 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Bir şiir bir hasbihal
04:004/01/2026, Pazar
Aşağıdaki şiirimi okuyan ve sosyal medyada paylaşmak isteyen iki eski öğrencim ile yaptığımız bir hasbihali paylaşmak istedim:
Neden yahu
Gelip geçmekte dünyâdan zulümkâr bin Netenyahu
Süal yok hikmetinden akla gelmez mi neden-yahu
Kuluz, verdin bize vicdan, buyurdun canlıya kıyma
Nedir “vicdanları sapmış kara bir taş eden” yahu
Şu uygar iddiâlı Ğarb’a baktım kan içen vampir
Noel efsânesin kan rengine sokmuş, beden yahu
Nice kundakta yavru, emziren anne helak oldu
Bu uygar maskeli zalim, ona destek veren yahu
Kimi dünya hayatında kimi berzahta yanmakta
Bu zulmün âkıbetin gözleriyle var gören yahu
“Netenyâhu, neden yahu” diyen aklım diyor Hayrî
Sonunda hep kazanmıştır dönüp Hakka giden yahu
1- Ocak. 2026
Bunu bir mecrada paylaşmak istiyorlar:
“Hocam muhtemelen kaldıracaklar ama biz yine de instagrama koyduk. Çünkü yapay zekâ hazırlarken çok itiraz etti. Netanyahuyu değiştirdi ısrarla. Maalesef onların müsaade ettiği kadar düşünüyor onların müsaade ettiği kadar yazabiliyoruz. Çok üzücü. Hep deplasmanda oynuyoruz”
Cevabım:
İnsanların himmeti dağları da devirir
İman ve cihadımız bu gidişi çevirir
Bizden öncekiler de çok sıkıntı çektiler
Bir zorluğa Rabbimiz iki kolaylık verir.
Diğer öğrencim:
Hocam benim de aklıma bazı şeyler takılıyor ve Hz. İbrahim gibi soruyorum:
“Ya Rabbi senin adalet terazin şaşmaz, rahmetin gazabını da geçmiştir amenna. Peki şu an Gazze’de çadırlarda yaşamaya çalışan halk İsrail zulmünden kısmen bir soluk alacağı yerde rüzgar, soğuk ve yağmurla mücadele ediyor. Onlar bugüne kadar of bile demeden bu zulümle mücadele ettiler. Senin rızanı hep en üstte tuttular. Şimdi çok ağır imtihanla yeniden sınanıyorlar. Gazze’de yaşam savaşı veren bir oğlum var, bana mesaj atmış; “Anne hepimiz çok yorgunuz.” Demiş. O söz öyle içimde yer etti ki! Soruyorum Rabbime nedir bunun hikmeti diye”.
Cevabım:
Allah yapmıyor, insan suretinde mahluklar yapıyorlar zulmü. Zulüm varsa mazlum da olacaktır.
Soru:
Neden engellemiyor?
Engellemeyi kullara bırakıyor. Aksi halde dünya hayatı abes olurdu. “Hem buyur, hem kendin yap” gibi abes olurdu. Hikmete binâen bazen müdahalesi olur ama bu mucize olur; sünnetullah farklıdır.
-Hocam ben yağmurdan, rüzgârdan bahsediyorum?
-O eşyanın tabiatından (sünnetullah). Tedbiri de var. Onu da kullar alacak.
-Amenna
Diyanet'le hasbihal
04:0011/01/2026, Pazar
G: 11/01/2026, Pazar
52
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Niçin bu köşeden, niçin yüz yüze değil?
Hiçbir engel yok. Durumum pek elvermediği için bu defa buradan, müsait olduğumuzda hasret de gideririz.
12-18 Haziran 2017 tarihleri arasında Türkiye’de Toplumun Dine ve Dini Değerlere Bakışı Araştırması üst başlığı ile MAK Danışmanlık tarafından 30 büyükşehir ve (Ağrı, Aksaray, Artvin, Bayburt, Bitlis, Bolu, Düzce, Elazığ, Giresun, Gümüşhane, Karaman, Karabük, Kars, Kastamonu, Kırıkkale, Kırklareli, Kütahya, Nevşehir, Osmaniye, Sinop, Bilecik, Yozgat, Uşak) 23 il, 154 ilçede 5 bin 400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle yapılmış.
Bu araştırmadan, konumuzla ilgili bazı rakamlar sunacağım:
Dini bilgiye nereden ulaşılıyor:
* Yüzde 14 kitaplardan,
* Yüzde 71 İnternetten,
* Yüzde 5 din görevlilerine sorarak.
İmam Hatiplere, ilahiyatlara ve din görevlilerine güven:
* Yüzde 22 güveniyor,
* Yüzde 60 kısmen,
* Yüzde 18 güvenmiyor.
Allah’a inananlarda namaz ibadeti:
* Yüzde 16 beş vakit kılıyor,
* Yüzde 15 ara sıra kılıyor,
* Yüzde 22 özel gün ve gecelerde,
* Yüzde 12 bayramdan bayrama,
* Yüzde 30 kılmıyor.
Tarikat ve cemaatlere bağlılık:
* Yüzde 15 bağlı,
* Yüzde 20 cevap vermiyor,
* Yüzde 65 bağlı değil.
Çocuklara din eğitimi verilmeli mi:
* Yüzde 38 verilmeli,
* Yüzde 50 hayır.
* Zekâtı tam veren %14
* Orucu tam tutan %25
Bu rakamlara göre Allah’a iman edenlerin bile çoğu namaz kılmıyor.
Dini, din görevlilerinden öğrenenler yüzde 5, tarikatlardan öğrenenler yüzde 15.
Halkın yüzde 50’si çocuklara din eğitimi verilmesini istemiyor (Nitekim okullara konan seçmeli Kur’an, Siret ve İslâm bilgisi derslerini seçenler gittikçe azalıyor).
Şimdi bu tablo karşısında durup düşünelim:
Halkımızın daha dindar olmasına yardımcı olmak gibi bir vazife, bütün yapabilecek Müslümanlar için var; farz-ı kifâye var.
Dindarlık; inanmak, bilmek ve yapmakla olur.
İnanma tarafı az değil, Allah’ın varlığına inananlar %89, diğer iman esaslarına iman edenler de %75’ten aşağı düşmüyor.
Öğrenme konusu çok problemli; Diyanet görevlilerine sorarak yüzde 5, bu çok düşündürücü. (Tarikat, İmam hatipler ve ilahiyatların /eğitme durumlarını birer yazı ile ele alacağım)
Diyanet mevzuatına baktığımızda, görevlilere cami içi ve dışında birçok görev verilmiş. Misal olarak vaizleri alalım:
“Haftanın belirli günlerinde camilerde vaaz vermek, cezaevleri, hastaneler, huzurevleri ve çocuk yuvalarında vaaz ve irşat hizmetinde bulunmak, fetva nöbeti tutmak, aile ve dini rehberlik bürolarında görev yapmak…”
İmamların görevleri de bundan az değil.
Ama halk, dini bunlardan değil, büyük ölçüde internetten öğreniyor.
İnternet müftüleri ve vaizlerinden ise (birçoğundan) Allah, halkımızı korusun.
Öğretme ve eğitme bakımından Diyanet’in elinde çok büyük bir imkân var; lakin sonuç başarısız.
Sebebi?
Usul, üslûp ve araçlar eskimiş, bilhassa çocukların ve gençlerin ilgisini çekecek yenilerine ihtiyaç var. Diyanet bir şûrâ yapıp bunları tespit ettikten sonra eğitimcilerini âdetâ yeni baştan oluşturmalıdır.
Müminin miracı
04:0016/01/2026, Cuma
G: 16/01/2026, Cuma
29
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müminin mirâcını Rabbimiz kılmış namaz
Kıl namazı kardeşim budur en güzel niyaz
Tebrikleşip namazı kılmazsan bu çelişki
Emmâre nefsin dostum ibadetsiz uslanmaz
Kandil dualaşmaya vesile olur güzel
Resim çekip gönderme tebrikler olsun özel
İki satır yazınca yoruluyor mu ki el
Yaz kardeşim üşenme işleyen şey paslanmaz
Ruhla mı bedenle mi mirac diye tartışma
Akıl bilim sınırlı haddini bil ve aşma
Mucizeyi bilimle ispata da uğraşma
Mümin vahyi bırakıp safsataya yaslanmaz
Miracı yaşamaya çalışalım kardeşim
Bu mümkündür olunca ibadet benim eşim
“Ben sizinleyim” diyor bu ne kutsal birleşim
Hayri Hak âşıkları aramaktan usanmaz.
Özü eleştirmek
04:0018/01/2026, Pazar
G: 18/01/2026, Pazar
44
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ben, ülkemizde genel olarak din eğitim ve öğretiminde Diyanet, İmam Hatipler ve İlâhiyat fakültelerinin -nitelikleri ve imkanları bakımından- önde olmalarından yanayım.
Başarının en önemli şartlarından biri de öz eleştiri (nefis muhasebesi, kendini hesaba çekmek…) olduğu için önce Diyanet konusunu yazdım. İlahiyat ve İmam Hatiplerle ilgili de birer yazı kaleme alacağımı söyledim.
Değerli ilâhiyat ilim adamı Prof. Dr. Hayati Hökelekli’nin köşeme aldığım yazısı beni yazma külfetinden kurtardı, kendisine teşekkür ediyorum.
ÜLKEMİZDE İLAHİYAT EĞITİM-ÖĞRETMİNİN ÜÇ ANA SORUNU
1. Dini bilginin güncellenmesi
Din, hayatı nasıl anlamlandırmak ve yaşamak gerektiğine rehberlik eder. Bilgi ise, olguları keşfetmenin, düzenlemenin ve yeni gelişmelere ışık tutmanın, aracıdır. Dinin değişmez sabiteleri (=inanç, ibadet, ahlak) ve yeni şart ve durumlara göre uyarlanan değerleri (=muamelât) vardır. Hayatın her alanında olduğu gibi, din alanındaki bilgilerin de geliştirilmesi, dil, üslup, anlam ve anlatımların yenilenip düzenlenmesi, işlevselliğini koruması bakımından bir zorunluluktur. Toplumsal ve kültürel hayatın akışkanlığına uygun olacak şekilde, dini anlatma ve öğretmede kullanılan bilgilerin güncellenmesi, din ile hayat arasındaki uyumun sağlanmasında büyük önem taşır.
