 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Maturidilik niçin ihmal edildi?
Tarihin karanlık bir devrine yeni bir soluk olarak ortaya çıkan İslâm dini, Hz. Muhammed’in (sas) dinî ve dünyevî karizmasının öncülüğünde Medine’de bir devlet ve toplum meydana getirdi. Vahyin inmeye devam etmesi ve doğal bir dinî lider konumunda olan Hz. Muhammed’in (sas) hayatta olması dolayısıyla, Müslümanlar karşılaştıkları sorunlar noktasında ciddî bir sıkıntı yaşamıyorlardı. Bu sorunlarla alakalı olarak, çözüm için Hz. Muhammed’e (sas) danışıp ya vahiy gelmesini bekliyorlar ya da çoğunlukla Hz. Peygamberin tavsiyeleriyle hareket ediyorlardı. Böylece İslam toplumu herhangi bir krizle karşılaşmadan kuruluş aşamasını atlatmış oluyordu.

Vahyin kesilmesi ve Hz. Peygamberin vefatıyla birlikte, Müslümanlar arasında ilk ciddî tartışmaların ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu tartışmaların başında ise Hz. Muhammed’den (sas) sonra yöneticinin belirlenmesi gelmekteydi. Ensar ve Muhacir arasındaki anlaşmazlıklar, yöneticiyi tayin etme noktasındaki belirsizlik, siyasî boşluk gibi sebeplerden dolayı Müslümanlar, toplum olmaya başladıktan sonra ilk kez bir sorunla yüzleşiyorlardı. İslam tarihinin her döneminde kesintisiz bir şekilde tartışma konusu olan yöneticiyi tayin etme meselesi de böylelikle ortaya çıkıyor, Müslümanlar siyasi ve toplumsal anlamda ilk büyük sınavını veriyorlardı.
Hz. Peygamberin vefatından sonra, kısa süreli siyasi şokun ardından Müslümanlar kendileri için halife tayin etmişlerdir. Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra) halifeliği sırasında çok fazla olumsuzluk yaşanmamasına karşın, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde özellikle siyasal anlamda birçok karışıklık meydana gelmiştir. Hz. Osman’ın (ra) katledilmesi ve Cemel vakasından sonra Müslümanlar için sancılı günler başlamış, toplum önüne geçilemeyen fitnelere şahitlik etmiştir. En sonunda Muaviye’nin Hz. Ali’yi (ra) hile yoluyla yenerek hilafeti saltanat haline getirmesiyle, İslam’ın tarihe politik anlamda ölü olarak doğduğunu söyleyebiliriz.
Tartışmalı biçimde yönetimi gasp eden Emeviler döneminde, özellikle dinî anlamda birçok meselenin istismar edilerek meşruiyet aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bunların başında, ileride çeşitli mezheplerin doğmasına yol açacak olan “kader” ve “insanın fiilleri” gelmektedir. Emevi yönetimi, haksız uygulama ve kötü yaşantılarını halka kabul ettirmek için kader inancını bağlamından kopararak insanın sorumluluğunu kısıtlamışlar, Tanrısal iradeyi kılıf olarak kullanmışlardır. Bunun sonucunda da siyaset ve yöneticiler, dinî bir kisveye bürünerek sorgulanamaz konuma gelmişlerdir.

Resmi mezhep kavramı Abbasiler döneminde çıktı
Emevilerden sonra yönetime geçen Abbasiler devrinde de benzer uygulamalar değişmemiştir. Toplumu çok yakından ilgilendiren yönetim meselesinin dinî inanca etki etmesi kaçınılmaz olmuş, mevcut idare halkın din duygusunu sömürerek onların din tasavvurlarını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Resmî mezhep kavramının da fiilen Emevi-Abbasi devrinde başladığını söyleyebiliriz. İslam’da ruhbanlık müessesinin yasaklanmasına rağmen yine bu süreçte bir din adamı sınıfı ortaya çıkmış, bunlar adeta yönetimin sözcüsü haline gelerek yapılan her türlü kötülüğe din adı altında meşru bir zemin oluşturmuşlardır.
İslâm toplumunda yaşanan derin kırılmalar, fitneler, ayrılıklardan sonra ilk kelami ekollerin meydana gelmeye başladığını görmekteyiz. Bunlar arasında ilk dikkati çeken, insanda herhangi bir iradenin mevcut olmadığını söyleyen Cebriyye ve insanın fiillerinde özgür olduğunu söyleyen Kaderiyye mezhepleridir. Daha sonra Eş’arilik ve Mutezile şeklinde daha sistematik bir hâl alacak olan bu iki mezhep, dinî ilimlerde de belirli bir kriter olan akıl-nakil kıyaslamasına zemin hazırlamıştır. Kendi meşruiyetleri için belirli bir din tasavvurunu empoze etmeye çalışan yöneticiler, bu noktada kader ve insan özgürlüğü meselesini politize ederek iradesizliği, sorgulanamazlığı, koşulsuz itaati din adamlarıyla birlikte İslam toplumuna yaymaya çalışmışlardır.
Yöneticilerin bütün çaba ve baskılarına karşın, bu uygulamaların ve anlayışın yanlış olduğunu düşünen âlimler ve mezhepler ortaya çıkmıştır. Hasan Basri’nin Kader Risalesi’yle başlayan bu süreç, Mutezile’nin Kaderiyye görüşlerini devralmasıyla birlikte artık ciddi bir muhalefet şuuruna yol açmıştır. Fakat Mutezile’nin halife Me’mun dönemindeki belirli bir süre iktidarlık devri dışında, bu düşünce yapısının yönetimde söz sahibi olduğunu pek söyleyemeyiz. İnsan özgürlüğünü ve aklın kullanılmasını savunan zihniyetin çoğunlukla muhalefet düzeyinde kaldığını, iktidarların türlü yollarla saltanatlarını devam ettirdiklerini görmekteyiz. Bundan dolayı özgürlükçü mezheplerden ziyade Cebriyye, Eş’arilik gibi mezhepler iktidarlar tarafından himaye edilmiştir.
Kaderiyye, Mutezile, Hanefilik gibi özgürlükçü, reyci, akılcı, dinamik anlayıştaki mezheplerin bir uzantısı olan Maturidiliğin de yine iktidarlar tarafından dışlandığını görmekteyiz. İnsanın fiillerinden sorumlu olduğunu, vahiy gelmese bile insanın kendi aklıyla Allah’ı bulabileceğini, kader konusunda orta yolcu bir görüşü savunan Maturidilik, saltanat ve dikta sistemi için tehlike arz edeceğinden tarihin birçok devrinde iktidarlar ve iktidar yanlısı zümre tarafından görmezden gelinmiştir. İnsan aklını ve iradesini yok sayan saltanat sahipleri, Maturidilik gibi bir mezhebin yayılmasını önlemek amacıyla koyu kaderci, kadir-i mutlak Tanrı anlayışına sahip mezheplerin görüşlerini resmî politika haline getirmişlerdir.

Maturidilik, yine Hanefilik gibi Türkler arasında yayıldı
Fıkıhta Hanefi mezhebinin kelamda devamı olan Maturidilik, yine Hanefilik gibi Türkler arasında yayılmıştır. Eş’arilik, Şafiilik gibi mezheplerin merkezi yönetimde söz sahibi olmasına karşın daha uzak bölgelerde benimsenen Maturidiliğin, Tuğrul Bey gibi idareciler sayesinde ayakta kaldığını söyleyebiliriz. Maturidilik de Mutezile gibi kısa süreli bir iktidar devri yaşamış, Şafii Nizamülmülk’ün çabaları sonucunda yeniden iktidardan düşmüştür. Gazzali gibi büyük bir alimin öncülüğünde, yönetim tekrar Eş’ari-Şafii görüşü benimsemiştir. Bu süreçte felsefenin de İslam dünyasından çekilmeye başlamasıyla birlikte, hem düşünce hayatında hem siyasal hayatta çöküşün hızlandığını söyleyebiliriz.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz ki, özellikle hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra makam mevki hırsına kapılan yöneticiler, bu uğurda Kur’an ve Sünnet’i bile kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmekten çekinmemişlerdir. Bu anlayış doğrultusunda kendi din tasavvurlarını halka kabul ettirmek amacıyla din adamı sınıfı oluşturulmuş, her türlü kötülük dinî bir kisveye bürünerek meşru bir hale gelmiştir. Bununla birlikte insan aklını yok sayan, itaati ve koşulsuz kabulü salık veren mezhepler, yönetimler tarafından himaye edilerek saltanat düzenine meşru bir zemin hazırlanmıştır. Bu mezheplerin karşısında yer alan özgürlükçü mezhepler ise baskıya ve zorluğa maruz kalmışlar, kasten görmezden gelinmişlerdir. Yine özgürlükçü ve akılcı bir mezhep olan Maturidilik de aynı durumla karşılaşmış, yöneticiler için tehlike oluşturacağından asırlarca ihmal edilmiştir.
Maturidi ve Maturidiliğin ihmal edilmesindeki asıl sebebinin bu olduğunu düşünmekle birlikte, bunun yanında diğer bazı sebeplerin de etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar arasında Arap tarihçilerinin Maturidi’yi bilerek görmezden gelmesi, Maturidi’nin eserlerindeki dil ve üslup sorunu, Maturidiliğin yayılma alanlarının merkezden uzak bölgelerde bulunması, birtakım siyasi istikrarsızlıklar, Türklerin sürekli Batı’ya göçüyle Semerkand ve Buhara gibi şehirlerde medreselerin kan kaybına uğraması gibi sebepler de Maturidi ve Maturidiliğin kıymetinin anlaşılmasına gölge düşürmüştür.
OSMANLI’DA
HANEFÎLİK - MÂTÜRÎDÎLİK
Editör
Ömer Faruk Akpınar
İÇİNDEKİLER
TAKDİM YAZILARI.................................................................................. I
KISALTMALAR.........................................................................................7
ÖN SÖZ.......................................................................................................9
OSMANLI HANEFÎ ÂLİMİ ŞEREF B. KEMAL EL-KIRÎMÎ VE
“MENÂRU’L-ENVÂR” ÜZERİNE YAZDIĞI ŞERH..........................13
MÂTÜRÎDÎ PERSPEKTİFİYLE HIZIR BEY’İN KELÂMÎ
GÖRÜŞLERİ.............................................................................................23
MÂTÜRÎDÎ BİR DÜŞÜNÜR OLARAK ŞEMSEDDİN AHMED
HAYÂLÎ’NİN HAKİKAT ANLAYIŞI....................................................53
BAĞLAYICILIK VE MEŞRUİYET AÇISINDAN İRŞÂDÎ
VAKIFLAR: DEDE CÖNGÎ’NİN BEYTÜLMÂLE AİT
MALLARIN VAKFEDİLMESİNİ TEMELLENDİRMESİ...................71
İ'TİKÂDEN HANEFÎ MÂTÜRÎDÎLİĞİN DAHA GÖRÜNÜR
OLDUĞU OSMANLI’DA EŞ‘ARÎ-MÂTÜRÎDÎ GÖRÜŞLERİN
MEZCEDİLMESİ: ŞEYHÎ ÖRNEĞİ.......................................................81
OSMANLI’DA KADIZÂDELİLERİN ŞİDDETİNE DAİR BİR
ZİHNİYET ANALİZİ DENEMESİ ........................................................97
OSMANLI'DA TİPİK BİR HANEFÎ-MÂTURİDÎ ÂLİM
ÖRNEĞİ: LALE DEVRİ FETVÂ EMİNİ MEHMED FIKHÎ ELAYNÎ (Ö.1147/1735)...............................................................................121
XVIII. YÜZYIL OSMANLI DÖNEMİ HANEFÎ-MÂTÜRÎDÎ
ÂLİMLERİNDEN AHMED EL-MAR'AŞÎ'NİN İRADE VE
İNSAN HÜRRİYETİNE YAKLAŞIMI.................................................145
III
18. YÜZYIL VE MÂTÜRÎDÎLİK: MUKADDİMÂT-I ERBAʿA
HAŞİYELERİNİN TELİF SEBEPLERİ HAKKINDA BİR
DEĞERLENDİRME...............................................................................171
TANZİMAT DÖNEMİ HANEFİ ULEMANIN TECDİD
ANLAYIŞI...............................................................................................191
HASÎRÎZÂDE ELİF EFENDİ’NİN EN-NÛRU’L-FURKÂN FÎ
ŞERHİ LUGATİ’L-KUR’ÂN ADLI ESERİNDE KIRAAT
OLGUSU.................................................................................................205
OSMANLI DÖNEMİ TABAKAT KİTAPLARINDA İMAM
MATURİDİ’YE İLİŞKİN MENAKIP VE BİYOGRAFİK
BİLGİLER ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA..................................................221
OSMANLI MEDRESELERİNDE OKUNAN BİR HADİS
ŞERHİ: İBN MELEK’İN MEBÂRİK’İNDE HANEFÎLİK
VURGUSU..............................................................................................231
SON DÖNEM OSMANLI ALİMİ MUHAMMED ZÂHİD
KEVSERÎ'NİN MÂTÜRÎDÎLİK DÜŞÜNCESİNİN
GELİŞİMİNDEKİ YERİ.........................................................................253
MUHAMMED ZÂHİD EL-KEVSERÎ İLE ABDURRAHMAN
EL-MUALLİMÎ ARASINDAKİ İHTİLAFIN MEZHEPSEL
ARKA PLANI.........................................................................................257
ُت ابن عابدين يف حاشيته " رد احملتار " من علماء األانضول
........277اقتباسا )ابن كمال ابشا منوذجا (
.....................289 إسهامات املال علي القاري يف تطوير العلوم اإلسالمية يف عهد اخلالفة العثمانية
DİZİN ......................................................................................................298
I
TAKDİM
بسم هللا الرمحن الرحيم
Bahçesinin yola cephesini hayrat adıyla yolculara tahsis eden,
içinde börtü böcek kalmasın diye odunu silkeleyerek sobaya atan ve infak ahlakının abidesi sadaka taşlarını köşe başlarına yerleştiren Anadolu
Medeniyetinin nüvesidir Hanefîlik-Mâtürîdîlik. Mevlâna ve Yunus Emre
irfanıyla kemale eren ve Osmanlıyla zirveye çıkıp on asırdan fazla insanlığa huzur solutan bu medeniyetin bütün yönleriyle ortaya konularak
ihya edilmesi zaruri bir ihtiyaç haline gelmiştir.
İslam dünyasının hem ülkeler arasında hem de tek tek ülkelerin
kendi içlerinde yaşadığı soğuklukların ve gerginliklerin tarihi ile Müslümanların Batılılaşma tarihinin paralellik arz etmesi tesadüf olmasa gerekir. Lakin Müslümanların yaşadığı coğrafyaların genellikle savaşlar, iç
çekişmeler, kavgalar, yoksulluklar, yolsuzluklar ve insan hakları ihlalleri
gibi olumsuzluklarla anılmasını tek başına dış faktörlere bağlamak hem
kolaycılık olur hem de sorunların çözümünü zorlaştırır. Yiğit düştüğü
yerden kalkarmış. Dolayısıyla ister etnik temelli olsun isterse mezhep ya
da dini kaynaklı olsun Müslüman toplumların karşılaştıkları problemlerde Batı referanslarından ziyade Doğu’nun ‘Farklılıklar, Allah’ın korunması gereken ayetleridir’ anlayışını içselleştiren Anadolu İrfan Medeniyetine odaklanılmalıdır.
Fakültemizin kuruluşuyla yaşıt olan Mâtürîdî Sempozyumlarımızın sonuncusunun “Osmanlıda Hanefîlik-Mâtürîdîlik” adıyla icrası fevkalade anlamlıdır. Zira sempozyumlar bilim şölenleri olup akademi
II
dünyasının ve üniversitelerin en değerli meyvelerindendir. Tıpkı deryaya atılan cirmi küçük taşların etrafa yaydıkları dalgalar misali bu şölenlerde sunulan tebliğler de gelecekte çok farklı mahfillerde makes bulacaktır. Doç. Dr. Ömer Faruk Akpınar’ın şahsında gerek sempozyumda
gerekse tebliğlerin kitap olarak yayımında emeği geçenlere teşekkür
ederim.
Prof. Dr. Yusuf ACAR
Selçuk Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dekanı
III
TAKDİM
İslam düşünce tarihinde derin izler bırakmış büyük mütefekkirler,
hem yaşadıkları dönemin meselelerine çözüm arayışlarıyla hem de günümüz sorunlarına ışık tutan fikirleriyle önemli bir miras bırakmışlardır.
Bu bağlamda Hanefî mezhebinin kurucu imamı büyük müctehid
Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ve Ehl-i Sünnet kelâmının kurucularından Ebû
Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) birbiriyle büyük oranda benzerlik
arz eden yaklaşımları, İslâm dünyasında dinî ve aklî düşüncenin ahenk
içinde var olabileceğini göstermesi açısından ayrı bir öneme sahiptir.
Ne hazindir ki bugün İslam dünyası mezhep taassubu, radikalizm,
ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir din dili kullanımı (tekfircilik), fayda zarar
muhasebesi yapmayan yasakçı ve tasfiyeci anlayış, doğruyu tekelleştiren
inhisarcı yaklaşım, istismar edilen şekliyle selefîlik gibi birçok problemle
karşı karşıyadır. Tam bu noktada iki büyük imamın ictihad ve düşünce
sistematiğinde akıl ve nakil arasında kurdukları denge, gerek inanç gerekse amel düzleminde çok çeşitli kırılma ve savrulmaların yaşandığı
günümüz dünyası için önemli çözüm önerileri içermektedir.
Yalnızca teolojik bir zenginlik olarak görülmemesi gereken bu
kıymetli mirasın anılması ve anlaşılması maksadıyla Selçuk Üniversitesi
İmâm Mâtürîdî Uygulama ve Araştırma Merkezi, kuruluşundan bu yana bir dizi sempozyum gerçekleştirmiş ve sempozyumda sunulan bildirileri yayın dünyasına kazandırmıştır. Bu vesileyle “Osmanlı’da Hanefîlik ve Mâtürîdîlik” temasıyla tertip ettiğimiz VI. Uluslararası
Mâtürîdî Sempozyumu’nda sunulan bildirilerin de kisve-i taba bürünmesinden duyduğumuz memnuniyeti ifade ediyoruz.
IV
Bu vesileyle kitabın hazırlanmasına araştırmaları ile katkı sunan
kıymetli hocalarımıza şükranlarımı sunuyorum. Bu çalışmayı besleyen
sempozyumun gerçekleştirilmesi hususunda baştan beri teşvik ve desteklerini gördüğümüz Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin
YILMAZ’a, sempozyumun ev sahipliğini üstlenen Selçuk Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf ACAR’a, İl Müftümüz Prof. Dr.
Ali ÖGE’ye, Özbekistan İmam Mâtürîdi Uluslararası Araştırma Merkezi
Müdürü Karimov JAMOLİTDİN’e, Türkiye İmam Hatipler Vakfı Genel
Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Sami BAYRAKCI’ya ve sempozyum düzenleme
başkanı Doç. Dr. Ömer Faruk AKPINAR’a teşekkür ediyorum. Sempozyumun icrası noktasında maddi ve manevî hiçbir desteği esirgemeyen
Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na da şükranlarımı arz ediyorum.
Gayret bizden, muvaffakiyet Allah’tandır.
Doç. Dr. M. Raşit AKPINAR
Selçuk Üniversitesi Mâtürîdî Uygulama ve
Araştırma Merkezi Müdürü
V
TAKDİM
Ortak din ve kültüre sahip kardeş Türk ve Özbek halkları, kökleri
uzak geçmişe dayanan kadim kardeşlik ve sağlam dostluk bağlarıyla
birbirine bağlıdır. Türkiye ve Özbekistan devlet başkanlarının eğitim,
bilim ve teknoloji, inovasyon ile bilimsel ve kültürel alanlarda iş birliği
ilişkilerini tamamen yeni bir düzeye taşımaya yönelik çabaları
sonucunda, iki ülke arasındaki samimi dostluk ve ortaklık ilişkilerinin
giderek güçlenmesi hepimizi sevindirmektedir.
İki ülke arasındaki yakın iş birliği ilişkileri dün veya bugün ortaya
çıkmış değildir; aksine, çok asırlık bir tarihe sahiptir. İki kardeş halk
arasındaki yakın ilişkiler, özellikle Osmanlı döneminde de istikrarlı bir
şekilde devam etmiştir. Örneğin, aslen Bursalı olan âlim Kadızâde Rûmî,
Timurlu hükümdarı Mirza Uluğ Bey'in Semerkand'da kurduğu
medresede baş müderris olarak görev yapmıştır. Aynı şekilde, Mirza
Uluğ Bey'in öğrencisi Ali Kuşçu da İstanbul’da Sultan Mehmet'in
sarayında hizmet etmiş ve aynı zamanda Ayasofya Medresesi'nde baş
müderris olarak çalışmıştır.
Orta Asya bölgesinde neşet eden Nakşibendîlik ve Yesevîlik
tarikatları Osmanlı topraklarında da geniş bir şekilde yayılmış ve
burada Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Kıyak Baba gibi tasavvufun
önemli temsilcileri yetişmiştir.
Özbekistan’ın kadim şehirlerinden olan Buhara’dan çıkmış âlim ve
şair Süleyman Buhari de 19. yüzyılda İstanbul’da yaşamış ve burada
“Lügati Çağatay ve Türkî Osmanî” adlı iki ciltlik bir sözlük kitabı
oluşturmuştur.
Bu noktada, Ceditçilik hareketinin önde gelen temsilcilerinden biri
olan Abdurauf Fitrat’ın birçok eserinin de ilk kez Osmanlı
VI
İmparatorluğu döneminde İstanbul'da yayımlandığını özellikle
vurgulamak isterim.
Dikkat çekicidir ki, Mâturîdîlik öğretisi temelinde kenetlenmiş
Türk ve Özbek halkları arasındaki ilmî ve kültürel iş birliği, günümüzde
giderek gelişmektedir. Mâturîdîlik düşüncesinin tarihini araştırma ve bu
düşüncenin geniş bir şekilde tanıtılmasına hizmet eden bu çalışma,
İslam dini hakkında çeşitli görüşlerin dile getirildiği ve İslam adı altında
yıkıcı akımların faaliyet gösterdiği bir dönemde, İslam’ın gerçek
barışsever ve insani özünü, ayrıca Hanefî fıkhî mezhebi ve Mâturîdî
akîdevî öğretisine özgü olan itidal ve hoşgörü ilkelerini dünya
kamuoyuna ulaştırma işleviyle de önem arz etmektedir.
Bu çalışmanın, Osmanlı döneminde bilimsel-kültürel, sosyalekonomik yaşam ve bilimsel yükselişin, özellikle bu dönemde HanefîlikMâturîdîlik mezhebi temsilcilerinin faaliyetleri ve onların zengin ilmimanevi mirasını geniş kitlelere ulaştırmada önemli bir işlev göreceğine
olan inancım tamdır. Bu kollektif çalışma aynı zamanda, Özbek ve Türk
halkları arasındaki kardeşlik bağlarının tarihî köklerini ortaya koymada
ve bilim alanındaki iş birliğini daha da geliştirmede önemli bir rol oynayacaktır.
Doç. Dr. Aziz TAJİYEV
Özbekistan İmam Maturidi Uluslararası
Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı
KISALTMALAR
a.mlf : aynı müellif
a.s. : aleyhisselâm
b. : ibn
bk. : bakınız
c.c. : celle celâlühû
çev. : Çeviren.
der. : Derleyen
DİB : Diyanet İşleri Başkanlığı
Dr. : Doktor
ed. : Editör
h. : hicrî
haz. : hazırlayan
Hz. : Hazreti
İSAM : İslam Araştırmaları Merkezi
md. : madde
MEB : Milli Eğitim Bakanlığı
nşr. : Neşreden
ö. : Ölüm tarihi
r.a. : radıyallâhu anh/anhâ
sad. : sadeleştiren
TDV : Türkiye Diyanet Vakfı
thk. : tahkik eden
ts. : tarihsiz
vb. : ve benzeri
vd. : ve diğerleri
vr. : varak
9
9
ÖN SÖZ
Yüce Rabbimize hamd ü senâ, Efendimiz’e salât u selâm olsun.
Onbeşinci asrını yaşayan İslam toplumu malum olduğu üzere Yüce
Allah'ın son nebisi ve son rasûlü Peygamberimizin mübarek ve mukaddes önderliğinde varlık sahnesine çıkmış, pek çok ilim adamının rehberliğinde farklı dönemlerde muhtelif coğrafyalarda yoğrularak bugünlere
ulaşmıştır.
II. yüzyılın ortalarında Irak bölgesinde Ebû Hanîfe tarafından temelleri atılan Hanefîlik, kendine has yöntemi ve ilkeleriyle geniş bir coğrafyada kabul görüp benimsenmiş büyük bir fıkhî/hukukî mezheptir. Kuruluşu –genel kabule göre–Ebû Hanîfe’yle başlatılan ve ondan yaklaşık
iki asır sonra İmâm Mâtürîdî tarafından geliştirilerek sistemli bir yapıya
kavuşan Mâtürîdîlik ise, tarihî süreçte dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan topluluklara ulaşmayı ve varlığını günümüze değin sürdürmeyi
başarmış itikadî bir ekoldür.
Bu önemine binaen kuruluşunun ilk yıllarından itibaren Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Mâtürîdîlik üzerine özenle eğilmiş, inanç
alanında yaşanan sapmaları akademik bakış açısıyla değerlendirmek ve
bu konuda öneriler sunmak üzere üniversite bünyesinde kurulan İmâm
Mâtüridî Uygulama ve Araştırma Merkezi’yle birlikte birtakım programlar icra etmiştir. Genç bir fakülte ve merkez olmasına rağmen bu iki
yapı, ortaklıkları sayesinde 2018 yılından beri birçok faaliyetin gerçekleşmesini sağlamıştır. “Mâtürîdî Araştırmalarına Dair Sorunlar ve Öneriler”in konuşulduğu bilgi şöleniyle başlayan süreç, “Uluslararası İmâm
Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik Literatürü Sempozyumu”, “Mâtürîdîlik Öğretisi
ve Şimdiki Zaman I ve II”, “Büyük Selçuklular Döneminde HanefîlikMatüridilik” konulu ilmi toplantılarla devam etmiştir.
10
Siyasî ve içtimaî açıdan bütünlüklü bir yapı arz eden Hanefî ve Mâtüridî mezheplerinin, Osmanlı gibi oldukça geniş bir coğrafyada asırlarca
çeşitli inanç ve görüşten topluluklara yaşama imkânı sunmuş bir siyasî
oluşum içindeki varlığı da incelenmeyi hak etmektedir. Altı yüzyıldan
fazla üç kıtada hüküm sürmüş Osmanlı İmparatorluğu’nda Hanefîlik ve
Mâtürîdîlik mezheplerinin genel durumunu ve gelişim seyrini farklı açılardan ele almak, o dönemde yaşayan Hanefî-Mâtürîdî âlimlerin eserlerini, görüşlerini ve İslam düşüncesine katkılarını ortaya koymak, bu çalışmanın hareket noktası olmuş ve tema “Osmanlı’da HanefîlikMâtürîdîlik” olarak belirlenmiştir. İtikadi ve ahlaki açıdan büyük bir çöküntünün yaşandığı, başta İslam toplumuna yönelik olmak üzere soykırım, zulüm ve saldırıların süregeldiği, aşırı uç yorumlar nedeniyle fikrî
anlamda adeta bir kaosun yaşandığı günümüz dünyasında, bu başlığın
ilmî bir çalışmada ele alınması oldukça önem arz etmektedir.
Bu çalışmanın arka planını oluşturan uluslararası sempozyumun hazırlanmasında samimi iş birliklerini gördüğümüz Özbekistan Halkara
İslam Üniversitesi İmam Mâtüridî Araştırmaları Enstitüsü mensuplarına, bahusus enstitü başkanı muhterem Jamolitdin Karımov hocamıza ve
diğer yöneticilerine, programın hazırlanmasında pek çok yükü sırtlayan
fakülte dekanımız Prof. Dr. Yusuf Acar hocamıza, üniversitemiz İmâm
Mâtüridî Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin kurucu müdürü Recep
Tuzcu ve muvazzaf müdürü Doç. Dr. M. Raşit Akpınar hocalarımıza,
sempozyumun organize ve tertip edilmesine katkı sunan Türkiye İmam
Hatipler Vakfı’nın muhterem yöneticisi Dr. Öğr. Üyesi Sami Bayrakcı
hocamıza, İl Müftümüz Prof. Dr. Ali Öge hocamıza, Büyük Şehir Belediye Başkanımıza, sempozyumun ev sahipliğini üstlenen fakültemiz dekanlığına, bu toplantının planlanmasında aktif gören alan sempozyum
heyetindeki arkadaşlarıma, özellikle birçok işi doğrudan takip eden Arş.
Gör. Burhan Başarslan, Osman Arabacı ve M. Ali Deniz hocalarıma,
sempozyumu maddi açıdan destekleyen üniversitemiz Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğüne şükranlarımızı arz ediyorum. Bu çalışmanın kisve-i tab’a bürünmesine imkan tanıyan Kitap Dünyası çalışanları da teşekkürü hak etmektedir.
11
11
Hülasa elinizdeki bu kitap 01-02 Kasım 2024 tarihlerinde Konya Selçuk Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen “Osmanlı’da HanefîlikMâtürîdîlik” konulu VI. Mâtürîdîlik Sempozyumu etrafında sunulan
bildirilerden bir kısmının gözden geçirilerek neşredilmesiyle oluşmuştur. Kitap bölümlerinde yazarların usul ve ilkeleri büyük ölçüde korunmaya gayret edilmiştir. Yazılar arasında bir birlikteliğin sağlanması hedeflendiği için yer yer maddi değişiklikler editör kurulunca yapılmış,
okurun daha nitelikli bir eseri takip etmesi göz önünde bulundurulmuştur.
Bu vesile ile ortaya koydukları ilmî faaliyetlerle Hanefî-Mâtüridî geleneğe hizmet etmiş Osmanlı ulemasının mümtaz simalarına da Yüce
Allah'tan gani gani rahmetler dilerim.
Ömer Faruk AKPINAR
OSMANLI HANEFÎ ÂLİMİ ŞEREF B. KEMAL EL-KIRÎMÎ VE
“MENÂRU’L-ENVÂR” ÜZERİNE YAZDIĞI ŞERH
Süleyman ŞAHİN1
Giriş
Hanefî usûl geleneğinde Ebü’l-Berekât en-Nesefî'nin (ö. 710/1310)
Menâru’l-envâr adlı eseri, muhtasar fıkıh usûlü literatürü arasında en tanınmış ve etkili eserlerden biri olarak kabul edilmiştir. Hanefî usûlünü
sistematik hale getiren usûlcülerden Pezdevî'nin (ö. 482/1089) Kenzu’lvusûl adlı eserindeki tertibi esas alan Nesefî, bu eseri küçük yer değişiklikleriyle (takdim ve tehirlerle) takip ederek Menâru'l-envâr adlı eserini
kaleme almıştır. Bu eserin Hanefî usûl geleneğinde ön plana çıkmasının
önemli nedenlerinden biri, fıkıh usûlü konularını özet bir biçimde sunmasıdır. Dolayısıyla Nesefî'nin el-Menâr adlı eseri, Hanefî usûl geleneğinde oldukça meşhur olmuş ve medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu durum, el-Menâr üzerine pek çok şerh ve haşiye yazılmasına zemin hazırlamıştır. Bunlar arasında, müellifin kendisinin kaleme
aldığı Keşfu’l-esrâr ile İbn Melek'in (ö. 821/1418’den sonra) yazdığı Şerhu’l-Menâr yer almaktadır.2 Esere yazılan diğer bir şerh de günümüzde
pek tanınmayan Şeref b. Kemal el-Kırîmî’ye aittir. Bu bağlamda öncelikle şârihin hayatı, eseri kaleme alma gerekçesi ve yazım süreciyle ilgili
bilgiler paylaşılacak sonrasında ise şerhe dair mülahazalar aktarılacaktır.
1 Dr. Öğr. Üyesi, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, suleymansahin@selcuk.edu.tr
2 Ferhat Koca, “Menârü’l-Envâr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV
Yayınları, 2004), 29/118-119.
14 ▪ Süleyman Şahin
Şârihin Hayatı
Tam ismi, Şerefeddin veya Şeref b. Kemal b. Hasan el-Kırîmî’dir. Hanefî bir alimdir. Kaynaklar doğum yerine ve yılına dair bir bilgi paylaşmamaktadır. Hicri 8. asrın sonlarında nisbesini aldığı Kırım’da dünyaya
geldiği tahmin edilmektedir. Zamanının alimlerinden dersler almış, Hanefî ulemâsından Fetâvâ sahibi Bezzâzî’nin (ö. 827/1424) Kırım’a gelmesiyle kendisine öğrencilik yapmış ve bu eğitim sürecinin ardından 805
yılında icazet almaya nail olmuştur. Yaşadığı çevrede dersler vermiştir.
Kırîmî II. Murat zamanında Anadolu topraklarına gelmiş ve padişah
kendisine ikramlarda bulunmuştur. Hatta zamanın Memlük Sultanı
Kırîmî’yi Mısır’a davet etmiş, fakat Sultan Murat gitmesine müsaade
etmemiştir. 847 yılında Edirne’de vefat ettiği aktarılmıştır. Bununla birlikte vefatının 810 veya 844 olduğu da ifade edilmiştir. Menâru’l-envâr
üzerine yazdığı şerh dışında başka bir eseri bilinmemektedir. Öğrencileri
arasında Ahmed b. Abdullah el-Kırîmî (ö. 850/1446), el-Hâc Ahmed b. elHâc İbrâhim ve Muhammed Burhan el-Azâkî el-Kırîmî zikredilmektedir.3
Şerh Yazma Gerekçesi ve Yazım Süreci
Müellif Menâru’l-envâr üzerine şerh yazma gerekçesine mukaddimesinde yer verir. Gerekçeye öncelikle el-Menâr metninin önemini vurgulamayla başlar. Zira el-Menâr’ın Hanefî usûlündeki konuları özet bir biçimde sunduğunu söyler. Ayrıca o, metnin muhtasar olması ve ibaredeki
inceliklerin hayli zor anlaşılmasının, eserin üzerine birçok şerhin yazılmasına neden olduğunu da belirtir. Bunların başında ise Nesefî’nin kendi şerhlerini zikreder. Ayrıca Nesefî dışında şerh yazanların oluğunu da
aktarır. Lakin Kırîmî, telif edilen şerhlerde konuların bazen yeterince
3 Mustafa b. Abdillah Kâtib Çelebi, Süllemü’l-vusûl ilâ tabakâti’l-fuhûl, thk. Mahmûd
Abdulkâdir el-Arnaût (İstanbul: Entegre Matbaacılık, 2010), 2/163; Muhammed Abdulhay Leknevî, el-Fevâidü’l-behiyye fî terâcimi’l-Hanefiyye, thk. Ahmed ez-Zaʿbî (Beyrût:
Dâru’l-Erḳam, 1998), 143; Mehmet Boynukalın, Fıkıh Usulü Alimleri ve Eserleri (III-XIII.
Hicri Yüzyıl) (İstanbul: M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2017), 314.
Osmanlı Hanefî Âlimi Şeref b. Kemal el-Kırîmî ve “Menâru’l-Envâr” Üzerine Yazdığı Şerh▪ 15
açıklanmadığını ve talebelerin anlaması için kolaylaştırılmadığını düşünür. Bununla birlikte bazı şerhlerde gereksiz uzatmaların olduğunu da
ifade eder. Özellikle metin müellifinin kendi yazdığı Keşfu’l-esrar’da bazı
inceliklerin bulunması ve bunların açıklanmaya ihtiyaç duyması
Kırîmî’nin el-Menâr’a şerh yazmasının nedenleri arasında yer alır.4
Kırîmî aktarılan sebeplerden ötürü el-Menar üzerine bir şerh yazmaya
niyetlenir. Hocalarından öğrendikleri ve usûl ilminde behre sahibi alimlerden işittikleri doğrultusunda eseri kaleme almaya başlar. Kısa sürede
el-Menar’ı küçük cüzler halinde şerh eder. Fakat meşguliyetleri sebebiyle
ilk etapta temize çekemez. Şerhini kaleme aldıktan sonra hac ibadeti için
yola çıkar ve güzergahını Şam üzerinden planlar. Burada ilim meclislerine katılır ve müsvedde halinde bulunan şerhini Şam’ın ulemâsına arz
eder. Eserin eksikliklerini, varsa hatalarını görmek için bunu önemser.
Şerhi inceleyen Şam ulemâsı eseri oldukça beğenirler. Ve bunu bir an
önce temize çekip ilim dünyasına kazandırmasını tavsiye ederler. Kırîmî
bunun üzerine hicaz yolunda ve dönüşünde zor şartlar altında da olsa
şerhini temize çeker. Böylelikle eser ilim dünyasına kazandırılmış olur.5
Zikri geçen hususların yanında Kırımî el-Menar üzerine şerh yazarken
bibliyografik eserlerde ismine yer verilmesi yahut literatürde şerhinin
zikredilmesi gibi bir amacının olmadığını, bu şerhi tamamıyla öğrencilere usûl konularını kolaylaştırmak, el-Menâr metninden istifade edeceklerin sayısını artırmak ve Allah’ın rızasına nail olmak için kaleme aldığını
söyler.6
Şerh Metodu
Kırîmî’nin Menâru’l-envâr üzerine kaleme aldığı eseri genel hatlarıyla
incelediğimizde, şerh yöntemini maddeler halinde şu şekilde sıralamak
mümkündür:
4 Şeref b. Kemâl b. Hasan Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr fî ilmi usûli’l-fıkh, thk. Muhammed b. Abdilhâdî el-Harse (Dımeşk: Şeriketü Âlimi Kureyş, 2023), 63-64.
5 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 64-65.
6 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 65.
16 ▪ Süleyman Şahin
1- Kırîmî şerhinde, konular arası geçişte klasik kaynaklarda benimsenen önceki mesele ile sonraki mesele arasında münasebet kurma metodunu benimsemektedir. Ancak diğer şerhlerden farklı olarak eserde dikkat çeken bir yön şudur: Genellikle şerh türü eserlerde birbirini takip
eden konular arasında bu ilişki kurulurken Kırîmî şerhinde aynı mesele
içerisinde de münasebet kurarak açıklamalar yapmaktadır. Bu yaklaşım,
meselenin farklı boyutlarının kategorik bir şekilde işlenmesini sağlar ve
okuyucunun anlamasını kolaylaştırır.7
2- Kırîmî, ana metinde yer alan ibareleri açıklarken öncelikle konuyla
ilişkili olan veya örnek sadedinde zikredilen meselelerin kavramlarını
tanımlar ve ardından meselenin tasavvurunu ortaya koyar. Bunun bir
örneği, tearuz konusunda tercih kurallarını açıklamadan önce tercih
kavramını tanımlayarak konuya başlamasıdır. Benzer şekilde “rik” )الرق)
“ıtk” )العتق”)telcie” )التلجئة)ve “hezl” )الهزل)gibi kavramları benzer kullanımlardan farklarını ortaya koyarak açıklaması da bu hususa örnek kabilinden zikredilebilir.8
3- Kırîmî, Nesefî’nin el-Menâr’ından önce veya sonra yazılmış usûl
metinlerindeki farklılıklara değinir ve bu ibareleri birbiri ile karşılaştırır.
Bu doğrultula, Ahsîkesî’nin (ö. 644/1246-47) el-Müntehab, Habbâzî’nin (ö.
691/1292) el-Mugnî ve Sadrüşşerîa’nın (ö. 747/1346) et-Tenkîh adlı eserlerinden sebebin müsebbeble ittisali meselesine dair ibareleri aktarmış ve
bunları karşılaştırarak değerlendirmeler yapmıştır.
4- Kırîmî, Nesefî’nin kendi eseri üzerine kaleme aldığı şerhlerden de
yararlanmakta, ancak katılmadığı hususlar olduğunda bu hususlara dair
değerlendirmelerde bulunmaktadır. Örneğin Nesefî, Pezdevî’nin dille
ilgili bir meselede sahip olduğu görüşü kendi şerhi Keşfü’l-esrar’da aktarmış ve Pezdevî’nin yaklaşımının kendisini ikna etmediğini dil alimi
Sîbeveyhi’den (ö. 180/796) nakilde bulunarak dile getirmiştir. Kırîmî ise
bu işkâli giderme adına birtakım cevaplar sunmuştur. Bu açıdan şerhte
7 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 185, 252, 267.
8 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 515, 597, 600, 617, 754-755, 825-826, 856-857.
Osmanlı Hanefî Âlimi Şeref b. Kemal el-Kırîmî ve “Menâru’l-Envâr” Üzerine Yazdığı Şerh▪ 17
el-Menâr sahibi Nesefî’nin meselelere dair kişisel görüşleri hakkında da
değerlendirmelerde bulunulmuştur.9
5- Kırîmî, Hanefî usûl alimleri arasında ihtilaflı olan meseleleri, görüş
sahiplerinin isimlerini açıkça zikrederek aktarmaktadır. Bu bağlamda,
Hanefî usûl literatüründe kurucu metinler olarak kabul edilen eserlerin
müellifleri Debûsî (ö. 430/1039), Pezdevî ve Serahsî’nin (ö. 483/1090 [?])
görüşlerini detaylı bir şekilde nakletmektedir. Bu yönüyle şerh, erken
dönemdeki görüş ayrılıklarını, özellikle de Hanefî usûlünün öncülerinin
ihtilaflarını derli toplu bir şekilde sunmakta ve usûl meselelerine dair
farklı yaklaşımların bulunduğunu okuyucuyla paylaşmaktadır.10 Ayrıca
Hanefî usûlüne dair kendinden önce yazılmış eserlerden de mümkün
mertebe istifade etmekte ve yer yer bu eserlerde dile getirilen itirazları
da değerlendirmektedir.
Bunun bir örneği, Teftâzânî’nin (ö. 792/1390) Sadrüşşerîa’nın etTavdîh’i üzerine kaleme aldığı et-Telvîh adlı eseridir. Bu eseri mevzu bahis yapmamızın sebebi Teftâzânî’nin itiraz sadedinde yaptığı değerlendirmelere Kırîmî’nin verdiği cevaplardır. Teftâzânî’ye yapılan atıflarda
yer yer onun Hanefî usûlüne dair görüşlere getirdiği itirazlar zikredilmekte ve bunlar cevaplanmaktadır. Örneğin Kırîmî, Kitâb’ın yani
Kur’ân-ı Kerîm’in tarifi yapılırken besmelenin ayet olup olmadığı hususunda Teftâzânî’den nakilde bulunmaktadır. Söz konusu nakilde besmelenin ayet olup olmadığına dair Hanefîler’in ve diğer mezheplerin görüşleri aktarılmıştır. Bu noktada Hanefîler’in en-Neml sûresindeki ayet
dışında sure başlarında yer alan besmelelerin Kur’ân’dan bir ayet olmadığı şeklindeki görüşü nakledilmiştir. Burada Teftâzânî Hanefî mezhebinde meşhur olanın ve çoğu mütekaddimûn ulemânın tercih ettiği üzere en-Neml sûresi dışındaki diğer besmelelerin Kur’ân’dan bir ayet olmadığını, tarifte yer alan şüphe götürmeksizin )شبهة بال)kaydının besmele
9 Ebü’l-Berekât Abdullah b. Ahmed en-Nesefî, Keşfü’l-esrâr şerhu’l-musannif ale’lMenâr (Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts.), 1/293; Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr,
387-388.
10 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 159.
18 ▪ Süleyman Şahin
gibi hususların Kur’ân’dan sayılmadığını göstermesi için konulduğunu
söylemiştir. Fakat müteahhirûn Hanefî ulemânın sûre başlarında yer
alan besmelenin fasıl için olduğu ve müstakil ayetler kabul edileceği şeklinde bir görüşe sahip olduklarını ve besmelenin mushafta yazıla gelmesini selefin inkar etmeksizin kabul etmesini delil getirdiklerini ifade etmiştir.11
Teftâzânî’nin bu değerlendirmesini Hanefîler’e bir tariz olarak yorumlayan Kırîmî, onun mütekaddimûn ulemânın besmelenin
Kur’ân’dan bir ayet olduğunu gösteren delillerin bulunmasına rağmen
ayet olarak kabul etmediklerini ve müteahhirûnun buradaki zafiyeti görünce besmelenin birer ayet olduğunu tercih ettiklerini söylemeye çalıştığını düşünür. Böyle bir iddianın ise kabul edilmeyeceğini, çünkü mutekaddimûn ulemânın büyüklerinden İmam Muhammed’in (ö. 189/805)
de sûre başlarındaki besmeleleri müstakil ayet olarak kabul ettiğini söyler. Dolayısıyla mütekaddimûn alimlerin besmelenin ayet olmadığı şeklinde kanaate sahip oldukları iddiasının gerçeği yansıtmadığı müteahhirun ulemânın da bundaki zafiyetten dolayı farklı tercihte bulunmalarının söz konusu olmadığını ifade ederek bu söylemi reddeder. Bu sebeple
Teftâzânî’nin itirazının yersiz olduğunu dile getirir.
Aktarılan örneğe benzer bir durum da Teftâzânî’nin mastarların müfred kabul edilmesiyle alakalı dile getirdiği itiraz için söz konusudur.
Kırîmî, Teftâzânî’nin bu itirazını mezhebini desteklemek amacıyla söylediğini ifade eder. İhtimal ki Kırîmî burada, Teftâzânî’nin Şâfiî olmasından hareketle böyle bir ifade kullanır. Bu bağlamda Kırîmî’nin
Teftâzânî’nin görüşlerine yer verirken onun Şâfiî olduğu ve bu minvalde
değerlendirmelerde bulunduğu gibi bir düşünceye sahip olduğu akla
gelmektedir.12
6- Usûl konusuyla ilgili ihtilafları ele alırken Hanefî ulemâsı içerisinde Şâfiîler gibi düşünenler varsa bu alimlerin görüşlerine de ayrıca te11 Saʿdüddîn Mesʿûd b. Ömer b. Abdillâh et-Teftâzânî, et-Telvîh ilâ keşfi hakâiki’t-Tenkîh,
thk. Muhammed Adnân Dervîş (Beyrût: Dârü’l-Erkam, ts.), 1/66.
12 Teftâzânî, et-Telvîh, 1/350; Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 74-75, 148-149.
Osmanlı Hanefî Âlimi Şeref b. Kemal el-Kırîmî ve “Menâru’l-Envâr” Üzerine Yazdığı Şerh▪ 19
mas etmektedir. Bunun örneklerinden birisi müşterek lafzın umum ifade
edip etmeyeceği hususuyla ilgilidir. el-Menâr metninde müşterek lafzın
umum ifade etmeyeceği açıklanmıştır. Şerhte Cübbâî (ö. 303/916),
Bâkıllânî (ö. 403/1013) ve Şâfiîler’in, müşterek lafzın tüm manaları bir
arada cem etmeye müsait olması durumunda umumuyla hareket edileceği görüşüne yer verilir. Burada dikkat çeken husus Kırîmî’nin,
Mergînânî’nin (ö. 593/1197) el-Hidâye adlı eserinin vasiyet başlığında bu
hususa taalluk eden bir meselede nefy siyakında zikredilen müşterek lafızlar için umumuyla amel edileceği görüşünü dile getirdiğini aktarması
ve bu bağlamda Mergînânî’nin kısmen de olsa hasmın görüşüne meylettiğini söylemesidir. Kırîmî’nin mezhep içerisinde fürû eserlerinde de olsa farklı kanaate sahip olanların varlığına işaret etmesi, şerhini kaleme
almadaki yöntemini ortaya koymakta ve geçmişten olabildiğince istifade
etme çabasında olduğunu göstermektedir.13
7- Bilindiği üzere fıkıh usûlünde ele alınan konulardan bir kısmını dil
bahisleri oluşturmaktadır. Bu bağlamda Kırîmî, dil bahisleri ile ilgili meselelerin yer aldığı konuları şerh ederken Arap dili alimlerinin görüşlerine yer vermektedir. Atıfta bulunduğu alimler arasında Sîbeveyh, Müberred (ö. 286/900) ve Zeccâc (ö. 311/923) gibi alimler bulunmaktadır.14
8- Kırîmî, Nesefî’nin metnine dair yahut Hanefî usûl anlayışıyla ilgili
dile getirilen itirazları zikretmekte ve bu itirazlara cevaplar vermektedir.
İtiraz deyince doğal olarak farklı mezhep mensuplarının, özellikle de
Şâfiîler’in dile getirdiği hususlar akla gelmektedir. Bu bağlamda Gazzâlî
(ö. 505/1111), Râzî (ö. 606/1210), İbnü’l-Hâcib (ö. 646/1249) ve Îcî (ö.
756/1355) gibi mütekellimûn usûlcülerin görüşlerine yer vermekte ve
bunlara karşı argümanlar üretmektedir. Ayrıca o, eserinde hasmın itirazlarına cevap vermenin yanında Hanefî fetvâ literatüründe söz konusu
13 Burhânüddîn Ebü’l-Hasen Alâ b. Ebî Bekr el-Fergânî el-Mergînânî, el-Hidâye Şerhu
Bidâyeti’l-mübtedî, thk. Muhammed Adnân Dervîş (Beyrût: Dâru’l-Erkam, ts.), 4/532;
Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 300.
14 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 305-306, 376, 398.
20 ▪ Süleyman Şahin
olan görüşler çerçevesinde akla gelebilecek muhtemel sorulara da cevaplar sunmaktadır.15
9- Kırîmî konuları ele alırken kelamla ilişkili meselelerde Muʿtezile,
Eşʿarî ve Mâtürîdî mezheplerinin görüşlerini özet ve anlaşılır bir şekilde
aktarmakta hatta bu mezheplere müntesip alimlerin isimlerini açık bir
şekilde zikrederek görüşlerine yer vermektedir. Bu bağlamda Hanefî
usûl literatüründe kelamî perspektiften usûl eseri kaleme alan Semerkandî’nin (ö. 539/1144) Mîzânu’l-usûl adlı eserine atıfta bulunarak hüsün-kubuh meselesini ve itikadî mezheplerinin bu meseleye dair görüşlerini oradan aktarması dikkat çekmektedir.16
10- Kırîmî kendinden önceki usûl ve fürû literatüründen olabildiğince faydalanmaktadır. Bu bağlamda, Cessâs (ö. 370/981), Debûsî, Pezdevî,
Serahsî, Semerkandî, Habbâzî, Ahsikesî, Abdulaziz el-Buhârî (ö.
730/1330), Sadrüşşerîa ve Teftâzânî gibi alimlerin usûl eserlerinden alıntılar yapmakta bazen de okuyucuyu detaylı araştırma için bu eserlere
yönlendirmektedir. Bunun yanında, mütekellimûn usûlcülerden İbn Süreyc (ö. 306/918), Bâkıllânî, Cüveynî (ö. 478/1085), Gazzâlî, Zemahşerî,
(ö. 538/1144), Râzî, İbnü’l-Hâcib ve Îcî gibi alimlerin görüşlerini aktarmaktadır. Usûl eserlerinden istifade etmenin yanında fürû eserlerinden
de usûl meselelerini destekleyecek örneklere yer vermekte ve faydalandığı fürû eserlerin ismini açıkça zikretmektedir. Bu bağlamda İmam
Muhammed, Hâkim eş-Şehîd el-Mervezî (ö. 334/945), Serahsî, Mergînânî
ve Kâdîhan (ö. 592/1196) gibi alimlerin eserlerinden faydalanmaktadır.
Hanefî mezhebi içerisinde farklı görüş serdeden alimlerin kanaatlerini
de ayrıca zikretmektedir. Nitekim mezhep imamlarının ihtilaflarını aktarmanın yanında İsâ b. Ebân (ö. 221/836), Kerhî (ö. 340/952) ve Cessâs
gibi farklı kanaate sahip olan alimlerin isimlerini ve görüşlerini de nakletmektedir.17
15 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 280, 282-283, 298, 335, 371.
16 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 196-199.
17 Kırîmî, Şerhu metni Menâri’l-envâr, 93, 235, 231, 260, 285, 296, 304, 508, 611, 652,
731, 846, 867.
Osmanlı Hanefî Âlimi Şeref b. Kemal el-Kırîmî ve “Menâru’l-Envâr” Üzerine Yazdığı Şerh▪ 21
Sonuç
Şeref b. Kemal el-Kırîmî’nin Menâru’l-Envâr üzerine yazdığı şerh,
Osmanlı Hanefî usûl geleneğine önemli bir katkı sağlamaktadır. Kırîmî,
eseri kaleme alırken, Menâru’l-Envâr’ın kısa ve öz bir şekilde sunulan
usûl meselelerini daha anlaşılır hale getirmeyi amaçlamıştır. Şerhinde,
metnin üzerinde önceki şerhlerde yapılan açıklamaların eksikliklerine
işaret etmiş, bazı noktalarda gereksiz uzatmalara karşı çıkarak konuları
daha sade bir biçimde ele almayı tercih etmiştir. Özellikle metnin zorlukları nedeniyle, öğrencilerin anlamasında yaşanabilecek güçlükleri gidermeyi hedeflemiştir.
Kırîmî, şerhinde Hanefî usûlünün çeşitli meselelerine dair farklı görüşleri detaylı bir şekilde incelemiş ve mütekaddimûn ile müteahhirûn
arasında var olan ihtilafları derli toplu bir şekilde sunmuştur. Ayrıca,
şerhinde kendinden önce kaleme alınmış birçok usûl ve fürû eserinden
istifade etmiş ve bu eserlerin görüşlerini karşılaştırarak kendi değerlendirmelerini ortaya koymuştur. Bu yönüyle Kırîmî, hem dönemindeki
ulemânın hem de geçmişteki usûlcülerin fikirlerine saygı göstermiş,
farklı görüşlere yer vermekle birlikte Hanefî usûlünün temellerine sadık
kalmaya özen göstermiştir. Eserinde dil, kelâm ve mantık gibi çeşitli
alanlarla ilişkili meseleleri de ele alarak geniş bir literatür sunmuştur.
Sonuç olarak, Kırîmî’nin şerhi, Menâru’l-Envâr’ı daha anlaşılır kılmanın yanı sıra, Hanefî usûl geleneğinin derinliklerine inen, farklı görüşlerin sağlıklı bir şekilde aktarılmasını sağlayan kapsamlı bir eserdir. Eser,
sadece kendi zamanındaki okuyucular için değil, sonraki nesiller için de
büyük bir ilmî miras bırakmıştır.
Kaynakça
Boynukalın, Mehmet. Fıkıh Usulü Alimleri ve Eserleri (III-XIII. Hicri
Yüzyıl). İstanbul: M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2017.
Kâtib Çelebi, Mustafa b. Abdillah. Süllemü’l-vusûl ilâ tabakâti’l-fuhûl.
thk. Mahmûd Abdulkâdir el-Arnaût. İstanbul: Entegre Matbaacılık,
2010.
22 ▪ Süleyman Şahin
Kırîmî, Şeref b. Kemâl b. Hasan. Şerhu metni Menâri’l-envâr fî ilmi
usûli’l-fıkh. thk. Muhammed b. Abdilhâdî el-Harse. Dımeşk: Şeriketü
Âlimi Kureyş, 2023.
Koca, Ferhat. “Menârü’l-Envâr”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 29/118-119. Ankara: TDV Yayınları, 2004.
Leknevî, Muhammed Abdulhay. el-Fevâidü’l-behiyye fî terâcimi’lHanefiyye. thk. Ahmed ez-Zaʿbî. Beyrût: Dâru’l-Erḳam, 1998.
Mergînânî, Burhânüddîn Ebü’l-Hasen Alâ b. Ebî Bekr el-Fergânî el-.
el-Hidâye Şerhu Bidâyeti’l-mübtedî. thk. Muhammed Adnân Dervîş.
Beyrût: Dâru’l-Erkam, ts.
Nesefî, Ebü’l-Berekât Abdullah b. Ahmed. Keşfü’l-esrâr şerhu’lmusannif ale’l-Menâr. Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts.
Teftâzânî, Saʿdüddîn Mesʿûd b. Ömer b. Abdillâh. et-Telvîh ilâ keşfi
hakâiki’t-Tenkîh. thk. Muhammed Adnân Dervîş. Beyrût: Dârü’l-Erkam,
ts..
MÂTÜRÎDÎ PERSPEKTİFİYLE
HIZIR BEY’İN KELÂMÎ GÖRÜŞLERİ
Esra ÇELİK1
Giriş
Hızır Bey (ö. 863/1459) Osmanlı döneminde yaşamış, hukukî, dîni ve
edebî alana kendi döneminde katkı sunan 15. asrın âlim ve şairi olmakla
birlikte aynı zamanda İstanbul’un ilk kadısıdır. O, Rebiü'l-Evvel 810/6
Ağustos 1407'de babası Celaleddin Efendi’nin kadı olduğu Sivrihisar'da
doğdu. Onun hayatı hakkında kaynak bilgiler Taşköprizâde’nin eşŞeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye’sinde bulunmaktadır. Ancak söz konusu bu kaynak Hızır Bey’in ilk önemli görevini oldukça geç bir dönem olan 1451 II.
Mehmet dönemiyle başlatmaktadır. Bu nedenle onun hayatı hakkında
kronolojik bir bilgi hatası olduğu söylenmektedir. Ayrıca Hızır Bey’in
annesinin Nasreddin hocanın kızı olduğuna ilişkin bilgiler de şüphelidir.
Hızır Bey’in babası kadılık görevinin yanı sıra Emir Arif adıyla bir derviş olarak da tanınmaktadır.2 Buna bağlı olarak ilk temel bilgileri Hızır
Bey babasından almıştır. Daha sonra Bursa’da âlim bir şahsiyet olan
Molla Yegân’ın yanında aklî ve naklî ilimlerle birlikte döneminin ilimlerini tahsil etmiş ve Molla Yegân’ın kızıyla evlenmiştir. Hızır Bey’in oğulları Sinan Paşa (Sinâneddin Yûsuf), Yâkub Paşa ve Ahmed Paşa da kendi
dönemlerinin öne çıkan âlimleri;3 kızları Hacı Kadın ve Fahrünnisâ Ha1 Dr., Diyanet İşleri Başkanlığı Elazığ İl Müftülüğü, celikesra2323@gmail.com
2 Umair Mirza, “Khıdr Beg”, The Encyclopaedia of Islam, ed. C. C. Bers, vd. (Leiden: E.J.
Brill, 1986), 5/4-5.
3 Taşköprülüzâde Isâmüddin Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyyefî
Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye Osmanlı Âlimleri, ed. Derya Örs (İstanbul: Türkıye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları: 134, 2019), 160, 290-298; Mirza ,“Khıdr Beg”,
5/4-5.
24 ▪ Esra Çelik
tun ise çevrelerinde yardımseverlikleriyle tanınan şahsiyetler olmuşlardır.4 Hızır Bey’in tahsilini tamamladıktan sonra 837/1434’te Sivrihisar’a
müderris5 ya da kadı6 olduğuna ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Hızır Bey
ilim sevgisi sebebiyle çok sayıda ilim dalından ders almıştır. Molla
Fenârî’den sonra ulûm-i garibe yani ilimlerin nadir ve az bilinen ezoterik
bilgilerine onun kadar kimsenin vâkıf olamadığı söylenir.7 Aktarılan bir
rivayete göre; II. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında Sultan’ın huzurunda yapılan ilmî toplantıda ulûm-i garib ilmine vâkıf Arap bir âlim bu
konuyla ilgili Anadolu’nun âlimlerine sorular sorar.8 Fakat Anadolu’nun
âlimleri sorulan soruları cevaplamada yetersizliklerini dile getirince Sultan Mehmed bu durumdan rahatsızlık duyar. Sultan ulûm-i garibe vâkıf
bir âlim ararken Hızır Bey’in adı anılır. Hızır Bey, otuzlu yaşlarında ve
Sultan’ın askerlerinin kıyafetlerini giyer. Sultan’ın huzuruna getirilen
Hızır Bey’in gençliğini ve kıyafetini gören ulûm-i garibe vâkıf kişi onu
alaya alır. Hızır Bey ondan sorularını sormasını talep eder. Bu şahıs vâkıf
olduğu birçok alana dair sorularını sorar. Hızır Bey tüm soruları beğenilir tarzda cevapladıktan sonra kendisi de bu zâta onaltı konuda soru sorar. Ancak bu zât Hızır Bey’in sorduğu konulara vâkıf olmadığı için cevap veremez.9 Bu durum karşısında Sultan II. Mehmed keyf alır, Hızır
Bey’i över ve o asıl şöhretini bu olayla kazanır. Sultan II. Mehmed Hızır
Bey’i Bursa’da dedesi Sultan Çelebi Mehmed’in medresesine müderris
yapar ve maaşa bağlar.10 Bu göreve 848/1444’de başka medreseler ve İnegöl kadılığı da eklenir. Hızır Bey Hocazâde Muslihuddin ve Hayâlî Ahmed Efendi (Şemseddin Efendi) gibi iki talebesinin yardımıyla bu med4 Mustafa Said Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1998), 17/413-415.
5 Mirza,“Khıdr Beg”, 5/4-5; Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, 17/413-415.
6 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,161.
7 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,161.
8 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,162.
9 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,162.
10 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,162; Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, 17/413-
415; Mirza ,“Khıdr Beg”, 5/4-5
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 25
resede çok sayıda âlim yetişmesini sağlamıştır.11 Hızır Bey 855/1451’de
Edirne’de de müderrislik ve bugün Bulgaristan sınırlarında bulunan
Yanbolu’da kadılık yapmıştır.12
Olayları çözümleyen, güçlü bir bellek ve dürüst bir karakter yapısına
sahip olan tüm zamanını ilim ve ibadetle geçiren Hızır Bey’e ilim dağarcığı lakabı verilmiştir.13
Fatih Sultan Mehmed 857/1453'te İstanbul’u fethinden sonra Hızır Bey’i İstanbul’a kadı olarak tayin eder ancak Hızır
Bey 863/1459’da kadılık görevine devam ederken vefat eder.14
Hızır Bey şiir yazma konusunda usta bir isimdir. Onun şiirlerinden
en meşhur olanı el-Ḳaṣîdetü’n-nûniyye 105 beyitten oluşur. Kasidenin beyitlerinde Kelâm konuları bazen bir bazen de birkaç mısrada Mâtürîdî
yaklaşımıyla ele alınmıştır. Kasidenin İsmâil Müfîd Efendi ve İmamzâde
Mehmed Esad Efendi tarafından şerhleri bulunmakla birlikte Hayâlî
Ahmed Efendi, Manastırlı İsmâil Hakkı Efendi ve dâmâd-ı Gelenbevî
Seyyid Mehmed Şükrî kasideye Türkçe şerh yazmışlardır.15 Cevâhirü’lʿaḳāʾid16 ismiyle de bilinen kaside müstef‘ilün fâilün vezninin tekrarı ile
sekiz tef‘ile ile yazılmış Fâtih Sultan Mehmed’e takdim edilmiştir.17 Kasidede akîdeler ve bunların dayandığı deliller, özlü bir şekilde Mâtürîdî
ekolünün anlayışı doğrultusunda ifade edilmiştir. el-Ḳaṣîdetü’nnûniyye özgün olmasıyla birlikte içerdiği bilgileri sanatsal anlatımıyla da
dikkat çekmektedir. Nitekim kasideye oldukça çok tercüme ve şerh ya11 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,162; Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, 17/413-
415.
12 Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, 17/413-415; Mirza, “Khıdr Beg”, 5/4-5.
13 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,163.
14 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,163; Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, 17/413-
415; Mirza ,“Khıdr Beg”, 5/4-5.
15 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,163; Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, 17/413-
415; Mirza ,“Khıdr Beg”, 5/4-5.
16 Mehmed Şükrü b. Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid (İstanbul: Ali
Raif Matbaası, 1328/1910), 3.
17 Taşköprülüzâde, eş-Şakâ’iku’n-Nu‘mâniyye,163; Mustafa Said Yazıcıoğlu, “elKasîdetü’n-Nûniyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları,
2001), 24/571-572.
26 ▪ Esra Çelik
pılmış olması değerini ve kabul gördüğünü ispat niteliğindedir. Ayruca
Cevâhirü’l-ʿaḳāʾid ismiyle de eserin bilinmesi onun dîni ilimler alanındaki
önemini vurgulamaktadır.18 Kaside tüm Kelâm konularını ele alan muhtasar bir Kelâm kitabı niteliği taşımaktadır. Bunun yanı sıra Hızır Bey’in
Kelâm konularına yaklaşımı ve temel ilkeleri Mâtürîdî perspektifiyle şekillendirmesi eserin ilmî derinliğini güçlendiren önemli bir unsurdur.
Kelâm Allah'ın zatını, sıfatlarını, mebde (başlangıç) ve meâd’a (son)
ilişkin mümkün olan varlıkların hallerini İslâm kanununa göre inceleyen
bir ilimdir. Buna ilaveten Kelâm âhiret ve âhirete ilişkin cennet, cehennem, sırat, mîzan, mükâfat ve ceza gibi konuları ele alır ve delillerden
hareketle şer‘î itikâdî kuralların elde edilmesini sağlar.19 Hızır Bey
Kelâm ilmine ilişkin görüşlerini Ḳaṣîdetü’n-nûniyye adlı eserinde beyitler
vasıtasıyla ifade ettiği için bir başlıklandırma bulunmamaktadır. Ancak
Hızır Bey’in Kelâm konularını Mâtürîdî yaklaşımıyla ele almasına bağlı
olarak onun Kelâm konularına ilişkin görüşlerini Mâtürîdî’nin sistematiğine paralel bir başlık oluşturarak analiz yapmak mümkündür.
Mâtürîdî’nin Kelâm sistematiğine göre analiz yapmak Hızır Bey’in görüşlerini ele alan eserin içeriğini daha anlaşılır kılacaktır.
Mâtürîdî’nin Kelâm sistematiğine göre ise konular; ilâhiyyat (Allah’ın
varlığı ve sıfatları), nübüvvet (Peygamberlerin görevleri, mucizeleri ve
ismet sıfatı), kaza ve kader, sem‘iyyât (büyük günah işleyenlerin durumu, iman-islâm) şeklinde tasnif edilmiştir.20
Kaside Allah'ın birliğini, kudretini ve azâmetini öven tevhid ve Peygamber'in (a.s.) faziletini öven; Ona, Onun âli ve ashabına salât ve selâm
gönderilen naat ile başlamaktadır. Naat’ın devamında Hızır Bey kaside18 Yazıcıoğlu, “el-Kasîdetü’n-Nûniyye”, 24/571-572.
19 Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Alî es-Seyyid eş-Şerîf el-Cürcânî el-Hanefî, etTa’rîfât, “ḳlm” (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1983), 185.
20 Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî,
Kitâbü’t-Tevhîd, thk. Bekir Topaloğlu - Muhammed Aruçi (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı
İslam Araştırmaları Merkezi Yay., 2003), 6-10; Ebû Muhammed Nûruddîn Ahmed b.
Mahmûd b. Ebî Bekr es-Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, çev. Bekir Topaloğlu (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1979), 6-8.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 27
nin konusunun akaid olduğunu belirtmekte ve iman eden her insana bu
akaidi benimsemesini tavsiye etmektedir. O bu ilkeleri insanların ahiret
hayatlarına fayda sağlamalarına yönelik hazırladığını zikreder.21
1. İlâhiyyat
Hızır Bey ilâhiyyata ilişkin olarak Allah’ın varlığı ve delilleri, Allah’ın
sıfatları ve ru‘yetullah (Allah’ın ahirette müminler tarafından görülmesi)
konularından bahseder. Bu bölümde o, İslâm akaidinin yapı taşlarını
oluşturan temel teolojik meseleleri ele almıştır.
1.1. Allah’ın Varlığı ve Delilleri
Kelâmcılara göre âlem Allah’ın dışında kalan ayan ve arazlardan oluşan bütün varlıkları ifade eder. Zira bütün varlıklar yaratıcının varlığını
gösteren işaret olması nedeniyle âlem diye isimlendirilmiştir. Hudûs ve
noksanlık emareleri O’nun hiçbir cüz‘üne benzemez ve O’nun cüzleri de
birbirine benzemez. Bu bağlamda âyette “Onun benzeri hiçbir şey yoktur”22
buyurulmaktadır.23 Buradan hareketle Mâtürîdî yok olma emaresi
taşıyan varlığın, kendi başına var olamayacağına dayanarak bunun âlemin hudûsuna24 ve kendisi dışında bir muhdisi olduğuna delil teşkil ettiğini savunur.25 Çünkü ona göre âlemin gelişimi, yok oluşu, zıtların bir
arada bulunuşu, kendi varlık ilkelerinden bilgisiz oluşu ve dejenere olanı yenileyememesi varlığının kendi kendine olmadığına işaret eder.
Âlemin içinde zıt faktörlerin olmasına rağmen bir düzen ve ahenk içinde
hareket etmesi her şeyi bilen tek bir yaratıcıya işaret etmekle birlikte ge21 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye (İstanbul: Sahafiye-i
Osmaniye Matbaası, 1312/1894), 2-12; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’lʿaḳāʾid, 6- 11.
22 Kur’ân Yolu (Erişim 16 Temmuz 2024), eş- Şûrâ 42/11.
23 Ebü’l-Muîn Meymûn b. Muhammed b. Muhammed b. Mu‘temid en-Nesefî, Tebṣıratü’l-edille fî uṣûli’d-dîn, nşr. Hüseyin Atay (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,
2004), 1/62.
24 Hudûs; Daha önce var olmayan bir şeyin var olması. bk. Ebû Nasr İsmâîl b.
Hammâd el-Cevherî, eṣ-Ṣıḥâḥ: Tâcü’l-luġa ve ṣıḥâḥu’l-ʿArabiyye, thk. Ahmed Abdülgafûr Attâr (Beyrut: Dârü’l-ilm li’l-Melâyîn, 1987), “hds”, 1/278.
25 Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, 26-34.
28 ▪ Esra Çelik
reksinim ve ihtiyaçlar da başka bir varlığa delâlet eder. Bu varlığın da
âlemdeki gereksinim ve ihtiyaçların söz konusu olduğu nitelikleri taşımaması gerekir. Sonsuz bir zincirleme kurulup diğer ihtiyaç özelliği
olan bir varlığa âlemi dayandırmak da doğruya ulaştırmaz.26 Hızır Bey
sonsuz zincirlemenin bir çıkmaz olduğunu dolayısıyla vacip olan yani
yokluğu mümteni‘ olan bir varlığın gerekliliğini vurgular.27 O bütün
hâdis varlıkların kadîm28 olan bir yaratıcıya tanıklık ettiğini ve bu varlıkların uyumu yani yaratılmasında muhalif bir durum olmamasının ikinci
bir yaratıcı düşüncesini nefyettiğini ifade eder.29 Hızır Bey burada iki
ilah olması durumunda yaşanacak kaosu ifade eden temânu‘ deliline
işaret etmektedir.30
Bu bağlamda ya iki ilahın iradesi aynı anda gerçekleşir, hâlbuki bir şeyin aynı anda hem olması hem de olmaması
imkânsızdır. Ya da ilahlardan birinin iradesi olurken diğerinin iradesi
olmaz. Bu durumda iradesi gerçekleşmeyen ilah aciz olur ki ilah acizlik
vasfı taşımaz. Böylece mantıksal düzlemde bir ilahın varlığı ispatlanmış
olmaktadır.31 Aynı zamanda Hızır Bey sonsuz bir zincirleme olan teselsülü de aklî delillerle kesin bir şekilde çürütür.32 Dolayısıyla o, Allah’ın
varlığını ve birliğini Mâtürîdî yaklaşımıyla aklî bir olgu olarak savunur.
Hızır Bey’e göre varlığı vacip olan Allah’ın zâtı ve kudreti mümkün
varlıklarla aynı değildir.33 Bu nedenle Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiillerinin
26 Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, 50.
27 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye, 12.
28 Kadîm; varlığı başkasının varlığına ihtiyaç duymayan varlık. bk. Nesefî, Tebṣıratü’ledille, 1/83.
29 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye, 12-15.
30 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye, 15-16.
31 Ebü’l-Hasen Nûrüddîn Alî b. Sultân Muhammed el-Kārî el-Herevî, Şerḥu Kitâbu’lFıḳhi’l-ekber, thk., Ali Muhammed Dendel (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ilmiyye, 1971), 31;
Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semarkandî,
Te’vilâtü Ehli’s-Sünne Tefsiru’l-Mâtürîdî, thk. Dr. Mecdi Basellum (Beyrut: Darü’lKütübü’l-İlmiye, 1426/2005), 7/336.
32 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye, 13.
33 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye, 16.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 29
benzeri yoktur.34 Ona göre Allah’ın mümkün varlıklardan farklı olarak
ihtiyaç niteliğinin olmaması O’nun çok sayıda olma ihtimalini de yok
eder. Nitekim Mâtürîdî anlayışta da belirtildiği35 gibi Hızır Bey, Allah’ın
mümkün varlıkların kül, cüz, araz, cevher, mekân, zaman, şekil ve renk
gibi eksiklik ve ihtiyaç ifade eden nitelikleriyle isimlendirilemeyeceğini
ifade eder.36 Buna bağlı olarak o, Allah’ın ilmi, iradesi ve tüm kudretinin
her şeyi kuşattığını söyleyerek bir kısım şîa,37 Yahudi ve Hristiyan38 düşüncesinde var olan Allah’ı ittihâd ve hulûl39 ile nitelemeyi reddeder.40
Böylece Hızır Bey, hâdis olan âlem üzerinden Yaratıcı’nın varlığına, birliğine, kudretine ve sonsuzluğuna işaret eden aklî argümanlar sunmaktadır.
1.2. Allah’ın Sıfatları
Mâtürîdî düşünce sisteminin oluşumunda öncü isimlerden biri olan
Ebû Hanîfe’ye göre Allah’ın hayat, kudret, ilim, kelâm, semi‘, basar ve
irade gibi zâti sıfatları; yaratma, rızıklandırma, inşa etme gibi fiili sıfatları bulunmaktadır. Allah’ın sıfatları ezeli olmakla birlikte muhdes ve yaratılmış değildir.41 Hızır Bey Allah’ın hayy (diri), serni‘ (işiten), basîr (gören), âlim (bilen), şâ‘ (dileyen), kudret ve ses olmaksızın kelâm sıfatları
34 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye, 17.
35 Nesefî, Tebṣıratü’l-edille, 1/186.
36 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye, 18-24.
37 Ebü’l-Feth Tâcüddîn (Lisânüddîn) Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed eşŞehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, (Kahire: Müessesetü’l-Halebî, 1388), 1/154, 175.
38 Yusuf Şevki Yavuz, “Hulûl”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV
Yayınları, 1998), 18/341-344.
39 İttihâd; iki ya da daha fazla şeylerin bir şey olmasıdır. Hulûl; iki cisimden birinin diğerinin bir parçasına nüfuz ederek birleşmesidir. bk. Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i
irfaniyye, 22; Hulûl için güldeki su, közdeki ateş örneği verilir. Dolayısıyla bir şeyin kendisindeki varlığının, o şey için varlığının aynısı olmasıdır. bk. Muhammed A‘lâ b. Alî b.
Muhammed Hâmid et-Tehânevî el-Fârûkī, Keşşâfü ıṣṭılâḥâti’l-fünûn ve’l-ʿulûm, thk. Ali
Dahrûc, “hll” (Beyrut: Mektebetü Lübnan Nâşirûn, 1996), 1/706.
40 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 22.
41 Ebû Hanîfe Nu‘mân b. Sâbit b. Zûtâ b. Mâh, el-Fıḳhü’l-Ekber (Birleşik Arap Emirlikleri: Mektebetü’l-Furkân, 1999), 16-20.
30 ▪ Esra Çelik
olduğunu aynı zamanda bu sıfatların Allah’ın zatıyla kâim olduğunu
zikreder. O Mâtürîdî düşünce sistemine uygun olarak bu sıfatların ezeli
olduğunu savunmanın Mu‘tezile’nin iddia ettiği gibi kadimlerin çokluğuna42 yol açmayacağını vurgular.43
Hızır Bey’e göre teselsülün44 yanlışlığını ortaya koymak yaratıcının kudretini anlatır. Bu bağlamda o, aklî
çıkarımla teselsülün yaratıcı kudretin âlim olduğunu da kanıtladığını
ifade eder. Zira Hızır Bey’e göre yaratıcı kudret fillerini kendi isteği ve
tercihiyle iyi yapar ki bu da O’nun âlim olduğunu kanıtlar. Allah’ın ilmi
zaman ve mekândan münezzehtir. Nitekim O’nun zâtı ve sıfatları hâdis
olmaktan uzak ve ezelidir. Dolayısıyla Allah’ın ilminde bir değişiklik
mümkün değildir. O, bütün mevcûdâtı ezelden ebede bilir.45 Nitekim
Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber’de değişim ve farklılıkların mahlûkâtta olduğu,
herkesi bulunduğu hal üzere yani oturanı oturur halde, ayakta olanı
ayakta bulunduğu hal ile Allah’ın bir değişim olmadan bildiği vurgulanır.46
Allah’ın kötülüğü, küfrü ve âsi olmayı irade etmesinin mümkün olmayacağını düşünen Mu‘tezilî anlayışa47 karşı Hızır Bey Mâtürîdî yaklaşımıyla48 hayır ve şer her şeyin Allah’ın iradesiyle gerçekleştiğini savu42 Bu nedenle Mu‘tezile, Sıfâtiyye’nin Allah’ın sıfatlarını zatıyla kâim kavramlar olduğu
iddiasına karşı çıkarak hâdis olduğunu ileri sürmüştür. bk. Şehristânî, el-Milel ve’nNihal, 1/31, 80-83.
43 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 29; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 25.
44 Teselsül; Âlemin hâdis olduğundan yola çıkarak hâdis varlıklar bir dış etkenle muhdis ile var olurlar. Şayet muhdis ezeli olmayan bir varlık olursa her şey bir diğerine bağlı
olur ve bu döngü sonsuza kadar süremeyeceği için aklen bir sonuç doğurmaz. Bu ilişki
geriye doğru sonsuza kadar uzarsa yani teselsül ederse hiçbir varlıkta son bulamayacağı için varoluşun başlangıcına gidilemez. Dolayısıyla âlemin kendisi gibi hâdis olmayan bir kadir varlığa ihtiyacı bulunmaktadır. bk. Ebü’l-Hasen Kādı’l-kudât Abdülcebbâr
b. Ahmed b. Abdilcebbâr el-Hemedânî, Şerhu’l-usûli’l-hamse, ta‘lîk. Ahmed b. elHüseyin b. Ebî Hâşim Mankdîm (Beyrut: Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, 2001), 70.
45 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 29-30, 32.
46 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 82.
47 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 290.
48 Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, 472; a.mlf., Te’vilât, 6/502, 4/206.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 31
nur. O bu noktada Allah’ın iradesiyle rızası arasındaki farka dikkat çekerek Allah’ın küfrü dilediğini ancak ona rızası olmadığını ifade eder.
Bu bağlamda Hızır Bey, Allah’ın insanı tercihlerinde özgür bıraktığını
ama insanın yaptığı seçimlerin Allah’ın iradesi dâhilinde gerçekleştiğini
savunur.49 Ayrıca Eş‘arî ve Mâtürîdî arasındaki farklardan biri olan tekvin sıfatını Hızır Bey Mâtürîdî perspektifiyle açıklar.50 Zira Eş‘arî anlayışa göre Allah’ın yaratma, rızık verme gibi fiilî sıfatları ezeli değil hâdis
sıfatlardır. Bu sıfatlar Allah’ın kudret sıfatının mükevvene yani yaratılan
şeye taalluk etmesiyle oluşur. Dolayısıyla onlara göre tekvin sıfatı müstakil bir sıfat değil kudret sıfatı içinde değerlendirilir.51 Buna karşılık
Mâtürîdî düşüncede tekvin müstakil bir sıfat olarak kabul edilir ancak
tekvinin mükevvenden ayrı olduğuna dikkat çekilir.52 Mâtürîdî’nin bu
görüşünü benimseyen Hızır Bey tekvin sıfatının yokluktan varlığa çıkarma anlamında Allah’a ait ezeli bir sıfat olduğunu kabul eder. Bunun
yanı sıra ona göre mükevven ezeli değil zamansal bir olgudur; çünkü
mükevven varlık manasında olduğu için yaratılanların sıfatıdır.53
Hızır Bey Allah’ın kelâm sıfatı konusunda da ayrıntı vererek görüşünü belirtir. O, Mu‘tezile’nin Allah’ın kelâmı Kur’an’ın muhdes ve
mahlûk/yaratılmış olduğu54 savına karşı Mâtürîdî anlayışı yani
Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olarak yaratılmış değil ancak okunuşu, indirilişi, yazılışı, lafzı vs. itibariyle yaratılmış olduğunu55 kabul eder. Bu bağlamda Hızır Bey’e göre, Allah’ın mütekellim olması cisimlerle kâim olan
lafız ve harften ibaret değil, ezeli bir sıfattır. Bu ezeli sıfatın taallukuyla
lafızlar vücud bulur.56 Ona göre dillerin yaratılmış olması ilâhi kelâmın
49 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 33-35.
50 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 29-30, 32.
51 Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh el-Herevî el-Horâsânî
et-Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, thk, Abdurrahman Umeyre (Kahire: by., 1985) 4/169-172.
52 Mâtürîdî, Te’vilât, 1/548.
53 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 39.
54 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 357.
55 Ebû Hanîfe, el-Fıḳhü’l-ekber, 16-20.
56 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 36-37.
32 ▪ Esra Çelik
da yaratıldığı anlamına gelmez. Bunun ispatı olarak da Kur’an’ın i‘câzını
gösterir ve ilâhi kelâmın Allah’ın zatıyla kâim olduğunu zikreder.57 Böylece Hızır Bey Allah’ın zatı ve sıfatlarını yaratılmış olan tüm niteliklerden tamamen bağımsız ve ezeli olduğu düşüncesini rasyonel bir şekilde
savunur.
1.3. Rü’yetullah
Rü‘yetin “O gün bir takım yüzler aydındır. Rablerine bakarlar”
58 imkânına
ilişkin âyetlerden hareketle Eş‘arî nazarın/bakma itibar etme,59 bekleme,60 merhamet61 ve rü’yet gibi çeşitli anlamları olduğunu ifade etmekle
birlikte ahirette Allah’ın görülmesinin rü’yet anlamında olduğunu savunur.62 Hızır Bey ise zâhiri anlamda Allah’ın gözler ile görüleceğini belirtmekle birlikte bunun müminlere özgü olduğunu da vurgulayarak
mümin olmayanları hariç tutmaktadır. Ayrıca o a‘mâların Allah’ı göremeyeceğini dile getirirken a‘mâlar lafzıyla kâfirleri kasteder.63 Nitekim
Hızır Bey aynı beytte müminlerin Allah’ı göreceğini fakat a‘mâların göremeyeceğini zikretmesi a‘mâ kavramını müminin karşıtı olarak kullandığını gösterir.
Hızır Bey Mâtürîdî yaklaşımda olduğu üzere rü‘yeti keyfiyet ile nitelemekten kaçınır.64 Bu bağlamda o cevher, araz ve hâdis olan şeylerin dışında bir rü‘yet olacağını vurgular.65
Hızır Bey bu dünyada Allah’ın görülmeyeceği konusunda ittifak olduğunu ancak cennette ilâhi hakikatin
57 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 43.
58 el-Kıyâmet 75/22-23.
59
“Peki, onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?” el-Gâşiye 88/17.
60
“korkunç bir sesi bekliyorlar” Yâsîn 36/49.
61
“Kıyamet günü Allah onlara bakmayacak” Âl-i İmrân 3/77.
62 Ebü’l-Hasen Alî b. İsmâîl b. Ebî Bişr İshâk b. Sâlim el-Eş‘arî el-Basrî el-İbâne ʿan
uṣûli’d-diyâne, thk., Fevkıyye Hüseyin Mahmûd (Kâhire: Dâru’l-Ensâr, 1977), 35-45.
63 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 41; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 45.
64 Mâtürîdî, Te’vilât, 10/35; Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 138.
65 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 42.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 33
rü‘yetinin olup olmayacağı noktasında tereddütlerin olduğunu belirtir.66
Hızır Bey’in, bu konuda tereddütlerin bulunduğunu vurgulaması ve
kendisinin de rü‘yetin keyfiyeti konusunda yorum yapmaktan kaçınması, aklın cennetteki bu ilâhi hakikat karşısında sınırlı oluşuna dikkat çeken bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
2. Kaza ve Kader
Kaza ve kadere ilişkin ef‘âl-i ibâd (insanın fiilleri), hüsün (iyi) - kubuh
(kötü), teklîf-i mâ lâ yutâk (Allah’ın kulunu güç yetiremeyecek bir şeyle
yükümlü tutması), salâh/aslah (kullar hakkında en iyi olan şey) , rızık ve
ecel gibi Kelâmî tartışmaların en önemli konu başlıklarını Hızır Bey ele
almıştır. Bu konu başlıkları hakkında mütekellimler kendi düşünce sistemlerine uygun birbirinden farklı yorumlar yapmışlardır. Mâtürîdî düşünce sisteminin takipçilerinden biri olan Hızır Bey de söz konusu konular hakkında kendine özgü yorumlarda bulunmuştur.
2.1. Ef‘âl-i İbâd
Hızır Bey muhtemelen Mu‘tezile’yi kast ederek onların düşüncesine
yönelik karşıt bir savunmayla kendi görüşünü belirtir. Buna bağlı olarak
Hızır Bey Allah’ın kulların bütün fiillerinin yaratıcısı olduğunu vurgular; hatta insanın fiili sonucu oluştuğuna inanılan şeylerin bile yaratıcısının Allah olduğunu ifade eder.67 Mu‘tezile’ye göre ise kulların fiilleri yaratılmamıştır68 yani Allah kulların fiillerinin yaratıcısı değildir.69 Çünkü
onlar kulların fiillerinin içinde zulüm ve haksızlık bulunduğunu, Allah’ın kulların fiillerinin yaratıcısı olması durumunda Allah’ın zalim ve
haksızlık yapan olacağını70 iddia ederler. Ayrıca onlara göre kulların fiilleri hüsün ve kubuhu kapsadığı için Allah’a izafe edilmesi caiz değildir.71
66 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 44; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 49.
67 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 50-51.
68 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 217.
69 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 238.
70 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 231.
71 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 240.
34 ▪ Esra Çelik
Zira Allah’ın bütün fiilleri güzeldir, O’nun çirkin fiili yoktur. Allah kendisine vacip olan şeyleri ihlal etmez, haber verdiği şeyde yalan olmaz.
Hükmünde de zulüm olmaz.72 Mu‘tezilî anlayışın aksine farklı bir düşünce benimseyen Hızır Bey tevhid ilkesini ön plana alarak Allah’tan
başka yaratıcı olmadığını vurgulamaktadır.73 O ef‘âl-i ibâd konusunda
Mâtürîdî’nin tevhidi vurgulayan düşüncesini sergilemektedir. Zira
Mâtürîdî’ye göre Allah’ın her şeyin yaratıcısı74 olması O’nun rablık ve
ilâhlık niteliklerine yönelik övgüyle yapılan vurguyu ifade eder. Her şeyin Allah’a izafesi O’nun şanının ve yüceliğinin göstergesidir.
Mu‘tezile’nin fiillerin yaratıcılığını kula özgü kılması Allah’ın her şeyin
yaratıcısı olarak ilahlık ve rablık niteliğine aykırı olduğu için övgüye değer bir durum da olmaz.75 Yani Mâtürîdî anlayışta kulların fiillerinin yaratıcısı Allah olmadığı takdirde, O’nun mutlak yaratıcılığı ilkesine halel
geleceği vurgulanmaktadır.
Hızır Bey kulların hidayet ve dalalet fiillerinin de gerçek manada yaratıcısının Allah olduğunu savunur. Buna karşın o hidayetin peygambere, dalaletin şeytana gibi Allah’tan başka bir şeye izafe edilmesinin de
mecazî anlamda olduğunu dile getirir.76 Zira Ebû Hanife de Allah dışında izafe edilen her şeyin mecazî olmasını hakikatte yaratanın tek olduğu
gerçeğine dayandırır.77 Hızır Bey yaratanın Allah olduğunu vurgulamakla birlikte kulların irade özgürlüğüne sahip birer varlık olduğunu ve
bununla kulun kendi fiilini kesb ettiğini savunur. O kulların fiillerin itaat ve isyan ile nitelenmelerinin de buna bağlı olarak gerçekleştiğini ifade eder.78
Nitekim fıḳhu’l-ekberin şerhinde de Allah’ın itaat ve isyan türünden fiilleri yaratmada kulları zorlayıcı olmadığı aksine kulun özgür
72 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 83.
73 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 45-47.
74 ez-Zümer 39/62.
75 Mâtürîdî, Te’vilât, 8/701.
76 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 53.
77 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 221.
78 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 56-57.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 35
iradesi ve kesbiyle fiilleri yarattığı açıklanır.79 Eş‘arî yaklaşımda da kulun kesbi olduğu her ne kadar kabul edilse de Mâtürîdî yaklaşımdan oldukça farklıdır. Eş‘arî düşüncede kesb Allah'tan başka yaratıcı ve kadîm
kudret dışında hiçbir etki olmadığı için kulun hâdis olan kudretinin fiillerle ilişkisi zorunludur. Dolayısıyla kesb gerçekliği bilinmese bile hâdis
olan kudrete bağlanmanın etkisidir.80 Hâlbuki Mâtürîdî yaklaşımda Hızır Bey’in de zikrettiği üzere kulun kudreti ve özgür iradesi itaat ya da
isyan hangisine yönelirse Allah onu yaratır.81 İnsanın sorumluluğunu ve
irade özgürlüğünü ön plana çıkaran bir anlayışı benimseyen Hızır Bey,
Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmenin yanı sıra kulların kendi fiillerini kesb etme kapasitesine sahip varlıklar olduklarını da savunur.
2.2. Hüsün (iyi) ve Kubuh (kötü)
İslâm teolojisinde ahlâkın temeli olarak aklın iyi-kötü arasındaki ayrımı yapıp yapamayacağı ve peygamberlerin gönderilmesinin gerekli
olup olmadığı üzerine farklı görüşler ileri sürülmüştür. Eş‘arî düşünce
sistemine göre Allah’ın kınama veya övgüsüne müstehak olmayı ifade
eden hüsün ve kubuh konusunda akıl bir hükme varamaz. Bu nedenle
hüsün emirle, kubuh yasakla olur.82 Mu‘tezilî düşüncede ise, akıl iyi ve
kötüyü birbirinden ayırabilir; bir fiil emirden dolayı iyi, yasaktan dolayı
kötü değildir.83 Eş‘arî ve Mu‘tezilî düşünceden farklı bir yöntem ortaya
koyan Mâtürîdî düşünce ise yalan söylemenin kötülüğü peygambere
inanmanın gerekliliği gibi bazı hükümlerin aklî; kurban kesme gibi ibadetler ve şeriate ilişkin bazı hükümlerin bilinmesinin ise peygamberlerin
gönderilmesiyle mümkün olduğunu savunur.84
79 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 88.
80 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 4/226.
81 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 58; Nesefî, Tebṣıratü’ledille, 2/204.
82 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 4/283.
83 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 208-209.
84 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 180; Mâtürîdî, Te’vilât, 3/421; a.mlf., Kitâbü’tTevhîd, 311.
36 ▪ Esra Çelik
Mâtürîdî düşünceyi destekleyen Hızır Bey akıl vahiy ilişkisine dayanan hüsün (iyi) ve kubuh (kötü) konusunda denge kuran bir yaklaşımı
benimser. Bu bağlamda o, kulların fiillerinin hüsün (iyi) ve kubuh (kötü)
şeklinde şer‘i hükümler olduğunu ancak şeriatın bildirmesinden önce
aklen de hüsün (iyi) ve kubuhu (kötü) bilmenin mümkün olduğunu iddia eder.85 Hızır Bey mükellefin fiillerine yönelik haram ve helal olarak
hüküm koymanın aklî değil şer‘i olduğunu ifade eder.86 Aynı zamanda
o, Allah’ın fiillerinde maksadı caiz görmeyen Eş‘arî87 ve maksadı (hikmet) olduğunu savunan Mâtürîdî88 yaklaşımı zikretmekle birlikte bu
konuda kendi düşüncesine ilişkin bir fikir beyan etmeyerek89 tarafsız
kalmayı tercih eder. Bu durum onun şer‘î hükümleri değerlendirmede
ihtiyatlı ve mesafeli yaklaşımını gösterir.
2.3. Teklîf-i mâ lâ yutâk
Kulların gücünün üstündeki bir şeyle mükellef tutulabileceğini ileri
süren Eş‘arî90
anlayışın aksine Hızır Bey Allah’ın kulun gücünü aşan bir
şeyle sorumlu tutmayacağını savunarak Mâtürîdî yaklaşımı takip etmektedir.91 Aynı zamanda o, aklın teklif edilen hususlardaki hikmetleri
anlamada aciz kalabileceğini de dile getirir.92 Dolayısıyla Hızır Bey, kulların ilahî hikmetleri her zaman anlamayacaklarını ifade etmekle birlikte
Allah’ın kulların taşıyamayacakları yükümlülüklerle sorumlu tutmayacağını da savunur.
85 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 48; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 54.
86 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 53; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 59.
87 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 4/297.
88 Mâtürîdî, Te’vîlât, 1/573.
89 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 52-54; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 58-60.
90 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 4/297.
91 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 243; Mâtürîdî, Te’vîlât, 2/292.
92 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 55; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 61.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 37
2.4. Aslah
Mu‘tezilî düşüncede var olan, kullar hakkında en faydalı ve en iyiyi
yaratmanın Allah’a vacip olduğu93 savına Hızır Bey karşı çıkar. O Allah’a
kullar için en iyisini yapmanın zorunlu olması durumunda hiç kimsenin
başına küfür, fakirlik, musibet ve üzüntünün gelmemesi gerekeceğini
ileri sürer.94 Hızır Bey küfür ve sıkıntı içerisinde olan insanların var olmasını söz konusu bu kullar için en iyinin olmadığına karşı bir delil olarak sunar.
Hızır Bey’in takipçisi olduğu Mâtürîdî düşünceye göre, Allah’ın bütün kulları için en iyiyi yapması zorunlu olduğu takdirde bazı kullarına
has rahmeti ve lütfu söz konusu olmazdı. Bu durumda Allah lütuf sahibi
değil sadece adalet sahibi olurdu. Aynı zamanda zorunlu olan bir şey lütuf olamayacağı gibi95 zorunlu olduğu için Allah’ın lütfuna karşı şükran
da duyulmayacaktır.96 Ayrıca Mâtürîdî anlayışta zorunluluk Allah’ın
kudret ve ilah niteliğine aykırı bir durumdur.97 Hızır Bey’in de dile getirdiği Mâtürîdî düşüncede lütfun özgür bir iradeyle verildiğinde anlamlı olduğu vurgulanarak Allah’a şükran duygusunun da bu şartlarda
mümkün olduğu savunulur.
2.5. Rızık
Hızır Bey Teftâzânî’nin Şerḥu’l-Maḳāṣıd’da geçen tarifiyle paralel rızkı
açıklar. Ona göre canlılara sevkedilen yani yenilen ya da istifade edilen
şey helal de haram da olsa rızıktır.98 Mu‘tezile’nin aksine Ehl-i sünnet bu
konuda ittifak halindedir.99 Mu‘tezile’ye göre ise rızık, faydalı olan ve
engellenemeyen şeydir. Allah haramı kullanmayı ve kazanmayı yasak93 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 83.
94 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 58-59; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 61-62.
95 Mâtürîdî, Te’vîlât, 1/530; Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 222.
96 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 64.
97 Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, 155-156.
98 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 4/319; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’lʿaḳāʾid, 64-65.
99 Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, 157.
38 ▪ Esra Çelik
ladığı için haram rızık değildir. Bununla birlikte Allah verdiği rızkı infak
etmelerine binaen insanları övmektedir. Ancak haramı infak etme nedeniyle övgü caiz olmayacağı için haramın rızık olması mümkün değildir.100 Hızır Bey’in rızık konusunda benimsediği Ehl-i Sünnete göre kul
haram yediğinde kınama ve cezayı hak eder. Rızık veren Allah olduğu
için O’na kötü bir şey atfedilmiş olmaz. Haramın kulun kendi tercihi olduğu ve tercihinden dolayı azabı hak ettiği savunulur.101 Ayrıca fıḳhu’lekberin şerhinde haram yiyen kişinin nimeti güzel bulması açısından haram rızka hamd etmesinin küfür olacağı; ancak helal ya da haram olduğunu düşünmeden mutlak rızık olarak hamd etmesinin küfür olmayacağı zikredilir.102 Dolayısıyla haram mutlak rızık olarak kabul edildiği
için rızık içerisine dâhil edilmiştir. Hızır Bey rızkı ayrıntı vermeden iki
kısma ayırır; ancak şerhlerinde rızkın çeşitleri hakkında ayrıntı verilmiştir. Birincisi; zahiri rızık yani bedenler için gıdalar, ikincisi; ruha yönelik
içsel rızık yani ilim gibi.103 Bu bağlamda Hızır Bey’e göre rızık sadece
yenilen içilen şeyler değil istifade edilen Allah’ın verdiği her nimet rızıktır.
2.6. Ecel
Hızır Bey bir canlı başka bir varlık tarafından parçalansa bile ölen kişinin ecelinin öne alınmış olmayacağını iddia eder. Dolayısıyla o, doğal
yolla ölen ya da maktül (öldürülen) için ecelin aynı olduğu düşüncesini
benimser. Onun bu düşüncesi ecelin Allah’ın ilmiyle tayin ve takdir
edilmesine dayanır.104 Nitekim Ehl-i sünnet maktül öldürülmemiş olsa
bile ne ölümünden ne de hayatından bir vakit eksilmiş olmayacağı dolayısıyla ecelin değişmeyeceği konusunda ittifak halindedir. Onlar Al100 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 531-534.
101 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 4/319; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’lʿaḳāʾid, 64-65.
102 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 281.
103 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 60-61; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 64-66.
104 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 62; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 66-67.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 39
lah’ın ilminin değişmezliği ilkesinden hareketle ecelin de değişmeyeceğini savunurlar. Bu durumda Ehl-i sünnet katile ceza verilmesinin nedenini yasak olan bir fiili işlemekle açıklar.105
Mu‘tezile’den Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf maktülün kesinlikle öleceğini aksi takdirde katilin eceli için maktülü öldürdüğü anlamının ortaya çıkacağını ifade eder. Ancak Bağdat Mu‘tezilesi maktülün öldürülmemiş olsaydı yaşayacağını ilerini sürer. Onlara göre maktülün yaşama ihtimali
olmadığı takdirde katilin zalim olmaması gerekir.106 Bu anlayışa göre katil, öldürerek maktülün ecelini değiştirmemişse, bu durumda katil mazur olur. Ehl-i Sünnet ve Hızır Bey’in savunduğu görüşe göre ise ölüm
vakti sabit olup Allah’ın değişmez ilminde mevcuttur. Dolayısıyla katilin işlediği fiille kişinin ölüm vakti değişmemiş ancak katil bir cana kıyarak haram fiil işlediği için cezalandırılmayı hak etmiş olur.
3. Nübüvvet
3.1. Peygamberlerin Varlığının Gerekliliği ve İspatı
Hızır Bey Allah’ın insanların hidayeti için açıklamalar (Kur’an) ve
mucizelerle doğrulanmış peygamberler gönderdiğini zikreder. O dîni
ilimlerde olduğu gibi aklî hükümlerde de insanların bir tamamlayıcıya
ihtiyaç duyacağını vurgular. Hızır Bey peygamberlerin gönderilmediği
takdirde din ve dünya işlerinde düzenin olmayacağını ve serbest hareket
eden insanlar arasında düşmanlık söz konusu olacağını savunur.107 Hızır
Bey peygamber göndermenin gerekliliğine ilişkin düşüncesini Mâtürîdî
yaklaşımda yer alan aklın bilgi eksikliği sebebiyle işlerin sonuçlarını bilen birine ihtiyaç duyacağı ve düzenin sağlanması için insanların bir takım emir ve nehiylerden sorumlu olması gerektiğinden108 hareketle şekillendirir. Bu bağlamda Hızır Bey’in aklı tamamlayıcı olarak peygamber gönderilmesi gerektiğini vurgulaması aklın tamamen bilgisizliğin105 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 4/315; Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 217.
106 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 530-531.
107 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 67-74; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 75-79.
108 Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, 274-275.
40 ▪ Esra Çelik
den kaynaklanması nedeniyle değildir. Zira önceki beyitlerde o, aklın bir
şeyin iyi ya da kötülüğünü idrak edebileceğini ancak bazı konularda şeriatın gerekli olduğunu zikretmiştir.
3.2. Peygamberin Üstünlüğü
Hızır Bey Muhammed’in (a.s.) peygamberlik öncesi ve sonrası kötü
bir fiil işlemediğinin aşikâr olduğunu ve onun bütün varlıklardan hatta
diğer peygamberlerden daha faziletli olduğunu savunur.109 Nitekim
Mâtürîdî yaklaşımda Allah’ın diğer peygamberlere sadece ismiyle hitap
ederken peygambere (a.s.) Ey Nebî!110 Ey Resûl!111 şeklinde hitabının ve
“O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir”
112 âyette ismiyle birlikte nübüvvet niteliğinin zikredilmesinin Muhammed’in (a.s.) faziletine kanıt olduğu ifade
edilir.113
Hızır Bey Peygamber’in (a.s.) gayba ilişkin bazı haberleri ve mucizelerinin olduğundan bahsetmekle birlikte onun en büyük mucizesinin
benzerinin bulunamaması yönünden Kur’an olduğunu vurgular.114 O
mi‘racın Kur’an, meşhur hadisler ve âhâd haberle bedenen vukuu bulduğunu ve mi‘racın öncesinde de tekerrür ettiğini iddia eder.115 Râzî ve
Teftâzânî mi‘racın ruh ve beden birlikte olduğunu savunurken,116 fıḳhu’lekberin şerhinde mi‘racın beden ve ruhla olduğu ancak tekerrür olan
mi‘racın ruhla olduğu belirtilir.117 Mâtürîdî ise Peygamber’in (a.s.) göğe
109 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 75-80; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 80-86.
110 el-Enfâl 8/64,70.
111 el-Mâide 5/67.
112 el-Fetih 48/29.
113 Mâtürîdî, Te’vîlât, 9/316.
114 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 81-90; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 87-101.
115 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 91-94; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 104-107.
116 Ebû Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî etTaberistânî, Mefâtîḥu’l-ġayb. et-Tefsîrü’l-kebîr (Beyrût: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî,
1420/1999), 20/296; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 5/49
117 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 189.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 41
yükseldiğine ilişkin haberlerin Ebû Bekir’in (r.a.) “Bunu o söylediyse ben
söylediğine tanıklık ederim” sözüne dayanarak onun söylediği şekilde düşündüğünü ifade eder. Ona göre söz konusu haberler doğru değilse
âyette belirtildiği kadarına inanmak gerekir yani Peygamber (a.s.) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya118 yürütülmüştür. Mâtürîdî göğe yükseldiğine dair haberlerin âhâd olduğu ve âhâd haberle tanıklık yapılamayacağı için âyette belirtilenden fazla ilave bir yorum yapmayı doğru
bulmaz.119 Hızır Bey mi‘rac konusunda Mâtürîdî’den farklı bir düşünce
benimseyerek mi‘rac sürecinde bir ayrım gözetmemektedir.
3.3. Peygamberlerin Özellikleri
Hızır Bey’e göre peygamberler küfür, yalan, büyük ve küçük günah
işlemekten beridirler. O, peygamberlerin günah işlediğine ilişkin bir şey
olmuşsa peygamberlikten önce olduğunu sonrasında ise sadece unutarak olabileceğini iddia eder.120 Mâtürîdî ise peygamberlerin küfürden
korunduğunu ve Allah’ın risalet görevini ihanet edecek birine vermeyeceğini ifade eder.121 Mâtürîdî peygamberlerin emri yerine getirmemesinin söz konusu olamayacağını böyle bir şeyin ancak unutma nedeniyle
olabileceğini vurgular.122 Mâtürîdî’ye göre, Allah insanları emir ve yasaklarla imtihan eder, peygamberler şirk ve isyandan korunmuş olmalarına rağmen şirk ve isyanı onlara yasaklar. Zira ismet (korunmuşluk)
nehye mani olamaz. Çünkü emir ve yasak varsa, korunmuşluktan istifade söz konusu olabilir. Emir ve yasak yoksa, korunmuşluğa da gereksinim olmaz.123 İsmet iyiliğe sevkedip, kötülükten alıkoyması bakımından
Allah’ın lütfudur. Ayrıca itaate zorlamayan ve günah işlemekten aciz bı118 İsrâ 17/1.
119 Mâtürîdî, Te’vîlât, 7/4.
120 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 97-100; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 116-119.
121 Mâtürîdî, Te’vîlât, 2/413-414.
122 Mâtürîdî, Te’vîlât, 7/315.
123 Mâtürîdî, Te’vîlât, 9/324; 7/25.
42 ▪ Esra Çelik
rakmayan yönüyle ismet niteliğinde özgür irade bulunmaktadır.124 Hızır
Bey ve Mâtürîdî yaklaşımda peygamberlerin günah işleyebilme potansiyellerine rağmen onların günah işlemekten korunduğu vurgulanmaktadır. Bu düşüncenin temelinde ise peygamberlerin emir ve yasaklardan
tüm insanlar gibi sorumlu olması bulunmaktadır.
Fıḳhu’l-ekberin şerhinde peygamberlerin üstünlüğü ifade edilirken125
Hızır Bey peygamberlerin meleklere ilim öğretmesi ve meleklerin de onlara secdeyle emrolunmasını gerekçe göstererek peygamberlerin meleklerden daha üstün olduğunu savunur.126 Hızır Bey’in üstünlük nedeni
olarak zikrettiği ilim ve secdenin içeriği Mâtürîdî’ye göre melekler tüm
iyiliklerin kendisine tabi olduğu, doğru ve faydalı olanın kendisiyle gerçekleştiği varlığın özüne ilişkin bilgilere muhtaç olduğu için insanlığın
atası secdeyle yüceltilmiştir.127 Bu bağlamda Peygamberler bilgi ile donatılan varlıklar olduğu için meleklerden üstün olarak nitelenmiştir.
3.4. Velilerin Kerameti, İnsanların Üstünlüğü ve İmamet
Hızır Bey’e göre Allah’ın veli kulları için kerameti mümkündür ancak
velilik peygamberlikten üstün ve onu aşan bir nitelik de değildir.128
Çünkü Peygamberler vahiy almalarıyla, bir melekle müşahede etmeleriyle, mucize göstermeleriyle, küfürdün korunmuş olmalarıyla ve insanların yaşantısına saadet ve düzen getirmeleriyle üstündür.129 Nitekim bu
konuda Ebü’l-Berekât en-Nesefî elçinin mucize olarak gayba ilişkin bazı
haberleri bildirmesi için Allah tarafından seçildiğini, peygamberlerin
gaybın bilgisine Allah’ın dilediği şekilde muttali olduğunu ancak velilerin kerametinin kesin bilgiye dayanmadığını ve velilerin peygambere
124 Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, 121.
125 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 111-204.
126 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 100-101; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid
ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 119-121.
127 Mâtürîdî, Te’vîlât, 1/319.
128 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 102; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 122-127.
129 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 106.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 43
tabi olduğunu ifade eder.130 Bu bağlamda Mâtürîdî yaklaşımda peygamberlerin mucizelerinin sonucundan emin ve bir iddia ile ortaya çıkarken
velinin kerametinin sonucundan emin olmaması ve iddiada bulunmaması gerekir. Şayet veli kul böyle bir iddiada bulunursa küfre girer.131
Hızır Bey Mâtürîdî bakış açısıyla Allah’ın veli kullarına özgü kerametlerin söz konusu olabileceğini dile getirmekle birlikte peygamberleri Allah’ın veli kulları da dâhil tüm insanlardan ayrı üst bir statüde değerlendirmektedir.
Mu‘tezile’nin ileri gelenlerine göre Peygamber’den (a.s.) sonra insanların üstünlük sıralaması Ebû Bekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Ali
(r.a.) iken; Vâsıl b. Atâ Ali’yi (r.a.) Osman’a (r.a.) tercih eder. Ebû Abdullah el-Basrî’ye göre Peygamber’den (a.s.) sonra Ali (r.a.), Ebû Bekir (r.a.),
Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Kādı Abdülcebbâr’a göre ise, Ali (r.a.), Hasan
(r.a.) ve Hüseyin (r.a.) olarak kabul edilir.132
Hızır Bey Mu‘tezile’nin aksine Ehl-i Sünnetin icması üzere Peygamber’in (a.s.) üstünlüğünden sonra O’nu herkesten önce onaylayan Ebû Bekir’i (r.a.), dînin yayılmasında
en çok yardımı olan Ömer Fârûk’u (r.a.), fazileti âlimler tarafından da
dile getirilen Osman’ı (r.a.), akrabalık ve damatları arasında öneme haiz
olan Ali’yi (r.a.) sıralar.133 Hızır Bey üstünlük sıralamasında Ehl-i Sünnet
çizgisinden ayrılmayıp Peygamber’e (a.s.) yakınlığı ve onların İslâm’a
yönelik gösterdikleri çabayı esas almıştır. Peygamber’den (a.s.) sonra bu
üstünlük sıralaması siyasi olarak devlet başkanlığında benimsenen tutumla oldukça ilişkili seyretmiştir.
İmamiyye’ye Peygamber’den (a.s) sonra imam olarak Ali’yi (r.a.),
Hasan’ı (r.a.), Hüseyin’i (r.a.) ve on ikiye kadar bir sıralamayı benim130 Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’tTenzîl Ve Hakāiku’t-Te’vîl (Beyrut: Dâru’l-Kelimi’l-Tayyib, 1998), 3/554; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 126.
131 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 126; Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi,
124; Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 274.
132 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 520.
133 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 127-134; Alî el-Kārî, Şerḥu
Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 124; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 106-110.
44 ▪ Esra Çelik
ser.134 Kādı Abdülcebbâr’a göre Peygamber’den (a.s) sonra imam Ali
(r.a.), Hüseyin (r.a.), Hasan (r.a.), Zeyd bin Ali (r.a.); Mu‘tezile’nin çoğunluğuna göre ise Ebû Bekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Ali (r.a.),
Ömer b. Abdilazîz (r.a.) olarak sıralanmaktadır.135
Hızır Bey Peygamber’den (a.s) sonra yanlışlıkları ve kötülükleri önlemek için imam tayin etmenin kulların üzerine bir görev olduğunu düşünür. O, Peygamber’den (a.s) sonra imamları Ebû Bekir (r.a.), Ömer
(r.a.), Osman (r.a.), Ali (r.a.) olarak kabul eder. Aynı zamanda Hızır Bey
Ali’nin (r.a.) ictihadla imam tayin edildiğini ancak Hz. Muâviye’nin de
Hz. Ali’ye biat etmeyerek hata yaptığını belirtir.136 Hızır Bey’in bu yaklaşımı, toplumsal düzeninin sağlanması ve dîni hükümlerin belli bir düzen içerisinde uygulanması noktasında liderliğin gerekliliğine vurgu
yapan güçlü bir savunma oluşturur.
4. Sem‘iyyât
4.1. Haşr, Sırat, Mîzan, Havz ve Kabir
Ehl-i sünnet haşri zarûrât-ı dîniyye olarak inkârının küfür olduğunu
savunur.137 Haşrin cismani olmadığını iddia eden filozoflara karşı138 Hızır Bey Ehl-i sünnetin düşüncelerini benimseyerek bedenlerin tamamen
yok olsa bile iade olanın aslî bileşenler olduğunu vurgular. Bu bağlamda
o haşrin ilk yaratmadan farklı olmadığını, bedenlerin iadesinin mümkün
olduğunu ve varlığın hakikatinin tek olduğunu vurgular. Hızır Bey’e göre ilk yaratma nasıl mümkünse iade de mümkündür ve iadenin ispatı
aynı zamanda haşrin de cismani olacağının ispatıdır.139 Hızır Bey bu yak134 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 514.
135 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 514.
136 Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 139-141.
137 Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 5/93; Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber,28.
138 Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed
el-Gazzâlî et-Tûsî, el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl, nşr. Abdulhalîm Mahmûd (Mısır: Dâru’lkütübi’l-hadîs, 2010), 144.
139 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 134-138; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 111-117; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 5/93-95.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 45
laşımıyla cismani diriliş ve haşrin bir gerçeklik olarak aklen de anlaşılabilir olduğuna vurgu yapar.
Hızır Bey mîzan, hesabın görülmesi, kıyamet halleri, sırat ve havzı
nasla bilinen konular içerisinde ele alır ve ayrıntıları hakkında bildirilen
dışında yorum yapmayı uygun bulmaz. Ayrıca o kabrin cennet bahçesi
veya cehennem çukuru140 olduğuna ilişkin rivayeti kast ederek kabir
azabından da bahseder. Hızır Bey âhiret hayatına ilişkin konuların hepsini Ehl-i sünnet gibi hakikat kabul etmekle birlikte o, âhiret müşahede
alanının dışında kaldığı için doğru kıyas yapılamayacağını düşünür.141
Hızır Bey âhiret hayatına dair konuların mahiyeti hakkında insan aklı ve
tecrübesinin dışında kaldığı için tam olarak gerçekleri bilmenin zorluğuna vurgu yaparken bu konuda vahyi esas alır. Dolayısıyla onun düşünce dünyasında akıl ve vahiy dengesini gözettiği görülmektedir.
4.2. Büyük Günah İşleyenlerin Durumu, Cennet ve Cehennem, Şefaat
Mu‘tezile’nin Allah’ın adaleti olarak vaad ettiği itaatkârlara mükâfat,
isyankârlara ceza vermesini vacip142 kılan yaklaşımına karşı Hızır Bey
adaletin bir zorunluluk olmadığını ifade eder ve Mâtürîdî’nin adalet anlayışını benimsediği görülür. Bu bağlamda ona göre isyankârları aynı
şekilde cezalandırmak adalet, itaatkârlara mükâfat vermek ise Allah’ın
ihsanıdır. Hızır Bey’in anlayışında itaatkârlığın karşılığı verilen mükâfatın adalet değil de ihsan olarak nitelemenin gerekçesi ise Mâtürîdî anlayışta olduğu üzere Allah’ın verdiği iyiliklere karşı insanın şükrünün yetersiz olduğu düşüncesidir. Bu nedenle itaatkârlığa mükâfat fazladan
verilmektedir.143 Dolayısıyla Hızır Bey, Allah’ın adaletini kulların amel140 Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) et-Tirmizî, Câmiʿu’l-kebîr thk. Beşşar Avvad Ma’ruf (Beyrut: Dâru’l-Garbi’l-İslâmî, 1998), “Kıyâmet”, 26 (No. 2460).
141 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 138-148; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 118-121; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, 5/112, 117; Alî el-Kārî, Şerḥu
Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 30, 172.
142 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 76.
143 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 148-152; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 121-122; Mâtürîdî, Te’vîlât, 9/31, 4/33.
46 ▪ Esra Çelik
lerine bağlı bir zorunluluk olarak görmez. Zira o, Allah’ın iyi amellere
karşı verdiği mükâfatın, ihsanından kaynaklandığını belirtir.
Hızır Bey’e göre küfür ve şirkin affı aklen mümkün ancak cezasının
ebedi olacağına ilişkin nas144 bulunduğu için naklî bir bilgi olarak zikreder. Bu noktada Mâtürîdî aklen bağışlamanın şirk için değil diğer günahlar için mümkün olduğunu düşünür. Çünkü Mâtürîdî’ye göre itikad
devamlılığı olan ama günah devamlılığı olmayan hatta çoğunlukla hemen pişman olunan bir durumdur. Mâtürîdî şirkin tövbeyle ama günahların tasadduk etmek, tövbe etmek, iyilik yapmak, büyük günahlardan
sakınmak ve kasten günah işlememek145 gibi çeşitli şekillerde affının
mümkün olduğunu ifade eder.146 Bu bağlamda Hızır Bey Mâtürîdî düşünceyi benimseyerek büyük günahların tövbe etmeden de bağışlanabileceği imkânını savunarak Mu‘tezile’nin büyük günah işleyen kimseyi
mümin vasfından çıkaran ve büyük günahın affı için tövbeyi şart koşan147 düşüncesine karşı çıkmaktadır. Hızır Bey cennet ve cehennemin
hâlihazırda yaratılmış ve ebedi olduğuna ilişkin Mâtürîdî düşüncesini
de desteklemekle birlikte cennet ve cehennemin keyfiyeti konusunda ayrıntılı bilgi vermemektedir.148
Hızır Bey, Mu‘tezile anlayışında şefaatin tövbe eden müminlere yönelik derece ve konum yükseltme149 olduğuna dair savına karşıt fikir beyan
eder. Bu bağlamda Hızır Bey, tövbe etmeden affın mümkün oluşuna kanıt olarak Peygamber’in (a.s.) şefaatinin ümmetinden büyük günah işle144
“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar.” en-Nisâ 4/48.
145 el-Bakara 2/271; et-Tahrîm 66/8; Hûd 11/114; en-Nisâ 4/31; el-Ahzâb 33/5.
146 Mâtürîdî, Te’vîlât, 3/203-204, 5/198; a.mlf., Kitâbü’t-Tevhîd, 540-542.
147 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 474, 480, 539.
148 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 153-160; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 123-127; Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 326; Sâbûnî,
Mâtürîdiyye Akaidi, 186.
149 Kādı Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse, 463, 465.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 47
yenlere150 olacağına dair rivayeti şahıs ve zamana indirgemeden genel
olarak kabul eder; konuyla ilgili hadislerin ise şefaatin izinle olacağı ya
da fayda etmeyeceğine ilişkin âyetlerin151
hükmünü hususileştirmeyeceğini vurgular.152 Nitekim Hanefî gelenekte Peygamber’in (a.s.) şefaatinin, büyük günah işlemiş olsalar bile tüm cennet ehli için hak olduğu
dolayısıyla şefaatin günah işleyenlerle sınırlı olmadığı düşünülmektedir.
Aynı zamanda meleklerin, âlimlerin, veli kulların, şehitlerin, yoksulların, belalara karşı sabreden müminlerin ve çocukların şefaatinden de
bahsedilir.153 Hızır Bey bu bağlamda Peygamber dışında şefaatine izin
verilmiş insanlar olduğu düşüncesini desteklemektedir.154
4.3. İman
Hızır Bey iz‘ân (itaat) ve tasdik (onaylama) olarak benimsediği iman
tanımı Teftâzânî’nin iman tanımında öne çıkardığı kavramlardır.155 Hızır
Bey iman tanımıyla itaat ve onay gerektiren bir imanı benimsemekle birlikte imanın amele dâhil olmadığını ifade eder. O zünnar yani Mecûsî ve
Hristiyanların kendilerine ait dîni alâmet olarak taktıkları kuşak veya
kemerleri156 Müslümanların kullanmasını, putlara saygı göstermesi gibi
inkâr emaresi olarak ele alır. Bu bağlamda Hızır Bey her ne kadar imanı
amelden bir cüz olarak saymasa da Müslümanın tasdikin tersine yalan150 Ebû Dâvûd Süleymân b. Dâvûd b. el-Cârûd et-Tayâlisî, el-Müsned, thk., Muhammed Abdülmuhsin et-Türkî (Mısır: Dâru Hicr, 1999), 3/512 (No. 2138).
151 el-Bakara 2/123; Sebe’ 34/23; el-Mü’min 40/18.
152 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 161-164; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 127-129.
153 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 160; Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, 186.
154 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 161-164; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 127-129.
155 Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh el-Herevî el-Horâsânî
et-Teftâzânî, Şerḥu’l-Aḳā’idü’n-Nesefî, thk. Ali Kemal, (Beyrut: Dâru İhya’i-Türâsi’l-Arabî,
2014), 113.
156 Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem b. Alî b. Ahmed el-Ensârî erRüveyfiî İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab “znr” (Beyrut: Dâru Sadr, 1414), 4/330; Yusuf Şevki
Yavuz, “Zünnar”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları,
2013), 44/572-574.
48 ▪ Esra Çelik
lama anlamına gelecek söz konusu kendi inandığı değerlerle uyumlu
olmayan eylemlerde bulunmasını inkâr kabul eder. Bu da imanın amelle
uyumlu olması gerektiğine işaret eder.157 Dolayısıyla Hızır Bey’in ameli
iman için zorunlu kılmayan aynı zamanda imanı tasdike muhalif olan
yani imanın gerektirdiği prensiplerle uyumlu olmayan eylemleri tekzib
etme olarak tanımlayan Mâtürîdî’nin158 bakış açısını benimsediği görülür.
Hızır Bey Mâtürîdî düşüncede de olduğu üzere iman ile islâmı aynı
anlamda ele alır ve hüküm açısından aralarında fark olmadığını vurgular. Aynı zamanda o kulun imanını şüpheden arı olarak ve istisna etmeden onaylaması gerektiğini savunur.159
Ebû Hanîfe ve cumhurun çoğunluğunun da benimsediği şekilde mukallidin imanını Hızır Bey sahih kabul eder. Ancak o mukallidin istidlâli
terk ettiği için âsi (günahkâr) olduğunu ifade eder. Hızır Bey Nu‘mân
diye bahsettiği Ebû Hanîfe’nin göklerin, yerin ve kendi yaratılışını gören
hiç kimsenin yaratıcısını bilmeme mazereti olamayacağına ilişkin sözlerini kendi düşüncesini desteklemek için zikreder. Bu bağlamda o aklı
olan herkesin Allah’ı bilmemesinin özrünün kabul edilmeyeceğini vurgular. Dolayısıyla Hızır Bey yükümlülüğün de delilik ve çocukluk dışında aklı olan herkesi kapsayacağını ifade eder.160 Bu nedenle, Hızır Bey
insanların dini yükümlülükleri yerine getirmeleri için akıl ve istidlâl yetilerini kullanmaları gerektiğini vurgular.
Sonuç
Hızır Bey’in Kelâm ilmine ilişkin görüşleri analiz edildiğinde belirgin
bir şekilde Mâtürîdî perspektifiyle konulara yaklaştığı ve Mâtürîdî dü157 Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 165-170; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 129-131.
158 Mâtürîdî, Te’vilât, 3/520; a.mlf., Kitâbü’t-Tevhîd, 612-619.
159 Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, 624-631; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’lʿaḳāʾid, 170-173; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 131-132.
160 Alî el-Kārî, Şerḥu Kitâbu’l-fıḳhi’l-ekber, 245, 179; Ahmed Ata, Tuhfetü'l-fevâʾid ala
Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid, 174-180; Manastırlı İsmail Hakkı, Metalib-i irfaniyye, 132-135.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 49
şünceye güçlü bir bağlılık sergilediği görülmektedir. Hızır Bey İslâm teolojisinde önemli role sahip olan Mâtürîdî ekolünün meselelere rasyonel
yaklaşımıyla birlikte akıl ile vahiy arasındaki uyumu sağlayan yöntemini benimsemiştir. Dolayısıyla Hızır Bey aklı rehber edinerek vahyi anlamaya ve bu doğrultuda ilahî hakikatleri delillendirmeyle birlikte anlaşılma sürecine katkıda bulunur. Bu bağlamda o aklî deliller sunarak
kelâmın öncelikli konularından biri olan Allah’ın varlığını hâdis olan
şeylerin kadîm bir yaratıcı varlığa duyacağı ihtiyaçla; Allah’ın birliğini
ise birden çok varlığın sebep olacağı uyumsuzlukla açıklar. Bu şekilde
Hızır Bey sonlu varlıkların sahip olduğu tüm nitelikleri ve fiillerinden
başka zatı, sıfatları ve fiilleriyle kendine özgü yetkin bir kudretin varlığını ispat etmeye çalışır.
