar oynadığını Rasûl-i Ekrem görmüş ve engel olmamıştır
Resim
Heykel şeklinde olmayan, kâğıt, sergi, örtü, duvar gibi yerlere yapılan resimler hakkındaki hadisler bunun mutlak olarak haram veya helâl olduğunu göstermiyor; resmin konusuna, ressam veya resmi kullananın maksadına ve kullanıldığı yere göre çeşitli hükümlere konu oluyor.
a) Mukaddes sayılan, tapınılan, ulûhiyyet izafe edilen şeylerin resimlerini yapmak ve kullanmak haramdır.
b) İslâmî ahkâm ve ahlâka aykırı olan çıplak insan vb. resimlerini yapmak ve kullanmak da haramdır.
c) Bunların dışında kalan resimlerden canlılara ait olmayanları mübahtır, yapmak ve kullanmak serbesttir. Nitekim İbn Abbas bir ressama, resim yasağını naklettikten sonra şöyle demiştir: “İlle de yapacaksan ağaçların ve ruhu (canı) olmayan şeylerin resimlerini yapman gerekir.”
d) Canlılara gelince hadislerden bir kısmı Peygamberimiz’in (s.a.v.) bunları tasvip etmediğini, diğer kısmı ise bilhassa çiğnenen sergide, yaslanılan yastıkta, oturulan minderde... olduğu zaman caiz gördüğünü ifade etmektedir. Bunlardan çıkan netice, böyle resimlerin –dinî bir takdis ve ta’zime götürmedikçe– câiz olduğudur. Titizlik gösterilen nokta tevhidin korunmasıdır. Tahavî’nin şu ifadesi bu anlayışı destekliyor: “Rivayet ettiğimiz hadisler, elbise üzerindeki resimleri, yasaklanan resimlerin dışına çıkarmaktadır. Yasaklanan resimler, Hristiyanların kilise duvarlarına yaptıkları veya bezlere yapıp astıkları resimler kabilinden olanlardır.”
Resim hakkındaki hadislerden anlaşıldığına göre Resûlullah (s.a.v.) önceleri, tevhid inancı ruhlara yerleşinceye kadar resim hakkında titiz davranmış, sonraları mahzuru olmayan noktalarda ruhsatlar vermiştir.
Bazı âlimler, canlı-cansız ayırımını göz önüne alarak mücessem (üç boyutlu) olmayan veya hayatî bir uzvu eksik bulunan resimleri de cansızlara katmış, caiz görmüşlerdir. Çünkü bunların, mezkûr şekil ve eksikler içinde canlı olmaları mümkün değildir.
Fotoğraf
Buraya kadar dini hükmünü araştırdığımız, heykeller ile elde yapma tablolar cinsinde resimler idi. Bilinen makina ile çekilen resme (fotoğrafa) gelince:
a) Mücessem olmayan resimleri yasaklar içine sokmayan âlimlere göre fotoğraf çekmek ve kullanmak caizdir; yarım olanların cevazı daha da kuvvetlidir. Ancak fotoğrafın konusu ve maksadı yine önemini muhafaza etmektedir. Çıplak veya açık kadın ve erkek fotoğrafları ile Hristiyan azizlerine ve benzerlerine ait fotoğraflar harama dâhildir.
b) Haram olması için mücessem olmasını şart koşmayan âlimlerden bir kısmı fotoğrafta -ressamın yaptığı resimde- mevcut vasıfları (illeti) bulamadıkları için bunu caiz görmüşlerdir.
Bu gurubun diğer ulemâsı da kimlik, pasaport, tapu vb. yerlerde kullanılmak üzere fotoğraf kullanmak ve çektirmenin bir ihtiyaç (zaruret) olduğunu göz önüne alarak bunu caiz görmüşlerdir; çünkü “hacet (ihtiyaç) umûmî olsun, husûsî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur (zaruret kabul edilir)” (Mecelle mad. 32.)
İslâm’da ressamlık ve fotoğrafçılık mesleğinin hükmü de yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacaktır. Caiz olanı yapmak da caizdir. Konusu veya maksadı itibarıyla caiz olmayanı yapmak ve çekmek de caiz değildir.
Enver Paşa ve gençlik problemi
04:0030/07/2023, Pazar
Fırsat buldukça, asıl ilim dalım dışında da kitap okumaya çalışıyorum, inancıma göre Fıkıh ilim dalının, çok geniş yelpazeli yardımcı ilim ve bilgi alanları vardır.
Her okuryazarın dünya tarihi, İslam tarihi ve milli tarih alanlarında ehliyetli bilim adamlarının kaleme aldığı kitaplardan yeterince okumalarının da gerekli olduğu tartışma götürmez.
Sağlık problemleri ve diğer meşgalelerin izin verdiği ölçüde şimdi okumakta olduğum kitap merhum Nevzat Kösoğlu’nun kaleme aldığı “Şehit Enver Paşa” isimli kitaptır.
Merhum Nevzat Bey ile şahsen tanışırdım, mutedil milliyetçi, mütefekkir, çok çalışkan ve verimli, yüreği millet ve memleket sevdası ile çarpan, iman- amel birliğini düşünce ve eylem birliği kılmış bir güzel insanımız idi. MHP’de siyaset yaptı, milletvekili oldu, 12 Eylül zulmüne maruz kalıp bir buçuk yıl ceza evinde kaldı, ciltlerle kitabın editörü ve müellifi olarak eserler bıraktı.
10 Ekim 2013’te inşallah Hakk’ın rahmetine kavuşan Nevzat Bey’e Allah’tan rahmet, inayet ve muhabbet diliyorum.
Şehit Enver Paşa isimli kitabın Ötüken’de birinci baskısı 2008’de yapılmış, benim elimdeki nüsha ise 7. baskı ve 2020 tarihli, orta boy, 687 sayfadır.
Nevzat Bey sağlam kaynaklara dayanarak yazan ve kaynaklarını, bilgi kümelerinin hemen altında açıklayan bir yazar idi. Bu kitap da hem arşiv hem de aynı konuda yazılmış makale ve kitaplara dayanıyor.
Bence kitabın önemi, yalnız bir biyografiden ibaret olmayıp, Enver Paşa merhumun yaşadığı zaman diliminde ülkemizde ve dünyada olupbitenlerin de bir tarihi olmasında pek çok ezberi bozmasındadır.
Enver Paşa merhum hemen herkesin takdir ettiği ve hayran kaldığı pek çok kahramanlıklardan sonra müttefiklerin yenilmesi ve kötü bir barışa razı olmaları sebebiyle cihada devam edememiş, ülkede kalırsa İngilizlerin onu ve arkadaşlarını tutuklayıp ülke aleyhine kullanmalarını engellemek için yurt dışına çıkmış ve şehit oluncaya kadar diyar-ı gurbette cihada devam etmiştir.
Enver Paşa cesur, İslamcı, İslam birliğini dava edinmiş, milli birliği (Türklerin birleşmesini) İslam birliğinin bir parçası olarak düşünmüş, güzel ahlak sahibi iyi bir asker, iyi bir Müslümandır.
Hem 1. Dünya Harbinden önceki savaşlarda, hem 1. Dünya Savaşında, hem Milli Mücadelede, hem de Türk ve İslam dünyası için yurt dışındaki şehadetle sonuçlanan serüvende neler yaptığını kısaca tanıttığım kitaptan ve kısaca aşağıda tanıtacağım master tezinden okumak gerekiyor.
Sayın Selçuk Gürsoy’un 1995’te hazırladığı “İslam İhtilal Cemiyetleri Yayın Organı Livâu’l-İslam dergisi” isimli tezin girişine göre:
İttihad Terakki liderlerinin yurt dışı faaliyetlerinin haklı olarak en fazla ilgi çekeni Enver Paşa›nın faaliyetleri olmuştur, Çünkü Enver Paşa Birinci Dünya Savaşı›na girişte taşıdığı umutlarını kaybetmemiş, hatta bunları daha da büyütmüştür. Savaş sırasında Çarlık Rusyasının çökmesi ve yerine «mazlum Türkiye» ile dost Bolşevik rejiminin kurulması, Enver Paşa için yepyeni imkânlar açmıştır.
Enver Paşa ilk önce Kafkasya’ya geçerek Bakü merkezli bağımsız bir devlet kurmayı düşünmüş, bu olmayınca Almanya’ya gitmiştir. Berlin’de Bolşeviklerle ilişki kurarak yeni bir plan üzerinde anlaşmış ve Moskova’ya geçmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın zor günlerinde Anadolu’ya geçmek için yoğun girişimleri olmuştur. Ancak (M. Kemal Paşa, eski komutanının İslamcı niteliği ve başa geçme ihtimali sebebiyle Anadolu’ya geçmesine izin vermemiş, Enver Paşa ise sonuna kadar Milli Mücadele’yi desteklemiştir. H.K.)
Merhum Paşa, Anadolu’ya geçemeyince Türkistan’a geçmiş ve bağımsız bir Türkistan devleti kurmak için bu kez Bolşeviklerle çatışmaya girmiş bu çatışmalar sırasında Türkistan›da şehit olmuştur.
Enver Paşa’nın Bolşeviklerle anlaştıktan sonra İslam âleminde İngiltere’ye karşı ihtilaller hazırlamak ve bağımsızlığa kavuşmak üzere isyan ve mücadele etmek için kurduğu, –kurmaya çalıştığı– İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın yayın organı olan Livau’l-İslam dergisi, Enver Paşa’nın yurt dışı çalışmalarından –mektuplar ve birkaç örgüt tüzüğü ve programı sayılmazsa– geriye kalan hemen hemen tek yazılı malzemedir. Berlin’de yayınlanan dergiye Enver Paşa önem vermiş ve finansmanını bizzat sağlamıştır. Dergide kendisinin de yazıları yayınlanmıştır.
Dergi, tamamı Berlin’de olmak üzere toplam 36 sayı yayınlanmıştır.
Yazımın başlığındaki gençlik meselesine gelecek olursak:
Hemen her nesil kendi zamanlarında gençlerin durumunu dert edinmiş, kimi doğru, kimi yanlış teşhis ve yöntemlerle gençliği eğitmeye çalışmışlardır. Bugün de akşam sabah gençlerin durumu hakkında aynı arızaları taşıyan konuşmalar yapılıyor, kitaplar ve makaleler yazılıyor.
Yabancı ülkelerde, bahsi geçen Cemiyet’in çalışmalarını yönlendirmek üzere hazırlanan kılavuzdaki gençlerin eğitimi ile ilgili aşağıdaki ifadeler bu yazıyı yazmak için ikinci sebebimdir:
“Yurt dışında öğrenim yapan talebenin memleketimizin âdâb ve ahlâkına riayetkâr kalacak surette asabiyyet-i diniyye ve milliyyeleri daima ikaz edilerek, bulunulan muhitin tahribkâr tesirlerinden korumalı ve bu hususta bütün cemiyet üyeleri bu gençlere cidden örnek olacak kişilerden seçilmelidir. Bu suretle mukaddes bir benlikle yetişecek gençlik, ancak böyle bir gençlik, memleketlerinin ve İslam’ın kurtuluşunda işe yarar… Binaenaleyh hele yaşı henüz genç olan talebe, Garb medenî şehirlerinin sihirleyici içki ve kadın hayatından, ancak onlarda uyandırılacak asabiyyeti-i diniyye ve milliyye ile korunabilirler” (Şehit Enver Paşa, s. 443).
Yani gençler din ve milliyetleri ile bağlarını koparırlarsa her çeşit ideoloji ve ahlaksızlık tuzağına düşebilirler; bu bağlar, koruyucu birer zırh gibidir.
Bu kitapta anlatıldığına göre Osmanlı subayları ve okuryazarlarının bir kısmı din ve milliyet bağlarını korumuş, ama bir kısmı koruyamamış, din, vatan ve millet de bu ikincilerden çok zarar görmüştür.
İbret alınacak bunca olaylara ve yakın tarihe rağmen insanımızın, çocukları ve gençleri için yalnızca maddi başarının peşinde koşmaları; din, ahlak, milliyet bağlarını ilgilerinin dışına atmaları, üzerinde düşünmemiz ve çareler aramamız gereken öncelikli meselemiz haline gelmiştir.
Sünnetin içi ve tesettürlü (örtülü) olanların sorumluluğu
04:006/08/2023, Pazar
Birçok Müslüman kılık kıyafetini sünnet bilerek; yani Hz. Peygamber (s.a.)’in ve ailesinin kıyafetine uygun olan budur kanaatiyle kullanıyor. Bu -sünnet ise- sünnetin dışıdır, bu görüntüyü verenlerin, sünnetin içini; yani Sevgili Peygambe-rimiz’in(s.a.) ahlâkını da örnek almaları daha ziyade gereklidir.
Sayıları giderek azalsa da birçok Müslüman, sünnetin –veya sünnet telakki edilen örf ve âdetin– dışa ve şekle ait olanını büyük bir titizlikle uygularlar, buna nafile ibadetle namaz, oruç, umre vb. de katarlar. Sünnetin içine, İnsan-ı Kâmil’in örnek ahlâkına ve hayat tarzına gelince, burada nefsin ve menfaatin peşine düşerler; bencildirler, merhametsizdirler, kabadırlar, despotturlar, iç dünyalarında sevgi yerine öfke ve nefret hâkimdir... Böyleleri yüzünden, henüz yeterince İslâmîleşmemiş insanlar, sünnetin sembolü haline gelmiş bulunan sakal, sarık, cüppe gibi kıyafetlerden ve bunları giyenlerden nefret eder, hatta belki -İslâm bu ise diyerek– İslâm’dan da uzaklaşırlar.
Sakal, sarık, çarşaf gibi sünnet bilinen kıyafetleri –bu mânâda sünnetin dışını- kullananlara büyük bir sorumluluk düşmektedir; çünkü böyleleri ince ve ileri derecede Müslüman sanılmaktadırlar, İslâm onların şahıslarında görülmekte ve değerlendirilmektedir, dinimizi sevdirme veya ondan uzaklaştırma konusunda kendileri önemli bir rol üslenmiş durumdadırlar. İçi sopa, dışı insan kıyafetinden ibaret korkuluk olmak yerine, dışı gibi içi de İnsan-ı Kâmil’in örnekliğini temsil eden Müslümanlar olmak için gayret göstermelidirler, göstermeliyiz.
Birkaç yıl önce bir lokantanın bahçesinde yemek yemiştik, başları örtülü alt tarafları örtünmenin tamamiyeti bakımından kısmen arızalı üç bayan da geldiler, kahve içtiler, üçü de kahve içerken bacak bacak üstüne atıp birer sigara yaktılar, ben bu hali yadırgadım; mâdem tesettürlü Müslüman kadın hem şeriat hem zarafet ve âdâb kuralları bakımından İslâm’ı temsil ediyordu, bu davranışlar bu temsile uymuyordu. Böyle bir davranışın birden fazla sosyal ve psikolojik sebebi/saiki olabilirdi, ben birine işaret ettim ve imanı ve/veya ameli bakımından kusurlu olan, ama modern ve kendine göre uygar olduğu için bize tepeden bakan kesim karşısında bir eziklik içinde olduklarını, biraz onlara benzeyerek bu eziklik duygusunu hafifletmek istemiş olabileceklerini, kısmen farklı ifadelerle yazdım; karşılaştırmam modernite mahkûmları ile Müslümanlar arasında idi.
Sağdan soldan bir linç başladı, yazımın hiç alakası olmadığı halde konuyu, iffetli iffetsiz karşılaştırmasına çektiler, benim toplayabildiğim tepki yazıları seksen sayfa kadar oldu. “Böyle kimseleri demir kafes içinde tutmalı” diyenler, “O cennete girerse ben o cenneti istemem” diyen kısmen örtülü bayanlar ve daha neler, neler…
Şimdi tekrar ediyorum:
Benim o gün de bu gün de dediğim şudur:
İslâm’ın ahkâmı var, Müslümanlara yakışan ahlâk ve âdâb var; tam veya yarım yamalak örtünen kadınlar, kılık kıyafetleriyle sünnete riayet ettikleri görüntüsü veren erkekler bu üçlüye (ahkâm, ahlâk ve âdâb) riayet etmekle yükümlüdürler; çünkü onların şahsında insanlar İslâm’ı görüyorlar!
Hakikat ve “İslâm’a göre” ne demek?
04:0013/08/2023, Pazar
Müslümanlar inanç, düşünce ve davranışlarını İslâm’ın taleplerine (ahkâm, ahlâk ve âdâbına) uygun düşürmek mecburiyetindedirler. İman etmeden önce hürriyet içinde (hiçbir mecburiyet söz konusu olmaksızın) düşünürler, iman ve inkârın delillerini karşılaştırırlar (bunu herkes kendi akıl ve bilgi seviyesine göre yapar); sonunda imana karar verir, imanda karar kılarlarsa artık inanç, düşünce ve davranış parçalarının tutarlı bir bütün oluşturması zarureti vardır. Bu sebeple Müslümanlar düşünce ve davranışlarını İslâmî hakikat ve meşrûiyyet ölçütüne vurur, buradan icazet aldıktan sonra yollarına devam ederler.
Yükümlülerin bilgi seviyelerine uygun olarak “İslâm’a göre meşrû olma hükmünün” farklı kaynakları vardır. İslâm müctehidlerinin kaynağı Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet’tir; diğer çözüm yolları da bu iki kaynağa racidir ve oradan ilham alır, ışık alırlar.
Fıkıh Usulü’nde “mukallid” denilen “İslâmî bilgisi ve eğitimi zayıf” kimseler ise meşrû hükmünü, bir müctehidin fetvasına, açıklamasına dayanarak, onu öğrenerek, paylaşarak elde ederler. Gerek ictihad ve gerekse taklid yoluyla elde edilen bilginin, hükmün kesin olmadığı, isabetsizlik ihtimalinin bulunduğu, galip zanna dayandığı genellikle kabul edilmiş, din de amelî hayatın böyle bir hükme dayandırılmasına izin vermiştir (itikad kesin bilgi ve hükme dayanacaktır). İmam Şafi’î, “ayet ve hadisin mânâ ve hükmü üzerinde ittifak hasıl olmuş ise bununla hükmettiğimizde ‘hem zahirde, hem bâtında hak ile hükmettik’ deriz, hükmün dayanağı böyle değil ise ‘zahirde hak ile hükmettik’ deriz” açıklamasını getirerek bu farka işaret etmiştir.
Meşruiyeti “hem şekil, hem amaç yönünden meşrû” ve “yalnızca şekil yönünden meşrû” olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. Asıl “İslâm’a göre” oluş, düşünce, inanç ve davranışın hem şekil, hem de ruh, mânâ, amaç yönlerinden İslâm’a uygun olmasıyla gerçekleşir. Bu meşrûiyyeti yakalamanın yolu ise kirlenmemiş (başka felsefe ve dünya görüşleri ile şartlanmamış) bir akıl ve halis niyet ile İslâm’ın temel kaynaklarına yaklaşmak, Allah rızasını her rızanın önünde ve üstünde tutmaktır; başka bir deyişle dinin semasına biri doğru bilgi, diğeri üstün ahlâktan oluşan iki kanatla yükselmektir. İctihad ehliyeti ve ihlas ahlâkının yaygın olduğu devirlerden sonra Müslümanlarda “yalnızca şekilde meşrûiyyet, işi kitabına uygun düşürme, şer’î hilelerin” peşine düşme fitnesi başlamıştır.
Çağların dayattığı anlayış, ilişki ve işlemleri, İslâm’ın ruhuna ve amacına aykırı da olsa, şekil yönünden âyet ve hadislerin veya verilmiş fetvaların çerçevesine sokmakla yetindiler; bunun için dolambaçlı yollardan yürüdüler, olmadık te’villerde bulundular. İslâm’ın getirdiği ferdî ve ictimaî ahlâka, cemiyet düzenine aykırı düzen ve düzenlemeleri, sistemleri, âyetlerin ve hadislerin boyunlarını bükerek, kendi amaçlarına uygun okuyarak “İslâm’a göre meşrû” kalıbına veya kıyafetine soktular. Zemzem kabına da konsa rakının rakı olduğunu, alış-veriş kıyafetine de sokulsa faizin faiz olduğunu düşünmediler... Bu gidiş sonunda dışı ve adı İslâm, içi ve tadı gayr-i İslâm olan bir u’cûbe ortaya çıktı.
Şimdi birçok Müslüman, ticaretinde, yatırımında, beşerî ve sosyal ilişkilerinde, dünyadan nasiplenişinde tıpkı Batılılar gibi, ötekiler gibi yaşamakta, onlar gibi duyup düşünmekte, fakat kıyafeti, haccı, namazı, faizi ve meşrû olmayan kazancı Besmele çekerek yemesi bakımından; yani böylece dış görünüş ve şekil yönünden (bunlara bakılarak ve bunlar yeterli görülerek) Müslüman sayılmaktadır.
Rakıyı zemzem kadehine koyarak içmek (mesela faizi te’vil ederek, yahut araya ciddi olmayan bir satım işlemi sokarak yemek) caiz olmadığı gibi, zemzemi rakı kadehine koyup içmek de caiz değildir, ancak birincisi ikincisinden daha kötüdür ve dayanağı da şekil bakımından meşrûiyyettir; ruhu, mânâyı, amacı göz ardı etmektir.
Haramı, usul ve maksada uygun olmayan te’villerle meşrû sayarak yemek ve kullanmak yerine, eğer fert veya cemiyet buna mecbur hale gelmiş ise “zarûret” kuralını devreye sokmak evlâdır; çünkü zarûrete dayalı hüküm, fetva ve uygulamalar geçicidir, zarûret dışı meşrû saymak ise geçici değildir, aldatıcı ve saptırıcıdır.
Hangisi daha iyi Müslüman?
04:0020/08/2023, Pazar
AK Parti iktidara geldiğinde hükümetin dış politikadaki yeni meyil ve açılım işaretlerinden rahatsız bir muhalefet temsilcisi yaptığı açıklamada “yetmiş yıldır izlenen dış politika çizgisinin dışına çıkmanın tehlikeli bir macera olduğunu, tarih boyunca Arapların bize hiçbir faydalarının dokunmadığını, onlardan bize bir hayır gelmediğini, onlardan öğrenecek bir şeyimizin bulunmadığını ve bizim Müslümanlığımızın da onlarınkine nispetle daha iyi olduğunu” ifade etmişti. Ben de, yukarıdaki başlık altında şunu yazmıştım:
Bu tip politikacıları anlamak -çok zor demeyeceğim- çok kolay; millî iradeden ve tarihi misyonumuzdan kaynaklanan kısa ve uzun vadeli hedefleri yok, bu hedeflere varabilmek için ince elenip sık dokunarak tespit edilmiş stratejileri ve programları yok; beyanları, kararları, tedbirleri tepkisel; dünyada ve ülkedeki güncel gidişat ve esintilere bağlı, hepsinden önemlisi de iktidarı karalamaya ve yıpratmaya, bir an önce iktidar koltuğuna oturup nimetlerini dermeye yönelik. Böyle olmasaydı bu ve benzeri siyasetçilerimizin şöyle düşünmeleri gerekirdi:
1. Yetmiş yıldır değişmeyen bir dış politika çizgisine sadık kalmak, dış politikayı yetmiş yıl öncesinde bırakmak, yetmiş yıldır değişen şartlara göre bir dış politika çizgisi oluşturma kabilinden mahrum olmak demektir. Kaldı ki, dış politikamızın yetmiş yıldır değişmediği de bir hurafeden ibarettir; yalnız değiştirenler, değişikliği empoze edenler başkalarıdır, verilen rolü oynayanlar ise bu ülkenin yöneticileridir. “Başkaları” yeni hükümetin yeni kararları ve birkaç atağının, “verilen rolü oynamama eğiliminin işaretleri olabileceğinden hareketle” durumu yakın takibe almışlar, bizimkiler de hükümeti şahsiyetli dış politikaya teşvik edecek yerde “başkalarının endişelerine katılmayı” tercih etmektedirler.
2. “Araplardan tarih boyunca bize hayır gelmediği” iftirası, “Türklerden Araplara hiçbir hayır gelmedi, onlar bizi sömürdüler ve geri kalmamıza sebep oldular” iftirasıyla beraber Osmanlı Devleti’ni parçalayıp yıkan ve ümmetin birliğini bozan ecnebilere, ümmet devletinin düşmanlarına aittir. Düşmanın oyununa gelenler önce onlarla işbirliği yaparak devleti parçaladılar, parçalar kendi başlarının çaresine bakmaya koyuldular, her biri iyilik meleği görünümüne giren yabancı şeytanın etkisinde kaldılar, birçok yanlışlıklar oldu. Bugün bize düşen bir tarafı suçlayıp soğukluğu devam ettirmek değil, geçmişten ibret almak, “Gâvurdan dost, domuzdan post olmaz” vecizesini unutmayarak kendimize (İslâm âlemine) dönmek, bu âlem içinde bütünleştirici dış politikalar üretmek ve takip etmektir. Birleşmek, bütünleşmek, dayanışmak başlı başına bir hayırdır, faydadır; bundan güç doğar, gücü de iyi kullandığımız zaman dünyanın efendileri arasına gireriz.
Yetmiş yıldır izlenen dış politika bizi efendilerin hizmetçileri arasına soktu, statümüzü birazcık -dünkü teba’amız Yunanlılar kadar- değiştirmek için yaptığımız başvurular, yalvarıp yakarmalar, yaranmak için kılıktan kılığa girmeler hiçbir fayda vermiyor; çünkü çağımızda haklı olmak, hak elde etmek için güçlü olmak gerekiyor. Osmanlı’yı zayıflatıp, parçalayıp yıkanlar onların çocuklarını güçlendirmezler. Şu halde bizim gücü başka yerlerde ve politikalarda aramamız gerekiyor.
Ümmet şuuru bir kere kaybolmaya görsün -o zaman- her eski ümmet grubu (ulus) egoizme sapar, diğerlerine -kasap gibi- ne kadar yağ çıkar diye bakar. Hoş Cumhuriyet devri siyasîleri böyle bile bakmayı beceremediler ya! Becerebilselerdi bugün kalkınmış ülkelerin, Osmanlı’nın yıkılışından beri Araplarla -ve diğer İslâm ülkeleri ile- kurdukları ilişkilerin benzerlerini kurar, zenginliklerini borçlu oldukları menfaatleri elde ederlerdi. (Bunu beceriksizliklerini ifade etmek için söylüyorum; yoksa ümmetin bir parçasının diğerine zulmetmesi, onu sömürmesi, ondan haksız kazanç elde etmesi caiz ve mümkün değildir.) Bu ilişkileri kuramamanın baş sebebi beceriksizlik de değildir, -üzülerek kaydediyorum- İslâm korkusudur. İslâm dünyası ile bütünleşme, yardımlaşma ve dayanışmanın ülkede siyasî İslâm’ın (!) güçlenmesine sebep olması ihtimalidir. Batı ile efendi-hizmetçi ilişkisi, İslâm ile efendiliğe tercih edilmektedir.
3. “Bizim Araplardan ve diğer Müslüman topluluklardan daha iyi Müslüman olduğumuz, İslâm’ın da iyisinin bizde bulunduğu” iddiası -her nedense daha çok üst makamlardaki siyasîlerden- sık sık sâdır olmaktadır. Bu kişiler, İslâm’ı doğru anlama, fert ve toplum olarak daha iyi (kâmil) uygulama açısından bir mukayese yapamayacaklarına -bunu bilemeyeceklerine, esasen bilmenin de pek kolay olmadığına- göre satır arasında bir başka şeyi söylüyor olmalılar. Bu “şey” ne olabilir diye biraz düşününce, onların da zaman zaman dile getirdikleri şu tespit maksadı anlamaya yardımcı oluyor: “İslâm dünyasında laikliği en kâmil mânâda uygulayan tek ülke Türkiye’dir.”
Bu iki cümle yan yana getirildiğinde satır aralarını şöyle okumak mümkündür: “Diğer İslâm ülkeleri az veya çok şeriatı işe karıştırıyorlar -laik değiller-, biz din ve dünya işlerini kesin olarak birbirinden ayırdık, dini devletin kontrolüne verdik, Müslümanlığa farklı bir yorum getirdik (şeriatsız Müslümanlık olur dedik). Halkımız inanç ve ibadetlerinde istedikleri kadar (!) Müslüman olabiliyorlar, bu da bize yetiyor; işte en iyi İslâm anlayışı ve uygulaması budur, bunu da -İslâm dünyası içinde- yalnızca biz gerçekleştirdik.”
Ben satır aralarını okudum ki, halkımız bir şey bilir zannettikleri bazı siyasîleri dinleyip ümmetin diğer parçaları hakkında kötü düşünmesinler!
Bu yazıyı bir daha hatırlattım; çünkü tarih tekerrür ediyor.
Batı, İslâm ve Müslümanlar
04:0027/08/2023, Pazar
Batı diye ifade edilen kültür, medeniyet ve sistem havzası içinde yaşayan insanların dinlileri ve dinsizleri, her iki grubun da sonu gelmez çeşitleri ve farklı yönleri vardır. Bu farklılıklar içinde yer alan insanların İslâm hakkındaki bilgi ve kanaatleri, ona karşı tavırları konusunda genelleme yapmak hatalı olacağı gibi Müslümanların Batı insanı hakkında genelleme yapmaları da doğru değildir. Kanaat, tavır ve ilişki, insanları ve gurupları doğru olarak tanıdıktan sonra belirlenmelidir.
Batı’nın İslâm Doğu’ya karşı -kültür ve uluslararası ilişkiler politikası bakımından- tutumu Batı insanının tavır ve tutumu kadar karmaşık, teşhisi ve tayini güç bir mahiyette değildir. Batı, kendine göre kalkınmasını gerçekleştirirken ve gerçekleştirdikten sonra İslâm Doğu ile iyi/adil/insani ilişkiler kurmak yerine onu sömürme, gücünü ve zenginliğini onun zararı ve zayıflaması pahasına elde etme yolunu seçmiştir. Dün sömürgecilik yolu ile yaptığı gibi bugün de yeni dünya düzeni/küreselleşme formülüne (hilesine) dayanarak İslâm ülkelerini sömürmeye, onları kendi menfaati istikametinde yönlendirmeye devam edebilmek için Batı’nın uyguladığı plan şudur: “Ne kendileri olsunlar, ne de bizden olsunlar”.
İslâm ülkeleri, hangi bütünleşme grubu içinde olursa olsun Batılı ile eşit hale gelirse sömürenler sofrasına çok nüfuslu yeni üyeler oturacak, pasta küçülecek, büyütme imkânları da daralacaktır. Müslümanlar kendileri olur, kimlik ve kişiliklerini bulur, öz kültür ve medeniyetlerine sahip çıkarlarsa dünyanın güç dengesi bozulacak, güdülen koyunlar çoban olacak, piyonlar şahlığa, vezirliğe soyunacaklar, Müslümanlar “kültürde, medeniyette, bilimde, teknolojide, askeri güçte, dünya nimetlerini meşru paylaşmada... biz de varız” diyeceklerdir. Böyle bir oluşum bütün düzenleri altüst eder, düzenbazların oyunlarını bozar. Şu halde Batı ne edip edecek, İslâm Doğuya karşı uygulamakta olduğu planı engelleyecek her teşebbüsün, her gelişmenin önüne geçecek, bütün yolları deneyerek buna mani olacaktır.
Sömürgeci Batı’ya göre AK Parti’ye/Erdoğan’a iktidar olma şansı baştan verilmemeli idi, madem bu engellenemedi devamı engellenmelidir. Onun iktidara gelmesi, Türkiye’deki laik rejimin çökmenin eşiğine gelmesi ve Türkiye’nin Batı lehine olan ilişkilerinin tehlikeye girmesi anlamına gelir. Bu yüzden Türkiye’deki seküler güçler, İslâm tehlikesine karşı birleşmek zorundadırlar...
Hâsılı:
Türkiye İslâm’a dönmemelidir, bu (İslâm) Batı için tehlikedir, laik (Batı’nın izinde) bir yol izlemelidir, Erdoğan/AK Parti iktidarı ülkenin adım adım İslâmîleştirmesi bakımından bir tehdit olduğu için bizim yolumuzda olanlar birleşmeli, bu iktidarı yıpratmalı ve düşürmelidirler. Eğer onların buna gücü yetmez ve millet kendine dönmek ve kendi olmakta ısrar ederse bizim yolumuz ve sistemimizin bekçisi olan güçler duruma müdahale etmeli ve değişimi engellemelidir. Bu da olmuyorsa Batı’nın bizzat işe el koyması, bazı liderleri öldürterek, ülkede karışıklıklar çıkararak, komşuları ülkenin üzerine kışkırtarak, ambargolar koyarak, daha olmadı doğrudan asker sevk edip ülkeyi işgal ederek değişim engellenmelidir…
Batı için tehlikeli olan, ülkede -kısmen- şeriatın uygulanması (bu mânâda ülkede şeriata dönülmesi) değildir; böyle olsaydı Suudi Arabistan başta olmak üzere ülkelerinde (kısmen) şeriatı uygulayanlar ile uğraşırlardı. Onlar için tehlikeli olan, sistemden (sömürü aracı olan dünya düzeninden) çıkmaktır, bu düzene karşı alternatif oluşturmaktır, bu düzenin bozucu, çürütücü, yozlaştırıcı plan ve eylemlerine karşı direnmektir.
Bütün bu olupbitenler karşısında bu ülkenin Müslümanları, hedefin belli bir parti değil, İslâm olduğunu, ülkeyi adım adım İslâm’a götürecek her örgüt, program ve eylemin Batı için tehlike oluşturduğunu, bugün Erdoğan’a karşı Batıcıları birleşmeye çağıran Batı’nın yarın İmam-Hatiplere, cemaat ve dernek faaliyetlerine, hâsılı her çeşit İslâmî hizmet faaliyetine karşı çıkacaklarını ve zinde güçlerini bunlara karşı kışkırtacaklarını -halen de gizli açık bunu yapmakta olduklarını- anlamayacak, hâlâ birbirleri ile uğraşmaya ve yekdiğerini çelmelemeye devam edecekler mi? Müslümanlar bu tefrika içinde güç harcarken atı alan Üsküdar’ı geçerse Allah onlardan bunun hesabını sormayacak mı?
Safları sıklaştıralım, küfrün -İslâm’a karşı- tek millet olduğunu unutmayalım, sen ben davasını bırakalım, düşmanın oyununa gelmeyelim. Her ülkenin şuurlu Müslümanları İslâmî hayatı güçlendirmenin ve en geniş çerçeveli İslâm kardeşliğini oluşturmanın yollarını arasın. Milyonların imanı ve birliği öyle bir güçtür ki, tarih boyunca onu sindirecek bir silah icat edilememiştir.
“Hümanistler” bizim, Müslümanlar ve diğerleri diye ayrımcılık yaptığımızı, bütün insanların kardeşliğine çağırmak yerine İslâm kardeşliğine çağırmanın insani olmadığını düşünebilirler. Hayal değil de gerçeğin peşinde olacaksak kardeş olmak için insan olmanın yetmediğini görmemiz gerekir.
Bütün insanların tabii haklarını elde etmeleri ve adaletin hâkim olduğu bir dünyada yaşamaları, dünya düzenini, gerçek ve kâmil Müslümanların kontrol etmelerine bağlıdır.
İlim-ibadet-cihad
04:003/09/2023, Pazar
Birbirini tamamlayan, birinin diğeri yerine konması caiz olmayan amel ve kavramlardan ikisi de “ibadet ve cihad”dır. Hiçbir şey ilimsiz olmayacağı için bunların başına bir de “ilim” eklen-miştir.
Tesadü-fen/tevâfukan dinlediğim bazı konuşmacı-lar, “İslâm devletini kuruncaya kadar önceliğin cihada verilmesi gerektiğini, nafile ibadetler ve diğer faaliyetlerle uğraşmanın caiz olmadığını” söylüyor, bu teklifine delil olarak da Hz. Peygamber’in (s.a.) Medine’ye hicret edip devleti kuruncaya kadar bazı farz ibadetleri bile yerine getirmediğini ileri sürüyorlar.
Buna karşı bir açıklama yapmam farz-ı kifâye oldu.
İslâm’da cihad vazifesini yalnızca “İslâm’ı yaymak ve korumak için yapılacak sıcak çatışma ve savaşmaya” inhisar ettirmek doğru değildir; şüphe yok ki, bu cihaddır ve cihadın ecirli ve şerefli bir kısmıdır, çeşididir. Ancak nefsi kâmil mânâda Müslüman kılmak için verilecek savaş (eğitim, gayret, sabır, çile...) cihad olduğu gibi mazlumun yanında yer almak, zalime karşı olmak ve hakkı ayakta tutmaya çalışmak, bunun için meşrû ve mümkün olan bütün araçları kullanmak, her alanda çaba sarf etmek, fedakârlık etmek de cihaddır.
Cihadın hangi çeşidi olursa olsun hakkıyla gerçekleşmesinin iki asgari şartı daha vardır: İlim ve ihlas.
İlim
a) Bütün Müslümanlara farz olan din ve dünya bilgisidir,
b) Her bir Müslümanın, meşgul olduğu meslek ve alan ile ilgili olup bilmesi gereken din ve dünya bilgisidir.
Bu bilgilerin önceliği vardır ve bunlara sahip olunmadan yapılacak çaba; iyi niyetli kötülük ve İslâm’ın gelişmesine ket vurma (engel olma) sonuçlarını doğurabilir.
İhlas, atılan her adımda meşrûiyyetin ve Allah rızasının gözetilmesidir. Bu, hayatımızın genelinde bulunması gereken ihlastır; özel ibadetlerde ihlas ise saikın yalnızca Allah rızası olması, ibadete O’nun rızasından başka bir amacın karışmamasıdır. Müminin ihlas faziletini elde edebilmesinin yolu eğitim, en etkili aracı ise “farzı, nafilesi, vacibi ile ibadetlerdir ve ihlası denenmiş kullar ile yaş ve kemal farkına göre beraberlik, arkadaşlık ve sohbettir”. Bu cihad sayesinde Allah’a daha ziyade yakın olma ve nefsi eğitme devletine erenler ihlasın sonsuz merdivenlerine de tırmanmış olurlar.
İlim, ibadet ve ihlas üçlüsünün içinde cihad da vardır. Cihad bir ibadettir, bunu diğerlerinin yerine koymak mümkün değildir; öncelikten söz edilecekse ilmin ve has ibadetlerin (namaz, oruç, zikir, tefekkür...) önceliği vardır; ancak bu öncelik de daha ziyade derece önceliğidir, tehir ve ihmal önceliği değildir.
Hz. Ali (k.v.) bir düşmanı alt edip öldüreceği sırada düşman “Son arzumu dinle” demiş, o da eğilince yüzüne tükürmüştü. Hz. Ali düşmanı bırakıp ayağa kalktı, o da şaşkınlık içinde ve yerinden kalkmadan sordu: “Beni bunca eziyet ve tehlikeye katlanarak yendikten sonra niçin işimi bitirmiyor, serbest bırakıyorsun?” Hazret şu cevabı verdi: “Son ana kadar seninle savaşım Allah rızası içindi, sen yüzüme tükürünce savaşıma şahsî (nefsî) öfkem ve kinim de karıştı, seni onun için bıraktım.” Evet, Hz. Ali cihadının nefsanî tahrik sebebiyle katle dönüşmemesi için düşmanı serbest bırakmış, öfkesinin savuşmasını beklemiştir. Bu kemâli elde etmenin yolu ise ilim ve ibadettir. İslâm’ın geldiği ilk günden itibaren Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) ve sahâbenin yaptıkları ve birinci derecede önem verdikleri iş (amel) öğretim, eğitim ve ibadetler olmuştur. Esasen İslâm devletinin kuruluş amacı da insanların hür iradeleri ile hak dine girmelerine ve Bir Allah’a kulluk etmelerine imkân sağlamak, ümmet ve insanlık hayatında hakkı ve adaleti hâkim kılmaktır. Bu sonuca bütün çeşitleriyle ibadet ederek gidilir ve gidilince de ibadete devam edilir.
Kıt bilgilerimize ve nefsani dürtülere mağlup olarak İslâm’ı parçalamayalım, kendimizi o cevherin kalıbına dökmek yerine onu kendi kalıbımıza dökmeyelim.
.Laikçiler çırpınadursun biz yolumuza devam edelim
04:0010/09/2023, Pazar
Bir kısım laikler ve genel olarak laikçiler ellerine makası alarak dini, inanç-ibadet ve dünya düzeni ile ilgili hükümler şeklinde ikiye biçtiler; inananların birinci alanda serbest olduklarını, ibadetlerini hiçbir engel ile karşılaşmadan ve kınanmadan yapabileceklerini, ikinci alana yani dünya hayatını düzenleyen dinî hüküm ve talimata gelince devlete uymak zorunda olduklarını ilân ettiler, bunu sağlamak için hukuk, idare, eğitim gibi bütün baskı araçlarını kullandılar. Aradan bir müddet geçtikten sonra “fundamentalizm, temelcilik, köktencilik, köktendincilik” diye bir kavram aktardılar ve dinin bütününü (özellikle dünya hayatını düzenleyen kısmını) hayatında uygulamak isteyen fert ve gruplara “fundamentalist, köktendinci, şeriatçı” demeye ve bu vasfı taşıyan Müslümanları kınamaya, kötülemeye, el-âleme kötü göstermeye başladılar, bunları yok etmek veya engellemek için yabancıları işbirliğine çağırdılar.
Son yıllarda laikçiler, şeriatçılara baskı yapmak ve şeriatçı talepleri sindirmek için aldıkları tedbirler ve uyguladıkları yöntemleri yetersiz bularak köktendincilik kavramının çerçevesine “ibadetler, helâller ve haramlar”dan da bazı unsurları dahil etme girişiminde bulundular.
Yakın geçmişte bu dayatmanın birkaç örneğini hatırlayalım: Okullarda, kışlada, kamuya ait bazı mekânlarda namaz kılmak, okullarda, resmi dairelerde vb. yerlerde kadınların başlarını örtmeleri, bazı kurum mensuplarının namaz kılmaları, eşlerinin başlarını örtmeleri şeriatçılık, köktendincilik işareti sayıldı, bu ibadetleri –sırf inançları gereği ve Allah rızası için– yapanları cezalandırdılar, engellediler, kalplerine girmişçesine “bunlar samimi değil, dini istismar ediyorlar, ibadetler kişinin özel mekânında yapılır...” gibi vecizeler döktürdüler. Kurban Bayramlarında yaşanan deri ve et toplama sıkıntısı da bu anlayış ve davranışın bir başka örneğidir. Görünüşte “millet hizmetinde bir kurumun masum yardım toplama” talebi, gerçekte ise İslâmî kurumların güçlenmesini ve İslâm’ın yayılmasını engelleme teşebbüsü…
Aslında bu laikçi kesim samimi değildi, içlerindekini dışa vurmaya cesaretleri yoktu, onun için ibadetleri sudan bahanelerle engelliyorlardı. Asıl bilgi ve niyetleri ise şu idi: “Müslümanların toplum içinde, resmi ve gayr-i resmi mekânlarda ibadetlerine, haram ve helâl inançlarını yaşamalarına izin verirsek, laiklik, din ve vicdan hürriyeti, insan hakları adına bunlara müsamaha edersek bu davranışlar dinin yayılmasına, sun’i (yapay) sınırları ve sınırlamaları zorlamasına yol açar, bu sebeple bizim laiklik ve insan hakları anlayışımız Batı’dan farklı olmalı, bizim amacımıza uygun sınırlar içinde uygulanmalıdır.”
Cumhuriyet devri boyunca bu baskıcı zihniyeti temsil edenler, millete bir parça nefes aldırmak isteyenleri asanlar, yanıldılar.. Bu yanlışa ısrarla devam edenler eksik değil. Gözlerini hırs, öfke, kin, nefret, bağnazlık kör ettiği için bir adım ileriyi göremiyorlar, sonunda Müslümanların ibadet, helâl-haram hayatlarına da el atıp, sınırlamalar getirmeyi düşünüyorlar.
Ancak Müslümanların üzülmelerine gerek yoktur; çünkü bu baskıcı zihniyetin faaliyetleri ve çabalarının İslâmî şuurlanmaya, İslâm’ın gelişip yayılmasına etkisi, doğrudan bu amaca yönelik faaliyetlerden daha güçlü olabiliyor.
Allah dinini, fâcir ve fâsıkları kullanarak da teyit eder.
Biz önümüze bakalım, akıl, vicdan ve insaf sınırlarını aşanlarla meşgul olmayalım, şimdi din, kültür ve medeniyetimizi tehdit eden sosyal medya, dijital iletişim ve yapay zekâ… teknolojisi var; gerekli bilgi ve donanım ile bu tehlikeyi engellemeye odaklanalım.
1 Köktendincilik: dinsel kuralları temel alan, toplumsal yaşamı ve düzeni dinsel kurallara uydurmak isteyen, dinin toplum yaşamının her alanını denetlemesini savunan, din kurallarının toplum yaşamında egemen olması için aşırı ölçüde çaba harcayan, bu uğurda terör eylemlerine bile girişebilen, Tanrısal kurallar dışında hiçbir şeye yaşam hakkı tanımayan, çağdışı, katı dinsel akım
(.https://www.google.com/search?q=fundamentalizm+ne+demek&oq=fundamentalizm&aqs=chrome.1.69i57j0i512l7.7240j0j15&sourceid=chrome&ie=UTF-8#dobs=k%C3%B6ktendincilik)
2 helâl (Kur’an Yolu Meâl ve Tefsir)
.İslâm Birliği
04:0017/09/2023, Pazar
Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet’te insanın aslı, farklı renklerde ve dillerde insan gruplarının yaratılma hikmeti, Müslümanlar arası sosyal ilişki (kardeşlik) ve bu ilişkinin gerektirdiği yardımlaşma, dayanışma ile ilgili birçok âyet ve hadis vardır. Bunlara bakıldığında İslâm’ın tasarladığı toplum modelinin “ümmet modeli” olduğu açıkça görülür. Ümmet, inanç birliğine dayanan, ırk, dil, renk, soy, coğrafi sınırlar gibi unsurların ayırıcı olmadığı büyük insan gurubunu, topluluğunu ifade etmektedir. Ümmeti diğer insan topluluklarından ayıran önemli özellikler arasında iman, örneklik ve dünya üzerinde adalet, hürriyet ve güvenliğin tesisi vazifesi vardır. Yani Müslümanlar birlik olup bilimde, teknolojide, ekonomide, askerlikte, dünyanın en üstün gücüne ulaşmayı hedeflerken bunu, zayıf toplulukları sömürmek ve hizmetinde kullanmak için değil, yüce İslâmî ve insânî amaçları gerçekleştirmek için isteyeceklerdir.
Çağımızda hakim güç ister tek merkezli olsun ister iki merkezli olsun, her iki durumda da yıllar boyu görüldü ki, gücü elinde bulunduranlar, bunu hem birbirini dengelemek ve caydırmak için hem de daha zayıf olan toplumları yönetmek, sömürmek, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek ve kullanmak için devreye sokmuşlardır. 2023 yılı itibariyle 208 ülke var, bu ülkelerin kaderi beş iri ülkenin elinde, böyle bir dünya düzeni elbette bir gün patlak verecek mağdur ve mazlûm ülkeler bu zalim zinciri kıracak dünya düzeninde söz ve hak sahibi olacaklardır.
Görünürde ve slogan olarak insan hakları, demokrasi, adalet adına hareket eden, gerçekte ise zulmü, sömürüyü, ulusal –veya belli uluslar birliğine ait– çıkarı hedefleyen güç temerküzleri karşısında Müslümanların tek sığınakları, kendilerine (Müslüman gruplar birliğine) ait güç birliği olabilecektir. Bosna, Çeçenistan, Keşmir, Kıbrıs, Kırım, Karabağ gibi onlarca tecrübe “Ümidin kes zaferden gayrıdan (başkasından) imdad lazımsa” mısra’ını teyit etmiştir.
Müslümanlar için tek çıkar yol ve kurtuluş ümidi, içte ve dışta birlik iken neden yıllardan, hatta asırlardan beri bu amaca ulaşılamadı? Bu sorunun şüphe yok ki, uzun makalelere veya kitaplara sığacak cevabı vardır, ancak burada iki sebebin altını çizmek istiyoruz:
1. Parçalanmış ümmetin ulus devletler şeklinde oluşmuş bulunan parçalarında sürdürülen çarpık ve çok defa parçalayan güçlerin yönlendirmesinde yürütülen eğitim, Müslümanların kafalarını karıştırmış, Müslümanlar arası birlik şuurunu ve iradesini ortadan kaldırmıştır.
2. Dünya güç dengelerini kontrol eden ve çıkarlarına uygun dengeleri korumak kendileri için ölüm-kalım meselesi olan dış güçler, bu dengeleri altüst edecek, çıkar çatışmasına yol açacak ve pastaya yeni ortaklar getirecek yeni güç temerküzlerine izin vermemektedirler. Bunun için propaganda, eğitim, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere her vasıtayı kullanmaktadırlar.
İslâm ülkelerinin büyük bir kısmında yöneticiler, ümmeti temsil etme vasfından ve ehliyetinden uzak, yabancıların menfaatlerine hâdim kimselerden oluştuğuna (böyleleri işbaşına getirildiğine ve orada tutulduğuna) göre İslâm Birliği başka bahara mı kalmaktadır?
Hayır! Her İslâm ülkesinde mevcut çok sayıda Müslümanın, birlik amacıyla oluşturacakları sivil örgütler ve bu sivil örgütler arasında kurulacak bağ, sürdürülecek işbirliği ile bazı ülkelerin samimi ve etkili liderleri, kısa zamanda oyunları bozabilecek ve uzakları yakınlaştırabilecektir.
Bu yazı durup dururken değil, yerli ve yabancı medyanın, İslâm ülkeleri arasındaki yakınlaşma ve yumuşamayı sabote eden, ihtilafları abartan ve körükleyen tutumu sebebiyle kaleme alınmıştır.
Filistin’e nasıl yardım edilebilir?
04:0024/09/2023, Pazar
Filistinlilerin yurtlarındaki tarihi varoluşları milattan öncesine kadar uzanmaktadır. Yahudiler Mısır’dan göç ederek bu topraklara geldiklerinde (M.Ö. 12. yüzyıl) orada yaşayan halklar arasında Filistinliler de vardı. Hz. Ömer’in fethinden itibaren Filistin toprakları İslâm hâkimiyetine girdi ve hâkim nüfus da bugün adına Filistinliler dediğimiz Müslümanlaşmış Araplar oldu. Diğer halklar gibi Yahudiler de Osmanlı döneminin sonuna kadar bu topraklarda huzur ve adalet içinde yaşadılar, göçlerle çoğaldılar. Her şeye rağmen 1947 taksim planında bir milyon Filistinli Müslümana karşı beş yüz bin Yahudiye toprakların yarıdan fazlası verildi. Hazırlıklı Yahudi kıtaları, Arapların parçalanmışlık ve dağılmışlıklarından yararlanarak ve arkalarına Amerika, İngiltere gibi destekçileri de alarak, 1948’de Filistinlileri -ülkenin yüzde yetmişine ulaşan- topraklarından sürüp çıkardılar, bunu yaparken hiçbir meşrûiyyet ölçüsüne dayanmadılar, hiçbir uluslararası kural ve karara uymadılar. 1967’de ise Gazze ve Batı Şeria’da (Filistin’in yaklaşık onda birinde) sıkışmış olan Filistinlileri buradan da sürdüler, yerlerini işgal ettiler ve kalanları da yönetimleri altına aldılar.
Dağılmış, birbirine düşmüş, her birinin yönetimi halktan kopmuş, belli bir ideolojinin -ve bu ideolojiyi temsil eden dünya gücünün- dümen suyuna girmiş İslâm ülkeleri bu olup bitenler karşısında ya hissiz ve ilgisiz yahut da aciz kaldılar. Bir avuç Filistinli zulme ve yok edilmeye karşı direndi, direniyor.
FİLİSTİNLİ DİRENİŞÇİLER “NİÇİN DİRENDİLER?”
İnsan tabiatı, hukuk, ahlâk, dinler, “İsrail’in yaptıkları karşısında direnmeyi, boyun eğmemeyi gerektirdiği, hatta emrettiği için” direndiler. Siyonist İsrail ülkede, sulh ve adalet içinde kendine de bir yurt edinmenin peşinde değildi. Onun amacı Fırat’tan Mısır’a kadar uzanan bölge içinde yalnızca Yahudilere ait bir yurt edinmek ve bu yurt içinde başka hiçbir bağımsız, insan haklarına sahip insan grubunu barındırmamak idi. Bu amaç karşısında binlerce yıldan beri bu topraklarda yaşamış Filistinli ya yok olacak yahut da direnecekti. Direnmeye karar verildi. Elinde yumruğu, tırnağı ve taşından başka silahı yoktu. Eğer silah bulabildiyse, bu da, İsrail’in elindeki gelişmiş silahlara karşı birkaç küçük el silahı, bomba ve modası geçmiş küçük, kısa menzilli füze idi. Filistinli işte bu imkânsızlıklar içinde direndi, direniyor. Her şeye rağmen İsrail’i korkutuyor, rahatsız ediyor, âdil bir barışa zorluyor...
Elli yıldan beri Filistinlinin Siyonistlerden neler çektiğini bilmeyen, İsrail’in etkili propagandasına aldanmış, gaflete hatta hıyanete düşmüş birçok Müslüman, direnen Filistinlileri ayıplıyor, zulümden ve aldatmacadan ibaret olan barışa razı olmasını istiyor, direnişte kullandığı yöntem ve araçları normal -hatta tarihi- şartların kurallarına göre değerlendiriyor, sorguluyor ve mahkûm ediyorlar.
Genel olarak da insanoğlunda kanıksama psikolojisi var; bu yüzden artık, hemen her gün Siyonistlerin, Filistin’de bir veya daha fazla evi yıkması, birkaç masumu öldürmesi, yakalayıp hapsetmesi, kolunu bacağını kırması… sıradan bir haber gibi gelip geçiyor.
Ne yapsınlar mı diyorsunuz?
1. Dua etsinler,
2. Bu kahraman, mağdur ve mazlûm halka her türlü yardım etsinler,
3. Fertler ve devletler olarak İsrail ekonomi ve ticaretine destek olmasınlar, aksine bu alanı baskı aracı olarak kullansınlar,
4. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda kınama ve engelleme kararları yıllardır ve defalarca alınıyor; beş iri devletin biri ikisi, veto hakkını kullanarak bu kararların Güvenlik Konseyi’nde de karara bağlanıp icraya dönüşmesini engelliyorlar. Cumhurbaşkanı’mız yıllardan beri “Dünya beşten büyüktür” gerçeğini dile getirerek BM ve Güvenlik Konseyi’ndeki düzenin değişmesini savunuyor, 208 ülkeden beşini çıkarınca geriye 203 ülke kalıyor; bu ülkeler, madem çoğunlukla İsrail zulmü konusunda doğru karar alıyorlar bu değişim teklifini de desteklesinler, devamlı gündemde tutsunlar,
5. Beş iri devlet, 203 devleti yok sayıyorsa, onların kararlarını kale almıyorsa siyasi, askeri, ekonomik, ticari… alanlarda bu beş devlete (hangileri veto ediyorsa onlara) baskı yapsınlar, imkân ve menfaatlerini kısıtlasınlar.
Bu iri devletlerin cebir ve/veya hile ile diğer devletlerden elde ettikleri büyük menfaatler, imtiyazlar, imkânlar var; bunların bir kısmı bile onları yola getirmeye yeter; ancak bunun da yolu birliktir. Mağdurları birbirine düşürüp durumdan yararlanarak sömürmeye ve zulme devam ediyorlar artık yeter, uyanıp kendimize gelelim, oyuna gelmeyelim, ortak menfaatte birleşelim, hatta geçici değil, uluslararası daimi birlik oluşturalım.
203 devlet, gerektiğinde imkânlarını kullanarak beşten büyüklüğünü gösterip yukarıda saydığım ve daha da çoğaltılması mümkün olan tedbirleri bütün mazlûm milletler ve topluluklar için uygulasınlar.
Eğer hak, hukuk, vicdan, insanlık adına bunu yapmazlarsa, kılları kıpırdamazsa şunu unutmasınlar:
Bir gün sıra kendilerine de gelebilir.
En Sevgili’nin kutlu doğumu için
04:001/10/2023, Pazar
Rabîulevvel ayı pazartesi gecesi
Âmine annemizin meleklerden nicesi
Kuşatır hanesini bir heyecan bir telaş
Beklenen dürr-i yetîm kolyenin tek incisi
Sonra doğdu kâinât nura ğarkoldu o gün
Yerde gökte bir sevinç sanki bayram ve düğün
Nasıl sevinmesinler gelen herkese rahmet
Şefâati herkese, o gün de rahmet bütün
Bir Allah’a kulluğun örneğini gösterdi
“Allah bir ben elçisi yolum da Kur’an” derdi
Bu en büyük lütfudur Allah’a şükredelim
Habîbini kullara büyük armağan verdi
Bu gelen tevhid eri bu gelen put kırıcı
Bu gelen sevgi dolu yaraları sarıcı
Çağımız O’na muhtaç başka çaresi yoktur
Bugün tek yol O’nundur O’dur hakka çağrıcı
Peygamberler zinciri onunla son bulmuştur
Zinciri onaylayan nurlu mühür olmuştur
Kitap ve Sünnetiyle hayattadır Peygamber
O’nu anan gönüller feyiz ve nur dolmuştur
Heyecan duyuyoruz bu ay bu gün geldikçe
Güzel insan oluruz O’nu candan sevdikçe
Allah da bizi sever biz Habîb’e uydukça
Her gün O’nun doğumu olsun, güne erdikçe
17 Eylül 2023 / 2 Rebiyülevvel 1445
İslâmî hizmet Yeni Şafak ve Ensar Vakfı
04:008/10/2023, Pazar
(Yaklaşık 25 yıl önce aşağıdaki yazıyı kaleme almıştım, gözüme ilişti ve “Bir daha okusak” dedim.)
“İslâmî hizmet” kavramında iki unsur vardır: İslâm’a hizmet ve İslâmca hizmet. İslâm’a hizmet onu iyi temsil etmek, korumak, tebliğ etmek, çevreyi hür irade ile İslâmlaşma eylemine açık tutmak ve müsait kılmakla gerçekleşir. İslâm’da hizmet, İslâm’a hizmetin meşrû yoldan, normal hallerde veya zaruret hallerinde Müslümanların kullanmaları, faydalanmaları caiz görülen araçlarla yapılması demektir.
Yeni Şafak İslâmî hizmet için yola çıkmış, bunu amaç edinmiş bir gazetedir. Ensar Vakfı’nın gelenekleştirdiği kır toplantılarından birinde (güzel bir münasebet olarak da Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun gerçekleştiği Kocayayla’da) gazeteyi satın alacak olan üç Ensar Vakfı mensubu ile yapılan istişare sonunda çıkma kararına varılmıştı. Bu üç Ensarlı (iki Kış kardeşler, bir de A. Şişman) bu gazeteden kendileri (ticaretleri, partileri, gurupları...) için hiçbir şey beklemiyor, tam aksine dayanabildikleri kadar bu hizmeti finanse etme azmi içinde bulunuyorlardı. Bugüne kadar da bu tavrı ve azmi gölgeleyecek hiçbir davranışta bulunmadılar. Bir gazete patronu gibi değil, ekip halinde yürütülen hizmetin birer neferi gibi hareket ettiler, gazetenin emekçileri, mutfak elemanları ve yazarları ile eşit mesafede durmaya çalıştılar, işleri şura (danışma) ile yürüttüler.
Ensar Vakfı, İmam-Hatip neslini derleyip toparlamak ve İslâmî hizmet için seferber etmek üzere kurulmuş, bundan birkaç yıl önce de yeni bir uyanış ve hamle dönemine girmiştir. Açtığı şubeler, hazırladığı programlar ile bu kutsal hizmeti gerçekleştirme gayreti içindedir. Ensar Vakfı bir grubun (mesela İmam-Hatiplilerin) vakfı ve bu mânâda bir gurup hareketinin ocağı değildir. Ensar Vakfı’nda hizmet etmenin şartı İmam-Hatipli olmak değil, yalnızca Müslüman olmak ve İslâmî hizmeti hayatın öncelikli işi bilmektir. Burada İmam-Hatip nesli, hâlihazır şartlarda elde bulunan, uygun bir öncü grup, hizmet nesli olarak devrededir. Vakıf hem bu millet emanetini (İmam-Hatip Okullarını ve neslini) koruyacak, geliştirecek, hem de onlarla başlayarak, milleti ile bütünleşerek İslâmî hizmeti gerçekleştirmeye gayret edecektir.
Yeni Şafak İslâmî hizmette Ensar Vakfı’nın sesi, gözü ve kulağıdır, bu mübarek hizmetin çok önemli bir aracıdır. Onun inandığı ve hizmet etmek istediği İslâm, aşırı yorumlardan, temsillerden ve uygulamalardan uzak bir “orta İslâm”dır. Bu İslâm’ın neden ibaret olduğunu ortaya koyan bilginin kaynağı objektif, klasik, her bilenin kontrol ve katkısına açık İslâm bilgisidir. Kur’an-ı Kerim’den başka “tek ve eşsiz kitabı”, Hz. Peygamber’den (s.a.) başka tek ve yanılmaz rehberi, mürşidi, üstadı... yoktur. Ne gelenek kölesi, ne de gelenek inkârcısıdır.
Yeni Şafak’a göre “biz” Müslümanlardır, “öteki” ise Müslüman olmayanlardır. Müslümanlar kardeştir, kardeşi İslâm dairesinden çıkarmayan düşünce ve davranışlar usulüne göre hoşgörü ile karşılanır, ihtilafın rahmet olması için gayret edilir, hatalar abartılmadan ıslah edilir, her hal ve kârda birlik ve kardeşliğin muhafazasına çalışılır. ‘Ötekiler’ iki guruba ayrılır: İslâm’a düşman olanlar, İslâmî hizmeti engellemek için çaba gösterenler; bunlarla usulüne göre mücadele edilir, İslâm’a ve İslâmî hizmete zarar vermemeleri için gereken ne ise o yapılır. Müslüman olmamakla beraber İslâm’a da düşman olmayan, İslâmî hizmeti engellemeyen, din, düşünce ve vicdan hürriyetine saygı gösteren ötekiler ile Müslümanlar iyi ilişkiler kurar, hukuk ve adalet çerçevesinde bir arada, sulh ve sükûn içinde yaşarlar.
İşte Yeni Şafak budur. Bu hizmete kimi parası ile, kimi kalemi ile, kimi de emeği ile omuz veriyor. Bu arada okuyucuya düşen vazife okumak, okutmak, bozuk giden tarafları yazarak bildirmek ve gazetenin abonesini, okuyucusunu çoğaltmak için elden gelen çabayı sarf etmektir. Eğer bu hizmet meş’alesi, ona sahip çıkmayan okuyucu kitlesinin gayretsizliği yüzünden sönerse sorumluluk onlara ait olacaktır.
Kırk yıldır sürüp giden çilem ve çabam içinde edindiğim dostlarımdan bu gazeteye sahip çıkmalarını istiyorum; ben “tebliğ ettim”.
Not
(Gazete daha sonra Albayrak grubuna intikal etti, onlar da gereken fedakârlıktan geri durmuyorlar ve gazetenin esas yönü değişmiyor.)
Dizilelim Allah’ın İpine
04:0015/10/2023, Pazar
“Bir gün gebereceksin seni de vuracaklar”
Müslümanlar Kudüs’ü alıp oturacaklar
Oralarda Siyonist bir tek can kalmayacak
Adalet sarayını müminler kuracaklar
Ne kiliseler ne de havralar yıkılacak
Müslümanlar Aksâ’da namazını kılacak
Evler yıkılmayacak sular kesilmeyecek
İnsan hakları orda anlamını bulacak
Selahaddin misali lâzım bize diriliş
Öncüler sağlayacak bu diriliş büyük iş
Dirilmiş güç ve birlik hakkı hâkim kılacak
Yolcu böyle olmalı böyle olmalı gidiş
Güce karşı bir zaman gökten yardım inmişti
Efendimiz doğunca put ateşler sönmüştü
İman birlik ve cihad seni yine yenecek
Calut da iri idi Dâvûd onu yenmişti
Bir Calut Amerika bak kimi arkalıyor
İş adalet olunca hep sınıfta kalıyor
İnsan hakları filan şehir efsanesidir
Şimdilik zalim güçlü vuruyor ve alıyor
Bir ipi koparırsın biraz asılsan yeter
İpler urgan olunca kopmaz büyük güç ister
Uyanıyor bu ümmet ipler urgan olacak
Zalime direnecek döktürecek kan ve ter
Dualarımız dilden hem fiilden olmalı
Yardım çağrısı gelip her kapıyı çalmalı
Elden ne geliyorsa yapmayan olur mes’ûl
Amel defterimizde temiz hesap kalmalı
Atom bilgi askerlik ve teknoloji yeter
Eğer ümmet birleşse bu da uyanış ister
Derin uykudan uyan ümmet, çok uyutuldun
Oyuna geldi ümmet oldu halimiz beter
Koptu tesbih ipimiz bak taneler saçıldı
Taneler yok olmadı örselendi ve kaldı
Dizilelim Allah’ın ipine gel yeniden
Bir liderlik ve birlik her zaman sonuç aldı
Allah’ım mazlumların âhı feryâdı için
İsimlerinin zikri gönülden yâdı için
Kahhâr isminle eyle tecelli yüce Rabbim
Yardımına muhtacız zalim ifsâdı için
Yalova-Bursa
11-12 Ekim 2023
Tam zamanı değil mi?
04:0022/10/2023, Pazar
Otuz iki yıl önce
Merhum Sezai Karakoç Diriliş dergisinde
şu çağrıyı yapmıştı:
“İslâm ülkelerinin başında bulunan cumhurbaşkanları, başkanlar, krallar, size sesleniyorum.
Türkiye’nin, Mısır’ın, İran’ın, Suriye’nin, Ürdün’ün, Pakistan’ın, Tunus’un, Cezayir’in, Fas’ın ve diğer İslâm ülkelerinin başında bulunanlar size sesleniyorum.
Bulunduğunuz yere nasıl geçmiş olursanız olun ister kaderin sevkiyle veya cilvesiyle, ister babadan dededen size geçen veraset hakkıyla ister alnınızın teriyle, ister hak ve hukukla, ister kuvvet zoruyla halkınızın yönetimini ele geçirmiş bulunun, size sesleniyorum ve diyorum ki, tarihin en kritik göreviyle, en ağır sorumluluğu ve ödeviyle karşı karşıyasınız. Bu görevi çoktan yerine getirmeniz lazımdı şimdiye kadar. Şimdi, hülûl etmiş vâdenin son deminin son demidir.”
Bu görev nedir?
Bu görev, derhal bir araya gelip bir SAVUNMA ANLAŞMASI yapmanız ve bunu harfi harfine uygulamanızdır. Yani herhangi bir İslâm ülkesine saldırı olursa, ona hep birden karşı koyma hususunda anlaşmak
durumuyla karşı karşıyasınız…
Tarihçi İslâmcı âlim Ali Muhammed Sallâbî 17 Ekim tarihinde Cumhurbaşkanımıza bir açık mektup yayınladı. İki paragrafında özetle şunu söylüyor:
“Müslüman olan ve olmayan pek çok insan tarafından kabullenilmiş erdemleriniz ki, Allah’a imanınızdan kaynaklanıyor, Efendimizin (s.a.) talîmatından ve ecdadınızın izlediği hayat çizgisinden mülhemdir. O ecdadınız ki, Sultan Alparslan, Ertuğrul, Osman, Yıldırım Bâyezîd, Muhammed Fâtih, 1. Selim, Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Abdülhâmîd (Allah cümlesine rahmet eylesin) önde gelenleridir; onlar hakkın ve haklının yanında oldular, hayat, namus, mal ve mukaddesatı korudular, yüksek insanlık değerlerini muhafaza ettiler. Şimdi bir fırsat doğdu, emsali görülmemiş bir zulüm var. Buna karşı, Peygamberimizin (s.a.) peygamberlik gelmeden yaklaşık yirmi yıl kadar önce zalime karşı mazlumun yanında olmaya yemin etmiş erdemlilerin kurdukları onun da amcaları yanında şahit olduğu, ‘İslâm’dan sonra da böyle bir pakta çağrılsam girerim’ dediği ‘Erdemliler Paktı’ ancak senin liderliğinde ihya edilebilir; bunu ümmetten esirgeme…”
Ben de kendimi bildim bileli İslâm birliğine çağrı yapıyorum.
Bu büyük hizmetin önünde nice iç ve dış engellerin olduğunu biliyorum. “Büyük insanların himmeti dağları devirir” fehvasınca bu işe bir yerden başlamak gerekiyor. Cumhurbaşkanımızın da böyle bir gayret içinde olduğunu biliyorum. Şimdi bu gayrete destek olacak çok acı bir tecrübe yaşıyoruz; kim bilir belki bu felaketten böyle bir hayır doğar!
Bundan önceki yazımda ne demiştim:
Koptu tesbih ipimiz bak taneler saçıldı
Taneler yok olmadı örselendi ve kaldı
Dizilelim Allah’ın ipine gel yeniden
Bir liderlik ve birlik her zaman sonuç aldı
Allah’ım mazlumların âhı feryâdı için
İsimlerinin zikri gönülden yâdı için
Kahhâr isminle eyle tecelli yüce Rabbim
Yardımına muhtacız zalim ifsâdı için
Bizden dua, sorumlulardan gayret, Rabbim inayetini esirmesin!
Yeniden İslâm’a
04:0029/10/2023, Pazar
Batı’dan bazı şeyler alarak çağdaşlaşma yaklaşımı İslâm toplumu için düşünülüyorsa öncelikle çözümlenmesi gereken problem, “İslâm kültür ve medeniyetinin bir başka kültür ve medeniyetten neyi alıp sindirebileceği ve neyi alamayacağı” meselesidir.
Kültür ve medeniyet ilk bakışta insan eseridir. İnsanların eserleri fert ve toplum olarak maddî ve manevî ihtiyaçlarından doğar. Hem ihtiyaçların oluşumunda, hem de uygun bir şekilde karşılanmasında, bütün insanlar arasında ortak bulunan biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik faktörler rol oynadığı gibi toplumdan topluma değişen inançlar, düşünceler, örf ve âdetler, değerler de rol oynamaktadır. Kültür ve medeniyetlerin temel faktörleri bütün insanlar arasında ortak bulunanlar çeşidinden olsaydı farklı kültürlerden bahsetmek mümkün olmazdı. Mâdemki farklı kültürler vardır, öyleyse kültürlerin temel faktörleri de ortak değildir; toplumlara özgüdür, özgündür.
Bu mânada “inanç, düşünce, bilgi ve değerler” düzlemini ele aldığımız zaman Batı toplumları ile İslâm toplumları arasında büyük farkların, hatta uçurumların bulunduğu görülecektir. İslâm toplumları Allah’a, insanı ve kâinâtı Allah’ın yarattığına, insanın dünya hayatına geçici olarak ve denemek için gönderildiğine, kesin bilgi kaynağının ilâhî vahiy olduğuna, aklın idrâk kapasitesinin sınırlı bulunduğuna, akıl ve diğer beşeri bilgi kaynaklarının kendi sınırlı alanlarında geçerli olduğuna, en iyi hayat düzeninin (siyâsî, iktisâdî, hukukî, sosyal, ahlâkî...) Allah’ın peygamberler göndererek, kitaplar indirerek öğrettiği düzen olduğuna, bu ilâhî öğretinin ışığında aklı ve ilmî olanların yapacakları tefsir ve yorum (tevil) ile yeni meselelerin çözülebileceğine ve yeni ihtiyaçların karşılanabileceğine… inanırlar. İslâm kültür ve medeniyeti bu inanç, düşünce, bilgi ve değerler sistemi üzerine kurulmuştur ve bu kültür, temellerine aykırı olan bir unsuru bünyesine alıp sindiremez, reddeder.
Batı kültürü Allah’ın varlık ve birliği konusunda en azından şüphe içindedir, vahiy yerine aklı ve beşerî bilgi kaynaklarını koymuştur, sekülerdir, laiktir, insanın Allah tarafından insan olarak yaratıldığı ve kâinâtın göz bebeği, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğu inancında değildir. Değerler sistemi oynaktır, izâfîdir, insanın aşkın boyutundan habersizdir, bütün bunların bir uzantısı olarak amaçları dünya hayatı ile sınırlıdır. Bu kültürün toplum için öngördüğü hiçbir düzen, İslâm toplumunun bünyesine uymaz, sinmez, sindirilemez. Bilim ve teknolojiye gelince bunları da toplumun kültür bütününden soyutlamak, karşılıklı etkileşimin dışında tutmak doğru değildir. Bilim ve teknolojiyi de yabancı, seküler ve gayr-i ahlâkî unsurlardan temizleyerek İslâmlaştırmak ve gerekiyorsa, zaruret varsa bundan sonra almak gerekir.
Öz kültürü canlandırma yaklaşımı yıllardır İslâm aydınlarının gündemini işgal etmektedir. Buna göre İslâm kültür ve medeniyeti bir bütündür, savunma mecburiyeti ve hayati zaruretler bulunmadıkça yabancı kültürlerden, bilim ve teknolojiden bir şey olduğu gibi alınmaz. İslâm kültürünün kendi dinamikleri iyi işletildiği takdirde o kendini yeniler, her çağın ihtiyacına cevap verir (çağdaştır), asırlar boyunca bu kabiliyetini ispat etmiştir. Duraklama ve gerileme çağlarında olandan İslâm sorumlu değildir; saltanat ve bilimsel donukluk (içtihat yerine taklide sapmak) sorumludur. İslâm ümmeti içindeki tefrika ve fitne sorumludur. Bunlara Moğol istilâsı gibi bazı dış âmiller de eklenince İslâm medeniyet ve kültürü bir duraklama dönemine girmiştir. Duraklamanın sebeplerine doğru teşhis konur, çözüm için ana kaynaklara dönülür, iyi bir eğitim programı yapılır, tefekkür ve içtihat devreye sokulursa İslâm toplumları aradıklarını kendi kültür ve medeniyetlerinde yeniden keşfeder ve bulurlar. Bu kültürde insanı ve evreni –Allah’ın âyetleri olarak– inceleyip keşfetmek, kâinâtta hâkim bulunan ilâhî kanunları bulup ortaya koymak, insanların dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirme fırsatı elde edebilmeleri için onlara hayatı kolaylaştırmak; yani tefekkür, ilim, teknik ve teknoloji azami ölçüde teşvik edilmiş, bunların ihtiyacı giderecek ve ümmetin varlığını koruyacak ölçüde gerçekleştirilmesi farz kılınmış, bir mânada ibâdet telakki edilmiştir. Ümmet bu anlayış, inanç ve ibâdet sevkiyle işe koyulduğunda öz kültürünü yabancı ve çürütücü yamalardan kurtarıp ihya etme ve insanlığa “alternatif bir kültür” olarak sunma imkânına sahiptir.
Bizim, her alanda kalkınmamız, güçlenmemiz, kazanabilmemiz için Batılı olmaya değil, biz olmaya ihtiyacımız vardır. “Biz olmak”, kimliğimizi bulmak, kimlik bunalımını aşmaktır. Kimliğimiz bellidir; biz Müslümanız, İslâm ümmetiyiz. Tarihi zaruretlerle ayrı ulus devletler oluşturmuş bulunsak da yeniden ümmet câmiasını -şu veya bu şekilde- kurabiliriz. Yapılacak şey, yanlış yoldan dönmek, yeniden Müslüman olmak, Müslümanca davranmak ve yaşamaktır. Bunun için gerekli eğitim programını ve seferberliğini yapmaktır.
Evet, yol budur; çünkü Müslüman olmak kâinatta her şeyi doğru tanımak, yerine koymaktır, Allah’ı tanımak ve O’na iyi bir kul olabilmek için kendini ve kâinatı her an yeniden düşünmek, okumak ve keşfetmektir (düşüncedir, ilmî araştırmadır, bilim üretmektir), insanın rûhu ile bedeni, aşkın boyutu ile toprak boyutu arasında ideal dengeyi kurmaktır, toplumda sosyal adâleti ve refahı gerçekleştirmektir, dünyada hak ve âdaletin (insan hak ve hürriyetlerinin) hâkim olmasını sağlamaktır (bunun için çalışmaktır, cihaddır), maddî ve manevî değerleri korumak, rûhu ve tabiatı temiz tutmaktır... Bütün bunları yapmayan, yapmak istemeyen, gerçekleştirmenin tedbirlerini almayan, bilmeyen, öğrenmeyen... Kitab’ın istediği Müslüman değildir (adı Müslüman olmak yetmez). Müslümanların elinde yetiştirilecek insan, işlenecek yer altı ve yerüstü servetleri, yollarına ışık tutacak Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, kendilerine örnek olacak Kâmil İnsan Son Peygamber vardır. Müslümanlarda eksik olan şuurdur, kendini ve değerini bilmemektir, kendisi için ve kendinden olan yöneticidir, aydındır. Eğer zinde güçler fırsat verirse dünyanın şurasında veya burasında örnek bir İslâm toplumu oluşacak, kültürünü ve medeniyetini tecdid ederek yaşayacak ve dünyaya örnek olacaktır.
(Yazalı 20 yıldan fazla oldu, şimdi güncelledim).
En kolay cihad
04:005/11/2023, Pazar
Altı hafta kadar önce, Siyonist İsrail’in yıllardır devam eden zulmünün yeni versiyonu henüz başlamamışken “Filistin’e Nasıl Yardım Edilebilir?” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıda şu satırlar da vardı:
“…Genel olarak da insanoğlunda kanıksama psikolojisi var; bu yüzden artık, hemen her gün Siyonistlerin, Filistin’de bir veya daha fazla evi yıkması, birkaç masumu öldürmesi, yakalayıp hapsetmesi, kolunu bacağını kırması… sıradan bir haber gibi gelip geçiyor.
Ne yapsınlar mı diyorsunuz?
1. Dua etsinler.
2. Bu kahraman, mağdur ve mazlûm halka her türlü yardım etsinler.
3. Fertler ve devletler olarak İsrail ekonomi ve ticaretine destek olmasınlar, aksine bu alanı baskı aracı olarak kullansınlar.
4. Birleşmiş Milletler Teşkilatında kınama ve engelleme kararları yıllardır ve defalarca alınıyor; beş iri devletin biri ikisi, veto hakkını kullanarak bu kararların Güvenlik Konseyi’nde de karara bağlanıp icraya dönüşmesini engelliyorlar. Cumhurbaşkanımız yıllardan beri “Dünya beşten büyüktür” gerçeğini dile getirerek BM ve Güvenlik Konseyi’ndeki düzenin değişmesini savunuyor, 208 ülkeden beşini çıkarınca geriye 203 ülke kalıyor; bu ülkeler, madem çoğunlukla İsrail zulmü konusunda doğru karar alıyorlar bu değişim teklifini de desteklesinler, devamlı gündemde tutsunlar.
5. Beş iri devlet, 203 devleti yok sayıyorsa, onların kararlarını kale almıyorsa siyasi, askeri, ekonomik, ticari… alanlarda bu beş devlete (hangileri veto ediyorsa onlara) baskı yapsınlar, imkân ve menfaatlerini kısıtlasınlar.
Bu iri devletlerin cebir ve/veya hile ile diğer devletlerden elde ettikleri büyük menfaatler, imtiyazlar, imkânlar var; bunların bir kısmı bile onları yola getirmeye yeter; ancak bunun da yolu birliktir. Mağdurları birbirine düşürüp durumdan yararlanarak sömürmeye ve zulme devam ediyorlar. Artık yeter, uyanıp kendimize gelelim, oyuna gelmeyelim, ortak menfaatte birleşelim, hatta geçici değil, uluslararası daimi birlik oluşturalım.
203 devlet, gerektiğinde imkânlarını kullanarak beşten büyüklüğünü gösterip yukarıda saydığım ve daha da çoğaltılması mümkün olan tedbirleri bütün mazlûm milletler ve topluluklar için uygulasınlar.
Eğer hak, hukuk, vicdan, insanlık adına bunu yapmazlarsa, kılları kıpırdamazsa şunu unutmasınlar:
Bir gün sıra kendilerine de gelebilir.”
İşte bu yazdıklarım o gün tam yapılsaydı veya bugün yapılsa zulüm bu denli olmaz, olamaz.
Bugün yalnızca “zalim İsrail’i destekleyen ve zulmüne karşı çıkmayan kurum, kuruluş ve ticaret odakları üzerinden neler yapılabilir” sorusunun cevabı olabilecek şeyler düşünüp yazmak istiyorum.