Günümüzde, son elli yılda bilimsel, teknolojik, kültürel ve toplumsal çok büyük ve hızlı değişimler yaşanıyor. Genç nesillerle yetişkinler arasındaki kültür, yaşam anlayışı ve alışkanlıkları kökten farklılaşıp başkalaşıyor. Yetişkinlerin çocuk ve gençler üzerindeki etki ve yetkisi silikleşiyor, sosyal medya ve dijital kanallarla olan etkileşim ön plana çıkıyor.
İlahiyat Fakülteleri, dini bilginin günümüz şartlarına göre üretildiği, öğretildiği en üst seviyedeki akademik kurumlardır. Fakat mevcut haliyle, dünyadaki ve toplumdaki gelişmelere uygun şekilde, kısa zamanda ders plan ve programlarını yenileme anlayış ve kabiliyetine sahip durumda değildir. Ders programları ve burada ele alınan konuların yüzde doksan beşi, güncelliği olmayan, mevcut hayata dokunmayan tarihsel konu ve olaylarla sınırlı rivayet, ölü metafizik tartışma ve iktibaslar yığını bilgilerden oluşmaktadır. Bilgiyi dini-dünyevi diye iki farklı alana bölmek, pedagojik olarak bir değer taşısa da sistematik olarak doğru değildir. Bu yüzden günümüz ilahiyatçısı eğer toplumun manevi rehberlerini yetiştirmede etkin ve yetkin bir görev yapacaksa, günümüzdeki tüm bilimlerin araştırma sonuçlarından az-çok haberdar olması gerekir. Başta insan ve toplum bilimleri olmak üzere, bilimin ve teknolojinin her alanındaki gelişmeler, yeni bir dünya görüşünün temelini oluşturuyor ve insanlar da bu yenidünyada yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu yenidünya görüşünün dışından insanlara seslenmek, onlara rehberlik etmek mümkün değildir. Sosyal medya, yapay zekâ, dijitalleşme, küreselleşme, transhümanizm, nano teknoloji, kuantum fizik anlayışı vb. konulardan uzak ve habersiz, sadece geçmiş yüzyıllarda tarım toplumunun dünya görüşü ve anlayışı çerçevesinde üretilmiş eski dini anlatım ve bilgi kaynaklarına bağlı kalarak din eğitim-öğretimi yapmak, topluma yabancılaşmak ve toplum gerçeğinden uzaklaşmak demektir.
Bu bağlamda, ilahiyat fakülteleri ders plan ve programlarını, konu ve içeriklerini her yıl gözden geçirmeli, toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde düzenlemelere yer vermelidir. Hocalar da bu anlamda yeni gelişmelere dikkat kesilmeli, kendi birikimlerini yenileyip güncellemelidir.
2. Kalite sorunu
İlahiyat Fakültelerinin öğrenci kaynağı yüzde doksan-doksanbeş imam hatiplerdir. Buradan mezun öğrencilerin en yetenekli ve başarılı olanları yükseköğrenimleri için ilahiyat dışı alanları seçmektedir. İlahiyatlara ancak vasat öğrenciler gelmektedir. Bu da eğitim-öğretimin kalitesini düşüren önemli bir sorundur. En başarılı ve yetenekli İHL öğrencilerinin (hiç olmazsa bir kısmının) ilahiyat fakültesini seçmelerine imkân tanıyan, teşvik edici cazip (karşılıksız burs, vb.) bazı uygulama ve düzenlemelere ihtiyaç vardır. Ailelerin en zeki çocuklarını İlahiyatlara yönlendirmeleri sağlanmalıdır. Günümüz ilahiyatçısının son derece zeki ve yetenekli olması, dünyadaki gelişmeleri doğru anlayıp değerlendirmesi ve dini de bu çerçevede toplumun anlayışına yaklaştırması önem arz ediyor.
3. Gelecek vizyonu
İlahiyatçılar olarak hep geçmiş olaylardan ve konulardan bahsetmek, değişmez alışkanlığımız. Bir gelecek vizyonumuz yok. Oysaki, dünyanın kaderini elinde tutan, dünyaya düzen ve intizam vermeye talip olan tüm devletler, kurumlar ve kesimler bir gelecek vizyonu ile hareket ediyor. Dünya hızla değişiyor. Gelecekte bizleri neler bekliyor, en iyi Allah bilir. Fakat mevcut şartlardan hareketle, önümüzdeki 5, 10, 20 ve 50 yılda neler olabileceğine dair bazı tahminler geliştirebiliriz. Dünyada çeşitli üniversite ve araştırma enstitülerinde ders olarak okutulan fütüroloji (=gelecek bilimi) diye bir isimlendirilen bir alan var. Mevcut gelişmelerden hareketle, hayatın her alanında gelecekte neler olabileceğine dair düşünce ve öngörülerin araştırılıp tartışıldığı bir bilimsel disiplin. ABD’de her yıl MEGATREND başlıklı yayınlar bu disiplinin bakış açıları içerisinde oluşturulur.
Bu bağlamda, “Gelecek 5-10 yıl içerisinde din alanında ne gibi gelişmeler olabilir?” sorusu etrafında “Dinin Geleceği”ni gündemimizde tutmak gerekiyor. Çünkü dünya ve ülkemiz giderek sekülerleşiyor; dinden hızlı bir uzaklaşma yaşanıyor. İnsanlar “hız ve haz kültürü”ne bağımlı, sanal bir dünyaya doğru savruluyor. Aile kurumu çözülüyor, aile çocuk sayısı azalıyor ve nüfus yaşlanıyor. Bu ortamlarda ateizm, deizm, agnostisizm gibi din dışı inanç ve tutumlar yaygınlaşıyor. Muhafazakâr ve dindar aile çocukları popüler kültürün kurbanları haline geliyor. Bu ve benzeri gelişmeleri hiç dikkate almadan din üzerine konuşmak ve eğitim yapmak suya yazı yazmaktan farksız sayılır.
Not: Hayati Hökelekli kardeşimiz Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde Din Psikolojisi öğretim üyesi ve Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yaptı, önemli eserlere ima attı ve halen emeklidir.
İslâm’da devlet ve siyaset var mıdır?
04:0025/01/2026, Pazar
G: 25/01/2026, Pazar
45
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyaset kavramı bugün, bazı metinlerde şöyle açıklanıyor:
“Birden fazla kişiyi etkileyen kararlar almak ve uygulamak siyasetin temelidir. Hükümet etme sanatı olarak da tanımlanır; kamu otoritesinin, genel kurallar çerçevesinde (özellikle kamu hukuku ve toplumsal değerler doğrultusunda) yönetimi sağlama sürecidir. Siyaset, yalnızca devletle ilgili değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın her alanında görülebilir.”
Kişinin Müslümanlığı, inanmak, bilmek ve yapmakla gerçekleşir. İslam’a iman eden, dini doğruca öğrenen Müslümanların fert, aile, cemiyet ve bütün insanlığa yönelik ilâhî emirlere uygun yaşaması (yapmak) farzdır. Bu farz, imkanlar çerçevesinde yerine getirilir, Allah Teâlâ kulunu, gücünün yetmediği bir şey ile yükümlü kılmaz, imkanlar daraldığında hikmete riayet edilerek genişletilir.
Laik sistemlerin ilkesi dini, devlet ve siyasetten ayırmaktır.
Vahiy ve din, İslam’ı diğer sosyal kurumlardan (ilim, siyaset ve ekonomiden) ayırma ve dinin bunlara müdahalesini önleme hüküm ve talimatını getirmemiştir. Tam aksine temel kaynaklarda, ferdi ve cemiyeti ilgilendiren hemen her şey hakkında ya doğrudan ya dolaylı olarak emir, tavsiye, bilgilendirme, yol gösterme… vardır.
Kur’an-ı Kerim ve Sünnet kaynakları ile asırlar boyu sahabe, tâbiûn ve diğer nesillerin icmaı ile sabittir ki, İslam’a göre düşünce, duygu ve düzen sahalarında insan kendi kendine yeterli değildir, onun bir ışığa ve irşada ihtiyacı vardır; bu ışık vahiydir, vahiy sayesinde insan diğer yeteneklerini fıtrat ve amaca uygun olarak kullana-bilecektir, rotasını hedeften saptırma-yacaktır, içtihat ve icma da bu çerçeve içinde gerçek-leşecektir. Kitap ve Sünnet -ki birincisi yalnızca Kur’an-ı Kerim’dir, ikincisi ise Hz. Peygamberin, âdet olmayan, dini tamamlayan sözleri ve uygulamalarıdır- ilmin kesin verileri ile çatışmaz, çelişmez; böyle bir görüntü varsa ya nakil sahih değildir ya anlama yanlıştır yahut da ilmin verisi kesin ve doğru değildir. Çözüm dini; sosyal hayattan, siyaset ve ekonomiden ayırmak, dinin bu sahalara müdahalesini önlemek değildir, çözüm çatışma görüntüsünü yukarıdaki şıklarda arayarak gidermektir; dinin irşadını ahkâm ve talimatını, akıl ve bilim ile ortak olan, bunların da yetkili oldukları sahada, aklı ve ilmi kullanıp test etmektir; aklın ve ilmin ulaşamadığı sahalarda ise doğruyu, faydalıyı, iyi ve adili bulmada dini yegâne rehber olarak kullanmaktır.
Dinin toplum içindeki fonksiyonunu yalnızca ahlak, tezkiye ve denetlemeye hasretmek İslam’a göre değildir. Ayrıca böyle bir anlayış Batılı manada laikliğe de gerçek manada İslam’a da ters düştüğü için kimseyi memnun etmeyecek, taraftar bulamayacaktır.