Hızır Bey Allah’ın sıfatlarının ezeli olduğunu ve her şeyin O’nun iradesiyle gerçekleştiğini savunur. Ancak Hızır Bey Allah’ın her şeyi irade
etmesinin, kulun özgür iradesini zedelemeyeceğini ve kulun kendi iradesiyle hareket edebilecek özgür bir seçim gücü olduğunu savunur. Aynı zamanda o Allah’ın kötü fiilleri dilemesi ve izin vermesine rağmen bu
kötülüklere rızası olmadığını belirterek Allah’ın iradesinin rızası anlamına gelmediğini vurgular. Buna bağlı olarak Hızır Bey Allah’ın yaratma niteliği olan tekvinin yaratılmış şey olan mükevvenden farklı olduğuna dikkat çeker. Dolayısıyla ona göre, Allah’ın kulun fiillerinin yaratıcısı olması o fiili kulun sorumluluğundan çıkartmaz. Böylece Hızır Bey
Allah’ın mutlak iradesi ve yaratıcılığıyla kulun hür seçimi arasında bir
denge oluşturarak kulun sorumluluğunu öne çıkarır.
Hızır Bey ahlâkî hükümlerin kaynağı konusunda Mâtürîdî yaklaşımı
izleyerek ahlâki değerlerin bir kısmının akıl, bir kısmının da vahiyle bilineceğini savunur. O hüküm koyma açısından aklın bilme kabiliyetinin
olduğunu kabul etmekle birlikte haram helal gibi belirli hükümlerde
vahyi esas alır. Hızır Bey inançların rasyonel bir temele dayanması gerektiğini savunmakla birlikte inançların gözlem alanının dışında kalan
kısmı için ise ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Ayrıca Hızır Bey Allah’ın kulları
için aslah olanı yaratmasının bir zorunluluk olarak kabul edilmesini Allah’ın lütfu, rahmeti, kudreti ve ilahlığıyla örtüşmediğini vurgular. O bu
50 ▪ Esra Çelik
noktada Mu‘tezile’nin benimsediği zorunlu bir adalet ilkesinin aksine
Mâtürîdî’nin adalet anlayışını benimser.
Mâtürîdî düşüncede de olduğu üzere peygamber göndermenin gerekliliğini Hızır Bey savunur. Aklın bilgi kapasitesi olmasına rağmen bir
rehbere de ihtiyaç duyduğunu ifade eden Hızır Bey Allah’ın insanlara
doğru yolu gösterip rehberlik edecek peygamberler gönderdiğini zikreder. Bu bağlamda gönderilen peygamberlerin Allah tarafından âyetlerle
ve mucizelerle desteklendiğini ifade eder. Aynı zamanda o, kullara rehberlik edecek peygamberlerin günahlardan sakınan seçkin kullar olduğunu, bu yönüyle onların meleklerden, velilerden ve diğer kullardan üstün olduğunu vurgular. Ayrıca Hızır Bey peygamberden sonra imam
seçmeyi toplumsal birlik ve düzeni sağlamak açısından bir yükümlülük
olarak vurgular.
Hızır Bey kulların inancının esas olduğunu dolayısıyla günah işleyenlerin affedilebileceğini ve Mâtürîdî yaklaşımda olduğu üzere affın sadece
tövbeye bağlı olmadığını ifade eder. Bu düşünceyle bağlantılı olarak o
iman için ameli zorunlu kılmamakta ancak imanın da tasdik anlamına
dikkat çekerek fiillere yansıması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Hatta
Hızır Bey imana aykırı davranışların kulların küfrüne yol açabileceğine
dikkat çekerek iman ile amelin uyumlu olması gerektiğini dile getirir.
Hızır Bey’in Kelâmî görüşlerinde, Mâtürîdî ekolünün teolojisini oldukça iyi içselleştirdiği ve benimsediği görülmektedir. Bu yönüyle Hızır Bey
Mâtürîdî yaklaşımda olduğu gibi Mu‘tezile’nin aklı öne çıkaran anlayışı
ya da vahiy olmazsa akla bir sorumluluk yüklemeyen Eş‘arî’nin anlayışından farklı olarak akıl vahiy uyumunu önemsemiştir. Bu bağlamda Hızır Bey hem aklın ve vahyin alanını belirlemiş hem de akılla vahyin birbirine zıt değil aksine birbirini teyit edip desteklediğini göstermiştir.
Kaynakça
Ahmed Ata b., Mehmed Şükrü. Tuhfetü'l-fevâʾid ala Cevâhiri’l-ʿaḳāʾid. İstanbul: Ali Raif Matbaası, 1328/1910.
Ali el-Kārî, Ebü’l-Hasen Nûrüddîn Alî b. Sultân Muhammed el-Herevî.
Şerḥu Kitâbu’l-Fıḳhi’l-ekber. thk., Ali Muhammed Dendel. Beyrut: Darul Kütübi’l-İlmiyye, 1971.
Mâtürîdî Perspektifiyle Hızır Bey’in Kelâmî Görüşleri▪ 51
Cevherî, Ebû Nasr İsmâîl b. Hammâd. eṣ-Ṣıḥâḥ: Tâcü’l-luġa ve ṣıḥâḥu’lʿArabiyye. thk. Ahmed Abdülgafûr Attâr. 6cilt. Beyrut: Dârü’l-İlm li’lMelâyîn, 1987.
Cürcânî Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Alî es-Seyyid eş-Şerîf. etTa’rîfât. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1983.
Ebû Hanîfe, Nu‘mân b. Sâbit b. Zûtâ b. Mâh. el-Fıḳhü’l-Ekber. Birleşik
Arap Emirlikleri: Mektebetü’l-Furkân, 1999.
Gazzâlî, Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed et-Tûsî. el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl. nşr. Abdulhalîm
Mahmûd. Mısır: Dâru’l-Kütübi’l-Hadîs, 2010.
İbn Manzûr, Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem b. Alî b.
Ahmed el-Ensârî er-Rüveyfiî. Lisânü’l-Arab. 15 cilt. Beyrut: Dâru Sadr, 1414.
Kādı Abdülcebbâr, Ebü’l-Hasen b. Ahmed b. Abdilcebbâr el-Hemedânî,
Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, ta‘lîk. Ahmed b. el-Hüseyin b. Ebî Hâşim Mankdîm.
Beyrut: Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, 2001.
Kur’ân Yolu. Erişim 16 Temmuz 2024. https://kuran.diyanet.gov.tr
Manastırlı İsmail Hakkı. Metalib-i irfaniyye ve İzahat-ı nuniyye. İstanbul:
Sahafiye-i Osmaniye Matbaası, 1312/1894.
Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd esSemarkandî. Te’vilâtü Ehli’s-Sünne, Tefsiru’l-Mâtürîdî. thk. Dr. Mecdi Basellum. 10 cilt. Beyrut: Darü’l-Kütübü’l-İlmiyye, 1426/2005.
Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd esSemarkandî. Kitâbü’t-Tevhîd. thk. Bekir Topaloğlu - Muhammed Aruçi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Yay., 2003.
Mirza, Umair. “Khıdr Beg”. The Encyclopaedia of Islam (New Edition). ed.
C. C. Bers, vd. 5/4-5. Leiden: E.J. Brill, 1986.
Nesefî, Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd.
Medârikü’t-Tenzîl ve Hakāiku’t-Te’vîl. 3cilt. Beyrut: Dâru’l-Kelimi’l-Tayyib, 1998.
Nesefî, Ebü’l-Muîn Meymûn b. Muhammed b. Muhammed b. Mu‘temid.
Tebṣıratü’l-edille fî uṣûli’d-dîn. nşr. Hüseyin Atay. 2 cilt Ankara: Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayınları, 2004.
Râzî, Ebû Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn et-Taberistânî. Mefâtîḥu’l-ġayb. et-Tefsîrü’l-kebîr. 32 cilt. Beyrût: Dâru
İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420/1999.
52 ▪ Esra Çelik
Sâbûnî, Ebû Muhammed Nûruddîn Ahmed b. Mahmûd b. Ebî Bekr.
Mâtürîdiyye Akaidi. çev. Bekir Topaloğlu. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları, 1979.
Şehristânî, Ebü’l-Feth Tâcüddîn (Lisânüddîn) Muhammed b. Abdilkerîm
b. Ahmed. el-Milel ve’n-Nihal. 3 cilt Kahire: Müessesetü’l-Halebî, 1388/1968.
Taşköprülüzâde Isâmüddin Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi, eş-Şakâ’iku’nNu‘Mâniyyefî Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye Osmanlı Âlimleri. ed. Derya Örs.
İstanbul: Türkıye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları: 134, 2019.
Tayâlisî, Ebû Dâvûd Süleymân b. Dâvûd b. el-Cârûd. el-Müsned. thk.,
Muhammed Abdülmuhsin et-Türkî. 4 cilt. Mısır: Dâru Hicr, 1.basım,1999.
Teftâzânî, Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh
el-Herevî el-Horâsânî. Şerḥu’l-Aḳā’idü’n-Nesefî. thk. Ali Kemal. Beyrut: Dâru
İhya’i-Türâsi’l-Arabî, 2014.
Teftâzânî, Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh
el-Herevî el-Horâsânî. Şerḥu’l-Maḳāṣıd. thk, Abdurrahman Umeyre. 5 cilt.
Kahire: by., 1985.
Tehânevî. Muhammed A‘lâ b. Alî b. Muhammed Hâmid. Keşşâfü
ıṣṭılâḥâti’l-fünûn ve’l-ʿulûm. thk. Ali Dahrûc. 2 cilt Beyrut: Mektebetü Lübnan
Nâşirûn, 1996.
Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd). Câmiʿu’l-kebîr. thk.
Beşşar Avvad Ma’ruf. 6 cilt. Beyrut: Dâru’l-Garbi’l-İslâmî, 1998.
Yavuz, Yusuf Şevki. “Hulûl”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
18/341-344. İstanbul: TDV Yayınları, 1998.
Yavuz, Yusuf Şevki. “Zünnar”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
44/572-574. İstanbul: TDV Yayınları, 2013.
Yazıcıoğlu, Mustafa Said. “el-Kasîdetü’n-Nûniyye”. Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi. 24/571-572. İstanbul: TDV Yayınları, 2001.
Yazıcıoğlu, Mustafa Said. “Hızır Bey”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 17/413-415. İstanbul: TDV Yayınları, 1998.
MÂTÜRÎDÎ BİR DÜŞÜNÜR OLARAK
ŞEMSEDDİN AHMED HAYÂLÎ’NİN HAKİKAT ANLAYIŞI
Mehmet AYDIN1
Osmanlı düşünce dünyasında, hakikat sorununa dair yapılan tartışmalar, İslam düşünce geleneğinde ortaya konmuş yaklaşımları ana hatlarıyla sergileme özelliği taşımaktadır. Genel olarak Osmanlı dönemine
eşlik eden ve özel olarak bu dönemin âlim ve düşünürlerinin ifadelerinde ortaya konan hakikat anlayışı, bir taraftan kelamî, fıkhî ve tasavvufî
düşünme tarzına, diğer taraftan Osmanlı dünya görüşü ve siyaset yapma biçimine etkisinden bağımsız olarak ele alınamayacak bir niteliğe
sahiptir. Gazali, İslam düşüncesinde hakikat arayıcıları olarak kelamcıları, mutasavvıfları, filozofları ve bâtınileri sunmuştur. Hakikati arayan bu
grupların Osmanlı düşünce dünyasında keskin ve ayrı gruplar olarak
olmasa bile bir şekilde mevcut oldukları söylenebilir. Osmanlı düşünce
dünyasında kelamcılar, sufiler ve fakihler arasında karşılıklı bir etkileşim, eleştiri ve denetim hep var olmuştur. Bu düşünce dünyasında fıkıh,
usulü fıkıh ve dil alanındaki düşüncelerin de hakikat anlayışının şekillenmesine ya da desteklenmesine eşlik ettiğini görmekteyiz. Genel olarak bakıldığında filozoflar, kelamcılar ve sûfiler, sözlerinde ve hükümlerinde hakikati amaçladıklarını ifade etmişlerdir. Çünkü onlara göre
amaç, yalanı ya da yanlışı değil, hakikati söylemektir. Ancak biz, bugünkü bilgi birikimimizle, Hayâlî’nin telif ettiği eserler ile bu eserler üzerine
yazılan haşiyelerin Osmanlı düşünce dünyasında hakikat sorununun
düşünülmesi ve tartışılmasına etkisinin ne olduğunu bütün yönleriyle
bilmiyoruz. Bu bilgi eksikliğinin yönlendirmesiyle, Osmanlı döneminde
1 Doç. Dr., İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, aydin.mehmet@deu.edu.tr
54 ▪ Mehmet Aydın
Mâtürîdî bir düşünür olarak bilinen Şemseddin Ahmed b. Musa elHayâlî’nin (ö. 875/1470 (?)) hakikat sorununa nasıl baktığı meselesini
araştırmaya çalıştık. Hayâlî, Fatih devri âlimlerinden olup akaid ve
kelâm, usûl-i fıkıh, tefsir ve Arap diline dair şerh ve haşiyeler yazmış bir
âlimdir. Hâşiye alâ Şerhî’l-Makâsıd’da ve diğer eserlerinde Teftâzânî’ye (ö.
792/1390) ciddi eleştiriler yöneltmiştir. Eleştirdiği düşünürler arasında
Seyyid Şerif Cürcânî (ö. 816/1413) de bulunmaktadır.
Felsefi bir mesele olarak hakikat sorunu kelam ve fıkıhta da tartışılmıştır. Bu bağlamda Teftâzânî’nin Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye adlı eseri
üzerine yazılan haşiyelere baktığımızda, hakikat sorununun kelamî,
fıkhî, felsefi ve dilsel açıdan analiz edildiğini görmekteyiz.
Hayâlî, bilginin nesnesine uygunluğu anlamında hakikat sorununu,
Teftâzânî’nin Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye adlı eseri üzerine yazdığı haşiyede hem ontolojik açıdan hem de mantıksal ve dilsel açıdan ortaya koyup tartışmıştır. Onun açıklamaları, başka düşünürler tarafından ilginç
ve yeni açıklamalar olarak görülmüştür. Bir bütün olarak bu açıklamalar
incelendiğinde, hakikat sorununun, “Varlık”tan kastedilen anlamla bağlantılı olarak ifade edildiği anlaşılacaktır.
Çalışmamızda, Hayâlî’nin hakikat sorununa yaklaşımı ve çözümünün İbn Sinacı bakış açısıyla ortaya konduğunu göstermek amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda İbn Sina’nın (ö. 428/1037) hakikat, doğruluk
ve haber kavramlarına yüklediği anlama işaret edilmiş ve Nasiruddîn
et-Tûsî’nin (ö. 672/1274) bilgi, keşf, inkişaf ve bilinen şeylerin hakikatleri
gibi kavramlarına atıfta bulunulmuştur.
Hayâlî’nin, benimsediği ve yorumladığı İbn Sinacı hakikat kavramını
kelamî bir metin içine yerleştirmesi ve bu kavram üzerinden kelamî sorunları tartışması, kelam içinde yeni bir düşünme biçiminin yolunu açmış görünmektedir. Bu düşünme yolu, özel bir tecrübeden doğduğu gibi
özel bir tecrübeye de götürmektedir. Daha açık bir dille söyleyecek olursak, Hayâlî, bu yöntemi kullanarak, varlığın hakikatine yaklaşmayı
amaçlamıştır. Dolayısıyla hakikat sorununa insanın kendi öznelliğinden
hareketle değil, varlığın kendisinden hareketle bir cevap vermiştir.2 Bu
2
Werner Brock, “Hakikatin Özü Üzerine”, çev. Ahmet Aydoğan, Heidegger, (İstanbul:
Say Yayınları, 2008), 205-208.
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 55
bakış açısıyla, o, kelamın varlıkla ilişkisine felsefi bir boyut ekleyerek kelam ilmi içinde hakikat sorununun varlıkla ilişkili olarak tartışılabileceğini göstermeye girişmiştir. Burada şu sorunun sorulması gerekir: Acaba
Hayâlî’nin, İbn Sinacı hakikat anlayışını benimseyerek bu anlayışı kelam
ilmine uygulaması, onu Mâtürîdî bir kelamcı olmaktan uzaklaştırır mı?
Eğer Hayâlî, uzaklaştırmadığını düşünüyorsa -ki böyle düşünüyor-,
Mâtürîdî kelam ilminde, belli ölçüde felsefe yapma imkânın var olduğuna inanıyor, demektir. Bunun imkânını gösteren en önemi delillerden
biri, Mâtürîdîlerin hüsün ve kubuhun aklen bilinebileceği anlayışını benimsemeleridir.
Hayâlî, Teftâzânî’nin açıklamalarında ortaya konan öznelci yaklaşımın ötesine geçerek, hakikatin ne olduğu sorusunu felsefi bakış açısıyla
düşünmeyi amaçlamış görünüyor. Bu amaç doğrultusunda, o, kelamî
düşünce alanında temel bir değişim yapmayı hedefler ve bunu da sahip
olduğu felsefi düşünme yeteneğiyle yapar. Hakikatin önermeye dayalı
hakikat olduğu yönündeki geleneksel görüşle başlar. Ancak insanın varlıklarla olan yakın ilişkisini dikkate alarak önermeye dayalı hakikat anlayışının yerine varlığa dayalı hakikat anlayışını geçirir.3
Bu kapsamda,
çalışmamızda, Hayâlî’nin hakikat kavramına yüklediği anlamı sunmak
ve onun hakikat sorununu düşünürken benimsediği felsefi bakış açısını
göstermek amaçlanmıştır.
Hayâlî, öncelikle Teftâzânî’nin metnine bağlı kalarak, “hak ya da hakikat ehlinin” (ehlü’l-hakki) kim olduğu sorusu üzerinden hakikati açıklar. O, hakikat ehlinin ehl-i sünnet ve’l-cema’at olduğunu ifade eder.4
Ancak eşyanın hakikatlerinin sabit olduğunu düşünen ve kabul edenler
hakikat ehli olarak belirlenirse, hakikat, sadece eşyanın hakikatlerinin
sabit olduğu düşüncesinin kabul edilmesiyle sınırlandırılmış olur. Dolayısıyla sınırlı ve belirli bir mesele olarak eşyanın hakikatlerinin sabit ol3
Werner Brock, “Hakikatin Özü Üzerine”, 210.
4
Şemseddin Ahmed b. Mûsâ el-Ḫayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye (elMecmu’atü’n-Nesefiyyeʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye: Ramażân Efendî, el-Kestelî
ve’l-Ḫayâlî içinde), haz. Mer’î Hasan er-Reşîd (Mardin: Nursabah Yayıncılık, 2012), 87,
90; Teftazânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye (el-Mecmu’atü’n-Nesefiyyeʿalâ Şerḥi’lʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye: Ramażân Efendî, el-Kestelî ve’l-Ḫayâlî içinde), hz. Mer’î Hasan erReşîd (Mardin: Nursabah Yayıncılık, 2012), 87.
56 ▪ Mehmet Aydın
duğu iddiasında bulunanlar hakikat ehli olarak görülür. Hakikat ehli,
eşyanın hakikatlerini bilmenin mümkün olduğunu ve bu hakikatlerin
bilindiğini kabul ederler. Bu bakış açısına karşı, Sofistler, eşyanın hakikatlerini kabul etmedikleri gibi onların bilinemeyeceğini ileri sürdükleri
için hakikat ehli olarak görülmezler. Ancak Hayâlî, hakikatin sadece belirli bir meseleyle sınırlı olmayıp bütün meselelerle ilişki olarak düşünülmesi gerektiğini ifade eder. Bütün meselelerde hakikat ehli olarak
görülecek grubun ehl-i sünnet olduğunu söyler.5 Öyle anlaşılıyor ki, ehli sünnetin hakikat arzusu ve hakikate bağlılığı, sofistik kuşkuculuğa ve
aldatılmaya karşı tavır almayı gerektirir. Çünkü sofistler, objektif olarak
hakikati bilmenin imkânını reddetmekle, tüm hakikatleri göreli ve kuşkulu hale getirmişlerdir.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, Hayâlî’ye göre hakikat hem ontoloji hem de bilgi alanına ait bir terimdir. Epistemolojik
açıdan “hakiki-doğru” sıfatını fikirler, inançlar, kavramlar, bildirimler,
önermeler, yargılar, varsayımlar, yasalar ve teoriler hakkında kullanabiliriz. Önermenin ya da yargının hakikatinden söz ettiğimizde, buradaki
hakikat, gerçekliğe ya da olgusal duruma uygunluk anlamına gelir. Bir
fikir, konusunu doğru olarak temsil ediyorsa doğrudur; bir bildirim, bildirilen şeyi nasıl ise öylece bildiriyorsa, doğrudur.6
Hakikat teriminin tarifine özel önem verilmesi gerekir. Uygunluk ya
da mutabakat açısından söyleyecek olursak, temsilin temsil edilen şeye;
aklın objeye; önermenin olguya; düşüncenin gerçekliğe mutabakatı hakikat olarak adlandırılmıştır. Hakikatin bu türü mutabakat, uygunluk ya
da örtüşme kavramlarında içkin olan ilişkiyi ifade etmektedir. Bütün bilim de aslında hakikatin bu türünün etkisi altındadır.7
Teftâzânî hakikati, olguyla uyumlu olan hükümden ibaret olarak görür. Bu tanımda uygunluk ya da mutabakat, olgu açısından düşünülür.
Örneğin “kar beyazdır” dediğimizde, bu hükmün hakikat olması, karın
5
Ḫayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 87, 90. Teftazânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’nNesefiyye, 87.
6 Albert Hofstadter, “Varlığın Hakikati”, çev. Ahmet Aydoğan, Heidegger, (İstanbul: Say
Yayınları, 2008), 183.
7 Albert Hofstadter, “Varlığın Hakikati”, 183.
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 57
beyaz olmasına bağlıdır. Hüküm ile olgu arasındaki uygunluk hakikati
ortaya çıkarmaktadır. Hayâlî hakikatin bu şekilde tanımlanmasında
herhangi bir sorun görmez. Ancak bu ilişkide, onun, hükmün dış dünyadaki bir olguya uygulanmaması ya da yansıtılmaması durumunda,
olgunun asıl mahiyeti ve hakikatinin ne ölçüde kavranabileceği sorusunu sorduğunu düşünebiliriz. Olgunun hakikatinin kavranması ve bilinmesi meselesi, bu kavrayışın doğru bir şekilde ifade edilip edilememesi
sorunuyla yakından ilişkilidir. Bu bağlamda doğruluğun (es-sıdk) tanımına baktığımızda, Hayâlî, Teftâzânî’nin doğruluk tanımını uygun
bulmaz. Çünkü Teftâzânî doğruluğun, sadece sözler için değil, sözlerin
dışındaki diğer şeyler için de kullanılabileceğini ifade eder. Örneğin uygun olan söz, sözleşme ve inanç doğru ve hakiki sıfatıyla nitelenebilir.8
Bu aşamadan itibaren Hayâlî, hakikati, bir şeyin ya da bir olgunun bir
söze ya da hükme uygunluğuna bağlı olarak düşünmeye geçer. Daha
açık bir şekilde söylemek gerekirse, burada şeyi ya da olgusal durumu
düşüncenin, sözün ya da hükmün yerine geçirir. Şey ya da olgunun belirleyici ve etkin olduğu düşüncesini asıl ve öncelikle hale getirir. Dolayısıyla Teftâzânî’de gördüğümüz uygunluk ilişkisini tersine çevirir.
Teftâzânî’ye göre hakikat, sözün ya da hükmün şeye ya da olguya uygunluğu olarak tanımlanır. Olguya ya da şeye bakıldığında, söz ya da
hüküm olguyla ya da şeyle uyumlu ise sözün doğru olduğu kabul edilir.
Bu tanıma göre söz ya da hüküm şeye ya da olguya uygunluk açısından
doğru ya da hakikat olarak düşünülür. Hayâlî’ye geldiğimizde, o, şeyin
ya da olgunun söz ya da hükümle uygunluğunu öne çıkarır. Ona göre,
hakikat olan şey, hak olan ve doğru olan bir şeydir. Dolayısıyla hakiki ya
da hakikat olan şey aynı zamanda doğru olan bir şeydir.9
Bu hakikat anlayışı Hayâlî’nin açıklamalarında olgu ve hüküm olmak
üzere iki yönden ortaya konmuştur. Hakikatin olgu açısından düşünülmesinde, ilk olarak olguya bakılır ve olgu düşünülür. Hakikat olarak nitelenen şey, olgunun kendisidir. Olgunun hakikat olması, olgunun sabit
8 Teftazânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 90; Ḫayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’nNesefiyye, 90.
9 Albert Hofstadter, “Varlığın Hakikati”, 184.
58 ▪ Mehmet Aydın
ve gerçekleşmiş bir şey olarak kabul edilmesi anlamına gelir.10
Görüldüğü gibi Hayâlî’ye göre olgu, varlığı gerçekleşmiş ve bilfiil sabit olan
bir şeydir. Burada olgu, fail olmaklık açısından (min ciheti’l-fâiliyyeti)
düşünülür. Yani bir fail olarak olgu, düşünceyi ve hükmü meydana getirir. Dolayısıyla olgunun hükme uygun olduğu söylenir. Olgu dilsel anlamda hak/hakikat olmakla nitelenen bir şeydir.11 Görünüşte hem
Hayâlî’de hem de Teftâzânî’de hakikatin, hükmün olguya uygun olmasıyla ortaya konduğu söylenebilir. Ancak dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Hayâlî’nin, olgunun bir fail olarak düşünceyi ve hükmü belirlemesine odaklandığı görülür. Dolayısıyla öznenin kendi iddiasını doğrulamak için dış dünyaya yönelmesinden ziyade, dış dünyadaki olgunun
belirlemesi üzerinden iddianın hakikati ortaya konabilir. Hakikat araştırmasında olgunun asıl ve belirleyici olduğu ifade edilir. Olgu araştırması ilk aşamayı temsil eder. İkinci aşama ise olgunun belirleyiciliği altında hükmün ifade edilmesidir.
Olgunun incelenmesinden sonra ikinci olarak bakılması gereken şey,
hükümdür. Olgunun etkisi altında hükmün doğru olması zorunludur.
Bundan dolayı Hayâlî, hükmün, doğruluğun aslî anlamıyla nitelenen bir
hüküm olduğunu söyler. Burada hükmün doğruluğun aslî anlamıyla nitelenmiş olmasının ne anlama geldiğini sormak gerekir. Hayâlî’ye göre
doğruluğun aslî anlamı şu şekilde açıklanır: Bir şeyin nasıl ise öylece olduğunu bildirmektir (el-inbâu). Hayâlî, bu anlamın, hükmün hakikat
olarak düşünülmesinde daha uygun ve üstün olduğunu belirtir. Zira
Teftâzânî, hükmün hakikatinin doğruluk anlamına geldiğini söylerken,
doğruluğun temyizi ifade ettiğini belirtir.12 Onun temyiz anlayışına göre,
bir kişi bilgi sıfatıyla bildiği şeyleri bilmediklerinden temyiz eder. Böyle
bir kişi, bilgi sıfatıyla idrak ettiği şeyler kadar idrak etmediği şeylerle de
ilişkili olur. Dolayısıyla hükmün doğruluğu aynı zamanda akli bir ihtimal olarak yanlışlığı da gerektirir. Hayâlî böyle bir temyiz anlayışının
10
Ḫayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 90.
11
Abdülhakîm b. Şemsiddîn Muhammed es-Siyâlkûtî, Ḥâşiye ʿalâ Ḥâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ
şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye (Mecmû‘atu’l-Ḥavâşi’l-Behiyye ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’nNesefiyye I içinde), (Kutah: Mektebetu İslâmiyye, 1397/1977), 124.
12
Teftazânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 90; Ḫayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’nNesefiyye, 90.
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 59
karşısında yer alarak kendi düşüncesini inşa eder. Bunu da hakikatin ne
olduğu sorusuna verdiği cevapta ortaya koyar. Hayâlî’nin çok kısa ve öz
olarak ifade ettiği bu cevap, onun yorumcuları tarafından analiz edilerek
daha ayrıntılı şekilde açıklanmıştır.
Yukarıda olgunun fail olarak düşünülmesi ve incelenmesi gerektiğinden söz edilmiştir. Aynı şekilde, hüküm de fail olmaklık açısından düşünülebilir. Mutabakat, Arap dilinde müfâ’ale babından olup ortaklık/işteşlik bildirir. Bu babın bir özelliği olarak olgu ve hükümden her
biri, hem etkin olmayı hem de edilgin olmayı gerektirir. Fail olarak düşünülmediğinde ve fail olarak olguya nisbet edilmediğinde, hüküm, olguya uygun olmakla nitelenmez. Çünkü müfâ’ale babı, iki tarafı hem fail
hem de mef’ûl olarak düşünmeyi gerektirir. Örneğin olgu iki yönden de
incelenebilir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, olgudan hareketle düşünüldüğünde, mutabakatın sarih faili, olgu olur. Çünkü olgu, hak ya da
hakikat olmakla nitelenen bir şeydir. Burada olgu, bir düşünenin düşünmesinden bağımsız olarak var olan bir nisbet olarak anlaşılmalıdır.
Bu nisbetten haber verilebilir. Bundan dolayı olgu, sabit olan haberî bir
nisbet şeklinde ifade edilir. Bunu daha açık bir şekilde açıklamak istediğimizde şöyle deriz: söz ya da kelamın, iki şey arasındaki nisbetin, zihindeki husulünden bağımsız olarak, ya sübut yoluyla ya da olumsuzlama yoluyla vuku bulduğuna delalet ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla
iki şey arasında ya sübutî ya da selbî bir nisbetin olması gerekir. “Bu şudur ya da değildir” denir. Bu nisbet, dış dünyada bir olgudur ve nefsu’lemr’dir. Söz konusu nisbetin sübutu ve tahakkuku ise onun, bir düşünenin düşünmesinden bağımsız olarak sabit olması anlamına gelir; dış
dünyada mevcut olması anlamına gelmez. Hüküm olguya uygun olduğunda, ilk olarak hükme bakılırsa ve bir fail olarak hüküm olguya nisbet
edilirse, hükmün doğru olduğu söylenir. Dolayısıyla “hüküm olguya
mutabık oldu” denir. Hüküm de doğruluğun dilsel anlamıyla nitelenir.
Doğruluğun dilsel anlamı ise bir şeyi olduğu gibi bildirmekten ibarettir.
Hayâlî’ye göre, bildirmek ya da haber vermek (el-inbâu) konuşan kişinin bir sıfatıdır (sıfatu’l-mütekellimi). Doğruluk da hükmün bir sıfatı
olarak anlaşılmalıdır. Siyâlkûtî’ye göre Hayâlî’nin bu düşüncesine şu şekilde karşı çıkılabilir. Bir taraftan “bildirimde bulunmak” ya da “haber
vermek” masdarı, faile bağlı/dayanan bir masdar ise, haber vermek konuşan kişinin sıfatı olur. Diğer taraftan eğer “haber vermek”, mefule
60 ▪ Mehmet Aydın
bağlı/dayanan bir masdar ise, yani şey, gerçekte olduğu üzere haber verilen bir şey ise, “haber vermek” hükmün bir sıfatı olarak görülmelidir.
Bu meselede Hayâlî, haber vermeyi hükmün bir sıfatı olarak düşünmez.
Ancak fail ve meful ilişkisi üzerinden Hayâlî’ye haber vermenin hükmün bir sıfatı olduğu itirazı yapılabilir. Söz konusu fail-mef’ûl ilişkisinde müsamahalı bir bakış açısını benimseyerek şöyle de diyebiliriz. Konuşan bir kimsenin bir şeyin olduğu gibi olduğunu haber vermesi, şeyin, olduğu gibi olduğundan haber verilecek biçimde olmasını gerektirir. Bu, lafzın anlama delaleti konusuyla ilişkili bir meseledir. Anlama ya
da mana, lafzı işiten kimsenin sıfatıdır. Lafzı işiten kimse, lafızdan manayı anlar. Çünkü mananın anlaşılmasında, lafız, kendisinden mananın
anlaşılabileceği şekilde bir lafız olmasını gerektirir. Lafız ile mana arasındaki ilişkide ikisinin birbirini gerektirecek şekilde uyumlu olduğu
düşüncesini Seyyid Şerif Cürcânî Mutavvel Haşiyesi’nde açıklamıştır. Ancak Hayâlî, Cürcânî’den farklı olarak, hükmün, herhangi bir anlamla nitelenmesinde, bir şeyin olduğu gibi olduğunu haber vermesini gerekli
görür. Bu gerekliliğe sahip olan bir hüküm sözle ifade edilir (mahallu
kelâmin). Teftâzânî ise, Şerhu’t-Telhîs’te mananın lafızdan anlaşılmasını,
lafzın sıfatı olarak görür. Açıkça görüldüğü gibi Hayâlî, kendi bakış açısından hem Teftâzânî hem de Cürcânî’ye cevap verir ve onlardan farklı
düşündüğünü göstermiş olur.13
Onun düşüncesinin temelinde, şeyi, sahih bir biçimde bilmenin ve
ondan haber vermenin mümkün olduğu fikri bulunur.14 Dolayısıyla hüküm olguya uygun olur ve dilsel anlamda, doğrulukla nitelenir. Bu, bir
şeyin olduğu gibi olduğunu ya da nasıl ise öylece var olduğunu bildirmek (el-inbâu) anlamına gelir. Haber vermek (el-inbâu), konuşanın sıfatıdır ve doğruluk da hükmün bir sıfatıdır. Eğer bildirmek (el-inbâu), faile dayanan bir masdar yani ihbâr olursa, haber vermek (ihbâr) de konuşanın bir sıfatı olur. Eğer bildirme, mefule/edilgen olana dayanan bir
masdar olursa, yani şey, olduğu hal üzere kendisinden haber verilen
olursa, kesinlikle haber verme hükmün bir sıfatı olarak görülmelidir.
13
Siyâlkûtî, Ḥâşiye ʿalâḤâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 124-125.
14
Siyâlkûtî, Ḥâşiye ʿalâḤâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 128.
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 61
Konuşan kimsenin şeyin olduğu hal üzere olduğunu haber vermesi, şeyin haber verilen olmasını gerektirir.15
Açıkça görüldüğü gibi Hayâlî hakikati ontolojiden ayrı düşünmez.
Ona göre gerçekten var olan ya da olgu, dilde bir yargı şeklinde ifade
edilebilir. Dolayısıyla hakikat, var olanın ya da olgunun dile getirilmesidir. Bir hakikat arayıcısı olarak insanın, var olanları sadece kendisi için
değil, onları kendi başlarına ne iseler o halde görmesi gerekir.16 Bu, insan
için son derece zordur; çünkü en yakın ve aşikar olan şeye kör olmak insanın olağan durumudur. Dolayısıyla var olanı tekrar sözün ışığına götürmek düşünürlerin bitmeyen görevidir.17
Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Hayâlî, kendi dönemindeki kelamî düşünceyi yeni bir perspektif içinde görmeye ve göstermeye çalışır.
Onun bu çabasını felsefi bakış açısıyla, özellikle İbn Sina’nın hakikat ve
doğruluğa dair açıklamalarıyla birleştirebiliriz.
“Hakikattan (el-hakku), mutlak olarak dış dünyada bulunan şeylerin
varlığı ile daimî varlık anlaşılır. Dış dünyada bir şeyin durumuna (hâli’şşey’i) delalet eden söz (el-kavl) ya da inancın durumu (el-‘akdu) da hakikat olarak adlandırılır. Söz ya da inanç, dış dünyadaki şeyin durumuna mutabık olursa, şöyle deriz: “bu, hak sözdür” ve “bu, hak inançtır”.
…. Uygunluk (el-mutâbakatu) açısından ise hakikat, doğru gibidir. Ancak benim düşünceme göre, mutabakat açısından, söz, dış dünyadaki bir
şeye nisbet edildiğinde doğru ve dış dünyadaki şey de söze nisbet edildiğinde hakikat olarak adlandırılmalıdır. Sözlerin hak/hakikat olmaya
en uygun olanı, doğruluğu sürekli olan şeydir. Bunların en hak olanı ise
doğrulu bir nedene bağlı olmayıp apriori olan şeydir”.18
İbn Sina’nın açıklamalarında da görüldüğü gibi, mutabakat açısından
sözün hakikatinden ve doğruluğundan söz edilebilir. Ancak olgunun ya
da şeyin dille ifadesine geldiğimizde, olgunun kendisi hakikat olarak
15
Siyâlkûtî, Ḥâşiye ʿalâḤâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 124-125.
16
J. Glenn Gray, “Heidegger’in “Varlık””ı, çev. Ahmet Aydoğan, Heidegger, (İstanbul:
Say Yayınları, 2008), 154-155.
17
J. Glenn Gray, “Heidegger’in “Varlık”ı”, 155.
18
İbn Sina, Kitabu’ş-Şifâ Metafizik I, çev. Ekrem Demirli-Ömer Türker, (İstanbul: Litera
Yayıncılık, 2004), 46.
62 ▪ Mehmet Aydın
görülür. Hayâlî ise İbn Sina’nın benim düşünceme göre diyerek ifade ettiği
özel yaklaşımını kelamî metnin açıklanması ve yorumlanmasında kullanır.
Yukarıda geçtiği gibi, Hayâlî, hükmün, doğruluğun aslî anlamıyla nitelenmesi gerektiğini ifade eder. Doğruluğun aslî anlamı ise, bir şeyin
nasıl ise öylece olduğunu haber vermektir. Burada Hayâlî, hükmün olguya uygun olmasını tersine çevirerek olguyu bir standart veya model
olarak alır. Ona göre hükmün bu standart veya modelle uyum içinde
olması gerekir. Bu, Hayâlî’nin hak ya da hakikatten doğru ya da doğruluğa geçiş yaptığı anlamına gelir. Bu geçiş, tikel olgudan tümel olan
hükmedir. Bir standart veya bir model olarak alınan olguya uygun olan
hüküm doğrudur. Artık hükmün doğruluğunda yalan ve yanlışlık yoktur. Dolayısıyla, hükmün ya da düşüncenin kendisi doğru olan bir şeydir.19
Hayâlî hakikat olmakla nitelenen olgunun, sabit ve gerçekleşmiş bir
şey olduğunu belirtir. O, uygunluk ilişkisinde, bu ilişkiye, olguda gerçekleşen düşünceyi ya da anlamı ekler. Aslında olgu, tahakkuk etmiş
sabit bir düşünce ya da anlam olarak düşünülür. Bu durumda olgudaki
düşüncenin ya da anlamın kendi başına bir varlığının olduğunu kabul
etmek gerekir. Olgunun hakiki bir olgu olduğunu söylemek olgunun asıl
anlamıyla birlikte gerçek ve sabit bir olgu olduğunu söylemektir. Bundan dolayı Hayâlî, böyle bir olgunun hakikati, dilde bir hüküm olarak
ifade edildiğinde, hükmün, olgunun asıl anlamıyla nitelendiğini belirtir.
Ona göre bu, hükmün doğruluğun aslî anlamıyla nitelenmesidir. Çünkü
böyle bir hükümde, bir şey olarak olgunun ‘nasıl ise öylece var olduğu’
ya da ‘olduğu gibi olduğu’ bildirilir. Bu bakış açısına bağlı olarak olgu
hakkında oluşabilecek yanlış düşünce ve yorum ihtimali ortadan kalkar.
Dolayısıyla olgunun hakikati doğru olarak aslî anlamıyla dile getirilmiş
olur. Artık olgunun, bir kişinin onu nasıl gördüğünden ve ona yüklediği
anlamdan tamamen bağımsız olarak ne ise o olduğu ifade edilir. Bu bakımdan olgu hakkında doğru ve hak olan bir hüküm vermek istediğimizde, olguyu bir olgu olarak düşünmek zorundayız.20
19
Albert Hofstadter, “Varlığın Hakikati”, 185.
20
Albert Hofstadter, “Varlığın Hakikati”, 189.
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 63
Teftâzânî’nin hükmün hakikat olmasının anlamına dair yaptığı açıklamaları21 yorumlayan ve değerlendiren Hayâlî, olgunun hükme uygun
olmasını, hükmün bir vasfı olarak anlar. Dolayısıyla ona göre olgu hükme uygun olduğunda hükmün hakikat olmasından söz edilebilir.22
Tekrar İbn Sina’ya dönecek olursak; onun bir şeyden haber verme anlayışını burada ele aldığımız olgunun hakikatinin bilinmesiyle ilişkilendirebiliriz. İbn Sina, şeyin kendisinden haber verilebileceğini söyler. Ona
göre şey, zihinde sabit olmasına rağmen, dış dünyadaki şeyler arasında
mevcut olmayabilir. Bir şey, dış dünyada mevcut olmadığı halde, nefste
tasavvur edilmiş olmasından dolayı bilinir. Habere geldiğimizde ise, o,
daima zihinde tahakkuk etmiş bir şeyi bildirmek anlamına gelir.23 Buna
göre sadece nefste bir varlığı olan manalardan haber verilebilir (elihbâr). Haber vermek, nefsteki manaların dış dünyadaki şeylere herhangi bir nisbetinin olduğu anlamına gelir.24
Haber verilen şeyin, nefste, bir varlık olarak bir biçimde mevcut olması gerekir. Hakikat olması bakımından haber verme, öncelikle nefste
mevcut olan şeyden ve dolaylı olarak dış dünyadaki mevcut şeyden hareketle gerçekleştirilir. Bu mevcudun tek bir bilgisi olur ve bu bilgi de
mevcuda kefil olur.25
Nasîruddin et-Tûsî, bu meseleyi “ilmin maluma tabi olması”yla ilişkili olarak ele alıp tartışır. Ona göre bu ilişkide ilmin ya malumun zatından elde edilmiş olması ya da malumla uyumlu olması gerekir. Bu ilişkide ortaya çıkan anlamın dışında başka bir şey kastedilmez. Ancak kelamcılar, ilim ve malumun bir biçimde birbiriyle uyuştuğunu düşünürler. Oysa bir biçimde bir uyuşmadan söz edilmesi, ilim ve malum arasındaki ilişkinin anlamını ortaya çıkarmaz. Bundan dolayı Tûsi, söz konusu uyuşmanın nasıl olduğunu izah eder. Ona göre, akıl ilim ve malumu tasavvur ettiğinde, bu ikisi arasındaki uyuşmanın yapısında asıl
21 Teftazânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 89; Ḫayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’nNesefiyye, 90.
22
Ḫayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 90
23
İbn Sina, Kitabu’ş-Şifâ Metafizik I, 30.
24
İbn Sina, Kitabu’ş-Şifâ Metafizik I, 31.
25
İbn Sina, Kitabu’ş-Şifâ Metafizik I, 32.
64 ▪ Mehmet Aydın
olanın, malumun nasıl ise öylece var olan ya da kendi gerçekliğiyle var
olan bir şey olduğuna hükmeder. Aklın verdiği hüküm, aynı zamanda
bir bilgidir. Bundan dolayı hükmün ya da bilginin, malumu hikâye ettiğini (muhkîyyun) söyleyebiliriz. Bilginin, malumu hikâye etmesinden
dolayı, hikâye etmenin failinin, bilgi olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla burada ilmin fail olması (fâileyyetü’l-ilm), maluma dayanarak gerçekleşir.
Bu durumda bilgi, malumun bir hikâyesi gibi olur. Bununla birlikte
Tûsî, malumun önceliğinin olması gerektiğini belirtir. Bunu da bir fiilin
gaye nedeninin (el-illetü’l-gâiyyetü) hakikatte mahiyet olduğu düşüncesi üzerinden göstermeyi amaçlar. Gaye neden, fiilin var olmasından önce
failin zihninde mevcuttur. Fiilin varlığıyla birlikte olan ya da ondan sonra olan bir şey, bir neden değildir, ama hakikatte sadece bir gayedir ve
sonuçtur (ma’lûl). Burada bir neden olarak adlandırılan gaye, sadece
mecazi anlamda bir nedendir. Hakikatte gaye, bir mahiyettir.26
Bu açıklamadan da görüldüğü gibi, gayenin ya da mahiyetin mahiyet
olmasında bir var ediciye ihtiyaç yoktur. Ancak gayenin ya da mahiyetin
şurada bilfiil mevcut olması için bir var ediciye muhtaç olduğu söylenebilir.
Tûsî, bir mahiyet olarak gaye neden ile fiilin bilfiil var olması arasında kurduğu ilişkiyi ezeli ilimin düşünülmesine uygular. Ancak bu meselede, yukardakinden farklı bir sonuç çıkarır. Ona göre dış dünyadaki
somut varlıklarda bulunan suretlerden daha önce gelen ilimler ve ezelî
ilim, bu suretlerin mevcut nedenleri (ilelen mevcûdeten) olmamasına
rağmen, onların husulünde ihtiyaç duyulan şartlardır. Dolayısıyla somut
varlıklardaki suretler, kendilerinden daha önce gelen ilimleri ve ezelî
bilgiyi temsil ederler. Bu açıdan ezelî ilmin ve suretlerden daha önce gelen ilimlerin bir önceliğinin olması gerekir.27 Görüldüğü gibi Tûsî, olgusal konuların bilgisinin elde edilmesinde olgunun önceliğine vurgu yaparken, ezeli ilim meselesinde ezeli ilmin bir yansıması ve temsili olan
26 Nasîruddîn Tûsî, “Ecvibetü Mesâile Ali b. Süleymân el-Bahrânî: Şerhu Mes’eleti’l-İlm”,
Ecvibetü’l-Mesâile’n-Nasîriyye, haz. Abdullah Nûrânî, (Tahran: Institute for Humanities
and Cultural Studies, 2005), 77-78.
27 Tûsî, “Ecvibetü Mesâile Ali b. Süleymân el-Bahrânî: Şerhu Mes’eleti’l-İlm”, 78.
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 65
somut varlıklardaki suretlere değil, bu suretlerin husulünde ihtiyaç duyulan şartlar olarak bilgilere ya da ezelî bilgiye öncelik verilir.
Bilgi, bilen zat ile kaim olan bir mana şeklinde tanımlanabilir. Bu tanıma göre bilginin, bilen zatta bir vasıf olarak bulunması gerekir. Aynı
zamanda bilen zatta bilgiyle birlikte eşya bilinir (yenkeşifu) ve zahir
olur. Bilgiyle inkişaf gerçekleşir. Dolayısıyla bilgi, inkişafın kendisidir.
Bazıları, bilgiyi keşif olarak yorumlamışlardır. Bu durumda keşifle inkişaf hasıl olur. Bunun, tıpkı hareketle hareketli olanın ortaya çıkması ve
siyahlıkla siyahlaşmanın ortaya çıkması gibi olduğu söylenir.
Tûsî’ye göre, inkişafın kendisi, aynı zamanda nefsin sükûnu anlamına gelir.28 Nefsin sükûnu, bir şeyin olduğu gibi olduğu inancını (eli’tikâd) ya da bilinenin olduğu gibi olduğu bilgisini (marife) gerektirir.
Zat, bilgiyle bilen olarak nitelenir. Bu, yukarıda geçtiği gibi, hareket aracılığıyla bir şeyin hareketli olması gibidir. Dolayısıyla bilgi, inkişafın yerine geçebilecek şekilde kullanılabilir.29 Tûsî’ye göre, yakinî bilimlerin
tümü, bilinen şeylerin hakikatlerini (hakâiku’l-ma’lûmât) bilmeye bağlı
olarak ortaya konmaktadır. Bu hakikatler, bilinen şeylerin tasavvurları
ile bu tasavvurlara bağlı olarak ortaya konan tasdiklerden ibarettir.30
İbn Sina’nın haber ve haber verme kavramlarına yüklediği anlam ile
Tûsî’nin ilim ve malum arasındaki ilişkiye dair yaptığı açıklamanın
Hayâlî tarafından benimsendiğini ve Teftâzânî’nin metninin yorumlanmasında kullanıldığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda denebilir ki
Hayâlî’nin özellikle İbn Sinacı düşünce üzerinden yaptığı açıklamalar,
Teftâzânî’nin yaklaşımından uzaklaşmasına ya da Teftâzânî’nin metnini
felsefi anlayışa yaklaştırmasına yol açmıştır. Hakikat sorunu bağlamında
Hayâlî, İbn Sina düşüncesini kullandığını, hak ya da hakikat kavramını
hüküm ve olgu açısından analiz ederken gösterir. Ona göre konu ve
yüklemden oluşan cümlede ifade edilen hükmün hakikatinin düşünülmesinde öncelikle cümlenin temsil ettiği olguya bakılır. Daha sonra söy28 Tûsî, “Ecvibetü Mesâile Ali b. Süleymân el-Bahrânî: Şerhu Mes’eleti’l-İlm”, 81.
29 Tûsî, “Ecvibetü Mesâile Ali b. Süleymân el-Bahrânî: Şerhu Mes’eleti’l-İlm”, 82.
30 Nasîruddîn Tûsî, “Ecvibetü Nasîru’d-Dîn et-Tûsî an Mesâili Sadru’d-Dîn el-Konevî”,
Ecvibetü’l-Mesâile’n-Nasîriyye. haz. Abdullah Nûrânî, Tahran: Institute for Humanities
and Cultural Studies, 2005.
66 ▪ Mehmet Aydın
lenen sözün kendisine bakılır ve sözün olguyla örtüşüp örtüşmediği
araştırılır. Teftâzânî haber cümlesini hem doğruluğa hem de yanlışlığa
ihtimali olan bir cümle olarak tanımlar. Ama Hayâlî, ondan farklı olarak,
haberin, bir şeyin nasıl ise öylece var olduğunu bildirmek (el-iḫbâr) anlamına geldiğini söyler. Ona göre haberde sadece bir nisbet bulunur. Bu
nisbet de ya vuku bulmayı ya da vuku bulmamayı ifade eder. Haberin
tanımında geçen ‘şey’ sözcüğünden, ilk olarak, yüklemin konuda var
olması ve yüklemin varlığının konudan nefyedilmesi anlamında, yüklemin konuya nisbet edilmesi anlaşılır. İkinci olarak ‘şey’ konu (elmevżû’) anlamına gelir. Haber verilen şey, konudan ibarettir. Örneğin
“Ali’den haber verdim” denir. Birincisinde “şey” ile yüklemin konuda
sübutu ya da konudan nefyedilmesi kastedilir. Teftâzânî şeyin sadece birinci anlamını tercih ederek kendi düşüncesini ortaya koymuştur.31
Hayâlî ise şeyin her iki anlamını da dikkate alır. İkinci anlamda bir şeyden haber verilerek, şey hakkında bir bilgiye ya da bir inanca sahip olunur. Dolayısıyla haber bir bilgiye ya da inanca sebep olur (sebebu’li’tiḳād). Hayalî’ye göre haberin aslî anlamı doğruluktur. Dolayısıyla haber, haber verilenin doğruluğuna işaret eder. Haberin aslî anlamının
doğruluk olmasından dolayı, yalan, haber cümlesinde bulunmaz.32
Öyle görünüyor ki Hayâlî, hakikat anlayışında öncelikle sabit ve gerçekleşmiş bir şey olarak olguyu düşünmekte ve onun üzerinden hükmün hakikatini ortaya koymaktadır. Düşünen özneden bağımsız olarak
var olan olgunun hakikati mantıksal formda ifade edilebilir. Böylece olgunun hakiki bilgisine ulaşılabilir. Olguya dayanarak ve onun belirlemesi üzerinden mantıksal yargılar dile getirilebilir. Ancak bu sayede olgunun hakikati kavranabilir. Tersinden söyleyecek olursak, kavradığımız
her hüküm, olguyla ilişkili olacaktır. Burada hüküm bir sonuçtur ve bu
sonuca götüren ise olgudur.33 Dolayısıyla olgu, hükme sebep olur, onu
belirler ya da onu var eder. Hayâlî ontolojik zeminde, bir şeyin ancak fail
sebeple mevcut olduğunu, ama failin bir şeyi o şey yapmadığını ileri sürer. Ona göre mahiyet bir var edenin var etmesiyle var olmuş değildir
31 Hayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 129-132.
32 Hayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 124.
33 Hayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 92-93.
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 67
(leyse bi ca’li câ’ilin).34 Daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak, mahiyetin mahiyet olmasında bir var edene ihtiyaç yoktur, ancak mahiyetin
dış dünyada veya şurada bir mevcut olmasında bir var edene ihtiyaç
vardır. Dolayısıyla bir failin var etmesi ya da etkisiyle mahiyetin mahiyet
olduğu söylenemez. İnsanın dış dünyada mevcut bir fert olması ve diğer
insan teklerinden ayırt edilmesi bir fail sebeple ve onun var etmesiyle
gerçekleşir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hayâlî hükmün doğruluk niteliğine
sahip olduğunu ifade eder. Ancak o, doğruluğun bir şeyin nasıl ise öylece var olduğunu bildirmek anlamına geldiğini söyleyerek öznenin bir
şeyi haber vermesine odaklanır.35 Özne, olgunun gerçekliğini bir hüküm
cümlesinde ortaya koyabilir. Hayâlî’nin düşüncesine göre, haber verme
ya da bildirimde bulunma konuşan kişinin bir sıfatıdır (ṣıfatu’lmütekellim). Çünkü haber veren kişi haber vermenin kaynağı konumundadır. Dilsel açıdan haber verme, bir fail olarak konuşandan ortaya
çıkmakta ve onun sıfatı olmaktadır. Bir şeyin nasıl ise öylece var olduğunu bildirmek doğruluk olarak adlandırılır.36
Hayâlî’nin yorumcularından Kul Ahmed, uygunluğun ya da mutabakatın olgu açısından düşünülmesi gerektiği iddiasını Hayâlî’den başkasının ileri sürmediğini belirtir. Aslî anlamıyla doğruluk (sıdk) bir şeyin olduğu gibi olduğunu haber vermek/bildirmek anlamına gelir. Bu da
dil aracılığıyla ortaya konur. Mutabakat, olgunun bir sıfatıdır, hakikat de
hükmün bir sıfatıdır. Buna göre hükmün hakikat olmasının anlamı, olgunun hükümle uyumlu olmasına bağlıdır.37 Kul Ahmed’e göre, Hayâlî,
şeyin mevcut anlamına geldiğini kabul etmez. O, dilsel açıdan şeyin bilinmesini ve ondan haber verilmesini mümkün görür.38
34 Hayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 91.
35 Hayâlî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 90.
36 Siyâlkûtî, Ḥâşiye ʿalâ Ḥâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 124.
37
Kul Ahmed b. Muhammed b. Hıdır, Ḥâşiye ʿalâ Ḥâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’nNesefiyye, (Mecmû‘atu’l-Ḥavâşi’l-Behiyye ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye II içinde),
(Kutah: Mektebetu İslâmiyye, 1397/1977), 50.
38 Kul Ahmed, Ḥâşiye ʿalâ Ḥâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye, 50-51.
68 ▪ Mehmet Aydın
Açıkça görüldüğü gibi, Hayâlî hem İbn Sinacı hakikat düşüncesinin
bir yorumunu sunmuş hem de Mâtürîdî kelam geleneği içinde felsefi
hakikat düşüncesini ifade etmenin mümkün olduğunu göstermiştir. Hayalî’nin şerhine haşiye yazan Siyâlkûtî ve Kul Ahmed gibi yorumcular,
Teftâzânî ve Cürcânî’nin hakikat, dil ve anlam üzerine düşünceleri ile
Hayâlî’nin düşünceleri arasındaki farklılığa işaret etmişler ve Hayâlî’nin
hakikat anlayışının yeni olduğunu ve daha önce ileri sürülmediğini açıklamışlardır. Biz, yukarıda da görüldüğü gibi, Hayâlî’nin hakikat anlayışının İbn Sinacı bir perspektiften ifade edildiğini göstermeye çalıştık.
Hakikat anlayışında olguya öncelik verilerek onun belirleyiciliği üzerinden hükmün ortaya konması gerekir. Bu sayede hükmün olguyla uyumlu olması hakikati ortaya çıkarır. Olguyu ya da şeyi düşünmek, aynı zamanda mistik bir anlayışı ifade etmenin temelini oluşturmaktadır.
Mâtürîdî kelam geleneğine mensup olan Hayâlî’nin hakikat anlayışı
hem felsefi hakikat kavramını hem de varlığa dayalı mistik düşünme biçimini içermektedir.
Sonuç olarak, Hayâlî’nin yukarıdaki açıklamalarından ortaya çıkmaktadır ki, hakikatin özünün ne olduğu sorusu, felsefi olarak düşünülmüştür. Bu düşünce, insanın bütün etkinliğini yani fıkhi hüküm verme, teolojik açıklama yapma ve dini metinleri yorumlama biçimlerini etkilemektedir. Osmanlı döneminde alimler arasında yaygın olarak benimsenen Teftâzânî ve Cürcânî’nin hakikat düşüncesine karşı, Hayâlî, hakikat
kavramının anlaşılmasına bir yenilik getirmiştir. Bu yeniliğin gerisinde
İbn Sina’nın hakikatin özüne dair kendine özgü düşüncesinin bulunduğuna işaret ettik. Bu perspektiften Hayâlî, hakikatin, olgunun ya da şeyin olduğu gibi olduğunu bildirmekten ibaret olduğunu ortaya koymuştur. Bu bildirimde, olgu ya da şey bir fail olarak kendisini insanın dilinde ortaya koyar. Olgunun ya da şeyin olduğu gibi olduğunu keşfetmekle
olgu ya da şey bilinir hale gelmektedir. Bu bilginin dilde bir hüküm olarak ifade edilmesi, olguyla uyumludur.
Hayâlî’ye göre hakikat sorununu düşünme biçimi, “Varlık”ı düşünme biçimiyle iç içe geçmiştir. Özellikle mahiyetlerin yaratılmış olmadığı
düşüncesi filozoflar tarafından benimsenmiş bir düşüncedir. Bu bakış
açısını Hayâlî, Teftâzânî’nin şerhi üzerine yazdığı haşiye yoluyla kelamın içine dahil etmiştir. Ona göre ehl-i sünnet kelamının şekillenmesi ve
kelamî sorunların ve konuların bu bakış açısı üzerinden dile getirilmesi
Mâtürîdî Bir Düşünür Olarak Şemseddin Ahmed Hayâlî’nin Hakikat Anlayışı▪ 69
arzulanmıştır. Dolayısıyla Hayâlî bize bir “düşünme yolu” sunmuş ve
bizi “varlık”la ilişkili hale getirmiştir.
Nasîruddin et-Tusi’nin düşüncesine göre hakikat sorunu aynı zamanda var olan şeylerin ya da yaratılmış şeylerin doğasını keşfetme ve
anlamayla ilgili bir meseledir. İbn Sina ve Tûsî’nin açıklamaları üzerinden Hayâlî, kelamda geleneksel olarak kabul edildiği şekliyle hakikatin,
hükmün olguyla uyuşması olduğu düşüncesine eleştiri yöneltmiş ve
ondan uzaklaşmıştır. Bir hükümde tasavvur ve tasdik bulunur. Tasavvura dayalı bir önerme ile tasavvur edilen şey arasında bir mutabakatın olduğu kabul edilir. Ancak bu mutabakatın nasıl mümkün olduğunu sorduğumuzda, bu sorunun cevabı, yukarıda geçtiği gibi, “malûm”un önceliğine bağlı olarak açıklanır.
Bir şey hakkında bildirimde bulunurken, şeyin kendisini bir fail olarak aldığımızda, şey ile ifade ya da bildirim arasında bir ilişki kurulur.
İnsan, etrafındaki şeylerle ve olgularla nasıl iseler öylece ilgilenir ve
kendisini de onlar arasında bir var olan olarak algılar. Bir şeyin olduğu
gibi olduğunu keşfetmekle onun üzerindeki örtü kalkar ve şey, açık ve
görünür olur. Tûsî de bu anlamda keşf ve inkişaf terimlerini kullanır.
Dolayısıyla onun açıklamaları ile Hayâlî’nin açıklamaları arasında büyük bir benzerlik olduğu açıkça görülür.
Bir fail olarak şey, düşünürün tasavvurunda kendisini ifşa eder. Dolayısıyla varlık ile düşünce arasındaki ayrım ortadan kalkar. Düşünürün
tasavvuru olmadan da şey ne ise o olarak ortaya çıkmaz. Hakikatin ortaya çıkmasıyla düşünürün nefsi sükûna erer. Hayâlî, olgunun etkinliği
ile hükmün edilginliğini birlikte düşünür ve ikisi arasında bir ayırım
yapmaz. Aksine bu ikisinin birbirine ait olduğunu düşünür. Dolayısıyla
bu ilişkide şeyler insanı belirler.
Bir kimse, bir şeyi ne ise o olarak bildirdiğinde konuşan bir kimse
olur. Bildirmek konuşan kişinin bir sıfatıdır. Yani bildirme sıfatı bir kişide bulunduğunda o kişi konuşan bir kişi olmaktadır. Aksine söz konusu
bildirimi var eden, kişi değildir. Ama şeyin ya da olgunun hakikaten olduğu şey olabilmesi için insan da büyük bir çaba göstermek zorundadır.
Şey, düşünen insanda mevcut olduğunda ne ise o olarak ortaya çıkar.
Dolayısıyla şeyin var olması için düşünen insana ihtiyaç bulunmaktadır.
70 ▪ Mehmet Aydın
Kaynakça
Brock, Werner. “Hakikatin Özü Üzerine”. çev. Ahmet Aydoğan. Heidegger. 205-234. İstanbul: Say Yayınları, 2008
Teftâzânî. Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye (el-Mecmu’atü’n-Nesefiyye ʿalâ
Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye: Ramażân Efendî, el-Kestelî ve’l-Ḫayâlî içinde). hz.
Mer’î Hasan er-Reşîd. Mardin: Nursabah Yayıncılık, 2012.
Gray, J. Glenn. “Heidegger’in “Varlık”ı”. çev. Ahmet Aydoğan. Heidegger.
151-160. İstanbul: Say Yayınları, 2008
Ḫayâlî. Şemseddin Ahmed b. Mûsâ. Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye
(el-Mecmu’atü’n-Nesefiyyeʿalâ Şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye: Ramażân Efendî, elKestelî ve’l-Ḫayâlî içinde). haz. Mer’î Hasan er-Reşîd. Mardin: Nursabah Yayıncılık, 2012.
Hofstadter, Albert. “Varlığın Hakikati”. çev. Ahmet Aydoğan. Heidegger.
183-203. İstanbul: Say Yayınları, 2008.
İbn Sina. Kitabu’ş-Şifâ Metafizik I. çev. Ekrem Demirli-Ömer Türker. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004.
Kul Ahmed b. Muhammed b. Hıdır. Ḥâşiye ʿalâ Ḥâşiyeti’l-Ḫayâlî ʿalâ şerḥi’lʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye (Mecmû‘atu’l-Ḥavâşi’l-Behiyye ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’nNesefiyye II içinde). Kutah: Mektebetu İslâmiyye, 1397/1977.
Nasîruddîn Tûsî. “Ecvibetü Mesâile Ali b. Süleymân el-Bahrânî: şerhu
Mes’eleti’l-İlm”. Ecvibetü’l-Mesâili’n-Nasîriyye. haz. Abdullah Nûrânî. 71-108.
Tahran: Institute for Humanities and Cultural Studies, 2005.
Nasîruddîn Tûsî. “Ecvibetü Nasîru’d-Dînet-Tûsî an Mesâili Sadru’d-Dîn
el-Konevî”. Ecvibetü’l-Mesâili’n-Nasîriyye. hz. Abdullah Nûrânî. 221-239.
Tahran: Institute for Humanities and Cultural Studies, 2005.
Siyâlkûtî, Abdülhakîm b. Şemsiddîn Muhammed. Ḥâşiye ʿalâ Ḥâşiyeti’lḪayâlî ʿalâ şerḥi’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye (Mecmû‘atu’l-Ḥavâşi’l-Behiyye ʿalâ şerḥi’lʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye I içinde). Kutah: Mektebetu İslâmiyye, 1397/1977.
BAĞLAYICILIK VE MEŞRUİYET AÇISINDAN İRŞÂDÎ
VAKIFLAR: DEDE CÖNGÎ’NİN BEYTÜLMÂLE AİT MALLARIN VAKFEDİLMESİNİ TEMELLENDİRMESİ
Burak ERGİN1
Giriş
İrsâdî vakıf, rakabesi (çıplak mülkiyeti) beytülmâle ait olan bir mülkün gelirlerinin yahut tasarruf hakkının devlet başkanının izniyle kamu
yararına tahsis edilmesidir. Bu tür vakıflara gayr-ı sahih vakıf da denir.
Zira vâkıfın vakfettiği mala sahip olması gerekir. Hâlbuki sultan kamuya
ait olan mallara sahip değildir. Nureddin Mahmud Zengî’nin (ö.
569/1174) devlete ait belli mülkleri fakirlere, talebelere ve müderrislere
vakfetmesiyle başlayan irsâdî vakıf uygulaması zamanla gelişmiş ve
Osmanlı döneminde bu tür vakıflarda büyük artış yaşanmıştır. Uygulamaya paralel bir biçimde bunun hukukî boyutu ulema arasında tartışılmış ve konuya ilişkin fetvalar verilmiştir. Bu fetvalarda irsâdî vakıflar
sultanın kamu maslahatına binaen yaptığı tasarrufların geçerli olmasıyla
temellendirilmiştir. Zira beytülmâl insanların faydalanması amacıyla
kurulmuştur. Diğer taraftan imam, müezzin, müderris, fakirler gibi farklı zümrelere yapılan vakıf, beytülmâlin harcama kalemleri arasındadır.
Bu tür kişilere beytülmâlden belli bir oranın verilmesi gereklidir. Dolayısıyla kamunun yararı için kurulan irsâdî vakıflar meşru ve bağlayıcıdır.
Ayrıca kurulan bu tür vakıflar sonradan gelecek idarecilerin beytülmâle
ait harcama kalemlerini meşru olmayan yerlerde kullanmasını engeller.
1 Dr. Öğr. Üyesi, Samsun Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, burakergin068@gmail.com
72 ▪ Burak Ergin
16. yüzyıl Osmanlı ulemasından Dede Cöngî (ö. 975/1567) Risâle fî
emvâli beyti’l-mâl ve aksâmihâ ve ahkâmihâ ve masârifihâ adlı risalesinin bir
bölümünde irsâdî vakıf konusunu incelemiş ve bu tür vakıfların meşruiyetini geçmiş dönemdeki ulemanın görüşlerine ve medreselerdeki uygulamalarına atıfla temellendirmiştir. Ayrıca Hanefî mezhebinde bazı fakihler tarafından benimsenen mülkiyet tanımından hareketle irsâdî vakfa mülkiyetle ilgili getirilen eleştirileri cevaplamıştır. Aynı şekilde
Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) zamanın sultanlarının zalim olduğu dolayısıyla
onlarla herhangi bir muamelenin helal olmayacağı şeklindeki görüşünün irsâdî vakıflara engel teşkil etmediğini belirtmiş ve eleştirmiştir.2
Klasik fıkıh edebiyatında irsâdî vakıfla ilgili pek çok fetvanın bulunmasının yanı sıra, bu konu risaleler ve doktrine ait eserlerde incelenmiştir. Ancak modern çalışmalarda irsâdî vakıf konusu yeterince ele alınmamıştır. Konuyla ilgili Ahmet Akgündüz vakıfla ilgili çalışmasında
irsâdî vakıflara yer vermiş,3 Muhammed Abdullah Yeter ve Ahmet Ekşi
ise Hamevî’nin (ö. 1098/1687) irsâdî vakfın tarihi gelişimi ve meşruiyeti
hakkında kaleme almış olduğu kısa risalesini tahkik ederek yayımlamıştır.4 Ayrıca Kenneth M. Cuno irsâdî vakıfların hukukî boyutunu bir makalede incelemiştir.5 Ancak çalışmasında Dede Cöngî’nin konuya dair
değerlendirmesine yer vermemiştir. Dolayısıyla sunacağımız tebliğle
Osmanlı ilmiyesi içerisinde yetişen Dede Cöngî’nin irsâdî vakıflarla ilgili
görüşünün değerlendirmesini yaparak alanda bir boşluğu doldurmayı
hedefliyoruz.
2 Dede Cöngî, Risâle fî emvâli beyti’l-mâl ve aksâmihâ ve ahkâmihâ ve masârifihâ (İstanbul: Süleymaniye, Esad Efendi, 3560), 19a.19b.
3 Ahmed Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesi (İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 1996), 523-558.
4 Ahmed b. Muhammed el-Hamevî el-Hanefî, el-Esiletü’l-Hanefiyyeti bi’l-evcibeti’lHameviyyeti, “Hamevî’nin “el-Esʾiletü’l-Hanefiyye bi’l-ecvibeti’l-Hameviyye” Adlı
Risâlesinin Tenkitli Neşri ve İrsâdî Vakıflara Dair Bir Değerlendirme”, thk. Muhammed Abdullah Yeter - Ahmet Ekşi, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi 43 (Haziran
2024), 27-53.
5 Kenneth M. Cuno, “Ideology and Juridical Discourse in Ottoman Egypt: The Uses of
the Concept of Irṣãd”, Islamic Law and Society 6/2 (1999), 136-163.
Baülayıcılık ve Meşruiyet Açısından İrşâdî Vakıflar ▪ 73
İrsâdî Vakıfların Ortaya Çıkışı ve Tarihi Gelişimi
Nureddin Zengî kamuya ait bazı malları âlimlere, öğrencilere, sûfilere,
fakirlere ve zayıflara vakfetmek isteyince bu durumu Şâfiî fakihlerden İbn
Ebû Asrûn’a (ö. 585/1189) sormuştur. İbn Ebû Asrûn, beytülmâlin gelirlerinden mezkûr kişilerin hakları olduğunu belirterek bu tür vakıfları maslahata uygun görmüş ve bunların meşru olduğuna dair fetva vermiştir.
Onun bu fetvasına, dönemindeki Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebine mensup bazı âlimler de muvafakat etmiştir. Sonraki süreçte Nureddin Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî (ö. 589/1193) Mısır ve Şam’da beytülmâle ait olan birçok araziyi bu şekilde vakfetmiştir. Daha sonraki yüzyıllarda Memlük idarecileri bu uygulamayı devam ettirmiştir.6
Memlük sultanı el-Melikü’z-Zâhir Seyfüddîn Berkuk (ö.
801/1399) 784/1382 yılında irsâdî vakıfların hazineden hileyle alındığını
ifade ederek bu vakıfların tamamını iptal etmek istemiştir. Bu olay üzerine Hanefî âlim Ekmeleddin el-Bâbertî (ö. 786/1384), Şâfiî fakih
Sirâcüddîn el-Bulkînî (ö. 805/1403) ve Veliyyüddîn İbnü’l-Irâkî’nin (ö.
826/1423) de içinde bulunduğu bir heyet toplanmış ve bu tür vakıfların
hukukî durumunu ele almışlardır. Toplantının sonucunda bu vakıfların
iptal edilemeyeceği; zira beytülmâlin beşte birlik hissesinde ulemanın,
talebelerin ve fakirlerin hakkının bulunduğu ifade edilmiştir.7
Yavuz Sultan Selim (ö. 926/1520) Memlük topraklarına hâkim olduğunda önemli bir devlet adamı ve Osmanlı’nın Mısır’daki ilk beylerbeyi
olan Hayır Bey (ö. 928/1522), hazine gelirlerinin az olduğunu ifade ederek irsâdî vakıflara ait mülklerin tekrar beytülmâle aktarılması gerektiğini belirtmiş; ancak Yavuz bunu kabul etmeyerek hayır cihetine yapılan
bu tür vakıfların devam ettirilmesini emretmiştir.8 Daha sonraki süreçte
6 Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr es-Süyûtî eş-Şâfiî, en-Naklü’l-mestûr
fî cevâzi kabzi’l-maʿlûmi min ğayri huzur, (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail, 678), 236a.
7 Necmeddin el-Gaytî, et-Teyidâtü’l-aliyye li’l-evkâfi’l-Mısrıyye, thk. Ömer Abdu Abbas
el-Cümeylî, Mecelletü Beytü’l-Meşvere 7 (2017), 180-181.
8 Ahmed b. Muhammed el-Hamevî el-Hanefî, Risâle fîmâ Ruttibe ve Urside bi-Evâmiri'lVüzerâi'l-Mısriyyîn (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Pervez Paşa, 624), 114b.-115a.
74 ▪ Burak Ergin
beytülmâlin gelirleri azaldığı için devlet ricali, Kanunî Sultan Süleyman’a (ö. 974/1566) irsâdî vakıfların iptali için başvurmuştur. Bu bağlamda Zeynüddin İbn Nüceym (ö. 970/1563) ve Şâfiî fakih Necmeddin
el-Gaytî9 risalelerinde mezkûr vakıfların bağlayıcı olduğunu ifade etmişlerdir.10 Buna karşın şeyhülislam Ebussuûd Efendi (ö. 982/1574) bu vakıfların bağlayıcı olmadığını dolayısıyla daha sonraki bir sultanın bu tür
vakıfların gelirlerini farklı yerlere sarf edebileceğine dair fetva vermiştir.11
Kahire’deki tartışmaların benzeri merkez toprakları olan Rumeli ve
Anadolu’da da yaşanmıştır. Nitekim âlim-bürokrat bir müftü olan Zenbilli Ali Efendi (ö. 932/1526) Ebussuûd gibi irsâdî vakıfları bağlayıcı
görmemektedir. Çünkü sultan hakikatte vakfettiği malın sahibi değildir.
Vakfın bağlayıcılığı ise maliki tarafından vakfedilmesiyle gerçekleşir.12
Buna mukabil Kara Kemal13 (ö.920/1514) küçük bir risaleyle irsâdî vakıf9 Necmeddin el-Gaytî’nin vefatıyla ilgili tarihçiler arasında tartışma vardır. Onun h.
981, 982, 983 ve 984 tarihinde vefat ettiğine dair farklı rivâyetler vardır. Bkz. Risalenin ön sözü: Necmeddin el-Gaytî, et-Teyidâtü’l-aliyye, 155.
10 Zeynüddîn b. İbrâhim b. Muhammed el-Mısrî İbn Nüceym, er-Resâʾilü’z-Zeyniyye,
thk. Muhammed Ahmed es-Serrâc, Ali Cum’a Muhammed (Kahire: Dâru’s-Selâm,
1998-1999), 130-132; Necmeddin el-Gaytî, et-Teyidâtü’l-aliyye, 171-172.
11 Ahmet Akgündüz, Şeyhü’l-İslam Ebüssu’ud Efendi fetvaları = Fetava-yı Ebüssuud
Efendi (İstanbul, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 2018), 314; Abdurrahman Atçıl -
Christopher Markiewicz, “Shariʿa and Governance in Ottoman Egypt: The Waqf
Controversy in the Mid-Sixteenth Century”, International Journal of Middle East
Studies (2024), 17-19.
12 Veli b. Yusuf Yegân el-İskilibî, Mecmûatü’l-Fetâvâ (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi İsmihan Sultan, 223), 108b.
13 Kemaleddin b. İsmail el-Karâmânî, Kara Kemal diye meşhur olmuştur. Kelam
âlimi Hayâlî’den (ö. 875/1470 [?]) ve Molla Hüsrev’den (ö. 885/1480) ders almıştır.
Medine civarındaki iki medreseden birinde müderrislik yapmıştır. Müderrislik yaptığı sırada Edirne kadısı Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi (ö. 922/1516) ile arasında bir ihtilaf çıkmıştır. Abdurrahman kazasker olunca onu görevinden azlederek
emekli etmiştir. Kara Kemal bu durumdan memnun olmuş ve inzivaya çekilerek vefat
edinceye kadar ilimle meşgul olmuştur. Onun Keşşâf ve Beyzâvî tefsiri üzerine yazmış
olduğu haşiyesi vardır. Ayrıca hocası Hayâlî’nin Şerhu’l-Akâid Haşiyesi üzerine bir haşiyesi vardır. Aynı şekilde Şerhu’l-Vikâye üzerine de bir haşiyesi mevcuttur. bkz. Ahmed b.
Baülayıcılık ve Meşruiyet Açısından İrşâdî Vakıflar ▪ 75
ların meşru ve bağlayıcı olduğunu savunmuştur.14 İşte Dede Cöngî bu
tartışmaların olduğu bir ortamda risalesinin bir kısmında irsâdî vakıfların meşruiyeti konusunu incelemiştir. Onun risalesinde bağlama dair
herhangi bir bilgi mevcut değildir. Onun risalesindeki irsâdî vakıflarla
ilgili bölüm, Kahire’de cereyan eden tartışmalarla alakalı olabileceği gibi
Rumeli ve Anadolu topraklarındaki söz konusu vakıfların hukukî durumu hakkında da olabilir.
Dede Cöngî’nin İrsâdî Vakıf Hakkındaki Görüşü
Osmanlı ilmiyesinde eğitim alan, müderrislik ve müftülük görevi yapan Dede Cöngî, beytülmâle ait gelirlerin nasıl tasarruf edileceğiyle ilgili
bir risale kaleme almıştır. Risalesini Kanuni’nin idam edilen oğlu Mustafa Çelebi’ye (ö. 960/1553) ithaf etmiştir. Dolayısıyla risale onun vefatından önceki bir dönemde telif edilmiş olmalıdır.15
Dede Cöngî beytülmâle ait arazilerin vakfedilebileceği kanaatindedir.
O, bu görüşünü çeşitli argümanlarla temellendirir. Onun kullandığı argümanlardan biri mülkiyetle ilgilidir. Dede Cöngî mülkiyeti kendi görüşü çerçevesinde tanımlar. Zira Osmanlı ilmiyesi arasında irsâdî vakıflarla ilgili tartışılan önemli meselelerden biri mülkiyettir. Sultan kendisine
ait olmayan bir malı vakfettiği için bu tür vakıfların bağlayıcılığı tartışmalıdır.
Dede Cöngî’ye göre bir malın vakfedilebilmesi o mala sahip olmaya
bağlıdır. Mülkiyet ise “hususisi bir vasıfla bir mahalde tasarrufa kadir
Halil Ebû’l-Hayr Isâmüddîn et-Taşköprizâde, eş-Şekâʾiku’n-nuʿmâniyye fî ʿulemâʾi’dDevleti’l-ʿOsmâniyye (Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arâbî, ts.), 201-202; Mahmud b. Süleyman
el-Kefevî, Ketâʾibü aʿlâmi’l-ahyâr min fukahâi mezhebi’n-Numâni’l-muhtâr, thk. Saffet
Köse vd. (İstanbul: Mektebetü’l-İrşâd, 2017), 4/410.
14 Kemaleddin İsmail b. Bâlî el-Karamânî Kara Kemal, Risâle fî Beyâni Evkâfi’s-Selâtîn
ve’l-Ümerâ’ ve fî Beyâni Ahvâli’ş-Şî‘ati’l-Mütegallibe fî Zamâninâ (İstanbul: Süleymaniye, Hacı Mahmud Efendi, 9821), 1b-3a.
15 Dede Cöngî, Risâle fî emvâli beyti’l-mâl ve aksâmihâ ve ahkâmihâ ve masârifihâ
“Dede Halîfe’nin Risâle fî emvâli beyti’l-mâl ve aķsâmihâ ve aĥkâmihâ ve maśârifihâ
Adlı Eserinin Tahkik ve Tahlili”, thk. Abdulkadir Uygur, İslami İlimler Araştırma ve Neşir
Dergisi 1 (2022), 295-296, 316.
76 ▪ Burak Ergin
olmaktır.”16 Tanımda vurgulanan husus kişinin bir yerde tasarrufa gücünün yetebilmesidir. Bu tanıma göre sultanın yapmış olduğu vakıf geçerli olmalıdır. Çünkü sultanın beytülmâle ait olan mallar üzerinde tasarrufa gücü yetmektedir.
Dede Cöngî’nin ikinci argümanı geçmiş dönemdeki kurulan vakıflar
ve bu vakıflarda vazife alan ulemanın uygulamalarıdır. Nitekim
meşâyihten olan birçok fakih ve âlim, vali ve sultanların beytülmâlden
yapmış oldukları vakıflarda görev almışlardır. Dede Cöngî emirler tarafından bina edilen medreselerin bir listesini verir:
1. Emir Kutluğ Timur’un inşa ettirdiği Havârzem medresesi.
2. Emir Mesud Beyin (ö. 688/1289) inşa ettiği Buhara medresesi.
3. Emir Ziyâeddin inşa ettiği Semerkand medresesi. Bu medresenin
içerisinde Burhâneddin el-Mergînânî’nin (ö. 593/1197) ve Şemsüleimme
Muhammed b. Abdissettâr el-Kerderî’nin (ö. 642/1244) evi bulunmaktadır.
4. Kert hanedanın sultanlarından olan Gıyâseddin b. Şemseddin’in
(706-729/1307-1329) inşa ettiği Herât medresesi.
5. Nizâmülmülk’ün (ö. 485/1092) inşa ettirdiği Nîşâbur medresesi. İlk
nizamiye medresesi olarak kabul edilen bu eğitim kurumunu Nizâmülmülk’ün İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî (ö. 478/1085) adına yaptırdığı
ve Cüveynî’nin burada yirmi yıldan fazla ders verdiği rivayet edilir.17
Aynı şekilde Bağdat, Mısır, Şiraz, Tebriz gibi büyük şehirlerdeki birçok medrese idarecilerin mallarından yapılmıştır. Bu vakıflarda Cüveynî
gibi pek çok önemli âlim ders vermiştir. Bu durum ise onların bu tür vakıfları meşru gördüklerine delalet eder. Şayet bu fakihler bu tür vakıfları
gayri meşru olarak görselerdi bu yerlerde ikamet edip ders vermezlerdi.18
16 Dede Cöngî, Risâle fî emvâli beyti’l-mâl (Esad Efendi, 3560), 19a.
17 Abdülkerim Özaydın, “Nizâmiye Medresesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1989), 33/190.
18 Dede Cöngî, Risâle fî emvâli beyti’l-mâl (Esad Efendi, 3560), 19a.-19b.
Baülayıcılık ve Meşruiyet Açısından İrşâdî Vakıflar ▪ 77
Dede Cöngî sultan ve valiler tarafından yapılan bu medreseleri irsâdî
vakıfları temellendirmek için kullanmakla birlikte bunların beytülmâlden mi yoksa onların şahsi mülklerinden mi yapıldığına dair herhangi
bir bilgi vermez. Hâlbuki sultanın kendi malından yapmış olduğu vakıf
diğer vakıflar gibi meşrudur. Burada asıl tartışılan kamuya ait malların
vakfedilmesidir. Dede Cöngî’nin vermiş olduğu örneklerde bu vakıfların
sultanın ya da valinin kendi malından yapma ihtimali vardır.
Dede Cöngî irsâdî vakfın meşruiyetini temellendirdikten sonra bu tür
vakıflara yapılan bir itiraza cevap verir. Şemseddin Kirmânî’nin (ö.
786/1384) Buhârî üzerine yazdığı şerhini referans vermek suretiyle
Gazzâlî’nin kendi zamanındaki sultanların mallarıyla ilgili değerlendirmesini aktarır. Gazzâlî yaşadığı çağdaki sultanların zalim olduğunu
ve onların almış olduğu pek çok şeyin haramdan hali olmadığını belirtmiştir. Gazzâlî’ye göre zamanındaki bu sultanlarla ve onların işiyle ilgili
olan hususlarda ticari bir muamelede bulunmak helal değildir. Ayrıca
sultanların haksız yere inşa ettirdiği çarşılarda muameleden kaçınmak
gerekir. Aynı şekilde sahibinin bilinmediği ve sultanlar tarafından yaptırılan medrese ve ribâtlardan uzak durulmalıdır. Zira takva zorluk olmadığı müddetçe şüpheli şeylerden kaçınmayı gerektirir.19
Gazzâlî’nin bu ifadeleri, sultanlar tarafından yapılan medrese, hankah, ribât gibi bina ve kurumların gayri meşru olduğunu göstermektedir. Dede Cöngî, Gazzâlî’nin bu ifadelerini kabul etmez. Dede Cöngî’ye
göre bu konudaki ölçü şeriattır. O, bu konuda Şehâbeddin esSühreverdî’nin (ö. 632/1234) ifadelerini referans olarak verir. Sühreverdî
şeriatın zemmetmediği şeylerin helal olduğunu ifade eder. Ayrıca Süh19 Gazzâlî İhyâü Ulûmi’d-Dîn’de sultanların mallarıyla ilgili uzun bir değerlendirme
yapar. Şemseddin Kirmânî ise bu değerlendirmenin hulasasını yapmak suretiyle
Gazzâlî’nin görüşünü birkaç cümleyle aktarır. İlgili pasajlar için bkz. Ebû Hâmid
Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn, (Beyrut: Dâru’l-Marife,
ts.), 2/139; Muhammed b. Yusuf b. Ali b. Said Şemseddin el-Kirmânî, el-Kevâkibü’dderârî fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî, (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1981), 1/205-206;
Dede Cöngî, Risâle fî emvâli beyti’l-mâl (Esad Efendi, 3560), 19b.
78 ▪ Burak Ergin
reverdî’ye Horasan’da valilerin mallarından yapılan ribâtlarda oturmanın hükmü sorulmuş ve buna olumlu cevap vermiştir.20
Sonuç
Beytülmale ait malların sultan tarafından belirli hayır cihetlerine vakfedilmesi anlamına gelen irsâdî vakıf, hukukî açıdan tartışılmıştır. Bu tür
vakıflar; imam, müezzin, fakih ve fakirler gibi çeşitli grupların hazine
gelirlerinden hak sahibi olmasıyla temellendirilmiş dolayısıyla bunun
bağlayıcı olduğu ve daha sonra gelen bir sultan tarafından nakzedilemeyeceği ifade edilmiştir. Buna karşın vakfın ancak kişinin sahip olduğu
mallarla kurulabileceği, devlet başkanın ise beytülmale ait mallara sahip
olmadığı ifade edilerek söz konusu vakıfların bağlayıcı olmadığını dile
getiren âlimler de vardır. İrsâdî vakıflarla ilgili bu tartışmaya paralel bir
biçimde, bir kısım suiistimaller ve hazine gelirlerinin azalması nedeniyle
bazı devlet adamları bu tür vakıfları iptal etmek istemiştir.
Mısır’da kurulan pek çok irsâdî vakfın yanında Anadolu ve Rumeli
topraklarında da mevcut olan bu tür vakıflar, 16. yüzyıl Osmanlı uleması arasında tartışılmıştır. Zenbilli Ali Efendi ve Ebussuûd sultanın kamu
malı üzerinde mülkiyet hakkı bulunmamasından dolayı bu tür vakıfların bağlayıcı olmadığını ifade etmişlerdir. Buna karşın Arap ulemasından olan İbn Nüceym ve Gaytî söz konusu vakıfların bağlayıcı olduğunu belirtmişlerdir. Dede Cöngî kaleme aldığı risalesinin bir bölümünde
mezkûr tartışmalara dâhil olarak irsâdî vakıfların sahih olduğunu dile
getirmiş ve konuya dair iki delil sunmuştur. Birinci delil mülkiyet kavramıyla ilgilidir. Zira Dede Cöngî’ye göre mülkiyet kişinin bir yerde tasarrufa gücünün yetmesidir. Bu anlamda sultan beytülmâle ait mülklerde tasarrufta bulunabilir. İkinci delil ise geçmiş dönemdeki fakihlerin ve
idarecilerin uygulamalarıdır.
İrsâdî vakıflarla ilgili risale ve fetvaların olduğu görülmektedir. Matbu ve yazma halinde olan bu metinler söz konusu vakıflar hakkında tarihî ve fıkhî görüşler sunmakta ve uygulamaya dair ipuçları vermekte20 Dede Cöngî, Risâle fî emvâli beyti’l-mâl (Esad Efendi, 3560), 19b.
Baülayıcılık ve Meşruiyet Açısından İrşâdî Vakıflar ▪ 79
dir. Ayrıca siyasilerin bu vakıflarla alakalı yapmaya çalıştıkları tasarruflara ilişkin önemli bilgiler içermektedir. Dolayısıyla bu metinlerin çalışılması irsâdî vakıflar konusunun aydınlatılması açısından mühim katkılar sunacaktır.
Kaynakça
Akgündüz, Ahmed. İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesi. İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 1996.
Akgündüz, Ahmet. Şeyhü’l-İslam Ebüssu’ud Efendi fetvaları = Fetava-yı
Ebüssuud Efendi. İstanbul, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 2018.
Atçıl, Abdurrahman - Christopher Markiewicz. “Shariʿa and Governance
in Ottoman Egypt: The Waqf Controversy in the Mid-Sixteenth Century”.
International Journal of Middle East Studies (2024), 1-20.
doi:10.1017/S0020743824000278
Cuno, Kenneth M. “Ideology and Juridical Discourse in Ottoman Egypt:
The Uses of the Concept of Irṣãd”. Islamic Law and Society. 6/2 (1999), 136-
163.
Dede Cöngî, Risâle fî emvâli beyti’l-mâl ve aksâmihâ ve ahkâmihâ ve masârifihâ. “Dede Halîfe’nin Risâle fî emvâli beyti’l-mâl ve aķsâmihâ ve aĥkâmihâ
ve maśârifihâ Adlı Eserinin Tahkik ve Tahlili”. thk. Abdulkadir Uygur. Tahkik İslami İlimler Araştırma ve Neşir Dergisi. 5/1 (Haziran, 2022), 281-375.
https://doi.org/10.5281/zenodo.6768573
Dede Cöngî. Risâle fî emvâli beyti’l-mâl ve aksâmihâ ve ahkâmihâ ve masârifihâ. İstanbul: Süleymaniye, Esad Efendi, 3560, 1a.19b.
Hamevî, Ahmed b. Muhammed el-Hanefî. el-Esiletü’l-Hanefiyyeti bi’levcibeti’l-Hameviyyeti. “Hamevî’nin “el-Esʾiletü’l-Hanefiyye bi’l-ecvibeti’lHameviyye” Adlı Risâlesinin Tenkitli Neşri ve İrsâdî Vakıflara Dair Bir Değerlendirme”. thk. Muhammed Abdullah Yeter - Ahmet Ekşi. İslam Hukuku
Araştırmaları Dergisi 43 (Haziran, 2024), 27-53.
https://doi.org/10.59777/ihad.1394742
Gaytî, Necmeddin. et-Teyidâtü’l-aliyye li’l-evkâfi’l-Mısrıyye. thk. Ömer Abdu Abbas el-Cümeylî. Mecelletü Beytü’l-Meşvere 7 (2017), 141-197.
Hamevî, Ahmed b. Muhammed el-Hanefî. Risâle fîmâ Ruttibe ve Urside biEvâmiri'l-Vüzerâi'l-Mısriyyîn. İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Pervez
Paşa, 624, 1a.-225b.
80 ▪ Burak Ergin
İbn Nüceym, Zeynüddîn b. İbrâhim b. Muhammed el-Mısrî. er-Resâʾilü’zZeyniyye. thk. Muhammed Ahmed es-Serrâc, Ali Cum’a Muhammed. Kahire: Dâru’s-Selâm, 1998-1999.
Kara Kemal, Kemaleddin İsmail b. Bâlî el-Karamânî. Risâle fî Beyâni
Evkâfi’s-Selâtîn ve’l-Ümerâ’ ve fî Beyâni Ahvâli’ş-Şî‘ati’l-Mütegallibe fî
Zamâninâ. İstanbul: Süleymaniye, Hacı Mahmud Efendi, 9821, 1b-3a.
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. İhyâü Ulûmi’d-Dîn. 2
Cilt. Beyrut: Dâru’l-Marife, ts..
Kirmânî, Muhammed b. Yusuf b. Ali b. Said Şemseddin. el-Kevâkibü’dderârî fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî. 1 Cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1981.
Kefevî, Mahmud b. Süleyman. Ketâʾibü aʿlâmi’l-ahyâr min fukahâi mezhebi’n-Numâni’l-muhtâr. thk. Saffet Köse vd. 4 Cilt. İstanbul: Mektebetü’l-İrşâd,
2017.
Özaydın, Abdülkerim. “Nizâmiye Medresesi”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi. 33/190. İstanbul: TDV Yayınları, 1989.
Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr eş-Şâfiî. Naklü’lmestûr fî cevâzi kabzi’l-maʿlûmi min ğayri huzur. İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail, 678, 234a-237a.
Taşköprizâde, Ahmed b. Halil Ebû’l-Hayr Isâmüddîn. eş-Şekâʾiku’nnuʿmâniyye fî ʿulemâʾi’d-Devleti’l-ʿOsmâniyye. Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arâbî,
ts.
Veli Yegân, b. Yusuf el-İskilibî. Mecmûatü’l-Fetâvâ. İstanbul: Süleymaniye
Kütüphanesi İsmihan Sultan, 223, 1a.-323b.
İ'TİKÂDEN HANEFÎ MÂTÜRÎDÎLİĞİN DAHA GÖRÜNÜR
OLDUĞU OSMANLI’DA EŞ‘ARÎ-MÂTÜRÎDÎ GÖRÜŞLERİN
MEZCEDİLMESİ: ŞEYHÎ ÖRNEĞİ
Fatih GÜNGÖR1
Giriş
Tarihte güçlü ve uzun ömürlü devletlerin başarısının; çoğunlukla
kendi siyasî, askerî, hukukî, içtimaî ve kültürel dinamiklerinin uyumuyla doğrudan bağlantılı olduğu bilinmektedir. Zira bu alanlardaki farklılıkların ihtilafa dönüşmesi, toplumsal fırkalaşmalara ve devletin yapısındaki iç ahengin bozulmasına neden olarak o devletin zayıflayıp yıkılmasına sebebiyet verdiği görülmüştür. Devletlerin kurumsal dinamik
yapısını anlama ise buralarda yankısını bulan ve onları şekillendiren
itikâdî fikrî zihniyeti anlamakla mümkün olsa gerektir.
Güçlü ve uzun ömürlü devletlerden birisi de 13. yüzyılda Selçuklular’ın dağılmasıyla bir uç beyliği olarak ortaya çıkan Osmanlı Devleti’dir. Anadolu’daki çeşitli itikadî ve fikrî geleneklerin doğal olarak tevarüs ettiği bu devlette Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolu birleştirici bir rol
üstlenmiştir. “Fırka-i nâciye” (kurtuluşa eren zümre), “sevâd-ı a‘zam”
(büyük çoğunluk) ve “sıfâtiyye” (ilâhî sıfatları benimseyenler) gibi tabirlerle de anılan bu i’tikâdî düşünce; kuruluşundan itibaren Osmanlı’nın
farklı devlet müesseselerinde yankısını bulmuş, eğitim kurumlarında
okutulmuş ve halk nezdinde kabul görüp benimsenmiştir. Bu da bir
yandan ülke içerisinde fikir zenginliğinin korunmasına öte yandan ise iç
1 Dr., Öğretmen, fthgungorr@gmail.com
82 ▪ Fatih Güngör
kargaşa ve bölünmenin önüne geçilmesine katkı sunmuştur. Zira İslam
tarihinin ilk asırlarından itibaren oluşmaya başlayan fırkalaşmalar nedeniyle Müslümanlar arasındaki ayrılıklar kimi zaman sadece fikrî boyutta kalmamış çatışmaya da dönüşmüştür.
1. Ehl-i Sünnet Mezhepleri Arasındaki İç Gerilimler ve Uzlaşı Arayışları
Ehl-i sünnet üst şemsiyesi altında bir araya gelmeden önce müstakil
birer yorum olan Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye mezhepleri; Şafiî-Eş‘arî ve
Hanefî-Mâtürîdî çizgide yer yer karşı karşıya gelmiş ve birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Zira din alanında ortaya çıkan farklılaşmalar olarak
görülen mezheplerin kendi fikrî çerçevelerinin şekillenmesinde, içinde
bulundukları sosyo-kültürel ortamın yanı sıra müntesiplerinin zihniyet
yapılarının da önemli bir rolü olmuştur. Bu bağlamda her iki ekolün ortaya çıktığı ve yayıldığı coğrafyalardaki insan unsuru, siyasî ve sosyokültürel şartlar, bu mezhepler arasında çeşitli seviyelerde gerilimlerin
yaşanmasına sebebiyet vermiştir. Kendileri sıkı birer Hanefî olan Selçuklu sultanlarının, bu görüşün gelişip yayılmasına ciddî katkı sundukları
fakat Şafiî düşünce çizgisiyle yer yer üst perdeden gerilimler yaşanmasına engel olamadıkları/olmadıkları görülür. Selçuklu sultanı Alparslan’ın (ö. 465/1072) dirayetli veziri Nizâmülmülk’ün (ö. 485/1092) Şafiî
mezhebine mensup olmasına rağmen mezhep taassubundan beri durarak İslam’ı bütün devletin siyasî bir hedefine dönüştürme vizyonu, Selçuklu devletini istikrarlı hale getirmenin önemli bir adımını atmıştır. Bu
amaca matuf olarak o, daha önce nüveleri bulunan çeşitli mezheplere
veya alimlere yönelik medrese açma projesini çok daha planlı ve sistematik olarak devreye sokmuştur. Nizamiye medreseleri olarak bilinen
ve etkileri günümüze kadar gelen bu müesseseler özellikle Şafiî-Eş‘arî ve
Hanefî-Mâtürîdî gruplar arasında yumuşama ve bir uzlaşı kültürüne
kapı aralamıştır.
Tarihî süreç içerisinde 11. yüzyılda başlayan bu olumlu durumu sekteye uğratacak gerek metin üzerinden gerekse fiilî bazı olumsuzluklar
yaşanmışsa da 13. yüzyıla gelindiğinde Abbasiler tarafından tesis edilen
Fütüvvet Teşkilâtının ve bu bağlamda kurulan Müstansıriyye Medrese-
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 83
si’nin mezhepler arası ilişkilere olumlu katkısı büyük olmuştur. Burası,
aynı çatı altında dört mezhep fıkhının tedris edildiği bir medrese olmasının yanı sıra Kur’an, hadis ve tıp gibi faklı alanlarda da yüksek öğretim vermesiyle üniversite özelliği gösteren ilk müessese olarak kabul
edilir.
Mezhepler arası ilişkiler ve uzlaşı kültürü açısından 14. yüzyıl ise ayrı bir öneme sahiptir. Bu asra gelindiğinde özellikle Şafiî-Eş‘arîler ile
Hanefî-Mâtürîdîler arasında bir zıtlaşmadan ziyade diyalog kültürünün/yönteminin ön planda tutulduğu görülür. “Ehl-i sünnet” şemsiyesi/üst başlığı altında birleşme gayretlerinin arttığı bu dönemde kaleme
alınan eserlerde farklı mezhep mensuplarının birbirlerinin görüşlerine
yer vermesi, karşı görüşteki isimlerin bazılarından bahsederken onların
da Ehl-i Sünnet’ten olduklarına vurgu yapılması göze çarpmaktadır.
Kimi Tahavî şârihlerinin (Gaznevî [ö. 773/1372] ve Konevî [ö. 771/1370]
gibi) Eş‘arîler’i açıktan hedef almak bir yana onlardan Bâkıllânî (ö.
403/1013) ve Râzî (ö. 606/1210) gibi simge isimlerin bazı görüşlerine de
yer vermeleri ve bazıları hakkında “Ehl-i Sünnetten’dir” şeklindeki
olumlu nitelemeleri bu kabildendir. Yine dönemin Şam ulemasından ve
Hanefîlerin lideri konumundaki Ebû İshâk et-Tarsûsî (ö. 758/1357)2
ile
Şafilerin lideri olan Ebü’l-Hasen es-Sübkî’nin (ö. 756/1355)3 aralarının
oldukça iyi olması ve her ikisinin de mezhebî kimlikleri birbirine yaklaştırma noktasında önemli girişimlerde bulunmaları Ehl-i Sünnet’in kurumsallaşması veya Hanefî-Şafiî, bir diğer ifadeyle Eş‘arî-Mâtürî görüşlerin Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında buluşturulmasına büyük katkı sunmuştur. Ebü’l-Hasen Takıyyüddîn es-Sübkî’nin hastalanmasıyla yerine
Dımaşk’ta kadı olarak görevlendirilen ve kırk üç yaşlarında vefat eden
oğlu Tâceddin es-Sübkî’nin (ö. 771/1370)4 el-Ḳaṣîdetü’n-nûniyye5 risalesi
ise bu uzlaşı gayretlerine başlı başına bir örnek niteliğindedir.
2 Ebû İshâk Necmüddîn İbrâhîm b. Alî b. Ahmed et-Tarsûsî.
3 Ebü’l-Hasen Takıyyüddîn Alî b. Abdilkâfî b. Alî b. Temmâm es-Sübkî.
4 Ebû Nasr Tâcüddîn Abdülvehhâb b. Alî b. Abdilkâfî es-Sübkî.
84 ▪ Fatih Güngör
2. Osmanlı Eğitiminde Eş‘arî Düşünce ve Dürerü’l-ʿAḳāʾid Bağlamında Hanefî-Mâtürîdî Görünürlüğü
Asya’dan Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış iki büyük düşünce olan Şafiî-Eş‘arî ile Hanefî-Mâtürîdî arasındaki ihtilafları ve düşmanlıkları giderip Ehl-i Sünnet üst kimliği altında buluşturma gayretleri
14. yüzyılda farklı bölgelerde meyvelerini vermiş ve bu anlayış Osmanlılar’da da korunup devam ettirilmeye çalışılmıştır. Hatta çeşitli itikadî
ekollerle daima etkileşim içinde olan Osmanlı Devleti’nde bunun daha
da ötesine geçilip Şia ve Mutezile gibi fırkalarla da itidalli bir ilişkinin
sürdürülmesine gayret edilmiştir. Bu gerçeği; medrese programlarında,
okutulan ders kitaplarında ve ilgili kitapların içeriğinde takip edilen üslupta görmek mümkündür.
2.1. Medreselerde Okutulan Bazı Akâid ve Kelâm Ders Kitapları
Osmanlı medreselerindeki ders programlarında sıkça rastladığımız
ve devlet topraklarının hemen her yerinde okutulan eserlerin müelliflerine ve içeriğine yakından bakıldığında Ehl-i Sünnet üst başlığı altında
Şafiî-Eş‘arî, Hanefî-Mâtürîdî hatta Şiî ve Mu‘tezilî6
fikirlerin genel olarak
nasıl kavgaya ve düşmanlığa dönüştürülmeden yorumlanmaya gayret
edildiği; bununla birlikte eğitim kurumlarında Eş‘arî düşüncenin öğretiminin daha ağır bastığı görülecektir. Bu minvalde olmak üzere,
Mâtürîdî çizgide bir âlim olan Ebû Hafs Necmeddin Ömer b. Muhammed en-Nesefî’nin (ö. 537/1142) ʿAḳāʾidü’n-Nesefî’si; İmâmiyye Şîası’nın
5 Eser, Sübkî’nin Tabakâtu’ş-Şafiiyeti‟l-Kübrâ adlı eserinin 3. Cildinde yer almakla
birlikte müstakil yazma nüshaları da mevcuttur. Bk. Ebû Nasr Tâcüddîn Abdülvehhâb b. Alî b. Abdilkâfî es-Sübkî, Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyyeti’l-kübrâ, thk. Abdülfettâh
Muhammed el-Hulv - Mahmûd Muhammed et-Tanâhî (Cîze: Hicr li’t-Tıbâa ve’nNeşr ve’t-Tevzi’ ve’l-İ’lân, 1992), 3/379-389. Bu eser Hızır Beyin 105 beyit olarak kaleme alıp Fâtih Sultan Mehmed’e sunduğu “el-Ḳaṣîdetü’n-nûniyye” diye de adlandırılan Cevâhirü’l-ʿaḳāʾid isimli eserinden farklı olup isim benzerliği taşımaktadır.
6 Mu‘tezile âlimlerinden Zemahşerî’nin (ö. 538/1144) el-Keşşâf adlı tefsiri, HanefîMâtürîdî görüşün ağırlıkta olduğu bir tebaaya sahip Osmanlı medreselerinde okutulması, eleştiri ve uzlaşı kültürünün bu sistemde nasıl harmanlandığının en güzel
örneklerindendir.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 85
akaid konularına ilişkin düşüncelerini felsefî açıdan ele alan ilk eser konumundaki Nasîrüddîn-i Tûsî’nin (ö. 672/1274) Tecrîdü’l-kelâm/Tecrîdü’liʿtiḳād adlı eserine bir Eş‘arî kelâmcısı ve Şâfiî fakihi Ebü’s-Senâ Şemsüddîn Mahmûd b. Abdirrahmân el-İsfahânî’nin (ö. 749/1349) eş-Şerḥu’lḳadîm adıyla da bilinen Teşyîdü’l-ḳavâʿid fî şerḥi Tecrîdi’l-ʿaḳāʾid adlı eseri
ve buna Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin yazmış olduğu Ḥâşiyetü’t-Tecrîd adlı
hacimli hâşiyesi; yine Eş‘arî kelâmcılarından Adudüddin el-Îcî’nin (ö.
756/1355) ʿAḳāʾidü’l-ʿAḍudiyye’si ve bunun Devvânî şerhi, Siyâlkûtî, Gelenbevî ve Edirnevî hâşiyeleri; aynı müellifin el-Mevâḳıf fî ʿilmi’l-kelâm’ı
ve buna Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin (ö. 816/1413) yazmış olduğu şerh
(Şerḥu’l-Mevâḳıf); Müfessir, Eş‘arî kelâmcısı ve Şâfiî fakih olan Kādî
Beyzâvî’nin (ö. 685/1286) Ṭavâliʿu’l-envâr’ı gibi bazı temel akaid ve kelâm
eserleri, Eş‘arî kelam ekolünün Osmanlı ilim dünyasında baskınlığını
göstermektedir. Buna karşın halkın itikâdî anlayışı, medreselerde ilmî
bir çerçevede ele alınan Eş’arî kelam kitaplarından ziyade daha çok
Türkçe kaleme alınan Mâtürîdî görüşü ön plana çıkaran eserlere göre
şekillenmiştir. Bunun en güzel örneklerinden birisi de “Şeyhî” lakabıyla
bilinen ve 16-17. yüzyıl Osmanlı âlim, mutasavvıf, vâiz ve şâirlerinden
olup Halvetiyye tarikatının Şemsiyye kolu şeyhlerinden Ebü’l-Hayr
Mecdüddîn Abdülmecîd b. Muharrem es-Sivasî’ye (ö. 1049/1639)7 nispet
edilen Dürerü’l-ʿAḳāʾid ve Ġureru Külli Sâiḳin ve Ḳâidin adlı eserdir.8
7 Tam adı Ebü’l-Hayr Mecdü’d-Dîn Abdülmecîd b. Muharrem b. Ebu’l-Berakât Muhammed ez-Zîlî es-Sivâsî el-Hanefî olan müellif, o gün Sivas vilayetine bağlı bir
sancak olan Tokat’ın Zile kazasında 971’de (1563) dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini
Halvetî meşâyihinden Abdülmecid Şirvânî’nin halifesi olan babasından, dinî ilimleri
ise Halvetiyye’nin Şemsiyye kolunun pîri amcası Şemseddin Sivâsî’den öğrenmiştir.
Otuz yaşına kadar dinî ilimlerle meşgul olduktan sonra tasavvufa yönelip Şemseddin Sivâsî’ye intisap etmiştir. Şemseddin Sivâsî’nin ve ardından postnişin olan oğlu
Pîr Mehmed Efendi ölünce diğer halifelerin daveti üzerine Abdülmecid Sivâsî Zile’den Sivas’a gelip meşihat makamına oturmuştur. Şemsîliğin Sivas ve çevresinde
yayılmasında etkili olan Abdülmecid Sivâsî’nin, Sultan III. Mehmed’in (1595-1603)
davetiyle İstanbul’a gitmesiyle (1008/1599) Halvetiyye’nin Şemsiyye kolu da taşradan merkeze taşınmıştır. Padişahın isteği üzerine Ayasofya Camii’nde vaaz vermeye, hadis ve tefsir okutmaya başlayan Abdülmecid Sivâsî, İstanbul’da Kadızâde
Mehmed Efendi’nin başını çektiği, vâizler zümresinin cami kürsülerinde tarikat
86 ▪ Fatih Güngör
2.2. Dürerü’l-ʿAḳāʾid Adlı Eser’in Aidiyyeti
Eser, gerek terâcim9 ve kâmûsü’l-kütüp türü eserlerde gerekse nüshalarının bulunduğu kütüphane kataloglarında faklı isimlere nispet edilmektedir. O nedenle eserin muhtevasına ve üslubuna geçmeden önce
Sivâsî’ye aidiyeti noktasındaki işkâle değinmek yerinde olacaktır. Bu
te’lifin farklı nüshaları, Yazma Eserler Kütüphanelerinin kataloglarında
gerek Abdülmecîd b. Muharrem es-Sîvâsî’ye gerekse ilk devir Osmanlı
şâir ve tabiplerinden olan Yusuf Sinan Germiyanî’ye (ö. 826/1422) nispet
edilmektedir. Sorun, risâlenin girişinde müellifinin kendisini ismiyle değil de “Şeyhî” künyesiyle tanıtması, bununla birlikte Germiyanî ve
Sîvâsî’nin her ikisinin de şiirlerinde “Şeyhî” mahlasını kullanmasından
kaynaklanmaktadır. Bursalı Mehmed Tahir Efendi’nin Osmanlı Müellifleri adlı eserinde her iki müellifin de aynı adlı eserinden bahsedilmekle
mensuplarına karşı takındığı olumsuz tavır ve sataşmalar üzerine meydana gelen
ciddi tartışmalara müdahil olarak tasavvuf ve tarikatları savunmuştur. Bu tartışmalarda mutasavvıfların savunduğu fikirler Abdülmecid Sivâsî, karşı görüşler Kadızâde Mehmed Efendi ile özdeşleşmiş ve taraflar arasındaki tartışmalar Kadızâdeliler-Sivâsîler mücadelesi olarak tarihe geçmiştir. Abdülmecid Sivâsî, sadece tarikatlara karşı olan taassupla mücadele etmemiş aynı zamanda Bayramî
Melâmîleri’nin (Hamzavîler) Ehl-i sünnet anlayışına aykırı gördüğü görüş ve davranışlarına da şiddetle karşı çıkmıştır. Tekkedeki görevinin yanı sıra Şehzade Camii’nde ve Sultan Selim Camii’nde vâizlik yapmıştır. Açılışında ilk cuma vaazını
verdiği Sultan Ahmed Camii’nin cuma vâizliği görevini ölünceye kadar sürdüren
Abdülmecîd Sivâsî, 1049 Cemâziyelâhirinde (Ekim 1639) vefat etmiştir. Bk. Cengiz Gündoğdu, “Sivâsî, Abdülmecid”, TDV İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2009), 37/286-287.
8 Yirmi üç farklı yazma nüshasını tespit edebildiğimiz eserin bu çalışmada kullandığımız iki farklı nüshası için bk. Ebü’l-Hayr Mecdü’d-Dîn Abdülmecîd b. Muharrem b. Ebu’l-Berakât Muhammed b. Ârif Hasan ez-Zîlî es-Sîvâsî, Dürerü’l-ʿAḳāʾid
ve Ġureru Külli Sâiḳin ve Ḳâidin (Süleymaniye Kütüphanesi, Hekimoğlu Ali Paşa /
00822, 275627); Ebü’l-Hayr Mecdü’d-Dîn Abdülmecîd b. Muharrem b. Ebu’lBerakât Muhammed b. Ârif Hasan ez-Zîlî es-Sîvâsî, Dürerü’l-ʿAḳāʾid ve Ġureru
Külli Sâiḳin ve Ḳâidin (Süleymaniye Kütüphanesi, Mihrişah Sultan / 00300-001,
308267).
9
İslâm tarihinde biyografi (biyografya) kitapları “siyer, terâcim, tabakat, vefeyât” gibi isimlerle anılmaktadır.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 87
birlikte Sivâsî’ye ait bilgilerde sadece eser adı verilirken Yusuf Sinan
Germiyanî’ye ait bilgilerde eser adıyla birlikte eserin içeriğinden müellif
mahlasının geçtiği kısma ve kütüphane kaydına yer verilmektedir. Bu
durum eserin Germiyanî’ye aidiyetini güçlendirse de tespit edebildiğimiz 23 ayrı yazma nüsha üzerinde yaptığımız karşılaştırmalı çalışmalar,
Sivâsî’ye aidiyetinin daha kuvvetli olduğu kanaatini oluşturmuştur.
2.3. Eserin Muhtevâsı
Eserinde konu başlıklarını çoğunlukla “fî ...”10 tabiriyle oluşturan
Şeyhî, kelâmın ilâhiyât, nübüvvet ve semiyyât ana bahislerinden her birine değinmektedir. Giriş kısmında müellif; besmele, hamdele ve salveleden sonra eserini niçin kaleme aldığının sebebi olarak: “Elli yaş geçtikten sonra müminlerin duasını almak ...” diye gösterir. Devamındaki ifadeler, telifin bu zahirî amacının altında mestur asıl amaç ve eserin metodolojisi hakkında kıymetli bilgiler sunmaktadır. Bu bağlamda müellif,
alanında yetkin olduğunu ve müracaat ettiği kaynak eserleri göstermek
adına daha önce kendisinin Mevâkıf, Makâsıd, Milel, Umde, Şerh-i Akâid-i
Taftazânî, Celâl-i Devvânî, Vasiyyet-i Numan, Bahru’l-Kelâm, Fıkh-ı Ekber, Isfehanî, Melekût gibi kitapların Sem’iyyât bölümlerini bir araya getirdiğini
belirtir. Sonra ise eseri Türkçe yazma nedenine atıfla bulunarak “... hâlen
âhir zamân ve avân-ı fitne ve buğyân ve vakt-i fesâd ve tuğyân olup avâm-ı nâs
her işittiklerine mâil (...) umumi fâide için ve cümleden Türkîce bir çâşnî cem
edip ve tefâsir ve fetevâdan ve Akâid-i Şafiiyye'den bulduğumu zam edip tesvîdü evrâk olundu...” der.
Eserde; iman, imanın artıp eksilmesi, imân-ı ye’s, mukallidin imanı,
imanda şüphe ve tevkît, imanın mahluk olup olmaması, imanın rükunları, bazı sapmış fırkaların küfrü, kader, büyük günah işleyenin durumu, ehl-i kebâir ve şefâat, ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği, sahabenin
adaleti ve onlara sövmenin caiz olmayışı, Hz. Peygamberden sonra hilafet süresi, aşere-i mübeşşere, Bedir ehli ve Hz. Peygamberin eşlerinin fazileti, imam nasbının lüzumu, imâmet ve masumiyet, emr-i bi’l-ma’rûf
10 Eserin bazı nüshalarda ise başlıklandırma “Faslün fî” şeklindedir.
88 ▪ Fatih Güngör
ve nehy-i ani’l-münker, farz ve kısımları, kefâret ve çeşitleri gibi bahislerin yanı sıra; ilâhiyât konularından Allah Teâla’nın varlığı, sıfatları, fiilleri, ru’yetullâh, salah-aslah, teklif-i mâ lâ yutâk; nübüvvet konularından
vahiy ve keyfiyeti, velâyet-nübüvvet ilişkisi, rasûl-nebî farkı, enbiyânın
ismeti, Hz. Muhammed’in nübüvveti, mi’râc, velâyet ve kerâmet,
mu’cize-kerâmet-istidrâc; semiyyât konularından ise kıyâmet alametleri
(Nüzûl-ü Îsâ, Kur’ân’ın kaldırılması, ..), ahiret ahvâli, ecel, ecel ve katl
ilişkisi, cennnet ve cehennem, ölümden sonra ruhların durumu ve ruhun
halleri, kabir suâli, kabir azâbı, amel defterleri, haşr, mîzân, sırât, cennet
ahvâli, havz-kevser, müşriklerin çocuklarının durumu gibi konular işlenir. Hâtime kısmı ise konumuz açısından daha fazla kıymete haizdir. Zira
bu bölümde İmâm-ı Âzâm Ebû Hanîfe, İmam Mâtürîdî ve İmam
Eş‘arî’nin şahsiyetleri ve liderlik vasıfları ile müellif Şeyhî’nin tercih ettiği akîdevî görüşlere dayanak oluşturması yönüyle bu şahsiyetlerin mezhebî görüşleri konu edilmiştir.
2.4. Eserin Ehl-i Sünnet Vurgusunda Kullanılan Memzûc Metod
Eserin Giriş kısmına yeniden dönülecek olursa müellif kitabını Türkçe yazma nedenine atıfla bulunarak, “... hâlen âhir zamân ve avân-ı fitne ve
buğyân ve vakt-i fesâd ve tuğyân olup avâm-ı nâs her işittiklerine mâil (...)
umumi faide için ve cümleden Türkîce bir çâşnî cem edip ve tefâsir ve fetevâdan
ve Akâid-i Şafiiyye'den bulduğumu zam edip tesvîd-ü evrâk olundu... ” der.
Burada müellifin vücuda getirdiği eser için “ايدوب جمع برجاشنى تركيجه =
Türkçe bir çeşni cem edip” ifadesinde kullandığı “çeşni” tabiri, yazımda
memzûc bir metod takip edildiğinin en bariz delillerindendir. Yine müellifin burada “... tefâsir ve fetevâdan ve Akâid-i Şafiiyye'den bulduğumu zam
edip ...” ifadesini kullanırken devamında, “Mâtürîdi, Eş‘arî, İmâm-ı
A'zâm Ebû Hanîfe ve Ehl-i sünnet” tabirlerini peş peşe kullanıp harmanladığı kullandığı görülür. Ancak onun “Hele bize İmâm-ı A'zâm Ebû
Hanîfe ve Mâtürîdî sülûkinden gayri sevâb yol yoktur” cümlesi ve akabinde “Ve kaçan kim [ne zamanki] gönül Ehl-i sünnet i'tikâdında ola ki
âhir-i kitâbta gelse gerek” ifadeleri, halka yönelik bir kitap olan bu eserde söyleneceklerin, Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında birleştirilen Eş‘arî-
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 89
Mâtürîdi düşüncenin Hanefî-Mâtürîdî rengine büründürüldüğünün
açık işaretleridir. Eserde ilgili bölüm şu şekildedir:
“Hâsılı kümmel-i enbiyâ ve evliyâ ve muhakkıkîn buyurdular ki: “ ال
االصول يعّض من الوصول يستطيع ] = Usûlü kaybeden vusûle güç yetiremez/amaca ulaşamaz]11
Yani, asl-ı dîn-i Muhammedî olan i’tikâd ve
amelî bırakanların Hakka ulaşmaya güçleri yetmez ki, zâhiren vusûl yolu enbiyâ ve kütüb ve savm ve salavât ve hacc ve zekât ve cihâddır. Ve
(bâtınisi)12 Mâtürîdi ve Eş‘arî yoludur. Hele bize İmâm-ı A'zâm Ebû
Hanîfe ve Mâtürîdî sülûkinden gayri sevâb yol yoktur. Ve kaçan kim [ne
zamanki] gönül Ehl-i sünnet i'tikâdında ola ki âhir-i kitâbta gelse gerek
[kitabın sonunda bu konu gelecektir]. Beden İmâm-ı A'zâm yolunda ola;
elbette ona halâvet-i zikir ve lezzet-i münâcât ve ahlâk-ı hamîde ve sırr-ı
“men aref”13 keşf olsa gerekdir. Ammâ şeri'atsiz halâvet-i mevhûme,
şehvet-i nefs lezzeti gibi halâvet-i mevhûmedir, halâvet-i din değildir.”14
Eserin müellifi Şeyhî, Eş‘arî ve Mâtürîdi mezhepleri arasında ihtilafın
söz konusu olduğu konuları ele alırken bu söylediklerine muvafık olarak meseleleri yumuşatmakta, memzûc bir metotla her iki görüşün de
geçerli olduğunu asılda bir farklılık olmadığını vurgulamaktadır. Îmanın mahlûk olup olmaması hususunda müellifin şu ifadeleri bir örnek
olarak bu söylediklerimizi daha somutlaştıracaktır:
“Îmân, eimme-i Buhârî katlarında mahlûk degildir. Emmâ eimme-i
Semekandî katlarında mahluktur. Hakîkatta ihtilâf yokdur ki, Buhârîler;
‘Îman, kula Hak’tan hidâyettir. Ya’ni ma’rifet ve iz’ân ve kabûl virmesidir’ (derler). Çünkü bu atâ Hak sıfatıdır. Sıfat-ı Hak mahlûk değildir’.
Semerkandîler; ‘îman fi’l-i nefsânîdir’ derler. Abd içün ki tasdîk itmesidir. Tasdîk bu kalbin amelidir. Bende mahluktur, amelî dahî mahluktur.
11 Tarafımızdan yapılan açıklayıcı ifadelere “[]” içerisinde yer verilmiştir.
12 Bu yazıda Dürerü’l-ʿAḳāʾid’in esas alınan yazma nüshaları arasındaki farklara ()
içerisinde yer verilmiştir.
13
“.bilir Rabbini bilen Kendini = من عرف نفسه فقد عرف ربه”
14 Sîvâsî, Dürerü’l-ʿAḳāʾid (Hkm Nüshası) (Hekimoğlu Ali Paşa / 00822, 275627), 3b4a.
90 ▪ Fatih Güngör
« تعملون وما خلقكم وهللا»] «Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.» (Sâffât, 37/96)] buyurulmuşdur. Pes [hâsıl-ı kelâm], niza’ lafzîdir.
Bu tatbikten, ba’zılar ‘îman, atâyîdir’ deyüp ve ba’zılar ‘kesbîdir’ deyüp
biribirini tahtıe ettiklerini tadbîk zâhir oldu. Ve bilindi ki, ikisi de câizdir.”
15
2.5. Eserin Hâtimesinde Ehl-i Sünnet Vurgusu
Eserin Hâtime kısmının konu açısından çok kıymetli olduğu daha
önce belirtilmişti. Zira tarih, Şâfiî-Eş‘arî düşünceyle Hanefî-Mâtürîdi
düşüncenin mücadelesine ve Müslümanlar arasında istenmeyen ayrılık
ve kavgaların yaşanmasına şahitlik etmiştir. Bu yazının Giriş kısmında
değinildiği üzere dirayetli kimi âlimler ve devlet adamları sayesinde
bu ihtilaflar Ehl-i Sünnet potasında eritilmiş ve farklı düşüncelerin
ötekileştirme vesilesi değil bir zenginlik olduğu vurgulanmıştır. Bu
bağlamda Şeyhî de Eş‘arî ve Mâtürîdi mezhepleri arasında dinin aslına
mugayir hakiki bir ihtilafın olmadığını vurgulamak ve her iki görüşün
de Ehl-i Sünnet akidesi çatısı altında birleştiğini ortaya koymak adına
önce çeşitli eserleri kaynak göstererek, “Her kişi ki kendi nefsinde on
nesneyi bula, ol kimesne Ehl-i sünnet ve cemaattendir” diyerek şu on
ilkeyi sıralar:
“Muzmerât’ta aydur [söyler]: Hazret Alî’den mervîdür ki, ‘kaçân [ne
zaman] mü’min semt-i [tarafı] sünnet ve cemâati sevse ya’ni yollarınca
gitse Allâh Teâlâ anı [onu] müstecâbu’d-da’ve eyleye ve cerâimin yarlığaya ve cehennemden ve nifâkdan aninçün [onun için] bir berât yazıla.’