Gözlerini dünya malı, sınırsız kazanç hırsı, bencilik ve bencillik kör etmiş olan ticaret odakları ki, bunların bir kısmı açık, bir kısmı üstü kapalı olarak şu zulme, eşi menendi az bulunur canavarlığa rağmen İsrail’i desteklemeye devam ediyorlar. İşte bunları yola getirmenin ve İsrail’i belki durdurmanın çaresi taptıkları maddi menfaatlerine ket vurmaktır,
Bugün en ucuz, en kolay, en zahmetsiz, en tehlikesiz… cihad (mazlum Filistin’e yardım) İsrail’i destekleyenlerin ürettikleri ve/veya sattıkları hizmetleri ve malları almamak, hatta bunları satanlardan, desteklerini kesmedikçe başka şey de almamaktır.
Evet, zaruretler yasakları bir süreliğine (zaruret durumu geçinceye kadar) serbest kılar, bu yüzden mesela yerine başkasını koymak mümkün olmayan bir alet, bir ilaç, bir madde var ise bu, zaruret miktarı alınır, fakat bunun ötesine asla geçilemez. Asıl milyarlar tutan alış-verişlerin zaruretle uzaktan yakından alakası yoktur. Alışkanlıklarımızı terk edivermek gerekli sonuç için yeterlidir.
Bunu bile yapmazsak kendimize dönüp “Ben neyim, kimim, nasılım, neye inanıyorum, neyi niçin yapıyorum…” diye sormamız, kendimizi sorgulamamız hayati zarurettir; çünkü gerçek hayat buradakinden sonra başlayacaktır.
Ermişler hoşkörü değillerdir
04:0012/11/2023, Pazar
Müminlere göre bütün insanlar iki gurup teşkil eder: Son Peygamber’e (s.a.v.) iman edenler ve etmeyenler. İman edenlere “davete gelmiş, icabet etmiş” ümmet, inanmayanlara da “davet edilecek” ümmet denir. Kur’an-ı Kerim insanların “hikmet, güzel ve ikna edici söz” ile Allah yoluna çağrılmasını ve onlarla en güzel bir şekilde (usûlde, üslubda) tartışma yapılmasını istemektedir. Gazzali gibi hakîmler de bu ayetten hareketle davet edilecek insanları dört guruba ayırmışlardır. Bunlardan ilk üç gurubu istidatlarına göre ya hikmetle, ya güzel söz ile yahut da tartışma (cedel, mücadele) ile Allah yoluna çağrılırlar. Dördüncü gurup ise demirliktirler (ashâbu’l-hadîd), bunlar ancak demir; yani müeyyide ile yola gelirler, itaat altına alınır veya cezalandırılırlar. Yine bir ayete göre müminler kendi aralarında, birbirlerine karşı merhametli, şefkatli, (savaşan) kâfirlere karşı ise sert ve acımasız olacaklardır (Fetih: 48/29).
Kâfirler dine ve mukaddesata saldırmadıkça, Müslümanlara zarar vermedikçe onlarla iyi ve insani münasebet kurmakta sakınca yoktur (Mümtehine: 60/8), ancak saldırana, zarar verene acınmaz, en uygun bir şekilde mukabele edilir. Müslümanların da günah ve ayıpları hoş görülmez, engellenir ve ıslah edilirler; merhamet, şefkat ve sevgi “günah ve ayıbın hoş görülmesine kadar” genişletilemez.
Bir insanın geçmişi ne olursa olsun iman ettiğinde, mümin ise günahından tevbe edip affedildiğinde diğer müminlere eşit hale gelir; tevbe ve iman kapısı ölüme kadar açıktır.
Bir mümin için “Allah ve Resulü’nün sevmediklerini sevmek, hoş görmediklerini hoş görmek” düşünülemez. Neyi nasıl hoş göreceğimiz, neyi de nasıl ve niçin hoş görmeyeceğimiz ilâhî talimatta vardır, Resulullah’ın örnekliğinde yaşanmıştır. Allah sevgisinin rehberi Habibullah’tır (s.a.) (Âli-İmran: 3/31); bu sevgiyi O’nun rehberliğinde yaşayanlar da Allah’ın veli kullarıdır, erenlerdir. Yukarıda ifade edilen sevgi ve nefret, merhamet ve şiddet kaideleri erenler için de geçerlidir; işte örnekler:
Yunus’tan:
Müslümanam diyen kişi şartı nedür bilse gerek
Tanrınun buyruğun tutup beş vakt namaz kılsa gerek
Her kim bu sözden almadı beş vakt namazı kılmadı
Bilün müslüman olmadı ol tamuya girse gerek
........
Miskin âdem oğlanı nefse zebun olmışdur
Hayvan canavar gibi otlamağa kalmışdur
Oğlanlar öğüt almaz yiğitler tevbe kılmaz
Kocalar taat kılmaz sarp rüzgâr olmışdur
Yüzbin peygamber gele hiç şefaat olmaya
Vay eğer olmaz ise Allah’un inayeti
Nefsin müslüman eden Hak yolın toğru varur
Yarın ona olısar Muhammed şefaati
Ahmed Yesevi’den:
Zalim olup zulmeden yetim gönlünü ağrıtan
Kara yüzlü mahşerde, kolunu arkada gördüm
Cemaate gitmeyip namazı terkeyleyen
Şeytan ile bir yerde derk-i esfelde gördüm
........
Çok kişiler iddia eder nefsini gözetip
Yeyip içip hayvan gibi geceleri yatıp
Oruç tutmaz, zekat vermez hem utanıp
Hak Teala’nın değerini ne zaman bilir?
Mevlana’dan
Peygamberlerin izini izliyorsan yola düş, halkın bütün kınamalarını hava say. Yol aşan, menzil alan yol erleri ne vakit köpeklerin havlamasına kulak astılar?
Sapıklar Kur’an’da sözden, laftan başka bir şey görmezler; şaşılmaz ki, körün gözüne, nurlarla dolu güneşin ışıkları gelmez de yalnız hararet gelir.
Müminlerin halâsı için mel’un kâfirlerden el çekmek farz oldu. Hudeybiye ahdi nasıl oldu oku da “Tanrı kâfirlerin ellerini çekti, size dokunamadılar” ne demektir, tamamiyle anla... Nefislerine tabi olup Allah’ı unutanlar eşeklere katılmışlardır...
***
Biz insanı severiz Yaradan’dan ötürü
Yaratılanın vardır iyi ve kötü türü
Resulü’nün izinde mahlûk adam olacak
Kötüleri ıslah et iyilerle yol yürü
Su getiren kap kıran eşit olmuyor bizde
Güzel insan olmak mı, o bizim elimizde
Biz gayret edeceğiz Allah yardım edecek
Her kese hak ettiğin verelim biz de siz de
İnsan-ı kâmil gibi görünen şeytanlar var
Aldanıp sapıtıyor yanlış kapı çalanlar
Temelleri saptırmak kimsenin haddi değil
Temelleri sağlam tut olsun onlar sana yar
H.K.
Kötü niçin yaratıldı?
04:0019/11/2023, Pazar
“Andolsun ki, biz insanı ruh ve bedence mükemmel yarattık, sonra da aşağıların en aşağısına indirdik; iman edenler ve sâlih amel işleyenler (iyi ve iyilik yapanlar) müstesna...”
Bu mealin metni olan ayetler Allah buyruğudur. Yine Allah buyruğuna göre O, insanı yaratıp yeryüzüne halife kılmak istediğini meleklerine bildirince onlar, “Biz seni hamd ile tesbih ederken, takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanı oraya halife mi kılacaksın?” diyerek hayretlerini bildirmiş, bu iradenin hikmetini anlamak istemişlerdi. Yüce Yaratıcı da “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi ve insanların kötüleri (fesatçı ve kan dökücüleri) olduğu gibi iyilerinin de olacağına ve “bahçevanın, bir gül için bin hâre (böceğe) su verebileceğine” işaret buyurdu.
“Yar içün ağyâra minnet etdügüm aybeyleme
Bâğ-bân bir gül içün min hâre hizmet-kâr olur”
(Fuzûlî)
Kötü olarak yaratmadı, kabiliyet ve imkân verdi, iyi veya kötü olmanın seçimini yaratılana bıraktı, böylece dünya, kul bakımından bir imtihan yeri oldu.
Kâinat insanlar için, insanlar da kâmil insan için yaratılmışlardır. Her insan kâmil insan ve eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) değildir, fakat her insanda böyle olmak istidadı vardır. İnsan bu istidadı taşıdığı ve kâmil insan olmaya namzet olduğu için değerlidir; ancak bu kuvve halindeki değerini zayi eder,
fiil halinde nefsin ve şeytanın peşine düşerse, imansızlık ve isyan yolunu seçerse kendini de zayi etmiş olur ve aşağıların aşağısına yuvarlanır.
Bu bilgilerde ve hükümde İslâm filozofları, mutasavvıfları, kelâmcıları ve fıkıhçıları arasında görüş birliği vardır. Eğer bir kimseden farklı bir ses çıkar, söz nakledilirse o kişi -İslâmî değerlere göre- ya sapmıştır yahut da sarhoştur; bu sarhoşluk ister içkiden olsun, ister ilâhî aşktan olsun -zahiri itibariyle- muteber olmaması bakımından sonuç değişmez.
Durum böyle iken “Yaratandan dolayı nasıl olursa olsun yaratılanı hoş görmek”; imanı, ahlâkı, ameli, eseri ne olursa olsun bütün insanları bir bilmek, bir görmek, eşit saygı, sevgi ve değere layık telâkki etmek İslâm’a göre batıldır, yanlıştır, Yüce Yaratıcının buyruğuna ve hükmüne aykırıdır.
Sayısız ayet ve hadisi, “söyleyenin haline ve maksadına göre birçok mânâsı olabilen sözlere benzeterek” yorumlamak, eğip bükmek, yanlış hükümler çıkarmak yerine -yapılması gereken- kim olursa olsun kulun söylediğini, Allah’ın buyurduğunun ışığı altında değerlendirmek, bu sözleri o buyruğun çerçevesine sokarak anlamaktır.
Her insan -fiil halinde- iyi değildir, sevgi ve saygıya layık değildir. İnsanın iyisi ve kötüsü vardır, kötüler irşad ve ıslâha muhtaçtır. Bunu beden, ruh, zihin, ahlâk eğitimcileri, mimarları yapacaklar.
Evet, biz insanı severiz, ama kabiliyetini zayi ederek kötü olana iyi demeyiz, kötü olanı bu haliyle sevmeyiz, onu Yaratan’ı severiz ve Yaratan’ın verdiği iyi, kâmil, güzel insan olma kabiliyetini severiz.
İnsanı “Yaratandan ötürü sevmeyi” böyle bilir, böyle anlarız.
Hangi bilgi, hangi iletişim çağı!
04:0026/11/2023, Pazar
Üçüncü bin yıla (niçin üçüncü bin de daha fazla veya daha eksik değil, buna kim ne hakla karar veriyor?) girerken bilgi ve iletişim kelimelerine/kavramlarına fazlaca vurgulama yapılmakta, hatta çağa “bilgi-iletişim çağı” ismi verilmektedir. Çağa damgasını vuracağı iddia edilen bu bilgi, dini ve metafiziği dışlayan, değeri ve gerçekliği beşeri bilgi araçlarının ulaşabildiği sınırda tutan, bunun ötesini -en azından şimdilik- yok sayan bilgidir. Bu bilgi, kaynağının kaynağını irdelemeyen, başı ve sonu devre dışı bırakan, içe değil, dışa yönelen bir bilgidir. Buna rağmen “hayatta en hakiki mürşit” vasfına layık görülmekte, dinlerin ve aşkın rehberliklerin yerine teklif edilmektedir; bu noktadan itibaren bilim, bilimciliğe dönüşmekte, onun da ümmeti ve kulları oluşmaktadır.
İslâm’a göre bilgisizliğin (cahilliğin) en kötüsü Allah ve hak din ile ilgili olan bilgisizliktir. İletişimsizliğin en berbadı da kulun, Allah’a yönelik iletişimsizliğidir. Hakiki Ma’bûd’u tanımamış, ona iman ve kulluk edememiş, hak dini bilmemiş olan topluluklar “bilgisizlik (cahiliyye) toplulukları”dır. Bu bilgisizlik ve ilgisizliğin zararı ebedidir, sonucu bedbahtlıktır. Madde âlemi ile ilgili bilgisizlik de zararlıdır, matlup değildir, ancak bunun zararı geçicidir, en fazla dünya hayatı ile sınırlıdır.
En değerli bilginin taşıyıcısı ve en önemli iletişimin rehberi olan Allah Resulü (s.a.) bilginin önemine ve gerekliliğine dikkat çektiği gibi şöyle de buyurmuştur: “Allah’ın adıyla başlamayan her önemli iş güdüktür, amaca ulaştırmaz”. Buradan hareketle İslâm ilminin kül, çağdaş bilginin cüz (hem de çok küçük bir parça) olduğunu ifade etmek mümkündür. İslâm ilmi kâinatı kuşatır, onu öğrenmeye ve keşfetmeye âşıktır, ancak İslâm âlimi burada kalmaz, ötelere geçerek varlığın ve bilginin kaynağını keşfetmek, O’nunla iletişim kurmak ister, asıl maşuku da budur. Kendini ve çevresini bildikçe, tanıdıkça Rabbini tanıyacağı, O’na keyfiyetsiz olarak vasıl olacağı düşüncesi ve inancı içinde büyük bir vecd ile ilme, bilmeye, bilgiye yönelir. Allah’ın varlığının ve sıfatlarının, gönderdiği dinin hak ve gerçek olduğunun “gözlem ve deney yoluyla elde edilen” delilleri, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “âyetler”dir. Bu âyetler insanın kendi varlığında başlar, madde âleminin sonuna kadar devam eder (Fussilet: 41/53). İslâm insanının/âliminin önünde iki bilgi kaynağı vardır: Birisi yetebildiği yere kadar bilgi üreten gözlem, deney ve tefekkür, diğeri bunların erişemediği yerde başvuracağı vahiy ve ilham (Allah’tan gelen doğrudan bilgi). İslâm insanı, Allah’ın “Oku” emrine uyarak hem Kur’an’da âyetler okur, hem de keşfine çıktığı kâinatta.
Çağımızda beşer üstü, akıl-gözlem-deney dışı (üstü) bilgi ve bu bilgiye dayalı aşkın iletişim, “çağdışı”dır. Bu çağda yaşayan insan çağdaş olmak istiyorsa -İslâmî mânâda- cahil kalacak, “âlim ve ârif” olmak istiyorsa modern mânâda çağdışı olacaktır. Ya çağdaşlık adına, maddi ve manevi sayısız âleme nispetle bir zerre olan “dünya” çapında iletişimle yetinecek yahut da dar mânâlı çağdaşlığı reddederek bilgi ve iletişimini on sekiz bin âleme ve “Âlemlerin Rabbine” kadar genişletecektir.
Çağdaş bilgi ve iletişim konusundaki “yükselen değer” vasfının sahteliğini, mahiyetini ve tehlikesini keşfetmek isteyenler şu âlime ve şu ârife kulak verebilirler:
“Galile’den Descartes’a, 18. yüzyıl Fransız filozoflarından 19. yüzyılın büyük buluşlarına kadar bilim, gittikçe artan bir şekilde mümkün olan tek bilgi olarak ve doğanın karşısında tüm yapabilme gücüyle insana varlığının anlamını veren bir şey olarak değerlendirildi. Bilimsel bilgilerin sürekli büyümesi üzerine kurulu olan, insanlığın sınırsız gelişimine inanç, kabul görmüş bir çeşit dogmaya dönüştü. Bilimin bilimciliğe doğru bu genelleşmesi birkaç gizli postulata dayanıyordu... Bu bilimci anlayışın ana çizgilerini Auguste Comte belirlemişti ve felsefeyi dışarıda bırakıyordu. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde bilimin gelişmesi bu ölü ve küçültücü anlayışı ortaya çıkardı” (R. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 51).
Halkın beynini yıkama aracı olarak kullanılan televizyon, kendi oyunlarının aynı ilkesine göre çatısını kurarak ve ‘Bilgisayar insanın yerini alabilir mi?’ saçma sorusunu sormak nöbeti devralır. Tabii ki ‘alabilir’ diyerek her seferinde insanların sorularını cevaplar. Fakat yalnızca insan, insanî sorular sorar; nedenin, amacın, anlamın sorularını... Bunun içindir ki Vietnam Savaşından İran İslâm Devrimine ve İran-Irak Savaşına kadar, strateji uzmanları, bilgisayar üzerine tahminlerinde kesin olarak yanıldılar: İnanç, elektronik devrelerine giremez...” (s. 62-63).
“Bu insan da sınanma yüzünden bölüklere ayrılmıştır... hepsi insan şeklindedir ama üç kısımdır: Bir kısmı Mutlak Varlık olan Tanrıya dalmış, kendini kaybetmiş olanlardır. Bunlar İsa gibi meleklere katılmışlardır... İkinci kısmı eşeklere katılmış olanlardır. Bunlar kızgınlığın ta kendisi olmuşlar, tepeden tırnağa kadar şehvet kesilmişlerdir. Bunlardaki meleklik sıfatı gitmiştir; çünkü o ev dardı, o sıfat da büyük; sığmadı, geçip gitti... O hayvandan da fazla can çekmesine (şehvete) sahiptir... Âlemde ince işlere girişir. Onun örüp dokuduğu hile ve şeytanlık, başka bir hayvandan zuhur edemez. Altın sırmalı elbiseler dokur, denizin dibinden inciler çıkarır. Hendese bilgisinin ince noktalarını bilir yahut nücum, tıp, felsefe bilgilerini elde eder. Çünkü onun ancak bu dünya ile alakası vardır. Yedinci kat göğe çıkmaya yolu yoktur. Bütün bu bilgiler ahır yapısına yarar. Ahır da öküzle devenin varlığına destektir. Hayvanların birkaç gün yaşamalarına yarayan bu bilgilerin adını şu ahmaklar “remizler, ince şeyler” koydular. Tanrı yolunun, Tanrı durağının bilgisini ancak gönül sahibi yahut da gönül sahibinin gönlü bilir. İşte Tanrı, bu terkipte latif bir hayvan (canlı) olan insanı yarattı, onu bilgilere eş etti...” (Mevlana, Mesnevi, M.E. yayını, IV, 123-124).
Not
Geçen pazar çıkan yazımda ““bahçevanın, bir gül için bin hâre (böceğe) su verebileceğine” işaret buyurdu” cümlesi vardı. Burada geçen “böceğe” açıklaması “dikene” olacak. Bizde (Çorum ve çevresinde) gül sürgünlerini saran yeşil böceklere “har” denir. Zihnim oraya kaymış. Mustafa Kara kardeşime uyarısı için teşekkürler ediyorum.
İslâm insanı
04:003/12/2023, Pazar
Ey dil ey dil niye bu rütbede
pür gâmsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i
mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden
akvemsin sen
Rûhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesel-i Îsî-i
Meryem’sin sen
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin
Şeyh Gâlib
Bir İslâm büyüğüne, mutasavvıf şâirine insanı böyle tarif ettiren, onu “kâinâtın süzülmüş özü, varlık ve oluşların gözbebeği” olarak telakki ettiren irfan, İslâm irfanıdır. Bu irfanın kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir ve en kâmil insan örneği olan Fahr-i Kâinât’tır (s.a.). Bu kaynağa göre Allah Teâlâ insanı “ahsen-i takvim” üzere; yâni yapı ve oluşların en güzeli, en mükemmeli içinde yaratmıştır. Ancak bu mükemmel yapı bir potansiyeldir, bir kabiliyettir, bi’l-kuvvedir, onun fiil haline gelmesi, gerçekleşmesi insanın irade ve tercihine bırakılmıştır.
İnsandan başka bütün varlıkların tekâmülü ilâhî kaderin çizdiği seyri takip eder, onu değiştirme iradesi ve cehdi varlığın kendisinden gelemez. İnsana ise muhtemelen “emanet” ile bu kastedilerek akıl ve irade verilmiştir, akıl ve irade ona bir yandan hürriyet, hür karar ve eylem alanı, diğer yandan yükümlülük ve sorumluluklar getirmiştir. İnsan akıl ve iradesi ile doğru da yapar yanlış da, günah da işler sevap da; egosuna, nefsine, güdü ve heyecanlarına, şehvet, gadap ve hırsına... da kul olabilir Allah’a da; meleklerden üstün de olur, hayvanlardan aşağı da...
İşte insanın yaratılış itibariyle yapı ve özelliği (fıtratı) budur; insan bu fıtratta yaratılmıştır. Onu, fıtratı için mümkün olan en yüksek kemâl mertebelerine ulaştıracak iki kanat; iman ve amel-i sâlihtir. İman gaybedir (Allah’a, peygamberliğe, âhirete, rûha, yaratılışa, dirilmeye, hesaba, mîzana, sırata, cennete, cehenneme... dir), sâlih amel ise dünya hayatını, hür bir seçim ve tercih sonucu olarak, Allah’ın muradı ve rızası doğrultusunda yaşamaktır.
Allah’ın rızasının hangi konuda ne olduğunu öğrenmenin kaynağı Kur’an ve Sünnet, anlama ve yorumlama usûlü ictihaddır. Bilenler ictihad eder, bilmeyenler bilenlere sorar ve gereğini yerine getirirler.
Allah’a kul olmayan insanın hür olması mümkün değildir, hürriyetin ideal formülü “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” şeklinde Fâtiha sûresinde ifade edilmiştir. Allah’tan başkasına itâat etmek ve başkasından yardım dilemek durumunda olan insan hür değildir; değişik şekillerde köledir. İnsan hak ve hürriyetleri insanın kendinden ve mahiyetinden değil, misyonundan, yüklendiği emanetten kaynaklanır; emaneti tevdi eden Yaratıcı, Rab, onu taşıyabilmek ve amacına ulaştırabilmek için gerekli bulunan hak ve hürriyetleri de bahşetmiştir; bu sebeple insan hak ve hürriyetleri vazgeçilmezdir, insanın elinden alınamaz.
İnsan hayat ve varoluşundan Allah’ı dışladığı, aşkın boyutu ile alâkasını kestiği an küçülür, düşer; et, kemik, beyin ve beyin fonksiyonlarından ibaret kalır, bu; insan hayatının en büyük ziyanıdır. “Asra yemin olsun ki insan ziyandadır; ancak iman eden ve salih amel işleyenler müstesnâ...” (Asır suresi).
İnsanın maddî ve manevî techîzâtı, imkânları, kabiliyetleri “eşref-i mahlûkât” olduğunu ispat için, bu oluşu gerçekleştirsin diye verilmiştir; bu kabiliyet ve imkânlar fânî dünya için, biyolojik ve psikolojik hazlar uğruna sarf edilirse, uçmak için verilen uçakla tarla sürmeye kalkışmışçasına bir ziyan, israf ve savurganlık yapılmış olur. “Yemin olsun ki o gün, nimetlerden sorguya çekileceksiniz!” (Tekâsür suresi).
İnsan; değerini, yalnızca insan olarak varoluşundan değil, varlığının amacını gerçekleştirme yolunda attığı adımlardan ve katettiği mesafeden alır.
Müslüman kimdir kiminledir?
04:0010/12/2023, Pazar
İslâm insanının (Müslümanın) kimliğinde ailesi, kavmi ve dini vardır. Herhangi bir Müslüman belli bir aileye, kavme ve İslâm dinine mensuptur. Bu mensubiyet, ilgi ve bağ unsurları bir araya geldiğinde onun kimliği ortaya çıkar, cemiyet içinde fert olarak tanınmış olur. Müslüman cemiyetin milletlerarası teşkilât, dayanışma ve ilişkilerde, kimliğinin unsurlarına bağlı bulunan gurubu, kampı, bloku, birliği ile ilgi ve bağına “aidiyet” diyoruz. Müslümanın kimliğinden ve aidiyetinden dini (İslâm unsuru) çıkarmak ve onu -dini devreye sokmadan- tanımlamak mümkün müdür? Bize göre mümkün değildir; çünkü bu hem eşyanın tabiatına, hem de dinin talimatına aykırıdır.
Eşyanın tabiatına aykırıdır; çünkü İslâm insanı, Müslüman, bu vasfını, bu nitelikte varoluşunu İslâm’dan almaktadır. Fert hem Müslüman olsun, hem İslâm’sız tanıtılsın, cemiyet hem Müslüman olsun, hem de İslâm’ı devreden çıkararak kimlik ve aidiyet arasın bu mümkün değildir ve varoluş şartlarına aykırıdır. Aydınlanma döneminden itibaren insanın tanımında ve ilişkilerinde dini dışlamak, ona yalnızca insan ve belli bir kavme (millete) ve aileye mensubiyet açısından bakılmak istenmiştir. Fakat fert ve cemiyet olarak insanı ve ilişkilerini tanımlamada ve belirlemede insanlık, kavim ve aile yeterli olamamış, insan varlığının önemli bir kısmı bu ilişki kalıplarının ve tanım çerçevelerinin dışında kalmış, teorik hesaplar yaşanan hakikate, var olan mahiyete uygun düşmemiştir.
İnsanların kimlik, aidiyet ve ilişkilerinde ekonomik faydanın rolü bulunmakla beraber asıl belirleyici unsurun hâlâ din ve ideoloji olduğu görülmektedir. Din ve ideolojilerle ekonomik ilişkilerin hangisinin diğerini doğurduğu/etkilediği tartışılmıştır, ancak kim ne derse desin dinin, ekonominin etkisine rağmen özü değişmeden var olduğu, etkisini hissettirip sürdürdüğü inkârı kabil olmayan bir gerçektir. Dini, etnik, kültürel farklılıkları ortadan kaldırarak veya daha güçlü değerleri bunlara hâkim kılarak -fertleri birbirine kardeş- bir insanlık camiası oluşturmanın bir ütopya olduğu açıktır. Batı ile Doğu, Güney ile Kuzey arasındaki aşılmaz duvarın yapı taşları etnik ve kültürel farklılıktır. Ne Batı’nın bu farklılık içinde birliğe, kardeşliğe ve adil paylaşıma niyeti vardır, ne de Doğu’nun kendinden çıkarak Batılı olmaya meyli ve istidadı mevcuttur. Eğer kültürel farklılığa rağmen dünyada barış içinde insanca yaşanmak isteniyorsa şimdiye kadar dünyanın denemediği ve iltifat etmediği başka proje ve modellere ihtiyaç vardır.
İslâm, insanın kimlik ve aidiyetinde kavminin ve ailesinin yerini inkâr etmiyor, bu unsurları silmek, ortadan kaldırmaya çalışmak gibi fıtrat ve tabiata aykırı bir yol da tutmuyor, ancak unsurlar arasında denge kuruyor ve bu dengede ağırlığı, belirleyiciliği dine, dinî mensubiyete veriyor. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Nuh’un, dininden ve yolundan ayrılan ailesini onun ailesi saymıyor, “O senin ailen değil” diyor (Hud: 11/46), buna karşı aynı imanı paylaşan akrabaya, etnik ilişki içinde bulunan kişilere yardım ve alâkada öncelik veriyor. Sıra insanın kendini tanıtmasına ve kimliğini ortaya koymasına gelince kavim ve aile bağlarını, din ve ahlak bağlarının hâkimiyeti altına sokuyor, gölgeliyor ve şöyle diyor: “Allah’a çağıran, iyi ve güzel işler yapan (davranışları iyi olan) ve elbette ben Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır (kim bundan daha güzel bir şey söyleyebilmiştir)? Şu halde Müslüman kimliğini ortaya koymada, onu tanımlamada en güzel, en mükemmel formül onun dinini ve ahlakını temel unsur olarak ihtiva eden formüldür.
Aidiyet konusunda İslâm, din unsurunun belirleyici olmasında ısrar ediyor. Bütün insanları Hz. Adem’in ve Havva’nın (aynı ana-babanın) çocukları olarak takdim ediyor, dini ve ırkı ne olursa olsun insana insanca muamele edilmesini, haksız ve adaletsiz davranılmamasını, hatta dine ve toprağa göz dikmeyenlere iyilik edilmesini, ihsanda bulunulmasını istiyor, fakat aidiyete gelindiğinde Müslüman olanla olmayanı birbirinden kesin olarak ayırıyor ve Müslümanların başka dinden olanlarla aidiyet rabıtasını kuramayacaklarını söylüyor. Kur’an-ı Kerim’de aidiyetle ilgili üç terim vardır: Bitâne (sırdaş), velayet ve uhuvvet (kardeşlik).
Müminler, kendileri gibi mümin olmayanlarla sırdaşlık ilişkisi kuramaz, gizliliklerini başka din mensupları ile paylaşamazlar (Âli-İmran: 3/118).
Müminler ancak kendi dinlerinden olan, kendi imanlarını paylaşanlarla kardeş olur, kardeşçe birlik ve beraberlik ilişkisi kurar, gurup, pakt, taraf... oluştururlar (Hucurat: 49/10; Âli-İmran: 3/103).
Velayet terimi üç unsurdan oluşmaktadır: a) Kardeşçe yardımlaşma, dayanışma, b) Temsil, c) Yönetme ve bağlayıcı karar alma yetkisi. Kur’ân-ı Kerim’de sayısız âyet müminlerin, başka dinden olanlarla velayet ilişkisi kurmalarını menetmekte, böyle bir davranışın olumsuz sonuçlarını bildirerek Müslümanları uyarmaktadır.
Bütün bunlardan çıkan sonuca göre çoğunluğu Müslüman olan bir içtimaî gurubun (milletin, kavmin, toplumun, topluluğun) milletlerarası gruplaşma ve ilişkilerde yeri, tarafı, gurubu, paktı, birliği Müslümanlar iledir, Müslümanların yanıdır. Müslümanlar böyle bir birlik, gurup, ekonomik, siyasî ve askeri taraf oluşturmakla yükümlüdürler. Bu yükümlülüğü yerine getirmedikleri sürece sorumlulukları devam eder, başka milletlerle (din ve kültür mensuplarıyla) birlikte bulundukları taraflarda ikinci sınıf insan ve toplum muamelesi görürler, kendi kimliklerinden tamamen uzaklaşmadıkça onlardan olamaz, onların hoşnutluğunu kazanamazlar. Uluslararası ilişkilerin beklemeye tahammülü olmadığı için özde ve gerçekte İslâm birliği oluşuncaya kadar parça parça Müslüman topluluklarının yabancı birlikler içinde oluşları veya onlarla işbirliğine girmeleri zaruret icabıdır ve bu sınırı aşmamalıdır.
Kur’ân san’at ve güzellik
04:0017/12/2023, Pazar
“Kur’ân, San’at ve Güzellik” başlığını hem İlahî Kitabın söz ve muhteva güzelliğini, hem de bu güzel Kitab’a göre güzellik kavramını ifade etmek üzere kullanıyoruz.
İnsanlığın hem Yaratıcı ile hem de yaratılmışlar ile ilgili meçhullerinin önemli bir kısmını açıklamak üzere vahyedilmiş olan bir kitapta, bu ilgi çekici muhtevası ile yetinilip düz, san’atsız ve didaktik bir söylem seçilebilirdi. Hâlbuki Kur’ân’ı vahyeden Allah Teâlâ, hayat ve mutluluk bahşeden muhtevayı eşsiz bir üslup içinde sunmuş, muhataplarını, kutunun içinden önce dışının güzelliği karşısında hayran bırakmıştır. Anlatıldığına göre daha önce dillere destan olan ve Kâbe duvarına asıldıkları rivayet edilen yedi meşhur şiir bile tahtından düşmüş, edebî güzelliğin tahtına Kur’ân oturmuştur.
Kur’ân bu eşsiz güzellikteki üslubunu muhatapların takdir ve sübjektif değerlendirmelerine de bırakmamış, meydan okuyarak “benzeri bir kitap, bir sure, on ayet, hadi olmadı bir ayet getirin” demiş, getiremeyeceklerini peşinen ilan etmiş, bunu deneyenler de aczlerini itiraf eylemişlerdir. İşte Kur’ân’ın bu “âciz bırakan” özelliğine “i’câzu’l-Kur’ân” denilmektedir. Şüphesiz bu eşsiz, benzersiz, taklit edilemez ve aşılamaz güzelliğin tamamı dışa; söze ve şekle ait değildir.
Burada muhteva güzelliğinin, gerçekliğinin ve mükemmelliğinin de büyük payı vardır ancak Kur’ân nazmındaki dış güzellik, Arapça bilmediği halde Kur’ân’ı okuyan ve dinleyenlerin bile fark edebilecekleri bir açıklıkta ve çarpıcılıkta tecelli etmektedir; cümlelerin kuruluşu, kelimelerin seçilişi, çeşitli söz sanatlarının kullanılışı, söz dizisinin yansıttığı musiki bu güzel Kitab’ın albenisini teşkil etmektedir.
Bu özelliklerin muhataplara telkin ettiği güzellik duygusu, Kur’ân’ın yazılmasında, okunmasında ve mushafların kağıt ve cilt şekillerinde bile dışa vurmuş, Müslüman san’atının en seçkin örneklerini oluşturmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de estetik çerçeveye giren güzellikle ilgili olarak şu kelimeler kullanılmıştır: “Bedî’, cemal, ihsan (ahsene), hüsn, hüsnâ, zinet, rîş”.
“Bedî‘” “eşsiz, benzersiz, örneksiz, modelsiz yaratan Allah’ın isim/sıfatıdır, gökler ve yer O’nun bu sıfatının tecelligâhı, adeta uçsuz bucaksız bir ilahi san’at galerisidir.
“Cemal” binek hayvanlarında ve özellikle atta görülür.
“İhsan ve hüsn” mânâsında güzellik, Yüce Yaratıcı’nın bütün yarattıklarında, onlara verdiği şekil, kabiliyet, renk (sıbğa) ve sıfatlarda; özellikle insanda, onun suret ve siretinde, zâhir ve bâtınında, müstesna yapısında kendini göstermektedir. Aynı kökten gelen “hüsnâ” da Allah’ın isimlerinin ve kullarını mükâfatlandırmak üzere hazırladığı cennetinin sıfatıdır.
“Zînet” kelimesiyle ifade edilen güzellik göğü süsleyen yıldızlarda, süs eşyasında, binek olarak kullanılan hayvanlarda, kadın ve erkek elbisesinde, kadınların takıları (rîş) ile vücutlarının belli noktalarında, genellikle insanları dünyaya bağlayan ve oyalayan maddi güzelliklerde yerini bulmaktadır.
Bütün bu güzelliklerin ya Allah’a ait olduğu yahut da Allah tarafından yaratılarak kullarına sunulduğu ısrarla vurgulanmış, insanların eseri olan estetik güzelliğe hemen hiçbir atıfta bulunulmamıştır. Bu tutum, İslâm san’atını ve Müslüman san’atkârları etkilemiş olmalıdır ki, onlar hiçbir zaman yaratıcılıktan bahsetmemiş, yaratmaya özenmemiş, ilâhî san’atı taklide veya tahrife cür’et etmemişlerdir. Bütün yaptıkları öncelikle ilahi san’atın temaşasından yüce Sâni’e (san’atla yaratana, güzel yaratana) ulaşmaya, O’nun yücelik, kemâl ve cemâlini idrak etmeye çalışmak, sonra da O’nun güzeli sevdiğinden hareketle yaptıklarında bunu (O’na layık olanı, kuluna yakışanı) ortaya koymaya gayret etmek olmuştur.
Müslümanların estetik duygularını da bir ölçüde tatmin eden güzellik arayışı ve yaşayışı daha ziyade ruhta, mânâda ve ahlâkta olmuştur; çünkü İlahî Kitap, güzelliği ifade eden hüsn, ihsan, cemil gibi kelimeleri, maddî ve estetik güzelden ziyade manevi ve ahlâkî güzel için kullanmıştır. Mutlak kâmil ve mutlak güzel Allah’tır. Mekândan ve maddeden münezzeh olan Allah’ın kemâl ve cemâlinin en kâmil mânâda tecelli ettiği, kendisinde gerçekleştiği (Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanan) kul, Muhammed Mustafa (s.a.) olmuştur. O’nun suretini değil de ahlâk ve siretini yaşamak, onunla bütünleşmek (O’nda fânî olmak) ise müminlerin en yüce amaçlarını oluşturmuştur. Bu mânâda güzel, sünnettir (Hz. Peygamber’in ahlakı ve kişiliğidir), ona en fazla yaklaşan, mutlak kemâle ve cemâle de en fazla yaklaşandır.
Şairin “Manada güzel, ruhta güzel, tende güzelsin” derken tasnif ettiği güzelliklerden “mânâya ve ruha” ait olanlar, güzeli arayan Müslümanları daha ziyade cezb ve meşgul etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) kadınını, güzel koku ve helal lokmayı sevdiğini söylemiş, fakat ruhunun tatminini namazda bulduğunu ilave etmiştir. Kadın zenginlik ve güzelliği sebebiyle de seçilir ama seçimde öncelik onun ruh, ahlâk ve mânâdaki güzelliğine verilmelidir...
“Ey sevgili sen elde değil, bende güzelsin”, “Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa” gibi mısraların dile getirdiği “güzellikte izafiyet (görecelik)” onu temaşa eden ve yaşayan açısından kabil-i ihmal olmasa gerektir. Zatı itibariyle göreceli değil, mutlak güzel olan Allah, ona inanmayanlara göre yoktur, mazharı olduğu kemal ve cemal tecellisi bakımından eşsiz olan Allah Sevgilisini (s.a.) ona inanmayan bir kısım insanlar düşman bilmişler, hayatına kastetmişlerdir. Gökte, yerde ve insanda kendini arzeden ilahi san’at (güzellikler) bazılarının ilgisini çekmezken Allah’ın ve Resulü’nün çirkin bulduklarına da bayılanlar vardır. Bu görece güzellik kavramı, kültür ve medeniyetler arası san’at farklarına da temel teşkil etse gerektir.
Kur’ân’a göre güzel elbiseler insanlara gösteriş yapmak ve büyüklük taslamak için değil, ilahî huzura çıkmaya bir dış hazırlık ve huzur saygısına bir alamet olsun diye giyilmelidir. Heykel de güzel olabilir ama ona tapıldığı veya yaratmada Allah ile yarış tutulduğu zaman –bir başka ölçeğe göre– çirkinleşir. Kadının ve erkeğin de güzel yerleri (zineti) vardır, ama bu güzellik teşhir için değil, eş olan karşı cinse arz içindir; başkalarına arz ve teşhir edildiği zaman –bir tablonun işportaya düşmüş kopyası gibi– bayağılaşır.
Hâsılı Kur’ân güzeldir, Kur’ân’da güzelliğe ilgi ve atıf vardır, ancak bu güzeller bir başka güzeldir ve bir kısmı evrensel, birçoğu İslâm’a özeldir, Müslümanın estetik duygusuna dokunmaktadır.
(25 yıl önce yazmıştım, çok az müdahale ile bir daha takdim edeyim dedim).
Geçmişten ders almayanın geleceği olmaz
04:0024/12/2023, Pazar
Bütün Müslümanlara diriliş ümidi bahşeden bir devletimiz var. Dinimize ve ülkemize göz diken ötekileri bir yana ayıralım, Müslüman olmayan halkların insaf sahibi olanlarının takdirle takip ettikleri bir devletimiz var. Bir zamanlar uluslararası ilişkilerde adı sanı geçmez iken en iri devletlerin bile itibar ettikleri, duruş, tercih ve tutumu ile yakından ilgilenmek ihtiyacı duydukları bir devletimiz var. Allah’ın nimetini, lütfunu esirgemediği, dört mevsimi olan ve hayat için vazgeçilemez her ürünü bulunan bir ülkemiz, bir coğrafyamız var. Bütün örselenmişliğine rağmen dinimiz, şanlı tarihimiz, asîl medeniyetimizden kalan bir kısım değerleri koruyan bir halkımız var… Bardağın dolu tarafı ümit verici.
Evet, bizden bekleneni ifa edebilmemiz için ikmal etmemiz gereken maddi ve manevî eksiklerimiz de var. İşte ne zaman bu eksiklerin farkında olup ikmali için gece gündüz çalışan sivil, siyasi, askeri kadrolar iş ve gönül birliği içinde hizmet yarışına girseler tam hedefe yaklaşınca hainler, düşmanlar, düşmanla işbirliği yapanlar ve gafiller/ahmaklar işbirliği yaparak dışarıdan ve içeriden taarruza geçiyor, yolu tıkıyor, yolcuları engelliyorlar.
Düşman elbette düşmanlığını yapacaktır, bir ülkeyi perişan edenler, süründürenler, kendine gelmesini engelleyenler açık, belli düşmanlardan ziyade içerideki hainler ile ahmaklardır.
Sağcı solcu, İslamcı muhafazakâr, dinli dinsiz… ne olursanız olun şunu unutmayın ki, bir tane Türkiye var, bir tane ülkemiz ve devletimiz var, hiç değilse bu ülkede huzur ve böyle giderse sosyal refah içinde yaşama hedefinde birleşmek şarttır. Bu hedefin şaşması herkese zarar verecek, düşmanlar ve hainlerden başka buna sebep olan herkesi ve kesimi pişman edecektir.
Birkaç yüzyıldan beri gaflet yüzünden, geçmişten ders ve ibret almamak yüzünden tarih tekerrür ediyor. Pire için yorgan yakılıyor, zamansız ve hazırlıksız olarak Dimyat’a pirinç için gitmeye kalkışanlar evdeki bulgurdan da (mahrum) oluyorlar.
En büyük güç birlik iken, bunu bilmeyen yok iken olmadık sebeplerle bölünüyorlar, bölükler birbiri ile kavgaya tutuşuyor, birbirinin kuyusunu kazmaya kalkışıyor, düşmanın ekmeğine yağ sürüyorlar.
İnanç, dünya görüşü, hayat tarzı, hedefler bakımından insanımızın bölündüğü, farklı grupların oluştuğu inkâr edilemez; lakin bunca tecrübenin ve akl-ı selimin gösterdiği yol, grupların birbirini yok etmek için uğraşması, birinin diğerlerine zorla/güçle hakim olması, hak ve hürriyetlerin çiğnenmesi… değildir; ümit veren yolculuğa -ortak çıkarlara ve olabildiğince ortak değerlere zarar vermeden- devam etmek, bu topraklarda huzur ve barış içinde beraber yaşamak için çaba göstermek, fedakârlıkta bulunmaktır.
Siyaset âleminde bir grup, bir diğerine muhâlif olabilir, kendisi iktidara gelerek benimsediği dünya görüşü ve sahip çıktığı değerlere uygun olarak ülkeyi yönetmek isteyebilir, ama bunun yolu halkın oyuna başvurmaktır, halka rağmen iktidara gelenlerin, zorla kültür ve medeniyet değiştirmeye kalkışanların ülkeye, devlete ve halka nice zararlar verdiğini görmemek için kör, bilmemek için cahil olmak gerekir.
Ülkenin varlığının, gücünün ve huzurunun korunması ve gelişmesi söz konusu olduğunda hala ayrı baş çekenler, biz veya bizim dediğimiz olsun da ülke ne olursa olsun diyenler bunu hangi maksat, anlayış, ideoloji, dava için yaparlarsa yapsınlar yanlış yapmış, geçmişten ders almamış, kendi bindikleri dalı kesmiş … oluyorlar.
Artık yeter, bu ülkeye, bu millete, bize ümit bağlamış bunca mazlumlara kötülük etmekten vazgeçilsin!
Faydasız, zamansız, böyle olunca da zararlı olan tartışmalar, kavgalar, sürtüşmeler bir yana bırakılsın.
Herkes, varsa aklını başına alsın, başka bir Türkiye’miz yok.
Zor yok, şiddet yok, kavga yok, önemsizi önemliye tercih yok; diyalog var, ikna var, ikna yoksa hak ve hukuka, toplumu var eden ve ayakta tutan değerlere riayet ederek birlikte yaşamak var.
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Neler yapılabilir?
04:0031/12/2023, Pazar
“Yalnız Hamas hür, başka hür yok” diyorlar ya el-hak doğru; her ülke bir şekilde bir yerlere bağlı, adım atacağında birçok hesap yapmak durumunda, gruplar, şirketler, holdingler de öyle, “esir, köle”; faydanın, çıkarın, kârın, büyümenin… esiri; “ya tedarik edemezsem, ya satamazsam, ya ambargoya maruz kalırsam…” diye düşünüp duruyorlar.
Bütün bunlar, bu çağda yaşadığımız ve Siyonist İsrail’in icra ettiği en büyük, en feci, en dayanılamaz, en zalim, en acımasız… soykırımı görüyorlar; evet yalnızca işitiyorlar değil, görüyorlar, aynel’l-yakin bilgi sahibi oluyorlar, belki temsilcilerinin yüreği de sızlıyor, ama hemen onu bastırıp “ama, lakin” diyerek yukarıda işaret ettiğim düşüncelere dalıyor ve zulmü engelleme bakımından hareketsiz kalıyorlar veya gevşek davranıyorlar.
Artık herkes ezberleri, ilk söylendiğinde garipseyenlerin bile şimdi pek çoğu benimsedi: Dünya beşten büyük, aslında büyük değil, iri olan bu beş devlet dünya düzenine hâkim oldukça adaletin, hakkaniyetin, insan haklarının, kararların kâğıt üzerinden başka yerleri yok!
Bu beş’i frenleyecek güce, birleşmeye ihtiyaç var, lakin son iki asırdır İslâmcıların çağrıda bulundukları “İslâm Birliği” bile bir türlü gerçekleşmedi, iç ve dış engeller yüzünden hep sloganlarda, kitaplarda, makalelerde kaldı, kalıyor.
İnsanlık beş zalim işbirlikçiyi de zalim gücü de dengelemek ve frenlemek için çalışmaktan, uzun, orta veya kısa vadede (zor olsa da) bu gayeye ulaşma çabasından asla vazgeçmemeli.
Burası böyle.
Gelelim sivil topluma ve fertlere.
Sivil toplumun organize/teşkilatlı olanlarının da bir kısmı esirdir, köledir. Bunlar da işler, üyelerinin eşit ve hür görüş ve tercihlerini ortaya koyup, kararların istişare ve müzakere sonunda ortak alındığı yapılar değildir; lider, şeyh, imam, başkan vb. sultası vardır. O buyurur, tabileri yapar (veya yapar görünürler).
“İşlerin, üyelerinin eşit ve hür görüş ve tercihlerini ortaya koyup, kararların istişare ve müzakere sonunda ortak alındığı” sivil toplum kuruluşları, başa bağlı sivil toplum kuruluşlarından insaflı, vicdanlı başlara sahip olanları ve fertler… Ortada, acilen ümit bağlanacak, bir şeyler beklenecek insan odakları bunlardan ibarettir.
Bunca zulüm, trajedi, kan donduran kan dökücülük karşısında, kendilerine, “Hiç değilse zulmü destekleyen filan firmanın temizlik ürününü kullanmayın” dendiğinde “Valla kimse kusura bakmasın, yerlisi onun yerini tutmuyor” diyebilen robotlara da dil döküp kendimizi yoralım ama adam olabileceklerinden ümidim azdır.
“Ortada, acilen ümit bağlanacak, bir şeyler beklenecek insan odakları bundan ibarettir” dediğim insan gruplarına, avazımın çıktığı kadar bir daha sesleniyorum:
Geçenlerde ürün boykotu için “en kolay cihad” diye yazmıştım. Yapılabildiği kadarıyla sonuç aldığı da görüldü, niçin gevşetiyoruz, niçin çoğaltacak yerde azaltıyoruz, büyük hesap gününde “Sen ne yaptın” diye sorulduğunda belki yakayı kurtarabileceğimiz bir amele dört elle niçin sarılmıyoruz…!!!
Bir de dünyanın dört bir yanında hamiyetli insanların tertip ettikleri mitingler ve yürüyüşler var; bunlara katılarak yeryüzünü titretmeye ve titreşimleri sağır zalimlere iletmeye niçin yeterli katkı yapmıyoruz!
Büyük felâket deprem sonrasında TRT’de bir yardım toplama faaliyeti yapılmış, buna birçok san’atkâr, iş adamı, akademisyen, din görevlisi… katılmış, destek vermişti. Şimdi bunu veya benzerini bir de Gazze’deki mazlum ve mağdurlar için yapmanın tam zamanıdır, ne duruyoruz!
Dünyadaki rızkımız, kazanıp mirasçılara bıraktığımız varlıklar değildir, bizzat kullandığımız şeylerdir ki, bunlar da birçok insan için devede kulaktır. Kazan, çoğalt, çok azını kullan, geri kalanı mirasçılara bırak ve bir kefen ile ebediyete göç; orada alacağı yok, borcu çok müflisler arasına katıl; ey bu dünyanın akıllı geçinenleri, akıllarınız
bunu nasıl kabul ediyor!
Dünyadan ebedî âleme taşıdığımız önemli “rızkımız” Allah rızası için harcadıklarımızdır, biraz da bunları çoğaltmaya, büyütmeye ne dersiniz!?
.
Bugün 420 ziyaretçi (797 klik) kişi burdaydı!
Birlik mi beraberlik mi ve nasıl?
04:007/01/2024, Pazar
G: 7/01/2024, Pazar
Yirmi yıl kadar önce bir okuyucum Ensar Vakfı’nın İslâm hizmetine yönelik birleştirici ve kuşatıcı hareket anlayışını söz konusu ederek şöyle diyordu: “Görebildiğim kadarıyla mevcut cemaatler ve vakıflar da kendileri için aynı şeyleri söylüyorlar. Böylece bir kısır döngü oluşuyor. İşte benim üzüldüğüm konu da bu. Bu ortam içinde herkes kendi cemaatini ve vakfını öne çıkarıyor, diğerleri bize gelsin diyorlar. Tabii bu, tabandaki kişilerin sözleri. Bilmiyorum bunları baz alarak mutaassıplıktan söz edebilir miyiz? Üst kademelerde birleşme ile ilgili görüşmeler yapılıyor mu?”
Ben de şöyle demiştim:
“Okuyucumun temas ettiği ve yakındığı durum bugün -hatta tarih boyunca- İslâm dünyasına musallat olmuş en önemli musibettir; geri kalma, zayıflama, yenilme ve çürüme amillerinin başta gelenidir. Hâlbuki Kitap ve Sünnet Müslümanları ictihada ve tefekküre teşvik etmiş, farklı görüşlerin tartışılmasını, her şahsın veya grubun benimsediği ictihada göre amel etmesini serbest bırakmış, hatta teşvik etmiş, fakat tefrikayı, bölünüp parçalanmayı nefretle karşılamış ve şiddetle yasaklamıştır.
“Tefrika Müslümanların, farklı görüş, düşünce, tercih, coğrafya, ırk, iktidar esasına göre gruplara ayrılması ve her bir grubun kendi tercih, konum ve anlayışını İslâm’la aynılaştırması, diğer anlayışları ve konumları İslâm dışı sayması ve bunlara karşı olumsuz tavır takınması (işte taassup da budur) ile başlar, araya başka unsurların da girmesiyle gelişir, büyür, müzminleşir...
“Birleşme bir adımda oluşmaz; önce Müslüman gruplar arasında hoşgörü tavrını ve ilişkisini oluşturmak gerekir, arkadan ortak konularda ve ihtiyaçlarda işbirliği yapılabilir, bu işbirliği grupları birbirine daha da yaklaştıracağı için sonunda kısmen de olsa birlikler, birleşmeler aşamasına gelinecektir. İşte bu ‘hoşgörüden birliğe giden’ yolda yürümek üzere bütün Müslümanlara çağrı yapacak, bu yolculuğun başlamasına öncülük edecek bir grubun ortaya çıkmasına ve çalışmalarına ihtiyaç vardır.”
O günlerde mesela “İslâm Âlimleri Vakfımız” vb. yoktu, mevcudun maksada en uygun olanı Ensar Vakfı ile Gönüllü Kuruluşlar Vakfı idi. Bu sebeple Ensar örneğinden yürüyerek şöyle demiştim:
“Ensar Vakfı ile Gönüllü Kuruluşlar Vakfı’nı bu hizmetin öncüleri ve gönüllüleri olarak kabul etmek mümkündür. Ensar Vakfı’nın, kendi cemaat veya kurumunu öne çıkaran gruplardan farkı şu maddelerde görüldüğü gibidir:
a) Ensar Vakfı, herhangi bir İslâmî grup mensubunu, kendi cemaatini terk ederek Ensar çatısı altına gelmeye çağırmıyor. Kişinin kendi grubuna mensubiyetine “cüz’i rabıta: parça veya grup bağı”, Ensar çatısı altındaki bağına ise “külli rabıta: bütüne ait bağ” adını veriyor ve her bir Müslümanı, istiyorsa cüz’i rabıtasını koruyarak Ensar çatısının altında külli (çeşitli grupları birbirine bağlayan İslâm) bağı ile bağlanmaya ve ortak İslâm hizmetine çağırıyor. (Diğer gruplar -genellikle- ya çağırmaz yahut da kişinin bulunduğu yerden koparak gelmesini ister.)
b) Ensar Vakfı, bütün Müslümanlar arasında ortak olan kutsallara ve değerlere dayanır. En büyük ve eşsiz örnek Allah Resulü’dür (başka eşsiz ve en büyük örnek yoktur). En büyük ve eşsiz kitap Kur’an-ı Kerim’dir (başka en büyük ve eşsiz kitap yoktur; yani başka şahıslar ve kitaplar için böyle bir iddia ileri sürülemez).
Doğru İslâm anlayışı belli bir şahsın veya grubun inhisarında değildir; doğruyu bulmanın yolu usule göre ana kaynaklara başvurmak ve asırların bilgi birikiminden de yararlanmaktır. Bu yoldan yürünerek üzerinde ittifak edilen bilgi ve hükümler bütün Müslümanları, ihtilaf edilenler ise benimseyenleri bağlar, diğerlerine müsamaha edilir. (Herhangi bir şahsın, grubun İslâm anlayışı mutlak İslâm ile aynılaştırılıp diğer anlayışlar ve gruplar İslâm dışı, batıl, sapık... kabul edilemez. Böyle kabul edilmek için -bir gruba mahsus olmayıp bütün İslâm âlimlerinin benimsediği ölçütler kullanılır.)
c) Ensar Vakfı, İmam-Hatip mensup ve mezunlarını bu hizmetin öncüleri ve/veya hadimleri olarak kabul eder; ancak İmam-Hatipçi değildir, deyim yerinde ise İslâmcıdır, ona göre kardeşlik, birlik, dayanışma ve değerlendirme ölçütü İslâm’dır.
Henüz tavanda, sıralamaya çalıştığımız esaslar dâhilinde bir hoşgörü, işbirliği ve birlik çağrısı faaliyeti görülmedi. Bu başladığında bir inkılap başlamış olacaktır, Ensar Vakfı’nın faaliyetlerini ‘bu çağrıya’ çağrı olarak algılamak mümkündür...”
İşte bu cevabı yazmıştım (azıcık güncelledim).
Günümüzde olabilecek kadar birlik sağlayıp ortak değerlere odaklanmış güçlü bir eğitim-öğretim ile kayıplarımızı bulup kazanmak için çalışan sivil toplum kuruluşları yalnız Ensar değil; çok şükür işbirliği, hizmet paylaşımı, kardeşçe dayanışma içinde çalışan Önder, İlim Yayma Cemiyeti vb. kuruluşlarımız var. Bu kervana katılmayanları İslam’dan ve kardeşlikten dışlamadan yolumuza devam etmemiz gerekiyor. Dediğim gibi, birlik bir adımda oluşmaz, ama bir yerden başlamak ve yürümek gerekir.
Peki, bu ülkede başka inanç, ideoloji ve dava peşinde koşanlar da var, onlarla ilişkimiz ve bu topraklar üzerinde beraberliği yakalayıp sürdürmemiz nasıl olacak?
Gelecek yazıda da bu konudaki düşüncemi sunayım.
.Niçin tefrika, nasıl uzlaşma
04:0014/01/2024, Pazar
muzda farklı dinlere mensup gruplar arasında gittikçe derinleşen ve eskiden olana nispetle -bu bakımdan- farklı bir değişme görülmüyor.
Bir dinin içindeki mezheplere mensup guruplar içinden de yalnızca Sünniler ile Sünnî olmayanalar arasında, iki tarafın da hikmet yoksunu veya kötü niyetli sözde önderleri sebebiyle nispeten dozunu arttıran bir farklılaşma şuurundan söz edilebilir.
Asıl nispeten derinleşen ve genişleyen farklılaşma -benim görebildiğim kadar- laik Müslümanlar ve dinsizler ile laik olmayan Müslümanlar arasında söz konusudur. Kavmî kökenleri farklı gruplardan yalnızca Türkler ile Kürtler arasında gittikçe derinleşen bir farklılaşmadan söz ediliyor, ancak bütün Türkleri ve Kürtleri içine aldığını söylemek mümkün değildir, hatta iki zümrenin de ucunda ve kenarında bulunan az sayıda insanlarda böyle bir şuur güçlenmesinden bahsetmek vakıaya daha yakın olsa gerektir.
Ekonomik ve sosyal konumlar bakımından toplumun farklı tabakaları arasında mevcut farklılaşmanın da nisbi olarak kayda değer bir derinleşme arz ettiği izlenimini taşımıyorum.
b) Var olduğunu düşündüğümüz alanlarda ve gruplar arasındaki farklılaşma ve bunun gittikçe derinleşmesinin genel ve özel sebepleri vardır:
Genel sebeplerin başında millî eğitim ve kültür politikası gelmektedir. Bugün mevcut İslâm ülkelerinde, ümmet yapısından ve kültüründen ulus yapısına ve kültürüne geçmeye karar verilmiştir. Çoğu hariçten birçok plan, program ve uygulama sonucu oluşan bu ve uygulama ümmet bütünlüğünü sağlayan bağları ve tedbirleri bir kenara atmış, hatta bazılarında, bunlara karşı olumsuz, bazen düşmanca tavırlar takınılmıştır. Buna karşı düşündükleri ulus için tutarlı bir tanım ve birliği kuracak yeterli bir bağ da getirememişlerdir. Kavramlarda ve yapıdaki bu tutarsızlık, temelsizlik, yetersizlik hatta çelişki, ülkelerin eğitim ve kültür politikasına da yansımış, okuyanlar gelenekten uzaklaşmış, gelenekten uzaklaşanlar -toplumu kenetleyen- millî ve manevi değerlerden de uzak kalmışlardır. Geleneğe dayalı değerlerimizin yerine ikame edilmek istenen modern değerlerin tabiatında yalnızlaştırma ve parçalama vardır.
Farklılaşmanın diğer sebepleri arasında iç ve dış tahrikleri, haksız ve ölçüsüz kazançları, ölçüsüz harcamaları ve tüketim çılgınlığını, millî gelirin paylaşımı, sosyal adalet ve hukuki adalet alanlarındaki aksamaları, dengesizlikleri, medyanın ilkesizliği ve tahriklerini, hürriyetlerin kötüye kullanılmasını ve çeşitli baskıları saymak mümkündür.
2. Toplumsal farklılaşma toplum için zenginlik, güzellik veren renkler, mükemmeli yakalama yarışının saikleri ve dayanışma aracı olmaktan çıkıp bölen ve parçalayan duvarlar haline geldiğinde toplumun birlik ve bütünlüğünü tehdit eder, bunun arkasından zayıflama, gerileme ve ülkenin bölünmesi tehlikesi gelir.
3. “Devlet ve sistem tek belirleyici olduğu halde farklılaşma neden?” sorusunun cevabını ararken öncelikle devlet ve sistemin belirleyicisini aramak ve sorgulamak gerekir.
Devletin ilkelerini, amaçlarını, işlevlerini ve yapısını halk mı belirlemiştir yoksa kendilerini halktan üstün gören ve ellerine geçirdikleri gücü halkı sindirme ve kendi ideolojilerini dayatma aracı kılan bir aristokrat veya jakoben azınlık mı?
Eğer birinci şık gerçekleşmiş ve halk uzlaşarak devletin ve sistemin temel özelliklerini belirlemiş olsaydı farklılaşmanın suçluları arasında devlet ve sistemin bulunmaması gerekirdi. Ne yazık ki devlet ve halk adına (diyerek) belirlemeleri yapanlar halktan, onun değerlerinden uzaklaşmış ve ona yabancılaşmış bir zinde güçtür, bir baskı zümresidir; bunların ektikleri tohumdan şikâyet konusu olan farklılaşma ve parçalanmaların çıkması da kaçınılmazdır.
4. Toplumsal uzlaşmanın ön şartı, toplumu oluşturan kişi ve gruplardan hiçbirinin kendi çıkar, düşünce, inanç, ilke ve ideolojisini diğerlerine dayatmamasıdır. İkinci şart, kişi ve grupların ileri sürecekleri uzlaşma şartlarının ülkeyi bölecek ve parçalayacak cinsten şartlar olmamasıdır. Bu iki şartı bütün gruplar kabullendikten sonra sıra müştereklerin (ortak değer, istek ve kabullerin) tespitine gelir. Yapılacak ön çalışmalar ile müşterekler tespit edilince bunlar ülkenin ana ve detay kanunları ve kuralları haline getirilir. Üzerinde birleşme sağlanamayan, dolayısıyla müşterekin dışında kalan konularda ülkenin ve toplumun zararına olmadıkça, umumi ahlakı, sağlığı, kamu düzenini ve güvenliği bozmadıkça şahıs ve gruplar hür olacaklardır.
Meseleye İslâmî açıdan bakılacak olursa, yukarıda özetlemeye çalıştığımız uzlaşma modeli bir geçiş dönemi modelidir. Müslümanların nihai hedefi ise zora başvurmadan, insanları ikna ederek, iyi örnekler göstererek (örnek bir İslâmî hayat ve toplum modeli sunarak) modelin İslâmîleşmesini sağlamaktır. Modelin İslâmîleşmesi halinde toplumun, gerçek mânâda barış, hürriyet, istikrar, adalet ve huzura kavuşma; kurt ile kuzu, Müslüman ile gayrimüslim, güçlü ile zayıf... yan yana, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde yaşama şartları gerçekleşmiş olacaktır.
Şartlar gerçekleşince sonuç da otomatik olarak hâsıl olmaz, hâsıl olan da kendiliğinden devam etmez; bozucu ve bozulmaya açık insan unsuru sebebiyle iyi insanların devamlı gayretleri gerekir.
Bir de kardeşlik ve eşitlik konusu var:
“Bütün insanlar eşittir”, “Hepimiz kardeşiz” sloganları kulağa hoş gelmekle beraber gerçekleşen, gerçek olan insan hayatında eşitlik ve kardeşliğin yeri ve boyutları çok farklıdır. Dünden bugüne insanlar, olması gereken alanlarda bile eşit olamamışlar, okuyan-okuyamayan, zengin-fakir, asil-sıradan, yöneten-yönetilen, akıllı-saf, güçlü-güçsüz, kadın-erkek, Doğulu-Batılı, dinli-dinsiz, siyah-beyaz... arasında hep farklar, farklı konumlar ve değerlendirmeler olagelmiştir. Bütün insanlar kökte bir ana-babadan geldikleri halde birbirlerini kardeş bilmemişler, Âdemoğullarının birbirlerine ettiğini canavarlar etmemiştir. İslâm tabiî, fıtrî (insanın fıtrat ve tabiatına uygun, Allah Teâlâ tarafından ona göre tasarlanmış) bir din olduğu için eşitliği de, kardeşliği de gerçekleşme şansı en çok, en tabii olan alanlara inhisar ettirmiş, bu alanlar dışına taşırmamıştır.
İslâm’a göre hak ile batıl, âlim ile cahil, ahlaklı ile ahlaksız, faydalı ile faydasız, İslâm’a inanan ile inanmayan (mümin ile kâfir), günahsız ile günahkâr arasında eşitlik yoktur; bunlardan birinciler üstün, makbul, saygıya ve mükâfata layıktırlar; ikinciler davete, ıslaha, gerektiğinde cezaya muhataptırlar. Buradaki eşitsizlikler, insan olmaya bağlı insan hakları (statü hakları) alanında olmadığı, liyakat ve ehliyete (hak etmeye) bağlı haklar alanına ait bulunduğu için “insan hakları” açısından da bir mesele, bir ihlal söz konusu değildir.
Fazilet toplumunda genel ahlak, fazilet temeline oturur ve bu ahlaka aykırı davranışların alenen (açıkça) ortaya konması engellenir.
Dünya cennet olur mu?
04:0021/01/2024, Pazar
G: 21/01/2024, Pazar
Cennet mutlak (kayıtsız, şartsız, görecesiz…) ve ebedî mutluluk olduğuna göre dünyada ferdin, topluluğun ve insanlığın refah, sıhhat, afiyet ve saadeti zirvede bile olsa -ki, bu da mümkün değildir, olmamıştır ve demek ki, olmayacaktır- muhal farz olsa bile geçici, göreceli ve kimilerine özel olacağı için dünya cennet olmayacaktır.
Mecâzî olarak “dünya cenneti”, “işte o zaman dünya cennet olur” gibi ifadeler kullanılır, biz de kullanmışızdır; lakin bundan maksat, “bizim dünyadaki idrak kabiliyetimize göre anlatılan cennet hayatını” andıran geçici bir durumdur, bunu anlatmak için öyle denir.
Cennette olanın aslına, ne ve nasıl olduğuna geldiğimizde, hadislerdeki anlatışa göre “onu ne dünyadaki gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne diller tatmış ne de hayal edilebilmiştir”.
Geçicidir bunda şüphe yok, bin yıl yaşasa insan yine ölecek, dünya hayatı iyi kötü son bulacaktır.
Görecelidir; çünkü “kime göre” sorusu hep karşımızdaki levhada yazılı ve asılı gibidir.
İşte bu yazının konusu da bu “göreceli” olma ile ilgilidir.
Yedek subay iken Sarıkamış’tan Ankara’ya Gülhane Askerî Hastanesine gelmiştim, narkozsuz bir operasyon yapılıyordu, doktor yüzbaşıya “Çok acı çekiyorum” dedim; yüzüme bakarak, “Öyle mi, ben hiç duymuyorum” dedi.
Dün akşam (Bugün, şu yazıyı yazarken perşembe günündeyiz), dinlenirken çok kere yaptığım gibi TRT Belgesel’e bakıyordum. İsviçre olmalıydı, yetmişer yaşlarında iki kişi, dünya cenneti diye ifade edilen yerlerden birinde (orman, muhteşem bir tabiat manzarası, tertemiz bir akarsu…) ellerinde birer olta, balık tutuyor ve konuşuyorlardı. Biri diğerine:
-Bir gün öleceğiz, ama bizim cennete ihtiyacımız yok; çünkü biz zaten cennette yaşıyoruz.
Dedi.
Diğeri:
-Evet, doğru söylüyorsun, biz cennette yaşıyoruz diyerek onu onayladı.
Doktor yüzbaşının duyarsızlığı orada dursun.
Bu ikili konuşma hakkında felsefeden kelama, oradan dinler tarihine geçerek çok şey söylenebilir, ama ben mutluluğun maliyeti ve göreceliği kısmına dair bir şeyler yazacağım.
Yanlarında olsaydım onlara şunları sorardım:
Siz bu zenginliği, mutluluğu kimden çalarak elde ettiniz? Siz, ABD dâhil Batılılar, hangi toplulukları aç-açık bırakarak, kanlarını dökerek, el ve avuçlarında ne varsa alarak bu refahı elde ettiniz? Meşhur ifade ile “İnsanların ellerine İncilleri tutuşturup elmaslarını almadınız mı?”
Şimdi o insanlar hâlâ yoksul, hâlâ aç ve çıplak, çıkarıp satıp da istifade edemedikleri maddi değerlerini sömürmeye devam ediyorsunuz. İçlerinden uyanan olursa kafasına vurup (ya darbe yaptırıp ya birbiri ile savaştırıp) tekrar uyutuyorsunuz… Peki, bu durum sizin şu konforunuzu birazcık olsun gölgelemiyor mu? Bunlara acıyıp insafa gelecek, haklarının geri verilmesini isteyecek kadar vicdan kırıntısı da mı kalmadı sizde!?
Siz balık tutuyorsunuz, balık acı çekmesin diye önce kafasına vurarak bayıltıyor da sonra oltanın iğnesini çıkarıyorsunuz (bunu bir seyahatimde gördüm), peki balık acı çekmesin diyorsunuz, balık acı çekerse dünya cenneti konforunuz zedeleniyor; yahu insaf! İnsan mısınız nesiniz, biz ve siz başka köklerden mi geliyoruz!!!
Şu Ortadoğu diye uydurduğunuz coğrafyada, şu anda en acısı Filistin’de ve dünyanın, pis çizmelerinizle kirlettiğiniz başka yerlerinde bunca tarif edilemez acılar çeken insanların balık kadar da mı değerleri yok, bunlar da acımaya layık varlıklar değil mi!!!
Onların cennete ihtiyacı olmayacakmış; çünkü dünyada cennette yaşıyorlarmış; akla bakın!
Yahu öleceksiniz, öldükten sonra hâlâ dünyada cennette yaşamaktan söz edecek kadar, bu yaşta-demek ki, toplum olarak- bunadınız mı?
Hele bir ölün de bakalım; cennete ihtiyacınız olacak mı, olmayacak mı?
Ve ebedî cennete amansız ihtiyacınız olduğunda inlettiğiniz mazlumlar karşınıza çıkıp yollarınızı keserek sizi, hak ettiğiniz yere (cehenneme) yönlendirmeyecekler mi?
İşte bunları sorardım, daha neler sorar, neler söylerdim de birazı bende kalsın.
Asla dönmenin vakti
04:0028/01/2024, Pazar
“Asla dönmeyi, insanı yaratan, özlerini huzurunda toplayan, şuur verip onlarla konuşan, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ diye soran, ‘Evet Rabbimizsin’ diye cevap verdiğimiz, bu sözleşmeyi ruhumuza işleyen, sonra binlerce hikmetle insana dünya hayatını uygun gören…” varlığın huzuruna geri dönmek diye anlarsak, ölümle asla dönüş herkesin nasibidir, kaderidir; yaşarken -ölmedenölmek ve asla rücu etmek ise bu maksatla yola düşen ve emek çekenlerin nasibi olur.
Bu yazıda daha farklı bir asla dönüşten söz etmek istiyorum ki, bu dönüşe başlık olarak “evli evine köylü köyüne” desem daha uygun olurdu.
Bizim bir akrabamız vardı, bir köyde yaşardı, çok güçlü, çok çalışkan, tükenme bilmez enerji sahibi bir genç idi. Tarlalar ekti, bol tahıllar kaldırdı, yedi, içti, sattı, ihtiyaçlarına harcadı. Bağ dikti, üzüm yedi, pekmez yedi, yedirdi. Arı besledi bal aldı, yedi ve yedirdi. Süt veren hayvanları vardı, en temiz ve doğal süt ürünlerini elde etti, yedi, içti, yedirdi içirdi. Artık ona köyünde “ağa” denebilirdi; insanları köle gibi kullanan ağa değil, misafir ağırlayan, ikram eden manasında ağa.
Gerektikçe şehre gelir, teyzesinde misafir olur, işi bitince, cenneti hatıra getiren yuvasına dönerdi.
Derken bir zaman aklına “bir şehir sevdası” düştü. Niçin diye soranlara verdiği cevap tatminkâr değildi, ama kararı karardı; davulun sesi uzaktan hoş gelmişti!
Köyde nesi var nesi yok ucuz pahalı sattı, satamadıklarını (birkaç parça tarlayı, ortak eken olmadığı için) boş bıraktı. Şehirden, bütün parasıyla bahçeli bir eski ev satın aldı.
Neyle geçinecekti?
Burası, onun sultan olduğu ülkeye benzemiyordu. Başını her taşa vurduktan sonra “sultan”, bir çeşit köleliğe razı olup bir doktorun özel muayenehanesinde hizmetli oldu. Her hizmeti görüyor, bu arada hastaların atılması gereken şeylerini de toplayıp uygun yerlerine atıyordu…
Bilmem ki, pişmanlık mı vurdu onu, hastaların atıklarından mikrop mu kaptı, tahtından inip bir çeşit köle olmasını mı nefsine yediremedi… derken hastalandı, bir süre perişan günler yaşadı, ölüp gitti.
Şimdi, köylerinde fiilen veya imkân olarak sultan nicelerine bakıyorum, bir şehir sevdasına kapılıp bizim akrabanınkine benzer bir maceraya atılıyor, şehre gelip bir gecekonduya veya varoşa yerleşiyor, şehrin sahte, büyülü, alına moruna kapılıp sözde yaşıyor, en ağır veya derecesi düşük işlerde en az parayla çalışıyorlar. Çalışırken de, emekli olunca da aldıkları ücret köydeki refahın eşiğine yetişmiyor, ağlıyor, sızlıyorlar.
İşin garibi mi değil mi dersiniz; şehirliler de nefes almak ve yaşadığını anlamak için kendilerini köylere atıyorlar.
Ne demek istiyorum?
Köyde daha iyi geçinecek kadar veya daha fazlasını elde etme imkânı olanlar köylerine (asla) dönseler, gittikçe altın değerini kazanmakta olan çeşitli ürünleri kooperatifler kurarak ve bütünleşmiş topraklarda, bilim ve teknolojik yardım alarak yetiştirseler, şehirde olan her iyi şeyin köylerde de olduğu, kötü olan birçok şeyin ise şehirlerde bırakılabileceği günümüzde, bir başka mutlu hayat yaşasalar ve yaşatsalar nasıl olur, daha iyi olmaz mı, bu asla dönüşün zamanı gelmedi mi?
Peki, tedavi var, öğretim var?
Tedavi için şehirlerde oturanların da mahallelerinde hastane yok. Şehirde olan da yetmiyor çevredeki daha büyüklerine gidiyorlar. Sağlık ocakları ve gezici sağlık ekipleri her zaman her yarda mümkün.
Okul ve öğretim konusu zaten bütün Türkiye için önde gelen mesele.
Gençler üniversitelerin önünde yığılmış durumdalar; talih çeker gibi fakülte çekiyor, girip mezun oluyor sonra da okudukları alanla hiç alakası olmayan işlerde -onu da bulabilirlerse- çalışıyorlar. Bir levha asmak için evin duvarına çivi çakmayı da bilmiyorlar. Fabrikalar, atölyeler, ziraat sektörü… kalifiye ara elemana, teknisyene ihtiyaç içinde, arıyor bulamıyorlar.
Köyünde, bölgesinde istediği okul yoksa köylerde oturan vatandaşlar, üçü beşi şehirde bir ev kiralayıp ağabey kardeş dayanışması içinde çocuklarını pekâlâ şehirlerde okutabilirler. Şehirlerde oturanların da çocukları daha çok başka şehirlerdeki okullarda okuyorlar.
Bektaşi’ye “Niçin namaz kılmıyorsun” diye sormuşlar da “İstemek şart” demiş.
.Nasıl parti?
04:004/02/2024, Pazar
Siyasi partilere İslâmî hüküm ve değerlendirme penceresinden bakıldığında şunları görmek/söylemek mümkündür:
Siyasi partiler on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıktığı için bundan önceye ait İslâm bilgi ve hüküm kaynaklarında partilerle ilgili açık, doğrudan bilgi ve hükmün bulunmaması tabiîdir. Siyasi partilerle ilgili hüküm, İslâm’ın genel ilkeleri ve kaidelerinden çıkarılacaktır. Hükme varılırken teori ile pratik (teoriyi uygulama) zaruretlerini ayrı ayrı değerlendirmek kaçınılmazdır.
Teorik olarak siyasî partiler daima farklı ideolojik bölünmelere paralel olmamıştır. Bir zamanda, bir ülkede, solcu, sağcı ve dinci ideolojiler çerçevesinde; yönetim, öncelik, ağırlık, araçlar gibi nispeten detay sayılabilecek ayrılıklara bağlı birden fazla solcu, birden fazla sağcı... parti kurulmuş ve bunlar birbirleriyle, farklı ideoloji partileriyle olduğu ölçüde mücadele etmişlerdir. Ortak iktidar da kimi zaman sağcılar, kimi zaman da sağcılar ile solcular arasında olabilmiştir.
İslâm’ı bir hayat düzeni olarak benimsemiş toplumlarda, bu düzene temelden aykırı ve karşı olan toplulukların kendi ideolojilerini iktidar yapmak üzere parti kurmaları İslâm’a da eşyanın tabiatına da aykırıdır. İzzetin Allah’a ve müminlere ait bulunduğunu (Nisa: 4/139, Münâfikun: 63/8), Allah’ın tarafını tutanların (O’nun hizbinden olanların) üstün ve hâkim olacaklarını (Maide: 5/56, Mücâdile: 58/22), Allah Teâlâ’nın hak dini ve Peygamberini bütün dinlere hâkim ve üstün olsun diye gönderdiğini (Tevbe: 9/33), Allah’a iman eden, iyiyi ve iyiliği hâkim kılarak kötülüğü ortadan kaldırmak için çaba gösteren ümmetin insanlara örnek ve rehber olarak hazırlandığını ve görevlendirildiğini (Âli-İmrân: 3/110), başka dinde olanların müminlerin başına yönetici olarak geçirilmesinin caiz olmadığını (Mümtehine: 60/13, Maide: 5/51,55; Ali-İmran: 3/28...)... bildiren naklî deliller (âyetler) ile İslâm’ın sosyal, siyasî, dinî ve ahlâkî amaçları İslâm toplumunda başka ideolojilerin hâkim olmasına izin vermez.
Temelde İslâm’a karşı ve aykırı olmamakla beraber İslâm’ı anlama ve uygulama, problemleri değerlendirme ve uygun çözümler üretme bakımlarından farklı düşünen şahısların, gruplar oluşturarak kendi düşünce ve çözümlerini iktidara taşımak üzere siyasî faaliyet göstermeleri, muhalefet etmeleri ve -İslâmî değerler çerçevesinde oluşacak böyle bir faaliyet grubuna parti adı verilecekse- “parti” kurmaları caizdir. Ancak bu partilere mensup olanlar, seçimden ve iktidara gelecek grup belirlendikten sonra başkana itaat sözü verecekler (bey’at), iktidarın başarısı için yardımcı olacaklardır. Bu vazife, yönetimi denetlemeye, tenkit etmeye ve gerektiğinde, yetersiz ve başarısız olduğunda düşürmek için-korunması zorunlu olan maddi ve manevi değerleri tehlikeye düşürmeden- faaliyet göstermeye mani değildir. Ancak atılacak her adımın, söylenecek her sözün, dine ve ahlaka aykırı olmaması şarttır. Hâkim din birdir, ahlak da göreceli değildir.
Böyle bir toplumda diğer din ve ideoloji mensupları ancak, mecliste guruplarını temsil etmek ve haklarını savunmak... üzere parti kurarlar ve meclise üye seçilirler.
Laik, seküler düzenlerde tek partili veya çok partili dönemlerde iktidar ile muhalefet ve genel olarak partiler arasındaki ilişkilere, bu ilişkilerde ahlakın, kamu ve ülke menfaatinin yerine bakıldığında, yukarıda özetlediğim parti anlayış ve uygulaması ile bir mukayese yapmak faydadan hâlî değildir.
Zekâtın ihyâsı ümmetin ihyâsıdır
04:0311/02/2024, Pazar
İslâm’ın ibadet ve sosyoekonomik düzeninin sütunlarından biri olan zekât, hemen bütün İslâm dünyasında felçli bir vücut haline gelmiştir.
Çeşitli mallarda nisabın doğru hesaplanması, havaic-i asliyenin doğru tespiti, zekât matrahındvan nelerin düşüleceği (en önemlisi de alacak ve borç konusu), günümüz şartları ve gelişmeler karşısında zekâtın nasıl, kimlere, nerelere ödeneceği, (temlîk) zekâtın sarfedileceği sekiz yerin bugünün şartlarında yeniden tanımlanması… işte böyle birçok konu çözülmemiş durmaktadır. Her kafadan bir sesin gelmesi çözüm değildir. Çözüm, güven ve itaat sağlayacak kurum ve kuruluşlar (bugünkü şartlarda sivil örgütlenme) sayesinde olabilecektir.
Burada meselemiz, zekât ibadetini yerine getirmek isteyen bir ferdin, itimat ettiği bir kaynaktan bilgi alarak uygulama yapması değildir; bu elbette yapılacaktır. Bu yazıda meselemiz düzensiz, fertlerin “keyfine bırakılmış” uygulama değil, “ümmeti ihyâ edecek” zekât uygulamasıdır.
Zekâttan önce “İslâm kardeşlik ve dayanışma düzeninde zekâttan başka ödeme yükümlülüğü var mı” konusuna kısaca temas edip geçeceğim.
“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir (“Cennete giremez”, “Bana iman etmiş olmaz” ifadeleri de vardır)” mealindeki hadis, bu konuda fazla söz söylemeye yer bırakmıyor.
İslâm toplumunda herkes, maddi refah seviyesi bakımından eşit olacak değildir; ama herkes temel ihtiyaçlarını sağlayacaktır; bu “herkese” dini, mezhebi, etnik kökeni… ne olursa olsun her “İslâm toplumunda yaşama hakkı olan” kişi dâhildir.
Bu seviyeyi zekât sağlarsa ne a’lâ, sağlamazsa sıra kırkta ikiye gelir ve devam edip gider.