İslam’ın diğer inanç mensuplarına din ve vicdan düşünce ve beyan hürriyeti verdiği, kendi aralarındaki ve daha ziyade hususi hukuk alanına giren ihtilafları kendi din ve inançlarına göre çözme imkânı bahşettiği bilinen bir gerçektir. Ancak bu, Batılı manada bir çoğulculuk olarak yorumlanamaz. İslam’ın –varsa- çoğulculuğu yukarıdaki satırlarda açıklandığı manadadır. İslam Devletinde ve toplumunda üstün topluluk (hayırlı ümmet) Müslümanlardır, hak din İslam’dır, hedef zorlamadan dinleyenlerin Müslüman olmalarını (hidayete ermelerini) sağlamaktır, toplum ve eğitim düzeni; Müslüman çocuklarının dinden uzaklaşmalarını, başka din ve inançlara girmelerini sağlayacak şekilde değil, Müslümanların dinî hayatlarını koruyup geliştirecek ve başkalarını da -zorlamadan- İslam’a kazandıracak şekilde kurulacaktır. Bu amaç da -dine, ahlaka, hukuka, ekonomiye, siyasete…ait- düzenlerin/düzenlemelerin birbirinden, su geçirmez kaplar gibi ayrılmasına engeldir. Müslümanların başka bir hukuk sistemi seçme hakkı da yoktur.
Hasılı İslam dini ilme, ekonomiye, yönetime yön verir, bunları yönlendirir, iyiden, doğrudan, faydalıdan ve adaletten sapmalarını engeller, ancak bu fonksiyonu yerine getirirken teokrasiye, baskıya, istismara sebebiyet vermez; usulüne göre meşruiyet tanıma, serbest (mubah) saha, ehliyet, emanet, adâlet, maslahat, zaruret, ilahi vekalet, içtihat, icmâ ilke ve usulleriyle dengeyi sağlar tıkanmayı önler.
Bu bilgileri, lüzum gördükçe tekrar etmekten geri durmayacağım.
Uygulamadaki önemli yanlışlara ve tehlikeli davranışlara da bir başka yazımda yer vereceğim, inşallah.
İslâmî siyaset ve devlet
04:001/02/2026, Pazar
G: 1/02/2026, Pazar
39
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazımı şöyle bitirmiştim: “Uygulamadaki önemli yanlışlara ve tehlikeli davranışlara da bir başka yazımda yer vereceğim, inşallah.”
Her şeyden önce, İslam’ın fertten ve ümmetten talepleri siyasetsiz ve devletsiz yerine getirilemez; bu sebeple de siyaset ve devleti dinden ayrı tutmak İslam’ın tabiatı ile uyuşmaz. Ancak şartlar İslâmî devletin ve yönetimin oluşmasına elvermemişse İslam da ortadan kalkmaz, yok olmaz; Müslümanlar her hal ve şartta güçlerinin yettiği, rejimin imkan tanıdığı kadarı ile İslam’ı hayatlarına uygularlar.
“Güçlerinin yettiği kadar” ne demektir?
Bu sorunun cevabı teoride tartışılmıştır.
Sonu topyekûn kırılma da olsa İslâmî devlet ve düzeni kurmak için isyan ve mücadele edilir.
Bu görüşü Ehl-i Sünnet kabul etmemiştir.
2. Sabredilir, dua edilir, yapılabilen ibadetler vb. yapılır, sonuç Allah’tan beklenir. (Ehl-i Sünnet’ten buna katılanlar vardır.)
3. İmkanların oluşması beklenir ve bunun için çalışılır (Bu da Ehl-i Sünnet’e ait görüştür.).
Bu teorik açıklamalar karşısındaki uygulamaya bakalım:
1. Ehl-i Sünnet’e göre şartlar oluşmadığı halde kendilerine göre bir İslam tarif edip silaha sarılanlar ve sarılmayanları, kendilerine katılmayanları tekfir edenler, öldürenler oluyor; bu bir çeşit intihardır, sapmadır ve caiz değildir. (İslam’ın ve ümmetin düşmanları ya bunları icat ediyorlar veya kullanıyorlar).
2. “Müslümanlar her çeşit rejimde yaşarlar, ibadetlerini yaparlar, devlet ve siyaset onların işi değildir, İslam ile laiklik bağdaşır” diyenler ve Müslümanlara bu yolu gösterenler. Bu da sapmadır.
3. İslam’a uygun olmayan siyasi sistem ve rejim içinde yaşayan (ümmeti teşkil etmek üzere hicret imkânı da bulamayan) Müslümanlar, “Ehl-i Sünnet’e göre yapabildikleri kadar” dinlerini yaşarlar. Mesela:
a. İslam’da hakemlik uygulaması vardır, laik sistem, Müslümanların dâvalarını kendi kurdukları hakemlik sisteminde çözmelerine mâni olmaz.
b. Demokratik anayasanın tanıdığı, laikçilerin engellediği haklarını almak için usulüne göre mücadele edebilirler (Başörtüsü, imam-hatipler, üniversitelere giriş, devlette uygun görev, faizsiz sigorta ve finansman… böyle elde edilmiştir).
c. Kreşten başlayarak özel okullar açabilirler, burada doğru ve tam İslam’ı öğretir, çocuklarını Müslüman olarak yetiştirmeye gayret edebilirler.
d. Müslüman halkların birbirinden kopuk ulus devletlerinin olması İslam’a göre değildir; zaruret bu olguyu doğurmuş olabilir, ama Müslümanlar, bu ulus devleler arasında bir şekilde birlik kurmak ve ümmeti oluşturmakla yükümlüdürler; bunun için canla başla çalışabilirler…
Demek ki neymiş?
Kırmadan, dökmeden, kırılmadan, dışlamadan, parçalamadan, çatışmadan (fitne çıkarmadan) yapılabilecek çok şey varmış!
Kendimizi eleştiriyoruz
04:008/02/2026, Pazar
G: 7/02/2026, Cumartesi
49
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyeliğinden emekli Mustafa Öcal, “Bir Hasbihal; İlâhiyat mı, İslâmî İlimler mi?” başlıklı bir yazı kaleme almış. Bu uzun yazının kendimizi eleştirme ile ilgili son kısmını paylaşacağım. Birkaç yerde parantez açarak küçük katkılar yapacağım.
Şunu bir daha ifade etmek isterim:
Ülkemizde ve dünyada, İslam’ı doğru anlamak, anlatmak, yaşamak, yaşatmak ve yaymak için gayret eden ehliyetli ve ihlaslı bütün kişi ve kuruluşları sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Yolları açık olsun, ama ben, ülkemizde başat hizmeti, imam hatipler, ilahiyat fakülteleri ve Diyanet İşleri Bakanlığının üstlenmesinden yanayım. Başarı, iddia ile değil, alınan sonuç ile değerlendirilir. Sayın Öcal’ın verdiği rakamlar ve alınan sonuç bizim için düşündürücü ve hareketlendirici olmalıdır. Evet, biz kendimizi hesaba çekiyor ve eleştiriyoruz, diğer cemaat, tarikat, medrese vb. nin de bunu yapmalarını bekleriz; bizim özü eleştirmemizi, kendileri için başarı puanı olarak kaydetmemeli, onlar da mevcut sonucun sorumluları arasında oldukları için oturup düşünmelidirler. En olmaması gereken tutum ve davranış bahane aramak, topu başkalarına ve şartlara atmaktır. Marifet, olumsuz şartlarda başarmaktır!
Gelelim sayın Öcal’ın yazısına:
“Son 40 yıl içinde Diyanet İşleri Başkanlığının din hizmetleri sınıfında görev yapanlarla, Millî Eğitim Bakanlığında görev yapan ilâhiyat fakültesi mezunlarının sayısı yaklaşık 170 bin civarındadır. Tahminî olarak 30 bin civarında da emekli olanları eklersek toplam 200 bin civarında yüksek din öğrenimi almış insanlarla 1980’li yıllardan beri bu alanda hizmet yapılmış, yapılmaya devam edilmektedir. Peki, bu kadar İlâhiyat mezunu ile din eğitimi öğretimi yapılan ülkede toplumun dinî, ahlâkî ve sosyal hayatındaki gelişmişlik ve memnuniyet durumu nedir? Bu sorunun bütün ilâhiyatçı akademisyen ve mezunlar tarafından irdelenerek makul cevap ve çözüm yolları bulunması için gayret sarf edilmesi gerektiğine inanıyoruz…
Son yıllarda İlâhiyat camiası olarak bir hayli dünyevileştik. Sanki ihlâsımızda azalmalar oldu. İdeallerimiz za’fa uğradı. Dinî eğitim ve hizmet konusunda fazla derdimiz kalmadı dersek yanılmış mı oluruz?
(Yanılmıyorsunuz, lakin bu ârıza yalnız bizim camiaya mahsus değil, zamanın ruhuna şeytan sızdı, oradan da camiayı etkiledi. “İhlâsımızda azalmalar oldu, ideallerimiz za’fa uğradı, derdimiz kalmadı” şeklindeki tespit doğru; bunun sebeplerini ilmî araştırma ve soruşturmalarla ortaya koymak, çareyi de buna göre aramak gerekiyor. Camiamızın düşünce ve hareketini karizmatik kişiler oluşturup yönetmiyor -ki, bu bizim için bir şanstır- biz, ortak akıl, inanç, düşünce, duygu ve dâva çerçevesinde biz olmalıyız; bunu nasıl başaracağımızı da dertli olanlar bir araya gelerek planlamalıdırlar. H.K.)
…Akademik unvanları kazanmış olanlarımız bir tükenmişlik, bitmişlik sendromuna mı yakalandılar? Tüm ilâhiyat fakültelerinin dergilerinde yayımlanan makalelerin yüzde kaçı Doç. ve Prof. unvanlı akademisyenlere aittir?
Akademisyenlerimiz öğrencilerine kendi alanlarıyla ilgili bilgi kazandırmaya çalışırken meslek aşkı ve ideali de kazandırabiliyorlar mı? Mezunlarımız ne kadar samimi ve ihlâslı hizmet yapmaktadırlar?
Milli Eğitim Temel Kanunu, her branştaki öğretmen adaylarının ve tabii İlâhiyat mezunlarının; genel kültür, özel alan (meslek) bilgisi ve pedagojik formasyon kazandırılarak yetiştirilmesini istemektedir. Kanaatimizce bu üç vasfa bir de ahlâkî şahsiyet / kişilik ve karakter gelişimini eklemek gerekir. Zira yalnızca kanunun belirlediği üç vasfı haiz olarak yetiştirilenler iyi bir ahlâkî şahsiyet ve karakter sahibi değilse, diğerlerinden seviyesi ne olursa olsun yetersizdir, hakkıyla görev yapmaya elverişli değildir. Onun için ilâhiyat fakültelerinde yetiştirilen gençler her şeyden önce iyi bir ahlâkî kişilik ve dâva sahibi kılınmalıdır; tabii bu da İlahiyat hocalarının formasyonuna bağlıdır. Unutulmamalıdır ki; her İlâhiyat mensubu ve mezunu toplum nezdinde fakültesini ve okumuş Müslüman tipini temsil etmektedir.