Ya’ni îmanla hatm ola ve muazzeb olmadan cennete gire. Ve Abdullah b.
Ömer, Hazret aleyhisselâmdan râvîdir ki: ‘Her kim Ehl-i sünnet ve
(cemâatten) cemâat üzerine olsa Hak Teâlâ ana [ona] her bir adımı bâşına on hasene vere ve mekâmın on derece ref’ (eyleye) ide.’ Ashâb dediler
ki: ‘Kişi neden [nasıl] bilür Ehl-i sünnet ve cemâat olduğuni?’ Hazret
15 Sîvâsî, Dürerü’l-ʿAḳāʾid (Hkm Nüshası) (Hekimoğlu Ali Paşa / 00822, 275627),
21b-22a.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 91
buyurdu ki: ‘Her kişi ki nefsinde on nesneyi bula, (ol kimesne) o kimse
Ehl-i sünnet ve cemâattendür [bu on madde ise şunlardır]:
Biri: Salât-ı hamsei cemâat ile kıla.
İkinci: Ashâbdan hiçbir kimsei yarâmazlıkla ve noksân ile zikr itmeye.
Üçüncü: Sultân-ı müslimîn üzerine kılıç çekmeye ve hurûc etmeye.
Ya’ni Dâru’l-İslâm’da tâğîlik ve bâğîlik itmeye.
Dördüncü: Îmanında şekk itmeye. “ ًحقا مؤمن انا “ diye “ هللا شاء ان “ dimeye.
Beşinci: Kadere îman getire. Hayrı, eger [gerekse] şerri halk eden
Allâh idügîn [olduğunu] bile.
Altıncı: Dîn-i hakda kimse ile mücâdele itmeye. Zîrâ Hazreti Kur’ân
fasl-ı hitâb ve feysal-i kâtı-i müstetâbdur (olup) [hak ile bâtılın arasını
hoş/latif bir şekilde kesin olarak ayırandır]. Müşkilât-ı dînî kat’ itmişdür.
Ve hakkı bâtılı bildirmişdür. Ğavğaya yol kalmamişdür. Ve Kur’ân’dan
taşra [hariç] iğne uci kadar İslâm yoli yokdur. Pes [hâsıl-ı kelâm] alâmeti Ehl-i sünnet budur ki, melâhide-i abdalân muğâlatasına kulak asmaya
ki, olârun [onların] bellülemesinden [tayininde/yol göstermesinden/delilinden] kelbin av avı yegdir [yeğdir]. Zîrâ mülhidlerin te’vîl
didükleri(nin) ekseri küfürdür. Kelbin av avı “ بحمده يسبح اال شيء من وان “
[“Hamt ile O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (İsrâ, 17/44) âyeti]
üzere ‘kelbin av avı bile zikirdür’ dimişler. Buların [bunların] suâline
cevâb ‘ve bi eyyi vechin zahm vü darb ve ahissâ yâ kelb’ dimekdur. Belki
seyf-i şer’î bulara [bunlara] cevâb-ı kâti’dur dîmekdur.
Yedinci: Günâh etmekle kimesneyi ikfâr itmeye. Ancak, ‘âsî olmış
tevbe itsin’ diye.
Sekizinci: Ehl-i kıbleden vefât idenlerün üzerine cenâze nemâzın
kılmakdan ihmâl itmeye. Ehl-i kıble, başına âk sarınûp kıblemize teveccüh ile namâz kılıp İslâm da’vâ iden kimsedür. Eğer ondan ba’zı ilhâd
zuhur idüb, anınla kütüb-i fetâvâda yazılan ‘kat'î küfür’ lâzım gelürse
Ehl-i kıblelıkden çıkar. Eğer te’vîl, kâide-i şer’ üzere mümkün ise yine
Ehl-i kıbledir.
92 ▪ Fatih Güngör
Dokuzuncu: Huffeyn üzerine mesh vermegi seferde ve hazarda câiz
göre.
Onuncu: Kızılbâş gibi ibâdetten ve kayd-ı cemâatden kurtulmak içün
‘İmâm-ı ma'sûm gerek’ demeye. Belki fâcir eger sâlih heman iktidâ idüb
cemâatile edâ-i salât ede.
Hâvî’de aydur/ider [söyler]: Alâmet-i Ehl-i sünnet ondur:
Biri budur ki: Dîn hakkında re’yi aklile söz söylemeye. Mâdâmki
[değil mi ki] kitâb vü sünnet anâ [ona] delîl ve nâtık olmaya. Ve Allah
Teâlâ’nun zât ve sıfâtına müteallık vehm-i bâtılı üzre söz koparmaya.
Koparursa mülhid olur.
İkinci: Tasdîkle (ile) ikrâr ide ki, Kur’ân kelâmullahdur, mahlûk degüldür.
Üçüncü: Cum’a ve Bayram nemâzlarini, sâlih eger fâsık ardında kıla.
Dördüncü: Kazâ vü kaderi hayr eger şer Allâh’dan bile.
Beşinci: Huffeyn üzerine meshî câiz göre mutlakâ. Ya’ni sefer(de) ve
hazarda.
Altıncı: Sultân üzerine seyf ile hurûc itmeye. Ya’ni reâyâ vü berâyâyı
[vergi veren vermeyen/müslim gayrı müslim bütün halkı] çigneyüb
nehb [yağma] ve gasb-ı mâl ve darb ve şetm etmeye ve kimsenin oğluna
ve kızına ve hâtununa kasd itmeye, ve yollarda harâmîlik itmeye. Bulari
[bunları] iderse katl olina. Nemâzi kılınmaya.
Yedinci: Çehâr-i yâri bâ safâyı sâir ashâb üzerine tafdîl ide.
Sekizinci: Ehl-i kıbleden bir kimse günâh itmekle, küfrüne hükm itmeye. Ve anı [onu] kâfir olur i’tikâd itmeye.
Dokuzuncu: Ehl-i kıbleden vefât idenün nemâzin kıla.
Onuncu: Cemâati rahmet bilüb firkatini (firakıni) azâb (bile). Ba’zı
kimseler -geceler(le) ve tenhâ yerlere cem’ olub ümmetleri aldayub yoldan çıkardıkların- gördükte, ‘bularda [bunlarda] hak yoktur, olsa âşikâre
olurdi’ diyu [diye] (bular [bunlar] Sünnet ve cemaatten i’tizâl itmişlerdir.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 93
Böyle i’tikâd ide. Ve öyle meclisten) kaçmak gerek. Tâ ki, imânın şeyâtîn
insîden kurtara.”16
Görüldüğü üzere Şeyhî, yalın ifadeler kullanarak ve Eş‘arî ile
Mâtürîdi mezhepleri arasındaki görüş farklılıklarına hiç değinmeden
memzûc bir metotla Ehl-i sünnet ve cemaatten olmanın niteliği hususunda avam dahil her kesime hitap edecek bir özeti maddeler halinde sıralar. Ardından ise “Faslün fî Hâtimeti’l-Hâtime Mübâhase-i Mâtürîdi ve’lEş‘arî” başlığı altında Eş‘arî ile Mâtürîdi mezhepleri arasındaki görüş
farklılıklarını yine kısa ve öz cümleler halinde sunarak her iki düşüncenin de kabul edilebilirliğine dikkatleri çeker.
Sonuç
Tarih, fikirlerin mücadelesi kadar kaynaşmasına ve değişimine de şahitlik etmiştir. Ortaya çıktıkları çağdan itibaren Şafiî-Eş‘arî ve HanefîMâtürîdî görüş mensupları arasında da çeşitli yoğunluklarda mücadele
ve kaynaşmalar yaşanmıştır. Olumlu ve olumsuz her iki duruma da yön
verenin daha çok din âlimleri ve devlet adamları olduğu görülmüştür.
Bu bağlamda, eserini incelediğimiz “Şeyhî” mahlasını kullanan Abdülmecid es-Sîvâsî’nin Sultan III. Mehmed tarafından payitaht İstanbul’a
davet edilip merkezî camilerde vâiz olarak görevlendirilmesi, Osmanlı
gibi geniş bir coğrafyaya sahip ve çok farklı görüş ve milletleri barındıran bir devlette iç ihtilafları en aza indirgemek için uzlaştırıcı şahsiyetleri ön plana çıkarıp halkla buluşturmanın ehemmiyetini göstermektedir.
Osmanlıda vâizlerin sadece hitabetleriyle değil aynı zamanda eser telif ederek de halkı Ehl-i sünnet çatısı altında birleştirmeye çalıştıkları görülür. Bu bağlamda örnek olarak ele aldığımız Şeyhî’nin de eserinde sık
sık Mâtürîdî ve Eş‘arî mezheplerine atıfta bulunması, İmamlarını hayırla
yad etmesi ve her iki mezhep arasındaki görüş farklılıklarını aynı haki16 Sîvâsî, Dürerü’l-ʿAḳāʾid (Hkm Nüshası) (Hekimoğlu Ali Paşa / 00822, 275627),
115a-116a; Sîvâsî, Dürerü’l-ʿAḳāʾid (Mhrş Nüshası) (Mihrişah Sultan / 00300-001,
308267), 86a-88a.
94 ▪ Fatih Güngör
katin iki ayrı veçhesi olarak sunması; Osmanlı toplumunda i’tikâden birlik ruhu ön plana çıkarmanın gayretini göstermektedir.
Eserin genelin de göze çarpmakla birlikte, özellikle Hâtime kısmında
kısa ve net ifadelerle, ancak Mâtürîdî ve Eş‘arî mezheplerinin birlikteliğinin Ehl-i sünnet yolunu oluşturduğunu vurgulaması, Anadolu insanında günümüze kadar uzanan Mâtürîdî ve Eş‘arî mezheplerinin her
ikisine de muhabbetin nasıl oluşturulduğunu ortaya koyması bakımından kıymetlidir. Şunu da belirtmek gerekir ki, Şeyhî’nin halka ulaşmasında sûfî kimliğinin katkısı yadsınamaz. Dolayısıyla mutasavvıf yönü
ağır basan âlimlerin halkla daha iç içe olmasının, onların görüşlerinin de
tabanda daha çok neşvü nemâ bulmasına sebebiyet verdiği anlaşılmıştır.
Son tahlilde, müstakil bir akâid kitabı olarak görünen eserin içeriğinde sadece i’tikadî konuların değil amelî ve güncel konuların da ele alındığı; bir mutasavvıf olan müellifinin uzlaştırıcı memzûc bir yöntemle
Mâtürîdî ve Eş‘arî mezheplerine yaklaştığı, ancak İmam-ı Âzam Ebû
Hanîfe ve Mâtürîdî vurgusunu daha ön planda tuttuğu ve yorumlarında
sûfî bakış açısının yoğun etkisi olduğu söylenebilir.
Kaynakça
Atay, Hüseyin. Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1983.
Bilge, Mustafa. İlk Osmanlı Medreseleri. İstanbul: Edebiyat Fakültesi
Basımevi, 1984.
Bursalı Mehmet Tahir. Osmanlı Müellifleri (1299-1915). ed. A. Fikri Yavuz - Özen. 3 Cilt. İstanbul: Meral Yayınevi, ts.
Demir, Osman vd. (ed.). Osmanlı’da İlm-i Kelâm (Âlimler, Eserler, Meseleler). İstanbul: İsar Yayınları, 1. Basım, 2016.
Demiralp, Yekta. Erken Dönem Osmanlı Medreseleri. Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınevi, 1999.
Gaznevî, Ebû Hafs Sirâcüddîn Ömer b. İshak. Şerhu Akîdetü’l-İmâm etTahavî. thk. Hâzım Keylânî - Muhammed Abdulkadir Nassâr. KâhireMısır: Dâru’l-Keraz, 1. Basım, 2009.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 95
Gündoğdu, Cengiz. “Sivâsî, Abdülmecid”. TDV İslâm Ansiklopedisi.
37/286-287. İstanbul: TDV Yayınları, 2009.
Güngör, Fatih. Osmanlı Dönemi Kelâm Çalışmaları (XIV-XV. Yüzyıllar).
Erzurum: Atatürk üniversitesi, Yüksek Lisans, 2003.
Isfehânî, İmâdüddîn Muhammed b. Hâmid. Kitâbü târîh-i devlet-i âl-i
Selçûk. Mısır: Şirketü Tab’i’l-Kütübi’l-Arabi, 1900.
İzgi, Cevat. Osmanlı Medreselerinde İlim. 2 Cilt. İstanbul: İz Yayıncılık,
1997.
Kahraman, Seyit Ali vd. İlmiyye Sâlnâmesi (Osmanlı İlmiyye Teşkilâtı ve
Şeyhülislâmlar. İstanbul: İşaret Yayınları, 1. Basım, 1998.
Kalaycı, Mehmet. Tarihsel Süreçte Eşarilik Matüridilik İlişkisi. Ankara:
Ankara Okulu Yayınları, 4. Basım, 2023.
Kara, Mustafa. Tekkeler ve Zaviyeler. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1990.
Konevî, Ebü’l-Mehâsin Cemâlüddin Mahmud b. Ahmed b. Mes’ud b.
Abdurrahman. el-Ḳalâid fî Şerḥi’l-ʿAḳāʾid. Beyrut-Lübnan: Şirketü Dâru’lMeşâri’, 1. Basım, 2016.
Kutlu, Sönmez. Mezhepler Tarihine Giriş. ed. Necdet Subaşı vd. İstanbul: Dem Yayınları, 6. Basım, 2021.
Sakkâr, Sâmî - Bozkurt, Nebi. “Müstansıriyye Medresesi”. TDV İslâm
Ansiklopedisi. 32/121-123. İstanbul: TDV Yayınları, 2006.
Sîvâsî, Ebü’l-Hayr Mecdü’d-Dîn Abdülmecîd b. Muharrem b. Ebu’lBerakât Muhammed b. Ârif Hasan ez-Zîlî. Dürerü’l-ʿAḳāʾid ve Ġureru
Külli Sâiḳin ve Ḳâidin. Süleymaniye Kütüphanesi, Hekimoğlu Ali Paşa /
00822, 275627, 1a-172a.
Sîvâsî, Ebü’l-Hayr Mecdü’d-Dîn Abdülmecîd b. Muharrem b. Ebu’lBerakât Muhammed b. Ârif Hasan ez-Zîlî. Dürerü’l-ʿAḳāʾid ve Ġureru
Külli Sâiḳin ve Ḳâidin. Süleymaniye Kütüphanesi, Mihrişah Sultan /
00300-001, 308267, 1a-120a.
Sübkî, Ebû Nasr Tâcüddîn Abdülvehhâb b. Alî b. Abdilkâfî.
Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyyeti’l-kübrâ (I-VI, Kahire 1324, 1348; nşr. – , I-X, Kahire
1383-1396/1964-1976, 1413/1992). thk. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv -
96 ▪ Fatih Güngör
Mahmûd Muhammed et-Tanâhî. 10 Cilt. Cîze: Hicr li’t-Tıbâa ve’n-Neş
ve’t-Tevzi’ ve’l-İ’lân, 2. Basım, 1992.
Taşköprizâde, Ahmed Efendi. eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye. İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1985.
OSMANLI’DA KADIZÂDELİLERİN ŞİDDETİNE DAİR
BİR ZİHNİYET ANALİZİ DENEMESİ
Mehmet Saffet SARIKAYA1
Giriş
17. yüzyıl Osmanlı toplumuna damga vurmuş önemli bir dini-siyasi
hareket olan Kadızâdeliler hareketi adını, İstanbul’da çeşitli camilerde
vaizlik yapan Kadızâde Mehmed Efendi’den (ö. 1045/1635) alır. Ahmed
Rumî Akhisârî’nin (ö. 1041/1631-32) de, eserleriyle hareketin önemli
temsilcilerinden birisi olduğu anlaşılmaktadır.2 Hareket, Üstüvânî
Mehmed Efendi (ö. 1072/1661) önderliğinde fiili baskılara girişir. Vânî
Mehmed Efendi’nin (ö. 1096/1685) ölümü ile sona erer.3 Bu hareketin fikir babası, genellikle İmam Birgivî (ö. 981/1573) olarak gösterilir. Konuyla ilgili 2000’li yıllara kadar yapılan çalışmaların pek çoğunda İmam Birgivî’nin İbn Teymiye’den etkilenen tasfiyeci/püritanist bir zihniyete sahip olduğu dile getirilerek, buna istinaden Kadızâdelilerin şiddet eğilimi
izah edilmeye çalışılmıştır.4 Yakın tarihlerde yapılan yeni çalışmalarda
ise İmam Birgivî’nin koyu bir Hanefî fakihi olduğu ve eserlerinde Ha1 Prof. Dr., Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. mehmetsarikaya@sdu.edu.tr
2 Ali Durmuş, Osmanlı Hanefîlerinin Hanefîliğe Eleştirisi Kadızâdeliler Hareketi (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021), 141-151; a.mlf., Akhisarlı Bir Osmanlı Âlimi Ahmed-i Rûmî
ve Akâid Risâlesi. (Ankara: İKSAD Yayınları, 2022), 7-16.
3 Semiramis Çavuşoğlu, “Kadızâdeliler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2001), 24/100-102; Durmuş. Kadızâdeliler Hareketi, 105-250.
4 Örnek olarak bk., Çavuşoğlu, “Kadızâdeliler”, 24/100; M. Hulusi Lekesiz, XVI. Yüzyıl
Osmanlı Düzenindeki Değişimin Tasfiyeci Bir Eleştirisi: Birgivî Mehmed Efendi ve Fikirleri (Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Doktora Tezi. 1997).
98 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
nefî kaynakların dışına çıkmadığı tespit edilmiştir. Bu tespit, İmam Birgivî’ye nispet edilen İbn Teymiye temelli tasfiyecilik iddialarını boşa çıkardığı gibi, ondan etkilendiği iddia edilen ve tasfiyeci tavırlarını şiddete dönüştürerek 17. yüzyılda İstanbul’a damga vuran Kadızâdeliler hareketinin dayanaklarını da önemli ölçüde boşa çıkarır. Buna göre, şiddete yol açan Kadızâdeliler hareketinin dayanakları yeniden sorgulanmalıdır. Bu dayanakları harici unsurlarda aramak yerine bizzat Türklerin
kendi dini geçmişinde, Hanefî gelenekte aramak gerekir. Bu meyanda
Hanefîliğin gelişim süreci irdelenerek olguyla bağlantısı ortaya konulmalıdır. Nitekim konuyla ilgili kapsamlı araştırmalardan birisini yapan
A. Durmuş, eserini yayınlarken “Osmanlı Hanefîlerinin Hanefîliğe Eleştirisi” üst başlığını kullanır. Bildiride konu bu minvalde hem dini-tarihi arka planıyla hem de 17. yüzyıl toplumuna yansıyan boyutlarıyla ele alınacak ve bu zihniyet biçiminin günümüzde Taliban ve Türkiye Selefîliğine uzanan boyutlarına işaret edilecektir.
Dini Tarihi Arka Plan
İmam-ı Âzam Numan b. Sâbit Ebû Hanîfe’ye (ö. 150/767) nispetle adlandırılan Hanefîlik, erken dönemde Horasan ve Mâverâünnehir’de geniş kitleler tarafından kabul edilmişti. Bunda, bölge halkının mevâli yapısı, Emevîlerin mevâli politikaları ve mevâliye yönelik zulme varan uygulamalarına karşılık Ebû Hanîfe’nin imanla ilgili kabul ve yorumlarının
etkisinin olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan Ebû Yusuf’un (ö. 182/708)
Abbasîlerin baş kadısı olmasıyla birlikte Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinden
pek çoğunu farklı şehirlere kadı olarak görevlendirmesinin de katkılarını göz ardı etmemek gerekir. Nitekim Bezzâzî’nin haber verdiğine göre
bu öğrencilerden 28’i kadılık 6’sı müftülük görevine getirildi5
. Mezhebin
fıkıh edebiyatı erken dönemden itibaren özellikle Muhammed b. el5 Hafizuddin Muhammed b. Muhammed b. Şihâb el-Harizmî el-Bezzâzî, Menâkıbu
Ebû Hanîfe (Beyrut: Dârü'l-Kitâbi'l-Arabi, 1981), 2/396. Ayrıca krş., Sönmez Kutlu,
Türklerin İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları, 2002), 210; Ahmet Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik (İstanbul:
Bayrak Matbaası, 2008), 93.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 99
Hasan eş-Şeybânî’nin (ö. 189/805) beş temel eseri dikkate alınarak Zâhirü’r-rivâye ve Nâdirü’r-rivâyelerle tespit edilip öğrencilere okutularak
sonraki nesillere aktarıldı. Bu eserleri yine erken dönemde Fetâvâ
(Nevâzil/Vâkıât) eserleri takip etti.6 Bunların yanında Ebû Hanîfe’nin
akâide dair risaleleri de Hammad b. Ebî Hanîfe (176/792), Ebû Mutî‘ elBelhî (199/814), Ebû Mukâtil es-Semerkandî (208/823) gibi öğrencileri tarafından rivayet edildi.7
U. Rudolph, 2-3/9. yüzyılda Ebû Hanîfe’den rivayet edilen metinlerin
Hanefî kelamının temelini oluşturmasına rağmen Doğu Hanefîliğinin
Batı İran’daki kelam öğretisiyle bir tartışma ortamına girmediği için yeni
kelamî eserlerin verilmediğini belirtir. 8 Dolayısıyla bu dönemde Hanefîliğin kelamdan çok fıkhî boyutunun güçlü bir şekilde temsil edildiği
söylenebilir. Bu durum muhtemelen Ashab-ı Re’y ekolü içinde Hanefîliğin fıkhî bir mezhep gibi algılanmasına yol açar.
Ancak 3/9. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Bağdat merkezli yaşanan Mu‘tezile Mihnesi ve bunun yansımaları bölgeye ulaşır. Yine Samanilerin hâkim olduğu bölgede Batınî-İsmaîlî propagandası giderek artar.
Bunun üzerine emir İsmail b. Ahmed (279-295/892-907) bölgedeki Hanefî
âlimleri toplayıp, onlardan diğer fırkaların görüşlerinin yayılmasını önlemek amacıyla Sünnî inancı yazılı olarak ortaya koymalarını ister. Bu
vazifeyi üstlenen Ebu’l-Kâsım İshâk b. Muhammed el-Hakîm esSemerkandî (ö. 342/953) es-Sevâdu’l-aʿzam’ı yazar. Bu metin, Sâmânîler
döneminde resmî akîde rolü kazanmıştır.9 Ebû Bekir el-Iyâzî (ö. 361/971)
de Mesâilü’l-aşri’l-Iyaziyye’sini aynı doğrultuda kaleme alır.10 Aynı dönemde İmam Mâtürîdî (ö. 333/944) de Kitâbu’t-tevhîd’i başta olmak üzere
6 Murtaza Bedir, Buhara Hukuk Okulu, 2. Baskı (İstanbul: İSAM Yayınları, 2014), 46-54;
Said Nuri Akgündüz -Zübeyir Bulut, “Akaidden Fıkha: Hanefî Fıkıh Kitaplarında Elfâz-ı
Küfür”, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 6/2 (2017), 900.
7 Kutlu, Mürcie ve Tesirleri, 7-17.
8 Ulrich Rudolph, Mâtürîdî, çev. Özkan Taşçı (İstanbul: Litera Yayınları, 2016), 127-128.
9 Rudolph, Mâtürîdî, 171-172.
10 Şükrü Özen, “IV/X. Yüzyılda Mâverâünnehir’de Ehl-i Sünnet Mücadelesi”. İslâm Araştırmaları Dergisi. 9 (2003), 49-85.
100 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
diğer fırkaları ret için çeşitli eserler yazar. Ahmet Ak, bu süreçte Semerkand’da Hanefî âlimler içinde Cüzcâniyye ve Iyâziyye ekollerinin oluştuğunu tespit eder. Cüzcâniyye ekolü aklı müstakil bilgi kaynağı olarak
kullanır ve te’vili kabul edip bazı itikadî yorumlarını bunun üzerine bina eder. Iyâziyye ekolü ise Ehl-i Hadîs’e benzer şekilde nassı esas alır,
aklı nassın sınırları içinde kullanır ve te’vilden kaçınır.11 Iyaziyye ekolünün Ehl-i Hadîs’e yaklaşan tavrında esasen 2/8. yüzyılın başlarından itibaren sünnetin bid‘at karşıtlığı üzerine konumlandırılması ve İmam
Şâfiî’yle birlikte sünnete yüklenen anlama binaen derlenen hadis metinlerinin kullanımıyla ilgili farklılaşmanın izleri görülebilir. Ancak bunu
daha kesin ifade edebilmek için Ebû Hanîfe’nin şahsında yapılan hadis
usulüyle ilgili çalışmaların Iyaziyye’ye nispet edilen âlimlerin eserleriyle
ilgili de daha spesifik olarak ortaya konulması gerekir. 12
Hanefîliğin erken döneminde, konumuzla ilgili bir diğer olgu da fıkıh-kelam farklılaşmasıdır. Yukarıdakine benzer bir yöntem farklığını
ifade eden bu ayrışma en basit ifadeyle genelde kelamcı duruşlarıyla bilinen Semerkandlı âlimler/mütekellim Hanefîler yanında fıkhı ön plana çıkaran ve kelam ilmiyle uğraşmayı mekruh görerek yeren, fakih Hanefîler/Buhara İmamları diye tasnif edilebilir. İlginç olan ise bu ayrışmada
her iki tarafın da temel kaynağının Ebû Hanîfe olmasıdır. Daha çok fıkhî
kaynaklar ile menâkıb eserlerinden beslenen fakih Hanefîler, imanın
mahlûk olmadığını, haberî sıfatların te’vil edilmemesinin daha doğru
olduğunu, peygamberin daveti olmadan yüce bir yaratıcıya inanma sorumluluğu olmayacağını, fetret ehlinin mükellef olmayacağını ve Ebû
Hanîfe’nin ahir ömründe kelâmla meşguliyeti terk ettiğini kabul etmekteydiler. Bunlar Ebû Hanîfe’nin itikadî görüşlerini benimsemekle birlikte, akâid risâlesi muhteviyatını aşacak şekilde bu konularda konuşulmasını, kelamî faaliyetleri mekruh görmekteydiler. Semerkandlı İmâm
11 Ahmet Ak, Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik. 114-124.
12 Bu bağlamda bir örnek olarak bk., Hediye Gültekin, Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin
Hadis Anlama ve Değerlendirme Yöntemi (Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Dr. Tezi, 2023).
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 101
Mâtürîdî’nin öncülüğündeki mütekellim Hanefîler ise akla kendi alanında bilgiye ulaşmada bağımsız bir rol verir ve kelamî meseleleri bu
kabul üzerinden değerlendirirler.13 Ebû Hanîfe’den gelen kelam aleyhtarı rivayetleri Semerkandlı âlimlerin nasıl değerlendirdiğine dair örnekler
veren A. Demir’in şu tespiti konumuzla ilgili ipuçları taşımaktadır:
Mâtürîdî, Saffâr ve diğer mütekellim Hanefîler, bilgi kaynakları arasında yer alan “âhâd rivayetleri” sıhhatini ve bağlamını dikkate alarak
yorumlamayı tercih ederler. Aynı yöntemi Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’tan
nakledilen kelâm aleyhtarı rivayetlere de uygulamakta ve bu nakilleri
sözün sahibinin maksadını ve diğer rivayet ve delilleri dikkate alarak
değerlendirmektedirler. Oysa aynı rivayetleri zahirî bir okumaya tâbi tutan fakih Hanefîler, Ebû Hanîfe’nin risâleleri ortada dururken kelâma
mesafeli bir noktaya savrulmuş ve “kelâmdan tövbekâr olan bir Ebû
Hanîfe” tasavvurunu benimsemişlerdir.14
Bu ifadelerden Buhara ekolünün fıkıhçı bir bakışla Ehl-i Hadis’e benzer şekilde lafızcı zihniyete sahip olduğu anlaşılmaktadır. Onların bu anlayışlarının alışılmış bir tutum olarak Fetavâ kitaplarına da yansıdığı
söylenebilir. Nitekim itikadî bir mesele olan ve kelamcıların tartıştığı
iman-küfür meselesi, erken dönemden itibaren mürtedin hükmü ve
gündelik hayatta kendisine terettüp eden hallerle ilgili olarak elfâz-ı küfür başlığıyla fıkıh edebiyatına girer.
Elfâz-ı Küfür Edebiyatı
Elfâz-ı küfür: “Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen vahiyleri ve bunlardan zorunlu olarak çıkan dinî hükümleri
13 Abdullah Demir, “Farklı Ebû Hanîfe Tasavvurları: Fakih ve Mütekellim Hanefîler
Örneği”. IV. Uluslararası Şeyh Şa’bân-ı Velî Sempozyumu -Hanefîlik-Mâtürîdîlik-,
ed. Cengiz Çuhadar vd. (Kastamonu: Kastamonu Üniversitesi Yayınları, 2017),
1/643-658. Yazar burada her iki ekole mensup âlimlerin bir listesini verir. Buhara
fıkıh ekolünün oluşumuyla ilgili daha detaylı bilgi için bk. Murtaza Bedir, Buhara
Hukuk Okulu, 43-81. Son yapılan bazı araştırmalara göre Belhli fakihlerin de Buhara
ekolüyle aynı çizgide yer aldığını söyleyebiliriz.
14 Demir, “Farklı Ebû Hanîfe Tasavvurları, 647.
102 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
(zarûrât-ı dîniyye) inkâr etme özelliği taşıyan bütün sözleri kapsamına
alır”15 Tekfir, Kur’an ve sünnette Allah’ın inkârı, O’na şirk koşulması,
O’nun hükümlerini kabul etmeme, Kur’an ayetlerinin inkârı veya tahfifi,
kâhinlere inanma, küfre rıza gibi konularda dile getirilir. Ancak tekfir
olgusu Hariciler tarafından daha geniş bir yelpazede kullanılarak Müslümanların gündemine girer. Kısa zamanda dini-siyasi olaylarda fırkaların birbirlerine karşı kullandıkları ötekileştirici/dışlayıcı bir vasıtaya dönüşür. Kelamî tartışmalardan fıkıh zeminine kayar ve fıkhın konusu haline gelir. Hanefîlikte Zâhirü’r-rivâye ve Nâdirü’r-rivâyelerde yer almayan
elfâz-ı küfür başlığı erken dönemden itibaren Fetâvâ kitaplarında işlenmeye başlar. Bunlardan ilki Ebu’l-Leys es-Semerkandî’nin (ö. 373/983)
Nevâzil’idir. Müellif Mesâilu elfâzi’l-küfr, başlığıyla çeşitli küfür lafızlarına
dair yirmiden fazla soruyu ve bunların cevaplarını kaydeder. Bununla
birlikte o, Müslümanların sözlerinin en güzel ve iyi şekilde tevil edilmesinin uygun olacağını söyleyerek bu konuda ileriki dönemlerde daha
açık ifade edilen sözün iyi yönde tevili ilkesine işaret eder.16
Hanefî fetva kitaplarında devam eden elfâz-ı küfür bahisleri Osmanlılar döneminde müstakil risalelere dönüşür. Bu dönüşümde zarûrât-ı
dîniyye sınırlarının giderek genişlediği küfür lafızlarının itikadî konuların ötesinde çeşitlendiği ve gündelik hayatta kullanılan bazı söz ve uygulamaları da içerir hale geldiği gözlenmektedir. Nitekim Bedr erReşid’in (ö. 768/1366) yazdığı Risâle fi elfâzi’l-küfr’de konu; Kur’ân ve
namazla ilgili küfrü gerektiren sözler; ilim ve âlim ile ilgili küfrü gerektiren sözler; sarîh olarak veya kinâye ile küfrü gerektiren sözler; hastalık,
ölüm ve kıyamet ile ilgili küfrü gerektiren sözler şeklinde tasnif edilir.17
İmam Birgivî de Vasiyetnâme’sinde bu konuda bir başlık açar.18 Çeşitli
15 Ahmet Saim Kılavuz, “Elfâz-ı Küfür”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları 1995), 11/26.
16 Akgündüz – Bulut, “Akaidden Fıkha”, 900.
17 Muharrem Kuzey, “Osmanlı’da Elfâz-ı Küfür Literatürü ve Önemli Eserler”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi. 14/27 (2016), 207-208.
18 Birgivî, Vasiyetnâme, Kadızâde Şerhi, (İstanbul: Bedir Yayınları, 1970), 234-239.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 103
dönemlerde devam eden ilgili risalelerin son örneği Gümüşhanevî’nin
(ö. 1310/1893) Câmi‘u’l-mütûn’udur.19 M. Kuzey’in değerlendirmeleri
doğrultusunda bu risaleler hakkında özetle şunlar söylenebilir:20 Risalelere, Ahî Çelebi’yle (ö. 905/1500) birlikte başlayan, 17. yüzyıldan itibaren
giderek sistematikleşen, Ehl-i sünnet itikadının temel konularının anlatıldığı bir bölüm eklenir. Böylece zaman içerisinde bu tür eserler Ehl-i
Sünnet itikadıyla ilgili ilmihale dönüşür. Bu eserlerdeki temel amaç,
Müslümanları küfre karşı uyarmak ve ağızlarından çıkan sözlerle ilgili
dikkatli olmaları konusunda onları ikaz etmektir. Bununla birlikte küfrü
gerektiren bir sözü söyleyen kimsenin kâfir olduğu, bugüne kadar işlemiş olduğu amellerin boşa gittiği, eşinin bâin talakla boş olduğu, bu
halde doğacak çocuğun veled-i zina olduğu, tövbe edip tecdid-i imanda
bulunduktan sonra nikâhın yenilenmesi gerektiği kabul edilir. Yine bu
risalelerde dinî ilimler ve âlimlerle ilgili küfrü gerektiren sözlere özel bir
önem verildiği görülmektedir. Çünkü onlar İslâmiyet’i temsil ettiklerinden onlar hakkında sarf edilen alaycı ve küçümseyici ifadeler doğrudan
dine yönelik bir saldırı olarak telakki edilir.
Hanefî Zühd Anlayışı
Sözlükte, “bir şeye rağbet etmemek, ona karşı ilgisiz davranmak, ondan yüz çevirmek” gibi anlamlara gelen zühd kavram olarak, genellikle
dünyaya karşı olumsuz tavır ve davranışların bütününü ifade eder.21 Bu
olumsuzluğun tamamen dünyadan el etek çekmek mi olduğu yoksa
dünyayı gönülden çıkarmak mı olduğu ilk dönemlerden itibaren tartışıla gelmiştir. Ebû Hanîfe, bu tartışmanın ikinci tarafında yer alan bir
zühd anlayışına sahiptir. O, ilmiyle amil, inandığı gibi yaşayan doğru
bildiğini söylemekten çekinmeyen, elinin emeğiyle geçinen, resmi görev
19 Kuzey, “Osmanlı’da Elfâz-ı Küfür Literatürü”, 227-228.
20 Kuzey, “Osmanlı’da Elfâz-ı Küfür Literatürü”, 229-230.
21 S. Şerif Cürcânî, Ta‘rifât, Tasavvuf Istılahları, çev. A. Mecdî Tolun (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2014), 120; Semih Ceyhan, “Zühd”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
(İstanbul: TDV Yayınları, 2013), 44/530.
104 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
tekliflerini geri çeviren bir zattır.22 Ebû Hanîfe’nin şahsında gördüğümüz
bu zühd ve takva merkezli din anlayışı, pek çok Hanefî fakih ve mütekellim tarafından yaşatılır. İmam Mâtürîdî ve Ebu’l-Leys ez-Zâhid Nasr
b. Muhammed es-Semerkandî bunun tipik iki örneğidir. en-Nesefî
(537/1142) de 3-5/9-10. yüzyılda yaşamış zâhid nisbeli pek çok Semerkand âlimini zikreder.23
Erken dönem Hanefî gelenekte gördüğümüz bu zühd tavrını biz ahlak temelli din anlayışı olarak nitelendiriyoruz. Temelinde Kitab ve Sünnet’in yer aldığı bu anlayışın İslâm’a uygun doktrinal bir yapı arz ettiğini söyleyebiliriz. Bu anlayışın temel parametrelerini; dinin temel inançlarını benimseyen, iman ve irade hürriyeti konusunda kişinin bireysel
sorumluluklarını kabul eden, bireysel ibadetlerin manevi ve duygusal
boyutuna vurgu yaparak ruh-mana bütünlüğünü yakalayan, kazançlar
ve harcamalar konusunda dayanışmacı ve sosyal paylaşımcı, gündelik
siyasetin çekişmelerinden uzak kalarak güncel problemlerle ilgili bilgi
üreten ve doğru bir duruş sergileyen tavır olarak açıklayabiliriz. Bu tavrı
benzeri tasavvufi düşünce ve hareketlerden ayıran özellikleri ise, tasavvufi düşüncenin temel bilgi kaynağı olan keşf, ilham ve sezgiyle elde
edilen bilgilerin kabul edilmemesi, bu bilgiye sahip olduğunu iddia
edenler etrafında oluşturulan karizmatik liderlik olgusuna atfedilen değer ve bu bağlamdaki menakıp kültürünün reddi, nafile türü temel ibadetlerin dışında topluca yapılan ibadet türü uygulamalara mesafeli duruştur.
Bu Hanefîlik algısı Türklerle beraber göç yollarını takip ederek Mısır,
Şam ve Irak coğrafyası üzerinden Anadolu’ya taşınır. Anadolu ilim çevresi, gerek Selçuklu, gerekse Osmanlılar döneminde Safevîlerin kuruluşuna kadar Mâverâünnehir ile ilişkilerini kesmeden devam ettirir. Bu sü22 Ebû Muhammed Muhyiddîn Abdülkādir b. Muhammed el-Kureşî, el-Cevâhiru’lMuziyye fî Tabakâti’l-Hanefiyye, nşr. A. Muhammed el-Hulv, 2. Baskı (Riyad: Dâru
İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, 1993), 1/49-50.
23 Nesefî, Necmuddin Ömer b. Muhammed. el-Kand fî Zikri Ulemâi Semerkand,
thk. Yusuf el-Hâdî (Tahran: Âyine-i Mirâs, 1999), 210-211, 229, 300, 359, 474, 643.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 105
reçte Anadolu’nun din anlayışının şekillenmesinde Hanefî/Mâtürîdîliğin
yanında Fahreddin Râzî eksenli felsefi kelam geleneği, İbnü’l-Arabî eksenli tasavvuf geleneği, Türk kültürüne mensup Abdalân-ı Rûm sûfîliği
ve zahid Hanefî fakihlerinin doğrudan katkısı vardır.24 Böylece Osmanlı
yönetimindeki Müslüman toplumda Mâverâünnehr, Mısır ve Şam geleneğinden nispeten farklı kendine özgü bir Osmanlı Sünniliği oluşur.
Bu yapı 16. yüzyılın başlarından itibaren Şiî/Safevîlerle mücadele ekseninde giderek siyasallaşan bir görünüm arz eder. Hanefî zühd anlayışı
16. yüzyılda yaşayan zahid fakih kimliğine sahip Nûreddin Sarıgörez (ö.
928/1522), Nebî b. Turhân es-Sinôbî (ö. 936/1530), Kemalpaşazâde (ö.
940/1534), Sa‘dî Çelebi (ö. 945/1539), Çivizâde (ö. 954/1547), İbrahim elHalebî (ö. 956/1549), İmam Birgivi (ö. 981/1573), Ebüssuûd Efendi (ö.
982/1574) gibi zatlar tarafından farklı bağlamlarda temsil edilir.25 Bunlardan özellikle İbrahim el-Halebî ve İmam Birgivî’nin eserleri Kadızâdeliler tarafından kaynak olarak kullanılır.26
Mültekâ sahibi İbrahim el-Halebî, hem İbnü’l-‘Arabî ve vahdet-i vücûd merkezli tartışmalarda hem de sûfîlerin cehrî zikir, raks ve deverân
gibi uygulamaları bağlamında oldukça sert söylemler ortaya koyar. Verâ
ehli, zâhid ve âbid bir kimse olan Halebî İstanbul’da geçirdiği elli altı yıl
boyunca çok sayıda öğrenci yetiştirir, Fatih Câmii’ndeki hutbeleri ile
herkesin saygısını kazanır. Ancak hiçbir zaman çevresinde bir topluluk
24 Mehmet Kalaycı, Osmanlı Sünniliği Tarihsel-Sosyolojik Bir Tahlil Denemesi, (Ankara:
Otorite Yayınları, 2015), 15-104; Haşim Şahin, Dervişler, Fakihler, Gaziler Erken Dönem
Osmanlı Döneminde Dinî Zümreler (1300-1400) (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020),
128-144; 275-298.
25 Mehmet Kalaycı, “Kadızâdeliler-Halvetîler Gerilimin Odağında Bir İsim: Sünbül
Sinân el-Amâsî ve er-Risâletü’t-Tahkîkiyye Adlı Eseri”, Uluslararası Amasya Âlimleri
Sempozyumu Bildiriler Kitabı, (Amasya: Amasya Üniversitesi Yayınları, 2017),
I/601-611.
26 Kalaycı, Osmanlı Sünniliği, 244 vd.; a.mlf., “Birgivî Mirasının Toplumsal ve Metinsel Taşıyıcıları: Kadızâdeliler ve Etrafındaki Ulema”, Sahn-ı Semân’dan Dârulfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası (Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) -
XVII.Yüzyıl, (İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, 2017), 431-455; Durmuş,
Kadızâdeliler Hareketi, 365-389.
106 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
oluşturmak veya toplumsal bir farklılaşma üretmek gibi bir çabaya girmez. Genelde evinden çıkmayan, ilimle meşgul olan, ev ve cami dışında
bir yerde görülmeyen birisidir. Onun, dünyada ilim, ibadet ve telif dışında zevk aldığı bir şeyin olmadığı nakledilir.27
İmam Birgivî’ye gelince, yetiştiği medrese geleneği içinde çevresine
duyarsız kalmaz, gördüğü hata ve yanlışları düzeltmekten, hata sahiplerini ikaz etmekten çekinmez. Bunun için derslerinde, vaazlarında çeşitli
konularda yazdığı risalelerle halkı etrafındaki, resmi görevlileri uyararak yanlıştan dönmelerini, tövbe etmelerini ister. Ömrünün son on yılını
geçirdiği Birgi’deki hayatı, sadece kendisi açısından değil, sonraki Osmanlı dinî düşüncesi açısından da derin bir mayalanma ve inşa sürecine
dönüşür. O, Birgi’de hayatını Kur’an’a ve Sünnet’e uygun bir şekilde düzenleyerek, bunu zedeleyecek her türlü dış etkenden kendisini yalıtabilme imkânı bulur. Halvetî çevrelerle yaşadığı gerilimler, siyaset ve bürokrasiye karşı göstermiş olduğu eğilmez muhalif tutum, toplumsal
alanda yaşanan adaletsizliklere ve dinî alanda adet haline gelen yanlışlıklara yönelik olarak ortaya koyduğu mücadele Birgivî’yi sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun pek çok yerinde tanınır ve bilinir hale getirir.
Birgi’de bir taraftan öğrencilerine ders vermeyi sürdürürken diğer taraftan eser vermeye devam eder. Tarîkat-i Muhammediyye’yi burada kaleme
alır.28
Bu eserinde Birgivî, bilinmesi herkes için farz-ı ayn olan ilimlerden
bahsederken, bir şeyin farz ve haram oluşuna bağlı olarak onunla ilgili
bilgilerin de farz olduğunu belirtir. Buna göre Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
itikadını bilmek, ilmihal bilgilerini bilmek, taklitten kurtulmak ve delil
getirmek için Sünnî itikadı açıklamak farzı ayn’dır. İhtiyaçtan fazla kelam ilmi yasak olmakla birlikte ehil olanlar için kelam öğrenmek farzı
27 Kalaycı, “Birgivî Mirasının Toplumsal ve Metinsel Taşıyıcıları”, 437-439.
28 Kalaycı, Mehmet, Birgivî Mirasının Toplumsal ve Metinsel Taşıyıcıları, 349-441;
Mehmet Saffet Sarıkaya. “Hanefî Zühd Geleneğinin Temsilcisi Olarak İmam Birgivî”,
Balıkesirli Bir İslâm Âlimi: İmam Birgivî, (Balıkesir: Balıkesir Büyükşehir Belediyesi
Yayınları, 2021), I/348-349.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 107
kifâyedir. Yine o, muamelat ve herhangi bir meslekle uğraşanların bu
işin helal ve haramlarını bilmesinin; tevekkül, inabe, haşyet ve rıza gibi
hallerin bilinmesinin; cömertlik, cimrilik, korkaklık, cesaret, kibirlenme,
tevazu, iffet, israf vb. ahlakî hasletlerin bilinmesinin farz olduğunu ifade
eder.29 O, eserini bid‘at ve takva kavramları çerçevesinde kurgular. Konumuz bağlamında bid‘ati Sünnî geleneğe uygun olarak hasene-seyyie
kavramlarıyla birlikte kabul eden Birgivî’nin seyyie olarak gördüğü
bid‘atlerden bazıları şunlarıdır: Para karşılığı Kur’an, zikir, dua vb.
okumak ve okutmak; birisinin ölümünden sonra yakınlarının yemek ve
ziyafet hazırlaması, kabir üzerine bina yapılması, mum ve kandiller yakılması; regaib, berat, kadir gecelerinde tesbih namazı gibi nafile namazları cemaatle kılmak, ta‘dil-i erkânı terk etmek, hutbe esnasında, salavat
getirip âmîn demek, camide şarkı söylemek, raks ve sema yapmak, müsrife sadaka vermek; mescidlerde dilenmek, Kur’an-ı lahn ile okumak.30
Bunların önemli bir kısmı Kadızâdeliler tarafından da bid‘at olarak kabul edilir ve Üstüvânî döneminde toplumda emr-i bi’l-maruf ve nehy-i
ani’l-münker ilkesi bağlamında bu hususlarda halka fiili müdahelelerde
bulunulur.31
Medreselerin Durumu
Nizamülmülk ile daha sistemli hale getirilen medreseler, aynı düzeni
Osmanlılarda da sürdürmüşlerdir. Devlete resmi görevli yetiştirmekle
görevli kurumsal bir yapıya sahip medreseler, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletin diğer kurumları gibi bir tedennî/çöküş sürecine
girerler. Tarihçiler bunun nedenlerini şöyle sıralar:
1. Akli ilimlerin terk edilerek, bunların yerine tamamen nakli ilimlerin yerleşmesi,
29 Mehmed b. Pîr Ali Birgivi, et-Tarîkat-i Muhammediyye fî Sîreti’l-Ahmediyye. (İstanbul:
Bs y.y yok, 1260/1844), 28-29.
30 Birgivi, et-Tarîkat-i Muhammediyye. 35-43 ve muhtelif yerler. Ayrıca bk., Emrullah
Yüksel, Mehmed Birgivî’nin Dinî ve Siyasî Görüşleri, (Ankara: TDV Yayınları, 2011), 70.
31 Durmuş, “Üstüvânî Mehmed Efendi’nin Bilinmeyen Risâlesi Akâid Kitabı ve Tahlili
Transkripsiyon Değerlendirme”, İlahiyat Alanında Uluslararası Araştırmalar III, edt. Emrullah Fatiş, (Konya, Eğitim Yayınevi, 2022), 47-91.
108 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
2. Medreselerde kanununa aykırı yapılan usulsüzlükler (müderris tayinlerinde rüşvet, iltimas, büyük ulema çocuklarının kayırılması, tedris
görevinde ihmalkârlık v.s.).
3. Anadolu ve Rumeli halkından olup, ekabire intisap etmiş olanların
hamilerinin iltimaslarıyla medreselerde mürettep tahsil görmeden ilmiye yoluna girmeleri,
4. Rüşvet,
5. Ehli ilim ile cahilin derece ve kıymetinin ölçülememesidir.32
Y. Sarıkaya bu iddiaları eleştirmekle birlikte bunların medreselerin iç
düzeniyle ilgili olduğunu, düzeltilebileceğini, medreselerin dönemin
şartlarına uygun pedegojik ve ideale yakın bir sisteme sahip olduğunu
belirterek asıl tedennî sebeplerinin farklı yerlerde aranması gerektiğini
belirtir. Onun ileri sürdüğü nedenlerden birisi doğrudan konumuzla ilgilidir: Medreselilerin sahip olduğu din, ilim ve dünya zihniyeti.33
Başlangıcından itibaren Ehl-i Sünnet mezhebi çerçevesinde eğitim veren bu kurumlar faydacı yapılanmalarından dolayı dine ve ibadet hayatına doğrudan katkı sağlamayacak ilmî meşguliyet, tartışma ve faaliyetlere öncelik vermezler. Bu yapıda zamanla fıkıhta söylenecek şeylerin
bittiği, içtihad kapısının kapandığı vehmiyle müderrisler, öncekilerin
fetva ve görüşleri doğrultusunda kurdukları mezhebi çerçeveyi koruma
ve bu birikimi öğrenip yeni nesillere aktarmakla yetinirler. Osmanlı’nın
ilk döneminden itibaren mevcut bu anlayış, 17. yüzyılda başlayan yenilenme hareketlerine ayak uyduramaz. Tarihin derinliklerindeki fıkhı
esas alan Hanefî anlayış çizgisindeki bu yapının indirgemeci tavırla daha şekilsel, gündelik uygulamaya matuf ilmihâl merkezli bir anlayışa
evirildiği söylenebilir. Bu zihniyetin ilmi ve fikri tefekkürü oldukça da32 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, 3. Baskı (Ankara: Türk
Tarih Kurumu Yayınları, 1988), 68-70. Diğer yorumlar için bk., Yaşar Sarıkaya, “Osmanlı
Medreselerinin Gerilemesi Meselesi: Eleştirel Bir Değerlendirme Denemesi”, İslâm
Araştırmaları Dergisi. 3 (1999), 24-26.
33 Yaşar Sarıkaya, “Osmanlı Medreselerinin Gerilemesi Meselesi”, 32-33.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 109
raltmakla kalmayıp, zamanla ortaya çıkan yeni şartlara uyum sağlayacak değişim ve dönüşümlerin de önünü kestiği anlaşılmaktadır.
Kadızâdelilerin Din Anlayışı
Kadızâdeliler hareketi Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyılda içinde bulunduğu karışıklıklar, merkezî idaredeki zaaflar, artan ekonomik bozukluklar, Avrupa ve İran ile olan sürekli savaşlar ve toprak kaybı, yoğun
nüfus hareketleri ve çıkan isyanlar gibi bir istikrarsızlık ortamı içerisinde
doğup gelişme imkânı bulur.34 Bu sosyal ve siyasi yapının yanında baştan beri ele aldığımız Hanefîlik bağlamındaki dini düşüncenin gelişme
seyri de sanıyoruz Kadızâdelilerin hangi ortamda büyüyüp geliştiklerini
göstermektedir. Zira 17. yüzyıla geldiğimizde Osmanlı medreselerinde -
istisnaları olmakla birlikte- büyük ölçüde ilmihal dindarlığına dönüşen
bir din anlayışı hâkimdi. Bu din anlayışının temelinde Hanefî gelenekte
var olan kelam ilmine mesafeli duruşun izlerini görmek mümkündür. Y.
Sarıkaya’nın tespitleriyle her ne kadar aklî ilimlerle ilgili dersler medreselerde okutulmaya devam edilse bile,35 ders geçmeli sistemde bu dersleri kimlerin ne kadar okuduğu müphem görünüyor. Nitekim Kâtip Çelebi’nin bizzat Kadızâde’den ders alırken gözlemledikleri bunun ifadesi
gibidir:
Çok dersleri sathîce ve basit idi. Zira ma‘kulât semtini bilmezdi, tefsirde oralarla ilgili yerlere gelince, ‘Kadi (Beyzavî) burada felsefîlik eylemiş,
Kelâm-ı felsefe fülse değer mi? Ana sarrâf-ı keyyis baş eğer mi?
Mantıkîler olur ise gam değil, Zirâ onlar ehl-i imân değil.
der ve bunun gibi sözler söylerdi.36
Nitekim o, Mebhas-ı Îmân ve Mesâil-i Ehl-i Sünne adlı eserlerinde ilimleri farz, vacip ve sünnet olarak gruplandırır ve ilmihal olarak isimlen34 Çavuşoğlu, “Kadızâdeliler”, 24/100
35 Sarıkaya, “Osmanlı Medreselerinin Gerilemesi Meselesi”, 30.
36 Kâtip Çelebi, Mîzanü’l-hakk fî ihtiyâri’l-ahakk, haz. O. Şaik Gökyay. (İstanbul: Milli
Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1972), 111
110 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
dirdiği dinî ilimlerin gerekli ve farz-ı ayn olduğunu, bu ilmi tam olarak
öğrenip tamamlamadan, diğer vacip veya sünnet olan aklî ilimlerin öğrenilemeyeceğini vurgular. Ona göre ilmihal gibi farz-ı ayn bir ilim dururken farz-ı ayn olmayan ve vacip olan herhangi bir ilmi öğrenmek ve
öğretmek asî olmak demektir.37 Akâid Risâlesi’nde Ahmed-i Rûmî de ilmihal bilgisinin farz olduğunu vurgulamakla birlikte, 38 iman konularını
derinlemesine bilmenin farziyetini ifade ederek kelamı ilmihalin içine
yerleştirmektedir.39 Kadızâdelilerden Üstüvânî, aklî ve naklî ilimler ayrışmasına değinmeksizin, ilim öğrenmenin önemini vurgulayıp naklî
ilimlerden fıkıh ilmini öğrenmenin kıymetli ve önemli olduğunu uzunca
açıklar.40 Kadızâdelilerin karşıtı Sivasîlerden Abdülmecid Sivasî Efendi
de, Letâifu'l-Ezhâr adlı eserinde, Üstuvânî'nin görüşüne yakın bir görüş
belirterek, aklî ilimlere değinmeksizin, naklî ilimlerin öğrenilmesinin her
kişiye farz-ı ayn olduğunu vurgular. Abdülehad Nûrî, bu hususta şeyhi
Sivasî'nin düşüncesine yakın bir fikir ortaya koyar.41 Bu aslında birbirleriyle muhalif iki zümrenin de benzer bir ilmi zihniyete sahip olduğunu
gösterir ve bize 17. yüzyıl efkârı umumiyesi hakkında ipuçları verir.
Bu ilim algısında, özellikle halka yönelik vaaz u nasihatlerde ilmihal
temelli bir kültürün oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. M. Kalaycı,
17. yüzyıldan itibaren bazı fakihlerin İlmihal türü eserleri Türk diliyle
yazarak, Türkçe’yi kültürün taşıyıcı diline dönüştürdüğünü ifade eder.42
Bu dönüşümün Kadızadeliler hareketinde, vaazlar üzerinden gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Her hâlükârda konumuz bakımından meseleye bakılınca ilmihal dindarlığına dönüşen bu zihniyette dinî bilgilerin
ilmihal seviyesindeki malumata indirgendiği, mekanik şekilci bir yapıya
37 Durmuş, Kadızâdeliler Hareketi, 288.
38 Durmuş, Akhisarlı Bir Osmanlı Âlimi Ahmed-i Rûmî ve Akâid Risâlesi, 41.
39 Durmuş, Akhisarlı Bir Osmanlı Âlimi Ahmed-i Rûmî ve Akâid Risâlesi, 25-26.
40 Durmuş, Kadızâdeliler Hareketi, 289.
41 Durmuş, Kadızâdeliler Hareketi, 289.
42 Kalaycı, Osmanlı Sünniliği, 277. Esasen Türk diliyle yazma örneklerini Birgivî’nin Vasiyetnâme’si gibi eserleri dikkate alarak daha erken döneme ulaştırmak mümkündür.
Burada halkın dini bilgi seviyesinin yükseltilmesine dair bir çaba göz ardı edilemez.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 111
büründüğü, eksik ve yanlış bilgiler içerdiği ve geçmişe öykünen anakronik unsurlar barındırdığı anlaşılmaktadır.43 Bu şekliyle de lafızcı-şekilci
ve gelenekçi dini zihniyetin tipik bir görünümünü arz etmektedir. Kadızâdeliler Hz. Peygamber’in sünnetine ittibâ etme ve benimsedikleri
bid‘at algısıyla geçmişe öykünerek, önceki fakihlerin fetvalarıyla yetinmenin gerekliliğini vurgularlar. Onlar, gelenekten farklı hususları şiddetle eleştirerek bazı yenilikleri ve değişimleri dinden ve sünnetten
uzaklaşmak olarak yorumlarlar. Üstelik bu yorumlarını savaş meydanlarında alınan bazı başarısızlıklara tahvil etmekten de çekinmezler.44
Bu lafızcı şekilci din anlayışı, Kadızâdelilerin tartıştıkları konulara da
yansımıştır. Bid‘atler hakkında yukarıda açıkladığımız Birgivî’nin kabullerini tekrar eden Kadızadelilerin tartıştığı diğer konular; İbnü’lArabî’nin durumu, Hızır’ın kimliği, Hz. Peygamberin anne ve babasının
durumu, Yezid’e lanet okunması, Firavunun imanı, kabir ziyaretleri,
kandil geceleri namazları, teganni, raks ve devir, tasliye ve tarziye, tütün, kahve, afyon vb. şeylerin kullanımı, musafaha, inhina ve rüşvet gibi
hususlardır.45 Bu konulardan bazıları, dinin aslıyla ilgisi olmayan ve bilinmesinde kulluk vazifesi için bir faydası olmayan şeyler olduğu görülür. Bazıları toplumun güncel alışkanlıklarıyla ilgili hususlar, bazıları ise
şehir kültüründe gelişen adet türünden meselelerdir. Rüşvet konusunun
haramlığı sabit olmakla birlikte hile-i şer‘iyye usulüyle bazı devlet görevlileriyle birlikte Kadızâdelilerin de bu işleri irtikab ettikleri iddia
edilmektedir.46 Bu iddia doğruysa onların Birgivî’den farklı olarak dün43 Hayri Kırbaşoğlu, “İlmihâl Dindarlığının İmkânı Üzerine”, İslâmiyât. 5/4, (2002),
109-124. Yazar burada güncel bir İlmihâl üzerinden çözümlemeler yapar. Mehmet
Kalaycı, Osmanlı Sünniliği, 276 vd.
44 Mehmet Kalaycı, Osmanlı Sünniliği, 279; İbrahim Baz, “Dinde Tasfiyeci Zihniyetin 17. Yüzyıldaki Temsilcisi: Kadızâdeliler”, Sahn-ı Semân’dan Dârulfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası (Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) - XVII.Yüzyıl.
(İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, 2017), 414, 417.
45 Katip Çelebi, Mîzanü’l-Hakk, 14 vd.; Naîmâ Mustafa Efendi, Tarîh-i Na‘îmâ, haz.
Mehmet İpşirli. (Ankara: TTK Yayınları, 2007) 4/1, 1706; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi,
3/1, 357.
46 Katip Çelebi, Mîzanü’l-Hakk, 101-102.
112 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
yevi menfaatleri önceleyip, toplumda söz sahibi olarak öne çıkmak istedikleri söylenebilir. Nâimâ, Kadızâdelilerin zühd ve takva ile suret-i
haktan görünüp, dünya tahsiline bir vesile edip çoğunlukla murabahacı
habisleri, muhtekirleri, mürai kallaşları tesir edip çeşitli tezvirat ve hiyel
ile işlerini gördüklerini; derslerine devam eden saray adamlarından baltacılar, bostancılar, kapıcılar ve helvacılar vasıtasıyla saraya tesir ettiklerini
haber verir.47 Kâtip Çelebi de bunların şöhret saikiyle hareket ettiklerini
ve bazı ahmakların onların peşinden gittiklerini, Müslümanların sultanının bu tür kuru dindarlık ve taassup sahiplerini kim olursa olsun, ezip
yola getirmesi gerektiğini ifade eder.48 Buna göre, görünüşte zahit olan
Kadızâdeliler fiilen gündelik siyasetin içine girerek, kimi zaman vaazlarıyla halkı kışkırtarak, kendilerine uymayan bilhassa deverân ehli sufî
zümrelere karşı şiddete varan uygulamalardan çekinmezler.49
Kadızâdelilerin Din Anlayışının Şiddete Tahvili
Kadızâdelilerin anlayışlarının Üstüvâni döneminde şiddete dönüşmesi uygulamada elde ettikleri resmi destekle doğrudan ilgilidir. Bununla birlikte lafızcı din anlayışıyla birlikte elfâz-ı küfürle ilgili kabuller
ve dini yaşantının devamlılığına yönelik emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’lmünker anlayışına matuf uygulamalar, bu din algısını indirgemeci, tasfiye edici ve tekfirci bir zihniyete yönlendirir. Buna bağlı olarak, kendilerini mutlak doğru kabul ettikten sonra kendilerinden olmayanlar, farklı
tonlarda ötekileştirmeye başlanır. Bunun en uç örneği Haricîlerde gördüğümüz tekfir, cihad ve kıtal olgusudur. İlk Haricîler isti‘raz/sorgulamadan sonra kendileri gibi inanmayanları tekfir ederek öldürmeye girişir. Bu İzutsu’nun deyimiyle, “Müslüman toplumda kâfir
47 Naîmâ, Tarîh-i Na‘îmâ, 4/1, 1706-1707; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, 3/1, 358-
369, 363.
48 Katip Çelebi, Mîzanü’l-Hakk, 107-109.
49 Ali Durmuş, “Kadızâdeliler ile Halvetîler Arasında Semâ-Deverân Tartışmaları ve
Kadızâdelilerin Deverân Aleyhtarlığının Altında Yatan Sebeplerin Mezhebî-Tasavvufî
Aidiyetleri Açısından Analizi”, Kalemname 6/11 (2021), 34-64.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 113
avına çıkmak”tır.50 Kadızâdeliler ise, yukarıda belirtiğimiz şekilde, elfâzı küfür fetvalarının gayesinin “Müslümanları küfre karşı uyarmak ve
ağızlarından çıkan sözlerle ilgili dikkatli olmaları konusunda onları ikaz
etmek” olmasına rağmen, bid‘at algıları bağlamında küfre tahvil ettikleri
her türlü söz ve davranışı kolayca tekfir olgusu çerçevesinde değerlendirip kimi zaman siyasi otoriteyi kışkırtarak kimi zaman da siyasi otoritenin desteğiyle fiilen kendilerinde müdahale yetkisini görerek, bunu da
emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker görevini yerine getirdikleri zehabıyla yapmaktaydılar. Nitekim Kadızâde Mehmed Efendi sayısını sekiz
yüz seksen sekize çıkardığı elfâz-ı küfrü söylemeyi değil bilmemeyi bile
küfür sayar. Ona göre elfâz-ı küfrü bilmeyen kimse kâfir, karısı boş olur.
Çocukları veled-i zinâ olur ve kestiği hayvan murdardır. Bunların Frenk
kâfirlerinden farkı kalmaz. Bu nedenle küçükken çocuklara, kölelere,
hizmetkârlara itikad ve küfür lafızları öğretilmelidir. Öğrenmek istemeyenler uyarılmalı veya satılarak evden uzak tutulmalıdır.51 O, bu teklifinin hayali olmadığına ve uygulanabilirliğine inanarak her sene yedi yaşından büyük her kademedeki insana İslâm ve iman esaslarının sorulmasını, bilenlere dokunulmayıp bilmeyenlere ceza verilmesi gerektiğini
söyler. İnsanların bir nevi toplu sınava tabi tutulmasını önermektedir.52
Emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münkerin hangi şartlarda vacip veya müstehap olduğunu açıklayan Kâtip Çelebi, Kadızâdelilerin uygulamalarını
eleştirerek, bunun halk arasında fitneye ve kavgalara yol açan boş ve lüzumsuz şeyler olduğunu vurgular.53 Mehmed Efendi’nin, bu sözlerin tarihi süreçte nasıl evrilerek genişlediği, bundan sonra yeni lafızların ilave
edilip edilmeyeceği, Müslümanların yazılan risalelerden hangisini esas
50 Toshihiko İzutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, çev. Selahattin Ayaz. (İstanbul: Pınar Yayınları, 1984), 21-24.
51 Baz, “Dinde Tasfiyeci Zihniyetin 17. Yüzyıldaki Temsilcisi: Kadızâdeliler”, 422.
52 Refik Ergin, İslam Düşüncesinde Zahir-Batın Ayrımı Açısından Kadızâdeliler Örneği, (Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, YL Tezi, 2007), 101-103;
Baz. İbrahim Baz, “Dinde Tasfiyeci Zihniyetin 17. Yüzyıldaki Temsilcisi: Kadızâdeliler”. 423; Durmuş, Kadızâdeliler Hareketi, 401-403.
53 Katip Çelebi, Mîzanü’l-Hakk. 80-83.
114 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
alacağı veya yeni yazılan elfâz-ı küfür risalesine nasıl uyum sağlayacaklarıyla ilgili hususlara dair vereceği cevap, sanıyorum olgunun ne kadar
farkında olduğunu gösterirdi.54
Onun önerilerini iki boyutlu yorumlayabiliriz: Elfâz-ı küfrü öğrenenlerin hayatının her safhasında dikkatli davranıp gerek söz gerek davranış olarak kendilerini her an murakabede tutmaları. Bu durum Allah’ın,
Basîr sıfatı bağlamında görücülüğüne atıfla hadiste belirtilen ihsan mertebesinin ötesinde bir haldir. Muhtemelen bu halde yaşayan insanların
önemli bir kısmı obsesif kişilik bozukluklarıyla malul patolojik vakalardır. Nitekim elfâz-ı küfür risalelerini kaleme alan bazı müellifler bunun
farkında olarak küfürden korunmak için sabah akşam bir dua okumalarını önerirler.55 Toplumumuzdaki her hafta perşembe akşamları veya çeşitli vesilelerle yapılan tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh dualarının bu meyanda gelenekleştiği anlaşılmaktadır. Elfâz-ı küfrü işleyenlerin haline
gelince; emr-i maruf gereğince kendisine tecdid-i iman teklif edilir ve
sonrasında durumuna bakılır. Emr-i marufu uygulayanlar tekfirci bir
zihniyete sahipse, o kişi, muhtemelen en şiddetli cezaya çarptırılacaktır.
Kadızâdeliler hareketinin toplumda şiddete dönüştüğü 17. yüzyılda
yaşanan bazı olaylar şöyledir:56
54 Katip Çelebi’nin Birgivî ile ilgili tespitlerinde, gelişen olaylara karşı tavrını koyarken onun tarih bilmediğini ifade etmesi, (Mîzanü’l-Hakk. 105-107) fazlasıyla Kadızâdeliler için de geçerlidir. Çünkü toplumsal olayları doğru okumadan teorik bilgiler, fetvalar üzerinden şekillendirmeye çalışmak beyhude bir gayretkeşliktir.
اللهم إنَي أعوذ بك من أن أشرك بك شيئًا و أنا أعلم و أستغفرك لما ال أعلم إنك أنت :şöyledir dua Bu 55
عاالم الغيوب
Anlamı: “Allahım, Sana bir şeyi ortak etmekten Sana sığınırım. Bildiğim ve bilmediğim şirkten Sana sığınırım. Bildiğim ve bilmediğim şirkimden Senden mağfiret diliyorum. Elbette Sen gaybı bilirsin”. Bk. Birgivî, Vasiyetnâme, 234.
56 Bu olaylara dair bk., Solakzâde, Mehmed Hemdemi Çelebi, Solak-zâde Tarihi,
haz. Vahit Çabuk, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1989), 2/628-632; Naîmâ,
Tarîh-i Na‘îmâ, 3/1, 1290-1292; 4/1, 1704-1710; Çavuşoğlu, “Kadızâdeliler”,
24/100-102; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, 3/1; Durmuş, Kadızâdeliler Hareketi, 175,
206-207, 241-250.
Bazı araştırmacılar, Naîmâ’nın Kadızâdeliler ile ilgili anlatımını onun sufîliğini dikkate alarak tarafgir bulur ve ilk kaynağı Menarzâde Ahmed Efendi’ye işaret ederler.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 115
1043/1633 İstanbul’da Cibali’de çıkan büyük yangın sonrasında IV.
Murad İstanbul’daki bütün kahvehaneleri yıktırır, tütün yasağına uymayan çok sayıda kişiyi katlettirir.57 Kadızâde, fetvalarıyla bu uygulamalara
destek verir.
Üstüvâni ve taraftarları, 1061/1651’de Sadrazam Melek Ahmed Paşa’dan bir buyrultu alıp Demirkapı yakınlarındaki Halvetî Tekkesi’ni basarak devran eden dervişleri dağıtırlar. Yine Üstüvânî, Abdülkerim Çelebi’ye gönderdiği mektupta semâ ve devranın menedilmesinin vâcip
olduğunu, onların tekkesini basıp kendisini ve takipçilerini öldüreceklerini, bu tekkenin temelini kazıp toprağını denize dökmedikçe orada namaz kılmanın câiz olmadığını bildirir. Ancak bu eylemi gerçekleştiremezler.
Kadızâdeliler’in saraydaki nüfuzu, hâmilerinin çoğunun katledildiği
Çınar Vak‘ası’na (1066/1656) kadar sürer. Naîmâ’ya göre Çınar
Vak‘ası’ndan sonra sadrazamlığa getirilen Boynueğri Mehmed Paşa, tayin işlerinde ulemâ ve vâizlere danışmaya karşı çıkıp bunları bizzat
kendisi yapmaya başlayınca, bundan müteessir olan Kadızâdeliler bu
durumun zulmün, rüşvetin artmasından, bid‘atların çoğalmasından, vezirle müftünün tarikat ehlini himayesinden kaynaklandığı yolunda vaazlarla halkı tahrike başlarlar. Ardından Köprülü Mehmed Paşa’nın
sadâretinin sekizinci günü Fâtih Camii’nde müezzinler cuma namazı sırasında na‘t-ı şerif okurken Kadızâdeliler bunlara engel olmak için harekete geçerlerse de bu teşebbüsleri başarısız olur.
Daha sonra Üstüvânî ve takipçileri toplanarak İstanbul’da deverân
yapılan tekkeleri yıkmaya, rastladıkları dervişlere tövbe ve “tecdîd-i
îman” teklif etmeye, hep birlikte padişaha gidip bid‘atları kaldırmak için
izin istemeye, karar verirler. Ertesi gün ellerinde sopalarla taraftarlarını
toplayarak Fâtih Camii’nde bir araya gelirler. Köprülü Mehmed Paşa
Bk., Ergin, Kadızâdeliler Örneği, 57-59; Durmuş, Kadızâdeliler Hareketi, 169-170,
178, 215-216.
57 Olayın kahvehaneler bağlamında sosyal bir boyutu da bulunmakla birlikte kaynaklar da pek çok günahsızın bu vesileyle öldürüldüğü belirtilir.
116 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
devrin tanınmış âlimlerini toplayıp meseleyi istişare eder. Meclisin kararına istinaden padişahtan katil için fermanı alır. Ancak bu ceza sürgüne
çevrilerek bazı Halvetîler ve Kadızâdelilerden Üstüvânî, Türk Ahmed ve
Divane Mustafa Kıbrıs’a sürülür (1657).
Sûfîlere karşı tavır alan Vanî Mehmed Efendi’nin tesiriyle
1077/1666’da Mevlevîler’in yaptığı semâ ve Halvetî dervişlerinin âyinleri
padişah tarafından yasaklanır.
Yine 1078/1668’de adaklar adanan ve üzerinde kurbanlar kesilerek çul
çaput bağlanan Bektâşîlere ait Babaeski’deki Kanber Dede türbesinin
yıktırılması ki bu yıkımın ardında yine Vanî Mehmed Efendi’nin bulunduğu öne sürülür.
1081/1670’de yine sultanın çıkardığı bir fermanla meyhâneler yıktırılır.
1103/1692’de Vanî’nin takipçileriyle Niyâzî-i Mısrî’nin taraftarları arasında Bursa Ulucamii’nde Kadir gecesi cemaatle namaz kılınırken olay
çıkar.
Değerlendirme ve Sonuç
Müslümanlık tarihinde şiddet olgusunun sadece tasfiyeci gruplara
özgü olmadığını, farklı grupların da uygun siyasi-sosyal zemin bulduklarında kolayca şiddete evrildiklerini söyleyebiliriz. Bunun en tipik örneği erken dönemdeki Mu‘tezîle Mihnesi’dir. Öte yandan Hanefîlerin bir
kısmında zamanla uygun sosyal şartlarda lafızcı-şekilci bir zihniyetin
yerleştiği anlaşılmaktadır. Bu durum muhtemelen 3/9. yüzyılda Sünnet
ile ilgili oluşan kabullerle bağlantılı olduğu kadar Fatımîlerle görünür
hale gelen Sünnî-Şiî karşıtlığıyla da ilgilidir. Bu zihniyet biçimi fakihlerde daha ağırlık kazanırken, Doğu Hanefîlik tarihini şimdilik Semerkand
ekolü ve Buhara-Belh ekolü olarak okumamıza imkân verecek bir ayrışmayı ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte bize göre, Hanefîliğin mümeyyiz vasıflarından olan zühd anlayışı Ebû Hanife’den sonra her iki
ekolün âlimleri arasında temsil edilegelir. Kimi zaman tasavvufla karıştırılan veya tasavvufun bir parçası olarak görülen bu zühd anlayışının
Anadolu’da medrese çevresi kadar Ahi esnaf teşkilatı özelinde halk ara-
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 117
sında da varlığını sürdürdüğü mukakkaktır. Ancak Hanefîliğe özgü bu
anlayışın lafızcı-şekilci zihniyetle birlikte şekilci bir ahlakî görünüme
büründüğü anlaşılmaktadır. Zira Sivasîlere karşı Kadızâdeliler, bu görünümleriyle eleştiri alırlar, dedikleri ve yaptıklarındaki samimiyetleri
sorgulanır ve inandırıcı bulunmazlar. Kadızâdeliler, kendilerini Birgivî’ye nispet etmelerine rağmen ondan ayrıldıkları önemli farklılıklarından birisi budur.
Bazı Kadızâdelilerin gayri ahlaki duruşu, dünya menfaati için sarayın
alt kademesinde yer alan görevlilerle işbirliği yaparak uygun olmayan
bazı olaylara karışmalarına yol açar. Üstelik onlar siyasette sahip oldukları konumu devam ettirebilmek için kaybedilen savaşlar gibi bazı olayları din üzerinden yorumlayıp konumlarını pekiştirmekten çekinmezler.
Ancak üst düzey bazı bürokratlar ve padişahlar toplumda dengeyi sağlayacak bir duruş sergilerler.
Kadızâdeliler, Birgivî’den miras aldıkları bid‘at anlayışını, ondan
farklı olarak elfâz-ı küfür ve emr-i maruf anlayışlarıyla birleştirip elde
ettikleri siyasi nüfuz ile eyleme dönüştürürler. Sünnîliğin genel kabulü
olan “ehl-i kıble tekfir edilemez” ilkesine rağmen, bazı Hanefî fetvalarından devşirdikleri bu elfâz-ı küfür kabulü doğrudan fiiliyata geçirilerek tekfirci bir zihniyetle hasımlarına karşı kullanılır. Bu anlayışın günümüzdeki benzeri Taliban hareketidir. Siyasî boyutu bir tarafa Birelvi
hareketine dayanan Taliban’ın da, lafızcı-şekilci zihniyeti tekfirci zihniyetle birleştirerek kadın-erkek ilişkileri başta olmak üzere pek çok gündelik olguda kullandıkları anlaşılmaktadır. Zira onların, yeni teknik ve
sosyal gelişmeleri din üzerinden okuyup, şirk bağlamında yorumlayarak
şeri‘atin korunması ve uygulanması gerekçesiyle bazıları sosyal medyada paylaşılan, kabul edilemeyecek katiller yaptıkları bilinmektedir.
Günümüz Türkiye’sine gelince, ilginç bir şekilde bazıları, tasavvufi
yapılanmaların içinde yer alan, lafızcı-şekilci gelenekçi zihniyete sahip
olan zümreler 1980 sonrasında Suud destekli Selefî hareketlere zemin
hazırlayacak söylemlere sahiplerdir. Bunların, Kütübü Sitte üzerinden
sünnete ve hadise yönelik vurgusu, bu rivayetlerle ilgili en küçük eleştiriye bile tahammül edemeyen, çoğu kere muhataplarının münferit yo-
118 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
rumlarını genelleştirerek onları, sünnet inkârcılığıyla suçlayan bir tavrı
ortaya çıkarmıştır. Bu zümreler, bazı dinî, siyasî ve sosyal argümanları
kullanarak, yaptıklarını kolayca meşrulaştırıp başta devlet uzantısı yapılar olmak üzere kendilerinden olmayanları farklı tonlarda ötekileştirirler. Ehl-i Sünnet olma hakkını da kendilerinde görerek Sünnîlik tanımları
yapan bu zümrelerin eylem alanı medya ve dijital çevrelerdir. Ancak
kendilerine muhalif olanlarla ilgili en hafifi itibarsızlaştırma olarak nitelendirilebilecek tezviratlarını bazı siyasi nüfuz alanlarını kullanarak kimi zaman fiiliyata dönüştürmekten çekinmezler. Bu meyanda Türkiye’deki Selefîliğin oldukça renkli ve farklı boyutlara sahip olduğunu ve
farklı kaynaklardan beslendiğini söylemek gerekir.
Siyasetle hemhâl olan dinî hareketlerin günümüz İslâmî din anlayışına nasıl bir katkı sağlayacaklarını da sorgulamak gerekir. Zira bu hareketler, sosyal hayatta ortaya çıkardıkları problemler kadar kendi geleceklerini de tehlikeye sokan bir sürece girmektedirler. Siyasetin emrine
veya hizmetine verilmiş bilim, üretici olmaktan öte günü kurtaran
pragmatik gayelere matuf olarak yapılanır, verileri evrenseli yakalamaktan öte yerel ve güncele yönelmekten ibarettir. Yenilenemeyen ve üretilmeyen bilgi, zamanla kendini tekrar eden beslendiği gelenekleri kutsayan, kendinin dışındakileri dışlayıcı bir zihniyet üretir. Hâlbuki yenilenmeye açık doğru bilgi, insaf ölçüleri çerçevesinde sadece Müslümanlara değil bütün insanlara ve insanlığa hitap ederek onların önünü açıp
aydınlığa ulaşmalarını sağlayacaktır.
Kaynaklar
Akgündüz. Said Nuri-Zübeyir Bulut. “Akaidden Fıkha: Hanefî Fıkıh Kitaplarında Elfâz-ı Küfür”. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi 6/2
(2017), 897-920.
Baz, İbrahim. “Dinde Tasfiyeci Zihniyetin 17. Yüzyıldaki Temsilcisi: Kadızâdeliler”. Sahn-ı Semân’dan Dârulfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası
(Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) - XVII.Yüzyıl. 413-430. İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, 2017.
el-Bezzâzî, Hafizuddin Muhammed b. Muhammed b. Şihâb el-Harizmî.
Menâkıbu Ebî Hanîfe (Beyrut: Dârü'l-Kitâbi'l-Arabi, 1981.
Osmanlı’da Kadızâdelilerin Şiddetine Dair Bir Zihniyet Analizi Denemesi ▪ 119
Birgivi, Mehmed b. Pîr Ali. et-Tarîkat-i Muhammediyye fî Sîreti’lAhmediyye. İstanbul: y.y., 1260/1844; çev. Muhammed Taha. İstanbul: Muallim Neşriyat 2013.
Birgivî, Mehmed b. Pîr Ali. Vasiyetnâme, Kadızâde Şerhi, (İstanbul: Bedir
Yayınları, 1970).
Çavuşoğlu, Semiramis. “Kadızâdeliler”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 24/100-102. İstanbul: TDV Yayınları 2001.
Ceyhan, Semih. “Zühd”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 44/530.
İstanbul: TDV Yayınları, 2013.
Cürcânî, S. Şerif Ta‘rifât. Tasavvuf Istılahları. çev. A. Mecdî Tolun. İstanbul:
Litera Yayıncılık, 2014.
Durmuş, Ali. Osmanlı Hanefîlerinin Hanefîliğe Eleştirisi Kadızâdeliler Hareketi. (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021.
Durmuş, Ali. “Kadızâdeliler ile Halvetîler Arasında Semâ-Deverân Tartışmaları ve Kadızâdelilerin Deverân Aleyhtarlığının Altında Yatan Sebeplerin Mezhebî-Tasavvufî Aidiyetleri Açısından Analizi”. Kalemname 6/11
(2021), 34-64.
Durmuş, Ali. Akhisarlı Bir Osmanlı Âlimi Ahmed-i Rûmî ve Akâid Risâlesi.
Ankara: İKSAD Yayınları, 2022.
Durmuş, Ali. “Üstüvânî Mehmed Efendi’nin Bilinmeyen Risâlesi Akâid
Kitabı ve Tahlili Transkripsiyon Değerlendirme”. İlahiyat Alanında Uluslararası Araştırmalar III, ed. Emrullah Fatiş. Konya, Eğitim Yayınevi, 2022.
Demir, Abdullah. “Farklı Ebû Hanîfe Tasavvurları: Fakih ve Mütekellim
Hanefîler Örneği”. IV. Uluslararası Şeyh Şa’bân-ı Velî Sempozyumu. Ed. Cengiz
Çuhadar vd. 1/643-658. Kastamonu: Kastamonu Üniversitesi, 2017.
İzutsu, Toshihiko. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı. çev. Selahattin Ayaz.
İstanbul: Pınar Yayınları, 1984.
Kalaycı, Mehmet. “Birgivî Mirasının Toplumsal ve Metinsel Taşıyıcıları:
Kadızâdeliler ve Etrafındaki Ulema”. Sahn-ı Semân’dan Dârulfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası (Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) - XVII. Yüzyıl.
431-455. İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, 2017.
Kalaycı, Mehmet. “Kadızâdeliler-Halvetîler Geriliminin Odağında Bir
İsim: Sünbül Sinân el-Amâsî ve er-Risâletü’t-Tahkîkiyye Adlı Eseri”. Ulusla-
120 ▪ Mehmet Saffet Sarıkaya
rarası Amasya Âlimleri Sempozyumu Bildiriler Kitabı, I/601-611. Amasya:
Amasya Üniversitesi Yayınları, 2017.
Kâtip Çelebi. Mîzanü’l-hakk fî ihtiyâri’l-ahakk. haz. O. Şaik Gökyay. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1972.
Kılavuz, Ahmet Saim. “Elfâz-ı Küfür”. 11/27-28. Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: TDV Yayınları 1995.
el-Kureşî, Ebû Muhammed Muhyiddîn Abdülkādir b. Muhammed b.
Muhammed. el-Cevâhiru’l-Muziyye fî Tabakâti’l-Hanefiyye. nşr. A. Muhammed
el-Hulv. 2. Baskı, Riyad: Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, 1993.
Kuzey, Muharrem. “Osmanlı’da Elfâz-ı Küfür Literatürü ve Önemli Eserler”. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi. 14/27 (2016), 203-231.
Naîmâ, Mustafa Efendi. Tarîh-i Na‘îmâ. 1-4. haz. Mehmet İpşirli. Ankara:
TTK Yayınları, 2007.
Nesefî, Necmuddin Ömer b. Muhammed. el-Kand fî Zikri Ulemâi Semerkand. thk. Yusuf el-Hâdî. Tahran: Âyine-i Mirâs, 1999.
Özen, Şükrü. “IV/X. Yüzyılda Mâverâünnehir’de Ehl-i Sünnet Mücadelesi”. İslâm Araştırmaları Dergisi. 9 (2003), 49-85.
Sarıkaya, Mehmet Saffet. “Hanefî Zühd Geleneğinin Temsilcisi Olarak
İmam Birgivî”. Balıkesirli Bir İslâm Âlimi: İmam Birgivî. I/332-359. Balıkesir:
Büyükşehir Yayınları, 2021.
Sarıkaya, Yaşar. “Osmanlı Medreselerinin Gerilemesi Meselesi: Eleştirel
Bir Değerlendirme Denemesi”. İslâm Araştırmaları Dergisi. 3 (1999), 23-39.
Solakzâde, Mehmed Hemdemi Çelebi. Solak-zâde Tarihi. 1-2. haz. Vahit
Çabuk. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1989.
Şahin, Haşim. Dervişler, Fakihler, Gaziler Erken Dönem Osmanlı Döneminde Dinî Zümreler (1300-1400). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı. Ankara:
Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Osmanlı Tarihi. 1-9. Beşinci baskı. Ankara:
Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.
Yüksel, Emrullah. Mehmed Birgivî’nin Dinî ve Siyasî Görüşleri. Ankara:
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2011.
OSMANLI'DA TİPİK BİR HANEFÎ-MÂTURİDÎ ÂLİM ÖRNEĞİ:
LALE DEVRİ FETVÂ EMİNİ MEHMED FIKHÎ EL-AYNÎ
(ö.1147/1735)
Osman ŞAHİN1
Giriş
Bu araştırma Osmanlı’nın tarihinde şatafatı ve alayişiyle iz bırakan
Lale Devri’nde üstlendiği fetvâ eminliği yanında fetva alanında birçok
resmi kademede görev yapan Mehmet Fıkhî el-Aynî’nin fıkıhta Hanefîliği, akaidde ise Mâtürîdîliği temsil edip etmediğini tespit etmeyi
konu edinmektedir. Bu itibarla bu çalışma daha önce hayatı, ilmi kişiliği
ve eserlerinin tanıtılmasını içeren bir çalışmamız2 yanında iki risalesini
tahkikli neşre muvaffak olduğumuz3 Fıkhî Efendi’yi yeni bir bakışla ele
almaktadır. Burada belirtmek gerekir ki bu vesileyle çalışma hem Fıkhî
Efendi’nin hayatına dair yeni bulgu ve bazı düzeltmeleri içermekte hem
de daha önce görmediğimiz yeni bir eserine yer vermektedir. Çalışma
araştırma amacına uygun olarak Mehmed Fıkhî Efendi’nin aşağıda kısa
kısa tanıtılan eserleri üzerinden görüşlerinin ve görüşlerinde kullandığı
1 Prof. Dr., Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, osahin@omu.edu.tr.
2 Osman Şahin, “Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî Efendi’nin (1147/1735) Hayatı ve Eserleri”, Diyanet İlmi Dergi, 2008, cilt: XLIV, sayı: 3, 129-142.
3 Mehmed Fıkhî el-Aynî, Risâle fî Edebi’l-Müftî, Dirase ve thk. Osman Şahin, İstanbul, İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2018; Osman Şahin, “Risâle fî Hükmi’tTütün ve’l-Kahve li-Muhammed Fıkhî el-Aynî el-Hanefî Emînü’l-Fetvâ (Dirâse ve
Tahkîk)”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2018, sayı: 31, 697-714.
122 ▪ Osman Şahin
usul ve kaynaklarının analiz edilmesiyle gerçekleştirilecektir. Bundan önce Fıkhî Efendi’nin hayatını ve ilmi yönünü ele almak uygun olacaktır.
Mehmed Fıkhî el-Aynî’nin Hayatı
Tam adı Ebu’l-Feyz Mehmed Fıkhî el-Aynî olup,4
lakabından anlaşılacağı üzere Ayntab doğumludur. “Fıkhî” lakabını fıkıhla çok haşır-neşir
olduğu için almıştır.5
İlk defa yirmili yaşa gelmeden 1104 tarihinde telif
ettiği “Ahvâlü’l-müftî” adlı ilk risalesinde kullandığı ve 1107 tarihli şahsi
mühründe de görülen bu lakabı daha genç yaşlarında Ayntab’da müftü
yardımcılığı yaptığı sırada alması takdire şayandır. Ayrıca üç risalesinde
“Ebu’l-feyz” lakabına da rastlanmıştır. Bu risalelerden biri 14 Ramazan
1123 tarihli “Menâtü’n-Necâ fî Ahkâmi’l-İstincâ” adlı risalesidir. Bundan
önce Fıkhî Efendi “Feyzu’l-hayy fî ahkâmi’l-keyy” adıyla taharet bahsinde
önemli bir risale kaleme almıştır. Buna göre kanaatimizce “Ebu’l-feyz” lakabını “Feyzu’l-hayy” adlı risalenin sahibi manasında kullanmış olabilir.
Fıkhî Efendi’nin ilmi alt yapısını doğum yeri olan Ayntab’da sağladığı
anlaşılmaktadır. Bunu hem el-Ecvibetü’l-kania adlı fetva mecmuasındaki
bir fetvasından Hicri 1100’lerden sonra Ayıntab’da fetvâ vermeye yetkili
olan bir müftüye, genç yaşta fetvâ hizmeti verdiği bilgisinden,6 hem de
1104/1693 tarihinde yirmili yaşa gelmeden müftü yardımcılığı yaparken
telif ettiği “Ahvâlü’l-müftî” adlı risalesinin girişindeki notundan anlamaktayız.
7 Bundan sonra onun 1108/1696 yılında Recep ayının sonlarında İs4 Fıkhî Efendi’nin tam ismi sadece şu üç risalede yer almaktadır: Mehmed Fıkhî elAynî, Menâtü’n-Necâ fî Ahkâmi’l-İstincâ, Beyazıt Kütüphanesi, no:7905/5, vr.62/a107/b, vr.62/b; a.mlf., Tecdidü’l-İman, Süleymaniye Kütüphanesi, Antalya/Tekelioğlu, no:821/4, vr.281/a-281/b, vr.281/a; a.mlf., Ta’dîlü’l-medâric fî Beyani
Tasavvufi’l-hakka, Süleymaniye Kütüphanesi, Pertev Paşa, no:604/8, vr.54-141.
5 M. Vâmık Şükrü Altınbaş, “Fetva Eminleri (Mehmed Fıkhî Efendi)”, DİD, cilt: 7, sayı:
77, Ekim, 1968, 252.
6 Emine Arslan, Nükullu Fetva Mecmuaları ve Mehmet Fıkhi el-Ayni'nin "Ecvibetü'l
Kania an Esileti'l-Vakıa" Adlı Eserinin Bunlar Arasındaki Yeri, Marmara Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul, 2010, 133.
7 Mehmed Fıkhî el-Aynî, Risâle fî Beyâni Mâ Yete‘allaku bi-Ahvâli’l-Müftî, Mısır:
Dâru’l-Kütübi’l-Kavmiyye, Fıkh Teymûr, no:198, vr.1/b. Ayrıca bk. A.mlf., Risâle fî
Edebi’l-Müftî, 47.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 123
tanbul’da telif ettiğini belirttiği İzhâru’l-inâye adlı risalesine göre de 1107
sonlarında veya 1108’in başlarında İstanbul’a geldiğini öğrenmekteyiz.8
İstanbul’a geldikten sonra ordu kadılığında yardımcılık görevi yaptığı
bilinen9 Fıkhî Efendi, 14 Rebîu’l-âhır 1112 tarihli ve arkası yukarıda geçen şahsî mührüyle mühürlenmiş resmî evraktan anlaşıldığına göre bir
müddet Belgrad nâibliği (Kaymakam vekilliği) de yapmıştır.10 Daha sonra
Keşfî Osman Efendi Medresesi’nde müderrislik yapmış, buradan 4 Muharrem 1127/1715’de azl edilmiştir.11 Bu süre içerisinde Zilkade
1114/1703 tarihinde Feyzu’l-hay fî Ahkâmi’l-key adlı risalesini, 1123/1711
yılında Menatu’n-necâ fî Ahkâmi’l-İstincâ adlı risalesini telif etmiştir. Ardından Fıkhî Efendi’nin Fetvâhane’de görevlendirildiği görülmektedir.
Fıkhî Efendi bu görevini, Edirne’de gerçekleşen bir olay hakkında hocası
Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi (ö.1156/1743)12 nezaretinde fetva müsevvidi olarak hazırladığı 1130/1718 tarihli fetvası ile 1131/1719 tarihli başka bir fetvasında beyan etmektedir.13 Daha sonra 1136/1724’te
Reîsü’l-müsevvidin olan Fıkhî Efendi, Hocası Abdullah Efendi’nin Şeyhülislamlığı döneminde Fetva Emîni Mehmed Selim Efendi’nin
8 Bk. Mehmed Fıkhi el-Aynî, İzhâru’l-inâye, Süleymaniye Kütüphanesi, Serez
no:3924/1, vr.5/b. İatanbul’da telif ettiği eserlerin girişinde “nezîlü Kostantıniyye:
İstanbul’a yerleşen” ifadesini daima kullanır. Bk. Fıkhî, Menâtü’n-Necâ, vr. 62/b; a.
mlf., Feyzu’l-Hayy fî Ahkâmi’l-Keyy, Beyazıt Kütüphanesi, no:7905/10, vr.119/a.
9 Arslan, 134.
10 Belge özeti “Belgrad’da vaki Ferhad Kethüda Camii hitabetinin tevcihine dair
Belgrad Naibi Mehmed Fıkhî Efendi’nin yazdığı balası izn-i hümayunla müveşşah
arz.” şeklindedir. Belgenin arkasında Fıkhî Efendi’nin 1107 tarihli aynı şahsî mührü
bulunmaktadır. Ancak belge tarihi H-04-04-1112 şeklinde belirtilmişse de, Aynî’nin
arzı 14 RA 1112’de yazdığı, 17 RA 1112’de onaylandığı belge üzerindeki yazılardan
okunmaktadır. Bk. BOA., İE.EV., 37-4304
11 Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyiu’l-Fuzalâ, Şeyhî’nin Şaka’ik Zeyli, ed. Derya Örs,
Türkiye Yazma Eserler Kurumu, İstanbul, 2018, 4/3239.
12 Bk. Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü'l-Ârifîn Esmâu'l-Müellifîn ve Asâru'lMusannifîn, İstanbul, 1955, 1/482; M. Tahir Bursalı, Osmanlı Müellifleri, İstanbul,
1333, 1/363; Ahmet Özel, Hanefî Fıkıh Âlimleri, Ankara, 1990, 143; Murat Akgündüz, Osmanlı Devletinde Şeyhülislamlık, Beyan Yay., İstanbul, 2002, 96-99.
13 Fıkhî, el-Ecvibetü’l-kânia an es’ileti’l-vâkıa, vr.33/a (Hamiş); 45/a (Hamiş); Arslan,
135.
124 ▪ Osman Şahin
1138/1725’te vefatının ardından Fetvâ Emînliği görevine getirilmiştir.14 Bu
görevde 1140/1727’de de bulunduğu kendi notlarında görülmektedir.15
Bu dönem aynı zamanda Osmanlı tarihinde kayda geçen Lâle Devri’ne
(M.1718-1730) denk gelmektedir.16 Ancak daha sonra yeniden müderrislik
görevi yapmaya devam ettiği anlaşılan Fıkhî Efendi, 1143/1731’te bu görevinden alınarak İzmir kadılığına (Mahreç Mevleviyeti) getirilmiştir.17
Kural gereği burada bir yıl kadar görev yaptıktan sonra ayrılıp
1144/1732’de Şeyhulislam Dâmadzâde Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi
(ö.1154/1741)18 zamanında da tekrar Fetvâ Emînliğine getirilmiştir.19 Bir
ara Galata kadılığı (Mahreç Mevleviyeti) yaptığı da belirtilen Fıkhî Efendi’nin bu görevine ait belirli bir tarih gösterilmemişse20 de İstanbul’daki
görevleri sırasında bu görevi üstlendiği düşünülmektedir. Gençliğinden
ömrünün sonuna kadar Hanefî fıkhı ile yoğrulan Fıkhî Efendi 1147/1735
yılında vefat etmiştir.21
Mehmed Fıkhî el-Aynî’nin Hanefîlik ve Mâtürîdîliği Temsil Kabiliyeti
Fıkhî Efendi ilmî bakımdan, başta doğduğu memleketi Ayntab’da ilk
eğitimini almış, bunun üzerine orada müftü yardımcılığı yaparak fıkıh
14 Şeyhî Mehmed Efendi, 4/3164; Altınbaş, 252.
15 Bk. Fıkhî, Ecvibetü’l-Kânia an Es’ileti’l-Vâkıa, İstanbul Müftülüğü (Meşihat) Kütüphanesi, no:176, vr.4/a (CD kaydından).
16 Detay için bk. Abdülkadir Özcan, “Lâle Devri”, DİA., Ankara, 2003, 27/81-84; Arslan, 116-127.
17 Bk. Fıkhî, Ecvibetü’l-Kânia, vr. 115/b (CD kaydından); Şeyhî Mehmed Efendi,
4/3387. Mevleviyet muhtevası ve dereceleri hk. bk. Fahri Unan, “Mevleviyet”, DİA.,
Ankara, 2004, 29/467-468. Ancak Osmanlı arşivindeki bir belgede 29 şevvel 1142
tarihinde İzmir Kadılığına tevcih edildiği belirtilmektedir. Bk. BOA., AE.SAMD.III,
231-22167. Belge özeti “… İzmir kazası Kadılığı’nın Fetva Emini Fıkhî Mehmed Efendi’ye tevcihi” şeklindedir.
18 Hakkında geniş bilgi için bk. Abdulkadir Altunsu, Osmanlı Şeyhülislamları, Ankara, 1972, 121-122.
19 Altınbaş, 252.
20 Mehmed Süreyyâ, Sicilli Osmânî, (Eski yazıdan aktaran Seyyit Ali Kahraman), Tarih Vakfı Yurt Yayınları 30, 3/996; Altınbaş, 252.
21 Mehmed Fıkhî el-Aynî, Risâle fî Edebi’l-Müftî, (Dirâse kısmı), 18; Arslan, 132-137.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 125
ve fetva alanında tecrübesini geliştirmiş, bu sayede en az altmış civarındaki fıkhi kaynaktan yararlanarak sistematik olarak Edebü’l-müfti adlı risalesini telif edecek seviyeye kadar ilmi birikimini ilerletmiştir.22 Daha
sonra yirmili yaşlarında İstanbul’a gelmiş Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi başta olmak üzere yaşadığı devrin âlimlerinden ders almıştır.23 Kendi ifadesiyle Abdullah Efendi’den -özellikle iftâ faaliyeti
konusunda- çok istifade etmiştir.24
Biyografisinde görüldüğü üzere, Fıkhî Efendi fetva ve fıkıh alanında
Hanefî mezhebine tabi Osmanlı Devleti’nin payitahtında müftü yardımcılığı, ordu kadısı yardımcılığı, nâiblik (kaymakam vekilliği), müderrislik, Fetvahane mensubu olarak fetva müsevvidliği, başmüsevvidlik ve nihayet fetvâ
eminliği görevlerini icrâ etmiştir. Bunların yanında İzmir ve Galata’da
Mevleviyet (Bölge Kadılığı) görevinde de bulunarak fıkıh alanında –
Şeyhülislamlık hariç- hemen her kademede yer almıştır. Aşağıda değinileceği gibi Edebü’l-müfti adlı risalesi başta olmak üzere, Hanefî mezhebi
görüş ve ilkelerine bağlı kalarak telif ettiği hemen her risalesinde mezhepte muteber onlarca fıkıh ve usul kitabından istifade etmesi, görüş ve
fetvalarını mezhepte muteber kurallara dayandırması onun Osmanlı ilim
tarihinde sadece kendine mahsus olan “Fıkhî” unvanını hak etmiş olması
yanında Hanefî mezhebinin önemli bir temsilcisi olduğunu gösterir.
Bu değerlendirmeye ilave olarak Mehmed Fıkhî el-Aynî’nin Hanefîlik
ve Mâtürîdîliği temsil kabiliyetini, telif ettiği eserlerinden incelemek yerinde olacaktır.
22 Bu risaleden üç yıl önce taslak mahiyetinde “Ahvalu’l-müfti” adlı risalesini telif
ettiği yukarıda geçmişti.
23 Altınbaş, 252.
24 Yenişehirli Abdullah Efendi, Behcetü’l-Fetâvâ, (Der. Mehmed Fıkhî el-Aynî),
Dâru’t-Tıbâati’l-Âmire, 1266H, 1; Altınbaş, 252.
126 ▪ Osman Şahin
Telif Ettiği Fıkhî Eserlerde Hanefîliğe Bağlılığı ve Fıkıh Bilgisini
Yetkinlikle Kullanması
Fıkhî Efendi’nin bu alandaki eserleri fetva adabı, fetvalar, fıkıh risaleleri ve reddiyeler şeklinde çeşitlilik göstermektedir.25
Risâle fî Beyâni Mâ Yete‘allaku bi-Ahvâli’l-Müftî
Bu risale Fıkhî Efendi’nin doğduğu yer olan
Ayntab’da 1104/1692 tarihinde telif ettiği ilk eseridir. Risânin mukaddimesinde müellifin adı bulunmasına rağmen eserin ismi nüshanın başında
ve mukaddimesinde yer almamaktadır. Müellif,
bu isimsiz eseri –resimde görüldüğü üzere- kendi nüshasından mukabele edip “hâzihî risale fî beyani mâ yeteallaku bi-Ahvâli’l-müftî” adını kaydederek 1107 tarihli şahsi mührüyle onaylamıştır.
Bu risalenin hitam kaydında müellif yirmi yaşından gün almadığını belirtir. Aynî, kendi kütüphanesindeki kitaplardan derlediğini vurguladığı risâlenin mukaddimesinde, fakihlerin eserlerinde müftüde bulunması gereken şartlardan söz
ettiklerini ancak, bu alanda yapılmış açıklamaların bütününü bir araya
toplayan bir esere rastlamadığını, risâlesini bu amaca yönelik olarak telif
ettiğini ifade etmiştir. Risâle müellifin genç yaşta fetva işiyle uğraşırken
Hanefî mezhebinde fetvâ adabı alanında dağınık bilgileri toplaması bakımından önem arz etmektedir. Bu risalenin Mısır Millet Kütüphanesi,
25 Fıkhî Efendi’nin bu kısımda sayılan eserleri dışında İstanbul’a gelmeden önce
Ayntab’da telif ettiği “Cevâbu suâl fî mâ izâ kâle’r-raculü aleyye’t-talâk” isimli iki
sayfalık risalesi var (el-Ecvibeü’l-kânia, vr.25/a) ise de Fıkhî Efendi’nin adının geçtiği
herhangi bir nüshanına ulaşılamamaıştır. Ancak müellifin el-Ecvibe’si üzerine Doktora yapan Emine Arslan Nuruosmaniye Kütüphanesi, no:1934/9, vr.179/b180/b’de Halep Müftüsü Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Bilal elHanefî adına kayıtlı olan ve içeriği örtüşen risalenin ona ait olabileceğini düşünmektedir. Arslan, 133-134. Ne var ki ilgili kayıtlarda fetva sahibine “Müfti’ssakaleyn”, “müfti’l-ferikayn” gibi üst düzey ilmî-manevî rütbeler verilmesi ileri yaşlarda ilmini kanıtlamış bir alimi ihsah etmektedir.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 127
Fıkıh Teymur Bölümü 198 numarada kayıtlı bir nüshası bulunmaktadır.26
Risâle fî Edebi’l-Müftî
Bu eser müellifin yukarıda adı geçen Ahvâlü’l-Müftî adlı risâlesini tadil ederek zenginleştirdiği 1107/1695 yılı Zilhicce ayının ortalarında tamamladığı fetva adabına dair kapsamlı bir risaledir.27
Müellif risaleyi, eserin girişinde müftü yardımcılığı yaptığı sırada fetva hazırlarken ihtiyaç duyduğu fetva adabına dair bilgilerin dağınık olduğu ve o konuda müstakil bir eser bulunmadığı gerekçesiyle, muteber
Hanefî kaynaklarındaki ilgili bilgileri derleyerek yazdığını açıklamıştır.
Yedi bölümden oluşan risalede, sırayla fetvanın önemi/dindeki yeri
ile fetva vermenin hükmü ve fetva ehliyeti; müftü olmanın şartları ile içtihadın tanımı ve şartları, ayrıca müftülerin mesleki ve ahlaki vasıfları;
fetva alametleri; hükmü bilindiği halde kendisiyle fetva verilemeyecek
konular; kendisiyle fetva verilmeyen terk edilmiş görüşler; müftünün
işareti ve yazısı ile amel, ayrıca müftünün geçimi sadedinde ücret, hediye, rüşvet ve maaş konuları ile son olarak tamamlayıcı nitelikte fetva
adabına ait çeşitli konulara yer verilmiştir.
Müellif, mezhepte yerleşik fetvâ âdâbına sıkı bağlılığı gözlenen bu
eserinde daha önce görmediğini belirttiği meselelerde benzer meselelerden çıkarım (tahriç) yaparak çözümlemeyi de ihmal etmemiştir. Ayrıca o
bu risalesinde kaynak göstermeyi bilgi aşırmadan (intihal) korunma ve
ilimleri ihya etme olarak nitelemiş, kendisi bu küçük risalede altmış civarında esere atıfta bulunmuştur.28 Ayrıca bu risalenin çeşitli meseleler
26 Ayrıca bk. Pehlül Düzenli, “Osmanlı Fetvasında "Muteber Kaynak" ve ‘Müfta Bih
Mesele’ Problemi”. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi 11/22 (Şubat 2017), 9-78.
27 Eserin tespit edebildiğimiz kadarıyla Süleymâniye Kütüphanesi, Serez, 3924/2,
vr.7/b-25/a; Atıf Efendi Kütüphanesi Eki 13; Çorum Hasan Paşa Kütüphanesi,
no:1705, 1/b-17/a ve no:5431/1, 1/b-16/b kayıtlı dört nüshası bulunmaktadır. Eser
tarafımızdan kaynaklarıyla beraber tahkik edilerek yayınlanmıştır. Bk. Mehmed
Fıkhî el-Aynî, Risâle fî edebi’l-müftî, thk. Osman Şahin, İstanbul: İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2018.
28 Mehmed Fıkhî el-Aynî, Risâle fî Edebi’l-Müftî, 33-36. 47.
128 ▪ Osman Şahin
bölümünde “fıkhî alanda hata ihtimali taşımakla beraber kendi mezhebinin doğru olduğu, muhaliflerinin mezhebinin ise doğru olma ihtimali
taşımakla birlikte hatalı olduğu; akaid konusuna gelince kendi akaidinin
hak, hasım olduklarının akaidinin ise batıl olduğu”, ayrıca “kendi mezhebini hak ve doğru görerek ona tutunmanın (salabet) vacip olduğunu,
ama diğer mezhep sahiplerine karşı cahillik edip kaba davranışlar göstermenin (taassub) caiz olmadığını” vurgular29 ve diğer eserlerinde de
açıkça görüleceği üzere bu ilkeye uygun hareket eder.
Bu risale, Hanefî fıkhı açısından müellifin yaşadığı devrin Fetvâ
Âdâbına ve Fetvâ Kurumunun işleyişine ışık tutması bakımından önem
arz etmektedir.
İzhâru’l-İnâye fî Ahkâmi’s-Sikâye
Bu risale “Edebü’l-müfti”den sonra İstanbul’da 1108/1696 yılı Recep
ayının sonlarında, yazın serinlemek için insanların içmesi amacıyla vakıf
gelirlerinden kar satın alınarak su soğutmak suretiyle mescid ve yol kenarlarına konulan sebil çeşmelerden zengin kimselerin içemeyecekleri
iddiasına reddiye olarak yazılan kısa bir eserdir.30
Mehmef Fıkhî Efendi, zenginlerin sebil sularından içemeyeceğine
dair fetva verenlerin yaş-kuru demeden buldukları her türlü işe yaramaz
bilgilere dayandıklarını, müçtehitlik iddiasında bulunanları “zamanımızda sağını solundan ayırt etmekten aciz olduğu halde sözleri tahrif ederek içtihat
iddiasında bulunan kimseler çoğaldı”
31 şeklinde ağır ifadelerle eleştirerek,
Hanefî kaynaklarında genel olarak su vakfında zengin fakir ayrımının
yapılmadığını, vakıf konularında dayanılması gerekenin esasın örf ol29 Mehmed Fıkhî el-Aynî, Risâle fî Edebi’l-Müftî, 109 ,110.
30 Nüshaları için bk. Süleymaniye Kütüphanesi, Serez, no:3924/1, vr.3/b-5/b; Süleymaniye Kütüphanesi, Antalya-Tekelioğlu no: 821/2, vr.278/a-279/a; Beyazıt Kütüphanesi, no: B7905/7, vr.111/b-114/a. Ayrıca Çorum Hasan Paşa Kütüphanesi’nde üç nüshası bulunan risâle, Ebû Yâsir Muhammed Hüseyn ed-Dimyâtî tarafından yayına hazırlanan Fıkhi Efendi Risaleleri kapsamında neşredilmiştir. Bk.
Ebu’l-Feyz Muhammed Fıkhî el-Aynî el-Hanefî, “İzhâru’l-İnâye fî Ahkâmi’s-Sikâye”,
Mecmuu Rasâli’l-Aynî el-Hanefî, Dâru İbni’l-Kayyım/Dâru İbn Affân, 2018.
31 Fıkhî Efendi, Ahkamü’s-sikaye, Süleymaniye Kütüphanesi, Serez, 3924/1, vr.3/b.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 129
duğunu, zaten vakfedenlerin de örfen herkesin yararlanmasını istediğini, üstelik insanların yanında su taşıması söz konusu olmadığı için herkesin bu tür hizmetlere muhtaç olduğunu belirtmiş ve tedavüldeki temel Hanefî kaynaklara atıflar yaparak görüşünü temellendirmeye çalışmıştır. Ancak müellif, bir yasaktan söz edilecekse, bunun o tür çeşmelerden sadece sebilin amacı dışına çıkarak abdest alınması, hayvan sulanması ve su soğutmak için tutulan buzların eve götürülmesi için söz
konusu olduğunu belirterek, fıkha vukufiyetini göstermekte, aynı zamanda Hanefî usulünde geçerli olan örf kuralını usul açısından yerli yerine kullanmaktadır.
Feyzu’l-Hayy fî Ahkâmi’l-Keyy
1114/1702’de İstanbul’da telif edilen bu risale, bir çeşit vereme benzeyen akıntılı ve ağrılı/sancılı çeşme hastalığında akıntılı yaranın dağlandıktan sonra üzerine sarılan nohut tozunun yavaş yavaş bu toz ile akıntının emildiği dikkate alındığında onun böyle ıslanması durumunda abdestin bozulup bozulmayacağını, bu halde o kişinin özür sahibi olarak
namazının geçerli olup olmayacağını ele almakta olup, Fıkhî Efendi’nin
bu konuda yazdığı ilk eseridir.32
Fıkhî Efendi Osmanlı Devleti’nde bu hastalığın çok yaygınlaştığını,
eğitimli eğitimsiz pek çok kişinin bu tür bir uygulamada Hanefîlikteki
özür hükmünü uyguladıklarını, oysa özürlünün “özrünü bir namaz vakti süresince engellemekten aciz olanlar” olduğunu ve böylece yarası
üzerine yakı bağı takanların özür sahibi olmayacağını açıklar. Çözüm
olarak bu gibi kimselerin tedavi süresince namaz için yakılarını çıkarıp o
kısma zarar vermeden abdest alıp namaz kılmalarının, sonra tekrar bu
bağları bağlamalarının zorluk oluşturmayacağı üzerinde durur. O bu
konuda kişinin özürlü olduğu yönünde fetva verenlerin asıl müftü ol32 Nüshalarına ait tam liste için bk. Arslan, 148 (Dipnot:446). Ayrıca risâle Ebû Yâsir
Muhammed Hüseyn ed-Dimyâtî tarafından yayına hazırlanan Fıkhi Efendi Risaleleri
kapsamında neşredilmiştir. Bk. Ebu’l-Feyz Muhammed Fıkhî el-Aynî el-Hanefî,
“Feyzu’l-Hayy fî Ahkâmi’l-Keyy”, Mecmuu Rasâli’l-Aynî el-Hanefî, Dâru İbni’lKayyım/Dâru İbn Affân, 2018.
130 ▪ Osman Şahin
madıklarını, bu sebeple fetvalarının geçerli olmayacağını ileri sürer. Görüşünün yerinde olduğunu teyit amacıyla kendi zamanında ilmine itibar
edilen Şürünbülâlî (ö.1069/1659) ve Hayreddin er-Remlî’nin
(ö.1081/1671) de aynı görüşte olduğuna atıfta bulunur. Diğer yandan
Fıkhî Efendi, kolaylık olsun diye Şâfiî mezhebini taklit edenlerin bu durumda abdest ve namaz ahkamı bakımından tamamen o mezhebin kurallarına riayet etmesi gerektiğini belirtir.33
Menâtü’n-Necâ fî Ahkâmi’l-İstincâ
Eser Fıkhî Efendi’nin 14 Ramazan 1123/1711 tarihinde İstanbul’da yüz
kadar Hanefî mezhebine ait esere müracaat ederek telif ettiği taharet
hükümlerini konu edinen geniş hacimli bir risaledir.34 Eser Fıkhî Efendi’nin “Ebu’l-Feyz” lakabını kullandığı üç risalesinden biridir.
Yedi babtan oluşan risalede, sırayla istincanın tarifi, rükünleri ve sebepleri; istibra; istincada kullanılan araçlar; taş ve su ile istincanın hükümleri; istinca adabı; istincanın mekruhları ve istinca ile ilgili tamamlayıcı nitelikte değişik konular ele alınmıştır.
Meşayıh-ı Kiram’ın değinmediği konulara da değindiğini vurgulayan
müellif, eserin sonunda beşer olması hasebiyle hatasını gören insaf sahiplerinin o hatayı düzeltmelerini de talep etmektedir.35
Fevâidü’l-Mümahhisa fî Ahkâmi’l-Keyyi’l-Himmasa
Bu risale, yukarıda tanıtılan istincâ adlı risalesine atfı sebebiyle ondan
sonra telif ettiği anlaşılan nohut yakısına dair ikinci eseridir.36 Fıkhî
33 Bk. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, no:916/4, vr.40/b-41/a.
34 Bk. Fıkhî Efendi, Menatü'n-Necâ fî Ahkâmi'l-İstincâ, Süleymaniye Kütüphanesi,
Fatih, no:2178 (104 vr.); Beyazıt Kütüphanesi, no: B7905/5, 62/a-107/b. Risâle, Ebû
Yâsir Muhammed Hüseyn ed-Dimyâtî tarafından yayına hazırlanan Fıkhî Efendi Risaleleri kapsamında neşredilmiştir. Bk. Ebu’l-Feyz Muhammed Fıkhî el-Aynî elHanefî, “Menâtu’n-Necâ fî Ahkâmi’l-İstincâ”, Mecmuu Rasâli’l-Aynî el- Hanefî,
Dâru İbni’l-Kayyım/Dâru İbn Affân, 2018.
35 Fıkhî Efendi, Menatü'n-Necâ fî Ahkâmi'l-İstincâ, Beyazıt Kütüphanesi, no:
B7905/5, 107/b.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 131
Efendi bu risalesini muasırı Abdülganî İbnü’n-Nablusî’nin (ö. 1143/
1731) aynı konudaki iki risalesinde gördüğü bazı hataları37 düzeltmek
amacıyla kaleme almıştır. İbnü’n-Nablusî’ye göre yakı tedavisinde bulunanlar yarasından çıkan akıntı sebebiyle özür sahibi olup abdest ve namazlarında buna göre hareket etmeleri gerekir.38 Buna reddiyede bulunan Fıkhî Efendi bu eserini elliye yakın muteber kaynaktan tarayarak,
ayrıca “Feyzu’l-hayy” adlı eserinde değinmediği bazı hususları da ekleyerek telif etmiştir. Müellif, başında şiddetli acı sebebiyle meshin zarar
vermesi halinde abdest alırken başa mesh farziyeti düşen kişinin durumunu, yakısını çıkarması halinde benzer acı duyan kişinin yakısını tutması halinde bir vakit boyunca akıntısı devam eden kişiye kıyas ederek
benzer şekilde özür sahibi olacağını ileri süren İbnü’n-Nablusî’nin kıyasının büyük bir hata ve batıl bir kıyas olduğunu ve bunun fıkıhtan nasibi
olanlara gizli kalmayacağını belirterek, esas kıyasın hacamat ile derisine
çizik atılmış ve kanı bir süre akan (müftesıd) ile yapılması gerektiğini,
Hanefî mezhebi meşayihinin da bu gibileri özürlü saymadığını ifade
eder.39 Fıkhî Efendi diğer risalelerindeki eleştiri dozunu daha da artırarak İbnü’n-Nablusî’yi cahil köylü, ahmak, dengesiz, kaba, gayri medeni
vb. ifadelerle itham eder. Burada Fıkhî Efendi esasen mezhep kurallarını
ve mezhebin saygınlığını fetvaya ehil olmadığını düşündüğü kişilerden
korumaya çalışmış görünüyorsa da Emine Arslan’ın da haklı olarak belirtiği gibi bu ifadeler risalenin ilmi değerine halel getirmektedir.40
36 Bk. Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi, 251/6, vr.37/b; Serez, 3924/3,
vr.25/b-26/a; Beyazıd Devlet Kütüphanesi, no: B7905/12, vr.143-156. Risaleyi Fedâ
Mohammad Öztürk ile birlikte tahkik ederek yayına hazırlamış bulunmaktayız.
37 Bk. Abdulgani İbnü’n-Nablusî, el-Mekasıdü’l-mümehhasa fî Beyani Keyyi’lhimmasa, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Efendi, no:251/2 (8b-12a); a.mlf., elEbhâsü’l-muhallas fî Hükmi Keyyi’l-himmasa, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid
Efendi, no:251/3 (13b-16b).
38 Abdülganî İbnü’n-Nablusî, el-Ebhâsü’l-muhallas fî Hükmi Keyyi’l-himmasa,
vr.15a-16b.
39 Mehmed Fıkhî el-Aynî, Fevâidü’l-Mümahhisa fî Ahkâmi’l-Keyyi’l-Himmasa, Beyazıd Devlet Kütüphanesi, no: B7905/12, vr.147/b.
40 Arslan, 152.
132 ▪ Osman Şahin
Hâzâ Tahrîrun fî Hâdisetin
Bu kısa risale, vakfedilmiş bir miktar paranın mülkiyetine sahip olduğu ve aynı zamanda mütevellisi/yöneticisi olduğu konusunda çelişkili
ifadeler kullanan kimsenin davasının ele alınıp alınamayacağı konusunu
inceleyip, söz konusu çelişkinin giderilebilir/yorumlanabilir olması dolayısıyla davanın ele alınabileceği belirtilen tahkikli bir fetva örneğidir.
Fetvanın sonunda ise Fıkhî Efendi konuyla ilgili ashabın kitaplarında
açık ibareler bulunmamakla birlikte onlardaki sahih nakillerin bu meseleye dair emsal senaryolar çıkarmaya yeterli olacağını belirterek41 fıkıh
alanındaki yetkinliğini gözler önüne sermektedir.
Risâletü’d-Duhâniyye
Eser, sigaranın hellallığını ve/veya kahvenin caiz olmayacağını savunanlara karşı reddiye olarak yazılan bir risaledir.42 Bu risalede beyan edildiğine göre sigaranın hükmü bağlamında, zamanın fakihlerinden kimileri
aslî ibaha kuralını işleterek tütüne cevaz verirken, kimileri de basur, nezle vb. hastalıklara karşı faydalı olduğu için caiz görmüşlerdir. Bu görüşleri bazı zayıf akıllı kimselerin verdiği fetvalar olarak görüp reddeden
Fıkhî Efendi, öncelikle Fıkıh Usulünde “Eşyada asıl olan mübah olma” kaidesini Hanefî usul ve furu kaynaklarından irdelemiş, ardından sigaranın
helal olduğunu savunanlara karşı, konunun sağlıkla ilgili olduğu, dola41 Bk. Mehmed Fıkhî el-Aynî, Hâzâ Tahrîrun fî Hâdisetin, Süleymaniye Kütüphanesi
Serez, 3924/3, vr. 25/b-26/a.
42 Bk. Fıkhî Efendi, Risâletü’d-duhân, Süleymaniye Kütüphanesi, Antalya-Tekelioğlu
821/2, vr.278/a-279/a. Risâle Ebû Yâsir Muhammed Hüseyn ed-Dimyâtî tarafından
yayına hazırlanan Fıkhi Efendi Risaleleri kapsamında neşredilmiştir. Bk. Ebu’l-Feyz
Muhammed Fıkhî el-Aynî el-Hanefî, “Risâle fî Hükmi’t-tütün ve’l-Kahve”, Mecmuu
Rasâli’l-Aynî el-Hanefî, Dâru İbni’l-Kayyım/Dâru İbn Affân, 2018. Ayrıca tarafımızdan da tahkik edilerek neşredilmiştir. Osman Şahin, “Risâle fî Hükmi’t-Tütün ve’lKahve li-Muhammed Fıkhî el-Aynî el-Hanefî Emînü’l-Fetvâ (Dirâse ve
Tahkîk)”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2018, sayı: 31, 697-714. Başka bir değerlendirme için bk. Kaşif Hamdi Okur, 17. Yüzyıl Osmanlı Fıkıhçılarının Nevazile
Yönelik Fıkhî Argümantasyonu (Mehmed Fıkhî el-Aynî ve Risâletü’d-Duhân ve’lKahve Örneği) , Sahn-ı Semân’dan Dârulfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası
(Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) - XVII.Yüzyıl , 2017, 381-393.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 133
yısıyla güvenilir doktorların verdiği bilgilere bakılması gerektiği ve onlara göre ise sağlığa zararlı olduğu (ezâ), ayrıca kötü kokusu bulunduğu
(habes) ve israfa da yol açtığı (seraf) gibi nedenlerle sigaranın haramlığını savunmuştur. Sigaranın mekruh kabul edilmesi halinde bile devamlı kullanılması sebebiyle bunun büyük günah olacağını ileri sürmüştür.
Kahve konusunda ise onun sağlığa zararlı olmaması yanında, sarhoş
edici de olmadığına binaen “eşyada asıl olan mübah olma” kuralına göre
mübah olduğu kanaatine varmıştır. Fıkhî Efendi bu risalesinde bir yandan ayet ve hadisleri, diğer yandan ilgili uzmanları yerinde kaynak olarak değerlendirmesiyle dikkat çekmektedir.
Ecvibetü'l-Kâni’a an Es’ileti'l-Vâkı’a
Eser, müellifin Fetva Eminliği dahil, görev yaptığı değişik ortamlarda
kendisine yöneltilen sorulara verdiği fetvalar ile bunların kaynaklarını
derlediği tamamı Arapça olan 115 varaklık müsvedde bir kitaptır.43 Bu
yüzden kitabın tertibi tamamlanmadığından yazılan ana sayfalar yanında esere eklenen pek çok varak bulunmaktadır. Bu eserin dikkat çekici
özelliklerinden biri yer yer soruların ne zaman hangi görevdeyken sorulduğunun da belirtilmesidir. Ayrıca Fıkhî Efendi’nin aynı konuda fetva veren başka müftiler varsa ve fetvaları ona göre hatalıysa, ilgili fetvanın ekinde onu da cevaplamaya çalıştığı görülmektedir.44 Fetvâ hazırlarken Hanefî mezhebinin muteber kaynaklarına dayanmaya hassasiyet
gösteren Fıkhî Efendi, kaynaklarda açık hüküm bulamadığında ya Me43 Bk. İstanbul Müftülüğü (Meşihat) Kütüphanesi, no:176. Bu eser üzerinde, Emine
Arslan 2010 yılında Marmara Üniversitesi’nde “Nükullu Fetva Mecmuaları ve Mehmet Fıkhi El-Ayni'nin "Ecvibetü'l Kania an Esileti'l-Vakıa" Adlı Eserinin Bunlar Arasındaki Yeri” adıyla Doktora tezi yapmıştır.