Peki, zekât yukarıda işaret ettiğim felçli durumdan çıkarılıp ihya edilse bu ihtiyaca cevap verebilir mi?
Hesaptan anlayan bir zata bazı ön bilgiler sunarak bunu sordum, şöyle kabaca bir hesap yapmasını rica ettim.
Verdiği bilgiyi ve aramızda geçen soru ve cevapları sunuyorum:
Türkiye Ekonomisi ve Değerleri (2023)
GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla): 1 trilyon 154,6 milyar dolar. ( Bu oran IMF tahminidir. TÜİK henüz açıklamadı) Bu tutarın yaklaşık 300 milyar dolarlık kısmı kârı temsil ediyor.
Yastık Altı Altın: Değeri yaklaşık 300 milyar dolar.
Vadeli ve Vadesiz Mevduatlar: Toplamda 502 milyar dolar.
Türkiye’de Yoksulluk Durumu (2023-2024)
Asgari Ücret Alanlar: 6 milyon 390 bin kişi, aylık maaş 17.020 TL.
İşsizlik Sigortası Alanlar: 409 bin kişi, aylık maaş 7.933 TL.
İşsizler: Toplam 2 milyon 961 bin kişi.
Toplam Yoksul Sayısı: 9 milyon 760 bin kişi.
Türkiye 2024 Açlık Sınırı
BES-AR göre, 4 kişilik bir memur ailesinin 2024 Ocak ayı açlık sınırı 21.953 TL.
Zekât ve Potansiyel Etkisi
Birinci maddede belirtilen değerlerin zekâta tabi olacak kısmının toplamı 1 trilyon 102 milyar dolar.
Bu tutarın %2,5’i, yani 27 milyar 550 milyon dolar, yoksullara dağıtıldığında kişi başına 2.822 dolar düşer. Bu, Türk lirası ile 85.281,91 TL yapar. Aylık olarak hesaplandığında kişi başına 7.206 TL olur.
Asgari ücretlilerin maaşına 7.106 TL ilave edilirse, aylık maaşları 24.126 TL olur.
İşsizlik sigortasından maaş alanların aylık maaşları, 7.106 TL ilave ile 15.039 TL olur.
Türkiye’de işsizler için aylık olarak 7.106 TL destek sağlanabilir.
Hocam esasında iş adamları bu %2,5 direkt mal üzerinde vermekte zorlanıyor ve vermek istemiyorlar.
Kâr üzerinden hesaplama daha iyi olur ama yine de genel temel ne ise ona bir şey diyemem hocam. Fakat hiç almamaktansa almak daha önemli, ben bunu bilerek böyle yaptım ve sizin dikkatinizi çekmek istedim.
Muhterem hocam; birçok iş adamı bunu bu şekilde vermiyor. Tedrici olarak acaba böyle iki aşamalı bir çare mi üretmek gerekir? Çünkü çok büyük servete ulaşıldığında bunu vermek çok zor oluyor. Ben bizim camiadan birçok kişinin takvalı olmasına rağmen böyle yaptığını bilirim. Bunu nasıl değerlendirmek lazım.
Hocam; bugün 1 milyar mal değerine sahip bir firmanın yıllık zekâtı 25 milyon TL yapar, bunu bu zor zamanda bir işletme kasasından nakit nasıl çıkarır? Buna katılımdan para kullanmaya kalksa 1 yıl sonunda geri ödenecek katılım payı 13,5 milyon TL ana para 25 milyon. Toplamda 38, 5 milyon geri ödeme olur. Bunu hangi firma yapar bilemiyorum. Bu sebeple kârdan yürümek daha mı iyi olur? Biliyorsunuz vergiler kârdan alınıyor.
Şu cevabı yazdım:
Zekât kârdan değil de zekâtlık mallardan veriliyor.
Zekâtlık mala sermaye veya ticari mal dâhildir. Mesela bir AVM’deki bütün mallar zekâtlıktır. Ayrıca AVM’nin kasasında nakit varsa bu da zekâtlıktır. Bir kimse otomobil, arsa, hayvan alım satımı yapıyorsa elindeki mal zekâtlıktır…
Maldan zekâtın paraya çevrilme mecburiyeti yok. Maldan mal borçlusu olur. Yoksullara dağıtılacak cinsten mallar mal olarak dağıtır. Kısa sürede alınıp satılan malları paraya çevirirken maliyetinden çevirir.
Bir de bu bakımdan hesaplasanız.
-Emeklileri koymadım hocam. Bunlar kabaca verilerdir. Eğer spesifik veriler elimizde olsa bu oran daha da yükselir.
Yine de veriler %95 doğrudur. TÜİK 2024 GSYH henüz açıklanmadı. Onu IMF tahmininden aldım.
Bir de malların hepsini değil satışın kârını dikkate aldım. Ciroyu kıstas alsaydım kişi başına 7.206 yerine 12.546 TL düşerdi.
Şu cevabı yazdım:
Zekât vermeyenlerin çoğu verilecek meblağın çok olmasından vermiyor değil, başka sebepler var!
Bu konuda bir araştırma yapmalıyız.
Gelecek yazıda örgütlü ihyâyı ele alacağım, inşallah.
Gelin şu zekâtı bir düzene koyalım!
04:0018/02/2024, Pazar
Geçen hafta sonu çıkan yazımı şöyle bitirmiştim:
“Birinci maddede belirtilen değerlerin zekâta tabi olacak kısmının toplamı 1 trilyon 102 milyar dolar. Bu tutarın %2,5’i, yani 27 milyar 550 milyon dolar, yoksullara dağıtıldığında kişi başına 2.822 dolar düşer. Bu, Türk lirası ile 85.281,91 TL yapar. Aylık olarak hesaplandığında kişi başına 7.206 TL olur. Asgari ücretlilerin maaşına 7.206 TL ilave edilirse, aylık maaşları 24.226 TL olur. İşsizlik sigortasından maaş alanların aylık maaşları, 7.106 TL ilave ile 15.139 TL olur” (Bir iki rakam tashihi yapıldı).
Böyle bir sonucun Türkiye’mizde hâsıl edeceği ekonomik, sosyal, psikolojik, ahlâkî… müspet sonuçlarını bir düşünelim!
Aklı, vicdanı, millet ve memleket sevgisi olan bir kimsenin böyle bir sosyal adalete, sosyal refaha, adil ve makul paylaşıma razı olmaması, böyle bir sonuca ulaşmayı cânıgönülden istememesi mümkün olmamalı. Mümkün oluyorsa, “kendine iyi bakmak” ve “öteki cehennem” felsefesini hayat düsturu edinmiş ise onu yeniden “insan” haline getirmek için sil yeni baştan bir eğitim seferberliğine ihtiyacımız var demektir.
Evet, dediğim gibi, ya hep beraber mutlu olacağız veya hep beraber bir dizi sosyal problemi beklememiz kaçınılmaz olacaktır.
Hep beraber mutlu olmak için servet ve refahın eşit olması gerekmez ve böyle bir sonuç insanlık tarihinde olmamıştır, olamaz. Ama maddi ihtiyaç ve eksiklik yüzünden mutsuz olanları, ihtiyaçlarını karşılayarak mutlu kılmak mümkündür.
“Efendim devlet yapsın, sadaka vermek insan onurunu zedeliyor” şeklinde bir itiraz hep dile getiriliyor.
Önce devlete bakalım:
“Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, aile bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahın artırılması yönünde çalışmalar yürütüyor. Bu kapsamda ‘aile, engelli-yaşlı, barınma-gıda, sağlık, eğitim ve proje destekleri’ olmak üzere 6 ana başlıkta, ihtiyaç sahiplerine destekler sağlanıyor. Hükümetin doğum yardımı, öksüz ve yetim yardımı, afet-acil durum yardımları, Sosyal Ekonomik Destek (SED), gıda ve barınma yardımı, aşevleri, doğal gaz ve elektrik tüketim desteği, yaşlı ve engelli aylığı, kronik hastalık yardımı, şartlı eğitim yardımı ve anaokulu yardımının da aralarında olduğu yaklaşık 49 kalemde sosyal destek paketleri bulunuyor…”.
Evet, bulunuyor da bu, yukarıda sözünü ettiğim sonucu hâsıl etmiyor; hepsi güzel, hepsi olmalı, ama yetmiyor. Amaca ulaşmak için devletin, bütün temel ihtiyaçlarını sağlayamamış vatandaşlara -yaptıklarına ek olarak- her yıl “27 milyar 550 milyon dolar” dağıtmasının yan etkileri başka arızalara sebep oluyor.
Hâlbuki biz Müslümanız, bu ülkede yaşayanların yüzde doksanı Müslüman ve bizim zekât diye bir ibadet-vergi borcumuz var; bunu ödersek mutlu sonuca arızasız ulaşacağız.
Sadaka ve onur meselesine gelelim:
Bir kere zekât, belli ölçüdeki zenginin, ihtiyaç sahibine olan dini borcudur; borcun ödenmesi ve alacağın tahsili söz konusu olunca onur zedelenmesi oluşamaz, oluşmamalıdır.
Zekât borcunu kişiler, elden ele verince böyle bir sakınca düşünülebilir. İşte hem bu sakıncayı aşmak hem de ödenmeyen borcun ödenmesini sağlamak için zekât örgütlenmesine zaruret vardır.
Bu örgütleme işini “laik devlet” yapamaz. Keşke Anayasada uygun yeri bulunsa da devlet, vergi gibi zekâtı toplasa, ayrı bir zekât bütçesi yapsa ve hak edenlere maaş gibi verse!
Devletin şöyle bir şey yapabileceğini düşünüyorum:
Adı zekât olamayan, “sosyal yardım vergisi” gibi bir adla vergi koyar, bunu “zekât vermesi gerekecek kadar” maddi imkânı müsait olanlardan” alır, genel bütçeye katmaz, özellikle sosyal refahı sağlamak için kullanır. Devlet bunu yaparsa bu vergiyi ödeyen Müslümanlar, zekât borcundan düşebilirler.
Sivil toplum ayağına gelelim:
Sivil toplum örgütlerinin ana gövdesi vakıflar, dernekler ve tarikatlardan oluşuyor. Bu kuruluşlar zekât topluyorlar, ancak hem toplanan az, hem dağıtım amaca hizmet etmeyecek şekilde oluyor; çünkü toplanan meblağlar ya “ihtiyaç sahipleri” dışındaki yerlere sarf ediliyor veya başkalarının önceliği olsa bile kendi sınırları içindeki ihtiyaç sahiplerini tercih ediyorlar.
Sivil toplum kuruluşları da ortak bir zekât örgütlemesi yapabilirler. Bu bir ortak sandık, fon vb. olabilir. Bir de her birinden temsilci bulunan bir danışma kurulu oluştururlar. Her birine gelen zekât vb. ibadet ödemeler bu sandığa gelir. Danışma kurulu eş dost ilişkisini değil, ihtiyaç önceliğini belirleyici kılarak dağıtım planına onay verir. Her bir kuruluşun (oluşumun) zaruri olup zekâttan ödenebilir giderleri de buradan karşılanır.
Böyle bir örgütleme olursa zekât borcunu ödeyen Müslüman sayısının artması muhtemeldir.
İş mi yok, işçi mi yok?
04:0025/02/2024, Pazar
Kimileri konuyu istismar için kimileri de kendi bildiklerinden hareketle işsizlik konusunda konuşur ve yazarlar. Geçende bir konuşma dinledim, konuşan “bugün en büyük sorunumuz işsizliktir” diyordu.
Ben de merak edip biraz sağı solu kurcaladım.
Bana göre de işsizlik hem var hem yok, işçi de hem var hem yok.
Hiçbir işe yaramayan, hiçbir bilgi ve beceri elde etmemiş, yük taşımaktan başka bir şey bilmeyen (vasıfsız işçi) için iş yok; vasıflı işçi için ise iş çok, işçi açığı var, işverenler gece gündüz böyle işçi arıyorlar ve bulduklarına da hakkını veriyorlar (Bazıları hak ve adalet adına veriyorlar, diğerleri ise arz az, talep çok olunca buna mecbur oluyorlar).
Problem eğitim-öğretim sistemindeki sakatlıktan başlıyor:
2022 yılında TÜİK’in açıkladığı işgücü istatistiklerine göre, yükseköğretim mezunları arasında işsizlik oranı yüzde 11,3 olmuştu. Buna göre geçen yıl 1 milyon 79 bin üniversite mezunu işsiz kaldı. Yükseköğretim mezunu işsizlerin oranı, 2022’de yüzde 10,4 olan genel işsizlik oranının da üstünde bulunuyor.(21 Haziran 2023).
Çocuklarımız tombala çeker gibi üniversite çekiyor, hangisi tutarsa onu okuyorlar; amaç üniversite mezunu olmak. “Ben istiyor muyum, mezun olunca bu tahsil ne işime yarar…?” diye düşünen az. İşte böyle olunca da üniversite mezunu bir işsiz ordusu oluşuyor. Bunlar duvara çivi çakmayı beceremiyorlar. Fabrikalar ise mavi gömlekli peşinde koşuyorlar. İşte iki örnek:
1.Kayseri’den Sayın Ahmet Şan yazıyor:
“…Yani adam ‘İşsizim’ diyor kalkıp tramvaya binip organize sanayi sokaklarını gezse iş bulacak, ama onu da yapmıyor. İnternetten başvuruda bulunuyor. Bekliyor da bekliyor… Sonuç yok… Niye işveren gözle temas etmek istiyor… Büyük yatırım yaptığı tezgahını teslim edeceği kişiye ne kadar güvenebilirim sorusuna cevap bulmak için… Bugün organize sanayi bölgesine gidin, cadde ve sokaklarda fabrika kapı ve duvarlarında ‘İşçi aranıyor, işçi alınır ve hatta bazılarında asgari ücretten yüksek maaş, yol parası olmaması için servis ücreti artı yemek’ gibi ayrıntılar bile var… Hal böyle iken işçi, iş bulamıyorum diyor, işveren işçi bulamıyorum…”
2. “…Büyümek için yol haritalarını hazırladıklarını söyleyen Ş.K. önlerindeki en büyük engelin personel sıkıntısı olduğunu anlatıyor: Hammadde tedariki, üretim, satış gibi ana faaliyetlerimizde yılların verdiği tecrübeyle sıkıntı yaşamıyoruz ama personel sıkıntısı sektörü maalesef zorluyor. Halen mavi ve beyaz yakadan oluşan 1.400 kişilik istihdamımıza ek olarak 150 kişilik mavi yaka personel arayışımız mevcut. Şirketimiz Lastik İş Sendikası’na bağlı ve bu nedenle ücretlerimiz yüksek. Adaylarımıza gerekli eğitimleri vererek onların gelişimlerine katkı sağlıyor, en büyük yatırımı insan kaynağına yapılan yatırım olarak değerlendiriyoruz. Buna rağmen açık kadrolarımız hâlâ mevcut, bu durum üretimi olumsuz etkiliyor…”
Durum böyle olunca hem işsizliği hem de işçi kıtlığını azaltacak iki tedbiri önemli buluyorum:
1. Endüstri meslek liselerini ve dileyen mezunlarının devam edebilecekleri ilgili mühendislik okullarını teşvik etmek. Meslek liselerinde stajı ciddiye almak, mezunları ara eleman olacak kalitede yetiştirmek.
(İşverenler, burs vererek ve burs alan öğrencilerin yetişme sürecini takip ederek ara eleman yetiştirme işini teşvik edebilirler).
2. Kırsal bölgeden gelen ve şehirdeki ihtiyaca göre vasıfsız sayılan ve bu yüzden işsiz kalan nüfusun, terk edip geldikleri tarla ve bahçelerine geri dönmelerini teşvik etmek
Köyler boşaldı, tarlalar, otlaklar boş duruyor, sular boşuna akıyor. Ülkemizde ve yabancı ülkelerdeki şehirliler zirai ürünlere muhtaç. Kırsalın gençleri için zirai faaliyeti öğrenmek zor değil. Arazi toplamaları yoluyla ekonomik ve verimli zirai faaliyet, kooperatifler yoluyla pazarlama ve baştan sona yardımlaşma mümkün. Devlet de önemli ölçüde destek veriyor.
.Geçmiş zaman olur ki, hayali iç karartır
04:003/03/2024, Pazar
Bir zamanlar askerler, TSK İç Hizmet Kanunu 35. Maddede yer alan “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” hükmünü bahane ederek, dayanak yaparak sivil yönetimlerin tepesinde hegemonya kuruyor, bu maddeyi Demokles’in kılıcı gibi idarecilerin tepelerinde sallayıp duruyorlar; daha doğrusu durmuyorlar, ortalama on yılda bir ayaklanarak bir çuval inciri berbat ediyorlardı.
Önce “İç Hizmet Kanunu” bir kanun, onun üstünde anayasa var, kanunun anayasaya aykırı olması da, aykırı olarak işletilmesi de demokrasilerde mümkün olmamalıdır, ama bizde oluyordu. Bir zamanlar Anayasa Mahkemesi yoktu, gerçek demokrasiye geçmeden veya ara rejimlerde var olanı da birçok şekilde aşmışlardır.
İkinci olarak:
“Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” cümlesinin “Türk yurdunu” kısmına kimsenin diyeceği olamaz. Ancak Türk yurdu nasıl korunur, mesela korumak için harice asker göndermek, üs kurmak vb. gerekmez mi, gerekirse vaktiyle buna niçin itiraz ettiler…?” soruları da var da şimdilik şurada dursunlar.
“Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” cümlesine gelelim: Anayasada sivil hükümetin yetki ve görevleri, yurdun ve düzenin nasıl korunacağı maddeler halinde bellidir; iç hizmet kanunu bu maddelere göre anlaşılmak ve uygulanmak durumundadır, nasıl oluyor da anayasanın üstüne çıkıp sivil demokratik yönetimi tepeleyebiliyordu?
Dedim ya, “geçmiş zaman olur ki, hayali ruh karartır”.
Gelelim 28 Şubat’a.
Dayanak nedir?
Laiklik için kesin ve yakın tehlike, irtica tehlikesi!
Ve tedbir olarak sivil hükümete dayatılan MGK Kararlarının şu maddelerine bakın:
“8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli.
Kur’an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmeli.
Tarikatların faaliyetlerine son verilmeli.
Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalı.
Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmeli.
İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı.
Kurban derileri derneklere verilmemeli.
Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı.
Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı.”
Önce bu maddeler için toptan bir değerlendirme yapalım:
Son iki madde hariç diğerlerinin tamamı kaldırıldı, ne laiklik tehlikeye girdi ne de Cumhuriyet; çünkü bunlar bahane idi, bazılarına göre asıl tehlikeye giren “cebrî kültür ve medeniyet değişimi” idi. Askeri de kullandılar, astılar kestiler ama bu cebir tutmadı; halk Batı uygarlığına geçmeye razı olmadı, ama örselendi, değerler zedelendi. 1950’den sonra sivil toplum cebir metoduna baş kaldırdı, ama silahla filan değil, Batılılaşmış veya Batı taklitçisi tarafın dillerinden düşürmedikleri, ama şartınca uygulamaya da yanaşmadıkları demokratik yöntem ile!
İşte elliden sonra bu sebeple demokratik yürüyüşe karşı tanklı yürüyüş harekete geçirildi!
Tek tek bakalım:
“Kur’an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmeli.”
Kur’an kursları zaten Diyanete bağlıydı, ufak tefek serbest öğretim ve eğitimin ise bahsedilen tehlike ile alakası yoktu.
“Tarikatların faaliyetlerine son verilmeli.”
Verilemez, bu görüş bir cehalet eseridir, tarikatlar dinî ve sosyal hayatın vazgeçilmezleridir, benimsemek ayrı bahis, ama böyledir; yapılması gereken serbest bırakılıp otokontrol düzeni kurmaktır.
“Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalı.”
Allah aşkına şu naifliğe bakın: Şöyle giyinirsek yurt ve düzen tehlikeye giriyor, zorla şöyle giydirirsek kurtuluyor!
“Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmeli.”
Sermayenin yeşili bize göre helal olanıdır, kırmızısı da haram olanıdır. Zorla haram yedirerek mi ülkeyi kurtaracaklardı.
“İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı.”
Medya hiçbir zaman ordumuzun din düşmanı olduğunu söylemedi ve söylemez. Halkımızın diliyle “ordu, Peygamber ocağıdır”. Orduya sızmış ve geçici olarak duruma hakim olmuş din düşmanları vardı, medyanın hedefinde olanlar da onlardı.
Kurban derileri derneklere verilmemeli.
Şimdi veriliyor, yurt düşmanların eline mi geçti, rejim mi değişti!
“Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı ve Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı.”
Bu maddeler önce de sonra da uygulanıyor, sanki ihmal edilmiş gibi kanunsuz, hukuksuz kalkışmaya bahane edilmesi asıl kınanası bir davranıştır.
Neyse geçmiş olsun, şimdi, bugünün dünyasında hakkın, adaletin, faziletin temsilcisi olmaya, bunun için dünyaya sözümüzü dinletecek bir maddi ve manevi güç edinmeye bakalım!
Toklar acıkacak açlar doyacak
04:0010/03/2024, Pazar
Tam insanın bir ruhu/nefsi bir de bedeni vardır. Din dilinde “kalb, ruh, nefs” aynı manada da kullanılır. Bedenin doymaya/beslenmeye ihtiyacı olduğu kadar ruhun da beslenmeye ihtiyacı vardır.
Tam insanlığını idrak edememiş ham adamlar yalnızca bedenlerini beslerler, ölünce bu bedenler kabirde çürür. Tamlığını idrak etmiş olanlar ise az çok ruhlarını da beslerler; ölünce bu ruh/nefs çürümez, yok olmaz, Berzah âlemine gider orada beslenmenin keyfiyet ve kemiyetine göre muâmele görür.
Tam insanlar yalnızca kendi beden ve ruhlarını doyurmazlar, başkalarına da yardım eder, onların da açlık ve tokluk hallerinden istifade etmesini sağlarlar.
Ramazandan Ramazana oruç tutanlar (bunu da tutmayanlar var da, Allah onlara orucu tattırmayı nasip etsin) o ay hariç yıl boyu bedeni beslerler, elbette diğer ibadetlerle ruhu da beslerler, lakin ruhun oruçla beslenmesinden on bir ay mahrum kalırlar.
Hamiyetli Müslümanlar, zekât, fitre ve kurban gibi farz ve vacip ibadetler dışında da ihtiyaç sahiplerine yardım ederek “bedence açların doymasını” sağlarlar, âlimler ve mürşitler ise “ruhların açlığını giderirler, bu manada açlar da tok olur, doyarlar”.
Ruhları beslemenin, insanın ta kendisi olan nefisleri eğitmenin, emmâreden rıza makamına kadar yükseltmenin genel ve kişilere özel yolları vardır ama bir eğitim aracı olarak açlık hemen her eğitilende ortaktır.
Az yemek, az uyumak, az konuşmak (yani bunları kontrollü yapmak) ve ibadetler, bedenin günahlara karşı zayıflamasını sağlar, ruhun/nefsin ise yücelere doğru tırmanmasını kolaylaştırır.
Hz. Mevlânâ’nın bir temsîli var:
“(Kurşun kalemi gibi) sivri uçlu bir kalem toktur, onu mürekkebe batırırsanız aldığı kadarıyla birkaç kelimeyi zor yazarsınız, (dolma kalem ucu gibi) divit ucu ise açtır; onu mürekkebe batırınca satırlarca yazarsınız…”
Ruhu beslemek, nefsi eğitmek maksadıyla bedence aç kalmak insanı divit ucu gibi yapar, insanın kemal yolculuğunda güç kaynağı gibi olan feyz (mürekkep) işte bu aç divite dolar, tok olana dolamaz.
Biz kullar eksik veya tam olarak yapabildiğimiz bütün ibadetleri Allah’a yaparız, peki niçin “Oruç benim içindir…” demiş!
Birincisi belki oruç görünmediği için ihlas (sırf Allah için olma) haline daha uygun olmasıdır.
İkincisi ise Ezel Bezmi’nden (Kâlû Belâ’dan) beri Rabb’inin hasretini çeken ruhumuzun, beden hazlarının engellerini aşarak vuslat devletinden nasip alma imkânıdır.
Şimdi merhum olan bir arkadaşımın, ayakkabı tamircisi bir tanıdığı varmış, yemek yeyince, “Şükür bugün de nefsi körelttik” dermis. Arkadaşım bana bunu anlatınca şöyle demiştim: Asıl insan aç olunca nefis körleşir, günaha mecali kalmaz, bedeni besleyince nefis gözlerini dört açar ve harama helale sarkıntılık etme gücü bulur.
Bu nefs-i emmâre ile ilgili bir açıklama idi.
Nefis oradan birkaç basmak yukarıya çıkınca kemal yolcusu, günah işleme gücüm zayıflasın diye aç kalmaz (oruç tutmaz), yeme içme, cima vb. zevkinden âzâde kalarak Rabb’ine yaklaşmanın tarifsiz zevkine ermek için oruç tutar, açlığı tokluğa tercih eder.
Gelin ey ruhu aç, bedeni toklar, şunu tersine çevirelim!
Bulamadıkları için açlık çekenleri ise doyurarak ruhun ve nefsin açlığını düşünme fırsatı verelim.
Biz şükürden aciziz işte boynumuz bükük
Senin affın rahmetin günahımızdan büyük
Lütfettin üç ayları rahmet ayını gördük
Bu rahmet deryasına soyunup dalmak yeter
Nefsimizi yarattın o bizim özümüzdür
“Kâlû Belâ” ezelde verilmiş sözümüzdür
Namazla seni anmak aydınlık gözümüzdür
En büyük mutluluğu kullukta bulmak yeter
Nefsimin ruha bakan penceresini açtım
Oruçluyum mutluyum hâlbuki susuz açtım
Fânîden kurtuldukça Bâqî olana kaçtım
Yemek içmek yerine huzurda kalmak yeter
Nefis fâni olunca huzura açlık başlar
Huzur sevinci olur gözden dökülen yaşlar
Mâsivâdan huzura göç edelim kardaşlar
Bu mutlu göç yolunda sararıp solmak Cumhurunittifakı biz bize yeteriz
.
Allah sormaz mı!
04:0017/03/2024, Pazar
Hayatın her adımında en güzel örneğimiz olan Efendimiz (s.a.) duaların en güzelini ve şüphesiz makbulünü yapardı, Bedir harbinden önce ellerini iyice semaya kaldırarak yaptığı içten duâ Hz. Ebû Bekir’in içini yakmış, “Yeter Ya Resulellah, Allah duanı kabul edecek ve bizi muzaffer kılacaktır” mealinde konuşarak O’nu teskin etmeye çalışmıştı.
Evet O, duaların en güzelini ve en makbulünü yapıyordu, ama tedbirde de kusur etmiyordu, “Din Allah’ın o korusun, ben develerimi kurtarmaya bakarım” demiyordu, O biliyordu ki, Allah Teâlâ rızkı da, dini ve ümmeti korumayı da, diğer lütuflarını da kulları vasıtasıyla veriyor ve yapıyordu. Şu halde kullar hem sözlü dua edecek hem de gerekli tedbirleri alacak, üzerlerine düşeni eksiksiz yapmaya çalışacaklardı.
O’nun zamanında en etkili savunma ve taarruz gücü okçular ve atlı birlikler idi; bu sebeple Allah Teâlâ “Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup caydıracak ne kadar güç hazırlayabilirseniz eksiksiz hazırlayın…” (Enfâl:8/60) buyuruyordu, Resulü de bunu kemaliyle yapıyordu.
İsrail zulmünü dinlemekten, görmekten kalbimizde yanacak takat kalmadı, ama sözlü dua ile yetinmek olmaz ve yetmez. Elbette başka şeyler yapanlar da var, ancak yetmiyor, zulüm devam ediyor.
Bir whatsapp grubunda aşağıdaki sözleri yazdım:
Ramazan cümlemizi Yaratana layık kullar eylesin. Bu eylemeye bizim katkımıza Rabbim yardımcımız olsun.
Gazze konusuna gelelim; aslında hiç gitmeyelim de gelmeye hacet kalmasın!
Bu çağın uluslararası ilişkilerde felsefe ve ahlakı iki temele dayanıyor: Çıkar ve bunu sağlayacak güç.
BM dahil Batı ve Doğu her gün İsrail’i kınıyor. Yapmayın etmeyin diyorlar. Müslümanlar dua ediyor, siyonistlere lanet okuyorlar… Şu ana kadar tatmin edici bir sonuç oluşmadı. Çünkü İsrail’in elinde çok zora düşerse kullanabileceği nükleer silah gücü var, bir de arkasında ABD; yani güç ve sınır tanımayan bir çıkar (amaç) hırsı.
İşte bu iki sâik varsa insaf ve merhamet dilemenin faydası olmuyor.
Peki ne yapalım?
Açlıktan ölmemeleri için elimizden ne geliyorsa fert, kuruluşlar ve devlet olarak onu yapalım; tekrar ediyorum “elimizden ne gelirse!”
Tabii orta vadede olur ama mutlaka atom bombamız olsun. (Kenevir de ekelim)
Her dem sözünü ettiğimiz şu birlik; evet daha küçük sayılacak ayrılık sebeplerini paranteze alarak ne kadarı oluyorsa o kadar birliği vazgeçilemez amaç ve gayret konusu edinelim
Bütün dünyada çok adamımız var. Düzenli lobi faaliyeti yapalım ve bu maksatla örgütlenelim…
Tabii daha yapılacaklar da vardır ama öncelikli gördüklerimi yazdım.
Ramazan rahmet ayı ise ki öyledir bu yalnız Allahtan kullarına değil kulları arasında da olsun.
Selam ve dua ile
Şimdi şunu hatırlatmak üzere ekliyorum:
“En kolay cihad” adını vermiştim boykota.
Etkili olduğu da kesinlik kazandı.
Peki niçin her Müslüman bunu yapmıyor; bu “elimizden gelen bir şey” değil mi? Kim mani olabilir. Bir malı, zaruret yoksa almazsınız vesselam, az çok onun yerini tutanı alırsınız vesselam, yahu bunu niçin yapmıyoruz, Allah sormaz mı!!!
.Din, kültür, medeniyet sapkınları boş durmazlar
04:0024/03/2024, Pazar
Bize göre hak dinden olmayanlar ile ahlaksız olanları ikiye ayırmak gerekiyor:
Bir kısmı inancına, görüşüne, ahlak tercihine… göre yaşar da herkesin kendisi gibi olması için çalışmaz; böyle bir derdi yoktur.
Bir kısmı ise farklılığa tahammül edemez, herkesin kendisi gibi inanması, düşünmesi ve yaşamasını amaç edinir, bunun için elinden geleni geri koymaz.
Çok zaman geçmedi, bir ara “yaratılış mı” “evrim mi” konusunu ele aldılar, birkaç yıl insanları bu saçma tartışma ile meşgul ettiler. Okullara, kitaplara, görüntülü görüntüsüz yayınlara el atarak evrim teorisini bir bilimsel veri gibi takdim, telkin ve hatta icbar etmeye çalıştılar.
Son birkaç yıldan beri de bütün dinlerin ve adına uygun ahlak sistemlerinin kabul etmesi mümkün olmayan, insanın yaratılıştan, varoluştan gelen (fıtrî olan) en temel özelliğini yok sayan “cinsiyesizlik” sapmasına daldılar. Bu yazıda iki alıntı ile işin hangi boyutlara vardığına dikkat çekmek istiyorum ve inanıyorum ki, başta Milli Eğitim ve Aile… bakanlıklarımız olmak üzere ilgili bakanlıklar ve cihetler her şeyin farkındadırlar, gerekli tedbirleri almaktadırlar. Tedbirler konusunda ara sıra kamuoyunu aydınlatmanın faydalı olacağını da eklemek isterim.
Birinci alıntı:
“ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bakanlık personeline sözde ‘cinsiyetçi’ dil kullanmayı yasakladı. Blinken’ın yasakladığı ifadeler arasında ‘anne ve baba’ bile bulunuyor. Bakan Blinken’ın, LGBT dayatmasıyla personeline yasakladığı kelimeler; “Erkek iş gücü, siz adamlar, bayanlar ve baylar, anne/baba, oğul/kız, koca/eş.”
İkinci alıntı:
“UNICEF Epstein Pedofili Ağı, Cinsiyet Eşitliği ve Okul Öncesi Eğitim”
“…UNİCEF’i bilmeyen yoktur sanırım. Nedir, ne iş yapar sorularına bu yazıda biraz cevap var. Fakat daha geniş cevap bulmak isteyenler Türkçe internet sitesine başvurabilir. Dediklerine göre UNICEF, dünya çocuk hakları merkezli, çocukları koruma, geliştirme, yetiştirme ile ilgili uluslararası yasal bir kuruluş. Türkiye de bu kuruluşa üye. Sözleşmeleri imzalamış ülkeler başta olmak üzere bu kuruluş temsilcilikleri vasıtasıyla raporlar hazırlıyor hatta denetlemeler de yapıyor. Bağışlar dâhil devlet gibi bütçesi var.
“Türkiye ölçeğinde bakarsak (Türkçe internet sitesinden özetliyorum) UNICEF; çalışmalarını çok sayıda bakanlık ve hükümet kuruluşu ile birlikte sürdürmektedir. Bunların arasında Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Gençlik ve Spor Bakanlığı ve GAP İdaresi ile birlikte Belediyeler, Kızılay gibi sivil toplum kuruluşları, UNICEF Türkiye Milli Komitesi ve diğer ulusal ve uluslararası STK’lar yer alıyor. Ne iş yapıyor? Şunları:
“UNICEF, Türkiye’de çocuk koruma sistemlerinin güçlendirilmesine ve tüm çocuklar için toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etmeye odaklanmaktadır. Dayanağı da şu cümle: “Türkiye’de, başta savunmasız durumdaki gruplara mensup kız çocukları olmak üzere pek çok çocuk, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yerine getirmeleri konusunda baskı altındadır. Buna özellikle çocuk yaşta evlilikler olmak üzere toplumsal cinsiyete dayalı şiddet de dâhildir. Yasal çerçeveye rağmen, sosyal normlar kadınların ve kız çocuklarının toplumdaki rollerini ve güçlenmelerini kısıtlamaktadır…”
Bunlara şunu demek isterim:
Bizim insanımız vesayete ve güdülmeye muhtaç cahil, aklı ermez, sözde uygar toplulukların rehberliği olmadan doğru yolu bulmaları mümkün olmayan bir insan çeşidi değildir. Evet, milletine ve milli değerlerine yabancılaşmış inanlarımız da vardır ama büyük kitleye göre bunlar marjinaldir, ne uzar ne kısalırlar. Ama hemen eklemeliyim: Gafil olursak uzarlar, aklımızı başımıza devşirir gerekli tedbirleri zamanında alırsak daha da kısalırlar; zorla değil, yolları çıkmaz olduğu için kısalırlar!
Yeri gelmişken bir hususa daha işaret etmek istiyorum:
Evet, henüz evlenme çağına gelmemiş, maddi (biyolojik) ve manevî (akıl) bakımından evlenecek yaşta ve başta olmayan “küçük” kızları zorla veya akılları ermediğinden evlendirmek asla tasvip edilemez, böyle bir evlilik ve aile “ilk ve en önemli İslam okulu” olamaz. Ama ortada bir problem daha var ve küçüklerin evlendirilmesi konusunda hassas olanlar bu meseleye ilgi duymuyorlar:
Mesele, giderek artan evlenme yaşı ve tek çocukla yetinme olayı.
İslam, ailenin oluşması ve amacına ulaşması, nüfusun sağlıklı bir nicelik ve nitelikte olması için hem otuz-kırk yaşına kadar evlenmemek hem de tek çocukla yetinmek sakıncalıdır. Önemli bir mazereti olmadan bunu yapanlar, dinî bakımdan da sorumlu olurlar.
Ağır ve yüz kızartıcı suçlara bile verilen ceza böyle oldukça
04:0031/03/2024, Pazar
İlk gençlik yıllarımda bir köyde şöyle bir olay gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşmıştı.
Kocası vefat etmiş, çocukları olan bir dul kadın ziraat faaliyetini üstlenmiş, yalnız başına, köyden biraz uzak tarlasında çalışıyor. Kadına göz koymuş bir soysuz geliyor bıçak vs. tehdidi ve erkek gücüyle kadına tecavüz ediyor. Kadın çekinmiyor, karakola oradan da mahkemeye gidiyor. Soysuza yedi buçuk yıl hapis cezacı veriyorlar. Bir iki yıl yattıktan sonra bir af çıkıyor, pislik, elini kolunu sallayarak köye geliyor, kadın köy çeşmesinde komşularıyla imece usulü yün yıkıyor, adamı görünce “yahu bu soysuza yedi buçuk yıl hapis cezası verilmedi mi” diye yakınıyor, “af çıktı, hükümet affetti” diyorlar. Hemen koşarak eve gidiyor, tabancayı alıyor ve soysuz henüz evine ulaşmadan karnına yedi kurşun yerleştiriyor ve dönüp kadınlara “Bu adam hükümete değil, bana tecavüz etti, hükümet onu nasıl affedermiş, asıl beni affetsin” diyor ve gidip karakola teslim oluyor.
Olay bu.
Gün geçmiyor ki sudan sebeplerle öldürme ve yaralama olaylarına, küçük büyük, erkek kadın demeden işlenen, vicdanlarımızı yaralayan cinsel tecavüz suçlarına ait haberlerle, üstelik görüntülerle perişan olmayalım.
Felsefe, gerekçe ne olursa olsun suç teşkil eden öldürme, yaralama ve cinsel tecavüz suçlarına verilen cezalar artırılmadıkça biz daha çok yanacağız, mağdurlar da daha ziyade kahrolacaklar.
TC. Ceza Kanunu’na şöyle bir baktım. Bu iki konuya ait suç-fiil tespiti oldukça tatmin edici, ama cezaya gelince, hayata karşı işlenmiş suçlarda ceza “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını” geçmiyor.
Cinsel taciz suçunun hem basit halinin hem de nitelikli halinin üst sınırı 10 yılı geçmediği için görevli mahkeme de, ağır ceza mahkemesi değil, asliye ceza mahkemesi oluyor.
“Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı hakkında kanun” var. Bu kanun sayesinde, zaten az olan cezalar daha da aşağıya iniyor, “sözde denetimli serbestlik” ile suçlular aramızda dolaşıyorlar.
Bir kimse “yaralarsam yaralanırım, haksız ve kasten öldürürsem beni de devlet öldürür, aç açık olmadığım halde ve hayatın zorunlu kıldığı miktarı aşarak çaldığım zaman bir daha bu suçu işlemeyecek hale getirirler” demedikçe, böyle bilmedikçe, kanun ve uygulama böyle olmadıkça adalet, yukarıda anlattığımız kadın gibilere kalır, siz buna anarşi de deseniz bu böyle olur; gücü yeten bizzat adaleti sağlamaya kalkışır ve tabii bu da ayrı ve önemli bir sosyal problem oluşturur.
.Gösteriş ve istismar
04:007/04/2024, Pazar
Önce Ramazan bayramınızı tebrik ediyorum; ediyorum çünkü bayram, Allah Teâlâ’nın kullarına bayramlık ödüllerini lütfettiği günlerdir, bize ve size o lütuflar nasib olsun!
Hayat, dünyada olandan ibaret değildir; o ödüllerin bir kısmı bu dünya hayatında, bir kısmı da ebedî hayatımızda çok işimize yarar, bereket, bağışlanma, kurtuluş vesilesi olur.
Fıkıh kitaplarının “helal-haram” bölümünde şöyle bir ölçü vardır:
Bir dükkan sahibinin, elinde tesbih ve dilinde açık zikir (Allah, Lâ ilahe illallah, elhamdlillah, hû…) âdeti olsa, bunu bir kimseye göstermek ve duyurmak için değil, samimi ve âdet edindiği için yapar olsa, dükkâna müşteri geldiğinde bunları gizlemesi gerekir, gizlemezse kazancı mekruh olur. Eğer bunları, müşteriye dindar gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa kazancı haram olur.
Şu halde din istismarı haramdır.
Bu fiilin ihlas ile de yakından ilişkisi vardır; yapılan sırf (başka hiçbir amaç, emel, menfaat… olmaksızın) Allah için olmazsa, ibadete başka bir muhatab veya menfaat karışırsa ihlas ortadan kalkar, gizli şirk gerçekleşir.
Bu sebepledir ki, farz ibadetlerin teşvik için açıkta, nafilelerin kimse görmeden yapılması uygun bulunmuştur.
Şimdi bakalım:
Bir kimse halkın beğenisini, oyunu, parasını… almak için -aslında yapmadığı, âdeti ve hayat tarzı olmadığı- ama halkın hoşuna gideceğini bildiği bir ibadet veya daha geniş manada dini davranışta bulunursa işte bu “din istismarıdır”.
Mesela insan Cuma namazına, cemaatle namaza iki maksatla ve saikle gider:
1. Allah rızasından başka bir amacı, beklentisi yoktur ve imkan, fırsat elverdikçe bunu öteden beri yapmaktadır. Bu davranışta “din istismarı” yoktur.
2. Öteden beri –mesela siyasete girmeden önce- yapmadığı bir ibadeti veya dini davranışı halka göstermek, halkı aldatmak için yaparsa işte bu “din istismarıdır.
Aklımızda bulunsun!
Birkaç soru ve cevap
04:0014/04/2024, Pazar
Soru
Ekonominin böyle olması Rabbimin bize bir gazabı mı?
Cevap
Rabbimiz Kitabında, başımıza gelen kötü durumların (musibetlerin) bizim kusurlarımızdan kaynaklandığını açık ve kesin olarak beyan buyuruyor (Nisâ: 4//9; Şûrâ: 42/30…) İnsanlar her azıp sapınca Allah Teâlâ gazap edip dünyada ceza verseydi kötülük ve imtihan olmazdı. Allah’ın muradı, hür iradeye sahip insanların iyi de kötü de yapabilmeleri ve bunun karşılığını dünyada ve ahirette görmeleridir. Duanın, ibadetlerin, adaletin, paylaşmanın, elden geleni usulünce yapmanın … güzelliklere, bunların tersini yapmanın da kötü sonuçlara -Allah’ın izni ve kanunu ile- sebep olacağında şüphe yoktur.
Soru
Eşim faizli kredi çekmez isem boşanmak ile tehdit ediyor. Annemler ile aynı apartmanda oturuyoruz ve 2+1 ve kendi evimiz. Daha büyük başka bir ev istiyor. Ne yapmalıyım.”
Cevap
Böyle bir eş ile yaşamaya devam etmeyelim.
Soru
Survivor izlemek ve katılmak günah mı?
Survivor, kadın erkek beraber bir adada yaşayan bir yarışma programıdır.
Mahrem olan kadın ve erkek aynı yerde yatabiliyor, mahrem yerleri açık ve vücutlarını görebiliyor, yarışmayı kazandıklarında birbirlerini öpebiliyor, sarılabiliyor. Bu tür programlara katılmak veya izlemek caiz mi, kazanılan para helal mi?
Cevap
Bu yarışma bizim dini ve ahlaki kural ve değerlerimize göre, ayıptır ve günahtır. Bu yarışmaya katılmak elbette caiz değildir. Günah işleyerek kazanılan para da helal olmaz. İzleyen de günah işlemiş olur.
Soru
Sendikalar memurlardan ayda 30-40 lira para alıyor. 3 ay sonra 400 TL üyelerine veriyor. Bu caiz mi?
Cevap
Sendika, topladığı parayı hangi yetki ile ve nasıl arttırıyor ona bakmak gerekir. Meşru olan ortaklık veya vekalet usulüyle ticaret, üretim ve yatırım yaparak kazanıyor ve onu paylaşıyor, onun kârından veriyorsa bu helal olur. Faiz ise haram olur.
Soru
Kur’an’da neden tecavüzcünün nasıl tespit edileceği yazmıyor?
İnsan hayatını düzenleyen ve evrensel olan Kur’an-ı Kerim’de zina suçu ile ilgili şahit getirmek gerektiği ve zina iftirası ile ilgili ayetler olmasına rağmen neden tecavüz suçunun nasıl tespit edileceği, şahit gerekip gerekmediği ve cezası yazmıyor? Sonuçta tecavüz ve zina aynı şey değil. Kur’an insan hayatının bütün noktalarını düzenlemiyor mu yoksa? Bu konuda kesin bir hadis veya ayet olmazsa nasıl tecavüz suçu ile ilgili Şeriat kanunları, hukuk oluşacak? Kamer suresi 37 veya Yusuf suresi 26 bu konudan mı bahsediyor? Bu durum İslam alimleri tarafından nasıl anlaşılmıştır?
Cevap
Tecavüz suçu ve cezası diğer birçok hüküm gibi Kur’an’da, Sünnet’te ve ictihadda (fıkıhta, mezheblerde) mevcuttur.
Tecavüzcü zina yapmış ise Kur’an ve Sünnette var olan zina suçunun cezasını çeker.
Tecavüzcü mağdura zarar vermiş ama tarife uygun zina yapmamış ise Kur’an’da ve Sünnette mevcut olan “zulmetme, dokunulmaz olan cana, mala, namus ve şerefe tecavüz etme” suçunu işlemiş olur. Bu tecavüzler hem günahtır, hem de suçtur; cezasını tayin, gerekli kanunları çıkarma ve infaz vazifesini de İslam, yönetime (ülü’l-emre) bırakmıştır. Bu tecavüzler, ülü’l-emrin af yetkisinin de dışında bırakılmıştır.
Bütün bu söylediklerim hakkında ya ayet ve hadis vardır veya dinin gayesi ile birçok nassın ortak mana ve hedefinden ictihad ile çıkarılmıştır.
Yûsuf suresinde (12) suçlunun tespiti için bir bilen kişi, bir usul teklif etmiş ve o usul ile suçlu tespit edilmiş; bu Kur’an’da naklediliyor, başka bir Peygamber ve şeriata ait olsa da Kur’an bunu reddetmiyor, alimlerimiz bundan da istifade ediyorlar.
26. Yûsuf, “Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi” dedi. Kadının akrabasından biri şöyle bilirkişilik yaptı: “Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır.
27. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir.”
Kamer suresinde (54) bir mucize var, suçluların gözlerinin kör edilivermesi ve arkasından kalıcı bir azabın gelmesi normal hayatta ve ispat usulünde olağan değildir. Bu olay, işlenen günahın ve suçun, dünyada ve ahirette ceza göreceğine delil olarak anlaşılabilir.
36. Aslında Lût, kendilerini bizim amansız yakalayışımıza karşı uyarmıştı; ama onlar bu uyarıları şüpheyle karşıladılar. 37. Üstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları! 38. Ve nihayet bir sabah, kalıcı bir azap onları yakalayıverdi. 39. Tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları.
Tebliğ mi temsil mi?
04:0021/04/2024, Pazar
Bu yazının başlığı “nesiller arasındaki mesafe”, “kendi söyler kendi dinler”, “iletişim dilini biliyor muyuz” gibi birçok ifade olabilirdi.
Niçin yazdım?
Bir WhatsApp grubunda bir okumuş yazmış hanım kızımızın, kendi zamanının okumakta olan kızı ile diyalogu.
Kız annesine diyor ki:
Tebliği bırakın, temsile geçin!
Ben daha başta fikrimi açıklayayım:
Ne tek başına tebliğ ile olur, ne de tek başına temsil ile sonuç alınabilir.
Bunlar paralel, el ele yürümelidir.
Ama mesele burada bitmiyor. Nasıl temsil, nasıl tebliğ soruları da anlamlı, gerekli ve üzerinde çalışılması gereken sorulardır.
Öyle “temsil” vardır ki kaçırır, öyle “tebliğ” vardır ki muhatabın ruh ve düşünce dünyası ile alakası yoktur.
Her ağzı olan konuşmamalı, boşluğa konuşanlar coşmamalı!
Hayli zaman önce bir fıkra dinlemiştim:
Bir dede torununu karşısına almış ve tebliğe başlamış, öyle konuşmuş ki kendi de beğenmiş, konuşmanın şehvetine kapılarak devam ediyormuş. Torunu dinler gibi yaparken elinde bir karton varmış, onu bir boru haline getirmiş, bir gözünü yummuş, diğer gözünü borunun bir ucuna dayamış ve dedesinin, kendisini hiç ilgilendirmeyen konuşmasını keserek “Dede, buradan seni görüyorum” diye seslenmiş, zavallı dede ne yapacağını bilemez olmuş ve susmuş.
Bir başka fıkra:
Bir köyün imamı değişmiş, yeni imam ezanı okumuş camiye gelen olmamış. Birkaç vakit böyle geçince köylünün toplandığı kahve veya odaya gitmiş, camiye niye gelmediklerini sormuş, “Giden imam, çarıkla camiye girilmez deyip tutturdu, bizim de çarıklarımız çözüp çıkarmak zorumuza gidiyor, o yüzden camiye gelmiyoruz” demişler. Yeni imam “Yahu gelin, çarıkla girin, sakıncası yok” deyince cami dolmuş, namazlar cemaatle kılınır olmuş. Derken bu imamın da süresi dolmuş, bir başkası gelmiş, devir teslim namazı için ezan okumuşlar, cemaat çarıklarıyla camiye doluşunca yeni imam “Bu ne iştir yahu, camiye çarıkla girilir mi, sen niçin bunlara mani olmadın” diye feryad etmiş, muhatabının cevabı şöyle olmuş: “Ben çarıklarıyla camiye soktum ve namazlarını cemaatle kılmalarını sağladım, sen de camiyi boşaltmadan yapabilirsen çarıklarını çıkar! demiş.
Bu konuda, eski nesil için aruz vezinli bir şeyler de yazmıştım
Eğit Nesli
Derûn-i dilde ahvâl-i perişanım bilen yoktur
Bu hâlin derdine yanmış meded Yâ Rab diyen yoktur
Dayanmaz dağlar emmâ bencileyin dert çeken yoktur
“Gel ey nâsih ko pendi hâl-i dilden bî-habersin sen”
Benim derdim benim ufkum seninkinden uzak bilsen
Boşa atmak ve tutmaktan geçip dünyamıza gelsen
Bana hemdert olup gözyaşlarım zahmet edip silsen
Dilin kalbin bana uymaz, rahat vermez, ne dersin sen
Bugün gençler oyun oynar sanal âlemlere dalmış
Mürebbîler bu dünyaya Fransız hem yaban kalmış
Değerler, din ve ahlak düşmanım bizden neler ç’almış
Muhatap başka yerde hangi vâdîde gezersin sen
Ağaç gelmez sana sen zahmet et, yaklaş ağaç şurda
Silahlan ilm-ü irfanla ve kaptırma avın kurda
Şu sosyal medya âfettir saçar mikrop güzel yurda
Eğer iman ve irfandan nasip varsa ezersin sen
Hulâsa Hayri der kardeş nesil gitmekte ellerden
Şikayet düşmüyor akşam sabah her yerde dillerden
Şikayet çare olmaz gel usul öğren de ellerden
Eğit nesli, olur bizden ve alnından öpersin sen
8 Nisan 2024
Niçin Diyanet
04:0028/04/2024, Pazar
Cuma namazı için gittiğim bir camide, izinli imamın yerine hutbeyi irad edip namazı kıldıracak olan kişi elindeki, Diyanet’in hazırlayıp gönderdiği hutbeyi kısmen okuduktan sonra irticali olarak bir cemaatin önderinden nakiller yaptı. Görebildiğim kadarıyla bundan rahatsız olan cemaat kesimi de oldu.
Hatipler irticalen konuşmaya meraklılar ama pek çoğu bunu beceremiyor, saçmalıyor, dinleyenleri rahatsız ediyorlar. Aşağıda bu hutbe konusuna döneceğim.
Türkiye’de bir kesim, kendilerini tavizsiz Müslümanlar diye takdim ederek veya böyle bilerek eskiden beri Diyanet’i taviz vermekle, düzenin uydusu olmakla itham eder ve eleştirirler. Bunlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister, bıkıp usanmadan konjonktürel olarak yapılamayacak şeyleri iktidardan talep eder ve yapmadı, yapmıyor diye yıpratıcı propaganda yaparlar.
Ben 1954 yılında henüz İmam Hatip öğrencisi iken Konya’da imam ve hatiplik görevine başladım. Sonra vaizlik, sonra ortaöğretimde öğretmenlik ve sonra üniversitede hocalık yaptım. Tek parti sultasından sonra ve demokrasinin kesintiye uğramadığı zamanlarda mevcut düzen, kanun ve diğer mevzuata rağmen istediğimizi söyledik. Ucuz kahramanlık yoluyla bir yerlere tırmanmak istemeyenler, Diyanet cihetinden bir engelle karşılaşmadılar, Diyanet de dini grupların kendilerini sınırladığı kadar kendini sınırladı ve asla düzene itaat edeceğim diye Allah’a âsi olmadı. Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin üstünde bir fiil ile yükümlü tutmuyor, hikmeti emrediyor, fitneyi yasaklıyor; Diyanet de işte bu talimata göre hareket etti (kısa süreli askerî dikta zamanlarında zorlama ve zorlanmalar olmuş, bunu da en az zararla atlatmaya çaba gösterilmiştir).
Hâsılı elimizde vakfıyla beraber Diyanet gibi muazzam bir kurum var, bu kurum vasıtasıyla halkın sağlıklı İslâmlaşma yolunda adımlar atması mümkün, iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler dışında Diyanet karşıtlığı, daha sıkı ve tavizsiz dindarlığa bağlanamaz.
Şimdi gelin Diyanet’in genel olarak hizmet hacmine ve özel olarak da hutbe hazırlama işine bir bakalım. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Selim Argun Hoca’ya atfedilen, Diyanet’in içeride ve dışarıda nasıl takip edildiği ve hutbelerin nasıl hazırlandığına dair bir bilgi notuna göre:
“Türkiye’deki 90.000 camide irad edilen Cuma hutbeleri ülkemizde yaklaşık 25 milyon kişiye ulaşmaktadır… Başkanlığımızca her hafta düzenli olarak yedi farklı dilde hazırlanan hutbeler hem yurt içinde hem de yurt dışında birçok resmi ve gayri resmi kurum ve kuruluş tarafından yakinen takip edilmektedir.”
“Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yüz yıllık tarihinde hutbe hazırlanması ve iradı konusunda bugüne kadar birçok farklı yol ve yöntem denenmiştir. Bir dönem inisiyatif tamamen imamlara bırakılmış ve her imam kendi hutbesini hazırlayarak cemaatine okumuştur. Şüphesiz bu yöntem din görevlisinin mesleki gelişimine katkı sağlayan bir yöntemdir. Ancak yeteri kadar hazırlık yapmadan hutbeye çıktıkları gibi, imamların şahsi husumeti olan kişilere minberden ayet ve hadislerle mesaj verdikleri de vaki olmuştur. Bir dönem il müftülükleri bünyesinde Hutbe Hazırlama Komisyonları kurulmuş ve il merkezinde hazırlanan hutbeler ilçe ve köylere ulaştırılmıştır. Belli dönemlerde Başkanlık Merkez’de sadece konular belirlenmiş taşraya gönderilmiş bazen de bugün olduğu gibi hazırlanan ortak hutbe tüm camilere gönderilmiştir. Bugün de güncel gelişmeler, toplumumuzun, İslâm âlemi ve insanlığın içinden geçtiği süreçler, talep ve ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak ihtiyaç duyulan konulara göre hutbeler Başkanlığımız bünyesindeki uzman bir ekip tarafından hazırlanmakta ve ülkemiz genelindeki camilerde okunmaktadır.”
“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir. Ayrıca, yedi farklı dile tercüme edilen hutbeler, görme ve işitme engelli kardeşlerimiz için de seslendirilmekte ve işaret diline aktarılmaktadır.”
“Hutbe komisyonunca hazırlanan hutbe, önce daire başkanına, sonra genel müdüre, ardından ilgili başkan yardımcısına ve en sonunda da Sayın Başkanımıza arz edilmekte ve son okumayı bizzat kendisi yapmaktadır. Gerekli gördüğünde başkalarına da göndermekte ve onların da teklif ve tavsiyelerini almaktadır. Bütün bunlara rağmen, herkesi her zaman memnun edecek bir hutbeyi kaleme almak mümkün değildir.”
İslâm’da kadının değeri üzerine
04:005/05/2024, Pazar
“Birkaç sorum var. Elimden geldiğince kısa tutmaya çalıştım” diyor, bir bayan, sorular da soru değil, itham ve iftiralardan oluşuyor.
Cevaplarımla beraber paylaşıyorum.
1. Hamilelik dolayısıyla kadına verilen ödül nedir? Çünkü bildiğim kadar bir kadın ancak anne ise değerlidir ve bu durumda bile erkekten sadece yüzde 1 daha iyi duruma geliyor.
Cevap
Hz. Aişe hiç anne olmadı, ama Peygamberimizin (s.a.) en sevgili ve değerli eşi idi.
Kadının da erkeğin de çocuk yapmaya müsait yani biyolojik ve fizyolojik durumu tam olması her yerde, her devirde istenen bir durumdur. Çocuğu olmayan erkek ve kadın bu bakımdan eksik sayılır ama İslâm’a göre insanlık değeri eksilmez.
2. İslâm, kadının duygusal ihtiyaçlarını neden ihmal eder? Kadınlar duygusal olduğu için bin kısıtlamaları vardır ama söz konusu faydalanma objesi olduğu zaman hiçbir şeyde kısıtlama yoktur. Örnek: Bir erkek cinsel isteklerini kontrol etmekte zayıf olduğu için dört kadınla evlenebilir ama kadınlar da duygusal olduğu halde onların sorunu kimsenin umurunda değil.
Cevap
Kadının cinsellik ve duygusallığı İslâm’da gözden uzak tutulmamıştır. Örneğimiz olan Peygamberimiz (s.a.) eşleri ile yakından ilgilenmiş, onları mutlu etmek için nezih eğlencelere götürmüş, gönüllerini hoş etmek için koşu yapmış, yarışmış, cinsel temasta onların da tatmin olmaları için gerekenin yapılmasını istemiştir. Erkeklere hitaben “Ailenizin de sizin üzerinizde hakları vardır…” buyurmuştur. Eşine karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen erkekten zarar gören kadının ayrılma ve tazminat talep etme hakkı vardır.
İslâm’da erkek, sırf cinsel arzusunu tatmin için değil başka mücbir sebeplerle birden fazla kadınla evlenebilir. Buna maddi ve manevi gücünün yeterli olması ve evlendiği takdirde adalete riayet etmesi şarttır. İlk kadın razı olmazsa ya evlenemez veya o kadının (tahammül edemediğinde) ayrılma hakkı doğar. İkinci kadınla evlenmek farz değil, vacip değil, dîne dâhil sünnet de değildir; âdettir ve bir âdete sınırlayarak şartlı izin verilmiştir… Böyle olmasaydı bir kadınla yetinen bütün erkekler dînî sünneti terk etmiş sayılırlardı; hâlbuki böyle bir anlayış yoktur. Sosyal şartlar ve âdetler değişip de ikinci evlilik nadir hale gelince ilk hanıma etkisi daha yıkıcı olur, sırf doyma bilmez şehveti için bunu yapan kimse makbul bir Müslüman sayılmaz.
Kadın birden fazla erkekle aynı zamanda evli olamaz; çünkü bu olduğunda aile olmaz; aile olmazsa cemiyet, millet, ümmet olmaz.
3. Kadını neler motive etmelidir? Çünkü onlara özel hiçbir şey yoktur. Bir şey istemeyelim mi?
Cevap
Erkeğe olup da kadına olmayan özel şey nedir? Böyle bir şey yok. Tam aksine kadın çalışmaya ve evi geçindirmeye mecbur değil, erkek mecbur. Kadın asker olmaya mecbur değil, erkek mecbur. Kadın, yakın akraba erkekleri için diyet ödemeye mecbur değil, erkek mecbur. Erkek altın ve gümüşü ziynet olarak kullanamaz, kadın kullanabilir…
4. Erkeklere huri var. “cennette kıskançlığın kaldırılması durumu” da sadece kadın içindir.
Bunun anlamı, erkeğin istediği kadına sahip olması ve bu yakınlaşmanın kolay hale getirilmesidir. Ama kadın hiçbir şey hissetmez. Bu önlem neden kadın için var?
Cevap
Bu tespit doğru değil.
Cennette her kişinin (erkek olsun kadın olsun) her istediği kendisine verilir. “Orada nefislerin istediği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır” (Zuhruf: 43/71) buyuruluyor, “erkeklerin…” demiyor.
Cennette insanlara Allah’ın lütfedeceği şeyler, teşvik için dünyada bildiğimiz dil ile ifade edilmiştir ama bu dildeki kelimelerin dünyadaki karşılıkları kastedilmemiştir; oradaki meyve, yiyecek, içecek, erkek, kadın, cinsellik, zevk, ırmak… dünyada bildiklerimiz değildir.
5. Bütün işkenceler kadın içindir; iddet, evlilik, kölelik, hamilelik… nedeni ne olursa olsun cehennem onu bekliyor. Çünkü orada biraz kalması gerekiyor. Kadının İslâm ile kazandığı onur budur.
Cevap
Bu soru değil, İslam’a iftira, ona duyulan nefretin kusulması olarak görünüyor.
Ne demek “Bütün işkenceler kadın içindir…” hangi işkence? İddet işkence değildir; çocuk doğuran ve âdet gören kadının tabii bir özelliğinin sonucudur. Hamilelik bir şeref, bir değer, bir özen gösterme, ilgi ve şefkat sebebidir. Kölelik kadınlara mahsus değildir ve İslâm onu kökten yok etmek için tedbirler getirmiştir. Kadının mutlaka cehenneme gireceğine dair bir inancımız, bilgimiz, ilâhî bir bildirim yoktur da, bu soru şeklindeki iftirayı yapan kadının oraya girme ihtimali vardır.
6. Kadın çok şeyi feda eder (bedeni-özgürlüğü) ama İslâm dininde kimse bunu konuşmaz. Ancak sadece kadın olduğu için lanete uğraması gündeme gelir.
Cevap
Bu da bir önceki soru gibi iftiradır. Kadın da erkek de lanetlenemez. Büyük İslâm kadınları (evliyası) vardır, onlardan saygı ile bahsedilir.
7. Hamilelikte vücut çatlakları çok olur (bedensel tahrip) ve hiçbir erkek veya İslâm dini bunu dikkate alır mı?
Ama adamın 2. kadınla evlenerek zaten yorgun ve bitkin olan anneyi daha da kötü ve değersiz yapmasına sebep olur.
Cevap
Hamilelikte kadının vücudunda bazı değişmeler oldu diye İslâm’da onun değeri eksilmez, tam aksine artar, eğer erkekler, kadın hamile olunca ve vücudunda çatlak yarık olunca ikinci kadınla evlenselerdi tarih boyunca her erkeğin en az iki eşi olurdu, buna da mevcut kadınlar kâfi gelmezdi. Böyle bir şey hiçbir yerde ve zamanda olmamıştır.
Osmanlı’da ikinci kadınla evlilik oranı yüzde on civarında olmuştur.
Laik ülkelerde ve dinle alakası olmayan erkeklerde, ikinci kadınla cinsel ilişkinin (zinanın, aldatmanın) oranı bu sayının çok üstündedir.
Prof. Tarhan’ın aldatma ile ilgili tespiti şöyledir:
“Günümüzde cinsel aldatma çoğu toplum için sosyal bir sorun haline gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde eşlerin birbirini aldatması, modern dünyadaki kadar yaygın olmamıştır. Örneğin Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre evli her yüz kadından 25’i en az bir kere başka bir erkekle cinsel ilişkiye giriyor. Yine evli her yüz erkekten 70’i de başka bir kadınla eşini aldatıyor.”
Yukarıya aynen aldığım sorularla kafası karışanlar olduğu ve olacağı için kısa da olsa cevaplarıyla paylaştım.
Köle ve cariye meselesi
04:0012/05/2024, Pazar
İslâm’ın yumuşak karnı sanılan veya böyle takdim ve telkin edilen bazı konular vardır, bunlardan biri de kölelik ve cariyeliktir. Bu konuda kafası karıştırılmış veya kendisi kafa karıştırmak isteyen bir kişiden gelen sorularla cevaplarını takdim ediyorum:
Ahzab 59. ayette tefsirde cariyelerin başörtüsü takmaması gerektiği belirtiliyor. Burada hür kadınların şeref durumları daha yüksek olduğundan dolayı örtmek zorunda olduğu yazıyor. Şimdi benim sorularım şunlar:
1) Tesettür fıtrî ise neden cariyelere de olmuyor?
2) Birçok dini kitapta Allah’ın insanların dış görünüşüne, makamına bakmadığı belirtilir ama burada sırf cariye olup şeref açısından az olduğundan dolayı başörtüsü takılmıyor. Bu Allah’ın insanların makamına baktığını hâşâ göstermez mi?
3) Ahzab 59. ayette rahatsız edilmemeleri için tesettür getiriliyor, hâşâ Allah niçin getirmemiş? Onlar da rahatsız edilecek ama tesettür olmadığından ötürü, öyle mi?
4) Bu bir net köle, cariye ayrımı değil mi?
5) Allah’ın hâkim olup abes iş yapmayacağı söyleniyor, hâşâ yüz bin defa hâşâ! Allah cariyelere ve topluma fayda sağlayacak bir şeyi neden yaptırmaz?
6) İslâm’da köle ve cariye Allah katında neden eşit değil, başörtüsü takmıyorlar.
7) Allah katında eşitse toplum katında neden değil? Allah’ın ne dediği daha önemli değil mi?
8) Allah, hükümlerinde toplumun hakkını mı gözetmiş? Çünkü toplum öyle görüyordu ya.
9) Halkın iyiliğini gözetiyorsa başörtüsü getirilmesi daha iyi olmaz mı, zina önlenmiş olur böylece.
10) Sonradan cariyeler tesettüre girdi mi?
Lütfen, detaylı bir açıklama istiyorum.
Cevap
Sorularınızın cevaplarını içinden çıkarabileceğiniz bir açıklama yapacağım:
Köle ve cariye hür bir insanın malı olan, kendilerine ait hakları yok denecek kadar kısıtlı bulunan kadın (cariye) ve erkek (abd, rakik) insanlardır. Kölelik ve cariyelik İslâm’dan çok önceki devirlerden beri vardır. İnsanların köle ve cariyelere bakışı, onlara tanıdıkları haklar ve muamele biçimleri de değişik olmuştur. İslâm geldiğinde dünyada ve Arabistan’da kölelik çok yaygın bulunuyordu. Köleliğin birden kaldırılması sosyal ve ekonomik birçok probleme yol açacaktı; köle sahiplerinin ekonomik ve sosyal hayatları kölelerin varlığı üzerine kurulmuştu. Hayatlarında hürriyeti tanımamış ve tatmamış olan köleler de birden serbest bırakıldıklarında ne yapacaklarını şaşıracak, belki eski efendilerine başvurarak köle olmalarını isteyeceklerdi. Bu yüzden İslâm, köleliği birden kaldırmak yerine önce kölelerin durumunu ıslah etmeyi, onlara -kendi iradeleriyle çalışıp bedellerini ödeyerek hür olmak dâhil- bir takım haklar tanımayı tercih etti. Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkması için de tedbirler aldı, kurallar koydu.
Kölelerin durumlarını ıslah için alınan tedbirlere bazı örnekler vermek gerekirse: Kölelere hakaret ve işkence etmek yasaklanmış, sahipleri ne yiyor ve giyiyorlarsa onlara da onların yedirilip giydirilmesi istenmiş, güçlerinin yetmediği veya zorlanacakları işlere koşulmamaları, koşulurlarsa sahiplerinin onlara yardım etmeleri emredilmiştir. Bu haklar o kadar geniş tutulmuştur ki Cevdet Paşa bu yüzden şu vecize cümleyi ifade etmek durumunda kalmıştır: “İslâm’da köle almak, köle olmak demektir.”
Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkmasına yönelik tedbirler içinden şu kadarını hatırlatalım:
a) Bir köle bedelini ödeyerek hür olmak isterse -kölenin durumu müsait olduğu takdirde- sahibi bu teklifi kabul edecek ve ona bazı günler bu maksatla çalışması için izin verecektir.
b) Kölelerin bedelleri ödenerek azat edilmeleri için zekât bütçesine ödenek konmuştur.
c) Sahibi, kadın köle ile karı koca hayatı yaşar da cariye çocuk doğurursa bu çocuk hür olduğu gibi anasının da statüsü değişmekte, “ümmü’l-veled” adını alan cariye artık alınıp satılır olmaktan çıkmaktadır.
d) Devamlı köleleştirmenin kaynakları ortadan kaldırılmış, geçici olarak ve daha ziyade misilleme zorunluluğu yüzünden savaş esirlerinin gazilere dağıtılması, yönetimin kararına bağlı bir seçenek olarak uygun görülmüştür. Bunun dışında hür bir insanı köleleştirmek şiddetle yasaklanmış, Hz. Peygamber (s.a.), “Bunu yapanlar kıyamette karşılarında dâvacı olarak beni bulacaklar” buyurmuştur. Harp esirlerine yapılacak muamele hakkında karar vermek devletin yöneticilerine bırakıldığı için yöneticilerin “karşılıksız salma, bedel ile serbest bırakma, Müslüman esirler ile değişme” gibi bir karar vermeleri halinde köleliğin hiçbir meşru kaynağı kalmamış olacaktır.
e) Yemin edip vazgeçme, Ramazan orucu tutarken cinsel temas yaparak oruç bozma, kaza yoluyla adam öldürme gibi birçok durumda kölesi olana köle azat etme mecburiyeti getirilmiştir. Böyle bir mecburiyet olmadığı halde köle azat edenlere büyük mükâfatlar vadedilmiştir...
Bütün bunlara rağmen İslâm tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.
Sorunuzda geçen Ahzâb sûresinden sonra inen Nûr sûresindeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır. Burada emredilen cilbâb giyme ise asayişi korumayı ve tacizi önlemeyi hedefleyen geçici bir tedbirdir. Toplum içinde câriye kalmayınca veya hür-câriye farkını ortaya koyacak başka bir işaret bulunduğunda ya da tâcizi engelleyecek farklı tedbirler alma imkânı hâsıl olunca dışarı çıkarken, usulüne göre tesettür (kapanması gereken yerlerin örtülmesi) yapıldıktan sonra bir de, hür kadın alâmeti olarak cilbâb vb. elbiseler giymek gerekli olmaktan çıkmıştır. Fıkıh kitaplarında tesettür anlatılır, cilbab şartı yoktur. Elbisenin teni gösterecek kadar ince olmaması, vücut hatlarını ortaya koyacak kadar dar olmaması vb. anlatılır.
Cariyelerin namazda ve namaz dışında, yakınlara ve yabancılara, bu arada karşı cinse karşı nasıl giyineceği, örtüneceği konusunda, onları hür kadınlardan ayıran bir âyet veya hadis yoktur. Hz. Ömer yönetiminde -o günkü şartların gerekli kıldığı içtihada dayalı olarak- yapılan bazı uygulamalar; yani onların hür kadınlar gibi giyinmelerinin yasaklanmış olması, daha sonraki içtihat ve düzenlemelere örnek olmuştur. Müçtehitlerin bir kısmına göre onlar da hürler gibi örtüneceklerdir. Bir kısmına göre ise, işleri ve hayatlarının zorunlu kıldığı ölçüde açılabileceklerdir.
Bugün dünyayı birkaç kapitalist dev şirket yönetiyor, onlar efendi, başkaları modern kölelerdir. Siyasi ve ekonomik hürriyeti tercih edenler sopa (darbe, suikast, tehdit, ambargo…) yemektedirler. Bu zulümdür ve İslâm buna karşıdır. Müslümanlar madde ve manada güçlenerek bu zulmü ortadan kaldırmakla yükümlüdürler ve onlardan başka da bunu yapacak (ümmet) yoktur
.Birliğe çağrı
04:0019/05/2024, Pazar
-Bursa’dan bir okuyucum, benim de yakından ilgilendiğim bir vakfın, “İslâm hizmetine yönelik birleştirici ve kuşatıcı hareket anlayışını” söz konusu ederek şunları kaydediyor: “Görebildiğim kadarıyla mevcut cemaatler ve vakıflar da kendileri için aynı şeyleri söylüyorlar. Böylece bir kısır döngü oluşuyor. İşte benim üzüldüğüm konu da bu. Bu ortam içinde herkes kendi cemaatini ve vakfını öne çıkarıyor, diğerleri bize gelsin diyorlar. Tabii bu, tabandaki kişilerin sözleri. Bilmiyorum bunları baz alarak mutaassıplıktan söz edebilir miyiz? Üst kademelerde birleşme ile ilgili görüşmeler yapılıyor mu?”
Okuyucumun temas ettiği ve yakındığı durum bugün -hatta tarih boyunca- İslâm dünyasına musallat olmuş en önemli musibettir; geri kalma, zayıflama, çürüme amillerinin başta gelenidir. Bu yüzden Kitap ve Sünnet, Müslümanları içtihada ve tefekküre teşvik etmiş, farklı görüşlerin tartışılmasını, her şahsın veya grubun benimsediği içtihada göre amel etmesini serbest bırakmış hatta teşvik etmiş, fakat tefrikayı, bölünüp parçalanmayı nefretle karşılamış ve şiddetle yasaklamıştır.
Tefrika, Müslümanların, farklı görüş, düşünce, tercih, coğrafya, ırk, iktidar esasına göre gruplara ayrılması ve her bir grubun kendi tercih, konum ve anlayışını İslâm’la aynılaştırması, diğer anlayışları ve konumları İslâm dışı sayması ve bunlara karşı olumsuz tavır takınması (işte taassup da budur) ile başlar, araya başka unsurların da girmesiyle gelişir, büyür, müzminleşir, bazen “düşmana yarar, ümmete zarar” harekete de sebep olur.
Birleşme bir adımda olamaz. Önce Müslüman gruplar arasında hoşgörü tavrını ve ilişkisini oluşturmak gerekir, arkadan ortak konularda ve ihtiyaçlarda işbirliği yapılabilir, bu işbirliği grupları birbirine daha da yaklaştıracağı için sonunda kısmen de olsa birlikler, birleşmeler aşamasına gelinecektir. İşte bu hoşgörüden birliğe giden yolda yürümek üzere bütün Müslümanlara çağrı yapacak, bu yolculuğun başlamasına öncülük edecek bir grubun ortaya çıkmasına ve çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Kendi cemaatini, grubunu, kurumunu tek başına öne çıkaran gruplardan farklı olan bu “Birliğin” özellikleri şöyle olacaktır:
a) Herhangi bir İslâmî grup mensubunu, cemaatini terk ederek kendi çatısı altına gelmeye çağırmayacak.
Kişinin kendi gurubuna mensubiyetine “cüz’î rabıta: parça veya grup bağı”, birlik çatısı altındaki bağına ise “küllî rabıta: bütüne ait bağ” adını veriyorum.
Birlik, her bir Müslümanı, istiyorsa cüz’î rabıtasını koruyarak küllî (çeşitli grupları birbirine bağlayan İslâm) bağı ile bağlanmaya ve ortak İslâm hizmetine çağıracak. (Diğer gruplar genellikle ya çağırmaz yahut da kişinin bulunduğu yerden koparak gelmesini ister.)
b) Birlik, bütün Müslümanlar arasında ortak olan kutsallara ve değerlere dayanacak. En büyük ve eşsiz örnek Allah Resulü'dür (başka eşsiz ve en büyük örnek yoktur). En büyük ve eşsiz kitap Kur’an-ı Kerim’dir (başka en büyük ve eşsiz kitap yoktur; yani başka şahıslar ve kitaplar için böyle bir iddia ileri sürülemez).
Doğru İslâm anlayışı belli bir şahsın veya grubun inhisarında değildir; doğruyu bulmanın yolu usule göre ana kaynaklara başvurmak ve asırların bilgi birikiminden de yararlanmaktır. Bu yoldan yürünerek üzerinde ittifak edilen bilgi ve hükümler bütün Müslümanları, ihtilaf edilenler ise benimseyenleri bağlar, diğerlerine müsamaha edilir. (Herhangi bir şahsın, grubun İslâm anlayışı mutlak İslâm ile aynılaştırılıp diğer anlayışlar ve gruplar İslâm dışı, batıl, sapık... kabul edilemez. Böyle kabul edilmek için -bir gruba mahsus olmayıp bütün İslâm âlimlerinin benimsediği- ölçütler kullanılır.)
c) Birliğin mayası İmam Hatip, İlâhiyât ve Diyânet mensuplarından seçilerek oluşturulabilir, İslam Âlimleri Birliği Vakfı da bu mayayı oluşturabilir, ancak bunlar kurumcu, kurulcu, grupçu değil, deyim yerinde ise İslâmcı olacak, ona göre kardeşlik, birlik, dayanışma ve değerlendirme ölçütü de İslâm olacaktır.
Henüz tavanda, sıralamaya çalıştığımız esaslar dâhilinde etkili, kabul görmüş bir hoşgörü, işbirliği ve birlik çağrısı faaliyeti görülmedi.
Bu başladığında bir inkılap başlamış olacak ve diğer ülkelere taşarak ümmet birliğine doğru yol alacaktır.
Not
Birliğe ekmek ve su kadar muhtaç olduğumuz şu günlerde, yıllarca önce yazdığım bir yazıyı âdeta yeniden yazarcasına güncelleyerek takdim ettim.Üç sarhoşun hikâyesi
04:0026/05/2024, Pazar
Ehl-i Sünnetin iman-amel anlayışına göre bir fiilin haram veya helâl olduğunu inkâr etmeden haram ise onu işleyen kimse dinden çıkmaz ve cehennemde de devamlı kalmaz.
Allah Teâlâ lütfen samimi tevbeleri kabul buyurur.
Pek çok kulunu tevbe şartı da olmadan dilerse cennetine koyar ve bu istisnâî bir lütuftur, O’nun engin rahmetinin bir tecellîsi olur.
Bir mümin insanlardan gizleyerek bir günah işliyorsa onu gören ve bilen kimse âleme yaymayacak, ortalığa açıklamayacak, uygun usul ile din kardeşini ıslah etmeye çalışacak ve dua edecektir.
Görünüşte tam Müslüman olan nice günahkâr ve görünüşte amelsiz olan nice “iyiliği günahını silmiş” mümin vardır…
Gelelim üç sarhoşun hikâyesine.
BOSNALI MESTAN
Bunu bir vâizden dinledim, anlatırken ağladı ben de doluktum.
Köyünde herkes ondan bîzar olmuş, her gün sarhoş, sağı solu rahatsız ediyor. Derken bir gün muhtarın kapısını çalmış, heyecan içinde “Muhtar, ben rüyamda Peygamberimizi (s.a.) gördüm, ‘Yeter artık, bırak içmeyi ve bana gel’ dedi. Beni O’na götür” demiş. Muhtar, içki parası koparmak için yalan söylediğini düşünmüş, biraz para verip savmış. Bizim Mestan köyü dolaşmış, rüyasını anlatmış, “Beni Efendimize götürün” demiş ama kimse inanmamış, para verip savmışlar. Tekrar muhtara gelmiş, sonunda muhtar inanmış, onu Medine’ye götürmüşler. Otele inince bavulunu filan yerleştirmeden Ravza’nın yerini sormuş, kavuşunca Sevgilisine, cennet bahçesi denilen mekânda yer bulmuş, üç gün yememiş, içmemiş, ibadetle meşgul olmuş, yalvarmasına dayanamayan ilgililer de onu gece Ravza’dan çıkarmamışlar. Sonra acından ölecek diye çıkarmaya karar verince “Beni O’ndan ayırmayın” diye diye oracıkta can vermiş ve Baqî’ mezarlığına defnedilmiş.
İZMIRLI GAZELHAN
Güzelyalı (Hâkim Efendi) Camii İmam-Hatibi İbrahim Ethem Sunar ile dost olmuştuk. Eşi az bulunur bir imam, bir eğitici idi.
Denizi ve balık tutmayı severdi, bir motorlu teknesi de vardı. Bu sebeple balıkçılar kahvesini keşfetmiş. Burada nasıl faydalı olabilirim diye düşünüp bir formül bulmuş. Hemen her sabah namazdan sonra bir aralık kahveye uğruyor, bir köşedeki masasına oturuyor ve kahvecinin aldığı gazetelere göz atıyormuş. Malum bu yörenin balıkçıları içki içerler, yarı sarhoş sabahlar ve kahvehaneye gelerek kahve içip ayıkmaya çalışırlar. Namazla niyazla pek alakaları yoktur. Hoca bunlara göz dikmiştir ve ne yapıp edip onlara da dinden bir pencere açmak istemektedir. Başta formül pek işe yaramamış gibi görünür ama günler geçtikçe bazılarının merak saikasıyla masaya geldikleri, onu tanımaya çalıştıkları görülür. Hoca işe balıktan, denizden başlar, sohbet koyulaştıkça masanın müdavimleri artar, hoca dozuna dikkat ederek araya dinî-ahlâkî konuları da sokmaya başlar, derken balıkçıların bir kısmı içkiyi bırakıp birer ikişer camiye (başta cuma namazına) gelmeye başlarlar. Şimdi adını hatırlayamadığım bir usta balıkçının sesi çok güzeldi, yaşlandığı için balığa çıkmıyor, meyhanede sarhoşlara gazel okuyordu. Hoca ile o kahvehanede tanışmış, aşıyı alınca da içkiye tevbe ederek camiye gelmeye başlamış. Fahri olarak müezzinlik yapar, güzel de ezan okurdu.