(Kendisi muhtac-ı himmet bir dede
Nerde kaldı gayriye himmet ede” H.K.)
Mezunlarımızın çoğunluğu, lisans döneminde edindikleri bilgilerle yıllar boyu kendilerini yenilemeden imam hatip liselerinde ve diğer okullarda sınıfa girip klişeleşmiş cümlelerle konu tekrarı yapmaktan başka ne yapıyorlar? Onlardan önemli bir kısmı geçmiş yıllarda bu konuda söz açıldığı zaman; “Resmî ideoloji doğrultusunda hazırlanan müfredat ve ders kitapları ile okullarda gerçek anlamda din eğitimi-öğretimi yaptırılamıyor, çocuk ve gençlerimize İslâm’ın özüne uygun sağlıklı bilgiler kazandıracağımız bir ders olsa…” demiyorlar mıydı?”
2012-2013 öğretim yılında isteğe bağlı olarak bir değil; “Temel Dinî Bilgiler”, “Kur’an-ı Kerim” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı” isimli üç ders birden konuldu. Öğrenciler bu derslerden birini seçmek mecburiyetindeler. Bu derslerden hangileri daha çok tercih ediliyor, tercih edilenlerden ne kadar verim elde edilebiliyor? Şayet beklenen verim elde edilemiyorsa bunun vebali kime / kimlere aittir? Tüm ilâhiyat fakültelerindeki akademisyenlerin de mezunların da bu konuda kendilerini bir nefis muhasebesine çekmeleri gerekmez mi?
Ne dersiniz?!..”
(Gevşemenin ve ümitsizliğin, din eğitim ve öğretimi hizmeti veren Müslümanla bir işi olamaz. Şu hâlde ey ilâhiyât camiası -İsmet Özel Bey’in deyişiyle- “Toparlanalım, gitmiyoruz.” H.K.)
Baktığınız yere göre
04:0015/02/2026, Pazar
Toplumdaki çevreniz, inancınız, dünya görüşünüz, içinde bulunduğunuz hal ve şart, dâvanız… bunlara “yeriniz” diyelim; olaylara, şahıslara, değerlere, kültür ve medeniyete, dine…oradan bakıyorsunuz; böyle olunca da birinin ak dediği size kara, birinin kara dediği size ak görünüyor.
Türkiye’de dindarlaşma ve dindarlaşmanın keyfiyeti konusunda aynı zaman ve mekânda insanın durduğu “yere” göre birbirine zıt iki değerlendirme çokça dillendiriliyor:
1. “Ülkeye şeriat geliyor-hatta geldi- Cumhuriyet’in kazanımları bir bir yok ediliyor, böyle giderse geleceğimiz karanlık, baskıcı bir rejimin cenderesine düşeceğiz, ‘laiklik elden gidiyor’…” diyenler var.
2. Din elden gitti, insanlar dinden kaçıyor, İslamcılık -bazılarına göre bu iktidar yüzünden- öldü, gençleri kaybettik, kapitalist dünya sistemi dini de araç haline getirdi; samimi, çevresini de kendini de kandırmayan dindar sayısı gittikçe azalıyor… diyenler de var.
Dedim ya herkes bulunduğu yerden bakıyor ve gördüğünü veya ona gösterileni söylüyor.
İlmî araştırmalara bakıldığında sonuç: Tam olarak ne o, ne de bu.
Bir kere Türkiye Cumhuriyeti’nde kökten rejim değişikliği mevcut şartlarda imkânsıza yakın bir ihtimaldir. İrticadan, şeriat tehlikesinden söz edenlerin buna inandıklarını sanmıyorum: Batı’daki İslamofobi gibi, başka maksatlarla tehlike icat ettiklerini, bazı safdilleri de buna inandırarak siyasi veya ideolojik hedeflerine malzeme yapmak istediklerini düşünüyorum.
Din elden gitti diyenlere gelelim:
Cuma namazını kıldığım camide, mübarek Ramazan da yaklaştığı için midir bilmem, caminin altı ve üstü lebaleb doldu, cemaatin yaş ortalamasını tahmine çalıştım, yaşlılar daha az idi, çoğunluğu orta yaş grubu teşkil ediyordu, cumanın farzından sonra hemen çıkanlar oldukça az idi, dört rekat son sünneti kılanlar daha çok, ek namaz kılanlar daha az idi.
Evet, biliyoruz ki, aynı saatte sokaklar, iş yerleri, çarşı pazarlar da yükümlü oldukları halde cuma namazını kılmayanlarla dolu idi.
Dindar, dini olan, dine inanandır (iman), uygulama (amel) eksik de olsa iman eden mümindir, Müslümandır.
Ülkemizde iman edenlerin oranını yapay zekaya sordum, şu cevabı verdi:
“Türkiye'de halkın büyük çoğunluğu İslam'a inanmaktadır. 2019 Optimar anketine göre nüfusun %89,5'i Müslüman olarak tanımlanmıştır. 2023 yılında yapılan diğer anketlerde ise Müslüman olma oranı %80 civarında bildirilmiştir. Ayrıca, Allah'a inanmayanlar nüfusun yalnızca %5,7'sini oluşturmaktadır. Bu veriler, Türkiye'nin hâlâ çok yüksek oranda dini bir toplum olduğunu göstermektedir”.
Beş vakit namaz kılan az olsa da cuma ve bayram kılan, oruç tutan, kendini Müslüman bilen ve hisseden insan sayısı hiç de azımsanacak sayıda değildir. Eğer dindar bunlar ise din de elden gitmiş değildir.
Eğer yalnızca dört başı mamur Müslümana “dindar” diyecekseniz, geçmişte ve günümüzde, sözde şeriatla idare edilen ülkelerde de “din elden gitmiştir”. İlk üç nesil sıralaması bile amel ve ahlakın nicelik ve niteliğine göre yapılmıştır, yani zaman içinde aşınma vardır.
Allah Teâlâ yarattığı insana akıl vermiştir, insan bu akılla sonradan da ek akıl kazanmıştır; bu ek akıl içinde vahiy (Peygamberlerle gelen ilâhî bilgi) yoksa; yani insanlar Peygamberin, vahyedilen dinin bulunmadığı bir ortamda yaşamış olurlarsa Allah Teâlâ onları dindar olmakla sorumlu tutmuyor.
Biz, çok şükür Âhir Zaman Peygamberi’nin ümmetiyiz. Önümüzde, vahyedildiği gibi duran bir kitabımız, onu uygulayan ve açıklayan bir Peygamberimz (s.a.) var. Bir de bu irşadı, bu bilgiyi insanların kafalarına ve gönüllerine en uygun yoldan ulaştırma ve sevdirerek uygulamaya alıştırma vazifemiz var. İkide birde “Din elden gidiyor” diye yakınmak yerine bu vazifeye eğilmemiz gerekiyor. Dindarın azalıp çoğalması öğreten ve eğitenlerin kalite ve gayretine bağlıdır.
Tekrar camiye girelim:
Evet, girdiğimde imam, vaaz kürsüsünde konuşuyordu. Ses tonu, kelimeler arasına koymadığı mesafe, konu ve işleyiş yöntemi hiç başarılı değildi ve bu yüzden cemaat, başka âlemlere dalmış görünüyordu.
İstisnaları dışta bırakalım; şöyle diyesim geliyor:
Mevcut din öğreten ve eğitenler emekli oluncaya veya ölünceye kadar onların değişmesinden ümidim yok. Yerlerini dolduracak yenilerine gelince, halihazırda bunları yetiştiren şahıs, kurum
.
.Kin ve cehalet
04:0022/02/2026, Pazar
G: 22/02/2026, Pazar
70
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her ikisinden de Allah’a sığınarak söze başlamak isterim.
Tabii, mübarek olan bu ayın ümmete uyanış, rahmet, bereket, mağfiret vesilesi olmasını da Allah Teâlâ’dan niyaz ederim.
İki memleket evlâdı yüksek düzey devlet görevine tayin ediliyorlar; biri İçişleri Bakanı, diğeri Adâlet Bakanı oluyor; sicilleri tertemiz, tahsilleri ve yaptıkları vazifelerdeki başarıları dillere destan… Cehalet, kin, nefret ve ideolojik bağımlılığın gözlerini ve vicdanlarını kör ettiği kimseler ortalığı velveleye veriyorlar, “Laiklik elden gidiyor”, “Adım adım şeriat geliyor”, “Bir vatan haininin kabrini ziyaret eden İslamcı kişi nasıl İçişleri Bakanı oluyor” gibi cümleler, her türlü medyada tozu dumana katıyor.
Ben ağzımın kapağını açsam epeyce uygun şeyler söyleyebilirim ama bu bize yakışmaz.
Bu yazıda İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi’nin, İskilipli Atıf Efendi dolayımında itham edilmesinin kin ve cehaletten kaynaklandığını, doğru bilgi vererek ortaya koyacağım.
Biraz uzaktan başlayacağım ve belki bir yazı yetmeyecek, ama öyle yapacağım.
Benim, “İslâmî Hareket Öncüleri” isimli beş ciltlik bir kitabım var, bunun üçüncü cildinde İskilipli Âtıf Efendi’yi de 45 sayfa yazdım. Kitap ve makale olarak daha pek çok kaynak var. Bana göre bunların, başkalarına da kaynak olan en sahih ve önemlisi, Ordinaryüs Prof. Ebülulâ Mardin’in “Huzur Dersleri” isimli kitabındaki biyografidir (II-III. s.969- 976).
Merhum Mardin, Âtıf Hoca’yı niçin bu kitaba almıştır?
Çünkü Âtıf Hoca, H. 1340-1341’de Huzur Derslerine muhatap olarak katılmıştır.
Huzur Dersleri nedir?