44 Mesela üçte birini hayır işlerine harcanmak üzere vasiyet edilen malın nerelere
harcanabileceği sorusuna cevaben köprü veya mescid yapımı ya da öğrencilere
harcanabileceğini belirttikten sonra, Şeyhülislam Zekeriyazâde Yahyâ Efendi’nin
(ö.1054/1644) bu şekilde yapılan vasiyete vasi olan kişinin dilerse bu malı vakfedip
gelirini ücretli okuyuculara harcayabileceği şeklindeki fetvasına karşı çıkarak, bunun ücretli Kur’ân okutma anlamına geleceğini ve caiz olmayacağını savunmuştur.
Bk. Fıkhî, Ecvibetü’l-Kânia, vr. 115/b (CD kaydından).
134 ▪ Osman Şahin
şayıhın kelamının muktezasına göre tahriç yaparak veya kavaid-i fıkhiyyeden yararlanarak yahut meselelere kıyas metodunu kullanarak çözümlemeye çalıştığı dikkat çeker.45
Behcetü’l-Fetâvâ
Eğitiminde çok emeği geçen hocası Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah
Efendi’ye karşı adeta bir teşekkür ifadesi olarak onun fetvalarını derlediği bu eser, çok kıymetli bir fetva hazinesidir.46 Bu eser her ne kadar
müellife ait bir derleme olarak bilinse de, fetvaların kaynaklarının tespiti
onun çalışması olduğu için, Fıkhî Efendi’ye telif ortağı demekte bir sakınca olmayacağını sanırız. Zira o hem bu fetvâların çoğunun ilk veriliş
aşamasında müsevvid, baş müsevvid ve nihayet fetvâ emîni olarak yer
almış hem de kitap haline geldikten sonra, Abdullah Efendi’nin verdiği
yeni fetvâları da ekleyerek eseri tekrar tertip etmiş ve en önemlisi de
fetvâların kaynaklarını Hanefî ulemasının muteber eserlerinden üzerinde her hangi bir tasarrufta bulunmaksızın tespit etmiştir.47 Eser Lâle
Devri’nin kazanımlarından biri olan matbaanın kurulmasına cevaz veren Şeyhülislam Abdullâh Efendi’nin ilgili fetvasını taşıması bakımından
ayrıca önem arz etmektedir.48
Telif Ettiği Akâide Dair Eserlerde Hanefî-Mâtürîdî Çizgisine Bağlılığı ve Alandaki Yetkinliği
Fıkhî Efendi temelde akâide dair eserler de kaleme almıştır. Bunun
yanında tasavvuf ve mezhepler tarihine ait birer risalesi varsa da bunlar
45 Detay ve örnekler için bk. Arslan, 195 vd.
46 Yazma nüshası için bk. Süleymaniye Kütüphanesi, Yahya Tevfik, no:1467. İlk baskısı İstanbul 1266H. yılında cevazına fetva verdiği matbaa yoluyla basılan ilk eserler
arasındadır. (İlgili fetvânın sureti için bk. Diyanet Dergisi, cilt: V, sayı: 5, 113; Altunsu, 118/Dipnot:1) Ayrıca bk. Altunsu, 118; Özel, Hanefî Fıkıh Âlimleri, 143; a. mlf.,
“Behcetü’l-Fetâvâ”, DİA., İstanbul, 1992, V, 346. Eser Klasik Yayınları tarafından
nükulsüz olarak Latin harfleriyle yeniden neşredilmiştir. Bk. Şeyhülislam Yenişehirli
Abdullah Efendi, Behcetü’l-fetava, Ed. Mustafa Demiray, İstanbul, Klasik Yay.,
2011.
47 Arslan, 89.
48 Abdullah Efendi, Behcetü’l-Fetâvâ, 552.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 135
da akâid temelli işlenmiştir. Fıkhî Efendi bu gruba giren risalelerinde yerine göre Hanefî fıkhını ve Hanefî-Mâtürîdî akaidini esas almıştır.
Tecdîdü’l-Îmân
Bu eser Fıkhî Efendi’nin “Ebu’l-Feyz” lakabını kullandığı ikinci risalesi olup, telif tarihi belli değildir.49 İstanbul’da telif edilen bu risalede
halk arasında âdet haline gelmiş olan iman tazeleme konusu fıkıh ve akaid yönünden ele alınmaktadır. İmanı “peygamberin getirdiklerini kalb
ile tasdik ve icmâlî olanları icmâlen tafisilî olanları ise tafsilen dil ile ikrar” şeklinde tarif eden Fıkhî Efendi, Ebu Hanîfe’den böyle nakledildiğini, onun ashabından ve bazı Eş’arîler’den de böyle meşhur olduğunu
belirtir.50 Bu şekilde “kalb ile tasdik” ve “dil ile ikrar” eden kişi mümindir ve imanı uyku, gaflet, bayılma ve ölüm halinde de sabit ve bâkîdir.
Ona göre Ebu Hanîfe ve ashabından kişiyi imandan, ancak imana girdiği
şeyi inkar etmesinin çıkaracağı nakledilmiştir. Bu bağlamda Fıkhî Efendi, halk arasındaki âdet haline gelen iman tazeleme uygulamasının günlük hayattaki bazı hataların imanı gidermiş olabileceği şüphesine dayandığı tespitinden hareketle –şek ile yakîn zâil olmaz kaidesince- bu tür
şüphelerin imanı yok etmeyeceğini savunmuştur. Öte yandan konu ile
ilgili olarak “Sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ eden ve Sâdet-i Hanefiye (Hanefîlerin ileri gelenleri)‘nin imamı olan” diye nitelediği Birgivî’nin (ö.
981/1573) formüle ettiği ve halk arasında yaygınlaşan tevbe cümleleri
arasında geçen “Eğer benden küfür sâdır olduysa tevbe ettim, rucû ettim, dîni İslâm’ı kabul ettim” şeklindeki ifadenin, imandaki bir şüphe gereği olmayıp, sadece ihtiyat olarak söylendiğini vurgulayarak, bunun iman tazelemenin gerekliliğine delil olamayacağını belirtir. O bunu tıpkı cariye
sahibinin ihtiyaten nikahlaması konusuna kıyas eder. İmanda şüphenin
boyutlarını Tâtarhâniye’den naklen “imanında şüphe eden, kafirdir; o da
49 Nüshaları için bk. Süleymaniye Kütüphanesi, Antalya/Tekelioğlu, no:821/4, vr.
281a-281b. Bu nüsha müellif hattıdır. Ayrıca bk. Milli Kütüphane, Adana İl Halk Kütüphanesi Koleksiyonu, no:141/9; Milli Kütüphane Yazmalar Kolleksiyonu,
no:5255/4; Süleymaniye Kütüphanesi, Halet Efendi, no:770/10, vr.244-277.
50 Bk. Süleymaniye Kütüphanesi, Antalya/Tekelioğlu, no:821/4, 281a.
136 ▪ Osman Şahin
tasdik ettiği halde bu tasdikin iman veya küfür olduğunda şüphe etme
halidir”51 şeklinde açıklar. Mezhepte muteber eserlerden biri olan Münyetül-müfti’ye atfen “kalbinde mümin olmadığına dair duygu gelen kişinin buna itikat etmedikçe kafir olmayacağını”, Fetâvâyı Bezzazi’ye atfen
de “salih kimselerin amelini işlediği halde, bir kişinin aklına mümin olmadığı, amellerinin fayda vermeyeceği, çünkü birçok isyanı bulunduğu
fikri gelse, o kişinin salih mümin olduğunu; Allah’ı tanımadığı için kalbine mümin olmadığı duygusu gelse ve yerleşse kafir olacağını; kalbinden onu giderip içinden onu inkâr ederse mümin olacağını” nakleder ve
aynı kaynağa atfen ulemanın, müminin kalbine mümin olmadığı duygusunun gelmesini şek veya küfür saymadıklarını belirtir. Diğer yandan
ona göre imanında tevilsiz şüpheye düşerek “İnşâallah müminim” diyen
de kafirdir. Çünkü Müslüman imanında şüphe etmez. Ancak bu sözü
tevil edilebiliyorsa kafir olmaz. Fıkhî Efendi bu risalesinde ayrıca
Tahâvî’nin el-Akîde’sine, İbnü’l-Hümâm’ın el-Müsayere’sine atıfta bulunarak özelde Hanefîliğe bağlılığı yanında, Teftâzânî’nin Nesefi Akaidi şerhine, Eş’arîlere ve diğer üç mezhep fakihlerine atıf yaparak geniş anlamda
Ehl-i sünnet’e bağlılığını göstermiş olmaktadır. Nitekim Fıkhî Efendi’nin, akaide dair bu ve diğer risalelerinde genel manada Ehl-i sünnete,
özel manada Hanefîlik-Mâtürîdîlik çizgisine bağlı kaldığı açıkça görülür.
Tebyînü’l-Hakk fî Eceli’l-Halk
Fıkhî Efendi’nim İstanbul’da telif ettiği bu eserin de tarih kaydı yoktur. Eser, Muhaddislerin ve Sûfî Meşayihin çoğunun sadaka, sıla-i rahim
gibi güzel amellerin ömrü uzattığına, fısk ve zulüm gibi kötü amellerin
ömrü kısalttığına inandıkları; ecelin çokluğunu çağrıştıran hadislere dayanarak yaratıkların muallak (şartlı) ve mübrem (nihai-değişmez) olmak üzere
iki farklı ömür bulunduğunu iddia ettikleri, ancak bu inancın Ehl-i sünnet
ve’l-cemaat mezhebine aykırı olmasına rağmen halk arasında hak olduğu kanaati yayıldığı gerekçesiyle reddiye olarak kaleme alınmıştır.52
51 Bk. Antalya/Tekelioğlu, no:821/4, 281a.
52 Bk. Antalya/Tekelioğlu, no:821/3, vr.279/a-280/a; Beyazıd Devlet Kütüphanesi,
no: B7905/9, vr.115-119.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 137
Kısaca belirtmek gerekirse Fıkhî Efendi, insan ecelinin hayatın sonu
demek olup ezelde Allah’ın takdiriyle tek olduğunu, artıp eksilmeyeceğini, erken veya geç olmayacağını, bunun muhkem ayetler ve sahih hadisler ile teyit edildiğini, hatta Hanefî ulemasınca zahir olduğunu belirtirek ilgili ayet ve hadisleri serdeder. Ardından ulemanın ecelin muallak,
müneccez/mübrem ve müteaddid olmayıp tek olduğuna, artıp eksilmeyeceğine ittifak ettiklerini belirtir. Hatta birçok kelam kitabında olduğu
gibi Ehl-i sünnete göre öldürülen (maktul) kişinin ölümünün bile Allah’ın ezelde takdir ettiği ecele bağlı olarak –başkasının dahli olmadandoğrudan O’nun yaratması (îcâd) ile gerçekleştiğini beyan eder. Bu meyanda Fıkhî Efendi, –Hayâlî’nin (ö.875/1470[?]) Hâşiye alâ Şerhi’lAkâidi’n-Nesefiyye’deki tercihine dayanarak- Muhaddislerin ve
Mu’tezile’den bir grubun delil olarak dayandıkları hadislerin bir yandan
âhad haber olduğu için akâid konularına kaynak olamayacağını, öte
yandan sahih olsa bile müevvel (yoruma açık) olduğunu savunmuştur.
Tevil olarak da ömrün uzayacağını belirten hadislerde esas maksadın
bereketli olmak, kişi vefat ettikten sonra bile şanının devam etmesi, geride kalan salih amelin devam etmesi, hayrın ahiret hayatına kadar
uzaması şeklinde anlaşılması gerektiği kanaatindedir. Ancak ona göre,
yine de iki ömürden söz edilecekse bunun, biri Allah’ın ilminde bilinen
ve değişmeyen nihai bir ömrün olduğu, diğeri kişi dünya hayatına ilk
başladığı anda görevli meleklerin bu nihai eceli bilemedikleri şeklinde
anlaşılması gerekir. Netice olarak ona göre kat’î delillerle sabit olduğu
üzere muarızların iddia ettiği gibi ecel müteaddid, müneccez ve muallak
şeklinde çeşitlere ayrılmamakta; ancak Levh-i mahfuzda ve meleklerin
sayfasında mutlak olarak kayıtlı fakat kulların amellerini dikkate alan Allah’ın ilminde ise muallak olarak bulunmaktadır. Bu itibarla Fıkhî Efendi
risalesini ömrün uzaması yönünde dua etmenin tûl-i emele gireceği için
gayri meşru olduğu, ama azaptan kurtulmak için dua etmenin ibadet
olduğu vurgusuyla tamamlar. Görüldüğü üzere Fıkhî Efendi bu risalesinde de Mâtürîdî çizgisine bağlı kalmıştır.
138 ▪ Osman Şahin
Feyzu’l-Gaffâr fî Ahvâli’l-Cenneti ve’n-Nâr
Fıkhî Efendi’nin İstanbul’da telif ettiği bu eser de tarihsizdir. Eser, ilmine itibar edilen ilmiye sınıfından veya mutasavvıflardan bazı kimselerin kitaplarında cehennemin ve azabının geçici olduğu, cehennemliklerin oradan çıkarılacakları, çektikleri azabın nimete dönüşeceği, küfründe
inat edenlerin mazur oldukları ve affedileceklerinin umulacağı yönünde
kitap, sünnet ve icmaya aykırı bilgilerin yer aldığı, bu sebeple halkın
bunlara inanabileceği tehlikesine karşılık onların akidelerini korumak
amacıyla telif edilen bir risaledir.53
Özet olarak Fıkhî Efendi, İmam Ebu Hanife’nin Fıkhu’l-ekber’i ile
Tahâvî’nin (ö.321/933) el-Akîde’sine de atıfta bulunarak Allah’ın kimseyi
iman ve küfre zorlamadığını, iman ve küfrü tanıtıp serbest bıraktığını,
mükelleflerin kendi iradeleriyle tercihte bulunduklarını, bu sebeple müminlerin Allah’ın fazl u keremi ile cennete, kafir ve münafıkların adaleti
gereği cehenneme girdiklerini belirtip, Ehl-i hakka göre cennet ve cehennemin yerleri bilinmese de halen mevcut olduğunu, bu konuda Hz. Peygamber’den kendi gününe kadar Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat’inin icmâsı bulunduğunu ifade eder. Bu meyanda İbnü’l-Arabî (ö.638/1240), İbnü’lKayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350) ve İbnü’n-Nablusî’yi kafirlerin akıbeti
konusunda dinin asıllarına (usulü’d-din) dair konularda ilhada varan görüşler taşıdığı gerekçesiyle ağır şekilde eleştirir. Ayrıca gündemde tartışılan akâide dair Allah’ın vaad ve vaidinden dönmesinin imkânı, cinlerin
ahiretteki durumları, din davetinin kendisine ulaşmayanların durumları,
büyük günah işleyenlerin âkıbetleri, kafirlere mağfiret için dua edilip edilmeyeceği gibi konuları da Ehl-i sünnet çizgisinde ele alarak değerlendirir.
Risâletü Ta'dîli'l-Medâric fî Beyâni Tasavvufi'l-Hâkka
Bu eser Fıkhî Efendi’nin “Ebu’l-Feyz” lakabını kullandığı üçüncü risalesi olup, yine telif tarihi belli değildir.54 İstanbul’da telif edilen eser sahih
53 Bk. Beyazıd Devlet Kütüphanesi, no: B7905/11, vr.128/b-143/a; Çorum Hasan
Paşa Kütüphanesi, no: 3229/7, vr.67/b-81/b; Altınbaş, 252
54 Bk. Süleymaniye Kütüphanesi, Pertev Paşa, no: 604/8, vr.54-141; Manisa İl Halk
Kütüphanesi, no: 4968.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 139
tasavvufa dair olup, bir mukaddime, altı bab ve hatimeden oluşmaktadır.
Mukaddime’de sahih hadisler eşliğinde sünnet ve ona uyma ile bid’at ve
ondan kaçınma konusu anlatılmaktadır. Diğer altı babta ise sırayla İslam’a
uygun tarikatın nasıl olacağı (tarikat-i müstakime); sünni tarikatın beyanı;
içine felsefi bilgiler karışan tarikatların beyanı ve bunların engellenmesi;
tasavvufa intisap edenlerin durumları; tarikatla ilgili yaygın bid’atlerin
açıklanıp engellenmesi; çeşitli tamamlayıcı bilgiler yer almakta, ardından
islah-ı nefs konusunda kendi zamanındaki insanların genel olarak izledikleri tavırları derlediği hatime ile risale son bulmaktadır.
Fıkhî Efendi risaleyi yazma sebebini belirttiği giriş kısmında Hz. Peygamber’den sonra erken dönemden itibaren ümmetin fırkalara ayrıldığını, bunlar içinde Hâricîler, Râfızîler ve Mu’tezile gibi bid’at ehlinin bulunduğunu, ancak Allah’ın dört mehzep imamı ile bu dini koruduğunu,
ayrıca Ebu Mansur el-Mâtürîdî ve Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’nin lisanı üzerine Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebini ortaya çıkardığını, dört mezhebe
sahip ulemanın bu iki kıymetli imama tabi olup, Kaderiye, Cehmiye,
Cebriye vb. bid’at ehlini kesin delillerle reddeden nice kitap ve risaleler
yazdıklarını belirtir. Ardından zaman içinde biri riyazat, halvet vb. usullerin yer aldığı, dahası içine felsefe karışan ve sahip oldukları bid’atleri
yazdıkları eserleri yayan tarikat grupları, diğeri sünni tarikatlere eklenerek raks, sema gibi bid’atler çıkaran gruplar olmak üzere iki grubun çıkıp yaygınlık kazandığını, zamanla kendi döneminde Ehl-i sünnet saliklerinin ortadan kalktığını ve bid’at ehli arasında âdeta siyah derili sığır
üzerindeki tek bir beyaz kıl gibi kaldıklarını, kısaca bunlarla mücadele
için sahih Ehl-i sünnet çizgisinde böyle bir eserin kaleme alınmasını görev bildiğini vurgular.
Fıkhî Efendi’nin sahih bir tarikata girmek isteyen salikin öncelikle
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat akaidini sağlam bir şekilde öğrenip ardından
ibadete ve Hz. Peygamber’in örnek sünnetine vakıf olduktan sonra o yola girmesinin uygun olduğunu vurguladığı55 dikkate alındığında, aslında onun tümden tasavvufa/tarikata karşı olmadığı, ona göre Ehl-i sün55 Pertev Paşa, no: 604/8, vr.5/a.
140 ▪ Osman Şahin
net akaidine halel gelmemesi halinde bu tür bir ahlak eğitiminin (islah-ı
nefs) mahzuru olmayacağı görülmektedir. Nitekim o islah-ı kalb ve nefs
konusunda Gazzâlî’nin (ö.505/1111) Minhâcu’l-âbidin’ine, Birgivî’nin etTarîkatü’l-Muhammediye’sine atıf yapmayı, Sühreverdî’nin (ö.632/1234) de
vurguladığı gibi Allah’ın Kitabı’na bağlanan, Hz. Peygamber’e uymaya
gayret eden, sahabenin siretini benimseyen hadisçilerin, fukaha ve sufiyyenin izlediği yolu ulemanın tarikat-ı seniyye olarak nitelediğini, Cüneyd-i Bağdâdî, Seriyyü Sakatî, Ebu Yezid el-Bestamî, Ma’rûf-ı Kerhî, İbrahim b. Edhem, Abdülkâdir-i Geylânî vb. şahsiyetlerin bu yolda olduğunu, bunların bid’atten salim Ehl-i sünnet ve’l-cemaat akaidine sahip
olduklarını vurguladığını görmekteyiz.56
Keşfü'l-Gavâmiz fî Ahkâmi'r-Ravâfiz
Bu eser de Fıkhî Efendi’nin İstanbul’da telif ettiği tarihsiz bir risaledir.57 Bu risale Rafizîleri tarihsel yapılarıyla tanıtan mezhepler tarihine
ait bir çalışma olmakla beraber, fıkıh açısından onlarla beşeri ilişkileri de
ele almaktadır. Eser bir mukaddime ve yedi fasıl ve hatimeden oluşmaktadır. İlgili fasıllarda bid’at ehlinden tekfir edilip edilmeyenler; Râfizî
adının verilme nedeni, onların bazı kötü sözleri ve çirkin fiilleri; onların
tekfir edilme sebepleri; Acem Râfizîleri ve yurtlarının hükmü, onlarla
savaşmanın hükmü, onları öldürenin ve onlardan ve bizden öldürülenlerin hükmü; Râfızîlerin erkek ve kadınlarının hükmü; Râfizî yurdu halkından asli küfürle kafir olanların hükmü; konuyla ilgili çeşitli meseleler
ve Hâtime olarak Râfizî fırkaları, bazı mülhidler ve onların bazı dalaletleri ve hükümleri ele alınmaktadır.
Fıkhî Efendi Râfızîlerin tekfiri hususunu Hanefî kaynaklarından Bezzâzî, Tâtârhâniye vb. eserlerin elfaz-ı küfür ve mürted bablarından derlemeye özen gösterirken,58 Ehl-i sünnet kapsamında Eş’arîlik başta olmak üzere Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî mezheplerinin görüşüne itibar etmekten de çekinmemiştir.
56 Pertev Paşa, no: 604/8, vr.7/a, vr.8/a.
57 Bk. Atıf Efendi Kütüphanesi, no:1179/2 (vr.334/b-363/b).
58 Atıf Efendi Kütüphanesi, no:1179/2, vr.337a.
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 141
Sonuç
Yukarıdaki tanıtımlardan açıkça görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti’nin XVII. Yüzyılın sonları ve XVIII. Yüzyılın başlarında yaşayan ve
Lâle Devri’nde Fetvâ Emini olarak görev yapan ve çeşitli görevleri münasebetiyle Anadolu’nun farklı yerlerini ve buralardaki hayat şartlarını
gören Fıkhî Efendi, esas branşı olan fıkıh başta olmak üzere, bazı ilim
dallarında toplam on beş eser telif etmiştir. Telif ettiği bu eserlerin çoğu
risale şeklindedir. Bunlar arasında hocası Yenişehirli Abdullah Efendi’nin fetvalarını derlediği ve hocasının verdiği fetva sonucu Lâle Devri’nin kazanımı olarak açılan matbaada basılan “Behçetü’l-fetava” ise çok
geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmış ve fetvahane başta olmak üzere fetva
kurumlarında görev yapan müftülerin başucu kitapları arasına önemli
bir kaynak olmuştur. Onun kendisine ait eserlerinin her biri incelendiğinde ele aldıkları konuları yetkinlikle işlediği için alana katkı bakımından çok değerli kaynak oldukları görülmektedir.
Fıkhî Efendi, yaşadığı dönemin fıkhi yönden tartışılan konularına
bîgâne kalmamış, bunları “Fıkhî” lakabının hakkını verircesine büyük
bir vukufiyetle ele almıştır. Bu eserlerden güncel bir meseleyi ele alanlar,
daha önceki kaynaklara dayanılarak yapılmış derlemeler olmalarına
rağmen gerek tertip yönünden, gerek görüşler arasında tercih ve kaynaklarda geçmeyen hükümlerin tahriçler çıkarılması yönünden; reddiyeler ise karşı görüşleri ve müellif tarafından sunulan sahih görüşleri delilleriyle birlikte ortaya konulmuş olması yönünden Hanefî mezhebini
temsil edecek kabiliyette özgün eserlerdir.
Fıkhî Efendi, esasen Hanefî mezhebine bağlı mukallit (nakilci) bir fakihtir. Buna rağmen o, kaynaklara vakıf olması, olayları yerli yerince irdelemedeki başarısı ve gerektiğinde örfü veyatıpta uzman görüşünü
kullanması gibi hususların yardımıyla, yeri geldiğinde tahriç yoluyla bile olsa bağımsız görüş ortaya koyan muhakkik bir fakih olarak dikkati
çekmektedir.
Fıkhî Efendi’nin eserlerinde takip ettiği ilmi metoda gelince, onun
araştırmalarında birkaç kaynakla yetinilmeyip, imkân dâhilinde ulaşılabilen hemen bütün kaynaklar kullanılmış ve alıntılarının yerleri –bazen
142 ▪ Osman Şahin
günümüzdeki indeks uygulamalarında olduğu gibi nokta tayini şeklinde- titizlikle gösterilmiştir. Bu, onun ilmi çalışmalardaki ciddiyetini gösteren önemli bir husustur. Haddizatında Fıkhî Efendi kaynak göstermeyi bilgi aşırmadan (intihal) korunma ve ilimleri ihya etme olarak nitelediği yukarıda geçmişti. Onun fetva hazırlama/hüküm çıkarma konusunda ise “Edebü’l-müftî” risalesinde derlediği kuralların dışına çıkmadığı görülür. Bu itibarla ona göre, bir konuda zahir rivayet varsa ondan,
aksi halde tashih edilmiş ve/veya fetva verilmesi öngörülmüş (müftâ
bih) meşayıha ait görüşler varsa müftünün bunlardan ayrılmaması, yeni
ortaya çıkan konularda ise yeterliliği olanların tahriç yöntemini, başka
bir deyişle mezhepte yerleşik kurallara kıyas yöntemini kullanması gerekmektedir. Nitekim onun para vakfı yönetimini ele aldığı risaledeki
“mezhep kitaplarında para vakfiyesi üzerinde açık hükümler bulunmamakla birlikte, tashih edilmiş diğer nakillerin çözüm üretebilecek yeterlikte olduğu” sözleri
yeni konular için tahriç metodunu savunduğunu gösteren açık ifadelerdir.
Fıkhî Efendi, kaynaklarda gördüğü zayıf ya da hatalı tespitleri eleştirmekten de çekinmediği gibi, “Menâtu’n-necâ” adlı taharet ve “Ahvâlü’lmüftî” adlı fetva adabı risalelerinde görüldüğü üzere kendi hatalarını
görenlerin düzeltmesini talep etmeyi de ihmal etmemiştir. Bu bağlamda
o reddiyelerinde taassuptan uzak kalmaya çalışmış, bu tavrını da gerek
mezhep içinde görüşlerini eleştirdiği kimselere gerekse akaide dair
bid’at veya dalalette gördüğü kişi veya gruplara karşı görüşlerini, varsa
naslara ve mutlaka fıkhi konularda muteber Hanefî kaynaklarına, akaide dair konularda ise özelde Hanefî-Mâtürîdî kaynaklarına genelde ise
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e ait muteber kaynaklara dayandırarak göstermeye çalışmıştır. Bu bağlamda onun, temelde Nesefî’nin akaidi ve şerhleri gibi Mâtürîdî mezhebinin kurumsal eserlerini kaynak alırken, Ehl-i
sünnet ve’l-cemaate bağlılığı sebebiyle Eş’arîlik başta olmak üzere diğer
fıkhî mezheplerin akaide dair kaynaklarına müracaat ettiği de görülmektedir. Ne var ki reddiyelerinde muhataplarına karşı dikkatli ve kibar
olmaya çalışsa da, bazen “Sikâye” risalesinde olduğu gibi ilmi yeterliliğe
sahip olmayan kimselerin doğru-yanlış topladığı bilgilere istinaden ahkam kesmelerine dayanamayıp “zamanımızda sağını solundan ayırt etmek-
Lale Devri Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî el-Aynî▪ 143
ten aciz olduğu halde sözleri tahrif ederek içtihat iddiasında bulunan kimseler
çoğaldı” şeklinde ağır ifadeler kullandığı olmuştur. Hatta dinin direği
namaz ibadetiyle ilgili büyük hata ve batıl bir çıkış olarak gördüğü İbnü’n- Nablusî’nin yakı kullananı özürlü sayma görüşüne reddiyede bulunurken daha da ileri giderek onu cahil köylü, ahmak, dengesiz, kaba,
gayri medeni vb. ifadelerle itham edebilmiştir.
Netice olarak Mehmed Fıkhî el-Aynî Efendi, Lale Devri’nde Fetvâ
Eminliği mertebesine kadar yükselen, fıkıh ve akaid alanlarındaki telif
ve reddiyelerinde Hanefî-Mâtürîdî çizgisini koruyan, yerine göre Ehl-i
sünnet ve’l-cemaat yolunu takip ve temsil eden yetkin bir âlim olarak
öne çıkmaktadır.
Kaynakça
Akgündüz, Murat, Osmanlı Devleti’nde Şeyhülislamlık, Beyan Yay., İstanbul, 2002
Altınbaş, M. Vâmık Şükrü, “Fetva Eminleri (Mehmed Fıkhî Efendi)”,
DİD, cilt: 7, sayı: 77, Ekim, 1968, 252.
Altunsu, Abdulkadir, Osmanlı Şeyhülislamları, Ankara, 1972
Arslan, Emine, Nükullu Fetva Mecmuaları ve Mehmet Fıkhi El-Ayni'nin "Ecvibetü'l Kania an Esileti'l-Vakıa" Adlı Eserinin Bunlar Arasındaki Yeri, Marmara
Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul, 2010
Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü'l-Ârifîn Esmâu'l-Müellifîn ve Asâru'lMusannifîn, İstanbul, 1955
BOA., AE.SAMD.III, 231-22167.
BOA., İE.EV., 37-4304
Bursalı, M. Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, 1333
Düzenli, Pehlül, “Osmanlı Fetvasında "Muteber Kaynak" ve ‘Müfta Bih
Mesele’ Problemi”. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi 11/22 (Şubat 2017),
9-78.
Fıkhî el-Aynî, Mehmed, Ecvibetü’l-Kânia an Es’ileti’l-Vâkıa, İstanbul Müftülüğü (Meşihat) Kütüphanesi, no:176
-----, Fevâidü’l-Mümahhisa fî Ahkâmi’l-Keyyi’l-Himmasa, Beyazıd Devlet
Kütüphanesi, no:B7905/12, vr.147/b.
144 ▪ Osman Şahin
-----, Hâzâ Tahrîrun fî Hâdisetin, Süleymaniye Kütüphanesi Serez, 3924/3,
vr. 25/b-26/a.
-----, Mecmuu Rasâili’l-Aynî el-Hanefî, Dâru İbni’l-Kayyım/Dâru İbn Affân,
2018.
-----, Menatü'n-Necâ fî Ahkâmi'l-İstincâ, Beyazıt Kütüphanesi, no: B7905/5,
107/b.
-----, Risâle fî Beyâni Mâ Yete‘allaku bi-Ahvâli’l-Müftî, Mısır: Dâru’lKütübi’l-Kavmiyye, Fıkh Teymûr, no:198
-----, Risâle fî Edebi’l-Müftî, thk. Osman Şahin, İstanbul: İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2018
İbnü’n-Nablusî, Abdulgani, el-Mekasıdü’l-mümehhasa fî Beyani Keyyi’lhimmasa, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Efendi, no:251/2 (8b-12a)
Mehmed Süreyyâ, Sicilli Osmânî, (Eski yazıdan aktaran Seyyit Ali Kahraman), Tarih Vakfı Yurt Yayınları 30
Okur, Kaşif Hamdi, “17. Yüzyıl Osmanlı Fıkıhçılarının Nevazile Yönelik
Fıkhî Argümantasyonu (Mehmed Fıkhî el-Aynî ve Risâletü’d-Duhân ve’lKahve Örneği)”, Sahn-ı Semân’dan Dârulfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası (Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) - XVII.Yüzyıl, 2017, 381-393.
Özcan, Abdülkadir, “Lâle Devri”, DİA., Ankara, 2003, 27/81-84
Özel, Ahmet, Hanefî Fıkıh Âlimleri, Ankara, 1990
Şahin, Osman, “Fetvâ Emini Mehmed Fıkhî Efendi’nin (1147/1735) Hayatı ve Eserleri”, Diyanet İlmi Dergi, 2008, cilt: XLIV, sayı: 3, 129-142.
-----, “Risâle fî Hükmi’t-Tütün ve’l-Kahve li-Muhammed Fıkhî el-Aynî elHanefî Emînü’l-Fetvâ (Dirâse ve Tahkîk)”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2018, sayı: 31, 697-714.
Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyiu’l-Fuzalâ, Şeyhî’nin Şaka’ik Zeyli, Ed. Derya Örs, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, İstanbul, 2018
Unan, Fahri, “Mevleviyet”, DİA., Ankara, 2004, 29/467-468
Yenişehirli Abdullah Efendi, Behcetü’l-Fetâvâ, (Der. Mehmed Fıkhî elAynî), Dâru’t-Tıbâati’l-Âmire, 1266H
-----, Behcetü’l-fetava, Ed. Mustafa Demiray, İstanbul, Klasik Yay., 2011.
XVIII. YÜZYIL OSMANLI DÖNEMİ HANEFÎ-MÂTÜRÎDÎ
ÂLİMLERİNDEN AHMED EL-MAR'AŞÎ'NİN
İRADE VE İNSAN HÜRRİYETİNE YAKLAŞIMI
Mustafa KESKİN1
Giriş
İslâm düşünce tarihinde irade ve insan hürriyeti konusu, kelâm, felsefe ve tasavvuf gibi disiplinlerde sıkça tartışılan önemli meselelerden
biri olagelmiştir. Bu konu, insanın kader ve ilahî takdir karşısındaki konumunu anlamlandırma çabasının bir tezahürü olarak, düşünürler arasında farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özellikle
Osmanlı dönemi âlimleri, kendilerinden önceki birikimi değerlendirerek
ve kendi dönemlerinin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak bu meseleye özgün katkılar sunmuşlardır.
İrade ve insan hürriyeti meselesi, sadece teorik bir tartışma konusu
olmaktan öte, Müslümanların günlük hayatlarını ve ahlakî sorumluluklarını doğrudan etkileyen temel bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır.
İslâm'ın erken dönemlerinden itibaren, nasların yorumlanması sürecinde, kader ve özgür irade arasındaki ilişki, âlimlerin zihnini meşgul etmiş
ve kulların fiillerindeki sorumluluğu ile Allah'ın mutlak kudreti arasındaki dengenin nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmiştir.
Kelâm ilminde, özellikle Mu'tezile ve Eş'arî ekolleri arasında ortaya
çıkan tartışmalar, bu meselenin farklı boyutlarını ortaya koymuştur.
Mu'tezile, insanın özgür iradesine vurgu yaparak, kişinin kendi fiilleri1 Dr. Öğr. Üyesi, Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, mustafakeskin39@hotmail.com
146 ▪ Mustafa Keskin
nin yaratıcısı olduğunu savunurken;2 Eş'arîler, Allah'ın mutlak kudretini
ön plana çıkararak, insanın fiillerinin Allah tarafından yaratıldığını, ancak insanın da bu fiilleri "kesb" ettiğini3
(kazandığını) ileri sürmüşlerdir.
Osmanlı dönemi âlimleri, bu zengin düşünce mirasını devralmış ve
kendi dönemlerinin sosyal, siyasî ve entelektüel bağlamında yeniden yorumlamışlardır. Örneğin, XVI. yüzyılda yaşamış olan Birgivî Mehmed
Efendi gibi âlimler, kader ve irade meselesini ahlakî sorumluluk ve toplumsal düzen bağlamında ele alırken;4 XVII. yüzyılda Kâtip Çelebi gibi
düşünürler ise, bu konuyu daha geniş bir perspektiften, farklı düşünce
ekollerini uzlaştırma çabası içinde değerlendirmişlerdir.5
Bu dönemde, özellikle medreselerde ve tekkelerde yapılan tartışmalar, irade ve hürriyet meselesinin sadece teorik bir konu olmadığını, aynı
zamanda toplumsal ve siyasî yansımalarının olduğunu göstermiştir.
Osmanlı âlimleri, bu konuyu ele alırken, bir yandan İslâm'ın temel prensiplerini koruma, diğer yandan da değişen dünya şartlarına uyum sağlama ihtiyacını göz önünde bulundurmuşlardır. Osmanlı dönemi âlimlerinin bu konuya getirdikleri özgün yaklaşımlar, İslâm düşünce tarihinin
sürekliliğini ve dinamizmini göstermesi açısından son derece önemlidir.
XVIII. yüzyıl Osmanlı dönemi, ilmî ve fikrî açıdan önemli gelişmelere
sahne olmuş, bu dönemde yetişen âlimler, klasik İslâm düşüncesinin
temel meselelerini yeniden ele alarak değerli eserler ortaya koymuşlardır. Bu dönemin önde gelen Hanefî-Mâtürîdî âlimlerinden biri olan Ahmed el-Mar'aşî de, irade ve insan hürriyeti konusundaki görüşleriyle
2 Geniş bilgi için bk. Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse Mu’tezile’nin Beş
İlkesi, çev. İlyas Çelebi (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013), 44-48.
3 Ebü’l-Hasen Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn İlk Dönem İslâm Mezhepleri, çev.
Ömer Aydın - Mehmet Dalkılıç (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2019), 744.
4 Bk. İmam Muhammed Birgivî, et-Tarîkatü’l-Muhammediyye, thk. Hafız Muhammed Nazım (Şam: Dârü’l-Kalem, 2011), 199-200.
5 Geniş bilgi için bk. İsmail Özçelik, “Kâtip Çelebi’nin Penceresinden Osmanli
Devlet ve Toplum Hayatina İlişkin Bazi Düşünceler”, Ulakbilge 5/9 (ts.), 1-28.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 147
dikkat çekmektedir. Mar'aşî'nin bu konudaki yaklaşımı, hem Mâtürîdî
kelam geleneğinin temel prensiplerini yansıtması hem de dönemin fikri
tartışmalarına ışık tutması bakımından önem arz etmektedir.
1. Ahmed el-Mar'aşî'nin Hayatı İlmî Kişiliği ve Eserleri
Osmanlı ilim ve kültür hayatında önemli âlimlerden biri olan Ahmed
el-Mar'aşî’nin, hayatı hakkındaki bilgilerimiz son derece kısıtlıdır. Pek
çok eser yazmış olmasına karşılık ne kendi eserlerinde ne de dönemin
kaynaklarında hayatına dair kayda değer bilgiler bulunmamaktadır. Ancak Mar'aşî'nin Mehmet Efendi adında bir oğlu olduğu ve Kasım Efendizâde İbrahim Efendi'nin 1131/1718 yılında vefatının ardından Burhan
Efendi Darü'l-Hadis'inde müderrislik görevine başladığı6 bilgisine bakılarak, XVII. yüzyılın son çeyreğinde 1670-1680 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.7
Osmanlı Döneminin önemli biyografi yazarlarından Bursalı Mehmed
Tahir (1861-1925), kendisinden; "Debbağ Müftü Ahmed Efendi (Mar'aşî)"
olarak bahsetmektedir. Maraş'ın yetiştirdiği fudaladan (erdemli, bilgili,
seçkin) olan Mar'aşî,8 yaşadığı dönemde ilmî birikimiyle tanınmış, müftülük makamında bulunmuş önemli bir âlimdir. "Debbağ" lakabıyla da
anılan Ahmed Efendi, dönemin ilim ve kültür hayatına katkıda bulunmuş Maraşlı âlimler arasında seçkin bir konuma sahip olmuştur.
Ahmed el-Mar'aşî, kaleme aldığı ''er-Risaletü'l-Münciye'' adlı eserinde kendisini "Debbâğî ismiyle meşhur Ahmed el-Mar'aşî"9 şeklinde tanıtmaktadır. Bu tanıtımda kullanılan "Debbağî" ve "Debbağzâde" nisbeleri, 10
6 Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası (İstanbul: Matbaa-i Amire, 1339), 137;
Mehmed Tahir Bursalı, Osmanlı Müellifleri (İstanbul: Matbaa-i Amire, 1333),
1/308.
7 Bk. Mustafa Keskin, İlk Dönem İtikadi ve Siyasi Mezheplerin İnsan Fiilleri ve İhtiyar
Anlayışı Mar’aşî’nin Risâle-i Münciye Örneği (Ankara: İlâhiyât Yayınları, 2022), 47.
8 Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 1/308.
9 Ahmed el-Mar’aşî Debbâğî, er-Risâletü’l-Münciye min Vesveseti’l-Mu’tezile ve’lCebriyye, Köprülü Yazma Eserler Kütüphanesi, 346/14, vr. 211/b.
10 Debbağlık, ham deriyi işleyerek kullanılabilir hale getirme sanatı olup, dönemin
önemli zanaat kollarından biridir. Ayrıntılı bilgi için bk. Nebi Bozkurt, “Deri”, Türki-
148 ▪ Mustafa Keskin
onun ailevi geçmişi ve mesleği hakkında önemli ipuçları sunmaktadır.
Mar'aşî'nin bu nisbeyi taşıması, ailesinin Maraş'ta nesilden nesile bu
mesleği icra ettiğini göstermektedir. "Debbağzâde" nisbesinin kullanılması, özellikle babasının da bu mesleği yaptığına ve bu zanaatın bir aile
geleneği olarak devam ettirildiğine işaret etmektedir. Bu durum,
Mar'aşî'nin ilmî kimliğinin yanı sıra, aynı zamanda köklü bir zanaatkâr
aileden geldiğini de ortaya koymaktadır.
Ahmed el-Mar'aşî'nin ilmî kariyeri ve eğitim hayatı hakkındaki bilgilerimiz de oldukça sınırlıdır. Çünkü dönemin kaynaklarında kendisi
hakkında kapsamlı bilgilere ulaşmak mümkün olmamaktadır. Özellikle
Mar'aşî'nin kimlerden ders aldığı, ilmî birikimini hangi hocalardan
edindiği, kendisinin yetiştirdiği öğrenciler ve bu öğrencilerin ilmî faaliyetleri ile doğup büyüdüğü Maraş şehri dışında gerçekleştirmiş olabileceği ilmî seyahatler veya farklı şehirlerdeki muhtemel ikametleri konusunda somut veriler bulunmamaktadır.
Bununla birlikte, Mar'aşî, birbirinden farklı ilim dallarında ortaya
koyduğu eserleriyle dikkat çeken bir âlimdir. Tefsir, kelâm, mantık ve
kıraat ilmindeki çalışmaları, onun entelektüel derinliğini ve farklı ilim
dallarındaki yetkinliğini göstermesi bakımından önem arz etmektedir.
Bu bağlamda, kendisinin Osmanlı ilim geleneği içerisinde önemli bir figür olduğu ve döneminin akademik çevrelerinde tanınırlığa sahip olduğu çıkarımında bulunulabilir. Bu zengin ilmî birikimin arkasında, şüphesiz uzun yıllar süren bir eğitim hayatı ve üstün bir akademik disiplin
yatmaktadır. Mar'aşî'nin farklı disiplinlerde kaleme aldığı eserleri incelendiğinde, döneminin ilmî geleneklerine hâkim olduğu ve bu birikimi
kendi özgün bakış açısıyla harmanlayabildiği görülmektedir. Muhtemelen yaşadığı dönemin önde gelen âlimlerinden aldığı dersler ve katıldığı
ilmî münazaralar, onun düşünce dünyasının şekillenmesinde önemli rol
ye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 9/174; Faruk
Söylemez, “Yeni Çağda Maraş (1522-1789)”, Akdeniz’in Altın Kenti Kahramanmaraş, ed. Orhan Doğan vd. (Kahramanmaraş: Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm
Müdürlüğü Yayınları, 1994), 51.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 149
oynamıştır. Özellikle kelâm ilmiyle ilgili farklı ekollerin görüşlerini derinlemesine inceleme fırsatı bulan Mar'aşî, bu zengin bilgi birikimini
kendi eserlerine ustaca yansıtmayı başarmıştır. Ahmed el-Mar’aşî’nin,
kütüphanelerde tespit edebildiğimiz eserleri şunlardır:
“er- Risaletü’l-Münciye min vesveseti’l-Mu’tezile ve’l-Cebriyye”, “Risale fi’n-Nizâi beyne Ehli’s-Sünne ve’l-Mu’tezile”, “Haşiye el-Akâidi’nNesefiyye”, “Hâşiye alâ Şerh-i Sûreti’l-İhlâs li’bni Sînâ”, “Hâşiye âlâ
Tefsîr-i âyet-i “illâ en yü’minu mine’l-Beyzâvî”, “Risale fî Beyân-i Kavlihi Teâlâ “innallâhe lâ ya’firu en yüşrake”, “Tefsîru Kavlihî Te’âlâ “kul
innema yuha ileyye ennema ilahukum ilahun vahid”, “Tefsîru Kavlihî
Te’âlâ “vemâ nekamu minhüm İlla en yü’minu bi’llahi’l azizi’l-hamid”
(Enbiya108), “Risale fi’1-Muhâkeme, Risale fî Şerhi’t-Tarîkati’lMuhammediyye”, “Nebzetün min Takriri’l-Kıyasi fî ilmi’l-Mizan”, “Risale fî Kavli’l-Hayalî”, “Risale fî İlmin ve Beyani Tarikı’l-Kudat”, “Risale
fi’l-Muhakemeti beyne’t-Taftazâni ve’l-Hal” (Ahmed b. Muhammed edDebbâğî el-Mar’aşî), “Muhakeme beyne Hocazâde ve Ba’di’l-Ulemâ”.
Ayrıca kaynaklarda Debbağzâde Ahmed Efendi’nin: “Tefsîru Âyet-i
Yevme Ye’tî Ba’dü Âyât-i Rabbike”, “Naklün Likelâmi’t-Taftazânî fi Kaziyyeti’l-Kebir”, “Vaz’iyye Risalesi” ve “Fatiha-i Şerife Şerhine Hâşiye”
risalesi ile “Tahkîku Teveccühi’l-Beydâvî fî Sûrati’l-Burûc”, “Tahkîku
Cevâbi’s-Sa’dî an İ’tirâdi Sâhibi’l-Keşf ale’l-Kâdî”, “el-Muhâkeme beyne
Ârâi’l-Muhakkıkîn fî Sûrati’l-En’âm” ve “Ta’lîka alâ Tefsîri’l-Beydâvî”
adlı eserlerinin bulunduğu belirtilmektedir.11
Mar'aşî'ye ait bu mezkûr eserlerin bazılarına, kütüphanelerde el yazması halinde ulaşmak mümkün olmakla birlikte bazı eserlerinin sadece
isminden ve Mar'aşî'ye ait olduğu bilgisinden bahsedilmektedir. Bu nedenle Mar'aşî'nin gerek el yazması halinde mevcut eserleri gerekse adı
verilen diğer eserleri, araştırılmayı ve ortaya çıkarılmayı beklediğini burada ifade etmek yerinde olacaktır.
11 Geniş bilgi için bk. Keskin, İnsan Fiilleri, 56-61; Mustafa Keskin, “Ahmed elMar’aşî’nin Hayatı, İlmi Kişiliği ve Eserleri”, Turkish Academic Research Review –
Türk Akademik Araştırmalar Dergisi 7/2 (2022), 480-484.
150 ▪ Mustafa Keskin
2. İrade Kavramı ve Kulların Fiillerine Etkisi
İslâm âlimlerinin asırlar boyunca üzerinde en çok kafa yorduğu meselelerden biri, insanın kendi fiilerindeki rolü ve özgürlüğü olmuştur. Bu
mesele temelde basit gibi görünse de esasen derin felsefî boyutlar taşımaktadır: Günlük hayatta yaptığımız seçimlerin ve fiillerin gerçekte failinin kim olduğu, ilahî kudret ile insan iradesi arasındaki hassas dengenin nasıl kurulacağı problemini de beraberinde getirmiştir. İlk dönem
İslâm âlimleri bu konuyu hem itikadî hem de felsefî açıdan derinlemesine incelemiş, insanın özgürlük alanını ve sorumluluğunun sınırlarını belirlemeye çalışmışlardır.
Sözlük anlamı itibariyle “istemek ve dilemek” anlamlarına gelen ve
Arapça "r-v-d" kökünden türemiş olan irade, bir yandan Allah'ın emirleri, hükümleri ve fiillerinde hür olduğunu bildiren Allah'a ait bir sıfat
olarak tanımlanırken,12 diğer taraftan “nefsin yapılması gerektiğine hükmettiği bir işi, bir amacı gerçekleştirmeyi istemesi, ona yönelmesi” veya “canlıyı,
kendisinden değişik mahiyetteki fiillerin doğmasını sağlayacak bir duruma getiren nitelik” yahut “bir fayda elde etme inancının ardından doğan eğilim” gibi
farklı şekillerde tarif edilmiştir.13
Yani irade kavramı Allah'a bakan yönüyle Allah'ın bir sıfatı olarak görülürken, kullara bakan yönüyle de
kulların yapma veya terk etme yönündeki tercihlerini ifade ettiği görülmektedir. Meşiet ile eş anlamlı olarak da kullanılan irade, “bir sıfat olup
fâil onunla yapma ve yapmama şeklindeki iki makdûrundan birini tercih eder”
şeklinde de tarif edilmiştir.14
12 Yusuf Şevki Yavuz, “İrade”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul:
TDV Yayınları, 2000), 22/379.
13 Râgıb İsfahânî, Müfredâtü elfâzi’l-Kurân, thk. Safvan Adnan Dâvudî (Şam: Daru’l-Kalem, 2009), “rvd” md. 370; Seyyid Şerif Cürcânî, Mu’cemü’t-ta’rîfât, thk.
Muhammed Sıddîk Münşavi (Kahire: Darü’l-Fazile, 816), “irade” md. 16-17; Mustafa Çağrıcı - Hayati Hökelekli, “İrade”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 22/380.
14 Sa’deddîn Teftâzânî, el-Makâsıd Kelâm İlminin Maksatları, çev. İrfan Eyibil (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2019), 316.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 151
Allah (c.c.) mutlak irade sahibi olup, O'nun iradesi her şeyi kuşatır.
Murad ettiği her şey olur. O murad etmedikçe de hiçbir şey vuku bulmaz. Kur'an'da bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Bir şeyi dilediği zaman,
O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.”15 Allah'ın sonsuz gücünü ve yaratma kudretini vurgulayan bu ifade, aynı zamanda bize, Allah'ın mutlak iradesini, O'nun için yaratmanın kolaylığını ve anındalığını anlatmaktadır. Ayrıca Allah'ın yaratma fiilinin zaman ve süreç
gerektirmediğini, sadece O'nun iradesiyle her şeyin var olabileceğini
gösteren bu âyet, Allah'ın varlıklar üzerindeki mutlak hakimiyetini ve
yaratılıştaki hikmetini anlamada önemli bir rehber niteliğindedir.
Allah'ın mutlak iradesi karşısında insan iradesinin ne kadar özgür
olduğu, bunun Allah'ın iradesine tamamen ya da kısmen bağlı olup olmadığı; buna bağlı olarak da işlediği fiillerdeki gücü ve sorumluğu, üzerinde tartışılan ve çözüme kavuşturulmaya çalışılan temel meseleler arasındadır. Bu nedenle insanın, fiillerini kendi özgür iradesiyle mi yoksa
bir mecburiyet karşısında mı gerçekleştirdiği konusu üzerindeki tartışmalar, İslâm'ın ilk asırlarından günümüze kadar devam etmiştir.
Konuyla ilgili öncelikle bir taraftan insan iradesinin, fiilleri işlemede
hiçbir tesirinin bulunmadığı, bu fiilleri tamamen Allah'ın iradesi ve meşieti sonucunda zorunlu olarak gerçekleştirdiği; diğer taraftan insan fiillerinin tamamen kendi iradesi, dilemesi ve kudreti sonucunda meydana
geldiği, bu fiiller üzerinde Allah'ın iradesinin ve kudretinin hiçbir etkisinin bulunmadığı fikri ileri sürülmeye başlanmıştır.
Allah'ın irâdesi, ezelî yani öncesizdir ve başka bir iradeye muhtaç değildir. Kulun iradesi ise hâdistir ve başka bir iradeye muhtaçtır.16 Yani
Allah'ın iradesinin başlangıcı yoktur ve her zaman var olmuştur. Zira
Allah Teâlâ, zaman ve mekândan münezzehtir. Allah'ın iradesi mutlaktır, hiçbir şeye bağlı değildir ve hiçbir şeyden etkilenmez. Diğer yandan,
kulun iradesi hâdistir, yani sonradan yaratılmıştır ve sınırlıdır. Dolayısıyla insan iradesi zaman içinde ortaya çıkar ve Allah'ın iradesine ve ya15 Yâsîn, 36/82.
16 Birgivî, et-Tarîkatü’l-Muhammediyye, 198-200.
152 ▪ Mustafa Keskin
ratmasına bağlıdır. İslâm'da kader ve özgür irade kavramlarının nasıl
uzlaştırıldığını ortaya koyan ve “ilahî adalet ve ilahî takdir” ile de ilişkili
olan bu anlayışa göre, insan kendi seçimlerini yapar, ancak bu seçimler
Allah'ın daha geniş planı ve izni çerçevesinde gerçekleşir.
Allah'ın kaderi ve kulun seçme özgürlüğünü ilgilendiren "ilahî adalet
ve ilahî takdir" meselesi, İslâm düşünürleri tarafından, dinin en temel meselelerinden birisi olarak görülmektedir.17 Zira bu mesele, Allah'ın ezelî
ilmi ve takdiri ile insanın kendi fiillerinden sorumlu tutulması arasındaki hususu izah etmeye çalışmaktadır. Genellikle cebir ve ihtiyar problemi olarak da karşımıza çıkan bu mesele, iki açıdan araştırılması gereken
bir problemdir. Birincisi, Allah'ın her şeyi kuşatan iradesiyle insan iradesi arasındaki münasebet, diğeri ise Allah'ın umumi mutlak kudreti ile
insan kudreti arasındaki bağdır. Başka bir ifade ile Allah'ın kudreti ile
kulların fiilleri arasındaki ilişkidir. Buna göre acaba kulların işlediği fiiller Allah'ın yaratmış olduğu şeyler midir, yoksa bu fiiller kulların yaratmasıyla mı meydana gelmiştir.18
Cebir ve ihtiyâr meselesi, İslâm'da bir problem olarak yayılmış ve
Müslümanlar bu konu üzerinde birbirinden farklı fikirler ortaya koymuşlardır. Onları farklı görüşlere iten en önemli etkenlerden biri naklî
delillerin birbirine zıt anlamlar taşıması ve aklî delillerin de bu anlamda
tezat teşkil etmesi hususudur.19 İslâm âlimleri, bu iki kavramı uzlaştırmak ve ilahî adaletin nasıl gerçekleştiğini anlatabilmek için yüzyıllar
boyunca çeşitli fikirler geliştirmişlerdir. Bu fikirler, kulların fiillerinin
tamamen Allah’ın meşîeti ile belirlendiğini savunan Cebriyye ekolün17 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, haz. Mehmet Dalkılıç, çev. Mustafa Öz (İstanbul:
Litera Yayıncılık, 2017), 28; Alexander Knysh, “Ortaçağ İslam’ında ‘Orthodoxy’ ve
‘Heresy’: Yeni Bir Yaklaşım Denemesi”, çev. Mehmet Kalaycı, Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi 45/1 (2024), 288.
18 İrfan Abdülhamid, İslâm’da İ’tikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, çev. Mustafa
Saim Yeprem (Ankara: TDV Yayınları, 2015), 262-263.
19 Abdülhamid, Akaid Esasları, 266.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 153
den,20 insanın özgür iradesine vurgu yapan Mu'tezile ekolüne21 ve bu iki
uç düşünce arasında orta yol bulmaya çalışan Eş'arî ve Mâtürîdî ekollerine kadar geniş bir yelpazede tartışılmaktadır. Bu tartışma, Müslümanların günlük yaşamlarında sorumluluk anlayışlarını, ahlakî kararlarını
ve Allah ile ilişkilerini derinden etkileyen bir mesele olmaya devam etmektedir.
Kaynaklarda çoğunlukla, İslâm geleneği içerisinde insan fiilleriyle ilgili tartışmaların, "kader" meselesi etrafında şekillendiği; bu konuyu ilk
kez gündeme getiren kişinin de Ma'bed el-Cühenî (ö. 83/702) olduğu belirtilmektedir.22 Ayrıca Ma'bed el-Cühenî'den sonra yükümlülük gerektiren fiillerle ilgili olarak ilahî kaderi inkâr edip insan iradesini öne çıkaran ikinci önemli kişinin ise Gaylân ed-Dımaşkî (ö. 120/738) olduğu,
Vâsıl b. Atâ'nın da bu görüşü benimsediği belirtilmektedir.23
Buna karşılık cebrî düşüncenin temsilcisi olarak, kader konusunda
cebirci yaklaşımı benimseyen Cehm b. Safvân (ö. 128/745) ise, kainattaki
tüm varlıkların yaratılışı ve insanların gerçekleştirdiği tüm fiillerin, yalnızca Allah'ın iradesi ve fiili sonucunda meydana geldiğni ileri sürmüştür.24 İslâm düşünce tarihinde önemli bir yere sahip olan Cehm b. Safvân'a göre, insanlara atfedilen fiiller gerçek anlamda onlara ait olmayıp,
20 Bk. Abdülkahir Bağdadî, el-Fark Beyne’l-Fırak: Mezhepler Arasındaki Farklar, çev.
Ethem Ruhi Fığlalı (Ankara: DİB Yayınları, 2018), 156; Muzaffer Tan, “Geç Dönem
Hanefî- Mâtürîdî Fırak Geleneği Bağlamında Bir Risale: "el-Makâlât fî Beyâni Ehli’lBida ve’d- Dalâlât”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 14/1 (2009), 197.
21 Geniş bilgi için bk. Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, 248-260.
22 Mustafa Öz, “Ma’bed el-Cühenî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2003), 27/281; Mustafa Sait Yazıcıoğlu, Matüridi ve Nesefiye
Göre İnsan Hürriyeti (Ankara: Otto Yayınları, 2017), 17; İlyas Üzüm, “Kaderiyye”,
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2001), 24/64.
23 Yazıcıoğlu, İnsan Hürriyeti, 17; Cihat Tunç, “Gaylân ed-Dımaşkî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1996), 13/414; Talat Koçyiğit, “Cehmiyye (Mutezile) De Akılcılık”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 16/1-4 (1968), 112.
24 Bağdadî, el-Fark Beyne’l-Fırak, 156.
154 ▪ Mustafa Keskin
sadece mecazi anlamda onlara nispet edilmektedir.25 İnsanların iman veya küfür, itaat veya isyan gibi tüm fiilleri doğrudan Allah tarafından yaratılmaktadır. Tıpkı insanın fiziksel özelliklerinin -ten rengi, vücut yapısı
ve genel görünüşü gibi- Allah tarafından belirlendiği gibi, insanın fiilleri
de ilahî irade tarafından şekillendirilmektedir. Cehm b. Safvân'a göre,
insanın mecazi anlamda sahip olduğu bu sembolik güç, fiillerin gerçekleşmesinde herhangi bir etkiye sahip değildir.26 Henüz hicrî I. yüzyılda,
insanın işlediği fiillerde mecbur olduğu anlamına gelen cebir fikrini ileri
sürenler; insanın iradesinin ve gücünün bulunmadığını ifade etmişlerdir.27
Cebriyye'nin kaderci yaklaşımına karşı çıkan "Kaderiyye" ve daha
sonra "Mu'tezile" ekolleri, özgür irade ve ilahî adalet kavramları üzerinde durarak insanın sorumluluğunu kesin bir şekilde ortaya koyacak şekilde bir yaklaşım sergilemişlerdir. Dolayısıyla Mu'tezile'ye göre, Allah'ın her şeyin tek yaratıcısı olarak kabul edilmesi durumunda, insanın
özgür iradesi tehlikeye gireceğinden, kişinin kendi fiillerinden sorumlu
tutulması mantıksız hale gelmektedir. İlahî adaletin gereği olarak, insanın yapmadığı bir eylemden dolayı cezalandırılması düşünülemez. Bu
nedenle Mu'tezile, insanın gerçek anlamda kendi fiillerinin faili olması
gerektiğini savunmuştur. Onlara göre, kulların fiilleri doğrudan Allah
tarafından yaratılmamıştır; aksine, bu fiiller insanın kendisi tarafından
25 Bayram Çınar, “İslam Kelam Ekollerinde İnsan Fiilleri ve İnsanın Sorumluluğu
İlişkisi”, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi 10/21 (2020), 33; ayrıca bk. Lütfü Cengiz,
İslâm’ın İlk Dönemlerinde Kader (Konya: Palet Yayınları, 2012), 72-75.
26 Ebü’l-Hasen Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfü’l-Musallîn, nşr. Helmut Ritter (Wiesbaden, 1980), 279; Ali Mustafa Gurâbî, Tarihu’l-Fıraki’l-İslâmiyye ve’nNeş’etü İlmi’l-Kelâm İnde’l-Müslimîn, 1985, 29; ayrıca bk. Mustafa Sait Yazıcıoğlu, “Fiil”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1996),
13/60.
27 Halîl b. Ahmed el-Hayâlî, Miftâhu’l-Felâh ve Râhatu’l-Ervâh (Kurtuluşun Anahtarı ve Ruhların Huzuru), haz. Halil İbrahim Bulut, Ramazan Tarik (İstanbul: İstanbul
Üniversitesi Yayınevi, 2024), 65.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 155
meydana getirilmektedir.28 Mu'tezile ekolü, insan özgürlüğü ve ilahî
adalet kavramlarını merkeze alarak, kaderci yaklaşıma karşı çıkmış ve
insanın ahlakî sorumluluğunu vurgulamıştır. Kulların fiillerinin doğrudan Allah tarafından değil, insanın kendisi tarafından meydana getirildiğini savunan Mu'tezilî anlayışa göre, insanın kendi eylemlerinin gerçek faili olması, ilahî adaletin bir gereğidir; çünkü insanın yapmadığı bir
eylemden dolayı cezalandırılması düşünülemez.
İslâm düşünce tarihinde irade meselesi, farklı ekollerin çeşitli yorumlarıyla şekillenmiştir. Bu konuda, Cebriyye ve Mu'tezile âlimlerinin birbirine tamamen zıt iki uç görüşü arasında orta bir yol bulmaya çalışan
Ehl-i Sünnet'in içinde bile önemli fikir ayrılıkları gözlemlenmektedir.
Özellikle bu ekolün iki önde gelen temsilcisi Mâtürîdiyye ve Eş'ariyye
mezhepleri arasında da ciddi anlayış farklılıkları bulunmaktadır. Diğer
taraftan Eş'arîliğin kendi içerisinde de ortak bir anlayış bulunmamaktadır.
Kulların irade ve seçimi konusunda Eş'arî düşünce ekolünde farklı
yaklaşımlar benimsenmiştir. İmam Eş'arî (öl. 324/935), “Allah’ın bütün fiillerinin O’nun kudreti ile meydana geldiğini ve O’nun tarafından halk edildiğini”
29 ifade ederken, Bâkıllânî (öl. 403/1013), “fiilin aslında Allah’ın kudreti, taat ve mâsiyet türünden fiillerin ise kulun kudretinin sonucu oluştuğunu”
söylemiştir.30 Mu'tezile'nin önemli isimlerinden Ebü'l-Hüseyin el-Basrî
(öl. 436/1044) ile paralel görüşlere sahip olan Cüveynî (öl. 478/1085); “Beşerî fiillerin Allah’ın kulda yarattığı zorunlu bir kudretle meydana geldiğini”
28 Hayrettin Nebi Güdekli, “Müteahhirîn Dönemi Mâtürîdî Kelâmında İradenin Ontolojisi Sorunu: Saçaklızâde’nin Risâletü’l-irâdeti’l-cüz’iyye’sinin Tahlil, Tahkik ve
Tercümesi”, İslam Araştırmaları Dergisi 41 (2019), 86; Keskin, İnsan Fiilleri, 154-
155; ayrıca bk. Korkmaz Sıddık, “İnsan Fiillerinin Yaratılması Problemi -Kulların Fiilleri ve Yedi Mezhep Risalesi Örneği-”, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi 41 (2016), 15-38.
29 Ebü’l-Hasen Eş’arî, el-İbâne an Usûli’d-Diyâne, thk. Salih b. Abdillah el-Asîmî
(Riyad: Medarü’l-Müslim, 2011), 520 vd.; ayrıca bk. Ebü’l Yüsr Pezdevî, Usûlü’dDîn, thk. H. Peter Lins (Kahire: el-Mektebetü’l-Ezheriyye, 2003), 104.
30 Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib Bâkıllânî, Kitâbu’t-Temhîd, nşr. R. J. McCarthy
(Beyrut: Mektebetü’ş-Şarkıyye, 1957), 307.
156 ▪ Mustafa Keskin
ifade ederken, Ebû İshak el-İsferâyînî (öl. 418/1027) ise “fiilin Allah ile kulun kudretinin bir arada bulunmasıyla, yani ikisinin toplamı ile oluştuğunu”
belirtmiştir.31
İmam Eş'arî'ye göre insan, fiil yapma kudretine sahiptir ancak bu
kudret, insanın özünden değil, kendisine dışarıdan verilmiştir. Eş'arî bu
görüşünü şöyle temellendirmiştir: İnsan nasıl ki bazen güçlü bazen güçsüz, bir vakit âlim diğer vakit cahil, kimi an hareketli kimi an durağan
olabiliyorsa, iş yapma kudreti de böyle arızî bir niteliktir.32 Ona göre,
“kul, fiilini Allah’ın dilediği ve yarattığı hâdis bir kudretle yapar ve böyle bir
kudretle de olsa fiili yaptığı için yükümlü olur”.33 Bu konuda, "cebr-i mutavassıt" olarak nitelendirilen Eş'arîyye'nin bu yaklaşımı, Cebriyye'nin görüneşe daha yakın durmaktadır. Eş'arî düşüncede, insanın fiillerini gerçekleştiren asıl güç, kulun kendi irade ve kudreti değil, doğrudan Allah'ın
kudretidir. İnsanın sahip olduğu irade ve kudretin fiiller üzerinde gerçek bir etkisi bulunmamaktadır. Buna göre insan, sadece fiillerin gerçekleştiği bir mekân konumundadır. Eş'arîler'e göre, Allah önce kulun irade
ve kudretini yaratır, ardından ilahî âdetinin bir gereği olarak, aynı zaman diliminde kulun fiilini de yaratır.34
Eş'arîyye'nin irade anlayışı, iki temel prensibi uzlaştırma çabası olarak görülebilir: Allah'ın mutlak yaratıcılığı ve insanın fiillerinden sorumlu tutulması. Eş'arîler, fiillerin gerçek yaratıcısının Allah olduğunu vurgularken, insanın rolünü "kesb" kavramıyla açıklamaya çalışmıştır. An31 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 213b.
32 Ebü’l-Hasen Eş’arî, Kitabu’l-Luma’ fi’r-Reddi alâ Ehli’z-Zeyği ve’l-Bida’, nşr.
Hamûde Gurâbe (Kahire: Matbaatü Mısr Şirketü Müsahemeti Mısrıyyeti, 1955),
93; ayrıca bk. Hafzullah Genç, “Eş’ari Düşüncesinde İnsan Fiilleri”, İslam Araştırmaları Dergisi 27/3 (2016), 427-441.
33 İrfan Abdülhamîd Fettâh, “Eş’arî Ebu’l-Hasan”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1195), 11/445-446; Yusuf Şevki Yavuz,
“Eş’ariyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları,
1995), 11/451.
34 Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf: Mevâkıf Şerhi, çev. Ömer Türker (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015), 244; Debbâğî,
Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 213a.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 157
cak bu kesb teorisinde bahsedilen irade, gerçek bir etki gücünden yoksundur.35 Bu bağlamda Eş'arîler'in "cebr-i mutavassıt" olarak nitelendirilen yaklaşımı, kelâm düşüncesinin en karmaşık ve çok katmanlı meselelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Mâtürîdî anlayışa göre ise kulların fiilleri, Allah Teâlâ'nın âdeti üzere
iki temel unsurun birleşimiyle meydana gelir: Allah'ın yaratması ve kulun kesbi. Bu süreçte Allah'ın kudreti, kulun kudret ve iradesiyle birlikte
etki eder. Fiillerin yaratılması Allah'a, kesbi ise kula aittir. Kesb ise, kulun kendi kudret ve iradesiyle kesin bir niyet ortaya koyması sonucunda
gerçekleşir.36 İmam Mâtürîdî'ye göre Allah, diğer her şeyin olduğu gibi
insan fiillerinin de yaratıcısıdır ve fiildeki yaratıcı tesir O'na aittir. Bununla birlikte, fiilin ikinci bir boyutu vardır ki, bu da insana aittir. Allah'ın yarattığı fiilin gerçekleştirilmesi aşaması insana nispet edilmektedir.37 İmam Mâtürîdî, kader ve özgür irade konusunda insanın konumunu dengeli bir yaklaşımla ele almaktadır. Bu anlayışa göre insan, ilahî
iradenin kendisine verdiği cüz'î irade vasıtasıyla fiillerini gerçekleştirme
yahut bunlardan imtina etme kapasitesine sahip bir varlık olarak konumlandırılmaktadır.
Ebü'l-Muîn en-Nesefî (öl. 508/1114), insanın, fiillerini gerçekleştirme
gücüne sahip olduğunu savunurken, bu gücün niteliği konusunda
önemli bir ayrım yapmaktadır. Ona göre insandaki güç, Allah'ın mutlak
yaratma kudretinden farklı olarak sınırlı bir yapma gücüdür. İnsan,
kendisine verilen bu sınırlı güç sayesinde fiillerini gerçekleştirebilir, an35 Faruk Görgülü, Eş’arî ve Kur’an’ı Yorumlama Yöntemi (Ankara: TDV Yayınları,
2023), 221; ayrıca bk. Faruk Görgülü, “Eş’arî’nin İrade Konusunda Yorumladığı
Bazı Ayetlere Bütüncül Bir Bakış”, Eskiyeni: Anadolu İlahiyat Akademisi Araştırma
Dergisi 31 (2015), 132.
36 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 213a-213b; geniş bilgi için bk. Ebû
Mansûr Mâtürîdî, Kitabü’t-Tevhid / Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu (Ankara: TDV Yayınları, 2019), 491-502.
37 Mustafa Sait Yazıcıoğlu, Mâtürîdî ve Nesefî’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı (İstanbul: MEB Yayınları, 1992), 27.
158 ▪ Mustafa Keskin
cak bu güç mutlak yaratma değil, yapma kudretidir.38 XIV. yüzyılda yaşamış olan ve Hanefî-Mâtürîdî düşünce geleneğinin önemli isimlerinden
Sadrüşşerîa (öl. 747/1346),39 iradî fiillerle zorunlu fiiller arasında ayrım
yaparak, meseleyi nabız hareketi ile bilinçli hareketlerin karşılaştırılması
üzerinden temellendirmeye çalışmıştır. Bun göre, iradî fiiller kullara ait
olurken, diğeri ise kullarda zorunlu olarak meydana gelmektedir.40
Bu
çerçevede, cebir ve kader tartışmalarında orta yolu benimseyen Sadrüşşerîa, fiillerin kulun iradesi ve Allah'ın yaratması sonucunda meydana
geldiğini ifade etmektedir.41
Mâtürîdîler, Allah'ın mutlak yaratıcılığı ilkesini benimserken, aynı
zamanda insanın da eylemlerinde özgür iradeye sahip olduğu görüşünü
benimsemektedirler. Söz konusu yaklaşımda fiillerin tezahürü iki boyutlu bir yapı arz etmektedir: İlki, Allah'ın mutlak yaratma kudreti (halk);
ikincisi ise insanın ihtiyarî fiillerindeki rolü olan kesb kavramıdır. Bu
yapı içerisinde bir tarafta Allah'ın sınırsız yaratma gücü, diğer tarafta ise
insanın bu güç çerçevesinde sahip olduğu seçme özgürlüğü bulunmaktadır. Bu teorik çerçeve, hem ilahî kudretin mutlaklığını muhafaza etmekte hem de insanın ahlakî ve hukukî mükellefiyetlerinin rasyonel temelini oluşturmaktadır. Böylece Mâtürîdî düşüncesi, ilahî kader ile insan hürriyeti arasında sistematik bir sentez sunmaktadır. Bu yaklaşım,
İslâm düşünce geleneğinde önemli bir teorik zemin teşkil etmiş ve sonraki dönem kelâm tartışmalarında merkezi bir rol oynamıştır.
Mâtürîdî geleneğine mensup diğer âlimlerde olduğu gibi Osmanlı
düşünce dünyasının önemli temsilcilerinden Ahmed el-Maraşî'nin irade
38 Ebu’l-Muîn Nesefî, et-Temhîd fî usuli’d-dîn, thk. Muhammed Abdurrahman
Sâğûl (Kahire: Mektebetü’l-Ezheriyye, 2006), 779; Yazıcıoğlu, İnsan Hürriyeti Kavramı, 36-37.
39 Geniş bilgi için bk. Şükrü Özen, “Sadrüşşerîa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2008), 35/427-431.
40 Sa‘düddîn Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh Alâ’t-Tevdîh (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
t.y.), 1/348-350.
41 Ömer Aydın, Sadruşşerîa es-Sani’ye Göre İnsan Hürriyeti ve Fiilleri (Erzurum:
Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 1996), 98.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 159
ve insan hürriyeti konusundaki görüşleri de Mâtürîdî gelenekle uyum
içindedir. Bu çalışmada, tüm Mâtürîdî âlimlerin veya diğer ekollerin fikirlerini detaylı incelemek yerine, özellikle Mar'aşî'nin irade ve hürriyet
anlayışı ele alınacaktır. Böylece hem konunun tarihî gelişimini hem de
Mâtürîdî düşüncesinin Osmanlı dönemindeki yansımalarını görmemiz
mümkün olacaktır.
3. Ahmed el-Maraşî'nin İrade ve Hürriyet Anlayışı
İnsan özgürlüğü ve irade kavramları etrafındaki tartışmalar, sadece
İslâmî düşüncenin sınırları içinde kalmamış, tarih boyunca çok daha eski dönemlerde ve farklı kültürlerde de yoğun bir şekilde ele alınmıştır.
İnsanın fiillerindeki özgür iradesi ve bundan kaynaklanan ahlakî yükümlülükleri, düşünce tarihinin en çetin tartışmalarından birini oluşturmuştur. İnsanlık tarihi boyunca filozoflar ve İslâm âlimleri, insanın
kaderle olan ilişkisini ve özgür iradenin sınırlarını belirlemeye çalışmış,
bu konuda çeşitli yaklaşımlar geliştirmişlerdir. Bu entelektüel çabalar,
hem felsefî hem de toplumsal alanda geniş yankı bulmuş, farklı düşünce
akımlarının ve ekollerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.
Birçok İslâm düşünce ekolünde görüldüğü üzere bu mesele, Mâtürîdî
geleneğindeki âlimlerin de dikkatini çekmiş, pek çok âlim meseleyi detaylı bir şekilde araştırmış ve eserlerinde geniş yer vermiştir. İrade hürriyeti konusundaki tartışmalara önemli katkılar sunan düşünürlerden
biri de, XVIII. yüzyıl Osmanlı duraklama dönemi âlimlerinden Ahmed
el-Mar'aşî'dir. Bu konuya özel bir ehemmiyet veren Mar'aşî, meseleyi derinlemesine ele almak için “er-Risâletü’l-Münciye min Vesveseti’l-Mu’tezile
ve’l-Cebriyye” başlıklı müstakil bir eser telif etmiştir. Mar'aşî, bir yıl süren
yoğun bir çalışma sonucunda ortaya koyduğu bu eserin özgünlüğüne
dikkat çekmiş ve konuyla ilgili daha önce benzer kapsamda bir çalışmanın yapılmadığını iddia etmiştir.42 Öncelikle Kur'an'dan referanslarla
konuyu izaha çalışan Mar'aşî, diğer taraftan kendinden önce yaşamış ve
42 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 212b.
160 ▪ Mustafa Keskin
bu konuda fikir ortaya koymuş pek çok âlimin eserlerine ve fikirlerine
de başvurmuştur
.Mar'aşî, kendi ilmî kimliğini Hanefî-Mâtürîdî ekolüyle özdeşleştirmekle birlikte, görüşlerinde geniş bir perspektif benimsemiştir. Sadece
kendi mezhebî çizgisinden değil, Şâfiî-Eş'arî ekolünden olan âlimleri de
'bizim ulema' olarak nitelendirmiş ve Ehl-i Sünnet çatısı altındaki tüm
bu değerli ulemanın, söz konusu meseleyi aydınlatmak için önemli katkılar sunduğunu belirtmiştir.43 Mar'aşî, bu konuyla ilgili kaleme aldığı
er-Risâletü'l-Münciye isimli eserinin giriş bölümünde, ele aldığı konunun
karmaşıklığına ve önemine dikkat çekmiştir. Temel hedefinin; ''Kulların
istemli fiillerinde ihtiyarın etkisi meselesini açıklamak'' olduğunu belirten
Mar'aşî, konuyla ilgili sistematik bir yaklaşım sergilemiş ve bu hususta
ortaya konulan görüşleri kategorik bir düzende ele almıştır.44
İrade ve insan hürriyeti konusunda düşüncelerini ortaya koyan Ahmed el-Mar'aşî, bu meselede kendisinin de bağlı bulunduğu Hanefî
mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (öl. 150/767) ve
Mâtürîdî ekolünün önderi Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin bakış açısını en
isabetli görüş olarak değerlendirmiştir.45 Mar'aşî'nin düşünce sisteminde, Allah Teâlâ'nın koyduğu iki hikmet ve bunlara bağlı iki âdet (sünneti ilahiye) bulunmaktadır. Bu çerçevede insan, kendi fiillerinde belirli bir
etki gücüne ve seçim yapma yetkisine sahiptir. Mar'aşî, eserinde özenle
açıkladığı bu iki hikmet ve iki âdete sürekli atıfta bulunmuştur.46
Ona
43 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 211b-212a.
44 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 212b-214a.
45 XVIII. yüzyılda yazılan risalelerin önemli bir kısmında Mâtürîdîliğin görüşünün
öne çıkarıldığı ve Eş’arîliğin cebr-i mutavassıt olarak nitelenen yaklaşımının iyice
tetkik edildiğinde mutlak zorunluluktan (cebr-i mahd) bir farkı olmadığı, buna karşın Mâtürîdîliğin kula bir tercih imkanı sunan görüşünün en doğru ve tercihe layık
görüş olduğunun temellendirildiği gözlemlenebilmektedir. Bk. Mehmet Kalaycı,
“18. Yüzyıl Osmanlı Dinî Düşüncesinde Mâtürîdîlik Vurgusu: Hanefîlikten
Mâtürîdîliğe Giden Sürece Dair Bir Tahlil”, Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası: Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler XVIII. Yüzyıl
(İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2018), 2/85.
46 Geniş bilgi için bk. Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 216a-216b.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 161
göre, insan fiilleri çift yönlü olarak meydana gelmektedir. Fiili var eden
Allah'ın kudretidir, fakat insanın da bu fiili tercih etme ve sahiplenme
(kesb) rolü vardır. Kulların fiillerinde yaratıcılığın Allah'a, kesbin ise kula ait olduğu görüşünü çeşitli delillerle temellendirmeye çalışan Mar’aşî,
Allah’ın iki hikmeti ve iki âdetini ise şöyle açıklamaktadır:
Birinci hikmet: “Allah Teâlâ’nın cebr, cimrilik ve zulmetmekten kendi
zatını korumasıdır. Yüce Yaratıcı kulun istemli fiillerinde zatını cebirden, zorlamaktan koruması, kulun itaat ve isyan gibi murad ettiği fiillerde veya seçme hürriyeti konusunda zatını cimrilikten takdis etmesi ve
yine kulun emir ve yasaklara riayet etmeyerek çirkin fiil işlemesi üzerine
Allah’ın ona azap etmesiyle kuluna zulmetmiş olmaktan zatını korumasıdır”.47
İkinci hikmet: “İslâm Dini’nde hiçbir şekilde affı mümkün olmayan
“şirk” ile ilgilidir. Buna göre Allah Teâlâ’nın, zatını kendi zatına mahsus
olan yaratma sıfatında kulu şirke götüreceği vehminden korumasıdır.
Yani yaratmada ortaklık düşüncesi bu şirkin temelini oluştur”.48
Birinci âdet: “Yüce Allah insanın istemli fiilini yaratmak için kula bir
kolaylık ve lütuf olsun diye birtakım şartları yaratma âdetidir. Allah
Teâlâ’nın, kulun ihtiyari fiilini yaratmak için, yapma ve terk etme yönünde kullanabileceği özelliğe sahip kudreti kul için yaratmayı, kudreti
kullanmada kulu muhayyer bırakmayı, itaat ve isyandan meydana gelen
iki zıttan her birine bağlanma kabiliyeti olan iradeyi kul için yaratmayı
ve onu samimi niyetinde itaat ve isyandan her birerlerini icat etmeye
muhayyer bırakmayı sıradan bir şart olarak ortaya koymasıdır”.49
İkinci âdet: “Allah Teâlâ’nın ikinci âdeti fiilin yaratılması ile ilgilidir.
Buna göre Yüce Yaratıcı âdetini bazen kul kudretini, iradesini ve samimi
azmini (azmi musammem) kullandığı anda kulun istediği fiili yaratmaması, bazen de kul irade ve kudretini bir fiili gerçekleştirmeye yönelik
kullanmamasına rağmen kulun fiilini yaratmasıdır. Buna göre kesinlikle
47 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 216a.
48 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 216b.
49 Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 216a.
162 ▪ Mustafa Keskin
tefvîz (kula tam yetki vermek) yoktur. Allah Teâlâ’nın âdetinin bu şekilde cârî oluşu ikinci hikmeti gereğidir”.50
Ahmed el-Mar'aşî, insan fiillerini incelerken Ehl-i Sünnet âlimlerinin
yanı sıra Cebriyye ve Mu'tezile mezheplerinin görüşlerini de detaylı bir
şekilde değerlendirmiş ve daha sonra insanın irade ve tercihlerinin fiilleri üzerindeki etkisini ispatlamaya odaklanmıştır. Bu konuda metodolojik
bir yaklaşım benimseyen Mar'aşî, öncelikle Kur'an-ı Kerim'deki âyetleri
anlamlarına göre kategorize ederek konuyu sistemli bir şekilde incelemiş ve sonuç olarak yalnızca incelediği belirli âyetlerin değil, Fâtiha suresinden Nâs suresine kadar Kur'an'ın tamamındaki âyetlerin insanın
irade ve seçimlerinin fiilleri üzerindeki etkisini desteklediği sonucuna
varmıştır.
Daha sonra başta Ebû Hanîfe ve İmam Mâtürîdî olmak üzere, İmam
Şâfiî (öl. 204/820), İmam Eş’arî, Tacüddîn Sadrüşşerîa (öl. 747/1346), Seyyid Şerîf el-Cürcânî (öl. 816/1413), İbnü’l- Hümâm (öl. 861/1457), Hayâlî
(öl. 875/1475?) Ebû Bekir el-Bâkıllânî, Ebû İshak el-İsferâyinî, İmamu'lHaremeyn el-Cüveynî, Adudüddin el-Îcî (öl. 756/1355) Sa'düddîn etTeftâzânî (öl. 792/1390) Celâlüddîn Devvânî (öl. 908/1502) ve Ebü'lHüseyin el-Basrî51 gibi pek çok İslâm âliminin fikrine müracaat eden
Mar'aşî, düşüncelerini temellendirirken hem bunlardan yararlanmış
hem de bu fikirleri aklî izahlarla destekleyerek sistematik bir ispat yöntemi geliştirmiştir. Mar'aşî, kendi düşüncelerini temellendirirken Birgivî
Mehmed Efendi'nin (öl. 981/1573) ''Tarîkat-i Muhammediyye'' adlı eserinden de istifade etmiş, özellikle onun Şeytan'ın hilelerine dair açıklamalarını aynen aktarmıştır.52
Ahmed el-Mar'aşî'nin eserinde dikkat çeken bir husus, insanın irade
ve hürriyetini ispatlamaya çalışırken onun, Eş'arî ekolünün önde gelen
âlimi Allâme Beyzavî'nin görüşüne takılmış olmasıdır. Beyzavî'nin: ''İh50 Geniş bilgi için bk. Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 216a-216b; Keskin,
İnsan Fiilleri, 223-225.
51 Bu konuda geniş bilgi için bk. Keskin, İnsan Fiilleri, 106-135.
52 Bk. Debbâğî, Risâletü’l-Münciye, 346/14, vr. 235a-235b.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 163
tiyarın da Allah tarafından yaratılmış olduğu ve bunun da bir problem olduğu''şeklindeki düşüncesi, Mar'aşî'yi derinden etkilemiş görünmektedir.
Nitekim eserinin birçok yerinde, konuyla ilgili açıklamalarının hemen
ardından; "Bu izah, Beyzavî'nin ortaya koyduğu probleme de çözüm getirmektedir" şeklinde özel vurgular yapmıştır.
Benzer bir şekilde Birgivî'nin de bu konu üzerinde durduğu görülmektedir. Eş'arî'nin: "İrade, Allah tarafından zorunlu olarak kulda yaratılmıştır; eylemlerimizde seçim hakkımız vardır, ancak bu seçimde mecburuz" şeklinde ortaya koyduğu fikre itiraz eden Birgivî: “İradenin, hariçte bir varlığı
bulunmadığı için yaratmaya ihtiyaç duymayacağını, insanlar iradeye sahibi olsalar da onu yaratan olmadığını, ancak Allah Teâlâ'nın, kulların iradesini kendi
kudretinin işleyişinde adi bir şart olarak belirlediğini” belirtmiştir.53 Ahmed
el-Mar'aşî ise, Beyzavî'nin görüşlerindeki çelişkiyi çözüme kavuşturmak
için Allah'ın iki hikmeti ve iki âdetinin göz önünde bulundurulması gerektiğini ileri sürmüştür. Ona göre, bu ilahi hikmet ve âdetler dikkate
alındığında söz konusu problem kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Mar'aşî, daha da ileri giderek Beyzavî'nin yaklaşımının insana gerçek bir
özgürlük sağlamadığını, aksine, bu düşüncenin mutavassıt cebir düşüncesine yakın olduğunu belirtmiştir.
İrade ve insan hürriyeti meselesinde, Birgivî ve Mar'aşî'nin ortaya
koyduğu bu yaklaşımlar, kelam tarihindeki cebr ve ihtiyar tartışmalarına
özgün katkılar sunmaktadır. Birgivî'nin iradenin mahiyetine dair tespiti
ve bunu Allah'ın kudretinin icrası için bir şart olarak konumlandırması,
Eş'arî gelenekten farklı bir bakış açısı ortaya koyar. Bu yaklaşım, insanın
sorumluluğunu temellendirirken aynı zamanda ilahî kudretin mutlaklığını da korumaktadır. Öte yandan Mar'aşî'nin Beyzavî eleştirisi ve mutavassıt cebir kavramı üzerinden geliştirdiği çözüm önerisi, problemi
ilahî hikmet ve âdetullah kavramları çerçevesinde ele alarak meseleye
yeni bir boyut kazandırmıştır. Her iki âlimin yaklaşımları, Osmanlı düşünce geleneğinde irade ve insan özgürlüğü tartışmalarının nasıl derinleştiğini ve klasik kelâmî problemlerin yeni kavramsal çerçevelerle nasıl
53 Birgivî, et-Tarîkatü’l-Muhammediyye, 199.
164 ▪ Mustafa Keskin
yorumlandığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu tartışmalar, günümüzde de devam eden kader-irade veya cebir-ihtiyar meselesinin
İslâm düşünce geleneğindeki köklü temellerini ortaya koyması açısından da ayrıca değer taşımaktadır.
Ahmed el-Mar'aşî'nin düşünce sistemini, yaşadığı dönemin toplumsal ve siyasî bağlamı içerisinde değerlendirmek gerekmektedir. Mar'aşî,
Osmanlı'nın duraklama döneminde gözlemlediği toplumsal atalet ve siyasi meşruiyet sorunlarına karşı, kelâmî bir zeminde çözüm üretmeye
çalışmıştır. Onun cebir karşıtı tutumu ve insan iradesine yaptığı vurgu,
sadece teorik bir tartışmanın ötesinde, pratik hayatta karşılığı olan bir
düşünce sistemini yansıtmaktadır. Mar'aşî'nin bu yaklaşımının temelinde, Müslüman toplumunu tembellik ve umutsuzluktan kurtarma, onları
aktif bir çalışma ve gayret hayatına yönlendirme amacı yatmaktadır. Tarihsel süreçte, özellikle Emevîler döneminde (41-132/661-750) görüldüğü
üzere, cebirci anlayış sadece toplumsal durgunluğa yol açmakla kalmamış, aynı zamanda adaletsiz yöneticilerin kendi politikalarını meşrulaştırma aracı olarak da kullanılmıştır. Bu bağlamda Mar'aşî'nin irade savunusu, hem toplumsal dinamizmi teşvik eden hem de siyasî otoritenin
sorumluluğunu vurgulayan çift yönlü bir hedef taşımaktadır.
Emevîler dönemindeki bu siyasî-itikadî tartışmanın en somut örneklerini, Ma'bed el-Cühenî (öl. 83/702) ve Gaylân ed-Dımeşkî'nin (öl.
120/738) mücadelelerinde görmek mümkündür. Bu iki âlim, kader meselesinin siyasî alana taşınmasına ve yöneticilerin zulümlerini kader perdesi arkasına gizleme çabalarına karşı güçlü bir duruş sergilemişlerdir.
Özellikle Halife Abdülmelik b. Mervan (öl. 86/705) ve Irak valisi Haccâc
b. Yusuf'un (öl. 95/714) adaletsiz uygulamalarına karşı geliştirdikleri
muhalif söylem, kendilerine ağır bedeller ödetmiştir. Bu süreçte Emevî
yönetimi, kendi siyasî anlayışlarına ters düşen âlimleri baskı altına almış, hapsetmiş ve hatta öldürmekten çekinmemiştir.54
54 Bk. Cengiz, İslâm’ın İlk Dönemlerinde Kader, 57-58.
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 165
Emevî yönetimine karşı başkaldıran Abdurrahmân b. el-Eş'as’ın (öl.
85/704)55 hareketine destek veren Ma'bed, isyanın bastırılmasından sonra
Emevî valisi Haccâc tarafından hapse atılmıştır. Bir süre sonra Haccâc,
Ma'bed'i huzuruna çağırarak şöyle seslenmiştir: "Allah'ın senin için yazdığı kaderi nasıl değerlendiriyorsun? Şu an zincire vurulman da Allah'ın takdiri değil midir?" Bunun üzerine Ma'bed, zekice: "Eğer söylediğin gibi bu
durum Allah'ın takdiriyse, gel şu zincirleri çöz. Eğer Allah'ın takdiri müdâhil
olursa, sen doğru söylemiş olursun" diye cevap vermiştir. Ne var ki bu cevap, Haccâc'ı ikna etmek yerine daha da öfkelendirmiş ve Ma'bed,
Haccâc'ın emriyle işkence edilerek öldürülmüştür.56 Bu olayda, Emevîler
dönemindeki siyasî çekişmelerin yanı sıra, kader konusundaki itikadî
tartışmaların da yansımalarını görmek mümkündür.
Ma'bed'in bu trajik sonu, aslında dönemin daha derin bir gerçeğini
yansıtmaktadır. Halkın kader inancını kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanan Emevîler’in anlayışına göre, yönetimlerinin ve uygulamalarının tümü ilahî takdirin bir parçasıydı ve dolayısıyla sorgulanmaması gerekiyordu. Nitekim kader konusunda, İslâm tarihindeki erken dönem itikadî tartışmaların siyasî boyutunu gözler önüne seren bu fikrî mücadele,57 sadece teorik bir tartışma değil, aynı zamanda siyasî otoritenin meşruiyetini sorgulayan bir muhalefetin de ifadesi olmuştur. Emevîler'in bu konudaki sert tutumu, dinî düşüncenin
siyasî iktidar tarafından nasıl şekillendirilmeye çalışıldığının çarpıcı bir
örneğini oluşturmaktadır. Bu tarihî tecrübe, İslâm düşünce geleneğinde
55 İbn Eş’as isyanıyla ilgili geniş bilgi için bk. Mehmet Dalkılıç, “Emeviler Dönemi
Muhalif Hareketlerden Birisi: Abdurrahmân bin Muhammed bin el-Eş’as İsyanı”,
Bilimname: Düşünce Platformu 22 (2012), 189-203.
56 Ali Sâmi Neşşâr, Neş’etü’l-Fikri’l-Felsefî fi’l-İslâm (Kahire, ts.), 1/319-324; bu
konuda geniş bilgi için bk. Lütfü Cengiz, “Emeviler Döneminde Kader Problemi”,
Marife: Dini Araştırmalar Dergisi 1/2 (2001), 107-127.
57 Bu konuda geniş bilgi için bk. Mehmet Dalkılıç, “İslâm’ın İlk Asrında Meydana
Gelen Siyasi Olayların Mezhepleşmeye Etkisi”, Hicri Birinci Asırda İslâmî İlimler -
II- Hadis, İslâm Hukuku, Kelâm, Mezhepler Tarihi Arap Dili ve Siyer (İstanbul: Ensar Neşriyat, 2020), 2/259-281.
166 ▪ Mustafa Keskin
siyaset ve din ilişkisinin ne denli iç içe geçtiğini ve erken dönem itikadî
tartışmaların toplumsal ve siyasî boyutlarını anlamamız açısından
önemli ipuçları sunmaktadır.
Sonuç
Ahmed el-Mar'aşî'nin irade ve insan hürriyeti konusundaki yaklaşımı, XVIII. yüzyıl Osmanlı düşünce dünyasının önemli bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Mar'aşî, er-Risâletü'l-Münciye adlı eserinde,
insan fiilleri ve irade hürriyeti meselesini Hanefî-Mâtürîdî geleneği çerçevesinde ele almış, konuyu hem naklî hem de aklî delillerle temellendirmeye çalışmıştır. Mar'aşî'nin düşüncesinde öne çıkan en önemli husus, bu meselenin çözümü için Allah'ın iki hikmeti ve iki âdetini gündeme alması olmuştur. Buna göre, kulların fiilleri, Allah'ın iki hikmeti ve
iki âdeti gereği, Allah'ın yaratması ve kulların kesbi olmak üzere iki yönlü gerçekleşmektedir. Mar'aşî, bir taraftan Allah'ın mutlak yaratıcılığını
vurgularken, diğer taraftan insanın fiillerindeki özgür iradesini ve sorumluluğunu da ortaya koymaya çalışmıştır. Bu yaklaşımıyla o, hem
Cebriyye'nin mutlak cebir anlayışına hem de Mu'tezile'nin kulların fiillerini tamamen kendilerinin yarattığı görüşüne karşı çıkmıştır.
Mar'aşî'nin yaşadığı dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama
ve gerileme sürecine denk gelmektedir. Bu bağlamda onun irade ve insan hürriyeti konusundaki görüşleri, sadece teorik bir tartışma olmaktan
öte, dönemin toplumsal sorunlarına çözüm arama çabasının bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Özellikle cebirci ve kaderci anlayışın
toplumda yol açtığı atalet ve umutsuzluğa karşı, insanın irade sahibi ve
sorumlu bir varlık olduğunu vurgulaması, onun düşüncesinin pratik
boyutunu ortaya koymaktadır. Mar'aşî'nin Allâme Beyzâvî'nin görüşlerine yönelik eleştirileri ve alternatif yaklaşımı, onun özgün düşünce yapısını göstermesi bakımından önemlidir. Mar'aşî, ihtiyarın da Allah tarafından yaratıldığı görüşünün, insana gerçek bir özgürlük getirmediğini
savunmuş ve bu problemi Allah'ın iki hikmeti ve iki âdeti teorisiyle
çözmeye çalışmıştır.
Sonuç olarak Ahmed el-Mar'aşî, irade ve insan hürriyeti konusunda
Hanefî-Mâtürîdî geleneğin temel prensiplerini korumakla birlikte, mese-
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 167
leye özgün katkılar sunmuş bir âlimdir. Onun yaklaşımı, bir yandan
İslâm düşünce geleneğinin sürekliliğini gösterirken, diğer yandan da döneminin toplumsal sorunlarına çözüm üretme çabasını yansıtmaktadır.
Bu bağlamda Mar'aşî'nin düşüncelerinin, günümüzde de irade ve insan
hürriyeti tartışmalarına ışık tutabilecek nitelikte olduğu söylenebilir.
Kaynakça
Abdülcebbâr, Kâdî. Şerhu’l-Usûli’l-Hamse Mu’tezile’nin Beş İlkesi. çev. İlyas
Çelebi. 2 Cilt. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları,
2013.
Abdülhamid, İrfan. İslâm’da İ’tikadî Mezhepler ve Akaid Esasları. çev. Mustafa Saim Yeprem. Ankara: TDV Yayınları, 3. Basım, 2015.
Atalay, Besim. Maraş Tarihi ve Coğrafyası. İstanbul: Matbaa-i Amire, 1339.
Aydın, Ömer. Sadruşşerîa es-Sani’ye Göre İnsan Hürriyeti ve Fiilleri. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 1996.
Bağdadî, Abdülkahir. el-Fark Beyne’l-Fırak: Mezhepler Arasındaki Farklar.
çev. Ethem Ruhi Fığlalı. Ankara: DİB Yayınları, 9. Basım, 2018.
Bâkıllânî, Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib. Kitâbu’t-Temhîd. nşr. R. J.
McCarthy. Beyrut: Mektebetü’ş-Şarkıyye, 1957.
Birgivî, İmam Muhammed. et-Tarîkatü’l-Muhammediyye. thk. Hafız Muhammed Nazım. Şam: Dârü’l-Kalem, 2011.
Bozkurt, Nebi. “Deri”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 9/174-175.
İstanbul: TDV Yayınları, 1994.
Bursalı, Mehmed Tahir. Osmanlı Müellifleri. İstanbul: Matbaa-i Amire, 1333.
Cengiz, Lütfü. “Emeviler Döneminde Kader Problemi”. Marife: Dini
Araştırmalar Dergisi 1/2 (2001), 107-127.
Cengiz, Lütfü. İslâm’ın İlk Dönemlerinde Kader. Konya: Palet Yayınları, 2012.
Cürcânî, Seyyid Şerif. Mu’cemü’t-ta’rîfât. thk. Muhammed Sıddîk Münşavi. Kahire: Darü’l-Fazile, 816.
Cürcânî, Seyyid Şerif. Şerhu’l-Mevâkıf: Mevâkıf Şerhi. çev. Ömer Türker. 3
Cilt. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015.
Çağrıcı, Mustafa - Hökelekli, Hayati. “İrade”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi. 22/380-384. İstanbul: TDV Yayınları, 2000.
168 ▪ Mustafa Keskin
Çınar, Bayram. “İslam Kelam Ekollerinde İnsan Fiilleri ve İnsanın Sorumluluğu İlişkisi”. Yalova Sosyal Bilimler Dergisi 10/21 (2020), 31-44.
Dalkılıç, Mehmet. “Emeviler Dönemi Muhalif Hareketlerden Birisi: Abdurrahmân bin Muhammed bin el-Eş’as İsyanı”. Bilimname: Düşünce Platformu 22 (2012), 189-203.
Dalkılıç, Mehmet. “İslâm’ın İlk Asrında Meydana Gelen Siyasi Olayların
Mezhepleşmeye Etkisi”. Hicri Birinci Asırda İslâmî İlimler -II- Hadis, İslâm Hukuku, Kelâm, Mezhepler Tarihi Arap Dili ve Siyer. 2/259-281. İstanbul: Ensar
Neşriyat, 2020.
Debbâğî, Ahmed el-Mar’aşî. er-Risâletü’l-Münciye min Vesveseti’l-Mu’tezile
ve’l-Cebriyye. İstanbul: Köprülü Yazma Eserler Kütüphanesi, 346/14.
Eş’arî, Ebü’l-Hasen. el-İbâne an Usûli’d-Diyâne. thk. Salih b. Abdillah elAsîmî. Riyad: Medarü’l-Müslim, 2011.
Eş’arî, Ebü’l-Hasen. Kitabu’l-Luma’ fi’r-Reddi alâ Ehli’z-Zeyği ve’l-Bida’. nşr.
Hamûde Gurâbe. Kahire: Matbaatü Mısr Şirketü Müsahemeti Mısrıyyeti, 1955.
Eş’arî, Ebü’l-Hasen. Makâlâtü’l-İslâmiyyîn İlk Dönem İslâm Mezhepleri. çev.
Ömer Aydın - Mehmet Dalkılıç. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu
Başkanlığı Yayınları, 2019.
Eş’arî, Ebü’l-Hasen. Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfü’l-Musallîn. nşr. Helmut Ritter. Wiesbaden, 1980.
Fettâh, İrfan Abdülhamîd. “Eş’arî Ebu’l-Hasan”. Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi. 11/444-447. İstanbul: TDV Yayınları, 1195.
Genç, Hafzullah. “Eş’ari Düşüncesinde İnsan Fiilleri”. İslam Araştırmaları
Dergisi 27/3 (2016), 427-441.
Görgülü, Faruk. Eş’arî ve Kur’an’ı Yorumlama Yöntemi. Ankara: TDV Yayınları, 2023.
Görgülü, Faruk. “Eş’arî’nin İrade Konusunda Yorumladığı Bazı Ayetlere
Bütüncül Bir Bakış”. Eskiyeni: Anadolu İlahiyat Akademisi Araştırma Dergisi 31
(2015), 129-146.
Gurâbî, Ali Mustafa. Tarihu’l-Fıraki’l-İslâmiyye ve’n-Neş’etü İlmi’lKelâm İnde’l-Müslimîn, 1985.
Güdekli, Hayrettin Nebi. “Müteahhirîn Dönemi Mâtürîdî Kelâmında
İradenin Ontolojisi Sorunu: Saçaklızâde’nin Risâletü’l-irâdeti’l-
Ahmed el-Mar'aşî'nin İrade ve İnsan Hürriyetine Yaklaşımı▪ 169
cüz’iyye’sinin Tahlil, Tahkik ve Tercümesi”. İslam Araştırmaları Dergisi 41
(2019), 85-129.
Hayâlî, Halîl b. Ahmed. Miftâhu’l-Felâh ve Râhatu’l-Ervâh (Kurtuluşun
Anahtarı ve Ruhların Huzuru). haz. Halil İbrahim Bulut, Ramazan Tarik. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınevi, 2024.
İsfahânî, Râgıb. Müfredâtü elfâzi’l-Kurân. thk. Safvan Adnan Dâvudî. Şam:
Daru’l-Kalem, 4. Basım, 2009.
Kalaycı, Mehmet. “18. Yüzyıl Osmanlı Dinî Düşüncesinde Mâtürîdîlik
Vurgusu: Hanefîlikten Mâtürîdîliğe Giden Sürece Dair Bir Tahlil”. Sahn-ı
Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası: Âlimler, Müesseseler
ve Fikrî Eserler XVIII. Yüzyıl. 2/47-95. İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2018.
Keskin, Mustafa. “Ahmed el-Mar’aşî’nin Hayatı, İlmi Kişiliği ve Eserleri”.
Turkish Academic Research Review – Türk Akademik Araştırmalar Dergisi 7/2
(2022), 471-486.
Keskin, Mustafa. İlk Dönem İtikadi ve Siyasi Mezheplerin İnsan Fiilleri ve İhtiyar
Anlayışı Mar’aşî’nin Risâle-i Münciye Örneği. Ankara: İlâhiyât Yayınları, 2022.
Knysh, Alexander. “Ortaçağ İslam’ında ‘Orthodoxy’ ve ‘Heresy’: Yeni Bir
Yaklaşım Denemesi”. çev. Mehmet Kalaycı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 45/1 (2024), 285-305.
Koçyiğit, Talat. “Cehmiyye (Mutezile) De Akılcılık”. Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi 16/1-4 (1968), 103-122.
Korkmaz Sıddık. “İnsan Fiillerinin Yaratılması Problemi -Kulların Fiilleri
ve Yedi Mezhep Risalesi Örneği-”. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 41 (2016), 15-38.
Mâtürîdî, Ebû Mansûr. Kitabü’t-Tevhid / Açıklamalı Tercüme. çev. Bekir Topaloğlu. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 14. Basım, 2019.
Nesefî, Ebu’l-Muîn. et-Temhîd fî usuli’d-dîn. thk. Muhammed Abdurrahman Sâğûl. Kahire: Mektebetü’l-Ezheriyye, 2006.
Neşşâr, Ali Sâmi. Neş’etü’l-Fikri’l-Felsefî fi’l-İslâm. Kahire, ts.
Öz, Mustafa. “Ma’bed el-Cühenî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 27/281-282. Ankara: TDV Yayınları, 2003.
Özçelik, İsmail. “Kâtip Çelebi’nin Penceresinden Osmanli Devlet Ve Toplum Hayatina İlişkin Bazi Düşünceler”. Ulakbilge 5/9 (ts.), 1-28.
170 ▪ Mustafa Keskin
Özen, Şükrü. “Sadrüşşerîa”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
35/427-431. İstanbul: TDV Yayınları, 2008.
Pezdevî, Ebü’l Yüsr. Usûlü’d-Dîn. thk. H. Peter Lins. Kahire: elMektebetü’l-Ezheriyye, 2003.
Söylemez, Faruk. “Yeni Çağda Maraş (1522-1789)”. Akdeniz’in Altın Kenti
Kahramanmaraş. ed. Orhan Doğan vd. 45-53. Kahramanmaraş: Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, 1994.
Şehristânî. el-Milel ve’n-Nihal. çev. Mustafa Öz. haz. Mehmet Dalkılıç. İstanbul: Litera Yayıncılık, 4. Basım, 2017.
Tan, Muzaffer. “Geç Dönem Hanefî- Mâtürîdî Fırak Geleneği Bağlamında Bir Risale: "El- Makâlât fî Beyâni Ehli’l- Bida ve’d- Dalâlât”. Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 14/1 (2009), 181-202.
Teftâzânî, Sa’deddîn. El-Makâsıd Kelâm İlminin Maksatları. çev. İrfan Eyibil. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2019.
Teftâzânî, Sa‘düddîn. Şerhu’t-Telvîh Alâ’t-Tevdîh. 2 Cilt. Beyrut: Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, t.y.
Tunç, Cihat. “Gaylân ed-Dımaşkî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 13/414-415. İstanbul: TDV Yayınları, 1996.
Üzüm, İlyas. “Kaderiyye”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 24/64-
65. İstanbul: TDV Yayınları, 2001.
Yavuz, Yusuf Şevki. “Eş’ariyye”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
11/447-455. İstanbul: TDV Yayınları, 1995.
https://islamansiklopedisi.org.tr/esariyye
Yavuz, Yusuf Şevki. “İrade”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
22/379-380. İstanbul: TDV Yayınları, 2000.
https://islamansiklopedisi.org.tr/irade--sifat
Yazıcıoğlu, Mustafa Sait. “Fiil”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
13/59-64. İstanbul: TDV Yayınları, 1996.
Yazıcıoğlu, Mustafa Sait. Matüridi ve Nesefiye Göre İnsan Hürriyeti. Ankara: Otto Yayınları, 2017.
Yazıcıoğlu, Mustafa Sait. Mâtürîdî ve Nesefî’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı. İstanbul: MEB Yayınları, 1992.
18. YÜZYIL VE MÂTÜRÎDÎLİK:
MUKADDİMÂT-I ERBAʿA HAŞİYELERİNİN
TELİF SEBEPLERİ HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME
F. Sümeyye KILAÇ1
Giriş
İslam düşünce tarihinde müelliflerin eser kaleme alma sebepleri çeşitli sınıflandırma ve sınırlandırmalara hapsedilemeyecek kadar geniş bir
çeşitlilik içermektedir. Eserlerin kaleme alınışında eğitim, öğretim, talep,
en genel anlamıyla sadaka gibi farklı saikler etkili olmuştur.2 Bu itici ve
yönlendirici saikler müellifler tarafından bazen açık bir şekilde ifade edilirken bazen sebeb-i telifler gizli kalmıştır. Ya da yazarın asıl amacını takip eden ikinci bir sebep görünür hale gelmiştir. Ya da siyasi iradenin
beyan ve talebi eserin telifinde asıl amaç iken ilmi gayeler bunu takip
etmiştir. Mukaddimât-ı erbaʿa haşiyeleri bu çeşitliliği görebileceğimiz
nadir literatürlerden biridir. Nitekim 15. yüzyıldan 18. yüzyıla varıncaya
kadar hemen her dönemde ulemanın mukaddimât-ı erbaʿa bahsine ilgi
duydukları görülmektedir. Ancak bu alaka her dönem aynı düzeyde
olmamıştır. 15 ve 18. yıllarda kaleme alınan telifler bu bakımdan ayrıcalıklıdır.
1 Arş. Gör. Dr., Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, sumeyyekilac@gmail.com
2 Fazlıoğlu, İslam medeniyetinde eser telif etmenin muhtemel sebeplerini 46 maddede ele almıştır. Bk. İhsan Fazlıoğlu, "Muhâtab’a Göre…:İslam Temeddününde
Eser Telif Etmenin Nedenleri Üzerine", Sebeb-i Telif Osmanlı Literatüründe Açık ve
Örtük Yazma Nedenleri ed. Sami Arslan Mustakim Arıcı (İstanbul: Ketebe, 2024),
26-32.
172 ▪ F. Sümeyye Kılaç
Fatih Dönemi Mukaddimât-ı erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebebi:
Akli ya da Dinî Olan Nedir?
İslam düşünce ekolleri, insan fiilleri konusunda farklı yaklaşımlar geliştirmiştir. Nüanslar olsa da cebrî düşünce insanın fiillerinde hiçbir rolü
olmadığını savunurken, kaderî düşünce insanın fiillerinin yaratıcısı olduğunu iddia etmiştir. Ehl-i sünnet kelamının önemli temsilcilerinden
olan Mâtürîdîler bu iki yaklaşımdan ayrılarak, insanın fiillerinde "bir tür
ihtiyara" sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Zira insanın fiillerinin değere konu olması onun özgür olmasıyla irtibatlıdır. Hanefî-Mâtürîdî gelenekte efâl-i ibâd konusunda en etkili çözüm Sadrüşşerîa (ö. 747/1346) tarafından düzenlenmiştir. Bilindiği gibi o, Fahreddîn er-Râzî’nin (ö.
606/1210) “İnsanın fiilleri zorunlu olduğundan hüsün ve kubuhla vasıflanamaz.” iddiasına karşı “insanın fiillerinde kastının” bulunduğunu
iddia ederek -Râzî tarafından öne sürülen- müreccih deliline dört mukaddimeyle cevap vermiştir.3 Sadrüşşerîa bu mukaddimelerle fiillerin
ortaya çıkışında etkili olan unsurların ontolojik ve metafizik temellerini
ortaya koymuştur. Sadrüşşerîa tarafından düzenlenen mukaddimât-ı erbaʿa, insanın fiillerinin temellendirilmesinde kendisinden sonraki
Mâtürîdî metinlere de etki eden yeni bir anlayışın, temellendirmenin ve
kavramsallaştırmanın kapısını açmıştır. Nitekim Osmanlı düşüncesinde
insan fiilleri söz konusu olduğunda Sadrüşşerîa tarafından düzenlenen
dört mukaddimeye ya da bu mukaddimedeki kavramlara atıf yapmayan
müellife rastlamak zordur. Hatta mezkûr konularla alakalı pek çok literatür oluşmuştur. Mukaddimât-ı erbaʿa haşiyeleri doğrudan bu literatürün en önemli çıktılarından olsa da Telvîh haşiyelerini, irâde-i cüz’iyye
ve/veya ihtiyâr-ı cüzî, kaza ve kader, halku’l-amâl risalelerini de buraya
dahil etmekte bir sakınca yoktur.
Kâtip Çelebi (ö. 1067/1657), Fatih Sultan Mehmet’in emriyle dönemin
ulemasının Telvîh’in mukaddimât-ı erbaʿa kısmına ta‘lîka yazdığını ve
3 Ubeydullah b. Mes‘ûd b. Tâcişşerîa Ömer b. Sadrişşerîa el-Evvel Ubeydillah b.
Mahmûd el-Mahbûbî el-Buhârî Sadrüşşerîa, et-Tavzîh fî halli gavâmizi’t-Tenkîh, thk.
Zekeriyya Umeyrât (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2013), 1/328-347.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 173
sultanın huzurunda bunların tartışıldığını aktarır.4 Bu dönemde Kestelî
(ö. 901/1496), Molla Samsûnîzâde (ö. 891/1486), Hatibzâde (ö. 901/1496),
Molla Alâeddin Arabî (ö. 901/1496) gibi önemli simalar haşiye kaleme
almışlardır. Çelebi’nin vermiş olduğu bu bilgi dikkate alınarak Fatih döneminde kaleme alınan mukaddimât-ı erbaʿa haşiyelerinin yazım sebeplerinde Fatih’in rolü ön plana çıkarılmıştır. Zaten Kestelî, Hatibzâde,
Molla Lütfi (ö. 900/1495), Samsûnîzâde, Hacıhasanzâde (ö. 911/1505) gibi
isimler de haşiyelerinin mukaddime kısımlarında sultanın emrine dikkat
çekmişlerdir.5 Nitekim Fatih Sultan Mehmet’in felsefi ve kelâmi konulara ilgisi ve entelektüel bir sultan olması da göz önüne alındığında sultanın bu eserleri yazdırmış olması anlaşılabilir. Zira bilindiği üzere Fatih
Sultan Mehmet, Molla Câmî’den (ö. 898/1492) kelâmcılar, felsefeciler ve
mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser talep etmiş -ki bunun üzerine Molla Câmî, ed-Dürretü’l-fâhire isimli eserini kaleme almıştır.- ve tehâfüt tartışmalarını da yeniden alevlendirmiştir.6 Ancak yine de
özellikle hüsün-kubuh ve insan fiillerinin seçilmesi üzerinde durulması
gereken bir husustur. Sönmez Kutlu, Fatih’in huzurunda yapılan bu tar4 Kâtib Çelebi, Keşfü’z-zunûn an esâmi’l-kütüb ve’l-fünûn (Beyrut: Dâru’l-ihyâi’ttürâsi’l-arabiyye, t.y.), 1/499; Şükrü Özen, "Tenkîhu’l-Usûl", Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi TDV İslam Araştırmaları Merkezi, 2011), (Erişim 17 Mayıs 2022).
5 Muslihuddin Mustafa b. Muhammed Kestelî, Risâle ale’l-mukaddimâti’l-erbaʿa
min kitâbi’t-Telvîh (İstanbul: Ragıp Paşa Kütüphanesi, Ragıp Paşa, 1459), 85b; Oğuz
Bozoğlu, Kestelî ve Hâşiye Ale’l-Mukaddimâti’l-Erba’ İsimli Eseri: Tahkîk ve Tahlîl
Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2019), 69;
Coşkun Borsbuğa Mustafa Borsbuğa, "Hatibzâde Muhyiddin Efendi’nin Hâşiye
ʿale’l-Mukaddimâti’l-Erbaʿa Adlı Hâşiyesinin Tahkik ve Tahlili", Tahkik İslami İlimler
Araştırma ve Neşir Dergisi 4/2 (2021), 244; Molla Lutfi, Risâle fi’l-hüsn ve’l-kubh elakliyyîn (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya, 973), 2b; Hasan Özer,
"Molla Samsûnîzâde’nin Ta‘lîka ‘ale’l-Mukaddimâti’l-Erba‘a Adlı Risalesinin Tahkikli
Neşri", Tahkik İslami İlimler Araştırma ve Neşir Dergisi 1/1 (2018), 184; Mustafa Bilal
Öztürk, "Hacı Hasanzâde’nin Mukaddimât-ı Erbaa Hâşiyesinin Tahkiki", Tasavvur
Tekirdağ İlahiyat Dergisi 7/1 (2021), 919.
6 Ayrıntılı bilgi için bk. İsmail E. Erünsal, Fatih’in Entelektüel Portesi -Merakları,
Kitapları ve Kütüphaneleri- (İstanbul: Timaş Yayınları, 2023); Mubahat Türker, Üç
Tehâfüt Bakımından Felsefe ve Din Münasebeti (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1956),
53-54.
174 ▪ F. Sümeyye Kılaç
tışmaların tarihsel arka planının Timur’a dayandığını ifade eder.7 Zira
Timur, Semerkant’da Horasanlı ve Mâverâünnehrli ulemayı karşı karşıya getirerek kelâmi ve fıkhi tartışmalar yaptırmıştır.8 Genel olarak kelâm
ve fıkıh başlığını vermiş olsa da Kutlu, ayrıntılı olarak nelerin tartışıldığı
konusunda bilgi vermez ve bunların ileri çalışmalara ihtiyaç duyduğunu
belirtir. Ancak bu tartışmaların, Osmanlı dönemindeki izlerini takip ettiğimizde hüsün-kubuh ve tehâfüt tartışmalarında düğümlendiğini ifade
eder.9 Timur’un cihanşümul sultan ülküsünü Fatih’in de paylaştığını iddia etmek mümkün görünmektedir.
Fatih’in mukaddimât-ı erbaʿa tartışmalarında insan fiillerine mi yoksa hüsün-kubuh konusundaki yaklaşımlara mı özel önem atfettiği bunca
hatırı sayılır çalışmaya rağmen hala tam olarak aydınlatılamamıştır. Yani
Fatih, hüsün-kubuh ve insan fiilleri gibi turnusol kâğıdı işlevi gören bir
konuyla Mâtürîdîliğin ya da Hanefîliğin görünür olmasını mı istedi10
7 Sönmez Kutlu, "Timur Dönemi ve Sonrası Kelamî Edebiyatın Türkistan Sahası
Kaynakları", e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi 3/1 (2010), 38.
8 Kutlu, "Timur Dönemi ve Sonrası Kelamî Edebiyatın Türkistan Sahası Kaynakları", 31.
9 Kutlu, "Timur Dönemi ve Sonrası Kelamî Edebiyatın Türkistan Sahası Kaynakları",
35. Ancak Timur’un meclisinde yapılan ilmi münazaralar hakkındaki çalışmalarda
bu başlıklar yer almaz. Bk. Musa Şamil Yüksel, Timurlularda Din-Devlet İlişkisi
(Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2009), 89-95. Bu bakımdan mezkûr konuların Osmanlı’ya intikalinin Timur’la ilişkisi ihtiyatla yaklaşılması gereken ve Kutlu’nun da ifade
ettiği üzere daha dakik çalışmaları gerektiren bir husustur.
10 Mehmet Kalaycı, sultanın talebinin sebebini açıklama noktasında Molla Hüsrev’in (ö. 885/1480) Telvîh haşiyesinden bir pasaja işaret eder. Molla Hüsrev, etTelvîh isminin bile Teftâzânî tarafından bilinçli olarak tercih edildiğini, bu isimlendirmeyle Sadrüşşerîa’yı küçümsediğini ifade eder. Teftâzânî, ilmi saiklerle hareket
etmesi gerekirken Sadrüşşerîa’yı reddetme konusunda aşırıya kaçmış, bazen düşmanlarının diliyle konuşarak ihtilaflara sebep olmuştur. Ancak Teftâzânî’nin ağır
eleştirileri maalesef cevaplanamamıştır. İşte Molla Hüsrev bu eleştirileri cevaplamak amacıyla eserini kaleme almıştır. Kalaycı’ya göre Molla Hüsrev’in sebeb-i telifteki bu beyanları sultanın talebine dair ipucu taşımaktadır: Telvîh’te Sadrüşşerîa’ya
yöneltilen haksız eleştirilerin cevaplanması. Bk. Mehmet Kalaycı, "18. Yüzyıl
Osmanlı Dinî Düşüncesinde Mâtürîdîlik Vurgusu: Hanefîlikten Mâtürîdîliğe Giden
Sürece Dair Bir Tahlil", Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir
Dünyası (Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) - XVIII. Yüzyıl, ed. Ahmet Hamdi
Furat (İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2018), 63 (41 nolu dipnot).
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 175
yoksa Râzîci yöntemin Osmanlı kelâmına entegre edilmesini ilgili literatür ve tartışma ile mi sağlamaya çalıştı ya da Fatih’in amacı bunların dışında insanın fiillerine mi odaklanmaktı? Fatih’in mezhepsel kaygılardan ziyade entelektüel kaygılardan hareket ettiği ifade edebilir ki Fatih
hakkında bunu söylemek daha kolaydır. Ayrıca sultanın yazılmasını talep ettiği eserlerin felsefî ve dinî olanın ya da akli ve dinî olanın tartışıldığı ve ayrıştırıldığı eserler olduğu düşünüldüğünde mukaddimât-ı erbaʿa tartışmalarını da özellikle hüsün-kubuh ekseninde “akıl ve din ya da
akıl ve vahiy arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması”na yönelik bir istek olduğu ifade edilebilir. Hatibzâde’nin Fatih Sultan Mehmet’e dizdiği övgüler bu bağlamda dikkate değerdir:
“O, Hazreti Sultânu’l-azâm, hakânu’l-muazzam, semadan desteklenen, düşmana karşı muzaffer, hüküm ve hikmeti bir araya getiren, ilim ve
amel gibi iki fazileti hâvî, üstün güç ve apaçık bir şerefe sahip, din, dünya
ve hakikatin yol göstericisi, İslâm’ın ve Müslümanların dayanağı, hidayet nuruyla aydınlanmış, tertemiz bir ahlak ve yüce himmetlerin sahibi,
şerefli sünneti dirilten, adaletin timsali Sultan b. Sultan Mehmed b. Murad Han...”11
Ayrıca bu dönemde kaleme alınan haşiyelere telif sebepleri üzerinden
bakıldığında aklî olanın tespit edilmesine yönelik bir çabanın varlığı
dikkatleri çekmektedir. Nitekim Kestelî küçük haşiyesinde, “hüsün ve
kubhu birbirinden ayıran aklı insanlara ikram eden Allah’a” hamd
eder.12 Samsûnîzâde de risalesine aklı veren Allah’a hamd ederek başlar.13 Yine Hacıhasanzâde adaleti ve ihsanı emreden; kötülüğü yasaklayan Allah’a hamd eder.14 Molla Lutfi ise dibacesinde Allah’ın insana bahKalaycı’nın iddiası, Fatih’in mezhepsel kaygılardan hareket ettiği fikrine yaslanmış
görünmektedir.
11 Hatibzâde, "Hâşiye ʿale’l-Mukaddimâti’l-Erbaʿa", 244. Benzer kanaatleri Molla Lutfi
de paylaşmaktadır. Bk. Molla Lutfi, Risâle fi’l-hüsn ve’l-kubh (Ayasofya, 973), 2b.
12 Kestelî, Risâle ale’l-Mukaddimâti’l-erbaʿa (Ragıp Paşa, 1459), 85b.
13 Molla Samsûnîzâde, "Ta‘lîka ‘ale’l-Mukaddimâti’l-Erba‘a", 184.
14 Hacı Hasanzâde, "Mukaddimât-ı Erbaa Hâşiyesi", 919. Ayrıca bk. Hafîd en-Nisârî,
Hafîd ale mukaddimâti erbaʿa (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli, 715), 1b.