KONYALI SARHOŞ
Konya İmam-Hatip Okulunda okurken bize Allah’ın lütfu olan bir hocamız vardı; Allah’a, Peygamber'e âşık ve vuslat vesilesi namaza düşkün bir kâmil insan idi: Hacıüveyszade Mustafa Efendi. Asıl vazifesi Aziziye Camii imam hatipliği idi. İtimad ettiğim bir vak’a şahidi anlattı:
Camiden Mevlânâ türbesine doğru giden yolda (bu yol Hoca’nın evinin de yolu idi) içki içilen bir mekan varmış, içkiye müptela bir şahıs, Hoca’nın oradan geçeceği zamanı kollar, dışarı çıkar, duvara yaslanır, onu beklermiş, Hocamız onun önünden geçerken -daima sağa sola selam verdiği için- ona da selam verirmiş ama ek olarak sarhoşun yüzünü okşar, “Geçecek babam, geçecek” dermiş. Bir süre sonra o kişi içkiyi bırakmış ve Hoca’nın cemaatine katılmış.
SONUÇ
Günahı önemseyelim ve işlememeye çalışalım ama günahkâra şefkat ve merhamet edelim, ona, ıslah için en uygun yoldan yardımcı olalım
BM değil, Mekke Sözleşmesi
04:002/06/2024, Pazar
Cumhurbaşkanımız sıkça tekrarlıyor: “Dünya beşten büyüktür”. Ne yazık ki, dünya düzeni “adalet, hak, hukuk yerine güç ve korku dengeleri üzerinde” durduğu için iki yüz civarındaki devlet içinden beş tanesinin dediği oluyor. Bu beş tanesi de kendi çıkarları ve bağlantılarından başka bir şey düşünmüyor, kime dokunmuş olursa olsun zulmü engellemek için hareket etmiyor, edenleri de engelliyorlar.
Peki bu kalabalık niçin direnip adaleti gerçek kılamıyorlar?
Çünkü güçleri yetmiyor(!)
Benim bu kabule itirazım var. Güç silah gücünden ibaret değil ki! Bu beş devletin, diğerleriyle mesela ekonomik, mesela jeo-stratejik, politik... menfaatleri var. Bu menfaatleri kısarak, çeşitli ambargolar ve boykotlar yaparak da etkili olabilirler.
Bunu da niçin yapamıyorlar?
1. İman, vicdan, merhamet eksik.
2. Devletler olarak çeşitli yerlerinden öyle bağlanmışlar ki hareket edemiyorlar. Bu bağlanmaların başında, gerçek manada demokratik olmayan yönetimlerin, iri devletlerin kölesi haline gelmiş olması var. Bırakın başkalarının zulmüne başkaldırmayı, kendileri, sözde değil özde bağımsız olmak istediklerinde darbeye, suikasta, ambargoya… maruz kalıyorlar.
Yakınlarda Çin, Filistin’in bağımsız bir devlet kurma haklarını teyit etti.
Koca dünyada ancak üç beş devlet Filistin’i tanıdı. Bunlara da şükür. Lakin arkası gelmiyor, bir hafta içinde iki yüze yakın devlet tanıyıvermiyor.
Ve beş iri devletin veto hakkı Demokles’in Kılıcı, yerinde duruyor.
Dedim ya:
“…mesela ekonomik, mesela jeo-stratejik, politik... menfaatleri var. Bu menfaatleri kısarak, çeşitli ambargolar ve boykotlar yaparak da etkili olabilirler”. İşte bunun, halka düşen tarafını/kısmını onların yapmasının önünde engel yok. Halklar, esir yönetimleri de bir şekilde etkileyebilirler. Her ülkede Tahrir Meydanı ve eli baltalı katiller yok ya!
Hele şu gençlerin, daha çok Batı’da yaptıkları protesto yürüyüş ve toplantıları yok mu, gözlerim yaşarıyor ve “Ey yaşlılar, bunlardan şikayet edip duruyoruz ama kendimizden utanalım” diyesim geliyor!
Gelin size, Sevgili Peygamberimizin (s.a.) vahye muhatap olmasından önce katıldığı “örnek birleşmiş milletler mayası saydığım” bir oluşumdan söz edeyim:
Mekke’de haksızlığa uğrayan Yemenli bir tâcir, Ebûkubeys tepesine çıkıp yüksek sesle mağduriyetini dile getiren bir şiir okuyor. Peygamber’imizin (s.a.) amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib şehrin en zengin, yaşlı ve nüfuzlu kabile reisi durumundaki Abdullah b. Cüd’ân et-Teymî’ye başvurarak onu bu işin görüşülmesi için bir toplantı yapmaya ikna ediyor. Toplantıda hazır bulunanlar uzun tartışmalardan sonra haksızlığı önlemek için yemin ediyorlar ve gönüllülerden oluşacak bir grup kurmayı kararlaştırıyorlar (daha önce buna benzer yeminli gruplar oluşmuş ama bunlar, günümüzdeki BM gibi işe yaramamış, adamcağıza yardımcı olmamışlar), tekrar edeyim: O sırada yirmi (bir başka rivayette otuz beş) yaşında ve henüz kendisine peygamberlik gelmemiş bulunan Efendimiz de (s.a.) bu antlaşmaya katılmışlardır.
Antlaşma metni genel hatlarıyla şöyle imiş:
“Allah’a andolsun ki Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Hira ile Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız”.
Bütün kaynaklarda Efendimizin, peygamber olduktan sonra da bu ittifaktan övgüyle bahsettiği, İslâmiyet’in onu daha da pekiştirdiğine inandığı ve bu yemini kızıl tüylü bir deve sürüsüyle de olsa asla değişmeyeceğini, tekrar çağrıldığı takdirde de tereddüt göstermeden derhal icâbet edeceğini söylediği kaydedilmektedir.
Mekke’deki bu oluşumlara, veya birine “hilfü’l-fuzûl” deniyor, ben “Mekke Sözleşmesi” dedim.
Sözleşme sözde kalmıyor, birçok haksızlığı engelliyor. Örnekler için TDV İslam Ansiklopedisi’ndeki ilgili maddeye bakılabilir.
Cuma cemaatine duyurulur!
04:009/06/2024, Pazar
Cuma namazı için camiye gidildiğinde şu manzara görülüyor:
Cami içinde ya caminin imam hatibinin ya şehrin vaizinin veya müftüsünün konuşması var. Cami cemaatinin azami üçte biri içeride, diğerleri elden geldiğince geç katılmak üzere yolda belde, gelenlerin önemli bir kısmı da cami dışında ellerinde, çok kimsenin akla ziyan kullandıkları telefonlarla vakit öldürüyorlar veya faydalı faydasız konuşuyorlar. Ezan okunurken bu durum devam ediyor, ezan bitince bi zahmet camiye giriyorlar, sünnet kılınıyor, bazıları yarıda kalan -ki, hep yarıda kalır, hiç bitmez- telefon meşguliyetine devam ediyorlar. Hatip konuşuyor (okuyor) -iyi ki okuyor, konuşsa kalkıp camiden çıkasım geldiği de oluyor- uyumayanlar dinliyorlar, cumanın farzı kılınınca âdeta birbirlerini çiğnercesine dışarı fırlayıp dünya işine dalıyorlar…
Bu, olan.
Peki, olması gereken nedir?
İşi gücü olmayan, dışarıda vakit öldüren (ömrünü boşa harcayan) birçok insan var; bunlar cuma günü camiye en önce gelip ön sırada yerini alarak Sevgili Peygamberimizin (s.a.) müjdesine nail olmayı tercih etmeliler.
İşi gücü olanlar da bir an önce camiye gelmeye, içeri girip aşağıda sıralayacağım ibadetleri yapmaya çalışmalıdırlar.
Camide konuşma varken, melekler beklerken dışarıda durup boş şeylerle vakit geçirmek ne kadar yakışıksız bir davranış!
Camiye girenler dilerlerse iki rek’at camiyi selamlama namazı (tahiyyetü’l-mescid) kılmalı sonra önden arkaya doğru boş yerlere oturmalıdırlar.
Konuşmacının anlattığı şeylere ihtiyacı olanlar onu dikkatle dinlemeli, asla telefon vb. ile meşgul olmamalıdırlar, hele telefonu sessize almayıp namaza durulunca cıngılım havası dinletenler var ya onlara diyecek söz bulamıyorum...
Diyelim konuşma yok veya kişinin ilgisini çekmiyor, ihtiyacına cevap vermiyor, o zaman sıra tefekkür, zikir ve duaya gelir.
Zikrin başında Kur’an okuma, tevbe ve istiğfar, Lâ İlâhe İllallah, Elhamdülillah, Sübhânellah, Eş-şükrü lillah vardır.
Tefekkür imanı güçlendirecek, hayatın manasını hatırlatacak, tercihlerde önceliğin doğru belirlenmesini sağlayacak, kalan ömrün ebedî hayatımız bakımından daha faydalı kullanımına zemin oluşturacaktır…
Dua başlı başına ibadettir.
Eller kaldırılıp bilinç Allah’a özgü kılınıp kalp de O’nu misafir edince çok has bir ibadet başlar; hastır; çünkü eller kaldırılmazsa ihlas bakımından en uygun ibadettir, kimse kimsenin dua ettiğini bilmez.
Duada Allah’tan istemek O’nun razı olduğu bir davranıştır; isteneni vermek veya vermemek ise kesinlikle kulun faydasına olmak üzere Allah’a kalmıştır.
Unutmayalım ki, cuma günü, duaların kabul edildiği bir vakit vardır; ne kadar çok dua, o kadar bulma ihtimali!
Cumanın farzı kılınınca camiden kaçarcasına kapıya hücum etmek âdâba aykırıdır. Bunun makul bir sebebi, vazifesi icabı erken çıkması gereken kimselerin, başkaları geçit yollarında namaza duracağı için önlerinden geçmeden çıkabilmektir. Şu halde camide kalıp son dört rekât namazı (sünnet) kılmak isteyenler biraz bekleseler, biraz zikir, biraz dua ile meşgul olsalar, acelesi olanlar çıktıktan sonra namaza dursalar, geri taraflarda, çıkış yollarında değil ön taraflarda dursalar bu sakınca da ortadan kalkar.
Cuma namazı farzdan önceki dört rek’at sünnet, iki rek’at farz, dört rek’at da farzdan sonraki sünnet olmak üzere on rek’attır. Son dört rek’atı, kişilerin evlerinde veya müsait ise iş yerleri ve makamlarında kılmaları daha uygundur, tavsiye edilmiştir. Durum müsait değilse camide kılınır. Daha başka namazlar kılanlar bunları kılmayanlara, kılmayanlar da kılanlara karışmasalar fitne çıkmaz.
Bu vesile ile vâiz, imam, hatip ve müezzinlerden istirhamım olacak:
Konuşanlar lütfen şu kavga üslubunu bırakın, dışarıdakilere kızıp içeridekileri hırpalama anlamsızlığını terk edin. Usulünce öğretme, şefkat, merhamet, kalpleri tamir, sevgiyi paylaşma… yollarını tercih edin.
Okuyanlar lütfen cami içindeki insanların beyinlerini ve kulaklarını zedeleyecek ölçüde yüksek ses kullanmayın.
Kanaatime göre namaz ve içeride okunanların, dışarıda cemaat yoksa minareden filan dışarıya verilmesi de uygun değildir, iyi sonuç vermiyor.
Hayırlı nice cumalara kavuşmak niyazımla.
İki bayram hatırası
04:0016/06/2024, Pazar
Güzel bir bayramlaşma usulüne Yalova’nın bir köyünde (Termal’in bir mahallesi oldu şimdi) şahit olmuştum; o zamanlar yazları o köyde geçirdiğim için takip eden yıllarda alıştık ve uygulama devam etti.
Bayram namazını kılınca cami imamı veya köyün en saygın yaşlısı çıkıp bahçede ayakta duruyor, rütbesi -diyelim- ondan sonra olan imam veya yaşlı kişi gelip onunla bayramlaşıyor ve sağ tarafına geçip ayakta duruyor, ondan sonra üçüncü kişi bu iki kişi ile bayramlaşıp sağ tarafta yerini alıyor, cemaat meratib silsilesine göre sıraya geçip bekliyor, sırası gelen baştan başlayıp bayramlaşma nereye kadar uzamış ise oraya kadar herkesin bayramlarını tebrik ediyor, büyükleri sırada oldukları için ellerini öpüyor ve sırasına geçiyor… derken bütün cemaat bu şekilde birbiri ile bayramlaşmış oluyor. Bayramlaşma bitince cumhur cemaat kabristanın yolunu tutuyoruz -benim anam da orada medfun- kabristanda önce sesli okuyoruz, sonra birimiz açık dua yapıyoruz, sonra cemaat dağılıyor ve herkes kendi yakınlarının mezarına gidiyor, ziyaret ve dua ediyorlar, sonra evlerinin yolunu tutuyorlar.
İlk tanıklığım 1975 yılında olmuştu, vaaz etmiş, bayram namazını da kıldırmıştım, arkasından anlattığım bayramlaşma başladı, cemaat, caminin pek de büyük olmayan avlusunu ancak dolduruyordu. Son yıllarda sıra avluyu taştı, uzadı, uzadı kabristana kadar ulaştı. Bu da nüfus artışı hakkında apaçık bir görüntü oluşturuyor. Tabii bu cemaat, köyde devamlı oturanlardan oluşmuyor, bayramlaşmak, bayramda yakınlarıyla beraber olmak içim gelenler asıl kalabalığı teşkil ediyorlar.
İlk yıllarda bütün köy halkı yedişerli gruplar teşkil etmişlerdi, büyükbaş hayvan kesiyor, namazdan ve kabristan duasından sonra her bayram, sırayla bu yediliden birinin evinde toplanıyorlar, kavurma ve başkaca yemekler yiyor, güzel vakit geçiriyorlardı.
İkinci hatıra:
Konya’da İHL’de öğrenci iken -lise kısmında- evlenmiş, imamlık vazifesi almış, bir mahallede ev tutmuştum. İlk bayram gelince, namazdan sonra gördüm ki, mahallenin -birkaç sokak olarak mahallenin- en saygın kişisinin evinde birkaç komşu toplanıyor, o kişi durumuna göre bir ikramda bulunuyor, sonra sokağa çıkıp sırayla zengin, fakir, namazlı namazsız vb. demeden her evin kapısına gidiliyor, evin sahibi çıkıyor, kapıya gelenlerle bayramlaşarak ucuz Konya şekeri dağıtıyor -içeri girmek, külfete sokmak yok- sonra o da kafileye katılıyor, son eve varıldığında hoş bir kalabalık toplanmış oluyor. Bu usulde de mahallenin zenginleri, hocaları, kanaat önderleri en yoksul komşunun da evine gidiyor, kapısında durup basit ikramını alıyor ve tebrikine mukabele ediyorlardı.
Canlı temasların gerçekleştiği bayramların birçok cihetten müspet etkileri, bereketi, mutluluğu… oluyordu. Şimdi telefondaki ses veya insan yerine geçen telefondaki mesaj canlı temasların, ziyaretlerin, sohbetlerin, toplu faaliyetlerin… yerini aldı.
Ne diyelim!
Keşke bu da ortadan kalkmasa, bu kadarcık bir bayram neş’eciği de devam etse!
Evet
Gazze’yi unutmuyoruz! Bir ibadet olduğu için bayram yapıyoruz ama Gazze’yi de, Uygur Müslümanlarını da, hâsılı dünyanın neresinde zulüm varsa ve mazlumlar varsa onları da unutmuyoruz; ancak unutmamakla, konuşmakla kalmamalı, elimizden ne geliyorsa onu yapmalıyız ki, onlar da bir gün bayram yapabilsinler!
.Bir hadiste İslâm ve kardeşlik
04:0023/06/2024, Pazar
Ebû Hureyre bize aktarıyor Resul’den ‘Bir Müslüman tarifi’, düşmesin kalpten dilden:
“Birbirinize haset etmeyin, buğzetmeyin
Almak değilse niyet artırmaya gitmeyin,
Öfke ile sırtları dönmeyin aranızda
Razı olup bekleyin bozmadan sıranızda
Bir kardeşiniz alım satım yapmışsa eğer
Aman onu bozmayın, artırıp fiyat, değer
Kardeşler olarak siz Hakk’a gözel kul olun
Müslüman Müslümanın kardeşi makul olun
Müslüman kardeşine zulmetmez ve bırakmaz
Kardeşini yardımsız, kendi işine bakmaz
Kardeşine hakaret eder mi hiç, bir mümin
Onu küçük görüp de ezer mi hiç, bir mümin
Efendimiz üç kere şunu tekrar ediyor
Kalbini göstererek takvâ burada diyor
Sonra konuya dönüp şunları buyuruyor
Kardeşlik hukukunu ümmete duyuruyor:
Bir Müslüman kişiye ‘kötü’ olarak yeter
Müslüman kardeşini hakir görürse eğer
Müslüman bütünüyle haramdır Müslümana
Dokunamaz malına, kanına şeref şâna”
Bu hadise bakınca “yazıklar olsun bize”
Diyorum biz kötülük etmişiz dinimize
O sağı göstermiş de biz sola yürümüşüz
Bu yüzden sürünmüşüz ve hatta çürümüşüz
Bu güzel dini temsil etmek ilk vazifemiz
Tarifine uymazsak nasıl temsil ederiz!
H.K.
.Dört ayaklı ısırıyor, iki ayaklı yakıyor
04:0030/06/2024, Pazar
Başlıktaki dört ayaklıdan köpekleri, iki ayaklıdan da anız yakan insan suretindeki yaratıkları kastediyorum. Canlının konuşur olması, yemesi içmesi, cinsel hayat yaşaması, üremesi… insan olması için yetmiyor; akıl, ahlak, din ve san’at ile ilişkisine de bakmak gerekiyor; çünkü bu dört özellik hayvan-larda yoktur, diğer maddi, biyolojik özellikler onlarda da var.
İşte bu dört özellikten mahrum olan mahlûklar anız yakıyorlar, yaptıklarının önemli bir cinayet olduğunun farkında değiller. Belki bir farkındalığa sebep olur diye önce anız yakmanın zararları hakkında sağlam kaynaklardan bilgi aktaracağım. Sonra da insanları ısıran, yaralayan, öldüren, sokaklara hâkim olan köpeklere dair bir şeyler yazacağım.
Ankara İl Tarım ve Orman Müdürlüğünün açıklamasına göre:
“1. Anız yakmanın genel zararları:
“a- Anızın yakılması sonucunda; gerek tarımsal ekosistem, gerekse doğal ekosistem tahrip edilmektedir.
b- Özellikle topraktaki Karbon (C) ve Azot ( N) dengesi yok olmakta ve tarlalar verimsizleşmektedir.
c- Organik madde miktarı azalmaktadır.
ç- Mikrobiyolojik aktivite gerilemektedir.
d- Omurgasızlar yok olmaktadır.
e- Toprağın su tutma kapasitesi azalmaktadır.
f- Toprak verimliliği düşmektedir.
2. Anız yakmanın çevreye etkileri:
-Yangınlar sırasında hava kirlenmektedir.
-Karayolu civarındaki anız yangınları görüş mesafesini azaltarak, trafik kazalarına sebep olmaktadır.
- Kontrolsüz olarak yakılan anızlar komşu tarladaki hasat edilmemiş ürünlerin yanmasına sebep olabilmektedir.
- Yangınlar bazen çitleri, tarla içerisindeki direkleri, meyve ağaçlarını yakabilmektedir.
- Orman ve konut yangınlarına sebep olabilmektedir.
- Yaban hayvanları ya yok olmakta, ya da yuvalarını kaybetmektedir
ANIZ YAKMA VE EROZYON
-Anız yakmanın en önemli etkilerinden birisi de kurak ve yarı kurak bölgelerde erozyonu artırıcı rol oynamasıdır.
- Anız yakmanın hem eğime dik hem de eğime paralel sürümde erozyonu ve su kayıplarını arttırdığı belirlenmiştir.”
Evet, anız yakmak işte bu kadar zararlı.
Bunca zararı olan bir suçu işlemenin caiz olduğunu söyleyecek bir ilim adamı ve din mürşidi olamaz.
Köpek konusu
Köpeklerin toptan öldürülmesi, azgın ve saldırgan köpeklerin öldürülmesi, köpek dâhil hayvanlara eziyet verilmemesi ve onların ihtiyaçlarını gidermenin de sevap olduğu… konusunda ilk bakışta karşıt gibi görünen hadisler var.
Bu hadisler vürud sebep ve ortamları göz önüne alınarak toplu bir yoruma tabi tutulduğunda şu sonuçlar çıkıyor:
-İnsana faydası olmayan köpek edinmek istenmiyor.
-İnsanlara zarar veren, saldıran bütün canlıların gerektiğinde öldürülmesi caiz görülüyor.
-Bugün sokaklarda serbest dolaşan köpekler ve sahiplerinin gezdirirken serbest bıraktıkları veya ipini uzun tuttukları köpekler -tabii bir kısmı, ama hangileri olduğunu biz bilemiyoruz- insanlara saldırıyor, yaralıyor, hatta öldürüyorlar.
-İşte bunları en az acı vererek yok etmek caiz ötesi gereklidir.
-Köpek barınaklarında toplamak ve kısırlaştırmak çare oluyorsa elbette denenir. Ama çare olmadığı ortada.
Şeriat niçin tartışılıyor yâhû
04:0014/07/2024, Pazar
Ülkeye şeriat düzeni mi geliyor, ufukta böyle bir ihtimal (ötekilere göre tehlike) mi var? İnsanlar Müslüman olacak da şeriat buna mani mi oluyor? Modern insanın takıldığı, hocaların da çare aradığı birkaç konu var, bunlar şu veya bu yöntem ile şeriattan kaldırılsa, değiş-tirilse; “içki, zina, kumar, yolsuzluk, hırsızlık, zulüm, israf, faiz, çıplaklık… yasakları şeriatta/İslam’da var oldukça, namaz, oruç, hac, zekat, güzel ahlak, hukuki ve sosyal adalet… emri/farzları şeriatta var oldukça modern insan bazı cezalar şunlar bunlar bir yorumla kaldırıldı diye şeriata (İslam’a) koşacaklar mı?
Önce insanlara iman ve İslam’ı sevdirilecek; bunun yolları aranacak ve bulunacak.
Bizdeki modernler taklitçi, asıl modern olanlar ABD ve Avrupa’da doğup büyüyenler; peki bunlar Kur’an mealini okuyorlar, hiçbir şeye takılmıyorlar güzelliklerine bayılıyorlar ve Müslüman oluyorlar; bilim adamı var, san’atçı var, filozof var, sıradan insanlar var bunlar arasında!
Kur’an’daki şeriat kuralları bunlara mani olmuyor!
Eğer “şeriatı İslam’dan ayırıp atarak din; iman, ibadet ahlaktan ibarettir” diyerek İslam’ı insanlara sevdirmek istiyorlarsa bazı kimseler, bunda samimi iseler bilsinler ki, Molla Kasım-vârî dini makaslamakla bu sonuca ulaşamazlar, yalnızca kendilerini heder ederler, bir avuç marjinalin alkışı ile avunurlar!
İşin doğrusu nedir?
1. Zamansız ve gereksiz şeriat tartışmasını terk etmektir. Sosyal, siyasi, hukuki, ideolojik… ortam müsait olur da halk şeriatın uygulanmasını ister ve bazı konulara takılırsa iyi niyetli ve iyi yetişmiş alimler bir araya gelir, usulünce ictihad ve uygulamalar ile çaresini bulurlar; “Şeriatta çare tükenmez.”
2. Din Allah’a iman, ibadet ve itaattir. Allah vahyettiği kitapta sosyal, hukuki, siyasi, uluslararası hukuk ve ilişkiler… hakkında ayetler vahyetmiş ve bunların bir kısmı tavsiye olsa da bir kısmı için “mutlak itaat” istemiştir. Şeriatın geniş manası dindir, dar manası da dinin, işaret ettiğim amel ile ilgili kısmıdır. Bunlar din değildir diyen neye dayanarak diyor. “Allah, iman, ibadet ve ahlaktan başka bir şey vahyetmiş değildir” mi demek istiyorlar; böyle diyorlarsa bunlar Kur’an okumuyorlar mı?
3. Dar manada şeriat kuralları -ki, beşeri ictihad ve yorumlarla düzenlenmiştir- gerekli hale geldiğinde yine ictihad ve yorumlarla değişebilir” diyelim, ictihad ve yorumlar ilâhî kaynağa dayanmıyor mu, müctehid, Allah’tan ve dinden bağımsız olarak mı ictihad ediyor ve değişiklik teklifinde bulunuyor!
Hayır, böyle yapmıyor.
“Mevcut şartlarda benim anladığıma göre dini hüküm bu olmalıdır” diyor. İctihad laik, seküler bir faaliyet değil ki, onun ortaya koyduğu sonuç dinden bağımsız olsun!
4. Samimi Müslümanların, davetçilerin, ilahiyatçıların bugün vazifesi, itirazı olmadan dinini yaşamak isteyen, bu arada hayatı, dini, aklı, malı, nesli korumak mecburiyetinde olan Müslümanların yollarını açmak, usul içinde problemlerine çözüm sunmaktır.
5. İslam’a soğuk veya yabancı yahut da yanlış bilgilendirilmiş kimselere de doğru İslam’ı anlatmak, öncelikle temsil etmek ve anlatımda, davette tedrice riayet etmek ve muhatabın, hedef kitlenin durumunu göz önünde bulundurmaktır.
Vesselam
RUHLARI ŞAD OLSUN!
15 Temmuz, nesiller boyu konuşulması gereken bir destandır. Şehitlerine Allah’ın ikramı bol olsun. Gazilerine de bu kutlu madalyayı şerefle ve kulca taşıma başarısı diliyorum.
Ahlâk kirli bilgi kirli
04:0021/07/2024, Pazar
Ne evrensel ahlâk kaldı ne de İslâm ahlâkı. Kimileri, artık Batılıların Müslümanlardan daha ahlâklı olduklarını söylüyor ve onları övüyorlar. Ahlâka hayat düzeni, disiplin, bireysel dürüstlük vb. kriter- lerinden bakarsanız buna bir ölçüde hak verebilirsiniz ama genelleme yanlıştır. Oralarda bilhassa ABD’de her türlü ahlâk kirliliği kol geziyor.
Uzun yıllar ABD’de kalan ve din hizmetinde çalışan bir arkadaşım anlatmıştı: Bilmem hangi şehirde, bir iki siyah derili tenhada bir adamı duvara yaslar ve ceplerini ararlarmış. Elli dolardan aşağı para çıkarsa emeklerine (!) değmediği için adamı döverlermiş, fazla çıkarsa parasını alıp salarlarmış, bu esnada oradan tek bir polis geçse başını öbür yana çevirip sıvışırmış.
Mış mış diye anlattım da milattan öncesinden söz etmiyorum, daha geçen hafta torunumun arabasını çaldılar, bir yerde pert olarak bulundu. “Sigorta öder” dedim, “Çalma olayının sigortası çok pahalı idi, onu dâhil etmemiştik” diye cevap verdi. Peki, niçin çalma olayının sigorta primi pahalı? Çünkü olay çok, şirketler iflas noktasına gelmemek için primi artırıyorlar.
Asıl benim üzerinde durmak istediğim ise Batı’da siyaset, toplum ve devlet ahlâkıdır. En yakın ahlâksızlık, vicdansızlık ve zulüm. Gazze zulmü karşısında Batı’nın tutumudur. Geriye doğru gittiğimizde asırlar boyu askeri gücü ve bilgisi yetersiz devlet ve topluluklara uyguladıkları sömürgecilik/sömürü, zulüm, soykırım ve daha nice ahlâksızlıklardır.
Halen Batı’da İslamofobi, ayrımcılık, faşizm dalga dalga büyüyor. Bizim insanımızı en adi, zor ve sağlıksız işlerde en az para ile çalıştırdılar, insanımız yine de mülk edinince, maalesef vatandaşları oldu, fakat ihtiyaçları kalmayınca kovuyorlar, ülkelerine dönmeleri için çeşitli baskıları var…
Batı böyle.
İslâm dünyası da ne yazık ki, kilise ile cami, kendi kültürü ile ötekinin kültürü arasında kalmış milyonların utanç verici halleridir; evet, Müslümanların demiyorum, adları Müslüman olan o zavallıların halleri diyorum.
Mevcut iletişim ve bilişim teknolojileri hem iyi hem de kötü olanı ışık hızı ile yayıyor. Genel olarak ahlâk kirli ve bilgi de kirli olunca yayılan daha ziyade kötü ve zararlı olanıdır.
Savaştan ticarete, siyasetten ideolojik mücadeleye kadar her alanda başımıza bir de “algı operasyonu” belası musallat oldu. Bir haber yayılıyor, yayan bunun yalan ve asılsız olduğunu biliyor, amacı ilgilileri gözden düşürmek, yıpratmak, seçim veya savaş kazanmak, ticari rekabette fayda sağlamak… Mağdur haberi yalanlasa bile, yalanlamanın ulaşamadığı milyonlar, algıcıya yetiyor. Sözde akıllı telefonlar ve başka iletişim araçları hava kirliliğinden daha çok bilgi kirliliği yayıyorlar, engellemek de neredeyse imkânsız.
Yine de Allah Teâlâ’nın şu buyruğu önemli ölçüde çaredir:
“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın” (Hucurâr, 49/6).
Müslüman kadın evde tutuklu değildir
04:0028/07/2024, Pazar
İnsanları İslam’dan korkutmayalım; İslam korkulacak, kadınların, güzel olan, hayırlı olan, meşru olan çalışma ve davranışlarını, sosyal hayata ev dışında katkılarını engelleyen bir din değildir.
Birçok güzel örmek var. Güzel olmayanı da var.
Güzel olmayandan başlayalım.
Belirgin makyaj yapıp, uzaktan hissedilen parfümler sürünüp, vücuda oturan elbiseler giyip başını örterek kamusal alana çıkanlar iyi örnekler değildir. Çıplaklar zaten bizim konumuzun dışındadır.
Eli yüzü, kılık kıyafeti işine ve görevine uygun, düzgün, ama frapan olmayan, davranışları nazik, zarif olan ama seksî olmayan, uygun görevler alıp bunu başarı ile yürüten, aile hayatı da kuran, aileye hakkını veren kadınlarımız iyi örneklerdir.
Hâlâ kadın evinden çıkmamalı, namazları bile evinde kılmalı, mecbur olduğundan daha fazla okumamalı… diyenler var. İşte bunlar, İslam’dan korkutanlardır. Bunları dinleyen genç kızlar “İslam bu ise aman gelmesin” derlerse vebali kime ait olur!
Bir başka güzel örneğe biraz daha yakından bakalım; haber şöyle:
“Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, İbn Haldun Üniversitesi (İHÜ) Etkinlik ve Medya Merkezinde düzenlenen TercihFest 2024 etkinliğinde öğrencilere, başörtüsü taktığı gerekçesiyle doğup büyüdüğü Belçika’daki öğrenim ve siyaset döneminde yaşadığı zorlukları anlattı.
Avrupa’nın ilk başörtülü milletvekili olan Göktaş öğrencilerden üç şeyi unutmamalarını istedi:
Öncelikle hayatta bir idealiniz, bir amacınız olsun. Başarılı insanların ortak özelliği her zaman bir ideale sahip olmalarıdır.
İkinci tavsiyem, daha büyük bir şeyin parçası olduğunuzu unutmayın. İnsan yalnız yaşayamaz, sosyal bir varlıktır. Ve dünyada farklı yerlerde bize ihtiyacı olan birileri var. Hayatı değerli kılan birlikte başarmaktır.
Üçüncü şey, hayat amacınızı gerçekleştirmekten asla korkmayın.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, öğrencilere, ‘Bazen tüm dünya size karşı çıkabilir. Eğer değerlerinize sahip çıkarsanız, tarih, karşıtlarınızın değil sizin hikâyenizi yazar’ diye seslendi.”
Mahinur Hanım, okumuş hem de iyi okumuş, Avrupa’da milletvekili olmuş, oradaki Müslümanların haklarını savunmuş, şimdi de Türkiye’de “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı” olarak görev yapıyor ve şöyle diyor:
“…değerlerinize sahip çıkarsanız, tarih, karşıtlarınızın değil sizin hikâyenizi yazar”.
Bir dönem fukaha, yakışıklı genç erkeklerin de dışarı çıkmalarını sakıncalı bulmuştu; şimdi biz de böyle mi diyelim; dersek İslamlaşmaya hizmet mi etmiş oluruz!
Peygamberimiz (s.a.) her bakımdan örneğimizdir ve O’nun örnekliği vazgeçilemezdir.
Peki, bakalım, O’nun yaşadığı zamanda kadınlar evde tutuklu mu imişler (rivayetler şöyle veya böyle) ama uygulama ve hayat nasılmış?
Kadınlar camiye geliyorlar, erkeklerden fırsat bulamadıkları için Peygamberimiz (s.a.) onlara ayrıca zaman ayırıyor, sorularına cevap veriyor, dertlerine çare oluyor, eğitim ve öğretim yapıyor.
O devirde Mescid, yalnızca namaz kılma yeri değil, kadın ve erkek Mescide geliyor, ticaretten aileye ne problemleri varsa Efendimiz’e arz ediyor ve çözüm istiyorlar. Öyle ki, bunlar arasında Mescid’e gelip Peygamberimiz’e evlenme teklif eden kadın da var. O, kabul etmiyor, yoksul bir delikanlı ile evlendiriyor.
Kadınlar kocalarına yardım ediyorlar. Meselâ Efendimiz’in baldızı, Hz. Ebu-Bekr’in (r.a.) kızı Esmâ: Kocası Hz. Zübeyr fakir bir insandı. Evlendiğinde bir atından başka hiçbir şeyi yoktu. Hz. Esmâ, Resulullah’ın ganimet mallarından verdiği uzak bir hurma ağacından başının üzerinde hurma taşırdı. Ev işlerini yetiştirir, hurma çekirdeklerini öğüterek yem haline getirir, uzak yerlerden su taşırdı.
Kadınlar savaş faaliyetine sağlık vb. hizmet için katılıyor, gerektiğinde kılıçla düşmana karşı savaşıyorlardı.
Çarşıda pazarda erkek de var kadın da var. Hatta Medine pazarında hisbe (ahlak zabıtası) vazifesi yapan kadın var. Semrâ bt. Nüheyk, elinde kırbaç pazarı teftiş ediyor, suç işleyenleri de anında kırbaçlayarak cezalandırıyor…
..Bu acılı günde
04:004/08/2024, Pazar
Bu acılı günde, bu üslupta çözüm konuşmak birçok kimsenin hoşuna gitmez ama ben de bu acıyı yüreğinde, ciğerinde hisseden biri olarak ve bu acının artık bir son bulmasını canı gönülden isteyerek çözüm üzerine aklımın ve bilgimin erdiği kadar bir şeyler söylemek istiyorum.
Bu günler artık sözün tükendiği günlerdir, olabilir çözümlere odaklanmanın vakti geçiyor.
İsrail’i her nefeste lanetlesek, Filistinli kardeşlerimizin zaferi için her nefeste dua etsek sonuç almamıza yetmez; ister savaş, ister barış yoluyla olsun sonuç almak için durum değerlendirmesi, plan, program, müzakere ve her cihetten hazırlık yapmaya ihtiyaç vardır.
Bir avuç kahraman, eşi benzeri pek görülmemiş iman, adanmışlık ve yöntem ile İsrail’e karşı savaşıyorlar, ama karşılarında yalnız İsrail olsa melese yok, karşılarında ABD var, önlerinde engeller var, önemli bir engel de Batı Şeria yönetimi ile ihtilaf ve ayrılık.
Bilindiği gibi “FKÖ içerisindeki en etkin grup olan el-Fetih ile Hamas’ın giriştiği mücadele 2007 yılında Gazze’de Hamas’ın kontrolü ele geçirmesi ile sonuçlandı ve teritoryel olarak Gazze ve Batı Şeria yönetimleri birbirinden fiilen koptu”.
Elde kalan bir avuç Filistin toprağı da böylece ikiye bölündü.
Batı Şeria’nın mücadele hedefi ile Hamas’ın hedefi de farklı.
Önce bu önemli engelin ortadan kaldırılması ve bu iki kardeş gücün/grubun aynı hedefte birleşmeleri gerekiyor.
Bu birleşmenin önemi, Netanyahu denen katilin, bunu asla istememesi ve teşebbüs edenleri bile ortadan kaldırması ile açığa çıkıyor.
Türkiye bu birleşmeyi sağlamaya çalışıyor, Allah muvaffak eylesin.
Gazzesiyle, Batı Şeriasıyla Filistin, birçok cihetten İsrail’e bağlı ve muhtaç durumda. Eğer hedef bağımsız bir Filistin ise bu takdirde sözünü ettiğim ihtiyacın ikame edilmesi şarttır.
Savaşa gelelim:
Bugün ne yazık ki dünyanın en büyük askeri gücü ABD denilen baş katil ve soyguncunun elindedir. Karşımızda ABD’nin mutlak manada desteklediği bir İsrail ve herhangi bir devlet doğrudan İsrail’e saldırdığı takdirde İsrail’i korumak için müdahale edeceğini açıklayan bir ABD var. Bu yüzden Filistin’e dost devletler, yıllardan beri konuşuyorlar ama açıkça İsrail’e saldırmaya cesaret edemiyorlar; çünkü bu saldırının sonu, ABD’nin müdahalesi yüzünden felaket üstüne felaket olabilecektir.
ABD’ye karşı güç dengesi hem İslam ülkeleri hem de Çin ve Rusya gibi nispeten güçlü ülkeler arasında birleşme ve antlaşmaları zorunlu kılıyor. Bazı analistlerin ifadesiyle bir “korku dengesine” ihtiyaç var; ABD ancak böyle bir birliği karşısında görürse korkabilir. Ne yazık ki, henüz ufukta bu da görülmüyor.
Hasılı önce iki Filistin’in birleşmeleri, mücadele amacının makul ve meşru çerçevede revize edilmesi, sonra tarafsız ve/veya dost ülkelerin araya girerek ateşkes ve barış için çalışmaları gerekiyor.
.
.Güç dengesi şart
04:0011/08/2024, Pazar
Geçen hafta sonu yazımı şöyle bitirmiştim:
“ABD’ye karşı güç dengesi hem İslam ülkeleri hem de Çin ve Rusya gibi nispeten güçlü ülkeler arasında birleşme ve antlaş-maları zorunlu kılıyor. Bazı analist-lerin ifadesiyle bir “korku denge-sine” ihtiyaç var; ABD ancak böyle bir birliği karşısında görürse korkabilir. Ne yazık ki, henüz ufukta bu da görülmüyor. Hâsılı önce iki Filistin’in birleşmeleri, mücadele amacının makul ve meşru çerçevede revize edilmesi, sonra tarafsız ve/veya dost ülkelerin araya girerek ateşkes ve barış için çalışmaları gerekiyor.”
Bu minvalde biraz daha devam etmem gerekiyor…
Adam diyor ki:
“İsrail’i yarım saatte felç ederiz”, sonra İsrail’in önemli altyapı tesislerini ve maliyetlerini sıralıyor, bunların dolar karşılığını söylüyor ve “İşte bunları imha ederiz ve İsrail felç olur” diyor.
Adını vermiyorum ama sıradan bir adam değil, bir lider.
Ben de diyorum ki:
Bunu bir psikolojik savaş taktiği olarak söylüyorsan bilinen durum karşısında hiçbir faydası yok. Bugün herkes çok şey biliyor, kül yutmuyor.
Bunu ciddi söylüyorsan ne duruyorsun Allah’ın kulu, ne duruyorsun, daha neyi bekliyorsun!!!
İran tarafına geçelim:
İntikam alacak olan İsrail olsaydı bu kadar bekler miydi?
Peki, İran niçin bekliyor?
Şu haber bir fikir verebilir:
“Tahran, bölgedeki gerginliği topyekûn bir savaşa yol açabilecek şekilde tırmandırmamak için yoğun diplomatik baskıyla karşı karşıya olduğu için seçeneklerini değerlendiriyor… İran’ın çarşamba günü suikastı görüşmek üzere toplantıya çağırdığı İslam İşbirliği Teşkilatı görüşmesinde, Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, İsrail’e yönelik bir İran saldırısına karşı çıktı ve Haniye’nin ölümünün hesabının sorulması gerektiğini, fakat İran’ın ‘Binyamin Netanyahu’nun daha geniş bir savaş için planını gerçekleştirmesine izin vermemesi gerektiğini’ söyledi…”
Demek ki neymiş?
İsrail-ABD’ye karşı topyekûn bir savaş için hazır değilmişiz. İntikam saldırısı da olursa bu endişenin gölgesinde olacakmış!
Bir hoca diyor ki:
“Reis bir yardım gemisi, yanına üç de savaş gemisi alsın, Gazze’ye çıksın, kimse bir şey yapamaz…”
Peki, 2010 yılına göre bizim saldırı ve savunma gücümüz ABD-İsrail’i dengeleyecek hale mi geldi?
Bakın ne olmuştu?
“Altı gemiden beşi, büyük bir olay olmadan İsrail tarafından ele geçirildi. 800 yolcusu bulunan Mavi Marmara gemisinde ise 10 yolcu gemiye çıkan İsrailli komandolar tarafından öldürüldü. Saldırıda 10 İsrail Savunma Kuvvetleri komandosu ve yaklaşık 60 aktivist yaralandı.”
ABD’den, İsrail’den korkalım, zalime karşı pasif davranalım demiyorum elbette. Ama neyi yapabileceğimizi doğru bilelim, onu ihmal etmeyelim (Yahu bir boykot bile hakkıyla yapılmıyor!!!), aynı zamanda yapabileceklerimizi nicelik ve nitelik olarak artırmak için gece gündüz çalışalım.
Bana göre en önemli caydırıcı güç nükleer başlıklı füzelerdir. Savunma gücü de Patriot ve S-400 füzleri benzeri füzelerdir.
Haydi İslam dünyası! Önce birleş, gücünü ve ilmini birleştir, sonra bunları sen de yap, bak o zaman intikam saldırısı nasıl oluyor, daha doğrusu intikam almanı gerektiren bir saldırı olabiliyor mu!?
Sosyal medya aynasından
04:0018/08/2024, Pazar
Sosyal medya birçok cihetten bir ayna da ben, dini hayat, bilgi ve irşad cihetinden, genci ve yaşlısı ile toplumun durumu hakkında, canlı ayna oluşu ile ilgili bir örnek üzerinde duracağım.
Vaktim yeterli olmadığı için sosyal medya ile fazla meşgul değilim, ara sıra bakıyorum, facebookta, sevdiğimiz bir kişinin adına açılmış grupta bir tartışmaya rastladım, konu şort ile namaz kılmak. Diz kapaklarının biraz üstü de açık kalan şort ile namaz kılan birkaç gencin arkadan fotoğrafı çekilmiş ve (bu yazıda isim vermeyeceğim) bir hanımefendi şunları yazmış:
“Yazın sıcağını bahane ederek şort giyen kardeşlerimizin dikkatine:
Namazın kabul olması için şartlardan biri avret yerini örtmektir.
Âlimlerin çoğunluğuna göre, dizleri açıkta bırakan şortlarla namaz kılmak namazı geçersiz kılar. Ayrıca, namaz için güzel giyinmek tavsiye edilir.
Bu nedenle, namazlarınızın kabul olması için şortlarınızın dizlerinizi örtmesine veya dizlerin altına kadar uzanmasına dikkat edin. Dünyalık bir iş için hâkimin karşısına çıkarken en düzgün kıyafeti itina ile seçip giyen Müslüman,
seni yoktan var eden, her türlü nimetleri ile donatan Rabbinin huzuruna çıkarken nasıl özen göstermezsin.”
Bu yazı üzerine çok yorum var da yerim yok, bir kısmını vereyim:
-Bilerek böyle yapıyorlar …dinde reform.. diye ya da bu adamlar gerçek İslâm’ı bilmiyorlar.
-Bu hıyarların derdi namaz kılmak olsaydı namazın nasıl kılındığını da bilirlerdi.
-Namazın şartlarına uymazsan namaz olmaz, şartlarında göbek deliğinden diz altına kadar kapalı olması gerekir.
-Bunlar domuzun doğurduğu kefereler, ulan .... Allahın huzuruna çıkıyosun!
-İslam’da böyle konuşmak var mı domuzun doğurduğu kefere ne demek, belki senden benden daha iyi insan, Allah katında daha iyi bi kul, insanları böyle itham etmek var mı, Allah’ın huzurundasın. Belki adam tam anlamıyla bilmiyor, böyle namaz kılınmayacağını edeple ikaz etmek varken domuzun doğurduğu ne demek!
-Allah (cc) ıslah eylesin, İslamiyet’i yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir de hesabı toprağın altında vereceklerini düşünün.
-Lütfen bu kadar ağır yorumlar yapmayın çocuklar. Namaza heveslenmişler maşallah diyorum ben. Allah mübarek etsin inşallah, kabul de etsin. Belli ki bilmiyorlar bir yerde görürler, bir yerde duyarlar, belki de bir yerde okurlar belki de birisi uygun bir dille uyarır. Mevla’m o kadar merhametli ki bu gençleri huzurunda hazır bulundurduğuna göre nasıl kılmaları gerektiğini de şüphesiz öğrenmeyi nasip edecektir. Rabbim bütün gençlerimize namaz kılmayı nasip etsin. Yanı sıra benim çocuklarıma da namaz kılma hevesi versin, amiiiin!
İşte böyle, yorumlar, atıp tutmalar uzayıp gidiyor.
Aynalar yalan söylemez; durumumuz budur. Bu yoldan (küfrederek, ayıplayarak, itham ederek, azarlayarak…) gençleri kazanmak mümkün diyen, aklı başında bir Allah’ın kulu olamaz.
Bir de herkes maşallah her konuda uzman gibi konuşuyor, bir kısmı kulaktan dolma bilgi ile fakih ve müftü olmuşlar da bizim haberimiz yeni olmuş(!)
Eh meseleyi bu noktaya getirince bizim de bir şeyler söylememiz gerekiyordu, şöyle yazdım:
“Bu tavsiye güzel. Lakin, dizleri örten şort giymek bulundukları ortam veya yaptıkları faaliyet yüzünden kendilerine zor gelen gençler, diz kapağını ve baldırı örtmeyen şortlarla namaz kılarlarsa bunlara ‘namazınız kabul olmaz’ demek uygun mudur. Diz kapağını ve biraz da yukarısını avret saymayan müçtehitleri taklit caiz değildir denebilir mi? Mürşit kendi halini dayatmaz muhatabı, meşru oldukça, haline göre yönlendirir.”
Helaller-Haramlar isimli kitabımda da şunu yazmıştım:
Dizkapakların yukarısı (fahiz) cumhûra göre avrettir. Taberî, Dâvûd, İbn Hazm, bazı Mâlikî ve Hanbelîlere göre avret değildir. Evzâî’ye göre de yalnız hamamda avret değildir. Her iki grup da hadislere dayanmıştır; Buhârî avret değildir diyen hadislerin daha sahih; avrettir diyen hadislerin ise daha ihtiyata uygun olduğunu ifâde etmiştir. (el-Aynî, Umdetu’l-Kâri, C. II, s. 243, 406; eş-Şevkânî, Neylu’l-Evtâr, C. II, s. 64; S. Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, C.I, s. 125.).
Bir ilmihalden veya bir hocadan mesela namaz bahsini öğrenmek başkadır, namaz konusunda fetva vermek, ahkâm kesmek başkadır; bu ikincisi ilim ister, âlim olmayı gerektirir. İki tarafı da uygulanabilir olan bir konuda birbirine kâfirlik nispet edecek kadar cahil ve gergin insanlardan “bir, beraber, diri, hep beraber Türkiye” nasıl oluşacak, oturup kalkıp bunu düşünmemiz gerekiyor.
Batı’da yaşayan Müslüman
04:0025/08/2024, Pazar
Tesettür, spor dersinde erkek ve kızların aynı havuzlarda yüzmeleri, dışarıdan duyulacak şekilde ezan, din dersleri ve dili gibi birçok konuda Batı’da yaşayan Müslümanlara baskı yapılıyor ve inançlarının gerektirdiği gibi yaşamaları önüne engeller konuyor.
İslam ülkesinde bir kanun çıkarılsa ve “bütün dinlerin mabetlerine ve okullarına erkekler sarık sararak kadınlar da çarşaf giyerek girecekler” dense Batı’nın buna tepkisi nasıl olur!?
Bir dinin mensubu tesettürün farz, namahrem yanında açılmanın haram olduğuna inanıyorsa ona “ya açılarak okuyacaksın ya da seni okula ve vatandaşlığa kabul etmeyiz, hatta ceza da veririz” demenin insan hak ve özgürlükleri bakımından yeri nedir!? Bu nasıl Batı’dır, bu nasıl “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne” imza atmışlıktır.
Peki, Batı bunu niçin yapıyor?
Batılılar sözde entegrasyonu, uygulamada ise asimilasyonu hedef edinmiş bulunuyorlar.
Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslüman ile barış, huzur ve bir çeşit bütünlük içinde yaşamanın yolu onları dinlerinden ve dillerinden ayırmak mıdır, farklılıklarını koruyarak bir ülkede beraberliği yaşamanın kurallarını koyup ona riayet etmek midir? Elbette ikincisidir. O zaman bırakın Müslümanlar, Hristiyanlar ve diğerleri inançlarına uygun yaşasınlar, her grup diğerine bu hakkı tanısın, “Avrupa kültürünü” değil, kamu düzenini korumada birleşsinler, kimseye zararı olmayan alanlarda her inanç ve dünya görüşü kendini temsil etmekte serbest olsun!
Buraya kadar muhatabım Batı’dır.
Şu var ki, son yıllarda Batının Müslümanlara karşı tutumunda iki önemli değişme oldu:
1.“İslam tehlikesi” efsanesini bahane ederek Müslümanlara zulmeden aşırı Batılı gruplar var, oralarda Müslümanca yaşamak daha da zor hale geldi.
2. Batı, ucuz işçi, zor işlerde çalışacak işçi ihtiyacını gidermek için açtığı kapıyı, ihtiyacı kalmayınca kapadı, bu arada bizimkiler esnaf, tüccar, akademisyen filan da oldular; bu yüzden Batı bunları ülkelerinde istemiyor.
Gelelim oraya göçmüş, vatandaşlığa girmiş veya devamlı kalan Müslümanlara, onlara da diyorum ki:
Müslümanın, vatandaşı olduğu bu ülkeler, daha önce Müslümanlar tarafından fethedilmiş veya İslâm hukukunu kabûl etmiş olmadıklarına göre İslâm ülkesi (dâru’l-İslam) olamazlar. Bir Müslümanın “küfür ülkesi”nin vatandaşı olması, İslâmî bir vatandaşlık olmayıp, zarûret veya Müslümanların (milletin, ümmetin) menfaati gereği yapılmış bir ikili anlaşma olarak kabûl edilmelidir.
Bu bakımdan oradaki Müslümanlara soruyorum:
“Niçin Almanya ve diğer Batı ülkelerine göçtünüz ve orada yaşıyorsunuz?
Türkiye’de yaşamaları mümkün ve sıkıntısız olan kimselerin halkı Müslüman olmayan ülkelerde yaşamalarının birçok sakıncası vardır; kendilerini koruyabilseler bile çocuklarını, torunlarını ve sonrakileri, bize ait iman, ibadet, ahlâk, zihniyet ve hayat tarzı içinde korumaları imkânsız derecede güçtür. Evet, bunları korumak Türkiye vb. ülkelerde de zordur, ama bu zorluk diğerleriyle kıyas kabul etmez.
“Öte yandan, İslâmî faaliyeti eksik olmayan devleti, cemaati ve (kendiniz dâhil) ferdi nerede bulacaksınız?” sorusu da var.
Bulunduğunuz yerin, İslâm’ı daha iyi yaşamak için uygun olması konusunda titizlik göstermek ve bu amaçla göç etmek -imkân bulunduğunda- elbette meşrudur ve bazen gereklidir. Ancak bulunduğunuz yerde Müslümanlığınız zarar görmüyor, orayı ıslah için de bir şeyler yapma imkânına sahip bulunuyorsanız bundan kaçmak da sorumluluk getirebilir. Hizmet tek başına yapılamaz. Küçük-büyük cemaat faaliyetine ihtiyaç vardır. Siz cemaatlerle ilişkinizi, İslâm’ı (ahkâm ve ahlâk ile) önde tutarak kurun, hiçbir menfaati; İslâm’ın sabit, kesin, değişmez kurallarını çiğneyerek elde etmeyin, İslâm’ı cemaate göre değil, cemaati İslâm’a göre değerlendirin, çizgiden sapanları ıslaha çalışın, bu mümkün olmuyorsa onu bırakın başkalarıyla çalışın.
Bundan sonra, Allah’ın bildiği -bizim bilemediğimiz- bir zamana kadar Müslümanların, İslâm hukukunun uygulanmadığı ülkelerde fert, aile ve cemaatlerin yaşayacakları anlaşılmaktadır. Müslüman cemaatler, insan haklarına riâyet edilen ülkelerde din özgürlüğünden azamî derecede istifade ederek kendi kimliklerini ve menfaatlerini korumak için çaba göstermelidirler. Bu ülkelerin kanunlarının verdiği imkânlar ölçüsünde, dinlerini yaşamalı, başkalarına bilhassa iyi Müslümanlar olarak İslâm’ı tanıtmalı, hidâyetlerine sebep olmaya çalışmalıdırlar.
Bunları yapamayanlar, bir zaruret halinde de olmayanlar tası tarağı toplayıp dinini ve neslini daha iyi koruyabileceği yere göçmelidirler.
Üç günlük dünya menfaati için dinini ve neslini tehlikeye atanlara ahireti unutmamalarını hatırlatıyorum.
İmansız akıl uygarlığı
04:001/09/2024, Pazar
Yazıma, İstiklal Marşı Derneği’nin arşivindeki bir yazının bir parçasını alarak başlıyorum.
“Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
sözünden anladığım manayı söylemek içindir. Onun burada ‘Medeniyet’ dediği şey elbette, bu kelimenin lûgatlarda veya sosyoloji kitaplarında yazılı olan umumî mânasına değil… On sekizinci Asrın ikinci yarısında, hele on dokuzuncu yüzyıldaki Garb medeniyetinin müesseseleridir. Herkes bilir ki, bu devirde Garb medeniyeti dediğimiz şeyin en büyük vasfı sömürgecilik, yani çok çabuk ilerleyen sanayie iptidai madde bulmak, mahsulleri için pazarlar elde etmek üzere geri denilen memleketleri kendilerine tâbi kılmaktır. Akif, ‘tek dişi kalmış canavar’ demekle medeniyetin bu vasfını kast etmiyor mu? Hem, rica ederim, arkadaşlarınız içinde İngilizce, Fransızca, Almanca bilenler var. Aynı sözü, başka, hattâ bazan daha ağır söyleyen Fransız, İngiliz ve Amerikan, Alman fikir adamları yok mu: Sömürgeci devletler vatandaşı oldukları halde?...”
Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Akif İslamcı Bir Şairin Romanı,
Güzel İstanbul Matbaası, Ankara, 1956, s. 434-444.
Önce çok yaygın bir yanlış okunan kelimenin yukarıdaki mısrada doğru okunmuş olmasına dikkat çekmeliyim;
“Ulusum korkma…” değil, “Ulusun korkma…”
Millet niçin ulu?
Âkif’in o gün hitab ettiği toplum, Osmanlı bakıyesi, dişi ve tırnağı ile vatanını korumuş, kusurları olsa da değerlerine bağlı, yozlaşmamış, Batı taklitçiliği yüzünden levantenleşmemiş, yoksul fakat onurlu bir insan topluluğu. Bu topluluk (millet) bir kısmını saydığım erdemlerine ek ve onlara da hakim olarak imanlı, Müslüman; hayatı, aklı, medeniyeti imandan ve İslam’dan besleniyor.
Batı uygarlığı ise akla ve bilime dayanıyor. Çoğu sözde Hristiyan olan Batı’da din bir aksesuar, ferdi ve toplumu yönlendirme ciheti ya yok veya çok zayıf. Dindar olanlarının da kitabı bozuk.
İş akla ve bilime kalınca bu iki değer, insanların doymak bilmeyen arzularını azamî tatmin için birer araç haline geliyor; yani insan ve uygarlığı canavarlaşıyor.
İşte Âkif merhum bu durumu da şu mısralarla tasvir ediyor:
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın...
Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.
Hayat artık behîmîdir ... Hayır ondan da alçaktır;
Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır .
Behâim çıkmaz amma hilkatin sâbit hudûdundan,
Beşer hâlâ habersiz böyle bir kaydın vücûdundan!
Okumuşları bu şiiri doğru okuyup anladıkları zaman bu millet, İstiklal Marşına muhatap olan “millet” olacaktır.
“Allah korkusu”: O yüce, seven, koruyan, rahmeti âlemleri kaplayan… Allah’a nankör olma ve saygısızlık etme korkusudur, imandan kaynaklanır. Allah’a imandan kaynaklanan fazilet (erdem) hissi medeniyetin ruhudur ve İslam medeniyeti imanlı akıl, vicdan ve bilim medeniyetidir.
Batı uygarlığı canavardır, tek dişi kalmıştır, onu da doymaz saldırıları ve sömürgeciliği yüzünden düşürecektir.
Yazıyı Aliya’dan iktibas ile bitirelim:
“Bunu hiç unutma evlat!
Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır ve bugünkü refahı; devam edegelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur…”
Bu mel’un amacı nasıl engelleriz
04:008/09/2024, Pazar
Otuz yıl kadar önce (1995) üç arkadaşımla, İslam İlimleri Fakültesi’nin daveti üzerine Filistin ve İsrail’e gitmiştik. Dönünce Siyonistlerin “mel’un” hedefleri konusunda şunu yazmıştım:
“Arz-ı Mev’ud özlemi Yahudiler’de bütün canlılığı ile yaşıyor. Bunu Yahudi mekteplerinde ders kitaplarında, sofu Yahudiler’in hareketlerinde, tavırlarında, ondan sonra haham yetiştirmek üzere gözden ırak ama aynı zamanda mükemmel okullarda görmek mümkün. Ayrıca turistlik bölgelerde, eski Kudüs’te, bizim Kanuni’nin yaptırdığı kale ve mescitte –ki o mescit şimdi müze haline getirilmiş- o müzenin içerisinde yapılan sinevizyon gibi gösterilerde yaptıkları beyin yıkama çalışmalarında açıkça görülmektedir. Orada, devamlı İsrail’in tarihi, Filistin, Osmanlı dönemi, daha önceki dönem, Osmanlı-İsrail arası dönem, sonra İsrail dönemi belli bir bakış açısıyla anlatılıyor. Bunların anlatım tarzı, bayrakların indiriliş kaldırılışları, hep o fikri yansıtıyor. Sonra bu Kanuni mescidinde yanında resim çektirdiğim bir levhada açıkça hem İngilizce hem Arapça olarak “Fırat’tan Mısır’a kadar İsrail” yazısını yazmalarında, açıkça bunu görürsünüz...”
Aradan otuz yıl geçti, Siyonistler, ABD ve Avrupa’nın desteği ile mel’un hedeflerine doğru ilerlemeye devam ediyorlar. Son aşamada ise kendilerinin iddia ettikleri Nazi zulmünü gölgede bırakan bir soykırımına başlamış bulunuyorlar.
Türkiye herhalde elinden geleni yaparak bu zulmü ve mel’un gidişi engellemeye çalışıyor, lakin etkili olup sonuç almak için bu gayretler yetmiyor, ya İslam dünyası birleşecek, Çin ve Rusya ile de işbirliği yapacak veya Türkiye nükleer başlıklı füzelere ve silahlara sahip olarak sınıf atlayacak.
Türkiye’de konvansiyonel yeni silahları da içeren savunma sanayiinde önemli adımların atıldığını biliyor ve seviniyoruz.
Dünyada beş ülke, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması uyarınca “nükleer silahlı devlet” olarak kabul edilmektedir: ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin.
Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail de nükleer başlıklı füzelere sahip oldukları bilinen ülkelerdir.
Garip olanı şu:
Antlaşmaya göre ya bütün ülkelere bir şekilde kontrollü nükleer silah edinme imkanı tanınmalı veya beşinde, dokuzunda da olmamalı iken niçin beşinde antlaşmaya dayalı oluyor, dördünde olduğu biliniyor (göz yumuluyor) da diğer ülkelerde yasaklanıyor, niçin!?
Bence sebep şudur:
Hain, hıyanetinin karşılığını göreceğinden korkar; bu iri devletler sömürgeci, pozisyonlarını güç ile koruyorlar, sömürdükleri ülkeler nükleer silaha sahip olurlarsa zulümlerine devam edemezler.
Ben bir asker değilim, ama yazdıklarımı teyit eden bir asker konuşmasını iktibas ederek yazımı bitireceğim:
“Eğer S-400 problemini bitirme konusunda uzlaşırsak, eminim yeni talepler olacaktır. İran’la anlaşma yapma, eğer buna ‘evet’ dersek sonrasında ‘tamam, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kuracağız, buna muhalif olma’. Eğer buna ‘hayır’ derseniz, size ‘Kıbrıs’ta gaz ya da petrol arama hakkınız yok’ diyeceklerdir. Yani problem bana göre S-400 ya da F-35’lerin Türkiye’ye verilmemesi değil. Amerika Türkiye’nin bağımsız dış politikasından memnun değil ve Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasını istemiyor’’.
Amerika’nın, S-400’lerin Türkiye’ye konuşlanması halinde F-35’lerle ilgili gizli bilgilerin açığa çıkacağı iddiasına da katılmayan komutan, bu uçakların özelliklerinin Rusya, Çin ya da teknoloji casusluğunu kullananlar tarafından bilindiğini söylüyor.
Ve devam ediyor:
‘’Türkiye’nin F-35 projesinden dışlanması 10 yıl önce dış ilişkiler komisyonunda tartışıldı. Çünkü Türkiye F-35’leri alırsa bu Ortadoğu’daki dengeleri değiştirecekti. İsrail hava üstünlüğünü kaybedecekti. Amerika ve Batı için Ortadoğu’da iki önemli konu var. Biri İsrail’in diğeri de enerji kaynaklarının güvenliği. Ortadoğu’da İsrail’e dost ülke yok. Bir tane yaratabilirler. Bağımsız bir Kürt devleti. Bu yeterli mi hayır, düşmanlarını da elemeniz gerekiyor… Suriye ve Irak’tan sonra sırada Türkiye var. Bunu tüm kalbimle söylüyorum. Bunu söylerken de çok üzgünüm. Ama doğru olan bu. Eğer Amerika sizi düşman olarak görüyorsa asker olarak kendimi savunmalıyım. Amerika’ya karşı da kendimi Amerikan silahıyla savunacağımı bekleyemezsiniz. Eğer Amerika’dan bir şey alırsanız, bunun kaynak kodlarını alamıyorsunuz. Amerika gizli tutuyor. Yani eğer kullanmanızı istemiyorsa sahip olduğunuz her silahı kilitleyebilir’’.
Çare:
Tam bağımsız ve düşmanı caydıracak kadar güçlü bir Türkiye.
Geçici olarak da etkili ve yaygın boykot.
Aile âh aile (Mehir Vakfı)
04:0015/09/2024, Pazar
Altmışlı yıllarda merhum Bekir Topaloğlu ve daha birkaç arkadaş, M. Akif Bey’in aziz dostu Hâfız Yusuf Bey’den özel Arapça ders alıyorduk (Mütenebbî divanını vb. okuduk). Hâfız Yusuf Bey, annesine hizmet edebilmek için evlenememişti, tek başına yaşıyordu, yaşlanmıştı, medeniyetimizin üç dilinde yektâ idi, 1962’de küçük oğlum dünyaya geldi, eşim evde yalnız ve çocuklu olduğu için dersten sonraki sohbet faslında doğumu haber vererek izin istedim, “Tabii, buyurun” dedi, sonra kapıya kadar arkamdan gelip cebime bir şey soktu, ilk fırsatta baktım Reşad altını idi, ata dedikleri altını kullanmazdı. Sonra yerine dönmüş, sohbete başlamadan “âh aile âh” demiş.
Allah rahmetine daldırsın cennetine aldırsın!
Merhum hocamızın aile hasreti başka (şahsî), bizim bugün aileye ihtiyaç ve hasretimiz başkadır (biz olan neslin devamı). Ama aile, omazsa olmazdır.
Evlenme yoksa aile de yoktur.
Te’dîbi (eğitimi), ta’lîmi (öğretimi) bizden olan “ilk okul aile” yoksa bize ait nesil de yoktur.
Şu halde ilk ihtiyaç evlenmedir ki, bugün gençler ya evlenmeden zina ederek yaşıyorlar, ya zina etmeden bekâr yaşıyorlar, ya kırkından sonra evleniyorlar, makbul aile oluşumu geç kalıyor…
Niçin evlenmiyorlar?
Elbette bunun birden fazla sebebi var, onların üzerinde durmak, çare aramak, çözümler sunmak dertlilerin vazifesidir.
Sebeplerin önemlice biri de gittikçe masrafı artan evlilik için maddi durumun yetersizliği.
İşte bu sebebi ortadan kaldırmak için “bize ait neslin devamını isteyen, gençlerin savrulmalarından dert yanan” sivil toplumun vazife alması gerekiyor.
Bu yazıda yıllardır bıkmadan bu vazifeyi yapan ve çok güzel sonuçlar alan bir vakfı, örnek olsun ve desteklensin diye tanıtacağım (Varsın bilenleri bilsin, ben bilmeyenlere tanıtacağım.)
Kendilerinden bilgi notu istedim, gönderdiler, biraz kısaltarak sunuyorum:
“MEHİR VAKFI (Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı)
“Mehir Vakfı 1996 yılında resmi olarak kuruluşu gerçekleşen ve 28 yıldır faaliyetlerini devam ettiren gönüllü bir teşekküldür. Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Mustafa Özdemir Beyefendinin riyasetinde Yönetim Kurulu yani Mütevelli Heyetinin bir kısmı tüccar ve esnaftan, diğer kısmı ilim ehlinden oluşan bir vakıf organizasyonudur. Vakfın Başkan Vekili Prof. Dr. Saffet Köse’dir.
“Mehir Vakfı tabiri caizse çift kanatlı etkinlik yürütmektedir. Asli amacı, ana görevi olan ihtiyaç sahibi nişanlı genç çiftlerin düğün yapmalarına destek olmak amacıyla bir evde olması gereken ne tarz ve ne tür eşya gerekiyor ise ve bir düğünde ihtiyaç olan gelinlik, damatlık, kıyafet ve benzeri 103 kalem eşyayı sıfır ürün olarak ihtiyaç sahibi gençlere takdim etmektedir. 18-40 yaş arası ihtiyaç sahibi nişanlı çiftler ilk evlilikleri olmak şartıyla başvuruda bulunabilirler. Aynı zamanda diğer görevimiz de vakfımızın uzun yıllardır yayınladığı değişik akademik ve kültürel yayınlardır. 28 yıllık süre içerisinde en başta Konya merkez ve ilçelerinde başlayan bu evlendirme, çeyiz yardımını ülkemizin 63 iline ve yurt dışında 28 ayrı ülkeye ulaştırmanın mutluluğunu yaşamaktayız. Bireysel ve toplu nikâh merasimleri şeklinde bugüne kadar toplamda 15.000 çiftin izdivacına vesile olmuştur Mehir Vakfı. Aynı zamanda ulusal ve uluslararası düzeyde faaliyet gösteren diğer sivil toplum kuruluşları ile ortak hareket etmekteyiz… Vakıf aynı zamanda 2013 yılından itibaren kendi çatısı altında 4 ayrı dernek kurarak faaliyetlerini daha pratize etme noktasına gelmiştir. Özellikle evlilik yardımlarını Mehir Aile Derneği üzerinden, gençlik faaliyetlerini Genç Mehir Derneği üzerinden, vefa ve dostluk üzerine faaliyetleri Konya Dostluk Derneği üzerinden ve ayrıca Vicdan ve Merhamet Platformu adıyla 4 ayrı dernek yapılanması ile sürdürmektedir. İstanbul’da, Kütahya’da, Bursa’da ve Konya’da il temsilcilikleri vardır. İlmi olarak İslam Hukuku Araştırmalar Dergisi İHAD, 43. sayısını çıkarmış ve 22. yılına dönmüştür, uluslararası hakemli akademik bir dergidir. Bunun dışında Mütevelli Heyet Başkan Vekili İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Saffet Köse Hocamızın kaleme aldığı Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu isimli eser 14. baskısı ile 206 bin adede ulaşmıştır ve daha birçok eserimiz muhataplarına ücretsiz takdim edilmektedir ve ulaşmaya devam edecektir. Ayrıca 2018 yılı sonu itibariyle Türkiye Diyanet Vakfı ile imzalanan protokol kapsamında 81 ilde 100’er çiftin mutluluğuna vesile olmak üzere yola çıkılan faaliyetlerimize pandemi ve deprem sonrasında Hatay’dan başlayarak devamında Kahramanmaraş ilimizde olmak üzere depremzede ihtiyaç sahibi 100’er çiftin mutluluğuna vesile olduk. İnşallah en yakın zamanda Malatya’da depremzede 100 çiftin daha mutluluğuna şahit olacağız. Bu çalışmalarımız devam edecektir. Bunun yanı sıra nasip olur ise Filistin’de 1000 (bin) çiftin izdivacına vesile olmak üzere hedefimiz vardır. Bir sonraki hedefimiz Azerbaycan Şuşa’da şehit düşen ve gazi olan ailelerimizin çocuklarından 100 gencimize destek olmak üzere hedeflerimizi yakın zamanda planlamaya aldık ve 28 yıldır olduğu gibi gönüllü kayınpederlerimiz diye tanımladığımız hayırseverlerimizin bereketli destekleriyle bize emanet edilen yardımları ihtiyaç sahibi nişanlı çiftlere ulaştırıyoruz, biz bir vesileyiz elhamdülillah. Bir de ilmi olarak yeni bir kitap hazırlığımız yine Muhterem Saffet Köse Hocamızın kaleminden “Modern Çağın Sorunu: Baba Yoksunluğu” adıyla tamamlandı ve ilk baskısı 5 bin adet olarak gerçekleşti. Ayrıca Mütevelli Heyeti Başkanımız Mustafa Özdemir’e ait “Siyasi, İktisadi, Sosyal Tavsiyeler” kitabımızın da 3. baskısı tamamlandı, okuyanları ile buluşmaya hazır. İşte bu özel 4 hedefimizi ve yeni ilmi eserlerimizi sizlerle paylaşmak isteriz.”
.Söndüremezler
04:0022/09/2024, Pazar
Hidâyet rehberi Kitabımız diyor ki:
“İsterler ki Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkârcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlamayı istiyor./ Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resulünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O’dur; müşrikler hoşlanmasalar da!” (Tevbe 9/32-33).
Olup bitenlere bakarak bazen bunalıyoruz, “Ya Rabbi, bize, tahammülümüzü aşacak yükü yükleme” diye niyazda bulunuyoruz ama doğru olanı, bir zaman ve bir mekânda olup bitene takılarak bunalmak yerine daha geniş, daha derinden bakmaktır.
Bize sıkıntı veren “olupbiten” nedir?
Genç neslin hal ve gidişi.
İslâm dünyasının (ümmetin) zillet ve perişanlığı. İman, amel, şuur, davet, cihad… bakımından zayıflama seyrinin devamı…
Ama dönüp bakalım, Rabbimiz ne diyor,
“Söndüremeyecekler, İslâm bütün dinlerin üstüne çıkacak veya üstünlüğü ortaya çıkacak” diyor.
Biz buna iman ediyoruz.
Peki, bu iman bir rüya mı, hayal mi, kuruntu mu?
Aşağıda, kısa bir araştırma sonucu elde ettiğim, dünyada İslâm’ın hâli ve geleceği ile ilgili rakamları sizinle paylaşacağım, Kur’ân’ın bir mucizesi daha ortaya çıkacak:
“Batı’da İslamofobi’nin yükselişi, G. W. Bush’un, Müslümanları kasti olarak hedef tahtasına oturttuğu 9/11 olaylarına dayandırılsa da… Batı’da Müslümanlara ve İslâm’a karşı yapılan saldırılar her geçen gün artmaktadır. ABD (eski) Başkanı Donald Trump’ın ırkçı söylemleri, Fransa, Hollanda, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde yükselen aşırı sağ hareketler Müslümanlara yönelik tehdit algısını sürekli beslemektedir… Buradan yola çıkarak Müslümanlara yönelik Avrupa’da ve Amerika’da gelişen şiddet hareketlerinin kahir ekserisinin Batılı yönetici elitler tarafından hararetlendirildiğini söylemek yanlış olmaz…
Yapılan çalışmalar, Batı’da Müslüman nüfusta artış yaşandığını göstermektedir. Bu yükselişin sebeplerinden biri, Avrupa ve Amerika’da yaşayan Müslüman topluluğun, Batı’da İslâm’ın ne olduğu konusunda merak uyandırmasıdır. Bu ilgi, birçok kişinin İslâm’ı araştırmasına, akabinde de birçoğunun Müslüman olmasına zemin hazırlamaktadır. 1950’li yılların başında 400 bin civarı Müslümanın yaşadığı Avrupa’daki Müslüman sayısı, 2010 senesinde 20 milyona yükselmiş, bu rakam 2016 yılında 25 milyona ulaşmıştır. Tahminler, 2050 senesinde Batı’daki Müslüman nüfusun 75,6 milyona kadar çıkacağına işaret etmektedir.
Bahse konu sayısal verilerdeki yükselme iki şekilde oluşmaktadır. Bunlardan ilki; Avrupa’ya sonradan yerleşen Müslüman göçmenler ve onların çocukları aracılığı ile, ikincisiyse; bizzat Müslüman olan Avrupalılar sayesinde. Örneğin, Amerika kıtasında her yıl 150 bini mescitlerde, 20 bini hapishanelerde olmak üzere 200 bine yakın insan İslâm’ı seçiyor…
İslâm’ın marjinalleştirildiği ve onlara yönelik nefret eylemlerinin had safhaya ulaştırıldığı ülkelerdeki Müslüman sayısındaki bu artışın, toplumsal bağlamda, aşağıdan yukarıya doğru bir meydan okuma olduğunu görmek önemlidir. Batı’da gerçekleşen ihtida hareketleri, İslâm’ın ölü bir din olduğunu iddia eden Avrupalı entelijansiyayı da haksız çıkarmıştır. Diğer yandan, bahsi geçen tepkisel tutumun da bir sonucu olan ve yukarıda değinilen sayısal veriler, gelecekte bir yerde, bugün sayıları fazla olmadığı halde sesleri yüksek çıkan İslamofobik kişilerden ziyade, Müslümanların ve Müslümanları sevmekte olan “İslamoHOBİK” kişilerin daha fazla olacağı sinyalini vermektedir.” (İNSAMER-Emin Emin)
İlgimi çeken bir başka (ciddi) araştırma var. Buna göre 2100 yılında dünyada dinlerin durumu hakkında şu bilgi var:
Yahudilik 19,6 milyon
Deist 224,2 milyon
Ateist 109 milyon
Hristiyanlık 3,1 milyar
Hinduizm 3,78 milyar
İslam 3,91 milyar.
Sonuç:
1. Allah’ın nuru İslâm’ı söndüremezler.
2. İslâm (Doğu ve Batı’da Müslüman sayısı) en üstün, İslâm, diğer dinlerin üstünde.
Allah’ın dediği elbette ve daima doğrudur.
.
En Kutlu Doğum
04:0029/09/2024, Pazar
En kutlu doğum kutlamasına çok küçük bir katkı olarak önce internet editörümün ilettiği bir bilgi notu ve talebi sonra da bir şiirimi sunacağım.
“Evvelce Peygamberimizin (s.a.) doğumunu 20 Nisan’da ‘Kutlu Doğum Haftası’ olarak kutlardık. Fakat birkaç yıl önceki ‘malum tartışmalar’ nedeniyle o hafta iptal edildi ve haftanın artık Mevlid Kandili’ne göre kutlanması kararlaştırıldı. Fakat böyle olunca, kandil, miladi takvim içinde her yıl 11 gün geriye kaydığı için, gittikçe okul çalışma takvimini sıkıştırmaya başladı. Mesela bu yıl haftayı kutlamak için okul açıldıktan sonra sadece bir hafta süre vardı. Malum bir de ilk hafta, okullarda yeni eğitim yılı hazırlıklarının yapıldığı yoğun bir haftadır. Dolayısıyla öğretmen ve öğrencilerin Mevlid-i Nebi haftasına hazırlanmak için çok kısıtlı zamanları oldu. Hatta önümüzdeki yıl ve devamında Mevlid Kandili ve haftası büyük ihtimalle ‘öğrencilerin okulda olmadığı’ eylülün başına denk gelecek.
Bu nedenlerle camiamız, gelecek sene ve sonrası için Peygamberimizin Mevlîd’ini okullarda rahat bir şekilde kutlamamız için bir çözüm geliştirmelidir. Bu haftanın tekrar uygun olan sabit bir miladi tarihe konulması yerinde olacaktır.”
Samimi bir tespit ve rica, çözüm ilgililere düşüyor.
EN KUTLU DOĞUM
Rabîulevvel ayı pazartesi gecesi
Âmine annemizin, meleklerden nicesi
Kuşatmış hanesini bir heyecan bir telâş
Bekliyordu kâinât varlığın bir-incisi
Sonra doğdu kâinât nura gark oldu o gün
Yerde gökte bir sevinç sanki bayram ve düğün
Nasıl sevinmesinler gelen herkese rahmet
Şefâati herkese, beklenen o büyük gün
Bir Allah’a kulluğun örneğini gösterdi
“Allah bir, ben elçisi, yolum da Kur’an” derdi
Bu en büyük lütfudur Allah’a şükredelim
Habîb’ini kullara büyük armağan verdi
Bu gelen tevhid eri bu gelen put kırıcı
Bu gelen sevgi dolu yaraları sarıcı
Çağımız O’na muhtaç başka çaresi yoktur
Bugün tek yol O’nundur O’dur hakka çağrıcı
Peygamberler zinciri onunla son bulmuştur
Zinciri onaylayan nurlu mühür olmuştur
Kitap ve Sünnetiyle hayattadır Peygamber
O’nu anan gönüller feyiz ve nur dolmuştur
Heyecan duyuyoruz bu ay bu gün geldikçe
Güzel insan oluruz O’nu candan sevdikçe
Allah da bizi sever biz Habîb’e uydukça
Her gün O’nun doğumu olur, kalbe erdikçe
Durum tespiti tedbir arayışı
04:006/10/2024, Pazar
Müslümanlar bazen birbiri ile bazen kâfirlerle savaşıyor, Müslümanların oluk gibi kanları akıyor, birlik ve/veya beraberliğin yerini tefrika doldurmuş; işte bunlar apaçık gerçekler.
Uluslararası ilişkilerde kimin yuları kimin elinde belli/belli değil, Müslümanların (devletler, topluluklar) hem zayıflıkları hem de birbirine çelme takmaları, onlar değil biz hâkim olalım sevdası, görünen ve inandırılan ile gerçeğin başka olması, algı operasyonlarının gücü ve takiyye sebebiyle gerçeği görmenin zorlaşmış bulunması… hemen akla gelen handikaplarımız.
Bazı kaçıntılar bazı gerçeklerin perdesini aralıyor.
Nasrallah’ın ölümünden sonra yayımlanan bir video kaydını dinledim; görüntü ve ses kesinlikle ona ait. Kedisinden önce öldürülen bazı Şiî komutanların adını ve rollerini anarak Putin’i, Suriye’ye müdahale hususunda nasıl ikna ettiklerini anlatıyor.
Rusya’nın müdahalesi olmasaydı Suriye’de, yıllardır Sünnilere zulmeden yönetime son vermeye ve hakkaniyetli bir yönetim oluşturmaya ramak kalmıştı.
Övünerek anlattığı o müdahale yalnızca yüzbinlerin katline ve milyonların yer ve yurtlarından olmalarına sebep olmadı, aynı zamanda Rusya Suriye’ye yerleşti, Esed’i de esir aldı.
İran Rusya ile anlaşarak Suriye’yi Şiîleştirme faaliyetine aralıksız devam ediyor. Bunu Irak’ta, Yemen’de ve daha başka yerlerde de yapıyor.