Huzur Dersleri, Sultan III. Mustafa döneminde 1172’de (1759), seçkin ilim adamlarının iştirakiyle, Ramazan aylarında padişahın huzurunda yapılmak üzere “Huzur Dersleri” adıyla başlatılan ve 1341 (1923) yılına kadar devam eden ilim meclisleridir.
Peki, Âtıf Efendi’yi bu kitapta savunan Mardin Hoca (1881-1957) kimdir?
Hayat hikâyesinden bazı pasajlar aktarayım:
1903 yılında Dârülfünun Mekteb-i Hukuk’tan birincilikle mezun oldu.
1910 yılında İstanbul’da Mekteb-i Hukuk ve Mülkiye’de arazi, evkaf ve medenî hukuk dalında öğretim üyeliğine başladı. Bu görevini, Mekteb-i Mülkiyye’de fakültenin Ankara’ya taşınmasına (1936) ve Hukuk Fakültesi’nde ise emekli oluncaya kadar (1951) sürdürdü.
Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı’nda Niğde (1914-1919) ve Mardin (1920) mebusu olarak bulundu. 1922’de Türk ordusu İstanbul’a girdikten sonra Refet Paşa tarafından İstanbul’un idaresi için kurulan Hey’et-i Müşâvere-i İdâriyye’de görev aldı.
1925 yılında İstanbul Barosu’na kaydoldu. Cumhuriyet döneminde de üst seviyede birçok kamu görevi yaptı; sosyal amaçlı derneklerde ve şirketlerin yönetim kurullarında bulundu…
Kendisi Ordinaryüs Profesördür. Akademik dünyada en yüksek akademik ünvanlardan biri olarak kabul edilen ordinaryüs profesör, bilimsel başarıları, akademik çalışmaları ve uzun yıllara dayanan akademik kariyeriyle öne çıkan profesörlere verilen prestijli bir ünvandır.
Şimdi ey cahil kindarlar!
İsklipli Âtıf Efendi’yi, siz cahiller, hain ilan ediyorsunuz ve bu yüzden bir valinin onun kabrini ziyaret etmesine nerede ise vatan hainliği diyeceksiniz, ama kendisini kısaca tanıttığım, iki devirde itibarlı, en üst dereceden bir ilim adamı sizin gibi cahillerin yüzüne gerçeği çarpacak, ama ne yazık ki, siz bir tokatla uyanacak gibi değilsiniz.
Dedim ya, bu konu bir yazıda bitmez; gelecek yazıda, merhum Mardin’in dilinden şehid Âtıf Hoca’yı anlatalım.
.İskilipli Âtıf Efendi (2)
04:001/03/2026, Pazar
G: 1/03/2026, Pazar
66
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akkoyunlu aşîreti soyundan Mehmed Ali Ağa’nın oğludur. Annesi, Mekke-i Mükerreme’den yıllarca önce göç etmiş olan Benî Hattab aşîreti şeyhlerinden, Çorum’un Kartaldağ yaylasındaki türbesinde medfûn, “Arap Dede” diye tanınmış şeyhin torunu Nazlı Hanım’dır. 1292 de İskilip’in Tophâne köyünde doğmuştur.
Medrese tahsîlini bin güçlüğü yenerek en iyi dereceyle bitirmiş ve R. 1318, H. 1320 de, yani 26 yaşında icâzetnâmesini almış, o yıl açılan rüûs imtihânını da kazanarak R. 1321, H. 1323 de henüz 29 yaşında Fâtih Câmii Şerîfinde ders vermeğe başlamış, kendisine İsmetiyye Medresesi beşinci müderrisliği de tevcih edilmiştir. Bundan başka, medrese tahsîlini bitirdiği 1318 de yeni açılan Dârülfünûn İlâhiyyât Fakültesi’ne de sınavlarda ikinciliği kazanarak kaydolunmuş, 1321 de bunu da başarıyla bitirdikten sonra, Fâtih Câmii Şerîfindeki dersiâmlık görevi devâm etmekle birlikte, Kabataş Lisesi arabî muallimliğine de ta‘yin olunmuştur.
Bir arkadaşı, Şeyhülislâm tarafından Bodrum’a sürdürülmüş ve orada aç kalmıştı, Âtıf Efendi, arkadaşı için para toplamak isterken jurnal edilmesi üzerine, eski medrese arkadaşlarından Kırımlı İbrâhim Tâli‘ Efendi’nin pasaportu ile Kırım’a gitmiş, oradan Varşova’ya geçmiş, meşrûtiyyetin ikinci def‘a i‘lânından bir hafta önce yurda dönmüştür.
Medreselerin esaslı bir yolda ıslâhına girişmiş, müderrislik ve Meşîhat-i İslâmiyye’de çeşitli encümenlerdeki üyelik görevlerinde gösterdiği üstün başarısıyla meslektaşları arasında seçkin bir kişiliği olduğunu ortaya koymuştur.
Ayrıca Medresetülkuzât’ta hikmet-i teşrî’iyye dersini okutmuştur.
Kısa bir zamanda ünü, memleket sınırlarını aşarak bütün İslâm âlemine yayılmış, hattâ Batı’da da tanınmıştır. İstanbul’a gelen bazı müsteşrikler, kendisini ziyâret ederek elini öpmüşlerdir.
Bunların arasında, karşılaştığı güçlükleri çözmek için İslâm âlemini dolaşarak en tanınmış İslâm bilginlerine danıştıktan sonra Âtıf Hoca’yı da ziyâret eden ve ilmine, fazlına hayran kalanlardan ünlü bir İtalyan müsteşriki, “Arabistan’ı, İran’ı, Hindistan’ı, Efganistan’ı, Turan’ı, her tarafı gezdik, her yerdeki en ünlü bilginlerle şu ya da bu mes’eleyi görüşüp tartıştık. Gelgelelim, hiçbiri, Muhammed Âtıf Efendi’nin verdiği cevâbı veremedi.” demiştir.
Bir gün, Aksaray’daki evine giderken, Zeyneb Kâmil konağının önünde Arap kıyafetindeki biriyle karşılaşan Muhammed Âtıf Efendi, bu şeyhin, kendisini görür görmez yanına koşarak: “Siz, İskilipli Muhammed Âtıf Efendi Hoca değil misiniz? Ben, tâ Bağdat’tan sizin elinizi öpmeğe geldim” dediğine tanık olmuştur.
Fransa’da yayınlanmakta olan şarkıyyat dergileri, kendisinin dînî makalelerini yayınlamışlardır.
Kosova, Üsküp, Plevne Müslümanlarından müteşekkil hey’etler, birçok def‘a İstanbul’a gelip kendisini, medreselerini ıslâh etmesi ya da oralardaki en yüksek dînî ve ilmî görevleri kabul etmesi için memleketlerine ısrarla da‘vet eylemişlerdir.
Kendisine Kırım Evkâf Nâzırlığı görevi teklif olunmuşsa da,
“Memleketten başka hiçbir yerde çalışamam.” diyerek bunu da reddetmiştir.
Japonya Büyük Elçisi Baron Uşida, Türkiye’ye ilk def‘a geldiği zaman, “Müslümanların en büyük âlimini ziyâret edeceğini” söyleyerek önce Muhammed Âtıf Efendi’yi ziyâret etmiş, kendisiyle saatlerce görüşmüş, ayrılırken, “İslâmın en büyük, en saygı değer âlimiyle tanıştığımdan dolayı pek mutluyum.” demiştir.
Muhammed Âtıf Efendi’nin ününün, dünyânın her yanındaki Müslümanlarla müsteşrikler arasında yayılmış olduğunu belirten daha birçok olay vardır.
Böyle değerli bir âlimin, muhakeme edilemeden idamına karar verilmiş, bütün deliller onun masum olduğunu gösterdiği halde zalim İstiklal Mahkemesi bu kararı yerine getirmiştir. Maksat halkın gözünü korkutmaktır.
Gelecek yazılarda bu kararın ve infazın kısa hikayesini anlatalım.
İskilipli Âtıf Efendi (3)
04:008/03/2026, Pazar
G: 8/03/2026, Pazar
52
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hain diye üzerine iftira atılan Âtıf Hoca, Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine, İzmir’e yapılan alçakça saldırı ve tecâvüzü protesto amacıyla ortak bir bildiri yazarak İ’tilâf Devletleri temsilcilerine vermiştir.
Tahirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun) merhum da Muhammed Âtıf Efendi için şu tanıklıkta bulunmuştur:
“Muhammed Âtıf Efendi’yi âlim ve fâzıl bir hoca olarak tanırım. Memleketine bağlı birçok münevver yetiştirmiş, halâvetli fikir sâhibi bir zâttır.”
Hocayı vatana hiyanet etmekle suçladıkları beyanname hakkında Tahir Bey’in açıklaması da şöyledir:
“Kurban Bayramı arefesinde, Âtıf Hoca bana tesâdüfle, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Kuvâyı Milliyye aleyhinde bir beyannâme hazırlatmış olduğunu ve bunu bütün ulemaya imzalattırmak istediğini söyleyince, birlikte Dâire-i Meşîhat’e giderek Mustafa Sabri Efendi’yi gördük ve bu teşebbüsüne şiddetle i‘tirâz ederek: ‘Nasıl olur? Bu işlere bizim karışmamız doğru değildir. Kuvâyı Milliyye’ye karşı harekete geçmek, günâhtır. Esâsen sizin de siyâsetle uğraşmanız câiz değildir. Vazgeçin bu işten’ dedik.”
“Bunu müteâkıp, yirmi bin nüsha basılan bu beyannamelerden de anlaşılacağı veçhile biz, hattâ Mustafa Sabri Efendi’nin dâmâdı Zeki Bey’in hükûmet nâmına vâki‘ olan tehdîtlerine rağmen, Âtıf Hoca ile mukavemet ederek bunu imzalamaktan istinkâf ettik. Bunun üzerine, birkaç gün sonra, Zirâat Nezâretindeki vazîfemden azledildim.”
Âtıf Efendi’yi mahkemeden önce asmaya karar verdikleri için beyanname konusundaki savunmasını ve gazeteye gönderdiği tekzîbi de kabul etmemişlerdir; savunmanın bu kısmı şöyledir:
Frenk Mukallitliği kitabından herhangi bir suç unsuru bulamayan Ali (Çetinkaya) çıldırdı.