176 ▪ F. Sümeyye Kılaç
şettiği en büyük nimetin/şerefin akıl olduğunu vurgulayarak aklın, teklifin dayanağı olduğunu ifade eder. Zira insan kendisine lütfedilen akılla
temyiz edebilmektedir.15 Bununla birlikte Fatih dönemi haşiyelerinde
hüsün kubuh meselesinin temel bir problem alanı olarak vazedildiği de
dikkatlerden kaçmayacaktır. Başka bir ifadeyle mukaddimât-ı erbaʿa özü
itibariyle insan fiilleriyle irtibatlı olsa da müellifler eserlerinin mukaddimelerinde insan fiillerine vurgu yapmak yerine hüsün kubha ve hüsün
kubhun akılla ilişkisine dikkat çekmişlerdir. Söz gelimi Kestelî’nin küçük haşiyesinin temel problemi hüsün kubuh sorunudur. Benzer şekilde
Samsûnîzâde de her iki haşiyesinde hüsün kubuh sorununu dikkate almıştır dahası o Eş‘arîler ve Mâtürîdîler arasındaki farkları göstermeye
de isteklidir. Mesele olarak hüsün kubhun diğer müellifler tarafından da
dikkate alındığı hemen her okuyucunun ilk bakışta fark edeceği bir husustur.16 Görüldüğü gibi Fatih döneminde kaleme alınan haşiyelerde siyasi iradenin talebi eserlerin telif sebepleri üzerinde açık/görünür bir etkiye sahiptir ve bu sebebi ilmi sebepler takip etmiştir.
Fatih Sultan Mehmed’in isteğiyle başlayan mukaddimât-ı erbaʿaya
haşiye yazma geleneği yalnızca 15. yüzyılla sınırlı kalmamış; Siyâlkûtî
(ö. 1067/1657), Kavukcîzâde (ö. 1133/1721), Büyük Hafız Efendi (ö.
1154/1741), Kazâbâdî (ö. 1163/1750), İsmail Konevî (ö. 1195/1781), Hafîd
en-Nisârî (ö. 1188/1774) gibi isimler tarafından devam ettirilmiştir. Ancak 15. yüzyıldan sonra kaleme alınan haşiyelerin sebeb-i telifinde siyasi
irade birincil sebep olarak karşımıza çıkmayacaktır. Hatta bunun bir sonucu olarak 16. ve 17. yüzyılın mukaddimât-ı erbaʿa geleneği açısından
durağan bir dönem olduğu söylenebilir. Osmanlı ulemasının 16. ve 17.
yüzyıllarda mukaddimât-ı erbaʿa haşiyelerine ilgi duymamasının muhtemel sebepleri hakkında birkaç şey söylemek mümkün olabilir. Osmanlı-Safevî ilişkilerinin getirmiş olduğu siyasi ve entelektüel ortam, Osmanlı ulemasının evvelemirde Şiîliğe karşı reddiye yazma girişiminin
15 Molla Lutfi, Risâle fi’l-hüsn ve’l-kubh (Ayasofya, 973), 2a.
16 Örnek için bk. Molla Lutfi, Risâle fi’l-hüsn ve’l-kubh (Ayasofya, 973), 3b;
Hatibzâde, "Hâşiye ʿale’l-Mukaddimâti’l-Erbaʿa", 244.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 177
başlamasına daha sonra Şiîlikle bağlantılarından dolayı tasavvufa karşı
cephe alınmasına ve nihayetinde sufilere yönelik eleştiriye geçmesine
sebep olmuştur. Bu tartışmalar Osmanlı ilmi hayatını derinden etkileyen
Kadızâdeliler-Sivâsîler hareketinin de sebebi olarak ifade edilebilir.
17
Bununla irtibatlı bir şekilde bu dönemde ulemanın KadızâdelilerSivâsîler arasında cereyan eden tartışma konularına ilgi duyması müstakil olarak haşiye yazılmasını engelleyen/gölgeleyen sebeplerden biri
olabilir.18
16. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alındığını düşündüğümüz Mevlanâ Abdullah Efendi el-Konevî’nin haşiyesi tespit edilebildiği kadarıyla
bu yüzyıldaki tek haşiyedir. 17. yüzyılda da benzer bir durum göze
çarpmaktadır. Bu yüzyılda İbrahim Kûrânî’nin (ö. 1101/1690) Cilâulenzâr bi-tahrîr’il-cebr fî’l-ihtiyâr isimli risalesinden ve Siyâlkûtî’nin haşiyesinden söz edebiliriz. Kurânî’nin çalışması efâl-i ibâd konusuna odaklanmış olup Sadrüşşerîa’nın dört mukaddimesini referans almış ve Sadrüşşerîa’ya eleştiri yöneltmiştir.19 Bu anlamda onun haşiyesi eleştiri geleneğini temsil etmesi bakımından farklı bir noktada durmaktadır20 ve
17 Mehmet Kalaycı, "Mâtürîdî-Hanefî Aidiyetin Osmanlı’daki İzdüşümleri",
Cumhuriyet İlahiyat Dergisi 20/2 (2016), 34-46.
18 Bu dönemdeki tartışma konuları hakkında bk. Kâtib Çelebi, İslâm’da Tenkid ve
Tartışma Usûlü Mîzânu’l-Hak fî ihtiyâri’l-hak, sad. Mustafa Kara Süleyman Uludağ
(İstanbul: Marifet Yayınları, 1990), 48-132.
19 Bu konu hakkında yapılmış bir çalışma için bk. Şerife Nur Çelik, "Hicazlı Bir
Âlimin Diyar-ı Rum ile Entelektüel Etkileşimi: İbrâhîm el-Kûrânî’nin Cilâü’l-enzâr
Risalesinde Hanefî-Mâtürîdî Geleneğe Eleştirileri", Nazariyat 8/1/April 2022), 76-86.
Kurânî’nin Sadrüşşerîa’ya yönelttiği eleştirilere Ahmed el-Maraşî, eserinde yer vererek bu eleştirilere cevap vermiştir. Bk. Ahmed el-Maraşî ed-Debbâğî, er-Risâletü'lmünciyye min vesveseti'l-Mu‘tezile ve'l-cebriyye, thk. Mahmûd Nefîse
(Kahramanmaraş: 2021), 71-94.
20 Bu geleneği devam ettiren ve yine Kurânî’yle irtibatlı bir isim olan Halil b. Mehmed el-Konevi Akvîrânî’yi de anmalıyız. Akvirânî, mukaddimât-ı erbaʿaya haşiye
yazmış ve Sadrüşşerîa’nın da bağlı bulunduğu Hanefî -Mâtürîdî geleneği insan fiilleri konusundaki görüşlerinden dolayı eleştirmiştir. Bk. Halil b. Mehmed el-Konevî,
Hâşiye ale’l-Mukaddimâti’l-erbaʿa (Manisa: Manisa Kütüphanesi, Manisa Akhisar
Zeynelzâde, 5848), 2b, 8b, 19b vd.
178 ▪ F. Sümeyye Kılaç
Kurânî’nin risalesinin müstakil bir haşiye olduğu ifade edilemez. Ancak
bu literatürle ilgili olduğu teslim edilmelidir. Siyâlkûtî’nin haşiyesi tam
bir mukaddimât-ı erbaʿa haşiyesidir. Ancak Siyâlkûtî, İstanbul merkezli
ilim coğrafyasından uzakta olup Hindistan bölgesinde eserini kaleme
almıştır. Yani Siyâlkûtî’nin haşiyesi 17. yüzyılda kaleme alınmış tek haşiye olduğu gibi aynı zamanda bu haşiye başka bir coğrafyada telif
edilmiştir.
16. ve 17. yüzyıldaki eserler telif sebepleri açısından incelendiğinde
“insan fiilleri” konusunun öne çıktığı ifade edilebilir. Nitekim Abdullah
Konevî’nin risalesini telif sebebi, halk arasında gözlemlediği efâl-i ibâd
konusundaki kafa karışıklığıdır. Zira insanlardan bir grup tıpkı kaderîler gibi fiillerinde mutlak bir özgürlüğe sahip olduğunu düşünerek
ifrata kaçarken bir diğer grup ise cebrîler gibi insanın fiillerinde hiçbir
dahlinin bulunmadığını benimseyerek tefrite düşmüşlerdir. Oysa Hz.
Peygamber (sav), insanları ifrat ve tefritten kurtararak onlara tavassut
olan doğru yolu göstermiştir. İşte Konevî, insanlara cebr ve kader arasındaki bu “orta yolu (tavassut)” tekrar hatırlatmak üzere, geçmiş ulemanın eserlerinden istifade ederek ortaya konulan birikimin bir özetini
sunmak ve usul-füruda söz sahibi alimlerin eserlerinden de iktibaslar
yapmak istemiştir. Bu sayede insanların meseleleri daha iyi anlaması ve
daha iyi bir şekilde hatırda tutması mümkün olacaktır.21 Aslında yazar
müstakil bir eser telif etmekten ziyade geçmiş ulemanın efâl-i ibâd konusundaki tavrını ortaya koymak istemiştir. Yazar dört mukaddime bağlamında insanın fiillerinde muztar olmadığını, fiilinde tesiri bulunduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Tavzîh ve Telvîh’ten alıntılarla ördüğü,
Hasan Çelebi’nin Telvîh haşiyesinden nakillerin yer aldığı, yer yer kendi
görüşlerine de yer verdiği bir mukaddimât-ı erbaʿa haşiyesi telif etmiştir.
Siyâlkûtî metnin telif sebebini açıklarken hüsün ve kubhu açıklanması zor, açıklama yapmaya çalışanlar için sakıncaların bulunduğu, doğru
bir nazarla ele alınmadığında amaca ulaşılmasının mümkün olmadığı
21 Mevlana Abdullah Efendi Konevî, Risâle fi’l-cebr ve’l-kader (İstanbul:
Süleymaniye Kütüphanesi, Murad Buhari, 319), 74b-75a.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 179
bir mesele olarak vazeder. Özellikle Tavzîh ve Telvîh’in mukaddimât-ı erbaʿa bölümünün tahkik ve tenkihinin oldukça zor bir iş olduğunu belirtir. Bundan dolayı Siyâlkûtî, benzer meselelerle karşılaştığında dostlarına yardımcı olmak, adil olan yolu göstermek, pişmanlığa sebep olacak
yollardan engellemek, makul olanın anlaşılmasında basiret sahiplerine
meyledilmesi için mukaddimât-ı erbaʿayı tahkik etmiştir. Böylece doğru
nazar ve düşünceye itibar edilerek, inat, inkâr ve nefsin alışkanlıklarından korunmak mümkün olacaktır.22
Mukaddimât-ı erbaʿa literatürünün telifi açısından durağan sayılabilecek olan 16. ve 17. yüzyıllardan sonra 18. yüzyıl tıpkı 15. yüzyıl gibi
oldukça verimli bir dönemdir. Zira Fatih Sultan Mehmed dönemi sonrasında kaleme alınan haşiyelerin sayısında 18. yüzyılda ciddi bir artış yaşandığı gözlemlenmiştir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu yüzyılda yedi adet haşiye kaleme alınmıştır. Bu tebliğde de vurgulanacağı üzere 18.
yüzyılda mukaddimât-ı erbaʿaya olan ilginin artmasında Mâtürîdîlik vurgusu
ve dönemde etkin olan irâde-i cüz’iyye tartışmaları önemli bir rol oynamıştır.
Mukaddimât-ı erbaʿa haşiyelerinin telif sebeplerine geçmeden önce
Mâtürîdîlik lehine artan referansların sebepleri, irâde-i cüz’iyye literatürünün mukaddimât-ı erbaʿa literatürüyle irtibatı hakkında birkaç noktaya temas etmek gerekmektedir.
Yeniden Keşfedilen Miras: “Ehl-i sünnet ve’l-cemâatın En İhlaslı
Kolu Mâtürîdî Mezhebi”
Osmanlı geleneği usulde Hanefîliği benimsemiş23 ve gerek sosyal hayatta gerek medreselerde gerek hukuk boyutunda Hanefîliğin görünümü daha açık olmuştur. Ancak kelâmî pozisyon hakkında aynı şeyi söy22 Abdülhakîm es-Siyâlkûtî, Hâşiyetü Abdülhakîm es-Siyâlkûtî ale’t-Telvîh ale’tTavzîh fî bahsi mukaddimâti’l-erbaʿa. (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Hasan
Hüsnü Paşa, 447), 47b.
23 Osmanlı Hukukunun Hanefî kaynakları ve Osmanlının Hanefîliği benimsemeleri
hakkında bk. Mehmet Âkif Aydın, Osmanlı Hukuku -Devlet-i Aliyye’nin Temeli-
(Ankara: İSAM Yayınları, 2020); Recep Cici, Osmanlı Dönemi İslam Hukuku
Çalışmaları (Bursa: Arasta, 2001).
180 ▪ F. Sümeyye Kılaç
lemek mümkün değildir. Nitekim Osmanlı medreselerinde okutulan kitapların ve bu dönemde üretilen metinlerin genellikle Eş‘arî geleneği
temsil eden eserlerden seçilmesi Osmanlı kelamının mezhebi kimliği
hakkında hatalı tespitlere sebep olmuştur. Oysa farklı temayül ve temsillerin varlığına rağmen Osmanlıda hâkim Sünni paradigma HanefîMâtürîdîliktir ve Osmanlı uleması mezhebi aidiyet konusunda Hanefî
ve Mâtürîdî olmayı her zaman korumuş ancak bu her zaman açık bir şekilde görünmemiştir.24 Hanefî-Mâtürîdî tezahürün sönükleştiği 15. yüzyılla başlayan süreç, -ki bu Osmanlı kelâmının en yüksek temsiline işaret
eder.- 17. yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. Ancak 18. yüzyıla ge24 Kalaycı, "Mâtürîdî-Hanefî Aidiyetin Osmanlı’daki İzdüşümleri", 26-52. Kalaycı,
Osmanlının Hanefî-Mâtürîdî aidiyetindeki farklı vurguların değişkenliğini iki temel
sebep üzerinden ele alır. Bunlardan ilki medreselerde okutulan ve üzerine çalışılan
kitapların Eş‘arî mezhebine ait olmasıdır. Fatih döneminde Râzî çizgisinin Osmanlı
kelâmına entegre edilmesi, Mâtürîdî aidiyeti geride bırakmıştır. Siyasi olan bir diğer
sebep ise Osmanlı-Safevî mücadelesidir. Zira Osmanlı-Safevî mücadelesi Osmanlı
düşüncesinde bir paradigma değişikliğine sebep olmuştur. Bu dönemde ulema
Şiîlere yönelik reddiye yazmaya başlamıştır. Şiîliğe yönelik bu eleştiri iç bünyede
sufîlere yöneltilmiş olup 17. yüzyıla gelindiğinde bu eleştiri Kadızâdeliler hareketinin başlangıcı olmuştur. Rıdvan Özdinç ise -ihtiyatlı bir yaklaşımla- Osmanlı
kelâmcılarının mezhebi kimliklerini tespit etmenin zor olduğunu ifade ederek bu
aidiyeti zorlaştıran iki önemli hususa dikkat çeker. Bunlardan ilki Osmanlı hukuk
zihniyetinin Hanefî olmasıdır. Hanefîliğin, Eş‘arî ve Mâtürîdîlikten önce teşekkül
etmesi ve aynı zamanda itikâdî bir karaktere sahip olması, Mâtürîdîliğin önünü
açan bir hususmuş gibi görünse de aslında Osmanlı uleması kendilerini Hanefî aidiyetle irtibatlandırmıştır. Mezhebi kimliği açıklamayı zorlaştıran bir diğer neden ise
bu dönemde kaleme alınan şerh ve haşiyelerin bolluğu ve bu metinlerin aidiyetleridir. Bununla bağlantılı olarak medreselerde okutulan eserlerin yapısı da Osmanlı
kelâmcılarının Eş‘arî mi yoksa Mâtürîdî mi olduğu yönündeki sorulara cevap vermenin kolay olmadığını göstermektedir. Bk. Rıdvan Özdinç, Akıl İrade Hürriyet Son
Dönem Osmanlı Dinî Düşüncesinde İrade Meselesi (İstanbul: Dergâh Yayınları,
2013), 79-89. Orhan Şener Koloğlu ise Osmanlı kelâm düşüncesini “Eş‘arî metin
merkezli Mâtürîdî kelâm” olarak görülebileceğini ifade eder. bk. Orhan Ş. Koloğlu,
"Osmanlı Kelam Geleneği Çerçevesinde Molla Fenârî", Uluslararası Molla Fenârî
Sempozyumu -Bildiriler-, ed. Orhan Ş. Koloğlu Tevfik Yücedoğru, Ulvi Murat Kılavuz,
Kadir Gömbeyaz (Bursa: 2010), 383. Ayrıca o, Osmanlı kelâm geleneğini Mâtürîdîlik
ve Eş‘arîlik şeklindeki mezhepsel ayrımın ortadan kalktığı ve Sünnî olanın tercih
edildiği “uzlaştırmacı” bir tavır olarak sunar. Koloğlu, 393.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 181
lindiğinde durum değişmiş ve Osmanlı uleması Mâtürîdîlik söylemini
ön plana çıkarmıştır.25
18. yüzyıl haşiyelerinin ortak özellikleri de Mâtürîdîlik vurgusunun
arttığı tezini destekleyen bir veri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim
bu dönemde Sadrüşşerîa merkeze alınarak, Tavzîh takrir edilmiş ve
Teftâzânî’nin Sadrüşşerîa’ya yönelttiği eleştirilere cevap verilmiştir. Hatta Teftâzânî’nin Sadrüşşerîa’ya yönelik ağır eleştirileri 18. yüzyıl muhaşşîleri tarafından dikkate alınmış ve muhaşşîler Sadrüşşerîa’ya methiyeler düzmüşlerdir. Söz gelimi Kazâbâdî şöyle diyecektir: “Musannifin
söyledikleri, tevhidin dışında bir şey değildir. Onun görüşleri arasında
bir çelişki yoktur. Onun görüşleri kralın sesi ve feleğin haykırışı gibi hatta kapıları açan bir anahtar ve rabbü’l-erbâbın da keşfidir.”26 İsmail Konevî ise Sadrüşşerîa’nın görüşünü acayip bir sihre ve kapı gıcırtısı ile sinek vızıltısını yok eden bir şimşeğe; Büyük Hafız Efendi ise [hasmına]
işkence veren bir çığlığa ve gizli bir haykırışa benzetir.27 Yine bu dönemdeki teliflerde Eş‘arîlere yönelik eleştiriler artmış ve onlar cebri mutavassıt olarak isimlendirilmiş buna karşın Mâtürîdîlerin insan fiilleri konusunda “tavassut” oldukları ispat edilerek mezhebi aidiyete vurgu
artmıştır.
15. yüzyıl haşiyelerinin aksine bu dönemde efâl-i ibâd merkezi bir
konuma yerleştirilmiştir. Öyle ki müellifler insan fiilleri konusunda bir
eser yazmak istemişler ve bunun için en uygun eserin de Tavzîh’in mukaddimât-ı erbaʿa kısmı olduğuna karar vermişler gibidir. Nitekim bu
dönemde kaleme alınan haşiyelerin bazısında hüsün kubuh bahislerine
25 Bk. Kalaycı, "18. Yüzyıl Osmanlı Dinî Düşüncesinde Mâtürîdîlik Vurgusu”, 79-90;
Kalaycı, "Mâtürîdî-Hanefî Aidiyetin Osmanlı’daki İzdüşümleri", 52-62.
26 Ebü’n-Nâfi‘ Ahmed b. Muhammed b. İshak Kazâbâdî, Hâşiyetü’l-usûl ve
ğâşiyetü’l-fusûl (İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye, 1442), 249a.
27 Muhammet Emin Efe, İsmail Konevî Efendi’nin Hâşiye ale’l-Mukaddimâti’l-erba’
Adlı Eserinin Tahkik ve Tahlili Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri, 2018), 149; Muhammed b. Hasan Büyük Hâfız
Efendi, Hâşiye ale’l-mukaddimâti’l-erbaʿa, Câmiatü’l-Melik Suûd Kütüphanesi,
2191), 54.
182 ▪ F. Sümeyye Kılaç
hiç yer verilmemiş doğrudan dört mukaddime üzerinden insan fiilleri
işlenmiş28 ve su‘n, halk, kesb gibi kavramlar hakkında daha açıklayıcı
yorum geliştirilmiştir. Söz gelimi Kazâbâdî’de kulun sun‘unun yoğun bir
şekilde işlendiği, Büyük Hâfız Efendi’nin haşiyesinde halk ve kesb arasındaki farkın detaylandırıldığı görülmektedir. Tam da bu noktada yine
18. yüzyılda yazımı oldukça artan irâde-i cüz’iyye literatürüne29 değinmeliyiz.
Hemen her metinde görüleceği üzere tartışma Birgivî’nin ilgili bölümü30 üzerinden şerh, haşiye, ta‘lîk, tercüme kaleme almak suretiyle cereyan etmektedir. 18. yüzyılda kaleme alınan bu metinlerde insanın fiillerinde özgür olduğu tezi Sadrüşşerîa’nın kullanmış olduğu kavramlar
(tercih, ihtiyar ve kasd) ve bu kavramların hâl olarak kabul edilmesiyle
ortaya konmuştur. Sadrüşşerîa’nın sisteminde tercih, ihtiyar ve kasd olarak ifade edilen husus, bu metinlerde hâdis iradenin taalluku ve/veya
hâdis kudretin sarfı anlamında irâde-i cüz’iyye olarak ifade edilmiş ve
bu taallukun hâl olduğu beyan edilmiştir.31 Özellikle irâde-i cüz’iyyenin
28 Örnek için bk. Büyük Hâfız Efendi, Hâşiye ale’l-mukaddimâti’l-erbaʿa (2191), 2-
55; Şeyhülislam Mehmed Mekkî, Risâle fî şerhi’l-mukaddimâti’l-erbaʿa min kitâbi’tTavzîh (Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, 2983), 52b-67a; el-Konevî, Hâşiye
ale’l-Mukaddimâti’l-erbaʿa (Manisa Akhisar Zeynelzâde, 5848), 1b-21a.
29 İrâde-i cüz’iyye literatürünün listesi için bk. Rıdvan Özdinç, "Osmanlı İrade, Kaza
ve Kader Risaleleri", Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi 14(27)/2016), 192-201.
30 “Muhakkak ki Allah Teâlâ, kulların fiillerinin hepsini ve onun dışındakileri yaratandır. Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Fakat kulun fiilinde, tâat ve isyan gibi iki zıttan her birine taalluk eden cüzî ihtiyarı ve kalbî iradesi vardır. Onun (cüzî ihtiyar ve
kalbî irade) dış dünyada varlığı yoktur ki yaratma ona taalluk etsin ve yaratıcıya
muhtaç olsun. Çünkü yaratma ma‘dûmun îcâdıdır. Var olmayan bir şey yaratılmış
da olmaz. Onu irade eden ve onu yaratan da yoktur. Allah Teâlâ iradeyi kulların fiillerinin yaratılması için âdî bir şart kıldı. Kulların fiillerinin Allah’ın ilmi, iradesi, takdiri ve Levh-i Mahfuz’da yazması fiillerin kuldan cebrle sadır olduğu anlamına gelmez.” Bk. Mehmed Efendi Birgivî, et-Tarîkatü’l-Muhammediyye ve’s-sîretü’lAhmediyye (İstanbul: 1270), 89.
31 İrâde-i cüz’iyye literatürünün Sadrüşşerîa’nın ortaya koymuş olduğu fiil teorisiyle
irtibatı ve irâde-i cüz’iyyenin kavramsallaşma tarihi hakkında bk. F. Sümeyye Kılaç,
Sadrüşşerîa’nın Osmanlı Kelâmına Etkisi: Hüsün-Kubuh Meselesi (İstanbul:
İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2024), 142-151.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 183
hâl olarak kabulü Sadrüşşerîa’nın teorisinin Osmanlı kelamında yeniden
ifade edilişidir.32 İrâde-i cüz’iyyenin ontolojik durumu ve insan fiillerindeki rolü hakkında tartışmaların yaşandığı ve Mâtürîdîlik lehine atıfların arttığı irâde-i cüz’iyye literatürünün dönemde kaleme alınan mukaddimât-ı erbaʿa haşiyeleri üzerinde açık bir etkisi bulunmaktadır. Nitekim gerek irâde-i cüz’iyye tartışmalarının gerekse insan fiillerinin temel bir sorun olarak vazedilmesi mukaddimât-ı erbaʿa haşiyelerinin sebeb-i teliflerinde açıkça görülmektedir. Zira telif sebebine değinen müellifler insan fiilleri konusunda kendi dönemlerinde gözlemledikleri soruna atıf yaparak bu konuda doğru olan yaklaşımı ortaya koymak istediklerini belirtmişlerdir. Onlara göre bu konudaki doğru tavır da
Mâtürîdîlerin benimsediği irâde-i cüz’iyye görüşüdür.
18. yüzyıl müelliflerinden Kazâbâdî, çağının içinde bulunduğu kötü
durumu tasvir ederek eserin telif sebebini ima eder:
“Bu risaleyi zaman tersine döndüğü, eski alışkanlıkların nüksettiği, endişe ve ilginin azaldığı, nedamet ve pişmanlığın arttığı,
faziletli ve kâmil kimselerin nurlarının söndüğü, cehalet ve rezillik
ateşinin insanlığı sardığı, kınama ve ayıplamanın başladığı, musibet ve belaların yayıldığı zaman yazdım. Bana ulaşan şikayetleri
duyduğumda günahında ısrarcı, hayrı engelleyen, kovucu, gammaz, iftiracı kimselerden korkulur. Onlar ne bana ne de başka bir
uyarıcının sözüne kulak verirler. Bundan dolayı ben hüznümü ve
şikayetimi Allah’a iletirim. Her kim Allah’a tevekkül ederse, Allah
ona yeter. Bu risaleye Hâşiyetü’l-usûl ve ğaşiyeti’l-fusûl adını verdim.”33
Buna göre Kazâbâdî tıpkı Mevlâna Abdullah Efendi gibi, insanların
içinde bulunduğu ahlaki yozlaşmadan rahatsızlık duyduğu için eserini
kaleme almıştır. Müellif bu ahlaki çöküşe karşı insan fiilleriyle ilgili bir
32 Hatice Kelpetin Arpaguş, "Mâtürîdîlik ve Osmanlı’da İrâde-i Cüz’iyye Yorumu",
Osmanlı Düşüncesi Kaynakları ve Tartışma Konuları, ed. Metin Aydın Fuat Aydın,
Muhammet Yetim (İstanbul: Mahya Yayıncılık, 2019), 256.
33 Kazâbâdî, Hâşiyetü’l-usûl ve ğâşiyetü’l-fusûl (Hamidiye, 1442), 218a.
184 ▪ F. Sümeyye Kılaç
eser kaleme alarak insanın yapıp ettiklerinde özgür olduğuna dikkat
çekmektedir.
Kazâbâdî’nin haşiyesine dönemde etkili olan irâde-i cüz’iyye tartışmaları bağlamında bakıldığında ise onun çalışmasının Sadrüşşerîa’nın
görüşlerini açıklama, destekleme ve bazen de eleştirme amacına matuf
olduğu anlaşılacaktır. Zaten Kazâbâdî, dört mukaddimeyi açıklarken
Telvîh’i değil Tavzîh’i merkeze almıştır. Bununla birlikte Telvîh’te
Teftâzânî’nin Sadrüşşerîa’ya yönelttiği eleştirileri de dikkate alan
Kazâbâdî, bu eleştirilere cevap vermeye çalışır. Bu anlamda onun mukaddimât-ı erbaʿa haşiyesi, dört mukaddimeyle ilgili kısımların azaltıldığı ve insanın fiillerindeki tesirini ortaya koyan kanıtların daha fazla
yer aldığı bir eserdir. Kazâbâdî’nin bu tutumu mukaddimât-ı erbaʿa haşiyelerindeki paradigma değişiminin izleridir. Zira daha sonraki haşiyelerde, irâde-i cüz’iyye risalelerinin de etkisiyle insanın fiillerindeki rolü
daha fazla öne çıkarılacaktır.
Büyük Hâfız Efendi’nin mukaddimât-ı erbaʿa haşiyesi de yalnızca
dört mukaddimeyi ve bu mukaddimelerin ortaya koyduğu sonuçları
içermektedir. Bu sebeple tartışmanın başlangıcında yer alan hüsünkubuhla ilgili kısımlara yer verilmemiştir. Müellifin haşiyesini kaleme
alış sebebi, Sadrüşşerîa’nın görüşlerini açıklayarak haklılığını ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Teftâzânî’nin Sadrüşşerîa’ya yönelttiği eleştirilere
cevap vermeye çalışır ve Teftâzânî’yi yer yer çok sert bir dille eleştirir.
Zaten müellif eserini, “keşf, şerh, tadil ve cerh” olarak kaleme aldığını
da açık bir dille belirtmiştir.34
Büyük Hâfız Efendi’nin Eş‘arîlere yönelik tutumunda mezhepçi bir
tavır göze çarpmaktadır. Nitekim Eş‘arîlik ve Mâtürîdîlik arasında karşılaştırmalarda bulunarak, Mâtürîdîliği önce çıkaran bir dil kullandığı görülür. Hatta müellif kendisinin de Mâtürîdî olduğunu beyan eder.35 Ona
göre Eş‘arîler, insan kudretinin Allah tarafından yaratıldığını ve insanın
34 Büyük Hâfız Efendi, Hâşiye ale’l-mukaddimâti’l-erbaʿa (2191), 2.
35 Büyük Hâfız Efendi, Hâşiye ale’l-mukaddimâti’l-erbaʿa (2191), 41.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 185
kendine ait bir fiilinin olmadığını savunan cebr-i mahzaya dahil olabilir.
Zira Eş‘arîler fiilde müessirin Allah’ın kudreti olduğunu ve insanın kudretinin yalnızca mukarenetten ibaret olduğunu benimsemişlerdir.36 Ona
göre Sadrüşşerîa, cebr ve kader arasında tavassut olan “hak mezhebi”
hem tahkik etmiş hem de ortaya koymuş olduğu delillerle güçlendirmiştir. İmam Eş‘arî’nin bu konuda tavassut olmadığı görüldüğüne göre Ehli sünnetin halis ve hakiki temsilcisi Mâtürîdîler, insan fiilleri konusundaki yaklaşımlarıyla cebr ve kader arasında orta bir yolu tutmuşlardır.37
Mukaddimât-ı erbaʿa muhaşşîlerinden İsmail Efendi Konevî mukaddimesinde telif sebebine doğrudan değinmese de dönemin anlayışını
eserine yansıtır. Kader ve cebr meselesinde Sadrüşşerîa’nın hakikat olarak işaret ettiği “el-hâk” yani ifrat ile tefrit arasındaki orta yol, kul için
ihtiyar ve kesbin; yaratıcı için ise halk ve îcâdın ispat edilmesidir. Bu
denklemde ifrat, kulu cansız varlık konumuna getirerek fiilinde ihtiyarının olmadığını ve bütün işin Allah’a bırakıldığı cebr görüşüdür. Tefrit ise
kulun fiillerinin yaratıcısı olduğunu ifade eden kader görüşüdür.38 Bu
düzlemde insanın fiillerinde mutlak bir özgürlüğe sahip olduğunu benimseyen kaderîler Mu‘tezile tarafından temsil edilirken, cebr görüşüyle
kastedilen Eş‘arîlerdir. Ancak Konevî’ye göre Eş‘arîler cebr-i mahz olmayıp cebr-i mutavassıttırlar. Konevî, orta yol olarak nitelediği doğru
görüşü -Hasen emirden önce sabittir ancak hâkim Allah’tır.- meşayıhlarına nispet eder ki meşayıhlarından Hanefî-Mâtürîdîleri kastettiği açıktır.39 Ayrıca Konevî, doğru olan görüşü temellendirmek üzere Sadrüşşerîa tarafından geliştirilen iki burhanın (delil) amacının en nihayetinde
irâde-i cüz’iyye ve ihtiyarın ortaya konulması olduğunu beyan eder.40
Mukaddimât-ı erbaʿa muhaşşîlerinden Mekkî Mehmed Efendi de risaleyi kaleme alış sebebini şöyle açıklar:
36 Büyük Hâfız Efendi, Hâşiye ale’l-mukaddimâti’l-erbaʿa (2191), 42.
37 Büyük Hâfız Efendi, Hâşiye ale’l-mukaddimâti’l-erbaʿa (2191), 54-55.
38 İsmail Konevî, Hâşiye ale’l-Mukaddimâti’l-erba’a, 54.
39 İsmail Konevî, Hâşiye ale’l-Mukaddimâti’l-erba’a, 51-52. Ayrıca bk. 142.
40 İsmail Konevî, Hâşiye ale’l-Mukaddimâti’l-erba’a, 137.
186 ▪ F. Sümeyye Kılaç
“Tavzîh’in mukaddimât-ı erbaʿa (kısmında yer alan) meşhur, müşkil
meseleleri ve zor konuları açıklamak ve kudret, küllî irade, ihtiyâri’lcüz’î gibi kavramları izah etmek, kulların fiillerinin hakikatini [ontolojik
olarak] beyan etmek, bu konuda reddedilen Cebriyye ve Kaderiyye
mezheplerini zikretmek, Eş‘arî ve Mâtürîdî mezheplerinin tahkikatlarından doğru olanı belirlemek, Eş‘arî ve Mâtürîdîlerin bu konuda ittifak
ve ihtilaf ettikleri noktaları açıklamak, kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde kitabın ibarelerinin gereklerine göre Eş‘arîlerin kıyaslarını düzenlemek, Mâtürîdîlerin ve diğerlerinin memnu‘ mukaddimelerini ve
Eş‘arîlerin kapalı önermelerini tayin etmek için mantık kurallarına ve
adâbü’l-bahse uygun olarak bu risaleyi irat ettim.”41
Mekkî Mehmed Efendi’nin bu açıklamaları 18. yüzyıl Osmanlı
kelâmcılarının eser kaleme alma sebeplerinin iyi bir özeti gibidir. Nitekim dönemde tartışılan temel konularının başında insan fiilleri ve irâde-i
cüz’iyye sorunu gelmektedir. Ayrıca bu dönemde Mâtürîdîlik lehine
Eş‘arîlerin cebre varan görüşleri eleştirilerek iki ekol arasındaki farklar
belirginleştirilmeye çalışılmış ve Sadrüşşerîa’nın eserleri ve görüşleri
başvurulan temel bir kaynak olmuştur.
Sonuç
Farklı saiklerle hemen her yüzyılda üzerine tartışmaların yoğun bir
şekilde yapıldığı ve “Osmanlı düşüncesinin başarısı” olarak görülen
mukaddimât-ı erbaʿa literatürünün telif sebepleri yüzyıllara göre farklılık göstermiştir. Fatih’in emriyle kaleme alının 15. yüzyıl mukaddimât-ı
erbaʿa haşiyelerinde siyasi iradenin beyanı sebeb-i telifte öne çıkmaktadır. Siyasi iradenin bu talebinin amacının müelliflerin mukaddimelerinde örtük bir şekilde dile getirdiği üzere dini olanla aklî olanın ayırt
edilmesine yönelik olduğu söylenebilir. Pek tabidir ki bu sebepleri ilmi
sebepler takip etmiştir. 18. yüzyılda haşiye kaleme alan müelliflerin asıl
hedefi ise insan fiilleri konusunda doğru ve “hak” olan görüşü ortaya
41 Mekkî, Risale fî şerhi’l-mukaddimâti’l-erbaʿa (Esad Efendi, 2983), 52b.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 187
koymaktır. Müelliflere göre bu konuda irâde-i cüz’iyye görüşü ile
Mâtürîdîler ifrat ve tefrit arasında “orta yolu” takip etmişlerdir. Dönemde etkili olan Mâtürîdîlik vurgusunun asıl olan telif sebebine eşlik ettiği
gözlemlenmiştir. Dolayısıyla bu dönemde efâl-i ibâd bağlamında üretilen metinlerde “insanın fiillerinde bir tür ihtiyara sahip olduğunu” göstermek temel gaye olsa da sonuçları itibariyle bu sebeb-i telif, başka bir
sebebi yani Mâtürîdîlik vurgusunu gündeme getirmiştir. Bu bağlamda
18. yüzyıl mukaddimât-ı erbaʿa haşiyelerinde çoklu sebeb-i telifin var
olduğunu söylemekte bir beis yoktur.
Kaynakça
Arpaguş, Hatice Kelpetin. "Mâtürîdîlik ve Osmanlı’da İrâde-i
Cüz’iyye Yorumu". Osmanlı Düşüncesi Kaynakları ve Tartışma Konuları. ed.
Metin Aydın Fuat Aydın, Muhammet Yetim. 243-262. İstanbul: Mahya
Yayıncılık, 2019.
Aydın, Mehmet Âkif. Osmanlı Hukuku -Devlet-i Aliyye’nin Temeli-. Ankara: İSAM Yayınları, 2020.
Birgivî, Mehmed Efendi. et-Tarîkatü’l-Muhammediyye ve’s-sîretü’lAhmediyye. İstanbul: 1270.
Bozoğlu, Oğuz. Kestelî ve Hâşiye Ale’l-Mukaddimâti’l-Erba’ İsimli Eseri:
Tahkîk ve Tahlîl. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, YL,
2019.
Büyük Hâfız Efendi, Muhammed b. Hasan. Hâşiye ale’l-mukaddimâti’lerbaʿa. Câmiatü’l-Melik Suûd Kütüphanesi, 2191, 2-55.
Cici, Recep. Osmanlı Dönemi İslam Hukuku Çalışmaları. Bursa: Arasta, 2001.
Çelebi, Kâtib. İslâm’da Tenkid ve Tartışma Usûlü Mîzânu’l-Hak fî ihtiyâri’l-hak. sad. Mustafa Kara, Süleyman Uludağ. İstanbul: Marifet Yayınları, 2. Basım, 1990.
Çelebi, Kâtib. Keşfü’z-zunûn an esâmi’l-kütüb ve’l-fünûn. 2 Cilt. Beyrut:
Dâru’l-ihyâi’t-türâsi’l-arabiyye, t.y.
188 ▪ F. Sümeyye Kılaç
Çelik, Şerife Nur. "Hicazlı Bir Âlimin Diyar-ı Rum ile Entelektüel Etkileşimi: İbrâhîm el-Kûrânî’nin Cilâü’l-enzâr Risalesinde HanefîMâtürîdî Geleneğe Eleştirileri". Nazariyat 8/1/(April 2022), 61-94.
Debbâğî, Ahmed el-Maraşî. er-Risâletü'l-münciyye min vesveseti'lMu‘tezile ve'l-cebriyye. thk. Mahmûd Nefîse. Kahramanmaraş: 2021.
Efe, Muhammet Emin. İsmail Konevî Efendi’nin Hâşiye ale’lMukaddimâti’l-erba’ Adlı Eserinin Tahkik ve Tahlili. Çanakkale Onsekiz
Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri, 2018.
Erünsal, İsmail E. Fatih’in Entelektüel Portesi -Merakları, Kitapları ve
Kütüphaneleri-. İstanbul: Timaş Yayınları, 2023.
Fazlıoğlu, İhsan. "Muhâtab’a Göre İslam Temeddününde Eser Telif
Etmenin Nedenleri Üzerine". Sebeb-i Telif Osmanlı Literatüründe Açık ve
Örtük Yazma Nedenleri ed. Sami Arslan Mustakim Arıcı. 17-32. İstanbul:
Ketebe, 2024.
Kalaycı, Mehmet. "18. Yüzyıl Osmanlı Dinî Düşüncesinde Mâtürîdîlik
Vurgusu: Hanefîlikten Mâtürîdîliğe Giden Sürece Dair Bir Tahlil". Sahn-ı
Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası (Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler) - XVIII. Yüzyıl. ed. Ahmet Hamdi Furat. 47-95. İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2018.
Kalaycı, Mehmet. "Mâtürîdî-Hanefî Aidiyetin Osmanlı’daki İzdüşümleri". Cumhuriyet İlahiyat Dergisi 20/2 (2016), 9-72.
Kazâbâdî, Ebü’n-Nâfi‘ Ahmed b. Muhammed b. İshak. Hâşiyetü’l-usûl
ve ğâşiyetü’l-fusûl. İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye, 1442,
217b-249a.
Kestelî, Muslihuddin Mustafa b. Muhammed. Risâle ale’lmukaddimâti’l-erbaʿa min kitâbi’t-Telvîh. İstanbul: Ragıp Paşa Kütüphanesi,
Ragıp Paşa, 1459, 85a-98b.
Kılaç, F. Sümeyye. Sadrüşşerîa’nın Osmanlı Kelâmına Etkisi: HüsünKubuh Meselesi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Doktora Tezi, 2024.
Koloğlu, Orhan Ş. "Osmanlı Kelam Geleneği Çerçevesinde Molla
Fenârî". Uluslararası Molla Fenârî Sempozyumu -Bildiriler-. ed. Orhan Ş.
Mukaddimât-ı Erbaʿa Haşiyelerinin Telif Sebepleri Hakkında Bir Değerlendirme▪ 189
Koloğlu Tevfik Yücedoğru, Ulvi Murat Kılavuz, Kadir Gömbeyaz. 375-
395. Bursa: 2010.
Konevî, Halil b. Mehmed. Hâşiye ale’l-Mukaddimâti’l-erbaʿa. Manisa:
Manisa Kütüphanesi, Manisa Akhisar Zeynelzâde, 5848, 1b-21a.
Konevî, Mevlana Abdullah Efendi. Risâle fi’l-cebr ve’l-kader. İstanbul:
Süleymaniye Kütüphanesi, Murad Buhari, 319, 74b-80b.
Kutlu, Sönmez. "Timur Dönemi ve Sonrası Kelamî Edebiyatın Türkistan Sahası Kaynakları". e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi 3/1 (2010),
7-42.
Lutfi, Molla. Risâle fi’l-hüsn ve’l-kubh el-akliyyîn. İstanbul: Süleymaniye
Kütüphanesi, Ayasofya, 973, 1b-35b.
Mekkî, Şeyhülislam Mehmed. Risâle fî şerhi’l-mukaddimâti’l-erbaʿa min
kitâbi’t-Tavzîh. İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, 2983,
52b-67a.
Mustafa Borsbuğa, Coşkun Borsbuğa. "Hatibzâde Muhyiddin Efendi’nin Hâşiye ʿale’l-Mukaddimâti’l-Erbaʿa Adlı Hâşiyesinin Tahkik ve
Tahlili". Tahkik İslami İlimler Araştırma ve Neşir Dergisi 4/2 (2021), 209-346.
Nisârî, Hafîd. Hafîd ale mukaddimâti erbaʿa. İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli, 715, 1b-45b.
Özdinç, Rıdvan. "Osmanlı İrade, Kaza ve Kader Risaleleri". Türkiye
Araştırmaları Literatür Dergisi 14(27)/(2016), 185-202.
Özdinç, Rıdvan. Akıl İrade Hürriyet Son Dönem Osmanlı Dinî Düşüncesinde İrade Meselesi. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013.
Özen, Şükrü. "Tenkîhu’l-Usûl". Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. TDV İslam Araştırmaları Merkezi, 2011. 17 Mayıs 2022.
https://islamansiklopedisi.org.tr/tenkihul-usul
Özer, Hasan. "Molla Samsûnîzâde’nin Ta‘lîka ‘ale’l-Mukaddimâti’lErba‘a Adlı Risalesinin Tahkikli Neşri". Tahkik İslami İlimler Araştırma ve
Neşir Dergisi 1/1 (2018), 169-240.
Öztürk, Mustafa Bilal. "Hacı Hasanzâde’nin Mukaddimât-ı Erbaa
Hâşiyesinin Tahkiki". Tasavvur Tekirdağ İlahiyat Dergisi 7/1 (2021), 893-
953.
190 ▪ F. Sümeyye Kılaç
Sadrüşşerîa, Ubeydullah b. Mes‘ûd b. Tâcişşerîa Ömer b. Sadrişşerîa
el-Evvel Ubeydillah b. Mahmûd el-Mahbûbî el-Buhârî. et-Tavzîh fî halli
gavâmizi’t-Tenkîh. thk. Zekeriyya Umeyrât. 2 Cilt. Beyrut: Dâru’lkütübi’l-ilmiyye, 2013.
Siyâlkûtî, Abdülhakîm. Hâşiyetü Abdülhakîm es-Siyâlkûtî ale’t-Telvîh
ale’t-Tavzîh fî bahsi mukaddimâti’l-erbaʿa. İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Hasan Hüsnü Paşa, 447, 47b-78a.
Türker, Mubahat. Üç Tehâfüt Bakımından Felsefe ve Din Münasebeti. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1956.
Yüksel, Musa Şamil. Timurlularda Din-Devlet İlişkisi Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2009.
TANZİMAT DÖNEMİ
HANEFİ ULEMANIN TECDİD ANLAYIŞI
Nida Sultan ÇELİKKAYA1
Giriş
İslam düşüncesinde dinin tecdidi ve müceddidlik hususu, erken dönemden bugüne asırlardır Müslümanların zihinlerini meşgul eden bir
mesele olmuştur. Bilhassa Müslümanların Batı karşısında geri kaldıklarını fark ettikleri dönemden itibaren duyulan tecdid ve ıslah ihtiyacı ile
tecdidin mahiyetinin nasıl olması gerektiği meselesi giderek artan bir
oranda önemini korumaktadır. Erken dönemde tecdidin mahiyetinden
ziyade müceddidin kimliği ve vasıfları üzerinden yürütülen tartışmalar,
dönemin sosyal şartları gereği mezhep müntesiplerinin muhaliflerini itham etmek üzere kullandıkları “ehl-i bid’at” ifadesi üzerinden sünnetbid’at kutuplaşması ekseninde değerlendirilmiştir. Bu anlamda müceddidin görevi, diğer bir deyişle dinin tecdidinin mahiyeti “sünnetlerin ihyası bid’atlerin ortadan kaldırılması” olarak ifade edilmiştir.
Ancak bu tanımlamanın klasik dönem Müslümanlarının genel anlayışı olduğunu söylemek güçtür. Nitekim tecdid ve müceddidlik meselesinin klasik dönemde kahir ekseriyetle Şâfiî mezhebi müelliflerince değerlendirildiği görülmektedir. Bu mezhep literatüründe oluşturulan
müceddid listelerinin bütünüyle Şâfiî veya Eş’arî alimlerden teşekkül
etmesi, değerlendirmelerde mezhebi aidiyetlerin ön plana çıktığını göstermektedir. Zira Hanbelî ve Mâlikî mezheplerinde görülen birkaç istisnası dışında ne Hanefî literatürde ne de Mu’tezili müelliflerin eserlerin1 Arş. Gör. Dr., Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. nidakardas@sdu.edu.tr
192 ▪ Nida Sultan Çelikkaya
de 8./14. asra kadar tecdide veya müceddidliğe dair bir değerlendirme
görülmemektedir.2 Bu durumun klasik dönem tecdid anlayışının yorumlanmasında dikkate alınması büyük önem arz etmektedir.
Osmanlı dönemine gelindiğinde ise, tecdid ve müceddidliğin daha
ziyade siyasi zeminde değerlendirildiği, müceddid listelerinde ulema ile
birlikte devlet başkanlarına yer verildiği görülmektedir. Şükrullah (ö.
868/1464 sonrası), İdrîs-i Bitlisî (ö. 926/1520), Şeyhülislam Feyzullah
Efendi (ö.1115/1703), müceddidliğe siyasi zeminde yer veren müelliflerden bazılarıdır. Osmanlı müelliflerinin müceddid listelerinde; Abbâsî
halifeleri, Melikşah, Gazan Han, Osman Gazi, Çelebi Mehmed, Fatih
Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, II. Bayezid, II. Mahmud, Kânûnî
Sultan Süleyman gibi isimler3 yer almaktadır. Osmanlı’da tecdid ve müceddidliğin siyasi bağlamda ele alınması, devletin kutsallığı ilkesiyle
ilişkili olmalıdır. Nitekim Osmanlı devlet telakkisinde devletin dinin koruyucusu olduğu ve dinin ancak güçlü bir devletle muhafaza edilebileceği anlayışı dinin tecdidinin devletin tecdidiyle birlikte değerlendirilmesini beraberinde getirmiştir. Bu yaklaşım Tanzimat dönemi önde gelen ulemasında daha müşahhas örneğini bulmaktadır.
Tanzimat Uleması ve Tecdid
Tanzimat dönemi alimlerinin tecdid anlayışının izini, klasik dönem
Şâfiî literatürde olduğu gibi tabakat, biyografi, menakıbname ve tarih
türü eserlerden sürmek mümkün olmamaktadır. Nitekim bu dönemin
bahsi geçen türdeki eserleri tetkik edildiğinde tecdid ve müceddidliğe
2 Erken dönem tecdid anlayışları ve mezhebî yönden tetkiki hakkında ayrıntılı bilgi
için bk. Nida Sultan Çelikkaya, İslam Düşüncesinde Tecdid Mezhepler Tarihi Açısından Bir Zihniyet Çözümlemesi (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2024).
3 Feridun Emecen, “Anadolu Selçukluların Son Tarih Kaynaklarından el-Veledü’şŞefîk‘te Müceddid/Ashâb-ı Mie Kavramı ve Etkileri”, Ortaçağ Tarihçiliğinde Bir Duayen Prof. Dr. Abdülkerim Özaydın’a Armağan, ed. Ebru Altan vd. (İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2020), 238, 239; Vural Genç, Acemden Rum’a Bir Bürokrat ve Tarihçi İdris-i Bidlîsî (1457-1520) (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2019), 422-425; Lütfi
Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osmân (İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1334), 7-11; Özgür Kavak, Siyasi Tecdîd ve Osmanlılar (İstanbul: Klasik Yayınları, 2022), 54-64.
Tanzimat Dönemi Hanefi Ulemanın Tecdid Anlayışı▪ 193
dair kayda değer düzeyde bir malzeme bulunmadığı görülmektedir.4
Tanzimat dönemi önde gelen ulemanın tecdid anlayışını Gülhane Hatt-ı
Hümâyunu metni, bu metnin istişare edildiği meşveret meclisi mazbatası ve Tanzimat ilkelerine yönelik çıkarılan kanunnamelerin meclis mazbatalarından takip ve tespit etmek mümkündür. Bu minvalde ilk olarak
Tanzimat Fermanı metni ve ilgili meclis mazbatasındaki yaklaşıma değinmek yerinde olacaktır.
Gülhane Hatt-ı Hümâyunu, muhtevasındaki “dinin ve devletin ihyası” ifadesiyle konumuz açısından önem arz etmektedir. Bu ifade ferman
metninde; “…işbu kavânîn-i şer‘iyye mücerred dîn ü devlet ve mülk ü milleti ihyâ içün vaz‘ olunacak olduğundan cânib-i hümâyûnumuzdan hilâfına
hareket vukû‘ bulmayacağına ahd ü mîsâk olunup…” şeklinde yer almakta,
Tanzimat ilkelerine mebni olarak çıkarılacak kanunların dini ve devleti,
saltanat ve milleti ihya edeceği ifade edilmektedir. Çıkarılacak bu kanunlar için “kavânîn-i şer‘iyye” ibaresinin kullanılması ayrıca dikkat çekicidir.
Tanzimat ilkelerinin dini ve devleti ihya edeceği hususundaki ifade,
fermanın ilanından önce Tanzimat ilkelerinin istişare edildiği önde gelen
ulema ve devlet erkanından oluşan meşveret meclisindeki değerlendirmelere dayanmaktadır. Nitekim fermana müteallık bahsi geçen meşveret
meclisinde Tanzimat ile ilan edilecek esaslar ve bu esaslara binaen çıkarılacak kanunların tatbikinin, dinin ve devletin memleket ve milletin
tecdidi ve ihyası anlamına geldiği şer‘-i şerîfe bundan büyük hizmet olmayacağı hususunda karara varılmıştır. Bu yaklaşım meclis mazbatasında “…iktiza eden kavanin-i şer‘iyyenin mevadd-ı esasiyyesi olan şeylerin olvechile vaz’ü te'sisine irade-i isabet-âde-i hazret-i şehinşâhîleri müteallik buyrulması din ü devlet ve milk ü milleti tecdîd ve ihyâ demek olarak el-hasıl
4 Bu tür eserler ve tecdid/müceddidlik hususu açısından değerlendirilmesi hakkında bk. Çelikkaya, İslam Düşüncesinde Tecdid Kavramı ve Tanzimat Dönemine Yansımaları, (Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2024), 160-176.
194 ▪ Nida Sultan Çelikkaya
şer‘-i şerîfe bundan büyük hizmet ve milk ü millete bundan azîm lutf ü merhamet olmıyacağı…”5 şeklinde ifade edilmiştir.
Tanzimat kanunlaştırmalarının dini ve devleti tecdid ve ihya edeceği hükmüne varılan bu meşveret meclisinde, yarısı ulemadan diğer yarısı da devlet erkanından oluşan 38 katılımcı bulunmaktadır. Meclis
mazbatasını imzalayan ulema arasında dönemin şeyhülislamı Mustafa
Âsım Efendi, Tanzimat dönemi 2. şeyhülislamı Arif Hikmet Bey ve
onun ardından şeyhülislam atanacak olan Mehmed Arif Efendi, Meclis-i Vala müftüsü Emîn Beyzâde Mîr Abdulkâdir Efendi, Reisülulema
Mehmed Sâdullah Efendi, Sahaflar Şeyhizâde Vak’anüvis Mehmed
Esad Efendi gibi önemli isimler dikkat çekmektedir. Buna binaen Tanzimat dönemi önde gelen ulemanın dinin tecdidini devletin tecdidiyle
eşdeğer gördüğünü söylemek mümkündür. Bu yaklaşımın, kanunlaştırma faaliyetlerinde yine ulemanın da katıldığı meşveret meclisi mazbatalarında gerekçelendirildiği görülmektedir. Dolayısıyla Tanzimat
dönemi önde gelen ulemanın dinin tecdidi hususuna yaklaşımlarının
tespiti için Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun muhtevası ile meşveret
meclisi mazbataları ve arz tezkireleri önemli veri oluşturmaktadır.
Tanzimat esasları ve bu esaslara mebni olarak çıkarılan kanunnameler
bu açıdan değerlendirilmelidir.
Tanzimat İlkeleri ve İlgili Kanunnameler
Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ve ilgili meclis mazbatasına dayanarak
Tanzimat ilkelerinin;
Can emniyeti,
Irz, namus (haysiyet ve onur) ve malın dokunulmazlığı,
Adil bir vergilendirme sistemi,
Askerlik konusuna yönelik iyileştirmeler,
olmak üzere dört temel esas üzerine bina edildiği görülmektedir.
Tüm bu maddelerin, memlekette adaletin tesisine yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Memleketin hali hazırdaki işleyişi hakkındaki; üst düzey
5 Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. E-3084.
Tanzimat Dönemi Hanefi Ulemanın Tecdid Anlayışı▪ 195
memurların idare ve adliyeye hakim oldukları, suçlunun savunmasını
dinlemeksizin ve herhangi bir usule uymadan kimi zaman kişisel çıkarları için idam gibi ağır bir cezaya bile hüküm verme ve bunu istedikleri
şekilde bizzat uygulama yetkisine sahip oldukları6 gibi bilgiler öz önüne
alındığında fermandaki bu ilkelerin vaz‘ı ve “bu kavanin-i nizâmiye hâsıl
olmadıkça güç ve gelişmişlik, asayiş ve rahatlığın sağlanamayacağı” ifadesi
daha iyi anlaşılmaktadır.
Buna ek olarak, fermanın şer‘-i şerîfe uyma vurgusuyla başlaması ve
çıkarılacak kanunların “kavânîn-i şer‘iyye” şeklinde anılması dikkate
değerdir. Bu muhteva dikkate alındığında dinin ve devletin tecdid ve
ihyasının, şer‘î kanunlar çerçevesinde adaletin tesisinin sağlanması ve
bu sayede hem devletin güçlendirilip mamur kılınması hem de temel
öğretilerinden biri adalet olan dinin, bu yönüyle yeniden hayatla buluşturulması olarak görüldüğü söylenebilir.
Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda, zaman içinde çıkarılacak kanunnamelerin çerçevesi belirlenmiş ve “…her bir kanun karargîr oldukça ila
maşaallahi Tealâ düsturü'l-amel tutulmak üzere bâlâsı hatt-ı hümâyunumuzla tasdîk ve tevşîh olunmak için taraf-ı hümâyunumuza arz olunsun…” emrine binaen bahsi geçen ilkeler ışığında kanunnameler hazırlanmıştır. Bu ilkeleri genel manada “yasallık” ve “eşitlik” olarak ifade
etmek mümkündür.7 Gülhane Hattı’na mebni olarak hazırlanan kanunnameler yerli ve muktebes kanunlar olarak iki grupta incelenebilir. Yerli
kanunnameler; 1256/1840, 1267/1851 ve 1855 tarihli ceza kanunları,8
1274/1858 tarihli Arazi Kanunnamesi ve 1285/1868 tarihli9 Mecelle-i
6 Mustafa Reşit Belgesay, “Tanzîmat ve Adliye Teşkilâtı”, Tanzimat I, (İstanbul:
Maârif Vekâleti, 1940), 212.
7
İbrahim Durhan, “Tanzimat Döneminde Osmanlı Yargı Teşkilatındaki Gelişmeler”,
Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi (EÜHFD) 12/ 3-4 (2008), 62.
8 Tanzimat dönemi ceza kanunları hususunda ayrıntılı bilgi için bk., Said Nuri Akgündüz, Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Hukuku Uygulamaları, (İstanbul: Marmara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2010).
9 Mecellenin tüm hükümleri bu tarihli değildir. 1868-1876 yılları arasında peyderpey
hazırlanarak padişaha arz olunmuştur. Ayrıntılı bilgi için bk. Mehmet Akif Aydın,
196 ▪ Nida Sultan Çelikkaya
Ahkâm-ı Adliye’dir.10 Muktebes kanunnameler ise, ihtiyaç hasıl oldukça
tedricen yürürlüğe giren Fransız Ticaret Kanunu’ndan iktibas edilen
1850 Ticaret Kanunu, büyük değişiklik ve eklemelerle kabul edilen 1858
Fransız Ceza Kanunnamesi, 1860 Ticaret Kanunu, 1861 Ticaret Muhakeme Usulü Kanunu ve 1864 Deniz Ticaret Kanunudur.11 Muktebes kanunnameler, ülkenin sanayileşmiş batılı devletlerin pazarı haline gelmesinin bir sonucu olarak artan ticari ilişkilerin etkisiyle yürürlüğe girmeye
başlamıştır. Nitekim İngilizlerle imzalanan Baltalimanı Anlaşması ve diğer Avrupa ülkeleriyle imzalanan benzer nitelikteki anlaşmalar, ülkede
yabancı tüccarın yoğunluğunu artırmış, yabancı tüccar ile Osmanlı tebaası arasındaki davaların çözümü önemli bir problem oluşturur olmuştur.12 Bu davaları çözümlemek üzere başlatılan Karma Ticaret Heyetleri
Uygulaması, 1840’ta Ticaret Meclisi adıyla resmileştirilmiş, 1847 ve
1848’de ilan edilen iki nizamname ile Karma Mahkemeler haline gelmişlerdir. Bu mahkemelerin önemi, şeyhülislamlığın yargılama alanı dışında kurulan ve şeriat muhakeme usulünden ayrılmanın başladığı ilk
mahkemeler olmalarıdır. Ayrıca bu mahkemelerde kullanılacak ortak bir
kanunnameye ihtiyaç duyulması, ticaret kanunlarının iktibas edilmesi
sonucunu doğurmuş13, bu da İslam hukukundan bazı farklılaşmaları beraberinde getirmiştir. Tanzimat ilkelerini dinin tecdidi ve ihyası olarak
“Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara:
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003), 28/ 231-235.
10 Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789–1980), (İstanbul: Yapı
Kredi Yayınları, 2013), 98, 99.
11 Hıfzı Veldet, “Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat”, Tanzimat I, (İstanbul: Maarif Matbaası, 1940), 196, 197; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008), 222; M. A. Ubucini, Lettres Sur la Turquie (Paris: Librairie
Militaire de J. Dumaine, 1853), 163, 174, 175.
12 Cihan Osmanağaoğlu Karahasanoğlu, “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin Yürürlüğe
Girişi ve Türk Hukuk Tarihi Bakımından Önemi”, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM) 29, (2011), 95; Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789–1980), 98.
13 Veldet, “Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat”, 196, 197; Berkes, Türkiye’de
Çağdaşlaşma, 222; Ubucini, Lettres Sur la Turquie, 163, 174, 175.
Tanzimat Dönemi Hanefi Ulemanın Tecdid Anlayışı▪ 197
değerlendiren ulemanın, bu farklılaşmalar hususunda kanunnamelerin
arz tezkirelerine yansıyan beyanı, Tanzimat ulemasının dinin tecdidi
meselesine yaklaşımlarını tespit etme açısından önemlidir. Bu anlamda
kanunnamelerin hazırlanmasında merkezi rolün Meclis-i Vâlâ’da olduğunu, bir başkan on üyeden oluşan bu meclisin üyeleri arasında Tanzimat öncesinden Abdülkadir Efendi’nin yanı sıra, Tanzimat’ın ilanından
sonra atanan Arif Hikmet Bey, Vak’anüvis Esad Efendi, Saib Efendi,
Meşrebzâde Arif Efendi, Edhem Efendi, Hasib Paşa, Ahmet Fethi Paşa,
Arif Paşa14 gibi Tanzimata ilişkin meşveret meclisi mazbatasında da mühürleri olan isimlerin bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu durum hazırlanan kanunnameleri dinin ve devletin tecdid ve ihyası bünyesinde değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Yine Meclis-i Vâlâ müftüsü bulunması, Tanzimat ile birlikte üst düzey ulemadan üye sayısının artırılması ve kanunların imkan nispetinde şer‘-i şerîfe uygun olarak çıkarılacağı beyanı çıkarılan kanunnamelerde ulemanın etkin konumunu göstermektedir. Bu bağlamda kanunnamelerdeki şer‘-i şerîfe uygun olmayan hükümlerin ulema tarafından nasıl temellendirildiği incelenmelidir.
Kanunnamelerde Şer‘-i Şerîfe Muğayir Hükümler
Tanzimat esaslarına mebni olarak çıkarılan kanunnamelerde, şer‘-î
hükümlerden farklılaşan bazı maddeler bulunmaktadır. Bunları öne
çıkmaları açısından gayr-i müslimlerin Müslüman aleyhine şahitliğinin
kabulü, cizyenin kaldırılması ve ticaret kanunnamelerinde faize yer verilmesi olarak sıralamak mümkündür. Bu yeniliklerin ulemanın da yer
aldığı meşveret meclislerinde İslam hukuku açısından değerlendirildiği
ve gerekçelendirildiği meclis mazbataları ve arz tezkireleri bu hususta
aydınlatıcı veri sunmaktadır. Bu araştırmada cizyenin kaldırılmasına
ilişkin meclis mazbatası örneğinde ulemanın hükme varma çabası ve
meseleyi nasıl temellendirdiği incelenecektir.
14 Üye ve başkan listeleri için bk. Mehmet Seyitdanlıoğlu, Tanzimat Devrinde Meclis-i Vâlâ (1838-1868) (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1994), Ek: VII, VIII, 202-218.
198 ▪ Nida Sultan Çelikkaya
Cizye’nin “İâne-i Askerî”ye Tahavvülü
Cizye’nin kaldırılması meselesi, Osmanlı Devleti’nin Rusya’yla giriştiği Kırım Savaşı’nda (1853-1856), İngiltere ve Fransa’nın desteğini alması buna mukabil Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerinde azınlıkların hakları konusunda baskılarını artırdıkları bir dönemde gündeme gelmiştir.
Cizye’nin kaldırılması hususunun istişare edildiği meşveret meclisi
mazbatası Hanefî ulemanın meseleye yaklaşımı açısından önem taşımaktadır.
Cizyenin kaldırılmasıyla ilgili meşveret meclisi 24-26 Mart 1855 tarihlerinde iki oturumda gerçekleştirilmiştir. Meclis mazbataları15 dikkate
alındığında ilk oturumda meselenin öneminin değerlendirildiği ve şer‘i
şeriften bir mesnet araştırılmak üzere konunun şer‘î yönünün ikinci oturuma ertelendiği görülmektedir. Mazbatada evvelâ devletin içinde bulunduğu hale değinilmektedir. İngiltere ve Fransa’nın, Rusya’nın saldırılarına karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etmelerine mukabil, Avrupa’nın
Hristiyan tebaanın hakları konusundaki taleplerinin barış maddelerinden biri olarak belirlenmesini istedikleri belirtilmektedir. O zamana değin geçiştirilmiş olan eşitlik taleplerinin, artık geçiştirilemez bir hal aldığı, Avrupa’nın Osmanlı’ya yönelik ümitsiz bakışının gelecek açısından
büyük bir tehlike oluşturacağı ifade edilmektedir. Bu mesele barış anlaşmasına madde olarak eklenirse, daha sonra gelecek ısrar ve zorlamalarının devleti zor durumda bırakacağı; bu duruma düşmekten sakınmanın ise farz olduğu beyan edilmiştir.
Mecliste, Avrupa’nın taleplerinin barış antlaşmasına madde olarak
eklenmesinin doğuracağı tehlikeye dikkat çekilmiştir. Gayri müslim
tebaanın hakları meselesinin anlaşma metnine eklenmesiyle yabancı
devletlerin kabul edilemez bir teklifle gelmeleri durumunda, devletin
onu reddetme imkanının kalmayacağı; zira devletin bundan doğacak
tehdide karşı koyma gücü bulunmadığı ifade edilir. Devleti zora sokacak bu tehlikeyi bertaraf edecek tek çare ve yolun ise, taleplerin bu an15 BOA, İrade, Hariciye, nr. 5875/1; Mehmet Yıldız, “1856 Islahat Fermanı’na Giden
Yolda Meşruiyet Arayışları”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 7 (2002), 75-114.
Tanzimat Dönemi Hanefi Ulemanın Tecdid Anlayışı▪ 199
laşma öncesinde karşılanması olduğu belirtilir. Böylelikle diğer devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmelerine zemin hazırlayacak olan maddeye ihtiyaç kalmadığı anlaşılacak ve antlaşmaya eklenmesinin önüne geçilmiş olacaktır. Mazbatada durumun ciddiyetini
ortaya koymak bakımından ayrıca İngiltere elçisinin “eğer şu vakitte
saltanat-ı seniyye Hristiyanlar haklarında Avrupa’nın marzîsi
olan/talep ettiği şeyleri yapmaz ise pek çok fenâlıklara ve büyük büyük
muhâtaralara uğraması emr-i muhakkaktır” şeklindeki ağır ifadesine
de yer verilmiştir.
Mecliste, cizye konusunda cizyenin kaldırılması değil, gayr-i müslimlerin askerlik yapmamalarına karşılık bedel-i askerî gibi bir isim altında
alınması en uygun yol olarak görülmüştür. Ancak önemli olan şer‘î hükümlerden buna uygun bir delil bulmak ve bu hükmü şer‘i şerîfe dayandırmaktır. İlk toplantıda meselenin şeriatın ‘zaruret’ prensibine dayandırılarak çözülmesi düşüncesi ağır basmıştır. Bu anlamda cizye, şer‘-i
şerîf’in hükmüne dayanmakla birlikte16 öte yandan da aksi durumda
devletin yıkılmasına varacak derecede tehlikeye düşüleceği, şeriata uygun yolun iki şerden en hafifinin tercih edilmesi olduğu ifade edilmiştir.
Bu minvalde din-devlet bütünlüğü hususuna dikkat çekilmiş “Saltanat-ı
seniyye-i Ahmediyye, dîn-i mübîn-i İslâm'ın hâdim ve nasîri olup ma'âza'llâhu
teâlâ bu devlete kesr arız olsa millet-i İslâmiyye’yi tutacak hiç başka bir devlet
meydanda olmadığından el-iyâzü bi'llâh Devlet-i âliyyeye ârız olacak hâl milleti Muhammediyye'ye dokunacağı cihetle buna dahi Şer-i şerîfin rızâsı olmayacağından…” ifadeleriyle, saltanatı seniyyenin İslam dininin hâdim ve nasırı
olduğu, eğer yıkılırsa Müslümanları muhafaza edecek başka bir devlet
bulunmadığından bunun şeriata uygun olmadığı belirtilmiştir. Bu istişareler üzerine mesele, önemine binaen şer‘-i şerîfe uygun bir çözüm araştırılmak üzere başka bir oturuma bırakılmıştır.
İkinci meşverette, ilk toplantıda ağır basan hüküm olan meselenin zaruret prensibine dayandırılarak çözülmesi görüşünden, devletin düştüğü aczin herkese duyurulmasının devletin ve dinin şanını ve haysiyetini
16 Cizye hükmü, Tevbe Sûresi’nin 29. ayetine dayandırılmaktadır.
200 ▪ Nida Sultan Çelikkaya
düşüreceği gerekçesiyle vazgeçilmiştir. İlk oturumda karar verildiği üzere muteber fıkıh kitaplarının incelendiği ve fetva emaneti ile istişare
edildiği; cizye alınabilmesi için hakimiyetin bulunması gerektiği gibi bazı hususlar tespit edilmiş olmakla birlikte Hanefî Mezhebinde cizyenin
terki veya başka bir isimle alınması konusunda açık ve kesin bir hüküm
bulunamadığı ifade edilmiştir.
Bununla birlikte yalnızca Muhammed eş-Şeybânî’nin Siyer-i Kebîr adlı
eserinde Hz. Ömer’in hilafeti zamanında, Hristiyan Arap kabilelerinden
Benî Tağlib’in cizye vermek istememeleri bunun üzerine zekât mallarından iki kat vermelerinin kabul edilmesi17 konusu gündeme getirilmiştir.
Her ne kadar sarih bir fetvaya dayanma arzusu olsa da, bu örnek üzere
bir usul geliştirilebileceği beyan edilmiştir. Buna ek olarak bazı güvenilir
eserlerde Hristiyanların İslam’a bedenleriyle yardım etmemeleri sebebiyle cizyenin bedel-i nusret olarak alındığının beyan edildiğine yer verilmektedir. Bu beyan cizyenin ‘iane-i askeriyye’ adıyla alınması fikrine
de mesnet oluşturmaktadır. Bu bilgiler ışığında cizyenin terk edilmesi
değil ‘iâne-i askeriyye’ gibi uygun bir isimle tahsil edilmesi konusunda
fikir birliğiyle karara varıldığı ifade edilmektedir. Mazbatanın padişaha
arzı üzerine 28 Mart 1855 tarihli bir irade ile meşveret kararlarının uygulamaya konulmasına hükmedilmiştir.
Meşveret meclisi mazbatası dikkate alındığında, Tanzimat Fermanı’nda ortaya koyulan şer‘-i şerîfe uygunluk esasının sürdürüldüğünü
söylemek mümkündür. Nitekim içinde bulunulan durum gereği gayri
17 el-Cezîre bölgesi Hz. Ömer zamanında fethedildiğinde orada yerleşik olan Tağlibliler, Hristiyan kalmak şartıyla antlaşmaya razı olmuş, fakat kendilerini alçaltıcı
gördüklerinden cizye vermek istememişlerdir. Önemli bir askeri güce sahip olmalarını ve Bizans’a katılmaları ihtimalini göz önünde bulunduran Hz. Ömer, Benî Tağlib’in, çocuklarını vaftiz ettirmemeleri ve Müslüman olmak isteyenlere engel olmamaları şartıyla diğer gayr-i müslimlerden farklı olarak cizye yerine zekât nisbetinin iki katı vergi ödemelerine razı olmuştur. Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında
Gayrimüslimler, (İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları,
2019), 168-180; Casim Avcı, “Tağlib (Benî Tağlib)”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2010), 39/374.
Tanzimat Dönemi Hanefi Ulemanın Tecdid Anlayışı▪ 201
müslimler hususunda gerçekleştirilmesi gereken düzenlemelerden biri
olan cizye meselesinde, ulema şer‘-i şerîfe uygun bir çözüm bulmak için
gayret göstermiştir.
Sonuç
Tanzimat döneminde üst düzey ulemanın dinin tecdidine yaklaşımı,
İslam düşüncesinin klasik döneminden farklılık göstermektedir. Klasik
dönemde özellikle Şâfiî mezhebi çevresinde tecdid rivayeti bağlamında
ortaya koyulan dinin tecdidi anlayışı, tecdidin sünnetlerin ihyası
bid‘atlerin ortadan kaldırılması olduğu şeklindedir. Bu yaklaşımın, dönemin şartları gereği gelenekçi-muhafazakâr din anlayışı bünyesinde karşılık bulduğunu belirtmek gerekir. Zira klasik dönemde, akılcı-hadarî
olarak nitelendirebileceğimiz Hanefî mezhebinin benzer literatüründe
dinin tecdidine dair bir değerlendirme görülmemektedir.
Osmanlı Devleti dönemine gelindiğinde ise dinin tecdidi meselesinin daha ziyade siyasi zeminde değerlendirildiği söylenebilir. Dinin
tecdidi devletin tecdidiyle bir anlamda özdeşleştirilmiştir. Tanzimattan
önceki literatürde, devletin yenilenmesi ve kuvvetlenmesinde öne çıkan bazı padişahların dinin müceddidi olarak anılması, Tanzimat’la
birlikte dinin tecdidinin Tanzimat ilkeleriyle sağlanacağı kabulüne dönüşmektedir. Bu yaklaşım Tanzimata ilişkin meşveret meclisi mazbatasında, Tanzimat ilkelerinin ve bu ilkeler çerçevesinde çıkarılacak kanunların din ü devlet ve milk ü milleti tecdîd ve ihyâ demek olduğu şeklinde ifadesini bulmaktadır.
Her iki durumda da devletin korunması ve güçlendirilmesinin söz
konusu olduğu, bu ameliyenin dinin tecdidi kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim gayr-i müslimlerden cizye alınmasıyla ilgili meselenin görüşüldüğü meşveret meclisi mazbatasında, devlete bir
zeval gelirse dini muhafaza edecek başka bir devlet bulunmadığından
bunun şeriata uygun olmadığı belirtilmiş, devleti korumanın aynı zamanda dini korumak anlamına geldiği bunun ise farz olduğu izhar
edilmiştir.
202 ▪ Nida Sultan Çelikkaya
Cizyeye ilişkin meşveret meclisindeki akıl yürütme/ictihad faaliyeti,
Tanzimat döneminde içtihada, dinin ve devletin tecdidi çabasında aktif
olarak başvurulduğunu göstermektedir. Bu durum klasik dönem tecdid
anlayışından farklılık gösteren diğer bir husustur. Bunda iki dönem arasındaki arka planın ve şartların farklılaşması etkili olmakla birlikte mezhebî faktörlerin de etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Zira İslam düşüncesinin klasik dönemindeki tecdide dair değerlendirmeler Şâfiî literatürdeyken, Tanzimat dönemi bahsi geçen yaklaşım Hanefî-Mâtürîdî ulemaya aittir. Hanefî ulemanın şartların zorlamasıyla da olsa İslam hukuku bünyesinde delil arama faaliyeti büyük ölçüde akılcı-hadarî din anlayışının etkisiyle ortaya çıkmıştır. Nitekim akılcı hadarî din anlayışı, meselelere lafızcı ve literal yaklaşmamakta, hükümlere ulaşmada akla öncelik tanıyan bir usûl benimsemektedir.
Bununla birlikte meşveret meclisi değerlendirmelerinin üst düzey
ulemanın tecdid anlayışına dair bilgi verdiğini, bunun bütün Tanzimat
dönemi ulemasına teşmil edilemeyeceğini belirtmek gerekir. Nitekim
Tanzimata muhalif alimlerin meseleye yaklaşımı farklılık arz edecektir.
Muhalif ulemanın tecdid anlayışı müstakil bir çalışmada ele alınmalıdır.
Kaynakça
Akgündüz, Said Nuri. Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Hukuku Uygulamaları. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2010.
Avcı, Casim. “Tağlib (Benî Tağlib)”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 39/374. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2010.
Aydın, Mehmet Akif. “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye”. Türkiye Diyanet
Vakfı İslam Ansiklopedisi. 28/231-235.
Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003.
Belgesay, Mustafa Reşit. “Tanzîmat ve Adliye Teşkilâtı”. Tanzimat I.
211-220. İstanbul: Maârif Vekâleti, 1940.
Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,
2008.
Tanzimat Dönemi Hanefi Ulemanın Tecdid Anlayışı▪ 203
BOA, Başbakanlık Osmanlı Arşivi. İrade, Hariciye, No: 5875/1.
Çelikkaya, Nida Sultan. İslam Düşüncesinde Tecdid Kavramı ve Tanzimat
Dönemine Yansımaları. Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2024.
Çelikkaya, Nida Sultan. İslam Düşüncesinde Tecdid Mezhepler Tarihi
Açısından Bir Zihniyet Çözümlemesi. Ankara: Ankara Okulu Yayınları,
2024.
Durhan, İbrahim. “Tanzimat Döneminde Osmanlı Yargı Teşkilatındaki Gelişmeler”. Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi (EÜHFD).
12/ 3-4 (2008). 55-111.
Emecen, Feridun. “Anadolu Selçukluların Son Tarih Kaynaklarından
el-Veledü’ş-Şefîk‘te Müceddid/Ashâb-ı Mie Kavramı ve Etkileri”. Ortaçağ Tarihçiliğinde Bir Duayen Prof. Dr. Abdülkerim Özaydın’a Armağan. ed.
Ebru Altan vd. 232-241. İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2020.
Fayda, Mustafa. Hz. Ömer Zamanında Gayrimüslimler. İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2019.
Genç, Vural. Acemden Rum’a Bir Bürokrat ve Tarihçi İdris-i Bidlîsî (1457-
1520). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2019.
Kavak, Özgür. Siyasi Tecdîd ve Osmanlılar. İstanbul: Klasik Yayınları,
2022.
Lütfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osmân. İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1334.
Osmanağaoğlu Karahasanoğlu, Cihan. “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin Yürürlüğe Girişi ve Türk Hukuk Tarihi Bakımından Önemi”. Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM). 29, (2011). 93-
124.
Seyitdanlıoğlu, Mehmet. Tanzimat Devrinde Meclis-i Vâlâ (1838-1868).
Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1994.
Tanör, Bülent. Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789–1980). İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları, 2013.
Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, No. E-3084.
Ubucini, Abdolonym. Lettres Sur la Turquie. Paris: Librairie Militaire
de J. Dumaine, 1853.
204 ▪ Nida Sultan Çelikkaya
Veldet, Hıfzı. “Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat”. Tanzimat I.
İstanbul: Maarif Matbaası, 1940.
Yıldız, Mehmet. “1856 Islahat Fermanı’na Giden Yolda Meşruiyet
Arayışları”. Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi. 7 (2002). 75-114.
HASÎRÎZÂDE ELİF EFENDİ’NİN
EN-NÛRU’L-FURKÂN FÎ ŞERHİ LUGATİ’L-KUR’ÂN
ADLI ESERİNDE KIRAAT OLGUSU
Süleyman KILIÇ1
Giriş
Şeyh Ahmet Muhtar Efendi ile Fatma Baise Hanım’ın oğlu olarak
1850 yılında sütlücede dünyaya gelen Hasîrîzâde Elif Efendi, babasının
arzusuyla ilim tahsiline başlamıştır.2 Elif Efendi birçok hocadan eğitim
görmüştür. İlk eğitim hayatına dönemin Nakşibendî şeyhlerinden Mesnevîhân Hüsâmeddin Efendi’den (ö. 1280/1864) ders alarak başlamış daha sonra Arapça, tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarda âlim olan hocalardan
ders görmüştür.3 Tasavvuf alanında da yetkin olan şahsiyetlerden icazet
almıştır.4 Nihayetinde babasından da Sa‘diyye icazeti almıştır. Babası
Ahmet Muhtar Efendinin 1879 yılında hacca gitmesinden dolayı vekaleten posta oturmuştur. 1901 yılına kadar vekaleten yapmış olduğu şeyhiliği babasının vefat etmesinden sonra asaleten sürdürmüştür.5 1925 yılına tekkelerin kapatılmasına kadar Sa‘dî Dergâhı’nın son şeyhi olmuştur.
Postnişinlik görevi süresince Mesnevî, şemail, hadis ve dinî ilimleri
1 Öğr. Gör. Dr., Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, hfzklcsuleyman@gmail.com
2 M. Baha Tanman, “Hasırizade Tekkesi”, Sanat Tarihi Yıllığı 7 (10 Temmuz 1977), 115.
3 Hüseyin Kurt, Hasırîzâde Mehmed Elif Efendi’nin Hayatı, Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri (Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2003), 67-68;
Hüseyin Kurt, “Osmanlı Son Dönem Mutasavvıflarından Mehmed Elîf Efendi ve
Divân’ı”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 16 (01 Aralık 2006), 161-162.
4 Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Ulemâsı (İstanbul: Emdere & Milli Gazete Yayınları,
1980), 1/150; Kurt, Hasırîzâde Mehmed Elif Efendi, 59-67.
5 Kurt, “Mehmed Elîf Efendi ve Divân’ı”, 162.
206 ▪ Süleyman Kılıç
okutmuştur.6 Elif Efendi şair ve hattatlığının yanı sıra tekkenin planlarını
çizecek kadar mimari bilgiye de sahiptir. II. Abdülhamid’in (ö.
1337/1918) iradesiyle 1887’de yeniden inşa edilen tekkenin mimarlığını
yapmıştır.7 Elif Efendi bütün hayatını eğitim ve öğretimle geçirmiş, ayrıca Arap grameri ve mantıktan Darwin nazariyesine kadar çeşitli konularda eserler kaleme almıştır. Elif Efendi tasavvufi açıdan şeriatın zahirine mutabık, ehli sünnet görüşüne sahip çıkan ve bu hususta hizmet
eden bir şeyh kimliğiyle hayatını idame ettirmiştir. Onun eğitim-öğretim
tedrisatından hareketle mezhebi çizgisinin Hanefî olduğu söylenebilir.
İstanbul Sütlüce’de Hasîrîzâde Dergâhında H. 1266 M. 1850 doğan
Mehmet Elif efendi Sa‘dî Dergâhı’nın son şeyhi, âlim ve şair bir zat olarak 3 Ocak 1927 tarihinde vefat etmiştir.8
İstanbul Sütlüce’de Hasîrîzâde Dergâhının son şeyhi olan Elif Efendi’nin külliyatı içinde en mühim üç eseri sırasıyla Dîvân, Muhtâru’l-Enbâ
ve en-Nûru’l-Furkân’dır. Onun iki cilt halinde kaleme almış olduğu enNûru’l-Furkân fî Şerhi Lugati’l-Kur’ân adlı eseri garîbü’l-Kur’ân türündendir. Bu anlamda ilk eser veren kimsenin İbn Abbâs (ö. 68/687-88) olduğu
aktarılmaktadır.9 Ferrâ (ö. 207/822), Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Musennâ
(ö. 209/824), Ahfeş el-Evsat (ö. 215/830), Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm (ö.
224/838), İbn Sellâm el-Cumahî (ö. 231/846), İbnu’s-Sikkît (ö. 244/858),
İbn Kuteybe (ö. 276/889), Zeccâc (ö. 311/923), Ahmed. M. el-Herevî (ö.
6 Albayrak, Son Devir Osmanlı Ulemâsı, 3/151; Kurt, Hasırîzâde Mehmed Elif Efendi, 71.
7 Tanman, “Hasırizade Tekkesi”, 115.
8 Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Albayrak, Son Devir Osmanlı Ulemâsı, 3/151;
Tanman, “Hasırizade Tekkesi”, 116; Azamat Nihat, “Elif Efendi”, Türkiye Diyanet Vakfı
İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1995), 11/38; Kurt, “Mehmed Elîf Efendi ve
Divân’ı”, 163; Mehmed Elîf b. Ahmed Muhtâr Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân fî Şerhi Lugati’l-Kur’ân (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2015), 1/36-52; Pelin
Seval Çağlayan - Veyis Değirmençay, “Elif Efendi ve Farsça Şiirlerinde Aşk, Âşık”, Current Research in Social Sciences 3/1 (31 Ocak 2017), 29.
9 Atâ b. Ebû Rebâh’ın Garîbü’l-Kurʾân adında düzenlediği bu eser, Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Atıf Efendi, nr. 2815/8, vr. 102a-107a) bulunmaktadır. İsmail Lütfi Çakan -
Muhammed Eroğlu, “Abdullah b. Abbas”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1988), 1/79.
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân Adlı Eserinde Kıraat Olgusu▪ 207
401/1011), Mekkî b. Ebî Tâlib (ö. 437/1045), Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî (ö.
597/1201), Ebû Hayyân el-Endelusî (ö. 745/1344), Suyûtî (ö. 911/1505) gibi namlı İslâm âlimleri tarafından telif edilen garîbü’l-Kur’ân eserleri bu
alanın başlıca referans kaynakları olmuştur.10 Elif Efendi’nin en-Nûru’lFurkân’ı telif ederken dizisini örnek aldığı eser Ebû Bekr Sicistânî’nin (ö.
330/941) Nuzhetü’l-kulûb adlı eseridir.11 Sa‘dî Dergâhı’nın son şeyhi
Hasîrîzâde Mehmet Elif Efendi Kur’an-ı Kerim’de anlamı herkesçe yaygın olarak bilinemeyen sözcük kadrosuna yönelik eserinde, anlam tespiti yönünden kimi zaman kıraatlerden faydalanmaktadır.12 Elif Efendi kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de yer aldığı şekliyle ele almıştır. Dolayısıyla kelimenin kök harfini bilmeye gerek kalmaksızın okuyucunun ilgili sözcüğü bulmasına büyük kolaylık sağlamaktadır.
Araştırmamızın amacı; Elif Efendi “en-Nûru’l-Furkân fî şerhi lugati’lKur’ân” eserinde hangi kelimeleri kıraat farklılıklarına değinerek incelemiştir? Elif Efendi’nin faydalandığı kırat imamları kimlerdir? Kıraat-i
seb‘a, kıraat-i aşere ve şaz kıraat imamlarından hangilerinden faydalanmıştır? Sorularının cevabını ortaya koymaktır. Çalışmanın yöntemi;
Elif Efendi’nin eserinde değinmiş olduğu kıraat farklılığı bulunan kelimelerin hangi imam(lar)a ait olduklarını klasik kıraat kitapları ekseninde değerlendirmektir. Söz konusu eser hacimli ve birçok kelimede kıraat
farklılığına işaret edilmiş olması hasebiyle sınırlandırmak gerekmektedir. Dolayısıyla bu çalışma daha kapsamlı çalışmalara ışık tutması hasebiyle “en-Nûru’l-Furkân”da yer alan kıraat farklılıklarının ele alınış şeklini belirli örnekler üzerinden vermekle yetinilmiştir.
Ulaşabildiğimiz kadarıyla “en-Nûru’l-Furkân fî şerhi lugati’l-Kur’ân”
adlı eserin kıraat yönünden incelenmesi yapılmamıştır. 2003 yılında Hüseyin Kurt tarafından “Hasırîzâde Mehmed Elif Efendi’nin Hayatı, Eserleri
ve Tasavvufi Görüşleri” başlıklı doktora tezi hazırlanmıştır. Yine aynı yazar tarafından 2006 yılında Elif Efendi’nin divan ve şiirlerine yönelik bir
10 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/43.
11 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 44; Kurt, “Mehmed Elîf Efendi ve Divân’ı”, 184.
12 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/43.
208 ▪ Süleyman Kılıç
makale kaleme alınmıştır.13 Ayrıca Adem Görmüş tarafından “Aktua’nıye Problemı Tyurkologii: Rossiya i Tyurko-Musul’manskiy Mir”
isimli Uluslararası Türkoloji Sempozyumunda “Bir Türkçe Kur’ân Sözlüğü Çalışması: Hasîrîzâde Mehmed Elif Efendi’nin “En-Nûru’l-Furkân” Adlı
Eseri” başlığıyla kitabın tanıtımı yapılmaya çalışılmıştır.14 Daha öncede
ifade edildiği gibi Elif Efendi’nin “en-Nûru’l-Furkân fî şerhi lugati’lKur’ân” eserinin kıraat yönünden herhangi bir çalışması yapılmamıştır.
Dolayısıyla çalışmamız garîbü’l-Kur’ân türünde ele alınan bu eserin kıraat ilmi açısından durumunu ortaya koymak olacaktır.
Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Sütlüce Dergâhı No. 445’te
bulunan eserin matbusu birinci cildi 600, ikinci cildi 512 sayfa olup toplamda 1112 sayfadan müteşekkildir. Birinci cilt 1340/1921, ikinci cilt
1341/1922’de tebyiz edilmiştir.15 Alfabetik sistemle, Arapça harf sırasına
göre ve bâblar halinde düzenlenmiş olan eserin birinci cilt, “hemze bâbı”
ile başlayıp, “sâd bâbı”yla sona ererken, ikinci cildi de “dât bâbı”yla başlamakta ve “yâ bâbı” ile sona ermektedir.16 Eserin orijinal nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmakta olup Türkiye Yazma Eserler
Kurumu Başkanlığından 2015 yılında tıpkı basım olarak yeniden yayınlanmıştır. Eserin dili Osmanlıcadır. İlgisi olan kelimelerin izahlarını kıraatlerden faydalanarak yapan, kuvvetle muhtemel Hanefî mezhebine
mensup olan Elif Efendi’nin hem şahsının hem garîbü’l-Kur’ân türünde
ele aldığı bu eserin tanıtılması alana katkı sağlayacağı umulmaktadır.
en-Nûru’l-Furkân fî şerhi lugati’l-Kur’ân’da Kıraat
Kıraat ilmine taalluk eden kelimeler anlama etki etmesi ve manayı etkilememesi açısından iki farklı şekilde ele alınmışlardır. Manaya etki
etmeyen fonetikle alakalı okuyuşlar usul kavramıyla ele alınmıştır. Usul
13 Kurt, “Mehmed Elîf Efendi ve Divân’ı”, 161-188.
14 Adem Görmüş, “Bir Türkçe Kur’ân Sözlüğü Çalışması: Hasîrîzâde Mehmed Elif Efendi’nin ‘en-Nûru’l-Furkân’ Adlı Eseri”, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi 5/1 (29 Temmuz 2021), 138-144.
15 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/46.
16 Kurt, “Mehmed Elîf Efendi ve Divân’ı”, 184.
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân Adlı Eserinde Kıraat Olgusu▪ 209
(ل صوُ لْأ َا (kelimesi; asıl (ل أص أ (kelimesinin çoğulu olup külli kaide gibi, kurallardan birinin hükmünün kendisi gibi olanların bütününe uygulanabilmesidir.17 Örneğin idğam, imale, sıla, med gibi olan farklılıklar kıraat
ilminde usul kapsamında değerlendirilmektedir. Bu farklılıklar, kelimelerin daha çok telaffuzuyla alakalı olup kıraat imamlarının Kur’an kıraatinde takip ettikleri ve her birinin kendisine ait olan ya da diğer imamlarla ortak oldukları kuralların öne çıkanlarıdır.18 Usule/fonetiğe dair kıraat ihtilafları Kur’an’ın manasında bir değişikliğe sebep olmayan farklılıklardır diye ifade edilmektedir. Kıraat ilminde manaya etki eden kelime farklılıkları belirli bir kuralı olmayan ihtilaflardır. Kıraat imamları
arasında gerçekleşen bu ihtilafların Kur’an’ın anlamına etki eden yönleri, kıraat ilminde “ferşu’l-hurûf” kavramıyla değerlendirilmektedir.19 Bu
kavram altında ele alınan ihtilaflı kelimelerde illa anlam değişecek diye
bir kural yoktur. Genel olarak bu başlık altında ele alınanların anlama
etkisi olan lafızlar olduğu görülse de, kimi zamanda da bu ihtilaflı kelimelerde anlamsal yönde herhangi bir farklılık bulunmamaktadır.
en-Nûru’l-Furkân’da Ferşu’l-Hurûf’a Dair Örnek Kelimeler
Kıraat imamları arasında gerçekleşen ihtilafların Kur’an’ın anlamına
etki eden veya harf ve harekenin değişmesiyle manayı değiştiren ya da
değiştirmeyen yönleri en-Nûru’l-Furkân adlı eserde ele alınmıştır. Çalışmanın kapsamının sınırlı olması hasebiyle bu başlık altında sadece birinci ciltte yer alan belli başlı kelimelere yer verilecektir.
17 İbrahim b. Saîd ed-Dûserî, Muḫtasaru’l-ibârât li mu’cemi mustalahâti’l-kırâât (Riyad:
Dâru’l-Hadâra li’n-Neşri ve’t-Tevzi’, 2008), 27.
18 Mehmet Ünal, Kur’ân’ın Anlaşılmasında Kıraat Farklılıklarının Rolü (Konya: Hacıveyiszade İlim ve Kültür Vakfı, 2019), 149; Murat Akkuş, Kur’ân’ın Anlaşılmasında Kırâat Farklılıklarının Rolü: “et-Tahrîr ve’t-Tenvîr” Örneğı̇ (Rize: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2014), 176.
19 Süleyman Kılıç, Basra Kıraat Ekolü: Oluşum Temsilciler ve Metodoloji (Konya: Necmettin Erbakan Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2024), 160.
210 ▪ Süleyman Kılıç
نُوا” 1.1.1.
ِئْذَ
Kelimesi” إ
Bakara suresi 279. ayette20 bulunan “واُنَأئذ
ِ
إ “fiili iki farklı şekilde kıraat
edilmektedir. Burada yer alan farklılık kıraat ilminde ferş kavramıyla
anılmakta ve anlama etki yapmaktadır. Burada bulunan fiili Mushaf imlasına göre “واُنَذ
أ
أَف “şeklinde okuyan imamlar: Nâfî, İbn Kesîr, Ebû Amr,
İbn Âmir, Hafs, Kisâî, Ebû Ca‘fer, Ya‘kûb ve Halef’tir. Nâfî’nin ikinci
râvisi Verş, Ebû Amr’ın ikinci râvisi Sûsî ve Ebû Ca‘fer hemzeyi elif harfine ibdâl ederek okumaktadırlar. Bu fiili “واُذنِاَئَف “şeklinde okuyan imamlar ise Âsım’ın diğer râvisi Şu‘be ve Hamza’dır.21
Elif Efendi bu kelimenin hangi imamlar tarafından okunduğuyla alakalı herhangi bilgi vermeden ilk olarak çoğunluğun kıraatine göre ayetin
anlamını vermektedir. (Me‘mûr olduğunuz şey’i işlemez iseniz bunun Allâh
ve Resûlü cânibinden size harb olduğunu biliniz ve işitiniz ve ondan ötürü istimâ‘a hâzır olunuz.) Daha sonra ise ikinci kıraat şeklini göstermekte ve
bu kıraatte mananın; “ كَ لِ
َر ُكأم ذَ
أعِل ُموا َغأي
َ
أ’Allah ve Resulüne karşı muharip olduğunuzu diğerlere ilâm ve ilân ediniz’ demek olur. Bu surette kelime-i
ِفأعَا ل mezbûre
ِيذَاًنا bâbındanإ
َن يُ أؤِذ ُن إ
ذَا ن .emrdir i-sîga denآذَ
َ
ن veأ
ّذِؤَمُ de bundandır. Bu kelime için bu bâbda ن اَذ
َ
أkelimesine de nazar oluna.” şeklinde
olduğunu aktarmaktadır.22 Görüldüğü üzere Elif Efendi kıraat-i aşere’de
ُمو َن 20
أظلَ
أظِل ُمو َن َوَال تُ
أمَواِل ُكأمٖۚ َال تَ
ُس اَ
أم َفلَ ُكأم ُرُؤُ۫
َوِا أن تُأبتُ
ِب َح أر ٍب ِم َن هِّٰللا َو َر ُسوِل هٖۚ
َذُنوا
أ
ُوا َفأ
َعل
أم تَأف
َل أن اِفَ”Bunu yapmazsanız Allah ve resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir.” Hayreddin Karaman vd., Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,
2020), 1/442.
21 Ahmed b. Musa b. el-Abbas et-Temîmî Ebûbekir el-Bağdadî İbn Mücâhid, Kitâbü’sSebʿa fi’l-kırâʾât, thk. Şevki Dayk (Kahire: Dâru’l-Meârif, 1972), 192; Ebu’l-Hasen Tahir
b. Abdülmü’min İbn Galbûn, et-Tezkira fi’l-kırâʾâti’s-semân, nşr. Said Salih Züaʻyme (İskenderiyye: Dâru İbn Haldun, 2001), 212; Ahmed b. Hüseyin el-İsbehâni en-Nisâbûrî
İbn Mihrân, el-Gâye fi’l-kırâʾâti’l-ʿaşr, thk. Muhammed Gıyâs el-Cenbâz (Riyad: Dâru’şŞevaf Yayıncılık ve Dağıtım, 1411), 206; Ebû Amr Osman b. Said ed-Dânî, et-Teysîr fi’lkırâʾâti’s-sebʿ, thk. Halef Humud eş-Şeğdilî (Suudi Arabistan: Dâru’l-Endülüs li’n-Neşri
ve’t-Tevzi, 2015), 304; Ebû Tahir Ahmet b. Muhammet b. Ali Ubeydullah b. Ömer elBağdadî İbn Sivâr, el-Müstenîr fi’l-kırââti’l-aşr, thk. Ammâr Emir ed-Dedû (Dubai:
Dârü’l-Buhûs li’d-Dirâsâti’l-İslamiyye ve İhyâi’t-Türâs, 2005), 2/68.
22 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/55.
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân Adlı Eserinde Kıraat Olgusu▪ 211
bulunan iki farklı kıraate yer vermektedir. Müellif kıraat imamları arasında ihtilaflı olan kelimenin okunuşuna dair bilgi verirken herhangi bir
atıf yapmamaktadır. Muhtemelen bu durum, ilgili kelimelerin okunuşuyla alakalı bilgileri eseri kaleme alırken istifade ettiği garibul-Kur’ân
türünde yazılan eserlerden iktibas yapmış olma ihtimalini güçlendirmektedir. Çünkü en-Nûru’l-Furkân’ı telif ederken dizisini örnek aldığı
Nuzhetu’l-kulûb adlı eserde de aynı ifadelere yer verilmektedir.23
Kelimesi” آ ِس ن” 1.1.2.
Muhammed suresi 15. ayette24 bulunan “نٍ سِ آ “kelimesi sadece İbn
Kesîr kıraatine göre farklı okunmaktadır. İbn Kesîr bu kelimeyi medsiz
ِس ٍن” olarak
َا “şeklinde okumaktadır. Diğer kıraat imamları hemzeden
sonra bir elif ziyadesiyle medli olarak okumaktadırlar.25
Elif Efendi her iki kıraatle de okunduğunu aktarmakta ve bu iki kıraate göre de anlamın aynı olduğunu ifade etmektedir.26 Elif Efendi bu kıraat vecihlerinin hangi imam/imamlar tarafından okunduğuyla alakalı
herhangi bir bilgi vermemektedir.
Kelimesi” اَ ْح َص ن” 1.1.3.
Nisâ suresi 25. ayette27 bulunan bu kelime (ان صَ أح
َا (kıraat imamları tarafından iki farklı şekilde okumaktadır. “ان صِ أح
ُا “şeklinde hemzenin
dammesi ve sâd harfinin kesrasıyla okuyan imamlar Nâfi, İbn Kesîr, Ebû
Amr, Âsım’ın râvisi Hafs, Ebû Ca‘fer ve Ya‘kûb’tur. Hemze ve sâd harfinin fethasıyla okuyan imamlar ise, Âsım’ın diğer râvisi Şu‘be, Hamza,
23 Ebû Bekr Muhammed b. Uzeyz es-Sicistânî, “Nuzhetü’l-kulûb”, el-Mektebetü’şŞâmile, https://shamela.ws/book/22910/61 (13 Ekim 2024).
ِس ٍنٖۚ 24
ٰ
ِر ا
َها ر ِم أن ََٓماٍء َغأي
أنَا هآََفي” ...İçinde doğal nitelikleri bozulmamış su ırmakları...” Karaman
vd., Kur’an Yolu, 5/51.
25 İbn Mücâhid, Kitâbu’s-Sebʻa, 600; İbn Galbûn, et-Tezkira, 473; İbn Mihrân, el-Gâye,
475; Dânî, et-Teysîr, 514; İbn Sivâr, el-Müstenîr, 2/449.
26 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/61.
27
َعَذا ِبِؕ
أ
ُم أح َصَنا ِت ِم َن ال
أ
ِهان ِن أص ُف َما َعلَى ال
أي
َعلَ
أح ِص ان َفِا أن اَتَأي َن ِبَفا ِح َشٍة َف
ا اُ
َٓذَ اِفَ”Evlendikten sonra bir fuhuş
yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir.” Karaman vd., Kur’an Yolu,
2/47.
212 ▪ Süleyman Kılıç
Kisâî ve Halef’tir.28 Kûfe’li imamlardan Âsım’ın râvisi Hafs dışında olanlar aynı okuyuşu yapmaktadırlar.
Elif Efendi bu kelimenin iki farklı şekilde okunduğuna işaret edip kıraat ihtilafından meydana gelen farklılığı şu şekilde aktarmaktadır:
“Feth-i hemze ile kırâate göre نَ أج زاوَ َتve zamm-ı hemze ile kırâate göre
نَ أج وِّزُ ile tefsîr olunmuştur ki evvelki teehhül ettikleri vaktte; ikinci teehhül ettirildikleri vaktte ibâretiyle tercüme olunur. Bu kelime kal‘a ve
mümteni‘u’d-duhûl mahall-i müstahkem manâsına olan ن أص حِ lafzındandır. Sonra her bir tahazzün ve tahaffuz mevkiinde bi’t-tecevvüz kullanıldı.”29 Elif Efendi bu kelimenin de hangi imamlar tarafından okunduğuna dair herhangi bir bilgi vermemektedir.
Kelimesi ” َو ْطئًا” 1.1.4.
Müzzemmil suresi 6. ayette bulunan “اًأطئ وَ “kelimesi kıraat imamları
tarafından iki farklı şekilde okunmaktadır. Mushaf imlasında harekelendiği gibi okuyan imamlar; Nâfi, İbn Kesîr, Âsım, Hamza, Kisâî, Ebû
Ca‘fer, Ya‘kûb ve Halef’tir. Bu lafız “ءً طاَ وِ “ hâlinde yani tâ harfinden sonra elif ziyadesiyle meddi muttasıl şeklinde de okunmaktadır. Bu okuyuşu yapan imamlar ise Ebû Amr ve İbn Âmir’dir.30
Elif Efendi bu kelimenin her iki kıraat şekline göre hangi anlamları
ifade ettiğini açıklayarak aktarmaktadır. Her iki kıraate göre kelimenin
kök harflerine inerek ayetin anlamına kattığı farklılıklar üzerine durmuştur. Fakat diğer kıraat farklılığı bulunan kelimelerde olduğu gibi burada da kıraat imamlarının ismine yer vermemiştir. Ayrıca Ferrâ’dan ak28 İbn Mücâhid, Kitâbu’s-Sebʻa, 231; İbn Galbûn, et-Tezkira, 235; İbn Mihrân, el-Gâye,
223; Dânî, et-Teysîr, 326; İbn Sivâr, el-Müstenîr, 2/102.
29 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/74.
30 İbn Mücâhid, Kitâbu’s-Sebʻa, 658; İbn Galbûn, et-Tezkira, 520; Dânî, et-Teysîr, 541;
İbn Sivâr, el-Müstenîr, 2/506; Ebü’l-Hayr Şemsüddin Muhammed b. Muhammed b.
Muhammed b. Alî b. Yûsuf İbnü’l-Cezerî, en-Neşr fi’l-kırâʾâti’l-ʿaşr, thk. Sâlim Muhammed Mahmud eş-Şınkîtî (Medine: Mucemma Melik Fahd litibâ’ti’l-mushafi’ş-şerîf,
2014), 5/1951; Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Ebî Bekr elKastallânî, Leṭâʾifü’l-işârât li-fünûni’l-ḳırâʾât (Medine: Merkezü Dirâsâti’l-Kurâniyye,
2013), 9/4138.
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân Adlı Eserinde Kıraat Olgusu▪ 213
tararak bu kelimenin “اًطئَ وَ “şeklinde tâ’nın fethasıyla okunuşunun olmadığını bildirmektedir. “Ve bu kelime feth-i vâv ile ئاًطَ وَdahi kırâat olunmuş
ise de İmâm Ferrâ redd ve inkâr ile böyle bir kırâat hiç kimseden rivâyet olunmadı dedi.”
31 Fakat Ferrâ’dan aktarılan bu kısım hatalı olarak aktarılmıştır. Ferrâ, Meâni’l-Kur’ân adlı eserinde ele aldığı bu kelimenin “أطء وِ “
hâlinde vâv harfinin kesrası ve tâ’nın sükunuyla32 okunma şeklidir.33
Elimize ulaşan diğer bir eseri lüğâti’l-Kur’ân’da ise bezer şekilde ele
ِر مٍّد؛ فلم يعرفأه، والعر ُب تقو ُل: ” :alınmaktadır
ِو، بغي
اي عن » ِو أط ًءا« ، بكسِر الوا
و َسأل ُت ال ِك َساِئ
ً
َو ِطأئتُه َو أطأ
. Kisâi’ye “ءاً وط “kelimesinin vâv harfinin kesrası ve medsiz olarak okunuşunu sordum. Böyle bir okuyuşu tanımadı ve Arapların “ً
ın’vâv” (َو ِطأئتُه َو أطأ
fethası ve tâ’nın kesrasıyla) şeklinde okuduğunu söyledi.”34 Bu kelimenin
“أطءا وِ “ şeklinde okunuşuyla alakalı olarak şöyle bir aktarım mevcuttur.
Şaz bir kıraate göre Mekke kurrâsından olduğu ifade edilen Şibil isminde bir zat vâv’ın kesrası ve tâ’nın cezmiyle okumaktadır.35 Ayrıca Mekke
kurrâsından şaz imamlardan biri olan İbn Muhaysın (ö. 123/741) bu kelimeyi “اًطائَ وَ “şeklinde okumaktadır.36 Bu kelimenin şaz kıraat versiyonuyla alakalı hatalı aktarım Elif Efendi’nin Sicistânî’den direk tercümesinden kaynaklanmaktadır. O bu eserini kaleme alırken temel referans
aldığı eser Sicistânî’nin Garibû’l-Kur’ân adlı eseridir. Eserin kıraatle alakalı rivayetlerin tahlilini yapmamış olması Elif Efendi’nin kıraat birikiminin zayıf olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Sicistânî’nin de kıraat ilmine hakimiyetinin sınırı belli olmaktadır. Sicistânî söz konusu yeri şu şekilde aktarmaktadır: “ أ
َوقَا َل ال
َو أطء.
أ
َو َي أعِني َي أعِني ال
َوقيل: هُ
َو َما
َو أطء ]
أ
فراء: َال يُقَال ال
31 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/115.
وأّما الوطء فال ِوطء لم نروه ع أن أحد من القراء 32
33 Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd b. Abdillâh el-Absî el-Ferrâ, Meʻâni’l-Kur’ân, thk. Ahmed
Yûsuf Necâtî vd. (Mısır: Dârû’l-Mısriyye, 1972), 3/197.
34 Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd b. Abdillâh el-Absî el-Ferrâ, “Lüğâti’l-Kur’ân”, elMektebetü’ş-Şâmile, https://shamela.ws/book/14261/146 (19 Ekim 2024).
35 Ebû Abdillâh el-Hüseyn b. Ahmed b. Hâleveyh b. Hamdân el-Hemedânî İbn Haleveyh, Muhtasar fî şevâzzi’l-Kurʾân min kitâbi’l-bedîʿ (Kahire: Mektebetü’l-Mütenebbî,
ts.), 164.
36 İbn Haleveyh, Muhtasar, 164.
214 ▪ Süleyman Kılıç
َولم يجزه
َي َعن أحد[،
وِ رُ .“37 Ferrâ’dan bu kelimenin vâv’ın fethası tâ’nın cezmi
şeklinde okunuşunun hiç kimseden rivayet olunmadığını ve bu okuyuşun caiz olmadığı aktarılmıştır. Fakat yukarıda da ifade edildiği gibi,
Ferrâ’nın elimize ulaşan her iki eserinde de bu kelimenin eleştiriye maruz kalan okunuşu vâv harfinin fethası değil kesrasıyla ilgili kısmıdır.
5. Sıralı Örnek Kelimeler ve Değerlendirme
Elif Efendi’nin eserinde kıraat farklılıklarına işaret etmiş olduğu diğer
bazı kelimeler aşağıda verilmiştir.
Mâide 32’de bulunan “لِ أج
َ
أ أن مِ “kelimesi.38 Ebû Ca‘fer kıraatine göre “ نِ مِ
.şeklindedir” اِ أج ِل
A‘raf 111 ve Şu‘arâ 36’da bulunan “أه جِ أر
َ
أ “kelimesi.39 Bu kelime kıraat-i
aşere imamlarınca 6 farklı şekilde okunmuştur.
Ferc 7-8’de bulunan “مِرَ
ِا*دِاَبعِ “kelimesi.40 (Bu kelime İbn Zubeyr’in (r.a)
(ö. 73/692) kıraatine göre olup şaz bir okuyuştur.41 Kıraat-i aşere imamlarının okuyuşunda bulunmamaktadır.
Ahzab 21’de bulunan “ وةَأس ِا “kelimesinde bulunan hemzenin kesralı
okunması.42 Bu kelimede bulunan hemze sadece Hafs rivayetine göre
dammeli diğer kıraat imamları ve imam Âsım’ın diğer ravisi Şu‘beye
göre kesralı okunmaktadır.
Cumâ 9’da bulunan “أو َأسع اَف “fiilinin okunmasıyla alakalı şöyle demektedir: “Bunun içindir ki Hazret-i Ömer radıyallahu anhu ضواُ أم ِ
إile tefsîr
لَى ِذ أكِر هللاِ rivâyetin-alâ ve etmiş
ِ
Vallâhu .buyurmuş kırâat sûretindeفَا أم ُضوا إ
a‘lemu bi-murâdihi.”43 Bu okuyuş Hz. Ömer, İbn Mes‘ud, İbn Zübeyr,
37 Sicistânî, “Nuzhetü’l-kulûb” (13 Ekim 2024) “ أطوارا “kelimesiyle ilgili maddenin açıklama kısmında yer almaktadır.
38 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/70-71.
39 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/90.
40 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/95.
41 Ebü’l-Feth Osmân İbn Cinnî, el-Muhteseb fî tebyîni vücûhi şevâzzi’l-kırâʾât ve’l-îzâh
ʿanhâ, thk. Necdî Nâsıf en-Ali vd. (Kahire: Vizâratü’l-Evkâf, 1994), 2/359.
42 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/111.
43 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/112.
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân Adlı Eserinde Kıraat Olgusu▪ 215
İbn Abbâs, Übey b. Ka‘b gibi sahabeden “أو َأسع اَف “kelimesinin tefsiri mahiyetinde, bu kelimenin yönelme koşma anlamına gelmediği yönde bir
açıklama mahiyetindedir.44 Kıraat imamlarından bu şekilde herhangi bir
okuyuş bulunmamaktadır. Muhtemelen kelimenin anlamına yönelik sahabeden gelen bu açıklama kıraat olarak anlaşılmıştır.
Neml 47’de bulunan “ناَاطايأي
ا “kelimesinde bulunan hemzenin kesralı
ounması.45 Klasik eserlerin tetkik edilmesiyle bu kelimenin kesralı veçhinin kim tarafından okunuşuyla alakalı sahih veya şaz bir bilgi bulamadık. Sahih kıraatler içerisinde yer almayışı bu vechin şaz olduğunu
göstermektedir. Fakat kim tarafından bu şekilde okunmasıyla alakalı
herhangi bir kayda rastlamadık.
قَ أيَنا” bulunan te’24 Kâf
أ
أل “lafzının nûn-ı hafîfe ile أن يَقِ
أ
ل
َ
أşeklinde okunması.46 İlgili lafzın bu vecihte yani te’kid nûn harfinin eklentisiyle okuyan
kişi Hasan-ı Basrî’dir.47
A‘râf 127’de bulunan “كَ َهتَ
ِل
ٰ
َهتَ َك” lafzının” َوا
ٰ
ل
ِ
إ “şeklinde okunması.48 Bu
okunuş şeklinin İbn Mes‘ud ve İbn Abbâs’tan gelen bir rivayet olduğu ve
şaz kıraat imamlarından Hasan-ı Basrî ve İbn Muhaysın’ın kıraatinde
okunduğuna ulaşılmıştır.49
َيا ِسي َن” bulunan da’130 Saffât
أ
ل
ِ
ِل َيا ِسي َن” lafzının” إ
آ “şeklinde okunması.50
Diğer lafızların kıraat farklılıklarında olduğu gibi bu kelimenin de hangi
imamlar tarafından ilgili vechin okunduğuyla alakalı bir bilgi verilmemektedir. Bu kelimeyi Mushaf imlasında harekelendiği gibi okuyan
imamlar; İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım, Hamza, Kisâî, Ebû Ca‘fer ve Halef’tir.
ِل َيا ِسي َن”
آ “şeklinde okuyan imamlar ise; Nâfi, İbn Âmir ve Ya‘kûb’tur.51
44 İbn Cinnî, el-Muhteseb, 2/321-322.
45 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/124.
46 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/145.
47 İbn Haleveyh, Muhtasar, 284.
48 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/148.
49 İbn Haleveyh, Muhtasar, 50; Kılıç, Basra Kıraat Ekolü, 282.
50 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/149.
51 İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, 5/1882.
216 ▪ Süleyman Kılıç
İsrâ 16’da bulunan “ناَمأرَ
َ
امأرَنا” lafzının” أ
َ
أ “şeklinde mîm harfinin şeddeli
olarak okunması.52 Bu şekliyle okunması şaz kıraatte bulunmaktadır. İbn
Abbâs’ın kıraat vechi olduğu Ebû Osman en-Nehdî’den rivayet edilmektedir.53
Görüldüğü üzere Elif Efendi ele aldığı sözcüklerde kıraat farklılıklarına işaret etmiştir. Kimi zaman ele aldığı bu farklılık sahih kıraat imamları arasında ortaya çıkan farklılıklardır. Kimi sözcükler ise şaz kıraat
imamlarından sadır olan ihtilaflardır. Az da olsa bazı kelimelerin kıraat
farklılığında iktibas yaptığı eserden kaynaklı hata bulunmaktadır. İncelediğimiz kadarıyla birinci ciltte sadece bir yerde ilgili kıraat farklılığının
şaz olduğunu aktarmıştır. Âl-i İmrân suresi 22’de bulunan “أت طَ بِحَ “ fiilinin
açıklamasında ele aldığı ifade şu şekildedir: “Yani ‘fâsid ve heder oldu’ demektir. “بَ عِ َت “bâbından “ طَ , ِحبَ
َو ُحبُو ًطا
ًطا,
َحبَ “ denir. “بَ رَ ضَ “ bâbından da gelir, nitekim kırâat-ı şâzze feth-i bâ ile “طَ
َحبَ “ sûretinde okunmuştur.”54 Elif Efendi’nin şaz kıraat olarak aktarmış olduğu bu okuyuş şeklinin kime ait olduğuna ulaşamadık. Muhtemelen tefsir kitaplarında bulunan bir bilginin aktarımıdır. Bu şekilde okuyuş şaz kıraatleri barındıran klasik eserlerde bulunmamaktadır.
Kıraat farklılığına işaret edilen fakat hangi imam tarafından okunduğu bilgisini vermeyen Elif Efendi bir iki yerde ilgili kelimeye ait farklılığın kim tarafından yapıldığına dair bilgi sunmaktadır. Örneğin En‘am
100’de bulunan “واُرقَ خَ “ kelimesinin İbn Abbâs tarafından “واُارق خَ “ şeklinde
tef‘il bâbından getirilerek okunduğunu ifade etmektedir. “Ve bu kelime
“tef‘îl”den teşdîd-i râ ile قواُار خَ sûretinde de kırâat olundu ki asl olmayan şeyi
iftirâ ettiler demektir. Bu İbn Abbâs’ın kırâatidir.”55 Bu okuyuş sahih kıraat
imamlarından Nâfi ve Ebû Ca‘fer’in okuyuşudur. Diğer imamlar ise
Mushaf imlasında olduğu gibi sülasi sığayla okumaktadırlar.56 Şaz kıraat
52 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/153.
53 İbn Cinnî, el-Muhteseb, 2/16; İbn Haleveyh, Muhtasar, 79.
54 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/339.
55 Hasîrîzâde, en-Nûru’l-Furkân, 1/379.
56 İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, 5/1689; Kastallânî, Leṭâʾifü’l-İşârât, 5/2079.
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân Adlı Eserinde Kıraat Olgusu▪ 217
kitaplarında İbn Abbâs ve İbn Ömer’in kıraati olduğuna dair bilgiler bulunmaktadır.57 Elif Efendi Nahl 21 ve Neml 65’te bulunan “نَ ايا
َ
lafzının” أ
açıklamasında; “Halk ne vakt bas olunacağını bilmezler” demek olur. “نَ اياَا “
ٍن” kelimesi
ُّي ِحي
َ
أ “manâsına “ىَمتَ “ gibi zamândan suâle mevzûdur. Biz lisânımızda ne zamân, ne vakt tabîr ederiz. Kelime-i mezkûre hemzenin kesriyle de
lügattır, nitekim Sullemî rahimehullâhu bu âyeti öyle yanî hemzenin kesriyle
kırâat etmiştir.” Elif Efendi’nin “Süllemî” diye isimlendirdiği zât Ebû
Abdurrahmân es-Sülemî’dir (ö. 73/692). Şaz kıraat olarak bize ulaşan bu
kelimeyi Ebû Abdurrahmân es-Sülemî “نَ ايا
ِ
إ “şeklinde hemzeyi kesralı
olarak okumuştur.58 Bunun dışında genel anlamda imamlara nispet ettiği bir ifadesi bulunmamaktadır. Ele aldığımız örnek kelimelerin okunuşunun kime ait olduğu çalışmada açıklanmıştır. Yine Elif Efendi’nin kıraat farklılığına yer verdiği az sayıdaki ihtilaflı okuyuşun kime ait olduğu bulunamamıştır. Bu tarz okuyuşlar da şaz kapsamında değerlendirilmektedir.
Sonuç
Elif Efendi dönemin şartlarına göre Arapçayı iyi bilen bir âlim olduğu
garibu’l-Kur’ân tarzında ele aldığı en-Nûru’l-Furkân adlı eserinden anlaşılmaktadır. en-Nûru’l-Furkân’da İbn Cerîr Taberî, Kâdî Beydavî gibi birçok tefsir âliminin eserinden yararlanmıştır. Bu eserin temel referansı Sicistânî’nin Nuzhetü’l-kulûb adlı eseridir. Elif Efendi bu eserinde ele aldığı
sözcüklerin kıraat farklılığına değinmiştir. Kimi zaman ele aldığı bu
farklılık sahih kıraat imamları arasında ortaya çıkan farklılıklardır. Kimi
sözcüklerde ise şaz kıraat imamlarından sadır olan ihtilaflardır. Az da
olsa bazı kelimelerin kıraat farklılığı iktibas yaptığı eserden kaynaklı hatalı olmuştur. Çalışmanın kapsamının sınırlı olması hasebiyle eserin birinci cildinde kıraat farklığı bulunan sözcükleri incelenmiştir. Görebildiğimiz kadarıyla Elif Efendi kıraat ihtilafı bulunan kelimelerin okunuşu57 İbn Haleveyh, Muhtasar, 45; İbn Cinnî bu kelimenin “فواُحارَ “ şeklinde “ ف- ح “harfleriyle
okunduğunu aktarmaktadır. İbn Cinnî, el-Muhteseb, 1/224.
58 İbn Haleveyh, Muhtasar, 76; İbn Cinnî, el-Muhteseb, 2/9.
218 ▪ Süleyman Kılıç
nun kime ait olduğuyla alakalı genel olarak herhangi bir bilgi vermemektedir. Tefsir mahiyetinde çok fazla Abdullah İbn Abbâs’tan rivayette
bulunduğu halde kıraatle alakalı çok az kelimede İbn Abbas’a yer vermiştir. Yine Ebû Abdurrahman es-Sülemî gibi zâtların kıraatinin olduğuyla alakalı rivayetleri sunsa da imamlar bağlamında bir değerlendirmesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla garîbü’l-Kur’ân türünde ele alınan
bu eser ve bu eserin temel referansı olan Sicistânî’nin nuzhetü’l-kulûb adlı
eseri kıraat ilmi açısından zayıftır. Ulûmu’l-Kur’ân açısından bu eserin
önemli bir yeri olsa da kıraat ilmi açısından istenilen seviyede bilgiye
haiz değildir.
Elif Efendi’nin kıraat farklılıklarının anlama etki eden yönlerini sarfî
ve nahvî yönden tahlil etmesi dil yönünün güçlü olduğunu göstermektedir. Fakat kıraat ihtilaflarının hangi imam tarafından yapıldığına dair
herhangi bir bilgi vermemiş olması, bu farklılıklarının sıhhatine değinmemiş olması gibi durumlardan hareketle kıraat yönünün zayıf olduğuna işaret etmektedir. Veya müellif kıraatle alakalı ihtilaflı kelimelerin
detayına girmeyi önemli görmemiş olabilir. Elif Efendi’nin bazı sözcüklerin anlamına yönelik açıklamalarından sonra “Vallâhu a‘lemu bimurâdihi.” cümlesini eklemesi ilimde mütevazılığını öne çıkarmaktadır.
Dolayısıyla onun tasavvuf, Arap dili tefsir gibi alanlarda mahir olmuş
olması kıraat alanında da yetkin olması anlamına gelmemektedir. Bu
durum hem Elif Efendi hem herhangi bir âlim için bir eksiklik olarak
kabul edilmemesi gerekir. Çünkü bir alanda mahir olan bir kimse başka
bir alanda zayıf kabul edilebilir. Nitekim dünya Müslümanlarının çoğunluğu tarafından kıraati takip edilen Hafs, kıraat ilminde üstat sayılırken hadis yönünden kimi muhaddislerce zayıf kabul edilmektedir.
Dolayısıyla Elif Efendi kıraat vecihlerinin ne anlama geldiğini iyi süzebilen bir âlim olması yanında dönemin kurrâsından biri olarak değerlendirilmeye müsait değildir. Sa‘diyye tarikatının son postnişini Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân ve diğer alanlarda kaleme aldığı telifler, dönemin tarikat şeyhlerinin ve kendisinin ilmi birikimini göstermesi açısından cânib-i dikkat bir husustur. Elif Efendi’nin eğitim-öğretim hayatı ve
yaşadığı bölge, onun Hanefî mezhebine mensup olduğuna işaret etmek-
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin en-Nûru’l-Furkân Adlı Eserinde Kıraat Olgusu▪ 219
tedir. İlgili eserde yer alan kıraat farklılığı bulunan kelimelerin daha
kapsamlı bir çalışmada ele alınması önerilmektedir. Ayrıca garîbü’lKur’ân türünde ele alınan diğer eserlerin kıraat ilmi açısından tetkik
edilmesi ilgili araştırmacılara önerilmektedir.