Gazetemizin değerli yazarları bu günlerde kaleme aldıkları yazılarda, benim de çoğuna katıldığım şu gerçeklere ışık tutuyorlar:
1. İran, İsrail ile gerçek bir savaş yapmıyor. Atılan füzeler kamuoyunu teskin için yapılan bir oyundan ibaret.
2. Hizbullah İran’ın amaçlarını gerçekleştirmek üzere oluşturulmuştu, Nasrallah’ın ölümü ve İsrail’in Lübnan’a taarruzu üzerine İran, Hizbullah ve Lübnan için İsrail ile savaşmaz.
3. Nasıl İsrail, Dicle’den Fırat’a kadar uzanan bir coğrafyaya hâkim olmak istiyorsa İran da uzanabildiği kadar Şiîleştirerek ve çeşitli oyunlarla kendisi için belirlediği coğrafyada bunu yapmak istiyor.
4. ABD ve İngiltere İsrail’i destekliyor ve bundan vazgeçmesi düşünülemez.
5. Zalim iri devletler, Akdeniz’de enerji yolunu kendileri için açmaya karar vermiş durumdalar, bunun nihaî engeli Türkiye’dir; bu yüzden İsrail’i veya başka maşaları kullanarak Türkiye’yi durdurmak isteyeceklerdir ve bu sebeple Türkiye, başta Suriye olmak üzere konuşlandığı askeri mıntıkaları ve üsleri çoğaltmalı ve güçlendirmelidir.
6. BM’den ve BMGK’den bize, mazlum ve mağdurlara bir hayır gelmez.
7. Gazze direnişin fitili ve bir örneğidir; onun mutlaka ve her türlü desteklenmesi gerekir.
8. İran ile birlik mümkün değildir; hiç olmazsa ortak düşmanlara karşı yardımlaşma ve dayanışma manasında “beraberlik” sağlanmalıdır.
9. İktidarın (daha doğrusu Sayın Erdoğan’ın) Türk dünyası ve İslâm ülkeleri ile yumuşama, normalleşme, olabildiğince birlik ve/veya beraberlik sağlama çabalarına destek verilmelidir.
10. Gece gündüz çalışarak savunma ve savaş gücümüzü, düşmanı caydıracak seviyeye getirmemiz farzdır; nükleer teknoloji ve silah dâhil istenirse ve usulünce çalışılırsa gereken her şey yapılabilir.
11. “Hazır ol cenge eğer istiyorsan sulh-u salâh” mısrâı bir hikmetli davranışı, bir zorunlu tedbiri ifade ediyor. Savaşa hazır olmak, savaşmaktan ziyade düşmanın cesaretini kırarak sulh ve barış içinde yaşamayı sağlamak için olacaktır. Savaş son aşamadır, savaşta yenen de yenilen de zarar görür, Allah ülkemizi savaştan korusun…
Yerinde ve zamanında olmayınca; ayetler ve hadisler okumakla, hamasetle, hikmetten uzak çareleri konuşmak ve teklif etmekle hayırlı bir sonuç alınamaz, aksine seferdekiler engellenir, işleri zorlaştırılır; “kime hikmet verilmiş ise ona bu yüzden birçok hayır da verilmiştir”.
Merhum Âkif’in dediği gibi:
Allah’a dayan sa’ye sarıl hikmete râm ol
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.
Nice otuz yıllara
04:0010/10/2024, Perşembe
Türkiye’de halen çıkan gazeteler siyasi ve ideolojik tutum ve taraf bakımından tasnif edildiğinde “Yeni Şafak” gazetemiz için “İslâmcılık, liberal muhafazakârlık, sağ” demişler.
Bana göre Yeni Şafak farklı düşünceler ile diyaloğa açık, duruma göre tedbirli ama kesinlikle İslâmcı bir gazetedir.
İslâmcılığı hamasetten uzak, hikmetle el ele bir İslâmcılıktır.
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”
Gazete İslâmcı olduğu halde gün olmuş liberal, hatta mutedil solcu kalemlere de sayfalarında yer vermiş, gazete için olabildiğince müsamahalı çizilmiş kırmızı çizgiler aşılmadıkça yazarlarına dokunmamış, yazılarına sansür koymamıştır.
Gazetemiz henüz iki yaşında iken 28 Şubat depremine maruz kalmış, bunu takip eden askeri müdahalelerde de hedefte olmuştur; çünkü bu müdahalelerin asıl hedefi İslâm’dır, İslâmcılıktır.
Her ideolojinin, dâvanın ve genellikle siyasi hedeflerin bir: toprağa, iki: insana, üç: bağımsızlığa, dört: bunları sağlayacak ve koruyacak her türlü güce ve beş: hikmetli yönetime ihtiyacı vardır. Mutedil İslâmcılar da asıl hedef olarak ümmete ait tek bir vatan toprağı, iman ve dava ortak değerine sahip tek bir insan kitlesi (ümmet), birlikten doğacak caydırıcı ve hayırda kullanılacak güç peşinde olmuşlar, vaki durum ve zaruret öyle gerektirdiği için geçici olarak “halkı Müslüman ulusal devletlere” razı olmuşlar, bu devletlerin iş ve güç birliği sayesinde ümmete ait bir vatanın ve devletin oluşması için çalışmışlardır. Vaki durumu ve zaruretleri hiçe sayarak kazanımları harcayan, davaya zarar veren, hedeften uzaklaştıran düşünce ve çıkışlara karşı olmuşlardır.
İşte, tanımlamaya çalıştığım ve kendimi içinde hissettiğim bu İslâmcılık aynı zamanda Yeni Şafak gazetemizin İslâmcılığıdır.
Arka planda emperyalist yabancı güçlerin bulunduğu askeri müdahaleler yüzünden sıkıntılı dönemlerde gazete, İslâmcı söylem yerine, evrensel insan hakları sözleşmelerine dayalı bir savunma ve hak arama yolunu seçmiştir. İslâmcı harekete dur demek için askeri devreye sokanlara karşı bu yöntem müspet sonuçlar almış veya zulmün cesaretini kırmış, baskıyı azaltmıştır.
Otuz yıl önce “yeni bir şafak söktü”.
Bu şafağın aydınlığında meşru olana, doğru olana; din iman, ahlâk Hakk’a bağlılık icabı, olması gerekene bir yolculuk başladı. Bu şafak, kutuplara yakın bölgelerde olduğu gibi uzun ömürlü bir şafak tır. Yolcuları da, ortak değerlere sahip başka yolcularla diyalog/dayanışma içinde yorulmak bilmez bir yürüyüştedirler.
Yolları açık, ömürleri bereketli, davranışları hikmetli olarak nice otuz yıllara inşallah.
Dedikodu yüzünden günaha girmeyelim
04:0013/10/2024, Pazar
Bazı şahıslar ve çevreler yarım asırdır, bazı konularda 60 yıldır beni karalamak ve gözden düşürmek için durmadan usanmadan iftira ve gıybet ediyorlar; birkaçına kısa cevap vereyim (www.hayrettinkaraman.net adresli sitemde tamamına cevabım vardır):
1. Benim ‘Polemikten Diyaloğa’ isimli bir kitabım yoktur.
2. Bu isimde bir kitap vardır; içinde yirmi civarında ilim adamının yazısı benim de bir konuşmamın başkası tarafından yazıya dökülmüş metni vardır. Konuşma, yazıya dökülürken önemli atlamalar ve yanlış anlamalara yol açan eksiltmeler yapılmıştır.
3. Malum cemaat, bu kitabı basmış ve maalesef kapağa benim ve merhum Ömer Faruk Harman’ın isimleri yazılmıştır.
4. Ben yanlış anlamaları engellemek için ‘Diyalog ve Necat Tartışmaları’ isimi bir kitap yazdım. Bu kitap basıldı ama kasten buna bakmıyorlar.
5. Ben:
a) “Muhammed Resulullah demeyen de Müslüman olur ve cennete girer” demedim ve demem.
b) “Yahudi ve Hristiyanlar mevcut resmi itikatlarıyla cennete girerler” demedim ve demem, başka diyen de yok. O konuşmada görüşlerini aktardığım ilim adamları, “Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanmadıkça ve salih amel sahibi olmadıkça Ehl-i Kitap cennete giremez” diyorlar; yani kilisenin, havranın muteber gördüğü itikada sahip olan Ehl-i Kitap, -ittifakla- cennete giremez diyoruz.
c) “Peygamberimiz insanları İslâm’a davet etmedi” demedim ve demem. Bunu dört yaşındaki çocuk bile demez.
İşte böyle bir kaç iftirayı o kitaba dayandırıp sayfa numarası veriyorlar ama ya bağlamı es geçiyorlar ya tahrif ediyorlar… (Detaylar Diyalog ve Necat Tartışmaları isimli kitabımda.)
Meselâ ben diyorum ki:
Katoliklerin İspanya’da yaptıklarını bizim Peygamberimiz yapmamıştır, insanları tek seçenek olarak (ya Müslüman olursunuz ya da öldürülürsünüz diyerek) İslâm’a davet etmemiştir. Teslim olan, sulh yapan, hâkimiyetimiz altına giren, dinimiz ve yurdumuza göz dikmeyen, bunun için savaşmayan gayr-i müslimlere de hayat ve diğer temel insan hakları tanınmıştır…”
Adam “tek seçenek olarak” kısmını atlıyor!!!
Gerçi “İt ürür kervan yürür” atasözü var, çok şükür bizim de kervanımız yürüyor, lakin sinek vızıltısı bile rahatsız eder ve bazı saf derun insanlar da bu dedikodulara inanıyorlar.
Bir bu yüzden, bir de yeni bir video yayını sebebiyle buraya kadar olan ve aşağıdaki açıklamayı yaptım.
Bu videoda düzeltilecek çok şey var da ben birini ele alacağım.
Daha önce de merhum şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadeti ile benim ve devlet yetkililerinin ilgisini kurmak için tertipler ve iftiralar yaptılar ve benim bir yazımı da bunun için kullandılar.
Olayın doğrusu şudur:
Malum cemaat, dershanelerinin kapatılma kararı üzerine muhalefete geçip gerekli gördükleri kadar yalan ve iftiraya da saparak iktidarı yıpratmaya yönelince ben bir yazı yazdım ve mealen şöyle dedim: “Sizin ‘kapatmadan’ hâsıl olan zararınız özel menfaatinizle (cemaat faaliyeti ile) ilgili, iktidarın bu şartlarda değişmesinin zararı ise kamuya (ümmete, İslâmî gelişmelere) aittir. İslâmî (Mecelle’de yeri alan) bir kurala göre bu durumda siz zararı sineye çekmeli, bu muhalefetten vazgeçmelisiniz. Bu kurala uyanların önemli bir örneği olarak da Muhsin Yazıcıoğlu’nu rahmetle andım.
Adamlar bundan şunu çıkardılar:
Devletin menfaati için onun yok edilmesine karar ve fetva verildi!
“Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” kabilinden bir saçmalık.
Ben, bu kuralı uygulayan kahramandan söz ediyorum; kendisinin yok edilmesine o razı mı oldu ki, bu kuralı uygulamış olsun!
Ortada apaçık bir gerçek vardı:
28 Şubat döneminde merhum şehidimize, o gün mevcut iktidarın aleyhinde açıklamalar yapması ve tavır alması karşılığında partisine menfaat teklif edildi. O, bu teklifi ayağıyla itti, kamu yararına gördüğü iktidarın bekasını ve demokrasiyi kendi menfaatine tercih etti ve şu levhalık sözü de yine o söyledi: “Namlusunu milletine çevirmiş tanka selam durmam!”
Onu şehit eden mel’unlar cezalarını elbet çekeceklerdir.
Benim yazımın ise bu olay ile uzaktan yakından alakası yoktur; malum cemaat, konuyu saptırarak mesafe kazanmak ve fitne çıkarmak istiyor.
Dedikodunun, iftiranın, gıybetin, fitne çıkaranların, masumları suçlayanların, kendi menfaatleri için kamuya zarar verenlerin… hesaba çekileceği bir günün geleceğine imanımız var.
Muhsin Başkan’ın, karşı tarafı kudurtan duruşu hakkında şu alıntı fikir verir:
“Militarist baskı ve üstünlük Haziran 1997’de belki fiili bir darbeye dönüşecekken Refahyol Hükümeti’ni istifaya zorladı. Haziran ayı içerisinde parlamenterlerin çoğunun beklentisi fiili bir darbenin her an olabileceği yönündeydi. Çoğu milletvekili ailesini güvenli yerlere taşıdı. Çoğu milletvekili ise ortadan kayboldu!”
“Özgül ağırlıkları grupları tartacak kadar etkili olabilen Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları ise sadece Meclis’te direnmekle yetinmeyeceklerini belli edecek tavır içine girdiler. İl, ilçe, kasaba ve köy köy dolaşarak yaklaşan darbelere karşı neler yapılabileceği konusunda istişareler içerisine girdiler. Geçmişte 12 Eylül’de yaşananları yaşamak istemeyen Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları, gelecek darbeyi ‘kuzu kuzu karşılamayacaklarının’ sinyalini verdi. İşte tam o günlerde Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün çıkışında öyle bir tehdit savurdu ki insanların çoğu bunu o günlerde anlayamadı: Türkiye İran olmaz, Cezayir de olmaz. Ama Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz.” (Güncel-BEYKOZ, 28 Şubat 2016).
Bir not daha ekleyeyim:
Videoda konuşan kişi, Yazıcıoğlu cinayetinin faili hakkında kafa karıştırırken kendilerine yönelik şaibe, şüphe ve iddiaları da unutmamalıdır.
Zekâtı “ümmeti ihyâ edecek” uygulamaya dönüştürme gayretleri
04:0020/10/2024, Pazar
Bu köşenin müdavimleri, zekâtı, fertlerin “keyfine bırakılmış” bir uygulama olarak değil, “ümmeti ihyâ edecek” bir tatbikat olarak gördüğümü ve bunu da zaman zaman bu köşede dile getirdiğimi bilir. Bilhassa bu meyanda yapılan çalışmaları elimden geldiğince takip etmekteyim. Zaman zaman bunların kayda değer olanlarını da buradan sizlerle paylaşmaktayım. Bunlardan biri, 23.05.2021 tarihli “Zekât Organizasyonu ve Kurumsallaşma” başlıklı köşe yazımda, Yunus Emre Aydınbaş’ın henüz araştırma safhasında olan “Ekonomik, Sosyal ve Hukuki Boyutlarıyla Türkiye’de Zekât Analizi” başlıklı doktora teziydi. İşte bu kapsamlı araştırma bu yıl hitama erdi ve hatta geçtiğimiz günlerde İKAM tarafından düzenlenen 12. İslâm İktisadı ve Finansı Zirvesi’nde, İslâm İktisadı Tez Ödülü’ne layık görüldü.
Zekâtın, ümmeti ihyâ edecek bir yapıya kavuşturulabilmesi için öncelikle mevcut durumunun hukuki, iktisadi, sosyal yönleriyle ortaya koyulması büyük önem arz ediyor. Ancak böylesi bir bilgi birikimiyle zekâtı, ümmeti ihyâ uygulamasına dönüştürebiliriz.
Zekâtın söz konusu boyutlarını bir asırlık uzun bir zaman diliminde ele alan ve bu kapsamda Türkiye ve ümmet yararına daha etkili ve verimli kullanılmasına yönelik dertleri bulunan yetkililere politika üretebilecek bir yol haritası sunan 10 yıllık araştırmanın mahiyeti -kendi kaleminden- özetle şöyle:
“Araştırma zekâtı Türkiye’nin hukuki, iktisadi, siyasi ve sosyal gerçekliğinde düşünmenin ve zekât politikaları geliştirebilmek için gerekli asgari koşulları tespit edebilmenin imkânına odaklanmaktadır. Bir yandan çağdaş sorunların anlaşılmasına yönelik aktüel bilgi üretmek, diğer yandan bilimsel eylemin ve akademinin kendine has kaygılarını da göz ardı etmeksizin teorik birikime katkı sunacak özgün bakış açıları geliştirmek, araştırmanın temel motivasyonlarındandır. Ele aldığı konuda yapılan ilk çalışma olmasa da konuya yaklaşımı, teorik çerçevesi ve metodolojisi bakımından ilgi uyandırması beklenmektedir. Zekât literatüründe yaygın biçimde yer bulan ve postulat olarak kabul gören zekâtın fakirliği azaltacağı, sosyal barış ve adaleti sağlayacağı, gelir dağılımını iyileştireceği vb. önermeler bu araştırmanın temel soruları arasında yer almaktadır. Bu yönüyle çalışma, ele aldığı araştırma soruları için yeni/den bir nirengi noktası belirlemektedir. Araştırmada benimsenen bu tutum, sosyal bilimlerin diğer alanlarına kıyasla henüz çok yeni bir akademik disiplin olan İslâm İktisadı bilim dalının sınırları, konusu, amacı ve yöntemi hakkında süre giden tartışmalara da katkı sunmakta, İslâm İktisadı araştırmacılarını normatif yaklaşımlardan pozitif yöntemlere davet etmektedir.
Araştırma neticesinde elde edilen bulgular, önemli bir iktisadi kaynak olan zekâtın toplum yararına, etkili, etkin ve verimli kullanılması için geliştirilecek politika önerileri için sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Araştırmanın ayırt edici niteliklerinden biri de Türkiye’de zekâtın genel görünümüne dair güncel veri ve rakamlar sunmasıdır. Diğer yandan araştırmada zekât, yakın tarihin bir nesnesi olarak ele alınmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılında zekâtın yüz yıllık serencamı yasama, yürütme ve yargı erklerinin hüküm ve tasarrufları ışığında ilk defa aydınlığa kavuşturulmuştur. Bu çerçevede araştırma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1922’den 2024’e kadar zekâta dair hafıza ve tecrübesini, Diyanet arşivinden Meclis tutanaklarına, kamu kurumları arası iç yazışmalardan kanun metinlerine, vergi mevzuatından uluslararası antlaşmalara, mahkeme tutanaklarından yüksek yargı içtihatlarına varan çeşitlilikte ve kapsayıcılıkta uzun yıllar güncelliğini yitirmeyecek güçlü bir veri seti sunmaktadır.
Araştırmanın bir diğer bölümünde zekât toplumsal bir olgu olarak incelenmiş, Türkiye zekât pratiğini fenomen olarak mümkün kılan toplum durum ve şartları belirginleştirilmiştir. Türkiye toplumunun zekâta dair algıları, uygulama pratikleri ve zekâttan beklentileri geliştirilen ölçek yardımıyla anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Araştırmanın alt boyutları olan zekâtın yoksullukla mücadeledeki başarısı, kamusal zekât pratiği ve vergi-zekât ilişkisine dair Türkiye toplumunun algı, beklenti ve pratikleri tespit edilmiştir. Genelde İslâm iktisadı özelde ise zekât literatüründe ilk defa geliştirilen bu ölçeğin, zekâtın olgu olarak gerçekliğinin keşfedilmesine ve tüm toplum için etkin, etkili ve verimli hâle getirilmesinde izlenecek politikaların olabildiğince isabetli tespit edilmesine yardımcı olması beklenmektedir.
Araştırmanın sonunda ise Türkiye ekonomisinde diğer tüm değişkenler veriyken, zekâtın Türkiye ekonomisindeki mevcut ve/veya olası etkileri, girdi-çıktı analiziyle, sektörler arası ilişkinin yönü ve şiddetindeki değişim üzerinden gözlemlenerek zekâtın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri sektörlerin üretimlerindeki değişimler üzerinden tespit edilmiştir. Liontief girdi-çıktı modelinin literatürde muhtelif kullanım alanları olması yanında zekât girdi-çıktı analizi ilk defa bu çalışmada yapılmıştır.
Araştırma elde ettiği bulgularla, zekât hakkındaki güçlü ezberlerin birçoğunu bozmakta ve Türkiye toplumunun şaşırtıcı zekât gerçeğini/pratiklerini de gün yüzüne çıkarmaktadır. Daha da önemlisi, çalışma zekât gibi temel bir dinî meseleyi “dinin içinden” değil, dışından, iktisadi, siyasi, toplumsal ve hukuki açılardan çok yönlü ele almakta ve bunu akademik üsluptan ziyade entelektüel bir üslupla başarmaktadır. Bu yönüyle de en temel bir dinî meselenin bilim ve gerçeklikler açısından nasıl ele alınması gerektiğine dair ufuk açıcı bir numunedir. Araştırma, akademik sınırlılıkla yetinmeme iradesini ortaya koymakta ve kendine hayatın içinde yer edinmeyi ümit etmektedir.”
(Not: Bu teze, internetten ulaşmak mümkündür).
Sahte şeyhler hakkında
04:0027/10/2024, Pazar
İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi, 2 Ağustos 1969’da ilâhî davete icabet ederek bu dünyadan ayrılmıştı. 1950’li yılların sonuna doğru, yaşayan ulema ve meşayihi ziyaret edip dualarını ve tavsiyelerini almak üzere merhum arkadaşım Ali Osman Koçkuzu ile bir seyahat yapmıştık Bu seyahatte merhumu da ziyaret etmiş, ikram ve tavsiyelerine mazhar olmuştuk. İmam-hatiplileri çok sevdiğine ve onlardan ümitvar olduğuna da bizzat şahit olmuştuk.
Şeyh diye insan suretindeki şeytanlara bağlananları ikaz sadedinde meşhur sûfîlerin kitaplık sözleri ve yazıları vardır. Bunları ihtiva eden kitaplar da vardır. Fıkıh ve Kelam ulemasını dinlemeyenler ola ki bunları dinlerler.
Aşağıdaki yazı, İhramcızâde merhumun ifadelerinden derlenmiş, ben de güncelliği sebebiyle paylaşıyorum.
Daha sonraki yazımda bir yorum yazacağım inşallah:
“Bir yer bozuksa/kaynıyorsa, oranın şeyhi şeytan ile arkadaşlık eder” derler. Bu yazı aldatılıp yanlış yöne yönelmiş/yönlendirilmiş garip/saf/biçare insanların hakkını bir gün Allah Teâlâ şeyhinden soracaktır, beyan-ı hakikati üzere hazırlanmıştır.
Şemseddin Muhammed Tebrizî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimiz buyurdu ki:
“Bu şeyhlerin birçoğu Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) dininin yol kesicileridir. Bütün fareler gibi bu dinin evini yıkmaya çalışırlar. Ama Allah’ın aziz kullarından öyle kediler de vardır ki, bu fareleri temizlemeye kâdirdirler”(1).
“Gerçek bir âşığın eski pabuçlarının tozunu, bu zamane şeyhlerinin ve âşıklarının başına değişmem.
Gölge oyuncuları gibi perde arkasında hayaller gösterenler, o sahtecilerden daha iyidir. Çünkü onların hepsi hokkabazlık yaptıklarını söylerler; oyunlarının bir yalan olduğunu gizlemezler. Bu işi ekmeklerini kazanmak için yaptıklarını açıkça söylerler. Bu yönden bu hokkabazlar, o şeyhlerden üstündürler”(2).
Hz. Mevlânâ Celâleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendimiz ise bu konuda buyurdu ki:
“Etrafta insan suratlı birçok İblis var. O hâlde her ele el vermek ve bağlanmak doğru değildir”(Mesnevî, I, b. 316).
“Kendine gel, ceylan, aslandan nasıl kaçarsa böyle kişilerden öyle kaç! Ey bilgili yiğit, sakın onun yanına gitme!” (Mesnevî, III, b. 2569).
“Her yanda bir gulyabani, seni çağırır, ‘Kardeş, gel, yol istiyorsan işte buracıkta’ diye davet ederler. ‘Sana yol göstereyim, senin mülayim yoldaşın olayım. Bu ince yolda ben sana kılavuzum’ der. Fakat o ne kılavuzdur, ne de yol bilir. Ey Yusuf, o kurt huylunun yanına az git!”(Mesnevî, III, b. 216-8).
Gavsü’l âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddesellâhü sırrahu’l-azîz de buyurdu ki:
“Gardaşlarım!
Bakıyoruz, bazı kimseler kendiliğinden şeyhlik ediyorlar. Tevbekâr olmadan ölen, fahişe kadınlar ellerinde bıçaklar ile kendilerini doğrayacaklar. Kendiliğinden şeyhlik edenlerin hali, mahşer yerinde onlardan beter olacak.
Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğradır
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu asan imiş
(Niyazi Mısrî kuddise sırruhu’l-azîz).
Kutbü’l-aktâb Hâce Ahmed Yesevî ve Tabakât Meşâyıhı (Tabakâtu’s-Sûfiyye adlı eserdeki ilk dönem sûfîleri) kaddesellâhü sırrahumu’l-azîzân şöyle demişlerdir:
“Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek ki; şeytan aleyhi’l-lâne onlardan ders alacak ve onlar şeytanın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. Müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştıramayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sahibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harâb olacak. Küfür ile îmânı farklı görmeyecekler, âlimleri sevmeyecek ve onlara iltifât etmeyecekler. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’i düşman görüp ehl-i bid’at ve dalâleti sevecekler. Kötülüklerini öne çıkarıp Hak Teâlâ’dan iyilik umacak ve şeyhlik iddiâsında bulunacaklar. Ama şeyhlik işini de kötü yapıp müridlerin kapısında (veya istekleri doğrultusunda) yürüyecekler. Bu haldeki kişi, müride şeyhlik yapmamalı ve ondan bir şey almamalıdır. (Ama) mürid bir şey vermezse, o zorla alacak. Eğer o aldığı nesneyi lâyık olan kişiye ve yoksula vermeyip kendine ve âilesine sarf ederse, it ölüsü yemiş gibi olur. Eğer o taraftan alıp yese ve kıyâfet giyse, o giysi üzerinde (omuzunda) olduğu sürece, kıldığı namaz ve tuttuğu oruç Allah Teâlâ dergâhında makbul olmaz ve yediği her lokma için cehennemde üç bin yıl azap görür”(3).
[1] Makâlât-ı Şems-i Tebrizî: Konuşmalar (çev. M. Nuri Gencosman), İstanbul: Hürriyet Yayınları, 1974. s. 325. Yine benzer bir eleştirisinde döneminin şeyhlerini ‘din vurguncuları’ diye niteler. Bkz. Makâlât, s. 206.
[2] Makâlât, s. 57.
[3] “Yeseviliğin İlk Dönemine Ait Bir Risale: Mir’âtü’l-Kulûb”, İlâm, c. 2, s. 2, Temmuz-Aralık 1997, İst. 1998, s.41-85. Eserin orijinal metni bu makale içinde yer almaktadır (s. 49-68).
Tasavvuf, tarikat, istismar, ihtiyaç...
04:0010/11/2024, Pazar
Mahmut Bıyıklı kardeşimiz günümüzdeki bazı tarikatlarda cereyan eden ve kendileri bir yana İslâm’a zarar veren olayları anlatıp kendince çareler teklif ettiği değerli yazısını şöyle bitiriyor:
“Siyaset ve ticaretten uzak, Anadolu’yu mayalayan Horasan Erenlerinin izini süren tarikatların başımızın, gönlümüzün üstünde yeri var. Ama yanlış yola sapanlar konusunda devlet gerekeni yapmalıdır. Allah samimi Müslümanların yardımcısı olsun!”
Tevafuk olacak ben de iki hafta önceki yazımda, tasavvuf büyüklerinin, sahih tasavvuf, irşad ve şeyhler ile bunların sahteleri hakkında söylediklerini içeren bir yazı yazmış, ileride bir yorum eklerim demiştim.
Nerede para, nüfuz, itibar, sorgusuz sualsiz itaat… varsa orada taht (baş olma, başa geçme, menfaati yönetme) kavgası vardır, var olagelmiştir.
Dünya menfaatinden ve menfaat kavgasından en uzak olması gereken şahıslar şeyhler, kurumlar veya kuruluşlar da tarikatlar olmalıdır; lakin günümüzde bazı tarikatlar para, ticaret, devlete sızma, mülk edinme, siyaseti etkileyecek -çoğu gizli- güç toplama bakımından hem kendileri hem de ülke için tehlikeli hale gelmişlerdir. Yangın büyüdükçe söndürülmesi zor, bazen imkânsız hâle gelir.
İster laik ister şeriat devleti olsun tarikatları ortadan kaldırmak hiçbirinin elinde değildir; tarikatlar yok edilemez, ama ıslah edilebilir, tehlikeleri engellenebilir.
Önce tarikat ihtiyacına bakalım, insanlar niçin bir tarikata giriyorlar?
Elbette bunun tam, ilmî ve doyurucu cevabı uzunca bir makale, hatta kitaba konu olur.
Burada bir özet denemesi yapacağım.
1. Kişi, iyi bir Müslüman olmak istiyor, aslında bunun için şeriatla amel yeterlidir, lakin iradesi fiil ve terk konularında zaaf gösteriyor, nefsine yeniliyor, ihlas ve ihsan konularında eksikleri var… İlmi, ahlakı ve irşad ettikleri üzerindeki müspet etkisi sebebiyle bunları tekmil ettiği konusunda hüsnüzan bulunan bir kimsenin eğitimine giriyor. İşte bu makbul, meşru, faydalı, şeriata uygun bir davranıştır, intisaptır. Amaç iyi kul (Müslüman) olmaktır, ölçü şeriattır, yol ve yöntem bir kâmil eğitimcinin (şeyh, mürşid) müridin haline uygun eğitimidir.
2. Yorulmadan, emek çekmeden, fazlası bir yana tam ibadet yapmadan sırf şeyhin himmetiyle hem dünyada işlerinin iyi gideceği, hem de ahirette fazla sıkıntı çekmeyeceği veya doğrudan cennete gideceği inancı ile intisaptır ki, caiz değildir, böyle bir himmet ve himmet sahibi, böyle bir cennet yolu şeriatta mevcut değildir. Böyle bir yol açıp insanları kendisine bağlayan kimse şeytanın askeridir; ister uçsun, ister su üzerinde yürüsün, ister insanların akıllarından geçenleri okusun fark etmez; şeytanın askeridir.
3. Dünya hayatında nüfuz, servet, iktidar, itibar elde etmek için tasavvuf yolunu kullanan sahte şeyhlere intisap; bu intisap cahillerin kandırılması ile oluyor veya pastadan pay almak isteyenler intisap ediyorlar.
Daha başka sebepler ve saikler de olabilir; önemli olan husus şudur:
Bu üç gruba giren insanlar eksik olmazlar, bu yüzden tarikatlar yasaklanınca gizli olarak devam eder.
Çare:
1. Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bir birim oluşturulacak. Tarikatlar resmen mevcut olmadığı için “sivil manevi eğitim irşad ve denetim kurulu” gibi bir ad konacak. Bu kurulda sahihlik şartlarını taşıyan tarikatlardan ve diğer âlimlerden kişiler bulunacak. Şer’î-ilmî denetim yapıp raporlar hazırlayacaklar, bu raporlar açıklanarak “halk bu bakımdan da aydınlatılmış” olacak.
2. Tarikatlar yasak olduğu için dernekler ve vakıflar kuruluyor, çeşitli isimler altında çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlar, servet ve insan kitlesi gittikçe büyüyor… Bunların aslında tarikat olduğu biliniyor. İstismarı engellemek için devlet bunları sıkı denetime tabi tutacak; dernek ve vakıf malları doğrudan veya dolaylı olarak şeyhlere, çevresine geçmeyecek, gelir ve gider açık olacak, denetim de tarafsız, doğru, hakkıyla yapılacak.
3. Tarikatlar yasak olmasına rağmen bütün canlılığıyla devam ettiğine göre bu gülünç uygulamadan vazgeçilecek, tarikatlar serbest bırakılacak, açık yaraya kurt düşmesin diye bütün tedbirler alınacak.
4. Ehliyetli mürşidler, tarikat ve tasavvuf adına ortaya konan rezillikleri, istismarları, kötüye kullanımları, iğfalleri, hurafeleri, bid’atları -zaruri olmadıkça isim vermeden- çerçeve olarak devamlı açıklayacak, halkı bilgilendirecek ve uyaracaklar.
Şehid Âtıf Efendi’nin türbesini ziyaret
04:0017/11/2024, Pazar
Nasıl bir insanının türbesini ziyaret ettim?
Âtıf Hoca ile görüşen Japonya büyükelçisi Baron Uşida’nın tespiti şöyle:
“Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslâmiyet bütün Doğu’yu bu arada Japonya’yı da fethederdi.”
Dünyaca meşhur bir İtalyan müsteşriki de Şeyhülislâmlık kapısına başvurarak bazı suallerine cevap istiyor. Onu Âtıf Hoca’ya gönderiyorlar. Âtıf Hoca ile saatlerce görüşüp ilmine hayran kalan müsteşrikin intibâı şöyledir:
“Ben Arap ve Hint illerini gezdim ve birçok din âlimi ile görüştüm. Hiçbiri beni sizin kadar doyuramadı. Yıllardır fikrimi tırmalayan en karışık ve girift meseleleri siz çözdünüz. Her tarafa yayılan şöhretinizin ne kadar haklı olduğunu şimdi anlıyorum.”
19 Şubat 1919’da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi başkanlığında kurulan ve bir ilim derneği olan Cemiyyet-i Müderrisîn’in ikinci başkanlığına getirildi. Bu cemiyet, 24 Kasım 1919’da icra ettiği genel kurulunda adını Teâlî-i İslâm Cemiyetine çevirdi. Başkanı da Âtıf Hoca oldu.
Teâlî-i İslâm Cemiyeti, İstanbul’da ve Anadolu’da pek çok şube açmış, ücretsiz olarak dağıttığı yüz binlerce kitap ile köylü çocuklarının bilgilen-dirilmesinde büyük hizmetlerde bulunmuştu. Yine Cemiyet, İzmir’in Yunanlılarca işgalinde ilk protesto sesini yükseltmiştir. Âtıf Hoca, bu cemiyet namına “Küçük İlm-i Hâl” kitabı ile “İslâm Yolu” adlı bir de tarih kitabı hazırlamış ve bunları bastırarak dağıtmıştır.
Millî Mücadele aleyhinde kaleme alınan ve Yunan uçakları ile Anadolu’ya atılan bir bildiriye arkadaşlarının baskısına rağmen imza atmamış hatta onlara muhalefet ederek yaptıkları yanlış konusunda onları ikaz etmiştir. İstiklâl Harbini alenen destekleyen Âtıf Hoca, bu cihada kalemi ile katılarak milletine ve vatanına olan sadakatini ve hizmetlerini hakkı ile yerine getirmiştir.
1923 yılında yayınladığı, Tesettür-i Şer’î ve 1924’te kitaplaştırdığı, “Din-i İslâm’da Men-i Müskîrât” adlı eserleri ile Âtıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından adıyla yeni bir serinin neşrine başlayan Hoca, bir taraftan ailesinin rızkını temin etmek maksadıyla kitapçılığa, diğer taraftan yeni şekillenmeye başlayan genç Cumhuriyet’e ve insanına ilmî ve İslâmî bir hizmet yapmaya girişti. Kitaplarını önce mutlaka Maarif Vekâleti’ne gönderiyor, -izin için- sonra da oradan alınan ruhsat ile basımı ve dağıtımıyla meşgul oluyordu.
İlk iki kitabının gördüğü alakadan hoşnut olan Âtıf Hoca, dizinin üçüncü kitabı olan Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eserini Maarif Vekâleti’nden ruhsat alarak 12 Temmuz 1924 tarihinde yayınladı. Dostlarına on yıl içerisinde elli kitap yayınlamak azminde olduğunu söylüyordu.
Fakat Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri, basımından 18 ay sonra Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı, henüz dağıtılmamış 1600 nüshaya da el konuldu ve neticesi idama giden sıkı bir takibat dönemi başladı.
Hoca, Galata limanından bir kömür gemisi ile elleri kelepçeli olarak Giresun’a gönderilir. Burada İstiklâl Mahkemesinin gördüğü bir Şapka davası vardır. Zanlılar bölgenin insanı olmakla birlikte Hoca’nın da İstanbul’dan tutuklanarak buraya getirilmesi ortada büyük bir yanlışlık olduğunun en açık işaretidir. 16-18 Aralık 1925’te Hoca mahkemenin huzuruna çıkar, yargılanır. Suçsuzluğu ve masumluğu ortadadır ve bu mahkemeden beraat eder. Hoca, Mahkeme Heyetinin de bulunduğu Akdeniz adlı yolcu gemisinin ambarında -beraat ettiği halde-yine elleri kelepçeli olarak İstanbul’a getirilir.
İstanbul’a 21 Aralık günü ulaşırlar. Suçsuzluğu İstiklâl Mahkemesi kararı ile kesinleşen Hoca’nın evine dönmesi, ailesine kavuşması gerekirken o, tekrar Polis Müdürlüğüne götürülerek burada bir hücreye atılır.
24 Aralık günü bu hücreden yeni bir yolculuğa çıkarılır. Bu kez, artık dönüşü olmayan bir yola girilmiştir; 26 sanıkla birlikte trenle Ankara’ya gönderilir. Yine Şapka kanununa muhalefet vardır ve baş suçlu “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesinin müellifi Âtıf Hoca’dır.
Duruşmaların birinden önce Tahirül-Mevlevî Âtıf Hoca ile bir parça konuşma imkânı bulur. Hoca, “Tealî-i İslâm Cemiye-ti’nin Anadolu’ya -İstiklâl Harbi aleyhinde- hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazetesi ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği kesitini mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden cemiyetin beri olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, Şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ ettirmiş olduğunu, ikinci bir defa basılmak şöyle dursun, ilk baskısının tamamı ile satılmadığını ispat ettiğini” söyler.
Yıllardır bazı çevreler Atıf Hoca’nın, Batı’yı taklit ve şapka konulu eseri bahane edilerek idam edildiğini kabul etmeyip onun vatan hıyaneti yüzünden cezalandırıldığını ileri sürüyorlar. Onlara göre Hoca Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin başkanı olduğu gibi, İngiliz mandacılığını savunan İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin de üyesidir. Fahrettin Öztoprak, Gerçeklerin Işığında İskilipli Âtıf Efendi başlıklı çalışmasında “tarafsız bir gözle, kaynaklara, belgelere, mahkeme zabıtlarına ve 1-3 Şubat 1926 arası savcının iddianamesine ve mahkemenin gerekçeli kararına dayanarak ortaya koyduğu tespitlerle bu ithamların asılsız ve iftira olduğunu ortaya koymuştur.
Herkes sorumlu
04:0024/11/2024, Pazar
G: 24/11/2024, Pazar
Yazar, çizer, konuşur kişiler bir zamandan beri içine düşmüş bulunduğumuz ahlâkî durumu biraz da abartarak tasvir ediyor, suçlu olarak mevcut yönetimi buluyor, üstelik ıslahı da ondan bekliyorlar.
Bu tespit, teşhis ve tedavi teklifinin isabetli olmadığını düşünüyorum.
Din ve buna bağlı olarak ahlâk hayatımızda bir erozyonun olduğu apaçık ortada, lakin bu yeni değil, çağdaş uygarlık diye Batı’yı taklide karar verildiği tarihten bu yana cebrî yöneticiler, insanımızı topal kargaya çevirdiler.
Derler ki, karganın da kendine mahsus bir yürüyüşü varmış, bir gün kekliğin sekişini görmüş, hoşuna gitmiş ve onu taklit ederek yürümeye çalışmış, epeyce uğraştıktan sonra onun gibi olamayacağını anlayıp kendi yürüyüşüne dönmek istemiş, bir de ne görsün, onu da unutmuş, yapamıyor, işte bu yüzden topallayarak yürür olmuş.
Aslında bu hikâyedeki keklik biziz, bizim medeniyetimiz, ahlâkımız, değerlerimiz; topal karga da Batı uygarlığı olmalıdır. Birilerinin keklik sekişi hoşlarına gitmiyor, kargaya imreniyorlar, bütün keklikleri onun gibi yürümeye zorluyorlar; bu değiştirme operasyonu fıtrata aykırı olduğu için halk örseleniyor, ne Batılı olabiliyor -ki, buna şükretmeliyiz- ne de kendisi olabiliyor ki, bunu ıslah etmeye çalışmalıyız.
İçinde bulunduğunuz dînî ve ahlâkî durumun elbette birden fazla sebebi vardır, ama bunları görmeyip, sorumluluğu belki de siyasi bir saikle bir yerlere atmanın gerçeklik ve adaletle alakası yoktur.
Her şeye rağmen halkımız direndi, dehşet atmosferinde sindi, ama değişmez duygularını içine gömdü, günü gelince oyunu kullanarak kendini meşru ve makul olmayan bir değişime tabi tutanları iktidardan indirdi, kendine dönmek için fırsat vereceğine inandığı iktidarlara hayat verdi.
İşte bu noktadan sonra değerlere dönüş ile değerlere karşı direniş arasında mücadele su yüzüne çıkarak devam etti.
Bir taraf zinde güçleri kullanarak demokrasi ve insan haklarını çiğneme pahasına halkın toparlanmasını engellemeye çalışıyor, halk ise ilk fırsatta zinde güçleri yuvalarına gönderip müspet yolda ilerlemeye çalışıyordu. Bu haklı direnişin asıl saiki dindarlıktı, imandı, cebir ve zulmün sebep olduğu birikmiş duygu idi…
İletişimdeki baş döndürücü gelişme, dünyanın neredeyse bir köy, bir mahalle haline gelmiş olması, köyümüze, mahallemize bu defa, silahla değil, evlerimizin içine kadar giren teknoloji deccalları ile giren öteki, din ve ahlâk hayatımızı olumsuz etkiledi ve etkiliyor.
Eğitilmemiş nefis insanı kötüye çeker. Aydınlar, sanâtkârlar, yazarlar, çizerler, bilim ve teknoloji adamları değerlerimizi koruyacak yerde ters esen rüzgârın gidişine kendilerini bıraktılar.
Müspet gidişe alan açmak isteyen iktidarlar, din ve ahlak eğitim ve öğretimi için açılmış okullar, uygulamacı kurumlar, değerlere bağlı sivil toplum kuruluşları şimdilik pek etkili olamıyor; çünkü mikrop güçlü, direnç zayıf bulunuyor.
İşte şimdi bu direnci güçlendirme cihadının zamanıdır.
Başta aileler olmak üzere sivil toplum faaliyetleri, iktidarın kendilerine açtığı alanı ve etkili araçları iyi kullanarak bunu yapmak durumundadırlar.
Bunu yapmayan her fert, her kurum, her kuruluş sorumludur.
Acı bir örnekle şimdilik bu bahse ara vereyim:
İktidar, T.C.’nin okullarına Kur’an-ı Kerim, Peygamberinizin Hayatı ve İslâm Bilgisi dersleri koyuyor. Laiklik icabı seçmeli olan bu dersleri, geçici dünya hayatında adına istikbal veya başarı denen amaçları engelliyor diye ebedî hayat için (din ve ahlâk eğitimi, asla dönüş için gerekli olduğu halde) seçmeyenler sorumlu değil mi?
Bu dersleri okutan öğretmenlerdeki bilinç, iman, aşk, düşünce, gayret zaafı sorumlu değil mi?
Bu öğretmenleri yetiştiren kurumlar sorumlu değil mi?
İslâm diye halka, akıl, bilim, sahih İslâm ile bağdaşmayan bid’at ve hurafeleri pompalayan sözde hocalar sorumlu değil mi…?
Ama ümitsizlik mümine yakışmaz; hak gelir bâtıl sıvışıp gider, iyi olan az, kötü olan çoğu yenebilir, maddi savunmada kat edilen mesafe, manevi savunma ve inşada da kat edilerek modern deccallar alt edilebilir.
Ha gayret! Aziz Müslümanlar, ha gayret!
Zaman birlik olma zamanıdır
04:001/12/2024, Pazar
İnce ipleri ne kadar birleştirirseniz kopması o kadar zorlaşır.
Diyelim ki, mazlum ve mağdur devletler, topluluklar; bilim, teknoloji, savunma ve ekonomi bakımlarından tek tek ele alındığında “zalim, hırsız, soyguncu, gâsıp, vicdansız” … yani sömürgesi iri devletlerden zayıftır.
İşte birleşen ince ipler gibi bu; mazlum ve mağdur; dinine, servetine, toprağına, ahlakına… göz dikilmiş olan devletler ve topluluklar zalime karşı birleşirlerse yeterli güç oluşacaktır.
Bunların birinde olmayan diğerinde vardır; hiçbirinde olmayıp gerekli olan da hemen üretilir.
Mazlumlardan, güç bakımından zayıf olanlardan çaldıkları, zorla aldıkları servetler ile palazlanan iri devletler sıfırı tüketme noktasına yaklaşınca yine soymak için planlar kurmaya başladılar.
Bu planların başında tefrika var.
Ne diyordu merhum Akif’imiz:
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
İçeride parti, cemaat, mezhep, tarikat, mektep, medrese, menfaat… bölüyor, dışarıda soyguncuların, zayıflara yönelik oyunları bölüyor.
İçeride “farklılık içinde birlik” mümkündür; peki bu nasıl olacak?
Yukarıda saydığım oluşumlar kendi sınırlarını koruyabilirler, lakin tamamına yönelik bir tehlike ufukta görülünce o tehlikeye karşı birleşmek her şeyden önce akıl ve ortak çıkar gereğidir.
Kendi dar seyir ve görüşleri içinde mahpus olan gruplar büyük resmi göremiyorlar; büyük resim ortak dava (İslâm), ortak menfaat ve ortak tehlikedir.
Bazılarını da -bilhassa siyasi arenada- ihtiras kör ediyor; bakar kör ediyor. Ortak tehlike gerçekleşince kendilerinin de işlerine yaramayacak olan amaçlarına kilitleniyor, birleşmek ve ortak tedbir yerine “körlük ve inkârı” tercih ediyorlar.
Durum ne olursa olsun sağduyusunu hâlâ yitirmemiş, aklını ihtirasına, taassup ve cehaletine kurban vermemiş olan fırkalar ortak dava, menfaat ve ortak tehlike için birleşmeli, birlikte hareket etmenin yollarını açmalıdırlar.
Her birinin içinde bulunan âkil adamlar, kanâat önderleri bu sonuca ulaşmak için vakit geçirmeden harekete geçmelidirler: Zaman birleşme zamanıdır, tehlike kapıya dayanmıştır.
Dışarıya gelelim.
Amaca iki yoldan gidilebilir:
Devletler arasında belli ölçülerde birleşme, satılmamış, esir alınmamış siyasi liderler ve karar organlarının gayretleriyle gerçekleşir. Mesela Afrika’da bazı siyasi liderlerin, zalim Fransa’ya karşı duruşu ümit vericidir.
Bu devletlerin halkları içindeki âlimler ve kanaat önderleri de gece gündüz çalışarak halklarını bilgilendirir, uyarır, bilinç sahibi kılar ve siyasi liderlere baskı uygulamalarını, uygun olanları seçmelerini ve desteklemelerini sağlarlar.
Sömürgeciler elbette bu harekete (kendilerine karşı birleşmeye, birlikler oluşturmaya, tekerlerine taş koymaya) mani olmak isteyecekler ve binbir hile, tuzak, algı operasyonu, tehdit; bunlar amaca ulaştırmazsa güç kullanacaklar; üstelik ellerini yakmayacak, maşa kullanacak, zayıfları birbirine düşürüp kırdıracaklardır.
Evet, bu böyle olacaktır ama ipler birleşince onlar da bunu koparamayacak, zorlayınca ellerinin acısı yanlarına kalacaktır.
Diyalog, birlikte yaşama, hayat hakkı tanıma mı, ayrımcılık ve soykırım mı?
04:008/12/2024, Pazar
Suriye’de yönetim ve harita değişiyor gibi, Sünnî Müslümanların elde ettikleri elde kalırsa -ki, inşallah kalır- meşhur deyişle yetmiş iki buçuk fırkanın yaşadığı bir coğrafyada hâkim unsur Sünîlerin, diğerleri ile ilişkisi nasıl olacak, nasıl olmalıdır?
Diyalog, birlikte yaşama, insan hak ve hürriyetlerine riayet mi, ayrımcılık, ve soykırım mı?
Sorduğum soruya, 2006’dan önce yazdığım ve Hayatımızdaki İslam-2 isimli kitabımın 2006’daki internet baskısında yer alan “diyalog” konusundaki yazımdan kısımlar aktararak başlayacağım; bu arada beni diyalogcu ilan edenler, nasıl bir diyalogdan yana olduğumu da -istiyorlarsa- anlamış olurlar:
Bahsettiğim yazımda diyaloğun mana ve maksadını şöyle açıklamıştım: “Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve gruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Gruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak...”
Başka yazılarımda, geçmişten günümüze, bu maksatlara da örnek teşkil edecek diyalog uygulamalarından söz ettim, örnekler verdim. Ancak geçen günlerde izlediğim bir tv programında diyaloğa karşı olanların, daha çok, 1962-1965 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili’nden sonra Papalığın adını koyduğu, kavramlaştırdığı ve uygulamaya başladığı diyalog üzerinde durduklarını fark ettim… Bu konuda TDV İslam Ansiklopedisi’nin Konsil ve Hristiyanlık maddelerini okumalarını ilgi duyanlara tavsiye ederim. Oradan birkaç pasaj:
“Kapsayıcı yaklaşımın (kurtuluşun Yahudilik, İslam gibi diğer ilahi dinlerle de olabileceğinin kabulünün) doğurduğu bu problemler karşısında Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, 1984 ve 1991 yıllarında iki doküman neşretme gereğini duymuş... bu dokümanlarda misyonerlik açısından diğer dinlerle ilgili resmi tutum belirlenmiştir” (17/359).
“Katolik Kilisesi, diğer dinlerin mensuplarıyla birbirini tanımak ve inancı paylaşmak için diyaloğa girmek durumundadır. Çünkü kilise bütün insanlık içindir; dolayısıyla diyalog, bütün insanlığı kurtuluşa ulaştırma diyaloğudur. Katolik Kilisesi, dinler arası diyaloğu, Hristiyanlaştırma misyonunun bir âleti olarak kullandığını açıkça belirtmekten kaçınmamıştır”(s.360).
“Bu yüzden Yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile bakmışlardır” (s. 361).
Papalık kapsayıcı yaklaşımı benimsemekle beraber “Hristiyanlığın tek gerçek kurtuluş dini olduğu iddiasından vazgeçmemiştir. Diyaloğun, Hristiyan öğretisi çerçevesinde ‘kurtuluş diyaloğu’ olduğunu açıklayan Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, Hristiyan mesajının diğer kültürler içinde enkarnasyonu (diğer kültürlerin bünyesine sokularak hayat bulması ve yayılması) anlamına gelen enkültürasyonu teşvik etmiştir” (s. 363).
Yukarıdaki alıntılar, papalığın diyalogdan maksadının misyonerlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de yukarıda, “Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak” ifadesiyle bu maksadı açıklamıştım.
Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerlik; yani bütün insanları Hristiyanlaştırmak için çaba göstermektir ve bunu da asırlardan beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar, “Hristiyanları Müslümanlaştırmak” amacı da dâhil birçok maksatlarla bir araya gelip görüşmüş, tartışmış, ortak bazı işler tutmuşlardır. Bugün yurt dışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar.
Bu noktada önemli olan husus, “kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr-zarar hesabını iyi yapmak”tır; eğer bu çeşit diyalog İslam’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır.
Müslümanlar, “Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” diyaloğa girmezler, kendi davalarının şuurlu bir “misyoneri: davetçisi, tarafı” olarak diyaloğa girerler.
Evet, Yahudiler ve Hristiyanlar, kendi dinlerine girmemiş kimselerin din ve inançlarından hoşnut olmazlar, ama onlar içinden İslam’a girenler hoşnut olurlar, ayrıca taraflar birbirlerinin inançlarından hoşnut olmamakla beraber dünyanın bazı problemlerine ortak çözüm aramayı isteyebilirler.
Sonuç yerine şunu söyleyebilirim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarımızın içine hapsolarak, tebliğ başta olmak üzere, İslam’ın çağdaş temsilini gerçekleştiremeyiz, oyunlara müdahale edemeyiz; ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermek de ayrı bir vecîbedir, vazifedir.
Suriye’ye hâkim olan Sünnîler, ötekilerle diyalog içinde bir arada yaşamak durumundadırlar.
Gelecek yazıma buradan devam edeceğim inşallah.
Suriye bütünlüğü nasıl sağlayacak?
04:0015/12/2024, Pazar
Yeni Suriye’nin önünde birçok çözüm bekleyen durum (problem, olgu ve oluşum) var. Bunların bir kısmı etrafını saran dost ve düşman ülkelerle ilgili, Bu ayrı bir konu. Diğer kısmı içerideki farklı gruplarla ilgili. Eğer gerçek manada ve ileride ayrılma tehlikesini önleyecek şekilde bütünlükten söz ediyorsak “bütün grupların bir tek devletin halkı olarak birlik halinde olmaları” şarttır. Devlet içinde devlet veya devletimsi oluşumlar var olduğu sürece bütünlük sağlanamaz ve bölünme tehlikesi kapının önünde olur… Bu farklı grupların, Suriye özelinde farklı dinleri, mezhepleri, dilleri, grup kültürleri, siyasi tercihleri, dünya görüşleri, hayat tarzları… var. Bu grupları, cebir kullanarak “tek dil, din, mezhep, siyasi görüş ve hayat tarzında birleştirmek” hem sosyolojik ve siyasi olarak hatalı bir yoldur hem de ayrımı pekiştirmekten başka bir işe yaramaz. Doğru olan tek yol, “ortak değerler, çıkar ve tehlike” çerçevesinde birlik oluşturmak, bunların dışında kalan farklılıkları her grubun kendine bırakmak, tek/ bir devletin vatandaşları olarak farklı taraflarını yaşamalarına engel olmamaktır. Elbette “insan hakları belgelerinin de kabul ettiği” bazı sınırlamalar vardır, olacaktır. Sünnî çoğunluk insan kazanmak, daha da çoğalmak istiyorsa bunun yolu güzel ahlâk, adalet, iyilik ve çekici temsildir. Peki, dini, dili, mezhebi, siyasi görüşü… farklı olanlarla bir ülke halkı olarak birlikte yaşamak, iyi ilişkiler kurmak dinimiz bakımından mümkün ve caiz midir? Bu sorunun cevabını Kur’an Yolu isimli tefsirimizin Mümtehine (60) suresinden aktaracağım: 7. Belki de Allah sizinle onlardan düşmanınız olan kimseler arasında bir dostluk meydana getirecektir. Allah kâdirdir. Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. 8. Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever. 9. Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir. Açıklama: “... 8 ve 9. âyetlerde… 1. âyetteki anlamıyla ‘düşman’ kavramının kapsamı belirlenirken, İslâmiyet’i kabul etmeme değil, din konusunda Müslümanlarla savaşma, onları yurtlarından çıkarma veya çıkarılmalarına yardımcı olma kriterleri esas alınmıştır. 7. âyetin başında yer alan ‘umulur ki, belki de’ gibi mânalara gelen ‘asâ’ yardımcı fiilini Cenâb-ı Allah kendisi hakkında kullandığında O’nun tarafından yapılmış bir vaadi ifade eder (Zemahşerî, IV, 88). 8. âyetin tefsiri sırasında Taberî’nin belirttiği üzere -burada verilmek istenen mesaj belirli olaylarla sınırlı değildir-, âyette yer alan olumsuz nitelikler kapsamına girmedikçe hangi dine mensup ve hangi etnik kökenden olursa olsun uluslararası toplumun bütün üyeleriyle iyilik ve adalet esasına dayalı ilişkiler kurulabilir, bu hükümle ilgili nesih iddialarının da dayanağı yoktur (XXVIII, 65- 66). Bu âyetlerde Kur’ân’ın, uluslararası ilişkilerde hemen herkesin mâkul ve ikna edici bulacağı bir temel düstur getirdiği görülmektedir. Şöyle ki, aslolan barış halidir ve dostane ilişkilerin sağlıklı yürüyebilmesi için şu iki şarta titizlikle uyulması gerekir: a) İyi niyetli olma ve bunun ilişkilere yansıtılması, b) Bu alanda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda, aynı şekilde herhangi bir ihtilâf çıkması durumunda adalet ve hakkaniyetin esas alınması. İstisnaî olan hasmane ilişkiler içine girmenin gerekçesi ise karşı tarafın din özgürlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik savaş ilân etmesi ve ülke güvenliğini tehdit eden fiilî davranış ortaya koyması şeklinde özetlenmiştir. Dikkat edilirse Kur’ân’ın bu konuda ortaya koyduğu esaslar Müslümanlara imtiyaz tanıyan veya sübjektif değerlere bağlı ilke ve kurallar olmayıp objektif niteliktedir…” Bazen içeride iki Müslüman grup arasında da anlaşmazlık, hatta çatışma olabilir; bu durumda ne yapılacağını da şu âyetten anlıyoruz: “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allah’ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever” (Hucurat:49/9). Âyet, haksız yere devlete başkaldıran gruplar ile devlet arasındaki savaştan değil, halk arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve kavgalardan, bunlara karşı güçlü çoğunluğun, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde tarafları anlaştırma, aralarını bulma ve gerekirse güce başvurarak haksızlığı önleme yükümlülüğünden bahsetmektedir. Devlete başkaldıran, hukuka boyun eğmeyen âsi guruplar (bâğîler), kıyas yoluyla bu âyetin kapsamına alınmışlar -bazı istisnalar dışında-s aynı hükme ve muameleye tâbi tutulmuşlardır.
Niçin asgarî ücret
04:0022/12/2024, Pazar
Hem işçi hem de işveren akıllı, adil, vicdanlı, merhametli olsalardı ücretin, bu ikili tarafından serbest pazarlık ile belirlenmesi en uygun yol olurdu; çünkü her işe, zamana, coğrafyaya, genel ve özel ekonomik duruma… göre âdil ücretin farklı olması gerekirdi.
Niçin devlet ücreti belirlemeye mecbur olmuş?
Çünkü:
Ya işverenin hâkim olduğu durumlarda adil ve vicdanlı olmayan işverenler işçinin hakkı olan ücreti vermemiş, onun ihtiyacını (işe muhtaç olmasını) istismar ederek hakkını değil, en azını verip çalıştırma yolunu seçmişlerdir veya işçilerin bir şekilde (mesela sendikalaşarak, demokratik baskı yollarını kullanarak) duruma hâkim olduğu zaman ve zeminlerde işçiler, hak ettiklerinden daha fazlasını, çalıştığı işin devamını mümkün kılmayacak miktarda ücreti talep etmişlerdir.
Devlet, (işçi temsilcilikleriyle pazarlık yaparak belirlediği asgari ücretten daha fazlasını veren işvereni sınırlamamıştır, özel durumuna göre ve rızası ile istediği kadar ücret vermesini serbest bırakmıştır; ama bunu yapan veya yapabilen işverenler devede kulak kabilinden azdır.
Bu durumda problem, bir tarafta maaş, diğer tarafta ücret, çalışanın geçimine yetmediği ve sıkıntıya düşürdüğü zaman ortaya çıkıyor.
Şöyle bir parantez açalım:
Diyoruz ki;
Nesilleri korumak için aileye, ailenin okul olabilmesi için evde kalan, iyi yetişmiş anneye ihtiyaç var.
Kadın, geçim sıkıntısı dışındaki makul ve meşru sebeplerle de görev alır veya çalışır; bu başka bir konu.
Geçim sıkıntısı yüzünden çalışmaya mecbur olan kadın burada benim bahse konu ettiğim kadındır.
Evet, bir yandan böyle diyor, öte yandan yalnızca erkeğin çalışması ve elde ettiği gelir ile geçim mümkün olmadığı veya sıkıntılı olduğu halde bu derde (duruma) çare aramıyorsak çelişki içindeyiz demektir.
Bir yandan adaletten, kardeşlikten, merhametten söz ediyor, diğer yandan geçim sıkıntısına sebep olsa bile -dengeleri bozmadan daha fazlasını vermek mümkün olduğu halde- ücretin en azını veriyorsak yine çelişki içindeyiz demektir.
“Komşusu aç iken tok yatmak yok”, âmennâ.
Ama açlık kavramını doğru tarif etmek de şarttır.
Elbette kelimenin sözlük anlamıyla aç varsa onunla ekmeğini bile paylaşmak Müslümanın, Müslüman değilse vicdan ve merhamet sahibinin yapacağı şeydir, bunda şüphe yok, tartışma da olamaz.
Açlıktan bir yukarısı, “aç değil ama geçim sıkıntısı çekiyor” olmaktır. Geçim sıkıntısı, insanın içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve kültürel şartlara göre sahip olması gereken asgarî eşya ve paraya sahip olamaması demektir.
İşte bunu da temin etmek, âdil bir toplumun vazifesidir.
-Nasıl temin edecek?
-Çalıştıran mı verecek?
-Devlet mi verecek?
-Sivil toplum mu verecek?
Kısa cevabım:
Külfeti, vazifeyi üçü paylaşacaklar.
Paylaştırmayı da devlet, kanunlarla yapacak.
Çalıştıran ve devletin yapacağını kanunla belirlemek mümkündür ve makuldür.
Sivil toplumun yapacağına gelince:
Bunu bir başka yazıda biraz daha genişçe ele almam gerekiyor.
Sivil toplum ve zekât kurumu
04:0029/12/2024, Pazar
Önceki yazımı şöyle bitirmiştim:
“Açlıktan bir yukarısı, ‘aç değil ama geçim sıkıntısı çekiyor’ olmaktır. Geçim sıkıntısı, insanın içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve kültürel şartlara göre sahip olması gereken asgarî eşya ve paraya sahip olamaması demektir.
İşte bunu da temin etmek, âdil bir toplumun vazifesidir. Nasıl temin edecek? Çalıştıran mı verecek? Devlet mi verecek? Sivil toplum mu verecek?
Kısa cevabım:
Külfeti, vazifeyi üçü paylaşacaklar. Paylaştırmayı da devlet, kanunlarla yapacak. Çalıştıran ve devletin yapacağını kanunla belirlemek mümkündür ve makuldür. Sivil toplumun yapacağına gelince: Bunu bir başka yazıda biraz daha genişçe ele almam gerekiyor.”
Sivil toplumun sosyal adaleti sağlamak için yapacağı başka şeyler de var, ama en önemlisi zekât kurumudur. Bu konuda, Afyon Kocatepe Üniversitesi’nden Doğan Öztürk, kapsamlı ve özgün bir tez yazmıştır. Tezinin sonuç bölümünü biraz kısaltarak sunacağım (Bu tez, tez zamanda basılmalıdır). Bu tezde teklif edilen sivil toplum, kurumsal zekât sistemi, yükümlünün elden zekât vermesinin sakıncalarından biri olan “alanın rahatsız olması” durumunu da ortadan kaldıracaktır; çünkü kurum, ihtiyaç sahiplerine maaş verir gibi ulaştıracaktır:
İslâmî finans, risk, kâr ve zarar paylaşımı ilkeleri üzerine inşa edilmiş, finansman ödemelerinde faiz barındırmayan bir yapıya sahiptir. Bu yapı İslâmî Sosyal Finans ve İslâmî Ticari Finans kurumundan oluşmaktadır. İslâmî Ticari Finansman, İslâmî ilkelere aykırı olmayan ve ticari faaliyetleri finanse etmek için kullanılan bir finans şeklidir. Esasen İslâmî değerlerle uyumlu işletmeler ve projelere yapılan yatırımlar aracılığıyla ekonomik kalkınma ve büyümeyi öne çıkarmayı amaçlayan bir finansman şeklidir. İslâmî ticari finansman sözleşmelerine Murâbaha, İcara, Müşâraka ve Mudârebe örnek olarak verilebilir.
İslâmî Sosyal Finans ise sosyal adaleti, ekonomik ilerlemeyi ve çevresel sürdürülebilirliği teşvik etmeyi amaçlayan, dolayısıyla sosyal sorumluluk projelerine yatırım yapmak gibi finansın etik yönlerine de odaklanan bir finans şeklidir. İslâmî Sosyal Finans Vakıf, Zekât, Karz-ı Hasen, Mikrofinans, Melek Yatırımcılık, İslâmî Yatırım Fonları, Kitle Fonlaması, Girişimcilik ve Risk Sermayesi gibi kurumlar aracılığıyla sağladığı fon ile toplumsal veya bireysel refahı artırmayı amaçlamaktadır (Dirie, Alam ve Maamor 2023:3).
Günümüzde zekât, bazı ülkelerde kişinin kendi inisiyatifine bırakılmışken, bazı ülkelerde zorunlu, bazı ülkelerde ise gönüllülük esasına dayalı olarak toplanmaktadır. Bu ülkelerin büyük çoğunluğunda, devletin doğrudan ya da yönettiği STK’lar aracılığıyla dolaylı olarak zekât faaliyetlerini yönettiği görülmektedir. Devletin zekât sisteminde aktif olarak yer aldığı ülkelerde güven sorunu öne çıkmaktadır. Zira devlet siyasal bir organizasyonla yönetildiği için; devleti yöneten siyasi iktidarın karşısında muhalif bir kitlenin varlığı söz konusudur. Muhalif gruplar başta olmak üzere toplumun belli bir kesimi zekâtın hakkıyla toplanıp dağıtılmadığına inanmaktadır. Sonuç itibarıyla sebebi ne olursa olsun birçok kesim, devlet eliyle zekât toplayan kurumlara ya hiç güvenmemekte ya da çok az güvenmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, zekâtın devlet eliyle yönetilmesinin toplumun tamamını kapsayamadığı aşikârdır.
Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kızılay gibi öne çıkan kurumların zekât toplaması şeklinde öneriler bulunmaktadır. Fakat devlet eliyle zekât toplayan ülkelerde olduğu gibi THK, Kızılay ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın zekât toplama veya organizasyonunu yapma arzusunun siyasi tartışmalardan ötürü başarılı olması zor gözükmektedir. Çünkü bu kurumlar, kendi iradelerinin dışında zaman zaman siyasi tartışmaların tam ortasında yer alabilmektedir. Bütün bu tecrübeler dikkate alındığında, devlet veya devletin yönlendirdiği bir STK üzerinden zekât toplama faaliyetinin başarılı olacağını söylemek oldukça güçtür. STK’lar aracılığıyla ama devletin denetlediği bir sistemin amaca daha iyi hizmet edebileceği aşikârdır.
Ülkemizde faaliyetlerini gösteren ve İslâmî Sosyal Finans’a çok büyük katkısı olan altısı dini grup olmak üzere on sekiz STK’nın zekât faaliyetlerine ilişkin yönetim kabiliyeti ve yöntemlerine ulaşmak amacıyla yapılan yüz yüze görüşme, internet sayfaları ve faaliyet raporları incelendiğinde… STK’ların zekât dağıtım politikası farklılıklar göstermektedir. Birçok STK, zekât başvurusunda bulunan ihtiyaç sahibini ön değerlendirmeye tabi tutup, bu aşamayı geçenler hakkında saha araştırması yapmakta ve müstahik olması uygun görülenlere zekât verilerek süreç tamamlanmaktadır. Fakat dini cemaat veya gruplarda durum biraz daha farklılık göstermektedir…
Zekât özelinde kamuya açıklanan her hangi bir raporlama olmayıp, sadece bazı STK’lar yıllık olağan toplantılarda üst düzey yöneticilerine konu hakkında detaylı bilgi vermektedir.
STK’ların tamamı resmi kuruluşlar tarafından mali olarak denetlenmektedir. Fakat bu denetimin dışında fıkhi ve idari bir denetim yok denecek kadar azdır. Özellikle dini grup veya bazı STK’ların üst yöneticileri ilahiyat ya da medrese eğitimi almış kişiler olduğu için onların talimatlarına göre hareket edilmektedir. Bu yüzden zekât faaliyetlerine yönelik, ayrıca bir fıkhi denetime gerek görülmemektedir. Bu durumda olmayan bazı STK’lar ise zekât dağıtım konusunda görevli olacak personele göreve başlamadan önce fıkhi eğitim vermektedir. STK’ların tamamı göz önüne alındığında mali denetimin dışında bağımsız bir birim tarafından fıkhi ve idari denetimin yapıldığını söylemek pek mümkün değildir.
Öneri: Devletten bağımsız Zekât Kurumları tarafından zekâtın toplanıp dağıtılması ve özerk bir kurum (Zekât Gözetim Merkezi) tarafından Kurumsal Zekât Sisteminin düzenlenip denetlenmesi ile bu sorunun çözüleceği düşünülmektedir...
Türkiye’de zekâtın kurumsallaşabilmesi amacıyla incelenen ülkeler ve Türkiye’nin kendi iç dinamikleri göz önüne alındığında devletin doğrudan sistemde yer almadığı ve devlete bağlı olmayan Zekât Kurumları tarafından zekâtın toplanıp dağıtıldığı, ancak her faaliyeti mali, idari ve fıkhi olarak Zekât Gözetim Merkezi tarafından denetlenen ve bütün ayrıntıları raporlanan şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir sistemin ihdas edilmesinin daha uygun olacağı düşünülmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’de Müslümanlar, gönüllülük esasına dayalı olarak istedikleri Zekât Kurumları aracılığıyla şeffaf ve hesap verilebilir bir sistem üzerinden gerçek ihtiyaç sahiplerine zekâtlarını ulaştırabilme imkânı bulabilecektir. Bu yönüyle Kurumsal Zekât Sistemi sadece Türkiye için değil, diğer İslâm ülkeleri için de örnek olabilecektir
Kur’ân’a doğru bakış
04:0021/12/2025, Pazar
Kimileri Kur’ân’ın mezarlıkta ölüye okunmasının meşru olduğunu ispata çalışıyor (Bu konuyu ayrıca yazacağım inşallah), kimileri de “kadın, bazı cezalar, miras” gibi bir kısmı farklı da yorumlanmış olan âyetlere takılıyor, insanları Kur’ân’dan ve İslâm’dan soğutmaya çalışıyorlar.
Ama “elin gâvuru derler ya” bir Hristiyan din adamı ve matematik profesörü de, Kur’ân’ı eleştirmek, onun vahiy olmadığını ispat etmek için okumaya başlıyor, gördükleri karşısında hayretler içinde kalıp Müslüman oluyor, bunun başka örnekleri de var.
Bu ihtidanın kısa hikayesini vermeden önce bir hikmetli hikâyeyi arz edeceğim.
Bir şahıs Mesnevî’yi okuyor, sonra gelip bir ârifin meclisinde “İçinde müstehcen hikâyeler var” diye tenkit ediyor. O ârif kişi de şöyle bir teşbîh ile nasihat ediyor:
İçinde türlü renkler ve kokularıyla insanı hayran eden bir gül bahçesinde kelebekler ve bülbüller daldan dala konarak bu güzelliği temâşâ ederler, pislik böceği ise bir gül fidanının altında bir gübre parçası bulur, ona odaklanır ve gülistandan haberi bile olmaz.
(Teşbihte hata olmaz; ârif kişi hiçbir âyete gübre demez; maksat Ku’ân’a bütün bakışa dikkat çekmektir.)
***
www.rasoulallah.net Ekibinin “Hz.Muhammed’e İnanmayanlara Bir Mesaj” adlı kitabından alınmış bilgiyi özetliyorum:
Gary Miller: Kur’ân’a Meydan Okuyan Adam
Profesör Miller, 1978 yılında İslâm’ı seçti ve kendisine Abdu’l-Ahad adını verdi. Daha sonra televizyon programları ve halka açık dersler aracılığıyla hayatını davete adadı.
1977 yılında, Toronto Üniversitesi’nde matematik ve mantık dersleri veren Kanadalı vaiz Profesör Gary Miller, Müslümanları Hristiyanlığa davet ederken kendisine ve diğer vaizlere fayda sağlayacak şekilde, Kur’ân-ı Kerim’deki bilimsel ve tarihi hataları ortaya çıkararak Hristiyanlığa büyük bir hizmette bulunmaya karar verdi. Ancak sonuç tam tersi oldu…
Profesör Miller için ilk şaşırtıcı konu, Kur’ân’ın birçok ayetindeki meydan okuyan üsluptu. Örneğin, “Hâlâ Kur’ân’ı düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’ın takdiri dışında bir yerden gelmiş olsaydı, içinde birçok farklılık bulurlardı” (Nisa 4:82) şeklinde tercüme edilebilecek ayetler.
Meselâ:
“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, hemen onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın” (Bakara 2/23).
Miller’ın “Muhteşem Kur’ân” dersinde değindiği noktalardan bazıları şunlardır:
Bir kitap yazıp sonra başkalarına bu kitabın hatasız olduğunu iddia eden bir yazar yoktur. Kur’ân-ı Kerim’de ise durum tam tersidir. Okuyucuya hiçbir hata olmadığını söyler ve ardından herkesi, varsa, herhangi bir hata bulmaya davet eder.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sevgili eşi Hz. Hatice’nin (r.a.) vefatı, kızlarının ve oğullarının vefatı gibi kişisel hayatındaki zor olaylardan bahsetmez. İlginçtir ki, bazı aksiliklere yorum olarak inen ayetler zaferi müjdelerken, zafer anında inenler kibirden uzak durmaya ve daha fazla fedakârlık ve çaba göstermeye çağırır.
Kişi kendi otobiyografisini yazarsa, zaferleri abartır, yenilgileri ise haklı çıkarır. Oysa Kur’ân-ı Kerim tam tersini yapmıştır ve bu, tutarlı ve mantıklıdır: Belirli bir dönemin tarihi değil, Allah (c.c.) ile kulları arasındaki ilişkiye dair genel kurallar koyan bir metindir…
Kur’ân-ı Kerim’de Meryem adlı bir sure vardır ve bu surede Meryem’e (Allah ondan razı olsun) İncil’de bile bulunmayan bir şekilde methiyeler düzülmüştür. Aynı zamanda Hz. Aişe (Allah ondan razı olsun) veya Hz. Fatıma (Allah ondan razı olsun) adına bir sure yoktur. Hz. İsa’nın (a.s.) adı Kur’ân-ı Kerim’de 25 kez geçerken Hz. Muhammed’in (s.a.v.) adı sadece beş kez geçmektedir…
Mesed suresi, Peygamber Efendimiz’in amcası Ebu Leheb’in vefatından on yıl önce nazil olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’in batıl olduğunu ispatlamak için tam on yılı vardı. Ancak o inanmamış, hatta inanmış gibi bile davranmamıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın vahyinden olduğuna emin olmadıkça o kişinin akıbetinden nasıl bu kadar emin olabilirdi?
Bir başka örnek:
“İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Sen, ne sen, ne de kavmin bundan önce bunu bilmiyordun. Öyleyse sabret. Şüphesiz, en güzel sonuç takva sahiplerinindir” (Hûd Suresi, 49).
Miller, Kutsal Yazıların hiçbirinin bu tür bir üslup kullanmadığını, yani Kur’ân, okuyucuya bir bilgi verip sonra da bunun yeni bir bilgi olduğunu söylediğini yazıyor. Bu gerçekten de benzersiz bir meydan okuma. Ya Mekke halkı, en azından bahaneyle, bunu daha önce bildiklerini söyleseydi? Ya bir âlim daha sonra bu bilginin daha önce de bilindiğini keşfetseydi? Ancak bu gerçekleşmedi.
Profesör Miller, Çağdaş Katolik Ansiklopedisi’nin “Kur’ân” başlığı altında yer verdiği bilgilere değindi. Ansiklopedide, Kur’ân vahyinin doğruluğuna çeşitli bahanelerle saldıran çok sayıda çalışma, teori ve girişime rağmen, bunların hiçbirinin mantıksal olarak benimsenemeyeceği belirtiliyor. “Kilise, bu teorilerden hiçbirini benimsemeye cesaret edemedi ama Müslümanların Kur’ân-ı Kerim’in şüphesiz son ilahi vahiy olduğu yönündeki teorisinin doğruluğunu da kabul etmedi…”
İşte Kur’ân’a böyle bakan Müslüman oluyor, Müslüman olduktan sonra hayat kitabı olarak bakan da doğru yolu buluyor.
Not
Abdülahad Ömer’in Kur’ân’da bulduğu ve onun ilâhî bir kitap olduğuna delil kıldığı diğer âyetleri görmek için internete girmenizi tavsiye ediyorum.
Kur’an’a kıymayalım
04:0028/12/2025, Pazar
Lafzı muhkem, yalınız anlaşılan, Kur’an’ın;
Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın;
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!
M. Akif Ersoy
İstiklâl marşı şairimiz Âkif’in yukarıdaki şiirinde dediği gibi:
İnsanlar Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemek, tecvidli, mûsıkîli, harfleri yerinden çıkararak (teleffuz ederek) okumak için yıllarını veriyorlar, ama manasını anlamıyorlar; okuyan da anlamıyor, dinleyen de; okuyanın sesine ve musıkîsine hayran olarak, yalnız bundan zevk alarak dinliyorlar.
Âkif de diyor ki, Kur’an’ın yalnız lafzı mı Kur’an, bunun manası Kur’an değil mi, öyle ise niçin manasını da anlamak ve öğrenmek için çalışmıyoruz.
Ve diyor ki:
Ya açıp Kur’an’ın yüzüne bakıyorlar ya da ölüler için okuyup kabirlere üflüyorlar, fal bakmak (tefe’ül) için Kur’anı kullananlar da var; halbuki bu yüce Kitap fal bakmak için de mezarlıkta okunmak için de indirilmedi.
Peki ne için indirildi?
Bu soruya cevap olan birçok âyet var da bunlardan birisi, hemen Kitab’ın başında, Fatiha’dan sonra yer alıyor ve Allah Teâlâ meâlen “Bu Kitab’ın tarafımdan vahyedilmiş olduğunda asla şüphe yoktur; kırmızı çizgilerden uzak durmaya çalışan kullarıma hayat kılavuzu olarak indirilmiştir” buyuruyor.
Hocalar kılı kırk yararak, uzak vadilerden su taşıyarak Kur’an’ın mezarlıkta veya başka yerde ölüler için okunmasının caiz olduğunu ispata çalışıyorlar. Şunu sormuyorlar:
Peygamberimiz (s.a.) bu Kitab’ı mezarda ölüler için okumuş mu?
Okunmasını tavsiye veya emretmiş mi?
Evet, “Ölülerinize Yâsîn suresini okuyun” mealinde bir hadis var, lakin âlimlerin cumhuru (çoğunluğu) bunu, “Ölmek üzere olan hastanın yanında okuyun” diye yorumlamışlardır (Süyûtî, Şerhu’s-sudûr, 1/304).
Peygamberimiz kabirde Kur’an okumamıştır ama bir şey yapmış ve tavsiye de etmiştir:
Ebû Dâvûd ve Hâkim’in kitaplarına aldıkları bir hadîse göre Efendimiz (s.a.) ölüyü defnettikten sonra başında durur ve şöyle derdi:
«اسْتَغفِرُوا لِأَخِيكُمْ، وَسَلُوا لَهُ التَّثبِيتَ، فإِنَّه الْآنَ يُسأَلُ»
“Kardeşiniz için istiğfar edin (Allah’tan, günahlarını bağışlamasını dileyin), şaşırmadan sorulara cevap vermesini isteyin; çünkü ona, şu anda sorulmaktadır.”
Bunu Peygamberimiz yapmış mı, hadise göre yapmış, yapın demiş mi, demiş; işe bakın ki Müslümanlar, kabir başında Yâsin okumak ihtimalli olduğu halde bunu veya başka sure ve âyetleri okuyorlar da sabit sünneti terk etmiş bulunuyorlar.
Bir de manasını anlamadan Kur’an’ı ezberleme furyası var; Kur’an’ın hakkı, onu yüzünden veya ezberden okumak, anlamak ve anladığını hayatına uygulamaktır. Bunlar bir arada olmadıkça Kur’an’ın hakkı sorulacaktır. Bir iki yılını harcayıp insanlara Kur’an ezberi yaptırılıyor da biraz daha gayret edip manasını anlamasına niçin vakit ayrılmıyor!
Birkaç hususa daha temas etmekte fayda var:
1. İbadet niyetiyle Kur’an okuyup sevabını ölüye bağışlamak caizdir diyenlere göre de bunu, ölünün yakınları bir kişiye para vererek yaptırmayacaklar, kendileri okuyacaklar; çünkü para karşılığında okumak ibadet olmaz, ibadet olmayanda sevap olmaz, sevap yoksa ne bağışlanacak!
2. Ölüye sevabı bağışlanacak nice ameller var: Nmaz, oruç, hac, fukaraya yardım, hayır için yapılacak tesisler… Niçin bunlara ağırlık verilmiyor da yalnızca Kur’an okumaktan söz ediliyor.
3. Meselenin daha vahim bir tarafı var: Ne yazık ki, ülkemizde yaşayan Müslümanların çoğu din cahili ve uygulama kusurludur. Çoğunluğun din ile yüz yüze geldikleri kandiller, dini bayramlar ve cenaze gibi birkaç vesile var. Cenaze hemen herkesin başına geliyor; burada olan, “Kur’an’ın ölüye okunmak için gönderilmiş bir kitap olduğu” algısıdır. Görüyorlar ki, Kur’an mezarlarda okunuyor, bir iki sure bilenler onları okuyorlar, başlarında takkeler, ellerinde Mushaflarla ortalıkta dolaşan ve ücret karşılığında okuma satan “tâcirler” mezarlıkta cirit atıyorlar.