-Öyleyse Mustafa Sabri başkanlığında hazırlanan beyanname hakkında ne dersin?
-O beyanname bizim dışımızda hazırlanmış. Tahirü’l-Mevlevi ile birlikte karşı çıktık, imzalamadık. Daima Kuva-yı Milliye’yi destekleyen konuşmalar yaptık, vaazlar verdik. Bakın size bir belge arz edeyim.
-Ne belgesi?
-Vakit Gazetesi’nin 1034. nüshasında yayınlanan tekzipnamem (iftirayı yalanlama belgem).
-Gördün ki Yunan tayyareleriyle atılanlar aksi tesir yaptı; sen de vaziyeti kurtarmak için böyle yaptın.
-Eğer böyle olsaydı cemiyete devam ederdim. Halbuki devam etmedim. Bu da bir delildir.
Giresun İstiklâl Mahkemesi, aynı zamanda Muhammed Âtıf Efendi’nin “Şapka ve Frenk Mukallidliği” adlı kitâbını da aratıp buldurmuş, fakat bunun da Şapka Kanûnunun çıkmasından çok önce yayınlanmış olduğu görülmüştür. Şapka Kanûnunun çıkmasından sonra Giresun, Rize, Sivas, Erzurum gibi bazı yerlerdeki şapka aleyhine hareketlerde de kitabın bir ilgisi olup olmadığı araştırılmış ve Muhammed Âtıf Efendi aleyhine bir delîle rastlanamamıştır. Böylece, özellikle “Kanûnsuz suç olmaz.” ve “Suç ihdâs eden ya da cezâyı ağırlaştıran kanûnlar, önceye etkili (makabline şâmil) olmaz” yolundaki hukukun en başta gelen bir ana prensibi gereğince, Muhammed Âtıf Efendi’nin tamâmen suçsuz olduğu anlaşıldığından, berâetine karâr verilmiştir. Ne var ki, gene de serbest bırakılmayarak İstanbul’a, oradan da Ankara İstiklâl Mahkemesine gönderilmiştir.
Muhammed Âtıf Efendi, Batı uygarlığını alırken mutlaka körü körüne taklitçiliğe düşmemek gerektiği yolundaki “Şapka ve Frenk Mukallidliği” adlı eserini R. 1340, H. 1342 yılında bastırmış, bastırmadan önce İstanbul Maârif Müdîrliği ile Matbûât Umûm Müdîrliğine de göstermiş, bu makamlar kendisini takdîr ve tebrîk ederek gereken resmî ruhsatı vermişlerdir.
İskilipli Âtıf Efendi (4)
04:0015/03/2026, Pazar
G: 15/03/2026, Pazar
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Merhum şehid Muhammed Âtıf efendi hakkında yazdığım bu son (dördüncü) yazıya, Sayın Dr. Mehmet Sılay’dan aldığım şu pasaj ile başlıyorum:
“Zihin arkasını okumaya kalkan Ka…’na, kendilerinin yakından tanıdığı merhum Nureddin Topçu’nun, ‘İstiklal Mahkemelerinde Hâkim yoktur, Eşkıya vardır! 27 Mayıs Darbesinde Başbakan asanlar İstiklal Mahkemesi yanında yunmuş-yıkanmıştır!’ tarihi tespitlerini hatırlatırız. Bu vatandaş Niyet Okuyan, zihin arkasını okuyan fakat arşive girip mahkeme zabıtlarını okuma zahmetine katlanmayan, delile itibar etmeden vicdani kanaatleriyle salben idam kararları verip hemen infaz ederek emperyalistlere ev ödevi yapan hainlerle aynı kulvarda yürümektedir.”
Ankara İstiklâl Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali, İstanbul’a geldiğinde Haydarpaşa’da gazetecilere şu demeçte bulunmuştur:
“Âtıf Hoca ile refîklerinin muhâkemesi bitmiş gibidir. Karâr, bir-iki güne kadar tefhim edilecektir.
2 Şubat 1926 Salı günü Savcı Necib Âli (Küçüka): “Şapka ve bu yüzden hâsıl olan hâdiselerin âmilleri olmakla maznun bulunan eşhastan... İskipli Âtıf Hoca’nın üç seneden az olmamak üzere küreğe konmasını” istemiştir.
3 Şubat 1926 Çarşamba günü, öbür sanıklar savunmalarını yaptıktan sonra, mahkeme başkanı, Muhammed Âtıf Efendi’ye kendisini savunmasını söyleyince, Muhammed Âtıf Efendi:
“Hâcet yok efendim. Müdâfaa edilmeyi mûcib bir günâhımız olmadığı esâsen tebeyyün etmiştir. Binâenaleyh, vicdanınızın vereceği hükme intizâr ediyorum” demiştir.
Aslında, Muhammed Âtıf Efendi, tutuklu arkadaşlarının, özellikle Tahirü’l-Mevlevî merhûmun, teşvîk ve ısrârı üzerine pek kısa bir savunma yazıp yakın arkadaşlarına okumuştu. Ne var ki, bunu yazdığı gece bir rü’yâ görmüş, sabahleyin kalkınca, Tahirü’l-Mevlevî’ye:
“Ben, savunmamı okumaktan ferâgat ediyorum” demiş, nedenini soran Tahirü’l-Mevlevî’ye bunu şöyle anlatmıştır:
“Bu gece rü’yâmda Fahri Kâinât Efendimizi gördüm. Bana: ‘Âtıf, bize iltihâk etmek istemiyorsun da müdâfaanâme ihzarıyla mı meşgulsün?’ dedi. Artık bu hitab karşısında müdâfaanâme okumanın lüzumu kalmamıştır; yazdığım kâğıdı da yırttım, attım. Mukadderâta boyun eğmekten başka yapacak bir şey yok. Mahkeme, ma‘sûm olduğumu bile bile beni mutlaka imhâya karar vermişse, esâsen müdâfaanâme okumak da beyhûdedir. Her şeyden evvel ise, Fahri Kâinât Efendimizin bu iltifât-ı seniyyesine karşı müdâfaa yapmak, küstahlık yapmak olur ki, benim harcım değildir.”
Mahkeme hey’eti 44 sanık hakkında bir saatlik gizli görüşmeden sonra, savcının bütün çabasına rağmen ancak küreğe konulmasını isteyebildiği Muhammed Âtıf Efendi’yi i‘dâma mahkûm etmiştir.
Sonuç
Âtıf Efendi’nin idamı konusu uzun zamandan beri tartışılmış, bizim mahalleden olan tarihçi ve yazarların çoğu, ellerindeki bilgi ve belgelere dayanarak onun masum olduğu sonucunu ortaya koymuşlardır. Karşı görüş ve hükme değil de bu hükme itibar ederek merhumun kabrini ziyaret etmenin ayıplama ve suçlama konusu edilmesi, ya cehalet veya Müslümanlara karşı beslenen kinden kaynaklanabilir.
Birliğe belki de en fazla muhtaç olduğumuz şu günlerde tarafgirlik, bağnazlık, insafsızlık, bölücülük… gibi, yapanlara da zarar verecek olan kötülükleri terk etmeyi, vicdan taşıyan herkesten beklemek hakkımız olsa gerektir.
Her şeye rağmen bayram
04:0022/03/2026, Pazar
G: 22/03/2026, Pazar
31
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birçok kişi, belli ki iyi niyetle, dünyada bir kısım Müslümanların uğradığı zulüm, işkence, katlim, saldırı, maddi ve manevî varlıklarının zorla ellerinden alınması… gibi kötü, üzücü, insanı kahreden durumlar sebebiyle “Bu durumda bayram mı yapılır” derler.
Bayram eğer eğlence olsaydı bu yaklaşım doğru olurdu; gel gör ki, bayramın eğlence yönü belki bir kısım gençler ve çocuklar için uygulama konusu olabilir.
Ramazan nasıl bir ibadet ayı ise, bayramı da (şeker değil, Ramazan veya fıtır bayramı da) her şeyden önce, Ramazan ayı boyunca yapılan ibadetlerin ödül töreni günleridir ve bu tören günleri de birçok ibadet ve hayrı içermektedir. İşte bu sebepledir ki, “Acı çektikleri için biz de bayram yapmayalım veya bayram içimize sinmiyor” dediğimiz insanlar da bayram yapıyorlar.
Çünkü bayram aynı zamanda bir ibadettir.
Nasıl mı?
Ramazan Bayramı, bir ay süren nefis ve takva eğitiminin ardından Allah'ın müminlere sunduğu bir mağfiret, şükür ve kardeşlik ikramıdır.
Günahların affedildiği, duaların kabul olduğu, meleklerin mağfiret talep ettiği günlerdir.
İman kardeşliğinin pekiştiği, rızkın bereketlendiği ve ruhun huzur bulduğu ilahi ziyafet vaktidir.
Ramazan ayını hakkıyla oruç ve ibadetle geçirenler için bayram,
günahların bağışlandığı ve Allah'ın rızasını kazandıkları bir mükafat günüdür.
Bayram günleri, Allah'ın kullarına sunduğu rızık ve nimetlere şükür, neşe ve sevinç günüdür.
Bayram gecelerini ibadetle ihya edenler, meleklerin mağfiret taleplerine mazhar olurlar.
İman kardeşlerinin bir araya geldiği, dargınların barıştığı, sıla-i rahimin yapıldığı ve yardımlaşmanın arttığı özel günlerdir.
Sabır ve takvanın getirdiği huzurla kalplerin feyz aldığı, "bayram gecesini ibadetle ihya edenlerin kalplerinin, kalplerin öldüğü günde ölmeyeceği" müjdelenen mübarek bir zamandır.
Bayram sabahı gusül abdesti almak, temiz elbiseler giymek, misvak kullanmak, bayram namazına gitmek ve namazdan farklı yoldan dönmek bu ilahi lütufları idrak etme sünnetlerindendir.
Kendilerine cuma namazı farz olan kimselere bayram namazı kılmak Hanefîler’e göre vâcip, Şâfiîler’e göre sünnettir.
Peygamberimiz (s.a.) ve ashâbın uygulamalarına göre bayram namazı açık alanlarda cemaatle kılınır ve ardından bayram hutbesi okunurdu.