Kaynakça
Akkuş, Murat. Kur’ân’ın Anlaşılmasında Kırâat Farklılıklarının Rolü: “etTahrîr ve’t-Tenvîr” Örneği̇. Rize: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2014.
Albayrak, Sadık. Son Devir Osmanlı Ulemâsı. 5 Cilt. İstanbul: Emdere &
Milli Gazete Yayınları, 1980.
Çağlayan, Pelin Seval - Değirmençay, Veyis. “Elif Efendi ve Farsça Şiirlerinde Aşk, Âşık”. Current Research in Social Sciences 3/1 (31 Ocak 2017), 28-34.
Çakan, İsmail Lütfi - Eroğlu, Muhammed. “Abdullah b. Abbas”. Türkiye
Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 1/76-79. İstanbul: TDV Yayınları, 1988.
Dânî, Ebû Amr Osman b. Said ed-. et-Teysîr fi’l-kırâʾâti’s-sebʿ. thk. Halef
Humud eş-Şeğdilî. Suudi Arabistan: Dâru’l-Endülüs, 2015.
Dûserî, İbrahim b. Saîd ed-. Muḫtasaru’l-ibârât li mu’cemi mustalahâti’lkırâât. Riyad: Dâru’l-Hadâra, 2008.
Ferrâ, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd b. Abdillâh el-Absî el-. “Lüğâti’lKur’ân”. el-Mektebetü’ş-Şâmile. https://shamela.ws/book/14261/146. 19 Ekim 2024
Ferrâ, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd b. Abdillâh el-Absî el-. Meʻâni’lKur’ân. thk. Ahmed Yûsuf Necâtî vd. 3 Cilt. Mısır: Dârû’l-Mısriyye, 1972.
Görmüş, Adem. “Bir Türkçe Kur’ân Sözlüğü Çalışması: Hasîrîzâde
Mehmed Elif Efendi’nin ‘En-Nûru’l-Furkân’ Adlı Eseri”. Oğuz-Türkmen
Araştırmaları Dergisi 5/1 (29 Temmuz 2021), 138-144.
Hasîrîzâde, Mehmed Elîf b. Ahmed Muhtâr. en-Nûru’l-Furkân fî Şerhi Lugati’l-Kur’ân. 2 Cilt. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2015.
İbn Cinnî, Ebü’l-Feth Osmân. el-Muhteseb fî tebyîni vücûhi şevâzzi’l-kırâʾât ve’lîzâh ʿanhâ. thk. Necdî Nâsıf en-Ali vd. 2 Cilt. Kahire: Vizâratü’l-Evkâf, 1994.
İbn Galbûn, Ebu’l-Hasen Tahir b. Abdülmü’min. et-Tezkira fi’l-kırâʾâti’ssemân. nşr. Said Salih Züaʻyme. İskenderiyye: Dâru İbn Haldun, 2001.
İbn Haleveyh, Ebû Abdillâh el-Hüseyn b. Ahmed b. Hâleveyh b.
Hamdân el-Hemedânî. Muhtasar fî şevâzzi’l-Kurʾân min kitâbi’l-bedîʿ. Kahire:
Mektebetü’l-Mütenebbî, ts.
220 ▪ Süleyman Kılıç
İbn Mihrân, Ahmed b. Hüseyin el-İsbehâni en-Nisâbûrî. el-Gâye fi’lkırâʾâti’l-ʿaşr. thk. Muhammed Gıyâs el-Cenbâz. Riyad: Dâru’ş-Şevaf, 2. Basım, 1411.
İbn Mücâhid, Ahmed b. Musa b. el-Abbas et-Temîmî Ebûbekir el-Bağdadî.
Kitâbü’s-Sebʿa fi’l-kırâʾât. thk. Şevki Dayk. Kahire: Dâru’l-Meârif, 1972.
İbn Sivâr, Ebû Tahir Ahmet b. Muhammet b. Ali Ubeydullah b. Ömer elBağdadî. el-Müstenîr fi’l-kırââti’l-aşr. thk. Ammâr Emir ed-Dedû. 2 Cilt. Dubai: Dârü’l-Buhûs li’d-Dirâsâti’l-İslamiyye ve İhyâi’t-Türâs, 2005.
İbnü’l-Cezerî, Ebü’l-Hayr Şemsüddin Muhammed b. Muhammed b.
Muhammed b. Alî b. Yûsuf. en-Neşr fi’l-kırâʾâti’l-ʿaşr. thk. Sâlim Muhammed
Mahmud eş-Şınkîtî. 6 Cilt. Medine: Mucemma Melik Fahd litibâ’ti’lmushafi’ş-şerîf, 2014.
Karaman, Hayreddin vd. Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 7. Basım, 2020.
Kastallânî, Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Ebî Bekr
el-. Leṭâʾifü’l-işârât li-fünûni’l-ḳırâʾât. 10 Cilt. Medine: Merkezü Dirâsâti’lKurâniyye, 2013.
Kılıç, Süleyman. Basra Kıraat Ekolü: Oluşum Temsilciler ve Metodoloji. Konya:
Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2024.
Kurt, Hüseyin. Hasırîzâde Mehmed Elif Efendi’nin Hayatı, Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri. Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2003.
Kurt, Hüseyin. “Osmanlı Son Dönem Mutasavvıflarından Mehmed Elîf
Efendi ve Divân’ı”. Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 16 (01 Aralık
2006), 161-188.
Nihat, Azamat. “Elif Efendi”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
11/37-38. İstanbul: TDV Yayınları, 1995.
Sicistânî, Ebû Bekr Muhammed b. Uzeyz es-. “Nuzhetü’l-kulûb”. ElMektebetü’ş-Şâmile. https://shamela.ws/book/22910/61. 13 Ekim 2024
Tanman, M. Baha. “Hasırizade Tekkesi”. Sanat Tarihi Yıllığı 7 (10 Temmuz
1977), 107-142.
Ünal, Mehmet. Kur’ân’ın Anlaşılmasında Kıraat Farklılıklarının Rolü. Konya: Hacıveyiszade İlim ve Kültür Vakfı, 2019.
OSMANLI DÖNEMİ TABAKAT KİTAPLARINDA İMAM
MATURİDİ’YE İLİŞKİN MENAKIP VE BİYOGRAFİK
BİLGİLER ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA
Neslihan KOMAN PARLAK1
Giriş
İmam Mâtürîdî’nin ismi, tam olarak ilk defa Kureşî’de geçen haliyle
Muhammed b. Muhammed b. Mahmut Ebu Mansur el-Mâtürîdî’dir.2
Doğduğu tarih kaynaklarda net olarak yazmamakla birlikte, h.333 yılında, Semerkant’ta vefat etmiştir.3 Kaynaklarda, İmamü’l-Hüda, İmamü’lMütekellimin, Alemü’l-Hüda, Reisü’s-Sünne, Musahhihu Akaid’ilMüslimin gibi unvanlarla anılmaktadır.4
İmam Mâtürîdî, Hanefî mezhebinde yetişen dördüncü kuşak âlimler arasında yer alır. Maveraünnehir
bölgesinde yetişen Mâtürîdî, bölgede bulunan eğitim merkezleri ve
medreseler sayesinde oraya gelen çok sayıda âlim ile tanışma imkânı
bulmuş ve önemli Hanefî âlimlerden ders almıştır. Semerkant’ta tesis
edilen, içerisinde Ebu Hanife’nin görüşlerinin, fıkhi ve itikadi boyutta
1 Doktora Öğrencisi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Neslihan.parlak@selcuk.edu.tr
2 Kureşî, İbn Ebü'l-Vefa Ebi Muhammed Abdülkadir b. Muhammed, el-Cevahiru'lmudiyye fi tabakati'l- Hanefiyye, nşr. Abdülfettah Muhammed el-Hulv (Kahire
1999), 2, 360.
3 Kutluboğa, Zeynüddîn Kâsım b. Tâcü’t-terâcim, nşr. İbrâhim Sâlih (Beyrut 1992),
249.
4 Kefevî, Mahmûd b. Süleyman, Ketâ’ibü a’lâmi’l ahyâr min fukahâ’i mezheb’inNu’mani’l Muhtar, Süleymaniye Ktp., Reisülküttab,37.Leknevi, Ebu’l Hasenât Muhammed Abdulhay, Fevaidu’l behiyye fi teracim’il Hanefiyye, thk, Seyyid Muhammed Bedrettin Ebu Fa’ris en-Na’sani, (Mısır 1324), 195
222 ▪ Neslihan Koman Parlak
tartışıldığı Dârü’l-Cüzcâniyye medresesi İmam Mâtürîdî’ye bu bağlamda önemli katkılar sağlamıştır.5
Fıkıh ve Kelam ilmi ile alakalı tabakat eserleri genelde, ya bir mezhebe mensup fukahanın hayatı ve eserleri hakkında bilgi veren yahut
mezheplerin teşekkülünden sonra ortaya çıkan fıkhi istidlal türleri hakkında bilgi veren eserler olarak iki türde kaleme alınmaktadır.6 Osmanlı
döneminde Hanefî tabakatı olarak kaleme alınan eserlerde, İmam
Mâtürîdî’nin hayatını öğrenmemiz bakımından öne çıkan eserler arasında, Abdülkādir el-Kureşî’nin, el-Cevâhirü’l-muḍıyye fî ṭabaḳāti’l-Ḥanefiyye’si,
İbn Kutluboğa’nın, Tâcü’t-terâcim fî ṭabaḳāti’l-Ḥanefiyye’si, Kınalızâde Ali
Efendi’nin, Ṭabaḳātü’l-Ḥanefiyye’si, Takıyyüddin b. Abdülkādir etTemîmî’nin, eṭ-Ṭabaḳātü’s-seniyye fî terâcimi’l-Ḥanefiyye’si, Abdülhay elLeknevî’nin, el-Fevâʾidü’l-behiyye fî terâcimi’l-Ḥanefiyye’si zikredilebilir.
İmam Mâtürîdî’nin biyografik ve menakıp bilgilerine, onunla yakın
dönemde yaşamış alimlerin eserlerinden ulaşmak isteyen araştırmacılar
için Hanefî alimleri Tabakat eserleri son derece önem arz etmektedir. Bu
bağlamda kaleme aldığımız çalışmamızda, okuyucuların, Hanefî alimleri Tabakat eserlerinde İmam Mâtürîdî’ye ayrılan kısımlara daha kolay
ulaşabilmeleri, ilgili bilgilerin benzer ve farklı yönlerinin ortaya çıkarılması hedeflenmiştir.
1. Osmanlı Dönemi Tabakat Eserlerinde İmam Mâtürîdî
İmam Mâtürîdî’nin hayatı hakkında bilgiler aldığımız tabakat eserleri, onun hayatını, onu gören, eserlerini okuyan kişilerden öğrenmemiz
açısından önem arz etmektedir. İmam Mâtürîdî ve mezhebi hakkında
bilgi almak isteyeceğimizde, tabakat eserleri bağlamında oluşturacağımız ilk silsileyi,4. Asrın başlarından itibaren Ebu Seleme es-Semerkandî
(ö. 342/953), Beşegari, Abdulkerim b. Musa el-Pezdevi (ö. 390/1000) Ebu’l
5 Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille fi usûli’d-dîn, nşr. Hüseyin Atay (Ankara:
Diyanet İşleri Başkanlığı, 2004), 1/468-469.
6
İsmail Durmuş, “Tabakat”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. (İstanbul:
TDV Yayınları, 2010), 39/288-290.
Osmanlı Dönemi Tabakat Kitaplarında Mâtürîdî’ye İlişkin Menakıp ve Biyografik Bilgiler▪ 223
Muin en-Nesefi (ö. 508/1115), Kureşî (ö. 775/1373) ve diğerleri olarak
zikretmemiz mümkündür. Aynı zamanda İmam Mâtürîdî’yi Abbasilere
tanıtan kişi olarak da zikredebileceğimiz, Kureşî’de hakkında bilgi bulunan, Menkübers b. Yalınkılıç et-Türki’de kendisinin kaleme aldığı enNuru’l-Lami’ve’l-Burhanu’s-Sati isimli eserinde, İmam Mâtürîdî’nin eserlerinden alıntılar yapmıştır.7
Sonraki dönem tabakat eserlerinde yer alan İmam Mâtürîdî hakkındaki bilgiler, hemen hemen benzer içeriklerde olsalar da her birinde diğerinde olmayan farklı ayrıntılar bulunmaktadır.
1.1. Abdülkadir el-Kureşî’nin (ö. 775/1373), el-Cevâhirü’l-Mudiyye
İsimli Eserinde İmam Mâtürîdî
Tam adı, Ebû Muhammed Muhyiddîn Abdülkādir b. Muhammed b.
Muhammed el-Kureşî el-Mısrî olan Kureşî, Hanefî mezhebi alimlerindendir. Hadis ve fıkıh alanında ders aldığı bilinmektedir. Kaleme almış
olduğu el-Cevâhirü’l-mudiyye eseri günümüze ulaşan en eski büyük hacimli çalışmadır.8 2000’den fazla alimin biyografisine yer verdiği eserinin
içeriğinde, İmam Mâtürîdî hakkında da bilgi bulmak mümkündür.
Tam adına ilk defa Kureşî’nin bu eserinde rastladığımız İmam
Mâtürîdî’nin unvanlarına, hocası, eserleri, vefat tarihi ve vefat ettiği yer
hakkındaki bilgilere bu eserde rastlamaktayız. Kureşî, Mâtürîdî’nin Hidayet rehberi, İmamü’l-hüda gibi lakablarla anıldığını, Ebu nasr elİyazi’den ders aldığını ve Kitab’ül Tevhid, Makalat, Ka’bi’nin eserine reddiye olarak yazdığı Reddi Ulu’l Edille, Tevilat’ül Kuran, Beyani vehmi
Mu’tezile gibi eserlerinden bahsetmektedir. Kureşî, Mâtürîdî’nin Tevilat’ül-Kuran eserinden övgüyle bahsetmiş, tefsirde tasnif edilen hiçbir
eserin bu eserle mukayese edilemeyeceğini, eşşiz ve benzersiz, çok iyi
bir kitap olduğunu ifade etmiştir. Kureşî, bahsi geçen kitaplardan sonra
“…ve çeşitli kitapları vardır.” diyerek Mâtürîdî’ye ait olan başka kitapla7 Kutlu, Sönmez, Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar: Hanefilik, Mâtürîdîlik, Yesevilik,
(İstanbul: Ötüken Yayınları, 2017), 18.
8 Ahmet, Özel, “Kureşî”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları,
2002) 26, 441-442.
224 ▪ Neslihan Koman Parlak
rın varlığından da haberdar olduğunu belirtmiş ancak başka isim vermemiştir. Son olarak, Semerkant’ta Eşari’den hemen sonra h.333 yılında
vefat ettiğinden bahsetmiştir.9 Bu bilgilerle İmam Mâtürîdî’den bahseden
Kureşî, biyografi bilgisinin sonunda yazdığı bu bilgileri, Şeyh Ebi elHasan Ali el-Hanefî’den ve Kutbüddîn Abdülkerîm’den bulduğunu ifade etmiştir.10
1.2. İbn Kutluboğa’nın (ö. 879/1474) Tâcü’t-Teracim Adlı Eserinde
İmam Mâtürîdî
Tam adı, Ebü’l-Adl Zeynüddîn (Şerefüddîn) Kāsım b. Kutluboğa b.
Abdillâh es-Sûdûnî el-Cemâlî el-Mısrî olan, İbn Kutluboğa, h.802 yılında
Kahire’de dünyaya gelmiş, h.879 tarihinde yine burada vefat etmiştir.11
350 civarında Hanefî alimin hayatına alfabetik sıraya göre yer verdiği
eserinde İmam Mâtürîdî’ye de 249. Sayfa da yer vermiş, ünvanından,
eserlerinden bahsetmiştir.
Kutluboğa’nın, İmam Mâtürîdî’nin ünvanına ve eserlerine, Kureşî dışında yeni bir bilgi eklememiştir. h.333 yılında semerkantta vefat ettiğini
ifade ettikten sonra, Ka’bi’nin, Tehzib’il Cedel ve Kitab’ı Vaid’il Fussak eserlerine reddiye yazdığını, Bazı Rafiziler’e ve Karamita’ya reddiyeler yazdığını da eklemiştir. Devamında Usul’u Fıkıhta, furuğ ve Usul’u fıkıh’ta
Cedel kitapları olduğunu ifade etmiştir.12 Kutluboğa’nın, Kureşî’ye göre
daha fazla eser verdiği görülmektedir.
1.3. Mahmûd b. Süleyman Kefevî’nin (990/1582) Ketâ’ibü a’lâmi’l
ahyâr min fukahâ’i mezheb’in-Nu’mani’l-Muhtar Adlı Eserinde İmam
Mâtürîdî
Kefevî, biyografiler kitabında İmam Mâtürîdî’den övgü ile bahsetmiş,
onun şeyh, imam, batıla karşı koruyucu, mütekellim, bid’at ve fitnelerin
9 Kureşî, el-Cevahiru'l-mudiyye, 360.
10 Kureşî, el-Cevahiru'l-mudiyye, 361.
11 Talat Sakallı, “İbn Kutluboğa” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul:
TDV Yayınları, 1999) 20/152-154.
12 Kutluboğa, Tâcü’t-terâcim, 250.
Osmanlı Dönemi Tabakat Kitaplarında Mâtürîdî’ye İlişkin Menakıp ve Biyografik Bilgiler▪ 225
delillerini yok eden, gerçek bir Müslüman ve Müslümanların doğru yola
ulaşmadaki rehberi olduğunu ifade etmiştir. Kefevî önceki eserlerde verilen bilgilere ek olarak Mâtürîdî’nin ilim öğrenmenin önemine, ticarette
ahlaklı olmaya karşı verdiği önemden de bahsetmiştir.
Kefevî’nin, ilgili eserinde daha önce ele aldığımız, Kureşî ve Kutlubığa’nın tabakatlarına ek olarak Fıkıh’ta Ebu nasr el-İyazi’den ders aldığı
bilgisini eklemiştir. Ayrıca Mâtürîdî’ye kadar olan halkayı saymış ve
halkayı Ebu Hanife’ye kadar getirerek Mâtürîdî’nin, Ebu Hanife’ye ulaşan zincirine yer vermiştir. Bu bilgilerden sonra Mâtürîdî’nin öğrencilerine de yer veren Kefevî, ondan fıkıh ilmini alan öğrencileri olarak Ebu’l
Kasım es-Semerkandi, Ebu’l Kasım İshak b. Muhammed, Şeyh İmam Ali
b. Said Rüstüğfeni, Ebu Muhammed Abdulkerim b. Musa el-Pezdevi’yi
zikretmektedir. Ayrıca, Musa el-Pezdevi’nin, Fahrül İslam el-Pezdevi ve
Sadrü’l İslam el-Pezdevi’nin dedeleri olduğundan da bahsetmiştir.13 Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İmam Mâtürîdî’nin İlim öğrenmeye verdiği değeri vurgulayan Kefevî bu görüşüne delil olarak, Esrar’ı Necmettin
e-Allame kitabında İmam Mâtürîdî’nin: “İlim talebi için yola çıkan kişiyi
korumak, onun ihtiyaçlarını gidermek müslümanlar üzerine vaciptir,
zorunludur.” sözlerini aktarmıştır.14
Diğer tabakat kitaplarına ek olarak Kefevî’nin, Mâtürîdî’nin kelamı
konulardaki görüşlerine de atıflar yapması çalışmamızın amacı bakımından dikkat çekicidir. Çünkü o burada imam Mâtürîdî’nin eserinde,
bir köle ile sahibi arasında geçen diyaloğa yer verdiğini, Sahibin kölesine, seni sattığım an özgürsün deyip, kölesini alışveriş yoluyla satarsa kölenin durumu hakkında satılmış olduğunu tercih ederek sözünden
dönmüş olmaz, düşüncesini benimsediğini aktarmaktadır.15
13 Kefevî, Ketaibü a'lami'l-ahyar, 37.
14 Kefevî, Ketaibü a'lami'l-ahyar, 38.
15 Kefevî, Ketaibü a'lami'l-ahyar, 38.
226 ▪ Neslihan Koman Parlak
1.4. Kınalızâde Alaeddin Ali b. Emrullah’ın (ö. 979/1572) Tabakâtü’l-Hanefiyye Adlı Eserinde İmam Mâtürîdî
Kınalızâde, İmam Mâtürîdî’nin hayatından bahsederken önceki tabakatlarda geçen bilgilere yer vermiş, unvanı, hocaları, öğrencileri ve eserlerini aynen nakletmiştir.
1.5. Kâtib Çelebi’nin (ö. 1067/1657) Keşfü’z-Zunûn Adlı Eserinde
İmam Mâtürîdî
Katip çelebi eserinin 1. Cildinde, 751. sayfa’da Mâtürîdî’den bahsetmiştir. Önceki eserlerde verilen bilgilere ek olarak bir bilgi eklenmemiş,
sadece yaptığı kitap tasnifleri bölümünde ed-Dürer fi Usul’üd-Din eserinin müellifinin Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed el-Mâtürîdî olduğunu ifade etmiştir.
1.6. Ahmed b. Muhammed el-Edirnevi’nin (ö. 1095-1684) Tabakâtü’l-Müfessirîn Adlı Eserinde İmam Mâtürîdî
İmam Mâtürîdî’ye müfessir olarak ilk yer veren kişi Edirnevi’dir.
Edirnevi Mâtürîdî’nin ismini farklı olarak, Muhammed bin. Muhammed
Mahmut Ebu Mansur Mâtürîdî şeklinde zikretmiştir. Verdiği unvan ve
eserler daha önce zikrettiğimiz bilgilerle aynıdır.
İmam Mâtürîdî’nin hoca silsilesine Ebu Hanife’ye bağlaması yönüyle
önemli olup, Öğrencisi olarak sadece Semerkandi’yi zikredip, zamanın
fakihleri de ondan ders aldı diyerek başka isim eklememesi yönüyle önceki biyografik bilgilerden bu yönüyle farklıdır.16
1.7. Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî’nin (ö. 1205/1781) İthâfü’s Sâdeti’l-Müttakîn bi Şerhi Esrârı İhyâi ‘Ulûmi’d-Dîn Eserinde İmam
Mâtürîdî
Zebidi’de eserinde Mâtürîdî’ye geniş yer ayırmış daha önce ele aldığımız tabakat eserlerinde rastlamadığımız pek çok bilgiye yer vermiştir.
O girişte Mâtürîdî’nin isim, doğum yeri ve lakaplarına yer verdikten
16 Ahmed b. Muhammed el-Ednevî [el-Edirnevî], Ṭ abaḳ âtü’l-müfessirîn, thk.
Süleyman b. Salih el-Hazzî (Medine: Mektebetü'l-Ulûm ve'l-Hikem, 1417/1997), 69.
Osmanlı Dönemi Tabakat Kitaplarında Mâtürîdî’ye İlişkin Menakıp ve Biyografik Bilgiler▪ 227
sonra bu bilgileri Kureşî’nin, Cevahir’ul Mudiye’sinden aldığını belirtmiştir. Mâtürîdî’ye ait olan kitapları da öncekiler gibi saydıktan sonra Tevilat’ül Kuran eserinin, tefsirde eşi ve benzeri olmadığını ifade etmiştir.
Eşari’den biraz sonra h.333 yılında Semerkant’ta vefat ettiğini belirtmiştir. Bu bilgileri de Hafız Kutbuttin Abdulkerim’den aldığını ifade etmiştir. Zebidi, İmam Mâtürîdî’nin bazı eserlerde, soyunun Ensari olduğunu
ifade etmektedir. Aynı zamanda bazı tarikat şeyhlerinin Mâtürîdî için
zamanın mehdisiydi tarzında cümleler kullandıklarını ifade etmektedir.
Hocalarını ve talebelerini sayarken, Mâtürîdî’nin hocası Ebu Nasr elİyazi’nin hem Ensari olduğunu hem de Semerkantlı olduğunu ifade ederek, Mâtürîdî’nin Ensari olduğu fikrini desteklemektedir.
Mâtürîdî’nin İslam’ın savunucusu, Ehl-i Sünnet’in itikatlarını tespit
ettiğini, Mutezile ve bid’at ehlini tartışmalarda bertaraf ettiğini,
Mâtürîdî’den önce de imamlar olduğunu, görüşleri ve takipçileri olduğunu ama onların Mâtürîdî kadar meşhur olmadıklarını ifade etmiştir.
Ayrıca Zebidi, İbn Beyazi’nin; “İmam Mâtürîdî bizim hocamızdır. Eşariden değildir, çünkü Mâtürîdî, Ehli Sünnet mezhebini ilk ortaya çıkaran
kişiydi. O Ebu Hanife ve Ashabını temsil etmiş, Eşari’den önce ortaya çıkıp, Ehl-i Sünnet’i savunmuşlardır.” sözlerine yer vermiştir.17
1.8. Abdülhay el-Leknevi’nin (ö. 1304/1886) el-Fevâidü’l-Behiyye
Adlı Eserinde İmam Mâtürîdî
Leknevi, ilgili eserde İmam Mâtürîdî’nin unvanından, eserlerinden,
hocalarından ve öğrencilerinden daha önceki eserlerde geçtiği şekliyle
bahsetmiştir. Mâtürîdî’nin eserlerinin, batıl inaçlara karşı yazıldığından
bahseden Leknevi, İmam Mâtürîdî’nin isminin harekelerini gramer açısından değerlendirerek, onun Semerkant’ta vefat ettiğini söyledi. Ayrıca
Leknevi, sözlerinin sonunda bu bilgilerin kaynağı olarak Sem’ani’yi işaret etmiştir.18
17 Muhammed Murtaza b. Muhammed el-Hüseyni Zebidi, Kitabu ithafi’s-sa’ade,
thk. Ahmed b. Suud es-Siyabi, (Mısır, 1311) 2/5.
18 Leknevi, Fevaidu’l behiyye, 195.
228 ▪ Neslihan Koman Parlak
2. Osmanlı Dönemi Tabakat Eserlerinden Aldığımız Bilgiler Neticesinde Karşımıza Çıkan İmam Mâtürîdî Biyografisi
İmam Mâtürîdî’nin ismi, tam olarak, Muhammed b. Muhammed b.
Mahmut Ebu Mansur el-Mâtürîdî’dir.19 Doğduğu tarih kaynaklarda net
olarak yazmamaktadır. Bazı Alimler, Mâtürîdî’nin Ensari olduğunu ifade etseler de20 Onun eserlerinde kullandığı dil yapısı, yetiştiği bölge göz
önüne alındığında Onun nesebinin Türk olduğu bilinmektedir.
Mâtürîdî, kaynaklarda, İmam’ül Hüda, İmam’ül Mütekellimin, Alemü’l
Hüda, Reisü’s-Sünne, Musahhihu Akaid’il-Müslimin gibi ünvanlarla
anılmaktadır.21 İmam Mâtürîdî’ye nispet edilen eserler arasında, Kitab’ül
Tevhid, Makalat, Ka’bi’nin eserine reddiye olarak yazdığı, Reddi Ulu’l Edille, Tevilat’ül Kuran, Beyani vehmi Mu’tezile22
, Usul’u Fıkıhta, furuğ ve
Usul’u fıkıh’ta Cedel kitapları zikredilmektedir.23 İmam Mâtürîdî’ye ait
olduğu bilinen Tevila’ül Kuran eseri alimler tarafından çok övülmüş,
tefsirde eşi ve benzeri olmadığı ifade edilmiştir.24
İmam Mâtürîdî’nin hoca silsilesi Ebu Hanife’ye dayanmaktadır. Bu
zincir eserlerde, Ebu Nasr el-İyazi, Ebi Bekr Ahmet el-Cüzcani, Ebu Süleyman el-Cüzcani, Muhammed, Ebu Hanife şeklinde yer almaktadır.25
İmam Mâtürîdî’den ders alan öğrencileri tabakat eserlerinde, Ebu’l Kasım es-Semerkandi, Ebu’l Kasım İshak b. Muhammed, Şeyh İmam Ali b.
Said Rüstüğfeni, Ebu Muhammed Abdulkerim b. Musa el-Pezdevi olarak geçmektedir. Ayrıca bazı kaynaklar, Musa el-Pezdevi’nin, Fahrü’lİslam el-Pezdevi ve Sadrü’l İslam el-Pezdevi’nin dedeleri olduğundan
da bahsetmiştir.26
19 Kureşî, el-Cevahiru'l-mudiyye, 360.
20 Zebidi, Kitabu ithafi’s-sa’ade, 5.
21 Kefevî, Ketâ’ibü a’lâmi’l ahyâr, 37. Leknevi, Fevaidu’l behiyye, 195
22 Kureşî, el-Cevahiru'l-mudiyye, 360, Edirnevi], Ṭ abaḳ âtü’l-müfessirîn, 69. Kefevî,
Ketâ’ibü a’lâmi’l ahyâr, 37.
23 Kutluboğa, Tâcü’t-terâcim, 250.
24 Zebidi, Kitabu ithafi’s-sa’ade, 5.
25 Kefevî, Ketâ’ibü a’lâmi’l ahyâr, 37. Edirnevî, Ṭ abaḳ âtü’l-müfessirîn, 69.
26 Kefevî, Ketâ’ibü a’lâmi’l ahyâr, 37.
Osmanlı Dönemi Tabakat Kitaplarında Mâtürîdî’ye İlişkin Menakıp ve Biyografik Bilgiler▪ 229
Biyografik eserlerde âlimler, İmam Mâtürîdî’den övgü ile bahsetmekte, onun şeyh, imam, batıla karşı koruyucu, mütekellim, bid’at ve fitnelerin delillerini yok eden, gerçek bir Müslüman ve Müslümanların doğru
yola ulaşmadaki rehberi olduğunu ifade etmektedirler. Aynı zamanda
ilgili alimlerin verdiği bilgilerden anlaşıldığı üzere, İmam Mâtürîdî, ilim
öğrenmeye çok önem veren, İlim öğrenmenin talibi olduğu zaman Farz’ı
Kifaye, talibi olmadığı zaman ise zekat gibi zorunlu olduğunu belirten
bir alim portresi çizmektedir.27
Ömrünü, İlme ve ehli sünnet’i muhafaza etme gayesiyle, mutezile, rafıza ve bidat görüşlerle mücadeleye adayan İmam Mâtürîdî h. 333 yılında Eşari’den çok az zaman sonra Semerkant’ta vefat etmiştir.28
Sonuç
Osmanlı döneminde kaleme alınan, Hanefî mezhebi tabakat eserleri
içerisinde İmam Mâtürîdî hakkında önemli bilgilerin bulunduğunu tespit ettiğimiz eserlerde geçen bilgilerden anladığımız kadarıyla,
Mâtürîdî, günümüzde bazı kesimlerin ifade ettiği gibi Hanefî-Mâtürîdî
çevrede tamamen yok sayılmış değildir. Mâtürîdî’nin hayatı ile ilgili sahip olduğumuz bilgilerin sınırlı olması, ona ait olduğunu düşündüğümüz kayıp eserlerinin hala bulunamaması yahut onun hakkında bilgi
veren biyografik eserlerin bir kısımlarının günümüze ulaşamaması sebebiyledir.
Beşegari ile birlikte bilgi sahibi olmaya başladığımız Mâtürîdî’ye,
Memlüklüler dönemi ve Osmanlı dönemi pek çok makalat türü eserde
yer verilmiş, ondan övgü ile bahsedilmiştir. Döneminde çok saygı duyulan büyük bir alim, ilim önderi olduğu, bize ulaşan biyografi türü eserlerden de anlaşılmakta, çalışmamızda yer verdiğimiz eserler bunu doğrular nitelikte bilgiler vermektedir. Ancak bu durum yine de İmam
Mâtürîdî’nin, Müslümanların düşünce dünyalarının şekillenmesi üzerindeki büyük etkisiyle kıyaslandığında, yakın döneme kadar yapılan
çalışmaları ayrı tuttuğumuz zaman, maalesef biraz yetersiz kalmaktadır.
27 Kefevî, Ketaibü a'lami'l-ahyar, 38.
28 Kureşî, el-Cevahiru'l-mudiyye, 360.
230 ▪ Neslihan Koman Parlak
Bunun altında yatan sebepler, çalışmamızın amacının dışında kaldığı
için burada değinilmemiştir.
Çalışmamızda, İmam Mâtürîdî hakkında bilgiler bulduğumuz tabakat eserleri, kendileri için açılan özel başlıklar altında değerlendirilmiş,
tekrara düşülmek istenmemesi sebebiyle aynı bilgilerin yer verildiği
noktalara her eserde ayrı ayrı değinilmemiştir. Böylece yer verdiğimiz
her çalışmadan farklı bir bilgi elde edinilmeye çalışılmış ve nihayetinde
ortaya özgün bir İmam Mâtürîdî biyografisi çıkartılmıştır.
Kaynakça
Beşâğarî, Ebu’l-Hüseyin Muhammed b. Yahyâ. Şerhu Cümeli usûli’d-din.
2. Cilt. İstanbul: Süleymaniye Kütüphanesi, Şehit Ali Paşa, 1648.
Ebü’l-Muîn, en-Nesefî. Tebsıratü’l-edille fî usûli’d-dîn. thk. Claude Selame.
Dımaşk: Institut Français de Damas, 1992.
Durmuş, İsmail. “Tabakat”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
39/288-290. İstanbul: TDV Yayınları, 2010.
Edirnevî, Ahmed b. Muhammed. Tabakâtü’l-müfessirîn. thk. Mustafa Özel
- Muammer Erbaş. İzmir: Birleşik Matbaacılık, 2005.
İbn Kutluboğa. Tâcu’t- terâcim fîmen sannefe mine’l-Hanefiyye. thk. Muhammed Hayr Ramazan Yusuf. Dımaşk: Dârü'l-Kalem, 1992.
Kâtib Çelebi. Keşfü’z-zunûn ‘an esâmi’l-kütüb ve’l-fünûn. thk. Mehmet
Şerafettin Yaltkaya. 2 Cilt. Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-arabî, ts.
Kureşî, EbûMuhammed Muhyiddin Abdülkadir b. Muhammed. el- Cevâhirü'l-mudıyye fî tabakati'l-Hanefiyye, thk. Abdülfettah Muhammed elHulv. Cize: Hicr li't-Tıbaa ve'n-Neşr, 1993.
Kutlu, Sönmez, Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar: Hanefilik,
Mâtürîdîlik, Yesevilik. İstanbul: Ötüken yayınları, 2017.
Özel, Ahmet. “Kureşî”. Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi. 20, 152-154.
Ankara: TDV Yayınları, 2002.
Sakallı, Talat. “İbn. Kutluboğa”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
20/152-154. İstanbul: TDV Yayınları, 1999.
Zebidi, Muhammed Murtaza b. Muhammed el-Hüseyni, Kitabu ithafi’ssa’ade.., thk. Ahmed b. Suud es-Siyabi. 2. Cilt. Mısır, 1311.
OSMANLI MEDRESELERİNDE OKUNAN BİR HADİS
ŞERHİ: İBN MELEK’İN MEBÂRİK’İNDE HANEFÎLİK
VURGUSU
Zübeyde ÖZBEN DOKAK1
Giriş
Hadis ilmi medreseler, darü’l-hadisler ve hadis alanına emek vermiş
ulemâ sayesinde Osmanlı kültürünü teşkil eden önemli unsurlardan biri
olmuştur. Bu minvalde özellikle hadis şerhleri ön plana çıkmaktadır. Zira Osmanlı düşüncesinde hadis ilmine dair algının büyük bir kısmını
hadisleri anlama ameliyesi yani şerhler oluşturmaktadır.2 Hadis şerhlerini o şerhin yazıldığı ortam ve şârihin şahsî özelliklerinden soyutlayarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Nitekim bir şerhin
niteliğini şârihin yaşadığı dönem, şartlar, ihtiyaçlar etkilediği gibi şârihin
ve hitap ettiği toplumun mezhebinin de şerhe belli bir ölçüde etki ettiği
yadsınamaz bir gerçektir. Husûsen Hanefî mezhebi mensupları açısından bakıldığında bu durum daha da önem arz etmektedir. Zira Hanefîler hadislerle amel konusunda sahip oldukları farklı birtakım yaklaşımlardan ötürü eleştirilere ve itirazlara maruz kalmışlardır.
Bu minvalde Hanefî geleneğe bağlı olan Osmanlı uleması içerisinde
mezhep mensubiyetinin hadis şerhine etkisinin gözlenebileceği önemli
örneklerden biri İbn Melek’tir. Zira İbn Melek Aydınoğulları Beyliği döneminde yaşamış olsa da Osmanlı Devleti’nin ilmî hayatında mühim etkilere sahip olmuştur. Hanefî bir topluluğa hitap eden böyle etkin bir
ismin Hanefîlerin amel etmediği ve farklı şekillerde yorumladığı rivayet1 Dr. Öğr. Üyesi, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, zozben@sakarya.edu.tr
2 Gülsüm Korkmazer, Osmanlı Dönemi Hadis Şerhçiliği -16. Yüzyıl- (Sakarya: Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2024), 4.
232 ▪ Zübeyde Özben Dokak
ler konusunda nasıl bir tutum sergileyerek rivayetleri okuyucuya sunduğu ve mezhep mensubiyetinin bu hadisleri değerlendirmesine nasıl
tesir ettiği merak uyandırmaktadır. İşte bu çalışmada aynı zamanda iyi
bir Hanefî usulcüsü ve fakîhi olan İbn Melek’in Meşârik şerhi Mebârik’te
yer alan Hanefîlikle ilgili vurguları ve mezhebini savunma ile ilgili tutumları tespit edilmeye çalışılacaktır. Ancak onun şerhinin Hanefî Osmanlı toplumundaki yerine işaret etmek üzere öncelikle hayatı ve eseri
hakkında kısaca bilgi verilecektir. Ardından üç başlık altında İbn Melek’in mezhep mensubiyetini ön plana çıkaran hususlar ele alınacaktır.
Bu minvalde metin içerisinde Hanefî usul prensiplerine işaret etme durumu, şerh edilen rivayetlere Hanefî mezhebinin ilkeleri ve bakış açısıyla yaklaşma hassasiyeti ve mezhep mensubiyetini gösteren üslup ve ifadeleri kullanma şekline çeşitli örnekler çerçevesinde işaret edilecektir.
I. İbn Melek ve Mebârikü’l-ezhâr’ı
Asıl ismi İzzeddin Abdüllatif b. Abdülaziz b. Emînüddîn’dir.3
İbn Ferişte olarak da tanınmaktadır.4 Bu lakapları kadı olan babası İzzeddin
Ferişte’den dolayı aldığı düşünülmektedir.5
İbn Melek XIV. yüzyılın sonları ile XV. yüzyılın başlarına tekabül eden dönemde, Aydınoğulları Beyliği’nin hakimiyetinde olan İzmir/Tire’de yaşamıştır.6 Onun soyundan
gelen hukukçu Seyyid Bey’in verdiği bilgiye göre İbn Melek’in ailesi aslen Türkistanlıdır ve Aydınoğulları’nın daveti üzerine Tire’ye gelmişlerdir.7 Zira beylikler dönemi siyasi açıdan çalkantılı bir dönem olmasına
rağmen Anadolu Beylikleri ilmî faaliyetlere önem vermiş ve ilim adam3 Babanzâde Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-ârifîn esmâü’l-müellifîn ve âsârü’lmusannifîn (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1951), 1/617; Hayreddin Ziriklî, elA’lâm: Kamûsu terâcim li-eşheri’r-ricâl ve’n-nisâ min’el-Arab ve’l-müsta’rebîn ve’lmüsteşrikın (Beyrût: Dârü’l-İlm li’l-Melâyîn, 2002), 4/59.
4 Ebü’l-Felâh Abdülhay b. Ahmed b. Muhammed İbnü’l-İmâd, Şezerâtü’z-zeheb fî
ahbâri men zeheb., thk. Mahmud el-Arnaût (Beyrut: Dâru İbn Kesir, 1986), 9/512;
Yûsuf b. İlyân b. Mûsâ Serkis, Mu’cemü’l-matbûâti’l-Arabiyye ve’l-muarrebe. (Mısır,
1928), 1/253; Ziriklî, el-A’lâm, 4/59.
5 Mustafa Baktır, “İbn Melek” (İstanbul: TDV Yayınları, 1999), 20/175.
6
İsmail Paşa, Hediyyetü’l-ârifîn, 1/617.
7 Seyyid Bey, Usûl-i fıkıh: Medhal. (İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333), 55.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 233
larını himaye etmişlerdir.8
. İbn Melek’in ailesinin Tire’ye davet edilmesi
de bunun örneklerinden biridir. Aydınoğulları Beyliği’nin Yıldırım Beyazıt döneminde Osmanlı’ya katılmasıyla (1389/1390) Osmanlı tebaası
da olan İbn Melek’i Taşköprizâde Bayezid dönemi Osmanlı alimleri içerisinde saymaktadır.9 Doğum tarihi ile ilgili bilgi olmamakla birlikte vefat tarihi de tartışmalıdır. Vefat tarihi olarak 79310, 79711, 80112, 821 ve 824
tarihleri zikredilmektedir.13
İbn Melek’in hocaları hakkında kaynaklarda malumat yoktur. Ancak
Manisa Saruhan Medresesi’nde eğitim aldığı bilgisi bulunmaktadır.14
Ayrıca Ankara Savaşı’ndan sonra Timur’un Tire’ye gelişi (1402) esnasında onun yanında bulunan Seyyid Şerif Cürcânî (ö. 816/1413) ile görüşüp takdirini kazandığı söylenmektedir.15 Talebeleri hakkında da pek
bilgi bulunmamakla birlikte tanınmış Hanefî fıkıhçısı Kâfiyeci (ö.
879/1474) onun öğrencileri arasında zikredilmektedir.16 İbn Melek Tire’de Aydınoğlu Mehmed Bey’in yaptırdığı medresede müderrislik
yapmış ve bu medrese İbn Melek Medresesi olarak anılmıştır.17 Tire’nin
8
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri
(Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1969), 210-211.
9 Ebü’l-Hayr İsâmüddin Ahmed Efendi Taşköprizâde, eş-Şekâiku’n-nu’maniyye fî
ulemai’d-devleti’l-Osmâniyye. (Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1975), 30.
10 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı. (Ankara: Türk Tarih
Kurumu, 1965), 229.
11 Mehmed Tahir Bursalı, Osmanlı Müellifleri (İstanbul: Meral Yayınevi, ts.), 349.
12 İsmail Paşa, Hediyyetü’l-ârifîn, 1/617.
13 Vefat tarihi ile ilgili detaylı bilgi için bk. Muhammed Enes Ercan, İbn-i Melek ve
Mebâriku’l-Ezhâr Şerhu Meşâriki’l-Envâr Adlı Eseri (İstanbul Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2018), 28-29.
14 Baktır, “İbn Melek”, 20/175.
15 Baktır, “İbn Melek”, 20/175; Fatih Sarıkaya, “İbn Melek ve Ailesi”, Manisa Celal
Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 15/1 (31 Mart 2017), 645.
16 Ahmet Özel, Hanefi Fıkıh Alimleri ve Diğer Mezheplerin Meşhurları (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2013), 198.
17 Taşköprizâde, eş-Şekâiku’n-nu’maniyye, 30; Serkis, Mu’cemü’l-matbûât, 1/253;
Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 1/349; Mehmet Şener, “İbn Melek Medresesi ve Burada Yetişen Âlimler”, Türk Kültüründe Tire II: Sempozyum Bildirileri, (2008), 180.
234 ▪ Zübeyde Özben Dokak
Osmanlı hakimiyetine geçmesinden sonra da İbn Melek yine burada
ders vermeye devam etmiş ve vefatına kadar bu görevi sürdürmüştür.18
İlim ve fazilet ehli bir kimse olarak bilinen İbn Melek, İslâmî ilimlerin
pek çok alanında ön plana çıkmış, geniş hafızasıyla meşhur olmuş, en
zorlu ilim dallarındaki başarısıyla avâm ve havâssın takdirini kazanmıştır.19 İyi bir Hanefî fakîhi olan İbn Melek Hanefî mezhebinin hem fürûu
hem de usulü alanında eser vermiştir. Usul alanında Nesefî’nin
Menârü’l-envâr’ını, fürû alanında İbnü’s-Sââtî’nin Mecmau’l-bahreyn’ini ve
Burhânüşşerîa’nın Vikâyetü’r-rivâye’sini şerh etmiştir. Şerhu Tuhfeti’lmülûk ve Bedrü’l-vâizîn ve zuhrü’l-âbidîn de ona ait olan diğer eserlerdir.
20
Manzum bir Arapça-Türkçe sözlük yazabilecek kadar Arap diline hâkim
olan İbn Melek, en eski Arapça-Türkçe sözlüklerden biri olan Ferişteoğlu
Lugatı’nı kaleme almıştır.21 İbn Melek’in eserlerinden Menârü’l-envâr,
Mecmaü’l-bahreyn ve Meşârikü’l-envâr Osmanlı medreselerinde ders kitabı
olarak okutulmuştur.22
İbn Melek’in en önemli eserlerinden biri olan Mebârik, Hintli Hanefî
âlim Radiyyüddîn es-Sâğânî’nin (ö. 650/1252) Meşârikü’l-envâri’nNebeviyye adlı eserinin şerhidir. Devrinin önemli hadis âlimlerinden biri
olmasının yanı sıra Arap dili alanında da bir otorite olarak kabul edilen
Sâğânî23 Meşârik’te Sahihayn hadislerini gramer terimlerine göre on iki
bâb halinde düzenlemiştir.24 Nahiv eksenli olarak tertip edilen, dolayısıyla hadislerin nahivde şâhid olarak kullanılmasına imkan sağlayan bu
18 Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı., 229.
19 Taşköprizâde, eş-Şekâiku’n-nu’maniyye, 30; Serkis, Mu’cemü’l-matbûât, 1/253.
20 Taşköprizâde, eş-Şekâiku’n-nu’maniyye, 30; Ziriklî, el-A’lâm, 4/59; İsmail Paşa,
Hediyyetü’l-ârifîn, 1/617.
21 Cemal Muhtar, “Dilci İbn Melek”, Türk Kültüründe Tire, (1994), 49-52.
22 Özel, Hanefi Fıkıh Alimleri, 167.
23 Mehmet Görmez, “Sâğânî, Radıyyüddin”, TDV İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV
Yayınları, 2008), 35/488.
24 Meşârik’in genel özellikleri hakkında detaylı bilgi için bk. Suat Koca, “İbn Melek’in Mebâriku’l-Ezhâr Şerhu Meşâriki’l-Envar’ındaki Şerh Yöntemi ve Eserin Hadis Şerh Literatüründeki Yeri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi LIII/1
(2012), 2-11.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 235
eser, medrese eğitimi için oldukça kullanışlı bir yapı arz etmektedir.25 Bu
sebeple Meşârik’in Osmanlı medrese müfredatında da önemli bir yeri
olmuş, hatta medrese vakfiyelerinde okutulması şart koşulmuştur.26
Medrese eğitimindeki bu konumu Meşârik üzerine Osmanlı uleması tarafından pek çok şerh ve hâşiye yazılmasını da sağlamıştır.27
Mebârik’e yazdığı mukaddimeden anlaşıldığı üzere İbn Melek de
Meşârik’i tedrisatta kullanmak üzere kaleme almış ve şerhinde bunu sağlayacak şekilde ifrat ve tefritten uzak, dengeli bir yöntemi tercih etmiştir.28
Mebârik bu özellikleri ile diğer Meşârik şerhlerinin önüne geçmiş ve
Meşârik’ın Osmanlı dönemindeki en muteber şerhlerinin başında gelmiştir.29 Medreselerde de Meşârik genellikle Mebârik ile birlikte okutulmuştur.
Bu sebeple Meşârik tedrisatının en önemli kaynağı olan Mebârik, Osmanlı
hadis kültürü ve birikiminin temel kaynakları arasında sayılmaktadır.30
Diğer taraftan hem Meşârik’in hem de Mebârik’in müelliflerinin Hanefî
olması sebebiyle Hanefî geleneğe bağlı olan Osmanlı’da bu eserlerin bilinçli olarak tedrisatta tercih edildiğini söylemek mümkündür. Sade ve
öz bir yöntemi benimseyen İbn Melek genel itibariyle hadislerin şerhi
25 İbrahim Hatiboğlu, “Meşârikü’l-envâri’n-Nebeviyye”, TDV İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2004), 29/361; Mustafa Celil Altuntaş, “Osmanlı Hadis Eğitiminde Meşâriku’l-Envâr”, ed. Ömer Mahir Alper - Mustakim Arıcı (Osmanlı’da İlim
ve Fikir Dünyası: İstanbul’un Fethinden Süleymaniye Medreselerinin Kuruluşuna
Kadar, İstanbul: Klasik, 2015), 150.
26 Altuntaş, “Osmanlı Hadis Eğitiminde Meşâriku’l-Envâr”, 152.
27 Meşârık üzerine yapılan çalışmalar için bk. Altuntaş, “Osmanlı Hadis Eğitiminde
Meşâriku’l-Envâr”, 158-170; Ercan, İbn-i Melek ve Mebâriku’l-Ezhâr Şerhu Meşâriki’l-Envâr Adlı Eseri, 15-20; Korkmazer, Osmanlı Dönemi Hadis Şerhçiliği -16. Yüzyıl-, 227-229.
28 İzzeddin Abdüllatif b. Abdülazîz İbn Melek, Mebârikü’l-ezhâr fî şerhi Meşâriki’lenvâr., thk. Ebû Muhammed Eşref b. Abdülmaksûd (Beyrut: Dârü’l-Cîl, 1995), 1/15.
29 Mustafa Celil Altuntaş, Osmanlı Döneminde Hadis İlmi (İstanbul Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2018), 337; Zişan Türcan, “Osmanlı Dönemi
Hadis Şerhlerinin Şerh Literatürü İçindeki Yeri”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi XI/21 (2013), 150.
30 Ekrem Yücel, Osmanlı Devri Dâru’l-Hadisleri ve Hadis Eğitimi (Ankara: Ankara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2012), VIII, 316 y./282.
236 ▪ Zübeyde Özben Dokak
esnasında hadisin sahâbî râvisi hakkında bilgi verir, kelime izahları yapar, hadisin kaynağına değinir, ayet ve hadislerle istişhatta bulunur,
kendinden önceki şârihlere müracaat eder, hadislerde görülen ihtilafları
gidermeye çalışır, fıkhî ve kelâmî değerlendirmelere yer verir.31
II. Mebârikü’l-ezhâr’da Hanefîlik Vurgusu
Mezhep mensubiyeti hadis şerhine etki eden önemli unsurlardan biridir. Zira şârih, bir hadisin delâletini ortaya koymaya çalışırken savunduğu görüşler, tercihleri ve tenkitleri muhakkak ki mensup olduğu
mezheple bağlantılı olacaktır.32 Müellifi de Hanefî olan Mebârik’in muhatap kitlesi daha ziyade Hanefî mezhebini benimsemiş olan Anadolu halkıdır. Dolayısıyla İbn Melek’in Meşârik’i ve şerhini okuttuğu medrese talebeleri büyük oranda Hanefî olmalıdır. Böyle bir şerhin Hanefî bakış
açısını yansıtması ve Hanefî olan talebelerin zihnindeki sorulara cevap
araması beklenmektedir. Zira amel edilen mezhep görüşler ile okunan
rivayetler arasındaki tenâkuzun okuyucu ve talebenin nezdinde çözüme
kavuşturulması elzemdir.
Hanefî mezhebi özellikle hadis alanındaki görüşleriyle ehl-i hadisten
birtakım farklılıklar barındırmaktadır. Nitekim Hanefîler hadisleri değerlendirme konusunda manevî inkıta, umûm-u belvâ, fakîh râvi anlayışı, haber-i vâhidin Kuran’a ziyadesinin kabul edilmemesi gibi bazı ilkeler benimsemişler, hadislerin zahirine değil maksadına önem vermişlerdir. 33 Bu tutumları sebebiyle de bazı diğer mezhep mensupları tarafından sünnetten uzaklaşmakla itham edilmişlerdir. İbn Melek’in şerh
ettiği Meşârik’in aslını teşkil eden Sahihayn’da da Hanefîlerin amel etmediği ve farklı şekillerde yorumladığı bazı rivayetler bulunmaktadır. İyi
31 İbn Melek’in şerh yöntemi hakkında detaylı bilgi için bk. Koca, “İbn Melek’in
Mebâriku’l-Ezhâr Şerhu Meşâriki’l-Envar’ındaki Şerh Yöntemi ve Eserin Hadis Şerh
Literatüründeki Yeri”, 16-24; Ercan, İbn-i Melek ve Mebâriku’l-Ezhâr Şerhu Meşâriki’l-Envâr Adlı Eseri, 69-101.
32 Bu konu hakkında bk. Hüseyin Kahraman, “Hadis Şerhinde Mezhep Faktörü”,
Usûl: İslam Araştırmaları 7 (2007), 7-34.
33 Detaylı bilgi için bk. İshak Emin Aktepe, “Ebu Hanife ve Ehl-i Hadisin Sünnet Anlayışlarındaki Temel Farklar”, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi 19 (2012), 115-130.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 237
bir Hanefî usulcüsü ve fakîhi olan İbn Melek’in bu türden rivayetler konusunda nasıl bir tutum sergilediği ve mezhep mensubiyetinin bu hadisleri değerlendirmesine nasıl etki ettiği merak uyandırmaktadır. Aşağıda bu husus bazı başlıklar altında ve tespit edilen örnekler çerçevesinde ele alınacaktır.
1. Hanefî Usûl Prensiplerine İşaret Etme
İbn Melek’in şerh esnasında çok sık olmasa da Hanefî fıkıh usulünde
yer alan bazı prensiplere işaret ettiği görülmektedir. Mesela İbn Melek’in
Meşârik’in mukaddimesini şerh ederken yaptığı sahih hadis tarifi mezhebî unsurlar barındırması açısından dikkat çekicidir. Zira İbn Melek
sahih hadisi şöyle tarif etmektedir: “Sahih hadis, lafzı rekâketten sâlim
olan, manası da ayete, mütevâtir habere ve icmâya muhalif olmayan,
râvisi ise âdil olup sakîm olmayan hadistir”.34 Bu tarif hadis usulü eserlerinin genelinde yer alan sahih hadis tariflerinden farklılık arz etmektedir. Nitekim İbn Melek’in tarifinde zikredilen ayete, mütevâtir habere ve
icmâya muhalif olmama şartları Hanefî mezhebinin manevî inkıta prensibini yansıtmaktadır.35 İbn Melek’in zikrettiği bu prensibin bir uygulaması onun musarrât hadisini şerhinde görülmektedir. Bu hadise göre
memesinde süt biriktirilmiş bir koyunu satın alan kimse sağdıktan sonra
dilerse onu mülkiyetinde tutar, istemezse de (sağdığı süte karşılık) bir sâ' hurma vererek hayvanı iade eder.36 Bu hadisin şerhinde İbn
Melek, Ebû Hanîfe’ye göre bu hadisin metrûkü’l-amel olduğunu söylemiş, bunun sebebi olarak da asla muhalefet ilkesini dile getirmiştir.
Çünkü Hanefîlere göre bu hadis “Kim size bir saldırıda bulunursa uğradığınız saldırının dengiyle karşılık verin”37 ayetine muhaliftir. Zira bu ayetten
34 İbn Melek, Mebârik, 1/26.
35 Ebû Zeyd Abdullah b. Muhammed b. Ömer b. Îsâ ed-Debûsî, Takvimü’l-edille fî
usuli’l-fıkh (Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2001), 196; Fahrü’l-İslâm Alî b. Muhammed el-Pezdevî, Kenzü’l-vusûl ilâ ma’rifeti’l-usûl (Karaçi: Mir Muhammed Kütüphane Merkezi İlm ve Edeb, ts.), 173; Ebû Bekr Şemsüleimme Muhammed b.
Ahmed es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsi., thk. Ebü’l-Vefâ el-Efgânî (Beyrut: Darü’lKütübi’l-İlmiyye, 2005), 1/364.
36 Buhârî, “Buyû”, 64; Müslim, “Buyû”, 23, 24, 25, 26.
37 el-Bakara 2/194
238 ▪ Zübeyde Özben Dokak
çıkarılan genel ilkeye göre bir şeyin tazminin varsa misli ile yoksa kıymeti ile ödenmesi gerekir. Rivayette zikredildiği üzere süt karşılığında
verilecek olan hurma ise sütün misli değildir. Bununla birlikte İbn Melek
bu rivayetin hükmünün mensûh olabileceği ihtimaline de dikkat çekmiştir.38
Yine başka bir yerde İbn Melek Hanefî bakış açısını yansıtan haber-i
vâhidin Kuran’ın umûmunu tahsîs edemeyeceği prensibini zikretmiştir.
Şöyle ki Hz. Âişe “Allah ailesinin ağlaması sebebiyle kâfirin azabını artırır”39
rivayetini naklettikten sonra “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez”40
ayetinin müminler hakkında olduğunu söylemektedir. İbn Melek ise Hz.
Âişe’nin bu ifadesinde bir karışıklık olduğunu söyleyerek haber-i vâhidin Kur’an’ın umumunu tahsis edemeyeceğini dile getirmiştir.41
Çünkü
ayetteki ifadeyi müminlere hasretmek ayetteki umûmî ifadeyi tahsise
neden olmaktadır. Buna mukâbil İbn Melek “Hala kardeşinin kızı üzerine,
kardeşinin kızı da teyzesinin üzerine nikahlanılmaz”42 hadisini şerh ederken
ise meşhur hadisin Kur’an’ın umûmunu tahsîs edebileceği prensibini
zikretmiştir. Ona göre bu hadis meşhur olması sebebiyle “Elinizin altında
bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah’ın size
emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla,
mallarınızla (mehir vecibesini göz ardı etmeden) istemeniz size helâl kılındı”43
ayetini tahsis edebilmiştir.44 Zira Hanefî mezhebinde ehl-i hadisin aksine
meşhur haber, haber-i vâhidden daha üst bir konuma sahiptir ve ayetleri
tahsis edebilir.45
38 İbn Melek, Mebârik, 1, 65.
39 Buhârî, “Cenâiz”, 31; Müslim “Cenâiz” 16, 18, 19.
40 el-En‘âm 6/164.
41 İbn Melek, Mebârik, 1/272.
42 Müslim, “Nikah”, 35.
43 en-Nisâ, 4/24.
44 İbn Melek, Mebârik, 1/519.
45 Ebü’l-Berekât Hâfızüddin Abdullah b. Ahmed en-Nesefî, Keşfü’l-esrar şerhi’lmusannif ale’l-Menâr (Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts.), 2/13.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 239
İbn Melek benzer bir açıklamayı “Fâtiha’yı okumayanın namazı yoktur”46 hadisini şerh ederken de yapmıştır. İmam Şâfiî bu hadisle ihticâc
ederek Fâtiha’nın okunmasının farz olduğu hükmünü vermiştir. Ebû
Hanîfe’ye göre ise “Kuran’dan kolayınıza geleni okuyun”47 ayeti kıraatin
farziyyetinin delilidir. Ancak mezkûr hadis haber-i vahiddir ve haber-i
vâhidin naklindeki şüphe sebebiyle haber-i vahid ile farz hükmü sabit
olmaz ancak vaciplik sabit olur. İbn Melek burada ayetteki ifadenin mutlak oluşu sebebiyle dile getirilebilecek muhtemel bir itirazı cevaplamış,
mutlakın takyidinin nesh olduğunu söyleyerek haber-i vahidin Kuran’ı
nesh edemeyeceği prensibini dile getirmiştir.48 Bu çerçevede Hanefî fıkıh
usulü eserlerine bakıldığında da mutlakın takyidinin nassa ziyâde yani
nesih kapsamında değerlendirildiği,49 Kur’ân metninin yakînen sabit
olması, haber-i vâhidin ise Hz. Peygamber’e aidiyetinde şüphe bulunmasından dolayı haber-i vahidin Kur’ân’ın âmmını tahsîs edemeyeceği,
zâhirini mecâza hamledemeyeceği, Kitâb’a ziyâdede bulunamayacağı ve
onu nesh edemeyeceği görüşünün zikredildiği görülmektedir.50
2. Rivayetlere Hanefî Bakış Açısıyla Yaklaşma
Bir hadis şârihinin muhaliflerinin delil olarak kullandığı rivayetlerin
delaletine dair itirazları ve kendi mezhebinin görüşüne muhalif olan rivayetleri tevil ederek farklı şekilde yorumlaması onun mezhep mensubiyetinin etkisi ile hareket ettiğini gösteren unsurlardan biridir.51 Bu durum akla meşhur Hanefî fakîhi Kerhî’nin şu sözünü getirmektedir.
“Ashâbımızın görüşüne muhalif olarak gelen her haber neshe hamledilir veya
benzer bir haberle ona muâraza edildiği için başka delile gidilir veya ashâbımızın kullandığı tercih yönleri dikkate alınarak tercih yapılır ya da uzlaştırma
(tevfîk) yoluna gidilir. Delilin varlığına göre bu uygulama gerçekleştirilir. Nes46 Buhârî, “Ezân”, 95; Müslim “Salât”, 34, 35.
47 el-Müzzemmil, 73/20.
48 İbn Melek, Mebârik, 1/524.
49 Pezdevî, Kenz, 227; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2/84.
50 Debûsî, Takvîmü’l-edille, 197; Pezdevî, Kenz, 175; Serahsi, Usûlü’s-Serahsi,
1/364; Nesefî, Keşfü’l-esrar şerhi’l-musannif ale’l-Menâr, 2/49.
51 Kahraman, “Hadis Şerhinde Mezhep Faktörü”, 27.
240 ▪ Zübeyde Özben Dokak
hin varlığına dair bir delil varsa neshe hamledilir; neshin haricinde bir delil varsa da ona gidilir.”52 Bu minvalde İbn Melek’in de hadisleri şerh ederken
Hanefî mezhebinin ve imamlarının görüşlerine yönelik yorumlar ve
açıklamalar yapmaya gayret ettiği görülmektedir. Ancak İbn Melek bunu yaparken ilgili hadislerin sahih olmadığına dair bir değerlendirme
yapmamakta, metrûkü’l-amel olduğunu söylemektedir. Şerh ettiği hadisler Buhârî ve Müslim hadisleri olduğu için bu hususta hassasiyet gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu minvalde İbn Melek, hadisin sıhhatiyle ilgili
değerlendirme yapmak yerine ya hadisin zâhirinin terk edilip amel
edilmediğini söylemiş ya başka manaya hamledip tevil yapmış ya nesh
durumuna işaret etmiş ya da onun yerine Hanefîlerin başka bir rivayet
ile amel ettiklerini dile getirmiştir. Dolayısıyla İbn Melek’in rivayetlerin
sıhhati ile değil amel edilirliği ile ilgilendiği söylenebilir.
Hadis Yorumunda Zâhiri Değil Maksadı Esas Alma
Ehl-i hadis, hadislerin zâhirine uyma konusunda daha hassas davranırken Ebû Hanîfe ve Hanefîler ehl-i hadîse göre hadisleri daha az zâhirî
yoruma tabi tutmuşlardır. Zira onlar bazı hadislerin zâhirî anlamlarını
kabul etmeyerek bazen amel edilemeyeceğini söylemiş bazen ise yorumlama yoluna gitmişlerdir.53 Bunu yaparken de rivayetleri maksada uygun
yorumlamayı tercih etmiş ve hükmün illetini tespite çalışmışlardır. İbn
Melek’in de hadisleri şerh ederken bu esası dikkate aldığı görülmektedir.
Örneğin İbn Melek “Kim İslâm'dan başka bir din adına bilerek yalan yere
yemin ederse, o kişi dediği gibidir”54 hadisini yorumlarken Şâfiîlerin bu hadisin zâhiriyle amel ederek bu şekilde yemin edenin küfre düşeceği görüşünde olduklarını, Hanefîlerin ise bu hadisin zâhiriyle amel etmeyip
hadisteki ifadeyi tehdide hamlettiklerini dile getirmiştir.55 Dolayısıyla
52 Ebü’l-Hasen Ubeydullah b. Hüseyn el-Kerhî, Risâletü’l-İmâm Kerhî fi’l-usûl
(Te’sîsü’n-nazar içerisinde), thk. Mustafa Muhammed el-Kabbânî (Beyrut: Dâru İbn
Zeydûn, ts.), 169-170.
53 Aktepe, “Ebu Hanife ve Ehl-i Hadisin Sünnet Anlayışlarındaki Temel Farklar”, 128.
54 Buhârî, “Edeb”, 73; Müslim, “İman”, 176.
55 İbn Melek, Mebârik, 1/97.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 241
Hanefîler burada metnin zâhirini değil maksadını esas almışlardır. Çünkü Hz. Peygamber’in bu ifadeyi kullanmadaki maksadı böyle bir yeminin yapılmasına şiddetli bir şekilde mâni olmaktır.
Bu konudaki bir diğer örnek de “Celebi (pazara dışarıdan getirilen malı)
karşılamayın. Kim karşılar ve ondan satın alırsa, sahibi pazara geldiğinde muhayyerdir”56 hadisinin yorumunda görülmektedir. İmam Şâfiî hadisin
zâhirine dayanarak şehre getirilen malın karşılanmasının haram olduğu
ve eğer satıcı şehre geldiğinde fiyatlar konusunda aldatıldığını anlarsa
mutlak manada muhayyer olduğu dolayısıyla isterse satıştan vazgeçebileceği görüşündedir. Bu görüşü zikreden İbn Melek bu hadisin zâhirinin
metruk olduğunu dile getirmiştir. Zira Hanefîlere göre bu işlem haram
değildir. Ancak belde halkına zarar gelmesi veya tüccarların fiyatlar konusunda aldatılması durumunda mekruhtur. Ayrıca Şâfiilerin aksine
Hanefîlere göre satıcının muhayyerlik hakkı da yoktur. Çünkü satıcıya
gelen zarar müşterinin haberine güvenmesi dolayısıyla kendi ihmalinden kaynaklanmıştır. Konu ile ilgili bu hüküm farklılıkları İbn Melek’in
de işaret ettiği üzere büyük oranda hadisin zâhirine dayanmadaki farklılıktan neşet etmiştir.57
İbn Melek “Kimse üç taştan daha azıyla temizlenmesin”58 hadisinin şerhi
esnasında da İmam Şâfiî’nin bu hadisin zâhiri ile amel ettiğini dolayısıyla üç taştan önce temizlik hasıl olsa da üç taşın kullanılması gerektiği
görüşünde olduğunu dile getirmiştir. Ancak İbn Melek’e göre bu hadisin
zahiri terkedilir. Zira Ebû Hanîfe de “Taşla taharetlenen tek sayıya riâyet
etsin. Böyle yapan iyi yapmakla beraber yapmayana da günah yoktur”59 hadisine dayanarak üç sayısının zorunlu olmadığı kanaatindedir.60 Dolayısıyla Hanefîler burada da bu emrin asıl maksadı olan temizlenmiş olma
durumunu esas almışlardır.
56 Müslim, “Buyû”, 17.
57 İbn Melek, Mebârik, 1, 513-514.
58 Müslim, “Tahâre”, 57.
59 Ebû Dâvûd, “Tahâre”, 18.
60 İbn Melek, Mebârik, 1/560.
242 ▪ Zübeyde Özben Dokak
Mezhep Görüşüne Uygun Te’villler Yapma
İbn Melek’in Hanefîlerin amel etmediği hadisleri şerh ederken zaman
zaman mezhep görüşünü destekleyecek şekilde hadisleri başka manalara hamledip tevillere başvurduğu görülmektedir. Örneğin İbn Melek
“Sîzden her kim nebîz içecekse, onu tek başına kuru üzüm olarak yahut tek başına kuru hurma veya tek başına ham hurma olarak içsin”61 hadisini şerh
ederken Hanefî imamların hadiste ifade edildiği şekilde karışık nebizi
içmede herhangi bir beis görmediklerini söylemiştir. Çünkü tek başına
helal olan bir içeceğin karıştırıldığı zaman da helal olması gerekir. İbn
Melek’e göre bu hadisteki yasaklama içeceğin serleştiği yani sarhoş edicilik vasfı kazandığı duruma hamledilir.62
Bu minvaldeki başka bir misal de Muâz b. Cebel’in Hz. Hz. Peygamberle yatsı namazını kılıp sonra kabilesine gidip onlara imamlık yaparak
namaz kıldırması rivayetinin63 şerhinde görülmektedir. İmam Şâfiî bu
rivayete dayanarak farz kılan bir kimsenin nafile kılan imama uyabileceği görüşündedir. Ancak Ebu Hanîfe’ye göre bu caiz değildir. Bu durumda hadisteki anlatı Muâz’n Hz. Peygamber ile kıldığı namazın nafile
olduğu, imamlık yaparken kıldığı namazın ise farz olduğu duruma
hamledilmektedir.64
Yine iddette bulunan ve gözündeki rahatsızlıktan dolayı sürme kullanma izni isteyen kadına Hz. Peygamber’in izin vermediğine dair rivayet65 de İbn Melek’in mezhep görüşüne göre farklı manaya hamlederek
yorumladığı hadislerdendir. Zira İbn Melek bu hadisin özür sebebiyle
iddet sürecinde sürme kullanılmasına cevaz veren Ebû Hanîfe’nin aleyhine bir delil olduğunu söyledikten sonra Hz. Peygamber’in bahsi geçen
kadına izin vermeyişini kadındaki özrün tedaviye ruhsat verecek boyuta
ulaşmayan bir rahatsızlık olması durumuna hamletmiştir.66
61 Müslim, “Eşribe”, 22.
62 İbn Melek, Mebârik, 1/118.
63 Buhârî, “Ezân”, 63, “Edeb”, 74; Müslim, “Salat”, 178, 179.
64 İbn Melek, Mebârik, 2/201.
65 Buhârî, “Talak”, 46, 47; Müslim, “Talak”, 58, 60, 61.
66 İbn Melek, Mebârik, 1/449.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 243
Mezhep Görüşüne Aykırı Rivayetlerde Neshi Devreye Sokma
Nesih, hadisler arasındaki ihtilafı giderme yöntemlerinden biridir.
Ancak ihtilaf çözülürken bu yönteme hangi sırada başvurulacağı ulema
arasında farklılık arz etmektedir. Hadisçiler ihtilafı çözmede neshe, cem‘
ve telif metodundan sonra ikinci sırada yer verirken Hanefîler neshe ilk
sırada yer verirler.67 İhtilaf durumunda neshe başvurulduğu takdirde rivayetlerden biri amel dışı bırakılmaktadır. Bu sebeple Hanefîlerin neshe
çözüm aşamasında ilk sırada yer vermesi bazı Hanefîler tarafından da
doğru bulunmamış ve bu anlayış yorumlanmıştır.68 İbn Melek’in de eserinde ihtilaflı rivayetlerde cem‘ ihtimali varsa nesih yapılmaz ilkesini dile getirdiği görülmektedir.69 Bu açıdan onun bu meselede ilkesel olarak
Hanefîlerin genel yaklaşımından ayrıldığı söylenebilir. Ancak yine de
hadisleri şerh ederken Hanefî mezhebi görüşüne aykırı olan rivayetlerde
çok fazla olmasa da nesih durumunu dile getirdiği görülmektedir. Bununla birlikte onun şerh esnasında tevil yöntemini neshe nazaran daha
çok kullanması dikkati çekmektedir.
İbn Melek’in nesih ihtimalini dile getirdiği rivayetlerden biri Hanefîlerin amel etmediği “Sizden birinizin kabından köpek içerse onun yedi
defa yıkasın”70 hadisidir. İbn Melek bu emrin İslam’ın ilk dönemleri ile
alakalı görüldüğünü, Arapların köpeklerle birlikte yemek yiyecek kadar
onlarla içli dışlı oldukları için emrin bunu engelleme amacına matuf olduğunu dile getirmiştir. Zira Hanefîler de bu konuda kabı üç defa yıkamayı yeterli gören rivayeti71 esas almışlardır.72 Dolayısıyla onlara göre
bu rivayet yedi defa yıkamayı emreden rivayeti neshetmiş olmaktadır.
67 İsmail Lütfi Çakan, Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları (Muhtelifü’lHadis İlmi) (İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2010),
180.
68 Halil İbrahim Turhan, “Hicrî İlk Beş Asırda Hanefî Fıkıh Usûlünde Muârız Haber
Nazariyesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi XXI/3 (2017), 1830.
69 İbn Melek, Mebârik, 2/10.
70 Buhârî, “Vudû”, 33; Müslim,”Tahâre”, 89-93.
71Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed et-Tahâvî, Şerhu Meânî’l-âsâr, thk. Muhammed
Zührî Neccâr - Muhammed Seyyid Câdü’l-hak (yy.: Âlemü’l-Kütüb, 1994), 1/23.
244 ▪ Zübeyde Özben Dokak
Nesih ile izah edilen bir diğer rivayet Zülyedeyn73 rivayetidir. İmam
Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel Hz. Peygamber’in dört rekatlı bir namazın ikinci rekatından sonra selam vermesi üzerine Zülyedeyn isimli
sahâbînin onu uyardığı ve bunun üzerine Hz. Peygamber’in namazı tamamladığına dair nakledilen rivayete dayanarak namazda unutarak konuşmanın namazı bozmayacağı görüşünü serdetmişlerdir. İbn Melek ise
ilgili hadisin şerhinde bu görüşün zayıf olduğunu söylemektedir. Zira
Hanefîlere göre unutarak da olsa namazda konuşan kişinin namazı bozulur. Hanefîlerin bu görüşü Zülyedeyn rivayetinde anlatılan durumun
namazda konuşmanın yasaklanmasından önceki bir döneme ait olduğu
ifade edilerek, dolayısıyla neshe başvurularak izah edilmektedir. Zira
böyle bir yasaklama varken bir sahâbînin ve Hz. Peygamber’in konuştuktan sonra namaza devam etmeleri mümkün değildir.74
Hanefî mezhebi görüşünün hilafına delalet eden “İmam kendisine
uyulması için imam olmuştur. Onun hareketlerine aykırı davranmayın”75 rivayetinde de İbn Melek nesih ile izaha başvurmuştur. Zira bu rivayet ayakta namaz kılanların oturarak kılan imama uymalarının caiz olmadığına
delalet etmektedir. Bu rivayete dayanan bazı ulema oturarak namaz kıldıran bir imama uyan cemaatin de namazı oturarak kılması gerektiği
görüşünü dile getirmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre ise bu neshedilmiş bir uygulamadır. Çünkü Hz. Peygamber vefatından önceki hastalığında oturarak namaz kıldırmış, ona uyan sahâbîler ise namazlarını ayakta eda etmişlerdir. Hz. Peygamber de onlara oturmalarını emretmemiştir.76
Hanefîlerin Tercih Ettiği Rivayete İşaret Etme
Tercih ameliyesi, aralarında ihtilaf bulunan rivayetleri çözüme kavuşturmada kullanılan yöntemlerden biridir. Hanefîler de hilâfına amel ettikleri bazı rivayetlerde aslında onun yerine başka rivayeti delil olarak
72 İbn Melek, Mebârik, 2/60,92.
73 Buhârî, “Ezân”, 69, “Sehv”, 4, “Ahbârü’l-âhâd”, 1; Müslim, “Mesâcid”, 99.
74 İbn Melek, Mebârik, 2/457.
75 Buhârî, “Ezân”, 74; Müslim, “Salât”, 86.
76 İbn Melek, Mebârik, 1/443.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 245
kullandıklarını dile getirerek bu durumu izah etmişlerdir. İbn Melek de
Meşârik hadislerini şerh ederken Hanefîlerin amel etmediği hadislerin
bir kısmında onların başka bir rivayetle amel ettiklerine işaret ederek
mezhebini savunmuştur. Rivayetler arasındaki tercih işlemi isnadla ya
da metinle ilgili birtakım sebeplere dayanarak yapılmaktadır. Ancak İbn
Melek şerhinde Hanefîlerin tercih ettiği rivayetlere işaret ederken rivayetin tercih sebebiyle ilgili detaylı açıklamalar yapmamıştır. Özellikle isnad kaynaklı tercih sebeplerine pek işaret etmemiştir. Bu durumun hem
Meşârik’te hadislerin isnadının yer almamasından hem de onun muhtasar bir şerh yazma amacından kaynaklanmış olması muhtemeldir.
Örneğin Buhârî ve Müslim’in ittifakla Hz. Âişe’den naklettiği bir dinarın dörtte biri ya da fazlasında hırsızın elinin kesileceğine dair rivayetle77 İmam Şâfiî amel ederken Ebû Hanîfe amel etmez. Zira Ebû Hanîfe’ye
göre ancak bir dinar ya da on dirhem karşılığında el kesme cezası uygulanır. Çünkü Ebû Hanîfe bu rivayet yerine “Hırsızın eli asgari bir kalkan
değerinde eşya çaldığında kesilir”78 rivayetini esas almıştır. Kalkanın değeri
hakkında sahâbe arasında muhalefet olsa da çoğunluğa göre kalkanın
değeri 10 dirhem veya 1 dinar olarak kabul edilir. İbn Melek bu rivayetin
tercih sebebi ile ilgili olarak hadler konusunda imkân ölçüsünde savuşturmanın gerekli olduğu, dolayısıyla hırsızlık cezasının uygulanmasında da fazla olan miktarı esas almanın daha evla olacağına dair bir açıklama yapmıştır. Ayrıca İbn Melek Hanefîlerin delil olarak kullanmadıkları mezkûr Hz. Âişe rivayetine dair yorumlarına da yer vermiştir. Bu
yoruma göre Hz. Âişe’den nakledilen bu rivayette dinarın dörtte biri
açıklaması onun bir kalkanın değeri hakkındaki kendi görüşünü yansıtmaktadır. Yani Hz. Âişe’ye göre bir kalkanın değeri dinarın dörtte biri
olduğu için hadisi bu şekilde nakletmiştir.79
İmam Müslim’in Ümmü Seleme tarikiyle naklettiği “Zilhicce hilalini
gördüğünüzde sizden kurban kesme niyetinde olanlar artık saçlarına ve tırnak77 Buhârî, “Hudûd”, 13; Müslim, “Hudûd”, 1, 2, 4.
78 Buhârî, “Hudûd”, 13; Müslim, “Hudûd”, 5, 6.
79 İbn Melek, Mebârik, 1/496-497.
246 ▪ Zübeyde Özben Dokak
larına dokunmasın”80 hadisi de Hanefîlerin başka bir rivayeti esas alarak
amel etmediği hadislerdendir. Ahmed b. Hanbel bu rivayete dayanarak
kurban kesecek olan kişinin Zilhicce ayı girdiğinde saç ve tırnaklarını
kesmesinin haram olduğunu, İmam Şafiî ise tenzîhen mekrûh olduğunu
söylemiştir. Ancak Ebû Hanîfe’ye göre bu haram veya mekrûh değildir.
Çünkü Hz. Âişe’den nakledilen bir rivayete göre Hz. Peygamber kurbanlığını Mekke’ye gönderdikten sonra ihramlıların sakındığı hiçbir şeyden
sakınmamıştır.81 İbn Melek’in Tahâvî’den naklettiğine göre Hz. Âişe‘den
nakledilen bu hadisin geliş yolu mütevâtir iken Ümmü Seleme rivayetinin mevkûf olduğu yönünde eleştiriler bulunmaktadır.82 Tahâvî burada
mütevatir derken muhtemelen manevi mütevatiri kastetmiş olmalıdır.
Dolayısıyla İbn Melek burada tercih sebebi olarak detaylı bir açıklama
yapmasa da Tahâvî’ye dayandırarak rivayetlerin isnadıyla ilgili bir tercih
sebebine dikkat çekmiştir.83
İbn Melek Müslim’in ihramlı kişi hakkında naklettiği “Nalın bulamayan mest giysin, izar bulamayan şalvar giysin”84 hadisini şerh ederken Ebû
Hanîfe’nin bu hadisle amel etmediğini dile getirmiş ve onun ihramlının
sadece zaruret durumunda şalvarı normal haliyle değil de ancak izar gibi kullanarak giyebileceği görüşünde olduğunu söylemiştir. Zira Hz.
Peygamber’den bu konuda ihramlının gömlek, sarık ve şalvar giyemeyeceğine dair hadis85 nakledilmiştir. İbn Melek’e göre İhramlı için bu iki
delilden ihtiyatlı olanla amel etmesi daha evladır.86 Dolayısıyla burada
tercih sebebi olarak ihtiyatın zikredildiği söylenebilir.
3- Mezhep Mensubiyetini Gösteren İfadeler Kullanma
İbn Melek’in hadislerin şerhi esnasında kullandığı dil ve üslup da
onun mezhebine bağlılığına işaret eden birtakım unsurlar barındırmak80 Müslim, “Edâhî”, 41, 42.
81 Buhârî, “Hac”, 107, 110, “Edâhî”, 15; Müslim, “Hac”, 359, 360, 361, 363, 365, 370.
82 Tahâvî, Şerhu Meânî’l-âsâr, 4/181.
83 İbn Melek, Mebârik, 2/52.
84 Buhârî, “Cezâü’s-sayd”, 15, 16, “Libâs”, 14; Müslim, “Hac”, 4, 5.
85 Buhârî, “Hac”, 21; “Cezâü’s-sayd”, 13, “Libâs”, 14; Müslim, “Hac”, 1, 2.
86 İbn Melek, Mebârik, 1/165.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 247
tadır. Mesela onun çoğu zaman Ebû Hanife’nin ismini zikrettiği yerlerde
rahimehullah dua cümlesini kullanma hassasiyetinde olduğu görülürken
diğer mezhep imamlarını zikrettiğinde bu dua cümlesini genellikle kullanmamaktadır. Yine onun Hanefî imamlarının görüşlerini zikrederken
bazen “eimmetünâ” ifadesini kullanması ve Hanefî mezhebi görüşlerini
zikrederken bazen “kulnâ” ibaresini kullanmış olması da mezhep mensubiyetine işaret eden unsurlardır.
Ayrıca İbn Melek genellikle hüccetün aleyh tabirini kullanarak diğer
mezheplerin görüşünün aleyhine delil olan rivayetlere dikkat çekmiştir.87 Benzer şekilde hüccetün leh tabiri ile de Ebû Hanîfenin görüşünü
destekleyen rivayetleri vurgulamıştır. Mesela “Sabah olmadan önce vitir
namazını kılmakta acele edin”88 rivayetinin açıklamasında bu rivayetin vitrin vaktinin fecrin doğuşuna kadar olduğu görüşünü benimseyen Ebû
Hanîfe’nin görüşüne delil olduğunu, ancak sabah namazını henüz kılmayan kişi için vitir vaktinin fecirden sonra da devam ettiği görüşünde
olan Şâfiî ve Mâlik’in ise aleyhine delil olduğunu dile getirmiştir.89 Yine
İbn Melek “Sirke ne güzel katıktır”90 hadisini zikrettikten sonra bu hadisin
şaraptan yapılan sirkenin helal olduğu görüşünde olan Ebû Hanîfe’nin
lehine bir delil olduğuna vurgu yapmıştır. Çünkü hadiste geçen sirke
anlamındaki hall kelimesinin başındaki elif lâm takısı cins içindir ve bütün sirkeleri kapsamaktadır.91
Bu bağlamda İbn Melek’in pek çok yerde Hanefî mezhebinin görüşünün aleyhine delil olduğu iddia edilen hadislerle ilgili muhtemel sorulara cevaplar vermesi de dikkati çekmektedir.92 Örneğin İbn Melek esire
karşı esiri fidye vermenin cevazına delalet eden, Hz. Peygamber’in esir
bir kadını Mekke’de esir edilen bazı müslümanları kurtarmak için fidye
87 Bazı örnekler için bk. İbn Melek, Mebârik, 1/153, 545, 3/184.
88 Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 149.
89 İbn Melek, Mebârik, 3/184.
90 Müslim, “Eşribe”, 164.
91 İbn Melek, Mebârik, 2/255.
92 Bazı örnekler için bk. İbn Melek, Mebârik, 1/ 56, 63, 106, 126, 134,264, 283, 490,
523, 2/189, 386, 511.
248 ▪ Zübeyde Özben Dokak
olarak gönderdiğini anlatan rivayetin93 şerhinde bu rivayetin buna cevaz
vermeyen Ebû Hanîfe’nin aleyhine delil teşkil ettiğini ifade etmiştir.
Sonrasında ise bu durumun nasıl cevaplandırılacağını açıklamıştır. İbn
Melek’e göre cevazın olmayışı esirin ganimet olması halinde geçerlidir.
Eğer ganimet taksim edilir ve bu esir birisinin payına düşer sonra da ona
başka biri sahip olup onu fidye olarak verirse bu caiz olur. İbn Melek’e
göre bu duruma ikinci bir cevap da şudur: Esirin fidye olarak verilememesinin sebebi esirin Müslümanlara karşı muhârib olması endişesinden
kaynaklanmaktadır. Ama zayıflıklarından dolayı kadınlar bu hükümden
hariç tutulmuştur.94 Netice itibariyle onun mezhep görüşünün aleyhine
delil olan rivayetlerde cevap üslubunu benimsemesinin savunmacı tavrından kaynaklandığı söylenebilir.
Sonuç
14./15. Yüzyıllarda Aydınoğulları Beyliği döneminde İzmir/Tire’de
yaşamış bir ilim adamı olan İbn Melek Osmanlı Devleti’nin ilmî hayatında ve medrese tedrisatında da önemli etkilere sahip olmuştur. Onun
Sağânî’nin Meşârikü’l-Envâr’ına yazdığı şerh, bu etkinin temel unsurlarından biridir. Meşârik’ın Osmanlı dönemindeki en muteber şerhlerinin
başında gelen ve hadis tedrisatının da en önemli kaynağı olan Mebârik,
Osmanlı hadis kültürü ve birikiminin temel kaynakları arasında sayılmaktadır.
Hanefî mezhebinin yaygın olarak kabul edildiği Anadolu topraklarında yazılan bu şerhte Hanefî yaklaşımın hâkim olduğu ve Hanefî fıkhının esas alındığı görülmüştür. Zira Meşârik’in temelini oluşturan
Buhârî ve Müslim’in Sahîhlerinde Hanefîlerin amel etmediği veya diğer
mezheplerden farklı yorumladığı birtakım hadisler bulunmaktadır. Hanefî bir topluluğa hitap eden İbn Melek’in şerhine bu açıdan bakıldığında onun hadisleri şerh ederken metni mezhep görüşleri doğrultusunda
şekillendirme hususunda hassas olduğu görülmektedir. Zira bu çalışma
çerçevesinde onun özellikle Hanefî fıkıh usulü eserlerinin sünnet bölüm93 Müslim, “Cihâd”, 46.
94 İbn Melek, Mebârik, 2/189.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 249
lerinde dillendirilen ve Hanefîlerin hadisle alakalı anlayışlarını yansıtan
birtakım prensiplere zaman zaman işaret ettiği tespit edilmiştir. Ayrıca
hadisleri şerh ederken de Hanefî mezhebinin ve imamlarının görüşlerine
yönelik yorumlar ve açıklamalar yapmaya gayret ettiği görülmüştür.
Bunu yaparken de ya hadisin zahirinin terk edilip zahiriyle amel edilmediğini söylemiş ya hadisi başka manaya hamledip tevil yapmış ya
nesh durumuna işaret etmiş ya da onun yerine Hanefîlerin başka bir rivayet ile amel ettiklerine dikkat çekmiştir. Bununla birlikte onun sened
merkezli değil metin merkezli değerlendirmeler yaptığı ve hadislerin
sıhhatini sorgulayarak onlara bir zafiyet nispet etmediği görülmektedir.
Şerh ettiği hadisler Buhârî ve Müslim hadisleri olduğu için İbn Melek’in
bu hususta hassasiyet göstererek dengeyi gözettiğini söylemek mümkündür. Ayrıca onun şerh esnasında kullandığı üslupta da mezhebini
savunma eğilimi sezilmektedir. Zira o pek çok yerde muhalif görüşlere
cevap verici bir anlatım tarzını benimsemiştir.
Şerhte dikkati çeken durumlardan biri de Hanefîlerin başta Şâfiîler
olmak üzere diğer mezheplerin hilafına davranıp amel etmediği ya da
farklı şekillerde yorumladığı hadislerde bu duruma işaret etme titizliğidir. Zira aksi takdirde Hanefî olan talebe ve okuyucunun fıkıh alanındaki bilgisi ve ameli ile eserde yer alan hadislerin çelişik bir durum arz etmesi sonucu doğacaktır. Muhtemelen bu sebeple Osmanlı tedrisatında
bilinçli olarak Hanefî ulemanın şerhleri okutulmuş olmalıdır.
Kaynakça
Aktepe, İshak Emin. “Ebu Hanife ve Ehl-i Hadisin Sünnet Anlayışlarındaki Temel Farklar”. İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi 19 (2012), 115-
130.
Altuntaş, Mustafa Celil. Osmanlı Döneminde Hadis İlmi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2018.
Altuntaş, Mustafa Celil. “Osmanlı Hadis Eğitiminde Meşâriku’lEnvâr”. ed. Ömer Mahir Alper - Mustakim Arıcı. 147-178. İstanbul: Klasik, 2015.
Baktır, Mustafa. “İbn Melek”. 20/175-176. İstanbul: TDV Yayınları,
250 ▪ Zübeyde Özben Dokak
1999.
Buhârî, Ebû Abdullâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm. Sahîhu’lBuhârî. Dımaşk: Dâru İbn Kesîr, 2002.
Bursalı, Mehmed Tahir. Osmanlı Müellifleri. 3 Cilt. İstanbul: Meral Yayınevi, ts.
Çakan, İsmail Lütfi. Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları (Muhtelifü’l- Hadis İlmi). İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları, 2010.
Debûsî, Ebû Zeyd Abdullah b. Muhammed b. Ömer b. Îsâ. Takvimü’ledille fî usuli’l-fıkh. Beyrut : Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2001.
Ebû Dâvûd, Süleymân b. el-Eşʿas es-Sicistânî. Sünenü Ebî Dâvûd. thk.
Şuʿayb el-Arnaût. 7 Cilt. b.y.: Dâru’r-Risâleti’l-ʿÂlemiyye, 2009.
Ercan, Muhammed Enes. İbn-i Melek ve Mebâriku’l-Ezhâr Şerhu Meşâriki’l-Envâr Adlı Eseri. İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Yüksek Lisans Tezi, 2018.
Görmez, Mehmet. “Sâğânî, Radıyyüddin”. TDV İslâm Ansiklopedisi.
35/487-489. İstanbul: TDV Yayınları, 2008.
Hatiboğlu, İbrahim. “Meşârikü’l-envâri’n-Nebeviyye”. TDV İslâm Ansiklopedisi. 29/361-362. İstanbul: TDV Yayınları, 2004.
İbn Melek, İzzeddin Abdüllatif b. Abdülazîz. Mebârikü’l-ezhâr fî şerhi
Meşâriki’l-envâr. thk. Ebû Muhammed Eşref b.Abdülmaksûd. 3 Cilt. Beyrut: Dârü’l-Cîl, 1995.
İbnü’l-İmâd, Ebü’l-Felâh Abdülhay b. Ahmed b. Muhammed.
Şezerâtü’z-zeheb fî ahbâri men zeheb. thk. Mahmud el-Arnaût. Beyrut: Dâru
İbn Kesir, 1986.
İsmail Paşa, Babanzâde Bağdatlı. Hediyyetü’l-ârifîn esmâü’l-müellifîn ve
âsârü’l-musannifîn. 2 Cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1951.
Kahraman, Hüseyin. “Hadis Şerhinde Mezhep Faktörü”. Usûl: İslam
Araştırmaları 7 (2007), 7-34.
Kerhî, Ebü’l-Hasen Ubeydullah b. Hüseyn. Risâletü’l-İmâm Kerhî fi’lusûl (Te’sîsü’n-nazar içerisinde). thk. Mustafa Muhammed el-Kabbânî.
İbn Melek’in Mebârik’inde Hanefîlik Vurgusu ▪ 251
Beyrut: Dâru İbn Zeydûn, ts.
Koca, Suat. “İbn Melek’in Mebâriku’l-Ezhâr Şerhu Meşâriki’lEnvar’ındaki Şerh Yöntemi ve Eserin Hadis Şerh Literatüründeki Yeri”.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi LIII/1 (2012), 1-33.
Korkmazer, Gülsüm. Osmanlı Dönemi Hadis Şerhçiliği -16. Yüzyıl-. Sakarya: Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi,
2024.
Muhtar, Cemal. “Dilci İbn Melek”. Türk Kültüründe Tire, 49-52.
Müslim, Ebû’l-Hasen Muslim b. el-Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî.
Sahîhu Müslim. thk. Muhammed Fuâd Abdulbâkî. 5 Cilt. Beyrut: Dâru
İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1955.
Nesefî, Ebü’l-Berekât Hâfızüddin Abdullah b. Ahmed. Keşfü’l-esrar
şerhi’l-musannif ale’l-Menâr. 2 Cilt. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts.
Özel, Ahmet. Hanefî Fıkıh Alimleri ve Diğer Mezheplerin Meşhurları.
Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2013.
Pezdevî, Fahrü’l-İslâm Alî b. Muhammed. Kenzü’l-vusûl ilâ ma’rifeti’lusûl. Karaçi: Mir Muhammed Kütüphane Merkezi İlm ve Edeb, ts.
Sarıkaya, Fatih. “İbn Melek ve Ailesi”. Manisa Celal Bayar Üniversitesi
Sosyal Bilimler Dergisi 15/1 (31 Mart 2017), 639-675.
Serahsî, Ebû Bekr Şemsüleimme Muhammed b. Ahmed. Usûlü’sSerahsî. thk. Ebü’l-Vefâ el-, Ebü’l-Vefâ el-Efgânî. 2 Cilt. Beyrut: Darü’lKütübi’l-İlmiyye, 2005.
Serkis, Yûsuf b. İlyân b. Mûsâ. Mu’cemü’l-matbûâti’l-Arabiyye ve’lmuarrebe. 2 Cilt. Mısır, 1928.
Seyyid Bey. Usûl-i fıkıh: Medhal. İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333.
Şener, Mehmet. “İbn Melek Medresesi ve Burada Yetişen Âlimler”.
Türk Kültüründe Tire II: Sempozyum Bildirileri, 177-181.
Tahâvî, Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed. Şerhu Meânî’l-âsâr. thk.
Muhammed Zührî Neccâr - Muhammed Seyyid Câdü’l-hak. 5 Cilt. yy.:
Âlemü’l-Kütüb, 1994.
Taşköprizâde, Ebü’l-Hayr İsâmüddin Ahmed Efendi. eş-Şekâiku’n-
252 ▪ Zübeyde Özben Dokak
nu’maniyye fî ulemai’d-devleti’l-Osmâniyye. Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî,
1975.
Turhan, Halil İbrahim. “Hicrî İlk Beş Asırda Hanefî Fıkıh Usûlünde
Muârız Haber Nazariyesi”. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi XXI/3 (2017), 1825-1872.
Türcan, Zişan. “Osmanlı Dönemi Hadis Şerhlerinin Şerh Literatürü
İçindeki Yeri”. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi XI/21 (2013), 143-
164.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1969.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı. Ankara:
Türk Tarih Kurumu, 1965.
Yücel, Ekrem. Osmanlı Devri Dâru’l-Hadisleri ve Hadis Eğitimi. Ankara:
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2012.
Ziriklî, Hayreddin. el-A’lâm: Kamûsu terâcim li-eşheri’r-ricâl ve’n-nisâ
min’el-Arab ve’l-müsta’rebîn ve’l-müsteşrikın. Beyrût: Dârü’l-İlm li’lMelâyîn, 2002.
SON DÖNEM OSMANLI ALİMİ MUHAMMED ZÂHİD
KEVSERÎ'NİN MÂTÜRÎDÎLİK DÜŞÜNCESİNİN
GELİŞİMİNDEKİ YERİ
Zafar FAHRUDDİNOV1
Muhammed Zâhid Kevserî, 1879 yılında Osmanlı Devleti'nin Düzce
vilayetinin Hacı Hasan köyünde dünyaya geldi. 1893 yılında İstanbul’a
gelerek 1904 yılına kadar Kazasker Hasan Efendi’nin Dârulhadis medresesi ve Fatih medreselerinde eğitimini sürdürüp 1906 yılında icazet aldı.
Kevserî’nin tüm fikri faaliyetleri Hanefî mezhebi ve Ehl-i sünnet kelâm
okullarını savunmaya yönelik olup, eserlerinin büyük bir kısmı mezhep
muhaliflerine karşı reddiyeler vermeye ve onların tutumlarını eleştirmeye adanmıştır. Zâhid Kevserî, geleneksel İslam akaidi temelleri ve fıkhi
mezhepleri savunma yolunda büyük çaba sarf etmiştir. Bununla birlikte,
kendisi Ehl-i sünnet mezheplerinden biri olan Hanefî mezhebine bağlı
olmasına rağmen, bu mezhebe karşı da objektif bir tutum sergilediği görülmektedir.
Kevserî, Şafiî mezhebine ait eserleri, özellikle Takiyyüddin esSubkî'nin "Fetavâ" adlı eseri, İbn Ebû Hâtim’in "Edeb eş-Şâfiî ve Menâkıbuhu" gibi birçok Şafiî âlime ait eserleri titizlikle inceleyip bu eserlere
geniş kapsamlı önsözler (mukaddimeler) yazmıştır. Bu mukaddimeler,
kısa bir risale formatında olup, hemen hepsi Kevserî’nin taassup sahiplerine karşı olan kararlı ve tavizsiz duruşunu yansıtır. Örneğin, Takiyyüddin es-Subkî'nin "es-Seyfu’s-Sakîl" adlı eserine yazdığı önsözde, Kev1 Dr., Özbekistan İmam Mâtürîdî Uluslararası Bilimsel Araştırma Merkezi, zafar.fakhriddin@mail.ru
254 ▪ Zafar Fahruddinov
serî, Ahmet Harrânî ve ona tâbi olanları sert ifadelerle eleştirir. Onları,
taassup ve akıldan yoksun kişiler olarak tanımlar; ayrıca bu cahil grubun İslam ümmetine getirebileceği zararın yüksek olduğunu ifade eder.
Örneğin:
"Aktif ve gelişmiş akıl ile sahih nakiller birleşip hareket ettiğinde,
ahmakların safsatalarına karşı korunmaya ihtiyaç olmazdı. Ancak akıl,
sabîinin aklı gibi ve nakil, bir bebeğin nakli gibi olursa, bunların birleşip
hareket etmeleri de korumaya muhtaç hale gelir... Rivayet ve dirayeti bir
araya getiremeyen nice kişiler, onun uydurmalarına kanarak yoldan saptı. Daha, onun ve yandaşlarının kıyamet gününde gıpta edilemeyecek
bir yerleri de vardır."
Görüldüğü üzere, Kevserî, bir gelenekçi âlim olarak, taassup sahibi
kesimleri eleştirip onlara reddiye vermeden önce, onların konumlarını
gösterip mevkilerini düşürme yöntemini kullanmaktadır. Yani, öncelikle
"Tenzîlu’n-nâs menâzilehum" (insanları hak ettikleri konuma yerleştirme) yöntemini başarıyla uygular. İlk olarak, onları reddiye vermeye bile
değmeyen akılsız bir grup olarak tanımlarken, sadece toplumun akılsızlarının onlara uyması nedeniyle dikkate alındıklarını vurgular. Kevserî
ayrıca, “Sâbiî” ve “sabî” (çocuk) kelimelerindeki benzerliği ustaca kullanır. Bu noktada “Sâbiî” kelimesi, Ahmed Harrânî’ye atfen, Harrân şehrinin Sâbiîlerin merkezi olmasına bir gönderme olarak kullanılmıştır. Sözlerinin sonunda ise onların akıbetlerinin iyi sonuçlanmayacağına dair bir
uyarı, yani “vaîd” getirir.
Aynı zamanda, Zâhid Kevserî sadece Orta Çağ’daki Haşevîlere reddiyeler sunmakla kalmamış, kendi dönemindeki müşebbihe ve mücessime akımlarına karşı da kesin reddiyeler vermesiyle tanınmıştır. Dönemin süreli yayınlarında yayımlanan itikadî içerikli makaleleri titizlikle
inceleyen Kevserî, bu yazılarda karşılaştığı her türlü itikadî sapmaya
mutlaka yanıt vermeyi kendine bir görev bilmiştir. "Makalâtü’lKevserî"de buna dair birçok örnek görmek mümkündür. Ayrıca Kevserî,
bazı yayınlar ve kitaplardaki dikkatle yaklaşılması gereken noktaları tek
tek kaydetmiştir.
Muhammed Zâhid Kevserî'nin Mâtürîdîlik Düşüncesinin Gelişimindeki Yeri▪ 255
Kevserî, müşebbihe ve mücessime taraftarlarını kesin bir şekilde eleştirirken, derin anlam taşıyan ve muhaliflerin özlerini açığa çıkaran nitelikleri kullanmaya özen gösterir. Kevserî, tecsim ve teşbih yanlıları için
“veseniyye” yani putperestlik terimini kullanmış ve bazı makalelerine
açıkça “Putperestlik – ‘veseniyye’ davetçilerinden ümmeti uyarma” başlığını vermiştir. Müşebbihe ve mücessimeye karşı özellikle “veseniyye”
terimini kullanması, döneminin Selefîlerinin geleneksel Müslümanların
itikad ve amellerine “şirk” damgası vurmalarına bir yanıt olarak görülebilir. Bu sözcük küçümseyici bir tona sahip olup, Allah’a belirli bir cisim
ve şekil isnat edenlerin putperestlerden farkı olmadığını ima eder. Fark
şu ki, putperestlerin sembolü dışarıdan görülebilir, müşebbihe ise sembolünü sürekli olarak kalbinde, zihninde ve tasavvurunda taşır. Kevserî’nin müşebbihe ve mücessimeye “veseniyye” terimiyle atıfta bulunması çeşitli sonuçlar ortaya koyar:
• Müşebbihe ve mücessime, aynen putperestlik gibi İslam’a yabancı ve karşıt bir akımdır.
• Müşebbihe ve mücessime, putperestler gibi Müslümanlara zarar
verici ve düşmanlık taşıyan bir kesimdir; bu nedenle, onların zararlarından haberdar olmak ve diğer Müslümanları bu konuda
uyarmak gereklidir.
• Müslümanlar, müşebbihe ve mücessimeye karşı fikrî bir mücadele sürdürmelidirler; çünkü onlar, aynen putperestler gibi Müslümanların itikadî muhalifleridir.
Zâhid Kevserî'nin geçmiş ve çağdaş müşebbihelere karşı bu tavizsiz
duruşu, 20. yüzyılda Mâtürîdîlik düşüncesinin dinamik ve mücadeleci
ruhunu yeniden canlandırdı ve bu durumun 21. yüzyılda da devam ettiğini söylemek mümkündür. Kevserî, inancında sağlam duran, fikrî
muhaliflerin zayıf yönlerini iyi analiz edebilen ve onlara derin ilmî reddiyeler sunabilen modern bir âlimin parlak simgesi haline geldi. Günümüzde dünyanın çeşitli bölgelerindeki Mâtürîdîlerin, Zâhid Kevserî’nin
kaleme aldığı yüzü aşkın esere olan ihtiyaçlarının arttığı bir sır değil.
Bunun sebebi, internet ve sosyal medyanın geliştiği günümüzde Ehl-i
sünnetin geleneksel ilâhiyat ekolleri olan Mâtürîdîlik ve Eş‘arîliğe taas-
256 ▪ Zafar Fahruddinov
sup sahiplerinin fikrî saldırılarının giderek artmasıdır. Böyle bir durumda, Zâhid Kevserî’nin tecrübesinin büyük bir sonuç ve fayda sağladığı
ve sağlamaya devam ettiği aşikârdır. Bu durumu, BDT ülkeleri, Pakistan
ve Hindistan Müslümanları arasında Zâhid Kevserî mirasına yönelik
büyük bir ilginin oluşmasında görmekteyiz. Hatta, sosyal medyadaki taassup yanlısı gruplar, Kevserî’nin adını duyduklarında bir öfke hâline
bürünüp takipçilerini Kevserî’nin eserlerini okumamaya, ondan etkilenmemeye çağıracak kadar ileri gitmektedirler.
Bu açıdan, Zâhid Kevserî’nin eserleri, tüm dönemlerin Müslümanları,
özellikle de Mâtürîdîler için büyük bir kıymete sahiptir; bu eserlerin
dünya dillerine çevrilmesi, geniş kitlelere ulaştırılması ve ilmî olarak istifade edilmesini sağlamak hayati bir ihtiyaç haline gelmektedir.
MUHAMMED ZÂHİD EL-KEVSERÎ İLE ABDURRAHMAN
EL-MUALLİMÎ ARASINDAKİ İHTİLAFIN MEZHEPSEL
ARKA PLANI
Selman KELEŞ1
Giriş
Hz. Peygamber’in vefatından sonra fetihlerle birlikte İslâm’ı yaymak
ve ilim öğretmek için Şâm, Irak, Mısır ve Horasan gibi pek çok farklı
bölgeye dağılan ashâb-ı kirâm gittikleri bölgelerde ilmi ve fikri açıdan
otorite olmuşlar ve bu bölgelerde ilim merkezleri kurulmasına vesile
olmuşlardır. Ashâbın oluşturduğu bu ilmi birikimden İslâm ilim geleneğinde farklı yaklaşımların tezâhürü olarak sonraları ehl-i hadis ve ehl-i
rey diye adlandırılan iki temel ekol oluşmuştur. Medine yahut Hicaz
Ekolü’yle Ehl-i hadis, Kûfe veya Irak Ekolü’yle de Ehl-i rey kastedilir. Bu
iki ekol arasında nassların anlaşılması ve yorumlanmasında yöntem
farklılığı gibi ilim ve fikir açısından önemli bir ayrım olsa da birbirinden
keskin hatlarla ayrılmazlar. Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî gibi Fıkıh
ekollerinin mayasını bu yaklaşım tarzları oluşmuştur denilebilir.2
Bu ekollerin doğuşundan günümüze kadar ulemadan mensupları
olmuş ve aralarında kimi zaman sert kimi zaman yumuşak çekişmeler
süregelmiştir. Özellikle Ehl-i reyin temsilcisi olarak bilinen Hanefî mezhebinin Hadislere yaklaşımı noktasında ehl-i hadis düşünce yapısına sahip alimler pek çok eleştiri yöneltmişlerdir. H.3. asırda nassların özellik1 Dr. Öğretim Üyesi, Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. skeles@kastamonu.edu.tr.
2 Ahmet Uyar, “Hadisleri/Sünneti Anlamada Farklı Yaklaşımlar (Ehl-i hadîs ve Ehl-i re’y
Ekolleri)”, Bilimname 2/5 (Şubat 2004), 29-30.
258 ▪ Selman Keleş
le hadislerin anlaşılması ve yorumlanmasında yöntem farklılığından biri
belki de en önemlisi Ehl-i hadisin isnadı temel alırken, ehl-i reyin bunun yanında haber-i vâhidleri Kur’an ve sünnet gibi bazı ilkelerine arz
etmesidir.3
Mezhep imamları arasındaki bu anlayış ve metot farklılığı mezhep
mensupları arasında bazen taassup bazen menfaat kaynaklı imamlar
arasında görülmemiş sertliklere sebep olmuştur. Özellikle mihne döneminde bu sertlik çok daha fazla belirgin olmuştur denilebilir. Hadislerin
sahihini sakîminden ayırma ve hadisleri gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarma amacı güden muhaddisler, râvileri araştırmak için pek
çok çaba sarf etmiş, râvilerin adalet ve zabt yönünden inceleyen eserler
yazmışlardır. Ancak bu eserlerde râviler hakkında söyledikleri de yine
ihtilafa sebep olmuş kısmen taassuptan kaynaklı olabilmiştir. Bundan
dolayı da cerh ve ta‘dîlin kabulünde müfesser olmasını yani nedeninin
açıklanmasını şart koşmuşlardır. İhtilafa sebep olan cerhlerin en büyük
örneklerinden birisi Hanefî mezhebinin İmamı Ebû Hanîfe hakkında kıyası hadislere takdim etmesi gibi kitaplarda yazılan iddialardır.4 Bu iddialara katılanlar olduğu gibi karşı çıkanlar da olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde yetişmiş ve sadece Hadis ilminde değil İslâmî ilimlerde temâyüz etmiş önemli şahsiyetlerden biri olan
ve özellikle Hadis alanında yazdıklarıyla kendisinden söz ettiren Zahid
el-Kevserî, Hanefî mezhebine mensup olup iyi bir mezhep savunucusu
olarak addedilmiştir. Bu sebeple İslam dünyasında reddiyeler başta olmak üzere kendisi hakkında fazlaca yazılıp çizilmiştir. Özellikle
Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb ʿalâ mâ sâḳahû fî tercemeti Ebî Ḥanîfe mine’l-ekâẕîb5 ve en3 M. Esat Kılıçer, “Ehl-i Re’y”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV
Yayınları, 1994), 10/521.
4 Sema Tombul, Hanefîlerde Hadis-Kıyas İlişkisi (Bursa: Uludağ Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2011), 8.
5 Türkçe’ye de tercüme edilmiştir. Bk. Muhammed Zahid Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, çev.
Süleyman Tekin (İstanbul: Tahkik Yayınları, 2020).
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 259
Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t-teḥaddüs̱ʿan Rudûdi İbn Ebî Şeybe ʿalâ Ebî Ḥanîfe
6
isimli
eserleri ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Hatîb el-Bağdâdî’nin Tarîhu Bağdat isimli eserinde İmam Ebû Hanîfe ve ashâbı hakkında naklettiği haberlere cevap vermek için yazdığı ve bu rivayetleri senet ve metin yönünden ele aldığı eseridir. Bu eserindeki 150’ye yakın rivayeti incelemiş,
400’e yakın râviyi cerh ve ta‘dil ilmi açısından tahlil etmiştir. Bu haberlerin asılsız olduğunu, pek çoğunun mezhep taassubundan kaynaklandığını açıklamaya çalışmıştır.7 Kevserî’nin yapmış olduğu bu râvi,
rivayet ve fıkhî değerlendirmeleri üzerine çeşitli bölgelerde reddiyeler
yazılmıştır.
Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb’e karşı ilk yazılan ve en çok ses getiren reddiye Abdurrahmân b. Yahyâ b. Alî el-Muallimî el-Yemânî tarafından risale tarzında
kaleme alınmıştır. et-Tenkîl limâ verede (bimâ) fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl8
ismini taşıyan bu eserde Muallimî, Kevserî’ye ait râvi ve rivayet
üzerine hatalı bulduğu bazı görüşleri ele almıştır.
Muhammed Avvâme “Menhecü Zahid el-Kevserî” isimli eserinde Muallimî’nin Kevserî’ye bu reddiyeyi yazmasında en büyük sebebin Şâfiî
mezhebine mensûbiyeti olduğunu görüşünü dile getirmiştir.9 Bu iddiadan hareketle el-Muallimî’nin “et-Tenkîl limâ verede (bimâ) fî Teʾnîbi’lKevs̱erî mine’l-ebâṭîl” isimli eseri bağlamında iki âlim arasında ihtilaflara
neden olan konuların sınıflandırılması ile hadis ilmi kriterlerinden yararlanarak ihtilaflarda mezhebî etkinin olup olmadığı tespit edilip, değerlendirilmesi yapılmıştır.
6 Bk. Muhammed Zahid Kevserî, en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t-teḥaddüs̱ʿan Rudûdi İbn Ebî
Şeybe ʿalâ Ebî Ḥanîfe, thk. Hamza el-Bekrî (Ürdün: Dâru’l-feth, 2021).
7 Bk. Muhammed Zahid Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb (Darü’l-Kitabi’l-Arabi, ts.).
8 Bk. Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, thk. Ali b. Muhammed el-İmrân - Muhammed Ecmel el-İslâhî (Mekke: Dâru
Âlemi’l-Fevâid, 2013).
9 Muhammed Avvâme, Menhecü’l-İmam-i Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’rRicâl (Lübnan/Beyrut: Daru’l-Minhac, 2024), 1/75.
260 ▪ Selman Keleş
1. Muhammed Zahid el-Kevserî’nin Kısa Hayatı, Eserleri ve
Teʾnîbü’l-ḫaṭîb’i Yazmaya Sevk Eden Nedenler
1.1. Kısa Hayatı
Tam adı Muhammed Zâhid b. Hasan Hilmi el-Kevserî el-Düzcevî’dir.
Yedinci kuşaktan dedesine nispetle Kevserî lakabını almış olup Kafkas
göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 16 Eylül 1879’da Düzce’de dünyaya
gelmiştir.10 Kevserî’nin İrğâmu’l-merîd isimli eserinde babasının hadis ve
fıkıh ilminde geniş müktesebatı olduğu, müderris olan babası Hasan
Hilmi’nin de kendisi gibi ilim sahibi olduğu bilgisini vermektedir.11 Babasının ilim sahibi olması Kevserî’nin hem küçük yaşlarda ilim öğrenmeye başlamasına hem de ilk ilim tahsilini babasından yapmasına vesile
olmuştur. Düzce’de iptidaiye ve rüştiye mektebini bitirdikten sonra on
beş yaşında İstanbul’a gitmiş Dâru’l-hadîs’e kaydolmuştur. İbrahim
Hakkı Eğinî’den dersler almış hocasının vefatından sonra da Alasonyalı
Şeyh Ali Zeynelabidin’in derslerine katılmıştır.12 Hocalarından bazılarının isimleri şöyledir:13
1. İbrahim Hakkı el-Eğinî (ö. 1318/1900)
2. Alasonyalı Şeyh Ali Zeynelabidin (ö. 1335/1917)
3. Seyyid Muhammed b. Ca‘fer el-Kettani (ö. 1346/1927)
4. Seyyid Muhammed b. Bahît el-Mutiî (ö. 1354/1935)
Kevserî Fatih Camii’nde ders-i âm olarak ilk görevine başlamış, 1913
yılında ise İstanbul müderrisliği getirilmiştir. Kastamonu’da kurulacak
10 Mehmet Emin Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri ve
Hadisçiliği (Ankara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 1989), 24; Osman Verim, Muhammed Zâhı̇ d el-Kevserî’nı̇ n Hayatı, Eserlerı̇ ve Kelamî Görüşlerı̇ (İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2006), 8.
11 Muhammed Zahid Kevserî, İrğâmu’l-merîd fî şerhi nazmi’l-atîd (Kahire: ElMektebetü’l Ezheriyye, ts.), 82.
12 Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği, 24;
Verim, Muhammed Zâhı̇ d el-Kevserî’nı̇ n Hayatı, Eserlerı̇ ve Kelamî Görüşlerı̇ , 8.
13 Yusuf Şevki Yavuz, “Zâhid Kevserî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2013).
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 261
olan yeni bir medrese için gönüllü olarak Kastamonu’ya görevlendirilmiştir. Bu medreseyi ders vermeye hazır hale getirip üç yıl boyunca eğitimde görev almış, daha sonra bu görevden istifa edip İstanbul’a geri
dönmüştür.14 İstanbul’da Daru’ş-Şafakati’l-İslâmiyye’de Arapça dersler
vermiştir. Bir ay gibi kısa bir süre bu derslere devam etmiş, Süleymaniye
Medresetu’l-mütehassisine atanıp kendisine tabakâtu’l-kurrâ ve ve’lmüfessirin bölümü dersleri vermesi istenmiştir.15 Öğrencilerinden bazılarının isimleri şu şekildedir:16
1. Abdülhamîd el-Kütübî el-Mısrî
2. Şeyh Abdulfettâh Ebû Ğudde
3. Muhammed Emin Saraç
4. Ahmed Hayri
Bir süre Şeyhu’l-İslâm’ın ders vekilliği görevini de üstlenmiş olan
Kevserî hakkında tutuklama kararı alınınca Mısır’a gitmiş burada çalışmalarına vakit ayırmış ve eser yazmaya ağırlık vermiştir.17 İlimle dolu
bir hayat yaşayan Kevserî, çeşitli hastalıklarla mücadele etmiş ve humma hastalığı sebebiyle 10 Ağustos 1952 senesinde vefat etmiştir.18 Ezher
Camii’nde Şeyh Abdulcelil İsa tarafından cenaze namazı kıldırılmış
İmam Şâfiî kabristanına defnedilmiştir.19
1.2. Eserleri
Osmanlı'nın son döneminde yenilikçi, sünnet ve mezhep karşıtı söylemlere karşı mücadele etmiş, pek çok makale, reddiye ve risale kaleme
14 Yavuz, “Zâhid Kevserî”.
15 Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği, 25-
26; Verim, Muhammed Zâhı̇ d el-Kevserî’nı̇ n Hayatı, Eserlerı̇ ve Kelamî Görüşlerı̇ ,
8-10.
16 Yavuz, “Zâhid Kevserî”.
17 Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği, 34-
35.
18 Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği, 41.
19 Muhammed Zahid Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî (Kahire: el-Mektebetu’t-Tevkifiye,
ts.), 71.
262 ▪ Selman Keleş
almış, çok yönlü ve velûd bir âlim olan Kevserî’nin pek çok eseri bulunmaktadır. İstanbul’da kaleme aldığı eserlerin çoğu kayıpken Mısır’da
yazdığı eserlerinin ekseriyeti mevcuttur. Kendisi hakkında yapılan çalışmalarda zikredilmiş eserlerine burada değinmek yerine konumuzla ve
hadis ilmiyle alakalı çalışmalarına değinmeyi uygun gördük. Eserlerinden bazıları şunlardır:20
• en-Nüketü’t-ta’rîfe fi’t-tâhaddüs an rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî
Hanîfe.
• Te’nîbü’l-Hatîb alâ mâ sekahü fî tercemeti Ebî Hanîfe mine’l-ekâzîb.
• et-Terhîb bi nakdi’t-Te’nîb.
• Ekvemü’l-mesâlik fî bahsi rivâyeti Mâlik an Ebî Hanîfe ve rivâyeti
Ebî Hanîfe an Mâlik.
• Ta’tîrü’l-enfâs bi zikri senedi İbn Erikmas.
• ‘Atbü’l-muğterrîn bi decâcileti’l-muammerîn.
• İbdâ’ü vücûhi’t-te’addî fî Kâmil İbn Adî.
• et-Taakkubü’l-hasîs limâ yenfîhi İbn Teymiyye mine’l-hadîs.
• İs’âdü’r-râki ale’l-Merâkî.
• Nakdü kitâbi’d-duâfâ.
1.3. Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb’i Yazmaya Sevk Eden Nedenler
Kevserî’nin Te’nîb’i yazma sebebini kendisinden öğrenebiliyoruz.
Te’nîb’in mukaddimesinde belirttiğine göre Mısır’dayken yayınevi sahibinin ortaklarından olan arkadaşı Hatîb el-Bağdâdî’nin Tarih-i Bağdat
isimli eserini bastıklarını ancak 13. cildinin baskısı esnasında bu ciltte
geçen Ebu Hanîfe hakkında yazılan ağır ifadelerden rahatsız olduğunu
evine gelerek Kevserî’ye aktarır. Bunun üzerine Kevserî ona, Hatîb’in
eserine yazılmış bir reddiye ile basmasını teklif eder. Ancak arkadaşının
ortaklarının buna sıcak bakmaması üzerine muvaffak olamayınca kitaba
ta‘lik yazar. Kitap basıldığında Kevserî’nin ta‘liki üzerinde maksadı de20 Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği, 60-
83.
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 263
ğiştiren bazı oynamalar yapıldığı anlaşılır. Bunun üzerine Ebû Hanîfe
hakkındaki ithamlara sessiz kalmamak için Te’nibü’l-Hatib’i kaleme alır.21
Her ne kadar Hatîb el-Bağdâdî’nin kitabında Ebû Hanîfe ve ashabı
hakkında cerh edici rivayetlere yer verdiği cildin basılması, Kevserî’nin
bu kitabı bir reddiye olarak yazmasının nedenlerinden olsa da Muhammed Avvâme’nin Menhecü’l-İmam Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl kitabında zikrettiği22 ve İbrahim Halil Demir’in yüksek lisans tezinde belirttiği tespitlerinde23 olduğu üzere baskıdan önce Hanefîler, Ebû Hanîfe ve
ashâbı aleyhine iddialar ve tenkitler bulunan kitapların art arda yayınlaması Kevserî’yi bu reddiyeyi kaleme almaya Ebû Hanîfe’nin hukukunu korumak için mecbur bırakmıştır.24
2. Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî’nin Kısa Hayatı, Eserleri ve
et-Tenkîl’i Yazmaya Sevk Eden Nedenler
2.1. Kısa Hayatı
Tam adı Ebû Abdullah, Abdurrahman b. Yahya b. Ali b. Muhammed
b. Ebi Bekr el-Muallimî el-Utemi el-Yemânî’dir.25 Dedelerinden birine
nispetle el-Muallimî lakabını almış olup 1894’te dindar bir ailenin çocuğu olarak Yemen’in dağlarında Uteme bölgesinde dünyaya gelmiştir.26
Kur’an öğrenimini tamamladıktan sonra Taiz bölgesindeki el-Huceriyye
kasabasında Tecvid, Matematik, Türkçe, Sarf, Nahiv, Fıkıh ve Ferâiz
dersleri almıştır.27 Hocalarından bazılarının isimleri şöyledir:28
21 Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb, 66.
22 Avvâme, Menhecü’l-İmam Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl, 1/61-68.
23 İbrahim Halil Demir, Muallimî’nin Kevserî’ye Eleştirilerinin Tahlili (Te’nîbu’l-Hatîb
Adlı Eseri Bağlamında) (Selçuk Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2024), 43.
24 Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb, 60-66.
25 Ahmet Özel, “Muallimî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV
Yayınları, 2019), EK-2/280-282.
26 Mansûr b. Abdulaziz es-Semârî, eş-Şeyh Abdurrahman el-Muallimî ve cühûduhû
fi’s-sünneti ve ricâlihâ (Suudi Arabistan: Dâru İbn Affân, 1998), 1/8.
27 Ahmed b. Ğanım el-Esedî, el-İmam Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî Hayâtuhû
ve Âsâruhû (Mısır: Mektebetü’r-Rıdvân, 2006), 1/34.
264 ▪ Selman Keleş
1- Babası Yahya b. Ali el-Muallimî.
2- Muhammed b. Yahya b. Ali el-Muallimî.
3- Ahmed b. Muhammed b. Süleyman el-Muallimî.
4- es-Seyyid Muhammed b. Ali el-İdris.
5- Şeyh Abdulkadir Muhammed es-Sıddiki el-Kadiri.
Şia’nın Yemen’de etkisini artırmasıyla Suûdi Arabistan’a geçmiştir. Az
bir süre Asîr bölgesi baş kadılığı yaptıktan sonra bir yıl kalacağı Aden’e,
sonrasında Zencebar'a ve Hindistan’a geçmiştir. Otuz yıl musahhih olarak görev yaptığı Haydarabad Dâiretu Meârifi’l-Osmaniyye'de birçok
eser tahkîk etmiştir.29 1951’de Mekke’ye dönmüş ve Kâbe kütüphanesinin sorumluluğuna getirilmiştir. Burada kütüphaneyi ziyaret edenlere
yardım etmiş ve önemli kitapları tahkîk ederek Hindistan Dairetu
Meârif’l-Osmaniyye’ye göndererek yayınlatmıştır. 1386/1966 yılında vefat edene kadar bu görevde kalmıştır.30 Öğrencilerinden bazılarının isimleri şöyledir:31
1- Abdulcemîl b. Abdulhak Ebu Turab ez-Zâhiri.