Eşsiz bir hayat kitabı; iman, amel, ahlak kılavuzu
.
Filistin’in kaybı Haydarpaşa Sabotajı ve 1917 Şehitleri İstenen düzenleme
04:0014/12/2025, Pazar
İyi niyetli ve kendisine güvendiğim bir dost bana bilgi vermeseydi Haydarpaşa Sabotajı hakkında bilgisizliğim devam edecekti.
Bu çok acı veren olayı okuyucularıma bildirmek ve bugünlerde Haydarpaşa Garı’nda yapılacak imarla ilgili talebi ilgililere iletmek için bu yazıyı kaleme alıyorum.
6 Eylül 1917 günü saatler 16.30’da neredeyse bütün Kadıköy dehşete kapılmış, Kuşdili Çayırı’nda eğlenen bir kişinin başına bile parça düşmüştür.
Patlamalarda, trenlerin içindeki mücahid Türk askerleri, gar personelleri ve bölge sakinleri şehit olmuştur.
Bir tabur askerin yitirildiği patlamada şehit sayısının bine yaklaştığı tarihi kayıtlara geçmiştir.
Kudüs savunmasında tarihin akışını değiştiren kanlı olayın arkasındaki karanlık el ise hiçbir zaman ortaya çıkarılamadı.
O günden bugüne farklı tahminler ve tespitler varsa da bana kanaat veren şudur:
Birinci Dünya Savaşı sırasında Harbiye Nezaretinde kurulan ‘İhracat, İthalat ve Siparişat-ı Umumiye Dairesi’nde yedek subay olarak görev yapan A. Baha Özler, Haydarpaşa’ya sabotajın, Alman ordusunda görevli bir Fransız ajanı ve yardımcıları tarafından yapıldığını iddia etmektedir.
Baha Özler’in Yıllarboyu Tarih dergisinin Ekim 1980 sayısında “Haydarpaşa Garı’nı havaya uçuran adamı tanıdım” başlığı altında yayımlanan anılarında anlattığına göre, bu kişinin adı Georges Mann’dı.
Baha Özler’in çalıştığı dairenin Sirkeci Gümrüğü’nde yaptığı kontroller sırasında, Georges Mann, onlara yardımcı olmak ve tercümanlık yapmakla görevlendirilmiş ve kısa sürede herkesin güvenini kazanmıştı. Öyle ki, Harbiye Nezareti’ne elini kolunu sallaya sallaya girip çıkıyor, istediğiyle görüşebiliyor, bazen de kurye olarak Almanya’ya gidip geliyordu.
Baha Özler anılarında, patlamanın olduğu gün Georges Mann’ı telâşla Sirkeci’ye doğru koşarken gördüğünü, durumda bir fevkaladelik olduğunu anlayarak peşine takıldığını, daha sonra esrarengiz Almanın daveti üzerine bir motorbotla Haydarpaşa’ya gittiklerini kaydeder. Georges Mann, burada alevlerin arasına dalarak çok sayıda fotoğraf çekmiş, bu fotoğraflardan birkaç kopyayı hatıra olarak kendisine vermişti.
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra terhis olan yazar, Georges Mann’la Beyoğlu’nda bir birahanede karşılaştığını, onun kendisine ‘Fransız ajanı’ olduğunu itiraf ettiğini, hatta kimliğini gösterdiğini belirtir.
Bu patlama neticesinde Filistin cephesine yönelik askeri mühimmat ve personel sevkiyatı sekteye uğradı.
Bu kanlı sabotaj sonrasında Suriye-Filistin cephesinde İngiliz işgaline direniş büyük kan kaybetti. Osmanlı Ordusu, 1918 yılında Şam ve Halep üzerinden Anadolu’da günümüzdeki hudutlara çekildi.
Bu ibretlik unutulmaması ve mazlum Haydarpaşa Garı’na karşı millî vazifenin îfâsı için üzerinde çalışılmakta olan proje hakkında şu bilgi ve teklif var:
“TCDD tarafından 1. Bölge Müdürlüğü ve Anadolu’ya giden trenlerin teşkil garı olarak kullanılan Haydarpaşa Gar sahası ve Sirkeci Gar sahası yakın zamanda TCDD ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan protokol kapsamında alan 29 yıllığına Kültür ve Turizm Bakanlığı uhdesine alınmıştır.
Tasarım çalışmalardan anlaşılacağı üzere; Haydarpaşa ve Sirkeci’de milli kültürümüze ait eserler yok sayılarak Bizans havzası oluşması sağlanmaktadır.
Tasarım projede yer verilmeyen, Sultan Abdülaziz’in yaptırdığı İlk Gar Binası, Liman Binası, Gümrük Binası, Liman Karakol Binası ve benzeri tescili haiz ancak tescilsiz yapıların tescil ve ihya edilmesi sağlanmalıdır.
Haydarpaşa’ya müze yapılacaksa bunun adı Kalkedon Müzesi değil, 1917 Şehitler Müzesi olmalıdır.
Bu yapılmazsa 1917’de Filistin cephesine gidecek olan bine yakın asker ve sivilin şehit olduğu Haydarpaşa, protokol ile havaya uçurulmuş olur. Binlerce şehidimizin manevi kimliğine bir borç olarak, unutturulmak istenen bu patlamanın belleklerdeki yerinin taze tutulması gelecek nesillere aktarılması elzemdir.
Hicaz Demiryolu için yapılan istasyon binaları da hafızalarda canlandırılacak müze ile desteklenmeli, Hicaz Demiryolu hattı, tekrar faaliyete geçirilmeli ve kademeli olarak uluslararası mahiyette canlandırılmalı, YHT teknolojisi ile yurdun birçok merkezine seferler düzenlenmeli, hac yolculuğunun gerçekleşmesi sağlanmalıdır.
Özetle:
1- Haydarpaşa'daki dolgu alanının “Hicaz Demiryolu ve Harem-i Şerif Kültür Alanı, 1917 Sabotajı Şehitlik Alanı ve Filistin Kültür Alanı” olarak düzenlenmesini,
2- Diğer dolgu alanlarının “Harem-Hicaz Demiryolları Kültür Alanı” olarak ilan edilmesini ve burada bu konuları içeren müzeler yapılmasını,
3- Bu kutsal alanların eğlence merkezi olmamasını,
4- Osmanlı'dan kalan ve patlama ile yok olan tarihi binaların imkânlar ölçüsünde bu bölgede ihya edilmesini talep ediyoruz.”
.Tefsir, te’vîl/yorum ve İslam
04:0030/11/2025, Pazar
Kur’an-ı Kerim’i anlama ve açıklamayı -Allah’ın bizzat açıklamaları dışında- Peygamberimiz (s.a.) yapar, ashâb yapar ve bir de sonrakiler (Mâtürîdî’ye göre fukahâ) yapar.
Bu anlama ve açıklamalara “Allah’ın muradı, onun katındaki doğru anlayış, mutlak İslam budur, diyebilmek için ya Peygamber veya onun yanında bulunup ilgili olaylar üzerine yapılan açıklamalara şahit olmuş sahâbî olmak gerekir ve bu anlayış “tefsîr”dir.
Bunların dışında kalıp akıl, dil, usul ve diğer bilgilere dayalı olarak anlama ve açıklama yapanların hüküm, anlayış ve yorumları beşerîdir, “Allah’ın muradı budur” denemez, “Birkaç anlama yönü vardır, ben bunlardan şunu tercih ediyorum, doğrusunu Allah bilir” denir ve bu anlayış/yorum “tevîl”dir..
İmam Ebu Mansur Mâtürîdî’nin Te’vîlat isimli kitabının başına bakılırsa yukarıda yazdıklarım görülür.
Bu bilgi ne işimize yarar?
Çok işimize yarar da bazılarını sıralayayım:
1. Genel olarak tevile de tefsir denmiş, bu iki kelime -Mâtürîdî’nin tevil dediği- manada kullanılmıştır. Şu halde Kur’an’ı anlama ve anlatma faaliyeti yapan sahâbe sonrası alimler, yaptıkları için “Allah’ın muradı budur, İslam da bizim anladığımız ve anlattığımızdır, buna uymayanların anlayış ve uygulamaları değildir” diyemezler.
2. İctihad ve tefsir/tevil yapabilecek kadar alim olanlar bütün güçlerini sarf ederek anlamaya, çözüm çıkarmaya çalışırlar, çıkan sonuç her biri için –onun anlayışına göre- Allah’ın muradı ve hükmüdür, göreceli olarak İslam’dır, onunla amil olurlar, Allah katındaki mana ve murada isabet etmiş isler iki sevap, yanılmış iseler bir sevap kazanırlar; sevap kazandıran anlayışların tamamı birden İslam’dır, tek İslam’ın /Kur’an’ın, beşer fıtratının icabı olarak farklı yorumlarıdır. Meselâ itikadla ilgili açıklamalarını ümmetin kahir çoğunluğunun kabullendiği Mâtürîdî ve Eş’arî’nin farklı açıklamaları iki ayrı din değildir, bir dinin bazı konularda, meşru görülmüş iki farklı anlama ve açıklamalarıdır. Fıkıh mezhebleri de böyledir; Şâfîler de müslümandır, Hanefîler de müslümandır, dinleri birdir, İslam’dır; ictihadları da -Hanefî, Şâfiî gibi isimlerle anılsa da- göreceli İslam’dır, ictihadlar arasında, bazı konularda tabii olan anlayış farkı vardır o kadar.
3. Kadimden beri kullanılmış ve onanmış usûle dayalı anlayışlar, açıklamalar (Kelam, fıkıh, tasavvuf, İslam felsefesi) ve bunların farklı kollarından biri “İslam yalnız bizimkidir, diğerleri değildir” derlerse -fitne çıkarmak üzere yapılmış kasıtlı saptırma olmaması halinde- büyük bir hatanın içine düşmüş olurlar.
4. Şu halde İslam’ı, “Yalnız fıkıh ve kelamdan, yahut yalnız tasavvuftan, veya tek başına İslam filozoflarından öğrenin, diğerlerine itibar etmeyin” diyenler; unvanları, kılık kıyafetleri ne olursa olsun ya cahil veya bağnazdırlar, bağımlıdırlar.
İbn Ömer (r.a.)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hendek savaşı bitince bize şu talimatı verdi: "Hiç kimse Beni Kurayza'ya varmadan ikindi namazını kılmasın!" Birlik yolda iken ikindi namazının vakti girdi. Bunun üzerine bazıları: "Biz Beni Kurayza'ya varmadan namazı kılmayacağız" diyerek namazı kılmadı, kimisi de: "Olur mu öyle şey, biz namazı kılacağız. Bizden namazı kılmamamız istenmedi ki..." dediler. Bu durum Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e anlatılınca hiç birisine kızıp serzenişte bulunmadı.
Bu olay bize, yorum (tefsir, ictihad; yani usul) konusunda önemli bir ipucu veriyor: “Anlamada ve uygulamada söze mi, maksada mı yönelmek gerekir?” Efendimizin yalnız birini tercih etmemiş olması, duruma göre her ikisinin de devrede tutulması gerektiğine işaret etmektedir.
Usule uygun hangi ictihad olursa olsun İslam’ın dışında değildir ve ictihadı/tefsiri yapanlara ve onlara sorarak uygulayanlara göre Allah’ın hükmü budur, başkalarına göre de kendi yorumlarıdır, Allah’ın hükmü ve muradı inancıyla yapılan ise kulluktur, dindarlıktır, tek din İslam’ın, kulun anlayışına göre uygulanışıdır.
.Yine İslâmcılık
04:0023/11/2025, Pazar
Birileri “İslâmcılık, isimlendirme olarak yanlış, İslâmcılık bitti, Müslüman kelimesi yeterli, başka isme gerek yok…” dedikçe ben karşı görüşümü yazmaya devam edeceğim.
Yakında bir sohbet dinledim, değerli konuşmacı bir soru üzerine, mealen şöyle dedi:
1. İslâmcılar birkaç şey istiyorlardı, bu iktidar onları yaptı ve İslâmcılık bitti,
2. Ümmet Müslümandır, biz Müslümanız, İslâmcı diye bir başkası yok,
3. İslâmcı kelimesi Müslümanları azaltıyor,
4. Sporcu spor değildir, demirci demir değildir, kayıkçı kayık değildir, İslâmcı da İslâm değildir…
Ben de diyorum ki:
Ortada bir oluşum, bir vakıa, bir dâvâ, bir hareket ve bunu temsil eden değerli insanlar var; buna uygun bir ad vermek gerekiyor, aşağıda tarif edeceğim bu şeye yıllardan beri İslâmcılık denmiştir; ya böyle bir şey yok diyeceksiniz veya ismi beğenmiyorsanız siz de bir başka isim vereceksiniz.
Nedir bu İslâmcılık denen şey?
Var mı, yok mu?
İslâmcılık, “İslam dininin kâmil ve sahih temsili, tebliği, korunması ve yayılması ile Müslümanların birlik olmasını dert ve dava edinmek” demektir. Böyle bir derdi ve davası olanlara İslâmcılar deniyor.
“Müslüman kelimesi yeter, bu kelime o manayı da ifade ediyor” diyorsanız, o zaman bütün Müslümanların böyle bir “derdi, davası ve hareketi var” demiş oluyorsunuz ki, bunu Müslümanların tarih boyunca ve mevcut durumu tekzîb eder.
Müslümanlar, oldukça az sayıda ‘İslâmcı Müslümanlar’ ile ‘İslâmcı olmayan Müslümanlar’ olarak iki çeşittir. Her ikisi de Müslüman oldukları için, İslâmcı terimi Müslümanları azaltmaz.
İslâmcı, içinde bulunduğu durum ve şartlara göre bazı ıslah noktalarını öne alır; diyelim ki, başörtülü mağduriyeti, İmam-Hatiplerin mağduriyeti, okullarda İslâm dininin öğretilmesi bir zaman ve mekânda İslâmcının acil konusu olur; olur ama, bunlar halledilince ana dava sona ermez. Tarifime dikkat edilirse İslâmcılık, İslâm, Müslümanlar ve insanlar var oldukça devam eder ve edecektir; çünkü bunu Allah Teâlâ’nın emriyle Peygamberimiz (s.a.) başlatmış, “kıyamete kadar bir kısım Müslümanların bu yolda sebat edeceklerini” de Efendimiz bildirmiştir.
Evet “sporcu demek spor demek… değildir”, ama sporcu ile spor arasında bir ilişki yok mudur?
Kimse demiyor ki, İslâmcı İslâm’dır.
Peki ne diyor(uz)?
İslâmcı, “yukarıda tarifini verdiğim vazifeyi yapan”dır diyoruz, tıpkı sporcunun spor yapan olması gibi.
Rusya’da yetmiş yıllık zulme, baskıya, beyin yıkamaya rağmen Müslümanlar yok olmadılar ise, Çin'de Uygurlara ve benzerlerine uygulanan zulüm de kalplerdeki İslâm’ı -inşaallah- söküp alamıyorsa, zamanın ruhuna rağmen Müslümanlar artıyorsa, bunun, İslâmcılıkla ilgili iki sebebi vardır:
1. Kelleyi koltuğa alan İslâmcıların dahilde mücadelesi,
2. Nispeten hür olan ülkelerde yaşayan İslâmcıların karşı mücadelesi; temsil ve tebliğ faaliyetleri.
Şimdi biri çıkıp, “bunları yalnız İslâmcılar (ümmetin derdini dert, çare bulmayı vazife edinen Müslümanlar) değil, bütün Müslümanlar yapıyor” diyebiliyor mu?
Diyorsa, “dilin kemiği yok” varsın desin der geçerim.
Hayır, bütün Müslümanlar bunu yapmıyor, ama yapanlara “İslâmcı demek hoşuma gitmiyor” diyen olursa ben de, “Sen hoşuna giden bir isim söyle, bizim de hoşumuza giderse kullanırız” derim.
.Hüseyin Kâzım Bey ve Hâtırâtı...osmanlı yzsı
04:0016/11/2025, Pazar
Hüseyin Kazım Bey (1870-1934) Osmanlı Devleti’nin son yıllarında valilik ve nazırlık görevlerinde bulunmuştur. İkinci Meşrutiyet döneminin önemli siyaset ve düşünce adamlarındandır. Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul hükûmetinde çeşitli bakanlıklarda bulunup İstanbul-Ankara ilişkilerinde merkezî rol oynamış, Cumhuriyet döneminde siyasetten ayrılmıştır. Dil, siyaset, din, düşünce tarihi üzerine eserleri vardır. Dört ciltlik ‘’Büyük Türk Lügati’’ adlı eseri ile tanınır (İslâmî Hareket Öncüleri isimli kitabımda bu zatın da hayat, düşünce ve hareketini yazdım).
Bu zatın, Prof. İsmail Kara tarafından yayına hazırlanan Hâtırâtını okumayan, son yüzyılın Türkiye tarihinin doğrusunu öğrenmede hayli eksik kalacaktır. Ben, okumayı teşvik için bazı nakiller yapacağım.
H. Kâzım Bey, başta 2. Meşrutiyet’in ilanına taraftar olduğu halde sonra olup bitenleri görünce “inkılapların, halkın ihtiyaç, itiyad ve menfaatlerine göre olması gerektiğini, aksi halde faydadan çok zarar getirdiğini şöyle ifade ediyor (Osmanlı Türkçesi ile yazdığı için kısmen sadeleştireceğim ve özetleyeceğim):
“Diğer taraftan halkın menfaatine olan ve sosyal bir fayda vücuda getiren kanunların ve itiyatların payidar olması zaruridir. Sünnet-i ilâhiye her zamanda ve her yerde bu tarzda câridir. Bunu da Cenab-ı Hakk’ın “İnsana fayda veren şey yeryüzünde kalır. Ra’d, 13/17” beyanından anlayabiliriz. Bu surette de elimizde yanılmaz ve değişmez bir mikyas ve mizan bulunmuş olur. Bu da her inkılabı ve bunun yarattığı her vaz u hali, şekilleri ve suretleri... “ictimai menfaat” nokta-yı nazarından mütalaa etmektir ki, bundan da hangi tarzın devam edebileceğini ve hangi şeklin zeval u helâke maruz kalacağını anlamak mümkündür.
Buharî’de tahriç edilen bir hadis-i nebevi, bize ibret ve basireti gerektiren bir hakikati bildirir. Cenab-ı Resûl-i Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem; “Ya Aişe! Eğer kavminin din-i İslâm’da sebat kazandıklarına kani olsaydım Kâbe’yi yıkar ve onu sünnet-i İbrahim üzerine yeni baştan yapardım” buyurmuşlardır. Halbuki Resûl-i Muhterem, Allah katından teyit edilmiş bulundukları itibariyle Kâbe’yi yıkıp yeniden yaptırmış olsalardı buna kim mâni olabilirdi? Ancak bunu dinde sebat husulüne bağlı görmeleri, her işte kâbul-i âmmenin şart olduğunu bildirmek ve her inkılâbın hakiki ve mahsûs bir ihtiyaçtan mütevellit olması lazım geleceğini anlatmak emelinden kaynaklanır. Bundan da bir ictimaî fayda temin etmeyen ve bir ihtiyaca dayanmayan inkılapların zevale mahkûm olduğunu anlamak mümkündür. Ve günün birinde; “Yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz. Furkan, 25/23” hükm-i ilâhîsinin yerini bulacağı aşikârdır.
Meşrutiyet’in yeniden ilanından itibaren tevali eden inkılapların ne gibi acı sonuçlara sebep olduğunu anlamak için bir kere nazar-ı itibarla kendimize bakmak kifayet eder:
“Her çi kerdend ez ilâç u ez deva
Geşt renc efzûn ve hacet nâ revâ”
(İlaç ve tedavi diye yaptıkları her şey eziyeti artırdı ve ihtiyaca da cevap vermedi).
“Riyaseti, insanların el açıp beddua edecekleri kişilerin eline vermek hatadır” beyanı da bunu açıklamaktadır. Cenabı Resûl-i Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” buyurmuşlardı. Hak ettiğimiz sefalet hali, maruz olduğumuz şiddet, musibet ve zulümleri ve zulmetleri Hakk’ın; “Bu, yaptığınızın karşılığıdır, yoksa Allah kullara asla zulmetmez. Âl-i İmran; 3/182” açıklamasında arayıp bulmak mümkündür…
Zaten Osmanlı hükümetinde Ebussuud’lar, İbn Kemal’ler... istisna edilecek olursa Din-i İslâm’ın inkırazına sebep olanlar, padişahlar ile din âlimleridir. Padişahlar, âlem-i İslâm’da istediklerine uygun hüküm ve tasarruf için bir “dinî otoriteye” muhtaç olduklarını anladıkları zaman ulemadan istifade ve onları kendilerine yardımcı/dayanak etmek istediler. Bunlar da dünya menfaati için bu zalimlere taraftar olmaktan ve onların, Allah’ın kullarına reva gördükleri mezâlimi tevil etmek ve meşrulaştırmaktan çekinmediler!
Ebu Bekiri’s-Sıddîk -radıyallâhu anhu- hilafete intihabını müteakip îrad ettiği hutbede, “Doğru yoldan ayrılacak olursa, Müslümanların bunu kendisine ihtar etmelerini” istemişti. O sırada kendi azatlı kölesi olan Bilal-i Habeşî -radıyallâhu anhu- yerinden kalkıyor ve halifeye hitaben; “Sen kendin doğru yoldan ayrılmamaya bak; yoksa -belindeki kılıcı göstererek- Müslümanların bu eğri kılıcı seni doğrultur!” sözlerini söylüyordu. Müslümanların eğri kılıcı, dinin, insan haklarına ve topluma ait hükümleri ve beyanlarıdır. Bu hükümleri tesirsiz bırakan ve iyâlullah olan halkı zillet u sefalete ve hüsrana düşüren zalimlere ve zorbalara karşı, İslâmî ve insânî hakları müdafaa etmek vazifesi, Cenabı Resûl-i Muhterem’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “peygamberlerin varisleri” buyurdukları ulemaya düşerdi.
Tarih-i İslâm’da, dinin beyanlarını ve akidelerini müdafaa için zorbaların zulümlerine ve hakaretlerine göğüs veren İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik -radıyallâhu anhuma- gibi birkaç zata tesadüf edilmek de teselli vermektedir. Fakat ekseriyet şiddet ve kudretlerinden ürkerek bu zalimlere yardımdan hâli kalmadılar. Din-i İslâm’dan, ortada namaz ve oruç gibi bazı feraizden başka bir şey kalmadı; İslâm’ın ahlâkî, ma’şerî ve içtimaî bütün hükümleri unutulup gitti. Dinin âlimleri yalnız ahkâm-ı itikadiyeyi tefsir ve hikâyeden ve sonu gelmez mugalatalar ve safsatalarla dünyanın en basit bir dinini hurafâta boğmaktan ve âlem-i İslâm’ı derin bir akıl esaretine düşürmekten başka bir iş görmediler. Bu da müthiş bir “inhisarcılık”a meydan verdi; kendilerinden başka yolda düşünen ve Allah’ın beyanlarından daha müsait bir hüküm anlamak isteyen kimseleri “kâfir ilan etmekle” mukabele edildi, “bâb-ı ictihad” kapatılıp “bâb-ı taklid” açıldı; en büyük fazilet ve kudret-i ilmiye, eslâfın ictihadlarını nakl u rivayetten ibaret kaldı. Fikirler işlemekten, zihinler düşünmekten kaldı. İslâm’ın zevalini bu “akıl esaretinde” aramak lazım gelir.
Din-i İslâm bir “kolaylık dini” iken taşıması zor müşkilât ile dolup kaldı ve her işte bir mania ve engel gibi göründü.
Zevahire aldanıp dinin bu taklit şeklini Müslümanlık zanneden kimseler İslam’ın terakki ve tekâmüle düşman olduğunu iddia edecek gaflet ve dalalete düştüler. Din-i İslâm, Müslümanların yalnız Allah’a değil kendileri ve kendileri gibi insanlara karşı mükellef oldukları vezâifi de bildirmiştir! Ahlakıyyat ve ictimiyyatta “vazife” denilen bu mecburiyetlere de din ıstılahında farîza tabir olunur; Müslümanlar bunları ifa ile mükelleftirler. Esasen dinin ve topluma yönelik hükümleri bildiren şeriatın vaz’ından maksat da bu “fariza” ve “vazîfe”leri teminden başka bir şey değildir. Allah’a ve insanlara ait akaidi ve ahkâmı muhtevi olan dinin aradığı ahlâki gaye de “ihlas”tır. Bunu bildiren müteaddit âyetler ve hadisler vardır. Cenab-ı Resûl-i Muhterem -sallallâhu aleyhi ve sellemin Yemen’e memuren gönderdikleri Muaz b. Cebel’e -radıyallâhu anhu-, “Ya Muaz! Eğer dinde ihlasın varsa az ibadet de sana kâfidir” buyurmuşlardı.
Din âlimlerinin bir gafletleri de yapılan fenalıkların ve işlenen günahların, yalnız onu yapanlara ait olacağını zannetmeleridir. Alem-i İslâm’da içtimaî bir terbiyenin teessüs etmemesinde bunun pek büyük bir tesiri olmuştur… Bundan gafletin neticesi şu oldu ki diyar-ı İslâm’da bir ma’şerî ahlak, bir içtimai terbiye vücuda gelmedi ve “her koyun kendi bacağından asılır” itikadına kuvvet verilerek bir “vahdet ve fayda ve zararda ortaklık” olduğu unutuldu… “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır. Rûm, 30/41) beyanından tegâfül edilebilir mi? O halde de Müslümanların asırlardan beri maruz oldukları şiddet ve musibetlerin sebeplerini yine kendi fiillerinde aramak lazım gelir. Evet, bu millet cehaleti ve bundan ileri gelen kötü ahlakı yüzünden zeval ve inkıraza mahkumdur.
Büyük üstadımız Mehmet Âkif;
Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...
Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,
Bir hale getirdin ki: ne din kaldı, ne namus!
Ey sîne-i İslam’a çöken kapkara kâbus
Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el! sözleriyle bu acı hakikate tercüman olmuştu. Avamın cehli, havassın ahlâksızlığı bu milletin zevâline sebep olacaktır.
.Dünya hâlâ balığın sırtında, öküzün boynuzunda mı?
04:009/11/2025, Pazar
Bugün size bir dost mektubu takdim edeceğim. Mektubu yazan Mustafa Çalışkan, Diyanet’te üst düzey önemli ve başarılı hizmetler verdikten sonra emekli, halen sosyal medyada faal olan bir hemşehrimdir.
Mektupta anlattığı olay ibretliktir; çünkü cahil bir sahte şeyh ile ilgilidir ve bunların sayısı az değildir. Tarikat, şeyhe, sorgusuz, itirazsız teslim esasına dayanır, biz hocalar bir konuşma yapıyoruz, yazı yazıyoruz, ders okutuyoruz muhataplarımız bizi soru yağmuruna tutuyorlar, tenkit ediyorlar, karşı görüş açıklıyorlar… iyi ki de yapıyorlar; böyle olunca açık yaraya kurt düşmüyor.
Tarikat şeyhi cahil ise, sahtekâr ise ona teslimiyetin nelere mal olacağını ve tarih boyunca olduğunu bir hatırlayalım.
Bir Müslüman’ın önünde, nefsini ıslah etmek, Allah’a halis kul olmak, ibadetlerinin hazzını alabilmek, Allah Teâlâ’ya yakınlık hissinin doyulmaz mutluluğunu yaşamak için iki yol vardır:
1. Meşhur velî hadisinde Efendimiz’in (s.a.) buyurduğu “farz ve nafile ibadetlerle Allah’a yakınlaşmak (veliyullah, Allah dostu olmak),
2. Bunu yapmaya bilgisi ve iradesi yetmiyorsa kâmil bir mürşidin (ahlâk ve ruh eğitimcisinin) yardımına başvurmak. İşte bu eğitimcinin sıfatı “şeyh, mürşid, mürebbî…”dir. Bu kişinin âlim, âmil, güzel ahlâk sahibi ve kemal yolunda ilerlemiş olması şarttır.
Âlim olmayandan asla mürşid olmaz.
Âlim olup âmil olmayan ve tekmîl yetkisi bulunmayan kişiden de mürşid olmaz.
Bu girişten sonra mektubu sunuyorum:
02.11.2025 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki "Doğrudan Doğruya Kur’an’dan Alıp…” başlıklı yazınızı dikkatle okudum. Konuyu çok güzel açıklamışsınız. Yüce Allah razı olsun!
Hocam!
Yazınızda belirttiğiniz “Ben de sussam belki olurdu; çünkü meclis özeldi, fakat susamayıp sordum” ifadeniz, bana 1968 yılı Ramazan Bayramı’nda yaşadığım garîb bir olayı hatırlattı. Şöyle ki;
Rahmetli annem, Osmancık ilçemizde ikamet eden ve “Alişıh’ın Ahmet” denilen bir kişiye “Manevi uyarıcım” derdi. Ben de bu kişiyi, hafızlığa çalıştığım 1962 yılından itibaren tanıyordum. Çorum İmam-Hatip Okulu’nun dördüncü sınıfında okurken 1968 yılı Ramazan Bayramı’nda köyüme gelmiştim. Annem, Ramazan Bayramı vesilesiyle beni, Alişıh’ın Ahmet’e gönderdi. Ben de gidip bu kişiye annemin selamını söyleyerek elini öpüp oturdum. Bu sırada adı geçenin müridleri toplanmışlardı. Konuşurken şöyle bir konu anlattı:
“Dünya ala öküzün boynuzları üzerinde duruyor. Suyun üzerinde duran dünya niçin batmıyor derseniz, bunu şöyle cevaplandırırım: Mesela; Bir pelte tabakının içerisindeki “pelte” nasıl sallanıyorsa dünya da öyle sallanıyor. Dünya dönmüyor. Bir defasında Süleyman (a.s.) bir kuşa emrederek, “Dünyanın öbür tarafını bul gel” diye emir verdi. Bunun üzerine kuş üç ay bir denizin üzerinde uçtu, bir adaya kondu. Üç ay daha uçtu, yine bir adaya kondu. Üç ay daha uçtu bir adaya kondu. O zaman balık sudan çıkarak kuşa “Nereye gidiyorsun” diye sordu. Kuş da Süleyman (a.s.)’ın emrini anlattı. Bunun üzerine balık: “Be kuş: Üç ayda kuyruğumdaki adaya kondun; üç ayda sırtımdaki adaya kondun ve üç ayda da başımdaki adaya kondun. Bu kadar kısa bir mesafeyi dokuz ayda uçabildin. Uçsuz bucaksız bir Dünya’nın ucunu nasıl bulacaksın” dedi. Bu cevaptan sonra kuş dönüp Süleyman (a.s.)’a gelerek durumu anlatıp özür diledi. Bu ifadelerden sonra Alışıh’ın Ahmet, bana hitaben: “Bizim Mahbub’un oğlu Mustafa buna inanmaz. Çünkü İmam-Hatipliler, bizin anlattıklarımızı kavrayamazlar” dedi. Ben de: “Hacı Baba! Bu anlattıklarınız nerede yazıyor” dedim. Mezkûr kişi, “Kur’an’da yazıyor. Süleyman (a.s.)’ın kıssalarının anlatıldığı surede” deyip Kur’an-ı Kerîm’in yapraklarını çevirmeye başladı. Aradı aradı, ancak bulamayınca: “Ben Arapça bilmiyorum. Bu hususlara Kur’an okurken vakıf oluyorum” diyerek sözlerini tamamladı. Ben de Çorum Din Görevlileri Derneği’nden taksitle sekiz ciltlik Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri” isimli eserini alıp okudum ise de Alişıh’ın Ahmet’in anlattıklarına orada rastlamadım.
Sayın Hocam! Alişıh’ın Ahmet’in, müridleri huzurunda anlattıkları bu asılsız hikâye üzerine gerçek bir yazı yazacağınızı düşünerek söz konusu hatıramı anlattım.
Selâm ve hürmetlerimi arz eder, ellerinizden öperim.
(Mustafa Çalışkan/02.11.2025)
Bu balık ve öküz hikâyesini hadis diye nakleden kitaplar da var; bu yüzden kaynağına bakmadan veya âlimine sormadan bir sözü hadis olarak kabul etmek de çok sakıncalıdır.
.“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp…”
04:002/11/2025, Pazar
Yerli yersiz kullanılan, maksadından saptırılan ve merhum Âkif’in bir şiirinden alınan “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı-Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” cümlesinin doğru anlaşılmasına yardımcı olmak istiyorum.
Birçok insan farklı sebeplerle bir kanaat ve inanca sahip oluyor, önce (peşin) sahip oluyor, sonra bu inancı veya kanâati ispat için delil arıyor; doğru olanı inanç ve kanâate delil ile ulaşmaktır. Birinci yöntem taklitçilerin, ikincisi düşünür, araştırmacı ve müctehidlerin yolu, yöntemidir.
Bir önemli kusur daha var:
Bir haber duyuyorlar, dedikodu pazarı sosyal medyadan dinliyor veya okuyorlar; tahkik etmeden, ilgili bilginin kaynağını, varsa onun cevabını okumadan inanç ve kanaat sahibi oluyor, onu yayıyorlar; halbuki Allah Teâlâ bir haber aldığımızda onun doğruluğunu araştırmamızı emrediyor.
Şimdi merhum olan bir hocamızı bayram ziyaretine gitmiştik, yeri ve zamanı olmadığı halde hakkında farklı kanaat taşıdığımız bir şahıstan bahsetti ve o “Müslüman alimin”, adını verdiği bir kâfirden daha kötü olduğunu söyledi.
Ben de sussam belki olurdu; çünkü meclis özeldi, fakat susamayıp sordum:
Hocam, bu kişinin hangi sözü ve yazsını okudunuz da bu sonuca vardınız?
Cevap verdi:
Hiçbirini okumadım ve okumam, ben yeterince bilenlerden dinledim!
Şimdi Âkif merhumun o meşhur beytine gelelim:
Onu kıskananlar veya başka bağlantısı olanlar bu mısraı ele alıp Âkif’in sünneti inkâr ettiğini, her önüne gelenin ictihad edebileceğini söylemiş olduğunu iddia ediyorlar.
Halbuki onu doğru anlamak için Safahat’ta yer alan, konuyla ilgili diğer şiirlerine bakmak gerekmez mi?
Şimdi ben aşağıya o şiirlerden aktaracağım, göreceksiniz ki, Âkif, yalnızca taklide karşı çıkıyor, usulü ve sünneti inkâr etmiyor, ehlinin yapacağı ictihadı savunuyor.
Onun bu beyitte dediği şey “İslam’ı asrın idrakine yani Batı modernitesine uydurmak değildir; tam aksine sahih İslam ne ise onu, bozmadan, değiştirmeden, modernite müminleri ile rüzgâra kapılmışların anlayacağı bir dilden söylemek ve anlatmaktır. Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp” derken Sünneti ve usulü dışladığını sananlar yanılıyorlar:
Bakın ne günlere kaldık: Ya beş ya altı kopuk
Yamaklarıyla beraber ki hepsi kılkuyruk,
Utanmadan çıkıyor, ictihada kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül hakikaten zor…
Kilitlidir kapı “ümmî duhât” için amma
Kıyâm-ı haşre kadar ictihad eder “ulemâ”
Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen
Zamanın olacak muktedası irfanen.
Kitab’ı, Sünnet’i, icmâ’ı sağlam anlayacak
Hilafı yoklayacak, ihtiyacı kollayacak
Durum böyle iken, sormak gerekmez mi?
Ya ictihada nasıl kalkıyor bu sersemler?
O ictihada ki: Dünya kadar ulûm ister!...
Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakih;
Sular karardı mı pek yosma bir edib-i nezih;
Yarın müverrih, öbür gün siyasetin kurdu;
Bakarsın ertesi gün ictihada pey vurdu ...
Hülâsa, bukalemun fitratınde züppelerin
Elinde maskara olduk...Deyin de hükmü verin!
.Modernite müminleri
04:0026/10/2025, Pazar
ABD ve Avrupa’da moderniteyi ve onun acı meyvesi olan zalim dünya düzenini kıyasıya tenkit eden önemli bilim ve düşünce adamları vardır. Bizde ise kendi din ve kültürümüze eleştirel yaklaşan ama moderniteyi bütün değerleri ve kurumları ile adeta kutsayan “modernite müminlerinden” söz edebiliriz.
Bunların iki önemli özelliği vardır: 1. At gözlüğüyle bakarlar, 2. Farklı düşünce ve inançlara karşı tahammülleri yoktur.
Ben İslam’ın diğer alanlar yanında, ana hatlarıyla bir siyasi sistemi de ihtiva ettiği inancını ve kanaatini taşıyorum. Bu siyasi sisteme hilafet adı verilmiş. Bazı zalim eller tarafından hilafet saltanata çevrilince kapıkulu “alimler” bunun da İslâmî olduğunu savunmuşlarsa da hemen her zaman ve zeminde saltanat ve istibdada karşı çıkan gerçek alimler bulunmuştur.
Osmanlı’da istibdada karşı meşrutiyet tartışmaları çıkınca Mustafa Sabri, Elmalılı, Said Nursi gibi alimler, Ahmed Hilmi gibi düşünürler meşrutiyeti savunmuşlar, bunun İslâmî siyasi düzene daha uygun olduğunu ifade etmişlerdir. Sonra bizim dünyamıza cumhuriyet ve demokrasi kavramları girmeye başlamış, Batı tipi demokratik cumhuriyeti İslam’a uygun bulmayan birçok alim ve düşünür “İslâmî cumhuriyet ve demokrasi” düşüncesini ortaya atmış ve bunu savunmuşlardır. Ben de bu zincirin bir halkasıyım.
Batı ve modernite müminlerine tavsiyem “tahammüllü” olmalarıdır. Kendilerinin inanma ve düşünme hürriyetleri varsa, farklı olanların da vardır ve olmalıdır.
Meşrutiyet öncesi ve sonrası bazı önemli ilim ve fikir adamlarının adlarını ve yanlış olarak görüşlerini naklettikten sonra beni ima ederek “Bugün ise eski fetvaları tekrarlayıp ‘vatandaşların eşitliği’ ilkesini reddeden, inanç ve hayat tarzlarına göre devletin ayrım yapmasını savunan ve buna da ‘İslami demokrasi’ diyen İslamcılarımız var! Modernitenin geliştirdiği kavramlar olan ‘hürriyet’ ve ‘eşitlik’ konularını irdelemeyen ve içermeyen bir düşünce 21. yüzyılda ‘Asrın idrakine hitap’ edebilir mi?!” diyen kişiyi de tahammüle ve nezakete davet ediyorum.
Hiçbir İslam alimi, Müslümanlara ait olan eşitlik ve hürriyetin aynıyla gayr-i Müslimlere ve İslâmî kuralları alenen çiğneyenlere de tanınması gerektiğinden söz etmemiştir, edemez, ederse meşru çizginin dışına çıkmış, dini moderniteye uydurmak için icma konusu olan usulden sapmış olur.
İslâm bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasî sistemlerden birini isim vererek ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî sistemin İslâm’a uygun düşeceği mânâsına da gelmez. İslâm’ın ortaya koyduğu, iman edenleri; bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasî sistemlerin de İslâm’a uygun ve meşrû olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir. İslâmî siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur’ân’da defalarca zikredilen ve Kur’ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat, hilâfet, bey’at, şûrâ, emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker, velâyet, mülk, hüküm, adâlet, ehliyet ve emanet. Bunları, Kur’an’daki manalarıyla ihtivâ eden sistemler İslâmîdir.
İslâmî demokrasi terimini kullanan ve uygun bulan ulemâdan Son Şeyhülislam merhum Mustafa Sabri Efendi’yi okuyalım:
“Bolşevizm, Masonluk, beşerî demokrasi; “eşitlik, kardeşlik, hürriyet, adalet” iddialarıyla yola çıkmış, komünizm yoksullara refah ve eşitlik, masonluk insanlara kardeşlik, demokrasi de hürriyet vaad etmiştir. Ancak bunların hiçbiri vaadlerini gerçekleştirme kabiliyetini haiz değildir. Komünizm (Bolşevizm) ekmek için insanların ellerinden hürriyetlerini almış ama ekmeği de emeğin hakkını da adaletle verememiş, kapitalizme düşman iken dev gibi bir devlet kapitalizmi oluşturmuş, servet de adaletle paylaşılmamıştır. Masonların kardeşliği dar bir sınır içinde söz konusudur. Beşerî ulusalcı demokrasinin hedefi, insanların kendi iradeleriyle elde edemeyecekleri bir etnik bağa, dar milliyetçilik çerçevesine hapsedilmiştir ve beşer, sırf vicdanı ile demokrasinin hedeflerini gerçekleştiremez. İslam demokrasisine gelince; bu demokrasi ilâhî talimata, emir ve yasaklara dayanır. Bu emir ve yasaklar, iman ve vicdan ile birleşince gerçekleşme şansı artar. Ancak İslam demokrasisinin hayat bulmasının şartı da Müslümanların, ilk nesil iman ve ahlakına geri dönmeleri ve gerçek manada Müslüman olmalarıdır. Bu takdirde her iki yönden iyi yetişmiş önderleri halkın önüne düşer, ibadetlerle camileri şenlendirir, hayırda ve iyiyi teşvik, kötüyü engellemede onlara örnek olurlar. Böylece önderler ile onları takip eden halk bir bütün olarak “ahlaki erdemleri ve insani ilkeleri” ile diğer milletlere örnek olurlar. İslâmî birlik içinde ırka ve kavme ait farklar eridiği gibi zenginleri ile yoksulları arasındaki mesafe de kısalır. (Mevkıfu’l-akl, C.I, s. 16)”
İslamcılık öldü mü?
04:0019/10/2025, Pazar
Bizim mahalleden bir akademisyen şöyle diyor: “İslamcılığın öldüğü konusunda Olivier Roy’a katılacak gibiyim.”
Bir başkası da “İslamcıların demokrasi ve cumhuriyetle dertleri nedir, neyi istediler de bu sistem engel oldu” diyor.
Bu yazıda birincisini ele alacağım.
Ben yıllardan beri “Sahih İslam’ın bütünüyle yaşanmasını, yayılmasını ve ümmetin birliğini dava edinen Müslümanlar var oldukça İslamcılık ölmez” diyorum.
Doğru İslam anlayışı; Kur’an, Sünnet, sahâbe uygulaması, bunlara dayandığı kesin olan mezheb imamlarının ictihadları kaynak olarak kullanılmadan mümkün olmaz. İslam beşer aklının ürünü değil, Allah Teâlâ’nın vahyinin ürünüdür. Akıl din kuralı koymak için değil, dini anlamak, metinleri yorumlamak, yaşanan çağda Müslümanlara çözüm üretmek için devrededir; bunu da yine Hz. Peygamberden (s.a.) itibaren örnek devirlerde uygulanan usul ile yapacaktır.
İşte bu usul ile anlaşılmış olan sahih İslam yalnızca iman, ibadet ve ahlaktan ibaret değildir; hukuk, sosyal, siyasal… hayat alanlarını da kaplamaktadır. Bu alanlara ait de emredici, yasaklayıcı veya yol gösterici kutsal metinler (ayetler, sahih hadisler, icmalar) vardır. İslam ile hemhâl olmuş İslam alimleri yorumlar ve ictihadlar yaparak İslam’ın, her hal ve kârda, her zaman ve mekânda uygulanabilir olduğunu ortaya koyarlar ve bunun nasıl olacağını açıklarlar.
Roy gibilerin temel hataları, İslam bütününü akıllarınca parçalamak ve meselâ hukukla veya siyasi sistemle veya ekonomi ile dinin alakası olmadığını iddia etmektir. Bu iddianın İslam dini, aklı ve usulü içinde yeri yoktur ve olamaz.
Şimdi Roy’un “siyasal İslam”dan ne anladığına ve niçin onun öldüğüne hükmettiğine, yazdıklarının özetini naklederek bakalım ve cevabımızı verelim.
Olivier Roy, siyasal İslam’ın (ve ona göre İslamcılığın) sona erdiği tezini ilk olarak 1992’de, “Siyasal İslamın İflası” kitabında ileri sürmüş ve bu tezini yıllar içinde tekrarlamıştır.
Bu iddiasını şu temellere dayandırmaktadır:
1. Siyasal başarısızlık: İslamcı hareketlerin siyasi iktidara geldiklerinde (mesela Arap Baharı sonrası Mısır ve Tunus deneyimleri) devlet yönetimi konusunda başarısız olmaları ve toplumsal sorunları çözememeleri.
Cevabım:
Kökten İslam düşmanları, laikçiler, ılımlı İslamcılar, dünyanın herhangi bir yerinde sahih İslam’ı bütünüyle uygulamak için gerekli alt yapıyı hazırladıktan sonra iktidara gelmek isteyen İslamcıları engellemek için ellerinden geleni arkada bırakmamışlardır. Arap Baharı, Mısır ve Tunus tecrübeleri başarısızlık sebebiyle çökmemiştir/ölmemiştir, karşı engellemelerle ve şiddet uygulamalarıyla öldürülmüştür.
2. İdeolojik dönüşüm: İslamcı partilerin ve hareketlerin iktidara gelmek veya kalmak için pragmatik politikaları benimsemesi ve dönüşmeleri.
Cevabım:
Bu durum bir dönüşüm değildir; mevcut şartlarda imkansızı zorlamak yerine, mümkün olanı kullanarak asla vaz geçmedikleri ve dönüştürmedikleri davalarını adım adım başarıya götürme siyasetidir.
3. Roy’a göre siyasal İslam (İslamcılık) sona ermiş, fakat radikallik İslamlaşmış, klasik İslamcılığın yerini almıştır. Batılılaşmış, dindar ve “gerçek” Müslüman topluluktan ziyade radikalleşmiş ve “sanal” bir topluluk ortaya çıkmıştır.
Cevabım:
İşte bu cümlelerle Roy, ağzındaki baklayı çıkarıyor.
Neymiş?
“Gerçek Müslüman batılılaşmış dindar Müslüman” imiş. “Eğer bir Müslüman veya İslamcı hareket batılılaşmış dindarlığı kabul etmez ise -ki bu, parçalanmış, eksiltilmiş, laikliğe uyarlanmış İslam anlayışıdır- evet böyle yaparlarsa radikalleşmekte ve “sanal” bir topluluk olmaktadırlar, böyle bir İslam’ın ise yaşama şansı yoktur.”
Ben de diyorum ki, mesela Ğannûşî’nin partisinin iktidara gelmesi engellenmesin, Ğannûşî sebepsiz yere hapiste tutulmasın, bakalım başarılı olamıyorlar mı, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremiyorlar mı?
Mesela İsrail, yetmiş yıldan fazladır Filistin’de yaptıklarını yapmasa İslamcılar savunmak için silaha başvuracaklar mı?
Suriye’de Esed rejimi tarihte emsali az görülmüş zulmü Sünnî Müslümanlara uygulamasaydı, Tunus’ta Müslümanca yaşama imkânsız hale getirilmeseydi o gence kendini yakacak, İslamcılar silahla yollarını açmaya teşebbüs edecekler miydi?
Niçin İslam’ı istismar eden aşırı hareketlerin bazılarına ve İslam adını kullanarak saltanat süren bazı yönetimlere dokunulmuyor da gerçek İslamcı hareketler öldürülüyor, sonra da çıkıp utanmadan “İslamcılık öldü” deniyor.
Müslümanın gelecek (istikbal) endişesi
04:0012/10/2025, Pazar
Sosyal medyada meşhur bir doktora soruyorlar:
-İnsanın mutlu ve sağlıklı yaşaması için size göre en önemli şeyler nelerdir?
Cevap veriyor:
-1.Neşeli olmak, 2. Sağlıklı beslenmek, 3. Yeterli ve kaliteli uyku, 4. Egzersiz.
Bu cevaba döneceğim.
Bir de hem Arapçadan şöyle çevrilmiş bir beyit var:
“Geçti mâzî çekme istikbâle ğam- Gün bugün sâat bu sâat dem bu dem”.
Allah Teâlâ’nın sözü (Kur’ân-ı Kerîm) ile Peygamberimize ait olup dini anlatmaya yönelik bulunan sözler (hadisler) dışında söz kime ait olursa olsun doğru da yanlış da olabilir. İşte bu sözlere eleştirel bakmak gerekir.
Doktorun sözüne bakalım:
Buna göre yaşayan bir kimse sağlıklı bir dünya hayatı yaşayabilir ama sonu ölüm değil mi? Ölüm ve sonrası hakkında bir imanı, bir düşüncesi, bir tedbiri olmayan kimse nasıl neşeli olabilir?
Müslümana göre bu tavsiyeyi şöyle düzenlemek lazım: İman, ibadet, sağlıklı ve helal beslenme, sünnete/fıtrata uygun uyku, ruh ve beden için yeterli, kendisi ve toplumu için faydalı hareket. Bir Müslümanda bunlar bulununca genellikle ömrü sağlıklı geçer, ebedî hayatla ilgili tedbiri ve Allah’ın af ve rahmetine güveni sayesinde de aşırıya kaçmayan bir neşe sahibi olur; fakat “kendine iyi bakarak” da mutlu ve neşeli olamaz, yakından uzağa bütün insanların durumunu düşünür, adalet, refah ve iyiliğin yayılmasına, kötülük, zulüm ve küfrün azalmasına elinden geldiğince katkıda bulunur, bunu yapabildiği kadar da mutlu ve neşeli olur.
Beyte gelelim:
Geçti mâzî…
Mâzi geçti de silindi mi, yoksa en küçük bir ayrıntı kaybolmadan kayda geçti mi, ahirette defter açılacak ve bu mâzîde olup bitenlerin hesabı sorulacak değil mi?
Elbet böyle olacak ve bu yüzden Müslüman geçmişi hatırlayacak, başta kul hakları olmak üzere hatalarını, günahlarını tevbe ve helalleşme ile telâfi etmeye çalışacaktır.
Çekme istikbâle ğam…
Hangi istikbal?
İnsanın dünyada kalan ve süresini bilemediği ömrü mü, ebedî hayat mı?
Hali berbâd edecek ölçüde meçhul geleceğe takılıp kalmak elbette zararlıdır, fakat hali müslümanca yaşama gayreti yanında hem dünya hayatındaki geleceği hem de daha önemli olarak ebedî hayattaki istikbali düşünmemek müslümanca, hatta insanca değildir; genel olarak insan dünya hayatında geleceği düşünür, tedbirler alır, Müslüman buna ek ve asıl hedef olarak ebedî hayatı dert edinir, bunun için ğam da çeker.
Gün bugün…
Günü müslümanca yaşamaya zarar verecek şekilde geçmiş ve geleceğe dalmak/takılmak elbette uygun değildir ama bu üçü arasında bir denge kurmak elbette mümkündür.
.Ribâ/faiz nedir?
04:005/10/2025, Pazar
Faiz kavramını bir şekilde bozup hükmünü de değiştirmek için usûlsüz yorumlar yapanlara karşı önce kendi yazdıklarımın bir özetini sunmuştum. Bu yazıda da bu konuda salahiyetli olduklarında zerre şüphe bulunmayan iki alimin yazdıklarını aktaracağım.
Prof. Muhammed Hamîdullah, İslam Peygamberi isimli kitabında (rakamlar paragraf numaralarıdır):
800. Arabistan’ın en ideal fuar bölgesi haline getirmek üzere, hepsi bir araya getirilmiş bulunuyordu. 984. Taif şehrinde çok sayıda Yahudi de vardı 985. Burada faizcilerin pek ateşli faaliyetlerine de kaynaklarda işaret edilmektedir:
986. İster nakit, ister hububat, yıllık 100/100 faizle ödünç olarak verilirdi. Yani borçlu kimse, bir yılın sonunda borcunu ödeyemezse, aynı şartlarla borç mukavelesi yenilenmiş olurdu, yani borç olarak alınan 100 dirhemin bir yılın sonunda 200, ikinci yılda 400, üçüncü yılda 800 ilah miktarında (ed’âfen mudâ’afa) ödenmesi lazım geliyordu.
805. Mekkeli sermaye sahibi tüccarlar Taiflilere ödünç para veriyorlardı. Bu arada O’nun öz amcası ‘Abbas’ı da bu ödünç alış-verişi işleriyle meşgul görmek, bizim için şaşırtıcı değildir. Esasen Veda Hutbesi’nde Resulullah, amcası Abbas’a borçlu bulunulan faizin tamamını ilga edip yok saydığını belirtmiştir.
1615. Çok daha önemli ve temel bir ıslahat niteliğinde olanı, Onun “faiz” konusunda getirdiği reformdur. İslam ödünç verilen paradan faiz alınmasını yasaklamıştır. Bu Şer’î kanunun hikmeti üzerinde münakaşa açmak eğilimindeki kimseler için bazı izahlarda bulunalım (Burada Hamîdullah Hoca, faizin sosyal, siyasi ve iktisadi zararları konusunda önemli açıklamalar yapmıştır):
İslam, önce faizci-tefeci kapitalistlerin elinden “faizle ödünç verme hakkını çekip almak” ve sonra da “ödünç verme işlemlerini devletleştirmek” suretiyle bu problemi halletmiş bulunmaktadır: Daha ilerde de göreceğimiz gibi ihtiyaç sahiblerine ödünç para sağlamak ve bu yolda tedbirler almak esasen bir hükumet işidir ve gerçekten hükumetler fertlerden (özel teşebbüsten) daha da kolay bir biçimde, acil ihtiyaçlar içinde kıvranan vatandaşlara ödünç sağlama hizmetini yerine getirmiş olmaktan dolayı bir karşılık, bir ücret veya faiz de almaksızın bu işi gerçekleştirebilir. Fakat faizsiz ödünç para vermeye kalkışmazdan önce yeterli para, yani sermaye sağlamak gereklidir… (Bu da devletin diğer gelirleri yetmez ise vergi ile elde edilecektir.)
Elmalılı M. Hamdi Yazır Efendi’nin tefsirinden (kolay anlaşılsın diye sadeleştirilmiş baskıdan aktarıyorum):
Ribâ: Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübâdeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir İslâm hukuku terimidir…
Cins ve ölçüm şekli bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde (değiştirildiğinde, alım satım yapıldığında) bir taraf için kabul edilen malın fazlasına ribâ veya fâiz denir (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277). Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vâdeli yüz yirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın ana para (re’sül-mâl), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 952, 953).
Riba sözcüğü yerine Türkçede daha çok “faiz” terimi kullanılır…
…”Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalaşmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca “re’sül-mâl”, ziyadesine ise “ribâ” adı verilirdi. Bugünkü faiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrinin bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman faiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. İşte cahilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (paraların) faizi veya nemâsı tabir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçların (düyûn) tatbiki de böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna faiz veya nemâ tabirinin kullanılması “Alım-satım ancak ribâ gibidir” (2/Bakara, 275) âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticârete benzetilerek yanlış bir kullanmadır (II, 952, 953).
Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribanın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir.
İslâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Faizcilik, müşrik Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.
Ebû Hureyre’den, Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil (a.s)’e bunların kimler olduğunu sorduğumda; ‘Bunlar faiz yiyenlerdir’ cevabını verdi” (İbn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II/353, 363). Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke’de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke’de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir (30/Rûm, 39). Medine’de inen bir âyette ise Tevrat’ta Yahûdilere faizin yasaklandığı, ancak bu yasağa uymadıkları için kendilerine helâl kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir (4/Nisâ, 160,161). Şu âyetle de kısmî yasaklama getirilmiştir: “Ey iman edenler, ribayı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin” (3/Âl-i İmrân, 130). Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır:
“Âllah alışverişi helâl ve faizi ise haram kılmıştır” (2/Bakara, 275);
“Kim de haram olan bu ribayı helâl diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır” (2/Bakara, 275); Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve (câhiliyette işlediğiniz) faiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü’minler iseniz. Yok eğer bu faizi terk etmezseniz; bilin ki, Allah’a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece zulmetmiş ve de zulme uğramış olmazsınız” (2/Bakara, 278, 279).
Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Tâif’te oturan Beni Sakîf kabilesinin faiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamber’le yaptığı Taif anlaşmasında faiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke’deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf’ten Amr bin Umeyr oğullarına olan faiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke Valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber’e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed (s.a.s.), vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme râzı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Taifliler faiz istemekten vazgeçtiler (II, 972).
Mekke ve Taif’in fethi 8’inci, Vedâ Haccı ise 10’uncu hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Vedâ Haccı sırasında Mekke’de faiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: “Dikkat ediniz! Câhiliyye devrinden kalma faizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım faizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib’in faizidir” (Müslim, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyü’ 5.)0
.Ribâ-faiz konusu
04:0028/09/2025, Pazar
Bu konuda, halkının çoğu Sünni Müslüman olan ve pek çok dini öğrenme ve öğretme kurum, kuruluş ve şahısları bulunan bir ülkede hala bu konuda kafa karışıklığının olması ve yazma ihtiyacı bulunması bana göre düşündürücü ve üzücüdür.
Halkın din anlayış ve uygulamasını daha ziyade etkileyen çevre; hocalar, şeyhler ve bunların çevreleridir.
Hocalar ister akademide, ister medresede, şeyhler ister şu tarikatta ister bu tarikatta olsunlar, ilim, ahlak ve liyakat bakımından kabaca şöyle sınıflandırılmaları mümkündür:
1. Cahil, liyakatsız, lakin menfaatinin kulu olmuş, iddialı kişiler.
2. Cahil değil, fakat ilimde veya ahlakta sapmış bu yüzden liyakatsız, saptırıcı kişiler.
3. İlmi ve ahlakı ile liyakatlı olup diğerleri kadar sosyal medyada görülmeyen, kıymetleri hakkıyla takdir edilmeyen kişiler.
Diğer dini konularda olduğu gibi faiz konusunda da bu üç sınıf insan konuşuyor, yazıyor, sosyal medya ve diğer mecralarda yayın yapıyorlar; bir kısmı ay ve güneş kadar açık, hükmü belli, birçoğu üzerinde icma oluşmuş meselelerde halkın kafasını karıştırıyor, olmadık iddialar ve “görüşler” ileri sürüyorlar.
Kapitalist ekonomi İslam dünyasını da hükmü altına alınca faiz konusu bir mesele oldu:
1. Riba başka faiz başkadır, Kur’an’da yasaklanan ribâdır, mesela banka faizi haram değildir diyenler oldu.
2. Kur’an’da yasaklanan faiz ilk kredi sözleşmesinde belirlenen ve değişmeyen faiz değil, tefeciliktir, katlı faizdir, borç ödenmedikçe faizin eklendiği ve sürenin böyle uzatıldığı, gittikçe borcun katlanmasına sebep olan faizdir diyenler var.
3. Son günlerde iki iddia, “görüş” daha dikkatimi çekti:
a) “Parada faiz olmaz, faiz mal trampasında, malın mal ile alım satımında olur, Kur’an’da para değil, mal kelimesi geçiyor” diyen, parayı geniş manasında mal saymayan.
b) Faiz dini bir konu değildir, ikinci asırda fıkıhçılar dine soktular, faiz konusunda konuşacak olanlar ekonomi uzmanlarıdır, Hz. Peygamber zamanında ticarette faiz konusu yoktu, bireysel borçlanmalar vardı, faizi ticarete sokup haram diyenler fıkıhçılardır…” diyen…
Bu iddialara karşı ben iki şey yapacağım: 1. Mukayeseli İslam Hukuku isimli kitabımın ikinci cildinde bu konuda 30 sayfa yazdım. Sonunda “tenkit ve tercih” başlığı altında yazdığımı paylaşacağım.
Gelecek yazıda da biri İslam tarihi ve fıkhı (ekonomisi dahil) konularında ilim dünyasının takdir ettiği Prof. Hamîdullah; diğeri mâziyi âtîye bağlayabilen nadir ulemadan fakih, müfessir ve mütefekkir Elmalılı Hamdi Efendi; işte bu iki zâtın konumuzla ilgili açıklamalarını paylaşacağım.
Bu yazıda benimki (biraz özetleme zarureti de oldu):
Haram kılınan, yasaklanan faizin şümulünü daraltan ve bazı faizli muâmeleleri caiz gören gurubun dayandığı deliller çeşitli yönlerden zaaflar taşımaktadır:
1. Kur'ân-ı Kerîm'in yasakladığı faiz ile Sünnet'in yasakladığı faiz ayırımı İslâm hukuku ve özellikle fıkıh usûlü ilminde kabul edilegelen prensiplere uy¬gun düşmemektedir. İslâmî hükümlerin kaynak manâsında delilleri; Kitâb, Sünnet, İcmâ', Kıyas vb. şeklinde sıralanır. Haram kılma selâhiyet ve özelliği yalnızca Kitâb'a mahsus değildir; Allah Teâlâ, Peygamberi vasıtasıyla da hü¬kümlerini açıklar veya vazeder. Şu halde Kitâb ve Sünnet'in yasakladığı faiz¬leri birbirinden ayırarak "birine asıl haram, diğerine ona yol açtığı için haram" demek gibi mesnedsiz bir yola girmek yerine, cumhûrun yaptığı gibi Kitâb ve Sünneti bir bütün olarak ele almak ve Sünnet'i, Kitabın açıklayıcısı olarak ka¬bul etmek usûl prensiplerine daha uygundur.
Faizi yasaklayan âyette faiz manâsındaki ribâ kelimesinin harfi tarifli ol-masından hareketle burada bahis mevzûu olan ribânın, cahiliyye devrinde bi¬linen katlı ribâ olduğu, diğer ribâların bu şiddette yasaklanmış olmadığı neti¬cesine varılamaz. Çünkü harf-i tarîfin fonksiyonu yalnızca bilineni ifade değildir; bütün ribâları ifade için de (istiğrak) kullanılmış olabilir. Bilinen ri-bâyı ifade ettiğini kabul ettiğimiz takdirde de bilinen ribâ yalnızca katlı, mü-rekkeb ribâ değildir. Târihi vesikalar ve nakiller cahiliyye devrinde birden fazla faiz çeşidi ve uygulamasından bahsetmektedir. İlk ödünç verirken belli bir müddet sonra daha fazlasıyla ödenmesini şart koşmak Kitâb'ın yasakladığı faize girmese idi ilgili âyette "ana malınız/paranız sizindir denmez, "anası ile ilk faizi sizindir" denirdi.
İbn Abbâs'ın "peşin olanda faiz yoktur" şeklindeki ictihadı da pe¬şin mübâdele, altın ve para bozma, değiştirme işlemlerinde geçerlidir; vâdeli borca faiz uygulamak ile bu ictihadın bir alâkası yoktur. Ayrıca Kitâb ve Sünnet'in bunca nassı bir ictihada veya rivayete terkedilemez.
Hz. Ömer'in, faizi yasaklayan son âyetin, son gelen âyetlerden olduğunu ifade ettikten sonra bunun yeterince açıklanmamış olduğundan yakınması da bir delil olamaz; çünkü o buradan hareketle bir takım faizli muâmeleleri caiz görme yoluna gitmemiş, tam aksine şüphelileri bile haram kıldıklarını, böyle telâkki ettiklerini ifade etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber'in (s.a. v.) açıklamala¬rını Hz. Ömer duymamış veya bilmiyor diye diğer sahabenin de bilmemesi ge¬rekmez… Ribâ konusunda Hz. Peygamber'in yaptığı ve Ebû Sa'îd el-Hudrî vb. sahâbenin rivayet ettikleri hadîsleri Hz. Ömer yeterince duymamış olabilir. Hz. Peygamber'in, son ribâ âyetlerinin gelmesinden sonra da gerekli açıklamaları yapacak kadar yaşadığı tarihî bir gerçektir.
2. Dört mezheb imamının da dahil olduğu büyük müctehidlerden hiçbiri ilk muâmelede tayin ve tesbit edilen tehir faizinin caiz ve helâl olduğunu söy-lememişlerdir. Şu halde fazlalık ve tehir faizi ayırımı bizi, bugün uygulanan tehir faizinin helâl ve caiz olduğu neticesine götürmez...
3. Orta halli insanların küçük tasarruflarını, gelir getiren yatırımlara faizle ödünç vermelerinin zayıfların korunması ve amme menfaatinin temini ma¬nâsına geldiğini, bunun haram faizin kötülüklerini taşımadığını savunan gö¬rüş de isabetli değildir. Evvelâ faizli ekonominin hem ekonomiye hem de ferd ve cemiyete zararları vardır; buna yerinde açıkladık. Saniyen İslâm’da yasaklanan, haram kılınan bir fiil veya şey, şahısların fayda zarar ölçülerine, özel durumların esas alınmasına dayanılarak caiz kılınamaz. İçkinin de bazı faydalarından ve bazı kimselere zarar vermediğinden bahsedilir, ancak onun kötülüğü ve zararı galip olduğu için haram kılınmıştır; istisnâî durumlar ha¬ramı-genel olarak- helâl kılmaz.
4. Ticaret, yatırım ve üretim şirketlerine verilen kredilerden alınan faizle¬rin, İslâm ortaklık hükümlerine göre kâr payı gibi telâkki edilmesi görüşü de İslâm hukukuna göre geçerli ve isâbetli sayılamaz; çünkü İslâm’da şirketleş¬menin hükümleri ve şartları vardır. Müşârekede sermaye sahibinin kâra olduğu kadar za-rara da iştirak etmesi bu şartların başında gelir. Önceden tayin edilen ve şir¬ketin kâr mı zarar mı ettiğine bakılmadan alınan meblağa İslâm’a göre kâr değil, faiz denir.
5. Sermaye birikimi ve üretim ihtiyacı gerekçesine gelince ihtiyaç ve zaru¬ret bahsine girmiş oluruz; biz bu bahsi ayrı bir başlık altında ele aldık. Ancak şuna hemen işaret etmek gerekir ki, zaruretler özel ve geçici du¬rumlardan değil de sistemden geliyor ve devamlılık arzediyorsa bu durumda Müslümanların vazifesi İslâm’a aykırı sistemi zaruret gerekçesiyle meşrû ve de¬vamlı hale getirmek değil, İslâm’ın getirdiği faizsiz ekonomi sistemini yerleş¬tirmek, böylece ihtiyaçlara, zaruretlere toptan çözüm getirmek, bunun için çaba göstermektir. İşte bu çaba gösterilirken bir geçiş dönemi bahis mevzûu olacaktır. Geçiş döneminin de kendine mahsus zaruret hükümleri vardır.
Kendine iyi bak” bize göre değil
04:0021/09/2025, Pazar
Bu anlayış ve uygulama bize göre değil, bunu biraz açacağım da, yapay zekâ bile bakın bu anlayışa ne diyor:
“Niyette aşırılık: Kendine aşırı yüklenmek (bulaştırıcı benlikçilik veya bencillik olarak algılanabilir) yerine dengeyi korumak önemli.
Toplumsal sorumluluk: Kendine bakarken çevreye zarar vermemek, paylaşımcı ve adil olmak gerekir.”
Demek ki, dengeyi korumak, çevreye zarar vermemek, paylaşmak ve adil olmak bütün insanlık için temel insanî-ahlaki değerler.
Bunlara da kısa kısa temas edeceğim.
İnsan; hak, adalet, merhamet, sorumluluk ve paylaşması varsa insandır veya Müslümandır:
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) Hicretten sonra, Ensar ve Muhacirleri ikişer ikişer birbirlerine kardeş yapmış idi. Hz. Selman-ı Farisi (r.a.) ile de Ensar’dan Ebu’d-Derdâ’yı kardeş yaptı. Bir gün Selman, kardeşi Ebu’d-Derdâ’nın evine uğradı. Kapıyı Ebu’d-Derdâ’nın hanımı açtı. Fakat hali perişandı. Hz. Selman, “Nedir bu halin?” diye sordu. Ümmü’d-Derdâ, “Kardeşin Ebu’d-Derda’nın dünya ile alakası kalmadı” dedi. Ebû’d-Derdâ kendini ibadete vermiş, ailesini ve dünya işlerini ihmal ediyordu. Bunun üzerine Selman-ı Farisi (r.a.) ona şöyle dedi: “Kardeşim, Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin de üzerinde hakkı var, âilenin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Selman’ın bu sözü peygamber efendimize ulaştığında “Selman doğru söylemiş” buyurdu.
Yalnız kendine iyi bakan insan kendine yönelik hak ve sorumluluğunu yerine getirmiş olabilir, ama bunu bile başarabilmek için diğer varlıklara yönelik hak ve borçların yerine getirilmesi şartı yok mudur?
Şimdi moda oldu, insanlar vedalaşırken “Kendine iyi bak” diyorlar”; insan yalnız yaşayabiliyor mu, insan bütün ihtiyaçlarını başkalarına muhtaç olmadan temin edebiliyor mu, herkes yalnızca kendine iyi bakacak, başkalarının hal ve durumu onun ilgisi dışında kalacaksa “kendisi de ilgi dışında” kalmaz mı? Bu ne kadar absürt bir söz, ama moda!
Şimdi konumuz bu eğil ama, “Günaydın” da böyle, “Dağ başını duman almış…” gibi.
Yahu, normal iklimlerde gün(düz) aydın olur, gece karanlık olur, bir kimse için sabah duası veya iltifatı olarak günün karanlık değil de aydın olmasını dilemek saçma değil mi?
Diyeceksiniz ki, bu ifade mecâzîdir, maksat “ruhunu karartan, bunaltan şeyler olmasın” demektir; maksat bu olsa da ruha selamet lütfedecek olan varlığa atıf nerede, bu mutlu durum karşı tarafın böyle olsun demesi ile mi olacak. Allah, duâ, dînî içerik… nerede!
Hayır ve selamet kelimelerinde bu maneviyat vardır; sabah veya gün hayırlı olsun, selamatle gidin, Allah’a ısmarladık, Allah’a emanet… Bu ifadeleri niçin unutuyoruz da sözlük anlamı gevezelik olan “günaydın” diyoruz, doğrusu karşı taraf da buna “gece karanlık” diye cevap vermeli, sonra gökte bulutlar yıldızlar var, yerde dağlar ovalar var diye “musahabe” devam etmeli(!).
Modaya kapılıp kendime iyi bak felsefesini yaşayanlar veya birbirine temenni edenler ede dursunlar insanlık ölmedi; dünyanın birçok ülkesinden dini, dili, rengi, dünya görüşü farklı insanlar ölümü göze alarak Sumud Filosu’na katıldılar, dalgalarla boğuşarak, dronları aşarak yollarına devam ediyor, Gazze’deki insanlık dramına çare olmaya can atıyorlar. İşte bu insanlar bu dünyada var oldukça “Kendine iyi bak” felsefesi revaç bulmayacaktır, bulmamalıdır: Bu ahlak kahramanları var oldukça denge, sorumluluk, paylaşma, merhamet, adalet… yani insanlık var olmaya devam edecektir.
Din ve ahlak eğitimi (devam)
04:0014/09/2025, Pazar
Din ve ahlak eğitimi konulu yazı dizimde meselenin varıp arkadaş ve aileye dayandığını, ailenin de evlenme ile kurulabileceğini, evlenmenin de önünde bugün önemli engellerin bulunduğunu yazmıştım. Bu engellerden hareketle amaca nasıl ulaşabileceğimizi düşünüp yazmaya devam edeceğim, ancak bugüne ait bildiğimiz bir kısım engellerin pek de öyle olmadığını anlayacağımız bir konuşmayı nakledeceğim.
Sevgili Beşir Ayvazoğlu’nun Nuri Arlasez’le (1910-2000) yaptığı önemli ve okunası bir röportaj var (internetten bulup okumak mümkün). Ayvazoğlu’nun bir sorusu ve Nuri Bey’in cevabı:
Efendim, kamuoyu sizi hemen hiç tanımıyor. Ama tanıyanlar, ne kadar farklı bir insan olduğunuzu, bu ülkenin kültürüne ne büyük hizmetlerde bulunduğunu biliyorlar. Biz daha geniş bir kitle, hiç değilse bir kültür ve edebiyat dergisini okuyan kitle tarafından da tanınmanızı istiyoruz. Bize kendinizden biraz söz eder misiniz?
“…Tek istediğim, istediklerimi yapabilmek için bol vakit, sadece bol vakit. Babam gibi avukat olsam, şöhret, yazıhane, hepsi hazır... Para kazanmak kolay. Ama ben para değil, hürriyet istiyorum. Zannedilenin aksine, hürriyetin en büyük düşmanı paradır, sizi, kendi şartlarını benimseterek esirleştirir. İstediğim gibi kendi içime dönüp düşünemedikten sonra, parayı ve şöhreti ne yapayım? Asgarî maddî imkân, fakat azami vakit! Bütün istediğim bu! Evliliğe de bunun için yanaşmadım, yanlış anlamayın, evlilik müessesine asla karşı değilim, benim hayat tarzım evliliğe hiç uygun değildi. Hangi kadın asgari maddi imkânla geçinmeye razı olabilir? Hadi kafama uygun bir hanım buldum diyelim, ailesi “Bizim damat mı? Geçin onu canım, boş gezenin boş kalfası!” deyip bizi devamlı huzursuz etmez mi? Hülasa, evladım, hürriyetimi sonuna kadar muhafaza etmek kararındaydım.”
Saha araştırmalarında evlenmeyi hiç istemeyen veya geç isteyenlerin gerekçeleri şu maddelerde toplanıyordu:
Ekonomik belirsizlikler, artan yaşama maliyetleri, eğitim sürelerinin uzaması ve kariyer öncelikleri, değişen sosyal normlar, bireysel özgürlük arzusu; psikolojik belirsizlikler ve hukuki riskler…
Kalın ve siyah yazdığım kısım yetmiş yıl önce de varmış, ama bunlara rağmen evlenmeye, aile kurmaya mâni olmuyormuş; çünkü evlilik eskiden bir zorunluluk iken, günümüzde bireysel ve toplumsal tercihlere bağlı hale gelmiştir.
Zamanın ruhu dedikleri heyûlânın en etkin engel olduğu anlaşılmaktadır.
Zamanın ruhu azgın bir sel, devirip geçen bir fırtına gibi; bu durumda “yel değirmenleri ile savaşan kahraman” gibi mi olacağız, yoksa selin ve rüzgârın deviremediği, kökü derinlerde olan çınar gibi mi olacağız?
Bence ikincisi; çünkü birincisini (zamanın ruhunu ve gidişini) bugünden yarına değiştirmek fertlerin de ailelerin de elinde değildir.
Din ve ahlak eğitimini dert edinen Müslümanlar olarak çınarımızın derinlerdeki köklerini nasıl koruyabiliriz?
Gördüklerimi ve düşünebildiklerimi yazayım:
“Helal süt emmiş” diye bir ifademiz var; şu halde bizden olacak evlâdımızın eğitimi helal süt emzirme ile başlıyor.
Henüz bir iki yaşında iken şu veya bu sebeple bir oyun açıp bebeğin önüne sözde akıllı telefonu koyan ve işine veya keyfine bakan anneler daha bu yaşta nesli bozuyorlar; bu anneler her sosyal tabakada mevcut.
Çalışacağım diye bebeğini, çocuğunu başkalarına teslim edip evden uzaklaşan anneler nesli bozuyorlar.
Okul tercihinde yalnızca dünyaya, maddeye, zamanın ruhuna göre hareket eden aileler nesli bozuyorlar.
Çocuklarının okuldaki başarılarından başka bir dertleri, bir hassasiyet ve meşguliyet alanları olmayan aileler nesli bozuyorlar.
Çocuklar, gençler bozucu arkadaşlar seçebilir; bunu dert edinemeyen aileler nesli bozuyorlar.
Evlenmenin ekonomik engellerini kaldırmak için fedâkârlık yapmayan aileler ailenin kuruluşunun anormal gecikmesine sebep oluyorlar.
Din, ahlak ve değerlerimize bağlı olmayan sebeplerle gençlerin eş tercihine müdahale eden aile büyükleri gençlere yazık ediyorlar…
Genel gidişten şikâyet edip durmak yerine biz evlerimizin önünü temiz tutmaya çalışmalıyız; bunu yapabiliriz, yeter ki yukarıda bir kısmını sıraladığım yanlışları yapmayalım.
İyi yapan, doğru yapan ve başarılı olan nice aileler var; demek ki olabiliyor!
Din ve ahlâk eğitimci aile nerede
04:0031/08/2025, Pazar
Meselemiz, dindar, bunun tabii sonucu olarak edepli ve ahlaklı nesiller yetiştirmek.
Bizim meselemiz bakımından dindar, “inancı ve ameli olabildiğince kâmil” Müslümandır.
Edep ve ahlak da İslam ahlakıdır, zorunlu ve tabîî değişim çerçevesinde geleneği temsil eden edeptir.
Hedefimize ulaşabilmek için aile ve arkadaşın en önemli ve ulaşılabilir birer unsur olduğunu düşündüğümü yazmıştım. Okul, toplum, dünya, ekonomik şartlar, sorumlu Müslümanların bireyler olarak müdahale alanına giremiyor.
Din ve ahlak eğitimi verebilen aileye ulaştığımızda, benzer ailelerin çocuklarından arkadaş seçmeyi başarırsak arkadaş unsuru elde edilmiş olur.
Asıl zorluk amaca uygun ailenin bulunması/oluşması.
Ailenin ilk adımı evliliktir; uygun bir evlilik ile başlayan hayat yolculuğu içinde elbette eğitim de vardır.
Peki gençlerin evlenme ile ilgileri nasıl?
Bu konuda internette kısa bir araştırma yaptım, elde ettiğim bilgiler hayli uzun ve detaylı, önce bir özet vereyim, sonra (belki gelecek yazıda) bu bilgilerle ilgili düşüncemi aktarayım:
Türkiye’de evlilik, uzun yıllardır kültürel ve sosyal yaşamın temel taşlarından biri olarak görülmüştür. Ancak son yıllarda genç nüfus arasında evlilik kararlarının ertelenmesi veya hiç evlenmeme eğilimi giderek artmaktadır.
Bu sonucu birçok sebebi var: Ekonomik belirsizlikler, artan yaşama maliyetleri, eğitim sürelerinin uzaması ve kariyer öncelikleri, değişen sosyal normlar, bireysel özgürlük arzusu; psikolojik belirsizlikler ve hukuki riskler, gençlerin evlilik kurumuna bakış açılarını derinden etkilemektedir. Tüm bu faktörler, evliliğin eskiden bir zorunlulukken, günümüzde bireysel ve toplumsal tercihlere bağlı olarak ertelemeye tabi tutulmasına yol açmıştır.
Sebepleri/amilleri biraz açacak olursak:
1. Ekonomik Olanlar:
*Yüksek yaşama ve barınma maliyetleri, düğün ve ev kurma harcamaları gençlerin evlilik kararını zorlaştırmaktadır.
*Gelir belirsizliği ve işsizlik, ekonomik bağımsızlık sağlanmadan evlilik düşüncesini ertelemeye yol açmaktadır.
2. Eğitim ve Kariyer Hedefleri:
*Uzun eğitim süreci ve artan kariyer hedefleri, evlilik yaşını yükseltmektedir.
*Kadınların iş hayatına daha fazla katılması, evlilik öncesinde maddi ve mesleki tatmin arayışına neden olmaktadır.
3. Değişen Sosyal Normlar ve Tutumlar:
*Geleneksel evlilik anlayışının yerini, bireysel özgürlük ve kişisel tatmin arayışları almaktadır.
*Gençler, evliliği yalnızca aile kurma zorunluluğu değil, aynı zamanda duygusal ve ekonomik beklentiler çerçevesinde değerlendirmektedirler.
4. Psikolojik ve Sosyokültürel Bariyerler:
*Boşanma endişesi, evlilikte yüksek beklentiler ve özgürlük kaybı korkusu, evliliğe yönelik güvensizliği artırmaktadır.
*Geleneksel değerlerin çözülmesi, gençlerin bireysel kimliklerini koruma isteğini öne çıkarmaktadır.
5. Kurumsal ve Hukuki Sebepler:
*Devlet desteklerinin yetersizliği ve hukuki riskler, evlilik kararlarını olumsuz yönde etkilemektedir.
*Nafaka, mal paylaşımı ve boşanma süreçlerindeki adaletsizlikler gençleri evlilikten uzak tutmaktadır.
Gençlerin evlilik konusundaki kararlarında bu çok katmanlı sebeplerin etkisi göz önünde bulundurulduğunda, toplum olarak evliliğin geleceğine dair daha kapsamlı ve bütüncül politikaların geliştirilmesi gerekmektedir.
Neler yapılmalı?
Uzmanlar özetle şöyle diyorlar:
* Küresel ekonomik dalgalanmalara paralel, gençlere yönelik kamusal destekler artırılmalıdır.
*Eğitim ve kariyer planlamasında esnek yaklaşımlar sağlanarak, evlilik ile kişisel gelişim arasındaki denge desteklenmelidir.
*Toplumsal normlarda yaşanan dönüşüm dikkate alınarak, evliliğin getireceği duygusal tatmin ve karşılıklı sorumluluklar ön plana çıkarılmalıdır.