Hanefî Mezhebi’ne göre, bayram namazının cemaatle kılınması, namazın geçerliliği için şarttır. Çünkü bayram namazının geçerli olabilmesi için, hutbe hariç, cuma namazıyla aynı şartları taşıması gerekir. Bir kimse, herhangi bir sebeple cemaatle kılamadığı takdirde bayram namazını kaza etmek zorunda olmadığı gibi, tek başına kılmak zorunda da değildir. Ayrıca, camide cemaatle bayram namazı kılamayanların, evde iki veya dört rekatlık nafile namaz kılmaları, bunu Duhâ Namazı veya İşrak Namazı olarak niyet etmeleri tavsiye edilir.
İmam Şâfiî’ye göre ise sünnet-i müekkede olan bayram namazını, cemaate gidemeyenler evde tek başına veya ailece kılabilir. Bayram namazı evde iki rekat olarak, kılınır. Tekbirler vardır, fakat hutbe okunması şart değildir.
Bu kısa fıkıh (ilmihal) bilgisi de bize gösteriyor ki, bayram günleri içinde ibadetler ve başkaca dînî-manevî vazifeler ve ziyafetler vardır.
İşte bu yüzden her şeye rağmen bayram yapılır.
Hiç zamanı değil
04:0029/03/2026, Pazar
G: 29/03/2026, Pazar
46
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İran’a karşı ABD ve İsrail’i destekleyen bazı çevreler bu yaklaşımı, meşru bir zemine oturtmak için önce İran halkının itikadını küfür (İslam dışı) sayıyorlar, yaygın ifade ile onları tekfîr ediyorlar. Bunu yapabilmek için de asırlardır tartışılmış, ama bir anlaşmaya varılamamış meseleleri, böyle bir zamanda gündeme taşıyorlar.
Hiç zamanı değil!
İran’a ve Gazze kahramanlarına karşı ABD ve İsrail’i desteklemek veya haklı bulmak kesinlikle Ehl-i Sünnet itikadına aykırıdır.
Bu yazıda, yıllar önce de yazdığım gibi “tekfir ve usulsüz tenkit” konusunda Ehl-i Sünnet’in (en azından bir kısmının) görüşünü özetlemek istiyorum.
Bazı Müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Keza kendi anlayış ve uygulamalarına uymayan bir davranış gördüklerinde tenkit ediyor, düzeltmeye (nehiy ani’l-münker yapmaya) kalkışıyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. İşte bu yüzden tekfir ve ıslah konusunda bazı sabit kuralları açıklamak gerekli hale geldi.
Tahkik ehli ulemanın güzel ve unutulmaması gereken bir açıklamaları vardır:
“Lüzûm-i küfür değil de iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.”
Bu kâideye göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması, Müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (Müslümanlığa sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz; yani gerçekte kâfir olmaz.
Tevîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları, Allah ve Rasûlü’nün (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak tevil bulundukça küfre hükmetmek, tevil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur.
Bence tevil, “kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa” bu tevil sahipleri ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez. İhtilâf vahye öncelik vermemekten değil de onun sübutu (bize sağlam olarak intikâli -ki, bu ancak hadîsler için söz konusudur, âyetlerin tamamı kesin olarak bize tebliğ edilmiştir- yahut usûlünce yorumdan kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile iş birliği mümkündür ve gereklidir.
Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “Bunu ancak kâfir olan yapar, söyler” kanaâtini veriyorsa buna “küfr-i lüzûmî” denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kastetmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı ve söylediğinin (davranışının) küfrü gerektirdiğini, Müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.
İmdi farklı düşünen, farklı yapan iyi niyetli, samimi Müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve “Birbirlerine karşı merhametlidirler” ferman-ı ilâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri sürmek, uyarmak...mümkündür, caizdir. Fakat onları tekfir etmek, nehiy ani’l-münker yapmak caiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır (küfrü benimsemesidir), yahut da söz ve davranışının İslâm içinde kalmasına müsait (yüzde bir bile olsa) tevil ihtimali taşımamasıdır.
Nehiy ani’l-münker de ancak iki tarafın meşrû olmadığında ittifak ettikleri konularda olur, içtihada açık ve ihtilaflı konularda değil. İçtihada, yoruma açık olan, bu sebeple de ortaya birden fazla meşru içtihat, mezhep ve uygulama çıkmış bulunan konularda, bunlardan birini benimsemiş olan kişi ve grupların diğerlerini İslam’dan veya meşruiyet çerçevesinden dışlamaları yanlıştır. Mesela “Kadınların yüzlerinin kapatılması gerekli değildir” diyenleri, “Kapatılması gereklidir” diyenler ıslah etmeye kalkışamazlar; “Her Müslümanın içtihadı, mezhebi kendinedir ve meşrudur” demeye mecburdurlar.
Mezhepsizlik
04:005/04/2026, Pazar
G: 5/04/2026, Pazar
62
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konuları ve sözleri bağlamından çıkararak, dahası apaçık iftira ederek aleyhimde yazan ve konuşanlara yıllardan beri ben de konuşarak, makale ve kitap yazarak gerekli cevapları verdim. Bunların bir özetini www.hayrettinkaraman.net adresli sitemde görmek mümkündür.
Şimdi bu konuda birkaç yazı daha yazma ihtiyacı duydum; çünkü sosyal medyada bir ilahiyat hocası, aşağıda tanıtacağım “Mezhepsizlik” isimli kitaba atfen beni Ehl-i Sünet dışına itivermiş. Kendisine kısaca işin doğrusunu yazdığım halde yine de fikrini değiştirmedi.
Konumuz, birçok kişinin, benim adımın yanında andıkları “mezhepsizlik”tir.
Önce, bu konularda titiz ve geleneğe saygılı bir başka ilahiyat hocasından mezhebsizlik ne demektir sorusuna verdiği cevabı aktarayım:
1.Bir kurum olarak “mezheb”i tanımayanlar. Bu grupta yer alanların genel ve ortak tavrı, mezhebi Kur’an ve Sünnet’e rağmen ortaya çıkmış tefrika unsuru bir kurum olarak görmektir. Bu grup, mezhep müntesiplerini “bid’atçi” olarak görenlerden, “müşrik” diye niteleyenlere kadar geniş bir yelpaze oluşturur.
2. Bir kurum olarak mezhebe karşı olmamak, mezhep imamlarına gerekli ihtiramı göstermek ve mezhebe tabi olmayı hiçbir olumsuz sıfatla nitelememekle birlikte, birtakım (veya “bütün”) fıkhî meselelerde içtihat iddiasında olanlar.
Peşin olarak şunu söylemeliyim: Benim inancım, düşüncem ve uygulamamın, bir numaralı paragrafta tarif edilen mezhepsizlerle uzaktan yakından alakası yoktur ve olamaz.
İki numaralı paragrafta tarif edilen ve buna “mezhepsizlik” demeyi yanlış bulduğum tarif, şimdi yapacağım bir ilâve ile bana uyar:
a) Ben, “bütün fıkhî meselelerde içtihat” iddiasında değilim.
b) Bir fıkıh mezhebine bağlanmak farzdır ve kişi, bağlandığı (iltizam ettiği) mezhepten başka muteber mezheplerle amel edemez diyenlere katılmıyorum.
Eğer bu anlayış ve uygulamaya mezhepsizlik denirse geçmişte ve günümüzde, bazı büyük Hanefî âlimler de dahil olmak üzere nice “mezhepsizler” bulunduğunu söylemeliyim; Bunlardan İbnu’l-Humâm, İzzüddîn b. Abdüsselam gibi bazılarından, nakiller de yapacağım.
Önce, tercüme ettiği bir kitapta benimle mezhepsizlik arasında bağ kuran (hâlâ kullanılıyor) ve onun sebep olduğu fitne hakkında uzunca kaçacak ve hatıra kıvamında bazı şeyler yazacağım:
Kitabın adı: İslam Dinini Tehdit Eden En Korkunç Fitne Mezhepsizlik.
Yazan: Said Ramazan el-Bûtî,
Çeviren: Durmuş Ali Kayapınar, Konya, 1976.
Taklîdin her türlüsünü reddeden ve herkesin kendi çapında ve kendisi için içtihat etmesi gerektiğini savunan, dolayısıyla mezhepleri, mezhebe intisabı kabul etmeyen Nâsıruddîn el-Elbânî isimli ilim adamına karşı Suriyeli Saîd Ramazan el-Bûtî bir kitap yazıyor. Bu kitabın içindekiler okunduğunda benimle Bûtî’nin içtihat ve taklît hakkında aynı görüşte olduğumuz anlaşılıyor. Fakat çeşitli sebeplerle bana ve hizmet arkadaşlarıma karşı çıkan “hasta adam” D.A.K., bu kitaba çok uzun bir önsöz yazıyor ve kitabın arka kapağını da bana yönelik itham ve iftiralarla dolduruyor. Bunları okuyanlar kitabın aslının da bana karşı olduğunu sanıyorlar. Bu kitap İslâmî kesime mal edilen ve “ülkemizde İslâmlaşma usulünde anlaşamadığımız” bir parti ve bazı sivil kuruluşlar tarafından paralı parasız dağıtılıyor. Kitabın arka kapağındaki sözler yenilir yutulur cinsten değil ve bunların, Bûtî’nin kitabında asla yeri yok.
Bakın neler diyor: “Mezhepsizler diyor ki: Müslümanlar bir din devrimine şiddetle muhtaçtır… İslam hükumetleri din ile siyaseti birbirinden ayırmaya mecbur kalacaklardır…Dört imamı taklid etmek küfürdür… Mezhepliler Allah’ı bırakıp da… mezhep imamlarını kendilerine ilah ve rab edinmişlerdir… İctihad yapmak gayet basittir…Salâ vermek sapıklıktır. Salâ veren müezzin müşriktir… Eli tesbihliler sefihtir, alçaktır, sapıktır, bid’atçıdır…”
Bu din, ahlâk, ilim dışı sözleri söylemekten Allah’a sığınırım.
Geçmişte ve günümüzde sayıları az da olsa bazı kimseler çıkmış, taklîdi yani kişinin dînî bilgiyi Kitap ve Sünnet yerine kişilerden almasını farz kılmış ve bu bilgilerin asıl kaynaklarını araştırmasını menetmiştir.