2- Muhammed b. Ali b. Hüseyin er-Revâfi.
3- Müşrif b. Abdulkerim el-Mihrâbi.
4- Abdulkerim el-Harrâşi.
5- Abdurrahman b. Hasan Şucauddin.
2.2. Eserleri
İlim yolunda yetmiş beş yıllık hayatı boyunca farklı bölgelerde yaşayan Abdurrahman el-Muallimî geride kitap ve risale halinde 100’den
fazla eser bırakmıştır. El-Envârü’l-kâşife ile Maḳāmü İbrâhîm ve et-Tenkîl
adlı kitabının mukaddimesi olan Ṭalîʿatü’t-Tenkîl’i sağken basılabilmiş,
ancak diğer eserlerinin ekserisi müsvedde halinde Mekke’de Harem-i
Şerif Kütüphanesi’nde muhafaza edilmiştir. Bunlardan bazıları neşre28 Semârî, eş-Şeyh Abdurrahman el-Muallimî, 1/8.
29 Semârî, eş-Şeyh Abdurrahman el-Muallimî, 1/9.
30 Esedî, el-İmam Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî, 1/35.
31 Esedî, el-İmam Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî, 1/35-36.
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 265
dilmiş, daha sonra hepsi bir külliyat halinde yayımlanmıştır.32 Eserlerinin bazıları şunlardır:33
1. et-Tenkîl limâ verede (bimâ) fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl.
2. el-İstibsâr fi nakdi’l-ahbâr.
3. Risâle fî ahkâmi’l-cerh ve’t-taʻdîl.
4. İşkâlâtun fi’l-cerh ve’t-taʻdîl.
5. el-Hâce ilâ maʻrifeti ilmi’l-cerh ve’t-taʻdîl.
6. Kitâbu’l-vuhdân.
7. Terâcim müntehabe mine’t-Tehzîbi ve’l-Mîzân
8. Mulahhasu Tabakâti’l-müdellisîn.
9. İlmu’r-ricâl ve ehemmiyetuhu.
2.3. et-Tenkîl’i Yazmaya Sevk Eden Nedenler
Muallimî’nin en önemli ve en hacimli eseri olan et-Tenkîl limâ verede
(bimâ) fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl et-Tenkîl, Zâhid el-Kevserî’nin
Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb ʿalâ mâ sâḳahû fî tercemeti Ebî Ḥanîfe mine’l-ekâẕîb isimli eserine reddiye olarak yazıldığı bilinmektedir.
Hindistan’da bulunduğu dönemlerde Muallimî et-Tenkîl’e giriş mahiyetinde olan Talî’atu’t-Tenkîl’i yazmış, Mısır’da bulunan Abdurrezzâk
Hamza’ya göndermiştir. O da Muallimî’nin izni olmadan Mısır’da bazı
eklemelerle bastırmıştır.34
Bu giriş mahiyetindeki risalesinde Muallimî et-Tenkîl’i neden kaleme
aldığından bahseder. Kevserî’den Şeyh ve Allâme Muhammed Zâhid elKevserî diye bahseden Muallimî, Kevserî’nin saygı ve müdafaa sınırlarını aştığını ve kendisi gibi tahkik ehli bir âlime yakışmayan ifadeler kullandığını düşünmektedir. İlmi emanete ters düştüğünü ve kaideleri birbirine karıştırdığını söyleyen Muallimî büyük hadis imamları ve sika
32 Özel, “Muallimî”.
33 Esedî, el-İmam Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî, 1/35-40.
34 Avvâme, Menhecü’l-İmam Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl, 1/303.
266 ▪ Selman Keleş
râvileri tenkit ettiğini, sahih hadisleri kabul etmediğini gördüğünü, böylece haddi aştığı yerleri eleştirmeye karar verdiğini ifade etmiştir.35
Hadislerin sika râvilerinin rivayetinde sıkıntı olduğu söylendiği takdirde, rivayetleri kolayca reddetmeye yol açacağını ifade eden Muallimî,
böyle yaklaşımların rivayetlerin tamamına hatta dine zarar vereceğini
düşünerek reddiyesinde rivayetlerin içeriğine değil de râviler hakkındaki değerlendirmelere yoğunlaşmış ve bu değerlendirmedeki kâide ve
usullerin hatalı olduğunu belirterek doğrularını ispata çalışmıştır.36
Ancak Muallimî’nin sebebini beyan eden ifadeleri bazı alimler için
tatmin edici bulunmamış ve Şafiî mezhep taassubunun etkisinin olup
olmadığı merak edilmiştir. Bunlardan biri de Muhammed Avvâme’dir.
Muhammed Avvâme, Muallimî’nin muhakkik bir Şafiî âlimi olmasının
da üzerinde durmuş, Kevserî ile aynı gayeleri taşıdığını belirttikten sonra aralarındaki mezhep farklılığına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla etTenkîl’in arka planında Muallimî’nin Şâfiî oluşu ve bunu kullanmak isteyen Kevserî karşıtları olduğunu belirtmiştir.37
Kevserî ile Muallimî arasındaki ihtilafın herhangi bir mezhepsel arka
planı olup olmadığının tespiti iki kitap çerçevesinde aşağıdaki bölümde
yapılmaya çalışılmıştır.
3. Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı
Kevserî Hanefî mezhebine mensup olup Ebû Hanîfe’nin hakkını savunmayı amaçlaması nedeniyle bazı çevrelerce mutassıb olarak addedilmiş, Muallimî de Kevserî’ye yazdığı reddiyesini mezhebî sâiklerle kaleme almış olabileceğini akıllara getirmiştir.
Kevserî’nin Hatîb el-Bağdâdî’nin Tarîhu Bağdat isimli eserinde İmam
Ebû Hanîfe ve ashâbı hakkında naklettiği haberlere cevap vermek için
yazmış olduğu Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb ve İbn Ebî Şeybe’nin Ebû Hanîfe’nin içtihatları hakkındaki tenkitlerine karşı kaleme aldığı en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t35 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/10-15.
36 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/9.
37 Avvâme, Menhecü’l-İmam Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl, 1/75.
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 267
teḥaddüs̱ʿan Rudûdi İbn Ebî Şeybe ʿalâ Ebî Ḥanîfe isimli eserleri üzerine
reddiyeler yazmıştır. Kevserî’nin Hanefî mezhebi mutaassıbı ve ehl-i rey
olarak zikredilmesi hiç şüphesiz kaleme aldığı bu eserlerdeki eleştirileri
ve Ebû Hanîfe ile ashâbını savunması nedeniyledir. Daha önce zikredildiği üzere Ebû Hanîfe ve ashabı hakkında zikredilen asılsız menfî haberlerin peş peşe neşredilmesi bu reddiyelerin en önemli âmillerindendir.
Bunun bir taassup olmadığını, ihkâk-ı hak namına yapıldığını, hatta
Kevserî’nin Ebû Hanîfe’nin bazı konularda İbrahim en-Neha’î, Kadı Şurayh gibi ulemanın görüşlerini delilini araştırmadan benimsediğini düşünmesi taassubun aksine delil olduğunu, bu iddianın kıskançlık sebebiyle fitne çıkarmak isteyenler tarafından yayıldığını söyleyenler olmuştur.38
Kevserî, kitaplarında Osmanlı’nın son dönemlerinde yenilikçi akımlarla birlikte mezhepsizlik algısının yayılmaya çalışılması ve Hanefî
imamlarının itibarsızlaştırma çabalarının neticesi olarak haklarında cerh
ifade eden sözlerin sonraki dönemlerde ortaya çıktığını delillendirmek
için diğer mezhep imamlarının Ebû Hanîfe ve ashabına yaptığı övgülere
de yer vermiştir.39
Kevserî, Hatîb’in böyle bir kitabı kaleme almasının arka planında,
hocası İsferâyinî’den etkilenmiş olduğunu ancak bu rivayetleri kaleme
almakla onun sorumluluğunun arttığını düşünmektedir. Bu yüzden de
Hatîb’i, mutaassıb olduğu için güvenilir olmayan birisi olarak değerlendirir.40 Tarîhu Bağdat’ta geçen rivayetleri senet ve metin yönünden tek tek
ele almış, 150’ye yakın rivayeti incelemiş, 400’e yakın râviyi cerh ve ta’dil
ilmi açısında tahlil etmiştir. Aslında Kevserî’nin herkesin okuması maksadıyla kaynak bir cerh ta‘dil kitabı yazma niyetinin olmadığı da ifade
38 Ahmet Hayri, el-İmam el-Kevserî (Makalâtü’l-Kevseri’nin mukaddimesi) (Kahire:
el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türas, 1994), 42.
39 Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb; Kevserî, en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t-teḥaddüs̱ʿan Rudûdi İbn
Ebî Şeybe ʿalâ Ebî Ḥanîfe.
40 Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb, 254-263; Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı
Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği, 71.
268 ▪ Selman Keleş
edilmektedir.41 Burada zikredilen haberlerin doğru olmadığını, Ebû
Hanîfe’ye nispetlerinin sıhhatini, delilleriyle birlikte beyan etmiş ve pek
çoğunun da Hatîb’in taassubundan kaynaklandığını açıklamaya çalışmıştır.42
Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb’e karşı ilk yazılan ve en çok kabul gören Yemânî’nin
reddiyesi ilk önce giriş mahiyetinde küçük risale tarzında Talî’atu’t-Tenkîl
isminde daha sonra ise bir kitap olarak kaleme alınmıştır.43 et-Tenkîl limâ
verede (bimâ) fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’l-ebâṭîl ismini taşıyan bu eserde Muallimî, Zâhid Kevserî’ye ait hatalı bulduğu bazı görüşleri ele almış ve
Kevserî karşıtlarının en büyük başvuru kaynağı olmuştur. et-Tenkîl’in
mukaddimesi Kevserî hayattayken basılmış; eser ise Elbânî talikiyle iki
cilt halinde vefatının akabinde yayınlanmıştır. Bu sebeple Kevserî’nin
eserin tümüne cevap verme imkânı olmamıştır. Kevserî, mezkûr eserin
mukaddimesi basıldığında yazılanlara muttali olmuş; reddiye olarak
“et-Terhîb bi Nakdi’t-Te’nib”i kaleme almıştır. Kevserî’nin vefatından önce
basılan reddiyeyi gören Muallimî, emrinde çalışan Afrikalı Muhammed
b. Osman el-Kenevî’ye “Tamam. Bu adam büyük alim, ikinci kez ona
reddiye yazılmaz” demiş ve Taʿzîzü’ṭ-Ṭalîʿa ve Şükrü’t-Terhîb adlı kısa
risâleleriyle açıklamalarda bulunmuştur.44
Muallimî, Kevserî’nin ehli rey olduğunu düşünmektedir. Onu kelâm
ehlinin görüşlerine önem veren ve fürû fıkıhta aşırı mukallit davranan
biri olarak tabir eder. Bu tutumunun hadisleri az önemsemesine, kolay
bahanelerle reddetmesine, hadislere muhalefette ve râvileri değerlendirmede cüretkâr davranmasına sevk ettiğini söyleyerek eleştirir.45
41 Kevserî, en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t-teḥaddüs̱ʿan Rudûdi İbn Ebî Şeybe ʿalâ Ebî Ḥanîfe,
23.
42 Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb, 254-263; Kevserî, en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t-teḥaddüs̱ʿan
Rudûdi İbn Ebî Şeybe ʿalâ Ebî Ḥanîfe; Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı
Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği, 71.
43 Avvâme, Menhecü’l-İmam Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl, 1/303.
44 Avvâme, Menhecü’l-İmam Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl, 1/75-78.
45 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/204-206.
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 269
Muallimî reddiyesinde sadece Kevserî’ye cevap vermemiş aynı zaman ricâl ilmiyle ilgili pek çok meseleye de değinmiştir. Bir nevî ricâl
savunusu yapmıştır diyebileceğimiz eserinde râvî hakkında Kevserî’nin
görüşünü aktarmış, daha sonra ricâl ve tabakât kitaplarından faydalanarak doğru olduğunu düşündüğü görüşü açıklamaya çalışmıştır.46
Muallimî’nin itirazlarını konu edinen ve tek tek ele alan hacimli bir
çalışma yapılmıştır. Özafşar’ın Kevserî’nin hayatını ele aldığı tezinde
ifade ettiğine göre kendisinde el yazması tam nnüshalarının bulunduğu,
Pakistan İslami İlimler Üniversitesi'nde, Mevlâna Muhammed Abdurreşid en-Nu'mani gözetiminde, Muhammed Abdülmelik b. Muhammed
Şemsulhak el-Kemlai tarafından “el-Tenkîl” deki itirazları konu edinen
bir çalışma yapılmıştır. Bu çalışma “Nazratun Âbira Havle Tenkîli'lYemânî” (اليماني تنكيل حول عابرة نظرة (ismiyle 1993 yılında tamamlanmıştır.47
Ancak biz bu çalışmaya ulaşamadık.
Muallimî’nin Zâhid el-Kevserî’ye karşı yazdığı reddiyeler incelendiğinde genelinin ricâl üzerine yapılmış değerlendirmeler olduğu, bir bölümünün 17 adet fıkhî meseleye ayrıldığı görülmektedir. Tenkîl’in
Elbâni’ye ait muhakkik önsözünde kitabın analizi yapılır. Muallimî’nin
Kevserî’ye tenkitlerinde birinci bölümü râvilerin cerh ta‘dillerinin kabulü noktasında rivayetinin reddedilip reddedilmeyeceği hususları yer
alır.48 Muhakkik burada cerh ve ta‘dil ile alakalı kâideler ve râviler hakkındaki kaviller noktasındaki tenkitlerini şu 9 başlık altında değerlendirmiştir.49
- Hadis dışında da râviye yalancılık ithamında bulunulması.
- Yalancılık ithamı.
- Bidatçinin rivayeti.
- Küskünün cerhi ve dostun tadili.
46 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl.
47 Mehmet Emin Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri Tesirleri (İstanbul: Seha, ts.), 86.
48 el-Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/011.
49 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/011.
270 ▪ Selman Keleş
- Cerhin açıklaması gerekli midir?
- Râvilerin durumları hakkında araştırma nasıl yapılır?
- Cerh ve Tadil birlikteyken hangisi tercih edilir.
- Adaleti sabit olan kimse hakkında yapılan cerh kabul edilmez sözü.
- İttisal ve inkıta hakkında bölümler
Bunların yanı sıra Kevserî’nin Enes b. Mâlik gibi sahâbe ve Hişâm b.
Urve gibi tâbiîn imamları için yaptığı değerlendirmelere katılmaz ve
tenkit eder. Ayrıca Kevserî’nin Ebû Hanîfe dışındaki Mâlik b. Enes, eşŞâfiî, Ahmed b. Hanbel gibi diğer mezhep imamları ile cerh ta‘dil imamları hakkında, Hatîb el-Bağdâdî, ed-Dârekutnî, Ebû İshâk el-Cüzcânî, İbrahim b. Ya‘kûb ve diğer râvi hususunda;
- Meçhulleri maruf kabul etmesi
- Maruf ve sikaları meçhul sayması,
- Senetteki sağlam râviler yerine zayıf râvileri koyması,
- Mezhep imamını aşırı yüceltmesi,
- Aşırı mukallit ve ehli reyden olması,
- Halku’l-Kur’ân olayına farklı anlamlar yüklemesi gibi alt başlıklar
altında eleştirir.50
Kevserî kitabının mukaddimesinde her müçtehidin tercih noktasında
birini diğerinden üstün kılmayacak farklı sebeplerin olabileceğinden
bahseder. Âlimler arasındaki kadim çekişmeye dikkat çekerek mihne
döneminde eziyet görenlerin dönemin Hanefî kadılarına karşı çıkmakla
beraber bu kadıların imamlarına ve ashabına karşı da cephe aldıklarını
Ebû Hanîfe ve ashabı için uydurulan menfi rivayetlerin mihne sonrası
ortaya çıktığına değinir.51 Muallimî ise Kevserî’nin Ebû Hanîfe hakkkındaki zem rivayetlerinin râvilerini yersiz tenkit ettiğini, mihne’den önce
50 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl. Demir, Muallimî’nin Kevserî’ye Eleştirilerinin Tahlili (Te’nîbu’l-Hatîb Adlı Eseri Bağlamında), 79.
51 Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb, 9-15.
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 271
de cerh ifadelerinin varlığından bahsederek Ebû Hanîfe hakkında menfî
düşünen âlimlerden örnekler verir.52
Muallimî’nin Kevserî’nin ifadelerine farklı anlamlar yükleyerek değerlendirmeler yaptığı da olmuştur. Özellikle mezhep imamları konusunda zikrettikleri lafızları aleyhte anlamıştır. Kevserî’nin İmam Şâfiî
için “Şâfiî’nin zayıf olduğuna dair İbn Mâin’den yüz rivayet nakledilse
bunların hepsi uydurma addedilirken, Ebû Hanîfe ve ashabı hakkında
aynısı olmaz’ sözünü İmam Şâfiî’nin sikalığı hususunda eksiklik olarak
yorumlamıştır.53
Muallimî her bir râvi hakkında tek tek değerlendirmeler yaparken
Kevserî ise her bir rivayetteki durumunu değerlendirmiştir. Dolayısıyla
Kevserî için önemli olan rivayetlerken Muallimî için ise râvilerin her birerleridir. Örneğin; râvileri sika olan mütevatire aykırı bir rivayeti Kevserî eleştirmiş muârız rivayetlerde gizli bir illetin varlığını iddia etmiştir.54 Muallimî ise rivayetten bağımsız olarak adı geçen râvilerin cerh
ta‘dil kitaplarındaki durumunun güvenilir olduğunu, bundan dolayı
Kevserî’nin yapmış olduğu râviler hakkındaki yorumların doğru olmadığını bildirmiştir.55
Dolayısıyla râviler hakkındaki Muallimî’nin reddiyeleri farklı bakış açısından ilmî sâiklerle olduğu, cerh ve ta‘dil ilminin
gereklerini esas aldığı tarafımızdan düşünülmektedir.
Bizim bu çalışmada incelediğimiz asıl kısım fıkhî meseleler olmuştur.
Muallimî reddiyesinin üçüncü bölümünü Kevserî’nin fıkhî konulardaki
eleştirilerine ayırmıştır. Muallimî fıkha ayırdığı bu bölümde 17 fıkhî meseleyi ele almıştır:56
1- Su kılleteyne ulaşırsa necis değildir.
2- Ref‘ul yedeyn (Namazda elleri kaldırmak).
52 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/200-203.
53 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/200-210.
54 Demir, Muallimî’nin Kevserî’ye Eleştirilerinin Tahlili (Te’nîbu’l-Hatîb Adlı Eseri Bağlamında), 132-133.
55 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl.
56 Muallimî, et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl, 1/5-15.
272 ▪ Selman Keleş
3- Hacamat yapan ve yaptıran kimselerin orucu bozulur.
4- Hedy kurbanının kılları.
5- Elbise, terlik vs. bulamayan ihramlı hacının fidye ödemesi.
6- İki dirhem karşılığında faiz olacak durumlar.
7- Meclis muhayyerliği.
8- Yabancı bir kadınla yalnız kalan adam ile kadının biz evliyiz demeleri.
9- Nikahtan önce boşanma.
10- Akikanın meşru olması.
11- Ganimetlerden paya düşen.
12- Kesici delici olmayan aletle öldürme. (Amden öldürme olur mu
olmaz mı)
13- Âkile hakkında.
14- Çeyrek dinar karşılığında el kesilir.
15- Şahit ve yeminle hüküm.
16- Şahidin boşanmasına şahitlik ettiği bir kadınla evlenmesi.
Kevserî, Ebû Hanîfe’ye yöneltilen eleştirilerin yarısına yakınının ihtilaflı meseleler olduğunu, bu konularda muarazalı farklı hadislerin bulunduğunu söyler. Fukahâ ise her iki tarafın tercih ettiği hadisleri farklı
farklı delil olarak kabul etmiştir. Bu meseleler zaten tarih boyu fıkhî
mezhepler arasında farklı görüşlerle konu olmuştur. Rivayetleri kabul
etme noktasında usulle alakalı ulema arasında ihtilaflar olmuş, ihtilaflı
bu rivayetleri tercih etmede farklı öncüller ortaya çıkmıştır.57
Hadis alanında mühim çalışmaları olan bu iki âlim arasındaki ihtilaflar hususunda Muhammed Avvâme’nin belirttiğine göre Muallimî, kendisinin Şafiî oluşunu kullanmak isteyen Kevserî karşıtları tarafından bu
reddiyeyi yazmaya zorlanmıştır. Halep’teyken Hintli âlim Habiburrahman el-A‘zami’nin kendisine Muallimî hakkında “O bir Şâfiî’dir” dediğini, bu ifadenin de Muallimî’nin hangi saiklerin etkisinde kalarak “et57 Kevserî, en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t-teḥaddüs̱ʿan Rudûdi İbn Ebî Şeybe ʿalâ Ebî
Ḥanîfe, 5.
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 273
Tenkîl”i yazdığını beyan ettiğini söyler.58 Özafşar da kitabında Muallimî’nin reddiyesinde mezheb sâiklerinin ağır bastığını ifade etmektedir.59
Basılmadan önce reddiyesine bazı ilaveler yapıldığı daha önce belirtildiği gibi Muhammed Avvame de Harem’in kütüphanesinde reddiyeyi
gördüğünü, Muallimî’nin kendi el yazısıyla olan kitabın küçük bir defter
kadar olup esere sonradan çok şeyin eklendiğini söyler. İçeriğinde de
itikadî konuların olmadığını sadece fıkhı konular için yapılmış reddiyeden ibaret olduğunu da iddiaları arasına ekler.
Muhammed Avvâme’ye göre Muallimî’nin ön sözünde Kevserî hakkında kullandığı “Büyük alim üstat Muhammet Zahid el Kevserî –Allah
uzun ömürler versin- … Allah kendisinden razı olsun, Allah onu ilme
hizmette ve ilmi yaymaya muvaffak eylesin.” ifadeleri kendisi hakkında
yazdıklarından dolayı özür dilemek isteği anlamına gelmektedir.60
Kevserî’nin fıkhî konularda söz söylemek için sahip olması gereken
rivayet bilgisi, ahkâm hadislerine vukûfiyeti, mezheplerin hangi hadislerle amel ettikleri hangileriyle amel etmediklerinin bilgisi hayli fazladır.61
Reddiyeye konu olan fıkhî meselelere baktığımızda, bu meselelerin
hicrî ikinci asırdan beri mezhepler arasında tartışılan meseleler olduğunu görmekteyiz. Ref‘u’l-yedeyn meselesi (namazlarda ellerin kaldırılması) uzunca tartışmalara neden olmuş hatta üzerine müstakil risaleler yazılmıştır.62
Hedy kurbanı, meclis muhayyerliği, nikahtan önce boşanma gibi diğer reddiyeye konu olan meseleler de Hanefî mezhebi ile özelde Şâfî
mezhebi genelde diğer mezhepler arasında farklı hükümlere medâr ol58 Avvâme, Menhecü’l-İmam-i Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl, 1/75.
59 Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri Tesirleri, 83.
60 Avvâme, Menhecü’l-İmam-i Muhammed Zahid el-Kevserî fî Nakdi’r-Ricâl, 1/75-80.
61 Özafşar, Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri Tesirleri, 83-86.
62 Bu konuda İmam Buhârî’de bir risale kaleme almıştır. Bk. Muhammed b. İsmaîl
el-Buhârî, Ref’u’l-yedeyn fi’s-salâh (Beyrut: Dâru İbn Hazm, 2008).
274 ▪ Selman Keleş
muş ihtilaflı konulardır. Muallimî’nin hadis merkezli bir bakış açısına
sahip olması, temelde ehl-i hadis çizgisini benimsemesi bakış açısını da
o yönde etkilemiştir.
Her iki alimin de farklı fıkhî mezheplerin düşünce yapısına sahip olması, savunucu yaklaşımları olsa da bunların mezhebi taassup ile ne derece ilişkili olduğu hakkında şüphelidir.
İncelemiş olduğumuz fıkhî meselelerin ihtilaflarının altında yatan
temel neden kanaatimizce ehl-i hadis ehl-i rey ayrımında hadislerden
hüküm çıkarılırken farklı usûllerin uygulanmasıdır. Bilindiği üzere Hanefîler usûl noktasında da diğer mezheplerden ayrılmaktadır. Kendine
özgü usûl sahibi olan mezhep âlimleri benimsedikleri metotlara göre
hüküm çıkarmış ve hadislerle amel etmiş yahut etmemişlerdir. Bundan
dolayıdır ki sahip oldukları düşünce tarzı, aldıkları eğitim etkilemiştir.
Ancak bütün bunları mezhep taassubu ile ilişkilendirmenin pek mümkün olmayacağı kanaati ağır basmaktadır.
Sonuç
Osmanlı’nın son döneminde yenilikçi akımların etkili olduğu bir dönemde iki farklı mezhep çizgisinde yaşamış olan iki önemli hadis alimi
ilmi endişelerle olduğunu düşündüğümüz bazı noktalarda karşı karşıya
gelmişlerdir.
Kevserî, son zamanlarda Ebû Hanîfe ve ashâbına karşı yürütülen kara propagandaya karşı Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb’i yazmış ve buradaki menfî rivayetlere râvi-rivayet açısından cevap vermeye çalışmıştır. Buna karşı ilk
yazılan ve en çok tutulan reddiye Abdurrahmân el-Muallimî’nin kaleme
eldığı et-Tenkîl kitabı olmuştur. Burada Kevserî’ye ait hatalı bulduğu bazı
görüşleri ele almıştır.
Bu eser sadece reddiye olarak kalmamış aynı zaman ricâl ilmiyle ilgili
pek çok meseleye de değindiği bir kitap olmuştur. Cerh ve ta‘dil alanında uzman olan Muallimî, râvî hakkında Kevserî’nin görüşünü aktarmış,
daha sonra ricâl ve tabakât kitaplarından faydalanarak doğru olduğunu
düşündüğü görüşü açıklamaya çalışmıştır.
Kevserî ile Muallimî Arasındaki İhtilafın Mezhepsel Arka Planı▪ 275
İlk iki bölümde cerh ve ta‘dil kitaplarından faydalanarak râvilerin hal
tercemeleri incelenmiştir. Bu incelemeler hadis ilminden faydalanılarak
genel bilgiler ve farklı bakış açısıyla yapılmış değerlendirmeler olduğu
görülmektedir.
Üçüncü bölümde ele aldığı 17 fıkhî mesele ve ihtilaflarının altında yatan temel nedenin ehl-i hadis ehl-i rey ayrımında hadislerden hüküm çıkarılırken farklı usûllerin uygulanması olduğu düşünülmektedir. Her iki
âlimin de sahip oldukları düşünce tarzı, aldıkları eğitim meselelere yaklaşımlarını etkilemiştir. Ancak bütün bunları mezhep taassubu ile ilişkilendirmenin pek mümkün olmayacağı kanaati ağır basmaktadır.
Kaynakça
Avvâme, Muhammed. Menhecü’l-İmam Muhammed Zahid el-Kevserî fî
Nakdi’r-Ricâl. Lübnan/Beyrut: Daru’l-Minhac, 2024.
Buhârî, Muhammed b. İsmaîl. Refu’l-yedeyn fi’s-salâh. Beyrut: Dâr İbn
Hazm, 1. Basım, 2008.
Demir, İbrahim Halil. Muallimî’nin Kevserî’ye Eleştirilerinin Tahlili
(Te’nîbu’l-Hatîb Adlı Eseri Bağlamında). Selçuk Üniversitesi, Yüksek Lisans
Tezi, 2024.
Esedî, Ahmed b. Ğanım. el-İmam Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî
Hayâtuhû ve Âsâruhû. Mısır: Mektebetü’r-Rıdvân, 2006.
Hayri, Ahmet. el-İmam el-Kevserî (Makalâtü’l-Kevseri’nin mukaddimesi).
Kahire: el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türas, 1994.
Kevserî, Muhammed Zahid. en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe fi’t-teḥaddüs̱ʿan Rudûdi
İbn Ebî Şeybe ʿalâ Ebî Ḥanîfe. thk. Hamza el-Bekrî. Ürdün: Dâru’l-feth, 3.
Basım, 2021.
Kevserî, Muhammed Zahid. İrğâmu’l-merîd fî şerhi nazmi’l-atîd. Kahire:
El-Mektebetü’l Ezheriyye, ts.
Kevserî, Muhammed Zahid. Makâlâtu’l-Kevserî. Kahire: elMektebetu’t-Tevkifiye, ts.
Kevserî, Muhammed Zahid. Te’nîbu’l-Hatîb. çev. Süleyman Tekin. İstanbul: Tahkik Yayınları, 2020.
Kevserî, Muhammed Zahid. Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb. Darü’l-Kitabi’l-Arabi, ts.
276 ▪ Selman Keleş
Kılıçer, M. Esat. “Ehl-i Re’y”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
10/520-524. İstanbul: TDV Yayınları, 1994.
Muallimî, Abdurrahman b. Yahya. et-Tenkîl bimâ fî Teʾnîbi’l-Kevs̱erî mine’lebâṭîl. thk. Ali b. Muhammed el-İmrân - Muhammed Ecmel el-İslâhî.
2 Cilt. Mekke: Dâru Âlemi’l-Fevâid, 1. Baskı., 2013.
Özafşar, Mehmet Emin. Muhammed Zâhid El-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri Tesirleri. İstanbul: Seha, ts.
Özafşar, Mehmet Emin. Muhammed Zâhid el-Kevserî Hayatı Eserleri Fikirleri ve Hadisçiliği. Ankara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 1989.
Özel, Ahmet. “Muallimî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
EK-2/280-282. Ankara: TDV Yayınları, 2019.
Semârî, Mansûr b. Abdulaziz. eş-Şeyh Abdurrahman el-Muallimî ve
cühûduhû fi’s-sünneti ve ricâlihâ. 1 Cilt. Suudi Arabistan: Dâru İbn Affân,
1. Basım, 1998.
Tombul, Sema. Hanefîlerde Hadis-Kıyas İlişkisi. Bursa: Uludağ Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2011.
Uyar, Ahmet. “Hadisleri/Sünneti Anlamada Farklı Yaklaşımlar (Ehl-i
hadîs ve Ehl-i re’y Ekolleri)”. Bilimname 2/5 (Şubat 2004).
Verim, Osman. Muhammed Zâhı̇d el-Kevserî’nı̇n Hayatı, Eserlerı̇ ve Kelamî Görüşlerı̇. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2006.
Yavuz, Yusuf Şevki. “Zâhid Kevserî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 44/77-80. İstanbul: TDV Yayınları, 2013.
.
XXXXXXXXXXXXXXXXXX
.MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE
MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Dr. Hakan YILDIZHAN
Editörler
Prof. Dr. Veysi ÜNVERDİ
Doç Dr. Mehmet Emin GÜNEL
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE
MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ
Dr. Hakan YILDIZHAN
Editörler
Prof. Dr. Veysi ÜNVERDİ
Doç Dr. Mehmet Emin GÜNEL
DOI: https://dx.doi.org/10.5281/zenodo.17642473
Copyright © 2025 by iksad publishing house
All rights reserved. No part of this publication may be reproduced, distributed or
transmitted in any form or by
any means, including photocopying, recording or other electronic or mechanical
methods, without the prior written permission of the publisher, except in the case of
brief quotations embodied in critical reviews and certain other noncommercial uses
permitted by copyright law. Institution of Economic Development and Social
Researches Publications®
(The Licence Number of Publicator: 2014/31220)
TÜRKİYE TR: +90 342 606 06 75
USA: +1 631 685 0 853
E mail: iksadyayinevi@gmail.com
www.iksadyayinevi.com
It is responsibility of the author to abide by the publishing ethics rules.
Iksad Publications – 2025©
ISBN: 978-625-378-390-7
Cover Design: İbrahim KAYA
November / 2025
Ankara / Türkiye
Size: 16x24cm
i | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ
ÖNSÖZ
Hz. Peygamber’in vefatının ardından İslam toplumunda ortaya çıkan
fikrî ayrışmalar, yeni meselelerin gündeme gelmesine ve bu meselelerin
sistemli bir biçimde ele alınması ihtiyacının doğmasına sebep olmuştur.
Peygamber döneminde yaşanmayan pek çok itikadî ve amelî problem, sonraki
nesiller için çözülmesi gereken temel konular hâline gelmiş; zamanla bu
meselelerin tasnif edilmesi zorunlu hâle gelmiştir. Başlangıçta iç içe yürüyen
Kelam, Fıkıh ve Hadis gibi İslam ilim dalları, zaman içinde kendi yöntem ve
kavramlarıyla müstakil disiplinlere dönüşmüştür. Bu süreçte İslam’ın temelini
teşkil eden akaid alanı “Kelam İlmi” olarak adlandırılarak teolojik meselelerin
aklî yöntemlerle temellendirildiği ve savunulduğu bir ilim hüviyeti
kazanmıştır.
Tarih boyunca kelam alanında pek çok mütekellim yetişmiş; bu
isimler hem kendi dönemlerinin fikrî ihtiyaçlarına cevap vermiş hem de İslam
düşüncesinin gelişimine yön vermiştir. Bu değerli kelamcılar arasında
Sadru’l-İslam Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyin b.
Abdülkerim el-Pezdevî (ö. 493/1100) özel bir konuma sahiptir. İmam
Pezdevî, Mâtürîdî kelam ekolünün sistemleşmesi, savunulması ve yeni
nesillere aktarılması noktasında büyük katkılar sunmuş, İmam Mâtürîdî’den
sonraki dönemde Mâtürîdîliğin yeniden görünürlük kazanmasında belirleyici
bir rol üstlenmiştir. Buna rağmen, İmam Pezdevî’nin ilmî şahsiyeti ve
Mâtürîdî kelamındaki yeri üzerine yapılan araştırmalar yok denecek kadar
azdır. Günümüz ilim dünyasında böylesine önemli bir mütekellimin yeterince
tanınmaması dikkat çekici bir eksikliktir.
Ehl-i Sünnet’in iki büyük itikadî mezhebinden biri olan Mâtürîdîliğin
kurucusu İmam Mâtürîdî (ö. 333/944) sonrası dönemde Ehl-i Sünnet akidesini
derli toplu bir biçimde ele alan en önemli isimlerden biri Sadru’l-İslam elPezdevî’dir. Ne var ki, onun hayatını, ilmî kişiliğini ve kelam ilmine
katkılarını kapsamlı şekilde inceleyen müstakil bir çalışmanın bulunmaması
hem Mâtürîdîlik araştırmaları hem de genel kelam tarihi açısından büyük bir
boşluk teşkil etmektedir.
Bu çalışma, söz konusu boşluğu doldurmayı hedeflemektedir.
Amacımız, İmam Pezdevî’nin özelde Mâtürîdîlik, genel olarak ise Ehl-i
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | ii
Sünnet kelam ilmine yaptığı katkıları tespit etmek, sistematik bir biçimde
değerlendirmek ve ilmî literatüre kazandırmaktır. Elinizdeki eser, hem İmam
Pezdevî’nin ilmî kişiliğini görünür kılmayı hem de Mâtürîdî düşünce
geleneğinin tarihsel gelişimini daha iyi anlamaya katkıda bulunmayı
amaçlamaktadır.
Çalışma boyunca her konuda desteğini esirgemeyen kıymetli hocam
Dr. Öğr. Üyesi. Lütfü CENGİZ’e teşekkürü bir borç bilirim. Eserin
editörlüğünü üstlenerek değerli katkılarıyla metnin olgunlaşmasını sağlayan
saygıdeğer hocalarım Prof. Dr. Veysi ÜNVERDİ ve Doç. Dr. Mehmet Emin
GÜNEL’e şükranlarımı arz ederim.
Bu çalışmanın, İslam kelam tarihi açısından mühim bir düşünürün
yeniden hatırlanmasına vesile olması ve Mâtürîdîlik araştırmalarına yeni bir
zemin teşkil etmesi temennisiyle…
Gayret bizden, muvaffakiyet Allah' tandır.
Hakan YILDIZHAN
Konya-2025
Bu çalışma yazarın, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kelam Bilim
Dalı’nda 2019 yılında tamamlanan “Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî'nin Mâtürîdî Kelam
Sistemine Katkıları” adlı yüksek lisans tezinden üretilmiştir.
iii | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
1. Araştırmanın Amaç, Yöntem ve Metodu ..................................................... 8
2. Ebü'l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî'nin Hayatı ve Eserleri........................... 9
2.1. Pezdevî'nin Hayatı................................................................................. 9
2.2. Pezdevî'nin Yaşadığı Çevre ................................................................. 13
2.3. Pezdevî'nin Eserleri ............................................................................. 16
BİRİNCİ BÖLÜM
PEZDEVİ'NİN KELAMİ GÖRÜŞLERİ
1.1. İlahiyyat............................................................................................... 18
1.1.1. Bilgi Anlayışı................................................................................ 18
1.1.2. Allah Anlayışı............................................................................... 20
1.1.3. İman Anlayışı ............................................................................... 25
1.1.4. İnsan Fiilleri.................................................................................. 30
1.2. Nübüvvet/Peygamberlik ...................................................................... 32
1.2.1. Nübüvvetin Gerekliliği ve İspatı .................................................. 33
1.2.2. Peygamberin Nitelikleri................................................................ 35
1.3. Sem'iyyat ............................................................................................. 37
1.3.1. Diriliş/Ba's.................................................................................... 37
1.3.2. Sırat............................................................................................... 40
1.3.3. Şefaat ............................................................................................ 41
1.3.4. Cennet- Cehennem ....................................................................... 43
1.4.5. Kabir Hayatı ................................................................................. 44
1.4. Hilafet/ İmamet Meselesi..................................................................... 46
İKİNCİ BÖLÜM
PEZDEVİ VE MATURİDİLİK
2.1. Pezdevî'den Önce Mâtürîdîlik ............................................................. 56
2.2. Pezdevî'nin Yaşadığı Çağda Kelam İlmindeki Gelişmeler.................. 59
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | iv
2.3. Pezdevî'nin Metodu ............................................................................. 61
2.4. Pezdevî'nin Mezhebine Katkıları......................................................... 63
a) Ebü'l-Hasen el-Eş'ari'nin ihtilafları;.................................................... 66
b) İbn Küllâb'ın ihtilafları;...................................................................... 67
SONUÇ.......................................................................................................... 69
BİBLİYOGRAFYA...................................................................................... 72
v | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ
KISALTMALAR
A. g. e. : Adı geçen eser.
A. g. m. : Adın geçen makale.
A. s. : Aleyhi selam.
AÜİF : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.
B. : Bin, İbn.
Bkz. : Bakınız.
C. : Cilt.
C. c. : Celle celaluhu.
C.Ü : Cumhuriyet Üniversitesi.
Çev. : Çeviren.
DİA : Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
DİB : Diyanet İşleri Başkanlığı.
Haz. : Hazırlayan.
Hz. : Hazreti.
Krş. : Karşılaştırınız.
Nr. : Numara
Nşr. : Neşreden
Ra. : Radiyallahu anh.
Thk. : Tahkik eden.
Trs. : Tarihsiz.
Ö. : Ölümü, ölüm tarihi.
S. : Sayfa.
S. a. v. : Sallallahu aleyhi ve sellem.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | vi
7 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ
GİRİŞ
Hz. Peygamberin vefatından sonra Müslümanlar derin fikri ayrılıklara
düşmüşlerdir. Peygamber döneminde ortaya çıkmayan birçok meselenin bu
dönemde ortaya çıktığı görülmektedir. Zaman ilerledikçe bu problemlerin
tasnif edilerek ele alınması gündeme gelmiştir. Bundan dolayı Kelam, Fıkıh,
Hadis gibi ilim dalları iç içe iken zamanla birbirinden ayrılmışlardır. Bu
itibarla İslam'ın temelini oluşturan akaid/itikad alanı ''Kelam İlmi'' olarak
adlandırılmaya başlandı ve İslam inancı bu ilimle savunulur hale geldi. Her
ilimde olduğu gibi kelam ilmi alanında da birçok kelamcı yetişmiştir. Bu
kelam alimleri silsilesi içerisinde Sadru’l-İslâm Ebü’l-Yüsr Muhammed b.
Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerim el-Pezdevî (ö.493/1100) de
bulunmaktadır. Sadru'l-İslam el-Pezdevî, Mâtürîdî Kelam Ekolü'nün
sistemleşmesine büyük katkıları bulunan bir kelamcıdır. Ancak Mâtürîdî
Kelam ekolüne büyük katkıları olan bu zat, maalesef gerekli değeri görmemiş
ve hakkında yok denecek kadar az sayıda eser ortaya konmuştur. İmam
Muhammed el-Pezdevî'nin günümüz araştırmacılarınca dikkatlerden kaçması
veya göz ardı edilmiş olması bizi şaşırtan bir durumdur. Zira Muhammed elPezdevî, Mâtürîdî Kelam Okulu içerisinde İmam Mâtürîdî'den sonra ikinci
adam mesabesinde bir mütekellimdir. Bu itibarla biz de bu kelam aliminin
gerek ilim dünyasına tanıtılması gerekse de fikri müktesebatının konunun
araştırmacılarının istifadesine sunulması gayreti içerisine girdik.
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ve Mâtürîdîliğin
gelişimi açısından önemli bir şahsiyettir. Yaşadığı dönemde üstlendiği kadılık
görevi nedeniyle birçok fikir akımıyla karşılaşan Pezdevî, toplumun zihnini
çok iyi okumasını bilmiş, bunu da yazdığı eserlerde ortaya koymuştur. Bu
özelliği kelam alanında yazdığı Usûlü’d-Din adlı eserinde açıkça ortaya
çıkmaktadır.1
Ehl-i Sünnet'in iki büyük mezhebinden biri olan Mâtürîdîliğin kurucusu
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'den sonra derli toplu şekilde Ehl-i Sünnet akidesini
ortaya koyan Sadru'l-İslam el-Pezdevî'nin kendisi ve Mâtürîdî kelamındaki
konumu hakkında tespit edebildiğimiz kadarıyla elimizde eser
1 Ebü’l-Yüsr Muhammed Pezdevî, Usûlü’d-dîn, nşr. Hans Peter Linss (Kahire: el-Mektebetü’lEzheriyye li’t-Türâs, 1383/1963), 154, 193.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 8
bulunmamaktadır. Bizim bu çalışmayı yapmaktaki amacımız, İmam
Pezdevî'nin kendinden sonra gelen özelde Mâtürîdîlik genelde ise Ehl-i
Sünnet kelam geleneğine yaptığı katkıların irdelenmesidir.
1. Araştırmanın Amaç, Yöntem ve Metodu
Kelam konusu itibariyle, akaid dediğimiz iman esasları üzerine
yoğunlaşan bir ilimdir. Kelam geleneğine baktığımızda kelamcılar bu ilmi;
dini inancın doğruluğunu ifade eden deliller getirmek, muhaliflerin delillerini
çürütmek ve karşı gelenlerin şüphelerini izale etmek şeklinde yaparken,
aslında kelami cedel metodundan da bahsetmektedirler. Kelam ilmi
icabi/olumlu ve selbi/olumsuz iki yöntemi kullanmaktadır. Bunların ilkinde
dini akideyi kesin delillerle kanıtlama cihetine gidilirken, ikinci yöntemde ise
muhaliflerin delillerini çürütme ve şüpheleri ortadan kaldırma metodu
benimsenmektedir.2 Çalışmamızda da genel olarak bu metot izlenmiş,
Pezdevî'nin konulara yaklaşımında kullandığı akli ve nakli deliller dengeli bir
şeklide harmanlanmıştır.
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi ve Pezdevî'nin unutulmaya yüz
tutma/göz ardı edilme sebeplerinin ortaya konulabilmesi için yaşadığı çevre,
yaşadığı dönemde kelam ilmindeki gelişmeler ve Mâtürîdîliğin arka planı olan
Hanefilik üzerinde durulmuştur. Ayrıca okuyucunun mukayese yapabilmesine
ve konunun daha iyi kavranmasına katkı sağlamak amacıyla, Pezdevî’nin
Mâtürîdîliğe olan katkılarından önce Mâtürîdîliğin Pezdevî’den önceki
durumu da ele alınmıştır.
Bu çalışma, bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde
araştırmanın konusu, amacı, yöntemi, İmam Muhammed el-Pezdevî’nin
hayatı, eserleri ve yaşadığı ilmî çevre ele alınmıştır. Çalışmanın ilk
bölümünde Pezdevî’nin ilâhiyyât, sem‘iyyât ve nübüvvet alanlarındaki kelâmî
görüşleri, kendi eserleri başta olmak üzere gerekli görüldüğünde diğer
kaynaklarla karşılaştırmalı biçimde incelenmiştir. İkinci ve son bölümde ise,
Mâtürîdî kelâm ekolünün Pezdevî’den önceki durumu değerlendirildikten
sonra, eserin ana konusunu teşkil eden Pezdevî’nin Mâtürîdîliğin teşekkülüne
yaptığı katkılar ve kendisinden sonraki Hanefî-Mâtürîdî kelâmcılar üzerindeki
2 Hasan Hanefî, “Kelâm İlminin Yöntemi”, çev. Nadim Macit, Dini Araştırmalar 3/8 (EylülAralık 2000), 149.
9 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ
etkileri ele alınmıştır. Çalışma kapsamında Muhammed el-Pezdevî’nin
eserleri titizlikle taranarak fişlenmiş; konuyla ilgili akademik literatür ile onun
yaşadığı döneme dair telif eserler incelenmiş; ayrıca Kur’an ayetleri ve çeşitli
kelâmî kaynaklardan yararlanılarak açıklamalar ve mukayeseler yapılmıştır.
2. Ebü'l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî'nin Hayatı ve Eserleri
2.1. Pezdevî'nin Hayatı
Maveraünnehir bölgesi, tarih boyunca birçok ilim ve fikir adamının
yetişmesine kaynaklık etmiştir. Bu bölgede pek çok alim yetişmesine rağmen,
bölgede yetişen kelamcılar hakkında araştırma yapılmak istendiğinde kaynak
bulunamaması problemi ortaya çıkmaktadır. Bunun en büyük sebebi, bu
bilginlerin yaşadığı bölge olan Maveraünnehir, eski adıyla Hayatıla'da
biyografiye gereken önemin verilmemiş olmasıdır. Bu itibarla biz de Ebü’lYüsr el-Pezdevî'yi araştırırken aynı problemle karşılaştık. Tabakat
kitaplarında birçok ilim adamıyla alakalı geniş malumat bulunmasına rağmen,
İmam Muhammed el-Pezdevî hakkındaki bilgiler birkaç satırdan ibaret
kalmaktadır. Biz de bu bilgi kırıntılarını bir süzgeçten geçirip peyder pey
aktarmaya gayret göstereceğiz.
Kaynaklarda ''Sadru'l-İslam Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed b.
el- Hüseyin b. Abdilkerim el-Pezdevî'' olarak geçen İmam Pezdevî, 421(1030)
yılında bugün Özbekistan sınırları içerisinde bulunan, Nesef'e 3
altı fersah4
uzaklıkta bir kale şehir5
olan, Bezde/Pezde'de dünyaya gelmiştir.6 Doğduğu
yere nispetle kendisine ''el-Pezdevî'' künyesi verilmiştir. Doğduğu bölgeye
bakıldığında, İmam Pezdevî'nin Türk asıllı olduğunu söylemek mümkündür.
Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki Pezdevî denilince akla ilk olarak, Ebü’lÜsr Fahru’l-İslâm Ali b. Muhammed b. el-Hüseyin b. Abdilkerim el-Pezdevî
400-482(1010-1089) gelmektedir. Bu zat İmam Pezdevî' nin ağabeyi ve
hocasıdır. Daha çok fıkıh alanında temayüz eden Fahru’l-İslâm Ali b.
3 Nesef: Semerkand' da Ceyhun arasında bulunan bir şehir. [Şihâbüddîn Ebû Abdillâh Yâkût b.
Abdillâh el-Hamevî, el-Mu‘cemü’l-büldân (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1977), 5/285.]
4 6 fersah: 30km.
5
el-Hamevi, el-Mu'cemu'l-Büldan, I/ 409.
6 Ebü’l-Fidâ Zeynüddîn Kâsım İbn Kutluboğa, Tâcü’t-terâcim fî tabakâti’l-Hanefiyye (Beyrut:
Dâru’l-Kalem, 1992), 275.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 10
Muhammed el-Pezdevî, ''Usûl-i Pezdevî'' adıyla meşhur olan fıkıh usulü
kitabının müellifidir.7
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, ilk tedrisatını babasından almış, babası ona
dedesi Abdülkerim b. Mûsâ b. İsa el-Pezdevî (ö.390/1000)'nin İmam
Mâtürîdî'den aldığı ilmi nakletmiştir.8 Ardından bulunduğu muhitte birçok
Hanefi-Mâtürîdî alimden ilim tahsilinde bulunmuştur.
Kaynaklarda İmam Pezdevî'nin çocukluk ve gençlik yıllarıyla alakalı
bilgilere rastlayamamaktayız. Ancak dedesi Ebû Muhammed Abdülkerim b.
Mûsâ el-Pezdevî (ö.390/1000)'nin İmam Mâtürîdî'ye talebelik etmiş olması,
ilk tedrisatını babasının yanında yapmış olması ve abisi Ali b. Muhammed elPezdevî'nin özellikle fıkıh alanında temayüz eden bir alim olması dolayısıyla,
çocukluk ve gençlik yıllarını ilim ve irfan açısından velud bir çevrede
geçirdiğini söylemek mümkündür. Ayrıca bir süre hadis ve fıkıh eğitimi
aldığını da yine kaynaklardan öğrenmekteyiz.9
Pezdevî zaman zaman ders okuduğu hocalarından bahsetmektedir.
İsmen zikrettiği hocalarından bazıları; Ebû Yakub Yusuf b. Muhammed enNisaburi, Şeyh İmam Ebü’l-Hattab'dır. Bazen de hocalarından bahsetmekte,
ancak isim zikretmemektedir.10 Bazen okuduğu kitaplardan ve müelliflerin
isimlerini de veren Ebü’l-Yüsr, Hanefi-Mâtürîdî alimlerin eserlerini
okumasının yanında, Eş'ariyye'nin kurucusu İmam Ebü’l-Hasen el-Eş'ari
(ö.324/936)'nin eserlerinden bazılarını da okumuştur. O, bunun yanında kendi
ekolü dışında kalan filozof ve kelamcıların da eserlerinden okuma fırsatı
bulmuştur. Bunlara örnek olarak Ebû Ali el-Cübbai (ö.303/916), Ebü’l-Kasım
Abdullah b. Ahmed el-Ka'bi (ö.319/931), Ebû İshak İbrahim b. Seyyar enNazzam (ö.231/845), Kadı Abdülcebbar (ö.415/1025), Muhammed b. Heysam
(ö.432/1040 [?]), el-İsfirazi (ö.515/1121'den önce) ve İshak el-Kindi
7 Ferhat Koca- Murteza Bedir, “Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2007), 34/264- 266.
8 Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî, Usûlü’d-dîn, çev. Şerafettin Gölcük (İstanbul: Kayıhan
Yayınları, 2015), 13; Metin Yurdagür, Ünlü Türk Kelamcıları (İstanbul: İFAV Yayınları,
2017), 72.
9 Ebû Abdillâh Şemseddîn Muhammed b. Ahmed b. Osmân ez-Zehebî, A‘lâmü’n-nübelâ
(Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1996), 19/49; Ebû Muhammed Muhyiddîn Abdülkâdir b.
Muhammed el-Kuraşî, el-Cevâhirü’l-mudiyye (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1993), 4/98-
99.
10 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 13; Şerafettin Gölcük, “Türkistanlı Bir Kelamcı”, Selçuk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1/1 (1985), 1.
11 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
(ö.252/866 [?])'yi sayabiliriz.11 Ayrıca o kelam alanı dışında, Muhammed b.
Hasan eş-Şeybani (ö.189/805)'nin ''es-Siyeru'l-Kebir'', Muhammed b.
Muhammed Ahmed el-Mervezi (ö.275/888)'nin ''el-Münteka'' ve Kerhi
(ö.340/952)' nin ''el-Muhtasar fi'l-fıkh'' adlı eserlerini incelemiştir.
Ayrıca ifade etmek gerekir ki, Pezdevî'ye ilim ehlinin ''Ebü’l-Yüsr''
(Kolaylığın Babası) demesinin nedeni, eserlerinin kolay anlaşılır bir dile sahip
olmasıdır. Buna mukabil abisi Ali b. Muhammed'e, ''Ebü’l-Üsr'' (Zorluğun
Babası) denmesinin nedeni ise eserlerinin zor anlaşılır olmasından ileri
gelmektedir.12
İmam Pezdevî, Kur'an'ı Kerim'i incelerken; İmam Mâtürîdî
(ö.333/944)'nin ''Te'vilatü'l-Kur'an''ı, İshak b. İbrahim Rahuya el-Hanzali
(ö.237/851)'nin ''Kitabü't-Tefsir''i, Abd b. Humeyd el-Keysi (ö.249/863)' nin
''Tefsiru'l-Kur'an''ı ve Dahhak el-Hilali (ö.105/723)'nin -adını zikretmediğitefsirlerine itimat etmiştir.13 Ayrıca o, hadis konusunda ise Müslim'in ''elCami'u's-Sahih''ine ve Ebû Davud'un ''Sünen-i Ebû Davud'' una itimat
etmiştir.14
Ebü’l-Yüsr'ün hayatı Semerkand ile Buhara arasında geçmiştir.
Semerkand'da bir süre kadı olarak görev yapmıştır. Semerkad'da kadılık
yapmadan önce nerede ikamet ettiği bilinmemektedir. Ancak Pezdevî, bir ara
Endican15 şehrinde bulunduğunu ve orada bir filozofla ahiret ahvali hakkında
tartıştığını aktarmaktadır.16 Yaşadığı dönem göz önüne alındığında,
Semerkand ve Buhara şehirlerinin ilim ve kültür bakımından ileri seviyede
olması onun Maveraünnehir bölgesi dışına çıkmadığını göstermektedir.
11 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 21; Selim Özarslan, Pezdevî’nin Kelâmî Görüşleri (Ankara: DİB
Yayınları, 2010), 9-10; Gölcük, “Türkistanlı Bir Kelamcı”, 1-2.
12 İsâmüddîn Ahmed Efendi Taşköprîzâde, Miftâhu’s-sa‘âde ve misbâhu’s-siyâde, nşr.
Abdülvehhâb Ebü’n-Nûr - Kâmil Kâmil Bekrî (Kahire, 1968), 2/185; Muhammed Aruçi,
“Pezdevî, Ebü’l-Yüsr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV Yayınları,
2007), 34/266.
13 Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî, Usûlü’d-dîn, thk. Hans Peter Linss (Kahire: elMektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 2003), Mukaddime, 10.; Gölcük, Şerafettin, “Türkistanlı Bir
Kelamcı”, 2.
14 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 10.
15 Endican: Özbekistan'nın Fergana vadisinin güneydoğusunda bulunan bir şehir. [Enver
Konukçu, “Endican”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları,
1985), 11/190.]
16 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 248.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 12
İmam Pezdevî' nin ilmi mirası kitaplarının yanında, yetiştirdiği
talebeler ile de devam etmiştir. Pezdevî'nin öğrencileri arasında ''Te'vilatü'lKur'an'' şarihi ünlü fakih Alaüddin Muhammed b. Ahmed es-Semerkandi
(ö.539/1144)17, Necmüddin Ebû Hafs Ömer en-Nesefî (ö.537/1142),
Muhammed b. Tahir es-Semerkandi, Abdullah b. Muhammed el-Hulemi,
kendi oğlu Ebü’l-Meali Ahmed, ağabeyi Fahru'l-İslam Ali el-Pezdevî'nin oğlu
Ebû Sabit el-Hasen ve ''el-Muhtasar'' şarihi Abdulkerim b. Muhammed esSanai/Sebai bulunmaktadır.18 Zehebi, Pezdevî'nin derslerine Osman b. Ali elBikendi, Ahmed b. Nasr el-Buhari, Muhammed b. Ebû Bekir es-Sinci ve Ebû
Reca Muhammed b. Muhammed’in de katıldığını söylemektedir.19
Pezdevî'nin meşhur olmasında, öğrencisi Necmüddin Ömer b.
Muhammed b. Ahmed en-Nesefî (ö.537/1142)'nin rolü büyüktür. O hocasını
şöyle methetmektedir; ''İmam Pezdevî, Maveraünnehir'deki yaşıtlarımızın
üstadı ve hocaların hocasıydı. Her bölgeden insanlar yanına gelirdi. Yeryüzü
onun, usul ve furu' alanındaki eserleriyle dolup taşmıştı ve Semerkant
bölgesinin Kadi'l-Kudat'ıydı.''20
Ebü’l-Yüsr 9 Receb 493/1100 yılında, günümüzde Özbekistan sınırları
içerisindeki Buhara şehrinde vefat etmiştir.21
Pezdevî'nin Mâtürîdî silsiledeki konumunu göstermesi bakımından,
ders aldığı hocaları ve kendisinden ders okuyan öğrencilerini göstermek için
şöyle bir tablo ortaya konulabilir;
17 Hacı Mehmet Günay, “Alaeddin Semerkandi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(İstanbul: TDV Yayınları, 2009), 36/470.
18 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akâidi, 16; Kuraşi, el-Cevâhirü’l-mudiyye, 4/98-99; Aruçi, ''Pezdevî,
Ebû' l- Yüsr'', 34/266; Ebü’l-Hasen Muhammed el-Leknevî, Kitâbü’l-Fevâ’idi’l-behiyye fî
terâcimi’l-Hanefiyye (Mısır: Dâru’l-Erkam, 1906), 188.
19 ez-Zehebi, a.g.e, 19/49.
20 el-Leknevi, Kitâbü’l-Fevâ’idi’l-behiyye, 125; İbn Kutluboğa, Tâcü’t-terâcim, 275; Zehebi,
A‘lâmü’n-nübelâ, 19/49.
21 Zehebi, A‘lâmü’n-nübelâ, 19/49.
13 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö.333/944)
Ebû Muhammed Abdülkerim b. Mûsâ b. İsa el-Pezdevî (ö.390/1000)
Yakub Yusuf b. Muhammed en- Nisaburi
Muhammed b. Hüseyin el-Pezdevî (Babası)
Şeyh İmam Ebü’l-Hattab
Ebü'l Yüsr Muhammed el-Pezdevî (ö.493/1100)
Necmüddin Ebû Hafs Ömer en-Nesefî (ö.537/1142)
Alaüddin Muhammed b. Ahmed es-Semerkandi (ö.539/1144)
Muhammed b. Tahir es-Semerkandi
Abdullah b. Muhammed el-Hulemi
Abdulkerim b. Muhammed es-Sanai/Sebai
Osman b. Ali el-Bikendi
Ahmed b. Nasr el-Buhari
Muhammed b. Ebû Bekir es-Sinci
Ebû Reca Muhammed b. Muhammed
2.2. Pezdevî'nin Yaşadığı Çevre
Ebü’l-Yüsr'ün bulunduğu İslam'dan önce “Hayatıla”, İslami dönemde
ise “Maveraünnehir” olarak isimlendirilen bölge, tarih boyunca kozmopolit
bir yer olmuştur. Gerek birçok devletin kurulması gerekse de birçok milletin
bir arada yaşaması bölgenin çok kültürlü bir yapıya dönüşmesini sağlamıştır.
İmam Pezdevî'nin hayata gözlerini açtığı bu topraklarda, Gazneliler (963-
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 14
1187), Karahanlılar (840-1212), Samaniler (819-1005)22 ve Büyük Selçuklu
Devleti (1037-1157) gibi tarihe yön veren birçok İslam Devleti kurulmuştur.23
Ancak İmam Pezdevî'nin yaşadığı dönemde bu bölgede daha çok Karahanlılar
hâkim konumdaydı. Bu kadar devletin kurulduğu bu ortamda Türk, İran ve
Arap unsurları birbirleriyle iç içe yaşamışlardır. Her ne kadar bölgede birçok
etnik unsur olsa da bölgenin asıl yerlileri Türklerdir. Ancak diğer bölgelerle
yapılan ticaretler ve İslami fetihler kanalıyla bölge çok çeşitli halk
topluluklarına ev sahipliği yapmıştır.
Maveraünnehir bölgesi İslam fatihleri tarafından erken dönemde
(Miladi VIII. asır başları) fethedilmesine rağmen, İslam dininin bölgede
yayılması pek hızlı olmamıştır. Bunda Emeviler'in Müslüman olan mevaliye
karşı uyguladığı politikanın etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Fakat
Karahanlılar'ın İslamiyet'i kabul etmeleri, İslam'ın bölge halkı tarafından
benimsenmesinde etkin rol oynamıştır. Bu devletle birlikte kitleler halinde
İslam'ı benimseyen Türkler, İslam Medeniyeti'ne katkılar sağlamaya
başlamışlardır.
Bölgenin Semerkant, Nesef, Tirmiz, Taşkent, Fergana ve Buhara gibi
ilim ve irfanla özdeşleşmiş birçok şehri vardır. Özellikle Semerkant şehrinin
ayrı bir önemi vardır. Zira bu şehir, birçok kültürün ve dini inancın bir arada
bulunduğu bir kent olmuştur. Bölgenin gelişmişliğini göstermesi bakımından,
Çin dışında en kaliteli ve ucuz kâğıt üretimi Talas Savaşı (751)'nın ardından,
batıda ilk kez Semerkand'da üretilmiştir. İslam dininin yayılmasından birkaç
asır sonra Semerkant ili kelam, fıkıh ve tefsir gibi ilimlerin merkezi haline
gelmiştir.24 Maveraünnehir bölgesi birçok alanda ilim adamlarının yetiştiği bir
alan olmuştur. İmam Pezdevî'nin de içerisinde yetiştiği bu bölge, ilk İslam
fetihlerinden itibaren değer görmüş ve Hanefiliğin yayıldığı bir alan olmuştur.
Zira o dönemde pek çok öğrenci Bağdat'a gidip ilim tahsil etmeye başlamıştır.
Ancak Bağdat'a ilim tahsiline giden talebeler pekçok hocanın tedrisatından
geçerken, Maveraünnehir bölgesinden Bağdat'a giden öğrenciler ise Ebû
Hanife (ö.150/767) dışında kimseden ilim tahsil etmeme gayreti içine
22 Aydın Usta, “Samaniler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV
Yayınları, 2009), 36/64-68.
23 Detaylı bilgi için bkz; Osman Çetin, Türk-İslam Devletleri Tarihi (İstanbul: Düşünce
Kitabevi, 2010), 11-52, 81-130.
24 Sönmez Kutlu, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik (Ankara: Otto Yayınları, 2017), 25.
15 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
düşmüşlerdir. Bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi, Maveraünnehir bölge
halkının Müslüman olduklarını ilan etmelerine rağmen, kendilerinden,
gayrimüslimlerden alınan cizye vergisinin talep edilmesidir.25 Bu sebeple
kendilerine ikinci sınıf Müslüman muamelesi yapılan bölge halkından olan bu
öğrenciler, Ebû Hanife'nin iman ve amel konularındaki görüşlerinden dolayı
tüm dersleri ondan aldılar. Ülkelerine döndükten sonra ise Ebû Hanife'nin
itikadi ve ameli görüşlerini yaymaya başladılar.26 Ebû Hanife'nin tedrisatından
geçen bu öğrenciler, mevalinin eşitlik mücadelesini desteklemeleri sebebiyle
bölge hızla Hanefiliği benimsedi. Bu öğrencilerin yetiştirdiği ilim
adamlarından birisi de İmam Pezdevî'nin dedesi Abdülkerim b. Mûsâ b. İsa
el-Pezdevî (ö.390/1000)'nin de ders aldığı İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî
(ö.333/944)'dir. İmam Mâtürîdî, o dönem Semerkand'da Ebû Hanife'nin
görüşlerinin yayılmasını sağlayan Daru'l-Cüzcaniyye'de eğitim görmüş ve
Hanefi geleneği devam ettirmiştir.27 Kendisinden sonra Hanefi-Mâtürîdî
geleneği devam ettiren öğrenciler bırakmıştır.
Bu ilim ve kültür havzası içerisinde doğan İmam Pezdevî, HanefiMâtürîdî gelenek içerisinde yetişmiş, önemli bir kelam ve fıkıh alimidir.
Pezdevî bu coğrafyada Buhara ve Endican bölgelerinde bulunmuş,
Semerkand'da kadılık yapmıştır. Bölgedeki bütün bu olumlu gelişmelerin
yanında, Pezdevî'nin yaşadığı dönemin tamamına yakını savaşlar, iç
karışıklıklar ve taht mücadeleleriyle geçmiştir.28 Pezdevî, Semerkand'da
bulunduğu dönemde Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah'ın
(ö.485/1092) şehri kuşattığına29 şahit olmuştur.30 Melikşah şehri kuşattığında
bölgenin yönetimi Batı Karahanlılar'daydı. Batı Karahanlılar'la Büyük
Selçuklu Devleti arasında çeşitli problemler çıkmış, bundan dolayı Melikşah
önce Buhara'yı ardından da Semerkand'ı ele geçirmişti (Ağustos 1088).31
Dolayısıyla İmam Pezdevî, yaşadığı dönem içerisinde iki Türk- İslam
25 Ahmet Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik (İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017), 111;
Sönmez Kutlu, Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri (Ankara: Türkiye Diyanet
Vakfı Yayınları, 2010), 154-156.
26 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 12; Kutlu, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik, 200.
27 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 125- 126.
28 Abdülkerim Özaydın- Necmettin Hacıemmioğlu, “Karahanlılar”, Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 24/412-414
29 Özaydın, ''Melikşah'', 29/56.
30 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 11; Gölcük, Şerafettin, “Türkistanlı Bir Kelamcı”, 2.
31 Özaydın, ''Melikşah'', 29/56.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 16
devletinin yönettiği bir bölgede yaşamıştır. Bu durum, Pezdevî'nin yaşadığı
bölgenin siyasi bakımdan çalkantılı bir durumda olduğunu göstermesi
bakımından dikkate haizdir.
2.3. Pezdevî'nin Eserleri
Necmüddin en- Nesefî' nin ifadesiyle usul ve füru' alanlarında birçok
eser vermiş olan Sadru'l- İslam Muhammed el- Pezdevî' nin ne yazık ki
günümüze ulaşan eserleri oldukça azdır. Günümüze ulaşan eserlerini şöyle
sıralayabiliriz;
a) Usûlü’d-Din: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö.333/944)' nin ''Kitabü'tTevhid'' adlı eserinden sonra Mâtürîdî mezhebi içerisinde yazılmış en önemli
kitaplardan biri olarak kabul edilen bu eserin, İstanbul Süleymaniye (Esad
Efendi, nr.1262.), Kayseri (Raşid Efendi, nr.516) ve Ankara Üniversitesi Dil
ve Tarih- Coğrafya Fakültesi (İsmail Saib Sencer, nr.2/1261)
kütüphanelerinde yazmaları bulunmaktadır. Hans Peter Linss tarafından 1963
yılında Kahire' de neşredilen eser, Şerafettin Gölcük tarafından bu neşir esas
alınarak “Ehl-i Sünnet Akaidi” adıyla Türkçe' ye çevrilmiştir. (İstanbul,1980)
Eser, Ehl-i Sünnet akaidini Hanefi- Mâtürîdî çizgide, akli ve nakli
delillerle temellendirmeye çalışmaktadır. Kelam ilminin konularını doksan altı
mesele halinde sunan Usulü' d- din, baş kısmında varlık ve bilgi, son kısmında
ise İslam mezhepleri bahislerine yer vermektedir. Hilafet/ imamet konusuna
geniş yer ayrılan eser, ilk dönem Mâtürîdî düşüncede devlet başkanlığına
bakışı göstermesi açısından dikkate değerdir.
b) Kitab Fîhi Ma'rifetü'l-Huceci'ş-Şer'iyye: Edille-i şer'iyye
olarak da bilinen Kur'an, sünnet, kıyas, icma gibi konuları ve bu konuların
ilintili olduğu meseleleri detaylı bir şekilde aktaran, usul-i fıkha dair bir
eserdir. Kitabın başındaki bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, İmam Pezdevî biri
vasat diğeri de muhtasar iki usul-i fıkıh eseri kaleme almıştır.32 Kahire Daru'lKütübi'l-Mısriyye'de (Usul, nr.232) yazması bulunan eser, Marie Bernand ve
Eric Chaumond tarafından Kahire'de 2000 yılında neşredilmiştir. Ayrıca eser
Abdulkadir b. Yasin el-Hatib tarafından tahkik edilerek 2003 yılında
Müessesetü'r-Risale Yayınevi tarafından da yayınlanmıştır.
32 Aruçi, ''Pezdevî'', 34/267.
17 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
c) Zelletü'l-Kari'; Süleymaniye Kütüphanesi'nin (Hacı Mahmud
Efendi, nr.115; Esad Efendi, nr.3541/3 ve Asım Bey, nr.3) bölümlerinde
bulunan bu risale kıraat ilmi konularını ihtiva etmektedir. Bu risale Necattin
Hanay tarafından ''Kitabu Zelletü’l-Kârî’ li’l-İmam Ebi’l-Yüsr el-Pezdevî:
Dirase ve Tahkik'' adıyla (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 57/1,
2016, s.1-56) yayınlanmıştır.
d) Şerhu'l-Câmi'i's-Sağîr; Pezdevî'nin Muhammed Şeybani'nin ''elCami'u's-Sağir'' adlı kitabına yaptığı şerhtir.
e) Kitabu'l-Ğâna; Araştırmalarımız sonucu bu kitap hakkında bilgi
bulamadık. İmam Pezdevî'nin böyle bir kitabının olduğunu ''Kitab Fîhi
Ma'rifetü'l-Huceci'ş-Şer'iyye'' adlı kitabındaki bir ifadesinden anlamaktayız.33
f) Emâli Sadru'l-İslam el-Pezdevî Fi'l-Furû':34 Araştırmalarımız
sonucu bu eser hakkında bilgi bulamadık.
g) Vâkıat; Eser hakkında araştırmalarımız sonucu herhangi bir bilgi
bulamadık. Ayrıca İmam Pezdevî'ye ''el-Mebsût'' adlı bir eser de izafe
edilmektedir.35 Ancak bu eserin, Pezdevî'nin ağabeyi Ebü’l-Usr Ali b.
Muhammed'e ait olduğu ortaya çıkmıştır.36
33 Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî, Kitâb fîhi ma‘rifetü’l-huceci’ş-şer‘iyye, thk. Abdülkâdir
b. Yâsîn el-Hatîb (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2000), Mukaddime, 9.
34 Hacı Halîfe Mustafa b. Abdullah Kâtib Çelebi, Keşfü’z-zunûn ‘an esâmi’l-kütüb ve’l-fünûn
(Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2008), 1/165.
35 el-Pezdevî, Kitab Fihi Ma'rifetü'l-Huceci'ş-Şer'iyye, mukaddime, 9.
36 Taşköprizade, Miftâhu’s-sa‘âde, 2/185; Aruçi, Muhammed, ''Pezdevî”, 34/267.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 18
BİRİNCİ BÖLÜM
PEZDEVİ'NİN KELAMİ GÖRÜŞLERİ
1.1. İlahiyyat
İslam kelamcılarının en fazla üzerinde durduğu ve araştırıpinceledikleri konuların başında, ''İlahiyat'' bahsi gelmektedir. Biz de İmam
Pezdevî'nin kelami görüşlerini serdetmeye ilahiyat bahsinden başlamayı
uygun gördük. Bu başlık altında İslam kelamı içerisinde büyük bir öneme
sahip olan bilgi, iman ve Allah bahisleri hakkında Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî'nin
görüşlerine temas edeceğiz.
1.1.1. Bilgi Anlayışı
Dini inancın belirlenmesinde, bilgi önemli bir konuma sahiptir. Bundan
dolayı zanni bilginin delil olarak kabul edilmemesi ve kesin bilgiye ulaşma
amacı, bilgiye önem verilmesini zorunlu kılmıştır. Bu itibarla özellikle
mütekellimler, akaid alanındaki bilginin sıhhati konusunda bilgiye ve bilgi
edinme yollarına ayrı bir önem vermişlerdir. Bu mütekellimlerden biri olan
İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö.333/944), bilgi konusuyla alakalı olarak
kendisine has bir metot geliştiren ilk kelamcılardan biri olmuştur.37 HanefiMâtürîdî geleneğin sıkı bir takipçisi olan Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî de birçok
kelamcı gibi bilgi meselesine önem vermiş ve bunu eserlerinde işlemiştir.
İmam Pezdevî'ye göre bilginin kaynakları üç tanedir. Bunlar sağlam
duyular, haber ve istidlal- i bilgidir.38 Bu bilgi kaynaklarından birisi veya
üçüyle beraber elde edilen bilgi, kesin bilgi haline gelmiş olur. Muhammed elPezdevî, bilgi edinme hususunda kelamcıların ihtilafa düştüklerini
belirtmektedir. O, eşyanın mahiyetini bilme konusunda Dehrilerin eşyanın
mahiyetinin yalnızca duyu organlarıyla, Caferilerin duyu organları ve ilhamla,
İmamiyye Şiası'nın ise duyular ve doğru haber ile bilenebileceğini iddia
ettiklerini söylemektedir.39
37 Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, thk. Fethullah Huleyf (İskenderiye: Dâru’lCâmi‘âti’l-Mısriyye, t.y.), 3, 7, 11, 27, 32, 80, 102.
38 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 18.
39 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 18.
19 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
O, bilgi konusunu işlerken bilginin kaynaklarından olan habere ayrı bir
önem vermektedir. Pezdevî'ye göre haber, ''yalan veya yanlış olma ihtimali
olan söz'' anlamına gelmektedir. Ancak haber, zorunlu olarak bir bilgi kaynağı
haline gelmiştir. Ebü’l-Yüsr, haberin zaruret dolayısıyla bilgi kaynağı
olduğunu ve akıl sahiplerinin haberin bilgi kaynağı olması konusunda ittifak
ettiklerini ifade etmektedir.40 O, bu konuda ''ben açım'' diyen kişinin sözünün
doğruluğunun zorunlu olarak kabul edilmesi gerektiğini, aksi halde bu kişinin
sözü doğru kabul edilmezse açlıktan ölebileceğini örnek olarak vermektedir.
İmam Pezdevî, bir kişinin ''ben hastayım'' demesini veya bir kişiye
vurulduğunda o da bağırsa, sebebi sorulduğunda bunun acıdan dolayı
olduğunu söylese bu kimselerin de sözlerinin doğruluğuna zorunlu olarak
inanmamız gerektiğini ifade etmektedir. Ebü’l-Yüsr, zararlı şeylerin
bilinmesinin de haber yoluyla bilinebileceğini belirtmekte, haberlerin kabul
edilmemesi durumunda bunun alemin fesada uğrayacağına sebep olacağı
kanaatindedir.41
Pezdevî'ye göre haberler çeşitlidir. Haberlerden yalana ihtimali
olmayanlar; Allah Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de bize bildirdikleri, Hz.
Peygamber'in (sav) sünneti aracılığıyla bize bildirilen haberler ve mütevatir
haberlerdir. Bu haberlerin dışında kalan diğer haberler ise yalana ihtimali
bulunan haberlerdir.42
Bilginin/haberin ulaştığı zihinde tetkik edilebilmesi ve bir süzgeçten
geçirilebilmesi için, kişinin akli melekelerini kullanması gerekmektedir.
Bundan dolayı aklın önemli bir rolü ortaya çıkmaktadır. Zira akıl, bu bilgiyi
doğru bir şekilde değerlendiremediği takdirde, ortaya hatalı sonuçların
çıkacağı aşikardır. Akla büyük bir önem veren mütekellimimiz, onun latif,
parlak bir cisim olduğunu ve Allah Teala'nın aklı yaratmasının sebebinin,
kulların eşyanın mahiyetini bilmeleri için olduğunu söylemektedir. Ona göre
aklın bulunduğu mekân, baştır. Etkisi ise kalpte ortaya çıkar.43 O aklın
mekanının baş olduğunu ''bir kimsenin başına sert bir cisimle vurulduğunda,
kişinin aklının gideceği'' örneği ile delillendirmeye çalışmaktadır.44 O, aklı
40 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 19.
41 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 19.
42 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 21.
43 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 212.
44 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 213.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 20
dini bilginin kaynağı görmenin yanında, ahlaki ve genel bilgilerin de kaynağı
görmektedir. Akla bu rolü yüklemesinden dolayı nazar, istidlal, kıyas ve icma
gibi akli melekelerin kullanıldığı metotları gerek fıkhi gerekse de kelami
konularda kullanmıştır.
Her ne kadar Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, akla önem veren Hanefi-Mâtürîdî
bir geleneği benimsemiş olsa da o, aklın bilgi edinme konusunda sınırlı
olduğunu da savunmaktadır. Zira o, İmam A'zam Ebû Hanife'nin (ö.150/767)
''akıl, peygamber gelmeden önce Allah' a iman etmekle mükelleftir''45
görüşüyle, peygamber geldikten sonraki durumu kast ettiğini belirtmektedir.
Pezdevî, bunu desteklemek için insanın dünya işlerine daldığında, Allah' ın
ayetleri ve dünyadaki varlıklar hakkında sağlıklı düşünemeyeceğini, bu
konuda ancak peygamber gelip tebliğde bulunduktan sonra Allah ve alem
hakkında sıhhatli bir şekilde düşünebileceğini söylemektedir.46 Dolayısıyla
İmam Pezdevî, kişinin tebliğ ulaşmaksızın Allah'ı aklıyla bulmasını mümkün
görmemekte ve bu konudaki görüşü ile Eş'ariyye'nin görüşünü
benimsemektedir. Ancak kanaatimizce İmam Pezdevî, Ebû Hanife'nin
yukarıda zikrettiğimiz görüşünü, zorlama bir şekilde te'vil etmektedir. Zira
Hanefi-Mâtürîdî geleneğe bakıldığında akıl, peygamber ulaşmasa dahi bir tek
ilaha iman etmekle mükelleftir. Ayrıca Pezdevî'nin insanın dünya işlerine
dalarak, Allah ve alem hakkında sağlıklı düşünemeyeceği örneğiyle fikrini
temellendirmeye çalışması uygun bir misal olarak görülmemektedir.
1.1.2. Allah Anlayışı
Allah inancı, tüm ilahi dinlerin temelinde var olan bir inançtır. İslam
kelamında da Allah inancı ''usul-i selase'' diye sistemleştirilen uluhiyet,
nübüvvet ve sem'iyyat bahislerinin en önemlisi olarak daima önemli bir
konumda olmuştur. İnsanlık, tarih boyunca tek tanrı inancının yanında, zaman
zaman ona ortaklar koşmuştur. İslam kelamcıları bu tarz sapmaları bertaraf
etmek ve tevhid akidesini sağlamlaştırmak için Allah' ın bir olduğunu, eşi ve
benzeri olmadığını her zaman ve zeminde vurgulamışlardır. İslam dininin
45 Metin Yurdagür, “Fetret”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV
Yayınları, 1995), 12/476.
46 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 217; Faruk Gün, “Çağdaş Dönemde Kelâm İlmi – Metodolojik ve
Problematik Bir İnceleme –”, Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10/1 (Haziran
2023), 375.
21 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Allah anlayışı, uluhiyette ve rububiyette tek bir ilah esasına dayanır. Bu
anlayışta birden çok yaratıcıya yer yoktur. Kur'an-ı Kerim bunu İhlas
Suresi'nde47 veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bir mütekellim olan İmam Pezdevî de Allah Teala' nın vahdaniyeti,
hiçbir varlığa benzemediği ve sıfatları konularına Usûlü’d-Din adlı eserinde
genişçe yer vermektedir. O, ehl-i kıblenin tamamının Allah' ın birliği ve ortağı
bulunmaması hususunda ittifak ettiklerini belirtmektedir. Daha sonra
Mecusilik,48 Manilik,49 ve Deysaniyye50 gibi inançlardaki ilah anlayışlarından
bahsetmekte, bu inançların yanlış ve çelişkilerle dolu olduğunu ifade
etmektedir.51
Konunun devamında Pezdevî Hıristiyanlıktaki ilah anlayışını tenkit
etmek bağlamında Kur'an-ı Kerim'den ''Andolsun, "Allah üçün üçüncüsüdür"
diyenler kafir oldu. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur. Eğer
dediklerinden vazgeçmezlerse andolsun onlardan inkâr edenlere elbette elem
dolu bir azap dokunacaktır.''52 ayetini delil getirmekte ve Hıristiyan
mezhepleri arasında tam bir inanç birliği olmadığını söylemektedir.
53
O, Yahudilerin Allah Teala hakkında antropomorfik/insanbiçimci bir
ilah anlayışına sahip olduklarını belirtmekte ve bunu Hz. Davud’dan nakille
''Allah Teala' nın arşa oturup, ayaklarını kürsüye koydu ve başı ile bedenini
beyaz bir halde gördüm.'' dediğini ve bundan dolayı Cenab-ı Hakk'ı insan
şeklinde tahayyül ettiklerini ifade etmektedir.54
47 ''De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi
yoktur.'' (el-İhlâs 112/ 1- 4).
48 Mecusilik: Zerdüştlük ile eski İran geleneklerinin mezcedilmesi sonucu ortaya çıkan bir
inanç. [Şinasi Gündüz, “Mecusilik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV
Yayınları, 2003), 28/279.]
49 Manilik: Miladi 3. yüzyılda eski İran' da ortaya çıkan ve günümüzde müntesibi bulunmayan
bir din. [Şinasi Gündüz, “Maniheizm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara:
TDV Yayınları, 2003), 27/575.]
50 Deysaniyye: Miladi 2. yüzyılın sonlarına doğru İbn Deysan (ö.222) adlı şahıs tarafından
kurulan gnostik bir inanç. [Mustafa Öz, “Deysaniyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 9/270.]
51 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 31.
52 el-Maide 5/73.
53 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 31.
54 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 33.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 22
Muhammed el-Pezdevî, diğer dinlerdeki ilah anlayışlarından
bahsettikten sonra Cenab-ı Hakk'ın var ve bir olduğunu söyler. Bu konuda
Kur'an-ı Kerim'den şu ayetleri delil getirir;
''İlâhınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır,
rahîmdir''.55
''O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler,
hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı
sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir''.56
O bu ayetleri delil getirdikten sonra Allah Teala'nın hadis/sonradan
yaratılmış olamayacağını -zira her hadisin bir muhdise/yaratıcıya ihtiyaç
duyduğunu-, Cenab-ı Hakk’ın muhdes/yaratılan olmadığının açık olduğunu
ifade eder. Ona göre varlıkların meydana gelebilmeleri için bir yaratıcıya
ihtiyaç vardır. Ancak bu yaratıcının teselsül fikrini ortadan kaldıracak bir
yaratıcı olması, diğer bir değişle vacibu'l-vücud/varlığı zorunlu bir yaratıcı
olması gerekir. Onun vacibu'l-vücud olması ise ademine/yok olmasına
engeldir. Onun yokluğu akla aykırı olunca kıdemi yani öncesizliği ortaya
çıkar. Mütekellimimiz, Cenab-ı Hakk'ın kıdemini/öncesizliğini akli istidlalle
ortaya koyduktan sonra, onun baki/ebedi olduğunu ifade eder. Zira ona göre
kadim, ademi/ yokluğu muhal olandır. O, kıdemi herhangi bir zaman
diliminde mümkün olan varlığın, başka bir zaman diliminde de ademinin
mümkün olabileceğini; bunun da kıdemin iptali demek olduğunu söyler.57
Ayrıca Pezdevî, isbat-ı vacibi delillendirmek için, alemdeki canlıları örnek
verir. Ona göre alemde etrafımıza baktığımızda hayvanların, bitkilerin ve
bunun gibi nice şeylerin sonradan meydana geldiğini görürüz. Alemde
bulunan bu hadis varlıklardan yola çıkarak, başka şeylerin de
hudusuna/sonradan meydana geldiğine kanaat getirebiliriz.58 Bu hadis
varlıkları yaratan bir varlığa ihtiyaç vardır. Bu da vacibu'l-vücud olan Cenab-ı
Hakk'tır.
İmam Pezdevî, ''ru'yetullah'' hakkında da kanaatini paylaşmakta ve çoğu
zaman olduğu gibi bu konuda da öncelikle Ehl-i Sünnetin görüşünü
55 el-Bakara 2/163.
56 eş-Şûrâ 42/11.
57 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 36.
58 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 36- 37.
23 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
serdetmekle konuya başlamaktadır. Ehl-i Sünnete göre, Allah Teala ahirette
hiçbir cihet ve sınırlama olmaksızın görülecektir. Cennete girecek olan
mü'minler O'nu bir keyfiyet ve sınırlama olmadan göreceklerdir. Ancak
cennete girilmeden önce kıyamet günü Cenab-ı Hakk'ın görülüpgörülmeyeceği konusu Ehl-i Sünnet içerisinde de ihtilaflıdır. Zira bir gruba
göre mümin- kafir tüm insanlar Allah (cc) göreceklerdir. Diğer bir gruba göre
ise bu zaman dilimi içerisinde Cenab-ı Hakk'ın görülemeyeceği kanaati
hakimdir.
Ru'yetullah konusunda Ebü’l-Yüsr; Mu’tezile, Hariciler, Zeydiyye ve
Mürcie ile Cehmiyye'nin çoğunluğunun Allah'ın görülemeyeceğini iddia
ettiklerini belirtmektedir. Bu gruplar Allah'ın görülmesinin muhal olduğunu
ispat sadedinde; bir şeyin bir kısmının veya tamamının görülebileceğini, gören
ile görülen arasında bir mesafe olması gerektiğini söylemektedirler. Ayrıca
görülecek şeyin, altı cihetten birisinde bulunması gerektiği iddiasındadırlar.
Bu durum ise Allah Teala hakkında muhaldir. Bu sebeple O'nun görülmesi
mümkün değildir.59
İmam Muhammed el-Pezdevî muhaliflerin görüşlerini aktardıktan sonra
Allah Teala'nın ahirette görülebileceğini akli ve nakli deliller ışığında
açıklama yoluna gider. Her konuya Ehl-i Sünnet penceresinden bakan
Pezdevî, bu konuda da onları takip eder. Ru'yetullah konusunda Ehl-i
Sünnet'in delil olarak ortaya koyduğu ayetleri şöyle sıralayabiliriz;
a) ''Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca,
"Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni
(dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa
sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu darmadağın
ediverdi. Musâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım
Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.''60
Hz. Mûsâ (as) Allah'ın elçisidir. Allah'ın elçileri O'nu diğer kullarından
daha iyi tanır ve bilirler. Hz. Mûsâ (as) da Allah Teala'nın görülmesinin
mümkün olduğuna inanmış, bu sebeple Cenab-ı Hakk'tan kendisini
göstermesini talep etmiştir. Eğer bunun imkânsız olduğuna inansaydı böyle
59 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 83-84.
60 el-A’râf 7/143.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 24
bir istekte bulunmazdı. Zira peygamberlerin Allah Teala'dan gerçekleşmesi
mümkün olmayan bir şey talep etmeleri aklen muhaldir.61
b) ''O gün birtakım yüzler aydındır. Rablerine bakarlar.''62
Bakma (nazar) ile görme (ru'yet) birbirlerine eşittir. ''Falanı gördüm'' ile
''Falana baktım'' cümleleri arasında hiçbir fark yoktur. Ancak bakmada,
görmenin yanında görülen şey hakkında düşünme vardır. Pezdevî burada
nazarın beklemek(intizar) manasında olduğunu iddia eden Mu’tezile'ye bunun
mümkün olmadığını; çünkü ahirette mü'minin kazanan kimse olduğunu,
kazanan kişinin de bir beklenti içerisine girmeye layık olmadığını ifade
etmekte ve bu kişinin rabbine nazar etmeyi hak ettiğini söylemektedir. Ayrıca
o, gramer olarak ayetteki nazar ibaresinin beklemek manasında olabilmesi için
.63belirtmektedir gerektiğini olması şeklinde'' نظرت كذا'' yerine'' نظرت الى كذا''
Ancak belirtmek gerekir ki bakmak ile görmek farklı şeylerdir. Bakma, çaba
harcamaksızın ve meşakkate girmeksizin bir şeye yönünü dönmektir. Fakat
görme eylemini gerçekleştirirken, görülen şeyin künhüne vakıf olma, onun
özelliklerini tetkik etme mecburiyeti vardır. Dolayısıyla Pezdevî'nin bakma ile
görmeyi eşit şekilde değerlendirmesi kanaatimizce hatalıdır. Diğer bir ihtimal
ise Mu'tezile'nin nazar kelimesini beklemek anlamında te'vil etmesinden
dolayı, o böyle bir istidlali delil ortaya koyma çabası içine girmiş olabilir.
c) ''Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası
vardır...''64
Dahhak b. Müzahim'in Ebû Mûsâ el-Eş'ari (ra) kanalıyla aktardığına
göre ayette geçen ''el- hüsna'' ile cennet, ''ziyade'' ile ise mü'minlerin Allah
Teala'yı cennette görmeleri kast edilmiştir.65
d) ''...Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve
Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.''66
61 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 84-85.
62 el-Kıyâmet 75/22-23.
63 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 87.
64 Yûnus 10/26.
65 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 87.
66 el-Kehf 18/110.
25 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Ebü’l-Yüsr'e göre ayette geçen ''kavuşma'', görme ile aynı şeydir. Bir
kişi, birini gördüğünde ''ona kavuştu'' denilir. Dolayısıyla bu ayet-i kerime de
ru'yetullah için bir delildir.67
Sonuç olarak İmam Muhammed el-Pezdevî, Allah Teala'nın
mahlukatından hiçbirine benzemediğini, cisim, cevher ve araz olmadığını ve
onun mekândan münezzeh olduğunu akli ve nakli deliller getirerek
açıklamaya çalışmaktadır. O, Cenab-ı Hakk'ın mağfiret, rahmet, rızık ve ihsan
gibi sıfatlarının olduğunu da ifade etmekte, Allah Teala' nın sayılan tüm
sıfatlarının onun zatının aynı da zatının gayrı da olmadığını ifade ederek
klasik Ehl-i Sünnet Allah tasavvurunu ortaya koymaktadır. Bunu yaparken de
Ehl-i Sünnet dışında kalan fırkaları ve diğer dinlerdeki ilah tasavvurlarının
yanlış ve hatalı olduğunu belirtip, tenkit etmektedir.
1.1.3. İman Anlayışı
İlk dönemlerdeki kelami tartışmalarda iman, kelami konuların
içerisinde yer alan en önemli meselelerden biri olmuştur. İman konusu
üzerinde bu kadar durulmasının sebebi, bireyin dünya ve ahiretteki durumuyla
doğrudan ilintili bir konu olmasıdır. Zira iman durumu, kişinin mü'min veya
kafir olduğunu belirlemek açısından oldukça önemlidir. Bu sebeple bütün
mütekellimler iman konusu üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmuşlardır. Bu
konu üzerinde duran kelamcılardan birisi de İmam Muhammed el-Pezdevî'dir.
O, imanın tanımı, mahiyeti, tafsili ve icmali olması, imanın artıp- eksilmesi,
imanın yaratılmış olup-olmadığı ve mukallidin imanının geçerli olupolmadığı gibi konulara etraflıca değinmiştir.68
Pezdevî'ye göre, Yusuf Suresi'ndeki ''Her ne kadar doğru söylesek de
sen bize inanmazsın, dediler.''69 ayeti göz önünde bulundurulursa iman,
''tasdik'' anlamına gelmektedir. İmanın manasının tasdik etmek/doğrulamak
olduğu konusunda dilciler de fikir birliği içindedirler.70
67 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 88.
68 Konu hakkında geniş bilgi için bkz: Mustafa Ünverdi, Dinî Açıdan Taklit (Ankara: Araştırma
Yay. 2013), 18; İbrahim Coşkun, İslam Düşüncesinde İnkâr Problemi (İstanbul: Hikmetevi
Yayınları, 2014), 23-74.
69 Yûsuf 12/17.
70 Ebü’l-Hasen Alî b. İsmâîl el-Eş‘arî, Kitâbü’l-Lüma‘ fi’r-reddi ‘alâ ehli’z-zeygi ve’l-bida‘,
thk. Hammûde Garâbe (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1992), 75.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 26
İman konusunda mezhepler arasında da çok çeşitli görüş ayrılıkları
mevcuttur. Kimi gruplar iman ile ameli ayırırken, kimi gruplar iman ve
amelin aynı şey olduğunu iddia etmişlerdir. İslam düşünce geleneğinde
amelle- imanı ayrı olarak değerlendiren ilk grup Mürcie'dir.71 Kerramiyye72
imanı, dil ile ikrar olarak kabul etmiş,73 Pezdevî de diğer Ehl-i Sünnet
kelamcıları gibi, Kerramiyye'nin bu yöndeki iman tariflerini, gerçekte iman
etmemelerine rağmen Allah'a ve ahiret gününe inandıklarını söyleyen
münafıkların, mü'min olmadıklarını ortaya koyan Kur'an ayetlerine aykırı
bulmaktadır.74 Eş'ariler'in çoğunluğuna göre ise iman, yalnız kalp ile tasdikten
ibarettir.75 Tasdik, Hz. Peygamber'in Allah Teala'dan aldığı kesin olarak
bilinen hükümlerde, onu doğrulamak ve yine onun haber verdiği her şeye
tereddüt etmeksizin iman etmektir. Hariciler76, Eş' ariler'in iman tanımına
amelleri/taatleri de dahil etmek suretiyle imanın alanını genişletmişlerdir.
Onlara göre iman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve uzuvlarla amel etmekten
oluşan bir bütündür. Bu üç unsurdan herhangi birini terk eden, Hariciler'e göre
küfre girmiştir.77 Hariciler'in iman tanımını aynen kabul eden Mu'tezile,
amelleri imanın bir parçası görmekle beraber, mürtekib-i kebireyi (büyük
günah sahibi) mü'min ile kafir arasında bir yerde kabul ederek, bu kişiyi fasık
olarak nitelendirmiştir.78 İmam Mâtürîdî'ye göre ise iman, kalbin tasdikidir.
Mâtürîdî, Mürcie'nin iman- amel ayırımı görüşünü birtakım farklılıklarla
benimsemiştir. Ona göre iman, kalptedir, dil sadece kalpteki imanın dışa
vurumudur. Bu itibarla Mâtürîdî ve onu takip eden mütekellimler amellerleimanı ayırmışlardır.
71 Mürcie: İslam’ ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan, ılımlı ve uzlaşmacı düşünceleriyle tanınan
itikadi ve siyasî fırka. [Sönmez Kutlu, “Mürcie”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(İstanbul: TDV Yayınları, 2006), 32/41-45.]
72 Kerramiyye: Hicri 3. (M.9) yüzyılın sonlarından itibaren Horasan ve Maveraünnehir
bölgelerinde ortaya çıkan itikadi mezhep. [Sönmez Kutlu, “Kerramiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2002), 25/294-296.]
73 Ebü’l-Hasen Alî b. İsmâîl el-Eş‘arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve’htilâfü’l-Mûsâllîn, thk.
Hellmut Ritter (Berlin: Klaus Schwarz Verlag, 2005), 1/223.
74 İlgili ayetler için bkz: el-Bakara 2/8; el-Mâide 5/41.
75 el-Eş'ari, Lum’a, 122.
76 Hariciler: İslam' ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan, dini ve siyasî konulardaki aşırı görüşleri ve
faaliyetleriyle tanınan fırka. [Ethem Ruhi Fığlalı, “Hariciler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1997), 16/169-175.]
77 el-Eş'ari, Makâlat, I/ 204; Fığlalı, ''Hariciler'', 16/173.
78 İlyas Çelebi, “Mu‘tezile”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV
Yayınları, 2006), 31/396.
27 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Pezdevî de tıpkı İmam-ı A'zam Ebû Hanife79 ve İmam Mâtürîdî gibi
imanı kalp ile tasdik, dil ile ikrardan ibaret görmektedir. Pezdevî imanın iki
rükne dayandığını ifade bağlamında, küfrü örnek vermektedir. Zira küfür;
kalp ve dil ile meydana geldiğinden, mü'min olma vasfı da aynı şekilde kalp
ve dil ile gerçekleşmektedir.80 Dolayısıyla iman iki rükünden oluşmaktadır.
Ancak bu tanımda dilsizlik ve tehdit altında bulunma gibi durumlarda ihtiyat
payı bırakılmış, bundan dolayı bu gibi durumlarda, dil ile ikrar aranmamıştır.
Dil ile ikrardan amaçlanan kişinin dünyada nasıl bir muameleye tabi
tutulacağı meselesidir. Ayrıca şunu da söylemek gerekir ki, adı geçen
kelamcılar amellere inanmayı ayrı, farz olduğunu bildiği halde yerine
getirmemeyi ise ayrı değerlendirmişlerdir.81 Buna göre amellerin farz
olduğuna inanmayan kişi kafir, farz olduğunu kabul etmesine rağmen yerine
getirmeyen kişi ise, günahkâr mü'min olur. Namaz, oruç, hac gibi ameller,
Pezdevî'nin ifadesiyle imanın rüknü değil, neticesidir. Ameli, imanın bir
parçası olarak gören ve buna bazı nassları82 delil olarak öne sürenlerin
yanında, Mâtürîdî düşünceye bağlı olan mütekellimler de amelin imandan bir
cüz olmadığını kanıtlamak için başka nassları kullanmışlardır. Bazen de
muhaliflerin delil olarak kullandıkları nassların yanlış anlaşıldığını belirterek,
kendi görüşlerine uygun olarak yorumlamışlardır. Örneğin; ''Kim haddi
aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu,
Allah'a pek kolaydır.''83 ve ''Şüphesiz, günahkârlar da cehennemdedirler.''84
ayetleri amelin imandan bir cüz olduğunu savunanlarca genel ifadeler olarak
algılanırken, Mâtürîdî düşünce geleneğini benimseyenlerce ayetlerin siyak ve
sibakları göz önünde bulundurularak, amelin, imanın bir cüzü olmadığına
delil kabul edilmiştir. Zira, günahkarların cehennemde bulunduğunu ifade
eden ayetten önce, iyilerin Allah Teala tarafından nimetlendirileceği;
dolayısıyla cennette olacakları ifade edilmektedir. Ameli, imanın bir parçası
saymayanların delillerinden birisi de Kur'an-ı Kerim' in birçok ayetinde ''iman
79 Nu‘mân b. Sâbit Ebû Hanîfe, “el-Fıkhü’l-ekber”, İmam-ı A‘zam’ın Beş Eseri içinde, haz.
Mustafa Öz (İstanbul: İFAV Yayınları, 1992), 70.
80 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 152.
81 Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, thk. Fethullah Huleyf (İskenderiye: Dâru’lCâmi‘âti’l-Mısriyye, t.y.), 373-380.
82 en-Nisâ 4/10; en-Nisâ 4/30; el-İnfitâr 82/14.
83 en-Nisâ 4/30.
84 el-İnfitâr 82/14.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 28
edenler ve salih amel işleyenler''85 şeklinde atıf harfi ''vav'' ile iman ve amelin
birbirinden ayrılmış olmasıdır. Ayrıca ''Ey iman edenler! Allah'a karşı
gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de
farz kılındı.''86 gibi ayetlerde imanın, amelden önce zikredilmesi de iman ile
amelin birbirinden ayrı şeyler olduğunu göstermesi açısından dikkate
değerdir.
Pezdevî'ye göre, tıpkı Mâtürîdî'de olduğu gibi iman, amellerin
sebebidir. İnsanların farzları yerine getirmeleri, iman etmiş olmaları
dolayısıyladır. Ayrıca fakirin hacca gitmesi veya zekât vermesi gerekmez.
Ancak, bu amellerin farz olduğuna inanmakla mükelleftir. Zira fakir hacca
gitmekle veya zekât vermekle mükellef değildir. Dinen bu ibadetlerin yerine
getirilebilmesi için, zengin olmak gerekir. Ancak bu ibadetlerin farziyetine
inanmak, zengin- fakir tüm Müslümanlar için eşittir.
İmanı inanılması gereken hususlar açısından icmali ve tafsili iman
olarak ikiye ayıran Pezdevî;İcmali imanı inanılması gereken şeylere, topluca
inanmak, tafsili imanı ise inanılması gereken iman esaslarını, delillerini tetkik
ederek, geniş ve ayrıntılı bir incelemenin ardından kabul etmek şeklinde
özetlemiştir.87 İmam Pezdevî bu konuda, halkın sosyo-kültürel yapısını da göz
önünde bulundurarak, icmali imanın yeterli olacağını ifade etmektedir.88 Onun
icmali imanı, toplum için yeterli görmesi toplumun gerçeklerini iyi
bilmesinden kaynaklanmış olabilir. Zira daha önce ifade ettiğimiz gibi İmam
Muhammed Pezdevî, ömrünün büyük bir kısmını kadı olarak geçirmiştir. Bu
görevi ifa ederken tabiatı gereği halkla iç içe olması sebebiyle toplumun dini
ve fikri yapısını iyi tahlil etmiştir. Bundan hareketle toplumdaki her bireyin
dini meselelerde tafsili imana ulaşamayacağı gerçeğini göz önünde
bulundurmuş ve halk için icmali imanın kâfi geleceği kanaatini ortaya
koymuştur.
İmam Muhammed el-Pezdevî'nin imanla alakalı işlediği konulardan
birisi de mukallidin imanı meselesidir. Onun da aralarında bulunduğu Ehl-i
Sünnet mütekellimleri, mukallidin imanı konusunda istidlalin imanın gereği
85 İlgili ayetler için bkz; el-Bakara 2/3; Yûnus 10/9; el-Asr 103/3.
86 el-Bakara 2/183.
87 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 154; Mustafa Sinanoğlu, “İman”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 22/212-214.
88 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 154.
29 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
olmadığını, bu sebeple taklit yoluyla imanın geçerli olduğunu savunmaktadır.
Bu konuda farklı düşünen Mu'tezile, mukallidin imanının geçersiz olduğunu
savunmaktadır. Çünkü onlara göre taklit, başkasının sözünü hiçbir delile
başvurmaksızın kabul etmektir. Bu ise boyna kolye takmaya benzer. Bu
durumda bulunan bir kişinin doğru yolda olduğu düşünülemez.89
Pezdevî, mukallidin imanının geçerliliğini belirtme bakımından;
ümmetin bu konuda fikir birliğine varmış olduğunu, sahabenin fethettikleri
topraklarda yaşayan halkın istidlalde bulunmaksızın iman etmelerini geçerli
saydıklarını delil olarak ortaya koymaktadır. Pezdevî'nin bu konudaki görüşü
de yukarıda icmali iman konusuyla doğrudan ilintilidir. Tahkiki iman asıl
olmakla beraber, bunu dinin bir şartı olarak kabul etmek, hem gerçeklikten
uzak hem de gerek o dönemde gerekse de günümüzde her Müslümanın
tahkiki imana ulaşamayacağı gerçekliğiyle bağdaşmamaktadır. Çünkü toplum
içerisindeki insanlar, daima dini konulardaki her mesele için tafsili olarak
bilgi sahibi olamazlar. Bu bazen bireylerin dünya işlerine dalması, bazen de
başka saikler nedeniyle olmaktadır. Bu itibarla, mukallidin imanının geçerli
olduğunu kabul etme zarureti ortaya çıkmaktadır. Bunun aksi yapıldığında ise
toplumda iman eden bireylerin çoğunun, İslam dairesi dışında kalacağı
yadsınamaz bir gerçektir.
İman meselesi hakkında, yoğun olmamakla beraber tartışılan
konulardan birisi de imanın mahluk olup-olmadığı sorunudur. HanefiMâtürîdî düşüncenin merkezi haline gelen Maveraünnehir bölgesinde imanın
yaratılmış olup- olmadığı hakkında iki görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi
Semerkantlı alimlerin benimsediği imanın yaratılmışlığı görüşüdür. Diğeri ise
İmam Pezdevî'nin de içinde bulunduğu Buhara alimlerinin benimsediği
imanın yaratılmadığı görüşüdür.90 Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, imanın yaratılmış
olmasını, Kur'an-ı Kerim'in yaratılmış olmasıyla aynı olacağını söyleyerek,
imanın mahluk olmadığı görüşünü benimser. Öte yandan İmam-ı A'zam Ebû
Hanife ve Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ise imanın yaratılmış olduğunu kabul
ederler. Ebû Hanife bu konuda ''Kullar amelleri, ikrarları ve marifetleri ile
mahlukturlar. Fail(insan) mahluk olunca onun fiillerinin öncelikle mahluk
89 Ahmed Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, thk. Abdülkerîm Osmân (Kahire:
Mektebetü’l-Vehbe, 1996), 61.
90 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 158-159; Kemâl İbnü’l-Hümâm, el-Müsâyere (Kahire: elMektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 2006), 212, 218.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 30
olması gerekir.''91 demek suretiyle imanın yaratılmış olduğunu kabul
etmektedir. Aynı şekilde İmam Mâtürîdî de imanın yaratılmış olmasını,
imanın sahibinin yaratılmışlığını göz önünde bulundurarak kabul etmektedir.
O, ''...O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin...''92 ve ''İşte her
şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah! Ondan başka hiçbir ilâh yoktur...''93
ayetlerinden hareketle Allah (cc) dışındaki her şeyin yaratılmış olduğunu,
imanın da Allah (cc) dışında bir şey olması sebebiyle mahluk olduğunu
söylemektedir.94
Mâtürîdî, imanı bir amel olması dolayısıyla da yaratılmış kabul
etmektedir. Zira Cenab-ı Hakk Saffat Suresi'nde "Oysa Allah sizi de,
yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."95 buyurmaktadır.96
Mâtürîdî düşünce sisteminde iman sahibinin yaratılmış olması
dolayısıyla, iman da yaratılmış kabul edilmektedir. Ancak İmam Muhammed
el-Pezdevî ve başka birtakım Hanefi-Mâtürîdî geleneği benimseyen
kelamcılar ise imanın mahluk olmadığı görüşünü benimsemişlerdir. Ancak
kanaatimizce Mâtürîdî geleneğin ekseriyetinin de benimsemiş olduğu imanın,
iman edenin yaratılmış olması dolayısıyla mahluk olduğunu kabul etmek,
daha tutarlı bir anlayıştır.
1.1.4. İnsan Fiilleri
İnsan fiilleri konusu, insanın hür olup- olmadığıyla ilgili bir problem
olması hasebiyle, tarih boyunca insanoğlunun zihnini meşgul etmiştir.
Müslüman düşünürler de bu meseleyi önemsemiş ve konu hakkında birçok
farklı fikir ileri sürmüşlerdir. Bu konu felsefe ve ahlakı ilgilendirmesinin
yanında, kelam ilmi açısından da oldukça önemlidir. Kelam ilminde imanamel meselesiyle ele alınmaya başlayan insan fiilleri, özellikle Hz.
Peygamber'in vefatından sonra ortaya çıkan siyasi/politik atmosferde etkin bir
şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Kişinin yaratıcıya karşı ne tür bir
sorumluluğunun olduğu, birey ile ortaya koyduğu fiilin kendisine aidiyeti ve
91 Nu‘mân b. Sâbit Ebû Hanîfe, “el-Vasiyye”, İmam-ı A‘zam’ın Beş Eseri içinde, haz. Mustafa
Öz (İstanbul: İFAV Yayınları, 1992), 89.
92 el-En'am 6/102.
93 el-Mü'min 40/62.
94 el-Mâtürîdî, Kitabü't-Tevhid, 385.
95 es-Saffat 37/96.
96 el-Mâtürîdî, Kitabü't-Tevhid, 386- 87.
31 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
yaratıcının kudreti ile bireyin fiili arasındaki ilişki daima zihinleri meşgul
etmiştir.97
İnsan fiilleri konusunda kelam tarihinde Allah Teala'nın yaratma
gücünün mutlak olduğunu savunan görüşün karşısında, insanın fiil işleme
bakımından rüzgârın önündeki yaprak mesabesinde olduğunu ileri süren;
dolayısıyla insanın mutlak manada özgür olmadığını savunan cebri düşünce
şekli bulunmaktadır.98 Cebri düşüncenin ilk temsilcilerinden olan Cehm b.
Safvan (ö.128/745-46)'a göre, kulun amelleri Allah'ın fiilleridir. Kul fail
olamaz, fail sadece Allah'tır. Bu itibarla kulun bir ameli hür iradesiyle dileyipyapması, diğer bir değişle fiillerinde özgür olması mümkün değildir. Bu
düşünceye göre insanın sorumluluğu ortadan kalkmakta, dolayısıyla insanın
işlediği fiiller sebebiyle cezalandırılmasında adalet problemi ortaya
çıkmaktadır.
Bu düşüncenin tam karşısında yer alan anlayış ise, insanın işlediği
fiillerde tamamen özgür olduğunu, Allah Teala'nın insanın işlediği bu fiillerle
alakalı herhangi bir müdahalesinin olmadığını savunan düşüncedir. Kelam
tarihinde bu fikrin ilk temsilcisi Kaderiyye ve Mu'tezile'ye öncülük eden
Ma'bed el-Cüheni (ö.83/702 [?])'dir.99
Mu'tezile ve filozoflar, insanın hür olduğunu, kendi fiillerinin yaratıcısı
olduklarını; aksi halde emir ve yasakların bir anlam ifade etmeyeceğini
savunurlar.100 Buna göre Mu'tezile insanın kendi fiilinin yaratıcısı olmasını,
Allah'ın insanda yarattığı hadis bir kudret aracılığıyla olduğunu, insanın da bu
kudretle Allah'ın bir müdahalesi olmaksızın kendi fiilini yarattığını savunur.
Bir tarafta fiillerin yaratıcısının Allah olduğunu kabul eden fikirle,
diğer taraftan kulun kendi fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul edenlerin
olmasının yanında, orta yolu bulmaya çalışanlar da olmuştur. Bu fikri
savunanlar fiillerin yaratıcısının Allah Teala olduğunu kabul etmekle beraber,
kişinin kısmi bir hürriyete sahip olduğunu da belirtmişlerdir. Mâtürîdî kelam
97 Mustafa Said, Mâtürîdî ve Nesefî’ye Göre İnsan Hürriyeti (Ankara: Otto Yayınları, 2017), 8.
98 Nûreddin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî usûli’d-dîn, çev. Bekir Topaloğlu (Ankara, 1978), 62; elPezdevî, Usûlü'd-Din, 76.
99 Mustafa Öz, “Ma‘bed el-Cühenî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV
Yayınları, 2003), 27/281-282.
100 Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu Usûli'l-Hamse, 323; Ahmed Emîn, Fecrü’l-İslâm, çev. Ahmed
Serdaroğlu (Ankara: Kılıç Kitabevi, 1976), 448-449.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 32
ekolü de genel olarak bu fikri savunmuş, insanın yaptığı davranışlardan
sorumlu ve hür olduğunu vurgulamıştır.
Pezdevî de dahil tüm Ehl-i Sünnet'in görüşü, Mu'tezile'nin aksine insan
fiillerinin yaratıcısı, Allah Teala'dır.101 Pezdevî bu görüşünü kanıtlamak için
Kur'an-ı Kerim'de sıkça tekrar edilen ''O her şeyin yaratıcısıdır.''102 ve ''Oysa
Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."103 ayetlerini delil olarak sunar.
Fiil bir şeydir, dolayısıyla fiilin yaratıcısı da Allah' tır. Yine ona göre, ikinci
ayette geçen ''yaptıklarınızı (ve ma te'meluun)'' ifadesi de insan fiillerinin
yaratıldığına delildir.104
Yaratma kudretinin Allah'a ait olduğunu belirten Pezdevî, aynı
zamanda bireyin fiillerinin ve kudretinin bulunduğunu da kabul etmektedir.
Burada izah edilmesi gereken sorun ise, yaratma kudreti Allah'a ait olduğuna
göre, insan fiilinin nasıl meydana geldiği ve insanın bu fiilin meydana
gelişinde rolünün ne olduğudur? O bu problemi çözmek için, bir fiile iki failin
etki edebileceğinin mümkün olduğunu savunmaktadır.105 Bu itibarla insanın
yaptığı fiil, yaratma yönünden Allah'a, yapıp-etme yönünden ise insana ait
olmaktadır. Dolayısıyla insan fiili yapmayı arzu etmekte, Allah da bu fiili
yaratmaktadır. Allah'ın yaratması kulun iradesiyle bağlantılı olarak meydana
geldiği için, insan yaptığı fiil ve eylemlerden sorumludur.
1.2. Nübüvvet/Peygamberlik
Allah Teala'nın insanoğluyla iletişim kurup, ona çeşitli emir ve
nehiyleri iletmesi, insanoğluna verilen büyük bir lütuftur. Bunu yapmak
Cenab-ı Hakk üzerine vacip olmamakla beraber, o kullarının doğru yolu
bulmaları için rahmetinin bir tecellisi olarak kullarıyla irtibat kuracak elçiler
görevlendirmiştir. Bu elçiler ise kendilerine geldikleri toplulukların dilini
konuşan, onlarla aynı ortamı paylaşmış olan ve onlara Allah Teala'nın vahiy
olarak kendilerine göndermiş oldukları emir ve yasakları tebliğ eden
peygamberlerdir.
101 el-Eş'ari, Kitabu'l-Luma', s.37; es-Sâbûnî, el-Bidaye fi Usûli'd-Din, 66; Ebü’l-Mu‘în
Meymûn b. Muhammed en-Nesefî, Temhîd fî usûli’d-dîn, thk. Abdülhay Kâbil (Kahire, 1987),
61.
102 er-Ra'd 13/16; el-En'am 6/102; el-Mü'min 40/42; ez-Zümer 39/62.
103 es-Saffât 37/96.
104 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 79.
105 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 80.
33 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
1.2.1. Nübüvvetin Gerekliliği ve İspatı
İlahi dinlerin tamamı peygamberlik müessesine dayanmaktadır.
Peygamberlik müessesine dayanan ilahi dinlerden birisi de İslam' dır. Şunu
belirtmek gerekir ki İslam dininde nübüvvet konusu, ilk kelam/akaid
eserlerinde yer almamıştır. Nübüvvet konusunun akaid eserlerine girişi;
Mu’tezile mezhebinin ortaya çıkışı, İslam fetihleri, Müslümanların diğer din
müntesipleriyle (Sümeniyye, Berahime vb.) gibi birtakım iç ve dış amillerin
etkisiyle olmuştur. Bu amiller nedeniyle nübüvvet konusu, kelami eserlerde
müstakil bir konu olarak yerini almıştır.106
Pezdevî, nübüvvet konusunu işlerken ehl-i tevhidin Allah Teala'nın
peygamber göndermesinin aklen caiz olduğunu, bunun tarihsel süreç
içerisinde meydana geldiğini kabul ettiklerini ifade etmekte; Sümeniyye ve
Berahime gibi grupları ise tenkid etmektedir. Tevhid ehline göre Allah'ın
peygamber gönderdiğini kabul etmek, şer'an vaciptir. Zira bu tarihsel süreç
içerisinde defalarca gerçekleşmiştir.
Sümeniyye ve Berahime gibi inanç grupları, Allah Teala'nın peygamber
göndermesini aklen mümkün görmemektedir. Sümeniyye, peygamberlerin
tamamını redderken, Berahime ise Hz. Nuh, Hz. İdris ve Hz. İbrahim'in
peygamberliğini kabul etmekte, diğer peygamberlerin Allah'ın elçileri
olduklarını inkar etmektedir. Allah Teala'nın peygamber göndermesinin aklen
caiz olmadığını iddia edenler, bunun hikmetsiz bir iş olduğunu
söylemektedirler. Çünkü peygamber, aklın güzel gördüğü ameli çirkin yapsa/
haram olduğunu söylese veya aklın çirkin kabul ettiğini, güzel kabul etse/
helal olduğunu söylese, bu Cenab-ı Hakk'ın hikmetsiz bir iş yapmakla
vasıflanmasını gerektirir. Zira aklın kötü gördüğünü, iyi görmek ya da iyi
gördüğünü, kötü kabul etmek abesle iştigaldir. Eğer peygamber aklın güzel
gördüklerini güzel, çirkin gördüklerini ise çirkin görüyorsa peygamber
gönderilmesine zaten ihtiyaç yoktur. Bundan dolayı peygamber gönderilmesi
boş ve faydasız bir iştir.107
106 Süleyman Toprak- Şerafettin Gölcük, Kelâm-Tarih Ekoller Problemler (Konya: Tekin
Kitabevi, 2010), 265.
107 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 95.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 34
Peygamber gönderilmesini inkâr edenlerin eleştirilerinden birisi de
şudur; Onlara göre peygambere, ''kendisinin ne ile gönderildiğini bilebilir
mi?'' sorusunun sorulması gerekmektedir. Eğer kendisinin mucizelerle
gönderildiğini bilirse, o takdirde mucizenin, mucize olduğunu nasıl bilecektir?
Bunu ancak akıl ile bilebilir. Eğer bunu akıl ile bilebiliyorsa, yine peygambere
ihtiyaç olmadığı ortaya çıkar. Zira peygamber de akla istinad etmiş olur.108
Pezdevî bu konuda Allah Teala'nın peygamber göndermesini inkâr
edenleri eleştirir ve aklın sınırlı olduğunu savunur. Bilgi bahsinde de
değindiğimiz gibi Ebü’l-Yüsr, aklın bilgi edinme konusunda sınırlı olduğu
kanaatini taşımaktadır. Ona göre akıl, ibadetlerin miktarını ve keyfiyetini
bilemez. Ayrıca akıl, zulüm yapıldığında, ceza gerektiren bir durum meydana
geldiğinde; bu gibi durumların şer'i ahkamını bilemez ve gösteremez. Bu ve
buna benzer birçok konuda akıl, söz söyleyemeyeceği için bir yol göstericiye
ihtiyaç vardır. Aklın bir yol göstericiye ihtiyacı olduğunun delillerinden birisi
de kelamcıların, irtikap edilen cezaların miktarı konusunda ihtilafa düşmüş
olmalarıdır. Eğer akıl tek başına yeterli olsaydı, böyle bir ihtilaf ortaya
çıkmazdı.109
Ebü’l-Yüsr, insanların akıllarıyla baş başa bırakıldıkları zaman kulluk
nişanının onlardan kalkacağını, kul olmaktan beri olacaklarını söylemektedir.
O, Allah Teala'nın, insanoğlunun kulluğunu ortaya koyabilmesi için onlara
emirler, nehiyler ve ibadetler vaz etmek durumunda olduğunu belirtmektedir.
Akıl, vacip ve mümteni' olan şeyleri bilme yetisine sahip olsa da bir şeyin caiz
olup- olmadığı hakkında herhangi bir fikir yürütemez. Bu sebeple
peygamberin gönderiliş gayesi, aklın güç yetiremediği, açıklayamadığı başka
bir ifadeyle aklın eksik kaldığı kısımları tamamlamaktır. Peygamberin
görevlerinden birisi de aklın dünya ve ahiret hakkında çıkmaza girdiği
konularda, akla yardımcı olmak ve zihinlerde beliren soru işaretlerini izale
etmektir.110
Ebü’l-Yüsr, nübüvvet bahsini işlerken, Hz. Âdem (as)'in
peygamberliğine ayrı bir önem verir. Bu sebeple Hz. Âdem (as)'in
nübüvvetini ispat için ayrı bir bahis açar. O, bu konuyu işlerken ehl-i kıblenin
108 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 95.
109 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 96.
110 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 96.
35 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
onun peygamberliği hususunda ittifak ettiklerini, ancak Mu’tezile'den bazı
kimselerin Hz. Âdem (as)'in peygamberliğini kabul etmediklerini
belirtmektedir. Onlara göre eğer Hz. Âdem (as) peygamber olduysa, bu
çocuklarının olmasından sonra olabilecek bir durumdur. Ancak Hz. Âdem (as)
daha peygamber olmadan Allah Teala'ya asi olmuştur. Asi olan bir kimsenin
peygamber olması ise muhaldir. Zira böyle bir durum, peygamberliğe uygun
değildir. Çünkü Mu’tezile'ye göre peygamberler, günahtan beridirler.111
Muhammed el-Pezdevî, Hz. Âdem (as)'in peygamber olduğuna Kur'an-ı
Kerim’den ''Şüphesiz, Allah, Adem'i, Nûh'u, İbrahim ailesini (soyunu) ve
İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere
üstün kıldı. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.''112 ayetini delil
getirir. Ayrıca o, akli delil olarak, Hz. Âdem (as)'in oğulları ve kızları
olduğunu, bundan dolayı şer'i ahkama ihtiyaç duyulduğunu ifade eder. Aynı
şekilde kendisi ve Hz. Havva'nın da şer'i ahkama ihtiyaç duyduğunu, bu
sebeple peygamber ihtiyacı hasıl olduğunu belirtir. Bu ihtiyaç dolayısıyla da
Allah Teala'nın Hz. Âdem (as)'i peygamber olarak seçtiğini belirtmektedir.113
1.2.2. Peygamberin Nitelikleri
Peygamberlerin nitelikleri hakkında İmam Pezdevî, doyurucu bilgiler
vermemektedir. O, akaid konularını işlediği eseri Usûlü’d-Din'de
peygamberlerin niteliklerinden bahsederken Mutezile'nin aksine
peygamberlerin günahsız olmadıklarını, günah işleyebileceklerini
söylemektedir. Mutezile'nin ''günah işleyen kimseden peygamber olmaz''
anlayışının yanlış olduğuna ''Andolsun, bundan önce biz Adem'e (cennetteki
ağacın meyvesinden yeme diye) emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz, onda bir
kararlılık bulmadık.'' 114 ve ''Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını
bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin ve Allah
sana, şanlı bir zaferle yardım etsin.'' 115 ayetlerini delil getirmektedir.
Peygamberlerin bir takım zelle denilen ayak sürçmeleri yaşayabileceklerini
111 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 99.
112 Âl-i İmrân 3/33- 34.
113 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 99.
114 Taha 20/115.
115 el-Fetih 48/2.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 36
söyleyen Pezdevî, bununla peygamberliğe layık olmaktan çıkmayacaklarını
belirtmektedir.116
Ayrıca o, Eş'ari ve Mâtürîdî ekolü arasındaki ihtilaflı konulardan olan
kadının peygamberliği konusuna da değinerek, kadından peygamber
gönderilmediğini belirtmekle yetinmiştir. Onun bu kanaati Kur'an'la ve
realiteyle uygunluk göstermektedir.117 Zira Kur'an-ı Kerim'deki ayetler118 ve
tarih boyunca gönderilen peygamberlerin erkeklerden seçilmiş olması, özelde
Pezdevî'nin genelde ise Mâtürîdî kelam sisteminin tespitini doğrulamaktadır.
Ebü’l-Yüsr, peygamberlerin niteliklerinden bahsederken en fazla
üzerinde durduğu konu, elçinin mucize ile desteklendiğidir. O, peygamberin
peygamberliğinin ancak mucize ile bilenebileceğini söylemekte, peygamberin
insanlar tarafından tanınmasının yegâne yolunun mucize olduğunu
belirtmektedir. İmam Pezdevî, Hz. Peygamber'in mucizelerine ise ayrı bir
önem vermekte ve onun birçok mucizesini sıralamaktadır. O, Hz.