*Hukuki düzenlemelerde evlilik sürecinin daha güvenli hale getirilmesi, boşanma ve mal paylaşımı konularında adaletin sağlanması için reformlar yapılmalıdır.
Gelecek yazıda bu tespitler üzerine tahliller, yorumlar ve teklifler yapmaya çalışalım, inşaallah.
Kimin ahlâkı (ahlâk eğitimi)
04:0024/08/2025, Pazar
Evrensel bir ahlâkın bulunup bulunmadığı tartışıladursun; bizim (İslam ümmetinin ve Müslüman kavimlerin ve bu arada Müslüman Türklerin) bir ahlâk anlayış ve uygulamaları vardır ve bunun kökeninde, temelinde Kitabıyla, Sünnetiyle, ahlâk kahramanlarıyla İslam vardır.
İslam kültür ve medeniyetinden bütünüyle Batı uygarlığına cebren yönlendirilen halkımız (ve birçok İslam topluluğu) iki arada bir derede kaldılar; çok şükür Batılı olmadılar, ama ne yazık ki, kendi değerlerinden hayli kayıp verdiler.
İşte bu yüzden bir kısım insanımız (vatandaşlarımız) eşcinselliği savunurken “Bu da bizim ahlâkımız” deme noktasına geldiler.
Dünyaca gelinen noktada yaratılış gayemizi gerçekleştirerek var olmak mümkün değil miydi?
Mümkündü.
Bunun için aile, toplum ve devletin iş birliği gerekiyordu; işte bu olmadı. Cebrî kültür değişimi, halk, “aydınlar” ve devleti böldü, birbirine zıt istikametlerde yürüyüş oluştu.
Batıdan alınacaklar konusunda düşünürlerimizin farklı yaklaşımları oldu; “Bir iğne bile alınamaz” diyenler de oldu, mesela Âkif merhum gibi şöyle düşünenler de oldu:
“Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını,
Veriniz mesainizi son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.
İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin:
Bütün edvar-ı terakkiyi yarıp geçmek için,
Kendi mahiyet-i ruhiyeniz olsun kılavuz.
Çünkü beyhudedir ümmid-i selâmet onsuz.”
Âkif’in dilindeki san’at “zenaat ve teknoloji” demektir. “Bilim ve teknolojiyi alıp çalışın” diyor.
Son üç mısrada Batı’dan seçerek almayı ve “mahiyet-i ruhiyyemiz” derken de bizi biz yapan değerleri kastediyor, “Bu değerler kılavuzumuz olsun” diyor.
Âkif, seçme konusunda Japonya örneğine de temas ediyor:
Medeniyyet girmiş yalınız fenniyle…
O da sahiplerinin lahik olan izniyle.
Dikilip sahile binlerce basiret, im’an;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür
Japonya demiş iken şu alıntıya da dikkat çekmek istedim:
“Japon toplumundaki toplumsal cinsiyet normları, tarihsel olarak Konfüçyüsçülüğün etkisinden evrilen ataerkil hiyerarşilerle sıkı sıkıya bağlantılı. Bir erkeğin rolü, evin geçimini sağlayan kişi ve ailenin reisi olmakla bağlantılı. Kadınlar ise aksine, eşler ve bakıcılar olarak görülüyor ve nihayetinde aile reisine boyun eğiyor. Çocuklara bu normlar küçük yaşlardan itibaren öğretiliyor. Araştırmalar, Japon anaokulu öğretmenlerinin cinsiyetçi konuşma ve davranış kalıplarını teşvik ederek çocukları çeşitli cinsiyet rollerine konumlandırdıklarını gösteriyor. Kızlar yumuşak konuşuyor ve sevimli, tehditkâr olmayan bir şekilde davranıyor. Erkek çocuklar ise aksine daha baskın bir dil ve davranış kullanıyor. Çocuk kitapları ve TV programları genellikle bu hiyerarşik dilsel kalıp ve davranışları devam ettiriyor. Bu inanç ve değerler, hâlâ erkeğe dayalı eve ekmek getiren/kadına bağımlı modele dayanan Japon işyerindeki işe alma uygulamalarını ve örgütsel davranışı etkiliyor…”
Eğitim çevreleri arasında uyum bulunmayınca hükmümüzün geçeceği iki önemli çevre aile ve arkadaştır.
Gelecek yazıda aile ve arkadaşa bakalım.
.Âlimlerin cihadı ve Mağrib Direniş Filosu
04:0017/08/2025, Pazar
Bugün, ahlâk eğitimini kim, nerede, ne zaman, nasıl yapacak konusunu yazacaktım.
Bu ayın yirmi ikisinde başlayıp on gün sürecek olan Ğazze için âlimler faaliyetine öncelik vermek gerekti.
Evet, “İslâm âlimleri cihadı” diyorum; çünkü bu defa yalnızca konuşmak yok, Ğazze’deki zulüm kısmen de olsa duruncaya kadar bir dizi “âlimler faaliyeti” var.
Fetvalar, konuşmalar, sempozyumlar, konferanslar, köşe yazıları… elbette faydalı, ama etkili sonuç almıyor, belki bilgi ve bilinçlenme bakımından etkisi var, lakin fiili sonucu yok gibi.
Bu defa Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Türkiye’deki “kardeşi” İslâm Âlimleri Vakfı’nın daveti ve ağırlaması ile “cihad” demeyi hak eden bir dizi faaliyeti on gün sürdürecekler.
Neler mi yapacaklar?
Zalim saldırıyı durduruncaya, giriş kapıları açılıncaya ve şerefli halkın hayati ihtiyaçlarına çare ulaşıncaya kadar her gün basın toplantıları yapacaklar, siyasi liderlerle, etkili kişilerle ve dünyanın etkili medya kuruluşlarının temsilcileriyle temaslar kuracaklar, mümkün olan her imkânı kullanarak zulmü görünür kılacaklar, geniş katılımlı toplantılar yapacaklar.
Bu faaliyet parlayıp sönen kibrit misali göregeldiğimiz faaliyetlere benzemiyor; “sonuç alıncaya kadar” niyeti ile on gün sürecek çeşitli ve etkili faaliyetlerden oluşuyor; kibrit meş’aleyi yakıyor, meş’ale yolu aydınlatıyor ve hedefe varıncaya kadar yolculuk devam ediyor.
Bu çok önemli etkinliğe aynı tarihlerde bir başkası eşlik ediyor “Mağrib Direniş Filosu”.
İşte bu da yalnız söz değil, söz yanında eylem olduğu için önemli ve inşallah etkili olacaktır.
Filonun başındaki isimlerden Dr. Muhammed Amin Bennour, Tunus’ta düzenlenen tanıtımda, gemiciler ve denizcilik ekiplerine çağrıda bulunuyor.
31 Ağustos’ta İspanya’dan başlayacak resmi hareket, 4 Eylül’de Tunus’tan devam edecek ve 44 ülkeden 50’den fazla gemi ile binlerce denizci bu cihada katılacaklar.
Dr. Bennour, “Hedefimiz tek: Gazze ablukasını kırmak ve bölgeye insani yardım koridoru açmak” ifadesini kullanmış (âlimler cihadı da bunu yapmak istiyor) ve şunları eklemiş:
* ”Dünya genelinden onurlu Arap, Avrupalı, Amerikalı ve Asyalı gönüllüler bu seferde Filistin bayrağı altında birleşiyor.”
* “Ayrıca, Tunus, Cezayir, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde kara eylemleri de eş zamanlı olarak düzenlenecek, bu uluslararası dayanışma hareketi 2025 boyunca artan bir ivmeyle devam edecektir”.
Evet kudurmuş Siyonistler belki bunları de engelleyecekler, ama bu engelleme de onlara hayli pahalıya mal olacak.
Yılmak, usanmak, ümitsizliğe düşmek yok, yolculuğa devam; çünkü bu yolculuk da kutsal bir cihad, şerefli bir eylem.
.Âlimlerin cihadı ve Mağrib Direniş Filosu
04:0017/08/2025, Pazar
Bugün, ahlâk eğitimini kim, nerede, ne zaman, nasıl yapacak konusunu yazacaktım.
Bu ayın yirmi ikisinde başlayıp on gün sürecek olan Ğazze için âlimler faaliyetine öncelik vermek gerekti.
Evet, “İslâm âlimleri cihadı” diyorum; çünkü bu defa yalnızca konuşmak yok, Ğazze’deki zulüm kısmen de olsa duruncaya kadar bir dizi “âlimler faaliyeti” var.
Fetvalar, konuşmalar, sempozyumlar, konferanslar, köşe yazıları… elbette faydalı, ama etkili sonuç almıyor, belki bilgi ve bilinçlenme bakımından etkisi var, lakin fiili sonucu yok gibi.
Bu defa Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Türkiye’deki “kardeşi” İslâm Âlimleri Vakfı’nın daveti ve ağırlaması ile “cihad” demeyi hak eden bir dizi faaliyeti on gün sürdürecekler.
Neler mi yapacaklar?
Zalim saldırıyı durduruncaya, giriş kapıları açılıncaya ve şerefli halkın hayati ihtiyaçlarına çare ulaşıncaya kadar her gün basın toplantıları yapacaklar, siyasi liderlerle, etkili kişilerle ve dünyanın etkili medya kuruluşlarının temsilcileriyle temaslar kuracaklar, mümkün olan her imkânı kullanarak zulmü görünür kılacaklar, geniş katılımlı toplantılar yapacaklar.
Bu faaliyet parlayıp sönen kibrit misali göregeldiğimiz faaliyetlere benzemiyor; “sonuç alıncaya kadar” niyeti ile on gün sürecek çeşitli ve etkili faaliyetlerden oluşuyor; kibrit meş’aleyi yakıyor, meş’ale yolu aydınlatıyor ve hedefe varıncaya kadar yolculuk devam ediyor.
Bu çok önemli etkinliğe aynı tarihlerde bir başkası eşlik ediyor “Mağrib Direniş Filosu”.
İşte bu da yalnız söz değil, söz yanında eylem olduğu için önemli ve inşallah etkili olacaktır.
Filonun başındaki isimlerden Dr. Muhammed Amin Bennour, Tunus’ta düzenlenen tanıtımda, gemiciler ve denizcilik ekiplerine çağrıda bulunuyor.
31 Ağustos’ta İspanya’dan başlayacak resmi hareket, 4 Eylül’de Tunus’tan devam edecek ve 44 ülkeden 50’den fazla gemi ile binlerce denizci bu cihada katılacaklar.
Dr. Bennour, “Hedefimiz tek: Gazze ablukasını kırmak ve bölgeye insani yardım koridoru açmak” ifadesini kullanmış (âlimler cihadı da bunu yapmak istiyor) ve şunları eklemiş:
* ”Dünya genelinden onurlu Arap, Avrupalı, Amerikalı ve Asyalı gönüllüler bu seferde Filistin bayrağı altında birleşiyor.”
* “Ayrıca, Tunus, Cezayir, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde kara eylemleri de eş zamanlı olarak düzenlenecek, bu uluslararası dayanışma hareketi 2025 boyunca artan bir ivmeyle devam edecektir”.
Evet kudurmuş Siyonistler belki bunları de engelleyecekler, ama bu engelleme de onlara hayli pahalıya mal olacak.
Yılmak, usanmak, ümitsizliğe düşmek yok, yolculuğa devam; çünkü bu yolculuk da kutsal bir cihad, şerefli bir eylem.
.Hangi ahlâk
04:0010/08/2025, Pazar
Bizim neslin ya doğrudan veya dolaylı hocası oldu Prof. Dr. Tayyip Okiç (1902-1972). Bosnalı bir İslam aliminin, Doğu’da ve Batı’da okuyarak, master ve doktora yaparak iyi yetişmiş bir ilim adamı olan oğludur Tayyip Okiç.
Ankara, Konya ve Erzurum’da, Y. İslam Enstitüleri, İslami İlimler Fakültesi ve İlahiyat fakültelerinde hocalık yaptı, hadis ve tefsir kürsülerini kurdu.
Değerli ve sevgili kardeşim İrfan Küçükköy’ün “Büyük Dava Adamları” isimli çok faydalı kitabından (Konya-2016) konumla ilgili bir alıntı yapacağım:
Tayyip Hoca Konya’da, “mezun olacak öğrencileri bir salonda topluyor, onlara o tarih itibariyle öğretmen ihtiyacından bahsediyor. Dini eğitimin öneminden bahsediyor. Onları öğretmen olmaya teşvik ediyor. Bazı ahlâki öğütler verdikten sonra şu konuşmayı yapıyor: ‘Çoğunuz öğretmen olacaksınız, Değişik topluluklar içine gireceksiniz. İçlerinde ahlâk dışı davranışlarda bulunanları, örf dışı giyinenleri, öğretmen mesleğine yakışmayacak kadar aşırı makyaj yapanları göreceksiniz. Sakın ola bunlara takılmayınız, onları tenkit etmeye, onlarla tartışmaya, çatışmaya geçmeyiniz. Önünüzde, sınıflarınızda yüzlerce öğrenci olacak. Siz onlarla ilgileniniz. Din dersi hocası olarak onlara İslam’ı iyi anlatınız”. (s.230).
Merhum hocamız “Ahlâk dışı davranışlar” diyor; şu halde ona göre insana yakışan bir ahlâk var, buna aykırı davrananlar da ahlâk dışına çıkmış (ahlâksız olmuş) oluyorlar. Böyle diyen yalnızca Tayyip Hoca da değil elbette; Müslümanların ortak sözüdür (olmalıdır) bu.
Buraya bir hatırayı da eklemem gerekiyor.
En azından yirmi yıl önce yazılarına itibar edilen, eskiden solcu, sonradan liberal bir bayan köşe yazarı vardı, bir tv programında hem başını örtmek isteyenleri hem de eşcinsel olanları savunmuştu. Tartışmacılardan biri “eşcinsellik ahlâksızlık değil mi?” diye çıkışınca “o da onun ahlâkı, bu da benim ahlâkım, tesettürü ahlâki sayanının ahlâkı da onun ahlâkı” demişti.
Felsefenin etik bölümünde filozoflar, evrensel bir ahlâkın var olup olmadığını tartışıyorlar; kimi var diyor, kimi yok diyor.
Şimdi bu ülkede yaşayanların büyük çoğunluğu en azından sözde Müslüman ama ülkenin düzeni “İslâmî” değil.
Bu düzen içinde yaşayan ve İslam ahlâkını evrensel veya kendi din ve kültürleri bakımından bağlayıcı bilen, böyle inanan ve böyle yaşamaya çalışan Müslümanların önünde önemli bir mesele var: Sözde Müslüman olanların bile birçoğunun ahlâkı göreceli telakki ettiği bir toplumda en azından kendisi ve ailesinin İslam ahlâkını kuşanmış olarak yetişmelerini nasıl sağlayacaklar?
Okul mu?
Yıllarca önce merhum Erbakan’ın kısmi iktidarında okullara zorunlu olarak “İslam ahlâkı” dersi konmasına gayret edildi, buna muvaffak olamayınca “zorunlu ahlâk” dersi kondu. Ben bir Fransız Kolejinde seçmeli din dersi ile zorunlu ahlâk derslerini üç yıl okuttum. Okulda iki yıl hazırlık okunduğu için lise son sınıf öğrencisi, üniversite öğrenci yaşında oluyordu. İlk günümde Türk Müdür (Fransız papaz müdür de vardı) beni son sınıfa götürdü, tedirgin bir hal içinde kısaca tanıttı ve acele ile çıkıp gitti, yazı tahtasına dönüp baktığımda alt köşeden üst köşeye kadar şu yazıyı gördüm: “Ahlâk istemezüüüüük!!!!”.
Okullarda milli eğitim ilke ve uygulamaları, iktidarlara göre değişiyor. Ayrıca ahlâk eğitimi yalnızca öğretmekle, okutmakla olmuyor; çünkü genel öğretim ve eğitimde öğreteceğiniz ve üzerinde milli mutabakat sağlanmış ve islâmî de olan bir ahlâk müfredatı yok. Ve çünkü okutanların ahlâk anlayış ve uygulamaları da farklı.
Yıllarca uğraşıldı sonunda seçmeli olarak İslam bilgisi, Kur’an-ı kerim ve Peygamberimizin (s.a.) hayatı dersleri programa girdi, girdi ama Müslüman evlâdı bunları seçmiyor.
Aile mi?
Evet her şeye rağmen aile.
İsterseniz gelecek yazıda “aile bu işi nasıl başaracak” konusunu düşünelim.
.Diplomasi mi savaş mı?
04:003/08/2025, Pazar
Belkıs, Sebe ülkesinin (günümüzde Yemen bölgesi) hükümdarıdır ve kraliçe unvanına sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de güçlü, akıllı ve karizmatik bir lider olarak tasvir edilir.
Hz. Süleyman ona mektup göndermiş, Hak dine ve hükümranlığına teslim olmasını istemişti. Belkıs danışma meclisini topladı ve şöyle dedi:
“Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın. Sizin görüşünüzü almadan asla bir işe kesin karar vermem./Şu cevabı verdiler: “Biz güçlüyüz, zorlu savaşçılarız, yine de yetki senindir; artık ne buyuracağını sen düşün./Kraliçe şöyle dedi: “Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını aşağılanmış duruma düşürürler. Bunlar da öyle yapacaklardır./Ben bunlara bir hediye göndereceğim, sonra bakacağım elçiler ne ile dönecekler?” (27/32-35)
Süleyman aleyhisselâmın mektubunu alan melike, devlet ileri gelenlerini toplayarak mektubun içeriği hakkında bilgi vermiş, ne yapmaları gerektiği konusunda kendileriyle istişarede bulunmuştur. Danışmanları ülkenin savaş gücü hakkında bilgi verdikten sonra nihaî kararın kraliçeye ait olduğunu ifade etmişlerdir. Kraliçe, savaşın başarısızlıkla neticelenmesi durumunda düşman istilâsının kötü sonuçlarını anlatarak meseleyi barış yoluyla çözmenin daha uygun olacağını ifade etmiş, barıştan yana olduğunu göstermek üzere Hz. Süleyman’a hediyeler göndermiş ve sonunu beklemiştir.
Peygamberimiz (s.a.) Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında, Hudeybiye krizinde barışta ve savunmada kalmayı tercih etmiş, gerektiğinde -sonucu rahmet ve kazanç olan- tavizler de vermiştir.
Makalelerde, sosyal medyada ve bazı konuşmalarda heyecana gelen (bunda da haklıdırlar bu başka) şahıslar Türkiye’ye “Ne duruyorsun, İsrail’i vur bu iş bitsin” diyorlar. Hükümet ise işi savaşsız, diplomasi ile ve uluslararası toplumu yanına alarak çözmeyi tercih ediyor.
Niçin?
Çünkü Belkıs’ın dediği dün de bugün de bir gerçektir; savaşır yenilirseniz bin bela, yenerseniz yine bir belâ: en azından can ve mal kaybı yaşanır.
Ğazze’de bıçak kemiğe dayandığı için, İsrail planını adım adım uygulamakta olduğu için, masum Filistin halkının canına, malına ve mukaddesatına durmadan saldırdığı için Hamas’ın başka çaresi kalmamıştı. Bunlara diyeceğimiz söz, “Allah yardımcınız olsun”dur.
Bize gelince halk olarak bütün yol ve imkanları kullanarak insani yardımda bulunmalı, eksiksiz boykot ile düşmanı sıkıştırmalıyız; silahlı çatışmayı ise sorumlu olan devletten beklemeli, yönetimin, bıçak kemiğe dayanıncaya kadar diplomasi tercihine saygı göstermeliyiz.
İsrail tek başına olsa onu elbette yeneriz, ama ABD, birçok Avrupa, hatta bazı sözde İslam ülkeleri onu desteklediği zaman güç dengesi aleyhimize döner.
Hamaset hayırlı iş görmez, hikmet, feraset, basiret rehberimiz olmalıdır.
Suriye meselesinde de düşman aynıdır: Başta ABD ve İsrail’dir, dahası da vardır.
İşte bu yüzden bu meselenin de çözümünde hükümetimiz hikmet, basiret ve ferasetin rehberliğinde yol alıyor, diplomasiyi sonuna kadar kullanıyor, gücü zaruret halinde kullanıyor; böyle de olmalıdır.
.Hangi başarı?
04:0027/07/2025, Pazar
Bir “adam” çıksa ve şöyle dese:
“İmam hatip lisesi mezununu nerede istihdam edersiniz? İmam, vaiz... Girerse ilahiyat fakültesine girer hiç itirazım yok. Hukuk fakültesi boşa masraf.”
Buna ben cevap vermem; değmez, mantığı yok, diyeceğini diyememiş de “boşa masraf” demiş gibi bir durum var.
Ben cevap vermem de imam hatipli bir kızımız şu cevabı vermiş:
“Tevfik İleri Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden üniversite sınavında Türkiye 684.’sü olarak mezun oldum. Türkiye’nin bütün üniversitelerinde okuyabilirdim ama sizin gibilere kalmasın diye senin doktora yaptığın üniversitede siyaset bilimi okuyorum. Size inat hukuk okuyacağız; size inat siyaset, sosyoloji, psikoloji okuyacağız. Size inat imam hatip liselerinde okuyacağız! Siz de kininizde boğulacaksınız.”
Bu ülkenin insanına yazık değil mi, gençleri şu veya bu okulda okuyor diye ayıran, kimine meydanı açan, kimine kapatan, tahrik ettiği için insanımızı birbirine düşüren… bu şahıslar, nerede okumuş olurlarsa olsunlar, hangi rütbe, titr ve “başarıya” imza atmış olurlarsa olsunlar bu milletin onlara harcadığı boşa, hatta zarara masraftır.
Başarı dedim de bu konuda birkaç cümle kurasım geldi:
Maneviyat, ebediyet ve medeniyet körü bir takım, iki yüz yıldır bu milleti, var eden köklerinden sökmek, üç günlük dünyada köksüz, anlamsız ve gerçek manada mutlu olmadan yaşatmak için olanca imkanlarıyla mücadele ediyorlar. İnsanı bölüyorlar, yarısını (maddi kısmını) yaşatmak ve geliştirmek, diğer yarısını öldürmek için uğraşıyorlar, bir kısmı bu diğer yarıya da inanmıyorlar.
Kendileri bilir, kimseyi zorla kendi değerlerimize mecbur edecek halimiz de amacımız da yok. Ama bu gürûh kendi sakatlanmış değerlerine mecbur etmeyi de meşru sayıyor, vazife biliyorlar.
Biz (Müslümanlar) diyoruz ki:
İnsan iki unsurdan oluşmuştur: Ruh ve beden. Beden ölümlüdür, ruh bedenden çıkınca da başka âlemlerde mutlu veya mutsuz olarak yaşamaya devam eder. Başarı hem bedene hem ruha hakkını vermektir. En fazla yüz yıl civarında bedenle yaşıyoruz, bu dünya hayatında da bedenin ve ruhun ihtiyaçları var; bunlardan birini ihmal ederek veya fıtratından (yaratılıştan, mevcut donanımından) saptırarak bireye de topluma da insanlığa da hizmet edilemez ve bu anlayışa dayalı hiçbir eyleme kâmil manada “başarı” denemez.
Yalnız dünya için okuyan, kazanan, dereceler elde eden kimseler, oyuncaktan güzel evler yapıp sonra yıkan çocuk gibidirler.
Yalnız dünya için okuyan, kazanan, dereceler elde eden kimselerin eksikli başarılarından, kâmil insanlar istifade ederler (bilim ve teknolojiden herkes istifade edebilir, kötüye kullanmak da vardır) lakin fıtratından sapmış böyle kimseler muma da benzerler; gerçek başarının (iki cihanda mutlu kılan başarının) yolcuları bu mumların ışığından da istifade ederler, ama mumların kendilerine faydası yoktur, erir ve maddi olarak yok olurlar. Onlar inkâr etseler de ruhları vardır, o yok olmaz, ona yazık etmiş olurlar.
Biz imam hatipliler ve başka okullarda okusalar da bir yolunu bulup bizim gibi madde ve mânâda başarılı olmayı hedefleyenler nice engelleri aştık, “Muhtar Bile Olamazlar” dediler, onların başına muhtar da olduk ve Türkiye’ye çağ atlatmak üzereyiz.
Keşke bizi sevmeyen ve istemeyenlerin de baş ve kalp gözleri açılsa, yarım olmak ve yarım görmekten kurtulsalar!
Adalet ve İslâm insanı
04:0020/07/2025, Pazar
Önceki yazımızda “Adâleti engelleyen çok şey vardır; bence bunların en yaygın olanları: Kin ve nefret, sevgi ve yakınlık, ahlaksız güç, haksız tarafı tutma ve torpildir” demiştim.
Torpili biraz açıkladım.
Diğer sebepleri ahlak ile ilişkilendirmek gerekiyor.
Güzel ahlak sahibi bir insan ve böylelerinin hâkim olduğu bir toplulukta adalet gerçekleşir ve engeller işlemez.
Bu konuda bilgi sahibi olanlar adaleti üç konumda ele almışlardır: Ahlak, toplum, hak ve hukuk.
Ahlak adaleti kişide erdemlerin, aşırılıklardan uzak ve dengeli olmasıdır.
İslâmî sosyal adalet, liyakate göre fırsat eşitliği ve cemiyetin bütün fertlerinin temel ihtiyaçlarının, kendi çabaları yetmediğinde toplum ve devletin desteği ile temin edilmiş olduğu toplum durumudur.
Hakta ve hukukta adalet, insanlar arasında ayrım gözetilmeden yargılanma, herkesin hak ettiğini alması, layık olduğunu elde etmesi durumudur.
Görülüyor ki, bu üç konumda adalet güzel ahlak ile gerçekleşiyor.
Kurân-ı Kerîm, güzel ahlâkı ve bir manada “İslâm insanını” bir âyette şöyle anlatıyor (Kur’an Yolu’nden özetliyorum):
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır” (Bakara:2/177).
İslâm tarihinde namazda kıble değişikliği yapıldığında (2/144-150. âyetler) İslâm karşıtı gruplar bu olayı bir fitne ve karışıklık vesilesi olarak değerlendirmeye kalkışmışlardı. Mealini verdiğimiz âyette İslâmiyet açısından asıl iyiliğin ve Allah’a saygının ibadet esnasında sırf şeklî olarak yüzünü doğuya veya batıya çevirmek olmadığı ifade edilmekte; böylece içinde iman, ibadet ve ahlâk erdemlerinin yer almadığı bir biçimselliğin din açısından temelde bir önem taşımadığı tespit edilerek, bir yandan kıble konusundaki tartışmaya son nokta konulmakta, bir yandan da özden yoksun bir biçimsellikle dindarlığa ulaşılamayacağı şeklindeki çok önemli bir ilkeye vurgu yapılmaktadır.
Bir hadiste “Birr, ahlâk güzelliğidir” buyuruluyor (Müslim, “Birr”, 14, 15; Tirmizî, “Zühd”, 52) kullanımı da dikkate alarak bu kelimeyi “erdemlilik” diye tercüme etmeyi uygun bulmuştuk. (el-birru) kelimesi, bu âyetteki kullanımından da anlaşılacağı üzere, Kur’an-ı Kerîm’in en kapsamlı kavramlarından biridir. Nitekim bu kelimenin geçtiği âyetler bütün olarak değerlendirildiğinde bunun Kur’an’da, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânâlarda kullanıldığı görülür. Burada “birr” kelimesinin kapsamına giren; imana, ibadete, sosyal ahlâka ve bireysel ahlâka ilişkin olmak üzere dört bölümde sıralandığı görülen meziyetler de “birr” kelimesinin kapsadığı erdemlerin en önemlileri olup âyette kavramın muhtevası bunlarla sınırlanmamış, sadece örnekleme yoluna gidilmiştir. Nitekim Fahreddin er-Râzî de âyeti tefsir ederken birr kelimesini, “bütün saygı ifade eden davranışları, itaatleri ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime” şeklinde değerlendirmiştir (V, 37).
Söz konusu âyetin devamında gerçekten dürüst (sâdık) insanların ve takvâ sahibi sayılması gerekenlerin, zikredilen hasletleri kazanmış kimseler olduğu ifade edilmiştir. Burada birr kelimesiyle sıdk (doğruluk-dürüstlük) ve takvâ kelimeleri arasında, neredeyse eşanlamlı kabul edilebilecek kadar yakın bir ilişki kurulması Kur’an terminolojisi bakımından oldukça önemlidir. Bu husustaki dikkat çekici başka bir âyetin meâli de şöyledir: “İyilik (el-birr) ve takvâ üzerinde yardımlaşın; kötülük (el-ism) ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan sakının (ittika). Çünkü Allah’ın vereceği ceza çok çetindir” (Mâide 5/2). Görüldüğü gibi burada “birr” kelimesi “ism”in, yani kötülük ve günah kavramının zıddı olarak kullanılmış ve takvâ ile birlikte zikredilmiştir. Böylece Kur’anî anlamda “birr”, sıdk ve takvânın, birbirini tamamlayan ahlâkî erdemler olduğu anlaşılmaktadır. Bu üç terim arasında hadislerde de aynı ilişkinin kurulduğu görülür. Meselâ bir hadiste Hz. Peygamber,
“... Ben sizin aranızda Allah karşısında en çok takvâ sahibi (etkâ), en doğru (esdak) ve en iyi (eberr) olanınızım” buyururken (Buhârî, “İ‘tisâm”, 27; Müslim, “Hac”, 141) kendisini bu üç üstün nitelikle tanıtmıştır. Başka bir rivayete göre Hz. Peygamber “Size doğruluğu (sıdk) tavsiye ederim. Doğrulukla iyilik (birr) bir bütündür ve bu ikisine sahip olanlar cennettedir” buyurmuşlar (İbn Mâce, “Duâ”, 5; Müsned, I, 3, 5, . Ticaret ehlini uyaran bir hadislerinde de kıyamet gününde “füccâr” (günahkârlar) damgası yemekten, ancak müttaki davranan, iyilik eden ve dürüst iş yapan ticaret erbabının kurtulabileceklerini bildirmiştir (Tirmizî, “Büyû”, 4).
Adalet devlet huzur
04:0013/07/2025, Pazar
Adaletsiz devlette, güven ve huzur olmaz.
Zulümle elde edilen, çürük zemine yapılmış bina gibidir; er veya geç yıkılır.
Adâleti engelleyen çok şey vardır; bence bunların en yaygın olanları “Kin ve nefret, sevgi ve yakınlık, ahlaksız güç, haksız tarafı tutma ve torpildir.”
Bu yazıda torpili, gelecek yazılarda diğerlerini ele alacağım.
Torpil kullanmak, etkili bir kimseyi, amaca ulaşmak için aracı kılmaktır.
Amaç meşru ise aracı kılmak ve aracı olmak sakıncalı değil, hatta hakkın yerini bulmasına yardım etmek olduğundan iyidir, sevaplı bir davranıştır.
Amaç meşru değil ise aracı kılmak da aracı olmak da haramdır, günahtır.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kim güzel bir işe aracılık ederse ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir” (Nisâ:4/85).
Âyette aracılık için “şefâat” kelimesi kullanılmıştır.
Türkçede şefaat daha ziyade âhiretteki aracılık ve özellikle de Hz. Peygamber’in, hem bütün insanlara (hesaba çekilmenin, yargılanmanın bir an önce başlaması, bekleme sıkıntısının son bulması için) hem de ümmetinin günahkârlarına (günahlarının bağışlanması için) Allah nezdinde yapacağı aracılık mânâsında kullanılır. Kur’an’da ve Arapçada ise şefaatin buna ek olarak daha geniş bir mânâsı vardır: İki kişi arasında görülecek bir iş, elde edilecek bir fayda veya önlenecek bir zarar konusunda üçüncü bir şahsın devreye girmesi, aracı olması, hatırını ve gücünü kullanarak sonuç elde etmeye teşebbüs etmesidir. 88. âyette açıklanacağı üzere müminler, bazen Müslüman olmayan kimseler için de bu mânâda şefaatte bulunuyorlardı. Ayrıca hemen her zaman toplum içinde aracılık faaliyeti sürdürülmüş ve aracılar bulunmuştur. Özellikle hukuk, adalet, ehliyet ve emanet duygusu ve şuurunun ve bunlara dayalı uygulamaların ikinci plana atıldığı; güçlü, hatırlı, yakın olanların -haklı veya haksız olarak- işi bitirdiği dönemlerde, bu mânâda toplum ahlâkının zaafa uğradığı zamanlarda şefaat (adam bulma, torpil kullanma) yaygın hale gelmektedir. Âyet hem tarihî hem de evrensel olarak şefaat konusunda bir kural getirmektedir: Şefaat kötü, çirkin ve yasak değildir; ancak meşrû, hukuka ve ahlâka uygun olmalı; başkası aleyhine haksızlık doğurmayacak ve iyi olan bir sonucun hâsıl olması için yardım mânâsı ve amacı taşımalıdır. Böyle olan şefaatin ecri vardır. Hâsıl olan iyilik ve ecirden şefaat sahibi (buna aracılık eden, hatırını ve imkânını kullanan) kimseler de nasip alırlar. Haksız bir talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık da yapana sorumluluk getirir; haksıza, zâlime, kötülük edene verilen cezanın benzerini o da görür.
Bir örnek vereyim:
Tanıdık, yakın, sevdiğiniz biri size gelip kendisi veya başkası için bir aracılıkta bulunmanızı istiyor. Mesela bir makama veya işe atanmak, alınmak istiyor; bunun hakkı olduğunu söylüyor, ilgili kişiyi methediyor…
Diyelim ki, o makama, o işe birden fazla talip var; siz bunların tamamının ahlâki ve yeterlik (liyâkat) durumunu bilmiyorsunuz, aracılık isteyen de bilmiyor. Böyle bir durumda birinin ihaleyi, işi almasına ve bir makama atanmasına aracılık ederseniz ve diğer talipler içinde daha lâyık olanı varsa aracı olarak sorumlu ve kul hakkına girmiş, kamu hakkı ve faydasına da zarar vermiş olursunuz.
Doğumu engelleme, özürlüyü öldürme
04:006/07/2025, Pazar
Sevgili Taha Kılınç hep okunası yazılar yazıyor, ömrü bereketli olsun, 02. 07. 2025 tarihli “Doğum Savaşı” başlıklı yazısında Ğazzeli mücahid kadınların, bir halkın ve Ğazze cihadının ayakta kalmasına katkı olsun diye çocuk doğurduklarını anlatıyor.
İnsana acımayan, insanları öldüren köpekleri koruyan zümre veya benzerleri bu cihadı kınıyor; 1. Böyle bir ortamda çocuk doğurmanın merhametsizlik, 2. Sakat doğması muhtemel çocuk yapmanın da çocuklara zulüm olduğunu ileri sürüyorlar.
Ben de diyorum ki:
Yaşasın Ğazzeli mücahid kadınlar, bereketli olsun doğumları!
Bu yazı bana, iki sakat düşünce ve uygulamayı hatırlattı.
Çocuk Doğurmayı Cinayet Saymak: Antinatalizm:
Bu dünyada mutsuzluk yaşayacağı endişesiyle çocuk sahibi olmayı ahlaki olarak yanlış, hatta bazı aşırı görüşlerde “cinayet” olarak nitelendiren bir düşünce akımı var.
Bu felsefenin sözde argümanları şöyle:
1.Acının Önlenmesi: En temel argümanlardan biri, varoluşun kaçınılmaz olarak acı ve ıztırabı beraberinde getirmesidir. Bir çocuğu dünyaya getirmek, onu potansiyel olarak büyük acılarla dolu bir yaşama maruz bırakmak demektir. Bu düşünceye göre, var olmamak, acı çekme olasılığını ortadan kaldırdığı için her zaman daha iyidir.
2.Onay Eksikliği: Doğan bir çocuk, var olmayı seçme şansına sahip değildir. Antinatalistler, bir bireyin rızası olmadan onu acı çekme potansiyeli olan bir dünyaya getirmek etik dışıdır.
3.Gelecek Felaketleri: Bazı antinatalistlere göre, iklim değişikliği, kaynak tükenmesi, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi küresel sorunlar gelecekteki nesiller için büyük zorluklar yaratacağı için bu koşullarda çocuk sahibi olmak sorumsuzluktur.
Şüphe yok ki, antinatalizm, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından kabul görmeyen, marjinal bir felsefe olarak kalmaya mahkûmdur.. İnsanlık tarihi boyunca üreme, hayatta kalma ve toplumun devamlılığı için temel bir saik, amil ve değer olarak görülmüştür.
Bu yılgınlık felsefesine karşı A. Camus’nun, “Sisifos Efsanesi (Le Mythe de Sisyphe) isimli kitabı okunmaya değer.
Bu kitabında Camus, “Hayatın kendiliğinden bir amacı olmasa bile, insanın kendi anlamını yaratma kapasitesini ve bu yaratma sürecinin getirdiği özgürlük ile neşeyi vurguluyor. Absürtlüğe rağmen hayata tutunma ve ona meydan okuma çağrısı yapıyor.”
İslam’da ise absürtlük değil, hikmet anlayışı ve inancı vardır. “Varlık değil, öz öncedir.” Allah Teâlâ insanı yaratıp dünyada var etmeden önce özleri ile sözleşme yapmıştır. Yaratılışın hikmeti, inanlığı ve kulluğu gerçekleştirmek için var olan imtihanı yaşamaktır. “Her güçlüğün yanında iki kolaylık vardır” buyuran Rabbimiz kullarına, “Güçlük karşısında yılgınlık göstermemelerini, mücadeleye devam etmelerini öğütler.
İkinci konu “Sakat olmaları muhtemel çocuğu doğurmamak.”
Bu da faşist felsefe ve uygulamayı hatırlatıyor:
Şu ansiklopedik bilgiyi aktarıyorum:
“Nazi Almanyası’nda faşist ideoloji doğrultusunda, sakat doğan çocuklar ve engelli yetişkinler sistemli bir şekilde öldürüldü. Bu korkunç program, “Aktion T4” olarak bilinen ve “ötenazi” adı altında yürütülen bir cinayetler dizisiydi. Ancak burada kullanılan “ötenazi” terimi, günümüzde ahlak ve fıkıh bakımından müzakere ettiğimiz gönüllü ve merhametli ötenazi kavramından tamamen farklıdır; Nazilerin yaptığı, zorunlu ve ideolojik temelli bir katliamdı.
Naziler, kalıtsal hastalıkları veya fiziksel/zihinsel engelleri olan bireylerin Aryan ırkının saflığını bozduğu ve topluma yük olduğunu düşünüyorlardı.
Program şöyle uygulandı:
1939’da başlatılan “Çocuk Ötenazi Programı” ile hastanelerde doğan engelli bebekler ve küçük çocuklar, ailelerinden gizlenerek veya yanıltılarak özel merkezlere gönderildi. Burada zehirli gaz, ölümcül enjeksiyonlar veya aç bırakma gibi yöntemlerle öldürüldüler.
Yetişkin Ötenazisi (Aktion T4): 1939 sonbaharında başlayan bu program, akıl hastanelerindeki, bakım evlerindeki ve engelli kurumlarındaki binlerce yetişkin engelliyi hedef aldı. Özel olarak inşa edilmiş gaz odaları kullanılarak veya enjeksiyonlarla öldürüldüler.”
İsrail, sağlam, sakat demeden öldürüyor; bir halkı topyekûn imha etmek istiyor.
Ğazzeli mücahid kadınlar da bu katliama doğurarak direniyorlar; çünkü insanın sağlamı da özürlüsü de insandır.
Sultanlar halife değildir İslâmî düzen de saltanat değildir
04:0029/06/2025, Pazar
En önemli farka işaret etmek gerekirse: Halîfeler ümmetin hür bey’atı ile halife olurlar, alimler ve yetkin kişiler ile danışma yaparak ülkeyi yönetirler, şeriatla amel ettikleri sürece kendilerine itaat edilir, hak yoldan sapınca da onu seçenler tarafından görevden uzaklaştırılırlar.
Sultanlar, bir öncekinin evlâdı, bu yoksa başkaca yakını olur, sultan yaşarken bunları sultan namzedi (velîahd) yapar, onlar için ümmetten zorla bey’at alır, kimse sultanları eleştiremez ve doğru yoldan sapınca görevden alamaz (fiilen bu böyledir).
Peygamberimiz (s.a.) hilafetin, kendisinden otuz yıl kadar sonra ümmeti ısıran (zulmeden, can yakan) saltanata çevrileceğini bildirmiştir.
Saltanatın ısırdığı iki büyük fıkıh âlimden söz edeceğim:
İmam Muhammed’in öğrencisi İbn Semâ’a’nın anlattığına göre:
İmam Muhammed “el-İkrâh” (tehdit ve baskı altında yapılan fiil ve tasarrufların hükmü) bölümünü yazınca onu çekemeyenlerden biri, Sultan’a (sözde halifeye) şu ihbarda bunuyor: “Muhammed bir kitap yazdı, orada sana yaman bir hırsız dedi”. Sultan bunu duyunca köpürüyor, derhal yakalanıp getirilmesini emrediyor. Adam onu getirmeye gidiyor, İbn Semâ’a da yanında gidiyor, önce vezire getiriyorlar, vezir İmam Muhammed’in suçunu dile getirerek sözle hırpalamaya başlıyor, İmam böyle bir kitap yazmadığını söylüyor, İbn Semâ’a göz altına alma sebebini öğrenince koşarak İmam’ın evine geliyor, evi emniyet güçlerinin sardığını görüyor, bir komşunun duvarından aşarak arkadan eve giriyor, İkrâh kitabını buluyor ve evdeki bir kuyuya atıyor, dışarı çıkma imkânı bulamadığı için bir yere saklanıyor. Vezîrin emri ile İmam Muhammed’in bütün kitaplarını toplayıp saraya götürüyorlar, arayıp tarıyorlar öyle bir kitaba rastlamıyorlar. Sultan yaptığına pişman oluyor, İmam’a lütuflarda bulunarak evine gönderiyor, “iftiracıyı” da cezalandırıyor. İmam kitabın kuyuda zayi olmasına çok üzülüyor, yeniden yazmaya da eli varmıyor. Kuyunun temizlenme vakti gelince bir usta çağırılıyor, usta kuyuya iniyor, çıkıntılı bir tuğlanın veya taşın üzerinde ıslanmamış olarak kitabı bulup İmam’a veriyor, o da buna çok seviniyor, bir süre kitabı gizliyor, sonra tehlike geçince ortaya çıkarıyor.
Bilgi notu:
İmam Muhammed Şeybânî’nin yaşadığı dönemde Abbâsî halifelerinden Ebü’l-Abbas es-Seffâh, Mansûr, Mehdî-Billâh, Hâdî-İlelhak ve Hârûnürreşîd iktidarda bulunmakla birlikte kaynaklarda onun sadece Hârûnürreşîd ile ilişkisinden söz edilmekte ve bunun da Ebû Yûsuf’un tavsiyesiyle başladığı belirtilmektedir. Hârûnürreşîd, Şeybânî’yi yine Ebû Yûsuf’un tavsiyesiyle Abbâsî halifelerinin yazlık başşehri Rakka kadılığına tayin etti. Şeybânî bu esnada ilmî çalışma-larına ara vermeyip er-Rakkyyât ve es-Secedât adlı iki eser yazdı (Keşfü’z-zunûn, II, 1424, 1669). Hârûnürreşîd, Zeydî imamı Yahyâ b. Abdullah’ın 176 (792) yılındaki isyanından dolayı onunla istişare ettiğinde (Taberî, IV, 631) Ali evlâdı taraftarı olduğu izlenimi uyandırdığı için halifenin güvenini kaybetti, 187’de (803) kadılık görevinden azledilerek fetva vermesi yasaklandı ve eserlerinde isyana sürükleyen görüşlerin bulunup bulunmadığı kontrol edildi. Ardından Hârûnürreşîd, bu olayda kendisinin kusurlu olduğunu anlayıp Şeybânî ile temasını sürdürdü ve Ebû Yûsuf vefat edince onu başkadılığa getirdi. Şeybânî hayatının sonuna kadar bu görevde kaldı. 189 (805) yılında Hârûnürreşîd’in refakatinde gittiği Rey’de vefat etti ve oraya defnedildi. Bazı kaynaklarda 187’de (803) öldüğü belirtilmektedir.
İlgi çekici bir tevafuk olarak İmam Muhammed’in fıkhını açıklayan önemli fıkıh kaynağı el-Mebsût’u yazan İmam Serahsî de zalim saltanatın gadrine uğrayan ulemadan biridir.
Kırgızistan’ın, tarihî eserleriyle meşhur Özkent şehrinde Karahanlılar zamanında yaşayan ve M. 1090’lı yıllarda (muhtemelen 1096’da) vefat eden ve Şemsü’l-Eimme olarak şöhret bulan meşhur fıkıh âlimi Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl es-Serahsî’ye atfedilen bir mezar bulunmaktadır. Bilindiği üzere Ebu Bekr Muhammed Serahsî, Karahanlı hükümdarı Şemsülmülk (Nasr bin İbrahim) veya Hasan Han tarafından Özkent’te hapse atılmıştır. Serahsî’nin fıkıh anlayışı hakkında bir doktora tezi yapan Osman Taştan, onun hapse atılış sebebi olarak, bir cariyenin iddeti bitmeden hakanın komutanıyla evlenmesine hakanın izin vermesini tenkit etmesi, hakanın koyduğu ağır vergileri eleştirmesi ve bazı ulema tarafından zındıklıkla suçlanmasını göstermektedir. Serahsî H. 480 (M. 1087) yılında hapisten çıkarak Fergana veya Margilan’a gitmek üzere Özkent’ten ayrılmıştır. Özellikle otuz ciltlik Mebsut’u ile büyük bir şöhrete erişen Serahsî, İslâm fıkhında bilhassa Hanefiler arasında çok önemli bir yere sahip olmuştur.
Serahsî 15 yıl hapiste kalmış ve Mebsût’un önemli bir kısmını burada imlâ (ceza evine ders almaya gelmelerine izin verilen öğrencilerine dikte) etmiştir.
..Türk Eximbank’ın faizsiz bankacılık faaliyetleri
04:0022/06/2025, Pazar
1985 yılından beri ülkemizde faizsiz bankacılık ve finansman faaliyeti yürüten, önceki isimleri “özel finans kurumları”, sonraki isimleri “katılım bankaları” olan kurumlar çoğalarak faaliyetlerine devam ediyorlar. Faaliyet hacimleri hedeflenenin henüz çok gerisinde kalmış olsa da var olmaları bile hassasiyeti olanlar için bir güzel imkandır.
2022 yılından beri faizsiz finansman da yapan “Türk Eximbank” daha az tanınmakta olduğundan ilgililerden bir bilgi notu istedim, aşağıda okuyucularımla paylaşıyorum:
“Türk Eximbank, BDDK düzenlemeleri kapsamında; kalkınma ve yatırım bankalarının, katılım bankalarının fon kullandırma yöntemlerine dayalı olarak yapılacak düzenlemelere uygun olmak ve münhasıran faizsiz yöntemlerle sağlamış olduğu kaynaklarla sınırlı olmak üzere, finansman sağlayabileceği hükmüne dayanarak 9 Eylül 2022 tarihinden itibaren faizsiz bankacılık faaliyetini pencere modeli ile yürütmektedir.
Pencere Modeli faizli yöntemlerle ürün ve hizmet sunmakta olan bankaların, tamamen ayrıştırılmış bir alt yapı ile (muhasebe, fon temini, ürün çeşitliliği vb.) faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygun ürün ve hizmetleri de sunması olarak tanımlanmaktadır.
Bu kapsamda Türk Eximbank bünyesinde 9 Eylül 2022 tarihi itibarıyla Danışma Komitesi faaliyetlerine başlamış ve faizsiz bankacılık faaliyetlerinin ilke, standart ve teamüllere uygun olarak gerçekleştirilmesini sağlayacak alt yapılar tesis edilmiştir.
Faizsiz bankacılık finansman ürün çeşitliliğimizi artırarak hem Türk Eximbank’ın TL kaynakları hem de İslami finansman kuruluşlarından temin edilen döviz kaynaklar ile bu alandaki çalışma hacmini artırmak Türk Eximbank’ın stratejik öncelikleri arasında yer almaktadır.
Türk Eximbank nezdinde Murabaha (Kâr Beyanı ile Satım), Eser (İstisna) ve Katılım Esaslı Alacak Sigortası (KEAS) ürünleri ile faizsiz bankacılık faaliyetleri icra edilmektedir. Murabaha, firmaların satıcı uhdesinde mevcut olan işletme ve yatırım mallarının alımlarına yönelik ihtiyaçların finansmanı amacıyla kullandırılmaktadır. Eser (İstisna) ürünü kapsamında Faizsiz Bankacılık İlke ve Standartlarına uygun bulunan makine, teçhizat ve aksam harcamaları finansmana konu edilmektedir. KEAS kapsamında gerçekleştirilen tüm işlemler, diğer faaliyetlere ilişkin fon, havuz veya hesaplardan ayrı tutulmak suretiyle ve katılım sigortacılığı esaslarına uygun bir şekilde faizsiz bankacılık ilke ve standartları çerçevesinde yürütülmektedir.
Türk Eximbank ayrıca Sevk Öncesi İhracat Finansmanı (SÖİF) ve Faizsiz Finansal Kiralama Finansmanı ürünleri ile Katılım Bankaları aracılığıyla da faizsiz bankacılık faaliyetlerini icra etmektedir.
Mevcut ürünler dışında Türk Eximbank’ın işlem çeşitliliğini ve faizsiz bankacılık finansman destek hacminin toplam destek hacmi içindeki payını artırmak adına; hizmet harcamalarının finanse edebileceği “İcare” ürünü ile sürekli mal alımı yapılan tedarikçilere yapılan ödemelerin finanse edilebileceği “İsticrar” ürününün 2025 yılının ikinci yarısında kullandırımı planlanmaktadır.
Ayrıca ilk kez Merkez Bankası kaynağından faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygun olarak Türk Eximbank aracılığıyla Katılım Bankaları üzerinden “Katılım Bankaları Aracılığıyla İhracat Destek Finansmanı” ve ihracatçıya doğrudan Türk Eximbank tarafından sunulacak “İhracat Destek Finansmanı” ürünleri geliştirilmesi çalışmasında sona gelinmiş olup bu yılın ikinci yarısında finansman sağlanması hedeflenmektedir.”
Parada faiz olmaz mı?
04:0015/06/2025, Pazar
Bir iddiayı dinledim; iddia sahibi, “faiz ancak mal değişiminde olur, para alım satımında veya borçlanmalarında faiz olmaz; çünkü Bakara suresinin 279. Allah Teâlâ ‘faizden vazgeçer tevbe ederseniz mallarınızın aslını alabilirsiniz’ buyuruyor” diyordu.
İddia sahibi şunu da diyordu: “faizle ilgili âyette mal kelimesi geçiyor, para geçmiyor, bankalar da para/kredi verdikleri kimselerden zaten faiz almıyorlar, enflasyon farkı ve biraz hizmet bedeli alıyorlar…”
Bu iddia şuna benziyor:
“Kur’an’da haram olarak şarap (hamr) kelimesi geçiyor, onun da ne olduğu, nasıl yapıldığı bellidir; eroin ise şarap değildir, tozdur, bu sebeple haram olmaz…!”
Biraz fıkıh, biraz para ve ekonomisi, biraz bankacılık hakkında bilgisi olanlar bu iddiayı ciddiye bile almazlar, ama kafa karıştıracağı için kısa bir açıklamayı faydalı gördüm:
Kur’an’da faizle ilgili birden fazla âyet var, bunlarda faizin tarifi yok; çünkü muhatapları bunu biliyorlar. Onlar malları takas ediyorlar veya o zaman para yerine kullanılan altın ve gümüşü malların değişiminde aracı olarak kullanıyorlar. Peygamberimiz (s.a.) hem altın ve gümüşün (o zamanki paranın) birbiri ile değişiminde hem de çokça kullanılan dört nesneyi örnek vererek bunların takasında faizin nasıl gerçekleştiğini anlatıyor. Fukaha da bu açıklamadan yola çıkarak malda ve parada faizin nasıl olacağını anlatıyor ve faizin haram olduğunda ittifak ediyorlar.
Şimdi elimizde daha çok kâğıt para var, bu para ile ne kadar mal alıp satabileceğimiz belli, parayı alıp satmak veya ödünç vermek demek, aynı zamanda o paranın alabileceği malı (ekonomik değeri) alıp satmak, ödünç vermek demektir ve bu kesinlikle böyledir. İşte bu parayı reel faizle sattığınız veya ödünç verdiğinizde kesin olarak haram işlem yapmış olursunuz. Yüz kilo buğdayı vadeli olarak yüz yirmi kilo buğdaya sattığınız veya bu kadar buğday fazlasına ödünç verdiğiniz zaman da kesin olarak haram faiz almış vermiş olursunuz. Bütün paralar, altın ve gümüş, belli malların kendi cinsinden alım satımı ve ödünç verilmesinde de vâdeli fazlalık kesin olarak faizdir ve haramdır.…
Faizci bankalar reel faiz almadan kredi vermezler; bu da kesinlikle böyledir.
BDDK verilerine göre, Türk bankacılık sektörünün 2024 yılına ait net kâr rakamları açıklanmıştır.2024 yılının tamamında Türk bankacılık sektörünün net kârı 659,0 milyar TL’ye yükselmiştir.
Şimdi iddia sahibinin delil gösterdiği âyetin nasıl tercüme edildiği ve fıkıhta paranın mal sayılıp sayılmadığı konusunda birkaç nakil yapacağım:
Elmalılı:
Ey o bütün iman edenler!
Allahdan korkun ve riba hisabından kalan bakayayı bırakın eğer gerçekten müminlerseniz 278 Yok eğer yapmazsanız o halde Allah ve Resulünden mutlak bir harb olunacağını bilin ve eğer tevbe ederseniz re’sülmallarınız sizindir, ne zalim olursunuz ne mazlûm 279 Ve şayed borçlu sıkıntıda ise o halde bir kolaylığa intizar, bununla beraber tasadduk etmeniz hakkınızda daha hayırlıdır.
TEFSİR:
Faizi kesin olarak yasaklayan âyetler geldikten sonra, mü’min olmanın gereği onu tamâmen terk etmektir. Çünkü imanın şartı, “işittik ve itaat ettik” demektir. Artık ilâhî emir tebliğ edilip anlaşıldığına göre, faizden mevcut alınacakların peşine düşmek, onları almaya çalışmak doğru bir davranış olmaz. Bilakis bu çok yanlış, Allah’ın rızâsına uygun olmayan ve O’nun gazabını celbeden çirkin bir teşebbüstür. Bu sebeple, Allah’ın emrini bile bile faizcilikten vazgeçmeyenlere Allah ve Rasûlü harp ilan etmiş, onlar da Allah ve Rasûlü’ne karşı savaşa girişmişler demektir. İnsanların böyle bir savaşa güç yetirmeleri ve başarılı olmaları ise mümkün değildir. Faizcilikle meşgul olmak, faiz almak ve vermek bu kadar büyük bir cinâyettir. Allah’ın açacağı savaştan maksat, emrine uymayanları cehenneme atmasıdır. Resûlullah’ın savaşı ise bizzat bildiğimiz mânada savaşmasıdır. Faizciliği terk etmeyenler gerek “faiz helâldir” inancında olan mürted veya kâfir, gerekse faizin haramlığına iman etmekle beraber imanının gereğiyle amel etmeyen fâsık mü’min olsun ikisiyle de savaşılması emredilmektedir. Çünkü bunlar zekâtı inkâr eden veya vermekten kaçınanlar gibi mürted veya bâğîdirler.
Elmalılı merhum devamında örnekleri daima hem para hem de mal üzerinden veriyor; yani “re’sülmal” hem para hem de mal oluyor.
Kur’an Yolu:
(278) Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın.
(279) Bunu yapmazsanız Allah ve resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir.
Tefsir:
Tövbe edip faizcilikten vazgeçenlerin tahakkuk edip de henüz borçluların ödemediği faizleri almalarına izin verilmemesi, ana paradan başka bir fazlalığa haklarının bulunmadığının açıkça ortaya konması, ancak böyle yaptıklarında hem haksızlık etmekten hem de haksızlığa uğramaktan kurtulacaklarının bildirilmesi, bazı kimselerin “Faizin azı helâldir, ancak kat kat olanı haramdır” şeklindeki anlayış ve yorumlarının isabetli olmadığını göstermektedir. Rûm sûresinde herhangi bir faizle artsın diye verilen sermayenin artmayacağı bildirilirken (30/39) kullanılan üslûp ve ifade de bu türlü bir anlayış ve yoruma ters düşmektedir.
Rivayet tefsirlerinde bu âyetin gelişiyle ilgili bazı sebepler zikredilmiştir: 1. Tâif’te oturan Sakîf kabilesi faizcilik yapardı, birçok kimse üzerinde faiz alacakları vardı; Mekke’nin fethinden sonra Tâif kuşatılmış, bu arada faiz yasağı da konmuş bulunduğu için bu konuda bir anlaşma yapılarak İslâm’a girmişlerdi. Anlaşmaya göre kendilerinin faiz borçları düşecek, yasaktan önce tahakkuk etmiş faiz alacaklarını ise tahsile devam edeceklerdi. Mekke Valisi Üseyd’e başvuran –faiz borçlusu– bazı Mekkeliler, Sakîf’e olan faiz borçlarını ödemeyeceklerini bildirdiler, Sakîfliler ise anlaşma gereği talepte ısrar ettiler. Durum Resûlullah’a bildirilince bu âyet nâzil oldu (Taberî, III, 107). Anlaşılan o ki, Resûlullah bu anlaşmayı, “Yasaktan önce gerçekleşmiş faiz alacakları haram kapsamına girmez” ictihadına göre yapmıştı; bunun üzerine inen âyetle söz konusu ictihad düzeltilmiş oldu (İbn Âşûr, III, 94). 2. İslâm’dan önce, Hz. Peygamber’in amcası Abbas ile Hâlid b. Velîd ortak olarak faizcilik yapıyorlardı, faize yatırılmış büyük bir servetleri vardı. Âyet nâzil olunca Resûlullah halka hitap ederek, “İyice duyunuz ki Câhiliye devrinden kalma bütün faiz borçlarını kaldırıyorum; ilk kaldırdığım faiz alacağı da amcam Abbas’ınkidir!” buyurdu (Ebû Dâvûd, “Hac”, 57; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 332). İbnü’l-Cevzî bu rivayetleri sıraladıktan sonra İbn Abbas, İkrime gibi kadîm tefsircilerden şu önemli notu da nakletmiştir: Allah “... Kalan faizi bırakın” buyuruyor; çünkü daha önce bütün faizler terkedilmiş, yalnızca Sakîf’in faizleri kalmıştı.
“…Malların bu ayırımı bazı akid türlerini birbirinden ayırma noktasında önem taşımaktadır. Buna göre kira ve âriyet akidleri gibi bir malı kullanma gayesi taşıyan akidler kural olarak tüketilen mallar üzerinde kurulamaz; para, hububat vb. tüketilen mallar üzerinde âriyet akdi yapılması halinde bu akid âriyet değil karz akdi olur.”
Diyanet Ans. Mal maddesi.
Kurban Bayramı günleri farklı ibadet günleridir
04:008/06/2025, Pazar
Arife Günü sabah namazından sonraki tekbir ibadeti dördüncü günün ikindi namazı sonrasına kadar devam ediyor.
Cenazeyi taşırken tekbir yok, ama bunu yapıyorlar, söylediğim günlerde tekbir var; bunu ya unutuyor veya yapmıyorlar.
Bu tekbirler, Hanefî mezhebine göre vâcib, Şâfiî ve Ahmed’e göre sünnettir. Bakara Sûresi’nin “Sayılı günlerde Allâh’ı zikrediniz…” meâlindeki 203. âyet-i kerîmesi, teşrîk tekbîrine işaret olarak kabul dilmiştir…
Yirmi üç vakitte, her farz namazın arkasından “Allâhü ekber, Allâhü ekber, lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd.” diye tekbîr getirilir.
Farzı kılıp sol tarafa selam verildikten sonra ara vermeden, yerinden kalkmadan, mescidden çıkmadan ve dünya kelâmı konuşmadan tekbîr getirmek lâzımdır. Teşrîk tekbîrini; münferid (namazını yalnız kılan), imam, cemaat, mukîm, müsâfir, kadın-erkek herkes okur.
Kurban ibadeti:
Kurban kesmenin hükmü, mezheplere göre farklılık gösterir. Sünnî mezheplerin çoğuna göre sünnet iken, Hanefi mezhebinde vacibdir. Kurban kesmenin, Allah katında en sevimli ibadetlerden biri olduğu ve kesilir kesilmez kabul edildiği bildirilmiştir.
Bayramın vacib (veya sünnet) kurbanının etinden kesen ve ailesi de yiyebilirse de kendilerinden daha muhtaç olan insanlara dağıtılması ek bir ibadet olur.
Kurban kesim vakti, bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise sabah namazı vakti girdikten sonra başlar. Kurbanlıkların, mutlaka Kurban Bayramı günleri içerisinde kesilmesi gerekecek. Bu süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir.
Bayram namazı:
Hanefi mezhebine göre, cuma namazı farz olan kişilere bayram namazı kılmak vaciptir. Şafii ve Mâlik’e göre sünnet, Ahmed b. Hanbel’e göre farz-ı kifâyedir. Bayram namazı hutbe okunmasa da geçerlidir, ancak sünnet terk edilmiş olur.
Ziyaretler, sıla-i rahim:
Bayram günlerinde yakınlarla bayramlaşmaya, görüşmeye, ziyaretleşmeye en uygun yerden kaçıp dağlarda veya sahillerde bayram yapmak bayramın ruhuna (maksadına) ters düşer.
Bayram günleri ve geceleri Allah Teâlâ’nın kullarına nasıl rahmetler ve lütuflar yağdırdığına dair sahih rivayetler vardır.
Bütün bunları bir arada düşündüğümüz zaman bayram’ın, dünyada cereyan eden sevindirici veya üzücü olaylarla bağlantısı olmadığı, her şeye rağmen yapılması gereken bir ibadet olduğu anlaşılmaktadır.
Evet, dünyanın şurasında burasında mazlumların ahı sağır kulakları bile tırmalamaktadır, ama bir yandan onlara elden gelen yardım yapılacak, diğer yandan bayram ibadeti de ihmal edilmeyecektir.
.İslâmcılık birlik, hilafet, şeriat
04:001/06/2025, Pazar
Kendimi içlerinde hissettiğim İslamcı Müslümanların vazgeçilemezleri arasında birlik, hilâfet ve şeriat vardır.
İdeal birlik, ümmetin (bütün Müslümanların) tek bayrak, tek vatan ve tek yönetim içinde birleşmesidir; lakin bunun tarih boyunca kâmil manada bir türlü gerçek-leşemediğini biliyoruz.
Engelin, hem dıştan hem de daha üçüncü ve dördüncü halifeden başlayarak içten kaynaklandığını da biliyoruz.
Ulus devletler ortaya çıkınca daha önce sıkı veya gevşek merkeze bağlı Müslüman gruplar, bu oyunu oynayan kurtlara yem olacaklarını düşünemeden üzerine atladılar ve onlar da ulus devletler oluverdiler.
Ümmetin bu tabii olmayan parçacıkları, Müslüman olmayanlara karşı olduğu kadar Müslümanlara karşı da sınırlarını ve bağımsızlıklarını korumak için savaşabiliyorlar.
Sömürücü iri devletler, bunları savaştırıyor, silah satıyor, borçlandırıyor; cahil, yoksul, dolayısıyla bağımlı kalmaları için her vicdansız çareye başvuruyorlar.
Az sayıda İslâmcı sultan zincirleri kırmaya teşebbüs edince çeşitli şekillerde yok edildiler.
Son yıllarda ideal manada olmasa da bası alanlardan başlayarak ilişki, birlik ve dayanışma teşebbüslerini memnuniyetle takip ediyoruz.
Bundan sonra olsa olsa “Müslüman topluluklar/devletler konfederasyonu” gibi bir birlik olabilir. Bayrak tek, sancaklar çok olur.
Ancak otuz yıl dayanabilen hilafet saltanata dönüşmüş, yüzyıllardır Müslümanlara, sultanlar “halîfe” diye benimsetilmiştir.
Zamanın şartlarına göre halîfenin niteliklerinde ayarlamalar yapılmıştır.
Bugün, yukarıda açıklamaya çalıştığım birlik gerçekleşirse her bir parçadan seçilmiş üyelerin teşkil ettiği meclis, yapacağı anayasaya göre yöneticiyi tayin eder. Bunun dönüşümlü olması da mümkündür.
Şeriat, İslâm hukuku demektir. Anayasadan yönetmeliklere kadar İslâm birliğinin mevzûâtı oluşturulurken naslar (âyetler, hadisler), ihtiyaç, mesâlih ve mekasıd, zaruretler, ictihad, şûrâ birlikte kaynak ve yöntem olurlar. Hedef, her alanda, kesin bilgi veya galip zan ile Allah’ın razı olduğu hüküm ve çözüme ulaşarak uygulama yapmaktır.
Dün ve bugün, İslâm’ın doğru öğrenilmesini ve uygulanmasını, Müslümanların birliğini, birliğin bir şekilde kurumlaşmasını, caydırıcı güç elde ederek bütün Müslümanların birlikte korunmasını, en uygun yoldan İslâm’ın teblîğini (da’vet)… dert edinen Müslümana “İslâmcı” denir.
İslâmcılık belli bir hareketin, çıkışın, parti siyasetinin…tekelinde değildir.
Bir parti başaramadı, bir devletteki devrim amacına ulaşamadı diye “İslâmcılık öldü” diyenler, ölmesini isteyenlerdir, ama o, yeryüzünde bir tek İslâmcı var olduğu sürece ölmez, ölmeyecektir.
Sonra ne mi oldu?
04:0025/05/2025, Pazar
Nesil topluluğu ve dergisi hakkında bilgi verdiğim iki yazımı yukarıdaki başlıkla bitirmiş, cevabını da bu yazıya bırakmıştım.
Din eğitim ve öğretimi veren okulları bazı gruplar ve partiler, laik eğitim öğretim kurumlarını da laikçiler ve solcular arka bahçeleri haline getirmek için uğraş verdiler, taze fidanları meyve vermeye bırakmadılar, en güzel çağlarını heba, hatta kanlarını sebil eylediler.
Mesela İmam Hatip Okullarında ve Yüksek İslam Enstitülerinde pek solcu yoktu ama Akıncı, Ülkücü, Nurcu, Tarikatçı… öğrenci grupları vardı. Bunların kavga ettikleri, birbirini yaraladıkları da oldu. Bir kısım öğretmenler de bu gruplardan birine bağlı idiler. Bizim gibi, gruplardan bağımsız, İslamcı ve kaliteli öğretici-eğitici olanları, grup bağlıları saygıya layık görmüyorlar, hatta şiddete muhatap kıldıkları da oluyordu.
Biz, Allah ve Resulünden başka “günah işlemez, hata etmez, her dediğine uyulur” bir kimsen olmadığını, olmayacağını, söyleyene değil, söze bakarak ve düşünerek bilgi ve hüküm sahibi olmayı, muhalif düşünceye saygılı olmakla beraber ne ona düşman, ne kendininkine bağlı ol(ma)mayı bağlayıcı kurallar olarak benimsemiştik. Bize göre İslam’a hizmet için önce hizmet edecek olanların iyi Müslümanlar olmaları, doğru bilgi ve hikmetten nasipli olmaları, yakından uzağa sözlü ve daha etkilisi güzel örneklik ile İslam’ı tebliğ (davet/dâva) etmeleri, genciyle yetişkiniyle halkı (tabanı) yeniden İslam’a getirdikten sonra -ki, bu yıllarca çalışma ile olacaktı- tavanın; yani sosyal ve siyasi hayatın tabii olarak İslâmîleşeceğini… söylüyor ve savunuyorduk.
Gruplar ve grupçular ise ya bir partiye hizmet edip onu iktidara getirerek veya bir yanılmaza bağlanıp eteğine yapışarak İslamlaşmanın (kurtuluşun) gerçekleşeceğine inanıyorlardı. İşte bu inançta olanlar ve daha ziyade parti siyaseti yapanlar çocuklarımızı zayi ettiler.
Bir genç düşünün:
Biz ona diyoruz ki, “iyi Müslüman ol, doğru olanı öğren, tebliğ ve temsil yoluyla insanları İslam’a davet et (eğitim/öğretim yap); bunu hakkıyla yaparsak belki yirmi yıl sonra toplumda iyiye doğru bir değişim olabilir” diyoruz.
Particiler ona diyorlar ki:
“Bize hizmet et, dersi mersi idare et, sizi ilim milim diye oyalayan satılmış hocaları dinleme, biz yakın zamanda iktidara gelip amacı gerçekleştireceğiz”.
Siz genç olsanız kimin peşinden giderdiniz.
Öğrenciler kısa sürede sonuç vadeden hayalcileri ve/veya yalancıları tercih ettiler, bize sadık kalanları tehdit ettiler, hatta şiddet uyguladılar, dergimizin okunması ve satılmasını engellediler, nihayet tiraj 500 civarına düşünce yayını durdurduk, ortalık toz dumandı, ufuk aydınlanıncaya kadar da dar kadro hizmete karar verdik:
Kitaplar ve makaleler yazdık, konuşmalar yaptık, görevimizi en iyi yapmaya çalıştık, yolunu yöntemini beğendiğimiz STK’lara destek verdik, kabiliyetli öğrencilerin kapasitelerini tam kullanmalarına yardımcı olduk, İslam Araştırmaları Merkezini kurduk, ümmetin yüz akı 44 büyük cilt telif İslam Ansiklopedisi’ne vücut verdik, kaliteli İslam insanı yetiştirmeye maddi ve manevi destek verdik, benzeri oldukça az bir araştırma kütüphanesi tesis ettik, yetişen ilim adamlarımızın yüksek öğretim yapabilmeleri için birçok engeli aşarak bir üniversite açtık…
Engelleme ve baskı diyorum da bazı kimseler buna inanmakta zorlanıyorlar. Önceki iki yazımı okuyan, alttan yukarıya doğru her düzeyde başarılı hizmetler vermiş olan bir dostumuz şu hatırasını yazıp göndermiş, yazıyı onunla bitireyim:
Sayın Hayrettin Hocam!
Ben, 1 Mayıs 1976 tarihinden itibaren Çorum İl Müftü Yardımcısı olarak atandım ve “NESİL” dergisinin çıktığı 1 Ekim 1976 tarihinde Çorum İl Müftü Vekili olarak göreve devam ediyordum. Merhûm Naim Arınık ile Hüseyin Ceylan, müftülüğün hemen bitişiğinde küçük bir kırtasiye dükkânı açmışlardı. Burada, Nesil dergisini de satmaya başladılar. Ancak o gününün Merhûm Erbakan hayranlarından bazıları Nesil dergisinin aleyhinde konuşuyorlar, bunun için de Merhûmların dükkanında Nesil dergisi satılıyor diye dükkâna girmiyorlar ve menfi propaganda yapıyorlardı.
Propagandanın ana sebebi de NESİL dergisinin ismi idi. Yani şöyle diyorlardı: “NESİL= NECMETTİR ERBAKAN’I SİL”
Biz de “NESİL dergisinin bu isimle çıkartılmasında kesinlikle böyle bir düşünce söz konusu değildir” diye değişik mahfillerde açıklamalar yapıyorduk.
Bunlar da benim hatırladıklarım. Selam ve hürmetlerimi arz ederken ellerinizden öper, sağlık ve afiyet içerisinde bir ömür geçirmenizi Yüce Allah’tan niyaz ederim (M. Ç.).
Birinci yılın sonunda NESİL
04:0018/05/2025, Pazar
Birinci yılı bitirince, elde edilen sonuç ve tecrübenin verdiği birikimle “Nesil Bir Yaşında” başlıklı bir yazı yazmış, tepkiler ile bunlara karşı tavrımızı şöyle ifade etmiştik:
NESİL BİR YAŞINDA
Dergimiz bir neslin hem mektebi hem de mesaj vasıtası olmak niyetiyle, bir yıl önce neşir hayatına girmiştir. Derginin kurucuları, bu Nesil deryasından bir avuç idi; niyetleri dağılan, birbirinden habersiz kalan kolları dergi vasıtasıyla bağlamak, bir kalbe bağlı damarlar haline getirmekti. Kalp İslâm idi, mutlak mânâda İslâm’a hizmet idi. Nesil de bugün adına “İmam-Hatip’liler” dediğimiz, Ashab-ı Suffeden, (tarihteki) Akıncılardan bugüne kesintisiz devam eden, kendini İslâm’a hizmete adamış, varlığını Allah’a teslim etmiş bir manevî ordunun son halkası idi.
Ekonomik, kültürel, siyasî... savaşı yürüten ordunun çeşitli kolları ve maksada uygun bir bütün teşkil eden metodları vardır. Bu kollar gövde ve beyinle ilgisini kestiği, metod ve vasıtalar gayeleştiği gün zaten başarı ümidi söner, düzen kargaşaya döner. Dergi, Hudâ’ları ve gayeleri bir olan bu kollarda el ve gönül birliğini de temin etmek istiyordu. (İstiyor ve isteyecek...) Geride bıraktığımız bir yıl içinde alınan netice ve kaydedilen intibalar ne oldu?
Kalbi İslâm ile çarpan, peşin hükümleri kemikleşmemiş, aklını hissine kurban etmemiş nesil mensuplarımız mezkûr maksatlarla çıkan NESİL’i heyecanla karşıladılar, maddî-manevî desteklerini esirgemediler, takdirleri ve yapıcı tenkitleri ile yolumuza ışık tuttular. Evvel Allah onlardan aldığımız güçle yolumuza devam edeceğiz. Yolumuz, İslâmî grupları İslâm’ın ve ilmin rehberliğinde birleştirmek, vasıta ve metod ayrılıklarının rahmet olduğunu hissettirmek, bu birlik ve duygu içinde İslâm’a hizmete yönelmektir.
Bu arada tabii olmayan muhalefetlere, yıkıcı propagandalara da maruz kaldık. Bu tavrın sahipleri, daha çıkış mektubumuzdan başlayarak “öküzün altında buzağı aradılar.” Sözü en menfî mânâya zorladılar. Dergide iddia ve ithamlarına delil bulamayınca kehânete başvurdular ve “Bunlar mezhepsizliği, vehhabiliği yaymak, reform yapmak... için ortaya çıkmışlardır. Filân grubu tutar, filân gruba cephe alırlar. Şimdilik bu maksatlarını gizliyorlar (Dergide bunları gösteren bir şey yok) ama bu böyledir, ileride göreceksiniz...” dediler. Böyle deyip gezdiler, öyle deyip yazdılar.
Biz bunların kaynaklarını ve gerçek sebeplerini bildiğimiz için, kendimizden asla şüphe etmedik, “Acaba?” demedik, yalnızca üzüldük ve zaman zaman umumî efkârı aydınlatacak kısa cevaplar neşrettik. Bu menfî propaganda ve asılsız ithamların tesirinde kalan bazı meslektaşlarımız mekteplerinde Derginin dağıtılması ve okunmasını önlemeye kalkıştılar. Bunları da üzüntü ve sabırla karşıladık; zamanın, buzları eriteceğine inandık ve inanıyoruz. Esasen bizim metodumuz birliğe ve birlikte hizmete dâvet olduğu için başka bir yol takip etmemiz ve ezcümle Dergiyi bir kavga organı haline getirmemiz düşünülemezdi.
Bu münasebetle şu prensipleri bir daha tekrarda fayda görüyoruz:
1. Dergimiz “İmam-Hatip Nesli” adı altında bütün hizmet gruplarına hitap etmekte, onları birliğe, beraberliğe ve böylece İslâm’a ve insanlığa hizmete çağırmaktadır.
2. Rehberimiz grup talimatı, donmuş sloganlar ve coşturulmuş hisler değil, İslâm’dır. İslâm’ın teşvîk edip geliştirdiği ilimdir. Hareket ve hükmümüzün temeli, kaynağı bunlardır.
3. İslâm deyince, herkesin kafasında dilediğince şekillendirdiği bir mum kütlesi düşünülemez. İslâm mücerret değil, müşahhastır. Onun esaslarını Allah ve Rasulü koymuştur: Çerçevesini, şekil ve şemailini büyük müctehidlerimiz, alimlerimiz (mezhep imamlarımız) çizmiş asırların ihtiyacına göre uygulanmasını, ehliyet sahibi Ulema ve Ülü’l-Emr’e bırakmışlardır. İşte Nesil’in İslâm anlayışında rehberi Allah, Rasulullah, müctehid imamlar, âlimler ve ilimdir. Nesil’e göre bu çerçevenin dahili meşrû, harici memnudur.
4. Nesil’in mezhepsizlik, reformculuk, vehhâbilik ve benzeri cereyanlarla asla alâkası yoktur. Muhtevasını İslâmî esaslar dairesinde her zaman tartışmaya açık ve müdafaaya hazırdır. (Soru-Cevap-Tartışma) köşesi, bu nevi münakaşalar için ihdas edilmiş, iyi niyetli tenkitlere açık tutulmuştur.
5. Metodu birlik ve beraberlik içinde, İslâm’a hizmet olan bir derginin siyâsî ve gayr-ı siyâsî bir grubun içinde (yalnız birisi içinde) yer alması düşünülemezdi. Bu sebeple Nesil aynı gayeye yönelmiş bütün grup ve kuruluşlara hitap etmek, onları hizmette birleştiren el olmak istedi; bu çetin, dikenli, çileli yolu tercih etti. Kur’ân-ı Kerîm “Mü’minler ancak kardeştir” buyuruyordu; Nesil de “Mü’minim, İslâm’a hizmet etmek istiyorum” diyenleri kardeş bilmeyi, bağrına basmayı prensip edindi.
Rasul-i Mücteba (s.a.) Efendimiz, “Cennetin yolunda birtakım güçlükler ve engeller vardır” buyuruyor. Cennet rıdvan içindir; Allah’ın rızasına muhatap olmak içindir. Bu yolda çekilecek sıkıntılar da zevk bilinmelidir: “Zayi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre sû” denilmelidir.
Bu düşünce ve duygular içinde ikinci yılını idrak eden NESİL okuyucularını ve mensuplarını muhabbetle selâmlar ilgilerini esirgememelerini diler. (Nesil/ Cilt:2/ Sayı:1/ Ekim 1977/ s.:3-4)
Derginin yayın kurulu yakın arkadaşlarımızdan oluşmuştu, bütün yazıları önce ilgilisine okutuyor, sonra onun raporunu da değerlendirerek kurulda okuyor, “red, kabul, düzeltme, erteleme gibi” kararlar alıyorduk. Yazar kadromuz hizmet nesli mensupları ile sempatizanları arasından seçilmiş oluyordu. Yukarıdaki yazıda zikredilen “Soru-Cevap Tartışma” köşesini ben yönetiyor ve cevapları da çoğu kez ben yazıyordum.
Not:
NESİL’in yazarları:
Hayreddin Karaman, Bekir Topaloğlu, Yaşar Fersahoğlu, Ali Osman Koçkuzu, Süleyman Uludağ, Mustafa Kara, İsmail Lütfi Çakan, İsmail Karaçam, Saim Yeprem, Ahmet Kahraman, Muhammed Eroğlu, Yaşar Kandemir, Ahmet Gürtaş, Mehmet Erkal, Hayati Hökelekli, Tahir Köseoğlu...
1977’de olup bitenden söz ediyoruz da sanki bugünkü gibi geliyor insana.
Sonra ne mi oldu?
Bir yazıda da onu anlatayım, inşaallah.
Yaranmakla iyi sonuç elde edemezsiniz
04:004/05/2025, Pazar
İslâm veya İslâmî düzen muhalifleri, ‘radikal’den İslâmî demokrasiye geçseniz de sizden hoşnut olmazlar.
Ziyâülhak, Mürsî, Ğannûşî… merhum Elmalılı ve Mustafa Sabri Efendi gibi Osmanlı âlimlerinin de uygun buldukları “İslâmî demokrasiyi” anlattılar ve denediler. Daha önce “radikal, kökten dinci” diye bazı hareketlere karşı çıkanlar bunlara da karşı çıktılar. Bazılarını astılar, suikastla öldürdüler, bazıları zindanda çürüyorlar.
Şu hâlde “İslâm veya İslâmî düzen muhaliflerinin” meselesi, şu veya bu İslâmî düzen değil, İslâm’ın kendisidir.
Önce “kökten dinci terörist” diye karşı çıkarlar, onları hallettikten sonra sıra ‘ılmlı’ya ve İslâmî demokrasiye gelir.
Bu tespitte anlaşabiliyorsak İslâm yorumcularına şunu demek isterim:
Eğer kendiniz modernitenin etkisi altında kırmızı çizgiyi aşmış iseniz kendinizi ıslaha çalışın, yorumlarınızı bir daha gözden geçirin, “usulsüz vüsul olmaz”, örnek nesillerin onayladığı ve uyguladığı usulü terk etmeyin…
Yine modernitenin etkisi altında ötekine İslâm’ı sevdirmek için yorum adına onu bozuyor ne İslâm ne modernite olan bir ucûbeyi/çorbayı İslâm diye sunuyorsanız şundan emin olun ki, amacınıza ulaşamaz, yalnızca Müslümanların kafalarını karıştırırsınız.