Bazı kimseler de bir Müslümanın bütün dînî hayatında bir mezhebe bağlanmasının caiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Günümüzde bu iki grubun temsilcilerine, yazının başındaki tarife de yakın olarak “mezhepsiz” denilmektedir. Nitekim Dr. Saîd Ramazan el-Bûtî “el-Lâmezhebiyye…” isimli kitabında bu ikinci grubu hedef almış ve görüşlerini reddetmeye çalışmıştır.
Ülkemize gelince bu mevzûda önemli bir aldanma, aldatma ve yanlış anlama ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bildiğimize göre Türkiye’de taklîdi mutlak mânâda haram sayan ve tek mezhebe bağlı kalmayı caiz görmeyen hiçbir ilim adamı mevcut değildir. Bizim müdâfaa ettiğimiz görüş şudur: Bir Müslüman bütün ömrü boyunca tek mezhebe bağlı kalabilir; bu caizdir. Ancak ihtiyaç duyarsa başka mezheplerden de istifade edebilir; o mezhep âlimlerinin fetvâlarıyla da amel edebilir… Bu görüşümüzü paylaşan; daha doğrusu bizim görüşlerine katıldığımız âlimler ise dört mezhebin en mûteber âlimleridir. İbn Nüceym el-Mısrî, İbnu’l Hümâm, İzzuddîn b. Abdüsselam, İbn Emîr-i Pâdişâh, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Ahmed Hamdi Akseki bunlardan yalnızca birkaçıdır. Hatta yukarıda açıkladığımız mânâda mezhepsizlik aleyhine kitap yazan Dr. Said Ramazan merhum da bizim müdâfaa ettiğimiz görüşün mezhepsizlik ile hiçbir alâkası olmadığını, bunun caiz olduğunda Ehl-i Sünnet âlimlerinin ittifak eylediğini bildirmiştir (el-Lâmezhebiyye, Dimaşk, 1970, s. 10, 34 vd.).
Buradan devam edelim.
İstismar edilen mezhepsizlik
04:0012/04/2026, Pazar
G: 12/04/2026, Pazar
48
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bûtî, önceki yazımda tanıttığım kitabı, taklidi caiz görmeyen ve mezhepleri reddeden Elbânî ve benzerleri için yazmıştı. Benim böyle bir düşüncem olmadığına göre kitabın bana karşı olması mümkün değildi, ama kitabı çeviren D.A.K. böyle gösterdi, yazdığı çok uzun (neredeyse kitap kadar) girişte bana etmediği hakaret ve iftirayı bırakmadı.
Konya’daki arkadaşlar bir fitneyi söndürmek için Kayapınar’a, “Benimle birlikte konuyu tartışma” teklifi götürdüler, kabul etti, beni de davet ettiler, toplantı başladı ama Kayapınar ortalarda yok. Ben konuşmaya başladım, taraftarları onu arayıp bir terzi dükkanında bulmuşlar, hayli zorlamışlar ama yine de gelmemişti. Meğer işin içinde başka bir plan varmış, bunu yıllarca sonra öğrendim.
Buraya, merhum dostum, dava arkadaşım Ahmed Gürtaş’ın “Mezhepsizlik Yaygarası isimli kitabından bir aktarma yapacağım:
“22 Ocak 1977 Cumartesi günü Konya’da, Konya İmam-Hatip Okulu Mezunları Derneği’nin yıllık mutad toplantısı yapılacaktı. Bu vesile ile, Dernek, Konya İmam-Hatip Okulu mezunu olan Muhterem Hayreddin Karaman’ı hem kongreye hem de bir konferansa davet etti. Muhterem Karaman, daveti kabul etti ve 21 Ocak 1977 günü Konya’yı teşrif etti. O gün cuma namazından evvel Konya’nın en büyük camilerinde Kapı Camii’nde büyük bir huşû içinde dinlenen çok müessir bir va’z verdi. Cuma günü akşamı da Konya İl Müftülük Salonunda, din eğitimcisi ve din görevlisi meslektaşların ve din eğitimi öğrencilerinin katılacağı bir sohbet toplantısı tertip edildi. Sohbetin konusu, daha çok mezhepsizlik meselesi idi. Şahısların arkasından önceleri dedikodu şeklinde yürütülen, Mezhepsizlik kitabı ile de alenî hale getirilen bu propaganda, öğretmen, öğrenci ve halk arasında huzursuzluk kaynağı olmaya başlamıştı. Binaenaleyh meseleyi açıkça ve ilmî ölçüler içerisinde, bu konuda yapılan isnatların en büyük hedefi olan Muhterem Hayreddin Karaman’ın da iştirak edeceği bu toplantıda konuşmanın büyük faydası vardı.
Fakat sohbetin huzur ve sükûn içinde devam etmesi halinde gerçeklerin ortaya çıkacağından endişe eden bazı kimseler, bir kısım gençleri kandırıp inandırarak, bu sohbeti sabote edip yaptırmamak üzere tertibat almışlar. Bu gençler evvela sigortaları söküp salonu karanlıkta bırakarak işe başladılar. Bu ârıza hemen giderildikten sonra fasılasız 5 saate yakın bir müddet devam eden bu sohbet esnasında, sık sık sorular soruldu. Bu soruların büyük bir kısmı da, cevap arayıcı olmaktan ziyade ittiham edici mahiyette idi. Hatta hakaretâmiz tarzda sorulanlar da eksik değildi. Buna rağmen Muhterem Karaman’ın sabır ve dirayeti sayesinde hiçbir soru cevapsız kalmadığı gibi, hiçbir olay da çıkmadan, sohbet sona erdirilebildi.”
Anlatılan olaylı sohbet toplantısının üzerinden yıllar geçmiş, o zaman belli bir guruba veya partiye bağlı oldukları için anlamadan, dinlemeden, dolduruşa gelerek bize muhalif olan gençlerin de çoğu, gerçekleri anlama imkânı bulup önemli değişim geçirmişlerdi. Bu gençlerin bir kısmı tüccar ve sanayici olmuş, Konya MÜSİAD şubesinde de görev almışlardı. Aklımda yanlış kalmadıysa 28 Şubat postmodern darbesinden sonra beni bir konferans için Konya’ya davet ettiler. Yemekte, yolda, her fırsatta birkaç genç benimle teke tek konuşmak istediler ve konuşma imkanı verebildiklerim o gecede yaptıkları ve daha önce, daha sonra aleyhimde söyledikleri, yapıp ettikleri yüzünden benden helallik istediler; ben de buna benzer durumlarda söylediklerimi onlara da tekrarladım: “Siz iyi niyetli idiniz, dini gayretiniz sizi bu davranışlara itti, beni de kötü, zararlı, engellenmesi gereken biri olarak biliyordunuz; asıl sorumlu olanlar, gerçekleri bildikleri halde sizleri bu yollara sevk edenlerdir, sizlere elbette hakkımı helal ediyorum”.
Aynı gün yemek yerken yanıma, kadim dostum, hem hocam hem de talebem olan Hafız Hasan Hüseyin Varol (1934-2023) oturmuştu. “Size yıllardır bende sır olarak kalan bir bilgiyi aktarmak istiyorum” diyerek söze başladı ve şunları söyledi:
“Siz o tartışmalı toplantıya geldiğinizde, toplantının yapılacağı gecenin gündüzünde bana bir genç geldi. “Hocam sizinle yalnız görüşmek istiyorum” dedi, bir odaya çekildik. Benden söyleyeceklerinin gizli kalması için söz aldı ve şunları söyledi: ‘Hocam, bana bu gece Hayreddin Karaman’ı vurma vazifesi verildi, o konuşurken birisi sigortayı sökecek, ortalık karanlık olunca ben kürsünün hemen yanında olup onu vuracağım, sonra karanlıktan istifade ederek ortalıktan kaybolacağım. Önce bu vazifeyi cihat bilerek kabul ettim, sonra içime bir kurt düştü, ‘Acaba yapacağım iş meşru mu, caiz mi sorusu aklıma takıldı, sormak için de sizi seçtim, bana ne dersiniz?’ Gençten bunları duyunca içim ürperdi, korktum, fakat belli etmemeye çalıştım. Kendisine şu cevabı verdim: ‘Bu Hayreddin Karaman’ı ben yıllardan beri tanırım. Hem İmam-Hatip Okulunda Kur’an öğretmeni olduğum için onun derslerine de girdim hem de aynı tarihte bir gurup arkadaş ile sabah namazlarından sonra ondan bazı medrese ilimlerini okuduk. Şimdi bu bilgime dayanarak onun mümin olduğuna şahitlik ediyorum ve Allah Kur’an-ı Kerim’de, Bir mümini kasten öldürenin cezası devamlı kalmak üzere cehennemdir buyuruyor. Artık gerisini sen bilirsin!’ Genç beni dikkatle dinledikten sonra ‘Hocam ben şu tabancayı bir yere atıp Konya’dan uzaklaşacağım, bu işten vazgeçtim, konuştuklarımızı kimse duymasın’ diyerek yanımdan ayrılıp gitti.”
O gece, ışığı söndürme vazifesini üzerine alan kişi bunu yaptı, bir süre karanlıkta kaldık, ama diğer vazifeli vazgeçtiği için biz hayatta kalmış olduk.
Yazdıklarımı okuyanların aklına şu sorunun gelmemesi düşünülemez: Peki sen niçin hedefte oldun?
Bunun, karşı çıkıp mücadele ettiğim üç sebebi var:
1. Mezhepçilik,
2. Particilik,
3. Cemâatçilik.
Belki bir başka yazıda, ümmetin başına belâ olan bu üç vâkıayı da açarım.
Önceki yazımda, fıkıh mezhepleri ile Müslümanın ilişkisi konusundaki görüşümün mezhepsizlik ile hiçbir alâkası olmadığını, bunun caiz olduğunda Ehl-i Sünnet âlimlerinin ittifak eylediğini bildirmiştim.
Gelecek iki yazıda örnek olarak İbnu’l-Humâm ve İbn Abdisselam’ı tanıtacak ve biri Şâfiî, diğeri Hanefî olan bu iki büyük âlimin, benim katıldığım ifadelerini, kendi kitaplarından aktaracağım.
.
|
| Bugün 1389 ziyaretçi (2067 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|