Peygamber'in mucizelerinin başında Kur'an-ı Kerimi zikretmekte, bunun
yanında Allah Rasulü'nün az yemekle kalabalığı doyurması, çeşitli
hayvanların Hz. Peygamber'le konuşması, şakk-ı kamer hadisesi, nübüvvet
mührünün bulunması, Rahip Bahira ve bir kısım ehl-i kitabın onun
peygamberliğini tasdik etmesi ve bir bulutun onun başının üzerinde bulunması
gibi birtakım hissi mucizeleri saymaktadır.119 Ancak Pezdevî'nin burada
sıraladığı ve mucize olarak tavsif ettiği olayların büyük bir kısmı Hz.
Peygamber Müslümanlar arasındayken vaki olmuş olağanüstü durumlardır.
Kelami açıdan ise mucize, inkarcılara karşı ortaya konan ve peygamberi
tasdik eden harikulade olaylardır. Dolayısıyla Pezdevî'nin sıraladığı
olağanüstü olayları, kelami manadaki mucize şeklinde anlamak yanlıştır.
Muhammed el-Pezdevî, mucizenin amacının doğru ile yalancının
ayrılması olduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte o, velilerde ortaya
çıkan kerameti de kabul etmektedir. Ancak burada şöyle bir problem ortaya
çıkmaktadır ki veliye verilen bu olağanüstü durum, onu açığa vurmaması ve
116 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 100.
117 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 99; Detaylı bilgi için bkz; Selim Özarslan, “Peygamberlerin
Özelliklerinden Erkek Olmak ve Düşündürdükleri”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Dergisi 10/2 (2006), 107-118.
118 en-Nahl 16/43.
119 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 97- 98.
37 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
başkalarına meydan okumaması gibi tamamen velinin tasarrufuna
verilmektedir. Bu ise veli ile peygamber arasındaki keramet/ mucize
ayrımında problem ortaya çıkarmaktadır.
İmam Pezdevî, peygamberlerin sayısı hakkında sayı belirtmenin yanlış
olduğu kanaatindedir. Zira böyle bir sayı belirtme, peygamber olan bir kısım
kimselerin peygamberlik dışında kalması veya peygamber olmayan bir
kısmının, peygamber kabul edilmesine yol açabilir.120
1.3. Sem'iyyat
İnsanoğlunun, dünya hayatında sürekli olarak “Ben nereden geldim?'”,
“nereye gideceğim?”, “Öldükten sonra ne olacak?” gibi sorular zihnini meşgul
etmektedir. Günlük yaşamında yaptığı her davranışın, sonuçlarına katlanma
durumunda olan insan, dünyada yaptığı katliam, zulüm gibi ceza gerektiren
bazı durumların karşılığını görmeden bu dünyadan ayrılabilmektedir. Ancak
insan aklı, mazlumun zalimden hakkını alması gerektiğini, aksi halde zalimin
yaptığı her kötü fiilin yanına kalacağını düşünür. Bu ise herkesin kendi
hakkını alma yolunda her yolu mübah görmesine ve kaosa sebep olur. Bundan
dolayı birçok ilahi dinde olduğu gibi İslam dininde de bu dünyada yapılan her
amelin hesabının görüleceğine vurgu yapılır. Bu kısa girizgahtan sonra
Muhammed el- Pezdevî'nin sem'iyyat bahisleri hakkındaki görüşlerini alt
başlıklar halinde açıklamaya çalışalım.
1.3.1. Diriliş/Ba's
Ölümden sonra ne olacağı, İslam dini için çok önemli bir konudur. Bu
sebeple İslam dininin neş'et ettiği ilk andan itibaren, Kur'an-ı Kerim bu
konunun üzerinde ısrarla durmuş ve bunu birçok ayetinde dile getirmiştir.121
İslam medeniyetinde yeniden dirilişi ifade sadedinde; haşr, haşr-i cismani,
ba's, ba'sü'l-ecsad, iade, neş'et, neş'et-i sani gibi pek çok terim
kullanılmıştır.122 İmam Pezdevî de yeniden dirilme/ba's konusuna önem
vermiş ve bu konuyu akli ve nakli deliller ışığında temellendirme yoluna
gitmiştir. O bu konudan bahsederken, öncelikle ehl-i kıblenin yeniden dirilme
120 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 103.
121 el-Bakara 2/28, 260; el-En'am 6/29, 36; el-Hicr 15/36.
122 Ebû Mansûr Abdülkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn (İstanbul, 1928), 235; Ebû Hâmid
Muhammed b. Ahmed el-Gazzâlî, el-İktisâd fi’l-i‘tikâd (Beyrut, 1988), 133; İbn Hümam, elMüsayere, 212, 218.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 38
hususunda ittifak halinde olduklarını belirtmekte, ardından ise müşriklerin
dirilmeye inanmadıklarını ifade etmektedir. Konunun devamında filozofların
bu konuya bakışına da değinen İmam Muhammed el-Pezdevî, onların cismani
haşri reddettiklerini, bunun yerine ruhani haşri benimsediklerini ifade
etmektedir.123
Ebü’l-Yüsr, nakli delil olarak evvela Kur'an-ı Kerim’den;
''Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve
şüphesiz Allah kabirdeki kimseleri diriltecektir.''124
''De ki: "Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı
hakkıyla bilendir."125
''Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve
inkarcının, "Keşke toprak olaydım!" diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın
bir azaba karşı uyardık.''126 ayetlerini delil getirmektedir.
Pezdevî, felsefecileri ve dirilişi inkâr eden başka gruplara karşı yeniden
dirilmeyi kanıtlamak için akli deliller de kullanmaktadır. O, İlahi adalet
temeline dayandırdığı delilini şöyle özetler; ''Allah Teala, adalet ve hikmet
sahibidir. Oysa biz dünyada, Allah Teala'nın razı olmadığı zulüm ve haksızlık
gibi birçok şey görüyoruz. Adalet ve hikmet sahibi olan Allah, bunların
mülkünde meydana gelmesine razı değildir. O halde, mazlumun zalimden
hakkını alması ve adaletin tecelli etmesi için bir vakit gereklidir. Bununla
beraber kötü fiiller işleyen kişinin de terbiye olacağı bir vakit gerekir. İşte bu
zaman dilimi, ahiret yurdundan başkası değildir.''127
Ayrıca Pezdevî'nin de içerisinde yer aldığı Ehl-i Sünnet mütekellimleri,
dirilişin gerçekleşeceğini Allah'ın onun gerçekleşeceğini haber vermesine
dayandırmışlardır. Zira akıl, dirilişin mutlak surette gerçekleşipgerçekleşmeyeceği hususunda karar veremez.128
123 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 160.
124 el-Hac 22/7.
125 Yasin 36/79.
126 en-Nebe 78/40.
127 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 160.
128 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 160; Ebü’l-Feth Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed eşŞehristânî, Nihâyetü’l-ikdâm fî ‘ilmi’l-kelâm, thk. Alfred Guillaume (Kahire: Mektebetü’sSekâfeti’d-Dîniyye, 2009), 478.
39 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Ehl-i Sünnet kelamcıları dirilişi, yeniden yoktan var etme, şeklinde
düşünmektedirler. Yani iade, ikinci bir yaratılış olmaktadır. Allah Teala için,
ilk yaratılış imkânsız görülmediği gibi, iade de imkânsız görülemez.129
Kelamcılar bu istidlallerini Kur'an'daki; ''De ki: "Onları ilk defa var eden
diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir."130 O, başlangıçta
yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu O'na göre (ilk
yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar
O'nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.131ayetlerine
dayandırmaktadır.
Şunu belirtmek gerekir ki dirilişin vuku bulacağı konusunda
mütekellimler arasında farklı düşünceler olmamakla beraber, bunun keyfiyeti
hakkında farklı anlayışlar mevcuttur. Zira İslam kelamında, dirilişin bedeni
oluşturan cevherlerin tamamıyla yok olmayıp, parçalara bölündükten sonra
tekrar bir araya getirileceklerini -dolayısıyla dirilmenin gerçekleşeceği ve
bunun aksi olan bedenin asli parçası dışında tamamının yok olacağı ve yeni
bir bedenin verileceği şeklinde iki görüş mevcuttur. Ancak kelamcımız,
dirilişin mahiyeti hakkında herhangi bir yorumda bulunmamaktadır.
Kelamcımızın diriliş meselesiyle ilgili tartıştığı konulardan biri de
hayvanların diriltilip-diriltilmeyeceği problemidir. Kur'an'daki ''Yeryüzünde
gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer
topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.
Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.''132 ''Yaban hayatı
yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman,''133 ifadeler hayvanların
da diriltileceklerine dayanak olarak kabul edilmiştir. Ebü’l-Yüsr, hayvanların
yeniden diriltileceğini ifade etmektedir. Bunun için Ebû Hureyre (ra)'den
rivayet edilen “Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz
koyunun, boynuzlu koyundan (kısas suretiyle) hakkı alınacaktır.”134 hadisini
de delil getirmektedir. Bu konuda Pezdevî de dahil Ehl-i Sünnet kelamcıları
129 el-Eş'ari, el-Luma', s.8; İbn Hümam, el-Müsayere, 220.
130 Yasin 36/79.
131 er-Rûm 30/27.
132 el-En'am 6/38.
133 et-Tekvir 81/5.
134 Ebü’l-Hüseyin Müslim b. Haccâc, Sahîhu Müslim, Birr 15 (2582); Ebû Îsâ Muhammed b.
Îsâ et-Tirmizî, Sünenü’t-Tirmizî, Kıyâmet 2 (2428).
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 40
hayvanların Allah tarafından diriltileceklerini ve hesap görülmesinin ardından
toprak haline geleceklerini kabul etmişlerdir.135
1.3.2. Sırat
Sözlükte, ''yutmak'' anlamındaki ''sarata'' fiilinden türeyen sırat ''yol,
cadde'' gibi anlamlara gelmektedir.136 Bu anlamın verilmesinin sebebi, yolda
yürüyüp kaybolan kimsenin, ağızda kaybolan lokmaya benzetilmesi
nedeniyledir. Terim anlam olarak ise ''cehennem üzerine kurulmuş olan;
mü'minlerin kolaylıkla geçebileceği, inkarcıların ise üzerinden cehenneme
düşeceği köprü olarak tarif edilmektedir.137
Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda ''sırat'' kelimesi kırk altı ayette
geçmekte, çoğunlukla ''Allah' a ulaştıran doğru/hak yol'' anlamındadır. İslam
alimlerinin büyük çoğunluğu, bazı ayetlerin işaret etmesi ve birçok hadisi
şerifte138 mahiyeti hakkında bilgi verilmesi sebebiyle sıratın varlığını kabul
etmişlerdir.
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, sırat konusunu işlerken; Mu’tezile, Rafıziler ve
başka bazı bid'atçi fırkaların sıratı kabul etmediklerini belirtmektedir.
Mu’tezile'nin sıratı reddetmesinin sebebi onu, ''cehennem yolu'' kabul
etmeleridir. Onlara göre, salih mü'minlerin böyle bir yerden geçecek olmaları
onlara azap olacaktır.139 Burada şunu belirtmek gerekir ki Mu’tezile'nin sıratı
reddettiği iddiası kanaatimizce hatalıdır. Çünkü Mu’tezile, sıratın bir yol
olduğunu söylemekte, inkâr ettiği kısım ise Ehl-i Sünnetin sıratın köprü
olduğu görüşüdür. Pezdevî, Hanefi-Mâtürîdî ulemanın bir kısmının sırat
konusunda farklı düşündüklerini belirtmekte; bu kelamcılardan bir kısmının
sırat köprüsünün cennet üzerine kurulacağını, bazılarının ise sıratın mahallinin
cehennemin üzeri olduğu fikrinde olduklarını beyan etmektedir. Ebü’l-Yüsr,
sırat konusunda ikinci görüşte olan mütekellimlerin görüşüne meylederek,
sıratın cehennem üzerine kurulacak olan bir köprü olacağı kanaatindedir. O
kendi fikrinin doğruluğunu ispat sadedinde ''Allah meleklere şöyle emreder:
135 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 161- 162.
136 Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed İbn Manzûr, Lisânü’l-‘Arab (Beyrut, 2001), 7/158.
137 es-Sabûnî, el-Bidaye, s.92.
138 Buhârî, “Ezan”, 129; “Tevhid”, 24; “Riķaķ”, 51; Müslim, “İman”, 302, 326, 329.
139 Ahmed Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, thk. Abdülkerîm Osmân (Kahire:
Mektebetü’l-Vehbe, 1996), 737.
41 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
"Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın,
onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya
çekileceklerdir.''140 ve ''(Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç
kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. Sonra
Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü
çökmüş halde bırakırız.''141 ayetlerini delil getirmektedir. İmam Pezdevî'ye
göre sıratı inkar, sapıklık ve bid'attir.
Sonuç olarak Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî'nin sırat hakkındaki görüşlerini
genel hatlarıyla ortaya koymak gerekirse, O sıratın bir köprü olduğunu kabul
etmekte, bunu da Kur'an-ı Kerim'de içerisinde ''sırat'' kelimesi geçen bazı
ayetlere ve bir takım ahad haberlere dayandırmaktadır.
1.3.3. Şefaat
Sözlükte ''bir şeyin olması için, birinden yardım istemek, bir şeyi dengi
veya benzeri ile çift hale getirmek'' anlamalarına gelen ''şefe'a'' fiilinden
türeyen şefaat, ''bir suçun bağışlanması veya talebin yerine getirilmesi için
birine aracılık etme'' anlamına gelmektedir.142 Terim olarak ''kıyamet gününde
peygamberlerin ve kendilerine Allah Teala tarafından izin verilen salih
kulların, Allah Teala'dan mü'minlerin bağışlanmaları için niyazda
bulunmaları'' anlamına gelmektedir.143
Birçok dinde bulunan şefaat inancı İslam dini için de önemli bir
konudur. Kur'an-ı Kerim’de otuz iki yerde geçen şefaat kelimesi bazen fiil,
bazen de isim halinde ayetlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu ayetlerde daha çok
şirkin reddi, tevhid akidesinin telkini hakimdir. Ancak bazı ayetlere
baktığımızda ise şefaatin ancak Allah'ın iznine bağlandığını görmekteyiz.144
Bu kavram hadis-i şeriflerde de geniş bir yer tutmaktadır145
.
İmam Muhammed el-Pezdevî, şefaat konusunda Ehl-i Sünnet'in ittifak
içinde olduğunu belirtmekte, Mu’tezile ve Rafızilerin şefaati inkâr ettiklerini
140 es-Saffat 37/22-24.
141 Meryem 19/71-72.
142 Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât (Beyrut: Dâru’l-Ma‘rife, 1996), 457; İbn Manzûr, Lisanu'lArab, 6/356.
143 Mustafa Alıcı, “Şefaat”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV
Yayınları, 2010), 38/411-412.
144 ez-Zuhruf 43/86, el-Bakara 2/255.
145 Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, İman, 302, Zühd,74.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 42
söylemektedir.146 Bu inkarın sebebini ise onların büyük günah işleyenin ebedi
olarak cehennemde kalacağını kabul etmelerinden ileri geldiğini
belirtmektedir. Şunu belirtmek gerekir ki her ne kadar Ebü’l-Yüsr, Mu’tezile
ve Rafızilerin şefaati inkâr ettiklerini söylese de onlar, şefaate tevbe etmiş ve
cennete girmiş mü'minlerin müstehak olduklarını kabul etmektedirler.147
Onları bu fikre iten amil, kelam sistemlerindeki ''el-va'd ve'l-va'id'' ilkesidir.
Buna göre Allah Teala verdiği söz ve tehdidinden dönmez.
İslam mütekellimlerinin şefaate bakış açıları, mürtekib-i kebire sahibini
mü'min veya kafir kabul etmeleriyle paralellik göstermektedir. Büyük günah
işleyen kimseyi kafir olarak kabul edenler şefaati inkâr etmiş ya da bunu
mü'minlerin cennetteki derecelerinin yükseltilmesi olarak anlamışlardır.148
Mürtekib-i kebire sahibini mü'min kabul edenler ise, şefaatin cehenneme
girmeyi hak etmiş olan kimseyi cehenneme uğramaksızın cennete sokacağını,
cehenneme girmiş kimseyi oradan çıkaracağını ve cennete girmiş olan
Müslümanların ise derecelerinin şefaat vasıtasıyla yükseltileceğini kabul
etmişlerdir.
İmam Pezdevî, mürtekib-i kebire/büyük günah sahibinin Ehl-i Sünnet'e
göre, şefaate nail olacağını belirtmektedir. Bu şefaatin resuller, nebiler ve
alimler aracılığıyla olduğunu ifade etmekte ve bu konuda üstatlarından birçok
hadis dinlediğini söylemektedir.149 Ayrıca o, Kur'an'ı Kerim'den;
''Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da
yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına
şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.''150
''O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden
başkasının şefaati fayda vermez.''151 ayetlerini şefaate delil getirmektedir.
Sonuç olarak Pezdevî'ye göre şefaat, Kur'an-ı Kerim'in ve Hz.
Peygamber'in hadisleriyle varlığı hakkında şüphe bulunmayan ve kıyamet
günü gerçekleşecek olan bir vakıadır.
146 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 165.
147 Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, 688.
148 Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, 688-689.
149 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 165-166.
150 el-Enbiyâ 21/28.
151 Tâhâ 20/109.
43 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
1.3.4. Cennet- Cehennem
Ahiret hayatının son durağı olan cennet ve cehennem, İslam akaidinde
önemli bir konuma sahiptir. Cennet ve cehennem insanların dünya hayatında
işledikleri amellerin muhakeme edilmesinin ardından ortaya çıkan bir ödül
veya cezadır. Bu iki yer hakkında Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde geniş
tasvirler mevcuttur.152 İmam Muhammed el-Pezdevî'nin de içerisinde
bulunduğu İslam mütekellimleri, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde cennet
ve cehennem geçen tasvirlerin hakiki manada anlaşılması ve bu şekilde iman
edilmesinin zorunlu olduğunu savunmaktadırlar.153
Cennet ve cehennemin şu an yaratılmış olduğunu belirten İmam
Muhammed el- Pezdevî, bu görüşüne delil olarak Kur'an- ı Kerim'de cennet
ve cehennemden söz edilirken mazi sıga kullanılmasını154 ve Hz. Âdem (as)
ile Hz. Havva'nın cennetten çıkarılma hadiselerini gösterir.155
Şunu ifade etmek gerekir ki Kur'an-ı Kerim'deki;
''Kafirler için hazırlanmış ateşten sakının.''156
,
''Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah'a
karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.''157
''Dedik ki: "Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz
gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden
olursunuz."158 gibi ayetlere baktığımızda mazi sıga kullanıldığını müşahede
etmekteyiz. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda cennet ve cehennemi
şu an yaratılmış olduklarını kabul etmek isabetli olacaktır.
Ancak Mu’tezile gibi bazı fırkalara baktığımızda, onlar cennet ve
cehennemin kıyamet gününde yaratılacağını söylemektedirler. Zira onlara
152 İbrahim 14 /16-17; el-Kehf 18/29.
153 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 170-171.
154 ez-Zümer 39/72; el-Mülk 67/11.
155 el-Bakara 2/36,38; el-Â'râf 8/19.
156 Âl-i İmrân 3/131.
157 Âl-i İmrân 3/133.
158 el-Bakara 2/35.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 44
göre şu an, cennet ve cehennemin yaratılmış olması faydasız ve abes bir
iştir.159
Ehl-i Sünnet kelamcıları ise Allah Teala'nın abes fiil işlemekten
münezzeh olduğunu, insanların Allah Teala'nın fiillerinin hikmetlerini
anlayamadıklarını söylemişlerdir. Zira Sünni kelamcılara göre; ''Allah Teala
yaptıklarından mes'ul değil, fakat (kullar) yaptıklarından sorumludur.''160
İslam mütekellimleri tarafından tartışılan konulardan birisi de cennet ve
cehennemin sonsuz olup- olmadığı meselesidir. İlk dönem mütekellimlerinden
olan Cehm b. Safvan (ö.128/746), sonradan meydana gelmiş olan bir şeyin
sonsuz olamayacağını, dolayısıyla yok olacağını söylemektedir.161 Cehm'in
cennet ve cehennemin sonsuz olamayacağını söylemesinin nedeni, bunu Allah
Teala'nın ezeli ve ebedi olmasıyla ilişkilendirmesi sebebiyledir. Zira ona göre
cennet ve cehennemin sonsuz olması, bu iki yerin sonsuzlukta Allah Teala ile
ortak olmasına sebep olur. Bu ise ''O, ilk ve sondur. Zahir ve Batın'dır. O, her
şeyi hakkıyla bilendir.''162 ayetine aykırıdır. Ancak Cehm b. Safvan'ın bu
görüşü kelam geleneği içerisinde şiddetle reddedilmiştir. Çünkü Kur'an-ı
Kerim'in cennet ve cehennemden bahseden birçok ayetinde, cennet ve
cehennem ehlinin orada ebedi olarak kalacaklarına vurgu yapılmaktadır.163
Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki cennet ve cehennemin sonsuzluğu, Allah
Teala'nın onları sonsuz kılması sebebiyledir. Cenab-ı Hakk'ın sonsuzluğu ise
kendi zatı dolayısıyladır.164 Bu itibarla cennet ve cehennemin ebediliği caiz
iken Allah Teala'nın ebediliği ise vaciptir.
1.4.5. Kabir Hayatı
Dünyaya gelen her insan, belirli bir yaşam süresinden sonra ölüm
gerçeğiyle yüz yüze gelmekte ve dünyadan göçüp- gitmektedir. İnsanoğlu
dünyadayken öldükten sonra neler yaşanacağını merak etmekte, ancak öte
159 el-Eş'ari Makâlat, 2/167; İbn Hümâm, el-Müsamere, 247.
160 el-Enbiya 21/23; İbn Hümâm, el-Müsamere, 250-252.
161 Ebü’l-Mu‘în Meymûn b. Muhammeden-Nesefî, Bahrü’l-kelâm fî ‘akâ’idi ehli’l-İslâm
(Dımaşk: Dâru’l-Ferfûr, 2000), 72; Ebû Mansûr Abdülkâhirel-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn (İstanbul:
Devlet Matbaası, 1928), 238.
162 el-Hadid 57/3.
163 İlgili ayetler için bkz: et-Tevbe 9/21-22; el-Kehf 18/107-108; et-Talak 65/11; el-Cin 72/23;
el-Beyyine 98/8.
164 el-Eş'ari, Makâlat, 2/167.
45 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
aleme gittikten sonra, bir dönüşün olmaması sebebiyle neler yaşandığı
hususunda merakını giderememektedir. Kabir hayatı fiziki alemin dışında
gerçekleşen ve insanın duyularıyla idrak edilemeyen bir olgu olması
nedeniyle, diğer fiziki fenomenler gibi duyu organlarıyla algılanamaz.
İnsanoğlunun bu merakını giderebilmesi ve bu konuda doğru bir akideye
sahip olabilmesi için başvurulacak yegâne merci vahiy veya vahyin tebliğcisi
konumundaki peygamberdir. Bu sebepledir ki bu tarz konular, kelami
eserlerde sem'iyyat (vahiy yoluyla bilinip-öğrenilen) bahisler olarak yer
almaktadır.
Cenab-ı Hakk'ın göndermiş olduğu İslam dini, insanlığın zihnini
meşgul eden pek çok meseleyi açıklayıp insanoğlunun merakını giderdiği
gibi, ölümden sonraki hayatla ilgili de detaylı bilgiler vermektedir.
İnsanoğlunun öldükten sonraki ilk durağı olan kabir hayatı da bu bakımdan
oldukça önemlidir. Kabir hayatı iki kısma ayrılabilir. Bunlardan ilki; Münker
ve Nekir adlı iki meleğin ölen kişiyi sorgulaması, ikincisi, ise; kabir azabı
konusudur. Biz de öncelikle kabir sorgusundan bahsedip, ardından kabir azabı
hakkında İmam Pezdevî'nin görüşlerini serdedeceğiz.
Pezdevî, kabre defnedilen kimseye Münker ve Nekir adlı iki büyük
meleğin geleceğini ve kabir azabının varlığıyla alakalı çok çeşitli yollardan
birçok rivayetin geldiğini, bu rivayetlerin toplamının manevi tevatür meydana
getirdiğini belirttikten sonra, Allah Teala'nın gelen iki meleğin sorularını
sormaları için, ölüyü dirilteceği inancındadır.165 Ebü’l-Yüsr'ün benimsediği
özellikle Münker ve Nekir sorgusuyla ilgili olan bu inanç, Kur'an ayetlerinden
ziyade, tevatür derecesine ulaşamamış hadis ve haberlerle sabittir. Dolayısıyla
o, bahsi geçen haberleri lafzi olarak kabul etmekte ve bunları itikadın bir
gereği olarak görmektedir. Şunu ifade etmek gerekir ki, İmam Pezdevî'nin bu
tutumu sadece kendisine ait olmayıp, pek çok Mâtürîdî ve Eş'ari mütekellim
tarafından da benimsenmiştir.166
165 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 169.
166 el-Eş'ari, Kitabü'l-Luma’,8, el-Eş'ari, el-İbane an Usûli'd-Diyane, s. 49; Konu hakkında
geniş bilgi için bkz: Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat (Konya: Tekin Yayınevi,
2005), 313-374.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 46
Pezdevî, kabir hayatının ikinci kısmını oluşturan azap ve nimet
konusunda ise, Kur'ani nassları referans olarak gösterir. O, kabirde azabın
olacağını kanıtlamak için;
'' (Öyle bir) ateş ki, onlar sabah-akşam ona sunulurlar. Kıyametin
kopacağı günde de "Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun"
denilecektir.''167 ayetini delil getirir. Ona göre bu ayet, Firavun'un ve yanında
bulunanların kıyametten önce de azap göreceklerine delil teşkil eder. Bu ise
ancak kabirde olabilecek bir durumdur.168
Pezdevî genel olarak kabirde azap-nimet ve sorgu-sual gibi birtakım
hadiselerin olacağını bildiren Kur' an ayetlerini169 kabir azabının olacağına
delil olarak kabul eder. O, konuya ayet ve hadisler çerçevesinde yaklaşmış ve
bu nasslardaki verileri lafızcı/literal bir yaklaşımla incelemiştir. Nasslarda
geçen birtakım hadiseleri akli olarak imkânsız görmemiştir.
1.4. Hilafet/ İmamet Meselesi
İslam düşünce geleneğinde imamet veya başka bir değişle devlet
başkanlığıyla alakalı tartışmaların odak noktası, Hz. Peygamber'in vefatından
sonra gelecek olan devlet başkanının nassla mı yoksa seçimle mi başa
geçeceği problemidir. Bu problem İslam dünyasındaki iki büyük düşünce
geleneği olan Sünnilik ve Şiilik arasında tartışmalara sebep olmuştur. Zira
Şia'ya göre imamet/devlet başkanlığı, dinin temeli ve mü'min olmanın
gereklerinden olduğu için, Hz. Peygamber'in böylesine önemli bir konuyu
ihmal ederek, bunu İslam toplumunun muvafakati ve seçimine bırakması
mümkün değildir. Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi ümmetine bizzat kendisi imam
olarak tayin etmiştir.170
167 el-Mü'min 40/46.
168
el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 168.
169 İlgili ayetler; Kıyamet vakti de gelecektir, bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki
kimseleri diriltip kaldıracaktır. (Hac 22/7), Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın.
Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. (Al-i İmran 3/169),
Allah Teâlâ sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam
tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar. (İbrahim 14/27), Bunlar, günahları
yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe sokuldular ve o zaman Allah'a karşı yardımcılar
da bulamadılar. (Nuh 71/25).
170 eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, 145; Ebû Zeyd Veliyyüddîn Abdurrahmân İbn Haldûn,
Mukaddime, çev. Zakir Kadiri Ugan (İstanbul: MEB Yayınları, 1989), 1/496; ayrıca bkz. Veysi
Ünverdi, Mutezile ve İmamet, (İstanbul: Endülüs Yayınları, 2020), 10-25.
47 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
İtikadi bir mesele olmamasına rağmen Şiiler'in bir akaid konusu olarak
görmeleri nedeniyle kelam kitaplarında yer alan hilafet/ imamet meselesi,
İmam Muhammed el-Pezdevî tarafından da gerekli ilgiyi görmüş ve kelama
dair yazdığı ''Usûlü’d-Din'' adlı eserinde bu konuya yaklaşık olarak otuz
sayfalık bir yer ayırmıştır. Pezdevî'nin bu konuya bu kadar geniş bir yer
ayırmış olması, Mâtürîdî geleneğin hilafet/ imamet konusuna bakışını
öğrenmemiz açısından oldukça önemlidir. Zira Mâtürîdîliğin kurucusu kabul
edilen Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin kelamla alakalı olarak kaleme aldığı
''Kitabü't-Tevhid'' adlı eserinde, devlet başkanlığı konusuna değinmediğini
görmekteyiz. Belirtmek gerekir ki Ebû'l Hasan el-Eş'ari'nin de belirttiği gibi,
Hz. Peygamber'in vefatından sonra ortaya çıkan ilk ihtilaf konusunun imamet
olması da bu meselenin ehemmiyeti açısından oldukça önemlidir.171
Şunu ifade etmek gerekir ki imamet konusu, akaid alanıyla ilgili bir
konu olmaktan ziyade fıkıh/İslam hukukuyla alakalı bir meseledir. Daha önce
de belirttiğimiz gibi Şia'nın bu meseleyi bir inanç konusu haline getirmiş
olması, Hanefi-Mâtürîdî kelamcılar da dahil olmak üzere Ehl-i Sünnet alimleri
tarafından bu konuyu iman meselesi haline getiren fırkaların iddialarına cevap
vermek ve Müslümanları bu batıl fikirlerden korumak maksadıyla imamet
konusunu akaid eserlerinde işleme gereği duymuşlardır.172
Öncelikle imam ve imamet kavramlarıyla kelam literatüründe neyin
kast edildiğini belirtmekte fayda vardır. Sözlükte imam/devlet başkanı
''kendisine uyulan kimse'' demektir. Arap dilinde ''el-İmam'' şeklinde
kullanılan bu kavram ''din ve dünya işlerini idare eden kişi'' anlamına
gelmektedir.173
İmam Pezdevî, Müslümanların yönetimini üstlenecek bir imamı/devlet
başkanını zorunlu görmektedir. O, zekâtları toplamak, Cuma ve bayram
namazlarını kıldırmak, adaleti sağlamak, zayıf ve korunmaya muhtaç bireyleri
korumak, toplum içerisinde huzur ve barışın sağlaması ve düzenin korunması
gibi nedenlerle devlet başkanının bulunmasını bir zorunluluk olarak
171 el-Eş'ari, Makâlat, 1/39.
172 Ebü’l-Meâlî Abdülmelik el-Cüveynî, Kitâbü’l-İrşâd ilâ kavâti‘i’l-edilleti fî usûli’l-i‘tikâd,
thk. Es‘ad Temîm (Kahire: Mektebetü’s-Sekâfeti’d-Dîniyye, 1992), 345; eş-Şehristânî,
Nihâyetü’l-ikdâm, 478.
173 es-Seyyid eş-Şerîf Alî b. Muhammed el-Cürcânî, Kitâbü’t-Ta‘rîfât (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’lİlmiyye, 1995), 35.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 48
görmektedir. Pezdevî, bu konuda sahabenin icma ettiğini ifade etmekte ve
devlet başkanı belirlendikten sonra, ona itaat edilmesi gerektiğini, bunun Hz.
Peygamber'e itaat gibi olduğunu söylemektedir. Zira Kur'an-ı Kerim ''Ey iman
edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre
(idarecilere) de...''174 ayetiyle bunu ortaya koymaktadır.
Kelami fırkaların çoğunluğu devlet başkanlığının vacip/gerekli
olduğunu kabul ederken, bazıları bunun gerekli olmadığı kanaatini
paylaşmaktadırlar. Devlet başkanlığını Mu'tezile, Hariciler' in büyük bir
kısmı, Mürcie ve Şia'nın ekseriyeti kabul ederken; Haşeviyye,175 Haricilerden
Necedat fırkası,176 devlet başkanlığını gerekli görmez.177
Devlet başkanlığının gerekliliği konusunda Ehl-i Sünnet ile Şia
arasında bir fark olmamakla beraber, Şia bu görüşünü aşkın bir nedene
dayandırırken, Sünni mütekellimler ise bunu İslam toplumunun huzur ve
barışı için gerekli görmüşlerdir. Devlet başkanlığını gerekli görenlerin bir
kısmı bunu akla dayandırırken, diğer bir kısım ise bunu nakle
dayandırmaktadır. Akla dayanarak gerekli görenler; Şia'nın İmamiyye ekolü,
Mu'tezile'den Cahız (ö.255/869), Ka'bi (ö.319/931) ve Ebû Hüseyin el-Basri
(ö.436/1044)'dir. Devlet başkanlığını nakle göre vacip görenler ise Ehl-i
Sünnet'in tamamı ve Mu'tezile ile Zeydiyye'nin178 çoğunluğudur.179 Bu grup
görüşlerini Hz. Peygamber'in ''Kim zamanının imamını tanımadan vefat
ederse, cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.''180 hadisine dayandırmaktadırlar.
Buna ilaveten ashab-ı kiramın Hz. Peygamber'in vefatının hemen ardından,
imamet/devlet başkanlığını en önemli mesele görmüş olmaları ve bu konuda
174 en-Nisâ 4/59.
175 Haşeviyye: Dini meselelerde akıl yürütmeyi reddeden, nassların zahiri manalarına bağlı
kalmak suretiyle tecsim ve teşbihe düşenlere verilen ad. [Metin Yurdagür, “Haşviyye”, Türkiye
Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1997), 16/426-427]
176 Necedat: Yemame ve Bahreyn bölgelerine yayılmış Harici kolu. [Mustafa Öz, “Necedat”,
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2006), 32/485-486]
177 eş-Eş'ari, Makâlat, 1/205; eş-Şehristani, Nihayetü'l- İkdam, 478.
178 Zeydiyye: Hicri II. yüzyılda Kufe' de ortaya çıkmış ılımlı Şii fırkası. [Yusuf Gökalp,
“Zeydiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2013),
44/324-326.]
179 Fahreddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyin er-Râzî, Kitâbü’l-Muhassal efkârü’lmütekaddimîn ve müte’ahhirîn mine’l-hükemâi ve’l-mütekellimîn, çev. Hüseyin Atay (Kahire,
2002), 574; Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, 758.
180 Müslim, Sahih-i Müslim, İmare, 13, hadis no:58, (2/1478).
49 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
daha Hz. Peygamber'in techiz ve tekfini yapılırken hemen bir devlet başkanı
seçme hususunda fikir birliğine varmaları da dikkate haizdir.181
Ehl-i Sünnet kelamcıları bir devlet başkanı olmadan, insanlar arasında
meydana gelebilecek problemlerin çözülemeyeceği, haksızlık ve
anlaşmazlıkların ortadan kaldırılamayacağı gibi nedenlerle, devlet başkanının
gerekliliğini savunmuşlardır.182 Şayet bu problemler çözülmez, anlaşmazlıklar
giderilmezse ve mazlumun hakkı zalimden alınmazsa, toplumda kaos ve
kargaşa ortaya çıkacak ve dünyanın düzeni bozulup-yok olacaktır. Bu
sorunlar, ancak bir devlet başkanının varlığıyla çözüme kavuşturulabilir. Bu
gibi amiller bir devlet başkanın seçilmesini zorunlu kılmaktadır.183
Mütekellimler, devlet başkanında bulunması gerekli olan özellikler
hakkında fikir birliğine ulaşamamışlardır. Bu konuda genel olarak kabul
gören, Ebû’l Hasen Ali b. Muhammed b. Habib el-Basri el-Maverdi
(ö.450/1058)'nin184 ''el-Ahkamu's-Sultaniyye'' adlı eserinde zikretmiş olduğu
imamet/ hilafete geçecek olan kişide bulunması gerekli şartlar, ilk sistemli
teori olarak kabul edilebilir. O, devlet başkanında bulunması gereken vasıfları
şöyle sıralar;
a) Adaletli olmak,
b) İyi, ahlaklı, bedeni ve akli kusurlardan uzak olmak,
c) İslami hükümlerde ictihat yapabilecek derecede ilim sahibi olmak,
d) İslam topraklarını koruma ve savunma hususunda, kudretli ve
cesaretli olmak,
e) Soy bakımından Kureyş kabilesine mensup olmak.185
Genel olarak Pezdevî'nin de dahil olduğu Ehl-i Sünnet kelamcıları
imamın/devlet başkanının takva sahibi, alim, adil ve Kureyş'e mensup bir kişi
olmasını gerekli görmüşlerdir.186
181 en-Nesefî, Bahrü’l-kelâm, 48; Bkz. Adem Apak, Ana Hatlarıyla İslam Tarihi 2 (İstanbul:
Ensar Neşriyat, 2009), 39-49.
182 el-Eş'ari, Makâlat, 1/205.
183 Ebü’l-Mu‘în Meymûn b. Muhammed en-Nesefî, Tabsıratü’l-edille fî usûli’d-dîn, thk.
Claude Salame (Dımaşk, 1993), 2/823; el-Pezdevî, Usûlü’d-dîn, 183-184.
184 Siyaset ve ahlak alanındaki çalışmalarıyla tanınan Şafii fakihi.
185 Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Habîb el-Mâverdî, el-Ahkâmü’s-sultâniyye ve’lvilâyâtü’d-dîniyye, thk. Hâlid Abdüllatîf (Beyrut: Dâru’s-Sadr, 1990), 31-32.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 50
Mu'tezile kelamının son temsilcisi kabul edilen Kadi Abdülcebbar
(ö.415/1025) da sayılan şartları kabul eder. Buna göre devlet başkanı; cesur,
alim, takva ve iffet sahibi ve belirli bir kabileye/ Kureyş'e mensup
olmalıdır.187
Daha önce de belirttiğimiz gibi, devlet başkanlığı itikadi bir mesele
olmamakla beraber Şia' nın bunu bir inanç konusu haline getirmesinden
dolayı, Ehl-i Sünnet kelamcıları bu konuyu kitaplarında işleme gereği
duymuşlardır. Tabiatıyla bu konuyu işlerken, Şia'nın benimsediği devlet
başkanlığını eleştirmişler ve devlet başkanlığını sünni doktrin çerçevesinde
inceleme gayreti içerisine girmişlerdir. Buna göre Ehl-i Sünnet kelamcıları
devlet başkanında şu şartların bulunmasını gerekli görmüşlerdir;
a) Devlet başkanının açıkta ve zahir olması gerekir. Bununla
amaçlanan, Şia'nın ''gaib ve muntazar/beklenen'' imam anlayışının
yanlışlığının belirtilmek istenmesidir. Çünkü imamın halktan gizli olması,
kendisinden beklenen görev ve sorumlulukları yerine getirmesine engeldir.188
b) Şia'nın devlet başkanında bulunması gerektiğini iddia ettikleri
niteliklerden birisi imamın, gayb dahil her şeyi bilmesidir. Mâtürîdî
kelamcılarından olan Ebü’l-Muin en-Nesefî (ö.508/1115) böyle bir
zorunluluğun olmadığını, böyle bir düşüncenin imamet makamını nübüvvet
makamından üstün görmek olacağını, zira peygamberlerin bile Allah
Teala'nın bildirdikleri dışında gayb aleminden bir şey bilemeyeceklerini
belirtir. Ona göre böyle bir düşünce kişiyi küfre götürür.189 Eş'ari
kelamcılarından olan Ebû Bekir el-Bakıllani (ö.403 /1013) de bu konuda
Nesefî gibi düşünmekte ve devlet başkanının gaybı bilemeyeceğini ifade
etmektedir. Zira gaybı ''De ki: "Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler,
ancak Allah bilir.''190 ayetinde de belirtildiği üzere yalnız Allah (cc) bilir.191
186 el-Pezdevî, Usûlü'd- Din, 192; İbn Hümâm, el-Müsayere, s. 274-275; el-Bağdadi, Usûlü'dDin, s. 277.
187 Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu Usûli’l-Hamse, 752-753.
188 en-Nesefî, Tabsıratü'l-Edille, 2/825.
189 en-Nesefî, Tabsıratü'l-Edille, 2/833.
190 en-Neml 27/65.
191 Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib el-Bâkıllânî, Kitâbü Temhîdi’l-evâ’il ve telhîsi’d-delâ’il,
thk. İmâdüddîn Ahmed Haydar (Beyrut, 1992), 471; Faruk Gün, “Gayb Âlemini Bilmenin
İmkânı Üzerine Bir İnceleme”, Dergiabant 12/1 (Mayıs 2024), 156. Ayrıca gayb üzerine bir
değerlendirme için bkz: Mehmet Emin Günel, “Gayb Bilgisi Hakkında Kur’an’a Aykırı
51 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
c) Şia'nın iddialarından olan imamın masum olması fikri de Ehl-i
Sünnet kelamcıları tarafından eleştirilmiştir.192 Çünkü ismet sıfatı,
peygamberlerin niteliklerindendir. Daha dar bir ifadeyle bu sıfat,
peygamberlerin beşerî yönlerinden ziyade tebliğ ettikleri vahiyle alakalı bir
özelliktir. Yani peygamberler Allah'tan aldıkları vahyi, insanlara iletme
konusunda meydana gelebilecek hatalardan Allah tarafından korunmuşlarıdır.
Pezdevî'nin de içerisinde bulunduğu Ehl-i Sünnet kelamcıları, Hz.
Peygamber'in kendisinden sonra hiç kimseyi devlet başkanı olarak tayin
etmediğini, bu sebeple de ashabdan hiç kimsenin imamet iddiasıyla bu
görevin kendisine verilmesini talep etmediği kanaatindedirler. Onlara göre
devlet başkanı vasiyet veya veraset yoluyla değil, ''ehlü'l-hal ve'l-akd'' diye
ifade edilen, belirli vasıflara sahip kimselerin seçimiyle gerçekleşebilir.
Pezdevî, hadis ulemasından bazılarının Hz. Peygamber'in imameti amcası Hz.
Abbas (ra)'a verdiğini, bazılarının da Hz. Ebû Bekir (ra)'e verdiği
düşüncesinde olduklarını, ancak Hz. Peygamber'in bu görevi nassla kimseye
vermediğini ifade ederek kendi kanaatini paylaşmaktadır.193
Bu konuda özellikle Şia'nın İmamiyye ekolü, devlet başkanlığının nass
ve verasetle belirlendiğini, dolayısıyla imametin Hz. Ali ve evladının hakkı
olduğunu iddia etmektedir. Hatta bu ekol, imametin nassla belirlendiğini inkâr
edenleri küfürle itham etmektedir. Bu sebeple İmamiyye ekolü sahabeyi, Hz.
Ebû Bekir'e biat etmeleri sebebiyle küfürle itham eder.194 Pezdevî, İmamiyye'
nin Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'e yakınlığına binaen verasetle devlet
başkanlığına geldiği şeklindeki görüşlerini redder. O, buna delil mahiyetinde,
eğer devlet başkanlığına verasetle gelineceği kabul edilirse, buna Hz.
Peygamber'in amcası olması sebebiyle Hz. Abbas'ın getirilmesinin Hz.
Peygamber'in amcasının oğlu olan Hz. Ali'den daha layık olacağını belirtir.
Bu şekilde Hz. Ali'nin devlet başkanlığına veraset yoluyla getirilmediğini
ortaya koymaya çalışmaktadır.195
Yorumların Sebep Olduğu İnanç Problemleri”, Necmettin Erbakan Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi 49 (Haziran 2020), 115.
192 el-Bâkıllânî, et-Temhîd, 471.
193 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 192.
194 en-Nesefî, Bahru'l-Kelam, 49; Tabsıratü'l-Edille, 2/838; Kâdî Abdülcebbâr,, Şerhu Usûli’lHamse, 761.
195 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 192; eş-Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, 145.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 52
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Şia'nın Hz. Ali'nin Hz. Peygamber tarafından
vasi tayin edilmesiyle alakalı196 ortaya attıkları iddiaların sika/ güvenilir
raviler tarafından rivayet edilmediğini belirterek, bunun yanlışlığına işaret
eder. Ona göre bu iddialar, Şia'nın zayıf yönlerindendir.197 Aynı şekilde Ebü’lMuin en-Nesefî'de Şia'nın vasi iddialarını, Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'in
borçlarını ödemesi gibi özel bir meselede onun vasiliğini üstlenmesi şeklinde
değerlendirir. Ona göre mutlak manada bir vasilik durumu ortada yoktur.198
Nesefî bu iddianın geçersizliğini ispat sadedinde, eğer Hz. Ali ve evladı
imamete nass ile tayin edilmiş olsalardı, ashabın bu konuyu kendilerinden
sonrakilere mutlak manada ileteceklerini, böyle bir olay meydana gelmiş
olsaydı bunun bize kadar, nakil yoluyla gelmiş olacağını belirtir. Zira
sahabenin, su ile vacip olmayan istinca hakkındaki hükmünü bile nakletmiş
olmaları, din konusunda ne kadar hassas olduklarını göstermesi açısından
oldukça önemlidir.199
İmam Pezdevî, imamın/devlet başkanının niteliklerinden bahsederken,
onların masum olmalarından bahsetmemektedir. Bu da göstermektedir ki,
devlet başkanında böyle bir niteliğin aranması, İslam akaidi ve insan olma
vasfıyla bağdaşmamaktadır.
Devlet başkanının faziletli olan bir kimse olmasına da değinen Pezdevî,
bu göreve getirilecek kişinin en faziletli olması şartını kabul etmez. O, bu
görüşünü '' nesepte, takvada ve diğer şeylerde daha faziletli olan terk edilip,
faziletli olan kimse hilafete tayin edilirse, bu kişinin imameti geçerlidir.''
diyerek ortaya koymaktadır.200 Aynı şekilde Ebû Mansûr el- Mâtürîdî de efdal
olan mevcutken, fazilet bakımından daha aşağıda bulunan kişinin imametini
meşru görmektedir.
Ancak Şia’nın ekseriyeti daha faziletlinin olduğu yerde, derece
bakımından daha aşağıda bulunanın devlet başkanlığını reddetmektedir.
196 Detaylı bilgi için bkz: Cemal Sofuoğlu, “Gadir-i Hum Meselesi”, Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi 26/1 (1984), 461-470.
197 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 190.
198 en-Nesefî, Bahru'l-Kelam, 47.
199 en-Nesefî, Bahru'l-Kelam, 47,48; Tabsıratü'l-Edille, 2/840.
200 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 193.
53 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Onlara göre akıl, fazilet bakımından düşük olanın en faziletlinin yerine göreve
getirilmesini çirkin bir iş olarak görmektedir.201
Mâtürîdî mezhebinin önemli simalarından olan Ebü’l-Muin en-Nesefî,
daha az faziletlinin devlet başkanı olmasına Hz. Ömer’ in uygulamasını delil
gösterir. Zira Hz. Ömer vefatına yakın, kendisinden sonra seçilecek halife için
derece bakımından daha faziletli olan Hz. Osman ile Hz. Ali mevcut olmasına
rağmen altı kişiden oluşan bir şura heyeti oluşturulmasını istemiş ve şuranın
sonucunda seçilen adayın halife olmasını istemek suretiyle, bu işi insanların
kendi seçimlerine bırakmıştır.202
Mütekellimimiz Pezdevî ise, bu konudaki görüşünü Hz. Peygamber’ in
şu hadislerine dayandırmıştır; ‘’Her iyi ve kötünün arkasında namaz
kılınız.’’203
, ‘’Burnu kesik, Habeşli bir köle bile başınıza emir olsa, hüküm
sahiplerine itaat ediniz.’’204 Ayrıca ifade etmek gerekir ki o, efdal olan varken
mefdul/daha az faziletli olan kimsenin imametini kabul etmekle beraber,
sosyo-kültürel çevre ve insan unsurunu da göz önünde bulundurarak,
toplumun en faziletli olan kimseyi devlet başkanlığına getirmesi taraftarıdır.205
Devlet başkanlığı konusunda en çok tartışılan hususlardan birisi de
imamın Kureyş kabilesinden olup-olmaması tartışmasıdır. Bu konuda Ehl-i
Sünnet, imamın/devlet başkanının Kureyş’ten olması gerektiğini söylerken,
Şia alanı biraz daha daraltarak Beni Haşim’ den olmasını şart koşmuştur.
Ancak Mu’tezile’den bazıları ve Hariciler, Kureyş’ten olma şartını kabul
etmezler. Onları bu düşünceye götüren saik, Cenab-ı Hakk’ın ‘’Ey insanlar!
Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız
için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na
karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir,
hakkıyla haberdar olandır.’’206 ayetidir. Ayrıca Hariciler, devlet başkanının
Kureyş kabilesi dışından olması hususunda hemfikirdirler. Onlara göre devlet
başkanı da bir insan olması sebebiyle, günah işlediğinde veya zulüm
201 es-Sâbûni, el-Bidaye, 57; Ebü’l-Vefâ et-Taftâzânî, Ana Konularıyla Kelam, çev. Şerafettin
Gölcük (Konya, 2000), 101.
202 en-Nesefî, Tabsıratü'l- Edille, 2/271.
203 Ebü’l-Fidâ İsmâîl b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ (Beyrut: Dâru’s-Sadr, 2009), 2/29.
204 Müslim, Sâhih-i Müslim, Mesâcid, 240; İmâret, 35, 37.
205 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 193.
206 el-Hucûrât 49/13.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 54
yaptığında azledilebilmesi gerekir. Ancak imamın Kureyş’e mensubiyeti
sebebiyle taraftarlarının çok olacağı, bu sebeple de devlet başkanının azlinin
mümkün olamayacağı endişesini taşırlar.207
Bu bağlamda diyebiliriz ki; imamın Kureyş’ten olması şartını kabul
etmeyenler, devlet başkanlığının sadece bir kabileye hasredilmesini
İslam’daki soy ve ırk üstünlüğünün olmaması ve İslam tebliğinin
evrenselliğiyle bağdaştıramamışlardır. Zira bireyler arasındaki üstünlük,
Allah’ a karşı takvalı olmakla doğru orantılıdır.
Öte taraftan Hz. Peygamber’in vefatından sonraki dönem için, devlet
başkanının Kureyş’ten olması, İslam dininin yayılması ve İslam adına müspet
sonuçlar doğurduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Zira o dönemde Kureyş
kabilesinin toplum nazarında itibarlı ve güçlü duruşu, imamın/ devlet
başkanının Kureyş’ten olmasını kolaylaştırmıştır.208
Kelamcımız Muhammed el-Pezdevî, devlet başkanının Kureyş
kabilesinden olması gerektiği kanaatindedir. O, bu görüşünü ‘’İmamlar,
Kureyştendir.’’ hadisine209 ve Hz. Ebû Bekir (ra)’in Beni Saide çardağında
halife olarak İslam devletinin başına geçmesine dayandırmaktadır. O da tıpkı
Ebü’l-Muin en-Nesefî gibi hilafete Kureyş kabilesinden olan bir kimsenin
gelmesi gerektiğini kabul etmekle beraber, Haşim oğullarından olmasını şart
koşmamıştır.210 Bununla, Şia’ nın imameti Hz. Ali ve evladına has
kılmalarının önüne geçmek istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca Pezdevî, devlet
başkanının Kureyş’ten olma şartını kabul etmeyen Mu’tezile ve Hariciler’in
bu görüşünü, ashab-ı kiramın bu konudaki ittifakına ve Hz. Peygamber’in
zikredilen hadisine aykırı olacağını öne sürerek kabul etmemektedir.211 Ancak
Pezdevî’nin bu görüşüne katılmak, zor görünmektedir. Zira onun bu
yaklaşımı, meseleye mezhebi bir taassupla yaklaştığını göstermektedir.
Kanaatimizce devlet başkanlığının Kureyş’e özgü kılınmış olması,
Kureyş kabilesinin o dönem Arap toplumunda baskın olması ve kendisini
207 eş-Şehristâni, el-Milel ve'n-Nihal, 108; İbn Hümam, Müsâyere, s. 275.
208 İbn Haldûn, Mukaddime, 1/490-494.
209 Krş; M. Said Hatipoğlu, “Hilafetin Kureyşiliği”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Dergisi 23 (1978), 12-21.
210 en-Nesefî, et-Temhîd, s. 108; Bahrul-Kelam, s. 47; İbn Hümâm, Müsâyere, s. 276.
211 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 193.
55 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
kabul ettirmiş olması sebebiyledir. Yoksa bu uygulama, devlet başkanlığının
daimi olarak bir soya tahsis edilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Buradan
hareketle devlet başkanlığına getirilecek olan kişide soy, ırk gibi özelliklerden
ziyade, o makama gelecek olan kişinin bu görevin üstesinden gelebilecek
liyakatte, ilim ve cesaret sahibi bir kişiliğe sahip olması gerekmektedir. Bu
itibarla, bu makama getirilecek kimsede sayılan özellikler bulunuyorsa, hangi
soy veya nesebe bağlı olursa olsun devlet başkanlığına getirilebilir.
Sonuç olarak kelamcımız İmam Muhammed el-Pezdevî'nin de dahil
olduğu Mâtürîdî kelamcıları, Şia'nın nass ile tayin konusundaki görüşlerini;
Hz. Peygamber'e yalan isnadı, sahabeye bir iftira ve batıl bir fikir olarak
telakki etmişlerdir. Genel olarak Mâtürîdî mütekellimleri, Hz. Ali ve ardından
gelen Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra)'in devlet başkanlığına vasiyet veya
nass ile tayin olmadıklarını, Hz. Peygamber'in vefatından sonra, Hz. Ebû
Bekir (ra)'in ''İmamlar Kureyş'tendir.'' manasındaki sözü Beni Saide
çardağındaki toplantıda açıklamasının ardından, Müslümanların biat ve
seçimleriyle imametin/hilafetin başladığı inancındadırlar.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 56
İKİNCİ BÖLÜM
PEZDEVİ VE MÂTÜRÎDÎLİK
2.1. Pezdevî'den Önce Mâtürîdîlik
Maturdilik'ten bahsetmenden önce, onun beslendiği kaynaktan
bahsetmekte yarar vardır. Hicri I. asrın sonlarında iman- amel ilişkisi, imanın
mahiyeti ve imanda istisna gibi birçok konuda Müslümanlar arasında görüş
ayrılıkları ortaya çıktı. İhtilafın ana sebebini Hammad b. Ebi Süleyman
(ö.120/738)'ın, İbrahim en-Nehai (ö.96/714)'yi imanda istisnayı kabul ettiği
gerekçesiyle ''şüphecilikle'' suçlaması oluşturmuş ve bu ihtilafların daha da
genişlemesine sebep olmuştur. Nitekim İbrahim en-Nehai buna karşılık irca
fikrini bid'at ilan etti. Bu çekişmeler Ashab-ı Rey ile Ashab-ı Hadis’in
rekabetinin artmasına sebep oldu.212
Hammad b. Ebi Süleyman'ın ardından Kufe'deki Ehl-i Rey'in başına
geçen öğrencisi Ebû Hanife (ö.150/767), irca fikrini sistemli bir şekilde
savunmaya ve açıklamaya başladı. Hicri I. asırda Müslüman olmaya başlayan
Horasan ve Maveraünnehir halkı ''amel konusunda eksiklikleri bulunduğu ileri
sürülerek'' bölgeyi fethedenler tarafından, ikinci sınıf Müslüman
sayılıyorlardı. Ebû Hanife'nin iman-amel ayırımına giderek imanda eşitliği
savunması, Müslüman olmalarına rağmen siyasi ve sosyal baskılar213 gören
Maveraünnehir ve Horasan bölgesinde yaşayan halkın sevgisini kazanmasını
sağladı. Bu durum Hanefiliğin bölgede yayılıp, ardından Hanefi-Mâtürîdî
geleneğin oluşmasına zemin hazırladı.214
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö.333/944) tarafından Maveraünnehir
bölgesinde meydana getirilen Mâtürîdîlik, iki asırdan fazla bir süre ihmale
uğramıştır. Bunun çok çeşitli sebepleri vardır. Bu sebeplerden bazılarını;
Mâtürîdî'nin eserlerinin dilinin ağır ve muğlak olması, İmam Mâtürîdî'nin ilim
ve kültür merkezi olan ve o gün hilafetin merkezi konumundaki Bağdat' tan
uzak bir bölgede yaşaması, Mu’tezile gibi aklı ön plana çıkarması dolayısıyla,
212 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 109.
213Geniş bilgi için bkz; Âdem Apak, Ana hatlarıyla İslam Tarihi 3 (İstanbul: Ensar Neşriyat,
2010), 146-153, 225-227.; Kutlu, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik, 89-98.
214 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 109-111.
57 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Mu'tezile'ye yakın olduğu izlenimi vermesi, Eş'ari Mezhebi gibi mevcut
iktidar tarafından desteklenmemesi, Eş'ariliğin Maliki ve Şafiiler tarafından
benimsenmesine karşın, Mâtürîdîliğin sadece Hanefiler tarafından
desteklenmesi vb. şeklinde sıralayabiliriz.215
İmam Mâtürîdî'nin göz ardı edilme sebeplerinden birisinin de onun
kendi dönemindeki iktidar sahipleri ile iyi ilişkiler içerisinde olmaması
gösterilebilir. Onun kendi dönemindeki iktidar sahipleriyle arasının açık
olduğu izlenimi veren, şu üç anekdot oldukça önemlidir;
Ebû İshak es-Saffar (ö.534/1139)'ın216 aktardığına göre İmam Mâtürîdî
''Zulüm, adalettir'' demenin kişiyi dinden çıkaracağı kanaatindedir. O, zalim
sultana, adil demenin kişiyi küfre düşüreceğini belirtmektedir. Ayrıca kendi
döneminde sultanlara ''şerinşah, yeryüzünün sultanı, ümmetlerin
koruyucusu/maliki'' lakaplarını veren kimseleri eleştirmiştir.217
Yine Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, resmi görevlilerle yakın temasta bulunan
ve katiplik görevini icra eden Ebü'l Kasım el-Ka'bi'yi218 ağır ifadelerle
eleştirmekte ve yeryüzünde lanet edilmeyi hak etmiş bir kimse varsa, onun
Ebü'l Kasım el-Ka'bi olduğunu söylemiştir.219
İmam Mâtürîdî'nin zulüm ve haksızlık yapan yöneticiler ve onların
görevlileriyle iyi ilişkiler içinde olmadığına başka bir örnek ise, Ebü'l Hasan
er-Rüstüfeğni'nin aktardığı şu hadisedir;''Buna göre dönemin sultanının
görevlilerinden birisi, İmam Mâtürîdî’nin talebelerinden birinin evine yerleşir.
Öğrencisinin İmam Mâtürîdî'ye misafirden rahatsızlığını dile getirmesi
üzerine Mâtürîdî, sultana bu kişinin evi boşaltması için bir elçi gönderir.
Ancak sultan, bu talebe olumsuz cevap verir. Bunun üzerine İmam Mâtürîdî,
evi işgal eden kişiye beddua eder ve bu kişi hastalanır. Ardından evi
boşaltır.''220 Bu anekdotlar ve Mâtürîdî'nin hiçbir resmi görev üstlenmemiş
olması, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin kendi dönemindeki idarecilerle
ilişkilerinin iyi olmadığı izlenimi vermektedir.
215 Kutlu, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik, 60.
216 Hicri 460-534(1068/1139) yılları arasında yaşamış Hanefî fakihi ve Mâtürîdî kelamcısı.
217 Kutlu, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik, 38.
218 Hicri 273-319(886/931) yılları arasında yaşamış Mu‘tezile alimi ve Kâ‘biyye fırkasının
reisi.
219 el-Mâtürîdî, Kitabu't-Tevhid, 348.
220 Kutlu, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik, 39.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 58
Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, son dönemde yapılan birtakım
çalışmalar, Mâtürîdî'nin Hanefi-Mâtürîdî çevrelerce gerekli ilgiyi gördüğünü
göstermektedir. Fakat Eş'ari ile kıyaslandığında yine de ihmale uğradığını
söylemek yerinde bir tespittir.221
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Samani Devleti (261/875-389/999) hakimiyeti
altında Semerkant bölgesinde yaşamıştır. İmam Mâtürîdî'nin yaşadığı dönemi,
sükûn ve kargaşa bakımından ikiye ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki
huzur ve sükunetin bulunduğu ve hicri II/ IX. asrın ikinci yarısına kadar
süregelen zaman dilimidir.222 Bu zaman dilimi, Semerkand’ın her türlü ilmi,
ekonomik ve askeri girişimin bizzat devlet tarafından desteklendiği bir
dönemdi.
223 Hatta Semerkand ve Buhara bölgesi bu dönemde, hilafet merkezi
olan Bağdat'ı ilim, sanat ve kültür bakımından geride bırakmıştı. Yine bu
dönemde Seneviyye, Mu’tezile ve Kerramiyye gibi grupların Semerkand'da
medreseleri bulunmaktaydı. Bunun yanı sıra Şiiler ve Mâtürîdîliğin
kendisinden neş'et ettiği Hanefilik de bölgede etkin durumdaydı. Bu gruplar
zaman zaman bir araya gelip ilmi tartışmalar yaparlardı.224
İmam Mâtürîdî'nin yaşadığı dönemin ikinci kısmı olan hicri IV/X.
asırda ise büyük bir huzursuzluk ve kargaşa hakimdi. Bu dönemde Batıni ve
Karmati grupların çıkardığı problemlerin yanında, Şii Fatımi Devleti'nin
baskıları ve Samani Devleti'ndeki taht kavgaları da huzur ve sükunun
bozulmasında önemli rol oynamıştır. Samaniler' in son dönemlerinde pek çok
karışıklık meydana gelmiş, bölgede 310/922, 318/930, 331/942, 335/946 ve
380/990 yıllarında irili-ufaklı birçok karışıklık olmuştur.225 Özellikle
Samaniler'in yıkılışına kısa bir süre kala, Samani emirleri Karmati, Batıni,
Kaderi ve Mu'tezili fikirlere sempati duymaya başlamışlardır.
Konuyla alakalı olarak Pezdevî'nin naklettiği bir anekdot dikkate
değerdir. Onun aktardığına göre, Samaniler' in son döneminde Kaderiyye ve
Mu'tezile, Buhara'yı hakimiyetleri altına almışlardı. Aynı şekilde Samani
221 Kutlu, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik, s. 60.
222 Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed Abdülkerîm İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh (Beyrut, 2010),
7/279.
223 Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekir el-Makdisî, Ahsenü’t-tekâsîm fî ma‘rifeti’l-ekâlîm
(Beyrut: Dâru’s-Sadr, 1909), 380.
224 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, s.38-39.
225 İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 8/78, 80, 133, 134, 208-212, 403, 404.
59 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
vezirleri de bu gruplarla yakın ilişki içindeydi. Samani emirinin Ehl-i
Sünnetin fikirlerini savunan bir hocası vardı. Hocası emire bir gün, “Şu
Kaderiyye ve Mu'tezile'den olanlar, senin sultan olmadığına inanıyorlar. Ehl-i
Sünnetten olan bu imamlar ise senin sultan olduğuna inanıyorlar.” dedi. Emir
''Nasıl olur!?” diyerek şaşkınlığını dile getirince, hocası sonraki gün bunun
gerçek olduğunu kanıtlayacağını söyledi. Ertesi gün Ehl-i Sünnet
mütekellimlerini çağıran hoca, emiri de bir sütrenin ardına gizledi.
Mütekellimlere dönerek “Eğer emir, haram olduğuna iman ederek zina yapar,
şarap içer, oğlanlarla düşüp-kalkar ve zulüm işlerse azledilir mi?” diye sordu.
Kelamcılar buna cevap olarak; bu fiilleri işleyen emirin azledilmeyeceğini,
ancak tevbe etmesi gerektiğini ifade ettiler. Bu cevaptan sonra kelamcıların
çıkmasına izin veren hoca, daha sonra Kaderi ve Mu'tezili kelamcıları içeri
davet etti. Hoca aynı soruyu onlara yöneltince, hepsi birden ''azledilir.''
cevabını verdiler. Bu cevap üzerine onların çıkışına da izin verildi. Hoca daha
sonra emire gelerek, “Söylediklerini duydun.” Emir, “Evet.” cevabını verince,
hocası “Seni, emirlikten azledilmiş olarak görüyorlar. Çünkü sen, bu çirkin
fillerden bazılarını işliyorsun.” dedi. Bu olayın ardından emir, Kaderiyye'ye
ve Mute'zile'ye mensup olanların yakalanarak cezalandırılmalarını emretti.
Böylece bölgede sadece Ehl-i Sünnetin temsilcileri olan Hanefi-Mâtürîdî
kelamcılar söz sahibi olmaya başladı. Hatta emir, bu alimlere değerli elbiseler
ve hediyeler vererek onları taltif etti.226
Hicri IV/IX. asrın başlarına kadar İmam-ı A'zam Ebû Hanife'nin
savunduğu akideyi benimseyen Samaniler, otoritelerini muhafaza etmek için,
farklı fikir ve düşüncelere karşı cephe almışlardır. Bu sebeple daha önce
İmam Mâtürîdî'nin içerisinde yer aldığı Daru'l-Cüzcaniyye'ye yakın duran
Samaniler, bu dönemden itibaren Hanefi Hadis Taraftarları olarak bilinen
İyaziyye Ekolü'ne yakın durmaya başlamışlardır. 227
2.2. Pezdevî'nin Yaşadığı Çağda Kelam İlmindeki Gelişmeler
İslami fetihler sonucunda genişleyen coğrafya ve çeşitli kültürlerle
temasların sağlanması nedeniyle, İslam dünyasında gelişen ilimlerin yanında,
diğer medeniyetlerin değerlerine de ilgi duyulmaya başlanmıştır. Nitekim
226 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 197.
227 Detaylı bilgi için bkz; Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 43-45.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 60
Emeviler ve Abbasiler devrinde eski Yunan ilimlerini tercüme faaliyetleri
başladı. Bu sebeple İslam dünyasında felsefe inkişaf etmeye başlamış ve bu
ilimle uğraşan şahsiyetler ortaya çıkmıştır. Asıl uğraşı alanları felsefe
olmasıyla beraber, akaid/kelam konularıyla ilgilenen ve bu konulara akli
çözümler bulmaya çalışan bu şahsiyetler kelam tarihinde '' İslam Filozofları''
olarak bilinmektedirler. Ebü’l-Hukema Yakub b. İshak el-Kindi (ö.252/866),
Ebû Nasr el-Farabi (ö.339/950) ve Ebû Ali İbn Sina (ö.428/1037) bu
filozofların başında gelmektedir.228
İslam filozofları dışında, Eş'ari kelamının önemli simalarından olan
Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazzali (ö.505/1111) alim,
mütekellim ve filozof bir şahsiyettir. Eş'ari ve Mâtürîdî'nin tesisiyle meydana
gelen ve Gazzali'ye kadar ki dönemi kapsayan Ehl-i sünnet kelamına
''mütekaddimun dönemi'', bu dönemin kelamcılarına ise ''mütekaddimun
kelamcıları'' denir. Bu dönemde Eş'ari'nin fikirlerinin tam olarak yerleşmesini
sağlayan Kadı Ebû Bekir el-Bakıllani (ö.403/1013), Abdulkahir el-Bağdadi
(ö.429/1037) ve İmamü'l-Harameyn Ebü’l-Me'ali el-Cüveyni (ö.478/1085)
gibi isimler Eş'ari mütekaddimun kelamcılarını oluştururken; Mâtürîdî
ekolünde Ebû Cafer et-Tahavi (ö.321/933) ve Ebü’l-Yüsr Muhammed elPezdevî (ö.493/1100) Mâtürîdî mütekaddimun mütekellimlerinden sayılabilir.
Bu dönem mütekellimlerinin temel gayesi, Ehl-i Sünnet kelamının
geliştirilip-yayılması, ehl-i bid'at ve sapık akımların ise yanlış fikirlerinin
tespit edilip, Müslümanlar' ın bu fikirlerden uzak durmasını sağlamaya
yönelik olmuştur. Kelam alanında dönemin genel özelliklerini şöyle sıralamak
mümkündür:
a) Mantık ilminin kabul edilmemesi,
b) İn'ikası edillenin (bir meseleyi ispat eden delilin fasit çıkması
durumunda, o delilin ispata çalıştığı meselenin de fasit olması) kabul edilmesi,
c) Felsefeye yer verilmemesi.229
228 Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş (İstanbul: Damla Yayınları, 2009), 26.
229 Gölcük- Toprak, Kelâm-Tarih Ekoller Problemler, 65.
61 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Bu anlayış Gazzali ile birlikte değişmeye başlamıştır. Dolayısıyla
Gazzali kelam ilminin yeni bir düzleme girmesini sağlamıştır. Onun söz
konusu dönemde kelam ilmine getirdiği yenilikler şunlardır:
a) Mantığı İslami ilimlere idhal etme,
b) İn'ikası edille prensibini reddetme,
c) Eserlerinde felsefi bahislere yer vererek, felsefenin İslam dünyasında
kabulünü sağlama.230
Mâtürîdîliğin oluşum sürecini göz önüne aldığımızda, Daru'lCüzcaniyye ve Daru'l-İyaziyye adlı iki üst kolun ortaya çıktığını görmekteyiz.
Daru'l-Cüzcaniyye, Semerkant' ta İmam A'zam Ebû Hanife' nin fikirleri
doğrultusunda faaliyet gösteren ve İmam Mâtürîdî'nin içerisinde yetiştiği
önemli bir yerdir. Bu kolun en önemli özelliği te'vile ve akli istidlale önem
vermeleridir. Mâtürîdî'nin kitabının adını ''Te'vilatü'l- Kur'an'' koyması da
te'vil meselesine bakışlarını yansıtması açısından dikkate değerdir.231
Daru'l-İyaziyye ise Daru'l-Cüzcaniyye'nin aksine ehl-i hadis
taraftarlığına yönelmiş, müteşabihatın te'viline ve istidlali bilgiye karşı
çıkmıştır. Bu grubun nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmemekle beraber,
muhtemelen Daru'l-Cüzcaniyye'ye alternatif olarak Ebû Ahmet el-İyazi
tarafından Semerkand'da kurulmuştur.232
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî'ye baktığımızda, gerek İmam Mâtürîdî'yi Ehl-i
Sünnet'in reislerinden biri kabul etmesi gerekse akli istidlale önem veren bir
mütekellim olması nedeniyle, onun Daru'l-Cüzacaniyye'nin diğer bir deyişle
Semerkand'daki Ehl-i Rey grubunun bir temsilcisi olduğunu söyleyebiliriz.
2.3. Pezdevî'nin Metodu
Kelamcımız Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, kelami problemleri işlerken
sistemli bir yol izlemektedir. O, bir konuyu irdelerken özelde Mu’tezile,
genelde ise Rafıziler, Kerramiler, Hariciler ve Cebriyye gibi Ehl-i Sünnet dışı
kelam fırkalarının benimsedikleri fikirlerin yanlışlığını akli ve nakli delillerle
230 Gölcük- Toprak, Kelâm-Tarih Ekoller Problemler, 65.
231 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 122- 131.
232 Ak, a.g.e, 122- 131.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 62
ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu sebeple Pezdevî'nin, klasik kelamî cedel
metodunu kullandığını söylememiz mümkündür.
İmam Muhammed el-Pezdevî'nin ayet ve hadislere bakış açısını
incelemek gerekirse, o genel olarak nassları lafzi/literal manalarına
hamletmektedir. Mecazi anlamları ise bir karineye bağlı olarak kabul
etmektedir.233
O kelami bir konuyu işlerken fazla detaya girmeden, kısa ve özlü bir
şekilde ele almaktadır. Ele aldığı konularda öncelikle Ehl-i Sünnet ve'lCemaat'in görüşünü belirtmekte, ardından muhaliflerin konu hakkındaki
görüşlerini serdetmektedir. Şunu belirtmek gerekir ki Pezdevî'nin, ''Ehl-i
Sünnet ve'l- Cemaat'in görüşü'' olarak kast ettiği, aslında Hanefi-Mâtürîdî
mütekellimlerin görüşüdür. Çünkü o, birçok yerde Ebü'l Hasan el-Eş'ari'nin
(ö.324/935-36) görüşlerini müstakil olarak ele almakta ve bazı yerlerde onu
eleştirmektedir.234 Bunun yanında İbn Küllâb el-Basri (ö.240/854[?])'nin bazı
görüşlerini de tenkit eden Pezdevî, Eş'ari'yi ve İbn Küllâb'ı tenkitlerine
rağmen Ehl-i Sünnet mütekellimlerinden kabul etmektedir.
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö.333/944) ile aynı coğrafyada yetişmiş olan
İmam Muhammed el-Pezdevî, Mâtürîdî' nin ''Kitabü't- Tevhid'ini'' gereksiz
uzatmalar, manasındaki kapalılık ve belirli bir plan dahilinde yazılmamış
olmasını gerekçe göstererek tenkit etmektedir. Diğer taraftan o, Semerkantlı
alimlerin yazdıkları eserleri de eksik bulması nedeniyle kendi eserini kaleme
aldığını belirtmektedir.235
Özetle, Pezdevî' nin benimsediği yöntem, kendinden önceki kelam
alimlerinin benimsediği; muhaliflerin görüşlerinin yanlışlığını ispat etme,
kendi mezhebî doktrininin ise haklılığını ortaya koyma metodudur. Ancak
Pezdevî' nin buradaki orijinalliği, yeri geldiğinde kendi ekolünün kurucusu
olan Mâtürîdî'yi de eleştirebilecek derecede kelamcı bir kişiliği sahip
olmasıdır.236 Örnek vermek gerekirse, Pezdevî, insanlardan olan
peygamberlerin, meleklerden üstün olduğu meselesini tartışırken İmam
233 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 128,164,169.
234 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 3
235 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 3; Mustafa Said Yazıcıoğlu,, Mâtürîdî ve Nesefî’ye Göre İnsan
Hürriyeti (Ankara: Otto Yayınları, 201.
236 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 3.
63 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Mâtürîdî' nin bu konuda yaratılanların en üstününün Hz. Peygamber olduğunu
kabul ettiğini belirtmektedir. Ardından üstünlük/efdaliyet konusunda kendi
görüşünü ortaya koyan Pezdevî, bunun üzerinde konuşulması gereken bir
konu olmadığını söylemekte ve Mâtürîdî'yi eleştirmektedir.237 İmanın mahluk
olup-olmadığı konusunda da Mâtürîdî'den farklı düşünen Pezdevî, imanın
mahluk olmadığını söylemektedir. O, imanın mahluk/yaratılmış olduğunu
kabul etmenin Kur'an'ın yaratılmış olduğunu kabul etmekle bir olacağını
söylemekte ve bu konuda İmam Mâtürîdî'ye muhalefet etmektedir.238
2.4. Pezdevî'nin Mezhebine Katkıları
Daha önce de belirtmeye çalıştığımız gibi, İmam Mâtürîdî uzun bir
dönem ihmale uğramış, görüşleri ve düşünceleri gereken ilgiyi görmemiştir.
Bu dönemde sadece Hanefi- Mâtürîdî gelenek içerisinde bulunan Ebü’l-Leys
es-Semerkandi (ö.373/983), Ali b. Said Ebü'l Hasan er-Rüstüfeğni
(ö.345/956) ve onun öğrencisi olan İbn Zekeriyya Yahya b. İshak eserlerinde
İmam Mâtürîdî'den kısmen bahsetmişlerdir.239
Her ne kadar bahsi geçen mütekellimler İmam Mâtürîdî'den bahsetmiş
olsalar da Mâtürîdî'nin, tanınmasının Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî vasıtasıyla
olduğunu söyleyebiliriz. Zira İmam Muhammed el- Pezdevî'nin dedesi
Abdülkerim b. Mûsâ b. İsa el-Pezdevî (ö.390/1000), İmam Mâtürîdî'nin
öğrenciliğini yapmıştır. İmam Muhammed el-Pezdevî, ilk tahsilini babasından
alarak, dedesinin hocası Mâtürîdî' nin ''Te'vilatü'l-Kur'an'' ve ''Kitabü'tTevhid'' gibi birtakım eserlerini inceleme fırsatı bulmuştur. Pezdevî, bu
vasıtayla Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'yi tanıma fırsatı buldu.240 O, unutulmaya
yüz tutmuş ve ihmale uğramış olan İmam Mâtürîdî'nin eserlerini ortaya
çıkarmıştır. Onun Kitabü't-Tevhid hakkında ''buldum'' ifadesini kullanması, bu
eserin uzun bir dönem gözden kaybolduğunu göstermektedir.241
Her ne kadar Ebû Mansûr el-Mâtürîdî 333/944 yılında vefat etmişse de
İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik XI. yüzyılda müstakil bir mezhep olarak
konumunu sağlamlaştırmıştır. Başlangıçta Mâtürîdîlik; İyazi, Pezdevî ve
237 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 209.
238 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 222-223.
239 Detaylı bilgi için bkz; Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 163-174.
240 el-Kuraşî, el-Cevâhirü’l-mudiyye, 4/98-99; el-Leknevî, Kitâbü’l-Fevâ’idi’l-behiyye, 188.
241 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 14.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 64
Mekhuli-Nesefî ailelerin ilk halkayı oluşturduğu dar alandaki bir mezhepti.
Mâtürîdîliğin neş'et ettiği Maveraünnehir topraklarının Abbasi iktidarının
siyasi merkezine uzak oluşu ve Abbasi iktidarının Maveraünnehir'de kabul
görmemiş olması nedeniyle İmam Mâtürîdî'nin görüşleri, yayılma imkânı
bulamamış ve neredeyse unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.242
Ebü’l-Yüsr, Usûlü’d-Din'i yazarken üst tabakada bulunan ulema
sınıfının kaynak olarak kullanacağı, halkın ise Ehl-i Sünnet inancını açık ve
öz bir şekilde anlayabileceği bir metot izlemiştir. Pezdevî, Mâtürîdî'nin
görüşlerini derli- toplu bir şekilde sunmuş, Mâtürîdî'nin eserlerindeki
muğlaklık ve gereksiz uzatmalar yerine, sade ve anlaşılır bir dil kullanmıştır.
Belirtmek gerekir ki, Ebü’l-Yüsr Pezdevî, kendi dönemine kadar Semerkantlı
mütekellimler tarafından yazılan kelami eserleri yetersiz bulmuştur. O,
Usûlü’d-Din adlı eserinde, Mâtürîdî'nin Kitabü't-Tevhid' adlı eserinde
kapalılık ve uzatmaların olduğunu, eserin tertibinde ise bazı zorluklar
bulunduğunu ifade etmiş, eğer bu tür problemler olmasaydı bu eserin yeterli
geleceğini, dolayısıyla Usûlü’d-Din'i yazmaya gerek kalmayacağını
belirtmiştir.243 Ancak İmam Pezdevî her ne kadar, bu eserin yeterli geleceğini
söylemiş olsa da kendi eserinde Mâtürîdî'nin bazı görüşlerini açık bir şekilde
tenkit ederek, ona tam anlamıyla bağlı olmadığını ortaya koymuştur.244 Bu,
onun hatalı olduğunu düşündüğü bir görüşle karşılaştığında bir mütekellim
olarak, o görüşü tashih etmeyi kendisine görev edindiğini göstermektedir.
Ayrıca onun, İmam Mâtürîdî'yi Ehl-i Sünnetin reislerinden görmekle beraber,
bazı konularda tenkit etmesi, Mâtürîdî kelamının gelişimi açısından oldukça
önemlidir. Zira ondan sonra gelen bazı Mâtürîdî mütekellimler de İmam
Mâtürîdî'ye bağlı olduklarını belirtmelerine rağmen, Mâtürîdî'nin bazı
görüşlerini eleştirmiş ve kendi kanaatlerini ortaya koymuşlardır.245
Ahmet Ak'ın da belirttiği gibi, Hicri 370/980'den 470/1077 arasını
kapsayan yaklaşık yüz senelik dönemde, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'den
bahseden bir eser mevcut değildir.246 Bu itibarla İmam Muhammed elPezdevî'nin Usûlü'd-Din adlı eserini, İmam Mâtürîdî'nin ikinci tanınma
242 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 142-146.
243 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 14.
244 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 2-3, 203-204, 207-211.
245 İbn Hümâm, Müsâyere, 85,111,180.
246 Ak, Büyük Türk Alimi Mâtürîdî, 199.
65 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
döneminin ilk eseri olduğunu söyleyebiliriz. Pezdevî eserde, ''Ebû Hanife,
usul ve füru'da bizim imamımız ve önderimizdir.''247 diyerek Ebû Hanife'yi
önder kabul etmekte, ikinci sırada ise İmam Mâtürîdî'yi ön plana çıkararak,
görüşlerini benimseyip savunmaktadır. Onun Mâtürîdî'yi önder kabul ettiğini;
Mâtürîdî hakkında ''imam, şeyh, Ehl-i Sünnetin imamı'' gibi övücü ifadeler
kullanmasında görmek mümkündür.248 Pezdevî'nin, ihmale uğrayan İmam
Mâtürîdî'yi ön plana çıkarıp, Ehl-i Sünnetin reislerinden kabul etmesi,
Mâtürîdîlik için tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Pezdevî yazdığı eserlerle,
kendisinden sonra gelen Mâtürîdî mütekellimlerin yeni eserler yazmaları için,
önemli bir adım atmıştır. Onun yetiştirdiği öğrenciler, Mâtürîdîliği Orta
Asya'dan bugün yaşadığımız Anadolu toprakları da dahil pek çok bölgeye
taşımışlardır.249
Ebü’l-Yüsr, Mâtürîdî düşünceyi devam ettirecek ve yayılmasına katkı
sağlayacak, birçok öğrenci yetiştirmiştir. Te'vilatü'l-Kur’an şarihi Alaüddin
Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed es-Semerkandi (ö.539/1144) ve el-Akaidü'nNesefîyye müellifi Ebû Hafs Necmüddin Ömer en-Nesefî (ö.537/1142) bu
öğrencilerin en önemlilerindendir.
Ayrıca Pezdevî'nin hadis imla ettirmesi bölgede bulunan hadis
taraftarlarının özelde kendisine, genelde ise Mâtürîdîliğe teveccüh etmelerini
sağlamış olabilir. Nitekim öğrencisi Ömer en-Nesefî, İmam Pezdevî'den sonra
hadis öğrenimine önem vermiş ve Ali b. Muhammed b. İsmail b. Ali b.
Ahmed b. Muhammed b. İshak el-İsbicabi es-Semerkandi (ö.454-
535/1062/1140)250 Ömer en-Nesefî senediyle hadis rivayet etmiştir.251
İmam Pezdevî, daha önce geçtiği gibi Buhara ve Semerkant da kadı
olarak görev yapmıştır. Onun bu görevde bulunması tabii olarak halkla iç içe
olmasına zemin hazırlamış ve Mâtürîdîliğin halk tabanında yayılmasını
kolaylaştırmıştır. Ayrıca Pezdevî'nin Buhara ve Semerkant gibi önemli ilim
247 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 3.
248 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 14.
249 Konuyla ilgili bir çalışma için bkz. Hakan Yıldızhan, “Türkistan’dan Anadolu’ya Kelâmî
Mirasın Nakli; 11-13. Yüzyıllarda Türk-İslam Düşüncesinin Dönüşümü”, Selçuklu Medeniyeti
Araştırmaları Dergisi Özel Sayı (Ekim 2025), 65.
250 el-Kuraşî, el-Cevâhirü’l-mudiyye, 2/591-592; el-Leknevî, Kitâbü’l-Fevâ’idi’l-behiyye, 124.
251 el-Kuraşî, el-Cevâhirü’l-mudiyye, 2/592.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 66
merkezlerinde kadılık görevi yapmış olması, Mâtürîdîliğin devlet tarafından
benimsendiğini ve desteklendiğini de göstermektedir.
İmam Muhammed el-Pezdevî'ye göre İmam Mâtürîdî, Ebû Hanife'nin
görüşlerini aynen kabul eden ve sistemleştiren bir şahsiyettir.252 O, tekvin
konusunu işlerken Mâtürîdî'nin ''İcad, mevcuttan başkadır, icad hadis değildir.
Ancak ezelidir.'' diyerek sünnet ve cemaat ehlinin bu görüşünü düzelttiğini
belirtmektedir. Konunun devamında da ''Ebû Hanife'nin ve ashabının mezhebi
de budur.'' demek suretiyle, Mâtürîdî'yi Ebû Hanife' nin görüşlerini olduğu
gibi benimseyip, yanlış anlaşılan fikirlerini düzelten bir kişilik olarak
görmektedir.253
Pezdevî, yazdığı eserlerde, özellikle de Usulü'd- Din'de ''Ehl-i Sünnet''
ifadesini sıkça kullanır. Onun bu ifadeyle kast ettiği, Maveraünnehir
bölgesindeki Hanefi-Mâtürîdî inancıdır. Zira o, Ehl-i Sünnet'in kurucularından
sayılan Ebû Muhammed Abdullah b. Said b. Küllâb el-Kattan el-Basri
(ö.240/854?)'yi ve ayrıca Eş'ariliğin kurucusu Ebü’l-Hasen Ali b. İsmail b. Ebi
Bişr İshak b. Salim el-Eş‘ari el-Basri (ö.324/935-36)'yi eleştirir. Eş'ari'nin
yazdığı eserlerin çoğunun Mu’tezile'ye yönelik olduğunu belirten Pezdevî,
Eş'ari'yi ve İbn Küllâb'ı Ehl-i Sünnet'ten kabul etmekle beraber, onların bazı
meselelerde hata ettiklerini ifade eder.254 Pezdevî'ye göre İbn Küllâb ve Ebü’lHasen el-Eş'ari'nin Ehl-i Sünnetle ihtilaf ettikleri meseleleri şöyle
sıralayabiliriz;
a) Ebü'l-Hasen el-Eş'ari'nin ihtilafları;
Eş'ari'ye göre, Allah' ın fiil ve sıfatları yoktur. Fiil/tekvin ile
mef'ul/mükevven birdir. Pezdevî bunu eleştirerek, Allah Teala' nın
rahmet, rızıklandırma, yaratma gibi sıfatlarının bulunduğunu, diğer
sıfatları gibi zatının aynı da gayrı da olmadıklarını belirtir. Ona göre
Eş'ari' nin en hatalı görüşü budur.255
252 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 14.
253 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 77.
254 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 14.
255 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 45- 46.
67 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Pezdevî, Eş'ari'nin Allah (cc)'ın küfre ve günaha rıza gösterdiği
kanaatinde olduğunu ifade eder. Ardından bunun hatalı bir görüş
olduğunu, Allah' ın küfre ve günaha rızasının olmadığını ifade eder.256
Eş'ari'nin iman tanımını da hatalı bulan Pezdevî, imanın kalp ile
tasdik, dil ile ikrar değil; sadece kalp ile tasdik olduğunu, ancak dil ile
ikrarın dünyada kişiye yapılacak muamele bakımından önemli
olduğunu vurgular. Ona göre aslolan kalbin tasdikidir.257
b) İbn Küllâb'ın ihtilafları;
Pezdevî, İbn Küllâb' ın ''said şaki, şaki de said olmaz'' görüşünü
eleştirir. Zira İbn Küllâb'a göre Vahşi (ra) ve Ebû Süfyan (ra), Müslüman
olmadan önce de said idiler. Ancak Ehl-i Sünnet'in bu konudaki görüşü İmam
Pezdevî'nin de belirttiği üzere ''said, şaki olur, şaki de said olur.'' şeklindedir.
Buradan hareketle İbn Küllâb'ın, Hz. Hamza (ra)'nın şehadetine sebep olan
Vahşi (ra) ve Müslümanlarla uzunca bir dönem mücadele içerisine girmiş olan
Ebû Süfyan (ra) hakkındaki görüşü hatalıdır.258 Ayrıca İbn Küllâb'ın Allah'ın
esmasının Onun zatı olmadığı gibi, onun zatının gayrı da olmadığı fikrini de
Pezdevî tenkit etmekte ve hatalı bulmaktadır.259
Pezdevî'nin tüm bu tenkit ve eleştirilerine ilaveten o, ''Usûlü’d-Din''
adlı eserinin mukaddimesinde, Kindi (ö.252/866), Mu'tezile'den Ebû Ali elCübbai (ö.303/916), İbrahim en-Nazzam (ö.231/845) ve Kadi Abdülcebbar
(ö.415/1025)'ın kitaplarını inceleyen kişiyi bid'ate düşüreceği endişesiyle uzak
durulması gerektiğini savunur. Bununla beraber Eş'ari (ö.324/935-36) ve İbn
Küllâb (ö.240/854)'ın belirli konulardaki yanlış görüşleri bilindikten sonra,
onların eserlerinin ise incelenmesinde bir mahsur olmayacağını belirtir.
Sonuç olarak İmam Muhammed el-Pezdevî'nin kadılık görevini icra
etmesi, birçok talebe yetiştirmesi, Ebû Hanife'nin benimsemiş olduğu Ehl-i
Sünnet akidesini İmam Mâtürîdî'den nakiller yaparak anlatması, İmam
256 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, 151.
257 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 148- 149.
258 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 177- 178; Geniş bilgi için bkz: Tevfik Yücedoğru, İbn Küllâb ve
Küllâbiye Mezhebi (Bursa: Emin Yayınları, 2006), 134-152.
259 el-Pezdevî, Usûlü'd-Din, s. 93; Geniş bilgi için bkz: Yücedoğru, a.g.e, s. 76- 98.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 68
Mâtürîdî'nin bazı eserleri hakkında ''buldum'' ifadesini kullanması -ki bu,
eserlerin uzun bir dönem kayıp olduğu izlenimi vermektedir.- İmam
Mâtürîdî'nin ve Mâtürîdîliğin dönemin idaresi ve halk arasında neşvü nema
bulmasına büyük bir katkı sağlamıştır. Yukarıda saydığımız sebeplerden ötürü
Mâtürîdîliğin Hicri IV/X. asrın sonlarında teşekkül ettiğini söylemek
mümkündür.
69 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
SONUÇ
Maveraünnehir bölgesinin önemli şehirlerinden olan Buhara ve
Semerkant' da hayatını geçirmiş olan Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, büyük ölçüde
Mâtürîdî kelam ekolüne bağlı kalarak, birçok kelami konuyu kendi
zaviyesinden incelemiştir.
İmam Pezdevî kelami sistemini kurarken, taklitçi bir tavır takınmak
yerine, problemlerin çözümüne yönelik yapıcı bir metot izlemiştir. O, bilgi
konusunu ve bilgiye ulaşmada aklın, duyuların ve haberin önemini
vurgulamıştır. Onun bilgi konusuna kelami perspektiften bakması, tasavvuf
ehlinin bilgi kaynaklarından kabul ettikleri ilhamı, bilgi edinme yollarından
saymamasına neden olmuştur. Bu da onun kelami kişiliğini ortaya koyması
bakımından önemlidir.
Pezdevî'nin Allah telakkisi ezeli ve ebedi olan, diğer bir değişle
başlangıcı ve sonu bulunmayan ve mahlukata ait cevher, cisim ve arazlardan
hali bir ilah anlayışıdır. Allah Teala (cc) zaman ve mekândan münezzeh,
kendisine özgü zati ve subuti sıfatlarla muttasıf, eşi ve benzeri bulunmayandır.
Onun peygamber anlayışı, Kur'an-ı Kerim'in de sıklıkla üzerinde
durduğu beşer- peygamber temasıyla uygunluk göstermektedir. Cenab-ı
Hakk'ın bildirdiğinin dışında, peygamberin gayb hakkında herhangi bir
bilgiye sahip olmadığını ve dini tebliğin dışında kalan konularda hata
yapabileceğini belirtmesi, onun Kur' an' a vukufiyetine işaret etmektedir.
İmanın özünün tasdik olduğunu belirten Pezdevî, ameli imandan sayan
grupları tenkit etmiştir. Her ne kadar kelamcı bir kişiliğe sahip olsa da
bulunduğu sosyo-kültürel çevreyi gözlemleyen Pezdevî, taklit yoluyla
edinilen imanın geçerliliğini savunmuştur.
Ahiret aleminin imkanını nakli delillerle açıklamanın yanında, daha çok
insandaki adalet duygusundan yola çıkarak, ahireti akli delillerle de ortaya
koymaya çalışması kelam alanındaki yetkinliğini göstermesi bakımından
önem arz etmektedir.
Pezdevî, devlet başkanlığı meselesinin Şia'nın aksine, halkın seçimiyle
olması gerektiğini ifade etmiş, meseleyi toplumun huzur ve barışıyla alakalı
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 70
bir mesele olarak telakki etmiştir. O, devlet başkanı seçimini halkın inisiyatif
ve seçimine bırakarak, yönetimde teokratik bir düzen yerine halka dayalı
cumhuri bir sistemi benimsemiştir. Onun düşüncesine göre imamet, sosyal bir
gerekliliktir.
Kelamcımız genel olarak Ebû Hanife ve İmam Mâtürîdî'nin din anlayışı
çerçevesinde düşünce dünyasını şekillendirmiş, bu sebeple yaşadığı dönemde,
zulüm ve adaletsizlik yapan yöneticilerin eleştirilebileceğini belirtmektedir.
O, yöneticilere mutlak itaatin hatalı bir davranış olduğunu, bununla beraber
yaptığı hatalar sebebiyle, devlet başkanına hiçbir surette baş kaldırılmasını
kabul etmemiştir. Onun bu tavrı, yapılan hataları ve yanlışları yapıcı
eleştirilerle düzeltme çabasından ileri gelmektedir. Pezdevî'nin imametle
alakalı kendinden sonraya aktardığı görüş ve rivayetler, kendisinden önce
imamete bakışı yansıtması açısından önemlidir. Geçmişten gelen ve
Pezdevî'de de kısmen tekamülünü tamamlayan bu birikim, içinde yaşadığımız
asra kadar etkileri devam etmiş bir müktesebattır.
Pezdevî' nin en öne çıkan özelliği İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîliğin
unutulmaya yüz tuttuğu bir dönemde, Hanefi-Mâtürîdî geleneğin önemli
temsilcilerinden birisi haline gelmiş olmasıdır. Onun; İmam Mâtürîdî'nin
tanınmasına önayak olması, Hanefi-Mâtürîdî geleneği temel alarak eserler
yazması, sonraki dönemlerde adları ve eserleri sıkça anılan öğrenciler
yetiştirmiş olması, ilim ve kültür bakımından oldukça kıymetli olan Buhara ve
Semerkant şehirlerinde halkla iç içe kadılık görevini ifa etmiş olması İmam
Mâtürîdî'nin bilinip tanınması ve Mâtürîdîliğin bir mezhep olarak teşekkül
edip yayılmasına önemli katkılar sağlamıştır.
Ayrıca onun Mâtürîdî'yi Ebû Hanife'den sonra Ehl-i Sünnetin en önemli
reislerinden kabul etmesi, Hanefi-Mâtürîdî geleneğe bağlılığını göstermesi
açısından önem arz etmektedir. Bununla beraber Pezdevî'nin yeri geldiğinde
İmam Mâtürîdî, Ebû'l Hasan el-Eş'ari ve İbn Küllâb gibi Ehl-i Sünnet
kelamının oluşumunda mihenk taşı kabul edilen şahsiyetleri, bazı görüşleri
veya onların eserlerindeki bazı eksikliklerden dolayı tenkit etmesi, kelam
alanındaki yetkinliğini göstermesi açısından dikkate değerdir. Onun bu
duruşu, kendisinin taklitten çok, özelde Mâtürîdîliği, genelde ise Ehl-i Sünnet
kelamını sağlam bir zemin üzerine oturtma çabası olarak görülmelidir.
71 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Çalışmamız sonucunda şunu gördük ki İmam Pezdevî çeşitli etkenler
sebebiyle, unutulmuş ve tarihin tozlu raflarına terk edilmiştir. İmam Mâtürîdî
ve Maturiliğin yayılmasına büyük katkıları olan bu alim hakkında, daha velud
çalışmaların yapılabileceği kanaatindeyiz. Konuyu araştırmak isteyen ilim
adamlarının karşılaşacakları en büyük problem -bizim de yaşadığımız- kaynak
problemi olacaktır. Ancak ilerleyen dönemlerde İmam Pezdevî'nin daha önce
zikrettiğimiz eserlerinin ortaya çıkması veya kendisi hakkında kelam geleneği
içerisindeki bilginler tarafından yazılmış eserlerinin ortaya çıkması
durumunda, daha kapsamlı çalışmaların yapılabileceği kanaatini taşımaktayız.
Bu çalışmamızın da Muhammed el-Pezdevî'nin tanınması ve hak ettiği
konuma kavuşması için bir basamak olarak görmekteyiz.
Netice olarak söyleyebiliriz ki Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî kendi dönemine
kadar olan müktesebatı iyi tetkik etmiş, anlamsız ve sonuçsuz kalacak kelami
tartışmalara girmeksizin Hanefi-Mâtürîdî geleneği takip ederek Ehl-i Sünnet
akidesini sade ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaya çalışmıştır.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 72
BİBLİYOGRAFYA
Aclûnî, Ebü’l-Fidâ İsmâil b. Muhammed. Keşfü’l-hafâ. Beyrut: Dâru’s-Sadr,
2009.
Ak, Ahmet. Büyük Türk Âlimi Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik. İstanbul: Ensar
Neşriyat, 2017.
Alıcı, Mustafa. “Şefaat”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA).
22: 412-415. İstanbul: TDV Yayınları, 2010.
Apak, Adem. Ana Hatlarıyla İslâm Tarihi 2. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2009.
Apak, Adem. Ana Hatlarıyla İslâm Tarihi 3. İstanbul: Ensar Yayınları, 2010.
Aruçi, Muhammed. “Pezdevî, Ebü’l-Yüsr”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi (DİA). 34: 265-266. İstanbul: TDV Yayınları, 2007.
Bağdâdî, Ebû Mansûr Abdülkâhir. Usûlü’d-dîn. İstanbul: Devlet Matbaası,
1928.
Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib. Kitâb Temhîdü’l-evâil ve
telhîsü’d-delâil. thk. İmâdüddin Ahmed Haydar. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’lİlmiyye, 1992.
Bedir, Murteza - Koca, Ferhat. “Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî”. Türkiye Diyanet
Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA). 34: 266-267. İstanbul: TDV Yayınları, 2007.
Coşkun, İbrahim. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi. İstanbul: Hikmetevi
Yayınları, 2014.
Cürcânî, Seyyid Şerîf Ali b. Muhammed. Kitâbü’t-ta‘rîfât. Beyrut: Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, 1995.
Cüveynî, Ebü’l-Meâlî Abdülmelik. Kitâbü’l-irşâd ilâ kavâtıi’l-edilleti fî
usûli’l-i‘tikâd. thk. Es‘ad Temîm. Kahire: Mektebetü’s-Sekâfeti’d-Dîniyye,
1992.
Çelebi, İlyas. “Mu‘tezile”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA).
31: 391-401. İstanbul: TDV Yayınları, 2006.
73 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Çetin, Osman. Türk-İslâm Devletleri Tarihi. İstanbul: Düşünce Kitabevi,
2010.
Ebû Hanîfe, Nu‘mân b. Sâbit. “el-Fıkhü’l-ekber”. İmam-ı A‘zam’ın Beş Eseri
içinde. haz. Mustafa Öz. İstanbul: İFAV Yayınları, 1992.
Emîn, Ahmed. Fecru’l-İslâm. çev. Ahmed Serdaroğlu. Ankara: Kılıç
Kitabevi, 1976.
Eş‘arî, Ebü’l-Hasan Ali b. İsmâil. Kitâbü’l-Luma‘ fi’r-reddi alâ ehli’z-zeyği
ve’l-bida‘. thk. Hammûde Garâbe. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1992.
Eş‘arî, Ebü’l-Hasan Ali b. İsmâil. Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve ihtilâfü’lMûsâllîn. thk. Hellmut Ritter. Berlin: Klaus Schwarz Verlag, 2005.
Fığlalı, Ethem Ruhi. “Hâricîler”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(DİA). 16: 115-123. İstanbul: TDV Yayınları, 1997.
Fığlalı, Ethem Ruhi. Günümüz İslâm Mezhepleri. İzmir: İzmir İlahiyat Vakfı
Yayınları, 2011.
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Ahmed. el-İktisâd fi’l-i‘tikâd. Beyrut:
Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1988.
Gölcük, Şerafettin. “Türkistanlı Bir Kelâmcı: İmam Muhammed Pezdevî”.
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1 (1985).
Gölcük, Şerafettin - Toprak, Süleyman. Kelâm: Tarih, Ekoller, Problemler.
Konya: Tekin Kitabevi, 2010.
Gün, Faruk. “Çağdaş Dönemde Kelâm İlmi -Metodolojik ve Problematik Bir
İnceleme-”. Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10/1 (Haziran
2023), 352-379.
Gün, Faruk. “Gayb Âlemini Bilmenin İmkânı Üzerine Bir
İnceleme”. Dergiabant 12/1 (Mayıs 2024), 150-168.
Günel, Mehmet Emin. “Gayb Bilgisi Hakkında Kur’an’a Aykırı Yorumların
Sebep Olduğu İnanç Problemleri”. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi 49 (Haziran 2020), 107-136.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 74
Hamevî, Şihâbüddin Ebî Abdillâh Yâkūt b. Abdillâh. Mu‘cemü’l-büldân.
Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1979.
Hatipoğlu, M. Said. “Hilâfetin Kureyşliliği”. Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi 23 (1978).
İbn Haldûn, Ebû Zeyd Veliyyüddîn Abdurrahmân b. Muhammed.
Mukaddime. çev. Zakir Kadiri Ugan. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı
Yayınları, 1989.
İbn Hümâm, Kemâlettin Ebû Şerîf. Kitâbü’l-müsâmera fî şerhi’l-müsâyera.
Mısır: el-Mektebetü’l-Ezheriyyeti li’t-Türâs, 2006.
İbn Kutlûboğa, Ebü’l-Fedâ Zeyneddîn Kâsım. Tâcü’t-terâcim fî tabakâti’lHanefiyye. Bağdat: Dâru’l-Kalem, 1962.
İbn Manzûr, Ebü’l-Fadl Muhammed b. Mükerrem b. Ali el-Ensârî. Lisânü’lArab. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2001.
İbnü’l-Esîr, Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed Abdülkerîm. el-Kâmil fi’t-târîh.
Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2010.
İsfahânî, Râgıb. el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân. Beyrut: Dâru’l-Ma‘rife, 1996.
Kâdî Abdülcabbâr, Ahmed. Şerhu usûli’l-hamse. thk. Abdülkerîm Osman.
Kahire: Mektebetü’l-Vehbe, 1996.
Karadaş, Cafer. Ana Hatlarıyla Kelâm Tarihi. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013.
Kâtip Çelebi, Hacı Halîfe Mustafa b. Abdullah. Keşfü’z-zunûn an esâmi’lkütüb ve’l-fünûn. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2008.
Kuraşî, Ebû Muhammed Muhyiddîn Abdülkâdir b. Muhammed. elCevâhirü’l-mudiyye. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1993.
Kutlu, Sönmez. “Bilinmeyen Yönleriyle Türk Din Bilgini: İmam Mâtürîdî”.
Dini Araştırmalar Dergisi 5/15 (2003).
Kutlu, Sönmez. İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik. İstanbul: Otto Yayınları, 2016.
Kutlu, Sönmez. Türklerin İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri. Ankara:
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2010.
75 | MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ
VE ETKİLERİ
Leknevî, Ebü’l-Hasenât Muhammed. Kitâbü’l-Fevâidi’l-behiyye fî terâcimi’lHanefiyye. Mısır: Dâru’l-Erkâm, 1906.
Makdisî, Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekir. Ahsenü’t-tekâsîm fî ma‘rifeti’lekâlîm. Beyrut: Dâru’s-Sadr, 1909.
Mâtürîdî, Ebû Mansûr. Kitâbü’t-Tevhîd. thk. Fethullah Huleyf. İskenderiye:
Dâru’l-Câmiati’l-Mısriyye, t.y.
Mâverdî, Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîb el-Basrî. el-Ahkâmü’ssultâniyye ve’l-vilâyâtü’d-dîniyye. thk. Hâlid Abdüllatîf. Beyrut: Dâru’s-Sadr,
1990.
Müslim b. Haccâc, Ebü’l-Hüseyin. Sahîh-i Müslim. İstanbul: Çağrı Yayınları,
1992.
Nesefî, Ebü’l-Muîn Meymûn b. Muhammed. Bahru’l-kelâm fî akâidi ehli’lİslâm. Dımaşk: Dârü’l-Ferfûr, 2000.
Nesefî, Ebü’l-Muîn Meymûn b. Muhammed. Tabsıratü’l-edille fî usûli’d-dîn.
thk. Claude Salame. Dımaşk: Institut Français de Damas, 1993.
Nesefî, Ebü’l-Muîn Meymûn b. Muhammed. Temhîd fî usûli’d-dîn. thk.
Abdülhay Kâbil. Kahire: Dâru’s-Sekâfe Yayınları, 1987.
Özarslan, Selim. “Peygamberlerin Özelliklerinden Erkek Olmak ve
Düşündürdükleri”. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10/2
(2006).
Özarslan, Selim. Pezdevî’nin Kelâmî Görüşleri. Ankara: Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayınları, 2010.
Özaydın, Abdülkerim. “Melikşah”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(DİA). 29: 215-219. Ankara: TDV Yayınları, 2004.
Özaydın, Abdülkerim - Hacıemmioğlu, Necmettin. “Karahanlılar”. Türkiye
Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA). 24: 182-189. İstanbul: TDV
Yayınları, 2000.
Pezdevî, Ebü’l-Yüsr Muhammed. Kitâb fîhi ma‘rifetü’l-huceci’ş-şer‘iyye. thk.
Abdülkâdir b. Yâsîn el-Hatîb. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2000.
MÂTÜRÎDÎ DÜŞÜNCENİN TEŞEKKÜLÜNDE MUHAMMED EL-PEZDEVÎ’NİN ROLÜ VE
ETKİLERİ | 76
Pezdevî, Ebü’l-Yüsr Muhammed. Usûlü’d-dîn. nşr. Hans Peter Linss. Kahire:
el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 1383/1963.
Pezdevî, Ebü’l-Yüsr Muhammed. Usûlü’d-dîn (Ehl-i Sünnet Akaidi). çev.
Şerafettin Gölcük. İstanbul: Kayıhan Yayınları, 2015.
Râzî, Muhammed b. Ömer Fahreddîn. Kitâbü’l-muhassal: Efkârü’lmütekaddimîn ve müteahhirîn mine’l-hükemâi ve’l-mütekellimîn. thk. Hüseyin
Atay. Kahire, 1991.
Sâbûnî, Nûreddin. el-Bidâye fî usûli’d-dîn. çev. Bekir Topaloğlu. Ankara:
DİB Yayınları, 1978.
Sinanoğlu, Mustafa. “İman”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(DİA). 22: 216-219. İstanbul: TDV Yayınları, 2000.
Sofuoğlu, Cemal. “Gadîr-i Hum Meselesi”. Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi 26/1 (1984).
Şehristânî, Ebü’l-Feth Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed. el-Milel ve’nnihal. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1992.
Şehristânî, Ebü’l-Feth Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed. Nihâyetü’likdâm fî ilmi’l-kelâm. thk. Alfred Guillaume. Kahire: Mektebetü’s-Sekâfeti’dDîniyye, 2009.
Taftazânî, Ebü’l-Vefâ. Ana Konularıyla Kelâm. çev. Şerafettin Gölcük.
Konya: Kitap Dünyası, 2000.
Taşköprîzâde, İsâmeddin Ahmed Efendi. Miftâhu’s-saâde ve misbâhu’ssiyâde. nşr. Abdülvehhâb Ebü’n-Nûr - Kâmil Kâmil Bekrî. Kahire, 1968.
Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ. Sünen-i Tirmizî. İstanbul: Çağrı
Yayınları, 1992.
Topaloğlu, Bekir. Kelâm İlmine Giriş. İstanbul: Damla Yayınevi, 2009.
Toprak, Süleyman. Ölümden Sonraki Hayat. Konya: Tekin Kitabevi, 2005.
Usta, Aydın. “Sâmânîler”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA).
36: 64-68. İstanbul: TDV Yayınları, 2009
.PEZDEVÎ, Ebü’l-Yüsr
أبو اليسر الپزدوي
Sadrü’l-İslâm Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerîm el-Pezdevî (ö. 493/1100)
Mâtürîdî kelâmcısı ve Hanefî fakihi.
Müellif: MUHAMMED ARUÇİ
421 (1030) yılında Türkistan’da Nesef yakınındaki Pezde şehrinde doğdu. Tabakat kitaplarında Kādî es-Sadr lakabıyla da anılır. Kendisine “Ebü’l-Yüsr” denmesinin sebebi, kardeşi Ebü’l-Usr el-Pezdevî’nin aksine eserlerinin kolay anlaşılır bir üslûp taşımasıdır (Taşköprizâde, II, 185). İlk eğitiminin yanı sıra hadis bilgilerini babasından aldı. Tahsil hayatına dair yeterli bilgi yoktur. Hanefî-Mâtürîdî âlimleri ailesine mensup olduğuna göre memleketindeki Hanefî âlimlerinin derslerine girmiş olmalıdır. Bazı kaynaklarda Şemsüleimme el-Halvânî, Ya‘kūb b. Yûsuf b. Muhammed en-Nîsâbûrî ve İmam Ebü’l-Hattâb gibi âlimler hocaları arasında zikredilir. Bir süre Buhara’da bulundu (478/1085), ardından Semerkant’a geçti. Onun bir ara Endican’a gittiği ve burada bir filozofla âhiret konusunda tartıştığı belirtilir. Buhara’daki ikametinden sonra Semerkant kādılkudâtlığına getirildi (481/1088); kendi ifadesinden Melikşah ordularının şehri kuşatması sırasında orada bulunduğu anlaşılmaktadır (Uṣûlü’d-dîn, s. 240, 259). Büyük ihtimalle bundan sonra geçtiği Buhara’da hocalık yapmış, münazaralara katılmıştır. Zehebî’nin verdiği bilgiye göre 9 Receb 493 (20 Mayıs 1100) tarihinde Buhara’da vefat etti (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIX, 49).
Pezdevî’nin yetiştirdiği öğrenciler arasında Necmeddin en-Nesefî, Alâeddin es-Semerkandî, Abdullah b. Muhammed el-Hulemî, kendi oğlu Ebü’l-Meâlî Ahmed ve yeğeni Hasan b. Ali kaydedilmektedir (Leknevî, s. 188). Zehebî, Pezdevî’nin derslerine katılanlar arasında Osman b. Ali el-Bîkendî, Ahmed b. Nasr el-Buhârî, Muhammed b. Ebû Bekir es-Sincî ve Ebû Recâ Muhammed b. Muhammed’i de zikreder (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIX, 49). Yaşadığı bölgede saygın bir kişi olan Pezdevî’nin başta Buhara olmak üzere Mâverâünnehir ilim çevrelerinde önemli bir Hanefî-Mâtürîdî âlimi kabul edildiği anlaşılmaktadır. Kardeşi Ebü’l-Usr Ali b. Muhammed de fıkıh alanında meşhur bir âlimdi. Kelâmcılık yönü ağır basan Ebü’l-Yüsr kelâmın tartışmalı ve güç birçok meselesini anlaşılır bir dille açıklamış, Mâtürîdiyye’nin sistemli bir mezhep haline gelip yayılmasında ve kaybolmaya yüz tutmuş literatürünün canlanıp zenginleşmesinde önemli rol oynamıştır. Daniel Gimaret, Mâtürîdî’ye ait Kitâbü’t-Tevḥîd’in anlaşılması zor kısımlarının bulunduğu yönündeki ifadesinden hareketle Pezdevî’nin Mâtürîdî olarak kabul edilmesini sorgulamak istemişse de (Théories de l’acte humain, s. 172) bu sözün Mâtürîdî kelâmının ana meselelerine yönelik sistematik bir tenkit özelliği taşımadığı açıktır (Yazıcıoğlu, XXVII [1985], s. 291). Ancak Pezdevî’nin, Mâtürîdî’den saygın bir kişi olarak bahsetmesine rağmen bu ekole mensup olduğuna dair herhangi bir ifadesine rastlanmamıştır. Ayrıca Pezdevî, Mâtürîdî’nin bazı görüşlerine Uṣûlü’d-dîn adlı eserinde karşı çıkmışsa da onu Eş‘arîler’e dahil etmemiş, Ebû Hanîfe çizgisinde ayrı bir akımın en önemli temsilcisi olarak görmüştür. Aslında Pezdevî’nin yaşadığı dönemde Mâtürîdiyye ekolünün tekâmül ettiğini söylemek mümkün değildir.
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Ebû Hanîfe tarafından temelleri atılıp Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin Sünnî bir kelâm ekolü haline getirdiği Mâtürîdiyye’nin, eserlerinin bir kısmı günümüze intikal etmiş önemli âlimlerinden biridir. Pezdevî’yi Mâtürîdiyye’nin kuruluşunu sağlayan mütekaddim kelâm âlimleri silsilesinin sonuncularından biri olarak kabul etmek mümkündür. Uṣûlü’d-dîn adlı kitabının mukaddimesinde, kendi dönemine kadar kaleme alınmış kelâm eserlerine genel bakış yaptıktan ve bazı eleştiriler yönelttikten sonra Mâtürîdî’nin Ehl-i sünnet mezhebi çerçevesinde telif ettiği Kitâbü’t-Tevḥîd’i beğenmekle birlikte anlaşılmasının zor olduğunu söylemiş, bu sebeple aynı mezhep dairesinde kalarak kitabını kaleme aldığını belirtmiştir. Mâtürîdî’den bir buçuk asır sonra gelen Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî onun eserlerinde görülmeyen “Ehl-i sünnet ve’l-cemâat” tabirini çokça kullanmış, bu ekolün görüşlerini savunmuş ve karşı fikirleri eleştirmiştir. Bu tabiri kullanırken de ashap ve tâbiînin devamı olarak fıkıh ve kıraat âlimlerini, sûfîler ve ashâbü’l-hadîsi kastetmiştir (Uṣûlü’d-dîn, s. 242). Zaman zaman Ehl-i sünnet ve’l-cemâat tabirini herhangi bir gruba nisbet etmeden zikrettiği de görülmekte ve büyük ihtimalle sadece Hanefî ulemâsını kastetmektedir (a.g.e., s. 173-174, 176, 206, 212). İbn Küllâb ve Eş‘arî’yi Ehl-i sünnet’ten saymakla beraber onların bazı meselelerde hata ettiklerini belirtmektedir (a.g.e., s. 28, 44, 52, 53, 65 vd.).
Pezdevî, Uṣûlü’d-dîn adlı eserinde Mâtürîdî ile başlayıp zamanla kelâm kitaplarında yerini alan konuların hemen hepsine temas etmiştir. Sünnî kelâmının Mâtürîdî ile kuruluşu ve Eş‘arî âlimlerince desteklenişinin üzerinden iki asra yakın bir zaman geçtiği halde Pezdevî kitabının başında bu ilmi öğrenip öğretmenin mubah, hatta farz-ı kifâye olduğunu belirtmiştir. Bu husus, genelde ehl-i hadîsin karşı çıktığı kelâm yönteminin meşruiyeti hakkındaki tartışmaların canlılığını koruduğunu göstermektedir. Pezdevî daha sonra varlık ve bilgi vasıtaları konusundan başlayarak ulûhiyyet, nübüvvet ve sem‘iyyât bahislerini işlemiş, ardından imâmet meselesine yer vermiştir. Kitabın sonunda mezhepler hakkında kısa açıklamalar ve değerlendirmeler yapmıştır. Pezdevî, Mâtürîdî’den farklı olarak sem‘iyyât konularına kısa da olsa temas ettikten başka imâmet meselesine oldukça hacimli bir yer ayırmıştır. Böylece Sünnî-Mâtürîdî kelâmını plan ve muhteva bakımından nihaî şekline yaklaştırmayı başarabilmiştir.
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî’nin kelâmla ilgili düşüncelerine kaynak teşkil eden Mâtürîdî’nin eserlerine atıfta bulunmaması dikkat çekicidir. Daha sonra gelen Mâtürîdî kelâmcılarının çalışmalarında kendisinin istidlâllerine benzeyen açıklamalara rastlanmaktadır. Bunun en açık örneği Sâbûnî’nin özellikle el-Kifâye’sidir. Pezdevî’nin öğrencisi Necmeddin en-Nesefî’nin, “Ebü’l-Yüsr Mâverâünnehir ülkesinde yaşıtlarımızın şeyhi, imamların imamıydı. Ona her taraftan insanlar gelirdi. Doğu ve Batı usul ve fürûda onun eserleriyle dolmuştur” şeklindeki ifadesi (Zehebî, XIX, 49; Leknevî, s. 188), kendisinin düşünce tarzında ve kelâm görüşlerinde Pezdevî’nin etkisini açıkça göstermektedir. Pezdevî’nin diğer Mâtürîdiyye ulemâsı gibi kendi taraftarlarınca bile ihmal edildiği bir gerçektir. Onun ilmî hayatına ve yaşadığı bölgeye bakılarak Arapça’nın yanı sıra Farsça’ya da vâkıf bulunduğu, Türkler’le meskûn yerde doğup yetiştiği için Türk asıllı olup Türkçe’yi de bildiği ifade edilmelidir.
Eserleri. Kaynaklarda Pezdevî’nin usul ve fürûa dair birçok eser yazdığı söylenmekteyse de ona ait fazlaca kitap ismi zikredilmemektedir. Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî’nin günümüze ulaşan iki eseri mevcuttur.
1. Uṣûlü’d-dîn. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (İsmail Saib Sencer, nr. 2/1261), Süleymaniye (Esad Efendi, nr. 1262) ve Kayseri Râşid Efendi (nr. 516) kütüphanelerinde yazmaları bulunmaktadır. İsmail Saib Sencer nüshasına dayanılarak Hans Peter Linss tarafından yayımlanan kitabı (Kahire 1383) Şerafettin Gölcük Ehl-i Sünnet Akaidi adıyla tercüme etmiştir (İstanbul 1980).
2. Kitâb fîhi maʿrifetü’l-ḥuceci’ş-şerʿiyye. Usûl-i fıkıhtan Kur’an, sünnet, icmâ ve kıyas konularının işlendiği bir eser olup Marie Bernard ve Eric Chaumont tarafından neşredilmiştir (Kahire 2003). Kitabın başında verilen bilgiden müellifin daha önce biri muhtasar, diğeri vasat olmak üzere iki usûl-i fıkıh eseri kaleme aldığı anlaşılmaktadır.
Bazı kaynaklarda Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî’ye, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’ye ait el-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīr üzerine Taʿlîḳa (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 563; krş. Pezdevî, Uṣûlü’d-dîn, neşredenin girişi, s. 14) ve el-Vâḳıʿât (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1998, 1999) adlı iki eser daha nisbet edilmektedir. Ona ayrıca el-Mebsûṭ adlı bir fıkıh kitabı izâfe edilmişse de (a.g.e., II, 1581; Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 77) bunun kardeşi Ebü’l-Usr el-Pezdevî’ye ait olduğu belirlenmiştir (krş. Kureşî, II, 595; Taşköprizâde, II, 185; Kavakçı, s. 41). Yine Pezdevî’ye ait Zelletü’l-ḳārî adlı bir risâlenin nüshaları kütüphanelerde görülmektedir (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3541/3; Hacı Mahmud Efendi, nr. 115; Âsım Bey, nr. 3). Bazı çağdaş müellifler tarafından ona Şerḥu’l-Fıkhi’l-ekber nisbet edilmişse de kaynaklarda bunu doğrulayan bilgiye ulaşılamamıştır (DİA, XXVIII, 166). Daniel Gimaret, Pezdevî’nin Uṣûlü’d-dîn’ine dayanarak onun insanın iradî fiilleri konusundaki görüşünü ortaya koymaya çalışmıştır (Théories de l’acte humain, s. 190-195).
BİBLİYOGRAFYA
Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Uṣûlü’d-dîn (nşr. H. P. Linss), Kahire 1383/1963, tür.yer., ayrıca bk. neşredenin girişi, s. 10-15.
a.mlf., Kitâb fîhi maʿrifetü’l-ḥuceci’ş-şerʿiyye (nşr. M. Bernard – E. Chaumont), Kahire 2003, s. 3, 33, 45.
Sem‘ânî, el-Ensâb (Bârûdî), s. 339.
Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIX, 49.
Kureşî, el-Cevâhirü’l-muḍıyye, II, 594-595; III, 322.
İbn Kutluboğa, Tâcü’t-terâcim fî men ṣannefe mine’l-Ḥanefiyye (nşr. İbrâhim Sâlih), Beyrut 1412/1992, s. 233-234.
Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, II, 184-185.
Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 563; II, 1581, 1998, 1999.
Leknevî, el-Fevâʾidü’l-behiyye, s. 188.
Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 77.
Muhammad Hadi Hussain – Abdul Hameed Kamali, The Nature of the Islamic State, Karachi 1977, s. 260-278.
D. Gimaret, Théories de l’acte humain en théologie musulmane, Paris 1980, s. 172, 190-195.
W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri (trc. Ethem Ruhi Fığlalı), Ankara 1981, s. 3, 253, 334.
a.mlf., “Maturîdî Problemi”, İmam Mâturîdî ve Maturidilik (haz. Sönmez Kutlu), Ankara 2003, s. 149-154.
Abdülvehhâb İbrâhim Ebû Süleyman, Kitâbetü’l-baḥs̱i’l-ʿilmî, Cidde 1403/1983, s. 441-442.
Cezzâr, Medâḫilü’l-müʾellifîn, s. 161.
Sönmez Kutlu, “Ebû Mansur el-Mâturîdî’nin Mezhebî Arka Plânı”, İmam Mâturîdî ve Maturidilik (haz. Sönmez Kutlu), Ankara 2003, s. 119-146.
G. C. Anawati, “Textes arabes anciens édités en Égypte au cours des années 1963, 1964 et 1965”, MIDEO, VIII (1966), s. 292-298.
Y. Ziya Kavakçı, “el-Bezdevî Ebu’l-‘Usr ‘Ali b. Muhammed”, İslâm Medeniyeti, III/28, İstanbul 1973, s. 40-42.
D. A. King, “al-Bazdawi on the Qibla in Early Islamic Transoxania”, Journal for the History of Arabic Science, VII/1-2, Aleppo 1983, s. 3-29.
Şerafeddin Gölcük, “Türkistanlı Bir Kelâmcı: İmam Muhammed Pezdevî”, SÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 1, Konya 1985, s. 1-8.
Mustafa Sait Yazıcıoğlu, “Mâtürîdî Kelâm Ekolünün İki Büyük Siması: Ebû Mansûr Mâtürîdî ve Ebü’l-Muîn en-Nesefî”, AÜİFD, XXVII (1985), s. 282-298.
Abdullah Kiyânî Ferîd, “Pezdevî, Muḥammed b. Muḥammed Ebü’l-Yüsr”, Dânişnâme-i Cihân-ı İslâm, Tahran 1378/2000, III, 361-362.
Yusuf Şevki Yavuz, “Mâtürîdiyye”, DİA, XXVIII, 166..
.
.
|
| Bugün 704 ziyaretçi (1176 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|