Ey “âlim, akademisyen, sûfî, müceddid” kişiler!
Gelin, biz ötekini memnun, hoşnut etme, yumuşatma sevdasından vazgeçelim; kendimize dönelim, ümmete sahih Orta Yol İslâm’ını; ibadetten siyasete, ekonomiye, cemiyet düzenine, ahlaka… bütün muhtevasıyla sunmak için çalışalım.
Beşerî olan ve eskimiş bulunan yorumlara da kırmızı çizgiyi aşmış savrulmalara da itibar ve iltifat etmeyelim.
Ümmetin önünü açalım, dar yorumlarla onu, yanlış yollara sapmaya mecbur bırakmayalım, usul ve yorum yöntemlerinden zaruret fıkhını, hikmeti, gayeyi, maslahatı da ihmal etmeyelim.
Siz daha iyi bilirsiniz ki, halktan önce onlara rehberlik edenler sorguya çekilecektir.
Yanlış tercih riski
04:0020/04/2025, Pazar
Kışlaya ve okula siyaset sokanlar, bu iki millî kurumu çıkar ve hırslarına alet edenler, millet ve memleketi seviyor olamazlar. Bunların tek sevdikleri ve istedikleri şey iktidardır, güçtür, nüfuzdur ve bunları millî (milletin menfaatine) olmayan amaçlarla kullanmaktır.
Geçmişten bir örnek:
1977-1978 yıllarını kapsayan ve sözde Akademi olmayı amaçlayan Yüksek İslâm Enstitüsü boykotları 55 gün sürmüştü.
Bazı öğretim üyeleri (daha doğrusu çoğu) boykota karşı idik; çünkü akdemi olmayı asıl biz istiyorduk, bunun için altyapı oluşturmak gerekiyordu, buna çalışıyor, uygun akademisyenlerin müdür olmalarını ve asistanların çoğaltılmasını istiyor, buna çalışıyorduk. Boykotçu öğrenciler ise bir parti ile bazı aşırı görüşlülerin etkisi altında idiler, gözleri dönmüş olarak okul müdürünü öldüresiye dövmüşler, başka idareci ve hocaların da kendilerine veya eşyalarına zarar vermişlerdi. Bizim bir arkadaşımız din eğitimi genel müdürdü oldu, o zamana kadar bütün siyasetçilerin yapmadıkları veya yapamadıklarını yaptı, yüz adet asistan kadrosu sağladı. Asistan almak için imtihan yapmak istedik, boykotçular buna da mani olmak için çaba gösterdiler; Eee, hani akademi olmak istiyordunuz!
Bu imtihanı yapabilmek için boykotçuların dayandığı partiden içişleri bakanı olan zata bir arkadaşı gönderdik, “Okulu boykot ediyorlar, biz bunu kırmıyoruz, asistanlık imtihanı yapacağız, bunu engellemesinler” dedik; cevabı aynen şu oldu:
“Yahu size çok hizmet ettiler, bırakın biraz da bize hizmet etsinler.”
Başta biz derslere giriyorduk, bir gün ben ders yaparken bir genç/öğrenci/boykotçu kapıyı şiddetle açtı, “Arkadaşlar, Allah rızası için sınıfı boşaltın” dedi, bir kısım öğrenci boşalttı, bana dönüp bakmıyordu bile, bir kısmı kaldı, onlara düşmanca davranıyorlardı. Daha önce de hocalar derse girince, kendilerinden olan ve olmayan diye ayırdıkları hocalara mesela ayağa kalkmak ve kalkmamak gibi farklı tepkiler gösteriyorlardı.
Bunları niçin anlattım?
Dün bir haber okudum, bir okulda bugünkü boykotçular -ki, bunlar da CHP’nin askerleri- sınıfları basmışlar, dersi terk etmeyen öğrencilere “Tayyipçiler, hainler…” diye hakaretler savurmuşlar.
Diyorum ki:
Öğretmen öğretmenliğini yapsın.
Öğrenci öğrenciliğini yapsın.
Siyaseti, siyasi şahıslar ve kurumlar yapsın,
Halkın demokratik tepkilerini sivil toplum kuruluşları ortaya koysunlar.
Kimse kendini kullandırmasın.
Ümidimiz olan öğrencilerimiz millet ve memlekete zararlı grupların ve hareketlerin oyununa gelip kendilerine ve millete zarar vermesinler!
Bu filmi çok gördük; onları kullananlar, işleri bitince arkalarını dönüyor, ortada bırakıyorlar.
Siyasi ve ideolojik muhalefete dayalı ve hukuka uygun tepkiler başka, günahları, kusurları, ayıpları örtmek, her ne pahasına olursa olsun iktidar olmak için ortaya konan tepkiler, meşru olmayan tedbirler başkadır; bunlar aynı değerde ve meşruiyette olamazlar.
He şeye rağmen, yanlışları düzeltmek için atılacak adımların da hikmet çerçevesinde olması zorunludur.
Hastalık, hastayı öldürerek tedavi edilemez.
Yazının başlığı “yanlış tercih riski” idi, o konuya gelemedim. Şu kadarını söylemekten de geri durmayacağım:
Siyasi tercihte Müslüman, yalnızca cebini veya iktidarın bazı yanlışlarını tercih sebebi yapamaz; daha geniş, daha derin düşünmeye mecburdur.
Akıl nefse diyor ki…
04:0013/04/2025, Pazar
Akıl:
-Nefis kardeş, biliyorsun ki, ikimiz bir vücuttayız, vücudu koruyamazsak, bu, ikimizin de felâketi, sonu, acısı, kaybı… olur. Gel seninle kardeş olup vücudu doğru yönetelim; bunun şartı da -bazen sapsan da sen de bunu bilirsin- benim önde olmamdır.
Nefis:
-Seni çok dinledim, beni hız ve hazdan alıkoymak için bin dereden su getiriyorsun, benin önceliğim vücudu korumak değil; arzularımı, ihtiraslarımı, öfkemi, kinimi… tatmindir. Bunlar olmazsa vücudun ne değeri var.
Akıl:
-Nefis kardeş, vücut olmazsa senin dediklerin de olmaz, bunu bilmez misin! Gel hikmete râm olalım, iyi, doğru, güzel, madde ve manada faydalı/hayırlı olanı gerçekleştirmek için iş birliği yapalım; bunu yaparsak hem vücudu koruruz hem de senin meşru ve makul arzuların ile benim kurtarıcı kılavuzluğum gerçekleşir.
Nefis:
-“Kurtarıcı kılavuzluk” da ne demek! Mâdem böyle de birçok durumda benim arzularımı azami tatmine niçin yardımcı ve yol gösterici oluyorsun.
Akıl:
-Bu tespitin doğru, bu, benim de handikapım, ama benim için bir çare, bir tedavi yolu var: İlâhî irşad. Ben kendimi kendime yeterli görmez, ilâhî irşaddan yardım alırsam ve aldığım sürece sana yanlış kılavuzluk yapmam, yapamam!
Nefis:
-Sen diyorsun ki, din, akıl, meşru kamu yararı uğrunda bazı arzularından vazgeç, bazı sıkıntılara bir süre katlan, olupbitenleri doğru oku, bir adım atarken sonraki adımların seni nereye götürdüğünü hesaba kat… Bunu yaparsan benim gösterdiğim yoldan ayrılmazsan hem vücudu koruruz hem de zaman için de meşru hazlarının ve arzularının tatmini artar. Evet sen böyle diyorsun. Ben de diyorum ki, geleceği bilemem, şimdi niçin sıkıntı çekeyim, sonuç ne olursa olsun ben haz peşinde, kendi menfaatim peşinde olurum.
Akıl:
-Anlaşılan seni iknada zorlanacağım, belki şu hikâye işe yarayabilir (Kelile ve Dimne’den):
Bir kedi yolda giderken kemiğe benzer bir törpü görüyor, yağlı kemik sanarak hırsla yalamaya başlıyor, yalayınca dili kanıyor, kanı da gördüğü nesneden sanıyor, tabii kanın lezzeti onu öyle tahrik ediyor ki, dilinin acısını fark edemiyor, kan çoğaldıkça daha hırsla ve daha hızlı yalıyor, yaladıkça dil tükeniyor… derken sonunda bir de görüyor ki dili yok olmuş; hem de onu başkası değil, kendisi yok etmiş!!!
Nefis:
-Hikâye beni etkilemedi diyemem ama seni önüme geçirecek kadar değil, yine de konuşmaya meylim arttı, ara sıra konuşalım.
.Tarih tekerrür etmez
04:006/04/2025, Pazar
“Tarihin tekerrür ettiğinden” söz edilir, halbuki tarihte olan bir hadise olup bitmiştir, daha sonra tekrar yaşanmaz, olsa olsa zamanı, mekânı, kişileri, sebepleri… farklı “benzeri olaylar” yaşanır.
Ben diyorum ki:
CHP, geçmişinden tevarüs ettiği anlayış, alışkanlık ve hastalıkların etkisiyle bugünlerde, 1960’ta olan hukuksuzluğun “benzerini sahneye koymaya” çalışıyor.
Birkaç alıntı ile konuya girelim:
Menderes, 1948 yılında Celal Bayar’ın İzmir ziyareti sonrasında yenilen akşam yemeği sırasında gazinonun önünde bekleyen DP’lilere ateş açıldığını, partililerin zorla karakollara götürüldüğünü ve kendilerini İstiklal Mahkemeleri ile tehdit ettiklerini hatırlattıktan sonra biraz daha ileri giderek:
“…bunları yapanlar 1946’nın rey hırsızlarıydı. Mebus seçilmeden sahte ve hileli seçimlerle Millet Meclisi’ni dolduranlar, mebus bile seçilmedikleri halde vekil, başvekil olarak bu makamlara kurulanlar ve yine mebus seçilmedikleri halde Cumhurreisliği makamına kurulanlar. Bizi İstiklal Mahkemesiyle tehdit eden bunlardı…” dedi.
“…halkın desteğini almaya başlayan sert bir muhalefet; olayları tüm çıplaklığıyla veren ve eleştiri dozunu hayli artırmış bir basın; ekonomik sıkıntı içinde kıvranan ve İnkılâplardan taviz verildiğini düşünen ordu ve olanları içine sindiremeyen aydın kesim iktidara karşı ayaktaydı artık. İktidar ise bu karşıtlığı iki kesimin; CHP ve basının kanunsuz yıkıcı çalışmalarının sonucu olduğu kanısına vardı. Bu düşünce, iktidarı, kanunsuz ve yıkıcı çalışmaları oluşturduğunu düşündüğü CHP ve basın hakkında önlem almaya sevk etti. Bu amaçla TBMM’deki çoğunluğuna dayanarak CHP ve bir kısım basının ülkedeki kanun dışı çalışmaların neler olduğunu araştırmak ve bunları önlemek üzere bir Meclis Tahkikat Komisyonu kurmaya karar verdi.
18 Nisan 1960’ta Tahkikat Komisyonu kuruldu. Bildiride "CHP'nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı, orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı" öne sürüldü.
Başta hile ile iktidara gelen, sonra muhalefette olmayı hazmedemeyen, yapacaklarını anlatarak halkın oyunu alıp iktidara gelmek yerine zinde güçleri önce kargaşaya, sonra da darbeye tahrik ve teşvik eden CHP bu Tahkikat Komisyonunu çok kullandı, halbuki komisyon işini tamamlamış, icra söz konusu olmamıştı.
Başbakan Menderes, Eskişehir’e geldiği gün, 25 Mayıs’ta Anadolu Ajansı’na verdiği demecinde büyük tartışmalara sebep olmuş olan Tahkikat Komisyonu’nun vazifesini tamamlamış olduğunu söyledi. “Komisyon’un süresi Meclis kararıyla üç ay olarak belirlenmiş olmasına rağmen, bir ay gibi kısa bir sürede çalışmalarını sona erdirmiştir. Komisyon’un anayasaya aykırı olduğu, kanunsuz ve baskı yapmak amacıyla kurulduğu gibi hakikatle hiç ilgisi olmayan propagandaların ne derce asılsız ve esassız olduğu da ortaya çıkmıştır” dedi.
Darbe amaç, gerisi bahane olduğu için acele ettiler, bu konuşmadan iki gün sonra 27 Mayıs darbesi oldu.
Bu alıntıları, bugün yaşanan olaylardaki bazı benzerlikleri ortaya koymak için yaptım.
Ama bugün o gün değildir, “geçti Bor’un pazarı” iktidar isteyen, ahlâk, hukuk, meşruiyet yolundan ayrılmayacak.
Bir hatıra ile noktalayayım:
Tahkikat Komisyonu’nun kurulduğu ilan edildiğinde Çorum’da idim. Bir esnafın dükkânında oturmuş sohbet ediyorduk. Canhıraş bir ses duyduk, arkasından sesin sahibi ortaya çıktı. Gözleri dönmüş vaziyette bağırıp çağırıyor ve DP’yi iktidardan indirmek üzere halkı sokağa çağırıyordu; babası da kendisi de artık dünyada olmadıkları için isim vermeyeyim; bu kişi, beş vakit namaz ehli bir esnafın İslâm’dan çıkmış avukat oğlu idi.
Tarih tekerrür etmiyor; çünkü onlar yok, ama kısmen (halkı sokağa dökme bakımından) benzeri sahneye konmaya çalışılıyor.
Kur’ân-ı Kerim’i ve hadisleri nasıl okumalıyız ve okutmalıyız?
04:0023/03/2025, Pazar
Sevgili Peygamberimiz'e (s.a.) vahiy gelmeye başlayınca, yaşadığı zaman dilimi şartlarında bunun bir harfini bile zayi etmeden korumak gerekiyordu. Vahyi yazan, kâğıt vb. yazı araçları oldukça sınırlı idi. Hiç olmazsa bir nüsha yazdırmaya Efendimiz özen gösterdi ve yazılan sayfalar titizlikle korundu. O toplumda ezber kabiliyeti gelişmişti, pek çok kişi ya Kur’an’ın tamamını veya bazı kısımlarını ezberlediler. Yazılı bir tek nüshanın başına bir şey gelse başta Efendimiz olmak üzere demir hafızlar onu her an yeniden yazdıracak durumda idiler.
Şunu hemen ifade etmem gerekir ki, manasını anlamadan ezber o devirde, o toplumda mevcut değildi; Kur’an hâfızı olan ashâb onun manasını da anlıyorlar, takıldıkları bir şey olursa Peygamberimiz'e soruyorlardı.
Kur’an-ı Kerîm’in manasını bilmeden, anlamadan ezberleme olayı sonraki zamanlarda, Arapça bilmeyen kavimlerin İslam’a girmeleriyle ortaya çıktı.
Bugün Kur’an-ı Kerîm’i korumak için ezberleme zarureti ortadan kalkmıştır. Baskı tekniği, yeni teknolojik araçlar demir hafızlara taş çıkaracak haldedir.
Bugün Kur’an-ı Kerîm’i anlamak, anlatmak ve yaşamak için öncelikle okumanın, imkanlar müsaitse ezberlemenin faydası vardır.
Şimdi bakıyoruz:
Yüzbinlerce hafız var, Kur’an dilini bilmiyorlar, usûl ilmini bilmiyorlar, okuduklarını anlamıyorlar, harfleri yerinden çıkarmak ve tecvidi uygulamak için âdeta âyetleri yoruyorlar, bazıları onu güfte gibi kullanıp makamdan makama geçiyorlar, lakin sıra anlama ve yaşamaya gelince yolda kalıyorlar.
Kur’an’ı hakkıyla yaşamak bir ömür boyu her Müslümanın yolculuğu olmalı, Allah kulu, hedefe varamazsa bile yolunda olmalıdır.
Anlamaya gelince, her hâfız mutlaka okuduğunu anlayacak kadar Arapça ve usul bilmelidir.
Efendim,
“Kur’an okumanın her harfi için sevabı var” diyenler olacaktır.
Ben de diyorum ki:
1. Bu hadîs vârid olduğunda manasını anlamadan Kur’an okuyan kimse yoktu.
2. Bu teşvik, kitabı anlamadan değil, anlayarak okuma, anlama ve uygulamaya teşvik idi.
3. Kur’an-ı Kerîm’i “anlamamız, üzerinde düşünmemiz, hayatımızda kılavuz edinmemiz” için gönderildiğine dair de birçok ayet var; anlamadan okuyup harfine sevap kazanmak için değil. Bu kitabı, kitabın kavlince okursak sevap da kazanırız, şuur da kazanırız, hakikat bilgisi ve sağlam iman da… kazanırız.
Hadisi nasıl okuyalım?
Arapçayı, hadis ve fıkıh usulünü bilmiyorsak hadisleri anlamak ve uygulamak için okuyamayız; halbuki hadisler bize sünneti anlatacak, sünnet de Kur’an yanında hayat kılavuzumuz olacaktır.
Ne yani, şimdi herkes Arapça mı öğrensin, şer’î ilimler mi tahsil etsin!
Yapsalar, hayatlarından birkaç yılı da buna ayırsalar çok iyi ederler; rutin işlerini ve tahsillerini yaparken de zaman ayırarak bunu yapabilirler.
Hayır, bunu yapamayız mı diyorlar!
O zaman erbabınca onaylanmış tercümelerden yararlanarak okuduğunu anlayacak.
Anlama şart, bunun yanında bir de şöyle okumadan söz edebilirim:
Hadislerin ortaya çıktığı zaman ve zeminde, Allah Sevgilisi ve müminlerin de En Sevgilisi’nin (s.a.) mübarek meclisinde, onun te’dîb ettiği örnek ashâbın yakınlarında bulunma ruh haletini yaşamak, bu ruh haleti sayesinde imanı, ameli, ahlakı, sevgiyi takviye etmek için hadis ve siret okumayı herkese tavsiye ederim. Akla takılan bir şey olursa onu erbabına sorarsınız, ama O’nun meclisinde bulunma ruh hali içinde okursanız aklınıza da bir şeyin takılacağını sanmıyorum.
Bir de hoca kısmının (bazı hocaların) hadis okumaları var. Bir hadis kitabını, manasına, hükmüne bakmadan, usul bakımından incelemeden hatim okur gibi okuyorlar, bitince de dinleyenlere icazet veriyorlar.
Hoca kısmına -yukarıda ifade etmeye çalıştığım manevi etkilenme hariç- böyle hadis okumak yakışmaz; hocalar hadisleri, hadis ve fıkıh usulünü uygulayarak ve okutmak durumundadırlar.
Hadis kitapları rivayetlerle doludur; bu rivayetlerin kimi sahihtir, kimi değildir, hadisler Peygamberimiz'in mübarek ağzından çıktığı gibi aktarılamamıştır, akılda kalan manaları ile aktarılmıştır, bu yüzden bir hadisin birçok farklı rivayeti bulunmaktadır.
Peygamberimiz (s.a.) aynı zamanda toplum ve devlet yöneticisi, hâkim, sulh ve hakemlik yapan, eğitim yapan, bizim gibi beşerî tarafı olan, istişare eden … bir kâmil insandır. Hadis rivayetlerinin, bu niteliklerin hangisinden çıktığına dikkat etmek de hadis öğretiminde çok önemli bir dikkat noktası olmalıdır.
Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?
04:0016/03/2025, Pazar
Kur’an-ı Kerim'de, bu kitabın şüphesiz olarak Allah’tan Peygamberimiz’e (s.a.) vahyedildiğini ve insanları doğruya, hakka, iyiye, güzele yönlendireceğini ifade eden pek çok âyet vardır.
Buna ek olarak sünneti bize anlatma ve taşımada önemli rolü olan hadisler içinde “Peygamberimiz'in, Kitabı, sünneti, ehl-i beyti ve râşid halîfeleri” Müslümanlara rehber olarak bıraktığına ve “bunlara uyduğumuz sürece asla yanlışa, sapmaya düşmeyeceğimize” dair pek çok rivayet vardır.
Evet, Müslümanlar haklı olarak devamlı “Kitaba, sünnete…” uymaktan söz ediyorlar, ama bu “uymanın, tabi olmanın, izlemenin, uygulamanın” nasıl olacağı hakkında ya açıklama yapmıyorlar ya kendileri nasıl uyuyorlarsa doğru uymanın bu olduğunu ileri sürüyorlar ya “uymak demek anlamaya, yoruma, tefsire, içtihada, örnek kabul edilen uygulamalara” uymak demektir diyorlar.
Doğru olan bu sonuncu anlayıştır.
Sosyal medyayı dolduran marjinal çıkışlar, usul dışı anlayışlar bir seçenek değildir.
Şu hâlde “İslam nedir, hangisidir” sorusunu sorup cevap arayalım:
Ya usule uygun “tefsir, içtihat, anlayışların tamamı İslam’dır” diyeceğiz, aradaki farklılıkları uygulamada bir zenginlik, genişlik, çözüm seçenekleri…” olarak kabul edeceğiz -ki, doğru olan budur- veya “herhangi bir yorumu, tefsiri, içtihadı (mezhebi) yalnız bunu İslam kabul edip, diğerlerini inkâr olarak değilse de uygulama bakımından yok sayacak, araya bir de mezhepçilik ve taassup girerse ümmeti böleceğiz -ki, elbette bu yanlıştır, lakin aynı zamanda vakidir.-
Kendileri âlim olmayan Müslümanların önünde dört temel yorum (İslam anlayışı) var: 1. Kelam ve fıkıh âlimlerinin (Tefsir buraya dahildir) yorumları, 2. Sûfîlerin yorumları, 3. İslam filozoflarının yorumları, 4. Ehl-i Sünnet dışı yorumlar.
Bu yorumların ilk üçü, “Kitaba, sünnete, ehl-i beyte, hulefâ-i râşidîne” uyduklarını söylüyorlar; şu hâlde bu temel kaynaklara uymak demek, âlimler için ilimlerine, bilmeyenler için bilenlere uymak demek oluyor ve bunların hepsi birden İslam oluyor.
Fıkıh-kelam tarafında sûfîleri ve İslam filozoflarını dışlayanlar, hatta tekfir edenler var, sûfîler içinde de “İslam bizim yorumumuzdur, fıkıh ve kelam hakiki İslam’ı temsil etmez, dışa bakar, yarımdır, dini bizden öğrenin” diyenler var; bu iki yaklaşım da uygun/doğru değildir, bir şekilde te’lîf etmek doğrudur.
Önemli bir “kutsî velî hadisi” var, şöyle buyuruluyor:
“Kim benim bir velî kuluma düşmanca davranırsa ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının nezdimde en sevimli olanı, üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetler ile de durmadan yaklaşır da nihayet onu severim. Onu sevince de duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse şüphesiz veririm, bana sığınırsa elbette kabul ederim…”
Yemenli müçtehit ve müceddid Şevkânî (v.1250/1834) bu hadis üzerine 540 sayfalık bir eser yazmış ve adını “Katru’l-Velîy alâ Hadisi’l-Velî” koymuştur.
İbn Hacer’in verdiği, Şevkânî’nin de beğendiği tarife göre velî, Allah’ı bilen, O’na itaatte devamlı, ibadette ihlaslı olan kişidir. Bu tarifte geçen “itaatte devamlılık” ve “ibadette ihlas” vasıfları önemlidir; çünkü bazen de olsa nefsine ve şeytana itaat edenler velî olmadıkları gibi, devamlı ibadet ettikleri halde ihlası elde edemeyenler, ibadetlerinde şuurlu şuursuz Allah’tan başkasına yer verenler de velî değildir. Velî’yi tarif ederken “iman ve takva” vasıflarından hareket eden âyet (Yûnus:10/62-64) de bu anlayışı kuvvetlendirmektedir.
İşte bu hadis bir te’lîf örneği/rehberidir: Müslümanlar, kelamcı ve fıkıhçıların ortaya koydukları İslam’ı (şeriatı) uygulayacaklar, bu uygulama onları velîlik (sûfîlerin kâmil insan dedikleri) mertebesine çıkaracaktır.
Sûfîlerin nefis terbiyesi teknikleri, bid’at ve hurafe içermediği sürece ihlas ve ihsanı elde etme yolunda çabalardır, temrinlerdir. Bu yoldan ihlas ve ihsana ermek isteyenler elbette âlim, takvâ sahibi, tecrübe edilmiş bir mürşidin yetki verdiği bir mürşide uymalıdır.
Usulsüz sahih din ilmi; ilimsiz, şeriatsız İslam ve irşad olmaz.
Alim olmayan Müslümanlar, bir yol (yorum, anlayış ve irşad) seçerlerken bu kuralı mutlaka göz önünde tutmalıdırlar.
Şeyhi olmayanın şeyhi elbette şeytan değildir; şeyh diye kendisine uyulan bir kısım sapkın şeyhler şeytandır. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytan olsaydı Peygamberimiz (s.a.) “Size şeyhleri bırakıyorum, onlara uyduğunuz sürece sapmazsınız” derdi.
İhlas, ihsan ve maksadı hedeflemeden şeriatı uyguladığını sananlar da doğru yolda değillerdir.
Gayret kuldan, tevfik Allah’tandır.
Tek çare caydırıcı güçtür
04:009/03/2025, Pazar
Amerika’nın ahlak, hukuk, teamül tanımaz, kibir abidesi başkanı Donald Trump, Gazze’nin şahsında İslam dünyasına meydan okuyor, Filistin halkını Gazze’den sürmek istiyor, terörist İsrail’e tam destek veriyor ve son açıklama-larından birinde şöyle diyor:
“Tüm rehineleri şimdi serbest bırakın, daha sonra değil. Yoksa sizin için bu iş biter. İsrail’e işi bitirmesi için gereken her şeyi gönderiyorum. Dediğimi yapmazsanız tek bir Hamas üyesi bile güvende olmayacak… Bu size son uyarı. Hâlâ şansınız varken Gazze’yi terk etmenin tam zamanıdır.”
Peki bu akla, ahlaka, hukuka sığmaz teklifi ve tehdidi neye dayanarak yapıyor?
Savaş gücüne!
AB, BM, İnsan Hakları Belgelerini, muhtemel savaşta karşı güçleri takmıyor, gücüne güveniyor, bütün değerleri altüst ediyor.
Türkiye ve daha birçok ülke bu adamın teklifine ve İsrail’in zulmüne karşı çıkıyor, lakin şimdilik karşı duruş sözden ibaret kalıyor; halbuki İsrail’in çekinmeden ilan ettiği hedef haritasına göre sıra birçok İslam ülkesine gelecek!
Şüphe etmiyorum ki, yalnızca İslam dünyası bile savunma iş birliği yapsa karşı tarafın cesareti kırılacak, savaşı göze alamayacaklardır.
Biz de savaş istemeyiz; savaş son çare ve acı reçetedir; düşmanın canını acıtsak da kendi canımız da az çok acır. Nitekim Allah Teâlâ bu gerçeği şöyle açıklıyor:
“Düşman topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların beklemedikleri şeyleri umup bekliyorsunuz! Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir” (Nisa:4/104).
“Düşmanı takip konusunda gevşek davranılmaması tâlimatı Uhud Savaşı sonrasındaki takibe işaret etmektedir” diyenler olmuşsa da tefsircilerin çoğuna göre bütün zamanları, düşmanları ve savaş hallerini içine almaktadır. Müminler daima düşmanları hakkında bilgi sahibi olacaklar, gerektiğinde onlardan önce davranarak askerî harekât gerçekleştirecekler, barışı devamlı kılabilmek için savaşa devamlı hazır olacaklardır. Evet, bunu yapmak düşmanlarından daha çok müminlere yakışmaktadır. Çünkü inkârcıların ebedî hayatta bir beklentileri yoktur, müminlere zarar verdiklerinde elde edecekleri kazanç bu dünya ile sınırlıdır. Müminler ise dünyada barış, huzur, güven ve helâlindan maddî menfaat elde etmenin yanında, hatta bunların ötesinde Allah rızâsını elde etmek ve bunun da sonucu olarak ebedî hayatta mutlu olma fırsatını yakalamak gibi teşviklere mazhar bulunmaktadırlar.
Savaş değil de adil barış istiyorsak bunun çaresi caydırıcı güçtür.
II. Mahmut zamanında ve sonrasında yaşamış hekimbaşı, şair, edip, kazasker, âlim… Abdülhak Molla’nın şu beyti meşhurdur:
“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz ü felâh Hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salâh.”
Ve Kur’an:
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir” (Enfal:8/60).
Caydırıcı güç edinme emri evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir örnektir. Bunun günümüze yansıyan anlamı ise “en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile diğer araç gereçler, askerî eğitim, strateji gibi savunma ve zafer için gerekli her türlü askerî güç, imkan ve hazırlıklar” demektir.
Bu konuda önceki yönetimlerin engelleme, ihmal ve/veya hainliği yüzünden geç kalmış olsak da caydırıcı güç edinmek için gece gündüz çalışmamız, bir de farklı imkanlara sahip diğer ülkelerle iş birliği yapmamız geciktirilmesi caiz olmayan çaredir.
Bu yolda çabalayanlardan Allah razı olsun.
.Kurtuluş Savaşı'nı kim yaptı/kazandı
04:002/03/2025, Pazar
Türkler isimli Tarih Ansiklopedisinin 15. Cildinde, sayın Prof. Metin Ayışığı’nın kaleme aldığı “Kurtuluş Savaşı Sırasında İstanbul Hükümetleri İle Kuvây-ı Milliye Arasındaki Münasebetler” başlıklı 32 sayfalık, sağlam belgelere dayalı bir makale var.
Bu makalede Kurtuluş Savaşı’nı, gökten inmiş veya yerden bitmiş bir devin değil, saltanatı, halkı ve askeri ile bir bütün halinde milletin kazandığı anlatılıyor.
Ninelerimizin bize anlattığı Battal Gazi benzeri masalların, yıllarca bütün halkımıza anlatılmasından bıktık. Milletin gerçeği bilme hakkı var; bunu da haktan yana ilim adamlarımızdan öğreneceğiz. Makalede, Padişah’ın ve Meb’ûsan Meclisin Sevr’i imzalamadıkları da kaydedilmiştir.
Aslında bu makalenin tamamının okunmasını tavsiye ederim, burada sonuç gibi bir özeti sunacağım:
“... Damat Ferit Hükümetleri, ülkenin bağımsızlığı için teslimiyetçi politikalar izlemiş, bunun dışındaki hükümetler açık veya gizli olarak Kuvâ-yı Millîye’yi desteklemekten çekinmemişlerdir. Bilhassa Harbiye Nezareti ve Meclis-i Vükela’da görev alan vatanseverlerin bir devlet adamı ciddiyeti içinde işgalcilerin keyfî davranışlarına şiddetle karşı koydukları görülmektedir. Kuvâ-yı Millîye’yi, Kuvâ-yı gayr-ı millîye olarak nitelendiren Damat Ferit, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını gıyaben idama mahkûm ettirdiği gibi, İstanbul’da bulunup, Kuvâ-yı Millîye’ye destek verenler üzerinde de baskı kurmuştur. Ancak Ali Rıza Paşa Hükümeti ile yeni bir sayfa açılmış, bu hükümet zamanında Kuvâ-yı Millîye daha da güçlenmiştir. Salih Paşa’nın sadareti sırasında gelişen hadiseler, işgallere karşı direniş ve alınan kararlar; Millî Mücadele’yi haklı olduğu davada meşru zeminlere oturtmuştur. Burada Ankara’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki yeri ve hizmetleri tartışılmayacak boyuttadır. Ancak İstanbul’da Damat Ferit Hükümetleri dışındaki hükümetlerin; bilhassa Ahmet İzzet, Ali Rıza, Salih ve Ziya Paşa gibi Kuvâ-yı Millîye hareketine destek vermiş olan askerlerin doğrudan görev aldıkları kabinelerin Millî Mücadele’deki hizmetleri küçümsenmemelidir.
Son Osmanlı Hükümeti Dönemi’nde İstanbul’daki depolarda bulunan çok sayıda silah ve cephane Anadolu’ya kaçırılmış, hükümet merkezindeki yabancı silah firmalarına açıkça siparişler verilmiş, yüzlerce yetenekli genç subay kolaylıkla Anadolu’ya geçirilmiştir. Nihayet, Nezaret ve dairelerde askeri ve siyasî bütün faydalı bilgiler hızla Anadolu’ya iletilmeye çalışılmıştır. Memleketin feci durumu karşısında elde bulunan tek savunma ve direniş gücüne yardım etmeme, ya da onu zayıf düşürecek bir zıtlaşma içinde olmamışlardır. Ayrıca ülkeyi sömürge haline getirmek isteyenlerden himaye dilenmek gibi, bir hıyanet ve alçaklık içinde olmadılar.
Bu mücadele, bir büyük milletin yeniden var oluş savaşıdır. 21 Ekim 1920 tarihinde iktidara gelen son Osmanlı Hükümeti olan Tevfik Paşa kabinesinin Anadolu mücadelesine katkısı inkâr edilemez. Bu hükümet döneminde İstanbul Polis Müdürlüğü’ne getirilen, aynı zamanda Milli Müdafaa Teşkilatı merkez heyeti başkanı olan Miralay Esat Bey ile Harbiye Nazırlığına getirilen Ziya Paşa’nın çok büyük hizmetleri olmuştur. İstanbul halkı askeri, memuru, işçisi, esnafı, aydını her kesimden insanı ile hep Anadolu hareketinin yanında yer almıştır. İstanbul’daki cemiyetler içinde Hilâl-i Ahmer’in, gizli teşkilatlarda görev alan sivil ve askerî memurların olağanüstü hizmetleri olmuştur. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in, “İstanbul, Ankara ile birlikte hem ağlamış ve hem de gülmüştür” sözü bir gerçeği ifade etmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak, Salih Paşa’nın sadareti sırasında ve onun yardımıyla Anadolu’ya geçmiş olan Yusuf Kemal Bey, İstanbul basınına vermiş olduğu beyanatta, İstanbul’un yalnız gözyaşlarıyla değil, daha başka suretlerle de mücadeleye iştirak etmiş olduğunu, davanın Anadolu davası değil, milli bir dava olduğunu söylemiştir. Damat Ferit Hükümetleri hariç, diğer İstanbul Hükümetleri iki taraflı bir siyaset izlemiştir. Görünürde milli hareketin karşısında, ama gizliden gizliye onun yanında idiler.
Bir büyük milletin yeniden var olma savaşını verdiği bu muazzam mücadelede Ankara Hükümeti, son Osmanlı Hükümeti’ne göre çok daha tutarlı, birlik ve beraberliğin en üst seviyeye çıktığı bir politika izlemiştir. İstanbul Hükümeti ileri gelenlerinin basına verdiği beyanatlara, ileri sürdükleri görüş ve düşüncelere bakıldığında, Ankara’nın istekleri ve Misâk-ı Millî ile büyük paralellik taşıdığı anlaşılmaktadır. Misâk-ı Millî konusunda Anadolu ve Trakya’nın düşman orduları tarafından boşaltılmadan barış görüşmelerine girişmenin faydasız olacağına inanan Ankara, o yolda yürümeye devam etmiştir. İstanbul ise, Anadolu’nun gerçek gücünü hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamadığından, daha temkinli ancak ürkek bir politika izlemiştir. Ancak, Ahmed İzzet Paşa’nın önce Dahiliye, sonra Hariciye Nazırı olarak görev yaptığı, Tevfik Paşa’nın başkanlığında kurulan son Osmanlı Hükümeti’nin icraatları ve Anadolu Harekatı karşısındaki tutumu, Damat Ferit hükümetlerine göre çok farklı bir çizgidedir. Avrupa’yı uzun süre barış umuduyla oyalayan son Osmanlı Hükümeti’nin göz yummasıyla, İstanbul’da bulunan silahlar ve cephane aralıksız olarak Anadolu’ya nakledilmiştir. Bunun yanı sıra Avrupa’dan her türlü silahın yedek aksamı ve askerî ihtiyaçların getirilmesi için Kuvâ-yı Millîye tarafından serbestçe pazarlıklar yapılmış, kontratlar imzalanmış, çok sayıda subay Anadolu‘ya geçirilmiştir. Nihayet İstanbul’daki nezaret ve daireler askerî ve siyasî tüm faydalı bilgileri hızla Anadolu’ya iletmeye çalışmışlardır. Bu yardımların İnönü, Sakarya, Dumlupınar ve Başkumandanlık Muharebelerinde çok büyük katkıları olmuştur. Anadolu’nun İstanbul‘daki memurları gizli olarak faaliyet gösteriyorlarsa da, bu faaliyetlerden Harbiye, Hariciye Nezaretleriyle, Merkez Kumandanlığı ve Polis Müdürlüğü haberdardı. Dolayısıyla son Osmanlı Hükümeti, memleketin feci durumu karşısında, elde bulunan tek savunma gücüne yardım etmeme gibi bir şey yapmamış, ya da onu zayıf düşürecek bir zıtlaşmaya gitmemiştir.
İstanbul çekmiş olduğu bütün sıkıntı ve acılara rağmen, milletçe kazandığı haklı gururunu kendine has tavrı ve ağırbaşlılığı ile kutlamıştır. Bu bakımdan İstanbul’un, Millî Mücadele’de üzerine düşen vicdan görevini hakkıyla yerine getirdiği kanaatindeyiz. Halbuki Millî Mücadele’ye bütün kalbiyle ve varlığıyla katılmış olan fedakar ve kahraman İstanbul bugüne kadar yeterince anlatılamamıştır. Dileğimiz, çok geç kalınmış olsa da bu çalışmayı diğerlerinin takip etmesidir.
Akrep deliğine parmağımızı daha kaç kere sokacağız!
04:0023/02/2025, Pazar
Sevgili Peygamberimiz (s.a.), “Mümin, bir (aynı) delikten iki kere ısırılmaz” buyuruyor.
Ey müminler siz, aynı zehirli hayvan deliğinden kaç kara ısırıldınız, kaç kere sokulduğunuz halde ibret almayıp aynı deliğe parmağınızı yine soktunuz, düşman oyun oynadı, tuzak kurdu, aldattı, gaflete getirdi, yanlışlarınızı kullandı… ve bu yüzden çok zarar gördünüz, hâlâ iki yakanız bir araya gelmiyor, ama ibret de almıyorsunuz!
Peki niçin hâlâ ibret almıyor, aynı oyuna geliyorsunuz.
Oyun çok da bu yazıda birini ön plana çıkaracağım: Tefrika.
Osmanlı vatanı (toprağı) “Selim Han döneminde (1574) 15.162.000, III. Murat döneminde (1595) 19.902.000 km2’yi aşmıştır. Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlarına ulaştığı 1699 yılında, devletin yüzölçümü, etki alanları ile birlikte 24 milyon km2’yi buluyordu.” Şimdi yaklaşık yirmi beşte biri kadar bir vatanımız var ve bu vatan üzerinde deyim yerinde ise yetmiş iki buçuk millet yaşıyor. Ulus, vatandaş olarak bunların tamamı bir ve tek ise de “din, inanç” manasında “millet” dersek işte bu kadar çeşitliyiz.
Dost yani bu ülkede hayatı paylaşanlar ne yapıyorlar?
Bilerek bilmeyerek düşmanın eline fırsat vermek üzere farklılığı düşmanlığa, tahammülsüzlüğe, didişmeye, kaşımaya dönüştürüyorlar.
Düşman ne yapıyor?
Bu durumu hazır bulursa destekleyip parsayı topluyor.
Hazır bulamazsa ihdas ediyor, içten dıştan ajanlarla oluşturuyor!
Durum çığırından çıkınca hazır kuvvetlerine müdahale ettiriyor, ülke milyarlarca lira, binlere can kaybediyor, ortalık durulunca (düşman alacağını alınca) sil baştan kaybettiklerimizi kazanmaya koyuluyoruz.
Peki, işte bu aynı delikten sokulmak kaç kere oldu; sayısını bilmiyorum, siz sayın!
Ben, durum tespit ve tasviri ile yetinmekten hoşlanmam; elimden geldiği kadar çare ve çözüm hakkındaki düşüncemi, görüşümü de ifade etmek isterim.
Her bir grubun önünde farazi olarak iki ihtimal/seçenek var:
1. Farklı olanları yok ederek ülkenin tek halkı olup yaşamak.
Bu seçenek hem meşru değildir hem de mümkün değildir; ama düşmanın istediği buna teşebbüs etmek veya bu hedefi gündemden düşürmemektir.
2. Genel ahlâk, genel sağlık, asayiş, kamu düzeni, varlık ve bağımsızlığımız için tehlike söz ve fiil konusu olmadıkça her grubun, tek ülkenin tek vatandaşları olarak beraber yaşamalarıdır.
“Beraberlik” kelimesini ben bu manada kullanıyorum.
“Birlik” ise her bir grubun kendi üyeleri arasındaki ilişkidir.
Peki, İslâmcılar bu çözüme ne derler?
İslâmcının vazifesi kendinden başlayarak yakından uzağa bütün insanları sahih İslam’a davettir. Kılıç zoruyla davet olmaz ve İslam’da yoktur. Davet gönüllere girerek yapılacaktır. Horasan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a İslâm’ı götüren dervişler kılıçla götürmediler. Davet, tebliğ usulünce yapılır, kabul etmeyenler dinimize ve vatanımıza düşmanlığı ve saldırmayı tercih etmezlerse onlarla “iyilik ve adalet” duygu ve davranışı ile ilişki kurulur, bir şekilde beraber yaşanır.
İslâm ülkeleri arasındaki ilişki de “Bir delikten…” uyarısına muhtaçtır. Din ve vatan düşmanları önce ümmeti böldüler, sonra birbirine düşürdüler ve hâlâ bunu yapıyorlar, bir kısım İslâm ülkeleri de dostu bırakıp düşman ile iş birliği yapıyorlar.
Ümit kesmek yok. Bir yerden başlayıp birlik için seferde olalım.
Sefer bizden olacak, Allah Teâlâ da yardımını esirgemeyecektir.
Zulme karşı vicdanın sesi: Boykot
04:0016/02/2025, Pazar
Günümüzde boykot, İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü işgal politikalarıyla özdeşleşen, sonrasında küresel sisteme karşı insanlığın adalet arayışının en güçlü ahlaki ifadelerinden birine dönüştü. Boykot hareketleri, bireysel bir tüketim tercihi olmanın ötesine geçerek, küresel ekonomiyi etkileyen stratejik bir yaptırım gücü haline geldi. Böylesi önemli ve stratejik boyutları olan boykotun, etki ve sonuçlarıyla ilgili kamuoyunu aydınlatan, politika yapıcılara yardımcı olacak bilgi ve bakış açıları sunan çalışmalar oldukça sınırlı. Bu alanda yapılacak her çalışmanın büyük bir ihtiyaç ve çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
İLKE Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren İslam İktisadı Araştırma Merkezi (İKAM), Dr. Yunus Emre Aydınbaş’ın editörlüğünde “Finansal, Toplumsal ve Fıkhi Boyutlarıyla Boykot” başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda boykot ekonomik, sosyal, tarihi, finansal ve fıkhi boyutlarıyla detaylı bir şekilde ele alınıyor. Rapor sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, politikacılar ve basın kuruluşları başta olmak üzere konuya ilgi duyan herkes için faydalı bilgiler ve bu bilgilere dayanan analizler içeriyor. Rapor, boykotun işe yaradığını somut bilgi ve bulgulara dayanarak güçlü bir şekilde kamuoyunun dikkatine sunuyor.
Raporda dikkat çeken bir diğer husus ise boykotun ekonomik etkileri, politik saikleri, stratejik gücü yanında, belki de çok daha önemli bir zaviyeden, ahlâkî temsil boyutunun da değerlendirilmiş olmasıdır. Raporun editörü Dr. Yunus Emre Aydınbaş, boykotu, adalet talebinin en güçlü ahlâkî ifadelerinden biri olarak tanımlıyor. Bu minvalde boykot yalnızca bireysel bir tüketim tercihi değil, aynı zamanda kolektif ahlâkın zulüm karşısındaki refleksi olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomik yaptırım gücüne dönüşen kolektif ahlâkın bir refleks olarak zuhur etmesi elbette tesadüf değildir. Toplumumuzun İslâmî ve vicdanî vasatının sağlam temeller üzerine yükseldiğinin de bir göstergesidir. Boykotun tüm bunlarla beraber toplumsal dayanışmayı/kenetlenmeyi muhtelif veçheleriyle güçlendiren, zulüm karşısında mücadele şuurunu canlı tutan ve yaygınlaştıran bir araç olduğunu da yine raporda görmekteyiz.
Raporda, öncelikle Siyonizm’in doğuşundan itibaren uyguladığı işgal politikaları ve bu politikaların Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar üzerindeki etkisi değerlendirilmiş. Bunun yanı sıra boykot kavramının tarihsel kökenlerine ve tarihin önemli kırılma dönemlerdeki boykot uygulamaları değerlendirilmiş. İslam tarihi çerçevesinde ise Hz. Peygamber’in Mekke döneminde uygulanan Şi‘bü Ebî Tâlib Muhasarası ve Medine döneminde Kureyş kervanlarına yönelik ekonomik kuşatmaları örnek olarak yer verilmiş. Bu örnekler, boykotun İslam tarihinde de etkin bir strateji olarak uygulandığını göstermektedir.
Rapor, boykotun etkilerinin sadece ekonomik olmadığını, aynı zamanda uluslararası siyasette dengeleri değiştirebilecek bir potansiyele sahip olduğunu savunuyor. Bu potansiyelin daha güçlü bir şekilde ortaya çıkabilmesi için bireylerin yapmış olduğu boykotun hükümetler tarafından desteklenmesi ve tamamlanmasının gerekliliğini vurguluyor. Tamamlayıcı olarak devletlerin de uluslararası platformlarda zulüm karşısında daha etkin roller üstlenmesi ve kurumsal boykot politikalarının geliştirmesi öneriler arasında yer alıyor.
Borsa verilerinden hareketle yapılan analiz de bize boykotun ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Bu analize göre Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin yaklaşık %5’i boykot ediliyor. Verileri analiz edilen 21 hisse senedinin 18’i boykot süresince yatırımcılarına, beklenen getirilere kıyasla oldukça düşük seviyede getiri sağlamış. Bu 18 hisse senedinin piyasa değerleri boykot süresince BİST-100 endeksinden de fazla düşüş yaşayarak ortalama %33 oranında değer kaybetmiş. Borsadaki bu değersizleşmenin, şirketlerin satış ve kârlılıklarındaki düşüşle bağlantılı olduğu ifade edilmiş. Boykotun başlangıcından bugüne 21 şirketten 19’unun öz sermaye kârlılığının da ciddi seviyede düştüğü, 17’sinin de aktif kârlılık oranının kayda değer oranda azaldığı raporun ulaştığı sonuçlar arasında yer alıyor.
Rapordaki bir diğer analiz, sağlığa da çokça zararları bulunan gazlı ve şekerli meşrubatlar üreten şirket ile ilgili. Bu şirketin Türkiye’deki satışlarının boykottan önemli ölçüde etkilendiği tespit edilmiş. Boykot nedeniyle firmanın satışlarının önemli ölçüde düştüğü, boykotun bu etkisinin şirketin resmî raporlarına yansıdığı ve boykotun etkilerini bertaraf etmek için muhtelif pazarlama ve reklam etkinliklerine başvurduğu tespit edilmiş. Türkiye’deki tüketicilerin azımsanmayacak bir kısmının yapılan boykot çağrısına yanıt verdiği ve boykota aktif olarak katıldığı da raporda ifade edilmiş.
Finansal, Toplumsal ve Fıkhi Boyutlarıyla Boykot Raporu zaman ayırıp okumaya değer bir çalışma olmuş. Rapor özetle; boykotun zalim rejimlere karşı mücadelede etkili bir araç olduğunu ortaya koyarken, bunun başarılı olabilmesi için bireylerden devletlere kadar her seviyede disiplinli ve kararlı bir çaba gerektirdiğini gerekçeleriyle birlikte vurguluyor. Bireylerden toplumlara, hükümetlerden uluslararası kurum ve kuruluşlara varan geniş bir yelpazede, boykotun etkinliği ve sürdürülebilirliği açısından uygulanabilir önerilerde bulunuyor. Bu önerileri bilhassa okumanızı, okutmanızı isterim.
Zira boykot bir tercih değil, insanlık onurunu savunmak için ahlâkî bir sorumluluktur. Hak ile bâtıl arasındaki mücadelede tarafımızı belirleyen bir vicdan hareketidir. Bu hareketin başarıya ulaşması, bireylerden devletlere kadar herkesin üzerine düşeni yapmasına bağlıdır. Adalet arayışımızın somut bir ifadesi olan boykot, sadece Filistin halkı için değil, adalet ve barış için hepimize bir umut ışığıdır.
Şeytanın “Benim ufacık bir alışverişimle mi zulüm bitecek?” vesvesesine kulak asma. Evet, senin ufacık alışverişin zulmü söndürecektir. Sizi, boykota ve boykot bilincini yaygınlaştırmaya davet ediyorum. Yarın, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan da sorumlu olacağımızı unutmayalım.
Rapora İLKE Vakfının web sayfasından ulaşabilirsiniz.
Rapor: https://ilke.org.tr/finansal-toplumsal-ve-fikhi-boyutlariyla-boykot
Gönüllere girmek lâzım
04:009/02/2025, Pazar
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) Hz. Ali’ye, şu mealde bir müjde/talîmat veriyor: “Senin sayende bir kimsenin hidayete kavuşması, senin hakkında, dünyanın en değerli mal ve nimetlerinden daha hayırlıdır.”
Hidayet doğru yolu bulmaktır, Müslüman olmaktır. Son Peygamber (s.a.) bütün insanları İslam’a davet ediyor. Bu daveti doğru ve etkili bir şekilde duyanlar onu kabul etmekle yükümlüdürler; etmezlerse ne olacak ve hidayete nasıl vesile olacağız?
Etmezlerse dövmek, sövmek, öldürmek, temel insan haklarından mahrum etmek, yurtsuz yuvasız, aç susuz bırakmak… yok.
Elbette daveti kabul edenlerle etmeyenler arasında bazı hukuki ve sosyal ilişki farkları var; ama dediğim gibi zorlama yok, haklardan mahrum bırakmak yok.
Peki, hidayete nasıl vesile olacağız?
Bana bunu bir cümle ile açıkla deseler şöyle derim: “Güzel Müslümanlar olup insanlara böyle davranmakla”.
Güzel Müslüman, İslam’a göre güzel olanı yapmaya gayret eden, kötü olandan uzak kalan Müslümandır.
Tecrübem göstermiştir ki, hidayete erenlerin çoğu ya Kur’an okuyarak veya güzel bir Müslümanı tanıyarak, onun ahlak ve davranışına hayran olarak Müslüman oluyorlar.
İslam ülkesi dışında böyle Müslüman olup bir vesile ile bir İslam ülkesine gelenler ise büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, “Bu insanlar Müslüman değil mi, peki şunu şunu niçin yapmıyorlar, şundan şundan niçin uzak durmuyorlar” diye çırpınıp duruyorlar.
Hidayete vesile olmanın, vesile olan ve muhatabının durumları bakımından pek çok şekli ve yolu vardır.
Bu yazıda, Kur’an’da yer alan ve Peygamberimiz'in uyguladığı “maddi yardım ile gönüllere girme (te’lîfu’l-kulûb)” örneğini vereceğim.
Zengin hatta gayrimüslim oldukları halde kendilerine zekât verilen guruplardan biri de “müllefe-i kulûb”dur (kalbleri kazanılmak istenenler: el-muellefetü kulûbuhum).
Zekâtın sarf yerlerini gösteren âyette zikredilen bu sınıfın içinde, Hz. Peygamber (s.a.) zamanındaki tatbikata göre şu kimseler yer almıştır: a) Kendisinin veya kavim ve kabilesinin bu sayede Müslüman olacağı umulan kimseler; meselâ Mekke fethinde Hz. Peygamber (s.a.) Safvân b. Ümeyye’ye gıyabında eman vermiş, dört aylık mühlet tanımış, sonra Safvân, Müslümanlarla beraber Huneyn Gazvesi’ne katılmış, kendisine bir sürü kıymetli deve verilmiş, nihayet Safvân iyi bir Müslüman olmuştur. b) Kötülüklerini önlemek için, dilinden ve elinden zarar gelecek kimseler. c) İslâm’a yeni giren ve mâlî yardım ile İslâm’da sebat etmeleri temin edilecek kimseler; çünkü bu gibi fert ve topluluklar eski imkân ve muhitlerini kaybedecekleri için sıkıntıya düşüp yardıma, desteklenmeye ihtiyaç duyabilirler. d) Henüz Müslüman olmamış benzerlerini İslâm’a çekmek için, itibar sahibi, lider durumunda olan sağlam Müslümanlar; Adiy b. Hâtem, el-Zibirkan b. Bedr gibi. e) Yeni Müslüman olan ve henüz İslâm’a tam intibak edememiş bulunan, kâfir iken lider, başkan, itibarlı kişi durumunda olan Müslümanlar. f) Sınır başlarında yaşayan Müslümanlar ile zekâttan imtina edenleri itâate getirmek için kendilerinden istifâde edilecek Müslümanlar. (Nevevî, el-Mecmû›, c. VI. s. 196-198; Kardâvî, Fıkhu’z-zekât, s. 595-596.)
Hanefîlere ve bazı Şâfiî ve Mâlikî fakihlere göre Hz. Peygamber’den (s.a.) sonra müellefe-i kulûba zekât verilemez; bunlar, bu tatbikatın Hz. Ebû Bekr’in hilâfetinde Hz. Ömer’in müdahalesiyle sona erdiğini ve sahâbenin bu tasarrufa itiraz etmemeleriyle icmâ meydana geldiğini ve İslâm’ın güçlenmesi ile buna ihtiyaç da kalmadığını ileri sürmüşlerdir (Kâsânî, Bedâyi’, c. II, s. 45).
Buna karşı Hanbelîler ve diğer bazı fakihler bu hükmü ortadan kaldıran bir delilin bulunmadığını, mezkûr tasarrufun, ülü’l-emrin takdîrine bağlı bir uygulama tasarrufu olduğunu, bahis mevzûu şahıslar ve zamana ait bulunduğunu, devleti idare edenler gerekli gördüğünde başka yer ve zamanlarda müessesenin işletilmesine mânî teşkil etmeyeceğini, İslâm’ın zaman zaman buna ihtiyacı olabileceğini haklı olarak iddiâ etmişlerdir (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 607; İbn Kudâme, el-Muğnî, s. III, s. 666).
Günümüzde bu fasıldan, milletlerarası münâsebetlerde, Müslümanların lehine hareket etmesini temin maksadıyla, bazı gayrimüslim ülkelere, İslâm’ın yayılmasını temin maksadıyla; bazı heyet, cemiyet ve topluluklara, İslâm’ı müdafaa etmeleri için, bazı kalem ve söz sahiplerine, İslâm’a karşı olan cereyan ve faaliyetler karşısında güçlü olabilmeleri, kendilerini koruyabilmeleri için, bilhassa yeni Müslüman olmuş, fert ve toplumlara harcama yapılabileceği yerinde olarak ifade edilmiştir (Kardâvî, age., s. 609).
Din farkı gözetmeden iyilik ve yardım, hidayetin en önemli vesilesidir desek pek abartmış olmayız.
Manevî yardımın en önemlisi ise sözdür. Ne demiş Hz. Mevlânâ:
Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!
Dünle beraber gitti cancağzım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım...
Hangi eskiyi bırakacak, hangi yeniyi söyleyeceğiz?
Bu yakıcı soru ile biz de yanalım.
Bir yerden başlamak lazım
04:002/02/2025, Pazar
Her türlü ıslahata, düzeltmeye, inşa ve ihyaya bir yerden fiilen başlamak lazım.
Hep konuşmak, hep yazıp çizmek, hele de sonu gelmez tartışmalarla bir yere varılamıyor.
Teoriler pratiğe dökülmeden doğruluk ve uygunluk iddiası boştur.
Önümüzde elbette birden fazla önemli problem veya arıza var; İslamlaşma ve maddi manevi varlığımızı koruma belki bunların başında geliyor.
İslamlaşmadan maksat bir yandan Müslüman olmayanların, en uygun söz ve daha önemlisi güzel Müslümanlar olarak (temsil yoluyla) hidayete kavuşmalarına yardımcı olmaktır, diğer yandan Müslüman olduklarını beyan eden ama sahih İslam bilgi ve hayatına göre önemli eksikleri olanları (ferdi, aileyi, cemiyeti, devleti…) sahih İslam’a göre ikmal ve inşa etmektir.
Maddi ve manevi varlığımızı korumaktan maksat dinimizi, vatanımızı, bağımsızlığımızı, medeniyetimizi, ahlakımızı… düşmandan ve bozucu unsurlardan korumaktır.
Bir başka yazıda İslamlaşma konusunu biraz daha açalım inşallah.
Koruma konusuna gelince:
Sahih din kitaplarda duruyor, baş kitap Kur’an-ı Kerîm ve Efendimiz'in (s.a.) hayatı (O’nun, İslam’ı kâmil manada temsili) önümüzde yazılı olarak mevcut; bunları kimse ortadan kaldıramaz.; ama din adına ortaya konan bir takım ipe sapa gelmez açıklamalar, usulsüz yorumlar, batıl dâvalar, bid’atlar ve hurâfeler… var, bunlar İslam’ı yeni veya yeniden öğrenmek durumunda olan halkın (ve özellikle gençlerin) önünde önemli bir koruma engeli oluşturuyor. Bugünkü iletişim imkanları herkesi hatip, yazar, sinema yapımcısı, iddia sahibi, sözde allâme… haline getirdi, sosyal medya dedikleri çıfıt çarşısına girip de normal çıkmak için temellerin çok sağlam olması gerekiyor.
Temeller nasıl sağlam olur?
Önce temeli sağlam, değerlerimizin ana okulu mahiyetinde bir aileye ihtiyacımız var. Çocuk mümkün olan en küçük yaşta bu okulda eğitilmeye başlanacak. Sivil toplum ve devlet (ama daha ziyade sivil toplum) bu aileyi kurma ve koruma konusunda seferber olmalıdır.
Genci okuldan fazla etkileyen eğitim çevresi arkadaştır; arkadaş seçimi boş bırakılmayacak.
Okul ve diğer eğitim çevreleri ile sahih İslam, sağlam Müslümanlık arasında farklılık, çatışma, çelişme ortaya çıktığında -ki, sapkın ideolojilerin devletleştiği zaman ve zeminlerde bu olmuştur, bu satırları yazan kişi de çocukluk ve ilk gençlik yıllarında bunu yaşamıştır- aile, koruyucu kanatlarının altına alacağı nesli koruyacaktır ve bu tecrübe de yaşanmış az çok etkili olmuştur.
Maddi varlığımızı, hürriyet ve bağımsızlığımızı korumak için elbette öncelikle halkın, bu değerlere yönelik sevgi, sahiplenme ve koruma bilincine/duygusuna sahip olması gerekiyor.
İkinci olarak yeterli güce sahip olmak gerekiyor.
Niçin güç?
Çünkü modern giyimli, uygar görüntülü haydutlar güçlerine dayanarak, hukuk ve ahlak tanımadan zayıfların bu değerlerine saldırıyor, tahrîb ediyor ve ele geçiriyorlar.
Tek başına ve ince iken hemen kopuveren ipler birleştirilip urgan olunca kocaman gemileri çekerler; tek başlarına zayıf olan ve aynı değerlere bağlı bulunan milletler ve devletler bir şekilde birleşince koskoca haydutları caydırabilirler, durdurabilirler.
Bir yerden başlamalı.
Mesela Türk Cumhuriyetleri ve diğer Müslüman ülkeler, ticaret ve savunma antlaşmaları ve birlikleri kurarak işe başlayabilirler. Düşmanın gözü bu antlaşama ve birliklerdedir; olmasın, olursa bozulsun diye yapamayacakları ahlaksızlık ve hukuksuzluk yoktur; bu gerçek de göz önüne alınarak ince bir denge siyasetine kesin ihtiyaç vardır.
Hasılı bir yerden işe başlamalı; yoksa laf ile peynir gemisi yürümez.
O sünnet de var bu sünnet de var
04:0026/01/2025, Pazar
Kur’an-ı Kerîm “Allah’a ve Resulüne itaat etmemizi” emrediyor. Allah Teâlâ “Resûlünün yolunu izleyenleri seveceğini” bildiriyor. Peygamberimizin açıklamaları ve uygulamaları olmadan yalnız Kur’an’a göre İslam’ı yaşamak mümkün değildir; şu halde bu manasıyla sünnetsiz İslam olmaz.
Milletimizin adına sünnet dedikleri çocuk yaşta erkeklere uygulanan küçük operasyon da İslam’da (sünnette, hatta Kur’an’da) vardır. Hz. İbrahim ve İsmail sünneti uygulamışlar ve Kur’an’da Müslümanlara, Hz. İbrahim’e uymaları buyurulmuş (Nahil suresi: 16/23), bu uygulamanın kaldırıldığına dair de bir açıklama yapılmamıştır.
Diyanet (Din İşleri Yüksek Kurulu) ikinci manadaki sünnet hakkında şu açıklamayı yapmıştır:
Erkeklerin sünnet olması (hıtân), İslam’ın şiarlarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sünnet olmayı fıtrat gereği yapılan işler arasında zikretmiştir (Buhârî, Libâs, 63, 64; İstizân, 51; Müslim, Tahâre, 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 178). İslam âlimlerinin çoğunluğu, sünnet olmanın vacip (farz) olduğunu söylerken Hanefiler bunun meşru bir mazeret olmadıkça terk edilmemesi gereken bir sünnet-i müekkede olduğunu vurgulamışlardır.
Bu itibarla sonradan Müslüman olan ya da küçükken sünnet olamamış bir kimsenin sünnet olması gereklidir.
Ben de vaktiyle şunu yazmıştım:
Doğumun ilk haftasından bülûğ çağına kadar çocuklar sünnet ettirilirse de ülkemizde daha ziyâde ilkokula devam eden erkek çocuklarımızın tatil ayları başlayınca sünnet ettirilmeleri âdet hâline gelmiştir. Tırnak kesmek, tıraş olmak, belli yerlerdeki kılları yok etmek, sakal bırakmak, bıyıkları düzeltmek gibi insana yakışan, rahatlık ve temizlik sağlayan, sağlık için yararlı olan bu uygulamalar hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.) “fıtrat gereğidir, insana yakışan budur” buyurmuş, kendileri uyguladıkları gibi ümmetine de tavsiye etmişlerdir.
Başka Müslüman topluluklar sünnet operasyonu için farklı isimler kullanmışlar, bildiğime göre yalnızca Türkler buna “sünnet” demişlerdir. Sünnet kelimesinin asıl İslâmî mânâsı, Allah Teâlâ’nın müminlere örnek gösterdiği Peygamberimizin (s.a.v.) hayat tarzı, hayatında izlediği yol ve yöntemdir. Türkler çocuklarını bu isimle sünnet ettirirken bunun diğer mânâları ve faydalarından önce Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yaptığı ve tavsiye ettiği bir şey olduğunu düşünmüş, erkek çocukların hayat boyu taşıyacakları bu nişanın aynı zamanda, dînî mânâda bir sünnet sembolü olmasını istemiş olmalıdırlar. İstemişlerdir ki, erkek çocuklar sünnet oldukları gün, hayatlarını “sünnete” göre yaşama sözü de vermiş olsunlar, bu sünneti gördükçe de o sünneti hatırlasınlar.
Ümmetin yaklaşık yarısını kızlar ve kadınlar oluşturduğuna göre, erkekler için sünnetin gördüğü işi kızlar için ne görecektir? Onlar için sünnetin yerini tutabilecek bir sembol var mıdır? Eskiden Arabistan’da, bugün bazı Afrika kabilelerinde kızların da sünnet edildiklerine (küçük bir parçanın kesildiğine) dair bilgiler vardır. Ancak bu uygulama genelleşmemiş, İslâmî bir âdet/sünnet hâlini almamıştır.
Benim şöyle bir teklîfim var:
Hz. Peygamberi (s.a.v.) örnek alma niyet ve ahdinin kızlar için -erkek çocuğun sünneti yerine geçen- uygulaması örtünme olur. Kızlar ergenlik çağına yaklaşınca uygun bir törenle başları örtülür ve bu “örtünme töreni” erkeklerin sünnet düğün ve törenlerinin yerini tutar.
Anadolu’da geçen çocukluk yıllarımdan hatırlıyorum, kızlar ergenlik çağına yaklaşıncaya kadar mahallede karma yaşar ve oynardık. O gün gelince çocukluk arkadaşımız kız örtüye girer, biz erkeklerle ilişkisine de bir takım sınırlar konmuş olurdu. Biz erkekler sünnet olunca ve günü gelip ihtilâm da olunca erkek olarak büyüdüğümüzü ve hayatımıza yeni bazı sınırların ve sorumlulukların girdiğini fark ederdik. Kızlar da önce örtüye girer sonra zamanı gelince âdet görürler, böylece sınır ve sorumluluk çağları başlamış olurdu. Bugün erkekler için sünnet, kızlar için de daha ziyâde Kur’an okumaya gönderilirken baş örtüsü giydirme âdeti devam ediyor. Yavaş yavaş unutulan geleneğimiz ise -Kur’an okumak için değil- Hz. Peygamber’in (s.a.v.) rehberliğinde hayatı yaşamak için gerekli bulunan örtünme törenidir. Eskiden bu tören aile içinde, çok kere ana ile kız arasında olup biterdi. Sandıktan, genç kızlığa adım atan çocuğa uygun bir başörtüsü çıkarılır, itinâ ile ve öğretilerek başa bağlanır, gerçekten yakıştığı için bu da ifade edilir, bundan böyle “eller ile yüz” dışında kalan yerlerin kapatılması, namahreme gösterilmemesi gerektiği, bunun Allah ve Peygamber (s.a.v.) buyruğu olduğu söylenirdi.
Günümüzde örtünme töreni için çeşitli şekiller bulunabilir. Meselâ kızın ailesi, maddî imkânına uygun bir çay veya yemek dâveti yapar, kızın arkadaşlarını, bazı uygun yakınları çağırır, tören örtünme âyetleri ve meâllerini okuyarak başlar, arkasından kısa bir konuşma yapılarak örtünmenin hükmü, şekli ve hikmeti anlatılır, hazırlanmış başörtüsü uygun bir pakette getirilir, ilâhî eşliğinde paket açılır, kızın başına bağlanır, büyüklerin elleri öpülerek duâları alınır, sonra yenilir, içilir, sohbet yapılır ve tören biter. Elbette örtüye girmek için tören mecbûriyeti yoktur, tıpkı sünnet için düğün mecbûriyeti olmadığı gibi, ancak her iki törenin de eğitim ve öğretim bakımından yeri doldurulamaz faydalarının bulunduğu unutulmamalıdır.
Sosyal adalet aracı olarak nafaka (2)
04:0019/01/2025, Pazar
Vasıf ve şartlarını önceki yazımızda açıkladığımız nafaka alacaklılarını, usûl, fürû ve yan hısımlar olmak üzere üç gruba ayırmak mümkündür:
1. Fürû (çocuklar, onların çocukları)
İlgili âyet (mesela el-Bakara: 2/233) ve hadisler, çocuğun nafakasının babaya ait olduğunu açık ve kesin bir şekilde ortaya koyduğu için bu konuda görüş farkı yoktur. Baba kazanacak durumda fakat fakir olursa nafakayı, sırada ondan sonra gelen akraba temin eder ve babadan alacaklı olur.
Çocukların küçük yahut büyük, oğul yahut kız olmaları bazı farklı hükümleri gerektirmektedir.
a) Küçük oğul
Yaşıtları çalışıp kazanır hale gelinceye kadar nafakaları babalara aittir. Tahsilde, mecburi askerlikte olmak da -kazanamayacak kadar- küçük olmak gibi nafakaya hak kazandırır.
b) Büyük oğul
Oğul ergenlik çağına, çalışıp kazanabilecek hale gelince nafaka hakkı sona erer. Ahmed b. Hanbel, muhtaç olduğu müddetçe oğlun nafakasının babaya ait olduğu görüşündedir.
c) Kız çocuğu
Kız çocuğu büyük de olsa evleninceye kadar nafakası babaya, evlendikten sonra da kocaya aittir. Kızın, mirasta, oğula nispetle daha az pay almasında, nafaka hak ve borcunun da etkisi vardır: Böylece külfetle nimet paylaştırılmış, denge sağlanmıştır. Evlenmemiş kız, kendine uygun bir iş bulur ve yeterli gelir sağlarsa babasının nafaka borcu düşmektedir.
d) Torunlar
İmam Mâlik dışındaki fukahâya göre şahsın çocukları gibi torunları da nafaka hakkına sahiptirler. Torunların oğul yahut kızdan olmaları, vâris olup olmamaları bu hükmü değiştirmez. Sıra dedeye geldiğinde torunların nafakalarını temin eder.
2. Usûl (ana, baba ve bunların usûlü)
Kâfir bile olsalar ana-babaya iyi davranmayı emreden âyetler (Lukmân: 31/15) ve bu manayı teyit eden hadisler ile ilk asır uygulamaları ana, baba ve bunların usûlünün nafaka alacaklısı oldukları konusunda tereddüt bırakmamaktadır. Bütün fukahâya göre, muhtaç oldukları takdirde ana ve babanın nafakası evlada aittir. Çoğunluk dede, nine gibi usûlün de aynı hükümde olduklarını ileri sürerken İmam Mâlik bu konuda muhâlif kalmıştır.
3. Yan hısımlar
Akrabaya hakkını vermeyi (el-İsrâ: 17/26), onlara iyilik ve ihsanda bulunmayı (en-Nisâ: 4/36) emreden âyetler ile yakından uzağa akrabayı gözetmeyi, onlarla ilgilenmeyi (sıla-i rahimi), yardıma ve iyiliğe önce akrabadan başlamayı emir ve tavsiye eden hadisler1 akraba nafakasının hukuki kaynaklarıdır. Bu nasları değerlendirme ve uygulamada müçtehitlerin üç gruba ayrıldıklarını görüyoruz:
a) Hanefîlere göre kan hısımı olup, aralarında evlenme caiz olmayan akraba, şartlar gerçekleşince karşılıklı olarak nafaka alacaklısı ve borçlusu olmaktadırlar; amca, dayı, yeğen, hala, teyze bu kabildendir.
b) Hanbelî mezhebine göre, miras hukukunda göreceğimiz asabe ve belli hisse sahibi (ashâbu’l-feraiz) olarak vâris olanlar nafaka ilişkisi ile de birbirine bağlıdırlar.
c) İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi bazı müçtehitlere göre evlenme mâniine de bakılmaksızın, sıra geldiğinde birbirine vâris olanlar gerektiğinde nafaka alacaklısı ve borçlusu da olurlar. Bu içtihat, nafaka alacaklılarının çerçevesini en geniş tutan, naslara ve İslâm’ın ruhuna da en uygun olan içtihattır.
Nafaka borçlusu akraba birden fazla olursa -karı-koca, çocuk-baba arasındaki bazı durumlar müstesna- nafaka borcu, her şahsın mirasındaki payı ölçüsündedir.
Usûl, fürû ve zevcenin nafaka hakkı hâkimin hükmüne bağlı değildir; bunlar, hakları olan nafakayı, borçlunun rızasına ve hazır olmasına bakmaksızın alırlar. Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in bir sorusu üzerine Rasûlullah (s.a.) “Sana ve çocuğuna yetecek kadarını al” buyurmuşlardır.2
Diğer akrabanın nafakası, ya borçlunun rızası yahut da hâkimin hükmü ile elde edilir.
Nafakaya muhtaç olup akrabası da bulunmayan şahısların geçimlerini devlet sağlar. Fıkıh kitapları beytü’l-malın (devlet hazinesinin) giderlerini sayarken bu gibi şahısların geçimlerini de zikretmişlerdir. Rasûl-i Ekrem (s.a.), “Kim ölür de mal bırakırsa (bu mal) ailesine aittir, kim de bakılacak çoluk çocuk bırakırsa onlar bana aittir” buyurarak devletin bu vazifesini dile getirmiştir.
1.Şevkânî, Neyl, VI, 364 vd.
2.Buhârî, Büyû’, 95; Nesâî, Kudât, 31.
.Kandillerde namaz ve oruç
04:005/01/2025, Pazar
Sevgili Peygamberimizin (s.a.), vazifesini yerine getirmek için gerekli bulunan hürriyeti elde edeceği Medine (daha önceki adı Yesrib) şehrine hicretinden (göçmesinden) günümüze kadar binden fazla yıl geçti, bugün (yazıyı yazdığım perşembe günü) itibariyle 2 Receb 1446 hicrî yıla ulaşmış olduk.
Hicrî yılbaşından başlayacak olursak Muharrem ayının dinî ve tarihî yönlerden özellikleri var, bu sebeple oruçlar tutuluyor, anma toplantıları ve başkaca merasimler yapılıyor. Yapılanların dinde yerinin bulunup bulunmadığı konusu da hep tartışılıyor. Bu yazımızda yalnızca Muharrem ayının belli günlerini değil, özel olarak ibadet ve merasim yapılan diğer mübarek gün ve geceleri (bu arada Regâib kandilinde olduğumuz için kandilleri) ele almak, incelemek, dindeki yerlerini ortaya koymak istiyoruz.
Din yalnızca kurallardan ibaret değildir; onu yaşayan, hayatına uygulayan insan ferdi ve toplumunun anlayışı, duyguları, âdetleri ve bunların sosyal ve kültürel hayata yansımaları ile din hayatı canlılık ve zenginlik kazanmakta, ancak bu arada bazı bid’atler de oluşmaktadır.
Bid’at, “inanç, ibadet ve kural olarak dinde olmayan bir şeyi uydurmak ve ona yamamak, dinde varmış gibi bilmek, inanmak ve yapmaktır”. Mesela bir kimse, “Berat, Regâib, Kadir… gecelerinde şu kadar namaz kılmak gerekir, bu geceye mahsus şöyle bir ibadet vardır” derse ve bunu yaparsa bid’at gerçekleşmiş olur.
“Bid’atin ne zararı var, yapılan meşru ve faydalı bir şey ise varsın yapılsın!” denemez. Çünkü din, Allah tarafından tamamlanmış, Peygamberimiz tarafından da tam olarak tebliğ edilmiş, insanlara bildirilmiştir. Onda olmayan bir inanç, ibadet veya kuralı ona eklemek dini bozmak ve değiştirmek demektir ve bu caiz olmaz.
Bir Müslüman, yasaklanan yerler ve zamanlar dışında, Allah rızası için istediği kadar namaz kılabilir, oruç tutabilir, zikir yapabilir, sadaka verebilir... Ama bunlardan birini -İslam’da böyle olmadığı halde- “Şu yerde, şu zamanda, şu kadar yapmak farzdır, vaciptir, sünnettir, sevaptır, gereklidir...” diyerek, bilerek, bildirerek yaparsa bid’at işlemiş, dinde olmayanı ona eklemiş olur ve işte bu caiz değildir.
Belli gecelere mahsus nafile/sünnet namazlar var mıdır?
Ramazan'da, yatsıdan sonra kılınan teravih namazı vardır, sünnettir, Peygamberimiz kılmış, ümmeti de bu sünneti devam ettirmiştir. Bunun dışında belli bir geceye mahsus namaz yoktur. Beş vakit farz ve sünnet, bu namazlardan önce ve sonra kılınsın diye Peygamberimiz tarafından kılınmış, tavsiye edilmiş namazların dışında gecenin yarısından sonra kılınan teheccüd namazı vardır; ancak bu namaz belli bir geceye ait değildir. Mescidi selamlama (tahiyyetü’l-mescid) isimli iki rek’atlık bir nafile namaz vardır; belli bir gün veya geceye ait değildir. Şu halde Berat, Regâib, Mi’rac, Kadir gecelerine mahsus belli bir namaz yoktur.
Belli günlere ait oruçlar var mıdır?
Ramazan'da tutulan ve farz olan oruç dışında Peygamberimizin tuttuğu ve tavsiye ettiği başlıca oruçlar şunlardır:
* Ramazan'ı takip eden Şevval ayı içinde altı günlük oruç.
* Zilhicce ayının on gününde tutulan oruç. Hac edenler arafe günü oruç tutmazlar. İki bayram günü ile -Kurban Bayramı’nın, içinde tekbir getirilen- teşrik günleri de oruç tutulmaz.
* Muharrem ayının dokuz, on ve on birinci günlerinde tutulan oruç.
Peygamberimiz Muharrem’in onuncu günü aile reisinin evde ziyafet vermesini de tavsiye etmiştir.
* Şaban ayının çoğunu oruçlu geçirmek. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep'ten ibaret olan “haram aylarda” çokça oruç tutmak.
* Her pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruç.
* Her ayın “ak günler” diye anılan on üç, on dört ve on beşinci günlerinde tutulan oruç.
* Devamlı olarak bir gün tutmayıp bir gün tutulan (gün aşırı tutulan) oruç.
Farz ve vacip namazlar ile yukarıda sıralanan nafile namaz ve oruçlardan başka -belli zaman ve mekânlara bağlanmış, Hz. Peygamber tarafından tavsiye edilmiş ve/veya kılınmış bir oruç ve namaz yoktur.
Türkiye için hangi vizyon
04:001/01/2025, Çarşamba
“Yeni dünya düzeni (düzensizliği mi desek) içinde Türkiye’nin rolü ve etkisi ne olmalıdır?” sorusuna cevabın; siyasi, ideolojik, dinî, sosyal… gruplara göre değişik olacağı kesindir; öyle ki, bir grubun içinde araştırma yapsanız orada bile farklı cevaplar alabilirsiniz.Ben soruyu şöyle anlayıp kendimce cevap yazmayı deneyeceğim:
“Size göre, değişen dünya düzeninde Türkiye’nin rolü ve etkisi ne olmalıdır?”
Türkiye’nin bir rol üstlenebilmesi için siyasi, demokratik, antidemokratik yönetim kadrolarına göre değişmeyen bir vizyonunun olması gerekir; böyle bir ortak vizyon ne yazık ki yoktur.
Niçin yoktur?
Çünkü Osmanlı’nın yıkılışından beri -hatta yıkılış başladığından beri- Türkiye’yi yönetenler, düşünürler, yol haritası çizenler, okur yazarlar ve halk ikiye ayrıldı; bunların bir kısmı Türkiye’yi yalnızca maddi kalkınma bakımından değil, kültür ve medeniyet olarak da Batılılaştırmayı vizyon olarak benimsediler. Âkif bunları şöyle tasvir ediyor:
Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın:
“Medeniyyette teâlîsi umûmen Şark’ın,
Yalınız bir yolu ta’kîb ederek kàbildir;
Başka yollarda selâmet gözeten gâfildir.
Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı,
Aynı izden sağa, yâhud sola hiç sapmamalı.
Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark’ın beyni;
Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; ya’ni:
İçtimâî, edebî, hâsılı her mes’elede,
Garb’ı taklit edemezsek, ne desek beyhûde.
Bir de din kaydını kaldırmalı, zîrâ o belâ,
Bütün esbâb-ı terakkîmize engel hâlâ!
Bir kısmı da “Bilim ve teknolojiyi alalım, ama din, kültür ve medeniyetimiz bize kalsın, pergelin bir ayağı sabit olarak çağdaşlaşalım” diyorlardı. Yine Âkif’imiz bunları da şöyle ifade ediyor:
Bir kanâat verecekmiş bana dünyâda meğer.
O kanâat da şudur: Sırr-ı terakkînizi siz,
Başka yerlerde taharîye heveslenmeyiniz.
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;
Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.
Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin; yalnız,
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,
Kendi “mâhiyyet-i rûhiyye”niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.
Âkif, “Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin”, “mâhiyyet-i rûhiyye’niz olsun kılavuz” diyordu ama bazı düşünürlerimiz de “san’atın ve ilmin de milliyeti vardır, onları alan milliyetini de alır, bu durumda kendi rûhî mahiyeti (dini, medeniyeti, kültürü) ona kılavuz edemez” diyorlardı.
İşte bu ayrılık bugün de devam ediyor.
Bize kalsa Türkiye, öz değerlerinden (din, kültür ve medeniyetinden) asla vazgeçmeden, onlara zarar verecek bir yola girmeden maddi alanda güçlenmeli, son yıllarda aldığı mesafeyi büyütmeli, düşmanı caydıracak savunma gücünü kâmil manada elde etmeli, ne yapacağını bilmez olmuş ümmet parçalarını hikmetli bir siyasetle ve tedricen birleştirmeli, maddi hazzın ve zenginliğin delisi olmuş dünya insanlarına İslâm’ın sunduğu “bir başka düzen, bir başka haz, bir başka hayat tarzını” daha ziyade kendisi örnek olarak sunmalıdır.
. .
.
.
|
| Bugün 731 ziyaretçi (1801 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|